{"url": "https://www.masalsitesi.com/Acgozlu-Kopek-Masali.html", "text": "Bir şehirde iri mi iri bir köpek yaşardı. Bu köpek çok hırslı ve aç gözlüydü. Hırsı ve açgözlülüğü yüzünden birçok kez bedelini ödemek zorunda kaldı. Bu yüzden hırslı köpek kendi kendine söz verdi. Bir daha asla açgözlü ve hırslı olmayacaktı. Fakat bu sözünü uzun süre tutamadı. Yine eskisi gibi açgözlü ve hırslı bir köpek oldu. Bu yüzden koşarak eve doğru ilerlerken ahşap köprünün sonuna geldi ve tam köprünün altında durgun nehre baktı. Tam o sırada nehirde ağzında kocaman kemik olan bir köpek gördü. Tıpkı kendisine benziyordu. O anda aklına o kemiği almak ve iki kemikle eve dönüp afiyetle karnını doyurmak istedi. Tam bu sırada onları düşündükten sonra nehirdeki köpeğe hırladı ve o da açgözlü köpeğe hırladı. Bu sırada ona saldırmak ve elindeki kemiği almak için nehre atladı. Nehirdeki köpeğin kendi yansıması olduğunu anlayamayan köpek kemiğini de nehre düşürerek aç gözlü olmanın bedelini ödedi. Hem kemiğini düşürdü hem de sırılsıklam olan köpek bu açgözlülüğün yüzünden yine kendine kızarak aç bir halde evinin yolunu tuttu. Bir daha asla sözünü unutmamak ve açgözlü davranmamak üzere kendine söz verdi ve asla açgözlü olmadı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Acil-Sofram-Acil-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok yoksul bir karı koca varmış. Öyle yoksul, öyle yoksullarmış ki, bir kel oğlancıklarına bile gerektiği gibi bakamazlarmış. Keloğlan da, inadına, hiçbir şeye aldırış etmeyen bir insanmış. - Hadi, Keloğlan, al şu darıları değirmene götür, öğüt de getir, ekmek yapayım, akşama yiyelim. Keloğlan darı çuvalını yüklenmiş. Tam değirmene geldiği sırada bakmış keklikler yiyecek arayıp duruyorlar. - \"Bunları da Allah yarattı!\" deyip darıları kekliklere saçmış. - \"Değirmenci yoktu, darıları bıraktım geldim, ana.\" demiş. Keloğlan'ın bu aldırmazlığı devin pek hoşuna gitmiş. - \"Al şu sofrayı. Acıkınca, Açıl, sofram, açıl! der. Karnını doyurursun.\" demiş, Keloğlan'a bir tepsi vermiş. Keloğlan tıka basa karnını doyurmuş. Gelgelelim bir gün, nasıl olmuşsa olmuş, hırsızlar Keloğlan'ın sofrasını çalmışlar. Bunun üzerine Keloğlan gene değirmen yoluna düşmüş. Artık alıştı ya; vurmuş değneğini yere. Bu kez de sofra değil, bir eşek vermiş. Keloğlan eşeğin başını tutup çevirince, hayvandan altınlar dökülmeye başlamış. Sonra Keloğlan eşeğine binmiş, hamama gitmiş. Eşeği kapıya bağlamış Hamamcıya da: \"Sakın eşeğin başını çevirme!\" diyerek sıkıca tembih etmiş ama, adam eşeğin başını çevirmiş. Altınları görünce aklı başından gitmiş Eşeği değiştirmiş, başkasını bağlamış. Keloğlan doğru gene değirmenin yoluna. Devi bulmuş, olanları anlatmış. Bu kez dev ona bir topuz vermiş. - \"Bir şölen ver... Hamamcıyı da, bütün tanıdıklarını da çağır...\" demiş. Şölenden sonra, konuklar giderken, topuz içlerinden birini kıstırmış. - \"Çabuk, sofrayı geri getir!\" diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Adam bakmış ki kurtuluş yok, gitmiş getirmiş sofrayı. - \"Çabuk, çaldığın eşeği geri getir!\" diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Getirmedikçe de yakasını bırakmamış. Keloğlan padişahın kızıyla evlenmiş. Bu sofrayla eşek sayesinde karısıyla, annesiyle yüz yıl yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Aglayan-Elma-ile-Gulen-Elma-Masali.html", "text": "- \"Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan.\" Dediyse de oğlan kanmamış. - \"Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz\" demişler. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş. Büyük oğlan \"giden gelir\" yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, \"Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim\" umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortanca oğlan \"giden ya gelir ya gelmez\" yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış. Küçük oğlan da \"giden gelmez\" yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir nine bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş. - \"Aman nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış. Nerededir onlar bilir misin?\" Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş. - \"Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin\" demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş. Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş. \"Aman çoban kardeş bana neden vurdun?\" Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş. \"Sus daha konuşuyorsun, öyle mi?\" Diye bir tokat daha vurmuş. biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok... - \"Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş?\" Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış. Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış. Bakmış ki ses yok. Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş. Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş. \"Allah'a ısmarladık\", deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş. Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok. \"Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş\" diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor. - \"Sen nerelisin?\" Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler. - \"Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın\" demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş. Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında otura dursun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar. \"Sen buraya nasıl düştün\" diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkanına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş... Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş. - \"Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim\" demiş. Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış. - \"Baş üstüne\" deyip padişahın söylediğini kabul etmiş. Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Akilli-Kiz-ile-Korkak-Dev-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ormanda analarıyla üç kızı yaşarmış. Bunların yaramaz bir tavukları varmış. Bu yumurtaları pazarda satarak geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün yaramaz tavukları eve dönmeyince, üç kardeş ormanın içinde kaybolan tavuklarını aramaya başlamışlar ama bir türlü bulamamışlar. Ertesi gün en büyük kız, kaybolan tavukları bulmak için tekrar ormana yola çıkmış. Ormanın en ücra köşelerini, ağaçların altlarını aramış taramış. Önüne çıkan büyük çalılıkların arasına da bakayım derken, bir delikten aşağıya düşüvermiş. - Anne, ben ormana gidip ablamı ve tavuğumuzu bulup getireceğim, diye ormana yollanmış. O da ormanın en ücra köşelerini, ağaçların arasını aramış taramış. Karşısına çıkan büyük otların arasına bakayım derken o da delikten aşağıya düşüvermiş. Akşam olmuş ama ormana giden kardeşleri ve tavukları eve dönmeyince, en küçük kız ile anası çok telaşlanmışlar. \"Anne, müsaade edersen ben ormana gidip kardeşlerimle tavuğumuzu bulup getireyim.\" demiş. \"Olmaz kızım! Bir de seni kaybedersem bir başıma ne yaparım?\" diye kabul etmemiş. Ama en küçük kız çok ısrar edince, annesi izin vermiş. En küçük kız, sabahleyin erkenden ormana yollanmış. Ormanın en ücra köşelerini, ağaçların arasını aramış taramış. Karşısına büyük otlar çıkmış. Büyük otların arasına bakayım derken o da delikten aşağıya düşüvermiş. Meğer düştüğü yer, yer altında yaşayan bir devin eviymiş. Kurtulmak için sağa bakmış, sola bakmış ama çıkış yolunu bulamamış. \"Eğer uslu durursan, evime gideyim diye tutturmazsan, seni kızım yaparım. Yok eğer dediklerimi yapmazsan, seni de daha önce yakaladığım kazların ve tavuğun yanına yollarım!\" demiş. \"İstediklerimi yaparsan, ben de senin kızın olurum.\" demiş küçük kız. \"Kardeşlerim, hiç tasalanmayın, sizi kurtaracağım!\" diye seslenmiş. Sonra da ev işlerini yapmaya başlamış, bu arada da kardeşlerini nasıl kurtaracağını planlıyormuş. Evin tüm işlerinin yapılmış olduğunu görünce, kızını çok sevmiş. Birlikte yemeklerini yemişler, sonra yatıp uyumuşlar. Günler böyle geçedursun, bu arada küçük kız, devin güvenini kazanmış. Dev yine her zaman olduğu gibi sabah erkenden ormana gitmiş. Küçük kız da başlamış kapalı odanın anahtarını aramaya. Sonunda, devin dolabındaki anahtarı bulmuş. Küçük kız, hemen kapalı odanın kapısını açıp içeri girmiş. Kardeşleriyle görüşüp, onlara planını anlatmış. Sonra, bir çuvalın içine büyük kardeşini koymuş, üstünü de giyeceklerle örtmüş. - Babacığım, köyde benim yoksul bir anam vardı. Çuvala biraz yiyecek, giyecek koydum. Ona götürüver, diye yolu tarif etmiş. Dev giderken de: \"Çuvalı anama hemen götür ama giderken sakın içine bakma yoksa kızın olmam!\" demiş. \"Sakın çuvalı açma. Yoksa kızın olmam!\" diye bir ses gelmiş. \"Benim kızın gözleri amma da keskinmiş!\" diye düşünmüş dev ve çuvalı açmadan tekrar yola koyulmuş. \"Kızını hiç merak etme, onun rahatı yerinde, hiç sıkıntısı yok. Benim kızım oldu artık.\" deyip, tekrar evine dönmüş. Aradan beş-on gün geçmiş. Küçük kız başka bir çuval bulup, ortanca kardeşini de çuvalın içine katmış. \"Dev baba! Anamın yiyeceği tükenmiştir. Şu çuvalı da ona götürüver ama sakın içini açıp bakayım deme!\" demiş. Dev, kızını üzmemek için o çuvalı da sırtlayıp yola koyulmuş. \"Sakın çuvala bakma, yoksa kızın olmam!\" diye bir ses gelmiş. \"Kızım bu kadar uzaktan beni görebiliyorsa, kimbilir başka ne güçleri vardır!\" diye korkup, çuvalı açmamış. Sonra, tekrar yola koyulup doğruca kızın anasının evine varmış. çuvalı teslim edip, hemen evine dönmüş. Evine geldiğinde, kızına: \"Çuvalları açacağım sırada, bu kadar uzaktan beni nasıl görebildin?\" diye hayretle sormuş. Kız, hiç bozuntuya vermemiş: \"Eğer çuvalları açsaydın, seni bir kaşık suda boğuverirdim!\" deyince, dev çok korkmuş. - Şimdi ben annemin yanına dönüyorum, eğer arkamdan gelecek olursan, kendine ölümlerden ölüm beğen! diye devi tehdit etmiş. Sonra, tavuklarım da alıp, köyüne gitmiş. Anne ve kardeşler birbirleriyle sevinçle kuçaklaşmışlar ve mutlu bir şekilde yaşamışlar. Dev ise hala korkusundan evinin dışına çıkamıyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Akilli-Papagan-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarların birinde bir tüccar varmış. Bu tüccarın bir de güzel mi güzel, renkli mi renkli bir papağanı varmış. Ancak bu papağan çok mutsuzmuş çünkü tüccar papağanı bir kafese hapsetmiş. \"Oradaki papağanları görünce halimi anlat ve de ki: 'sizin arkadaşınız olan falan papağan, benim mahpusumdur. Size selam söyledi ve sizden bir kurtuluş yolu diledi. Ben gurbet ellerde can vereyim, hapislerde kalayım; siz de kah yeşilliklerde, kah ağaçlıklarda serbestçe dolaşın, gününüzü gün edin, bu reva mıdır? Hiç değilse bir seher vakti ben garibi de hatırlayın ki ben de birazcık mutlu olayım, dedi.' de. Başka bir şey istemem.\" demiş. Tüccar, hepsine istediklerini getireceğini vaat ederek ve papağanın isteğini de yerine getireceğini söylemiş. Sonra, kervanını hazırlayıp yola koyulmuş. Uzun bir yolculuktan sonra, nihayet Hindistan' a varmış. Yolun kıyısındaki büyük bir ağacın tepesinde birkaç papağan görünce hemen atını durdurmuş. Onlara papağanının selamını ve kendisine söylediklerini anlatmış. Tüccar, sözlerini bitirir bitirmez, o papağanlardan birisi titremiş, nefesi kesilmiş ve düşüp ölmüş. Tüccar, bu haberi verdiğinden dolayı bin pişman olmuş. \"Keşke söylemez olaydım. Bu, zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek.\" diye düşünmüş. memleketine dönmüş. Herkesin istediğini bir bir vermiş. Sıra papağana gelmiş. Papağan, tüccara: \"Benim armağanım nerede? Dostlarımı gördün mü, onlara ne söyledin? Ne gördünse bana anlat.\" demiş. Tüccar, sıkılarak: \"Cahilliğimden, akılsızlığırndan böyle saçma sapan haberi niye götürdüm diye hala pişmanım.\" demiş. Bunun üzerine Papağan: \"Efendim, niye pişmanlık duyuyorsun, neden çok üzgün duruyorsun?\" diye sormuş. Tüccar: \"Hindistan' a varınca, büyük bir ağacın tepesinde senin arkadaşlarını gördüm. Bana söylediklerini arkadaşlarına anlattım. Keşke söylemez olaydım. İçlerinden biri, herhalde akraban olsa gerek, buna dayanamadı, çok üzüldü, önce titredi ve hareketsiz kaldı, sonra ödü patlayıp öldü. Çok pişman oldum ama bir kere söylemiş bulundum.\" demiş. Tüccarı dinleyen papağan, önce titremiş ve hareketsiz kalmış, sonra da düşüp ölmüş. Papağanının öldüğünü gören tüccar, hemen yerinden sıçrayıp, ağlayıp sızlamaya başlamış, külahını yere vurmuş. \"Ey güzel sesli kuşum! Sana ne oldu neden bu hale geldin?\" diye epeyce ağıtlar söyleyip, dövünmüş. Üzgün tüccar, çaresiz bir halde papağanını kafesten dışarı çıkarmış. Tam bu sırada, papağan bir anda pırrr diye uçuvermiş ve yüksek bir ağacın dalına konmuş. \"Sevgili efendim, Hindistan' da gördüğün papağan, bana hareketiyle nasihat etti. 'Bu kafesten kurtulmak istiyorsan, sen de benim gibi ölü taklidi yap' mesajını verdi.\" demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Akilli-Suna-Masali.html", "text": "Zamanın birinde, Kafdağı'nın ardında bir ülke varmış. Bir gün bu ülkenin sultanı bir yarışma düzenlemiş. Her yere ilanlar astırmış, her tarafa tellallar salmış. Bilgili olup da kendisine güvenen bütün genç kızlar saraya davet edilmiş. Sultan bir istekte bulunacak, bu isteği yerine getiren genç kız da sultanın oğluyla evlenecekmiş. - Bir tavşanın üç gün içinde yavrulamasını sağlayacaksınız. Sonra ben, bir şişenin içine tam doksan dokuz altını koyacağım. Siz gözümün önünde bu doksan dokuz altını şişenin içinden çıkaracaksınız. Fakat bunu yaparken şişeyi kırmamalısınız. Eğer karşıma gelenler gençse ihtiyarlamalı. Beli iki büklüm olmalı. Haa, az daha unutuyordum. Bunları yapabilmek için benden ancak iki kelimelik bir şey isteyebilirsiniz. Genç kızlar ne yapacaklarını bilememişler. Bırakın iki kelimelik bir şey istemeyi, ağızlarını bile açamamışlar. Üzgün bir şekilde saraydan ayrılmışlar. Beni bir dinle. Sultanın isteklerini ancak sen yerine getirebilirsin. - Aman nineciğim! Ülkenin bütün genç kızları başarısız oldular. Ben mi başarılı olacağım? Diyormuş. Ninesinin ısrarlarına dayanamayan Suna, yamalı bir kıyafetle yollara düşmüş. Bir süre sonra sultanın huzuruna çıkarılmış. - Bu güne kadar isteklerimi hiç kimse yerine getiremedi. Sen mi yapacaksın yamalı kız? Demiş. Suna hiç ses çıkarmamış. Kendisine soru sorulmasını beklemiş. - Bir tavşanın üç gün içinde yavrulamasını sağlayacaksın. Yavruları sayısı dokuz olacak. Sonra ben, bir şişenin içine tam doksan dokuz altın koyacağım. Sen, gözümün önünde bu doksan dokuz altını şişenin içinden çıkaracaksın. Ama şişeyi kırmamalısın. Eğer karşıma gelen genç ise ihtiyarlamalı. Beli iki büklüm olmalı. Haa, az daha unutuyordum. Bunları yapabilmek için benden ancak iki kelimelik bir şey isteyebilirsin. - Evet, ancak iki kelime, demiş. Bu söz karşısında sultan çok şaşırmış. Kahkahaları birden kesilmiş. - Kızım, yıldızlar yakalanır mı hiç? Demiş hayretle. - Sultanım, yıldızlar yakalanmıyorsa tavşanlar da üç gün içinde yavrulayamaz. Şişeye atılan altınlar şişeden çıkarılamaz. Gençler huzurunuzda birden ihtiyarlamaz. Verilen bu cevap karşısında sultan, akıllı Suna'yı genç şehzade ile evlendirmek zorunda kalmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım Kafdağı'na..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Alaaddinin-Sihirli-Lambasi-Masali.html", "text": "Çok çok eski bir çağda, ne ovada ne dağda, ne bostanda ne bağda ... Ne Hint'te ne de Çin'de, Bağdat ili içinde bir Alaaddin varmış, sessiz sakin yaşarmış. Henüz bir çocukmuş Alaaddin. Gün boyu kırda bayırda gezer, arkadaşlarıyla oynarmış. Bir gün gene oyuna dalmışken bir adam yaklaşmış yanına. - Evet, ben Alaaddin'im. Ama babam Hamza öleli çok oldu, demiş. - Ben senin amcanım Alaaddin, demiş. Hadi, beni evinize götür. - Ben Alaaddin'in amcasıyım, diye söze başlamış ve devam etmiş. Sizler beni tanımazsınız. Çünkü ben bu ülkeden ayrılalı çok yıllar oldu. Uzaklara gittim, zengin oldum. Şimdi döndüm ama kardeşimin ölmüş olduğunu öğrendim ve üzüldüm. Ama sizlere kavuştum ya şükür Allahıma! - Kaldır şu kayayı. İnan hiç zorlanmayacaksın, demiş. Ve dediği gibi olmuş. Alaaddin kayanın bir ucundan tuttuğu anda bir tüy gibi kaldırıvermiş havaya. Kayanın altında aşağılara doğru inen karanlık bir delik belirmiş. Amcası parmağından çıkardığı bir yüzüğü Alaaddin'e uzatmış. - Bu yüzüğü kendi parmağına tak. Bu, sihirli bir yüzüktür. Şimdi bu delikten gir ve yürü. Aşağıda altın, gümüş, zümrüt ve yakuttan yapılmış çok değerli eşyalar göreceksin. Sakın hiç birine dokunma. Yalnızca duvarda asılı olan eski bir lambayı al ve dön. Bir aksilik olursa da parmağındaki sihirli yüzüğü kullan. Alaaddin deliğin ağzından bakınca, aşağılara uzayan bir taş merdiven görmüş. Basamakları dikkatle inerek lambayı aramaya başlamış. Sağında solunda pek çok değerli eşya varmış ama hiç birine dokunmamış. Sonunda, duvarda asılı olan eski lambayı bulmuş ve uzanıp aldıktan sonra geldiği yollardan geri dönüp deliğin alt eteğine varmış. Seslenmiş yukarıya. - Geldim amca! Uzat elini de beni yukarıya çek! Amcası deliğin ağzından seslenmiş. - Sen önce lambayı at hele! Bu öneride bir kötü niyet kokusu alan Alaaddin, lambayı vermek istememiş ve yeniden seslenmiş. - Lamba koynumda, çıkaramıyorum. Sen beni yukarıya çek hele! - Öyleyse geber orada! diye haykırarak kayayı deliğin ağzına itmiş, kapatmış. Meğer adam, Alaaddin'in amcası değil, lambayı ele geçirmek isteyen Afrika'lı bir sihirbazmış. İçeride kalan Alaaddin, çaresizlik içinde bir taşa oturup parmağındaki yüzükle oynamaya başlamış. Ve o anda karşısında kara derili bir dev belirmiş. - Ben bu yüzüğün kölesiyim. Siz de benim efendim. Dileyin benden ne dilerseniz! - Beni hemen evime götür! Emrini vermiş. Göz açıp kapayıncaya kadar da kendini evinde, annesinin yanında bulmuş. Annesi eski ve tozlu lambayı temizlemek için bir bezle ovalarken güçlü bir ışık bulutu çıkmış lamba içinden. Bu ışık bulutunun ortasında da yüzükteki devden daha iri bir dev belirmiş. - Ben bu lambanın kölesiyim. Sizler de benim efendilerim. Dileyin benden ne dilerseniz! Karınları çok aç olan Alaaddin ve annesi yiyecek dilemişler hemen. Bir anda oda en güzel ve zengin yiyeceklerle dolmuş. Yemişler içmişler ve bundan böyle refah ve mutluluk günlerinin başladığına inanmışlar. - Yapma oğul etme oğul. Gel vazgeç bu sevdadan. Ülke prensesi bize gelin gelir mi hiç? diye yalvarırmış ama boşuna. Alaaddin gözlerini anasının gözlerine diker, acımalı bakarmış öyle. Bakmış ki oğlu cayacak cinsten değil prensesi babasından istemeye karar vermiş. Lambanın devine bir sandık dolusu altın ve ziynet eşyası getirterek Bağdat Prensi'nin sarayına gitmiş. Prens açılan sandıktaki birbirinden kıymetli taşları görünce öylesine etkilenmiş ki kızını Alaaddin'e vermeyi kabul etmiş. Güzel prensesle Alaaddin görkemli bir düğünden sonra evlenmişler. Alaaddin, lambanın devinden kocaman bir saray istemiş. Karısıyla bu saraya yerleşerek sevgi dolu, mutluluk dolu günler yaşamaya başlamışlar. Ama gelin görün ki Afrika'lı sihirbaz unutamamış Alaaddin'i. Memleketine döndükten sonra bir gün, onun yer altında kalarak ne gibi zorluklar ve acılar çektiğini görmek ve keyiflenmek istemiş. Yanında devamlı taşıdığı sihirli tozu çıkarıp ocaktaki alevler üzerine atmış; o an ortalığı saran yoğun bir duman sütununda Alaaddin'in tüm yaşam hikayesini ayrıntılarıyla görmüş. - Eski lambalar alırım! Yenileri ile değiştiririm! diye bağırmaya başlamış. Prensesin hizmetçilerinden biri bu sesi duyarak pencereye çıkmış. - Efendimin eski bir lambası var. Dur sana getireyim. Avdan dönünce yeni bir lamba görüp sevinecektir, demiş ve sihirli lambayı sihirbaza vererek yerine yeni bir lamba almış. Sihirbaz lambayı alınca devi çağırmış ve ondan, içindekilerle birlikte prensesin sarayını Afrika'ya götürmesini istemiş. Alaaddin avdan dönüp sarayını yerinde göremeyince dünyalar başına yıkılmış sanki. Ama hemen parmağındaki sihirli yüzük gelmiş aklına. Yüzükteki devi çağırıp ona kendini Afrika'daki saraya götürmesini emretmiş. Saraya varınca karısından olup biteni öğrenmiş. Ve o an, sihirbazı öldürmeden ondan kurtuluş olmadığını anlamış. Sihirbazın karyolası başucunda Çin seramiğinden özel bir bardağı varmış. Her gece yatmadan önce mutlaka bu bardaktan birkaç yudum su içer, öyle uykuya dalarmış. Alaaddin, gündüz vakti kimseye görünmeden odaya girmiş, bardağın içine bir parça toz zehir karıştırmış ve geceyi beklemiş. Gece olup yatma vakti gelince sihirbaz odasına çekilmiş, bardağı başına dikip son damlasına kadar içmiş. Sonra da yatağının üzerine cansız düşüvermiş. Sihirbazın öldüğünü anahtar deliğinden gören Alaaddin odaya girerek sihirli lambayı saklı olduğu yerde bulup almış. Devi çağırmış ve sarayını yeniden eski yerine götürmesini emretmiş. Alaaddin, güzel karısı ve sadık dostlarıyla görkemli sarayında uzun, mutlu bir yaşam sürmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ali-Baba-ve-Kirk-Haramiler-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba'nın şansı açık değilmiş. Çulsuza, çulsuz yakışır! deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş. Koca kaya, hemen kapanıvermiş. Ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler. Ali Baba, hemen ağaçtan inmiş. Doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş. Kasım'ın karısı Ali Baba'nın fakir olduğunu biliyordu. Ne ölçeceklerini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş. Ali Baba'nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş. İş bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım'ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış. Ali Baba'nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?.. diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış. Akşam olmuş. Kocası Kasım'ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış. Zenginlikte, Ali Baba aranızda yarışsanız sana sıfır çektirir. Biliyor musun, sen altınlarını ocak başına oturup tane tane sayarken, Ali Baba, ayarla ölçüyor. Kasım, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, olup biteni ona da anlatmış. Kasım, Ali Baba'yı kıskanmış. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba'nın evine gitmiş, kardeşine çıkışmış. Ben kasım. Ali babanın abisiyim, burayı bana o öğretti. Biraz daha altın almam için beni gönderdi. Beni affedin, ben suçsuzum. Ali babayı bulun. Kasım böyle söylese de haramilerin başı hemen onu sımsıkı bir iple bağlamış ve Kasım'dan evin yerini tarif etmesini istemiş. Kasım o kadar çok korkmuşki hemen yolu tarif etmiş. Haramilerin başı, kimsenin bu gizli mağaralarını öğrenmesini istemediğinden, onu da mağaraya getirip hapsetmek istiyormuş. O gece Kasım eve dönmeyince, karısı onu çok merak etmiş. Ali babanın evine gitmiş. Ağlaya ağlaya Kasım'ın eve gelmediğini, onu çok merak ettiğini anlatmış. Bunu duyan Ali Baba, Kasım'ın mağaraya gittiğini hemen anlamış. Kasım'ı aramak için evden çıkarken kapısında kocaman kırmızı bir çarpı işareti görmüş. Ali Baba, kendi kendine bu da nedir, diye söylenirken karısı: \"Bana bir iki dakika verin.\" diye oradan ayrılmış. Ali Baba'nın karısı çok akıllı bir kadınmış bunu haramilerin yaptığını anlamış. Gidip boyacıdan bir kutu kırmızı boya almış ve mahallede bulunun tüm evlerin kapısına çarpı işareti koymaya başlamış. Gece yarısı haramiler Ali Baba'yı yakalamak için sokağa girdiğinde tüm evlerde çarpı işareti görmüşler. Hangisinin Ali babanın evi olduğunu çözememişler. Kafaları karışan haramiler geri dönüp Ali Baba'nın evini iyice öğrenip gelmeye karar vermişler. Ertesi gün haramiler ,çevredeki esnaflardan Ali babanın evini iyice öğrenmişler. İyi akşamlar, ben yağ tüccarıyım. Çok uzak yoldan geldim. Beni bu gece misafir eder misiniz? Size bir küp de yağ hediye ederim. Haramilerim çıkın dışarı vakit tamam! O da ne? Etrafta ses soluk yokmuş. Sonra elinde kepçeyle duran Ali Baba 'nın karısını görmüş ve hemen neler olduğunu anlamış. O da aynı duruma düşmemek için kaçmaya çalışınca, Ali baba ve oğlu onu yakalayıp sıkı sıkı bağlamışlar,ve muhafızlara teslim etmişler. Kardeşini karşısında gören Kasım, sevinçten havalara uçmuş. Önemli olan şeyin mal mülk olmadığını anlamış. İkisi birlikte eve dönmüşler. Ali baba sayesinde o ülke bir daha haramileri hiç görmemiş. Mağarada bulunan altınları herkese eşit olarak dağıtılmış. Tüm ülke artık çok zengin olmuş. Ali Baba ve Kasım aileleriyle birlikte ömürlerinin sonuna kadar rahat ve mutlu yaşamışlar. Gökten düşmüş, üç sihirli elma. Biri bu masalı yazanın başına, biri dinleyenin, biri de okuyanın başına.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Allahi-Gorecek-miyiz-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Deniz diye bir şey varmış. Gidip, bizde görsek, derlermiş. Allah, her zaman yanı başımızda; hatta kendinin de buyurduğu gibi, Bize boyun damarımızdan daha yakın! Ama yine de biz onu göremiyoruz. Zaten göreceğimizde yok; çünkü bu gözlerimiz, Allah'ı görecek şekilde yaratılmamış. - Ya ahirette ? Orada da Allah'ı göremeyecek miyiz? diye sorarsanız, bu önemli sorunun cevabını peygamber efendimizden alalım, derim. - Hayır, ya Rasulallah, diye cevap vermişler. - Ayı ve güneşi görmek için zorluk çekmiyorsanız, ahiret günü, Allah Teala'yı görmek için de hiçbir sıkıntı çekmeyeceksiniz, buyurmuş. - Size daha fazla şeyler vermemi ister misiniz? diye soracak. - Rabbimiz! Sen bizim yüzümüzü ak ettin. Bizi cennete koyup cehennemden kurtardın. Senden daha fazla ne isteyebiliriz? diyecekler. O zaman Allah Teala , kendiyle kulları arasındaki engeli kaldıracak. Cennetlikler, Allah Teala ya doya doya bakmaktan daha üstün ve daha güzel bir şey olmadığını anlayacaklar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Altin-Cuvali-Masali.html", "text": "Vaktiyle zengin bir ağanın bir de ailesi varmış. Ağa, hizmetkar tutup çalıştırırmış. Herkesin hayran olduğu yaşantıya sahipmiş. Yıllar sonra zenginliğini kaybetmiş. Köy halkı üzerindeki nüfuzu da azalmış. Hizmetçi gidiyor. Felek ise Kahveye girip kapıyı kitliyor. Masaları, sandalyeleri kapının arkasına yığıyor. Yatıyor. Fakat uykusu gelmiyor. Kırıklarına, morartılarına baktıkça ağlıyacak oluyor ağrıdan, sızıdan. Hayret ediyor bu nasıl işti, nasıl belaydı diye. Biraz sonra bakıyor, kapı vuruluyor. Feleğin korkusu çoğalıyor. Hemşeri, ben kapıyı açmam, yatmışım diyor. Yahu, ben rüya mı görüyorum. Böyle ne oluyor. Bu bir hırsız. Ağamın hakkını çalmış. Buna biraz versem iyi olur amma, kimin hakkını kime vereyim. Bu altınlar Ağamın. Sabah olur. Kahveden ayrılır. Düşer yola. Günlerce yol aldıktan sonra ağasının köyüne varır. Eve gelince ağasıyla, yengesini ocağın başında bulur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Altin-Kardesler-Masali.html", "text": "Padişahın küçük oğlu beni alsaydı ona sırma saçlı, inci dişli bir kızla, altın dişli sırma saçlı bir oğlan doğururdum. Bu oğlanda bunu duydu, bu kızı aldı. Kızın vakti saati doldu, nasıl tarif ettiyse ayni öyle bir çift çocuk doğurdu. Aynı kızın dediği gibi altın gibi çocuklardı. Kardeşleri, bizim sözümüz olmadı da küçük kardeşimizin sözü oldu diye onu kıskanmaya başladılar. Düşündüler taşındılar. Bir cadı kadın buldurdular. Cadı kadın bu çocukları eteğine sardı götürdü, uzak diyarların birinde bir çalının dibine bırakı geldi. Bir köpek yavrusu ile kedi yavrusu getirip kadının yanına koydu. Kocasına da senin karın bir köpek yavrusu ve kedi yavrusu doğurdu diye yazdılar. O da o yandan, yedi yolun caddesinde bir mezar eşin, içine koyun, yanına bir top süpürge koyun, gelen giden naletlesin, diye yazdı. Kadını alıp yedi yolun caddesinde kazdıkları mezara koydular, yanına da bir top süpürge koydular, gelen geçen, kadını naletledi. Bu kadın sabahleyin keçisinin arkasından gitmiş, keçiyi biraz otladıktan sonra ineğin yanından ayrılmış. Keçi gitmiş, kadın gitmiş, baktı keçi bir çalının dibinde duruyor. Kadın bakmış durmuş. Keçi çocukları emzirdikten sonra çalılardan ayrılmış. Kadın bakmış keçi yine sağılmış. O çalının dibinde keçimi sağan kimdir, hele bir bakayım demiş. Gitmiş, bakmış bir çift çocuk karşı karşıya oturuyorlar, ikiside yıldızlar gibi parlıyor. Kadın sevinmiş, çocukları eteğine sarıp eve getirimiş. Bir kazan su doldurdu, çocukları yıkadı, baktı çocukların suları hep altın oldu. Çocukları günde üç dört defa yıkamaya başladı. Kadın zengin oldu çocuklar da büyüdü. Çocuklar kendilerini bildikten sonra bir dağın başında ev yaptılar. Oğlan kuş avlayıp kız kardeşini besliyormuş. Kız oturur, kardeşini bekler. Kardeş avdan gelince kız ne yerinden kalkar ne de tüfeğini, avını alır. Cadı kadın da orada oturuyor. Kalktılar gittiler, analarını mezardan çıkardılar. Yıkadılar temizlediler, el elbise giydirdiler. Teyzelerini de kovdular. Padişah yaptığına pişman oldu. Hanımından özür diledi. Bunlar mesut oldular. Yedi içti muradına geçti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Altin-Kirpikli-Oglan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, keçiler berber, pireler de bakkal iken, ben annemle babamın beşiklerini tıngır mıngır sallarken... Annem kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı... Kaç kaçmaz mısın? Sen olsan kaçmaz mısın? Gittim gittim... Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim... Konarak göçerek; arpa-buğday, lale-sümbül biçerek altı ay bir güz gittim. Bir de arkama baktım ki, ne göreyim? Bir iğne boyu yol gitmişim. Oracıkta üç dükkan gördüm. İkisi harap, birinin kepengi yok. Kepengi olmayan dükkana girdim. Orada üç silah gördüm. İkisi kırık, birinin barutu yok. Barutu olmayanı aldım, ava çıktım. Dolaştım, dolaştım üç tavşan buldum. İkisi ölü, birinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim gittim gittim... Önüme üç dere çıktı. İkisi kurumuş, birinin suyu yok. Suyu olmayan derede tavşanı yıkadım. Orada üç tencere buldum. İkisi delik, birinin dibi yok. Dipsiz tencereye tavşanı koydum. Pişirdim pişirdim... Dittim dittim... Yedim yedim... Karnım doydu doydu... Ama hala dudaklarımın yaptıklarımdan haberi yok... Vaktiyle memleketin birinde bir kadın yaşarmış. Bu kadının bir kızı varmış. Bu kadın, kızını hiç kimseye göstermezmiş. Kız dünyadan habersiz, kimseleri tanımadan büyümüş. Bir zaman sonra kadın, kızına ders versin diye, medreseden bir hoca tutmuş. Hoca her gün gelip kıza ders verirmiş. Bir gün ders yaparken, evin duvarının taşlarından bir tanesi yere düşmüş. O delikten içeriye ışık girmiş. Bu aydınlık kızın çok hoşuna gitmiş: \"Allah, bana bir eğlence gönderdi.\" diye düşünmüş. - Hocam, içeriye giren bu aydınlık neyi nesidir, diye sormuş. - Kızım, bu güneş ışığıdır, demiş. Kızın merakı bir türlü geçmemiş. Hocasına durmadan sorular sormuş, yeni yeni şeyler öğrenmiş. - Kızım, bana balmumu getir de sana adam heykeli yapayım, demiş. Kız, hemen annesinin yanına gitmiş, balmumu istemiş. Annesi de kızına istediği balmumunu vermiş. Kız balmumunu almış, hocasına götürmüş. Hoca günlerce uğraşmış, durmuş. Hoca heykeli yaparken kız da bin bir merakla hocasını seyretmiş. Sonunda hoca, bir adam heykeli yapmış. Heykele, bir çift de altın kirpik takmış, gitmiş. Kız, bu heykeli o kadar sevmiş ki, her gece Allah'a bu heykele can vermesi için dua etmiş. Öyle çok yalvarmış ki, Allah, kızın duasını kabul etmiş, heykel canlanmış. Kız buna çok sevinmiş. O günden sonra Altın Kirpikli Oğlanla gezmeye, dünyayı tanımaya başlamış. Bir gün, kızın olduğu yere bir çerçi gelmiş. Bu çerçi de kadınmış. Altın Kirpikli Oğlan'la kız da bu kadının yanına gelmişler. Onun getirdiği öte-beriye bakmışlar. Kadın oğlanın kirpiklerinin altın olduğunu fark etmiş. Allem etmiş kalem etmiş, oğlanı kaçırmış. bir şatoya varmış. Şatonun kapısını çalmış. Kapı açılmış, onu içeriye almışlar. Kızı ağırlamışlar, ikramlamışlar. Bu şatoda yaşayan adamın da bir kızı varmış. Ama bu kız deliymiş. Adam, şatoya gelen kızları, deli kızının yanına gönderirmiş. Deli kız da babasının gönderdiği kızları öldürürmüş. - Sıra sende! Benim kızımın yanına gideceksin, demiş. - Amca burada ne yapıyorsun, diye sormuş. - Şu şatoda oturan adamın kızının devamlı olarak deli kalmasını sağlıyorum, demiş. Neden böyle yapıyorsun, yazık değil mi, demiş. O adam, kızını benim oğluma vermedi. Ben de kızını deli ettim, demiş. Kız hemen bir şeytanlık düşünmüş. Adamın arkasına dolanmış, onu kazanın içine itmiş. Adam bağıra bağıra orada ölmüş. Adam ölür ölmez, deli kız birdenbire kendine gelmiş. \"Artık aklı başına geldi!\" diye annesi babası çok sevinmiş. Bu kıza çeşit çeşit hediyeler vermişler, günlerce misafir etmişler. Kız, sonunda şatodan ayrılmış. Yine yollara düşmüş. Çerçici kadın, oğlanı kaçırıp bu padişaha satmış. Padişahın kızı da bu oğlanı görür görmez aşık olmuş. Padişah da onları evlendirmeye karar vermiş. Kız, bir gün şatodaki adamın hediye ettiği bir çift altın bileziği koluna takmış. Padişahın kızı, kızın kolundaki bilezikleri görmüş. Kızdan bilezikleri istemiş. - Veririm ama bir şartım var, demiş. - Şartın nedir, söyle bakalım, demiş. - Beni senin nişanlın olan Altın Kirpikli Oğlan'la görüştür, onunla konuşayım, demiş. Kız, Altın Kirpikli Oğlan'la görüşmüş, konuşmuş. Oğlan kızı görünce onu ne kadar sevdiğini anlamış. O gece, beraberce saraydan kaçmışlar. Sabah olunca padişahın kızı, oğlanı da kızı da görememiş. Meraklanmış her yeri arattırmış; fakat hiçbir yerde bulamamışlar. Padişahın kızı bunların kaçtığını anlamış. Kızla Altın Kirpikli Oğlan kaçıp kızın anasının evine gelmişler. Orada kırk gün kırk gece düğün yapmışlar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Altin-Sacli-Kiz-Masali.html", "text": "Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş. Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış. Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle'nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten. Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle'nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile'ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş. Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile'nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış \"gördüklerim doğru mu acep!\" diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına. Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden. Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile \"evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize\" demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. \"Olur olur, kalırım\" diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile. O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle'nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, yeter artık diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda. İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle \"durun\" demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü \"pat\" diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş. Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler. Bukle'nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Altin-Yumurtlayan-Kaz-Masali.html", "text": "Yemyeşil, küçücük bir köyde yoksul bir köylü yaşarmış. Bu köylünün bir kazı varmış. Köylü kazını çok severmiş. Kaz da ona her gün bir yumurta yaparmış. Ama bu yumurtaların ilginç bir özelliği varmış. Yumurtalar altındanmış. Köylü her gün kümesten aldığı altın yumurtayı şehre götürür, kuyumcuya satarmış. Yoksul köylü giderek zenginleşmeye başlamış. Zenginleştikçe huyu değişiyormuş. Artık para kazanmak için çalışmak zorunda kalmıyormuş. Çalışmadan, yorulmadan para geldiği içinde paranın değerini bilmiyormuş. Gereksiz yere para harcamaya, ihtiyacı olup olmadığına bakmadan türlü şeyler almaya başlamış. Lüks içinde yaşamaya alıştığından bir süre sonra para yetersiz gelmeye başlamış. Artık daha fazla parası olsun istiyormuş. Kümese gittiğinde, kazı eskisi kadar sevip okşamıyor, ona verdiği altın yumurtalar için minnet duymuyormuş. Zamanla kazın karnında bir hazine sakladığına inanmaya başlamış. Eğer kazın karnını keserse bu hazineye ulaşacağını, ömrü boyunca krallar gibi yaşayacağını düşünüyormuş. Aç gözlü köylü, bir sabah elinde bıçakla kümese girmiş. masalsitesi.com Kaz köylünün kötü niyetini anlayıp kaçmaya başlamış. Ama köylü hazineye ulaşmayı kafasına koymuş. Yakaladığı gibi kesmiş kazı. Acele ile karnını açmış, merakla içine bakmış, bir de ne görsün? Kazın karnında ne altın var, ne de hazine. Aç gözlülük yaptığı ancak o zaman aklına gelmiş. Ama artık iş işten geçmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ana-Hakki-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Ya Resulellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi. - Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu. Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi. - Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu. - Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diye sordu. - Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi. - Hakkımı helal etmem ey Allah'ın Resulü, dedi. Alkama ise evde yatıyor, hala şehadet kelimesi getiremiyordu. - Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi. - Odunu ne yapacaksın ya Resulellah! diye sormaktan kendini alamadı. - Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı, - Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resulellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi. - Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular. - La ilahe illallah, Muhammedün Resulüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Araba-Masali.html", "text": "Arkadaşım Paul erkek kardeşinden Noel hediyesi olarak bir araba almıştı. Paul Noel gecesi ofisten çıktığında, yeni parıl parıl parlayan arabasının başındaki afacan çocuk ağzından adeta sular akarak, Bu sizin arabanız mi bayım? diye sormuş. Paul başıyla onaylamış ve Kardeşim Noel hediyesi olarak aldı demiş. Yani kardeşiniz bunu size hediye etti ve siz hiç para ödemek zorunda kalmadınız mı? Tanrım, umarım Çocuk cümlesini tamamlamakta tereddüt etmiş. Paul onun dileğinin ne olduğunu biliyormuş. Böyle bir kardeşi olmasını istediğinden eminmiş. Oysa çocuğun söylediği şey Paulü iliklerine kadar titretmiş. Umarım ben de böyle bir kardeş olurum. Paul şaşkınlıkla çocuğa bakmış. Arabama binip bir tur atmak ister misin? diye sormuş. Çocuğun istediğinin ne olduğunu anladığını düşünmüş. Komşularına büyük bir arabayla geldiğini göstermek istiyordur demiş içinden. Ama Paul yine yanılmış. Erkek kardeşi Noel hediyesi olarak almış. Bir kuruş bile ödemek zorunda kalmamış. Bir gün ben de sana aynısını alacağım o zaman aynen sana anlatmaya çalıştığım gibi bütün hayallerin gerçek olacak. Paul arabadan inmiş ve çocuğu arabanın ön koltuğuna oturtmuş, gözleri parlayan sakat kardeşini de yanına üçü birlikte arabayla unutamayacakları bir tur atmışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Asla-Yalan-Soyleme-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Eski zamanlarda, insanlar ilim öğrenmek için çok çalışırlar, her türlü güçlüklere katlanırlardı. Küçük yaşlarında köylerinden, ailelerinden ilim öğrenmek için ayrılırlar, yıllarca onlardan uzaklarda zor şartlar altında yaşarlardı. -Anneciğim, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitmek istiyorum...dedi. -Senden ayrılmaya gönlüm razı olmuyor. Ancak seni de Allah yolundan alıkoymak istemem. -Sana son olarak nasihatim şudur ki, eğer beni ve Allah'ı memnun etmek istiyorsan asla yalan söyleme, doğruluktan ayrılma. Allah her zaman ve her yerde doğruların yardımcısıdır. Seyyid Abdulkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat'a giden bir kervana katılarak yola çıktı. -Evet, doğru söylüyorum, 40 altınım var. Eşkıya meraklandı. Abdulkadir'i elinden tutup reislerine götürdü. Bunun üzerine haydutlar hırkasının içinde, koltuğunun altında saklı bulunan 40 altını bularak reislerine verdiler. Herkes çok şaşırmıştı. -Peki evladım, sen niçin üzerinde altın olduğunu söyledin? Eğer bize söylemeseydin onları bulamazdık. -Sizler şahit olun. Şuanda bu çocuk benim kötü yoldan dönmeme sebep oldu.Şimdiye kadar yaptığım bütün günahlarım için pişman olup tövbe ediyorum. Bundan sonra iyi bir insan olup, Rabbim'in sevmediği işleri yapmayacağım. -Reisimiz, biz senden ayrılmayız.Sen hangi yolda yürürsen biz de o yolda yürürüz diyerek hepsi birden pişman olup tövbe ettiler. Kervandaki insanlardan ne aldılarsa hepsini geri verdiler ve bir daha haydutluk yapmayacaklarına söz verdiler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Aslan-Olmayi-Isteyen-Esek-Masali.html", "text": "Bir zamanlar aslan olmayı isteyen bir eşek varmış. Ona sahibi Karakaçan dermiş. Bu eşeğin kötü bir varmış. Çok tembelmiş. Bütün gün gezer, yatar, uyur ve hayal kurarmış. Hayalinde ormanlar kralı aslan olurmuş. Bütün hayvanlara krallık yaparmış. Bir gün sahibi bir aslan postu getirmiş. Karakaçan bu işe çok sevinmiş. Aslan postunun içine girmiş. Nihayet eşeklikten kurtuldum. Şimdi ormana gidip aslan gibi yaşayabilirim, demiş. Doğruca ormanın yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Sonunda yorulmuş ve bir ağacın altında uykuya dalmış. Ben ormanlar kralı aslanım, demiş. Hemen kralınıza selam verin! Madem aslansın, aslanlar gibi kükre bakalım, demiş tilki. Eşek başlamış, aii aii aii demeye. Öyle komik olmuş ki, diğer hayvanlar gülmekten kendilerini alamamışlar. Bu olanlara çok kızan kurt, onu kovalamaya başlamış. Kaçarken Karakaçan'ın aslan postu da yere düşmüş. Arkasına bakmadan kaçmaya başlamış. Evinin yolunu zor bulmuş. O günden sonra sahibinin verdiği işleri mutlulukla yapmış. Elindeki ile yetinmenin en güzeli olduğunu anlamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ava-Giden-Avlanir-Masali.html", "text": "Okumak isteyenlere ve ilgisini çekenlere bir masalım var. Bazı gerçekleri, yeni kuşaklara yansıtmak istiyorum. Yarım yüzyılı geçen yaşamımda gördüklerimi, aile büyüklerimin öykülerini ve ninelerimin soğuk kış gecelerinde soba başında ısınırken, anlattıklarını yazıya dökmek istedim. Çok eskilerden bugüne gelen ve güncelliğini koruyan bir masal oluştu: Vahşi Batının masalı... Binlerce yıl önce, daha insanların birbirlerini anlamak ve düşüncelerine değer vermek yerine, silahlarıyla, sopalarıyla karşıtlarına saldırıp baskı uygulamaya çalıştıkları zamanlarda, geniş topraklar üzerine yayılmış bir ülke varmış. O zamanlar tüm ülkeleri krallar ve imparatorlar yönetirmiş. Bu ülke, krallıklara baş kaldırıp Dünyaya bağımsızlığını duyurmuş. Ülkede, o günler için tuhaf sayılabilecek bir yönetim biçimi kurulmuş. Burada halk, aralarından birini başkan seçer, ülke yönetimini onun denetimine bırakırmış. Başkanı, krallardan ayıran en büyük özellik; Her konuda özgürce karar alma hakkı olmamasıymış. Bazı önemli karar için ülkenin ileri gelenleri bir araya gelip, tartışır ve oylayarak sonuca bağlarmış... Ülkede her şey düzenine uygun yürüyor görünürmüş. Bazı anlarda başkan, yapacak iş bulamadığı için çevresine biriken kişilerle eğlence düzenler, keyif içinde yaşamını sürdürürmüş. Ülkede yaşam durgun olduğu için Başkanın eğlence yaşamına dalması çok doğalmış. Bu eğlencelerde başkanın kadınlara düşkünlüğü söylentisiyle ülke çalkalanırmış. Özellikle ülkenin ileri gelenleri , başka ülkelerin yönetimlerine karışacakları, ya da ülkelerinde insanlık adına kötü sayılacak davranışlara girecekleri zaman, bu tür söylentilerle kendi ülke halkının akılını bulandırır, yaptıkları hoş görüden uzak çalışmaları gizlemeyi sürdürürmüş... Ülkenin ileri gelenleri, başka ülkelere karışamadıklarında, boş kalıp sıkılmamak için, kendi ülkelerindeki insanları saç kesimine ve rengine göre sınıflara bölüp, bazı sınıfları yok etmeye çalışmayı görev edinmişler. O zamanların yaşam biçimini yansıtan bu davranışlar, kendileri, ya da başkaları için doğal karşılanırmış. Yönetimde görevli bazı insanlar, geceleri başlarına geçirdikleri külahlarla çevreye dehşet saçmış, evleri yakmış, insanları öldürmüşler. Sonra hiçbir şey olmamış gibi işlerini sürdürüp saygın kişiliklerine bürünmüşler... Bazıları dağlarda yaşayan kavimlere saldırıp, ateş suyu ve süs eşyalarıyla onları kandırmaya, topraklarını ellerinden almaya kalkışırmış. Sonra aç ve güçsüz kavimlerin sudan nedenlerle kamplarını basıp, çadırlarını yakmışlar... Derileri kara diye topladıkları köleleri uzun yıllar hayvan gibi kullanmışlar, kişiliklerini oluşturmalarına engel olmuşlar, karşı duranlarla savaşmışlar. Zevk için kara derili köleleri öldürmüşler... Irkçılık ve soy kıyımı konusunda ellerinden geleni yaparken, düşünebildikleri her tür insanlık dışı işkenceyi uygularken, başka ülkelerin yönetimlerine kendi düşüncelerine uygun insanları getirmek için uğraşmışlar. Kendi yaptıklarının \"Moda\" olmasını sağlamak istemişler. İnsanlık dışı davranışlarının başkaları tarafından da onaylanmasına göz yumacak yöneticileri bulup ülkelerin başlarına geçirmişler... O ülkelerin kaderini değiştirecek, ülke içinde binlerin, ya da on binlerin ölümüne neden olacak kıyımlara göz yumarak, kendi düşüncelerini Dünyadaki yaşam biçimiyle özdeşleştirmişler... Her şeyi kendi düşüncelerine uymayanları düzene sokmak için yaptıklarını söyleyerek, yalnız kendilerini ve kendi yandaşlarını avutmuşlar. Bir de doğal olarak eğlenceye meraklı başkanlarını... - Başka ülkelerde karışıklık çıkaralım. Silahlanmalarını sağlayalım. Elimizde kalan silahları onlara satalım. Toplananlar ,düşüncenin parlaklığını görüp konuşmacıyı ayakta alkışlamışlar. Sonra kolları sıvayıp ülkeleri birbirlerine düşürmüşler. korkar. Onu kullanmak istemez. Halbuki satıcı, silahın kullanılmasını ister. Kullanılan silah bozulsun, yerine yenisi alınsın. Biri silahını kullanınca, diğer daha güçlü silahla kendisini savunsun. Daha güçlü silah almak istesin... - Irk ayrımı. Irk ayrımını körükleyelim. Siyah için Beyazı, Beyaz için din ayrıcalığını, dindar için toplumcu düşünceyi kötüleyelim. Kin, insanları acımasız yapar... demiş. Böylece ayrımcılık ülkelerin içine sızmış... Karşıt görüşlerin düşünceleri acımasızlaşınca, silahların tetikleri işlemiş... Ortadoğu'da \"Kutsal Topraklar\" uğruna yıllarca savaşılmış. Kardeş gibi yaşayan etnik sınıflar birden Avrupalıların gözü önünde birbirlerini biçmişler. Ülkelerindeki düzeni korumak için komşu ülkeler savaştan çıkar ummuşlar. Akdeniz'de yan yana yaşayan insanlar ellerinde silahları ilerideki adadan, ya da kara parçasından gelecek saldırıyı bekleyerek, yıllarca savaşın eşiğinde yaşamışlar. Bazılarında halk yönetime karşı ayaklanmış. Daha nice örnekler oluşmuş... Sonuçta ülkelerin yönetimleri, içten ve dıştan gelecek saldırılara karşı kendilerini korumak için silahlanmışlar. Ordular beslemişler. Kazançlarını silah alımına yönlendirmişler. Satıcılar \"Daha iyi silah\" satmak istedikçe, gözü dönen yöneticiler de \"Daha iyi silah, daha güçlü iktidar\" diyerek silahların kölesi olmuşlar... Dünyamız barut kokusuyla, akan kanlarla kirlenirken, silah satıcıları kazançlarını çoğaltıp ellerini ovuşturmuşlar. Zenginlikleri dillere destan olmuş... Başka ülkelerde yaşayanlar da onlar gibi zengin olmak isteyince, onlar gibi silah yapmak, ya da uyuşturucu satmak yolunu seçmişler. Onların da amacı kısa sürede, yükselen ceset tepelerin sırtından para kazanmakmış... Amaçları aynı ama, yöntemleri ayrı olan bu ülkelerin bazılarında baskı yönetimi, silahların gölgesinde gelişiyormuş... Silahların tetiklerine dokunanlar, yüksek bedelli silahları almak isterken fakirleşmişler... Gelirleri azalmış... Zavallı ülkelerin \"Uyanıp savaşmaktan vazgeçmelerini engellemek\" için Vahşi Batıda yaşayanlar, kirli emellerini gizlemek istemişler. Dış görünüşün hak ve hukuk ilkelerine saygılı olduğunu göstermek için ülkelerindeki yolsuzlukları bulup, Dünyaya sunmuşlar. Yalnız kendi ülkelerinde bu oyunu oynamanın çok da inandırıcı olmayacağını düşünerek, başka ülkelerde de benzeri kurgular yapmışlar... \"Dürüst olmak\" gibi tuhaf bir görüntü sergiler olmuşlar... Parası azalan ülkelere borç vermişler... O yıllar, çok eskiden yaşanmış yıllar, bugün bizim yaşadığımız Dünyaya benzemiyormuş. O zamanlar insanlar; Kulaktan dolma bilgilerle, saptırılmış görüşlerle yetiniyor, kendilerine anlatılana inanıyormuş... Bu nedenle insanların birbirlerinden bilgi saklaması çok kolaymış. Bilgisiz insanları, yanlış yönlendirmek, onların düşüncelerini karartmak, yaşamlarını sıkıntılara boğmak kolaymış... Kısacası insanları kandırmak için emek harcamak gerekmezmiş... görebilmişler. \"Biz de onlara kendi silahlarıyla saldıralım\" diyerek kolları sıvamışlar. Onları birbirine düşürmek için sabırla beklemişler. Bir gün, o ülkedeki yönetim biçimine göre başkanlık seçimi yapılacakken \"Tam zamanı\" diyerek harekete geçmişler... Başkanlık seçiminde, halkın önüne çıkarılan adaylardan birinin, külahlı saldırganlara benzeyen, insan öldürmeyi zevk edinen geçmişi varmış. Diğeri de bir bayanmış. Aydın insanlar; \"Bayandan başkan olmaz. İnsan öldürmeyi seven başkan olunca ülkeyi kana bular\" gibi sözlerle Vahşi Batıdaki halkın aklını çelmişler. Halk kimi seçeceğini bilememiş. Kararsız kalmış. Başka ülkelerdekine benzeyen karışık bir ortam oluşmuş. Seçim günü oy farkı çok az olmuş. Ya geçersiz oylar?... Onlar seçim sonucunu etkileyen oylardan daha çokmuş. Halk hala yönetim biçiminin hakça olduğunu düşünüp, mahkemelere hücum etmiş. Ama, sonuç alınamamış. Hatta seçimlerin dürüstlüğüne gölge düşmüş. Eski Dünyanın aydınları gülümseyerek: \"Öyle olmaz, bizim gibi silahlanıp, gücünüzü gösterin. Karşıtlarınızı öldürün.\" diye halka akıl vermişler... O günden sonra vahşi batıda yaşayanlar, başka ülkelere silah satmaz olmuşlar. Eski Dünyanın insanları da silahları olmayınca, savaşmaz olmuşlar. Aralarındaki çekişmelerin tümü son bulmuş. Ya silahlara ne olmuş? Vahşi Batı, silahları kendi içinde kullanmış. Bu silahlarla \"Karşıt Görüşlü\" toplum katmanları birbirini kırdırmışlar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ay-Avcisi-ve-Eskimolar-Masali.html", "text": "Bu olayın kahramanları İzlanda'nın soğuk köylerinde yaşayan Eskimolardır. - \"Şu dağın tepesine çıksam,ayı yakalasam sonrada köye kadar yuvarlaya yuvarlaya getirsem ne güzel olur\" diye düşünüyormuş genç Eskimo. Genç Eskimo çok iyi kalpliydi. Kocama ayın tek başına kendi kulubesini değil, herkesi aydınlatmasını istiyordu. - \"Büyük bir kulube yapar, bütün köy halkı oraya yerleşiriz, ayı da kulubenin tepesine asarız\" diye düşündü. Böylece Eskimo delikanlı köye gidip bütün gençleri topladı, onlarla birlikte dağın tepesine ayı tutmaya çıktılar. Ama dağın tepesine ulaştıkları zaman birde ne görsünler, ay daha da yukarıda. Ellerini uzattılar, zıpladılar ama yakalayamadılar. Hiçbirinin kolu o kadar uzun değildi. Bu arada birinin aklına daha yüksek bir dağa çıkmak geldi. Gerçekten de daha yüksek bir dağa tırmanırlarsa belki de ayı oradan yakalayabilirlerdi. gibi duruyordu. Heyecanla oraya tırmandılar, ama zirveye ulaştıklarında ayın daha yüksekte havada asılı olduğunu gördüler. Zıpladılar, hopladılar, ama nafile! Eskimolar o gece çevredeki bütün dağları dolaştılar. Ama ovadan dağın doruğunda gibi görünen ay, dağın tepesine tırmandıklarında sanki daha yükseğe çekiliyor gibiydi. Bunun üzerine gençler ayın kendilerinden korktuğunu, yakalanmamak için de onlar yaklaştıkça ayın uzaklaştığını düşündüler. Kocaman yusyuvarlak ayı ele geçirmek için onu ikna etmeye karar verdiler. \"Güzel ay, canım ay, yanımıza gel, mutlu et. Fakat ayın Eskimoların yanına inmeye hiç niyeti yoktu. Galiba canı yağlı ekmek, tatlı çörek istemiyordu. Çünkü her defasında onlar düzlükteyken dağın tepesine iniyor, zirveye tırmandıklarında ise gökyüzüne kaçıyordu. Eskimo gençler sonunda yorgun ve bitkin köylerine döndüler. Ayı yakalayamadıkları için büyük bir buz kulubesi de inşa etmekten vazgeçtiler. O zamandan beri küçük kulubelerde yaşamaya, fok balığı yağıyla aydınlatan kandiller kullanmaya devam ettiler. Kim bilir belki de ayı yakalayamamaları çok iyi oldu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ay-Dede-ve-Kucuk-Yildiz-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde ay dede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton ay dedeye selam vermiş, Tonton ay dede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar. Uzun bir gece onları beklerken, küçük yıldız Hapşu diye hapşırıvermiş. Tonton Ay dede o tarafa doğru dönüp, - Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak. Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Ay dede Ona bakıp gülümsemiş. - Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum. demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış. Tonton ay dede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız'ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken montunu da giymiş. Tonton Ay dede'nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ay-Ile-Nyak-Masali.html", "text": "Gece yirmi saniye sürüyordu, NYAK da yirmi saniye. Yirmi saniye boyunca, kara bulutlara bürünmüş gökyüzü, büyümekte olan altın sarısı Ay'ın, ele gelmeyen bir ayla ile vurgulanmış ayçası, sonra, ne kadar çok bakılırsa, göz alıcı küçüklükleri o kadar irileşip sonunda Samanyolu'nun tozlarına dönüşen yıldızlar görülüyordu, bütün bunlar hızlı hızlı görülüyordu, üzerinde durulmak istenen her ayrıntı, bütünün yitip giden bir bölümü oluyordu, çünkü yirmi saniye hemen bitiyor, Nyak başlıyordu. NYAK, karşı damdaki SPAAK-KONYAK reklamının yazısıydı,yirmi saniye yanıyor, yirmi saniye sönüyordu, yandığında da başka hiçbir şey görülmüyordu. Ay birden soluyor, gökyüzünün her tarafı kararıp düzleşiyor, yıldızlar parlaklıklarını yitiriyorlardı, on saniyedir, sürekli sevişme miyavlamaları çıkartarak, damların tepelerinde, oluklarında ağır ağır dolaşıp birbirlerini arayan dişi kedilerle, erkek kediler, şimdi NYAK'la kiremitlerin üzerinde fosfor neon ışığı altında, tüyleri dimdik, büzülüyorlardı. Oturduğu tavan arasının pencerelerinden bakan Marcovaldo ailesinde karşıt düşünceler kol geziyordu. geceydi, artık büyük bir kız olan Isolina ay ışığının kendisini kapıp götürdüğünü duyumsuyor, yüreği çözülüyor, binanın alt katlarından ulaşan en cılız radyo sesi bile bir seranadın ezgileri gibi geliyordu ona. NYAK yanınca, radyo sanki başka bir havaya ,caza dönüşüyor, Isolina da ışıklar içindeki dans salonlarını, en üst kattaki tek başınalığını düşünüyordu. Pietruccio ile Michelino gecenin karanlığında gözlerini faltaşı gibi açıyor, haydut dolu bir ormanın orta yerinde olmanın sımsıcak, yumuşacık korkusunun içlerini kaplamasını bekliyorlardı; sonra NYAK! olunca, başparmaklarını havaya kaldırıp, işaret parmaklarını ileri uzatarak birbirlerine ,\"Eller yukarı!Nembo Kid geldi!\" diye saldırıyorlardı. Anneleri Domitilla, gece ışığın her sönüşünde, 'Artık çocukları almalı, bu hava çarpar. Hele Isolina'nın bu saatte pencerede olması doğru değil!' diye düşünüyordu. Ama sonra herşey , dışarısı içerisi de yeniden aydınlanıyordu, Domitilla kendini bir zengin evinde ziyaretçi gibi hissediyordu. İçine kapalı küçük delikanlı Fiordaligi ise, NYAK her söndüğünde ke'nin bezeme kıvrımı içindeki soluk ışıklı bir pencerenin camının ardında ay rengi, neon rengi, gece ışığı rengi bir kız yüzü, kendisi gülümser gülümsemez, görülemeyecek bir biçimde açılan, sanki bir gülümsemeye dönüşen, daha çocuk sayılır bir kız ağzı görüyordu, karanlığın içinden, birden NYAK'ın insafsız ke'si çıkıp gelince, yüz sınır çizgilerini yitiriyor, tükenmiş, soluk bir gölgeye dönüşüyordu; çocuksu ağzın, gülümsemesine karşılık verip vermediği bilinemiyordu artık. Bu tutkular fırtınası içinde Marcovaldo çocuklarına gök cisimlerinin konumlarını öğretmeye çalışıyordu. Böylece, NYAK'ın her yanışında, Marcovaldo'nun yıldızları, yeryüzünün işleriyle iç içe giriyor, Isolina mırıldandığı bir mambo'yu inildemeye dönüştürüyor, çatı penceresindeki kız, göz kamaştırıcı, soğuk halka içinde yok oluyor, Fiordaligi'nin sonunda parmaklarının ucuyla göndermek cesaretini bulduğu öpücüğe karşılığını gizliyordu. Filippetto ile Michelino ise, yirmi saniye sonra sönen ışıklı yazıya, yumrukları yüzlerinin önünde \"Ta-ta-ta-ta...\" diye makineli tüfek ateşi açıyorlardı havadan. \"Ta-ta-ta...Gördün mü baba, bir ateşte söndürdüm,\" dedi Filippetto, ama neon ışığı söner sönmez savaş tutkusu da geçmiş, gözleri uykudan kapanmaya başlamıştı bile. \"Aslan mı? Michelino birden heyecanlanmıştı. Dur! Aklına bir fikir gelmişti. Sapanını aldı, cebinden eksik etmediği yedek taşları yerleştirdi, olanca gücüyle asılıp KONYAK'ı çakıl yağmuruna tuttu. Çakılların karşı damın kiremitlerine, olukların çinkolarına düşerken çıkarttıkları sesler, kırılan bir pencere camının çatırtısı, aşağıyı boylayan bir taşın bir lamba çanağını çıtlatması duyuldu, sokaktan bir ses yükseldi: \"Taş yağıyor! Hey, yukarıdakiler!, Serseriler!\" Işıklı yazı, tam atış sırasında yirmi saniye dolduğu için sönmüştü. Tavan arasındakiler içlerinden yirmiye kadar saymaya başladılar: bir, iki,üç, on, on bir. On dokuz dediler, soluk aldılar ,yirmi dediler, çok çabuk saymış olabiliriz korkusuyla yirmi bir, yirmi iki dediler, ama hiçbir şey olmuyordu. Nyak yanmıyordu yeniden, çardaktaki asmalar gibi kendisini tutan kasaya dolanmış, zor okunur kara bir bezeme kalmıştı geriye.\"Aaa!\" diye bağırdı hepsi, gökyüzü sayılamaz yıldızlarıyla tepelerinde yükseliyordu. Michelino'nun kafasının arkasına bir tokat atmak için kaldırdığı eli havada kalan Marcovaldo, uzayda korunurmuş duygusuna kapıldı. Şimdi damlara egemen olan karanlık, sanki görülmez bir engel oluşturarak, sarı, yeşil, kırmızı hiyerogliflerin, göz kırpan trafik lambalarının, ışıkları yanık yol alan boş tramvayların, farların, ışık hunisini önlerinde sürüyen otomobillerin kaynaşmayı sürdürdükleri aşağıdaki dünyayı dışlıyordu. Bu dünyadan yukarıya yalnızca bir duman gibi belirsiz, yaygın bir fosfor ışığı çıkıyordu. Artık kamaşmayan gözlerini gökyüzüne kaldırdığında uzamların görünümü uzanıyor, takım yıldızlar derinliğine yayılıyorlardı, gök kubbe dört bir yana dönüyordu, her şeyi içeren ,hiç bir sınırın içine girmeyen bu yuvarın dokusunun bir uzantısı, bir çentik gibi Venüs'e doğru açılıyor, onun, fışkırarak bir noktada yoğunlaşan hüzünlü ışığıyla, Dünyanın çatısı üzerinde tek başına belirmesini sağlıyordu. Bu gökyüzüne asılı yeni Ay,soyut yarım ay görünüşünü gösterecek yerde, çevresi, Dünyanın yitirdiği bir güneşin düşey ışınlarıyla aydınlanmış ama yalnızca kimi ilkyaz gecelerinde görüldüğü gibi-yine de sıcak ısısını koruyan, donuk yuvar özelliğini açığa vuruyordu. Marcovaldo, gölgelerle ışıklar arasında bölünmüş bu daracık Ay kıyısına baktıkça, sanki gece bir mucizeyle güneşe boğulmuş bir deniz kıyısına ulaşmanın özlemiyle doluyordu. \"Ay'ı söndürüyorum!\" deyip yorganın altına girdi. Böylece o gecenin geri kalan bölümünde olsun, ertesi gece boyunca olsun karşı damdaki ışıklı ilan yalnızca SPAAK-KO yazdı ve Marcovaldo' nun evinden gökyüzü görüldü. Fiordaligi ile aysıl kız parmaklarıyla birbirlerine öpücükler gönderdiler, belki de dilsizler gibi konuşarak, buluşmak için sözleştiler. Ama ikinci günün sabahı, damda, ışıklı yazının kasnağının arasında , kabloları, kordonları inceleyen, tulumlu iki elektrikçinin görüntüsü görüldü. Marcovaldo havanın nasıl olacağını anlamak isteyen yaşlılar gibi , burnunu dışarı çıkartıp; \"Bu gece yine NYAK'lı bir gece olacak,\" dedi. Böylece Marcovaldo, yarım saat sonra, 'Spaak'ın başlıca rakibi 'Tomawak Konyak' ile anlaşmaya varmış oldu. NYAK yazısının her yeniden yanışında çocuklar sapanla taş atacaklardı. \"Bardağı taşıran son damla olacak bu,\" dedi Doktor Godifredo. Yanılmıyordu; aşırı tanıtım giderleri nedeniyle iflasın eşiğine gelmiş olan 'Spaak' en güzel ışıklı ilanının sürekli olarak bozulmasını, kötüye işaret saydı. Kimi kez KOGAK, kimi kez KONAK, kimi kez KONK diye okunan yazı müşteriler arasında, firmanın para sıkıntısı çektiği düşüncesinin yayılmasına yol açtı; bir süre sonra, ilancılık ajansı, eski borçlar ödenmedikçe onarım yapmama kararı aldı; sönen yazı alacaklıların telaşını arttırdı; SPAK iflas etti. Marcovaldo gökyüzünde ayın olanca parlaklığıyla yuvarlaklaştığını gördü. Elektrikçiler yeniden karşı dama tırmandıklarında son dördündü. O gece eskisinin iki katı yükseklikte ve büyüklükte ışıklı harflerle KONYAK TOMAWAK yazıyordu, artık ne Ay ne gökkubbe ne gökyüzü ne gece vardı, iki saniyede bir yanıp sönen KONYAK TOMAWAK, KONYAK TOMAWAK, KONYAK TOMAWAK vardı yalnızca. İçlerinde en çok zarar gören Fiordaligi oldu; aysıl kızın penceresi, kocaman, içine girilemez bir çifte ve'nin gerisinde yitip gitmişti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ay-Kiz-Masali.html", "text": "Güneşe nazar boncuğu taktım. Samanyolunu avucuma aldım. Yıldızları bir bardağa doldurup lıkır lıkır içtim. Ben Aykızım. Aykız olan güneşe nazar boncuğu takar. Samanyolunu avucuna alır. Yıldızları bardağa doldurup lıkır lıkır içer. Sonra gökkuşağındaki parıltıları gözlerine emdirir, yedi rengin güzellemesinde dünyaya gülümser, bir sevgi öpücüğü gönderir. Bir çocuk görürüm camın arkasında, elleri açık dua eden. Bir çocuk daha görürüm bana bakarken. Sonra biri daha. Çocuk değil bu. Yaşlı bir kadın. Başı secdede. Yanı başında bir bebek oturmuş ağlıyor. Niye ağlıyorsun bebecik? Kim bilir niye? Belki uykusuzdur, belki aç. Belki bebeğini kaybetmiştir, belki düşmüş dizini incitmiştir. Dünyanın bence en güzel hali kara çarşafına sarınıp uyuduğu andır. Gecedir o zaman. Karanlık her şeyi örter. Çirkinlikleri kapatır. Gölgeler oynaşır sokaklarda. Güzelle çirkin birbirine karışır. Yüzleri seçemezsiniz. Kısa boylular bile mutludur gece. Ay ışığında uzayan gölgelerine bakıp boylarının uzadığını düşünürler. İnsanların bir ismi yoktur artık. Karanlıkta kimse kimseyi tanımaz. Meşhurlar sıradanlaşır. Herkes mutludur. Herkes mi? Hani şu namaz kılan yaşlı kadının yanı başında ağlayan çocuk da mı? Bilemiyorum sanki bir derdi var gibi. Çözemedim. Bazı sırlar var ki ben bile çözemem. Aydınlık bakışlarım bütün gizlilikleri göremez. Biri daha var. Seslendim. Çok seslendim ama duymadı. Bir çocuk. On yaşlarında. Evi yok, ailesi yok. Kimsesiz bir çocuk. Sevimli ama hırçın. Kimsesizlik kolay değil. Benim de başım bulutlarla dertte. Tam dünyanın güzelliklerine bakarken, önümü kapatıyorlar. Kızıyorum. Ama kızmaya hakkım yok. Onların görevi bu. Onlar olmasa yağmur olmaz. O zaman kurur etraf. Bitkiler bile yaşayamaz. Belki de milyonlarca çocuk ölür. Bu yüzden bulutları suçlamıyorum. İşlerini bitirmelerini sabırla bekliyorum. Sizleri bir süre görememeye katlanıyorum. Bazen mehtap gezisine çıkıyorsunuz. Işıl ışık aydınlatıyorum. Bir de eşlik ediyorum size. Nereye gitseniz geliyorum. Beni seyrediyorsunuz. Bu gece ay ne kadar güzel! diyorsunuz. Pırıl pırıl! Siz de çok güzelsiniz. Pırıl pırıl! Ne güzel yaratılmış deseniz olmaz mı? Siz zeki çocuklarsınız ne demek istediğimi anlamış olmalısınız. Ben pek zeki sayılmam. Işığımı bile güneşten alırım. Parıldamamı güneşe borçluyum ya güneş kime borçlu ışıltısını. Dedim ya! Pek zeki sayılmam. Herhalde siz cevabı biliyorsunuz. Doğrusu çok merak ediyorum. Güneşi yani. Milyonlarca yıldır parlıyor. Işık veriyor, ısı veriyor. Ne yakıyor acaba? Akıl erdiremiyorum. İşte bu yüzden güneşe nazar boncuğu taktım. Samanyolunu avucuma aldım. Yıldızları da bir bardağa doldurup lıkır lıkır içtim. Ben kim miyim? Aykız dedim ya! Hani geceleri bayrağınızdaki hilal gibi olan Aykız. Ya da altın tepsi gibi parlayan beni. Gülücükler gönderen dünyanıza. Sizi seven çok seven... Siz iyi çocuklarsınız."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ayakkabici-Masali.html", "text": "Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle. - Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. - Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!. sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu. - İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkardığı eskiyi göstererek. - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. - Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder. - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!.. - Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!' demişti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ayi-Ile-Keloglan-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde annem kız iken, babam oğlan iken dokuz tane kardeşi olan Keloğlan varmış. Al oğlum bunları babana götür. der. Dee... Şu tepenin ardında olması lazım. der. Oğlan tekrar yola çıkar. Gide gide ormanı da geçer fakat yine babasını bulmaz. Yolda giderken çeşit çeşit hayvan sürülerine rastlar. Kime sorduysa babasını ve babasının olduğu yeri bilen çıkmaz. 'Mee...'deme 'bee' de. Ben nasıl olsa seni yiyeceğim. der. Keloğlan oraya nasıl çıktın, bana da söyle de ben de çıkayım? Taş taş üstüne koydum da zıplayıverdim. der. Ben demin sana yanlış söylemişim. Demirleri kızdırıp üst üste koydum, sonra da üstüne basarak buraya çıktım. der. Ayı hemen birkaç tane demir kızdırır ve üst üste koyup yukarı çıkmaya çalışır. Fakat demirler ayının vücuduna batınca ayı acıyla oradan uzaklaşmış. Keloğlan da ağaçtayken babasının nerde olduğunu görünce hemen aşağıya inip yanına gider. Babasını bulan Keloğlan, ona başından geçenleri bir bir anlatıp ekmekleri verir. Babasının yanında biraz kaldıktan sonra da tekrar evine döner."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ayinin-Dostlugu-Masali.html", "text": "Büyük bir ormanda yalnız başına yaşayan bir ayı varmış. İninde kendi başına yaşayan bu ayı, can sıkıntısından aklını kaçırmak üzereymiş. Ormanın yakınındaki kulübede ise bir ihtiyar adam oturuyormuş. Çiçekleri, meyve ağaçlarını çok seven ihtiyar adamın çok güzel bir bahçesi varmış. Bahçesini bir arkadaş yerine koyan ihtiyar, günün birinde Bu bahçe konuşmuyor. Konuşuyorsa da kendi diliyle konuşuyor. Bu da beni sıkıyor, deyip kendine bir arkadaş bulmak için yollara düşmüş. Olacak bu ya, yanına hiçbir hayvan uğramayan ayı da bir arkadaş aramak için ininden çıkıp ormandan ayrılmış. İhtiyar adam İsterseniz benim kulübeme gidelim. Sana ikram etmek için sütüm ve taze meyvelerim var, diyerek ayıyı kulübesine davet etmiş. Ayı, ihtiyar adamın davetini kabul etmiş ve birlikte kulübeye gitmişler. O günden sonra ayı ile ihtiyar adamın arasında sıcak bir dostluk başlamış. İhtiyar bahçesiyle uğraşırken ayı ormanda avlanırmış. Artık her ikisinin de canı sıkılmıyormuş. Günlerden bir gün, ihtiyar adam, bahçedeki bir ağacın altında uykuya dalmış. Bu sırada bir sinek gelmiş, ihtiyarın burnuna konmuş. Bunu gören ayı, arkadaşının rahatsız edilmesine razı olmamış. Hemen yerden büyükçe bir taş almış ve sineğin üzerine fırlatmış. Ayı, gerçekten iyi nişancıymış. Sineği vurmuş ama olan bizim ihtiyara olmuş. Anlayacağınız ayı, bir taş ile ikisini de haklamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ayinin-Verdigi-Ders-Masali.html", "text": "İki arkadaş parasız kalmışlar. Bunlar yörede çok iyi avcı olarak bilinirlermiş. Ayıları avlar, postlarını satarak geçimlerini sağlarlarmış. Paraları bitince de komşularından istemişler. Komşuları onlara istediği parayı vermiş. Bu para öldüreceğiniz ayının postuna karşılıktır, demiş. İki avcı arkadaş düşmüşler ormanın yoluna. Ayıyı avlayacaklar, postunu getirip komşularına vereceklermiş. Az sonra karşıdan bir ayı çıkagelmiş ki, ayı değil, sanırsın fil. Öylesine iri, öylesine de kızgın. Öyle bir kükreyerek gelişi var ki avcıların korkudan ödleri patlamış. Şaşırıp kalmışlar. Ayı postu derken kendi postlarının derdine düşmüşler. Birisi uyanıklık edip hemen bir ağaca tırmanıvermiş. Diğeri ise sipsivri kalmış ortalık yerde. Ayılar ölülere dokunmazlar, diye geçirmiş içinden. Birden yatıp yere, ölü numarası yapmış. Ayı gelmiş yanına. Orasını burasını koklamış. Adam korkudan soluk bile almıyormuş. Ayı adamı evirmiş, çevirmiş, adamda yine bir canlılık belirtisi yok. Sonra ayı adamın ölü numarasını gerçekten yutmuş, çekip gitmiş. Ne söylesin, demiş arkadaşı. İki şey söyledi. Birisi öldüremeyeceğin ayının postunu satma, ikincisi de bundan sonra böyle korkak insanlarla arkadaşlık yapma."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ayse-Kiz-ile-Fatma-Kiz-Masali.html", "text": "demiş. Sonunda Ayşe evine ulaşmış. Onun geldiğini gören çil horoz Ayşe kız geliyoooor, bir ata binmiş geliyooor, üürüüü... Atın heybesi de altınla dolu üürüüü, diye bağırmaya başlamış. Bunu duyan annesi çok sevinmiş ve koşup kızını kucaklamış. Bu olanları gören kıskanç komşuları ise Ne olacak onun yaptığını benim kızım da yapar. diyerek hemen Fatma'yı yola çıkarmış. Az giden uz giden Fatma da yolda armut ağacına rastlamış. Ağaç Fatma kız beni budar mısın? deyince de Hadi ordan, ben bir evin bir kızıyım, elimi sıcak sudan soğuk suya sokmam, işim yok da sana mı bakacağım? demiş ve söylenerek oradan uzaklaşmış. Giderken de Ayşe'nin geçtiği yollardan geçerek, karşısına çıkan her şeyi bu sözlerle azarlamış. En sonunda atı da tersleyip ağacın altında uyuya kalmış. Biraz sonra da atın kişnemesiyle uyanmış. At ona Hadi Fatma kız, sen bana bakmadın ama, ben yine de seni evine götüreceğim, bin sırtıma. demiş. Meğer atın sırtındaki heybe bu sefer yılanlarla çıyanlarla doluymuş. Ata binen kız yola çıkmış. Çıkmış çıkmasına ama biraz sonra üşümeye başlamış. Karşısına çıkan kuzu Üşü Fatma kız üşü, sen aban yardım etmediğin için ben de sana kazak vermiyorum.demiş. Öfkeyle yol alan kız biraz sonra da acıkmış ama karşısına çıkan fırıncı bir tane bile çörek vermeyeceğini söylemiş. Daha ilerdeki çeşme de susayan kıza suyundan vermemiş. Kız aç susuz perişan bir halde giderken, dibinde bir sepet dolusu armut duran ağaca rastlamış ve hemen uzanıp onu almak istemiş. İstemesiyle de ağacın, sepeti kızın başından aşağıya boşaltması bir olmuş. Bunun üzerine daha çok üzülen kız sonunda evine ulaşmış. Onu gören horoz Fatma kız geliyooor, atın üstünde geliyooor, üürüüü, atın heybesi yılanlarla çıyanlarla dolu üürüüü... diye bağırmaya başlamış. Bunu duyan annesi koşup Fatma'yı kucaklamış ve heybesini boşaltmış, boşaltmasıyla da ortaya dağılan yılanların çıyanların ana kızı sokup öldürmeleri bir olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Aysegul-Sirk-Cambazi-Masali.html", "text": "Çok yıldızlı bir yaz gecesi, Ayşegül erkenden odasına çekildi. Öyle uykusu vardı ki, ne taşbebeğiyle, ne kadife ayısıyla, ne tavşanıyla oynamak gelmedi içinden. Pijamasını giyip yatağına uzandı. Az sonra, melekleri kıskandıracak kadar tatlı bir uykuya daldı. Oyuncakları, Ayşegül'ün ilgisizliğine küsmüş gibi, köşelerinde somurtmuş kalmışlardı. Oysa Ayşegül, gördüğü güzel düş nedeniyle gülümsüyordu. Ayşegül güya büyük bir sirkte çalışıyordu. Sirk o gün öğrenci matinesi yapmıştı. Çadırın içi tıklım tıklım öğrenciyle dolmuştu. Orkestra bile, kendisine güçlükle yer bulabilmişti. Derken ışıklar parladı, mavi, kırmızı, beyaz ışık demetleri pisti aydınlattı. Ayşegül, juponlu entarisiyle ağır ağır pistte ilerledi. Eğilip, seyircileri selamladı. Çocuklar sevinçle el çırptılar. Ayşegül tabureye oturdu. Bebeği Nermin'in beşiğini sallayarak ninni söylemeye başladığı sırada, iki palyaço geldi yanına. Birinin adı, Sap, öbürününki Sup'tu. - Günaydın Ayşegül, dedi Sap. Bebeğin uyumuyorsa ona bir masal anlatayım. Sap, masalını bitirince Ayşegül giyinme odasına gitti. Gösteri sırası ona gelmişti çünkü. Odada çeşitli elbiseler, şapkalar, kurdelalar vardı. Elbise değiştirecek vakit olmadığından Ayşegül, hemen makyaj masasına oturdu. Annesi gibi dudaklarını, gözlerini boyadı. Fındık ta delikanlı gibi giyinmişti. Gösteride onun da rolü vardı. Bisiklete bineceği için pek keyifliydi doğrusu. - Yaşa Ayşegül, bravo Fındık! diye bağırıyorlardı. Bisiklet gösterisinden sonra, sıra tekerlekli patene gelmişti. Bu numaranın kahramanı Fındık'tı. Ayşegül, bu gösteri için Fındık'ı günlerce çalıştırmıştı. Öyleyken onu başaramayacağından korkuyordu. - Sen hiç tasalanma Ayşegül ablacığım, dedi Fındık. Şapkasını yerleştirip gösteriye başladı. Ne de çalımlı kayıyordu maskara. Ayşegül, sevinçle alkışladı Fındık'ı. - Ayşegül abla, şu güzel atlara Harmandalı oynatsan yok mu, çadır alkıştan yıkılır. - Ayşegül saçlarını kestirmiş. Oysa uzun saç ona daha iyi gidiyordu. Çocukların bazıları, dondurmalarını yiyerek çadırdan dışarı çıktılar. Kafeslerdeki aslanları, kaplanları, ayıları, filleri seyrettiler. Trampet seslerini duyan çocuklar, koşarak yerlerine döndüler. Sirk hademeleri çadırın yukarı bölümüne kalın bir tel germişlerdi. O sırada Ayşegül elinde şemsiye ile telin yanında göründü. Sirk bandosu bir vals çalmağa başladı. Ayşegül telin üzerinde, usta bir cambaz gibi dans ederek ilerledi. Beyaz pabuçları, yeşil şemsiyesiyle uçan bir kelebeğe benziyordu. Cambazlık gösterisinden sonra Ayşegül, alkışlar arasında piste indi. Kafesli yoldan filler ağır ağır içeriye girdiler. Ayşegül, pistin ortasında durdu. Fillere işaret vererek numaralarına başlamalarını bildirdi. Fillerden biri, kırmızı topun üstüne çıktı. O sırada, önlük bağlamış bir fil ardında yavrusu geldiler. - Niye geciktin Bambu? diye çıkıştı Ayşegül esneyen file. - Affedersiniz efendim. Yeni doğan yavrum dün gece beni hiç uyutmamıştı da ondan geciktim, dedi Bambu. - Hokus Pokus! Dedi mi tavşan da, güvercin de, ortadan kayboluyordu. Buna palyaçolar bile şaşıyorlardı. - Şimdi sizlere Ayşegül'ün yazdığı bir şarkı söyleyeceğiz, dedi. Sap'ın ne çaldığı anlaşılmıyordu ama, Sup'un söylediği şarkıyı herkes sevmişti. - Haydi Sezar, yatmanın sırası mı? Seyirciler sabırsızlanıyor. İskemlene çık ta, gösterimize başlayalım. Yoksa pirzola yerine kırbaç yersin akşama, dedi. - Harikalar Sirki'miz turneye çıkacak, yarın çadırları söküp başka şehirlere gideceğiz dedi. - Okuma bilmiyorum ki, ne haber olduğunu söyleyeyim. Çadırlar söküldü, denkler sıkıldı, arabalara yüklendi. Herkes kendine ayrılan arabaya bindi. Ağır ağır şehirden ayrıldılar. Ayşegül, arabanın sarsıntısından uyuyamadı, kalktı, oturdu. Gözlerini açıp çevresine bakındı. Sirk arabası birden ortadan kayboluverdi. Hayret, kendi odasında, kendi yatağındaydı. Taşbebeği yüzünü yıkamış, kurulanıyordu. Fındık ta, aynaya bakarak dişlerini fırçalıyordu. Demek gece tatlı bir düş görmüştü. Şimdi yeni bir gün başlıyordu. Okula geç kalmamak için Ayşegül, yataktan fırladı.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Aysenin-Tatili-Masali.html", "text": "Ayşe yaz tatilinde ananesinin yanına gelmiş. Ananesi bir köyde oturuyormuş. Ayşe şehirde oturduğu için hayvanları tanımıyormuş. Sadece kuşları, kedi ve köpekleri biliyormuş. Bu horoz yavrum. Onun görevi bizi sabahları erkenden uyandırmak demiş. Çok erken değil mi? Daha güneş bile uyanmamış, demiş Ayşe. Erkenden kalkınca gün daha uzun oluyor, işlerimiz kolayca bitiyor. Hem erkenden de uykumuz geliyor. Böylece erken yatıp erken kalkıyoruz, demiş Ayşe'nin ananesi. Ben evde erkenden yatmak istemiyorum anane, demiş Ayşe. Uykum gelmiyor ki! Bu sorunun cevabını Ayşe de merak ediyormuş. Ayşe bütün gün ananesiyle kümesteki tavuklara yem vermiş. Yumurtalarını toplamış. Kuzuları sevmiş. Kırlarda koşmuş. Çiçekler toplamış. Ağaca tırmanmayı öğrenmiş. Meyveleri dalından koparmış. Bahçeyi süpürmüş. Kelebeklerin, uğurböceklerinin peşinden koşmuş. İnekleri, atları tanımış. Akşam olup da güneş batınca, ananesi bir güzel sofra hazırlamış. Ayşe o kadar acıkmış ki, hepsinden bir güzel yemiş. Az sonra da uykusu gelmiş. Vakit henüz erkenmiş ama uyku gözlerinden akıyormuş. Yatağına yatmış ve mışıl mışıl uyumuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Aysenurla-Kardesinin-Sozu-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Evvel zaman içinde Ayşenur diye küçük kız çocuğu varmış, birde küçük kardeşi Mehmet varmış. Bu iki kardeş bahçeli bir evde oturuyorlarmış bahçelerinde minik bir kedi yavrusu besliyorlarmış bahçelerinde çeşitli ağaçlar ve tenekeler içerisinde yetiştirilen soğan maydanoz nane ekiliymiş. Ayşenur annesinin sözünden hiç çıkmaz, her dediğini hemen yapar akıllı terbiyeli sevimli güler yüzlü bir çocukmuş ama kardeşi çok yaramaz ve söz dinlemeyen biriymiş her gün başına bir şeyler gelir yaralanır uf olurmuş canı çok yanarmış. Annesi de çok kızarmış Mehmet'e bu yaptıklarından dolayı. Ayşenur oyuncaklarını kardeşi ve diğer arkadaşları ile paylaşıp hep beraber oyunlar oynar neşelenirlermiş kardeşi Mehmet'te onlarla oynar bazen de Ayşenur'un oyuncaklarını saklar ya da kırar bozarmış. Ayşenur da Mehmet'i önce annesine söyler sonrada yapma oyuncakları kırma bak beraber oynuyoruz işte niye kırıyorsun diye kardeşini uyarırmış fakat kardeşi önce söz dinler sonra yine aynı şekilde yapıyor hareketlerine devam edermiş. Günlerden bir gün anneleri mutfakta yemek yaparken Ayşenur'la Mehmet'e seslenmiş, çabuk oyuncakları toparlayın misafir gelecek, televizyonu kapatın bana yardım edin. Ayşenur annesinin sözünü dinlemiş annesine yardım etmiş bütün oyuncakları toparlayıp yerine koymuş televizyonu kapatmış sonrada mutfağa gidip annesine yardım etmiş. Mehmet'te söz dinlememiş Ayşenur'un toparladığı oyuncakları geri bozmuş dağıtmış. Ayşenur annesine söylemiş oda gidip Mehmet'in kulağını çekmiş bir daha yapma yoksa babana söylerim seni döver sana da bir daha para vermez oyuncakta almaz biz de seni sevmeyiz tamam demiş. Yapmıycam anne diye söz vermiş bir kaç gün bu şekilde sözünü tutmuş Mehmet akıllı olmuş ama sonra bu sözünü bozmuş gitmiş yine Ayşenur'un oyuncaklarını ve elbiselerini defterlerini dağıtmış. Bu sırada yerdeki oyuncağa takılıp yere düşmüş ve elini incitip yaralanmış uf olmuş eli kanamış çok canı yanan Mehmet ağlayarak annesini çağırmış kardeşi Ayşenur'u çağırmış kimse duymamış çok zor bi şekilde onların yanına gidip düştüğünü söylemiş. Annesi de Mehmet'in önce elini yıkamış yaralarını sarmış sonrada sen hiç söz dinlemiyorsun artık seni babana söyleyeceğim bizimle de konuşma demiş. Uzaklaşmışlar onun yanından Ayşenur da konuşmamış Mehmet'le oda çok üzülmüş ağlayınca Ayşenur'da tamam söylemem demiş babama seni ama akıllı ol sende hep yaralanıyorsun hem de etrafı dağıtıyorsun Ayşenur Mehmet'in yaptıklarını babasına söylememiş ama annesi babasına söylemiş Mehmet'in yaptıklarını. sonra yemeklerini yiyip babası Mehmet'e seslenmiş çabuk buraya gel demiş ama Mehmet saklandığı yerden çıkmamış babası da gidip saklandığı yerden Mehmet'i bulmuş. Niye ben çağırınca gelmiyorsun sen diye Mehmet'e kızmış Mehmet'te korkuyorum demiş. Babası korkuyorsan yapma ayrıca ben çağırdığımda hemen geleceksin yoksa sana kızarım demiş babası Mehmet'e eline ne oldu demiş. Mehmet'te baba oyuncakları dağıtırken düştüm elim uf oldu yaralandım deyince babası marketten aldığı cips meyve suyu sakız gofret ve pilli bebek birde çatal bıçak tabak tüplü oyuncakları Ayşenur'a vermiş. Al Ayşenur hepsi senin olsun bu Mehmet hiç söz dinlemiyor deyip hepsini Ayşenur a vermiş. Mehmet'in annesine kardeşi Ayşenur'a demiş bundan sonra Mehmet'le konuşmayın bende konuşmayacağım hiç bir şeyde almayacağım diye söyleyince Mehmet çok üzülmüş ve yatağına gidip ağlamış. Dua edip Allah'ım beni annem baba sevsin benimle konuşsunlar bir daha kötülük yapmayacağım akıllı olacağım diye yalvarmış. Gerçekten samimi bir şekilde söz vermiş yaratıcısı olan Allaha sabah olunca bir bakmış Mehmet annesi babası birde kardeşi Ayşenur yatağının yanında ona bakarak gülümsüyorlar Mehmet'in ettiği dua yaratıcısı tarafından kabul olmuştu. Anne babası sen artık suç yapmayıp akıllı olasın diye bizde sana bir şans daha vermeye karar verdik deyip Mehmet'e oyuncak alıp meyve suyu ve cips almışlar, yatağında oturan Mehmet'e vermişler. Mehmet'te o günden sonra hep akıllı bir çocuk olup söz dinlemiş annesi ve babası ne derse hemen yapıyormuş kalkınca yatağını topluyor dağınık olan oyuncaklarını topluyor annesine kahvaltı hazırlamasında yardım ediyormuş ve hep mutlu bir şekilde yaşıyorlarmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Babayigit-Kosuluc-Masali.html", "text": "Günlerden bir gün Kosülüç'ün canı sıkılmış. - Ana, ana! izin ver bana, demiş. Anasından izni koparan Kosülüç, vurmuş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Günlerden bir gün, bir şehre varmış. Akşam olmak üzereymiş. Kosülüç, bir evin kapısını çalmış. Bir nine karı çıkmış kapıya. - Misafir alır mısın nine, diye sormuş. - Atına da yerim yok, sana da yerim yok, demiş. Bir gümüş mecidiye çıkarıp, Nine karıya vermiş. - Atına da yerim var, sana da, demiş. Nine karı, hemen Kosülüç'ün atını ahıra bağlamış. Önüne bir çinik arpa dökmüş. Kosülüç'ü de eve buyur etmiş. Nine karı, Kosülüç'ün altcağızına bir kaba döşek atmış. - De bakalım babayiğit... Canın ne istiyor? Ne pişireyim sana, demiş. - Nine, şöyle ağzıma layık bir bulama çorbası yap da içeyim, demiş. Nine karı aşevine geçmiş, lezzetli bir çorba pişirmiş. Nine karının bulamasını içen Kosülüç'ün uykusu gelmiş. Yatmış ve tatlı bir uyku çekmiş. Pencerenin önüne oturmuş. Sokağı seyre dalmış. O sırada sokaktan bir tellal geçiyormuş. - Ey ahalii... Herkes bakracını, helkesini hazırlasın. Az sonra su başına gidilecek. Bu duyuru bir defa yapılacak. Yetişen yetişecek, yetişemeyenin hakkı yanacak. - Aman Babayiğit, sen otur. Ben su almaya gidiyorum. Acele etmezsem bir ay susuz kalırım, demiş. - Dur hele nine karı!.. Bu neyin nesi? Sizin diyarda su, tellal ile mi alınır, demiş. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Başımızdaki derde dağlar dayanmaz, demiş. - Hele de bakalım nine. Bu derdin aslı, astarı neymiş, demiş. - Memleketimizin bir tek pınarı vardır. Onun da başında bir dev oturur. Her ay, bir kızı allayıp, pullayıp bu deve götürürüz. O, kızı sarayına götürüp gelene kadar biz de suyumuzu alırız. Vere vere halk da kız kalmadı. En son padişahın kızı kaldı. Bu gün de onu vereceğiz dev'e. Aman Kosülüç, ben çok oyalandım burada. Hemen gidip yetişeyim gidenlere, demiş. Nine karı, alelacele su kaplarını alıp koşmuş. Nine karı gidince, Kosülüç, oturduğu yerden kalkmış. kafasına sarmış. Sofra altı bezini de sırtına bürünmüş. Sonra da aşevine geçip, nine karının toz biberini kavanozuyla birlikte almış, kuşağına sokmuş. Dışarı çıkıp, ahırdan atını çözmüş. Oradaki saman dirgenini de yanına almış, vurmuş yola. Öte yanda, şehir halkı da pınarın başına varmışmış. Padişahın kızını çeşmenin yakınına bırakmışlar. Devi beklemeye başlamışlar. Az sonra, dev çıkmış sarayından. Şöyle güzel bir gerinmiş. Manda gibi böğürmüş. Dev, pınar başındaki allı pullu kızı görünce çok sevinmiş. Ona doğru yürümüş. O sırada, yandaki tepeden bir toz bulutu yükselmiş. Herkes, merakla o toz bulutundan yana bakmış. Dev de meraklanmış. Durup o da yaklaşan toz bulutuna bakmaya başlamış. Toz bulutu gelmiş, gelmiş, az ötede durmuş. Bulutun içinden bir atlı çıkmış. Ama ne atlı!.. Başında miğferi, sırtında pelerini, elinde üç çatallı mızrağı ile muhteşem bir savaşçı... Dev, elini bir sallamış. Ama, atlıyı tutamamış. Bir daha sallamış, onu kapmış. Atlıyı avucuna alıp sıkmaya başlamış. Yemek için ağzına yaklaştırmış. O sırada, atlının elinde bir kavanoz belirmiş. Biber, devin gözlerine boşalınca olan olmuş. Biberden ağzı gözü yanan dev, bağırmaya başlamış. Atlıyı bırakmış. O da elindeki üç çatallı dirgeni deve saplamış. Dev, boylu boyunca devrilmiş. Atlı üzerine doğru gelen devden kaçamamış. Bacağı koca gövdenin altında kalmış. Padişah, o gün bayram ilan etmiş. Halk yemiş, içmiş eğlenmiş. - Baba, ille o yiğidi bana buldur, demiş padişaha. - Padişahın emridir. Devi öldüren her kim ise, saraya gelsiiin... - Tüm erkekleri getirin, önümden geçsinler, demiş. Görevliler, şehirdeki tüm erkekleri getirmişler. Teker teker kızın önünden geçirtmişler. - Bunların hiç biri benim aradığım babayiğit değil. Şehri yeniden arayın. Başka kimse kalmış mı, demiş. Görevliler, şehri tekrar arayıp, padişahın kızının yanına gelmişler. - Bir zavallı yabancıdan başka kimse kalmamış sultanımız, demişler. - Öyleyse, onu da getirin, demiş. - İşte Baba... Beni kurtaran yiğit bu. Dev üstüne devrildiği için aksıyor, demiş. Onlar ermiş muradına, darısı bizim başımıza."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Balikcinin-Oglu-1-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allahın kulu pek çokmuş. İnebolu, Yanbolu; iki boş bir dolu, bende bilmece dam dolu. Aman yiğidim, likabıma sakın zarar verme. Belki gün gelir bir sıkıntıya uğrarsın, ben seni kurtarabilirim o zaman, dediyse de, balıkçının oğlu likabı ateşe atıp yaktı. Komşular, balıkçının oğlunun hallerinden şüpheye düşmüşlerdi. Bir gün evi gözetleyen biri, güzeller güzelini görünce, yemedi, içmedi, bunu gidip ülkenin padişahına yetiştirdi. Dünya güzelini nereden getirdin? diye sordu. Bir balığın içinde buldum, dedi delikanlı. Çinihindi'de bir dünya güzeli var. Ben asker çıkardım, onun saçını bile göremedim. Sen, ya yalancı, ya da sihirbazın birisin. Bu dünya güzelinin saçları tüm elmastır. Onun saçının bir peliğini bana getirdin, getirdin; getirmezsen, boynunu cellada vurduracağım der padişah. Delikanlı, fillerin tehlikesinden kurtulunca, arkasına bakmadan, oturup kızı beklemeye koyuldu. Az sonra kız, zehirli tarağı elinde delikanlının yanına geldi. Yum gözlerini yiğidim, dedi. Balıkçının oğlu gözlerini açtığında, kendini evinin kapısı önünde buldu. Ertesi gün kızın peliğini padişahın önüne bıraktı, dünya güzelini de birlikte getirdiğini söylemeden, evine döndü. Padişah baktı ki saçlar tüm elmastan, sevincinden yerinde duramaz oldu. Fakat balıkçı oğlunun işgüzar komşuları gene yemediler, içmediler, haberi saraya çabucak ilettiler. Bana üç tane cennet elması getirdin, getirdin. Getirmezsen, boynunu vurduracağım, dedi. Neden böyle üzgünsün yiğidim? diye sordu. Padişah benden üç tane cennet elması istedi. Ben cennet elmasını nereden bulurum. Ben üzülmeyeyim de, kim üzülsün. Cennet elması dünyada bulunur mu? dedi delikanlı. Tasa etme yiğidim, dedi kız. Ben sana yardım ederim. Sonra her ikisi evden çıkıp, ıssız bir yere vardılar. Sihirli tarağı şöyle bi sıvazladı k ız. Delikanlı kendini Kaf-ı Küf dağının cennet bahçesinde buldu. Bahçenin içinde iki havuz vardı. Biri altından, biri gümüşten. Türlü çiçekler bahçenin güzelliğini tamamlıyordu. Delikanlı, kızın dediklerini hatırlayarak, çiçeklerin arasına saklandı. Tam öğle üzeri, üç tane Zümrüdüanka kuşu gelip gümüş havuzun kenarına kondular. Sonra kuşlar esvaplarını çıkarıp birer huri kızı oldular, havuza girip yıkandılar. Durulanmak için altın havuza geçince, delikanlı, esvaplardan birini çiçeklerin arasına çekti. Durulanan huri kızları esvabını giyip uçtu. En son kalan esvapsız kaldı. O zaman delikanlı çiçeklerin arasından kendini gösterdi. Bana üç tane cennet elması getirirsen, esvaplarını veririm dedi. Huri kızı, elmaları getireceğine söz verdikten sonra esvaplarını giydi, cennete varıp bir heybenin terkisini elma ile doldurdu, bütün huri kızları ile helalaşıp delikanlının yanına döndü. Çünkü insanoğlunu gören huri kızlarına artık cennet haramdı. Aslanım, cennete nasıl vardın? diye sordu. Balıkçının oğlu evine dönmüş, üç güzel kızın yanında oturuyordu. Bunu gören komşulardan biri, yemedi, içmedi, haberi çabucak saraya iletti. Aman padişahım, balıkçının oğlu bu sefer de bir huri kızı getirmiş. Böylesi ancak size yaraşır, dedi. Neden böyle üzgünsün yiğidim? diye sordu. Tasa çekme yiğidim, dedi huri kızı. Ben sana yardım ederim. Sonra kapıya çıkıp, ellerini birbirine vurunca, bütün huri kızları güvercin olup geldiler. Güvercinlerden her biri bir yana dağılarak, az sonra birer taşla döndüler, göz açıp kapayıncaya kadar, denizin ortasına altlı üstlü bir saray yaptılar ki, dille anlatmak mümkün değil. Hadi şimdi git, o gözü doymaz padişaha, pek arzuladığı sarayının bittiğini söyle, dedi huri kızı, balıkçının oğluna. Gelsin, gezip görsün içini. Padişah verini alıp deniz kenarına geldi ki, gözleri bir anda sarayın güzelliği karşısında kamaşıverdi. Sonra kayıklara binip saraya girdiler. İşte ne olduysa, o zaman oldu. Huri kızının bir el çırpması ile binlerce güvercin, koyu bir bulut gibi üşüşüverdiler. Herkes, getirdiği taşını alıp, eski yerine götürsün, dedi huri kızı. Bir anda, o göz kamaştırıcı saraydan ve o gözü doymaz gaddar padişah ile akıl hocası vezirinden en ufak bir iz bile kalmadı. Onları doyura doyura ancak engin denizin tuzlu suları doyurmuştu ama hayatları pahasına. Balıkçının oğlu elli gün sazınan, altmış gün davulbazınan öylesine gösterişli bir düğün yaptırdı ki, konanlar göçtü, yiyenler içti, maşallah diyen geçti. Darısı öteki balıkçı oğullarının başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Balon-Masali.html", "text": "Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. -Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı. -Paran var mı? diye sordu, sen onu söyle. -Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak. -Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim. Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. -Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. -\"Olsun\", diye mırıldandı. \"Olsun.\" Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık... dedi. Ancak bu yaşananları an ve an izleyen yaşlı bir amca vardı, parktaki bankta oturmuş, yaşananlara şahit olmuştu. Az önce yanından gönderdiği torunu yaşındaydı çocuk. Ona doğru usul usul yaklaştı, saçlarını hafifçe okşadı, sonrasında ise çocuğa bir değil daha fazla balon alabileceği kadar bozukluk paralarından uzattı. Çocuk sevinçle yakındaki oyuncakçıya doğru koşar adımlarla gitti... Baloncu ise balonlardan önünü göremediği için, bir araca çarpmış ve yol kenarında acı içinde kıvranıyordu, kaza nedeniyle elinden kaçan balonlar da havada hayli yükselmişti, bir an önemsemediği, küçümsediği çocuk geldi aklına, \"çocuğun ahını aldım sanırım\" dedi sessizce..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Balta-Biyik-ve-Sehzade-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, Evvel zaman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Yellerin estiği, sellerin coştuğu bir ülke varmış. Ama ülke de ülke imiş ki; bir yanda devler tef çalar, öbür yanda çengiler oyun oynarmış. Bu ülkede bir padişah yaşarmış. Padişahın iki gözü de görmez imiş. Göz görmez olurda hayat olur mu hiç? Onun hayatı, hayat değilmiş işte. Başvurmadık hekim, kullanmadık ilaç kalmamış. Kalmaya kalmamış ya bir türlü de iyi olmamış. Küsmüş hayata, küsmüş dünyaya. O, hayata küsmekte olsun günlerde bir gün o kente bir dervişin yolu düşmüş. Söz sözü açmış, söz dönmüş dolaşmış padişahın durumuna gelmiş. Derviş \"Kolay o, kolay o\" demiş. Meğerse derviş padişahın gözünün nasıl göreceğini, hangi merhemin iyi geleceğini bilirmiş. \"Beni Padişaha götürün\" demiş derviş. Padişaha haber vermişler. \"Dervişi huzuru alın\" demiş Padişah. Derviş huzura alınmış. Padişah: \"Söyle bakalım derviş baba. Gözüm nasıl görecek, gözüme hangi ilaç merhem olacak?\" demiş. Derviş \"Denizde bir balık vardır padişahım, bu balık diğer balıklara benzemez. Altın gibi sarı, gümüş gibi parlak. Sözün kısası güzel bir balıktır. Bu balık tutulacak, havanda dövülerek bir merhem yapılacaktır. Yapılan merhemden bir parça alıp gözlerinize sürerseniz, gözleriniz derhal görecektir\" demiş ve sonra sırra kadem basmış. Padişah \"Ne dilersen dile benden Derviş Baba!\" demiş ama vezirler \"Derviş sırra kadem oldu haşmetlim.\" diyerek Padişahın sözünü kesmişler. Padişah Dervişin Hızır olduğunu anlamış. Vezirlerine: \"'Çağırın oğlumu!\" diye emir vermiş. Şehzade huzura çağrılmış. Padişah. \"Oğlum\", demiş Şehzadeye. \"Denizde hiç bir balığa benzemeyen bir balık varmış. Bu balığı tutar havanda döver bundan yapılan merhemden gözlerime sürersem derhal görecekmişim. Tez elden emir ver, bu balığı tutsunlar, tutanlara hediyeler vereceğimi halka ilan et.\" Bunu duyan şehzade \"Baş üstüne babacığım, derhal!\" demiş ve huzurdan ayrılmış. Şehzade yurdun dört bir tarafına ulaklar salmış. Balığın eşkalini tarif ettirmiş halka. Haberi alan halk adeta sevinçten bayram yapmış. Bir taraftan Padişahlarının gözleri görecek, bir taraftan da balığı tutarlarsa büyük bahşişler alacaklarmış. \"Balığı tutan ben olayım\" gücüyle elleri kolları sıvayıp açılmışlar denize. Günlerce uğraşan binlerce balıkçı bir türlü tarif edilen balığı tutamamışlar. Bugün tutarız, yarın tutarız hülyalarıyla gece gündüz kürek çekip, ağ atmışlar, olta sallamışlar heyhat bir türlü balık yok. Yok olunca da ne yapsınlar ümidi kesmişler. Halk ümidi kesedursun biz gelelim Saraya Padişah \"Allah büyüktür bir gün olur oltanın birinde çıkıverir, ağlardan birine takılıverir\" dermiş. Hakikaten öyle olmuş. Tam ümitlerin kesildiği, herkesin matemlere daldığı bir günde tarif edilen balık, ihtiyar, fakir bir balıkçının ağına takılmaz mı? Bu öyle bir balıkmış ki balıkçının sevinçten aklını başından almış. Koşmuş balıkçı şehzadeye Şehzade balığı görünce hayretten gözleri fal taşı gibi açılmış. Nasıl açılmasın ki balığın pulları altın gibi sarı, gümüş gibi parlak, gözleri mavi mavi. Kıyılıp ta havanda döğülecek bir balık değilmiş meğer. \"Ne yapsam, ne yapsam\" diye kararsızlık içinde kalmış Şehzade en sonunda içinden bir ses gelmiş: \"Bu güzelim balığa nasıl kıyılır, bundan iyi olacak gözler iyi olmayıversin, bundan görecek gözler görmeyiversin, Sal balığı!\" Bütün gücü kayboluvermiş Şehzadenin. Sanki büyülenmiş. Elleri gevşemiş, gevşemiş ve balığı salıvermiş. Balık suya cup düşüp kaybolmuş. \"Demek balık benden kıymetli, gözüm iyi olmayıversinmiş. Defol karşımdan, senin gibi evladım yok benim artık!\" diye bağırıp çağırmaya başlamış. Şehzade kulağı kuyruğu kısıp sıvışmış huzurdan. Maiyetine bir hizmetçi alarak başını alıp gurbet ele revan olmuş. Kah yürürler, kah bir pınar başında biraz dinlenerek epeyce yol almışlar. Dinlenme sırasında hizmetçi yemekleri hazırlarmış. Şehzade sofraya oturur ve uşağa \"haydi bakalım sen de gel!\" dermiş. Hizmetçi de hacetli imiş ki hemen sofraya Cezayir dayısı gibi kurulurmuş. Şehzade ise buna kızar 'böyle uşak olmaz\" dermiş içinden. Buyur etmeyiversin diyeceksiniz ama Şehzade de bir onu yapamıyormuş işte. Ne olursa olsun buyur edermiş herkesi. Buyur dermiş ama kimsenin de sofraya oturmasını istemezmiş. Yanındaki uşak bir türlü durumu ya anlamazmış yahutta işine öyle gelirmiş. Bir böyle İki böyle derken sonunda dayanamamış, uşağı başından savmış. Ve yola yalnız başına devam etmiş. Hem yoluna devam eder, hem de rast geldiği köylerden, kasabalardan kendine yarayışlı bir uşak ararmış. Fakat gönlünden geçirdiği uşağı bir türlü bulamazmış. Derken epeyce köyler, kentler geçmiş sonunda karşısına civa gibi bir adam çıkmış. \"Ben sana uşak olurum\" demiş Şehzadeye. Şehzade de beğenmiş adamı. Uşak olarak almış yanına. Bu adamın Balta Bıyıkmış adı. Şehzadenin kıyamayıp denize salıverdiği babasının ondan yapılacak merhemle gözlerinin göreceği, onun yüzünden diyarı gurbete çıktığı ve bu meşakkatlere katlanmasına sebep olan altın renkli, gümüşleyin parlak, mavi gözlü o güzelim balık yok mu? İşte Balta Bıyık Onun ta kendisi imiş. Şehzadenin yaptığı iyiliği bir türlü unutamamış meğer. Şehzadenin bir uşağa ihtiyacı olduğunu anlayınca koşmuş ona uşaklığa Şehzadenin \"Balta Bıyık\"ın ne olduğunu denize salıverdiği balığın insan olacağını nereden bilsin. Gaipten bilici değilmiş ki uşağının neyin nesi olduğunu anlasın? Uşak mı uşak demiş ve almış yanına o kadar. etmişler. Yoruldukları yerde dinlenmişler. Dinlendikleri yerde yollarına devam etmişler. Derken bir hana rastlayıp orada konuklamışlar. Balta Bıyık hemen sofrayı hazırlayıp efendisini buyur etmiş.' Şehzade \"Balta Bıyık sen de gel\" demiş fakat Tanrıdan olsa da' gelmese demiş içinden. Balta Bıyık \"Buyurun efendim, afiyet olsun\" demiş; Şehzade bir oh çekmiş içinden: \"Aradığım uşağı yeni buldum\" diye. Şehzade huzur içinde yemeğini yemiş; Biraz sonra da yatak odasına geçip güzel bir uykuya dalmış. Vakit gecedir. Balta Bıyık silahlarını alıp nöbete geçmiş. Buna sebep ne diyecek olan olur. Cevabını verelim. Han cinlerin ve perilerin yatağı imiş. Hana gelen yabancılar diri girer ölü çıkarmış. Çünkü yabancılar bu hanın cinlerin yurdu olduğunu bilmezler ve destursuz girerlermiş hana. Buna kızan cinler de gece toplanırlar hana gelen konuklan boğarlarmış Balta Bıyık bunu bildiği için nöbete geçmiş. Şehzadeye bir zarar gelmesin diye. Filvaki dediği de olmuş: Gece yarısı olunca cinler toplanmaya başlamışlar hanın önündeki meydanlığa. Hepsinin toplandığı kanaatına varan Balta Bıyık nişan alıp boşaltmış silahı cinlere. Cinler darmadağın olmuşlar fakat içlerinden biri, cinlerin başı vurulmuş. Ve bir kara keçe oluvermiş \"Artık uyuya bilirim\" demiş Balta Bıyık. Yatağına uzanmış, rahat bir uykuya dalmış. \"Gece göçebeler konukladı belki onlardan kalmıştır\" diyerek Şehzadeye durumu çaktırmamış. Hazırlanarak tekrar nereye varacağı belli olmayan yollarına revan olmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dağlar aşıp, ovalar geçmişler günün birinde bir büyük kente vasıl olmuşlar. O kentte bir dünya güzeli varmış. Ona kim talip olursa evlendikten sonra hemencecik ölürmüş. Bizimkilerin vardıkları zamanda \"Yok mu talip!\" diye tellallar çağırıyormuş. Balta Bıyık ileri atılmış \"Biz varız!\" diye. Şehzade önce şaşırmış ve kabul etmemişse de sonra kabul etmiş. Akşam olunca dünya güzeli ile Şehzadeyi evlendirmişler. Balta Bıyık kapıyı sağdıç olarak beklemiş. Onlar derin bir uykuya dalınca Balta Bıyık anahtar deliğinden gözlemeye başlamış. Acaba taliplerin ölümüne sebep nedir diye. O anda bir yılan kızın ağzından çıkmaca başlamaz mı? \"Tamam demiş Balta Bıyık, ölüme sebep budur. Talipleri bu yılan sokup öldürüyor\" Nişan alıp boşaltmış silahı yılana. Yılan derhal ölmüş. Koşmuş Balta Bıyık yılanı çekip almış. Çıkarken yılanın kuyruğu Şehzadenin yüzüne dokunuvermiş. Şehzade sıçrayarak uyanmış. Balta Bıyık'ı görünce \"Ne var Balta Bıyık, nedir yüzüme dokunan o soğuk şey?\" bir şey olmamışçasına. \"Bir şey yok efendim, kedi sırçayıverdi de onu dışarı çıkardım\" demiş Balta Bıyık. Şehzade tekrar dalmış uykusuna. O, uyumakta olsun Balta Bıyık tekrar beklemeye başlamış. Ne durur durmaz bir yılan daha çıkmağa başlamış kızın ağzından, Hemen nişan almış ve tetiğe basmış Balta Bıyık. Fakat tüfek ateş almamış. Bir daha, bir daha tetiğe basar amma bir türlü ateş aldıramamış tüfeğe. Bakmış ki yılan Şehzadeyi sokacak, aniden kararı vermiş. Bıçağı çekip fırlatmış yılana. Bereket versin ki bıçak yılanın tam can evine tesadüf etmiş de yılan derhal ölmüş. Yılanın öldüğünü gören Balta Bıyık, koşmuş yılanı çıkarmış kızın ağzından. Götürürken aksilik olacak ya yine yılanın kuyruğu bu sefer de Şehzadenin burnuna dokunmaz mı? Sıçrayıp kalkmış Şehzade. \"Aman Balta Bıyık, bu da nedir?\" demiş. Balta Bıyık: \"Yok birşey efendim fare atlayıverdi de\" demiş. Şehzade tekrar uykusuna dalmış: Balta Bıyık ta nöbetine geçmiş. Sabaha kadar beklemiş ama bir yılan daha çıkmamış, Sabah olunca halk yollara, meydanlara, akın etmiş, durumu öğrenmek için. Bakmışlar ki Şehzade sağ. Hayretten ağızları açık kalmış, Şehzade, Dünya Güzeli ve Balta Bıyık şehre elveda deyip yollarına revan olmuşlar. Git bunda gel bunda derken bir pınar başına varmışlar. \"Azıcık dinlenelim\" demişler. Bir yerde durmuşlar Balta Bıyık bu Dünya Güzeli'nin içinde başka yılanlar olabileceğindende şüphe duymuş. Aklına bir fikir gelmiş. Kızı tuttuğu gibi baş aşağı etmiş ve kızı sallamaya başlamış. Bu o kadar kısa bir zamanda olmuş ki Şehzade de ne yapacağını şaşırmış, Kız da tir tir titremeğe başlamış. Balta Bıyık salladıkça kız tamamen korkmuş ve ağzından bir torba \"Pat!\"deyip düşmüş. Balta Bıyık koşup torbayı açmış bakmış ki durum çok fena. Torbanın içi yılan yavrularıyla doluymuş. Şehzadeye işaret ederek: \"İşte Şehzadem çıkarmak istediğim şu melunlardı. Bunların büyüklerini öldürdüm Bu güzelin talipleri bu yılanlara kurban gitmişlermiş. Muhakkak siz de onların akıbetine uğrayacaktınız. Fakat ben meydan vermedim. Durumu size çaktırmadım. Düşündüm taşındım bunların gerisi de vardır diye. Siz benim hayatımı kurtardınız, bağışladınız. Ben de bu iyiliğinize karşılık şükran borcumu ödedim. Haydi dostum, ülkeniz, anneniz, babanız sizi bekliyor. Bir millet sizi bekliyor. Lütfen şu pulu alınız. Padişah babanızın gözlerine sürünüz, o zaman göreceksiniz babanızın gözü derhal açılacak ve görecektir\" demiş ve sırra kadem olmuş. Şehzade ve Dünya Güzeli bu olay karşısında donup kalmışlar. Neden sonra akılları başlarına gelmiş. Birbirlerine sarılmışlar. Bilmem ne kadar zaman geçmiş. Sonra neşe için de memleketlerine dönmek üzere yollarına revan olmuşlar. Günlerce yol tepmişler. Yoruldukları yerlerde dinlenmişler, dinlendikleri yerde yollarına devam etmişler. Derken günün birinde ülkelerine gelip ana ve babalarına kavuşmuşlar. Balta Bıyığın verdiği pulu Padişahın gözlerine sürmüşler. Pul gözlere değer değmez Padişahın gözüne, gönlüne bir ışık huzmesi doluvermiş. Yeniden umut dolu bir hayat başlamış padişahta. Bu hayırlı haberi duyan bütün ülke sevinmiş, düğün bayram yapmışlar. Bu sevinçli, mutlu günlere bir gün daha eklenmiş. O da Dünya Güzeli ile Şehzadenin düğünleri. Padişah oğlu ile gelinine kırk gün kırk gece devam eden bir düğün yaparak onları da muradlarına erdirmiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Basini-Vermeyen-Sehit-Masali.html", "text": "Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nınson kuşatmasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgarın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde \"Kızılelma\" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra \"Ah...\" dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin'e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona \"bizim yarasa\" derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: . - Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı'nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar'a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükutu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. \"Hayırdır inşallah\" dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu. ... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu. Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu. - Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu. dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen \"haber topları\"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen \"İşaret topu\" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı. - Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de \"deli\" derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil'at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: \"İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil'at nadanları sevindirir...\" derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı. Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı. Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal'in \"Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil\"e, Zebur'a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu. gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü. bin kişi ile geldi. Teklif ettiği \"Vire\"yi kabul etmek isteyenler varsa ellerini kaldırsın! at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım. Kuru Kadı'nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan. ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı. Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin'in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri \"Vire\" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı. Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan \"işaret topları\" işitildi. Bu, \"Biz, dörtnala geliyoruz\" demekti. fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal'e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi. atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin'inalayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu. Kuru Kadı'nın gözleri Deli Mehmet'i aradı. Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağırıyor, - Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Başını verme Mehmet!... Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: \"Vah Deli Mehmet'miş!\" diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet'in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı'dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev, - Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı'ya doğru koşarak sordu. ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı. - Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya. Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev'in kalkması Kuru Kadı'yı baştan can verdi, \"Allah Allah\" diyerek ileri atıldı. Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet'in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu. Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden \"Yasin\" okumağa başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet'in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün alem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı'nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti. - Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir. Kuru Kadı'nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi. Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,- Gördün mü Deli Mehmet'in zevkini? dedi. Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı. Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet'in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu. daha ileri gitti, çok iyi okuduğu \"Mevlid-i Şerif\" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü. Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet'in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı'nın arkasına dokundu. Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın... - Bir gören daha var. O \"can\" herkese görünmez. - o şehitlik müjdesidir!\" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!... Bey bile Budin'den gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet \"bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz\" diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadı'yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu. Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin \"gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli\" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Baska-Bayram--Masali.html", "text": "Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş. Efil neşeyle etrafında dönmüş. Kendisini bayramlıkları gibi yepyeni hissetmiş. Sonra odasına göz gezdirmiş. Bayram için odasına astıkları rengarenk balonları tek tek saymış. Tam otuz-yedi balon demiş heyecanla. Pencereye doğru koşup yavaşça perdeleri çekmiş. Vakit çok erken olduğu için gökyüzü çok aydınlık değilmiş. Bir de yağmur bulutları griye boyamış gökyüzünü. Efil gri yağmur bulutlarının bayramını da kutlamış. Pencerenin önünde duran çiçeklerine günaydın dedikten sonra onların da bayramını kutlamış. Bu sırada Efil odasında bazı fısıldaşmalar duymuş. Dikkatle dinleyince odada bulunan her şeyin bayramlaştığını görüvermiş. O da bu bayramlaşmaya katılmış. Odadakiler Efil'in etrafında dönmüşler, dönmüşler, dönmüşler. Bayramın kutlu olsun Efil demişler. Sonunda hepsi de çok yorulmuş. Halının üzerine uzanıp dinlenmişler. Efil masasının başına geçip bir bayram sabahı resmi çizmeye başlamış. Efil resmini çizerken içeriden gelen sesleri duymuş. Uyandılar, uyandılar diye bağırmış ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gitmiş. Önce babasına sarılmış, elinden öpüp Bayramın kutlu olsun babacığım demiş. Sonra da annesine sarılıp onun da elini öpmüş. Efill babasının dönüşünü beklerken odasında oturup uzun uzun düşünmüş. Ama bir türlü ne verebileceğini bulamamış. Bir ara yeleklerinden turuncu olanı raftan atlayıp beni versene demiş. Bayramda bir çocuğu sevindirmek ne güzel olur. Birden odada bir kargaşa olmuş. Herkes beni de, beni de diyerek zıplıyormuş. Efil şaşakalmış. Bütün oyuncaklarını büyük bir çantaya doldurmuş. Masal kitaplarını, küçük gelen kıyafetlerini, tokalarını, şapkalarını da başka bir çantaya koymuş. Babası geldiğinde Efil hediyeleriyle birlikte hazır bekliyormuş. Kahvaltıdan sonra hiç zaman kaybetmeden Efil annesi ve babasıyla bereber kimsesiz çocukların kaldığı yere gitmişler. Orada o kadar çok çocuk varmış ki Efil hayret etmiş. Ne diyeceğini bilememiş. Bu sırada içinden bir ses ona Hadi onların bayramını kutla demiş. O an Efil getirdiği çantaları açıp her çocuğa bir hediye vermiş. O gün Efil çok farklı bir bayram görmüş. Bayramların başka başka yaşandığını, herkesin bayramının değişik olduğunu anlamış. Böyle bir bayramdan sonra Efil kıyafetlerini daha temiz giymeye, oyuncaklarıyla daha dikkatli oynamaya başlamış. Çünkü onlara ihtiyacı olan sayısız çocuk olduğunu artık biliyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ben-Aslinda-Bir-Devim-Masali.html", "text": "Efendim mahallenin birinde Veli adında bir çocuk yaşıyormuş. Veli her yerde, \"Bu kadar küçük göründüğüme bakmayın. Ben aslında bir devim.\" diyormuş. Anne babası gülümsüyor, arkadaşlarıysa bazen tedirgin oluyorlarmış fakat gene de onunla çok dalga geçmiyorlarmış. Veli de yalan söylemiyormuş zaten. Gerçekten kendini dev zannediyormuş. Öyle ki sağı solu kırmamak ve kimseyi incitmemek için çok dikkatli davranıyormuş. Arkadaşları onu arsaya oynamaya çağırdığında çoğunlukla bir bahane uyduruyor gitmiyormuş. Çünkü bir dev olarak arkadaşlarına zarar vermekten çekiniyormuş. Bir yandan da onlar gibi küçük olmak, onlarla oynamak istiyormuş. Bazen bunu o kadar çok istiyormuş ki bir dev olduğunu unutup koşa koşa arkadaşlarına katılıyor, hevesini alıncaya, doyuncaya kadar arsada oynuyormuş. Gece yatağında uykuya dalarken tekrardan bir dev olduğunu hatırlıyor arkadaşlarına zarar vermeden oynadığı için kendiyle gurur duyuyormuş. İnceliği ve hassaslığından dolayı kendini kutluyormuş. Değil mi ya! Dev elleriyle arkadaşlarını incitmeden ebeleyebilmek az şey mi? Sonra el sıkışırken bir dev olarak arkadaşlarının eline zarar vermemek az başarı mı? Sonracığıma arkadaşlarının kemiklerini kırmadan kucaklaşmak takdir edilmesi gereken bir incelik değil mi? Sonracığıma efendim, arkadaşlarını dev bir ağızla öperken yanaklarını acıtmamak ödüle layık bir nezaket sayılmaz mı? Velicik oyun günlerinin geceleri işte böyle düşüne düşüne, kendini seve seve uykuya dalıyor deliksiz uykular uyuyormuş. başlamış. Çünkü artık normal bir çocukmuş. Dikkat etmesi, ince, nazik olması gerekmiyormuş ki. Arkadaşlarıyla koşulları eşitmiş ya. Arkadaşları onu annesine babasına şikayet etmişler tabi. O da birkaç uyarıdan sonra ölçüyü yeniden bulmuş. İyi ki de bulmuş. Yoksa arkadaşsız kalacakmış. E! Yaramaz olduğu kadar da uslu bir çocukmuş Velicik. Neyse efendim böyle böyle geçmek bilmeyen uzuuun mevsimler geçmeye başlamış. Bizimki serpilmiş. Çok çoook büyümüş. Tam dokuz yaşına gelmiş. Yaramazlıkla usluluk karışmış şakacı, dik kafalı ve türlü marifetlerle dolu bir velet olmuş. Gene arsada arkadaşlarıyla elim baş oynuyorlarmış. Üstü başı toz, çamur içindeymiş. Oyunun heyecanına kapılan arkadaşlarına kendini unutturmuş. Aniden kaybolmuş ortadan. Arkadaşları oyunun heyecanından Veli'nin nereye gittiğini fark etmemişler bile. Saat ilerlemiş. İkindi olmuş. Ardından akşam olmuş. Pencerelerden anneler avaz avaz bağırıyor çocukları eve çağırıyorlarmış. Ama hiçbiri eve gitmek istemiyor, her saniyeyi kar sayıyorlarmış. Ve efendim çocuklar alacakaranlıkta misketleri yuvarlarken birden arsadaki molozların, yıkık duvarların arasından kocaman bir şey fırlamış ortaya. Çocuklar çığlık çığlığa kaçışmışlar. Bu bir devmiş. Üç belki dört insan boyundaymış. Kolları desen bir o kadarmış. Kafası desen biçimsiz kocaman bir şeymiş. Çocuklar titreyerek, Anneeee! Anneeee! İmdaaaat! Devvv! diye bağırarak kaçışmışlarsa da uzaktan arsaya bakmaya devam ediyorlarmış. Korkuyorlar yine de görmek istiyorlarmış devi. Hatta bazıları korkudan altını ıslatmış ama seyretmeye devam ediyorlarmış. Bazı anneler de görmüşler devi. Ellerinde kocaman sopalarla koşa koşa aşağı inmişler. Annelerden bir ikisi devin üstüne bile yürümüş. Dev de onların üstüne yürümüş. Anneler basmışlar feryadı. Terliklerini düşürüp kaçışmışlar. Çocuklar daha çok korkmuş. Feryat figan ile sulu gözlü çığlıklar birbirine karışmış. Onlar bağırsın çağırsın dev birden yok olmuş. Hangi ara nereye gittiğini görememişler. Neyse efendim, çok uzatmayalım. Bu heyula, Veli'den başkası değilmiş. Uzun sırıkları ayaklarına ellerine takıp, kafasını delikli çuvalla örtüp, üstüne de kara çarşafları geçirince olmuş sana koca bir dev. Amacı dev olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamakmış. Peki anlamış mı? Galiba biraz. Ne kadar biraz? E! Bunun kantarı yok ki tartalım. Anlamış işte anlayacağı kadar. Fakat asıl küçükken kendini dev sanmasının sebebini anlamış. O da herkes gibi masallardaki devlerden çok korkuyormuş. Çünkü bu akşam arsadaki arkadaşlarının ve onlarının annelerinin yerinde olsa o da çok korkarmış. Uyumadan önce muzipçe gülümsemiş İyi ki dev diye bir şey yok. Yok iyi ki dev. Dev bendim. Dev benim. diyerek uykuya dalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bencil-Dev-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Okuldan gelen çocukların yorgunluklarını atmak, eğlenmek için neşeyle oyun oynadıkları, büyük bir DEV'e ait olan bahçe varmış. Ancak DEV uzun yıllar ortalarda olmadığından bu bahçe insanların ortak kullanım alanına dönmüş. Bu bahçe yumuşak yeşil çimleri olan geniş ve güzel bir bahçeymiş. Burada çimler üzerinde yıldız gibi, birbirinden güzel narin çiçekler, bahar mevsimi geldiğinde pembe, sarı, mor, kırmızı, turuncu vb. renklerle her yanı renklendirir, meyve ağaçları da bu renk cümbüşüne katılırlar, bol bol meyve verirlermiş. Kuşlar da bu güzel bahçedeki ağaçlara konup ötüşürler, kuş sesleri ve çocukların sesleri birbirine karışır, günler şenlik havasında geçermiş. \"- Burada ne yapıyorsunuz?\". diye kızgınlıkla, sert bir şekilde bağırdı ve çocuklar kaçtı. \"Burası benim bahçem, buradan uzaklaşın, yoksa hepinizi cezalandırırım. Burada oynamanıza izin vermiyorum.\" gibi tehditler savurdu. Öfkesi bir türlü geçmeyen DEV, bahçesinin etrafını yüksek bir duvarla çevirdi ve \"\"İzinsiz geçenler cezalandırılacak\" diye bir uyarı tabelası koydu. O çok bencil DEV oldu. Yoksul mahalle çocuklarının oynamak için şimdi hiçbir yeri yoktu. Çocuklar yollarda oynamaya çalıştılar ama yol çok tozlu ve sert taşlarla doluydu, bahçe gibi değildi. Çocuklar okuldan çıktıklarında DEV'in ördüğü yüksek duvarın etrafında dolaşırlardı ve içerideki güzel bahçe hakkında konuşup orada ne kadar mutlu olduklarını birbirlerine söylerlerdi. Mevsimler sürekli değişiyor, günler günleri kovalıyordu. Sonra ilkbahar geldi, ülkenin her yerinde küçük çiçekler renklendi ve türlü kuşlar etrafta uçuşmaya başladı. Ancak bencil DEV'in bahçesinde hala kış vardı. Kuşlar oraya uçmadı, ağaçlar ve çiçekler rengarenk çiçeklerini açmadı, çocuklar da o bahçeyi umursamaz oldular. DEV, penceresinin önüne oturup kar ve buzlarla dolu bahçesine baktı, kendi kendine söylendi \" Her yerde karlar eridi, çiçekler açtı, meyveler oldu, benim bahçemde neden bahar olmadı, bahçem güzelleşmedi!\" dedi. DEV'i işiten bir kardelen, karlar arasından usulca başını uzattı ve \"sen çok bencilsin\" dedi ve tekrar karlar altına girerek derin bir uykuya daldı. Her yerde bahar varken DEV'in bahçesinde fırtınalar, karlar, don olayları, buzlanmalar ve aşırı soğuklar devam etti. O kutuplar gibi soğuk bahçesi tamamen değişmiş, bahçesi bahar havasına bürünmüştü. Nedenini anlamaya çalışıyordu. Duvardaki küçük delikten bahçeye giren çocuklar vardı ve çocuklar ağaçların dallarında oturuyorlardı. DEV, her ağaçta küçük bir çocuk olduğunu görebiliyordu. Ve ağaçlar çiçeklerini açmış, çocukları adeta sarmalamıştı. DEV, bahçesinin yeni haline çok sevinmiş, içini mutluluk kaplamıştı, çocukların bahçesine girmesine izin verir gibi çocuklara el salladı. Kuşlar uçuşuyor, neşeyle cıvıldıyorlardı ve çiçekler, çimenlerin içinden yukarı bakıyor ve adeta gülümsüyorlardı. \"Ben ne kadar bencil oldum, elbette ben bu kadar bencil olursam bahçeme bahar gelmez, şimdi yapmam gereken çocuğu ağaca koymak ve en kısa sürede de bahçe duvarını yıkmak olacak, benim bahçe sonsuza dek çocuk oyun alanı olacak\" diyerek yerinden fırladı. DEV gerçekten yaptıklarından dolayı çok üzüldü. Hemen alt kata indi, kapıyı açıp ve bahçeye çıktı. Çocuklar onu görünce çok kortular, hepsi aceleyle bahçeden kaçtılar ve bahçeye tekrar kış geldi. Ancak bahçenin uzak köşesindeki ağlayan çocuk DEV'in geldiğini fark etmedi, o hala ağaca tırmanamadığı için, üzülüp ağlıyordu. DEV, küçük çocuğun arkasından yavaşça yaklaştı ve eliyle nazikçe çocuğu alıp yukarı kaldırdı, ağacın dallarına koydu. Ve o ağaca bahar geldi, çiçekler açtı, kuşlar kondu. Küçük çocuk kollarını uzattı ve DEV'in boynuna sarılıp onu teşekkür edercesine öptü. Her şeyi uzaktan korkulu gözlerle izleyen diğer çocuklar, DEV'in artık kötü biri olmadığını anlayınca koşarak geri geldiler ve onlarla birlikte bahar da geldi. Artık bahçe, küçük çocuklar için bir oyun alanı olmuştu. DEV ise, büyük bir balta aldı ve duvarı yıktı. O bölgeye yolu düşenler anlatırlar, dev ve çocuklar, şimdiye kadar görülen en güzel bahçede oyun oynarlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bilmeceli-Masal-Masali.html", "text": "Hepten, hüpten, bir baston yaptım çöpten. Ona basa basa düştüm yola. Selam verdim sağa sola. Bastıkça bastonum çıtır çıtır kırıldı. Anam ardımdan yetişip gitme diye boynuma sarıldı. Dedim giderim. Anam dedi, oğul ben sensiz niderim? Gidersin gidemezsin derken bir kurtuldum anamın elinden. Hızlı koştum deli poyraz yelinden. Az gittim uz gittim, bir altı ay bir güz gittim. Bir de ardıma dönüp bakacak oldum, ne görsem iyi? Bir arpa boyu yol gitmişim. Karşıma bir pınar çıktı da eğlendim. Soğuk suyundan içip dinlendim. Öyle bir çeşme ki tası var, kurnası yok, Ağacı var, duldası yok. Duldasız ağacın gölgesinde yatıp dururken çıkıp gelmez-mi bir yaşlı kadın. Dökülmüş dişleri, sarkmış dudakları. Yekindim kaldım. İstedim ki elini öpeyim, hayır duasını alıp kulağıma küpe edeyim. Yaşlı kadındır ne elini verdi ne de baktı yüzüme. Bir ateş düştü özüme. Dedim nine, sana nettim neyledim ki bana elini vermezsin? Dedi, kendi anasının elini öpmeyen başka eli, başka tatlı dili neylesin... Sen hayır dua alacaksan önce anana var, eline sarılıp yalvar. Yaşlı kadın bunu dedi, sırroldu gitti, Benim de başımda dumanlar tüttü. Vay anam, garip anam. Ben derdimi kime yanam, diye düştüm dönüş yoluna. Allah yardım etti, bu yoksul kuluna. Sekmeden, tökezlemeden eriştim köyümüze, Girdim evimize. Bir de baktım ki ne göreyim? Anamın iki gözü iki çeşme. Ah oğul, vah oğul deyip yanar tutuşur. Koştum, sarılıp ellerini öptüm. Eve girip çıktıkça kapısını açtım. Ayakkabılarını çevirdim. Su istedikçe su verdim. Otururken altına minder serdim. Anam bana bir hayır dua etti. Bir hayır dua etti ki o gün bugün işlerim hep tıkırında gitti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bilyegoz-Masali.html", "text": "Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gezmez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz sözler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş. Çünkü \"altın hastalığı\" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodruma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini fark etmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usanmadan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler ona: \" Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır.\" derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Bilyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: \"Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al...\" diyormuş bu ses. Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazinelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, lale setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah'ın bir lütfu bana. Yoksulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey veremem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin için bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye başlamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun vermem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua... tuttuğunuz her şey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksayan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek \"pis adamlar\" diye mırıldanmış. \"Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar...\" Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşçe, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler. Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne? Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi?! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir gül.. Kral Bilyegöz'ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzanmış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. masalsitesi.com Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasın diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, her şey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegöz'ün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına kurulu düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Onu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer köşeye saklanıp beklemişler. Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yok ettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yoksul insanlar gizlice seviniyor, \"O bunu hak etmişti\" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah'a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş. Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah'tan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulursunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen \"Huzur Nehri\"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen \"Huzur Nehri\"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah'a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp \"Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık\" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın olmuyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz'ün. Ömründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık... Allah'ım, Allah'ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bir-Bardak-Sutun-Hatiri-Masali.html", "text": "Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç kadını görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine \"Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?\" diyebildi yalnızca. Genç kadın çocuğun aç olabileceğini düşünerek onu içeri aldı ve ona bir bardak süt ile biraz kurabiye getirdi. Çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra, \"Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?\" diye sordu genç kadına. Çocuk: \"O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size,\" dedi. Yıllar sonra genç kadın çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük bir kente gönderdiler. Dr. Hovvard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan kadını, baygın haliyle bile, ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Uzun süren tedaviden sonra kadın sağlığına kavuştu. Dr. Kelly, denetlenmesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı, üstüne bir şeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta kadının odasına gönderdi. Kadın, elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu. Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bir-Insan-Kazanmak-Masali.html", "text": "Alper, sınıfımıza yeni geldi. Babasının memuriyeti dolayısıyla şimdiye kadar dört ayrı yerde okula gitmek zorunda kalmış. \"Bu okuldan mezun olurum artık!\" dedi. Onun durumunu düşündüm: Hemen hemen her yıl farklı bir okul, yani farklı sınıflar, farklı öğretmenler, farklı arkadaşlar... İnsan, tam bir öğretmene alışacakken hadi bakalım başka bir yer! İnsan, kendi başına gelmeyince bilemez. Öğretmenimizin bu sözleri, onu daha bir yüceltti. Alper'le ilgili olarak söyledikleri bizi çok duygulandırdı. Emrah, Berna, Yalın, Buse ve ben; bir araya gelip öğretmenimizin dileğini konuştuk. \"Öyleyse öğretmenimizin bizden istediğini yapalım.\" dedi. Emrah: \"Eee, ne yapacağız? Önce ona karar verelim. Şu iki dut ağacının arasına bir de hamak kurup ders aralarında dinlenmesini sağlayalım.\" dedi. Buse: \"Ninni de ister mi acaba beyefendiler?\" diye şaka yollu sordu. \"Bırakın dalga geçmeyi de ne yapacağımızı ciddi ciddi konuşalım.\" dedim ben de. Sonra cevap arayan bakışlarımı yüzlerinde gezdirdim. Öğretmenimiz, Alper'e derslerinde yardımcı olma konusundaki kararımızı olumlu karşıladı. Tek tek hepimizin başını okşadı. \"İşte sizden bu davranışı bekliyordum çocuklar.\" dedi. \"Aferin size ! Alper'in sınıfa alışması konusunda ben de üzerime düşeni eksiksiz yerine getireceğim.\" Dediklerimizi uyguladık. Hafta sonu tatillerinde birbirimizin evinde toplanıp Alper'i de aramıza aldık. Hem ders çalıştık hem derslerden yoruldukça oyunlar oynadık, söyleştik. \"Seni çok daha önce tanımak isterdik Alper !\" dedik. \"Al-per ! Al-per ! Al-per !\" diye dakikalarca onu alkışladık, destekledik. Dünya tatlısı bir arkadaş kazanmanın mutluluğunu, güzelliğini yaşadık."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bir-Kucuk-Hayal-Masali.html", "text": "Yaz mevsimi geldi mi hep o ağacın tepesine oturur, tepesinin aşağısından gelip geçen insanları izlerdi ya da ellerini bir dürbün gibi yapar uzaklara, çok uzaklara bakardı. Sonra gözlerinin alabildiğine bir başından bir başına şöyle bir gidip gelirdi. O geçiş sırasında öylesine güzel hayaller kurardı ki. Ya bir seyyah olur tüm ülkeleri gezer, ya bir denizci olup amansız dalgalarla savaşır, ya da bir pilot olup kimselerin gidemediği uzak fiyatların semalarında uçardı. Hayal etmek adeta onun için bir oyundu. Bu tepe ve bu kocaman gövdeli ceviz ağacı tıpkı onun bir sığınağı haline gelmişti. Sonra eline aldığı sırt çantasından bir kalem, sayfaları silmekten aşınmış küçük kahverengi kaplı bir defter çıkarıp düşler ülkesine giden bu yolu kelimeler ile süslerdi. O kavurucu yaz sıcağına karşın aşağıya inmek istemezdi gizli sığınağından. Çünkü hayallerini kelimelere dönüştürdüğü en güzel yer burasıydı. Yalnız bir çocuktu Hayal. Arkadaşı yoktu. Bu durum on yaşında bir çocuk için oldukça zordu tabii. Köyde yaşlı babaannesi ile birlikte yaşıyordu. Yazları günün bir kısmını babaannesinin ay çiçeği tarlasında geçirir, günün kalan kısmını ise tarlanın biraz ilerisinde, yukarıda ceviz ağacının tepesinde hayaller kurarak geçirirdi. masalsitesi.com Bazen vaktin nasıl geçtiğini anlamaz hava kararmaya başladığında babaannesinin sesi ile irkilip onun yanına gider birlikte eve dönerlerdi. Küçük bir bahçesi olan, etrafı taş duvarla çevrili, bahçesinde elma ağaçları ve hemen ilerisinde bir sedir vardı. Her akşam bu sedire oturup hayaller kurmaya devam ederdi. Ertesi gün ise yine sabah kalkıp erkenden ayçiçeği tarlasına giderlerdi. Babaannesi ile birlikte yaptıkları el yapımı ürünleri yol kenarından geçen insanlara satarlardı. O sırada bir köşede oturur, kimsenin gelmediği zamanlarda yine hayallere dalar, gövdesine yaşlandığı kayısı ağacının gölgesinde yazmaya devam ederdi. Bir gün yine yazmaya dalmış devam ettiği sırada başında bekleyen orta yaşlarında ki adamı fark edememişti. Başını kaldırıp baktığında adamın yüzünde ki tebessüm ile onun yazdıklarını okuduğunu fark etti. Sonra hemen toparlanıp, \"Ne istersiniz?\" Diye sordu. Hayal bu teklif karşısında şaşırıp birden elinde ki deftere baktı sonra da karşısında ki adama. \"Ama benim başka defterim yok ki?\" Dedi. Adam duydukları karşısında yüzüne yeniden tebessüm yerleştirip, \"Ben gelip sana yeni bir defter getiririm. Hem sen de yeni bir şeyler yazmaya devam edersin. Anlaştık mı?\" Dediğinde, Hayal bu teklife çok sevindi. Elinde ki defteri ve birkaç kavanoz balı adama uzattı. Adama ücretini ödedikten sonra arabasına binip uzaklaştı. Hayal defteri olmadığı için hayallerini gözünde canlandırmaya devam etti. Ne de olsa o adam yine gelip ona yeni bir defter verecekti. Bir hafta boyunca durup kayısı ağacının altında bekledi ama gelen olmadı. Anlaşılan adam onu kandırmıştı. Akşam olmak üzereydi tam da umudunu yitirmiş eve gitmek için toparlanıyordu ki o sırada yanlarında bir araba durdu ve içinden bir adam çıktı. Bu o gün gelen adamdı. Hayal gülümseyerek adama bakıp başını olumlu anlamda salladıktan sonra \"Tam zamanında geldiniz az kalsın hikayeyi unutacaktım.\" Dedi. Hayal adamın elinde ki paraya bakıp, \"Bunu başka çocuklara ver ben sadece bir oyun oynuyordum.\" Dedi. Adam buna hem şaşırmış hem de duygulanmıştı. Gizlice masada ki kavanozlardan birsinin altına sıkıştırıp, oradan uzaklaştı. O günden sonra aradan aylar geçmiş kış mevsimi gelmişti. Babaannesi ve Hayal kışın soğuk hava da evlerinde oturuyorlardı. O kış öylesine kar yağmıştı ki ama onların evlerini ısıtacak odunları çok az kalmıştı. Üstelik kazandıkları para da bitmek üzere idi. Babaannesi de hastalanmış battaniyenin altında yatıyordu. Hayal pencerenin önüne oturmuş umutsuzca bir babaanesine bir de pencereden dışarı da ki manzarayı izliyordu. O sırada aniden kapı çalındı. Hayal oturduğu yerden irkilip kapıyı açmaya gittiğinde karşısında yazın hikayelerini alan adamı gördü. Buna çok şaşırmıştı. Hayal adamın geçmesi için kenara çekilip yol verdi. Adam içeri girdiğinde soğuk havanın etkisi ile ellerini ovuşturmaya başladı. Evi görünce Hayal ve babaannesi için üzülmüştü ama bunu onlara belli etmemeye çalıştı. Hızla sırt çantasını açıp, bir kitap çıkardı. Sonra onu Hayal' e uzattı. Hayal heyecanla kitabı eline alıp incelediğinde gözleri doldu. Bu kendi yazdığı hikayelere çok benziyordu. Sonra dolan gözleri ile gidip adama sarıldı. Bu adam ünlü bir yazardı ve o gün Hayal' in yazdıklarını çok beğenmiş ve yazması için ona küçük bir oyun oynamıştı. Bu süreçte ise kendisinden hiç bahsetmemişti. Son olarak Hayal' in kurduğu hayalleri gerçek bir kitaba dönüşmüştü. Şimdi aradan yıllar geçmişti. Hayal' in önünde o ilk kitabı ve etrafında minik çocuklar onlara okuyordu. Tabii aklında artık hayatta olmayan o yazarla birlikte son sayfayı da çevirmişti. Hüzünle pencereden dışarı bakarken pencereye minik kar taneleri düşüyordu. Bir tebessüm ile kalkıp pencere yöneldi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bir-Masal-Gibi-Masali.html", "text": "acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve \"Sevgili Michael\" diye başlıyordu.. Ve \"Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini\" anlatarak devam ediyor.. \"Ama sakın unutma, seni daima seveceğim\" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şumeşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi..\" Derin bir nefes daha.. \"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki..\" Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız \"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size\" dedi..\" Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim\" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. \"Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. \"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. \"Hiç bir şey borçlu değilsiniz\" dedim. \"Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum.\" \"Mektubu mu okudun?\" \"Sadece okumakla kalmadım. Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız... Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bizden-Oncekiler-Dikti-Biz-Yedik-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hayat bizimle başlamamıştır. Elbette bizimle de son bulmayacaktır. Nasıl bizden önce yaşayanlar olmuşsa bizden sonra da yaşayanlar olacaktır. Burada mühim olan, bizden öncekilerin bizlere devrettikleri hizmetleridir. -Evet, oğul, der, görüyorsun ya hurma fidanı dikiyorum. -Hiç belli olmaz oğul; beş senede, on senede, hatta yirmi senede ancak meyve verenler de olur. bize geldi, biz de dikelim de bizden sonra gelenler yesinler. -Allah'a hamd ederim ki, başkalarının diktiği fidanlar senelerce sonra meyve verdikleri halde, benim diktiklerim işte bu anda meyvesini verdi, der. -Allah'ıma şükrolsun ki, başkalarının diktiği fidanlar senede ancak bir defa meyve verdiği halde, -Burada daha fazla konuşmayalım, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak, diyerek oradan hızla uzaklaşır. Arkadaş! Hizmetlerimiz ibadet hissiyle olmalı, meyvesini hemen almak düşüncesiyle olmamalı. Bizim bu ihlasımız sebebiyle, Rabbimiz meyvesini hemen ihsan ederse, ona da şükretmeliyiz. Ama unutmamalıyız ki, bizden öncekiler hizmet etmiş, bizlere hizmet bırakmışlardır. Biz de hizmet etmeli ki, bizden sonrakilere hizmet bırakmalıyız."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bogac-Han-Masali.html", "text": "Hanlar hanı Bayındır, yılda bir kere düzenlediği şölende Oğuz beyleriyle birlikte eğleniyordu. Şölen meydanında etler, pilavlar, çeşitli meyveler yığın yığın hazırlanmış, misafirleri bekliyordu. Bu şölende bir kenara çekilmiş, kederli bir halde duran Dirse Hanın bir tek istediği vardı: Bir erkek çocuk sahibi olmak... Şölen sonunda Dirse Han, dileğinin gerçekleşmesi için iyilik yapmaya karar verdi. Dirse Han, nice yoksulu doyurdu ve giydirdi. Kimsesizlere, yardıma muhtaçlara yardım etti. Nihayet kendisine dua edenlerin duası kabul oldu ve Allah'ın takdiriyle, Dirse Hanın hanımı bir erkek çocuk doğurdu. Dirse Hanın sevincine diyecek yoktu artık. Çocuk büyüdü ve günden güne gelişti. On beş yaşına gelince fark edilebilecek kadar yaşıtlarından daha iri yapılı ve kuvvetli bir hale gelmişti. Dirse Han, Bayındır Hanın ordusuna katılmış ve nice kahramanlıklar göstermiş, gözü pek biriydi. Bayındır Hanın iri yarı bir boğası vardı. Boğa sert taşa boynuz vursa, onu un gibi öğütür, paramparça ederdi. Bir yaz günüydü, Bayındır Hanın adamları boğayı meydana doğru getirmeye çalışıyordu. Üçü sağda, üçü de solda olmak üzere tam altı kişi, boğanın boynundaki demir zinciri sıkıca tutarak onu sürükleye sürükleye meydana doğru ilerlediler. Meydanın başında boğayı salıverdiler. Meydanın tam ortasında Dirse Han'ın oğlu ve üç arkadaşı oyun oynuyorlardı. Birden, herkes bir ağızdan; \"Kaçın çocuklar!\" diye bağırmaya başladı. Boğa çocuklara doğru yönelmişti. Üç çocuk hızlıca kaçıp kurtulmayı başarmıştı. Ancak Dirse Hanın oğlu ne yapacağını şaşırıp meydanın ortasında kalakaldı. ki herkes çocuğun boğa tarafından parçalanacağını zannetti. Çocuk kendinden emin bir şekilde yumruğunu boğanın alnına öyle bir vurdu ki, boğa neye uğradığını anlayamadan gerisin geriye gitti, ikinci hamleye hazırlanan boğa, alnının tam ortasına ikinci yumruğu da yedi. Boğanın alnına yumruğunu dayayan Dirse Han'ın oğlu, boğayı iterek meydandan çıkardı. Boğanın alnına dayadığı yumruğunu bir anda çeken çocuk, boğayı tepesi üzerine düşürerek bu mücadeleyi kazandı. \"Hey Dirse Han, bu oğlana beylik ver, Taht ver, bu erdemli çocuğa... Tabanı nasırlı kızıl bir deve ver bu oğlana, Yük hayvanı olsun, hünerlidir. Altın tuğlu büyük ev ver bu oğlana, Gölge olsun, erdemlidir. Dede Korkut, bu şiiri söyledikten sonra çocuğa dönerek; \"Bayındır Han'ın ak meydanında bir boğa ile mücadele ederek onu yendin. Bunun için, senin adın Boğaç olsun. Adını ben verdim, yaşını Allah versin.\" dedi. O günden sonra Boğaç Han'a beylik verildi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bos-Saksi-Masali.html", "text": "-Artık tahttan inip,yeni bir imparator seçme vakti geldi.Sizlerden birini seçmeye karar verdim, demiş. -Bugün hepinize birer tohum vereceğim.Bir tek tohum...Ama bu çok özel bir tohum.evlerinize gidip onu ekmenizi,sulayıp büyütmenizi istiyorum.Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi,getirdiğiniz tohuma göre değerlendirip,birinizi imparator seçeceğim. Gençlerin arasında Ling adında biri varmış.O da diğerleri gibi tohumu almış.Eve gidip,heyecanla olayı annesine anlatmış.Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup,onun tohumu ekmesine yardım etmiş.Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar.Her gün sulayıp,büyümesini bekliyorlarmış. -Peki o zaman Ling yerine geçebilirsin. -Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp, bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla büyümeyecek olan... Ancak Lin'in dışında herkes ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi çünkü tohumunun büyümediğini fark edince, hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Oysa sadece Ling, içinde benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesaret ve dürüstlüğünü gösterdi. Onun için yeni imparator Ling olacak."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bremen-Mizikacilari-1-Masali.html", "text": "Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. \"Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım,\" demiş köpek eşeğe. \" Sahibimde artık beni beslemiyor.\" Eşek gülmüş. \" Benimle Bremen'e gelsene şarkıcı oluruz,\" demiş. Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. \" Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!...Sonum geldi!\" diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: \" Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler.\" Eşek\"Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım,\" demiş. Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. \"Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar,\" demiş. \"Bir planım var,\" demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. \"İmdaaaaaat! Bu bir hayalet!\" demiş soygunculardan birisi. \" \"Bence bir canavar!\" demiş ötekisi. \" Bence cadılar bastı! \" demiş öteki. \" Annemi istiyorum,\" demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar. Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek \"Şimdi\" demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen'e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış.Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Buhur-Dagi-Ile-Kinali-Ceylanin-Masali-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Bir vakitler, herkeslerin türlü savaşlardan sonra terkettiği bir viran şehrin yanında, bir dağ varmış... Bahar geldiğinde, eteklerine dağılmış binlerce kocayemiş, ıhlamur, amber ve mersin ağaçlarından yayılan baş döndürücü koku, tüm şehri tütsülermiş...Bu yüzden halk, Buhur Dağı ismini vermiş ona eskiden... Dağ onca ağacına, çiçeğine, suyuna, taşına rağmen çok yalnızmış... Gün geceye durduğunda, gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türkü söylermiş... Efkarından pınarları ağlar, toprağı sızım sızım sızlarmış... İstermiş ki rüyaları gerçek olsun, gönlüne göre bir yareni olsun, koynunda uyuyup koynunda uyansın, dağ daha bir dağ olsun, sevda daha bir sevda olsun. Yine öyle gecelerden bir gece, kaldırmış başını göğe, haykırıyormuş türküsünü ki; birden, bir hışırtı duymuş... Bakmış ki güzeller güzeli kınalı bir ceylan durur karşısında... Durur da öylece süzer nazlı gözlerini ona doğru...Buhur Dağı'nın kalbine kor ateşler düşmüş, heyecanla sarsılmış gövdesi...Dile gelmiş de seslenmiş bir bakışta vurulduğu Kınalı Ceylan'a... Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini yollara... Bağrında Buhur Dağı'nın hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek Yaradan'ına, gözden kaybolup, gitmiş uzaklara... ayı kovalamış durmuş, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş... Diyar diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zaman iyileştirirken yarasını, Buhur Dağı'nın içli sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun silinmemiş... Kızıl kınalı başını semaya kaldırıp da sevdasının ve sevdalısının sırrına erdiği yalnız gecelerinde, her bir yıldızdan yüreğine yansıyan ışık, yarinin kendisine adadığı türkülerinin giziymiş... Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç durmadan koşmuş ceylan... Ayaklarında dermanı kalmamış, acıkmış, susamış... Bir an olsun durmamış, Buhur Dağı'nın billur ırmaklarının suyuymuş susadığı, Buhur Dağı'nın kaynağıyla besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş acıktığı... Derman, Buhur Dağı'nın koynundaymış. Ve canını teslim etmiş ceylan oracıkta, nazlı gözleri kapanırken düşen iki damla yaş; yuvarlanıp dağın iyi yanına, iki ayrı ırmağa dönüşürken... Buhur Dağı, tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyle inlemiş ki, gökyüzü yırtılmış sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırım düşmüş zirvesine; ikiye bölmüş koca dağı... O geceden sonra mevsim ne vakit bahara dönse, Buhur Dağı'nın ikiye ayrıldığı, Kınalı Ceylan'ın gözyaşlarından oluşan iki ırmağın kavuştuğu yerde kızıl bir gonca gül bitermiş. Açıp da yaprağını, kokusunu yele verdiğinde yıldızlı gecelerde; kimselerin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türkü yankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Bulbul-Ile-Hukumdar-Masali.html", "text": "Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş. Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; \"Bu ne demek oluyor şimdi?\" demiş, \"Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?\" Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; \"Söyle bakalım\" demiş, \"saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; \"Bağışlayın efendim!\" Vezir: \"Çabuk onu bulun bana!\" diye bağırmış. Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış. Vezir çare olarak, hükümdara \"Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek\" demiş. Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar. Bülbülün yaşadığı yere gelince; \"Küçük bülbül!\" diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, \"Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak\" demiş. benden ne dilersen!\" demiş. Bülbül \"en güzel hediye, sizi mutlu görmek\" diye cevaplamış onu. Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir. Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış. Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen. Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış. Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş. Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş. Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Buyuk-Kanatlar-Masali.html", "text": "Vaktiyle, ormanda yaşayan bir aslan kral, çok yaşlandığı için tahtını genç ve üstün yetenekli bir aslana bırakmış. Genç aslan, eski kralı aratmamak ve kendini ormanda yaşayan tüm hayvanlara sevdirmek için yeteneklerini ortaya koymaya karar vermiş. Çok geçmeden bütün orman onun olağanüstü istekleri yerine getirebilmek gibi bir yeteneğe sahip olduğunu öğrenmiş. Ancak her hayvan için bunu yalnızca bir defaya mahsus olmak üzere yapabildiğinden, bütün hayvanlar kraldan kendileri için en önemli olan şeyi istiyorlarmış. O da bu isteklerini yerine getiriyor, böylece onların gönlünü kazanıyormuş. - Kanatlarım çok küçük olduğu için çabuk yoruluyorum ve sık sık bir dala konmak zorunda kalıyorum. Oysa büyük kanatlara sahip olursam, ben de büyük kuşlar gibi uzun mesafeler uçabilirim ve diğer kuşların hayranlığını kazanırım, demiş. Kral, çok hoşuna giden bu isteği hemen yerine getirerek, yavru kuşa bir çift büyük kanat hediye etmiş. geçmiş, bir gün ormanda dolaşırken bir de bakmış ki yavru kuş kanatlarını sürüyerek toprağın üzerinde dolaşıyor. - İşte istediğin kanatlara sahip oldun, neden uçmuyorsun? Diye sormuş. - Ben galiba bir hata yaptım. Bu kanatlar bana çok büyük geldiği için, küçük bedenim onları taşıyamıyor. Uçayım derken hep yere düşüyorum. Oysa acele etmeyip kendi kanatlarımın gelişmesini bekleseydim, şimdi havada eskisinden daha iyi uçuyor olacaktım, demiş. - Üzülme, nasıl olsa eski kanatların bende duruyor. İstersen onları sana geri verebilirim, diyerek onu teselli etmeye çalışmış. Ancak kuş, eski kanatları küçük kaldığı için artık onlarla da uçmasının mümkün olmadığını söyleyince, kral yaptığı hatayı anlayıp ondan özür dilemiş. Küçük kuşun, o kocaman kanatları taşıyabilecek kadar büyümeyi beklemekten başka çaresi de kalmamış. Yeterince büyüdüğünde ise, uzun süre kanat çırpmadığı için kasları güçsüz kaldığından, hemen uçamadığını fark etmiş. Kaslarını geliştirmek ve yeniden uçabilmek için çok çalışması gerektiğini anlamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Buyuk-Yurekli-Kucuk-Leylek-Masali.html", "text": "Gecenin bir vakti canım balık çekti. Lakin vakit çok geçti. Geçti, erkendi derken elime bir kamış geçti. Kamışın bir ucu Tosya'da, diğer ucu Hanönü'nde. Kamışa ipi bağlayıp, topukları yağladım. Pınarbaşı'ndan geçerken eski bir dosta rastladım. Allem etti kallem etti, beni evinde kırk gün kırk gece misafir etti. Nar gibi kızarmış; bıldırcın, sülün ve kuzu eti ikram etti. Sofrasında balıkla, kuş sütü eksikti. Kırk birinci gün arkamdan su döküp Doğanyurt'un yolunu tarif etti. Ben deryaya varmadan aksakallı bir dede bana şu nasihatleri etti. - Ey oğul, öfkelenip bir pire için yorgan yakma. Yorgun gözle at, bekar gözüyle avrat alma. Güz gelmeden kazın cücüğünü sayma. Güçlüden taraf olup adaletten sapma. Ne yaparsan yap, sakın ha, kimsenin gönlünü kırma! Anne leylek, gece gündüz demeden yuvadaki yavrularına yiyecek taşıyormuş. Annelerinin getirdiği balık, kurbağa, yılan ve böcekleri midelerine indiren leylek yavruları kısa zaman içinde semirip tüylenmişler. Yuvadaki üç yavrudan ikisi diğer yavrudan daha iriymiş. Annelerinin getirdiği yiyeceklerden pek azını küçük kardeşleriyle paylaşırlarmış. İyi beslenemediği için kardeşlerine göre zayıf kalan yavru leyleğin kanatlarında; ne yetirince tüy ne de havalanacak güç varmış. Kuzey rüzgarlarının esmeye başlamasıyla telaşlanan anne, yavrularına uçuş talimleri yaptırmaya başlamış. İyi beslenen yavrular güçlenen kanatlarıyla kolayca havalanıp küçük ve zayıf kardeşlerine nispet yapıyorlarmış. Anne leylek zaman daraldığından yeterince büyüyemeyen yavrusu için endişe ediyormuş. Zamanı geldiğinde yola çıkamaması ihtimali anne leyleğin endişelerini artırıyormuş. Küçük kardeş kardeşlerinden arta kalanlarla karnını doyurmaya çalışıyor, onların kanat çalışmalarını izleyerek kanatlarını güçlendirmeye çalışıyormuş. Büyük kardeşler, annelerinin yemek için ayrılmasını fırsat bilip küçük kardeşlerini itekleyerek yuvadan düşürmüşler. Yuvadan düşen küçük leylek, suyun üstünde yüzmekte olan bir kütüğe zorlukla çıkmış. Akıntının sürüklediği kütüğün üstünde gittikçe uzaklaşan yavru leylek hüzünlü gözlerle yuvasına baka kalmış. Aradan çok geçmeden kütüğün içinden gelen sesleri duymuş. Kafasını kütüğün üstündeki kovuktan içeri soktuğunda bu seslerin ördek yavrularına ait olduğunu görmüş. İki gündür kütüğün içinde sürüklenmekte olan yavru ördekler, yavru leyleği görünce mutlu olmuşlar. Küçük leylek de yalnız olmadığını görünce çok mutlu olmuş. Ördek yavrularının bulunduğu ağaç yaşlandığı için suya devrilmiş, Avlanmaya giden anne ördek tüm aramalarına rağmen yavrularını bulamamış. Diğer ördeklere göre kuluçkaya geç yatan anne ördeğin yavruları da leylek gibi küçük ve güçsüzmüş. -O kardeşimiz bizden günler sonra yumurtadan çıktığı için bize göre daha zayıf ve güçsüz kaldı, demiş. Duydukları karşısında, düşüncesinden dolayı mahcup olan yavru leylek, tüm ördek yavrularıyla tanışıp arkadaş olmuş. Suyun üstünde bulduğu yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşmış. Buldukları yiyecekleri önce en küçük ördek yavrusuna vermişler. Günler sonra havada avını arayan bir kartal kütüğün üstündeki yavru leylek ve ördekleri görünce saldırıya geçmiş. Kartalı fark eden yavru leylek arkadaşlarını hızlıca kovuğa sokmuş. Yaşanan karmaşada dışarıda kalan küçük ördek yavrusu kartala av olacakken yavru leylek kartala karşı kahramanca mücadele vermiş. Bütün bunlar yaşanırken Hızır gibi yetişen anne ördek, kartala kuvvetli bir gaga darbesi indirmiş. Neye uğradığını anlamayan kartal çareyi uzaklaşmakta bulmuş. Anne ördek, yavru leyleğe yaptığı kahramanlıktan dolayı teşekkür etmiş. Yavru leyleğin de ailesinin bir üyesi olmasını teklif etmiş. Bu teklifi seve seve kabul eden yavru leylek yeni ailesiyle güzel günler geçirmeye başlamış; fakat aklı kendi ailesindeymiş. Bunu anlayan anne yavru leyleğin yabancılık çekmemesi için yavru leyleği kendi yavrularından hiç ayırmamış. Ördek kardeşleri de yeni kardeşlerini kıskanıp dışlamamışlar. Geçen zaman içinde yavruların kanatları havalanabilmek için yeterince kuvvetlenmiş. Leylek ve yeni ailesi sıcak memleketlere doğru yola çıkmışlar. Gece günüz yol alan leylek ve yeni ailesi dinlenmek için sulak bir alan inmişler. Anne ve genç ördekler avlanırken genç leylek kıyıda onları izliyormuş. Genç leyleğin kulağına tanıdık sesler gelmiş. Kanat çırparak sesin geldiği yöne doğru uçmuş. İki ağacın arasına asılan ağa takılan annesi ve kardeşlerini görünce heyecandan ne yapacağını bilememiş. Ağa takılan leylek ailesi üç gündür aç susuz halde kendilerine uzanacak yardımı bekliyorlarmış. Genç leylek ne kadar uğraşsa da annesi ve kardeşlerini bir türlü ağdan kurtaramamış. Ümitsizce ne yapacağını düşünürken anne ördek ve genç yavruları yardımlarına gelmişler. Hep birlikte leylek ailesini takıldıkları ağdan kurtarmışlar. Açlıktan güçsüz düşen leylek ailesiyle yiyeceklerini paylaşmışlar. Leylek kardeşler, güçlerini topladıklarında yuvadan itekledikleri kardeşlerinden özür dilemişler. Yaptıklarından dolayı çok pişman olduklarını söylemişler. Anne leylek, büyük yavrularının kardeşlerinin kartal tarafından avlandığı yalanına inandığı için kendini çok kötü hissetmiş. Kanatlarıyla yavrusunu kucaklamış. Yufka yürekli genç leylek, kardeşlerini affetmiş. Eski ve yeni ailesiyle birlikte sıcak memleketlere doğru kanat çırpmışlar. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri bu masalı yazana, birisi de bu masalı dinleyene."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Buyulu-Muhabbet-Cicegi-Masali.html", "text": "- Ben ölünce en büyüğünüz padişah olsun. Bir felakete, bir sıkıntıya rastlarsa ava gitsin. Yolun üçe ayrıldığı yere geldiği zaman sağdakine sapsın; soldakine veya ortadakine sakın gitmesin. Birkaç gün sonra padişah ölmüş ve büyük oğlan babasının yerine geçmiş. Aradan epey zaman geçmiş. Bir gün düşmanları yeni padişaha kötülük etmek istemişler. Bu güç durumda padişah, babasının dediği gibi ava gitmek için hazırlanmış. Bir ata binmiş, vezirlerinden birini de yanına alarak yola çıkmış. Kim bilir, orada ne vardır? diye düşünerek soldaki yola sapmak istemiş. Vezir bu yolun tehlikeli olabileceğini, kendisini felakete atmaması gerektiğini söylemişse de kulak asmamış ve babasının yasakladığı soldaki yola yürümüş. Giderken sarı bir muhabbet çiçeği gözüne ilişmiş. Oralarda zaten başka bir çiçek de yokmuş. Çok hoşuna gittiği için eğilip koparmak istemiş. Fakat ona yaklaştığı zaman, çiçek birden bire kımıldanmış ve uzaklaşmaya başlamış. Padişah gözlerine inanamamış, arkasından gitmiş. Çiçek yine uzaklaşmış ve padişah koparmak için bir türlü ona yetişememiş. En sonunda çiçek bir mağaranın önüne gelmiş. - İnsanoğlu, öyle yağma yok. Önce bir güreşelim; pilavı sonra yersin! Demiş. Padişah ne yapsın, devin üzerine atılmış. Boğuşmaya başlamışlar. Dev, padişahtan hem çok iri hem de çok güçlüymüş. Padişahı yenmiş esir almış. Zavallı padişahın atı da orada sahibinin yanında otluyormuş. Bu sırada vezir beklemekten usanarak saraya dönmüş. Birkaç hafta bekledikten sonra ortanca şehzade tahta çıkmış. O da dertli bir zamanında ava gitmek istemiş. Vezirini yanına almış, yola çıkmışlar ve bir gün yolun üçe ayrıldığı yere gelmişler. Soldaki yolun yasak olduğunu bildiği halde, o da ağabeyini bulmak ümidiyle bu yola sapmış. Gide gide o sarı muhabbet çiçeğinin bulunduğu yere gelmiş. Muhabbet çiçeği onun da aklını çelmiş. O da bunu koparmak istemiş ama çiçek yine kaçmış. Kaça kovalaya, kaça kovalaya padişah, kazanla pilavın bulunduğu mağaranın önüne gelmiş. Karnı acıkmış olduğu için, ondan biraz yemek istemiş. Dev, yine ortaya çıkmış ve padişaha: Önce bir güreşelim, pilavı sonra yersin, demiş. Kapışmışlar ve iri cüsseli dev onu da esir almış. İki at beraber otlamaya başlamışlar. Onun veziri de beklemekten bıkmış ve saraya dönmüş. Birkaç hafta beklemişler, sonra küçük şehzadeyi tahta çıkarmışlar. O da sıkıntılı bir gününde ağabeyleri gibi veziriyle birlikte ava çıkmış. O da soldaki yolu tutmuş. Bu uyarılara kulak asmamış genç padişah ve yoluna devam etmiş. - Ben bu yoldan başkasına gitmem; çünkü ağabeylerimin başına ne geldiğini anlamak istiyorum, diyerek sürmüş atını. - Tuttuğum yol doğrudur., diye düşünerek biraz daha ilerlemiş. Sarı muhabbet çiçeği onun da karşısına çıkmış. Padişah koparmak için uzanmış. Çiçek elinin altından kaçmış. Padişah onun peşinden o kadar at koşturmuş ki sonunda o da pilav kazanının yanına gelmiş. - Öyle var mı hak etmeden pilav kazanının başına geçmek? Önce bir güreşelim; sonra istediğin kadar pilav yiyebilirsin., demiş ve delikanlının üstüne yürümüş. Şehzade çok güçlüymüş. Devi yenip ağabeylerini kurtarmış. Bu anda muhabbet çiçeği önünde bitmiş. Padişah onu koparıp sarığına takmış, sonra atına binmiş, ağabeylerini de atlarını yedeğine alıp vezirin kendisini beklediği yere dönmüş. Birlikte saraya dönmüşler. Padişah çiçeği sarığından çıkarmış, bir bardak suyun içine koymuş, bardağı dolaba koymuş. Yorgunluktan erkenden uyumuş. Genç padişahın bir alışkanlığı varmış. Yatmadan önce hizmetçilere yatağının başucuna lokum ve şerbet koydururmuş. Uyanırsa bunları yer, içermiş. Başucunda bir altın şamdan, ayakucunda bir gümüş şamdan varmış, mumlar bunlarla yanarmış. O akşam da lokum, şerbet ve mumlar yerli yerindeymiş. Gece yarısı olmuş. Padişah mışıl mışıl uyuyormuş. Birden sarı muhabbet çiçeği bardaktan çıkıp silkinmiş ve o kadar güzel bir kız olmuş ki dünyada benzerini bulmak imkansızmış. Kız padişahın yanına gitmiş, lokumu yemiş, şerbeti içmiş; başucundaki altın şamdanı ayakucuna, ayakucundaki gümüş şamdanı başucuna koymuş. Delikanlıyı hem sağ yanağından hem de sol yanağından öpmüş ve tekrar o, eski sarı muhabbet çiçeği olup dolabın üzerindeki bardağa girmiş. - Kim gelebilir padişahımız? Kimse gelmedi! Diye iddia etmişler. Ertesi akşam padişah yine uykuya dalmış. Lokum, şerbet ve şamdanlar yerli yerindeymiş. Gece yarısı padişah uykudayken sarı muhabbet çiçeği bardaktan çıkmış. Bir silkinmiş; güzel bir kız olmuş... Lokumu yemiş, şerbeti içmiş, şamdanların yerini değiştirmiş ve uyuyan padişahı öptükten sonra yine çiçek olup bardağa girmiş. Sabahleyin padişah yine hizmetçilerini çağırmış: Odama kim girdi? diye sormuş. Aynı cevabı alınca bu işi çözmenin başka bir yolunu aramaya başlamış. Üçüncü gece, padişah uyumamaya karar vermiş, parmaklarını ipekle öyle boğmuş, öyle boğmuş ki ete gömülen ipeğin verdiği acıdan gözüne uyku girmemiş. Lokum, şerbet ve şamdanlar yerli yerindeymiş. Padişah yatağında uyuyormuş gibi yapıyormuş. Gece yarısı olur olmaz, sarı muhabbet çiçeği bardaktan çıkmış, silkinmiş, dünya güzeli bir kız olmuş. Lokumu güzelce yemiş, şerbeti içmiş, şamdanların yerini değiştirmiş. Padişahı öpmek için eğildiği zaman, padişah fırlayıp yerinden kalkmış ve kızı belinden sımsıkı tutmuş. Bu kız bir peri kızıymış. Padişaha kendisini serbest bırakması için çok yalvarmış. Padişah, kıza aşık olduğunu söylemiş ve kendisiyle evlenmesi için onu ikna etmiş. Artık periliği sona eren kız, ölünceye kadar padişahın yanında yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cabir-bin-Abdullah-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "\"Ya Cabir git evine ve eşine haber ver. Sahabelerimle birlikte sizin eve geleceğiz. Biliyorsun ki hepimiz açız ve günlerdir bir şey de yemedik. Eşin yemek hazırlasın, sen bize haber ettiğinde evine geliriz.\" buyururlar. Hz. Cabir hanımına \"Hanım Allah'ın Rasulü ve sahabeler aç. Onlara hemen bir şeyler hazırlayalım.\" deyince biraz önce seviçten havalara uçan hanımının boynu yere düşer. \"Sadece büyüdüğünde sütünden ve yününden faydalanalım diye beslediğimiz oğlaktan başka bir şey yok.\" deyince Hz. Cabir \"Allah'ın Rasulü evimize aç gelecek ve biz onun önüne yiyecek bir şey koyamayacak mıyız? \" deyip getirir oğlağı ve hanımıyla birlikte kesip yemek için hazırlığa başlarlar. Hanımı yemek hazırlıklarına başlayınca Hz. Cabir, Efendimiz'e biraz sonra yemeğin hazır olacağını haber vermek üzere evden ayrılır. Yemekle meşgul olan Hz. Cabir'in hanımı bir ara bahçeye doğru bakar ve süzülüp akan kanı görünce bahçeye fırlar. Az önce anne ve babasının oğlağı kesmelerine şahit olan Hz. Cabir'in oğullarından 6-7 yaşlarında olanı babam oğlağı nasıl kesti gel sana göstereyim derken 3-4 yaşlarında olan kardeşinin boynunu kesmiştir. Gördüğü manzara karşısında neye uğradığını şaşıran Hz. Cabir'in hanımı telaş ve üzüntü ile \"Ne yaptın sen?\" diye büyük oğluna çıkışınca korkuya kapılan çocuk bahçenin duvarına tırmanmaya çalışırken boynunun üstüne düşer ve oracıkta ölür. \"Biraz sonra Cabir eve gelecek ve olanları öğrenince defin işlemlerine başlayacaklar. Allah'ın Rasulü de defin işleri ile uğraşmaktan evimde yemek yiyemeyecek. Hemen bahçeyi temizlemeliyim. Yemeklerini yesinler sonra söylerim olanları.\" diye düşünür ve bahçeyi temizler. Çocukları alır ve bir odaya yorganın altına koyar. Az sonra Peygamber Efendimiz Hz. Cabir ve sahabeleri ile birlikte gelirler. Yemekler hazırdır.Allah'ın Rasulü'nün yemeğe başlaması beklenmektedir sahabeler tarafından.Çünkü Allah'ın Rasulü başlamadan başlamaz sahabe. Hz. Cabir'in hanımı ise içerde \"Bir an önce yeseler yemeklerini. Olanlar ortaya çıkmadan ve tatları kaçmadan yesinler yemeklerini.\" diye telaş içinde kıvranmaktadır. severim.Senin iki oğlun vardı. Hele getir onları da yemekten önce bi onları seveyim.\" buyururlar. Hemen hanımının yanına gider Hz. Cabir. \"Hanım Rasulallah çocukları istiyor.Hele getir çocukları.\" der. \"Cabir çocuklar yeni uyudular. Siz hele yemeğe başlayın yemekten sonra getiririm.\" der. \" Ya Rasulallah çocuklar yeni uyumuşlar. Yemekten sonra getireyim. Biz yemeğe başlayalım.\" der. \" Ya Cabir getir çocukları. Seveyim sonra yeriz yemeğimizi.\" buyururlar. Hz. Cabir tekrar hanımının yanına gider ve \" Hanım Rasulallah çocukları istiyor.Hele uyandır çocukları getir.\" der. \" Cabir ben çocukları uyandırana kadar siz yemeğe başlayın.\" der. \" Ya Cabir çocukları getir. Acelemiz yok biz bekleriz.\" buyurur. \"Tamam ben çocukları uyandırıp giydirene kadar yemekler soğur. Siz başlayın yemeğe ben çocukları getiriyorum.\" der. \"Cabir acelemiz yok. Bekleriz.Hele getir çocukları.\" buyurur. \" Bugün Cabir'in evinde öyle bir sınav olacak ki o ne derse desin çocukları isteyiniz.\" demiştir. \"Hanım erittin beni. Gidip gelmekten yoruldum. Getir çocukları artık.\" deyince başı önüne düşen hanımı Hz. Cabir'in elinden tutar ve çocukların yanına götürür. Yorganı kaldırır. \" Ya Rasulallah çocuklar uyuyorlar. Biz yemeğe başlayalım.\" der gayet üzgün ve müteessir bir halde. \" Ya Rasulallah çocuklar uyumuşlar ama uyanmıyorlar. Uyandıramıyoruz. Bizim kudretimiz uyandırmaya yetmiyor. Buyrun siz uyandırın.\" der ağlamaklı. Allah'ın Rasulü kalkar ve çocukların odasına gider. Hz. Cabir'in hanımı ise hıçkıra hıçkıra ağlayarak \"Ya Rabbi canımı al. Rasulünü layıkıyla ağırlayamadım.\" diye dua etmektedir. Rasulallah elini yorgana uzatıp kaldırdığı anda çocukların ikisi birden Rasulallah'ın kucağına atlarlar. Dizleri üzerine çöküp ağlamakta olan Hz. Cabir'in mübarek hanımının ağzından şu cümleler dökülür."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cakal-Ile-Papagan-Masali.html", "text": "Ülkenin birinde, çok akıllı bir papağan yaşardı. Büyük bir ağacın üstünde yuva kurmuştu. Ağacın kovuğunda da bir çakal, yavrularını büyütüyordu. Çakal ara sıra ava gidince, papağanın yavruları aşağı iniyordu. Ağacın kovuğuna girip çakalın yavrularıyla oynuyorlardı. Anne papağan, bu durumdan hiç hoşnut değildi. - Yavrularım! Kendi cinsinizden olanlarla arkadaşlık edin. Çakalların size zarar vermelerinden korkuyorum. Fakat yavru papağanlar, annelerinin sözünü dinlemiyorlardı. Bir gece çakal, yiyecek bulmak için uzaklara gitti. Bu arada bir kurt gelip çakalın yavrularını yedi. Çakal döndüğünde yavrularını bulamadı. Çok üzüldü. Yavrularının başına gelenlerden papağanın yavrularını sorumlu tuttu. - Onlar bu kadar ses çıkarmasaydı kurt yavrularımı bulamazdı. Öcümü alacağım, papağanları mahvedeceğim, diye yemin etti. Nasıl bir kötülük yapacağını düşünürken arkadaşı karakulak ona akıl verdi. - İyisi mi kendini yaralı gösterip bir avcıya görün. Sonra onu, bu ağacın yanına sürükle ve saklan. Çaylak, Karakulakın dediği gibi yaptı. Avcıyı peşine taktı, ağacın yanına gelince saklandı. Avcı, çakalı kaybedince etrafı araştırdı. Ağacın tepesindeki papağan yuvasını gördü. Hemen çantasındaki ağı çıkarıp attı. Papağan ve yavruları ağa takılmışlardı. Papağanlar çırpınıyorlar ama ağı delip kaçamıyorlardı. Papağan, telaşlanan yavrularını yatıştırdı. - Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlık ettiğiniz çakalların annesi bize bu kötülüğü yaptı. - Nasıl? diye sordu yavru papağanlar. - Ölmüş gibi davranın. Hareketsiz durun. Sizi ağdan atınca da uçup gidin. - Öyle yaptılar. Avcı ağı aşağı çekti. Sonra da ağı açıp hayvanlara bakmaya başladı. Yavru papağanlar kaskatı kesilmişti. Avcı, Her halde korkudan öldüler. diye düşünerek onları attı. Yavru papağanlar, atıldıkları yerden kalkıp uçtular. Bunu gören avcı sinirlendi. - Bana oyun oynadılar, dedi öfkelenerek. Avcı, anne papağanı aldı. Onu şehre götürdü. Ona şiir okumayı ve şarkı söylemeyi öğretti. Sonra papağanın çok bilgili ve konuşkan olduğunu yaydı. Herkes şiir okuyan, şarkı söyleyen bu papağanın ününü duymuştu. - Getirin bakalım şu papağanı, becerilerini görelim, dedi. Bu emir üzerine avcı bulunarak Saraya getirildi. Padişah, şiir okuyan, şarkı söyleyen papağanı çok sevdi. Parasını ödeyerek onu avcıdan satın aldı. Sarayda en nefis yiyecekler, en tatlı meyveler papağanındı. Ama o mutlu değildi. Hep üzüntülü ve düşünceliydi. Yemek yemeyen papağanın üzüntüsünü padişah fark etmişti. Bir gün pencere kenarında ağladığını gördü. Padişahın yufka yüreği, papağanın bu ağlayışına dayanamadı. Yanına çağırıp üzüntüsünün sebebini sordu. Papağan, çakalın yaptıklarını ve yavrularının durumunu merak ettiğini anlattı. Padişah, bu duruma çok üzüldü ve papağanı salıverdi. Papağan da teşekkür ederek yavrularına doğru uçup gitti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cakmak-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Trende yan yana oturduğumuz adam. Karşımızdaki delikanlıya nutuk çekiyor ve sigara efkar dağıtır, diyordu. Yak bi tane. Çocuk, adamın kendisine uzattığı sigarayı kibarca reddederek sağ olun, diye cevap verdi. Kullanmıyorum. - Peki, dedi. Ya Milli piyangoya ne dersin? Hani şu televizyonda reklamları olan. köşeye kıstırmış ve perişan etmişti. Bir kahraman edasıyla, sigarasının dumanını çocuğa doğru üflerken. Dayandığım yerden doğrularak adama baktım. Bu sefer bana dönerek, Ne dersin dostum dedi. Haklı değil miyim? Hepimiz az çok yanmayacak mıyız? Üstelik hep beraber olduktan sonra, ne var korkacak? Sinirlerim iyice tepeme çıktı. Cehennemde yanmaktan korkmadığınızı, bundan daha iyi nasıl gösterebilirsiniz, dedim. Doğrusu hepimiz merak ettik. Adam ne diyeceğini şaşırmış ve bir saattir işleyen çenesi, adeta tutulmuştu. Yerinde bir müddet kıvrandıktan sonra. - İneceğim istasyona geldim. diyerek ayağa kalktı ve kalabalığı yararak gözden kayboldu. Çakmağın bende kaldığını adam gittikten biraz sonra farkettim. Bunu, karşımdaki delikanlı da görmüş ve gülmeye başlamıştı. Çakmağı ona doğru uzatırken. Sigara içmiyorsun ama çakmak sende kalsın, dedim. Artık onu nerede kullanacağını biliyorsun."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Calinan-Ruyalar-Cuneyd-Suavi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Sınıf öğretmeni, rüya konusunda bir araştırma yapıyordu. Bu yüzden de çocuklarla sohbet ediyor, ara sıra sorular soruyordu. İnsanın ruhunu dinlendiren rüyalar, özellikle küçükler için önemliydi. Çocuklara eğlenceli bir iş çıkmıştı. Hepsi bu işe hevesli görünüyordu. Oturdukları yerden, rüyalarını anlatmaya başladılar. O haftaki rüyaların önemli bir bölümü, birçok kişinin öldüğü feci bir uçak kazasıyla ilgiliydi. Bir de bunalım geçiren emekli bir polisin, aile fertlerini, yol ortasında tabancayla vurmasıyla... Görüyorum öğretmenim, diye tebessüm etti. Ama benim rüyalarım birazcık farklı. Ne gördüysen onu anlat, dedi öğretmen. Aynı şeyleri görmen gerekmiyor. Dün gece rüyamda dedemi gördüm, dedi. Köyümüzün yanındaki derede idik ve kocaman bir balık tutup eve götürdük. görülen birçok rüyada, petrol zengini bir ülkenin bombalanmasıyla ölen onlarca çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının vurulması ve milli maçta bıçaklanan adamla ilgiliydi. Öğretmen, çocukların ruhlarında fırtınalar estiren; onların saf ve temiz dünyasını, uyurken bile karartan bu korkunç rüyaları, büyük bir sabırla dinlemeye çalıştı. Daha sonra da, arkadaki öğrencinin yanına gidip, aynı şeyi bu sefer ona sordu. Geçen hafta yirmi tane kuzumuz doğdu, dedi. Dün akşamki rüyamda, dağın yamacındaki pınardaydım. Kuzuları orada dolaştırdım. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım. Onlar gibi uçuyordum havada. Öğretmen, bu farklı rüyalara hem şaşırmış hem de çok sevinmişti. Öğrencisiyle biraz daha konuşunca; çocuğun annesiyle babasının, diğer kardeşlerinin, hatta dedesinin bile aynı türde rüyalardan gördüğünü öğrendi. Dedem bunun formülünü söyledi, dedi. Evde televizyonumuz olmadığından, Allah bize bu güzel filmleri gösteriyor."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cam-Agaci-Masali.html", "text": "Bir gün ağaçlar Bizim de bir kralımız olsun demişler. - Benim şerbet gibi yağım var. Herkes beni çok sever. Neden ağaçların kralı olayım? demiş. - İncir ağacına gidelim. O büyüktür, heybetlidir. Krallığa yaraşır demişler. - İncir ağacı; bizim kralımız olur da bizi yönetir misin? diye sormuşlar. - Benim ne işime kral olmak? Bal gibi meyvemi bırakıp da sizi mi yöneteceğim? diye kızmış. - Meşe ağacı; ne olur, sen kralımız olmayı kabul et! Meşe ağacı damla damla gözyaşı dökmüş. - Benim ömrüm çok kısadır. Çünkü insanlar beni keserler. Benden size kral olmaz demiş. Ağaçlar yorgun düşmüşler. Umutlarını da yitirmişler. Her halde biz kendimize bir kral bulamayacağız diye ağlamaya başlamışlar. O sırada önlerine bir kozalak düşmüş. Meğer çam ağacının tam altında duruyorlarmış. Hepsi birden Çam ağacı; sen ağaçların en güzelisin. Bizim kralımız ol demişler. Çam ağacı onların bu isteğini kıramamış; kralları olmuş. O gün bu gündür, tüm ağaçların kralı çam ağacıdır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cam-Agacinin-Yapraklari-Masali.html", "text": "Masal bu ya Orman Perisi ağacın isteğini duymuş. Gelmiş sormuş, \"Söyle bakalım nasıl yapraklar istersin?\" demiş. Çam ağacı da, \"Ah! Şöyle pırıl pırıl parlasın, cam gibi parlak olsun. Uzaklardan görülsün.\" Demiş. Peri değneğini oynatmış ve bizim çam baştan aşağı kristal yapraklarla donanmış. Işıl ışıl olmuş bir anda. Çevredekiler hayran kalmışlar. Ağacın keyfine diyecek yokmuş, ama uzun sürmemiş bu keyif. Bir gece fırtına çıkmış. Rüzgarın şiddeti ile birbirine çarpan yaprakların hepsi kırılmış. Tabii o yılı öyle yapraksız geçirmiş ağaç. yıl peri yine gelmiş. Olanları görünce bu kez gümüşten yapraklar vermiş ağaca. Ağaç gene pırıl pırıl olmuş herkes ona imreniyormuş. Ama gümüşten yaprağı olduğunu duyan gelmiş bir yaprak almış. Kısa zamanda ağaç gene çıplak kalmış. Üçüncü gelişinde ağaç, Periye, \"Ne olur yapraklarım gerçek yaprağa benzesin ama güzel koksun.\" Demiş. Peri de bir koku vermiş çama, ormanın taa öbür ucundan duyulmuş. Keçiler, kuşlar hepsi almış kokuyu. Gelip yemişler bu güzel kokulu yaprakları. Bizim çam ağacı gene yapraksız geçirmiş koca kışı. Ağaç sonunda gösterişten vazgeçmiş. Periye son kez yalvarmış. Eski yapraklarını istemiş. \"Diken diken olsunlar ama üstümde dursunlar\" demiş. Peri de sihirli değneğini sallamış ve eski yapraklarını vermiş. Ama çamın son dileğini tam olarak vermiş. \"Çamın yaprakları hep üstünde kalacak.\" Demiş. O gün bugün de çamlar yapraklarını dökmeden kışı geçirirler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Canakkale-Masali-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş...Evvel zaman içinde kalbur saman içinde... diye başlar ya masallar. Bizim masal da öyle başlasın!...Çok çok çok eski zamanlarda yaşamış bir ailenin masalı bu...Bu aile, bizim bu gün üzerinde yaşadığımız topraklarda yaşamış...Adam, bahçesinden aldığı toprakla suyu karıştırıp çamur yaparmış. Bu çamurdan, çok çok güzel çanaklar üretirmiş. Yapmış olduğu ürünleri satıp para kazanırmış. O zamanlar, para yerine deniz kabukları kullanılırmış... Zamanla adamın adı unutulmuş ve yaptığı işle anılır olmuş. Komşuları adama Çanak bey... demeye başlamışlar... Çanak Bey'in çok sevdiği; gül tenli, gül yüzlü ve gül kokulu bir de karısı varmış. Güller gibi güzel olan bu kadın, gülleri pek çok severmiş. Bahçesinde bol bol gül yetiştirirmiş. Komşuları, Çanak Usta' nın karısına, güzelliği ve güllerinin bolluğu nedeniyle Gülübol Hanım diyorlarmış...Çanak Bey ve Gülübol Hanım'ın birbirinden güzel, birbirinden sevimli, Ayvacık, Bayramiç, Biga, Bozca, Çan, Ece, Ezine, Gökçe, Lapseki, Yenice ...isimli çocukları varmış. Ama içlerinden Gökçe ve Bozca çok yaramazmış...Çanak Bey, Gülübol Hanım ve çocukları hep birlikte yaşayıp gidiyorlarmış... Masal bu ya!...Günlerden bir gün, çok çok uzaklarda kasırgalar, tufanlar başlamış...Yağmurlar ve sert rüzgarlar Çanak Bey ve ailesinin yaşadığı yerlere kadar esip gelmiş. Hava bir karışmış bir kararmış ki; yer yerinden oynamış...Çanak Bey hemen yaptığı çanakları, yakınlardaki kalenin içine taşımaya başlamış. Gülübol Hanım da çok sevdiği güllerinin arasına karışıp, onlara sarılıp kucaklayıp korumaya çalışmış. Bu arada, çocuklarına seslenip durmuşlar, ama avazları duyulmaz olmuş rüzgarın uğultusundan...Yağan yağmurlardan her tarafı sel almış. Sel suları önüne çıkan tüm varlıkları sürükleyip götürmüş. Korkutucu ve büyük bir felaket yaşanmış... Fırtına ve yağmurlar dindikten sonra bir de ne görsünler! Çanak Bey ile Gülübol Hanımın yaşadığı topraklar ikiye ayrılmış. İkiye ayrılan toprağın tam arasından gürül gürül akan kocaman su oluşmuş...Çanak Bey suyun bir yakasında, Gülübol Hanım öteki yakasında kala kalmışlar. Boğazdan geçen gemilerin kaptanlarına birbirlerini sorup durmuşlar. Tüm ailenin hayatta olduğunu ve karşılıklı iki kıyıda yaşadıklarını öğrenmişler. Düşünmüşler taşınmışlar, ağlayıp yakarmışlar ama bir birlerine kavuşamamışlar. Çaresiz kaderlerine razı olmuşlar...Çanak Bey,akan suyun bir yanında çanaklarıyla; Gülübol Hanım karşı kıyıda gülleri ile yaşamaya çalışmışlar. Yaşanan bu felaketin ardından çocuklarını kalenin içerisinden ve gül yapraklarının arasından bulup çıkartmışlar. Ama Gökçe ve Bozca' dan uzun bir süre haber alamamışlar. Her ikisinin yüreğinde de evlat hasreti, acıya dönüşmüş... Günlerden bir gün, iki kıyının arasından akan suyun üzerinde, beyaz kanatlı martılar dolaşmaya başlamış...Çanak Bey, martılar kendi kıyısına yaklaştıklarında, onlara seslenip çocuklarını sorarmış. Gülübol Hanım da karşı kıyıdan feryat edip ağlarmış. Ah! Çocuklarımın nerede olduğunu bir öğrensem... dermiş... Ve bir gün martılar, Gökçe ve Bozca' dan haber getirdiklerini müjdelemişler, Çanak Bey ve Gülübol Hanım'a...Nasıl sevinmişler, nasıl sevinmişler bir görseniz...Gökçe ve Bozca kardeşler bir birlerine yakın mesafelerde yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Onların da arasında sadece suyun uzaklığı varmış. Çanak Bey ve Gülübol Hanım' ın arasından akan suyun sonunda aşağılarda bir yerde yaşıyorlarmış iki kardeş. Gökçe ve Bozca, durgun ve sakin havalarda bir birlerini; öteki kardeşlerini hatta Çanak Bey ve Gülübol Hanımı da uzaktan da olsa görebiliyorlarmış...Gökçe, ıssızlığını ve sessizliğini bozmamış hiç. Zaman zaman kükreyip Ulaşılmaz olabilirim, ama ben buradayım!... diye öfkeyle haykırırmış...Bozca ise kıpır kıpır ve hareketli bir yaşam sürmeyi severmiş. Bedeninden fışkıran asmalar, bol bol üzüm verirmiş...Denizin ve üzüm bağlarının keyfini çıkartıp,cıvıl cıvıl bir yaşam sürüyormuş...Kim bilir kaç yıldır yaşarlar böyle birbirlerine hasret... Suyun ayırdığı sevgililer gibi... İki kardeş ada ve iki kıyı karşı karşıya, ama özlem dolu...Ayrı ayrı ve uzak mesafelerde olsalar da; bir birlerine olan sevgilerini hiç eksiltmemişler yüreklerinden... Rüzgarlar hep eser; kimi zaman deli kimi zaman hafif nemli. Esintiler Gülübol Hanımın yüreğinin yangınıdır. Esinti durduğunda bilirsiniz ki; Gülübol Hanımın göz yaşları yağmur olup iner üzerimize... Boğazın üzerinde uçup duran martılar da bu masalı anlatıp dururlar. Kanat seslerini, ıslıklarını ve çığlıklarını duyarsanız bir gün; kulak verin lütfen martılara. Bu garip masalı sizinle paylaşmak istiyorlardır mutlaka..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Catlak-Kova-Masali.html", "text": "Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırdı sahibinin malikanesine. Kovalardan biri çatlaktı. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan sahibin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, Çatlak Kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştıra biliyordu. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etti. Sucu her seferinde sahibin evine sadece 1,5 kova su götüre bildi. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı Çatlak Kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı hep utanç duydu. tırmanırken Çatlak Kova patikanın iki yanına dikkatlice baktı. Patikanın bir yanında kuru otları ve yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi gördü. Fakat yolun diğer yanında birbirinden güzel rengarenk açan allı kırmızılı çiçekleri gördü. Sevgili dostlar hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Kainatta hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim.. Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, Çatlak Kova gibi güzelliklere sebep olabiliriz. Unutmayalım ki yalnızca ölü balıklar akıntı doğrultusunda yüzer..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cengizin-Yeni-Arkadaslari-Masali.html", "text": "Cengizler semte yeni taşınmıştı. Cengiz, yaşıtı çocuklarla çabucak kaynaştı. Üstelik kendini öyle sevdirdi ki... Çocuklar onsuz oyuna başlayamaz oldular. Arkadaşlarının tümü ilköğretim öğrencisiydi. Her biri ders yılı içinde özveriyle çalışmıştı. Tatil olunca özverili çalışmalarına karşılık, kendilerini oyuna vermişlerdi. Cengiz, böylesine oyun seven, içtenlikli ve neşeli bir arkadaş çevresi bulabildiği için çok mutluydu. Çok sevilen, aranan bir çocuk olduğunu biliyordu. Aman oğlum, yeni arkadaşlarınla iyi geçin, onların sevgilerine ve ilgilerine layık olmaya özen göster. Sakın şımarma! diye uyarıyordu. Annesi bu öğütleri boş yere vermiyordu. Cengiz çok akıllı, neşeli ve sevimli bir çocuktu. Ama biraz bencildi. Çoğunlukla önce kendini sonra da başkalarını düşünürdü. Annesi bu huyundan dolayı onu sık sık eleştirirdi. Bu yüzden arkadaşlarıyla bozuşmasından korkup duruyordu. Korktuğu çok geçmeden başına gelmişti. Bir öğleden sonra on çocuk coşku içinde saklambaç oynuyordu. Sayışmada ebelik sırası Cengiz'e gelmişti. Cengiz ebeliği hiç sevmezdi. Çaresiz sesini hiç çıkarmadı. Söğüt ağacına yumuldu. Saymaya başladı. Bir, iki, üç, dört, beş, önüm, arkam, sağım, solum sobe... Cengiz gözlerini açtı. Çocuklar, çevredeki geniş bahçenin dört bir yanına dağılmışlardı. Onları bulmak ve ebelikten kurtulmak kolay olmayacak diye düşündü. Çocuklar saklandıkları yerde bekleşiyordu. Ama kendilerini ne arayan vardı, ne de soran! Sıkılmaya başladılar. Bir süre beklediler, cevap veren olmadı. Sonra iyice sıkılıp saklandıkları yerden çıktılar. Hep birlikte Cengiz'in nerede olabileceğini düşündüler. Herkes değişik bir tahminde bulundu. Ya da çevredeki bostan kuyularından birinin içine düştü. Belki de bizi ararken yola çıktı. Araba çarptı. Hastaneye götürüldü. Çocuklar, korku içinde çevreye dağılıp Cengiz'i aramaya başladılar. Ama bulamadılar. Kan ter içinde yeniden söğüdün çevresinde toplandılar. Durumu büyüklerine haber vermeye karar verdiler. Hep birlikte Cengizlerin evine gittiler. Kapıyı çalarken tümü çok endişeliydi. O sırada Cengiz kahvaltısını bitirmişti. Ellerini yıkayıp oyuna dönmeye hazırlanıyordu. Kapı çalınca annesinin geldiğini sanarak kapıyı açtı. Arkadaşlar, geçen günkü davranışımdan dolayı çok üzgünüm. Sizlere karşı bencilce davrandım. Ne olur beni bağışlayın. Beni tekrar aranıza alın. Bu semte bugün taşındığımızı düşünerek beni aranıza alın. Arkadaşları Cengiz'i seviyordu. Bu sevginin etkisiyle onu bağışladılar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cesur-Cocuk-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir Kızılderili köyü varmış. Kış gelince köydekiler göç etmiş ve çadırlarını göle bakan koca bir tepeye, çember oluşturacak şekilde kurmuşlar. Bu koca tepeden aşağı bir patika iniyormuş. Bu patika üzerinde çevresindeki büyük ağaçlar tarafından gizlenen bir mezar varmış. Ama zaman içinde toprak çökünce bu mezar iyice görünür hale gelmiş. Bir gün köylünün biri avlanmaya giderken, yolunu kısaltmak için bu ağaçlıkların yanından geçmiş. Dalları iki yana itip kendine yol açarken, mezar çukurunu görmüş ama yağmurla oluşmuş bir çukur olduğunu düşünmüş. Tam üstünden atlarken, ayağı kaymış ve düşmüş. Bu aksilik garip görünmüş gözüne, kalkıp tekrar geçmeyi denemiş ama yine düşmüş. Köye döndüğünde olanları yaşlılara anlatmış. O zaman eskiden oralarda bir yere büyücü kadın gömüldüğünü hatırlamışlar. Düşmesi doğal olarak büyücünün işiymiş... Adamın macerası bütün köye yayılmış ve köylüler mezarı görmek için büyük bir meraka kapılmışlar. Altı küçük çocuk, diğerlerinden daha çok çekiniyormuş, çünkü ölü büyücü kadından çok korkuyorlarmış. Ama bu çocukların Cesur adında, pek yaramaz, saçları her zaman dağınık, bir an bile yerinde duramayan küçük bir arkadaşları varmış. \"Cesur' dan bizimle gelmesini isteyelim.\" demişler ve hep birden onu görmeye gitmişler. Böylece altı küçük çocuk, mezarın yakınına gelene dek kendilerine söylenen yoldan gitmiş. Orada beklemeye başlamış. \"Cesur nerede?\" diye sormuşlar birbirlerine. alanından çıkar çıkmaz, tepeyi dolanıp gölün kıyısına inmiş, ellerini çamura bulayıp yüzüne sürmüş, saçlarını kirletmiş ve mezarından yeni çıkmış ölü büyücünün görüntüsünü alana kadar her yerine çamur sürmüş. Sonra gidip mezar çukuruna yatmış ve çocukları beklemeye başlamış ... Tam o sırada Cesur çamurlu yüzünü kaldırmış ve ellerini ağaçlara doğru uzatmış. Üstünden damlayan çamurlarla mezarından yeni kalkmış bir hortlak gibi görünüyormuş. Çocuklar çığlığı basmış. Biri bayılmış, diğerleri köye doğru koşmaya başlamış ve her biri annesinin çadırında almış soluğu. Bütün kadınlar bağırmaya başlamış. Cesur, annesinin aklını başından alarak kendi çadırına girmiş. Kadın kap-kacağı düşürüp, çadırdan fırlayarak diğerleriyle birlikte bağırmaya başlamış. Gidip gölde yıkanana kadar da köyden hiç kimse küçük Cesur'un yanına yaklaşamamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ceylan-Kaplumbaga-Fare-Ve-Karga-Masali.html", "text": "- Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekliyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. - Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ciftci-Ile-Saka-Masali.html", "text": "Tokat'ın yiğidi çoktur. Sözünden döneni yoktur. Komşusu açken uyuyanın, Tokat'ta yatacak yeri yurdu yoktur. Söylenecek söz çoktur. Lakin çok sözde yalan, çok malda haram çoktur. Bekar gözüyle avrat alanın, yorgun gözle at alandan farkı yoktur. Zile kalesini alan Sezar'ın ''Geldim, gördüm, yendim.'' sözünü pek bilen yoktur. Bir çiftçi patateslerini sökmek için tarlasına gitmiş. Kazmayı toprağın bağrına sallamaya başlamış. Kazdığı yerlerden ilaçlık bir patates yumrusu dahi çıkmamış. Akşama kadar tarlanın kazılmadık yerini bırakmamış. -Çiftçi kardeş derdin ne? Niçin bu kadar üzgünsün? Derdini söylemeyen derman bulamaz, demiş. Çiftçi bir yıl boyunca toprağı ektiğini, suladığını, çapaladığını; lakin bir tane bile patates toplayamadığını anlatmış. Başçiftlik'in kışının sert geçtiğini, patates olmadan kışı atlatamayacaklarını anlatmış. -Üzülmene gerek yok çiftçi kardeş. Ben sana yardım edeceğim, demiş. -''Ummadık taş baş yarar'' diye boşuna söylememişler. Sen benim dediklerimi yap, gerisine karışma, demiş. Saka, önce tarladan kırk iri taş toplamasını söylemiş. Topladığı kırk iri taşı, at arabasına yüklemesini istemiş. Üstünde kırk iri taş yüklü arabayı Niksar'a götürmesini söylemiş. Niksar'a gidince bana teşekkür edersin demiş. kere maşallah. Allah seni nazarlardan esirgesin. Gençliğinde taş taşı, yaşlanınca ye aşı, demiş. Niksar göründüğünde çiftçinin ayaklarında; ne derman, ne de çarık kalmış. Nalları düşen zavallı atının ayakları da yara bere içinde kalmış. -Sultan'ın ordusu sel nedeniyle taşan nehri geçemiyor. Getirdiği erzakları bize ulaştıramıyor. Bu sene tarlalarda ne patates oldu ne de buğday. Sultanımız karşıya geçemese durumumuz çok vahim. Kışı nasıl geçiririz bilemiyorum. Gerçekten de durum çocuğun anlattığı gibiymiş. Nehrin karşı yakasında Sultan ve ordusu çaresizlik içinde bekliyormuş. Sultan mimarbaşını değiştirse de nehrin üstüne bir türlü köprü kurduramamış. Sonra çiftçinin aklına at arabasıyla getirdiği taşlar gelmiş. Taş yüklü arabayı nehrin kıyısına getirmiş. Tarladan çıkardığı kırk iri taşı azgın nehrin sularına atmaya başlamış. Kırk iri taş nehrin azgın sularını dindirmiş. Sultan ve erzak taşıyan ordusu güvenli bir şekilde karşıya geçmişler. -Sultanım Allah size ve ordumuza zeval vermesin. Ayağınıza taş değdirmesin. Ben bu kırk kese altını kabul edemem. Bu kıtlık zamanında; devletimizin ve ordumuzun bu altınlara benden daha fazla ihtiyacı var. Bu altınlar bana dert olur, demiş. Altınları kabul etmemeni anlıyorum; fakat sana bir iyilik yapmadan bu çadırdan çıkarsan külahları değişiriz demiş. -Sultanım bu adamın tarlaya ektiği tüm patatesler toprakta çürüdü. Buranın sert iklimine uygun patates verirsek bu çiftçi ve ailesi kışları daha rahat geçirir, demiş. -Demek kaybolduğun günlerde bu adamı buldun. Hem bize, hem de bu adama şifa oldun. Dediğin gibi olsun. Aşçıbaşına söyleyin bu adamın arabasına kırk çuval beyaz patates yükletsin. Adam tekrar nallattığı atının çektiği kırk çuval beyaz patatesi Başçiftlik'e götürmüş. Karşılaştığı her köylüye de bir çuval patates vermiş. Teneke sobanın gözünden üç patates çıkardım. Biri; biri bu masalı yazana, biri bu masalı anlatana, birisi de bu masalı dinleyene."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ciftlikteki-Hirsiz-Masali.html", "text": "Hüseyin Ağa'nın çocukları, Zübeyde Hanım, Mustafa ve Makbule çapayı almadıklarını söylediler. Bunun üzerine Hüseyin Ağa: Hanım, son günlerde çiftliğe yabancı biri geldi mi? diye sordu. Mustafa'nın sorusu odada bulunanların üzerinde soğuk duş etkisi yaptı. Gözler Mustafa'dan yana döndü. Hüseyin Ağa: Ne hırsızı? diyebildi. Hüseyin Ağa gece yarısına kadar çiftliğin avlusunda nöbet tuttu. Daha sonra nöbeti Mustafa devraldı. Mustafa avluyu en iyi görebileceği yer olan çiftlik evinin birinci kat merdiveninin orta sırasına oturdu. Alet dolabının bulunduğu kulübe yan taraftaydı. Eğer hırsız gelirse önünden geçecek ve onu rahatça görecekti. Aradan bir saat geçmişti ki, Mustafa karşıdaki ağaçlıktan hızlı adımlarla yürüyerek gelen bir gölgenin alet dolabının bulunduğu kulübeye girdiğini gördü. Gölge, o kadar rahat hareket ediyordu ki, hayret edersin. Sanki babanın çiftliği, gel gir hiç korkmadan, dimdik yürü, kazma, kürek, çapa eline ne gelirse al git. Mustafa köyden olan bu adamı ay ışığı altında tanımıştı. Onun mert, dürüst biri olduğunu biliyordu. Konuşmuşlukları, tanışmışlıkları vardı. Bırak Hüseyin Ağa'yı, bırak çifti-çubuğu, benim küçük dostum, sen büyümüşsün küçülmüşsün ama yine büyüyorsun ve sonsuza dek büyüyeceksin diyen birinin yani bu adamın, kendisini hiçe saymasını, kendisinin de bulunduğu çiftlikten bir şeyler çalmasını onuruna yediremedi. Mustafa kızgın bir şekilde yerinden kalktı, gitti kulübenin kapısının dört-beş metre gerisinde durdu, ellerini beline dayadı, bekledi. Biraz sonra kulübeden çıkan adam kapıyı kapadı. İki adım attı, Mustafa'yı gördü, elindeki kürek yere düştü. Adamın gözleri yaşardı, belli ağlıyordu. Adam elinin tersiyle gözyaşlarını sildikten sonra başını sağa-sola birkaç kere salladı ve küreği yerden alarak Mustafa'nın yanından yürüdü, gitti. Mustafa o gece sabaha kadar nöbet tuttu. Aslında Mustafa'dan sonra nöbet sırası amcasının oğluna geliyordu ama Mustafa amcasının oğlunun yerine de nöbet tutmuştu. Çünkü O, yarın yapacağı girişimleri bir plan dahilinde belirlemek istiyordu. Adam çapayı, küreği çalmıştı ama bunun bir nedeni olmalıydı. Kimse durup dururken başkasının malını izinsiz almazdı. Bu bir suçtu fakat suçluyu suç işlemeye iten nedenler vardı. Nedenlerin sebepleri vardı. Mustafa ertesi gün öğle vakitleri adamın evine gitti. Kapıyı dokuz yaşındaki Ahmet açtı. İnsanın taş yürekli olması lazımdı bu durum karşısında ağlamaması için. Mustafa gözyaşlarını tutamadı. Birkaç dakika sonra Mustafa ile Ahmet içeri girdiler. Ayşe yatakta yatan annesinin başucundaki sandalyede oturuyordu. Mustafa'yı görünce ayağa kalktı. Hasta kadın kollarını iki yana açarak Mustafa'nın sarılmasını bekledi. Mustafa sandalyeye oturdu ama bu davranışının sebebini açıklaması gerekti. Akıl ve mantık çizgisinden ayrılmayan insan olmanın bilincine varır. İnsan iradesini kullanarak gerçekleri görür. Yanlışta bile olsan doğru gözünün önündedir. Gözünün önündekini görmek için göz kapaklarını aralarsın yani okuyup öğrenirsin."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cig-Yumurtalar--Masali.html", "text": "Hep eli yüreğinde, o günün gelip çatmasından korkardı anam. Biri ablasının, öteki kaynının oğlu olunca baş eğmek, susmak ve ağlamak kalıyordu ona. İlk karşılaştıklarında, vuruşturulan çiğ yumurtalar gibi en az birinin kırılıp yere saçılacağını, ötekinin de iflah olmayıp hapis damlarında çürüyeceğini söylerdi. Uykudan uyanır uyanmaz, amcamların mayıs kokan sıcacık ahırında alırdım soluğu. Salman Ağam, babamdan bile çok severdi beni. Ahırına girdiğimde, karanlığa alışana değin hiçbir şey göremez, bir yere çarpmamak için kollarımı uzatır onu beklerdim. O, karanlıkta da görürdü. Kör gibi ayakta dikilirken, kendimi birden kucağında bulurdum. Aylarca görmediği yavrusuna kavuşmuş gibi sarılır, sıka sıka canımı çıkarırdı. Geniş omuzları, kalın kolları, kütük gibi sağlam sıcak gövdesiyle Salman Ağam, anlatmakla bitiremediği masal kahramanlarının en güçlüsüydü. Onunla ilgili aklımın almadığı durumlar vardı. Sorup öğrenmek isterdim ama oyuna öyle dalardık ki hep unuturdum. Neden hep ahırda hayvanlarla birlikte yaşıyordu? Yaşıtları, kış boyunca sabahtan akşama dam üstlerinde, aşık, ceviz, yumurta, el sende, saklambaç oyunları oynarken o bir çeşit hapis hayatındaydı. Hüzünlü ve acı içinde kıvrandığını görüyordum. Yarı karanlık ahırda, inek, öküz, manda demez hepsinin üstüne oturtur geri çekilir, korkumla alay ederdi. Ona göre, erkek adam ne düşer ne ağlar ne de korkardı. Boynuzlu ve boynuyla yük taşıyan hayvanlar, sırtlarında bir yabancıya hiç mi hiç katlanamazlardı. Huysuzlanır, arkalarını bir o yana bir bu yana çevirirlerdi. O halleri, ağlamakla gülmek arasında gidip gelmeme neden olurdu. En çok kır eşeğin üstünde rahat ederdim. Salman Ağam, üstüne beni oturtmak için eşeğe yaklaşınca hayvanın dişil kıpırdanışını, ağzını garip biçimde açıp açıp kapatmasını, aralarında bir çeşit iletişim gibi algılardım. Onun aylarca, hatta yıllarca süren ahır hapisliğine katlanmasının sırrı bu ilişkilerde saklıydı belki de. Çok sıkıldığı zamanlarda, ahırdaki kucak kavuşmaz, hayvanların sürtünmesiyle parlamış, cilalı gibi duran ardıç direklere yumruklar indirir, Aaah Leyla Gelin ah, yaktın beni yaktın! diye inlediğini görürdüm. Sevdiği kadını, buluttan sıyrılıp çıktığında her yanı aydınlatan sonra yeniden bulutların ardına gizlenen dolunaya benzetirdi. Adamım ölmüşüm, bitmişim ben, küçüksün duaların kabul olur, dua et de Allah canımı alıp kurtarsın bu çileden! Ahdimi alsam, şöyle bir sarılıp yatsam, ömrüme yanmayacağım, der sevdiğine sarılır gibi yeniden bağrına basardı beni. Sonra unutulurdum birden. Gözlerini ahırın küçük ışık deliğine diker, karşısında, yoluna ölümü göze aldığı sevdiği varmış gibi konuşmaya başlardı. Boşuna yemin etme Leyla'm, yaptın, yaptın! diye sürerdi konuşma. Söylediklerinden, Leyla adında bir geline fena halde yanık olduğundan başka bir şey çıkaramazdım. Durumunun iç açıcı olmadığını hissetmem gözlerimin dolmasına neden olurdu. Doluktuğumu fark edince yeniden bağrına basar, Senden başka kimsem yok adamım, Allah bile beni unuttu, diye herkese sitem ederdi. O'nu yitirdikten sonra dilim tutulmuş, uzun süre konuşamamış, herkesi korkutmuştum. Salman Ağam neden öldürüldü baba? dediğimde, dilimin çözüldüğünü görerek çok sevinmişti. Sorumun ağırlığı karşısında sevincinin gölgelendiğini görünce, işini kolaylaştırmak için kucağına oturup gözlerinin, dolukan gözlerinin içine bakmıştım. Saçlarımı okşayıp, yanaklarımdan öperek başlamıştı konuşmaya. Sesindeki hüzün içimi, anlattıklarından daha beter acıtmıştı. Ha babam ha, sen de mi unutamadın Salman Ağanı? Ahırda saklandığı iki yıl boyunca ve ölümünden sonra çektiklerimizi anlatmak öylesine zor ki, demişti. Yıllardır iki ateş arasında yaşadık. Aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık! Bir taraf benim, öteki taraf ananın kardeşinin oğlu. Birine selam versek diğeri düşman kesiliyordu bize. İnsanıyla, hayvanıyla köyün yarısından çoğunun sulandığı Erikli Pınar'da bir tenhalık vardı o gün. Önünde uzunca bir oluk, üst açık geniş avlusunda çimek taşları ve yunak kazanlarını oturtmak için sayısı değişen ocaklar bulunurdu avluda. Birkaç ailenin birden temizliğe giriştiği, kız-oğlan çıplak çocukların ve annelerin bağırtılarının ayyuka çıktığı günler, bayram yerine dönerdi Erikli Pınar. Ağlamayım, gevezelik edip kafasını şişirmeyim diye anamın ağzıma tıkadığı kenger sakızı, keskin dişlerim arasında ezip yumuşatmaya çalışıyordum. Bir yandan başımdan aşağı döktüğü kaynar suyla haşlanırken, bir yandan ufalanıyordum anamın avuçları arasında. Önce kulaklarımızı tırmalayan bir çığlık sesi duymuştuk... Sabuna kapattığım göz kapaklarım kendiliğinden açılıvermişti. Anamın gözlerinin dışarı pörtlediğini, taş kesildiğini görmüştüm. Elindeki su dolu bakır tası fırlatıp atmıştı. Pınarın duvarına çarpan tasın sesi, bağırtısına karışarak yankılanmıştı. Gözlerim acıyordu. Ağlıyordum. Anam sele kapılmış gibi yok oluvermişti bir anda. Ardınca koşmak geldi aklıma. Pınarın önünde kirli suların yayılarak aktığı, akmaktan çok dinlendiği dereyi, ayağıma batan taşlara aldırmadan geçtim. Dereye doğru, söğütlerin gölgesine koşuşan koyun sürüsü sarmıştı her yanımı. Koyunlar, sert tırnaklarıyla çıplak ayaklarıma basıyor canım acıtıyorlardı. Aralarından sıyrılıp çıkmam olanaksızdı. Biraz ötede ne zaman biriktiğini anlayamadığım bir kalabalık vardı. Bağırtılar, çağırtılar, koyun melemelerine karışıyordu. Teyzemin oğlu Hasan Ağamın, söğütlerin arasından arkasına bakarak, düşe kalka evlerine doğru kaçtığını gördüm. Sürü, ıslak gövdemi çıkardığı tozla sıvayarak, gölgeliğe ulaşmak için kısa sürede uzaklaşmıştı yanımdan. Yine tek başıma yine çırıl çıplak ortadaydım. Kalabalık yarıldı, iri bir adam, sırtında kafasından kanlar saçılan başka bir adamı taşıyordu köye doğru. Yüzünü kan örtmüştü adamın. Anamı hiç böyle görmemiştim, bir yandan çırpınıyor bir yandan ağlayıp bağırıyordu. O telaşı içinde yine de beni gördü. Bir anda kendimi kucağında buldum anamın. Göğsü nasıl da inip kalkıyordu. Büyük bir kargaşa vardı çevremizde. Pınarın önünde, bir kovuğa tıkılmış giysilerimi aceleyle giydirdi. Yine kucaktaydım. Eve doğru koşuyorduk. Yüksekçe bir duvar ayırıyordu amcamlarla bizim evi. Sönmüş arı kovanına benzeyen bizim evin sessizliğine karşın amcamlara girip çıkanın sayısı belirsizdi. Anam yandaki kıyameti görmüyormuş gibi doğru evimize daldı. Sedirin üstüne fırlatıldım. Kapıdan dışarı çıkarsan öldürürüm seni! Ben gelene değin yerinden kıpırdamayacaksın, diyerek, gözyaşları içinde fırlayıp gitti. Anamın sözünü tutup koyduğu yerde bir süre kıpırdamadan oturmuştum. Kimsenin umurunda olmadığımı anlayınca dışarı çıktım. Amcamlarda çok kötü, çok büyük şeyler olduğunu hissediyordum. Koşuşan, ağlayan, sızlayan, kanayan insanlar arasından Salman Ağamı bulmak umuduyla ahıra doğru yürüdüm. Kocaman, şapkalı adamların başına biriktiği biri yatıyordu sekide. Çevreye saçılmış kan lekelerini görünce, her yerle birlikte ben de dönmeye başlamıştım. Düşmemek için, yanımdaki direğe yapıştım. Kimsenin beni görmediği gibi kendim de bilmiyorum ne yaptığımı. İyice sokuldum kanayan adamın yakınına. Salman'ım yavrum, yiğidim, gözümün kökü! diye hırıltılı, tükenmiş sesiyle iki yana sallanarak ağlayan Salman Ağamın anasını gördüm. Yığılıp kalmıştı, kanlar içinde yatan oğlunun ayak ucuna. Korkudan ağlayamıyordum. Şapkalı adamlar Salman Ağamın ellerini tutmaya çalışıyorlardı. Her koluna iki kişi yapışmıştı. Bıraksalar, kafasındaki yarıktan tutup ikiye bölecekti kendi başını. Fışkıran kan, adamların ellerini kollarını kırmızıya boyamıştı. Kıpırdamasın diye iki kişi de bacaklarının üstünde oturuyordu. Ayaklarında renkli, işlemeli çorapları vardı. Kan bulaşmamıştı çoraplarına. Başındakiler hastaneden, doktordan, taşımak için ihtiyaçları olan bir at arabasının bile köylerinde bulunmamasının utancından söz ediyorlardı. Kağnıyla iki saatten fazla sürermiş, hastanın dayanması mümkün değilmiş o yola. Damın üstünde devam eden kavgada yaralananları getiriyorlardı arada. Salman ağamın iki abisi de baygın indirildi damdan. Atlı araba geliyor! Yaylı geliyor! diye bağıran çocuklar avluya girdiğinde Salman Ağamın eli kolu yanına çoktan düşmüştü. Gırtlağından çıkan hırıltı, kadınların gülüyorlar mı ağlıyorlar mı ayıramadığım korkunç sesini bastırıyordu. Babamı ilk kez gördüm. Hiç kimseyi görecek durumda değildi. Yaylıyı, olayı duyar duymaz kente koşmayı akıl eden babam getirmişti. Götürdüler... Nedense onun artık acı duymadığını düşünüyordum. Dam üstündeki kavga da sönmüş gibiydi. Adamlar hep birlikte, atlı arabanın arkasından yürüyüp uzaklaştılar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cik-cik-xanim-Masali.html", "text": " Ay qarı n n , ayağıma tikan batıb, g l bunu çıxart. Qarı n n , m nim tikanımı ver özüm . Hardan alım? Atdım t ndir , yandı. M n n borc, tikanımı verirs n ver, verm yirs n çör yini götürüb qaçasıyam. B r k tli olsun, çoban qardaş! Al sana bir isti çör k g tirmiş m, doğra süd , ye. Cik-cik bacı, g l s n d ye. M n toxam, yemir m, sağ ol. Çoban qardaş, daha bundan artıq dura bilm r m. Çör gimi ver, gedir m. Çör gi hardan alım, yedim, çıxdı getdi. M n n borcdı, yedin çör gimi. Vers n ver, yoxsa, qoyununun birisin götürüb qaçaciy m. Balam, m nd n günah var? S n özün çör yi verdin ki, ye, m n d yedim. S nd n güc il almadım ki... Cik-cik xanım bir oyana uçdu, bir bu yana uçdu, çobanın bir yaxşı kök qoyununu caynağına vurub götürdü qaçdı. Çoban qaldı ağlayaağlaya ki, axşam ağam m ni dög c k. Cik-cik xanım, gedirik padşaha g lin g tir k. M nim qoyunumu yediniz. M n d gedib v zind bu saat g linini götürüb qaçaciy m. Cik-cik xanım o q d r gözl di ki, g lin daramba-durum il darvazadan iç ri gir n kimi soxulub atın üstünd n g lini alıb qaçdı. Padşah da bir başına dögüb, bir gözün dögüb, qaldı ağlaya-ağlaya. Salamm l k, ay aşıq qardaş! G l m n g linimi verim, s n d sazını ver m n . Aşıq g lini götürüb getdi. Cik-cik xanım da sazı alıb oturdu bir fındıq ağacının kölg sind başladı yavaş-yavaş sazı dınqıldatmağa. Bird n ağacdan bir fındıq düşdü s rç nin başına, ele oradaca o derin bir yuxuya gedir. Nagil bittiyine göre bütün körpelerin yuxusu sirin olsun."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cilgin-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp aniden yerinden fırladı ve \"eyvah mahvoldum\" gibilerinden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi. Bir anda buz gibi bir hava esti içeride. - Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü bir şeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir. - Faiz veya repo da olabilir, diye araya girdi. Yüzde iki yüz sınırı aşıldı. - Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi. Bugün döviz aniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı. - Kesinlikle yanılıyorsunuz, diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı insan böyle bir şeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir. - Konuşmakla vakit kaybetmeyelim, diye gürledi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içeriden... -Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fani olduğundan, bu iş ihmale gelmez."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cimri-Adam-Masali.html", "text": "Bir zamanlar cimri bir adam yaşarmış. Öyle cimriymiş ki bütün mallarını altınla değiştirmiş. Bir çuval altını olunca da gidip bir ağacın dibine gömmüş. Gelgelelim aklı hep altınlarındaymış. Onları düşünmekten gözüne uyku girmez olmuş. Yemeden içmeden kesilmiş. Gece gündüz demez, aklına estiği zaman gider, toprağı kazarmış. Sonra altınlarını bir bir sayarmış. Rastlantı bu ya. Oradan geçen biri olanları uzaktan görmüş. Bakmış ki bu iş her gün tekrarlanıyor, durumu hemen anlamış. \"Bu adam cimrinin biri\" diye düşünmüş. Bir zaman sonra bizim cimri yine toprağı kazmış. Kazmış ama altınlar yerinde yok! Ne yapsın? Başlamış dövünmeye, çırpınmaya. Uzun zamandır cimriyi gözleyen adam dayanamamış. \"Ne var? Ne oldu da böyle ağlıyorsun?\" diye sormuş. - Daha ne olsun? Altınlarım yok olmuş. Hepsi çalınmış! - Altının ha varmış ha yokmuş. Harcayıp yemedikten sonra bir taş al, altın yerine onu göm. Senin için hiç fark etmez, demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cinlerin-Masali-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Gökte yıldız, denizde balık bolmuş. Hava temiz, güneş sıcak, dünya güzel, karınlar tokmuş. Efendim günlerden bir gün akıl almaz bir şey olmuş. Yıldız Parkı'nın koruluğunda eli yüzü kırmızı, saçları yeşil, gözleri sarı; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim; dili reçel, yüreciği şeker bir cin yavrusu mahsur kalmış. Ama nasıl? Onu dün buraya, farkına varmadan, bir afacan getirmiş. Afacan ağaçlara gerili hamakta masal okurken uykuya dalmış. Eski masal kitabının sayfası öylece açık kalmış. Tam o sırada masaldaki Cincik merakla kitaptan dışarı uzatmış başını. Sonra dışarı fırlamış. Herhalde hep aynı masalın kahramanı olmaktan sıkılmışmış. O sırada çocuk uykudan uyanmış. Masal kitabını kapamış, çantasına atmış. Ve Cincik dışarda kalakalmış. Eee n'olacak? Afacan masal kahramanının dışarda olduğunun farkına varamadan ailesiyle çekip gitmiş. Cincik de dönememiş masalına tabi. Artık gerçek dünyada ve yalnız başınaymış. Masalda küçük çocukların ürktüğü bir kahramanken şimdi kendisi ürkmekteymiş. Ahh! Hava da kararıyormuş giderek. Sıcak hava serinlemeye, yapraklar kıpırdamaya başlamış. Kıpırdayan ve de hışırdayan yapraklardan ürkmüş Cincik. Bir sincap atlamış yere. Bir meşe palamudunu kapıp koşarak tırmanmış ağaca. Daldan dala atlayarak uzaklaşmış. Dallar sallanıp durmuşlar ardından. Sincaptan ve sallanan dallardan ürkmüş küçük cin. Sonra derenin orda bir köpek ulumuş, yakında kediler miyavlamış, uzakta puhu kuşu huuu hu! diye ötmüş, topraktaki kuru yapraklar foşurdamış. Hepsinden tek tek ürkmüş. masalsitesi.com Şekerden yüreciği erimiş sanki. Ne bilsin yaprakların kıpırdaması, sincapların koşturması, köpeklerin uluması, kedilerin miyavlaması ve gerçek dünyadaki bir sürü hareket, bir sürü ses korkulacak şeyler değildir. Masalını özlemiş. Eski masal kitabınının saman sarısı sayfalarına, mürekkep kokulu satırlarına dönmek istemiş. Ne çare! Hüzünle oturmuş toprağa gözlerinden mavi yaşlar dökülmüş. Düğme burnunu çeke çeke ağlamış. O da ne! Kendisine yaklaşan ayak sesleri işitmiş. Güçlükle kendini çalıların arasına atmış. Yaklaşan her neyse ay ışığında belli belirsiz görünüyormuş. Ama belli ki yaklaşan şey, Cincik'in iki üç katı kadarmış. Amman amman! Cincik iyice sinmiş. Koca karaltı yaklaşmış yaklaşmış, yaklaşmış. Ay ışığı karaltının yüzünü aydınlatmış. Bu şey Cincik'e benziyormuş. Gözleri onun gibi sarı, teni onun gibi kırmızı, saçları onun gibi yeşilmiş. Bu kadar olur yani. Her şeyi tıpatıp onun gibiymiş. Yalnız, ondan bayağı büyükmüş. Cincik adıyla seslenen benzerini önce yadırgamış ama sonra dayanamayıp, İyiyim. De... Ne vardı? Ne istiyorsun benden? demiş şeker yüreciği korkuyla çarparak. Küçük cin, büyük cinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış. Cincik, Yani korkma diyince korkulmasa ne güzel tabi. Ama korkuyosun işte normal olaraktan. demiş. Sonra Cin tekrar kaybolmuş. Cincik tekrar korkmuş. Bir süre sonra Cin tekrar belirmiş. Cin böyle böyle oynamış Cincik'le. Gel zaman git zaman Cincik gerçek dünyaya alışmaya başlamış. Ve aslında, biraz sonra ne olacağını bilmediği ve aklına nedense hep kötü şeyler getirdiği için korktuğunu anlamış. Cin, Cincik ile korulukta, dere yatağında, köşklerde, sarayda ve hatta Boğaziçi'nin sırtlarında Püffff! Poffff! oyunu oynamış sürekli. Bu oyunla Cincik korkusunu yenmiş ve büyümüş. Aradan yüzlerce ve yüzlerce yıl geçmiş. İki Cin aynı boya gelmişler. İkiz gibi birbirlerine benzemişler. Hatta Cincik, Cin'e gözünden kaçan şeyleri anlatmış. Öğretmeninin öğretmeni olmuş sanki biraz. Yıldız Parkı'nda gene öyle dolaşıyorlarmış Bir de ne görsünler. Bir afacan elinde eski bir masal kitabı, hamağa uzanmış masal okuyor. Bu masal meğersem iki cinin içinden çıktığı masal değilmiymiş. İkisi de heyecanla hamağın başına gitmişler. Masala bakmışlar. Gözleri satırları izlemiş. Heyecanlanmışlar. İkisinin de şeker yüreğinden masala dönmek geçmiş. Sicim dudakları iyice incelmiş. Ama ister cin ol ister insan her varlık alıştığı, korkusuz yaşadığı yeri sever. Değil mi? Hele de sağlam bir dostun varsa. Hayat iyice güzelleşir. Bu yüzden, evet, masala dönmemişler. Ve gerçek dünyada yaşamaya karar vermişler. Gerçek dünyada korkusuz ve mutlu yaşamaya devam etmişler. Gökten üç elma düşmüş. Biri masal okurken uyuklayan afacanın, biri Cinlerin, biri de bu masalı şeker gibi bir yürekle anlayanın başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cirak-Rustemin-Bir-Gunu-Masali.html", "text": "Yol uzun, sipariş dağıtımı çoktu. Rüstem bisikletine bindi, yeniden yola çıktı. Ressam Ali Amca onu bekliyordu. Evinin her bir yanı Ali Amca'nın yaptığı renk renk resimlerle doluydu. Ali Amca, Rüstem'e son yaptığı tabloyu gösterdi. Çalışma odasının duvarını süsleyen resim, öten bir kuşun resmiydi. Ressam Ali Amcadan sonra tıngır mıngır giden bisikletiyle Rüstem Ayfer Hanım'ın evi önünde durdu. Ayfer Hanım iki sepet dolusu sipariş vermişti. Sepetin biri çocukları için istediği süt şişeleriyle doluydu. Herkesin istediğini yerine ulaştırdıktan sonra Rüstem geri dönerken yolda misafirliğe giden arkadaşı Cemil ile karşılaştı. O gün arkadaşları Murat'ın doğum günüydü. Onu kutlayacaklar, pasta yiyeceklerdi. Murat dokuz yaşına basıyordu. Pastayı yedikten sonra Murat kendisine getirilen hediye paketlerini açtı. Arkadaşlarının getirdiği hediyeleri görünce çok sevindi. Rüstem, Murat'ın doğum gününden habersizdi, o yüzden hediye getirmemişti. Buna karşılık bütün misafirleri bisikletine bindirdi, kırlara gezmeye götürdü. Bu kısa gezinti hepsini sevindirmişti. Rüstem götürdüğü gibi yine hepsini geri getirdi. Sonra vedalaştı, Murat'a nice mutlu yıllar diledi, işine döndü."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cirkin-Kiz-1-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu mısır tanesinden çokmuş. Yeşil olmalı, al olmalı, masallar masal olmalı. Her masalda bir ibret var, gerçeğe misal olmalı. Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı. Ben diyeyim uzakta, siz deyin yakında, Gülşen ve Nurşen adında iki kız kardeş yaşarmış. Bu kişiler kardeşmiş ama patlıcan ile soğan kadar bile birbirlerine benzemezlermiş. Gülşen çok güzel, Nurşen de çok çirkinmiş. İkisini yan yana görenler kardeş olduğuna inanmazlar, Gülşen'e bakıp; Ne kadar güzel bir kız! der ve övgüler yağdırırken, Nurşen'e bakıp;Bu da kardeşi mi? Hiç ablasına benzemiyor, pek çirkin. Derlermiş. Nurşen bu duruma çok üzülüyormuş. Güzel olmayı elbet o da çok istermiş, fakat elinden bir şey gelmezmiş. Gülşen, güzel olduğu için çok kibirlenirmiş. Kardeşine kızdığı zamanlarda çirkinliği ile alay edermiş hep. Yine böyle bir gün zavallı kardeşiyle alay etmiş. Nurşen ağlayarak evden çıkmış, ormana doğru koşmaya başlamış. Ormanda da uzun süre koşmuş. Yorgunluktan bitkin bir hale düştükten sonra durup etrafına bakmış. Hiç görmediği bir yermiş burası. Evlerine dönmeyi istemiş ama yolu bulamamış. Ormanda kaybolduğunu anlayınca korkarak geceyi geçireceği bir yer aramaya başlamış. - Affedersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş. - Hayır, diyerek kapıyı yüzüne kapatmış güzel kız. Nurşen çaresizlikle ne yapacağını düşünürken kapı tekrar açılmış. - Eğer elinden iş gelirse, temizlik ve yemek yaparsan kalabilirsin, demiş. Kız, Nurşen'in dinlenmesine fırsat vermeden önüne kova ile süpürge koymuş. Nurşen pislikten berbat olan kulübeyi pırıl pırıl temizlemiş. Sonrada bir güzel yemek yapmış. kız bütün bir gecede asık bir yüzle Yalnızlıktan sıkıldım, Deyip durmuş. - Af edersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş. Tabi çok memnun olurum demiş kız; Onu içeriye almış. İçeride bir aslan, bir kaplan, bir ayı ve bir yılan varmış. Dostlarım dediği hayvanlarla Nurşen'i tanıştırmış. Çirkin kız Nurşen'in önüne çeşit çeşit yiyecekler koymuş. İyiliksever kızın adı Zülfiye'ymiş. Nurşen, Zulfiye'ye ormandaki güzel kızdan söz etmiş. O benim kız kardeşim, demiş Zülfiye. - Geçekten çok üzüldüm bu olanlara demiş. Hayır, üzülme diye yanıtlamış kız. Ben ormanda çok mutluyum. Benim burada hayvan arkadaşlarım var ve onları çok seviyorum, deyip gülümsemiş sonra. Nurşen gece rahat bir uyku uyumuş. Sabah uyandığında kulübeye başka hayvanlarda gelmiş. Zulfiye, sevgi ve şefkatle yaralı bir tavşanın ayağını sarıyormuş. Nurşen, Zülfiye'ye baktığında onun çok güzel olduğunu düşünmüş bir an. Oysa ilk gördüğünde onu çirkin bulduğunu hatırlayınca şaşırmış. Birden kuşlar gibi hafiflemiş. Nurşen; Güzelliğin sırrını buldum. Diye koşarak Zülfiye'nin boynuna sarılmış ve ona teşekkür etmiş. Birkaç gün daha kulübede kaldıktan sonra Zülfiye'nin arkadaşı güvercinin yardımıyla evine dönmüş. Nurşen çok mutluymuş. O günden sonra Nurşen kimsenin ona çirkin demesine aldırış etmemiş. Onu tanıyanlar onu daha çok sevmeye başlamışlar. Gülşen de kardeşiyle alay ettiğinde, kardeşini artık neden kendisine kızmadığını hep merak etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cirkin-Ordek-Yavrusu-1-Masali.html", "text": "Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; \"Umarım değişir..\" dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona \"çirkin ördek yavrusu\" diye sesleniyorlardı. Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku...Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi. Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu. İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!... Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cirkin-Prenses-ve-Bulbul-Masali.html", "text": "Uzak diyarlarda, büyük bir şatoda çirkin bir prenses yaşarmış. O kadar çirkinmiş ki görenler ondan korkarmış. Bu durumuna oldukça üzülen çirkin prenses aynalara bakamaz olmuş. Şatoda bütün aynaları kaldırtmış. Hiç bir yerde kendi çirkinliğini gösterecek ayna, vazo bırakmamış. Her gün bu durumuna oldukça üzülen prenses saatlerce ağlarmış. Yıllar önce içtiği o güzel deredeki sudan dolayı bu çirkin hale gelmişti. Güzel olmak için çok çareler aramış ama bulamamıştı. Bu yüzden genç yaşta çirkin olmuş ve kimse onunla evlenmek istemiyor, hatta kaçıyormuş. senin çirkinliğine aldırmayan sadece güzel huyun için sevecek birini bulursun diyerek çirkin prensese veda etmiş. Bu konuşmalardan sonra çirkin prenses az da olsa üzülmeyi bırakmış ve şatodan çıkarak ormanda biraz dolaşmak istemişti. Bülbülün söyledik gerçekten doğruydu. Çirkin olması huyunun kötü olmasından daha iyiydi. Uzun uzun dolaştıktan sonra karşısına bir genç çıktı. Bu genç çok yakışıklı ve uzun boyluydu. Atıyla giderken çirkin prensesi fark etmedi ve ona çarptı. Yere düşen çirkin prensesi hemen kaldırmak için atından inen genç prensesten özür diledi. Prenses şaşkın şaşkın gence bakarken kendisiyle konuşmasına şaşırdı. Genç yakışıklı ona kim olduğunu sordu. Onu evine götürmeyi teklif eden genç, çirkin prensesle bol bol konuştu. Ondan çok hoşlanan genç yakışıklı her gün çirkin prensesi görmeye geliyordu. Bir gün çirkin prensesle evlenmek istediğini söyledi. Çünkü onun çirkinliğinden çok onun iyi bir kişi olmasını seviyordu. Bundan oldukça mutlu olan çirkin prenses genç yakışıklı ile evlenmeyi kabul etti. Artık çirkin olmasına üzülmeyen prenses düğün gününü sabırsızlıkla bekliyordu. Düğün sabahı uyandığında yardımcısı odaya geldi ve gözlerine inanamadı. Çirkin prenses adeta güzeller güzeli bir prenses olmuş ve büyü bozulmuştu. Çünkü artık prenses çirkin olmasına üzülmeyip kendini öyle kabul etmesi büyünün bozulmasına neden olmuştu. Böylece genç yakışıklı ile evlenip uzun yıllar mutlu mesut yaşadılar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cizmeli-Kedi-1-Masali.html", "text": "Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış. Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kral'la görüşmek istediğini söylemiş. Kral'ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, Yüce Efendimiz, size Efendim Marki'den bir hediye getirdim, demiş. Bu hediye Kral'ın çok hoşuna gitmiş. Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedi'nin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın, demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral'ın Prenses'le, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş. O sabah, Kral'ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. Yardım edin! Yardım edin! diye bağırmış. Efendim Marki boğuluyor! Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış. Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Kral'a, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. Kral, hiç gecikmeden Marki'ye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedi'nin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış. giyinmiş olan Marki'ye bir bakışta aşık olmuş. Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rastgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Dev'in şatosuna varmış. Öyle diyorlarsa, öyledir, demiş Dev alçakgönüllülükle. İmkansız mı? diye gülmüş Dev. Benim yapamadığım şey yoktur! Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Coban-Hasan-Masali.html", "text": "Vaktiyle, uzak diyarların birinde, buz gibi soğuk pınarların aktığı, yemyeşil çayırlarında binbir çeşit çiçeklerin açtığı bir köy varmış. Bahar geldiği zaman rengarenk kelebekler uçup binbir renkli çiçeklere konarmış. Hele bir de koskocaman ağaçlar varmış ki, boyları neredeyse göğe değecekmiş. Soğuk pınarların aktığı bu uzak diyarda bir de Hasan adında küçük bir çoban varmış. Çoban Hasan, baba mesleği olan çobanlığı pek bir severmiş. Nasıl sevmesin ki, bir sürü koyunları, kuzuları ve de keçileri varmış. Çoban Hasan koyun sürüsünü önüne katar yemyeşil bozkırlara otarmaya götürürmüş. Derken günlerden yine güneşli bir bahar günüymüş. Çoban Hasan, koyunlarından kıvırcık olanının yavrulayacağını öğrenmiş. O kadar mutlu olmuş, o kadar mutlu olmuş ki sevinçten koskocaman çayırlarda bir o yana bir bu yana koşup duruyormuş. Günler günleri aylar ayları kovalamış ve Çoban Hasanın kıvırcık koyunu sonunda yavrulamış. Mini minnacık küçücük bir kuzu dünyaya gelmiş, görenleri kendine hayran ediyormuş. Bir de annesinden iştahla süt içmesi yok muu, seyretmeye doyum olmuyormuş. Çoban Hasan kuzusuna çok iyi bakıyormuş fakat diğer büyük koyunların keçilerin de çayırlarda otlaması gerekliymiş. Kararını vermiş, küçük kuzusunu da bozkırlarda otarmaya götürecekmiş. Bir sürü koyunlar keçiler çayırlardan geçip bozkırlara doğru yol almaya başlamışlar. Hasan koyun sürüsünün arkasından geliyormuş. Çoban köpeği Çomar da sürüye kurtlar saldırmasın diye önden gidiyormuş. - Gelemem çünkü bu gün kasabaya inmem gerekiyor. Öylesine dolaşıyordum, birazdan minibüs gelecek yetişmeliyim. - Aman Yarabbi bu ne kadar şirin bir kuzu. Bak Hasan, bilirsin buralarda kurtlar çakallar çok olur, sakın kuzuyu kurda kaptırmayasın. - Bir şey olmaz sen merak etme benim kuzum arslan gibidir. - Peki öyleyse, ben gidiyorum, haydi hoşça kal. Hoş sahiden de kurt değil, lafın gelişi işte korku gibi bir şey. Çoban Hasanı bir düşüncedir almış! - Hay Allah, ne yapsam acaba minik kuzumu gerçekten de kurtlar kapar mı? Ne yaparım ben sonra En iyisi kuzuyu kucağımda taşıyayım, hem sürünün de gerisinde kalmaz, demiş ve gerçekten de kuzusunu kucakladığı gibi bozkırın tepesine çıkarmış. Artık o günden sonra her bozkıra gidişinde kuzuyu kucağında taşımış. Nihayet kuzucuk büyümüş ve annesi gibi kıvırcık başlı bir koyun olup sürüye katılmış. Çoban Hasan da kuzuyu taşımaktan kurtulmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Coban-Keloglan-Masali.html", "text": "\"Sen yapamazsın, okuman gerek\" diye ısrar etmelerine rağmen, annesinin de rızasını alarak çobanlığa başlamış. Meğer Keloğlan'ın amacı babasını öldüren eşkıyaları köylülere yakalatmakmış. Sabah erkenden köyün koyunlarını alıp düşmüş yollara. Bir dağın eteklerine gelmiş. Dağın kenarından da dere geçiyormuş. Koyunlar başlamış dereden su içmeye. Keloğlan çok yorgunmuş, kendi kendine: \"Şu ağacın gölgesinde biraz dinleneyim\" demiş. Ağacın altına uzanmasıyla yorgunluktan uyuması bir olmuş. Bu arada koyunlar da susuzluklarını giderdikten sonra başlamışlar otlanmaya. Karınlarını doyurduktan sonra etrafa yayılmışlar. Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Derken akşam olmuş. Köylüler koyunların gelmediğini görünce telaşlanmışlar. \"Canından olmak istemiyorsan çabuk gel!\" demişler. Keloğlan, eşkıyaları kandırdığına sevinerek köyün yolunu tutmuş. Amacı, köylüleri getirip eşkıyaları yakalatmakmış. Bir süre yol aldıktan sonra kendisini aramaya çıkan köylülerle karşılaşmış. Heyecanla olanları anlatmış. Köylüler hemen Keloğlan'la birlikte sürünün olduğu yere gitmişler. Gizlice eşkıyalara yaklaşmışlar ve birden üzerlerine atılarak eşkıyaları kıskıvrak yakalamışlar. Keloğlan babasının katillerini yakalatmanın sevinciyle köylülere: \"Babamın katillerini yakalattım, ben artık çobanlık yapmayacağım, okuluma devam edeceğim.\" demiş. Sonra da mutlu bir halde evinin yolunu tutmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Coban-Kizi-Masali.html", "text": "\"Hanımım, çok yakında güçlü kuvvetli bir oğlun olacak ama bu oğlan onunla aynı gün doğan bir çoban kızıyla evlenecek,\" demiş. Bunu duyan kadın çok sevinmiş hemen kocasına büyücüden duyduklarını anlatmış. Ama Bey karısı gibi sevinmek yerine bu duruma çok kızmış. \"Koskoca bir bey oğlu gidip fakir bir çoban kızı ile evlenemez!\" diye bağırmış. Aradan günler, aylar geçmiş. Beyin karısı bir oğlan doğurmuş. Bey, oğlunun doğduğu gün çevredeki çobanların evine bir adam yollamış. Kimin kızı olduğunu öğrenecek ve o kızı öldürecekmiş. Böylelikle oğluna zengin başka bir kız bulacakmış. Sonunda bir çobanın da o gün kızının olduğunu öğrenmiş. Hemen o çobanın evine gitmiş. Kapıyı çalmış. verip bu gece beni burada yatırıverir misin? demiş. Çoban da çok iyiymiş. Bir göz odam var. Benimle beraber karımla dün doğan kızım beraber yatıyoruz. Sen de bir köşede yatarsın. demiş. Gece olunca Bey küçük kızın yanına bir yılan bırakmış. Bu yılanda gidip kızı ısırmış. Bey kızın öldüğünü düşünüp hemen evden kaçmış. \"Yeter ki evlen, kimle evlenirsen evlen,\" diye söylenip duruyormuş. Beyin oğlu bir gün dere kenarına balık tutmaya gitmiş. Orada bir kız görmüş. Kızı çok beğenmiş. Kız da onu beğenmiş. Oğlan hemen babasına söylemiş. Bey de oğlu evlensin diye hemen kızı istemiş. Düğün gecesi gelince gelin kız başında duvak at üstünde bey oğlunun evine gelmiş. Bey oğlu ve kızı evlendirmişler. Düğün bitince gelin kız başındaki duvağı kaldırmış. Bir ne görsünler gelinin boynunda bir yılan ısırığı izi! Bey görür görmez bu kızın öldürmeye çalıştığı çoban kızı olduğunu anlamış. Meğerse o gün Bey kaçıp gidince kızın anası babası sese uyanmış. Çoban hemen kızına yılanın panzehrini sürmüş. Küçük kız da iyileşivermiş. Bey, yaptıklarından çok pişman olmuş. Kızın ailesinden özür dilemiş ve bir daha kimseye kötülük etmeyeceğine söz vermiş. Beyin oğlu ve çoban kızı da mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Coban-ve-Agac-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "\"Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık\". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu. nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan. Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zat olduğunu söylerlerdi. Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cocuk-Masallari-Nasil-Olmali-Okuyun.html", "text": "2-3 yaşları arasındaki çocuklara ne tür hikayeler okunabileceği, ne tür masallar anlatalabileceği hangisinin zararlı sayılacağı konusunda, anneler genellikle kararsız kalmaktadır. Masal, hiç bir zaman korkunç olmamalı, ama tehlikeli durumları sergilemeli ve iyi bir sonla noktalanmalıdır. 2-3 yaşları arasındaki çocuklar için yazılan bütün çocuk kitaplarının ya da masalların hoşa gidecek şeyler olduğunu söylemek olanaksızdır. Örneğin, bazılarında, Grimm Kardeşler'in Küçük Kaz Çobanı adlı hikayesinde olduğu gibi, bugünkü ortama hiç uymayan kişiler ve olaylar konu edilmiştir. Bu yüzden, bu gibi hikayeleri okurken, sözü geçen kahramanların aslında var olmadığı, olayların gerçekdışılığı konusunda çocuğun uyarılması gerekir. Ayrıca, çocuğunuz eğer haftalar boyunca hep aynı hikayeyi dinlemek isterse, bunu anlayışla karşılayıp, gönlünü edin. Bu tekrarlamalardan çocuk belirli bir güven duygusu kazanır. Eğer içinde kuvvetli bir güven gereksinmesi varsa, uygulamak istediğiniz her tür değişikliğe karşı, kendisini savunmak isteyecektir, bu arzusuna karşı gelmeyin."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cocuklari-Terbiye-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Vaktiyle bir mahallede zengin bir adam varmış. Bu adamın iki tane oğlu varmış. Fakat bu adamın çocukları çok şımarık ve başıboşmuş. - Komşu, şu oğullarına biraz din dersleri verdirsen senin için çok iyi ve hayırlı olur. Dini terbiye öğrenen çocuklar güzel ahlaklı olurlar. Sonra bana dua edersin. Bak ben yaşlı, görmüş geçirmiş, tecrübeli bir adamım. Siz daha gençsiniz, ne de olsa tecrübeniz azdır. Çocuklarına bir din dersi hocası tut, onlara edep, terbiye, din, ahlak, fazilet dersleri versin. Sonra çok rahat edeceksin ve bana dualar edip hatırlayacaksın., der. - Ben çocuklarıma çok servet bırakıyorum. Bırakacağım miras onlara yeter. Din derslerine ahlak derslerine ihtiyaçları yoktur, diyerek ihtiyarı azarlamış. - Baba! Su karşında duruyor, bardak orada, sürahi orada, alıp iç, der. Baba, sen bu çocuğun huyunun, ahlakının böyle olduğunu biliyorsun, bir de kalkıp ondan su istiyorsun! Sürahi yanında durup durur, uzanıver de koyup kendin iç, biraz da bana ver der."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cocuklarin-yasina-gore-ne-tur-masallar-okunmali-Okuyun.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diye başlayan o masalların ardı arkası kesilmesin ister, hep yenilerinin anlatılmasını beklerdik. Bizler o yaşlarda hikayeleri, masalları ne kadar çok seviyorsak, çocuklarımızın ve hatta bebeklerimizin de öyle hoşlanacağını unutmayın. Bunu dikkate alarak onlara bol bol masal anlatın. Ancak anlatacağınız masalın, çocuğun yaşına uygun olmasına dikkat edin. Bebek ve çocuğun kelime hazinesini güçlendirecek, hayal gücünü genişletecek, dinleme becerisini ve okumaya ilgisini yoğunlaştıracak olan masallar, onların normalde çok kısa süren dikkatlerini toplama becerilerini de arttıracaktır. Bebekleri ve çocukları hem eğlendirip ve hem de öğretici olan masallar, anne-babalar ile yavruları arasında iletişim kurma, ailelerin çocuklarını masallar yoluyla eğitmesi bakımından da çok yararlı. Masallar sayesinde çocuklarımız iyilerin her zaman kazanacağını, kötülerin daima yaptıklarının karşılığında ceza çekeceklerini, çok çalışmanın daima başarıyla sonuçlanacağını öğrenecekler, bunlara inanacaklar ve yaşamlarını buna göre yönlendirecek. Çocuğunuz okul çağında ve sonrasında çok okuyan, araştıran, kitap seven birey olsun istiyorsanız, bunun temellerini henüz bebeklik döneminde ona kitap okuyarak siz atmalısınız. Peki bebekler için kitap seçimi nasıl olmalı. Bebekler etraflarını çok dikkatli izleyen, her şeyi merak eden, renkli, hareket eden, ses çıkaran ve parlak olan şeylere ilgi duyan, hayatın henüz başındaki canlılardır. Bugün piyasada bulunan bebek kitaplarının çoğu da bebeklerin ilgisini çekecek bütün bu özelliklere sahip. masalsitesi.com Siz de bebeğinizi mutlu etmek ve onu rahatlatmak istiyorsanız, kucağınıza alın ve narin bir ses tonu ile ona masal okumaya başlayın. Satır aralarında onun ilgisini toplamak için sorular sorabilirsiniz; Kırmızı başlıklı kız nereye gitmiş gibi... Bebeğiniz 1, 2 ve 3 yaşında ise bu dönemdeki çocukların dokunup dinleyerek öğrendiklerini unutmayın. Konuşmalarının düzgün olması için de ona bolca kitap okuyun. Genellikle hayvanlarla, çocuk ve yiyeceklerle, araçlarla ilgili kitaplar daima ilgilerini çeker. Okuduğunuz kitabın içinde onun bildiği nesneler olmalıdır. Renkli çizilmiş karakterler, sevimli kahramanlar ve kısa cümlelerle anlatılmış masallar 1-3 yaş dönemi çocukların ilgisini çeker. Çocuğunuz 3, 4, 5 ve 6 yaşında ise ona kısa hikayelerin yanı sıra masal ve tekerlemeler okuyabilirsiniz. Bu dönemdeki çocukların tekrarlara bayıldıklarını unutmayın. Hoşlarına giden bir masalı defalarca anlatmanızı isteyebilir. Bıkmadan usanmadan bu taleplerini karşılayın. Zira tekrarın onların öğrenmesine katkısı çok büyük. 3-6 yaş dönemindeki çocuklara içinde rakamların, çocuklar ve hayvanların olduğu kitaplar okuyun. Ayrıca okul, aile ve arkadaş masallarını çok sevdiklerini unutmayın. Okuma sırasında kahramanlarla ilgili sıkça soracakları sorulara sıkılmadan yanıt verin. Bu yaş grubunda da seçeceğiniz kitaplar yine az yazılı, çok çizimli olmalıdır. Çocuğunuz okul dönemindeyse yani 7, 8, 9 yaşında ise yine ilgisi çocuk kahramanları anlatan masallara yönelik olacaktır. Doğa ile alakalı masalları, fıkraların, bulmacaların, bilmecelerin bulunduğu kitaplara bayılırlar. Artık biraz daha büyüdükleri için okul öncesinde olduğu gibi bol resimli kitaplar yerine, daha az resimli, çok yazılı kitaplar onlar için daha uygun olacaktır. 10 yaşından itibaren somut düşünceden soyut düşünmeye doğru ilerleyen ve bu yönde becerileri artmaya başlayan çocuklar mizah ve maceralı kitapları da çok severler. Çocuğunuza kitap okumaya karar verdiğiniz andan itibaren bunu bir plan dahilinde yapın. Öncelikle onun istediği kitabı alın ve her akşam belli bir saati kitap okumaya ayırın."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Cocuklugumun-Meyve-Bahcesi-Masali.html", "text": "Bu yaşlılıkta onca yolu yürümek bir hayli zordu ama yine de çocuklara beni sokağın başında bırakmaları için ısrar etmiştim. Yine eskisi gibi bu yollarda koşmak ve o çocukluk yıllarında ki gibi canımın istediğini yapmak isterdim. Ama gelin görün ki ne ben o küçük haylaz çocuktum ne de tüm o haylazlıkları yapacak haldeydim. Üstelik onca yıl sonra yeniden buraya geliyordum ve tüm o yaşanılan geçmiş günleri yeniden bir başına yaşamak istiyordum. Onca ısrardan sonra çocuklara adresi bulmalarını istemiştim malum bu yaşta adresi hatırlamakta zorlanıyorum. O malum günden sonra kalıp burada yaşamak öylesine zor gelmişti ki bana, hafızam adeta oraya ait olan her şeyi silivermişti. Çocuklar arabaya binip uzaklaştıktan sonra durup bir müddet arkalarından baktım. Sonra da hafızamın bana el verdiği kadarı ile sokak boyunca ilerledim. Hemen ileride dar bir yol vardı, yolun kenarında ise uzun taş duvarlardan oluşan bahçeli evler vardı. Hafızamı biraz yokladım ama bizim sokak burası değildi belki de hatırlamak istediğim tek yer bizim sokaktı. Bir süre daha bu evlerin arasından yürüdükten sonra nihayet bizim sokağın başına gelmiştim ama her şey bana o kadar yabancıydı ki sanki burası daha önce yaşadığım o mahalle değil gibiydi. Ben çocukken hemen sokağın başında küçük bir bakkal vardı, şu an yerini büyük bir mağaza almıştı. Bu değişim beni üzmüştü yanından geçip yoluma devam ettim. Ben ilerledikçe karşıma yüksek apartmanlar çıkmaya başladı. Eskiden buralarda hep müstakil evler olurdu bir değişim daha. Tamam, olsun. deyip yoluma devam ettim. Biraz sonra çocukluğumu geçirdiğim evin sokağına varacaktım. Bir an için durdum. Gerçekten o eve gitmek, orayı görmek istiyor muydum? Bunu bilmiyordum ama yine de yoluma devam ettim. İlerledikçe kalbim yerinden çıkacakmışçasına atmaya başladı. Küçük bir çocuk gibi heyecanlanmıştım. Bu yaşta fazla heyecan yapmak iyi olmasa gerek. Ağır adımlar ile sokakta ilerliyordum. Adımlarımı biraz daha hızlandırdığımda nefes nefese kaldığımı hissediyordum. Durup köşede ki kaldırım taşlarının üzerine oturdum. Artık küçük bir çocuğun çevikliğine sahip değildim neyime güvenipte bu kadar hızlı olmaya çalışıyordum sanki. Birkaç dakikalık dinlenmenin arkasından ayağa kalkıp kaldığım yerden yoluma devam ettim. İşte karşı da bizim evin olduğu alan vardı ama bizim evden geriye en ufak bir iz bile kalmamıştı. Her yer olduğu gibi burası da büyük binalar ile kaplanmıştı. O an istemsizce gözümden birkaç damla yaş süzüldü. Sanki çocukluğum yok olup gitmiş gibi hissettim. O evi görmeye hazır değildim ama bu manzarayı görmeyi de beklemiyordum en azından küçük bir parça dahi olsa bana yeterdi. Şimdi o günlerden geriye sadece anılarımda yarım yamalak canlandırdığım hatıralar kalmıştı. Evden geriye bir şey kalmamıştı belki ama bir umut o sokağın sonunda ki meyve ağaçlı bahçe duruyordu diye yönümü oraya çevirdim. Gözümden akan son birkaç damla yaşı da sildikten sonra yürümeye devam ettim. Bugün benim için epey zor geçecek gibi görünüyordu. Sokağın sonuna geldiğimde bir hayal kırıklığı ile daha karşılaşmıştım. Meyve bahçesinin yerinde de yel esiyordu. Küçükken gelip bu bahçeden gizlice meyveler aşırırdım sonra da bahçenin sahibi yaşlı adam gelip de beni yakalamasın diye kaç kez bir yerlerimi yaralamıştım. Çocukluk işte. Yeniden yoluma devam ederken gözlerimde bana eşlik ediyordu. Onca zaman sonra buraya gelip de buraları böyle görmek beni hüsrana uğratmıştı. Şimdi de Hasan' ların evin olduğu sokağa doğru ilerledim. O gün benim hayatımın dönüm noktasıydı adeta. Hasan ve Fikret biz iki dost, belki de çocukluğumun tek arkadaşı tek dostum. Sokağa geldiğimde o büyük heybetli ceviz ağacını görmeyi hayal ediyordum. Durup altında biraz oturmak ve o eski günleri yad etmek istiyordum. Zaten Hasan' ların evi de hemen parkın az ötesinde kalıyordu. Yeniden bir heyecanla sokağa vardığımda yine bir hayal kırıklığı tüm bedenimi sarmıştı. Orta da ne park vardı ne de Hasan' ların evi, geriye sadece birkaç bina ve dükkanlar kalmıştı. Yine içimde bir hüzünle yoluma devam ettim. Onca yıl sonra cesaretimi toparlayıp gelmeye karar verdikten sonra gördüğüm manzaranın bu olması beni üzmüştü ama buna şaşırmış olmak hataydı belki de sanki ben aynı mı kalmıştım ki değişen her şeye karşın sitem ediyordum. Pes edip sokağı döndüğümde şaşırtıcı şekilde karşı da bir park gördüm. Bizim eski park kadar olmasa da buralarda bir park görmek ufak da olsa beni mutlu etmişti. Parkta bizim ki gibi heybetli ceviz ağacı yoktu ama bu da bana yeterdi. Gidip parkın en köşe noktasında duran iki akasya ağacının arasında ki ahşap, rengi biraz solmuş olan bir banka oturdum. Dönüp kolumda ki saate baktığımda geldiğimden bu yana yaklaşık iki saat geçtiğini fark ettim. Ne de çabuk geçmişti. Sonra durup parkı izlemeye koyuldum. Ortada ki oyun alanında birkaç çocuk oyun oynuyordu. Az ileride de birkaç anne oturmuş bir yandan sohbet ediyor, diğer yandan da çocuklarını kontrol ediyorlardı. Diğer tarafta da gençler oturmuş ellerinde ki telefonlara bakıyorlardı. Tebessüm edip etrafı izlemeye devam ederken gözüme bir çocuk ilişti bağırarak kaçıyordu. Sebebini anlamak için baktığımda arkasından yavru bir köpeğin peşinden koştuğunu gördüm. Bu manzara karşısında istemsiz kendi çocukluğuma gittim. Sokağın sonuna dek koşmuş, nihayet meyve ağaçlarıyla dolu bahçeye ulaşmıştım. Bahçenin sahibi yaşlı amca idi. Çocukların bahçesine girmesinden hiç hoşlanmazdı. Sanırım bu da bana daha cazip geliyordu. Hızla bahçenin arkasını dolaşıp taş duvara tırmandıktan sonra duvara dalları uzanmış olan kayısı ağacına geçtim. Ağaçta ki kayısılar öylesine lezzetli görünüyordu ki hemen daldan birkaç tane koparıp ağzıma attım. Sonrasında ise yaşlı adam gelipte beni yakalamasın diye hızla ceplerime doldurdum. Eğer yakalarsa beni yine azarlar babama söylerdi. Yeniden geldiğim yoldan duvara geçip yola atlamak için harekete geçtiğim esnada ağacın altında bir köpeğin kızgın kızgın bana baktığını gördüm. Köpeğin o kızgın bakışları karşısında ne yapacağımı bilemez bir halde ağacın üzerinde dona kaldım. Bu bekleyiş birkaç dakika sürmüştü. O sırada yaşlı adam da köpeğin sesini duymuş olacak ki bir hışımla evden dışarı çıktı. Bir yanda köpek diğer yanda ise yaşlı adamı görmek korkumu iki katına çıkarmıştı. Sonra bana aniden bir cesaret gelmiş gibi kendimi bir anda taş duvarın üzerine attım. Ayaklarım yere değdiğinde hala titriyordum. Artık aklımda ne meyveler vardı ne de o lezzetli kayısıların tadı. Düşündüğüm tek şey bir an evvel oradan kaçıp uzaklaşmaktı ama bu düşüncem çokta uzun sürmedi. Korkumu yatıştırmak için durduğum o birkaç saniye de az önce bana kızgın bakışlar atan köpeği az ötemde gördüğümde hızla oturduğum yerden ayaklanıp koşmaya başladım. Ben önde köpek arkamda bana göre oldukça uzun geçen bir sürenin arkasından, aşağı sokakta ki büyük, oyun oynadığımız boş arazide ki o büyük ceviz ağacına nasıl tırmandım anlatamam. Durup bir süre ağaçtan aşağıya baktığımda köpeğin orada olduğunu gördüm. Bir süre ağaçta kalmanın benim için daha iyi olacağını düşünüp olduğum yerde kaldım. İşte o sırada görmüştüm Hasan' ı. O zamanlar onu daha tanımıyordum. Ben ağaçta iken arazinin karşı tarafında ki evlerden birinin önünde güzel kırmızı bir araba durmuştu. Ne de güzel bir arabaydı o. Bizim hiç arabamız olmamıştı. Dalmış arabayı izlerken o sırada köpek bana havlıyordu. Git artık buradan. Ayağımı sallayarak onu uzaklaştırmaya çalışıyordum ama nafile bir türlü gitmiyordu. O esnada aklım hala o arabadaydı. Dönüp baktığımda arabadan orta yaşlarda bir kadın ve bir adam indi. İkisinin kıyafetleri de çok güzeldi. Adam durup arka kapıyı açtığında içinde benim yaşlarımda bir çocuk çıktı. İşte bu Hasan' ı ilk gördüğüm gündü. Adam çocuğu kucaklayıp hemen yanlarında ki evden içeri girmek istedi ama çocuk babasına biraz hava almak istediğini söyleyip kaldırım taşlarının üzerine oturdu. Bir an için o çocuğun yerinde olmayı hayal etmiştim, ne güzel bir ailesi vardı. Şanslı bir çocuk Diye geçiriyordum içimden. Daldığım hayallerden beni babamın sesi çıkarmıştı. Fikreettt, yine neredesin? çık hemen ortaya. Ben sana bir daha o bahçeye girmeyeceksin demedim mi? babamın sesi beni ürkütmüştü. Aniden hareket edip ağaçtan inmeye yeltendiğimde birden ayağım takılıp yere kapaklandım. Sanırım ayağımı burkmuştum. Duyduğum acı ile bir an da istemsiz bir çığlık atıp olduğum yerde kıvranmaya başladım. Bileğim o kadar acımıştı ki çevremde olup biten den habersizdim. O an da bir elin bana uzandığını gördüm. Başımı kaldırıp baktığımda karşımda ki kişinin az önce arabadan inen çocuk olduğunu gördüm. Karşımda onu görünce birden sinirlenmiştim. İyiyim kendim kalkarım. Dedim. Neden bilmiyorum ama ona karşı istemsiz bir kızgınlığım vardı. Kabul etmemiştim ama sanırım onu kıskanıyordum. Daha doğrusu onun sahip olduklarını kıskanıyordum. Bana ne. Biraz da canımın acısı ile ona çıkışmıştım. Tamam, sen kendini iyi hissedince tanışırız o halde. Bu ısrar da neydi böyle neden benimle tanışmak istiyordu ki sanki? Ben onunla konuşmak bile istemiyordum.Ama ben seninle tanışmak falan istemiyorum. Dedim. Bir yandan da ayağımı avucumun arasına almış acıyla zıplıyordum.Sana yardım edeyim o zaman. Hala bana yardım etmek konusunda ısrarlarına devam ettiğinde bu durumdan sıkılmıştım artık. Onu bir an da bir elimle itip yere düşürdüğümde bir şey demeden yerden kalkıp geldiği yöne doğru ilerledi. Bir an içim de bir suçluluk duygusu hissetmiştim. Gidip özür dilemek için arkamı döndüğüm esnada bir an da kulağım da bir acı hissettim. Başımı çevirip baktığım da acının sebebinin babam olduğunu anlamıştım. Neredesin sen? San bir daha o adamın bahçesine girmeyeceksin demedim mi ben? Yürü eve gidiyorsun. Babam beni peşinde sürüklerken ayağım daha çok acımıştı. O an arkamı dönüp baktığımda, az önceki çocuğun bana baktığını gördüm. Öylesine utanmıştım ki, aslında bu benim için olağan bir durumdu. Ben yaramazlık yapardım babam da gelip beni sürükleyerek eve götürürdü gerisi malumunuz. Ama bu kez içimde tuhaf bir his vardı adının Hasan olduğunu öğrendiğim bu çocuğun karşısında babamın beni o şekilde sürükleyip götürmesi benim utanmama sebebiyet vermişti. Bu yüzden babama durmadan beni bırakmasını söylüyordum ama nafile o durup bir kez olsun bile yüzüme dahi bakmıyordu. Dakikalar sonra bahçe kapısından içeri girdiğimizde beni yere itmiş burnumu yerdeki bir taş parçasına çarpmıştım. Bu yüzden de burnum kanamaya başlamıştı. Bir daha o bahçeye gitmeyeceksin anladın mı? dediğinde yapabildiğim tek şey başımı sallamak olmuştu. Daha sonra bir hışımla bahçeden dışarı çıkmış ve bahçe kapısını hızla çarpmıştı. Ben ise bir yanda bileğimin acısı diğer yanda burnumun kanıyor olmasının verdiği acı ile ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum. O sırada beni gören babaannem olabileceği en hızlı haliyle yanıma gelmişti. Babam ve babaannemle birlikte yaşıyorduk. Annemi birkaç sene önce kaybetmiştik. O günden sonra da benimle babaannem ilgilenir olmuştu. Dur yavrum ağlama şimdi ben onun acısını dindiririm. Senin sevdiğin yemeklerden de yaparım yarına bir şeyciğin kalmaz. Deyip bana sarıldığında bir an için acılarımı hissetmez oldum. Babamın aksine babaannem, o bana karşı hep yumuşak olmuştur. O gün babaannem ayağıma iyileşmesi için bilmediğim bir şeyler hazırlayıp koydu, ertesi sabah uyandığımda ayağımda ağrıdan eser yok gibiydi. Artık yeniden çıkıp sokakta oynayabilirdim. Hemen yataktan fırlayıp bahçeye koştum. Kahvaltı etmeden mi gideceksin? Gel önce bir şeyler yeseydin. Gel bak en azından sana ekmek arası bir şeyler yapayım. Başımı olumlu anlamda sallayıp evin bahçesinde bulunan küçük çardağa gidip oturdum. Çardak büyük bir ıhlamur ağacının altında bulunuyordu. Yaz mevsiminde olduğumuz için yapraklarıyla çardağı gölge de bırakıyordu. Az sonra babaannem elinde ekmek arası peynirle yanıma geldi. Al yavrum bunu. Ekmeği alıp hızla bahçe kapısından koşarak çıkarken babaannem dikkatli olmam için nasihatlerde bulunuyordu. Ama dünkü olay beni akıllandırmıştı. En azından bir süre o bahçeye gitmeyi düşünmüyordum. Hızla dün gittiğim oyun alanına koşmaya devam ettim. Giderken az ötemde o bahçe vardı ama şu an bunun sırası değildi. Yoluma devam edip oyun alanına geldiğimde çocuklar futbol oynuyorlardı. Hızla yanlarına gidip benimde onlarla oynamak istediğimi söyledim. Tamam, öyle olsun. Köşedeki ceviz ağacının altına geçip onların oyunlarını bitirmesini bekledim ama sanki oyun bitmiyor gibiydi beklemekten sıkılmıştım artık. Bekle az daha bekle biter birazdan. Yeniden köşeme geçip oturmaya devam ettim. Az sonra top kaçıp yolun diğer tarafına geçmişti. Tamam. Zaten oturmaktan çok sıkılmıştım. Topu almak için yolun karşı tarafına gittiğimde şansıma yaşlı adam karşıma çıkmıştı. Bir an da yine kulağımda derin bir acı hissetmiştim. Seni babama söylerim bırak onu. Sonra seni şikayet eder. Adam bir an durup kulağımı bıraktığında karşımda ki sesin sahibine baktım. Bu dün gördüğüm çocuktu. İşte bir kez daha utanmıştım. Ona sinirle bakıp yerdeki topu aldım ve bir hışımla çocukların üzerine attım. Hiç de komik değildi. Diye bağırdığımda çocuklar birden üzerime koştular. Kıpırdamadan olduğum yerde kaldım. Sonra birden üzerime atladılar. Bir yandan bana vuruyor diğer yandan da dalga geçiyorlardı. Kendimi koruyamadığım için daha çok sinirlenmiştim. Birkaç tekmede ben onlara savurdum ama yalnızdım bu yüzden onların karşısında şansım yoktu. Arkadan yine bir ses duydum. Anneeeee yardım et, arkadaşımı dövüyorlar. O an da tüm çocukların dağıldığını gördüm. Canımın acısı ile ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. O sırada zayıf, orta boylu, kumral dalgalı saçlı bir kadın bana doğru geldi. Bu da dün gördüğüm kadın, Hasan' ın annesiydi. Ah çocuğum ne yaptılar sana böyle. Hasan siz durun burada ben evden yaralar için bir şeyler alıp geleyim. Kadın gittiğinde boş boş yere bakmaya devam ettim. Ama ben seninle arkadaş olmak istemiyorum. Eve gidiyorum ben. Hasan' ı orada bırakıp hızla eve koştum. Koşarken gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Hasan' ın yanında ağlamak istemiyordum hatta hiç kimsenin yanında böyle durumlara düşüp ağlamak istemiyordum. masalsitesi.com O an da anlamıyordum ama Hasan' ın bana yaptığı çok büyük bir iyilikti. Sadece tanımadığım bir insanın bana böyle yardım etmesi anlamsız geliyordu. Arkadaş sandığım, daha doğrusu arkadaş olmaya çalıştığım insanlar bile bana karşı çok kabaydı. O ise benimle arkadaş olmaya çalışıyordu. Hızla bahçe kapısından girdiğimde babaannemin bu halimi görmemesi için evin arkasında ki çeşmeye koştum. Soğuk su ile yüzümü yıkarken ağlamaya devam ediyordum. Sonra da babaanneme fark ettirmeden koşarak divanın üzerine uzandım. Evimiz küçük olduğu için bana ait bir oda yoktu ben de bahçede ki divana uzandım. O an kendimi güvende hissediyordum. Birkaç gün sonra yeniden ceviz ağacına doğru ilerledim. Bu kez çocuklarla oynamayı düşünmüyordum. Onlar benimle dalga geçip bana vuruyorlardı. Sadece ceviz ağacına tırmanıp öylece hayallere dalmak istiyordum. Ağaca çıktığımda dikkatimi yine o kırmızı araba çekti. Ne de güzel görünüyordu. Ne? Sen nereden çıktın yine? Hasan' ı bir an da karşımda görünce küçük çaplı bir şaşkınlık yaşamıştım. Ben hep buradayım. O bizim arabamız istersen babam bizi onunla gezdirebilir. Biraz düşündüm sonra yine sinirlendim. Neden sürekli yanıma gelip duruyordu ki sanki? Ben onunla konuşmak, arkadaş olmak istemiyordum. Ama o her defasında benim yanıma geliyordu. Tamam, öyle olsun. Başka sefer gezeriz biz de. Sonra ağaca tırmanmaya çalıştı. Yardım etsene. Onun yanıma oturmasını istemiyordum. Gelmesin diye onu iteklediğimde bir an da yere düştü. Burnunu tuttuğunu gördüğümde endişelenmiştim. Hemen koşup aşağıya indim. İyiyim sorun değil. Neyse ben eve gideyim. Cebimde duran babaannemin sabah verdiği mendili çıkarıp ona uzattım. Al bununla burnunu sil. Elimden alıp kanayan burnunu silerken, Teşekkür ederim. Benim biraz eve gidip dinlenmem lazım. Sonra görüşürüz. Bu garip gelmişti bana. Azıcık burnun kanadı diye eve gidip yatacak mısın? Ohooo benim çok kanadı burnum. Sen de çok dayanıksız çıktın. O ise sadece gülümseyip evine gitti. Daha sonra ona bunları söylediğim için çok pişman olacaktım. Aradan yeniden günler geçtiğinde merak edip yeniden oyun alanına gittim. Ama bu kez Hasan ortalarda yoktu. Bu ilginçti ne zaman beni görse koşup geliyordu ama bugün yoktu. Durup birkaç saat orada bekledim. Akşamüzeri olduğunda ceviz ağacında oturuyordum. O sırada sokakta kırmızı araba göründü. Bekleyip içinden inenleri gözledim. Babası arabadan inip Hasan' ı kucağına aldı. Ne iyi bir babası vardı her seferinde onu kucağına alıp arabadan indiriyordu. Hızla ağaçtan inip ona doğru gittim. Hasan, Bugün yoktun. Dedim sadece. O ise beni görünce babasının kucağından inip bana geldi. Ben babana söylerim. Gel haydi. Hasan' a bakıp başımı olumlu anlamda salladım. Dört katlı binadan içeri girdiğimizde üçüncü kata çıkıp, karşıda ki kapıdan içeri girdik. Küçük bir koridoru geçtikten sonra salona vardık. Birkaç koltuk ve hemen karşıda da siyah beyaz bir televizyon vardı. Ben daha önce bir iki kez komşumuzun evinde görmüştüm. Koltuklardan birine geçip oturduğumda Hasan kolumu çekiştirip, Gel masa hazır olana dek odama gidelim. Başımı sallayıp onun peşinden gittim. Dörtgen çok da büyük olmayan bir odaydı. Az ileri de pencerenin yanında bir yatak karşı da küçük bir elbise dolabı vardı. Az ileride de bir sepet dolusu oyuncak vardı. Benim bırak oyuncağı bana ait küçük bir odam bile yoktu. Hasan çok şanslı olmalıydı. Bir süre durup sadece oyuncaklara ve odaya baktım. Sonra Hasan bana çıkarıp oyuncaklarından birisini verdi. O küçük kırmızı bir arabaydı. Al bu senin olsun. Buna şaşırmıştım. Olmaz istemem. Dedim. Aslında içten içe istiyordum ama alamazdım işte. O sırada annesi gelip yemeğe gelmemizi söyledi. Beraber yemek yerken onların ne kadar güzel bir aile olduklarını gördüm. Ne kadar da mutlulardı. Yemekten sonra Hasan ve babası beni eve kadar bıraktılar. Hava epey kararmıştı. Kim bilir şimdi babam ne kadar da kızacaktı. Bahçeye geldiğimizde babamın sesini duyabiliyordum. Olmaz babam birazdan gelir. Seni burada görürse kızar. Tamam, biraz kalıp baban dönmeden giderim. Olmaz dedim Hasan.Sonra cebinden bir şey çıkarıp bana uzattı. Bu o gün bana vermek istediği küçük kırmızı araba idi. O halde bunu al. O gün evde unuttun. Teşekkür ederim ama alamam. Babam izin vermez. Saklarsın sen de.Arabayı bana uzatıp giderken içimde tuhaf bir his vardı. Hasan benim ilk arkadaşımdı. Arkasından durmasını söyleyip onu eve çağırdım. Hasan dur gitme. Babaannem kek ve limonata yaptı. Tadı çok güzeldir istersen sen de gelip yiyebilirsin. Olur. Dediğinde birlikte bahçe kapısından içeri girdik. Babaanneme Hasan' ı tanıştırdım. Hoş geldin kuzum. Siz şöyle oturun size kekle limonata getireyim. Babaannem giderken arkasından bakıp Hasan' a döndüm. Babaannen çok iyi birisi. evet öyledir. Annem gibidir o. Sanırım artık Hasan' ı arkadaşım olarak görüyordum. O diğer çocuklar gibi değildi. Daha beni tanımadan benimle arkadaş olmuştu. Başlangıçta ona çok kızmıştım ama şu an anlıyorum ki en iyi arkadaşım Hasan olabilirdi. Hatta tek iyi arkadaşım. Bir süre bahçede oturup babaannemin getirdiği kek ve limonatadan yedikten sonra ona arka bahçede ki sebzeleri gösterdim. O gün üçümüz birlikte sebzelere baktık. Ama bu mutluluk uzun sürmedi tabii babam eve dönmüştü. Eyvah! Babam geldi. Şimdi ne yapacağız babaanne? Babaannem yüzüme bakıp, Siz burada bekleyin bakalım ben ona yemeğini veririm siz de çıkarsınız. Babaannemi onaylayıp ondan haber bekledim. Hasan' da biraz korkmuş gibi yüzüme bakıyordu. Belli etmesem de ben de çok korkuyordum. Babaannem bir süre sonra yanıma gelip çıkabileceğimizi söyledi. Tam ön bahçeye gelmiştim ki babamın sesi ile irkildim. Fikret. Git bana bakkaldan sigara al da gel. Neyse ki korktuğum olmamıştı. Hasan' a kapı da beni beklemesini söyleyip hızla babamın yanına gittim. Uzattığı parayı aldım. Yolda oyalanma çabuk gel. İşim var geri gideceğim. Tamam, baba hemen dönerim. Parayı aldıktan sonra hızla bahçe kapısından çıktım. Hasan beni orada bekliyordu. Ona yolu tarif edip geçirdikten sonra ben de bakkala koştum. O gün de öyle geçmişti. Sonra ki günler babama belli etmeden ben Hasan' lara gidiyordum o da bize geliyordu. O günden sonra çok yakın dost olmuştuk. Hatta bir gün onu meyve bahçesine götürmüştüm. Bak ben hep buradan meyve aşırıyorum. Ama tabii hep yakalanıyorum. neden sahibinden istemiyorsun ki? daha önce çoğu kez istedim ama vermiyordu. Yaptığım şey doğru değil biliyorum ama meyveleri çok seviyorum. İstersen senin içinde alabilirim. Ya sahibi yeniden gelirse, Sana yine kızacak. Olsun sen benim tek arkadaşımsın. Senin için alabilirim. Ama... Sen bekle beni hemen dönerim. Hasan' ı orada bırakıp Hızla taş duvarı aştıktan sonra ceplerime erik ve birazda elma doldurup geri dönecekken yeniden yaşlı adamın sesi ile irkilip taş duvardan aşağıya atladım. Çabuk Hasan, kaçmalıyız. Yakalandık. Tamam. O an Hasan ile birlikte yaşlı adama yakalanmamak için koşturduk. Hayatım da belki de ilk kez meyve aşırdığım için bu kadar mutlu olmuştum. Yakalanma korkusundan o kadar hızlı koşmuştum ki kalbim adeta yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Nihayet sokaktan epey uzaklaştığımızdan emin olunca köşedeki ağaçlardan birine altına oturup soluklandım. Arkama dönüp baktığımda Hasan biraz ileri de elleri dizlerinde nefes nefese duruyordu. Koşarak yanına gittim. Hasan! iyi misin? Be Ben İy İyiyim. Sa sadece çok yoruldum. Oturması için koluna girip onu az önce oturduğum yere götürdüm. Yüzü koşmaktan kıpkırmızı kesilmişti. Onun için endişelenmiştim. Cebimde birkaç bozukluk vardı. Biraz ileri de ki bakkaldan koşarak su alıp döndüm. Al iç biraz. Yüzünü de yıka. Sonra seni evine götüreyim. Merak etme iyiyim ben. Sen ne kadar hızlı koşuyorsun öyle. Sana yetişmek için çok zorlandım. Sürekli haylazlık yapınca koşmayı da öğreniyorsun. Birbirimize bakıp güldüğümüzde ben de yanına oturup etrafı izlemeye koyuldum. Hasan biliyor musun sen çok iyi bir dostsun. Başlangıçta seni hiç sevememiştim ama şu an da en yakın dostumsun. Hatta kardeşim bile olabilirsin. Zaten senden başka da dostum yok sanırım. Deyip yeniden güldüğümde o da gülüyordu. Aslına bakarsan benimde senden başka dostum yok Fikret. Sen de benim kardeşim gibisin. O akşamüzeri eve döndüğümde çok mutluydum. Babaannem babamın birkaç ay burada olmayacağını çalışmak için başka şehre gideceğini söylemişti. O birkaç ay belki de benim hayatımda ki en güzel birkaç ay olmuştu. Aslında babamı sevmiyor değildim ama o bana karşı hep katı olmuştur. Bu yüzden onun olmadığı zamanlarda kendimi daha bir çocuk gibi hissediyordum. O birkaç ayda Hasan' ın babası bazen bizi arabası ile pikniğe ya da gezmeye götürmüştü. O arabaya ilk kez bindiğimde öylesine heyecanlanmıştım ki. Bazen Hasan' ın babasının benim de babam olmasını istiyordum. Bu mümkün değildi belki ama bazen kıyas yapmıyor değildim. Sanki kendimi Hasan' ın gerçek kardeşi gibi hissediyordum. Tabii o birkaç ay çok hızlı geçmiş ve yeniden okul dönemi başlamıştı. O gün babam eve bir hışımla gelmişti. Duyduğuna göre yaşlı adamın bahçesinden bazı eşyalar çalınmıştı. Suçu da benim üzerime atmışlar ama tabii benim bundan haberim dahi yoktu. Hızla yanıma gelip suratıma bir tokat attığında kendimi aniden yerde buldum. Ben sana o bahçeye bir daha girmeyeceksin demedim mi? Ben bir şey çalmadım baba. Çok uzun zamandır o bahçeye gitmedim bile. Sus yalan söyleme. O gün belki de ilk kez hiç suçum yokken babam beni dövmüştü. Bunu ispatlamak çok zordu ama o çocuk yaşta bu çok ağırıma gitmişti. Babama kendimi anlatmaya çalıştıkça o daha çok üzerime gelmişti. Sonra dayanamayıp burnum kan içinde, dudağım patlamış Hasan' lara gittim. Bu kez ben haklıydım. Ağlamayacaktım. Hasan'ların kapısını çaldığımda evde kimse yoktu. Tek sığınağım onlardı. Başka bir yere gidemezdim. Oturup saatlerce gelmelerini bekledim. Akşamüzeri geldiklerinde Hasan' ın annesi beni bu halde görünce çok korkmuş hemen eve almıştı. Hasan' da o gün oldukça yorgun görünüyordu ama belli etmemeye çalışarak bana gülümsedi sonra da gelip sarıldı. Baban mı yaptı? sadece başımı sallamakla yetinmiştim. Bu kez bir şey yapmadım. Yemin ederim. Yaşlı adamın eşyalarını çalıp suçu bana atmışlar. Zor tuttuğum yaşlar süzülürken Hasan' ın babası bu gece burada kalmam için ısrar etti. Ama ben babamın yeniden bana kızmasından korkuyordum. Üstelik ona karşı çok kızgındım durup dinlemeden beni dövmüştü. Tamam, çok yaramazdım ama artık o adamın bahçesine bir daha gitmemiştim. Akıllı bir çocuk olacaktım artık ama o beni bir kez olsun dinlememişti. Sonun da babamı ikna ettiklerinde o geceyi orada geçirdim ama aklımda hala uğradığım haksızlık vardı gece boyu uyumamıştım. Aradan günler geçtikten sonra eşyaları çalan kişiler ortaya çıkmıştı. O gün beni yaşlı adam azarlarken bana gülen çocuklardan birkaçıydı. Yaşlı damın bana kızgın olduğunu bildiklerinden suçu bana atmışlardı. Ama babam bir kez olsun yüzüme bakıp benden özür bile dilememişti. Aylar sonra kış mevsimi geldiğinde bir gün yeniden Hasan' lara gittim. Kapıyı çaldığımda Hasan çok yorgun olduğunu gelemeyeceğini söyledi. Baktığımda gerçekten de yüzü solgun görünüyordu bu yüzden ısrar etmedim. Sonra ki birkaç gün iyileşmesini bekleyip yeniden gittim. Bu kez gelmeyi kabul etmişti. Ama yüzü hala solgun duruyordu. İstersen benimle gelmeyebilirsin., Sorun yok seninle dışarı çıkmak istiyorum. Hem ben karda yürümeyi çok seviyorum. Dediğinde yüzümde büyük bir gülümseme ile ona aşağı da bıraktığım kızağımı gösterdim. Bak kızakta getirdim. Karda kayarız. Hasan kızağı görünce çok mutlu olmuştu. Bugün O' nda anlamadığım garip bir şeyler vardı. Ama üzerine gitmek istemedim. Sadece onu mutlu etmek istiyordum. Son zamanlarda havalardan dolayı üşütmüş olmalıydı. Evden ayrıldıktan sonra birlikte iki sokak aşağıda ki Tümseğe çıktık. Her kış mevsiminde buraya gelip kızağımla kayardım. Bu kez sıramı Hasan' a vermiştim. Al bakalım ilk önce sen kay. Kızağı ona uzatıp nasıl kayması gerektiğini gösterdim. İlk kayışında aşağıda ki kar yığınlarına düşmüştü. Koşarak yanına gittiğimde yüzünde bir gülümseme vardı. Çok eğlenceliydi Fikret sen de kaymalısın. Dediğinde ben de güldüm. O gün kahkahalarımız sokağı inletiyordu sanki. Bir ara durduğumuzda Hasan bana bir şeyler söyledi. Ama ben neden bu konuşmayı yaptığını anlamamıştım. Fikret sana bir şeyler söylemek istiyorum. Başımı olumlu anlamda sallayıp onu dinledim. İlk karşılaştığımız günden beri sana hemen alışıverdim. Sonra seni dostum kardeşim gibi gördüm. İyi ki varsın. Beni unutma olur mu? Neden böyle diyorsun ki? Bir yere mi gidiyorsun? Daha çok vaktimiz var., Olur ya bir gün bir şey olurda ayrı kalırsak ben seni hiç unutmayacağım kardeşim. Sana karşı ne hakkım varsa helal olsun. Bunlar hiç de küçük bir çocuğun söyleyeceği şeyler değildi. Bilmediğim bir şeyler vardı sanki ama soramıyordum bir türlü. Sende benim biricik kardeşimsin. Benim de hakkım varsa sana helal olsun. Sen de bana karşı çok iyi bir arkadaş oldun. Hatta kardeş oldun. Sonra ona sarılıp kaldığımız yerden oyuna devam ettik. Ama bir an da ne olduğunu anlamadığım bir şey daha oldu. Hasan kaydı ve yine karların üzerine düştü. Kalkmasını bekledim ama o hala kalkmıyordu. Şaka yaptığını düşündüm ama o yine kalkmadı. Hasan! Kalk haydi daha çok hasta olacaksın. Hasan. O kalkmayınca hızla yanına koştum kalkması için kolunu çekiştirdiğimde o hala tepki vermiyordu. Elleri, yüzü buz kesmişti. Korkmaya başlıyordum. Ayağa kalkıp sokakta bağırmaya başladım. Yardım edin. Hasan' a bir şey oldu. Yardım edin. Ama sokakta kimse yoktu. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Hasan hala kalkmıyordu. Hasan neden kalkmıyordu? Çaresiz hasan' ı kızağa bindirip çekmeye çalıştım ama her seferin de yere düşüyordu. Ben daha çok endişeleniyordum. Adeta elim ayağım tutmaz olmuştu. İşte o an da bana sanki bana büyük bir güç gelmiş gibi Hasan' ı sırtıma alıp iki sokak boyunca sırtımda taşıdım. Ama hala sokakta bizi gören bir Allah' ın kulu yoktu. Kapının önüne geldiğimde annesi pencereden bizi görüp dışarı çıktı. Fikret ne oldu ona? Dilim tutulmuş gibi konuşamıyordum. Fikret konuş lütfen ne oldu? Bi bi bilmiyorum. Ba bayıldı birden. Hızla gelip onu sırtımdan aldığında bir çığlık attı. Ben ne olduğunu anlamıyordum hala. Sadece çok korkmuştum. Ona bir şey olacak diye çok korkmuştum. O sırada babası araba ile karşıda belirdi. Beni öyle görünce yanıma geldi. Fikret ne oldu? Hasan' a mı baktın? Be ben Hasan O. Yüzüme endişeyle baktı, Ona bir şey olmayacak değil mi? Dediğimde gözleri dolu dolu koşarak eve girdi. Birkaç dakika sonra da Kucağında Hasan' la birlikte arabaya binip gittiler. Ben ise eve koşup olanları babaanneme anlattım. O gün gece boyu ağladım. Babaannem bir şey dememişti ama ne olduğunun farkında gibiydi. O günden sonra Hasan' ı göremedim. Babaannem ben üzülmeyeyim diye cenazenin olduğu gün beni gezmeye götürmüştü ama farkındaydım. Hasan artık geri dönmeyecekti. Yüzüm babaanneme karşı gülüyordu ama içimde derin bir üzüntü vardı. Bir gün annesi bize geldi. Hasan' ı kaybetmenin acısı ile bana sıkıca sarıldı. Biliyor musun Fikret, Hasan seni çok seviyordu. Eve gelince hep senden bahsediyordu. Ama sen üzülme diye sana hasta olduğunu söylemedi. O çok hastaydı Fikret. Bu sözleri duyduğumda ağlamamak için büyük bir çaba sarf ediyordum. Daha önce ona kötü davrandığım için öylesine pişmandım ki. Bana yeniden sarıldıktan sonra büyük bir kutu verdi. İçinde Hasan' a ait oyuncaklar vardı. Bunları sana vermemi istemişti. Sonrada kapıdan çıkıp gitti. Onları da bir daha hiç görmedim. Hayatta mutlu olduğum tek kişi de gitmişti. Ne tuhaf bir histi bu aynı hissi annemi kaybettiğimizde de yaşamıştım. Sevdiğin bir insanı kaybetmek böyle bir şey miydi? O gün babam eve gelip oyuncakları gördüğünde ayağıyla kutuyu kenara itti. Bunlar da nereden çıktı? Onlara dokunma baba. Onlar bana Hasan' dan geriye kalan tek anı. Dediğimde yeniden üzerime geldi. Bu kez ona karşı çıkmaya çalıştım ama olmadı beni yine dövmüştü. Yüzümden yaşlar akarken ayağa kalkıp, Keşke onun yerine sen gitseydin baba. En azından o bana böyle davranmıyordu. Dedim. Babam öfkeyle yatağına gidip uzandığında ben hala oturmuş ağlıyordum. Neden böyle davranıyordu ki sanki? Bana bir kez olsun güler yüz göstermiyordu. Sonra ki günlerde hayatım çokta iyi değildi. Artık ne bir arkadaşım vardı ne de hayatım eskisi gibiydi. Önceden meyve bahçesinin önünden geçerken hemen atlayıp bir şeyler yemek isterdim ama şimdi sadece buruk bir anı olarak uzun uzun bakıp geçiyordum. O gün yine oradan geçerken durup meyve bahçesini seyrettim. Aklımda Hasan vardı. Sinirle yerden bir taş alıp meyve ağaçlarına attım. Yorulana kadar buna devam etim. Bir daha bu meyveleri görmek istemiyordum. O sırada yine Yaşlı adam çıkageldi. Bana kızıp azarlamaya, kulağımı çekmeye başladı. Sonra beni kolumdan çekiştirip babama götürdü. Bir de babamdan azar işittim. Hayata karşı o kadar öfkeliydim ki. O gün babamı, yaşlı adamı ve hatta bana kötü davranan tüm o çocukları düşündüm. Neden insanlar bana karşı kötülerdi? Sonraki günlerde hayatımda tuhaf şeyler olmuştu. Bir gün babam evden çıkmış ve tıpkı Hasan gibi hayatımdan çıkıp gitmişti. Gidip saatlerce mezarında ağladım. Beni duymadığını bile bile saatlerce konuştum. Soramadıklarımı dile getirdim. Babamdan sonra Babaannem yaşlı olduğu için beni de başka bir aileye vermişlerdi. Artık her şeyim vardı belki de ama mutlu hissetmiyordum kendimi. Şimdi o geçmiş günler gözümde canlanınca birkaç damla daha özgürlüğüne kavuştu. Karşı da ki çocuk köpekten kaçmıyordu artık. Oyun alanında oynayan çocuklar çok mutluydu. Gençler parktan gitmişlerdi artık. Sonra bir çocuk daha gördüm. Ne kadar da Hasan' a benziyordu. Yeniden yaşlar süzüldü gözümden. Sonra çocuk bana seslendi. Gelsene Fikret oyun oynayalım. Sonra ben de çocuk oldum. Hasan' la giderken o oturduğum bankın üzerinde gözlerimi sonsuzluğa kapadım."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Colden-Odun-Toplama-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Resul-i Ekrem ashapla yolculuklarından birinde, boş ve otsuz bir yerde indiler. Odun ve ateşe ihtiyaçları oldu. - \"Yakılacak bir şey toplayınız buyurdu. - Ya Rasulullah, bakınız, bu yer ne kadar boş, hiç bir odun görülmüyor dediler. - \"Buna rağmen herkes mümkün mertebe bir miktar toplayabilir dedi. Ashab sahraya dağıldı. Dikkatle yere bakıyorlardı. Eğer yere düşmüş, küçük bir dal parçası gördülerse, hemen alıyorlardı. Herkes parça parça toplayabildikleri şeyleri getirdi. Sonra hepsi, topladıkları şeyleri bir araya döktüler ve böylece çok miktarda odun parçacıkları toplandı. - Küçük günahlar da bu küçük odunlar gibidir. Başlangıçta göze batmaz. Fakat her şeyi arayan ve takip eden vardır. Aradınız, takip ettiniz, bu kadar odun toplandı. Günahlarınız da böyle toplanıp sayılır ve bir gün görürsünüz ki göze batmayan o küçük günahlardan, büyük bir yığın meydana gelmiştir!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Daginik-Oda-Masali.html", "text": "Pembe, Emre ve Gülce, Pembelerin evinde oynuyorlardı. Oyunun sonuna doğru, mutfaktan mis gibi kurabiye kokusu gelmeye başladı. Derken Zahide nine içeri girdi. ''Kurabiyeler hazır! Ama onları yemek için önce odanızı toplamanız gerekli'' dedi. Zahide nine, buna kendi aralarında karar vermeleri gerektiğini söyleyerek mutfağa gitti. Biraz sonra çocuklarda mutfağa geldiler. Ama Pembe'nin yüzü asıktı. Pembe ve Emre üzerlerine düşen görevi yaparken Gülce, beceremediği için kıyafetleri istenilen yere yerleştirememişti. Aslında Gülce Pembe'den yardım istemişti. Pembe ise herkes gibi Gülce'nin de kendisine verilen görevi yapması gerektiğini söylemişti. Kurabiyeler yenirken Pembe, olayı ninesine anlattı. Sonra ''Gülce işini tam yapmadı. Ama oda kurabiye yiyip keyfine bakıyor. Haksızlık Bu!'' diye içini döktü. Diğerleri gibi Pembe de Zahide nineyi dikkatle dinlemişti. Gülce'nin onlara haksızlık etmediğini, sadece aralarındaki iş bölümünün yeterince adaletli olmadığını anladı. Eğer her birine yapabileceği kadar iş verilmiş olsaydı, geride dağınık bir dolap kalmayacaktı. Şimdi dolabı düzeltmek için, küçük ve adil bir iş bölümü daha yaparak düzenli bir odaya kavuşabilirlerdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dedem-Bir-Ruya-Gormus-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Aslında her eve bir dede lazım. Deden varsa derdin yok demektir. Pilli, uzaktan kumandalı araban çalışmıyor mu? Haydi koş dedene. Canın parkta gezinmek mi istiyor? Dedene söyle! Tiyatroya mı gitmek istiyorsun? Dedenden iste. Yalnız bu kadar mı? Bir dedenin faydaları saymakla bitmez. Dededen masal dinlemenin zevki başkadır. Sorduğu bilmeceleri bilmek o kadar da kolay değildir. Hele anlattığı tarih öyküleri, askerlik anıları... Hepsini ağzı açık dinlersiniz. İşte onun için, dedem nerede ben orada. Bana sorarsanız, her insanın en az bir tane dedesi olmalı. Gülmeyin, canım. Zaten insanın iki dedesi olur demek istiyorsunuz. Annenizin babası, bir de babanızın babası. Ben de onu diyorum ya işte. İki dedeniz varsa, çok şanslısınız. Ne mutlu size! Bence doktorlar reçetelerine ilaç olarak dedeyi de eklemeliler. Mesela Dedesi ile günde bir saat geçirecek. diye yazmalılar. Özellikle huysuz, huzursuz çocuklar için. Hepsi iyi güzel de, babalar ne olacak diyebilirsiniz? Orada biraz durmak lazım. Çünkü babalar kıskanıyor. Geçen gün bisikletime binmiştim. Dedem beni seyrediyordu. Babam geldi. Dedeme, - Aşk olsun baba, dedi, ben on yıl yalvardım bana bir bisiklet almadın. Davacıyım. Adalet istiyorum. - Biliyor musun, oğlum, benim hiç bisikletim olmadı ki! - Tamam tamam, baba, dedim, duygu sömürüsü yapma! İstediğin kadar binebilirsin. - Sağ ol oğlum, dedi, babam. Çok teşekkür ederim. Allah ne muradın varsa versin. Sen beni sevindirdin, Allah da seni sevindirsin. Dile benden ne dilersen. - İzci kampına gitmeme izin ver yeter, dedim. O sırada dedem dudakları kıpır kıpır, gülümseyerek bizi seyrediyordu. Dedemin rüyaları da ünlüdür. Dün gece yine bir rüya görmüş. Anlattı. bir kuyu çıkıyor. Derinliği altmış-yetmiş metre var. Kendimi kuyuya atıyorum. Kuyunun orta yerinde bir ağaca tutunuyorum. Havada asılı kalıyorum. Kuyunun içindeyim. Yukarıya bakıyorum, kuyunun ağzında beni kovalayan aslan. Aşağıya bakıyorum kocaman bir timsah. Ağzını açmış düşmemi bekliyor. Ağaç da bir garip. İncir ağacı mı desem, erik ağacı mı desem... Dallarında bin bir çeşit meyveler. Elmadan muza, karaduttan portakala, cevizden nara, her türlü meyve... Ağacın köklerine bakıyorum; biri siyah, biri beyaz iki tane fare ağacın köklerini kemiriyor. Ağacın gövdesine bakıyorum; on iki tane ağaçkakan ağacın gövdesini gagalıyor. Üç yüz altmış beş tane ağaç kurdu ağacın kabuklarını yiyor. Ne yalan söyleyeyim, biraz korktum. Yalvarmaya başladım. Ey bu yerlerin sahibi! Seni arıyorum! Bana bu sınavı hazırlayan sensin. Sana geliyorum. Senin sevgini istiyorum. dedim. Her şey birden bire değişti. Aslan at oldu, timsahın ağzı da bir kapı... Ata bindim, kapıdan geçip güzel bir bahçeye girdim. - En doğrusunu Allah bilir ya, o ağaç ömür ağacı olmalı, baba. Fareler de gece ile gündüz. Ağacı kemiren diğer yaratıklar da hastalıklar... - Hazreti Yusuf'la bir akrabalığın var mı senin? Rüyaları en iyi yorumlayan peygamberdir ya! Bir dakika. O ağaç, ömür ağacı, o iki fare de gece gündüz olduğuna göre... On iki ağaçkakan... Üç yüz altmış beş ağaç kurdu... Altmış-yetmiş metre derinliğinde kuyu... Aslan... Timsah... Yavaş yavaş anlıyorum galiba. - Ya aslan, ya timsah? diyor dedem. - Aslan ölüm sanki, timsah da mezar. - Evet yavrum. 63 metredeyim zaten. Ne demek istedi, anlamadım. Babama soruyorum. - Anlamadın, mı akıllım? diyor. 63 yaşında olduğunu söylüyor..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dedem-Ucuyo-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Balıklar suda, kuşlar havada, insanlar rüyalarında uçarlarmış. Rüyasında uçtuğunu görenler gördüklerine hiç şaşmaz kırk yıllık kuş gibi uçmaya devam ederlermiş. Uyanıncaya, rüya bitinceye kadar kadar da uçtuklarına inanırlarmış. Neyse efendim. Mahallenin birinde kavgacı mı kavgacı bir çocuk yaşarmış. Adı Cenk'miş. Cenk kıpır kıpır, yerinde duramayan bir çocukmuş. Üstüne üstlük dediğim gibi kavgacıymış da. Kendini her gün kötülere karşı savaşan, başka bir çizgi film kahramanına benzetirmiş. Oynarken bazen elinde plastik kılıcı, bazen ışın tabancası bazen de taramalı tüfeği olurmuş. Arkadaşlarının üstüne Savuluuuun! Ben iyiliğin gücüyüm! diye bağırarak çullanırmış. Ahh deli çocuk! Zavallı arkadaşlarının pestilini çıkarırmış. Cenk'in bir de dedesi varmış. Doğrusu tuhaf, esrarengiz bir adammış. Evin bir odası ona aitmiş. Oda, hem atölye hem bir tiyatro kulisi gibiymiş. Bir yanda tahta bir tezgah: Tezgahın üzerinde türlü türlü alet edavat varmış. Bir yanda gömme bir dolap: İçinde çeşit çeşit kostüm, maske, aksesuarlar asılıymış... Cenk odaya girip sağı solu karıştırmaktan, duvarlardaki resimlere bakmaktan çok mutlu olurmuş. Ama odadaki şeylerin ne işe yaradığını bir türlü anlayamazmış. Çok az konuşan ve hiç nasihat etmeyen dedesini çalışırken seyretmek ayrıca hoşuna gidermiş. Dedesi yaptığı işlere kendini öyle kaptırırmış ki adeta başka biri olurmuş. Acaba Cenk de dedesine mi çekmişmiş? Ki kendini kötülere karşı savaşan bir kahraman gibi hissetmesi bu yüzden miymiş? Bilinmez! Cenk, Hiçbişey anlamadım bu laftan! demiş. Dedesi, İnsan hep kötü, hep iyi olamaz a! Mesela sen iyilik diye arkadaşlarının üzerine çullanıyosun. Onlara zarar veriyosun. Söyle bakalım iyilik bunun neresinde? Ayrıca onların kötü olduğu nerden belli? Sen dedin diye kötü olmaz ki kimse. diye esrarengiz bir havada devam etmiş konuşmaya. Cenk ağzı açık dinlemiş dedesini. Dedesinin anlattıklarından çok hali tavrı merakını gıdıklamış. O yüzden bir süre susmuş, konuşmamış. Dede devam etmiş, Ayrıca biliyo musun evlatcığım! Gerçekten şapkadan tavşan çıkmadığı halde, şapkadan tavşan çıkarıyomuş gibi yapan sihirbaza inanır seyirciler. Neden? Sihirbaz çok iyi sihir yaptığı için mi? Hayır! Seyirciler inanmak istedikleri için inanırlar. Eğer sen de inanmak istersen sana tuhaf bi şey anlatıcam. demiş. Cenk inanmaya dünden razıymış zaten. Anlat anlat hadi! demiş. Cenk heyecanla dedesinin sırtına bakıp, Gizli kanatların mı var? diye sormuş. Cenk, İnanırım inanırım anlat sen! demiş. Dede, Daha fazla anlatmayacağım. masalsitesi.com Sen uçtuğumu göreceksin zaten! deyip konuşmayı sona erdirmiş. Torununun başını okşayıp yollamış. Cenk dayanamamış, yaşlı adamı uyandırmış. Olanları anlatmış. Esrarengiz adam ise bunun bir oyun, sihir oyunu olduğunu ve inanmaya hazır olduğu için gördüklerini gerçek sandığını anlatmış gizemli bir havada. Ama nasıl olur! İçerde uyuyordun sen bi kere. demiş Cenk. O da işin sırrı zaten! demiş dede gülümseyerek. Ayrıca yere bak. Ne görüyosun? diye eklemiş. Düşünürüm ne var ki. demiş Cenk. Dede, Yürü bakalım bulutların üstünde o zaman. demiş. Cenk de yürümeye başlamış hayali bulutların üstünde. Dede, Ayaklarının altında nasıl bir his var? diye sormuş. Cenk, Yumuşacık, pamuk gibi. Sanki pamukların üstünde yürüyorum. demiş. Cenk kahkahalar atarak dedesinin üstüne atlamış. Dede, Gördün mü Cenkcik, sen inanırsan kötüler olur, iyiler olur. Sen inanırsan deden uçar. Çok inanırsan sen de uçarsın. demiş. Ve eskiden nasıl ünlü bir sihirbaz olduğunu, yaptığı numaraları anlatmış tek tek. Ufaklık tatlı tatlı sihirbazlıktan emekli dedesini dinlerken uykuya dalmış. O günden sonra Cenk biraz değişmiş. Artık arkadaşlarının üstüne çullanmıyormuş. Ama onları şaşırtmak için yeni yeni numaralar öğrenmeye başlamış. Dedesinin çırağı olmuş. Büyümüş çok ünlü bir sihirbaz olmuş. Ve herkese dedesinin anlattıklarını anlatmış durmadan. Gökten üç elma düşmüş. Üçü de bulutların üstünde yürüyebilen çocukların başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dedemin-Battaniyesi--Masali.html", "text": "Ben gidiyorum evlat mantarıma iyi bak onunla konuş olur mu dedi ve kapıya doğru yönelirken ben de, Battaniyemi gördünüz mü diye.Halan gelirse uçmaya gitti dersin .. Bu sırada halam sinirden domates taşıyan kamyonlar gibi hızlıca koşmaya başladı.Ben arkasından birkaç kez güldüm ve içeri girdim. Tek başına kalmıştım.Dedem o gece eve gelmemişti.Bir sürü limon Dedemin gelmesi için sulanmaya başlamışlardı.Dedem gelmezse bu limonları gömecektim çünkü ben limon sevmiyordum hele hele dedemin canlarını çıkardığı bu limonları hiç sevmiyordum.Gökten dedeme benzeyen bastona binmiş başka dedeler geçiyordu sanki. Sonra pervaneli bir battaniyenin üzerinde limon yiyen halam kafasını yıldızlara vurup çıldırıyordu.Bütün bunlar bir oyundu biliyorum bu gece korkmadan uyumak için uydurduğum bir gök oyunu..İçeri girdim ve dedemin yerine yattım limonlar benim oradan kalıp gitmem için ekşi ekşi kokmaya başlamışlardı.Ne yaparlarsa yapsınlar dedemin sineklerin bile konmasını istemediği yatağında bu gece ben yatacaktım.Limonlar bağırmaya başlamışlardı, Şapır şupur dedenin yatağından çabuk kalk. O zaman anlarsınız ne kadar ekşi olduğunuzu .. Hey küçük canavar! kalk üstümden zaten deden ezdi bütün tahtalarımı bu gece kendi kendime şarkılar söyleyerek uyuyacağım. Haydi diyorum yoksa seni dedenin olduğu yere fırlatırım.. Gece horozları ötmeye başlamıştı ben tek başıma bir yatakla konuşuyordum buna inanamıyordum ama yatağa da sinir olmuştum. Yatak beni hızlı hızlı sallamaya devam ederken yastık da tek gözünü sonuna kadar açmış bana bakıyordu.Dedemin niye bu kadar tuhaf olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.Yatağın ardından yastık da kafamı sallamaya başlamıştı limonlarsa gözüme ekşi ekşi sularından fışkırtıyorlardı bu bir savaş mıydı? Hemen toparlandım dedeme çok yalvarmama rağmen bir mum almamıştı bana gece neden güneş açmıyordu ki kapkaranlık bir odada dedesiz kalmıştım önümü görebilseydim keşke... Kapı kapı çalıyordu kapı yine beni çağırıyordu. Kapıya koşarken yere düşmüştüm kafam yatağın altına girmişti kafamı kurtarmaya çalışıyordum fakat yatak kafamı sıkmaya başlamıştı kapı çalıyordu yatak kafamı sıkmaktan vazgeçmiş bu sefer de çevirmeye başlamıştı bu arada çok sevdiğim ama kaybettiğim kalemtraşım da buradaydı yatakla olan kavgamızı kesmek için yanıma koşmuştu kalemtraşım yatağın bir tahtasını tuttu ve sivriltti yatak kendisine battı ve yaralandı kendi kendini yaralayan yatağı da ilk defa görmüştüm demek ki kötülük böyleydi sivri ve yaralayıcı yatak herhalde ölmüştü halbuki onunla iyi anlaşabilirdik demek ki kötülerle anlaşma olamazdı..Tam yatağın altından kafamı kurtarmıştım ki bir tahta kurusu yani kuru böcek ailesi yanıma geldi bana koroyla bir teşekkür şarkısı söylediler, Teşekkürler kötü olan her şeyi ortadan kaldıran evlat.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Degirmenci-ile-Tilki-Masali.html", "text": "- Değirmenci, eğer bana bir tavuk verirsen sana ömrünce unutamayacağın bir iyilik yapacağım. - Padişahım sorma, sana büyük bir haber getirdim. - Bir \"çak çak padişahı\" var, bütün askerini topladı, geliyor. Seni ortadan kaldıracak. - Ya kızını ona vereceksin, yoksa kökünü kesecek senin. Padişah hemen vezirleri toplar, bu işi konuşmaya başlar. Kimse bilemez Sonunda kızı vermeye razı olurlar. - Peki, tilki kardeşlik, bir kere damadımızı görelim, sonra kızımızı vereceğiz. - Arkadaş, tavuğunu yedim ama sana büyük bir insanlık yaptım. - Seni padişah diye filancı padişaha yutturdum, şimdi seni oraya götüreceğim. Kızını sana alacağız. - Olur mu yahu, kızını bana verir mi? Üstüm başım unlu, saç sakal birbirine karışmış bırak yakamı benim. - Yahu senin neyine gerek, haydi. - Sen burada dur, ben gidip padişahtan sana bir kat elbise alıp geleyim. - Efendim gelirken harıktan atlarken ayağı kayıp düştü. - Ne de olsa bu da padişah, üstü başı perişan Öyle gelemez ya, ona bir kat elbise. Tilkiye çok güzel bir kat elbise verirler. Tilki bu elbiseyi değirmenciye giydirir, bunu süsleyip püsleyip alıp gider. Yolda da tembihlerde bulunur. - Sen böyle elbise giymemişsindir. Sakın elbiselere bakma; yoksa değirmenci olduğunu söylerim. - Yahu, bizim damat neyin nesi, boyuna elbiselere bakıyorlar. - Efendim, onun elbiseleri çok kıyak idi, bunları beğenmedi de onun için bakıyor. Siz ona kötü elbise verdiniz. - Bu sefer de elbiselere öyle bakarsan senin değirmenci olduğunu söyleyeceğim. Yeni elbiseleri giyen değirmenci bir daha elbiselere bakmaz. Korku cana fayda vermez. Padişah kızını veremezse harp var geride. Kendisinin de fazla askeri yok, muhakkak başına bir bela çıkaracak. Kızını buna verir. Yanlarına biraz asker verip bunları yolcu eder. - Çoban kardeşlik, sürüyü yolun kıyısına indireceksin, padişah geliyor, o gelince; \"Ey padişahım, sen sağol, malın davarın sağolsun.\" diye bağıracaksın. - Çak çak padişah geliyor, bütün ordusunu topladı, sizin kökünüzü kesecek. - Siz samanların içerisine sokuluverin, ben padişaha sizin kaçıp gittiğinizi söylerim. Devler samanlığa girerler, tilki bunların üzerinden kapıyı kilitler. Dama çıkıp üç dört teneke gaz döker. O samanlıkta devleri yakıp öldürür. Padişah gelir, saraylara girerler. Kızın babasında ne öyle halı var, ne öyle eşya var. - Bu tilki ile gönlümü eğliyordum, o da öldü. Birkaç yıl sonra tilki hakikaten ölür. Bunu zembile koyup tavandan asarlar. Bir müddet sonra tilki kokmaya başlayınca tilkinin hakikaten öldüğünü anlarlar. Ölüsünü kaldırıp kapı dışarı atarlar. Onlar da yeyip içip muratlarına ererler ."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Deniz-Yildizi-Bambu-Masali.html", "text": "Deniz yıldızı Bambu, güneşte ışıl ışıl parlayan kumsalda oturmuş, dalgın dalgın sonsuzluğun ötesine doğru uzanıyormuş gibi görünen, turkuaz ile mavinin oynaştığı muhteşem güzellikteki denizi seyrediyormuş. Bir süre sonra sıcağın etkisiyle çok terlediğini hissetmiş ve denize girmeye karar vermiş. Bambu suya girer girmez, denizin derinliklerine doğru yüzmeye başlamış. En derinlere inen Bambu, neşeyle yüzen rengarenk balıklarla oyunlar oynamış. Sevimli mi sevimli Bambu, derinlere doğru yüzmeye devam etmiş, sonunda Sualtı Parkına gelmiş. Burada denizde yaşayan arkadaşları , yengeç Kıskıs , kaplumbağa Kuki , deniz atı Bigi ve minik penguen Buzi de varmış. Arkadaşları, güzel mi güzel kaydıraklardan kayarak oyunlar oynuyormuş. Deniz yıldızı Bambu da, arkadaşlarına merhaba diyerek aralarına katılmış. Her şey çok güzel giderken, Bambu ve arkadaşları minik bir fokun oradan ağlayarak geçtiğini fark etmişler. Hemen fokun yanına doğru giderek neyin var diye sormuşlar. Fok ağlayarak, denizlerde yaşayan Loplop amcasının aniden hastalandığını dile getirmiş. Loplop amcanın hasta olduğunu duyan Bambu ve arkadaşları bu duruma çok üzülmüş. Hepsi birden Loplop amcanın yaşadığı eve doğru yüzerek gitmişler. Evin önüne gelen Bambu ve arkadaşları, Loplop amcanın kapısını çalmışlar. Neden sonra, Tonton fok Loplop amca çok bitkin bir halde kapıyı açmış. Çok halsiz bir ses tonuyla merhaba, çocuklar hoş geldiniz demiş. Deniz yıldızı Bambu ile arkadaşları Loplop amcanın hasta olduğunu daha yakından görünce çok üzülmüşler. Bambu ; neyiniz var Loplop amcacım, çok bitkin bir haliniz var demiş. Evet Bambucum biraz rahatsızlandım ama önemli bir şeyim yok demiş. Daha sonra bu duruma aynı şekilde üzülen sevimli deniz atı Bigi de merakla sormuş. Loplop amca da, Beni boş verin çocuklar siz nasılsınız iyi misiniz? demiş. Ama Loplop amca konuşurken ara sıra çok terliyormuş. Akıllı penguen Buzi Loplop amcanın neden terlediğini hemen anlamış. Buzi , arkadaşı Bambu' ya sessizce fısıldayarak, ben galiba anladım demiş. Loplop amcanın neden hasta olduğunu anladım demiş Buzi penguen. Daha sonra, Loplop amca, mutfağa doğru geçerek, çocuklara lezzetli karidesler hazırlamaya koyulmuş. Tam bu sırada sevimli penguen Buzi, deniz arkadaşlarına Loplop amcanın neden hasta olduğunu ve nasıl iyileşeceğini anlatmaya başlamış. Deniz arkadaşlarının yaşadığı yerde ne yazık ki uzunca zamandır hiç kar yokmuş. Denizleri kirleten atıklar, fabrikaların bacalarından çıkan, atmosfere bırakılan dumanlar ve sera gazlarının oluşması nedeniyle, maalesef iklim değişmekteymiş. Oluşan küresel ısınmadan dolayı da yaşadıkları yere uzun zamandır kar yağmıyormuş. Deniz yıldızı Bambu ve arkadaşları, ne yapacaklarını uzunca bir süre düşünmüşler, taşınmışlar... Penguen Buzi, buz parçalarını nereden bulacağını çok iyi biliyormuş. Yaşadıkları yere çok uzakta olan bir buzul denizi varmış. Buzul denizine gitmek için denizin derinlerinde gizli bir geçit varmış. Buzi bu gizli geçidi daha önce hiç kullanmamış fakat, bu gizli geçidin buzul denizine açıldığını biliyormuş. Çünkü Buzi' ye, buzul denizine açılan gizli geçidi, bundan çok uzun yıllar önce, büyük büyük babası öğretmiş. Akıllı penguen Buzi fikrini deniz arkadaşları ile paylaşmış. Deniz yıldızı Bambu Loplop amcanın hasta olmasına çok üzüldüğü için, bu haberi duyunca çok mutlu olmuş. O halde ne duruyoruz, hadi hemen gidelim arkadaşlar demiş. Penguen Buzi : fakat bu bizim için tehlikeli bir yolculuk olabilir Bambucum demiş . Bambu da, deniz arkadaşlarını ikna etmek için şöyle demiş. Hayatta yaşadığımız sürece her an her şey başımıza gelebilir. Deniz arkadaşları , Bambunun konuşmasını mantıklı bularak buzul denizine açılan gizli geçide gitmeye karar vermişler. Hep birlikte, Loplop amcanın evinden çıkarak hızla uzaklaşmışlar. Sonrasında , Loplop amca ; elinde hazırladığı karides tepsisiyle, mutfaktan çıkmış. Çocukları göremeyince çok şaşırmış. Gençlik işte kanları hızlı akıyor . Diye söylenmiş tonton mu tonton Loplop amca. Buzul denizine açılan gizli geçit, denizin daha da derinlerinde, Büyük büyük babasının tarif ettiği gizli geçidin nerede olduğunu düşünmeye başlamış. Bu sırada ; denizin iki yönüne doğru açılan sağ ve sol işaretli oklar deniz yıldızı Bambunun dikkatini çekmiş. Bambu iki zıt yönden hangisine gideceğini bilememiş. Deniz arkadaşları da, sabırsızlıkla Bambunun söyleyeceklerini bekliyormuş. Deniz yıldızı Bambu uzun süre düşünmüş taşınmış, fakat bir türlü karar veremiyormuş. Tüm bunlar olup biterken denizin en diplerinde yaşamlarını sürdüren zehirli deniz anaları sürüler halinde tek tek çıkmaya başlamış. Zehirli deniz analarını gören Bambu ve arkadaşları hızla kaçmaya başlamış. İzlerini kaybettiren deniz arkadaşları yaşadıkları yerden epeyce uzaklaşmışlar. Yengeç Kıskıs galiba kaybolduk arkadaşlar demiş. Kaplumbağa Kuki de çok yorulduğunu dile getirmiş. ''Peki şimdi ne yapacağız?.. Bir fikri olan var mı arkadaşlar? demiş sevimli deniz atı Bigi. Deniz arkadaşları kendi aralarında konuşmaya devam ederken penguen Buzi' nin burnuna , uzaklardan buzul denizinin kokusu gelmeye başlamış. Buzi, Buzul denizine giden gizli geçide yaklaşmak üzereyiz arkadaşlar! demiş. Bunu duyan Bambu ve arkadaşları çok sevinmişler. Buzul denizini merak eden deniz arkadaşlarının yüzmeleri yeniden hızlanmış. Denizin derinlerinde çok fazla yol kat eden deniz arkadaşları, sonunda gizli geçide gelmişler. Buradan da buz denizine geçmeyi başarmışlar. Her yanı buzlarla ve karla kaplı bembeyaz buzul denizine gelen deniz arkadaşları, meraklı gözlerle etraftaki penguenlere, foklara ve deniz aslanlarına bakakalmışlar. Sizin gibi küçük çocukların burada ne işi var?!.. Burası çocuklar için fazla tehlikeli bir yer! demiş. Deniz yıldızı Bambu, Bayım biz buraya çok önemli bir iş için uzaklardan geldik. Eğer bize izin verirseniz, yaşadığınız buzul denizinden biraz buz parçaları almamız gerekli demiş. Bunu duyan sevimli yaşlı deniz aslanı hohoho! diye gülmeye başlamış. Buz parçalarını ne yapacaksınız peki çocuklar? Burada zaten istediğiniz kadar tonlarca buz var. Buzları almadan da kendiniz gibi yaşıtlarınızla gidip oyunlar oynayabilirsiniz demiş. Hayır Bayım, biz oyun oynamak için gelmedik. Kocaman yaşlı deniz aslanı Loplop ismini duyunca ilgiyle sormuş. Bambu teşekkür ederek konuşmaya devam etmiş. Loplop amca bizim çok sevdiğimiz hemen hemen sizin kadar cüssesi olan bir amcamız. Buranın çocukları bana da Bıngılbıngıl amca der. Bambu ve arkadaşları , deniz aslanı Bıngılbıngıl amcayı çok sevmişler. Bıngılbıngıl amca kocaman bir buz parçasını , sivri güçlü dişleri ile kırıp çıkarmış. Bambu ve deniz arkadaşları bu duruma çok sevinmişler. Bıngılbıngıl amca ve deniz arkadaşları derinlerde yüzerek , maceraları aşarak sonunda yaşadıkları yere gelmişler. Bıngılbıngıl amca, Loplop amcanın evinin kapısında asılı duran çıngırak zilini çalmış. Halsiz Loplop amca neden sonra kapıyı açmış. Karşısında kendi cüssesine yakın bir deniz aslanını görünce önce çok şaşırmış. Hemen oradan deniz çocuklarının da sesini duyan Loplop amca neler olduğunu az çok anlamış. Deniz aslanı Bıngılbıngıl amcayı içeriye davet etmiş. Loplop amca, Bıngılbıngıl amca ile tanıştıktan sonra kocaman bir buz parçasından bir parça kırarak yemiş. Yavaş yavaş iyileşmeye başlayan Loplop amca deniz aslanı Bıngılbıngıl amcaya çok teşekkür etmiş. Sevimli ton ton Bıngılbıngıl amca ; Loplop amca ve deniz çocukları ile vedalaşarak buzul denizine doğru yola çıkmış. Loplop amca deniz çocuklarını içeriye davet etmiş. Bu arada karidesler halen tabakta duruyormuş. Epey bir yol kat eden Bambu ve arkadaşlarının karınları çok acıkmış. Dayanamayıp tabakta duran mis kokulu karidesler den yemeye başlamışlar. Bambu ve arkadaşları , Loplop amcalarına güzel karidesler için çok teşekkür etmişler. Loplop amca ; ''Afiyet olsun çocuklar asıl ben size çok teşekkür ederim'' demiş. Loplop amca merakla Bambu ve arkadaşlarına, ''buzul denizine geçmeyi nasıl başardınız çocuklar'' diye sormuş. Deniz arkadaşları da her şey Bambu sayesinde oldu Loplop amca! demişler. Deniz yıldızı Bambu , inanmak başarmanın yarısıdır Loplop amcacım demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ders-Veren-Karinca-Masali.html", "text": "\"Artık okul çağına geldin, okula gitme vaktidir, yarın seninle birlikte kente gideceğiz.\" demiş. Ertesi gün oğlu ile birlikte kente gidip, onu çok bilgili, çok görgülü bir öğretmene teslim etmiş. Çocuk da bu öğretmenden ders alıp görgüsünü, bilgisini artırmak istemiş ama olmamış. Niçin mi? Çünkü ne yazmayı becerebiImiş, ne okumasını ... \"Ay, bu harfler bana hiçbir şey söylemiyor, hiç birinden hiçbir şeyanlayamıyorum. İnsan, bu 'kargacık burgacık şekilleri nasıl olur da tek tek aklında tutar, ben anlamıyorum.\" diye yakınıyormuş. . Günler sonra da kendi kendine; \"İyice düşündüm taşındım, ben bu okuma yazma işini beceremeyeceğim, en iyisi eve dönüp hayvanlarımıza baksam daha iyi.\" diye düşünmüş. Kentten köyüne giden yola düşmüş, ha babam de babam yürümüş de yürümüş. Öğle sıcağı bastırmış. Yorulmuş olduğundan bir çeşme başında durmuş. Su içmiş, elini yüzünü yıkamış, ağaç altında otururken uykusu gelmiş, başlamış uyumaya ... O sırada bir pirinç tanesini iterek götüren bir karınca elinin üstüne tırmanmış. Çocuk yerinden kıpırdamış, uyanıp elinin üstündeki karıncayı yere doğru üflemiş, sonra yeniden uykusuna dönmüş. Kısa bir süre sonra karınca yine iterek götürdüğü pirinç tanesiyle görünmüş, yine çocuğun eline tırmanmış. Çocuk yine uyanmış, elinin üstündeki karıncayı yine yere doğru üflemiş. Fakat karınca bir üçüncü kez eline pirinç tanesiyle tırmanınca hiç kıpırdamamış; ne üflemiş, ne bir şey yapmış. Gözlerini dikmiş, karıncayı izlemeye koyulmuş. Çocuğun oturduğu kocaman taşa tırmanmaya başlamış karınca. Tam taşın doruğuna vardığında sert bir rüzgar esmiş pirinç tanesini yere yuvarlamış. Karınca yeniden geri dönmüş, yeniden, kim bilir kaçıncı kez aynı pirinç tanesini başlamış yine yokuş yukarı tırmandırmaya. Karıncanın azmini gören çocuk, çok utanmış. Su başından kalkmış, köyünün yolu yerine kentin, okulun yolunu tutmuş. Ve bundan sonra pes etmeden derslerine çalışmaya karar vermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dev-Hamsi-Masali.html", "text": "Anne hamsi birden bakışlarını uzaklara çevirmiş. Gözlerini kısmış. Denizle göğün birleştiği yere yakın, çok uzaklarda, gökyüzünde, gökkuşağı belirmiş. İki ay önce deniz dibine kırk bin tane kadar yumurta bırakmış ama tamamına yakını deniz canlıları ve balıklar tarafından yenmiş, yutulmuş. Sadece bu, şimdi yanında olan ilk ve tek yavrusu yumurtadan çıkıp, dünyaya merhaba demiş. Onun sorduğu sorulara bakıp da bazı yaşam normlarına diş geçirebileceğini anlamış. Standartlar paramparça olmalıymış. Böylece denizaltı dünyasında hamsi, değişim geçirerek, yeniden doğarmış. Yavru hamsi hızla ileri atılmış. İşte gökkuşağı oradaymış. Hemen şimdi altından geçerim, diye düşünmüş. Aya giden füzeden daha hızlıymış. Yeryüzünün tüm karmaşasını önüne katmış, kovalıyormuş. Aniden önüne bir palamut çıksa ne yazarmış? Bir palamut değil, bin palamut bir damla duman olsa üfler geçermiş. Yavru hamsinin şansına gökkuşağı bu sefer yakındaymış. Gökkuşağının altından geçerken, dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak istiyorum, demiş. Yavru hamsi hareketlerinin yavaşladığını fark etmiş. Başı dönüyor ve gözleri kararıyormuş. Ağır ağır ilerlemeye devam etmiş. Başının dönmesi geçmeye başlamış. Artık gözleri kararmıyormuş. Etrafında toplanan balıklar, hayret dolu bakışlarla ona bakıyorlarmış. Olmaz ama olmuş işte. diye konuşuyorlarmış. Dev hamsi iki gün oralarda annesini aramış. Balıklardan öğrendiğine göre, hamsi sürüsü ile birlikte annesi de, palamut sürüsünü peşine takmış, İstanbul Boğazı'ndan Marmara'ya kaçmış. Zaten okyanusa gitmek için, Marmara'dan geçmesi gerekliymiş. Dev hamsi, annesini Marmara Denizi'nde arayacakmış. Dev hamsi bir hafta boyunca annesini Marmara'da aramış ama bulamamış. Yavruyken palamutlara yakalanmayan annesi şimdi hiç yakalanmazmış. Balıkçı ağlarına takılmadıysa, bir yerlerde mutlaka saklanıyormuş. Bu iri cüssesiyle onu kıyıda, köşede araması olanaksızmış. Dev hamsi daha sonra Çanakkale Boğazı'ndan geçerek Ege'ye, oradan da Akdeniz'e ulaşmış. Dev hamsiyi kıyılardan ve gemilerden gören insanlar fotoğrafını çekmiş. Dev hamsi dört ay Akdeniz'de kalmış. Pek çok yeri gezmiş, dolaşmış. Burada yaşayan deniz canlılarıyla arkadaş olmuş. Birkaç yerde köpekbalıklarıyla karşılaşmış. Ortalama dört-beş metre boylarındaki köpekbalıkları dev hamsiye hayret dolu bakışlarla bakmışlar. Çok şaşırdıklarını söylemişler. Ona dostça davranmışlar. Nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü sormuşlar. Dev hamsi de olanları anlatmış. Gördüğü ilgiden memnun kalmış. Daha sonra bir yılan balığının kılavuzluğunda Cebelitarık Boğazı'nı geçip, Atlas Okyanusu'na giriş yapmış. Dev hamsi, yılan balığı ile birlikte, önce kuzeye doğru uzun süre gitmiş. İzlanda yakınlarına kadar gelmişler ama giderek soğuyan hava onları caydırmış. Ters yüz edip geri dönerek, Brezilya kıyılarına sokulmuşlar. Daha sonra güneydoğuya doğru yüzerek, Afrika'yı dolanıp, doğuya ilerlemişler ve Avustralya'ya ulaşmışlar. Dilden dile, gönülden gönüle dev hamsi adı ulaşmış ve dünya denizlerinde ünü giderek yayılmış. O, şöhret basamaklarını hızla tırmanmış. İnsanlar arasında en çok tanınan kimmiş? Dünyada yaşayan yedi milyar insan varmış. Bu kadar insanın tanıdığı bir kişi olamazmış. Dünya denizlerinde yaşayan yüz milyardan fazla canlının hepsinin tanıdığı varmış ve o da, dev hamsiymiş. Okyanusa çıkalı beri aradan on yıl geçmiş ve dev hamsi on yaşına girmiş. Hamsiler, en çok dört yıl yaşarmış. Hamsi yine hamsi ama boyutları arttığı için, yaşam süresi uzamış. Dünyada insan dışındaki canlı varlıklar arasında yaşam süresi açısından şöyle bir kural varmış: Genelde küçük canlılar az, büyük canlılar çok yaşarmış. Yirmi santimetrelik hamsi dört yıl yaşarsa, yirmi metrelik hamsi kırk yıl yaşarmış. Bu bir doğru orantıymış. Balinalar ortalama kırk yıl yaşadığına göre, hamsi balinası da varsın kırk yıl yaşasınmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Deve-Ile-Fare-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Günlerden bir gün, kendini beğenen bir fare ile arkadaşlarını kırmak istemeyen bir deve arkadaş olmuşlar. Fare devenin bu huyunu bildiği için onun yularını eline almış. O önde deve arkada yol almışlar. Onları görenler şaşkınlıklarını saklayamamışlar. Yuları farenin elinde olan koskocaman bir deve... Deve fareyi kırmamak için itiraz etmeden onun arkasından yürüyormuş. Fare ise kocaman bir deveye aklınca üstünlük sağladığını düşünüyor, kendini beğeniyor ve ben ne yiğit ne kuvvetli biriymişim koskoca deveyi yularından tutmuş sürüklüyorum diyormuş. Farenin bu kendini bilmez hali devenin dikkatini çekmiş. Farenin çevreye caka satarak yürüyüşüne sinirlenmiş ve ona güzel bir ders vermek istemiş. - Bu ırmak çok büyük boğulmaktan korkuyorum diye cevap vermiş. - Öyleyse bir daha küstahlık edip kendini üstün görme. Haddini yerini bil. Kendin gibi farelerle boy ölçüş. Develerle devlerle yarışma demiş. Hatasını anlayan fare deveden özür dilemiş ve ondan aldığı dersi bir ömür boyu unutmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Devekusu-Yavrulari-Masali.html", "text": "Bir gün, Anne Devekuşu yavruları için yiyecek bulmaya gitti. Yuvasına geri döndüğünde etrafa baktı, baktı. Ama yavrularını hiçbir yerde bulamadı! Anne Devekuşu, yuvasının etrafını incelemeye başladı ve \"Olamaz! Yerde aslan izleri var. Bu izler yuvama çok yakın!\" diye bağırmaya başladı. Korkuya kapılan Anne Devekuşu, yavrularını bulmak istiyordu ve böylece aslanın ayak izlerini takip etti. Ayak izleri ormana çıktı. Bir mağarada son buldu. Anne Devekuşu mağaranın girişine geldi ve içeri bakındı. Bir de ne görsün? Aslan'ın kollarında kendi yavruları vardı! Anne Devekuşu; Yavrularımla ne yapıyorsun? diye bağırdı. Onları hemen bana geri ver! dedi. Aslan başını kaldırdı ve hırladı; \"Ne diyorsun sen? Bunlar benim yavrularım, görmüyor musun?\" dedi. Anne Devekuşu şaşkın biçimde karşı çıktı. \"Hiç de öyle değil! Bunlar devekuşu yavrusu, ben de bir devekuşuyum sen ise bir aslansın!\" diye haykırdı. Anne Devekuşu hızla ormana koştu. Her hayvana, bu korkunç olayı anlattı ve konuşmaları için çağırdı. Ama tüm hayvanlar aslandan çok korkuyordu. Onun gözlerine bakıp söyleyecek cesaretleri yoktu. Çünkü bu korkunç aslan onlara zarar verebilirdi. Gelincik, ormanın derinliklerinde bir karınca tepesine gitmesi gerektiğini söyledi. Bu karınca tepesi o kadar yüksekti ki birçok hayvandan daha uzundu. O karınca tepesinin üstünde bir delik açmaya karar verdi. Delik karınca tepesinin arkasına çıkana kadar kazmaya devam etti. Gelincik, Anne Devekuşu'na \"Gün batımında ormandaki tüm hayvanları ve Aslan'ı bu karınca tepesine getir.\" dedi. Gelincik'in kazma işi bittiğinde tüm hayvanlar karınca tepesinde toplanmaya başlamıştı. Aslan'da sonunda geldi. Anne Devekuşu onlara Aslan'ın yavrularını nasıl kaçırdığını anlattı. Bunları dinleyen zebralar, antiloplar ve diğer tüm hayvanlar Aslan'ın tuttuğu iki yavruya şaşkınca baktı. Anne Devekuşu, Aslan'ın gözlerine bakarak bu yavruların devekuşuna ait olduğunu söylemek için, bir hayvana ihtiyacı olduğunu söyledi. Ama tüm hayvanlar yere baktı. Hayvanlar korkudan fısıltıyla bu yavruların Aslan'a ait olduğunu söylemeye başladı. Gelincik ise Hiç tüylü yavrularla kürklü bir anne gördünüz mü? diye bağırdı. \"Aslan'ın kürkü var! Yavruların tüyleri var! Bu yavrular Devekuşu'na aitler! dedi. Aslan bu duyduğuna çok kızdı ona zarar vermek için üstüne atlamaya çalıştı. Ama Gelincik, karınca tepesine kazdığı delikten çoktan atlamıştı. Delikten aşağı düştü ve öbür taraftan çıktı. Kimse onu görmeden hızla ormana koştu. Aslan onu yakalamaya çalıştı ama Gelincik çok hızlıydı. Aslan, Gelincik'in peşinden tepeye çıktığında, iki yavru serbest kaldı! Tabii ki, doğrudan annelerinin açık kanatlarına koştular. Anne Devekuşu iki yavrusunu da alıp yuvasına geri döndü. Diğer hayvanlarda oradan tek tek uzaklaşmaya başladılar. Karınca tepesinin arkasındaki deliği bilmeyen Aslan ise çok uzun bir süre deliğin önünde bekledi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dis-Fircalamanin-Onemi-Masali.html", "text": "Ahmet ile Mehmet aynı okuldan iki arkadaşlardı. Ahmet çok çalışkan Mehmet az tembeldi, sınıfta öğretmeni dinlemez yaramazlık yapar, dersine çalışmaz öğretmeninde her zaman azar işitirdi. Üstelik Mehmet dişlerini fırçalamaz ağzı çok pis kokar ve her zaman diş ağrısı çekerdi. Ahmet bunu anlatmak istese de çekinir onu kırmak üzmek istemezdi. - Mehmet bugün, yolumuzu değiştirelim, Ramazan amcaların sokağından eve gidelim, hem orası kestirmedir, ne dersin? Mehmet az düşündü. - Tamam, bugünde oradan gidelim dedi. Beraberce yürümeye başladılar, az yürüdükten sonra dereden akan pis kokuların kokusunun hissedildiği sokaktan geçtiler, koku sokağı sarmış nefes alamıyorlardı. Burunlarını kapatarak yürüdüler. Mehmet kızgın bir sesle. - Evet, arkadaşım, şey ben aslında seni bilerek bu sokakta, derenin kokusunun giderilmeden üstü kapatılmadan önce bilerek getirdim. Mehmet şaşırdı. - Çünkü arkadaşım sen dişlerini fırçalamıyorsun düzenli değil mi? Mehmet mahcup bir şekilde başını öne eğdi. - Bence unutma arkadaşım, biraz önce o kokular gibi ağzındaki kokular hem sana hem de etrafına ki insanlara zarar veriyor rahatsız ediyor, rahatsızlıktan vazgeçsekte senin sağlığını tehlikeli hale getiriyor. Bak ağzını yemeklerden önce ve sonra yıkamazsan bu deredeki pislikler gibi kokar, sağlığını tehlikeye düşürür, eğer fırçalarsan ağzın bu güller gibi mis kokar, herkes sana hayran bakar yanına yaklaşarak, sağlıklı yaşadığın için seni tebrik eder ve alkışlarlar. Mehmet şaşırdı, çünkü şimdiye kadar hiç alkış almamıştı okulda ve diğer arkadaşlarında sevgi dolu bir sözle övgü dahi almamıştı. Gözleri sevinç içinde parladı. - Söz arkadaşım bugün, başlangıç yapacağım ve alkışlar alacağım, hatta seni geçeceğim, derslerimde çalışacağım, teşekkürler ederim arkadaşım. - Tamam, arkadaşım tamam. Sen yeter ki çalış dişlerini fırçala arkadaşım. Bende seni çok seviyorum arkadaşım Mehmet. - O zaman hemen bugün hızlı bir başlangıç yapıyorum, seni geride bırakarak koşarak eve gidiyorum, çünkü önce dişlerimi yemekten önce ve sonra yıkayacağım, güller gibi kokacağım ve yarınki ödevimi yaparak,oyun oynamak için yanına geleceğim. Birbirlerine sarılarak güldüler. Ramazan amcadan izin alarak bahçeden iki gül koparak yakalarına takarak, Mehmet koşarak Ahmet ise yavaş adımlarla, arkadaşı Mehmet'in sevinçli koşmasına bakarak gülümseyerek evin yolunu hoplayarak zıplayarak, neşe içinde vardılar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Diyet-Masali.html", "text": "Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkanında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu'da, tüm Rumeli'de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde \"Ali Usta'nın işi\" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, \"Çifte su vermek\" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkanından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekardı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkanının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikaye söylenirdi. Kimi \"cellat elinden kaçmış bir çelebi\", kimi \"sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip\" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı. Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kağıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali'nin yaratılışında \"başkasına gönül borcu olmak\" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. \"Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim,\" dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum'da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde \"kutsal ateş\"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. \"Çeliğe çifte su vermek\" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu. İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescide doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu. Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya'dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu. Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı. - Koca Ali... Koca Ali, be! - Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!... - Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi. - Haydi yerine git, dolaşma... dediler. - Tuhaf, rüzgar açmış olacak!... dedi. İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin... İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı. - Bu gece Budak Bey'in mandırasında hırsızlık olmuş. - Onun için işte dükkanı arayacağız. - Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar. - O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkanın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var! - Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi. - İnkar etme, işte kuzunun derisi dükkanında çıktı. Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey'in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali'ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkanına gelmemesi, derinin dükkanda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali'nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkar etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi. - Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu. Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi. - Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz... Koca Ali'nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe \"çifte su\"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu. Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı. Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu. Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet'e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hala kentin pazar yerinde küçük bir dükkanda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu. - Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var. - Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa... - Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. \"Kula kul olmak\", ölümlü dünyada \"birisine gönül borcu duymak\" acıların en büyüğüydü. - Hacı'nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı. Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali'yi arkasına taktı. Dükkanına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali'yi eline geçirince hemen dükkanının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkanı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti. Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı... Hacı Kasap'a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkandaki çengellere asmıştı. Tezgahın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine \"Ne yapacağım, ne: yapacağım?\" diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı. - Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın... - Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkandan çıktı. Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dogru-Secimler-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dünyalar kadar güzel bir kız yaşarmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş. Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da reddetmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş. Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş, tam onu koparırken ilerde... Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş. Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Doguran-Kazan-Okuyun.html", "text": "O gün Hoca'nın hanımının işi çokmuş; hanımı, evdeki kazanın yetmeyeceğini, komşusundan bir kazan istemesini söylemiş. Hoca komşusunun kazanını alıp evine döner. Kazanın işi bitince Hoca geri verme hazırlığına başlar. Bu arada komşusuna bir muziplik yapmak ister, kazanın içine küçük bir tas koyar. Komşusu kazanı alır. Baksa ki içinde bir tas! Hoca'nın şaka yaptığını sanan komşusu, onun rahatlatıcı konuşmasından sonra doğum olayına inanıp tası da alır. Ne de olsa havadan gelen bir tas. Bir süre sonra Hoca yine Ahmet Efendiden kazan istemeye gider. Komşusunun da keyfi yerindedir. Belki bu sefer de bir sahan doğurabilir kazanı! Hoca da mutlu bir şekilde evinin yolunu tutar. Sakalını sıvazlayan Hoca, gülümseyerek komşusuna cevap verir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dokuz-Arap-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken dokuz tane Arap kardeş varmış. Bunlardan biri ne yaparsa öbür dokuzu da onu yaparmış. Birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Dokuz Arap, bir gün topluca para kazanmış ve bu parayla ne alalım diye düşünmüşler. \"Et alsak kemiği var, kelle alsak temizlemesi zor, en iyisi mi biz bununla ciğer alalım.\" demişler. Ciğer almışlar, yıkamışlar, kavurmuşlar. Sofraya oturmuşlar. Yiyecekleri zaman bir tanesi, \"Hani su?\" demiş. Bakmışlar testi boş. Bir tanesi, \"Yoo, ben gidince ciğeri siz yiyeceksiniz değil mi? Hep beraber gidelim. demiş. Kalkmışlar hepsi birden kapıdan çıkmışlar, o sırada komşuları görmüşler. Oh olsun, bir sizden gitti, bir bizden. demişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dort-Mevsim-Masali-Masali.html", "text": "Bir zamanlar Toprak Ana, evinde yalnız yaşıyormuş. Yalnız yaşamak zormuş, bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. Bir gün kalkmış, gök kralına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca, gürültüler, patırtılar duymuş. Kapıdaki nöbetçiye, bunların ne olduğunu sormuş. - Ne olacak, demiş. Mevsim kardeşlerin gürültüsü. İkisi kız, ikisi oğlan dört yaramaz çocuk var. Kavga edip duruyorlar. - Onları bana gönderin, demiş. Ben yalnızım, biraz da benimle otursunlar. - Benim adım İlkbahar, demiş. Size ufak bir armağan getirdim. İlkbahar, çantasını açmış, çantasından tomurcuklanmış dallar, renk renk çiçek demetleri, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar çıkarmış. - Haydi çekil bakalım, bak, ben geldim, demiş. Sonra o da çantasından çilek, kiraz, şeftali, erik gibi meyveler çıkarmış, bunları Toprak Anaya sunmuş. - Ben sonbaharım demiş. Yalnızlığı, sessizliği çok severim, demiş. - Benim adım kış, benim adım kış diye bağırıyormuş. - Beni dinleyin, demiş. Ya sırayla gelin, evimde üçer ay misafir kalın, ya da çekilip gidin. Hepinizi birlikte istemiyorum. - Bunun üzerine mevsim kardeşler düşünmüşler. Aralarında anlaşıp Toprak Anaya, peki demişler. İşte o günden beri sırayla geliyor, Toprak Anada üçer ay misafir kalıyorlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dumani-Gorduk-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Bir gemi denizde ilerlerken bir kaza geçirdi ve battı. Sadece bir kişi kurtulabildi. Zavallı adam yakınlardaki adaya zar zor ulaştı. İlk önce yardım çağırdı, kurtulabilmesi için Allah'a dua etti. Ancak ne gelen vardı, ne giden! Sonra adam diğer canlılardan korunabilmek için bir kulübe inşaat etti. Burada uyuyor, yemek pişiriyor, korunuyor ve birilerinin gelip onu kurtarması için Allah'a dua ediyordu. Yine o gün adam yiyecek bir şeyler bulabilmek için yürüyüşe çıktı. Ancak geldiğinde kulübenin yandığını gördü. Adam perişan oldu. \"Allah'ım, sen bana nasıl bunu yaparsın?\" diye Allah'a sitem etti. O gece bir ağacın altında sinirli ve üzgün bir şekilde uyudu. O gün onu uyandıran adadaki canlıların sesleri değil bir gemi düdüğü oldu. Adam hemen ayağa kalktı ve denize baktı. İşte onu kurtarmak için bir gemi geliyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dunyada-Masal-Ve-Dunya-Masalcilari-Okuyun.html", "text": "1- Pançatantra: Hint masal kitapları arasında en eski olanıdır. Bazı kaynaklarda eserin yazarı olarak Beydaba ismi geçmektedir, ancak eserin yazarının o olup olmadığı kesin değildir. Eserin giriş kısmında Vişnuşarman adlı bir bilginin kralın üç oğluna anlattığı masallardan ibaret olduğu belirtilmektedir. Daha çok devlet idaresi ve ahlaki konular yer alır. 2- Masal Nehirleri Okyanusu : Masal kitapları içerisinde masal sayısı bakımından en büyük kitaptır. Eserin hacmi fazla olduğu için diğer dillere tercüme edilmemiştir. Bin Bir Gece Masalları: Bu masallar sözlü olarak bütün dünyada bilinmektedir. Arapların ilk başta pek önem vermediği eser, Avrupa'da çok beğenilmiş ve incelenmiştir. Kimin yazdığı belli değildir. Bu masal kitabının asıl teması kadınların sadakatsizliği üzerinedir. masalsitesi.com Adından da anlaşılacağı üzere bin bir gece boyunca sabahın ilk ışıkları doğuncaya kadar anlatılmaktadır. Bin Bir Gündüz Masalları: Bin bir gece masallarına karşı çıkarılmış bu masal kitabında da erkeklerin sadakatsizliği anlatılmıştır. Bin bir gündüz masalları, bin bir gece masallarına göre daha uzundur. Ezop'un Masalları : Daha çok fabl türünde masallar yer alır. Her masalın sonunda yazar tarafından masalda anlatılmak istenen konu bir cümleyle açıklanır. Bazı araştırmacılar Ezop'un yaşamadığını ileri sürmüşlerdir. Ama elde kesin bir delil yoktur. La Fontaine'den Masallar: Bu eserde yer alan masalların hepsi fabl türündedir. Hayvanları konuşturarak insanlara ders vermeyi amaçlamıştır. La Fontaine masalları manzumdur. Grimm Kardeşler : \"Çocuk ve Ev Masalları\"nı yazmışlardır. Ayrıca masalları ilk defa Grimm Kardeşler araştırıp derlemişlerdir. Kaz Anamın Öyküleri: Kitabın yazarı Charles Perrault çok sevilen Külkedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Güzel ve Çirkin gibi halk masallarını bu kitabında derlemiştir. Hoş Geceler: Straparolanın bu kitabında Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel gibi masallarla birlikte başka ortaçağ italyan masal derlemeleri de bulunmaktadır. Andersen'den Masallar: Danimarkalı Hans Christian Andersen yazmıştır. Bu masalların kaynağı o yörenin halk efsaneleri olmakla birlikte topluma yönelik yergiler de içermektedir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dunyanin-En-Guzel-Gulu-Masali.html", "text": "Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış. - Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için, demiş bir bilgin. - Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar. Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir pembelik yayıldı kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. - Onu görüyorum ! diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Duru-ve-Mino-Masali.html", "text": "Duru, büyükler hep böyle mi, diye düşündü. Beraber keyifle oyun oynarken ansızın sinirlenip kızacak bir şeyler bulabiliyorlardı. O akşam kreşten dönmüştü. Akşam yemeklerinden çok hoşlanmadığı için abur cubur bir şeyler yemenin yollarını arıyordu. Hep kurallar vardı. Eve gelince sokak kıyafetlerini çıkartmalı, ellerini, yüzünü yıkamalı ve yemeğe oturmalıydı. Annesi bu konuda amma da ısrarcıydı. Duru ise evde pijamalarıyla dolaşmaktan çok hoşlanmıyordu. Aslında annesini de anlamıyor değildi. Bir de kardeşi vardı ve annesinin akşamları yapması gereken çok iş oluyordu. En azından pijamalarını erkenden giyerse annesinin akşam bir de onu giydirmekle uğraşmayacağını ve bu zamanda yine kendisi ve kardeşi için başka bir şeyler yapabileceğini biliyordu. -Duru hala eller yıkanmadı mı; gel artık; yemek hazır. Kardeşi mama sandalyesinde oturmuş yemeğe başlamıştı bile. Annesi ona yemek konusunda hiç kızmıyordu; gerçi o da ne versen yiyordu. Obur bebek, diye düşündü. Ayrıca bu durum kendisinin yemek yerken oyalanmasını daha da göze batar kılıyordu. Duru kardeşini çok seviyordu ama ara sıra da onu kıskanmaktan kendisini alamıyordu. Kendisi 5 yaşındaydı; kardeşi ise daha 1,5 bile olmamıştı. Annesi ve babası onu sık sık kucaklarında taşıyordu. Gece Duru'dan daha geç uyuyordu. Onu uyutmak için kucaklarında gezdiriyorlardı. Annesine bu düşündüklerini anlattığı zaman annesi ona kendisi için de küçükken aynı şeyleri yaptıklarını anlattı. Oysa artık büyümüştü ve ne mutlu ona ki her şeyi kendi başına yapabiliyordu. Kardeşi de büyüyünce aynı şekilde olacaktı. Annesine inanıyordu; çünkü annesi ona asla yalan söylemezdi ama offff keşke hatırlasaydı o günleri... Bunları düşünürken dışarıdan bir ses duydu. Hemen odasının camına koştu ve aşağıya baktı. Duru bahçeli bir evde yaşıyordu ve odası ikinci kattaydı. Bahçede o güne kadar görmediği yuvarlak şekilde bir bir arabaya benzeyen bir araç gördü. Merakla bahçeye koştu. Annesi yemek hazırladığı için onu fark etmemişti. Bahçeye çıkmasıyla araçtan minik, pembe, şirin bir oyuncak indi. Evet en şirin oyuncaklarına benziyordu. Minik oyuncak gözlerini ona çevirince; eflatun, kocaman, dostça bakan gözlerini gördü. Duru ne diyeceğini bilemedi; burası onun eviydi. Bir de buranın Ankara adında bir şehir olduğunu biliyordu. Bunları Mino'ya söyledi ama bunlar Mino için bir şey ifade etmedi. -İstersen gel seni annemle tanıştırayım; hem o çok güzel yemekler yapar ve şu anda da bize kek yapıyordu. Mino emin olamadı. Annesi ve babası ona yabancılarla konuşmaması gerektiğini söylerdi; ama şu anda başka şansı da yok gibiydi; çünkü burada herkes yabancıydı. Duru'nun teklifini kabul etti ve beraber mutfağa gittiler. Annesi mutfakta yoktu; yukarı çıkmış olmalıydı. Kardeşi mama sandalyesinde oturmuş yeni oyuncağıyla oynuyordu. Ata henüz 1,5 yaşındaydı. Gördüğü her şey onun için yeni olduğu için çok da şaşırmadı; ama kendisi gibi minik biriyle tanıştığına sevindiği her halinden belliydi. Mino da onu çok sevmişti. Kendisinden biraz daha büyüktü ama olsun çok tatlıydı. Mino Ata'nın Duru'nun kardeşi olduğunu öğrenince içinde bir üzüntü hissetti. O anda kendi kardeşini çok özlediğini fark etti. Bu duygu beraberinde evine, anne ve babasına özlemini de hatırlattı. -Çok seviyorum. Gerçi benden geç uyuyor; kreşe gitmiyor. Annemle babamın kucağında dolaşıyor. Annem küçükken benim de böyle olduğumu, herkesin böyle olduğunu söylüyor. -Evet evet benim annem de öyle diyor. -Peki ne olacak şimdi, diye sordu. -Annemler çok merak etmiştir; dedi Mino. Duru'nun annesinin ayak seslerini duyduklarında Mino içinde bir korku hissetti ve mutfakta saklandı. Duru'nun annesi mutfağa girdi ve kek hazır; hadi bakalım al tabağını gel, dedi. Ata parmağıyla Mino'nun saklandığı yeri işaret ederek bir şeyler söylüyordu; ama çok küçük olduğu ve konuşmayı bilmediği için anne hiç bir şey anlamadı. Ata bir süre 'Mi, Mi' diye bağırarak işaret etmeye devam etti. Şu anda Duru'nun en korktuğu şey annesinin onu mama sandalyesinden indirmesiydi; çünkü böyle bir durumda hemen Mino'nun yanına gideceğini biliyordu. Neyse ki bu olmadı. Dahası annesi bir süre sonra Ata'nın üzerini değiştirmek için onu salona götürdü. İşte tam bu sırada Duru, yeni arkadaşını yanına alıp odasına çıktı. Duru'nun Mino ile arkadaşlığı çok keyifliydi. Arada anlaşmazlığa düştükleri oluyordu ama konuşup çözüyorlardı. Birbirlerini kıskanmıyor, kavga etmiyorlardı. Sabahları Duru yine kreşe gidiyordu. Bu zamanlarda Mino evde saklanarak yaşıyordu. Ata ile oynuyordu. gelmedi. Herhalde bahçedeydi ve duymuyordu. Mino hemen Ata'nın yanına gitti. Beraber çok eğleniyorlardı; ancak bir anda bakıcının ayak seslerini duydu ve seslerin gelmesiyle bakıcının Ata'nın odasına girmesi bir oldu. Mino'nun saklanabilecek zamanı yoktu. Olduğu yerde dondu kaldı. Aklına Duru ile ilk karşılaştıkları gün geldi. Duru ona bir oyuncak olup olmadığını sormuştu. Evet işte o da bir oyuncak gibi hareketsiz durdu. Böylece bakıcı kendisini fark etmeyecekti. Ancak tam da öyle olmadı. Serpil Teyze onu görünce şaşırdı. Daha önce bu oyuncağı evde hiç görmemişti. masalsitesi.com Ata'yı kucağına alınca Ata ısrarla Mino'yu işaret etti ve Serpil Teyze de Mino'yu da aldı ve hep birlikte mutfağa indiler. Mino hala hareketsiz duruyordu; ancak Ata onu ısırıyor; öpüyor; onunla kendince oynuyordu. Mino zor durumdaydı. Tam kaçmayı düşünüyordu ki kapı çaldı. Neyse ki gelen Duru'ydu. Duru Mino'yu mutfakta hareketsiz görünce hemen Serpil Teyze'ye baktı. -Evet, Serpil Teyze. Ben onu odama çıkarayım. Bu seferlik kimse bir şey fark etmeden durumu çözmüşlerdi. Duru, büyüklerin öğrenmesini istemiyordu. Onu evine göndereceklerinden korkuyordu; çünkü onu çok seviyordu. Fakat bir süre sonra Mino'nun üzgün olduğunu gördü. Annesini, babasını ve en önemlisi kardeşini çok özlüyordu. O akşam büyükler yattıktan sonra Duru'nun yatağının üzerinde oturup bu konuda sohbet ettiler. - Seni çok seviyorum Duru; ama benim bir evim var. Ailemi çok özledim. Sanırım benim için ailenden yardım istesek iyi olacak. Hem zaten babam bana, bizden sakın bir şey saklama, her şeyi konuşalım. Konuşarak çözülemeyecek sorun yok, derdi. Aileni de tanıyor sayılırım artık, bana zarar vermeyeceklerini düşünüyorum. -Haklısın aslında, sanırım ne kadar eğlence olursa olsun insan sevdiklerinden uzakta mutlu olamaz. Bu annesi olabilir babası, kardeşi ya da büyükannesi, büyükbabası yani kendisini yetiştiren herhangi biri. Ertesi sabah ilk iş Duru'nun annesiyle konuşacaklardı. Duru yatağına yattı; Mino da onun için beraberce hazırladıkları Duru'nun yatağının altındaki kendi yatağına. Gece saat iki civarıydı. Önce Mino uyandı; kendi aracının sesine benzer bir ses duymuştu. Ses dışarıdan geliyordu. Hemen pencereye koştu. Gözlerine inanamıyordu. Ailesi aşağıdaydı. Hemen Duru'yu uyandırdı ve beraber bahçeye koştular. Annesi onu görünce göz yaşlarını tutamadı. Mino da annesinin kucağına zıpladı. Hemen kardeşini sordu. Ahh evet işte o da gelmişti. Mino'yu görünce aynı onun annesinin kucağına zıpladığı gibi kardeşi de Mino'nun kucağına zıpladı. Evet ayrılma vakti gelmişti. Duru bunun bu kadar çabuk olacağını beklemiyordu. Biraz üzgündü. Mino ailesinden dostuyla vedalaşmak için bir kaç dakika istedi. - Duru sen çok iyi bir dostsun. Beni koruyup kolladın. Benimle odanı, oyuncaklarını paylaştın. Çok garip belki ama seni hiç kıskanmadım. Bilirsin çocuklar bazen birbirlerini kıskanır. - Evet ben de seni hiç kıskanmadım ve hiç kavga etmedik. Arada anlaşamadığımız şeyler oldu; ama konuşarak sorunlarımızı da çözdük. - Aslında ben bunun nasıl böyle olduğunu biliyorum. - Çocuklar birbirleriyle hep yarışırlar ama biz birbirimizden çok farklıydık. Ben pembeyim mesela, sana göre miniğim, görüntüm de farkı. Bizim birbirimizle yarışmayı düşünmemizi gerektirecek ortak noktamız yok. - Biliyor musun, ne düşünüyorum? Seninle benim kadar belirgin olmasa da aslında herkes birbirinden farklı değil mi? Bazı arkadaşlarımın saçları çok güzel bazıları çok güzel bale yapıyor bazıları müzikte çok iyi. - Evet, o zaman aslında hiç kimse bir başkasıyla yarışmamalı değil mi? Herkesin yetenekleri ve görünüşü farklı. Herkes kendisinin en iyi olduğu şeyi aramalı ve bu neyse onda başarılı olmaya çalışmalı. - Bir de kardeşler var tabii. En çok kıskandığımız ve yarıştığımız. Mesela ben anne babamın ilgisi konusunda kardeşimle yarışıyorum. - Anne babaların kalplerinde hepimiz için eşit yer var aslında, değil mi? Şu anda kardeşimize bize gösterdiklerinden farklı ilgi gösteriyorlar; çünkü onlar küçük. Bize de biz o yaşlardayken aynı şekilde davranıyorlardı. - Kesinlikle evet. Seninle zaman geçirmek bana çok şey öğretti Mino. İstediğin zaman gel; ama bu sefer ailenden izinli. Duru'nun bu söylediklerine ikisi de kıkırdayarak güldü. Mino'nun babası Mino'nun aracını kendi aracının içerisine taşıdı. Mino, kardeşini kucağına alıp araçlarına bindi. Kardeşiyle birlikte Duru'ya el sallayarak uzaklaştılar. Duru, Mino ile olduğu süre içerisinde çok şey öğrenmişti. Bir kez daha sevdiklerinin ne kadar önemli olduğunu görmüştü. Artık kimseyle yarışamayacak, kendi yeteneklerini arayacaktı ve artık ailesinin kardeşini ve kendisini aynı şekilde sevdiğine emindi. Annesi bazen kızabiliyordu ama artık ona da anlayış gösterecekti. Ne de olsa annenin görevi de zordu. Herkesi çok ve eşit seviyor ve herkesle aynı şekilde ilgileniyordu. Bu durum onu arada yoruyordu. Merdivenlerden yukarı koştu ve bir zıplamada kardeşinin yatağına girdi. Kardeşini öptü ve ona sarılarak çok huzurlu bir uyku uyudu. Sabah kardeşinin onu öpmeye çalışırken yanağında bıraktığı ıslaklıkla uyandı. Böyle uyanmak çok güzeldi. Gökyüzüne bakıp gülümsedi. Dostunun da o anda aynı şeyi yaptığına emindi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dusler-Ulkesi-Masali.html", "text": "Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiç bir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde \"Yapmam\" demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş. dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yalnız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş. Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vazgeçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış. Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali'nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş. diye diretmiş. Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevini yapmaya başlamış. deyip saati avuçlarının içine alıp iki eli ile sallamaya başlamış. Şıngırtıya benzer sesler çıkmış saatten, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş: \"Tik tak, tik tak\" diye. - Ne biçim saat bu böyle? Hiç ilerlemiyor. - Ben konuşuyorum. Şu karşında duran saatim ben. - Çok üzdün beni. Baktım çok söyleniyorsun, sonunda dayanamadım konuşmaya karar verdim. - Ne yapayım. Sürekli sana bakıyorum. Zaman hiç ilerlemiyor. Akrep de yelkovan da hep yerinde duruyor. Halbuki oyun oynarken vakit hızla geçip gidiyor. Ders çalışırken öyle mi? Bitmek bilmiyor. Bence oyun oynarken hızlanıyor, ders çalışırken yavaşlıyor olmalısın. - Öyle şey olur mu? Saat hep aynı hızla ilerler. Süre değişmez. Sen oyun oynuyor olsan da, çalışıyor olsan da saat hep aynıdır. - Bak. Benim görevim zamanı doğru göstermek. Çalışırken de oynarken de doğru zamanı göstermek. Bence sen oynarken, oyundan çok hoşlanıyor, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorsun. Ders çalışırken çok bunalıyor, hemen bitmesini istiyorsun. Bunun için hep saate bakıp, hiç çalışmadığından, zaman ilerlesin istiyorsun ve ilerlemiyor sanıp, bana kızıyorsun. - Hep oyun oynayayım, zaman hiç bitmesin. Hiç çalışmayayım. - Büyümek istemiyorum ki. Hep çocuk kalayım ve oyun oynayayım. Ben oyun oynamayı çok seviyorum. - Neden bıkayım ki? Asıl ders çalışmaktan bıkıyorum. Hiç ders olmasa hep oyun olsa diyorum. - Yalnız yapmak istediğin şeyi. Ders çalışmak istemiyorsan çalışmayacaksın. - Gönülden istersen götürürüm seni. Unutma, oraya gidince vazgeçip dönemezsin. - Bir oyun seç kendine. Orada oynamak istediğin oyunu seç. Sonrasını düşünme. Ben seni oraya götürürüm. - Tamam istediğin gerçekleşti. Artık gözlerini açabilirsin. Sen şimdi düşler ülkesindesin. - Burada hep \"Şimdi\" yaşanır. Dün hiç olmamıştı. Doğal olarak yarın da olmayacak. - Şöyle diyelim istersen. Burada yalnız istediğin şeyi yaparsın. Hem de hep yapacaksın. - Evet. Çevrendekilere bak. Onlar da senin gibi. Hep aynı şeyi yapıyorlar. - Top sektirmeyi durdurman gerekli. Diyelim top sektirmekten vazgeçtin ve bir köşede oturmak istedin. Bunu yapamazsın. Bunun anlamı \"Demin top sektiriyordun, şimdi oturuyorsun\" demektir. Burada yapamazsın. Unutma burada geçmiş yok. Hep \"Şimdi\" var. Top sektirmeyi durduramazsın. - Yürümek ve koşmak için hareket edebilirsin ama yol alamazsın. Yol alabilmen için belli bir hızla, bir süre gitmen gerekli. Burada zaman olmadığı için yol alman söz konusu değil. Yürümeye çalışırsın, koşmak istersin, hızın bile olur belki de ama yol alamazsın. - O da seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep havuç kemirmek istedi. Burada hep havuç kemirecek ama havucu hiç bitmeyecek. Karnı da doymayacak. - O da ağaçları kesmek istiyordu. Ağaçları hiç sevmezmiş. Seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep ağaç kesmek istedi. Hep ağacı kesmeye çalışacak ama hiç kesemeyecek. Şu ilerideki çırak da çalışmak istemedi. Yalnız bir çivi çakayım, ustam beni hep çalışıyor sansın istedi. O da hep o çiviyi çakmaya çalışacak ama çivi tahtaya girmeyecek. - Sonsuz için zaman gerekli. Unutma zaman yok burada. Zaman olmayınca sonsuz da olmaz. Burada hep \"Şimdi\" var. - Annem, babam merak edecekler beni. - Etmezler. Gözlerini kapatmadan önce saatin akrep ve yelkovanını anımsıyorsan eğer, sen hep oradasın. O an senin \"Şimdiki\" zamanın. Onun için seni merak etmeyecekler. Dersini çalışıyorsun diye bilecekler. - Off! Bu çok sevimsiz. Ben böyle olsun istememiştim. - Evet ama, böyle olsun istememiştim. - Ya zamanın olduğu yerde, zamana bağlı işler yaparak yaşarsın, ya da zamanın olmadığı yerde hep aynı şeyi yaparak yaşarsın. - Benim istediğim bu değildi ama. - Bence sen ne istediğini pek bilmiyorsun. Ne yapmak istediğini, ne zaman yapmak istediğini bilmiyorsun. Bazen çalışacak, bazen oyun oynayacaktın. - Çok komiksin. Burada gece ve gündüz olmaz ki. Hep şimdi var. Gece ve gündüz olsa, dün ve bugün olurdu. Bu da geçmişten söz etmekle aynı şey. Unutma burada geçmiş yok. Yalnız şimdi var. - Ali... Ali... Ali... Uyan artık. - Seni çok seviyorum. Bundan sonra sözünden hiç çıkmayacağım. Yaşamda işimizi yapmak yerine hep başka şeylerle uğraşmayı severiz. İşi nedense hiç yapmak istemeyiz. Ama yaşamak için iş yapmak, geleceğimizi ve geçimimizi kazanmak zorunda olduğumuzu düşünmeyiz. Bu masalı kurarken, \"İş yapmak yerine hep sevdiğimiz şeyi yapalım, hem de zaman olmasın\" diye düşündüm..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dusman-Koyler-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Kaf Dağı'nın eteklerinde, deliye akıl veren çokmuş. İnsanlar, yoksulluklarını kokan ağızlarında geviş getirir, beşikler sallanır, ninniler söylenirmiş. Uç bucak gidenin hakkına helal, kış bucak oturana zeval gelirmiş. Nuh'un gemisinin battığı balçığın tam ortasında birbirine düşman iki köy varmış. İnsanları birbirlerini sevmez; nefret iki köy halkının da aralarındaki en afili alfabe oluvermiş. Bir gün yaşlı çirkin bir cadı, kirli beyaz kedisiyle kara beyaz bir büyü salmak için çıkmış yola. Düşman köy olarak adlandırılan bu köye gidecek ve kralın isteğiyle yıllardır süregelip hiç de saf olmayan bu nefreti sona erdirecekmiş büyüsüyle. Cadı, gölge misali peşinden gelen kedisiyle ormanın derinliklerinde ilerlerken aynı zamanda kara bulutlar, amansız şimşekler, önünde diz çöktürten kıvılcımlar bulunuyormuş etrafında. Gökte şimşekler, yerde alevler derken cadı bu iki köyün sınırına varmış. Büyüsünü yapmak için asasını kaldırdığı sırada yoldan geçen bir çocuk anneannesinin kendisine anlattığı masaldaki karakteri bizim cadıya benzeterek, karısı, dev karısı!\" diye bağırmış. Çocuk öyle şiddetli bağırıyormuş ki, iki köy de ayağa kalkmış. İnsanlar çocuğun sesine doğru ilerlerken cadının şaşkın yüzüyle karşılaşmış. O gün orada iki köy halkı da cadıyı köyden uzaklaştırmak için birbirlerine olan nefretlerini cadıya yöneltip birlik olmuşlar. Adeta savaş alanına dönen sınır, birlikten kuvvet doğar değil, nefretten kuvvet doğara dönüşerek atalarını bile şaşırtmışlar. masalsitesi.com Büyük uğraşlar sonucunda cadıyı köyden kovmayı başaran düşman köyler, istemsizce sevinçlerini birbirleriyle paylaşmış, birlik olunca yaşamanın daha kolay olduğunu fark etmişler. O günden sonra ne düşman köy diye bir şey kalmış ne de sınırlar ne de nefret... Birbirlerine birlikle bağlanan köy halkı gelecek yılları da gerek eğlenceler gerekse düğünlerle geçirmişler. Sonsuzluk kısa süreliğine ağırladığı nefreti bu insanların kalplerine hançerlemiş. Sevgi sonsuzluğa selamını vermiş ve böylece gökten üç elma düşmüş. Biri sana, biri bana, zehirlisi de kötü cadıya."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Dusunmekte-Calismaktir-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Peygamber Efendimiz bir gün yolda giderken, hiçbir iş yapmadan tembel tembel oturan bir adam gördü. Adama selam bile vermeden yanından geçip gitti. Dönüşünde Peygamberimiz, yine aynı yoldan geçiyordu. Adam hala aynı yerde oturmaktaydı. Peygamberimiz bu defa adama selam verdi. - Ya Rasulallah! Siz giderken de ben burada oturuyordum., bana selam vermemiştiniz. Fakat şimdi selam verdiniz. Bunun sebebi nedir? diye sordu. - Ben giderken, sen bomboş oturuyordun. Hiçbir iş yapmıyordun. Dönüşümde ise, eline bir çöp almış yere birtakım çizgiler çiziyordun. Belli ki düşünüyordun. Düşünmek de çalışmaktır. Onun için sana selam verdim. Öyleyse Sevgili Gençler hiçbir zaman boş durmayalım. Küçük te olsa bir takım işlerle meşgul olalım. Hiçbir iş yapmıyorsak, neler yapabileceğimizi, kendimize ve insanlara nasıl faydalı olabileceğimizi düşünelim. İmkan ve fırsat bulduğumuzda iyi ve faydalı düşüncelerimizi gerçekleştirmeye çalışalım."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ebu-Hanifenin-Cevabi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "İmamı Azam Ebu Hanife'nin çocukluk yıllarında idi. Allah diye bir yaratıcının olmadığını, her şeyi tabiatın yarattığını iddia eden ve gittiği yerlerde bilginlerle görüşerek tartışmalar yapan bir dinsiz, döne dolaşa Kufe şehrine geldi. Sapık fikirlerini anlatmaya başlayan bu dinsizin, Kufe bilginleriyle görüşüp münazara yapma isteğine gülen Müslümanlar; \"Bizim küçük bir bilginimiz var, eğer onunla karşılaşıp yenersen, büyük bilginlerimiz seninle görüşebilir\" diye cevap verdiler. O bunu kabul etti. Sonunda görüşme yerini ve saatini kararlaştırarak dağıldılar. Kufeliler salonu tıklım tıklım doldurmuşlardı. Aradan yarım saat geçtiği halde, küçük bilgin hala gelmemişti. Saatler ilerledikçe dinsiz bilgin gururlanıyor ve: \"Benden korktu tabii\" diyerek gülüyordu. Tam bu sırada küçük bilgin Ebu Hanifenin içeri girdiği görüldü. - Hayır, korkmadım evimiz nehrin öte yakasında. Bu tarafa geçmek istediğimde köprünün yıkılmış olduğunu gördüm. Geçemeyeceğimi anlayınca, oradaki ağaçlara, hemen bir sandal olup, beni geçirmelerini emrettim. Onlarda sandal olup beni geçirdiler, bu yüzden geç kaldım, özür dilerim, dedi. - Asıl aklı olmayan sensin! Bir sandalın bile kendi kendine yapıldığını kabul etmiyorsun da, şu uçsuz bucaksız alemin kendi kendine var olduğunu nasıl iddia ediyorsun? diye karşılık verdi. - Öyleyse, şu sütün içinde bulunan yağ ve peyniri göster bakalım! Dinsiz bilgin iyice şaşırmıştı. - Elbette bu sütün içinde yağ ve peynir vardır, fakat görünmez dedi. Şu sütün içinde yağ ve peynir olduğunu kabul ettiğin halde onları gösteremiyorsun da, Yüce Allah'ı \"İşte Allah\" diye göstermemi benden nasıl istiyorsun? dedi. - Şu anda Allah, senin gibi bir dinsizi bu kürsüden aşağı indirerek, benim gibi küçük bir kulunu çıkardı, deyince, dinsiz bilginin konuşacak dermanı kalmamıştı. Binlerce insanın karşısında \"Kelime-i Şahadeti\" getirerek Müslüman oldu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Eger-Sadaka-Verecek-Bir-Sey-Bulamazsa-Ne-Yapar-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Rasulullah : \"Her Müslüman'ın sadaka vermesi gerekir\" buyurdu. Kendisine: \"Ya Rasulullah! Eğer sadaka verecek bir şey bulamazsa ne yapar, söyler misiniz? \" diye soruldu. \"Çalışır, elinin emeği ile kazandığını hem kendisi harcar, hem de sadaka olarak verir\" cevabını verdi. \"Çalışmaya gücü yetmezse ne yapar?\" diye soruldu. \"Bu durumda, sıkıntıya düşmüş bir ihtiyaç sahibine yardım eder\" buyurdu. \"Böyle bir yardıma da gücü yetmezse?\" denildi. \"Kendini başkasına kötülük yapmaktan sakındırır, bu da onun için bir sadakadır\" buyurdu. Rasulullah'ın açıklamalarına göre; sadaka yalnız para veya mal ile muhtaçlara yapılan yardımdan ibaret değildir. Mal ile para ile yapılan yardımlarla beraber aşağıda sayacağımız şeyleri yapan kimselerde sadaka sevabına ulaşır. Kısaca; Allah ve Rasulü'nün bizden istediği, akıl ve vicdanın hoş gördüğü bir şeyi yapmak iyiliktir. Hatta kötülükten sakınmak, başkalarına kötülük yapmamakta bir iyiliktir. Bütün iyiliklerde sadaka dır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ejderhanin-Arkadasligi-Masali.html", "text": "Zamanın birinde herkesin korktuğu bir ejderha varmış. Bu ejderha her zaman arkadaş edinmek istermiş, fakat hiç kimse onun yanına bile yaklaşmazmış. Çünkü ejderha komik bir şaka yapıldığı zaman gülerken ağzından alev çıkarırmış ve oyuncaklarına o kadar kıymet verirmişki kimseyle paylaşmazmış. Bunu gören diğer canlılar ondan korkar ve hemen oradan uzaklaşırlarmış. Ejderha ne zaman mutlu mesut dışarıya çıksa, büyük bir hüzün içinde evine dönermiş. - Herşey istediğin gibi olsun istiyorsun ve ben bunu yerine getiremezsem bana zarar verirsin bu yüzden seninle arkadaş olamam, demiş. Ejderha üzülmüş ama ne olursa olsun ümidini kaybetmeyerek tekrar yola koyulmuş. Kocaman dağlar aşmış, tepeler geçmiş. Bazen kırlarda zıplamış, oynamış, dans etmiş. Bazen ise kar yağan yerler de kar'ın yüzüne tane tane düşmesiyle eğlenmiş. Yolda önüne türlü türlü bitkiler çıkmış, hepsinin kokularını toplayıp cebinden çıkardığı kesesine koymuş. Biraz daha yürüdükten sonra bir ayı ile karşılaşmış. Ejderha tekrar şansını denemek için ayıya yöneldiğin de ayı hemen ondan kaçmaya başlamış, ejderha peşinden koşsa da ayıya yetişememiş. -Ben ne zaman istesem oyuncaklarını paylaşmadın, hep oyuncaklarını sakladın buna rağmen gelip bir de benimle arkadaş mı olmak istiyorsun. Bunu kabul edemem, demiş ve ejderhayı yanından göndermiş. -Biraz eğlenmek istemiştim ve deniz den çıktım şimdi geri dönemiyorum ve biraz daha kara da kalırsam sanırım öleceğim ne olur beni denize geri gönder, demiş. -Tabi ki de olurum ama bundan sonra bana ve kimseye zarar vermemelisin, oyuncaklarını da hep birlikte paylaşmalıyız. Belki bu sayede diğerleri de seninle arkadaş olmayı kabul ederler. Demiş Ejderha deniz kızının söylediklerinin hepsine, tamam bundan sonra öyle yapacağım demiş. Ejderhanın bu kararı verdiğini duyan zürafa, fil, ayı ve aslan hemen deniz kenarına gelip ejderha ile deniz kızının oyunlarını uzaktan izlemişler. Ejderhanın deniz kızıyla iyi anlaştığını gördükten sonra onlar da oyuna katılmışlar ve ejderha ile arkadaş olmuşlar. Ejderha bundan sonra kimseye zarar vermiyor ve bencillik yapmayıp oyuncaklarını herkesle paylaşıyormuş.Yaşadıkları orman artık daha güzel bir yer haline gelmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Elektrik-Dunyasi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dayanıklı mı dayanıklı, verimli mi verimli bir güç kaynağı varmış. Bu güç kaynağını tüm Enerji Ülkesi tanırmış ve herkes onu çok takdir edermiş. Gün geçtikçe de ünü artıyormuş bizim güç kaynağının. Artık neredeyse tüm Elektrik Dünyası tanıyormuş onu. Ve tabi ki, Enerji Ülkesi'ni ele geçirmeye çalışan Kaçak Elektrik Ülkesi'nin de haberi olmuş. Kaçak Elektrik Ülkesi'nin yöneticisi Cereyan Kral da bunu öğrenince; Tüm ülke bu güç kaynağı ile ilgilenirken, onların ülkesine saldıralım. Şu an böyle bir duruma hazır olmadıkları için zayıf yönlerinden vurmuş oluruz. Ayrıca, en kısa sürede o güç kaynağını da bana getirin demiş. Bunun üzerine; ülkenin en güçlü elektrik devre elemanlarından oluşan ordular hazırlanmış. Reostalar, anahtarlar, voltmetreler, ampermetreler, elektrik motorları, bobinler, transformatörler ve elektroliz kapları boy boy dizilmişler. Fakat nasıl olduysa, bu haber, Kaçak Elektrik Ülkesi'ne komşu olan İletkenlik Ülkesi'ne ulaşmış. Enerji Ülkesi'nin dostu olan İletkenlik Ülkesi, ülkedeki en gelişmiş iletkenleri kullanarak bu haberi Enerji Ülkesi'ne iletmişler. Enerji Ülkesi'nin yöneticisi olan Potansiyemetre Kral da önlemlerini almış ve tüm ülkeye; Biz onlara karşı sadece savunma yapacağız. Zaten aklımızı kullanırsak onları kolayca yenebiliriz. diyerek, planını açıklamış. Tüm bunlar olurken, güç kaynağı kendini suçlu hissediyor ve tüm olayların kendisinden dolayı yaşandığını düşünüyormuş. Oysa onun hayalleri varmış, tüm ampulleri parlatarak, ülkeyi aydınlatmak istiyormuş. Bugünkü verimliliğine ulaşabilmesindeki en büyük etken de hayalleriymiş zaten. Fakat bu haldeyken hayal edemiyor ve her geçen saniye verimliliğini kaybettiğini düşünüyor, umudunu yitiriyormuş. Kaçak Elektrik Ülkesi savaşa hazırmış. Ve birden iletkenlerin uçları arasında gerilimler oluşturulmuş ve akın akın elektronlar olanca hızlarıyla akmaya başlamışlar. Öyle hızlı ve güçlü akıyorlarmış ki bazı kablo kopuklarında bile bana mısın demiyorlarmış. Masmavi ışıklar yayarak o boşluktan ark yapıp atlayarak geçiyorlarmış. Enerji ülkesi bunun üzerine savunma planlarını gözden geçirmek zorunda kalmış. En tecrübeli voltmetreler ve ampermetrelerden oluşan danışmanlık konseyi stratejilerini güçlü dirençler üzerine kurmuşlar. Ülkede bilinen en güçlü dirençsel özelliğe sahip maddelerden bentler oluşturulmuş. Güçlülüğü maksimum kılmak için bunlar birbirlerine seri bağlanmış. Bu arada bazı elamanlarda belli noktalar arasındaki potansiyel farkını metrelerle ölçmeye koyulmuşlar. Bunu gören deneyimli bir Potansiyemetre Sizlerin amacını anlıyorum. Bu noktalar arasında gerilim farklarını bilmek bizim elimizi güçlü kılar. Ancak elektriksel gerilim sizin yaptığınız gibi barajlardaki potansiyeli ölçer gibi olmaz. Bu görev benim işim. Bakın çok basit. İstediğiniz noktalara birer kolumu uzatıp ellerimle dokunmam yeter. Böylece uzun sürecek savaşta belli noktaların arasındaki gerilim farkları tespit edilmiş. Planı uygulamışlar ve böylece savaşı kazanmışlar. Güç kaynağı da tüm ülkenin kahramanı olmuş ve tüm ülkeyi aydınlığa kavuşturmuş, hayaline ulaşmış..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Elmayi-Calan-Kus-Masali.html", "text": "Zamanın birinde bir kral yaşarmış. Bu kralın üç tane de oğlu varmış. Kralın memleketi bolluk içindeymiş. Kral çok yardım severmiş. Günün birinde yaşlı bir adam, krala bir elma fidesi vermiş. Kralım bu fide çok değerlidir. Bu fidana iyi bak. Vereceği meyvelerin tadının eşi benzeri yoktur. demiş. Kral da yaşlı adamın bu lafı üzerine fideyi en güzel yere diktirmiş. Aradan zaman geçmiş, üç yıl, dört yıl bir bakıyorlar ki üç tane elma vermiş. Kral, bu elmalara gözü gibi bakarmış, her gün gelip gidip kontrol edermiş. Bir gün bakar ki elmanın biri yok. Kral hemen herkesi sorguya çekmiş, şüphelendiklerini hapse attırmış. Ertesi gün bakar ki bir elma daha yok. Hapistekileri çıkarttırmış. Herkesi sorgulamış. Ertesi gün bakarlar ki son elma da yok olmuş. Kral: Çaresiz seneyi bekleyeceğiz. demiş. Ağaç tekrar üç tane elma verince padişah, elma ağacına asker dikmeye karar vermiş. Fakat askerlere güvenememiş. Bu gece de sen duracaksın. demiş. Küçük oğlanın da uykusu gelmiş, uyumamak için kolundaki yarasına tuz basmış. Küçük oğlan, beklerken tam sabaha karşı bir kanat sesi duymuş. Kanatları ışıl ışıl bir kuş gelip, son elmayı da koparmış. Oğlan, kuşa ok atmış, ama kuşu vuramamış. Kuşun kanadından bir tüy düşmüş. Tüyü alıp, babasına götürmüş. Kral, kuşu bulmaları için çocuklarını görevlendirmiş. Bu kuş, dağın tepesinde yaşar. demiş. Küçük oğlan, tepeyi bulmuş. Kuşun yanına çıkmış, tam kuşu öldürecekken, kuş dile gelmiş. Prens, ya vuracağım ya da seni alıp, götüreceğim. demiş. Prens kuşu kanadından vurmuş. Kuşu vurunca, güzeller güzeli bir kız olmuş. Prens, kızı almış, babasına götürmüş. Meğer kızın üzerinde bir sihir varmış, o sihir kalkmış. Küçük oğlan, kız ile evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Mutlu, mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/En-Buyukleri-Yapmistir-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": " Belki de bu işi, şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!.. Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler , Doğrusu siz, hakikaten zalimlerin ta kendilerisiniz! dediler. Sonra tekrar kafalarına döndüler , Sen bunların konuşmadığını pekala biliyorsun, dediler. İbrahim aleyhisselam da, \"Biz, Ey ateş! İbrahim için serin ve selamet ol! dedik.\" Yani Cenab-ı Hak, ateşten sıcaklık ve yakıcılık tabiatını gideriverdi. Ayet-i kerimede geçen Bunun üzerine kendi nefslerine döndüler ifadesindeki nefs, vicdan demektir. Zira bu doğrudan bildiğimiz heva ve hevesi ifade eden nefs değil; doğru ve yanlışı, hakkı ve batılı, adalet ve zulmü birbirinden ayıran temel insani ölçü olan vicdanı ifade eder. Nitekim bu hadisede Hz. İbrahim'in kavmi, bir an için bir taş yığını olan bir putun eline baltayı alıp diğer putları kıramayacağını anlamış, hakikatin ta kendisiyle karşı karşıya gelmişti. Ne var ki, o bir anlık derin düşünce, akletme ve gerçeği kabul etmenin tesirinden kurtulup, tekrar eski kafalarına dönmüşler; üstelik de putların dile gelip konuşmayacaklarını itiraf etmek zorunda kaldıktan sonra. Bu durumda Hz. İbrahim gayet haklı olarak \"Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza!\" demekte, hemen ardından da, \"Siz hala akıllanmayacak mısınız?\" diye sormaktadır... Cenab-ı Hakk'tan dileğimiz; verdiği akıl nimetini, kendi yolunda, rızasına muvafık şekilde kullanmayı nasip eylesin. Amin..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/En-Guzel-Cicek-Masali.html", "text": "İki boncuk gibi parlayan iri mavi gözleriyle bir çiçek kadar güzelmiş Maviş. Annesi altın gibi ışıldayan sarı uzun saçlarını örer, bu örgüler üzerine beyaz bir kurdeleyi bir kelebek gibi kondururmuş . Sonra nar kırmızısı entarisi altına beyaz pabuçlarını giyermiş Maviş. O zaman da bu küçük kıza bir bakan bir daha bakmaktan kendini alamazmış. O yıl yedi yaşına basıp okula başlamış Maviş. Daha ilk günden öğretmeni ve arkadaşları pek sevmişler onu. Maviş de bu yeni ortama çabucak alışıvermiş. Sabah olup da kahvaltısını yedi mi anne ve babasını öper, heyecanla okul yoluna koyulurmuş arkadaşlarını bir an önce görmek için. Günler haftalar geçmiş.İlkin karlı soğuk kış günleri, ardından da ılık aydınlık bahar günleri inmiş yere göğe. Doğa yeni bir doğumun coşkusunda bin renge boyanarak güzelliğinin doruklarına tırmanmış. Havayı kuş cıvıltıları, çiçek kokuları sarmış gün boyu. Sular çağlayıp coşmuş, ağaçlar çiçekli dallarıyla bu coşkunun bir renk türküsü olmuş sanki. - Şimdi sizlerden bir isteğim var çocuklar. Kalkın ve dağılın çevreye. Bana doğadaki en güzel çiçeği bulup getirin. Kim bunu başarırsa ona en değerli bir armağanım olacak. Çocuklar sevinçle yerlerinden fırlayıp dağılmışlar, doğadaki en güzel çiçeği aramaya koyulmuşlar. Aramışlar aramışlar ve bir süre sonra her biri elinde birbirinden güzel çiçekle gelerek öğretmenlerinin ne diyeceğini merakla beklemeye koyulmuşlar. Çiğdem, pembe tomurcuklu bir yaban gülü tutuyormuş parmakları arasında. - Aferin Çiğdem. Çok güzel bir çiçek bulmuşsun. Kokusu da doyumsuz. Selim, kan rengi bir gelinciği ileriye uzatıp sormuş. - Şahane bir renk. Alev gibi. Zarafeti de öyle. Sana da aferin Selim. bir bahar dalı varmış pembe-beyaz çiçekleriyle. - Doğa' nın zafer tacı sanki. Ne kadar da güzel... Tebrikler Mine! Ali, beyaz yapraklı, sarı göbekli bir papatyayı uzatırken öğretmenin yüzü yeniden ışıldamış. Bütün başlar ona, onun eline çevrilmiş. Ama Maviş'in elleri boşmuş. - Sen... Bir şey bulamadın mı Maviş? Bunca çiçek, bunca güzellik içinde... Maviş iri boncuk gözlerini açıp çiçekler kadar güzel yüzüyle gülümsemiş ilkin. Sonra heyecanla haykırmış. - Buldum! Hem o kadar çok buldum ki... Ama hepsi birbirinden güzeldi öğretmenim. Biri ötekinden üstün değildi. Belki kırdaki bütün çiçekleri kucaklayıp size getirmem gerekecekti. Bunu başaramazdım. Ve başını eğmiş birden. Sözlerini duygulu bir fısıltıyla bitirmiş. - Hem .... Çiçekler yerinde, dalında güzel ... Onlardan bir tekini bile koparmaya kıyamadım. Çünkü öğretmenim, hangi çiçeği görsem o en güzeldi... Öğretmen büyük bir heyecanla kollarını açmış, sarmış Maviş' i. Sonra öbür çocuklara dönmüş. - Bakın yavrularım, demiş. Bu kardeşinizden hepimiz çok güzel bir ders aldık. Sizler güzel çiçekler buldunuz ama en güzeli bulan o oldu. En güzel olan sevmektir çünkü yavrularım. Sevmek bize saygıyı getirir. O zaman da Maviş kardeşiniz gibi bir dal çiçeği bile koparmaya kıyamayız. Onu dalında görmek isteriz. Öldürme hakkı bulamayız kendimizde... O günden sonra çiçekler yerinde, dalında kalmış hep.Ve doğa daha bir renklenmiş, daha bir şenlenmiş. Ta ki insanlar \"sevgi\" sözcüğünün anlamındaki yüceliği unutmaya başladığımız bu günlere gelinceye kadar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/En-Guzel-Hediye-Masali.html", "text": " Her zamanki gibi baba, deyip kitabıma döndüm. Orta halli bir öğrenciydim. Ne tembel ne de çalışkandım. Ders çalışmayı pek sevmiyordum. Ancak sınıfımı geçecek kadar çalışıyordum. On beş dakikadır aynı yere bakıyorsun, dedi babam. Takıldığın bir yer varsa yardımcı olayım, oğlum. Bence hayal kuruyordur. Tatil hayalleri... Hiç sesimi çıkarmadım. Annem, cin gibi bir kadındır. Çoğu zaman ne düşündüğümü tahmin eder, pek de yanılmazdı. Kocaman delikanlı oldu. İşi gücü oyun oynamak. Bir saat ders çalışmak için oturuyorsa, yarım saatini hayallerle, planlarla geçiriyor. Kendini derse vermiyor. Derse dikkatini toplayabilse zaten benim oğlum sınıf birincisi olur. Karnesi pekiyi dolardı, dedi. Bu ders çalışma muhabbetini hemen değiştirmeliydim. Aklıma parlak bir fikir geldi. Karne hediyesi mi? diye sordu. Oğlum, bu adetler yeni çıktı. Bizim zamanımızda yoktu. Almıyorsak görmediğimizden, alışkanlığımız olmadığından almıyoruz. Ne yani, senin az çalışmanın nedeni bizim karne hediyesi almamamız mı? diyerek güldü. Tamam oğlum, sen gayret et, ben sana hediye alacağım, dedi. Heyecanlandım. Hediyenin ne olacağını söyleyemem ama ipucu verebilirim, dedi. İpucu mu? Harika!... Dikkatle dinle, bir daha tekrar etmeyeceğim! Birinci ipucu, ondan çok faydalanacaksın. İkinci ipucu, onunla olduğunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksın, sana iyi bir arkadaş olacak. gülümseyerek bana bakıyorlardı. Bu şartlar altında düşünmem imkansızdı. Ben yatacağım, iyi geceler, deyip kitaplarımı topladım ve odama çekildim. Işığı kapatıp yatağıma uzandım. İpuçlarını tekrar düşündüm. Bu bir bisiklet olabilirdi. Bir bisikletimin olmasını çok istiyordum. Ama o beni taşır, ben onu yanımda taşıyamazdım. Oysa babam, senin taşıyabileceğin büyüklükte, demişti. Galiba bisiklet değildi. Bilgisayar olabilir miydi? Faydalanırdım, vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım ama onu da yanımda taşıyamazdım. O da değildi. Nihayet iki hafta geçmişti. Karnemi alıp heyecanla babamın eve gelmesini bekledim. Babam elinde süslü bir hediye paketiyle gelmişti. Bu küçük bir paketti. Babamın elini öpüp karnemi gösterdim. O da bana hediyemi uzattı. Çabucak paketi açtım. Gözlerime inanamadım!... En güzel hediye kitaptır oğlum. Çok güzel bir kitapmış. Oğluma kitap alacağım, deyince kitapçı tavsiye etti. Umarım beğenirsin. Babamın verdiği ipuçları aklıma geldi. Kitap ipuçlarına uyuyor muydu? Ben kitap okumaktan sıkılıyordum. Yanımda da hiçbir yere götürmek istemiyordum. \"Sana iyi arkadaş olur.\" demişti. Aman ne arkadaş!... Arkadaş deyince aklıma Ömer gelmişti. Canım arkadaşım üç yıl önce mahallemize taşındılar. Tanışınca çok iyi anlaştık. O günden beri de hiç ayrılmamıştık. Ömer'i hatırlamak keyfimi yerine getirmişti. Artık okul yoktu. Birlikte çok güzel vakit geçirebilirdik. Ertesi gün Ömer'lerin kapısındaydım. Kapıyı Ömer açmıştı. Hasta gibi bir hali vardı. Çok üzgündü. Ne oldu Ömer, hasta mısın, dedim. Hayır, hasta değilim ama çok üzgünüm, dedi. Sana kötü bir haberim var. İçeri girdim, Ömer kötü haberi verdi. Babası memurdu. Tayinleri çıkmıştı. Bir ay önceden belliymiş. Ömer'e söylemek için karne gününü beklemişler. Birkaç gün içinde taşınacaklarmış. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. En yakın arkadaşım, can dostum gidiyordu. Dört gün sonra gittiler. O dört günü hep birlikte geçirdik. Sonra onu uğurladım. Ayrılık yüreğimi yakmıştı. Neredeyse bütün gün evde oturuyordum. Dışarı çıksam sıkılıyordum. Evde vakit geçiremiyordum. Canım çok sıkılıyordu. Evin içinde oflayıp puflayıp dururken masamın üzerinde babamın hediye ettiği kitap gözüme takıldı. İlk günkü gibi bıraktığım yerde duruyordu. Semih! Gel oğlum, akşam yemeği hazır, diye çağırmasıyla kendime geldim. Evdeydim ve kendi odamdaydım. Kitap okurken sanki başka bir dünyaya kapı açılmış ve ben oraya geçmiştim. Her hikayede farklı dünyalar vardı. Sanki ben o dünyalara girmiştim. Akşam olmuş, vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. İşte o gün kitapla tanışmıştım. Hayatım değişti. Tatil boyunca kitaplığımdaki bütün kitapları okudum. Gerçekten de en güzel hediye kitapmış. Okul açıldığında ders kitaplarını bile severek okumaya başlamıştım. Babam bana verdiği ipuçlarında ne kadar da haklıymış. Meğer onlar, benim en sadık dostlarımmış. Babalarının tayini çıkıp bir yere de gitmiyorlar, onları çok seviyorum..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Eskici-Masali.html", "text": "Vapur rıhtımından kalkıpta Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar. \"Çocukcağız Arabistan'da rahat eder,\" dediler. Hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler. Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu. Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşındaydı; peltek, şirin konuşmalarıyla da güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti. Fakat vapur şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı. Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul'daki gibi, \"Hasan gel!\", \"Hasan git!\" demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. \"Taal hun ya Hassen,\" diyorlardı, yanlarına gidiyordu. \"Ruh ya Hassen...\" derlerse, uzaklaşıyordu. Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular. Artık Türkçe büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü, bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi sert bir düğüm, daima susuyordu. Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti. Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz karaydı; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cilayla kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı, ne ağaç vardı, ne dere, nede ev!er. Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı. Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu, asker güldü, \"Gemel! Gemel!\" dedi. Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, altından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri bereli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs... Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise, ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar... Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu. Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu. Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır makineyle kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı becerebiliyordu artık. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki... Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne... Hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu: Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu. Dalgınlığından Türkçe sordu. Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı. Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam; kıl vardı. Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu. Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu. Öteki başını ve elini şöyle salladı, uzun iş anlamına... ve mırıldandı. Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra, \"Ha! ya? Öyle mi?\" gibi dinlediğini; bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı. O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini, geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor. Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır. Bunları derken onun da katı; nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Eskici-Murat-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir ülkenin adaletsiz bir padişahı ile Murat adlı bir eskici varmış. Padişah, zevk içinde gününü gün ederken, Murat da eskicilik yaparak geçimini sağlıyormuş. Günlerden bir gün padişah, kıyafet değiştirip şehri dolaşmaya çıkmış. Şehrin tenha yerlerinde dolaşırken, bir evden kahkaha ses-leri duymuş. \"Allah Allah! Benim ülkemde böyle yüksek sesle gülen kim ola ki?\" diye düşünüp evin kapısını çalmış. Ev sahibi: \"Kim o?\" diye seslenmiş. Padişah: \"Ben garip bir yolcuyum. Yiyecek ekmeğim, yatacak yerim yok. Beni bir gece misafir eder misiniz?\" diye sormuş. Ev sahibi güler yüzle kapıyı açıp: \"Ne demek efendim. Bir misafirim vardı, olsun iki.\" deyip, padişahı içeri buyur etmiş. Yabancıyı en güzel şekilde ağırlamış. Yemişler, içmişler, hoş sohbetler yapmışlar. Vakit epeyce ilerleyip yatacakları sırada, padişah: \"Senin misafirperverliğin, tatlı dilin benim çok hoşuma gitti. Sen ne iş yaparsın, ne ile geçinirsin?\" diye sormuş eskiciye. \"Bana Eskici Murat derler efendim. Akşama kadar eskicilikle uğraşır, üç beş kuruş evime getiririm. Bulduğuma şükreder, konu komşuyla yer içerim.\" demiş eskici Murat. \"Dostum, bu eve kendi evinmiş gibi gelebilirsin. Akşama yine gel, birlikte yer içeriz.\" demiş. Padişah, saraya gelir gelmez: \"Ey ahali! Bu günden sonra bu şehirde eskicilik yapmak yasaktır. Kim emre uymazsa, başı gövde-sinden ayrılacaktır!\" diye bir ferman yazıp tellallara vermiş. Akşam olunca padişah yine kıyafet değiştirip, eskicinin evine gitmiş. Daha sokağın başına gelir gelmez, neşeli sesler kulağına gelmeye başlamış. Padişah hayret ede ede Murat'ın evinin kapısını çalınış. Eskici Murat, güler yüzle evinin kapısını açmış. Padişah daha da hayret ederek: \"Peki, bu misafirler için yaptığın masrafları nereden karşıladın?\" diye sormuş. \"Padişahın fermanını duyunca, işimi bıraktım ama tembel tembel oturmadım. Elime bir süpürge aldım, evlerin, dükkanların önünü süpürdün. İyi kötü birkaç kuruş ekmek parası evime getirebildim. Misafirim ne kadar çok olursa, bereketi o kadar fazla olur diye konu komşuyu yemeğe çağırdım.\" demiş. Eskici Murat'ın sözlerini duyan padişah, sinirden sabahı zor etmiş. Sabah olur olmaz. ev sahibiyle vedalaşıp, doğruca sarayına gitmiş. \"Ey ahali! Bu günden sonra, şehirde süpürgecilik yapmak yasaktır!\" diye bir ferman yayınlamış. Akşam olunca; \"Bakalım bu akşam Eskici Murat ne yapıyor?\" diye düşünerek yola çıkmış. Ama daha mahallenin başına gelme-den Murat'ın evinden neşeli sesler duyulmaya başlamış. Padişah, sinirinden küplere binmiş. Adımlarını daha da hızlandırıp hemen evin kapısını çalmaya başlamış. Eskici Murat, yine her zaman olduğu gibi güler yüzle misafirini karşılayıp içeri buyur etmiş. Birçok misafirle birlikte yemişler içmişler, hoş sohbet edip eğlenmişler. Padişah, Murat'ın kulağına eğilerek: \"Bakıyorum da bu gün süpürgecilik işinden çok para kazanmışsın.\" diye fısıldamış. cezalandırdım. Böylece her zamankinden daha çok kazandım.\" demiş. Padişah; \"Şu Eskici Murat'la nasıl baş edeceğim?\" diye düşüne düşüne sabahı zor etmiş. Sabah olunca Eskici Murat, misafirini uğurlamış ve zaptiye elbisesini giyip şehre işe çıkmış. Padişah da saraya geldikten sonra, adamlarının ikisini tüccar kılığına sokup Murat'ın teftiş yaptığı yere göndermiş. Tüccar kılığın-daki adamlar, Murat'ı görünce mahsustan münakaşaya başlamış. Münakaşayı duyan Eskici Murat, hemen iki tüccarın yanına gelmiş: \"Hayrola ağalar. Bu gürültü nedir? Milleti neden rahatsız ediyorsunuz?\" diye duruma müdahale etmiş. \"Senin suçun çok büyük! Fakat şehrin huzurunu sağlamaya yardımcı olduğun için seni affediyorum. Bu günden itibaren sarayımda memur olarak çalışacaksın.\" demiş. Eskici Murat, padişahın dediklerine boyun eğmiş. Ona bir memur elbisesi giydirmişler. Beline gümüş bir kemer bağlayıp, bir de kılıç vermişler. Eskici Murat, akşama kadar sarayın içinde dolaşıp durmuş. Akşam olunca, sultandan izin isteyip evine gitmiş. Murat gittikten sonra padişah hemen elbiselerini değiştirip, eskicinin evine doğru yola çıkmış. Eve geldiğinde ise gördükleri karşısında nerede ise küçük dilini yutacakmış. Eskiciye, misafirin biri gidip, biri geliyormuş. Neşe ve muhabbet sesleriyle ortalık inliyormuş. Padişah, hemen evin kapısını çalmış. Murat, eski misafirini yine güler yüzle karşılayıp içeri buyur etmiş. Bir müddet sonra padişah: \"Bakıyorum da bugün epey ceza kesmişsin.\" demiş. \"Hayır! Aksine hiç ceza kesmedim.\" demiş Eskici Murat. Padişah: \"Peki, bunca masrafı nereden karşıladın?\" diye sormuş. Eskici Murat: Bu günkü masrafları padişahım karşıladı.\" demiş. \"Nasıl yani?\" diye sormuş padişah merakla. Eskici Murat: \"Padişahın adamları beni tutup saraya götürdüler. Padişah da beni memur yaptı ve akşama kadar sarayda tuttu. Eve boş gitmek olmaz. Ben de bana verilen kılıcı sattım ve parasıyla misafirlerime ikramda bulundum.\" demiş. \"Ama yarın kılıçsız nasıl çıkacaksın padişahın yanma?\" diye sormuş padişah. \"Ondan kolay ne var dostum. Yerine tahtadan bir kılıç yaptırırım, olur biter.\" demiş Eskici Murat. Padişah yine; \"Eskici Murat'ı nasıl zor durumda bırakırım?\" diye sabahı zor etmiş. Sabah olunca ev sahibiyle vedalaşıp saraya gitmiş. \"Katillerin hepsini getirdiniz mi?\" diye sormuş. Sonra: \"Peki saray memuru nerelerde?\" demiş öylesine. Padişah, Murat'a dönüp: \"Şu gördüğün insanların hepsi katildir. Bunların boynunu vurmak vaciptir. Hemen şu yanındaki mahkumun kellesini alıver\" diye emretmiş. Eskici Murat kılıcının kabzasından tutmuş: \"Ey mahkum! Şimdi senin boynunu vuracağım. Şayet suçluysan kellen gövdenden ayrılacak; yok değilsen kılıcım ikiye parçalanacak\" deyip, tahta kılıcını mahkumun boynuna vurmuş. Tahta kılıç hemen ikiye parçalanıvermiş. Eskici Murat padişaha dönüp: \"Sultanım, adam suçlu değilmiş. Eğer suçlu olsaydı kılıcım böyle tahtaya dönmezdi\" demiş. \"Bundan böyle ben senin dostunum. Git istediğin yerde, istediğin işi yap.\" demiş. Ne kadar çok çalışırsan, o kadar mesut olursun."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fareler-ve-Filler-Masali.html", "text": "Uzun zaman önce Hindistan'da terk edilmiş eski bir köy vardı. Evler, sokaklar ve dükkanlar bomboştu. Pencereler açıktı, merdivenler kırıktı. Burası artık fareler için çok güzel bir yer haline gelmişti. Aslında, fareler, insanlar gitmeden öncede bu köyde mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Ama şimdi fareler için çok daha rahat bir zamandı. Tüm bu güzel eski ev ve dükkanlara tünel açarak büyük labirentler oluşturdular. Akşam yemeği partileri, festivaller, düğünler ve ziyafetlerle güzel zamanlar geçirdiler. Bu durum fareler arasında kısa sürede fark edildi ve fareler hızla bir toplantı yaptılar. Sürü tekrar bu şekilde geri gelirse, tüm tüneller yıkılır, şehrimiz mahvolur! diye bağırdı bir fare. Şansımız olmayacak! diye bağırdı bir başkası. Yakınlarda, avcılarına mümkün olduğunca çok fil yakalama emri veren bir kral yaşardı. Fillerin yüzmek için büyük göle geleceklerini tahmin eden avcılar, onları yakalamak için tuzaklar kurmuşlardı. Ama fillerin bunlardan haberi bile yoktu. Fil Kralı ve sürüsü o göle geldiklerinde hepsi tuzağa yakalandı. İki gün sonra avcılar, Fil Kralı'nı ve sürüsünü büyük halatlarla ormandaki ağaçlara bağladılar. Avcılar gittiğinde, Fil Kralı düşünmeye çalıştı. Ne yapabilirlerdi? Bir fil hariç hepsi ağaçlara bağlıydı. O fil ise kaçmayı başarmıştı. Fil Kralı, kaçmayı başaran file seslendi. Ona eski terk edilmiş köye geri dönüp orada yaşayan fareleri geri getirmesi gerektiğini söyledi. Fareler, Fil Kralı ve sürüsünün avcılar tarafından ağaçlara bağlandığını öğrenince göle koştular. Kral ve sürüsünün bağlandığını görünce hızla iplere koştular ve çiğnemeye başladılar. İpleri mümkün olduğunca çabuk çiğnediler. Halatlar çiğnenerek koparıldığında, fareler filleri serbest bıraktı. Fil Kralı, farelere çok teşekkür etti. Fil sürüsünü farklı bir yoldan eve götürdü. Fareler ise fillerin şehri yok etmesinden kurtuldu ve yeni dostlar kazandılar böylece fareler uzun yıllar boyunca mutlu yaşadı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fareli-Koyun-Kavalcisi-1-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşigini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir köy varmış. Halkı mutluluk içinde yaşarmış. Günlerden bir gün köyün bütün evlerine fareler dolmuş. Binlerce fare köyün sokaklarında, evlerde dolaşıyorlarmış. Yatak odasına gitseler, mutfağa girseler farelerden geçilmiyormuş. Ne bulurlarsa yiyorlarmış. Halk ne yapacağını şaşırıp kalmış. Köy muhtarından bu işe bir çare bulmasını istemişler. Muhtarın da elinden bir şey gelmiyormuş. Böylece köyün adına fareli köy denmiş. Fareli köyün çocukları da, bu pis yaratıklarda bıkmışlar. Bir gün fareli köye bir çalgıcı gelmiş. Muhtara: \"Eğer bana bir kese altın verirseniz, köyü farelerden temizlerim.\" demiş. Bütün köy halkı bu habere sevinmişler. Aralarında hemen çalgıcının istediği bir kese altını toparlamışlar ve muhtara teslim etmişler. Halkın tek istediği bu farelerden kurtulmakmış. Çalgıcı isteğinin kabul edildiğini öğrenince başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle tatlı, öyle güzel sesler çıkıyormuş ki, fareler saklandıkları yerlerden akın akın çıkarak çalgıcının yanına geliyorlarmış. Kısa bir sürede çalgıcının etrafı binlerce fare ile dolmuş. Köydeki bütün farelerin çalgıcının etrafında toplandığı sırada çalgıcı yürümeye başlamış. Köye gelirken gördüğü dereye doğru yürümüşler. Çalgıcı önde kavalını üflüyor, fareler peşinden geliyormuş. Çalgıcı dere kenarına gelince suyun içine yürümüş. Derede o kadar çok su varmış ki ama çalgıcı karşı kıyıya geçmiş. Farelerde peşinden gelmek isteyince dereye düşen fare suda boğulup ölmüş. Bütün fareler ölünceye kadar çalgıcı kavalını öttürmeye devam etmiş. Çalgıcı bütün farelerin öldüğünü görünce ödülü olan bir kese altını almak için hemen köye geri dönmüş. için, emin adımlarla yürüyormuş. Sonunda köye varınca: \"Bir kese altınımı alırım. Bu altınlarla şehre gider, işimi kurarım. Bende zengin insanlar arasına katılır ve rahat yaşamaya başlarım\" diye düşünmüş. Bu düşüncelerle muhtarın yanına varan çalgıcı muhtardan ödülünü istemiş. Muhtar oyun bozanlık yapmış. \"Nasıl olsa farelerden kurtulduk, bir kese altını vermesem olur\" diye düşünmüş. Çalgıcıya çeşitli nedenler göstererek altınlarını vermemiş. Çalgıcı kandırıldıgını anlayınca: \"Ben size bir oyun oynayayım da görün\" demiş. Başlamış kavalını çalmaya. Kavalın sesini duyan bütün çoçuklar çalgıcının yanına koşmuş. Çalgıcıda hem kavalını üflüyor, hemde yürümeye başlamış. Köyün bütün çocuklarıda kavalcının peşinden gitmişler. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar babalar kara kara düşünmeye başlamışlar. Köylüler muhtara gidip: \"Ne yapacağız, ne edeceğiz. Sen çalgıcının hakkı olan bir kese altını vermeliydin. Bak şimdi çocuklarımızı aldı götürdü\" demişler. Kavalcı kızgın kızgın, peşinde çocuklarla birlikte ormana varmışlar. Ormanda bir ağacın altında dinlenirken aklına tekrar muhtara gitmek altınlarını bir daha istemek gelmiş. O sırada telaşla yerinden kalkınca kavalını almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk, arkadaşlarının yanına gelmesi için başlamış çalmaya. Kavalın sesini duyan çocuklar hemen ormanda toplanmışlar. Hemen köye, annelerinin babalarının yanına dönmeyi düşünmüşler. Kavalı bulan çocuk köyün yolunu biliyormuş. Kavalı çalan çoçuk önde diğerleri arkasında köye geri dönmüşler. Anneleri, babaları çok sevinmişler. Şenlikler düzenlemişler. Kırk gün kırk gece bayram etmişler. Tabi bu sırada da köylüler muhtarı azarlamışlar. Çalgıcının hakkını vermesini söylemişler. Hakkını alan çalgıcıda hayallerini gerçekleştirmek için köyden ayrılmış. Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fareyle-Fil-Masali.html", "text": "Bazı insanlar, biz farelerin çirkin hayvanlar olduğunu söylüyor. Koşan bir fare gördüklerinde bağırıyorlar \"ayyy faree!\" diye. Sizi bilmem ama ben her zaman bunun kaba bir davranış olduğunu düşünmüşümdür. Farelerin de duygularını incitebileceğini unutma! Her zaman bir suda kendi yansımamı gördüğümde, oldukça sevimli olduğumu düşünüyorum. Kısa bir süre önce, sarayda sevimli küçük yolumda koşarken, ilerideki yolda büyük bir kalabalık gördüm ve sesler duydum. Bütün bu kargaşaya kim veya ne sebep oluyor çok merak ettim. Yaklaştığımda, Kral'ın büyük, şişman bir filin üzerinde gittiğini gördüm. Seyirciler çok kalabalıktı ve yüzüne göre çok büyük bir burnu olan bu aptal canavar file hayranlıkla bakıyorlardı. Benden çok daha çirkin, İlk başta kimse beni fark etmedi. Hepsi o aptal fili izlemekle meşguldü. Filin arkasındaki bir arabanın içinde prenses olduğunu ve kollarında canavar gibi bir kediyi tuttuğunu bilmiyordum. Beni görünce kedi arabadan fırladı ve beni kovalamaya başladı. Hayatımı kurtarmak için tüm gücümle kaçmak zorunda kaldım ve kedi beni yemeden son anda deliğime girdim. Şimdi insanların beni fark etmelerini ve bana hayran olmalarını istemek konusundaki fikrimi değiştirdim. Bazen dikkatleri kendi üzerine çekmemek, sadece kendi hayatıma sessizce devam etmenin çok daha iyi olduğuna karar verdim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fatih-Sultan-Mehmet-ve-Adalet-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Fatih Sultan Mehmed Han'ın adalet anlayışı ile ilgili bir olay var ki akılları hayrete düşürür. Sultan Fatih bir cami yaptırıyordu. Bu caminin mimarı işinin ehli olan bir Rum'du. Mabet yapılırken kullanılacak mermer sütunları konusunda bu Rum mimar ile Sultan Fatih arasında bir anlaşmazlık çıktı. Rum mimar, bu sütunları yaparken mimariye uygun olması gerekçesi ile Fatih'in dediği şekilde değil de, kendi düşüncesi doğrultusunda yaptı. Bunu gören Fatih öfkelendi. Rum mimarın, caminin estetiğini bozmak için böyle yaptığını düşünerek onun elini kestirdi. Eli kesilen Rum, Sultan Fatih'ten davacı olmak için kadı Hızır Çelebi'ye giderek müracaatta bulundu. Hızır Çelebi, Rum mimarı dinledikten sonra bilirkişi heyetinden bu meseleyi araştırmalarını istedi. Araştırma ve inceleme sonucunda tespit edildi ki: Rum Mimar, caminin estetiği bozulsun da kötü gözüksün diye değil, gerçekten de mimariye uygun olsun diye öyle inşa etmiş. Hüküm Verildi... Kısasa kısas yapılacak. Rum mimarın elini kestiren Fatih'in de eli kesilecekti. Fatih büyük bir teslimiyette hükme razı oldu ve \"şeriatın kestiği parmak acımaz\" diyerek cezaya boyun eğdi. Ey kadı! Şayet ben padişahım diye korkup haksız olduğum halde lehime hüküm verseydin, vallahi şu kılıçla başını uçururdum! Sultanım! Şayet sende Padişahlığını öne sürüp bu İslam mahkemesine saygısızlık etseydin, vallahi şu topuzla müdahale edecektim!.. Ben davamdan vazgeçiyorum ve bu adalet anlayışı karşısında Müslüman oluyorum!.. Bilirkişi heyetinin tarafsız tespitinden, hakimlerinin adaletine, sultanlarının hükme rızasına kadar her hareketleri payitahtı güçlendirmiş ve Devleti Osmaniye, kılıç ve kalemin gölgesinde yükseldikçe yükselmiş, üç kıta, yedi devlette at koşturmuş ilayı kelimetullahı her bir yana ulaştırmışlardı..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fatihin-Muamelesi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hazreti Fatih İstanbul'u fethettikten sonra, Avrupa'da fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan'ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi. - Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istila edersek, bütün Sırplıları katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine katolik kilisesi inşa ederiz... - Biz Sırbistan'ı alırsak, İslamiyet'in Allah indinde tek din olduğunu ilan ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslamiyeti seçer, dünya ve ahiret selametine kavuşur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fatmacik-Ile-Yusufcuk-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Vay neler varmış vay neler varmış. Develer tellallık yapar, pireler davul çalarmış. Cinler cirit oynar, periler şarkı söylermiş. Sonra efendime söylüyeyim. Allah'ın kulu çokmuş. Nar gibi kızaran, ahına yanan kızlar, delikanlılar pınar gibi kaynarmış. Böyle bir zamanda, bir Fatmacık ile Yusufçuk derler ala gözlü, yay kaşlı, ahu bakışlı iki kardeş varmış. Bunların da zalim mi desem zalim, Azrail'den beter bir üvey anaları varmış, başlarına yapmadığını bırakmamış. En sonunda kızmış, çocukları yok etmenin yollarını aramış. Kıymaya karar vermiş bu canlara da, tutmuş, Fatmacık ile Yusufçuğu bir kafese atmış. Meğer insan eti yermiş bu canavar kadın. Aklına esmiş, besliyeyim bunları da olsunlar semiz, yedikçe etleri doyursun midemi bir temiz diye, düşünmüş. Çocukları kaz gibi her gün kafeste haplıyarak bir iyice beslemiş. Zaman geçmiş, çocuklar gelişmiş. Gayrı kesilir, etleri yenir duruma geldi demiş üvey anaları da, önce bir yuvmak istemiş onları Salmış pınara çocukları. Fatmacık ile Yusufçuk, serbest kalınca koşmuşlar kırlara. Dere dememişler, geçmişler. Dağ taş dememişler kuş gibi uçup pınara gelmişler. Bir avuç su yüzlerine alıp derinden bir oh çekmişler. Tabiattır dert ortağımız, akan gözyaşlarımız; sevinç gözyaşlarımızdır demişler. O sırada da nur yüzlü, saçlarına ak düşmüş ihtiyar, yaşlı bir kadıncağız görmüşler. Kadıncağız hafiften doğrulmuş, bakmış çocuklara, gözler yaşlı. Dayanamamış, ağlamış, yüreği bir iyice dağlanmış. Koşmuş çocuklara, almış onları yanına. Ey kara gözlü, yay kaşlı yavrular, duydunuz mu sizin evde neler oldu demiş de çocukların ilgilerini iyice çekmiş. Başlamış bir bir anlatmaya. Anlattıkça ağlamış, dağ taş yerinden oynamış. Canavar ananın planı iyice anlaşılmış. Çocuklar şaşmışlar, kanlı gözyaşları dökmeye başlamışlar. Bu sırada bütün ağaçlar eğilmiş, kuşlar gelmiş de çocukların dert ortağı olmuş. Ak saçlı ihtiyar kadın onlara üç yol göstermiş. Ama hep geyik izinin olduğu yoldan gideceksiniz demiş. Yola çıkmadan önce de bir iğnelik, baltalık, usturalık, tarlalık, bir de susak su almayı unutmayın demiş. Babanızın size ermesini istemiyorsanız gün batıncaya kadar bunları yapın diye de sıkı sıkı tenbih etmiş. Çocuklar söyleneni yapmışlar. Eee... Hayli zaman geçmiş. Dünya bu etme bulma dünyası derler, eskiler böyle söylerler. Eden bulurmuş, zalim anayı yavrularının başına musallat eden baba da bulmuş Babaları koşarak arkalarından gelirmiş. Fatmacık susaktaki suyu dökmüş, dökülen su deniz olmuş. Baba da bu denizde boğulmuş. İki kardeş az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bakmışlar arkalarına da bir arpa boyu yol gittiklerini görmüşler. Sel olup dağları aşmışlar, yel olup okyanusları geçmişler, kan ter içinde bu ulu düzlüğe gelmişler. Oturmuşlar, konuşmuşlar, konan kuşlara bakmışlar. Gidecekleri yolu bir iyice kararlaştırmışlar. Sona kalkıp yola koyulmuşlar. Yedi yılla bir gün gitmişler, varmışlar Hindistan'a. Sıcak bir ülke imiş Hindistan, yanmışlar, iyice de susamışlar. Yusufçuk dayanamamış, su su diye Fatmacığın yüzüne bakmış. Fatmacık ne yapacağını şaşırmış, aman kardeşim burada geyik izlerinden başka yerde su yok, sakın içeyim onlardan deme, diye öğüt vermiş. Arkasından da geyik izinden içersen geyik olursun, hayvan izinden içersen hayvan olursun demiş. Ama Yusufçuk çok küçük bir çocukmuş, fazla dayanamamış, geyik izinden su içmiş, geyik olmuş. Fatmacık yalnız kalmış, şaşkınlık içinde oturmuş ağlamış, kara taşa dert yanmış da derdine yanan olmamış. Ağaçlara, ağaçların dallarına, dallara konan kuşlara seslenmiş de yine ses veren olmamış. Bağrı yanmış, saçını yolmuş, ak günün aklığında, kara gecenin belirtileri başlamış. Gecedir bu, yalnız korkulur, taş yürekli olsa bile kişi, yüreği burkulur. Fatmacığın da yüreği burkulmuş, içine bir korku iyice dalmış. En sonunda bir kavak ağacının tepesine çıkmış. Geceyi uykusuz gözlerle geçirmiş. Yıldızlar arkadaşı, ay dert ortağı olmuş. nevcivan bir delikanlı gelmiş. Pembe yanaklarında güller açar, pazularında yaylar kırılırmış. O sırada bir deniz olmuş. Suyu berrak mı berrakmış. Delikanlı oltayı denize atmış. Fatmacık da denize düşüp oltaya takılı kalmış. Delikanlı oltayı ç ıkarmaya başlamış, işte o sırada Fatmacık heyecanla uyanmış, meğer bu gördüğü bir rüya imiş. Rüya olmasaydı da gerçek olsaydı diye yanmış. Hayırdır inşallah, hayırlı sabahlara Allah'ım diye dua etmiş. Sabırsızlıkla beklemiş şafağı. Sökmüş gün, tepeler al kızıl olmuş. Fatmacık gözlerini ufuklara dikmiş. Şimdi ne yapmalıyım diye kendi kendine kuramlar kurmaya başlamış. O sırada da gözün alabildiğine uzaklardan bir atlının doludizgin geldiğini görmüş. Atlı doludizgin gelirken tozu dumana katarmış. Meğer her sabah atını bu kavağın altındaki pınarda sularmış. Atlı delikanlıymış. On sekizinde ya varmış ya yokmuş. Nevcivan, tuvana bir delikanlıymış. Gözleri güler, kızaran yanaklarında güller açarmış. Ağzında dudakları bir gül goncası gibi imiş. Karanfil bıyıkları yeni terlemiş, ela gözleri sanki sürmeli gibi imiş. Kirpikleri ok gibi olup, görenlerin kalbinde yara açarmış. Sürmeli keklik gibi hop hop hoplar, kanı kaynarmış. Fatmacık bakmış, rüyasında gördüğü delikanlı değil mi? Bakmış bakmış da sevdasına yanmış. Kanı delikanlıya bir iyice kaynamış. Bu sırada da delikanlı atı p ınara sürmüş. At kafasını eğmiş, birden bire ürkmüş. Delikanlı şaşmış, hayvana da ne oldu diye kızmış, sonra da başını bir yukarıya ne var diye kaldırmış. Bir de ne görsün. Şaşırmış, atına desene be atım, havaya bakan al, yere bakan mal bulur; sen de malı bulmuşsun da benim haberim yokmuş, diye seslenmiş. Kız da güzel mi güzelmiş. Yay kaşlı, ela gözlü, ayın on dördü gibi bir kızmış. Yanakları kızarmış, al atlastan ateş olmuş. Oğlan kıza, kız oğlana vurulmuş da dönmüşler Leyla ile Mecnun'a. Fatmacık hemen aşağı inmek istemiş ama nasıl ineceğini bilememiş. Bu sırada gökten bir kuş gelmiş, hey delikanlı, kavağı kes demiş. Fatmacığın aklına bu sırada balta gelmiş, atmış baltayı aşağı. Delikanlı almış baltayı, sallamış kavağa da balta kırk demiş, kırkıncı balta da kavağı yerle bir etmiş. Fatmacık koşmuş delikanlıya, delikanlı basmış Fatma'yı bağrına, sarmış kolları ile incecik belinden de atmış atına almış getirmiş k ızı bir kuş gibi anası ile babasının yanına. Ama işler bitmemiş, o sırada bir çingene kızı çıkagelmiş. Aklına Fatmacığın iğne gelmiş. Bakmış olmıyacak, karanfil bıyıklı delikanlısından olacak, çıkarmış i ğneyi, batırmış çingene kızına. Çingene kızı yere serilmiş, iki dakika geçmeden bir kuş olup uçup gitmiş. Delikanlı ile Fatmacık şaşkınlık içinde bakışmış. Aradan bir zaman geçmiş, kuş her sabah gelip evin penceresine konmaya başlamış. Her konuşta da bir kerecik Yusufçuk diye seslenirmiş. Böylece kanayan kalbini yanık yanık öterek dile getirmiş. Aradan yine bir müddet geçmiş, bu sefer kuş iyice dile gelmiş. Her sabah gelir, delikanlının penceresinde şöyle seslenirmiş: Hey bey oğlu bey oğlu, akıttın kanımı, narıma yanasın dermiş. Delikanlı hem şaşırmış, hem de şüpheye düşermiş. Derken canına tak demiş, kuşu yakalatıp kesmiş. Ne var ki akan kandan bir söğüt bitmiş. Etrafı tarlalık olmuş. Fatmacık oradan geçerken dalları eğilir, yüzüne serinlik verirmiş. Delikanlı geçerken yukarı kalkar, sıcak bir alev saçarmış. Neden sonradır ki Fatmacığa yol gösteren ak saçlı ihtiyar ninecik çıkagelmiş. İşte o sırada delikanlı kaval yapmak istemiş. Fatmacık usturayı delikanlıya vermiş. Delikanlı söğüten bir dal kesmiş, kesilen dal güzel bir kız olmuş. Kalan söğüt gövdesine nine bakmış gövde yerinden oynamış, Yusufçuk olmuş Herkes şaşmış bu işe, baş göz etmek düşmüş delikanlı enişteye. Delikanlı enişte, onları başgöz etmiş. Yusufçuk da onları af etmiş. Fatmacığın düğünü de o zaman birlikte olmuş. Düğünler çifter kurulmuş, davullar çifter vurulmuş. Sofralar çifter konulmuş misafirler çifter çifter sofraya oturmuş da bu düğünler kırk gün kırk gece sürmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Feslegenci-Kiz-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, anam benim beşiğimi tıngır mıngır sallar iken, uzak ülkelerin birinde ihtiyar bir çiftçi ve üç kızı yaşarmış. Birbirine büyük bir sevgiyle bağlı olan bu ailecik mutluluk içinde yaşayıp giderlerken bir gün yaşlı çiftçi hastalanıp ölmüş ve üç kızı üç gün üç gece durmadan ağlamışlar. Ama yapacak bir şey yokmuş. Zavallı kızlar yoksulluk içinde kalakalmışlar. Bir gece en küçük kız rüyasında bahçedeki fesleğen ağacının dibinde dokuz küp altın olduğunu görmüş. İlk önce kız buna pek aldırmamış ama üç gece üst üste aynı rüyayı görünce kardeşlerine durumu anlatmış. Hemen gidip fesleğen ağacının dibini kazmışlar ve gerçekten de dokuz küp altın olduğunu görmüşler. Mutluluktan birbirlerine sarılıp ağlaşan bu üç kardeş hemen kendilerine sarayın karşısında güzel bir ev yaptırmışlar ve fesleğeni de oradaki bahçelerine dikip her gün sırayla sulamaya başlamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fil-Ailesi-Masali.html", "text": "Uzak ülkelerin birinde büyük bir fil ormanı varmış. Bu orman bolca ağaç ve bataklıklardan oluşuyormuş. Ormanın hemen dışında bir kulübe varmış. Bu kulübede bir oduncu yaşarmış. Bu oduncunun Kayra adında küçük bir oğlu varmış. Bu çocuk afacan mı afacanmış. Günlerden birgün Kayra babasının peşinden ormana gitmiş. Kayra, - Nerede şu filler acaba, bir tane bile görmedim. Şurada biraz dinleneyim bari çok yoruldum demiş ve büyük yapraklı kocaman bir ağacın kenarına oturmuş. O sırada uzaktan sesler gelmeye başlamış. Biraz geçtikten sonra karşısında küçük bir fil görmüş. Fil yürürken sürekli hortumuna basıyor ve düşüyormuş. Bu durum Kayra'nın çok hoşuna gitmiş ve gülmeye başlamış. Kim var orda? demiş kızgın bir sesle. Kayra çaresiz ben varım diye yaprakların arasından başını uzatmış. Küçük fil, Ne oldu? Neden gülüyorsun? diye sormuş kızarak. Kayra, Şeyy, demiş. Hortumuna basıp düşüyorsun ya. Oyun oynuyorsun sandım. Fil, Hayır, oyun oynamıyorum, demiş kızarak. Kayra, Ne yapıyorsun peki? diye sormuş. Fil, Hortumumla beraber yürümeye çalışıyorum, demiş. Kayra, Hortumunu kullanmayı bilmiyor musun yoksa? diye sormuş. Fil, Kayra fili sevmiş. Çünkü doğru sözlü ve sevimli bir filmiş bu. Kayra, - İstersen sana yardım edebilirim. Ne dersin? diye sormuş. Fil, Tamam, teklifini kabul ediyorum. Şöyle bakalım senin adın ne? demiş. Benim adım da Bibo. Kayra, Hadi şimdi beraber yürüyelim. Sen önce sağ ayağını kaldır, o sırada sallanan burnuna yani hortumuna bak. Çok savrulmamasına ve kaldırdığın ayağına dolanmamasına dikkat et, demiş. Bibo, Tamam, dur! derken 'Paaattt!' diye yere düşmüş. Önemli değil. Yine deneyelim. Önce burnunu düşün. Sonra arka ayağını kaldır. Çok güzel, işte böyle. Diğer ayaklarında da bunu deneyelim. Önce burnunun ve ayaklarının yerinin farkında olman lazım sanırım. Ama biraz çalışırsak yaparsın Bibo, demiş Kayra. Uzunca bir zaman yürümüşler. Düşe kalka yılmadan çalışmış Bibo. Olmuyor, olmuyor işte, demiş sonunda. Kayra, Ben başaracağına inanıyorum, yalnız artık gitmeliyim. Hava kararacak birazdan, yarın yine gelirim, demiş ve koşarak evin yolunu tutmuş. Ertesi gün Kayra yine Bibo'yla çalışmış. Ve sonunda başarmış Bibo, artık hortumunu kontrol edebiliyor düşmeden yürüyebiliyormuş. Yalnız hava çoktan kararmış. Kayra, - Eyvah! Ben şimdi nasıl eve gideceğim? Her taraf karanlık oldu. Yolu bulamam, demiş. Bibo, Şimdi yardım etme sırası bende. Bin sırtıma, seni evine götüreyim, demiş. Kayra, Bineyim de ya düşersek, demiş. Bibo, Ben seni korurum. Hadi korkma bin demiş. Kayra en yakındaki ağaca tırmanıp Bibo'nun sırtına binmiş. Etraftan garip sesler gelmeye başlamış. Kayra, Fil ailesi geliyor ama merak etme, bize birşey yapmazlar. İçlerinde annem de olabilir, demiş. üstünde Kayra'yı görmüş ve hepsi birden hortumuyla beraber ön ayaklarını kaldırmış. Bibo da Kayra sırtında yürümeye devam etmiş. O sırada Bibo'nun annesi, Bibo, sen hortumunu kullanmayı öğrenmişsin. Düşmeden yürüyorsun. Bu nasıl oldu? diye sormuş şaşırarak. Bibo, Anne, fil ailesine, kızmamalarını beni dinlemelerini söyler misin? Evet hortumumu kullanmayı öğrendim. Bunu bana arkadaşım Kayra öğretti, o iyi biri, demiş. Ve iki gündür çalıştıklarını onun sayesinde başarılı olduğunu fil ailesine anlatmış. Fil ailesi bu duruma çok şaşırmış. O daha çocuk, nasıl bir file düşmeden yürümeyi öğretebilir ki diye düşünmüş. Biz yavrularımıza 6 ayda öğretiyoruz bunu. Sen nasıl bir-iki günde öğretmeyi başardın? demişler. Kayra, Kayra artık eve gitmek istediğini söylemiş ve Bibo da tamam gidelim demiş. Fil ailesi, -Durun! Biz de sizinle geliyoruz, demişler. Ve eve doğru yürümeye başlamışlar. Tam o sırada bir hışırtı duyulmuş ve büyük fil Tobi kanlar içinde yere düşmüş. O da ne, fil ailesi tozu dumana katarak koşmaya başlamış. Bibo, Eyvah, fildişi avcıları, demiş, korkarak. Kayra, Ne yapacağız şimdi? Kaçalım! demiş. Oradan uzaklaştıktan sonra fil ailesi, Kayra ve Bibo hemen bir yere saklanmışlar. Herkes Tobi'nin kanlar içinde yere düşmesine çok üzülmüş. Kayra, Avcılar sizi sadece dişleriniz için mi öldürmek istiyor? Olmaz öyle şey! Buna izin veremem. Bir fikrim var, bu konuda babamdan yardım isteyebiliriz. O bir oduncudur. Bu ormanı iyi bilir. Sizi korur, demiş. Kayra Bibo ile beraber eve gidip babasına olan biteni anlatmış. Babası da, Fil ailesine yardım etmek isterim. Fakat ne yapabiliriz acaba? Himmm bir düşünelim, tamam buldum, yarın sabah erkenden ormana gideceğiz, demiş. Sabah olmuş. Bibo, Kayra ve babası yola çıkmışlar. Oduncu, Kayra ve Bibo, fil ailesine söyleyin bize bolca yaprak toplasınlar ben de odun toplayacağım. Fil ailesi, siz de bana yardım edin. Ödunları tam şu bataklığın yanına taşımamız lazım, demiş. Önce bataklığın üstünü yapraklarla örtmüş sonra da bataklık bitimine odunları yığmışlar. Ve odunların arkasında beklemeye başlamışlar. Akşam olmuş. Avcılar parmak ucunda yürüyüp bataklığa doğru gelmişler. Ve avcılar, -Ahhh, uhhhh, bu da neee? Bataklığa düştük, bizi kurtarıııınnn! diye bağırmaya başlamışlar. Fil ailesi ve Bibo, Kayra ve babasına, Bize yardım ettiğiniz için çok teşekkür ederiz, demişler. Oduncu, Hiç kimse zevki için bir canlıyı öldüremez. Onu, evine gelip rahatsız edemez. Bunu yapan olursa kötü niyetlidir. Kötü niyetli kişiler de elbet cezasını bulur, şimdi olduğu gibi demiş. Bibo, Kayra'yı ve babasını tanıdığı için çok mutlu olmuş. Fil ailesi de tabi. Kayra ve babası, Hoşçakal Bibo, hoşçakalın fil ailesi, görüşmek üzere, demişler. -Hazır mısın? Seni şimdi kaydırarak aşağıya indireceğim, demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Fil-ile-Tavsan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eveler develerle, develer evelerle haşır neşir olurmuş. Bir zamanlar ormanın birinde korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. Bütün hayvanlar hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan: Ben daha çok küçüğüm. diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış. Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkınca herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için kuyunun başına bir nöbetçi görevlendirmiş. yanına gidince filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil, öyle bir zıplamış ki kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş. Böylece kuyu kapanmış. Bu duruma çok üzülen fil, ağlamaya başlamış. Benim yüzümden oldu. diyormuş. Şimdi ne içeceğiz? Ben sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim? Bu kadar üzülme, elbette bir çaresini buluruz. Hem ikimiz beraberce çalışırsak sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız. demiş tavşan. Fil: Ama sen küçük ve zayıfsın! demiş. Tavşan şöyle cevap vermiş: Sen beni şimdi gör! Bak ki nasıl çalışıyorum. Gerçekten de tavşan bir çalışmış bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın bir üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş. Gökten üç elma düşmüş. Biri tavşana, diğeri sana, öbürü de anlatana."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Forsa-Masali.html", "text": "Bağın ortasındaki yıkık kulübenin kapısız girişinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı. Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş gibiydi. Zayıf kolları kirli, tunç rengindeydi. Yine başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı. Ama görünürde bir şey yoktu. Bu, her gece uykusunda onu kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Tutsak olalı kırk yılı geçmişti. Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi yıl iki zincirle, iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi yılın yazları, kışları, rüzgarları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi yıl içinde birkaç kez halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Ama onun çelikten daha sert kaslı bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için üzülüyordu. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirirdi. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, \"Artık iyi kürek çekemez!\" diye bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Allah'a şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit'e kavuşmaktı. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmedi. \"Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum, elli yıl tutsaklıktan sonra da vatanıma kavuşacağıma öyle inanıyorum!\" derdi. Ama işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk yıllık bir rüya... Türklerin, Türk gemilerinin gelişi... Gözlerini kurumuş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, geleceklerdi, kesindi bu, buna öylesine inanıyordu ki... işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arkasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan giysinin içine kaçıyorlar, gür, beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. Yaşlı tutsak, rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlıyordu. - Ben Türk'üm, oğullar, ben Türk'üm. İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun kahramanlık serüvenlerini bilmeyen, ününü duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular. Onu kadırgaya getiren askerlerle birlikte büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı giysisinin üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu. İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey'e uzattı. Pazısında haç biçiminde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı. - Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi. - Hayır. Ben de sizinle cenge çıkacağım. Oğlu, babasının ellerine varıp; vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba diye yalvararak, öptü. - Şehid olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gecmisten-Gunumuze-Turk-Masallari-Okuyun.html", "text": "Uygur Türklerinin dini kitapları, \"Budizm'le ilgili hayvan masallarını kapsar. a) Altun Yaruk: Uygur Türkçesine Çinceden tercüme edilmiştir. Budistlerin mukaddes kitabıdır. Bölümleri arasında masal karakteri taşıyan parçalar vardır. Üç prensle aç bir parsın masalı bunun en güzel örneğidir. b) Prens Kalyanamkara ve Papamkara: İyi prensle kötü prens arasındaki olayları anlatmaktadır. Konusu ve taşıdığı motiflerle bazı milletlerin masallarıyla benzerlik taşımaktadır. c) Kuanşi im Pusar: Bir ruhani kahramanın çeşitli varlıklara yardım etmesini anlatmaktadır. d) Turfan Metinleri: Son cildinde (10. cilt) Şeytan Atavaka'nın Burkan'la olan mücadelesi anlatılmaktadır. e) Uygurika: Dört cilt halindeki bu eserde Çaştani Bey Hikayesi önemlidir. a) Dastan-ı Ahmed Harami: XIII. yüzyıla veya daha gerilere ait olduğu tahmin edilen eser, mesnevi nazım biçimiyle yazılmış 816 beyittir. b) Mecmaü'l Letaif: XVI. yüzyılda Bursalı Lamii Çelebi yazmaya başlamış ama bunların kendi ağırbaşlı şahsiyetine yakışmadığını düşünüp yarım bırakmış, daha sonra oğlu Abdullah eseri tamamlamıştır. e) Billur Köşk Masalları: Türk masallarının en yaygın olanlarıdır, eserde on dört masal vardır. En eski matbu nüshası tarihsizdir. Georg Jakob, 1899'da bu nüshayı gördüğünü söyler. Tahir Alangu'ya göre İstanbul kütüphanelerindeki tarihsiz \"Billur Köşk\"lerin en eskisi 1876 yılına kadar gidebilmektedir. Son olarak 1961'de Tahir Alangu tarafından yayımlanmıştır. - Namık Kemal, Hintli İnayetullah'ın \"Bahar-ı Daniş\" adlı eserinin bir kısmını 1873'te Farsçadan dilimize tercüme eder. - Ahmet Mithat Efendi \"Kıssadan Hisse\" adlı eserindeki 35 mensur kıssanın beşini kendisi yazmıştır. - Türk masallarını içine alan en eski derleme Fransız M. Digeon'a aittir. İçinde üç Türk masalı vardır . - Sebastian Beck, 1912'de yayımlanan \"Türk Masalları\" adlı eserden aldığı \"Ahmed'in Talihi\" adlı masalı Almancaya tercüme etmiştir. - Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem , 1924'te yayımladığı \"Şiir Demeti\" adlı kitabında üç masala yer verir. - Namık Kemal'in torunu Selma Ekrem, çocukluğunda dinlediği 12 masalı 1964 yılında \"Turkish Fairy Tales\" adıyla Amerika'da yayımlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gelin-Kaynana-Masali.html", "text": "Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. adamın dediklerini aynen uygular . Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptiklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkca oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi. Gül veren elde gül kokusu kalır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Genc-Doktor-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Allah senden razı olsun evladım, dedi. Benim için yurtdışından zahmet edip buraya kadar gelmeni, yaşadığım sürece unutmayacağım. Ameliyat edilen kişi, büyük bir hastanenin başhekimiydi. Tedavisi ancak yurtdışında mümkün görülen hastalığı aniden artınca, doktor arkadaşları onun böyle bir yolculuğa dayanamayacağını anlamış ve kurtarma umudunun azlığına rağmen ameliyatı üstlenmeye karar vermişlerdi. Ameliyatın zor ve yeni bir ihtisas sahası olmasından dolayı biraz tereddütleri de var idi. - Ameliyat için beni bayılttığınızda, her nedense gençlik yıllarıma döndüm, diye devam etti. Henüz toy bir asistanken, anne karnındaki bir bebeğin sakat olduğunu anlamış ve onu bu şekilde yaşatmaktansa öldürmeyi düşünürken, kalp atışlarını duyup kıyamamıştım. \"Planlama\" bahanesiyle sapasağlam yavruları bile katleden canavarlara rağmen o yavrunun yaşamasını istediğim için, Allah seni imdadıma göndermiş olmalı. -Allah, hiçbir iyiliği unutmaz efendim, diye gülümsedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gercek-Dunya-Masali.html", "text": "Yeni aldığı bilgisayar oyununu oynuyordu. Kendini öyle kaptırmıştı ki annesinin ona seslendiğini bile duymuyordu. Annesi çareyi Faruk'un yanına gelmekte buldu. - Hiç de bile bak 5 tane arkadaşım var aynı takımdayız. - Bak biz dışarda çok eğleniyoruz. Takım kurduk. Yakar top oynuyoruz kaybedenler kazananlara dondurma ısmarlayacak. Ödüllü yani. - Benim oyunum da ödüllü kazanan bütün buraların sahibi olacak. Ömer daha fazla konuşmadı zaten biran önce de oyuna dönmek istiyordu. Faruk'un annesine bakıp \"Allah sana sabır versin teyze\" diyip gitti. Faruk istemeye istemeye mutfağa gitti karnını doyurdu. Yemek yedikten sonra yapacak bir şeyler bulmalıydı. Elektrikler yoktu, bilgisayar oynamayamazdı. Odasına gitti yatağına uzandı. Bir süre tavanı izledi. Sonra kalktı, kitaplarına baktı. Çok fazla kitabı yoktu çünkü kitap okumayı sevmezdi. Oyuncaklarıyla oyanamaya karar verdi. Bütün oyuncaklarıni yere serip oynamaya başladı. Bir süre sonra ondan da sıkıldı. Annesine bakmaya karar verdi. Annesi içerde arkadaşıyla oturuyordu. İçeri hiç girmemeye karar verdi. Sıkıntıdan patlayacaktı. Yapacak hiçbir şey yoktu. En iyisi elektriğin gelmesini beklemek diye düşündü. Yatağına oturup beklemeye başladı ama nafile elektriğin gelecegi yoktu. O sırada dışardan gelen çocuk kahkahalarını duydu. Bunlar arkadaşlarıydı. Faruk onları izlemeye başladı. Onlar güldükçe Faruk'un yüzünde de istemsiz bir gülümseme oluşuyor o da gülüyordu. Arkadaşları ne kadar da mutlu görünüyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gercek-Gun-Yuzune-Cikinca-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. - Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir. diyerek az bir şey topluyorlar. diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar. Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar. İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak. -\"Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim, oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir. Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin...."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gezgin-Toprak-Ormanda-Masali.html", "text": "O gün neşeli bir gündü. Ormanda kuşlar ötüyor, ceylanlar geziniyor, ayılar bal arıyor, balıklar da küçük gezintiler yapıyordu. Ormanın genç ağaçları serin rüzgarla dans ediyor, yaşlı ağaçlar da dallarını sallamakla yetiniyordu. O sırada küçük bir kedi çalılıkların arasından çıkıverdi. Hayvanlar çalı seslerine yöneldiler ve ormanda daha önce hiç görmedikleri bu canlıya bakakaldılar. Bu, onlar gibi dört ayak üzerindeydi. Ancak daha farklıydı. Her yere dönen kulakları, sallanan kuyruğu, minik burnu ile her şeyin karışımına benziyordu. Birkaç ayı inanmadı ona: Bu yavru bir ceylan. Sadece fazla tüylenmiş. diyerek başka bir öneri sundular. Beklenen cevap gelmişti. Kuşlardan birkaç tanesi, Toprak'ın yanına geldi. Birlikte gezinmeye başladılar. Orman, mis gibi kokuyordu. Bazı yerlerde duraklıyor, bu kokuyu içlerine çekip dinleniyorlardı. ve büyüktü, yansıma rahatlıkla ortaya çıkmıştı. Toprak, bunu duyunca rahatladı. Başını eğip su içmeye çalıştı, ancak nehrin temiz suyuna ulaşamadı. Suya ulaşamıyorum. diyerek problemi kuşlara anlattı. Kuşlar, bir kap getireceklerini söyleyerek oradan uzaklaştılar. Toprak, yansımasına bakarak konuştu: Sen beni korkutamazsın yansımam! Hiçbir yansıma gerçek değil. Onlar zararsız, aynı sen gibi! Hahah, bak şurada başka bir yansıma var. Toprak gördüğü bir yansımaya yaklaştı. Bak, o da bir yansıma. Ancak hiçbir işe yaramıyor. Beni asla korkutamaz. Böyle derken bir hırlama sesi duydu. Soluna bakınca kurdu gördü. Evet, yansıma zararsızdı ama gerçek hali hiç öyle değildi! Toprak korkuyla kaçmaya başladı. Kurt, Toprak'ın peşini bırakmıyordu. O kovalarken kuşlar da gelmiş, Toprak'ı bulamayınca onu aramaya başlamışlardı. Sonunda kurdu gördüler ve hızla ormanın ortasına uçtular. Durumu hayvanlara anlattılar. Birlikte plan yapmaya başladılar. Bu sırada korkunç bir karaltı belirdi. Bu, iki başlı korkunç bir yılandı. Öyle büyüktü ki, onun boyunda 15 katlık bir bina dikebilirlerdi. Kurt, gölgeyi görünce: Oy anam! diye bağırdı, eli ayağına dolaştı. Hızla oradan kaçtı. Karaltı bir zaman sonra parçalandı. Ortaya çıkan renk cümbüşü, Toprak'ın gözünü kamaştırdı. Kuşlar, Toprak'ı sıkıca tutup ağaçtan indirdi ve karaltıyı göstererek: İşte bu da gölge. diyerek açıklama yaptı. Toprak o gece bir sincabın evinde konakladı. Evi usta ağaçkakanlar yaptığı için, hiç de rahatsız olmadı küçük Toprak. Sabahleyin, ormanın çıkışına gitti. Hayvanlar onu çok sevmişlerdi. Hepsiyle teker teker vedalaştı Toprak. Ardından uçsuz bucaksız yolda ilerlemeye başladı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gidgidak-Tavuk-Masali.html", "text": "Gıd gıdak Tavuğun canı çok sıkılıyordu. Birileriyle konuşmak için can atıyordu. Kümesin içinde tüneyip bir o yana bir bu yana bakındı. Ama çevrede tek bir kişi bile yoktu. Ev sahipleri de gezmeye gitmişlerdi. Evin kedisi Sarman kıvrılmış, bir kenarda uyuyordu. Gıdgıdak Tavuk kendi kendine \"Bari Sarman'ı uyandırayım da iki söz edelim \" dedi. - Gıd gıdak , gıdgıdak! Sarman kedi; uyumayı bırak! Sarman kedi tembel tembel esnedi. Sonra kuyruğunu öte yana çevirip \"Lütfen beni rahat bırak. Seninle konuşacak halim yok, Gıdgıdak\" diyerek yeniden uyumaya başladı. Gıdgıdak Tavuk bu kez komşu kümese gitti. Komşu kümesin tavuğu civcivleriyle oynuyordu. Bizim Gıdgıdak'a hiç yüz vermedi. Üstelik \"Sen kendine bir iş bul oyalanacak. Ne var böyle başıboş dolaşacak?\" diye de azarladı. konuşmak istemiyor. Bu gidişle kendime bir arkadaş bulamayacağım\" diye ağlamaya başladı. O sırada yanından ibikli horoz geçiyordu. Gıdgıdak Tavuğun söylediklerini duyup \"Tavuk kardeş , ağlama. Eğlence var dere kenarında \" dedi. Gıdgıdak Tavuk zaten çok yorulmuştu. Kümesine dönmeye karar verdi. Tüneğine oturmak için sıçradı. O da ne ? Yabancı bir tavuk onun yerinde oturuyordu! Evin küçük kızı İnci \"Bak Gıdgıdak sana getirdik yeni bir arkadaş \" dedi. Gıdgıdak Tavuk o kadar çok sevindi ki yeni tavukla hemen dost oldu. Bir daha yalnızlıktan hiç şikayet etmedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Goldilocks-Ve-Uc-Ayi-Masali.html", "text": "Bir zamanlar bir ormanın derinliklerinde kendilerine ait bir kulübede birlikte yaşayan üç ayı varmış. Bunlardan biri küçük, ufacık sevimli bir ayıydı; biri orta boy bir ayıydı, diğeri ise büyük, kocaman bir ayıydı. Bir gün sabah kalktıklarında kahvaltı için kendilerine yulaf lapası hazırladılar, yulaf lapası soğurken ormanda gezinti yapmaya çıktılar. Ve onlar ormanda gezerken kulübeye küçük bir kız geldi. Bu küçük kızın beline kadar inen altın bukleli saçları vardı ve herkes ona Goldilocks derdi. Goldilocks içeri girdi, merakla etrafa baktı, karnı acıkmıştı. Önce kocaman ayının yulaf lapasını tattı ve bu onun için çok sıcaktı. Sonra ortanca ayının yulaf lapasını tattı ve bu onun için çok soğuktu. Sonra küçük ayıcığın yulaf lapasına gitti ve tadına baktı. Ve bu ne çok sıcak ne de çok soğuktu, tam istediği gibi ılıktı; ve bu kahvaltıyı o kadar çok beğendi ki hepsini yedi. Sonra Goldilocks üst kattaki yatak odasına gitti ve önce büyük, kocaman ayının yatağına uzandı ve sonra orta ayının yatağına uzandı ve sonunda küçük ayıcığın yatağına uzandı. Bu yatak onun için uygundu. Böylece rahatça üstünü örttü ve derin bir uykuya dalana kadar orada yattı. lapasının yeterince soğumuş olacağını düşündüler ve kahvaltı için heyecanla eve geldiler. \"EVİMİZDE BİRİ VAR!\" dedi kocaman ayı kalın sesiyle. \"Birisi yulaf lapamı karıştırmış! dedi ortanca ayı orta sesiyle. Sonra küçük ayıcık kendi tabağına baktı ve lapa kabında kaşık vardı, ama lapa tamamen yenmişti. \"Birisi yulaf lapamın başına gelmiş ve hepsini yemiş!\" dedi küçük ayıcık küçücük sesiyle. Sonra üç ayı yukarı yatak odalarına çıktılar. \"BİRİSİ YATAĞIMDA YATMIŞ!\" dedi kocaman ayı kalın, kaba, boğuk sesiyle. \"Benim de yatağımda biri yatmış!\" dedi ortanca ayı orta sesiyle. Ve küçük ayıcık yatağına bakmaya geldiğinde, yastığın üzerinde altın bukleleri dağılmış saçlar vardı ve küçük bir kızın meleksi yüzünü gördü, oradan uzaklaştı, Goldilocks derin uykudaydı. \"Biri yatağımda yatıyor ve işte burada!\" dedi küçük ayıcık, küçük sevimli sesiyle. - Aman Allah'ım, ne çılgın bir hayal gücün var evladım!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Golge-Masali.html", "text": "Çok eski yıllarda, nasıl olmuşsa, gökyüzü, masal ülkesinde yaşayanlara küsmüş ve onların üzerinden karamsar bulutları hiç eksik etmemiş. Ülke halkı aydınlıkla karanlığı ayırt edebiliyormuşlar ama, güneş ışınlarının doğrudan üzerilerine gelip onları ısıtmadığı için güneşin ne olduğunu bile bilmiyormuşlar. Eski insanlar da artık yaşamadıkları için, güneşi tanıyan kalmamış bu ülkede. Yaşayanlar, güneşin, ayın ve yıldızların adlarını bile bilmiyormuşlar. Güneş hep bulutların arkasında yalnız gündüzle geceyi ayırt etmelerine yarayacak kadar ışık sızdırabiliyormuş. Gökyüzü, kalın bulutlara bürünüp, güneşin gücünü ülke halkından saklamış durmuş. Bir gün gökyüzü, masal ülkesinin insanlarını bağışlamaya karar vermiş. Bu kararını gece uygularsa, \"İnsanlar değişimden çok etkilenmezler\" diye düşünmüş. O gece gökyüzü, tüm bulutları uzaklaştırmış. Pırıl pırıl, berrak bir gece olmuş. Gökyüzünün tüm derinliği, yıldızların bu derinliğin içinde yayılışları, Ay'ın bembeyaz parlaklığı ülkenin insanlarına güler yüzlülükle görünmüşler birden. Gökyüzüne bakan insanlar gökte yanıp sönen, parıldayan yıldızları, Ay'ın beyazlığını görünce, şaşırıvermişler. Yıldızlar sanki onlara göz kırpıyor \"Nasılsınız bakalım?\" der gibi alay ediyormuşlar. Yıldızların arada bir görünmesi, sonra kaybolması, başka bir yerden çıkıp \"Buradayım bak?\" dercesine gökyüzünde gezinmesi, insanlarla saklambaç oynaması pek hoşlarına gitmiş. İnsanlar, yaşamları boyu ilk kez gördükleri yıldızları seyrederken onların, gülümsediklerini bile düşünmüşler. Herkes çevresindekilere haber iletmiş. \"Gökyüzünün güzelliğini görsünler\" diye. Herkes gözyüzünün bulutlardan soyununca, ne kadar güzel olduğunu görüp ona aşık bile olmuşlar. Bu aşk onları mutlu etmiş. Hep beraber sokaklarda dans etmişler. Birbirlerine sarılıp, dalgın gözlerle gökyüzüne bakmışlar. Ona sevgilerini sunmuşlar içten içe. Çok geç saatlere değin sokaklarda, kırlarda, bayırlarda gökyüzüne bakan insanlar varmış o gece. Hiç kimse gece bitsin istememiş. Kim ister ki? Herkes sabah olunca gökyüzünün yine kara bulutlar giyinip, asık bir yüzle kendilerine bakacağını düşünüp, bu rüyanın sürmesini dilemişler. İstemişler ki: Saatler ilerlemesin, öylece dursun, bu mutlu an hiç bitmesin. İnsanlar hep böyledir. Sevgi ve aşkın güzelliğini tadınca onu kaybetmek istemezler. Hiç bitmesin isterler. Daha iyisinin olabileceğini de pek düşünmezler. Gece mutluluktan sarhoş olmuş gibi sallanarak, düşmemek için birbirlerine sarılarak sabaha değin gözyüzüne, onun güzelliğine, hayran hayran bakmış, durmuşlar. Sabah olmaya yakın gökyüzünün rengi açılmaya başlamış. Yıldızlar artık sayıca azalmışlar. İnsanlar da, \"Yıldızların tüm gece koşuşturup yoruldukları için uykuya yattıklarını\" sanmışlar. Onlara \"İyi uykular\" diyerek el sallamışlar... Yataklarına uğurlamışlar onları. Ay için de öyle olmuş. Geceden beri gökyüzüne baka kalanlar ve erken uyananlar, gökyüzünün bu olağanüstü güzelliğine - kırmızıya boyanmış güzelliğine hayran - kalmışlar. Hemen çevrelerindeki uyandırıp bu görüntüyü onların da görmesini istemişler. O anda gökyüzü, gecekinden de güzelmiş. İnsanlar gökyüzünün renginin kıpkırmızı oluşunu izlemişler sevgiyle. Gökyüzünün utancı hep aynı kalmamış. Doğal olarak çıplaklığa alışmış olmalı ki, kımızılık açılmış, yerini maviliğe bırakmaya başlamış. Önce koyu sonra giderek açılan maviliğe dönmüş gökyüzü. Tüm derinliği ve güzelliği ile insanların önünde duruyormuş çırılçıplak... Dağların arasından, kırmızılığın odaklığı yerden, kocaman bir alev topu tırmanmaya başlamış. Gülerek, kahkaha atarak tırmanıyormuş gökyüzüne doğru. Önceleri koyu kırmızı olan rengi, giderek açılmış, altın sarısı, hatta bembeyaz olmuş. Bu kocaman topun gökyüzüne yükselirken renginin açılmasıyla, çevreye neşe ve ışık saçması da artmış. Artık insanlar bu kocaman topa bakamaz olmuşlar. Top, gözleri kör edecek biçimde parlak ve insanı terletecek kadar da sıcakmış. Ama o topun yaydığı parlaklıkla yeryüzündeki herşey, çok daha canlı ve çok daha güzel görünüyormuş... İnsanlar şaşkınlıkla çevrelerine bakarken, geceden beri gökyüzündeki alışık olmadıkları gelişmelerin etkisinde kalmışlar. Kah sevgi, kah korku ile sarılmışlar birbirlerine... Biraz sonra gök gürlemesi gibi bir ses duymuşlar. Çevrelerine korku ile bakmişlar. Hatta çığlık atıp saklanmaya çalışanlar, sokaklardan evlerine kaçışanlar bile olmuş. - Korkmayın. Benim adım Güneş. Gökyüzü'nün küskünlüğü bitti artık. Beni yıllardır sizden saklamıştı. Bulutlarla engel olmuştu beni görmenize. Şimdi her durumda bulutları sıyırıp, sıcaklığımı ve ışığı sunacağım size. Siz, siz olun, bir kez daha gökyüzünü sinirlendirmemeye bakın... Güneşin açıklaması pekçok insanın korkusunu yenmesine neden olunca, yüzlerine eskisi gibi neşe ve mutluluk gelmiş birden. Güneşin sıcaklığından ve ışığından yararlanacaklarına da pek sevinmişler. - Ona gölge denir. Benim ışınlarımın geçmediği yerlerde oluşur. Sizin peşinizden gelen ya da önünüze geçen karaltı ise sizin gölgenizdir. güneş görmeyen, onun ışınlarının gölgeye neden olduğunu bilemez doğal olarak. Sonunda peşlerinden gelen gölgeye de alışmışlar. Onunla yaşamayı öğrenmişler. Hem de korkmadan... Ama yalnız güneşe doğru yürüyen bir adam, pek korkmuş peşinden gelen karaltıyı görünce. O duruyor, karaltı duruyor, o gidiyor, karaltı da onu izliyormuş. Duvar dibinde yürürken, karaltı ayağa kalkıyor, hemen omuz başında sessizce kendisini izliyormuş. Yönü değiştirip, gerisine yürüdüğünde ya da koştuğunda önüne geçiyormuş karaltı. Taşlık, kayalık yerlerde gezinirken, karaltı da kayaların arasına gizlenip kendisini izlemeyi sürdüyormuş. Öyle yapmış, böyle yapmış bir türlü kurtulamamış karaltıdan. Adam karaltı ile uğraşırken diğer insanların Güneş'e sorduğu soruyu, doğal olarak da Güneş'in yanıtını duyamamış. O kendi başına boğuşmuş durmuş kimi zaman peşine, kimi zaman önüne, kimi zaman sağına ya da soluna takılan karaltı ile. Onun kendi gölgesi olduğunu bilmeden... \"Bu karaltı benim niye izliyor böyle? Ben kimseye zarar vermedim ki?\" diye sorular sormuş kendisine. Düşünceleri takılmış kalmış peşindeki karaltıya. Kurtaramamış kendisini onun etkisinden. Yürürken çok sık bakar olmuş arkasına. \"Acaba karaltı peşimde mi?\" diye. Onu görünce korkup hızlanırmış. Doğal olarak karaltı da koşarcasına bir hızla, izlermiş onu. Karaltıyı çevresinde göremediği zaman korkusu daha da artarmış. \"Bir yerlere gitti. Benimle ilgili söylentiler yayıyordur herhalde\" diye kurar, dururmuş. Karanlıkta, çatı altında yürürken peşindeki karaltıyı göremeyince tedirgin oluduğu kadar sevinirmiş de. \"Kurtuldum ondan\" dermiş kendine. Ama yine Güneş altına çıkınca, karaltıyı yere upuzun uzanmış görünce sinirlenir, \"Kurtulamayacağım bundan\" diye söylenir dururmuş... Artık insan içine çıkmaya korkar olmuş. Sokaklarda hızla yürüyor, çevresinde kimse yoksa zıplıyor, silkelenmeye çalışıyor, karaltıdan kurtulmaya uğraşıyor ama bir türlü başaramıyormuş... Sonunda kimseyle konuşmaz olmuş. Kendi kendine bile söylenmiyormuş. \"Olur a, beni izleyen bu karaltı söylediklerimi duyar, peşimde olmadığı zaman tutar da duyduklarını başkalarına anlatırsa, ben ne yaparım\" diyerek ürkmüş karaltıdan. \"Ya suçsuz yere suçlanırsam, ya insanlara derdimi anlatamadan cezalandırılır, hapislere düşersem\" diye kurmaya başlamış. Artık kendi kurgularından da korktuğu için evden dışarıya bile çıkmaz olmuş. Zorunlu olmadıkça evinden çıkmıyormuş. Çıksa bile, biran önce işini bitirip koşarak evine dönüyormuş. Kısacası peşindeki karaltı onun yaşamına bir karabasan gibi yerleşmiş. Artık ondan kurtulması olanaksızmış... Bir gece, çok bunaldığı bir an, kendisini sokağa atmış. Biraz hava alıp rahatlamak istemiş. Bir ara peşine bakmış \"Karaltı var mı?\" diye. Bakmış karaltı yok. Çok sevinmiş. Tüm gece boyunca, geriye dönmüş, sağına soluna bakmış karaltıyı görememiş. O zaman kendince bir yorum yapmış: \"Karanlıkta dolaşınca karaltı beni izleyemiyor\" demiş. Buna çok sevinmiş. Peşindeki karaltıdan kurtuldu ya, varsın çevresi karanlık olsun. \"Ne olacak ki?\" diye düşünüp, özgürlüğünü kutlamış, ağaçlar arasında dans ederek. Eve gidince tüm pencerelerini sıkıca kapatmış. İçeriye hiç ışık girmemesini sağlayıp, gündüzleri de karanlıkta yaşamaya başlamış. Artık peşinden gelen, kendisini izleyen o karaltı hiç görünmüyormuş. Pek sevinmiş buna. Ne kadar akıllı olduğunu düşünmüş evinde karanlıkta otururken. Arada pencereden dışarıya sokakta yürüyenlere gizlice bakıyor, peşlerinden gelen ve onları izleyen karaltıyı görüp, kıs kıs gülüyormuş. \"Ne kadar bilgisiz bu insanlar. Peşlerinden gelen karaltıdan kurtulamamışlar. Kim bilir ne kadar korkuyorlardır. Halbuki bana sorsalar, onlara çözümü söylerim. Onlar da benim gibi mutlu olurdular\" diye mırıldanmış. Sonra sinsice bir gülüşle, \"Ama onlar sormadan, kendi buluşumu onlara anlatmayacağım. Biraz korku ile yaşasınlar bakalım\" demiş... Geceleri açık havaya çıktığında hep karanlık, loş köşelere gidiyor, böylece peşinden gelen karaltıdan kurtulabiliyormuş. Ama sokaklarda duramuyormuş. Gece lambaları altında dolaşınca, peşinden gelen karaltı kendini izlemeye başlıyormuş hemen. Hem de bir tane değil, birkaç tanesi birlikte izliyormuş kendisini. Bu nedenle ağaçların arasında, ormanda dolaşır olmuş. Kendi başına. Kent'ten ve diğer insanlardan uzakta... Diğer insanlar onu hiç göremez olmuşlar. Geceleri de görmüyormuşlar. Nasıl görsünler ki? \"Peşinde karaltı olacak\" diye tümüyle karanlık yerlere gittiğinden, diğer insanların onu görmesi olanaksızmış. - Kim var orada? - Korkma benim. Ben, hep karanlıkta gezerim. - Özür dilerim seni göremedim. Yalnız gözlerin gözüküyor. - Ne yapayım arkadaş. Şu peşimde dolaşan karaltıya alışamadım bir türlü. Peşimde dolaşmasından, beni izlenmesinden hoşlanmıyorum. Karanlıkta peşime takılmıyor. Böylece ondan kurtuluyorum. -Karanlıkta dolaşınca peşinde karaltı olmuyor mu? - Evet olmuyor. - Sen o karaltının adını biliyor musun? - Hayır. - Pekiyi sen ondan korkuyor musun? - Şey, sanırım evet. - O karaltıya \"gölge\" denir arkadaş. O senin gölgen. Sen kendi gölgenden korkuyorsun. Seni kimse görebiliyor mu? Biliyor musun? - Hayır, bilmiyorum, ama ben herkesi görebiliyorum. - Sen çevreni görebilirsin belki ama ben seni göremedim. Yalnız gözlerin kalmış. - Görünmüyor olsam ne fark eder ki? Beni izleyen karaltı, yani gölge artık peşimde değil ve ben de rahatım artık. Korkum kalmadı baksana. - Korkmazsın doğal olarak. Neden korkacaksın ki? Sen gölge olmuşsun. Gölgen seni yutmuş... demiş ve başını sağa sola sallıyarak, kendi kendine söylenerek oradan uzaklaşmış. Zavallı gölge adam, söylenerek uzaklaşan adamın peşinden baka kalmış... Karanlıkta yürürken birden karşınıza çevreyi araştıran, korkuyla fıldır fıldır bakınan iki çift iri göz görürseniz, hemen ürkmeyin. Büyük bir olasılıkla onlar, gölgesinden korkan adamın gözleridir. Korkusu onu yutmuştur. Selam verip, geçin gidin yanından... İnsanlar bir incir çekirdeğini bile doldurmayacak kuruntularla beyinlerini yorup, birçok sorular üreterek, kendi yarattıkları düşlerin tutsağı oluverirler. Ben bu masalı kurarken, dilim döndüğünce, insanın bilmeden kendi gölgesinden korkup, onun tutsağı olabileceğini yansıtmaya çalıştım..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gozlerim-Gorecegini-Gordu-Komutanim-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Deniz savaşlarının en şiddetli olduğu günler... Rumeli Mecidiyesi adıyla bilinen yerde konuşlanan Türk bataryası düşman gemilerini durmadan taciz ediyor ve onlara korkulu anlar yaşatıyordu. Bunun üzerine düşman bu bataryayı susturmaya karar verdi ve şiddetli bir ateş yağmuruna tuttu. Takım Sybayı Fehmi Bey'in emriyle herkes sığınağa koşuyordu ki, cephaneliğin havya uçmasıyla büyük bir sarsıntı oldu ve herkes yerlere yuvarlandı. Şehitler ve yaralılar vardı. Kimi de sarsıntının şiddetinden kendini kaybetmişti ki, erlerden Seyit de bunlardan biriydi. - Arkadaşlar mertebelerini buldular, 14 şehid, 24 yaralımız var. Yani ayakta bir senle ben kaldık! deneme derken Seyit arkadaşının da yardımıyla gülleyi sırtına aldı. Sendeleye sendeleye topa doğru yürürken gözleri sanki yerlerinden fırlayacak gibiydi. Ama başardılar... Mermiyi namluya sürüp kamasını kapattılar. Numara eri oldukları için nişan ve yön tayini onların işi değildi ama neylesinler ki başka çareleri de yoktu. İlk atış uzun düştü. Aynı şekilde ikinci mermiyi getirip attılar, o da kısa düştü. Ama üçüncü mermi onlara en yakın olan \"Ocean\" isimli gemiye öyle bir vurdu ki hem gemi, hem düşman şaşırdı. Seyit dördüncü mermiyi sırtına almış; gözleri yuvalarından fırladı fırlayacak halde topa doğru yürüyordu. Yanında iki Alman subayla birlikte ortaya çıkan Batarya Kumandanı Hilmi Bey O'na teşekkür ederken Almanlar Seyit'in o halini görünce adeta hayretten donakaldılar. - Üzülmeyin komutanım, gözlerim göreceğini gördü!.. Durumu anlayan Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gul-Hanim-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, ülkenin birinde, zengin bir adamın, GÜL HANIM adında güzel bir kızı varmış ve her gün pencerenin önünde oturur gergef işlermiş. Bir gün penceresine bir kuş konmuş. Kıza \"Gül Hanım, Gül Hanım, sen bu gergefi ister işle ister işleme. Kırk gün, kırk gece bir ölünün başını bekleyeceksin, ondan sonra murada ereceksin\" demiş ve uçup gitmiş. Kız kuşun söylediklerini anasıyla babasına anlatmış. Onlar da hemen, göçlerini toplayıp kızlarını da alarak o kenti terk etmişler. Yolda giderlerken, gece olunca ağaçlık bir yerde konaklayıp uyumuşlar. Gece karanlığında, herkes uykudayken birileri kızı kaçırıp, içinde hiçbir canlının bulunmadığı bir saraya kapatmışlar. Sabah olup da kız uyanınca, ben neredeyim diye sasırmış, kalkıp sarayı dolaşmaya başlamış. Odalar bomboşmuş. Yalnız son açtığı odada, bir delikanlı ölüsü yatıyormuş ve yanında da pek çok yiyecek varmış. Kız kuşun söylediği, kırk gün bekleyeceği ölünün bu güzel delikanlı olduğunu anlayarak, orada bulunan yiyeceklerden yiyip, sabırla beklemeye başlamış. Saray bir denizin ortasındaymış. Günler geçtikçe, kızın canı yalnızlıktan çok sıkılmaya başlamış. Bir gün denizden bir geminin geçtiğini görmüş... Balkondan mendil sallayarak, geminin yaklaşmasını beklemiş ve kaptandan kendisine arkadaşlık yapacak bir cariye istemiş... Kaptan da onun yalnızlığına acıyıp, bir cariye armağan etmiş. Bundan sonraki günlerde ölünün başını ikisi beklemeye başlamışlar. Gece gündüz uyumadan bekliyorlarmış. Kırkıncı gün yaklaşırken, cariye Gül Hanım'a \"Hanım sen uyu kırkıncı gün dolup oğlan uyanınca, ben seni kaldırırım\" demiş. Çok uykusuz olan kız da yatıp derin bir uykuya dalmış. nedeniyle öyle uyuyup kalmış... Kız başını beklediği için, büyü bozulup da oğlan uyanınca, saraydaki her şey ve herkes eski günlerine dönüp canlanmış. Prens güzel bir düğün yaparak cariyeyle evlenmiş. Sonradan uyanan Gül Hanım, olanları görmüş, ama bir şey söylememiş. Cariye prensle evlenip, kraliçe olunca, Gül Hanım'ı kendisine cariye yapmış ve ona çok eziyet etmeye başlamış. Günlerden bir gün, prens gemisine binip, uzak bir ülkeye gitmek üzere yola çıkmış... Giderken de saraydaki herkese ne istediklerini sormuş. Gül Hanım'a gelince kız ondan, kendisine bir sabır taşı getirmesini istemiş. Bey gittiği ülkede gezmiş eğlenmiş, herkesin istediği armağanı almış, yalnız Gül Hanım'ın sabır taşını unutmuş. Ülkesine geri dönmek için gemisine binmiş fakat gemi bir türlü hareket etmiyormuş. Prens kaptana nedenini sorunca \"Siz birisinin armağanını unuttunuz, gemi ondan yürümüyor\" demiş. Bey o zaman, neyi unuttuğunu hatırlayıp geri dönmüş ve bir sabır taşı almış. Taşı satan adam prense, \"Sen, bu taşı vereceğin her kimse onu iyi gözle, bakalım neler olacak\" demiş. Prens dönünce herkesin armağanını dağıtmış, sonra da sabır taşını alıp hemen odasına koşan kızın arkasından giderek, onu gözetlemeye başlamış. Kız taşı önüne koymuş, eline de bir hançer almış. Gözyaşları içinde başından geçenleri sabır taşına anlatmaya başlamış. Anlattıkça taş şişmiş, sonunda da dayanamayıp çat diye ortasından çatlamış. Her şeyi anlatan kız, bu çektiği acılar karşısında sabır taşının bile çatladığını görünce, elindeki hançerle kendisini öldürmek istemiş. O sırada kapı arasından her şeyi gören ve duyan prens, gerçekleri öğrenince, hemen odaya girip hançeri Gül Hanım'ın elinden alarak ona sarılmış, sonra da yanlışlıkla evlendiği cariyeyi çağırarak, sarayından kovmuş. Kırk gün kırk gece düğün yaparak, Gül Hanım'la evlenmişler ve günümüze kadar hep mutlu yaşamışlar. Onlara kömür, bize uzun ömür..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gul-ile-Gelincik-Masali.html", "text": "- Ama, gül kardeş. Böcekler olmasa yaşayamazsın ki. Hem beni kıskanma. Sen paha biçilmez bir parfüm çiçeğisin, kokun harika. Bense yalnızca süste kullanırım, seninle boy ölçüşebilir miyim? Hiç sanmıyorum. Demiş. Demiş ama gülün kibrini dindirmemiş bu. Sonunda kıskançlığından etrafa öyle yoğun koku yaymış ki, bu koku bir süre sonra rahatsız ettiğinden komşular Çiçek nineye şikayetçi olmuş. Zavallı Çiçek Nine ise sonunda gülü yerinden sökmüş. Aslında çöle atacakmış ama gönlü el vermemiş ki atsın! Sonunda bir yoncalarla dolu bir yere dikmiş. Gül yoncalarla arkadaş olmak istemiş ama yoncalar gülün kıskanç olduğunu bilirmiş. Gül yalnız kalmış. İşte böyle. Kıskanç olanın diğer bir kesin özelliği yalnız ya da yalnız kalacak olmasıdır, unutmayın."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gullu-Koy-Masali.html", "text": "Kimi zaman övgüler dizerek iyi kalplilere, Kimi zaman da kötüleri acımasızca taşlayalım. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Nice bülbüller öter, kırmızı güller içinde. Gülleriyle ünlü güzel mi güzel bir köy varmış. Bu köyde yetişen güller çok güzel kokarmış. Güllerin kokusu ta uzaklardan duyulurmuş. Bu öyle etkileyici bir kokuymuş ki hasta koklasa iyileşir, üzüntülü insan koklasa kederi gider, ağlayan çocuk koklasa susarmış. Köy halkı da birbirinden güzel kırmızı, pembe, beyaz, güllere sevgiyle bakarlar, mis gibi kokusunu doya doya koklarlarmış. Köyde bir huzur, bir mutluluk varmış. Zaten köy halkı kötülük, yalan, kin, nefret nedir hiç bilmezmiş. Bu köyde yaşayanlar sevgi, saygı, yardımlaşma gibi bütün güzel huylara sahipmiş. Güllerin kokusundan mı insanlar bu kadar iyilermiş? Yoksa insanların güzel ahlakından mı güller güzel kokarmış bilinmezmiş. Günlerden bir gün köye yabancı bir aile gelip yerleşmiş. İki de çocuğu olan bu ailenin oturduğu evin bahçesindeki güller birkaç gün içinde kokularını kaybetmişler. Aradan çok geçmemiş ki diğer evlerin bahçelerindeki güller de kokularını yitirmişler. Köylüler, başlarına gelen bu garip olayın sebebini bir türlü anlayamıyorlarmış. Artık köyde o mis gibi güzel kokulardan eser kalmamış. Bilge bir köylü, güllerin neden kokularını kaybettiklerini anlamış. Bakmış ki köydeki bütün çocuklar yalan söylemeye başlamış. O güne kadar köyde kimse yalan nedir bilmezmiş. Oysa yeni gelen ailenin çocukları çok yalan söylüyormuş. Her halde köyün çocuklarına yalanı öğreten de onlarmış. Her çocuk yalan söyledikçe bir gül kokusunu kaybetmiş ve sonunda bütün güller kokmaz olmuş. Çünkü her yalan söylediğinde insanın ağzından pis bir koku çıkarmış. İnsanların hissetmedikleri bu koku, gülleri çok etkilermiş. Yalanın olduğu hiçbir yerde güller güzel kokmazmış. Bilge köylü, yeni gelen aileyle tanışmaya karar vermiş. Onlara yalan söylemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatacakmış. Köydeki güller bir bir soldular. O güzelim güller artık etrafa kötü kokular saçıyorlar. Bana göre bunun sebebi yalan söylemektir. Yalan söyleyen insanlar da kötü kokan güller benzerler. Bilge köylü sözlerini bitirince evdeki herkes başını öne eğmiş. Kendilerini etrafa kötü kokular saçan güller kadar çirkin hissetmişler. Dışarıdan ne kadar çirkin göründüklerini düşünerek üzülmüşler. Artık yalan söylemeyeceklerine dair söz vermişler. Verilen söz gökyüzüne yükselmiş. Köydeki bütün güllere ulaşmış. Etrafı tekrar güzel kokular sarmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gumus-Gozlu-Dev-1-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı'nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış. Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış. Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: \"Öldürün! Kesin!..\" gibi kelimelermiş. Gümüş Gözlü Dev'in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev'in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, \"Ona bir şey olursa ben ne yaparım?\" diye düşünüyormuş. Günlerden bir gün korktuğu başına gelmiş.Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş. Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın. - \"Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki...\" diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış. Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar. Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış. - Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı'na O'nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse gelemez... diye ağlamış, ağlamış..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Gurultucu-Cocuk-Masali.html", "text": "Gürültücü çocuğu hiç kimse sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki yer yerinden oynardı. Hele yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi. O sokağa çıktığı zaman herkes evine koşar, kapıyı pencereyi sıkı sıkı örterdi. Bir gün annesi gürültücü çocuğu ekmek almaya gönderdi. Öyle bağırdı ki arabasında uyumakta olan minik bebek ağlamaya başladı. Bebeğin annesi gürültücüye dönerek \"Ne düşüncesiz çocuksun ! Biraz yavaş konuşamaz mısın sen?\" diye söylendi. Ama bizim gürültücü çocuk hiç akıllanmadı. Eve dönerken başladı gülmeye. Kahkahaları her yeri çınlatıyordu. - Neden bu kadar hızlı gülüyorsun? Çocuğum hasta ve başı çok ağrıyor. Sesin onu rahatsız etti. Haydi git buradan! Gürültücü çocuk daha da çok gülmeye , Artık ona bir ders vermenin zamanı gelmişti. Bütün mahalle halkı toplanıp konuştular. - Bir tane ekmek istiyorum dedim! Yürürken \"takır tukur\"sesler çıkarıyor, ıslık çalıyordu. Evin önünden geçerken biri pencereyi açtı ve gürültücü çocuğun başına bir kova soğuk su döktü. Gürültücü titremekten hiç ses çıkaramaz oldu. Sonra doğruca evine gidip olanları düşündü. Çevresine ne kadar saygısızca davrandığını anladı. O gün bu gündür gürültücü çocuk bir daha hiç gürültü yapmadı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Guzel-Balkiz-ve-Uc-Talibi-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir tüccarın Balkız adında güzel bir kızı varmış. Bu kızı isteyen üç de delikanlı varmış. Bu gençlerden biri görülmeyeni görür, biri her çeşit sihirli araç yapar, biri de dövüş sanatını bilirmiş. Görülmeyeni gören, kızı gidip annesinden istemiş, annesi ona yedi gün vermiş. Sihirli araç yapan, kızı gidip babasından istemiş, babası ona yedi gün vermiş. Dövüş sanatını bilen, kızı gidip ağabeyinden istemiş, ağabeyi de ona yedi gün vermiş. Üçünün de birbirinden haberi yokmuş. Yedi gün sonra, üç istekli ile ana baba ve ağabey biraraya gelince onları görüp çok şaşırmışlar, verdikleri sözü nasıl tutacaklarını düşünmeye başlamışlar. sanatını bilense kötü kalpli devi alt ederek kızı kurtarmış. Geri dönünce kızın kimle evleneceği konusunda anlaşmazlık çıkmış. \"Ben görmesem devler kızı götürecekti\" demiş. Sihirli araç yapan : \"Ben sizi uçurmasaydım kıza ulaşamazdınız\" demiş. Dövüş sanatını bilen ise : \"Kızı asıl kurtaran benim, hakkımı isterim\" demiş. Balkız kime verilmelidir, niçin ? Yorumlarınızı bekleriz. Her neyse sevgili çocuklar, hikayenin devamını biz yazalım da anlayın, ortada aslında bir sorun yokmuş. Sadece Balkız'a talip olan üç delikanlı varmış. Anne, baba ve ağabey Balkız'a talip olan kişilere Balkız'dan habersiz söz verdikleri için yanlış yaptıklarını anlamışlar ve mahcup olmuşlar. Çünkü ortada Balkız'ı ilgilendiren bir durum varmış. En doğru karar için Balkız'a danışmışlar, O da üç genç dışında bir gençte gönlü olduğunu dile getirmiş. Aile en doğru seçeneğin Balkız'ın sevdiği ve mutlu olacağına inandığı gençle evlendirmek olduğuna karar vermiş. Diğer gençler de Balkız'ın bu kararına saygı göstermişler. Balkız'ı kurtaran gençleri aile kıymetli eşyalarla ödüllendirmiş. Balkız da sevdiği ile dillere destan bir düğün yaparak, mutlu mesut bir aile hayatı yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Guzel-Ve-Cirkin-1-Masali.html", "text": "Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel'e kalmış. Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş. Peki ya sen Güzel? diye sormuş tüccar. Bir gül. O bana yeter, demiş Güzel. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgar yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş. Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş. Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanıbaşında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş. Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde, demiş tüccar. Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. 'Hiç yoksa Güzel'e verdiğim sözü yerine getireyim,' demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış. Tüccar Canavar'ın karşısında diz çökmüş. Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim, demiş. Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. Baba, izin ver ben gideyim, demiş hiç tereddüt etmeden. Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel'le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç! Buraya kendi isteğinle mi geldin? diye sormuş Canavar. Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak, demiş ona. 'Belki de bu yaşama alışırım,' diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş. Güzel. Şu anda babamı görebilseydim keşke! demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel'in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. Seni izlememe izin verir misin Güzel? diye sormuş. Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar'a bakmış. Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum, demiş. Güzel, yemeğini bitirince Canavar, Benimle evlenir misin? diye sormuş. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel'in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar'a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. 'Keşke,' diyormuş, 'bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar'ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş. Canavar bir gün, Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin, demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar'a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş. Bir hafta sonra döneceğim, söz, demiş Güzel. Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar. Dinle! demiş iki kardeşten biri. Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür. Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel'in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş. Çok geçmeden Güzel, Canavar'ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar'ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, 'Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!' diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar'ın şatosunda açmış. O günün akşamı Canavar'ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. 'Onun ölümüne neden oldum!' diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar'ın kalbi hala atıyormuş! Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım, demiş Canavar fısıltılı bir sesle. O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar'a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş. Ben Canavar'ı istiyorum, diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. Prens Güzel'i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın, demiş iyi peri Güzel'e. Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens'in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens'i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses'i olmuşlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Habesistana-Goc-Edenler-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Yıldan yıla, aydan aya, Mekke'de, Müslümanların sayısı artıyordu. Mekkelilerin baskıları, İslam'a inanmış kişileri, İslam'dan döndüremiyordu. Yapılan hücumlar erkek, kadın; halkın, İslam'a yönelişini durduramıyordu. Müslüman halka, günden güne artan hücum, İslam'dan ayrılmadan, ümitsizliğe düşmeden, ısrarla Müslümanların birbirine daha sıkı yapışmasına sebep oluyordu. Ve hiç bir sebeple onları İslam'dan vazgeçiremiyorlardı. Kureyş daha çok öfkeleniyor, sinirleniyor, günden güne Müslümanlara eziyetini artırıyor ve onları incitiyordu. Müslümanların vaziyeti iyice sıkışmıştı ve o haldeyken sabrediyorlardı. Bunun için Resul-i Ekrem muvakkaten, Kureyş'in Müslümanlar üzerindeki elini kesmek için Müslümanlara, Mekke'den çıkmalarını, Habeşistan'a göç etmelerini teklif etti ve \"Habeşistan hükümdarı adildir. Yüce Allah bir kolaylık sağlayıncaya kadar bir müddet o civarda yaşayınız\" buyurdu. Müslümanların çoğu Habeşistan'a göç ettiler. Orada rahatça yaşıyorlardı. Mekke'de hiç bir zaman hür olarak yerine getirmedikleri dini farizalarını ve işlerini, orada serbestçe yapıyorlardı. Kureyş, Müslümanların Habeşistan'a gittiklerini ve orada, rahatta olduklarını öğrenince Habeşistan'da İslami bir merkez kurmalarından endişe ettikleri için, kendi aralarında müşavere ederek, Müslümanların Mekke'ye dönmeleri ve orada daima gözaltında tutulmaları için bir plan yaptılar. Plan gereğince, aralarından iki uygun ve zeki adam seçtiler. Onlarla birlikte, Habeşistan padişahı Necaşi'ye pek çok hediyeler gönderdiler. Ayriyeten sözleri Necaşi'ye tesir edebilen, Necaşi'nin etrafındaki yüksek mevkili kimselere de büyük hediyeler gönderdiler. Bu iki kişiye, Habeşistan'a vardıktan sonra ilk önce Necaşi'nin etrafındaki büyüklere gitmeleri, hediyelerini vermeleri ve onlara \"cahil ve tecrübesiz gençlerimizden bir grup en son dinimizden çıktılar, sizin dininize de girmediler ve şimdi sizin ülkenize geldiler. Kavmimizin büyükleri, sizden rica edip, bunları ülkenizden çıkarmanız ve bize teslim etmenizi, söylemek için bizi gönderdiler. Lütfen bu konu, Necaşi'nin huzuruna geldiği vakit, bizim görüşümüzü teyit ediniz\" demeleri, emredildi. Kureyş'in gönderdiği kimseler, ileri gelen şahsiyetlerle birer birer buluştular, her birine hediye verdiler ve hepsinden padişahın huzurunda kendilerini teyit edeceklerine dair, söz aldılar. Sonra Necaşi'nin huzuruna gittiler. Değerli ve nefis hediyelerini takdim ettiler ve hacetlerini açıkladılar. Önceden kararlaştırdıkları gibi meclis jürisindekiler, hep Kureyş'in temsilcileri lehinde söz ettiler ve Müslümanların hemen çıkarılmasını ve Kureyş'in temsilcilerine verilmesi görüşünü savundular. Fakat Necaşi, bu fikir ve görüşe boyun eğmedi. \"Bir grup halk, ülkelerinden çıkıp, bizim ülkemize sığınmışlardır. Tahkik edip görmeden, aleyhlerinde gıyabi bir hüküm vermem ve çıkarılmalarını emretmem doğru olmaz. Ancak onları toplayıp dinledikten sonra ne yapmam gerektiğini söyleyebilirim\" dedi. Bu son cümle, Necaşi'nin ağzından çıktığı vakit, Kureyş temsilcilerinin renkleri kaçtı, solukları kesildi. Zaten korktukları şey, Necaşi ile Müslümanların yüz yüze gelmeleriydi hatta onlar, Müslümanların Habeşistan'da kalmalarını, Necaşi ile karşılaşmalarına tercih ederlerdi. Çünkü bu yeni dinin her neyi varsa, sözden ve kelamdan vardı. Özellikle Muhammed 'in \"Allah tarafından bana vahiy geldi\" sözlerinden, bir cümleyi işiten herkes bu dine meftun olmamış mıydı? Yoksa o sözlerde gizli bir cazibe mi saklıydı? Şimdi padişah, bunları biliyor mu acaba? Şayet Müslümanlar, geldiklerinde hepsinin ezberledikleri aynı sözleri bu mecliste okurlarsa ve bu mecliste de Mekke meclislerinde bıraktıkları tesirin aynısını bırakırlarsa, ne yapmak gerekir? Artık iş işten geçmiştir. Necaşi Habeşistan'a sığındıklarını söyleyen bir kaç kişinin, huzuruna getirilmesini emretti. Müslümanlar, Kureyş temsilcilerinin gelmelerinden, Necaşi sarayındaki meclis büyüklerinin evlerine hediyelerin gelip gitmesinden, tamamen haberdar idiler ve onların planlarının yürümesinden ve Mekke'ye gönderilmelerinden endişe ediyorlardı. gerçek dışı bir kelime bile söylemeyeceklerdi. Bu düşünce ve kararla meclise girdiler. Diğer tarafta, yeni bir dinin araştırılması söz konusu olduğu için, Necaşi o zamanki Hıristiyan Habeşistan'ın, resmi din alimlerinden, bir kaçının da mecliste hazır bulunmalarını emretti. Birkaç tanesi de özel bir merasimle katıldılar. Her birinin önünde birer Mukaddes kitap vardı. Devlet makamındakilerde, özel yerlerine oturdular. Saltanat merasimiyle dini merasim, meclisin başına geçmiş, diğerleri de derecelerine göre, kendi yerlerine oturmuşlardı. O azamet merasimini gören herkes, farkında olmadan, mütevazılık duygusuna kapılıyordu. İslam'a inanç ve imanları, kendilerine özel bir metanet ve vakar vermiş olan Müslümanlar, kendilerinin haklı olduklarına inanarak, iradeli adımlar ve büyük bir sessizlikle azamet dolu o meclise girdiler. Müslümanlar, Habeşistan'daki liderleri Cafer bin Ebi Talib önde ve diğerleri peşinde olduğu bir halde, içeri girdiler. Fakat meclisteki o celal ve azametlere aldırış etmiyorlardı, üstelik o zamanın adetlerine göre saltanat makamına saygı diye yerlere eğilip, toprağı öpme kurallarına da uymadılar, girdiler ve selam verdiler. İhanet olarak nitelenen bu hareket, itirazlara yol açtı. Fakat onlar, hemen; \"Biz dinimiz için buraya sığındık. Dinimiz Allah'tan gayrı hiç kimse için, yerlere kapanmamıza izin vermez\" diye cevap verdiler. O hareketin görülmesi ve sözün işitilmesi, gönüllere korku saldı ve Müslümanlara heybet, azamet ve değişik bir kişilik verdi. Öyle ki meclisin büyük azameti ve yüceliği, onun yanında önemsiz kaldı. Necaşi, bizzat onları, sorguya çekmekle sorumluydu. \"Sizin bu dininiz, nasıl bir dindir ki, hem asıl kendi dininizden ve hem de, bizim dinimizden daha farklıdır?\" diye sordu. Emir ül-Müminin Ali aleyhisselam'ın büyük kardeşi olan Cafer ibni Ebi Talib, Habeşistan'daki Müslümanların reisiydi ve soruları cevaplandırıp açıklamakla sorumluydu... Cafer şöyle dedi: Ey padişah, biz öylesine bir halktık ki, cehalette yaşıyorduk, puta tapıyorduk, murdar şeyleri yiyorduk, fahişelerle suç işliyorduk, akrabalarla bağlantımızı kesiyorduk, komşulara kötülük yapıyorduk, kuvvetlilerimiz zayıfları eziyordu. Yaşantımız böyle iken Allah bize, nesebini ve temizliğini çok iyi bildiğimiz bir Peygamber gönderdi. O, bizi, birliğe, tek Allah'a ibadete çağırdı. Bizi putlara, taşlara, ağaçlara tapmaktan kurtardı. O bize sözlerimizde doğruluğa, emanetlerin sahiplerine verilmesini ve akrabalara karşı iyi davranmayı, iyi komşuluğu ve toplumda saygılı olmayı, emir buyurdu. Bizim, fahişelere yönelmemizi, temiz kadınları suçlamamızı, batıl sözler söylememizi ve yetim malını yememizi yasakladı. Bize, ibadetlerimizde Allah'a ortak koşmamamızı, namazı, zekatı ve orucu emretti. Biz de, ona iman ettik. Onu doğruladık ve saydığımız bu kaidelerin peşinden gittik. Fakat kavmimiz, bize saldırdı ve bu kurallardan kurtulalım, yine eskiden olduğu gibi, aynı duruma dönelim, putperestliğe ve sahip olduğumuz aynı alçaklık dönemine dönelim diye etrafımızı sardılar. Biz reddettikçe, bize azap ettiler, işkence ettiler. Onlardan kurtulmak için, ülkenize geldik, şimdi burada emniyette olacağımızı ümit ediyoruz. Cafer'in sözü buraya gelince Necaşi \"Peygamberinizin vahy dediği ve kendisine diğer dünyadan geldiğini iddia eden sözlerden, ezberinde var mı?\" diye sordu. İncil'in bulunduğu piskoposların da iştirak ettiği ve dolayısıyla Hristiyanlık duygularının dalgalandığı mecliste; Meryem, İsa, Zekeriya ve Yahya ile ilgili olan mübarek Meryem suresini, okumaya başladı. Kısa fasılalarla ve uyumlu bitişlerle, özel bir ahenk meydana getiren surenin ayetlerini ve kararlı ve istikrarlı bir şekilde okudu. Aynı zamanda Cafer, bu ayetleri okumakla, Kuran'ın, İsa ve Meryem hakkındaki mutedil ve doğru mantığını, Hristiyanlara anlatmak istedi. Ve onlara, Kuran'ın, İsa ve Meryem'i son derece tasdik ettiği halde, onları tanrılık sıfatından uzak tuttuğunu da, anlatmak istedi. Necaşi: Allah'a andolsun ki, İsa'nın da dediklerinin, gerçeği bunlardır. Bu sözler İsa'nın sözleriyle aynı kaynaktandır, dedi. Sonra Kureyş'in temsilcilerine dönerek \"doğru ülkenize\" dedi ve hediyeleri de kabul etmedi. Necaşi, sonra resmen Müslüman oldu ve hicretin dokuzuncu yılında vefat etti. Resül-i Ekrem , uzaktan cenaze namazını kıldı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hane-Sahibi-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde padişahın biri, veziriyle gezmeye çıkmış. Bir adama misafir olmuşlar. Adam, padişah geldi diye hemen bir koyun kesmiş. Afiyetle yemiş, içmişler. Bir yandan sohbet edip, bir yandan da gelmişten geçmişten bahsetmişler. \"Hane sahibinin işine karışılmaz!\" diyerek adam, padişaha bir tokat yapıştırmış. Bu hareketten vezir çok alınmış. Padişah da hiç ses etmemiş. Padişah ile vezir, bu tokadın intikamını almak için bu adamı saraya davet etmişler. Davet günü gelmiş, deniz kıyısındaki sofraya oturmuşlar ... Yemek sırasında padişah, tabağı boşalınca denize fırlatmış. Bir olur, iki olur, derken yemeğin sonu gelmiş, adamdan hala bir ses yok ... \"Hane sahibinin işine sen ne karışıyorsun!\" demiş. Böylece adam hem padişaha hem de vezirine birer tokat vurmuş olur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hangi-Nimet-En-Buyuk-Okuyun.html", "text": "yaşamak... Hayal dünyası bir yere kadar insanı tatmin ediyor arkadaşlar. Biz bir kere buraya girdik ve çıkamadık. Çıkışımız oldukça zor oldu. Siz siz olun hayal ile çok fazla uğraşmayın... Halinize şükredin. Siz ölünce herkes üzülecek. Kimseyi üzmeyin, hayat kısa. Sizleri çok seviyoruz. Bizi şuradan da hatırlayabilirsiniz: Canım Kardeşim TRT Çocuk'tan... Aslında biz bu karakterleri hayalimizde canlandırıyoruz. O filmdeki karakterler gerçek değil. Şöyle düşünün: Gerçek hayatta kediler konuşur mu? tabiiki konuşmazlar. Buradan anlayabilirsiniz gerçek olmadığını. Bunlara takılıpta derslerinizi aksatmayın. Şimdi bu filme ne olduğunu soracaksınızdır... Film bitti arkadaşlar. artık yayımlanmamaktadır. Sadece Youtube'den veya TRT Çocuk'un Resmi Sitesi'nden izleyebilirsiniz. Bizleri artık düşünmeyin. Bizler çok mutlu ve iyiyiz. Ara sıra sizleri ziyarete geliriz. Tıpkı bugün olduğu gibi... Kalın Sağlıcakla..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hansel-Ve-Gretel-Masali.html", "text": "Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Odunca olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş. Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz, dediğini duymuşlar. Endişe etme, diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. Evin yolunu buluruz. O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler. Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar. Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel'in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış. Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hanse ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler. Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve penceleri şekerdenmiş. çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: Evimi kim kemiriyor bakiim? Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. Zavallıcıklarım benim, demiş kadın, girin içeri. İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar. Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel'i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel'i sürüye sürüye mutfağa götürmüş. Kardeşin bir deri bir kemik! demiş cırtlak bir sesle. Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek. Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış. Neyse ki Hansel'in aklı hala başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel'in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. Yok, olmaz. Yeterince şişman değil! diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel'e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. Şişman, zayaf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım! diye haykırmış Gretel'e. Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi! Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel'in de Hansel gibi hala aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış. Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum! diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel'i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış. Hansel böylece kurtulmuş, ama hala eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel'i sonra da Gretel'i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar. Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış. Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Harika-Masali.html", "text": "Bir zamanlar, ne kadar çalışırsa çalışsın, beş kuruşu olmayan yoksul mu yoksul bir adam varmış. Kar'ın her yeri kapladığı, acı ve dondurucu rüzgarın estiği bir kış, yoksul kulübesi sıcacık olsun diye güzel bir ateş yakmış, kulübeye toprak getirmiş ve bir kavun çekirdeğini toprağa dikmiş. Bir zaman sonra, kocaman, güzel bir kavun yetiştirmiş. Yoksul adam kavunu alıp padişahın yanına gitmiş. \"Bunu tek başına mı yetiştirdin!\" demiş imparator merakla. \"Evet majesteleri\" diye mırıldanmış yoksul adam. \"Harika!\" demiş imparator. Kavunu almış ve yoksula çekilebileceğini işaret etmiş. \"Hey, sen! Kıymalı böreklerimden yemek istemez misin?\" Yoksul çok nazlanmamış. Hana girmiş ve masaya oturmuş. Hancı onun önüne bir tabak kıymalı börek koymuş. Yoksul o kadar açmış ki böreğin hepsini çabucak yemiş. \"Bunu tek başına mı hazırladın?\" diye sormuş. \"Tabii!\" demiş hancı. \"Harika!\" diyerek onaylamış yoksul. \"Etini de mi!\" Tabii, demiş hancı. \"Harika!\" diyerek kalkıp kapıya doğru yönelmiş. \"Majesteleri, karıştırmış olmalıyım. Size kışın ortasında binbir güçlükle yetiştirdiğim bir kavun getirdim ve siz bana 'harika' diyerek kapıyı gösterdiniz. Ben de ülkemizde harika sözünün ödemeye yettiğini düşündüm. Böylece, sözle böreklerin parasını ödemek istedim.\" demiş. Çok utanan imparator hancının parasını verip yoksul adamı bol bol ödüllendirmiş. Dünyayı haksızlık yönetiyor, adalet yalnız sahnede var."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hasret-Cuneyd-Suavi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Küçük çocuğu, teravih namazına giderken görmüştüm. Sevinçten adeta uçar gibiydi. Evlerinin balkonunda zıplayıp duruyordu. Her yeri bayram yerine çevirmiş, sağa sola kağıt süsler asmıştı. Babam geliyormuş! diye bağırdı. Bayramda da burada kalacakmış. Ömer'in babası, her nedense yıllar önce evden ayrılmış, Avrupa'da bir yere yerleşmişti. \"Bir Alman kadınla evlenmiş\" diyorlardı. Daha sonra ne olmuş, şu anda neredeymiş, kimseler bilmiyordu. Babam geliyor! diye tekrarladı. Herkes onun dönmesini bekliyor. Şimdiden hazırlığa başlamışlar. birçok yazı asmışlar. Bir tanesi de ilerde duruyor. Bak işte! dedi. Hem de ne kadar kocaman yazmışlar! İşaret ettiği yere baktığım zaman, söyleyecek tek bir kelime bulamadım. Karşımdaki yazıda babasının adı geçen bu sevimli ufaklık, bir caminin mahyasını gösteriyordu. Yazılanları, o küçük yavruyla birlikte heceledik. Işıklı satırlarda: Hoş geldin mübarek Ramazan yazıyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hayalci-Cocuk-Masali.html", "text": "Herkes bana hayalci çocuk der. Oysa onlar benim gördüklerimi göremiyorlar ki. Bakın 2 gündür neler oluyor. Annem gülerek karnını gösterdi. Birden gözümün önündeki perdem açıldı. Kardeşimi gördüm annemin karnında. Kardeşimin annemin karnındaki evini gördüm. Kardeşim ne kadar da rahat! Mutfak, banyo, yatak vs. her şeyi vardı kardeşimin. İki katlı bir villa gibiydi. Doğrusu kardeşim çok da sevimli bir bebekti. - Kızım, fırının içindeki yemeği çıkarır mısın? dedi. O gün benim banyo günümdü. Yemeği ejderhadan kurtardığımı duyan köpükler, beni krallar gibi yıkadı. Çok keyifliydim. Banyodan çıkmaya hiç niyetim yoktu ama çıkmak zorundaydım. Çünkü daha yapmam gerekenler vardı. Odama gittim ve giyindim. Hazırlandıktan sonra akşam yemeğini yemek için annem beni çağırdı. Yemek bana saygıyla selam veriyordu. Ben de başımla selamladım yemeği. Yemekten sonra bende günü yorgunluğu vardı. Gidip uyumalıydım. Çünkü yarın beni yeni maceralar bekliyordu. Annemle beraber odama geldik. Annem beni kocaman bir öpücükle uyuttu. Ben de kahraman gibi uykuya daldım. timsahları gördüm. Çok korktum. Hızlı olmalıydım. Yoksa timsahlara yem olabilirdik. Kocaman ağızlarını açmış bizi bekliyorlardı. Ve sonunda yeşil ışık yanmıştı. Korka korka yürüyordum. Bir tanesi ayağıma atıldı. Eğer fark etmesiydim ayağımı kaptırıyordum. Su kanalını geçince derin bir nefes almıştım. Bu sefer kendimi kurtarmıştım. Çok mutluydum. Sonunda hastanenin kapısından içeri girdik. Annem gibi karnında bebekleri olan anneler vardı. Acaba o bebeklerin evi nasıldı? Biraz bekleyince sıra bize gelmişti. Doktor amca bizi odaya çağırdı. Doktor amca bir alet ile annemin karnının üzerinde gezdiriyordu ve küçük bir ekrandan kardeşime bakıyordu. Çok merak ettim: Ben de bakacağım, dedim. Doktor amca izin verdi. Bebek bir sağa bir sola hareket ediyordu. Doktora sordum: Acaba içeride müzik kutusu mu var? Çünkü müziksiz dans edilmez ki! Doktor bir kahkaha patlattı. O da fark etti benim zeki olduğumu. Annem de gülüyordu. Demek ki ben gerçekten çok zekiyim. Bir kahraman kadar. Doktor kardeşimin iyi olduğunu ve dört ay sonra doğacağını söyledi. - Gel buraya yaramaz, dedi babam. Annene dün izlediğim sihir gösterisini anlatıyordum. - Bu kadar hayal yeter! Artık gerçekçi olmalıyım, dedim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hayat-Suyu-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Büyük saraylardan birinde bir kral ve üç oğlu yaşarmış. Kralın iki oğlu kendini beğenmiş ve kötüymüş. En küçük oğlu ise çok iyi yürekli bir gençmiş. - İzin ver, bu suyu sana ben getireyim, demiş. Kral, bunun çok tehlikeli olduğunu söyleyip, izin vermeye yanaşmamış. Büyük oğlu ise çok dil dökmüş. En sonunda babasını razı etmiş. Büyük oğlunun niyeti hayat suyunu getirip, babasını iyileştirmek, karşılığında ise babasından sonra kral olmakmış. Sabah yola çıkmış. Dağlar, tepeler aştıktan sonra karşısına bir cüce çıkmış. - Böyle acele acele nereye gidiyorsun? Diye sormuş cüce. - Pis cüce, sana ne demiş ve atını sürmüş. Cüce buna çok kızmış ve arkasından kötü bir büyü yapmış. Kralın oğlu dar bir geçide geldiğinde geçit iki taraftan kapanıp prensi hapsetmiş. - Baba, bırak gideyim de o suyu ben getireyim, diye yalvarmış. - Seni ilgilendirmez, beni meşgul etme, demiş. Ve atını sürmüş. O da az sonra abisi gibi geçide varmış. Cücenin yaptığı büyüyle geçit ona da iki yandan kapanmış. Ve hapis kalmış. Ortanca oğlunun da geri dönmemesi kralı oldukça endişelendirmiş. - Babam çok hasta, ona hayat suyunu bulmaya gidiyorum, demiş. - Sen çok iyi bir çocuksun. Sana yardımcı olacağım. Hayat suyu sihirli bir sarayın bahçesindeki gümüş pınardan çıkar. Şu demir sopa ve iki ekmeği al, sarayın kapısına var. Kapıya üç defa vurunca kapı açılır. Kapının ardında iki aslan yatar. Ekmekleri onlara verirsen sana bir zarar vermezler. Sen de hayat suyunu alır gelirsin. Ama, gece yarısından önce oradan çıkman lazım, yoksa sarayın kapıları kapanır ve hapis kalırsın, demiş. Küçük Prens yola çıkmış, cücenin dediklerini bir bir yaptıktan sonra saraya girmiş. Kendisini çok güzel bir salonda bulmuş. Yerde bir kılıç duruyormuş. Kılıcı yanına almış daha sonra odaları bir bir gezmeye başlamış. Odalardan birinde çok güzel bir genç kız varmış. Kız onu görünce sevinmiş ve kapıyı açıp kendisini büyüden kurtardığını, bir yıl sonra yine gelirse kendisiyle evleneceğini ve tüm ülkeye sahip olacağını söylemiş. Sonra pınarın yerini göstermiş, fakat acele edip gece yarısından önce saraydan çıkmasını tembih etmiş. - Bu kılıçla bütün orduları yenebilirsin, demiş. kardeşim de hayat suyunu bulmak için yola çıktı fakat geri dönmediler. Onları bulmama yardım et lütfen, demiş. Cüce bu teklifi kabul etmiş, fakat Küçük Prens'in kardeşlerinden sakınması gerektiğini tembih etmiş. Cüce yaptığı büyüyü bozup, kardeşlerini serbest bırakmış. Kardeşleri kurtulunca Küçük Prens bütün olanları anlatmış. Bir yıl sonra hayat suyunu aldığı saraydaki kızla evlenip, ülkenin başına geçeceğini söylemiş. Hep birlikte saraya doğru atlarını sürmüşler. İki büyük kardeş, hayat suyunu bulduğu için babalarının krallığı küçük kardeşlerine vereceğini düşünmüşler ve onu ortadan kaldırmaya karar vermişler. Bir fırsatını bulduklarında, hayat suyunu alıp yerine deniz suyu doldurmuşlar. - Hayat suyunu sen buldun, zahmeti sen çektin ama kazanç bizim oldu. Bir yıl sonra ikimizden biri hayat suyunu bulduğun saraydaki kızla evlenecek. Bize karşı çıkarsan canından olursun, demişler. Bu arada kral küçük oğlunun kendisini öldürmeye çalıştığına inandığı için çok öfkeliymiş. Küçük oğlunun ülkenin başına geçmek istediğini zannediyormuş. Saray halkı toplanıp, küçük prensin öldürülmesine karar vermiş. - Sizi vurup öldürmem gerekiyor. Kral böyle emretti, demiş. - Sevgili avcı canımı bağışla, sana süslü elbiselerimi vereyim sen de üzerindeki eskileri bana ver. Küçük Prens'in ne kadar iyi kalpli olduğunu bilen avcı bu öneriyi kabul etmiş. Zaten Küçük Prens'i öldürmeye eli varmıyormuş. Küçük Prens, ormana dalıp kaybolmuş. Birgün, Küçük Prens'e yardım eden cüce, ihtiyar kralı ziyarete gelmiş. Ve küçük oğlunu sormuş. Kral olanları bir bir anlatmış. Cüce bunları duyunca çok üzülmüş, gerçekleri krala açıklamış. Kral gerçekleri öğrenince üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Kralın avcısı konuşulanları duyup krala, Küçük Prens'i öldürmediğini söylemiş. Kral bunu duyunca çok sevinmiş. Oğlunu bulmak için her yana haberciler göndermiş. Bu sırada kralın iki büyük oğlu bir yıl dolmadan saraydaki kızla evlenmek için, birbirlerinden habersiz yola çıkmışlar. Saraya önce kralın büyük oğlu varmış. İçeri girmiş ancak saray muhafızları onu yakalayıp iyice hırpalamışlar. Büyük prens canını zor kurtarmış. Aynı şeyler ortanca prensin de başına gelmiş. Küçük Prens ise ormandan çıkıp sarayın kapısına geldiğinde tam bir yıl dolmuş sarayın kapıları açılıp, genç prensese kavuşmuş. Hemen düğünleri yapılmış. Küçük Prens ülkenin başına geçmiş. Babaları ise haber gönderip kendisinden özür dilemiş. İki büyük oğlunu cezalandırmak istiyormuş. Bunu öğrenen oğulları ülkeden kaçmış, bir daha geri dönmemişler. Ve ömür boyu yaptıkları kötülüklerin cezasını, yoksulluk içerisinde yaşayarak ödemişler. Küçük Prens, prensesle uzun ve mutlu bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hayat-ve-Cocuk-Masali.html", "text": "Bir zamanlar daima hayatından şikayet eden fakir bir oduncu vardı. Ormanın içinde bir tepede yaşayan bu oduncu, kendisine yetecek büyüklükte bir kulübe yapmıştı. Orada, karısı ve çocuğuyla beraber oturuyordu. Bütün gün sabahtan akşama kadar durmadan hayatından şikayet eder, bıkmadan usanmadan hayatın güçlüklerinden bahseder dururdu. Ama çocuk mutlaka bir cevap almak istiyordu: \"Hayat ne demek?\" diye tekrar sordu. Çocuk her gün çıkıyor, her gün hayat hakkında yeni şeyler öğreniyor, ama babası da verilen bütün cevaplarla alay etmekten geri kalmıyordu. Yine bir gün çocuk gezinip dururken bir köylüye rastladı: \"Hayat nedir?\" diye sordu. Çocuk bütün duyduğu cevapları aklına yazıyor, bir taraftan da sürekli sormaya devam ediyordu. Artık gördüğü her şeye dikkatle bakmaya alışmıştı. Bir kuş mu uçtu, çocuk: \"İşte hayal\" diyor. Bir ota bakarken: \"Hayat bu\" diye düşünüyordu. Güneş ışığında oynaşan toz zerreleri bile hayattı. Tren, çocuğu bilinmeyene doğru götürmüştü. Yolda birçok güzel şeyler gördü, bunların hepsi de hayattı. Demek ki hayat sayısız güzel manzaralarla da süslüydü. Şehre geldikleri zaman öğrencilerin okuldan çıktığım gördü. Öğrencilerin arkasından öğretmenler çıktı. Çocuk hemen bir kadın öğretmene yaklaşarak sualini sordu. Çocuk bunları da aklında tuttu. Artık hayatın ne olduğunu biliyordu. Kendisi, etrafındakiler ... Yerdeki taştan gökteki bulutlara kadar her şey ... Hayat ne kadar büyüktü!. .. Çocuk bütün bu öğrendiklerini babasına anlatmak istedi ama o yine de kendisiyle alay etmekten vazgeçmedi. Bunun üzerine küçük, babasının bedbaht olmadığını fakat hayatı görmesini bilmediğini düşündü. O, güzelliği görmek istemiyordu. Duyduğu bütün tarifler, birbirini kuvvetlendirmişti. Hayat birçok şeylerin birleşmesinden meydana geliyordu ve yaşamak öyle güzeldi ki... Çocuk, bunları anlayınca kendisini daha fazla mesut hissetti. Artık oturdukları kulübe her zamankinden daha geniş, daha yüksekti. İçtiği su daha tatlı geliyordu ona. Her taşın, her böceğin bir manası olduğunu biliyordu artık. Ah, zavallı baba, hayattan şikayet etmekle ne kadar, hem ne kadar haksızdı. Halbuki o da mesut olabilirdi. Çünkü saadet, bütün güzelliklerin insanın kendi etrafında olduğunu bilmesinden ibaretti. Hayat, hızla akan bir nehirdir; altın gibi parıltıları akıp gider, sonunda bize sadece kum kalır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hayvanlarin-Dayanismasi-Masali.html", "text": "Yıllar önce bir orman vardı. Orman, ulu meşelerin sarkıttığı yaprak dolu yaprakları, dağlar arasından çıkıp gelen tatlı su taşıyan nehri, resmen bir heykeli andıran kayaları ile başlı başına bir kentti. Bir zamanlar sadece canlı olarak bitkilerin bulunduğu orman, bir grup hayvanın keşfi sonucu şenlendi. Artık ormanda hayvanlar da vardı. Sevimli tellal kuşlar, heybetli koruyucu kurtlar, ormandaki canlıların sağlığını kontrol eden şefkatli ceylanlar, her yaz ballarını diğer hayvanlarla paylaşan arılar ve niceleri... Orada ne kurnaz tilki vardı, ne adaletsiz kurt, ne de şaşkın bıldırcın. Herkes zekice hareketler yapar, adaletli davranır, yalan söylemezdi. İşte böyle bir ormandı bu orman. İçinde sevimli hayvanlar, bitkiler bulunduran bir orman. Yine bir gün, doktor ceylanlardan Işık bir meşe ağacını kontrol ediyordu. Biraz inceledikten sonra tilkiye gerekli aşının adını söyledi. Tilki, \"Baş üstüne!\" dedikten sonra koşup yitti. Işık acıktığını hissetti. Otları midesine indirmeye başladı. Ve birden korkunç bir ses duydu. Işık, büyük bir merakla sesin geldiği tarafa yöneldi. Bir kayanın arkasına baktı. İşte oradaydı. Gördüğü canlılardan biraz farklıydı. İki ayak üzerinde duruyordu. Üzerinde tüy yoktu. Sadece kafasında kıl bulunuyordu. O bir insandı. Birden ağaçlardan aşağı sular aktı. Bunları maymunlar yapıyordu. Nehirden aldıkları suları hızlıca aşağı döküyorlardı. Kurtlar da ağlama sesi çıkarıyordu. İnsan çok etkilenmişti. Hemen baltasını yere attı ve ormandan uzaklaştı. Hayvanlar ortaya çıktı ve sevinç çığlıkları attı. Kuşlar şakıdı, maymunlar zıpladı. Ve böyle dayanışmaları asla sona ermedi..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hayvanlarin-Isi-Gucu-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yel yelin bel belin el elin kel kelin dilinde iken zannettim masal gördüm ki gerçek zannettim gerçek gördüm ki masal imiş bitler tepemde hoplar pireler filimde oynar iken gözüm de göz, dizimde diz, izimde iz var imiş. Efendim! Şirin mi şirin bir beldemizde, Melike diye güzeller güzeli bir çocuk yaşar imiş. Melike, oldum bittim hayvana haşarata meraklıymış. Odasındaki kavanozda misafir ettiği haşaratları saatlerce seyredermiş. Sürekli kedilerle köpeklerle kuşlarla kazlar kuzularla oynarmış. Ağaçlarda, toprakta, odunların çalıların arasında yeni bir hayvan görse hemen çöküp incelemeye başlarmış. Melike akıllı da bir kızmış. Eğer hayvanları iyi tanır, onlara zarar vermezse kendisinin de zarar görmeyeceğini bilirmiş. Her fırsatta da Bunların hepisinin bi işi gücü var. Benim gibi yapıp, beni inceleyecek halleri yok heralde o yüzden yani. Çok güzeeeel ya! Baksana! Hiç aldırmıyolar. Önünü kesiyosun gene gidecek bi yol buluyolar. diyerek küçük hayvanlara imrenir, övgüler düzermiş. Bir ilkbahar günüymüş. Sanırsın gökten badem çiçekleri yağmış, dallardan erguvanlar fışkırmış, kırlara papatyalar saçılmış! Deniz mavi mavi kokuyor, kelebekler alkış tutuyor, arılar vızzz! vızz! fısıldaşıyormuş sanki. Melike gene meraklı gözlerle mahallede gezinirken komşu konağın örme taş duvarında bir şey görmüş. Sanki taşların arasından bir şey kafasını uzatıp tekrar içeri kaçmış. Melike önce ürkmüş ama çok da merak etmiş. Kıpırdamadan sabırla beklemiş. Nihayet az önce gördüğü şey kafasını yine çıkarmış. Melike hiç kıpırdamamış. Derken yaratık tüm gövdesini çıkarmış. Ama sanki eksik bir şey kalmış. Melike eksiğin ne olduğunu anlayamamış. Kıpırdamadan seyretmeye devam etmiş. Yaratık iyice dışarı çıkınca deliğin içinden nerdeyse gövdesi kadar uzun bir kuyruk çıkmış. Eksiğin ne olduğu da anlaşılmış böylece. büyük bir hızla duvarın üzerinde koşmuş ve aniden Zınk! diye durmuş. Sadece kafasını kaldırıp, pörtlek gözleriyle çevresine bakınmış. Derisi pütürlü görünüyormuş. Yeşil kahverengi upuzun çizgileri varmış. Biraz ürkütücüymüş ama çok da güzelmiş. Bir sağa bir sola koşmuş durmuş, koşmuş durmuş. En sonunda duvarın en güneşli yerine varmış. Orda hiç kıpırdamadan beklemiş, beklemiş aynı Melike gibi. Melike bu küçük canlıyı yakından incelemek istemiş. Çoook yavaş hareketlerle yaklaşmış. Ve aniden uzanıp kuyruğundan yakalamış. Yakalayıp kaldırmış. Hayvancağız debelenmiş fakat kurtulamamış meraklı kızın elinden. O da ne! yaratık birden puff! diye yok olmuş. Oysa Melike hala parmaklarının arasında kıpırdayan kuyruğu hissediyormuş. Tabii ya! Gerçekten de kuyruk bizimkinin elindeymiş. Ama hayvancağız ortada yokmuş. Kuyruk hala canlıymış. Kıvrım kıvrım kıvranıyormuş. Melike elindeki kuyruğu fırlatıp atmış. Kuyruk yerde kıvranmaya devam etmiş. Küçük kız ağlayarak eve gitmiş. Çok karmaşık duygular içindeymiş. Olayı, karşısına çıkan ilk kişiye, komşusu Ferhunde Nine'ye anlatmış. Ferhunde Nine gülümsemiş ve, O anlattığının adı Kertenkele'dir a yavrım! Taşların arasında yaşar. Arada çıkar dışarı güneşlenir. Zararcığı dokunmaz kimseye. Korktu mu aynı anlattığın gibi kuyruğunu bırakır kaçar! demiş. Melike, E! Şindi kuyruksuz mu bıraktım onu ben? diye sormuş iç çekerek. Melike duyduklarına çok sevinmiş. Bundan böyle kertenkeleleri uzaktan, dokunmadan incelemeye karar vermiş. Dedik ya hem güzel hem akıllı bi kız. Bir kez daha Hayvanlar, bitkiler insanlara hiç mi hiç benzemiyo. Hepsinin çook önemli işleri var bence. İnsanlar gibi kimin ne yaptığıyla ilgilenmiyolar hiç. İyisi mi onları işlerinden güçlerinden alı koymayayım ben! Onlara uzaktan uzaktan, usul usul bakayım. diye düşünmüş. Gökten bu sefer üç armut düşmüş, biri tabi ki Melike'nin, biri kertenkelenin biri de masalcının başına..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hediye-Inek-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar. - Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergahı'na gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar. - Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hekim-ile-Padisah-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde, bir padişah varmış. Padişahın çok büyük orduları, sayısız malı mülkü varmış. Bu varlık içinde padişah, amansız bir hastalığa yakalanmış. Kısa sürede iğne ipliğe dönmüş. Vücudunun her tarafı yara bere içinde kalmış. Memleketin tüm ileri gelen hekimleri çeşitli ilaçlar vermişler, yaralarına merhemler sürmüşler ama nafile. Hükümdar, ölümün amansız kucağına doğru hızla ilerliyormuş. Saray, artık bir pazar yerine dönmüş. Gelen hekimlerin haddi hesabı yokmuş. Fakat hiçbiri padişahın derdine derman olamamışlar. Bir gün, şehre yabancı bir hekimin yolu düşmüş. Bu hekim, sayısız kitaplar okumuş, sayısız deneyler yapmış, birçok dil bilen, bilge bir hekimmiş. Doğadaki tüm şifalı otların etkilerini bilir, bunlardan kendine özel ilaçlar yaparmış. Padişaha olanları duyunca, hemen saraya koşmuş. O sırada, günleri sayılı olan padişahın yanına kimse alınmıyormuş. Hekim, kendini tanıtmış. Padişahı iyileştireceğini söylemiş. Güç bela padişahın yanına girebiImiş. Padişahın huzurunda saygıyla eğilmiş. Ona iltifatlar etmiş. Güzel bir muayene ettikten sonra biraz düşünmüş: \"Padişahım. Hastalığınızın çaresi çok kolay. Size küçük bir ilaç bile vermeden, inşallah bu dertten kurtaracağım.\" demiş. Hükümdarın gözleri heyecanla parlamış. \"Bunu yapabilirsen, sadece seni değil, senin tüm soyunu zengin ederim. Her isteğini yerine getiririm. Ölünceye kadar bedava yer içiririm. Lakin, aldatılmaktan bıktım. Sen de diğer hekimler gibi sahtekar çıkarsan, kelleni eline veririm!\" diye tehdit etmiş. Bilge hekim, padişahın şartını kabul ederek saraydan ayrılmış. Kendine bir yer kiralamış. Şifalı otlarını, şifalı iksirlerini bir bir sıralamış. Kitaplarını raflarına yerleştirmiş ve başlamış çalışmaya... Bir kabın içerisinde şifalı atlardan ve diğer ilaçlardan bir karışım hazırlamış. Üzerine bal ilave etmiş ve bunu eliyle yoğrurarak bir top biçimine sokmuş. Ertesi gün, doğruca saraya koşmuş. Padişahın huzurunda saygıyla eğildikten sonra: \"Padişahım. Söylediğim gibi ilacınızı hazırladım. Bu topu alın, avuçlarınızla bütün gücünüzle dövmeye başlayın. İyice terleyince, hamamda yıkanın ve üşütmeden yatağınıza yatıp dinlenin.\" demiş. Padişah, avuçlarıyla topu dövmeye başlamış. Öyle ki, iksir, padişahın yaralı ellerinden tüm vücuduna yayılmış. Terleyince, gidip yıkanmış ve istirahate çekilmiş. Bir iki gün geçmeden hastalığından tümüyle kurtulmuş. Sevincinden yerinde duramıyormuş. Hemen hekimi saraya çağırtmış. Onu muhabbetle kucaklamış, bol bol ihsanda bulunmuş ve kendisine bin altın vermiş. Günler böyle neşe ve muhabbet içinde geçerken, padişah; \"Beni iyileştiren bu hekime, gün gelir yine ihtiyaç duyabilirim. Bu yüzden ne yapıp ne edip, bunu memleketimden uzaklaştırmamalıyım.\" diye düşünmüş. Bu sözleri duyan padişah: \"Sen neler söylüyorsun öyle! O bana kimsenin yapamadığı iyiliği yaptı, hayatımı kurtardı.\" diye hiddetle karşı çıkmış. Fakat, kurnaz vezir, ne yapıp ne edip padişahın gönlüne şüphe tohumunu sokmuş. Artık padişah içindeki bu şüphe ile kıvranıyormuş. Aradan biraz zaman geçmiş, padişah daha fazla dayanamamış. Vezirini yanına çağırmış; \"Çabuk o haini yanıma getirin! Kellesini, gövdesinden ayıralım da bu sıkıntım bitsin.\" demiş. \"Sana çok güvenmiştim. Sen benim bu güvenimi casusluk yaparak boşa çıkardın. Bunun cezasım çekeceksin!\" demiş. Padişah heyecanla: \"Nasıl bir kitaptır bu?\" diye sormuş. Bilge hekim: \"O öyle bir kitaptır ki, bir bilgelik hazinesidir. Eşsiz bir kaynaktır. Tüm gizli ilimIeri içerir. Hatta benim kellemi uçurduktan sonra, kitabın üç sayfasını ve dördüncü sayfanın ilk satırını okursanız, kellem konuşmaya başlar ve tüm sorularınızın cevabını verir.\" demiş. Hükümdar, bu muhteşem kitaba sahip olabilmek için; \"Hekimi serbest bırakın, iki gün sonra geri getirin!\" diye emir vermiş. Birkaç muhafızla hekimi göndermiş. Vakit tamam olunca, hekimi sarayın meydanına getirmişler. Bütün halk merakla olacakları bekliyormuş. Hekimin sağ kolunca bilgelik kitabı, sol kolunda ise küçük bir kutucuk varmış. Hekim: \"Sultanım, istediğiniz muhteşem kitabımı getirdim. Yalnız bana müsaade ederseniz biraz çalışmam lazım. Emredin de bir de tepsi getirsinIer.\" demiş. \"Padişahım, kitap şimdi hazır hale geldi. Kellemi uçurduktan sonra, bu tepsideki tozların üzerine dikkatlice koyun. Sonra, kitabı açıp okumaya başlayın. Fakat, kellemi almadan lütfen bu kitabı açıp okumaya kalkmayın.\" demiş. Fakat, padişah hırs ve merakından hekimi duymuyormuş bile. Hemen kitabı kaptığı gibi sayfalarını açmaya çalışmış. Fakat, kitabın sayfaları birbirine yapışık olduğu için açamamış. Elini tükrüğüyle ıslatıp ilk sayfayı yırtmadan açabilmiş, fakat sayfada hiçbir yazı yokmuş. Elini tekrar tükrüğüyle ıslatıp ikinci sayfayı açmaya çalışmış. O sayfa da boş. Üçüncü sayfayı da aynı şekilde açmış. O da boş ... Dördüncü sayfayı açmaya çalışırken, birden dizlerinin bağı çözülmüş, boğazına bir şey düğümlenmiş. Başına gelenlerin farkına varmış, ama nafile ... Hiçbir şey diyerneden, bilge hekimin sadece gözlerine bakabilmiş. Kitaptaki toz zehirin etkisiyle bu dünyadan göçüvermiş. Hırsının ve aceleciliğinin cezasını canıyla ödemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Herkes-Aslina-Ceker-Masali.html", "text": "- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir. Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş. - Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır'ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni. - Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır'ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin! - Aman padişahımızı bu dertten bir an önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak. - Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim. - Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm. - İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. - Efendimiz, duydum ki Hızır'ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek. - Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat , dört yılın sonunda bana Hızır'ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan. - Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş. Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş. Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır'ı nerede bulsun da getirsin! yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış. Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar. - Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar. - Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz. - Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim. - İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır'ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin. - Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş. - Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin. - Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin. - Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur. - Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli. - Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır'ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir. - Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, affedilsin dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi. - İşte ben Hızır'ım, demiş ve ortadan kaybolmuş. - Bu dünyada Hızır'ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi. Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hicler-Sehrinin-Kizi-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Hiçler Şehri'nde bir kız vardı. Bir gün eli yaralandı. Yarası iyileşmeye başladıktan birkaç gün sonra, merhem ve ilaç alıp yarasına sürmek için halasına gitti. Halası, \"Bende merhem yok\" dedi. Onun yerine iki yumurta verdi kıza. - Bu yumurtaları pazara götürüp sat ve parasıyla attardan merhem al, dedi. Şimdi dinleyin bakın, kızacağız başından geçenleri nasıl anlatıyor: Pazara giderken yolda yumurtalarımı kaybettim. Çok üzüldüm. Elimi keseye soktum. Kesenin dibinde bir kuruş buldum. Sonra yumurtaları bulmak için o bir kuruşu bir adama verdim. Adam bana iğneden bir minare yaptı. Minareye çıktım. Şehrin dört bir yanına baktım. Yumurtalardan birinin tavuk olup bir ihtiyarın elinde dolaştığını gördüm. - Horozumu ver. Ayrıca sana çalıştığı kadarının ücretini de ver dedim. Uzun tartışmalardan sonra çeltik ekili tarlanın ürününden bana bir öküz dengi hak vermesinde anlaştık. Harman kaldırıldıktan sonra yirmi beş batman pirinç benim payıma düştü. Pirinçleri götürmek istedim. Çuvalım yoktu. Bir pire öldürdüm. Derisinden çuval yaptım. Pirinçleri içine doldurup horozun sırtına yükledim. Yürümeye başladım. - Bu yaranın ilacı nedir? diye sordum. - Ceviz içini kavurup horozun sırtına sürersen yarası iyileşir, dediler. Bir ceviz içini kavurdum. Yarası iyileşsin diye sırtına koydum ve yattım. Sabah uyandığımda bir de ne göreyim, horozun sırtında kocaman bir ceviz ağacı bitmiş! Çocuklar ağacın etrafına toplanmışlar, ceviz düşürüp yemek için ağaca taş ve kesek atıyorlar! Ağacın dalına çıktım. Ağaçta yüz eşek yükü taş ve kesek toplandığını gördüm. Bir keser bulup yer dümdüz olana kadar kesekleri parçaladım. Burasının salatalık ve karpuz ekimi için uygun olduğunu gördüm. Bir parça salatalık ve karpuz tohumu ektim. Ertesi sabah pek çok salatalık ve karpuz bitmişti. Bir karpuz koparıp kesmeye başladım. Karpuzu keserken çakım kayboluverdi. Belime bir hamam peştamalı bağlayıp çakımı bulmak için karpuzun içine girdim. Çok büyük ve kalabalık bir şehir gördüm orda. O şehrin çarşısına gittim. Aşçı dükkanında bir dinar verdim, biraz çorba satın aldım ve içmeye başladım. Çorba o kadar lezzetliydi ki kasesini bile yaladım. Kaseyi o kadar yaladım ki inceldi, inceldi neredeyse delinecekti. Bir de baktım ki kasenin dibinde bir kıl belirdi. Kılı alıp dışarı atmak isterken kılın ardından bir deve yuları çıktı. Yuları çektim. Arkasından yedi katar deve geldi. Develerin hepsi tam teçhizatlıydı. Birbiri ardı sıra geldiler. Çakım da en arkadaki devenin kuyruğuna bağlanmıştı. Masalımız burada bitti, ama serçecik daha evine gitmedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Hizmet-Eden-misiniz-Edilen-mi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "İsterseniz bir de Allah Resulü Efendimiz 'e bakalım. Hizmet edenlerin mi, yoksa edilenlerin mi içinde olmayı tercih etmektedir görelim. Bir savaş dönüşünde mola verilmiş, öğle yemeği hazırlamak isteyen ashab kesecekleri koyunun hizmetini konuşuyorlar. Bilirim ki siz bütün hizmeti yapar, ayağıma getirirsiniz. Ancak ben başkaları hizmet ederken, seyirci kalmak istemem. Ben de hizmet edenler arasında yerimi almayı tercih ederim. Seyirci kalmak bana ağır gelir. Hizmet etmek mutluluk verir. İşte Allah Resulü hizmet edilen değil de eden olmayı böyle tercih ediyor, tüketen değil de üretenden olmayı böyle ibretimize sunmuş oluyor. Ben onunla hacca gittim, çok ibadet eden birisidir. Her konaklamada hemen namaza durur, çok ibadet ederdi. Demek ki siz ondan çok ibadet etmişsiniz! Çünkü o, hizmet edilenlerden olmuş, siz ise hizmet edenlerden. Hizmet edilen olmakla iftihar etme de hizmet eden olmakla iftihar et. Zira hizmet edilmek Allah'a mahsustur. Hizmet etmek de kula mahsustur. Sen Allah'a mahsus sıfatla muttasıf olmayı düşünme de kula ait sıfatla muttasıf olmaya çalış. Misalleri burada kesiyor, kendimize sorular soruyoruz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Holle-Kadin-Masali.html", "text": "Dul bir kadının iki kızı varmış. Biri hem güzel, hem de çalışkanmış. Öteki ise hem çirkin, hem de tembelmiş; ama kendi öz kızı olduğu için kadın bunu daha çok severmiş. Evde her işi güzel kıza gördürürmüş. Zavallı kızcağız her gün sokakta bir kuyunun başında oturup bez dokurmuş. Hem de o kadar çok çalışırmış ki, parmaklarından kan fışkırırmış. Günün birinde iplik sardığı makara kan içinde kalmış. Bunun üzerine kız kuyuya eğilerek makarayı yıkamak istemiş. fakat makara elinden kayıp kuyuya düşmüş. - Makarayı kuyuya nasıl düşürdünse öyle alıp getireceksin. Sonra karışmam ha... diye bağırmış. Bunun üzerine kız kuyunun başına dönmüş ama ne yapacağını bilmiyormuş. Makarayı almak için \"ne olursa olsun\" diye kuyuya atlamış. Atlamış ama aklı başında değilmiş. Az sonra uyandığında, kendini güzel bir çayırlıkta bulmuş. - Ne olursun beni fırından çıkar, beni fırından çıkar; yoksa yanacağım, çoktan piştim ben... - Beni silkele, beni silkele... Biz elmalar hep olduk!.. Kız ağacı sallamış, elmalar, yağmur taneleri gibi yere dökülmüşler. Kız ağacın üzerinde hiç elma kalmayıncaya kadar silkelemiş. Elmaları bir araya toplayarak koca bir yığın yapmış, sonra yine yola koyulmuş.. - Sevgili çocuk, neden korkuyorsun? Gel burda kal; evin bütün işlerini güzelce yaparsan sana bir kötülüğüm dokunmaz. En çok dikkat edeceğin şey yatağımı güzel düzeltmek, iyice silkelemektir. Bunu yapınca yatağın içindeki kuş tüyleri uçar. İşte o zaman yeryüzüne kar yağar. Benim adım Holle Kadın'dır. Kocakarı böyle tatlı tatlı konuşunca kızın içi ferahlamış; orada kalmaya karar vermiş. İçeri girerek işine başlamış. Evin her işini seve seve yapıyormuş, yatağı her zaman o kadar güçlü silkeliyormuş ki, tüyler kar parçaları gibi uçuyorlarmış. Bu yüzden kadının evinde rahat bir yaşam geçiriyor, kötü söz işitmiyor, her gün kızartmalar, kebaplar yiyormuş. - Evimi çok göreceğim geldi. Bu ayrılık acısına dayanamıyorum. Burada, yerin altında geçen yaşamım çok iyi ama artık daha fazla kalamayacağım. Yine yukarıya dönmek istiyorum. - Evine dönmek isteyişin hoşuma gitti. Bugüne kadar bana çok iyi hizmet ettiğin için, seni ben kendi elimle yukarı çıkaracağım, demiş. Kızı elinden tutmuş; büyük bir kapıya doğru götürmüş. Kapı açılmış. Kız tam kapının altına geldiği zaman güçlü bir altın yağmuru başlamış. Durduğu yerle annesinin evi arasında çok az aralık varmış. Kız evin bahçesine girdiği zaman horoz kuyunun üzerine çıkmış, ötmeye başlamış. - Ö ö rö ö, altından küçük bayanımız yine geldi! Kız eve girmiş, annesinin yanına gitmiş. Her yanı altınla kaplı olduğu için kendisini hem annesi, hem üvey kız kardeşi güleryüzle karşılamışlar. - Ne olursun beni dışarı çıkar, beni dışarı çıkar, yoksa yanacağım. Çoktan piştim ben!.. - Ne olursun, beni silkele, kuzum beni silkele... Biz elmalar hep olduk! - Ya... çok bilmişsin... seni silkeleyim de kafama elmalar düşsün değil mi? demiş; geçip gitmiş. Holle Kadın'ın evine vardığı zaman hiç korkmamış. Çünkü onun koca dişlerini önceden duymuşmuş. Hemen kadının hizmetine girmiş. İlk gün çok çalışmış. Holle Kadın'ın her dediğini yapmış. Kocakarının kendisine vereceği altınları düşünüyormuş. Fakat ikinci gün tembelliğe, işleri başından savmaya başlamış. Üçüncü gün bu tembellik bir kat daha artmış. Sabah bir türlü yatağından kalkmak istemiyormuş. Tembel kız Holle Kadın'ın yatağını da yapmıyormuş. Bu yüzden tüyler de uçuşmuyormuş. Çok geçmeden bu durum Holle Kadın'ı kızdırmış. Kızı işinden çıkarmış. Tembel kız buna seviniyormuş. Altın yağmurunun yağacağını umuyormuş. Holle Kadın onu da büyük kapıya kadar götürmüş. Fakat kız kapının altına gelince altın yerine kocaman bir kazan dolusu zift başından aşağı boşalmış. - Ö ö rö ö, pasaklı küçük bayanımız yine geldi diye ötmeye başlamış. Kıza bulaşan bu zift ömrü oldukça üzerinde kalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Horoz-Ile-Tilki-Masali.html", "text": "Bir çiftlikte güzel bir horoz yaşıyordu. Horoz her sabah çiftliğin yakınındaki bir ağaca çıkar, güzel sesiyle... bir hayvan yoktur. Sizin gibi yakışıklı bir arkadaşım olmasını çok isterdim. Benimle arkadaş olmaz mısınız? Tilkinin bu davranışlarından çok rahatsız olan, ondan kurtulmak isteyen horoz bir kurnazlık düşündü. - Niçin olmayayım. Ben de sizin gibi kurnaz bir arkadaşım olsun isterim. Yalnız bir önerim olacak. Benim Karabaş adında çok samimi bir arkadaşım köpek var. Onu da aramıza alalım. Üç dost oluruz. O da çok azgın ve yırtıcı bir hayvandır. Bizi korur. Dilerseniz Karabaşı hemen çağıralım gelsin, der. - Hayır bu işi yarına bırakalım. Bugün benim çok işim var, deyip gider. Gidiş o gidiş. Bir daha artık hiç gelmez. Bundan sonra da horoz rahat rahat ağaçta ötmesine devam eder."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ibis-Ile-Mavis-Meyve-Bahcesinde-Masali.html", "text": "İbiş ile Maviş o gün meyve bahçesini geziyorlardı. İkisi de çok heyecanlıydı. Çünkü bu kadar güzel bir manzara hiç görmemişlerdi. Her yer rengarenk meyve ağaçları ile doluydu. Kırmızı elmalar, yeşil armutlar, kocaman erikler vardı. Köylü kadınlar, küçük çocuklar merdivenle ağaçlara çıkmış, olgun meyveleri topluyor sonra da sepete diziyorlardı. Bahçıvan İbiş ile Maviş'e de bir sepet verip \"Haydi bakalım. Siz de bağdan biraz üzüm toplayın\" dedi. İbiş ile Maviş çok sevindiler. Doğru bağa gidip üzüm topladılar. Maviş \"Bu iş çok eğlenceli. Yarın yine gelelim\" dedi. Dayanamayıp sepetteki meyvelerden yediler. Mideleri çok şişmiş olacak ki ikisi de geceleyin müthiş bir sancıyla uyandılar. Karınları çok ağrıyordu. Bahçıvan onların seslerine koşup gelince bir de ne görsün!? İbiş ile Maviş'in renkleri sapsarı olmuş! İkisi de yerde kıvranıyor! \"Yoksa yıkamadan meyve mı yediniz?\" diye sordu. İbiş ile Maviş utanarak başlarını salladılar. - Evet, karnımız çok acıkmıştı da. Bahçıvan güldü. \"Çocuklar; yemeniz bir şey değil, ama bu meyvelerin hepsi ilaçlı. Bu ilaç meyveleri kurttan ve diğer hastalıklardan koruyor. Sakın bir daha yıkamadan yemeyin!\" dedi. İbiş ile Maviş o günden sonra yıkamadan hiçbir meyve yemediler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ic-Uzuntusu-Masali.html", "text": "Hafta sonuydu.\"Vur, vur, sıkı vur. Haydi görelim seni! Kazanmamız sana bağlı.\" sözleriyle takım arkadaşları Erol'u durmadan destekliyorlardı. Erol gerildi, gerildi, bütün gücünü toplayarak öyle bir vurdu ki top havaya fırladı. Ömer amcanın evinin etrafını saran leylakların arasında gözden kayboldu. Ardından bir şangırtı koptu. Sonra da ortalığı derin bir sessizlik kapladı. \"Çabuk, çabuk! Bir yere saklanalım.\" diyerek ileri atıldı. Top sahasında bir kaynaşma oldu. Çocuklar itişerek civardaki samanlıklardan birine doğru koşmaya başladılar. Bu kargaşalıkta Erol da kendini onların arasında buldu. Biraz koştuktan sonra Ali'lerin odunluğuna gizlendiler. \"Çok güzel bir vuruş yaptın ama...\" diyerek söze başladı. Bir başkası: \"İyi ki Ömer amcam görmedi. Öyle aksi bir ihtiyardır ki sana etmediğini bırakmazdı.\" dedi. Daha sonra içlerinden biri usulca gidip topu getirdi. Çocuklar Ali'nin her dediğini yapar, bir dediğini iki etmezlerdi. Erol aralarından ayrılıp eve doğru yürümeye başladı. Başı önde, düşünceli düşünceli yürüyordu. İçini sanki bir kurt kemiriyordu. İçi hiç rahat değildi. Olaylar kafasının içinden bir film şeridi gibi geçiyordu. Ömer amca varlıklı bir adamdı. Kırılan bir camın yerine yenisini taktırmak ona hiç dokunmazdı, ama çocukların yaptığı doğru değildi. Erol da yanlış hareket etmişti. Daha doğrusu saklanmakla çok kötü bir iş yapmıştı. En iyisi her şeyi açıklamaktı ama artık onu da yapamazdı. Erol, bunları düşünürken bir ara başını kaldırınca karşıdan ağır ağır gelen Ömer amcayla göz göze geldi. Utancından yerin dibine geçti. İçinden alabildiğine koşarak oradan uzaklaşmak geldi. Ama Ali'nin sözlerini hatırlayınca bu kararından vazgeçti. Yaşlı adam iyice yaklaşınca: \"Nasılsınız Ömer amca?\" diye hal hatır sordu. yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. Camı bilerek kırmamıştı. Bu bir kaza idi. Ona pek yanmıyordu. Asıl üzüldüğü şey yaptığını örtbas etmeye çalışmış olmasıydı. Sonra oğluna dönerek: \"Anlaşılan seni çok seviyor. Bana: Maşallah, sizin delikanlı hiç öbürlerine benzemiyor. Pek uslu ve terbiyeli bir çocuk.\" diyerek seni övdü. Erol içinden: \"Bir kaza oldu, bir kaza oldu.\" diye geçiriyordu. Yapanı görmediğini söylemenin büyük bir korkaklık olduğunu bildiğinden, durmadan önüne bakıyordu. - Neyin var yavrum, yoksa hasta mısın? diye sordu. masalsitesi.com Daha yemeğine elini bile sürmemişsin. Erol kendine gelip: \"Hayır, hayır. Bir şeyim yok. İyice acıkmamışım da canım yemek istemiyor.\" deyip sofradan kalkmak için izin istedi. Sonra da doğruca odasına koşup kendisini yatağının üstüne attı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yaptığını sakladığından dolayı içi bir türlü rahat etmiyordu. Koşarak merdivenleri indi. Az sonra Ömer amcanın zilini çaldı. Ömer amca kapıyı açınca çok sevindi. - Ooo, hoş geldin küçük dostum, ne iyi ettin de geldin. Benim de yalnızlıktan canım sıkılıyordu, deyince Erol, yerinden kıpırdayamadan suçlu suçlu önüne baktı. Birkaç kere yutkunduktan sonra güçlükle: \"Camınızı kıran benim.\" diyebildi. Derin bir nefes aldıktan sonra olan biteni anlattı ve ardından da: \"Ne olur beni affedin!\" dedi. Erol'un eli ayağı titriyordu. Heyecandan dudakları bembeyaz olmuştu. Ömer amca büyük bir hoşgörü ile: \"Üzülme yavrum. Bunlar olağan işlerdir. Kaza bu. Bu davranışın çok hoşuma gitti. İnsanın, hatalı davranışını dürüstçe söylemesi çok önemli. Hele verdiği zararı karşılamaya çalışması karakterinin üstünlüğünü gösterir.\" dedi. Ömer amca: \"Biliyor musun küçük dostum, bu kazaları önlemek için bütün komşular birleşip sizin top sahasının etrafına tel çeksek iyi olacak.\" dedi. Sonra da Erol'un sırtını okşayarak \"Buraya kadar gelmişken bir de benim pul koleksiyonumu gör bari.\" diyerek sanki hiçbir şey olmamış gibi onunla tatlı tatlı konuşmaya başladı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ihtiyar-Masali.html", "text": "Ona tek bir kere İhtiyar dedim. Demez olaydım. Yüzüme öyle bir baktı ki yerin dibine geçtim. Ufalıp ufalıp yok oldum. Yanından ayrıldım. Sonra dönüp baktım. Gözleri hala bendeydi. Yine ufalandım. Çok kızdım kendime çok. Kendi kendimi azarladım. Ne vardı yaşlı birine, İhtiyar diyecek! Şeytana uydum işte. Yoksa zevzek arkadaşlarıma mı uydum? Uymaz olaydım. Yanlış yapmışım. Bunu anladım. Yine de özür dilemeye cesaret edemedim. Eve kaçtım. Ama o gece zor uyudum. İhtiyar rüyama girdi. Gözlerini gözlerime dikti. Öyle bir baktı ki deldi geçti. Ak sakalını oynatarak bir şeyler söyledi. Sesini duymadım. Ama güzel şeyler söylemediğini anlamak için sesini duymaya gerek yoktu. Zaten gözleriyle konuşuyordu. Bir zamanlar o da çocukmuş. Sonra genç olmuş. Derken yaşlanmış. Yıllar geçtikçe saçı sakalı ağırmış. Yüzü ve elleri buruşmuş. Gözlerinin altı sarkmış. Kamburu çıkmış. Kısacası ihtiyarlamış işte. İnsanın elinde değil ki ihtiyarlamamak. Direnememiş. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, bazı şeylere direnemiyor. Özellikle de yıllara. Hiç kimse yıllara direnemez. Çocukluğunuzu, gençliğinizi alır götürür. En güzel anılarınızın üstünden geçer. Tank geçer. Nereden mi biliyorum tankı. Cumhuriyet Bayramı törenlerinde görmüştüm. Geçerken yer gök sarsılıyordu. Çocuktum. Ortalık yıkılıyor sandım. Annemin eline sımsıkı yapıştım. Hemen anladı korktuğumu. Tanklar geçiyor korkma, dedi. Deprem değil. Hatıraların üzerinden yıllar tank gibi geçer derken iyi laf ettim galiba. Böyle oluyor işte. Kimse geri dönemiyor. En sevdiği zamanı yeniden yaşayamıyor. Kimse yeniden çocuk ya da genç olamıyor. İhtiyarlığı yaşamadığımdan daha iyisini anlatamam. Hissettiğim kadarını söyleyebilirim. Geçen seneye kadar benim de bir dedem vardı. Ak saçlı, ak sakallı, kısa boylu, tombul tombulcuk. Beni dizine oturtur, iç çeker, çocukluğundan gençliğinden söz ederdi. Onu nasıl özlüyorum bilemezsiniz. Bak şimdi! Sanki niye ihtiyar dedim durup dururken. Küçük kulübesinin bahçesinde kendi halinde oturan yaşlı bir adamın keyfini niçin kaçırdım. Buna hakkım yoktu. Eminim bize bakarken kendi çocukluğunu düşünüyordu. Kendi çocukluğunu arıyordu. hissediyorum. Terbiyesizlik etmişim. Onun da huzurunu kaçırdım. Kendimin de. Bu sabah alelacele kahvaltı ettim. Çantamı çabucak hazırladım. Hızlı hareketlerim annemin dikkatini çekti. Geç kalmak istemiyorum anne. Öğretmenim kızıyor. Bizim ihtiyara bir şey oldu galiba, dedi. Hışımla çıkıştım. Ağzımdan kaçmış. Zaten özür dilemeye geldim. Galiba geç kaldın, dedi. Senin ihtiyar ölmüş. Adam yani... Aman o amca işte. İç çekti. Bir avuç nefes aldı. İyi biridir, dedi. Çocukları çok sever. İnşallah iyileşir. O günden sonra yaşlı adamla dost olduk. Ondan çok şey öğrendim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iki-Esek-Masali.html", "text": "Köylünün biri sahip olduğu iki eşekten birisine tuz, diğerine de sünger yükleyip pazarın yolunu tutmuş. Tuz yüklü eşek yükünün ağırlığı ile zor yürüyor, nerede ise yere düşecekmiş gibi oluyordu. Oysa sünger yüklü eşek rahatmış. Üzerinde efendisi olduğu halde zorluk çekmeden yürüyebiliyormuş. Dağlar tepeler aşıp sonunda bir nehre varmışlar. Tuz yüklü eşek yorgun olmasına rağmen nehiri kolayca geçmiş. Çünkü suya girince üzerindeki tuzlar eriyip yok olmuş. Karşıya geçtiğinde ise keyfine diyecek yokmuş. Bunu gören sünger yüklü eşek de girmiş suya. Ama oda ne? Sırtındaki süngerler suyu çektikçe eşeğin yükü ağırlaşıyormuş. Eşek giderek batmaya başlayınca üzerindeki efendisi İmdaaaaaattt diye bağırmaya başlamış. O sırada yoldan geçen birisinin yardımıyla eşekte, efendisi de zor kurtulmuşlar. Yolculuğun geri kalan bölümünde ise tuz yüklü eşek rahat rahat yürürken sünger yüklü eşek sıkıntı çekmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iki-Guvercin-Masali.html", "text": "Yemyeşil ormanın içinde bulunan güzel bir ağacın üstünde iki güvercin yaşarmış. Neşe içinde günlerini geçirirken güvercinlerden biri suratını asmış. Arkadaşına ben bu ormana artık sıkılmaya başladım uzak ülkelere uçmak, değişik yerler görmek istiyorum buralardan gidelim demiş. Kara güvercin; bu orman bizim yuvamız, burada mutluyuz, hem kış gelmek üzere, yolda donarız ben burada kalmak istiyorum, sende gitme demiş. Ak güvercin arkadaşına o zaman sen gelme ben gidip dönerim hem sana gördüğüm yerleri anlatırım demiş. Kara güvercin ne yaptıysa ak güvercini ikna edememiş. havadan kendini avlamak için aşağıya süzülen şahini görmüş. Öleceğini anlayan ak güvercin korkudan donmuş kalmış. masalsitesi.com O sırada şahini gören bir kartal onu yemek için saldırmış şahine. Ölmekten kurtulan ak güvercin hızla uçarak uzaklaşmış oradan. Yaşadığı korku ile çok yorulan ak güvercin gördüğü bir evin çatısına konmuş. Konmuş konmasına da onu gören bir çocuk ak güvercine sapan ile taş fırlatmış. Kanadı kanlar içinde kalan güvercin evinden ayrıldığına bin pişman olmuş ve güvenli ormanına dönmeye karar vermiş. Ak güvercin yaralı kanadı ile uçarak günler sonra yuvasına varmış. Onu kanlar içinde gören kara güvercin arkadaşının kanadını sarmış ve onu iyileştirmiş. Başından geçen talihsiz olayları kara güvercine anlatmaya başlamış ak güvercin. Arkadaşını dinlemediği için başına gelmedik kalmayan ak güvercin bir daha yuvasından ayrılmamaya karar vermiş. O günden sonra iki güvercin mutlu mesut ormanlarındaki yuvalarında yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iki-Katir-Masali.html", "text": "İki katır yolda yan yana gidiyorlarmış. Biri buğday, biri altın yüklüymüş. Altın çuvalı taşıyan katır, değerli bir yük taşıdığı için böbürlenirmiş. - Doğrusu yorulduğuna değmez, demiş. İki çuval buğday kaç para eder ki? Etse etse beş yüz lira eder. Bense bir servet taşıyorum. Buğday yüklü katır dinler, sesini çıkarmazmış ama, onun bu böbürlenmesine de kızarmış. Uzun bir yolculuktan sonra, büyük bir ormandan geçerlerken hırsızların saldırısına uğramışlar. Buğday yüklü katıra hiç kimse karışmamış. Fakat ötekine gelince, hemen üstüne saldırıp hem altın çuvallarını almışlar hem de katırı dövmüşler. -Bak,demiş.O kadar övünüp durduğun yükün yüzünden başına neler geldi. El alemin parasının hamallığı ile böbürlenmeye kalkanların sonu budur işte!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iki-Kole-Masali.html", "text": "Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu. Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz . söyletemedi. ikinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi. Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne . olurdu. dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi. Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı. - Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git. dedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iki-Kurbaga-Masali.html", "text": "İşte böyle iki zıt kutupmuş bu iki kurbağa... Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen! diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam! diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş. içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer! Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim! deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş... Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden... çırpınmış, çırpınmış... Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ikizler-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bit bitin peşinde it itin yedinde iken balık uçtu havaya lafım düştü tavaya ben sana el ettim sen bana ne ettin işte aldım payımı dağıttım tayını zort babam zort yort anam yort kafası gülle gövdesi sille dili çatal dişi partal burnu bayır kaşları çayır hayırdır inşallah hayır derken efendim ikiz mi ikiz, ceviz mi ceviz iki kardeş yaşarmış. Birinin adı Yunus öbürünün Veysel'miş. İki kardeş birbirlerini çok severlermiş. Birine bir şey olsa diğeri üzülürmüş. Biri bir şey başarsa öbürü sevinirmiş. Anlaşamadıkları şeyler de az değilmiş. Her gün tartışırlar ama hiç küsmezlermiş. Çünkü anne babaları da öyleymiş. Tartışırken öpüşürler, öpüşürken tartışırlar; bazen tartışmakla öpüşmek birbirine karışırmış. Armut dibine düşer a! Yunus'la Veysel de inatla ve muhabbetle tartışırlarmış. Ne güzel! Ne mutlu aile!.. Fakat hep havalar güzel olmaz, kavunlar tatlı çıkmaz, işler yolunda gitmez tabi. Zamanla iki kardeş yeni yeni huylar edinmiş. Eskisi gibi aynı şekilde oynamaz, aynı şeyi sevmez, olaylara aynı şekilde bakmaz olmuşlar. Mesela biri uçurtma uçururken diğeri salıncakta sallanıyormuş artık. Biri kürek çekmeyi öbürü yüzmeyi seviyormuş. Biri çikolatalı, biri reçelli ekmek istiyormuş. Biri köpekten kaçan kediyi, öbürü köpeği tırmalayan kediyi beğeniyormuş. masalsitesi.com Biri sonbahar geldi diye hüzünleniyor, diğeri kar yağacak diye seviniyormuş. Yunus'la Veysel'in anne babası sessizce seyretmişler çocuklarını, bu değişime ses çıkarmamışlar. Gel zaman git zaman yeni duruma herkes alışmış. Günler günleri, aylar ayları kovalamış... Güzel, aydınlık bir yaz mevsimiymiş. Ailecek deniz kenarındaymışlar. İkizler kumdan kale yapıyorlarmış. Tanımadıkları bazı çocuklar da voleybol oynuyorlarmış. Derken top ikizlerin kalesine çarpmış. Kale birden bum! diye kum yığınında dönmüş. Veysel bu duruma çok sinirlenmiş. Top oynayan çocuklara çıkışmış, Gidin evinizin önünde oynayın bi kere topunuzu! diye bağırmış. Voleybolcu çocuklardan kızıl saçlı olanı, Kazayla oldu ki! Niye baarıyosun ki! diye diklenmiş. Yunus, Boşver boşver, gene yaparız. Boşver boşver. demiş alttan alarak. Veysel kızgınlıkla, Ama onlar da dikkat etsinler! demiş. Veysel kavgacı bir çocuk olmadığını göstermek istercesine voleybolcu çocuklara seslenmiş, Bi anlıktı ki kızgınlığım benim bi kere. Tamam tamam geçti. demiş. Voleybolcular, Veysel'i yadırgamışlar ama yumuşamışlar da öte yandan. Veysel'in bu lafı çevredekileri de gülümsetmiş ayrıca. Eh! Neyse ki olay daha fazla büyümemiş. Herkes oyununa devam etmiş. Kulaç şapırtıları, yaramaz çığlıklar, meşin topun ele çarpınca çıkardığı ses ve masmavi bir koku... Ohh!.. hepsi karışmış birbirine. Çevredekiler ikizlerin anne babasına yaklaşmış onlarla muhabbet etmeye başlamışlar. Aileler birbirlerine meyve, kurabiye, çay ikram etmişler. Muhabbete dalmışlar. Herhalde herkes kendi çocuğundan söz ediyormuş. Günün güzelliği geri gelmiş. Derken voleybolcu çocukların topu suya düşmüş, açığa sürüklenmeye başlamış. Veysel topun peşinden hemen atlamış denize. Fakat top çok hızlı bir şekilde açığa sürükleniyormuş. Veysel'de peşinden yüzüyormuş. Büyükler muhabbete öyle bir dalmışlar ki çocukların ne yaptığını görememişler. Top açılmış Veysel açılmış. Top açılmış Veysel açılmış. Kızıl saçlı çocuk tehlikeyi anlamış ve var gücüyle bağırmaya başlamış. Büyükler uyanmış. Ama Veysel o kadar çok açılmış ki görememişler. Veysel çoook uzakta küçük bir nokta kadarmış! Öte yandan Yunus'ta yokmuş ortalıkta! Tüm büyükleri, özellikle ikizlerin anne babasını bir telaş almış! Anne bağırmaya başlamış acıyla! Baba sağa sola koşturmuş şaşkınlık içinde! En sonunda kendini suya atmış! O da ne!? Çok uzakta bir kayık Veysel'e yaklaşmaktaymış. Kürekleri çekense Yunus'muş. Yunus kardeşini kayığa alıp kıyıya kürek çekmiş. Yarı yolda babaları karşılamış çocuklarını. Kıyıya kadar eskortluk yapmış onlara. Bir de sürpriz! Veysel denize kaçan topu getirip kızıl saçlı çocuğa vermiş. Kızıl saçlı çocuk mahcup olmuş, Sağol ya! Korkuttun ya! Üff! Sağol işte yani. Benim adım da Barbaros. demiş. Büyükler de başka türlü bir mahcubiyet içinde gülümsemişler. O günden sonra Barbaros'la ikizler çok iyi arkadaş olmuşlar. Asıl önemlisi, yani kıssadan hisse, insanlar ikiz bile olsa tıpatıp benzemezler birbirlerine. Masalda görüldüğü gibi bunun yararları bile vardır hepimize. Gökten üç elma düşmüş. Biri ikizlere, biri anne babaya, biri de bize."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Inatci-Fil-Yavrusu-Masali.html", "text": "Afrika'nın ormanlık bölgelerinden birinde bir fil ailesi yaşarmış. Bu ailenin en küçük üyesi olan yavru fil çok inatçı ve yaramazmış. Bir keresinde aile dolaşmaya çıkacakmış. - Bizle gel demiş baba fil. - Hayır ben sizle gelmiyorum diye başını sallamış inatçı fil yavrusu. - Gel beraber gidelim demiş annesi. O sırada zıplaya zıplaya ilerleyen bir ceylana gözü takılmış. Ceylan olayım diye karar vermiş. Ceylanı taklit ederek zıplamaya başlamış. Ama kalın ve hantal ayakları birbirine takılıvermiş. Burun üstü yere düşmüş! Ceylan olmak o kadar eğlenceli değil diye geçirmiş aklından. Maymun olayım o halde! Maymunların olduğu ağaçların yanına gitmiş. Maymunlar ağaçtan, küçük yaramaz filin yanına inmişler. Üzerine çıkmışlar, kimi kulaklarını çekmiş, kimi kuyruğuna asılmış, kimi kafasına Hindistan cevizi atmış. Yaramaz fil maymunların arasından zor kaçmış! Yolda rengarenk bir papağana rastlamış. Papağan bir ağaçtan ötekine uçuyormuş. Küçük filin çok hoşuna gitmiş. Ben de papağan olmak istiyorum. Bana uçmayı öğretir misin? demiş. Beraberce göl kıyısındaki dik yamaca gitmişler. Papağan haydi uçalım diye ileri atlamış. Fil de onu taklit etmiş ve yamaçtan aşağı kendine bırakmış. Papağan kanatlarıyla uçarken, yaramaz fil yavrusu, paldır küldür yuvarlanmış ve kafasının üstüne göle çakılmış. Çamur içinde, sudan kendini kurtarmaya çalışırken çok korkmuş. Zorlukla karaya çıktığında üstü başı çamur içindeymiş ve her tarafı ağrıyormuş. Galiba ben fil yavrusu olarak kalmalıyım diye düşünmüş. Sonra ailesini aramaya başlamış. Artık onlarla birlikte gezmek istiyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Is-Bilene-Can-Kurban-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Gazneli Sultan Mahmud, bir av merasiminden dönerken bir köyde, Ayas adında bir delikanlı ile tanışmıştı Ayas'ın söz ve davranışlarındaki farklılık, bunlardan yansıyan zeka parıltıları karşısında Sultan Mahmud, bu delikanlıda bir cevher olduğunu sezmiş ve onu kendi rızası, ana-babasının izniyle Gazne'deki sarayına götürmüştü. Ayas, sarayda sultanın emriyle yoğun bir eğitim ve öğretime tabi tutuldu Tahminlerin ötesinde zeki ve başarılı bir genç olduğu görüldü Her öğretileni hemen belliyor, köyden gelmişliğini hissettirmemek için bir yanlışlık yapmamaya aşırı dikkat gösteriyordu. Sonuçta Ayas, Sultan Mahmud'un istediği nitelikte bir elaman olarak yetişti ve sultanın emrine girdi Kendisine hangi görev verilse hakkından geliyor, her işte hükümdardan tam not alıyordu Sultan Mahmud Ayas'ı keşfettiğine içten içe memnun oluyordu. bir kervan Sultan Mahmud'a, Ayas'ın değerini kanıtlamak için aradığı fırsatı verdi Sultan Mahmud, vezirlerinden birini çağırdı ve ona, Sultan Mahmud bunun için bir başka vezir çağırdı ve ona, Benim Ayas'a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden, verilen her görevde gösterdiği ustalık ve becerikliliğinden dolayıdır Beşinizin, onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi sebebiyledir. En basiti şu kervan hakkında hanginizi görderdimse yeterli bilgileri edinemediniz. Halbuki daha önce böyle bir konuda Ayas'ı denedim, bir seferde tekmil bilgiyi, akla gelebilecek tüm soruların cevabını öğrenip beni aydınlatmıştı. İşte benim Ayas'ı tutmamın, ona farklı muamele yapmamın sebebi budur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Isik-Sacan-Balik-Masali.html", "text": "Çocukları olmayan ve zorluklar içinde nasıl yaşayacağını bilmeyen iyi yürekli bir yaşlı adam vardı, karısı da yaşlı ve yaşadıklarından dolayı yorgundu. Adam her gün ormana odun toplamaya gider ve yiyecek bir şeyler almak için topladığı odunları satardı. Bu işi yapmasa yemek bulamaz, aç kalırdı. - Bütün sıkıntılarını biliyorum ve sana yardım etmek istiyorum. İşte sana içinde yüz altın olan bir çanta. Yaşlı adam çantayı aldı ve bayıldı ve kendine geldiğinde sakallı adam gitmişti. Yaşlı adam eve gitti ve karısına hiçbir şey söylemedi. Onları karıma verirsem çabuk biter düşüncesiyle altın dolu çantayı bir gübre yığınının altına sakladı. Ertesi gün daha önce olduğu gibi ormana gitmeye devam etti, akşam eve geldiğinde yemek masasını iyi hazırlanmış buldu. İmkanlarının olmadığını biliyor, eşinin altınları bulduğundan şüpheleniyordu. - Bütün bunları nasıl satın aldın? diye sordu, \"Yüz altınım gitti!\" diye bağıracaktı ki sustu. ve o uzun sakallı adamla tekrar karşılaştı. - Yaşadığın şanssızlığı biliyorum, sabırla sustun, işte yüz altın daha, dedi. Yaşlı adam bu kez onları bir kül yığınının altına sakladı. Ertesi gün karısı külleri sattı ve masayı hazırladı. Yaşlı adam geri geldiğinde ve öğrendiğinde, bir lokma bile yemedi. Saçlarını yolarak yatağa gitti. Ertesi gün ormanda o sakallı adamla karşılaştığında ağlıyordu. - Bu sefer sana daha fazla para vermeyeceğim. Bu yirmi dört kurbağayı tut, sat ve gelirle alabileceğin en büyük balığı al. Yaşlı adam kurbağaları sattı ve bir balık aldı. Geceleyin parıldadığını fark etti. Her taraftan görülen ve etrafa yayılan büyük bir ışık saçıyordu. Balığı tutmak bir fener tutmak gibiydi. Akşam serinlesin diye pencereden sarkıttı. Karanlık, fırtınalı bir geceydi ve açıkta olan balıkçılar dalgalardan geri dönüş yolunu bulamadılar. O penceredeki ışığı gördüler, ışığa doğru giderken soğuktan titrediler ve hayatları kurtuldu. Hayatlarını kurtaran yaşlı adama çok teşekkür ettiler. Yaşlı adama avlarının yarısını verdiler ve onunla her gece o balığı pencereye asarsa, gece avını her zaman onunla paylaşacaklarına dair bir anlaşma yaptılar. Ve öyle yaptılar, iyi yaşlı adam daha yokluk yüzü görmedi, karısıyla mutlu mesut yaşayıp gittiler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Isirgan-Otu-Corbasi-Masali.html", "text": "Bir gün annesi küçük Ayşe'ye: \"Bütün gün dikiş diktim. Akşama yiyecek bir şey hazırlayamadım. Haydi ırmak kıyısına git de balık tut... Büyücü kadının evinin önünden geçerken de uğrayıp birkaç kuruş vermeyi unutma. Yoksa küser ve sonra çok kötü olur.\" dedi. Ayşe bu sözlere omuz silkerek karşılık verdi, ırmak kıyısına gelip oltasını suya atar atmaz, kocaman bir turna balığı yakaladı. Balık: \"Sen beni yakaladığını sanıyorsun ama asıl ben seni lup diye yutacağım!\" dedi. \"Çok kötü anneciğim!\" dedi, \"Bu gün bir tek balık bile yok!\" \"Ne yapalım\" dedi annesi de, \"Biz de ısırgan otu çorbası içeriz!\" Bu Ayşe'nin hiç hoşuna gitmedi ama yapacak bir şey yoktu. Çok acıktığı için istemeye istemeye çorbayı içmek zorunda kaldı. \"Bu paralarla kendime leblebi şekeri alırım!\" dedi. Büyücü kadının evinin önünden geçerken de: \"Bugün de sana verecek bir şey yok!\" diye seslenmeyi unutmadı. Ayşe bu sözlere omuz silkerek karşılık verdi ve ormanın yolunu tuttu. Ağaçların arasındaki tuzağa güzel bir sülün yakalanmıştı. Ayşe, sülünü tuzaktan çıkarıp almak için elini uzattı. Ama birden sülün büyüyüp irileşmeye başladı, koca bir kartal kadar oldu. \"Sen beni yakaladığını sanıyorsun ama asıl seni alıp götürecek olan benim!\" dedi sülün. Bu sözleri işiten zavallı Ayşe, var gücüyle koşarak eve döndü. Ama Ayşe büyücü kadının evinin önünden geçerken: \"Bu gün sana verecek bir şey yok!\" diye seslenmeyi de unutmadı. \"Olur, gelirim.\" dedi büyücü kadın. Sonra Ayşe ile birlikte yola çıktılar. Ayşe'nin annesi onları görünce çok telaşlandı ve üzüldü. \"Eyvah!\" dedi, \"Size sunacak ısırgan otu çorbasından başka bir şey yok!\" Ayşe şaşkınlıkla tencereye doğru baktı. İyilik, hiçbir zaman boşa gitmeyen, tek yatırımdır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyi-Kalpli-Cicek-Masali.html", "text": "Bir zamanlar küçük pembe çitleri arasında rengarenk bir kulübe varmış. Bu kulübede yaşlı mı yaşlı fakir mi fakir ama çok iyi kalpli bir teyze yaşarmış. Bu teyzenin sadece bir çiçeği varmış. Yaşlı teyze bu çiçeği tam öleceği sırada sokakta bulmuş. Onun toprağını değiştirmiş, sulamış ve büyümesi için her gün ona güzel güzel şarkılar söylemiş. demiş. Sonunda akıllarına, yakın arkadaşları Şeker Kuş' dan yardım istemek gelmiş. Şeker Kuş, rengarenk tüyleriyle ve sarı gagasıyla çok şık görünüyormuş. Bir ıslıkla onu çağırmışlar ve \"Gökkuşağı Çiçeği'ni gördün mü?demişler. İncecik ve güzel sesiyle Gördüm.\" demiş. Nerede gördün? diye sormuşlar. Kuş da Onlar benim dünyadaki en sevdiğim yiyecekler, yerini söylersem siz onları alırsınız. demiş. Rüzgar da Sadece birkaç tohum alacağım, senin yemeğini almak ister miyim ben? demiş. Kuş da Peki o zaman söz ver. demiş. Rüzgar söz vermiş, kuş da Mavi tepelerin ardında bulunurlar, yalnız dikkat et sakın çiçeklerini koparayım deme, söz verdin. demiş. Rüzgar tamam diyerek yola çıkmış. Rüzgar az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Tam Mavi Dağ'a yaklaşırken birdenbire bir yıldırım rüzgarın kafasına düşmüş ve rüzgar bilinicini kaybetmiş. Bir oraya bir buraya savrulup duruyormuş. Rüzgarın bu halini gören bulut sihirli yağmurlarını üzerine yağdırmış. Yağmurun yağmasıyla rüzgarın kendine gelmesi bir olmuş. Buluta çok teşekkür etmiş. Ama gözlerini açar açmaz ne görsün? Mavi dağlardan oldukça uzaklaşmış. Rüzgar, babası fırtına kralından yardım istemiş. Babası öyle esip gürlemiş ki kendisini bir anda Mavi Dağ'ın tepesinde bulmuş. Rüzgar tohumlardan alıp gideceği sırada çiçeklerin güzelliğini görüp büyülenmiş. Tam koparacakken arkadaşlığın gücü galip gelmiş ve vazgeçerek Şeker Kuşa verdiği sözü tutmuş. Tohumları alarak hızlıca çiçeğe doğru uçmuş. Tohumları hemen ekmişler, sulamışlar ve güzel güzel açmaları için şarkılar söylemişler. Günler sonra tohumlar büyümüş ve tüm bahçe rengarenk güzel çiçeklerle dolmuş. Yaşlı kadın bahçesine çıktığında muhteşem bir manzara ile karşılaşmış. Sevinçten göz yaşlarını tutamamış. Tüm yanlızlığı ve üzüntüsü uçup gitmiş. Yaşlı kadın artık çiçekleriyle birlikte mutlu mesut yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyi-Kalpli-Terzi-Masali.html", "text": "Çok uzak diyarların birinde, küçük dükkanında işini çok iyi yapan bir terzi varmış. Bu adam, ülkenin en iyi terzisiymiş. Herkes tarafından tanınır ve sevilirmiş. Eline aldığı kumaştan, kısa sürede çok güzel elbiseler çıkarırmış. İğne ve iplikle öyle bütünleşmiş ki, bir elbiseyi dikişini bitirmeden elinden bırakmazmış. İşini de çok severek yaparmış. - Sizi bu ülkede herkes tanıyor ve çok güzel elbiseler diktiğinizi söylüyorlar. Ben de kendime güzel bir elbise diktirmek istiyorum, demiş. - Ta-ta-ta-bi. Na-sı-sı-l iss-ter-se-se-niz, demiş kekeleyerek. Bizim terzi, bu güzel kıza görür görmez aşık olmuş. Ondan kekelemesi tutmuş. Genç kız, ertesi gün elbisesini almaya gelmiş. Terzi, ona elbisesini gösterdiğinde, nerdeyse küçük dilini yutacakmış. O kadar beğenmiş yani. Ne diyeceğini bilememiş. Bunun karşılığında terziye yüklü bir para vermek istemiş. Fakat terzi, parayı almamış. - Bu elbiseyi size hediye etmek istiyorum, demiş. - Hayır, olmaz. Böyle karşılıksız bir şey kabul edemem. - Lütfen kabul edin. Elbiseyi sizin üzerinizde görmek benim için en büyük hediye olacak. - Madem para almıyorsunuz, o zaman bunun karşılığında size akşama kadar yardım edeceğim. Bunu kabul edersiniz herhalde. Akşama kadar birbirleriyle çok güzel vakit geçirmişler. Bu sürede kız da terziye aşık olduğunu fark etmiş. Ne var ki genç kız, akşam olmadan evine dönmek zorundaymış. Yeni elbisesini alan kız, evinin yolunu tutmuş. O günden sonra daha sık görüşmeye başlamışlar. Bir gün genç kız üzüntüyle terzinin yanına varmış. Terziye, babasının artık çok yaşlandığını, bu yüzden de ölmeden önce kendisini evlendirmek istediğini söylemiş. Babası, kızı ülkedeki en yetenekli insanla evlendirmek istiyormuş. Bunun için de bir yarışma düzenleyecekmiş. Terzi kara kara düşünmeye başlamış. - Ne yapsam? Ne yapsam? diye. - Üzülme, yarışmaya ben de katılacağım. - Yarışmaya kadar bulacağım ne yapacağımı. Kız, terzinin kendisini avuttuğunu düşünmüş. Ümidini biraz da olsa yitirmiş olarak gitmiş. Terzinin aklı da kızla birlikte gitmiş. - Pişşşt, diye bir ses, onu uykusundan kaldırmış. Gözlerini ovuşturmuş, etrafına bakmış, kimse yok. \"Yanlış duydum galiba.\" diyerek geri yatmış. - Pişşşt pişşşt, baksana, diyen sesi duymuş. diyerek yılan gibi kıvrıla kıvrıla iğneye yaklaşıp, delikten içeri geçmiş. - Heey sahip, bizi iyi dinle. Senin ne kadar dürüst, iyi ve çalışkan biri olduğunu biliyoruz. Bu yüzden sana yardım etmek istiyoruz. Bu yarışmayı kazanmak için öyle bir elbise yapmalısın ki, eşi benzeri olmamalı. - Sen hiç merak etme. Bunu birlikte başaracağız, demiş iğne-iplik. Yarışma vaktine kadar hiç durmadan çalışmışlar. Yarışma günü gelmiş, çatmış. Birbirinden yetenekli bir çok delikanlı, genç kızla evlenebilmek için yarışma yerinde toplanmış. Yarışma anını beklemeye başlamışlar. Kızın babası, yarışmayı izlemeye gelenler için en güzel yemekleri hazırlatmış, gösterişli evinin bahçesinde misafirleri eğlendirmek için türlü soytarılar getirtmiş. Yarışma vakti gelmiş sonunda. Bizim terzi heyecanla sırasının gelmesini bekliyormuş. O sırada, birbirinden yetenekli yarışmacılar, yeteneklerini sergilemeye başlamışlar bile. Sıra terziye gelmiş. Terzi öyle bir elbise dikmiş ki, ordaki herkes şaşkınlıkla elbiseye bakmaya başlamış. Herkesin gözü kamaşmış. Elbise, bulunduğu yere göre renk değiştiriyormuş. Zayıf-şişman demeden her kızın giyeceği şekilde esneklik özelliği varmış. Tüccar baba, önce gözlerine inamamamış. Terzinin böyle bir elbiseyi dikebileceğine inanmamış ve ondan, herkesin gözünün önünde aynı elbiseden bir tane daha dikmesini istemiş. Terzi, böyle bir duruma hazırlıklı olarak gelmiş. İğne-ipliğini eline alıp, yanında getirdiği kumaşlardan aynı elbiseyi dikmeye başlamış. Herkes, terzinin bunu başaramayacağını düşünürken, iğne-ipliğin de yardımıyla, terzi elbisenin aynısını dikmiş. Kızın babası ve misafirler, şaşkınlıklarını gizleyememişler. Yarışmacıların hepsi bütün hünerlerini sergilemişler ve yarışma bitmiş. Herkes heyecanla yarışmanın sonucunu merak ediyomuş. Terzi, kazamayacağı korkusuyla yarışmanın sonucunu beklemekten vazgeçip dükkanın yolunu tutmuş. - Allah bilir, diğerleri ne kadar yetenekliydi? Benim kazanamayacağım ortada. Onu unutmalıyım, diye düşünmüş üzüntüyle. - Kiminle evleneceğini bilmek istemiyorum. Git burdan. - Yarışmayı sen kazandın. Yani seninle evleniyorum. Terzinin kendine gelmesini sağlamak için, iğne usulca hareketlenip terzinin baş parmağına batmış. Terzi kendine gelmiş ve sevinç çığlıkları atmış. Terzi ve genç kız, çok güzel bir düğünle evlenmişler ve mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyi-Vatandas-Olmak-Icin-10-Ahlak-Kurali-Okuyun.html", "text": " Elbisemi, vücudumu, ruhumu temiz tutacağım. Zararlı alışkanlıklardan sakınacağım. Faydalı alışkanlıklar kazanacağım ve onları devam ettireceğim. Beni sağlıklı tutacak şekilde yemeye, uyumaya ve spor yapmaya çalışacağım. 2 - Nefse Hakimiyet: İyi vatandaş nefsine hakim olur. Vatana en çok hizmet edenler, nefislerine en iyi hakim olanlardır. Dilime hakim olacağım. Kaba ve çirkin sözler söylemeyeceğim. Duygularıma hakim olacağım. Beni memnun etmedikleri için hiç kimseye, hiçbir şeye kızmayacağım. Düşüncelerime hakim olacağım. Abuk sabuk arzuların iyi bir amacı bozmasına müsaade etmeyeceğim. 3 - Kendine Güvenmek: İyi vatandaş kendine güvenir. Kibir fenadır, fakat kuvvetli ve yararlı olmak isteyince kendine güven gerekir. Benden büyük ve akıllı olanların öğütlerini dinleyeceğim. Fakat kendim de iyi düşünmeyi, iyi seçmeyi, iyi hareket etmeyi öğreneceğim. Doğru bir şey yaparken, başkalarının benimle alay etmelerinden çekinmeyeceğim. Herkes yanlış ve kötü yapsa bile ben doğruyu yapmaktan korkmayacağım. 4 - Doğruluk ve Güven: İyi vatandaş doğru ve güvenilir kişidir. Vatandaşlar birbirlerine ne kadar güvenirlerse vatan o kadar yükselir. Sözlerimde ve hareketlerimde doğru olacağım, yalan söylemeyeceğim, hilekarlık yapmayacağım. Fenalığı anlaşılacağı için değil, fena olduğu için yapmayacağım. Benim olmayan şeyi sahibinden izinsiz almayacağım. Vaat ettiğim şeyi zamanında yapacağım. Olmayacak veya kötü bir şey vaat ettiysem yapamayacağım için hemen özür dileyeceğim. Benim yüzümden meydana gelen kötülüklerin önüne geçmeye çalışacağım. Öyle konuşacağım ve öyle yapacağım ki insanlar birbirlerine daha kolay güvenebilsinler. 5 - Temiz Oyun: İyi çocuk doğru oynar. Mızıkçılık etmeyeceğim, para için oynamayacağım. Takım oyunu ise kendim için değil, takımın başarısı için oynayacağım. Kaybedersem kızmayacağım, yenersem şımarmayacağım, alçak gönüllü olacağım. 6- Vazife: Tembeller, başkalarının sırtından yaşamak, kendi görevlerini başkalarına yüklemek ister. Güç de olsa, kolay da olsa, madem ki vazifemdir, onu daima kendim yapacağım. İşimle ilgili öğrenilmesi mümkün olan her şeyi öğreneceğim. İşini iyi yapanların bilgisinden istifade edeceğim. İşimi çok iyi yapacağım. Dikkatsiz yapılan bir tekerlek, bir demir çubuk, bir vida, bir çok insanın ölümüne sebep olabilir. Beni takdir edecek kimse olmasa da işimi zamanında yapacağım. Elimden geldiği kadar iyi yaptıktan sonra, benden daha iyi yapanları, benden daha çok kazananları kıskanmayacağım. Kıskançlık işi ve işçiyi bozar. 8- Beraber Çalışma: İyi vatandaş, insanlarla dostça işbirliği yapar. Bir adam, tek başına bir demir yolu, bir ev, bir köprü yapamaz. İnsanlar iyi işbirliği yaptıkça ülkemiz yükselir. Birlikte yaptığım işlerde kendi hisseme düşeni iyi yapacağım. Aletleri temiz ve muntazam tutacağım. Yerli yerinde bulunduracağım. Düzensizlik zaman ve sabır kaybı demektir. Birlikte çalışırken neşeli olacağım, neşesizlik işçilere ve işe zararlıdır. Kazandığım parada ne cimri, ne müsrif olacağım. Tutumlu olacağım ve para biriktireceğim. 9- Sevgi ve Şefkat: Sevgi ve şefkat toplum hayatına yardımcı olur. Her düşüncemde şefkatli olacağım. Kimseye kin beslemeyeceğim, kimseden nefret etmeyeceğim. Kimseyi aşağı görmeyeceğim. Her sözümde şefkatli olacağım. Dedikodu etmeyeceğim. Söz ya kalp kırar, ya da kalp yapar. terbiyeli ve anlayışlı olacağım. Bana hizmet edenlere boş yere eziyet etmeyeceğim. Zulmün ve haksızlığın önüne geçmek için elimden geleni yapacağım. En büyük yardımı, ona en çok muhtaç olana yapacağım. 10- Sadakat: İyi vatandaş sadık ve vefalıdır. Vatanın yükselmesi için vatandaşların bütün ilişkilerinde sadık ve vefalı olmaları gerekir. kişiler olmalarına elimden geldiği kadar yardım edeceğim. Okuluma sadık olacağım. Herkesin iyiliği için konmuş olan okul kurallarına uyacağım, arkadaşlarımın da uymaları için onlara yardım edeceğim. Yaşadığım şehre, vatanıma sadık kalacağım. Ülkemin kanunlarına ve idarecilerine saygı göstereceğim, başkalarının da saygı göstermesini sağlamaya çalışacağım."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyi-Yurekli-Esek-Masali.html", "text": "Öyle bir gayretlenirmiş ki eşekçik, sırtına yüklenen süt güğümlerinin bile ağırlığını duymaz olurmuş. İki çalışkan arkadaş, horozlar kukkuriku diye bağırmadan, bebekler ınga ınga diye ağlamadan yola çıkarlar, evlere süt dağıtırlarmış. Böylece sahibiyle beraber süt satarmış eşekçik. Akşamlara kadar yorulmak nedir bilmezmiş. Sahibinin cepleri para ile doldukça bir sevinirmiş, bir sevinirmiş ki, anlatamam. Her akşam yatarken ; Yarın olsa da işe çıksak, sahibimin cepleri yine parayla dolsa! diye güzel güzel düşünürmüş. Boğaz tokluğuna çalışmaktan, sahibini mutlu kılmaktan başka bir şey akıl etmezmiş zavallıcık. Derken, çalışmalarının karşılığını görmüş sütçü. Zengin olmuş. Adamlar tutmuş. Sütçülüğe çıkmayı bırakmış. Eşek bu duruma üzülmüş. Üzülmüş ama elden ne gelir? Katlanmış çaresiz. Asık suratlı bir adamla satışa çıkarken isteksiz isteksiz yürür, eski günlerini içinden acı acı anarmış. Hey gidi günler hey, ne mutluyduk o günlerde! Cepte ağırlığımızca paramız, altın yaldızlı koltuğumuz yoktu ama neşemiz, dostluğumuz vardı.Birbirimize sevgimiz vardı. Gülen yüzümüz vardı. Türkülerimiz vardı. Yarınları bekleyişimiz vardı. Canım, her şeyimiz vardı işte! Zengin oldukça gülmesini unutan asıl sahibi artık ne kendisini arar, ne de hal hatır sorar olmuş. Bu vefasızlık iyi yürekli eşeğe pek dokunmuş. Öyle ki, gün geçtikçe sararıp solmaya, zayıflamaya başlamış. İnsan, o sıkıntılı günlerin sadık arkadaşını, dert ortağını, türkü arkadaşını unutur mu? Bir türlü kabullenemiyormuş bunu... Aman zaman bilmeyene hal anlatmak ne mümkün?.. İki gözü iki çeşme, öksürüp aksırarak, derdini anlatamadan bir köşeye çekilirmiş kara yazgılı hayvan. Asık suratlı adam dayaklar yetmezmiş gibi tutmuş eşeği sahibine şikayet etmiş. Zavallı hasta eşek pencerenin altında sahibinin bu sözlerini duyunca yüreğine inecekmiş nerdeyse. Yok, vallahi kalmam burda! Bu kadar vefasızlık sığmaz benim mantığıma. demiş kendi kendine, üzerinden güğümleri atıp ormana doğru kaçmış... Çiftçi o kadar sevinmiş ki, hayvanın boynuna sarılmış, torbayı sırtına atmış. Başlamış başından geçenleri birer birer anlatmaya. Sözlerini bitirirken, Pek sevinmiş eşekçik. Yüreğine su serpilmiş. Mutlulukla ihtiyarın evine yerleşmiş. Neşeli günler yaşamaya başlamışlar. Günler ayları, aylar yılları kovalamış. Ama eşeğin yüreği acıyla burkulmuş. Sormuş soruşturmuş. Eski sahibine kimsenin bakmadığını, pek zavallı bir durumda son günlerini saydığını öğrenmiş. Ne de olsa eski dost, varayım helallaşayım. Bir yararım dokunur mu sorayım demiş. Ölüm döşeğinde bulmuş eski sahibini. Gitmiş,öpmüş ellerini. Gel, benim eski dostum! demiş. Şu zavallı sahibini bağışla. Anladım ki arkadaşlık, dostluk parayla ölçülmemeli. Doğrusu, sen eşekliğinle iyi ders verdin bana. Yalvarırım, sana yaptıklarım için beni bağışla! demiş ve ruhunu teslim etmiş. İnce duygulu eşek, sahibinin başında uzun süre ağlamış. Son görevlerini de yerine getirdikten sonra çiftçinin yanına dönmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyiligin-Degerini-Bilen-Kim-Masali.html", "text": "- Ne olursa senden olur, avcılar peşimde, beni kurtar, demiş. - Kolay, demiş. Sırtındaki çuvala gireyim yeter! Köylü çuvalı yere indirip içindeki mısırları boşaltarak kurdu çuvalın içine koymuş,eskisi gibi sırtına vurmuş. - Buralarda hiç kurt gördün mü? diye sormuşlar. - Avcılar gitti, demiş.Şimdi istediğin yere git.Güle güle... - Gideceğimi nereden çıkardın, diye söylenmiş. Seni yemeden bir yere gitmem. Köylü, kurdun bu sözlerine çok şaşırmış. - Bunu başkalarına soralım. Sen söylediğinde haklıysan, beni afitle yiyebilirsin, demiş. - Bu koskoca hayvan, bu küçük çuvalın içine nasıl sığdı? demiş. - İyiliğin değeri bilinecek, bilmeyenler cezasını çekecek, diyerek çuvalı sırtladığı gibi ormanın içinde gözden kaybolmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Iyilik-Yap-Altin-Olsun-Masali.html", "text": "Adam sabah erken uyanmış. Daha karısı uyuyormuş. \"Kalkıp hazırlanayım, işe gitmem gerek\" demiş. Yorganı sıyırıp yataktan çıkarken çarşafın üzerinde, yastığa yakın bir yerde, bir altın para görmüş. Bu kocaman parayı eline alıp incelemiş. \"Oyuncak para\" olabilir diye düşünmüş. Ama elindeki her haliyle gerçek paraya benziyormuş. Karısını uyandırmadan parayı avucuna almış ve yataktan çıkmış. Düşünceli bir biçimde hazırlanmış. Paranın nereden geldiğini ve gerçek olup olmadığını çok merak ediyormuş. - Ormanda yürürken bir ağacın altında gördüm. Önce sahtedir diye düşündüm. Ama alıp sana göstermek istedim. - Bu para antika. Onu oraya kimse düşürmüş olamaz. Orada bir gömü falan olmalı. - Sanmıyorum. Öyle olsa para toprağa gömülü olurdu. Toprağın üzerinde düşürülmüş gibi duruyordu. Parayı kuyumcuya satmış. Parayı nerede bulduğunu tarif etmiş. Kuyumcu hem aldığı adres için, hem de altın paranın karşılığı olarak yüklüce bir para ödemiş O'na. Adam sevinçle işine gitmiş. Kuyumcu da hemen dükkanı kapatmış ve ormanın yolunu tutmuş. Kuyumcunun sabahın köründe dükkanı kapatıp gitmesine işkillenen komşusu da peşine takılmış. Adam, kuyumcudan aldığı para ile akşam evine dönerken kendisine ve karısına elbise, ayakkabı gibi hediyeler almış. Eli kolu dolu gelince, kendisini kapıda karşılayan karısı çok sevinmiş. Merak etmesin diye karısına o gün çok para kazandığını söylemiş. Altın paradan hiç söz etmemiş. Mutluluk içinde akşam yemeklerini yemişler. Karısı ona bir de kahve yapıp getirmiş. Çünkü sürpriz hediye onu çok mutlu etmiş. Pek sevinmiş. Birlikte biraz televizyon izlemişler. Sonra, mutluluk içinde yataklarına yatmışlar. Kuyumcunun komşusu, onu ormana kadar izlemiş. Kuyumcunun bir ağacın altında hemen toprağı kazdığını görünce komşusu olayı anlamış. Kuyumcuya görünmeden kente geri dönmüş ve adamın gömü bulduğu dedikodusunu yaymış. Tüm kent gömü söylentiyle çalkalanıyormuş. - İyilik yaptığın için ödüllendirildin. Ama bir kural var. Parayı nasıl bulduğunu herhangi birine söylersen, tılsım bozulur. Bir daha ödül alamazsın. Başın da dertten kurtulmaz. Bu sözler üzerine adam ter içinde rüyasından uyanmış. Hemen elini yastığın altına götürmüş. Orada hiçbir şey yokmuş. Olmaması da çok doğalmış, çünkü gündüz iyilik yapmayı unuttuğunu anımsamış. - \"Kime yaptığım iyilik ödüllendiriliyor acaba?\" diye. Adam aslında hemen herkese iyilik yapmaya çalışır, kimseyi kırmamaya özen gösterirmiş. - \"Ama biri çok özel olmalı ki beni ödüllendirdiler.\" demiş kendi kendine. - Hoş geldin. Meraklandım. Bugün her zamankinden biraz daha geç kaldın. - Alışveriş yaptım. Onun için geciktim. - Niye zahmet ettin. Ben kendi olanaklarımla yaşıyorum. Merak etme sen beni. Benim dosta, konuşacak insana gereksinimim var. Sen bana bunu sağlıyorsun. Bu da benim mutlu olmama yetiyor. demiş. O zaman adam neden ödüllendirildiğini anlamış. Elindeki paketleri bırakıp sevgi ile kucaklamış kadını. Yıllardır onunla konuşur, dertlerini dinler. Çayını içermiş. Başka bir yardımı olmazmış. Kadın hırkayı görünce hıçkırarak ağlamış. Yıllardır bu kadar güzel hediye almamış olduğunu yinelemiş gözleri yaşlı. Adam yoksul kadınla vedalaşıp evine dönerken köşe başında kendisini izleyenleri görmemiş. Başkasını mutlu etmenin verdiği huzurla evinin yolunu tutmuş. Zaman böyle akıp gitmiş. Bir daha altın para bulduğunda odunluktaki gizli yere koyuyormuş. Bulduğu altınları ne karısına ne de başkalarına söylemiş. Bir daha kuyumcuya para bozdurmadığı için yaşamında bir abartı da olmamış. Gömü söylentisi de bir süre sonra unutulmuş. Adam, her hafta yoksul kadını ziyaret etmeye devam etmiş. Karşılık beklemeden. Gönülden isteyerek... Bir gün evinin kapısı çalınmış. Çok yakın bir akrabası kapıda duruyormuş. Başka bir kentten geliyormuş. Hemen içeri buyur etmişler. Akraba bu kentte çalışmak istediğini söylemiş. İş bulup kendi evine taşınıncaya kadar onlarda kalmak istemiş. Adam ve karısı sevinerek kabul etmişler. \"Ne de olsa çok yakın bir akraba, yardım eder çabuk iş buluruz, sonra da kendi evine taşınır.\" demişler. Adam, çaresizlik içinde ormanda başka bir bölgeyi tarif etmiş. Paraları orada gömülü olan bir sandıkta bulduğunu söylemiş sıkılarak. - Böyle bir gömü falan yok. Eskiden kalma iki üç parça altın para. Birine iyilik yapmıştım o verdi bana. Başka da yok. Hepsini bozdurdum. Sana para vermek için, eve yiyecek almak için. Elimde başka para kalmadı. dediyse de pek inandıramamış akrabasını. Artık karısı da kuşku ile bakıyormuş adama. O da paraları almak, kendisi için harcamak istiyormuş. Akraba ile paylaşmayı hiç düşünmüyormuş. - Ben kimseyle konuşmam. Yalnız sen gelirsin bana. Kimse beni aramaz. Bilmiyorum dedikoduyu. - Söylentiye göre bir gömü bulmuşum. Kuyumcu yaymış. Herkes para istiyor benden. Evde karım, akrabam. Çevremdeki insanlar. Herkes bir gereksinimini söylüyor, ne kadar parayla çözeceğini anlatıyor. - Kısacası herkes payını istiyor senden. Az ya da çok. - Evet. Devlet'e söylermişler. Devlet el koyarmış paraya. - Hayır. Kimseye yetmez. Ancak yeteri kadar para oluyor. Arkası yok. En azından ben yerini bilmiyorum. Gereksinimim olduğunda bir de bakıyorum bir altın param var. - Bir sandık bul ve tavan arasına sakla. - Tavanda bir kapak yap, ipini de perdenin arkasına sakla. Paranın yerini sorduklarında ipi çekmelerini söyle. Kapak açılsın. - Bir şey demezler, Sen korkma. Öykünün gerisi kendiliğinden gelir. Sonunda kötüler kaybederler. Adam, yoksul kadınla vedalaşıp evin yolunu tutmuş. Karısı evde yokken odanın köşesinden tavanı delmiş. Oraya güzel bir kapak yapmış. Kapağı açacak mandalın ipini de perdenin arkasına gizlemiş. Tavana bakınca ne kapak, ne de mandal görünüyormuş. Sonra tavan arasına küçük bir sandık çıkartmış ve kapağını kapatmış. - Ya paraların yerini söylersin, ya da karını öldürürüm. - Ne olur söyle kocacığın, beni öldürecek bu deli adam. Kurtar beni onun elinden. - Yorma kendini, paraları vereceğim sana. Karımı bırak, sonra da elinden o bıçağı at. - Bu daha başlangıç. Hemen paraları ver bana. Akraba perdenin arkasındaki ipi çekince tavandaki kapak açılmış. Birden bir gürültü kopmuş. Çağlayan suyun sesi gibi. Adam kafasını kaldırıp tavana bakınca ne görsün. Tavandaki kapaktan oluk gibi altın para akıyor. Çağlayan su gibi. Akrabası bıçağı fırlatmış elinden, akan altınların altına geçip gömleğini tutmuş iki eliyle. Akan altınları doldurmak istemiş gömleğine. Elleri bağlı duran karısı da sandalyeden fırlamış. Meğer elleri bağlı falan değilmiş. Oyun yapıyorlarmış adama. O da eteğini açmış akan altın pınarına. Doldurmuşlar kucaklarını altınla. Sevinç çığlıkları, altının yükü ile dizlerinin dermanı kesilinceye kadar sürmüş. Dizlerinin üzerine çökmüşler. Artık sesleri çıkmıyormuş yorgunluktan. Tavandan oluk gibi altın akarken adam karısına ve akrabasına bakıyormuş yaşlı gözlerle... - Seni çok sevdim. Evlendim seninle. Sen de benim en yakın akrabamsın. Kardeşim gibi sevdim seni. Bir altın uğruna bana ne yaptınız. Olsa verirdim size. Bunlar benim değil. Kimin onu da bilmiyorum. diyebilmiş. Odadan çıkarken bir daha bakmamış arkasına. Odanın döşemesi altınla dolunca, iki kafadar, yüzü koyun düşmüşler altınların üzerine. Bu sırada tavanın her yerinden hızla altın akmaya başlamış. Sağanak biçimde yağan altın yağmuru iki kafadarın üstünü örtmüş. Altın yağmuru, kafadarlar altın gölü içinde hareketsiz kalıncaya kadar sürmüş. Adam evden çıktıktan sonra bir gürültü kopmuş. Toprak yarılmış. Ev de altınlar da yarılan toprağın altına girip yok olmuşlar. Gözlerinden yaş akarak adam evinden hızla uzaklaşmış. Kentte bir daha onu kimse görmemiş. Kent halkı, zaman zaman ormanda gömü aramaya devam etmiş. Ama ağaçlar arasında ıslık çalarak dolaşan rüzgarın sesinden başka hiçbir şey bulamamışlar. O günden sonra gönülden iyilik yapanlar, karşılık beklemeden sevenler, yastıklarının altında altın para bulmuşlar. Altın para bulduğunu söyleyenler türlü felaketlerle boğuşmuşlar, kötülükler yakalarını bırakmamış. Para bulduğunu söylemeyenler parayı kullanamamışlar. Ama yaptıkları iyiliğin ödüllendirildiğini bilerek mutluluk içinde yaşamışlar. Gönülden iyilik yapanlar hiçbir zaman karşılık beklemezler. İyiliği yaptıktan sonra unutur giderler. İyiliğin eninde sonunda ödüllendirileceğini düşünüyorum. Ama, iyilik yapan herhangi bir karşılık beklememeli..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Jack-Ve-Sihirli-Fasulye-Sirigi-Masali.html", "text": "Jack, babasının ölümünden sonra dul kalan annesi ile birlikte yaşıyormuş. Oldukça fakir olan Jack ve annesi kış aylarını geçirebilmek için, ellerinde kalan tek inek hariç her şeylerini satmışlar. Jack, iyi bir çocuk olmasına rağmen, tembelmiş. Annesi para kazanamayınca erzak alabilmek için ineği satmaya karar vermiş. \"Jack, gel. Tut şu ineği yularından, pazara götür ve sat\" demiş. Jack ipinden sürükleyerek götürdüğü inek ile birlikte tutmuş pazarın yolunu. Yaşlı bir kadın, Jack'in yanına yaklaşarak \"İneği satmayı düşünürsen, ben alırım\" demiş. Jack pazara kadar gitmek zorunda kalmamasından ötürü çok mutlu bir ses ile \"Evet, satacağım\" diye cevap vermiş. Kadın \"İnek karşılığında sana sihirli fasulye tohumları verebilirim\" deyince, Jack biraz şaşırmış, \"Sihirli mi?\" Hemen oracıkta ineği yaşlı kadına satarak, tekrar evin yolunu tutmuş. Annesi ile yaşadığı mutlu günlerin, devden çaldığı altılar bitince, sonu da gelmiş. Jack bir kez daha sihirli fasulye sırığına tırmanarak bu defa altın yumurtlayan bir tavuk çalmış. Ama masal bu ya, tavuğu da bir başkası, Jack'den çalınca sihirli fasulyeye tekrar tırmanmaya karar vermiş. Soğuk bir sabaha uyanan Jack, sihirli fasulye sırığına tırmanmış. Fakat devin karısı bu sefer O'nu eve almayı kabul etmemiş. Hal böyle olunca Jack'de gizlice eve girmenin bir yolunu bularak, gardırobun içine saklanmış. Dev eve geldiğinde karısına gürlemiş \"Sen bu evde insan mı saklıyorsun?\". Karısı korkudan titreyerek \"Hayır, asla\" demiş. İkisi birlikte evin altını üstünü getirmelerine rağmen Jack'i bulmayı başaramamışlar. Yemeğini yiyen dev, sihirli arpin karşısına geçerek uyumaya başlamış. Arp kendi kendine bir yandan çalıyor, bir yandan da büyülü sesi ile şarkı söylüyormuş. Jack, arpi çalmaya karar vermiş, tam kucaklayıp götürüyorken, arp bağırmaya başlamış \"İmdat. İmdaaat. Götürüyorlar beni\" Dev, arpin sesi ile hemen kalkmış. Jack önde dev arkada, başlamış bir kovalamaca. Jack devden önce sihirli fasulye sırığından inerek \"Anneeeeee, anneeee bana hemen baltayı getir\" demiş. Sihirli fasulye sırıklarını dev inmeden keserek, kurtulmayı başarmış. Jack ve annesi huzur dolu, mutlu bir yaşam sürmüşler. Jack ve sihirli fasulye sırığının hikayesi ise dilden dile dolanarak yaşamaya devam etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kabus-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Çocukluğumdan beri dar mekanlardan sıkılır ve bu tür yerlerden feryat edercesine uzaklaşırdım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım. Oysa ki o dar mekanlara, şimdi ister istemez girecektim. Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların sesini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları duyabiliyordum. Geçti artık geçti, diyordu. İçimden Keşke geçmemiş olsaydı diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım. Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve içinde bulunduğum tabutun kapılarını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. -Aman Allah'ım, dedim. Ne olacak şimdi halim? Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştı. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu. Cenaze namazı için camiye gidiyor olmalıydık. Rahmetlinin tersliği öldüğü günden belli, diyordu. Sırılsıklam olduk birader..! Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi? Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar , beni dibinde su toplanmış olan çukura doğru indirdi. Boylu boyunca yattığım yerden etrafıma baktım. Aman Allah'ım, bu kabir değil miydi? O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim? Sessiz feryatlarımı kimselere duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum. Tekrar zifiri karanlıkta kalmış ve bütün acizliğimle dua etmeye başlamıştım. - Yarabbi, diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, Cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim? Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak: \"Geçti artık geçti\" diye tekrarladı. \"Her şey bitti artık.\" Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu. Yarabbi, sana zerrelerim adedince şükürler olsun, diyordum. İyi bir kul olmak için ya bir fırsat daha vermeseydin!..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaderden-Kacmak-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Bu sabah karşıma Azrail çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı... - Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan taa Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden! verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür. - Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. - \"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!\" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaderden-Yine-Kadere-Kacmak-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hicretin 17. yılında HZ. Ömer, ikinci defa Şam'ı ziyaret etmek istedi. Bu defa muhacir ve ensardan bazılarını da yanına aldı. Sarağ'a geldiklerinde, ordu komutanları onları karşılayarak Şam'da salgın hastalık olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, önce beraberinde gelen muhacir ve ensarla daha sonra da Fetih muhacirleri ile ayrı ayrı görüştü. Fakat guruplardan hiçbirisi geri dönmek veya yola devam etmek konusunda fikir birliğine varamadı. Vebadan kaçmak için geri dönmek isteyenler olduğu gibi, yola devam etmek isteyenler de vardı. Sonra vakit gece olduğu için, karar vermeyi sabaha bıraktılar. Geceyi orada geçirdikten sonra, ertesi gün Hz. Ömer: Ben geri dönüyorum, siz de geri dönün dedi. \"Bir vadide biri verimli, biri kurak iki yamaç gören insan, hangisini tercih eder? Tercihi hangisi olursa olsun, yine de kaderi seçmiş olmaz mı? Buna sen değil de bir başkası itiraz etse şaşırmazdım, Ey Ebu Ubeyde! dedi. Sonra bir kenara çekilip oturdu. Halk ise toplu halde kararı bekliyordu. Bu arada yanlarına gece yapılan toplantıda bulunmayan Abdurrahman Bin Avf geldi. Durumu öğrenince; Bu konuda benim de söyleyeceklerim var dedi. Hz. Ömer de; Söyle, sen güvenilir bir kişisin dedi. Abdurrahman; Ben Rasulullah'ın bu konuda şöyle söylediğini duymuştum dedi ve Bir yerde salgın bir hastalık olduğunu duyarsanız oraya yaklaşmayın; siz orada iken salgın hastalık çıktığında ise oradan ayrılmayın hadisini nakletti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kadere-Bak-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Biraz hüzünlenir gibi oldu. Boşver, dedi; dünya işte!... Sevdiklerine kavuşacağı anı hatırladı. Mutlulukları, sevinçleri görür gibi oldu. Ruhunu ılık bir duygu doldurdu. İç geçirdi. Artık şehirden kurtulmuştu. Önünde yaklaşık üç saatlik bir yol vardı. Acele etmiyor, güzel şeyler düşünmeye çalışıyordu. Ne olduysa tam o sırada oldu. Sol taraftan silme bir otomobil geçti. Elektrik çarpmış gibi titredi. Direksiyon hakimiyetini kaybetti. Otomobil şarampole sürüklendi, ancak durabildi. Korkmuştu. \"Kelle mi götürüyorsunuz? diye söylene söylene otomobilden indi. Tehlikeli bir şekilde kendisini sollayan lüks otomobil az ilerde çaprazlamasına yolun ortasında durdu . Resmen yolu kesilmişti. Üstelik güpegündüz. Şaşırdı, biraz da panikledi. Otomobilden el kol hareketleri yaparak ve bağırıp çağırarak inen iri yarı iki adam, kendine doğru geliyordu. \"Neden yol vermiyorsun?\" diye bağırıp çağırmaya, hakaretler etmeye devam ediyorlar; küfürler savuruyorlardı. \"Ben, kimseyi yol vermezlik yapmadım kendi yolumdan gidiyordum.\" diyecek oldu. \"Sizi şikayet edeceğim. dedi, yüksek sesle. Sen misin onu söyleyen Biri üzerine atladı. başladı. Bir an, \"galiba yolun sonuna geldik\" diye düşündü. yuvarlandı. Bütün olaylar, kaşla göz arasında olup bitmişti. Bu arada olay yerinden birkaç otomobil, birkaç kamyon ve bir otobüs geçti. Belki görenler, \"ne oluyor?\" diye baktılar. O kadar... Korkudan neredeyse dili tutulan adam toparlandı, kalktı. Üstünü başını düzeltti. Biraz üzgün, biraz ürkek arabasına bindi. Torpido gözünden alelacele çıkardığı kalem ile şikayet etmeyi düşündüğü kişilerin otomobilinin güç bela aklında tuttuğu plakasını avucuna yazdı. Tabir yerindeyse eşkıya, kuş olup uçmuştu. Otomobilini şarampolden yola çıkardı. Canı sıkkındı. Onca mutlu andan ve güzel düşüncelerden sonra ölümle burun buruna gelmişti. Hayatında duymadığı küfür ve hakaretleri duymuş, hırpalanmış, tehdit edilmişti. Şikayet edecek olsa, nasıl ispat edecekti? Sonra bu musibet insanlardan nasıl kurtulacaktı? Olanlar, çok gücüne gitmişti. Karmaşık duygular içindeydi. Mazlum bir insan edasıyla ve sabrıyla bütün olanları içine attı. Yoluna devam etti. Bir müddet sonra da yolun kenarındaki kalabalığı fark etti. Bir trafik kazası olduğunu düşünerek otomobilini yolun kenarına çekti. Kalabalığın olduğu yere gitti. Hurda haline gelmiş bir otomobilden çıkarılan iki ceset yere gelişigüzel uzatılmış, henüz üzerleri bile örtülmemişti. Gördüklerine inanamadı. Emin olabilmek için otomobilin plakasına baktı, sonra göz ucuyla avucunun içine. Sarsıldı. Dili, damağı kurudu. Otomobil, o otomobil; ölenler, o adamlardı. Kalabalığa \"Ben, bu adamları tanıyorum.\" diye seslenmek istedi, sonra vazgeçti. Yazık, çok yazık!\" diye geçirdi içinden ve hızla oradan uzaklaştı. Otomobiline bindi, yoluna devam etti. Bütün olanlara rağmen yine de üzülmüştü."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kadere-Mahkm-muyuz-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Evet, insan kaderinin mahkumudur. Örneğin; annemizin veya babamızın kim olacağına biz karar veremeyiz. Tenimizin rengini, boyumuzun uzun veya kısa oluşunu biz tayin edemeyiz. Şu uçsuz bucaksız evrenin işleyişi de bizim isteklerimize bağlı değildir. Ancak; kendi özgür irademizle yaptığımız işlerde, kaderi sorumlu tutamayız. Çünkü Yüce Allah, insanı düşünce ve hareket özgürlüğü içinde yaratmıştır. Bu nedenle; yaptığımız her işten kendimiz sorumluyuz. Kötüyü seçebildiğimiz gibi, iyiyi de seçebilme şansımız vardır. mı, yoksa kendini savunmaya mı kalkar? Elbette kendini savunur. Oysa bu kişi, kendi günahlarını örtbas edebilmek için, kadere mahkum olduğunu ifade ederek yalan söyler. Cuma günü ezan okunurken, camiye doğru koşanlarla, aynı anda meyhaneye doğru gidenler, kendi istek ve iradeleri ile bu işi yapmaktadırlar. Yani; ne camiye giden, ne de meyhaneye giden kader mahkumudur. Günaha veya sevaba yönelmek herkesin kendi isteğiyledir. - Kollarını sıvayıp şu çeşmeden abdest al. Arkasından iki rekat namaz kıl. İşte o zaman, kaderinde namaz kılmak olacak, cevabını vermiş. Kısacası; kader mahkumu olduğumuz konularla, kendi isteğimizle gerçekleşecek konuları birbirine karıştırmamalıyız. Nitekim Yüce Allah isteğimiz dışında gerçekleşen olaylardan bizi sorumlu tutmayacaktır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kahraman-Sebzeler-Masali.html", "text": "- Aklıma bir fikir geldi. Şimdi herkes benim yaptığımı yapsın, dedi. aşağıya. Pazarcı da takip etmedi patatesi. Aşağıya indiklerinde on dört tane değillerdi. Bir tane eksikti. Eksik olan kim diye sordu? biber. Patates boynunu büktü ve az önce eşimiı sattılar, dedi. Alan kadın şu tarafa doğru gitti. Bunu üzerine bütün sebzeler o yöne doğru koşmaya başladı. Az ilerleyince ilerideki yaşlı kadının elindeki poşetin içinde üzüntülü bir şekilde duran patatesi gördüler. Patatesin kendilerini fark etmeleri için çok bağırdılar. En sonunda poşetteki patates diğer sebzeleri fark etti ve arkadaşlarına Ne olur, beni kurtarın! diye bağırıyordu. Karısın gören patates karısına Seni kurtaracağız dedi. Kadını takibe devam ettiler. Kadın sonunda evine geldi. Yaşlı kadın kapıyı açtı. Bahçedeki kedisi eve gelsin diye kapıyı aralık bıraktı. Şimdi! dedi havuç. Bütün sebzeler içeri girdi. Patatesi aramaya başladılar. Mutfağa gelince patatesi kadın yıkıyordu. Hep bir ağızdan Patates, patates diye bağırıyorlardı. Buradayım! dedi patates, beni kurtarın!. Kadın sebzeleri yıkayınca Sebzeler süzülene kadar biraz dinleneyim, çok yoruldum. dedi ve içeri gitti. Buzdolabının yanına saklanan sebzeler kadın salona gidince hemen işe koyuldular. Lahana en altta, patlıcan onunu üstüne, mısır patlıcanın üstüne, havuç da patlıcanı üstüne çıkarak bir kule oluşturdular. Patates de onların üzerinden yuvarlanarak aşağıya indi. Sonunda birbirine kavuşmuştu patatesler. Yine on dört sebze olmuşlardı. Fazla zamanları yoktu. Hızla uzaklaştılar oradan. Evin kedisi fark eder gibi olsa da ciddiye almadı sebzeleri. Sebzeler yola koyuldular. Sebzeler sonunda evlerine yani tarlaya kavuşmuşlardı. Patates arkadaşlarına çok teşekkür ediyordu. Herkes yine mutluydu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kalbini-Kuslara-Veren-Cocuk-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar... Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş... En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş. Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermiş. İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş. Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz' i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş. Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş. Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da. Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına... Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgar da savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği. Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz' i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş. Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş. Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları... dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz'in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş. Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz'e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş. Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş. Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye çalışırmış. nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş. Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları. Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz' in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabii. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar. Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz'in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını. Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz'in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler. Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz'in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş. Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz'in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz'in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz'e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz'i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar. Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi.... Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz'in ağzından Baba diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış. Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz'e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle bütün bunları neden yaptın? diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz'i azarlamış. Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu? demiş. Deniz ise Ben kalbimi kuşlara verdim. Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz'in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Birçok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz' i özgürlüğüne kavuşturamamışlar. İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kalpten-Hediye-Masali.html", "text": "Demişler ve herkes birbiriyle kucaklaşmış,küçük kardeş büyük ağabeylerinin elini öptükten sonra seçtiği bir yola, diğerleri de kendi seçtikleri yola gitmişler. En büyük kardeş uzun bir yolculuğun ardından, bir şehre varmış. Aramış, taramış en sonunda bir fırında ekmekçi olarak çalışmaya başlamış. Üç yılın sonunda ise keseler dolusu altın kazanmış. Ortanca kardeş, herkesin gelip geçtiği bir köprünün yanı başına bir meyhane açmış. Ceplerini parayla doldurana kadar şarap ve şu satmış. -\"Bana yaptığın onca çobanlık hizmetine karşılık, ben sana vefa borcumu ödeyemem. Üç yıl sonra bu üç kardeş ayrıldıkları o dört yol kavşağına tekrar bir araya gelmişler. Birbirlerine sarılıp hasret giderdikten sonra; büyük ve ortanca kardeşler ceplerinden çıkardıkları keseler dolusu altını küçük kardeşlerinin önüne sermişler. Kazandıkları onca altın para için kendileriyle gurur duymaktalarmış. En son küçük kardeş, elini cebine soktuğunda cebinden çıkarta çıkarta üç küçük ceviz çıkartmış. Sonra ağabeylerine dönüp şöyle demiş. Büyük olan diğer iki kardeş ona çok kızmış ve söylemediklerini bırakmamışlar. -\"Cevizleri kırıp onlardan birini yiyeyim.\" Diye düşünmüş. Birinci cevizi tam kırıyormuş ki; o an büyük bir mucizeyle karşılaşmış. O küçücük ceviz bir anda öylesine büyümüş öylesine büyümüş ki: içinden koca bir koyun sürüsü çıkmış. Genç delikanlı cevizin içinden çıkan köyün sürüsünü toplayıp baba evine doğru yol almaya başlamış. Bir yandan yürüyor, bir yandan da derin derin düşünüyormuş. -Beni babanın evine götür. Ben sadece senin için yaratılmış, kimsenin el sürmediği tertemiz bir kızım .\"demiş. Genç adam kızı da baba evine götürdüğünde bütün olan biteni büyük kardeşlerine bir bir anlatmış. Bu iki kardeş genç delikanlının anlattıklarına ilk başta inanmamış, ama bu genç kızı, köyün sürüsünü ve öküzleri karşılarında görünce şaskınlıklarını gizleyememişler. İşte o zaman Kalpten Hediyenin ne olduğunu anlamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kamyon-Masali.html", "text": "\"Dur azıcık... patlamadın a!..\" diyor; sonra gözlerini müşterilerde de gezdirerek sözünün yalnız şoföre değil, başka sabırsızlanan varsa onlara da dokunur olduğunu anlatmak istiyordu. \"Ne diye yer yokmuş, arkada bir yere sıkışır!..\" dedi. Bu adam kamyonun sahibi idi. Şoför yüzünü buruşturarak indi. Delikanlıdan yarım lira peşin aldı. Sonra, arabanın arka kapağını gevşeterek eğri bir şekle koyan ve üzerine çulları seren öteki köylüleri sıkıştırıp, yeni gelene bir yer açtı. Zaten dizleri üzerine çömelerek ancak sığışabilen yolcular hem; \"olmaz, buraya nasıl sığar!\" diye söyleniyorlar, hem de her setre pantolonlunun emrine itaate alışık bir tavırla birbirlerini iterek yer açıyorlardı. Genç köylü bir kıyıya çömeldi, heybesini altına aldı ve kamyon, hızla bir sarsıldıktan sonra yürüdü. Şoförün yanında oturan siyah elbiseli, gümüş çerçeveli gözlük takmış, yaşlıca, sünepe tavırlı bir adam -Beyşehir tarafına dava toplamaya giden bir avukat,- başını arkaya çevirerek! \"Uğurlar olsun cümlemize!\" diye bağırdı. İçerdekiler hepsi birden aynı sözü tekrarladılar. Konya'dan çıkıp Beyşehir'e giden yolun başlangıcındaki dik yokuşu tırmanmaya başlayınca, herkes yanındaki ile veya çaprazlama ta öbür baştaki biriyle lafa koyuldu, birkaç kişi yalnız cıgara içip dumanını savuruyordu. Birbiri arkasına dizili tahta sıralarda oturmayıp yarım lira eksiğine en arkada yere çömelen ve kamyonun şiddetle sarsılan bu kısmında ikide birde, başlamak üzere olan uykularından fırlatılan köylüler, cıgara da içmeyerek, boş gözlerle bakışıyorlardı. Sonradan gelen genç köylü ilk defa otomobile biniyordu. Benzi sapsarıydı. Bunun yarısı alışmadığı bir şeyde hızlı hızlı götürülmenin verdiği heyecan ve korkudan, yarısı da başka bir şeyden geliyordu. Konya'ya bir saat ötedeki bir köyden olan bu delikanlı otomobile binmişti, İzmir'e gidecekti. Araba İzmir'e gelince şoför yolcuları selametlemeden evvel nedense yol parasının üstünü toplamak adetindeydi. Bunu genç köylü de biliyordu, fakat yazık ki şoförün bu isteğini yerine getirecek vaziyette değildi. Yanında beş parası bile yoktu. \"Baba, ben gidip şehirlerde çalışayım. Bak, köyün yarısı gitti, İzmir'de çok iş varmış. Fabrikalarda adamına göre yarım lire yevmiye bile veriyorlarmış. Kışın burada kalıp yük olacağıma, gidip ekmeğimi ararım, harman zamanında gene gelir, tarlada çalışırım...! demişti. İhtiyar babasının aklı ermedi ve fakirlikten söz söyleyemez, fikir ortaya atamaz hale geldiği için peki dedi. Ve on sekiz yaşındaki delikanlı, bundan evvel İzmir'e gidip gelenlerden akıl danışmaya gitti. İzmir'e gitmek için evvela Konya'dan otobüse binmek lazımdı. Beyşehir, Karaağaç, Ödemiş üzerinden iki üç günde varılıyordu. Yol parası beş lira idi. İzmir'e varınca hemşerileri bulup ötesini onlardan öğrenmek lazımdı. İşte bu on sekiz yaşındaki köylü delikanlısı, cebinden elli kuruşu peşin verdikten sonra, böylece on parasız otomobile binmiş, İzmir'e ameleliğe gidiyordu. Yolculuğun ikinci günü akşamına doğru genç köylü olduğu yerde rahat oturamamaya başladı. Yola çıkalıdan beri açtı. Köyden beraber aldığı azıcık yufkayı daha biner binmez yemişti. Yanıbaşında kuru ve siyah bir ekmeği ağır ağır geveleyen köylülere yutkunarak bakıyor, sanki başı dönüyormuş gibi gözlerini kapayarak kafasını kamyonun sarsılan tahtalarına dayıyordu. Sonra birdenbire irkiliyor, yerinden azıcık doğrularak öne, şoföre doğru bakıyor, tekrar sıkıştığı yere büzülüyordu. İçinde, otomobil ilerledikçe büyüyen bir korku ona arasıra açlığını unutturuyor, yahut açlıkla karışarak onu sersemletiyordu. İzmir'e yaklaştıklarını yolcuların konuşmalarından anlamıştı. Fakat ne kadar yaklaştılar? Atlayacak, kaçacak zaman geldi mi? Eğer daha çok varsa bu Allah'ın dağlarında gece yarısı nasıl yolu bulacak, buralarda nasıl geceleyecek? Ya candarmaların eline düşerse?.. Ya şoför parayı vermeden atlayıp kaçtığını karakola haber verirse?.. O zaman candarmaların dayağı mı daha kötü idi, şoförün dayağı mı? Belki otomobildeki müşterilerden bir merhametli çıkar da bunu dövdürmezdi. Fakat bu kadar adamın içinde rezil olmak vardı. Üstelik don gömlekle kalacaktı. Bu kılıkta İzmir'e nasıl girer, hemşerilerini nasıl arardı? Atlamaktan başka çare yoktu... Fakat atlamayı nasıl becerecekti? Kamyon, arkasından atılmış pamuk gibi bir toz yığını bırakarak koşuyor, dar dönemeçlerde, içindekileri bir yandan bir yana fırlatarak, kıvrıntılar yapıyordu. Birçok defa gördüğü halde hiç içine binmediği bu acayip şey, çıkardığı gürültü ve insanı sersem eden hızıyla, ciğerlere ve beyne dolan sıcak benzin kokusu ile birdenbire korkunç bir kılık alan bu makine ona anlaşılmaz bir ürkeklik veriyordu. Bu ara toz, gürültü ve sürat kargaşalığı içinde dumanlanan kafasından, bozuk bir rüya şeridi gibi, köyü, kendisine anlatılan İzmir'in hayalinde yarattığı vuzuhsuz şekilleri, şoförün benzin kokulu, Beyşehir'den inen siyah ceketinden fırlayan sıska ensesi geçiyordu. Arasıra otomobil herhangi bir sebeple yavaşlar gibi olunca delikanlı yüzünde zaptemediği bir dehşet ifadesiyle yerinden fırlıyor, \"acaba duracak mı? Para toplamaya mı başlayacak?\" diyor; araba tekrar hızlanınca derin bir nefes alarak yerine çekiliyor ve atlamak için kati kararını veriyordu. Fakat nasıl atlayacak? Bu kamyon, bu gitgide gözünde büyüyen, bütün hislerine, alışamadığı ve ezici tesirler yapan korku makinesi kendisini bir kıskaç gibi yakalamıştı. Buradan kurtulmasına imkan olmadığını sanıyordu. Gözleri alev alev olmuş, dört tarafına bakınıyor, etrafındaki köylülerin, ön sıralarında oturan efendilerin hep kendisine baktıklarını, biraz kımıldasa yakasına yapışacaklarını zannediyordu. Alnından yanaklarına doğru terler akıyor ve şakaklarındaki ayva tüylerini ıslatıyordu. Birdenbire arka tarafta bir hareket oldu: Delikanlı, gözleri dönmüş, korkudan titreyerek, kendini dışarıya, yolun üstüne fırlattı. Fakat daha durmamış olan otomobilden bu tersine atlayış ona muvazenesini kaybettirdi; olduğu yerde birkaç kere döndükten sonra aşağı boşa gitti ve eliyle çalılara tutunmaya çabalayarak, kafası sivri taşlara çarpa çarpa ve arkasından acı bir hışırtı ile akan topraklar ve ufak taşlarla birlikte, yardan aşağıya, şimdi şırıltısı daha çok duyulan dereye doğru yuvarlandı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kar-Tanesi-Masali.html", "text": "Eski çağlarda, kuzey ülkelerinden birinde, ormanlar içindeki küçük bir köyde, Daniel adında bir çiftçi ve Anna adındaki karısı yaşıyorlarmış. Artık genç sayılmayacak yaşa gelmiş oldukları halde, Daniel ve Anna'nın çocukları yokmuş. Halleri vakitleri yerinde olduğundan, çocuksuz olmak, karı kocayı çok üzmekteymiş. Ama her ikisi de iyi kalpli insanlar oldukları için, yalnızlıklarını gidermek için türlü yollara sapar, huysuz ihtiyarlar gibi yaşamazlarmış. Daniel ve Anna, köyün bütün çocuklarına sevgi gösterir, her fırsatta komşu çocuklar için pastalar yapar, onları evlerinde misafir eder ve ağırlarlarmış. Ayrıca evlerinde altı tane kedi, dört tane de köpekleri varmış. Yalnız ev hayvanlarına değil, ormanda yaşayan yaratıklara da iyi davranırlarmış. Bütün bunlara rağmen, yaşlı karı koca, bir çocukları olsa daha da mutlu olacaklarını düşünmekten kendilerini alamazlar mış. Bir kış günü, Daniel ve Anna'nın yaşadıkları köyü karlar kaplamış. O kadar kar yağmış ki,evlerin kapıları dışarda biriken kar yüzünden açılamaz olmuş. Çiftçiler bütün kış hazırlıklarını yazdan yapmış oldukları için evlerine çekilmiş, burunlarını bile dışarı çıkarmıyor, gürül gürül yanan ocaklarının karşısın da oturup pencerelerinden dışarı bakıyorlarmış. Çiftçi çocukları ise, kar yağmaya başlayınca sabırsızlan mışlar.Bir önceki senenin kışında kar ve buzla kaplı oyun yerlerinde oynadıkları oyunları hatırlıyor ve dışarı çıkmak istiyorlarmış. Nihayet ertesi günü kar dinince artık çocukları evde tutmak mümkün olmamış. Her tarafı diz boyu karla kaplı olan bahçeler, sabahın erken saatlerinde irili ufaklı çocuklarla dolmuş. Kimisi kar topu oynamaya, kimisi kayak kaydırmaya, kimisi de kardan adam yapmaya başlamış. Daniel ve Anna pencerelerinden çocukları seyrederken kendileri de dışarı çıkıp karlar arasında oynamak hevesine kapılmışlar. Üstlerine kalın elbiseler giyip bahçeye çıkmışlar. Yumuşak, temiz bir halı gibi ayakları altında ezilen karın içinde gezmek bile başlı başına bir eğlen ceymiş. Karı koca, arkalarından köpekleri koşturarak bahçede kovalamaca oynamışlar. --Daniel buldum... Değişiklik olsun diye biz de kardan bir kadın yapalım. Anna bu fikri çok beğenmiş. Hemen küçük bir kartopunu yerde yuvarlayarak büyütmüş ve bir kenara ayırmışlar. Bir yuvarlak kartopuna küçük kol ve bacaklar uydurmak için karları avuçlayıp şekil vermişler. Sonra daha küçük bir kartopundan da baş yapıp gövdenin üstüne oturtmuşlar. Usul usul kar parçasını yontarak kardan güzel bir çocuk yapmışlar. Çocuğun gözleri yerine iki yuvarlak kömür parçası, burnu yerine koni şeklinde bir küçük havuç, saçı yerine de bir tutam siyah at kılı yapıştırmışlar. O zaman kardan çocuk daha da güzelleşmiş. --Daniel.. Hayal mi görüyorum? Bu kardan bebeğin gözleri oynuyor gibi geldi bana.. --Çabuk içeri gidelim Daniel, diye bağırmış. Tanrı dileğimizi kabul etti ve bize bir çocuk verdi. Ama onu hiç kimseye göstermeyelim. Köy halkı kardan yaptığımız bir bebeğin canlandığını duymasın.. koymuşlar. Bu isim ona çok da yakışıyormuş, çünkü bütün vücudu kar kadar beyaz olan bebeğin yalnız saçları ve gözleri siyahmış. Kar tanesi o kadar çabuk büyüyormuş ki bir hafta içinde on üç yaşlarında bir kız kadar gelişmiş, büyümüş. Anna komşu kadınlara kar tanesini yeğenleri olarak tanıtmış. Kar tanesi gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor ve bütün köylüler tarafından çok seviliyormuş. Her gün köyün çocukları kar tanesiyle oynamak için evlerine geliyormuş. Bahar ayları yaklaştıkça, çocuklar başka oyunlar oynamaya başlamış. Ama kar tanesi kışın olduğu kadar neşeli görünmüyormuş. Durumu farkeden Anna ve Daniel telaşlanmaya başlamışlar, çünkü kar tanesi artık her zamanki gibi yemek de yemiyormuş. Anne ve baba çocuğa sordukları halde bir cevap alamamışlar. Kar tanesi bahar boyunca gölgeli ve serin yerlerde tek başına dolaşmış ve her gün biraz daha solmuş. Yaz ayları gelip çattığında ise kar tanesi evden dışarı çıkmak istemiyor, davetleri reddediyormuş. O ülkede her sene yaz ortası büyük bir bayram yapılırmış. Yaz bayramı günü gelince, Daniel ve Anna, yanlarına kar tanesini alarak bayram yerine gitmişler. Ormanın orta yerinde, ağaçlık ve çimenlik bir alana yerleşmişler. Bütün köy halkı ordaymış. Herkes gülüp oynuyor, eğleniyormuş. Yalnız kar tanesi günün güneşli olduğu saatler boyunca hiç bir eğlenceye katılmamış. Serin bir ağaç gölgesinde oturmayı tercih etmiş. Ortalık karardığı zaman, arkadaşları gelip kar tanesini saklandığı yerden almış ve oyuna götürmüşler. Ormanın açıklık bir yerinde kocaman bir ateş yakılmış. Bütün çocuklar ateşin üstünden atlayarak sevinç çığlıkları atmaya başlamışlar. Kar tanesi bu oyunu seyretmekle yetinmiş. Arkadaşlarına katılmayı düşünmüyormuş ama öbür kızlar zorla kar tanesini ateşin yanına götürmüşler. Sıra kar tanesine gelince, arkalarından gelen bir \"Ahh\" sesi duymuşlar. Dönüp bakınca hiç bir şey görememişler. Kar tanesinin aralarında olmadığını görünce onun ailesinin yanına gittiğini sanmışlar. Oysa bu sırada Daniel ve Anna da kar tanesini arıyorlarmış. Bütün bir gece herkes kar tanesini aramış ama bulamamışlar. Üzüntü içinde evlerinin yolunu tutmuşlar. --Ev çok sıcak. Sizin çok sevdiğiniz yaz aylarından ben hoşlanmıyorum. Ben kardan yapılmış olduğum için sıcağa dayanamıyorum. Yaz bayramında ateşin üstünden atlarken eriyip yok olmuştum. Benim için ne kadar üzüldüğünüzü gördüğüm halde, gelip sizinle birlikte yaşayamadım. Bu günkü fırtına benim amcamdır. Ondan rica ettim, havayı biraz soğuttu. Ben de sizi görmeye geldim. Yaz aylarında sizinle birlikte oturmama imkan yok. Ama kış gelip de ilk kar düşünce, kardan bir çocuk yaparsınız, yine sizin yanınıza gelirim. Bu sözleri gözleri yaş dolu olarak dinleyen Anna, kış gelene kadar beklemeye razı olmuş. Ama Daniel'in aklına daha iyi bir fikir gelmiş. --Senin bütün korkun sıcak havalardan ve güneş ışığından değil mi kar tanesi? diye sormuş. Kız evet demek ister gibi başını sallamış. O zaman Daniel şunları söylemiş. Bu fikir kar tanesinin çok hoşuna gitmiş. Sevinçle ellerini çırpmış. Aradan bir ay geçtikten sonra, Daniel ve Anna, kuzeyde, soğuk bir yere, halkı balıkçılık ve avcılıkla geçinen bir köye taşınmışlar. Aynı gün, kar tanesi onların yanına gelmiş. Hep birlikte yaşamış ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu olmuşlar. Bu masaldan alınacak ders: Eğer insanlar çok güçlü bir sevgi bağıyla birbirlerine kenetlenmişlerse; birlikte olabilmek ve mutlu yaşayabilmek için önlerine çıkan her engeli kolayca geçerler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kara-Tren-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde bir orman varmış. Bu ormanın kenarından tren yolu geçermiş. Her gün bir tren kasabadan kente giderken bu ormanın yamacından geçermiş. Ormandaki hayvanlar treni çok severlermiş. Tren ormanın kenarına gelince düdüğünü öttürür haber verirmiş: Düüüüüütt!.. O zaman hayvanlar ormanın kenarına koşarlarmış. Tavşanlar kulaklarını, sincaplar kulaklarını sallayarak onu selamlarmış. Çiçekler bile başlarını sallar, kuşlar onunla yarışırlarmış. Trende keyifli keyifli çuf, çuf çuf çuf eder, puf puf puf diye dumanını çıkararak geçer gidermiş. Tren bu işe çok üzülmüş. Beni seviyorlar sanıyordum demiş. Ertesi günü ormanın kenarına varınca her zamanki gibi düdük çalacakmış, ama karganın söyledikleri aklına gelince düt demiş kesmiş düdüğü. Sonra da kimse duymasın diye çok, ama çok yavaş geçmiş gitmiş: Çuf, çuf, çuf, puuuuff... dumandan anlamış ormandakiler trenin geçtiğini hemen koşmuşlar ama yetişememişler. Tren o kadar yavaş gitmiş ki kente geç gelmiş. Makinistler merak etmişler. Acaba bir arıza mı var diye. Oysa tren yavaş gittiği için gecikmiş. Ertesi gün tren ormanın kenarına gelince düdüğünü hiç çalmamış. Sonra da düdük çalmadan, ormandakileri görmeden ne diye gideyim, hiç gitmem demiş. Orada kurmuş kalmış. Kentte beklemişler. Tren gelmemiş. Makinistler \"Dünden belli oluyordu, arıza yaptı herhalde\" demişler. Yeni bir lokomotif çıkarmışlar ve treni kasabaya geri çekmişler. Ertesi günü trene bakmaya karar vermişler. Bu sırada ormandakiler toplanıp aralarında konuşmuşlar. Treni özledik ne yapsak, diye düşünmüşler. Kuşlar ağlamışlar. Bize darıldı diye üzülüyorlarmış. Kara karga olanları görünce yaptığı yanlışı anlamış. Sanırım siz seviyordunuz. Oysa ben ötmemesini söyledim. Ama üzülmeyin gider kendim anlatırım. demiş ve ormanda herkes seni çok seviyor ve sen geçmediğin için üzülüyorlar. Kara tren bunu duyunca çok sevinmiş. Yarın geleceğim git söyle demiş. Ertesi gün makinistler gelmişler. Trende hiçbir arıza bulamamışlar. Çok şaşırmışlar. Yağlanması gerektiğini düşünmüşler. Treni bir güzel yağlamışlar. Sonra da yola çıkarmışlar. Tren koşa koşa ormana gelmiş. Gelince de uzun bir düdük çalmış. Düüüüüüüüüü...üüüüüü...üüüüüüüt. Sincaplar, tavşanlar, kuşlar koşmuşlar trene, trende gene çuf çuf çuf, diye keyifle giderken puf puf puf, diye dumanını taa göklere salmış. O gün kente tam vaktinde varmış ve bir daha hiç bozulmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karagoz-ve-Hacivat-Konusmalari-Borc-Korkusu-Okuyun.html", "text": "KARAGÖZ Başıma bu da mı gelecekti. HACİVAT Saçmalamayı bırak da derdini anlat! Belki yardımcı olurum. HACİVAT Canım bundan şüphen mi var? Altı yüz yılık dostluğumuz var. Tabii yardım ederim. KARAGÖZ Öyleyse bana hemen borç para ver! HACİVAT Karagöz'üm para istemeyi bırak da bana derdini söyle! KARAGÖZ Kes sesini de dinle! Birden acı acı kapı çalındı. Kapıyı açmamla iki kişinin beni yaka paça dışarı çıkarmaları bir oldu. KARAGÖZ Ağzımı da kapattılar. Derken kendimi suratsız bir adamın önünde buldum. Bana olan borcunu neden vermiyorsun? diye bağırdı. KARAGÖZ Ne bileyim?... Borcum yok! dedim. Oğlun otomobil kredisi aldı, hanımın on tane bilezik kredisi aldı. dedi. KARAGÖZ Onları bırak, ben de kendime haber vermeden villa kredisi almışım Hacı Cavcav! KARAGÖZ Bilmiyorum ki ne zaman alıp yedik! KARAGÖZ Ne olacak, Ödeyemiyorsan, aldığın paraları geri ver! dediler. Veremem!... dedim. HACİVAT Hiç olmazsa Geri veririm! deseydin de, ödeme gününü ileri alıp bir çare arardık. Veremem!... dersen orada başına neler gelir. KARAGÖZ Geldi zaten... Suratsız adam bana öyle kızdı ki, kel kafama bir yumruk indirdi. Ben yere yuvarlandım. KARAGÖZ Köftehor, söyledim ya yere yuvarladılar diye! KARAGÖZ Gözümü bir açtım ki Hacı Cavcav, uyukladığım yerden düşmüşüm!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karagoz-ve-Hacivat-Konusmalari-Dis--Macunu-Okuyun.html", "text": "HACİVAT - Karagöz'üm yine nereye gidiyorsun acaba? Aaaa, durmadan da yalanıyor? Aman Karagöz'üm, nasılsın iki gözüm?.. HACİVAT Üstelik yalanıp da duruyorsun? Boğazın falan mı ağrıyor. KARAGÖZ Sen yoluna git, ben bugün çok iyiyim! KARAGÖZ Aklımdan zorum falan yok, bugün çok güzel bir gün Hacı Cavcav! KARAGÖZ Hava değil, benim için çok güzel bir gün oldu. HACİVAT Yaaaaa, çok memnun oldum. HACİVAT Değil canım, yani bu haberine çok sevindim. KARAGÖZ Sabah kahvaltısından sonra oğlum ders çalışmak için arkadaşlarına, hanım komşuya gitti. Ben de köşeme çekilip, iş verecekler beni kolay ve çabuk bulsun diye uyuklayıp beklemeye başladım. KARAGÖZ Sonraaa... Birden aklıma geldi. Hanım dişlerini fırçalayıp gitti, oğlum da... Hele bir de ben şu işi yapayım dedim. KARAGÖZ Sorup durma da söyleyeceğimi unutmayayım! Derken efendim, musluğun başına gittim, hanımın bana aldığı , hiç kullanmadığım diş fırçasını buldum. KARAGÖZ Dinleyeceksen doğru dinle, pataklarım ha! KARAGÖZ Sonra dış macunu aradım, yok... Aaaa, bir de baktım mutfakta unutmuşlar. Hemen alıp fırçanın üstüne sürdüm. Aman bir güzel kokuyor. HACİVAT Tabii, mis gibi kokar da insanın ağzını da ferahlatır. KARAGÖZ Ooohhh, mis gibi çikolata kokuyor! HACİVAT Demek ki kakaolu diş macunu da çıktı. KARAGÖZ Hem de nasıl?... Fırçayı yaladım da, tüpü de sıkıp macunun hepsini yedim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karagoz-ve-Hacivat-Konusmalari-Kan-Karpuz-Okuyun.html", "text": "HACİVAT Aman Karagöz'üm bu ne hal? Çabuk dükkana gir de bir çaresine bakalım! HACİVAT Allah Allah?... Üstün başın batmış, koynuna karpuz kabukları girmiş, kafana ve yüzüne karpuz çekirdekleri yapışmış... Her yerinde ayrıca karpuz parçaları var. KARAGÖZ Öyle bir şey olmadı. KARAGÖZ Öyle de hiç olmadı. KARAGÖZ Pataklarım ha, ben zaten onun elinden kaçıp zor kurtuldum. Sorarsa Yok!... dersin! HACİVAT Haydi bakalım, hayırlı müşteriler Karagöz'üm! KARAGÖZ Başlamadık... Sergi sahibi izin işlerini bitirmek için belediyeye gitti. Bana da Karpuzları ortasından kesip güzelce yerleştir. Müşteriler görsün, canları çeksin, alsınlar. dedi. HACİVAT Hıımmm, adam işini biliyormuş... Tabii sende karpuzları kesip dizdin Karagöz'üm! KARAGÖZ Aaaaah ah, hem de nasıl Hacı Cavcav! Aldım bıçağı elime, bir gayret, bir baştan girip öte baştan çıktım. KARAGÖZ Anlamayacak ne var? Sergideki karpuzların hepsini ortasından kesip bir güzel dizdim. HACİVAT Vah vah vahhh!... Desene yandın! KARAGÖZ Hiç sorma, hem de ne yandım Hacı Cavcav! Adam izin almış, neşe içinde geldi. Taksiden inip serginin halini görünce düşüp, bayıldı. KARAGÖZ Şoför onu serginin içine taşıdı, gitti. Ben de yüzüne karpuz suyu döke döke ayılttım ya keşke ayıltmaz olsaydım."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karagoz-ve-Hacivat-Konusmalari-Mektup-Geldi-Okuyun.html", "text": "KARAGÖZ Hacı Cavcav, beni yolda olsun rahat bırak! Nereye istersem giderim. KARAGÖZ Sağolasın ama beni konuşturursan geç kalıp muhtarı bulamam. KARAGÖZ Şimdi seni yolun ortasında bir güzel pataklarsam, ne işim olduğunu anlarsın! HACİVAT Canım hemen kızıyorsun! Öyleyse daha hızlı yürüyelim. HACİVAT Ne bileyim ne olacak Karagöz'üm? Muhtara ne için geldiğini bilmiyorum ki yardım edeyim. KARAGÖZ Mektup okutmak için gelmiştim. HACİVAT Aaaaah, her zaman söylerim Karagöz'üm! Okula gitseydin sana gelen mektubu okutmak için ortalığa çıkıp adam aramazdın! KARAGÖZ Adam aramıyorum, Muhtarı arıyorum. HACİVAT Her neyse... İstersen ver ben okuyayım! HACİVAT Hah hah! Sesli okurum, sen de dinlersin.... KARAGÖZ İyi ki çok mektup gelmiyor. Bir de onlara cevap yazması var. HACİVAT Yazısı da güzelmiş... Eveet başlıyorum! HACİVAT Yani mektubu okumaya başlıyorum. İyi dinle! KARAGÖZ Kötü şeyler okursan pataklarım ha! HACİVAT Karagöz'üm, ne yazıyor ise ben onu okuyacağım. Hele sen kulaklarını bana ver! HACİVAT Öyle değil, yani beni dikkatle dinle demek istiyorum. KARAGÖZ Bana bak ağzını bozma! HACİVAT Canım sus da dinle! KARAGÖZ Köftehor, Nasılsın?... diye sordun ya! HACİVAT Allah iyiliğini versin, ben sormadım, mektupta öyle yazıyor."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karda-Kaybolan-Kent-Masali.html", "text": "O sabah, Marcovaldo'yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki ışık, günün, gecenin bütün saatlerindeki ışıktan başkaydı. Pencereyi açtı, kent yok olmuştu, yerini beyaz bir kağıt almıştı. Bakışını yoğunlaştırınca, beyazın ortasında neredeyse silinmiş kimi çizgiler seçti, çevredeki pencereler, damlar, sokak lambaları gibi olağan görünüşün çizgilerinin karşılıklarıydı, ama gece üzerlerine yağan karın altında kaybolmuşlardı. \"Kar!\" diye bağırdı Marcovaldo karısına, daha doğrusu bağırmak istedi, ama sesi yavaş çıktı. Tıpkı çizgilerin, renklerin, perspektiflerin üzerine olduğu gibi gürültülerin, daha doğrusu gürültü yapma olanağının üzerine de kar yağmıştı; pamuk döşeli bir ortamda, sesler titreşemiyorlardı. İşine yaya gitti; kar nedeniyle tramvay çalışmıyordu. Sokakta geçecek yol açarken, daha önce hiç duyumsamadığı gibi özgür buluyordu kendini. Kent sokaklarında kaldırımla taşıt yolu arasındaki yükseklik farkı yok olmuştu, taşıtlar yoldan geçemiyorlardı; Marcovaldo her adımda bacaklarının yarısına kadar kara batsa da, çoraplarının içine kar suyu sızsa da, yolun ortasından yürümek, çimenlere basmak, trafik çizgilerinin dışından karşıya geçmek, zikzak yaparak gitmek özgürlüğüne kavuşmuştu. Sokaklar, caddeler, dağların kayaları arasındaki bitmek bilmeyen ıssız boğazlar gibi uzanıyorlardı. Kim bilir bu örtünün altında gizlenen kent yine aynı kent miydi, yoksa gece bir başka kentle mi yer değiştirilmişti? Kim bilir şu beyaz yükseltilerin altında yine benzin pompaları, gazeteci kulübeleri, tramvay durakları mı vardı, yoksa yalnızca çuval çuval kar mı? Marcovaldo yürürken değişik bir kentte kaybolduğunu düşlüyordu; oysa adımları onu yine her günkü iş yerine, her zamanki ambara götürüyorlardı; eşikten içeri adım atar atmaz, dış dünyayı yok etmiş olan değişiklik, yalnızca çalıştığı firmayı esirgemiş gibi kendini yine aynı duvarların arasında bulunca şaşırdı. Boyundan daha uzun bir kürek bekliyordu kendini. Ambar şefi Sinyor Viligelmo küreği uzatıp \"kapının önündeki kaldırımı temizlemek bize düşüyor,\" dedi, \"yani sana\". Marcovaldo küreği koltuğunun altına alıp çıkmak için geri döndü. Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş birisi için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapis edildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu. Büyük bir hevesle çalışmaya koyuldu, kaldırımdan sokağın ortasına kürek dolusu kar atmaya başladı. Boşta gezen Sigismondo da kara gönül borcu duyuyordu; çünkü o sabah kar temizleyicisi olarak Belediyeye kaydını yaptırdığından, sonunda bir kaç günlüğüne de olsa işe kavuşmuştu. Ama bu duygu onu Marcovaldo gibi belirsiz hevesler yerine, şu kadar metrekare yeri temizleyebilmek için ne kadar metreküp kar kaldırması gerektiği gibi kesin hesaplara götürüyordu; kısaca ekip şefinin gözüne girmeyi ve -gönlünde yatan aslan buydu- işinde ilerlemeyi amaçlıyordu. Sigismondo geriye dönünce ne görsün? Yolun daha yeni temizlediği bölümü, ötede, kaldırımdaki soluk soluğa bir adamın rastgele boşalttığı küreklerle yeniden karla örtülmeye başlamıştı. Tepesi attı. Kar dolu küreğini adamın göğsüne yönelterek ona doğru koştu. Sigismondo ona, karı kenara yığmayı öğretti, Marcovaldo'da onun bölgesini temizledi. Hoşnut, kürekleri kara saplı, yaptıkları işi seyre koyuldular. \"Yarım sigaran var mı?\" diye sordu Sigismondo. kaldırdılar. Makine süpürgelerini döndürerek köşeden dönmüştü bile. Marcovaldo karı tıkız bir duvar gibi yığmayı öğrendi. Böyle küçük duvarlar oluşturmayı sürdürürse sadece kendisi için sokaklar yapabilecek, nereye gittiğini sadece kendisi bilecek, başka herkes bu sokaklarda yolunu şaşıracaktı. Kenti yeni baştan düzenleyecek, kimsenin gerçek evlerden ayırt edemeyeceği, evler gibi yüksek tepeler dikecekti. Belki de artık bütün evlerin dışı da içi de kara dönüşecekti; anıtlarıyla, çan kuleleriyle, ağaçlarıyla kardan bir kent, kürek vuruşlarıyla yıkıp bir başka biçimde yeniden yapılabilen bir kent. Kaldırımın kenarında bir yerde büyükçe bir kar birikintisi vardı. Marcovaldo onu da duvarlarıyla aynı yüksekliğe getirmek için düzeltmeye başlamıştı ki, bir otomobil olduğunu anladı; yönetim kurulu başkanı Kommendatore Alboino'nun arabasıydı, her tarafı karla kaplıydı, Bir otomobille bir kar yığını arasındaki ayrımın bu kadar az olduğunu görünce, Marcovaldo kürekle bir otomobil biçimlendirmeye koyuldu. Sonuç başarılı oldu; doğrusu ikisinden hangisinin gerçek olduğu anlaşılmıyordu. Son düzeltmeleri yaparken Marcovaldo küreğe takılan döküntülerden yararlandı; paslı bir teneke kutu bir farın biçimlendirilmesini sağladı; bir musluk parçası da kapının kolu oldu. Sıra sıra kapıcılar, odacılar, postalar selam durdular, başkan Kommendatore Alboino büyük kapıdan çıktı. Miyoptu, aceleciydi, kararlı bir biçimde süratle otomobiline doğru yürüdü, sarkan musluğu kavradı,çekti, başını eğdi ve boynuna kadar kara saplandı. Marcovaldo çoktan köşeden kıvrılmıştı, avluyu kürüyordu. Avluda ki çocuklar kardan adam yapmışlardı. \"Ne koyalım oraya? Havuç!\" Hepsi kendi mutfağına, sebzelerin arasında havuç aramaya koştu. Düşüncelere daldığı için damdan iki kişinin bağırdığını duymadı: \"Hey, kardeş, çekilsene biraz oradan!\" Dam temizleyicileriydi. Birden, üç kental kar başından aşağıya indi. Çocuklar ele geçirdikleri havuçlarla döndüler. \"A, bir kardan adam daha yapmışlar!\" Avlunun ortasında, yan yana, birbirinin aynı iki kardan adam vardı. \"İkisine de burun takalım!\" deyip, iki kardan adamın kafalarına birer havuç batırdılar. Diriden çok ölü gibi olan Marcovaldo, içine gömülüp buz kestiği kılıfı yaran bir yiyeceğin geldiğini duyumsadı. Hemen ağzına attı. \"Anne havuç yok oldu!\" Çocuklar çok korkmuşlardı. En yüreklileri umudunu yitirmedi. Yedek bir burnu vardı, bir biberdi; biberi kardan adama taktı. Kardan adam biberi de yuttu. Bunun üzerine kardan adama burun olarak bir mangal kömürü takmayı denediler. Marcovaldo olanca gücüyle kömürü tükürdü. \"İmdat! Canlı! Canlı!\" Çocuklar kaçıştılar. Avlunun bir köşesinde bir ısı bulutunun yükseldiği bir parmaklık vardı. Marcovaldo, ağır kardan adam adımlarıyla oraya gidip durdu. Kar sırtından aşağı eridi, oluk oluk giysilerinden aktı; soğuktan şişmiş, buz kesmiş bir Marcovaldo çıktı ortaya. Küreği aldı ısınmak için avluda çalışmaya koyuldu. Bir hapşırık burnunun ucuna gelmiş, orada duruyor, dışarı çıkmaya karar veremiyordu. Marcovaldo gözleri yarı kapalı yürüyordu, hapşırık hep burnunun ucuna tünemiş duruyordu. Birden sanki homurdanır gibi \"Haaaap...\" yaptı, \"...şu\" ise bir mayın patlamasından daha güçlü oldu. Havanın yer değiştirmesi nedeniyle Marcovaldo duvara çarptı. Hapşırma havanın yer değiştirmesinin ötesinde, gerçek bir hortum oluşturmuştu. Avludaki bütün kar havalandı, bir kasırgada olduğu gibi savruldu, yukarıya çekilip gökyüzünde billurlaştı. Baygın Marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo'nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı, itici bütün günlerin nesneleri ile, her zamanki avlu belirdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karga-ve-Kedinin-Dostlugu-Masali.html", "text": "Geçmiş zamanların birinde, büyük ağaçlarla kaplı bir ormanda, kara bir karga ile uzun tüylü misk kedisi yaşarmış. Kedi ile karga aynı ağacı mesken tutmuşlar. Kedi ağacın kovuğunda karga dallarında yuvalanmış. Gel zaman git zaman büyük ağacın bu iki sakini birbirleri ile dost olmuşlar. Ama ne dostluk! Sanki yürekleri birbirleri için çarpıyormuş. Onların dostluğu bölgedeki tüm hayvanların hayranlığını ve de kıskançlığını uyandırıyormuş. Kara karga ile misk kedisi bir gün ağacın gölgesinde oturmuş oradan buradan konuşuyorlarmış. Birdenbire ormanda kulakları sağır eden bir kükreme duymuşlar. Az kulak kesilip dinlemişler. Bu av arayan aç bir kaplanın kükremesi imiş. Üstelik de ses çok yakından geliyormuş. Zavallı misk kedisi korkuyla oraya buraya koşmuş. Ama saklanacak bir yer bulamamış. Çünkü aç kaplanın sesi dağlarda yankılandığı için gerçekte hangi taraftan geldiği anlaşılamıyormuş. Bu yüzden kedicik hangi yöne kaçacağını bilememiş. Onun için ölüm kaçınılmazmış. Çaresizlik içinde başını kaldırıp kargaya yalvaran gözlerle bakmış. - Dostum söyle bana. Nereye doğru kaçayım? Ya da sen bana yardım edebilir misin? demiş. Karga dostunu çaresizlik içinde seyretmiş. Çünkü yapabileceği bir şey yokmuş. Elinden gelse kanatlarını çıkarır kediye verirmiş ama bu da mümkün değilmiş. Birdenbire karganın aklına parlak bir fikir gelmiş. Kanat Çırpıp havalanmış. Gücünün son sınırına kadar uçmuş. Bir dağın yamacında otlayan bir koyun sürüsü görmüş. Sponsorlu Bağlantılar style=\"font-size:18px\">Koyun sürüsünü aslanlar kadar güçlü iki köpek korumakta imiş. Karga süzülmüş köpeklerin başını şiddetle gagalamış. Köpekler huysuzlaşmış. Karga havalanıp tekrar konmuş ve daha şiddetli olarak köpeklerin başını gagalamış. Bunu birkaç kere tekrarlamış. style=\"font-size:18px\">Koyun sürüsünü aslanlar kadar güçlü iki köpek korumakta imiş. Karga süzülmüş köpeklerin başını şiddetle gagalamış. Köpekler huysuzlaşmış. Karga havalanıp tekrar konmuş ve daha şiddetli olarak köpeklerin başını gagalamış. Bunu birkaç kere tekrarlamış. Canı yanan köpekler karganın peşine düşmüşler. Karga alçaktan uçarak köpekleri peşinden sürüklemiş. Köpekler geri dönecek oldukları zaman karga, tekrar başlarını gagalamış. Karga önde, azgın köpekler arkada ormana varmışlar. Köpeklerin havlamaları ulu ormanı çınlatmış. Köpeklerin sesini duyan tüm hayvanlar inlerine saklanmışlar. Av arayan aç kaplan da korku içinde inine geri dönmüş. Tehlike sona ermiş. Karga, dostu misk kedisinin tehlikeyi atlattığını anlayınca havalanıp köpeklerin göremeyeceği bir ağacın dalına konmuş. Çoban köpekleri başlarını gagalayan kargayı gözden kaybedince homurdanarak sürünün başına dönmüşler. Cesur yürekli karga. yuvasının olduğu ağaca gelmiş. Dostu misk kedisini inine saklanmış olarak bulmuş. Kedi de kargayı karşısında görerek sevinçle miyavlamış. - \"Sevgili dostum. Sen olmasaydın aç kaplana yem olacaktım, çok teşekkür ederim.\" demiş. - \"Gerçek dostluk, ölüm pahasına da olsa sevdiği şeyi kurtarmak için tehlikeye atılmaktır. Dostluk, kolay kazanılmaz. Bir dost edinmişsen, ona sonsuza kadar sahip olmalısın.\" demiş. iki dost uzun yıllar birbirlerini kollayarak; barış, mutluluk ve sağlık içinde yaşamışlar. Ormandaki diğer hayvanlar onların dostluğuna imrenmiş ve onları örnek alarak yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kargalar-Kedi-Igde-Agaci-ve-Otekiler-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş; varmış çünkü yokmuş, yokmuş çünkü varmış; bu dünya meraklılara darmış çünkü kocamanmış... Şehirler içinde bir şehirde; semtler içinde bir semtte; bahçeli bir apartmanda, yok, daha iyisi apartmanlı bir bahçede meraklı mı meraklı, Neşe adında bir çocuk yaşarmış. Neşe, apartmanın arkasındaki küçük bahçeye ve bahçede oynamaya bayılırmış. Çapalanmış topraktan, biçilmiş çimlerden gelen kokular çok hoşuna gidermiş. Kokuyu içine çeke çeke lastik, ip atlama, sek sek, evcilik oynarmış arkadaşlarıyla. Evcilik oynamayı daha çok severmiş. Evcilik oynarken yan inşaattan aldıkları delikli tuğlaları dikkatle kırarak minik dolaplar, masalar, yataklar yaparlarmış. Gene inşaatın kumları arasından çıkan midye, istiridye, şeytan minaresi kabuklarından da tabaklar çanaklar yaparlarmış. Karınları acıkınca Neşe'nin annesine koşarlarmış. Neşe'nin annesi tüm çocuklara küçük kekler, poğaçalar, börekler verirmiş. Çocuklar tekrar bahçeye iner oynamaya devam ederlermiş. Neşe, babasının söylediklerine körü körüne bağlanmayacak ve babasının söylediklerini kulak arkası etmeyecek kadar akıllı bir kızmış. Ayrıca bütün kuşlar içinde en çok kargalara ilgi duyuyormuş. Çünkü kargaları çok akıllı bulurmuş. Babasının söylediğine göre kargalar sayabilirmiş. Fakat sadece dörde kadar. Dörtten sonra kafaları karışırmış. Gene babasının söylediğine göre insanlar da dört şeyi hemen görür, tanır, fakat dörtten fazla şey gördüklerindeyse kafaları karışırmış. Bu bilgi, Neşe'nin kargaları daha çok merak etmesine neden olmuş. Nerde karga sesi duysa kafasını çevirmeye başlamış. Kargalar bir cevizi kırmak için yükselir yükselir sonra cevizi çoook yukardan bırakırlarmış. Ceviz kırılıncaya kadar bu işi tekrarlarmışlar. masalsitesi.com Neşe bir kere, kırmak için cevizi asfalta bırakan bir karga bile görmüş. Niye? Asfalttaki çetin cevizin üzerinden araba geçsin de kırılsın diye... Sonra bir gün bir kargayı kendi evlerinin mutfak kapısını açmaya çalışırken görmüş. Hemen sinmiş bir köşeye seyretmiş. Karga ağzındaki tahtayı aralık kapıya sıkıştırıp bir kaldıraç gibi kullanmıyor mu? Neşe'nin ağzı, hayretten bir karış açık kalmış. gün de bahçede en sevdiği ağaca, iğde ağacına bakıyormuş. Aydınlık bir bahar günüymüş. İğdenin kokusu insanı mest ediyormuş. O da ne! Ağacın dibinde bir tekir kedicik, ağacın dalındaki kargalara sinsi sinsi yaklaşmaktaymış. Aklı sıra gizlice yaklaşıp kargaları yakalayacak. Kargalar dönüp bakmamışlar bile. Kendi aralarında Gak guk! etmeye devam etmişler. Kedi yaklaşmış yaklaşmış. Birden ok gibi fırlamış. Kargalar sanki kahkaha atar gibi o anda havalanmışlar. Tekirin pençeleri boşluğu tırmalamış. İstediğine ulaşamayınca sanki hiçbir şey olmamış gibi patilerini yalamış. Kargalar bu durumu görmezden gelir mi? Gelmemişler zaten. Kedinin tepesinden, arkasından, önünden, sağından, solundan dalışlar yapmışlar. Biri mesela bir yerden dalmış, kedi tam kendini koruyacakken, diğeri ters taraftan dalışa geçmiş. Dakikalarca bu durum sürmüş. Kedicik çareyi iğde ağacının en sık dallı yerine sığınmakta bulmuş. Neşe, ilk defa kargalara kızmış. Onlara taş atmış. Babası görse çok kızarmış bu işe. Ama ne yapsın, kediciği korumak istemiş. Evet başlangıçta kedinin de niyeti kötüymüş fakat şimdi zayıf durumda olan tekirciğin kendisiymiş. O yüzden birkaç taş fırlatmış kargalara. Bu sefer kargalar Neşe'ye doğru dalış yapmışlar. Neşe kaçmaya başlamış. Bir sağdan bir soldan geliyorlarmış. Küçük kızın ayağı takılmış. Düşmüş! Dizi sıyrılmış. Korkudan kıpkırmızı olmuş. Başlamış ağlamaya. O ağlaya dursun kargalar konmuş iki yanına. Bakmışlar tuhaf tuhaf. Neşe, Anladım! Eğleniyorsunuz benimle! diyerek dudaklarını büzmüş. Neşe, Olur mu öyle şey! diye çıkışmış. Neşe şaşkınlık içinde, Hiçbir şey anlamıyorum dediklerinizden! demiş yüzünü ekşiterek. Kargalar koro halinde, Akşama babana sor o zaman! demişler. Ve uçup gitmişler. Neşe kala kalmış. Öyle meraklanmış ki eczanede dizine pansuman yapılırken ağlamamış bile. Bir an önce akşam olmasını ve babasının gelmesini dilemiş. Tabiki de akşam olmuş. Neşe'nin babası gelmiş. Neşe olayı anlatmış. Sorusunu sormuş. Babası da kızını dizine oturtup kargaların nasıl haklı olabileceğini ayrıntılarıyla anlatmış. Neşe babasının ve kendinin önceden bir karga olabileceğine gerçekten inanmış. Sadece karga değil her şey olabileceğine inanmış. Gece uykuya dalarken bir karga olmuş bir serçe, bir baykuş olmuş bir çaylak, bir kedi olmuş bir iğde ağacı, bir su olmuş bir toprak... Sonunda her şey ama her şey yani bütün bir evrenin ta kendisi olabileceğini anlamış. Eğer Neşe koskoca bir evrense şu küçücük yatağa nasıl sığdığına şaşırarak uykuya dalmış. Her zaman ki gibi ama bu sefer büyüklükleri değişik üç elma düşmüş gökten. Ee! Üçü de evrenin başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Karlar-Kralicesi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer berber iken pireler tellal iken, Çok eski zamanlar , uzak diyarlarda, büyük bir kentte iki küçük çocuk yaşarmış. Çok iyi arkadaş olan bu çocuklar, birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerda'ymış. Birbirleriyle oynar, hiç ayrılmazlarmış. - \" Çocuklar gelin bugün size yeni bir masal anlatayım. \" demiş. Çocuklar büyükannenin yanına koşup, masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan, bembeyaz örtüsüyle ünlü karlar kraliçesi'nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler ve sonra da sonra yatıp uyumuşlar. -\"Çok üşümüşsün gel yanıma otur\" demiş. Kay, Karlar Kraliçesi'nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılınca, üşümesi geçivermiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Karlar kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay'ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş. - \"Ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda'yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Gerda'ya yiyeceklerden vermiş. Yemekleri bitince birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda'yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride geyikler, güvercinler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda'ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış. - \" Güvercinler, Kay'ı Karlar Kraliçesi'nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar\" demiş. Bu iki küçük kız geyikleri kızağa bağlamışlar, yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımcı olduğu için teşekkür etmiş. Vedalaşmışlar ve Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış.Gerda günlerce yol gitmiş. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği yerlere varmış. Burada lapa lapa kar yağıyormuş. Geyikler biraz daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi'nin şatosuna geldiklerini anlamış. Şatodan içeriye girmiş. Şatonun içi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay'a sesleniyormuş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka hiç ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açıp içeriye bakınca odanın ortasında Kay'ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş. -\"Gerda, seni gördüğüme çok sevindim\" demiş. Gerda da Kay'ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, karlar kraliçesi'nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş. Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler. Buradan uzaklaşıp evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu macerayı ikisi de unutamamış bir daha evlerinden fazla uzaklaşmamışlar ve sadece büyükannenin masallarını dinlemişler. Gökten üç elma düşmüş biri masalın yazarının başına biri okuyanın ve biride masalı dinleyen güzel çocuğun başına..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kasagi-Masali.html", "text": "Kardeşimle ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul'a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan'la artık Dadaruh'un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh'la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı... tık... tıkı... tık... tıpkı bir saat gibi... yerimde duramaz, Ben de yapacağım! diye tuttururdum. O vakit Dadaruh, beni Tosun'un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir, Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım. Eğilirdim, uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi. Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim. At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun'un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, Höyt.. diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan'la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh'un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul'dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun'un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu. Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul'dan gelen, üstelik Dadaruh'un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım. Soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh, Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan, Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi. Eğer yalan söylersen seni döverim! Hasan, Dadaruh'un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak, Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkarda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü Utanmaz yalancı diye yüzüne bir tokat indirdi. Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin'le otursun! diye haykırdı. Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, O yalancı derdi babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın? derdi. Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul'a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan'a ahır hala yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. Kuşpalazı dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu. Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu. Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin'in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan'ın hayali gözümün önüne geliyor İftiracı! İftiracı! diye karşımda ağlıyordu. Ben Hasan'ın yanına gideceğim, dedim. Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim. Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin'e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı. Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kati-Yurekli-Zengin-Masali.html", "text": "Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstümçiçekleri, menekşeler, sünbüller birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış. İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş. İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güleryüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış. Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiçkimseden hoşlanmadığı için hiçkimse de ondan hoşlanmazmış. - Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar. - Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş. - Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş. - Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim! - Ben fakirim, hiç gülmesem niye gülmüyorsun diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde! Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış. - Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz. - Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiçkimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin. - Hakkınızı helal edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim. Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaval-Calan-Tilki-Masali.html", "text": "Ormanın birinde, kaval çalan bir tilki varmış. Diğer tilkilerin aksine, kimseyi aldatmaz, hile ile uğraşmazmış. Tüm tilkilerden utanırmış ve onları tanımazmış. Fakat bu duruma aldırmaz ve çaldığı kaval sayesinde karnını doyururmuş. Ormanlar kralı aslandan sonra ormanın en bilinen, tanıdık ve sevilen yüzüymüş. O kadar ünlüymüş ki aslanı bile geçmiş namı. Ormanlar kralı bunu duyar da içine sindirebilir mi? Hemen huzuruna çağırmış tilkiyi. Tüm orman halkını da toplamış. Aslan, tilkiyi orman halkının önünde öldüremeyeceğini bildiği için onu sadece sorguya çekmiş. Sorularıyla tilkiyi bıktırmaya çalışmış. \"Sen benim hakkımda 'Ormanlar kralından daha çok tanınıyorum, benim kral olmam gerek' demişsin. Ne demek oluyor bu?\" diye sinirli bir şekilde sormuş. Tilki o dakika tilki olduğunu hatırlamış ve bunun bir oyun olduğunu düşünmüş. Kellesinin uçmaması için de kafasında bir çözüm üretmeye çalışmış. - Söylediklerin gururumu okşadı. Tabi ki ne sen, ne fil, ne kaplan, ne de ormandaki diğer hayvanlar bana üstün gelebilir. Kaplan ve fil bu duruma oldukça bozulmuşlar. Aslana diş bilemeye başlamışlar. Aslan, güç gösterisinde bulunmak için her iki hayvanı da ormanın ortasındaki boş alanda düelloya davet etmiş. Tüm orman halkı hem şaşkınlık hem de merak içindeymiş. Aslanın gururuna yenik düşeceğini bilerek böyle konuşan tilki ordan hemen sıvışmış. Derken aslan, her iki güçlü hayvanla aynı anda düelloya başlamış. Ama kaplanın pençelerine ve filin gücüne daha fazla dayanamayan aslan maalesef yere yıkılmış. Ormanların kralının krallığı burada biterken, kavalıyla ünlenen tilkinin de, tilki olduğu vakit başlamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaval-Cicegi-Masali.html", "text": "Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla baş başa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık. Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir danstır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak. Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş. Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış. \"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?\" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek. Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya bir şey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur ya, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş. İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken \"cup\" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş. Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden. Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir o yana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga. Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde... Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla... Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını... Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, \"Ben de hazırım\" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden... - Ümitsiz bir aşk o zaman seninki. - Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek. - Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor. - Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel. - Doğa katıksız olunca çok güzeldir. - Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı. - Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi. - Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi. - Evet. \"İşte doğanın aşkı\" diyoruz sen gelirken. - Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine... ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte. Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga... Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmasine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde... Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla... Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış. Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken... Balıkçı omuzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sessizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı oltanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sessizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye. Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış... Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş, \"Belki küçük balık duyar da çıkar\" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın, \"Korkma ben buradayım\" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma... Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. \"Belki, duymadı geldiğimi\" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini... Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Akşam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış. Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında... Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana... Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran. İnsanlar bu çiçeğe \"Kaval Çiçeği\" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye... Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size her şeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybedersiniz? Çok. Belki de her şeyinizi... Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz? Her şeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir. Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaybolan-Dinozorlar-Masali.html", "text": "Sevgili çocuklar, bu masal, dinozorların dünya üzerinden kaybolup, ağaçların yaprakları arasında nasıl yaşadıklarının masalıdır. Bundan binlerce yıl önce, dünyanın uzak bir köşesinde, içinde; arslanların, kaplanların, zürafaların, fillerin, papağanların kısaca tüm hayvanların yaşadığı çok büyük bir orman varmış. Orman, öylesine büyük, öylesine güzelmiş ki; yüksekliği yüzlerce metreleri bulan ulu ağaçlar, göz alabildiğine uzanan pırıl pırıl akarsular, ormanın sesine ayrı bir güzellik katan gürül gürül akan şelaleler ve bu güzelliklere alkış tutan binbir çeşit bitkiler ve çiçeklerle tıpkı cennetten bir köşeyi andırıyormuş. Bu muhteşem ormanın kralı da arslanmış. Arslan, ülkesini ve halkını çok seven, adil ve akıllı bir hükümdarmış. Tüm orman halkı bu güzel ormanda, kardeşçe ve mutluluk içinde yaşayıp gidiyormuş. Bu mutlu ormanın, mutlu sakinlerinden biri de ateş böceğiymiş. O da diğer hayvanlar gibi iyi kalpliymiş ama tek kusuru biraz ihmalci olmasıymış. Günlerden bir gün, ateş böceği, ormanın en güzel yerlerini gezmeye çıkmış. Neşe ve sevinçle ormanda biraz uçmuş, biraz yürümüş, doya doya oyunlar oynamış. Öğle vakti olup, acıktığını hissedince, bir ateş yakmış. Yemeğini pişirip, güzelce karnını doyurmuş. Küçücük bir ateş böceğinin yemeği ne kadar olur ki; tabii ki küçücük bir ot parçasından ibaretmiş. Karnı doyan ateş böceğini bir ağırlık basmış, gözlerinden uyku akmaya başlamış. Ama bu arada yemek pişirmek için yakhğı ateş hala yanıyormuş. \"Nasıl olsa küçücük bir ateş, uyanınca söndürürüm.\" diye tembellik etmiş ve derin bir uykuya dalmış. Ateş böceği, uykusunun en ağır yerinde birden sıçrayıvermiş; birde bakmış ki, söndürmediği küçücük ateş etrafa yayılmış, elbisesini tutuşturmuş. Güç bela kendini yakındaki dereye atarak yanmaktan son anda kurtulabilmiş. Bu arada alevler tüm ormanı sarmaya başlamış. Ateş böceği telaş ve pişmanlıkla, ormanlar kralı arsIana haber vermeye koşmuş. Ama o, haberi ulaştırıncaya kadar yangın ormanın her tarafını sarmış. Ormanda yaşayan hayvanların evleri bir bir yanıp kül olmuş. Tüm hayvanlar sağa sola kaçışmaya başlamış. Kral arslan, tüm halkıyla birlikte, yangını söndürmek için var gücüyle çalışıyormuş. Filler hortumlarıyla, dinozorlar ağızlarıyla, herkes gücünün yettiği kadar su ve toprak alarak büyük yangını söndürmeye çalışmışlar. Gece gündüz çalışmalarına rağmen, yangını ancak bir yıl sonra söndürebilmişler. Ucu bucağı gözükmeyen koskoca ormandan, geriye sadece kül ve kuru topraktan başka birşey kalmamış. Sadece küçücük bir alanı yanmaktan kurtarabilmişler. Ama bu küçücük yerde hepsinin yaşamasına imkan yokmuş. Kral arslan, tüm halkını olağanüstü toplantıya çağırmış. Ateş böceği çok pişmanmış ve utancından kimsenin yüzüne bakamıyormuş. \"Peki ne yapacağız saygıdeğer kralım?\" diye sormuş fil. Zürafanın bu sözleri üzerine, ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamış, kimseden çıt çıkmıyormuş. Çünkü zürafanın dedikleri doğruymuş. Uzun süren sessizliği dinozor bozmuş. Herkes dinozora dönüp, söyleyeceklerini merakla beklemeye başlamış. Dinozor: \"Saygı değer kralımız çok haklı. Biz kendi topraklarımızı koruyamadık. Emanete hıyanet ettik. Bu emaneti yerine getirmek boynumuzun borcu. Zürafa kardeşim de çok haklı. Burası, bizi ancak bir yıl besleyebilir. Bu şekilde birlikte kalırsak, bir yıl sonra yeni bir orman yeşertemeden hepimiz ölmüş oluruz. Ama ben, bu sorunun çözümünü buldum.\" demiş. Bütün hayvanlar daha da meraklı bir şekilde dinozoru dinlemeye devam etmişler: \"İçinizdeki en iri cüsseli hayvanlar bizleriz. Şayet biz buradan ayrılırsak, burası size en az otuz yıl yeter. Böylece hem canımızı kurtarır hem de ormanımızı geri getirebiliriz.\" demiş. Arslan: \"Sizin yeşillik ve suya hepimizden daha fazla ihtiyacı var. Kurak yerlerde yaşamanız mümkün değil. Bu öneriyi asla kabul edemem.\" demiş. Bu arada bütün hayvanlar kral arslana: \"Hayır! Biz gidelim\", \"Olmaz! biz gidelim!\" diye yalvarmaya başlamışlar. Utancından arkadaşlarının yüzüne bakamayan ateş böceği ağlayarak; \"Arkadaşlar! Bu benim suçum. Siz bu hallere benim yüzünden düştünüz. Gitmesi gereken biri varsa o da benim.\" diye ısrarla diretmiş. Dinozor tekrar arkadaşlarına dönüp: \"Sevgili dostlarım. Hepinizin ne kadar vefalı olduğunu biliyorum. Lakin gitmesi en doğru olan hayvan biziz. Şayet bizim ölümümüz, tüm hayvanların ve ormanın kurtuluşuna neden olacaksa, seve seve ölmeye hazırız. Ama, sizlerden birinin gitmesi soruna çözüm değil. Bilakis buralardan giderseniz hem siz öleceksiniz hem de orman geri gelmeyecek. Kararım kesindir.\" diye kestirip atmış. \"Dinozor kardeşimin söylediğinin doğru olduğunu üzülerek ve istemeyerek kabul ettik ve kendisinin bu fedakarlığı yapmasına içimiz sızlayarak evet dedik.\" demişler. Tüm hayvanlar ağlaşmaya başlamış. Ateş böceği: \"Sayın kralım, izin verin ben de onlarla gideyim.\" diye yalvarmış. Arslan: \"Suçunun bağışlanmasını istiyorsan, herkesten daha fazla ağaç dikmeklisin. Burada kalıp bizlerle mücadele etmen daha doğru.\" deyince, Ateş böceği çaresiz, boyun büküp emri kabul etmiş. Dinozor ailesi tüm dostları ve arkadaşlarıyla hüzünlü bir şekilde vedalaşmış. Hepsinin gözleri yaşlı, yürekleri burukmuş. Aradan üç gün geçmesine rağmen, tüm orman halkı hala yastaymış. Onların yokluğuna bir türlü alışamamışlar. Kral arslan: \"Ağlamak ve dövünmek onları geri getirmez. Onları ve ormanı diriltmek istiyorsanız, bugünden tez herkes ağaç dikmeye başlasın.\" diye emretmiş. Tüm orman halkı el birliğiyle yememiş içmemiş, her gün ağaç dikmeye başlamış. Öyle ki; binlerce hayvan her gün on binlerce ağaç dikiyormuş. En çok ağacı ateş böceği dikmiş. Onlar yeni bir ağaç dikerken, daha önce diktikleri ağaçlar da günden güne büyüyormuş. Sonunda yaşadıkları küçücük yerin sınırları genişlemiş genişlemiş. Aradan tam otuz yıl geçmiş. Ormanları o kadar genişlemiş ki, eski yaşadıkları ormanın tam iki katı büyüklüğüne ulaşmış. Bu arada, kurak topraklarda yaşayan dinozorlar da, son nefeslerini verinceye kadar milyonlarca ağaç dikmişler. İşte sevgili çocuklar, dinozorlar böyle fedakarlık yaparak yeryüzünden kayboldular ama onları büyük ormanlardaki ağaçların yaprakları arısında hala görebilirsiniz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kaybolan-Hazineler--Masali.html", "text": "Sevgili aynacık gecelerden bir gece o güzel masallarından birisini seçerek padişah kızının yanına gelmiş: Ey padişah kızı, bu gece sana uzun bir masal anlatacağım. İyi dinle. Gözlerini hemencecik uykuya teslim etme. Uzun zaman önce; belki bin yıl, belki iki-bin yıl önce bir padişah varmış. Bu padişah çok uzak memleketlerin birisinde yaşıyormuş. Bu ülke öyle uzakmış ki, oraya varmak için yüz tane dağ, elli tane ova, beş-yüz tane de ırmak geçmek gerekiyormuş. İşte ben sana bu ülkede geçen bir olayı anlatacağım bu gece. Birgün ülkenin padişahı veziri ile beraber şehri dolaşmaya çıkmış. Herkes kendi işiyle ilgileniyor, bir koşturmacadır devam ediyormuş. Her sabah olduğu gibi bu sabah da dükkanlar bir bir açılmış. Padişah, halkının böylesine çalışkan olmasından büyük bir memnunluk duyuyormuş. Yürürken karşılarına bir demirci dükkanı çıkmış. Demirci, ikidebir örsün başına geliyor ve ağlıyormuş. Öyle bir ağlıyormuş ki, görenin merak etmemesi mümkün değilmiş. Bütün gün bunu yaptığı için hiç müşterisi kalmamış zavallı adamın. Çünkü ağlamaktan iş yapamıyormuş. Tabii ki durumu gören padişah da meraklanmış. - Çok garip, demiş içinden. Ne ola ki bu adamın derdi? Bilebilsek de bir yardımımız dokunsa. - Tez öğrenin bu adamın derdini, bana haber verin. Yürümeye devam etmişler. O sokak senin, bu sokak benim dolaşıyorlarmış. Padişah halkının durumunu merak ettiği için her şeyi inceliyormuş. - Bu adam neden böyle yapmaktadır öğrenesin, demiş. - Şu devletin padişahıyım. Bu insanların bir derdi olmalı ki böyle garip davranıyorlar. Ve ben bütün bunlardan habersizim. Kimbilir daha kaç kişi böyle acı çekiyor. - Bu dilencinin de derdini dinleyin, demiş. Hepsinin başına ne geldiğini tez öğrenmek isterim. Padişah ile vezir saraya dönmüşler. Fakat padişah huzursuz, bütün gördüklerinden şaşkına dönmüş. - Birgün dükkanımın önünden tavuk satan bir adam geçiyordu. Onu hemen durdurup iki tane tavuk satın aldım. Çırağımla bu tavukları eve gönderdim. Çırağa, Hemen ikisini de pişirsinler. Birini kendileri yesin, diğerini de bana göndersinler. İşim çok. Bütün gece çalışabilirim. dedim. Akşam vakti çırak tavuğu getirdi bana. Öyle acıkmışım ki, ocağın başına soframı kurdum. Oturdum bir güzel tavuğu yemeye başladım. O sırada örsün yanında bir kedi ortaya çıktı. Nereden geldiğini görmemiştim. Yediğim tavuktan istediği açıktı. Miyavlayıp duruyordu. Fakat ne kadar yalvardıysa tek bir lokma dahi vermedim kediye. Tavuğun bir budu bir de kanadı kalmıştı geriye. Tam kanadı yiyecekken kedi konuşmaya başladı: Bana o kanadı verirsen, karşılığında sana yüz tane altın veririm. Kedinin konuşması beni şaşırtmıştı, ama onu dinlemedim. Kanadı da afiyetle yedim. Tavuğun budunu elime almıştım ki, kedi yine konuşmaya başladı: Budu yeme. Bana ver. Buna karşılık sana bir hazine veririm. Ben kediyi kovaladım. Ve budu da bir güzel yedim. Budu tam bitirmiştim ki kedinin birden ortadan kaybolduğunu farkettim. Nereye gitmişti anlamadım. Fakat kedinin bulunduğu yerde bir parıltı vardı. Yaklaştım, bir de ne göreyim. Bir delik ve bu delikten bir hazine görünüyor. Elimi uzattım. Ama elimi her uzatışımda hazine kayboldu. Çıldıracaktım. Uzaklaşıyordum, hazine ortaya çıkıyordu. Yaklaşıyordum, kayboluyordu. Bunun için o günden beri örse yaklaşıp yaklaşıp ağlıyorum. - Bir sabah meyveleri toplamak için bahçeye girdim. Elma ağacının başına çıkmış bir bir meyveleri topluyordum. Bu sırada tam karşımda duran çok güzel bir kuş gözüme çarptı. Daha önce böylesine güzel bir kuşu hiç görmemiştim. Kuşu yakalamak için elimi uzattım, fakat o daha hızlı davrandı ve beni yakaladığı gibi havalandı. Bir süre uçtuktan sonra kocaman bir gül bahçesine indik. Daha önce bu kadar güzel bir gül bahçesi de görmemiştim. Güller öyle güzel açmıştı ki, o renkte güllerin varlığını bile bilmiyordum. Akılım başımdan uçtu gitti. Bahçede deli-divane gezinirken bir ihtiyar çıktı karşıma. Beraberce bir köşeye oturduk. Benimle konuşmaya başladı: O kuşu sana ben gönderdim. Seni alıp getirmesini ben istedim ondan. Seni oğlum olarak seçtim. Bunları söyledikten sonra bahçenin ortasında bulunan muhteşem bir saraya gittik. Sarayda bir hazinesi vardı ve bu hazineyi bana gösterdi. Bu kadar çeşit mücevheri bir arada görmek benim için sadece rüyalarda mümkün olabilirdi. İhtiyar bana; Yaşlandım, yakında öleceğim. Oğlum olmayı kabul edersen bütün bu gördüklerin senin olacak. dedi. Teklifi sevinçle kabul ettim tabii ki. İhtiyar adam bir ara dışarıya çıktı. Ben de onun gidişinden faydalanmak istedim ve bir yüzüğü cebime attım. Adam geri geldiğinde yüzündeki ifade değişmişti. Kuşu çağırdı, Bu adamı nereden getirdiysen oraya götür. Ben böyle bir evlat istemiyorum. dedi. Kuş beni yakaladığı gibi elma ağacının başına getirdi. Şimdi aşağıda olduğum zaman kuşu aynı yerde görüyorum. Hemen ağaca tırmanıyorum. Fakat kuş kaybolmuş oluyor. Ağlayarak tekrar iniyorum. - Ben sapasağlam bir insandım. Gözlerim görüyordu. Bir işim vardı. Mutluydum. Yetmiş tane atım vardı benim. Onlarla yük taşırdım. İşim iyiydi. Kimseye muhtaç değildim. Fakat açgözlülüğüm yüzünden her şeyimi kaybettim. Birgün bir tüccar atlarımı kiraladı. Bütün yükü güzelce yerleştirdik ve beraber yola çıktık. Konuşa konuşa yolumuza devam ediyorduk. Bir ara adam yükün tamamının altın olduğunu söyleyiverdi. Bir anda aklıma olmadık kötülükler gelmeye başladı. Zengin olabilirdim. İçimdeki ses tüccarı öldürmemi söyleyip duruyordu. Issız bir yerden geçiyorduk. Ben atları durdurdum. Tüccar karşı çıktı: İşim çok acele, durmadan devam etmeliyiz. Fakat ben onu dinlemiyordum. Seni öldüreceğim ve bütün altınlar benim olacak. diyordum adama. Adam altınların yarısını teklif etti, ama kabul etmedim. İlle de hepsi olacak diye tutturmuştum. Hem adamı bırakırsam beni şikayet etmesinden korkuyordum. Öldürmeliydim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bu kadar kötü kalpli olduğumu ben de bilmiyordum. Meğer öyleymiş. Demek ki para, insanı bu kadar değiştirebiliyormuş. Tam elimdeki bıçağı saplayacaktım ki, adam beni durdurdu. Dur dedi. Bende bir sürme var. Göze sürüldüğü zaman toprak altında ne kadar hazine varsa hepsi görülüyor. Bıçağı çektim. Sür de görelim, dedim. Keşke demeseydim. Sürmeyi cebinden çıkardı ve tek gözüme sürdü. Gerçekten de dediği doğruydu. Toprak altındaki hazineleri görebiliyordum. Bu sefer de öteki gözüme sürmesini istedim. Olmaz dedi. Eğer iki gözüne sürersem kör olursun ve bir daha hiçbir şey göremezsin. İnanmadım. Diğer gözüme de sürme çektirdim. Ve bir anda her taraf karardı. Artık hiçbir şey görmüyordum. Tüccar atlarımı da alarak kaçtı. Yaptıklarımın cezasını enseme tokat attırarak ödemeye çalışıyorum. Akılsızlığıma yanıyorum."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kayip-Balik-Nemo-Masali.html", "text": "Nemo bir palyaço balığıydı. Çok ama çok meraklı olan Nemo okyanusta keşfe çıkmayı çok istiyordu. Fakat babası Marlin, Nemo'nun tek başına böyle tehlikeli bir gezinti yapmasını istemiyordu. Okyanus bazen çok tehlikeli olabiliyordu. Babasının onu uyarmasına rağmen Nemo bir gün babasından izinsiz okyanusta bir gemiye yaklaştı. Birden arkasında bir dalgıç göründü ve Nemo'yu yakaladı. Marlin olanları gördü. Hemen Nemo'yu yakalayan dalgıçın bulunduğu teknenin yanına doğru gitmeye çalıştı Ancak tekne çoktan hareket etmiş ve uzaklaşmıştı. Marlin umutsuzdu ancak Nemo'nun peşinden gitmeye ve onu bulmaya kararlıydı. Oğlunu bulmak için yola çıkan Marlin yolda unutkan balık Dori ile karşılaştı. Dori ona oğlu Nemo'yu bulmak için yardım edeceğine dair söz verdi. Biraz zaman geçtikten sonra Marlin, Nemo'yu yakalayan dalgıçın deniz gözlüğünü buldu. Dalgıç tekneye çıkarken deniz gözlüğünü düşürmüştü. Okyanustan çok uzakta olan Nemo, kendini bir diş hekiminin akvaryumunda bulmuştu. Orada yeni arkadaşları ile tanıştı. Nemo kötü haberi duymuştu. Diş hekiminin küçük çirkin yeğenine doğum günü hediyesi olacaktı. Şu balıkların ödünü patlatan kıza. yazıları okumaya çalışıyordu. Pe şörmın kırkiki valabi yolu sidney diyerek çözdü doğru adresi. Marlin ve Dori bu adrese nasıl gidecekleri etrafta gördükleri herkese sormaya başladı. Küçük bir balık sürüsü kocaman bir ok şeklini alarak Dori ve Marlin'e Sidney yolunu gösterdiler. Sidneye doğru ilerleyene Marlin ve Dori'yi yolda büyük bir balina yuttu. Belli bir müddet sonra balina homurdandı ve hıçkırdı ve sonrada boğazındaki suyu boşalttı. Marlin ve Dori Sidney köprüsünün ortasına fırlamıştı. Çok şaşırmışlardı. Nemo'ya gelince oda bulunduğu akvaryumdan kaçmak için yollar arıyordu. En sonunda lavaboya atılmak için ölü numarası yaptı ve su borusundan yüzerek okyanusa ulaştı. Marlin ve Dori çok çabaladılar her yerde Nemo'yu sordular. Ama kimseden cevap alamadılar. En sonunda bir Pelikan, Nemo'yu gördüğünü ancak bir diş doktorunun akvaryumunda olduğunu söyledi. Ancak onun ölü olduğunu söyledi. Çünkü Pelikan, Nemo'yu tam akvaryumdan kurtulmak için ölü numarası yaptığı sırada görmüştü. Marlin ve Dori, Nemo'yu artık kaybettiklerini düşündükleri bir anda okyanusta karşılarında gördüler. Seni çok seviyorum baba, diye mırıldandı. Bu macerada bir çok şey öğrendim söz veriyorum. Bir daha asla sana karşı gelmeyeceğim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keci-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir başmış bir sonmuş, bir karmış bir donmuş, bir arıymış bir darıymış, bir reçelmiş bir balmış... Denizden karaya ayak basıp da yokuş yollar geçip de yükseğe en yükseğe çıkıldıkta hava başka, ruh başkaymış. İşte orda, Kaz Dağları'nın yükseklerinde, birer orman mühendisi olan anne babasıyla Şahin diye bir oğlan çocuğu yaşarmış. Serin ve temiz rüzgarlarda uçurtma uçurur, çam ve meşe kokularıyla kendinden geçer, önünden akıp giden suda kağıt gemiler yüzdürür, sincapları fıstıkla palamutla besler; büyüyünce babası gibi olmak istermiş. Çünkü babası her şeyi bilirmiş. Annesi de bilirmiş ama babası yüksek ağaçlara tırmanmayı, uçurumlardan iple sarkmayı hatta keçiler gibi ortasından ırmak geçen kayaların birinden diğerine atlamayı da bilirmiş. Gerçi Şahin de ağaçlara tırmanırmış. Babasıyla birlikte uçurumlardan iple inermiş inmesine de bir tek kayadan kayaya atlayamıyormuş işte. Ahh! Çünkü korkuyormuş. Çünü kayaların arası çok açıkmış. Çünkü iki kayanın arasındaki ırmak deli deli, köpük köpük akıyormuş. Ayrıca korkmasa, atlamak istese bile babası atlamasına izin vermezmiş ki. Fakat gel gör meraklı çocuğun aklında, ortasından ırmak geçen kayaların birinden diğerine atlamak varmış hep. Atlayamadığı için o kadar çok üzülmüş, bu işi o kadar çok dert edinmiş ki, kayadan kayaya atlamak gündüz düşlerine gece rüyalarına girmeye başlamış. Düşünde ve de rüyasında kendini iki kayanın arasında uçarken görüyormuş. Hop! Diye bir çırpıda burdan oraya atlayıveriyormuş. Bir oraya bir buraya atlayıp duruyor, kendini dünyanın en mutlu insanı gibi hissediyormuş. Değil mi ya? masalsitesi.com Bir insan kayadan kayaya atlayabildikten sonra daha ne istesin? Bunu başarabilen kişi bir keçi kadar çeviktir bir kere. Üstelik bir keçi kadar özgürdür de. Sözcüğü sözcüğüne böyle düşünmüyormuş Şahincik ama tam böyle hissediyormuş. Ne ki düşler ve rüyalar çok uzun sürmüyormuş. Uyanınca gene gerçekler onu mutsuz ediyormuş. kısmış. Derin bir soluk almış. Düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş... Sonunda oğlunun tam önüne tebeşirle bir çizgi çizmiş. Sonra dört adım öteye bir çizgi daha çizmiş. Benim karlar kadar ak, güneş kadar sıcak oğlum! Önündeki çizgiden öbürüne atla bakalım. Hadi! demiş. Şahincik, Ne var ki bunda. deyip atlamış. Fakat sol ayağının topuğu çizgiye denk geldiği için tebeşirlenmiş. Olmadı. demiş annesi tebeşirlenen topuğunu göstererek. Şahin hırslanmış. Gene atlamış. Gene topuğu tebeşirlenmiş. Daha çok hırslanmış. Gene atlamış, gene atlamış... Altıncı atlayışında başarmış. Annesine dönüp, Atladım işte! Yaptım. demiş. Annesi, Bir kere değil hep yapmalısın! demiş. Hırslı çocuk tekrar tekrar denemiş. Bazen başarılı oluyor bazen olamıyormuş. Annesi oğlunu bir ay boyunca böyle çalıştırmış. Bir ay sonra iki çizginin arasını çeyrek adım uzatmış. Böyle böyle her ay çeyrek adım çizgilerin arasını açmış. Babası da bu antrenmanları desteklemiş. Oğlunu yüreklendirmiş. Ailecek iki çizgi arasında sıçrayıp durmuşlar. Aradan yıllar geçmiş. Ve inanır mısınız bilmem ama, işe dört adımla başlayan Şahin ilk gençlik yıllarına vardığında on hatta on beş adım uzağa atlayabiliyormuş. Babası bile bu kadar uzağa atlayamazmış oysa. Şahin her gün neredeyse hiç aksatmadan çalışmasının ödülünü almış. Çok güçlü, cesur ve çevik bir delikanlı olmuş. Ayrıca keçiler kadar özgürmüş artık. Kendini bir keçiden farksız görüyormuş. En az haftada bir gün sırt çantasını alıp Kaz Dağları'nın en yükseğine İda'ya tırmanıyormuş. Orda en tepedeyken gece boyunca yaktığı kamp ateşinin alevleri içinde çocukluğunu seyrediyormuş tatlı tatlı gülümseyerek. Keçi gibi ince sakalını sıvazlıyormuş, dağ havasını ciğerlerine çekerken. İşte öyle bir gece yukarıda konakladıktan sonra da geri geliyormuş. Sevgili anne ve babasına yükseklerden serin sular, lezzetli mantarlar, ekşi böğürtlenler, dağ çilekleri, kıpkızıl kızılcıklar getiriyormuş. Eee! Anlaşıldı. Şahin ermiş muradına biz çıkalım her yanı dağlarla dolu yurdumuzdaki dağlardan birine. Gökten üç elma düşürelim, -sırf çalışsınlar diye- hımbıl ve tembellerin tepesine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kedi-Kopek-Kavgasi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ormanda ağaç çokmuş. Koca koca çınarlar, kerestelik köknarlar, çamlar, gürgenler, meşeler hep oradaymış. Maymunlar daldan dala atlarken sincaplar fındık toplarmış. Ormanın kendine göre kuralları varmış. Kuralları Aslan koyarmış. Yine bir gün Aslan ormana haber salmış. Telli turna üç gün önce orman halkını dolaşmış. Aslan kendileriyle bir konuyu görüşeceğini bildirmiş. Ayılar koca çınarın dibini süpürüp toplantı yerini düzenlemişler. Gündemi alan yerine oturmuş. Sözcü yerine geçmiş. Yazıcılar hazırlanmış Kral Aslan gelip toplantıyı açmış. Yoklamada anlaşılmış ki deve ortada yok. Git, deveyi bul getir, demiş aslan köpeğe. irkilmiş. Havlayarak kedinin üzerine yürümüş. Birdenbire karşısında köpeği görünce korkmuş kedi. Miyaaaavvv! ...tısss! deyip tortop olmuş. Kafasını yere yatırmış, sırtını kamburlaştırmış, kuyruğunu kıvırmış. Kediyle köpek her nasıl birbirlerini tanımıyorlarmış. Köpek sırtında kamburu, kuyruğunda eğriliği görünce kediyi deve sanmış. -İşte, deveyi getirdim Kral'ım. Demesiyle birlikte orman çınlamış. Tüm hayvanlar katıla katıla gülmüşler. Kediyi gösterip. - O deve değil kedi, demiş. İşte o zaman köpek hayvanların kendisiyle neden dalga geçtiklerini işte o zaman anlamış. Yan yan kediye bakmış. O bile gülüyormuş. Onun yüzünden alay konusu olduğu için kediye çok kızmış. Ben sana gösteririm, demiş içinden. Kediyi hiçbir zaman bağışlamamış. Her zaman karşılaşsa kedi tısss! deyip kaçar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kedi-ile-Tilki-1-Masali.html", "text": "- Fare yakalamakta çok ustasın ama başka ne iş yaparsın ki sen ? demiş. - Ben avcılıkta ve iz sürmede çok ustayım. Mesela avcının önünden kaçmakta benden daha hızlısı yoktur, demiş. - Ben seni dinliyorum, yalnız uzaktan sesler duydum. İki köpek ve bir atlı bu tarafa doğru geliyor. demiş. övmeye, böbürlenmeye devam etmiş. Bakmış kedi yine aynı tedirginlikle sağa sola bakmaya devam ediyor. - Sen beni dinlemiyorsun bu kadarda olmaz. - Evet şu övünüp durduğun yeteneklerini şimdi göster bakalım. Tilki ise çaresiz bir haldeymiş. Kendini büyük görmekle ne kadar büyük yanlış yaptığını anlamış. Masal masal maliki, kuyruğu var on iki, kuyruğunda beni var, kulağında çanı var."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kedi-ve-Ordegin-Dostlugu-1-Masali.html", "text": "Bir gün, ormanın suya yakın bölgesinde yaşayan bir ördek ve bir kedi tanıştılar. İkisi de yalnızdılar ve arkadaşlık etmek için birilerini arıyorlardı. Başlangıçta, birbirlerine alışmakta zorlandılar, çünkü ördek suya dalıp yüzerken, kedi de ağaçlarda tırmanıyordu. Ancak, zamanla ördek ve kedi birbirlerinin farklılıklarını kabul etti ve iyi birer arkadaş oldular. Ördek ve kedi, her gün farklı oyunlar oynayarak birlikte hoş vakit geçirirlerdi. Ördek gölde yüzerken, kedi kıyıda onu izlerdi. Kedi de ağaçlarda tırmanırken, ördek de gölün kenarında onu beklerdi. İkisi de birbirlerine çok bağlıydı ve birlikte eğlenmekten büyük keyif alıyorlardı. kaldı ve suya gitmek için göle doğru uçtu. Ancak, ördek bir süre sonra geri döndüğünde, kedi hiçbir yerde yoktu. Ördek, kedinin nereye gittiğini merak etti, içini bir korku kapladı ve onu aramaya başladı. Ördek, kedinin bol yapraklı bir ağaca tırmanamadığını zor da olsa fark etti ve onu gölün kenarında bekledi. Kedi, biraz zaman geçtikten sonra, ördeği gördü ve ona koşarak sarıldı. İkisi de mutlu bir şekilde kucaklaştı ve arkadaşlıklarının her zaman devam edeceğine karar verdiler. 1. Bölüm Sonu / Devam Edecek... masalsitesi.com için yazılmıştır. Bu masalın ikinci bölümünü buradan Kedi ve Ördeğin Dostluğu 2 okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kedi-ve-Ordegin-Dostlugu-2-Masali.html", "text": "Bu masalın ilk bölümünü buradan Kedi ve Ördeğin Dostluğu 1 okuyabilirsiniz. Sabahın erken saatleriydi, kedi rüyalar aleminde rüyadan rüyaya koşuyordu. Kedi rüyasında parkta yabancı bir ördekle karşılaştı, ördeğin tüylerinin rengini çok beğendi ve onunla da arkadaş olmak istedi. İlk kez gördüğü ördek ise, kedinin pençelerinin keskin olduğunu ve kendisine zarar verebileceğini düşündü. Ancak kedi, ona zarar vermeyeceğini, hatta bir ördek arkadaşının olduğunu söylese de ördek ondan kaçmaya kedi de onu kovalamaya başladı. Kedi heyecanla gözlerini açtığında bunun bir rüya olduğunu anlayınca sevindi. Çünkü o kimseye zarar vermek istemez, herkesle dost olmak isterdi. Kedi, yakın dostu ördeği aramak için parka doğru gitti, parkın ortasındaki havuzda hareketliliği gördü, yaklaştığında arkadaşı ve diğer ördekler havuzda şarkılar söyleyerek yüzüyorlardı. Birbirlerine selam verdiler, kedi ördekle oyunlar oynamak için sabırsızlanıyordu. Zaman geçtikçe kedi ve ördek arasında samimi bir bağ kurulmuştu. suya gömüldü, ördek hemen ona yardım etti ve kıyıya çıkardı. Sırılsıklam olan kedi bu durumdan hiç hoşlanmadı. Parkta birkaç saat geçtikten sonra ormanlık alana doğru gitmeye, yeni yerler keşfetmeye karar verdiler. Epey yol aldıktan sonra çalılıkların arasında bir tilki belirdi. Tilki, ördeği yemek olarak gördü ve ona doğru sinsice yürümeye başladı. Gerilerden gezinerek gelen kedi hemen ördeğin yanına gitti ve onu korumak için tilkiye saldırdı. Ördek kanat çırpıp uçarak kaçmaya çalıştı. Tilki korktu ve kaçtı. Ördek, kendisini koruduğu için kediye minnettar oldu ve kediye sarılarak teşekkür etti. Bir süre sonra, ördek karnının acıktığını hissetti ve yiyecek bulabilmesi için kediden yardım istedi. Kedi hemen harekete geçti ve yol kenarında bulduğu bir balık parçasını ördeğe getirdi. Ancak ördek, balığı yemedi, kendi imkanlarıyla çevreden böceklerle bir süre beslenmeye devam etti. Yolları bir çiftliğin yakınından geçtiğinde başlarına gelebilecek tehlikenin farkında değillerdi. Güle oynaya ilerleken bir kişi hızla ördeği kovalamaya başladı. Bu çiftlik görevlisinden başkası değildi. Belli ki bu kişi kendisine verilen bir görevi yerine getirmek için uğraşıyordu. 2. Bölüm Sonu / Devam Edecek... masalsitesi.com için yazılmıştır. Bu masalın üçüncü bölümünü buradan Kedi ve Ördeğin Dostluğu 3 okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kedi-ve-Ordegin-Dostlugu-3-Masali.html", "text": "Bu masalın ikinci bölümünü buradan Kedi ve Ördeğin Dostluğu 2 okuyabilirsiniz. Çiftlik görevlisi ördeği kovalarken, kedi telaşla arkadaşının yanına koştu. Birlikte hızla peşlerinden gelen çiftlik görevlisinden kaçmaya başladılar. Ördek ve kedi, çiftlik görevlisinin neden böyle davrandığını anlayamadılar. Görevli, ördeği yakalayıp çiftlik sahibine getirmek istiyordu çünkü çiftlik sahibi, akşama gelecek konuklarına organik ördek eti sunmayı planlıyordu. Çiftlik sahibi, göldeki ördeklerinin bahçesine zarar verdiğini ve göldeki balıkları yediğini düşünüyordu. Bu nedenle onları tek tek yok etmeyi planlıyordu. Görevli ani bir hareketle ördeği köşeye sıkıştırdı, kedi her ne kadar arkadaşını kurtarmak istese de başarılı olamadı. Zavallı ördek görevlinin kolları arasında çaresizce çırpınmaya devam ediyordu. Soluk soluğa kalan görevli eve doğru yürüyor, kedi de peşinden öfke ve korkuyla yürüyordu. Git uygun bir yerde kurban et, zaman hızla geçiyor, akşama hazır olsun. Görevli mutfaktan bir bıçak almaya yöneldi, ördeği tek koluyla sıkıştırmış, zor zapt ediyordu. kabusa dönmeye başlamıştı. Oysa ördek ve kedi, sadece oyun oynayarak, birbirleriyle eğlenerek ve dostluklarını pekiştirerek hayatlarını sürdürüyorlardı. Buyrun efendim, bu ördeği yakaladım. Bu ördek bize ait değil, az daha başkasına ait bir ördeği bize yedirecektin. Özür dilerim efendim, hemen bırakayım isterseniz. Yok yok! Biraz daha yakından bakayım. Tam o sırada birkaç adım geride durmakta olan kedi, güçlü bir ses tonuyla konuşarak çiftlik sahibini ikna etmeye çalıştı. Kedi, ördeğin sadece oyun arkadaşı olduğunu ve çiftliğe zarar vermek gibi bir niyeti olmadığını anlatmaya çalıştı. Ayrıca, göldeki balıkları yediğine dair yanlış bir inanış olduğunu ve ördeğin sadece böceklerle beslendiğini açıkladı. Çiftlik sahibi, kedinin anlattıklarını düşünüp ördeğe bakakaldı. Ördek, gözlerinde bir parıltıyla ona baktı ve içten bir şekilde dostluklarını anlattı. Onların gerçekten zarar vermek gibi bir niyetleri olmadığını ve sadece birlikte mutlu bir şekilde yaşamak istediklerini dile getirdi. 3. Bölüm Sonu / Devam Edecek... masalsitesi.com için yazılmıştır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kediler-Masali.html", "text": "- Güzelliğin yorumu bakana göre değişir. Ben seni güzel bulabilirim ama bir başkası seni itici ve sevimsiz bulabilir. - Nasıl baktığına, seni nasıl yorumladığına göre değişir. Sende beklediğini bulabilirse sana yakın olur. Yoksa senden bucak bucak kaçar, istemez seni. - Daha soruların bitmemişti. Sen yumdum gözlerini hemen uyudun. - Hayır uyumuyordum. Seni öyle de dinleyebilirdim. - Beni umursamıyorsun gibi geldi bana. Lütfen bana kızma. Bak ben çok yeniyim. - Onu daha önce sordun ya. - Herkesin onun gibi bakmasını sağlayarak. - O sana hiç bir zaman güzel bakmaz. O sana hep saldırır. O bir köpek. Köpekler kedileri sevmez. - Evet, bize benzeyen hayvanlara insanlar \"Kedi\" derler. - Onların davranışları bizimkinden ayrıdır. Biz de onları sevmeyiz. - O da bizden hoşnut olmadığı için saldırıyor unutma. - Var elbette. Fareleri hiç sevmeyiz. Yakalarsak öldürürüz onları. - Hayır onlar bizi çevrelerinden uzaklaştırırlar. Henüz bizi yakalamayı istemediler. - O zaman, hem fareler, hem de köpekler beni güzel bulmayacaklar. - Fareler için canavar sayılırız. Köpekler için sevimsiz. - Onun için bakana göre güzellik değişiyor. - Şimdi anladın. Başka sorun yoksa ben uyuyacağım. Başka soru sormasını beklemeden büyük kedi, koltuğun kenarındaki yerine çekildi ve uyuklamaya başladı. Küçük kedicik, önce çevresine bakındı sonra küçük adımlarla sessizce oradan uzaklaştı. Küçücüktü daha. Misafir olarak geldiği evi tanımaya çalışıyordu. Gördüğü her şeye dikkatle yaklaşıyor, önce ayağıyla yokluyor, sonra ona sarılıp oynamaya başlıyordu. Küçük olduğu için bazen devrilip yuvarlandığı oluyordu. Şaşkınlığı geçince kendini toplayıp aynı oyunu sürdürüyordu. Çok sevimli, yaramaz bir kedi yavrusuydu. Evin içinde bir aralık görmesin, Merakla kafasını uzatıp içeriye bakıyor, sonra giriveriyordu; kapı aralığından bir başka odaya, bir çiçek vazosuna, masanın üzerindeki meyve tabağının içine... Takla atarak yuvarlandığı, atlarken uzaklığı kestiremediği için yere düştüğü çok oluyordu. Böyle durumlarda hiç ses çıkartmadan çevresine bakınır, bir yolunu bulup yeniden deneme yapmaya çalışır, sonunda başarısızlığını yenerdi. Ona bakanlar, bir koltuktan diğerine atlamak için kaç kez yere düştüğünü izleyebilir, kendi başına öğrenmeye çalıştığını, beceri kazanmak için nasıl uğraştığını görebilirdiler. Onu izleyenlerin yüzünde bir gülümseme, yüreklerinde bir kıpırdanma olurdu. Onu sevgiyle kucaklamak isterdiler. Ama o küçücük yavrucuk çevresindeki ilgiden habersiz, kendi başına debelenerek yaşamı öğrenmeye çalışmaktadır. Belki de çevresindekilerin neden kendine bakıp da güldüklerini hiç anlamadığı için seslere kulak asmamakta, seslerin geldiği yöne \"Ne var?\" der gibi bir bakış atıp oyununa dönmekteydi. Onun çevresini umursamazlığı, ürkmeden oyununu oynamayı sürdürmesi, görülmeye değer bir tabloya benziyordu... - Birden sessizce üzerime geldin. Boş bulundum. Korktum işte. bir tıkırtı geliyordu. Merak ettim. Seni görünce dokundum. Yaşıyor mu? diye baktım. - Evet. Hareket ediyorsun. Hem de konuşuyorsun. Bence yaşıyorsun. - İki hafta oldu. Kimse bana yakınlık göstermedi. Ben de kendi kendime oynuyorum. - Hayır oyun oynamayı çok seviyorum. Hem oynarken öğreniyorum. - Nasıl atlanır? Nasıl yakalanır gibi şeyler. Fare, o zaman bu kedinin hiç fare görmemiş olduğunu anladı. İçi rahatladı. Birden kediyi oyalayarak ölümden kurtulabileceğini düşündü. Kedinin ilgisini çekecek bir biçimde konuşmalıydı. - Sen çok büyüksün. Birden karşıma çıktın. \"Bana zarar verirsin\" diye korktum. - Niye zarar vereyim? Sen bana saldırmayınca ben de sana dokunmam. - O belli olmaz. Sen büyüksün. Birden öfkelenip bana zarar verirsin. - Sen kaçarsın ben seni yakalamaya çalışırım. Bir şey yuvarlanırken, ya da kaçarken tutmak çok hoşuma gidiyor. - Şey, ben öyle ortalıkta dolaşamam. Kimse sevmez beni. Hep köşelerde durup sessizce çevreme bakarım. - Niye sevmesinler? Küçücüksün sen de benim gibi. - Bana ne. Ben seninle oynamak istiyorum. Aldığı darbeyle odanın ortasına değin yuvarlanmış olan fare, toparlanıp hemen doğruldu. Üzerini silkeledi. Yerine kaçmak üzereyken kedi önüne dikiliverdi. Fareyi ön ayaklarının arasına kıstırdı. Fare kendini toplayamadan, küçük kedi yuvarlanmaya başladı. Fareyi istediği oyuna zorla sokmuştu. Yuvarlanırken fare elinden kaçınca, birden çevik bir hareketle dönüyor, kaçmaya çalışan fareyi yakalıyor, arkasında bir pençe savurup onu odanın ortasına fırlatıyordu. Daha fare havada süzülürken, dönüp o yöne koşuyor, zıplayıp onu havada yakalıyor, ön ayakları arasına kıstırıyordu. Sonra yine beraberce yuvarlanmaya başlıyordular. Bu oyundan çok hoşlanmıştı. Arada farenin kendini toparlayıp kaçmaya çalıştığını görüyor, bir ayağıyla üzerine bastırıyor, fareyi denetimi altına alınca, yine odanın ortasına fırlatıp oyununu sürdürüyordu. Farenin çığlıklarını koltuğun üzerinde uyuklamakta olan büyük kedi duydu. Hemen yerinden doğruldu. Bir çırpıda halının üzerindeki yavru kediden kaçmaya çalışan farenin önüne dikildi, beklemeden pençesini indirdi. Eğilip dişlerini geçirince, fare cansız uzandı odanın ortasına. - Ne yaptın? Ben onunla oynuyordum. - O bir fareydi. Fareyle oyun oynanmaz. Hemen yakalayıp öldürmen gerekirdi. - Bana bir zararı yoktu. Ben de ona zarar vermeyeceğimi söylemiştim. - Nasıl olacaktın? Ben onun çığlığına uyandım. Bir yolunu bulup senden kurtulsa, bir daha senin yanına gelmezdi. - Hem korkmuştu hem de canı yanmıştı. Küçük kedi, kendine söylenenleri hareketsiz dinledi. Sonra hiç bir şey olmamış gibi döndü arkasına, halının saçaklarına doğru koştu. Onları ayağıyla iteleyerek oyununa başladı... Büyük kedi ağzında taşıdığı fare ölüsüyle hemen balkona çıktı. Oracıkta yedi fareyi..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Akilli-Oglan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, dağın başında, ormanın yanı başında keloğlanın yaşadığı bir köy varmış. Keloğlan'ın bir tek anacığı, anacığının da bir kel oğlu varmış. Dünyada başka kimseleri olmadığı için de hep birbirlerine destek olurlar, kuru ekmek yeseler bile kimselere belli etmezler, padişahlara layık yemekler yedik diyerek de kötü durumlarından kimseleri haberdar etmezlermiş. Keloğlan hem çok akıllı aynı zamanda çok tembel bir insanmış anası ona bahçeden bir soğan al da gel oğlum dese iki saat düşünür, üç saat hesap yapar ve o soğanı nasıl ayağına getirebilir onu düşünürmüş. Ama sonunda bir yolunu bulurmuş. Fakat annesi de duruma çıldırır dururmuş. Günler böyle akıp giderken, Keloğlan'ın annesi hastalanmış ve bütün işler Keloğlan'a kalmış.O günden sonra, o tembel Keloğlan gitmiş yerine çok çalışkan ve aklı başında bir Keloğlan gelmiş. Annesi yattığı yerden Keloğlan'a emirler yağdırıyor bizimki de oradan oraya koşuyormuş. Keloğlan keleş oğlan her işi beleş oğlan nasıl çalışmak zor geliyor değil mi demiş. iyileştirirse kral onu onu kızı ile evlendirecekmiş demiş. masalsitesi.com Sonra bir çırpı da anlatmış. Güzeller güzeli prenses aylardır ağlayıp duruyormuş ve onu kimseler susturamıyormuş. Kızımı güldüren her kim olursa olsun onu prens yapacağım demiş kral. Bu iş böyle olmayacak başka şeyler yapmak lazım diye hoplayıp zıplamaya başlamış. Öyle hoplayıp zıplayarak evlerinin yakınında bulunan dağın eteklerine kadar gelmiş. Sonra dağın eteklerinde açan çiçekleri toplamış. Bu çiçeklerin özelliği insanları kıkır kıkır güldürmesi olmuş annesinden öğrendiği kadarı ile eğer hepsini bir araya getirirse prensesi güldürebileceğini biliyormuş. Bütün gün topladığı çiçekleri bazı karışımlar ile suladıktan sonra sarayın yolunu tutmuş az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş sarayın kapısına geldiğinde iki takla atıp sırada bekleyenlerin yanında sıraya geçmiş. Akşama doğru sıra kendisine geldiğinde neredeyse yorgunluktan uyuyacak hale gelmiş. onu içeri almışlar. Keloğlan hemen elindeki kağıdın içine sakladığı çiçekleri prensese uzatmış. Prenses çiçekleri eline alır almaz kıkır kıkır gülmeye başlamış.Öyle çok gülüyormuş ki kral. kraliçe ve beraberindeki prenses ile birlikte gülmeye başlamış. Prenses mutluluktan uçuyor gibiyimiş. Keloğlan o gün kurulan bir düğün ile prenses ile evlenmiş. Annesini hasta yatağından almış ve saraya getirmiş. Annesi de kel oğlunun başına kocaman bir öpücük kondurmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Denizden-Babam-Cikti-Masali.html", "text": "Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi, kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda, bayırda gezen, dereden, gölden su içen, işsiz, güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar, kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer, akşama kadar bahçede fare kovalarmış. Keloğlan oltayı almış, denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş, balık nasıl tutulur, öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış, denize atmış. Bir saat beklemiş, sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar, yardıma koşmuş, oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış, adam ayağa kalkmış. Keloğlan: \"Denizden babam çıktı.\" diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış. Balıkçılar: \"Aman Keloğlan, denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart, ye.\" diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Don-Kisota-Karsi-Masali.html", "text": "Bir varmış, iki varmış, üç varmış, beş varmış. Bir Keloğlan varmış. Canı çalışmak istemezmiş, bütün gün evde yan gelip yatarmış. Bir de Don Kişot varmış. Yel değirmenlerine savaş açmış. Nerede bir yel değirmeni görse hücum deyip saldırırmış. Don Kişot'un yolu bir gün Anadolu'ya düşmüş. Anadolu'da çok aramış ama yel değirmeni bulamamış. Köylülerle, kasabalılarla konuşmuş, hayallerini anlatmış. Herkes, ey Don Kişot, senin ilacın Keloğlan'dır. Keloğlan'ı bul, onunla konuş, bize anlattıklarını ona da anlat, sana yol gösterir, demişler. Don Kişot, kim bu Keloğlan, diye sormuş ama her kafadan bir ses çıkmış. Anlatmışlar da anlatmışlar, Keloğlan'ın tanımını yapmışlar. Bir zamanlar padişahın kızıyla evlenmiş, gün gelmiş, padişah olmuş. Kaf Dağı'nın ardından altın kılıcı bulup getirmiş. Cengiz Han'ın hazinesini bulmuş ve daha neler neler... Keloğlan'ın anası evde un eler. Un bitince oğlunu değirmene yollar. Bunun üzerine Keloğlan evde kalan yarım torba buğdayı almış ve değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenin önünde köylüler, yanlarında buğday dolusu çuvallar, sıraya girmişler. Üç, dört çuvalla gelenler bile varmış. Keloğlan elindekini koltuğunun altına kıstırıp usulca sokulmuş ve en arkada durmuş. Sonrada torbasını sıraya sokmuş. \" Yok canım ağalar, bu torba akıncıdır, ordu arkadan gelir. Yirmi arabada iki yüz çuval buğday. Gelen buğdaylar buradakilerden on misli fazla. Siz çuvalınıza sahip çıkın gerisi kolay. \" deyince köylüler yutkunup önlerine dönmüşler. Tanıyanlar Keloğlan'a bakmışlar, ona bir bakış fırlatmışlar. Bakışların bir gence yöneldiğini gören Don Kişot anında durumu kavramış. Günlerdir aradığı, taradığı ama asla saçlarını tarayamayacağı bir kel karşısındaymış. Ayrıca bu kel karşısında eğilip bükülmüyor, dimdik duruyor ve başındaki takkesini çıkarıp selam veriyormuş. Don Kişot olayı beyninin kıvrımlarında değerlendirmiş. \" Beyzadem ve asilzadem Don Kişot. \" Efendim, durun, isterseniz bana vurun ama Keloğlan'a inanmayın \" diye bağırmış ama nafile. Don Kişot gitti, gider. Değirmene saldıran Don Kişot yere yuvarlanmış. Ne oluyor, diyerek dışarı çıkan değirmenciden dayak yemiş. Keloğlan ve Sanço Panza, Don Kişot'un yardımına koşmuşlar. Ona su içirmişler, biraz kendine getirmişler. Sözlerime önem vermeyin diye göz kırpmıştım. Bunlar yel değirmeni değil su değirmeni. Keloğlan'ın dediklerini duyan Don Kişot atına atlamış. Mudanya'dan girmiş, Tekirdağ'dan çıkmış. Peşinden giden Sanço Panza, efendim, lütfen beni bekleyin, diye bağırarak bata çıka Tekirdağ'a ulaşmış. Tekirdağ'da ve pek çok şehirde, kasabada yel değirmeni arayan Don Kişot sonunda ülkesi İspanya'ya ulaşmış. Sanço Panza ile birlikte yel değirmenlerine karşı savaşını sürdürmüş. \" Arkadaşlar, ben hayatımda Don Kişot kadar dolduruşa gelen birine rastlamadım. Adama, yürü, dedim, Marmara Denizi'ni at üstünde geçti. Ağzım açık arkasından bakakaldım. Atla desem uçurumdan atlardı, günahı onun boynuna. Bu adamdan ne köy olur, ne kasaba, aklı başından aşmış, gelmez artık hesaba. Boşuna değil, dünya çapında meşhur olmuş. Bin yıl sonra adı saygıyla anılırmış. Don Kişot dedin durdun, boşver şimdi Don Kişot'u. Ben hep Don Kişot'tan önde hep ilerdeyim. Adım Keloğlan, ne Ahmet ne Feride'yim. Masal kahramanlarının bulunduğu bir büyük serideyim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Balik-Masali.html", "text": "Bir gün Keloğlan odun kesmek için ormanın yolunu tutar. Giderken \"imdaat, beni kurtarın!\" diye bir ses duyar. Sağına bakar soluna bakar kimseyi göremez. Aynı sesi tekrar duyar. Bakınırken bir de ne görsün! Toprağın üstünde bir balık \"imdaat beni kurtarın!\" diye bağırıyor. Meğerse balığı sudan çıkarmışlar. Kendini suya atacak birisi duysun diye bağırıyormuş, Keloğlan balığı suya atar. Keloğlum, keleşoğlum! bir balıktan ne beklenir. Nedir onun içindeki diye merak eder. Açıl susam açıl dersin açılır. Her istediğini verir. Kapan susam kapan deyince kapanır der. Keloğlan anasının yanında bunları söyler ve kocaman bir sofra açılır. Görmediklerini ve yemediklerini yerler. Karınlarını iyice doyururlar. Ana ben bunu komşulara göstereceğim, der. Balık, balık! Senin verdiğin torba birinci gün çalıştı. İkinci gün pıss... der. Ana ana! Bak bana balık bir şans daha tanıdı der. Keloğlan üçüncü torbayı da açar ve içine bakarlar ki bir tokmak. Bu tokmak, vur tokmadığım vur! deyince çalışır. Dur dokmağım dur deyince durur. Balık bu tokmağı hırsızları cezalandırmak için vermişti. Keloğlan tokmağı anlatmak için komşularına gösterir. Vur tokmağım vur deyince tokmak kötü komşunun başına vurmaya başlar. Onu eşek sudan gelinceye kadar döver. Demek bütün sihirli torbalarımı sen çaldın? ha! Der. Hayır ben çalmadım, dedikçe tokmak vurur. Evet ben çaldım, toprağın altına gömdüm. Gider bakarlar ki sofra çürümüş, değirmen paslanmış. Bu sırada tokmak Keloğlan'ın başına da vurmaya başlamış. Keloğlan acısından tokmağı nasıl durduracağını unutmuş. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yer. Sır tutmamanın ve anasının, büyüklerin sözünü dinlemememin cezasını çeker. Evet, sizde büyük sözü dinlemez ve gerekli yerde sır tutmazsanız başarılı olamazsınız."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Dag-Aslani-Masali.html", "text": "\"Oğlum, on koyunumuz var, bari onları götür otlasınlar. Bir işe yara.\" demiş. Bunun üzerine Keloğlan anasının sözünü dinlemiş, koyunları alıp dağa çıkmış. Koyunlar otlarken Keloğlan uyuya kalmış. Koyunlar almış başını gitmiş. Neden sonra Keloğlan uyanmış. Bakmış koyunlar yok, sağa sola koşmuş, koyunları aramış ama boşuna, çaresiz eve dönmüş. \"Keltoroş seni, on koyun güdemezsin, en büyük benim dersin. Koyunları bulmadan eve dönme.\" diyerek arkasından bağırıp çağırmış. Keloğlan anasından kurtulduktan sonra uyuyup kaldığı yere gitmiş. Koyunların izini aramış. Çok uzaklardan gelen bir mee sesi duymuş. Koyun melemesi karşıki kayalıktan geliyormuş. Kayalığa doğru yürümüş, melemeler çoğalmış. Oradaki bir mağaraya girmiş ve koyunları bulmuş. Dağ aslanı Keloğlan'ın ellerini çözmüş. Keloğlan hemen temizliğe başlamış. Bir saat sonra dağ aslanı gidince Keloğlan ayağındaki ipi çözmüş. Koyunlarla birlikte mağaradan kaçıp gitmiş. Keloğlan'ın koyunlarla geldiğini gören anası onları çoşkulu bir şekilde karşılamış. Keloğlan'ı yanaklarından öpmüş, koyunları ağıla kapamış. Daha sonra Keloğlan'la anası geceyi geçirmek üzere evlerine çekilmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Devler-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş. Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. iş, güç ne yaparmış, ne de severmiş. Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok şikayetçiymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş. O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş. Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlan'n kafası kırılmış. Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş. Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş. Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş... İş aramış, bulamamış, bir güzel de azarlanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline. O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş. Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kılıcında, gözü sesteymiş. Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış. İnmiş daha da aşağılara, gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir arabadaymış. Durmadan konuşuyorlarmış. Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş. O . kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş. Bir dev, \"Ne buldun\" diye sormuş. Hep birlikte bir \"hey\" çekmişler, Keloğlan'ı yemeye karar vermişler. Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış. Devlerden biri biraz alaycı bir dille, \"Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var\" demiş. Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış. Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar. \"Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz\" demişler. \"Şu kılıcını bize satar mısın?\" demiş dev. - Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez. Yaşlı dev, \"iki küp altına ne dersin Keloğlan?\" diye sormuş. Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlan'ın. \"Nerede altınlar\" diye sormuş. Devler korkuyla karışık bir duyguyla, \"Hay hay emriniz olur Keloğlan, . hele yürü git sen\" demişler. Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş. Çengir Vadisi\"ne varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş. Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor. Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlan'ı getirmelerini istemişler. devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş. Keloğlan hala gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. ikisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler. - Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor. Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış. - Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez. Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş. Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hala tilkide bir hareket yokmuş. - Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi? demiş tilki. \"O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap\" diye yalvarmış. Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış. Bu kadar tilkiyi birarada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş. Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş. Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. \"İstediğin buysa olmuş bil\" demiş hemen gitmiş. Araya sora, tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış. \"Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum\" diye cevap vermiş Keloğlan. Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza. Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. \"Hah\" demiş, \"Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki\" diye düşünmüş, tavuğu söylemeyi unutmuş. Ev sahipleri \"Bu sandığın içinde ne var\" diye sormuş. Keloğlan \"altın var\" diye yanıtlamış. Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş. Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş. Bunu işiten tavuğun sahibi \"avucunu yala\" diye söylenmiş. \"Tavuğun, horozun çok mu?\" demiş Keloğlan. - Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz. Keloğlan, \"ne istersin?\" demiş. Adam \"sandıkla değişelim\" demiş. Adam, \"Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Bilmeden konuşma\" demiş. \"Çok güzel gıdaklar\" diye cevap vermiş adam. \"Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim\" demiş Keloğlan. Adam, \"tilki pusuda bekliyor, duymadın mı\" diye yanıtlamış. \"Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata\" diye yeniden üstelemiş Keloğlan. Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş. Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş. Keloğlan'ın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş. Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlan'a. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine. Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş. Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. \"Keloğlan'ın anasıyım, kızını istemeye geldim\" demiş. Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına. Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan. Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Kor-Haci-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Var demesi zormuş, Keloğlan'ın mahallesinde Kör Hacı adında biri varmış. Kör Hacı huysuz, dırdırcı, hilebaz, madrabaz, hokkabaz birisiymiş. Bencil mi bencil, nekesmi nekesmiş. Fesatlıkta, fitne fücurlukta üstüne yokmuş. Kör hacı kendisini kimsenin sevmediğini bildiğinden, insanlara karşı soğuk durur, herhese kötülük etmek istermiş. Keloğlan yoldaki otu çöpü görünce hileyi fark etmiş. Çukurun üstündeki otu çöpü kaldırmış, hemen yakınındaki yere Kör Hacı'nın bıraktığı gibi koymuş. Çukurun üstüne ince bir tahta koyduktan sonra topraklamış. Kör Hacı Acaba keloğlan niye düşmüyor diye içinden geçiriyormuş Belki de otun çöpü iyi koyamadım, belli oluyor diye düşünmüş. Çukuru daha belirsiz duruma getirmek için ota çöpe yaklaşırken, hop kendi açtığı çukura düşmüş. Hacı cevap vermeden ayrılıp gitmiş. Kendi oyununa gelmesini hazmedememiş. Keloğlan'dan öç almayı düşünmüş. Ortalık kararır kararmaz mezarlığa koşmuş. Toprağa yeni verilen bir ölüyü çıkarıp getirmiş. Keloğlan'ın penceresinden içeri atmış. Keloğlan cinayet işlemiş. Evinde bir ölü saklıyor... Keloğlan kör hacının kendisine bir kötülük edeceğini bildiği için hazırlıklıymış. Çarşıdan bir takım elbise almış. Ölüye giydirmiş. Eşeğiyle kör hacının tarlasına getirmiş. Ölünün ağzına bir sigara yakıp vermiş, eşeğin üstüne oturtmuş. Eşek başakları yemeye başlamış. O benim gözü görmez kulağı duymaz misafirimdi, onu öldürdün. Keloğlan'ın sesine komşular yetişmişler. İki tutam başak için adam öldürdü diye Kör Hacı'ya kızmışlar. Sonra tutup kadıya teslim etmişler. Kör hacı yine kendi oyununa geldiğini anlamış. Anlamış ama ne fayda. İş işten geçmiş. Kötü komşudan kurtulan mahalleli düğün bayram yapmış. Yel üfürdü, sel götürdü. Bir masal da burada bitti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Nasreddin-Hoca--Masali.html", "text": "Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan' ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun diyerek Keloğlan' ı uğurlamış. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir' e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca' nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. Buyurun evladım demiş, Hoca Keloğlan' ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? diyerek sözü bağlamış. Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş. Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca' ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi... Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir'e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan' ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan' ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan' ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş. Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan' ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan' ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe'yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe'yi Keloğlan' a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca' ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş. Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir'e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan'ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan' ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe'ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca' yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Padisah-Masali.html", "text": "Metel metel mengi çatal, iki sıçan kıç atar. Bindim uzun boynuna, çıktım Halep yoluna. Halep yolu sarp Pazar içinde maymun gezer. Maymun beni korkuttu. Kulağımı sarkıttı. -Al oğlum, babadan kalan altınları bozdur da bir usta getir ki şu evi başımıza yıkılmadan yeniden yaptıralım. -Alın şu altını da onu dövmeyi bırakın, demiş. -Durun ne yapıyorsunuz, alın şu altını da o hayvanı dövmeyi bırakın, der. -Şu bir altını alında o yılanı serbest bırakın, der. -Ne üzülüyorsun ana, beş dakikalık iş, der. Hemen mühürden bir saray yapmasını ister ve koskocaman bir saray ortaya çıkar. Ertesi sabah padişah uyandığında sarayı görünce şaşırır ve çaresiz olarak kızını Keloğlan`a verir. -Mühürü ben bulurum, ama gölü geçemem, der. -Ben gölü yüzerek geçebilirim, sen de sırtıma oturursun, sen de geçmiş olursun, der. Kedi köpeğin sırtına biner ve karşıya geçerler. Adamın evinin önüne varınca, köpek kapıda beklemiş, kedi bir fare yakalayıp kuyruğuna acı biber sürmüş. Daha sonra içeri girmiş ve mühürü çalan adam uyurken farenin kuyruğunu adamın burnuna sokmuş. Böylece adam hapşırmış ve dilinin altındaki mühür dışarı fırlamış. Kedi hemen mühürü kapmış ve köpeğe binmiş. Tam gölün ortasına geldiklerinde kedi mühürü ağzından düşürür ve onu bir balık yutar. Bu sefer de iş köpeğe düşer. Keloğlan ve köpek balık pazarına gitmişler. Köpek tek tek balıkları koklayarak mühürün hangi balığın karnında olduğunu Keloğlan`a göstermiş. Keloğlan da hemen o balığı satın almış ve beraber eve gelmişler. Keloğlan tekrar sarayına ve karısına kavuşmuş ve yeniden kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmiş. Kedi, köpek, Keloğlan, karısı ve anası hep beraber mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ile-Yilan-Masali.html", "text": "Vakti zamanında fakir bir kadınla bir Keloğlan varmış. Bir gün Keloğlan odunları satıp parasıyla eve dönerken bir tellalın bağırdığını görmüş. Tellalın elinde kapalı bir kutu varmış: Bir alan pişman, bir almayan pişman. diye bağırıyormuş. Keloğlan düşünmüş, taşınmış, bu kutuyu almaya karar vermiş ve öyle de battık, böyle de; şu yüz parayı vereyim de bu kutuyu alayım. demiş. Kutuyu alıp evine gelmiş. Annesi de acıkmış, oğlunun ekmek getirmesini bekliyormuş: Keloğlan, ekmek getirmedin mi? Acımdan öldüm. demiş. Keloğlan ona: Anne ben bugünkü parayı buna verdim. demiş. Keloğlan beş dakika geçmeden annesinin yanında olur. Tamam, bu yüzükte iş var. Diye düşünür. köle şimdiye kadar bize hizmet ediyordu. Bundan sonra da sana hizmet etsin. der, bırakırız. Arap köle ile birlikte gelirler. Yerler içerler, gitme zamanı gelince: Enişte, Arap köle şimdiye kadar bize hizmet etti, bundan sonra da sana hizmet etsin. deyip Arap köleyi orada bırakırlar. Oysa Keloğlan'ın karısı ile Arap kölenin arası çok iyiymiş: sarayda padişahtan habersiz görüşüğ, eğlenirlermiş. Zavallı kedi korkmaya başlar. Denize atılırsa boğulup gidecek. Mecbur kalır yüzüğü köpeğe vermeye. Köpek balık görüp de hav deyince yüzük ağzından denize düşer ve bir balık kapıp yutar. Bunlar işi berbat etmiş olarak karşıya çıkarlar. Keloğlan köpeğe çalıp çevirmektedir. Bu ikisi balıkçıları takip etmeye başlarlar. Tor ile balık tutan balıkçıların yanına giderler. Meğer kedi yüzüğü yutan balığı tanıyormuş. Balıkçılar balıkları getirince tesadüfen o balık da torun içinden çıkar. Kedi nasıl o balığı alırsa kaçar gider. Hemen bu işler yerine gelir. Keloğlan da padişahın yanına gider: Padişahım, işte hepsini topladım getirdim. Padişah gelir, bakar ki Arap köle ile kızı birbirlerine öyle sarılmışlar ki aralarına su döksen sızmıyor. Vay, durum böyle ha? Padişah çok kızar onları sürer, küçük kızını da Keloğlan'a verir. Yeniden düğün kurulur. Yeyip içip muratlarına ererler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Karga-Ve-Sucukcu-Arif-Masali.html", "text": "Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan'ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş. Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok. Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? diye sormuş. Keloğlan sucukçu Arif'ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş. Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz. Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan'a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış. Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş. Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmışlar. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif'e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş. Anası, Keloğlan'ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş. Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmışlar. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Mucevher-Agaci-Masali.html", "text": "Zaman gelmiş, zaman geçmiş. Günler gelmiş, aylar geçmiş. Aylar gelmiş, yıllar geçmiş. Keloğlan elli iki yaşına girmiş, nereden duyduysa adını duymuş, kafasında iyice yer edinmiş, mücevher ağacını bulmak üzere yola çıkmış. Keloğlan gele geçe, pınardan soğuk su içe, yolu bir ormana düşmüş. Ormanın adını sorarsanız, Keloğlan bilmez, bana sorarsanız ben hiç bilmem, ağaçlarla dolu bir yermiş. Keloğlan sağına bakmış ağaç, soluna bakmış ağaç, gitmiş gitmiş hep ağaç. Bu durum kafasında şöyle bir çağrışım uyandırmış. Bu ağaçlar, topraktan çıktığına göre, ağaçları toprağın saçları sayarsak, bu orman saçlı bir adamın başına benzer. Saçları olmayan kel birinin başı, ağaçsız bir toprağa benzediğine göre, bu ormana Keloğlan Ormanı demek doğru olmaz. Fatma, Keloğlan'ı bir kucaklamış ki, Keloğlan ayaklarının yerden kesildiğini hissetmiş. Daha sonra Keloğlan üstünde altınlar, elmaslar, zümrütler dolu olan mücevher ağacını bulmak ve onları toplayıp, fakirlere dağıtmak istediğini söylemiş. O topladıklarının bir kısmını kendine ayıracaksın, değil mi? diye sormuş. Köyde, Keloğlan coşkulu bir şekilde karşılanmış. Eğlenceler düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş. Fatma'nın Keloğlan'la gitmesi için, izin çıkmış. Keloğlan dönüşte bu köye uğrayacağına dair köylülere söz vermiş. Keloğlan, Fatma'nın uyanıklığına ve sirke gibi keskin zekasına hayran kalmış. Keloğlan ile Fatma, dağ-taş yürümüşler, kasabalardan, köylerden geçmişler, soğuk sulardan içmişler ve sonunda içinde mücevher ağacının bulunduğu kutsal toprakların yakınındaki bir köye gelmişler. Keloğlan köydekilere durumu anlatmış. Köydekiler, buna çok sevinmişler. Keloğlan ve Fatma'nın yanına yol gösterici olarak Hasan'ı verip, hemen yola çıkmasını öğütlemişler. Keloğlan dönüş yolunda nasılsa bu köyden geçecekmiş. Keloğlan'ın bu köyde dağıtacağı mücevherler şimdiden göz kamaştırmış. Mücevher Ağacı bu köye çok yakınmış ama bu köyden birinin mücevherleri dalından koparması yasakmış, çünkü o zaman Mücevher Ağacı'nın kuruyacağına inanıyorlarmış. Köydekiler, her gittikleri yerde Mücevher Ağacı'nı anlatırlar, yerini tarif ederlermiş. Mücevherler toplandıkça yenisi çıkarmış. Keloğlan, oradaki köyden Hasan'ı aldıktan sonra, Fatma ile birlikte yola çıkmışlar. Üçü birlikte ileri doğru yürümüşler. Daha sonra bir dereye varmışlar. Buradan ilersi göz alabildiğince kutsal topraklardır. Mücevher Ağacı, Uzun Dede türbesinden ilerdedir. Keloğlan, Fatma ve köylü Hasan, Uzun Dede Pınarı'nın suyundan bolca içmişler. Su, şerbet gibi tatlıymış. Daha sonra köylü Hasan ayağa kalkmış ve şöyle demiş. Fatma'nın söylediklerini ağzı açık dinleyen Keloğlan, daha sonra Fatma'nın dile getirdiği teklifi kabul edip, Fatma ile evlenmiş. Nikahı Keloğlan kıymış. Geceler geceleri gündüzler heceleri kovalamış. Sonunda, Keloğlan ile Fatma, Mücevher Ağacı'na varmışlar. Mücevher Ağacı'nın dalları zümrüt, elmas ve yakutla doluymuş. Aradan zaman geçmiş, Fatma çuvalı doldurmuş, çuvalın ağzını bağlamış, çuvalın ipini beline dolamış. Keloğlan ağaca çıkmış, üst dallarda kalmış mücevherleri kesesine ve ceplerine doldurmuş. Dönüş yolunda Keloğlan ile Fatma, Hasan'ın köyüne uğramış. Keloğlan'ın bir karışlık kesesi, bir dakikada boşalmış. Fatma ise, Hasan'dan eşeğini bir avuç elmasa satın almış. Mücevher dolu çuvalı eşeğe yüklemiş. Keloğlan ile Fatma, günler sonra Fatma'nın köyüne varmış. Bir çuval mücevheri gören köylülerin ağzı kulaklarına kadar açılmış. Yüzlerce köylü, Fatma ile eşeğin etrafına toplanmış. Oynayanlar, zıplayanlar, takla atanlar pek çokmuş. Keloğlan kenarda, kıyıda tek başına kalmış. Buraya ilk geldiğinde iltifat edenler ortada yokmuş. Keloğlan sol eliyle takkesini çıkarıp, sağ eliyle başını kaşımış, sonra iki elini beline dayayıp etrafına bakınmış. Demek bu köyde benim hiç değerim yokmuş, diye düşünmüş. Cebinden çıkardığı iki elması yakınındaki iki köylüye vermiş. Keloğlan elmas dağıtıyor, diye köylüler bağırmış. Bütün köy halkı, Keloğlan'ın peşine düşmüş. Keloğlan kaçmış, köylüler kovalamış. Keloğlan ormanda izini kaybettirip, köylülerden kurtulmuş. Ertesi gün Fatma'nın yanına gelen Keloğlan birkaç günlüğüne köyüne gideceğini ve oradaki fakirlere mücevher dağıtacağını söylemiş. Eğer yolda fakir görürsem onları da boş geçmem, demiş. İyi git de Keloğlan, ceplerindeki bir avuç mücevherden başka neyin var? O kadarı kime yeter. demiş. Keloğlan bir gitmiş, pir gitmiş. Mücevherleri fakirlere dağıtıp, Fatma'nın köyüne dönmüş. Daha sonraki günlerde Keloğlan ile Fatma, bir konak yaptırmış ve bu konakta yaşamaya başlamış. Köye gelişleri bir yılını doldurmuş ki, bir oğulları olmuş. Adını Ali koymuşlar. Birlikte uzun yıllar mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Muzik-Ile-Tanisiyor-Masali.html", "text": "Zamanın birinde çok yakışıklı bir Keloğlan yaşarmış. O kadar yakışıklıymış ki herkes onu görmeye gelirmiş. Onu gören hemen onunla arkadaş olur ve onunla sık sık görüşürmüş. Derken ünlü bir Müzik Hocasının kulağına kadar bu Kloğlanın yakışıklığı gitmiş. Keloğlan'ın yaşadığı yere gelmiş. - Olur tabii ki ben hayatımda hiç müzik ile karşılaşmadım hem de tanışırız onunla... - Bana da Müzik hocası Ali derler evlat. - Şimdi sana müzik nedirden başlayarak biraz müzik konuşması yapacağız merak ettiğin her şeyi sorabilirsin Keloğlan! - Olur hocam buyrun sizi dinlemekteyim şu an!...! - Müzik demek şu anda duyduğun şarkıya biz müzik diyoruz. Müziğin başka türleri vardır. Türküde Müziktir. - Bir de TSM olarak kısaltılan Türk'e ait olan Türk'ün sanatını icra ettiği bir müzik vardır. Buna da Sanat Müziği diyoruz oğul! - Önce şunu sana açıklamam lazım: Az önce kafandaki düşünceyi okudum: Müzik dinlenir izlenmez delikanlı! Bir örnek dinlemek için ise biraz beni bekle Keloğlan hocayı şaşkınlıkla dinlemiş ve çok memnun olmuş... - Keloğlan, o senin söylediğin şekilde değil bizler ona \"çalmak\" diyoruz. Sennin kafanda bir soru var gibi evlat! Haydi çekinme sor:!:... - Evet Keloğlan! O dediğinden değil. - Vardır tabiki Ona da THM deniyor."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Muzikle-Tanisiyor-3-Masali.html", "text": "- Buyrun hocam! şimdi açıyorum... Keloğlan kapıyı açmış ve Hocayı içeri almış. - Göreceğiz... Haydi bana kalemle kağıt getirin... Hocaya hemen kalemle kağıt getirmişler ve aynı şekilde de Keloğlan'a da... - İkinci soruya geçiyoruz Keloğlan! Porte neydi? Porteyi düşünmeye başlamış bizimki! Düşün, Düşün, Düşün,... Aklına bir şey gelmiyormuş ama sonunda gelmiş: \"Dört paralel çizgi ve beş boşluktan oluşan şekle porte diyoruz.\" -Hadi bana şeklini çiz! Keloğlan düşünüp taşınmış ve şeklini çizmiş. - Hadi bana notaların ismini yaz. Bunu da bilirsen sana bir kese altın! \"Do, Re, Mi, Fa, Sol, La, Si,...\"Hoca göz ucuyla bizim Keloğlan'ı takip ediyormuş. Hepsini doğru yazdığını görünce çantasından bir kese altını çıkarıp ona uzatmış. Keloğlan'ın keyfine diyecek yokmuş... Neyse... - Notaların şekillerini öğrenip akabinde aralık kavramına geçiyoruz Oğul! - Tamam hocam! Hoca bütün notaların şeklini Keloğlanın beynine kazımış adeta. - 22 Ağustos tarihinden sonra müsait bir zamanda seni imtihana tabi tutacağım. Bilmiyorsan söyleyeyim: Ben bir okulda çalışıyorum ve boş zamanlarımda da sizin gibi yakışıklı çocuklara ders veriyorum... - Notalar arasındaki uzaklığa Aralık deniyor Keloğul! - Şimdi sana notalar arasındaki sesleri anlatacağım: Do-re tam sese sahiptir. - Re mi tam sese sahiptir. - Mi fa yarım sese sahiptir. - Fa sol tam sese sahiptir. - Sol la tam sese sahiptir. - La si tam sese sahiptir. - Si do yarım sese sahiptir. - İki tane nota var. Do-re notaları... Biz buna büyük ikili diyoruz. - Re mi arası da Majör ikili. Mi ilen Fa arası Minör ikili Fa sol Majör ikili Sol la: Majör ikili La si Majör ikili Sonuncu nota olan nota ise Si ilen Do o da Minör ikili. Şimdi sana Büyük ve Küçük ikili arasındaki farkı anlatalım: Büyük ikili tam seslerden oluşurken; Küçük ikili yarım seslerden oluşur. Diyez yarım ses tizleştirir; Bemol yarım ses Pestleştirir. Çift diyez tam ses tizleştirir; Çift Bemol tam ses pestleştirir. Buna göre; A:Fa sol diyez aralığı kaçlıdır Keloğlan? -Fa sol tam idi Sol diyez yarım oluyor. O zaman Küçük ikili.! -Çift bemol tam ses pestleştiriyordu. O zaman Do çift Diyez Re aralığı Büyük ikili olacak! -Bunlarla ilgili örnek yap. Sınav zamanı görüşür ve diğer aralıklara geçeriz. Bütün notaları öğrendin! Diyezli bemollü notaları hoca Keloğlanın beynine kazımış adeta! Masalımız burada son buldu. Ama üzülmeyin! Keloğlan Müzik İle Tanışıyor -4 için bizi takipte kalmaya devam ediniz! Görüşürüz! Eğer Sitede yayımlanan masallarıız hakkında görüşleriniz varsa yorum kısmına iletirseniz memnuniyetle yanıtlar ve görüşlerinize dikkat ederek masallarımızı ona göre düzenleriz!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Nasil-Kel-Kaldi--Masali.html", "text": "Siz hiç Keloğlan'ın nasıl kel kaldığını merak ettiniz mi? Bir zamanlar onun da sırma gibi saçları varmış. Ancak tembelliği yüzünden o güzelim saçlarından olmuş. Nasıl mı? Dinleyin bakalım... - Bu dünyada insana bir rahat yüzü yok mudur? Hep çalış, hep çalış... - Bu oğlan adam olmaya olmaz ya, Yüce Mevla'm, ne olur ele ayağa düşürüp beni bu hayırsıza muhtaç bırakma, diye dua etmiş, oracığa diz çöküp. Keloğlan anacığının hışmından kurtulup ormana kaçmış. Kendisine gölgesine yatıp düş kuracağı bir ağaç bakınırken, önceki gelişinde kurduğu kuş kapanında bir feryat işitmiş. Bir de bakmış ki, sanki cennetten kopup gelmiş, her kanadında gökkuşağının bütün renkleri pırıl pırıl parıldayan harikulade bir kuş çırpınıp duruyor. Keloğlanı görümce kuş dile gelmiş. - Ben yalnızca başkalarının dileklerini yerine getirebilirim, diye cevap vermiş. Keloğlan söylediklerine pek inanmamış ama bu kadar güzel bir kuşun da eziyet çekmesine gönlü razı olmamış. Kuşu kurtarmış kapandan. - Artık çalışmaya çabalamaya gerek yok, sıkıntılı günlerin geride kaldı anacığım. Artık beğenmediğin oğlun elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek, rahat edeceksin, demiş Keloğlan saçlarını yola yola önce bir yeni ve güzel bir ev, eşyalar, hizmetçiler, dolu dolu sofralar, altın mücevher, sonra da yine böyle geçici dünyalık şeyler dilemiş. En ufak bir çalışma gayret göstermiyor, her işini oturduğu yerden saçlarını kopara kopara hallediyormuş. Annesi bu varlığa sevinemiyor, aksine bu durumun oğlunun tembelliğini ve vurdumduymazlığını artırmasından dolayı üzülüyormuş. Elinden geldiğince, dili döndüğünce anlatmaya çalışıyormuş ama Keloğlan'ın bir kulağından girip öbüründen çıkıyormuş. Keloğlan kim, ana sözü dinlemek kim. Gerçekten kopan tellerin yerine yenisi gelmemiş ve Keloğlanın sırma saçları giderek azalmaya başlamış. Fakat Keloğlan bunu da umursamıyormuş. - Hala kafamda birçok tel var. Bir gün saçlarımın yeniden çıkmasını dilerim, olur biter diyormuş. Sonunda tek tel saçı kalmış. Keloğlan onu koparıp saçlarının çıkmasını dilemiş ama son tel saçı rüzgarda savrulurken kafasında bir değişiklik olmamış. O zaman kuşun söylediklerini hatırlayıp dövünmeye başlamış ama ne çare. Saçlarına tekrar kavuşmak için gitmediği hekim, sürmediği merhem kalmamış. Nafile. Elinde avucundaki de zamanla eriyip gitmiş. Öyle ya hazıra dağ mı dayanır? Neticede haydan gelen huya gitmiş. Keloğlan başladığı yere dönmüş beş parasız ve kel olarak. Derler ki Keloğlan ancak o zaman anlamış insanın çalışarak kazandıklarının kalıcı olduğunu. Keloğlan tembelliğinin bedelini saçlarını kaybederek ödemiş. Ama miskinliğinden vazgeçmek onun için büyük kazanç olmuş. Bir daha anacığını hiç üzmemiş. Helal kazanç için elinden geleni yapmış, kolay kazançlara yüz vermemiş. Alın teri ile kazandığının da kıymetini bilmiş. Karşılığında anacığının hayır dualarını almış. İşte böyle, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Padisahin-Oyunu-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Tilkilerin kümeslerden uzak durduğu, farelerin kedilerden korkmadığı bir devirde yaman mı yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan dağ-taş gezermiş, soğuk sulardan içermiş. Anasıyla birlikte karınca kararınca yaşayıp giderlermiş. Bir öğle vakti Keloğlan evde anasıyla konuşurken, kapı çalınmış. Keloğlanın anası kapıyı açmış. Gelenler, ak sakallı, yaşlıca bir adam ile dünya güzeli bir kızmış. Anası misafirleri eve buyur etmiş. Keloğlan'ın kızı görünce aklı başından gitmiş. Kıza aşık olmuş. Anası öbür odaya geçince, ana bu kızı bana istesene, demiş. Anası, kimdirler, nedirler bilmeyiz, nasıl olup da eve gelen misafirden kızını isteriz, dediyse de Keloğlan'ın ısrarı karşısında kızı babasından istemiş. Meğersem bunlar tebdil kıyafet gezen o ülkenin padişahı ve kızıymış. Padişah: \"İyi de Keloğlan, kızımı nerede yaşatacaksın, nasıl geçineceksiniz? Anlat da bilelim.\" demiş. Keloğlan: \"Ondan kolay ne var canım. Onu sarayımda yaşatırım, pek de güzel geçindiririm. \" demiş. Keloğlan: \"Tabi canım. Şu dağın ardında kalan saray benimdir. \" demiş. demek senin bir sarayın var. Hem tanınmış birisin hem de zenginsin. Kızımı senden daha iyi birisine mi vereceğim? Şimdi biz gidelim. Haftaya bugün sarayına misafir oluruz. Haydi kal sağlıcakla.\" demiş ve kızıyla birlikte çıkıp gitmiş. Padişahla kızı gidince Keloğlan'ı bir düşüncedir almış. Demediğini bırakmayan anasından kurtulmak için dışarı kaçmış. Durum buymuş ve bir hal çaresi lazımmış. Şöyle mi yapsam, böyle mi etsem derken, sonunda kararını vermiş. Olanları padişaha anlatıp yardımını isteyecekmiş. Padişah ise, Keloğlan'ın saraya geleceğini tahmin ediyormuş. Keloğlan'ı görüşme odasına aldırmış ve araya gerili perdenin arkasından Keloğlan'la konuşmuş. Keloğlan'ın dediklerini kabul edip, sarayı Keloğlan'ın emrine bırakmış ve kızıyla birlikte yakındaki konakta kalmaya başlamış. Keloğlan saray görevlilerinden hazırlıkların bir an önce tamamlanmasını istemiş. Padişah ve kızı söz verdikleri günde misafirliğe gelmişler. Görevliler, durumdan haberdar oldukları için, padişah ve kızına misafirmiş gibi davranmışlar. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş. Sohbet giderek koyulaşmış ve geç vakitler padişah ve kızı giderken Keloğlan ve anasını konağa davet etmişler. Konakta anası padişahtan kızını Keloğlan'a istemiş. Kızının olurunu aldıktan sonra padişah evet demiş ve kızını Keloğlan' a vermiş. Sarayda yapılan düğüne padişah, padişah kıyafetiyle, kızı Aysel de prenses kıyafetiyle katılıp kimliklerini belli etmişler. İlk anda çok şaşıran Keloğlan ve anası zamanla buna alışmışlar. Saray görevlileri padişahın oyununu konuşmuşlar. Keloğlan ve Aysel evlenip mutlu olmuşlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Sifali-Su-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Köylerin birinde Keloğlan ile yaşlı anası varmış. Çok da fakir yaşantıları ile büyük sıkıntı içindeymişler ama, gönülleri tok olduğu için, huzurluymuşlar. Bu yüzden, annesinin verdiği işleri doğru dürüst göremez, çoğunlukla unutur, dolayısı ile de çok ağır sözler işitirmiş annesinden. Bir zaman gelmiş ki, artık evde yiyecek namına hiçbir şey kalmamış. Yaşlı kadın, bir çare, bir çare derken, tavuklardan birini oğluna sattırmaya karar vermiş. Zaten topu topu üç tavukları varmış. - Aslan Keloğlan'ım, verdiğim her işi hemen unutan oğlanım, al şu tavuğu da, götür pazara satıver. Evde yiyecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Yeteri kadar öteberi al da gel. Tavuğu alan Keloğlan, şen şakrak bir yürüyüşle, gitmiş pazara. - Tavukçu emmi, benim işim çıktı. Az sonra döneceğim. Sakın ben gelmeden satma. - Tamam diye söylenmiş adam, yalnız, çok bekleme derim sana. Aceleyle uzaklaşıp giden Keloğlan, işini hemen görmüş ve tekrar tavuklarının bulunduğu yere gelmiş. Fakat birden bire şaşırmış. Çünkü ne tavukçu, ne de tavuklardan hiçbir eser yokmuş. Keloğlan, anasına ne cevap vereceğini düşünmeye başlamış. Neredeyse korkusundan eve gidemezmiş. Ama başka da yapacağı ne olsunmuş? Dönmüş evine eli bomboş olarak. Kara günler sürüp gidermiş. Ama, safmış ya bizim Keloğlan, öyle dert edindiği yokmuş sefil sefil yaşantılarını. - Hay hay anacığım, elimden geldiği kadar çalışırım. Bunun üzerine tarla sahibi ile görüşmüş anası ve yancı olarak ekme iznini almış. Hemen oğluna vermiş azık torbasını, doğru tarlaya göndermiş. Günlerce çalışmış Keloğlan ve tarlayı bir. baştan bir başa sürmüş, tarla sahibinin öküzleriyle. Buğdayı serpip üstünü topraklamış ... Gel zaman git zaman aylar dönmüş hasat zamanı gelmiş. Yine tek başına kalmış kocaman tarlada. Terlere boğula boğula ekini biçmiş bir yere yığmış. - Ana demiş, görevimi yaptım. Ekinleri biçtim, bir kenara yığdım. - Oğlum, saf oğlum, çalarlar çalarlar ... - Eyvah, hiç aklıma gelmedi. Hemen gidip alıp geleyim. - Hey allahım. Oğlum, gece şimdi, gece. Ekin getirilmez bu karanlıkta, yarın sabah gün doğmadan gidersin. Sabah olur olmaz, daha gün doğmadan buğday tarlasına giden Keloğlan, gördüğü durum karşısında çok üzülmüş. Çünkü, ekinler olduğu gibi götürülmüş. Neşesi kaçmış, türkü bile söylemekten vazgeçmiş... Köyün içine girmiş, herkesin kapı önlerini tek tek bakıp kontrol etmiş. Birkaç kadın, Keloğlan'ın ne aradığını sormuşlar o da \"ekinlerimi tarladan çalmışlar, ben de bakıyorum\" diye konuşmuş. Kadınlardan biri, \"Sen ne abuk sabuk bir oğlansın, utanmıyor musun bizi hırsızlıkla suçlamaya\" diye bağırmış.. Keloğlan, \"Hem suçlu, hem güçlüsünüz. Ekinimi çalanları biliyorsanız, söyleyin. Bilmiyorsanız susun bari\" diye çıkışmış. Bunun üzerine, kadınlar ellerine geçirdikleri sopalarla Keloğlan`a başlamışlar dayak atmaya. Keline keline vurmuşlar Keloğlan`ın. Sonra da öldü diye bırakmışlar. Bir zaman sonra, kendine gelen Keloğlan, üstünü başını silke silke hem yürümüş, hem ağlamış. En çok da anasından korkarmış. - A benim toy çocuğum, nedir derdin? Yara bere olmuş her tarafın. Anlatıver hele güzel oğlan... - Halim çok kötü Nur Dede, annem beni bekler evde, hiçbir şey kalmadı elde. Şansım iyi gitmiyor. Pazara, tavuk götürüyorum çalıyorlar, ekin biçiyorum aşırıyorlar, şaşırdım kaldım. - Bundan sonra şunu yapacaksın toy oğlan. iki tavuğunuzdan beyaz başlı olana ayda bir kere \"Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık\" de. Yalnız, bu sırrı kimseye söyleme, bir de anan bilsin. Teşekkür etmiş ve evine gitmiş Keloğlan. Anasını daha kim durdurur, kim sakinleştirebilir? Küplere binen kadın, \"Vah benim aptal oğlum vah... Sen hiç akıllanmayacak mısın?\" demiş. Eline geçirdiği bir odunla Keloğlan`ı kovalamaya başlamış, Keloğlan kaçmış, anası kovalamış, evin etrafını tamamen dönmüşler. Çok yorulmuş anası ve soluksuz düşmüş evin kapısına. Keloğlan, ne dediyse de inandıramamış. Nur yüzlü ihtiyarla olan konuşmasını da anlatmış ama, anası, \"Bu bir masal\", demiş. Neyse ağzım burnum derken, gelecek ay olmuş. - Oy anasının akıllı oğlancığı, öpsün seni anacığın. Artık fakirlik bitti. Yalnız bunu kimseye söyleme, boşboğazlık etme. Sonra pazara koşmuş Keloğlan, istediği kadar yiyecek alıp dönmüş köyüne. Bir sonraki ay gelmiş. Beyaz başlı tavuk yine on altın yumurtlamış. Böyle birkaç sene bolluk içinde yaşamışlar. Köyde iskender adında bir adam varmış. Çekemezin, hasedin tekiymiş. Her nasılsa beyaz başlı tavuğun ayda bir kere altın yumurtladığını öğrenmiş. \"Keloğlan, sana bir şey söylemek istiyorum\" demiş. - Beyaz başlı tavuklara bayılırım. O da sadece sende var. İskender, \"Bedava istemiyorum, alacaksın paranı, vereceksin beyaz başlı tavuğumu\" demiş. \"Bende satılık tavuk yok\", diye direnmiş Keloğlan. \"Çok büyük para vereceğim Keloğlan. Ananla yıllarca bolluk içinde yaşayacağınız kadar büyük para. Hadi, yeter artık, daha da naz etme, kelini öpeyim, gözünü seveyim, beyaz başlı tavuğu göreyim\" diye diretmiş İskender. Fakat, Keloğlan`ın hoşuna gitmiş, çok para lafı. Bayağı meraklanmış, hem de sormuş, \"Para, çok para dediğin ne kadar İskender Emmi? Uzatmayalım\", pazarlık yapmışlar, bir tavuk fiyatının 400 katı para karşılığı, Keloğlan, beyaz başlı tavuğu anasından gizli olarak adama vermiş. Birkaç gündür beyaz başlı tavuğu göremeyen Keloğlan`ın anası, feryadı basmış. Oraya bakmış bulamamış, buraya bakmış görememiş, siniri tepesine çıkmış. \"Ah Keloğlan, vah Keloğlan, kara günler kapıda oğlan, beyaz başlı tavuk nerede? Acaba tilki mi kapıp götürdü?\" Keloğlan gerçeği söylemiş. \"Oldu bir kere ana\", demiş. Sattım bir kere. Hem de 400 tavuk parası aldım. Belini tuta tuta bir sopa kapmış yaşlı kadın, Keloğlan`ın peşine düşmüş. Ahıra girmiş Keloğlan, ardından anası. Dört dönmüşler. Kadının feri kesilmiş, sopayı bırakmış. Olduğu yere devrilmiş. Keloğlan, anasına çok acımış, iskender Emmisine gıcık kapmış, o hırsla evden kaçmış, gide gide köy dışına çıkmış. içli içli ağlamış... Derken, Nur Dede, karşısına çıkmış. - Ah toy evladım, ne var yine? Nedendir böyle içli içli dertlenişin? Dök derdini bana, bir çözüm bulayım sana. Böyle demiş adam ve bir anda kaybolmuş. Keloğlan, koşa koşa eve gelmiş. \"Ana, kurban ana, bir müjdem var sana.\" Oralı olmamış anası. - Yine canımı sıkma be Keloğlan. Senin müjdenden ne olur? Bu saflık sende olduktan sonra, ne desen boş ... - Bu kere olsun ağzını sıkı tut. Hadi bekleme, ilk siftahını bu gün yap. eşeği ahırdan çıkar, güğümleri doldur kovalarla pazarda sat. Keloğlan, adamı duymamış bile, ilan etmeye devam etmiş. Kasaba`nın Kadısı oradan geçermiş, Keloğlan`ın nidasını duyunca, yanına yaklaşıp demiş ki, \"Halkı kandırmaktan dolayı, seni cezalandırırım Keloğlan. Hadi, pılını pırtını topla ve köyüne dön.\" Keloğlan, \"Denemesi bedava Kadı Efendi\", demiş. \"istersen, bir tas iç\". Biri koşmuş fırına bir çuval dolusu somun ekmek alıp hemen dönmüş, hasta kadın, bir anda dört somunu yemiş. Bir tas su daha içmiş, dört somun daha indirmiş midesine. Ahali, şimdi Kadı`nın ne diyeceğini merak edermiş. Gayet memnun ve rahat bir sesle: \"Seni hepimiz adına kutluyoruz Keloğlan\" demiş Kadı. \"Büyük bir hizmet yapacaksın artık. Bütün memleketlerde nam yapacaksın. Hem bütün bunlardan başka, büyük sevap alacaksın. Bütün ahali senden su alabilir. Hadi kolay gelsin\" demiş ve gitmiş. Suyun tamamını satan Keloğlan, eşeğini yiyeceklerle yüklemiş dönmüş köyüne. Yolda pek neşeli olduğunu gören köylüler, takılmışlar. \"Hayrola Keloğlan. Suyu ne yaptın?\" Keloğlan, \"Döktüm\", demiş, \"kızdım döktüm\". \"Yahu, ağzın mı eskir, söylesen\" demiş bir başkası. \"Gidin pazara, görürsünüz satmış mıyım, satmamış mıyım suyu\" dedikten sonra, türkü çağıra çağıra devam etmiş yoluna. \"Sen bilirsin öyleyse iskender Emmi. Madem paran yok, öyleyse tabanları yağla da çek git\" diye, sanki dalgasını geçmiş Keloğlan. Sinirinden deliye dönen iskender: \"Ben sana gösteririm\", deyip uzaklaşmış. Aynını anlatmış anasına Keloğlan. Yaşlı kadın İskender`i çok iyi tanırmış. Bundan sonra, su gözesini her akşam beklemesini tembihlemiş, oğluna. O günden sonra, Keloğlan, her gece suyun gözesini beklemeye başlamış. ilk zamanlar, kimseler gelip gitmemiş. Ama bir akşam, İskender, usul usul suyun gözesine doğru yaklaşırken Keloğlan, dikkatle kendisine bakarmış. Hemen tanımış tabii Keloğlan bu kıskanç adamı. Şimdilik dokunmamayı yeğlemiş. Belki bir iki kez gelir, su alıp gider ve bir daha da gelmek istemez diye düşünmüş. Hakikaten, iskender, yanında getirdiği su kaplarını doldurmuş, bir tas su içmiş ve geldiği gibi sessizce dönüp gitmiş ... Anası ikide bir herhangi bir durum, bir tehlike olup olmadığını sorunca, \"Ben varken evvel Allah, kimse yanaşamaz, şifalı suya ana\" der, kahramanlık edalarına bürünürmüş ama, artık, bundan sonra böyle demesi pek mümkün olmamış. Çünkü, iskender bir hainlik daha yapmış. Rengi öteki normal sulara benzemediği için şifalı sudan doldurduğu kapların içine, bayıltan otunun tohumundan atmış. Köyün kapılarını tek tek dolaşarak, suyun çok kötü olduğunu, içildiğinde bayılttığını ve bir hafta boyunca tesirinin geçmediğini söylemiş. Bir de yanında taşıdığı o şifalı suyu göstererek, \"işte insanlara şifalı diye sattığı suyun aslı. Varsa cesareti olan buyursun içsin\", diyerek, ne kadar doğru söylediğini güya ortaya koymuş. Bunu gören İskender şişine şişine, kendisinden gayet emin bir vaziyette bir kova suyu o kocaman midesine akıtmış. Tabii, halk, daha durur mu? Kovalarla, kazanlarla su almışlar İskender'den. Bizim saf Keloğlan ise, kalakalmış orta yerde. Kimseye laf anlatamamış. Anası: \"Bundan sonra, daha dikkatli ol oğlum, nasıl oluyor da sen bu adamı göremiyorsun, aklım almıyor. Ah, gençliğim olaydı da, o iskender denen kurnaz tilkiyi tepeleyeydim\" diyerek, üzüntüsünü belirtmiş. Olaya çok sinirlenen Keloğlan, bu adama hak ettiği dersi vermenin zamanı geldiğine inanmış ve bir yol yöntem aramış. Nihayet, kurnazca bir plan gelmiş aklına ve hemen uygulamış. Başka bir yerden aldığı birkaç kova suyun içine zehir koyan Keloğlan, şifalı, suyun yanına koymuş kovaları. Şifalı suyun ağzını da kocaman bir taşla örtmüş ve yakınlarda bir yere gizlenmiş. Az sonra, İskender gelmiş. Birden şaşırmış, üzülüp de kahrolmuş. Zaten çok susamışmış. Hemen kovalardan birini ağzına diklemiş. içmiş epey. Ama, bir şeyler olmuş ve yere yıkılmış. Bir daha da kalkamamış. Keloğlan, adamın ölüp ölmediğini adamakıllı anlamak için gelmiş başucuna, bakmış ki, ölüp gitmiş. \"Oooh, demiş, hak ettiğin cezayı buldun.\". \"İşini bitirdim ana\" diye konuşmuş Keloğlan. - O alçak adam kendi tuzağına kendi düştü, zehirli sudan içti ana. \"Hemen saklan oğlum\"`, demiş anası, \"seni gelip bulurlar sonra\". İskender`in, Keloğlan Suyu içerek zehirlenip öldüğü haberi, bütün civar köylerde ve kasabada duyulmuş. Bütün halk şaşırmış, \"ucuz kurtulduk\" diye söylenmiş herkes. Bu olay, Kadı`ya kadar ulaşmış. Zaten, bir sürü şikayet gelmiş. Hemen tutup sorgusuz sualsiz hapse atmış Keloğlan`ı. - Hem suçlu, hem güçlü pozu yapma be kadın bana. Senin oğlun katil katil. idamı gerekir ama, yaşı kurtarmıyor. Hadi çekil git, mahkemeyi de boşu boşuna işgal etme. Kadın, oturmuş olduğu yere, başlamış hüngür hüngür ağlamaya. - Söyle, diye bağırmış, söyle be ihtiyar kadın, ne söyleyeceksen. Öfkesi katlanmış Kadı`nın:` Be hey kadın! Suçu sabittir Keloğlanın. Cezası hapistir zehirli su satanın. Var git işine`. - Akla uygundur bu dediğin ihtiyar kadın. Suyu kontrol ettireceğim. Eğer zehirli çıkarsa, oğlunu idam ettireceğim gibi, seni de zindanlarda çürüteceğim, haberin olsun. Yaşlı kadın: \"Boynum kıldan incedir Kadı Efendi\" diye konuşmuş. Kadı, hemen bir su uzmanı bulmuş, suyu yerinde kontrol ettirmiş. Bu haber üzerine çok mutlu olan anası, sevinç gözyaşları dökmüş. Allah`a, bu beladan kurtardığı için şükürler etmiş. O günden sonra Keloğlan`ın müşterisi o kadar çoğalmış ki, paraları ne yapacaklarını şaşırmış. Artık, parası olmayanlara bedava su dağıtmaya başlamış. Böylece, hak yerini bulmuş. Keloğlan ile anası, çok mutlu olmuş ve bolluk bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Sutcu-Ese-ve-Degirmenci-Kose-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde kel bir oğlanla anacığı mutlu mesut yaşarmış. Keloğlan bütün gün köyün çocuklarıyla oyun oynar, onlara türlü türlü masallar anlatır, arada birilerinin koyununu keçisini otlatır, eline geçenle yarı aç yarı tok geçinip giderler, hallerine şükrederlermiş. Anası bir gün Keloğlan'ı almış karşısına, \"Kel oğlum artık senin bir baltaya sap olma vaktin geldi de geçiyor, böyle onun davarı bunun hasadı nereye kadar sürecek.\" demiş. Keloğlan anasına hak vermiş ama elden ne gelir masal söylemekten başka bir sanatı yokmuş. \"Sütçü Ese'ye gideyim belki onun yanında bir iş bulurum.\" demiş. Varmış Sütçü Ese'nin dükkanına. Ese de o sırada süte su katıyormuş, o kadar dalmış ki Keloğlan'ın geldiğini fark etmemiş. Keloğlan Ese'nin yaptığı bu yanlış işi görünce Dur şunu bir korkutayım. deyip seslenmiş, Ese'nin ödü patlamış korkudan süt kovasını devirmiş, seslenenin Keloğlan olduğunu görünce, Vay, sen gizli gizli beni mi gözetliyordun. demiş kepçeyi kaptığı gibi düşmüş Keloğlan'ın peşine. Keloğlan tabana kuvvet koşmuş. Bakmış ki ilerde Köse'nin değirmeni var. Buraya saklanayım. demiş. Köse de o sırada birilerinin çuvallarından un aktarıyormuş kendi çuvallarına. masalsitesi.com Öyle dalmış ki Keloğlan'ın içeriye girdiğini fark edememiş. Keloğlan, Köse'nin yaptığı bu yanlış işi görünce Şunu bir korkutayım. deyip seslenmiş. Köse'nin ödü patlamış, korkudan un çuvallarını devirmiş. Dönüp de Keloğlan'ı görünce, Vay keleş sen beni mi gözetliyordun. demiş. Değneği kaptığı gibi düşmüş Keloğlan'ın peşine. Başlamış kovalamaya. Ese ile Köse arkada Keloğlan önde bir kovalamaca başlamış. Keloğlan bakmış ki ilerde bir kalabalık. Kalabalığa karışırsam ellerinden kurtulurum. demiş. Dalmış kalabalığa. Ese ile Köse de peşinden dalmışlar. Meğer kalabalığın ortasında bir meydan varmış, ahali meydanın etrafında toplanmışlarmış, Keloğlan kendini meydanda buluvermiş. Ese ile Köse de kendilerini meydanda bulmuşlar. Tam Keloğlan'a girişeceklermiş ki bir çığırtkan çıkmış ortaya ve seslenmiş kalabalığa. ve Keloğlan da bu yarışmanın ortasına düşmüşler işte. Ese ile Köse, ödül lafını duyunca Keloğlan'ı unutmuşlar. İkisi de içlerinden Bizde palavradan bol ne var. diye geçirmişler. \"Bizim köyün gölü kurumuştu. Tarlaları sulayamıyorduk. Birisi Ese'nin ineğini getirelim. dedi. Nasılsa o ineğin sütüne su karıştırırken ölçüyü kaçırmıştır.\" deyince oradakiler basmışlar kahkahayı. Ese tutamamış kendini. Sen ne demek istiyorsun, diyerek Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Bunu gören Subaşı huylanmış. Şu Keloğlan masalını bitirsin, şu Ese'nin hesabını göreyim, bunda bir iş var. demiş. Etraftakiler bir kez daha gülmüşler. Bu sefer Köse kendini tutamamış, Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Subaşı bunu görünce, Hele Keloğlan masalını bitirsin sonra Köse'nin de ifadesini alırım Ese ile birlikte. demiş. Keloğlan devam etmiş. Keloğlan masalını bitirince büyük bir alkış kopmuş, alkışlardan anlaşıldığı gibi yarışmayı Keloğlan kazanmış. Ese ile Köse Yeter!.. fazla oldun sen Keloğlan, hem bizi rezil et hem yarışmayı kazan, sana tenhada iyi bir sopa çekmenin vakti geldi. diye düşünürken Subaşı bunları enselerinden tutmuş Ağalar hele karakola kadar gelin bakalım size soracaklarım var. demiş. Cezalarını bulmak üzere süklüm püklüm götürülmüşler karakola. Bizim Keloğlan'a ödül olarak sevimli bir eşek vermişler. Keloğlan, Karakaçan adını vermiş eşeğe. O günden sonra Karakaçanla odun taşımış pazara, anasına bakmış, mutlu bir şekilde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ve-Altin-Bulbul-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde kalbur saman içinde, deve tellal iken, horozlar berber iken; Bir padişah varmış. Bu padişah, her tarafı camdan olan bir cami yaptırmış. \"Padişahım, eğer Kafdağı'nın ardındaki, \"Altın Bülbül'ü getirir camiin bitişiğine koyarsan, eserin tamamlanır\" demiş ve gözden kaybolmuş. \"Evlatlarım: Kafdağı'nın ardındaki, Altın Bülbül'ü nasıl getireceğimi düşünüyorum.\" Çocukların hepsi bir ağızdan babalarına, söz vermişler. Küçük oğlan, bin bir zorluk içinde yoluna devam etmiş. saraydaki peri kızı ile tanışmış. Oradan yoluna tekrar devam etmiş. Gide gide sekiz canlı devin sarayına varmış. Bu devi de öldürerek oradaki peri kızı ile tanışmış. Kız onun nereye gittiğini sormuş; o da \"Altın Bülbül'e\" diye cevap vermiş. Kız, buraya nasıl gidileceğini, dokuz canlı devden nasıl korunacağını anlatmış. Çocuk, tekrar yola koyulmuş ve dokuz canlı devi de haklamış. Fakat devin sarayında hangi odaya dalacağını şaşırmış. Çünkü 99 odası varmış. Sarayda bir kedinin işareti üzerine \"Altın Bülbül\"ü alarak yola koyulmuş ve önce, rastladığı ihtiyarın yanına gelmiş. Saraydan getirdiği eşyaları ihtiyarın yanına bırakarak, kardeşlerini aramak üzere, yeniden yola devam etmiş. Şehrin birinde kardeşlerini bularak onların her birine birer at almış. İhtiyarın yanına giderek Altın Bülbül'ü almışlar. Eve gelirlerken, ağabeyleri, kıskandıklarından küçük kardeşlerini suya atmışlar. Fakat Altın Bülbül babalarının yanında bir defacık olsun ötmemiş. Suya atılan kardeşleri ölmemiş, sırılsıklam gide gide bir çobana rastlamış. Bir altın vererek bir koyun almış. Koyunun işkembesini başına geçirmiş olmuş tam bir \"Keloğlan\". Gide, gide, bir kasabaya varmış. Bir hancıya çırak olmuş. Han sahibi bir gün öyle hasta olmuş ki. Kasabanın tabipleri hiçbir çare bulamamış. Bir aksakallı ihtiyar, \"filan padişahın camiinden bir yudum su getirirsen efendin iyi olur\" demiş. Küçük oğlan koşarak, o camiye varmış. Buradaki Altın Bülbül başlamış, ötmeye. Bu olayı padişaha müjdelemişler. Padişah bütün halkı geçirmiş, ötmemiş Keloğlan gelince yine ötmüş. O zaman başındaki işkembeyi çıkararak, babasına kendisini tanıtmış. Ertesi gün, çayıra kırk çadır, kurdurmuş, Altın Bülbülü küçük oğlanın getirdiğini anlamış; diğer oğullarım saraydan kovmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ve-Kuyudaki-Dev-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş. Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi. -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın.... -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. -Pekala oğlum...Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim...Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca. -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der. yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider. -İşte şimdi, o kuyuya ineceksin... Korkmazsın değil mi?... -Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan'ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. -Eyyyy, adem oğlu!... Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?.. -Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der. Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan'a tekrar sorar. -Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?.. -Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır. -Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan'ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev'in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev'e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar. -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?... -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!... Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler. Keloğlan elindeki Nar'ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev'in verdiği Nar'lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev'in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş... Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Ve-Sihirli-Balik-Masali.html", "text": "Keloğlanı, annesi bakkala ekmek alması için göndermişti. Keloğlan az gitmiş, uz gitmiş. Köprüden geçerken elindeki ekmek parasını dereye düşürüvermişti. Keloğlan başlamış ağlamaya: Eyvah ben şimdi ne edeceğim, anama ne diyeceğim. Keloğlan'ın sesini duyan bir balık dereden çıkmış ve: Ne ağlarsın keloğlan, demiş. Keloğlan: Paramı suya düşürdüm. Anam bu işe çok kızacak. Karnımız aç kalacak. Balık: Karnınız aç kalmayacak, diyerek derenin dibine inmiş. Biraz sonra bir kutu ile geri dönerek: Açıl sofram açıl, türlü yemekler saçıl dediğin vakit açılacak, demiş. Keloğlan buna teşekkür etmiş, kutuyu aldığı gibi eve gitmiş, olanları annesine anlatmış. Kutudan çıkan yemeklerle bir güzel karınlarını doyurmuşlar... Kısa sürede kutunun marifeti kasabaya yayılmış. Hırsızlar kutuyu çalmaya karar vermişler. Gece olunca Keloğlan ile annesi uyuyunca hırsızlar eve girmiş. Sihirli kutuyu almışlar, yerine benzer bir kutu koymuşlar. Sabah olduğunda Keloğlan'ın karnı acıkmış. Kutusunu alıp ortaya koymuş. Açıl sofram açıl. Türlü yemekler saçıl, demiş. Fakat kutu açılmamış. Keloğlan bir daha tekrar etmiş. Kutu açılmayınca, tekrar dere kenarına gitmiş. Keloğlan'ın üzgün olduğunu gören balık tekrar suyun üzerine çıkmış: Ne oldu Keloğlan neden böyle üzgünsün? demiş. de bu altınları dilediğin gibi kullanırsın, demiş. Keloğlan teşekkür etmiş. Eşeği alarak evine gitmiş. Keloğlan ve annesi altın yapan eşek sayesinde bir süre rahat yaşamışlar. Fakat hırsızlar eşeği de çalmayı başarmış. Keloğlan tekrar dere kenarında ağlarken balık onu görmüş: Bu kez ne oldu Keloğlan, demiş. Keloğlan: Ne olacak eşeği de çaldılar. Balık: Bu kez sana öyle bir şey getireceğim ki. Doğru kullanırsan hem kaybettiklerini geri kazanırsın. Hem de ömür boyu rahat yaşarsın, demiş. Biraz sonra balık, ucu topuzlu bir sopa ile geri dönmüş: Al bunu Keloğlan vur tokmağım vur dediğin de vurmaya başlar. Ta ki, sen dur! diyene kadar. Keloğlan tokmağı almış sevine sevine evine gelmiş. Gittiği her yerde, \"benim sihirli tokmağım var\" diye söylenmiş. Bunu duyan hırsızlar tokmağı da çalmaya karar vermişler. Gece olunca Keloğlan uyumamış. Kapının arkasına saklanmış. Hırsızlar sessizce eve girmişler. Tokmağı alacakları sırada, Keloğlan: Vur tokmağım vur, demiş. Tokmak hırsızlara vurmaya başlamış. Kafası gözü yarılan hırsızlar neye uğradığını şaşırmışlar. Keloğlan: Demek kutumu ve eşeğimi çalan da sizlerdiniz. Çabuk gidip onları getirin. Yoksa tokmak vurmaya devam edecek. Hırsızlar: Tamam Keloğlan, hemen getiriniz. Yeter ki, şu tokmağı durdur, demişler. Tokmak sayesinde eşeği ve kutusuna kavuşan Keloğlan, anası ile mutlu ve rahat bir ömür sürdürmüş. Elindeki servetini fakirlerle paylaşmış. Gökten üç elma düşmüş. Biri Keloğlan'ın kel kafasına biri masalı yazana biri de dinleyenlerin kafasına düşmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-Zenginler-Ulkesinde-Masali.html", "text": "Zaman zaman içinde, zaman saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para arttırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın. Keloğlan: Çalışıp para kazanırım demiş. Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Para ile başka ne yapılır ki? demiş. Keloğlan'ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. Sen çok yaşa emi Keloğlan demiş. Yıllar var ki, ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır. Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan'ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar. İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan'dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi'ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan'a vurmaya başlamış. Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş. Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan'ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış. Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış. Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi'ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan'ı görür gibi oluyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ile-Devler-Masali.html", "text": "- Hele bir sabah ola, hayrola. Sen yat uyu, biz de gidip altınları toplayalım. Sabaha bir çuval altını tedarik ederiz, demişler. Bunun üzerine Keloğlan eve girmiş de, yatağının içine eğri bir odun kütüğü yatırıp yorganı örtmüş, kendisi de tavan arasına çıkıp beklemiş. - Haydi bakalım, sabah oldu, vade erdi, getirin şu altınları hele, demiş. Devler ıkınıp sıkınmışlar, ürküp şaşırmışlar, kafa kafaya verip danışmışlar. - Aman tutun, gelin tutun, dayılarım, emmilerim, kardaşlarım, babam, dedem, hele varın, çevirin! diye bağırmış. Bu dev, altın yüklü devenin ipini koyuvermiş de, tabanları sırtını döverek, adım adım sekerek, soluk soluğa kaçmış ki, ardından anca dumanı görünüyor. Keloğlan bir çuval altını nenesine vermiş. Konu komşuya bir büyük ziyafet hazırlatmış. Ben de gittim bu doyuma. Diş kirası hediyeler verdiler. Ben eve gelirken, yoluma ördekler çıktılar. \"Vrak, vrak!\" diye bağrıştılar. Ben de \"Bırak, bırak!\" diyorlar sandım. Bıraktım kaçtım. Eli boş, karnı aç geldim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ile-Koyluler-Masali.html", "text": "- Aman, vay vay, hayvan gübresi, sığır mayısı bir para etti, bir para etti ki, pazarı altın pahasına gitti, diye durmadan söylenir, bir yandan da şıkır şıkır oynarmış. Bunu duyan komşuları hemen ahırlarına koşuşmuşlar, hemen hayvanların altından dumanları tüten gübreleri mendillerine, torbalarına doldurmuşlar, hemen çarşı boyuna koşmuşlar. - Azıcık, sıcacık, ama tazecik, azıcık, sıcacık ama tazecik, diye mallarını överek satmaya başlamışlar. Adamın biri merak etmiş, mendili açıp içine bakmış. Bir de ne görsün! Hayvan gübresi! Adamın bağırmasıyla çarşı halkı bunların başına toplanmış, bir güzel sopa atmışlar ve çarşıdan kovalamışlar. Yeller esmiş, rüzgarlar üfürmüş, yağmurlar yağmış, seller akmış, günler akşama, akşamlar sabaha kavuşmuş, böylece aradan bir eyyam geçmiş. Bu Keloğlan kesip komşularına yedirdiği öküzün derisini alıp pazara satmaya götürmüş. Yolda bir köse görmüş, ona bu deriyi bir ölçek darıya satmış. Lakin bu kösenin evi uzakmış. Keloğlana öküz derisini evine kadar götürmesini söylemiş. Keloğlan, deriyi eşeğin terkisine atmış da, darı heybesini doldurmak için kösenin evine doğru yollanmış. Gelip kapıya dayanmış. - Öküzümün derisini, kösenin bir ölçek darısına değiştim. Deriyi alacaksın, darıyı vereceksin! diye seslenmiş. Kösenin karısı da o sırada oturmuş, hovardasıyla yemek yiyormuş. Bu adamı hemen götürüp büyük bir küpün içine saklayıp üstünü örtmüş. Kapıyı Keloğlana açmış. Deriyi almış. Kadın evin altındaki ambarı açıp bu Keloğlana bir ölçek darı ölçüp vermiş. Ama bu Keloğlan heybesinin ağzını eğip yarısını yere dökmüş. Oturup teker teker toplayıp heybesine doldurmaya başlamış. - Benim eşeğim her şeyi bilir. Ben de onun dediğini bir güzel anlarım. - Ah babacığım, vah babacığım. Dünyasına doymadan giden hovarda babacığım! Babamı öldürdünüz, kanına kan, canına can istiyorum, diye bağırıp ağlamaya girişmiş ki, yer gök böğürtüsüne dönermiş. Kervancı ürkmüş, korkmuş, hem de iyice yılmış. On katır yükü bağışlamış. Keloğlan hala yırtınır, yeri göğü inletirmiş. Beş daha vermiş, yine olmamış. Sonunda bütün kervanı bağışlamış da, yakasını anca sıyırmış, masalsitesi.com savuşmuş. - Aman, vay vay, kart öküzün derisi bir para etti, bir para etti ki, pazarı altın pahasına gitti, diye durmadan söylenir, bir yandan da şıkır şıkır oynar gidermiş. Bunu duyan komşuları hemen ahırlarına koşuşmuşlar, hemen öküzlerini bir iki demeyip kesip boğazlamışlar. Derilerini yüzüp sırtlamışlar, hemen çarşı boyuna koşmuşlar. Orası burası derken dönüp dolaşmışlar, lakin hiçbiri satamamış. Akşam olup herkes ortalıktan çekilince, bunlar da sırtlarında ıslak öküz derileriyle ortada kalınca, başlarına gelen işi anlamışlar. Kavil karar bağlamışlar, Keloğlanı öldürmeye yemin etmişler. - Aman cuma vaktidir. Namazdan önce atmayalım günah olur. Şu çalının dibine bırakalım, Namazdan sonra gelir atarız, demiş. Hepsi de bunu kabul edip cuma namazına gitmişler. - Ah başıma gelenler, vah başıma gelenler. Beni padişahın kızına vereceklerdi. Ama istemiyorum. Gel sen benim yerime şu çuvala gir de, padişahın kızıyla evlen, demiş. Dağın bayırın saf çobanı buna bir güzel inanmış. Çuvalın içine girmiş. Keloğlan da ağzını pek bağlayıp çalının dibine yatırmış. - Aman beni suya salmayın, padişahın kızıyla evleniyorum, der dururmuş. Köylüler bu laflara, hem de manasız sözlere büsbütün kızmışlar, zavallı çobanı hoplatıp suya fırlatmışlar. - Aman oğlum kırk tane istemem. Bir tane yeter, der dururmuş. Böylece o çocuk da \"gılk gılk\" diye diye boğulup gitmiş. Böylece köyün bütün erkekleri boğulmuş. Karıları da dul kalmış. Onlar ermiş muratlarına, darısı bizim başımıza."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ile-Sihirli-Kus-1-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir masal ülkesinde Gülyüz derler, gül yüzlü, güler yüzlü bir kız varmış. Gülyüz, bir padişah kızıymış. Bir gün gergefini kurmuş, nakış üstüne nakış işliyormuş has bahçede. Derken, görülmemiş güzellikte, gerdanı kınalı, gözleri zümrüt, gagası mercan bir kuş gelmiş, gergefin üstüne konmuş. Gözlerini kızın gözlerine dikmiş, başlamış içli bir ezgiyle ötmeye. Gülyüz, sanki büyülenmiş gibi ayıramamış gözlerini kuştan. Neden sonra incili ipek çevresini kaldırıp atmış kuşun üstüne. Kuş, çevreyi mercan gagasıyla kaptığı gibi Pırr... diye kanat çırpmış, uçup gitmiş. Kız da arkasından bakmış kalmış. O günden sonra Gülyüz Sultan, her gün has bahçeye iner, özlem dolu gözlerle kuşu bekler dururmuş. Ama ne çare... Bu göz kamaştırıcı kuş bir daha görünmemiş. Küçük sultan ise kuşu bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Kuşun özlemiyle günden güne sararıp solmuş. Ülkenin tüm hekimleri, padişah kızının derdine çare bulmaya çalışıyorlarmış. Onlar çalışadursunlar, biz haberi Keloğlan'dan verelim. Keloğlan, Gülyüz'ün çevresini kuşa attığı günlerde yine yayan yapıldak dağ bayır dolaşır dururmuş o yörelerde. Dağlar aşmış, dereler geçmiş, çıkınındaki azığı tükettiği bir gün bir garipçe kuş gelmiş, yorgun kanatlarla bir çalı dibine atmış kendini. Keloğlan sevinmiş, Kısmetim ayağıma geldi. Tutar, kızartır, yerim. demiş içinden. Usulca sokulmuş. Külahını atmış üstüne, kuşu tutmuş. Bir de ne görsün? Ağzında sırma işlemeli incili bir çevre... Keloğlan şaşmış kalmış. Bu göz alıcı renklerle bezeli kuşu kesip yemeye kıyamamış. Ağzına su akıtmış, Bu kuş, yuvasına her zaman inci mercan götürüyorsa yaşadık. demiş. İzleyip yuvasını bulmak için kuşu salıvermiş. Kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş; kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş... Derelerden sel ile, tepelerden yel ile, gitmiş kuşun ardından, başındaki kel ile... Sonunda vara vara cennete eş bin bir renkli bir bahçeye varmışlar. Kuşu kaybetmiş bahçede ama kendini kaybetmemiş Keloğlan. Bahçeyi geçmiş, bir altın saray çıkmış karşısına. Saraya girmiş. Kimseler yokmuş içeride. Keloğlan şaşkın, Buranın elbette bir sahibi vardır. diye geçirmiş içinden. Biraz sonra o gerdanı kınalı, kanadı nakışlı kuş gelmiş. Odanın ortasındaki su dolu altın leğenin içine dalmış. İnanamayacaksınız ama, bir silkinmiş tüyünü teleğini dökmüş, civan bir delikanlı olmuş. Keloğlan gördüklerine inanamamış da olanlara akıl erdirmeye çalışırken delikanlı koynundan o incili çevreyi çıkarmış. Hem koklar hem de Ah sultanım nerelerdesin? Senin gözlerin de yaşlı mı şimdi? diye göz yaşlarını silermiş. Bir süre ağlayıp söylendikten sonra yine kuş olmuş Pırr... demiş, uçup gitmiş. Keloğlan'ın ağzı açık kalmış. Hemen dolaptan fırlamış, kendini bu perili saraydan dışarı atmış. Arkasına bile bakmadan oradan kaçmış. Sihirli bahçeyi geçmiş, alaca karanlıkları aşmış, düze ulaşmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş... Derken bir yerlere gelince bakmış ki bir kalabalık, bir kıyamet. Sokulmuş Keloğlan da ne oluyor diye. Burası bir hamammış. Ülkenin padişahı, kızı Gülyüz Sultan'ın derdine çare bulamamış da bu hamamı yaptırmış. Dört yöne de haber salmış. Her kimin başından ilginç olay geçmişse gelsin anlatsın, hamamda da bedava yıkansın... diye. Böylece kızının avunacağını umuyormuş. Keloğlan da hamama girmiş, yıkanmış. Başından geçenleri anlatması için onu Gülyüz Sultan'ın önüne çıkarmışlar. Keloğlan mindere oturmuş: Dinle sultanım, sana bir şey anlatayım ama hayretten sakın küçük dilini yutma... diye başlamış başından geçenleri bir bir anlatmaya. Kulaklarına inanamayan sultan, Aman Keloğlan bu hamamı sana bağışladım. Ne olur bana oranın yolunu göster! diye yalvarmış Keloğlan'a. Böylece sihirli kuşun yoluna düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler; sonunda Keloğlan bin bir renkli o sihirli bahçeyi bulmuş. Altın sarayı Gülyüz Sultan'a göstermiş: Asıl görüp şaşacakların içeride sultan bacı. Hadi eğleşmeden girelim saraya. Demiş ama Gülyüz, Keloğlan'ı tehlikeye atmak istememiş. Helalleşip ayrılmış; altın saraya girmiş, dolaba saklanmış. Biraz sonra sihirli kuş gelmiş. Silkinmiş, civan yapılı bir genç olmuş. Sultanın çevresini çıkararak Bu çevreyi işleyen eller sağ mı? Bir daha sultanımın yüzünü görebilecek miyim? diye ağlayıp mendille göz yaşlarını silmiş. Kız hemen koşmuş, delikanlının kollarına atılmış. Meğer bu delikanlı da insan soyundanmış. O da bir padişah oğluymuş. Murat Şah'mış adı. Masal bu ya nasıl olmuşsa perilerin ağına düşmüş bir gün. Bir daha da kurtulamamış tılsımlarından. Onu seven bir insan eli, eline değinceye dek bozulmamış tılsım... Sultan ona sevgiyle sarılınca tılsım bozulmuş, periler ülkesinden birlikte kaçmışlar. Kırk gün kırk gecelik düğünleri kurulmuş. Mutlu bir yaşama başlamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ile-Sihirli-Kus-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir masal ülkesinde Gülyüz denilen, gül yüzlü, güler yüzlü bir kız varmış. Gülyüz, bir padişah kızıymış. Bir gün gergefini kurmuş, nakış üstüne nakış işliyormuş has bahçede derken, görülmemiş güzellikte, gerdanı kınalı, gözleri zümrüt, gagası mercan bir kuş gelmiş, gergefin üstüne konmuş. Gözlerini kızın gözlerine dikmiş, başlamış içli bir ezgiyle ötmeye... Gülyüz, sanki büyülenmiş gibi ayıramamış gözlerini kuştan Neden sonra incili ipek çevresini kaldırıp atmış kuşun üstüne. Kuş, çevreyi mercan gagasıyla kaptığı gibi pırr diye kanat çırpmış, uçup gitmiş. Kız da arkasından bakakalmış. O günden sonra Gülyüz Sultan, her gün has bahçeye iner, özlem dolu gözlerle kuşu bekler dururmuş. Ama ne çare. Bu göz kamaştırıcı kuş bir daha görünmemiş. Küçük sultan ise kuşu bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Kuşun özlemiyle günden güne sararıp solmuş Ülkenin tüm hekimleri, padişah kızının derdine çare bulmaya çalışıyorlarmış. Onlar çalışadursunlar, biz haberi Keloğlan'dan verelim. Keloğlan, Gülyüz ün çevresini kuşattığı günlerde yine yayan yapıldak dağ bayır dolaşır dururmuş o yörelerde. Dağlar aşmış, dereler geçmiş, çıkınındaki azığı tükettiği bir gün bir garipçe kuş gelmiş, yorgun kanatlarla bir çalı dibine atmış kendini. Keloğlan sevinmiş, Kısmetim ayağıma geldi tutar, kızartır, yerim demiş içinden. Usulca sokulmuş. Külahını atmış üstüne, kuşu tutmuş Bir de ne görsün? Ağzında sırma işlemeli incili bir çevre. Keloğlan şaşmış kalmış. Bu göz alıcı renklerle bezeli kuşu kesip yemeye kıyamamış. Ağzına su akıtmış, Bu kuş, yuvasına her zaman inci mercan götürüyorsa yaşadık demiş. İzleyip yuvasını bulmak için kuşu salıvermiş. Kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş; kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş. Derelerden sel ile, tepelerden yel ile, gitmiş kuşun ardından, başındaki kel ile Sonunda, vara vara cennete eş, bin bir renkli bir bahçeye varmışlar. Kuşu kaybetmiş bahçede ama kendini kaybetmemiş Keloğlan Bahçeyi geçmiş, bir altın saray çıkmış karşısına. Saraya girmiş Kimseler yokmuş içeride. önce Murat Şah yer! diye eline bir kepçe vurmuşlar. Birden Keloğlan'ın eli şişmiş. Ne vuranı görmüş ne söyleyeni. Korkmuş Keloğlan, Periler sarayı olmasın burası, diye çıkıp kaçacağı sırada bir kanal sesi çalınmış kulağına. Hemen bir dolaba girip saklanmış. Biraz sonra o gerdanı kınalı, kanadı nakışlı kuş gelmiş Odanın ortasındaki su dolu altın leğenin içine dalmış İnanamayacaksınız ama, bir silkinmiş tüyünü teleğini dökmüş, civan bir delikanlı olmuş. Keloğlan gördüklerine inanamamış da olanlara akıl erdirmeye çalışırken delikanlı koynundan o incili çevreyi çıkarmış. Hem koklar hem de Ah sultanım, nerelerdesin? Senin gözlerin de yaşlı mı şimdi? diye gözyaşlarını silermiş. Bir süre ağlayıp söylendikten sonra yine kuş olmuş pırr demiş, uçup gitmiş. Keloğlan ın ağzı açık kalmış. Hemen dolaptan fırlamış, kendini bu perili saraydan dışarı atmış. Arkasına bile bakmadan oradan kaçmış Sihirli bahçeyi geçmiş, alaca karanlıkları aşmış, düze ulaşmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Derken bir yerlere gelince bakmış ki bir kalabalık, bir kıyamet. Sokulmuş Keloğlan da ne oluyor, diye. Burası bir hamammış. Ülkenin padişahı, kızı Gülyüz Sultan ın derdine çare bulamamış da bu hamamı yaptırmış. Dört bir yana da haber salmış Her kimin başından ilginç olay geçmişse gelsin anlatsın, hamamda da bedava yıkansın. Demiş.Keloğlan, başından geçen hikayeyi Padişah'a anlatmış. Padişah: Hamamı sana bağışladım. Ne olur bana oranın yerini göster! diye yalvarmış Keloğlan a. Böylece sihirli kuşun yoluna az gitmişler uz gitmişler; sonunda Keloğlan bin bir renkli o sihirli bahçeyi bulmuş. Altın sarayı Gülyüz Sultan a göstermiş: Asil görüp şaşacaklarına içeride sultan bacı Hadi eyleşmeden girelim saraya demiş ama Gülyüz, Keloğlan ı tehlikeye atmak istememiş. Helalleşip ayrılmış; altın saraya girmiş, dolaba saklanmış. Biraz sonra, sihirli kuş gelmiş, silkinmiş, civan yapılı bir genç olmuş. Sultanın çevresini çıkararak Bu çevreyi işleyen eller sağ mı? Bir daha sultanımın yüzünü görebilecek miyim? diye ağlayıp mendille gözyaşlarını silmiş. Kız hemen koşmuş, delikanlının kollarına atılmış. Meğer bu delikanlı da insan soyundanmış. O da bir padişah oğluymuş Murat Şah mış adı. Masal buya nasıl olmuşsa perilerin ağına düşmüş bir gün. Bir daha da kurtulamamış tılsımlarından; Onu seven bir ihsan eli, eline değinceye dek bozulmamış tılsım. Sultan ona sevgiyle sarılınca tılsım bozulmuş, periler ülkesinden birlikte kaçmışlar. Kırk gün kırk gecelik düğünleri kurulmuş Mutlu bir yaşama başlamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ile-Sincap-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak bir köyde bir kadın ile oğlu Keloğlan yaşarmış. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdalarmış. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline düşermiş ormanın içine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için. Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, gel sana bir iyilik yapayım demiş. Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün demiş. Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın diye konuşmuş. Sorun demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım diye sormuş. Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar. Nereden bildiğini sorunca da say da bak demiş. soru Dünyanın tam ortası neresi biçimindeymiş. Bunu da Tam senin ayağını bastığın yer diye yanıtlamış Keloğlan, inanmıyorsan ölç de bak! Bu da doğru kabul edilmiş. Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe hangisi daha ağır bil bakalım demiş. Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır diye yanıtlamış Keloğlan. Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı'na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş. Koşarak sincaba dönen Keloğlan'ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ve-Cilli-Tavuk-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak ülkelerden birinde bizim Keloğlan yaşarmış. Keloğlan kelmiş, keleşmiş ama özellikleri pek bir güzelmiş. İnsanlarla ilgilenir, arkadaşlarına iyi davranır, hayvanları sever fakat çalışmaktan pek hoşlanmazmış. Anası ona ne zaman bir iş buyursa bir bahane uydurur, anası kızınca da oraya buraya saklanır dururmuş. Hişt Keloğlan, keleşoğlan, annesini üzen oğlaaannn, diye bağırmış. Keloğlan hemen arkasını dönmüş, uykusuna devam etmiş ve bir rüya görmeye başlamış. Rüyasında uzun bir yolda yürüyormuş, yürürken önce bir tavukla karşılaşıyormuş, Ah keloğlan bir bilsen başıma gelenleri, ne desem ne etsem bilemiyorum, olup bitenleri önce sana anlatayım istersen diyerek, tilkilerin kendi kümesleri önünde nasıl gezdiklerini anlatmış durmuş. Keloğlan tam ona yardım etmek isterken, uyanmış... Uyanmış bir de ne görsün, onların evindeki çilli tavuk tam göbeğinin üstünde oturmuyor mu? Onu kanatlarından tutmuş hemen koşturup kümesin içine koymuş. Çilli horoz neye uğradığını şaşırmış ama Keloğlan rüyanın etkisinde olduğu için tilkinin çilli tavuğu götüreceğini düşünmüş. Tilki her zamanki gibi bir plan peşindeymiş ama Keloğlanın aklının ne kadar çabuk çalıştığını hesaba katmamış. Tilkinin yuvasında biraz oturan Keloğlan izin istemiş ama tilki ona izin verir mi hiç? Onun planı Keloğlanı da bir kafese kapatıp yemekmiş. Keloğlan önce bir hoplamış, duvarda asılı duran meşaleyi alıp kendi kel kafasına tutmuş, buna bakan tilkinin gözleri kamaşmış, keloğlan bu sırada oradan uzaklaşmış. Tilki onu elinden kaçırdığı için mutsuz, Keloğlan ise kahkahalar atacak kadar mutlu kaçarak uzaklaşmış. Daha sonra köylerde tavuğu çalınan ne kadar köylü varsa onları toplayıp gelmiş, köylüler o kadar sinirlilermiş ki, bizim tilki evini barkını bırakıp kaçmış. Bir daha da onu oralarda gören olmamış ."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ve-Orman-Perileri-Masali.html", "text": " Annem ve babam birden bire yok oldu. Onları bu ormanda bulamıyorum. Biz bu ormanı koruyan perileriz. Ormanda dolaşırken birdenbire annem ve babam yok oldu. \"Tamam gel o zaman annen ve babanı arayalım.\" demiş ve yola koyulmuşlar. Vay vay vayy. Kendin küçüksün ama marifetlerin çok büyükmüş. Bırak o çocuğu, eğer bırakmazsan seni ateşimle yakarım. Bırak dedim sana yoksa alev alev yanacaksın. demiş, o korkunç ses. Küçük çocuk birden bire bu sesi tanımış ve Baba diye seslenmiş. Küçük çocuk Keloğlan'ın kötü biri olmadığı, sizi aramak için yardım ettiğini anlatmış. Keloğlan derin bir oh çekmiş ve küçük çocuğu ailesine teslim etmiş. Oldukça sevinen küçük çocuk Keloğlan'la vedalaşarak yoluna devam etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ve-Padisahin-Kizi-Masali.html", "text": "Keloğlan saçsız olarak dünyaya gelmiş. Annesi oğlunu her akşam uyuturken \"kel oğlum, keltoş oğlum aklından saçları dökülen zeki oğlum\" diye severmiş. Bütün köy halkı, Keloğlanın her durum için üretebildiği fikirlerinden çok etkilenirmiş. Ne zaman zorda kalsalar, \"Hımm, bunu halledebilecek tek kişi; keloğlan\" derlermiş. Bir gün köyün tellalı akşam saatlerinde saraydan gelen bir haberi duyurabilmek için düşmüş yollara, davulunun sesi sarmış dört bir yanı; gümbede güm güm. Gümbede güm güm \"Duyduk duymadık demeyin, ey ahali kulak verin, Padişahımız kızını evlendirmek için damat adayları arasında bir yarışma tertiplemiştir\" gümbede güm güm gümbede...güm... güm Hemen yaşlı annesinin yanına koşan keloğlan \"Anacığım, hazırla çıkınımı, giysilerimi, bende katılacağım yarışmaya\" der. Der demesine de annesinin gönlü pek razı değildir bu işe; nasıl der ki? \"oğlum sen kelsin, beğenmez seni padişah kızı\" diye. Düşüncelerini içine saklayarak susar keloğlanın annesi. İçinde bir burukluk, yapar keloğlanın istediklerini. Ertesi sabah bizim keloğlan erkenden yola revan olur. Padişahın sarayına vardığında bir de ne görsün? Saray halkının ileri gelenleri, zengin kimseler bir çok aday yarışmaya katılmıştır. Padişahın kızı, öyle güzel öyle güzeldir ki, aşk ne kelime?, deli divane olmuştur Keloğlan. Padişahın gür sesi ile kendine gelir. Padişah \"Sizlere üç soru soracağım. Cevabını verebilen olur ise kızımla evlenebilmeyi hak kazanacaktır. masalsitesi.com \"Bir çok aday, yarışmayı at binmek, kılıç tutmak, cirit oynamak gibi düşündüğünden şaşırır. Keloğlan ise kendisinden emindir. bilirsiniz\". Padişah vezirlerine bakar, çok hoşlarına gider bu cevap ve onay verirler \"Doğrudur, padişahım\". Padişahın kızı, bu genç, zeki adamdan etkilenir. Padişah ise içten içe sinirlenmiştir. Bu kel adama kızını vermek istemez, daha zor bir soru seçer \"Söyle bakalım o zaman, Dünya'nın merkezi nerededir?\" Keloğlan için ise bu sorunun cevabı oldukça basittir. Yüzünde yaramaz bir gülümseme ile \"Ayaklarımın altındadır, isterseniz ölçtürün\" der. Vezirleri bir anda korku kaplar; ya \"ölçün\" derse padişah, hemen cevabı hep bir ağızdan onaylarlar \"Doğrudur, padişahım ayaklarının altındadır.\" Padişahın iri yanakları kızarmaya başlar, padişah kızı büyülenir Keloğlan'ın her zor soruyu bilmesi ile. Padişah, verdiği sözden dönemeyeceğini bilerek, en zor soruyu sormasının gerektiğinin farkındadır. Öyle bir kurnazlık düşünür ki, gülümsemekten kendini alamaz, bıyıklarını burkarak devam eder, \"Peki iki soruyu bildin. Bunu bilecek misin bakalım? İki parmağın ile dünyayı nasıl ters çevirebilirsin?\". Padişah, böyle bir şeyin mümkün olmadığını bildiği için, gayet rahat bir şekilde dolanmaya başlamıştır. Vezirler birbirlerine bakıp kalmışlar, keloğlan ise saçsız başını kaşımaya başlamıştır. Keloğlanın güneşle birlikte, aynadan yansıyan ışık gözüne girdiğinde, muhteşem fikirde aklına düşmüştür. Hızlı adımlar ile yürüyerek kalabalığın içinde duran hanımdan aynasını rica eder. Padişahın karşısına geçerek \"müsaadenizle\" der ve aynayı padişahın başının üstünde iki parmağı ile tutarak \"Bakınız, dünya sizin için artık ters\". Vezirlerden ve halktan inanılmaz bir alkış sesi kopar, padişahın kızı oldukça heyecanlanmıştır. Padişah 3. Soruya da bir cevap bulan keloğlana kızını vermek zorundadır. Düğün için köydeki annesine haber ulaştığında, annesi \"Kel oğlum, zeki oğlum, padişahın kızını da aldın ya\" diye sevinerek düğün için yola koyulur. Keloğlan ve padişahın kızı harika bir düğün ile evlenerek, bir ömür mutlu yaşarlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglan-ve-Sihirli-Tas-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu \"Kel oğlum,keleş oğlum\" diye severmiş. Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz\" diye düşünüyormuş. Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu... Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. \"Hem balığı götürürüm anama, hem tası\" demiş. Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. \"Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim\" demiş. Evlerine koşmuş. Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış... Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış. kötü olabilir\" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. \"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim...\" diyormuş. Keloğlan'ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. Herkes \"Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan'ın\" demeye başlamış. Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. \"Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. \" demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler. Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş. O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglani-Carmiha-Germisler-Masali.html", "text": "\"Bana nasıl dönme dersin, \" diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş. Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış. Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanısıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglanin-Ablasi-Canan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş. Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar. \"Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. \" deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan, Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar. \"Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin. Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala. Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor. Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor. İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini. Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş. Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler. Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglanin-Horozu-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Yumurtadan civciv çıkmış. Civciv büyümüş piliç olmuş. Piliç büyümüş tavuk olmuş. Tavuk yumurtlamış. Yumurtadan civciv çıkmış. Bu civciv büyümüş horoz olmuş. Bu horoz bir gün sol- sağ, bir- iki uygun adım giderken Keloğlan'la karşılaşmış ve Keloğlan'ın yanından sıyırtıp geçmiş. Keloğlan ağzı açık horozun arkasından baka kalmış. Çabucak toparlanıp bir koşu horozun önüne çıkmış. Karşısında Keloğlan'ı gören horoz durmuş. Altı ay kadar önceydi. Uzun bir zamandır tilkiler kümeslere giriyor ve tavukları götürüp ormanda yiyorlardı. Kümes hayvanları tilki korkusu altında yaşamaktan bıkmıştı. Daha sonra Toros çıktı ve kümes hayvanlarını bir bayrak altında toplamayı başardı. Horozlardan ordu kurdu, bu orduyla haksızlığa baş kaldırdı ama tilki ordusuyla yapılan meydan savaşında bozguna uğradı. Savaştı, sonuna kadar savaştı, tek kaldı ve kuşatmayı yarıp yaralı olarak kurtuldu. Yarası iyileşince tekrar ortaya çıktı ama bu defa çok daha fazla hırslıydı. Keloğlan'ı tanımamasının sebebi ise, biraz daha sabret, hemen savaşa girme, kazanma şansın çok az demesinden kaynaklanıyordu. Zamanla civcivler piliç, piliçlerin çoğu horoz oldu. Çevreden binlerce horoz gelerek Toros'un özgürlük bayrağı altında toplandı. Keloğlan'ın, çok kalabalıksınız, siz bu savaşı kazanırsınız demesi üzerine yapılan savaşı horozlar kazandı. Keloğlan'ın horozu, zafer kazandı ve kalan az sayıda tilki ormanın derinliklerine çekildi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Keloglanin-Ikizi-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan kasabaya gitmiş. Keloğlan'ı han odasından gören İsmail adındaki genç adam gözlerine inanamamış. Gördüğü tıpkısının aynısı kendisiymiş. Elbiseler farklıymış. Onun elbiselerini ben giysem herkes beni o zanneder. Ben de onlara pek güzel hayat dersi veririm, diye düşünmüş. Yüzünü, kafasını araplar gibi sarmış. Arapların öyle dolaşmasının sebebi, aşırı güneş ve çölde oluşan kum fırtınalarıymış. Kadınların saçlarının arasına kum dolunca yıkamakla çıkmazmış. Aşırı sıcakların ve çöl fırtınasının olmadığı yerlerde arap kadınlar, açılır, saçılırmış. İsmail, Keloğlan'la arkadaş olmuş, kasabada gezmişler, dolaşmışlar. İki gün sonra İsmail, kadıya giderek, Keloğlan altın dolu kesemi çaldı diye iftira atmış ve onu zindana attırmış. Ertesi gün İsmail terziye diktirdiği elbiseleri giymiş ve Keloğlan gibi sağa sola selam verip yürüyerek, sesini taklit ederek Keloğlan olup çıkmış. Sonraki on gün Keloğlan'ın ününden yararlanan İsmail pek çok kasabalıyı dolandırmış, borç alıp ödememiş, kavga çıkararak adam dövmüş ve sonunda kadıya giderek şikayetinden vazgeçtiğini söylemiş, Keloğlan'ı bırakmasını istemiş ve ortadan kaybolmuş. Zindandan çıkan Keloğlan kasabada gezerken şaşırmış kalmış. Keloğlan'ı görenler, aman, Keloğlan geliyor bizi dolandıracak, aman Keloğlan geliyor bizi dövecek, diye aşağı yukarı kaçışmışlar. Dükkan sahipleri kapılarını kilitleyip evlerine çekilmişler. Pazar yerine gittiğinde ortalık boşalıvermiş. Pazar yerinde kimse kalmamış. Pek çok kasabalı yaptıklarını anlatıp Keloğlan'ı Keloğlan'a şikayet etmişler. Keloğlan önde, kasabalı arkada, Keloğlan'ın anasına gitmişler. Olanları anlatmışlar ve Keloğlan'ın bir ikizinin olup olmadığını sormuşlar. Haftasına kolcular İsmail'i kasabaya getirmişler ve kadının karşısına çıkarmışlar. Huzurda kasabalı toplanmış. Deliller onun aleyhineymiş. Suçu sabitmiş. Kadı, İsmail'i ömür boyu hapse mahkum etmiş. Fakat Keloğlan ile anası gelince işler değişmiş. Keloğlan ile anası, kardeşim, oğlum deyip İsmail'e sarılmışlar. Ağlayıp, yalvarmışlar, gözyaşı dökmüşler. Bunun üzerine İsmail pişman olduğunu söyleyip herkesten özür dilemiş. Kime ne borcum varsa çalışıp öderim deyince kasabalıdan kopmalar başlamış. Kasabalı şikayetini geri alınca dava düşmüş ve kolcular İsmail'in bağlı ellerini çözmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kendini-Begenmis-Karnabahar-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, kaplumbağalar koşar tavşanlar oturmaktan bıkarmış. Dev salyangozlar varmış, develer ufacıkmış. Masal bu ya uzun boyunlu zürafa kısacıkmış, anlayacağınız bu masalda işler pek karışıkmış. Bir gün bir karnabahar yetişmiş toprakta. Aman görseniz ne hoşmuş, göbeğinin ortasında çiçeklerin olduğunu gördükçe kendini pek bir severmiş. Aman ne güzel oldum, aman ne güzel oldum der, gülermiş. Annesi ve babası pek hoşlanmış ilk önceleri... Bir karnabaharın kendini sevmesi ne güzel şey diye düşünmüşler. Onlar da bu koca göbekli, koca çiçekli karnabaharı pek sevmişler. oy hakkı olduğunu ve kime isterlerse ona oy vermekte serbest olduklarını söylemiş. Bu durum bizim güzel mi güzel karnabahar'ın hiç hoşuna gitmemiş. Anne ve baba karnabahar kızlarının bu durumundan rahatsız olmaya başlamışlar. Kendini beğenmiş karnabahar ise odasından dışarı çıkmamış. Belli bir süre sonra sağlığı bozulmaya başlamış, çiçeklerle dolu göbeği kararmaya başlamış. O hala Benim gibi güzeli var mı şu sebzeler arasında diye söylenip duruyormuş. Bir gün karnı çok ağrımış annesi ve babası hemen doktora götürmüşler. Doktor amca onun ne kadar zamandır güneş görmediğini sormuş. Güneş görmediği için hastalandığını arkadaşlarıyla oynaması gerektiğini anlatmış. Annesi ve babası gerçekten çok üzülmüşler. Bizim karnabahar ise hastalıklı yüzünü ve kararmış çiçeklerini ilk defa o gün fark etmiş. O günden sonra mahalledeki bütün karnabaharlarla koşmuş oynamış, sağlığı yerine gelmiş. Kendini beğenmişliği mi? Eee o da düzelmiş tabi... Kendini beğenmiş karnabahar herkesin başka başka özel yetenekleri olduğunu fark etmiş bütün karnabaharların ve bütün çocukların özel ve güzel olduğunu biliyormuş artık. Okulda da herkesin haklarına saygı göstermeyi, söz almak için sırasını beklemeyi, seçimlerde kim daha çok oy alırsa onun başkan olarak seçileceğini anlamış. Başkalarının haklarına saygı göstermeden sıranın başına geçmek istemenin, oyunlarda kurallara uymak gerektiğinin, sadece kendini değil tüm insanlığı sevmenin önemini anlamış ve artık çok mutlu bir karnabaharmış...."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kendini-Begenmis-Ugur-Bocegi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Hangi hayvanın yanında bulunsa, o hayvana şans getirdiğine inanan ve bununla övünen bir uğur böceği varmış. - Yanında bir uğur böceği varsa şanslısın; yoksa, başın beladaysa, hiçbir şey yapamazsın, der, dururmuş. - Beladan uzak durur ve çalışırsan hayatın hep yolunda olur. O zaman senin dediğin o şansa da gerek kalmaz. - Bak seni uyarıyorum. Oradan kurtulamazsın, sonra da örümcek seni yer. Düşünmeden hareket ediyorsun, demiş. Ama içten içe korkmuş uğur böceğine bir şey olacak diye. Uğur böceği kendini ağa iyice yapıştırmış. Bu arada karınca saklanmış ve olacakları gizlice seyretmek istemiş. Beklemeye başlamışlar. Sessiz ve korkutucu bir beklemeden sonra uğur böceği ağdan kurtulmak için çırpınmaya başlamış. Ne yapsa olmamış. - Anladım karınca kardeş, hem de çok iyi anladım. -Benim şimdi yapacağıma \"şans\" denmez, \"yardım\" denir. Uğur böceğini, çağırdığı karıncalarla ve onların getirdiği suyla kurtarmış. Uğur böceği bir daha kendini beğenmişlik yapmamış ve karıncanın yanında olup ona hep yardım etmiş. Böylece çok iyi dost olmuşlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kibar-Prens-1-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, koyunlar berber iken, Büyük, güzel bir ülkede iyi bir kral yaşarmış. Kralın ikiz oğulları varmış. Bu kardeşler ikizmiş; ama ne yüzleri, ne de huyları birbirine benzermiş. İkisi de güzelmiş güzel olmasına ama biri iyi huylu ve çok kibarmış. Diğeri ise kaba saba ne dediğini bilmeyen biriymiş. Ben yaşlandım, artık yerime oğullarımdan biri geçsin, demiş. İkiz oldukları için haksızlık olmasın. Sınav yapalım, kim kazanırsa o kral olsun, demiş. Sizlere sınav yapacağım. Kazanan kral olacak. İlk göreviniz şu: Sarayın balkonuna çıkarak, birinci gün biriniz, ikinci gün diğeriniz halka çağrıda bulunacaksınız. Kimin çağrısına daha çok gelen olursa o, çok seviliyor demektir, o kazanacak. Önce Kibar Prens çıkmış sarayın balkonuna. Rica ederek çağırmış halkı. Duyan, duymayana söylemiş ve bütün halk sevgili prensin ricasına koşmuş. Prens geldikleri için halka teşekkür etmeyi de unutmamış. Ertesi gün Kaba Prens çıkmış sarayın balkonuna ve emrederek Herkes buraya toplansın. diye bağırmış. Sınavın ilk bölümünü Kibar Prens kazanmış. Ormanda bir ağacın altında kıymetli taşlar, altınlar, elmaslar gömülü. Büyük bir ayı da taşların üstünde yaşıyor ve kimseyi yaklaştırmıyor. Kim altınlardan, elmaslardan alıp gelebilirse sınavı o kazanır. Sıra Kibar Prens'e gelmiş. Giderken ayıya bir sepet armut götürmüş. Nazikçe ayıya selam vererek hediyesini önüne koymuş. Ayı kendisiyle konuşan bu güler yüzlü adamı çok sevmiş. Kibar Prens, ona neden altınlardan alması gerektiğini anlatmış. Ayı sessizce yerinden kalkmış. Prens altınlardan, elmaslardan bir avuç alırken ayıya teşekkür etmeyi de unutmamış. İkinci sınavı da Kibar Prens kazanmış. Komşu ülkenin kralının güzeller güzeli iki kızı var. Gidin kızları isteyin, kim daha önce prenseslerden birini alır gelirse evlenecek ve kral o olacak. Benim sana verecek kızım yok, demiş. Kaba Prens ısrar etmiş, tehdit etmiş, ama faydası olmamış. Kral onu ülkesinden kovdurtmuş. Kızımın senin gibi iyi ve kibar bir insanla evlenmesinden çok memnun olurum. Sen kızımı götür, biz düğün için arkadan geliriz, demiş. Prens ve prenses yola çıkmışlar. Halk yollarda onları bekliyormuş. Kibar Prens üç sınavı da kazanmış. Günlerce süren büyük bir düğünle evlenmiş. Kibar Prens ülkeye kral olmuş. Yıllarca ülkeyi huzur içinde yönetmiş. Kaba Prens'e ise kardeşinin yönettiği ülkede tembel tembel oturmak düşmüş. Can sıkıntısından her gün biraz daha kabalaşmış. Zaman içinde etrafında onu seven bir kişi bile kalmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kibirli-Kugular-ve-Kucuk-Kus-Masali.html", "text": "Uzak bir ülkede bir nehir varmış. Bu nehirde çok sayıda altın kuğu yüzer, bu kuğular her altı ayda bir nehre altın tüy bırakırlarmış. Bu tüyleri o ülkenin kralına götürmek için askerler toplar, topladıkları tüyleri götürerek kralın hazinesine koyardı. - Güzel kuğular benim evim yok ve ben burada kalmak istiyorum. Size kira ödeyerek burada kalabilirim. diye yalvarmış. - Nasıl ödeyeceksin kirayı, senin altın tüylerin yok. etmemişler. Evsiz kuşu altın kuğular toplanıp kovmuşlar. Kuş bu duruma çok kızmış ve \"Ben size iyi bir ders vereceğim.\" diyerek oradan ayrılmış. - Ey Kral! Sizin nehirdeki altın kuğular çok kabalar. Ben orada kalmak istedim, çünkü evim yoktu. Onlara nehirde kalmak için çok yalvardım ama onlar altın tüyleri için sizin o nehri satın aldığınızı söylediler ve benim kovdular. Kral evsiz kuşa hakaret ettiği için kibirli kuğulara çok kızmış. Askerlerine kibirli kuğuları getirmek için emretmiş. - Siz altın tüy bırakıyorsunuz diye nehrin size ait olduğunu mu düşünüyorsunuz? Krallığın hazinesi sadece sizin tüylerinizle mi sağlanıyor sanıyorsunuz, diyerek onlara bağırmış ve onları cezalandırmış. Böylece küçük kuşta nehir kenarında kendine ev yaparak uzun yıllar rahatça orada yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kibirlinin-Burnu-Masali.html", "text": "İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu. Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı. -Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!\"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi. -Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir. Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti. Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. \"Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur\" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi. Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan'la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de \"Hallederiz\"dedi. -Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli... -İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!.. -Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum. Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi... Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü. Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu geldi. Sultan'ın kendisini hemen beklediğini haber verdi. -Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim. Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. Demek söylenenler doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi. - Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!.. Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu. Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı. -Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi. Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra \"Başvezir\" mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da \"kibirli burnunu kesip\" saraya yollayasın!.. Baş Vezir tereddüt etmeden, \"emri\" yerine getirdi. Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı! -Sen burada ne arıyorsun? diye sordu. O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu. -Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kibritci-Kiz-1-Masali.html", "text": "Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle \"Kibrit var, kibrit\"diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu... Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı. Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev. Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isınmış, terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız'ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi. Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi...Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu. Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş... Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi, geldi...Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü... Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. -Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler... Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kinali-Koyun-Masali.html", "text": "-Ah koyun kardeş açlıktan öleceğim. Bana birazcık sütünden verebilir misin? Diye inlemiş. Kınalı koyun hemen sütü ile komşusunun karnını doyurmuş. Sonra da yünleri ile onu ısıtıp hayvanı kurtarmış. Derken kuyunun içinde iki uzun gün geçmiş. Kınalı koyunun karnı bir acıkmış bir acıkmış ki neredeyse açlıktan bayılacakmış. Eh iki gün aç kalmak kolay mı? Allah'tan dostları kınalı koyunun iki gün ortalıkta görünmemesinden kuşkulanıp başlamışlar harıl harıl aramaya. Çok geçmeden de bulmuşlar. Bin bir güçlükle hem kınalı koyunu hem de köpeği kuyudan çıkarmışlar. -Sen benim iki gün karnımı doyurmuştun. Bu otlar da iki gün senin karnını doyurur herhalde, haydi güle güle, diyerek onu yolcu etmiş. -Sana nasıl yardım edebilirim? Sevgili komşum sen kimseye borçlu kalmak istemezsin. Bu durumda seni ne yünüm kurtarabilir ne de sütüm. Bunları ödemek kolaydı. Sen de benim karnımı doyurdun ödeştik. Şimdi seni bu tuzaktan kurtaracak olursam borcunu nasıl ödeyeceksin? Belki de önce iplerle bağlar, sonrada çözüp ödemeye kalkarsın. İyisi mi bana borçlu kalmaktansa tuzakta kal daha iyi. Hadi hoşça kal demiş, demiş oradan uzaklaşmış. İşte o zaman köpek yaptığı hatayı anlamış. Zamanında yapılan iyiliğin hiçbir şeyle ölçülemeyeceğini düşünüp koyuna kötü davrandığı için pişman olmuş. İyi kalpli koyun da komşusunun bu haline dayanamamış hemen gidip dostu keçiyi bulmuş ona köpeği kurtarması için rica etmiş. Keçi, gidip tuzağın iplerini kemirerek köpeği kurtarmış..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kinali-Kuzu-Masali.html", "text": "Kırlardaki çiçeklerin arasında küçük kınalı kuzu hoplaya zıplaya oynuyordu. Beyaz tüyleri pırıl pırıl; iki gözünün çevresinde siyah siyah beneklerle şirin mi şirin küçük bir kuzu. Kulaklarından birisi siyah birisi de mor, çenesinin altında kulaklarının tam hizasında iki tane küpesi sallanmaktaydı. Başını oynatınca küpeleri bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlardı. Zaman zaman otların arasındaki çiçekleri koklarken küpelere dokunan uzun otlarla gıdıklandığı için hoplayıp zıplayarak dolaşıyordu. Oraya buraya hoplaya zıplaya koşarken iyice yorulmuş ve susamıştı. Birden aşağıdaki dereyi gördü. Deredeki su şırıl şırıl akmaktaydı. Suyun kıyısında çiçekler renk renk dillerini güneşe uzatmış solumaktalardı. Kınalı Kuzu bir solukta dereye vardı. Bir anda şaşırdı. Çiçekler arasındaki kelebeklere, arılara ve vızıldayarak uçuşan sineklere hayranlıkla baktı. Derenin karşı kıyısında Zıp Zıp kurbağa \"vırak vırak\" sesiyle Kınalı Kuzu'yla konuşmaya başladı. Rahatlıkla su içebileceği bir yer aradı kınalı kuzu. Aaa o da ne küçücük bir gölette su döne döne akıyordu. Gölcük çevresindeki çiçeklerin görüntüsü suda yansıyordu. Manzara o kadar güzeldi ki, Kınalı Kuzu suya doğru eğilirken, birden geriye doğru zıpladı. Suyun içinde kendisine tıpa tıp benzeyen biri vardı. Heyecanla başını yavaş yavaş uzatıp yeniden baktı. Suyun içindeki kuzuda başını yavaş yavaş uzatıp Kınalı Kuzu'ya bakıyordu. Kınalı Kuzu cesaretini toplayarak biraz daha yaklaştı. Suya yaklaşınca suyun içindeki kuzuda ona yaklaşıyordu. -Bak gördün mü birde korkmam diyordun. Kendinden bile korkmaya başladın kınalı. -Ben kendimden değil, suyun içindeki bana tıpa tıp benzeyenden irkildim birden. İrkilmek korku mu peki. -Elbette akıllım insan korktuğundan irkilir. Sen de çok acemisin biliyor musun? Suyun içinde gördüğün sensin sen Kınalı. -Aaaaaa! Ben miyim. O da nasıl oluyor öyle ben buradayım, suyun içinde ne işim var. -Korkmana gerek yok suyu içebilirsin rahatlıkla. Bak benden başka kimsecikler yok içinde. Kınalı Kuzu yinede korkuyordu. Ne olur ne olmaz diyerek suya çekine çekine yaklaştı. İki ön ayağını yana açarak başını suya doğru uzattı. Dudakları buz gibi soğuk suya dokunur dokunmaz zıplayarak geri çekti. -Zıp Zıp Kurbağa; ne oldu yine, neden zıpladın. -Ne yapayım akıllım su çok soğuk, dişlerim sızladı. Küpelerimde ıslanınca çekilmek zorunda kaldım. -İyi haydi suyunu iç korkmana gerek yok. Bizim buraların suları çok temizdir. Başka yerin suyuna benzemez bizim sularımız. -Bizim her şeyimiz böyledir. Yiyeceklerimiz de içeceğimiz su gibi tertemizdir. Bak çevrendeki otların tazeliğine hiçbir yerde böylesine güzel ot ve çiçekler göremezsin. Haydi suyunu iç de seninle biraz dolaşalım ne dersin. Sana yeni yeni yerler göstereceğim. Yazı-yabanda tek başına dolanman doğru değil. -Olmaz olur mu akıllım. Elbette var. Kimi yaratıklar sana zarar verebilir. -Aaaaa! Neden benim kime kötülüğüm dokundu ki. Ben kendi başıma oynuyorum. -Orası öyle de, sen yine de benim dediklerime dikkat et, en kısa zamanda annenin yanına dönsen iyi edersin. Buralar pek tekin değil. Kurtlar var, çakallar var, seni kapıp götürürler sonra. -İnanmam, neden kapıp götürsünler ki beni. Ben onların hiç işine yaramam ki. -Haydi haydi suyunu iç bakalım. Bunları sonra konuşuruz. Kınalı Kuzu, birden annesini anımsadı. Annesini ne kadar da çok özlemişti. Nerdeyse ağlayacaktı. Bir anda neşesi kayboldu. Kulakları yana sarktı. Hüzünlü gözlerle Zıp Zıp kurbağaya baktı. -Ne oldu? Neden üzüldün birden, istemeyerek yanlış bir şey mi söyledim. Eğer seni kırdıysam özür dilerim, dedi, Zıp Zıp kurbağa. -Yook birden annem aklıma geldi de ona üzüldüm. Bilsen annemi ne tadar özlediğimi, o zaman bana hak verirdin. -Üzülmene gerek yok. Akşama görürsün anneni nasıl olsa. -Karşıdaki yamacın verevinde bir sürü otlanmaktaydı. Koyunların boynundaki çan ve keleklerin sesi ile kavalın ezgisini duydular. Kınalı Kuzu kavalın sesiyle sürüden yana baktı. Yerinden zıplayarak bağırdı. -Bak annem de onların arasındadır. Haydi bana eyvallah diyerek hoplaya zıplaya sürüye doğru koşmaya başladı. Zıp Zıp kurbağa ardından bağırdıysa da duymadı. -Heyyy! Kınalı onlar başkaları annen onların arasında değil geri dön. Ama Kınalı Kuzu olanca gücüyle sürüye doğru koşuyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kirlangicin-Oykusu-Okuyun.html", "text": "Fırtınadan sırılsıklam bir gecede uyuyup, ışıl ışıl bir bahar güneşine uyanınca insan, uzun sürmüş bir kış uykusunun mahmurluğundan silkinmişcesine diriliyor ruhu... Yorgun bir yılın sonunda, denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğum bir sahil kasabasında, elektronik posta kutuma düştü \"kırlangıcın öyküsü\"... \"Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Cesaretini toplayıp penceresine konmuş. Önce olabildiğince dik durmuş, Sonra gagasıyla cama vurmuş. '-Tık... tık tık...' Çok meşgulmüş adam... öfkeyle cama dönüp bakmış: '-Kimmiş onu işinden alıkoyan?' Kırlangıcın minik kalbinde amansız bir heyecan Kırık sözcükler dökülmüş gagasından... - Hey adam, seni nicedir izliyorum. Sorma nedenini, niçinini, Ama galiba seni seviyorum'. - Sen de nerden çıktın şimdi, Tam aklımı toplayacakken bozdun işimi... - Soğuklar başladı bak, üşüyorum dışarda. Alırsan içeri, deva olurum yanlızlığına da... - A benim yalnız oğlum. Ne kadar efkarlansan azdır. Çünkü kırlangıçların ömrü 6 aydır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kirmizi-Baslikli-Kiz-2-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken ben bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken bir varmış, bir yokmuş... - Tabi anneciğim demiş ve yola çıkmış. Annesi ona tavşan ormanındaki yoldan ayrılmamasını tembih etmiş. Kırmızı başlıklı kız yolda şarkılar söyleyerek yürüyormuş. Kendi kendine de o ormana niye tavşan ormanı dediklerini hiç tavşan görmediğini düşünüyormuş. Yolda rengarenk bir sürü çiçekler görmüş. - Ben senden önce gidip anneannene haber vereyim sen de rahat rahat çiçek topla demiş. Bu sırada kurt bir avcının silah seslerini duyup oradan kaçmış. Kırmızı başlıklı kız kaybolduğunu anlayıp ağlamaya başlamış. Kıza yaklaşan avcı kırmızı başlıklı kızın sesini duyup yanına gelmiş. - Burada tek başına ne yapıyorsun küçük kız burası çok tehlikeli bende bir süredir buralarda dolaşan bir kurdun peşindeyim demiş. Kırmızı başlıklı kız annesinin sözünü dinlemeyip tavşan ormanındaki yoldan ayrıldığına çok pişmanmış ve avcıya kurtla karşılaştığını söyleyememiş. - Ormanın sonunda oturan hasta anneanneme kurabiye götürüyordum, kayboldum. - Benim anneanne kırmızı başlıklı kız sana çok lezzetli kurabiyeler ve şifalı bitkiler getirdim. kız ve avcı anneannenin evine gelmişler. Avcı kırmızı başlıklı kızı anneannesinin evine bırakıp dönmüş. Kız kapıyı çalmış içerden anneannenin sesi gelmiş. - Buralara kadar gelip bana yiyecek getirdiğin için teşekkür ederim. Yaklaş da seni seveyim demiş. Kırmızı başlıklı kız sepeti kenara bırakmış ama yatağa fazla yaklaşmamış. Çünkü anneannesi ona farklı görünüyormuş. - İmdaaat yardım edin. Avcı kırmızı başlıklı kızın bağırmalarını duyup hemen eve koşmuş ve kapıdan içeri girerek kurdu yakalamış. - Bir şey değil ama bir daha sakın annenin sözünden dışarı çıkma demiş. Anneanne kırmızı başlıklı kızın getirdiği kurabiyeleri yemiş, şifalı bitkileri kaynatıp suyunu içmiş ve hemen iyileşmiş. Kırmızı başlıklı kız bundan sonra kimsenin sözüne kanmayacağına dair anneannesine söz vermiş. Eve dönmek için yola çıkmış. Ormanda neşe içinde şarkılar söyleyerek yürürken tekrar kurda rastlamış. Avcının ormanı temizleme cezası verdiği kurt kırmızı başlıklı kızı görünce yaptığından çok utanmış. Tavşan ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu cıvıl cıvıl bir orman olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kirmizi-Baslikli-Kiz-Masali.html", "text": "Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. Ayrılmam anne, demiş Kırmızı Başlıkıl Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. Nereye böyle küçük kız? diye sormuş kurt. Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne'nin evine varmış, kapıyı çalmış. Kim o? diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kapı açık güzelim, diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanne'yi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükanne'nin kapısını çalmış. Kim o? diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. 'Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?' diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükanne'nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım, demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanındaki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. Seni daha iyi kucaklamak için! demiş kurt. Seni daha iyi duyabilmek için! demiş kurt. Seni daha iyi görebilmek için, demiş kurt. Seni daha iyi yiyebilmek için, demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kız'ı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanne'ye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. Aylardır senin peşindeyim pis yaratık, diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kız'ı, sonra da Büyükanne'yi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış. Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kız'ın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kirmizi-Benekli-Kelebek-Masali.html", "text": " Kırmızı benekli kelebek olmaz ki kızım, sen rüya görmüş olmalısın. Hayır anne gördüm. O gerçekten de var. Ben çıkıp onu arayacağım, demiş. Bütün gün seni aradım, neredeydin sen, demiş. Ama kırmızı benekli kelebek ona cevap vermeden dans edip şarkı söylemeye devam etmiş. Sabah uyandığında Oya bu defa da babasına anlatmış kırmızı benekli kelebek gördüğünü. Ama babası da annesi gibi rüya görmüş olacağını kırmızı benekli kelebek olamayacağını söylemiş. Hayır, o gerçek. Ben onu arayacağım ve bulacağım, demiş. bütün gün onu aramıştı ve yine bulamamıştı. Geçen defa olduğu gibi yine rüyamda onu görür müyüm acaba? deyip hemen yattı eve geldiğinde. Rüyasında kırmızı benekli kelebeği görmemişti, dere kenarında yüzen ördekler görmüştü. Ertesi sabahta Oya kalkar kalmaz dere kenarına gitti. Gerçektende orda yüzen ördekler vardı. Oya birden ördeklerin başında dans edip şarkı söylenen kırmızı benekli kelebeği gördü. O an çok sevindi. Hemen kelebekle konuşmaya başladı. Ona onunla arkadaş olmak istediğini söyledi. Onu avucuna aldı eve götürdü. Önce anne babasına, sonra tüm arkadaşlarına gösterdi onu. Arkadaşları da onu çok sevmişti. Onlarda Oya gibi kırmızı benekli kelebekle oynamak istiyorlardı. Ama Oya buna izin vermedi. O kendinindi ve sadece kendisiyle oynayabilirdi. Oya kelebeğini alıp dere kenarına gitti. Kelebeğinden kendisi için dans edip şarkı söylemesini istedi. Ama kelebeği bir taş üzerine oturmuş kımıldamıyordu, Oya'nın isteğini yapmıyordu. Oya kelebeğini orda bırakıp evine gitti. Ertesi günde kelebeğini bulmak için onu bıraktığı yere gitti. Ama kelebeği orda yoktu. Oya ümitsizce evine gitti. Tüm bu olanları annesine anlattı. Güzel kelebeğim, haydi git arkadaşlarımla da oyna dedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Dini-Hikayeler-1-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hz. Peygamber 'in şöyle söylediğini işittim: \"Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?\" \"Bu hal, dediler, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!\" Aleyhissalatu vesselam: \"İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler\" buyurdu. Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: \"Mü'min - veya Müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile - veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte - veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar. hadd işledim, cezasını tatbik et!\" Rasulullah adama sormadı. Derken namaz vakti girdi. Rasulullah'la birlikte o da namaz kıldı. Aleyhissalatu vesselam namazını tamamlayınca, adam yanına geldi ve: \"Ey Allah'ın Rasulü! dedi, ben hadd işledim. Bana Allah'ın Kitabını tatbik et!\" Efendimiz: \"Sen bizimle birlikte namazını eda etmedin mi?\" diye sordu. Adam: \"Evet!\" dedi. Efendimiz: \"Öyleyse git. Zira Allah, senin günahını affetti\" veya -haddini affetti\" dedi. Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: \"Kim bir mü'minin dünyevi kederlerinden birini giderirse, Allah da onun Kıyamet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve ahirette kolaylık gösterir. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu dünya ve ahirette örter. Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da onun yardımındadır. Kim ilim aramak düşüncesiyle bir yola düşerse, Allah onun cennete olan yolunu kolaylaştırır. Bir grup, Allah'ın kitabını okumak ve aralarında tedris etmek üzere Allah'ın evlerinden birinde toplanırsa, üzerlerine mutlaka sekine iner ve onları rahmet kaplar, melekler onları sarar. Allah da onları yanında bulunan mukarreb meleklere anar. Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Dini-Hikayeler-2-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "onun iyiliklerinden hakkını yediği kimselerden her birine verilir. Üzerinde olan haklar ödenmeden, iyilikleri tükenirse, hak sahiplerinin günahları o kimseye yüklenir; sonra o kimse Cehenneme atılır. \"Hiç kişi anne ve babasına söver mi?\" dediler. \"Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da babasına söver; annesine söver, o da bunun annesine söver!\" buyurdular. Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: \"Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Sakın ha! Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun. Bir Müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helal olmaz. Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: \"Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanı örterse, Allah da onu Kıyamet günü örter. Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: \"Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte müminlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.\" Buhari, Edeb 2 7; Müslim, Birr 66, (2586)."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Dini-Hikayeler-4-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Bir bedevi Rasulullah aleyhissalatu vesselam'a gelerek, Efendimizin uhdesinde bulunan alacağını istedi ve bunu yaparken sert davrandı. Hatta: \"Borcunu ödeyinceye kadar seni taciz edeceğim\" dedi. Ashab-ı Kiram hazretleri bedeviyi azarlayıp: \"Yazık sana! Kiminle konuştuğunu bilmiyorsun galiba!\" dediler. Adam: \"Ben hakkımı talep ediyorum\" dedi. Aleyhissalatu vesselam, ashabına: \"Sizler niçin hak sahibinden yana değilsiniz?\" buyurdu ve Havle Bintu Kays radıyallahu anha'ya adam göndererek: \"Sende kuru hurma varsa benim borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz\" dedi. Havle: \"Hay hay! Babam sana kurban olsun Ey Allah'ın Resulü!\" dedi. Kadın, Rasulullah'a borç verdi, O'da bedeviye olan borcunu kapadı ve ayrıca yemek ikram etti. bedevi: \"Borcunu güzelce ödedin. Allah da sana mükafatını tam versin\" diye memnuniyetini ifade etti: Aleyhissalatu vesselam da: \"İşte bunlar insanların hayırlılarıdır. İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet iflah olmaz\" buyurdular. ki ben sadece hakkı söylerim! \" buyurdular. Ensar radıyallahu anhüm'den bazı kimseler, Rasulullah aleyhissalatu vesselam'dan bir şeyler talep ettiler. Aleyhissalatu vesselam da istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o istediklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır , Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.\" Rezin rahimehullah şu ziyadede bulunmuştur: \"İslam'a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah'ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir. Bir adam Aleyhissalatu vesselam'a gelerek: \"Ey Allah'ın Resulü! Beni bir deveye bindir!\" dedi. Aleyhissalatu vesselam da: \"Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!\" dedi. Adam: \"Ey Allah'ın Rasulü, ben deve yavrusunu ne yapayım \" deyince Aleyhissalatu vesselam: \"Acaba deveyi deveden başka bir mahluk mu doğurur?\" buyurdular."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Dini-Hikayeler-5-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Ensardan mizahçı bir zat vardı. konuşup yanındakileri güldürürken Rasulullah aleyhissalatu vesselam elindeki çubuğu adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam \"Ey Allah'ın Rasulü . Müsaade edin kısas yapayım!\" dedi. Aleyhissalatu vesselam da: \"Haydi yap!\" buyurdu. Adam: \"Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu !\" Adamın talebi üzerine, Aleyhissalatu vesselam gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Rasulullah'ı kucaklayıp böğrünü öpmeye başladı ve: \"Ben bunu arzu etmiştim ey Allah'ın Rasulü!\" dedi. ve gözlerinden yaşlar aktı. Aleyhissalatu vesselam deveye yaklaştı ve gözyaşlarını sildi. Hayvan sakinleşti. \"Bu devenin sahibi kim?\" diye sorarak ilgi gösterdi. Ensar'dan bir genç: \"O bana aittir ey Allah'ın Rasulü!\" deyip ortaya çıkınca Hz. Peygamber onu payladı: \"Allah'ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Bak! Bu bana şikayette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun. Biz bir seferde Rasulullah ile beraber idik. Rasulullah bir ara bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada hummara denen bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. yavrularını aldık. Kuşcağız etrafımıza yaklaşıp çırpınmaya, kanatlarını çırpıp havada inip çıkmaya başladı. Rasulullah efendimiz gelince: \"Kim bu zavallının yavrusunu alıp onu ızdıraba attı? Yavrusunu geri verin!\" diye emretti. Bir ara, ateşe verdiğimiz bir karınca yuvası gördü. \"Kim yaktı bunu?\" diye sordu. \"Biz!\" dedik. Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine hastır\" buyurdu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Dini-Hikayeler-6-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti. Sonra güzellerin güzelliğini, fenaların da çirkinliklerini açıkladı. Her kim bir iyilik yapmak ister de onu yapamazsa, Allah o kimseye bir iyilik sevabı yazdırır. Eğer o kimse bir iyilik yapmak ister ve yaparsa, Allah ona on mislinden yedi yüz misline hatta daha çok iyilik sevabı yazdırır. Her kim de kötü bir iş yapmak ister de onu yapmazsa, o kimseye bir iyilik sevabı yazdır. Eğer o kimse fena işi yapmak ister ve fenalığı yaparsa, Allah ona bir kötülük yazdırır. - Bizler mütevekkil insanlarız, çalışmayız, Allah her canlının rızkını yaratmıştır. Bizler vaktimizi ibadetle geçiririz. tarlaya atan ve ondan sonra Allah'a tevekkül eden kimsedir, diye söyler ve onları camiden kovar. - Ağa dedi, canım elma istedi, pazardan satın alınız. Fakat o vakitte pazarda elma yoktu... Hatta askerlerin dağarcıklarında bile tek elma bulmak mümkün değildi. - Eğer, dedi, bir askerin üstünde, halkın bahçesinden koparılmış bir tek elma çıkmış olsaydı; Mısır seferinden vazgeçecektim!... Şanlı Padişah ordusunun ahlakını denemek için böyle yapmıştı. İman ordusu billurlar gibi duru ve berraktı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kisa-Hazirlik-Masali.html", "text": "Ece, annesi, babası ve kardeşi Ahmet ile birlikte Neşeli Orman'a yakın bir köyde, bahçe içindeki bir evde yaşıyormuş. Sabah uyandığında ilk önce odasının penceresinden dışarıya bakıyormuş. Babası bahçede ağaçlardan düşen yaprakları, annesi de olgunlaşan domatesleri topluyormuş. Kardeşi Ahmet ise odasında oyun oynuyormuş. Ece üzerini değiştirip mutfağa inmiş. Annesinin kendisi için hazırladığı kahvaltısını yaptıktan sonra bahçeye çıkmış. Önce babasına sonra annesine günaydın demiş. - Olmaz babacığım ormana arkadaşlarımın yanına gideceğim. Ve Ece ormana doğru koşmaya başlamış. Yolda Zıp Zıp Tavşan ile karşılaşmış. - Oynayamayız Ece. Aileme kış hazırlıklarında yardım etmeliyim, hoşça kal! - Bugün oynayamam. Kış için meşe palamudu toplamalıyım. Ece, galiba oyun arkadaşı bulamayacağım diye düşünmeye başlamış. Düşünceli bir şekilde ormanda dolaşırken gözlüklü köstebek ile karşılaşmış. - Herkes ailesine yardım ediyor. Oynayacak arkadaş bulamadım. masalsitesi.com Oysa hava çok güzel. Kışın gelmesine daha çok var. - Ece; Ağustos Böceği ile Karınca'nın hikayesini hatırlıyor musun? Ağustos Böceği de böyle düşünüp hazırlık yapmamış ve kış geldiğinde aç kalmıştı. Karınca ise hiç durmadan çalışmış, havalar soğudun da sıcacık yuvasında rahat rahat kışı geçirmişti. İşte karınca gibi kış geldiğinde rahat etmek, mutlu olmak istiyorsan şimdi çok çalışmalısın. Ece köstebeğin söylediklerinin doğru olduğunu düşünmüş ve koşarak ailesinin yanına gitmiş. Anne ve babasından özür dilemiş. Gün boyunca ailesi ile birlikte kış için hazırlık yapmış. Gece olduğunda mutlu bir şekilde uykuya dalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kiskanc-Papatya-Masali.html", "text": "Beyaz papatyam gelinim, pembe gülüm, mis kokulum, karanfilim selvi boylum, leylağım kokuna hayranım diyordu. Çiçekler bahçıvan amcanın iltifatlarından çok hoşlanıyorlardı. Ona daha güzel görünmeye çalışıyorlardı. Kıskanç papatya: Hiç boşuna uğraşmayın. En güzel benim. Ben beyazım, ben gelinim, ben güzelim. Bahçıvan amca en çok beni seviyor, diyordu. Bir gün çiçek satıcısı bahçeyi ziyarete geldi. Bahçıvana; Dükkanımda papatya kalmadı. Papatya almaya geldim, dedi. Bahçıvan amca papatyaları makas ile kesti. Beyaz gelinlerim bakalım kimlere hediye edileceksiniz. Annelere, öğretmene, eşe, dosta, kardeşe. Haydi size güle güle!... dedi. ayrılacaktı. Dükkana geldiğinde çiçekçi papatyaları su dolu vazolara yerleştirdi. Birinci gün papatyaların bir kısmı satıldı. İkinci gün diğer papatyalarda satılınca, kıskanç papatya vazoda yalnız kaldı. Aklına bahçesi geldi. Ah güzel bahçem, kıymetini bilemedim. Arkadaşlarımı çekemedim. Bilseniz sizi ne çok özledim. dedi. Ertesi gün çiçekçi elinde yeni çiçeklerle dükkana geldi. Aaaa bu çiçekler, arkadaşları gül, leylak, hanımeli değil miydi? Onları görünce neşelendi, selam verdi. Günaydın arkadaşlar, hoş geldiniz dedi. Çiçekler gülümsedi: Papatya bize selam verdi. Kendini beğenmedi... Papatya: Kıskançlık yapmak, kendini beğenmişlik gereksizmiş... Her çiçek güzelmiş. Alıcısı, seveni farklıymış. Onu da burada öğrendim. Çiçekçi onları, papatyanın yanındaki vazolara yerleştirdi. Biraz sonra dükkana Ceren ile babası geldi. Ceren öğretmenine çiçek götürecekti. Ceren: Papatya ve gülü de koyalım. Hepsinden olsun!... Çiçekçi: O zaman ben size bir arajman hazırlayayım. Güzel bir buket olsun! Leylak, gül, hanımeli, papatyayı derledi. Hepsi bir bukette birleşti. Birbirlerine sevgi ile sarıldılar. Artık çok mutluydular."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kissadan-Hisse-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Çok eski zamanlarda, bal satan bir adam varmış. Petek petek balını, sevimli eşeğine yükler, sokaklarda dolaşarak satmaya çalışırmış. Ne hikmetse, kimse kendisinden bal almazmış. Balını satamayan adamcağız üzülür, üzüldükçe kaşlarını çatarmış. Sesi sertleşir, yüzü asılırmış. Onu, o halde görenler hemen yollarını değiştirirlermiş. Aynı mahallede bir de sirke satıcısı varmış. Sirkeci, bir sokağa girince çocuklar arkasından koşarlarmış. Mahalleli hemen çevresini sarar, gülüp şakalaşarak sirkesini alırlarmış. Balcı, bu adamın acı sirkeyi nasıl böyle çabuk sattığını bir türlü anlayamazmış. - Bre sirkeci kardeş! Bunca zamandır seni gözler dururum. Ben. tatlı mı tatlı bal satıyorum. Kimse gelip benden bal almıyor. Senin acı sirkeni ise herkes kapışıveriyor. Bunun hikmeti nedir? Söyle de beni bu düşünceden kurtar, demiş. - Balcı kardeş, senin elin bal satıyor, ama yüzün sirke satıyor, demiş. Bu kıssadan hisse alanlar; başkaları ile iyi ilişkiler kurabilmek için güler yüzlü, tatlı sözlü olmak gerektiğine inanmışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kiymetli-Tuz-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Pire berber iken, deve tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar.Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış. Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş. Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş. Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş. Kız cellada yalvarmış, sen de babasın, bana kıyma demiş. Cellat, kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş. bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş. Aradan bir hayli zaman geçmiş, başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış. Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış. Ama kız, aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş. O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş. Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş. Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış, tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kizak-Masali.html", "text": "Yatağımdan kalktığım gibi perdeyi araladım. O da ne?.. Her taraf bembeyaz, yılın ilk karı lapa lapa yağıyordu. Ama köydeki yağan kara benzemiyordu. Ne bileyim işte, köyde kar dedin mi tipi bora akla gelir. Serçeler pencere diplerinde titrer dururlar. Çoğu kış günlerinde avlunun kapısını açar serçelere yem atardım. Topluca avluya hücum eder , buğday tanelerini çabuk, çabuk tıklarlardı. Oysa şehre geldiğim günden beri bir serçeye , bir sığırcığa, ya da bir kırlangıca rastlamadım nedense. Başka kuşları da pek göremedim. Babam ve annemle, zaman zaman Kadıköy sahiline indiğimiz de, martıları görürüm. Martılar ilk bakışta birbirine benziyor olsalar da, dikkatli bakıldığında, farklılıkları hemen göze çarpıyor. Kimi martıların, gözünün hemen yanında, yarım ay biçiminde, siyah bir beni var, kimilerinin de yok. Kimilerinin kuyrukları uzun, kiminin kısa, kiminin ki de küt kalınca, kimisi zarif ve ince... Her ne ise, kara batakların dışında, başka kuşları hak getire sahilde... Pencerenin önünde durup bir süre yağan karı izledim. Ağaçların dallarında hiç kar birikmiyordu. Yoldan geçen taksiler, yarı sulu karı etrafa saçıyorlardı. Sabahın bu erken saatinde, iki çocuk kaldırımdaki yumuşak karların içinde kaymaya çalışıyorlardı. Yanlarından geçen bir taksinin sıçrattığı sulu kar, üstlerini başlarını ıslattı. El ve kol hareketiyle taksiciye bastılar küfrü. Annem ve babam uyuyorlardı. Sanırım babam bu gün işe gitmeyecek. Her yağmur ve kar yağışında babam birkaç gün işe gitmez. İnşaat işçisidir babam. Yağmurlu ve karlı havalarda işleri durur. Hava düzelince de hiç ara vermeden çalışırlar. Babam yağan kardan haberli. Ya yoksa şimdi çoktan kalkmış olurdu. Gir yatağına üşüteceksin!.. Ben sobayı tutuşturunca kalkarsın, dedi. Evden sokağa çıktığımda kar yağışı durmuştu. Okul yolunda kimi çocuklar kar topu oynuyor, kimileri de kayıyordu. Servis araçları, kardan kayıyor, yolların sağı solu arabalarla doluydu. Servislerin içindeki çocuklar, araçtan inerek , kardan gidemeyen servis araçlarını itekliyorlardı. Biz çocuklar için bulunmaz bir eğlenceydi. Öğretmenimiz anlatmıştı. Böylesi havalarda dikkatli olmak gerek. Düştüğümüzde bir yerimiz sakat olabilir. Kar topu oynarken, karı fazla sıkıştırmak da iyi değildir demişti. Okula vardığımızda yorulmuş ve ıslanmıştık. Kimi öğrenciler okul bahçesinde bile kayıyordu. Sireni, çala çala gelen bir cankurtaran, okulun kapısına yanaştı. Bütün çocuklar can kurtaranın etrafına toplandık.. Kaşla göz arasında cankurtaran hareket etti. Birici sınıfta okuyan bir kızın kolu kırılmıştı. Kayarken düşüp, kolunu kaldırım taşına çarpmış. Kimi çocuklar da, kayan çocuklardan biri çarparak düşürdüğünü söyledi. Üzüldük!.. Kaymayı ve kar topu oynamayı bıraktık. Az sonra zil çalınca, sınıflara girdik. Öğretmenimiz bir ders boyu yağışlı havalarda, nelere dikkat edeceğimizi anlattı. Kaymak ve kar topu oynamak günahtır, değil mi öğretmenim, dedi. Yok kızım, kim söylediyse yanlış söylemiş. Günah falan değildir evladım. Arkadaşlarınızla güzel güzel oynamanın nesi günah ki!.. dedi, öğretmenimiz. Oyun oynamak günah değildir de, kumar oynamak günahtır öğretmenim, dedi. Evet çocuklar, arkadaşınız doğru söylüyor. En büyük günah kumar oynamaktır. Haydi açın kitaplarınızı bakalım. Dedi. Bakın çocuklar, okula başlayalı birkaç ay oldu. Bu günlerin anısı olarak da , arkadaşlarınızdan biri dikkatsiz davranarak, küçük sınıflardan bir arkadaşınızı istemeyerek yere düşürdü. Oyunlarınız da yarıda kaldı. Sınıfa girip, üzüntüyle sıranıza oturdunuz. Aklınızda olsun her zaman. Unutmayın, sonrada pişman olacağınız bir şeyi, elinizden geldiğince yapmayın... Bakınız okulun tümü üzüntüye boğuldu. Öğretmenlerin ağzını bıçak açmıyor. Bakışlarıyla hepinizin suçlu olduğunu düşünüyorlar... Bundan böyle oynarken daha dikkatli olmaya bakın. Kar topu oynayacaksınız kuşkusuz, ama karı fazla sıkmayın... Fazla sıkışan kar, taş gibi sert olur. Başınızı gözünüzü yarabilir... Kayacaksınız elbette, araçların geçtiği yerlerde sakın kaymayın. Aniden yola çıkan bir aracın altına girebilirsiniz... Kaydığınız yol buzlaşınca, yaşlılardan birinin düşmesine neden olabilirsiniz, böyle bir olay sizi üzer... Oynarken çok, çok dikkatli olun sevgili çocuklar... Evet, öğretmenimiz haklıydı. Her an dikkatli olmak gerek..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Konuklar-Sofrasi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "...konuklar sofrasında eksik olmaya görsün, nasıl da hüzünlenirdi. Öyle oldu bir süre. Bir hafta misafir gelmedi kutlu evlerine. Konuklar babası mübarek Hazreti İbrahim, belki bir misafir gelir diye bekleyerek yemeğin vaktini geçirdi. Gelen giden olmayınca çıktı evinden, derelere, tepelere, yollara dört bir yana bakındı. - Gözümün nuru! Tenezzül buyurun, yemeği bizde yiyelim, diye teklifte bulundu. Yaşlı adam, konuklar babasının cömertliğini ve konukseverliğini bildiği için kendisine yapılan teklifi kabul ederek birlikte eve doğru yürümeye başladılar. - Ey çok görüp çok yaşamış adam! Yaşlılar sadık olurlar dinlerine, Allah'a yana yana yakarıp dua ederler. Sende, bundan eser göremiyorum. Niçin susuyorsun? Yemeğe başlarken Rezzak olan Cenabı Hakk'ı gereğince anmak şart değil mi? dedi. Puta tapan efendimden böyle bir şey söyleneceğini işitmemişimdir. Başka türlü hareket edersem ona karşı saygısızlık edeceğimden korkarım. Konuklar Babası İbrahim, kötü talihli yaşlının puta tapar olduğunu anladı. İslam'a yabancı olduğu ve temiz insanlar gözünde sapkın, murdar sayıldığı için yaşlı adamı uzaklaştırdı kutsal evinden. Bu olay üzerine Cebrail Cenabı Hak tarafından Konuklar babasına gönderildi. Heybetle bildirdi, - Ya İbrahim! Ben, o yaşlı adamı yüz yıldır yaşatıyorum, rızkını veriyorum. Sen ondan çekindin, uzaklaştın, ona bir öğün yemek vermedin. O, putperest ise kendine. Sen ondan cömertlik elini çektin. Bu ilahi uyarı ve hitap üzerine konuklar babası İbrahim, yaşlı adamın peşinden koştu, gönlünü alıcı sözler söyledi. Konuklar babası anlattı ve açıkladı onları. - Ne Yüce Rab'dir ki, senin Rabbin, benim gibi aciz bir ihtiyar için Ulu peygamberine uyarıda bulunup hitap ediyor. Konuklar babasının dini ne güzel dindir, dedi. Putperestliği terk etti. Müslüman oldu. Konuklar babasının sofrasında ağırlanma onuruna kavuştu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Konusan-Sandalye-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir doluymuş bir boşmuş. Bir çirkin bir hoşmuş. Biz her şey kötü sanarken tabiatı sevenler de çokmuş. Bunlardan biri Yusuf adlı bir çocukmuş. Ninesi ve tabiatla yaşarmış. Bazen karamsar olur bazen içinden sevinç taşarmış. Gene bir gün Yusuf ile ninesi bahçede ceviz ağacının altında kahvaltı ediyorlarmış. Ninesinin evi derenin kıyısında geniş bir ormanın içindeymiş. Hafif hafif esen rüzgar Yusuf'un burnuna yemyeşil kokular, kulağına da kuşların capcanlı cıvıltılarını getirip bırakıyormuş. Yusuf farkında değilmiş ama dinlemekten ve koklamaktan çok hoşlanıyormuş. Bir de ninesinin bembeyaz saçlarını okşamaktan ve de sırtını kaşımasından. Yusuf ve ninesinin kahvaltıları bitmiş. Beraberce sofrayı toplamışlar, bulaşıkları yıkamışlar. Yusuf, çeşmeden akan saydam suya, çeşmenin etrafında vız vızz! dolanan bal arısına hayretle bakarak elini ağzını yıkamış. Resim defteriyle kalemlerini alıp yeniden masaya dönmüş, sandalyesine oturmuş. Ninesi de verandanın altına sallanan koltuğuna kurulup örgü örmeye başlamış. Yusuf tam resim çizecekken sanki bir fısıltı işitir gibi olmuş. Dönüp ninesine bakmış. Fakat ninesi çoktan horlamaya başlamış bile. Küçük ressam boşverip çizmeye başlamış. Fakat gene bir fısıltı işitmiş. Ses çok yakından geliyormuş; tam altından. Fısıldayan, evet! Yusuf'un oturduğu sandalyeymiş. Çocukcağız biraz ürkmüş önce. Ama öyle korku falan hissetmemiş. Sandalyeden yavaşça kalkmış. Bir adım geri çekilmiş. Ve sandalyeye, Ne fısıldayıp duruyosun altımda yaaa! demiş. Yusuf ninesine bakmış göz ucuyla. Ninesi oralı bile değilmiş. Horul horul uyuyormuş. Şaşkın çocuk sandalyeye istemeden çıkışmış, İyi peki tamam anladım! Ne istiyosun sen onu söyle bakalım? demiş kaşlarını çatarak. Sandalye galiba böyle bir tepki beklemiyormuş, Bir şey istemiyorum. Kendi kendime düşünüyordum. Birden sesli düşünüverdim! Hepsi bu. Kusura bakma gevezenin biriyim ben. Biraz da maalesef umutlu bir sandalyeyim. En iyisi bu olanları unutalım. Çenemi kapıyorum. Bundan sonra seni rahatsız etmem. demiş. Yusuf sandalyenin kendisinden çekinmesinden ve özür dilemesinden memnun olmuş. Öte yandan karşısında düpedüz konuşan bir sandalye olmasını yadırgamış. Aslında konuşsun istemiş. Ama Susma konuş. da diyememiş. Geceleyin ninesine sandalyeden bahsetmiş. masalsitesi.com Ninesi gülümseyerek torununu kucaklamış, dizlerine yatırıp sırtını kaşımış. Çocukcağız konuşan bir sandalyenin hayaliyle uykuya dalmış. Uyanır uyanmaz da ilk işi ceviz ağacının altına gidip sandalyeye bakmak olmuş. Uzun uzun bakmış. Üstüne oturmuş; havaya kaldırmış, tekrar yerine koymuş; dürtüklemiş, itmiş, kakmış, sallamış... Ne ki sandalyeden hiç ses çıkmamış. Kahvaltıdan sonra gene resim defterini ve kalemlerini alıp ceviz ağacının altındaki masaya yayılmış küçük ressam. Ninesi de gene verandanın altında horluyormuş. Yusuf ne kadar istese de hiçbir şey çizememiş. Sandalyenin konuşması bir türlü aklından çıkmıyormuş. Gel gör sandalyeden çıt çıkmamış. Hüzünlü çocuk başını önüne eğmiş. Deredeki kurbağalara bakmak için yerinden kalkmış. Tam o sırada bir ses, bir cümle işitmiş. Yusuf heycanla dönüp, Evet lütfen! demiş. Meraklı çocuk, Eee yani? demiş. Suskunluk olmuş. Eee? Anlatsana! demiş Yusuf yeniden. Yani köklerim olmadığı için dallarım yok. Dallarım olmadığı için de yapraklarım yok. Yapraklarım olmadığı için de ceviz veremiyorum. demiş. Yusuf, Ağaç olmayı mı özlüyosun? diye sormuş merakla. Yusuf o an sandalyenin söylediklerinden çok etkilenmiş ama karşılık olarak ne diyeceğini bilememiş. Bakakalmış sadece. Çenesi düşük, geveze sandalye ise anlatmaya devam etmiş. Bir ceviz ağacı iken nasıl renkli bir yaşantısı olduğunu; onu kesip atölyeye taşırlarken nasıl üzüldüğünü; onu yapan ustaların yanında -bütün eşyalar gibi- konuşmayı nasıl öğrendiğini ve umutlandıkça sesinin nasıl duyulur olduğunu anlatmış. Sonra sandalye ve Yusuf bir süre susmuşlar. Yusuf bir süre rüzgarın yapraklara çarparak çıkardığı sesi, derenin şırıltısını, kuşların cıvıltısını dinlemiş. Taze havayı içine çekmiş. Sanki bir ağaç olmanın güzelliğini hissetmiş... Birden bire kafasına dank! etmiş ve sandalyeye sormuş, Umudum tekrar ağaç olmak. demiş sandalye. Eğer bacaklarımı yere sıkıca saplar, her gün dibime su dökersen belki bacaklarımdan bir tanesi yeniden köklenir ve ağaç olabilirim. demiş sandalye. Eğer ağaç olursan ben kimle konuşucam o zaman? demiş Yusuf. Sandalye ümitsizliğe kapılarak, Doğru! Haklısın sen de tabi! demiş. İki arkadaş bir süre daha susmuşlar. Yusuf bir süre daha tabiatın seslerini dinlemiş. Ve dostunun istediğini yerine getirmeye, umudunu karartmamaya karar vermiş. Sandalye küçük arkadaşına çok çok teşekkür etmiş. Nitekim Yusuf ninesinin tüm itirazlarına rağmen sandalyenin dört ayağını toprağa saplamış. Her gün sandalyeyi sulamış. Sandalye o ilkbahar boyunca dallanmış, yapraklanmış. Hatta meyve bile vermiş. Ninesi hayretle olup bitenleri izlemiş. Torunuyla gurur duymuş. Yusuf konuşacak bir arkadaşını yitirmiş ama herkesi çok şaşırtan, hayretlere düşüren bir şey başarmış. Bir sandalyeyi yeniden ağaca dönüştürmenin yani bir mucizeyi gerçekleştirmenin gururunu yaşamış. Yusuf, sandalye-ağaç'la birlikte büyümüş. Onun üstüne oturup taibatın sesini dinleyerek günlerini geçirmeye başlamış. Gökten üç elma düşmüş. Biri Yusuf ile ağaç olan sandalyenin, biri ninenin, biri de bizim başımıza."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Korkak-Adam-ve-Devler-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir adam varmış. Bu adam o kadar korkakmış ki tuvalete dahi karısı götürürmüş. Bir gün akşam bu adam yine sıkışmış ve karısına yalvarmış yakarmış adamın bu hali kadının canına tak demiş. Nihayet kadın adamı tuvalete götürmüş ve adamı içeriye kapatmış, kapıyı da kilitlemiş gitmiş, adam da tabii tuvalette kalmış. Adam, yalvarmalarının para etmeyeceğini anlayınca, oradaki bir pencereden dışarıya çıkmayı becermiş. Fakat eve gidemeyeceği için başka bir yere gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş ve nihayet büyük bir saraya varmış. Sarayın kapısını açıp içeriye girmiş. Bir de ne görsün? Büyük bir oda, ortada kırk tane kazan kaynıyor ve etrafında da kırk tane dev sohbet ediyor. Bunun geldiğini gören devler hayret etmişler ve devlerin en büyüğü, herkes bizim izimizi, tozumuzu görünce kaçar. Sen nasıl korkmadan bizim evimize girebildin, demiş. Adam da demiş ki: Hay yavrularım senelerdir sizi arıyorum ve nihayet çok şükür bulabildim. Çünkü ben sizin dedenizim, siz bu halime bakmayın, artık ihtiyarladım. Geçmiş, baş köşeye oturmuş. Devler de inanarak dedelerine hoş geldin demişler. Adam artık orada yerleşmiş kalmış. kalkmış ve bu gece beni pireler de bir türlü uyutmadı, demiş. Devler onun bu sözlerini duyup ölmediğini görünce, müthiş korkmaya başlamışlar. Yine bir gün yatmaya gidince devler toplanmışlar. Yarın bir yarış tertip edelim, bu bir yürüme yarışı olsun, kim yürürken daha çok toz çıkarırsa ona bir çuval altın verelim. Eğer dedemiz kazanmazsa buradan gitsin demişler. Bunu da duymuş ve onlar görmeden, giyeceği kendi çizmelerine toz doldurmuş. Ertesi gün devlerin en büyüğü dedelerine yarış yapılacağını söylemiş ve yarış başlamış. Devler hem hızlı yürüyor hem de toz çıkarıyorlarmış, dedeleri ise çizmelerine toz doldurduğu için onlardan daha çok toz çıkarıyormuş. Bunun üzerine Oğullarım gördünüz mü ben ihtiyarım ama sizden daha kuvvetliyim demiş. Yarışı da kazanmış. Devler demiş ki: Dede yarışı kazandın, sana bir çuval altını verelim, sen de buradan git. O da, yok yavrularım, ben sizi zor güç buldum, artık bir daha bırakmam demiş. Devler dedelerinden kurtulabilmek için bir çare düşünmüşler. Bu da şuymuş: Ertesi gün bir yarış daha yapacaklarmış, bu yarışta kim taşı sıkıp un yapabilirse ona bir çuval altın verilecekmiş, dedeleri bunu da konuşurlarken duymuş ve gizlice mutfaktan bir peynir bulmuş ve cebine saklamış. Ertesi gün buna yarışı söylemişler ve yarış başlamış. Dedeleri kendine iki yassı taş bulmuş ve kimse görmeden peyniri de arasına koymuş ve bakın evlatlarım, taşı un etmek değil, taşın suyunu bile çıkarıyorum demiş. Tabii bu yarışı da kazanmış. Devler buna demişler ki, Geçen seferki altınlarını da verelim şimdikini de verelim. İki çuval altının olur, seni de altınlarını da evine kadar dalımızda götürelim. Biraz nazlanmış, fakat sonra razı olmuş. Devler de bunu altınlarıyla birlikte dallarında evine götürmüşler. Kapısının önüne koyup dönmüşler. Adam evinin kapısını çalmış, kim o diyen karısına ben geldim, demiş. Karısı da mendilini göster, kocam olduğunu bileyim, demiş, Bu da göstermiş, karısı kocasının geldiğini anlayıp içeriye almış, adam altınları da içeriye getirmiş ve karısına Sen beni tuvalete kapatmasaydım, bunları bulamayacaktık demiş ve başından geçenleri anlatmış, yemiş içmiş muratlarına ermişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Korku-Canavari-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir ülkenin dışında büyük bir orman varmış. Bu ormanın derinliklerindeki mağaralardan birinde, herkese korku veren bir canavar yaşarmış. Bu canavar, gökyüzünde dolunay olduğu geceler, kralın hizmetkarlarından birini öldürüyormuş. Krallık ise buna bir türlü çare bulamıyormuş. - Eğer beni en iyi yardımcın yaparsan, sana canavarın kalbini söküp getiririm, demiş. haber çıkmamış. Kral da, bu durumu ucuz atlattığı için seviniyormuş. - Ben, senin yıllar önce öldürmeye çalıştığın ikiz kardeşinim. Beni halkım iyiliklerimle severken, sen hep beni kıskanmıştın. Beni, ormanın derinliklerinde hizmetkarlarına öldürtmeye çalıştın. Beni öldürecekleri sırada büyücü hepsini böceğe çevirdi ve benim de derdimi dinleyip beni bu hale getirdi. Geceleri canavar olup, her dolunay gecesinde senden ve hizmetkarlarından intikamımı alıyorum. Sana bi teklif sundum, teklifimi kabul etmedin. Kralın yalvarmalarına aldırmadan onu parçalayıp yemiş ve kralın yerine geçmiş. Eski kraldan çok daha iyi bir şekilde yönetmiş ülkesini."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kose-Degirmenci-ile-Keloglan-Masali.html", "text": "- Hoş geldin, safalar getirdin Keloğlan, hele buyur, geliver geliver, ne istersen deyiver, diye çağırmış. Bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış. - Hele Keloğlan, gel etme, eyleme, buğdayını öğütüvereyim. Gözünün önünde nasıl hile edecekmişim? Kilede iki kaşık hakkımı alırım, gerisini doldur çuvalına, al götür, diye önüne dökülüp andlar edip, laflar, düzenli sözler sattıysa da, faydasız... Bu Keloğlan, yükünü sarmış, eşeğine de deh demiş de, doğru dere boyundan çıkmış, üstteki değirmene varmış. Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna dokunmuş. Davranıp, keseden koşmuş yukarı değirmene, Keloğlandan önce ulaşmış, bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da, geçmiş çubuğunu yakmış oturmuş. Keloğlan, eşeğini dürteleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş, bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, durmaz sırıtır, çakır gözleri fıldır fıldır. - Ne dersin Keloğlan, neler söylersin, ben bu değirmenin sahibiyim, aşağıdaki kardeşimdir, deyince, bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış. - Hele Keloğlan, gel etme, dur eyleme, buğdayını öğütüvereyim. Gözünün önünde nasıl bir hile edecekmişim? Kilesinde iki kaşık değirmenci hakkı alırım, gerisini doldur çuvalına, al götür, diye önüne dökülüp andlar edip laflar, düzenli sözler çattıysa da, faydasız. Keloğlan yükünü sarmış, eşeğine deh demiş de, dere boyundan doğru çıkmış üstteki değirmene varmış. Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna da dokunmuş. Davranıp keseden koşmuş, yukarı değirmene Keloğlandan önce ulaşmış. Bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da, çubuğunu yakmış, geçmiş oturmuş. Bu Keloğlan eşeğini dürteleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, çakır gözleri fıldır fıldır, hiç durmaz sırıtır. - Hele Keloğlan, aç acına ocak başında pineklemekle sabah olmaz. Gel seninle ortaklığına, unu benden, uğrası senden, bir çörek edelim de, şu ateşte pişirelim, demiş. Keloğlan, başının kelini kaşımış da, bir duralamış, şöyle bir tasarlamış \"Bu işte köse ziyanlı, uğra ne kadar gidecek? Unu ondan olunca ben karlıyım\" diye düşünmüş de razı gelmiş. Kalkmış köse, bir tekneye un dökmüş... - Unu benden, gördün mü Keloğlan? deyip içine boşaltmış suyu.. Hamur olmuş cıvık cıvık bir çorba. - Uğrası senden, getir Keloğlan! demiş. Keloğlan oluğun ağzından değirmencinin hak kaşığı ile uğra taşımış. Hamur olmuş taş gibi. Köse boşaltmış tekneye suyu. Hamur olmuş cıvık cıvık bir çorba. - Babamın düğününde keşkek kaynattığımız kocaman bir kazanımız vardı. Kepçe ile karıştırıp aktardıkça kazanın dibi aşınmış, delinmiş. Onarmak için dokuz bakırcı getirttik. Dokuzu da kazanın içine girdiler, çekiçle taklatarak dövmeye başladılar. Ustalar o kadar uzak düştüler ki, birbirlerinin çekiç seslerini duymadılar. - Buralarda ne ararsın, oğlum? diye sordu. Ben de \"Aman, ak sakallı koca dede. Kabağın içine baltamı kaçırdım, onu arıyorum\" dedim. masalsitesi.com Dede güldü: \"Aman oğlum, kabağın içinde ben bir sürü devemi kaybettim, gençliğimden beri onları ararım. Bu uğurda saçımı, sakalımı ağarttım. Hala bulamadım. Sen, bir baltayı nasıl bulacaksın? Vazgeç bu işten\" dedi. - Günlerden bir gün gene topal arı gelmedi. Babam \"Şu balta ibik, çil horozu eyerle de, bul gel\" dedi. Çil horozu eyerledim. Bindim arıyı aradım. Bayırda bulup getirdim. Ama eyer horozun boynunu vurmuş, bir göz irinli yara açılmış. Nenem sağalsın diye üstüne bir ceviz yaprağı sardı. Bir zaman sonra horozun boynunda bir ceviz ağacı bitti, uzandı. Kocaman bir ceviz ağacı oldu. Köyün çocukları ceviz ağacını taşlamaya başladılar. Üstünde o kadar taş, toprak birikti ki, iki evlek tarla oldu. Bu tarlaya buğday ektik. İşte ocaktaki çöreğin buğdayının yarısını da o tarladan kaldırdım. Bu yalan boyunu aştı, uzun etme köse, çörek Keloğlana düştü, demesiyle, ocakta pişip kabarmış olan çöreği çekip almış. Köse de çaresiz boyun eğmiş. Keloğlan, bıçağını çıkarmış ucundan bir dilim kesmiş, ağzını şaplata şaplata yemeye başlamış. Kösenin açlıktan gözleri iyice kızarmış. - Yarına Keloğlan gelecek, alacağını istemeye. Kapıya çık. Ağla, sızla, kocam öldü diye ağıt yak, bozla. - Vah, vah, daha dün akşam değirmende çörek pişirdiydik, bana da on akça borcu vardı, diyerek köyün içinde oraya buraya koşuşmuş. Bütün köylüyü ayağa kaldırmış. Cemaatı toplayıp, imamı, muhtarı bulup kösenin kapısına getirmiş. Gayrı çaresiz kalmış, köse de sırt üstü uzanmış, bunu kaldırıp teneşire koymuşlar, yıkayıp kefenlemişler. Geceleyin omuzlayıp köyün mezarlığına kaldırıp gömmüşler. Keloğlan, herkes çekilip gittikten sonra mezarlığa dönüp mezarın başındaki bir selvi ağacına çıkmış da, \"Bakalım bu köse ne yapacak?\" diye beklemiş. - Mezarlıkta yeni gömülmüş bir ölü varsa çıkaralım. Kim boynunu bir vuruşta uçurursa, kılıç onun hakkıdır, ona düşer, deyince, herkes bunu kabul etmiş. Hemen araştırıp, o gün gömülmüş olan kösenin mezarını açıp, bacağından çekip dışarı çıkarmışlar. Bakmışlar ki, bu kösenin çakır gözleri çıldır çıldır bakıyor, fıldır fıldır dönüyor. Korkmuşlar, birbirlerine girmişler. - Gelirler, gelirler, demiş, boğuk boğuk, derinden. - Ne edecekler. Onbeşer akçadan, onca dağlarca malı bölüşmüşler de, içlerinden birisine hisse düşmemiş. Onbeş akçaya karşılık benim yağlı fesimi kapıp verdiler. Anlayın kalabalığı, deyince, bunların hepsi de \"Amanın, artık buralarda durmak olmaz. Başka yerlere gidelim\" diye kaçıp savuşmuşlar. Köse ile Keloğlan da ölünceye kadar komşu yaşamışlar. Ama birbirlerine oynadıkları oyunun sonu gelmemiş. Tanrı onların da yazısını bu yüzden yazmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kotu-Kalpli-Buyucu-Masali.html", "text": "Eskiden ülkelerden birinde yoksul bir adam yaşarmış. Fakat bu yoksul adamın karısı ay ışığı kadar güzelmiş. Birbirlerini çok severler, mutluluk içinde yaşarlarmış. Ama hiçbir kederin gölgelemediği bu mutluluk fazla uzun sürmemiş. Günün birinde o yörenin en kötü kalpli büyücüsü genç kadını görmüş ve görür görmez de aşık olmuş. Ne olursa olsun ben bu kadına sahip olmalıyım! diye de karar vermiş. Planını uygulamak için de kocasının kılığına girmiş. Büyücü olduğu için bu iş hiç de zor olmamış. Tıpatıp benziyormuş yoksul kocaya. Evlerine gitmiş. Defol buradan bu benim evim! diye bağırmış büyücü. Asıl koca çok şaşırmış karşısında aynen kendisine benzeyen birini görünce. Sevgili karısı ise ne yapacağını, kime hak vereceğini bilememiş. Çünkü iki adam da aynıymış!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Koylu-Ile-Yilan-Masali.html", "text": "Bir köylü şehirden köyüne dönüyordu. Yolda çalıların alev alev yandığını, alevlerin ortasında da bir yılanın çaresizlik içinde kıvrandığını gördü. Yılan ne kadar çabalasa da ateşin ortasından kurtulmayı başaramıyordu. Köylü sopasının ucuna taktığı azık torbasını ateşin ortasında ki yılana uzattı. Yılan kıvrılarak torbanın içine girdi. Adam da torbayı ateşin ortasından çıkardı. Yılan alevlerin ortasında yanmaktan kurtulmuştu. Yılan torbanın içinden çıkar çıkmaz adama: Seni sokacağım dedi. Adam şaşırdı: Ama nasıl olur, iyiliğin karşılığı kötülük olmamalı, ben seni ateşin ortasından kurtardım. Yılan: Evet, ama yinede ben seni sokacağım. Adam yılana yalvardı. Ne olur yılan kardeş, dur yapma, yaptığım iyiliğin karşılığı bu olmamalı. Yılanı ikna edemeyeceğini anlayan köylü: Gel dedi karşılaştığımız birkaç kişiye soralım, eğer seni haklı bulurlarsa o zaman beni sokabilirsin. Yılan bu köylünün bu teklifini kabul etti. Etraflarına baktılar. Bir İnek gördüler. Bu ineğe soralım dediler. İneğin yanına gittiler. Köylü, başlarından geçenleri bir bir anlattı ineğe. Yolda yürüdüğünü, çalıların alev alev yandığını, yılanın alevlerin ortasındaki çaresizliğini, ve yılanı alevlerin ortasından kurtarışını... Ve yılanın kendisini sokmak istemesini. İnek; Evet iyiliğin karşılığı kötülüktür dedi ve anlatmaya başladı. Ben güzel bir köyde yaşıyordum. Sahibimin ailesine her zaman bol süt ve güzel buzağılar veriyordum. Fakat zaman geçip de yaşlanınca beni kasaba verip kestirmek istedi. Ben de onun yanından kaçıp bu otlaklara geldim. Buralarda avare avare dolaşıyorum. Beni ya bir kurt kapar ya da kim bilir... Benim iyiliklerimin karşılığı bu olmamalıydı. Bu yüzden iyiliğin karşılığı kötülüktür. dedi. Adam tekrar yalvardı yılana. Dur! Daha bir kişiye sorduk. Başkalarına da soralım hele. Bakalım onlar ne diyecek? Eğer onlar da inek gibi konuşurlarsa, o zaman beni sokabilirsin dedi. Söğüt ağacı derin bir iç çekti ve Evet iyiliğin karşılığı kötülüktür! diye cevap verdi. Sonra anlatmaya başladı. İnsanlar işlerinde çalışıp yorgun argın evlerine giderken yazın o kavurucu sıcağında gölgemde dinlenirler. Fakat ne zaman Sonbahar yüzünü gösterse bir balta kapıp dalımı budağımı kesiverirler. Hatta bir ara neredeyse kökümden keseceklerdi. Nasılda korkmuştum ama şansım varmış ki son anda vazgeçirdi köylünün biri. Bu yüzden iyiliğin karşılığı kötülüktür. Yılan tilkinin sözleri karşısında göğsünü gerdi, iyice havaya girdi. Köylü torbanın ağzını açtı. Yılan kıvrılarak torbanın içine girdi. Tilki hemen adama torbanın ağzını kapatmasını işaret etti. Adam hemen torbanın ağzını sıkıca bağladı. Tilki adama şöyle dedi: Ey insan; düşmanın kafese girdi. Eğer çıkarsa seni sokup öldürecek. Onu yakalamışken işini bitir! Adam hemen yılanı taşlara vura vura öldürdü. Böylece iyiliğe elverişli olmayan düşmana iyilik yapmamayı, acımamayı öğrendi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kral-Isteyen-Kurbagalar-Masali.html", "text": "Çok eski zamanlardan birinde Olympos dağının doruklarında Tanrı Jüpiter yaşarmış. Dağların, denizlerin, hayvanların, insanların kralıymış. Dağın eteklerinde kocaman bir göl varmış. Bu gölün sakinleri de geveze kurbağalarmış. İlk başlar kurbağalar neşe içinde hür yaşarlarmış. \"Kral hayatımıza yön versin, ne yapacağımızı bize söylesin.\"Jüpiter önce pek dikkate almamış kurbağaların bu isteğini. Ama öylesine gürültülü, öylesine gevezeymişler ki dayanamamış, eline geçirdiği bir ağaç parçasını yukarıdan gölün ortasına fırlatmış. Bir şeyin şrak diye gölün ortasın düşmesi kurbağaları susturmuş. Uzun süre bağırmışlar. Bu suskun krallarının yanına yaklaşmaya da korkuyorlarmış. \"Tanrı Jüpiter'in gönderdiği bu sessiz kralın sağı solu belli mi olur, değil mi? Uysal gibi görünür, ama birden yaklaşanın da canına okuyabilir.\" diye düşünmüşler. üzerinde zıplamaya başlamış. Bu kral ne yaparsan yap hiç sesini çıkarmıyormuş! Göldeki bütün kurbağalar krallarının yanına koşmuşlar, üzerine çıkmışlar, tepinmişler. Bütün gün orada oyalanmışlar. Sonunda bir gün içinde kralları pis ve yosunlu hale gelmiş. Kurbağalar da krallarından bıkmışlar. Ertesi gün Jüpiter'den kral istemişler. Öylesine yüksek perdeden bağırıyorlarmış ki Jüpiter dayanamamış. Ama bu sefer kurbağalara kral olarak yılanı göndermiş! Şimdiye dek krallarının sessiz ve zararsız olduğundan yakınan kurbağalar bu kez de krallarının kendileri için ne kadar tehlikeli olduğundan yakınmaya başlamışlar. Yılan, çevrede bulduğu kurbağaları bir lokmada midesine indiriyormuş. Kurbağalar yeni kral için vıraklamaya başlamışlar. İşte o günden beri budala kurbağalara yılanlar krallık edermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kralin-Yeni-Kiyafetleri-Masali.html", "text": "Gösterişe düşkün, kıyafetlerine kese kese altın saçan bir kral varmış. O kadar çok kendini beğenirmiş ki, aynalardan ayrılıp ülke işleri ile bir türlü ilgilenecek vakit bulamazmış. Kralın dalkavukları \"Ahh kralım bu kıyafetler, size çok yakışmış. Ne kadar zevklisiniz\" dedikçe, kral mest olurmuş. Kral yüzlerce kıyafetin içinden bir giysi seçebilmek için saatlerini harcarmış, kıyafetine uygun fular ve saç modeline karar vermek ise yarım günü bulurmuş. Bir gün kral, en güzel kıyafetin dikilmesini buyurmuş. Ülkenin dört bir yanından terziler, en güzel kıyafetlerini kral için dikmiş. Kral ise onca giysiye baktıktan sonra \"Ehh fena değil ama yeterli de değil\" demiş. ellerinde kıyafet askısı ile geri dönerek \"Nasıl kralım? Söylediğimiz kadar şahane değil mi?\" diye sormuş. Kral, yardımcılarına dönmüş, ne diyeceğini bilemiyormuş. Sözde terziler devam etmiş \"Kralım şu koldaki işlemelere bakınız, hele yakada ki detaylar nasıl?\" Kral, elbiseyi göremiyormuş ki, ne söyleyeceğini bilemiyormuş. Kralın yardımcıları, dalkavuklar hatta kapı görevlileri bile şaşkınlık içindeymiş. En sonunda iki terzinin saraya kabul edilmesini sağlayan dalkavuk \"Evet. Gerçekten de çok güzel olmuş. Bugüne kadar gördüğüm en güzel elbise\" demiş. Hemen kralın diğer yardımcıları da ortaya kendilerini atarak, tasdiklemişler. Kimse giysiyi göremeyen bir ahmak olduğunu kabullenmek istememiş. Sonunda kral da \"Bende çok beğendim\" demiş, elbiseyi görememesine rağmen. Yardımcılarından biri \"Kralım, bahar şenliklerinin açılışını yapacağınız konuşmanızda bu giysiyi mutlaka giymelisiniz, herkes sizin ne kadar şık giyindiğinizi görmeli\" demiş. Kral etrafındakilerin kıyafeti gördüğüne inanarak \"tamam\" demiş. Giysinin gizemi, özelliği halk arasında kulaktan kulağa yayılmış. Herkes bahar şenliklerinde kralın yapacağı konuşmayı bekliyormuş. Halk merak içindeymiş, acaba kıyafeti görebilecekler mi? Beklenen gün gelmiş. Kral konuşmasını yapmak üzere halkın karşısına geçmiş. Her zaman coşku ile karşılanan kral, bir sessizlik ile karşılanmış. Hiç kimse kıyafetini göremiyor, ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. On yaşlarındaki bir çocuk kralın iç çamaşırları ile halkı selamlamakta olduğunu görünce bağırmaya başlamış \"Heyyy Şuna bakın, kral çıplak, çıplak kral\". Kalabalıktan kahkaha sesleri yükselmiş, hep bir ağızdan gösteriş düşkün krallarına tezahürat yapmaya başlamışlar \"Çıplak kral... çıplak kral' Kral koşarak saraya geri dönmüş. \"Hemen o iki dolandırıcının kellesini getirin bana\" demiş. Fakat bizim iki uyanık, kıyafet için getirtilen bütün değerli taşları, incileri verilen paraları da yanlarına alarak, gün batımına doğru yola çıkmış..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Ayse-ve-Kardesi-Masali.html", "text": "- Canım kızım zamanı gelince elbette senin de bir kardeşin olacak ama biraz sabırlı olmalısın. - Hayır anne ben hemen istiyorum. - Ayşe'cim bu konuda sabırlı olman gerekli. Ayşe hemen kardeşinin olması istiyordu. Bunun için her gün uyumadan önce dua ederdi. vermiyordu. Sürekli ona bağırıp, annesine, kardeşinin ağlamamasını ve onu susturmasını söylüyordu. Önceleri çok istediği kardeşine şimdi çok kızıyordu. Bu durumu anlayan annesi Ayşecikle konuşmak için yanına çağırdı. Ayşe biliyor musun küçükken tıpkı sende kardeşin gibiydin. Geceleri ağlar ve beni uykumdan uyandırırdın. Ben seni uyutmak için sabaha kadar uyumazdım. Saatlerce ağlar, seni susturmak için türlü oyunlar yapardım. Bazen evimize gelen çocuklara oyuncaklarını vermezdin. Ama bütün bunlara rağmen ben seni hep sevdim ve hep seveceğim. Bir de kardeşim olsun diye çok dua ederdin. Oysa kardeşin şimdi huysuzluk yapınca onu sevmiyorsun. Annesini dikkatle dinledikten sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayan Ayşe, kardeşini artık çok seveceğine ve o yaramazlık yapsa dahi onu sevmekten vazgeçmeyeceğini söyleyerek annesine sarıldı. Bir daha asla kardeşiyle kavga yapmayarak onu ömür boyunca sevdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Cocugun-Duasi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Küçük çocuk, deniz kenarına oturmuş, gözlerini ufuktaki bir noktaya dikmişti. Bir saatten beri öylece duruyordu. Onun bu hali, taze balık almak için sahile inen, ihtiyar bir adamın dikkatini çekti. Ama dalgalı, diye cevap verdi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü. Eğer biraz genç olsaydım yüzüp alırdım, dedi. Fakat şimdi adım bile atamıyorum. Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Artık topunu görmekte zorlanıyordu. Bu yüzden de yüksekçe bir tümseğe çıktı. Toplar biraz yaramazdır, diye tebessüm eti. Bir tarafa kaçmak için fırsat kollarlar. Ama sakın ümidini kaybetme. Bu arada dua etmeyi de unutma. Eğer Allah isterse, o topa yolunu buldurur, dedi adam. Ama topun bir daha gelmese de, o duanın sevabını almış olursun. Küçük çocuk bu sözler üzerine, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı birkaç kısa sureyi peş peşe sıraladı. Daha sonra da, topunun dönmesi için Allah'a dua etti. Bütün bunlara rağmen, üzüntüsü her nedense azalmıyordu. O topa bir sürü para harcamış, bayram harçlığını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, rüzgarın ters tarafa esmesiydi. Ama deniz inanılmaz derecede büyüktü, topu ise küçücük... Akşamüstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken balıkçı sandalları dönmeye başladı. Küçük çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. iyi geçmiştir, dedi. Eğer varsa, birkaç kilo balık alabilirim. Zaten o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde av diye bir şey kalmadı. Keşke dua etseydiniz, diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin! Tutamasanız bile, duaların sevabı yeter, dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim. Ben de yeni öğrendim, diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden. Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, çocuk biraz utanarak başını eğdi. Bu arada balıkçı, sandalın arkasına doğru yürüyerek, dümenin alt kısmındaki dolabı açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu... Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez, dedi. Bunu biraz önce denizde buldum. Küçük çocuk, neredeyse bir çığlık atacaktı. Uykuda olmadığından emindi ama, o anda hayal görüyor olabilirdi. Bunu anlamak için etrafına bakındı. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Dedektiflerin-Eglencesi-Masali.html", "text": "- Kime istersen. Baban, babaannen, amcaların, deden ve hizmetçi ablaların kaldı şimdi. İstersen kuzenlerinin annesine de sor ama onlarda benimle kahve içiyordu. Ama baban ve amcalarına sormak için akşamı beklenen lazım. Çünkü işe gittiler. İstersen kuzenin Ada ve Emre'nin ye de sorabilirsin. - Canım, ben sen resim yaparken film izliyordum. Mavi boyanı almam imkansızdı. Zaten o boyayı ben sana hediye etmiştim. Verdiğim hediyeyi geri almak benim için ayıp sayılır. - Üzgünüm Nergis. Ancak mavi boyanı görmedim. İstiyorsan bende sana yardım edeyim. Birlikte boyanı arayalım. - Bende yardım edeyim isterseniz. Çok eğlenceli. Babaları gelince onlara da aynı soruları soracak ve diğer şüphelilerin de verdiği cevaplara göre suçluyu bulacaklardı . - Çocuklar afedersiniz ama ben ne aradığınızı bile bilmiyorum. - Mavi boya kaybolmuş. Onu arıyoruz anneciğim. - Çocuklar maalesef boya görmedim. Ama ben siz resim yaparken kahve içiyordum. - Hayır çocuklar. Ben bütün gün dışarıdaydım ki. Çocuklar suçluyu bulamamıştı. Sonunda resim odasını tekrar kontrol etmeye karar verdiler. Bir de ne görsünler! Gülmekten boyayı alıp resmi bile bitiremediler. O gün çok komikti. Gökten üç elma düşmüş, üç kişinin kafasını yarmış. Şaka şaka..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Deniz-Kizi-2-Masali.html", "text": "Bir zamanlar denizler ülkesinde, suların altında denizlerin derinliklerinde bir ülke varmış. Bu ülkenin kralının da altı kızı varmış. Genç prenseslerin anneleri çoktan uzun yıllar önce ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri küçükleriymiş. Küçük deniz kızının saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş, o kadar narin ve güzelmiş ki gören bütün prensler ona aşık olurlarmış. En büyük deniz kızı yaşı geldiğinde yeryüzüne çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda bizim küçük denizkızının da yeryüzüne insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük deniz kızı suyun yüzüne çıktığında, gemideki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. O ana kadar prensi takip eden küçük deniz kızı, onu kurtarmış ve kıyıya çıkarmış. Sabaha kadar onun uyanmasını beklemiş, onu denizden takip edip durmuş. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış gelen kızlar sevinçle onu tutarak oradan götürmüşler. Küçük deniz kızı düşünmemiş bile. \"Çabuk\" demiş \"Ben kararımı çoktan verdim zaten.\" Bunun üzerine su cadısı denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük deniz kızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında-bizim küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. \"Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak, sen de kurtulacaksın` Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış ve bir deniz köpüğü olarak sonsuza kadar yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Deniz-Kizi-Masali.html", "text": "En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış. \"Niçin geldiğini biliyorum denizkızı,\" demiş. \"İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. \" Çabuk,\" demiş küçük denizkızı. \"Ben kararımı çoktan verdim zaten.\" Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. \"Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak.\" Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. \"Biz havanın kızlarıyız \" demişler. \"Artık bizimle mutlu olursun.\" Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Dostum-Masali.html", "text": "Sonunda beklediğim o gün gelip çatıverdi. Günlerden pazar, aylardan yağmurlu bir kasım sabahı. Beklediğim gibi yağmur yağmaya devam ediyor. Vakit kaybetmenin anlamı yok. Bügün özel bir gün, o yüzden kendime şöyle güzel bir kahvaltı hazırlayacağım. Mutfağa geçip özenle gaz ocağına çay hazırlamak için çaydanlığı yerleştirdim. Ama sanırım ocağı açmayı unutmuştum. Fark ettiğimde kendime güldüm. Yaşlanmıştım, artık eskisi gibi hafızam kuvvetli değildi ara sıra bana böyle küçük oyunlar oynuyordu. Bazen bunların kötü sonuçları olabiliyordu. En son evi kilitlemeyi unuttuğumda eve hırsız girmiş birkaç eski değerli eşyamı çalmıştı. En azından ben evde değildim. İyi hissettiğim tek konu bu olmuştu sanırım. Nihayet kahvaltıyı hazırlamayı başardığımda masaya geçip, radyoyu açtım. Bu benim için çok eski bir alışkanlıktı. Televizyon izlemek yerine radyo dinlemeyi tercih ederdim. Radyo sunucusu konuşurken tıpkı benimle sohbet ediyormuş havasına girerdim. Bu da yalnızlığımı bir nebze de olsa unuttururdu. Sunucu her seferinde farklı bir konu açar sonrada onun üzerine konuşmaya başlardı. Ben de olduğum yerden ona kendi kendime cevap verir bazen de o beni duymasa bile yakınırdım. Benim avuntum da buydu. İşte yine radyoyu açtıktan sonra kızarmış ekmeklerden, daha doğrusu biraz fazla kızarmış ekmeklerden birisini almış arasına bal ve tereyağı sürüp sıcak çay eşliğinde yemeye koyuldum. Dedim ya hafızam artık eskisi gibi değil. Karşımda duran resmine bakıp sitem ettim. Hala o eski günler hatırımdaydı. Daha fazla oyalanmadan gidip odama üzerimi değiştirdim. Gidip öncelikle deniz kenarında biraz dolaşacaktım. Eskiden bu rutini her pazar yapardık. Şimdi ise her yıl bugün yapıyorum. Şemsiyemi ve paltomu da aldıktan sonra unutmamak adına anahtarı ve cüzdanımı da yanıma alıp, son kez kapıyı kontrol edip çıktım. Bahçe kapısından çıkarken derin bir iç çektim. Şimdi herkes burada olacaktı ki. Bu rutini yapmak yalnız bana kalmıştı. Şemsiyemi açıp sokak boyu ıslak kaldırım taşlarında yürüdüm. Pazar sabahı olduğu için henüz insanlar evlerinden çıkmamıştı. Muhtemelen birçoğu da ailecek pazar kahvaltısına kalacaklardı. Deniz kenarına geldiğimde ise vakit epey ilerlemişti. İnsanlar oltalarını atmış balık tutuyorlardı. Bir saat boyunca deniz kenarında oyalandım. Her zamanki gibi durup uzanan denizi izledim. Sanırım bu deniz sayesinde hayata tutunabildim. Bazen eve girmek istemediğim günlerde vaktimin çoğunu buralarda geçiriyorum. İkinci işim iskeleye gitmek oldu. Bir vapura binip karşı adaya geçeçektim. Vapurun kalkmasına henüz vakit vardı. Geçip boş bir yere oturdum. Herkes bir köşede oturmuş birbirleri ile sohbet ediyordu. Eskiden biz de böyleydik. Her aile gezisine çıktığımızda bunu yapardık. Onları böyle görmek beni hüzünlendirdi. Vapur Büyükada iskelesine yanaştığında ayağa kalkıp iskeleye doğru yürüdüm. Mesaim yine başlamıştı. İskele boyunca yürüdüm. Yağmur bu tarafta şiddetini biraz artırmıştı. Şemsiyeme sıkı sıkıya yapışmış eski Büyükada evlerinin olduğu sokaklar boyunca ilerledim. Selma demişti zamanında yokuştan ev almayalım bunun yaşlılığı da var diye ama ben onu dinlemeyip tepeden bir ev almıştım. Neymiş orasının manzarası daha güzelmişte kitap yazarken manzaradan ilham alıyormuşum. Oysa ki ne kadar da haklıymış. Şimdi burada olsaydı ben sana zamanında dememiş miydim? Buradan ev almayalım diye derdi. Eğer olsaydı. Sen haklıydın derdim. O olsaydı eğer bana sitem ettiği her ne varsa düzeltmek için elimden geleni yapardım. Ağır adımlar ile bahçe kapısına geldiğimde beyaz ahşap, iki katlı, uzun taş bahçe duvarından aarmaşıklar uzanan ev beni karşılıyordu. Kahverengi demir kapıdan içeri girdiğimde kendimi eski günlerde buldum yine. Şu çınar ağaçlarının altında çocuklar koşuşup oynar, biz de Selma ile kahvelerimizi yudumlayıp, radyo başında sohbet ederdik. Ah o eski günler. Ne kadar da özlüyordum. Şimdi bir ben işte bir de şu koca ev başbaşa kaldık. İlerleyip evin kapısından içeri adımımı attığımda soğuk havayı iliklerimde hissettim. Şömineyi yakmak gerekiyordu. Acaba geçen yılki odunlardan hala var mıydı? Buraya bir iki günlüğüne geleceğim diye yanıma bir şey de almamıştım ki. Gidip ilk iş odunluktan ateş yakmak için odun almak gerekiyordu. Sonrasında da marketten yemek için bir şeyler alıp getirmeliydim. Neyse ki korktuğum olmadı. Odunlukta yeteri kadar yakacak odun olduğunu görünce çocuk gibi sevindim. Birkaç tane alıp yan taraftaki eskimiş kovaya koyduktan sonra yeniden eve geldim. Birazcık uğraştan sonra şömineyi yakmayı başardığımda evde gezinmeye başladım. Eşyalar tozlanmasın diye serili duran çarşafları bir bir kaldırdım. Sonra üst kata çıkıp odaları gezdim. Yatak odasındaki çekmecelere baktığımda eski albümlerden birisini elime aldım. Yeniden aşağıya inip şöminenin başına oturdum. Fotoğraflara bakınca gözlerim doldu. Meğer insan yanındakilerin kıymetini zamanında anlamıyormuş. Ailesi varken kalabalıkmış insan, sevdikleri olmayınca yapayalnız kalıyormuş. Bunu geçte olsa anladım. Kapıdan içeri girdiğinde küçük bir \"Nasılsın'ı?\" arıyormuş insan. Dalmış geçmiş günleri anarken birden kapı çalındı. Hayırdır inşallah kim gelmişti ki hemen. Daha eve ayak basalı bir saat ancak olmuştu. Gidip kapıya baktığımda dokuz on yaşlarında küçük bir kız çocuğu gülümseyerek bana bakıyordu. Elinde tuttuğu küçük saklama kabını bana uzatıp, \"Bu sizin için. Yeni geldiğinizi öğrendim. Annem de sizin için yemek gönderdi.\" Dedi. Şaşkın şaşkın çocuğun yüzüne baktıktan sonra, \"Seni tanıyor muyum? \" Dedim. \"Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi tanıyorum. Şu yan taraftaki evde oturuyoruz. \" Sol elinin işaret parmağıyla konuşurken söylediği yeri işaret ediyordu. Şaşkınlığım devam ederken, \"Annen kızmasın sonra.\" Dedim. \"Bir şey demez.\" Dedi. Her ne kadar inanmasam da daha fazla titremesine dayanamayıp kenara çekildim. İçeri girip koşarak şöminenin yanına oturdu. Arkasından ilerleyip ben de karşısına geçtim. Söylediklerini bitirdiğinde gülümsedim. Demek hala kitaplarımı okuyan birileri vardı. Yazma işini bırakalı uzun zaman olmuştu. Kitapların hala baskı yaptığını duymuştum. Bir kısmını direk bağış yapıyordum ama uzun zaman sonra kitabımı okuyan birisi ile karşılaşmak içimde bir yerlerde küçük mutluluk kırıntılarına neden oldu. Kapıdan çıkarken bir süre arkasından baktım. Uzun zaman sonra birisiyle sohbet etmeyi özlemiştim. Bu küçük bir çocuktu belki ama bazen çocuklar yetişkinlerin göremediği farkına varamadığı yerleri görmemizi sağlıyordu. O gün Asya' nın getirdiği yemek olduğu için alışveriş işini yarına bırakmıştım. Ertesi gün öğleye doğru paltomu alıp alışveriş için evden ayrıldım. Saklama kabını da yanıma almıştım. Asya' nın gösterdiği evi hatırlayıp iki ev ötede ki geniş bahçeli, kahverengi ahşap evden içeriye girip kapıya tıklattığımda orta yaşlarda bir kadın açtı. Sanırım bu Asya' nın annesiydi. Bahçe kapısından çıktığımda yeniden yağmur bastırdı. Havalarda epey soğumuştu. Yakında karda yağmaya başlardı. Yokuş aşağıya yürürken eski günler geldi yine hatırıma. Az mı inip çıkmıştım şu yokuşlardan. Bu güzelim manzarada gün boyu yürüdüğüm zamanlar olurdu. Daha ilk kez geldiğinde hayran kalmıştım buraya. Selma ile o günlerde tanışmıştık. Gidip gelirken nihayetinde buradan ev almaya karar verdik. Yazları kalabalıktan kaçıp burada kafa dinlerdik. Güzel zamanlardı. Anmaya değer güzel günler. O kadar dalmıştım ki kendimi deniz kenarında buldum. Vapur yeniden iskeleye yanaşmış yeni yolcularını alıyordu. Yorulduğum için az ileri de duran küçük Cafe'ye yöneldim. Bir çay içip öyle çıkardım eve. Her gelişimde mutlaka uğradığım mekanlardan birisiydi zaten. Kapıdan içeri adımımı attığımda Cafe'nin sahibi orta yaşlı adam beni görünce her zaman oturduğum köşeye buyur etti. Çayımı içerken bir yandan da denizi izliyordum. Yağmur damlalarının denize düşüşünü. Yeterince dinlendiğimi düşündüğümde hesabı ödeyip yeniden evin yolunu tuttum. Geçerken de yol üstünden alışveriş yapıp öyle geçerdim. Giderken bir çocuğun ismimi seslendiğini duydum. Koşarak yanıma gelenin Asya olduğunu gördüm. Belli ki bu küçük kızın beni yalnız bırakmaya hiç niyeti yoktu. biraz market alışveriei yaptım. Asya poşetleri görünce şaşkın saşkın suratıma baktı. \"Şeyyy aslında ben yardım ederim demiştim ama bunlar çok fazla değil mi hepsini tek başınıza mı yiyeceksiniz?\" Dediğinde bir kahkaha attım. Sanırım uzun zaman sonra ilk kez böylesine gülmüştüm. Ortada çok da komik bir şey yoktu aslında. \"Merak etme sen onlar daha sonra gelecekler. Ben her zaman buradan alışveriş yaparım beni tanırlar. Şimdi biz seninle başka yere gideceğiz.\" Dediğimde merakla yüzüme bakıyordu. Dün bir şey fark etmiştim bugünde görünce bir şeyler yapmayı düşündüm. Çarşı boyunca yürüdükten sonra bir ayakkabı mağazasının önünde durdum. Dediğimde tepkisini ölçmek için yüzünü inceledim. Biraz tereddüt eder gibiydi. Teklifimi kabul ettiğinde sevdiği bir kışlık ayakkabıyı seçti. Sonra birlikte bir giysi mağazasından da ona bir kaban aldık. Sonrada birlikte eve doğru yürüdük. Onu eve bıraktıktan sonra arayıp poşetleri eve bırakmalarını söyledim. Asya' nın da dediği gibi hepsini ben yemeyecektim. Bir kısmını da onların evlerine bırakmalarını söyledim. Belki kabul etmeyeceklerdi. Ama gördüğüm kadarıyla durumları pek iyi değildi. Onları o kadar tanımıyordum ama insanları analiz etmekte biraz iydim sanırım. Emin olmak için sokağın kenarından fark ettirmeden baktığımda poşetleri görünce durum yüzlerindeki mutluluktan anlaşılıyordu. Bu manzara karşısında istemsiz ben de mutlu oldum. Garip bir histi bu. Son iki gündür kendimi oldukça mutlu hissediyordum. Sonra ki günler Asya ara sıra bir şeyler bahane ederek eve gelmeye başlamıştı. Bunu yapmadını aslında çok da istemiyordum. Buraya sadece eski günleri anmak adına gelmiştim ama bu küçük kız buna izin vermiyordu. Öyle söylüyordum ama içten içe de geldiği ve benimle sohbet ettiği içinde mutlu oluyordum. \"Neden yazmaya devam etmedin. Son kitabını ön beş yıl önce yazıp bir daha da yazmaya devam etmemişsin.\" Dediğinde ne söyleyeceğimi bilemedim. Konuyu değiştirmek istedim. Konuşmasına izin vermeden araya girdim. \"Asya bu konuyu kapatalım mı? Seni incitmek istemiyorum. Yazarlık artık benim için bitti. Geç oldu sen eve dön istersen. \" Dediğimde sessizce masadan kalkıp gitti. Onu üzmüştüm. O daha bir çocuktu verdiğim tepki doğru doğru değildi. Tüm gece yaptığımı düşünmekten gözüme uyku girmedi. Sonra aklıma O gün geldi. O gün hava çok kötüydü. Seferler iptal olmuştu ama benim O gün karşıya geçmem gerekiyordu. Hep birlikte bu evde toplanmıştık kızım, oğlum torunlarım hepsi buradaydı. Havaya aldırış etmeden ben gideceğimi söyleyip evden çıktım. Karşıya geçtikten sonra evde yangın çıktığı haberini aldım. O gün hayatımın şokunu yaşamıştım. Tüm ailem yok olup gitmişti. Belki de benim suçum yoktu ama kendimi suçlayıp durdum yıllarca. Evi yeniden bu hale getirmek epey zor olmuştu. Sonra ki günler Asya gelir diye bekledim ama gelmedi. Üzülmüş olmalıydı. Görürüm umuduyla sokakta dolaşırken tam da istediğim gibi olmuş yolda karşılaşmıştık. Dediğimde gözleri kocaman açıldı. \"Gerçekten mi? \" Dedi. Eve giderken biraz meyve ve Asya için abur cubur aldıktan sonra masaya oturup yiyecekleri koyduktan sonra konuşmaya başladık. Sırt çabrasından bir defter çıkarıp uzattığında yazdıklarını okudum. Yaşına göre yazdıkları fena değildi üzerinde biraz daha çalışırsa ileri de çok daha güzellerini yazabilirdi. Yüz ifadelerimden anlamasın diye kendimi kastım. \"Yani.\" Dedim yüzümü biraz buruşturup. Yüzünün düştüğünü görebiliyodum. Gülmemek için kendimi tuttum. \"O kadar mı kötü. \" Dediğinde durup, \"Nasıl? Gerçekten mi? \" Deyip kocaman sarıldı. \"O zaman seninle anlaşma yapabilir miyiz Kemal amca? \" Başımla onu onayladığımda devam etti. Ama ben yazmak istemiyordum hem yaşlanmıştım artık. Zihnim O kadar hayalperest değildi eskisi gibi. Sonra ki günlerde Asya her seferinde bana ısrar etmeye devam etti. Bu böyle bir hafta boyunca sürüp gitti. Sonunda dayanamadım. Dediğini yapıp birkaç gün etrafta gezindim. Her yer karla kaplandığı için soğuktan hasta olmuştum. İyi mi. Bu seferde yataktan kalkamadım. Evde yalnız olduğum için sürekli yatamazdım. Zor güç ayağa kalktığımda kapı çalındı. Baktığımda karşımda Asya ve annesi bekliyordu. Onları karşımda görünce yalnız olmadığımı anladım. Teşekkür edip onları içeri davet ettim. Hastalığım boyunca her gün bana yemek getirmişlerdi. Şimdi Asya' ya yazmak konusunda daha çok borçlanmıştım. Ayaklanır ayaklanmaz çalışmalara başladım. Asya' dan eski kitaplatımı alıp fikir edinmek adına biraz kurcaladım. Yeniden bir şeyler üretmek için uğraşmak kendimi enerjik hissettirdi. Kendimi kaptırmış gece gündüz uğraşıyordum. Bazen Asya' dan da fikirler alıyordum ama yazdıklarımı ona göstermiyordum. Merak edip bakmaya çalıştığında ise ona engel oluyordum. O da bu süreçte benimle birlikte bir şeyler yazmaya devam ediyordum. Nihayet taslak bittiğinde dosyayı kitaplatımı basan yayın evine gönderdiğimde çom beğendiklerim söylediler. Uzun zaman sonra yeniden yazmaya başladığım için de mutlu olduklarını ifade ettiler. Bu süreç benim içinde heyecan verici olmuştu. Bu yaştan sonra yeni bir şeyler yazmak. Son on beş yılı bana unutturmuştu. Üstelik bunu küçük bir kıza borçluydum. Kış bitmiş yaz ortalarına gelmiştik. Hava epey güzeldi. Tabii büyük adada yaz mevsiminden nasibini almış daha bir güzel görünüyordu. Asya ile deniz kenarına oturmuş dondurmalarımızı yerken heyecanla kitabın basılı halini bekliyorduk. Bugün yarın haberi gelirdi. Birkaç gün sonra kitaplar elimize ulaştığında Asya kitabı imzalatmak için yanıma geldi. \"Kemal amca hemen imzalamalısın. Okumak istiyorum.\" Dediğinde güldüm. Dediğinde imzaladım. Teşekkür edip arkasına bile bakmadan hızla kaçıp gitti. Çocukluk işte. Ayrı bir heyecanı var. Asya' ya tek hediyem bu değildi tabii. Birkaç gün sonra kitabı bitirip geleceğini biliyordum. Geldiğinde hazır olacaktım. Bahçe de oturmuş kahvemi yudumlarken Asya çıkıp geldi. \"Kemal amca bitirdim sonunda. Yine muhteşem bir kitaptı. Zihnin dediğin kadar da yaşlanmamış sanırım.\" Yine beni gğldürmüştü. Şaşırmış halde bana bakarken, hediye paketini çıkarıp ona uzattım. Açtığında içinde üzerinde kendi ismi yazan bir kitap gördü. Biraz baktığında bunun kendisine ait bir hikaye kitabı olduğunu anladı. Gözleri dolmuştu. Bu yüzden konuşmak yerine gelip bana sarıldı. Ona sürpriz yapmak için annesine bu konuşan bahsetmiştim. O da kabul edince kitap olarak bastırmaya karar verdik. \"Artık benim de basılı bir kitabım var.\" Havalara zıplarken ki mutluluğu bana da sirayet etmişti. Gariptir ki o yıl iki kitap basıldı biri benim biri Asya' nın ama Asya' nın yazdıklarını çocuklar daha çok beğenmişlerdi. Daha yolun çok başındaydı ama görebiliyordum. Çok güzel işler başaracaktı. Belki benim ömrüm o günleri görmeye yetmeyecekti ama o bunun karşılığını fazlası ile alacaktı. Göz yaşlarımı silerken iskelede durmuş denizi izliyordum. Başardım Kemal amca. Ben de senin gibi yazar oldum. Pes etmedim. Kağıdı katlayıp yeniden cebime koydum epey yıpranmıştı artık."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Istavritin-Oykusu-Masali.html", "text": "Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında. Gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildiğini anladı yukarıya... Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü, neye benzerdi acep gökyüzü. Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu. \"Dudağı yarıklar\" denir, şanslıdır onlar, hani, görüp de gökyüzünü, insanı, oltadan son anda kurtulanlar. Ne çare; balıkçının parmakları hoyratça kavradı küçük bedenini. Küçük istavrit anladı ki yolun sonu artık. Koca denizlere sığmazdı yüreği. Oysa, simdi yüzerken küçücük yeşil leğende, ansızın uzanıvermiş dostlarına değişiyordu minik yüzgeci. İnsanlar gelip geçtiler önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine, yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu. İşte tam o anda eğilip aldı bir el onu. Yürüdü deniz kenarına. Bir öpücük kondurdu Küçük İstavritin başına. İki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle saldı denizin sularına. Bir an öylece bakakaldı Küçük İstavrit. İnanamadı olanlara. Sonra sevinçle dibe daldı. Gitti, tüm kederini söküp atarak, teşekkürü de ihmal etmemişti. Bir kaç değerli pulunu adamın eline, avuçlarına bırakarak."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Itfaiyeci-Okuyun.html", "text": "Anne altı yaşındaki lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi acı içinde olmasına rağmen kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu. - \"Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?\" diye sordu. - \"Anneciğim ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim\". Anne gülümsedi ve.. \"Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım\" dedi. Daha sonra Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Ona oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu. - \"Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?\" diye sordu. - \"Bundan şüphen mi var Bob?\" diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı. Belki unuttunuz belki hatırlamıyorsunuz belki de çok duygusuz çok katı oldunuz; ama bilin ki \"HAYAT SEVGİ VE UMUT SAÇMAKTIR.\" Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir.. Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Kiz-ve-Cirkin-Cadi-Masali.html", "text": "Güzel bir köyde ailesiyle yaşayan şirin mi şirin, sarı saçları ve mavi gözleriyle çok sevimli küçük bir kız yaşarmış. Küçük kız annesine yardım eder ve sonra kırlarda oynarmış. Hep çikolatadan ve şekerden evi olması için dua edermiş. Çünkü çikolata ve şeker yemeyi çok seviyormuş. Her zaman babasına çikolata ve şeker almasını söyler, akşam babasını yolunu heyecanla gözlermiş. Babasının aldığı çikolata ve şekerleri yer, ertesi gün yine çikolata ve şeker için dua edermiş. Küçük kız cadının bu dediklerine çok sevinmiş ve heyecanla çirkin cadı ile gitmeye karar vermiş. Çirkin cadı, küçük kız ve köpeği, çikolata ve şekerden eve gelmişler. Küçük kız hemen çikolata ve şekerleri yemeye başlamış. Bu sırada çirkin cadı sihirle evi eski haline getirip ve küçük kızı yakalamış. Bu sırada küçük kızın köpeği hemen oradan uzaklaşmış. Küçük kız saatlerce ağlayıp ve ailesine gitmek için yalvarmış. Çirkin cadı onu bırakmayacağını ve ona kötü işlerini yaptıracağını söylemiş. Küçük kızın ailesi çok meraklanmış, akşam olurken halen kızlarının eve gelmediğini gören babası, aramak için evden çıkarken küçük kızın köpeğini görmüş ve babasını küçük kızın yanına götürmek için yola koyulmuşlar. Küçük kızın babası plan yaparak cadıyı yakalamış ve küçük kızını kurtarmış. Küçük kız mutluluk içinde babasına sarılırken bir daha asla yabancı kişilere inanıp onlarla gitmeyeceğine ve çok çikolata istemeyeceğine babasına söz vermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Miyavin-Maceralari-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içimde kalbur saman içinde çok güzel bir orman ve burada yaşayan şirin mi şirin bir kedi ailesi varmış. Kendi halinde huzurlu bir hayat yaşayan bu kedi ailesinin miyav adında küçük bir yavruları varmış. Miyav oyun oynamayı çok seven yaramaz bir kedicikmiş. Annesinin evden uzaklaşma uyarılarına rağmen her defasında ormanı keşfetmek isteği ile biraz uzaklaşırmış. Günlerden bir gün yine ormanda oynamaya çıkan miyav şu kuş şu tavşan şu çiçek derken evden oldukça uzaklaşmış. Nerede olduğunu bilemeyen miyav çok korkmuş sağa sola koşturmaya başlamış gördüğü bütün hayvan dostlarına sormuş ama kimse ona evinin yolunu gösterememiş. Hava kararmaya ve soğumaya başlamış. Evinden hiç ayrı kalmayan bu küçük kedicik çok üzülmüş annesini dinlemediği için çok pişman olmuş. Hem korkudan hem de yorgunluktan olsa gerek bi köşede uyuyup kalmış. Uyandığında kendini küçük bi oduncu kulübesinde yanan ocağın başında bulmuş. Çok bitkin, yorgun ve üzgünmüş. Sağına soluna bakındığında odada oturan sevimli bir çocuk görmüş. Miyavın uyandığını fark eden küçük çocuk sevinç'le onun yanına gelmiş yiyecek bir şeyler getirmiş. Çok iyi yürekli olan bu çocuk miyavı korumuş kollamış ve iyileşmesi için elinden geleni yapmış. Zaman akıp geçmiş miyav iyileşmiş koşturmaya başlamış ama bir türlü mutlu olamıyor ailesini çok özlüyormuş. Artık o kadar yolu gidebilecek gücü topladığını ve bi an önce ailesine kavuşmak isteğini biliyormuş. Fakat kendisine bu kadar iyilik yapan bu sevimli çocuğa da haksızlık etmek istemiyormuş. Bir plan yapmış, çocuğu oraya, kediler ülkesine götürüp orada onu ağırlamaya karar vermiş. O gece iyice dinlenmek üzere uyumuşlar. çocuğun kendisine süt getirmesini beklemeye başlamış. Biraz sonra çocuk elinde bi kase sütle içeri girmiş, onun girdiğini gören miyav hızla dışarı fırlamış ve onunda arkasından gelmesi için ara ara durup beklemiş. Bunu gören çocuk şaşırmış bu kedi niye kaçtı deyip arkasından koşmaya başlamış. Arada bir kendini gösteren ama durmak bilmeyen bu kedinin ardından saatlerce koşmuş. Artık çocuk evden fazlasıyla uzaklaşmış evin yolunu bilemiyordu. Tek şansı bu kediciğin onu güvenli bi yere götürmesiydi. Derken hava kararmaya başladı. Çocuk hem yorgun hemde korku içinde yürümeye devam ediyordu. Miyavın miyavlamaları ile onu yönlendirdiğini anlamıştı. masalsitesi.com Onu takip etmeye kararlı idi. Fakat artık hava iyice kararmaya başlamıştı. Yolun sonunu göremiyor karşısına neyin çıkacağını bilemiyordu. Ne yapabilirim diye düşündü. O sırada tam önünde duran uzun ağaç dalını farketti. O dalı yuvarlayarak onun gittiği yere kadar gitti. Hava aydınlanana kadar böyle devam etti. En sonunda ağaç dalı yüksekçe bir duvara çarparak durdu. Miyavın duvarın üzerinde durup kendisine gülümsediğini farkeden çocuk duvarı tırmanmaya başladı. Arka tarafa atlayan miyavı takip etti. Tam tepeye çıktığında güneş yeni doğmuş her yer pasparlaktı. Masmavi bir göğün arasından sızan sapsarı bir güneş yemyeşil bir orman rengarenk dumanı tüten küçücük evler şarkı söyleyen mutlu neşeli şirin kediler. Çocuk şaşkınlıktan kalakaldı. Çünkü miyavın ailesi etrafına toplanmıştı. Annesi babası ve kardeşi vardı çok mutluydular. Hep beraber döne döne şarkı söylemeye başladılar. Onları böyle mutlu gören sevimli çocuk sessizce ama hızlıca evine ailesine doğru koşmaya başladı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Prens-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, ülkenin birinde altı yaşında küçük bir çocuk yaşarmış. Resim çizmeyi çok sever, sürekli resim çizermiş. Küçük çocuk, bir gün fil yutmuş bir boa yılanı çizmiş ve büyüklerine göstermiş. Ancak büyükleri bu resmin bir şapka gibi olduğunu yılana hiç benzemediğini söyleyip, küçük çocuğun çizdiği resmi hiç beğenmemişler. Ona resim çizmek yerine tarih, coğrafya, matematik ve dil bilgisine çalışmasını gerektiğini öğütlemişler. Küçük çocuk bu duruma çok üzülmüş ve resim yapma isteğini kaybetmiş. Artık resim çizmek yerine büyüklerinin dediği gibi sadece ders çalışmış. Aradan yıllar geçmiş çocuk büyümüş ve bir pilot olmuş. Bir gün Afrika üzerinde uçarken uçağının motoru bozulmuş ve zorunlu iniş yapmak zorunda kalmış. Uçağı çölün ortasında bir yere indirmiş. Uçağı tamir ederken etrafa bakınmış ancak kimsecikler yokmuş. Çölün ortasında yapayalnız kalmış. -Bana bir koyun çizer misiniz? diye sormuş. -Ben boa yılanı içinde bir fil çizmeni istemiyorum. Bana bir koyun çizer misin? diye sorusunu tekrar etmiş. -\"Koyun bu çizdiğim kutunun içerisinde\" diye cevap vermiş. İşte şimdi Küçük Prens bu resmi beğenmiş. Bunun üzerine Pilot ve Küçük Prens sohbet etmeye başlamışlar. Pilot bu farklı gezegenden gelen küçük adamın sırrını çözmeye, onu anlamaya çalışmış. Küçük Prens yaşadığı yerden bahsetmiş. Yaptığı gezileri ve diğer gezegenlerde yaşayan insanları, bu insanların mesleklerini, ilgi alanlarını, huylarını pilota anlatmış. Pilot, Küçük Prens'in anılarını, yaşam hakkındaki düşüncelerini dinlemiş. Zaman öylece akıp gitmiş ve ayrılık zamanı gelmiş. Artık pilotun eve, Küçük Prens ise geldiği gezegene geri dönme vakti gelmiş. Birbirleriyle vedalaşıp ayrılmışlar. Pilot yaşadığı bu güzel anıyı kimseye anlatmamış. Küçük Prens ise gezegenine döndüğünde her gece mutlu bir şekilde yıldızları izlemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Tirtil-Masali.html", "text": "Bir bitkinin dalları arasında, gözlerden uzak küçücük bir yumurta, günü gelince çatlayıvermiş. İçinden çıkan küçücük yeşil yavru, kendini doğal yaşam ortamına taşımak için hızla yeşil yapraklara doğru sürünmüş. Bu içgüdüyle kendini yaprakların yeşil rengi altında koruma altına alacak ve orada beslenip yürüyecekmiş. Kendini kovalayanlardan kaçarcasına önüne çıkan ilk yeşil yaprağın altına gizlenmiş. Kimsenin onu görmediğine emin olunca, rahatlayıp derin bir soluk almış. Sonra bulunduğu yaprağın en körpe köşesine değin sürünmüş ve onu kemirmeye başlamış. Rüzgarın bahar çiçeklerinden toplayıp çevreye üfürdüğü güzel kokulardan sarhoş olmadan, Güneş'in sıcaklığına kanıp gevşemeden yemiş de yemiş... Akşama doğru Güneş bakırla kaplanırken, Gökyüzü kızıla boyanınca, bizim küçük yavru, yaprağın köşesindeki balık gözü kadar küçücük deliğe bakmış. Hayretle tüm gün kemirebildiği yaprak parçasının ne denli küçük olduğunu görmüş. Başka ne yapabilir ki? Kendi de küçücükmüş... Bakmış ki gece oluyor, \"Gece yaprak güvenli olmaz\" diyerek bitkinin dallarına doğru sürünmüş. Tombul karnıyla çok hızlı gidememiş. Dalların arasında kuytu bir köşeye yerleşmiş. Gecenin karanlığına sığınarak uykuya dalmış. Yorucu geçen yaşamın ilk günü, sorunsuz bitmiş. Küçük tırtıl, her gün dalların arasındaki kuytu köşeden çıkıp yapraklara doğru sürünüyor, tüm gün yaprakları kemiriyor, gökyüzü kızarınca yine kuytu köşesine dönüyormuş. Artık boyu daha büyük, boğumları daha kalınmış. Her gün hızla büyüyormuş... Tırtıl yavrusu, sadece büyümek için bu Dünya'ya gelmediğini anlamış ve bu yaşam biçimi kendisine sevimli gelmemiş. Nasıl sevimli olsun ki? Her gün aynı işi yapmak, geceleri aynı yerde uyumak, sıradan sürüp giden durağanlık sevimli değilmiş. \"Yaşamak yalnız yemek ve uyumak olmamalı. Benim başka amaçlarım da olmalı.\" demiş küçük tırtıl. - Burada başka tırtıl var mı? - Evet.. - Evet.. - Ben size bugün, tırtıl yaşamının ana düşüncesinden söz etmek istiyorum. Her tırtıl, yumurtadan çıkınca, sadece büyümek için yaşamaz. Düşünmek ve kendini geliştirmek zorundadır. Her tırtıl duygularını denetlemek, varsa kötülüklerden arınmak için düşünce biçimini geliştirmelidir. Yaşamın her adımında, karşılaşılan her olaydan ders alınacak deneyler vardır. Her deneyden kazanılan beceri ve sonunda elde edilen öğreti o tırtılın olgunlaşmasını sağlayan bir adımdır. Olgunluğu kavramak, öğretileri anlayıp uygulamak ve hepsini özümseyebilmek bir tırtılın en önemli görevidir. Bu görevleri yaparken her tırtılın karşılaşacağı sorunlar, kendinden kaynaklanan eksikler olacaktır. Tırtıllar bu eksikleri bulup çıkartmalı, onları aşacak düşünceler üretmelidir. - Karamsarlığı ve kötülükleri içinden atabilen tırtıllar, olgunluğun doruğuna ulaşırlar. O zaman içleri güzelliklerle, iyiliklerle dolar. Sonra bir değişim süreci yaşanır. Doğa'nın en güzel yaratığı olursunuz. Doğa'nın güzelliğini süslemek için kendi güzelliğinizi sergilersiniz. Bu olay; mutluluğun doruğuna çıkmak, kusursuz ve erdemli olmak, doğa ölçüsünde saf ve temiz olmak anlamına gelir. Bu toplantılarda amacımız: Kusursuz tırtıl olmak için birbirimize destek olmaktır. Toplantı son bulduğunda, küçük tırtıl yuvasına dönerken kötülüklerin ve karamsarlığın ne olduğunu, onlardan nasıl arınacağını, nasıl kusursuz olacağını merak etmiş. Çok küçük olduğundan ne kötülükleri, ne de karamsarlığı biliyormuş. Onun, yaşamın daha başında olması, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini ayırt etmesine engelmiş. Ama, \"Ben de olgunluğun doruğuna ulaşmak isterim\" diyerek sessizce kuytu köşesine gitmiş. bu olmalı. Bir canlının yaşamak için bir bakşa canlıyı yok etmesi olmalı...\" diye söylenmiş. - Doğa güzeldir. Yaşamak için canlılar başka canlıları yok ederken, yok olanların kötülüklerden arınmadıklarını göreceksiniz. Yaşamı sevmek, başka canlılara da sevgi göstermek gerekir. Bu davranış, tırtılın iç dünyasının güzelliğini yansıtır. Çevrenizi sevdikçe, çevrenizdekileri korudukça, mutlu olursunuz. Mutlu olunca, yüreğinizde sevgi çiçekleri açılır. Biçiminiz güzelleşir. Boğumlarınız kaygan, deriniz yumuşak, davranışlarını daha dengeli ve uyumlu olur. Kendinize olan güveniniz artar, yaşam bağlarınız güçlenir. Yaşama karamsar açıdan bakarsanız, içinizde kötülüklere yer verirseniz, kendi çıkarınız uğruna başkalarına zarar verirseniz, kötülüklerin acı yaralara dönüştüğünü görürsünüz. Yaralar büyüyüp içinizi kapladığında, sizin \"Olgunluğun Doruğuna\" erişme olasılığınız kalmaz. Doğa kuralları çalışır ve başka canlılara yem olursunuz. Ancak sevgi dolu tırtıllar çevrelerine mutluluk saçabilirler. Çevrelerindeki mutluluğu ve sevgiyi paylaşanlar, erdemli olanlar, olgunluk yolunda ilerleyebilirler... Küçük tırtıl bu öğretiyi önemseyerek çevresindeki böceklere karşı daha dikkatli olmaya başlamış. Gereksinimi olanlara yardım etmiş. Onları ezmemiş. Ancak kendine saldıranlara karşı yaşamını savunmuş. Onlardan uzak durmaya çalışmış. İşte o zaman içinde bir şeylerin kıpırdadığını, duygularında küçük de olsa bir şeylerin değiştiğini anlamış. Her gün olgunluk yolunda ilerlemeyi sürdürürken, arkadaşlarından bazılarının üzücü olaylar sonucu yaşamlarını yitirdiklerini görmüş. Bir gün bir kümes hayvanı, bir başka gün bir sincap, hatta çevrede dolanan insanlar, tek tek tırtılları yok etmişler. Küçük tırtıl öğretiler aklına gelince, yaşlı gözlerle, \"Kötülüklerden arınamadılar. Onlara yazık oldu.\" diye arkadaşlarının arkasından ağlamış. Günler ilerledikçe küçük tırtılın küçüklüğü kalmamış. Büyüyüp irice bir tırtıl olmuş. Artık ince körpe yaprakların ucuna değin sürünemiyor. Dallara yakın yapraklarla yetinmek zorunda kalıyormuş. Tavırlarında ağırbaşlılık gözleniyormuş. Yaşamın koşullarını olgunlukla karşılıyor, çevresindeki küçük hayvanlara ve böceklere daha çok yardım ediyormuş. Gösterdiği sevgi karşılıksız kalmıyor, diğer canlılar ve küçük tırtıllar ona hep saygı gösteriyorlarmış. Geceleri toplantılarda yalnız dinlemekle yetinmiyor, diğer tırtıllara yaşamın düşüncesini, kendi yorumlarıyla, gördükleriyle ve deneyimleriyle örnekler vererek anlatıyormuş. Yumurtadan yeni çıkan küçük tırtıllar, onu hayranlıkla dinliyor, öğretilerini ve davranışlarını örnek almaya çalışıyorlarmış. Bir gece toplantıdan yuvasına dönünce, diğer günlerden farklı bir değişim içinde olduğunu sezinlemiş. İçinde bir şeylerin kıpırdandığını, yaşamın sevgi çiçeklerinin bir an önce filizlenmek istercesine sabırsız olduğunu anlamış. Teninin daha pürüzsüz ve kaygan olduğunu, ağzından o güne değin hiç alışık olmadığı bir sıvının akmaya başladığını olduğunu görünce: \"Yeterince olgunlaşmış olmalıyım\" demiş. O gece mutluluk içinde gözlerini yumup, uykuya dalmış. Sabah olduğunda her zamanki gibi yapraklara koşturmamış. Bulunduğu dalda hazırlıklara başlamış. Önce ağzından akan salgıyla dala tutununca, kendi ağırlığını taşıyabilecek bir uzantı oluşturmuş. Sonra bu uzantıya tutunarak baş aşağı kendini sarkıtmış. Kuyruğuna yakın ayaklarıyla oluşturduğu uzantıya sarılmış. Başını kuyruğuna kadar kıvırıp bedeninin çevresini ağzından akan salgıyla kaplamaya başlamış. Tüm gün ara vermeden, bedeninin çevresini dolanmış. Güneş dağların arkasında kaybolurken, Güneş'e son kez bakıp başının çevresini de ağzından çıkan salgıyla kaplamış. Oluşan kozanın içinde düşünceleriyle baş başa kalmış... Tırtılın iç dünyasının olgunluğu, yüreğinin sevecenliği, içindeki güzelliklerin çiçek gibi açma isteğinin dış görünüşüne yansıması, gözlerden uzak, kendi kozasında günlerce sürmüş... Kolay değilmiş kusursuz olmak, mutluluğun doruğuna ulaşmak... Üç hafta sonra kozada bir kıpırdanma olmuş. Koza içine gizlenmiş olan güzellik, daha çok gözlerden uzak kalmak istemiyor, oradan çıkıp başkalarının da beğenisini kazanmak istiyor gibiymiş.. Sabırsız kıpırtılara dayanamıyan koza, ucundan çatlamış. Kozadan ipek gibi yumuşacık tüylerle kaplı bir böcek, başını çıkartmış. Bu canlı, gün ışığına ilk kez çıktığından olmalı, ön ayaklarıyla kamaşan gözlerini kapamış. Işığa alışınca gözlerini açıp çevresine bakınmış. Bir başka açıdan Doğa'nın güzelliklerini görmüş. Tüm bedenini kozadan çıkarıp, tüy gibi hafif, kadife gibi yumuşacık kocaman kanatlarını açmış. Kocaman kanatları bir iki çırpınca ayakları tutunduğu yerden kurtulmuş ve boşlukta süzülmeye başlamış. Tüy gibi hafiflemiş olduğunu, mutluluğun doruğunda uçtuğunu anlayınca, görkemli kanatlarını sevinçle çırpmış... Kahverengili, siyahlı, yeşil çizgili, sarılı benekli alımlı kanatlarını coşkuyla çırpınca bir o yana bir öteki yana uçuyormuş. Olgunluğun ve mutluluğun doruğunda olmanın sevincini tüm Dünya'ya sergilemek için uçuşmuş durmuş... Bir o çiçeğe konmuş, bir ötedeki yeşilliğe... Kendi güzelliğini doğanın güzelliğine katmak için koşuşturmuş durmuş. istemiş ki, iç güzelliğinin dışa vuran kusursuzluğunu herkes görsün. İstemiş ki, doğa güzelliğine, kendi kusursuzluğunu sunarak, yeni güzellikler katsın... İstemiş ki, bedenine yansıyan mutluluğunu herkes görsün... İstemiş ki, sevincini onlar da paylaşsın... Onun, tırtılların yaşam düşüncesini ve öğretisini ne kadar iyi bellediğini \"Herkes görsün\" diye uçmuş. Artık bir kelebek olduğunu kırlarda, çiçeklerin arasında, yeşil çimlerde, ağaçların yaprakları arasında uçuşarak kutlamış... Sevinçten yerinde duramuyor, kanatlarını çırparak sürekli uçuyormuş. \"Kısacık bir gün için de olsa değermiş\" diye sevinç çığlıkları atarak uçmuş durmuş... Kelebeğin sevinci, mutluluğun doruğuna ulaşmış kusursuz görüntüsünü, doğal güzelliklere katmaktan kaynaklanır. Sevincini, her yere taşımak için kısacık ömrünü düşünmeden, uçar durur. Bitmeyecek gibi görünen gücünü, tüm çevresine sevgi yaymak için kullanır. Amacı, sevgisini doğal güzelliklerle paylaşmaktır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kucuk-Yildiz-Ve-Tonton-Aydede-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde aydede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton aydedeye selam vermiş, Tonton aydede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar. Uzun bir gece onları beklerken, küçükyıldız Hapşu diye hapşırıvermiş. Tonton Aydede o tarafa doğru dönüp, Bu gece ayaz var. Üstünü biraz daha sıkı giyinseydin iyi olurdu demiş. Küçük yıldız başını sallamış: Haklısın aydede ama evden çıkarken montumu almayı unuttum, sonra bir baktım anahtarımı da unutmuşum, o yüzden geri dönüp montumu da alamadım. Okul çantamı da evde unuttuğum için ödevlerimi de yapamayacağım şimdi demiş. Sahiden de bütün gece gökyüzünde durma görevi onun olduğu için, ödevlerini yapamayacakmış. Çünkü yıldızlar gece olunca gökyüzüne gelirler ve gündüz olana kadar yerlerini terk edemezlermiş. Aydede kocaman kafasını bir o yana bir bu yana sallamış Ama küçük yıldız, bir yıldız, bu yaşta bu kadar unutkan olmaz ki, hem zaten topu topu kaç görevin var ? demiş. Küçük yıldız biraz utanmış, yanakları kırmızı kırmızı olmuş ama görevlerini saymaya başlamış Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak. Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Aydede Ona bakıp gülümsemiş. Birkaç tane görevin var, onunda yarısını yapmayı unutuyorsun bak demiş. Küçük yıldız cebinden diş macunu ve fırçasını çıkarıp Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış. Tonton aydede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız'ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken, montunu da giymiş. Tonton Aydede'nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kugular-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın on bir oğlu ile bir kızı varmış. Hanımı ölünce padişah, bir başka biriyle evlenmiş. Fakat üveyanneleri padişahın çocuklarını hiç sevmiyormuş. Üveyannesi, padişahın biricik kızını bir gün hamama götürmüş. Vücuduna siyah bir boya sürmüş ve bir büyü ile boyayı çıkmaz hale getirmiş. Böylece çok çirkinleşen kız, kimsenin yüzüne bakamaz olmuş. Üveyannesi onu, sarayın mutfağına bulaşıkcı olarak görevlendirmiş. Üveyanne, sadece bu kötülükle yetinmemiş. On bir erkek kardeşe de bir büyü yaparak onları kuğu şekline sokmuş. Bu kuğular, gece olunca tekrar insan oluyorlarmış. Şafak vakti ise güneş doğar doğmaz tekrar kuğu olup, havaya uçuyorlarmış. Bu kötü olaydan haberi olan küçük kız, sarayda daha fazla kalmamış. Bir gün kimseye haber vermeden saraydan çıkıp gitmiş. Kardeşlerini bulmak ümidiyle, iki dağ ötedeki gölün kenarına gitmiş. O sırada gökyüzünde beyaz bir bulut kümesi belirmiş. Gelenler, kızın erkek kardeşleriymiş. Kuğular, kız kardeşlerini hemen tanımışlar. çevresinde sevinçten oynaşıp, koklaşmışlar. Gece olunca, kuğular tekrar insan şekline dönmüşler ve kız kardeşleriyle doya doya hasret gidermişler. Genç şehzadeler: \"Kardeşim. Buralar senin için tehlikeli olabilir. Biz, herkesten uzak, ıssız bir adada yaşıyoruz. Çok güzel bir yer, her türlü yiyecek var. Sabah olunca, seni güçlü kanatlarımızın üzerine alıp, kendi adamıza götürelim, orada beraberce yaşayalım.\" demişler. Sabah olunca da kuğular gelip, kızı kanatlarının üzerine almışlar ve kendi adalarına götürmüşler. Ve böylece ıssız adada mutlu bir şekilde yaşamaya başlamışlar ... Kız, bir gece rüyasında ihtiyar bir dede görmüş. \"Kızım, ormanın üç dağ ötesinde bir göl var. Bu gölde yıkanırsan, eski güzelliğine kavuşursun. Kardeşlerini de büyüden kurtarmak istiyorsan, bu gölün çevresinde yetişen sarmaşıklardan on bir hırka ör. Yalnız, hırka örerken hiçbir dünya kelamı etmeyeceksin.\" demiş. Kız da ertesi gün rüyasında tarif edilen göle gidip yıkanmış. Eski güzelliğine tekrar kavuşmuş. Ve orada epeyce sarmaşık toplayıp kardeşlerinin yanına dönmüş. Kardeşleri neler olduğunu sormuşlar ama hiç cevap vermemiş. Birer birer hırka örmeye başlamış. Şehzadeler: \"Her halde büyünün etkisiyle bizimle konuşmuyor.\" diye düşünmüşler. Günler böyle geçip giderken, padişahın biri ava çıkmış. Bu güzel kızı görünce ona aşık olmuş. Kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Kızdan hiçbir cevap almayınca, , sükut ikrardandır' deyip kızı saraya götürmüş. Fakat, kız bir türlü konuşmuyor, sadece hırka örüyormuş. Saraydaki kıskanç vezirler; \"Padişahım. Bu kız bir büyücüdür. Şayet öldürmezseniz, size zarar verebilir.\" demişler. Padişah bakmış olası yok, kızı cellatlara teslim etmiş. Kızdan hala bir ses seda çıkmıyormuş. Bu sırada on birinci hırkanın bitmesine az kalmışmış. Hırka bitince, gökyüzünde beyaz bir bulut belirmiş. Uçan kuğular, kızın on bir erkek kardeşiymiş. Kuğular, kız kardeşlerini aşağıda görünce hemen aşağı inmişler. Kız da bitirdiği hırkaları birer birer kuğulara girdirmiş. Aynı anda kuğular birer şehzade olmuş. Olanları padişah ve adamları hayretler içerisinde seyretmişler. Sonra kız başından geçenleri bir bir padişaha anlatmış. Padişah, tekrar düğün hazırlıklarına başlamış ve kızın babasını düğüne davet etmiş. Görkemli bir düğünle evlenmişler. Babası, evlatlarını görünce sevinçle kucaklamış. Üveyanneyi ise bir daha görmemek üzere memleketine göndermiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine ..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kulkedisi-Masali.html", "text": "Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş. Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona Külkedisi adını takmışlar. Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens'in evlenmek istediğini biliyormuş. 'Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?' diye düşünmüşler. İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi'nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de! Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi? diye sormuş bir kadın sesi. Ben de baloya gitmek istiyordum, demiş hıçkırarak Külkedisi. Gideceksin öyleyse, demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında. Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş. Şimdi de altı fare... Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş. Bir sıçan... Onu da arabacı yapmış. Ve altı kertenkele... Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Prens ise götür görmez ona aşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış. Gitme! diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş. Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam, demiş. Derken Külkedisi'nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. O mu deneyecek? Ne münasebet! diye haykırmış üvey kardeşler. Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi'nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi'nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi'ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens'in teklifini tabii ki kabul etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurabiye-Hirsizi-Masali.html", "text": "Bir gece kadının biri bekliyordu hava alanında. Daha epeyce zaman vardı uçağın kalkmasına. Hava alanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, kendisine oturacak bir yer buldu. Kendisini kitaba öylesine kaptırmıştı ki, ama yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiyeleri aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de! Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi, \"Kurabiye Hırsızı\" yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini. Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında. Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve hışımla yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile \"Kurabiye Hırsızı\"na. Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu, uzandı sonra, bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri şaşkınlıkla açıldı. Gözlerinin önünde bir paket kurabiye öylece duruyordu! Gayri ihtiyari yerinden doğrulmak istedi ama özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle. Artık uçak çoktan havalanmıştı bile. Kaba ve cüretkar olan, \"Kurabiye Hırsızı\" kendisiydi meğerse."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurabiye-Teyze-Masali.html", "text": "Kurabiye Teyze' nin bir de meşhur bir pastanesi varmış. Herkes onun kurabiyelerini çok severmiş, işte bu sebepten ötürü insanlar kendi aralarında ona Kurabiye Teyze ismini vermişler. Civarda ki bütün pastanelerden belki de daha güzelmiş onun kurabiyeleri, adeta çocukları iyileştirici özelliği varmış. Pastanesi de öyle sıradan bir pastane değilmiş. Dışarıdan bakıldığı zaman kendine özgü bir yapısı varmış. Tam da çocukların ilgisini çekebilecek şekilde düzenlenmiş. Ayçöreğine benzer bir girişi varmış, şekli ise tıpkı şirinlerin evine benzermiş. Ama kimse onun mutfağında neler olduğunu bilmezmiş. Bazı insanlar geceleri pastanesinde garip ışıklar olduğunu görür ama bakmaya cesaret bile edemezlermiş. Bu kurabiyelerin sırrını kimileri bu geceleri ortaya çıkan ışıkların sebebi olarak görürlermiş. Herkesten sır gibi sakladığı mutfağını bir tek kişi bile görememiş. Tek başında bu yaşta nasıl bu kadar çok tatlıyı yapabildiğine kimse akıl sır erdiremezmiş. Yine bir gün Kurabiye teyze pastanesinde fırından yeni çıkarmış olduğu kurabiyeleri soğuması için pencerenin önüne koyarken dışarıda, pastanenin biraz ilerisinde, bir bankın üzerinde tek başına, diğer çocuklardan uzakta, oturuyormuş. masalsitesi.com Dikkatle baktığında mutsuz ve oldukça üzgün olduğunu fark etmiş. Merakla pastanesinden çıkıp çocuğa seslenmiş. Demiş çocuk ise sadece yüzüne bakıp yeniden yere dönmüş. Ama benim kurabiyelerimin iyileştirici etkisi vardır. Birçok çocuğu mutlu etmiştir. Demiş. Çocuk o sırada başını kaldırıp Kurabiye teyze' ye bakmış ve başını olumlu anlamda sallayıp onun arkasından ilerlemiş. Pastaneye girdiklerinde çocuk masa ve sandalyeleri ilerleyip bir tanesine oturmuş. O sırada Kurabiye Teyze elinde içinde kurabiye olan bir tabak ve bir bardak sütle bir tepsi getirmiş. Çocuk kurabiyeyi eline alıp şöyle bir incelemiş. Görüntü olarak diğer pastanelerde kiler gibiymiş. Nasıl iyileştirici etkisi olabilir ki? diye düşünmüş. Sonra merak edip kurabiye den küçük bir parça koparıp yemiş. Kurabiye Teyze' sanırım haklıymış tadı çok güzelmiş ama hala nasıl bir iyileştirici etkisi olabilir diye düşünmeden de edemiyormuş. Sona sütten bir yudum almış. E bu sütte tıpkı diğer sütler gibiymiş. Sonra dayanamayıp Kurabiye teyzeye sormuş. Şeeeeyyy.. Biz arkadaşlarımla futbol oynuyorduk ama onlar hızlı koşamadığım ve iyi oynayamadığım için beni aralarına almadılar. Demiş. Çok üzülmüş olmalısın. Şimdi sana bir şey göstereceğim. Benimle gelmek ister misin? Demiş. Çocuk onu onaylayıp ayağa kalkmış. Kurabiye Teyze kimselere göstermediği mutfağının önüne geldiğinde çocuk merakla arkasından ilerlemiş. O da tıpkı diğerleri gibi bu mutfağı çok merak ediyormuş. çocuk büyük bir heyecana kapılmış. Kapı açılır açılmaz içeriden yine büyük bir ışık süzülmüş. Haydi, gel benimle. Demiş kurabiye Teyze. Hemen arkasından o da onunla birlikte ilerlemiş. Öncelikle bir kaydırak karşılamış onları hızla kaydıraktan kaymaya başladıklarında bu çocuğu çok eğlendirmiş. Adeta tüm mutsuzluğunu unutmuş. Sonuna geldiklerinde ise onları yemyeşil bir çiftlik karşılamış. Bir tarafta meyve bahçeleri varmış. Bir tarafta çiftlik hayvanlarının olduğu bir çiftlik ve biraz ötede de rengarenk şelaleler akıyormuş. Ve gökyüzü de oldukça mavi ve güneş çok parlakmış. Gel benimle. Demiş Kurabiye Teyze. İlk olarak onu meyve bahçelerinin olduğu yere götürmüş. İşte bunlar benim kurabiyelerime lezzet katan o meyveler. Tadına bakmak ister misin? Sonra kiraz ağacından birkaç tane alıp çocuğa uzatmış. Daha sonra çilekleri, kayısıları ve daha birçok meyveyi göstermiş ona. Eline aldığı sepete hepsinden biraz eklemiş. Sonra çiftlik hayvanlarının olduğu çiftliğe geçmişler. Bak bunlarda kurabiyelerimin ana maddesini oluşturan sütün kaynağı inekler. Ve şunlar da. Demiş tavukları göstererek, bir diğer madde olan yumurtaların kaynağı tavuklar. Demiş sonra tek tek diğer hayvanları göstermiş. Çocuk gördükleri karşısında şaşkına dönmüş. Sonra meyve suyu şelalelerine yönelmişler. Bir kayığa binip meyve suları üzerinden geçtikten sonra nihayet şelalenin kaynağına gelmişler. İşte burası da o lezzetli meyve sularının kaynağı. O gördüğün meyvelerin bir kısmı buraya gelip suları çıkarılıyor. Tadına bakmak ister misin? Demiş Kurabiye teyze ve sonra eline aldığı bir bardağa şeftali suyu doldurmuş. Çocuk tadına baktığında ne kadar lezzetli olduğunu düşünmüş. Sonrasında ise artık son kapıya gelmişler. Burada da kurabiyelerin hazırladığı yer varmış. Kurabiyeler buradan hazırlanıp benim pastanemde ki fırınlara geliyor. Demiş. Burada hummalı bir çalışma varmış. Tüm o malzemeler buraya geliyor ve kurabiyeyi oluşturuyormuş. Çocuk gördükleri karşısında şaşırıp Kurabiye teyzeye dönmüş. Tüm bunları nasıl yaptın? Hem kimse görmezken neden bana gösterdin burayı? Demiş. Dediğinde çocuk şaşkın şaşkın Kurabiye teyzeyi dinliyordu. Ona baktıktan sonra, Sanırım benim gitmem gerekiyor. Demiş. Tam çıkacakken Kurabiye teyze onu durdurmuş. Bekle bir şey unuttun. Öncelikle bu bizim sırrımız olarak kalacak anlaştık mı? Demiş. Sonra da elinde ki meyve sepetini ona uzatmış. Bir de bunları unuttun. Deyip çocuğa uzatmış. Çocuk Kurabiye Teyze' ye teşekkür edip sepetle birlikte pastaneden çıkmış. İleri de futbol oynayan arkadaşlarının yanına gidip onlara meyvelerden vermiş. Yeniden oyuna girdiğinde artık eskisinden daha iyi oynadığını fark etmiş. Eğer siz de inanır ve başarmak için bir adım atarsanız siz de istediğiniz birçok şeyi başarabilirsiniz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurbaga-Peri-Masali.html", "text": "Olursa öyle evleniriz, olmazsa evlenmeyiz. derler. Benim nasibim buymuş. diye vazgeçmez. Oğluna sinirlenen babası, dağın başında bir ev yaptırarak küçük oğlanı oraya atar. Oğlan da derenin kenarındaki kurbağayı bulduğu bir kafese koyup eve getirir. Kurbağa evde kafesinin içinde dururken oğlan da her gün ormana ava gidermiş. Kurbağa aslında bir peri kızıymış. Oğlan her gün ava gidince kafesinden çıkar oğlanın getirdiği avı temizleyip, sofrayı kurar, etrafı da iyice temizledikten sonra tekrar kurbağa olup oğlan eve gelmeden kafese girermiş. Kafesi yakma, başına çok kötü işler gelir. Nasıl olsa ben sana aidim. der. Oğlan, sen yine girersin diyerek kafesi yakar. Bundan sonra herkes kızı görür. Senin küçük oğlunun bir karısı var, öyle güzel böyle güzel... diye överler. Benim askerlerimi bir gün doyuracaksın. der. Padişahın da dünya kadar askeri varmış. Oğlan sadece avla geçindiği için askerleri doyurması imkansızmış. Oğlan ağlaya ağlaya eve gelir. Karısı, oğlanın ağladığını görünce: Ne bu surat, ne bu vaziyet? diye sorar. Ben sana benim kafesimi yakma dememiş miydim? Neyse hadi yat. Kadın, sabahleyin erkenden adamı kaldırıp önceden adamın kadını bulduğu derenin yanına gönderir. Oraya varınca Arap diye bağırmasını söyler. Sen bağırınca bir Arap çıkar. O zaman ona, Kızın sana selamı var, en büyük sofranı alıveresin. dediğin zaman o sana alıverir. der. söyle. Askerler toplanınca orda cevize açıl cevizim açıl deyince ceviz hemen açılır. der. Babası, askerlerini oğlanın dediği yere toplayıp oğlanın gelmesini bekler. Kimse de oğlandan böyle bir şey ummamaktadır. Oğlan hemen, Açıl cevizim açıl. deyince, tek kuş sütü eksik bir sofra açılır. Asker sofradaki yemeklerden yemiş fakat sofrada geriye kalan yemek bir o kadar askere daha yetiyormuş. Yemek bittikten sonra oğlan, Kapan cevizim kapan! deyince ceviz kapanır ve oğlan cevizi cebine koyar. Padişah bu duruma çok şaşırır. Bu oğlan bunu nasıl yaptı? diyerek kendi kendine düşünmeye başlar. Bir salkım üzüm bulacaksın, o salkım benim askerimin hepsine yetecek ve bir tane de artacak. der. O zamanın mevsim de kış olduğu için üzüm bulmak imkansızmış. Ben sana benim kafesimi yakma demedim miydi? Sabahleyin yine derenin yanına gidip Arap diye bağır. Arap'a Kız senden en küçük bağını istedi, de. der. Sabah olunca adam Arap diye bağırır ve Arap hemen çıkıp gelir: Ne var, ne istiyorsun. der. Kız senden en küçük bağını istedi. der. Arap da hemen bir salkım üzüm getirip adamın eline verir. Adam da: Bu bir salkım üzüm kime yeter. der. Bana şu üzümden bir tane versene. der. Kadının ısrarına dayanamayan oğlan, kadına bir tane üzüm verir. Oğlan yemek yedikleri tepeye gelince yine askerleri toplayıp üzümü onlara verir. Üzüm yedikçe çoğalır, yedikçe çoğalır. Fakat bir tane artmaz. Baba ben yolda gelirken hamile bir kadına rastladım. Üzümün birini ona verdim. der. Padişah, oğlanın üzüm verdiği kadını buldurur üzümü sorar. Bunu duyan padişah ikinci şartım da tamam, der. Bana iki karış boyu, bir karış da sakalı olan bir Köse bulacaksın. der. Ben sana demedim mi benim kafesimi yakma başına kötü bir şey gelir diye. Sen yine sabahleyin erkenden derenin yanına git. Arap diye bağır, o yine gelir. Sen ona: Kızın selamı var, senden en büyük kösesini istedi. dersin. O zaman Köse'yi sana hemen getirir. der. Oğlan sabahleyin erkenden gidip Arap diye bağırır. Arap'a: Kız senden en büyük Köse'yi istedi. der. Ya ben onları başımdan attıydım amma sen amin de, ben de dua edeyim o zaman gelir. der. Oğlan, çuvalı sırtına yükleyip gelirken Köse, çuvalın içinde ikide bir, Beni bırak, ben boğuluyorum. dese de oğlan köseyi padişahın yanına getirir. Beni neden buraya istedin padişahım? der. Aman Köse ben ettim sen etme, beni ne olursun kurtar. deyince Köse bu sefer de, Gırtlağına kadar taş ol. der. Her yerin taş olsun. der ve padişahın her yeri taş olunca heykel gibi oturduğu yerde kalır. Oğlan da kızın sayesinde babasının şartlarını yerine getirip ölmekten kurtulur. Babası açgözlülüğünü canıyla öder, Oğlan tahta geçer, oğlanla kız ölene kadar mutlu bir hayat sürüp giderler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurbaga-Prens-Masali.html", "text": "Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! \"Topum gitti!\" diye ağlamış kız. \"Ben senin topunu getiririm,\" demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. \"Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, \" diye devam etmiş kurbağa. \"Tamam \" demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona geri vermez koşarak saraya dönmüş. dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş. Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, \" ya ben ne olacağım? \" diye vraklamış. Kral kızına, \"Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma\" demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. \" Yastığına gelmek isterim demiş,\" kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış. Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. \"Korkma, \" diye gülümsemiş. \" Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabilirz. Hem bak artık bir kurbağa değilim.\" Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar. Bu masal Net yayınları'nın Minik Masallar isimli kitabından alınmıştır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurnaz-Tilki-Masali.html", "text": "Ormanların en kurnaz hayvanı tilkidir. Bir ormanda, bu kurnaz tilkilerden birisi dolaşıyormuş. Türlü türlü kurnazlıklar düşünüyormuş. Kuyruğunu sallaya sallaya \"Ne yapsam ne etsem\" diye söyleniyormuş. Bir süre kırlarda boş boş gezinmiş. - Bay leylek! Aşağı in de biraz laflayalım. Tilkinin çağrısına uyan leylek kanat çırpa çırpa gelip tilkinin yanına konmuş. Uzun gagasını açıp konuşmaya başlamış. - Ben de seni akşam yemeğe davet etmeyi düşünüyordum. Ne dersin? Akıllı leylek kurnaz tilkinin durup dururken yaptığı davete bir anlam verememiş. İşin içinde bir iş olduğunu seziyormuş. \"Bakalım sonunda ne çıkacak\" diyerek tilkinin yemek davetini kabul etmiş. Uçarak oradan ayrılmış. Tilki de koşarak yuvasına gitmiş. Hazırlıklara başlamış. Ateşi yakmış, tencereyi ateşin üzerine koymuş. Az sonra hazırladığı çorba etrafa nefis kokular yaymaya başlamış. Çorbayı genişçe bir tabağa koyarak masanın üzerine bırakmış. - İyi akşamlar tilki kardeş. Umarım vaktinde gelmişimdir? Diyerek içeri girmiş. - İyi akşamlar. Tam vaktinde geldin. Bende senin için nefis bir çorba hazırladım. Hadi oturalım, soğumadan yemeğimizi yiyelim, diyerek karşılık vermiş. iç, karnını güzelce doyur, diyerek alaylı alaylı gülmüş. - İçmez olur muyum tilki kardeş, çok güzel olmuş. Karnım da epeyce doydu, diyerek yanıtlamış kurnaz tilkiyi. Leylek, kurnaz tilkinin oyununu anlamış. Karşılığında kurnaz tilkiye bir oyun oynamaya karar vermiş. - Yarın akşam da yemeği biz de yiyelim. Senin için çok güzel bir sofra hazırlayacağım. Gelirsen ben de bu iyiliğinin altında kalmamış olurum, diyerek kurnaz tilkiyi evine davet etmiş. Tilki, leyleğin davetini kabul etmiş. Leylek iyi akşamlar diyerek yuvasına doğru uçmuş. Ertesi akşam tilki hazırlanıp, leyleğin yuvasına gitmiş. Akıllı leylek hazırladığı oyundan habersiz olan tilkiyi karşılamış. - Aman geldin de ne iyi ettin. Ben de sana nefis yemekler hazırlamıştım. Hadi oturalım da bir güzel karnımızı doyuralım. İkisi yemek masasına oturmuşlar. Masada derin ve dar ağızlı bir kase içerisinde yemekler duruyormuş. Leylek uzun gagasını rahatlıkla kaseden içeri daldırıp, başlamış afiyetle yemeye. Tilki ise bir türlü burnunu kaseye sokamıyormuş. Leylek yemeği bir güzel yiyip karnını doyurmuş. Tilki ise bir lokma bile yiyememiş. Sonunda kurnaz tilki, akıllı leyleğin ona oynadığı oyunu anlamış. Kendi yaptığı hatanın farkına varmış. O günden sonra hiç kimseyle alay etmemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurnaz-Tilkiye-Ders-Masali.html", "text": "Günlerden bir gün, çok çok uzak ülkelerden birinde çok büyük bir orman varmış. Bu kocaman ormanın içinde sayısız çeşit hayvan yaşarmış. Bu hayvanların biri tilkiymiş. Bu tilki çok kurnaz ve açıkgöz bir hayvanmış. Herkesle dalga geçer ve diğer hayvanlara karşı çok saygısızmış. Bir gün bu kurnaz tilkinin canı çok sıkılmış ve ormanda gezintiye çıkmış. Ormanda gezerken kendi kendine konuşuyormuş Canım çok sıkılıyor. Keşke şimdi bir olsa da dalga geçip kendimi eğlendirsem. diye etrafına bakınarak ormanda yürüyormuş. Kocaman ormanda öylece etrafına bakarak gezinirken, birden ağaçların arasından uçan beyaz leyleği görmüş. O anda leylek ile dalga geçip eğlenmeye karar vermiş. Tilki: 'Hey leylek arkadaşım! Şu kocaman ormanda bir başıma kaldım. Canım çok sıkılıyor. Yanıma gel de biraz konuşalım. demiş. Leylek, evden yiyecek bulmak için çıkmış. Ormanda yiyecek arıyormuş. Ama tilkinin böyle yalnız kaldığını görünce üzülmüş onun o haline. Yanına gidip bir bakayım neden yalnız kalmış diyerek tilkinin yanına doğru uçmuş. Leylek: 'Tilki arkadaşım, seninle zaman geçirirdim ama yiyeceğim hiç kalmadı. Ben de evime yiyecek bulmak için uçuyorum. Eğer izin verirsen şimdi yiyecek aramaya devam edeceğim. demiş. Ama bir yandan da merak ediyormuş, tilki onu neden çağırdı diye. Tilki: Ben de bu akşam tek başıma yemek yiyecektim. Madem senin de yemeğin yok, gel beraber benim evde yemek yiyelim, demiş kurnaz tilki. Leylek: Tilki arkadaş, mademki o kadar çok istiyorsun, kabul ediyorum. Yalnız kalma. Akşama seninle yemek yemeye geleceğim demiş. Ve uçarak ormanın ağaçları arasından kaybolup gitmiş. Tilki, leyleği kandırabildiği için gülerek evine doğru gitmiş. Tilki evine gittiğinde hazırlıklara başlamış. Çok güzel bir çorba pişirmiş. Çorbanın güzel kokusu ormana kadar yayılmış. Kurnaz tilki çorbayı yemek tabaklarına doldurup sofraya koymuş. Oturup leyleğin gelmesini beklemiş. Leylek, evdeki işlerini halledip tilkinin evine doğru uçmaya başlamış. Tilkinin evine ulaşıp kapıdan girdiğinde çorbanın o güzel kokusu içini doldurmuş. Çok sevinmiş karnını doyuracağı için. Leylek: 'Kolay gelsin Tilki arkadaşım. Çorba da çok güzel kokuyor demiş. Tilki: Teşekkürler leylek arkadaşım. Bol bol çorba yaptım. Karnımız doyana kadar içeriz demiş. Tilki: Leylek arkadaşım, çorba da çok güzel olmuş değil mi demiş. Leylek, Tilkinin onu dalga geçip, eğlenmek için yemeğe çağırdığını anlamış. Ama hiç belli etmeden cevap vermiş. Leylek: Evet tilki arkadaş. Çok güzel çorba pişirmişsin. Ellerine sağlık. Çok içtim karnım tıka basa doydu demiş. Leylek: Tilki arkadaş. Sen bugün benim için güzel bir yemek hazırladın. Yarın da ben seni yemeğe davet ediyorum. Eğer beni kırmaz ve yarın bana yemeğe gelirsen çok mutlu olurum demiş. Tilki her şeyden habersiz, leyleğin bu teklifini hemen kabul etmiş. Diğer gün tilki ormanın içinde leyleğin evine doğru yol almış. Leyleğin evinden girince mis gibi yemek kokuları kurnaz tilkinin iştahını daha da açmış. Yemek yiyeceği için çok mutlu olmuş. Ama tilki masaya bakmış ve çok şaşırmış! Çünkü bütün yemekler daracık ağızlı tabaklardaymış. Leylek uzun gagası ile daracık tabaklardan rahat rahat yemekleri yerken tilki bakakalmış. Yemeği yemeye çalışmış ama ne yaparsa yapsın yemeğe ulaşamıyormuş. Leyleğin ona oyun oynadığını anlamış. Leylekten özür dileyerek, dün yaptığı hatadan dolayı çok utanmış. O akşamdan sonra tilki kimse ile dalga geçmemiş. Ormanda ki bütün hayvanlara karşı saygılı bir tilki olmaya karar vermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kursun-Asker-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak bir ülkede bir oyuncak evinin içinde tam altı tane kurşun asker yaşarmış. Bunları bir gün alıp bir oyuncakçı dükkanının vitrinine koymuşlar. Oyun oynamaları bitince altı tane kurşun askeri kutularına yerleştirmişler. rafa kaldırıldı. Yarı karanlık kutunun içinde askerlerin canı sıkılıyormuş, Yalnız topal olan kurşun asker kutunun kapağının aralığından dışarıyı görebiliyormuş ve bunu kendisi için bir eğlence gibi görüyormuş. Bizim topal kurşun askerin gözüne ilk çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kaleyle kalenin içindeki şato oldu. Şatonun önünde güzel bir prenses heykeli duruyordu. Prenses, kollarını iki yana açıp bir ayağını kaldırmış, aynı dans eder gibiymiş. Topal kurşun asker prensese aşık olmuş. Ağzını bıçak açmaz, bir söz söylemez hale gelmiş. Tek isteği prensesin yanına gitmek, ona kavuşmakmış, başka hiçbir şeyi gözü görmez olmuş. Ertesi gün oyuncakların sahibi olan küçük çocuk, bizim küçük kurşun askeri kutusundan çıkarıp oynamaya başlamış. Şimdi hem prensesi daha iyi gören kurşun asker, gözünü ondan ayıramıyormuş. Kurşun askeri prensese bir şey olacak diye o kadar korkuyormuş ki... gibi oluyor,kurşun askerin korkudan yüreği ağzına geliyormuş. Rüzgarın ardından yağmur yağıp çukurlara sular birikmiş, sel olup akmaya başlamış. Hava açtığında su birikintisinin başına oynamaya gelen iki çocuk onu görünce o kadar sevinmişler ki. Biri kağıttan bir kayık yapmış, Öteki bizim askeri içine bindirmiş ve iki çocuk sularla oynamaya dalıp bir süre sonra kayıkla askeri unutmuşlar. Kayık suyun içinde yavaş yavaş hareket ederek sürüklenmeye başlamış ve bizim asker yüzen kayığın içinde, silahı omuzunda dimdik duruyormuş. Korkuyu aklından bilke geçirmiyormuş, akıp giden yağmur suları sonunda büyük bir ırmağa ulaşınca, kurşun asker , koskoca ırmağın ortasında bir nokta kadar kalmış ve bir süre dalgalara kapılıp ilerlemiş. Bu arada yağmur daha hızlı yağmaya başlamış ve kağıttan kayık ıslanınca da içine sular dolmaya başlamış. Böylece ırmağın azgın sularına gömülüvermiş.. Kurşunun ağırlığı onu ırmağın en dibine itiyormuş ve bu karanlık, ıssız soğuk yer artık onu korkutmaya başlamış. Işığa yeniden kavuştuğunda bir evin sıcacık mutfağında ocağın yanında durduğunu görmüş. O sırada sahibi olan çocuk gelip onu bulmuş ve alıp odasındaki yerine koyuş. Kurşun asker oraya geldiği için o kadar mutluymuş ki, ilk işi, prensesi araştırmak olmuş.Bir bakmış ki, Prenses, bıraktığı yerde ve iki kolu iki yana açık, bir ayağını kaldırmış dans ediyormuş gibi duruyor ve ona bakıyormuş.Kurşun asker çok mutlu olmuş ki, prensesle bütün gece boyunca birbirlerine sevgiyle bakışıp durmuşlar. Üzerinden birkaç gün geçmiş ama mutluluğu çok uzun sürmemiş. Sahibi olan çocuk bizim kurşun askerden sıkılmış ve artık onunla oynamaz olmuş. Bununla da kalmamış, bizim kurşun askeri alıp alev alev yanan şöminenin içine atmış. Kurşun askerin alevlerden canı çok yanmış ve bir süre sonra erimeye başlamış. Yine sevgilisi prensesten ayrılıyormuş işte, en çok da buna üzülüyormuş doğrusu. Tam o sırada açık pencereden giren güçlü bir esinti, prensesi uçurup ateşin içine düşürüvermiş. Bizim kurşun asker, sevinçle kollarını açıp prensesi kucaklamış. Artık onun için yeni bir hayat başlıyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Ile-Coban-Kopegi-Masali.html", "text": "Dağlardaki koyun sürülerinden birine aç bir kurt dadanmış. Çoban ne yapsa ne etse bu kurtla basa çıkamayacağını anlayınca sonunda çareyi bir çoban köpeği edinmekte bulmuş. Köpeğin canına tak etmiş kurdun oyunları. Uyuyamaz, dinlenemez olmuş. güçlü birinin hizmetine girmiş ve bütün dünyayı onun gözünden görür olmuşsun. Ben ise bağımsız yaşarım. Hayatımı sürdürmek için önüme çıkan bütün fırsatları değerlendiririm. Onların dostu gibi görünüyor. Onları koruyor, hatta sen gibi akılsız kuzenlerimi de yanında çalıştırıyor. Ama ne için, sana sorarım? O koyunları canı istediğinde kesip yiyebilmek için! Ya da yemeleri için başkalarına satmak için! Gördün mü ya! Çoban köpeğinin aklı karışmış bu sözleri duyunca. Gerçekten de kurt kendi açısından haklıymış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Ile-Keci-Masali.html", "text": "- Koyun kardeş seni yiyeceğim, dedi. - Önünde hazır durmuşum, istersen ye beni. Ancak senden bir ricam var: Beni şimdi yeme. Önünde biraz oynayıp, birazcık pehlivanlık edeyim. Beni ondan sonra ye, dedi. Kurt da \"pekiyi\" diyerek, koyunun isteğini kabul etti. Koyun sağdan sola, soldan sağa zıpladı. Bir taraftan bir tarafa koştu durdu. Kurt ise hep böyle koyunun çevresinde dolanarak, onu seyretti. Koyun da şöyle yaptı, böyle yaptı; sonunda bırakıp kaçtı. Kurt bekledi, bekledi.. Fakat koyun dönüp gelmedi. Kurt aramaya koyuldu ise de, koyunu bulamadı. -Beni nasıl yiyeceksin, tek beni yersen eline ne geçer? Benim iki yavrum var. Onlar da mağaradadır. Bırak beni gideyim, onlara süt emzireyim. Yavrularımı da yanıma alıp getireyim, hepimizi birden ye. Ta ki beni yedikten sonra yavrum kalmasın yahut yavrularımı yedikten sonra, ben kalmayayım. Kurt \"pekiyi\" dedi. Keçi gitti, dağa girdi. Yavrularını emzirdi. İkisini de yanına alıp, uzaklaştı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat keçi de gelmedi. Kurt kalkıp yola düştü, keçiyi dağ tepe aramaya koyuldu. Bütün çabalarına rağmen keçiyi bulamadı. İkisini de elden kaçırdığını anladı. Sonra bir mağaraya geldi, içeri girdi. - Beni yiyebilmen zordur. Sen ki ufak bir kurtsun, benim gibi kocaman bir atı nasıl yersin? diye cevap verdi. - Ayağını kaldır da bakayım, dedi. Bunun üzerine at ayağını kaldırdı. Kurt atın nalındaki beratı görmek için eğildi. Bunları söyledikten sonra kurt can verdi. Koyun kurtuldu. Keçi de kurtuldu. At da kurtuldu. Ben de gittim bana üç elma verdiler: Biri masala, biri masalı anlatana, biri de masalı dinleyenlere. Kerkük Çocuk Folkloru'ndan, Suphi Saatçı, İstanbul-1984."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Ile-Keci-Yavrulari-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir keçi ve bu keçinin yavruları varmış. Siz burada durun fakat hiçbir yere gitmeyin, benden başkasına da kapıyı sakın açmayın. der. - Sen bizim annemiz değilsin ki, kapıyı falan açmıyoruz. Keçi yavruları bakarlar ki kapıyı çalanın ayakları kapkara. Senin ayakların kapkara sen bizim annemiz değilsin. diyerek kurdu içeri almazlar. Yavrular bakarlar ama bu sefer anneleri mi değil mi tam bilemeyip kapıyı açarlar. Kapı açılır açılmaz kurt, yavru keçilere saldırır. Keçilerden dört tanesini hemencecik orada yer. Keçilerden bir tanesi de saatin arkasına saklanarak kurtulur. Kurt, keçileri yiyip bitirdikten sonra gidip ırmağın kenarında suyunu içtikten sonra yatıp uyur. Anneciğim ben buradayım, hain kurt gelip ablalarımı, ağabeylerimi yedi. Ben de saatin arkasına saklanarak kurtuldum. Kurt ise ırmağın kenarına gitti, ben seni oraya götüreyim. der. Anne keçi ile yavrusu, kurdun olduğu yere giderler. Anne keçi ırmağın kenarında kurdu uyurken bulur. Hemen kurdun karnını yarıp bakar ki, yavruları karnında canlı canlı duruyor. Yavrularını kurdun karnından çıkartarak kurdun karnına taş doldurup tekrar dikip kapatır. Ooo... Çok yemişim. diye gerinmeye başlar. Kurt yattığı yerden kalkmaya çalışır fakat bir bakar ki karnında taş dolu. Kurt ayağa kalkar kalkmaz hemen orada ölür. Kurt öldükten sonra yavrular annelerin yanında mutlu bir şekilde yaşarlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Kapani-Masali.html", "text": "Küçücük yeni doğmuş bir kurt yavrusu, yuvarlanır gibi emekleyerek, yere uzanmış annesinin yanına gitmiş. Diğer kardeşlerine aldırmadan, açık ağzıyla, ucundan süt sızan bir memeye ulaşmış. Başlamış cork, cork emmeye. Anne kurt, \"Yavrularım tedirgin olmasın\", diye sessizce duruyormuş. Baba kurtsa biraz ileride sivri kulaklarını dikmiş çevreyi kolluyormuş. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çevresine bakarken dişlerini gösterip hırlıyormuş. Baba kurdun amacı, anne yavrularını beslerken, onları çevreden gelebilecek olası bir tehlikeden korumakmış. Arada başını göğe doğru uzatıp, arka ayaklarının üzerine çömelir, uzun uzun ulurmuş. Öyle uzun ve ürpertici bir uluması varmış ki, çevredeki hayvanlar sesi duyunca korkar, yuvalarına saklanıp titreyerek ulumanın bitmesini beklermiş. Kolaysa birisi kurt yavrularının yanına yaklaşmaya çalışsın. Baba kurt, onun üzerine saldırır, hemen oracıkta parçalarmış. Kurdun çevresine korku salmasının en büyük nedeni, yavrularını korumakmış. Kurt yavruları tehlikeden uzak, Dünya'nın acımasızlığını bile anlamadan, anne ve babalarının koruyucu gölgesinde büyümeye başlamışlar. Kah birbirleriyle oynaşır, kah kovalamaca oynayıp, zaman geçirirmişler. Anneleri tüylerini yalarken gözlerini yumar, yavrular mutluluk içinde uykuya dalarmış. Bir süre sonra küçük yavrular büyümüşler. Bacakları daha kuvvetli, dişleri daha keskin olmuş. Gerçi hala çocuksu oyunlarla oyalanıyor, anne ve babalarının getirdiği yiyeceklerle besleniyorlarmış ama sivri kulakları, uzun burunlarıyla şimdi daha çok kurda benziyorlarmış. Geceleri babaları uluyup, gecenin karanlığını delip geçen ürkütücü sesi dağlara çarpa çarpa yankılanırken onu örnek almaya çalışır, cılız sesler çıkarırlarmış. Babaları ulurken yavruların ona bakışı bir başka güzelmiş. Saygı ve hayranlık doluymuş. Zamanla yavrular daha çok güçlenmiş ve çevik birer kurt oluvermişler. Çok genç olduklarından anne ve babalarının denetiminde çevreyi gezebiliyormuşlar. Onların gözetiminde avlanır, onların yaşam deneyimlerine ve uyarılarına uymaya çaba gösterirlermiş. Her genç gibi kusurları olduğunda, ya da başları derde girdiğinde, anne ya da babaları yardımlarına gelir, onları korumaya çalışırmış. Küçük kurtlar da bunlardan ders almaya, aynı yanılgıya bir kez daha düşmemeye özen gösterirlermiş. Zaman böyle mutlu bir ortamda hızla ilerlemiş. Artık küçük yavrular büyümüş, genç ve çevik kurtlar olarak çevreye dehşet ve korku salar olmuşlar. Geceleri gür sesleriyle uluyabiliyormuşlar. Hatta onların sesleri babalarının sesinde daha gür çıkıyor, çevredeki hayvanlar daha çok ürküyormuş. Böyle olması çok doğalmış. Eskiden yalnız baba kurt ulurken, şimdi yanında uluyan dört kurt daha varmış. Gündüz Güneş, tüylerini pırıl pırıl parlatınca çevrede hızla koşuşup önlerine çıkan hayvanlara saldırıyorlarmış. Av hayvanları kendilerini koruyamaz, yaşamları kurtların pençesinde acımasızca son bulurmuş. Çevreye dehşet ve korku salan kurtlar, kendi aralarında mutluluk ve neşe içinde yaşarmış. Gel zaman, git zaman baba kurt yaşlanmış. Artık tüyleri eskisi kadar parlak değilmiş. Ulurken sesi çok gür çıkmıyor, eskisi gibi ürkütücü olamıyormuş. Çabucacık soluğu kesiliyormuş. Hatta bacakları bile titriyor, uzun koşularda çabuk yoruluyormuş. İyi av yakalayamadığından, kasları eskisi gibi güçlü de değilmiş. Pekiyi, eski saygınlığı? Hiç kalmamış doğal olarak. Gücüyle çevresinde korku ve saygınlık kurmuş olduğu için, güçsüz kalınca saygınlık da yok oluvermiş. Yaşlandı ya. Genç kurtlar ona bakıp gülüyor, yavaşlayan hareketini küçümsüyorlarmış. Önceleri pek belli etmeden kıs kıs arkasından gülerken, sonraları açıktan hem de gözünün içine bakarak gülüyorlarmış. - Ne o babalık daldın yine. Bırak geçmişin anılarıyla yaşamayı da kendine av ara. Bak bugün de aç kalacaksın. - Bugün de aç kaldın demek. Bak bizim payımızla besleniyorsun. Bıktık artık senden. uyuduğunda yaşlı kurt kimseye belli etmeden sabahlara kadar için için ağlarmış... - Avlandığınız yerde kuşlar ötüyorsa, bilin çevrenizde sizden güçlü bir yaratık vardır. Dikkatli olun, avlanayım derken avlanmayın. Eğer kuşlardan başka hayvanlar da seslerini çıkarıyorsa bilin ki insan oğlu oralara kapan kurmuştur. Böyle durumlarda kulaklarınızı dikip yavaşça yaklaşın avınıza. Her an bir tehlikeyle karşılaşabilirsiniz. dermiş onlara. Genç kurtlar, dinliyor gibi gözükseler de pek kulak asmazlarmış söylediklerine. Her biri başka yöne doğru hızlıca koşarak yaşlı kurdun yanından uzaklaşmışlar. Akşam olup avlarını inlerine sürüklerken, yaşlı kurda yan gözle bakıp, kızgınlıklarını belli edermişler. Yaşlı kurt avlanmamış, inde beklemiş olduğu için ona pay vermek zor gelirmiş genç kurtlara. Yaşlı kurt, hiç ses çıkartmadan başını öne eğer, köşesine çekilirmiş. Başını ön ayaklarına dayayarak uzanır, inin girişinden dışarıya bakarmış uzun uzun... O eski günler, gökte yıldızlar parlarken, ay kocaman olup geceyi aydınlatırken, başını kaldırıp uluduğu günler gelirmiş aklına. Onun sesi yankılanırken uzun uzun, çevredeki hayvanların nasıl korkuyla titreyip saklandığını düşünürmüş. O günlerden bugünkü aşağılandığı döneme geçişini, görkemli ve saygın yaşamdan, nasıl ayak altına düştüğünü anımsar, bunu yapanların kendi yavruları olmasını bir türlü sindiremezmiş. Ama ne yapsın ki, yavrularını canı kadar çok seviyormuş. Aşağılasalar da yüreğindeki bu sevgi sönmemiş... - Yardım et bana, çok acı çekiyorum. - \"Ah\" demiş yaşlı kurt \"Ah!\". Ben sana nasıl yardımcı olabilirim. Seni bu kurt kapanından kurtaracak gücüm yok benim. Sana kaç kez söyledim. \"Dikkali ol\" dedim. Ama kulak asmadın. Şimdi benden yardım istiyorsun. Benden, benim yapamıyacağım bir şeyi istiyorsun. Sonra çevresine bakınmış. Başkalarından yardım almak istemiş. Ama kim yardım eder ki kurda? Şimdiye dek herkesi korkutup, ürkütmüş. Şimdi ona yardım edeceklerine \"Bırakalım da ölsün\" demezler mi? Zorunlu olarak kendi başına yavrusunu kurt kapanından kurtarmaya çalışmış. Dişleriyle kapanı açmak için uğraşmış durmuş. Masal bu ya, sonunda başarmış. Yavrusunu kapandan kurtarıp, sürükleyerek düzlüğe çekmiş. Yorgunluktan yaralı kurdun yanına uzanmış. Biraz dinlendikten sonra yaralı kurdu inine değin sürükleyerek taşımış. Genç kurt, yol boyunca acıyla inlemiş durmuş. O gece kurt ininde bir sessizlik varmış. Genç kurtlar, eskisi kadar acımasız ve şımarık davranışlarda bulunmuyormuş. Ortalıkta gürültü etmeden, başları önlerinde dolaşıyorlarmış. Yalnız yaralı kurt, inin bir köşesinde için için inliyormuş. Baba kurt her zamanki yerinde uzanmış, inin girişine bakıyormuş. - Bundan böyle, siz daha dikkatli olursunuz. Benim bir şeyler söylememe gerek yok. - Gözünüzle gördünüz. Bundan ders almışsınızdır. Ders almadıysanız, yaşamaya devam edemezsiniz. Yaşam size her zaman en çok bir kez şans tanır. Onu kullanamazsanız kaybedersiniz. Ben kaybetmeyeceğinizi umuyorum. Unutmayın benim de kardeşlerim vardı. Ama artık yoklar. Onlar yaşamı sürdüremediler. Yanılgılardan ders almadılar. Sizler de yaşamak istiyorsanız bu olaya özen gösterip, kendinizce bir ders çıkarın. Genç kurtlar sesizce çevreye dağılmışlar. Güneş, inin girişinde uyuklayan yaşlı kurdun tüylerini ısıtırken, yaşlı kurdun kulağı içeriden iniltileri gelen yavrusundaymış... Genç kurtlar, bir daha yaşlı kurtla alay etmemişler. Onu saymışlar. Yakaladıkları avlardan vermişler. Gerek oldukça, özellikle soğuk gecelerde, onu konuşturup dinlemişler. Ondan çok şey öğrenmişler. Ölümle, kazayla sonuçlanmayan uzun bir ömür için onun öğütlerine gereksinimleri varmış. Yaşlı kurt, doğal olarak ölümle kucaklaştığında, tüm genç kurtlar bedeni başında toplanıp, onun bilgeliğini, kendilerine öğrettiklerini saygıyla anarak ulumuşlar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Koyun-Ve-Keci-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kaşbur saman içinde, var var idi, yok yok idi. Yeryüzünde bir keçi ile bir koyun vardı. İkisi, aç oldukları için kırda dolaşıp yayılmaya çıktılar. Bir kurda rastladılar. Korkup, durdular. - Koyun kardeş seni yiyeceğim, çünkü karnım çok aç, dedi. - Beni bulmuşsun ye istersen beni. Ancak senden bir ricam var: Beni şimdi yeme. Önünde biraz oynayıp, birazcık pehlivanlık edeyim. Beni ondan sonra ye, dedi. Kurt da \"peki \" diyerek, koyunun isteğini kabul etti. Koyun sağdan sola, soldan sağa zıpladı. Bir taraftan bir tarafa koştu durdu. Kurt ise hep böyle koyunun çevresinde dolanarak, onu seyretti. Koyun da şöyle yaptı, böyle yaptı; sonunda bırakıp kaçtı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat koyun dönüp gelmedi. Kurt aramaya koyuldu ise de, koyunu bulamadı. Oradan geçerken bir keçiye rastladı. Koyuna sinirlenmişti ve elinden kaçırmıştı zaten. Hıncını keçiden almaya karar verdi. -Sadece beni yersen eline ne geçer? Benim iki yavrum var. Onlar da mağaradadır. Bırak beni gideyim, onlara süt emzireyim. Yavrularımı da yanıma alıp getireyim, hepimizi birden ye. Ta ki beni yedikten sonra yavrum kalmasın yahut yavrularımı yedikten sonra, ben kalmayayım. dedi. Keçi gitti, mağaraya girdi. Yavrularını emzirdi. Sonra onları yanına alıp, başka bir tarafa doğru kaçtı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat keçi de gelmedi. Kurt kalkıp yola düştü, keçiyi dağ tepe aramaya koyuldu. Bütün çabalarına rağmen keçiyi bulamadı. İkisini de elden kaçırdığını anladı. Sonra bir mağaraya geldi, içeri girdi. Mağarada bağlı bir at gördü. - Beni yiyebilmen zordur. Sen ki ufak bir kurtsun, benim gibi kocaman bir atı nasıl yersin? diye cevap verdi. - Ayağını kaldır da bakayım, dedi. Bunun üzerine at ayağını kaldırdı. Kurt atın nalındaki yazıyı görmek için eğildi, eğilmesiyle birlikte at kurdun alnına bir tekme indirdi. Gittim gördüm bir koyun, bana etti bir oyun, pehlivan olacakmış, Gittim gördüm bir keçi,ye gitsin işte nesi? Ne yapacaksın üç keçiyi, kandırdı seni aklı. Geldin baktın bir at, yeme de yanında yat. Yemeye çalışırsan al işte sana nalı. Masal burada bitmiş, bizim at salına salına yoluna gitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kurt-Ve-7-Kucuk-Oglak-Masali.html", "text": "- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz! - Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz. Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış. - Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi. - Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun! - Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. - Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun! - Ayaklarıma bir parça un serp demiş. - Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten! - Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. - Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler. saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş. Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış. Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş. - Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım. Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış. demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş. - Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kuskun-Tavsan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yakınlarda bir ormanda, beş kardeş tavşan yaşarmış. Bu beş güzel tavşanın adı şöyleymiş. Çal Çal; ailenin en çok çalışan tavşanıymış. Yuvalarını o temizler, diğerleri uyurken onlara kahvaltı hazırlarmış. Çen Çen; ailenin en çok konuşan tavşanıymış. Kardeşlerin sözcülüğünü o yaparmış. Bazen de fazla konuşur, tavşanları bıktırırmış. Cin Cin; açıkgöz, cin gibi, her şeyi bilen, hakkını kimseye yedirmeyen bir tavşanmış. Küs Küs; çok alıngan, her şeye küsen, kinci bir tavşanmış. Sık sık kardeşlerine küser, bir süre onlarla konuşmazmış. Tem Tem; ailenin en tembel tavşanıymış. Hep uyumak ister, bulduğu her fırsatta yatarmış. Bu beş kardeş her sabah Çal Çal'ın hazırladığı kahvaltıyı yedikten sonra dışarı çıkar, gezer oynarlarmış. Öğle yemeği için ormanda topladıkları yiyecekleri yer ve biraz uyurlar, sonra da kalkıp oynamaya devam ederlermiş. Akşam yemeklerini de yiyip yuvalarına dönerlermiş. - Nasılsın Küs Küs? diye sormuş. Küs Küs hiç cevap vermemiş, çünkü onlara küsmüş. Bütün kardeşler Küs Küs ile konuşmak için çok uğraşmışlar. Fakat Küs Küs onlara kızmış. - Sizler hepiniz düşüncesiz kardeşlersiniz. Hasta yattığımı bildiğiniz halde bana bir öğle yemeği getirmediniz. Akşama kadar aç ve hasta yattım. Artık sizinle asla konuşmayacağım, demiş. Kardeşleri hatalarını anlamışlar ve ondan özür dilemişler. Fakat Küs Küs'ün onları affetmeye hiç niyeti yokmuş. Ertesi sabah kardeşlerine katılmamış. Onlar ormana gittikten sonra o da yuvasını terk etmiş. Akşam olup eve döndüklerinde Küs Küs'ü bulamamışlar. Çok üzülmüşler. Peşinden gidip aramayı düşünmüşler. Onun inadını bildikleri için vazgeçmişler. Pişman olup geri dönmesini beklemeye başlamışlar. Küs Küs ise yuvadan ayrıldıktan sonra, ormanın diğer tarafında kendine küçük bir yuva yapmış ve yalnız yaşamaya başlamış. - Oh kurtuldum Çen Çen'in çenesinden, Tem Tem'in tembelliğinden, diyormuş. de onları çok özlüyormuş. Bir sincap ve bir kaplumbağa ile arkadaş olmuş. Arkadaşları iyiymişler ama onlarla oynaması çok zor oluyormuş. Bir gün arkadaşı sincapla ormanda gezmeye çıkmışlar. Küs Küs, hızlı giden sincaba yetişmek için koşmaya başlamış. Aksilik bu ya! Önündeki koca çukuru görmeyince içine düşmüş. Küs Küs'ün ayağı çok acıyormuş. Hayvanlar ona yardım etmişler ve yuvasına götürüp yatırmışlar. Küs Küs'ün ayağı kırılmış ve bir ay hiç kalkmadan yatması gerekmiş. Bütün hayvanlar gidince yuvasında yapayalnız kalmış. Üstelik karnı da acıkmış. \"Ben nasıl karnımı doyuracağım? Ayağım da kırık, belki de burada açlıktan ölürüm.\" diye düşünmüş. O gece aç aç uyumuş. Ertesi gün de yuvasında aç ve yalnız yatmış. Yanına kimse uğramamış ve yiyecek de getirmemiş. Küs Küs artık yaşamaktan ümidini kesmiş ve o gece de açlıktan kıvranarak uyumuş. Ertesi sabah zorla gözlerini açtığında önünde havuçlar, çeşit çeşit yiyecekler görmüş. Rüya gördüğünü zannetmiş, gözlerini tekrar tekrar kapatıp açmış. Gördükleri gerçekmiş. Yiyecekleri hemen yemeye başlamış. O yiyecekler ona bütün gün yetmiş. - Ne yiyeceği? Ben sana hiç yiyecek getirmedim ki, demiş. Küs Küs çok şaşırmış. Yiyecekleri kimin getirdiğini çok merak etmiş. Ertesi sabah çok erken kalkmış ve yuvasının karşısındaki ağacın arkasına saklanmış. - Çal Çal, Tem Tem, Cin Cin, Çen Çen! diye bağırmış ve koşarak yanlarına gitmiş. Kardeşler ağlayarak birbirlerine sarılmış. Bu defa Küs Küs onlardan özür dilemiş ve onlarla birlikte yuvasına dönmüş. Kardeşlerinin kıymetini anlamış ve hataları olduğunda artık onlara hemen darılmamış. Kardeşleriyle mutlu bir hayat yaşamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kuslarla-Konusan-Cocuk-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, Napoli yakınlarında şirin bir köyde bir tüccar yaşarmış. Bu tüccarın zeki, becerikli, iyi kalpli bir çocuğu varmış. Çocuğun adı Covanni'ymiş. Tüccarın oğlu, doğayı ve kuşları çok severmiş. Her gün ceplerine ekmek kırıntıları, buğday doldurur, bu yemleri gidip ormanda kuşlara verirmiş. Covanni kuşlarla her gün ilgilenip, onları sevince, kuşlar da ona güvenip, ondan korkmamaya başlamışlar. Artık Covanni'yi seviyorlarmış. Çocuğun omuzlarına konmaya, onunla şarkılar söyleyip oynamaya başlamışlar. Covanni de hep kuşlarla beraber olduğundan artık onların her dediğini anlıyor, onlarla konuşabiliyormuş. Günler böyle geçerken, Covanni'nin babası uzun bir yolculuğa çıkacakmış ve oğlunun da onunla gelmesini istemiş. Denizde yolculuk yaparken bir ara yanlarına iki martı gelip bağırmaya başlamış. Babası, çok merak etmiş ve Covanni'ye martıların ne demek istediklerini ısrarla sormuş. Covanni de babasına: \"Babacığım, bu kuşlar çok geveze. Benimle ilgili çok komik şeyler söylüyorlar. Beni çok güzel günlerin beklediğini, hatta senin, benim elime su dökeceğini söylüyorlar. Bak şu bize yakın olan; annemin bana havlu verip, elimi kurulayacağını söylüyor.\" demiş. Bunları duyan tüccar, çok sinirlenmiş. Oğlunu hızlı bir şekilde eliyle itmiş. Oğlu da dalgaların salladığı gemiden, dengesini kaybedip düşüvermiş. Ne yazık ki deniz çok dalgalı ve kabarıkmış, gemideki hiç kimse çocuğu bir daha görememiş ve bulamamış. Ama Covanni'yi o sırada oradan geçen başka bir geminin içindeki insanlar görmüş. Onu hemen korkunç dalgalardan kurtarmışlar. kimse bu kargaları kraldan uzaklaştıramıyormuş. Kargaların bitmek bilmeyen \"gak gak\" sesleri kralı çok sinirlendiriyormuş. Kargalar gece bile durmadan konuşuyor, kralı uyutmuyorlarmış. Covanni, kargalara neden böyle yaptıklarını sormuş. Ve hemen dertlerini anlamış. Bu susmayan kargalar aslında kraldan yardımlarını bekliyorlarmış. Kendi aralarında bir kral seçmesini istiyorlarmış. Seçilen kargayı da kargalar ülkesinin kralı yapacaklarmış. Covanni, duyduklarını hemen krala anlatmış. Kral, işin aslını öğrenince çok sevinmiş, canlanmış, rahatlamış. Kargalar arasında en büyük ve yaşlı olanını seçmiş ve onu kargalar ülkesinin kralı yapmış. Sonunda krallarını seçen kargalar, krala teşekkür edip, ülkelerine dönmüşler. Kral, Covanni'ye bu yaptığı iyilikten dolayı hem ülkesinin yarısını, hem de tek, biricik dünyalar güzeli kızını vermiş. Kralın, kızından başka çocuğu yokmuş. Yaşlanınca tahtını ve ülkesini Covanni'ye bırakmış. Covanni zaten iyi kalpli bir insan olduğu için ülkeyi çok iyi yönetmiş. Herkes mutluymuş. Zenginlik, huzur ve refah içinde yaşıyorlarmış. İnsanlar birbirlerine yardım ediyor, çok güzel bir hayat geçiriyorlarmış. Günlerden bir gün, Covanni'nin ülkesine iki yaşlı çelimsiz insan gelmiş. Covanni, onları görünce hemen tanımış. Onlar, kendi anne, babasıymış. Tabi, onlar Covanni'yi tanıyamamışlar. Karşılarında duran kralın, kendi oğulları olduğu akıllarına bile gelmemiş. Kral, bu iki yaşlıyı yemeğe çağırmış. Kral, yemek yemeden önce ellerini yıkamak istemiş. Yaşlı adam ona hemen su getirmiş ve elini yıkaması için ona su vermiş. Yaşlı kadın ise krala havluyu uzatıp elini kurulamasına yardım etmiş. Bu olaydan sonra gemideki martıları hatırlayan Covanni dayanamamış. Coşkuyla anne babasına sarılıp, onların evlatları olduğunu söylemiş. Bunları duyup, inanan anne baba ise sevinçten çılgına dönmüşler. Bu olaydan sonra Covanni, anne ve babasını sarayına almış. Hep beraber, mutlu bir yaşam sürmeye başlamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kutuk-Masali.html", "text": "Alacakaranlık içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgarı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağrışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı. Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kahyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugaha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının \"Göndersdref Baronu Erasm Tofl'u beraber vurmak\" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa'ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı. Kumandanın, \"Bizim kale\" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi'nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi... Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, 'Hain, her yerde haindir' diye hemen boynunu vurdururdu. Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu. Kahya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi'nin hikayesini hala bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo'nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kahyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi'nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hatta ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi. çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor. \"Hava bozmayacak mı? Ah, biraz sis olsa...\" diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu. İşte kahyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini'yi diri diri esir tutabilecekti. Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugah, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı. Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide. İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi. Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey'le bir masal kuşu gibi uçtu. Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı. Sağ taraftan topçuların \"heya, mola\"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu. Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı. \"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim...\" diyordu. Topçuların, topçulara karışan angaryacıların \"heya, mola\" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu. Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo'yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgar dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu. Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu. Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı. Arslan Bey'in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kahya, dizgininden tutmaya çalışıyordu. Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey'in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş... Şalgo'nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey'in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugahın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı. \"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire'yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim...\" dedi. Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar. Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kuyruk-Acisi-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir köyde bir oduncu varmış. Ormanda odun keserken çalıların arasında bir yılan görmüş. Baltasını kaldırıp tam yılana vuracağı sırada, yılanla göz göze gelmiş. Yılana acıyıp, onu öldürmekten vazgeçmiş. Yılan dile gelmiş: Ey insanoğlu. Sen bana acıyıp beni öldürmedin. Senin bu merhametine karşılık, ben de sana bir iyilik yapmak istiyorum. deyip yuvasına dönmüş. Aradan biraz zaman geçtikten soma, ağzında bir altınla geri dönmüş ve altını oduncuya vermiş. Bundan soma, her gün yuvama gel, sana bir altın vereceğim. deyip oradan uzaklaşmış. Oduncu, sevinçle altını alıp evine gitmiş. O günden soma, evinde bir bolluk, bir zenginlik baş göstermiş. Herkes oduncunun günden güne zenginliğinin artmasını merak ediyormuş. Fakat, oduncu bu sırrını ailesi dahil kimseye söylememiş. Her gün ormana gidiyor, yılandan bir altını alıp evine gidiyormuş. Gel zaman git zaman, oduncu ağır bir hastalığa yakalanmış. Artık yılanın yuvasına gidemez olmuş. Böyle olunca, oduncunun evinde darlık başlamış. Oduncu, oğlunu yanına çağırıp, sırrını anlatmış. yılan yuvası var. Oraya git, benim selamımı söyle, sana bir altın verecek. Onu al getir. demiş. Oğlu, babasının bu sözlerine pek inanmamış ama yine de babasının tarif ettiği yılan yuvasına gitmiş. Yuvanın başına gelip, yılana seslenmiş. Yılan, biraz tereddüt ederek yuvasından başını çıkarmış. Oğlu kendini tanıtmış. Yılan, çocuğun sözlerinin doğru olduğunu anlayınca, yuvasından bir altın alıp çocuğa vermiş. Çocuk, hırsından deliye dönmüş. Kim bilir, yuvada ne kadar altın vardır? diyerek, eline bir taş almış ve yılana fırlatmış. Yılan, ani bir hareketle geriye kaçmış, fakat taş, yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle, çocuğu sokup öldürmüş. Akşam olmuş, çocuk hala evine dönmeyince, babası hasta yatağından zorla kalkarak ormana doğru yola çıkmış. Yılan yuvasının yanına varınca, oğlunun cansız bedenini görmüş. Yılan da kanlar içinde yaralı bir şekilde yatıyormuş. Babası, hatanın kendi oğlundan kaynaklandığını anlamış. Yılandan çok özür dilemiş. Sende bu evlat acısı, bende bu kuyruk acısı varken, artık dost olamayız! deyip yuvasına dönmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Kuyruksuz-Tilki-1-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Şimdi size tilki ile Henife Bacı'nın masalını anlatacağım. Bir zamanlar Henife Bacı diye bir ihtiyar kadın varmış. Kendi halinde, kimsesiz, zavallı bir kadınmış. Köylüler bunu çok severmiş. Her sene bu köyde yaylaya gidilirmiş. Giderken, Henife Bacı'yı da götürürlermiş. Bu sene de yaz gelmiş, yaylaya çıkmışlar. Yaylada ot çok, su çok, hayvanlar yiyor, içi besleniyor. Tereyağı yapıyorlar, petekler var, bal tutuyorlar. O yazı öyle yaylada çalışarak geçiriyorlar.Henife Bacı'nın da bir kaç tene keçisi, koyunu varmış. Onlardan biraz kendine göre tereyağı yapmış, bir iki petekten biraz bal tutmuş. Derken güz gelmiş. Bunlar yüklenip köye dönecekler; arabalarını yüklemişler. Henife Bacı'nın da bir eşeği varmış. Yüklerini eşeğine yüklemiş, köylülerin arkasından yavaş yavaş geliyormuş, bir taşın yanından geçerken, Henife Bacı su dökmek ihtiyacı duymuş. Eşeğini durdurmuş, taşın arkasında oturmuş. Demek ki bunu da bir kurnaz tilki takip etmiş. Biliyor ki kimsesizdir, fukara bir kadındır, sahibi yoktur. Gidip bunun küplerini aşağıya indiriyor, tereyağını yiyor, içine çıtısını, pıtısını yapıyor. Sora balı yiyor, içine işiyor, tekrar koyuyor yerine; hiç ellememiş gibi çıkıp gidiyor. - Bir bakayım tereyağ ile balım nasıldır? Bir iki lokma yiyeyim. Henife Bacı küpün ağzını açıyor, bakıyor ki ne pis bir koku düşmüş içine, pislik var içinde. - Allah Allah! Bu nerden geldi? diyor. Kadın şaşıtıyor. Diğerinin ağzını açıyor,bakıyor ki yine pislik!!! - Sen dur tilki, ben de senin başına bir oyun oynayayım sen de gör. - Henife Bacı, Henife Bacı! Yağını yedim, balını yedim; içine çıtımı pıtımı ettim, verdim elan. diye. - Tamam, sen bir dur!.. Gidip köpekleri çağırıyor, - İşte ben de senin başına oyun ettim. - Henife Bacı, ben ettim sen etme; kuyruğumu ver. Ben tilkilerin içine gidemiyorum. Üstüme geliyorlar. - Valla ölsem vermem. Yağımı, balımı getirmezsen vermem. - Neyse, baldan, yağdan vazgeçtim; git bana iki büyük yoğurt getir, o zaman senin kuyruğunu vereyim. - Koyun, Koyun!... N'olor kurban olam, bana biraz süt verin, yoğurt verin Henife Bacı'ya götüreyim, belki benim kuyruğumu verir. - Git bize ot getir, otu yiyelim, sana süt verelim. - Yonca, yonca!... N'olor bana biraz ot ver, ben götüreyim koyun yesin; süt versin, yoğurt yapayım vereyim Henife Bacı'ya. Benim kuyruğumu versin. Yonca : - Valla biz şimdi sana veremeyiz. Git biraz su getir, bizi sula ki biz yeşerelim, ondan sonra sana ot verelim; sen de götür ver koyuna, sana süt versin. - Ayşe, Fatma, Memo!... Gelin bu buzun üstünde oynayın, buz kırılsın; belki su akar, gideyim yoncaya, yonca yeşersin, ben de biçip götüreyim koyuna yesin süt versin; yoğurt yapayım götürüp vereyim Henife Bacıya; sonra benim kuyruğumu versin. - Valla bizim ayağımız yalınayaktır. Git bize ayakkabı getir, ayakkabıyı giyelim sana su verelim. - N'olor, iki üç çift ayakkabı ver bana. Götürüp vereyim çocuklara, giysinler buzun üstünde oynasınlar; belki buz kırılır, su akıp gider yoncaya, yonca yeşerir, ot verir. Otu vereyim koyuna,koyun yesin süt versin; sütü yoğurt yapayım, vereyim Henife Bacı'ya, sonra benim kuyruğumu versin. - Peki ne paran var, ne pulun var? Ben sana ayakkabı nasıl vereyim? Git bir sepet dolu yumurta getir. - Tavuklar, kurban olayım, biraz yumurta verin. Götürüp vereyim ayakkabıcıya, bana birkaç çift ayakkabı versin, götürüp vereyim çocuklara, oynasınlar buzun üstünde,buz kırılsın,su aksın, gitsin yoncaya yeşertsin; otu alıp koyunlara vereyim bana süt versinler, ondan yoğurt yapayım Henife Baci'ya,benim kuyruğumu versin. - Vallahi biz ne yiyelim? Git bize bir tencere buğday getir; Biz yiyelim sana yumurta verelim. O da diyor: - Al sana üç çift ayakkabı. - Al Henife Nene, al bunu mayala, yoğurt yap, benim kuyruğumu ver. Hadi yine neyse, sana acımam geldi. Kuyruğu güzelce bunun arkasına dikiyor. Kuyruğundan da güzel güzel boncuklar, ziller, pullar pırıl pırıl parlıyor. Tilki şişe şişe, kuyruğunu sallıya sallıya gidiyor ormana, tilkilerin içine. Tilkiler hepsi toplanmışlar. - Valla istiyorsanız, size de yaparım aynısını. Sırrını size diyeyim. Diyorlar - Söyle, ne olsa yaparız. - Peki, gelin. Bu köyün altında bir dere var. Sizi götüreyim oraya, kuyruklarınızı koyun derenin içine, donacak kuyruklarınız; sabah işte böyle olur. Ama böyle sabaha kadar soğuktan donsanız da, sudan çıkmayacaksınız. - Hala, hala!... Gelin bu tilkilere! - Henife Bacı, Henife Bacı! .. Gel bak, ne kadar sana kuyruk topladım. Henife Bacı koşa koşa geliyor; sevine sevine kuyrukları topluyor, götürüyor eve. Hepsini açıyor, kendine, güzel bir post yapıyor, sobanın yanına koyuyor; kışın üstünde sıcak sıcak oturuyor. Tilki de alıp kuyruğunu kaçıyor. Ama öbür tilkilerin yanına korkudan gidemez tabi, o da başka tarafa gidiyor. Henife Bacı da postunun üstünde oturup yoğurdunu yiyor. Yiyip içip muradına eriyor."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Limon-Agaci-Masali.html", "text": "Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi. Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi. Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz. Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu. Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz. Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece. Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu. Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu. Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı. Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Limon-Kiz-Masali.html", "text": "dili damağına yapıştığı bir an bir çeşme başına denk gelmiş. Kana kana suyunu içtikten sonra aklına dedenin söyledikleri gelmiş. Cebinden limonu çıkartıp su başındayken kesmiş. Limonun içnden diğer kızdan dahada güzel bir kız çıkmış. Oda aynı şekilde su isterim demiş. Prens ona hemen su vernce kız ona gülümsemiş. Prens ilk görüşte aşık olmuş. Ama hala gördüklerine bir anlam veremiyormuş. Kız başından geçenleri anlatmış kötü kalpli bir cadının onları limona hapsettiğini limondan kurtulsalar bile kulağındaki küpeler olmazsa bu seferde bir kuşa dönşeceğini anlatmış. Prens bu duruma çok üzülmüş. Ama seni bu büyden kurtarmak için elimden ne geliyorsa yapıcam demiş ve saraya geri dönmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mahalleyi-Cinler-Basti-Masali.html", "text": "Bu gün babam elinde bir karton kutu ile geldi. Kutunun içinde, on tane sarı tüylü civciv vardı. Çok şirin şeylerdi. Bizim köydeki, Gerze tavuğun civcivlerine hiç benzemiyorlardı. Bunların incecik tüyleri, sarı sarıydı. Annem de civcivleri görünce çok sevindi. Hemen bir parça bulgur ıslattı. Bir süre sonra yumuşayan bulgurları, bir gazete kağıdının üstüne yaydı. Götürüp civcivlerin önüne bıraktı. Civcivlerin içlerinde biri vardı ki, biraz daha iriceydi. O hemen bulgur tanelerini kıtlamaya başladı. Öteki civcivler de, ona bakarak aynısını yaptılar. Artık, sabah akşam civcivlerle ilgilenmeye başladım. Okuldan geldikten sonra, bahçeden gezinen, sekiz beyaz yaratığı izler, onları yanıma çağırır; yem verirdim. Küçükken en iri olanı, arada sırada omzuma uçarak konardı. Omzumda şişinir, çok büyük bir iş başarmış; birinin edasıyla öteki civcivlere bakardı. Kimi zaman da sırayla elime alır, ağzıma aldığım ekmek parçalarını kıtlatırdım. Bir ay sonra sekiz tanesinin erkek olduğu ortaya çıktı. İki tanesini, Gülsüm teyzelerin kedisi kaçırmıştı. Kedi kaçırmasaydı, belki onlar da şimdi burada olurlardı. Civcivlerimin artık ibikleri, kuyruklarının telekleri, belirginleşmişti. Cinsiyetleri belliydi. Evimizin küçük bahçesindeki ağaçların arasına, babam bir sırık çakmıştı. Ben ağacın dibine oturunca, horozlarım da gelir sırayla sırığın üstüne tünerlerdi. Her gün eve geldiğimde, tüneğin üstünde bana doğru uçarak, çeşitli hareketler yapıyor, etrafımda döner dururlardı. uçarak adama, saldırmaları bir oldu. Adam neye uğradığını şaşırdı. Gerisin geri bahçe kapısını çekerek, sokakta bağırarak kaçmaya başladı. Mahalleyi cinler bastı, diye, bas bas bağırıyordu. Hem kaçıyor, hem de geriye dönüp bizim eve bakıyordu. Gürültüyle annem çıktı dışarıya. Olanı biteni öğrendikten sonra, gülerek içeri girdi. Gelen adam dilenciymiş. Bahçeye geri döndüğümde, sekizi de sırığın üstünde hazır bekliyorlardı. Beni gördüklerinde boyunlarını ileri uzatarak kimi sesler çıkardılar. Ne yaptınız o adama öyle!.. dediğinde, sanki annemin dediklerini anlıyorlardı. Sekizi birden kafalarını yana eğip kanatlarını hafiften oynattılar. De haydin nazlanmayın, sözüyle kaşla göz arasında, saldırdılar buğday tanelerine... O günden sonra mahalledeki çocuklar gelip, bizim bahçe kapısını açıp, kafalarını içeriye doğru uzatınca, sekiz horozun sekizi birden, uçarak bahçe duvarına konar, kaçışan çocuklara bakarlardı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mahzendeki-Dev-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memIeketin birinde, bir annenin iki oğlu, bir de kızı varmış. Günün birinde çocukların annesi bu dünyadan göçüvermiş. Öksüz kalan çocukların en büyüğü, geçimlerini sağlamak için pazardan üç tavuk satın almış. Kız kardeşlerinin tavuğu her gün yumurtladığı halde, erkek kardeşlerin tavukları hiç yumurtlamıyormuş. \"Tavuğumu gördünüz mü?\" diye kardeşlerine sormuş. Kızın en büyük ağabeyi: \"Tavuğun, mahzendeki devin evine kaçtı. Oraya gidersen bulursun.\" demiş. \"İyi ama ben mahzene nasıl inerim?\" demiş kız. Erkek kardeşler: \"Biz, beline bir ip bağlayıp, seni aşağı sarkıtırız.\" demişler. Sonra, kızın beline bir ip bağlayıp, onu aşağı sarkıtmışlar. Kız, mahzene iner inmez yukardan ipi kesip, oradan uzaklaşmışlar. Kız, mahzendeki devin evine girip tavuğunu aramaya başlamış, ama bir türlü bulamamış. Evi çok dağınık görünce, ortalığı süpürüp temizlemiş, sofrayı hazırlamış. Sonra, kuytu bir yere saklanmış. Bu arada dev, evine gelmiş. Ortalığın ter temiz olduğunu görünce; \"Bunda bir iş var\" deyip, etrafı aramaya başlamış. Bir köşede saklanan kızı bulmuş: \"Sen iyi bir kıza benziyorsun. Benden korkmana gerek yok, şayet kızım olursan sana bir şey yapmayacağım.\" demiş. Kız da, devin kızı olmayı kabul etmiş. Bir gün dev: \"Kızım, ben ava gidiyorum. Şu kırk anahtarı al, otuz dokuz odayı aç, ortalığı derleyip düzenle, fakat kırkıncı odayı sakın açayım deme.\" diye tembih edip gitmiş. Kız, otuz dokuz odayı birer birer açmış, ortalığı temizleyip, düzenlemiş ama kırkıncı odada ne var diye merak etmeye başlamış. Sonunda dayanamayıp, o odayı da açmış. Açmış açmasına ama, Aman Allahım! Bir de ne görsün: Orta yerde koskoca bir kazan, kazanın içinde iskeletler. Korkudan nefesi kesilecek gibi olmuş. \"Ben çıkış yolunu biliyorum, beni takip et.\" demiş ve birlikte mahzendeki gizli geçitten kaçmışlar. Bu sırada dev, evine dönmüş. Kızı ortalarda göremeyince aramaya başlamış. Kırkıncı odaya gelince, kızın gençle kaçtığını anlamış. \"Ben bunun hesabını soranm!\" demiş öfkeyle. Sonra, sihirli sandığına binmiş ve sandıkla birlikte hızla havalanmış... Delikanlı, devin sihirli sandığıyla geldiğini görünce, kıza bir tokat vurmuş. Kız hemen bir ağaç oluvermiş, oğlan da bir çoban kılığına girmiş. \"Buralardan kuş uçmaz, kervan geçmez.\" deyince, dev, tekrar sihirli sandığına binip, başka bir yöne gitmiş. İki genç tekrar kaçmaya başlamış. Bir zaman sonra, devin yine kendilerine doğru geldiğini gören genç, kıza tekrar bir tokat vurmuş. Kız, hemen bir çeşme olmuş, oğlan da çeşmeden akan bir su olup akmaya başlamış. Dev, çeşmenin başında durup sağa sola bakınış, ama hiç kimseyi görememiş. Çaresiz bir halde evine dönmüş. Dev, oradan uzaklaşınca, iki genç tekrar yollara düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı yaz, bir kış gitmişler. Bir de bakınışlar, bir arpa boyu yol gitmişler. Meğer bu genç, bir padişahın oğluymuş. Padişah, oğlunu görünce, sevinçle kucaklamış. Baba oğul hasret gidermişler. Sonra, oğlan başından geçenleri bir bir anlatmış. \"Babacığım, müsaade ederseniz, bu kızla evlenmek istiyorum.\" demiş. Padişah, bu cesur kızı çok sevmiş ve onu oğluyla evlendirmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine ..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Martilar-Masali.html", "text": "Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiğinde halk eğilir ve gözlerini kapatır,ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış. Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı her şeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de ona tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanlı ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş. Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yalnız yaşamaya mahkum etmiş... Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar... Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden yemez içmez olmuş. Fakat bir süre sonra martıların kaygılı uçuşmalarını gören bir yunus balığı sürüsü bir problem olduğunu anlamış. Hızlıca martıların uçuştukları noktaya doğru yüzmüşler ve suyun derinliklerine doğru gitmekte olan mektubu kaptıkları gibi uçuşan martılara uzatmışlar. Mektubu hayli geciktiren martı, soluk soluğa uçarak delikanlının yanına mektubu mahcup bir şekilde bırakmış. Mektubu gören delikanlı adeta hayata yeniden bağlanmış, hemen mektubu açıp okumak istemiş. Fakat suda ıslanıp zarar gören mektupta neler yazdığı belli olmuyormuş. Martılar mahcup oldukları için artık mektup taşımak istemiyorlarmış, zavallı delikanlının da mektupta neler yazıyor acaba diye içi içini yiyormuş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının umutsuz bekleyişi nihayet sona ermiş. Delikanlı kralın adamlarına baştan inanmamış ama reddetme gibi bir durumu da yokmuş. Sonsuz bir aşkla birbirine tutkun olan gençler için padişah, büyük bir gemide günlerce süren, geceli gündüzlü düğün ve eğlenceler düzenlemiş. Tüm davetlilerle birlikte martılar uçuşarak, yunuslar dans ederek düğüne katılmışlar. İşte o gün bugündür, o inanılmaz sevgiyi hatırlatırcasına, martılar hep denizler üzerinde uçuşup dururlar, yunuslar da dans ederek suya dalıp çıkarlar. Son dört paragraf, masalsitesi.com tarafından ilave edilerek masal mutlu sonla bitirilmiştir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masal-Dinleme-Okuyun.html", "text": "BU SAYFADA MASAL DİNLEME KONUSUNDA BİLGİ VERİLMEKTEDİR. MASAL DİNLEMEK İSTERSENİZ YANDAKİ \"Masal Kategorileri\" altından \"Sesli Anlatım Masallar\" SAYFASINDAN DİLEDİĞİNİZ MASALI DİNLEYEBİLİRSİNİZ. Kendisine okunan veya anlatılan masal ne olursa olsun, çocuk arada bir karşısındakinin sözünü kesecek, sorular soracaktır. Bu sorular, çoğunlukla onun güncel dertlerini ortaya koyar. Bu yoldan çocuğun korkularına ve genel sorunlarına bir çözüm bile getirilebilir. Anne-baba masal okudukları sırada çocuğun kendilerine yönelttiği sorularını engeller, okumayı yarıda kesmemesi için baskı yaparlarsa, çocuğun gece ağlayarak uykusundan uyanabileceğim bilmelidir. Bir örnek: Küçük Ozan'ın ilk dinlediği hikaye, geceleri çevrede dolaşan cinlerle ilgiliydi. O günden sonra çocuk, geceleri sokaktan geçen otomobillerin farlarının duvarda yarattığı gölgeleri gördükçe, korkuya kapıldı, her seferinde annesini veya babasını yanına çağırdı. Eğer Ozan'ın annesi, bu masalı oğluna anlatırken, cinlerin yazarın yarattığı düşsel yaratıklar olduğunu ona anlatsaydı bütün sorularını cevaplasaydı, bu durum elbette ortaya çıkmayacaktı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masal-Nedir-Masallarin-Ozellikleri-Okuyun.html", "text": "İlk anlatanı bilinmeyen ve ağızdan ağıza sürüp gelen, olağanüstü, düş ürünü olaylarla örülü anlatım türü. 4) Zincirlemeli masallar. Kahramanları hayvanlardan seçilen ve daha çok öğretici nitelik taşıyan hayvan masalları kısa olur, başlama tekerlemeleri de yoktur. Olağanüstü masalların kahramanları da insanlarla cinler, periler, devler gibi doğa dışı varlıklardır. Gerçekçi masallarda bu kişiler pek değişmez. Ama temel konu halk arasında seçilmiş tiplerin serüvenleridir. Güldürücü masallar ise fıkra deyimiyle nitelenir. Yalanlamalı masalların ana niteliği yalana dayanmalarıdır. Zincirlemeli masallar da kuruluşlarındaki özellikle ötekilerden ayrılır. Küçük, önemsiz olayların birbiri ardına bağlanmasıyla oluşturulmuşlardır. Bağlantı ögesinin sayısı ölçüsünde masal uzar gider. Masallar sözlü halk edebiyatı türleri içinde ülkeden ülkeye, çağdan çağa en çok yayılan ürünlerdir. Bu bakımdan masalların çoğu konuları ve anlatımları açısından dilleri ve kültürleri farklı uluslar arasında ortaktır. Halk anlatılarının başta gelen türlerinden biri olan masalın serüveni, yazının olmadığı çok eski zamanlara kadar götürülse de, masal araştırmalarımızın tarihi yirminci yüzyılın baslarına kadar indirilebilmektedir.Yazının olmadığı toplumlarda göçebe toplumun üyeleri olan çocuklar, masalları en çok zevk alarak dinleyenlerdendir. - Masallar,konuşma dilinin yalınlığı ile süssüz ve söz oyunlarına başvurulmadan anlatılır. - Masallarda yer ve kişi adları belirgin değildir.Var olan yer adlarının ise gerçekle ilgisi sadece adlarının geçmesidir. - Masallarda genellikle zaman kavramı belirgin değildir. - Türk masallarının uygun bölümleri arasında tekerlemeler yer alır. - Masallarda bazı ahlaki kavramlar karşıtları ile birlikte ele alınır. - Masallar genellikle mutlu sonla biter.Kötüler mutlaka cezalarını bulur. - Kimi doğa üstü yaratıklar,mucize sahibi kişilikler,nesneler,yardımcı hayvanlar kötülerin karşısında,iyilerin yanında olur. - Türk masallarında,hayata karşı boynu bükük,kolay yönlendirilebilen tiplere rastlanmaz. - Masallarda kahraman,yaşanılan çevre,inançlar,gelenek ve görenekler önemli özelliktir. - Bazı masallar deyim ve atasözlerini içerir ve kıssadan hisse ile sonuçlanır. - Masal kahramanlarının başlıcaları şunlardır;dev, cadı, padişah, peri kızı, keloğlan, köse vb... İlk masalların hangi toplumlarda,nasıl oluştuğu,toplumsal araştırmaların konularından biridir.Bu oluşum sürecini belirlemek,saptamak çabası günümüzde de sürmektedir. Eflatun Cem Güney'e göre masal dünyası; insanoğlunun istediği,hayal ettiği şeylere ulaşma çabasından doğmuştur.Hayale sığmayan arzular,istekler yüreğe düğümlenip kalır.İşte bu düğümlenip kalış,zamanla masal olayları zinciri halinde ortaya çıkar. Konuları genellikle yalındır ve anlatım bakımından birtakım acemilikler içerir. Masalda işlenen temalara;aile sevgisi,çocukların karşılaşabileceği çeşitli zorluklar,kötülüklerin,kötülerin yanına kalmayacağı gibi örnekler verilebilir. İmkansız diye bir olguya yer verilmez;bir saniyede okyanuslar aşılabilir,insanlar iğne deliğinden rahatça geçebilirler. Başlangıç ara ve sonuç bölümlerinde tekerlemelere yer verilir. Tasvirlere pek yer verilmez.Bütünüyle ilgi çekici olaylar yer alır. Döşeme :Tekerlemelerle giriş yapılır. Kahraman tanıtılır. Konu verilir. Gövde/gelişme: Kahramanın başından geçen türlü türlü olaylar anlatılır. Okuyucunun merakı tahrik edilir. Olay bir çözüme kavuşturması gereken noktaya getirilir. Sonuç/çözüm: Bu bölümde olay bir sonuca bağlanır. İyiler kazanır. Kötüler kaybeder. İyilere ödül, kötülere ceza verilir. İyi dileklerle masal bitirilir. Çocuk okurlar veya dinleyicilere güzel duygular iletebilmek,onlara iyi alışkanlıklar kazandırmak amaçtır. Genellikle bir düşüncenin ya da davranışın eleştirisi veya toplumsal eleştiri amaçlanmıştır. Masallar, çocuklar için vazgeçilmezdir. Çocukların, hele okul öncesi ve okula yeni başlayan bütün çocukların ilgisini büyük ölçüde çeker. Masalın gizemli havası ,serüven dolu fantastik olaylar içermesi,, çoğunlukla iyilerin kazanıp kötülerin yenilgiye uğratılması masalları çocuk için ilginç kılar. Başka deyişle masal çocuğun dünyasına yakın bir dünya sunar. Çocuklar masal okumayı, ama daha ziyade anlattırmayı çok severler. Düş gücünün gelişmesine,düşünce ufkunun açılmasına yardımcı olur. Kelime dağarcığını zenginleştirir ve kavram öğrenimini hızlandırır. Bunlarla birlikte masallar, çocuğun merak duygusunu uyandırır, Yaratıcılığını, neden-sonuç ilişkisi kurma becerisini arttırır. Özlemlerini dile getirir. Karşılaştıkları güçlükleri kavramasına, çözüm bulmasına yardım eder. Masallar, çocukların çocukça sorunlarını küçümsemeyip onları ciddiye alır. Tasvirleri,kahramanların davranışları çocuklarda iyilik ve güzellik duygusunun gelişmesini sağlamalıdır. Anlatılanlar zaman zaman çocukları neşelendirmeli güldürmeli ve eğlendirmelidir. Konusu ve kahramanları bakımından çocukları korkutmaktan ve üzmekten uzak olmalıdır. Masalda çocukları,uyuşukluğa,boş inançlara yazgıcılığa yönelten telkinler bulunmamalıdır. Masallarda işlenen \"birlikte yaşayan insanlar zor anlarında birbirlerine destek olmalı ve nezaket kurallarına dikkat etmeli\" gibi konular, çocukları sosyal dünyaya hazırlar. Masal kitaplarının renkli, görsel öğeler yönünden zengin olması ise; çocuğun görsel yönünün gelişmesine yardımcı olur. Çocuklar, masal kahramanlarının üstün özelliklerine ve başarılı eylemlerine hayranlık duydukları için onlarla özdeşim kurar, onlar gibi olmak isterler. Bu da çocukların karakter gelişimi üzerinde etkili olur. Bu nedenle masal kahramanların özellikleri mümkün oldukça gerçeğe yakın olmalıdır ki, çocuk gerçeklik duygusundan uzaklaşmasın. Kahramanların ulaştıkları başarılar veya kazandıkları zaferler, çabalarının bir sonucu olmalıdır. Eğer başarı ve zaferler olağanüstü güçlerle veya rastlantı sonucu elde ediliyorsa, bu durum çocuğu da kolay yoldan başarı elde etmeye yönlendirebilir. Basit ve çocuğun dünyasında bulunan nesnelerin, canlı renkli resimlerin olduğu kitaplar tercih edilmelidir. Masalsitesi.com Bebekler iri resimli kitaplardan, bebek resimlerinden hoşlanırlar. Sayfalarda herhangi bir yazı bulunmak zorunda değildir. Büyük, parlak resimleri olan, birbirinden farklı nesnelerin olduğu , çocuğun bildiği şeyleri yapan çocuk kahramanların bulunduğu, her bir sayfada birkaç kelimelik yazıların olduğu masal kitapları tercih edilmelidir... Bu yaş çocukları, uzun olayları takip etme ve devamlılık becerisini henüz geliştiremediklerinden kısa masallar seçilmelidir. Belirgin bir konusu ya da kahraman figürleri olan, tanıdık durumların anlatıldığı konuları içeren masal kitaplarını tercih edilmelidir. Masalın konusu sade olmalı ve masaldaki resimler anlatılan masalı desteklemelidir. Çocuğun hayal gücünü harekete geçiren masalların olduğu kitaplar, bu yaş gurubundaki çocuklar için faydalıdır. Kavram ve dil yönünden gelişmiş, sadece iyi ve doğruyu değil, kötü ve yanlış karakterleri de içeren, çocuğun bildiği kelimelerden oluşan, okumayı yeni öğrenenler için kısa ve büyük yazılarla yazılmış kitapları tercih edilmelidir. Konuları hayvanlar, devler ve doğa olan masalları, destan ve efsaneler dinletilmekten hoşlanırlar. Uygun uzunluktaki bir kitabı sonuna kadar dinler ve dinlediklerini çok iyi anlarlar. Okumayı yeni öğrenen çocuk için kitabın sayfa sayısı 20'yi geçmemeli ve kitap iri puntolu harflerle yazılmış olmalıdır. 8 yaşlarındaki çocuklara ise; 30 sayfalı ve orta irili harflerle yazılmış kitaplar tercih edilebilir. Sonraki yaşlar için kitapların sayfa sayısı giderek artırılmalıdır. Satır aralıkları, çocuğun takibini kolaylaştıracak genişlikte olmalıdır. Ayrıca seçilen kitapların çocukların ilgi alanına giren, onu sıkmayacak, bir seferde okuyabileceği kitaplar olmasına dikkat edilmelidir. Bu yaş grubundaki kız ve erkek çocuklarının ilgileri farklılaşır. Kızlar ise daha çok günlük yaşam ile ilgili ya da duygularını bulabilecekleri kitapları severler. Bu nedenle çocukların karakter ve zevkine uygun, yaratıcılığını harekete geçiren, sadece mesaj kaygısı taşımayan, beyin fırtınası yapabileceği, iyinin yanında kötüye de yer veren farklı kültürlerin tanıtıldığı, öğretici ya da mesaj verici özelliği abartılmamış kitapları tercih edilmelidir. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. La Fontaine masalları Şinasi tarafındanTercüme-i Manzume (1859) adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Masallar , Pertev Naili Boratav, Eflatun Cem Güney gibi yazarlar tarafından derlenip incelendi. Masal derlemeleriyle tanınan yazarlarımızdan biri de Oguz Tansel'dir. Allı ile Fırfırı adlı eseriyle Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü'ne layık görülmüştür. Naki Tezel yayınladığı masal kitaplarıyla dikkatleri çeken bir isimdir. Orhan Şaik Gökyay Dede Korkut Hikayelerimizi günümüz Türkçesine çevirmiştir. Dünya edebiyatında masal türündeki ilk eser, Hint edebiyatının ürünü olan ve Beydeba'nın yazdığı Kelile ve Dimne sayılabilir. Fabl şeklindeki bu eserin dışında, Binbir Gece Masalları da bu türün güzel örneklerindendir. Avrupa'da ise masalcılığın temellerini Fransız sanatçı La Fontaine atmıştır. Dünya edebiyatındaki başlıca masal yazarları arasında Alman edebiyatında Grimm Kardeşler ve Danimarka edebiyatında Andersen öne çıkmıştır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masal-Parki-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, çok uzak diyarların birinde yaşayan yaşlı bir adam varmış. Yaşlı adam her gün ormana gider, odun toplar ve bunları satarak hayatını geçindirirmiş. Yaşlı adam aynı zamanda masal dinlemeyi, anlatmayı ve çocukları da çok severmiş. Ancak bu adamın hiç çocuğu yokmuş. Bir gün düşünmüş taşınmış ve kendi büyük evini çocuklar için kocaman bir masal parkına çevirmeye karar vermiş. İşe önce bahçeden başlamış. Bahçıvan dostuna gidip ondan rengarenk kocaman çiçekler, mantarlar ve bitkiler almış. Bunları bahçesine ekmiş. Çocuklar için bahçeye salıncak, kaydırak eklemiş. Son olarak evine kocaman bir masal kulesi ekleyip boyamış. İşte! Artık yaşlı adamın evi, tam bir masal parkına dönüşmüş. Sevinçle etrafa haber salmış. Artık tüm çocuklar buraya gelip oyun oynayabilir ve eğlenebilirmiş. Yaşlı adam kendi yaptığı salıncağa oturmuş ve çocukların gelmesini beklemiş. Beklemiş, beklemiş... Ancak ne gelen ne giden olmamış. Gece olup hava iyice soğuduğunda yaşlı adam üzgün bir biçimde evine geri dönmüş. Hey, neden böyle üzgünsün? diye bağırmış. Ben burada yaşayan en eski ağacım. Aslında kimseyle konuşmam ancak sen o kadar üzgün duruyordun ki artık dayanamadım. diye cevaplamış. Yaşlı adam bu bilge ağaca durumu anlatmış ve ondan çocukların buraya gelmesi için yardım istemiş. Bilge ağaç çocukların neden buraya gelmediğini biliyormuş. Hemen yaşlı adama anlatmaya başlamış. Sen iyi bir adamsın ama çocuklar senden korkuyor. Çünkü sen bir oduncusun. Balta ile ağaçları kesiyorsun. Çocuklar elinde sürekli baltayı gördükleri için senden çok korkuyorlar. Eğer onlara aslında iyi biri olduğunu gösterirsen eminim hepsi buraya gelecektir. demiş. Sizde gelin ve bana yardım edin! diye seslenmiş. Bunu duyan çocuklar yaşlı adamın yanına gelip ona yardım etmişler. Artık çocuklar yaşlı adamdan korkmak yerine onu seviyorlarmış. Böylelikle tüm çocuklar yaşlı adamın masal parkında oyun oynamaya başlamışlar. Yaşlı adam ise bu duruma çok memnun olmuş. Her gün sevinçle ona yardım eden bilge çınar ağacını sulamış ve teşekkür etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masal-Tekerlemeleri-Okuyun.html", "text": "Masallarda kullanılan masal tekerlemesi masalın başında, ortasındaki uygun yerlerde ve sonunda söylenen, yerine göre uzunca, kimi kez birkaç kelime, kalıplaşmış birtakım sözlere verilen addır. Masal tekerlemeleri, bir uyarma edasıyla masalın gerçek değil de eğlendirmek ve ibret dersi vermek için uydurulmuş şeyler olduğunu, olayların çok eskiden geçtiğini belirtmek isterler. Örneğin \"Evvel zaman içinde ...\", \"Bir varmış bir yokmuş...\" diye başlayanlar bunlara örnektir. Masalın sonunda söylenenlerin en kısaları, bütün maceraların herkesin gönlünden geçtiğince mutlu bir sona erdiğini anlatmak ve herkese aynı mutluluğu dilemek isterler, \"Onlar ermiş muradına...\" örneğinde olduğu gibi. Bazen de baştaki tekerlemeler gibi, anlatılan şeylerin uydurma olduğuna tekrar dikkati çekmek isteyen \"Ben de yanlarından geliyorum...\", \"Gökten üç elma düşmüş...\" tipindekiler ile masala son verilir. Masalın ortasındaki görevleri ise anlatımı hızlandırmak, uzun zaman aralıklarını ve uzak mesafeleri kapamaktır. \"Masallarda zaman çabuk geçermiş...\", \"Sözü uzatmayalım...\", \"Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi...\" ve benzeri tekerlemelerde bu düşünce gizlidir. Bazılarında şakaya dönüşen anlatım gene masalın gerçek dışı niteliğini belirtme kaygısını güder, \"Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de arkasına bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş...\" örneğinde olduğu gibi. uçardım, bulut oluklardan su içerdim, ilden ile göçerdim, lale sümbül biçerdim. Sulu yerde kavun karpuz, susuz yerde peynir ekmek yerdim. Yerdim ama dedem bir ağlardı, bir ağlardı, şaşardım, çağırırdım Arap bacıyı, başlardı dedeme bir masal anlatmaya, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellalken eski hamam içinde, hamamcının tası yokmuş, külhancının baltası yokmuş, yalanların, uyduranların da arkası çokmuş. Eski zamanların içinde bir padişahla üç oğlu yaşarmış büyük bir ülkenin birinde... Daha Fazla Tekerleme İçin tekerlemelerimiz.com Sitesini ziyaret edin..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masal-Turleri-Ve-Ozellikleri-Okuyun.html", "text": "1- Hayvan Masalları : Bunlar soyut fikirleri somut halde veren kısa hikayeciklerdir. Fablların kaynağı Hindistan'dan gelmektedir. Orada Buda dini hakimdir, tabiattaki her şeyde ruhun hakim olduğuna inanırlar ve hayvanlara değer verirler. Fabllarda bilinen gerçekler kısa ve öz sözlerle tekrar edilir ve masalın sonunda mutlaka açık biçimde ders verilir. Karakterleri genellikle insan gibi düşünen ve hareket eden hayvanlar ya da bitkilerdir, ancak her hayvan tek bir yönü ile ele alınır. Hayvanların ve bazen de bitkilerin kişileştirme ve konuşturma sanatı yoluyla insan tiplerini canlandırdığı fabllar, bir düşünceyi güçlendirmek, ibret dersi vermek gibi gerekli hallerde yeri gelmişken anlatılır. 2- Olağanüstü Masallar: Bu tür, diğer masal türlerine göre daha uzundur, kişi sayısı daha fazla, olaylar ise daha çapraşıktır. Olağanüstü masalların kişileri insanlarla birlikte cinler, periler, devler, ejderhalar gibi tabiat dışı varlıklardır. Konular gerçek dışı olup olaylar hayal ürünü yerlerde geçer. Kahramanlar daima olağanüstü olaylarla karşı karşıya gelir. Olayların düğümlenmesi ve çözümlenmesinde tılsım, fal, kehanet gibi olağanüstü ve esrarlı güçlerin büyük payı görülür. İyi bir masal ilgi bütünlüğü taşımalıdır. Okuyucunun bütün dikkati ana fikir üzerine çekilmeli, bu bakımdan fazla olay içermemelidir. Çeşitli olay ve karakterler okuyucunun ilgisini dağıtır. Genel olarak masalların temaları kuvvetli ve açıktır, karşıtlık unsuru taşır. İyinin karşısında kötü, güzelin karşısında çirkin vardır. Bazı dil özellikleri de masalları öteki anlatım türlerinden ayırır. Masallar 3 esas üzerine kurulmuştur; giriş, gelişme-düğüm ve sonuç. Tekerlemeler ve kafiyeler girişi çekici yapar. Girişte belli başlı kahramanlar kısa ve öz olarak tanıtılır. Çözülecek sorun ortaya konur. Hızlı ve kısa anlatımına bağlı olarak masal fiilleri miş'li geçmiş zaman, şimdiki zaman ya da geniş zamanla anlatılır, -di'li geçmiş zaman kullanılmaz. Zaman saptaması, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda gibi cümleciklerle verilerek okuyucu belli belirsiz fakat kesinlikle eskiye ait bir döneme götürülür. Olayların geçtiği sahneler birkaç kısa cümle ile çizilir. Örneğin, ormanın kenarında küçük bir evde güzel bir kız yaşarmış gibi. Gelişme ve düğüme gelindiğinde ise, girişte de belirtilmiş olan zorluklar iyice ortaya çıkar ve kahramanı başarıya ulaşmaktan alıkoyar. Olayların birbirini izlemesi sonucunda öyle bir doruk noktasına ulaşılır ki, orada bir çözüm bulmak şart olur. Çözüm, giriş kadar kısa ve öz olmalıdır. Girişte belirtilmiş her şey bir sonuca bağlanmalı, iyiler ödüllerini, kötüler cezalarını bulmalıdır. Anlatısı kısa ve hızlı olan hayvan masallarıyla kıyasladığımızda, olağanüstü ve gerçekçi masallar daha uzun ve detaylı gibi görünürler, ama içinde geçen olayların çokluğunu ve geçen zamanın uzunluğunu göz önünde bulundurduğumuzda anlatının aslında kısa ve hızlı olduğunu görürüz. Dinleyicinin dikkatini masalda toplayabilmek için masalın başında, sonunda ve bazen uygun görülen yerlerde bulunan tekerlemeler masalların önemli özelliklerinden biridir. Bu tekerlemeler her masalda aynı kalabilmekle beraber, masaldan masala da değişebilirler. Ancak fabllarda başlama tekerlemeleri yoktur, ortada ve sonda gelen tekerlemeler ya da tekerleme benzeri kalıp sözler de öteki masallardaki kadar önemli yer tutmaz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masalin-Cocuk-Gelisimine-Katkisi-Okuyun.html", "text": "Masallar toplumu eğiten temel öğelerden biri olarak görülmektedir. İnsanoğlu, kendi yaşam gerçeğini, çözüm önerilerini, beklentilerini, masal olaylarına ve masal kahramanlarına yükleyerek anlatmış ve yüzyıllar boyu, bu yolla gelecek kuşakları uyarmaya, eğitmeye, yaşamın zorluklarına karşı onları donatmaya çalışmıştır. Edebi bir tür olarak değerlendirilen masal, yalnızca çocuklar için üretilmiş olmamakla beraber günümüzde çocuk yazını kapsamında ele alınmaktadır. Masalın çocuklar için bir eğitim aracı olduğu artık bilinen bir gerçektir. Masallar özellikle okul öncesi ve okula yeni başlayan bütün çocukların büyük ölçüde ilgisini çekmektedir. Gizemli havası, serüven dolu fantastik olaylar içermesi, çoğunlukla iyilerin kazanıp kötülerin yenilgiye uğratılması masalları çocuklar için ilginç kılmaktadır. Başka bir deyişle masal, çocuğun dünyasına yakın bir dünya sunmaktadır10. Evrensel bir anlatım türü olan masal \"hayali hikaye\" olarak da tanımlanmaktadır. Masalı masal yapan da bu olağanüstülükler ve hayali unsurlardır. Masallar insanı özellikle çocukluk döneminden başlayarak hayata hazırlayan, içinde yaşadığı kültürel ortamda kendine güvenen bir birey olarak yetiştirme amacını taşıyan araçlardır. Bunu sağlayabilmek için de masal içinde okuyucuya, dinleyiciye eğitim amaçlı verilmek istenilen unsurlardan yani iletilerden yararlanılmaktadır. Günümüz eğitiminin amaçlarından biri de çocuğun, yaşamın anlamını bulmasını sağlamaktır. Ben nereden geldim, doğum nedir, ölüm nedir? gibi karmaşık sorulara çocuğun zamanla tutarlı yanıtlar bulması gerekir. Çocuk, başta bu gibi soruları kendi dünyasında anlamlandırır, kendince yorumlar ya da sorunu daha genel bir çerçevede görüp üzerinde fazla düşünmez. Ne var ki sağlıklı bir kişinin gelişimi için yaşama, yaşamanın anlamına ilişkin sorulara cevaplar bulma zorunluluğu vardır. Bu gibi bilgileri hazır ve paketlenmiş olarak bir kitaptan ya da yetişkinlerden öğrenmesi de olanaksızdır. Aynı zamanda değerlerin edinilmesi olarak da görebileceğimiz bu süreçte nitelikli masalların çocuğa büyük katkısı olacaktır. Masallarda ele alınan konular, bir bakıma çocuğun iç sorunlarına, gerilimlerine gönderme yaparken dolaylı bir yoldan çocuğun dünyasına girer. Bu açıdan çocuk bilincine varmadan kendini masalda bulur. masalsitesi.com Masal her ne kadar doğrudan doğruya bir telkin vasıtası değilse de dolayısıyla ahlakidir. Masalların en büyük özelliği, yukarıda da değindiğimiz gibi, iyilikle kötülüğün savaşında, iyiliğin galip gelmesidir. hayal gücü büyük önem taşır. Masalın fantastik boyutunun, bir yönüyle gerçek, bir yönüyle hayal ürünü öğeler içermesi bu dönem çocuğunun büyük ölçüde ilgisini çeker. 4 ila 8 yaşları arasında çocukların yaşamlarında düş gücü ciddi anlamda önem taşımaktadır. Bu noktada masalın mantığı ile çocuğun mantığı birbirine yakındır. Günümüzde masalın birçok eğitimci tarafından yararlı olarak görülmesine karşın, bazı ana-baba ve öğretmenler tarafından gerçekçi olmadığı gerekçesiyle dışlanan bir tür olarak da karsımıza çıkmaktadır. Ancak, masalın çocuğu aşırı düş dünyasına sürüklemesinden ve gerçek dünyaya uyum sağlayamamasından korkmak masal türünü bütünüyle dışlamayı gerektirmemektedir. Çocuğa verilecek masalın bilinçli bir şekilde seçilmesi, olası sakıncaları ortadan kaldıracaktır. Eğitim değeri olan kaliteli masallar çocuğun ruhunu, iyi örneklere göre inşa ederek onları inandıkları yolda güçlükleri yenecek kişilikli birer insan olmaya yöneltir. Dünya ulusları bunun önemini bildikleri için çocuklarının ruhunu masallarla beslemektedirler. Özet olarak masalların, okul öncesi, okul dönemi veya okul sonrası ayrımı yapmadan, bütün eğitimdeki işlevi, özellikle dil öğretimi, dil kullanımı, dil gelişimi ve dil bilinci açısından önemi göz ardı edilemeyecek ölçüde büyüktür."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masallar-Hakkinda-Bilgi-Okuyun.html", "text": "Ana Britannica: Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülere denmektedir. Türkçe Sözlük: Genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla insanların veya tanrıların başından geçen olağan dışı olayları anlatan hikayelerdir. olan, gerçeklerle ilgisi bulunmayan olağanüstü kişi, olay ve motiflerle bezenmiş, birçoğu anonim kısa anlatı türü. Türk folkloru araştırma ve derleme uzmanı Pertev Naili Boratav'ın yazdığı şekliyle ise, masal; \"nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı\" diye tanımlanır. Kısaca diyebiliriz ki, masal, hayal ürünü olan, bilinmeyen bir zamanda geçen, anlatılanlara inandırmak iddiası bulunmayan bir anlatım türüdür. Masalların içine, sözlü geleneğin ürünü olan Külkedisi, Pamuk Prenses ve 7 Cüceler, Çizmeli Kedi gibi halk öyküleriyle birlikte ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde'ın Mutlu Prens ya da Azra Erhat'ın Troya Masalları gibi edebi yönü ağır basan bazı yapıtlar da girer."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masallarin-Cocuklar-Uzerindeki-Etkileri-Okuyun.html", "text": "Edebiyat; olay, duygu ve düşünceleri dil aracılığıyla biçimlendirme sanatıdır. Çocuk edebiyatı, 2-14 yaş çocuklarının hayali duygu ve düşüncelerine yönelik sözlü ve yazılı tüm eserleri içine alır. Masallar bunların arasında, özellikle 10 yaş altı çocuklar açısından bakarsak, başta gelir. Genel olarak çocuk edebiyatı hakkında birtakım yanlış düşünceler oluşmuştur. Çocukluk döneminin insan yaşamında kısa bir yer tuttuğunu, bu nedenle de çocukluk döneminde yaşananların çok da önemli olamayacağını düşünenler vardır. Oysa ki bugün bütün etki ve eğitim şekillerine en yatkın olan bu devrede kitap okumanın son derece önemli olduğu, bu kitapların da özenle seçilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bazı yetişkinler iyi bir çocuk kitabının, yetişkinlere hitap eden temanın basit ve kısa biçimde ele alınmış hali olması gerektiğine inanırlar. Bu görüş, çocuğu, kendine özgü dünyası olan bir varlıktan çok, minik bir yetişkin olarak kabul eder. Oysa ki iyi bir hikaye kitabı, her şeyden önce, çocuklarda hayat boyu sürecek okuma arzusunu uyandırmalıdır, okunduğunda mutluluk ve huzur vermelidir, şiddet öğeleri içermemelidir. karşılama açısından son derece önemlidirler. Anlatılan masalın heyecanıyla çocuk farkında olmadan masalda geçen iyi ve kötü değerleri algılar, bunları birbirinden ayırır ve kişiliğini bu değerlere göre geliştirir. Bunlarla birlikte hayal güçlerini genişletmek, yaratıcı yönlerini harekete geçirmek, kendilerini ve diğer insanları anlamalarına yardımcı olmak, sosyal gelişimlerini kuvvetlendirmek, çocukları yaşamın gerçeklerine hazırlamak, ilk edebi, estetik ve ahlaki değerleri vermek, algı gelişimini desteklemek , dil gelişimlerine katkıda bulunmak, dinleme ve eleştiri yeteneklerini geliştirmek açısından baktığımızda masalların çocuklara kazandırdıklarını saymakla bitiremeyiz. Bütün bu değerleri çocuklara kazandırabilmek için seçilen masalların çocuğun zevkle dinleyeceği bir masal olmasına özen göstermek gerekir. Çocuğu, aşırı duyarlı olmaya itmekten çok hassas ve uyanık olmasını sağlayan, doğada ve insanlarda var olan hiçbir şeyi küçümsememeyi öğreten konuların bulunduğu, kıskançlık, çekememezlik ve açgözlülüğün ne kadar çirkin ve değersiz olduğu, fedakarlık ve hoşgörü dolu bir sevginin sonunda ödülünü aldığı fakat çocuğu boş hayaller dünyasında yaşamaya itmeyen masallar toplumumuza mutlu, başarılı, ruhsal açıdan sağlıklı ve barış duygularıyla dolu bir nesil yetiştirilmesinde büyük önem taşır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masallarin-Diger-Turlerle-Iliskisi-Okuyun.html", "text": "Masal ve halk hikayesinde kahramanların yaşadıkları çevrelerde benzerlik vardır . Olağanüstü varlıklar yönünden benzerler . Kahramanların benzerliği ve hayvan kahramanlara yer verilmesi söz konusudur. Masallarda aşk geri plandadır, halk hikayelerinde ise konunun ağırlığını \"aşk\" motifi oluşturur. Masal kısadır, masalda manzum bölüm azdır, günlük hayattaki insanlar, günlük yaşam biçimleriyle görülmez; halk hikayesi ise uzundur, manzum bölümleri çoktur, günlük hayattaki insanlar, günlük yaşam biçimleriyle halk hikayesinde görülürler. Masal ve efsanede olağanüstü olaylara rastlanır, kahramanlarında doğaüstü güçler vardır; ikisi de hayal ürünüdür. Masallarda olaylar gerçek kabul edilmez; efsanelerde olayların gerçek olduğu kabul edilir. Efsanelerin inandırıcılığı vardır. Efsaneler belli bir yere ve zamana bağlıdır; masalların belli bir yeri ve zamanı yoktur. masalsitesi.com Bir masalın aslından az çok farklı olan değişik bir şekli, çeşitli nüsha, baskı ve rivayetleri arasında farklılıklar olabilir; buna varyant adı verilir. masal kahramanı olarak bilinen perilerin yaşayışına benzer bir hayat süren destan kahramanları vardır. Masalın konusu çok çeşitlidir; destanlarda ise daha çok kahramanlığa yer verilir. Masal kahramanları hayalidir, destan kahramanları ise tarihte görülebilir . Destanlar uzun, genellikle manzumdur; masallar ise kısadır, içinde manzum kısımlar çok azdır. Masalların benzerlerine diğer ülkelerde rastlanabilir, destanlara ise rastlanmaz çünkü destanlar ulusaldır. Ezop'un ve La Fontaine'in fablları dilimizde masallar olarak yer almıştır ama fabl ile masal aynı tür değildir. Çünkü fablın meydan okuyucu karakteri onu hayvan masalından ayırır. Fabllarda bir masal başlangıcı yoktur; ayrıca masalın serüven ve tekrarlama isteği de fabllarda bulunmamaktadır. Fabl, içeriğinden çok, amacından dolayı farklılık göstermektedir; eğlendirirken öğretmek ister. Masal, bir olayı doğaüstü ya da olağandışı öğelerle betimlerken fabl, ikna etmek ister, bu nedenle de akla yöneliktir. Fablın mantığa dayalı amacının olay ile gösterilmesinin karşısında masalın, arzuları yerine getiren dünyası yer almaktadır. Fablı masaldan ve hayvan hikayelerinden ayıran en belirgin fark, karşılaştırmalı karakteridir. Masalda düşsel olan, sihirli, büyüleyici olan baskındır; fablda her şey doğal akışındadır, büyü gibi şeyler yardıma çağrılmaz. Fablda anlatının içinde masaldaki gibi anahtar sözcükler yer almaz; karşılaştırma, aktarma vardır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masallarin-Onemli-Temsilcileri-ve-Bunlarin-Eserleri-Okuyun.html", "text": "Masallar yönünden en zengin kaynaklara sahip olan ülke Hindistan'dır. Bu eserlerden bazıları tercüme yoluyla Arap Yarımadası'na, İran'a, Ön Asya'ya geçmiştir. a) Pançatantra: Beş kitap anlamına gelir. Hint masal kitaplarının en eskisidir. Yazılış tarihi bilinmemektedir, yazarı hakkında da pek bilgi yoktur. Eserin giriş hikayesinde masalların Vişnuşarman adlı bilgin tarafından bir kralın üç oğluna anlatıldığı yazılıdır. Pançatantra bir politika ve devlet idaresi kitabıdır. b) Masal Nehirleri Okyanusu: Bu eser, Hint dilinde yazılmış masal külliyatlarının en büyüğüdür. c) Çakasaptati : Masal araştırmaları için en önemli kaynaklardan biridir. Türkçede \"Tutiname\" olarak bilinen eserin aslı budur. Olaylar bir papağan tarafından anlatılır. \"Papağanın 70 Masalı\" olarak bilinir. d) Kelile ve Dimne: Aslı Sanskritçedir. Fabl tarzındadır. Beydeba tarafından yazılmıştır. En önemli \"Kelile ve Dimne\" tercümesi Ömer Rıza Doğrul'un ibni Mukaffa'dan 1941'de yaptığı tercümedir. masalsitesi.com Ayrıca Ahmet Mithat Efendi'nin Ali Çelebi çevirisinden yararlanarak hazırladığı \"Hülasa-i Hümayunname\" de önemlidir. a) Bin Bir Gece Masalları : Araplara ait bu eserde bir çerçeve masala bağlı olarak pek çok masal anlatılmaktadır. Bu eserde Harunü'r-Reşid ve veziri Cafer Bermeki gibi yaşayan şahıslar da kahraman olarak görülürler. b) Bin Bir Gündüz Masalları : Bin Bir Gece'de kadınların vefasızlığından bahsedilir; Farslara ait Bin Bir Gündüz'de ise erkekler vefasızdır. c) Sinbadname: Sinbad'ın masalları, Bin Bir Gece'ye dahil edilmiş olarak da görülmektedir. Bizim kültürümüzde \"Yedi Vezirler\" ya da \"Yedi Alimler\" isimleriyle tanınır. Eserdeki 42 masalın çoğu, ana hatlarıyla Bin Bir Gece Masalları'nı andırmaktadır. Recaizade Mahmut Ekrem'in 1874'te yazdığı, ölümünden sonra 1914'te yayımlanan tiyatro eseri \"Çok Bilen Çok Yanılır konu olarak \"Ferec\"deki bir hikayeye dayanır. a) Aisopos Tercümeleri: Eski Yunan Dönemi ürünü olan bu eser fabl tarzındadır. b) La Fontaine Tercümeleri: Fransız sanatçının eserleri fabl tarzındadır. c) Çocuklar ve Ev Masalları : Grimm Kardeşler ilk defa masalı bilimsel olarak ele alan kişilerdir. Derledikleri Alman masallarını iki cilt halinde 1812 ve 1815 yıllarında yayımlamışlar, Doğu'dan gelen masallarla ilişkilerine dikkat çekmişlerdir. Bunlar içinde \"Bremen Çalgıcıları\" adlı masal çok ünlüdür. d) Anderson Masalları: Hans Chiristian Anderson 1805 - 1875 yılları arasında yaşayan Danimarkalı masal ustasıdır. \"Çirkin Ördek Yavrusu, Parmak Kız, Kibritçi Kız, Kurşun Asker\" çok bilinen masallarıdır. Türk masal biliminin en önemli adımı Eberhard - Boratav çalışması ile atılmıştır. 2500 masal incelenmiş ve 378 tip saptanarak \"Türk Masal Tiplerinin Katalogu\" yapılmıştır. W. Radloffun Türk halk edebiyatından yaptığı derlemeleri içeren on ciltlik \"Türk Kavimlerinin Halk Edebiyatından Örnekler\" adlı yapıtıyla Macar Türkolog Ignacz Kunos'un masal kitaplarında da Anadolu ve Rumeli'den derlenmiş çok sayıda masal bulunmaktadır. Yakın dönemlerde Anadolu masalları üzerine yapılan derleme ve incelemeler, Antti Aarne , Stith Thompson ve V. Propp gibi ünlü araştırmacıların yöntemlerini Türk masallarına uygulamaları açısından da önemlidir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Masallarla-Ilgili-Atasozleri-Ve-Deyimler-Okuyun.html", "text": "Dokuz meselden iyidir bir serencam: Yaşanmış olayların insanı inandırma ve uyarma gücü öğütlerden ve örneklerden çok daha etkindir; Edirne yöresinde bu şekliyle söylenegelen atasözümüz halk arasında daha çok \"bir musibet bin nasihatten iyidir\" olarak bilinir. Masal okumak: Birini boş, oyalayıcı sözlerle kandırmak. -Nerelerdeydiniz küçükhanım? Hesap vermeden elimizden kurtulamazsın...Ama evde okuduğun masallardan olmasın. Hala o masal: Hep aynı söz, aynı düşünce, davranış veya sorun. -Görüşmediğimiz yıllar boyunca biraz olsun değiştiğini, kötü huylarından artık vazgeçtiğini sanmıştım, ama görüyorum ki hala o masalmış. Masal aleminde yaşamak: Gerçeklere uymayan ve kendine faydası bulunmayan duygu ve düşünceler içinde bulunmak. -Eğer böyle masal aleminde yaşamaya devam edersen ileride başarılı olamazsın. Kuş uçmaz kervan geçmez: Kimsenin uğramadığı ıssız ve sapa kırsal veya dağlık bölge. Kaf dağı: masallarda geçen hayali bir dağ; bazen Kafkas Dağları için de kullanılır. Burnu kaf dağında: çok kibirli ve ukala insanlar için kullanılır. Tanrı misafiri: Kim olursa olsun gece yatısına gelen konuğu hoş tutmak gerekliliğini hatırlatmak için söylenir. Nur yüzlü: temiz, huzur veren bir yüz ifadesi olanlara denir. Sabır taşı: çok sabırlı insanlar için söylenir. Külkedisi: iki anlamı vardır; 1.ateş başından ayrılmayan kimse 2.uyuşuk, miskin kimse. Pamuk prenses: çok beyaz, terbiyeli, sevimli kız çocukları için kullanılır. Dev anası: çok iriyarı kadınlar için söylenir. Zümrüdüanka gibi: eşi bulunmayan, çok iyi, düşünceli ve değerli insanlar hakkında kullanılır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mavi-Fener-Masali.html", "text": "-Köyüne gidebilirsin, bundan sonra sana gereksinmem yok. Artık eline para geçmeyecek, çünkü bana karşılığında hizmet eden ücret alır. Bunun üzerine asker, şimdiden sonra nasıl yaşayacağını bilememiş. Tasalı tasalı çıkıp gitmiş. Akşamleyin bir ormana varıncaya kadar boyuna yürümüş. Ortalık kararınca bir ışık görmüş, yakınına gitmiş, bir eve gelmiş. İçeride bir cadı oturuyormuş. -bana geceleyin yatacak bir yer, bir parça yiyecek, içecek ver. Yoksa ölüyorum! Demiş. -Yolunu şaşırmış bir askere kim ne verir ki? Ama ben merhametli davranacağım. İstediğimi yaparsan seni kabul edeceğim! Demiş. Asker razı olmuş. Ertesi gün olunca var gücüyle çalışmış. Fakat akşam olmadan işi bitirememiş. -Görüyorum ki, demiş, bugün daha fazla yapamayacaksın. Bir gece daha seni alıkoyacağım. Buna karşılık yarın bana bir yük odun yarıp parçalayacaksın. -Yarın bana ufak bir iş göreceksin, evimin arkasında eski bir susuz kuyu var. İçine fenerim düştü. Mavi mavi yanıyor, sönmüyor. Bunu çıkarıp bana getireceksin! Demiş. Ertesi gün kocakarı onu kuyuya götürmüş, bir sepetin içinde aşağı sarkıtmış. Asker mavi feneri bulmuş, kendisini yine yukarı çekmesi için bir işaret vermiş. Kadında onu yukarı çekmiş ama, kuyunun ağzına yaklaşınca kocakarı elini uzatmış, mavi feneri almak istemiş. -Hayır, demiş, iki ayağımla toprağa basmadıkça feneri sana vermem! Bunu üzerine cadı kızmış, onu yine kuyudan aşağı salmış çıkıp gitmiş. Zavallı asker, bir yanına zarar gelmeden ıslak dibe düşmüş. -İstediğin her işi yapmak zorundayım! Demiş. -Pekala, demiş, öyleyse önce kuyudan çıkmama yardım et. -Şimdi git, yaşlı cadıyı bağla mahkemeye götür. Çok geçmeden cadı, yabanıl bir erkek kedinin üstünde korkunç çığlıklarla rüzgar gibi önünden geçip gitmiş. -Şimdilik hiçbir şey! Eve gidebilirsin! Seni çağırdım mı hemen el altında olmalısın! Demiş. -Çubuğunu mavi fenerle yakmaktan başka bir şeye gerek yok. O zaman derhal karşındayım! Demiş. Sonra askerin gözünün önünden kaybolmuş. Asker geldiği kente dönmüş. En iyi hana gitmiş, güzel giysiler yaptırmış; sonra hancıya kendisi için mümkün olduğu kadar süslü, göz kamaştırıcı bir oda hazırlamasını buyurmuş. -Krala canla başla hizmet ettim, fakat o beni savdı, aç bıraktı. Bunun için hıncımı almak istiyorum! Demiş. -Akşamın geç bir vaktinde, kral kızı yatağa uzanınca onu uyur uyur buraya getir, bana hizmetçilik etsin! -Bu benim için kolay, ama senin için tehlikeli bir şey eğer ortaya çıkarsa başına bir yıkım gelir! Demiş. Saat on ikiyi çalınca, kapı açılmış, cüce kral kızını taşıyarak içeri getirmiş. -Hah, burada mısın ? diye bağırmış, haydi iş başına! Git süpürgeyi getir, odayı süpür! Kız işini bitirince asker kızı koltuğunun yanına çağırmış, ayaklarını ona doğru uzatmış. -Çizmelerimi çek! Demiş. Sonra bunları yüzüne fırlatmış. Kız onları kaldırıp temizleyecek, parlatacakmış. Kız kendisine buyurulan işlerin hepsini hoşnutsuzluk göstermeden, bir şey demeden, yarı kapalı gözlerle yapmış. İlk horoz sesiyle cüce kızı yine kralın sarayına, yatağına götürmüş. -Caddelerden yıldırım hızıyla geçirildim, bir askerin odasına götürüldüm. Ona halayık olarak iş görmek, hizmet etmek, aşağılık işlerin hepsini yapmak, oda süpürmek, çizme temizlemek zorunda kaldım. Bu yalnızca bir düştü ama o kadar yorgunum ki sanki bütün bunları yapmış gibiyim. -Bu düşün gerçek olması mümkün, demiş, sana bir şey salık vereyim: cebine bezelye doldur: küçük bir delik aç. Yine seni alıp götürürlerse bunlar dışarı dökülür, cadde üzerinde iz bırakır. Kral bunları söylerken cüce görünmeden orada bulunuyormuş, söylenenlerin hepsini dinlemiş. Geceleyin, uyanan kral kızı yine caddelerden geçirilirken cepten birkaç bezelye düğmüş. Fakat bunlar iz belli edememişler. Çünkü kurnaz cüce önceden bütün caddelere bezelye serpmişmiş. Kral kızı yine horozlar ötünceye kadar halayıklık etmiş. -Başka bir şey düşünüp bulmalıyız! Demiş, yatağa girerken pabucunu çıkarma, oradan dönmeden önce bunlardan birini sakla. Ben onu bulacağım! Kara cüce bu planı işitmiş. Akşamleyin asker, kral kızını yine getirmesini isteyince bundan vazgeçmesini öğütlemiş; bu hileye karşı bir çare bilmediğini, pabuç yanında bulunursa başının belaya gireceğini söylemiş. -Sana ne diyorsam onu yap! Diye yanıtlamış. Kral kızı üçüncü gecede bir halayık gibi iş görmek zorunda kalmış. Fakat geri dönmeden önce bir pabucu yatağın altına saklamış. -Handa bıraktığım çıkıncağızı, lütfen getir sana bir duka altını veririm demiş. -Korkma, demiş, seni nereye götürürlerse git, bırak ne olursa olsun; yalnızca mavi feneri yanına al! Ertesi gün askeri yargılamışlar, her ne kadar kötü bir şey yapmamışsa da yine yargıç onun asılmasına karar vermiş. -üç tane de içebilirsin ! fakat sana yaşamını bağışlayacağımı sanma! -Alçak yargıçla polislerini pataklaya pataklaya yere ser. Bana bu kadar kötü davranan kralı da bunlardan ayırma! Bunun üzerine cüce şimşek gibi oradan oraya zikzak yapa yapa harekete geçmiş. Sopasıyla birine dokunuverdi mi yere düşüyor, artık kımıldanacak durumu kalmıyormuş. Kral korkmuş, yere kapanıp yalvarmış. Yalnızca canını kurtarmak için de askere hem ülkesini hem de kızını vermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Maymun-Kral-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın çocuğu olmazmış. Çocuğum olsun diye Allaha çok dua edermiş. Gel zaman, git zaman padişahın bir kızı olmuş. Olsun kimse o geminin lideri alın getirin. demiş. Adamları gitmiş maymunların liderini alıp, gelmiş. Tamam demiş. Düğün günü herkesin dışarı çıkması yasaklanmış. Yasaklanmış da Sultan hanımın nedimelerinden biri meraklanmış. Acaba bu maymun, Sultan hanımı yiyecek mi? demiş. Yukarı çatı arasına saklanmış. Maymun gelmiş, kürkünü çıkarmış. İçinden yakışıklı bir delikanlı çıkmış. Yukarıdan nedime bunu görünce, hemen koşup, padişaha haber vermek istemiş. Çatıdan gelinle damadın arasına düşüvermiş. Damat, bunu görünce, hemen kürkünü giymiş. Acele gemiye binmiş açılmışlar, gitmişler. \"Tamam demiş padişah kızının istediği hamamı yaptırmış. Gelen geçen hem derdini anlatıyor hem de ücretsiz yıkanıyormuş. A kel oğlum, senin ne derdin var ki ne anlatacaksın, gitme. dediyse de laf dinletememiş. Keloğlan eşeğini almış, çıkmış yola az gitmiş, uz gitmiş. Bir deniz kenarına gelmiş. Akşam olmuş kurtlar ulumuş. Keloğlan korkmuş bir ağaca çıkmış. Ağaçtan bakmış ki bir gemi her yanı parıl parıl parlıyor. Gemi gelmiş, Keloğlan ın bulunduğu yere demir atmış. İçinde maymunlar başka bir maymuna hizmet ediyor. Yemekler yeniyor, şerbetler içiliyormuş. Sonra maymun eline şerbet kadehini alıp, şöyle bir dua etmiş. Tamam, Sultana anlatacak bir şey buldum. demiş. Keloğlan, hamama varmış ama kapıdaki görevliler içeri almak istememişler. Kapıda bağırışınca, Sultan duymuş. Keloğlan ı da içeri davet etmiş. Biraz sonra dua edecek ağaçlar secde edecek aman Sultanım dikkat et düşersen ben padişaha ne derim. demiş. Demek sen kızımı mutluluğa kavuşturdun. Ben de seni ülkenin veziri yaptım. demiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Maymun-Peri-Masali.html", "text": "-Hadi evlatlar, buyrun evlenin demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde. -Atın bu okları. Okunuz kimin avlusuna düşerse, size o adamın kızını alacağım demiş. Delikanlılar arasında bir heyecan rüzgarı esmiş. Ama delikanlı değiller mi? Yayı gererken elleri titrer mi?...Titrememiş tabii. İlk atışı büyük oğlan yapmış. Oku bir atmış, pir atmış. Ok gitmiş gitmiş, vezirin evinin avlusuna düşmüş.Padişah hemen vezire adamlarını göndermiş, kızını istetmiş. Vezirin kızı pek güzelmiş.Güzel olduğu kadar elinden iş de gelirmiş. Kırk gün kırk gece süren düğün dernek ile büyük oğlan ile vezirin kızı, mutlu mesut dünya evine girmiş. Derken sıra ortanca oğlana gelmiş.Ortanca oğlan da okunu atmış. Ok yaydan bir fırlamış, kaşla göz arasında vekilin evinin avlusunu boylamış. Padişah hemen oraya da adamlarını salmış. Vekilin kızı da alınmış. Vekilin kızı da vezirin kızını aratmıyormuş hani. O kapkara ceylan bakışlı gözleri, o kapkara kıvrım kıvrım zülüfleri. Bir bakan bir daha dönüp bakar, bakışları çok can yakarmış. Kırk gün kırk gece düğün dernek,ortanca oğlan ve vekilin kızı için de yapılmış, düğünün güzelliği de dillerde yankılanmış. Sonunda sıra küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan almış okunu, şöyle güzelce germiş yayını. Gerilen yayı değil, gönül teliymiş sanki.Tam bırakacak, oku, kaçıp kısmetini bulacak, güneş bulutların arasından başını uzatmış, küçük oğlanın gözünü almış. Oğlan bir an ne olduğunu anlamamış, gözleri kamaşmış, tam o sırada ok yaydan kurtulmuş, almış başını, taa ormana doğru fırlamış. Sonra ağaçların arasına düşmüş kalmış. Küçük oğlan hemen ormana koşmuş, okunu bir maymunun elinde bulmuş. Maymun bir yandan oku kemiriyor, bir yandan da küçük oğlana gülümsüyormuş. Tam o sırada büyük ve ortanca oğlanlar gelmişler kardeşlerinin peşi sıra. Bir maymun görüverince karşılarında, -Babana, istediğin adamlarını al ve filan dağa git de demiş. Padişah, söylenen dağa gitmiş. Beraberinde adamlarını da getirmiş.Bir de bakmışlar dağda, her birinin atı için bir altın kazık çakılı. Yemek vakti sofra ise, kurulabilecek bütün sofralardan farklı. Yemekler altın tabaklarda, altın çatallar kaşıklar yanlarında. Böyle yemek yemek pek de keyifliymiş ya, yemek bittikten sonra da herkesin yediği tabak, atını bağladığı kazık kendine kalınca keyifler katlanmış, ağabeyler şaşırmış. -Ben senin karın Gülnar'ım deyip postunu oğlana vermiş sonra devam etmiş: Yıllardır bu postu çıkarmak için senin gibi bir şehzade ile evlenmeyi ve padişahın sarayına davet edilmeyi bekliyordum. Hadi gidelim. Ama bu postuma sahip ol. Onu sakın çaldırma. Çaldırırsan beni bulamazsın. demiş. Saraya gitmişler, Padişah'ın huzuruna gelmişler. Padişah, ağabey, ağabeylerinin karıları, görüverince küçük oğlanın eşsiz benzersiz karısını, düşüp bayılmışlar. Ayıldıklarında, yeyip içip eğlenmişler. Karısının postunu sıkı sıkı saklayan küçük oğlan ile eşsiz benzersiz güzellikteki maymun perinin kırk gün kırk gece süren düğünleri yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri kısmetine inananlara."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mermer-Yontucusu-Masali.html", "text": "Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış. Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder. Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar! diye isyan eder. O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır. Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.diye kara verir. Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır. Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar. Der. O zaman dağ olur. Ve o anda bir şeyin O'na durmadan vurduğunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan şeyin, O'nu içinden oyan şeyin..... Bu.....küçük bir mermer yontucusudur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mete-Handan-Alacagimiz-Ders-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türklerinin devleti gittikçe güçleniyordu. Ancak ne var ki, komşuları olan Çinliler Türklerin kuvvetlenmesinden kuşkulanmaya başlamışlardı. At, Çin'den gelen elçiye teslim edildi ve gönderildi. Ancak, Mete Han'ın bu hareketi düşmanın cüretini arttırmıştı. Yeni bir elçi göndererek Mete Han'ın hizmetinde bulunan ve O'nun çok önem verdiği kadınlarından birini istediler. güçlenmeden Hun Türklerini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Elçilerini tekrar gönderdiler ve bu defa, iki ülke arasında bulunan bir toprak parçasını istediler. Mete Han konuyu Kurultaya getirdi. Durum görüşüldü ama bu defa farklı bir karar çıktı. Daha önce Mete Han'a mahcup olan Kurultay üyeleri, \"verimsiz bir toprak parçasını düşmana vermekten ne çıkar\" görüşünü benimsediler. Bu, Mete Han'ın kurduğu dünyanın ilk düzenli ordusunun ilk büyük seferiydi. Bu sefer, adına ve kumandanına yakışır bir şekilde zaferle sonuçlandı. Çok geçmeden Mete Han'ın daha önce Çin'e gönderdiği atı ve kadını da kurtarıldı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Minik-Fare-ile-Aslan-Masali.html", "text": "Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış. Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış. Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış. Ama nihayet sakinleşmiş. Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış. Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış. Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş. Ama kral aslan bu, öyle çukurlara düşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış. Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırken çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hissetmiş. Bir kez daha hamle yapmış , ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış. Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış. \"Ah benim saf ve gururlu kafam\" diye düşünmüş. \"Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!\" diye düşünürken fare çıkagelmiş. Hızlıca ağları kemirerek Aslanı yakalandığı ağdan kurtarmış. Aslan mahcup bir şekilde fareye teşekkür etmiş. Bundan böyle benim en iyi dostumsun deyim fareyi yuvasına kabul etmiş. Bir ömür birlikte mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Minik-Kedi-Zeytin-Masali.html", "text": "-Nedenmiş o? Bu tasa ne gelirse ben onu yerim. -Eğer beni yemezsen sana büyük bir sır veririm ama önce beni bu tastan çıkar. Zeytincik minik böceği mama tasından patisi ile iktirerek çıkardı. Minik böcek küçük yuvasına doğru gitti. Orada kardeşi ile yaşıyordu. Yuvaya vardığında kardeşi ile konuşmaya başladı. -Bu kediden kurtulmaz isek daha başımıza çok şey gelir. Ama ben bir yolunu biliyorum. Geçen gün camdan dışarı bakıp \"keşke bende şuan şu sokakta olup diğer kedilerle oynayabilseydim\" diye dertlendiğini duydum. Belki ona yardım edersek hem kediden kurtuluruz hemde ev bize kalır. -Bak kedi kardeş, sen bu evden dışarı çıkmak istiyorsun ya... -Ben sana yardım edebilirim bu konuda. -Bak şimdi beni dinle. Ev sahibi her gün sabahları dışarı çıkıyor. Bu fırsattan faydalanarak sende kaç. Yani kapı açıldığı an dışarı fırla! Dışarıdaki hayat bu harabe evdekinden daha iyidir kedi kardeş. İnan bana! -Harika bir fikir böcek kardeş. Bu yardımını unutmayacağım. Bu konuşmadan sonra Zeytin, ertesi günü iple çekti. O gün geldiğinde ise ev sahibinin hazırlanıp dışarı çıkmak için kapıyı açmasını bekledi. Kapı açıldığında fişek gibi dışarı fırladı. Merdivenlerden inerek apartman kapısını açarak dışarı çıktı. Artık özgürdü. İstediği her şeyi yapabilirdi. Hemen gidip bir grup kedinin arasına karıştı. Grupta uzun bir zaman geçirdi fakat gruptaki kediler ona alışamamıştı. Yemek yerken onu itip kakalıyorlar, onunla birlikte oyun oynamıyorlardı. En sonunda Zeytin bu olanlardan bıktı ve evine geri dönmek istedi ama yolunu kaybetmişti. Ben ne yapacağım, nasıl geri döneceğim derken yolda sahibini gördü. Hemen onun yanına gitti ve acı acı miyavladı. Sahibi onu tanımıştı. Zeytinciği kucağına alıp eve götürdü. Zeytin çok sinirliydi. O böceği bulmaya çalıştı ama bulamadı. Evin her yanını dört döndü. Tam ümidini yitirmişken mutfakta minik böceğin cansız bedenini gördü. Böcek, ilaçtan zehirlenmiş, boylu boyuna uzanmış yatıyordu. Zeytin, kendisini kandıran bu böceğin ölüsünü görünce çok sevinmişti..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Minik-Serce-Masali.html", "text": "Avcının biri kuş avlamak için bir tuzak kurdu. Tuzağa küçük bir kuş yakalandı. Avcı, minik kuşu eline alınca şaşırdı. Çünkü minik kuş konuşuyordu. - Elindeyken vereceğim öğüt şudur: Olmayacak bir şeye sakın inanma. Kuş, bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üzerine kondu. Akılsız insanoğlu, eğer beni kesmiş olsaydın kursağımda iki yüz elli gram ağırlığında bir inci bulacaktın. O inci seni de, çocuklarını da zengin ederdi. O inci senindi ama kısmetin değilmiş. Öyle bir inci kaçırdın ki dünyada eşi benzeri yoktu, dedi. - Be aptal adam! Biraz önce ben sana ne öğüt verdim mi? Şu haline bak. İnci elinden gittiyse ne üzülüyorsun? Ben sana Elinden kaçırdığın fırsata hiçbir zaman üzülme demedim mi? Sözümü anlamadın mı? Sonra sana olmayacak bir söze sakın inanma diye ilk öğüdümü verdim. İnciyi duyunca aklın başından gitti. Benim 250 gram gelmeyeceğimi bildiğin halde nasıl içimde iki yüz elli gram inci bulunabilir? dedi. Avcı, kuşun uyarısını dinleyince, aklı başına geldi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mir-Mehmet-ile-Alti-Kardesi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken karşı hamam içinde. Zamanın birinde, büyük bir şehirde, bir padişah yaşarmış. Ünü şanı her tarafa yayılan bu padişahın yedi oğlu varmış ve yedisi de bekarmış. Gel zaman git zaman, günün birinde padişah ölmüş. Yedi kardeş de aralarında toplanarak evlenmeye karar vermişler. En küçükleri olan Mehmet, yörede yiğitliği ve yürekliliği ile tanınırmış. Herkes onu Mir lakabıyla anarmış. Mir Mehmet kardeşlerine, Bizim evleneceğimiz kızlar da kardeş olsunlar, böylece ailemiz dağılmaz, hep bir arada yaşarız. demiş. Bu öneriyi yerinde bulan oğlanlar, nasıl ederiz de aklı başında yedi kız kardeş buluruz diye, düşünmeye başlamışlar. Babalarının ölümünden sonra, bu şehirde kalamayacaklarını anlayan kardeşler, başka bir şehirde oturan amcalarının yanında kalmak üzere yola çıkmışlar. Oraya varışlarının üçüncü gününde amcaları onlara, Sizin bir derdiniz mi var? diye sormuş. Onlar da evlenme konusundaki düşüncelerini anlatmışlar. Bunun üzerine amcaları, Şu düşündüğünüz şeye bakın hele. Benim yedi tane kızım var, alın onları götürün, yalnız yolda giderken asla Üç Yayla'da konaklamayın. demiş. Çok sevinen kardeşler, gereken yol hazırlığını tamamlayıp, amcalarının yedi kızını da alarak yola çıkmışlar. Az gidip uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda gece bastırırken, amcalarının asla kalmayın dediği yaylada gecelemişler. Mir Mehmet'in bütün uyarılarına rağmen de orada gecelemeye karar vermişler. Kardeşlerine söz dinletemeyen Mehmet, uyumayarak nöbet tutmaya başlamış. Gecenin bir vaktinde, tüyler ürperten korkunç bir ejderha gelip, oğlanın karşısına durmuş ve Benim kuş uçmaz, kervan geçmez yaylamda nasıl olur da konaklarsınız! diyerek bağırıp Mir Mehmet'in üzerine yürümüş. Sabaha kadar ejderha ile dövüşen oğlan, sonunda onu öldürerek yanlarındaki dereye atmış. Sabah olunca, her şeyden habersiz uyuyan kardeşlerine de hiçbir şey söylememiş ve onlarla beraber yola devam etmiş. Gün batarken ikinci yaylaya ulaşmışlar ve Mehmet'in dışında herkes yine yatıp uyumuş. Gecenin bir yarısında, birincisinden daha korkunç bir ejderha çıkıp gelmiş ama, oğlan sabaha kadar dövüşerek bunu da öldürmüş, sabah olunca yine kardeşleriyle birlikte yola devam etmiş. yenilmiş ve sızıp kalmış. Gecenin bir yarısında çıkagelen bir azgın ejderha Mehmet'in boğazına sarılıp, Yörede sözü edilen kahraman sen misin? diye sormuş. O da Benim deyince, Öyleyse git ve sana tarif edeceğim ülkenin kralının kızını al gel. Sana ancak o zaman inanırım. demiş. Sabah olunca, kardeşlerine ve amca kızlarına, uzun bir yolculuğa çıkacağını söyleyen Mehmet, dönüp dönmeyeceğini de bilmediğini belirterek herkesle vedalaşıp yola koyulmuş. Dere tepe giderken küçük bir akarsunun karşısına geçemeyen karıncaların telaşını görerek, hemen kılıcını çıkarıp, suyun üzerine uzatmış ve karıncaların karşıya geçmelerine yardımcı olmuş. Bu adamın Mir Mehmet olduğunu anlayan karıncalar da ona iki tüy vererek, Ne zaman başın sıkışırsa bu iki tüyü birbirine sürt, biz gelir sana yardım ederiz. demişler. Karıncalardan ayrılıp yoluna devam eden oğlan giderken, denizlerin sularını kurutabilecek kadar çok su içebilen bir adama rastlamış. Adam, bu yolcunun Mir Mehmet olduğunu öğrenince, Her zaman sana hizmet etmeye hazırım, ne zaman başın sıkışırsa beni ara. demiş. Yine yoluna giden oğlan, bu kez de çok obur ve çok güçlü bir adama rastlamış. O da kendisine yardım edebileceğini söylemiş. Mir Mehmet sonunda ejderhanın tarif ettiği ülkeye varmış ve kralın huzuruna çıkıp, kızını istemiş. Oğlanı dinleyen kral, bıyık altından gülerek, ona bazı şartlarının olduğunu söylemiş ve bunları şöyle sıralamış: Bir: Sana üç tandır fırın ekmeği getireceğim, bunların hepsini bir oturmada yiyeceksin. İki: Üç araba odunu ateşe vereceğim sen bu yangını bir çırpıda söndüreceksin. Üç: Arpa, mercimek ve buğday karışımı üç araba tahılı bir gecede birbirinden ayıracaksın. Çaresiz kalan oğlan bu şartları kabul etmiş etmesine ya, bir yandan da bu işi nasıl başaracağını düşünüyormuş. Ertesi gün, kralın önüne koyduğu üç fırın ekmeğin başına oturmuş ama, bitirmesinin mümkün olmadığını görmüş. Tam o sırada aklına, yolda rastladığı obur ve güçlü adam gelmiş. Hemen çağırarak bütün ekmekleri yemesini istemiş. Ateşi de yine yolda rastladığı çok su içebilen adama söndürtmüş. Sıra, tahılların ayrılmasına gelince de hemen karıncaları çağırmış ve onlar bir gecede bu üç araba tahılı ayırıp, ayrı ayrı kümeler halinde yığmışlar. Bütün bu olup bitenler karşısında şaşkınlığa düşen kral, sonunda kızını Mir Mehmet'e vermek zorunda kalmış. Kızı alıp ülkesine dönen oğlanı, herkes büyük bir sevgiyle karşılamış. Bütün kardeşler, geri kalan ömürlerini mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mirac-Gecesinde-Bildirilen-Hukumler-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine \"of!\" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: \"Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara rahmet et!\" diyerek dua et. Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır. Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, hasretini çeker durursun. Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, çok iyi görür. kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur. Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur. Onun velisine yetki verdik. Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin. Zaten o, alacağını almıştır. Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mitisik-Kiz-Masali.html", "text": "Zamanın birinde, birbirleriyle arkadaş olan beş kız varmış. Bunlar her gün tuturuk kazımaya giderlermiş. Bir gün kazıdıkları tuturukla evlerine dönerlerken yorulmuşlar, rastladıkları bir evin kapısını çalmışlar. Teyze, bizi bu akşam misafir eder misin? Çok yorulduk da, demişler. Meğer orası bir dev anasının eviymiş. Kızları hemen içeri almış, yüzlerine gülmüş, rahat yataklar yapmış, karınlarını doyurmuş ve yatırmış. Maksadı, kızlar uyuyunca, onları yemekmiş. Evde iken, anam bana her gün baklava, börek pişirir, onları yer, ondan sonra uyurdum, der. Ben evde, baklava, böreği yedikten sonra, anam bana ırmaktan bir kalbur dolusu su getirir, onu içtikten sonra uyurdum, der. Dev anası çaresiz, bir kalbur alır, ırmağa su getirmeye gider. Kalburu suya daldırır, çıkarınca su deliklerden boşalırmış, kalburun deliklerine çamur sıvar, her yola başvurur, fakat bir türlü kalbura su dolduramazmış. O suyu doldura dursun, biz gelelim evdekilere. Aman kızlar, buradan kaçalım, dev anası bizi diri diri yiyecek, der. Ama gitmeden önce şu dev anasına öyle bir oyun oynayalım ki, Mitişik kızı unutmasın. Bunun üzerine, tuturuk denklerinden birini evin ortasına yığarlar, kibriti çakarlar. Tuturuk otu çabuk ateş alan bir ot olduğu için, birden bire parlar, alevler volan volan yükselir, bir çırpıda evin her yanını kaplar. Kalburu bir türlü su dolduramayan dev anası yorulur, evin yolunu tutar. Bir de ne görsün, evi kül olmak üzere. Ah Mitişik kız, vah Mitişik kız; böreğimi, baklavamı yedin, doymadın. Şimdi de evimi ateşlere yediriyorsun, ben sana gösteririm, der. Öte yanda kızlar, tuzak kurarken, faka basan devin hiddetini seyrediyor, keyifleniyorlarmış. Yedik içtik murada geçtik."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mujde-Mujde-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- İyi ama, ey Allah'ın sevgili elçisi! Bizler ölümü hiç sevmeyiz, dedi. önce dünyadan ayrılmayı ve Allah'a kavuşmayı ister. Allah Teala da o kuluna kavuşmayı arzu buyurur. adam böyle değildir. O zavallı, öleceği zaman, ahirette başına gelecek felaketler kendine söylenir. Bunları duyunca çok üzülür ve ölümden nefret eder. Allah'a kavuşmayı hiç mi hiç istemez. Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. Demek ki, sevgili çocuklar, iyi kimseler için ölüm, korkulacak bir şey değildir. Allah'a şükür biz Müslümanız. Allah'ı seviyor ve O'na inanıyoruz. Öyleyse, bizim de dünyadan ayrılma, ahiret hayatına başlama zamanımız gelince melekler etrafımızı alacaklar; bize Allah'ın selamını getirecekler; cennetteki yerimizi gösterecekler. Sonrada: \"Haydi, buyur. gidelim!\" diyecekler. O zaman biz, yüzümüzde tatlı bir tebessümle cennete doğru uçup gideceğiz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mutluluk-Iksiri-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, yemyeşil bahçeli, masmavi gölün kıyısında, güneşin ışığını eksik etmediği şirin mi şirin bir ev varmış. Bu evde ay parçası kadar güzel bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Aykız'mış. Annesi ve babası Aykız'ı çok sever, üstüne titrerlermiş. Fakat Aykız'ın kötü bir huyu varmış. Yaşadıkları ülkenin prensesini çok kıskanır sürekli ona imrenirmiş. Onunkiler gibi rengarenk elbiseler giymek, ihtişamlı taçlar, takılar takmak ve büyük bir şatoda yaşamak istermiş. Ancak ailesinin bu istekleri karşılayacak paraları yokmuş. Sırf bu yüzden Aykız'ın yüzü gülmüyor, bir türlü mutlu olmuyormuş. Ne yaptılarsa kızlarının bu kıskançlığı bitmemiş. Aykız işin uzamasından memnun kalmasa da büyücünün hazırladığı iksiri almış ve evin yolunu tutmuş. Hava kararıncaya dek odasında beklemiş. Gece olduğunda iksiri içmiş ve yatağına uzanmış. Sonrada derin bir uykuya dalmış. Büyücü'nün sözlerinden sonra Aykız büyük bir pişmanlık duymuş. Anne ve babasına haksızlık ettiğini, asıl mutluluğun onlar olduğunu anlamış. Aykız Büyücü'ye Ben eski hayatıma geri dönmek istiyorum. demiş. Ancak büyücü Aykız'a cevap bile vermeden oradan uzaklaşmış. Aykız daha çok ağlamaya başlamış. Ama ağlamak onu yormuş ve yine derin bir uykuya dalmış. Sabah olduğunda Aykız eski yatağında uyanmış. Ne olduğuna anlam verememiş. Hemen anne ve babasını bulmak için odadan çıkmış. Odaları gezmiş ama yine onları bulamamış. Üzgün bir şekilde bahçeye çıkmış. Anne ve babası bahçede tarla işleriyle uğraşıyormuş. Aykız, dün gece yaşanan olayların büyücünün iksirinden dolayı bir rüya olduğunu anlamış. Koşup anne ve babasına sarılmış ve bir daha asla onları üzmeyeceğini söylemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mutsuz-Cocuk-Masali.html", "text": "Mutsuz çocuk çok mutsuzdu. Niye mi? Çünkü hiçbir şey onu mutlu edemiyordu. Ailesi doğum gününde ona hediyeler aldı. Çeşit çeşit oyuncaklar, rengarenk giysiler. Ama mutsuz çocuk hiç sevinmedi. Onlara bir teşekkür bile etmedi. Annesi sevdiği yemeklerden, pastalardan yaptı. Babası kumbarasına atması için para verdi. Mutsuz çocuk yine mutlu olmadı. - Karnım çok aç. Hiç kimsem yok. Ailem de yok. Mutsuz çocuk ona çok acıdı. Gel benimle\" diyerek evine götürdü. Mutsuz çocuğun ailesi ağlayan çocuğa çok iyi davrandı. Anne onu yıkayıp saçlarını taradı. Mutsuz çocuğun giysilerinden giydirdi. Hazırladığı yiyeceklerden yedirdi. Baba para verdi. Mutsuz çocuk da oyuncaklarıyla oynamasına izin verdi. Zavallı çocuk o kadar çok sevindi ki üzüntüsünü unuttu. Ağlamayı kesti. Mutsuz çocuğa \"Ne kadar şanslı bir çocuksun! Güzel bir evin, iyi bir ailen, giysilerin, oyuncakların, yiyeceğin var. Her halde sen çok mutlu bir çocuk olmalısın\" dedi. Mutsuz çocuk onun bu sözlerinden nelere sahip olduğunu ve nankörlük ettiğini anladı; çok utandı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Mutsuz-Koylu-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir köylü varmış. Bu köylünün gözü hep yükseklerdeymiş. Karısını ve çocuklarının hep kusurlarını görür, onları hiç beğenmezmiş. Bu yüzden sürekli mutsuzmuş. Adam, karısına ve çocuklara daha fazla dayanamayarak bir bahaneyle evini terk etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolu bir köye rastlamış. Bir çocuk, elma ağacının altında oyun oynuyormuş. Çocuğun anne babası da sağa sola koşturup, durmadan ağlaşıyormuş. Köylü merak etmiş: \"Ne oldu, niye ağlıyorsunuz?\" diye sormuş. \"Şu ağacın üzerindeki baltayı görmüyor musun? Balta, çocuğumuzun kafasına düşüp onu öldürecek.\" demişler, telaşla. Bu durum, köylünün baya tuhafına gitmiş. \"Çocuğunuzu kurtarırsam bana ne verirsiniz?\" demiş. Köylü, elma ağacının tepesine çıkmış, baltayı alıp yere indirmiş. Çocuğu kucaklayıp, anne babasına teslim etmiş. Evlatlarının kurtulduğunu gören anne babanın sevincine diyecek yokmuş. Köylüye yüklü miktarda altın verip yolcu etmişler. \"Memlekette ne aptal insanlar var!\" diye düşünmüş köylü. Sonra bir başka şehre doğru yoluna devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir arpa boyu yol gitmiş. Güneşin, gölgeleri iki katma çıkardığı bir zamanda, bir şehre varmış. Bir evin önünde büyük bir kalabalık varmış. Kadınlar ağlaşıyor, erkekler bağırışıp sağa sola koşturuyormuş. Kalabalığa yaklaşıp ne olduğunu sormuş. Bana yüz altın verirseniz bu meseleyi hemen hallederim.\" demiş. Damat: \"İstediğin yüz altın olsun, yeter ki hallet!\" demiş. Köylü, gelinin yanına gitmiş. Elinden tutmuş ve kapıya doğru getirmiş. Gelinin kafasını yavaşça eğerek, odadan içeriye sokmuş. Ortalığı bir sevinç seli kaplamış. Adama istediği yüz altını hemen vermişler. Köylü \"Ben ömrümde böyle aptal ve mutsuz insanlar görmedim. Kendi karım ve çocuklarımın kıymetini bilememişim.\" deyip, hemen evinin yolunu tutmuş. O günden sonra ailesiyle mutlu bir biçimde yaşamışlar. İnsanlar, bütün arzularına ulaştıkları zaman mutlu olamazlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Nar-Tanesi-Duzme-Keloglan-Masali.html", "text": "Vaktiyle büyük bir padişah vardı. Bunun Gülsün Sultan adlı bir kızı vardı. Bu kızı başka bir padişahın oğluna istediler. Babası kızını verdi. Şehzade memleketine götürmek için, Gülsün Sultan'ı altun arabasına bindirerek alayla yola çıkardı. Bir gün yolda giderken şehzade yerde bir nar tanesi gördü. Derhal, atından aşağıya inerek nar tanesini yerden aldı, ağzına attı. Gülsün Sultan, şehzadenin bu hareketini dikkatle seyretmişti. Yerden bir nar tanesini alıp da ağzına atan bir insanın bir şehzade olsa bile - kibar ve nazik bir adam olamayacağına hükmetti. Kendisinin böyle kaba ruhlu bir gençle beraber yaşayamayacağını anladı. Heman arabacısına, arabayı geri çevirmesini emretti. Yaverleri vasıtasıyla da, kendine ait bütün arabaları geri çevirtti. Şehzade, yalnız kendi adamlarıyla elleri bomboş olarak memleketine döndü; fakat, uğradığı bu hakaret ona çok acı geldi. Bundan başka, gerçekten gönül verdiği güzel nişanlısından mahrum olmakta, kalbini ateşli bir testere gibi kemiriyordu. Şehzade, hem kendisine hakaret eden o mamur sultandan öç almak ihtirasıyla, hem de gönlünü beraber alıp götüren o güzel vücuda kavuşmak iştiyakiyle yanıp tutuşuyordu. Nihayet günlerden bir gün, şehzade kararını verdi. Masallarda olduğu gibi, başına bir işkembe geçirerek, kendisini bir Keloğlan kılığına soktu. Bu şekilde, sevgilisinin memleketine gitti. Şehzade, Gülsün Sultan'ın, öteden beri eli yordamlı bir bahçıvan aramakta olduğunu biliyordu. Keloğlan kılığında olarak saraya gitti. Kapıcıbaşıyla bahçıvanlıkta çok hünerli olduğunu, sarayda bir bahçıvana ihtiyaç varsa, kendisinin bu işi pek a'la yapabileceğini haber verdi. Sarayın kapıcıbaşısı, Gülsün Sultan tarafından iyi bir bahçıvan aramaya memur edilmişti. Derhal, Keloğlan'ı Gülsün Sultan'ın huzuruna götürdü. Gülsün Sultan, güllerin her rengini, her çeşidini severdi. Keloğlan'a, Gül yetiştirmesini bilir misin? diye sordu. Keloğlan, Bilmeseydim, hiç böyle bir sarayın bahçıvanlığını isteyebilir miydim? dedi. Keloğlan Ah, sultanım, Allah sizi bir şefkat meleği diye yaratmış... Siz benim için Allah'a yalvarıveriniz; mutlaka o da gönlünü verir. Gülsün Sultan, ellerini göğe kaldırarak, Keloğlan için dua etti. Duadan sonra Keloğlan'ı daha sevimli, daha nazik görmeye başladı. Yahut gerçek, tam bir vefa göstersin... Bu gün Gülsün Sultan, Keloğlan'ı daha yakışıklı görmeye başladı. Ey gülleri seven, sen de bir gülsün, Sorma kimdir yarim o da sultandır, Bugün Gülsün Sultan, başka birisini değil, kendisini sevdiğini anladı. Kendi gönlünü yoklayınca, orada da Keloğlan'a karşı bir aşk ateşi alevlenmekte olduğunu gördü. Hemen kararını verdi, Keloğlan'ın yanına gitti: Ben de seni seviyorum; fakat babam beni sana vermez. Bu memleketten gizlice kaçalım. Başka bir diyara hür, serbest birbirimizin oluruz! dedi. Keloğlan, evvelce her ne lazımsa hazırlamıştı. Hemen o gece, saraydan kaçarak yola düştüler. Gündüzleri ormanlarda gizleniyorlar, gece yürüyorlardı. Nihayet, memleketin hududunu aştılar. Artık ele geçmek, yakalanmak korkusu kalmadı. Şimdi, gündüzleri de yürüyorlardı. Bir gün yolda giderken, Keloğlan yerde ağaçtan yapılmış eski, kırık bir tarak gördü. Gülsün Hanım'a, Bunu al, bohçana koy! dedi. sonra, yerde tenekeden kirli bir taş gördü. Gülsün Hanım'a Bunu da al! dedi. Gülsün Hanım'ın yine Niçin alayım? sualine cevaben, Hamamda başına su dökmek için bir tas lazım. Bakalım, gideceğimiz yerde bunu bulabilecek misin? dedi. . Gülsün Hanım, bu kirli tası da tiksinerek aldı. Bohçasının bir tarafına sıkıştırdı. Bu suretle, her ikisi de yaya olarak, yürüye yürüye, Keloğlan'ın baba yurduna geldiler. Keloğlan, Gülsün Hanım'ı sarayın yanında bir kulübeye yerleştirdi. Kendisi, şehzade elbisesi giyerek, saraya gitti. Seyahatte eski aşkından kurtulduğunu, şimdi büyük vezirin kızıyla evlenmek istediğini, hemen düğün hazırlıklarına başlanmasını bildirdi. Sarayda düğün hazırlıklarına başlandı. Şehzade günde bir defa, Keloğlan kıyafetinde sultanın kulübesine geliyordu. Keloğlan, bir gün Gülsün'e dedi ki, Bu memleketin şehzadesi evleniyor. Sen de dikişçi kadınlar arasında saraya git. Hem elinin emeğine karşı bir ücret alırsın, hem de bir parça ipekli kumaş aşırırsan, doğuracağın çocuğa güzel bir elbise yaparsın! Gülsün, bir dikişçi kadın sıfatıyla saraya girdi. Gelinin çok çirkin bir kız olduğunu gördü. Bir zaman, bir saraya gelin olarak geleceğini hatırladı. Bir nar tanesinin ne suretle talihini değiştirdiğini düşündü; fakat o, şimdiki halinden çok memnundu; çünkü, kocasını candan, gönülden seviyordu. Bu anda kocasının söylediği sözler hatırına geldi. Her ne kadar, seciyyesinin, ahlakının zıttı ise de, nefsini zorlayarak o sözlere itaat etti. Bir parça ipekli kumaşı çarşafının altında sakladı. Şehzade, bir gün evvel baş kalfaya yarın, işçi kadınların da, kumaş çalınmış diyerek yoklama yapılmasını emretmişti. Yoklama yapıldı, aranılan kumaş parçası Gülsün Kadın'ın çarşafı altında bulundu. Kadıncağız bin türlü hakaret görerek, zorla, canını kulübesine atabildi. Cariyeler unutmamak için bu sözleri yazdılar. Şehzadeye götürdüler. Şehzade, Alacağım kız işte budur! dedi. Derhal, cariyeler Gülsün Hanım'ı, gelin sultana hazırlanan kulübeye götürdüler. Kadıncağız, kırık tarağıyla tasından, yırtık peştemalından bir türlü vazgeçmek istemiyordu. Cariyeler bunları elinden alarak bir tarafa attılar; beline sultanlara mahsus bir peştamal sardılar. Saçlarını fil dişinden elmas taraklarla taradılar. Başına altun taslarla su döktüler. Güzelce yıkadıktan sonra ipekli havlulara sararak hamamdan çıkardılar. Gelin sultan için yapılan elbiseleri ona giydirdiler. O, istemiyor, Ben Keloğlan'ın karısıyım. Beni, yanlış olarak başkasına benzettiniz! deyip duruyordu. Cariyeler büyük bir nezaket ve hürmetle onu, altun arabaya bindirdiler; saraya götürdüler. Doğru şehzadenin odasına çıkardılar. O ağlıyor, İstemem, istemem, Keloğlan'dan başka kimseyi istemem! diyordu. Bu anda şehzade geldi. Gülsün Kadın, ona da, Ben evli bir kadınım. Keloğlan'ın karısıyım. Onu seviyorum. Kim olursa olsun başkasını istemem! dedi. Şehzade dedi ki, Mademki sen Keloğlan'dan başkasını istemiyorsun, işte ben de bir Keloğlan olacağım!. Derhal, duvardaki bir dağarcıktan eski bir işkembe çıkardı. Başına taktı. Keloğlan'ın yırtık hırkasını da çıkararak sırtına geçirdi. Bu kıyafetle Gülsün Hanım'ın önünde durdu. Kadıncağız, sevgilisi olan Keloğlan'ı karşısında görünce, şimdiye kadar bir Keloğlan zannettiği kocasının, nar tanesini yiyen şehzade olduğunu anladı. Şehzade, Nasıl! dedi, şimdi artık beni isteyecek misin?."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Nese-Doktoru-Masali.html", "text": "Şehrin birinde akıllı, çalışkan bir Bey varmış. Bu Bey ileri görüşlü, yenilikler yapmayı seven biriymiş. Her sabah kalktığında bugün, dünden farklı, iyi bir şey yapabilir miyim diye düşünürmüş. Yardımcılarına danışırmış, bazen de sokağa çıkar halka sorarmış. Beğendiği bir fikir olduğunda hemen uygulamaya koyarmış. Sonra bir süre kimseden uygulanabilir yeni fikirler gelmemiş. Bey'in canı çok sıkılmış bu duruma. Bey, zayıf fikirlere de ödül koymuş ki yeter ki halk kafasını çalıştırıp düşünsün. Düşüncelerini söyleme cesareti göstersin. Benim fikrimi ne yapacaklar? şeklinde düşünüp tembellik etmesinler diye öyle yapmış. İlan daha yapılır yapılmaz halk doluşmuş saraya... Ne fikirler gelmiş, ne fikirler... Bey yardımcılarıyla birlikte hepsini tek tek dinlemiş. Kimini dinlerken gülmemek için kendilerini zor tutmuşlar. Kimini ise şaşkınlıktan ağızları açık bir şekilde dinlemişler. İşe yarar bazı fikirler de gelmiş bu arada. Güler yüzlü bir gencin söyledikleri Bey'e ilginç gelmiş. -Bey Bey , ben her hastanede birkaç tane neşe doktoru olması gerektiğini düşünüyorum. -Neşe doktoru mu? diye hayretle sormuş. -Evet, demiş. Özellikle hasta çocuklar için. Geçen kış kardeşim hastalanmıştı. Bir süre hastane de onun yanında ben kaldım. Orada hasta çocukların bazılarının mutsuz olduklarını gördüm. Bazıları da hastanede çok sıkılıyorlardı. Ben onlara masallar anlattım, oyunlar oynattım. Onlara sürpriz şakalar hazırladım, çok eğlendiler. Benim adımı neşe doktoru koydular. Çok güzel zaman geçirdik. Bu fikir Bey'in kafasına yatmış. Genci on altınla ödüllendirmiş ve onu neşe doktoru olarak işe almış. Çocukları seven, masallar ve oyunlar bilen başka kişileri de neşe doktoru olarak görevlendirmiş. Her hastaneye birkaç tane neşe doktoru göndermiş. Neşe doktorları, hasta çocuklar tarafından çok sevilmiş. Bey'e teşekkür üstüne teşekkür gelmiş. Çocuklar mutlu olunca daha çabuk iyileşmişler. Bey bir gün palyaço gibi giyinmiş, başına bir şapka takmış. Sırtına da üstü rengarenk iplerle süslü, kocaman, içi dolu bir çuval almış. Çuvalın içinde oyuncaktan tutun da defter ve kaleme kadar her şey varmış. Bey bir hastaneye gitmiş, doktorlara durumu anlatmış. Çocukların olduğu kata çıkmış. Onu o kıyafetler içinde kimse tanımamış. Sırtında çuvalla odaya girince bütün çocuklar şaşırmışlar. -Hadi o zaman önce bize bir şaka yap, demiş. -İyi şakaydı. Şehrin valisi de duysa gülerdi, demiş. -Yarın yine gel . neşe doktoru, demişler. Bey düşünmüş taşınmış onlara iyi bir teklif sunmuş. -Ben tekrar gelemem ama içinizden birini yarınki neşe doktoru olarak seçeyim. O da yarına kadar hazırlansın. Yeni masallar, fıkralar öğrensin. Güldürücü tatlı şakalar hazırlasın. -Yarın ki neşe doktoru sensin, demiş. -Tamam yaparım, demiş. Ben masal da biliyorum, değişik oyunlar da biliyorum. Onları oynatırım. -Sonra kura çekin ve her akşam biriniz neşe doktoru olun, demiş. -Yaparsın, demiş. Ben her çocuğun içinde bir neşe doktoru olduğuna inanıyorum. Onu mutlaka ortaya çıkarmalısınız. Hayata gülümseyerek bakarsanız, çabuk iyileşirsiniz. Siz içinizdeki neşe doktorunu ortaya çıkarın ki sizi tedavi eden doktorların da işi kolaylaşsın. Onlar hastalıklarınızı tedavi ederken neşe doktorunuz da üzüntülerinizi tedavi etsin. O günden sonra her akşam bir çocuk neşe doktoru olmuş. Hem kendi eğlenmiş, hem . de diğer çocukları eğlendirmiş. Zaten en büyük mutluluk da başkalarıyla paylaşılan mutlulukmuş. Gökten üç elma düşmüş. Üç kişinin kafası yarılmış. O günden sonra gökte elma gören çocuklar kaçışmışlar. Şaka şaka..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Nilufer-Perisi-Masali.html", "text": "Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu. Nilüfer perisi, minicik , güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti. Nilüfer perisi çok mutluydu. Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü. Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti.Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı. Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu. En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi. Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu. Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin? dedi. Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu. Anne bak bak o kim? diye sordu. Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes birşeyler saklıyordu. Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dahildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı. Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. Evet, nilüfer perisine hala bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce tamam dediler. bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine. Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu. Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı. Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. Hadi yemek yiyelim dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği hadi bakalım dedi. Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz. Baykuş arka çıktı hemen , Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar. Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı. Şölen başlamıştı ama misafirler hala büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre hala çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı. Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü. Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı. Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı. Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı. Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı. Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu. Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi. Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ninenin-Evlatligi-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir köyde ihtiyar bir nine yaşarmış. Bu ninenin, kimi kimsesi yokmuş. Keçilerinin sütünü sağar, yağını satar böylece geçinip gidermiş. Bir gün keçilerinin sütünü sağmış. Güzel bir yağ yapmış. İki tenekeye doldurup, pazara doğru ağır adımlarla yola çıkmış. Yolda, önüne kurnaz bir tilki rasgelmiş. Tilki: : Nineciğim. Madem kimin kimsen yok, beni evlatlığa kabul et! diye yalvarmış. Ninenin zaten yalnızlıktan canı sıkılıyormuş. Tilkiyi evlatlığa kabul edeyim de, bari yalnızlığımı unuttursun diye düşünmüş. Peki kabul ettim. demiş. Pazara beraber gidelim. Sizin yükünüz ağır, verin yağ tenekelerini ben taşıyayım. demiş. Yavrum, niye arkamdan yürüyorsun, gel önümden yürü. demiş. Tilki: Nineciğim. Önünden yürümem, saygısızlık olur. Sana hürmetimden dolayı arkandan yürüyorum. deyip nineyi kandırmış. Giderken de, nineye fark ettirmeden yağları yiyip bitirmiş. Tenekelerin içine de toprak doldurmuş. Pazar yerine gelince, nine tenekeleri alıp bir yağcı dükkanına girmiş. Tilki de oradan hemen sıvışmış. Ne var ki, herkesi her zaman aldatamazsınız."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ninni-Masali.html", "text": "Bekleyişim üç saati buldu. Saat gecenin on biri. Biliyorum, öyle kolay teslim olmaz, son soluğuna dek direnir. Asıl ilgisizlikten rahatsızım. Olur şey değil. Yüzümüze bakan yok! Yerimde duramıyor kalkıyor, oturuyor, gidip geliyorum aralıkta. Belki herkese böyle davranılıyordur bu kapıda. Bilmiyorum, ilk kez geliyor başıma. Karşımda, kıpır kıpır bebeğini beden ısısıyla sarmalamış genç bir anne oturuyor. Kaygılı hali bebeğini de etkilemiş sanki. Bu küçük cam bölmede bebek, anne ve ben, aramızda dingin kimse yok gibi. Genç anneyi izledikçe, anamın o yaşlardaki yüzü canlanıyor gözümde. Esmer, sürmelenmiş gibi gölgeli gözler, somurtmayan ama gülmeyi unutmuş duru bir yüz. Oradan oraya koşan, bir an bile dizini kırıp oturamayan, telaşlı anam... Ben mi? Huysuz, otta suda durmayan, sürekli isteyen, ağlayan sümüklü bir oğlancık. Onu çok az görebiliyorum, yığınla işi var çünkü. En güzel anın memesine yapıştığım an olduğunu biliyor, onu istiyorum. Onun için ağlıyorum. Köy yerinde hep öyledir ya kaynanası büyütmüş benden öncekileri, ablamı ve ağabeyimi. Ne denli zorlasam da ebemin çizgilerini seçemiyorum. Altmış beşinde mi neymiş. Bense yeni bitirmişim bir yaşımı. Anam, son zamanlarında kaynanasını bir ölüm korkusunun sardığını, beşiğimi sallarken, 'Ölürsem, kara gözlerine sinekler dolar, kerahet anan bakamaz, tavuklar elinden ekmeğini kapar a yavrum' diye sızlanıp gözyaşı döktüğünü söylerdi. Ebemin adı her geçtiğinde, On yıl birlikte oturduk kaynanamla. Tüy kadar incitmişliğim yoktur, öte git gözüne tütün gider demedim. Ana kızdan ileriydik. Dağlar kadar memnundu benden derdi. O eski hikayeleri kös dinleyen gelinlerine, anaya ataya benim gibi saygılı davranmalısınız demek isterdi. Ağrılarının, yangılarının arttığı zamanlarda, yaşının doksana dayandığını çok sık yineler olmuştu. Büyük Allah'ından; kendisine de kaynanasının ölümü gibi ölüm vermek için ne beklediğini, yoksa bilmeden günah mı işlediğini sorar; sitem eder, yalvarır, bir tür sıkıştırmaya kalkışırdı onu. Sabah hastalanıp akşamüstü ruhunu teslim etmesini, yatağa düşmemesini kaynanasının yüceliğine, Allah katındaki yerinin sağlamlığına bağlardı. Bebeğin birden patlayan sesi yeniden yoğun bakımın önüne çağırıyor. Dönüyorum ister istemez. İyice sıkılmış olmalı, susmuyor yavrucuk. Genç anne, ninni benzeri mırıltılarla hem bebeğini hem kaygılarını oyalamaya çalışıyor. İçerde onun da bir yakını var belli. İçimdeki çalkantıdan başımı çıkarıp, Neyiniz, kiminiz var içerde bile diyemedim ona. Herkes kendi ateşinde yanıyor. Bebekken, anamın kucağında uzun boylu kalamadığımı, emzirme işi biter bitmez bir köşeye atıldığımı düşünüyorum nedense. İyice yükseltiyor sesini bebek. Ağlamaklı anne, sırtını dönüp emzirmeyi deniyor. Almıyor sanırım. Yeniden ninniye dönüyor. Bebek konuşabilse, 'o zaman sen niye ağlıyorsun?' diye taşı gediğine kor diye düşünüyorum. kadın. Tepeden tırnağa değişivermişti. Uçar gibi daldı içeri. Benim hastamla ilgili bildikleri bir şey yokmuş doktorların. Onların hastası değilmiş anam. Sabırlı olmalı beklemeliymişim. İletilecek bir şey olursa, duraksamaz, hemen bildirirlermiş. Zor kurtuldular benden. Yoğun bakım kör, sağır. Zaman geçmek bilmiyor. Giderek daha çok korkarak baktığım kapıdan arada bir girip çıkan olsa da yüzüme bakan yok. Gözümü açtığımda üzgün bakan iki beyaz gömlekli vardı karşımda. İlk ve ortaöğrenimini orada, yükseköğrenimini Ankara Tekniker Yüksekokulu'nda tamamladı. Çeşitli sanayi kuruluşlarında yirmi yıl makine bakım teknikeri olarak çalıştı. Ateşle Dans adlı öykü dosyasıyla 2002'de, SES 5. Kültür Sanat Yarışması'nda özendirme ödülü, Altmış Beş Metrede adlı öyküsüyle 2003'te, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması'nda birincilik ödülü, Grevden Dönenin! adlı anı kitabıyla 2009'da Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Yarışması'nda birincilik ödülünü aldı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Nusret-Mayin-Gemisi-Ve-18-Mart-Zaferi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Çanakkale savaşları denince akla ilk gelen ve bu savaşların simgesi olan kahraman Nusret Mayın gemisidir. 18 Mart Deniz Savaşı'nda Müttefik Donanmasını dağıtan, Müttefik Komutanlarını şaşkınlığa uğratan, Türk askerine moral, Türk Milleti'ne sevinç kaynağı olan 26 mayınla bir yazgının değişmesine sebep olan bir kahramanlık hikayesidir Nusret Mayın Gemisi. Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı o kadar büyümüştür ki destansı özellikler katılarak menkıbe kitaplarında başköşeyi almıştır. Çoğu kaynakta \"17 Mart'ı, 18 Mart'a bağlayan gece\" diye başlar Nusret'in serüveni. Bu verilen tarih doğru olmamakla birlikte, olayın dramatik yanını artırması açısından kullanılmıştır. Nusret'in kahramanlık hikayesi çok önceden başlar; Nusret Mayın Gemisi Boğaz sularına 3 Eylül 1914'te geldi. Almanya'da özel olarak inşa edilmiş bu tekne, dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Müttefik donanmasının boğazlardaki tabyaları bombalamaya başlamaları (Şubat 1915) ile birlikte Mart ayına kadar geçen süre içinde, dünyanın en büyük donanması boğaz önünde toplanıyor, keşif uçuşlarıyla mayın alanları belirleniyor, mayın araştırma ve keşif gemileri boğazın içlerine kadar girip mayınları temizliyorlardı. Nusret'in mayınlarını döktüğü Karanlık Liman önündeki mayın hatları ise tamamen temizlenmişti. Uzun süreli bu temizlik çalışmalarının ardından Müttefik donanmasının boğazı geçme girişiminde bulunacağı kesinde. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii komutanlığı daha önceden düşündüğü gibi, bir Alman subayının da teklifiyle elde kalan son 26 Mayını Karanlık Liman'a dökme kararı aldı. Böylece Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa'nın da görevlendirilmesiyle, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın gemisi 7/8 Mart gece yarısından az sonra göreve çıkıyordu. Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi Bey'de Nusret Mayın Gemisi'ndeydi. 7/8 Mart gece yarısından az sonra sisli bir havada Çanakkale'den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmüş, kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmışlardır. Daha önceden dökülmüş olan mayınların arasından, Nazmi Bey'in kılavuzluğunda geçerek karanlık Liman'a doğru ilerlemeyi sürdürürler. Kıyıya paralel olarak 100'er metre aralıklarla ve suyun 4,5 metre altında 26 mayın da sessizlik içinde dökülür. Görev tamamlandığında yine aynı sessizlik ve dikkatle geriye dönen Nusret Mayın Gemisi, bir savaşın kaderini değiştirecek 26 Mayınlık imzasını bırakmıştır geride. Ertesi günlerde, Müttefikler tarafından yeni keşif uçuşları ve mayın taramaları yapılmıştır. Her nasılsa bu 26 sürpriz mayın kendilerini saklamayı başarmıştır. Hatta Karanlık Koy'da mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz Pilot, bu sürpriz mayınların başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir. 18 Mart günü yaşananlar Türk tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930'da \"\"Revue de Paris\" dergisinde bu olayı şöyle yorumluyordu. Görüldüğü gibi Nusret Mayın Gemisi ve 18 Mart Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destana dönüşmüştür. Nusret Mayın Gemisi 2000 yılı itibariyle hala Mersin'de bulunmakta, batmaması için vakıflar ve gönüllüler yardımı ile içindeki su boşaltılmaktadır. Belki Yavuz ve Midilli gibi jilet olmayacaktır, ama bu kaderi paylaşmamak için yardıma ihtiyacı vardır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Obur-Kaplumbaga-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Allah'ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş.Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış. Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış. Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek arkadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış. Meyşa her gün sabah uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvanlarla tanışır, arkadaş olurmuş. Tişni'ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış. Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış. Bir gün Meyşa, Tişni'yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Birkaç adım gidince Tişni \"Yoruldum!\" diye şikayet etmiş. - Hayır, Tişni onları yememeliyiz. Ne olduğunu bilmiyoruz, zararlı olabilirler, demiş. - Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni, - Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş. Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısiyla uyanmış. Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gelmiş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanına gitmiş. Tişni'nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış. Tişni'ye bunu içirmiş. Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüşler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyormuş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa olmuş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Obur-Prens-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Obur Prens adlı, günün her vakti yemek yiyen bir prens varmış. Sarayın aşçıları sadece Obur Prens için yemek hazırlar olmuşlar. Kral, oğlunun haline üzülüyormuş. Ama ne yapsa fayda etmemiş. Obur Prens de bu durumdan rahatsızmış aslında. Ama dayanamayıp yiyormuş. Sonunda kral ve yardımcıları akıllarına gelen en iyi fikri uygulamaya karar vermişler. Kral, oğluna krallığın dışında bir kule yaptırmış ve başına da bir nöbetçi dikmiş. Nöbetçi, Obur Prens'e çok az yemek veriyor ve onun dışındaki isteklerini geri çeviriyormuş. - Bu iksirin üç damlasını içeceksin ve geri kalanını bir ömür saklayacaksın. İksirin geri kalan kısmını hiçbir şekilde kullanmayacaksın. Ancak bu şartımı kabul edersen iksir tesirini gösterir. Prens, peri kızına söz vermiş. Sabah kalktığında da bir bakmış ki masanın üzerinde bir iksir şişesi var. Hemen rüyasını hatırlamış ve peri kızının dediğini yapmış. İksirden üç damla içmiş. sarayda büyük sevinçle karşılanmış. Ülkenin en güzel kızı ile evlenmiş. Yıllar yıllar geçmiş, kral çok hastalanmış. Kimse kralın derdine çare bulamıyormuş. Prensin de bu hale dayanacak gücü kalmamış. Bir fikir gelmiş aklına. Yıllardır sakladığı iksir belki de babasının hastalığına iyi gelir diye düşünmüş. Ama peri kızının da söyledikleri aklına geldikçe biçare kalmış. - Ama peri kızı benim kullanmamamı söylemişti. O zaman babam kullansa bir şey olmaz, diye söylenmiş kendi kendine. İksiri ihtiyar babasına içirmiş. Bunun üzerine babası oracıkta ölmüş. Prens, üzüntüsünden, vicdan azabından günlerce uyuyamamış. Sonunda yorgun düştüğü bir vakit dayanamayıp uykuya dalmış. Rüyasında yine o güzel peri kızını görmüş. - O iksiri bir daha kullanmamanı söylemiştim sana.\" demiş peri kızı. - Çünkü o iksir bir zehirdi. Sen bana güvenip içtiğin için o üç damlayı büyülü iksire çevirdim. Bu yüzden seni zehirlemedi. Rüyasından sayıklayarak uyanan prens, yaptığının ne kadar yanlış olduğunu; sabretmenin ve bir sözü yerine getirmenin ne kadar önemli olduğunu görüp bir daha aynı hataya düşmemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Oduncu-Ile-Ihtiyar-Adam--Masali.html", "text": "Oduncunun biri ırmak boyunda odun keserken baltasını düşürmüş. Ne yapsın? Oturmuş, başlamış ağlamaya. O sırada oradan geçen ihtiyar bir adam oduncunun haline acımış. Irmağa dalmış, bir altın balta çıkarmış. Bu mu senin baltan?\" diye sormuş. Oduncu Bu değil\" demiş. İhtiyar adam yine dalmış, bir gümüş balta çıkarmış. Oduncu Bu da değil\" deyince ihtiyar adam sudan asıl baltayı çıkarmış. İhtiyar adam oduncuya doğru söylediği için mükafat olarak altın balta ile gümüş baltayı da vermiş. Oduncu evine dönünce başından geçenleri komşusuna anlatmış. Komşusu onu kıskanmış. Ertesi gün ırmak boyuna gitmiş. Baltasını suya atmış. Sonra başlamış ağlamaya. İhtiyar adam hemen gelmiş. Nedir senin derdin?\" diye sormuş. Durumu öğrenince ırmağa dalıp bir altın balta çıkarmış. Bu mu senin baltan?\" diye sormuş. Oduncu çok sevinmiş. Evet, bu!\" demiş. Ama ihtiyar adam onun yalancılığına çok kızmış. Altın baltayı vermediği gibi, asıl baltasını da sudan çıkarmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ogrenci-Ve-Kralin-Kizi-Masali.html", "text": "Eski zamanlardan birinde yoksul bir öğrenci dünyayı tanımak için yolculuğa çıkmış. Hiç parası yokmuş. Ama genç yaşlarda parasız olmak hiç sorun olur mu ? Genç öğrenci dünyayı tanımak, kentleri görmek, başka ülkelerin gelenekleriyle, görenekleriyle tanışmak istemiş. Cebinde hiç parası olmasa da önemli değilmiş. Geceleri ağaç altlarında uyurum, acıktığımda iyiliksever köylüler yemek verir, olmazsa yol kenarlarındaki meyve ağaçlarından karnımı doyururum diye düşünüyormuş. Yollardan, tarla kenarlarında önüne çıkan buğdayları, bezelye tanelerini de topluyormuş. Günler aylar geçmiş. Kendi memleketinden çok uzaklarda dolaşırken bir gün güzel bir ülkeye gelmiş. Köylüler gencin nereden gelip nereye gittiğini merak etmişler. Dünyayı dolaştığını anlatmış. Köy sakinleri heyecanla dinlemişler öğrencinin anlattıklarını. Yemek vermişler. Genç, köylülerden akşam yatmak için de bir samanlık göstermelerini rica etmiş. Köylüler ise bu bilgili oğlanı samanlıkta yatırmak istememişler. Kralın sarayına götürmüşler. Orada nasıl olsa bir yatak bulunur diye düşünmüşler. Kral ve kraliçe genç misafire pek sevinmişler. Onlar da sohbet edebilecekleri bilgili ve kültürlü insan ararlarmış. Kral bir ziyafet sofrası hazırlatmış uşaklarına. Bir tek kuş sütunun eksik olduğu masada da oğlanı genç kızının yanına oturtmuş. Öğrenci, güzel prensesin yüzüne bile bakamıyormuş utancından, ama içinden de Bu prenses benim eşim olmalı. Kader benim karşıma çıkardı diye geçiriyormuş. genç birbirlerine de çok yakışıyorlarmış: Kralım demiş kraliçe. Bu genç herhalde bizim kızımızı görmeye gelen bir prens. Onunla evlenmeyi düşünüyor olabilir demiş. Öyle şey olur mu? demiş kral, Bu yoksul bir genç. Sıradan bir öğrenci. Gece, genç için sıradan bir yatak hazırlamışlar. Herkes odasına çekildiğinde, öğrenci yatmak için hazırlanırken tarlalardan topladığı şeyler ceplerinden odaya saçılmış. Genç bütün gece boyunca yerlerden onları toplamakla uğraşmış. Sabaha karşı da ancak bitirebilmiş. Kralın adamları gece genci gözlemişler. Bütün gece yatmadığını, eğilip kalktığını, uyuyamadığını krala anlatmışlar. Kraliçe: Gördün mü! demiş krala. Ben söylememiş miydim. Bu bir prens. Yoksul yatakta yatamadı. O gece gence krallara layık bir yatak yapmışlar. Günlerdir yatak yüzü görmeyen genç ise deliksiz bir şekilde uyumuş. Sabah olduğunda kral ve kraliçe gencin prens olduğundan artık eminmiş. Öğleye doğru kızımızı sana verebiliriz genç prens demişler. Genç öğrenci prens olmadığım, değil parası pulu, hazinesi ve sarayları, yatacak yere bile muhtaç olduğunu söylemiş. Ama kimseyi inandıramamış. Ülkede kırk gün düğün dernek kurulmuş. Kral, genç öğrenciye ülkesinin yarısını vermiş. Öğrenciyle prensesin çocukları olmuş. Öğrencinin aslında prens olmadığına uzun bir süre sonra inanmışlar. Ama geçen süre içinde kral ve kraliçe öğrenciyi o kadar çok sevmişler ki, artık dünyanın en zengin prensi bile gelse onunla değişmezlermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ogretmen-Masali.html", "text": "Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: \"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu...\" diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: \"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor..\" diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: \"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer birşeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek. diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: \"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.\" demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelerele paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un hala hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Tahmin edin ne oldu? Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına \"Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de...\" diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: \"Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Okumayi-Seven-Karinca-Masali.html", "text": "\"Karıncalar kitap okumaz ki, kış için ihtiyaçları olan yemeği toplar, kitap okuman çok gereksiz!\" diyerek küçük karınca ile alay ediyorlarmış. Küçük karınca ise kitap okumaya devam ediyormuş. Ancak kitap okumaktan hiç yiyecek toplamamıyormuş. Aile bu durumdan çok rahatsız olmuş ve ona çalışmadığı için kızmışlar. Bu durum küçük karıncayı çok üzmüş. Zaman geçtikçe kış yaklaşmaya başlamış. Diğer karıncalar ormana pikniğe gelen insanların kırıntılarını toplayıp depolamışlar. Ancak depoda yeterli kadar yiyecek yokmuş. Bu da karıncaları endişelendiriyormuş. çok yaklaştı ancak bizlere yetecek kadar yiyecek toplayamadık. Herkesin daha fazla çalışıp yiyecek toplaması gerekiyor. Yoksa kışın aç kalacağız.\" demiş. \"Heyy, bizim ihtiyacımız olan şey bir restorant! İnsanların karnını doyurmak için bu yerlere gittiğini okudum. Eğer bizde oraya gidersek bolca yiyecek toplayabiliz.\" demiş. Diğer karıncalar bunun mantıklı olabileceğini düşünmüş ve yola çıkmışlar. Ormandan çıkıp insanların yaşadığı bir kasaba bulmuşlar. Küçük bir restornt görmüşler ve hemen yiyecek bulmak için o tarafa gitmişler. Gerçekten de küçük karıncanın kitaplarda okuduğu gibi burada bolca yiyecek varmış. Hepsi yiyecekleri toplamış ve yuvaya geri dönmüşler. Artık depolarında bolca yiyecek varmış. Kraliçe, küçük karıncayı tebrik etmiş. Anne ve babasıda onunla gurur duyuyormuş. Küçük karınca ise kitap okumanın ne kadar faydalı olduğunu bir kez daha anlamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Okuz-Ile-Kurbaga-Masali.html", "text": "Bir zamanlar sevimli kurbağalar hep birlikte neşe içinde yaşıyorlarmış mavi gölde. Fakat içlerinden biri kendini çok beğenirmiş. Herkesten üstün olduğunu göstermek için hiç bir fırsatı kaçırmazmış. O, herkesten daha yükseğe sıçramaya çalışır, sıra dalmaya gelince de hemen ön sırada yerini alırmış. Her zaman birinci ve her zaman en iyi olmak istermiş. Oralarda yaşayan bir öküz bir gün göle su içmeye gelmiş. Bütün kurbağalar korkup saklanmış. Ama kendini beğenmiş kurbağa kaçmamış. Öküzü seyretmeye başlamış. Diğer kurbağalar da sudan çıkmış. Çok büyük, ne kadar muhteşem görünüyor, demişler. \"Evet, bizden daha büyük olduğu doğru ama o kadar da değil. Eğer ben de istersem rahatlıkla onun kadar olabilirim! Bakın şişmeye başladım bile\" diyerek göğsünü şişirmiş. - \"Sen çok küçüksün çok\" demişler. Arkadaşları kıkır kıkır gülerek: Vırak, vırak, şişmeyi bırak sen çok küçüksün, asla öküz kadar büyük olamazsın, demişler. Onlara aldırış etmeyen kibirli kurbağa şişmeye devam etmiş. İçine bol bol hava çekmiş. Derken BOOM!.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ordek-Okulu-Masali.html", "text": "Yeşil başlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, filamingolara sevinçle seslenmiş: \"Bab oldum! Baba!\". Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve filamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler. Gölün çevresindeki ağaçlarda ötüşüp duran serçeler ardı ardına \"Ne oldu? Ne oldu?\" diye seslenmişler. Yeşil başlı ördek keyifle \"Baba oldum\" demiş. Serçeler de kanat çırpıp, sevinçle ötüşerek ördeği kutlamışlar. Serçelerden birinin \"Bu mutlu haberi herkese duyuralım\" demesi üzerine, gölde avlanmakta olan bir balıkçıl işini bırakıp uzun bacaklarını suyun yüzeyine değin kaldırarak ağır ağır gölün diğer kıyısına değin yürümüş. Orada, turnalara seslenerek, ördeğin baba olduğunu söylemiş. Turnalar ördeğin sevincini yaymak için kanat çırpıp uçmuşlar... Bunu gören serçelerden bir çoğu haberi yaymak için ağaçtan ağaca uçmaya başlamışlar. Sevinç çığlıkları ve kuş sesleri çevreyi kaplamış. Bir ağaç kovuğundan fırlayan sincap ağaçtan ağaca koşturmuş. her kovuğa başını sokup, yeni doğan ördek yavrularının haberini yaymış. - Onlar civciv değil. Ördek yavrusudur. diye yeşil başlı ördek diklenerek yanıt vermiş. Horoz, yavruların civcivlere benzemesine şaşmış ama, tavukların \"Gel buraya. Gel buraya\" dediğini duyunca üstelemeden geldiği gibi başını öne arkaya savurarak kümesine dönmüş. Yeşi başlı ördek gagasıyla annenin başını okşamış. Yanında ayaklarını altına alıp çömelmiş. Sevgi dolu gözlerle anneyi izlemeye başlamış. Biraz utangaçlıktan, biraz da sevginin güzelliğinden olsa gerek, anne ördek, başını hafifçe yana büküp, sessizce babanın kendisini süzmesine izin vermiş. Mutluluk ve sevgi gurultuları çevreye yayılırken ördek yavruları annelerinin kanatları arasında kıpırdıyor, kah oradan çıkarak çevreyi geziyor, kah üşüyüp annenin koynuna girerek ısınıyormuşlar... Uzaklardan kuşların cıvıltısı ve diğer hayvanların sesleri duyuluyormuş. Tüm hayvanlar, ördek yavrularının doğumunu kutladıklarını söylüyormuşlar... Ördek yavruları biraz büyüyünce ortalıkta dolaşmaya başlamışlar. Sevimli küçük yavrular yaramazlık yapıp, birbirleriyle oynaşırken horoz homurdanıyor, onların varlığını istemediğini belli ediyormuş. Gerçi anne ve baba ördek, yavrularını başı boş bırakmayıp yanlarında olmaya çalışıyormuşlar ama, yaramazlıklarını her an engelledikleri söylenemezmiş. Yaramazlık yapan yavruları dikkatle izleyen horoz, her fırsatta onları kovalıyor, yakaladıklarını gagalayarak canlarını acıtıyormuş. Küçük ördek yavruları canları acıyıp çığlık atarak kaçışınca, yeşil başlı ördek, kanatlarını açarak horozun üstüne yürümek zorunda kalıyormuş. Her nedense horoz, baba ördekle uğraşmak istemeyip kasılarak kümesine dönüyormuş. Bu didişmeden yorulan hep baba ördek oluyormuş... - Hayır ola. Yavrulardan birini mi kaybettiniz? - Hayır. Ördekler için bir okul açalım istedik. Uygun bir yer arıyoruz. - Arkada boş bir kümesimiz var. Okul olarak orayı kullanın. - Karşılığında ne isteyeceksin? - Kümes kirası olarak, her ay bir çuval buğday verirseniz anlaşırız. - Bir yolunu buluruz. Önemli olan yavrularımızın güvenliği. Anne ve baba ördek, kullanılmayan kümesi temizlemişler. Sonra öğrencilerin oturacağı yerleri ve öğretmenin duracağı kürsüyü hazırlamışlar. Ne yapıldığını anlamadan yavru ördekler de onlara yardım etmişler. - Yavrularım, burası bir Ördek Okulu. Burada okuyup bilgi ve becerinizi geliştireceksiniz. Babanız size eğitim verecek. Anlatılanları öğrenmeye çalışın. Unutmayın ki size anlatılan her şey eskiden yaşanmış olaylardan ediline deneyimlerden kazanılmış bilgileri içerir. Onları eksiksiz öğrenmeye çalışın... Yavru ördeklerin sabırsızca içeriye girmek istediklerini gören anne ördek, konuşmasını uzatmayıp yavrularını öğretmene teslim etmiş ve orada ayrılmış. İlerleyen günlerde Ördek Okulu'ndan gelen sesler dinlenmeye değermiş. Yavru ördeklerin hep bir ağızdan \"abc\" diyerek incecik sesleriyle bağırarak kanat çırpmaları ilerideki ağaçlardan ve gölün kıyısından bile duyuluyormuş. Ağaçlardaki serçelerin ötmeyi kesip, örnek yavrularını dinledikleri olurmuş. Balıkçıllar avlanmayı bırakıp, başlarını göğe kaldırarak duydukları seslerin anlamını çıkarmaya çalışırmışlar. Ördek yavrularının öğrenirken çıkarttıkları coşkulu sesleri çevreye yayıldıkça, okulun çevresine meraklılar dolmaya başlamış: Çitlerin üzerine tüneyen kuşlar, gölden ayrılıp, seslerin ne olduğunu anlamaya çalışan balıkçıllar, taşlara tırmanmış sincaplar ve tavşanlar... Meraklılar çoğaldıkça horoz durur mu? Hemen kümesin damına çıkarak uzun uzun ötüp, yavruların sesini bastırmak ve dikkati kendi üzerine çekmek istermiş. Ama çevreye toplanan hayvanlar horozun ötüşüne aldırmadan, yavruların söylediği şarkıları mırıldanır, onlara eşlik etmeye çalışırmışlar. Bu duruma öfkelenen horoz, yerinde duramaz, kanat çırparak üstlerine yürür, onları korkutarak ördek okulunun çevresinden uzaklaştırmaya çalışırmış. Okulun yararlı olduğunu anlayan kuşlar ve sincaplar da yavrularını Ördek Okulu'na göndermeye başlamışlar. Sınıf yeni katılan yavrularla çok kalabalık olmuş. Ama, kalabalık bir sınıf olması, dersleri aksatmıyor, tam tersine herkes tüm dikkatini toplayarak yeşil başlı ördeğin anlattıkları dinleyip çık bile çıkarmıyormuş. Sonunda horoz gelişmelere dayanamayıp okul bitiminde sallana sallana anne ödreğin yanına giden yeşil başlı ördeğin karşısına dikilmiş. Sesi de, davranışı da, Ördek Okulu'ndan hoşnut olmadığı belli ediyormuş. - Seninle bu okul konusunu bir kez daha konuşmalıyız. - Hayır. Bence bana az kira veriyorsunuz. - Ama kirayı sen belirlemiştin. Biz pazarlık bile yapmamıştık. - Ben anlamam. Bundan böyle her ay üç çuval buğday vereceksiniz. - Ama bu çok. - O zaman kümesten çıkarsınız. - Kuşlardan ve sincaplardan yardım istersin. Onlar da yavrularını okula getirirken her gün taşıyabildikler kadar buğday getirsinler. - Bulabilirler mi bilmiyorum. Ama, bir denerim. Yoksa okulu kapatmak zorunda kalacağım. Yeşil başlı ördek, ertesi gün kuşlara ve sincaplara konuyu açmış. Dili döndüğünce hem okulda eğitim vermenin hem de horozun istediği kadar çok buğday bulmanın olanaksız olduğunu, bu nedenle yardımlarına gereksinimi olduğunu anlatmış. Kuşlar ve sincaplar \"Okul sürsün, yavrularımız eğitim görsün\" diyerek her gün buğday getirmişler. Ay sonunda horozun istediğinden de çok buğday birikmiş. Horoza istediği üç çuval buğdayı vermişler. Kalanını başka aylarda, istenilen kadar buğday sağlayamazlarsa, kullanmak üzere saklamışlar. - Artık okul yok. Kümese gidip eşyalarımızı toplayalım. - Unutma. Yine okuyacağız. Sen bize engel olamazsın. - Haydi yavrular. Boş durmayın bana yardım edin. Biz de getirilen çalılardan okulumuzu yapalım. Yeşi başlı ördek ve yavrular kanatlarını açarak okulun yapılmasını için çalışmaya başlamışlar. Okulun duvarları hızla yükselmiş. İş çatıyı yapmaya gelince, kuşlar ördeklerin yerine geçip, çatıyı çalılarla kaplamışlar. Sincaplar onlara yardım etmiş. Kısacık bir günde okul tamamlanmış. Hem de, eski okullarından daha güzel görünüyormuş. Çünkü bu okulu kendi elleriyle yaptıklarından, onlara cennet gibi güzel görünüyormuş. Horoz, bahçenin diğer ucundan, hayvanların ne yaptıklarını öğrenmeye çalışıyor, çitin üzerinde kıpırdamadan sonucu bekliyormuş. Arada başını sağa sola çevirip, göz ucuyla tavukların diğer hayvanlara yardım edip etmediğini izliyormuş. Zavallı tavuklar, horozdan korktukları için diğer hayvanlara hiç yardım etmemişler. Bahçeden dışarıya çıkmayıp, önlerine konan yemlerini yemişler... - Yardımlarınızla okulumuzu tamamladık. Yarın her zamanki gibi eğitiminiz sürdürecek. Bugün yoruldunuz. Gidip dinlenin. Sakın yarın derse geç kalmayın. - Evet! Kimse bize engel olamaz. Birlik olunca, baş edemeyeceğimiz sorun olmaz. Bunu kanıtladık. demişler. Sonra tüm hayvanlar dağılıp yuvalarına dönmüşler. Anne ördek, yeşil başlı baba ördek ve yavruları, yeni okulun yanındaki yuvalarında huzur içinde uyumuşlar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Orman-Perisinin-Gulleri-Masali.html", "text": "Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam. diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ormandaki-Hayvanlar-Masali.html", "text": "Eski zamanlarda dağları denetlemek için vergi memuru belirli aralıklarla gelirmiş. Ormanı çok tahrip eden hayvanlara da ceza keserlermiş. - Hayırdır aslan kardeş, neden kaçıyorsun böyle? Söyle de sana yardım edeyim. - Leylek kardeş nasıl kaçmayayım. Vergi memurları ormanı teftiş etmeye geliyorlar. Bende kürk, hanımda kürk, çocukta da kürk var. Ben kaçmayayım da kim kaçsın. - O zaman ben de kaçarım. Bende yazlık, hanımda yazlık, çocukta da yazlık var. Aslanla leylek bu şekilde konuştuktan sonra beraber kaçmaya başlarlar. - O zaman ben de kaçarım. Bende hem besilik hem de giysilik, hanımda da hem besilik hem giysilik, çocukta da hem besilik hem giysilik var. Bize daha çok ceza keserler. Ben de sizinle geliyorum. - Daha ne olsun maymun kardeş. Ormana vergi memurları teftişe geliyorlar. Aslan; bende kürk, hanımda kürk, çocukta da kürk var. Leylek de; bende yazlık, hanımda yazlık, çocukta da yazlık var. Geyik de; bende hem besilik hem giysilik, hanımda da hem besilik hem giysilik, çocukta da hem besilik hem giysilik var. Biz kaçmayalım da kim kaçsın. - Sizinle ben de kaçayım, der. - Ya bunların birinde kürk, birinde yazlık, birinde de hem besilik hem de giysilik var. Benim her tarafım açıkta, ben neden kaçıyorum ki diyerek kaçmaktan vazgeçer."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ormandaki-Peri-Kizi-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yemyeşil ormanın içindeki en yeşil ağacın en çiçekli dalında yaşayan ve ordan vazgeçmeyen bir peri kızı varmış. Görevi, ormanda yeşilliği azalan ağaçları tedavi etmek tüm ormanı her sabah ışıl ışıl parlatmakmış. Günlerden bir gün ormana iki çocuk uğramış. Peri kızı ağacın en üst dalından onları seyrederken birşeylerin ters gittiğini anlamış ve kanatlarıyla uçarak biraz daha iyi duyabilmek için alt dallara inmiş. Bizim iki yaramaz ali ve ayşe meğersem kaybolmuşlar. Anneleri ile pikniğe gelmişler ve ormandan çiçek toplamak için farkında olmadan ailelerinden uzaklaşmışlar. Peri kızı çok üzülmüş, yanlarına doğru kamat çırpmış. Peri kızını gören Ayşe gözlerine inanamamış... - Lütfen ailenizden bir daha uzaklaşmayın, çiçekler dalında güzel, onları toplarsanız hem onlar üzülür hem orman üzülür hem de ben üzülürüm demiş. Ali ve Ayşe de söz vererek ve periye öpücükler atarak annelerine doğru koşmuşlar ve birdaha annelerinden izinsiz uzaklaşmamışlar, çiçekleri de hiç koparmamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ormanin-Kitabi-Masali.html", "text": "Allah verdi iki evlat biri kız biri kızan. Kızım sultan, kızanım Sultan Süleyman. Kızanımın adı Kadir, kızımınki Kadriye. Kadriye'nin kirpikleri ok, kaşları yay; kızanım Kadir'in yanında başpehlivanlar sanki tay. Kara gözlü Kadriye karındaşına bir katmer açtı, kokusu Kaf Dağı'nı aştı. Katmeri tatmak için gözü kara Kadir karşısına çıkan pehlivanlar gerisin geri kaçtı. Kadir almasın sazı eline. Coştu mu mızrap bir kere. Kadir çalar Kadriye söyler. İki karındaşın söyledikleri herkesin hoşuna gider. Yalancının mumu yatsıya kadar yanmazken, emanete hıyanet edilmezken, komşu yerine ev alınmazken, iyilik yapıp denize atılmazken, doğru söyleyen dokuz köyden kovulmazken, balta girmeden evvel yazının girdiği bir orman varmış. Öyle ki bu ormandaki yaşamı düzenleyen bir kitap varmış. Ormanda uyulması gereken kurallar ayrıntılı bir şekilde bu kitapta yazıyormuş. Tartışmalar bu kitap sayesinde kısa sürede tatlıya bağlanıyormuş. Ormandaki huzurun ve barışın güvencesi olan bu kitap, bir mağarada bulunmaktaymış. Günün birinde ormanda yağmur başlamış. Yağmur kırk gün kırk gece durmaksızın sürmüş. Dereler taşmış, tepeler çağlayana dönüşmüş. Ormanda ıslanmadık kovuk, su girmedik mağara kalmamış. Yağmur kesilip güneş pırıl pırıl parlamaya başlamış. İnlerinden çıkan hayvanlar, yapraklarındaki su damlalarını silkeleyen bitkiler yaşamlarının eskisi gibi devam edeceğini düşünmüşler. İş düşündükleri gibi olmamış. Nehrin taşan suları, orman yaşamını düzenleyen kitabın bulunduğu mağaraya girmiş. Sel suları kitabın mürekkebini dağıtarak okunmaz hale getirince olanlar olmuş. O günden sonra ormandaki işler sarpa sarmış. Yazılı kurallar olmadığı için anlaşmazlıklar başlamış. Her bir canlı kendinin haklı olduğunu ileri sürmüş. Bu nedenle anlaşmazlıklar çözülememiş. Sonun da ne mi olmuş? Yapıca büyük ve güçlü olanlar sadece kendi düşüncelerinin ve davranışlarının doğru olduğunu söylemişler. Güçlerine güvenerek kural koyucu olmuşlar. Kitabın silinmiş sayfalarını kendilerine göre yeniden yazmışlar. Kendilerinden zayıf, güçsüz olanların düşüncelerini ve haklarını dikkate almamışlar. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovalamış. Ormandaki yaşam geceyle gündüz gibi değişmiş. Büyük ağaçlar yeraltındaki suları daha küçük ağaçlarla paylaşmaz olmuşlar. Gökyüzüne uzattıkları dallarla gölgelerinde kalan diğer ağaçlara güneşin yüzünü göstermez olmuşlar. Meyve veren ağaçların yaprakları güneş görememiş. Kökleriyle topraktan yeteri kadar su alamamışlar. Bu yüzden de gelişip büyüyememişler. Yeterli miktarda çiçek açamamışlar. Az olan çiçekler binlerce arıya yetememiş. Zavallı arılar kovanlarına taşıyacak nektar bulamamış. Az sayıdaki çiçeklerden az sayıda meyve gelişebilmiş. Bunlar da meyvelerle beslenen canlılara yeterli gelmemiş. Kitapta öncelik büyük ve güçlü hayvanlarda olduğu için diğerleri aç kalmış. Su aygırları sadece gece değil gündüz de otlamaya başlamış. Toprağın üstündeki tüm otları tüketmişler. Otla beslenen ceylanlar, antiloplar ve diğerleri aç kalmış. Açlıktan zayıflayıp hastalanmışlar. Bitkiler yeteri miktarda tohum üretemediklerinden farelerin de sayıları azalmış. Fare avlayamayan yılanın tıslayacak, gamlı baykuşun kanat çırpacak gücü kalmamış. Ayılar kış uykuları için gerekli olan proteini ve vitaminleri depolayamadıkları için aç kalmışlar. Açlıktan karınları guruldamış. Kış uykularından sık sık uyanmışlar. Aslanlar ve kaplanlar aşırı avlanmışlar. Sonraki günlerde avlayacak hayvan bulmakta zorlanmışlar. Timsahlar su göletlerindeki balıkların tamamını midelerine indirdikleri için balıkçıllar ve balık kartallarının durumları da içler acısıymış. - Kuralların çok az bir kısmının değişimini kabul ediyoruz, demiş. Güçsüz olanlar bu değişikliklerin yeterli olmayacağını belirtmişler. Toplantı uzadıkça uzamış. Bir arpa boyu dahi yol alınamamış. Sorunun çözümüne yönelik gerekli adımları bir türlü atılamamış. -Yaşamlarınızı devam ettirmek istiyorsanız eskiden olduğu gibi birlikte hareket etmeniz gerekiyor. Güçsüz ve zayıf olanların da haklarının korunması gerekiyor, demiş. - Yukarıdan bilmiş bilmiş konuşmak kolay. Sen bizim neler çektiğimizi biliyor musun? Yaşadığımız sorunların asıl nedeni sensin. Kırk gün kırk gece yağmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti, demiş. -Haklısınız, yaşadığınız zorluklara ben neden oldum. İçinizde güçlü olanlar bunu fırsata çevirdi. Yaşanılanlarda en az siz de benim kadar sorumlusunuz. Bütün suçu benim üzerime atmanız haksızlık. - Lütfen duygu sömürüsü yapma. Git başka yerde ağla, demiş. Bulut çınarın sözleri üzerine hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etmiş. Yakınlardan geçen bulutlar ağlama sesini duymuşlar. Rüzgardan yardım isteyerek ağlayan bulutun yanına gitmişler. Arkadaşlarının durumuna dayanamayıp onlar da ağlamaya başlamışlar. Bulutlardan bazıları sinirlenmiş. Yıldırımlarını ve şimşeklerini sağa sola savurmaya başlamış. Kaçabilenler inlerine saklanmış. Kaçamayanlar sırılsıklam olmuş. Yağmur eskiden olduğu gibi kırk gün kırk gece sürmüş. Dereler taşmış, tepeler çağlayana dönüşmüş. Sel suları yeniden kitabın bulunduğu mağaraya dolmaya başlamış. Sel suları kitabın bulunduğu yere kadar yükselmiş. Kurt çevik bir hareketle kitabı ıslanmaktan kurtarmış. Yakınlara düşen yıldırımın sesinden ürken kurt, dişlerinin arasındaki kitabı suya düşürmüş. Suya düşen kitap mağaradan çıkarak toplantının yapıldığı meydana sürüklenmiş. Tüm gözler kitabın üstündeymiş. Canlılar bulundukları yerden kitabın sayfalarının ıslanarak mürekkebinin akmasını seyretmişler. Açlıktan bir deri bir kemik kalan tavşan güçlükle zıplayarak kitabın yanına gitmiş. Tüm sayfalarını çevirip mürekkebinin aktığından emin olmak istemiş. Son damla düştükten sonra güneş yüzünü göstermiş. Ormanın zeminindeki sırılsıklam olan kitabı kısa sürede kurutmuş. Kitabın sayfaları kar gibi bembeyaz olmuş. Ormandaki canlılar yaşadıkları acı tecrübelerden ders çıkartmışlar. Uyulması gereken kuralları yeniden yazmışlar. Kitabı yazarken; büyük-küçük, güçlü-zayıf ayrımı yapılmamış. Tüm canlıların hakları adaletli şekilde kitaba yazılmış. Son sayfasına da ormandaki tüm canlıların pati ve yapraklarıyla imzalar atılmış. O günden sonra ormana eski zamanlarda olduğu gibi barış,huzur ve bolluk gelmiş. Son kitabın ilk iki kitaptan farkı varmış. Zümrüdü Anka kuşunun tüyüyle yazılmış olan son kitabın mürekkebi, ormandaki bitkilerin meyvelerinden ve köklerinden üretilmiş. Ayrıca bu mürekkep, yağan yağmurla değil, çamaşır suyuyla bile dağılmıyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ormanin-Mutsuz-Krali-Masali.html", "text": "Ben tam on yedi yıl uykuda kalırım. Sonra hayata başlarım ve sadece beş haftalık ömrüm vardır. İşte bu sebeple mutluyum. Tabi ki canımızı sıkan şeyler de oluyor. Fakat olayların iyi tarafını görmeye çalışmalıyız. Eğer ben beş haftalık ömrüm var diye ağlayıp durursam on yedi yıl boşuna beklemiş olurum. Zaman hemen geçiyor kıymetini bilmek lazım. Hayatın her anından zevk almak lazım... Gezip göreceğim çok yer var haydi kal sağlıcakla! Eğer bana neden bu kadar mutlu olduğunu anlatırsan sana kızmam. Tabi ki anlatırım. Bildiğiniz gibi biz kelebekler tırtıl oluruz, koza yaparız, kozanın içinde sabırla kelebek olmayı bekleriz. Kozanın içindeyken sabretmek zor gelir. Ne de olsa sabır acı meyvesi tatlı demişler. Sabrederiz ve ödül olarak dillere destan güzellikteki kanatlara sahip oluruz. Ardından kozadan çıkar hayata merhaba deriz. Ömrümüz on beş gündür. Bu sebeple her anını güzel geçirmeye çalışırız. Ormanda bizim için büyük tehlikeler olsa da hayata iyi yönünden bakıp mutlu olmaya çalışırız. İhtiyar kral, torunlarına kendi mağarasına izinsiz girdikleri için mağaradaki ağustos böceği ve kelebek resimlerini boyama cezası verirken, bu masalı okuyan herkes de elindeki nimetleri hatırlayıp şükrederek uykuya dalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Oyuncak-Tavsan-Masali.html", "text": "Günün birinde üzerinde üç benek bulunan, yumuşak ve tüylü bir Oyuncak Tavşan varmış. Bu tavşan bir oğlanın odasında bulunan oyuncak kutusunun içinde yaşarmış. Çocuk her gün oyuncak kutusunu açar ve Sevimli Tavşan'la oynarmış. Gün geçtikçe oyuncak kutusuna yeni oyuncaklar gelmeye başlamış. Bu oyuncakların özel yetenekleri bulunuyormuş. Bazıları üzerindeki düğmeye basıldığında hareket ediyor, bazıları ise sesler çıkartıyormuş. Ancak Sevimli Tavşan'ın herhangi bir yeteneği yokmuş. Çocukta bu düğmeli oyuncakların yeteneklerinden etkilenmiş ve onlarla oynamaya başlamış. Sevimli Tavşan ise bu duruma çok üzülmüş. Geceleri, oyuncaklar oyuncak kutusuna geri döndüklerinde bu yeni düğmeli oyuncaklar yapabilecekleri hareketleri konuşurken Sevimli Tavşan sessiz kalıyormuş. Oyuncak kutusundaki diğer bir oyuncak olan Kovboy Atı'da aynı Sevimli Tavşan gibi yumuşak ve kabarık bir peluş oyuncakmış. Ama bu Kovboy Atı diğer oyuncaklardan yaşlıymış. Çünkü saçlarının çoğu yıpranmıştı. Kovboy Atı, Sevimli Tavşan'a, Bizim gibi yumuşak oyuncaklar gerçekten şanslıdır. Çünkü en çok biz seviliriz ve bir gün gerçek olabiliriz.\" demiş. Bunun üzerine Sevimli Tavşan \"Gerçek nedir?\" diye sormuş. Kovboy Atı ise Gerçek olmak en iyisidir. Hareket etmek istediğinde hareket edebilirsin. Gerçek olduğunda, sevgini tekrar gösterebilirsin.\" demiş. Bu konuşma Sevimli Tavşan'ı biraz da olsa mutlu etmiş. Bir gece, çocuğa bakan Nana oyuncak kutusunun kapağını açmış. Eline ilk gelen oyuncağı almış ve çocuk ile birlikte yatağa yatırmış. Bu oyuncak Sevimli Tavşan'mış! Artık Tavşan, her gece çocukla birlikte uyuyormuş. Çocuk Sevimli Tavşan'a sarılır, onu öpermiş. Çocuk bir gün hastalanmış ve ateşi çıkmış. Nana, eve bir doktor çağırmış. Doktor çocuğun deniz kıyısı bir yerde durursa daha çabuk iyileşeceğini söylemiş. Çocuğun yanında bulunan Sevimli Tavşan'ı ise eline alarak, \"Bu eski oyuncağı da bir an önce çöpe atın, üstü mikrop dolu.\" diye söylenmiş ve tavşanı bir köşeye fırlatmış. Ertesi gün çocuk deniz kıyısına yolculuğa çıkmış, Sevimli Tavşan ise eski çarşaflar, kıyafetler ve bir sürü hurda ile yakılmak üzere bir çuvala konmuş. Fakat bu çuval delikmiş. Sevimli Tavşan yakılmak için bahçeye götürülen çuvalın deliğinden düşmüş ve kimse bunu farketmemiş. Çimlere düşen Sevimli Tavşan çocuk tarafından bırakıldığı için çok üzülmüş. Gözünden bir damla yaş gelmiş ve çimlerin üzerine düşmüş. Bir anda, gözyaşının düştüğü yerde bir çiçek büyümüş. Sonra çiçeğin tomurcuğu açılmış içinden küçük bir Peri çıkmış! Peri, \"Küçük Tavşan. Kim olduğumu biliyor musun? Ben çok sevilen oyuncaklarla ilgilenen Peri'yim. Artık seni gerçek bir tavşana dönüştürme zamanı geldi. demiş. Peri asasına dokunmuş. Birdenbire Tavşan kendini farklı hissetmeye başlamış, artık bacaklarını hareket ettirebiliyor, kıpırdayabiliyormuş. Sevimli Tavşan, \"Bu mükemmel! Şimdi Kovboy Atı'nın ne demek istediğini anlıyorum. Artık istediğim gibi hareket edebilirim!\" demiş. Tavşan artık koşuyor yürüyor ve zıplayabiliyormuş. Bu koca bahçede koşarak oynamaya başlamış. Aradan zaman geçmiş, çocuk iyileşmiş ve deniz kıyısından geri dönmüş. Oynamak için bahçeye çıktığında bu Sevimli Tavşanı görmüş. Aklından, aynı oyuncak tavşanındaki gibi üç beneği olduğunu düşünmüş ve onunla oynamaya başlamış. Artık her gün birlikte oynamaya başlamışlar. Çocuğun bilmediği şey ise bu tavşanın onun oyuncak tavşanı olduğuymuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Padisah-Ve-Ihtiyar-Ciftci-Masali.html", "text": "Bir gün padişahlar padişahı av için şehirden uzaklaşmış. Yolda giderken pek çok insanın çalıştığı bir tarla görmüş. Merak edip yanlarına yaklaşmış. Oradaki insanların arasında yaşı doksanı geçkin bir ihtiyar varmış. Bu ihtiyar toprağa bir şeyler ekiyormuş. - Ne ekiyorsun ihtiyar? diye sormuş. - Baharda yeşermesi için ceviz dikiyorum. - Fakat sen çok ihtiyarsın. Şurada iki günlük ömrün kalmış. Neden uğraşırsın? demiş. - İnsanlar ekip dikmekle zarar etmezler. Başkaları ektiler; biz yedik. Şimdi de biz ekelim; başkaları yesin, demiş. - Bu ihtiyara bir kese altın verin, diye emretmiş. - Gördünüz mü? demiş, benim ağacım daha büyümeden meyve verdi! Bunun üzerine padişah ihtiyara bir kese daha altın vererek \"Bu gidişle hazinede altın kalmayacak, en iyisi biz gidelim.\" Demiş ve oradan uzaklaşmışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Padisahin-Kizlari-Masali.html", "text": "Şunların üçünü de bir odaya doldurup Allah'tan bir dilek dilesem. der. Allah'ım ne olursun, öteki hayvanlarda kızım gibi insan olup çocuğum olsun. Çünkü bu kızımdan başka bir çocuğum olmadı. Bunlarda benim çocuğum olsun. diye namaz kılarak dua edip yatar. Ertesi gün kalkınca bakar ki, ne eşek anırması ne de köpek havlaması var. Padişah hemen endişelenip, bu hayvanlara bir şey mi oldu, öldüler mi yoksa diye merak eder. Hemen kızını kilitlediği odaya gelip kapıyı açınca bir de ne görsün, kızının yanında iki tane daha kız var. Padişah, kızları görünce dualarının kabul ve iki tane de daha kızı olduğu için çok sevinir. Kızlar da padişahı çok severler. en küçük kızını da evlendirir. Padişah, kızlarının yokluğuna alışamayınca kızlarını sık sık yanına çağırıp misafir eder. Demek ki bu insan olan. der. İnsanların üç cins olması da buradan geliyormuş. Biri eşek cinsi, biri köpek cinsi, biri de has insanoğluymuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Pamuk-Prenses-Ve-Yedi-Cuceler-1-Masali.html", "text": "Günlerden bir gün ayna kraliçenin bu sorusuna farklı bir yanıt vermiş; \"Bunu nasıl söyleyeceğim bilemem ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem.\" Bunun üzerine çok sinirlenen kraliçe hemen bir avcı bulmuş ve ona \"Pamuk Prensesi alıp ormana götür ve bana onun yüreğini getir,\" diye emretmiş. Adamcağız Pamuk Prensesi ormana götürmüş ama öldürmeye kıyamamış. Durumu anlayan Pamuk Prenses \"beni burada bırak. Bir daha asla geri dönmem merak etme\" diyerek avcıya yalvarmış. Avcı da merhamete gelmiş ve onu orada bırakıp bir ceylanın yüreğini kraliçeye götürmüş. başlamış. Eskisinden çok farklı bir hayatı varmış artık. Uzun günler boyunca konuşacak birini özlüyormuş. Bir sabah yaşlı bir kadın kapıyı çalmış. Elindeki sepette bir sürü ilginç şey varmış. Pamuk Prenses açık pencereden uzanarak kadınla konuşmaktan kendini alamamış. Pamuk Prenses o yaşlı kadının aslında kılık değiştirmiş olan kraliçe olduğunu anlamamış. Meğer kraliçe aylarca aynaya bakmadıktan sonra bir gün bakmayı denemiş de ayna ona, \"bunu nasıl söyleyeceğimi bilemem, ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem,\" deyivermiş. Kraliçe bunun üzerine öfkeyle yollara düşüp Pamuk Prenses'in gizlendiği yeri bulmuş. \"Kapıyı yabancılara açmaman akıllıca,\" demiş kraliçe. \"Ama lütfen şu elmayı bir iyi niyet belirtisi olarak kabul et.\" Böyle bir şeyi reddetmek ayıp olacağı için Pamuk Prenses elmayı almış ve kadın gidince kocaman bir ısırık almış. Cüceler işten eve döndüklerinde Pamuk Prenses'i yerde cansız yatar bulmuşlar. Elma hala elinde duruyormuş. Cüceler ağlayarak, \"Bu kraliçenin işi!\" demişler. Büyük bir kederle Pamuk Prenses'in cansız bedenini taşıyıp camdan bir tabuta koymuşlar. Bir sabah oralardan geçmekte olan bir prens tabutu ve içindeki güzel kızı görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. \"Onu saraya götürmeliyim\" demiş. \"Bir prensese böylesi yakışır.\" Cüceler karşı çıkmamışlar. Prense tabutu taşımasında yardım etmişler. Ama tam bu sırada Pamuk Prensesin boğazındaki elma parçası çıkmış. Pamuk Prenses yattığı yerden doğrulup gülümsemiş. Pamuk Prenses ve prens çok mutlu bir hayat sürmüşler. Kötü kalpli kraliçe ise öfkesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Papagan-Ile-Cakal-Masali.html", "text": "Ülkenin birinde, çok akıllı bir papağan yaşardı. Büyük bir ağacın üstünde yuva kurmuştu. Ağacın kovuğunda da bir çakal, yavrularını büyütüyordu. Çakal ara sıra ava gidince, papağanın yavruları aşağı iniyordu. Ağacın kovuğuna girip çakalın yavrularıyla oynuyorlardı. Anne papağan, bu durumdan hiç hoşnut değildi. - Yavrularım! Kendi cinsinizden olanlarla arkadaşlık edin. Çakalların size zarar vermelerinden korkuyorum. Fakat yavru papağanlar, annelerinin sözünü dinlemiyorlardı. Bir gece çakal, yiyecek bulmak için uzaklara gitti. Bu arada bir kurt gelip çakalın yavrularını yedi. Çakal döndüğünde yavrularını bulamadı. Çok üzüldü. Yavrularının başına gelenlerden papağanın yavrularını sorumlu tuttu. - Onlar bu kadar ses çıkarmasaydı kurt yavrularımı bulamazdı. Öcümü alacağım, papağanları mahvedeceğim, diye yemin etti. Nasıl bir kötülük yapacağını düşünürken arkadaşı karakulak ona akıl verdi. - İyisi mi kendini yaralı gösterip bir avcıya görün. Sonra onu, bu ağacın yanına sürükle ve saklan. Avcı, papağanları avlayacaktır. Çaylak, Karakulak'ın dediği gibi yaptı. Avcıyı peşine taktı, ağacın yanına gelince saklandı. Avcı, çakalı kaybedince etrafı araştırdı. Ağacın tepesindeki papağan yuvasını gördü. Hemen çantasındaki ağı çıkarıp attı. Papağan ve yavruları ağa takılmışlardı. Papağanlar çırpınıyorlar ama ağı delip kaçamıyorlardı. Papağan, telaşlanan yavrularını yatıştırdı. - Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlık ettiğiniz çakalların annesi bize bu kötülüğü yaptı. Ama olan oldu bir kere. Şimdi buradan kurtulmanın çaresine bakalım. - Ölmüş gibi davranın. Hareketsiz durun. Sizi ağdan atınca da uçup gidin. Ben sizi sonra bulurum. - Öyle yaptılar. Avcı ağı aşağı çekti. Sonra da ağı açıp hayvanlara bakmaya başladı. Yavru papağanlar kaskatı kesilmişti. Avcı, \"Her halde korkudan öldüler.\" diye düşünerek onları attı. Yavru papağanlar, atıldıkları yerden kalkıp uçtular. Bunu gören avcı sinirlendi. - Bana oyun oynadılar, dedi öfkelenerek. Avcı, anne papağanı aldı. Onu şehre götürdü. Ona şiir okumayı ve şarkı söylemeyi öğretti. Sonra papağanın çok bilgili ve konuşkan olduğunu yaydı. Herkes şiir okuyan, şarkı söyleyen bu papağanın ününü duymuştu. - Getirin bakalım şu papağanı, becerilerini görelim, dedi. Bu emir üzerine avcı bulunarak Saraya getirildi. Padişah, şiir okuyan, şarkı söyleyen papağanı çok sevdi. Parasını ödeyerek onu avcıdan satın aldı. Sarayda en nefis yiyecekler, en tatlı meyveler papağanındı. Ama o mutlu değildi. Hep üzüntülü ve düşünceliydi. Padişahın yufka yüreği, papağanın bu ağlayışına dayanamadı. Yanına çağırıp üzüntüsünün sebebini sordu. Papağan, çakalın yaptıklarını ve yavrularının durumunu merak ettiğini anlattı. Padişah, bu duruma çok üzüldü ve papağanı salıverdi. Papağan da teşekkür ederek yavrularına doğru uçup gitti."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Parmak-Cocuk-1-Masali.html", "text": "Bir terzinin bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar küçük kalmış ki, boyu bir başparmaktan fazla uzamamış. Bunun için ona \"Parmak Çocuk\" derlermiş. Babacığım, ne olursa olsun ben uzaklara gideceğim! - İşte yol için sana bir de kılıç! demiş. - Git, kendin bak işte! demiş. - Daha ne istiyorsun sanki bücür?.. demiş. - Ce... e... e... ustanın bayanı! diye seslenmiş. Kadın başına vurmaya uğraşırken Parmak Çocuk çekmecenin altına kaçmış, ama sonunda kadın onu ele geçirmiş, kapı dışarı atmış. - Hey bana bak pehlivan! Bizimle birlikte Hazine'ye gider misin? Sürünerek içeri dalıp paraları dışarı atabilirsin! - Şurada sürünüp duran çirkin örümcek ne? Dur şunu çiğneyivereyim. - Bırak zavallı hayvanı! demiş, sana bir zararı yok ki... Bunun üzerine Parmak Çocuk kapının aralığından sağ ve esen Hazine'ye girmiş. Pencereyi açmış. Haydutlar bu pencerenin altında bekliyorlarmış. Paraları birer birer atmaya başlamış. Minik terzi işin en tatlı yerindeyken, kralın hazinesini görmek için gelmekte olduğunu duymuş. Hemen sürüne sürüne bir yere sokulmuş. - Dikkat edin! Paranın peşinde biri var! demiş. - Sen pek müthiş bir kahramansın, bizim elebaşımız olur musun? demişler. Parmak Çocuk onlara teşekkür etmiş, fakat önce dünyayı görmek istediğini söylemiş. Paraları bölüşmüşler. Minik terzi bunlardan bir tek metelik istemiş. Çünkü daha fazlasını taşıyamıyormuş. - Alacağın olsun, sana gösteririz! demişler. Ona bir oyun oynamaya karar vermişler. - Yarın şuradaki inek kesilecek! demiş. - Önce beni çıkarın... İçinde ben varım! Adam bundan bir şey anlayamamış, çıkıp gitmiş. - Pek fazla kıyma... O kadar çok kıyma... Etlerin arasında ben varım! Kıyma bıçaklarının gürültüsü içinde bu sesi duyan olmamış. Zavallı Parmak Çocuk büyük bir tehlike içinde kalmış. Fakat tehlike insanların gücünü artırır, derler. Çocuk kıyma bıçaklarının arasından öyle bir fırlayış fırlamış ki kendisine bir şey olmamış. Sapsağlam kalmış ama kaçıp gidememiş. Yağlarla birlikte bir sucuğun içine tıkılmaktan başka kurtuluş yolu bulamamış. Burası biraz darcaymış. Sonra islenip kurumak üzere sucuğu bacanın içine asmışlar. Burada bir türlü vakit geçiremiyormuş. Sonunda kış gelince bacadan indirmişler. Çünkü müşterilerden birine sucuk verilecekmiş. Hancı kadın sucuğu dilerken Parmak Çocuk, boynu kesilmesin diye başını fazla uzatmayarak kendini korumuş. Sonunda biçimine getirmiş, dışarı fırlamış. - Hakkın var, demiş? Senden ne olacak ki... Babanın evindeki tavuklar için bana söz verirsen seni salıveririm! - Seve seve demiş, tavukların hepsi senin olsun. Ant içiyorum işte!.. - Hem sana güzel bir para da getirdim! diye yolculukta eline geçirdiği meteliği babasına uzatmış. - Peki ama, yesin diye zavallı tavuklar tilkiye niçin verildi sanki?.. - Hay budala hay... Babana çocuğu, evdeki tavuklardan daha değerlidir de ondan!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Parmak-Kiz-Masali.html", "text": "Bir zamanlar, çocuklara çok düşkün bir kadın varmış. Çocukları bu kadar çok sevdiği halde, bir türlü çocuğu olmuyormuş. Bir gün ihtiyar bir büyücüye gidip, ona bir çocuk sahibi olup olamayacağını sormuş. Büyücü; 'Buna üzülme, çaresi var. Al sana bir arpa tanesi. Bu arpayı, ne köylü tarlasına eker, ne de tavuklar yer. Verdiğim arpayı evinde bir saksıya ek, sonra da bekle, ne olacağını görürsün.' demiş. Kadın teşekkür ederek, büyücünün bu iyiliği karşısında, ona biraz para vermiş. Sonra, doğruca evine giderek, arpa tanesini saksıya ekmiş. Sabırla saksının başında beklemeye başlamış. Çok geçmeden saksıda, laleye benzeyen, iri bir çiçek açmış. Lalenin taç yaprakları, sanki olgunlaşmamış gibi sımsıkı kapalı duruyormuş. Saksıdaki bu çiçeği, hayran hayran seyreden kadın, dayanamayıp öpüp koklamaya başlamış. O an içinden, ne güzel çiçek diye düşünmüş. Kadın böyle düşünür düşünmez, aniden çiçeğin yaprakları açılıvermiş. Bu, kadının hayatında gördüğü en güzel ve büyük laleymiş. Lalenin çanağının bir köşesine büzülüp oturmuş parmak boyunda bir çocuk varmış. Çocuğu görür görmez, kadın hemen adını Parmak Kız koymuş. Kadın, parmak kızın beşiğini cilalı ceviz kabuğundan, yatağını menekşe yaprağından, yorganını da gül yaprağından yapmış. Ne kadar güzel bir kız, oğluma çok güzel bir eş olur, diyerek, parmak kızın uyuduğu ceviz kabuğundan beşiği kaptığı gibi, girdiği yerden bahçeye çıkmış. Evin yakınında, bataklık bir arsanın yanında geniş bir dere akmaktaymış. Çirkin kurbağa ile oğlunun evleri, bu bataklıktaymış. Çirkin kurbağanın oğlu da kendisi gibi pis ve çirkinmiş. Babasının getirdiği ceviz kabuğundaki küçük güzel kızı görünce; Viraaaak... Viraaaak.... diye bir çığlık atmış. Çok yüksek sesle konuşuyorsun, şimdi uyandıracaksın. Kuğu tüyü gibi hafif, uyanırsa korkudan uçup gidiverir sonra, demiş. Derenin ortasında gerçekten de, suyun üstünde açılmış nilüferler ile yeşil yassı yaprakların yüzdüğü görülmekteymiş. Uzaklarda çok iri bir yaprak varmış. Baba kurbağa, parmak kızı alarak o yaprağa doğru gitmiş. Parmak kızı, ceviz kabuğundan beşiği ile birlikte oraya bırakmış. Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte parmak kız da uyanmış. Önce nerede olduğunu anlayamamış. Zavallı parmak kız bir an sonra nerede, nasıl bir yerde olduğunu görmüş. Üstünde durduğu koca yaprağın etrafının su ile çevrili olduğunu anlayıp, yere inemeyeceğini düşününce ağlamaya başlamış. O anda ihtiyar kurbağa da, bataklığın dibindeki odayı oğlu ile parmak kıza hazırlamak için uğraşıyor, renkleri sararmış su bitkilerinin yapraklarıyla süpürüyormuş. Amacı, güzel geline layık bir oda hazırlamakmış. İşini bitirdikten sonra çirkin oğluyla beraber küçük kızın yatağını alıp, gelin odasını hazırlamak için işe koyulmuşlar. Baba kurbağa ve oğlu, parmak kızı almak için yanına gittiklerinde, suya dalıp çıkmışlar. Baba kurbağa; 'Güzel kız, işte kocan olacak oğlum bu. Bataklığın dibinde size eşsiz bir ev hazırlıyorum.' demiş. Çirkin oğlanın ağzından, Vıraaak, vıraaak diye sürekli aynı ses çıkıyormuş. Baba ile oğul, kızın yattığı ceviz kabuğundan, zarif yatağı almış, kızın yatağın üzerinde yalnız bırakıp, yüzerek evlerine dönmüşler. Parmak kız, baba kurbağa kadar çirkin bir yaratığın yanında oturacağını, bir de onun oğluna eş olacağını düşündükçe, gözünden seller gibi yaşlar akıyormuş. O sırada derede yüzen kırmızı balıklar, ihtiyar kurbağanın söylediklerini duymuş, Parmak kızı görür görmez o kadar güzel bulmuşlar ki, çirkin bir bataklık kurbağasının bu kadar güzel bir kızı alıp, onu üzmesine gönülleri razı olmamış. Hep beraber, kızı kurtarmak için çalışmaya başlamışlar. Önce, kızın üzerinde oturduğu yaprağın etrafına toplanıp, iyice dişleyerek yaprağı koparmışlar. Böylece serbest kalan yaprak, akıntıya kapılarak çirkin baba oğul kurbağalarının yetişemeyecekleri kadar uzaklara sürüklenmiş. Parmak kız, bu şekilde yeşil yaprağın üzerinde yol alırken, onu gören kuşlar; 'Oh! Ne kadar güzel ve nazlı kız!' diye öterek, hayranlıklarını gizleyemiyorlarmış. Akıntı ile durmadan yol alan parmak kız, çok geçmeden ülkesinin sınırlarını geçmiş. . Bu yolculuk esnasında, parmak kıza güzel bir beyaz kelebek arkadaşlık etmiş. O da yaprağın üzerine konmuş, yanındaki beyaz kelebekle birlikte üstelik kurbağaların kendisine yetişemeyeceklerinden dolayı parmak kız çok mutluymuş. Sular güneşin gönderdiği ışınlarla saf altınlar gibi parıldıyor, parmak kız bu güzellikleri seyretmeye doyamıyormuş. Daha hızlı yol alabilmek için, kemerinin bir ucunu kelebeğe, bir ucunu da yaprağa bağlamış. Kelebeğin gücüyle şimdi daha hızlı yol alıyorlarmış. Onlar, bu şekilde son hızla yol alırken, oradan geçmekte olan büyükçe bir mayıs böceği, parmak kızı görmüş. Küçük vücudunu ayakları ile sararak, birlikte uçup bir ağaca konmuş. Yeşil yapraklar ise, kelebekle birlikte akıntıya kapılıp gitmiş. Bir anda kendisini küçük vir ağacın üzerinde bulan parmak kız, büyük bir korkuya kapılmış. Fakat onu en fazla üzen, beyaz kelebek olmuş. Çünkü küçük, beyaz kelebeği, kemeri ile yaprağa bağlamıştı. Kelebek bu yüzden, açlıktan ölebilir, sulara boğulabilirdi. Mayıs böceği ise parmak kızın derdini sormak şöyle dursun, onu ağacın en iri yaprağına oturttuktan sonra, ağaçtaki çiçek suları ile karnını doyurup başının çaresine bakmasını söylemiş. Sonra da parmak kızın gönlünü almak için; 'Her ne kadar mayıs böcekleri gibi güzel değilsen de, pek çirkin de sayılmazsın.' demiş. O ağaçta oturan diğer mayıs böcekleri biraz sonra, parmak kızı görmek için misafirliğe gelmişler. Dişi mayıs böcekleri, parmak kıza yüksekten bakıp küçümseyen bir sesle; 'Ne kadar gülünç bir yaratık, yalnızca iki bacağı var.' diyerek gülmeye başlamışlar. Daha başkaları; 'Ay, ne kadar çirkin, yüzüne bakılır gibi değil.' demişler. Hepimiz biliyoruz ki, parmak kız, onların söyledikleri gibi çirkin değil, aksine seyrine doyum olacak kadar güzelmiş. Onu kaçıran ve ilk bakışta güzel bulan mayıs böceği de diğerlerinin söylediklerine inanmaya başlamış. Bu nedenle parmak kızı daha fazla yanında alıkoymak istememiş. Parmak kıza, gönlünün dilediği yere girmekte serbest olduğunu söylemiş. Mayıs böcekleri, onu alıp bir papatyaya oturtmuşlar. Çok güzel olduğu halde, kendisini çirkin bulan mayıs böceklerine içerleyen parmak kız, ağlamaya başlamış. Parmak kız, o yaz tek başına yaşamış. Açlığını ve susuzluğunun çiçeklerin öz sularını içerek gidermeye çalışmış. Parmak kız, yaz ve sonbahar mevsimlerini böyle geçirmiş. Kış olunca, ona şarkıları eşlik eden kuşlar bile bir bir gitmeye, ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamış. Altında barındığı yapraklar bile sararıp kurumuşlar. Parmak kızın giysileri de zamanla eskiyip lime lime olduğundan, soğuktan etkileniyormuş. Kış mevsimi iyice bastırınca, lapa lapa kar yağmaya başlamış. Her kar tanesi onun ufacık vücudunu bir kürek toprak gibi örtüyormuş. Üşümemek için kuru yapraklara sarınmış ama yapraklar onu battaniye gibi ısıtamadığından tir tir titriyormuş. Parmak kızın sığındığı ormanın yakınında sürülmüş, büyükçe bir tarla varmış. Tarlanın üzeri samanla örtülüymüş. Parmak kız oraya gidebilmek için, ormanı bir baştan bir başa kat etmek zorundaymış. Tüm gücünü sarf etmiş ve son bir gayretle tarlaya ulaşmış. Samanların altında bir tarla faresinin yuvasını bulmayı başarmış. Tarla faresinin yuvası tıka basa yiyeceklerle dolu, dayalı döşeli yatak odası, mutfağı ve kileri ile çok rahat bir yuvaymış. Farenin de keyfi pek yerindeymiş. Açlıktan ve soğuktan ölmek üzere olan parmak kız, bir lokma yiyecek bulma ümidiyle, evin kapısını bir dilenci gibi çalıp, bir arpa tanesi rica etmiş. Bu yuvada yaşayan dişi tarla faresi, aslında çok iyi yürekliymiş. Dilenci olmadığını anladığından, parmak kıza; 'İçeriye gir bakalım, sıcacık bir odam ve pek çok yiyeceğim var. Benimle birlikte karnını doyurursun.' diyerek onu yuvasına davet etmiş. Bugün konuğumuz gelecek. Komşum, haftada bir defa gelmeyi adet edinmiştir. Onun hali vakti benden daha iyidir. Evi çok geniş ve salonu mobilyalıdır. Üstelik sırtında siyah kadife kürkü var. Eğer onun yanına gidebilsen çok rahat edersin ama o burnunun ucunu bile göremez. Bildiğin en güzel masalları anlatıp, onu ömür boyu oyalaman gerekecek. Tarla faresinin komşum dediği köstebekten başkası değilmiş. Parmak kız, böyle birisinin yanında yaşamaya hiç de niyetli değilmiş. Biraz sonra, sırtında kadife kürkü ile köstebek gelmiş. Tarla faresinin anlattığına bakılırsa, çok zenginmiş. Evi, tarla faresinin yirmi katı kadarmış. Köstebek çiçekleri ve güneşi hiç görmemiş ama yine de seviyormuş. Parmak kız, evlerine gelen konuğu ağırlamak için şarkı söylemeye başlamış. . Parmak kızın söylediği şarkılar Uç böceğim uç ile Papaz tarlaya gelince imiş. Parmak kızın sesini ve şarkılarını çok beğenen köstebek, şefkatle kızın üzerine doğru atılmış fakat parmak kız çok sessiz olduğundan ağzını açıp bir şey söylememiş. Köstebek, biraz önce kendi evi ile fareninki arasında bir yeraltı koridoru yaparak buraya geldiğini anlatmış. Komşusu fareye ve yabancı kıza isterlerse orada gezinebileceklerini söylemiş ve Tabii geçitteki bir kuş ölüsüne aldırmazsanız. diye de eklemiş. Koridordaki kuş öleli aslında çok olmamış. Buraya da, köstebek koridoru kazdığı sıralarda düşmüş gibi duruyormuş. Köstebek, dişlerinin arasına, karanlıkta parlayan ve etrafa ışık saçarak aydınlatan bir çöp almış ve koridor boyunca hanımlara yol göstermiş. Koridora ölü kuşun yanına yaklaştığında, toprağı burnuyla eşeleyerek ışığın aydınlatabileceği bir delik açmış. İşte o zaman, yerde yatan bir kırlangıç görmüşler. Kanatları yanına düşmüş, başı ve ayakları tüylerinin arasına sokulmuş, zavallıcık herhalde soğuktan ölmüş. bu manzara karşısında çok üzülmüş. Fakat köstebek, kırlangıcı ayağı ile iterek; 'Artık ötmüyor. Dünyada kuş doğmak gibi bir felaket var mı? Allah'a çok şükür çocuklarımdan hiçbirinin başına böyle bir dert gelmedi. Varı yoğu ötüşünden ibaret bir kuş tez zamanda yoksulluğa düşer, kış gelince de ölür.' demiş. Tarla faresi; 'Evet, komşucuğum, pek akıllıca konuştunuz. Kiviit diye ötmek neye yarar? Ancak yoksulluk içinde ölmek için birebirdir. Gene de öttükleri için tavus kuşu gibi kurulanlar bile var.' demiş. Parmak kız, bu konuşmalara katılmamış. Ama sırtları kuşa doğru döndüğünde, kırlangıcın başındaki tüyleri kaldırıp bir öpücük kondurmuş. İçinden de; 'Belki bu da, yaz aylarında benim için neşeli neşeli ötenlerden biridir. Şayet öyleyse ona ne sevinçler, ne mutluluklar borçluyum.' demiş. Köstebek, ışığın girmesi için açtığı deliği tıkadıktan sonra, hanımları evlerine kadar uğurlamış fakat gece parmak kız uyuyamamış. Kalkmış, saman çöplerinden bir hasır örmüş ve koridora gidip kırlangıcın üzerine örtmüş. Toprağın soğuğundan koruyabilmek için de ayrıca, farenin evinde bulduğu pamuklarla iyice sarmış; 'Allah'a ısmarladık, şirin küçük kuşcağız. Ağaçlar yaprakla örtülüyken, güneş bizi ısıtırken, yaz boyunca neşeli şarkılarını dinledim.' demiş. Sonra da başını kuşun göğsüne dayamış fakat korku ile doğrulması bir olmuş. Çok heyecanlanan parmak kız, önce ürkmüş. Kendisi, bir başparmak büyüklüğünde olduğundan, kuş yanında dev gibi duruyormuş. Yine de gayretle kırlangıcın iki yanındaki pamukları iyice sarmış, yorgan olarak kullandığı nane yaprağını da getirip kırlangıcın başına koymuş. Ertesi gece, parmak kız sürünerek kırlangıca bakmaya gitmiş ve onu hayatta bulmuş. Zavallı kırlangıç çok bitkin ve hasta olduğundan, küçük kıza bakmak için gözlerini zorlukla aralayabilmiş. Koridor çok karanlık olduğu için parmak pız, elinde ışıltılı bir çöp tutmaktaymış. Hasta kırlangıç; 'Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, küçüğüm. Beni öyle ısıttın ki, yakında hiçbir eyim kalmayacak. Tamamen iyileştiğim zaman ben de güneşi çok olan ülkelere gideceğim.' demiş. Parmak kız, kırlangıcın başını okşamış ve 'Dışarısı çok soğuk. O kadar çok kar var ki, her taraf buz tutmuş. Sıcacık yatağında yatıp bir an önce iyileşmelisin. Senin için elimden geleni yapacağım, demiş. Parmak kız bunları söyledikten sonra, çiçek yaprağıyla su getirip kırlangıca içirmiş. Sonra da onun kanadını bir çalıya çarparak nasıl yaralandığını dinlemiş. Bu nedenle kırlangıç, arkadaşları kadar hızlı uçamamış. Sıcak ülkelere doğru zaman kaybetmeden yollarına devam ederlerken o, daha fazla dayanamamış, yorgunluktan ve halsizlikten yere düşmüş. Kendinden geçmiş. Nasıl olup da buralara geldiğini hatırlayamıyormuş. Zavallı kırlangıç, bütün kış mevsimini orada geçirmiş. Parmak kız, tarla faresi ile köstebeğe sezdirmeden kırlangıca yardım ediyormuş. Çünkü onların, birtakım nedenlerle bu yardımları engellemelerinden korkuyormuş. Yavaş yavaş güneş toprağı ısıtmaya, ilkbahar tüm güzelliğiyle kendini göstermeye başlamış. Kırlangıç, artık parmak kıza veda etme zamanın geldiğini biliyormuş. Ondan, köstebeğin açıp kapattığı deliği yeniden açmasını istemiş. Sırtına binip, yakındaki ormana gelip gelmeyeceğini sormuş. Oradan ayrılmasının arkadaşı tarla faresini çok üzeceğini bilen parmak kız; 'Seninle gelebilmeyi çok isterdim, fakat olmaz.' diye cevap vermiş. Kırlangıç, güneşli yerlere doğru uçarken; 'O halde, hoşça kal benim nazlı, küçük çocuğum. Senin yaptıklarını asla unutmayacağım. Allaha ısmarladık!' demiş. Parmak kız, gözleri yaşlarla dolu, kırlangıcın gidişini izliyormuş. Bu ayrılığa nasıl dayanacağını düşünmeye başlamış çünkü kırlangıca yürekten bağlanmış. Kırlangıç son bir defa; Kiviit! Kiviiit! diye öterek gözden kaybolmuş. Parmak kızın derdi, yaz mevsimin gelmesiyle birlikte artmaya başlamış. Güneşe çıkıp ısınması imkansızlaşmış. Tarla faresinin evinin üzerindeki buğdaylar büyümüş, parmak boyundaki bir kız için, geçilmesi zor bir orman haline gelmiş. Artık yaz geldi. O can sıkıcı, kadife kürklü köstebek, mutlaka seninle evlenmek istediğine göre, çeyizini hazırlamalısın. Sonra en güzel çeyizler gerek. Köstebek karısının hemen hemen hiç eksiği olmamalı. Tarla faresi, bu amaçla dört çıkrık kiralamış. Parmak kız iplik eğiriyor, gece gündüz demeden çalışıyormuş. Durmaksızın kumaş dokusunlar diye gündelikle dört tane örümcek tutmuş. Köstebek, hemen her akşam misafirliğe geldikçe, toprağı ısıtıp, dayanılmaz hale getiren güneşi kötülemekteymiş. Bu yüzden düğün mevsim sonuna kalmış. Düğün günü yaklaştıkça, parmak kız her gün, güneşin doğuşu ve batışında kapıya çıkıp, rüzgarda sallanan buğday başaklarının arasından, gökyüzünün mavisini, doğanın güzelliklerini seyredip, sevgili kırlangıcını düşünüyormuş. Fakat kırlangıç, uzaklara gittiğinden belki hiç dönmeyeceğini düşünerek üzülüyormuş. Sonbahar yaklaşırken, parmak kızın çeyizi tamamlanmış. İhtiyar fare; 'Dört hafta sonra düğün yapılacak.' Demiş fakat parmak kız ağlayarak, çirkin köstebekle evlenmek istemediğini söylemiş. Fare; 'Yoo... Yoo... İnatçılık yok, rica ediyorum senden. Yoksa beyaz dişlerimin tadını tadarsın haa... Üstelik böyle yakışıklı bir erkekle evlendiğin için ne mutlu sana. Kürkün böylesi krallarda bile yoktur, mutfağının kileri tıklım tıklım dolu. Karşına böyle kısmet çıktığı için sevinmelisin.' demiş. Düğün günü gelip çatmış. Köstebek, . Parmak kız'ı toprağın çok derinliklerindeki evine götürmek üzere gelmiş. Köstebek güneşi sevmediği için, artık o da bir daha güneşin parlak ışıklarının girmeyeceğini düşünüyormuş. Tarla faresinin evinde hiç olmazsa, gidip kapıdan dışarıya bakabiliyormuş. Parmak kız, küçük kollarını kaldırarak; 'Allah'a ısmarladık güneş! Allah'a ısmarladık. Senin ışıklarının girmediği bu iç karartıcı yerde yaşamaya mahkumum artık ben.' diye seslenmiş. - Allah'a ısmarladık. Eğer, benim kırlangıç dostumu görürsen, selamımı söyle, demiş. . Tam içeriye gireceği anda, başının üzerinde, Kiviiit!.. Kiviiit! diye bir ses duymuş. Başını kaldırıp da baktığında, çok sevdiği kırlangıcını görmüş. Kırlangıç da kızı gördüğü için çok sevinçliymiş. Parmak kız, kırlangıca, köstebekle zorla evlendirileceğini, güneş girmeyen bir yeraltı evinde oturmaya mahkum olacağını anlatmış. Bunları anlatırken de gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülüyormuş. Artık kış yaklaşıyor, sıcak ülkelere gitmeye hazırlanıyoruz. Birlikte gelmek ister misin? Seni bir kuşakla sırtıma iyice bağlarım. Birbirimizden hiç ayrılmayız. Uzaklara, çirkin köstebekle güneş girmeyen karanlık evinden çok uzaklara kaçarız. Böylece güneşin her gün görüldüğü, göz kamaştırıcı çiçeklerin açtığı sıcak ülkelere varmak için birlikte dağlar aşarız, gel, ne olursun. Seni bu halde bırakamam. Ben yerde yarı donmuş, baygın yatarken beni ölümden kurtardın, sevgili küçük, benimle gel. En sağlam tüylerden birine kuşağına bağlamış. Böylece kırlangıçla parmak kız ormanların, denizlerin, karla örtülü dağların üzerinden uçup gitmişler. Böyle rüzgara ve soğuğa alışkın olmayan Parmak kız, kırlangıcın tüyleri arasına iyice büzülmüş. Yalnızca aşağıdaki seyrine doyum olmaz güzellikleri seyredebilmek amacıyla başını çıkartıyormuş. Sonra iki dost, sıcak ülkelere gelmişler. Buralar öyle güzel yerlermiş ki, sanki güneşi daha parlak, gökyüzü pırıl pırılmış. Bahçelerde, bağ ve kayalıklarda sarılı, kırmızı güzel asmalar kendiliğinden yetişiyor, ormandaki ağaçlardan limonlar, elmalar sarkıyormuş. Belki de dünyanın en güzel çocukları yollarda, kırlarda bin bir renkli kelebeklerle oynuyorlarmış. Kırlangıç yol aldıkça, gördüğü bu güzelliklere, yeni güzellikler ekleniyormuş. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili, mavi bir gölün ortasında, bembeyaz mermerden bir saray görünmüş. Bu sarayın uzun sütunlarına asmalar sarılmış. İşte bu sütunların tepesinde birçok kırlangıç yuvası varmış. Tabii parmak kızı taşıyan kırlangıcındaki de oradaymış. İşte evime geldik. Ama birlikte kalmamız yakışık almaz. Zaten seni ağırlamak durumunda değilim. Sen en güzel çiçeklerden birini seç. Seni orada rahat ettirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışacağım, demiş. Çok güzel ne mutlu bana! diye cevap vermiş. Aşağıda, büyük bir mermer sütun üçe bölünmüş halde, yere uzanıyormuş. Aralarında çok güzel çiçekler varmış. Kırlangıç, parmak kızı yaprakların birisinin üzerine oturtmuş. Bu güzellikler içinde Parmak kız çok mutluymuş. Yaprağında oturduğu çiçeğin içine baktığında, birden hayretler içinde kalakalmış. Çiçeğin içinde cam gibi pırıl pırıl, bembeyaz ve küçük bir adam oturuyormuş. Adamın boyu bir parmak kadarmış. Omuzlarında parlak kanatları, başında ise altın tacı varmış. Bu görkemli adam, o çiçeğin perisiymiş. Oradaki her çiçek, bir küçük erkekle kadına saray olmuş. Kendisi de tüm bu ulusa hükmediyormuş. Parmak kız, kırlangıcın kulağına eğilerek; 'Aman, ne güzel.' demiş. Koskoca, dev gibi kırlangıcı görünce, çiçekler kralı biraz korkmuş. Fakat yanındaki kıza gözü ilişince, hem korkudan sıyrılmış, hem de çok sevinmiş. Hayatında bu kadar güzel bir kıza ilk kez rastlıyormuş. Önce ismini sormuş. Sonra da başındaki tacı çıkararak, parmak kızın başına koymuş. Ardından da kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Razı olursa, tüm çiçeklerin kraliçesi olacağını da sözlerine eklemeyi ihmal etmemiş. Karşısına çıkan bu şansın, ne kurbağanın oğluna, ne de siyah kadife kürklü köstebeğe benzediğini düşünen parmak kız, Evet! demekte, tereddüt etmemiş. Kral ve kraliçeye armağanlar vermek üzere, her çiçekten erkekli kadınlı seçkin bir kalabalık ortaya çıkmış. Verilen armağanların içinde, omzuna iliştirilen ve çiçekten uçmasına yarayan bir çift kanat kadar hoşuna giden olmamış. Parmak kız böyle ağırlanıyorken, kırlangıç da yuvasında olabildiğine hüzünlü ötüyormuş çünkü parmak kızı çok sevmiş ve ondan hiçbir zaman ayrılmak istemiyormuş. İşte bu nedenle çok üzgünmüş. Çiçekler kralı, Parmak Kız'a; 'Bundan sonra senin adın Parmak Kız olmasın. Senin gibi güzel bir kıza yakışmayan, çirkin bir ad bu, bugünden sonra biz sana Maia diyeceğiz.' demiş. Kırlangıç, üzüntü içinde uzaklara doğru uçarken; 'Allah'a ısmarladık! Allah'a ısmarladık!' diyormuş. Kırlangıç, gittiği ülkede, Parmak kızın masalını yazan yazarın penceresinin üstündeki yuvasına yerleşmiş. Yazarda dört gözle onun dönüşünü bekliyormuş. Kırlangıç, Kiviiit!.. Kiviiit! diyerek ona olan biteni anlatmış. Yazar, bu serüveni böylece öğrenmiş ve çocuklar okusun diye yazmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Paylasilamayan-Padisah-Kizi-Masali.html", "text": "Vaktiyle üç arkadaş varmış. Bu üç arkadaşın üçü de bir padişahın kızına aşık olmuşlar. Fakat hiç birisi de diğerine, padişahın kızma aşık olduğunu söylemezmiş. Bir gün hep bir arada otururlarken, artık evlenme zamanlarının geldiğini ve bunun için de para kazanmak gerektiğinden bahsetmişler. Bunun üzerine o gün, para kazanmak için her biri ayrı tarafa gitmeye ve iki sene sonra da aynı yerde buluşmaya karar vermişler ve ayrılmışlar. - Bu aynaya baktığın zaman istediğin her hangi bir kimseyi derhal görürsün, bunun için pahalıdır, demiş. Çocuğun aklına birden sevdiği kız gelmiş ve cebindeki yüz lirayı vererek aynayı alınış, yoluna devam etmiş. Öteki çocuklardan biri de iki sene zarfında yüz yirmi lira kazanmış ve buluşacakları yere gitmek üzere yola çıkmış. - Bu halının üzerine bindiğin zaman istediğin yere bir kuş gibi uçup gidersin, bunun için yüz yirmi liradır, diye cevap vermiş. - Bu limonu kime koklatırsan derhal dirilir, sözü üzerine, parayı vermiş ve limonu almış, yola koyulmuş, - Eee... Bakalım çocuklar, hepimiz kaçar para kazandığımızı söyleyelim, demiş. - Ben de yüz yirmi lira kazanmıştım, bu para ile bir pazardan şu halıyı aldım. - Haydi, senin halıya binelim de kızın evine gidelim, bakalım sahiden ölmüş mü, demişler. - Ya benim halım olmasaydı, kızı mezara götürmeden evde bulamayacaktık demiş. - Oğlum kız senin hakkındır. Çünkü senin limonun kesilmiştir, bir daha yerine gelmez, demiş. Çocuk da kıza sahip olmuş, evlenmişler mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Pelin-Plajda-Masali.html", "text": "Pelin ve annesi plaja geldiler. Önce kabinlere giderek, mayolarını ve terliklerini giydiler. Daha sonra kumların üzerine hasırlarını yaydılar. Şemsiyelerini açtılar. - Gel bakalım, Pelin. Önce güneş yağını sürelim. Güneş seni fazla yakmasın. - Evet ama sonra ben önce denize girmek istiyorum. Pelin biraz ilerledikten sonra geri döndü. - Hayır anneciğim. Şapkamı çıkarmayı unutmuşum. Pelin şapkasını çıkardı. Tekrar deniz kenarına gitti. Deniz biraz dalgalıydı. Denizin dalgası Pelin'i biraz ıslattı. Pelin geri kaçtı. Daha sonra tekrar ilerledi ve kendini suya bıraktı. Yüzmeye başladı. Evet yüzebiliyordu. Biraz yüzdükten sonra denizde birkaç çocukla arkadaş oldu. - \"Benim deniz topum var. İsterseniz birlikte oynayabiliriz\" dedi. Çocuklar öneriyi kabul ettiler. Pelin koşarak annesinin yanına geldi. Annesi havluyla onu kurulamak istedi. Aferin benim kızıma kendisine arkadaşta bulmuş. Haydi al bakalım topunu. Güzel güzel oynayın. Sakın ileriye gitmeyin, kenarda oynayın. - Tamam anneciğim sen merak etme. Pelin, arkadaşları ile top oynadı. Güzel güzel eğlendi. Fakat biraz sonra ağlamaya başladı. Annesi hemen yanına gitti. Ne oldu neden ağlıyorsun? dedi. Pelin'in ayağını cam kesmişti. Ayağı kanıyordu. Annesi çok üzüldü. \"Kim atmış bu camı buraya, bilinçsizce yapılan davranışlar nelere mal oluyor. Bu kaza hepimizin başına gelebilirdi. Çevremizi temiz tutmalıyız. Denizleri ve sahilleri kirletmemeliyiz\" dedi. Arkadaşları Pelin'e geçmiş olsun dediler. Annesi Pelin'i sağlık kabinine götürdü. Sağlık memuru, Pelin'in ayağını temizledi. Yarasına tentürdiyot sürdü. Yara bandı yapıştırdı. Pelin ve annesi sağlık memuruna teşekkür ettiler. Daha sonra Pelin'e, annesi bir dondurma aldı. Güneş kremi sürünerek öğlene kadar annesiyle birlikte güneşlendiler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Pembe-Kulak-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Hayvanlar şehrinde çok şirin bir ayakkabı dükkanı varmış. Bu dükkanın sahibi Samur Hanımmış. Samur Hanımın dükkanında her çeşit ayakkabı satılırmış. Dükkanın kapısında küçük bir zil asılıymış. Bu zil, müşteri geldiğinde çalarak Samur Hanıma haber verirmiş. Samur Hanım, işini çok iyi yaparmış. Hangi hayvana hangi ayakkabının daha rahat olacağını çok iyi bilirmi. Mesela, küçük ve dikenli ayakkabıları kirpiler için, hafif ve derisi ince ayakkabıları da ayrı tavşanlar için satarmış. Çünkü dikenliler kirpilere, ince derili ve hafif olanlar da çok hızlı haraket ettikleri için tavşanlara uyarmış... Günlerden bir gün Samur Hanım dükkanında ayakkabı yapmaya dalmışken Çınnn... diye kapının zili çalmış ve küçük bir tavşan dükkanına girmiş. Bu tavşanın ismi Pempe Kulakmış. Samur Hanım, - Hayırlı sabahlar küçük tavşan. Sana nasıl yardımcı olabilirim, diye sormuş. Pembe Kulak, -Bunların arasından birini seçebilirsin, demiş. Bende her çeşit ayakkabı var. Baksana, tokalı, tokasız, topuklu, topuksuz, kışlık, yazlık... Sen en çok hangi modeli sevdin. Pembe Kulak, - Ben bu dükkandaki en güzel ayakkabıyı istiyorum, demiş. Kataloğun sayfalarını çevirerek bakmaya devam etmiş. Sonra birden sevinçle kulaklarını sallamış, -İşte bu, diye bağırmış. Ben bu modeli çok sevdim. Bu ayakkabıyı almak istiyorum. Samur Hanım, - Ama bu model tilkilere göre, demiş. Senin ayakların için hem çok ağır hem de çok büyük. Bence bu ayakkabıyı hiç düşünme. Pembe Kulak üzülmüş. - Ama ben bu ayakkabıyı çok sevmiştim, diyerek dudağını bükmüş. Samur Hanım gidip onun seçtiği ayakkabıyı getirmiş. - Doğru söylüyorsunuz. Bu ayakkabılar bana olmadı, demiş. Tekrar kataloğa bakmaya başlamış. Kataloğu karıştırmış karıştırmış, en sonunda çok zarif ama uzun bir ayakkabı seçmiş. Samur Hanım, ama, demiş. Bu ayakkabılar da sana göre değil. Sen kendine tavşanlar için olan modellerden birini seçmelisin. Fakat Pembe Kulak ısrar etmiş. - Lütfen ayakkabıları getirir misiniz, ben bunları alacağım.Samur Hanım, - Peki öyleyse, diyerek ayakkabıları getirmiş. Pembe Kulak hemen ayakkabıları giymiş. Aynanın önüne geçmiş ve kendini seyretmiş. - Bakın ne kadar uzun ve güzel ayakkabılarım var, diye onlara seslenmiş. Sizinkilere hiç benzemiyor. Diğer tavşanlar şaşkınlıkla ona bakmışlar. - Ayakkabıların çok güzel, demişler, ama sana göre değiller ki. Pembe Kulak onların sözlerine aldırmamış. Birkaç saat sonra akşam olmuş. Tavşanlar yuvalarına dönerken aniden iki parlak göz önlerinde belirivermiş. tavşanlardan biri avazı çıktığı kadar bağırmış. - Kurt. kurt. kaçın... tavşanların hepsi koşmaya başlamışlar. Pembe Kulak da kurttan kaçmak için tüm gücüyle kaçıyormuş. Fakat diğer tavşanların çok gerisinde kalmış. Çünkü ayakkabıları çok uzun olduğu için onları kontrol etmekte zorlanıyormuş. Çok geçmeden ayakkabısının önce biri sonrada diğeri tavşancığın ayağından fırlamış. Pembe Kulak yalın ayak, bir yandan koşuyor bir yandan da, - Bana yardım ediiin, beni kurttan kurtarın, diye bağırıyormuş. Kurt ona iyice yaklaşmış. Bu sırada tavşancık çalıların arasında bir delik görmüş. Hemen deliğin içine girip saklanmış. Burası Fare Kuri nin yuvasıymış. Fare Kuri, nefes nefese kalmış Pembe Kulağı görünce başını sallayarak, - İyi kurtuldun, demiş. Eğer benim yuvam olmasaydı şimdi kurtun midesindeydin. Ertesi gün Samur Hanım yine dükkanında ayakkabı yapıyormuş. Zil çalmış, kapı açılmış. Gelen Pembe Kulakmış. Elinde de uzun ayakkabılar varmış. Samur Hanım yerinden kalkmış, - Ne oldu küçük tavşancık. Aldığın ayakkabılarda bir sorun mu var, diye sormuş. Pembe Kulak utanarak, - Hiç bir sorun yok ama onlar bana göre değilmiş, diye cevap vermiş. Sonra kurt ile olan macerasını Samur Hanım a anlatmış. Samur Hanım ayakkabıları alıp yerine koymuş ve,"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Penguenler-Istanbulda-Masali.html", "text": "Bu konuşmadan sonra küçük Penguenler İstanbul'u gezmek için penguen babadan izin istediler. Penguen Baba saatine baktı. Saat 14'ü gösteriyordu. 5 saat sonra hepinizi Galata Kulesi'nin önünde göreceğim o zamana kadar izinlisiniz dedi. Penguenler İstanbul'un dört bir yanına dağıldılar. Turuncu penguen soluğu Sultanahmet köftecisinde aldı. Tüm köfteleri büyük bir zevkle midesine indirdi. Mavi penguen, Mısır çarşısına gitmişti. Burası yıllar önce inşa edilen insanların ticaret yatığı bir çarşıydı. Çarşıda satılan baharat, kuruyemiş ve çeşit çeşit yiyecek vardı. Mavi penguen evde yemek yapmayı çok seviyordu. Bu yüzden yemeklere katmak için kendine çeşitli baharatlar aldı. Tabii Mavi penguen çarşıdaki güzel yiyeceklerin tadına bakmayı da ihmal etmedi. Pembe penguen, Ayasofya'ya gitmişti. Burası kocaman ve çok eski bir yapıydı. Neredeyse 1500 yaşındaydı. Pembe penguen çok şaşırmıştı. Etrafı gezdi kendine hediyelik eşyalar aldı. Sonrasında Sultanahmet meydanına doğru yürümeye başlamıştı. Burada Turuncu penguen ile karşılaştı. Oda köftelerini yemiş ve meydanda bir yürüyüşe çıkmıştı. İkisi diğer penguenleri bulup birlikte gezmeye karar verdiler. Burası Otel mi? Burada yatamazsın! diye çıkıştı. Bu ses, Yeşil pengueni uyandırdı. Yeşil penguende uyanıp meydana doğru gitti. Pembe ve mavi penguen kardeşleri ile karşılaştı. Ancak Turuncu penguen ortalıklarda değildi. Turuncu pengueni bulana kadar çevreyi gezmeye karar verdiler. Ayasofya'nın hemen karşısındaki Sultanahmet Cami'sine gittiler. Burası içi masmavi çinilerle dolu kocaman eski bir camiiydi. Camiden çıktıklarında hava çok sıcaktı birer dondurma yediler. Turuncu penguen ise alışverişi bitirmiş etrafı gezmeye başlamıştı. Kardeşlerini meydanda dondurma yerken gördü ve hemen yanlarına gitti. Artık dört kardeş de toplanmıştı. Hep birlikte Yerebatan Sarnıcı'na gittiler. Burası yerin altında olduğu için çok serindi. Hepsi ferahladılar. Burasıda diğer yerler gibi büyüleyiciydi. Kocaman sütunlar vardı. İçerisinde su bulunuyordu. Eskiden insanların su biriktirmek için kullandığı bir yerdi burası. Çocuklar etrafı gezerken, Baba penguen ve anne penguen birlikte Galata Kulesi'ne çıkıp lokantaya girdi. Karnını doyurdu. Kule ile ilgili bilgi aldı. Israr etmesine rağmen lokanta sahibi kendisinden para almadı. Baba penguen kuleden inerken Ne konuksever bir millet diye düşündü."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Pepe-ve-Badem-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş zamanın birinde kimsenin bilmediği uzak mı uzak güzel mi güzel bir denizin kıyısında şirin bir kasaba varmış bu kasabadaki herkes çok mutlu bir hayat sürermiş, buradaki insanlar çalışıp çabalar denizden balık çıkarır bunları satarak geçimlerini sağlarlarmış. Deniz, kasabanın halkını çok sever onları hiç üzmezmiş balık mevsimi olmadığı zamanlar da bile bu kasaba halkı hiç sıkıntı çekmezlermiş. Bu kasabada Pepe ve Şila adında iki kardeş yaşarmış Pepe ve Şila denize girip yüzmeyi, oyun oynamayı çok severlermiş tek eğlenceleri sokak sokak dolaşıp koşmak ve deniz kabuğu toplamakmış. Pepe ve Şilanın annesi ve babası da diğer kasaba halkı gibi geçimlerini denizden tuttuğu balıklarla sağlarlarmış. Küçük yoksul evlerinde böylece çok mutlu bir şekilde yaşayıp giderlermiş. Günler günleri kovalarken Pepenin annesi artık yoksulluktan bıktığını ve daha iyi bir hayat sürmek istediğini söylemiş babası da zaten hayatımızı sürdürecek kadar kazanabiliyorum çok şükür her şeyimiz var hiç aç kalmıyoruz demiş, kadın bunu duyunca daha çok sinirlenmiş ve adamı bağırıp çağırıp evden kovmuş; bana güzel elbiseler altınlar alabilecek parayı kazanmadan sakın dönme demiş. Zavallı adam ne yapacağını bilmez bir halde üzgün üzgün her zaman gittiği deniz kıyısındaki mağaralara gitmiş. Pepe ve Şila annelerinin neden böyle davrandığına anlamamışlar ve babalarını evden kovduğu için çok üzülmüşler ve annelerine kızarak her zaman yaptıkları gibi denizin kıyısına deniz kabuğu aramaya gitmişler. Sonra iki kardeş konuşmaya başlamışlar annem neden babamı kovdu ki, ne güzel her şeyimiz vardı biz şimdi babasız ne yapacağız diye ağlamaya başlamışlar. Oradan geçen bir yunus balığı iki kardeşin ağlamalarını duymuş ve olanları dinlemiş. Sonra onlara yaklaşarak \"korkmayın benim adım Badem ve sakın üzülmeyin babanızı bulup buraya getirin, ben buna bir çözüm bulacağım demiş\". Pepe ve Şila önce denizden ses geldiğini sanarak korkmuşlar ama sesin balıktan geldiğini anlayınca şaşkınlıkla sevinç arasında gidip gelmişler ve birbirlerine sımsıkı sarılmışlar. Şila babalarının nereye gittiklerini bilmedikleri için bu habere çok sevinememiş bile ama Pepe babasının üzüldüğü zamanlarda gittiği yeri biliyormuş Şilayı da alarak kasabanın sonundaki deniz kıyısı mağaralarının oraya gitmişler. Babaları onları görünce hem şaşırmış hem de kızmış tek başına oralara kadar geldikleri için Pepe ve Şila özür dileyip babalarının boynuna sarılmışlar ve balığın dediklerini babalarına anlatmışlar. Zavallı adam çaresizlikten bitkin bir halde ne yapacağını şaşırmış ve çocuklara inanmakla inanmamak arasında gitmiş gelmiş. Çünkü böyle olaylar ancak masallarda gerçekleşirmiş. Ama başka çaresi de yokmuş mecburen Pepe ve Şilanın ellerinden tutarak dedikleri yere gelmişler ve beklemeye başlamışlar. Biraz sonra denizin içinden güzel mi güzel bir yunus balığı çıkıp onlara yaklaşmış. Pepenin babasına olanları bildiğini ve üzülmemesi gerektiğini söylemiş. Pepenin babası önce şaşkınlıktan küçük dilini yutacağını sanmış ama sonra bu şaşkınlığı geçmiş ve balığa biraz daha yaklaşarak onu dinlemeye başlamış. Badem ona birazdan kuyruğunu uzatacağını adamın sırtına tutunup onunla gelmesi gerektiğini söylemiş. Pepe ve Şila önce korkmuşlar babalarına denizde bir şey olursa diye ama başka da çare olmadığını görünce babalarının istediği gibi sessizce orda durup babalarını bekleyeceklerine söz vermişler. Babaları balığın kuyruğundan tutarak sırtına tırmanmış vee biraz sonra denizin suları içinde kaybolup gitmişler. Balık biraz sonra adamı denizin dibinde çok muhteşem bir ormana getirmiş ve ona ilerdeki altın elma ağaçlarını göstermiş ve bunlardan yalnızca bir tane koparması gerektiğini sıkı sıkı tembihlemiş. ve karısına bir sürü güzel kıyafetler ve altınlar alarak geri dönmüş. Karısı balıkçıyı görünce çok kızmış ama elindekileri görünce hiçbir şey olmamış gibi davranıp boynuna sarılmış. Pepe ve Şila aileleri tekrar mutlu oldu diye çok sevinmişler. Balıkçı artık her gün aynı yere gidip bazen Bademi çağırıyor bazen de gelmesini bekleyerek ilk günkü gibi kendisini ormana götürüp bir elma koparıp balığın kendini sahile bırakmasını bekliyormuş. Karısı bu paranın nerden geldiğini merak edip balıkçıya soruyor balıkçıdan cevap alamadıkça hırslanıyormuş. Ama yinede balıkçıya bir şey diyemiyormuş. Günler günleri kovalarken balıkçının karısının istekleri de bitmek tükenmek bilmez hale gelmiş. Kasaba halkı da balıkçının nasıl kısa sürede böyle zengin olduğuna bir türlü akıl erdiremiyorlarmış ama kimsede balıkçıya bunu sormamış çünkü herkes elindeki ile geçinmeyi büyük bir nimet sayarmış bu güzel kasabada. Balıkçının karısı balıkçının her gün bir tane altın elma satarak isteklerini aldığını öğrenmiş ve balıkçıya elmaları nerden aldığını sormaya başlamış balıkçıda ona bunu söyleyemeyeceğini ve her şeyleri olduğunu artık ellindekilerle yetinip şükretmesi gerektiğini anlatmış kadın onu dinlememiş. Balıkçı karısının bu gözü doymaz hallerinden bıkmış artık her gün yeni elbiseler altınlar götürdüğü halde karısı her gün daha fazlasını ister hale gelmiş öyle ki artık Pepe ve Şila ile de eskisi gibi ilgilenmiyormuş. Pepe ve Şila bu duruma çok üzülse de babalarını üzmemek için bir şey demiyorlarmış. Balıkçı bir sabah yine erkenden evden çıkmış ve sahile gidip bademi beklemeye başlamış karısı da onu uzaktan izliyormuş biraz sonra denizin içinden bir balığın çıktığını ve kocasının onun sırtına binip denizin içinde kaybolduğunu görünce aklını kaçırmış gibi bağırmış. ama sonra sessiz olması gerektiğini düşünerek elmaların kaynağını bulması gerektiğini hatırlamış çünkü o zaman daha çok zengin ve çok daha mutlu olabilirmiş. Sessizce saklandığı yerde balıkçıyı beklemeye başlamış birazdan aynı şekilde denizin içinden aynı balık kocasını sahile bırakmış tek farkla ki adamın elinde kocaman güzel mi güzel altın bir elma parlıyormuş. Balıkçı elmayı satıp eve dönmüş karısı da hiçbir şey görmemiş gibi yapmış. Saklandığı yerden çıkıp doğruca evin yolunu tutmuş. Akşam çok güzel bir sofra hazırlamış, Pepe ve Şilayla daha fazla ilgilenip onlarla oyunlar oynamış ve masallar anlatarak uyutmuş çocuklarını. Balıkçı karısının düzelmeye başladığını düşünerek içten içe sevinmiş. Kadın balıkçıya belli etmese de hala aynıymış. Ertesi sabah kimse kalkmadan sahile balığın balıkçıyı almaya geldiği yere gitmiş ve beklemeye başlamış. Sonra balık çıkıp gelmiş balıkçının orada olmadığını onun yerine bir kadının beklediğini görmüş ve kadın balığa seslenmiş ben balıkçının karısıyım. Balıkçı çok hasta çocuklarda onun yanında beni de buraya altın elmayı almaya gönderdiler ilaçlar için para lazım diyerek balığı kandırmış. Balık da kadının masum görünmesine ve gözyaşlarına dayanamamış ve ona inanmış ve kadına sırtına tutunmasını ve yalnızca bir elma koparmasını sıkı sıkı tembihlemiş. Birazdan denizin sularında kaybolup büyülü ormana gelmişler kadın gördükleri karşısında balığın söylediği her şeyi unutmuş ve deli gibi bir ağaçtan diğerine koşup elma koparmaya başlamış. Balık bağırdığı halde onu dinlemiyormuş. Birazdan orman büyük bir gürültü ile kadını ayaklarının altından kaymış elmalar deniz kaplumbağalarına dönüşmüş kadında korkup balıktan yardım istemeye başlamış. İyi kalpli badem kadının çırpınışlarına dayanamamış ve onu aldığı gibi sahile götürmüş. Birde bakmış ki balıkçı ve çocukları orada bekliyor. Karısını bademin sırtında gören balıkçı şaşırmış badem de balıkçıya karısına kızmış bir elmaya kanaat etmediniz güzelim orman yok oldu demiş. Balıkçı ve karısı olanlara çok üzülmüş Pepe ve Şila da tabi ama balıkçının karısı elindeki ile yetinmeyip fazlasınıda istediği için sahip olduğu her şeyi kaybettiği zaman anlamış yaptığı hatayı balıkçıdan Pepe ve Şiladan da özür dileyerek eski hayatlarına geri dönmek istediğini söylemiş. Bademde onlara kanaatkar olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu öğütlemiş Pepe ve Şiladan her gün onunla oynamak için sahile gelmelerini istemiş pepe ve şila da bunu sevinçle kabul etmişler. Balıkçı eskisi gibi balık tutarak para kazanmaya başlamış karısı ve çocukları ile mutlu bir yaşam sürmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Peri-Kizi-1-Masali.html", "text": "Eyvahlar olsun, kızım göle düştü! diye bağırmış. Acaba dünya nasıl yer ki, demişler. Ben bu ağlardan birine tutunup dünyaya çıkacağım, demiş. Küçük peri, en yakındaki balık ağını iyice yakalamış. Yukarıdakiler bir ağırlık hissederek ağları çekmişler. Suyun üstüne ayın on dördü gibi bir kız çıkınca, köylü kadın bağırmış. On parmağım balık, kardeşimin ağzına layık! diyerek parmaklarını tavadaki kızgın yağa batırmış. Parmakları yanınca, bağıra bağıra mutfaktan dışarı fırlamış. Ev halkı bunun başına toplanmışlar. O da köylü kızının yaptıklarını aynen yapmak istediğini, fakat ellerinin yandığını anlatmış. Ablasının parmaklarının yanmasına çok üzülen delikanlı, bu sefer de ev işlerinin idaresini ortanca ablasına bırakmış. Peri kızı, bir gün bahçedeki kuyudan su çekiyormuş. Oğlanın ablası da pencereden onu seyrediyormuş. Kız, elinden kovayı kaçırmış. Fakat hiç telaşlanmamış. Saçından bir tel kopararak kuyuya uzatmış. Saç uzamış, uzamış, kuyunun dibine inmiş. Sonra peri kızı çekmeye başlamış. Kova yukarıya çıkmış. Oğlanın ortanca ablası, peri kızının yaptıklarını kıskanmış. Kendi kendine, bunu ben de yaparım , diyerek bahçeye inmiş. Senin yüzünden büyük ablamın parmakları yandı, demiş. İki küçük küp, tıkır tıkır odadan çıkmışlar. Açık olan sokak kapısından da çıkarak yola koyulmuşlar. Önden giden delikanlıya yetişip onun yanından geçmişler. Delikanlı, iki küçük küpün insan gibi yürüdüklerini görünce, şaşırmış, merak ederek peşlerine düşmüş. Küpler gitmiş, bu gitmiş, küpler gitmiş, bu gitmiş. Nihayet çarşıda bir dükkanın önünde durmuşlar. Yağcı, küplerden birine yağ koymuş. Bunlar diğer bir dükkana, balcıya gitmişler. Bu işler bitince, küpler geriye dönüp yola koyulmuşlar. Delikanlı da arkalarından... Küpler tıkır tıkır yürüyerek eve gelmişler. Kapıdan içeri girerlerken, yağ küpü, bal küpüne çarparak onun ağzını kırmış. Buna canı sıkılan bal küpü, ağlamaya başlamış. Biz üç peri kardeşiz. Bir gün gölün dibinde top oynuyorduk. Yukardan doğru balık ağları inmeye başladı. Bu ağlara takılıp da yukarı çıksak, acaba dünya güzel midir, dedik. Ben ablalarımdan ayrılarak ağlara tutunup yukarıya çıktım. Bir kadın İşte kızım çıktı diye bağırdı. Beni alıp buraya getirdiniz. Düğün yapıp benimle evlendin. Sonra da Köylü kızı diye alay etmek istedin! Ben de sana gücendim, bir daha konuşmadım. Üstelik beni haksız yere odaya kapadın! Bunu duyan delikanlı alay ettiğine pişman olmuş. Karı koca barışmışlar. O günden sonra birlikte mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Peri-Padisahinin-Oglu-Husnu-Yusuf-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın bir tek kızı varmış. Bu kız her gün has bahçenin içinden akan bir derenin kıyısına oturur serinlermiş. Günlerden bir gün yine bu derenin kıyısında serinlerken, kolundaki bileziğini çıkarıp bir taşın üstüne koymuş, derede ellerini yıkarken kırk bir tane beyaz güvercin gelip yeşil çimenlerin üzerine konmuşlar. Bunlardan kırkı bir silkinişte kız, bir tanesi de yakışıklı bir delikanlı oluvermiş. Bütün bu olan bitenleri hayran hayran seyreden padişahın kızı, bileziğini koluna takmak için, dere kenarından kalkınca, yakışıklı delikanlı yeniden bir güvercin oluvermiş, taşın üzerinde duran bileziği boynuna geçirip uçup gitmiş. Kırk kızın kırkıda güvercin olup onun peşinden pırradak uçup gitmişler. Ondan sonraki günlerde kız yine has bahçedeki derenin kenarında oturmuş, güvercinleri beklemiş ama ne gelen, ne giden olmuş bir daha. Delikanlıya gönlünü kaptırmış olan kız derdinden hastalanarak yataklara düşmüş. Babası ülkenin en ünlü hekimlerini çağırtmış ama kızın derdine derman bulan olmamış. En son kızına bir hamam yaptırmış; her gelen, önce başından geçen ilginç bir olayı anlatır, ondan sonra yıkanırmış. Sizler nasıl titriyorsanız, sevgilim de böyle titreyip inlesin dedi ve odadan çıkıp gitti. Ertesi gün katırlarla birlikte ben de bu garip yerden çıkıp evime döndüm. Bütün hamam senin olsun, yeter ki beni oraya götür, demiş. Ertesi gün katırların peşine düşen genç kız, açılan kapıdan içeriye giriyor, tencere kapaklarını kaldırıyor, karnını bir güzelce doyuruyor ve güvercinlerin gelmesini beklemeye koyuluyor. Görünmemek için de büyük odadaki dolaplardan birinin içine saklanıyor. Biraz sonra gelen güvercinlerden kırkı k ız, biri de erkek oluyorlar. Bir de ne görsün? Delikanlı, gönül verdiği genç değil mi? Elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, her yer titreyip inlediği halde, kızın saklı olduğu dolapta ne bir hareket görülür, ne bir ses duyulur. Ey dolap, kaç senedir kahrını çekiyorum da, sen niçin inlemiyorsun? diye sorar delikanlı. Ya Hüsnü Yusuf, içinde sevgilin saklı, onun için inlemiyorum, diye dile gelen dolap karşılık verir. Dolabı açan delikanlı sevgilisin karşısında görünce, sevincinden deliye döner. Şimdiye kadar periler, senin burada olduğunu anlamadılar. Fakat anlarlarsa seni öldürürler. Ben seni, Padişah babamın sarayına götürüp, kapının önüne bırakırım. Sen de: Hüsnü Yusuf'un başı için beni içeri alın dersin. Ben her gün seni görmeye gelirim, diye kızın gönlünü alır, sonra da onu kanadına bindirip babasının sarayı önüne bırakır: O gece kız bir erkek çocuk doğurur. Hüsnü Yusuf'un yokluğuna yıllarca katlandım, bundan böyle de katlanırım ama sizin yanınıza da bırakmam artık onu, diyor. Sonra elindeki güvercini yanmakta olan fırının içine fırlatıyor. Fırlatılanın Hüsnü Yusuf olduğunu zanneden kırk perinin kırkıda fırına dalar ve hepsi de yanarlar. Böylece kötülük perilerinin elinden kurtulan iki gencin düğünü yeniden yapılır, yenilir, içilir, muratlarına geçilir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Perihan-ile-Peri-Kralicesi-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir tatlıymış bir tuzluymuş, bir duvarmış bir yolmuş, bir elmiş bir kolmuş; dilliymiş dilsizmiş, belliymiş belirsizmiş, güzelmiş çirkinmiş, eh! amacı, hedefi olan yürür gidermiş. Perihan küçücük odasında bir yandan ağlar bir yandan ne yaptığının farkına varmadan şarkılar söyler, şarkılarla avunurmuş. Odasından çıktığında ise susar, dünyaya küser, kaşlarını çatar, boynunu büker yürür gidermiş. Çünkü Perihancık kendini hiç ama hiç beğenmezmiş. Kendini çooook çirkin bulurmuş. Gazetelerdeki, annesinin dergilerindeki güzel bebek fotoğraflarıyla ve komşuların kızlarıyla kendini kıyaslarmış hep. Ve neden o çocuklar gibi güzel olamadığına yanarak ağlar dururmuş. Odasındaki barbi bebeklerin, çizgi filmlerdeki çizgi kızların bile ondan daha güzel olduğunu düşünürmüş. Tombul elleri, gür kaşları, kıvır kıvır siyah saçları, dudağının üstündeki tüycükler ve elleri gibi tombul ayaklarından hiç hoşlanmazmış. Annesi babası, dayısı halası, öğretmeni dadısı kendilerine göre güzel bir çocuk görüp de, o çocuğun gözünü kaşını , saçını başını överlerse iyicene kötü hissedermiş kendini. Başlarmış hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Fakat kimseye söyleyemezmiş derdini. Kaçar gidermiş odasına. Bir gün dayanamamış artık odasındaki barbi bebeklerden bazılarının saçlarını kesmiş. Bazılarının saçlarını siyaha boyayıp kıvırcık yapmış. Bazılarına da bıyık takmış. Gülsek mi ne etsek?.. Haa! Bir de ne yapmış? Bebeklerden bazılarını da camdan aşağı atmış. Vay vay vay! Çok sinirlenmiş demek ki Perihancık. Sinirinden saçını başını yolmaya başlamış. Boşuna dememişler keskin sirke küpüne zarar, diye... Masal bu ya! Birden bir mucize olmuş. Oda Pufff! diye dumanlar içinde kalmış. Küçük kız burnunun ucunu görememiş. Dili tutulmuş. Dumanların arasından ışıltılar ve hoş bir koku yayılmış odaya. Sonra gene dumanların arasından pul pul parıltılı kanatları, başında billur tacı, elinde sırça asası ile peri kraliçesi görünmüş. Fakat bir tuhaflık varmış. masalsitesi.com Peri Kraliçesi, masal kitaplarındaki ve çizgi filmlerdeki Peri Kraliçelerine hiç benzemiyormuş. Onun da elleri ayakları tombul, saçları simsiyah kıvır kıvır, kaşları gür, dudaklarının üzerinde de aynı Perihan'ınki gibi tüyler varmış. Perihan, Sen de kimsin? demiş şaşkınlık içinde. Kraliçe, Peri Kraliçesiyim ben. diye fısıldamış büyülü sesiyle. Kraliçe gülmüş, Çirkin mi? O da ne demek? demiş yadırgayarak. de ne demek? demiş gene gülümseyerek. Kraliçe, Aaa evet! Ben saflıktan yapıldım. Bütün periler saflıktan yapılır. demiş kulakları okşayan sıcak sesiyle. Perihan, Neyse!.. Tam anlatamadım ben zaten ya... demiş kızgınlıkla. Kraliçe, Anladım... O kadar da saf değilim merak etme. Senin düşlerini bozduğum için kusura bakma. Ama ben gerçekten Peri Kraliçesiyim. demiş. Ve Küçük kızın gözlerinin içine bakmış. Perihan gözlerini kaçırmış, Eğer gerçekten ama gerçekten öyleysen bir marifet göster de görelim bakalım. Mesela beni güzel yap mesela. demiş. Perihan tuşlara dokunmuş. Sanki tuşlara her dokunuşunda büyülü sesler çıkmış. Her dokunuşta havada bir şeyler parıldamış. Perihan'ın aklı başından uçmuş gitmiş. Küçük kız içtenlikle tuşlara dokunmaya, bir yandan da belli belirsiz bir şarkı mırıldanmaya başlamış. Amman amman ne laflar! Ağzından çıkanlara kendi de inanamamış. Sesi de hakikaten öyle güzelmiş ki penceresinin pervazındaki kuşlar cıvıldamayı kesip onu dinlemeye başlamışlar. Yüzündeki kızgınlıktan eser kalmamış. Karamsar suratı aydınlanmış. Hafiften gülümsemiş. Gözleri ışımış. Kendinde çirkin bulduğu, beğenmediği ne varsa aynen eskisi gibiymiş fakat şöyle bir bakınca Perihan çok güzel görünüyormuş artık. E! sesinin ve tuşlardan çıkardığı ezginin güzelliğini de buna eklersek o artık az önceki kıza hiç ama hiç benzemiyormuş. Kendini şarkı söylemeye öyle kaptırmış ki ne kendini hatırlamış o ara, ne karşısındaki Peri Kraliçesi'ni. Kraliçe sessizce kaybolmuş. Küçük kız ise bütün bir gün durmadan şarkı söylemiş. Artık yüzü gülüyormuş. Tabi ki tek bir gün şarkı söylemek ona yetmemiş. N'apmış dersiniz? Bütün bir ömür şarkı söylemiş. Bir sürü hayranı olmuş. Konserler vermiş. Herkes onu çok beğenmiş, çok sevmiş. Eee! Perihan erişmiş gerçekten de gerçek güzelliğe, biz çıkalım kerevetine... Gökten üç elma düşmüş biri Perihan'ın, bir Peri Kraliçesi'nin, biri de şarkı söyleyenlerin başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Portakal-Agaci-1-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde derler ya, peki bu evvel zaman ne zaman ? Gökyüzünde oynayan cüceler, yeryüzünde koşturan kuşlar aman pek bir hoşlar. Kuşlar niye yeryüzünde, cüceler neden gökyüzünde dersen, ben bilmem onlar öyle yapmışlar. Ülkenin birinde bir portakal ağacı yaşarmış, öyle bir ağaçmış ki her yerden bu ağacı görmeye gelirlermiş. Dalları gökyüzüne kadar uzanan bu ağaç, aslında sahiden de görülmeye değermiş. Ağacın etrafı mis gibi portakal kokarmış. O ülkedeki bütün çocuklar portakal yemeye bayılırlarmış. O ağaca C vitamini deposu derlermiş. Günlerden bir gün, uzaklardan bir cücücenin geldiği haberi duyulmuş. Bu parmak kadar bir cüceymiş. Anlatılanlara göre bu cüce, gördüğü portakal ağaçlarını köklerinden tutup yiyor ve içindeki bütün vitaminleri hoop midesine indiriyormuş. Onun köklerinden vitamin içtiği ağaçlar kısa bir süre sonra kuruyup gidiyormuş. Bunu duyan ülke halkı o cücenin portakal ağaçlarına zarar vermesini engellemek için ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlar. Tam portakal ağacının yanında büyük bir toplantı düzenlemişler. Toplantıya 7`den 77`ye herkes davetliymiş. Ülkenin en yaşlıları fikirlerini söylemek için ağacın etrafına toplanmışlar. Kulaklarına gelen haberlere göre cüce ülkelerinin sınırları içine girmiş bile. ama içlerinden bir tanesi bile çare bulamamış. - Bunları o cüceye anlatsak, onunla konuşsak bizi anlamaz mı acaba ? diye sormuş. Sabah çok erken bir saatte nöbetçilerin bağırışlarıyla herkes sokaklara dökülmüş. - Bizim portakal ağacımızı yemeyeceksiniz değil mi ? demiş. - Hayır tabi ki, hayır, ben portakal ağacı yemem, portakal yerim. Hem niye yiyecekmişim portakal ağacını o kadar güzel görünüyor ve o kadar güzel kokuyor ki. Ülke halkı o gün cüceye bol bol portakal ikram etmiş. Cüce bir kaç gün onlara misafir olmuş. Bir daha başkaları hakkında söylenen şeyleri iyice araştırmadan karar vermemeye çalışmışlar. Portakal ağacı mı ? Bakın hala yerinde ve c vitamini deposu portakallarını herkesle paylaşmaya devam ediyor. Portakal ağacındandan , ne güzel koku gelir. Portakallar etrafa , neşe ve sağlık verir. Bol bol yesin çocuklar, Sen düşünme bu işi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Pupsy-Masali.html", "text": "Pupsy aileye geldiğinde küçücük bir yavru köpekmiş. Annesi ve babası onu büyütürken, evde yaşamayı öğretmek için çok emek ve zaman harcamışlar. Aile bireyleri, Pupsy eve gelinceye kadar hiç köpek yavrusu beslememiş olduklarından, pek deneyimli de değilmişler. Ama sonunda Pupsy insanların, özellikle annesinin her dediğini anlar olmuş. Yani insanlarla evde yaşamaya alışmış. Pupsy yaşça büyümüş ama, türü küçük olduğu için kendi pek büyümemiş. Kafasını kaldırıp annesine ve babasına baktığında, gözüne dev gibi görünüyormuşlar. Bir gün annesi Pupsy'i evde yalnız bırakıp dışarı çıkmak zorunda kalmış. Hiç yapmazmış bunu. Pupsy, evde kemirmedik sandalye bacağı bırakmamış. Aklınca annesine öfkeleniyor, onu cezalandırıyormuş. Annesi döndüğünde ona çok kızmış. Bir daha yaramazlık yaparsa onu başkasına vereceğini söylemiş. Onları çok sevdiği için Pupsy bir daha bu tür yaramazlıklar yapmamış. Anne ve babası bir akşam Pupsy'i evde yanlız bırakıp gitmişler. Pupsy yaramazlık yapmadan onları beklemiş. Biraz sonra merdivende ayak sesleri duymuş. Annesi ve Babası kapıyı açmışlar ve ellerinde kocaman bir kutu ile içeriye girmişler. Kutudan köpek sesleri geliyormuş. Bunlar küçük köpekmişler. Kendi aralarında nereye geldiklerini soruyormuşlar birbirlerine. Pupsy bu konuşmaları duyunca, hemen yatak odasına kaçmış ve yatağın altına saklanmış. Annesinin \"yaramazlık yapıyor\" diye bu yavruları getirmiş olabileceğini düşünmüş. Ya kendisini başkalarına verirse diye çok korkmuş. Çünkü annesini çok seviyormuş. Ondan hiç ayrılmak istemiyormuş. Kapıdaki aralıktan annesinin yavrularla ilgilenişini izlemiş. Annesinin onları ne kadar çok sevdiğini görünce üzülmüş. - Şimdi annem beni, benim onu sevdiğim kadar çok sevemeyecek. Çünkü o sevgisini bu beş yavruya paylaştıracak. Benim payıma eskisinden daha az sevgi düşecek. İlerliyen günlerde, annesi yavruların ev yaşantısına alışmaları için onlarla ilgileniyor, Pupsy'e eskisi kadar ilgi göstermiyormuş. Pupsy her sabah odanın penceresine yakın duran koltuğun kolundan, bahçede oynayan çocuklara bakıp, onların oyunlarını seyrediyormuş. Gelen yavrular çok küçükmüş. Daha bir aylık bile değilmişler. Büyüyünce Pupsy'den iri olacakları belli oluyormuş. Ama, şimdilik çok küçük olduklarından, yürürken bile dengelerini zorla sağlıyorlar, bazen yürüyemeyip yuvarlanıyormuşlar. Pupsy devrildiklerinde bebeklere bakıp sinsice gülüyormuş. - Ben demin denedim. Olmadı. Çok yüksek. - Hayır, isterseniz pencere yanına kadar götürürüm. - O zaman bize yardım etsene. - Buraya zıplayabilirsin her halde. Bir denesene. Pupsy biliyormuş ki, bebek koltuğun koluna çıkabilirse hızını ayarlayamayarak dengesi bozulacak pencereden aşağıya uçup gidecekmiş. Yavrucak, denemiş ama başarılı olamamış. - Gel sen de benim gibi yap. - Korkacak birşey yok. Bak bana, bir şey olmuyor. diye bağırmaya başlamış. Pupsy konuşmadan bebeği biraz daha sarkıtmış. Bebek şimdi iyice pencerenin dışındaymış. Pupsy birden dişlerini açıvermiş. Bebek hızla yere doğru düşmeye başlamış. Yere hızla çarpan bebekten tok bir ses çıkmış, \"küt\" diye. Pupsy tam mutluluktan uçmak üzere iken beklenmedik bir olay olmuş. Bahçede oynayan çocuklar sesi duyunca bağırmaya başlamışlar. - Hayır düşmedi. Ben gördüm. Pupsy pencereye kadar ağzında taşıdı sonra bıraktı yavruyu. Sesleri duyan annesi bebeğin yanına gitmiş. Hareketsiz yatan bebeği kucağına alıp evine dönmüş. Hemen yavruyu yatağına yatırmış. Odaya girip pencereyi kapatmış. Diğer yavruları toplamış ve odadan çıkartmış. Pupsy, ceza olarak, odada kapalı kalmış. - Yavruları fabrikaya götürsek. Bir kulübe yaptırsak ve bekçiler baksalar onlara. Pupsy bir daha yavrularla beraber olamamış. Annesi yavruları başka yere götürüyor, Pupsy'e göstermiyormuş. Sonra bir gün, yavrular yine bir kutuya yerleştirilmiş ve evden götürülmüşler. Pupsy pek sevinmiş. Artık annesi yalnız kendisini sevecek diye düşünmüş. Birkaç akşam sonra, evde kimse konuşmayınca Pupsy anne ve babasının üzgün olduklarını anlamış ama nedenini bilememiş. Annesi o gece hiç uyumamış. Hep ağlamış. Pupsy hasta olduğunu sanmış. Sabah olunca annesi Pupsy'i yanına alıp evden çıkmış. Kocaman bir çiftliğe gelmişler. Burası bir hayvan çiftliğiymiş. Pupsy'i burada bir kafese koymuşlar. Pupsy bir daha o çok sevdiği annesini görememiş. Sevgisini paylaşmak istemezken, hep kendini sevsinler isterken, o sevgiden de olmuş. Bazıları sevgiyi paylaşmak istemezler. Sevgiyi paylaşmamak için çok kötü şeyler de yapabilirler. Bazen sevgiyi paylaşmamak için gösterilen gayret geri tepebilir ve tümüyle o sevgiden yoksun kalınabilir. Sevgi ve ilgi de paylaşılmalı çoğu şey gibi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Qogal-Azerbaycan-Nagillari-Masali.html", "text": "Biri var idi, biri yox idi. Bir baba il n n var idi. Bir gün baba n n y deyir ki, qoğal bişir. N n h v sl xamır yoğurmağa başlayır. X mird n qoğal hazırlayıb onu xamaya batırır, yağda qızardır v soyuması üçün p nc r nin k narına qoyur. Bir az keçdikd n sonra Qoğal dığırlanaraq p nc r d n masaya, ordan döş m y , qapıya doğru dığırlanır. Ordan da eşiy , otların üstün , artırmaya, h y t , darvazaya, daha uzaqlara dığırlanmağa davam edir. Yolda qoğal dovşana rast g lir. Qoğal, ay qoğal m n s ni yey c m. Qoğal bir az da dığırlandıqdan sonra yolda canavara rast g lir. Qoğal, ay qoğal m n s ni yey c m. deyib dığırlanaraq qaçır. Qoğal bir az da dığırlandıqdan sonra yolda ayıya rast g lir. deyib, dığırlanaraq yen d qaçır. Qoğal bir az da dığırlandıqdan sonra yolda tülküy rast g lir. Qoğal, ay qoğal, s n n q ş ngs n. N göz l mahnıdır bu. Amma, q ş ng qoğalım m nim, m n qocalmışam, pis eşidir m, s n g l otur m nim burnuma v mahnını burda oxu ki, yaxşı eşidim. Qoğal tülkünün burnuna tullanır v yen mahnısını oxuyur. Çox sağ ol, qoğal, la mahnıdır. Yen d eşitm k ist rdim. S n g l dilimin üstünd otur v mahnını sonuncu d f yen d oxu m nimçün."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ramses-Masali.html", "text": "Ramses birgün uyandığında kendini dünyanın merkezinde bulur. Merkezi dünyanın, öyle kolay hazmedilir bir yer değildir üstelik. Yaşanasıdır belki, lakin yaşayan tekidir. Merkezin dışındakiler merkeze bağlı birer kukladırlar. Kuklalar ne düşünür, ne söyler, ne hisseder elbet. Bu yüzden Ramses, kendini pek yalnız, pek mutsuz bulur. Bunu demeye de dili varmaz kuklalarına, emir kullarına. Geçer zaman böyle birbaşına, böyle hazin. Gel zaman git zaman, dur zaman kalk zaman konuşmayı unutur olur Ramses. Konuşmak dediğin kişilerce yapılır. Duvarlar dil bilmez, söz bilmez soğuk şeylerdir. Ramses bahçeye çıkar çiçeklerine ses verir. Yetmemiş eline sazını almış, tutturmuş o telden bu telden. Günlerce çalmış söylemiş, çalmış söylemiş. Bir Ramses dinlemiş Ramses'i, bir Ramses ağlamış Ramses'e. Bir kuşlar dinlemiş, bir çiçekler... bir gök dinlemiş, bir bilinmeyenler... Ramses dünyanın merkezinde her an'ı azap içinde geçirir olmuş. Azap bu yenilir yutulur tarafı yokmuş, yenmez yutulmaz tarafı da... Ramses bir türlü derdinin ne olduğunu söyleyememiş. Boğum boğum boğazında takılmış kalmış her bir diyeceği. Ramses birbaşına otururken selvi altında göl kıyısında bir ses duymuş. Dönmüş bakmış kimseyi görememiş. 'kuştur' demiş, sudaki aksin dalgalanışına dalmış. Kuş sandığı bir güzeller güzeli Sernaz imiş. Görememiş. Ay kız Sernaz, bir demet papatyayla göl kıyısında geziniyormuş o sıra. Papatyalar ona gülümsedikçe bir okşayıp avucuna alıyormuş. Şarkı uçmuş uçmuş uçmuş taaa Ramses'in kulaklarına varmış. Ses başka dünyanın sesi, ses başka bir alem sanki. Ardı sıra sesin dolanmış, dolanmış ve Sernaz'a ulaşmış. Sernaz bir gonca... Sernaz bir derya... Sernaz ötesi dünya... Sernaz bir başka... Elinde papatyalar salnırken göl kıyısında, Ramses seyre dalmış. Ramses, birbaşınalığın hüznünü unutuvermiş o an. Unutmuş unutmasına da başka bir hüzün sorup sormadan yerleşivermiş gözlerine, yüreğine, yüreğinin en derinlerine... Günlerin üstüne binen dayanılmazlık aylarla daha da artmış. Ramses Sernaz'ı bir daha görebilmek için her gün göl kıyısına inmiş. Her gün aramış gözleri eli papatyalı güzeli. Bulamamış. Bulamamış. Her gün biraz daha yıkılmış. Her gün biraz daha çökmüş. Sernaz'ı bulduğu yerde kaybettiğini farkedince ölümü davet etmiş. Ölümse vaktin henüz tamama ermediğini göstermiş doğan her güneşle. Sernaz bütün olandan haberdardır. Gün söylemiştir, gece söylemiştir, göl söylemiştir, bir de çiçekler... ardına bakmamış salınmış söğüt gölgelerinde, gezinmiş bir o yana bir bu yana, Ramses peşisıra... Ramses odasında bir bilmediği derdin elinde savrulur. Aranır, aradığını tanımadan. Seslenir, sesini duymadan. Dünyanın merkezi unutulmuş, merkez yerini değiştirmiş, ay parçası olmuştur. Ramses göl kıyısında oturur birgün; gök mavi, gün prıl prıl. Çıksa da gelse, bekler bekler. Göle bakar, Ramses. Ramses bakar, göle. Bir ceylan seke seke geçer öte yana. Sernaz geçmez. Sernaz gelmez. Günler biter, artık günün günlüğü kalmamıştır. Geceler biter, artık gecenin geceliği kalmamıştır. Mevsimlerin adı başka, tadı başka, rengi başkadır artık. Ramses birbaşınadır da, merkezini dünyanın unutmuştur. Sernaz papatya toplarken, göl kıyısına oturur. Göl kıyısı artık Ramses'in ayrılmadığı mekanı olmuştur. Görür Sernaz'ın gelişini. Korkar. Uzaktan bakar, bakar. Aylardır beklediği karşısındadır, yanaşamaz. Sernaz kıyısında gölün gezinmeye başlar, dilinde bir şarkı... 'dağın ardı da bir, ardının ardı da... Ramses yaşadıkça büyümüş yüreği, yüreği büyüdükçe bir tarafı hep mahzun kalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Rapunzel-Masali.html", "text": "Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş. Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış. O zaman, demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz. Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel'miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış. sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey. Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış. Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel'e evlenme teklif etmiş, Rapunzel'de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak. Ama Rapunzel'in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel'de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma? diye sorunca herşey ortaya çıkmış. Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum! diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel'i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenince. cadı Rapunzel'den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel'e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel'in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. Rapunzel! Rapunzel! diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel'in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Robin-Hood-Hirsizlar-Prensi-Masali.html", "text": "Çok uzun yıllar önce Nottingham adlı bir kasabada büyük ve yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanın ismi Sherwood imiş. Robin Hood, bu büyük ormanda tek başına yaşarmış. \"Büyüdüğümde onların parasını çalıp zenginlere dağıtacağım.\" demiş. Gel zaman git zaman Robin Hood büyümüş. Güçlü ve zeki bir adam olmuş. Aynı zamanda ok ve yay kullanmada çok ustaymış. Robin Hood yeteneklerini kullanarak ormandan geçen zenginlerin parasını alıp, yoksul insanlara dağıtmaya başlamış. Bu durum onu ünlü etmiş ve ünü yavaş yavaş tüm ülkeye yayılmaya başlamış. Tabi bu ünü hem zengin insanları hem de Nottingham kasabası şerifi için büyük bir sorun haline gelmiş. Onu yakalayıp cezalandırmak istiyorlarmış. Şerif, onu yakalayıp getirene büyük bir ödül verileceğini duyurmuş ama Robin Hood bir türlü yakalanamamış. Çünkü yalnız değilmiş. Etrafında onu çok seven arkadaşları da varmış. Ne zaman birisi Robin Hood'u yakalamaya çalışsa hemen arkadaşlarından biri ona haber salar yakalanmaktan kurtulurmuş. Bu olay ülkede iyice yayılmış, öyle ki bir gün kralın kulağına kadar gitmiş. Kral da Robin Hood'un derhal yakalanması için yardım etmeye ve bir kaç adamını Nottingham kasabasına göndermeye karar vermiş. Kralın adamları kasabaya gelince şerif ve adamları ile birlikte toplanmışlar. Bir plan yapmaya karar vermişler. Düşünmüşler taşınmışlar ve bir karar vermişler. gibi de olur. Robin Hood yarışmayı duyar duymaz hemen katılmaya karar verir. Ancak şerifin bilmediği bir şey vardır. Robin Hood'un arkadaşları şerifin bu planını duymuşlardır. Arkadaşları Robin Hood'u uyarıp vazgeçirmeye çalışırlar ama Robin Hood yarışmaya katılmayı çok ister. Arkadaşları ne yapıp ettilerse de onu vazgeçiremezler. Derken aradan bir zaman geçmiş ve yarışma günü gelmiş. Yarışmaya on yarışmacı katılmış ve tam on tur ok atıldıktan sonra galip gelen okçu birinci seçilecekmiş. Bu sırada kral ve şerif gözünü dört açıp ve Robin Hood'u aramaya başlamış. Etraftaki insanlara Robin Hood'u sormuşlar ama yarışmayı izlemeye gelenler Robin Hood'un kızıl saçlı olduğunu ve yarışmacılar arasında kızıl saçlı kimsenin olmadığını söylemiş. Yarışmanın ilk turu ve dokuzuncu tura kadar bütün turlarını yeşil kıyafet giymiş ama kızıl saçlı olmayan ve de kimsenin tanımadığı bir adam kazanmış. Bu yarışmaya aynı zamanda kralın en iyi okçularından birisi olan Willim'da katılmış. Son turda William okunu hedef tahtasının tam ortasına isabet ettirmiş. Bunun üzerine tüm izleyiciler heyecanla yeşil kıyafetli okçuyu beklemiş. Sıra yeşil kıyafetli okçuya geldiğinde, yayını gerip ve oku fırlatmış. Herkes nefesini tutmuş yarışmayı izliyormuş. Ok, William'ın okunu ortadan ikiye bölerek tam ortadan hedefi vurmuş. Şerif günlerdir aradığı adamın bu yarışmacı olduğunu görnce hemen ayağa fırlayıp adamlarına onu yakalamalarını emretmiş. Ama Robin Hood peruğu fırlattıktan sonra öyle hızlı hareket ederek kaçmış ki herkes bir anda donakalmış. Böylece bir kez daha Robin Hood yakalanmaktan kurtulmuş. Şerif ise bu yarışmadan eli boş dönmüş. Robin Hood efsanesi ise devam etmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ruyadan-Gercege-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Osmanlı Beyliği'nin kuruluş günlerinde, zamanın büyük alimlerinden Şeyh Edebali Söğüt yakınlarındaki bir dergahta oturuyor, Ertuğul Gazi'ye ve oğlu Osman Bey'e yardımcı oluyordu. Osman Bey bir gün O'nun evinde misafir olmuştu. Geceyi geçireceği odada bir Kur'an-ı Kerim duruyordu. Yorgundu, yatmak istiyordu ama, bu yüce Kitab'a saygısından dolayı bir türlü yatıp uyuyamıyordu. Derken bir an daldı, kendisinden geçti ve rüya alemine daldı... Gördü ki, Edebalı'nın koynundan bir ay doğdu. Ay dolunay haline gelince inip kendi koynuna girdi. O anda kendi göbeği üzerinde bir çınar ağacı bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Ağaç büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti.Dallarının gölgesi bütün dünyayı kapladı. Evliya Çelebi'nin söyleyişiyle, o ağacın gölgesinde dağlar var, dağların dibinden pınarlar çıkar ve salınıp akarlar. Kimi bağını sular o sularla, kimi de çeşmeler yapıp akıtır... hep ekinlerle ve başka ürünlerle doluydu. Dağların tepeleri ormanlarla kaplıydı, vadilerde şehirler kurulmuştu. Şehirlerde camiler yapılmış, minareler arşa yükseliyordu. Camilerin altın kubbelerinde birer hilal ışıldıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyor ve o ezanlar ağaç dallarındaki kuşların cıvıltılarıyla karışıyordu. Öyle bir an oldu ki, ağacın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru çevirdi. Şehir, iki denizin ve iki karanın birleştiği yere kurulmuş, bir elmas yüzüğün kıymetli taşı gibi orada duruyordu. Osman Bey bu yüzüğü alıp parmağına takıyordu ki, uyandı! Sonra da, kızı Malhun Hatun'u Osman Bey'e eş olarak verdi. Osman Bey, çok önceden, babasının sağlığında belirledikleri hedefe yani Bizans'a doğru ilerlerse, bu rüyanın gerçekleşeceğine ve Şeyh Edebalı'nın haklı çıkacağına inanıyordu. Ne yazık ki kendisi, Bursa fethedilmek üzereyken öldü. O büyük emelinin gerçekleştirilmesi artık oğluna kalıyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ruzgarin-Yaramazligi-Masali.html", "text": "Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için kızıyordu rüzgara. Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için sinir oluyordu. Topal bahçıvan, bahçedeki çiçekleri kırdığı için öfkeleniyordu. Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terk etti. \"Gerçekten de beni sevmemekte haklılar.\" diye düşündü. \"Islık çalar gibi eserim, fırtına olur kükrerim. Rüzgar, horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini biliyordu. Kurbağaya gitti; o da yardım edemedi. Çaresiz kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması gereken diğer korkuluklar-dan farklıydı. Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı. Rüzgar bu güzel kıza yaklaşmaktan korktu: Önce hanımeline gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o kadar tedirgindi ki acemilikle gerektiğinden fazla esti. Rüzgar çok utandı. Korkup kızla konuşamadan oradan uzaklaştı. Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi. Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü. Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk için ağaca bir salıncak kurmuştu. Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce çok sevindi. Onu da sevindirmek istedi. Usul usul esmeye başladı. O kadar tatlı ve uysal esiyordu ki, bütün ekinler başlarını diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha rahat çalışabilirdi. Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında rüzgarla oynuyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sabirsiz-Cocuk-Masali.html", "text": "Beşinci yaş gününü kutlayacak olan sabırsız çocuk, tatlı bir telaş içinde olan anne ve babasını izlemekten kendini alıkoyamıyor. Anne gelecek olan misafirleri için mutfakta pasta börek, çörekler hazırlama telaşında, baba odayı rengarenk balonlarla süslemekte. Adı üstünde sabırsız çocuk, mutfaktan gelen nefis kokular onu daha fazla tutamıyor ve o bir ara annesinin mutfaktan çıktığını görünce dayanamayıp dalıyor mutfafağa. Annesi neler neler yapmamış ki, bu nefis yemeklerden birazcık tatmak ister. Biraz yesem hiçbir şey olmaz diye düşünür ve her birinden bir parça alır , dayanamayıp doğum günü pastasının üzerindeki meyvelerden de alır . İlk önce çilek, sonra müz, daha sonra çukolatalı kremaya daldırır elini. Misafirler gelmeye başlar, her birinin elinde güzel hediye paketleri var . Sabırsız çocuk hediyelerini çok merak etmekte bir an önce görmek ister ama annesinin uyarısı ile biraz daha beklemek zorunda . Bekle biraz, ilk önce misafirlerimizi ağırlayalım, ondan sonra açarsın hediyelerini. bağırır ve ama bekle sen, sana pasta yok çünkü sen yemişsin. Misafirler sabırsız çocuğun haline çok üzülürler, bugün onun doğum günü diye düşünürler ve her biri kendi pasta diliminde küçücük parçalar verirler. Sıra hediyeleri açmaya gelir ve neler yok ki, boyama defteri, boyama kalemleri, ayıcık, oyuncak ilk yardım arabası, kamyon ve hatta pilli tren. Sabırsız çocuk tek tek misafirlerine teşekkür ettikten sonra , sandalyenin üzerine çıkar ve başlar zıplamaya. Yavaş ol, şimdi düşeceksin ve bir yerini kıracaksın. Ama o okadar çok mutlu ki, bir türlü duramıyor durduğu yerde. Ve bir ara çatttttt diye bir ses gelir ve sabırsız çocuk kendini yerde bulur . Annesinin söylediklerini dikkate almayan sabırsız çocuk, birazcık canı yanar ama çok uzun sürmez, o tekrar ayağa kalkar ve koşuşturmaya devam eder. İşte sen şimdi büyüdün derler gülerek. Ve gitme zamanları geldiğinden tek tek sabırsız çocukla vedalaşırlar ve giderler. O çok eğlenmişti doğum günü kutlamasında, ertesi gün okuldaki arkadaşlarına anlatacağı ve göstereceği çok şeyi vardı, o yüzden biran önce yatağa gitti ve uyudu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sad-Stoyr-Masali.html", "text": "Howel'un iki erkek çocuğu vardır. Eşini trafik kazasında kaybeden Howel çocuklarıyla yaşamaya başlamıştır. Çocuklarının kıyafetlerini yıkar, ütüler onların yemeklerini yapar elinden geldiği kadarıyla çocuklarını mutlu etmeye çalışırdı. Çocuklar annelerinin yokluğunu her hissettikleri zaman Howel, çok üzülür ve bu duruma alışmaları gerektiğini onlara bildirirdi. Howel işten ayrıldığını çocuklara söylemedi. Bir hafta kadar bu durum böyle sürdü, çocuklar her zamanki gibi okula gitmek için hazır olduğunda babalarından harçlık istemek için '' baba biz hazırız, harçlık verir misin?'' derlerdi. Üstüne bir de, öğretmeni çocuklardan 10'ar TL para istemişti, sınıflarında bulunan tahtaya kalem, saat ve çöp kutusu alacaklarını söyledi. Howel istemeyerek de olsa cebinden çıkarttığı 30 TL'yi çocuklarına uzattı. Çocuklarını uğurladıktan sonra, kapı girişindeki askıda bulunan eski ceketi üzerine giyerek iş bulma umudu ile evden ayrıldı. Howel'un yaşı 41'di, bu yaşlarda iş bulmak pek mümkün değildi, umudunu çocuklarına bağlıyordu, onların aç kalmasına dayanamazdı. Çocuklarını bir haftadır harçlık vermeden okula gönderen Howel, bu duruma evde yalnız başına kaldığı saatlerde, odasında ağlayarak çocuklarının geleceğinden endişe etmeye başlardı. Bu yoksulluk dönemleri bir ay kadar sürmüştür. Evde bulunan ve pek kullanılmayan eşyaların bazılarını satmak durumunda kalan Howel çocukların ceplerine az da olsa para koymaya çabalamıştır. Bu duruma çok sevinen Howel, Acton Bey'e onlarca kez teşekkür ederek Abel ile oradan ayrıldılar... Ertesi gün Howel çocuklarına gülücük saça saça, her ikisini de bağrına basarak, öperek, koklayarak uğurladı kapıdan. Askılıkta bulunan sol koltuk altı yırtık olan ceketini üzerine geçirdi ve fabrikanın yolunu tuttu. Abel'e çok teşekkür etti. ''Dostum, sen olmasan ben böyle bir iş bulabileceğimi sanmıyordum, halim biraz kötüydü, ne eş var ne de kapısını çalabileceğim bir akraba...'' sözü fazla uzatmadı Abel'e minnet duyuyordu. Abel tebessüm eederek Howel'ın söylediklerini dinliyordu, bir yandan önünde bulunan kolileri üst üste diziyordu... Howel eve geldiğinde çocuklarının ders çalıştıklarını görür. Kitaptan başlarını kaldıran, Homer ve Luca babalarına koşarak sarıldılar. ''Tamam baba'' diyerek Homer ve Luca derslerine kaldığı yerden devam ederler... Akşam yemeği yenip uyku vakti geldiğinde, çocuklara birer bardak süt içirir Howel, ve yanlarına uzanarak en sevdikleri hikaye kitaplarından olan ''Bremen Mızıkacıları'' kitabını alarak Homer ve Luca'nın yüzlerinde tebessüm, gözleri kapalı bir şekilde okumaya başlar Howel. Bir kaç sayfa okuduktan sonra çocuklar hemen uyuya kaldır. Homer ve Luca'nın açık kalan bazı kısımlarını örter sesiz bir şekilde odadan ayrılır... Howel kendi odasına geçer ve bir kağıt ile bir kalem alarak yatağının yanında bulunan masaya oturur. Işığı kapatır, eşinden kalan gece lambasını yakar ve yanı başına koyar... Kağıtda şunlar yazılı idi... Sevgili Cara, seni çok özlüyorum. Homer arada seni hatırlatır bana, ama sen benim sürekli aklımdasın. Bazı geceler Homer ağlar yatağında, işitirim sesini kulaklarımla ama ses çıkartamam, o sıra hıçkırıklara boğuluyorum elimle ağzımı kapatıyorum gıkım çıkmasın çocuklar daha fazla üzülmesin diye, ve göz yaşlarımız ile ıslanan yastığımıza çaresiz bir şekilde başımızı yaslıyoruz. Bu yastığın yarısı senindi, şimdi ise tamamı benim, ama ben hala kendime ait olan diğer yarısını kullanıyorum. Bazı geceler kokluyorum diğer yarısını yıkamadım inan bana kokun hala bir diğer yarısında mevcut. Kendime ait olan diğer yarısını göz yaşlarım ile yıkıyorum, seni çok özlüyorum Cara, seni çok özlüyoruz... Cara uzun süredir işsizdim ve evdeki eşyaların birazını sattım, Homer'in ayakkabısı yırtıldı ona ayakkabı alamadım Cara, Homer ile dalga geçmiş arkadaşları, benim ceketimin sol koltuk altı yırtık bir gram üzülmüyorum ama Homer'in ayakkabısı yırtıldı ve ben ona ayakkabı alamadım Cara. Bugün fabrikada işe başladım forkliftci olarak, ve çocukların en sevdiği köfte ile şekerlemelerden aldım, çok mutlu oldular Cara, yarın Homer'e ayakkabı alacağım ben yırtık ceketimden memnunum, emanetlerine, yavrularımıza iyi bakacağım Cara, lütfen bu gece gel rüyama, seni cok özledim Cara..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sahane-Bir-Hikaye-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da ALLAH 'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. -Doktor Bey,dedi.Ben size dargınım. Niçin? diye sordum. Doktora ulaşmak kolaydır dedim.Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Konuşmaya mecali olmadığından Ben o isteği duyuyorum manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanısıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler hızlandırmalı öğretime dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. rağmen kalkarak abdest aldı.İki rekat namaz kıldı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sahte-Sehzade-Masali.html", "text": "- Eğer çocuğumuz erkek olursa, adı Kaan olsun... On altı yaşına kadar eğitimiyle ilgilenin. Ata binmesini, kılıç kullanmasını da öğrensin. Benim yokluğumu ona hissettirmeyin,dedi. - O, 16 yaşına geldiği zaman bu bileziği sağ kolunun üst kısmına takın. Bir ata bindirerek benim yanıma, yani Başkent Tozan'a gönderin... Her şeyi düzene koyduktan sonra, Sultan Aziz eşiyle ve akrabalarıyla vedalaştı. Tozan'a gitmek üzere askerleriyle yola koyuldu. Günler, aylar çabuk geçti. Ayşe Sultan bir gece yarısı doğum yaptı. Erkek çocukları olmuştu. Bütün aile sevinçliydi. Törenle çocuğun ismini Kaan koydular. - Kaan senin baban yok mu? diye soruyorlardı. - Babam ben doğmadan bir kaç ay önce görev yerine gitmiş! diye cevap veriyordu. - Arkadaşlarım benim etrafımda dönerek, bana Babasız çocuk!... Babasız çocuk!... diye bağırıyorlar. - Oğlum sen babasız değilsin ki... Senin baban uzaklarda görev yapıyor... Sen büyüyünce ben ata bindirip, onun yanına göndereceğim. - Oğlum onlar çok küçük oldukları için her şeyi düşünemiyorlar. Sen ne konuşurlarsa konuşsunlar, onların sözlerini hiç umursama! Annesi, teyzesi ve halası kasabanın tek çocuk bahçesine düzenli olarak Kaan'ı götürmeye devam ettiler. - Arkadaşlarım benim etrafımda dönerek bana yine Babasız çocuk!... Babasız çocuk!... diye bağırmaya devam ediyorlar. - Oğlum daha önce de söylediğim gibi babasız değilsin ki... Senin baban uzaklarda görev yapıyor... Sen büyüyünce ata bindirip onun yanına göndereceğim, dedi. Eğitimciler Kaan'a sekiz yaşındayken ata binmeyi ve kılıç kuşanmasını öğrettiler. Ayrıca ona bir çok öğretmen tarafından çeşitli konularda da ciddi eğitimler veriliyordu. - Anneciğim bana sen : Büyüyünce ben seni ata bindirip babanın yanına göndereceğim... demiştin. Ben büyüdüm artık! Ata binmesini ve kılıç kullanmasını da biliyorum. - Sevgili oğlum, biz seni babanın yanına göndermek için hazırlıklara başladık. Nisan ayı sonunda seni atın Yıldırım'a bindirerek yolcu edeceğiz ! Kaan annesinin verdiği cevaba oldukça sevinmişti. Kendi kendine : Arkadaşlarım benim etrafımda dönerek bana : Babasız çocuk!... Babasız çocuk!... diye bağırmışlardı. Bir kaç ay sonra ben de babama kavuşacağım, dedi. Yol azığı hazırlandı. Kıyafetleri giydirildi ve Şehzade Kaan törenle yolcu edildi. Arkasından annesi, yakınları ve din adamları Ya Rab Şehzade Kaan'ın sonunu hayırlı eyle! İşlerini rast getir! diye dua ettiler. - Adım Kaan... Babam Padişah Sultan Aziz'in yanına gidiyorum. - O zaman şehzadem ben senin emir kulunum. Birlikte gidelim Tozan'a. Çok sevindim seninle arkadaş olduğuma! - Şehzadem maşaallah su da buz gibi! Ağzına layık! Tamam... ben kana kana içtim, sıra sende... Çek beni yukarıya! Kaan onu urganla yukar ya çekti. Sonra Köse Metin'in sark tt ğı urganla kendisi aşağıya indi. O da doya doya sudan içti... Metin'e : Gerçekten de kuyu suyu buz gibiymiş... Tamam... beni yukarıya çekebilirsin dedi. Kaan kuyunun içinde çaresizdi. Kendi hayatını kurtarmak için Köse Metin'e Tamam. .. Şartlarını Kabul ediyorum... dedi. Kaan, Köse Metin'in heybesini omuzunda taşıyarak onun peşinde günlerce yürüdü. Zaman zaman yolda dinlendiler. Kaan onun tuzlu yiyeceklerinden yedi. Başkent Tozan'a yaklaşmışlardı... Saray uzaktan görünüyordu. Çok geçmeden saraya ulaştılar... Padişah Sultan Aziz, sahte Şehzade'yi karşıladı... Oğlum, Kaan'ım diye bağrına bastı... Köse Metin, Kaan'ı bu benim hizmetçim... adı Köse Metin... diye Padişah Sultan Aziz' e tanıttı... Aralarında yaptıkları konuşmalarla Padişah Sultan Aziz, eşi Ayşe Sultan'dan ve diğer yakınlarından bahsetti. Onların hal ve hatırlarını sordu. Sahte Şehzade hiç birisini tanımadığı için aptal aptal bakıyordu. Padişah Sultan Aziz oğlum Kaan biraz salağa benziyor... diye düşünerek, sorduğu soruları bir daha tekrarlamadı. Sahte şehzade için eşi görülmeyen sofralar, kuş tüyünden yataklar ve yorganlar hazırlandı... - Köse Metin, sana bir at ve bir mektup vereceğim. Bunlarla Orya ülkesine gidip Kral Pito'nun dünya güzeli olan kızı Prenses Liba'yı oğlum Kaan için isteyeceksin. Bu oldukça güç! Şu ana kadar bir çok kişi Kral Pito'nun isteklerini yerine getiremedikleri için kızı elde edemediler. kendisine kız istemek için uzaklara göndereceğine çok sevinmişti. Sarayın aşçıları ona karnını doyurması için yol azığı hazırladılar. Hazine Başı da bir miktar altın verdi... Kaan, Padişah Sultan Aziz'in tarifi ve emriyle yola koyuldu. - Sevgili Kaan atını bağladığın ağacın doğusunda bizim bir yuvamız var... Orada bizim üç adet kanadımız var... Bunları al... Günün birinde zor durumda kalırsan onları yak... O zaman senin yardımına koşacağız... Kaan nefes nefese uyandı... Güneş doğmuştu. Rüyasında gördüklerinin doğru olup olmadığını yerinde görmek için atını bağladığı ağacın doğu tarafına baktı. Gerçekten orada karınca yuvası vardı... Üç tane karınca kanadı da gözüne çarptı... Onları alarak annesinin kendisine verdiği temiz bir mendilin içerisine koydu. - Sevgili Kaan atını bağladığın ağacın doğusunda, yani ormanın biraz ilerisinde beni ve arkadaşlarımı uyurken göreceksin... Yerde bulunan üç adet kılımızdan al... Günün birinde zor durumda kalırsan onları yak... O zaman senin yardımına koşacağız... Kaan nefes nefese uyandı... Güneş doğmuştu. Rüyasında gördüklerinin doğru olup olmadığına bakmak için atını bağladığı ağacın doğu tarafına baktı. Gerçekten orada üç öküz yatıyordu... Yerde bir yığın öküz kılı gördü... Onlardan üçünü alarak annesinin kendisine verdiği temiz mendilin içerisine koydu. - Sevgili Kaan atını bağladığın ağacın doğusuna bak! Orada bizim üç adet kanadımız var... Bunları al... Günün birinde zor durumda kalırsan onları yak... O zaman senin yardımına koşacağız... Kaan nefes nefese uyandı... Güneş doğmuştu. Rüyasında gördüklerinin doğru olup olmadığına bakmak için atını bağladığı ağacın doğu tarafına baktı. Gerçekten, yerde üç kanat vardı... Üçünü de aldı... Onları, annesinin kendisine verdiği temiz bir mendilin içerisine koydu. Orya Ülkesi'ne girdiği zaman başkent Bima'ya da uzak olmadığını anladı. İki saat sonra Kral Pito'nun şatosuna ulaştı. Giriş kapısının sağında ve solunda bulunan muhafızlara kendisini tanıttı... Onlara Kral Pito'yla görüşmek istedediğini belirtti. Muhafızlar yarım saat kadar onu beklettikten sonra Kral Pito'nun yanına götürdüler. - Bay Köse Metin, demek kızım Prenses Liba'yı Padişah Sultan Aziz'in oğlu Kaan için istemeye geldin? Amaaaa bu oldukça zor. Şu ana kadar tam yetmiş ülkeden gelenler oldu... Her birisi de benim isteklerimi öğrenir öğrenmez başaramayacaklarını bildikleri için burayı terkettiler... Bak sana da söylüyorum. Bu şehrin dışında iç içe yedi bölümden oluşan sihirli bir şato var. Orada kızım Prenses Liba'nın bulunduğu köşke girmek için yedi kapı var... Bunları aşmak oldukça güç... İlk üçünde bulunan üç ambardaki buğdayları, bir gecede her birisinin arası beş yüz metre olan diğer üç ambara taşıman lazım... Sonra üstleri açık olan her birisinin arası beş yüz metre olan diğer üç köşk arası da vahşi hayvanlarla ve yılanlarla dolu. Burasını şu ana kadar aşan olmadı. Eğer başarabileceğine inanıyorsan Sihirli Şato'nun yedi kapısına ait yedi anahtarın birer adedini sana vereceğim. Kızım Prenses Liba'ya ulaştığın an anahtarları da geri getirmeden onu dilediğin yere götürebilirsin! Kaan Kral Pito'nun şartlarını kabul etti. Atıyla kendisine tarif edilen Sihirli Şato'ya ulaştı. Atını bir kenarı dere olan yoncaların içinde bulunan bir ağaca bağladı... İlk kez gördüğü rüyasında, kendisine söylendiği gibi, üç karınca kanadını kibritiyle yaktı... Kısa sürede milyonlarca karınca Sihirli Şato'nun girişinden itibaren üç köşkteki üç ambara akın ettiler. Bu arada Kaan ikinci gördüğü rüyasında sözü edilen, üç öküz kılını da yaktı... Her birisinde iki öküz bulunan dokuz araba dışardan tozu dumana katarak geldiler. Ve Sihirli Şato'ya girdiler. Karıncalar bir kaç saat içerisinde arabalar üzerindeki ambar şeklindeki depolara buğdayları taşıyarak gözden kayboldular. Arabalar ikinci bölümdeki ambarların önlerine gelince Kaan arabaların sürgülü kapaklarını açarak üçer üçer, üç ambara boşalttı. Kaan en zor işi başarmıştı. Bunu da Sihirli Şato'daki Prenses Liba'nın bulunduğu köşkün ışıklarının yanmasıyla anladı. Cebindeki mendili çıkardı. Son üç kuş tüyünü yaktı. Gökyüzünde üç kuş göründü önce. Kaan yedinci kapıyı anahtarıyla açtı. Kuşlardan biri yukarıdan Kaan'ın yanına geldi. Onun üzerine bindi. Yukarıdan diğer üç köşkün vahşi hayvanlarla dolu olduğunu gördü. Onların üzerinden geçtikten sonra yedinci köşkün terasına geçtiler. Oraya kuş konar konmaz, her taraf aydınlandı. Prenses Liba altın, gümüş ve elmaslarla kaplı bir odada uyuyordu. Kaan onu uyandırmadan kucağına aldı... Sonra kuşun üzerine onunla binerek şatonun dışına geldiler. Prenses Liba kuşun üzerinde iken o atını hazırladı ve Tozan'a gitmek üzere yola koyuldu. Prenses Liba'yı taşıyan kuşla beraber iki kuş da onun üzerinde uçarak geliyorlardı... Kaan oldukça heyecanlıydı. Ne de olsa babasının isteğini yerine getiriyordu. Yolda bir kaç kez dinlendi. Prenses Liba'ya kendisini oraya kadar nasıl getirdiğini anlattı... Birlikte karınlarını doyurdular... Tozan'a yaklaşmışlardı. Prenses Liba'yı yine bir kuş taşıyor, diğer iki kuş da onları takip ediyorlardı... Nihayet Tozan'a girdiler. Saray uzaktan görünüyordu. Prenses Liba'yı taşıyan kuş Kaan'ın atının önüne kondu. Yana doğu eğilerek Prenses Liba'yı sırtından indirdi. Sonra uçarak yükseldi. Diğer iki kuşla birlikte uzaklara giderek gözden kayboldular. Kaan ve Prenses Liba at üstünde saraya girdiler. Muhafızlar onlar girer girmez Padişah Sultan Aziz'e haber verdiler. Sultan Aziz Prenses Liba'yla onu görünce oldukça şaşırmıştı. Heyecanını gizleyemedi. - Köse Metin, dile benden ne dilersen? diyerek onu hediyelerle taltif etmek istedi. - Sevgili Padişah'ım sizin gönlünüzü hoş tutabildiysem bu bana yeter... Ben sizin sadece canınızın sağlığını istiyorum! - O halde sen de bu günden sonra bizim sarayın bir mensubu olacaksın... Yarın oğlum Şehzade Kaan'ın hamam merasimine de seni bekliyorum. - Ayşe Sultan, diye cevap verdi. Köse Metin evet dercesine başını salladı. Gerçeklerin ortaya çıkmasından sonra, Sahte Şehzade zindana atıldı. Kırk gün kırk gece yapılan düğünle Kaan, zorluklarla getirdiği Prenses Liba'yla dünya evine girdi. Padişah Sultan Aziz ise oldukça mutluydu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Saka-Kusunun-Takvimi-Masali.html", "text": "\"Ne mi oluyor?\" diye şaşırdı serçeler. - Bugün yeni yılın ilk günü. Herkes neşe içinde. İnsanlar da biz de sevinçle karşılarız yeni gelen yılı. \"Ah, yazık sen pek de küçükmüşsün\" diye güldü serçeler. - Yeni yılın ilk günü yılın en güzel günüdür. Bu gün artık güneş bize geri gelmeye başlar. Bugün takvimin ilk günüdür. Bugün bir Ocak! \"Hayır, doğrusunu isterseniz hiç de anlamadım\" diye iki yana doğru salladı başım Yavrukuş. söylediklerinizden aklımda kalanlar gaga, iki ayağın parmakları, kuyruk kelimeleri oldu. Diğerleri zor şeyler. - Şimdi sen biraz ormanda, kırlarda, tarlalarda uç bakalım. Ama gözlerin! dört aç ve çevrene dikkatle bak. Çevrende olup bitenleri izle. Ayın bittiğini duyunca da geri gel. Bak ben de bu evde yaşıyorum. Yuvam işte çatının altındaki boşlukta. Ben sana bir sonraki ayın ne olduğunu anlatırım. Böylece sırayla hepsini öğrenirsin. \"Çok güzel fikir\" diye sevindi Yavrukuş. Ben mutlaka sana geri geleceğim! Sonra da kanatlarını çırptı ve uçuverdi. Küçücük bir saka kuşuydu \"Yavrukuş\". Daha yuva kuracak kadar da büyümemişti. Bilirsiniz, saka kuşları tembel tembel dallarda tünemeyi hiç sevmezler. O da bütün gün dallardan bahçe çitlerine, ev çatılarından çalılıklara neşeyle uçardı. Akşam olduğunda da Yavrukuş kendine ağaçlarda bir kovuk arar, orada sabahlardı. Tüylerini kendine yastık yapar, kanatlarını da yorgan gibi üzerine çeker bir güzel uyurdu.Kış mevsiminin, artık havaların iyice soğuk olduğu günlerinden birinde şans Yavrukuş'un yüzüne gülüverdi. Bir pencere pervazının altında boş bir serçe yuvası buldu. Yuva yumuşacık tüylerle döşenmişti. Yavrukuş hiç düşünmeden yuvaya yerleşti. Annesinin yuvasından uçalı beri, ilk defa böyle sıcak ve sakin bir yuvada uyuyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Saka-Yapmayi-Seven-Fil-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ormanların birinde bir fil yaşarmış. Bu fil şaka yapmayı çok severmiş. Hortumuna çektiği suyu en olmadık zamanlarda arkadaşlarının üstüne püskürtürmüş. Arkadaşları ona kızarmış. O ise bu duruma kahkahalarla gülermiş. Bir gün ormandaki hayvanlar ona bir ders vermeye karar vermişler. Fil uyurken hortumuna bir tıpa takmışlar. Fil uyanınca çok korkmuş. Tıpanın burnundan çıkması için üfledikçe üflemiş. Üfledikçe şişmeye başlamış. Şiştikçe karnı hava dolmuş ve havalanmış. Yükseklere çıkmış. Bulutlara yaklaşırken de birden bire hapşurmuş. İşte tam o sırada hortumundaki tıpa çıkmış. Karnına dolan hava yavaş yavaş boşalmaya başlamış. Fil de alçalmış ve sonunda yere inmiş. - İşte senin bize yaptığın şakalar, böyle canımızı yakıyordu. Umuyoruz ki bu sana ders olur. Bir daha bize şaka yapmazsın. Fil çok korkmuş. Onlara yaptıklarını hatırlamış. Meğer kendisi gülerken, arkadaşları ne kadar üzülüyormuş. Bunu anladıktan sonra hepsinden özür dilemiş. O günden sonra fil de, ormandaki diğer hayvanlar da mutlu ve neşeli bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Salyangoz-Ve-Evi-Masali.html", "text": "Sümüklü böcek buna çok sevinmiş. Ne duruyoruz. Hemen gidelim. Demiş. Böylece düşmüşler yola. Tırtılın kapısını çalmışlar. Gelen misafirleri dinleyen tırtıl boyalarını ve fırçasını alıp çalışmaya başlamış. Sonunda tırtıl, sümüklünün evini çok güzel desenlerle bezemiş. Sümüklü böcek yeni görüntüsünü beğenmiş beğenmesine ama yine de evinin sırtında olmasına çok üzülüyormuş. Dönüş yolunda üç arkadaş şiddetli bir yağmura yakalanmış. Kelebek ve uğur böceği öyle ıslanmışlar ki sele kapılmaktan son anda kurtulmuşlar. Oysa sümüklü böcek hemencecik evine girmiş. Yağmur dinip de evinden dışarı çıkınca arkadaşlarının perişan halini görüp üzülmüş. Sonra da kendi kendine şöyle düşünmüş. İyi ki saklanabileceğim bir evim var. Rengi olmasa da beni yağmurdan koruyor ya. Sevimli sümüklü böcek bu olaydan sonra bir daha evini sırtında taşımaktan şikayetçi olmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Salyangoz-ve-Evi-1-2-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; yediler yemiş, sevgiyle biter her iş. Parasız yemiş olmaz, sökülür sonra diş. Tırtıl kardeş benim evimi, sırtımı da kelebek gibi rengarenk yapabilir misin? Tırtıl Evet. demiş ve hemen boyalarını, fırçalarını almış; salyangozun sırtını boyamaya başlamış. Tırtılın işi bittikten sonra salyangozun sırtı çok güzel olmuş ama yine de salyangoz evini sırtında taşımaktan hoşlanmıyormuş. Evine dönerken birden hava kararmış, şimşekler çakmaya başlamış ve yağmur tüm hızıyla yağmaya başlamış. Diğer arkadaşları uğur böceği ve kelebek saklanacak yerleri olmadığı için sırılsıklam olmuşlar ama salyangoz kafasını, bacaklarını, elini kabuğun içine çekerek ıslanmaktan kurtulmuş. Yağmur bittikten sonra salyangozun bütün boyaları gitmiş ama arkadaşları gibi sırılsıklam olup hastalanmaktan kurtulmuş. Salyangoz, bu olaydan sonra önceki düşüncelerinden dolayı çok pişman olmuş ve evini sırtında taşımaktan hep memnun olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Salyangoz-ve-Gul-Agaci-Masali.html", "text": "\"Dünyaya sadece basit güller veriyorsun. Bunlar önemsiz ve basit şeyler, Ben Dünyaya güllerden daha önemli bir şey vereceğim.\" demiş. \"Senden çok şey bekliyorum, ne zaman olacağını bana haber ver\" demiş gül ağacı. \"Bana biraz zaman lazım, acele edemem\" demiş salyangoz. Her şey geçen yıl olduğu gibi! Hiç ilerleme yok, toprağa bağlı olduğu için uzağa gidemiyorsun bile ne yazık.\" demiş. Gül ağacı salyangozun bu sözlerine üzülmüş ve ona, \"Eeee, ne zaman Dünyaya önemli bir şeyler vereceksin?\" diye sormuş. Salyangoz, \"Daha vakit var,\" demiş. Yine iş yapmayı erteleyip olduğu yerde yatmaya devam etmiş. \"Artık yaşlı bir gül ağacısın. Acele edip ölmelisin. Dünyaya, verebileceğin her şeyi verdin. Şimdi ise şu haline bak sadece bir sopaya benziyorsun.\" demiş. Gül ağacı, \"Bunu hiç düşünmemiştim\" demiş. \"Güneş beni ısıttı ve toprağa bağlı köklerimle yağmur beni besledi. Nefes aldım ve yaşadım! İçimden bir güç çıktı, dallarım yeşillendi ve üzerinde pembe güzel güller açtı. İnsanlar bu gülleri sevdiklerine verdiler. Bu sayede onların en mutlu anlarına şahit oldum ve bu beni mutlu etmeye yetti,\" demiş. Salyangoz, \"Çok kolay bir yaşam sürdün\" demiş. Gül ağacı, \"Evet. Bana her şey verildi. Ama sana çok daha fazlası verildi. Baksana hareket edebiliyorsun, düşünüp faydalı işler yapabilirsin,\" demiş. Salyangoz somurtmuş. \"Şuanda bunu yapmaya hiç niyetim yok. Biraz kendimle yalnız kalacağım,\" demiş. Kafasını kabuğundan içeri sokmuş ve girişi kapatmış. Gül ağacı, \"Bu çok üzücü, ne kadar istesem de, kendi kabuğuma giremem. Ben gül açmaya devam etmeliyim. Böylelikle güzel güllerimle insanları ve canlıları mutlu edebilirim demiş. Gül ağacı masumiyet içinde çiçek açmaya devam ederken, salyangoz ise kabuğunda boş boş yatmış. Salyangoz ölüp toprağa dönmüş ve gül ağacı da. Gül ağacı geride binlerce mutlu insan bırakırken salyangoz ise hiçbir şey yapmadan sadece söylenmiş. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Salyangozun-Derdi-Masali.html", "text": "- Ah ne olurdu benim de şöyle renkli bir kabuğum olsaydı, dermiş. - Sevgili salyangoz. Madem daha renkli bir kabuk istiyorsun, beni dinle. Kabuğunu boyatabiliriz. Bunu yapsa yapsa uğurböceği yapar. - Ne duruyoruz? Hadi hemen gidelim, demiş. Birlikte uğurböceğine gitmişler. Durumu anlatmışlar. Uğurböceği de salyangozun kabuğunu bir güzel boyamış. Salyangoz artık çok mutluymuş. - Teşekkürler uğurböceği, demiş. Ne kadar mutluyum bilemezsin. İşte o sırada yağmur yağmaya başlamış. Kelebek ve uğurböceği ne yapacağını bilememiş. Bir çiçeğin yapraklarının altına saklanmışlar. Salyangoz ise hemen evine girmiş. Evi onu yağmurdan korumuş. İşte o zaman salyangoz yaptığından utanmış. Kabuğunun değerini anlamış. Zaten yaptırdığı boyalar da yağmurla akıp gitmiş. Bundan kendine bir pay çıkarmış. Halinden mutlu olmayı öğrenmiş. Üstelik böylece kendine daha mutlu hissetmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sansli-Yumak-Masali.html", "text": "Ben üçüzlerden biriyim. Annem beni diğer kardeşlerime göre sanki daha az önemsiyor. Henüz 2 aylığım ama doğdugumdan bu yana annemin en az sevgi gösterdiği çocuğu benim. Mesela... Süt içme sırasında annem önce iki kardeşime süt verir sonra biraz sütü kalırsa bana verir. Bazen sütü biter ve ben sadece ağlayarak uyurum. Annem de yine diğer iki kardeşimi sever ama benim ağlamamla ilgilenmez. Olsun ben de her zaman çok açım sanki annem de haklı. Çok fazla şey istiyor olabilirim. Hava çok soguk, ama annem ve kardeşlerimle sarılıp uyuduğum için ısınıyorum. Ara sıra Can Umut yanıma geliyor neredeyse her gün beni seviyor, konuşuyor, bir de annesi var Aslı adı. Can'la annesi benimle konuştuğunda kendimi çok değerli ve özel hissediyorum ve de güvende... Şimdi üç aylığım hava daha da soğudu. Tabaklarımız boş, annem sinirli, gökyüzünden dondurucu soğuk ve ıslak beyaz şeyler iniyor. Üşüyoruz, açız artık açlıktan ağlamayı bırakıp annemin memelerine ısırarak saldırdım ama annem buna çok kızdı. Beni tuttuğu gibi sokağın bir kenarına bırakıp hızla gözden kayboldu. Ağlıyordum, üşüyordum, umutsuzdum ama Can ve Annesi Aslı'yı gördüm o sokaktan geçerlerken. Hemen yanlarına koştum açım annem de beni burada bıraktı çok üşüyorum dedim.Ya annem geri gelmezse naparım ben dedim. Beni alıp evlerine götürdüler. Nefis sıcak güzel yemekler yedim. Can'la birlikte deli gibi oynadık.Sonra yorgun düşüp pencerenin kenarındaki yumuşacık yatakta uyudum. Onlar olmasalar donarak ölecektim belki. Ne iyi insanlarmış.Yürekleri kocaman. Annem bile acımadı bana ama onlar acıdı. Sıcacık bir evim var harika yemekler, sevgi dolu bir ortam. Artık aylardır burdayım. Pencereden baktığımda havanın güneşli olduğunu görüyorum. İçimden dışarıda olmak geliyor. Dışarısı çok eğlenceli görünüyor. - Biz şimdi tatile gideceğiz ama gelince seni yeniden yanımıza alacağız. Sen o süre içinde bahçede bizi bekle sadece 10 gün çabucak geçer. yemek ve su buluyor her gün arkadaşlarımla gezip oynuyordum. Günlerim çok güzel geçiyordu ama Can ile Annesini gün geçtikçe daha çok özlüyordum. Onlar benim en iyi dostlarımdı. Sevgi de öyle aslında burdan gidersem onu da çok özlerim. Derken hava yine iyice soğudu. Yemeğimiz vardı, arkadaşlarımla sarılıp ahşap evde bir göz odada uyuyorduk. Peri vardı en iyi arkadaşım olan kız. Peri ben ona sarılınca mutlu mutlu uyurdu, ama bir gün çok ateşlendi. İki gün hiçbir şey yemedi öksürdü, öksürdü ve bir gece ona sarılıp yattığımda yüzümü öpüp bana gülümsedi. Sonra sabah uyandığımda onu bir daha göremedim. 3 Gün sonra benim ateşim yükseldi. Sadece çok sıcak olduğunu hatırlıyorum sonra ağrılarımdan bayıldım. Gözümü bir açtım ki benden mutlusu yoktu Can'ın dizlerinde yatıyordum.Can elinde kaşık bana çorba veriyordu. Eski canım dostuma nasıl hayır diyebilirdim ki tabiki çorbamı içtim. Tadı berbattı ama olsun ben Can'ın yanındaydım ne olacak çamur bile içerdim. Annesi Aslı bana habire sıcak havlu tutuyordu. Isınmak güzeldi, ağrılarım da geçiyordu birazcık. 3 gün böyle geçti çorba, havlular, sonsuz bir sevgi... 4. gün kapı çaldı ve Sevgi teyze geldi. Bana en sevdiğim şey olan tavuk etli pilav getirmiş. Ama çok istememe rağmen midemin bulantısından yiyemedim. Olsun onu görmek ve bana yaptığı o güzel şeyler paha biçilemezdi. İyi dileklerini söyleyip gitti. Can'ın kucağındayım. Bana fen bilgisi kitabından sesli sesli tam 20 sayfa okudu. Hem onun yarın sınavı varmış, hem de ben böyle dinlenebilirmişim. Onun sesi ile iyileştim. Önce tüylerimin dibinde bir terleme sonra hızla iyileşen ağrılarım, agzımdaki kötü tat gitti mis gibi Aslı'nın çorbasının tadı.Sıcak havlular ve işte enerjim geri geldi. Ertesi gün kapısında veteriner yazan beyaz önlüklü teyzeye gittik. Teyze dedi ki öleceğini anlayıp annesi bile terketmiş ama sizlerin sevgisiyle sapa sağlam bir kedi oldu. Şimdi 7 sene geçti hala onlarlayım. Hala Can'ın derslerini dinliyorum, Aslı'nın yemeklerini yiyorum, arada Sevgi teyze geliyor sıcacık evimdeyim. Tatillerde de beyaz önlüklü teyzede... Benden mutlusu yok. Şükür etmediğim bir gün yok. 3 kişiye de her gün dua ediyorum. Can Aslı ve Sevgi onlar olmasaydı çoktan ölmüştüm. Şimdi Peri'nin gittiği yerdeydim. Sonradan öğrendim ki Peri'yi de Sevgi teyze kurtarmaya çalışmış ama ilaçlar işe yaramamış.Ne diyebilirim ki... Kısmetli ve şanslıyım ama iyileşmemde sevdiğim insanları bırakamama duygusu çok etkili oldu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sanzotu-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Kapı komşu sayılırdık. Fakat onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere kenarındaki bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar kağıt oynardı. Doğru, dedi. Bizim yapacak bir işimiz yok. Haklısın, dedi. Fakat bu illetten bir türlü kurtulamıyorum. Sebebini sordum. Karşıdaki caminin müezzinini tanıyorsun değil mi? dedim. Çok hasta dediler. Pek fazla ümit yokmuş. İyi ki geldiniz, dedi. Babam çok ağırlaştı. Konuşabiliyor mu? diye sordum. Hayır, dedi. Ama arada bir sanzotu diye sayıklıyor. Biz de anlayamadık, diye cevap verdi. Fakat iyi duyduk sanzotu diyor. Semizotu olmasın? dedim. Ağzına bile koymazdı, diye atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama... Herhalde bir ilaçtır, dedim. Hemen gidip bakayım. Artık önemi yok, diyerek lafı değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun, iskambil oyunlarında geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sarhosluk-Okuyun.html", "text": "Trene daha çok var. Hadi gidip şu karşı meyhanede biri iki kadeh atalım. Meyhaneye gitmişler, bir şişe içki açtırmışlar biraz da meze, oradan buradan derken laf lafı açmış birden kendilerine tren düdüğü ile gelmişler. Dışarıya fırlamışlar, koşuşmuşlar ama nafile, tren kaçmış. Tekrar dönmüşler meyhaneye, sohbete kaldıkları yerden devam... Ama bu kez uyanıklar Treni uzaktan görünce ayağa fırlamışlar. Hesabı ödeyip dışarı çıkmışlar. Başlamışlar koşmaya. Onlar istasyona gelinceye kadar tren hareket etmiş... Bizimkilerin biri bir vagona, diğeri bir vagona zor atlamış. Üçüncüsü de geride kalmış, tren gitmiş. Yerde kalan bir süre dövünmüş. Sonra başlamış katıla katıla gülmeye. Uy! Ben gülmeyeyum da kim gülsun! Esas yolcu bendum. Onlar beni uğurlamaya gelmişlerdi..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sari-Kanarya-1-Masali.html", "text": "Cancan'ın çiftlikte bir atı bir de küçük tayı vardı. Ama hepsinden sevimlisi sarı kanaryasıydı. Cancan sabah erkenden uyandı; uzun uzun esnedi. Pencereden atı kişneyip ona Günaydın! dedi. Küçük tay da şaha kalktı. Ama sevimli kanarya ötmedi. Çünkü kafesinde yoktu. Cancan Nerdesin sarı Kanarya? diye bağırdı. Hem terliklerini giyiyor hem de yatağın altına bakıyordu. At dışarı baktı. Küçük tay da dikiş sepetinin içini aradı. Cancan pantalonunu giyerken Nerdesin sarı kanarya? diye yine bağırdı. Cancan şapkasını giyerken Nerdesin Sarı Kanarya? diye bağırdı. Sarı Kanarya duyar ümidiyle av köpeği birkaç kez havladı. Av köpeği bu sefer çok kuvvetli havladı. Cik cik cik cik cik! diye bir ses. Sarı kanarya bahçedeki erik ağacının dalına konmuş, şakıyordu. Cancan, at, küçük tay, kedi ve av köpeği dışarı koşup sarı kanaryanın mutlulukla ötüşünü dinlediler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sari-Kiz-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken annem düştü beşikten babam koştu peşimden ben kaçtım babam kovaladı, ben kaçtım babam kovaladı birde döndüm baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim... Yıllar yılar önce ormanın derinliklerinde bir oduncu, eşi ve güzeller güzeli kızları ve tek hayvanları olan sarıkızla mutlu mesut yaşıyorlarmış. Bir gün oduncunun güzel eşi amansız bir hastalığa yakalanmış ve ailesini bırakıp cennete gitmiş, bu duruma oduncu ve güzeller güzeli kızları Nesrin çok üzülmüş ama yapılabilecek bir şey yokmuş babası odunculuk yaparak, nesrinde evin sütünü veren tek inekleri sarıkızı otlatıp bakarak hayata devam ettiriyorlarmış. - Beni bugün çok mutlu ettin, evime misafir oldun, yemeğimi yedin sana teşekkür etmek isterim. Yol boyunca aşağı yürü orda karşına iki çağlayan çıkacak bir siyah akar biri beyaz git ve beyaz akanda yıkan demiş. Nesrin de peki diyerek yaşlı kadının tarif ettiği yola doğru ilerlemeye başlamış, bir süre gittikten sonra çağlayanların olduğu yere gelir ve beyaz suyun altına girerek yıkanmaya başlamış, birden ellerinin inanılmaz güzelleştiğini görmüş, sonra üstündeki elbiselerin ve yüzünün çok ama çok güzel olduğunu anlamış sevinç içinde koşup sarıkızı bulur ve evinin yolunu tutmuş, Ertesi sabah anne kızına yeni bir dantel ipi, güzel bir kahvaltıyı da yanına vererek inek otlatmaya dağlara göndermiş. - İnci bir taraftan \"pis rüzgar ipliğimi ver\" diye bağırarak dantel ipinin peşinden koşar koşar ve rüzgar sonunda dantel ipini çok şirin güzel bir kulübenin penceresinden içeri bırakıvermiş. Öylesine çirkin olmuş ki, yine de çirkinliğinin farkına varamamış çok güzel olduğunu düşünerek sarı kızı alıp eve gelmiş... İnci'yi gören ev halkı gözlerine inanamamış, İnci simsiyah çirkin mi çirkin olmuş, nasıl ki Nesrin'in içinin güzelliği dışına yansıdıysa bununda tüm çirkinliği dışına yansımış. Züleyha hanım bu durum karşısında çok öfkelenmiş ve Nesrin'den intikam almak için onun en sevdiği biricik arkadaşı olan sarı kızı kesmeye bu şekilde içindeki öfkeyi de soğutmaya karar vermiş, akşam olup oduncu eve geldiğinde İnci'nin bu durumunun sebebi olarak sarı kızı göstermiş ve hemen onun kesilmesini istemiş, zavallı oduncu ne diyeceğini bilememiş, kızı Nesrin'i üzmek istemiyormuş ancak Züleyha hanıma da karşı gelememiş. Ve sarı kız kesmeye karar vermiş. Akşam olunca oduncu sarı kızı kesmiş, Züleyha hanım ve İnci Nesrin'e nispet yaparcasına etleri afiyetle yemişler, bir süre sonra Züleyha hanım ve İnci'nin karınları öylesine ağrımaya başlamış ki oduncu çaresiz onları en yakın köydeki doktora götürmüş, büyük bir acı içinde olan Züleyha hanım ve İnci geri dönmemekte kararlıymışlar ve oduncu ya geri dönmeyeceklerini söyleyerek oduncudan ayrılmışlar. Bu sırada Nesrin sarıkızın kemiklerini ve kalan etlerini ağıla koymuş üzgün bir şekilde eve gitmiş eve gelen babasına sarılmış ve uyumuşlar. Ertesi sabah uyandıklarında, ağıldan ses gelmekteymiş birde bakmışlar ki sarıkız ağılda sapasağlam durmaktaymış. Baba ve kız çok sevinmişler mutluluktan şarkılar söyleyip dans etmişler..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sasirtici-Bir-Cocuk-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir yarıymış bir boşmuş, bir yanıtmış bir soruymuş, bir ağaçmış bir koruymuş, bir saçakmış bir olukmuş, bir alçacıkmış bir dorukmuş. Şehirler içinde bir şehirde, evler içinde bir evde herkesi şaşırtmayı seven ismi gibi akıllı ve kıvrak, Rüzgar adlı bir çocuk yaşarmış. Rüzgar, bütün çocuklar gibi içten bir çocukmuş. Fakat ailesiyle ufak tefek sorunlar yaşıyormuş. Tabi bizim için ufak tefek sorunlar onun için kocaman sorunlarmış. Neymiş o sorunlar? Mesela Rüzgar ne söylese annesi babası, \"Yok o öyle değil böyle!\", \"Sen sus! Bilmiyosun sen!\", \"Yeter çok ısrar etme!\" gibi Rüzgar'ı derinden yaralayan yanıtlar veriyorlarmış. Bu laflar çocukcağızı, açıkça söyleyemese de bayağı kızdırıyormuş. Bir iki kez ağlamış, bağırmış hatta küfür bile etmiş ve tabi hemen karanlık odayı boylamış. Off! Karanlık oda da sevimli bir yer değilmiş hani. Salonda oyuncaklarla oynamak varken karanlık odayı kim ister? Üstelik korkutucu da! Fakat kendini durduramıyormuş işte. Aklına bir şey geldi mi soruyor; yemekte ağzını şapırdatıyor; garip, tuhaf bulduğu bir şey hakkında, \"pattadanak!\" izin almadan konuşuyor; sabahları bir türlü uyanmak istemiyor; büyüklerin dünyasında yakaladığı en ufak yanlışı hiç düşünmeden yüze vuruyormuş. Anne babası da sabırlı insanlar değillermiş sanki biraz. Yahut belki de başka türlü nasıl davranılacağını bilmiyorlarmış. Gündüz baba işe gider, anne ev işleriyle uğraşırmış. Akşam olunca da dizi seyredip, çekirdek çıtlatıp, çay içerlermiş hep. Yani sıkıcı bir hayatmış onlarınki de. Fakat bazen misafirler gelirlermiş. masalsitesi.com İşte o zaman işte ah! o zamman, düzen değişirmiş. Rüzgar bunu fırsat bilir coşarmış. Tabi misafirler de ne kadar oturacaklar? Gelenler gidince gene kalırmış laftan anlamaz anne babasıyla baş başa. Uğraş dur! Offf! Zaman zaten çok yavaş ilerliyormuş. Büyümek için çok uzun günler, aylar ve çook uzun yıllar geçmesi gerekiyormuş. Kısaca bu hayat onun için çok sıkıcıymış. Rüzgar düşünmüş taşınmış, kurmuş kurgulamış ve bir gün laftan anlamaz anne babasına hadlerini bildirmeye karar vermiş. Amanın!.. Ne yapacak acaba?.. Yemekten sonra çay içilmiş. Televizyon açılmış. Rüzgar'ın anne babası her zamanki gibi çekirdek çıtlatmaya başlamışlar. Rüzgar da onlara katılmış. Bu akşam yaramazlık yapmak yerine anne babasıyla dizi seyretmek ister gibiymiş. Anne baba gene çok şaşırmışlar. Birbirlerine bakmış, kaş göz oynatmışlar şaşkın şaşkın. Bir yandan da Sofradaki gibi bir hınzırlık yapacak mı acaba? diye merakla beklemişler. Ne ki beklentileri boşa çıkmış. Rüzgar kendinden hiç beklenmeyen şekilde, gayet sıradan tavırlarla diziyi seyretmiş, çekirdek çıtlatmış. Uyku vakti gelmiş. Yatmışlar. Fakat anne baba, yemekte olup bitenleri bir türlü unutamamış. Özellikle anne, uyanıp uyanıp çocuğuna bakmış. Galiba Rüzgar'ın gene kendisini şaşırtacağını düşünüyormuş. Baba da her yataktan kalkışında anneyi izliyor anne yatağa dönünce, Nedir durum? diye soruyormuş. Anne de Yok bi şey. anlamında kollarını iki yana açıyor, şaşkın karı koca tekrardan uyumaya çalışıyorlarmış. Böyle böyle, uyu uyan, yat kalk, dön dolan, sabahı sabah etmişler. İkisinin de pestili çıkmış. Ancak gün doğarken uykuya dalabilmişler. Rüzgar ikinci şaşırtısını sabah yapmış. Her sabah uyanmakta zorlanan çocuk, kalkma saatinden bir saat önce uyanmış. Annesi gözlerini aralayacak olmuş, O da ne! hiç alışık olmadığı bir görüntüyle karşılaşmış. Rüzgar elini yüzünü yıkamış, saçlarını taramış, okul kıyafetlerini kendi başına giymiş bir halde tepesinde dikili duruyormuş. Anne, sevinçten mi şaşkınlıktan mı bilinmez çığlık atacak olmuş. Kendini zor zaptetmiş. Dirseğiyle dürtmüş kocasını. Yorgun baba önce uyanmak istememiş. Anne tekrar dürtmüş. Sonunda güçlükle uyanmış baba ve Rüzgar'ı öyle dipdiri, herkesten önce uyanmış ve okula gitmeye hazır bir halde görünce küçük dilini yutacak olmuş. Anlayacağınız, Rüzgar yapmış yapacağını. Anne babası şaşkınlık içindeyken basmış kahkahayı, kah kah kah! gülmüş. Sokak kapısından çıkıncaya kadar hiç durmadan gülmüş. Günler geçip durmuş. Rüzgar ise anne babasını şaşırtacak yeni olaylar icat etmeye devam etmiş. Böylece hayat daha bir çekilir ve eğlenceli olmaya başlamış. Sadece anne babasını mı öğretmenleri, komşuları, arkadaşlarını da şaşırtmış hınzır. Hem de hiç kimseye zarar vermeden, kimseyi çok korkutmadan. Bazen inanılmaz güzellikte şarkılar söyleyerek, bazen perende atarak, bazen dokunaklı şiirler okuyarak, bazen tuhaf bir resim çizerek, bazen de kendisine \"Sen bilmezsin!\", \"Sus bakayım!\" dendiğinde kahkaha atarak geri çekilmeyi bilerek herkesi şaşırtmış. Önceleri onu konuşturmayan, aralarına almayan büyükler artık onu daha sık görmek istiyorlarmış. Çünkü, şimdi bu çocuk ne yapacak? Acaba bizi nasıl şaşırtacak? Diye merak ediyorlarmış. Bazen Rüzgar, büyükleri şaşırtmayarak dahi şaşırtmayı başarıyormuş. Ee tabi! Herkese daha sevimli görünüyormuş artık. Sadece varlığı, orda veya burda oluşu bile büyükler için bir anlam taşımaya başlamış. Hal böyle olunca küçük çocuk artık büyümeyi istemekten vazgeçmiş. Hep ama hep çocuk kalmak ve daima büyükleri şaşırtmak istemiş. Ve sonunda, gökten üç elma düşmüş. Biri tabi ki Rüzgar'ın, ikincisi anne babaların, üçüncüsü de şaşırabilen ve şaşırtabilenlerin başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Satilik-Kopek-Yavrusu-Masali.html", "text": "gittiler. Veteriner çocuğa, eğer her sabah yavru köpeğin bacağına masaj yapar, sonra da onu en az iki kilometre yürütürse, o zaman kalçasındaki kasların güçleneceğini, yavrunun artık acı çekmeyeceğini ve daha az topallayacağını anlattı. Yavru köpeğin yürürken rahatsızlığını inleyerek ve havlayarak belli etmesine ve çocuğun da kendi bacak bağından acı ve zorluk çekmesine karşın, programı iki ay sabırla sürdürdüler. çarpmıştı. Köpeğin ağzından kan geliyordu. Çocuk köpeğine sarılmış ağlarken kendi bacağındaki bağın çıkmış olduğunu gördü. Kendisi için üzülecek zamanı yoktu. Hemen ayağa kalktı, köpeğini kucağına aldı ve eve doğru yola koyuldu. Köpek küçük küçük havlayarak çocuğa umut veriyor ve onun heyecan içinde elinden geldiğince hızlı koşmasına neden oluyordu. Tam bu sırada ameliyathanenin kapısı ağır ağır açıldı. Veteriner yüzünde bir gülümsemeyle dışarı çıktı. \"Köpeğiniz iyileşecek\" dedi. Çocuk insanın verirken, aslında aldığını öğrendi. Vermek almaktan daha kutsaldı çünkü. sentim var. Onlara bakabilir miyim?\" dedi. Dükkan sahibi çocuğa gülümsedi ve bir ıslık çaldı. Lady adlı bir köpek dükkanın içindeki kulübesinden çıkıp onlara doğru koşmaya başladı. Arkasında beş tane küçük yün yumağı gibi yavrusu vardı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sehir-Faresi-Ile-Tarla-Faresi-Masali.html", "text": "Çok eskiden tarla faresi ile şehir faresi arkadaş olmuş. İkisi birbirlerini çok severmiş. Aralarında güzel bir dostluk kurulmuş. Şehir faresi sık sık tarla faresini ziyaret edermiş. Birlikte kırlarda güle oynaya vakit geçirirlermiş. Diledikleri kadar koşar, zıplar, yuvarlanırlarmış... Bir gün şehir faresi arkadaşını yemeğe davet etmiş. -Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş. Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş... Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş. Akşam tarla faresi kalkıp gelmiş. Bakmış, masanın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu. Masada hiçbir şey eksik değilmiş. Hemen sofraya oturmuşlar. Ziyafet neşeli başlamış. Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, dışarıdan sesler gelmiş. kaçmış. Ardından da tarla faresi kendini zor atmış deliğe. Yeniden sofraya oturmuşlar. Ama artık neşeleri kaçmış, tedirgin olmuşlar. Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler.Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş. -Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş. -Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sepetci-Ile-Zengin-Adam-Masali.html", "text": "Vaktiyle bir ülkenin bir şehrinde bir sepetçi adam yaşıyormuş. Bu sepetçi sabahtan akşama kadar dükkanında sepet yapmakla uğraşırmış. İşine saygı duyar, en ucuza satacağı sepetleri bile büyük bir özenle hazırlarmış. Bundan dolayı yaptığı sepetler çok sağlam ve dayanıklı olurmuş. Başka şehirlerden, kasabalardan, köylerden onun yaptığı sepetleri almak için dükkanına gelenler bile varmış. Bu sepetçi yalnız salı günleri dükkanında bulunmazmış, çünkü salı günleri o şehirde pazaryeri kurulurmuş ve sepetçi de pazarda sergi kurar, sepet satarmış. Aslında üç yüz altını emeğimin karşılığı olarak istiyorum. Daha sırada birçok sipariş var, bunları ertelemem lazım. Ayrıca yeni siparişler gelebilir. Bu üç ay içinde pazara çıkmamam gerekir. Siz de takdir edersiniz, pazara çıkmamak kazancımın önemli bir kısmını kaybetmeme neden olacaktır deyince zengin adam sepetçiye hak vermiş ve ücretin yarısını peşin ödemiş. Sepetleri alırken kalan yüz elli altını ödeyeceğini söyleyip gitmiş. Sepetçi gündüzlerine gecelerini de katarak uğraşmış, göz nuru dökmüş. Sağlam ve incecik sazları birbirinin üstüne örmüş. Bunların üzerlerini resimlerle, boyalarla süslemiş. Bu arada neden pazara çıkmadığını soranlara durumu anlatmış. Sipariş için gelenlere de sürenin sonunda tekrar uğramalarını söylemiş. Sonunda, üç aylık süre dolmuş. Sepetçi, zengin adamın geleceği günden bir önceki gün sepetlerin yapımını tamamlamış. İkindi vaktine doğru kahveye çay içmeye gitmiş. Kahvede zengin adamın sabaha karşı öldüğünü öğrenmiş. İyiliksever, dürüst bir tüccar olarak tanınıyormuş. Sepetçi onun nerede oturduğunu öğrendikten sonra üzgün bir şekilde dükkanına geri dönmüş. Yarın olmuş, öbür gün olmuş, aradan bir hafta geçmiş. Sepetleri arayan soran olmamış. Bu arada sepetçi eskisi gibi sepet yapmaya, pazara çıkmaya başlamış, ama dükkanının bir köşesinde duran üç sepeti gördükçe sepetçiyi bir düşüncedir alıp gidiyormuş. götürsem karısı, oğlu, kızı vardır, yüz elli altın ödeyip alıverirler belki. Sepetleri biraz ucuza başkalarına satmaya kalksam, gelirlerse bu dükkana, sepetçi, bizim üç sepet hani? Bak bu torbada yüz elli altın var. Ver sepetleri al paranı derlerse, ben ne yaparım? Bakmış bu böyle olmayacak bir sabah sepetleri bir çuvala koymuş, zengin adamın konağına gitmiş. Sepetçiyi konakta zengin adamın üç oğlu karşılamış ve olanları öğrenince çok şaşırmışlar. Gençler, babalarının işlerine yardımcı olduklarını ve onun kendilerinden gizli saklısının bulunamayacağını, sepetlerin gerçekten güzel olduğunu, fakat yüz elli altın verip bunları almalarının mümkün olmadığını, babalarının sepetleri üç yüz altına alıp da ne yapacağını bilmediklerini söylemişler. Bunun üzerine sepetçi sepetlerini alarak dükkanına dönmüş. Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Bu zaman zarfında üç sepetin hikayesini duyan pek çok kişi sepetçinin dükkanına gelip sepetleri görmüşler ve çok beğenmişler. Sepetçi üç sepet için yüz elli altın istediğinden kimse sepetleri almaya yanaşmamış. Bir gün o ülkenin padişahı ününü duyduğu üç sepeti görmeye gelmiş. Sepetlerin güzelliğine hayran kalan padişah yüz elli altın ödeyip sepetleri almış. Zamanla üç sepetin ünü dünyanın birçok ülkesine yayılmış. İmparatorlar, krallar, prensler.. Padişahtan üç sepeti alabilmek için yarış içine girmişler. Sepetçi bir kralın padişaha üç sepet için on bin altın teklif ettiğini duyunca hayretler içinde kalmış. Sepetçi yapmış olduğu sepetlerin bu derece ünleneceğini ve bu kadar pahaya çıkacağını beklemiyormuş. Bu durumun nedeninin sepetlerin çok güzel olmasının yanı sıra onların meydana geliş hikayesindeki değişik şartların ve zengin adamın üç sepeti neden yaptırmak istediği sorusunun bir türlü cevaplandırılamamasının etkili olduğunu biliyormuş. Günlerden bir gün zengin adam sepetçinin rüyasına girmiş ve üç sepeti, üç oğluna hediye olarak yaptırdığını söylemiş. \"Oğullarım evlenirken, sepetleri altınla doldurup düğün hediyesi olarak verecektim.\" demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sevgi-Agaci-Masali.html", "text": "Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yapraklarıyla dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde. Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona \"Sevgi Ağacı\" derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgiyle eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle. Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğuyla beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kediyle fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgiyle çarpıyormuş \"pıt, pıt\" diye. Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, \"Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın\" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: \"Yaşasın tilkicik kurtuldu\" diye. Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. MasalSitesi.Com En yumuşak okşayışıyla serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, \"Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın\" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, \"Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın\" diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. MasalSitesi.Com Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgiyle okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: \"Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım\" diye. Dostluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş hayvanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Hayvanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde... Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar; Diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücüyle doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş... Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca, tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, \"Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın\" diye. Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgiyle yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur. Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisiyle beslenirken, mutluluk gölgesi altındaki sevgilileri koruyordur. Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşlarıyla kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğuyla yaşarsınız sonsuza değin."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sevgi-ile-Papatya-Masali.html", "text": "- Hadi bitanem. Sabah oldu. Artık uyan bakalım. Hem babanın sana bir sürprizi var, demiş. Sevgi merakla yatağından fırlamış. Hemen babasının yanına gitmiş. - Bugün sizi pikniğe götüreceğim yavrum, demiş. Sevgi sevinçle zıplamaya başlamış. - Tamam anneciğim, demiş. Koşmuş, top oynamış, güzelce karnını da doyurmuş. Sonra yeniden dolaşmaya başlamış. Tam annesinin yanına gidecekken çok güzel bir papatya görmüş. Aklından, - Sen beni kalbinle duyabiliyorsun. Sadece iyi çocuklar beni duyabilirler. - Sevgi. Haydi kızım. Artık eve gitmek zorundayız. Akşam olmak üzere , demiş. Sevgi Papatyadan ayrılacağı için çok üzülmüş. - Tabi geliriz, demiş. Sevgi Papatyaya el sallayarak arabaya binip gitmiş. - Söz verdik bir kere. Haydi hanım. Kalkalımda hazırlanalım, demiş. Sevgi sevincinden adete havalara uçmuş. Tekrardan papatyayı göreceği için çok seviniyormuş. Hemen arabaya binip yemyeşil kırlara doğru yola çıkmışlar. Nihayet varmışlar. Sevgi arabadan indiği gibi hemen papatyanın yanına koşmuş. Birbirlerini tekrardan gördükleri için ikiside çok mutlu olmuşlar. Sevgi hemen papatyanın yanına uzanmış onunla tekrar sohbet etmeye başlamış. Papatyada ona başından geçen olayı anlatmış. - Zaten seni toprağından ayırmayacağım ki. Toprağınla beraber seni alıp bir saksıya dikeceğim. Ve artık seni kimse koparamayacak, demiş. Sevgi hemen annesinden yardım istemiş ve papatyayı köklerine zarar vermeden yerinden alıp eve götürüp hemen büyük bir saksıya dikmişler. Ve o günden sonra Sevgi çok sevdiği papatyasından bir daha hiç ayrılmamış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sevginin-Gucu-Masali.html", "text": "Bir yaz boyunca gölgesinde, dostluğu yaşadığım elma ağacı. Hüzünlerime, tasalarıma, sevinç ve mutluluğuma ortak oldu. Bana nasılda arkadaşlık ederdi. Uyanınca, annem ve güneşten sonra ona merhaba derdim. Bulutlu yağışlı günler, pencereden 'günaydın' diye bağırırdım. Benim özgürlüğüm güneşin parlak ışıklarına bağlıydı. Annem güneş doğunca, elma ağacının yanına gidip, onunla konuşup, gölgesinde oynamama izin verirdi. Elma ağacının dallarında salıncağım asılıydı. Salıncağımla bir oyana, bir bu yana sallanır, en güzel şarkılarımı söylerdim. Kuşların, dallarında uçuştuğu, yaprakları arasında saklambaç oynandığı elma ağacım; benim en iyi arkadaşımdı. Kuşlar dallarına konar, uçar. Bir aşağı dala, bir yukarı dala inip çıkıyorlardı. İlkbaharda güneşi görünce, yeşil yaprakların arasında rengarenk çiçeklerin üstünde rengarenk kelebekler uçuşurdu. İçimden diyorum ki bu kuşlar kendi aralarında ne güzel, hiç kavga etmezler, insanlara ve ağaçlara hep şarkı söylerler. Akşam olunca yuvalarına benim gibi koşarlar. Kuşlar kelebekler ve elma ağacı ayrılmaz arkadaşlardık. Babam işten gelince beni elma ağacının altında bulur. Sıcak yaz gecelerinde akşam yemeğini elma ağacının altında yerdik. Ama geceleri kuşlar olmazdı. Sadece bir kuş uçar giderdi. Onu babama sordum. Yarasa kuşu derdi. Geceleri yıldızlara bakar yerde onların kırıntıları ateş böcekleri bahçede oynaşırlardı. Ne yazık ki o gün olanlar oldu. Elma ağacının kırmızı elmalarına dayanamayan yaramaz bir çocuk, uzaktan bir taş atmış. Elma ağacından kafama bir kaç elma ile taş düştü. Anneciğim diyerek başımı tuttum ve elimi başıma götürdüm. Kırmızı elmanın alı gibi al kanlarda elime geldi. Bütün suçu elma ağacında gördüm. Seninle ne güzel dosttuk. Dost dostuna böyle yapar mı dedim? Ayağımla elma ağacına vurdum vurdum. Bir daha elma ağacının yanına gitmedim. Elma ağacı da çok üzülmüştü. Elmaları bitince kimse yüzüne bakmayacaktı. O da biliyordu ama derdini anlatamazdı. Çünkü konuşmayı bilmiyordu. Gel gelelim bahar oldu. Bütün ağaçlar yeşerdi. Elma ağacı yeşermiyordu. Küsmüştü dünyaya, meyve vermeyecek diyordum. Çünkü en iyi dostunu kaybetmişti. Çiçekleri eskisi gibi açamadı. Kuşlar, arılar, kelebekler eskisi gibi dallarında uçuşup şarkılar söylemiyordu. Buna çok üzüldüm. Barışmaya karar verdim. Gittim halini hatırını sordum. Yine dost olalım dedim. Annem de söyledi senin suçun yokmuş. 'Yaramaz bir çocuk atmış taşı' dedim. Ağacın dallarını öptüm öptüm. Birkaç gün sonra ağaç çiçeklerini açmaya başladı. Ben bu olaya çok sevindim. Artık elma ağacı benimle barışmıştı. Tekrar kuşlar döndü cıvıl cıvıl, arılar, kelebekler uçuşuyordu. Akşam babama sevinçle ağacın çiçek açtığını söyledim. Bunun nasıl olduğunu anlayamadım? Dedim. Babam 'sevginin gücü' diye cevap verdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sevginin-ve-Kardesligin-Boylesi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hicretin 13. yılı, Yermuk Savaşı sırasında idi. Savaş, bütün şiddetiyle devam etmiş, akşamüzeri biraz yavaşlamıştı. Bu arada ben, amcamın oğlu Haris'i bulmak için yaralılar arasında dolaşmaya başladım. Biraz sonra onu buldum. Yaralanmıştı, kanlar içinde yatıyordu. Sadece kaş ve göz işareti ile konuşabiliyordu. Susuzluktan dudakları kavrulmuştu. Su ister misin? diye sordum. içerisinde yanmasına ve ağır yaralı olmasına rağmen, o da arkadaşının kendisinden daha yaralı olduğunu düşünerek, suyu ona götürmemi işaret etti. Hişam'ın yanından, İyaş'a doğru koşarak ayrıldım. Yanına vardığım zaman, kendisinin ancak son kelimelerini işittim. Kelimeişahadeti söylüyordu. Şehit olmak üzereydi. Geldiğimi gördü. Ancak zamanı kalmamış ve şehit olmuştu. Oradan derhal geri döndüm. Koşarak Hişam'ın yanına geldim. Gördüm ki, o da şehit olmuştu. Hemen onun yanından da ayrılıp, Haris'e koştum. Heyhat! Ne çare ki, ona da yetişemedim. O da diğerleri gibi şehit olmuştu. Ben, hayatımda birçok olayla karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu olay kadar heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık bile olmamasına rağmen, Müslümanların birbirine karşı olan bu saygısını ve şefkatini imrenerek seyrettim. Bu, yüce bir ahlakın ve üstün bir faziletin belirtisiydi. Bu hal, ancak yüce İslam dininin kazandırdığı İslam kardeşliğinden kaynaklanıyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sevimli-Tavsan-Yavrusu-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ormanın birinde sevimli bir tavşan yavrusu yaşarmış. Ormanda yaşayan bütün hayvanlar, bu sevimli yavruyu çok seviyorlarmış. Sevimli yavru, bütün yaz ormanda gezmiş, tozmuş, bir güzel oynamış. Derken, yaz tatili bitmiş okullar açılmış. Fakat yavru tavşan okula gitmek istemiyormuş. \"Okumaya ne gerek var ki? Ben okumadan da her şeyi öğrenebilirim.\" diye düşünüyormuş. Bütün arkadaşları okula gittiği halde, yavru tavşan okula gitmemiş. Yine ormanda gezmiş, tozmuş, oyunlar oynamış. Bir müddet sonra yalnızlıktan canı sıkılmış. Çünkü tüm arkadaşları okuldaymış. Yavru tavşan, ördek amcanın dükkanına gitmeye karar vermiş. \"Bana masal anlatır, ben de dinlerim.\" diye düşünmüş. Ördek amcanın dükkanına geldiğinde, kapı kapalıymış. Sevimli tavşan, bu arada kapıda asılı duran bir kağıt görmüş, fakat okuma bilmediği için yazıyı okuyamamış. Mutsuz bir şekilde evine giderken, önüne ördek amca çıkıvermiş. \"Ördek amca, biraz önce sizin dükkana uğramıştım, fakat yoktunuz. Ben de geri dönüyordum.\" demiş. Ördek amca: \"Kapıdaki yazıyı okumadın mı? Malzeme almaya gidiyorum, Aradan birkaç gün geçmiş. Yavru tavşanın canı yine sıkılmış. \"Tavşan teyzemi bir ziyaret edeyim.\" diye teyzesinin evine gitmiş. Evin önünde bir sandalye varmış. Sandalyenin üzerinde de bir kağıt asılıymış. \"Teyzem, herhalde bu kağıda 10 dakika soma geleceğim yazmıştır.\" deyip, sandalyeye oturmuş ve teyzesini beklemeye başlamış. Ama oturur oturmaz sandalyeye yapışmış. Sandalyeden kurtulmak için çabalarken, teyzesi pencereden sevimli tavşanı görmüş. \"Yavrum, sandalyenin üzerindeki kağıdı okumadın mı?\" diye sormuş. Tavşan teyze gülümsemiş: \"Yavrucuğum, yalan söylemek çok günahtır. Kağıtta, oturmayın boyalıdır yazıyordu.\" demiş. Sevimli tavşan, yaptığı hatayı anlayıp, çok utanmış. Teyzesi'ne bir daha yalan söylemeyeceğine söz vermiş. Sonra evine dönmüş. Evine gelir gelmez yatmış, sabahı zor etmiş. Gün doğar doğmaz kalkıp, doğruca okula gitmiş. Çok kısa zamanda okuma yazmayı öğrenmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Seytan-Ucurtmasi-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; eşşekler bakkal iken katırlar hekim iken tüylerim tiken tiken kaymaklı kadayıf yer iken; anam kapadı ocağı babam kaşıdı bacayı hiç sormayın yaşımı başımı; bin mi iki bin mi in mi cin miyim; yerde miyim gökte miyim peynir miyim köfte miyim; derken karnım acıktı da hepsini yedim; yedim dinlendim yedim keyiflendim yedim dedim dedim yedim; evet efendim sepet efendim artık dilersen masalımıza geçelim... Şehirlerden bir şehirde, mahallelerden bir mahallede Meriç diye tatlı mı tatlı bir çocuk yaşarmış. Meriç'in annesi çalışır babası evde ona bakarmış. Meriç babasına sevdalıymış. Babasıyla uyanır, babasıyla aynı zamanda uykuya dalarmış. Babasıyla sabah kahvaltıdan sonra sokağa fırlar yemek vakitleri hariç akşama kadar eve dönmezlermiş. Babasıyla sek sek oynar, misket oynar; köşedeki eski ve küçük parkta kaydıraktan kayar salıncakta sallanır, kumdan kaleler yaparlarmış. Arkadaş bulurlarsa babası geri çekilir Meriç'i arkadaşlarıyla başbaşa bırakır, hep kıç cebinde taşıdığı eski püskü kitabını okumaya koyulurmuş. Meriçlerin mahallesinde pek ağaç yokmuş. Apartmanlar ıkış tıkışmış. Sadece evlerin arka balkonları küçük bahçelere bakarmış. Meriç'le babası bütün oyunların içinde en çok uçurtma uçurmayı ve 'bir şeye benzetme oyunu'nu severlermiş. Evlerinin duvarları çatlaklarla doluymuş. Duvarların bazı yerleri de rutubetten kabarıkmış. İki kafadar da işte bu çatlakları ve kabarıkları sürekli bir şeylere benzetmeye çalışırlarmış. Onlar için çatlaklar bazen yol, bazen kök, bazen dalmış; kabarıklar bazen tepe, bazen kuzu, bazen kafadaki saçlarmış... Meriç akşamları annesiyle de oynar; tatil günleri de arka balkonda hep beraber kahvaltı ederlermiş. Evin arkasındaki küçük bahçede betonu delip çıkan, dallarında yırtık şeytan uçurtmaları uçuşan incir ağacını seyretmeye doyamazmış tatlı çocuk. Annesi biraz hüzünlüymüş fakat babası, anneyi güldürmeyi hep becerirmiş. Sonra hep birlikte gülerlermiş. Bir kere suratları asılsa on kere gülerlermiş. Kahvaltıdan sonra baba hep küçük bir defter yaprağını katlayarak şeytan uçurtması yapar; uçurtmayı iplikle bağlayıp uçururmuş. İpliğin ucunu Meriç'e uzatır, Meriç uçurtmayı tek başına uçururmuş sonra. Ve maalesef genellikle uçurtmalar incir ağacının dallarına takılır iplik koparmış. Birgün nasıl olmuşsa olmuş, Meriç evde tek başına uyanmış! lekeyi de kendisine benzetmiş. Farkına varmamış ama biraz rahatlamış içi. Arka balkona koşmuş. İncir ağacına bakmış. Betonu delip boy veren ağacı hayranlıkla seyretmiş. Neden bilinmez kendini incir ağacına yakın hissetmiş. İncirin dallarındaki şeytan uçurtmaları tatil sabahlarındaki kahvaltıları hatırlatmış. Karnının acıktığını fark etmiş. Koşarak buzdolabının kapağını açmış. Bir domates, bir dilim peynir almış tezgaha koymuş. Ekmekliğe ulaşmak için tabure getirmiş içerden. Tabureye çıkmış. Ekmeklikteki taze ekmeğin kıyısını koparmaya çalışmış güçlükle. Ama koparmış. Sonra domatesi, peyniri ve ekmeği bir tabağa koymuş. Önce domatesi ısırmış. Domatesin suyu çenesinden boynuna akmış. Elinin tersiyle boynunu silmiş. Domates yere düşmüş. Domatesi yerden alıp üflemiş ve tekrar başını uzatıp ısırmış. Bu sefer daha az akmış domatesin suyu. Sonra peyniri ısırmış, sonra ekmeği. Sonra koşup tekrardan incir ağacına ve dallarındaki şeytan uçurtmalarına bakmış. masalsitesi.com Babasıyla nasıl uçurtma uçurduklarını hatırlamış... Artık tuhaf hissetmiyormuş. Hatta böyle tek başına olmak hoşuna bile gitmiş. Derken, birdenbire babası gelmiş. Oğlunun ağzını, burnunu, boynunu domates kırmızısı, dudaklarını peynir beyazı, kazağını yarı ıslak ve ekmek kırıklarıyla dolu görünce basmış kahkahayı. Çocukcağız öyle sevimliymiş ki. Meriç'i tutmuş kaldırmış, öpmüş öpmüş havalara uçurmuş. Babası içeri koşup geri gelmiş. O da ne! Meriç'in şimdiye dek görmediği büyüklükte bir şeytan uçurtması! Üstelik yarı saydam. Işık vurdukça rengi, şekli değişiyor; sanki her an başka bir şeye benziyormuş. Meriç çoook etkilenmiş uçurtmadan. Peki! Tamam ben seni yalnız bıraktım elimde olmayarak ama sen bana eşlik eder misin kahvaltıda? diye sormuş babası. Meriç başıyla onaylamış. Birlikte şakalaşarak, gülüşerek kahvaltı etmişler. Sonra da boş arsaya gidip doya doya, yorulup bitkin düşünceye kadar uçurtmalarını uçurmuşlar. Eh! Doğrusu bu uçurtmayı uçurmak çok keyifliymiş. Eee! düpedüz şekil değiştiriyormuş bu uçarken. Bir ara annesine, bir ara incir ağacına bile benzemiş... Akşam olmadan eve dönümüşler. Baba güzel yemekler hazırlamış. Anne gelince hep birlikte oturup kah kah, kih kih yemek yemişler. O akşam Meriç pek erken uykuya dalmış. Annesiyle babası uyurken Meriç'in melek yüzünü seyretmişler bir süre. Sonra sarılmışlar birbirlerine. Gökten üç elma düşmüş. Biri Meriç'in, biri Meriç'in annesiyle babasının, biri de masal severlerin başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sifali-Toprak-Masali.html", "text": "Bir zamanlar Şah Turmuz adında bir köy varmış ve bu köyde bir evliya varmış. Bu evliyanın adı da Şah Turmuz imiş. Zaten köy ismini bu evliyadan alırmış. köye hazine aramaya gelen hazine arayıcıları Şah Turmuz'u ve şifalı toprağı duymuş ve bir gün Şah Turmuz'u takip ederek tünele girmişler. Belki gittiği yerde altın vardır diyerek tünele girmeye çalışmışlar hazine arayanlar silahları varmış. Yılan, tünele başkalarını getirdiği için Şah Turmuz'a kızmış. Şah Turmuz'a bir daha bir daha buraya gelmemesini ve şifalı topraktan almamasını söylemiş. dersimiz.com Tabi Şah Turmuz dev yılana Ben onları getirmedim. demiş ama yılan ona; Beni senden başka kimse görmemeliydi, söz vermiştin unuttun mu? demiş. Tam o sırada hazine arayanlar dev yılanı görmüş. Silahlarını yılana doğrultmuş ve yılanı tam vuracakken Şah Turmuz kendini silahın önüne atmış ve vurulmuş. Yılana bir şey olmamış ama hazine arayanlar yanlışlıkla Şah Turmuz'u vurdukları için korkup kaçmışlar. Dev yılan, Şah Turmuz'un yabancı adamları getirmediğine inanmış. Dev yılan, Şah Turmuz'u, yaşadığı yerde bulunan şifalı toprak ve su ile tedavi etmiş. Şah Turmuz günler geçtikten sonra iyileşmiş ve köyüne dönmüş ve bu sefer şifalı sudan da köye götürmüş. Hiç kimseye olanlardan söz etmemiş zaten hazine arayanlar korkudan hiç kimseye bir şey demeden köyden ayrılmışlar. Şah Turmuz'dan şifalı su ve toprak sayesinde çoğu kişi gelip dua etmesini istermiş. Şah Turmuz da karşılık beklemeden gelen herkese dua edermiş. Yılan ile Şah Turmuz'un dostluğu yıllarca sürüp gitmiş. Ve kimse dev yılanı görmemiş. Halk ve köye gelen herkes yıllarca şifalı toprakta ve suda şifa bulmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sigaranin-Zararlari-Okuyun.html", "text": " Oğulum, ne işin var burada? O anda sigara paketi konuşmaya başlamış tabiiki içindeki sigaralarla birlikte: \"Oğulunuz sizin sigara içtiğinizi biliyor,, sigaranın sağlığa zararlarını bizden size ve tüm sigara içenlere anlatmamızı rica etti, bizde kabul ettik.\" Anne-Baba şok! Bizim konuşma yetkimiz anca bizi eline alıp birinin rüyasına girdiğimizde başlar. Oğulunuz bizi aldı ve rüyanıza getirdi... doğrusu. Biz bu kadar triyakisi olmuşuz. Oğlan bizi kurtarmaya çalışıyor... Hanım, hanım,..... bu evde artık sigara içmeyi yasaklıyorum... Al da sigara paketini ne oluyor kendin şahit ol! Kadın eline sigara paketini almış ve eli öyle bir yanmış ki!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Sonra da çöpe atmış... Bir daha da sigara içmemişler ve içenleri de uyarmışlar. Siz siz olun Tüm Dünyalı insanlar! Sigara içmeyiinn! Doğamızı kirletmeyin ve sigara içilen ortamda bulunan çocuklar pasif içici oluyorlar bunu da bilin!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!"} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Siginak-Arayan-Cocuk-Masali.html", "text": "Uzak memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış. Adil olmasına adilmiş ama, burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış. Birgün öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar. Yaz gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş. - Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilenya Orası ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün alimler mutlaka oraya gider ve ilmine ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış. İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım. - Derhal hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun. En güzel hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış. - Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim! - Aman hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş. - Dokuz yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız. Padişah, askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş. - Oğluma kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu! - Sen bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız ölürse halimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi istila ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç oğlun olmadığını düşün. - Varsın padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş. Oğlunun karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış. - Beni öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına. - Eh, madem ki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş. Padişah, anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler, bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar. Bütün ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek diye seviniyormuş. Kısa zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü söylemişler. - Peki siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim. - Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için Demek ki ülkemize bir şey olsa hiçkimse sana sığınamayacak, demiş. - Sen annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz. - Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun. Bu olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Siginilacak-Ada-Okuyun.html", "text": "Ünlü gezgin Thomas Cook, ilginç bir anıya tanıklık etti. Atlas Okyanusu'nun sessiz sularında, araştırma gezisinin düşsel rotasını takip ederken, çığlıklar atan milyonlarca kuşun büyülü dansına tanık oldu. Uçsuz bucaksız mavi denizin üzerinde, kuşlar havada daireler çizerek dans ediyorlardı. Ancak bu dansın ritmi bir gizemi saklıyordu; çığlık çığlık uçan kuşlar, sanki yaşamın kırılganlığını ve umutsuzluğunu anlatıyormuşçasına, kulakları sağır edercesine çığlıklarını yükseltiyorlardı. Kuşların büyülü dansı, aynı zamanda trajedinin habercisiydi. Yorgun düşen bazı kuşlar, okyanusun kucaklayıcı dalgalarına kendilerini bırakıyorlardı. Bu son hareketleriyle, hayata veda ediyorlardı. Gökyüzünde çizdikleri dairelerin ardından gelen bu iniş, çaresizlik ve ölüme teslimiyetin somut bir ifadesiydi. Thomas Cook'un şahit olduğu bu manzara, sadece onun değil, bölgedeki denizcilerin ve balıkçıların da yıllarca tanıklık ettiği bir olaydı. Ancak, kuşların neden böyle davrandığı, uzun süreler boyunca bilim insanlarının bile çözemediği bir sırdı. denizin ortasında. Kuşlar için vazgeçilmez bir mola noktası olan bu adanın yeriyse, zamanla okyanusun derinliklerine gömüldü. İnsanoğlunun bile fark etmediği bu kaybolmuş ada, göçmen kuşların serüven dolu yolculuklarında bir nevi cennet köşesiydi. Sezgisel bir şekilde, kuşlar bu adanın izini buluyor, yorucu yolculukları sırasında nefes almak ve güç toplamak adına buraya uğruyordu. Ancak bir gün, adayı bulamamakla yüzleştiler. Yorgunluktan bitap düşen bedenler, adayı arayışları sırasında çığlık çığlık denizin kucağına düşmek zorunda kaldı. İşte tam da bu noktada, insan hayatının bir metaforu gizliydi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sihirbaz-ve-Akilli-Kiz-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde bir sihirbaz vardı. Dilenci kılığına girerek sokaklarda dilenmeye çıkar, evlerin önünde bulduğu küçük kız çocuklarını çalar ama onları nereye götürdüğünü kimsecikler bilmezdi. Bir gün üç güzel kızı olan bir adamın evinin önünde sakat bir dilenci kılığında belirdi; omuzuna uzun bir torba asmıştı. Kapıyı çalarak bir dilim ekmek dilendi. Kapıyı ev sahibinin büyük kızı açmıştı. Sihirbaz ona şöyle bir dokundu, dokunmasıyla kızın torbaya girmesi bir oldu! O zaman sihirbaz koşar adımlarla hemen oradan uzaklaştı. Bir süre sonra büyük, karanlık bir ormana girdiler ve sonunda sihirbazın evine vardılar. Burası şahane bir yerdi. Sihirbaz, kıza: \"Burada çok rahat edeceksin, çünkü gönlünün tüm istediklerine sahip olacaksın.\" dedi. Kız, anahtarlarla yumurtayı aldı ve onun dediklerinden çıkmayacağına söz verdi. Ne var ki, sihirbaz evden uzaklaşır uzaklaşmaz, kızcağız merakını yenemez oldu. Önce tüm evi, tavanlarından mahzene kadar dolaştı, sonra küçük anahtarı alarak yasak odanın kapısını açtı ve içeriye girdi. İçeri girince korkusundan donup kaldı. Çünkü odanın orta yerinde içi kan dolu bir leğen durmaktaydı. Korkudan tirtir titremeye başlayınca, yumurta elinden kayarak leğenin içine düşmez mi? Kızcağız gerçi yumurtayı hemen çıkarıp sildi ama boşuna! Ne kadar sabunlarla yıkayıp ovsa yumurtanın üzerindeki kan lekesi çıkmıyordu. Ertesi gün sihirbaz eve döndü ve kızdan yumurtayla küçük anahtarı istedi. Kız bunları korkudan titreyerek ona uzattı ve adam onun yasak odaya girmiş olduğunu anladı. \"Demek benim isteğime karşı gelerek o yasak odaya girmeye cüret edebildin!\" dedi. \"Şimdi de ben senin isteğine karşı gelerek seni o odaya kilitleyim de gör!\" diyerek onu yasak odaya soktu, kapıyı üstünden kilitledi. Sonra kendi kendine: \"Şimdi de gidip ikincisini getireyim.\" diye düşünerek gene dilenci kılığına girdi. Kızın evine gidip kapıyı çaldı, bir dilim ekmek dilendi. Ekmeği bu kez ortanca kız getirdi. Sihirbaz onu da torbasına sokarak oradan uzaklaştı ve kendi evine döndü. Burada, büyük kızın başına gelmiş olanlar ortanca kızın da başına geldi. O da merakını yenerneyerek yasak odaya girdi ve sihirbaz eve dönüşünde onu da o odaya kilitledi. Sihirbaz torbayı omuzuna vurduğu gibi yola koyuldu, gelgelelim yükü öyle ağırdı ki, terler yüzünden aşağı akıyordu. Biraz sonra bir parça durup dinlenmek istedi ama tam o sırada torbanın içinden: \"Penceremden seni gözlüyorum, lütfen yoluna devam et!\" diye bir ses' yükselmez mi? Sihirbaz bunu nişanlısının sesi sanarak hemen ayağa kalktı, yeniden yürümeye başladı. Ne zaman dinlenmek için dursa aynı sesi duyuyordu! Sonunda yorgunluktan perişan bir durumda kızların evine ulaştı. Bu arada evde kalan küçük kız, düğün şölenini hazırlamış, sihirbazın dostlarını davet etmişti. Hemen iri bir şalgam aldı, bıçakla şalgamın üzerine göz ve ağız yerleri açıp boyayarak yüze benzetti, başına duvak ve çiçek takarak en üst katta bir pencereye yerleştirdi. Sonra kendisi bir bağ fıçısının içine girdi, yataktan sökerek dışarı çıkardığı kuş tüylerinin içinde yuvarlandı ve şahane, görülmedik bir kuşa benzeyip çıktı! Bu kılıkta onu kimsecikler tanıyamazdı. Küçük kız dışarı çıkıp yürümeye başladı. \"Tüyler kralının evinden geliyorum.\" diye cevap veriyordu. Kimileri de: \"Gelin kız ne yapıyor?\" diye soruyorlardı. Küçük kız bunlara: \"En üst kat penceresinden güveyin yollarım gözlüyor.\" diye karşılık veriyordu. Bir süre sonra kendi evine dönmek te olan sihirbazla karşılaşınca, sihirbaz da ona ayın şeyleri sordu ve aynı cevapları aldı. Bunun üzerine sihirbaz evin en üst penceresine baklı, orada süslü püslü şalgamı görünce kız sanarak oraya doğru gitmeye başladı. Ne var ki, tam o anda gelinin ağabeyleriyle akrabaları imdada yetişti. Kimse kaçmasın diye tüm kapıları kapatıp onları oraya kitlediler. Böylece hain sihirbazla, tüm kötü yürekli dostları oracıkta esir kaldı. Başkasına kötülük için düzen kuran, kendi kuyusunu kazmış olur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sihirli-At-Masali.html", "text": "Yeni yılı Ocak ayının başında kutlarız ama pek çok ülkede bu olay baharın başında olur. Ne de olsa bu, bitkilerin büyüdüğü ve çiçeklerin açtığı yeni bir yaşam zamanıdır. Eski İran'da, baharın başında geleneksel bir Yeni Yıl şöleni vardı. Kraliyet sarayında sanatçılar, zanaatkarlar ve yabancılar en iyi becerilerini veya hazinelerini krala sunarlardı. Kral memnun olursa, onlara güzel bir hediye verirdi. İran'daki bu Yeni Yıl kutlamalarından birinin sonuna doğru, kralın önüne bir gezgin geldi. Zengin bir şekilde süslenmiş yapay bir atı krala sundu. Gezgin, krala hitap ederek, \"Majesteleri böyle harika bir şey yaptığım için kendimle gurur duyuyorum,\" dedi. Kral, \"Her yetenekli sanatçı bunun gibi bir at yapabilir,\" diyerek kaşlarını çattı. \"Efendim,\" diye yanıtladı gezgin, \"bu atı bu kadar sıra dışı yapan, süslemesi değil, kullanımı. Sırtına bindiğimde havalanıp çok kısa sürede dünyanın en uzak köşesine gidebilirim,\" dedi. Bu kralın ilgisini çekti. İlerideki bir dağı göstererek, \"Pekala, şuradaki dağın tepesinde bir palmiye ağacı var. Oraya git ve bana dalında bulunan hurmalardan birini getir,\" dedi. Kral bunun üzerine gezgine \"Para istemiyorsan ne istiyorsun?\" diye sordu. Gezgin biraz düşünüp, eğer kralın prenses kızı ile evlenirse, atı seve seve vereceğini söyledi. Kraliyet mensupları bu abartılı isteği duyunca gülmeye başladılar. Kralın oğlu Prens, babasının teklifi ciddi bir şekilde düşündüğünü görünce daha da şaşırdı. Prens krala yaklaşarak, \"Affet beni baba. Ama bir an için kızını, oyuncak at için evlendirmeyi mi düşünüyorsun?\" diye sordu. Aslında kral, evlilik talebini reddederse sihirli atı başka bir kralın alabileceğinden endişeliydi. Oğlundan atı dikkatle incelemesini ve onun hakkındaki görüşünü bildirmesini istedi. En azından bu, meseleyi düşünmesi için ona daha fazla zaman verirdi. Prens ata yaklaştı. Gezgin, prense nasıl yönetileceğini göstermek için öne çıktı. Ancak genç prens, kraliyet ailesini kandırmaya cesaret eden bir yabancıdan talimat alacak değildi. Dinleyemeyecek kadar büyük bir öfkeyle eyere atladı ve mandalı çevirdi. Bir anda Prens at ile birlikte havaya yükseldi. Gezgin, prensin uçup gittiğini gördüğünde çok korktu. Çünkü atı kullanmayı bilmiyordu bu yüzden de düşebilirdi. Kral, oğlunun at ile havalandığını görünce çok kızdı. Yardımcılarına gezgini hemen hapse atmalarını emretti. \"Oğlum çok kısa bir süre içinde sağ salim dönmezse, senin canını alacağım!\" diye kükredi. Bu arada Prens nefes kesen bir hızla havaya çıktı. O kadar yüksekteydi ki artık dünyayı bile zar zor görebiliyordu. Mandalı bir o yana bir bu yana çevirmeyi denedi ama bunun bir etkisi olmadı. Paniğe kapıldı ve yaptığından çok pişman oldu. Atı yakından inceleyince, sonunda kulağın arkasında olan başka bir mandal keşfetti. O mandalı çevirdiğinde çok geçmeden atın aşağı inmeye başladığını gördü. Prens yere yaklaştığında hava kararmıştı. Diğerlerinden daha yüksek bir çatı görünce atı onun üzerine indirdi ve atından indi. Aç ve yorgun, etrafı araştırdı ve büyük bir binanın çatısında olduğunu gördü. masalsitesi.com Basamaklardan inerken bir kapı buldu ve kapıdan bir ışık gördü. Birkaç muhafız, kılıçları yanlarında, uyuyordu. Bu binanın başka bir kralın sarayı olduğunu düşündü. Eğer muhafızlar onu yakalarsa izinsiz girdiği için zarar verebilirlerdi. Bu yüzden sessizce çatıya çıkan basamakları tırmandı ve geceyi karanlık bir köşede uyuyarak geçirmeye karar verdi. Şafaktan önce, kimse uyanmadan sihirli atına binecekti. Ama sarayın prensesi çatıda duyduğu seslere çoktan uyanmıştı. Muhafızlarına, neyin düştüğünü bulmalarını ve izinsiz gireni hemen yanına getirmelerini söyledi. Muhafızlar hemen prensi yakaldı ve prensese götürdüler. Prens, \"Beni bağışla prenses. Ben bir kralın oğluyum ve başıma çok garip şeyler geldi, izin verirseniz ayrıntılarını sizinle paylaşmaktan mutluluk duyacağım.\" dedi. Prenses, bugün kuzey Hindistan'da bir bölge olan Bengal Kralı'nın kızından başkası değildi. Prenses, \"Seni dinleyeceğim fakat şimdi biraz dinlenin çok yorgun görünüyorunuz.\" dedi. Hizmetçilerine onu odaya götürmelerini, yiyecek ve içecek vermelerini emretti. Prens birkaç gün daha sarayda misafir olarak kaldı. Bu esnada ikiside birbirini tanımaya başladı ve çok geçmeden aşık oldular. Prenses, \"Artık geri dönmeyi mi düşünüyorsun?\" dedi. Sponsorlu Bağlantılar style=\"font-size:16px\">Prens ona birlikte gitmeyi teklif etti. Prenses biraz düşündü ve teklifi kabul etti. style=\"font-size:16px\">Prens ona birlikte gitmeyi teklif etti. Prenses biraz düşündü ve teklifi kabul etti. Ertesi sabah prenses kimsenin endişelenmemesi için bir not bıraktı ve şafakta atın olduğu çatıya gittiler. Prens ve Prenses ata bindi. Mandalı çevirdiler, kısa bir süre içinde İran'ın başkentine varmışlardı. Hapishaneye inmek için sihirli atı yönlendirdi. Prensin düşündüğü gibi, gezgin orada hapsedilmişti. Hemen Kral babasını bulmaya karar verdi. Prensesin güvenliği için onu bahçenin bir kenarında indirdi. Güvende olması için sihirli atı ona bıraktı. Prensese, \"Ben babamı görmeye giderken burada kal. Ona iyi olduğumu göstereceğim ve gezgini kurtaracağım,\" dedi. Hırsız, Prens'in ormanda kaybolmasını bekledi. Prens gidince prensesi yakaladı ve ata bindirdi. Her şeyin bu kadar kolay olmasına çok sevinmişti. Mandalı çevirdi ve at havalandı. Kralın yanına doğru giden Prens ise havalanan atı gördü ancak hiçbir şey yapamadı. Hemen babasının yanına koştu. Kral, oğlunu gördüğüne çok sevindi. Ancak prens endişe ile olan biteni anlattı ve hemen prenses için yola çıktı. Hırsız ise çoktan Kaşmir Sultanı'na ulaşmıştı. Sultan Bengal Prensesi'nden çok etkilendi ve hırsıza ödülü verdi. Sihirli atı ise hazineye yolladı. Prenses İran Prensi'ni sevdiğini ona gitmek istediğini söylese de masalsitesi.com Sultan onunla evleneceğini söyledi. Bu Prensesi hayal kırıklığına uğratmıştı. Ertesi sabah, sarayda ve şehirde yankılanan trompet sesleri ve davulların vuruşuyla erkenden uyandı. Bu sevincin sebebini sorduğunda, o gün Kaşmir Sultanı ile düğünlerinin olduğunu öğrendi. Çaresiz, bir şekilde aklına sadece bir fikir geldi. Ayağa kalktı ve özensizce giyindi ve delirmiş gibi hareket etmeye başladı. Sultan hemen prensesin yanına geldi ve onun hastalandığını düşündü. Onu iyileştirebilecek herhangi bir doktora büyük ödüller teklif etti. Ancak ne zaman doktorlar yaklaşsa, prenses de onlara doğru uçar ve yumruklarını döverdi, böylece Prensesin iyileşmesi için umudunu kaybetmeye başladı. Bu süre zarfında, Prens hala Prensesi arıyordu. Nereye gittiyse Prensesi bulamamıştı. Artık umutsuzluğa kapılan Prens bir kayaya oturdu. O esnada tanıdık bir ses işitti. \"Sihirli at nerede, sorabilir miyim?\" dedi prense. Prens bu sesi hemen tanıdı. Bu sihirli atı yapan gezgindi. Olan biteni anlattı ve ikisi dertleştiler. Konuşurken gezgin, düğün gününde deliye dönen Bengalli bir prenses ve Kaşmir Sultanı'nın hikayesini anlattı. Prensin kalbinde bir umut ışığı yanmıştı. Bu Bengal prensesi, aradığı kayıp aşkı olabilir miydi? Öğrenmeye kararlıydı. Hemen Kaşmir'e vardı, doktor kıyafetlerini giydi. Padişahın huzuruna çıkarak prensesi iyileştirebileceğini iddia etti. Prenses bir anda çıldırmayı bıraktı. Görevliler, doktorun yeteneklerinin bu kanıtına sevinerek Sultana söylediler. Prens fısıldayarak planını söyledi. Sonra Sultan'a döndü. \"Her şey sadece bir şansa bağlı. Görüyorsun, prenses hastalanmadan birkaç saat önce büyülü bir şeye dokunmuş olmalı. O şeyi elde edemezsem, onu tedavi edemem.\" dedi. Kaşmir Sultanı, hala hazinesinde bulunan sihirli atı hatırladı. Kendisine getirilmesini istedi ve doktora gösterdi. Genç adam atı görünce çok ciddi bir tavırla, \"Majestelerini tebrik ediyorum. Bu gerçekten prensesi büyüleyen sihirli nesne. Birkaç dakika içinde tamamen iyileşeceğine söz veriyorum.\" dedi. Ertesi sabah sihirli at meydanın ortasına yerleştirildi. Doktor etrafına büyük bir daire çizip dairenin etrafına, her birinde küçük bir ateş bulunan kaplar yerleştirdi. Sultan, bütün soylular ve devlet bakanlarıyla birlikte büyük bir ilgiyle onu izliyordu. Prenses başı örtülü olarak dışarı çıkarıldı ve dairenin ortasına götürüldü. Sahte doktor masalsitesi.com onu büyülü atın üzerine oturttu. Daha sonra her kabın yanına gitti ve bir toz attı. Bu tozlar kısa sürede dumana dönüştü. Ne prenses ne de sihirli at görünmüyordu. O anda doktor kılığındaki İran Prensi ata bindi. Mandalı çevirdi ve sihirli at havaya yükseldi. Aynı gün İran Prensi ve sevgili Prensesi saraya sağ salim geldiler. Baba oğlunun dönüşüne sevindi ve hemen o ülkede görülmüş en büyük ihtişamla bir düğün kutlaması emretti. Ve böylece Prens ve Prenses sonsuza dek mutlu bir şekilde birlikte yaşadılar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sihirli-Fasulye-Masali.html", "text": "Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm, demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış. Ama bunlar sihirli, demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı'nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş. Anne! Bak elimde ne var! diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış. Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. Yiyecek bir şeyiniz var mı? diye sormuş delikanlı. Fırına saklan. Hemen! demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde, diye seslenmiş. inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş. Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu, diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış. Çok geçmeden dev çıkagelmiş. Fee-fi-fo-fum, diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış. Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, Kadın, bana tavuğumu getir, demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. Yumurtla! diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. Fee-fi-fo-fum, diye başlamış yine tekerlemesine. Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır, demiş karısı. Buralarda bir yerde, eminim, diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. Söyle! diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış. İmdat! diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, İmdat! diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, Anne! Çabuk bir balta getir, diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sihirli-Sapka-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir keloğlan varmış. Keloğlan kel olduğu için hep kafası üşürmüş. Annesi şapka almak için pazara göndermiş Keloğlanı. Keloğlan pazara giderken yolda aksakallı bir dede görmüş. Dede şapka satarmış. Keloğlan tembel olduğu için pazara gitmeye üşenmiş şapkayı bu dededen almaya karar vermiş. - Selamünaleyküm dede ben bir şapka almak istiyorum demiş. Dede, - Aleykümselam. Tabi ama benim şapkalarım sihirlidir almak için hak etmek gerek demiş. Bu şapkayı almak istiyorsan beni tek bir hareketle tepetaklak et demiş. tamam deyip evine doğru yol almış, eve gidip anasına olanı biteni anlatmış. Annesi madem öyle keloğlum altın istede ihtiyaçlarımızı alalım demiş. Keloğlan \"davran şapkam davram,bana ver altınlarından demiş şapkadan altınlar dökülmüş. Keloğlan sevinç içinde pazara gitmiş her ihtiyaçlarını almış bir de eşek almış, eşeğe yükleyip yola düşmüş..yolda karşısına hırsızlar çıkmış. Eşeğini çalmak istemişler o sırada Keloğlan davran şapkam davran kurtar beni bu durumdan demiş.şapka ejderha olup hırsızları bir hamlede yutmuş sonra şapka olup Keloğlanın başına konmuş.. Keloğlan eve gitmiş yemiş içmişler gece olunca şapkayı çıkarıp uyumuş Keloğlan. Eve hırsız girmiş üç beş bişeyler çaldıktan sonra evden cıkacakken şapkayı görmüş onuda başına takıp çıkmış.Keloğlan sabah şapkayı bulamayınca cok üzülmüş. çıkmış evden üzgün üzgün dolaşırken hırsızı görmüş şapka başındaymış. Gitmiş durdurmuş adamı kardeş bu şapka benim, hemen geri ver şapkamı demiş, hırsız inkar edip kaçmaya başlayınca Keloğlan davran şapkam davran sahibine gel şapkam demiş.şapka keloğlanın başına gelmiş. Hırsız korkudan kaçıp gitmiş. Keloğlan eve dönmüş, şapka sayesinde anacığıyla beraber varlık içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sihirli-Soz-Masali.html", "text": "Sesi duyan tavşan, koşarak gelmiş. Küçük tayın zor durumda olduğunu görünce, ona yardım etmek istemiş. Ama yüzme bilmediğinden, göle girmeye korkmuş. \"Göle eğilip tüm gücümle seni karaya çekeceğim. Biraz uğraşırsam başarırım sanırım\" demiş. \"Ben de sana gölden destek vereyim. Böylece başarabiliriz\" demiş. Tavşan ve alabalığın uğraşmaları yine de bir sonuç vermemiş. \"O çok yardımseverdir. Mutlaka gelir\" diyerek göle dalmış ve gözden kaybolmuş. Çok geçmeden yanında kuğu ile dönmüş. Gerçekten de kuğu tavşana ve alabalığa göre büyük ve güçlü görünüyormuş. O da tayın sağ tarafına geçmiş ve tayı karaya çıkarmak için bir süre uğraşmışlar beraberce. Ama çabaları yine de sonuç vermemiş. \"Ama böyle kurtaramazlar ki seni\" demiş güvercin. \"Çok bilmiş seni. Ya nasıl kurtaracağız?\" diye söylenmiş tavşan. \"O nasıl olacak, sen de bizimle beraber itecek misin?\" diye alaylı bir şekilde sormuş kuğu. \"Galiba büyülü bir söz biliyor güvercin\" demiş tavşan küçümser bir ifadeyle. Güvercin bunları söyledikten sonra \"hoşçakalın\" diyerek uzaklaşmış oradan. Küçük tay gölden çıkarken dördü birden güvercinin ardından \"güle güle\" diye seslenmişler. O sırada kendisini aramaya çıkan annesini fark eden küçük tay, ona doğru koşmuş ve olanları anlatmış. \"Güvercinin kastettiği sözcük galiba 'uyum'du\" demiş. \"Sadece uyum değil büyülü sözcük. Dostluk ve uyum\" diye eklemiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Simdilik-Masali.html", "text": "Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar. Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir. Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan, bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem. Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol topu alacağını söyledi. Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik' kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu. Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım. Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu. Yavaşça yanına sokuldum. Onu konuşturmak için babasından bahis açtım: \"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın? Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?\" diye sordum. Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve: \"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik babamla oynayamayacağım!\" dedi. Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren, ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sinagrit-Baba-Masali.html", "text": "Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor... Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir \"Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli. -Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti. Nikoli'nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli'nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli'nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi. şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, \"Bizi kurtar şu lanetlemeden\" der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?.. O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sirinler-Sinifi-Piknikte-Masali.html", "text": "Bir ders yılı daha sona ermişti. Şirinler anasınıfı son hafta düzenlenen pikniğe gidecekti. Belirlenen gün ve saatte, çocuklar anneleri ile okulun bahçesinde toplandılar. Herkesin elinde piknik sepetleri vardı. Çocuklar, güneşten korunmak için güneş şapkası takmışlar, ince ve kısa giysiler giymişlerdi. Nihayet otobüs geldi. Herkes sıra ile otobüse bindi. Öğretmen çocukların isimlerini okudu. Annelerinin yanına oturttu. Sepetler arabanın bagajına yerleştirildi. Hep birlikte şarkılar söyleyerek piknik alanına geldiler. Çocuklar yemyeşil çayırlara yayıldılar. Bol bol koşup oynadılar. Anneleri ağaçlara hamak gerdi, salıncaklar yaptı. Çocuklar çok eğlendiler. Daha sonra öğretmenleri ile çevreyi dolaştılar. Çocuklar öğretmenlerine ve annelerine kır çiçekleri topladılar. Annelerinin de yardımı ile her çocuğa birer taç yaptılar. Çocuklar taçlarını takarak hatıra fotoğrafı çektirdiler. Daha sonra büyük bir piknik sofrası açıldı. Neşe içinde yiyeceklerini yediler. Yakar top, birdir bir, ip atlama oyunları oynadılar. Annelerde oyunlara katıldı. O gün akşam çok çabuk olmuştu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Öğretmen eve dönüş saatinin geldiğini duyurdu. Herkes eşyalarını toplamaya başladı. - \"Etraftaki çöpleri ve atıklarımızı da toplamalıyız. Çevremizi temiz tutmalıyız. Gittiğimiz piknik yerlerini nasıl bulmak istiyorsak öyle bırakmalıyız\" dedi. Hep birlikte çöpler toplandı. Eller yıkandı. Otobüse binildiğinde herkes taçlarını tekrar taktı. Neşeli şarkılar eşliğinde geri döndüler. Herkesin yüzünde, unutulmaz bir günü paylaşmanın mutluluğu vardı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sis-Masali.html", "text": "Bir köy vardı. Küçük bir köy. Bu köydeki insanların çoğu balıkçılıkla geçinirdi. Kimisinin ufak bir teknesi, kimisinin metrelerce ağı vardı. Soğuk, fırtına, kar, buz en büyük korkularıydı. Hep takılırlardı, şakalaşırlardı. Güle eğlene giderlerdi balığa. Bazen teknelerinin mazotu biter, bazen motorları bozulurdu ama mutlaka birbirlerine yardım ederlerdi. Kimisi ortağıyla, kimisi karısıyla, kimisi de ufacık yavrusuyla giderdi balığa. Atarlardı ağlarını akşamdan. Dua ederlerdi Çok balık ver Allah'ım diye içlerinden gizlice. Çünkü borçları çoktu. Tükenmezdi onların borçları. Ama çaresizlerdi. Ancak balık tutarak ödeyebilirlerdi borçlarını. İyi dinlerlerdi hava raporunu. Çünkü hava bozacaksa bol balık çıkardı. Ağlarını hava bozmadan çekmeye çalışırlardı. Bu köyde birde Garip Musa vardı. Herkes gibi oda balıkçılık yapardı. Eşi hastaydı. Çoğu zaman yalnız giderdi balığa . Okullar tatil olmuştu küçük kızı Asiye de o gün babasıyla gitmek istedi. Babası önce razı olmadı.Ama annesi de Bir kere götürüversen şu kızcağızı ne olur deyince kıramadı Garip Musa. Çıktılar sabahleyin yola. Yanlarına öğleyin yemek için biraz ekmek, soğan ve çökelek aldılar. Asiye yolda o kadar hızlı yürüyordu ki; Garip Musa kızına kocaman adımlarıyla zor yetişiyordu. Asiye adeta göle giderken yürümüyor da uçuyordu sanki . Nasıl bir heyecandı bu. İnsanı şaşırtıyordu. Neredeyse koşar adımlarla göle vardılar. Su buz gibi soğuktu. Ama Asiye'nin umurunda değildi. O balık tutacaktı babasıyla. Evin geçimine yardım edecekti. Hem öğretmenleri dememişimiydi Anne ve babalarımıza yardım etmeliyiz, aile bütçesine katkıda bulunmalıyız diye . Bütün bunları düşünürken motorun sesiyle kendine geldi . Babası teknenin motorunu çalıştırmıştı bile. Tekneyle gölün üzerinden kayar gibi gidiyorlardı. Arkalarından su köpükleri havaya savruluyordu. Garip Musa suyun üzerinde yüzen bir bidonunun yanında tekneyi durdurdu. Hemence bidonu nasırlı elleriyle yakaladı. Asiye hemen anladı bu ağlarını bağladıkları işaretti. Garip Musa bidonun ucundaki ipten yapıştı ve başladı asılmaya. Asiye yalvarıyordu içinden Allah'a Ne olur Allah'ım bol balık ver. bile. Asiye sevinçten üşümesini bile unutmuştu. Hava daha bir serinliyordu git gide. Garip Musa akşam hava raporunu da dinleyememişti. Acaba hava bozacak mı? diye düşünmeye başladı. Kendini değil biricik kızı Asiye'yi düşünüyordu. Üzerlerini de kalın giymemişlerdi. Hemencecik hazırladıkları yemeklerini yediler. Tekrar ağlarını asılmaya başladılar. Bir daldılar ki ağ çekmeye gerilerden gelen o bembeyaz duman topunu fark etmediler bile. Ağ bitmek üzere iken başını kaldıran Garip Musa sis içinde kaldıklarını anlayıverdi. Ama çok geçti. Ağı çekti bitirdi. Üç kasa balık dolmuştu.Kızın nasibi iyiymiş. diye düşündü. Düşündü ama bir de geri dönebilselerdi. Motoru çalıştırdı tahmin ettiği yöne doğru hareket etti. Ama Garip Musa da bilirdi bu şekil de siste gidenlerin hep kaybolduğunu. Tekneyi hiç durmadan sürdü. Sürdükçe olduğu yerde daireler çizdi. Asiye ise tir tir titriyordu. Garip Musa sırtından balıkçı kazağını çıkardı gül yüzlü yavrusunu sıkı sıkı sardı. Yeter ki kızı üşümesin. Böylece gölün yüzünde döndüler durdular. Birden motor stop etti. Gölün ortasında öylece kala kalmışlardı. Yanlarında ne pusula ne de telefon vardı. Zaten pusula olsaydı yollarını bulurlardı. Fakirlik işte alamamışlardı. Köyde ise hasta anneleri onları merak ediyordu . Hele bir de ortalığı sis bastığını görünce meraktan deliye döndü. İki de bir Bunlar kayboldu diye mırıldanıyordu. Çare yoktu artık Garip Musa ile kızı Asiye bekleyeceklerdi. Birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. Saatler geçmek bilmiyordu. Zemherinin ayazı ortalığı kaplamıştı. Garip Musa üzerinden bir kazağını daha çıkardı ve kızını daha bir sıkı sardı. Ümitlerini kesmişlerdi. Öyle ya her yıl bu göl birkaç can alırdı. Galiba bu yıl da sıra onlardaydı. Bir birlerine daha bir sıkı sarılıyorlardı. Ama gecenin ayazı onlardan daha kuvvetli ve acımasızdı. Saatler yavaş yavaş geçerken tatlı bir uykuya dalıverdiler. Ertesi sabah Garip Musa'nın köye dönmediğini duyan bütün balıkçılar aramaya koyuldular. Aralarken uzakta suyun üzerinde masum masum yüzen Garip Musa'nın teknesini fark ettiler. Teknenin yanına vardıklarında çok geçti. Baba ve kızın birbirlerine sarılmış cansız bedenleri teknenin içinde uzanıyordu. Soğuktan kas katı kesilmişlerdi. O zamandan beri ne zaman göle gidecek olsam Garip Musa ve güzel kızı Asiye aklıma geliverir."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Siyah-Inci-Masali.html", "text": "Denizin kıyısındaki küçücük bir kumsalın çevresini saran tepeler, kumsalın iki yanından denize doğru yengeç kolları gibi uzanmıştı. Kumsal, kollarını açmış, denizi kucaklamak istiyordu... Denize uzanan kayalara dalgalar çarpıyor, köpürerek beyazlaşıp üstlerini örtüyordu. Dalgalar çekilince, kayaların koyu renkli ıslak çıplaklığı görünüyordu... Küçücük kumsal, koyun içindeki denizle kucaklaşmış sessizce güneşlenirken, çevredeki tepelere doğru bakınca, kumsalın yeşil otlar arasında kaybolduğu, ileride yeşil örtünün, yer yer ağaçlarla gölgelendiği görülüyordu. Burası insan eli değmemiş, doğanın en güzel köşelerinden birisiydi... İşte masalımız bu güzel doğa parçasında, dalgaların dövdüğü kayaların hemen dibinde geçer... Denizdeki dalgalar, öfkelerini dindirmek için kayalara çarparken, buralara küçük yaşam tohumlarını taşımışlar. Bazıları çekilen dalgaların gücüyle yeniden denize dönmüş. Bazıları kaygan yüzlü kayalara tutunmayı başarıp, minik yaşamlarını başlatmışlar. Bu minik yaşam, bir süre sonra yeşilli kahverengili yosunlara dönüşmüş. Bundan sonra kayalara çarpan dalgalar, yosunları da okşamışlar. Yosun tutan kayaların dibinde başlayan yaşam, yiyecek bulmak için buraya gelen diğer canlılarla süslenmiş. Kayaların arasında gürültüyle kırılan ve köpüren dalgaların dibinde, yaşamın sessiz canlılığı sürüyormuş... Dalgalarla sürüklenerek kayalara değin gelen küçük bir midye, tam kayalara çarpmak üzereyken yosunlara tutunup, parçalanmaktan kurtulmuş. Yosunların arasından yuvarlanarak denizin dibine değin inmiş. Burada yaşamını sürdürebileceği kuytu bir köşeye yerleşmiş. Sırtını dayadığı kayalardan destek alıp, yosunların arasındaki besinleri yiyerek yaşamını sürdürmeye başlamış. Güvenlik içinde büyüyüp gelişen midye, çevresine yayılan yavrularıyla mutlu bir yaşamın sürüyormuş. Bazen balıklar, yosunların arasından süzülüp, midyelerin yanına gelirmişler. Midyeler, suyun içinde süzülen, kıpır kıpır dolanan balıklara ağızları açık bakakalırmış. Çünkü midyelerin kayalara yapışmış, yosunlara sarılmış yaşamı, balıkların özgür yaşamına hiç benzemezmiş. Midye, kendi çevresine bağımlı yaşamını düşünüp, balıklara benzemediğine çok üzülürmüş. Böyle durumlarda hüzünlü göz yaşları kabuğunun içine yayılırmış. Deniz suyuna karışan gözyaşları kabuğun içinde ince bir sedef katmanı oluştururmuş. Midye ağzını açınca, beyaz sedef katman suyun içinde parıldayarak, balıkların dikkatini çekermiş. Balıklar ışıl ışıl parlayan sedefe doğru yüzermiş. Midye, gözyaşlarından oluşan sedefin, balıkların ilgisini çektiğini bilemez, onların kendi iç güzelliğine tutkun olduklarını anlayamazmış. Onun istediği; balıklar gibi gezip çevresini ve evreni öğrenmekmiş... Kayalara yapışık yaşam, onun hoşuna gitmiyormuş. Bazı geceler, karanlık sularda, kimselere belli etmeden sessizce ağlarmış... Günlerden bir gün, hırçın dalgalar, kumsaldan kaldırdıkları küçücük çakıl taşlarını kayalara savurmuşlar. Kayalara çarpınca çıtırdayarak akan, yuvarlanan küçük çakıl taşları, denizin dibine düşmeye başlamışlar. Midye o güne değin dalgaların bunca hırçın olabileceklerini bilmiyormuş. Bazı yosunlar bile kayalardan kopup, dalgalarla uzaklara sürüklenmişler. Bir ara ağzı açık fırtınaya izleyen midye, dalgalarla yuvarlanan küçücük bir çakıl taşının ağzından içeriye girmesine engel olamamış. Midye ağzını kapatmaya çalışmış ama çok geç kalmış. Taş çoktan göğsünün üzerindeymiş. Midye, ağzını kapayınca oraya yapışmış. Midye neye uğradığını anlayamamış. Acıyla kıvranmış. O taştan kurtulmak istemiş, ağzını açmış, kaslarını germiş, ama tüm çabaları boşunaymış. Taşın artan ağırlığını hissettikçe, ondan kurulamadığını anlıyormuş. Tutsaklar gibi sürdürdüğü yaşama bir de göğsünün tam ortasına yerleşen kara bir taşın ağırlığı eklenince, midyenin gözü kararmış, yaşam çekilmez olmuş. Olanak buldukça ağzını açıp göğsüne yapışan kara taştan kurtulmak istemiş. Dalgalardan, çevresinde dolanan balıklardan, yosunların arasında gezinen diğer kabuklu deniz hayvanlarından yardım beklemiş. Umutları hep boşa çıkmış. Beklediği yardım hiç gelmemiş... Karamsarlık midyenin tüm benliğini kaplamış. Karanlıkta akıttığı göz yaşları, deniz suyuyla sertleşirken salt kabuğuna bulaşmıyor, taşın çevresini de sarıyormuş. Küçük çakıl taşı çevresini saran kara sıvının katılaşmasıyla büyümeye başlamış. Midye iyice huzursuz olmuş. Taştan kurtulamamaktan daha kötüsü: Taşın büyümesiymiş. Midye: \"Taş beyaz olsaydı neyse. Bedenimle sarar başkalarından saklardım. Ama, bu utanç karasını bembeyaz kabuğun içinde gizlemem olanaksız\" diye dertleniyormuş. Taş büyüdükçe \"Herkes görecek\" korkusuyla ağzını açmamaya çalışıyormuş. Çünkü, göğsünde büyüyen kapkara bir taşla yaşamak onu çok utandırıyormuş. Çevresinde yüzen balıkları görünce ağzını sımsıkı kapıyormuş. Çevresine bakınıp, yüzen canlı olmadığını anlayınca, ancak o zaman ağzını korkuyla aralıyormuş. Eskisi gibi kayalara tutunup ağzını denizin akıntısına açmak, kabuğun içindeki sedefin yansıyan parıltısını kullanarak balıkların dikkatini çekmeye çalışmak onun için artık bir düşmüş. Midye tüm neşesini yitirip kedere gömülmüş... - Çok değişik bir şey görür gibi oldum. - Bende öyle bir şey yok. - Sanırım çok değerli bir şey. - Ben bir midyeyim. Midyede değerli hiç bir şey olmaz. - Hayır olur. Sen farkında değilsin. - İncinin. Bence sende inci var. - Midyelerde olur. Çok değerli bir taştır. İyi göremedim. Ağzını tam açmamıştın. İçerisi de karanlıktı. Sanırım senin incinin rengi de siyah. Midye biraz utanarak, biraz da çekinerek yavaşça ağzını aralamış. Balık uzanmış, aralıktan içeriye bakmış. Balık, çok iyi görememiş. Kabuğun içindeki sedefin yansıttığı aydınlıktan midyenin göğsünde kocaman bir karaltı olduğunu anlamış. - Ağzını biraz daha açsana. İyi göremiyorum. - Demiştim. Kapkara bir taş işte. - Bunca deniz gezdim. Bunca inci gördüm. Ama, bu kadar büyük ve parlak olan siyah inci görmedim. - İnan bana doğru söylüyorum. Bu çok güzel bir inci. Hem de çok değerli... - Gözlerimi alamıyorum. Çok güzel. Senin güzelliğini yansıtıyor olmalı. Şimdi gitmem gerek. Sonra yine gelirim. demiş ve midyenin yanından yüzerek uzaklaşmış. Balık gözden kaybolunca, midye hemen ağzını kapatmış. Çevresindekilere göğsünde beslediği siyah inciyi göstermek niyetinde değilmiş. \"Anlamazlar ne olduğunu\" diye düşünmüş. Birden bire içini korku kaplamış. \"İşte bu çok kötü. Kara taşın değerini bilmezken, yalnız huzursuz oluyor, onu gizlemeye çalışıyordum. Ama, yine de yaşam güzeldi. Şimdi bir korku girdi içime. Siyah inciyi elimden almalarından korkuyorum. Sonra balık gelip siyah inciyi görmek isterse, ona gösterememekten korkuyorum\" demiş kendi kendine. Balık yokken, midye göğsündeki kara taşı özenle korumuş. Onu her şeyden, herkesten sakınmış. - Bu güzelliği sonsuza değin izleyebilirim. dediğinde, midye mutluluktan gözyaşlarını tutamamış. Midye sonsuza değin siyah inciyi nasıl koruyacağını bilmediğinden, balığın ona sonsuza değin bakamayacağını düşünmüş. Midye, sonsuza değin yaşamayacağı için, bir gün yaşamının biteceğini ve incinin de kendisiyle yok olacağını anlayıp: \"Bu inciyi sonsuza değin koruyabilmeliyim\" demiş. Sıradan günlerden birinde, herşey sıradan sürüp giderken, birden olağanüstü bir olay olmuş. Bir dalgıç kayaların arasında yüzüyormuş. Midye onu görünce \"Dalgıç inciden anlar. Beni yakalayınca inciyi korur. Benim yaşamım biter ama inci ölümsüzleşebilir.\" diyerek hemen ağzını açmış. Kabuğun içindeki parlak sedef dalgıcın gözünü almış. Dalgıç, midyeye doğru bakınca, göğsündeki inciyi görmüş. Bunu sezen midye, kabuğunu sıkıca kapatmış. Dalgıç hemen çelik bıçağını çıkarıp, midyeyi kayalardan koparmış. Onu belinde asılı duran torbanın dibine bıraktıktan sonra, \"Belki başka midyelerde de inci vardır\" diyerek, çevredeki tüm midyeleri bıçağıyla söküp torbasına doldurmuş. - \"Çok güzel bir inciydi. Sanırım bu kadar güzelini bir daha göremem\" demiş. Hemen kıyıya çıkan dalgıç, torbasındaki midyeleri kuma boşaltmış. Bıçağıyla tüm midyeleri açmaya başlamış. Aradığı inciyi bulamayınca, midye kabuklarını kumun üzerine savurmaya başlamış. Kuşlar ağaçlardan uçup gelmişler. Dalgıcın attığı midye kabuklarının içini yiyerek karınlarını doyurmuşlar. Dalgıcın çevresi cıvıldaşan kuşlarla dolmuş. O hiç birine aldırmadan midye kabuklarını ikiye bölüyor, içinden inci çıkmadığını görünce kabukları kuma fırlatıyormuş. Kabuk kuma düşünce, çevresindeki kuşlar hemen kabuğun üzerine üşüşüyor, içindeki yemeye başlıyormuş... Kumsal, birden sedef kaplı midye kabuklarıyla dolmuş. Sonunda midyenin birini ikiye bölünce, ortasındaki siyah inciyi görüp duralamış. Dalgıç, elleri titrerken siyah inciyi midyeden ayırmış. Parmaklarının ucunda güneşe uzatıp bakmış. \"Hiç bu kadar güzelini görmemiştim\" diyebilmiş. Telaşlanmadan parmakları ucunda tuttuğu inciyi küçük bir keseye koyup, eşyalarını toplamış. Yolda hep siyah inciyi düşünüyor: \"Bu çok özel inciye bir ad vermeli\" diye söyleniyormuş. - Ben bu değerli inciye bir ad vermek istiyorum. Ona \"Siyah Ofre\" diyelim mi?. - \"Güzel bir ad\" diye mırıldanmış. - Siyah Orfe'yi denizden çıkarttığımda satmayıp senin için saklamıştım. Sen de zorda kalmayınca satma, çocuklarına kalsın. Midyenin bilmeden ürettiği bu değerli taş, uzun yıllar genç kızın boynunu süslemiş. Ondan çocuklarına, çocuklarından torunlarına geçerek ölümsüzleşmiş..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sizden-Fazla-Veren-Var-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hz. Ebu Bekir'in halifeliği sırasında Medine'de büyük bir kıtlık baş göstermişti. Halk ekmek yapmak için buğday bulamaz olmuştu. Hz. Osman da bu sırada Şam'a bir ticaret kafilesi göndermiş, oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medine'ye getirmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını karşılayabilecek kadardı. Bazı tüccarlar derhal Hz. Osman'a müracaat ettiler. Şamdan getirttiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir ölçüsüne 4 dinar veriyorlardı. Hz. Osman, Sizden daha fazla veren var dedi ve buğdayı hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı artırdılar. Fakat yine Hz. Osman'dan, Sizden daha fazla veren var cevabını aldılar. Nihayet buğdaya verebilecekleri en yüksek fiyatı verdiler. Fakat yine Hz. Osman'ın ağzından Sizden daha fazla veren var sözünden başka bir laf çıkmıyordu. Bazıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanma hırsına bağlıyordu. Konuyu Halife Hz. Ebu Bekir'e anlatmaya karar verdiler. Ondan Hz. Osman'la aralarını bulmasını istediler. Halifenin huzuruna çıkarak durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebu Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi ve onlara, Bu işte bir gariplik var dedi. Bana öyle geliyor ki siz Hz. Osman'ın sözünü iyi anlayamadınız. O, halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kar ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi beraber gidip konuyu bizzat kendisinden öğrenelim dedi. Hep birlikte Hz. Osman'ın yanına vardılar. Hz. Ebu Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osman'a söyledi. Ona malını niçin verilen fiyata satmadığını sordu. Hz. Osman'ın bu soruya cevabı şaşırtıcıydı. Hz. Osman sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için buğdayı yoksullara ücretsiz dağıtacağını söyledi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sizofrenin-Aski-Masali.html", "text": "ağlarken görür.O sırada çocuğun aklından evleneceği kız geçer ya oda hayalse der. Annesin sesiyle irkilir delikanlı.Sen der, delikanlı evet anne bütün konuşmalarınızı duydum diyerek kendini dışarı atar.Aklında hep evleneceği kız vardır. Allah'ım ne olursun o hayal olmasın der ne olursun olmasın...Sakinleşince eve gider ve annesi çocuğa her şeyi anlatır.Eve getirip gülüp konuştuğu yemek yediği arkadaşlarının bir hayal olduğunu söyler.Delikanlı şaşkın bir halde oda hayal evet biliyorum der. Aradan iki gün geçtikten sonra kız arkadaşını arayıp evine yemeğe davet eder.Kız bu nazik olay karşısında teklifi kabul eder.Delikanlı annesine her şeyi anlatır.Bana doğru söyleyeceğine dair annesine yemin ettirir.Oda hayal mi değil mi diye sadece annesine güvenmektedir.Akşam olup çatar.Kızı iş yerinden alıp eve götürür.Ama hep dua eder ALLAH'IM inşallah hayal değildir diye.Evin kapısını heyecanlı bir şekilde çalar.Kız çocuğun bu hareketlerine anlam veremez. Vee annesi kapıyı açar yüzünde bir gülümse merhaba KIZIM der.Delikanlı bu olay karşısında şok içindedir.SADECE EVET EVET HAYAL DEĞİLSİN DİYE BAĞIRIR... Delikanlının bugün hayal olmayan 2 tane çocuğu vardır Melis ve Hakan adında..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Son-Kurbaga-1-Masali.html", "text": "Bir zamanlar bir tek leylek kalmış Afrika düzlüklerinde. Kimi kimsesi, eşi dostu, hısım akrabası yokmuş. Kurbağaları severmiş sevmesine ama o kadar çok avlarmış ki, sonunda nehirlerde hiç kurbağa kalmamış. Ama son kurbağa kendine bir çukur kazıp saklanmayı başarmış. Yine bir gün leylek kurbağa peşinde dolaşmış. Bütün çevreyi kolaçan etmiş, ama kurbağaya rastlamamış. Akşam evine döndükten sonra çalı çırpı toplayıp ateş yakmak istemiş. Uzaklardan kurbağa da dumanı görmüş, hava da iyice soğuduğundan gidip ateşin yanında ısınmaya niyetlenmiş. Belki bir parça köz alır, ben de kendime ateş yakarım diye düşünmüş. Leyleğin evine gelmiş kurbağa ve kapıyı çalmış. Kim o? diye bağırmış leylek içeriden. \"İyiliksever Ana, kusuruma bakma bugün geç ateş yaktım. Bütün gün kurbağa peşinde dolaştım ve eve geç döndüm. Kurbağa buranın leyleğin evi oldğunu anlayınca, korkudan bayılıyormuş az kalsın. Gerçek kimliğini sakladığını için de dualar etmiş. İşte kurbağaların soyu bu nedenle tükenmemiş. Yoksa leylek son kurbağanın kendi ayaklarıyla evinin kapısına kadar geldiğini fark etseymiş, dünyada kurbağaların soyu da tükenecekmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Son-Pismanlik-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, bir köyde üç fakir adam varmış. Çocukları da yokmuş. Bir gün üçü beraber Hızır ı aramak için yola koyulmuşlar. Alim olduğunda öğrenciler yetiştirecek misin? deyince adam, söz vermiş. Hızır da bu adama üç yaprak vermiş. Zengin olduğunda fakirlere yardım edecek misin, öğrenci okutacak mısın? deyince adam, söz vermiş. Bunun üzerine Hızır, ona bir lira vermiş. Adamlar az gitmişler, uz gitmişler memleketlerine dönmüşler. Üç yaprağı alan adam, çok iyi tanınan bir alim olmuş. O zamanda bu adamın üstüne başka alim yokmuş. Bir lirayı alan çok zengin olmuş. O zamanın tanınan zenginlerinden olmuş. Aile isteyen ise, o terzi kadınla evlenmiş. Böyle hayatlarını sürdürüp, gidiyorlarmış. Aradan yıllar geçmiş. Hızır, kontrol etmek için bu adamların yaşadıkları yere gelmiş. İlk önce alim olanın yanına gitmiş. Tanınmamak için de talebe kılığına bürünmüş. Ben üç yaprakla alim oldum, al şu üç yaprağı sen de alim olursun. diye bağırmış. Hızır da o adamdan alimliği almış. Adamı birden eski, cahil haline geri döndürmüş. Zengin olan adamın da yanına bir dilenci kılığında gitmiş. O adamdan da biraz para istemiş. Zengin adam, dilenciye iyi davranmamış, pencereden bir lira fırlatmış. Hızır, adamın bu hareketini görünce, çok sinirlenmiş. Bunun üzerine o adamın evinde o gece yangın çıkmış, bütün her şeyi yanmış kül olmuş, eski fakir haline geri dönmüş. Daha sonra terzi kadınla evlenen üçüncü adamın yanına gelmiş. Ondan yemek, elbise istemiş. Adam ve karısı, ihtiyar adamla çok ilgilenmişler. Her istediğini yerine getirmişler. Bunun üzerine, Hızır zenginlik ve alimliği de bu adam ve karısına bırakarak, oradan uzaklaşmış, gitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sorulu-Masal-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir eğri bir doğruymuş; bir eksikmiş bir tamammış, bir düzmüş bir yanmış; bazı masallar birbirine benzer bazıları bambaşkaymış. Ziya, Nur ve Güneş adlı üç güzel, üç şeker çocuk, arnavut kaldırımlı sokakların birindeki üç katlı bir apartmanda yaşarlarmış. Üçünün de tepesinde göze görünmeyen üç küçük peri uçuşup dururmuş. Ziya apartmanın en üst katında terzilik eden halasıyla birlikte otururmuş. Başına buyrukmuş. Odasına, oyuncaklarına, defterine, kalemine düşkünmüş. Sokağa çıkmayı sevmez genellikle evde, tek başına oynarmış. Ona odasındaki oyunlarında Cesaret Perisi eşlik edermiş. Nur ise apartmanın giriş katında tur rehberliği yapan anne babasıyla beraber otururmuş. İnsan canlısı bir çocukmuş. Annesi babası gibi gezmeye, sokakta oynamaya, okuldaki sosyal etkinliklere katılmaya pek meraklıymış. Evde çok uzun süre duramaz her zaman dışarı çıkacak bir bahane bulurmuş. Ona her yerde Tevazu Perisi eşlik edermiş. Güneş ise orta katta öğretmen annesi babası, marangoz dayısı manikürcü yengesi, kitapçı halası özel pilotluk yapan eniştesiyle birlikte otururmuş. Kendine ait bir odası yokmuş. Fakat dayısı ona oturma odasında paravanla bir bölme yapmış. O bölmede bir çalışma masası varmış. Bölmesinde oynar, okur, yazar isterse bir adımda dışarı çıkıp kalabalık ailesine katılırmış. Aslında bölmenin arkasındayken bile herkesle berabermiş. Hem başına buyruk hem de insan canlısıymış. Güneşe de gene varlığından haberdar olmadığı Uyum Perisi eşlik edermiş her zaman. Güneş, her gün alt ve üst katlarında oturan iki çocuğun da kapısını çalar, ikisini de sokağa, oynamaya çağırırmış. masalsitesi.com Nur hemen dışarı fırlar, Güneş genellikle dışarı çıkmaz çıkarsa da sokakta fazla kalmazmış. Güneş ise Nur'la sokakta oynamayı sevdiği kadar Ziya'yla evde oynamayı da severmiş. Üç çocuk bir araya geldiğinde tepelerindeki periler de bir araya gelir, fırsat bu fırsat diyerek bol bol çene çalarlarmış. Bu üç güzel çocuk uykuya daldıklarında periler gene çatı katında çıkarlar; orada istirahat eder; sabaha kadar gene çene çalarlarmış. Çok gevezeymişler yani. En çok çocuklar üzerindeki etkilerini konuşur; yaptıklarından gurur duyar; sihirli güçleriyle övünürlermiş. Bir gün Uyum Perisi, ortaya bir laf atmış. Cesaret Perisi ile Tevazu Perisi'ne çocukları bir günlüğüne değiş tokuş etmeyi önermiş. İki peri bu fikri pek parlak bulmuşlar. Çocukları değiş tokuş etmişler. Nur'unki Cesaret Perisi, Ziya'nınki Tevazu Perisi olmuş. Böylece periler güçlerini bir kez daha sınama fırsatı bulacaklar ve bir kez daha kendileriyle gurur duyacaklarmış. Öyle de olmuş. Ertesi sabah Ziya uykudan uyandığında bir tuhaflık hissetmiş: İçinden fırlayıp sokağa çıkmak, akşama kadar çocuklarla oynamak, kendi başına gezmelere gitmek geçmiş. İçi kıpır kıpırmış! Cesaret Perisi'nin yerine Tevazu Perisi'nin geçtiğini nerden bilsin yavrucak. Halası yeğenindeki değişimi şaşkınlıkla izlemiş. Aynı şekilde Nur'da uyandığında bir tuhaflık hissetmiş. İçinden dışarı çıkmak gelmemiş. Aklına garip garip düşünceler üşüşmüş. Düşüncelere öyle kaptırmış ki kendini yatakta gözleri tavana dikili, öylece bir koca saat kalmış. Kahvaltıdan sonra da durgunlaşmış. Yavaş yavaş odasına gitmiş. Hayal ettiği şeyleri heyecanla yazmaya başlamış. Annesi babası ondaki değişimi şaşkınlıkla izlemişler. Güneş ise her zamanki gibi arkadaşlarını oynamak için çağırmaya gitmiş. Vay vay ne görsün! Ziya hemen fırlamış dışarı. Vee Nur ise bahaneler uydurmuş çıkmamak için. Gene de zar zor çıkmış. Güneş de iki arkadaşının böyle aniden değişmesine çok şaşırmış. Hiç kimse olan bitenlere bir anlam verememiş. Perilerse olayları kahkahalar atarak seyrediyorlarmış. Çocukların üzerindeki etkilerinin büyüklüğüyle gurur duymuşlar. Fakat zaman ilerledikçe görmüşler ki işler istedikleri gibi gitmiyor. Mesela Tevazu Perisi Ziya üzerinde daha fazla etkili olamamış. Misket oynarlarken Ziya birden, Üfff! Ben sıkıldım. Artık eve dönmek istiyorum. Aklıma bir şey geldi valla bak! deyivermiş. Bu laf üzerine Güneş üçüncü kez şaşırmış. Aynı şekilde Cesaret Perisi de Nur üzerindeki etkisini kaybetmiş. Nur aniden durup, Üç kişi zaten azız. Şimdi Ziya da gidince iyice azalıcaz. Hadi Güneş! Bi koşu yan mahalledeki Selimleri, Ayşegülleri, Cansuları, Cengizleri, Didemleri, Tansuları da çağıralım ki oyunun tadı çıksın. demiş. Bu laf Güneşi dördüncü kez ters köşeye yatırıp, şaşırtmış. Uyum Perisi iki perinin haline gülmeye başlamış. İki incinmiş peri N'oldu yaaa!? der gibi önce birbirlerine sonra Uyum Perisine bakmışlar. Uyum Perisi kalakalmış. Verecek cevap bulamamış. Kanatlarını çırpmadan havada asılı kalmış... Madem öyle... Madem Uyum Perisi verecek cevap bulamamış, masalcıya da cevap vermek düşmez... İyisi mi bu masal soru işaretiyle biten ilk belki de tek masalımız olsun. Evet. Öyle olsun."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sorumluluk-Yolu-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "\"İkisi de aynı şehre çıkar.\" diye cevap vermiş adam. \"Hangi yol kısadır?\" diye sormuşlar tekrar. \"İkisi de eşit mesafededir.\" demiş adam. Bu açıklamalardan sonra gençlerin şaşkınlığı bir kat daha artmış. \"Bu durumda ikinci yolu kim niye tercih etsin ki?\" diye düşünmüşler. Garip adam, onların düşüncelerini okumuşçasına sözlerine devam etmiş. Sencer, adama teşekkür ederek, çantasını sırtına, silahını beline yükleyip birinci yola yönelmiş. Adeta vücudunun bir parçası gibi benimsediği bu mühimmatı ne olursa olsun bırakmaya niyetli değilmiş. Bir asker olarak ihtiyaç duyabileceği her şeyin yanında olduğunu bildiği için, kalbinde ve ruhunda zerre kadar endişe yokmuş. Ancak, emir altında yaşamaktan ve sırt çantasının ağırlığından yorulacağını zanneden Kaya, diğer yolun kendisi için daha uygun olduğunu düşünmüş. Sencer ile vedalaşmış. Çanta ve silahını bir kenara fırlatıp az da olsa hürriyetin tadını çıkarmak hayaliyle yola koyulmuş. Sencer, uzun bir yolculuktan sonra şehre ulaşmış. Kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirdikten sonra komutanı bulmuş. Durumdan memnun olan komutan çeşitli hediyelerle Sencer i ödüllendirmiş. dizlerinin bağı çözüldüğünde etrafa şöyle bir göz atmış. Hiçbir şey görememiş. Kara panterden kurtulduğunu düşünerek derin bir soluk almış. Ama sevinci uzun sürmemiş. Gür ağaçların gölgelediği ormanda kaybolduğunu fark etmiş. Saatlerce, ne tarafa gittiğini bilmeden yürümüş. Bir ağaca yaslanarak uykuya dalmış. Soğuk bir gecenin ardından güneşin ilk ışıkları yüzüne vurduğunda kamaşan gözlerini açmış. Etrafta kim oldukları tam seçilemeyen insanlar varmış. Kurtulduğunu düşünüp ayağa kalkmış, ama ellerindeki kılıçlardan yanındakilerin sınırdan geçen düşman askerleri olduğunu fark etmiş. Sarp dağlarda aylar süren esaretten sonra Kaya, bir fırsatını bulup kaçmış ve perişan bir durumda şehre ulaşmış. Komutanın huzuruna çıkacak cesareti kendinde bulamamış. Korku ve açlıktan titreyerek bir köşede dilenmeye başlamış. Devriye gezen askerler onun durumundan şüphelenmişler ve onu sorgulamışlar. Durumu anlayınca, görevi ihmal etmekle suçlayıp zindana atmışlar. Kaya, kendisine uzatılan bir tas çorbaya uzanırken, zindana atılmayı hak ettiğini düşünmüş. Birkaç gün sonra serbest kalan Kaya nın sevincine diyecek yokmuş. Sencer i aramış. Nihayet onu bir köşede ibadet ederken bulmuş. \"Her zaman olduğu gibi görevlerini de ibadetlerini de aksatmıyorsun.\" demiş. \"Bu da Allah a karşı görevimiz.\" diye karşılık vermiş Sencer. Sonra, \"Yolculuk boyunca başımıza gelen olaylarla şu yaşadığımız hayat birbirine benzemiyor mu?\" diye sormuş Kaya ya. \"Ne demek istediğini anlayamadım.\" diye cevap vermiş Kaya şaşkınlıkla. \"Nasıl bir rahatlık bu?\" diye sormuş Kaya. Sencer şöyle cevap vermiş: \"İbadet eden insan bilir ki, Allah tan başka ilah yoktur. Her şey onun elindedir ve o hikmetsiz iş yapmaz. Üstelik lütfu ve merhameti de çoktur. Bu nedenle, darda kalınca Allah a sığınır, imanı ve ibadeti ona güven verir. Dünyadan göçüp ahirete ulaştığında da, görevini tam yapan bir asker gibi ödüllendirilir. Sonra da Sencer in gözlerinin içine bakarak sormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Sorumluluk-Yolu-Masali.html", "text": "\"İkisi de aynı şehre çıkar.\" diye cevap vermiş adam. \"Hangi yol kısadır?\" diye sormuşlar tekrar. \"İkisi de eşit mesafededir.\" demiş adam. Bu açıklamalardan sonra gençlerin şaşkınlığı bir kat daha artmış. \"Bu durumda ikinci yolu kim niye tercih etsin ki?\" diye düşünmüşler. Garip adam, onların düşüncelerini okumuşçasına sözlerine devam etmiş. Sencer, adama teşekkür ederek, çantasını sırtına, silahını beline yükleyip birinci yola yönelmiş. Adeta vücudunun bir parçası gibi benimsediği bu mühimmatı ne olursa olsun bırakmaya niyetli değilmiş. Bir asker olarak ihtiyaç duyabileceği her şeyin yanında olduğunu bildiği için, kalbinde ve ruhunda zerre kadar endişe yokmuş. Ancak, emir altında yaşamaktan ve sırt çantasının ağırlığından yorulacağını zanneden Kaya, diğer yolun kendisi için daha uygun olduğunu düşünmüş. Sencer ile vedalaşmış. Çanta ve silahını bir kenara fırlatıp az da olsa hürriyetin tadını çıkarmak hayaliyle yola koyulmuş. Sencer, uzun bir yolculuktan sonra şehre ulaşmış. Kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirdikten sonra komutanı bulmuş. Durumdan memnun olan komutan çeşitli hediyelerle Sencer i ödüllendirmiş. dizlerinin bağı çözüldüğünde etrafa şöyle bir göz atmış. Hiçbir şey görememiş. Kara panterden kurtulduğunu düşünerek derin bir soluk almış. Ama sevinci uzun sürmemiş. Gür ağaçların gölgelediği ormanda kaybolduğunu fark etmiş. Saatlerce, ne tarafa gittiğini bilmeden yürümüş. Bir ağaca yaslanarak uykuya dalmış. Soğuk bir gecenin ardından güneşin ilk ışıkları yüzüne vurduğunda kamaşan gözlerini açmış. Etrafta kim oldukları tam seçilemeyen insanlar varmış. Kurtulduğunu düşünüp ayağa kalkmış, ama ellerindeki kılıçlardan yanındakilerin sınırdan geçen düşman askerleri olduğunu fark etmiş. Sarp dağlarda aylar süren esaretten sonra Kaya, bir fırsatını bulup kaçmış ve perişan bir durumda şehre ulaşmış. Komutanın huzuruna çıkacak cesareti kendinde bulamamış. Korku ve açlıktan titreyerek bir köşede dilenmeye başlamış. Devriye gezen askerler onun durumundan şüphelenmişler ve onu sorgulamışlar. Durumu anlayınca, görevi ihmal etmekle suçlayıp zindana atmışlar. Kaya, kendisine uzatılan bir tas çorbaya uzanırken, zindana atılmayı hak ettiğini düşünmüş. Birkaç gün sonra serbest kalan Kaya nın sevincine diyecek yokmuş. Sencer i aramış. Nihayet onu bir köşede ibadet ederken bulmuş. \"Her zaman olduğu gibi görevlerini de ibadetlerini de aksatmıyorsun.\" demiş. \"Bu da Allah a karşı görevimiz.\" diye karşılık vermiş Sencer. Sonra, \"Yolculuk boyunca başımıza gelen olaylarla şu yaşadığımız hayat birbirine benzemiyor mu?\" diye sormuş Kaya ya. \"Ne demek istediğini anlayamadım.\" diye cevap vermiş Kaya şaşkınlıkla. \"Nasıl bir rahatlık bu?\" diye sormuş Kaya. Sencer şöyle cevap vermiş: \"İbadet eden insan bilir ki, Allah tan başka ilah yoktur. Her şey onun elindedir ve o hikmetsiz iş yapmaz. Üstelik lütfu ve merhameti de çoktur. Bu nedenle, darda kalınca Allah a sığınır, imanı ve ibadeti ona güven verir. Dünyadan göçüp ahirete ulaştığında da, görevini tam yapan bir asker gibi ödüllendirilir. Sonra da Sencer in gözlerinin içine bakarak sormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Soz-Satan-Aksakalli-Masali.html", "text": "Aksakallı adamın biri şehir şehir dolaşır, pazarlarda söz satarmış. Bir gün Padişah bunu duymuş. Merak ederek yanına çağırmış. - Bana da söz satar mısın, demiş. - Olur... Beş altın verirsen sana da söz satarım, demiş. - Bir işi yapmaya başladığın zaman sonucunu iyi düşün. Padişah düşünmüş taşınmış bu sözü üç levhaya yazıp birini başucuna, diğerini yatak odasına, üçüncüyü de misafir odasına astırmış. Günlerden bir gün Padişah hastalanmış. Hekimler başucunda toplanıp kendisinden kan alınmasını gerektiğini belirtmşler. O zamanlarda kan alma işini berberler yaparmış. Zamanın berberbaşını çağırmışlar. - Padişahtan kanı ne ile alacaksın? Neşterini göreyim, demiş. - Senin o neşterin çok paslı, al benim hazırladığım neşterle işini gör ve sesini çıkarma, diyerek cebine de bir kese altın indirmiş. Meğer verdiği neşter zehirli imiş. Berber padişahın huzuruna girmiş. Hazırlığa başlarken duvardaki levha gözüne ilişmiş: \"BİR İŞE BAŞLARKEN SONUNU İYİ DÜŞÜN\". - Yapamayacağım Sultanım, çünkü kapıdan girerken Kara Vezir cebime bir kese altın koydu ve neşterimi değiştirdi. - Aferin oğlum, sen o neşteri bize ver ve işine hekimlerin vereceği neşterle devam et. Berber gereken kanı almış. Padişahın ihsanı olan iki kese altını cebine koymuşlar, evine yollamışlar. Gün geçtikçe Padişah iyileşmiş ve ayağa kalkmış. -Sus, sen karışma, demiş. El çırparak Kara Vezirin neşterini dolaptan çıkartmış. - Haydi oğlum, şu Kara Vezirden de kan al göreyim, demiş. - Şimdi kimi Kara Vezirin yerine vezir yapayım, diye sormuş. - Bana söz satan \"Aksakal\"ı bulun. Onu başvezir yaptım, diye ferman buyurmuş. Ve siz de \"BİR İŞE BAŞLARKEN SONUNU İYİ DÜŞÜNÜN\" demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Supurgeci-Keloglan-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Dağda, bayırda avare gezermiş. Keloğlan bir süre çalışıp azmetmiş, süpürge yapmasını öğrenmiş. Günlerce uğraşmış, on tane süpürge yapmış ve bunları satmak için, kasabanın yolunu tutmuş. Bütün gün pazarda durmasına rağmen, hiç süpürge satamamış. Selam veren, arkadaşlık eden çokmuş ama süpürge alan yokmuş. Normalde süpürgeler on akçeye alıcı bulurken, Keloğlan'ın akşam pazarı diye fiyat kırıp iki akçe dediği süpürgelerden kimse almamış. Dönüş yolunda nasılsa yenilerini yaparım, bunlar üstümde ağırlık olacak deyip süpürgeleri kasaba dışına atmış. \"Nedenini şimdi anlarsın\", diyen kadın, Nermin Hanım'ın kapısını çalmış. Gerçekten de Keloğlan'ın yaptığı süpürgelere herkesten fazla istekli olan Nermin Hanım, Keloğlan'ın, bunlar sudan ucuz diyerek bir akçeye indirdiği süpürgelerden almamış. Keloğlan başını önüne eğmiş. İnsanların bana olan sevgisi yalanmış, diye düşünmüş. Ama yenilgiyi kabul etmemiş. Başını yukarı kaldırmış, göğsünü şişirmiş ve bir süpürge satsam bir akçe kazansam tuz alacaktım. Evde tuz kalmadı. Çorba tuzsuz, yemekler tuzsuz, anam evde isyan ediyor. Hani Keloğlan derdi de başka bir şey demezdi bu insanlar, diyor. \"Hayır Keloğlan, almadık, sana para yok.\" demişler. Keloğlan'ın gözlerinden yaşlar süzülmüş. Şimdiye kadar hiçbir Keloğlan masalında Keloğlan ağlamamıştır ama Keloğlan'ı ağlatmışlar. \"Size süpürgeleri bedavaya verirsem bana da Keloğlan demesinler. \" diyen Keloğlan oradan ayrılmış. Hızlı adımlarla ileri doğru yürümüş. Kasabadan iyice uzaklaşınca uçurumun kenarına gelmiş ve süpürgeleri aşağı atmış. Keloğlan'ı günlerdir takip eden köse uçurumdan aşağı inmiş. Süpürgeleri almış. Ertesi gün tanesini on akçeden satmış. Keloğlan üzgün bir halde köyüne dönmüş. Tuz getirmedi diye anası bağırmış, çağırmış. Keloğlan oralı olmamış. Anasının ne dediğini duymamış. Süpürge yapmayı bırakmış. Sonraki günlerde akşama kadar yan gelip yatmış. Bu masal da burada bitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tahtadaki-Civi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. \"Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak.\" demiş. Genç, birinci günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence \"Bugünden başlayarak, tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart .\" demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona \"Aferin, iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak.\" demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacaktır ."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Takvim-ve-Saat-Masali.html", "text": "- \"Hadi canım, akşama kadar yelkovanla akrebin dönüp duruyor başka ne yapıyorsun ki...\" deyip saati küçümsemiş. - \"Ne oldu takvim kardeş, eskisi kadar konuşmuyorsun, seni biraz zayıflamış görüyorum.\" dedi. - \"Haklısın saat kardeş, sayfalarım azaldıkça üzülüyorum. Yakında tamamen bitecek, oysa sen hep aynısın durmadan çalışıyorsun; ama sende bir değişiklik olmuyor. Oysa seni ne kadar küçümsemiştim. Şimdi yanıldığımı anlıyorum. Sende çok önemliymişsin. Lütfen beni affet seni kırdığım için özür dilerim,\" dedi. - \"Üzülme takvim kardeş, ben sana kırgın değilim, ikimizde çok önemliyiz. Bunu ben zaten biliyordum\", dedi. Birkaç gün sonra takvimin son yaprağı da kopartıldı. - \"Hoşçakal.\" dedi 2017 takvimi saat arkadaşına. Ertesi gün yeni bir takvim asıldı duvara, gelen 2018 takvimiydi. \"Hoş bulduk\" dedi 2018 takvimi, birbirlerine gülümsediler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tas-Adam-Masali.html", "text": "Uçsuz bucaksız düz bir ovanın ortasında, gökyüzüne doğru uzanan yüce bir yanardağ varmış. Görkemli görüntüsüyle, dimdik, alımlı duruşu ile taa uzaklardan, herkesin ilgisini çekermiş. Tepesi çoğu zaman bulutlarla kaplıymış. Bazen bulutların arasından ak saçları, beyazlaşmış sakalı görünür, ama yüzü pek seçilmezmiş. O hep kendi dünyasında, bulutların arasına sakladığı başıyla sessizce ovayı gözlermiş bir bekçi gibi. Bazı günler, ova halkı onun gülmeyen yüzünü, çatık kaşlarını bile gördüklerini sanırmış. Bir söylenceye göre bu sönmüş yanardağ, çok eskilerde buraların tek hakimi olan Ulu Kral'ın ta kendisiymiş. Ulu Kral, bir gün üzüntüden ovanın otasında ağlamaya başlayınca bu yanardağ oluşmuş. Akan lavlarla yanardağ göklere kadar yükselmiş, ova halkını acılara boğduktan çok sonra durulmuş, bugünkü konumuna dönmüş. Söylenceye göre yanardağın tepesindeki bulutlar, Ulu Kral yeniden insan oluncaya kadar dağın tepesini ova halkından saklayacakmış. Ova halkı, Ulu Kral yine öfkelenirse, yanardağ korkunç lavlarını çevreye saçabilir diye çok korkarmış. Söylencenin etkisinde kalan ova halkı yanardağa pek yaklaşmaz, ondan uzak durmaya çalışırmış. Bazı istekliler yanardağa çıkıp söylenceyi araştırmaya kalkışmışlar. Meraktan dağa çıkanlar, çoklukla hiç dönmemişler. Dönenler de dağ hakkında hiç konuşmamışlar. Sonunda ova halkı, sönmüş yanardağın sesiz yaşamını kurcalamadan, onun kendilerine sunduğu dünya nimetlerinden yararlanmayı seçmişler. Yazın yanardağın eteklerinde yer alan verimli topraklardan ürün toplarken, kışın dağın eteklerine kadar uzanan karlar üzerinde kayak yapar yaşantılarını sürdürürlermiş. Ovadaki evlerin tümü yanardağın lav pürkürttüğü dönemde oluşan granitten yapılmış sağlam evlermiş. Ova halkı, kendileri için bir geçim kaynağı ve yaşamları için önemli olduğunu bildikleri için bu dağa şükran duyar, saygı gösterirmiş. Dağ da çevresinde mutluluk içinde yaşayan ova halkına belli belirsiz gülümserken, bulutların arkasında kendi gizemli dünyasının anılarına dalar gidermiş... Sönmüş yanardağın başlarda hırçın ve sinirli davranışları olmuş. Her an çevresindekileri ürkütür, onlara hep korkulu anlar yaşatırmış. Kafası kızdığında başından dumanlar çıkarken, homurtularından yer gök inlermiş. Tepesinden çıkan dumanlar karardığında, gözleri şimşek çakarak kızarır, önce yoğun bir kurum bulutu, sonra koyu yakıcı lavlar saçarmış çevresine. Bu durumda ova halkı ancak canlarını kurtaracak kadar zaman bulup uzaklara kaçışırmış. Kaçamayanlar, evler, ekinler, kısacası geride bıraktıkları her şey kızgın lavların altında eriyip yok olurmuş. Yanardağın kızgınlığı geçince lavlar soğur ve çevre sakinleşirmiş. Sonra lapa lapa yağan kar, yanardağ bir daha kızmasın diye onun üstünü örter, soğutur, sinirlerini yatıştırırmış. Ova halkı, yanardağın neden durup dururken kızdığını bilmediklerinden, türlü söylenceler üretmişler. Dilden dile, kuşaktan kuşağa gelmiş bu söylenceler. diye mırıldanmış. Onun sesini duyan yanardağdan o anda bir homurtu çıkmış. Yer sarsılmış belli belirsiz. Ne küçük kız, ne de ova halkı bu kıpırdanmayı ve sesi duyamamışlar. Küçük kız, sürekli dağı ve görkemli görüntüsünü izlermiş hayranlıkla. Fırsat buldukça da eteklerine kadar gider, gözlerini dağın doruğuna diker, bulutların içine gömülmüş başına, omuzlarına kadar sarkan ak saçlarına, upuzun duran sakalına bakarmış. Bakıp bakıp düşüncelere dalarmış. \"Eğer söylence doğru ise, bu Ulu Kral neden dağ oldu? Neden hırçın bir tavırla çevresini yıktı? Neden şimdi sessizce duruyor?\" diye sorarmış kendi kendine. Onun büyüklüğü, görkemli duruşu rüyalarına bile girermiş. Rüyalarında kendisini onun dizine oturmuş, onunla konuşurken görürmüş. - Korkmuştum. Bir başkası var diye endişelenmiştim. - Senin gizemini öğrenmek istiyorum. Sen artık kötülük yapmadan böyle sessizce duruyorsun. Ben kötülük gelecek yerden korkarım. - Ben de eskiden insanlara kötülük yaptım, onlara çok zarar verdim. - O zaman senden korkmam. Senin arkadaşın olurum istersen. - Benim insan arkadaşım olmaz. Benimle ancak dağlar arkadaşlık edebilir. Ama görüyorsun ki burada ovanın ortasında tek başımayım. Çevremde dağ falan da yok. - Ben dağ değilim ama seninle arkadaş olabilirim. Sormak öğrenmek istediğim çok şey var. Sen yıllardır buradasın. Herkesi gördün, her şeyi duydun bunca yıl. Benim soracaklarımı biliyor olmalısın. - Sen beni duyabiliyorsun, ben de seni. Bence bu arkadaş olmak için iyi bir başlangıç. Sen ne dersin? İstersen arkadaşlığımızı gizleriz. - Bir deneyelim bakalım. Ama beni çok zorlama. Zorlanırsam öfkelenebilirim. O zaman yer sarsılır. Kızmaya başlayınca da felaket gelir. Duymuşsundur. - Korkma seni yormayacağım. Sen az konuşursun, gereksinimi olanları yanıtlarsın. Göreceksin ben daha çok konuşan kişi olurum. - Geç oldu. Git istersen. Birazdan hava kararacak. Seni merak etmesinler. - Ben hep buradayım. Beklerim seni. Küçük kız elini sallayarak dağı selamladıktan sonra, çalıların arasından eteklere doğru hızla koşmaya başlamış. Dağ ile konuşmuş olduğu için çok sevinçliymiş. En azından artık söylencenin tümüyle hayal olmadığını, gerçeğin ta kendisi olduğunu biliyormuş. O gece erkenden yatağına yatıp uyumuş. Yaşlı dağ karlı başını bulutların üzerinden yukarılara, yıldızlara çevirerek, karanlıkta parlayan bu küçük inci parçalarını gözlemiş. Uzun yıllardan beri ilk kez birini ürkütmeden, onunla konuşmuş olmanın mutluluğunu, çok derinden gelen, ta gönülden gelen sıcaklığını duymuş. Bu duyguyu nice zamandır unutmuş olduğunu anımsamış birden... - Hey! Dağ burada mısın? Ben geldim. - Evet. Söz verdiğim gibi geldim işte. - Ben yaşarken bana \"Ulu Kral\" derlerdi. Sonra bu yanardağ lavlar püskürtünce \"Kızgın Dağ\" dediler. Şimdi sönmüş bir yanardağ olduğum için \"Taş Dağ\" demeye başladılar. Sen istersen bu adlardan birini kullan, ya da kendin bana yeni bir ad ver. - Yeni bir ad vermek istiyorum. İçinde dostluk ve sevgi olsun. Seninle benim dostluğumu yansıtsın. Senin yüceliğini, bilgeliğini anlatsın. Ben sana \"Sezgi Baba\" diyeceğim. - Sanırım öyle küçük. Bu dağ benim bedenim olduğuna göre, sonsuza değin onun içinde yaşayacağım her halde. - Bir kurtuluş yolu olmalı. Bana başından geçenleri anlatsana! Ne olduğunu, senin bu dağa nasıl girdiğini öyle çok öğrenmek istiyorum ki! - Başımdan geçenleri anlatmaya çalışayım. Benim için çok acı dolu günler onlar. Ama anlatacaklarım seni de üzebilir. - Hayır seni hissedemem. Ancak var olduğunu bilirim. Seni görmüyorum. - Hayır benim gözlerim yok. Yani senin anladığın anlamda yok. Ben bu cansız varlığın, bu kocaman taş yığınının içindeyim. Senin anladığın anlamda duymadan, görmeden ve dokunmadan yaşıyorum. - Öyle de diyebilirsin. Ama ben yaşayan biriyim. - O zaman benim söylemediklerimi de bilirsin. - Gönlünden geçirdiğin ve benim bilmemi istediğin şeyleri bilirim yalnızca. - Gizemini öğrenmek istediğimi de biliyorsundur o zaman. - İlk konuştuğumuzdan bu yana evet. - O zaman sen gizemini anlatacaksın ve ben de merakımı gidereceğim. - Anlatmak istiyorum. Anlayabilir misin bilemem. - Küçüksün. Sevgiyi ve aşkı daha öğrenmemiş olabilirsin. Benim gizemim de bu kavramlar var. Onları anlatmaya çalışmam gerekecek. - O söylediklerini daha yaşamamış olabilirim. Ya da yaşadıklarımla senin yaşadıkların aynı şeyler olmayabilir. Ama çevremde gördüklerimden, okuduklarımdan ve duyduklarımdan ne demek istediğini anlarım sanıyorum. - Ben de senin anlayabileceğin bir biçimde anlatmaya çalışacağım. \"Çok uzun yıllar önce bu ovada, yanardağ yokken, buraları yöneten Ulu bir Kraldım. O zaman çok genç olmama karşın halkı hoşnut etmesini iyi bilirdim. Yalnız yaşardım. Halka daha çok hizmet edebilmek için çok çalışırdım. Onlara adamıştım kendimi. Onların mutluluğunu görmek çok güzeldi. En güzel sevgiden de güzel. Ovadaki pek çok genç kız, benimle olabilmek için dolanır dururdu çevremde. Herkese bakan, her çiçekten bal toplamaya istekli biri olmadığım için, onlar benim ilgimi çekmezdiler desem yanlış olmaz\". - Güzel, ya da alımlı olanı yoktu her halde. - Olur mu? Çok güzelleri de vardı aralarında. Benim duygularıma, sevgime uygun olanı yoktu yalnızca. Halkın sevdiği \"Ulu Kral\" olarak her önüme gelenle birlikte olamazdım. Benimle beraber olan, halkın da sevgisini kazanmalı, halk ona saygı duymalıydı. Kısacası bana yakışan ağır başlı biri olmalıydı\". \"Bir gün vezirlerimden biri, ileride bir köyde, tam bana uygun bir kız olduğunu söyledi. \"Yolumuz o yöne düşünce bir bakarız\" deyip geçiştirdim. Çok istekli değildim. Bir köylü kızının aradığım özellikleri taşıyabileceğine de pek inanmamıştım doğrusu. \"Bir başka nedenle o yöne gidecek olursak bir bakar, kız gerçekten benim aradığım türden birimi öğreniriz\" diye düşündüm. Bu yöntemle bana çok kız tanıştırdılar. Hepsinin gerçek amacını öğrenince vazgeçmiştim. Bıkkınlık gelmişti bana. Kızların adı geçince biraz sinirleniyor, yılgınlığımı belli etmeden konuyu değiştirmeye çalışıyordum. Aradığım tür bir kızla karşılaşabileceğime olan inancımı yitirmiştim aslında. Uzatmadan konuya dönelim. Bir gün yolumuz vezirin söylediği köye düşünce, kızı anımsadım. \"Evlerine gidip hallerini sorayım\" dedim. Kız beni sıradan biri gibi ağırladı. Davranışlarındaki ağır başlılığı ve onuru hiç bozmadı. Heyecanlanmadı bile. Onun da gönlünden \"Ulu Kral\" ile beraber yaşama olasılığı geçmiyordu her halde. Fazla ümitlenmedi. Ailecek saygıyla beni uğurladılar. Sonra o köyden bir kez daha geçmem gerekti. Bir iş için uzaklara gitmiştim. Dönüşte köyden geçerken \"Şu aileye bir kez daha uğrayayım\" dedim. Evlerine gittim. Bu kez daha uzun konuştum onlarla. Yine beni sıradan bir misafir gibi ağırladılar. Zamanla kızla aramızda bir arkadaşlık kuruldu. Ben onlara, onlar da bana daha yakın davranmaya başladılar. Aramızda bir sevgi ve saygı zinciri oluşmuştu. Bir gün, o köylü kızından ülke yönetiminde benim yanımda ve bana destek olmasını istedim. Önce \"Olmaz öyle şey. Ben bu köyden pek çıkmadım. Ülke yönetmeyi bilmem. Sana nasıl yardımcı olabilirim?\" diyerek kabul etmedi önerimi. Zamanla beni daha iyi tanıdıkça, birbirimize olan sevgimiz arttıkça, birbirimizden ayrılamayacağımızı gördükçe, düşünceleri değişti ve benim yanıma gelmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Görkemli bir düğün yaptık. Ova halkı, o dönemde yaşamlarının en büyük şölenini gördüler. Herkes patlayıncaya kadar yedi, içti, yorulup baygın düşünceye kadar dans etti. Günlerce sürdü eğlenceler. Halkın arasında dolaşıp kutlamalarını kabul ettik, neşelerine neşe kattık\". \"Mutlu yıllar çok uzun sürmedi. İyi kalpli Kraliçe birden, amansız bir hastalığa yakalandı. Hiç kimse hastalığına bir çare bulamadı. Onun hasta yatağında yattığı günlerde, ova halkı da acılıydı. Ağızlarını bıçak açmıyor, bir an önce Kraliçe'lerinin iyileşmesini bekliyordular. Gözlerimin önünde, sevdiğim kadın eriyip giderken benim de içim parçalanıyordu. Bazen odama çekilir gizli gizli ağlardım. Sonunda Kraliçe acılar içinde son nefesini verdi. Sarayın bahçesinde gül fidanlarının dibine gömdük onu. Akşam olup hava kararınca mezarının başına gider, saatlerce ağlar ve onu nasıl sevdiğimi haykırırdım karanlığa. Bir gün gözlerim ağlamaktan kızarmış, haykırmaktan sesim kısılmış; \"Taş olsam da bu acıya katlanmasam\" dedim bağırarak. Bunu öyle içten söylemişim ki, birden sarayımız taş yığınına dönüştü. Sonra kendimi bu taş yığınının içinde buluverdim. Önce çok sinirlendim. Taş kafesten kurtulmak için haykırdım, bağırdım. Ben tepindikçe, hırçınlık yaptıkça içinde durduğum kocaman kayadan dumanlar çıkmaya başladı. Kayanın kara dumanı ovaya yayılırken, çevreye kızgın ve yanan kayalar uçuyordu. Ova birden savaş alanı gibi olmuştu. Dağdan kızgın kayalar fırlıyor, oluk oluk lavlar akıyordu. Benim kızgınlığım, beni taparcasına seven halkıma çok zarar verdi. Onları acılara boğdu. Baktım kurtuluş yok. Ben kızdıkça halk daha çok zarar görecek, bu dağın içinden çıkamayacağımı kabul edip, acımı içime gömdüm ve sesizce yaşamaya başladım. Artık kızmıyorum. Kızınca felaket oluyor\". - Sanırım. Ondan sonra kimseyi sevemedim. İçimi acı kapladı. Sevgiyi unuttum. Yoksa o kadar çok felakete neden olmazdım. - Sevgi olmaz her halde. Gelirsen seninle dertleşiriz. Hoşlandım seninle konuşmaktan. kız oturduğu kayadan aşağıya doğru kaymış ve koşar adımlarla oradan uzaklaşmış. Küçük kız, evine gelince doğruca odasına çekilmiş ve Sezgi Babanın yaşam öyküsünü düşünmüş. Söylencenin doğru olduğunu, Ulu Kral'ın dağın içinde hapis olduğunu biliyormuş artık. \"Boşuna çıkmıyor bu söylenceler. Hepsinin de bir gerçek payı var anlaşılan\" demiş kendi kendine. Sonra Sezgi Baba'nın sevgisini kazanmaya karar vermiş. \"Öyle ya, acı çekmemek için taşın içine giren adam, severse belki o taştan girdiği gibi çıkar\" diye düşünmüş. Ona yaklaşıp acılarını unutturmayı, ona yeniden sevmeyi öğretmeyi kendine ödev bilmiş. - Ben senin iç dünyanı tanıyorum. Onun dürüst, candan ve sevgi dolu olduğunu biliyorum. Görmesem de bu bana yetiyor sevmek için. - Neden olmasın. Son iki yıldır senin iç dünyanı o kadar iyi tanıdım ki, ben de bu taşın içinden çıkmak ve seninle olmak istiyorum ama korkuyorum. - \"Taşın içine girerken oluşan felaket zinciri taşın dışına çıkarken de oluşursa\" diye korkuyorum. \"Çevreye zarar vereceğime, sevgimi içime gömerim, onun yüceliği ile bu taşın içinde kendimi avutur, ömrümü sürdürüp giderim\" diyorum. Hem zaman en iyi ilaçtır. Zamana bırakmalıyız. Sen de, ben de birbirimizi unuturuz zamanla. - Değmez olur mu? Aslında öyle çok istiyorum ki... - Gönülden iste. O zaman gerçekleşir. Korkma, dene bir kez. Taş Adam! Haydi dene. dedikten sonra birden hava kararmış. Her tarafı kara bulutlar kaplamış. Şimşek çakıyormuş. Gök gürlüyormuş. Yanardağdan gelen gümbürtüyü ve tepesinden çıkan kara dumanı gören ova halkı, panik içinde sağa, sola koşuşturuyormuş. Yer kısa aralıklarla sarsılmış. Evler ve ağaçlar durdukları yerde hoplayıp zıplamış. Havyanların ve insanların çığlıkları yeri göğü inletir olmuş. - Çok güzelsin. Gördüğüm, bildiğim en güzel kızsın sen. - Biliyordum. Başaracağını biliyordum. Beni çok sevdiğini biliyordum. diyerek adamın boynuna sarılmış. Gözlerinden yaşlar akıyor, boğazına düğümlenen hıçkırıklar, Taş Adam'ın omzunda kaybolup gidiyormuş. - Acele edelim. Gidelim buradan. Yanardağ yine patlayacak galiba. demiş Taş Adam. Genç kızın elinden tutmuş. Beraberce hızla oradan uzaklaşmışlar. O günden sonra ova halkı bir daha o güzel genç kızı görememiş. Patlamalar sırasında \"Herhalde yer yarıldı içine düştü\" demişler. Bir süre, genç kızın arkasından yas bile tutmuşlar, sonra unutmuşlar onu... Taş adam ve genç kız yaşamlarına uzaklarda, bir başka ülkede, mutluluk ve huzur içinde devam etmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tas-mi-Sert-Kafa-mi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Vaktiyle bir çocuk vardı. Medresede okurdu. Hocalardan ders alır, öğretilenleri anlamaya çalışırdı. Fakat kafası kalınca idi. Bütün gayretine rağmen pek bir şey öğrenemezdi. Okumaya karşı da fazla istek duymazdı. Arkadaşları onu geçmiş, okumayı ilerletmişlerdi. O ise hala bir yıl öncesinin kitaplarını okuyordu. Kafam çok kalın diye düşündü. Zekam az. Bu durumda okuyamam. İyisi mi köye dönüp tarla işlerine yardım edeyim dedi. Bunları düşündüğü için yüreği ürperiyor, içeri girmeye bir türlü cesaret edemiyordu. sığındı. Sonra uzanıverdi. Birden gözü mağaranın tavanından yere damlayan suya takıldı. Yukarıda birikiyor, büyüyor ve damla kendini taşıyamayacak kadar büyüyünce kopup yerdeki taşın üstüne düşüyordu. Birden şimşekler çaktı beyninde. Yumuşacık su damlaları senelerce aka aka sert taşları deliyordu. Kendisi de israrla derslerine çalışır, okuma isteğiyle hocalarını dinlerse, zamanla kafasına bir şeyler girerdi. Benim kafam, şu taştan daha sert değil ya\" diye söylendi. Önemli olan sebat etmekti. Şu su kadar sebat etmek. Şu taş kadar sebat etmek. O zaman kitaplarda yazılı olanlarla, hocaların anlattıkları kalın da olsa, kafada iz bırakırdı. Hızla kalkıp gerisin geri medreseye döndü. Çalıştı, çabaladı. Arkadaşlarına yetişti. Hatta zaman içinde hepsini geçti. Öyle bir bilgin oldu ki, kitapları hala ellerde dolaşır. Bu yüzden taş oğlu manasına gelen, İbni Hacer dendi adına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tasa-Kusu-Masali.html", "text": " Ne bir dağda yağmurumuz ne de bir bağda yaprağımız var, diye günlerce düşünmüş. A kızım, demiş. Niye kara kara düşünüyorsun? Ben çuval dokurum, sen de gergef işlersin, gül gibi geçinip gideriz. Ya bağımızı sel alırsa, yel alırsa. Bütün emeğimiz suya gider. Yorulduğumuz yanımıza kar kalır, diye düşünmüş. Yapma Kızım, etme kızım! Yağmur yağmadan sele gitme. Ağzını hayra aç ki hayır gelsin. Yoksa başını dertten kurtaramazsın, demiş. Sülün Kız, bu korkuyu da yüreğinden atmış. Tekrar çalışmaya başlamışlar. Anası kızına öğütlerde bulunmuş. Çok diller dökmüş. Fakat Sülün Kız; korkusunu, tasasını bir türlü yenememiş. Tasa Kuşu da Sülün Kız'ı gözlüyormuş. Kaşla göz arasında onu kanatları arasına alıvermiş. Sülün Kız, gözünü açıp bakmış ki eşi benzeri olmayan bir bahçe!... Bir yanda kuşlar cıvıldıyor, bir yanda oluk oluk sular akıyormuş. Ah, bin gözüm, bin kulağım olsa da bin bir kuş sesini birden dinlesem! demiş. Tasa çekmeye başlamış. Sen misin yok yere tasaya düşen!... Avare kız! Tasa dediğin şey öyle olmaz, demiş. Ah, anamın aşını tuzlu tuzlu yeseydim! Ya evde otursaydım ya da bağda çalışsaydım. Fazlasını niçin istiyorsun? diye kendi kendine soruyormuş. Derken bir de dönüp bakmış Tasa Kuşu, ağaçların arasından kanat vura vura geçip gidiyor. Dile benden ne dilersen!... Güler yüz mü istersin, yoksa tatlı dil mi?... diye sormuş. Sülün Kız gözünü açmış. Bir de ne görsün?... Anası, yanında belirivermiş. O günden sonra ana kız, güler yüz ve tatlı dil ile günlerini gün etmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tebessum-Masali.html", "text": "Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Hüzünlü adam bu saf ve içten gülümseyiş karşısında kafasındaki problemleri bir anlığına unutup küçük kıza gülümseyişle karşılık verdi. Birden, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Eski arkadaşına hemen bir not yazıp yolladı. Aldığı teşekkür mektubu eski dost'u öylesine keyiflendirdi ki, öğle yemeklerini yediği lokantada çalışan garson kıza çok yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız hayatında ilk kez bu kadar çok bahşiş alıyordu. Akşam eve dönerken, her zaman köşe başında oturan yoksul adamın şapkasına bir teklik bıraktı. Yoksul adam iki gündür doğru dürüst bir şey yememişti. Yüreği minnetle doldu. Karnı, belki de aylardır ilk kez böylesine doymuştu. Bodrum katındaki küçük odasına giderken keyfinden ıslık çalıyordu. Islığı işiten bir köpek yavrusu soğuktan donmuş bir halde yanına geldiğinde onu da kucağına alarak bodrum kattaki odasına götürdü. Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısını birkaç saat geçmişken küçük köpek acı acı havlayarak uyandırdı yoksul adamı. Bir duman kokusu vardı odada. Adamla birlikte odadan dışarı çıkan küçük köpek havlamalarıyla tüm binayı ayağa kaldırdı. Başlamakta olan bir yangın herkesin desteğiyle söndürüldü. Dumandan boğulmak üzere olan küçük çocuklar şimdi anne-babalarının kucağında gülümsüyorlardı. Ayırt etmeksizin ve herkese. Hüzünlü adamlara bile. Bir tebessümün sonucuydu küçük çocukların hala anne babalarının kucağında gülümseyişleri."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tekirin-Ruyasi-Masali.html", "text": "Tekir ev kedisiydi. Sahipleri onu üç yıl önce, daha yavruyken, sokakta bulup yanlarına almışlar, besleyip büyütmüşlerdi. Doğduktan iki ay sonra annesinden ayrılmak zorunda kalan yavru tekir, bir ay boyunca sokaklarda yapayalnız, yarı aç yarı tok yaşadığından o günleri hiç unutmamış ve bu evin kapısından içeri girdikten sonra bir daha sokağa çıkmamıştı. Tek katlı ahşap evin penceresi, hava çok soğuk değilse, gündüzleri daima açık olurdu. Tekir canı sıkıldıkça pencereden dışarı çıkar, pervazın üstünde oturup sokaktan gelip geçeni seyrederdi. Bir gün yine burada otururken uykusu geldi. Uykuya karşı gelemedi ve oracıkta uyuyakaldı. Tekir az sonra bir rüya görmeye başladı. Ormandaki hayvanlar dost olmuşlardır. Onlar aralarında yaptıkları iş bölümü sayesinde anlaşmazlıkları tamamen engellemişlerdir. Ancak bu şekilde hayatın tadını alabileceklerini fark etmişlerdir. Bir gün bu güzel ormana bir çakal gelince işler karıştı. Çakal öylesine boşboğazlıklar yapıyordu ki, kısa zamanda dostluklar sarsılmaya başladı. Onu buna kötüler, bunu şuna kötüler, şunu ona kötüler. Sanki herkes kötü bir sen iyisin demek istesen, hayır der kabul etmez iyi olduğunu ve yıllar önce bir başka ormandayken yaptığı türlü yaramazlıkları anlatır, sonra da bir neşelenir ki sormayın kahkahalarla güler. Üzüm üzüme baka baka kararır derler. İşte aynen bunun gibi kalplerinden kötülüğü nedense silip atamamış olanlar, çakal geldikten sonra kötülüğe prim vererek, yavaş yavaş kötüleşmeye yani çakallaşmaya başlarlar Birbirlerinin dedikodusunu yapmakla, yalan şeyler anlatmakla nane yediklerini zannederler. Dedikodu yapan kadar dinleyen de suçludur. Dedikoducuyu dinleyen dedikoducu olur. Ben de çakala tuttuğu yolun yanlış olduğunu söyledim ama o sanki benim dediklerimi duymadı bile. Dedikodu yapmaya devam ediyor. Ormanı çakalın kötülüklerinden ben nasıl koruyabilirmişim, bunu anlayamadım dedi. Konu üzerinde konuşmaya devam eden tilki ile kurt daha sonra mağaralarına girmek için birbirlerinden ayrılırken, kurt: Bak tilki, ben büyük konuşmayı sevmem ama sana söz veriyorum bir daha çakalın yanına gitmeyeceğim. Çakal benim için sıfır bundan sonra deyince, tilki de: Bravo kurt. Senin bu derece kararlı olduğunu görünce epey rahatladım. Yandı çakal deyip kurdu kucakladı. Ertesi gün kurdun mağarasına gelen çakal karşısında bambaşka bir kurt bulunca çok şaşırdı. Artık her dediğini sessizce dinleyen, anlattıklarına gülümseyen eski kurt yoktu. Kurt değişmişti. Az sonra çakal kurdun mağarasından çıkıp kaçarcasına uzaklaşırken, bitişik mağaradaki tilkinin anca gidersin diye mırıldandığını tabii ki duyamazdı. Çakal işi böylelikle son buluyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Adam-Masali.html", "text": "Dedem Korkut'un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşarıyormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral'ı çok seviyormuş. Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş. Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral'dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral'ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış. İlk zamanlar, o da işine herkes gibi zamanında gider, gücü yettiğince çalışır, gelirden gereksinimi kadar pay alırmış. Kimse onun ülkedeki varlığından etkilenmemiş. Hatta, üretime katkısı olduğu için sevmişler bile. Tembel adam zaman geçtikçe işe geç gelmeye, hasta olduğunu söyleyip bazen hiç gelmemeye başlamış. İşi aksattığında, bulduğu gerekçeler öyle inandırıcı imiş ki, kimse onun gerçek niyetini anlayamamış. Diğer çalışanlar iş aksamasın diye onun yapması gerekenleri de yapmak zorunda kalmışlar. Ürün yine eskisi gibi zamanında tamamlanmış. Tembel Adam'dan kaynaklanan gecikme, diğerlerinin onun yerine çalışmasıyla önlendiğinden, toplanan gelirde bir azalma olmamış. Gelir payları dağıtılırken, bir gün önce yatak döşek hasta olan Tembel Adam, pay almak isteyenlerin en önünde yerini almış. Son zamanlarda kimse onu bu kadar canlı ve dinç görmemiş. Herkes sırasını beklerken Tembel Adam, öne fırlamış ve gereksinimlerini sıralayıp, gelirden en büyük payı almak istemiş. Herkes \"Gerçekten doğru söylüyordur, muhakkak gereksinimi vardır\" diye O'nun isteğine karşı gelmemişler. Tembel Adam payın en büyüğünü alınca, diğerleri gereksinimlerini karşılayacak kadar pay alamamışlar. Çünkü kalan pay herkese yetmiyormuş. \"Olsun daha çok çalışır, bir sonraki gelir paylaşımında gereksinimlerimizi karşılarız\" diye düşünüp, kalanı paylaşmakla yetinmişler. - Bundan böyle çalışanlar her gün belirli saat çalışacaklar ve gelirden çalıştıkları saat kadar pay alacaklar demiş. Kral, süreyi belirlerken Tembel Adam'ın çalışmakta olduğu süreyi temel almış. Kral bu yöntemle, Tembel Adam'ı kaldıramayacağı bir yükümlülük altına sokmamayı, diğer insanların da gereksiz ve haksız yere fazla çalışmasını önlemeyi amaçlamış. Ayrıca Tembel Adam'ın çalışmadığı süreler için gelir payı almasını engelleyerek, oluşan haksızlığı önlenecekmiş. Aldığı kararın en iyisi olduğunu düşünerek çok da sevinmiş. Artık insanlar her sabah aynı saatte çalışmaya başlıyor; istenilen süre kadar çalışıyormuşlar. Bu yöntemin en büyük sorunu şuymuş: Ürün eskisi kadar çabuk üremiyor, yeni ürün elde etmek çok daha uzun zaman alıyormuş. Ürün azalmış olduğu için toplanan gelirde de azalma olmuş. Tembel Adam, yeni koşullara hemen kendisini uyarlamış. Sabahları yine herkesten daha geç gelmeye, akşam herkesten daha erken çıkmaya başlamış. Her zaman işe geç gelmesinin bir gerekçesi, işten erken ayrılmasının bir nedeni oluyormuş. Gerekçeleri geçerli olduğundan çalışmadığı süreleri her zaman çalışılmış süre olarak kabul ettiriyormuş. Ayrıca işte bulunduğu zaman oyalanıyor, hiç iş yapmamaya çalışıyormuş. Gelirden pay dağıtımı yapılırken, yeni yönteme göre pay alan Tembel Adam, eskisine oranla daha az çalışıp, daha çok pay almış. Diğerleri daha az çalıştıkları için doğal olarak daha az pay almışlar. Çünkü artık satılan ürün daha az olduğundan kazanılan gelir de daha azalmış. Halk yeni yöntemi pek sevmemiş. Gelirleri azaldığı için artık herkes gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekiyormuşlar. Tembel Adam'a da sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü eskisinden daha az çalışıp, eskisinden daha çok kazanan bir tek Tembel Adam varmış. - Çalışanlar, işyerinde çalıştıkları her saat için gelirden pay alacaklar. \"Çalışıyor gözüküp de çalışmayanlar, iş yapmadıkları zaman gelirden pay alamayacakları için çalışmak zorunda kalırlar, daha çok ürün üretilir, daha çok gelir sağlanır. Ve gelir yalnız çalışanlar arasında pay edilirse, çalışanlar daha çok pay alacakları için mutlu olurlar\" diye düşünmüş. Tüm iş yerlerinde bir defter tutulmaya başlanmış. Çalışanlar çalışmaya başlayınca defterin kendilerine özel bölümünü imzalıyormuşlar. İşten ayrılırken de aynı kurala uyuyormuşlar. Böylece, çalışmadıkları zaman defterde görünüyormuş. Kral, defterleri denetleyecek ekipler kurmuş. Her zamanki gibi başlangıçta yeni yöntem yararlı olmuş. Çalışan iş saatlerinde boş durmuyor, payını arttırmak için sürekli emek harcıyormuş. Ama zaman içinde yorulmaya başlamışlar. Arada dinlenmek gerektiğinden bazen tüm gün çalışamamışlar. Çalışmadıkları süreler, imza atamadıkları için, defterde açıkça görülüyormuş. Tembel Adam, bu soruna da bir çözüm bulmuş. Eline bir iş alıyor, hiç ara vermeden bu işle uğraşıyor, ne işi bitiriyor, ne de iş üzerinde çalışıyormuş. Ama boş durmadığı için defterde işaretlenmemiş ya da imzalanmamış çalışma süresi olmuyormuş. Gelirden pay dağıtımı yapılırken, çalışanlar çalıştıkları saatler daha azalmış olduğu için eskisinden daha az pay almışlar. Tembel Adam hep çalışmış gibi gözüktüğü için aldığı pay daha çok olmuş. Çünkü bu yöntemle üretilen ürün eskisine oranla daha çokmuş. - Artık herkes yaptığı birim işin karşılığı pay alacak. Böylece, çok ürün üreten çok pay alacak, az ürün üreten daha az pay alacakmış. Kral, \"Tembel Adam hiç üretmediği için hiç pay alamayacak\" diye bıyık altından gülmüş. - Yapılacak her işin birim süresi belirlenerek bir katsayı saptanacak. Gelir paylaşımında bu katsayı temel alınacak. Tüm görevliler gece gündüz çalışıp, ülkedeki her bir işin birim çalışma süresini belirlemişler. Bu süreler tüm çalışanlara duyurulmuş. Artık zor işte çalışan daha yüksek katsayı ile payını alacağından haksızlık önlenmiş olacakmış. Halk bu işe sevinmiş. \"Tüm gelir, çalışma oranına göre dağıtılacak, haksızlık olmayacak\" diye umutlanmışlar. Tembel Adam yine her zamanki gibi bir kolayını bulmuş. Bu kez Kral'a danışmanlık yapmaya başlamış. Daha önce böyle bir görev tanımı olmadığı için bu hizmetin katsayısı da yokmuş. Kral'ın amacı ise Tembel Adam'ın niyetini öğrenip emirlerini ona göre vermek, halkın mutsuzluğunu ortadan kaldırmakmış. Bu arada görevlilere bu hizmetin birim katsayısını saptamaları için emir vermiş. Tembel Adam hep odasında oturuyor. Hiç çıkmıyormuş. Görevliler ne yaptığını sorduklarında \"düşünüyorum\" diye yanıtlıyormuş. - Sizin için çalıştım. Hep düşündüm, gece gündüz. Hatta uyurken bile. Siz çok bilgili bir insansınız. Sizin bilemediğiniz bir konuda size öneri sunmam için hep çalışmak zorunda kaldım. - Payımın tamamını şimdi ödemeyin. İlerideki yıllarda kazanılacak gelirden ödersiniz. Diğer bir deyimle bana borçlanırsınız. demiş. Tüm çalışanlar en azından bu yılki gelirden pay alabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri için çok sevinmişler. Herkesin mutlu olduğunu görünce Kral borçlanmayı kabul etmiş. Paylar çalışanlara katsayı oranında eşit olarak dağıtılmış. Yıllardır haklarından daha azını alan çalışanlar, aldıkları payla ancak yaşamlarını sürdürebildiklerinden oturdukları evler köhne ve bakımsızmış. Tembel Adam ise yıllardır herkesten çok pay aldığı için lüks bir konakta bolluk içinde yaşıyormuş. Tembel Adam'ın tüm kuralları bencil bir biçimde kendi çıkarına göre değiştirmesi ve hep kendine daha çok pay alması bir takım çalışanların aklını çelmiş. Onlar da Tembel Adam gibi yapıp çalışmadan pay almanın yollarını aramaya başlamışlar. Ülkede tembellerin sayısı her gün birer ikişer artmaya başlamış. Kral Tembel Adamların hepsi ile başa çıkamamış. Hepsini birden denetlemesi zaten olanaksızmış. Gelirden pay dağıtımı yapılırken tembeller gelirin neredeyse hepsini almak istediğinden, Kral önce çalışanların azalmış paylarını dağıtıyor, daha sonra borçlanarak tembellerin gelir paylarını belirliyormuş. Kral'ın borçları çoğalınca, tembel adamlar başka ülkelerden borç almaya başlamışlar. Başka ülkelere de bu Kral'daki alacaklarını teminat olarak göstermişler. Başka ülkeler kefil isteyince, gururlu ve dürüst halk, hemen borçlara kefil olmuşlar. Öyle ya, çalışırlar borçlarını ödermişler. Bir yere kaçtıkları da yokmuş. Bir gün Kral doğru yöntemi bulur, borçlar ödenir umudu ile yaşamaya çabalamışlar. Tembel adamlar lüks içinde çağdaş yaşam koşullarını oluşturarak yaşarken, ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam etmişler. Ülke tembellere, tembeller başka ülkelere borçlanmaya devam edince, çalışanların borçları her gün biraz daha artmış. Çalışanlar köhne evlerde, mağaralarda yarı aç yaşamlarını sürdürürken, tembeller eğlencelerde, balolarda günü gün etmişler. Onlar ersin muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine... Bu masalı kurarken hep insanların koydukları kuralların nedenini düşünmeye çalıştım. Sanırım kuralların çoğu, bir yönden çağdaş yaşamı düzenlemeye, bir yönden de bunları delmeye çalışan insanlara karşı alınmış önlemlerden oluşuyor. Ben bu masalda, alınan önlemlerin sorunu çözmekten çok, sıradan insanların yaşam koşullarını zorladığını vurguluyorum. Belki gerçek yaşam daha ayrıdır. Belki de çok benziyordur..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Ahmed-Masali.html", "text": "Bir padişahın aşk yüzünden delirmiş bir oğlu ile, üç kızı vardı. Kızların düğün zamanı geçmeye başlamıştı. Bir gün bu üç sultan, Bostancıbaşı'yı çağırdılar. Her biri bir karpuz ısmarladı: Büyüğü çok geçmiş bir karpuz, ortancası az geçmiş bir karpuz, küçüğü tam kemalinde bir karpuz istedi. Bostancıbaşı, istenilen karpuzları getirdi. Sultanlardan her biri kendininkine adını yazarak, karpuzu padişaha gönderdiler. Padişah, karpuzu birer birer kesti. Kızlarının bu bilmecelerindeki ma'naları anladı. Padişah, iptida büyük kızını çağırdı: Seni bir gence mi vereyim, ergin ve olgun bir adama mı vereyim? diye sordu. Büyük sultan,Siz bilirsiniz, padişahım!diye cevap verdi. Padişah, bunu sağ vezirin oğluna verdi; düğünlerini yaptı. Sonra ortanca kızını çağırarak aynı suali sordu aynı cevabı aldı. Bunu da sol vezirinin oğluna verdi. Sıra küçük kızına gelince onu da çağırdı; ona da aynı suali sordu; fakat küçük sultan saraylara mahsus nazikane riyaya lüzum görmedi: Şevketli babacığım, beni bir gence veriniz! dedi. Padişah, bu cevaptan öfkelendi. Heman tellallar çağırtarak nerede tembel, aciz, hımbıl bir genç varsa haber verilmesini i'lan ettirdi. Meğer, fakir bir kadıncağızın Tembel Ahmed adlı bir oğlu varmış yerinden kalkmaya bile üşenirmiş... Bunun kulübesini padişaha haber verdiler. Padişah, küçük kızını, ceza olmak üzre bu gence verdi. Bunların da düğünü yapıldı. Tembel Ahmed, bir gün evin bahçesinde hava almak istedi. Annesi onu arkasına alarak bahçeye götürdü. Sultan Hanım, kaynanasına dedi ki Sen onu bahçeye götürdün, oradan getirmek de bana düşer!... Kaynanası, Ah sen onu nasıl getirebilirsin? demesiyle, Kocam değil mi? Elbette getiririm! dedi ve hemen mutfağa koştu; ateşli bir odun alarak Tembel Ahmed'in yanına gitti: Sen hiç utanmaz mısın? Annen seni bahçeye sırtında getirip götürüyor. Daha ne zamana kadar evde kalacaksın? Haydi git; çalış, para kazan! Sen de bir adam ol. Yoksa bu odunla sana a'la bir ziyafet çekerim! dedi. Tembel Ahmed, bu hali görünce korkusundan sokağa fırladı; çarşıya gitti. Orada onun bunun eşyasını taşımaya başladı. Akşama kadar beş on kuruş kazandı. Akşam olunca eve geldi. Yavaşça kapıyı çaldı. Tembel Ahmed: Benim Tembel Ahmed! Annesi: Gir içeri! Annesi her ne yaptı ise, Tembel Ahmed içeri girmedi. Ertesi gün yine beş on kuruş kazanarak, akşam kapıya geldi. Benim Tembel Ahmed! Annesi: Gir içeri! Ertesi gün, bir tüccar, Tembel Ahmed'e beş yüz kuruş verdi.Bu parayı harçlık olarak ailene bırak! Seni kervan başı ta'yin ediyorum. Benimle beraber Bağdat'a gideceksin. Hayvan başına sana yüz kuruş vereceğim.dedi. Tembel Ahmed bu teklifi kabul etti. Beş yüz kuruşu alarak eve geldi. sandığı bu narlardan kopararak omzundaki heybesinin iki gözünü doldurdu ve kıza veda ederek kuyudan çıktı. Yolda kendi memleketine giden bir kervan rast geldi. Bu kervanın içinde eski bir arkadaşını gördü, heybeyi bu arkadaşına teslim ederek evine gönderdi. Bir gün akşama doğru Tembel Ahmed'in evinde karısıyla annesi konuşuyorlardı. Kapı çalındı; Tembel Ahmed size gönderdi! diye içeriye narlarla dolu bir heybe verildi. Küçük sultan, Ne güzel narlar! diyerek heybeyi kilere götürdü. Bir gece, gelin hanım, kaynanasına, Bu güzel narlardan bir tanesini keselim de yiyelim! dedi. Bir nar getirerek kesti. Narın yapma olduğunu içinin inci, elmas, yakut ve zümrütlerle dolu olduğunu gördüler. Bu narları saklayalım! dedi. Ertesi gün, kestikleri nardan çıkan mücevherleri sattılar. Bunun parasıyla padişahın sarayına karşı güzel bir saray yaptırdılar. İçinde tekye gibi bütün yolcuların ve seyyahların misafir edileceğini, a'la yemekler verileceğini i'lan ettiler. Padişah vezirine, Bu sarayın sahibini bilmek istiyorum. Kıyafetimizi tebdil ederek oraya gidelim. Bir çorba içelim. Belki sahiplerini de görürüz. dedi. Derviş kıyafetini giyerek yeni saraya geldiler. Adamlardan hiçbirini tanıyamadılar. Tembel Ahmed'in kervanı Bağdat'a ulaşınca, tüccar, ona bir altun tepsi verdi; Bu tepsiyi Musul padişahına götürürsen sana çok bahşiş verecektir! dedi. Tembel Ahmed, Musul'a giderek tepsiyi padişaha takdim etti. Padişah, Tembel Ahmed'in parmağındaki yüzüğü görünce dört seneden beri kaybolan kızının yüzüğü olduğunu anladı. Padişah, yüzüğün ne suretle eline geçtiğini sordu. Tembel Ahmed, kuyu macerasını anlattı. Padişah, O benim kızımdır. Sizin memleketin veliahdine nişanlıdır. Bir gün kızım ortadan kayboldu. Çok aradık, bulamadık. Nişanlısı da uğradığı felaketten çıldırdı. Şimdi kızımı kuyudan kurtarırsan hem benden, hem kendi padişahından çok ihsanlara nail olursun! dedi. Tembel Ahmed'e beş on araba ile, bir tabur asker verdi. Tembel Ahmed, kuyunun yanına gelince içine indi. Kara gözlü sultanın bütün eşyasını dışarı çıkarttıktan sonra, sultana dedi ki, Şimdi sen de çıkmağa hazırlan; fakat, önce ben çıkacağım; çünkü sen daha evvel çıkarsan beni burada bırakıp gitmeleri ihtimali var!. Tembel Ahmed, kuyudan çıktıktan sonra sultanı da çıkardı. Musul'a babasının yanına götürdü. Kız babası ile, annesi ile görüştükten sonra, nişanlısının yanına gitmek istedi. Tembel Ahmed, nişanlısının eniştesi olduğunu kendisi de memlekete gitmek üzere olduğundan beraber götürülebileceğini söyledi. Sultan memnuniyetle, beraber gitmeye razı oldu. Kafile, şehre bir saat mesafedeki bir köye ulaşınca Tembel Ahmed, Siz burada kuracağınız çadırda bekleyiniz. Ben gidip, geldiğinizi haber vereyim. dedi. Tembel Ahmed, kulübesinin kapısına geldi. Sultan hanım, Tembel Ahmed gelince tanıyabilsin diye kulübeyi yıktırmamıştı. Tembel Ahmed kapıyı çaldı. Tembel Ahmed içeri geldi. Bir de ne görsün, evlerinin içi muhteşem bir saray olmuş... Karısı, gönderdiği narların mücevheratla dolu olduğunu, yalnız bir tanesini satmakla bir saray yaptırdıklarını anlattı. Tembel Ahmed dedi ki, Bu narların perisini de getirdim. Dört seneden beri deli olan kardeşim, bu periyi görünce yenidenakıllanacak; çünkü, bu peri onun o kadar derin bir aşkla sevdiği nişanlısıdır! Sultan bu haberden çok memnun oldu. Tembel Ahmed'e Sen hamama git, elbiseni değiştir, ben onu getiririm! dedi. Hemen altın arabaları hazırlatarak karşılamağa gitti. Kara gözlü sultanı, büyük bir debdebeyle saraya getirdi. Ertesi akşam padişahla oğluna bir ziyafet çekti. Padişah, ister istemez deli şehzadeyi de beraber götürmeye razı oldu. Delinin hiç kimseye bir zararı yoktu. Yalnız derin bir kasvet içinde yaşıyor, etrafında söylenen sözlerden hiç haberdar olmuyordu. Padişah, Tembel Ahmed'i tanıyamadı. O sırada küçük kızı, yasemin çubuğunu getirerek kendisine takdim edince, onu tanıdı. Padişahım! Beni tembellikten kurtarıp hiç yorulmaz bir adam haline koyan kızınızdır. O beni kendisine layık bir koca yaptı. Ben de ona ve size gayet kıymetli bir hediye getirdim. Dört seneden beri şehzadeyi bu halde bulunduran sevgilisini getirdim! Bu anda, dört senelik aşk hasretiyle yanan kara gözlü sultan içeri girerek şehzadeye doğru koştu. Şehzade bunu görünce elini eline götürdü. Gözleri canlanmaya başladı. Halinden, tavrından yavaş yavaş hatıralarının uyandığı, hafızasının yerine geldiği anlaşılıyordu. Birkaç saniye geçtikten sonra, tamamiyle aklı başına geldi; Ah, sevgilim! diyerek nişanlısına sarıldı. Padişah, kızına ve damadına teşekkür etti. Kırk gün kırk gece düğün yapılarak, şehzade ile kara gözlü sultan muratlarına erdiler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Keloglan-Masali.html", "text": "- Aman kendi suyunuzu kendiniz taşıyın. - Eh keyfine Keloğlan. Ağaların pazara fındık fıstık almaya gittiler. Suyu getirmezsen sana vermeyiz. demişler. - Aman Keloğlan, zaman Keloğlan, beni bırak senin her istediğin olur. - Olur istersen dene. Beni sal, \"Balık dediğin olsun.\" dediğin zaman her isteğin yerine gelir. demiş. - Keloğlan, yakacak odun kalmamış. Haydi odun kes gel. demişler. Keloğlan, oflaya puflaya çıkmış. Hiç at falan koşmadan, arabaya binmiş. - Padişahın emri var seni götüreceğiz. - Padişahım durum böyle böyle... senin bildiğin gibi bir adam değil. Ne olduğunu bilemedik, birbirimizi dövdük. - Seni götürmeye geldim. Padişahım senin fındığı fıstığı çok sevdiğini duymuş, bir sürü fındık fıstık getirtti. Onu da yiyecek kimse yok. Seni çağırıyor. - Siz gidin ben arkadan gelirim. demiş. - Sen böyle böyle.. Hayvan olmadan araba sürmüşsün. Kadın çiğnemişsin. Nasıl yaptın bunu?. - Balık dediğin olsun, padişahın kızı benim eşim olsun. - Ey Keloğlan, sevdan beni benden aldı, babam da beni sarayadan attı, sana geldim. demiş. Gel zaman git zaman, padişah iyice ihtiyarlayıp, devlet işlerini yürütemez hale gelmiş. Orada da padişah seçimle iş başına geçermiş. Bir güvercin uçururlar kimin başına konarsa, o padişah olurmuş. Güvercini uçurmuşlar. Güvercin uçmuş, uçmuş, dönüp gelip Keloğlan'ın başına konmuş. Hayır bu olmaz. deyip, kuşu bir daha uçurmuşlar, yine Keloğlan'ın başına konmuş. Üçüncü de Keloğlan'ın başına konunca, Keloğlan'a Geç bakalım. deyip, tahta oturtmuşlar. Keloğlan, padişahın kızıyla orada mutlu bir şekilde yaşayıp gitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Kiz-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş. Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış. Senin gaga benim torba içinde, Benim çarık senin çorba içinde, Sen yat kaba yatak yorgan içinde, Ben yiyecem gagayı orman içinde. Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Kus-Meri-Masali.html", "text": "O gün Kuş Şehri'nde büyük bir telaş vardı. Kuşlar bavullarını hazırlıyor, oradan oraya uçuyor, bir süreliğine kalacakları evi düşünüyordu. Vakit sonbahardı. Yapraklar, sarıya dönüşüp yere dökülüyordu. Bunun tek bir anlamı vardı: Soğuk bir hava geliyordu. Soğuk havada yaşayamazlardı tabii. O yüzden göç etmeleri lazımdı. Sonra evlerine yine döneceklerdi. Herkes telaşla koşuştururken hiçbir şey yapmayan tek bir kuş vardı. O da Meri'ydi. \"Meri kim?\" diye soracak olursanız, Meri tembel bir kuştu. İşini her zaman ertelerdi ve bunda bir şey olmadığını düşünürdü. Her zaman uyurdu. Bu yüzden buluşmalara sürekli geç kalırdı. Meri yine tembellik peşindeydi. Yanındaki solucanları teker teker mideye indirirken uçan kuşları izliyor ve bundan gayet keyif alıyordu. Bir ara arkadaşı Oni onu gördü. Onun umursamayan bakışları, Oni'yi biraz kızdırmıştı. Hemen arkadaşının yanına uçtu ve \"Merhaba\" dedi. \"Ne yapmam gerekiyor ki?\" diye sordu Meri. Anlaşılan olaydan haberi yoktu. Oni bu konuşmadan sonra bavulunu ayaklarıyla tuttu ve uçup gitti. Onu izleyen Meri ise onun neden telaşlı olduğunu anlamamıştı. Bir süre sonra, Meri'nin uykusu geldi. Meri: \"Azıcık kestirsem ne olur ki?\" diyerek uykuya daldı. Meri uyandığında kimseyi göremedi. Oysa az önce kuşların neredeyse tümü önünden geçip gidiyordu! Meri uçmaya başladı. Ama kimseyi bulamadı. Sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi! Meri bir dala konup nereye gittiklerini düşünmeye başladı. Düşünürken yanına bir yaprak düştü. Ve Meri birden hatırladı! Meri ilk defa tembelliğinin kötü olduğunu düşündü. O düşünürken birden bulutlar birleşti, hava karardı. \"Ne oluyor?\" demeye kalmadan da kar yağmaya başladı! Birkaç dakika sonra her yer kar içindeydi. Meri üşüyordu. Keşke Oni'yi dinleseydim, diye düşündü. Şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. Asıl düşünmesi gereken konu, nasıl yemek bulacağıydı. Meri: \"Birkaç solucan bulurum elbet\" diyerek arayışa çıktı. Ama ne bir solucan ne de bir yiyecek bulabildi. Hiçbir şey kalmamıştı! Açlıktan karnı guruldayan Meril, çaresiz geri döndü. Pişmanlıkla dala tünedi. Biraz sonra uykusu geldi. Yavaşça gözleri kapandı. Ve uyudu. Meri birden uyandı. Kardan eser kalmamıştı. Meri: \"Herhalde rüya gördüm.\" diyerek oh dedi. Ardından bavullarını hazırladı. Ayaklarıyla onları tuttu. Ve hızla sürünün yanına gitti. Allah'tan daha uzağa gitmemişlerdi. Meri sevinçle onların yanına yerleşti. Vee... Mutlu son! Birlikte sıcak yerlere göç ettiler! Ve Meri bir daha tembel olmayacağına söz verdi. Artık o da çalışkan, buluşmalara zamanında yetişen bir kuştu.."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tembel-Tavsan-Masali.html", "text": "Bir zamanlar ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde, tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bur kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan; \"Ben daha çok küçüğüm!\" diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış. Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkınca, herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için, kuyunun başına her gün bir nöbetçi görevlendirmiş. uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş. Gerçekten de tavşan bir çalışmış, bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın bir üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Temiz-Kalpli-Fakirin-Hacci-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Onların malı mülkü varsa benim de Allahü Teala'ya ve Habib'ine çok muhabbetim var. Bu muhabbetin hürmetine Rabbim beni yolda bırakmaz, diyerek onlarla beraber yola çıktı. Hac kafilesinde olanlar, bu zatın bineksiz, azıksız olarak hac yolculuğuna çıktığını görünce şaşırdılar. Allahü Teala Rezzak-ı alemdir, yarattıklarının rızıklarına kefil olmuştur. Rabbim beni yolda koymaz. Komşusu, fakirin bu sözlerine gülüp alaylı bir şekilde kendisine bakıp bir şey söylemeden oradan ayrıldı. Bir daha da hiç karşılaşmadılar. Elhamdülillah Rabbim bana bu nimeti nasip etti. Komşusu bu saf kalpli fakir ile alay etmek istedi. İşte böyle bir senet. Burada günahlarımızın affedildiği yazılıdır. Fakir, buna kanıp ağlayarak geri döndü. Yolda karşılaştığı kimselere de niçin geri döndüğünü anlattı. Herkes haline gülüp geçti. Ey alemlerin Rabbi olan Allah'ım! Sen her şeye Kadirsin. Diğer hacılara Cehennemden azad edildiklerine dair berat vermişsin! Benim beratım verilmedi. Ya Rabbi beni bundan mahrum etme! Bu şekilde sel gibi akan gözyaşı ile yalvardı. Sonunda bitkin hale düşüp, kendinden geçti. Sonra bir kişi gelip dedi ki: Kaldır başını, ey Allah'ın temiz kalpli kulu. Al şu beratını da arkadaşlarına yetiş! Al! Benimkini de seninkini yanına koy, bir zarar gelmesin Ben Ölünce, kabrime koyarsın! Çok yazık bana! Bütün ömrümü boşuna geçirmişim! Şu küçümsediğim, fakir komşumun tevekkülü ben de yokmuş. Keşke bende onun gibi Allahü Teala'ya sadık kul olup onun kavuştuğu derecelere kavuşabilseydim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tepegoz-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, leylekler tellal iken, balıklar berber iken, uçsuz bucaksız engin okyanusların dalgalarını köpürterek dövdüğü yüksek uçurumlarla kaplı kıyıları olan bir adada yaşayan bir Tepegöz varmış. Günlerden bir gün, leylekler annesine götürmek için bohçalarında taşıdığı Tepegözü ıssız bir adada düşürmüşler. Adada yaşayan keçiler tarafında beslenip büyütülen Tepegözün keçiler ve birkaç sincaptan başka arkadaşı yokmuş. Günlerini yüksek uçurumların birinde kendine bulduğu mağarada uyuyup, gündüzleri balık avlayarak sincap ve keçilerle oynayarak geçirirmiş . Günlerden bir gün içinde insanların bulunduğu bir gemi yanaşmış adaya, Tepegöz çok korkmuş bir tepenin ardına saklanarak gelen misafirleri izlemeye başlamış. Ellerinde kılıç ve mızrakların bulunan kırk kadar asker kumsala inmiş. Tepegöz hayatında ilk defa gördüğü bu canlıların asker olduğunu nereden bilsin. Biraz ürkek biraz çekingen tavırla onlara doğru yaklaşmaya başlamış. Tepegözün farkına varan askerler bir anda telaşa düşüp bağrışmaya başlamışlar. Çünkü tepegöz neredeyse bu askerlerin üç katı büyüklüğündeymiş. Askerler daha önce hiç tek gözlü bir dev görmediklerinden tedirgin olmuşlar. Hemen saf tutup savunma pozisyonu almışlar.Bu hareketlilik tepegözü şaşırtsa da askerlerin kendisine zarar verebileceğini düşünmeden çekingen tavırlarla yaklaşmaya devam etmiş. canı yanan tepegöz can havliyle oradan uzaklaşmış. Canı çok yanan Tepegöz askerlerin neden ona saldırdığını anlayamamış. Gece olup mağarasına döndüğünde kolundaki yaranın acısıyla sabaha kadar uyuyamamış. Neden? diye soruyormuş kendine ben onlara zarar vermek istemedim ki. Sabah olup gün ışıdığında ise askerlerin hummalı bir çalışma içinde olduklarını görmüş. Ağaçlardan gemilerini tamir etmek için gerekli odunları toplayan, sarmaşıklardan ip yapmaya çalışan askerler çok meşgul görünüyorlarmış. Askerlerden biri uçurumun kenarındaki sarmaşıkları almak için uçurumun kenarında çalışırken dengesini kaybedip uçurumdan ufak bir kayanın üstüne yuvarlanmış. Tüm askerle yaralı askeri kurtarmak için el birliği etseler de yaralı askerin bulunduğu yere ulaşmaları mümkün değilmiş. Acı içinde kıvranan asker arkadaşlarının yardım etmesi için bağırıp duruyormuş. Tepegöz askerin içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak için mağarasından çıkmış. Askerlerin ulaşamadığı yaralı askerin yanında hemencecik ulaşmış. Tüm askerler Tepegözün yaralı askere zarar vereceğini düşünürken şaşkınlık içindeki yaralı askeri kucağına alan Tepegöz bir çırpıda yaralı askeri uçurumdan çıkarıp arkadaşlarının yanına sakince bırakmış. Bu hareketiyle askerler Tepegözün bir düşman yahut kötü bir canavar olmadığı anlamışlar. Yaralı arkadaşlarını tedavi eden askerler kendileri için gerekli sarmaşık ve ağaçları gemilerine yükleyip oradan uzaklaşmış. Adada keçi arkadaşlarıyla tekrar yalnız kalan Tepegöz askerlerin aklında bir arkadaş olarak sonsuza dek yer edinmiş. Gökten üç elma düşmüş biri bu masalı okuyanın başına, biri masalı dinleyenin başına, biri de yardımsever tepegözün başına olsun."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Terminator-Kirmizi-Karinca-Masali.html", "text": "Bir orman varmış, adı dillere destan, nedense ormandaki güzelim çamların hiç tadı neşesi yokmuş. Gün gün acıları artmakta, kendilerine musallat olan çamkese böceğinden kurtulmak için her türlü çareye baş vurmuşlar. Baş vurdukları her kapı yüzlerine kapanmış. Sonunda ulu çam ağaçları baş başa vererek başlamışlar konuşmaya. -Baksana sedir ne olacak bizim bu halimiz. Böyle giderse kısa zamanda bir bir kuruyup yok olacağız. -Günlerdir düşünüyorum kızılçam, ama aklıma bir türlü bir kurtuluş çaresi gelmiyor. -Bir yerlere baş vuralım. Çok geç olmadan bir çare bulmamız gerek. -İyi de Köknar biliyorsun her gittiğimiz kapı yüzümüze kapandı. Sanki herkes yok olmamız için söz birliği etmiş. -Doğru dersin ladin kardeşim, doğru dersin de böyle durmakla olmuyor giderek azıttılar çamkese böcekleri. Gün yoktur ki sayıları artmasın. -Ben derim ki gelin hep birlikte kırmızı karıncaların kraliçesine bir elçi gönderip içerisinde bulunduğumuz durumu bir iyice anlatalım. Bizi kurtarsa kurtarsa terminatör dediğimiz kırmızı karıncalar kurtarır. -Benim de aklıma gelmedi değil Ladin kardeş. Kraliçeye kimi gönderelim öyle münasip birini nerede buluruz. -Bulmak zorundayız. Her gün birer ikişer kuruyup gitmekteyiz. Bu böyle devam ederse kısa bir zaman sonra hiç birimiz ayakta kalamayız. Çamkese böceği filizleri hemen kurutmakta. Filizlerin kuruması ne demek biliyor musunuz. Soyumuzun tükenmesi demektir. -Sevgili samyeli hiç sorma öylesine bir dert var ki başımızda, eğer kısa sürede bir çare bulamazsak, bir yıla varmaz bulunduğumuz yerde estiğinde toz toprak kaldırırsın. -O da ne demek, nedir sizleri bu kadar üzen söyleyin bakalım. -Baksana filizlerimiz kurudu gitti, eğer kırmızı karıncaya haber iletmezsek, çamkesen böceği kısa sürede hepimizi kurutacak. -Evet aynen öyle, bu iyiliği bize yapar mısın? Dedi Köknar üzgünce. -Elbette gidip söylerim. Siz her şeyden önce benim dostlarımsınız. Bu zor gününüzde size yardım etmezsem ne zaman edeceğim, diyerek çamların dallarını sallayarak ayrıldı. -Sevgili kraliçem sizlere çam ağaçlarının içinde bulundukları durumu anlatmak ve çam ağaçlarına sizden başka hiç kimsenin yardım edemeyeceğini anlatmak için uzun yoldan geldim. İşim çok acele geri dönmek zorundayım. -Buyur Samyeli seni dinliyorum. Sevgili çam ağaçlarının derdi neymiş anlat bakalım. Dedi su gibi şakıyan sesiyle. -Sevgili kraliçem Bey dağındaki çam ağaçlarına çamkese böceği dadanmış, çamları bir bir kurutmaktalar. Böyle giderse kısa sürede çamlar tümden kuruyacak, her taraf bozkıra dönüşecek. Çamları bu çamkese böceğinden kurtarsa kurtarsa siz kurtarırsınız. -Sevgili samyeli Beydağı buraya ne kadar uzakta. -Peki Samyeli, benim dostum olan çamlara selam söyle, en kısa sürede terminatörleri yola çıkaracağım. Sanırım on gün içinde orda olurlar. O zaman kadar idare etsinler. Çamlara zarar veren çamkese böceğinde tek bir tanesini çamların arasında bırakmayacağımı haber verebilirsin. -Samyeli kraliçenin karşında eğilerek çevresindeki tozları, bir iki dönmeyle süpürdükten sonra hızlıca ayrıldı kraliçenin sarayında. Çam ağaçları dört gözle Samyelinin getireceği haberi bekliyorlardı. Akşama doğru sevindirici haberi aldılar. Sevinçte öyle bir gürlediler öyle bir sallandılar ki. Sevinç gürültüleri ormanın dört bir tarafında duyuldu. Çamların sallanmasıyla kuşlar havalandı, ormanın içindeki hayvanlar kıyı köşeye kaçıp saklanmaya başladılar. Çamkese böcekleri çamların sevincine bir anlam veremediler. Onlar ha bire çamları kemirerek kurutmaya bırakmaya çalışıyorlardı. Kırmızı terminatörler yola çıktıklarının onucu günü çam ormanının eteklerinde konakladılar. Bir araya toplanıp yorgunluk attılar. Çeri başları çerilerine gereken emir ve talimatları vererek, Çamkese böceklerini nasıl yok edeceklerini anlattılar. Kırmızı terminatörlerden habersiz Çamkese böcekleri ha bire çamlara zarar vermeye devam ediyorlardı. Bir gün sonra Kırmızı terminatörler dört bir koldan daldılar çam ağaçlarının arasına, önlerine gelen çamkese böçeklerini ekin biçer gibi biçtiler adeta. Kırmızı terminatörlerin geçtiği yerlerde çam ağaçları minnettarlıklarını bildiriyorlardı. Bir aylık kısa bir sürede koca ormanda tek bir çamkese böceği kalmamıştı. Çamkese böceklerinin tükenişiyle çam ağaçlarının o güzelim yeşilliği tüm canlılığıyla etrafa ışık saçıyordu. Kuşlar çam dalları arasında bir ezgiye durmuşlardı ki, duyanların ezgiyi bırakıp gitmesi olası değildi. Sam yeli çamların arasında nazlı nazlı eserek serinliğini her tarafa yayıyordu. İşleri biten kırmızı terminatörler çam ağaçları tarafından saygı ile yolcu edildiler. Çam ağaçları kendi aralarında, Kraliçe ana terminatöre akla gelmedik hediyeler gönderdiler. Sam yeli de daha fazla durmadan, etrafından bir iki döndükten sonra, çam ağaçlarının minnettarlığını terminatör kraliçeye iletti. Kırmızı karıncaların kraliçesi de dostlarına her zaman yardım etmekten mutlu olduğunu bildirerek çam ağaçlarına selam ve sevgilerini yolladı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tilki-Ile-Leylek-1-2-Masali.html", "text": "Geçmiş zaman içinde bir tilki ile bir leylek varmış. Bunlar yalnızlıklarını gidermek için kardeş olmuşlar. Bir gün tilki, leyleği evinde misafir etmiş. Bir kazan ayran çorbası pişirmiş, geniş bir kaba dökmüş, getirip sofraya koymuş. Yemeye başlamışlar. Kapları düz olduğu için leyleğin gagasına bir pirinç tanesi bile gelmiyormuş. Fakat tilki çorbasını rahat rahat içiyormuş. Böylece leylek birkaç pirinç tanesini yiyinceye kadar tilki çorbayı yalayıp yutmuş. Leylek aç kalmış. Kalkıp söylene söylene evine gitmiş. O gece sabaha kadar karnının gurultusundan uyuyamamış. Bu olaydan birkaç gün sonra, tilki leyleği yine davet etmiş. Leylek yufka yürekli bir kuş imiş. İçindeki bütün kızgınlığı unutarak, kalkıp tilkiye misafirliğe gitmiş. Tilki bu defa da çorba pişirmiş, siniye dökmüş, getirip sofraya koymuş. Ve yine leylek bir tek pirinç alamadan tilki çorbayı yalayıp yutmuş. Çok teşekkür ederim kardeş, sana zahmet verdim. Bu zahmetine karşılık gel seninle bir geziye çıkalım, içimiz açılsın. Zaten ben de gezmek istiyordum, sağolasın yüreğimce bir haber verdin. O zaman benim kanatlarımın üstüne bin, seninle gökyüzünde gezelim. Kardeşim bak bakalım, yeryüzü nasıl görünüyor. Tilki kardeş iki kanadım da ağrıyor, çok yoruldum, biraz in de kanatlarımı dinlendireyim. Aman kardeşim, yalvarırım, kurban olurum, ben bu gökyüzünde nereye ineyim? Nasıl ineyim? Beni sen aşağıya indir. Leylek kardeş, bir yanlışlık yaptım, Kötülüğe karşılık iyilik gerek, demişler. Gel bu defa beni affet, ölünceye kadar kulun kölen olurum. Hayır. Ne ekersen onu biçersin, ben sana borçluydum borcumu ödüyorum. Tilkinin bitmek bilmeyen yalvarmalarından sonra leyleğin kalbi yumuşamış, tilkiye acımış. Gökyüzünden aşağıya inmeye başlamış, yeryüzüne beş on metre kala, Al işte! diyerek tilkiyi kanatlarından atmış. Kurnaz tilkinin kaburgası, ayakları çok ezilmiş. Tam bir ay yerinden kalkamamış. O günden sonra da bir daha kimseyle dalga geçmeyeceğine, kimseye kötü davranmayacağına dair kendine söz vermiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tilki-Ile-Leylek-2-Masali.html", "text": "Bir gün tilki ile leylek arkadaş olmuşlar. Tilki leyleği evine yemeğe davet etmiş. Yemek yaparken leyleğin uzun gagası gelmiş aklına. Bir kurnazlık düşünmüş hemen. Sonra da masayı hazırlamış. Akşam olunca leylek gelmiş. Tilki de hazırladığı çorbayı düz bir tabakta ikram etmiş. Etmiş etmesine ama leylek o uzun gagasıyla o tabaktan nasıl yesin? Aç kalmış tabi. Tilki de içinden kıs kıs gülmüş. Leylek tilkinin niyetini anlamış. İçinden: Kimsenin ettiği yanına kalmaz, demiş. Bir başka gün leylek tilkiyi evine davet etmiş. Tilki de sevinerek bu daveti kabul etmiş. Leyleğin evine gitmiş. Leylek çok güzel yemekler hazırlamış. Yemeklerin kokusunu duyan tilkinin ağzı sulanmış. Hemen sofraya oturmak istemiş. Fakat masayı görünce çok şaşırmış. Çünkü yemekler ağzı dar kavanozların içindeymiş. Uzun gagalı leylek yemekleri bir güzel yemiş. Tilki ise kafasını sokamadığı için leyleği seyredip yutkunmuş. Tilki kurnazlığının cezasını böyle ödemiş. Hatasını anlamış. Sessizce evinin yolunu tutmuş. Masaldan anlaşılan kendi eksikliklerimizi unutup, başkaları ile dalga geçmemeliyiz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tilki-ile-Keci-Masali.html", "text": "Tilki, günün birinde, içinde su bulunan bir kuyuya düşmüş. Kuyunun içinde oraya buraya sıçramış; ama bir türlü yukarı çıkamamış. Ne yapacağım? Su içiyorum, demiş. Hem de buz gibi, demiş. Nasıl içebilirim bu sudan? diye sormuş. Ondan kolay ne var? demiş tilki. Hop de, aşağıya atla. Keçi, tilkinin bu sözlerine kanıp kendini aşağıya atmış. Kuyudaki sudan kana kana içmiş. Susuzluğu geçince, Buradan nasıl çıkacağız? diye sormuş. Kolay, demiş tilki. Sen ön ayaklarını kuyunun duvarına dayayıp arka ayaklarının üzerine dikil. Ben, sırtına basarak kolayca dışarı çıkarım. Sonra da seni yukarı çekerim. Böylece ikimiz de kurtulmuş oluruz. Keçi, tilkinin dediğini yapmış. Tilki, onun omzuna basarak bir sıçrayışta kuyudan çıkmış. Hemen ormana doğru koşmaya başlamış. Ben senin kuyudan çıkmana yardım ettim; ama sen beni bırakıp gidiyorsun. Olur mu böyle? demiş. Sen aklını yitirmişsin ey keçi! Eğer bir gram aklın olsaydı, kuyuya atlamadan önce nasıl çıkacağını düşünürdün, demiş. Sonra da hızla oradan uzaklaşmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tilki-ve-Kurt-Masali.html", "text": "\"Hayrola yeğenim, neyin var? Ne oldu sana?\" diye sordu. Tilki, inleyerek: \"Çok hastayım amcacığım!\" diye cevap verdi. Amcası, yeğenini hemen ocağın kenarına yatırdı. Karısına haber verip, yeğeni için yiyecek bir şeyler hazırlamasını söyledi. Ama tilki aslında hasta değildi. Geçen gün, amcasının mutfağında asılı duran güzelim etleri görünce ağzının suyu akmıştı. Yengesi yemeğini getirdi. Tilki yavaş yavaş yemeğini yemeye başladı. Bir ara: \"Amca, etleri böyle herkesin göreceği bir yere asman hiç doğru değil\" dedi. \"Komşularınız etleri çalabilirler.\" diye cevap verdi. Kurt amca, yeğeninin sözlerine gülerek: \"Benim komşularım dürüst ve çalışkandır. Her biri kendi işine bakar, benim etlerimde gözleri olmaz.\" dedi. \"Amca\" dedi, tilki. \"Ya canları çeker de sizden biraz isterlerse?\" \"Kimseye hak etmediği bir şeyi vermem. Herkes çalışıp kendi yağıyla kavrulmalı!\" diye bağırdı kurt amca. \"Peki ben istesem de mi vermezsin amca?\" dedi tilki. Ertesi gün, bir gece vakti sessizce amcasının evine yaklaştı. Mutfağın açık penceresinden içeri girip tüm etleri aldı ve oradan uzaklaştı. \"Hırsız var! Hırsız var!\" diye bağırmaya başladı. Hanımını duyan erkek kurt hemen mutfağa koştu. Olanları o da görünce hırsıza lanetler okudu. Biraz kendine gelince; \"Etler çalınmasına çalınmış ama acaba kim çalınış olabilir?\" diye düşündü. Tam bu sırada karnını etlerle tıka basa doyurmuş olan tilki, amcasının yanına çıkageldi. Onların halini görünce: \"Hayrola amcacığım? Ne oldu size böyle?\" diye sordu. \"Hain hırsızın biri etlerimizi çalmış!\" dedi amcası. Kurt: \"İnan doğru söylüyorum yeğenim.\" dedi. Tilki ise alaylı alaylı: \"Haydi haydi. Dün gece size söylediklerime uyup, etleri sakladınız değil mi? Beni kandırmaya çalışmayın.\" diye konuşmasını sürdürdü. Bu arada yengesi: \"Amcan doğru söylüyor yeğenim.\" dedi. Yeğeninin bilgiç bilgiç konuşması, onun hırsız olduğunu ele verdi. Kurdun kafası birden dank etti. \"Ben hırsızın kim olduğunu biliyorum.\" diyerek yeğeninin üstüne atıldı. Zaten kaçmaya hazır bekleyen tilki, amcasından önce davranıp, tabanları yağlayıp oradan uzaklaştı. çok konuşmaktan ise çoğunlukla pişman oluruz."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tilkiden-Korkan-Ali-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Armut kavakta, menekşe söğütte bitermiş. Ayı kuyruğunu sallar; kurtlarla kuzular kucaklaşır, öpüşürlermiş. Pirenin her bir ayağında doksan dokuz batmanlık nal, masal yapmak için gökyüzüne sıçrarlarmış. Buralardan çok uzakta bir nine ve bir de ninenin haylaz oğlu yaşarmış. Oğlunun adı da Tilkiden Korkan Ali'ymiş. Bir gün Ali demiş ki: Anne, ben artık uzak diyarlara gidip bir iş bulmak istiyorum. Yalnız bir şartım var. Bana biraz un, bir kaç da yumurta verir misin? Annesi de onu kırmamış. Torbasına biraz un ve birkaç yumurta koymuş. Ali yola çıkmış giderken bir ormanlıktan geçiyormuş. Bakmış ki orada iki dev kavga ediyor. Niçin kavga ediyorsunuz? diye sormuş. Demişler ki: Bizim dededen kalma bir çizmemiz var. O çizme için kavga ediyoruz. Tilkiden Korkan Ali demiş ki: Bu çizmeleri bana verin, kavgadan vazgeçin. Devler, düşünmüşler; çizmeleri Ali'ye vermeye karar vermişler. Ali, çizmeyi aldıktan, kavga durduktan sonra demiş ki: Bir bahis yapalım. Kim taştan su çıkarırsa bahsi o kazanacak, üçümüzün lideri olacak. Devler, taşı alıp sıkmışlar, un etmişler ama taşın suyunu çıkaramamışlar. Ali, torbasındaki yumurtalardan birini gizlice çıkarmış, sıkmış. Devler, Ali'nin taşın suyunu çıkardığını zannetmişler. Ali, böylelikle devlerin lideri olmuş. çalışmış. Ama balta öylesine ağırmış ki Ali, hemen bunun da bir yolunu düşünmüş. Devlere demiş ki; Baltanızı alıyorsanız alın, almıyorsanız yıldızlara atıyorum. Bir daha alamazsınız. Devler, korkudan baltayı almışlar. Yola devam etmişler. Bir süre sonra bir suyun başına gelmişler, devler yorulmuş. Devler birbirlerine demişler ki: Biz bu adamdan kurtulamayız, bu adam bizi mahvedecek. Gece uyuyunca bunu öldürelim. Ali de konuşulanları duymuş. masalsitesi.com Gece olunca yatağının içine toprak damlı evlerin damlarındaki toprak akmasın diye kullanılan silindir şeklindeki taş loğu yatağının içine koymuş. Kendisi de bir kenara saklanıp izlemeye başlamış. Devler gelmiş. Değirmen taşıyla yatağı ezmişler, ezmişler. Taşı un haline getirmişler. Öldü diye gitmişler. Onlar gidince Ali kalkmış. Yatağını temizlemiş yine yatmış. Sabahleyin devleri çağırmış onlara kızmış; Bu gece hiç uyuyamadım. Yatağınızda pire var. Pireler beni sabaha kadar ısırdı. Devler demiş ki: Allah Allah! Biz değirmen taşıyla bu adamı ezdik. Pire kadar zarar vermişiz bu adama Sonunda devler bir teklifte bulunmuş Ali'ye; Ali, sen memleketine dönmek ister misin? Ali: Dönerim ama bir şartım var. Bir deve yükü altın verirseniz dönerim. demiş. Devler kabul etmişler bu şartı. Eve gelince annesi Ali'ye; Tilkiden korkan yavrum! Nereden geliyorsun, bu güne kadar neredeydin? Ali ve devler eve girip oturmuş. Ama devlerin öyle kuvvetli nefesi varmış ki Ali'nin annesi tavana fırlamış. Devler sormuş; Ali, annen ne yapıyor? Ali demiş ki; Dedemin eski kılıcını arıyor. Sizi kesecek. Bunu duyan devler hemen Ali'nin köyünden kaçmışlar bir daha da köye hiç uğramamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tiq-tiq-xanim-Masali.html", "text": "-Salaram diwlerimin arasina sümüklerini ezik-ezik ederem. Tiq-tiq xanim ağlaya-ağlaya qaçib yola düwür ve gelir bir Siçan beyele rastlawir . Gözleri sürmeli Tiq-tiq xanimi gören siçan bey soruwur. -Quyruğuma yağ çekerem bal çekerem yanağina xal çekerem. Bu cavabi ewiden Tiq-tiq xanimin xowbextçiliyi bire bin artir ve hemin günden dost olurlar. Belece günler keçirdi Siçan bey yem dawiyib getirirdi ve iki dost yeyib wad xürrem yawayirdilar. Günlerin bir günü siçan bey ewidirki kralliqda toydu ve sevinirki qiw üçün özüne ve Tiq-tiq xanima bu toydan çoxlu yemek tapa biler. Tiq-tiq xanimi eve qoyur ve yollanir toyun olacaği saraya. Yene evde yalniz qalan Tiq-tiq xanim dostu onuda toya aparmadiği üçün çox kederlenir. Qerar verirki çixib getsin . Az gedir üz gedir özüde bilmeden gelib çixir sarayin yaxinliğindaki gölün kenarina. Ayaği iliwir ota ve düwür göle. Hey çirpinir amma çixa bilmir . Uzaqdan toy üçün saraya geden bir araba geldiyini gören Tiq-tiq xanim qiwqirir. Qehqehe çekerek gülüller.Ele bu vaxt metbexde torbasini yemekle doldurmağa çaliwan siçan bey bu sözleri ewidir.Qaçaraq gelir hemin gölün kenarina. Baxirki doğrudanda tiq-tiq xanim gölde batir. Ve elini uzadib qiwqirir. Helede incik olan Tiq-tiq xanim deyir . -Yoxx yox men sennen küstereci deye Tiq-tiq xanim yene tekrarliyir. -Küstereci ay küstereci mende sene quyruq göstereci. Deyir ve quyruğunu gölde boğulmaqda olan Tiq-tiq xanima uzadir. Onun quyruğunnan tutan Tiq-tiq xanim kenara çixir amma çox gec olur çünki en yaxin dostu ondan küsmüw olur."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tohumlar-Masali.html", "text": "O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı. - Allah'a şükürler olsun, diye mırıldandı... Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırıp babasına baktı. - Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz... - Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi. - Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler. - O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi. Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu. - Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim! - Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekat namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız . Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. \"Keşke abimler de gelseydiler\" diye düşündü. \"Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır\" diye avundu. - Ya Rabbi! Yeri, göğü, her şeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve aciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız... Abdullah da babası gibi \"amin\" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti. - Herkes rızkını yer evlat. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim. Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti. - Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir. - Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür. Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi adeta. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı. Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etmişti. Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı. - Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin! - Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz. - Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma! Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler. - Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı. Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşırlaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı. - Zararın neresinden dönersek kardır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim. Ağabeyleri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah'tan beklediler. Cenabı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Topal-Karinca-Masali.html", "text": "Vakti zamanda karıncalar arasında topal bir karınca varmış. Topallığına karşın gece gündüz demez çalışırmış. Havanın çok sıcak olduğu bir gün, çok ağır olan bir yiyeceği bulduğu yerden alıp yuvasına taşımaya başlamış. Yolu da uzunmuş. Uzun yolculuk ederken, şura senin bura benim derken, günün o kavurucu sıcaklığı da yerini tatlı tatlı esen serin bir rüzgara bırakmış. Derken her tarafı çiçeklerle bezenmiş bir su kaynağının başına varmış. Çiçekler nazlı nazlı sallanıp birbirleriyle yarenlik ediyorlarmış. Topal karınca biraz nefes alıp dinlenmek için, sırtındaki yükü bir karanfil çiçeğinin yanına bırakmış. Biraz dinlenmek için buradan daha iyi yer olmayacağını düşünmüş. Gümüş parıltısında akan suyun içinde baş aşağı akseden güzelliği izlemiş bir zaman. Sonrada yükünün üstüne oturarak dinlenmeye başlamış. -Amma da tuhaf! Diye söylenmiş kendi kendine. O küçücük boyunla bu kadar yükü taşıyorsun demek. Üstelik ayağının biri de topal. Taşıyabildiğin kadarını yüklensen olmaz mı? Demiş. -Hey gidi dünya, herkesi başka türlü yaratmış. Bak sen benim ile karanfil çiçeğinin arasındaki farka!.. Bu güzelim yerde, şırıl şırıl akan güzelim suyun başında böyle keyif çatmak için ne yapmış acaba? Ya ben bu kadar çetin doğa koşulları ile uğraşıp bir dilim yiyecek için bu kadar çile çekmek için ne günah işledim peki?.. O arada gelincik çiçeği söze karışmış. -Günah filan işlemedin akıllım, herkesin bir yaşamı var. Senin yaşamında öyle. Bizim ki de böyle. Bizim yaşamımızın iyi olduğunu sanıyorsun, hiçte öyle değil. Her gün korku içinde yaşıyoruz. Gün yok ki yüreğimizi korku sarmasın. Her an ölümle burun burunayız. Ya bir ot oburun dişleri arasında, ya da birinin ayakları altında ezilip gideriz her an. Hiç olmazsa sen kendini koruyabiliyorsun. Senin durumunda olmak için neler vermezdim, demiş. Topal karınca, gelincik çiçeğine uzun uzun bakmış ilkin. Sonra da kalkıp derede akan soğuk suyu yüzüne çarpıp kana kana içmiş. afiyet olsun biz o işi biraz önce yaptık, demiş. -Evet uzak, daha iki günlük yolum var, deyince. Haklısınız gün boyu durmadan yürüdüm. Yorgunluktan keyfim kaçtı zaten. Elimden olmayarak size karşı kaba bir söz söylediysem bağışlayın. Ben kötü biri değilim aslında. Topal karınca yemeğini yedikten sonra, yere düşen kırıntıları toplamış, yeşillikler arasında hiçbir çöp bırakmadan her tarafı temizlemiş. Yere serdiği bezi güzelce toplayıp kaldırmış. Geçip derede ellerini bir iyice yıkamış, dişlerini fırçalamış. Karanfil çiçeği ve gelincik çiçeği, topal karıncanın bu temizliğine hayranlıkla bakmışlar ilkin sonra da kendi aralarında."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Torbanin-Icindekiler-Masali.html", "text": "Çok eski zamanların birinde Bağdat çarşısında dükkanı olan bir tüccar varmış. Tüccarın adı Ali'ymiş. Ali iyiliksever, doğru sözlü, cömert bir adammış. - Torba içindekiler ile benimdir de ondan! - Neden senin oluyor? O torba sen gelmeden de benim dükkanımdaydı. Çünkü o benimdir. - Hayır, bu torba benimdir. Sen onu benden çaldın, demiş müşteri. - Yetişin Müslümanlar! Bu adamın elinden malımı kurtarın. Göz göre göre dükkanımı soyuyor, diye bağırmış. Ali'nin bağırtısına tüm çarşının esnafı dökülmüş. Adamın elinden torbayı alamamışlar. Sonunda Ali'ye gidip kadıya şikayet etmesini söylemişler. Ali gidip adamı kadıya şikayet etmiş. Davalı da davacı da kadının önünde el bağlamışlar. - Allah, kadı efendimizin ömrünü uzun etsin. Şu elimde gördüğünüz torba benim torbamdır. Onun içindekilerle birlikte kaybetmiştim. Bugün şu adamın dükkanına uğradım. Torbam onun tezgahının üstünde duruyordu. Ben de aldım, demiş. - Ne zaman kaybetmiştin? diye sormuş. - Dün gündüz vakti. Onun kayboluşundan dolayı bu gece bir dakika bile uyumuş değilim. - Peki, öyleyse torbanın içinde ne vardır? Söyle bakalım! - Efendim torbanın içinde, efendimiz sultan için bir sürme hokkası, sürmeyi yaymak için iki gümüş çubuk, bir mendil, ağız kenarı yaldızlı iki limonata bardağı, iki meşale, iki kaşık, bir yastık, iki halı, iki su kabı, iki leğen, bir tepsi, bir tencere, pişmiş topraktan bir su testisi, bir kepçe, bir örgü tığı, iki alışveriş torbası, bir gebe kedi, iki dişi köpek, bir pirinç kavanozu, iki eşek, iki yatak takımı, bir takım yün elbise, iki kürk manto, bir inek, iki buzağı, bir kuzu, iki hecin devesi, bir manda ve iki öküz. Bir dişi aslan, iki yeleli aslan, bir ayı, iki tilki, bir divan, iki yatak, iki oda ve bir saray, yeşil tülden iki büyük cibinlik, iki kapılı bir mutfak ve bu torbanın benim olduğuna tanıklık edecek binlerce yalancı var, demiş. - Kadı efendi bu adam yalan söylüyor. Çünkü benim torbamın içinde harap halde bir köşk, mutfağı olmayan bir ev, köpekler için geniş bir kulübe, bir okul, oynayan çocuklar, komutanlarıyla bir ordu. Basra kenti, Bağdat kenti, emirlerin birinin eski sarayı, bir demirci fırını, bir balıkçı ağı, bir çoban sopası, masalsitesi.com beş güzel çocuk, on iki genç kız ve bu torbanın benim torbam olduğuna şahitlik edecek bir kervan sürücüsü, demiş. Hıristiyan papaz ve iki çömez, bir patrik, iki keşiş ve bir de kadı var. Ayrıca torbanın içinde bu torbanın bana ait olduğuna şahitlik edecek iki kişi bulunmaktadır, demiş. - Sen bunlara ne ekleyeceksin? diye sormuş. Ali bu kez sakinmiş ve sözüne devam etmiş: . - Efendim benim torbamın içinde fazladan; baş ağrısına karşı ilaç, yara merhemi, büyü araçları, zırhlar, silah dolu dolaplar, dövüş için yetiştirilmiş bin kocabaş hayvan, ağaç ve çiçeklerle dolu bahçeler, üzümlerle dolu bağlar, elmalar. incirler, hayaletlerin gölgeleri, şişeler, bardaklar, yeni evliler ve düğün alayı, haykırışlar ve şakalaşmalar, bir çayırda oturmuş dost meclisi, sancaklar ve bayraklar, hamamdan çıkan yüz kadın, tüm Irak ülkesi, iki ahır, bir cami, birçok hamam, yüz tüccar, bir kereste, bir çivi, klarnet çalan iki zenci, bir dinar, kumaş dolu yirmi sandık, elli ambar, Küfe kenti, Gazze kenti, Keyhusrev Nuşirevan'ın sarayı, Süleyman'ın sarayı. Belh'ten isfahan'a kadar olan bütün kentler. Hint ve Sudan, Bağdat ve Horasan ve Allah kadı efendimize uzun ömür versin bir kefen, bir tabut ve bu torbanın benim torbam olmadığını söyleyecek olanın sakalını kesmek için bir ustura bulunmaktadır. - Ya siz kanunlarla alay eden iki kaçıksınız, ya da bu torba dipsiz bir uçurum. Bir de ben içindekileri göreyim, demiş. Torbayı baş aşağı çevirmiş. Torbanın içinden birkaç portakal kabuğu, beş altı tane zeytin çekirdeği düşmüş. - Kadı efendi, bu torba asla benim değildir. Olsa olsa bu adamın olabilir. Şikayetimi geri alıyorum, demiş. Ve kadının huzurundan bir şimşek hızıyla çıkıp oradan uzaklaşmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tuccar-Olan-Coban-Masali.html", "text": "Deniz kıyısına yakın meralarda sürüsünü otlatan bir çoban, bir gün bir kayanın üzerine oturup kendisini rüzgarın serinliğine bıraktı. Güzel bir yaz günüydü, okyanus sessiz sakin çarşaf gibi uzanıyordu. Böylece oturmuş, denizdeki yelkenlileri seyrederken; Eğer benimde bir yelkenlim olsaydı, uzaklardaki yabancı ülkelere giderdim ve mesut olurdum diye düşündü. Bu arzusu o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, bir gün bütün sürüsünü sattı ve küçük bir gemi satın aldı. Denize açıldı. Ne yazık ki , seyahatinin ikinci gününde bir fırtına çıktı ve çoban gemisindeki bütün malı denize atmak zorunda kaldı. Fakat bu da yetmedi, dalgalar gemiyi kayalıklara sürükleyip parçaladılar. Çoban hayatını çok zor kurtardı. Ve bu olaydan sonra sürüsünü güderek kazandığı para ona çok tatlı gelmeye başladı. Çoban yerinden kalkıp, sürüsünün yanına gitti. Bir daha bilmediği işlere girmedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Turk-ve-Dunya-Edebiyatinda-Masal-Okuyun.html", "text": "Masal sözcüğü Habeşçedeki mesl sözcüğünden gelmektedir, ibraniceye maşal, Aramiceye mesel / masal oradan da Türkçeye masal olarak geçmiştir. Bu sözcükten önce kıssa, dastan, hikaye sözcükleri aynı kavramı karşılamıştır. Bugün metel şekli Orta Anadolu'da yaşamaktadır. Ayrıca Tokat, Çankırı ve Mersin İllerimizde masal karşılığı olarak oranlama / ozanlama sözcükleri kullanılmaktadır. Divanü Lügat-it Türk'te rastladığımız ötün fiili, hikaye söylemek anlamındadır. Masal sözcüğünün gerçek anlamında ilk kullanılışına Namık Kemal'in Mukaddeme-i Celal inde rastlamaktayız. Kamus-ı Osmani'ye göre mesel, halk dilinde meşhur olan, adap ve öğütleri anlatan söz demektir; darbımesel, atalardan kalma hikmetler, İbretli sözler anlamındadır. Sanat metni olarak masal, asıl söyleyeni belli olmayan, olayları bilinmeyen bir zamanda ve ülkede geçen, gerçek olaylar yanında doğaüstü olaylara da yer veren, olağanüstü kişilerin bulunduğu ve kendine özgü anlatım biçimi olan kurmaca metindir. Masallarda kötülük, iyilik, doğruluk, cisimlendirilmiş kişilerin savaşları, düşleri, olağanüstü güçlerin yardımıyla engelleri aşma çabaları görülür. Ruh bilimcilere göre masallar, alt bilincin ötesinden gelen yankılardır. Her masalda başarı ve mutluluk peşinde koşan bir kahraman ile ona engel olmaya çalışan varlıkların çatışması yer alır. Her insanın iç dünyasında iyi ve yiğit olma isteği vardır. Masalda üstün gelmek isteyen kötü varlıklar, insanın bir işe girişirken içinde çırpınan başarısızlık korkusunun yansımasıdır. Masal dünyası, renkli ve sihirli bir dünyadır. Bu gizemli dünyanın kahramanları aslında insanlardır ama hiçbirinin adı sanı yoktur. Bunlar ya Padişah, Vezir, Yörükbeyi, Keloğlan olarak ya da Idı ile Bıdı, Hılı ile Dılı gibi garip isimlerle karşımıza çıkarlar. Çoğu kez bu kahramanlar, Peri kızı, Dev anası, Ejderha, Zümrüdüanka gibi hayali yaratıklar bazen de kurtlar, kuşlar, taşlar, ağaçlar olarak yer alırlar. Akla hayale sığmayan işler yapan masal kahramanlarının yenemeyeceği güçlük yoktur. Sihirli kişilikleriyle amaçlarına ulaşırlar. Bu yüzden her masal, mutlulukla sona erer. Daha çok gerçeküstü olaylara dayanan masalların içten içe yürüyen bir özü, gerçek bir yönü vardır. Bundan dolayı usta masalcılar: \"Masal deyip geçmeyin; kökleri vardır geçmişte, dayanır durur dağ gibi... Dalları vardır üstümüzde; yeşerir gider bağ gibi.\" derler. Masallar, özellikle ortak iş yapımında, işi kolay kılmak ya da uzun kış gecelerinde insanları eğlendirmek amacıyla özellikle kadın anlatıcılar tarafından aktarılır. Masalın anlatılışında ayrıntılara yer verilmez. Zaman ve mekanlar arasında büyük boşluklar bırakılır; elli yıl, beş yüz yıl bir sözle geçiştirilir. Masalı anlatan, kahramanın başından geçen önemli olaylar üstünde durur. Masallarda insanlar ve diğer yaratıklar şekil değiştirebilir. Örneğin, masal kahramanı, ceylan, kuş, balık, gür fidanına dönüşebilir, kötüler taş kesilir, bazen de çalı olur. Kahramanlarda olduğu gibi konularda da sık sık değişme olur; bir anda korkudan sevince, aşktan ayrılığa geçilir. ülkesinde geçer. Bu masal ülkesi, devlerin yurdu, Kafdağı'nın ardı gibi abartılı yerler olabilir. Masallarda yer adı pek az geçer. Geçtiği zaman da söz konusu yerin gerçek şehirle pek az ilgisi olur. Türk masallarında adı geçen Yemen, Çin, Mısır gibi yerler gerçekte masaldaki olayla ilgisi olmayan yerlerdir. Bazı masallardaki İstanbul, Halep gibi şehirler de \"büyük şehir\" anlamında kullanılmıştır. Masallarda belli bir zaman yoktur, olaylar \"evvel zaman içinde\" geçer. Olaylar, önemlerine göre sıralanarak aktarılır; -miş'li geçmiş zaman, şimdiki zaman ya da geniş zamanın rivayeti kullanılır. Masal anlatan kişi ilk bölümde tekerleme denilen kalıplaşmış sözlere yer verir, amacı masala ilgi çekmek, masalın dinlenmesini sağlamaktır. Tekerleme, kelime oyunlarından, birbiriyle ilgisi olmayan ama dinleyicinin ilgisini masala çekmek amacıyla oluşturulmuş kalıp sözlerdir. Tekerlemede amaç, ilgisiz sözleri bir araya getirirken ahengi sağlayabilmektir. masalsitesi.com Bu kalıp sözler, masaldaki asıl olayın başlamasından önce ve bitmesinden sonra kullanılır. Örneğin, \"Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin hali budur padişahım! Yollar saçak pürçek, kimi yalan kimi gerçek, hikayedir bunun adı, söylemeyle çıkar tadı. Eski zamanenin devrinde bir varmış...\" başlangıç bölümü olarak kullanılır. \"Bunlar burada kavuşurlar, murat alıp murat verirler, Allah cümlemizin muradını vere.\" sonuçta dilek bölümü olabilecek bir tekerleme örneğidir. Bir masalda serim, düğüm, çözüm bölümü yer alır. Masal kaynağından, birçok bilim yararlanabilir. Dil yönünden zengin kaynaklardır. Deyimler, kelimeler ve ağız özelliklerinin belirlenmesinde yardımcı olur. Sosyolojik açıdan önemli olup halkın kültür ve uygarlık temellerini araştırmada eşsiz belgedir. Bireylerin ve toplumların beklentilerini, özlemlerini, korkularını, acılarını yansıtır. Kültür birliği oluşturmuş toplumların, geçmiş çağlardaki yaşam deneyimlerini yeni kuşaklara aktarır. Hemen hemen bütün masallarda meziyetler, güzelde, iyide ve güçlüde; kusurlar ise çirkinde, kötüde ve zayıfta toplanır. Masallarda hep iyiler ve adalet duygusu yüceltildiği için çocuk eğitiminde de önemli bir yer tutar. Çocuğun hayal dünyasını geliştirmesi açısından da yararlıdır. Masallar, eğlendirici ve eğitici olmanın yanı sıra dinleyicide toplumsal değerlerin yerleşmesinde de büyük rol oynar. Masalların yapısını oluşturan ve masal incelemesinde önemli olan öğelerden biri de motiftir. Motif, \"eskiden beri yaşama kabiliyetine sahip olan, kendi başına anlam bütünlüğü taşıyan, masalın en küçük unsuru\"dur. Bir masalda en az bir motif bulunmalıdır. Masal türünde inceleme ve araştırmaları bulunan Stith Thompson'ın masallardaki motifleri tasnifte kullandığı ana başlıklar şunlardır; mitolojik motifler, hayvanlar, yasak, sihir, ölüm, olağanüstülükler, şans ve kader, ödüller- cezalar, esirler - kaçaklar, devler, sınavlar, akıllı ve aptal, aldatmalar, kaderin ters dönmesi, geleceğin belirlenmesi, zulüm, din, karakter özellikleri, mizah ve çeşitli motif grupları..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Turkiyede-Masal-Ve-Turk-Masalcilari-Okuyun.html", "text": "Diğer Müslüman Doğu halkları gibi Türkler de Hint, Arap ve İran kökenli masallara büyük ilgi göstermişlerdir. Çeviri ve uyarlama yoluyla Türkçeye kazandırılan Binbir Gece Masalları, Bahtiyarname, Sinbadname gibi yapıtlar hem çok beğenilmiş, hem de Türk halk masallarını çok etkilemiştir. İlk türkçe masal kitabı sözlü gelenekten derlenmiş olan Billur Köşk Masalları'dır. Halk arasında ağızdan ağıza yayılan binlerce anonim masal, Nasrettin Hoca fıkraları, Keloğlan masalları, Karagöz oyunları, tekerlemeler olmasına rağmen çocuk edebiyatının gelişmesi Tanzimatla (1839) başlamıştır. Ahmed Mithat'ın Kıssadan Hisse isimli kitabı bazılarınca ilk çocuk kitabı sayılır (1871), ayrıca Şinasi ve Recaizade Ekrem'le birlikte o dönemde birçok hayvan masalını da Türkçeye çevirmiştir. biçim vererek yayımlamışlardır; büyük masalcılarımızdan Eflatun Cem Güney de Açıl Sofram Açıl ve Dede Korkut Masalları ile birçok ödül almıştır. Daha sonra Orhan Veli Kanık La Fontaine'den çeviriler yapmış, Nasreddin Hoca fıkralarını akıcı bir dille yazarak yeniden dilimize kazandırmıştır. Cahit Uçuk da 1940'lı yıllarda sırasıyla Kırmızı Mantarlar, Üç Masal, Türk Çocuğuna Masallar, Ateş Gözlü Dev ve Kurnaz Tilki eserlerini yazmış ve Türk İkizleri (1958) adlı eseri ile Hans Christian Andersen ödülü almıştır. Aynı yıl Halil Aytekin içinde hem Ezop'tan hem de Türk sözlü geleneğinden alınmış hikayeler bulunan Hayvan Masallarını yayımlar. Başta Pertev Naili Boratav olmak üzere Mehmet Tuğrul, Ahmet Edip Uysal gibi araştırmacılar da Türk masalları üzerine derleme ve araştırmalar yapmışlar, yakın dönemde ise Saim Sakaoğlu, Bilge Seyidoğlu ve Umay Günay Anadolu masalları üzerine yaptıkları önemli araştırmalarını ve derlemelerini yayımlamışlardır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tutumluluk-Dersi-Masali.html", "text": "Güzel bir Pazar sabahıydı. Pınar bir taraftan banyo yapıyor, bir taraftan da şarkı söylüyordu. Nedense sabah olmasına rağmen odasının ışığı açıktı ve musluğun suyu etrafa sular saçarak akıyordu. Aslında bunlar Pınar'ın her zamanki halleriydi. Pınar her zaman suyu ve elektriği açık bırakır, kıyafetleri eskimeden yenilerini alır. Ohh bolluk içinde yaşamak ne hoş. O böyle fazlasıyla bolluk ve israf içinde yaşayıp, babam faturaları ödüyor nasılsa, diye düşünürken kimselerin duymadığı anlamadığı bazı sesler geldi. Bunlar, lavabonun musluğu, odanın lambası ve cüzdandaki paranın sesleriydi. Kendi aralarında koyu bir sohbete dalmışlardı. Aaa olmaz ki canım! Pınar beni geçen gün açık bıraktı. Sabahtan akşama kadar boş yere yanıp durdum. Gelip de beni söndürmedi bile, dedi. Sorma kardeş. Beni de sonuna kadar açıp dişlerini öyle fırçalıyor. Hiçbir işe yaramadan lavabodan aşağıya akıp gidiyorum. Bir gün biteceğim görecek gününü! dedi. Bir de beni görseniz. Nasıl da harcıyor acımadan. Gecen gün yeni bir elbise almıştı daha iki gün geçmeden bir yenisini daha aldı. Hiçbir şeyin hesabını yapmadan harcayıp duruyor beni. Oysaki babası ve Annesi beni kazanmak için ne kadar da yoruluyorlar, diye ekledi. Üç arkadaş da, Pınar yüzünden çok dertliydiler. masalsitesi.com Şikayetlerini sıralayıp duruyorlardı. Arkadaşlar! Bizim kıymetimizi anlaması için Pınar'a bir oyun oynasak! diye bir öneride bulundu. Bu fikir suyun çok hoşuna gitti. Bu harika bir fikir, diye onayladı. Çok iyi bir ders verelim ki bir daha bizi üzmesin, diye ekledi. Bir araya gelip uzun uzun tartıştılar ve en iyi planı ortaklaşa buldular... Ertesi sabah Pınar'ı gerçekten Bir sürpriz bekleyecekti. Güneş güzel yüzünü göstermeye başlamıştı ki Pınar gerinerek uyandı. Yatağından kalkıp elini yüzünü Yıkamak için lavaboya gitti. Musluğu cevirdi, çevirdi ama duyduğu ses suyun gurul gurul akan sesi değil, kuru bir tıs sesiydi. Su akmıyordu! Allah Allah ne oldu bu suya böyle? dedi. İnanmıyorum elektrikte mi yok? Ne yapacağım simdi? Hiç böyle olmazdı, diye duşundu. Anneciğim bana tost yapar mısın? Karnım çok acıktı, diye seslendi. diğer kahvaltılıklardan yiyebilirsin. Sakın dolabı uzun sure acık tutma da yiyecekler bozulmasın, diye hatırlattı. Çıkıp biraz alışveriş yapayım bari bu arada karnımı da doyururum, dedi ve giyinip hazırlandı. Cüzdanını kontrol etti ama o da ne! Hiç para yoktu ki! Daha dün babası ona fazlaca harçlık vermişti ama şimdi hiçbir şey yoktu. Olanlara bir anlam veremedi. Pınar, annesinden para istedi ama annesi, Kızım benim param da hiç kalmamış, diye cevap verdi. Bu cevap onu daha da şaşırttı. Akşama elektrik de su da gelir nasıl olsa, babamdan da tekrar harçlık isterim, diye mırıldanıp durumu fazla önemsemedi. Ama işler düşündüğü gibi gitmiyordu. Pınar'ın babası, İşlerim kötü, diyerek Pınar'a para vermemişti. Aradan 2 gün geçmesine rağmen ne su ne de elektrik gelmemişti. Bulaşıklar dağ gibi olmuş, hiç temiz kıyafeti kalmamış saçı başı kirlenmişti. Evleri süpürülmediği için çok pislenmiş hatta balkonda duran güzel sardunya çiçekler bile susuzluktan boyunlarını bükmüşlerdi. Hem elektriksiz hem susuz hem de parasız kalmak ne kotuydu böyle. Nasıl da şakır şakır suyu harcadım, elektriği söndürmüyor paralarımı hesapsızca harcıyordum, diye iç geçirdi. Günün birinde bitebilecekleri hiç aklıma gelmemişti, dedi gözleri dolarak. Bu sırada, su, elektrik ve para durmuş onu dinliyorlardı. Hımm demek Pınar bizim ne kadar önemli enerji kaynakları olduğumuzu sonunda anladı öyle mi? dedi. Baksana gerçekten pişman olmuşa benziyor, diye ekledi elektrik. Gerçekten de Pınar çok pişmandı. Gecen gün TV'de, Barajlarda su kalmadı suyunuzu boşa harcamayın dikkatli ve tutumlu kullanın, demişlerdi. Annesi de hep tutumlu olmaktan, eşyaları güzel ve dikkatli kullanmaktan bahsedip dururdu. Ne kadar haklıydı. Bir şeyi yeteri kadar kullanmak tutumluluktu. Lütfen su, elektrik, para bana küsmeyin. Geri gelin. Beni affedin bundan sonra sizi hak ettiğiniz gibi çok dikkatli kullanacağım, tutumlu bir insan olacağım, diye bağırdı. Pınar'ın ağzından bunları duymak gerçekten güzeldi. Planları başarıyla ulaşmıştı. Diğer odadan annesinin sesi geldi. Pınar çabuk ol musluklar acık kalmış su geldi. Aaa elektrik de geldi. Bak geçen gün bulamadığın paran masanın arkasına düşmüş, dedi. Pınar aceleyle musluğu ve lambayı kapatırken üç arkadaşın oyununu anlamış ve dersini çoktan almış olarak gülümsedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Tuz-Tuccari-ve-Esegin-Imtihani-Masali.html", "text": "Bir zamanlar küçük bir köyde tuz tüccarı yaşardı. Bu tüccara yardım eden bir maymun ve eşek vardı. Tüccar her sabah tuzunu çuvala koyarak eşeğe yükler, yakındaki şehre satmaya götürürdü. Yine günlerden bir gün tüccar eşeğe tuzu yükledi ve şehre gitmek için yola koyuldular. Bir göletin yanından geçerken eşek yükün çok ağır olduğunu ve artık taşımakta zorlandığını söyledi. Tam o sırada eşek takılarak gölete düştü. Neyse ki eşeğe bir şey olmadı ama tuz çuvalı gölete düşerek ıslandı. Eşek ve tuz sırılsıklam oldu. Tüccar eşeği göletten çıkardı ve tuzu daha hafif olmuştui ve böylece eşiğin daha rahat taşıyabiliyordu. ıslanınca hafif oluyor ve taşıması daha kolay oluyordu. Bir gün yine şehre tuz götürürken göletin yanında düşen eşeğin bunu bilerek yaptığını fark etti. Her gün tuzlarını suda ıslattığı için çok üzüldü ve eşeğe ders vermeye karar verdi. - Sevgili eşek, sen gölete düşme diye daha az tuz yükledim ama sen yine gölete düştün. Şimdi ise bu ağır pamuklar şehre götür bakalım. Böylece eşek bu durumdan utanır ve artık bu şekilde davranmaktan vazgeçer."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uc-Akil-Masali.html", "text": "İbrişimden halı dokur. Aman ağa, canım ağa yolla beni oynamaya. Tahta mahta biz gidiyoruz bu hafta. İneğimiz doğurdu, adını koyduk Fatma. Evvel zaman içinde, bir köyde yoksul bir adam varmış. Bir gün bu yoksul adam, çok para kazanmak hayaliyle köyünden ayrılmış. Gide gide bir pazara varmış. Pazarı gezerken bir de ne görsün? Adamın biri, önünde kuru kafalar akıl satıyormuş. Her kuru kafa bir akıl ve her akıl bir mecidiye imiş. - Oğlum eğer bir iş seni ilgilendirmiyorsa o işe karışma. Yoksul adamın cebinde sadece bir mecidiyesi kalmış. Düşünmüş Bu bir mecidiye ile zaten karnım doymaz en iyisi son bir akıl daha alayım. demiş. - Güzel güzeldir ama gönlün sevdiği daha güzeldir. - Çok açım efendim ve biraz da yorgunum, demiş. - Boş yere mi bir mecidiye verdim? Nasılsa benim işim değil, demiş. Tekrar yerine oturmuş yemeye devam etmiş. Bir müddet geçtikten sonra sultan gelmiş. - Bu benim işim değildi o yüzden karışmadım, demiş yoksul adam. Sultan; Peki, gel sana iki kapı göstereceğim. demiş. Birinci kapıyı açmış. Eğer sen benim işime karışsaydın kelleni uçuracaktım. Sonra ikinci kapıyı açmış. Burada da bir kese altın varmış. Bu da senin hakkın ve haydi sana uğurlar olsun tanrı misafiri. demiş. Yoksul adam bu duruma çok sevinmiş. Bir mecidiyeye karşı bir kese altın kazandım demiş. Kuyunun içinde bir dev var. Yılda bir sefer suyumuzu kesiyor. Ancak deve telli duvaklı bir gelin gönderdiğimiz zaman suyu bırakıyor, demişler. - Şimdi siz bana bir ip getirin, belime bağlayın ve beni aşağı indirin; yalnız aşağı yaklaşınca ipi koparın ki ben korkup çağırsam bile beni yukarı çekmeyin. - Ey insanoğlu! Niye geldin buraya? Bak burada dev yatıyor, uyanırsa seni parçalar. - Bir şekilde geldim, demiş. Artık suyu kesmemeni ve bu kızları serbest bırakmanı istiyorum. - Peki, ancak bir şartım var, demiş. - Güzel güzeldir ama gönül sevdiği daha güzeldir. Bu sözden sonra devin sihri bozulmuş ve yoksul adama; Dile benden ne dilersen! Artık senin emrindeyim. demiş. Dev ile yoksul adam kuyudan birlikte çıkmışlar. Köylüler de sularına kavuşmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uc-Arkadasin-Hikayesi-Masali.html", "text": "Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş. Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış. Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına. İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabiatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış. Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş. Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye. - Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş. - Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz. - Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir. - Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var. Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini. - Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim. - Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur. - Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size. - Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil. Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uc-Ayicik-ve-Altin-Sacli-Kiz-Masali.html", "text": "Bir gün, güzel bir öğle sonrasında Sırma arka bahçede oynamaktan sıkılmıştı. Ormana girsem ne olacak ki, diye düşündü. Etrafına bakındı. Kimseleri göremeyince birden ormana doğru koşmaya başladı.Yorulunca durup çevreyi seyretmeye daldı. \"Her yer öyle yeşil ki\" dedi, \"Ne güzel çiçekler ve böğürtlenler var burada\" diye düşündü. Ormanın derinlikleirnde epeyce ilerledi. O kadar çok yol almıştı ki sonunda kayboldu. Geri dönmeye çalıştı ama yolu şaşırdı. Hem iyice yorulmuş hem de karnı acıkmıştı. Yorgunluktan ağlayacak gibiydi. Biraz daha ilerledi. İlerledikçe yol bitti. Ağaçların arasında bir ayı ailesine ait kulübe gördü. Bu aile üç ayıdan oluşuyordu. Büyük Baba Ayı, Orta Anne Ayı ve Küçük Yavru Ayı. Sessizce yaklaştı. Etrafından dolandı. Kimse yok gibi görünüyordu. Yavaşça kapıyı tıklattı ama ses veren olmadı. Pencereden içeriye bakındı. İçeride masa üzerinde üç kase vardı. Açlığını hissetti yeniden. Tekrar kapıya gitti ve bu sefer hızlıca vurdu. Kapı açılıverdi. \"Demek kapı kilitli değil ki aralık\" diye düşündü. Kafasını uzattı. İçeriye seslendi. \"Kimse var mı?\" dedi. Ses yoktu yine. Masaya yaklaştı. Masada biri büyük, biri orta ve biri küçük boy üç kase çorba vardı. Çok aç olduğundan en büyük kasedeki çorbayı içmek istedi. Ama çok sıcak olduğu için içemedi. Yanındaki çorbanın tadına baktı: \"Bu da çok soğuk\" dedi. Üçüncü kaseye kaşığını daldırdı. \"Hımm bu ne çok sıcak ne de çok soğuk\" dedi ve çorbanın hepsini içti. Yandaki odaya girdi. Burada da üç yatak vardı biri büyük biri orta ve diğeri de küçük olan. Büyük olan yatağı denedi yine. masalsitesi.com Çok sertti ve boyuna göre çok büyüktü. İkinci yataksa onun için fazla yumuşaktı. Üçüncü yatak hem boyuna tam gelmişti hem de oldukça rahattı. Hatta öyle rahattı ki Sırma yatağa uzandığı gibi uyuyuvermişti. Sırma kimin evinde kaldığını bilmeden ve merak da etmeden uykuya dalmıştı. Sırma derin bir uykudayken ev sahipleri geldi. Baba ayı ormandan şömine için çalı, anne ayı ise taze böğürtlenler toplamıştı. Ve yavru ayıcık da \"Karnım öyle acıktı ki, umarım çorbam biraz soğumuştur\" diye düşünüyordu. Eve geldiklerinde hepsi çok aç olduğu için masanın başında toplandılar. Baba ayı homurdanarak \"Biri benim çorbamdan tatmış\" dedi. Anne ayı da \"Biri benim de çorbamdan tatmış\" dedi. Yavru ayıcık ağlamaya başladı. \"Biri benim çorbamın tadına bakmakla kalmamış, hepsini içmiş\" dedi. Baba ayı şöminenin yanındaki sandalyesini fark etti. \"Biri\" dedi kükreyerek, \"benim sandalyeme oturmuş\". Anne ayı da kızgın bir ses tonuyla \"Biri benim de sandalyeme oturmuş\" dedi. Yavru ayıcık bu sefer hıçkırarak ağlamaya başladı. \"Biri benim sandalyemi kırmış\". Hepsi de yatak odasına gittiler. Baba ayı \"Biri benim yatağıma uzanmış\" dedi. Anne ayı da aynı şeyi söyledi. Yavru ayıcık ise \"Biri benim de yatağıma uzanmış ve hala orada uyuyor\" dedi. Ayıcıklar yatakta bir kız çocuğunun yattığını görünce. \"Bizim kulübemizde ne işi var ki bu kızın\" diye söylendi baba ayı. Sırma tam bu esnada sesten irkilerek uyandı. Şaşkın bir şekilde başında onu seyreden ayılara baktı. \"Bu bir rüya olmalı\" dedi. Apar topar yataktan kalktı. Öyle korkmuştu ki koşarak oradan uzaklaştı. Tüm gücüyle koştu, koştu, koştu. Nefessiz kaldı ama durmadı ormandan çıkana kadar koştu. Eve vardığında annesi kapıda biraz endişeli ve biraz da kızmış onu bekliyordu. Sırma hiçbir şey diyemeden doğruca odasına girdi. Yatağına uzanıp başına gelenleri unutmaya çalıştı. Bir daha da asla annesinin izin vermediği yere gitmedi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uc-Evlat-Masali.html", "text": "Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu. - Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz. - Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu... - Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki...Ne diye durup dururken öveyim onu. taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı. Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı. - Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ucan-Ayakkabilar-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Delikanlı, yeni bir eve taşınmıştı. Bir ayakkabı fabrikasında bölüm şefiydi. Çok yakında düğün yapacağından, sağa sola koşuşmaya vakit bulamıyordu. Annesi, babası, hatta bütün kardeşleri uzaklardaydı. Komşular da onu görmezden geliyordu. Zemin katta rastladığı çocuk farklıydı. Binaya girip çıkarken onu aynı pencerede görüyor, gülümseyen gözleriyle el sallayan çocuğa, avuç dolusu öpücük gönderiyordu. Baharla birlikte işler değişti. Havalar ısındığından pencereler açılmış, küçük çocuk gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Delikanlı, o güne kadar hep buğulu bir cam arkasından gördüğü arkadaşıyla tanıştı. Küçük çocuk yine aynı yerdeydi ama, hiç olmazsa sesini duyuyordu. Delikanlı, evden birkaç dakika erken çıkar, ufaklıkla ayaküstü sohbet ettikten sonra, aceleyle işine yarışırdı. Anlattığına göre, küçük çocuk annesiyle birlikte yaşıyordu. Almanya'da çalıştığı söylenen babası da, bir gün ona mutlaka dönecekti. İşte babam bu, dedi. Kucağında bulunan da benmişim. çocuk lafı alıp dolaştırıyor, büyük bir ustalıkla, babasına getirip bağlıyordu. Bu şekilde birkaç ay daha geçti. Ramazan Bayramı iyice yaklaşınca, delikanlı bu vefalı arkadaşına, bir hediye vermeyi arzu etti. En iyi şey, her halde bir ayakkabıydı. Bir gün ona bu niyetini açıkladı. Ve ne tür bir ayakkabıdan hoşlandığını sordu. Uçan ayakkabılardan isterim, dedi. Onları giydiğimde, dilediğim yerlere uçmalıyım. Delikanlıya göre, küçük çocuk bir hayal dünyasında yaşıyordu. O tür ayakkabıların sadece filmlerde ya da rüyalarda görüldüğünü söylese de, çocuk bu isteğinden vazgeçmedi. Bayram günü gelince, delikanlı birkaç çeşit ayakkabı modelini güzelce paketleyip o küçük arkadaşını ziyaret etti. Onun evine ilk kez uğruyordu. Küçük çocuk kapıyı açtığında, inanılmaz derecede heyecanlıydı ve istediği hediyeyi dört gözle bekliyordu. Uçan ayakkabılardan isteyip sizi masrafa soktuğum için özür dilerim, dedi. Ama babama, başka türlü kavuşmam mümkün değil ki."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ucan-Kasaba-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Zamanın birinde bir masal kasabası varmış. Bu kasaba dağların arasında bir yerdeymiş. Buradaki dağlar öyle dik öyle dikmiş ki bir noktadan, bir başka yere gitmeye olanak vermezmiş. Bu yüzden kasabada hiçbir yol yokmuş. Zaten buranın adı da Yolsuz kasabaymış. Kasabalılar, birbirlerine gidip gelme işini zamanla çözmüşler. Nasıl mı? Tabii ki uçarak... Herkes kendine göre bir uçma aracı geliştirmiş zaman içinde. Kasabalıların kimi çalı süpürgesiyle, kimi yabasına binerek uçuyormuş. En çok da halı kullanılıyormuş uçma eyleminde. Evdeki eski halılar bu iş için yeterli oluyormuş tabii ki. Gel zaman, git zaman... Uçmak, bizim Yolsuz kasabalılar için bir yaşam biçimi haline gelmiş. Daha önceleri sonbaharda yaptıkları bağ bozumu şenliklerinin adını ve şeklini bile değiştirmişler. Bundan böyle bu eğlenceler, Uçuş Festivali olarak düzenlenmeye başlamış. Uçuş Festivalinde herkes, aracını alıp meydana çıkıyor ve uçma yarışmaları yapılıyormuş. Zaman içinde Uçma Festivali çok gelişmiş. Seyircisi çoğalmış. Dereceye girenlere büyük ödüller konmuş. Bu yüzden kasabalılar, her yıl festival günlerini iple çekiyorlarmış. Yıllardan bir yılda yine festival günleri gelip çatmış. Kasabalılar heyecan içinde hazırlıklara başlamışlar. Uçuş için çalı süpürgesi kullananlar, süpürgelerinin çalılarını yenilemiş; yaba kullananlar, yeni bir yaba yapmış; halı kullananlar, halılarının yırtıklarını örerek yamamış. Artık herkes büyük güne hazırmış. Bizim Yolsuz kasabada kimsesiz bir oğlancık yaşıyormuş. Yok yok, bu oğlancık sizin sandığınız gibi kel değilmiş. Aksine tepesinde gür saçları varmış onun. Bizim gür saçlı oğlan hayalperest biriymiş. Bu yüzden kitaplığında onlarca uzay, macera ve hayal romanı varmış. Bizimki gece, gündüz onları okur olmadık şeylere kafa yorarmış. O yıl gür saçlı oğlan da yaklaşan Uçma Festivalini bekliyormuş. O da yarışmalara katılacakmış. Ancak onun ne çalı süpürgesi, ne yabası, ne de halısı varmış. Buna karşın hiçbir telaşı da yokmuş. Çünkü düşündüğü ilginç bir şey varmış ama ne?... -Ne ile uçacaksın? Ortalıkta hiçbir araç göremiyoruz, diyorlarmış. festivalin başlayacağı saatlerde kasaba meydanına gelmişler. Yarışmaya katılacak olanların yanlarında uçuş araçları hazırmış. Kasaba yöneticisi kısa bir konuşma yapıp festivali başlatmış. Sonra. - Uçma yarışlarına katılacak olanlar uçuş pistinde sıralansın, demiş. Yarışmacılar kalabalıktan ayrılıp ileri çıkmışlar. Kimileri halısını yere serip üzerine oturmuş; kimileri de yaba ve çalı süpürgelerinin saplarına, ata biner gibi binmişler. Yarışmacıların en sonunda bizim gür saçlı oğlan varmış. Doğal olarak onun yanında hiçbir şey yokmuş. - Evladım sen de mi yarışmacısın, diye sormadan edememiş. - Yanında herhangi bir araç göremiyorum. Neden, diye sormuş. Gür saçlı oğlancık, yöneticiye yanıt vermemiş. Aşağı eğilip oralardaki bir dal parçasını eline almış, onunla çevresine bir metre çapında bir daire çizmiş. - O da ne, diye sormuş. - Uçan daire, diye yanıtlamış gür saçlı çocuk. - Ama burası uzay değil, biz de uzaylı değiliz. - Yanılıyorsunuz, burası uzay, biz de uzaylıyız. Örneğin marslılar da bize uzaylı diyorlarmış. - Bunu yakalayıp bana getiren yarışı kazanıyor, demiş. - Bir, iki, üç, demiş. Fırlayın, yarış başladı. Bir anda ortalık karışmış. Halılar altlarındaki tozları savura savura havalanmış, yaba ve süpürgeler yukarı fırlamış. Ya bizim gür saçlı oğlancık?... Gür saçlı oğlancığın halini hiç sormayın. Ortalıktaki toz, duman sıyrılınca kasabalılar onu dairesinin üzerinde oturuyor olarak görmüşler. Şaşkın bir haldeymiş. - Allah Allah neden uçmadı benim dairem, diye mırıldanıyormuş. Oysa bütün uzaylılar uçmak için daire kullanıyordu. Romanlar öyle yazıyor... Yolsuz kasaba kahkahalarla çınlarken bizim gür saçlı oğlancık mahcubiyet içinde evine kaçmış. Bir daha da daireye binip uçmaya kalkışmamış. Bu iş için evdeki halıyı kullanmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ucan-Sandik-Masali.html", "text": "Bir zamanlar bir tüccar varmış; öyle zengin, öyle zenginmiş ki, istese bütün caddeleri, sokakları gümüş paralarla kaplatabilirmiş. Ama böyle bir şey yapmamış tabii; parasını nerede kullanacağını gayet iyi bilirmiş çünkü. Cebinden bir kuruş çıkarsa, mutlaka iki kuruş kazanırmış karşılığında. Evet, bu adam akıllı bir tüccarmış, ama herkes gibi o da ölmüş sonunda. Bütün mirası oğluna kalmış. Tüccarın oğlu parayı har vurup harman savurmaya başlamış; her gece maskeli balolara gitmiş, kağıt paralardan uçurtmalar yapıp uçurmuş, altın paraları taş yerine kullanıp suda kaydırıp eğlenmiş. Tabii serveti kısa zamanda suyunu çekmiş; bir avuç bozuk para, bir çift eski terlik ve yırtık pırtık bir hırkadan başka hiçbir şeyi kalmamış. Derken, arkadaşları da birer birer uzaklaşmışlar çevresinden, çünkü onun gibi sefil biriyle görünmek istemiyorlarmış. Sadece iyi yürekli bir arkadaşı ona eski bir sandık yollamış ve \"Pılı pırtını içine koyarsın!\" demiş. İyi güzel de, bizimkinin sandığa koyacak hiçbir şeyi yokmuş ki! O yüzden kendisi girip oturmuş sandığın içine. Ama bu sandık, bizim bildiğimiz sandıklardan değilmiş meğer! Kilidine dokunur dokunmaz, uçmaya başlıyormuş. Tüccarın oğlu kilide parmağını bastırınca, sandık evin bacasından hop! diye fırlayıp havalanmış ve bulutların arasında ilerlemeye başlamış. Ama uçarken de tehlikeli biçimde çatırdıyormuş. Delikanlı, sandık parçalanacak ve aşağı düşeceğim diye büyük bir korkuya kapılmış. Allah'tan böyle bir şey olmamış. Uçmuş, uçmuş, dağlar tepeler aşmış, sonunda Türk ülkesine varmış. Yere inince sandığı ormanda kuru yaprakların altına saklamış, sonra da kentin yolunu tutmuş. İçi rahatmış, çünkü Türklerin hepsi, onun gibi hırka ve terliklerle dolaşıyorlarmış etrafta. Derken kucağında küçük bir çocuk olan bir süt anneye rastlamış. masalsitesi.com \"Baksana bana hanım!\" demiş. \"Sana bir şey soracağım. Kentin girişinde bir saray gördüm, pencerelerinin hepsi çok yüksekteydi, neyin nesidir bu?\" Orada padişahımızın kızı oturur, demiş kadın, \"Hanım sultan doğduğu zaman bir falcı, onun bir sevdalısı yüzünden çok acı çekeceğini bildirdi, bu yüzden padişah ile valide sultan yanında yokken, kimse onu göremez!\" \"Sağ ol,\" demiş tüccarın oğlu, ormana dönmüş ve tekrar sandığa girip oturmuş, havalandığı gibi sarayın damına konup hanım sultanın penceresinden içeri süzülmüş. Hanım sultan bir sedire uzanmış uyuyormuş. O kadar güzel bir kızmış ki, delikanlı kendini tutamayıp onu öpüvermiş. Hanım sultan sıçrayarak uyanmış, karşısında delikanlıyı görünce korkudan titremeye başlamış. Ama bizimki kıza, periler padişahının oğlu olduğunu, onu görmek için uçarak geldiğini söyleyince, bu hanım sultanın pek hoşuna gitmiş. Oturup sohbet etmeye başlamışlar. Delikanlı kıza iltifatlar yağdırmış. Artık derin göllere benzeyen gözlerinin içinde kaybolduğundan mı söz etmemiş, karlı dağlara benzeyen alnının güzelliğinden mi... Anlatmış da anlatmış! Ve tabii ki hanım sultanın gönlünü fethetmiş, kız delikanlıya vurulmuş! Peki, demiş hanım sultan, siz cumartesi akşamı tekrar gelin, o gün şah babam ile valide sultan bana çaya gelecekler. Periler padişahının oğluyla evlenmem, onları da gururlandıracaktır. Ama sohbet sırasında güzel masallar anlatmanız lazım, çünkü ikisi de masal dinlemeye bayılırlar. Annem daha çok öğretici masalları sever, babam ise eğlendirici ve komik masalları! Zaten düğün hediyesi olarak masaldan başka verecek bir şeyim yok! demiş delikanlı ve böylece vedalaşıp ayrılmışlar; ama ayrılmadan önce, hanım sultan delikanlıya bir kese altın vermiş. Doğrusu bu, çok işine yaramış bizimkinin. Tüccarın oğlu gidip kendine güzel bir kaftan satın almış, ardından ormana dönmüş ve anlatacağı masalı düşünmeye başlamış. Cumartesi akşamına kadar hazırlaması gerekiyormuş masalı ve bu da öyle kolay bir iş değilmiş tabii! Cumartesi akşamı gelip çattığında masal da hazırmış artık. Padişah, valide sultan ve sarayın bütün önde gelenleri prensesle birlikte delikanlıyı bekliyorlarmış. Onu büyük bir sevinçle karşılamışlar. Bize bir masal anlatacakmışsınız, demiş valide sultan, içinde derin anlamlar gizli, öğretici bir masal! Ama aynı zamanda komik de olacak! demiş padişah. Tastamam öyle olacak, demiş delikanlı ve Bir zamanlar bir kutu kibrit varmış, diye anlatmaya başlamış, bunların hepsi de, soylu geçmişleriyle övünürlermiş. Yontuldukları ağaç, yani o ulu çam ağacı, ormanın en yaşlı, en büyük ağacıymış. Şimdi ise bir mutfakta, bir çakmakla eski bir demir tencerenin arasına düşmüş ve onlara geçmiş günlerini anlatıp duruyorlarmış. \"Benim kaderimse daha bir başka!\" demiş kibritlerin yanında duran demir tencere. \"Dünyaya geldiğim günden beri yüzlerce kere parlatıldım ve kaynatıldım. Devamlılığı sağlarım ben ve bu yüzden, doğruyu söylemek gerekirse, bu evin en önde gelen eşyasıyım. Tek mutluluğum, tertemiz, pırıl pırıl bir halde masaya getirilmek ve arkadaşlarımla güzel güzel sohbet etmektir. Ara sıra avluya indirilen su kovasını saymazsak, biz hepimiz burada, kapalı kapılar ardında yaşarız hep. Dünyada olup bitenleri pazar torbasından öğreniriz, ama o da hükümetten ve halktan söz ederken fazlasıyla kışkırtıcı bir tarzda konuşuyor. Daha geçenlerde bu yüzden eski bir çömlek korkudan yere düşüp bin parçaya ayrıldı. çarpıp kıvılcımlar saçarak. \"Neşeli bir akşam geçiremeyecek miyiz biz hiç!\" \"Evet, evet, kimin daha soylu olduğundan söz edelim!\" demiş kibrit çöpleri. \"Kesinlikle öyle!\" demiş kova ve keyiften şangır şungur sesler çıkararak zıplamış. Tencere anlatmayı sürdürmüş, hikayesinin sonu da başı kadar eğlenceliymiş. Tencerenin hikayesi bitince, tabaklar keyifle şıngırdamışlar, süpürge ise çöp tenekesinden birkaç yeşil maydanoz dalı çıkarmış, çelenk yapıp tencerenin başına takmış, çünkü söylediklerine diğerlerinin kızacağını biliyor, bugün ben tencereye çelenk takarsam, yarın da o bana takar! diye düşünüyormuş. Maşa, \"Ben size dans edeceğim!\" demiş ve başlamış oynamaya. Aman Allah'ım, evlere şenlik bir dansmış bu: Bacaklarını nasıl da havalara kaldırıyormuş! Onun bu halini gören köşedeki eski sandalyenin minderi gülmekten patlayıvermiş. \"Eee, hani bana çelenk!\" demiş maşa, bunun üzerine ona da bir çelenk takmışlar. O sırada kibritler, \"Aman ne bayağılık!\" diye düşünüyorlarmış. Çaydanlıktan bir şarkı söylemesini istemişler, ama o soğuduğunu öne sürerek özür dilemiş; sadece kaynarken şarkı söyleyebiliyormuş çünkü. Çaydanlığın bu tavrı burnu büyüklük olarak değerlendirilmiş, herkes onun sadece efendilerinin huzurunda şarkı söylemek istediğini, kendilerini küçümsediğini düşünmüş. Pencerenin kenarında, hizmetçi kadının yazı yazmakta kullandığı eski bir kaz tüyü oturuyormuş. Mürekkebin içine dalıp çıkmaktan başka hiçbir özelliği yokmuş, ama o da bununla gururlanırmış. \"Çaydanlık şarkı söylemek istemiyorsa kendi bilir, boş verin onu!\" demiş. \"Dışarıda asılı duran kafeste bir bülbül var, o bize şarkı söyler; gerçi bu konuda pek bir eğitimi yok, ama bu akşamlık bizi eğlendirmeye yeter!\" \"Bu söylediğini son derece yakışıksız buldum!\" demiş demlik. Kendisi de mutfağın şarkıcılarından biri olduğundan çaydanlıkla kardeş sayıyormuş kendini. \"Yabancı bir kuşu dinlemek ha! Nerde kaldı yurtseverlik! Pazar sepetine soralım bakalım, o ne diyecek bu konuda!\" \"Sadece kızıyorum!\" demiş pazar sepeti. \"Kimsenin tahmin edemeyeceği kadar çok kızıyorum! Akşamı keyifli geçirmenin yolu bu mu yani! Ev halkını bir düzene soksak daha iyi olmaz mı! Herkes yerine geçsin, eğlenceyi ben yöneteceğim!\" \"Bırak da şamata yapalım!\" diye bağrışmış hepsi. Tam o sırada kapı açılmış. Gelen hizmetçi kızmış. Onu görünce herkes susmuş, ortalıkta çıt çıkmaz olmuş. Herkes sesini kesmiş ama, \"İsteseydim bu eğlenceyi gayet güzel bir şekilde ben de düzenleyebilirdim!\" diye düşünmeyen tek bir tencere bile yokmuş. Tüccarın oğlu masalını bitirince, \"Harika bir masaldı bu!\" demiş valide sultan. \"Kendimi mutfakta, kibritlerin yanında hissettim adeta! Evet, artık kızımla evlenebilirsin!\" \"Evet,\" demiş padişah da, \"kızımızla pazartesi günü evleneceksin!\" Delikanlıya \"sen\" diye hitap ediyorlarmış, çünkü nasılsa o da aileden biriymiş artık. Düğün tarihi belirlenince, bütün kent ışıklarla donatılmış, halka çörekler, şekerlemeler dağıtılmış, çoluk çocuk sokaklarda bağrışa çağrışa şenlik yapmaya başlamış. \"Benim de bir şeyler yapmam gerek!\" diye düşünmüş tüccarın oğlu ve gidip havai fişekler, maytaplar satın almış. Sonra sandığına oturup havalanmış ve başlamış hepsini yakmaya! Bir gürültü, bir patırtı, sormayın gitsin! Gürültüden herkes havaya sıçramış. O güne kadar hiç böyle bir şey görmediklerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar. Böylece anlamışlar ki, hanım sultanları gerçekten de peri padişahının oğluyla evleniyor! Tüccarın oğlu sandığıyla tekrar ormana iner inmez, kente gitmeye karar vermiş. \"Gidip bir bakayım, neler oluyor etrafta, herkes ne düşünüyor bir kulak vereyim!\" diye düşünmüş. Eh, merak etmesi de normalmiş tabii. Neler anlatmış insanlar, neler! Sorup soruşturduğu herkes, gördüklerini kendine göre aktarıyormuş, ama sonuç olarak herkes çok beğenmiş gösterileri. \"Peri padişahının oğlunu kendi gözlerimle gördüm,\" demiş birisi, \"yıldız gibi parlayan gözleri ve bembeyaz bir sakalı vardı.\" \"Ateşten bir pelerin giymiş uçuyordu,\" demiş bir diğeri, pelerinin kıvrımları arasından küçük periler bakıyordu.\" Delikanlının duydukları çok güzel şeylermiş ve ertesi gün de düğünü olacakmış artık. Sonra, sandığına girmek için tekrar ormana gitmiş, ama aramış taramış, bir türlü sandığı bulamamış! Meğer içinde kalan bir havai fişek yanıp sandığı tutuşturmuş ve sandık yanıp kül olmuş! Zavallı delikanlı üzüntüden kahrolmuş. Çünkü artık uçamayacak ve nişanlısına kavuşamayacakmış. Hanım sultan bütün gün sarayın çatısında delikanlıyı beklemiş durmuş; hala da beklemeye devam ediyormuş. Delikanlı ise dünyayı dolaşıp herkese masallar anlatıyormuş. Ama bu masallar, peri padişahının oğlu olarak saraya gittiğinde anlattığı masal gibi eğlenceli değilmiş artık."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Ucurtma-Saticisi-Masali.html", "text": "Köşeden dönmüş evin yolunu tutarken hemen yan tarafımda ki fotoğrafçı dükkanının camekanında gördüğüm resim bir an içimde farklı duygular uyandırmıştı. Hal bu ki basit bir resimdi sadece. Resimde küçük bir çocuk ve yanında da yaşlı bir adam vardı. Çocuk elinde rengarenk bir uçurtma ile gülümseyerek koşuyor, yaşlı adam da hemen arkasından gülümseyerek ona bakıyordu. Durup birkaç dakika öylece resmin içinde kayboldum. Resme baktıkça o tanıdık esintiyi iliklerimde hissedebiliyordum. Bu his benim çocukluğumun perdelerini aralıyordu. Üzerinden çok uzun yıllar geçmesine karşın daha hala ilk günkü sıcaklığı ile karşılıyordu beni çocukluğum. Oysaki yirmi yıl geçmişti üzerinden, şimdilerde otuz iki yaşındaydım. Zaman su misali akarken o günler nasıl da çıkıvermişti aklımdan. Şimdi yeniden o günlerin hayaline dalıp gitmek gözümden birkaç damla yaşın yanağımdan süzülüp, soğuk kaldırım taşıyla buluşmasına neden olmuştu. Yıllar önce çok daha küçükken her yıl babaannemi ziyarete kasabaya giderdik. O yıllardan birinde onu görmüştüm. Yemyeşil tepenin başında tezgahını önüne kurmuş, rengarenk uçurtmaları ile başına toplanan çocuklara yüzünde ki yorgun tebessüm ile özenle kendi elleri ile yaptığı uçurtmalardan verirdi. Sonra da durup onların uçurtma gökyüzünde süzülürken ki heyecanlarına, çocuksu gülücüklerine şahit olurdu. Bu belki de onun yorgun ömrüne uzanmış en huzurlu ve de en mutlu hissettiği nadir zamanlardan biriydi. Çocukların o rengarenk basit bir uçurtma karşısında ki sevinçleri onu da mutlu etmeye yetiyordu. Her yaz babamla araba ile kasabaya giderken onun olduğu tepenin aşağısında ki yoldan geçerken babama belli etmeden biraz durup hava almak istediğimi söylerdim. Amacım birkaç dakika orada kalıp o güzelim uçurtmaların, manzaranın ve o yaşlı uçurtma satıcısının tadını çıkarmaktı. Bunu babama söyleyip üzmek istemediğim için bunu ona hiç söylemezdim. Babam da sorgulamadan kabul ederdi. Sonra durup beni arabadan indirirdi. İlk zamanlar bunu yapmamın sebebini anlamamıştı tabii ama zamanla orada durmak istememde ki asıl amacın uçurtmalar olduğunu anlamıştı. Dokuz ay boyunca kentte kalıp, her yaz mevsimi yeniden babaannemlerin yaşadığı kasabaya gitmeye sırf bu manzara da birkaç dakika fazla kalabilmek için can atar hale gelmiştim. O ilk gördüğüm günü hatırlıyorum da o zamanlar daha dokuz yaşımın içindeydim. Özgürce koşmaya ve yürümeye veda ettiğim ilk zamanlardı. İçine kapanık bir çocuk olmuştum. Babam da benim moralimin düzelmesi ve bu içine kapanık halden biraz da olsa çıkabilmem için beni bir gün kasabaya getirme kararı almıştı. Ben buna her ne kadar karşı çıkıp diretmiş de olsam beni daha iyi hissettireceğini düşünmüş olacak ki tüm o karşı çıkmalarıma karşın kasabaya gitmek üzere yola çıkmıştık. Can sıkıcı ve uzun bir yolculuğun arkasından işte o rengarenk uçurtmaları ve çocukların doyasıya koşup kahkahalar atmalarını büyük bir hayranlıkla izlemiştim. Uçurtma satıcısı kendine öylesine güzel bir tepe seçmişti ki etrafın da rengarenk çiçekler mis gibi kokuyor, çevrede ki ağaçlardan kuş cıvıltıları yükseliyordu. Biraz ileri de ise koyun kuzu sesleri geliyordu. Göz alabildiğine her yer yemyeşil çimenlerle kaplıydı. Böylesine güzel bir manzaraya da ancak böylesine güzel rengarenk uçurtmalar yakışırdı tabii. Bu manzarayı görüp de hayran kalmamak elde değildi. Ama cesaret edip de babama oraya gitmek istediğimi bir türlü söyleyemedim. Ancak o anladığında gidebilmiştim, o zaman kavuşabilmiştim. O gün içimde yeniden yürüyüp koşmak için büyük bir umut ışığı parlamıştı. O gün en iyi dostum uçurtma satıcısı ile tanışmıştım. Burada hikayenin en başına, her şeyin başladığı o vahim güne, koşmaya, diğerleri gibi yaramazlık yaptığım o son güne dönelim. Sekiz yaşımın son aylarıydı okul çıkışı babamın iş yerine gitmek için sabırsızlanıyordum. İçimde büyük bir heyecan vardı. Katıldığım bir öykü yarışmasında birinci olmuştum. Gidip hemen babama haber vermeliydim. Zaten ondan başka da haber verebileceğim kimse de yoktu. O kadar hızlı koşuyordum ki adeta nefesim kesilecekmiş gibi hissediyordum. Caddeye geldiğimde biraz bekledim, çok fazla araba vardı. İşte nihayet kırmızı ışık yanmıştı, tam karşıya geçmek için harekete geçtiğimde, dikkatsiz bir sürücü aniden üzerime geldi. Aniden vücudumda derin bir acı hissettim. Bu hayatımda hissettiğim en büyük acıydı belki de. Sonrasını ise hatırlamıyorum, bayılmıştım. Gözlerimi ancak açabildiğimde hastanede olduğumu fark ettim. Neler olduğunu idrak etmeye çalışıyordum. O sırada odadan içeri babam girdi. Yüzünde tuhaf, üzgün bir ifade vardı. Galiba benim için endişelenmişti. Ona zorla gülümseyip iyi olduğumu göstermeye çalıştım. Daha ne durumda olduğumun farkında değildim. Dakikalar sonra öğrendim ki artık yürüyemeyecek, koşup oynayamayacaktım. Bu his benim gibi küçük bir çocuk için oldukça kötüydü. Taburcu olduğum sonra ki günler de hayat benim içi hiç de kolay olmamıştı. Artık bir yere gidebilmek ya da herhangi bir şey yapabilmek için babamın yardımına ihtiyaç duyuyordum. Bu yüzden çoğunlukla işe geç kalıyordu. Bazen komşumuz Meral teyze gün içerisinde bana yemek getiriyor benimle sohbet etmeye, moralimi düzeltmeye çalışıyordu ama üzerimde çok da bir etkisi olmuyordu. Onu incitmek istemediğim için onu dinliyormuş gibi yapıyordum ama bir süre sonra hayallere dalıyor bu yüzden de bir şey sorduğunda sorusunu cevapsız bırakıyordum. Meral teyze durumu babama söylemiş olacak ki o gün babam gelip bana kasabaya babaannemin yanına gitmeyi teklif ettiğinde bunu istemediğimi söyledim. Mert Oğlum seninle birkaç gün sonra kasabaya gitmek istiyorum, Ne dersin? Hem annem de bizi özlediğini söylüyor. Babamın bu teklifine ilk başta olumsuz bakmış olsam da sonra ki yıllar da oraya can atarak gidecektim. Birkaç gün sonra babam iş yerinden izin aldıktan sonra küçük kırmızı kamyonetimizle yola koyulduk. Babam tekerlekli sandalyeyi kamyonetin kasasına koyduktan sonra beni de yan koltuğuna bindirdi. Yol boyunca ağzımı açıp tek kelime bile etmedim. Hala beni kasabaya götürmeye karar verdiği için ona kırgındım. Ta ki uçurtma satıcısına kadar. Uzun yol boyunca tek kelime dahi etmeyip o manzarayı gördüğümde birden babama durmasını söyledim. Babam bu çıkışım karşısında birkaç dakika durup benim hazır olmamı bekledi ona fark ettirmeden sadece o rengarenk uçurtmaları izledim. Öylesine güzel görünüyorlardı ki, sanki uzansam tutacakmışım gibi. Onların o parlak renkleri güneşin altında daha bir güzelleşiyordu sanki. Sonra uçurtmaları yapan adam takıldı gözüme ne de güzel yapıyordu. Etrafına birikmiş çocukların mutlulukla dolu bakışları beni kendine çekiyordu. Büyülenmiş gibiydim. Hele o kuş cıvıltıları ve koyunların, kuzuların sesi. Bir an için kendimi orada koşarak uçurtma uçururken hayal ettim. Rengini gökkuşağından alan kocaman göğe yükselmiş uçurtmamla birlikte nefesim tükenene dek koşup sonra da o yemyeşil çimenlerin üzerine uzanmak belki de küçük bir hayaldi ama benim için gerçekleştirmesi çok zor görünen bir hayaldi. Gözümden akan birkaç damla yaşın elime düştüğünü hissettiğimde hayallerden uzaklaşıp babama devam edebileceğini söyledim. Gidebiliriz baba. Babam yüzüme biraz baktıktan sonra bir şey demeden yola devam etti. Kasabaya geldiğimizde babaannem, dedem ve amcam beni yüzlerinde büyük bir gülümseme ile karşıladılar. Orada kaldığımız bir da aklımda hep o gördüğüm manzara ve uçurtmalar vardı. Her gece rüyalarımda koşarak uçurtma uçurduğumu görüyordum. Her rüyanın sonunda uyandığımda ise yeniden hayal kırıklığı ile gözyaşlarına boğuluyordum. Rüyalarım o kadar gerçekçi görünüyordu ki sanki her şey yolunda gibiydi. Bir ayın sonuna geldiğimizde ise gece boyunca gözüme heyecandan uyku girmemişti. Sabah ise herkesten önce uyanıp babamın kalkmasını bekledim ama o bir türlü uyanmak bilmiyordu. Dakikalar geçmek bilmiyordun sanki. Birkaç saat sonra hazırlandığımızda babama artık gidelim diye ısrarlara devam ettim. Babam daha fazla ısrarlarıma dayanamayıp beni kamyonete bindirdiğin de kalbim adeta yerinden çıkacak gibiydi. Dakikalar sonra aynı noktaya geldiğimizde babama yeniden durmasını söyledim. İşte yine oradaydı. Tezgahını kurmuş çocukları bekliyordu. Birkaç erkenci çocuk çoktan uçurtmalarını almışlardı bile. Ne de güzellerdi yine. Koca bir ay boyunca yeniden bu manzarayı görebilmek için can attıktan sonra bu birkaç dakika mutlu olmama yetmişti. Hayali kurmak bile içimi sıcacık ediyordu. Yeniden eve döndüğümüzde ise içimde derin bir boşluk hissi vardı. Sanki bir şeyler eksikti. Zaman geçmek bilmiyordu. Yeniden kasabaya dönmemiz için sonra ki yazı beklemem gerekiyordu. Oysa ben yeniden kasabaya gitmek istiyordum. Yeniden gitmek ve bu kez orada daha uzun kalmak istiyordum. Koca bir yıl boyunca bunun hayalini kurarak bazen gözyaşlarımla bazen de heyecanla yazın gelmesini bekledim. Yeniden o manzarayı hayalimde canlandırdım sayısızca kez. Resimlerini çizmeyi denedim. Defalarca kez rüyalarımda gördüm. Ve böylece yeniden yaz geldi. Koşup babama babaannemlere gitmek istediğimi söyledim. Babam aylar sonra ondan böyle bir şey istediğim için sevinmiş ve benim için yeniden işten izin almıştı. Yeniden yollara düştüğümüzde kalp atışlarımı babamın duymaması için kendimi sıkıyordum. Ya anlarsa o zaman ona ne söylerdim? Oysaki ona bundan bahsetsem beni hemen alıp oraya götürürdü ama üzülmesin diye de ona bu konuyu açmayı reddediyordum. Az sonra yeniden oraya geldiğimizde yine o muhteşem manzara ile karşılaştım. Bu kez daha mı güzel görünüyordu ne? Dalmış izlerken babam bir ara çıkıp beni kamyonetten indirdi sonra da kenarda ki çimenlerin üzerine oturttu. Babama tebessüm ederken içimden teşekkür ediyordum. Bu açıdan çocukların sesini daha iyi duyabiliyordum. Üstelik göğe yükselen uçurtmaları bu açıdan görmek daha güzeldi. Uçurtma satıcısının sesini duyduğumda onu görebilmek için başımı çevirdim. Saçlarında ve sakalında beyazlar olan yaşı büyük bir adamdı. Buna çok şaşırmıştım. Yaşlı insanların küçük çocuklarla bu kadar yakın olduğunu daha önce görmemiştim. O an da ona karşı içimde bir sempati oluştu. Üstelik uçurtmaları da çok güzel yapıyordu. Babam artık gitmemiz gerektiğini söylediğinde istemeyerek ona uydum. Sonra ki bir yıl daha sabırsızlıkla bekleyerek geçti. Ama bu yaz artık onunla tanışabilecektim. Tam da o tepenin eteğine yaklaştığımızda bir şey oldu. Arabamız bir an da arızalandı. Babam ne yapacağını bilemez çaresiz etrafına bakınırken uçurtma satıcısını fark etti. Babamın yapacak daha iyi bir seçeneği yoktu. Benimle kasabaya kadar gitmek oldukça uzun sürerdi ve bu onun için zor olacaktı. Çaresiz onun bu teklifini kabul ettim. Ama bir şeyi hesaba katmamıştım. Tepeye çıkmamız gerekiyordu. Babam beni kucağına alıp tepeye yöneldiğinde bu benim utanmama sebep olmuştu. Diğer çocuklar beni babamın kucağında bu şekilde görmelerini istemiyordum. Babama kendimi anlatmam zordu. Bu yüzden gözlerim dolu dolu çocuklar bana bakarlarken yanlarına çıktık. Babam beni uçurtma satıcısının tezgahının hemen ötesin de kalan bir ağacın gölgesine oturtup ona döndü. Arabam arızalandı ben gelene dek çocuk burada kalabilir mi? Kasabaya gitmeliyim. Sonra da kulağına eğilip ona bir şeyler söyledi. Sanırım benim durumumdan bahsediyordu. Ben duymayayım diye de kulağına fısıldamıştı. Yaşlı uçurtma satıcısı babamı onayladıktan sonra babam bana sarılıp biraz beklememi söyledi. Babam uzaklaştığında ürkek bir tavşan gibi arkasından bakakaldım. Uzun zamandır buraya gelmeyi çok istemiştim ama şimdi ise babam yanımda olmayınca kendimi savunmasız hissediyor ve korkuyordum. Bu yüzden başımı bir kez olsun kaldırıp bakmadım. Bazen çocuklar yanımıza gelip uçurtma satıcısından yeni birer uçurtma istediler onları görünce başımı biraz kaldırıp onlara baktım ve o sırada rengarenk uçurtmalarla karşılaştım. Onları bu kadar yakından görmek beni daha çok büyülemişti. Ne de güzel parlıyorlardı güneşin altında. Sonra birden uçurtma satıcısının bakışları ile karşılaştım. Durmuş meraklı gözlerle bana bakıyordu. Sanırım anlamaya çalışıyordu. Aramızda o kadar mesafe de yok ama sanırım sesim oraya net gelmiyor. Deyip aynı şeyi yeniden yüksek sesle söyledi. Önce biraz tereddüt ettim. Ne söyleyeceğimi bilemedim ve yemyeşil çimenleri süzmeye başladım. Demek ismin mert. Memnun oldum Mert benim adımda Ali. Ama bu civarlar da bana genelde Uçurtma satıcısı diyorlar. Oysaki ismim daha kolay ama işim bu olduğu için sanırım akılda daha çok kalıyor. Ben onu dinlerken bir an susup yeniden yüzüme baktı. Sonra yeniden konuşmaya devam etti. Sanırım çok konuştum bu yüzden yoruldum. Biraz da sen konuş bakalım Mert. Yine söyleyecek tek söz bulamadım. Neden bu kadar ürkmüştüm ki ondan. Sanki buraya gelmek için can tan ben değilmişim gibi. Eline kumaş parçasını, ipi ve birkaç ince odun parçasını da alıp yanıma oturdu. Bütün renkleri severim aslında hepsi de güzel görünüyor. Sözcükler aniden dudaklarımdan döküldüğünde kendime şaşırdım. Sanırım artık ona yavaş yavaş ısınıyordum. O da bana şaşkın şaşkın kısa bir bakış attıktan sonra elinde ki kumaş parçasına dönüp konuştu. Onu dinlerken hiç sıkılmamıştım. Başlangıçta ondan ürkmüş olsam da onun beni konuşturma çabası ve konuşması beni mutlu etmişti. Durup saatlerce onunla sohbet edebilirdim. Bana uçurmam için uçurtma vermek yerine durumum karşısında uçurtma yapmayı teklif etmişti. Bunu o zaman anlamamıştım belki ama sonrasında yaptığı bu hareketin ne kadar da değerli olduğunu anlamıştım. Elime kumaş parçasını ve diğer gerekli olan şeyleri tutuşturduğunda anlamsızca elimdekilere bakıyordum. Sonra kendisi de eline aynılarını alıp yeniden yanıma döndüğünde anlamsızca yüzüne baktım. Başlayalım dedikten sonra bir an da elinde ki uçurtmayı yapmaya koyulmuştu. Eli öyle çabuktu ki ben daha ne yaptığını anlayamadan bitirmeye hazırlanıyordu. Ben ise elimde tuttuğum kumaş ve odun parçaları ile resmen bir savaş içerisine girmiştim. Sonra yeniden konuştu. Doğru ya sen uçurtma yapmayı bilmiyordun. Deyip eline yeni bir kumaş ve biraz iple birkaç tane de odun parçası alıp yeniden yanıma geldi. İşte şimdi başlayabiliriz. Dedikten sonra bu kez hareketlerini biraz daha benim anlayabileceğim yavaşlığa getirerek yeniden uçurtma yapmaya koyuldu. Adım adım yaptıklarını tekrarladım. Sonun da ikimizde bitirdiğimizde benim ki biraz komik duruyordu. Bu ilk uçurtma deneyimi olduğu için çok da güzel durmuyordu. Eğer sen benim uçurtmalarımdan daha güzellerini yaparsan artık çocuklar benimkileri almayı bırakır da ondan. Bırak da en güzelleri ben de kalsın değil mi? dediğinde yüzüne büyük bir gülümseme yerleştirdi. Onun bu cevabı karşısında ben de gülümsedim. Geldiğimden beri belki de ilk kez gülümsüyordum. Biraz sonra çocuklar başımıza toplanıp yeni uçurtmalar istemeye başladıklarında uçurtma satıcısı oturduğu yerden kalkıp uçurtmaların olduğu tezgaha yöneldi. Ne kadar da seviyorlardı onu. O an onu kıskanmıştım. Ben onları izlerken çocuklardan birkaçı yanıma gelip onlara katılmam için ısrar ettiklerinde yeniden utanmaya başladım. Bir an gözlerim dolmuş ve buradan uzaklaşmak istemiştim. Sanki onlar benimle dalga geçecekler diye düşünmüştüm. Korkularımda yanıldığımı sonradan anlayacaktım. Çocuklar yanımdan uzaklaşırken derin bir nefes verip uçurtma satıcısına babama gitmek istediğimi söyledim. Yeniden benimle uçurtma yapıp, ben cevap vermesem bile konudan konuya atlayıp anlamlı anlamsız şeylerden sohbet etmeye başladığında kendimi biraz daha sakinleşmiş hissediyordum. Durup onun bakmadığından emin olmak için zaman zaman onu izliyordum. Yüzünde ki yaşlılık çizgilerini, kırlaşmış sakallarını, yorgunluktan şişmiş gözlerini. Farkında olmadan benim en iyi dostum olmuştu. Benim en iyi dostum hem de. Saatler sonra çocuklar bir bir gitmeye başladığında karşıdan gelen babamı gördüm. Özür dilerim oğlum çok geciktim. Ona kocaman sarılıp yanaklarını öptüğümde uçurtma satıcısına döndü. Dediğinde gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum. İçimden koşup ona sarılmak geliyordu ama bunu yapabilmem imkansızdı. O yüzden sadece teşekkür etmekle yetinmiştim. O gün kasabaya döndüğümde içimde tarif edilemez büyük bir mutluluk vardı. Gece yatağa uzandığımda geçen tüm günü yeniden ve yeniden gözlerimi kapayıp canlandırıyor sonra da yeniden açıp elimle gülümsememi babam uyanmasın diye bastırmaya çalışıyordum. O gün gece boyunca bu kez de mutluluktan uyuyamamıştım. Yarın babama beni yeniden oraya götürüp götüremeyeceğini soracaktım. Sabah olduğunda dediğimi yapıp babama sordum. Tamam olur. Demek geçen senelerde geldiğimiz zaman o tepenin yamacında durmamızı o yüzden istiyordun. Dediğinde başımı yere eğip halıyı izlemeye koyuldum. Buraya geldiğimizde ne zaman istersen eğer herhangi bir uğraşım olmazsa seni oraya götüreceğim. Merak etme. Babamın yeniden söyledikleri karşısında içimde ki mutluluğun kat sayısı artmıştı. Kendimi ona açıklamama gerek kalmadan o beni anlamıştı. Sanırım o da yeniden bir şeylerle uğraşmak için istekli olduğumdan mutlu olmuştu. Onun mutluluğu ise beni daha çok mutlu etti. Bugünler de ne de çok mutluluk kelimesini kullanmıştım. Kahvaltıdan sonra babama hemen gidebilmemiz için ısrar ettim. Daha fazla buna kayıtsız kalamadığında beni kamyonete bindirip tepenin yolunu tuttu. Bugün orada olamayacağım. Dedenin birkaç işini yapmam gerekiyor bu yüzden ben gelene dek üzülmek, korkmak yok sadece mutlu olmak ve gülümsemek var anlaşıldı mı? Ha bir de bir uçurtma da baban için yapmalısın. Dediğinde gülümsedim. Olmaz ben senin yapmanı istiyorum. Tamamen senin elinden çıkmış bir uçurtma olmalı. Deyip göz kırptığında yeniden ona dönüp, Tamam, hem de en büyüğünü, en renklisini ve en güzelini yapacağım. Dedim. İkimiz de gülümserken yolculuğun sonuna gelmiştik. Babam beni kucaklayıp götürürken bu kez daha az utanmıştım. Çünkü çocuklar daha yeni gelmeye başlıyordu. Babam beni her zaman ki yerime oturttuğunda uçurtma satıcısı bana döndü, Demek uçurtma yapma işini sevdin. Sanırım benden daha iyi uçurtma yapmaya kararlısın. Zaten ben bir süre sonra bu işi bırakmayı düşünüyordum. Belki de sen devam edersin. Dedi. Babam bana sarılıp uçurtma satıcısına beni emanet ettikten sonra yeniden kasabaya döndü. Bugün en güzel uçurtmamı yapmak istiyorum. Bana dönüp şaşkın şaşkın baktığında yeniden tezgaha dönüp eline gerekli malzemelerden birkaçı tane alıp yanıma geldi. Bugün pek bir konuşkanız. Ama olsun konuşkan çocukları severim. Ama hiç konuşmayan çocuklarla pek anlaşamam. Al bakalım bunlar senin, en güzelini yap. Dediğinde başımı okşayıp yeniden yerine uçurtma yapmaya devam etti. Biraz sonra çocuklar bir bir gelmeye başladıklarında elimde ki uçurtmayı yapmaya uğraşıyordum ama her seferin de yanlış bir şeyler yapıyordum. Ara sıra uçurtma satıcısı gelip bana içecek bir şeyler getiriyor ve ara sıra çaktırmadan yaptığım uçurtmayı izliyordu. Yardım etmeye çalıştığını anladığım an da ise ona bunu benim yapmam gerektiğini söylüyordum. Olmaz bunu babam için yapıyorum. Tamamen bana ait olmak zorunda. Dediğimde gülümseyip yeniden çocukların yanına gidiyordu. Akşama kadar da uğraşmam gerekse de babam için en güzel uçurtmayı yapacaktım. Akşama kadar olmasa da yarım günümü almıştı. Saatler süren bir uğraştan sonra nihayet babam için büyük ve güzel bir uçurtma yapmayı başarmıştım. Yaptım, başardım sonunda. Diye bağırdığımda çocuklarla birlikte uçurtma uçuran, uçurtma satıcısı dönüp yanıma geldi. Onunla birlikte diğer çocuklarda başıma toplanmıştı. Bak oldu sonunda. Başardım. Eline alıp baktığında yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirip çocukların arasından sıyrılıp yaptığım uçurtmayı göğe çıkardı. Tüm çocukların hayranlıkla baktığında birazcık utandım. Çocuklar yanıma gelip ne kadar güzel bir uçurtma olduğu söylediklerinde biraz daha utandım. Sanırım bugünün kelimesi de utanmaktı. Çocukların benimle gelip bu kadar konuşmaları yüzümde tebessüm oluşmasını sağlamıştı. O gün yeni arkadaşlıklar edinmeyi öğrenmiştim sanırım. Daha önce benimle dalga geçeceklerini düşünmüştüm ama bu konu da yanıldığımı fark ettim. Akşamüzeri babam yanıma geldiğinde hemen ona uçurtmasını gösterdim. Babamın yüzünde ki kocaman gülümseme içimi sıcacık etmişti. Uzun zaman sonra babam için ilk kez bir hediye veriyordum. Uçurtma satıcısı ile gün sonunda vedalaşırken bana, Bugün seni çok kıskandım neden biliyor musun? başımı olumsuz anlamda salladığımda konuşmaya devam etti. Uzun zaman sonra benden çok daha iyi uçurtma yapan biri çıktı. Tebrik ederim aferin. Dedikten sonra başımı okşadı. Babamla eve dönerken yol boyunca ona uçurtmayı nasıl yaptığımı, çocukların ona nasıl hayran kaldıklarını anlattım. Geçen bir ay boyunca neredeyse her gün uçurtma satıcısının yanına gidip onunla uçurtmalar yaptım. O zamanlarda çok eğlendim. Her şey yolunda gidiyordu ama bir gün babamı işe çağırdılar. Yeniden kente dönmemiz gerekiyordu sanırım ama babam yalnız gitmesi gerektiğini başka bir kente gideceğini söyledi. Burada kalıp uçurtma satıcısı ile vakit geçireceğim için mutlu olmuştum ama diğer yandan ise babam burada olmayacaktı. Şimdi ne yapacaktım babam beni her istediğimde oraya götürüyordu ama o olmayınca her seferinde oraya gidemeyecektim. Düşündüğüm gibi de olmuştu. Babam beni bırakıp gittikten sonra ki birkaç gün kimse beni oraya götürmedi. O an da yürümeyi o kadar çok diledim ki, koşup oraya gitmeyi hayatım da o kadar çok istememiştim. Gidemeyeceğimi anladığımda bahçenin bir köşesin de sandalyemde oturmuş ağlıyordum. O sırada tepede ki çocuklardan birisinin bahçeden içeri girdiğini gördüm. Mert neden gelmedin? Seni ve uçurtmalarını çok özledik. Dediğinde gözyaşlarımı gizlemeye çalışıyordum. Kendimi tutup ona babamın kente gittiğini ve sanırım artık gelemeyeceğimi söyledim. Sonra o bahçeden koşarak çıkarken arkasından tuttuğum gözyaşlarımı bir bir akıtmaya başladım. Bir saatin sonunda hala bahçede oturuyordum. Babaannem gelip sehpanın üzerine yemeğimi bıraktığında canım yemek istemiyordu. Elimde kaşıkla yemeği karıştırıp durduğum o sırada bahçe kapısından içeriye birisinin girdiğini gördüm ama ses etmedim. Adam daha çok yaklaşıp yanımda ki sandalyeye oturduğunda başımı kaldırdım. Gördüğüm kişi karşısında şaşkına dönmüştüm. Bu o' ydu. Demek bu evde kalıyorsun. Yüzüne baktığımda gözlerimin yeniden dolduğunu hissettim. Bazen kasabaya inip kasaba halkında yemek için bir şeyler satın alırım. Genel de sabah saatlerinde alırdım ama bu kez öğleye denk geldi. O konuşmaya devam ederken daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. Sonra da ona kocaman sarıldım. Onu çok özlemiştim. Ona sarıldığımda tıpkı babama sarıldığıma benzer bir his olmuştu. Meğer fark etmeden ne de çok benimsemiştim onu. Birkaç dakika ona sarıldıktan sonra kalkıp evdekilerle konuştu. Onun da bizimkine benzer küçük bir kamyoneti varmış. Beni alıp birlikte yeniden tepeye geldiğimizde gözyaşlarımın yerini büyük bir tebessüm almıştı. O günden sonra her sabah gelip beni kamyoneti ile almış ve sonra da yeniden eve bırakmıştı. O yaz ondan çok şey öğrenmiştim. Yaz sonunda babam geleceğini haber verdiğinde son kez yanına gittim ve ona bir söz verdim. Sana söz veriyorum gelecek yaz geldiğimde o uçurtmayı nefes nefese kalana dek koşup birlikte uçuracağız. Sonra bana kocaman sarılıp, Ben de sana söz veriyorum o halde gelecek yaz seninle kasabada ki tüm çocukları tek tek toplayıp hep birlikte nefes nefese kalana dek en güzel uçurtmaları uçuracağız. Dedi. Ben de sıkıca ona sarılıp ayrıldım. Kente döndükten sonra gelecek yaza kadar tüm yıl yürüyebilmek ve verdiğim sözü tutmak için çalıştım. Motivasyon kaynağımda tepede hep beraber çekindiğimiz bir fotoğraf ve onun bana taptığı uçurtma oldu. Gelecek yaz olduğunda ona olan sözümü yerine getirmiştim. Babamla tepenin yamacına geldiğimizde babama kasabaya gitmesini söyledim. Artık o tepeye koşarak çıkabilecektim. Babam oradan ayrıldığında kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Kısa bir süre durup heyecanımı yendikten sonra yeniden koşuyor olmanın verdiği mutluluk ile tepeye doğru ilerledim. Birkaç yıldan sonra yeniden koşuyor olmak hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Bir an önce tepeyi aşıp koşup ona verdiğim sözü tııttuğumu söyleme ve kocaman sarılmak istiyordum. Öylesine heyecan doluydum ki. Ama heyecanım yarım kalmıştı. Tepede birkaç çocuk dışında kimse yoktu onlarında elleri boştu. Koşarak onlar ne olduğunu, uçurtma satıcısının nerede olduğunu sorduğumda hüzünle uzaklara bakıp artık onun bir daha asla gelemeyeceğini söylediler. Duyduğum bu sözler karşısında şok olmuştum. Bu nasıl olurdu? Ona bir söz vermiştim. Şimdi sözümü tutup geldiğimde o ortalarda yoktu ve bir daha da asala olmayacaktı. Ondan geriye Sadece o resim ve uçurtmam kalmıştı. Günlerce onlara bakıp ağlamıştım. O günden sonra da bir daha uçurtma uçurtmamıştım. Şimdi fotoğrafçı dükkanında ki bu resim bütün bir geçmişi karşıma çıkardığında ani bir karar verip bir dükkandan uçurtma yapmak için bir sürü malzeme alıp arabanın bagajına doldurdum. Yıllar sonra aynı heyecanı yeniden hissediyordum. Yol boyunca bir an evvel oraya gitmek için sabırsızlıkla ilerledim. Nihayet o tepenin yamacına geldiğimde içimde tuhaf şeyler oluyordu. Sanki geçmişi yeniden yaşıyor gibiydim. Ama bazı farklar vardı. Ben artık küçük bir çocuk değildim ve tekerlekli sandalyem de yoktu. Ve en önemlisi O yoktu. Gözümden damlayan birkaç damla yaşla birlikte tepeye çıktığımda kendi tezgahımı kurdum. Sonra da kasabada ki tüm çocukları toplayıp onlara uçurtma yapacağımı söyledim. Hepsinin gözünde ki ışığı gördüğümde gülücükler saçıyordum. Hepsine birer tane uçurtma yaptığımda onların kahkahalarını duymak bana o günleri yad etmek için bir şans vermişti. O anda arkamdan bir ses işittim. Sonra kulağıma eğilip, O çok özel bir çocuk. Onu fazla yormayın ona uçurtma uçurmayı değil uçurtma yapmayı öğretin olur mu? dediğinde gözlerim yeniden doldu. O gün babamın ne dediğini hiçbir zaman öğrenememiştim ama şimdi daha iyi anlıyordum. Gözyaşlarımı silerken çocuğa dönüp, Sen uçurtma yapmayı biliyor musun? dedim."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Unlu-Falci-Masali.html", "text": "Günün birinde Keloğlan gurbete çıkmaya karar vermiş. Heybesini hazırlamış, anasıyla helallaşmış, çıkmış yola. Sırtında torbası, elinde değneğiyle yürümeye başlamış. Evden çok uzaklara gitmiş. Bir köye yaklaşırken hava iyiden iyiye kararmış. Çalılıkların ardında da bir karaltı belirmiş. Keloğlan hemen bir ağacın arkasına gizlenip, adamı gözetlemiş. Adam koynundan çıkardığını, oradaki bir çalının dibine gömmüş. Sonrada oradan uzaklaşmış. Keloğlan bir süre bekledikten sonra oraya varmış. Yerlere dikkatlice bakmış. Adamın kazdığı yeri bulmuş. Toprağı kazmağa başlamış. Biraz kazdıktan sonra gözlerine inanamamış. Çünkü toprağın altında bir torba dolusu altın varmış. Keloğlan düşünmüş, taşınmış. Bu altının çalıntı olduğuna karar vermiş. Hem onu sahibine vermek, hem de bundan yararlanmak için bir plan kurmuş kendi kendine. Torbayı başka bir yere gömmüş. Düşmüş yola. Değneğini vura vura yürümüş, yürümüş. Sonunda köye varmış. Doğruca köy odasına gitmiş. Kapıyı açıp \"Selamünaleyküm ağalar\" diyerek içeriye girmiş. Köylüler bir yabancının geldiğini görünce onunla ilgilenmişler. Buyur, buyur deyip konuğa yer göstermişler. Eline bir bardak çay verip halini hatırını sormuşlar. - Ben fal bakarım ağalar, demiş. Fal bakaar yitikleri bulur, geleceği okurum. Bunu duyan köylüler Keloğlan'a daha saygılı davranmışlar. Köylerine onur verdiğini söyleyerek onu birkaç gün misafir etmeye karar vermişler. Hemen önüne büyük bir sofra içinde yemek vermişler. Keloğlan buna çok sevinmiş. Çünkü sabahtan beri hiç bir şey yememiş. Karnı açlıktan zil çalıyormuş. Önüne konan yağı, balı, peyniri, sıcak gözlemeyi indirmiş mideye. Üstüne de okkalı bir kahve içmiş. Bir köşeye serdikleri yatağa uzanmış. Sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmiş. Ertesi gün, sabah olunca köyden bir kese altının çalındığını söylemişler Keloğlan'a. - Bir tas içinde su getirin, demiş. Köylüler hemen bir tas bulup içine de su doldurup Keloğlan'ın önüne koymuşlar. Keloğlan'ın ne yapacağını görmek içinde etrafına toplanmışlar. Keloğlan da anlamsız anlamsız mırıldanarak ellerini suya batırmış. Sonra ıslak ellerini yüzüne sürmüş. Bir an düşünür gibi yapmış. Sonra da köylülere altın dolu torbayı gömdüğü yeri tarif etmiş. Köylüler koşup gitmişler Keloğlanın tarif ettiği yere. Altın torbasını elleriyle koymuş gibi kolayca bulmuşlar. Bu olay Keloğlan'ın saygınlığını artırmış. Onu yere göğe koymamışlar. Namı da çevre köylere kadar yayılmış. - Senin eşeğin ne yerde ne de gökte. Ortada bir yerde demiş. Köylü aranıp dururken, eşeğini küçük bir tahta köprüde bulunca sevinç içinde köye dönmüş. Bu olay da Keloğlan'ın ününe ün katmış. Keloğlan'ın ünü köyden köye, köyden kasabaya yayılmış. Eşeğini bulan adam bir gün padişahın bulunduğu kente gitmiş. Keloğlan'ın yitik eşeği nasıl bulduğunu anlatınca bu haber padişaha kadar ulaşmış. Padişah da ne zamandır bir falcı ararmış meğer. Babasının emanet ettiği kılıcın sırrını çözdürmek için. Kılıçın sırrının çözülmesi için o güne dek denemediği falcı, bilgin, büyücü kalmamış. Kılıncın sırrını bir türlü çözememişler. Padişahın adamları Keloğlan'ı bulunduğu köyden apar topar aldıkları gibi yaka paça padişahın huzuruna çıkarmışlar. Keloğlan çok korkmuş. Padişahın derdini çözümleyemezse, Ben çok küçükken babam bu kılıcı bana verirken, büyüyünce sırrını çözmemi vasiyet etmişti. Ama bugüne kadar bu kılıncın sırrını hiç kimse çözemedi, demiş. Şimdi, Keloğlan bu sırrı çözecek, padişah da ona \"Ne dilersen dile benden\" diyecekti. iyi hoş ama, Keloğlan bunca bilginin, falcının, büyücünün çözemediği sırrı nasıl çözecekti. Keloğlan içinden \"bir atlarsın çegirme, iki atlarsın çeğirge...\" diye söylenmiş. Padişah Keloğlan'a bugüne kadar kılıcın sırrını çözmek için ortaya çıkıp da başaramayan kırk kişinin kafasının nasıl vurulduğunu anlatmış. Bu sözleri duyan Keloğlan'ın korkusu daha da artmış. Bu beladan nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamış. - Sana yarına dek müsaade, demiş. Bu sırrrı çözersen senin için yokluk yok artık. Ama sırrı çözemezsen kel kafan da yok. Bunu iyi bilesin Keloğlan.... - Bana kırk gün izin verin, kırk gün sonrra bu işi bitmiş bilin demiş. - Hay hay, demiş. Bu iş için kırk yıldır bekliyorum. Ne yapalım kırk gün daha bekleriz, demiş. Keloğlan'ı bir odaya kapamışlar. Kılıcı önüne koymuşlar. İstediği cevizi, inciri, çuval çuval yığmışlar. Her öğün en güzel yemeklerden getirmişler. Keloğlan kırk gün kırk gece düşünmüş. kılıcın sırrını çözememiş. Kırkıncı gün sabah erkenden uyanmış. Düşünmeye başlamış ama nafile. Sırrı çözememiş. Kellesi gideceği için öfkelenmiş. Kılıcı eline alarak \"Lanet olsun senin altınının da elmasının da\" diye söylenmiş. Sonra o öfkeyle kılıcı sapından tuttuğu gibi duvara vurmuş. Ama öyle hızlı vurmuş ki kılıç sapından kırılmış. Keloğlan elinde kalan sapa dikkatlice bakmış şaşırmış kalmış. Çünkü sapın içinde bükülmüş bir kağıt varmış. Kağıdı yırtmadan çıkartmış. Kağıtta bir şeyler yazıyormuş. Ama Keloğlan'ın okuma yazması olmadığından okuyamamış. Bu sırada verilen kırk günlük süre de sona ermiş. Padişahın adamları Keloğlan'ı yaka paça Padişahın huzuruna getirmişler. Keloğlan elindeki kırık kılıncın sapı ile, içinden çıkardığı kağıdı padişaha uzatmış. Padişah Keloğlan'ın uzattığı kağıttaki yazılanları okumaya başlamış. Okudukça da şaşkınlığı artmış. Hemen mektupta belirtilen yere gitmişler. Adamlar topraği kazınca gercekten çok büyük bir hazine bulmuşlar. - Dile benden ne dilersen? Ne istersen veereceğim, demiş. O zaman Keloğlan bulunan hazineden ufak bir pay ve padişahın güzel kızını istemiş. Padişah önce karşı çıkmış bu isteğe. Ama sonra verdiği sözü hatırlamış. Keloğlan ile kızını evlendirmiş. Hazineden de büyük bir pay vermiş. Keloğlan padişahın kızı ile mutlu bir hayat sürmüşler... Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uvey-Annem-Masali.html", "text": " Ama neden? Diye sordu babam. Sonra anlatmaya başladı. Bir anneye ihtiyacımız varmış. Perişan evimize kadın eli değmeliymiş. Elbiselerimiz yıkanmalı ütülenmeli imiş. Ev temizlenmeliymiş. Ama en önemlisi bize anne sevgisi lazımmış. Dinlemedim bile. -Benim annem var. Başka anne istemiyorum, diye bağırdım. Babam kızmadı. Tek tek anlatmaya başladı. Elbette, dedi. Başka bir kadın annenin yerini tutmaz. Annemizin hatırasını hepimiz içimizde yaşatacağız. Her zaman onu anacağız. Fatihalar okuyacağız. Mezarına gidip onunla konuşacağız. Hiç kimse ondan başkasına anne demeni istemiyor. Yalnız biraz anlayışlı ol lütfen. Biraz düşün: Böyle devam edemez. Sen büyüyorsun. Ben yaşlanıyorum. Böyle sürdüremeyiz. Yanından kaçtım. Annemin mezarına koştum. Her şeyi anlattım. Her şeyi ağlayarak anlattım. Eve dönerken kafamda üvey anne hikayeleri dolaşıp duruyordu. Gözlerimin önünde sivri kulaklı, tırpanlı, fırlak dişli, kısık gözlü cadılar uçuşuyordu. Kahkahaları kulaklarımda çınlıyordu. Okuduğum kitaplardaki üvey anne modelinin etkisinde kaldığımı o yaşlarda kestiremezdim. Hayalimi gerçek sanıyordum. Ciddi ciddi evden kaçmayı bile düşündüm. Ama nereye gidecektim. Gidecek yeri bulsam bile, babamdan nasıl kopacaktım. Annemin mezarını nasıl yalnız bırakacaktım. Bana üvey anne getirmek istemesine rağmen babamı çok seviyordum. Annesiz kaldığım günden beri tamı tamına beş yıldır bana hem anne hem baba olmuştu. Yemeğimi yapmıştı. Çamaşırlarımı yıkamıştı. Okula götürmüştü. Elinden geleni yapmıştı. Elinden ancak bu kadar geliyordu. Bazen kirli gömlekle okula gidiyordum. Göğsümdeki kocaman yağ lekesini saklamak için elim göğsümde dolaşıyordum. Belki de babam haklıydı. Evimizin gerçekten de bir anneye ihtiyacı vardı. Ama acaba okuduğum kitaplardaki üvey anneler gibi mi olacaktı? Beni dövecek miydi? Döverse kaçardım. Annemin mezarı babamın sevgisi bile beni tutamazdı. beni kucakladı. Kollarının arasından çabucak sıyrıldım. Odama kapandım. Özgürce ağlayabilmek için yalnızlığa ihtiyacım vardı. Ve üvey annem eve geldi. Doğrusu şirin bir kadındı. Kitaplardaki üvey annelere benzemiyordu. Hep gülümsüyordu. Üstelik gözleri annemin gözlerine benziyordu. Sevgiyle bakıyordu. Sesi de annemin sesi gibiydi: Yumuşak ve titrek. Çok şaşırmıştım. Bir cadıyla karşılaşmayı beklerken adeta bir melekle karşılaşmıştım. Biraz üzüldüğümü itiraf etmeliyim. Çünkü kötü biri olsun beni hırpalasın ben de kaçayım istiyordum. Fakat sevgi dolu bakan gözlere kıyamadım. Buna rağmen kendimi zorladım. Dışarı kaçtım. Yine anneciğimin mezarına koştum. Gördüklerimi bir bir anlattım. O kadın bana oğlum diyemez dedim. Ben senin oğluyum. Babamın bile oğlu değilim artık! Şimdilik sevimli görünüyor ama göreceğiz. İlk haftalar kendi kendimle büyük bir mücadele verdim. O kadını sevmemeye çalıştım. Hep hırçınlaştım. Ters çıktım. Ona anne demeyeceğim de sık sık tekrarladım. Hayret! Hiçbir tepki göstermiyordu. Sabırla dinliyor, gülümsüyor, beni anladığını söylüyordu. Onu sevmeye başladığımı hissettim. Daha da hırçınlaştım o zaman. Duygularıma yenilmemeye çalışıyordum. Kendimi dövdürmek için elimden geleni yapıyordum. Fakat başaramadım. Dövmek şöyle dursun kızdıramadım bile. Hep gülümsüyor, hep bağışlıyor, hep anlayış gösteriyordu. İki ay direndim. İki ay sonra mecburen teslim oldum. Anladım ki okuduğum tüm üvey anne hikayeleri tüm üvey anneleri anlatmıyor. Peki o zaman neden böyle hikayeler uyduruyorlar. Günah! Binlerce çocuğun üvey annesi, üvey babası var. Her üvey babayı, her üvey anneyi kötü göstermek olur mu? Bir sabah uyandığımda kafamdan bunlar geçti. Tertemiz çarşafların içinde döne döne düşündüm. Annemden sonra başka bir kadına anne diyeceksem o kadın bu olmalıydı. Gerçekten de annem olmaya layıktı. Henüz kendime itiraf edemiyordum ama galiba onu seviyordum. Hem de annem gibi. Evet! Annem gibi. Yataktan fırladım. Doğru düzgün giyinmeden mutfağa koştum. Yalnızdı. Yumurta pişiriyordu. Kahvaltı hazır mı anne? Diye sordum. Sesime hızla döndü. Bir süre şaşkın şaşkın baktı. Gözleri pırıl pırıldı. Gülüşü geldiğinden beri sonsuz berraktı. Elindekileri fırlatıp kollarını açtı. Kollarını açtı. Kollarına değil sanki sımsıcak kollarına sarıldım. Ayrıldığımızda çaydanlıktaki su buharlaşmış, çaydanlık yanmıştı. Ağlarken gülmeye başladım."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uyku-Cucesi-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Uykular ülkesinde, uykuların en derin yerinde bir uyku cücesi varmış. Uykular ülkesindeki evinde sabah akşam uyuklarmış. Dünya üzerindeki çocuklardan biri uyumak istemediğinde uyku cücesinin kulakları çın çın çınlar, gözleri fal taşı gibi açılır, yerinden fırlayıp o çocuğun bulunduğu eve gidermiş. Çocuğun odasına girdiğinde, elindeki değneği çocuğun gözlerine doğru uzatır, kirpiklerine bir iki kere vururmuş. Böylece uyumayan çocuk,horul horul uyurmuş. Günlerden bir gün Barış adlı bir çocuk televizyonun karşısında biraz fazla kalmış, böyle olunca da uyku saatini kaçırmış. Bu sırada uykular ülkesindeki uyumakta olan uyku cücesinin kulakları çınlamaya, gözleri faltaşı gibi açılmaya başlamış. Hoplamış, zıplamış bir adımda Barış'ın odasına gelmiş. Elindeki uyku değneğini çocuğun gözlerine doğru uzatıp, kirpiklerine bir iki kere vurmuş. Barış gözlerini daha çok açıp uyku cücesine bakmış. Uyku cücesi elindeki değneği tekrar ona doğru uzatmış, Barış değneği eliyle şöyle bir tutmuş ve gülmeye başlamış. Uyku cücesinin başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemiş, o yüzden şaşırmış, afallamış değneğini Barış'ın elinden almak için çekmiş. Barış kıkır kıkır gülmeye başlamış. O kadar çok gülüyormuş ki, uyku cücesi telaşlanmış. Çünkü biraz sonra Barış'ın annesi odanın kapısını açmış. Uyku cücesi kendini yatağın altına atıp, saklanmış. Günün birinde çocukların dışında biri uyku cücesini görürse, bir daha uykular ülkesinden çıkamazmış. sonra da Barış'ın ağzını kapatmış. Barış ağzı kapalı olduğu halde gülmeye devam etmiş, o kadar çok gülüyormuş ki, Uyku cücesi Barış'ın annesi odaya tekrar gelir diye telaşa kapılmış. Hayatında ilk defa bir çocuğu uyutmayı başaramıyormuş. Barış'ın karşısına çıkıp, eliyle sus işareti yapmış, Barış susmuş, ondan sonra takla atmaya başlamış, Barış merakla onu izliyormuş, uyku cücesi birden bire Barış'ın yanına hoplayıp, gözkapaklarını elleriyle çekiştirmeye başlamış, Barış gözlerini açmaya çalışıyor, uyku cücesi kapatmaya çalışıyormuş. Birkaç dakika sonra uyku cücesi Barış'ın gözkapaklarını bırakmış. Sen neden uyumuyorsun çocuk? diye sormuş ona. Çocuk biraz da ağlamaklı gözlerle ona bakmış :Sen kimsin ? Demiş. Uyku cücesi,: Ben yku cücesiyim, uyuyamayan çocuklara masal anlatır, değneğimle göz kapaklarında dolaşır, onları uyuturum demiş. Barış tekrar kıkır kıkır gülmeye başlamış. İyi ama ben bütün gün uyudum zaten, o yüzden uyuyamıyorum demiş. Sahiden de Barış o gün okuldan geldikten sonra biraz yatmış ama 6 saattir uyuyormuş zaten, uyku saati biraz karıştığı içinde şimdi uyuyamıyormuş işte.... Uyku cücesi ona uyku saatlerine dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmış bütün gece. Çocukların günde en az 12 saat uyumaları gerektiğini, uyku düzenlerini bozduklarında işlerin karışacağını anlatmış. Barış ile birlikte gün ışıyana kadar konuşmuşlar. En sonunda Barış sabaha karşı uyuyakalmış. O gece Barıştan başka hiçbir çocuk uykusuz kalmamış, uyku cücesini bu yüzden çağıran olmamış. Şiiiişşttt uyku cücesi şu anda uyuyor, sessiz olun çocuklar..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uykucu-Marina-Masali.html", "text": "Turuncu kürklü şişman göbekli sevimli ayıcık ile uykucu Marina'nın masalı. Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde çooookk uzak diyarlarda ormanın kenarında kurulmuş, şirin bir kasaba varmış. Kasabanın geçim kaynağı keçilerden elde edilen süt imiş. Bu kasabanın en güzel sütlerini yapan keçiler bir aileye aitmiş. Bu aile çok neşeli ve mutluymuş. Çünkü en küçük kızları Marina onlara neşe kaynağı oluyormuş. Bu sevimli kız çocuğu Marina gün boyu hoplar zıplar akşama kadar şarkılar söylermiş. Hava kararır kararmaz da yorgunluktan hemen oracıkta uyuyakalırmış. Ailesi Marina'nın bu özelliğini bildikleri için ona uykucu Marina diye takılırlarmış. Günlerden bir gün keçilere verecek taze yiyecekleri kalmamış, ormana çok yakın oldukları için böyle durumlarda keçileri ormana götürürlermiş. Marina keçileri toplayıp ormana götürmek için hazırlanan babasına: \"Babacığım sen bugün çok yoruldun. Keçileri ormana ben götüreyim mi?\" diye sormuş. Babası biraz itiraz etsede: \"Pekala bugün gerçekten de çok yorgunum keçileri sen götür,\" demiş. Marina buna çok mutlu olmuş. Keçilerle birlikte hoplaya zıplaya ormanın yolunu tutmuş. Ormana geldiklerinde keçiler ormanın her bir yanına dağılıp taze otları ve küçük ağaçları yemeye başlamış. Sevimli Marina her zamanki gibi şarkılar söyleyerek hoplayıp zıplıyormuş. Bir ara karnının acıktığını farketmiş ve şarkı söylemeye ara vermiş. O arada çalıların arasından bir çıtırtı duymuş. Bizim Marina çok da cesur bir kızmış, hiç tereddüt etmeden çalıları aralamış ve birde ne görsün? Sırtı dönük bir halde oturan turuncu renkli kürkü olan sevimli şişman göbekli bir ayıcık.. Marina'yı hiç farketmemiş. Bu sırada önündeki büyük arı kovanından bal çıkartmaya çalışıyormuş. Marina o kadar korkusuzmuş ki ayıcığın omzuna eliyle dokunuvermiş. Ayıcık yaptığı işe o kadar dalmış ki Marina ona dokunduğunda irkilmiş. Koca şişman ayıcık havaya sıçramış ve sırt üstü yere düşmüş. O kadar şişmanmışki göbeği hala çalkalanmaya devam ediyormuş. Marina bu durumu çok komik bulmuş, o da kendini yerlere atarak gülmeye başlamış. Ayıcık bu duruma biraz bozulsada, o da Marina ile birlikte gülmeye başlamış, bir süre sonra Marina ayıcığa neden bu kadar dalgın olduğunu sormuş. Şişman ayıcık ne kadar uğraşsada kovandan balları bi türlü çıkaramadığını anlatmış. Marina ona gülerek cevap vermiş, \"Tabiki çıkaramazsın şu ellerinin büyüklüğüne bakar mısın? Kenara çekil de ben çıkarayım,\" demiş. Ayıcık buna çok mutlu olmuş, Sevimli Marina küçücük elleriyle kovana elini daldırarak bir avuç bal çıkarmış ve ayıcığa uzatmış. Ayıcık bir lokmada balı yemiş, bu şekilde hem ayıcık hem sevimli marina karnını doyurmuş. Karnı doyan ve hoplayıp zıplamakta yorgun düşen uykucu Marina hemen oracıkta uyuyakalmış. Bunu gören şişman ayıcık hem çok şaşırmış hemde ne yapacağını bilememiş. Sevimli ayıcığında uykusu gelmiş o da bir ağaca yaslanmış ellerini göbeğinin üzerine koyarak uykuya dalmış. O sırada hava kararmaya başlamış. Kızının hala eve dönmediğini gören baba ormanda sevimli Marina'yı aramaya karar vermiş. Tanıdıklarını da çağırarak Marina'yı aramaya çıkmışlar. \"Marinaaaaa\" diye sesleri duyan ayıcık hemen uyanmış ama Marina hala uyuyormuş. Ayıcık Marina'yı kucağına almış ve kasabanın hemen kenarına ailesinin bulabileceği güvenli bir yere bırakıvermiş. Ailesi kızlarını burada bulmuşlar. Marinayı bulduklarına çok sevinmişler. Hemen eve götürmüşler. Marina ertesi sabaha kadar uyumuş, uyandığında olanları ailesine anlatmış ama ona kimse inanmamış. Bu dostluk şişman göbekli ayıcık ile uykucu Marina arasında uzun yıllar devam etmiş. Gökten üç elma düşmüş biri bu masalı yazanın başına biri bu masalı anlatanın başına biride bu masalı dinleyenin başına düşmüş...."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uyumak-Istemeyen-Zurafa-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir zürafa varmış. Boyu o kadar uzun, o kadar uzunmuş ki, karnı acıktığı zaman ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları rahatlıkla yiyebiliyormuş. Bir gün yine karnı acıkmış. Önüne ilk çıkan ağacın yapraklarını şapur şupur yemeye başlamış... Ama birden, incecik kızgın bir ses duymuş. \"Ama yediğin bütün yapraklar benim evimin bahçesi... Neredeyse yuvamı da kocaman ağzına alıp yutacaktın,\" demiş kuş. Ama ya başka ağaçta da, başka bir kuşun yuvası varsa?.. Böylece kuş ve zürafa arkadaş olmuşlar. Kuş ona dallarında yuva olmayan ağaçların yerini göstermiş zürafa bol bol yaprak yemiş, karnını doyurmuş. Eğer yediği yaprakların üzerinde tırtıl varsa, o zaman zürafa kuşa haber veriyormuş. Kuş da tırtılı yiyormuş. Çünkü kuşlar tırtıla ve solucana bayılırlarmış. Tavşan meraklanmış. \"Benim boyum çok kısa. Büyüyüp kocaman bir tavşan olduğum zaman bile boyum bir ağacın boyuna ulaşamayacak. Oysa hep merak ederim, acaba dünya ağaçların tepesinden nasıl görünür diye,\" demiş. Zürafa, \"Bundan kolay ne var? Ben başımı eğeyim, sen tırmanıp boynuma tutun. Böylece ağaçların tepesinden çevreyi seyredebilirsin,\" demiş. Tavşan çok sevinmiş ve hemen zürafanın boynuna tutunmuş. Bu işe kuş da çok sevinmiş. İlk defa gökyüzüne tırmanan bir tavşan görüyormuş çünkü. batana kadar oynamışlar. Güneşin onlara el salladığını önce kuş görmüş. \"Akşam oluyor, artık eve dönmeliyiz,\" demiş arkadaşlarına. Yalnız kuş telaşlanıyormuş eve gecikeceği için. Ama sonunda o da razı olmuş. Oyuna dalmışlar. Oynamışlar, oynamışlar, o kadar çok oynamışlar ki, güneş gökyüzünde çoktan kaybolmuş, hava iyice kararmış. \"Ama benim çok uykum geldi,\" diye sızlanmış kuş. \"Ben artık eve gidiyorum!\" Sonra PIRRR! diye kanatlanıp evine uçuvermiş. \"Ben de uyumak istiyorum!\" demiş tavşan. \"Hoşçakal zürafa kardeş, yarın görüşürüz.\" Sonra uzun arka bacaklarıyla o kadar hızlı koşmuş ki, bir anda ortadan kaybolmuş. Zürafa hiç aldırmamış. O uyumak istemiyormuş. Oyun oynamak, uyumaktan daha güzelmiş. Ama sağına bakmış, soluna bakmış, çevrede oyun oynayabileceği kimseyi görememiş. Herkes çoktan uyumuş. Her yer karanlık olmuş. Ağaçlar, çiçekler, taşlar bile görünmüyormuş. Bir süre sonra zürafanın canı sıkılmış. Uykusu da gelmiş. Ağzını kocaman kocaman açıp esnemeye başlamış. Sıcacık yatağında olmayı istemiş, ama o ne bir kuş gibi uçabilir, ne de tavşan gibi kızlı koşabilirmiş. Uzun boyu ile karanlıkta ağaçlara çarpmamak için çok yavaş yürümek zorundaymış. Yürümüş... Yürümüş! Gitmiş... Gitmiş! Ama bir türlü evine ulaşamamış... Zürafanın o kadar uykusu gelmiş ki, hemen oracıkta ıslak otların üzerine uzanıvermiş. Mışıl mışıl uyumuş. Sabah olunca, güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla uyanmış. Uyanmış ama, bir türlü yerinden kıpırdayamamış. Her yanı ağrıyormuş. Bütün gece soğukta uyuduğu için üşütüp hasta olmuş. O günden sonra zürafa günlerce hasta yatmış. İyileşene kadar oyun oynamaya hiç çıkamamış. Arkadaşları kuş ile tavşan neşe içinde oynarlarken, o, evinde iyileşmeyi bekliyormuş. Tabii sonunda iyileşmiş ve arkadaşlarına katılmış. Ama artık havanın kararmaya başladığını, güneşin onlara el salladığını önce zürafa görüyor, \"Haydi arkadaşlar, artık eve dönme saati geldi,\" diyormuş. Hem zürafa artık uyumayı çok seviyormuş. Yumuşacık ve sıcacık yatağını da çok seviyormuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Uyuyan-Guzel-1-Masali.html", "text": "Bundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu.Kocaman görkemli bir şatoda oturan kral ve kraliçeyi ülkenin halkı çok seviyordu.Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye herkes hayrandı. Bu iyi yürekli kraliçenin hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı. Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı harika bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Genç kralla kraliçenin mutluluğuna diyecek yoktu. Şenlikler şatonun büyük salonlarında kutlanıyordu. Her taraf o günün şerefine süslenmişti. Bütün davetlerin dikkati, yatağında uslu uslu yatan minik prensesin üzerindeydi. Melek yüzlü iyilik perileri beşiğin çevresinde toplanmıştı. Her biri sırayla bebeğe iyi dileklerde bulundular. Kimi ona güzellik, kimi akıl, kimi de cömertlik armağan etti. Fakat büyük bir talihsizlik olmuş ve yaşlı bir periyi şenliğe davet etmeyi unutmuşlardı. Bütün konuklar neşe içinde eğlenirken yaşlı peri birden ortaya çıkıverdi. Şenliğe davet edilmediği için çok kızmıştı. Öfkeyle küçük prensesin beşiğine yaklaşarak \"Onaltı yaşına geldiğinde parmağına bir iğ batacak ve öleceksin\" dedi Oradaki herkes şaşkınlıktan donakalmıştı. Mutlu bir hayat süren prenses hergün biraz daha büyüyüp güzelleşiyordu. Onaltı yaşına geldiğinde bir gün şatoyu gezmeye karar verdi. Şato okadar büyüktü ki, bilmediği pek çok yeri vardı. O zamana kadar görmediği küçük bir odada yaşlı bir kadına rastladı. Kadın elindeki iğ ile iplik eğiriyordu. Bu iğ nasıl olduysa muhafızların gözünden kaçmıştı. Çok meraklanan prenses tanımadığı bu garip alete dokunmak istedi ve iği eline alır almaz eline battı . Kötü kehanet sonunda gerçekleşmişti. Hemen uykuya dalan güzel prenses ipek örtüler içinde altından yapılmış bir yatağa yatırıldı. Prensesle birlikte bütün şato yüz yıl sürecek derin bir uykuya daldı. Kral Kraliçe muhafızlar, hizmetkarlar ve saray çalgıcıları da uyumuştu. Sadece onlarda değil... Sahibiyle birlikte avludaki köpek, ahırdaki koşulmuş at, hatta dallardaki kuşlar bile uyudu. Her tarafa derin bir sessizlik çökmüş onları uyandırmamak için rüzgar bile susmuştu. Ağaçların yaprakları da kımıldamaz olmuştu. Bu arada uyuyan şatonun çevresinde sık bir orman göğe doğru yükselip onu bütün gözlerden gizledi. Bu arada aradan tam yüz yıl geçmişti. Yine ilkbahar gelmiş bütün doğa uyanmıştı. günlerden bir gün genç ve cesur bir prensin ormana yolu düştü. Uyuyan güzel efsanesini duymuş ve onu bulmaya karar vermişti. Günlerce aradıktan sonra, önüne geçemediği bir duygu onu bu ormana çekmişti. Sonunda şatoyu buldu ve prensesin uyuduğu odaya girdi. Daha onu görür görmez yüreğini tarifsiz bir sevgi kapladı. Prenses'e daha o anda aşık olmuştu. Genç kıza doğru eğildi ve onu hafifçe öptü. Güzel bir prenses sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi hemen gözlerini açtı. Onunla birlikte şatodakilerde gözlerini açtı. Kötü kalpli perinin büyüsü artık bozulmuştu. İki genç kısa süre sonra görkemli bir düğünle evlendiler ve uzun yıllar birlikte mutlu bir hayat sürdüler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Vadideki-Nine-Masali.html", "text": "Masal ülkesinde bir telaştır başlar: Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz. Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş. Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış. Aradan yıllar geçmiş. Çocuk, fidan gibi boy atmış, delikanlı olmuş. Fakat yıllar annesinin gücünü azaltıyormuş gitgide. Artık eskisi gibi bahçeye gidip çalışamıyormuş. Saçlarına aklar düşmüş. Dizlerinde derman kalmamış. Delikanlı da zaten onun yorulmasını hiç istemiyormuş. Bahçenin ekimini tek başına yapmaya başlamış. Dağa da çıkıyormuş arada bir, odun kesmek için. Bu odunları eve getirir, soğuk günlerden onlarla ısınırlarmış. Artan odunları da şehirde satarlar üç-beş kuruş kazanırlarmış. Delikanlının annesi artık iyice yaşlanmış. Güzel mi güzel, şirin mi şirin bir nine olmuş. Tatlı dilli, hoşsohbet bir ninecik... Komşuları onu pek severlermiş. Üzülmesine hiç dayanamazlarmış. Delikanlı da istemezmiş tabii annesinin üzülmesini. - Bir tek oğlum var. Onun mutlu olmasını isterim. Ne olur, onun gibi iyi bir gelin ver bana. Bu evin neşesi eksilmesin. - Anneciğim sen nasıl istersen öyle olsun, demiş. Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güler yüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar. Ninecik hanım hanımcık olsun istiyormuş. Çok geçmeden evin içinde üçüncü bir kişi gezinir olmuş bile. Delikanlıyı evlendirmişler. Gelin hanım da artık o evin bir parçası olmuş çıkmış. Önce öyle güzel geçiyormuş ki günleri. Gülüyor, eğleniyorlarmış hep beraber. Sabah, oğul ile gelin bahçeye çeki-düzen veriyorlarmış. Sonra delikanlı odun kesmeye dağa gidiyormuş. Annesi ile eşi kendisini beklediklerinden işini bitirir bitirmez evin yolunu tutuyormuş. Ne zaman güneş kızarmaya başlasa, her şeyini toplayıp düşüyormuş yollara. - Annene bakmak zorunda değiliz. Onu bu evden götür. Gitsin yanımızdan. Mutluluğumuza engel oluyor. İstemiyorum onu. - Nereye gidecek? Onun benden başka kimsesi yok ki, diyormuş. Hem neden gitsin? O, bizim annemiz. O, bizim en sevdiğimiz olmalı bu dünyada. Bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Neden onu istemiyorsun? Önüne yemek koymasan, günlerce aç kalabilir. Senden bir lokma istemez. Hiç şikayet etmez. Nedir ondan alıp-veremediğin. Zaten yapabilecek gücü olsa ne senden bekler yardım, ne de benden. - Anneciğim, beni affet. Karım senin bu evden gitmeni istiyor. Benim de artık ona gücüm yetmiyor. götür ve bırak. Ben başımın çaresine bakarım. Beni bir koruyan çıkar. - Anneciğim, seni getirebileceğim tek yer burası, demiş. Beni affet. - Güle güle evladım. Dertler sizden uzak olsun. Hep mutlu olun inşallah. Hadi yolun açık, yüreğin ferah olsun. - Kim bilir orada ne büyük kurtlar, vahşi hayvanlar vardır. Annemi belki de paramparça etmişlerdir. - Yarın annemi bıraktığım yere gittiğimde, onu bulamayacağımdan eminim. İstediğin oldu işte. Bunun için mutlusundur. Ama ben annemi kendi ellerimle öldürdüm. Bunu nasıl yapabildim, nasıl senin sözlerinle annemi dağ başına attım! Karısı ise bu sözleri hiiiiç mi hiç umursamıyor, duymazlıktan geliyormuş. Onun bu halini gören delikanlı daha bir öfkeleniyor, daha bir kendisine kızıyormuş. - Hiç olmazsa annemin kemiklerini toplayıp toprağa gömeyim, diye düşünüyormuş. - Anne! Anne, şükürler olsun ki yaşıyorsun. Hala buradasın! - Sen gittikten sonra bol bol dua ettim. Sonra bu güzel hayvanlar geldi buraya. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Bana yiyecek getiriyorlar. Var git yoluna oğul, ben burada rahatım. Merak da etme. Delikanlı, annesi her ağzını açtığında daha çok hayrete düşüyormuş. Çünkü annesi konuşurken ağzından çil çil altın saçılıyormuş yerlere. Güzel yüzünde güller açmış sanki. Her taraf mis gibi kokuyormuş. Gözlerine inanamamış. Biraz daha oturmuş annesinin yanında. Sonra düşünceli düşünceli yola koyulmuş. - Şu keseleri de yanına al. Altınları doldur içine. Hiç oyalanmadan geri gel. Altınlarıma bir an önce kavuşmak istiyorum. Kim bilir ne kadar çok olmuşlardır. Köşklerde yaşayacağım artık. Muhteşem bir şey bu. Hizmetçilerim olacak. Şu evin içinde yaşlanıp gitmekten kurtulacağım. Zengin olacağım, zengin! - Annen ölmüş. Kurtlar onu paramparça etmiş. Bulduğum parçaları toprağa gömdüm. Annemi görmedim. Orada değildi. Ceylanlar onu alıp kim bilir nereye götürdü."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Veli-Dayi-Ile-Karakis-Masali.html", "text": "Veli dayı, bu günün işini yarına bırakan, tembel, ihmalkar birisiymiş. Her yıl hazırlık yapmadan kışa yakalanır ve zor günler yaşarmış. O yıl Veli dayı kışa yine hazırlıksız yakalanmış. Üstüne üstlük yavuz hırsız misali kışı yanına çağırmış. - Geleceğini bana neden haber vermiyorsun? Sen haber vermediğin için hazırlığımı yapamıyorum, demiş. Kış ona gelecek yıl haber vereceğini söylemiş ve gitmiş. Aradan bir yıl geçmiş. Veli Dayı bir sabah uyandığında her tarafın karla kaplı olduğunu görmüş. Yine kızmış kışa. Kışın yanına gitmiş. - Hani haber verecektin? Beni yine kandırdın! demiş. - Aaa haber verdim ya! Ben hiç ama hiç haber vermeden gelmem demiş. Önce yağmur oldum yağdım. Sonra rüzgar olup vuuu vuuu- estim. Ağaçların yapraklarını uçuşturdum durdum. Sonra dağların yükseklerine kar olarak düştüm. Ve şimdide işte buradayım sevgili Veli dayı demiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Vezir-Secimi-Masali.html", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Her yolun sonu, her sonun bir başı varmış. Ateş yanmadan kül olmaz, denizler dalgalanmadan durulmazmış. Masal dinleyenin değil, anlatanınmış. Bir gün padişah, kendisine baş vezir seçmeyi düşünüyormuş. Fakat hangi veziri tercih edeceğine karar veremiyormuş. En iyisi ben onları bir deneyeyim; sonra hangisini vezir seçeceğime karar veririm' demiş. Hayatımda bu kadar büyük kapı görmedim. demiş. En genç olan saygıyla beklemiş. Şimdi kendisine geldiğinde yavaşça yaklaşmış. Önce kapıyı elleriyle yoklamış, sonra büyüklüğüne bakmış. En sonunda kapıya tüm gücüyle yüklenmiş. Bir de ne görsün, kapı sonuna kadar açılmış. İşte o zaman kapının zaten açık olduğunu anlaşılmış. Açmak için yalnızca denemek gerekiyormuş. Sultan bu cesareti gösteren vezire: Aferin, kapı zaten açıktı. Ama hiç kimse kapıya yaklaşmadı. Hiç kimse bu cesareti göstermedi. Sen ise denedin ve başardın. Seni baş vezir seçiyorum. demiş. Masalımız da burada bitmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yalniz-Adam-Masali.html", "text": "Masal bu ya, uzak bir ülkede, kara bulutların karamsarlık yağdırdığı yüzyıllar yaşanırmış. Kara bulutların arasından güneş bir yolunu bulup görünemezmiş bir türlü. O ülkede doğan hayvanlar olsun, insanlar olsun hiç güneş yüzü görmeden ölür gidermişler. Yalnız bir söylence içinde geçermiş güneşin adı. Bunun için de kimse güneşin varlığına inanmazmış... Bu karanlık ülkede herkes birbirine kızar, arkasından konuşur, kavga ederek yaşamlarını sürdürürmüşler. Bu sıkıcı yaşam biçiminden, insanlar mutsuzmuşlar. Yüzlerinden düşen bin parça olurmuş. Sokakta yürüyenler sıkça görünmezmiş. Tek tük asık yüzlü insanların, paltolarının yakasını kaldırarak saçakların altından hızla ilerlediği görülürmüş ama; genelde sokaklar boş, ıslak ve karanlıkmış. Yalnız başı boş aylakça dolaşan hayvanlar varmış. Evlerin kepenkleri çoğu zaman kapalı dururmuş. İçeriden ara sıra ağıt, ya da yas çığlıkları duyulurmuş. Bu karamsar, ıslak ve çamurlu ülkenin uzak bir köşesinde, bir bahçe içindeki kulübede, tek başına yaşayan bir adamcağız varmış. Evinden pek çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kitap okur ya da bahçesi ile uğraşırmış. Aslında zamanının çoğunu bahçesinde geçirirmiş. Amacı bahçedeki balçığı temizleyip, kara toprak üzerinde çim ve çiçek yetiştirmekmiş. Söylenceye göre; yeşillik, güneşi geri getirecekmiş. Söylence belki de doğrudur diye, sabahları erkenden kalkar, bahçeyi balçıktan temizlemek için saatlerce uğraşırmış. Bu çok zor bir işmiş. Sürekli yağan yağmur altında çamurları temizlemek için harcanan çaba, bir başka çamur ve pis su göleti oluşturmaktan öteye gitmiyormuş. Önce küçük kanallar yapmış. Yağan yağmuru bu kanallara yönlendirerek toprak parçasının çamurlaşmasını önlemeye çalışmış. Toprak, yağan yağmura doymuş olduğundan kolay kolay istenilen sonucu verememiş. Kanalları daha derinleştirmiş. Toprak parçasına yeterli eğimi vermiş. Gündüz bahçede kazma kürekle, akşam masa başında plan yaparak bitmeyen bir enerji ile uğraşmış durmuş... - Artık tohumları ve fidanları dikmeliyim. Demiş kendi kendine. Ertesi gün erkenden kalkıp işe koyulmuş. Çim tohumlarını toprağa özenle serpiştirmiş. Bahçe duvarı dibindeki toprağa da, çiçek ve ağaç fidanları dikmiş. - Bir gün yemyeşil olacak. Güzel kokulu renk renk çiçekler açacaklar. - Yemyeşil bahçeye kuşlar da gelir. Ötüşürler cıvıl cıvıl. Çamur tümüyle yok olunca, çevredekiler rahatsız olmaya başlamışlar. diyerek geceleri yoldan topladıkları çamurları bahçe duvarından içeriye küreyip, bahçeyi çamura bulamaya çalışmışlar. Ancak tüm çabaları boş çıkmış. Adamın bahçede açtığı su arkları o kadar düzenli ve güzelmiş ki; yağan yağmur, toprağa karışan çamuru, su yollarına sürükleyip toprağın çamura bulanmasını engelliyormuş. Gün geçtikçe toprakta bir hareket belirmiş. Artık toprak kabarıyor, canlanıp hava alıyormuş. Kabaran toprak hava aldıkça, suyu emiyor ve yağan yağmur toprağa zarar veremiyor, hatta yararlı bile oluyormuş. Bir sabah, yalnız adam, bahçede bir değişiklik gözlemlemiş. O gece birkaç çim tohumu filizlenip kıl gibi ince sürgünler halinde topraktan çıkmayı başarmışlar. Adamın keyfine diyecek yokmuş. Sevinçten gözlerinden akan mutluluk damlalarını nasırlaşmış ellerinin tersi ile silmiş. Hoş bir ezgi mırıldanmaya başlamış gülümseyerek. Yalnız Adam, belki de ülkenin ilk gülümseyen kişisiymiş. - Sonunda başardım. Birkaç tane de olsa çim sürgünleri topraktan çıktılar ve Özgürlüklerine kavuştular. Artık çalışmalarını daha özenle sürdürüyor, ümitsizliğe kapılmıyormuş. O gece, uykusundan birkaç kez uyanmış. Rüyasında, bahçesini yemyeşil çim halının kapladığını görmüş. - Bu rüya hiç bitmesin, gerçek olsun. diye yakarmış mutlulukla. Sabah olmasını bekleyememiş. Hemen bahçeye çıkıp çalışmaya başlamış gecenin karanlığında. Çalışırken toprak tepeciklerine basmamaya, yeşeren cılız çim sürgünlerini ezmemeye özen göstermiş. - Ne yapması gerektiğini ben söyledim O'na. - Hep yağmur yağıyor. Bir süre sonra bu çimler çürüyüp ölür. - Bir sağanakta yok olur bu bitkiler, yine çamur olur her yer. - Daha önce kimse başaramamış. Bu toprak verimsiz. Bu adam da başaramayacak. diye yorumlarla gelişmeleri gölgelemeye çalışmışlar. Bahçeyi görmeyenlerin çoğu inanmış kötümser yorumlara. Hatta bazıları kötümser yorumları savunan kitaplar bile yazmışlar. Aylar sonra, cılız çim sürgünleri dört parmak boy atıp, bir yeşil örtü gibi bahçeyi kapladığında ülkenin tek yeşil bahçesini görmek için meraklılar gelmeye başlamış her yerden. Yalnız Adam'dan nasıl başardığını öğrenmek isteyenler, çim tohumları satın alanlar, evlerine dönerken dükkandan satın aldıkları çapayı sırtlayıp yollara düşünler her geçen gün çoğalmaya başlamış. Yalnız Adam yapabildiğine göre, kendileri de yapabilirler diye düşünenlerin sayısı çoğalınca bahçelerini işleyenler artmış. Söylentiler yayılmış başka bahçelerde de çim yetiştiği yolunda. Çim yetiştirenler gülmeyi ve gülümsemeyi de beceriyormuşlar. Çim yetiştirenlerin neşeli ve güler yüzlü olmaları, ülkedeki karamsar tabloyu değiştirmek üzereymiş... Tüm yaşamlarını, karamsarlığı ve karanlığı temel alan düzene ayak uydurmuş olanlar, değişimden hoşnut olmamışlar. Karamsarlığı savunacak güvenilir adamlar yetiştirmeye başlamışlar. Sonra bu adamları, gözlem yapmak için yemyeşil bahçelerin bulunduğu yerlere göndermişler. Karamsar güçlere, her gün bahçelerdeki gelişmeler bildirilmiş. Karamsar güçler de, gelişmeleri engellemek için en uygun anı beklemeye başlamışlar. Yalnız Adam, tüm gelişmeleri sevinçle izliyor, kendi gibi çabalayanlara yardım ediyor, başlattığı yeniliğe katılanlara kucak açıp, destek oluyormuş. Ama bahçesini hiç unutmamış. İşini hiç aksatmadan, her sabah çalışmış. Çimlerin büyümeleri tek başına yeterli değilmiş onun için. O çiçekleri de görmek, ağaçların büyüdüğünü de izlemek, olursa meyvelerini de toplamak istiyormuş. - Bir de söylence doğru olsa, güneş çıksa, ülke aydınlığa kavuşsa... diyormuş kendi kendine verandada oturup bahçesine bakarken. Bir sabah, duvar dibindeki çiçek fidelerinden birinden, beyaz taç yapraklarını açarak dünyaya gelen ilk papatyayı görmüş sevinç çığlıkları atarak. Bu karamsar ülkede açan ilk beyaz çiçekmiş. Tüm yandaşlarına, gönül birliği yapanlara duyurmuş çiçeğin doğuşunu. Halk, bu söylenti ile çalkalanmaya başlamış. Çoğunluk artık aydınlık günlerin doğacağını, söylencenin gerçekleşeceğini konuşur olmuş. Herkes güneşin doğacağı günü ümitle beklemeye başlamış. Karanlıktan beklentisi olan, çamuru ve karamsarlığı kendileriyle özdeşleştirmiş olanlar, gelişmelere \"dur\" demenin zamanı geldiğini düşünüp, plan yapmaya başlamışlar. Birden halkın tepkisini alıp, halkla karşı karşıya gelmemek için küçük oyunlar kurmuşlar. Küçük ama, yeşil bahçelere zarar verecek oyunlar. Güvenilir güçler, kimselere görünmeden bahçelere saldırılar düzenlemişler. Bazı bahçelere gece girip çamur serpmişler. Çiçekleri koparmışlar. Kabaralı büyük postallarla çimlerin üzerinde tepinmişler. Harap olan bahçeyi ertesi gün gördüklerinde, sanki bahçeye zarar veren kendileri değilmiş gibi halkla beraber bağırıp, karanlık güçlere ateş püskürmüşler. Üzüntülerini bildiren bildiriler dağıtmışlar. Ama bu küçük oyunlar hızla bir çığ gibi büyüyen yeşil bahçe akımını engellemeye, yıldırmaya yetmemiş. - Söylence gerçekleşti. Güneş doğuyor. Aydınlıklar sizinle olsun arkadaşlar. diye çığlık atıyormuş. Kara bulutların arasından sızıp bahçesine uzanan güneş ışınlarını gören çevredekiler, bahçenin etrafına toplanmaya başlamışlar. Hep beraber hayretle ve korkarak güneş ışınlarının yeşil çimler üzerinde gezinişini, rengarenk çiçekleri okşayışını izlemişler. - Büyücü bu adam. Bakın sonunda güneşi de doğdurdu. Ama yalnız kendi bahçesine. Bize bir şey vermedi. Vermeyecek de. Yok edelim. Aydınlığı ve güneşi alalım elinden. Bu adam insanlığa zararlıdır. Ön sıralarda kıskanarak bahçeye bakanlar, önce bir adım atmışlar bahçeye basmamaya özen göstererek. Kimin olduğu belli olmayan kocaman eller, arkalarından onları bahçeye doğru itince, sendelemişler ve fazla zorlanmadan adımlarını atmışlar bahçedeki çimlerin üzerine. - Yapmayın. Çok emek verdim. Ne olur bozmayın bahçemi. Size bir zararı yok onların. Bakın aydınlık da oldu. Artık güneş hepimizi ısıtacak... Gözleri hırçınlıktan kızarmış, asık yüzlü insanlar ellerinin tersi ile itmişler Yalnız Adam'ı. Sonra daha hırsla tepinmişler çimlerin üzerinde. Adam aldığı darbe ile sendeleyip yere düşünce, onu gören biri tekme atmış hırsını yenmek için. Bunu gören diğerleri, çullanmışlar adamın üzerine, tüm güçleri ile yumruklamaya ve tekmelemeye başlamışlar adamı. Yalnız Adam, aldığı darbelerden korunmak için kollarını kafasına sarmış ve yüzü koyun toprağın üzerine kapanmış. Hareket etmeden hem saldırıların durmasını beklemiş, hem de bedeni kadar çimi korumak istemiş. Aynı anda gizli güçler, başka bahçelere de saldırmışlar. Bu toplu saldırı eskiden yaptıkları küçük oyunlardan çok farklıymış. Burada karanlık güçlerin, aydınlığı yok etme eylemini başlatmışlar. Güneşin başka bahçelerde doğması olasılığını beklemeden tüm bahçeleri talan etmişler bilinçle. Yalnız Adam'ın bahçesindeki uğultular ve bağırmalar sonunda kesilmiş. Sonsuz bir sessizlik başlamış. Yalnız Adam kollarını kullanarak, uzandığı topraktan yavaşça başını kaldırmış. Acılar içinde, bir eliyle belini tutarken, dizlerinin üzerine doğrulmuş ve gözlerinden sicim gibi akan hüzünlü yaşlar arasından bahçesine, emeğinin yok oluşuna bakmış. Çiçeklerin koparılmış, çimlerin ezilerek toprağa gömülmüş olduğunu görmüş. diyebilmiş. Sonra elleriyle yüzüne kapatmış. Hareket etmeden bir süre öyle durmuş, yavaşça sağ tarafına doğru ulu bir çınar gibi yıkılmış. Uzaktan tüm çirkinliği ile olayları izleyen yaşlı bir adam harap olan bahçede gördüğü manzaraya bakmış, gözleri sulanarak. Bahçenin köşesine sinmiş, tüyleri çamura bulanmış ve korkulu gözlerle etrafa bakan kediyi görünce ona doğru yürüyüp, kucağına almak istemiş. Yalnız Adam'ın anısına kediyi evine götürüp beslemekmiş amacı. Kedi, yaşlı adamın kendisine zarar vereceğini sanarak, bir hamlede bahçe duvarının üzerine sıçramış ve gözden kaybolmuş. Yaşlı adam, kedinin bulunduğu yerde, saldırıdan zarar görmemiş bir tutam çimi ve bir çiçek fidesini görünce sevinmiş ve dönüp evine gitmiş. Bu olaydan sonra, ülkede aydınlıktan söz edilmez olmuş. Gizli güçler, halkın da desteği ile tüm bahçeleri yok etmişler. Bahçe yapanlar dışlanmış, ya da sudan bir gerekçe ile tutuklanıp yargılanmışlar. Karanlık ve çamuru kendileriyle özdeşleştirmiş olanlar, eskisi gibi güven içinde, yaşamlarını sürdürmüşler... Yalnız Adam'ın ölümüyle sonuçlanan olaydan sonra, bahçenin önünden geçenler, olayı hep anımsamışlar. Ama kimse bir daha ne eve ne de bahçeye girmiş. Çoğu zaman yollarını değiştirmişler. O bölgede görünmemeye özen göstermişler. Her sabah cılız bir tutam güneş ışını, bahçenin köşesinde kalan çimi ve çiçek fidesini kısacık bir süre aydınlatmaya devam etmiş. Kimse görememiş bu olayı. Küçük aydınlık, yalnız adamın görevini üstlenmiş, yaşatmaya çalışmış çimi ve çiçeği. Bu olay, zaman içinde bahçenin bazı bölgelerinde yer yer türeyen yaban otlarının yeşermesine neden olmuş. Artık bahçeye özenle bakan olmadığı için, yeşeren yaban otları ve çiçekler eskisi kadar güzel değilmiş... Kimse gelişmeyi gözlemleyemeden, gelişmeye karşı bir önlem alamadan, yaban otları tüm ülkeyi sarmış. Değişim o kadar yavaş olmuş ki, kimse bilememiş yaban otlarının çamuru yok ettiğini. Çamur, örtememiş aydınlığı. Otlar çoğaldıkça güneş daha sık görülür olmuş. Bazen güneş tüm gün görünmüş, ışıl ışıl sıcaklığını yaymış, insanların içini ısıtmış. Düzensiz büyüyen yaban otlarının ve çiçeklerin, özgürce aydınlığı kucaklaması, ilk günkü gibi saf ve temiz kalmış. Bu duygu hiç kaybolmamış... Ülkede yaşayanlardan bazıları, anlayamamışlar karanlıkla aydınlığın farkını. Pek çok kişi hala karanlıkta olduklarını sanırken, aydınlığı ve özgürlüğü bilenler, özlemle beklemişler aydınlığın yaygınlaşmasını. Bazı güçler de kendilerine çıkar bile sağlamışlar aydınlığın olanaklarından. Onlar değişim gösteren karanlığı kullanmışlar araç olarak. Zavallı insanlar, yaşları ilerledikçe kuşaktan kuşağa anlatmışlar o kötü günü. Aydınlığı nasıl yok ettiklerini. Söylencenin nasıl gerçek olduğunu... Yalnız, yaban otları, çiçekler ve onların varlığına inananlar, aydınlığı ve güneşin sıcaklığını bilerek yaşamışlar sonsuza değin... Bu masalda insanın çalışarak en kötü koşullarda bile başarıya ulaşabileceğini anlatmaya çalıştım. Aydınlık bir gelecek için çok çalışılması gerektiğine inanıyorum. Başarıya ulaşanlar, toplumdaki bazı kesimlerin tepkisini alabilirler. İnsanlık tarihi bu tür olaylarla doludur. Dünya'nın yuvarlak olduğunu söyleyen bilgine gösterilen tepki aklınıza gelsin. Yıllar sonra insanlar bu kavramı kabul etmişler ama, öyle birden değil, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yanmak-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir isçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Her gün binlerce ekmek çıkaran fırın oldukça büyüktü. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı. Dini bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. Dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı, fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra gidecek, sabaha karşı dörde doğru gelen isçiler gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup hazır hale getirene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkatıp ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtı. Hayret, içerideki lambalar açık unutulmuştu. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık unutulan fırın kapağını eli ile şöyle bir iteledi. Çıkarken, ışıkları söndürmeyi ihmal etmedi. Elektriklerin sönmesi ile Hikmet hemen fırın kapağına koştu. Fakat heyhat kapak üzerine kapatılmıştı. Var gücü ile bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık 5 saat kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı. Yavaş yavaş ısınacaktı fırın... Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık artacak, yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak... Vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ah, o en güzeli idi. Bir delirebilse idi. Düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Kim bilir bütün vücudu nasıl sızlayacaktı? Vücudunda ağrıyı sızıyı duyuran bütün sinirler feryadı figan edeceklerdi. Dayanılır mıydı, dayanabilir miydi buna? En uç noktadaki sinir hücresine varana kadar ulaşan müthiş sızıya... Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... yanığın ilk safhası bile değildi ama, hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Birkaç gün önce idi. İsçilerle acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde saatlerce tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı. Hikmetin hali daha zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede... Terleye, çıldıra, dövüne dövüne... İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını yakmış mıydı yoksa ? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman Allah'ım! Beklenen an ne çabuk gelmişti. Saatine baktı, saat gecenin 01.00'i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleri ile duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu... Bir gün evvel kaza ile kırdığı camdan ötürü dövmüştü. Keşke, dövmeden evvel kırılsaydı eli, diye düşündü. Onlardan da mesul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah'a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. - Hayır, biraz daha yaşlanalım, diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken içeriye girmemişti? Müezzin, gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmişti; Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun onun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı... belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. \"Ah kafam ah!\" diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakti muhakkak onun eda ettiği son vakit olacaktı ve Rabbi'nin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi. Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne , başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta, her türlü pisliğin televizyon ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını, Peygamberini niçin sevdirmemişti. Aklı çocuğuna gitti... Gençliğine uğradı. Tek tek dolaştı eski günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Evlendiği yıllar, annesini, babasını üzdüğü günler... Ah, bilse hiç yapar miydi? Başkalarına söylediği rahatsız edici en küçük sözden bile rahatsızlık duydu. İnsan bütün yaptıklarını tekrar karşısına çıkacağını unutmasaydı hiç hata yapar mıydı? Hatasız olmasa da hatasızlığa yakın olabilirdi. Aklına bir fikir geldi. Fırının içinde teyemmüm edip namaz kılsaydı. Toprak yoktu ki... Fakat olsun... Hiç kılmamaktan iyiydi. Belki, bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanılabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi ile konuşur gibi hissetti. Alemlerin Rabbine hamd etmeyi, ona dayanmayı, ondan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa iliklerine kadar duyarak. Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. Rabbinden gelmişti ve ona dönüyordu. Ah dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı yoruldukça oturup tövbe etti, estağfurullah çekti. Dinlenince tekrar namazına devam etti. Nasıl daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler bastı. Cengiz, eve gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'di. Acayip bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet, Fırının içinde alev alev yanıyor, \"Cengiz\" diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden akşam aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Evleri de fırına uzaktı. 3.45'de fırına geldi. Gece isçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, Işıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi \"Hikmet!\" birkaç defa bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi Olamazdı. Yanlış duyuyor, hayal görüyor olmalıydı. Fakat yine duydu. Birisi \"Hikmet\" deyip duruyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla \"kimsin sen? Dedi. Hikmet'in Cengiz'e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hala ağlıyordu. - Ne demek, dedi, sen kimsin? Hikmet'im işte görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı. Olamaz, diyordu Cengiz. Sen Hikmet değilsin. Hikmet Cengiz'i anlayamıyordu. Nasıl böyle söyler, Nasıl tanıyamazdı? Aklına geldi. Hemen aynaya doğru koştu. Baktı... Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Ellerini, kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamıyordu. Kendisinden korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler, kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kalakaldı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yapilan-Iyilik-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken vakti zamanında, bir memlekette birbirini çok seven iki kardeş yaşardı. Birbirinden güzel ahlaklı ve iyiliksever kardeşler, ihtiyar ve fakir insanlara yardım etmekten büyük mutluluk duyar, onların her işlerini yapmaya çaba hacarlardı. Yaptıkları bu işlerin karşılığında çoğu zaman hayırlı bir duadan başka ücret almazlardı. Başkalarının işlerine koşmaktan, oturup iki çift laf etmeye zaman bulamayan kardeşler, yalnızca hafta sonları bir araya gelip hasret gideriyorlardı. Yine bir gün bu iki kardeş yoksullara yardıma giderken, küçük olan kardeşin gözü yerde parlayan bir şeye ilişti. İyice yaklaşıp baktıktan sonra hızla kaçmaya başladı ve kardeşi ardından seslenene kadar çoktan kayboldu. Bu duruma şaşıran büyük kardeş, yerde duran parlak şeyin ne olduğunu merak etti. Gidip baktı. Birde ne görsün: Bir küp, içi çil çil altınlarla dolu. Küpün içindeki altınların hepsini alıp evine döndü. Büyük kardeş bu altınlarla yaşadığı kentte birçok ev ve arsa satın aldı. Birçok işyeri açtı ve işçiler çalıştırmaya başladı. Şehirdeki halk onu bu iyiliklerinden dolayı daha çok sevmeye başladı. Büyük kardeş ise bu şöhretden çok hoşlanmıştı. Daha fazla ilgi ve övgü için kasabaya bir hastane, bir öksüzler yurdu ve bir de yaşlılar yurdu yaptırdı. Böylece kasaba halkı, büyük kardeşi iyice tanıdı ve övgü dolu sözlerle anmaya başladı. Büyük kardeş, böyle mutlu bir şekilde yaşarken, birden içine bir kardeş özlemi düştü. Elindeki tüm parayı kasabadaki fakirlere dağıtıp, halkla vedalaştı. Hemen kardeşinin uzaklaşıp gittiği yöne doğru yola koyuldu. Uzun bir müddet yürüdü yürüdü... Yürürken de \"Kardeşim bu altınları almamakla hiç de iyi yapmadı. Halbuki ben bu altınları alarak yoksullara daha fazla iyilikte bulundum.\" diye düşünüyordu. Aniden bir melek önünü kesti; \"Sen kardeşinle görüşmeye layık değilsin, buradan öteye gidemezsin. Kardeşinin altınlardan kaçması, senin o kadar altınla yaptığın işlerden daha iyidir.\" dedi. Büyük kardeş; \"Ben bu altınları, daha fazla yoksul ve ihtiyara daha büyük iyilik yapmak için aldım.\" diyecek oldu ama birden hatasını anladı. O, yaptığı iyilikleri Allah rızası için değil de, başkasının gözüne hoş görünmek için yapmıştı. Yaptıklarından o kadar utandı ki, gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O zaman melek büyük kardeşin yolundan çekildi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yarasa-Ile-Gelincik-Masali.html", "text": "Yarasayı bilirsiniz. Hem kuşa hem de fareye benzer bu ilginç hayvan. Gözleri gün ışığında iyi göremez. Bu sebeple, gündüzleri uyuyup geceleri avlanır. Bir gece yine avlanmaya çıkan yarasa, yaşadığı mağaraya dönmekte gecikmiş. Güneşin doğmakta olduğunu görünce telaşlanmış. Bir ağacın dalına tünemek istemiş ama, gözleri iyi görmediği için yere düşmüş. Gelincik bu sözler karşısında oldukça şaşırmış, Bilgisizliğinden dolayı kendine kızmış. Gerçekten de boğmaya çalıştığı bu hayvan fareye ne kadar da çok benziyormuş böyle. Onun fare olduğuna inanan gelincik yarasayı bırakmış. Canını kurtaran yarasa ise çok sevinmiş. Zar zor da olsa bir mağara bulup saklanmış. Gelincik oldukça şaşırmış, Söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için, pençelerini yarasanın üzerinden çekmiş. Yarasa da hemen uçup bir dala konmuş. Avını elinden kaçıran gelincik ise, aptal aptal yarasanın arkasından bakakalmış. O gün bugündür de, yarasanın kuş mu yoksa fare mi olduğuna bir türlü karar verememiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yaris-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "En son teknolojik buluşların sergilendiği Robotlar Fuarını dolduran yüzlerce kişi, engebeli araziler için geliştirilen insan şeklindeki modellerin yarışını izliyorlardı. Her biri milyonlarca dolar kıymetindeki robotlardan bazıları, önlerine konan engellere takılıp devrilirlerken, bazıları da metal gövdelerine yerleştirilen bilgisayarlar yardımıyla ayakta kalmayı beceriyorlar ve meraklı seyirciler tarafından büyük bir hayranlıkla alkışlanıyorlardı. Yarışmanın sonlarına gelindiğinde, kalabalık arasından sıyrılan bir ufaklık, robotların yarıştığı bölgeye girdi ve tıpkı onlar gibi, sağa sola sallanarak yürümeye başladı. Küçük çocuğun sevimli halleri, kendilerini ruhsuz makinelere kaptıran seyircileri eğlendirip güldürmeye yetmişti. - Elbette, dedi adam. Bunların hiç birisine paha biçilemez. - Ama çoğu devrildiler, diye atıldı. Oysa ben yıkılmadım. Masa başındakiler, bu sözlerden hiç bir şey anlamadıklarından, çocuğu bırakıp robotlara döndüler. Küçük çocuk oradan ayrılırken yine sallanıyordu. Doğduğu günden bu yana sakattı ama, artık üzülmesine gerek kalmamıştı."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yasamak-Icin-Yasatmak-Icin-Dua-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "İnsanın kendi acziyetini, Alemlerin sahibinin sonsuz kudretini idraki ve itirafıdır, DUA. Bize bizden yakın olana, bizi bizden iyi bilene teslim olmaktır, DUA. İçimizdeki saklı dünyayı, dışımızdaki kainatı her an görüp gözeten Yüce Yaratıcının huzurunda olmaktır, DUA. Yürekten kopup gelen niyaz, edeple eğilen baş ve gözden süzülen bir damla yaştır, DUA. Alemlerin Rabbine kul olma şuuruna ermek, gönülden Hakka yönelmektir, DUA. Cenabı Hakkın rahmet kapısından başka bir kapının olmadığının farkına varmaktır, DUA. Sonsuz kudret ve merhamet sahibinin kapısında heyecan ve umutla bekleyiştir, DUA. Kurumuş ve susamış dudakların rahmet ve lütuf pınarlarından içmeye iştiyakıdır, DUA. Karşılıksız ve sınırsız verilmiş nimetlere teşekkürdür, DUA. Dostun dostla, sevenin sevgiliyle muhabbetidir, DUA. İnsanın kalbinden süzüle süzüle kopup gelen yalvarışın, yakarışının ifadesidir, DUA. En mahrem sırları Padişahlar Padişahına açabilmektir, DUA. Dünya gurbetinden gerçek sılaya yöneliştir, DUA. Seher vakitlerinin kandili. Hac yolcusunun menzilidir, DUA. İslam olmaktır, mümin olmaktır, özgür olmaktır, kul olmaktır, DUA... \"Ey Rabbim! Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü kusur ve eksikliklerden tenzih ederim. Ben kendime zulmedenlerden oldum. Ey Rabbimiz! Hata eder veya unutursak bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yasli-Kaplumbaga-Dede-Masali.html", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir orman varmış. Bu ormanın halkı o kadar mutlularmış ki bu mutluluklarının gün gelip de bitmesinden korkuyorlarmış. Ormanda bir gün çok şiddetli bir rüzgar fırtınası çıkmış. Orman halkı çok ürkmüş. Bu rüzgar fırtınası iki tam gün sürmüş. En sonunda bu şiddetli rüzgar fırtınası durmuş. Orman halkı günlerce çabalayarak ormanlarını onarmışlar. Orman onarım işlerinden sonra hayvanlar yorgun düşmüşler. Ama içlerinden yaşlı Kaplumbağa Dede çok hastalanmış, yataklara düşmüş. Bu durum orman halkının çok üzülmesine neden olmuş, Arkadaşlar yaşlı Kaplumbağa Dedemiz günler geçtikçe daha fazla hastalanıyor, bu duruma bir çare bulmamız gerekiyor, elimizden gelenin daha fazlasını yapıp yaşlı Kaplumbağa Dedemizi tekrar ayağa kaldırmalıyız. Hep beraber bir çözüm yolu bulmalıyız, Demiş ve tüm orman halkı bir çözüm yolu bulmak için düşünmeye başlamışlar. Ben hiç düşünmeden varım, Çünkü yaşlı Kaplumbağa Dedemizin bu hastalığı beni çok üzüyor. O zaman arkadaşlar; Maymun, tavşan, horoz ve ben gidelim ve çiçeği alıp gelelim. Diğer arkadaşlardan biri Serçe'nin evine gidip çağırsın. Serçe de buraya gelsin, Enyüs dağını görünce ağızları bir karış açık kalmış. Çünkü Enyüs dağı tahminlerinden daha dikmiş. İlk önce Tavşan çıkmayı denemiş ama dört adım atmadan daha gerisi gerisine çimenlere yuvarlanmış. Tam o sırada Maymun ağaçların birinde bir Ağaçkakan görmüş ve onu çağırmaya karar vermiş. Ondan dağa oyuklar oymasını rica etmiş. Bizim ormanımızda yaşlı Kaplumbağa Dedemiz var o çok hasta oldu ve biz bu dağın zirvesindeki Rüya Mağarasına girmeli ve Melekler Çiçeğini çok geç kalmadan yaşlı Kaplumbağa Dedemize götürmeliyiz. Şimdi bize yardım edecek misin? Yoksa biz başka bir yol bulmalıyız fazla vaktimiz yok. Hemen kızma ben sadece neden böyle bir yardım istediğinizi merak ettim. Tabii ki size seve seve yardım ederim. Hadi şimdi iş başına ben size tırmana bileceğiniz sıklıklarda oyuklar açayım sizde beni takip edin. Mağaradan içeriye ilk girdikleri anda kendilerini rüya aleminde sanmışlar, yavaş yavaş ilerleyerek çiçeğe ulaşmışlar. Çiçeği ilk gördüklerinde onu alev topuna benzetmişler. Tavşan ve diğerleri çok kormuşlar. Ama çiçeğe yaklaştıklarında ise onun alev topu olmadığını görmüşler ve rahat bir nefes almışlar. İşte bu o çiçek Serçenin bana anlattığı çiçek, Çiçeği yerinden çıkarmaya çalışmışlar ama bir türlü çiçek yerinden çıkmıyormuş. Çünkü çiçeğin sihirli bir sözü varmış o sözü duymadan yerinden ayrılması imkansızmış. Fil ve diğerleri bu sihirli sözcüğü bulmaya çalışmışlar ama bir türlü bulamamışlar. Tavşan ağa kalkmış ve yürümeye başlamış ayağı bir dal parçasına takılmış ve yere düşmüş. Aslında takıldığı bu dal parçası gizli kapının açılmasına sebep olmuş. İlk olarak Horoz geçmiş sihirli kapıdan. Horoz birden, Demesiyle çiçek kıpırdamaya başlamış birden hepsi ürpermiş ve kendilerini toplamaları biraz zaman almış sonra hemen çiçeği taşıyabilecekleri bir kaba yerleştirişler ve dönüş yoluna başlamışlar. O kadar hızlı hareket etmişler ki hava kararmadan ormanlarına ulaşmışlar. Orada bekleyen diğer hayvanlar ve Serçe onları görür görmez hemen ayaklanmışlar, Sorma Serçe kardeş karşımıza birkaç küçük problem çıktı ama biz hep beraber çözdük bunları değimli arkadaşlar. Kaplumbağa Dedemiz nasıl uyuyor mu? Şimdi bu çiçeği nasıl kullanacağız bize bunu sen anlatacaksın değil mi Serçe kardeş, Lafı uzatmadan anlatmaya başlayayım. Çiçeğin bir yaprağını bir kaba koyup suyla kaynatın ve yaprak eridiğinde kabı ateşten alın ve Kaplumbağa Dedemize içirin, İyi ki o gün karşılaşmışız da bana bu çiçek hakkında bildiklerini anlatmışsın yoksa biz burada üzülmekten başka bir şey yapamazdık ve Kaplumbağa Dedemiz hep hasta kalırdı. Sana tüm arkadaşlarım adına teşekkür ederim. Ve bir teşekkürü hak eden de Ağaçkakan arkadaşımızdır. Ondan artık bizimle burada yaşamasını ve eğer ailesi varsa onları da buraya getirmesini rica etmeliyiz ne dersiniz? Arkadaşlar. Önce Yaşlı Kaplumbağa Dedeniz iyileşsin de ben önemli değilim nasılsa kalacak bir ağaç koruğu bulurum kendime haydi içirelim artık şu suyu daha çiçeği yerine götürmemiz gerekecek, Diye çıkışmış tüm hayvanlara, tüm hayvanlar içten bir oh çekip gülmeye eğlenmeye başlamışlar çiçeği geri yerine götürmek için bir heyet seçmişler ve çiçek yerine ulaşmış ve herkes çok mutlu bir yaşam sürdürmeye devam etmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yasli-Kopek-Haydut-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bir köylüyle sadık bir köpeği varmış. Köpeğin adı da Haydut'muş. Haydut zamanla yaşlanıp kocamış, bütün dişleri dökülmüş, ağzıyla bir şeyi doğru dürüst, şöyle sıkıca tutup kavrayamaz hale gelmiş. Artık bizim Haydut iyice kocadı hanım; hiçbir işe yaradığı da yok, yarın çifteyi alıp vuracağım. Ne söylüyorsun sen! Aklını mı kaçırdın! İşe yaramaz hayvanı niye besleyelim... Ağzında tek bir diş kalmadı, Haydut'tan hangi hırsız korkar artık; onun için en iyisi geberip gitmek. Bize hizmet ettiyse bedava etmedi ya! Yedi içti, karnını doyurdu karşılığında. Az ileride güneşte serilmiş yatan zavallı köpek, meğerse bütün konuşulanları işitmiş. masalsitesi.com Ertesi gün hayatının son günü olacağını düşününce bir üzüntüdür sarmış içini. Köpeğin yakın bir dostu varmış, o da ormandaki bir kurtmuş. Haydut, akşam olunca usulcacık evden çıkıp ormana yollanmış, kurdu bulup ertesi gün başına geleceklerden ötürü sızlanıp yakınmış kendisine. ferah tut, seni bu beladan kurtaracağım. Aklıma güzel bir plan geldi. Yarın senin efendin karısıyla erkenden ot biçmeye gidecek, evde kimse kalmayacak; bu yüzden, çocuklarını da yanlarına alacaklar. Onlar tarlada çalışırken çocuklarını hep çit arkasındaki gölgeliğe yatırırlar. Sen de gidip çocuğun yanına uzanır, sanki ona göz kulak olmaya çalışıyormuşsun gibi yaparsın. Derken ben ormandan çıkar, çocuğu kapıp giderim. Sen de onu elimden geri almak istiyormuşsun gibi canla başla peşimden koşarsın. Ben çocuğu bir ara elimden yere düşürürüm, sen de onu kaptığın gibi doğru anne ve babasına götürürsün. Onlar da sanırlar ki, çocuğu elimden sen kurtardın ve sana karşı büyük bir şükran duygusu beslerler, seni öldürmeye kıyamayacakları gibi seni yere göğe sığdıramaz, hiçbir şeyini eksik etmezler. Bundan böyle kimse senin kılına dokunmayacak. Bu ihtiyarlık günlerinde yanımızda kalacak, yiyip içip yatacak, keyfine bakacaksın! Artık yaşlı Haydut, beyler gibi bir hayat sürmeye başlamış; öyle rahatmış ki, daha fazlası can sağlığıymış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yazik-Oldu-Salebeye-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Ya Rasulallah! Allah'a dua et de zengin olayım. - Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır. - Ya Rasulallah! Dua et de zengin olayım. - Be senin için kafi bir örnek değil miyim? Allah'a yemin ederim ki isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi, fakat ben kabul etmedim. - Seni hak peygamber olarak gönderene yemin ederim ki eğer beni zengin ederse fakir fukarayı koruyacak, her hak sahibine hakkını vereceğim. - Rabbim Salebe'yi istediği mala kavuştur, diye dua etti. Salebe bundan sonra koyun alarak otlatmaya başladı. Koyunları sürüler tutacak kadar çoğaldı. Daha evvel bütün namazlarını cemaatle kıldığı için \"Cami Kuşu diye anılan Salebe, artık sadece öğle ve ikindiyi cemaatle kılabiliyordu. Diğerlerini koyunlarının ardında, bazen de kaza olarak kılıyordu. Salebe'nin kısa zamanda bereketlenip çoğalan koyunları Medine yakınlarına sığmaz oldu. Uzak çöllere, sulak yaylalara gitme gereği ile karşılaşan Salebe, artık öğle ve ikindi namazlarına da gelmiyor, sadece cumaları mescitte görülüyordu. Nihayet koyunları, ona Cuma namazlarını da unutturdu. Bir gün Rasulullah : Salebe görülmüyor, - Koyun aldı. Koyunları buralara sığmaz olduğundan şimdi çöllerde, sürüsünün ardında dolaşıyor, dediler. İşte bu sırada zekat ayeti nazil olarak, mali durumu iyi olan Müslümanların, geçim sıkıntısı içinde bulunan kardeşlerine yardım etmeleri emredildi. Bu emre büyük bir istekle uyan Müslümanlar, mallarının bir kısmını, geçim sıkıntısı içinde yaşayan kardeşlerine seve seve verdiler. Salebe ise mallarının zekatını istemek üzere gelen görevlilere: Bu sizin yaptığımız, düpedüz haraççılıktır. diyerek onları eli boş çevirdi. - Yazık oldu Salebe'ye sözünü tekrarladı. Salebe, önceden; Zengin olursam zekatımı vereceğim. diye yemin etmişti. Fakat sonra bu yemininden dönüp zekatını vermeyince Tevbe Suresinin 75 ve 76. ayetleri nazil oldu. Bu ayetlerde, zengin oldukları takdirde fakirleri gözeteceklerini söyleyen kimselerin bu sözlerini unuttukları belirtiliyor ve onlar münafık olarak nitelendiriliyordu. - Senin yardımını alamam artık Salebe; Allah beni bundan men etti. Haydi git! diye karşılık verdi. - Ya Salebe! Şükrünü yerine getirdiğin az mal, şükrünü yerine getiremediğin çok maldan hayırlıdır."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yedi-Kargalar-Masali.html", "text": "Bir adamın yedi oğlu varmış. O kadar istermiş de bir türlü kızı olmazmış. Günün birinde karısı ona müjde vermiş. Gebe olduğunu söylemiş, çocuk dünyaya gelmiş, bu seferki kızmış. Buna çok sevinmişler ama, çocuk pek cılız, pek ufacık bir şeymiş. Bu yüzden de evde yıkanıp, okunması, şifa bulması gerekmiş. Yıkama suyu getirsin diye babası, oğullarından birini kuyuya yollamış. Öbür altı oğlan da onun peşinden gitmişler. Hepsi de suyu önce kendisi doldurmak istiyormuş. Bu yüzden testi suya düşmüş. Oğlanlar oldukları yerde kala kalmışlar; ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hiçbiri eve dönmeye cesaret edememiş. - \"Yediz oğlanlar kesin oyuna daldılar.\" demiş. - \"İnşallah hepiniz karga olursunuz!\" diye ilenmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir patırtı duyulmuş. Havaya bakmış; kömür gibi kara kara yedi tane karganın uçup gittiğini görmüş. Anne baba bu ilenci, pişman olsalar da bir daha geri de alamamışlar. Oğullarının yedisinde elden kaçırdıkları için çok üzülmüşler. Bütün sevgilerini biricik kızlarına vermişler, onunla bir parça olsun avunmuşlar. Kız çok geçmeden kendini toparlamış, gün geçtikçe güzelleşmiş ama başka kardeşleri bulunduğundan uzun zaman haberi olmamış. Ana babası bunu duyurmamaya çalışmışlar. - Kız güzel ama, yedi ağabeysinin başlarına gelen yıkım onun yüzünden oldu. - \"Ağabeylerim var mıydı benim? Onlara ne oldu ?\" Demiş. Bunun üzerine ana babası bu gizliliği daha fazla saklamak istememişler. Allah'ın böyle istediğini, yoksa doğumunun buna neden olmadığını anlatmışlar. Ama kızcağızın içine bir kurt düşmüş. Kardeşlerini kurtarmayı kafasına koymuş. Bir yerlerde durup dinlenemez olmuş. Sonunda bir gün gizlice yola çıkmış. Ağabeylerinin izini bulmaya ne pahasına olursa olsun onları kurtarmaya karar vermiş. Evden çıkarken ana-babamı hatırlarım diye bir yüzük, karnım acıkırsa yerim diye bir dilim ekmek, susadığımda içerim diye bir testi su, yorulursam da otururum diye de bir iskemle almış. - \"Burnuma insan kokusu geliyor!\" Diye bağırmaya başlamış. - \"Yanında bu kemik olmazsa sırça sarayın kapısını açamazsın. Oysa kardeşlerin orada...\" demiş. - Bay kargalar evde değiller. Onlar dönünceye kadar bekleyeceksen gir içeri! Kız mecburen kabul edip beklemeye başlamış. Bu arada cüce yedi tabak, yedi bardak içinde kargaların yemeklerini içeri getirmiş. Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş, her bardaktan birer yudum su içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş. - \"Bay kargalar eve geliyor!\" demiş. - Buna bir insan ağzı değmiş! Yedinci karga bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Bakmış. Anne babasının yüzüğünü hemen tanımış. Heyecanla sağa sola bakmışlar. Kapının arkasında durup bu sözleri işiten kız da ortaya çıkmış. Kardeşlerinin içten ve samimi sevigisi ile karılaşan kargaların üzerindeki büyü de kalkmış. Bunun üzerine kargaların hepsi yeniden insan kılığına dönmüşler. Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar. Mutlu mesut uzun yıllar yaşayıp gitmişler."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yesil-Elbise-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "- Gel seni camiye götüreyim, Bugün Cuma biliyorsun, dedim. - Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum. - Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum. Gayri ihtiyari gülmeye başladım. - Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin. Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı. - Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum. Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yildiz-Agaci-Masali.html", "text": "Çok eskilerde, bir ülkenin sevilen bir padişahı, bu padişahın da Zühre adında güzeller güzeli bir kızı varmış. Yıllarca çocuğu olmayan padişaha Allah yaşlanma döneminde nur topu gibi bir kız evlat armağan edince, ona \"yıldız\" anlamına gelen \"Zühre\" adını koymuş padişah. Zühre altı yaşına geldiğinde yüzündeki sağlık ve güzellik parıltılarıyla gerçek bir yıldız gibi görenlerin gözlerini kamaştırır olmuş. Ne var ki, sarayın gül bahçesinde oynarken sonbaharın serin rüzgarlarından üşümüş, hastalanmış Zührecik. O gece ağrılarla girdiği yatağından bir daha kalkamamış ve günlerce ateşler içinde yatmış. Padişah deliye dönmüş biricik kızının hastalığından. Ülkenin bütün hekimleri bir bir gelerek bu güzel kızı eski sağlığına kavuşturmak için ellerinden geleni yapmışlar. Ama bir düzelme, iyileşme yokmuş Zühre'de. Tüm saray, tam ülke çaresizlik içinde derin bir kedere boğulurken umutlar da gün gün erimeye başlamış. Göklerin gürlediği, süt gibi şimşeklerin çaktığı ve delice rüzgarların estiği bir gece Zühre iyece kötüleşmiş. Solukları zor fark ediliyormuş artık. Derin uykularda arada bir inliyor, her iniltiyle yaşam bağlarından birini koparıyormuş sanki. Padişah ağlıyor, dualar ediyormuş başında. Ve Zühre bir yıldız gibi bu alemden öbür aleme kayıyormuş hızla. Padişah son bir kez eğilmiş, omuzlarından tutarak sarsmış yavrusunu. - Zührem! Yıldızım! Güneşim! Daha başındasın yavrum. Böyle tez bırakıp gitme ne olur. Gitme! Bu iç paralayıcı yakarışlar karşısında derin uykularından sıyrılmış, gözlerini açmış Zühre. Dudakları zorlukla kıpırdamış, fısıldamış inleyerek. - Benim suçum yok baba. Adımı sen Zühre koymadın mı? Bana yıldızım demedin mi? Yıldızlar doğar da söner de babacığım. Bak, tek yıldız yok gökyüzünde bu gece ... Ben de onlardan biriyim ve onlar gibi kararıyorum ... Bu acılı ses dağa çarpmış taşa çarpmış, yankılanmış. Sonra dalga dalga akarak derin kış uykularında olan ateşböceklerinin yurduna ulaşmış. Yüzlerce, binlerce ateşböceği yuvalarından havalanıp sesin geldiği yöne vargüçleriyle uçmuşlar ve gelip saray bahçesindeki o büyük çınar ağacının çıplak dallarına konmuşlar. Ve yakmışlar tüm ışıklarını. Koca çınar ağacı, gökteki yıldızlar gibi parlak ışık noktacıklarıyla dolmuş. Birden soluğu kesilmiş padişahın. Ağlayan gözleri ağaçtaki binlerce yıldızı görmüş de donup kalmış öyle. Sonra yatağa koşup küçük kızını kucaklamış, pencere kenarına getirmiş. - Bak Zührem. Gökyüzü yıldızla dolu, bak! Yanıldın yavrum, benim yıldızım da parlayacak onlar gibi. Hadi Zührem aç gözlerini! Zühre gözlerini açmış,uzak yıldızlar gibi yanıp sönen binlerce ateşböceğinin ışıkları dolmuş O gözlerine. içi sıcaklanmış birden. Damarlarında kan yerinde ateş yürüdüğünü sanmış. Ve küçücük yüreği bir ürkek kuş gibi çırpınmış çırpınmış kafesinde. - Evet babacığım! Ben de o yıldızlar gibi parlayacağım. Ben Zühren, senin yıldızın... Sönmeyeceğim babacığım ... Sarılıp ağlaşmışlar gece boyu mutluluktan. Ve yağmurlu, soğuk bir gecenin ardından pırıl pırıl bir sabah doğmuş. Sessiz, ılık, aydınlık. Zührecik günler boyu tutsak kaldığı yatağından ilk kez kalkmış o sabah. Pencereye yürümüş, çamların gerisinden, o yapraklarından soyunuk ulu çınar ağacına dikmiş gözlerini. - O, yıldız ağacıdır yavrum... Bu mevsimde gün boyu kurur gider ama gece oldu mu yıldız çiçekleri açar dallarında. Benim yıldızıma hayat ışıkları gönderir... Yaşlı padişah, gece ayazında ölen binlerce ateşböceğinin kara noktacıklar gibi asılı kaldığı kuru dallara bakıp kızını kucaklamış, sımsıcak göğsüne bastırmış. Bir ömür sağlıklı ve mutlu yaşamışlar. Darısı okuyanların, dinleyenlerin başına."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yildiz-Yagmuru-Masali.html", "text": "Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır. Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız. -Bahar gelecek günün birinde Kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar. Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına. -Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni. Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü. -Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni... Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha. -Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim. bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini. Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi. Kış,adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür. Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren samanyolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız,bir yıldız daha, bütün samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü. Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar. Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla. Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların. Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yildizlarin-Maci-Masali.html", "text": "Çocuk gün doğmadan uyanmış penceresini yeni açmıştı. Kendisini rüzgarın kollarına bırakıp gözlerini kapatmıştı. Çok rahatlatıcı ve huzur vericiydi. Çocuk birden vücudunda bir hareketlilik ve soğukluk hissetti. Gözlerini açınca ne görsün! Evinde değildi. Şu anda bulunduğu yeri hiç görmemişti. Arkasından sesler geliyordu. Döndüğünde iki yıldız kavga ediyordu. Biri, sen bu maçta kazanmayı hak etmedin, diyordu. Diğeri ise, Ne oldu, kıskandın mı! Zaten senin bu maçı kazanmaya hakkın yoktu. Çocuğun gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Karşısında gördüğü yıldızlar insanlar gibi konuşuyor hatta maç kavgası yapıyorlardı. Uzun süre yıldızların kavgasın seyretmişti. Yıldızlar kavgadan çocuğu fark etmemişlerdi. Aradan bir süre zaman geçince yıldızların biri çocuğu fark etti. Çocuğu şöyle bir süzdükten sonra yanındaki yıldıza Aman Allah'ım, bu da neyin nesi! dedi. Diğer yıldız ben de bilmiyorum, dedi. Tamamen maçı unutmuşlar çocuğu izliyorlardı. Uzaktan bir yıldız daha geldi. Hatta bu yıldızın beyazlı sarılı bir forma vardı. Çocuğa hoş geldin, dedi. Seni buraya ben getirdim diyerek çocuğun koluna girdi. Çocuklar beraber ilerlemeye başladı. - Merhaba ufaklık, benim adım Kutup Yıldızı. Sana göre büyük görünüyorum. Benden korkmana gerek yok. - Evet, dediğin gibi. Bizim burası yıldızlar ülkesi. Biz aslında seni uzun zamandan beri izliyoruz. Biz futbolu çok seviyoruz. Ama karşı takım bizi hep yeniyor. Sen de izlediğimize göre çok iyi top oynuyorsun. Senin final maçında bize yardım etmeni istiyoruz. Eğer onları yenebilirsek sana istediğini vereceğiz. Çocuk bu teklifi düşündü ve kabul etti. Peki bizim takımın adı neydi? diye sordu. Bizim takımızın adı Pamuk Yıldızlar rakip takımın adı ise Çılgınlar, dedi Kutup Yıldızı. Maç başlamak üzereydi. Eğer pamuk yıldızlar kazanırsa çocuk istediğini alacaktı. . 6 gol atan maçı kazanıyordu. O heyecan ile maç başladı. Çılgınlar gerçekten çok iyi oynuyordu. Daha ilk yarı bitmeden 3-0 öne geçtiler. Pamuk yıldızlar maçı kaybediyordu. Kutup Yıldızı yine kaybedeceklerini düşünüyordu. Çocuk cesaretini topladı. Niye böyle korkak oynuyorsunuz? dedi takım arkadaşlarına. Haydi, biz bunları yenebiliriz. dedi ve tüm gücüyle saldırdı. Takım arkadaşları da çocuğun cesaretini onlar da saldırmaya başlamışlardı. Bir süre sonra maç 3-1 olmuştu. Golü de çocuk atmıştı. Hem de kaleci kuyruklu yıldıza. İkinci yarı da ise aynı şekilde oynandı. Çocuk tam 3 gol atmış, 3 gol de attırmıştı. Maçı 6-5 Pamuk Yıldızlar kazanmıştı. Çocuk seviniyordu. Çünkü şimdi hayaline kavuşacaktı. Maçtan sonra büyük yıldız çocuğu tebrik etti. Ona yıldız süsleri hediye etti. Çocuğa Şimdi benden ne istiyorsun diye sordu. Çocuk ben futbolcu olmak istiyorum. Beni dünyanın en iyi futbolcusu yap, demişti. Kutup Yıldızı tamam demişti. O çocuk Messi'ydi. Dünyanın en büyük takımlarından birinde oynuyordu şimdi. Ama en büyük taraftarları hep gökyüzündeydi."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yirmi-Dort-Altin-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Eski zamanlardan birinde bir ülkede büyük bir hükümdar yaşamaktaymış. Bu hükümdarın, başşehre epeyce uzaklıkta bir yerde güzel bir çiftliği varmış. Bir gün emrindeki adamlardan ikisini bir süre kalmaları için bu çiftliğe göndermek istemiş. Fakat adamların bu yolculuğu birlikte çıksalar da herkes kendinden sorumlu olacakmış. Birbirlerine yardım etmeleri de yasakmış. Adamlar yola çıkmadan önce, hükümdar her birine ayrı ayrı yirmi dörder altın lira vermiş. Bu para sizin yol masrafınızı karşılayacak sermayenizdir. İhtiyaçlarınız için kullanırsınız. demiş. Burayla çiftliğin arası yaya olarak yaklaşık iki ay kadardır. Hem buraya bir günlük uzaklıkta, bir istasyon var. Bu istasyonda hem araba, hem gemi, hem tren, hem de uçak bulunur. Herkes bütçesine göre bunlardan birine biner. demiş. O iki adam, hükümdarı dinledikten sonra saraydan ayrılmış, yolculuk için hemen hazırlık yapmaya girişmişler. Adamlardan birisi iyi bir kimseymiş. Yolculuk boyunca akıllıca hareket etmiş. İstasyona varıncaya kadar bir miktar masraf etmiş. Fakat o harcadığı paralarla hükümdarın hoşuna gidecek çok güzel alışverişler yapmış. Böylelikle para kaybetmek şöyle dursun sermayesini kat kat artırmış. İstasyona varıncaya kadar altınlarından yirmi üç lirasını harcamış. Hemen tamamını içki, kumar gibi geçici ve yasak eğlencelere harcayıp tüketmiş. Sonunda kala kala elinde sadece bir tek altını kalmış. Arkadaşım! Kalan şu son paranla bir bilet al. Hiç olmazsa bu kadar uzun bir yolu aç ve yaya gitmek zorunda kalmayasın! diye uyarıda bulunmuş. Hem bizim hükümdarımız merhametlidir. Belki sana acıyıp kusurlarını affeder. Bakarsın seni de uçağa bindirirler. Sen de hedefine çabucak ulaşırsın. Yoksa bu iki ay boyunca çölde aç, yaya ve yalnız gitmeğe mecbur olursun. diye tavsiyelerde bulunmuş. Eğer o noktadan sonra aklı başına gelip de bir bilet aldıysa bu da bir şeydir. Diğer adamla kıyaslanmasa ve basit bir araçla uzun bir yolculuk da yapsa yine de kötü sayılmaz. Ama eğer bu adam arkadaşının sözlerine rağmen yine de inat edip kalan o bir lirasını da bir bilete vermeyerek geçici bir zevk için harcasa; herhalde herkesin onun aptal bir adam olduğundan şüphesi kalmaz. O iki yolcu ise, her ikisi de Müslüman kimselerdir. Sorumlu oldukları halde birisi kulluk bilincine sahip, dindar, namazını kılan bir kimse; diğeri ise kulluk bilincine sahip olmayan, gafil, namazsız bir insandır. Aslında her ikisi de bu iki tip insanın bir örneğidir. O yirmi dörder altın ise, her gün akıp gideduran yirmi dört saatlik ömür süremizdir. Uzaklardaki o güzel çiftlik ise, Cennet'tir. O istasyon ise, insanın ölümden hemen sonraki mekanı olan kabirdir. O seyahat ise, dünyaya gönderilmiş olan insanın kabir ve büyük mahkemeden geçip sonsuzluğa uzanan yolculuğudur. O uzun yolculuğumuz, o bir günlük sürede yaptığımız işlere; ibadetlere ve ibadetlerdeki içtenliğe göre belirlenir. Bu sayede de çeşitli konfor ve sürelerde kat edilir. Bir kısım insanlar, bu yolu sürünerek, emekleyerek, yürüyerek uzun ve perişan bir halde alır. Kimisi, basit de olsa bir araçtan faydalanır. Bir kısmının durumlarına göre biraz daha iyi araçları olur. Ama öyle insanlar vardır ki, şimşek gibi bin senelik yolu bir günde giderler. Hatta bazıları hayal gibi elli bin senelik mesafeyi bir günde kat eder. Yolculuk için alınan o bilet ise namaz ibadetidir. Bu seyahat rahat bir şekilde ancak o biletle mümkündür. Akıllı ve sorumlu bir insan için günde sadece bir tek saatlik süre bile, hazırlığıyla beraber beş vakit namaza yeter. Acaba her gün yirmi üç saatini şu kısacık dünya hayatına harcayıp da bir tek saatini bile o sonsuz ahiret hayatı için kullanmayan kimsenin, ne kadar zarar ettiğini varın siz düşünün..."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yoksul-Kunduraci-Masali.html", "text": "Eski zamanlarda, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş. Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş. Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş. Yatmaya gitmiş. Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış. Tezgahın üzerinde bakınca çok şaşırmış. Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş. Hemen satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış. Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış. Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş. Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler. Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş. Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş. O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş. Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş. Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş. Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş. Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş. Hatta bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş. Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek. Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş. Yine derileri hazırlayıp tezgahın üzerine bırakmış. Karısı da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin koymuş. Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın içerisine girerek beklemeye başlamışlar. Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya başlamış. Kapı açılmış. Çok sevimli iki minik adam içeri girmişler. Tezgahın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden ayakkabı yapmaya başlamışlar. Karı koca hayretle onları izliyorlarmış. Cüceler işlerini bitirerek sabaha karşı gitmişler. - En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş. Hemen işe koyulmuşlar. Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar. Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış. Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar. Az sonra kapı açılmış. Minik adamlar tezgaha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler. Sevinçle dans etmeye başlamışlar. Sonra hoplaya zıplaya gitmişler. İki minik adam bir daha hiç görünmemişler. Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar. Onları da hiç unutmamışlar."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yoksul-Oduncu-Masali.html", "text": "Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş. \"Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler\" diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış.İçeriden boğuk bir ses \"gel\" diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses \"girsene içeri\" demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş. Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek... Hayvanlar hep bir ağızdan \"bizce uygun\" demişler. Yaşlı adam kıza dönerek \"burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir\" demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. \" Hayvanlar seslenmişler \"onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam \"haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım\" demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş. Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın \"benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir.\" Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: \"Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!\" Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. \"Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?\" Hayvanlar aynı yanıtı vermişler \"bizce uygun\" demişler. Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar \"onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir!\" Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş. Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. gibi ormanda dolaşıp durmayacak!\" Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. \"En sevgili yavrumu da mı yitireyim?\" demiş. Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş \"güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.?\" Onlar da bir ağızdan \"bizce uygun\" demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra \"ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim\" demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: \"Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim\" demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. masalsitesi.com Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız \"artık ben de dinlenmeliyim\" demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış. Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yol-Tarifi-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": " Buraların yabancısıyım evlat, dedi. Parkın hemen yanındaki fırını arıyorum. Dediklerine göre, buraya çok yakınmış. Ben de sizden farklı değilim, dedi. Buralara ilk defa geliyorum. Ailemle birlikte seyahat ederken, alışveriş yapmak için bir mola verdik. Size yardım edemedim, diye özür diledi. Ama bana kalırsa, parkı bulmak için sağa dönmelisiniz. Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nerden anladığını sordu. duymuyor musunuz? diye sordu. Zaten kuş sesleri de oradan geliyor. İyi ama! diye atıldı adam. Bunlar parktan değil de, belki tek bir ağaçtan geliyordur. Tek bir ağacın kokusu bu kadar kuvvetli değildir, dedi çocuk. Birkaç kuşun sesi de bu kadar yükselmez. Parka sık sık gittiğim için biliyorum. Hem derince bir nefes alırsanız, fırından yeni çıkan mis gibi ekmeklerin kokusunu duyarsınız. Adam, denileni yapmak için derin nefes alırken, çocuğun kör olduğunu fark etti. Ve biraz şaşırdığından, konuşurken sözlerini yarıda kesti. Bundan artık emin değilim, dedi. Emin olduğum tek şey, benden çok daha iyi gördüğündür."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yolunacak-Kaz-Dini-Hikaye-Oyku-Oku.html", "text": "Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. \"Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...\" Padişah gene sormuş. \"Geceleri kalkmadın mı ?\" \" Kalktık... Lakin ellere yaradı... Padişah gülmüş. \"Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş. \"Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.\" Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor. Adam, baş veziri söyle bir süzmüş. \"Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.\" Baş vezir, yüz altın vermiş. Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış. \"Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.\" Vezir bir soru daha sormuş... Adam bir yüz altın daha almış. Vezir gene kafasını sallamış. \"Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek... \" Adam gülmüş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Yuvaya-Donus-Masali.html", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarların birinde içinde türlü ağaçların, renk renk çiçeklerin, çeşit çeşit hayvanların yaşadığı insan eli değmemiş doğallıkta güzel mi güzel bir orman varmış. Güneşli bir günün sabahında hayvanlar mutlulukla günlük işlerini görürken birden büyük bir gürültü duymuşlar. Bunlar tekerlek üzerinde giden canavarlarmış. Aslında bu tekerlek üzerinde giden canavarların her biri birer iş makinesiymiş. Ormana girdikleri andan itibaren ağaçları kesmişler, çiçekleri ezmişler, mis gibi temiz havayı kirletmişler, üstelik hayvanlara da zarar vermişler. İlerideki günlerde de devam etmiş bu durum. Bir süre sonra orman yaşanılmaz hale gelmiş. Hayvanlar çok sevdikleri yuvalarını birer birer terk etmeye başlamışlar. Küçük tavşan bu manzarayı gördükçe içi acıyor, doğduduğu bu yeri, yuvasını bırakmayı hiç mi hiç istemiyormuş ama başka çaresi de yokmuş. Peki ailesiyle birlikte nereye gideceklermiş? Başka bir orman mı bulacaklarmış? Ağaçlar, çiçekler, toprak, taş onların arkadaşıymış. Şimdi ise ne ağaç, ne çiçek, ne toprak ne taş kalmış. Günlerce yürümüşler, yürümüşler. Tam yeni bir yaşama başlayacakları sırada hep aynı şey oluyormuş. Canavarlar yine geliyor, yine yuvalarını bozuyor, ağaçlarını kesiyor, hayvan arkadaşlarını incitiyormuş. Yaşayabilecekleri, bir yuva kurabilecekleri son orman da ellerinden gidince iyice çaresiz kalmışlar. Bir gece gökyüzünde bir ışık görmüşler. Diğer hayvanlar da o ışığa doğru gidiyormuş. Bu da neymiş böyle? Kocaman bir kuş gökyüzünde süzülüyormuş. Yavaş yavaş yere inmiş. Her hayvan yanına biraz yiyecek almış, çiçek türlerinden ve ağaçtaki yemişlerden, yuvalarından bir parça almışlar ve kuşun kanatlarından tırmanarak üzerine çıkmışlar. Tavşan ailesi de öyle yapmış. Tüm hayvanlar kuşun üzerine binince kuş havalanmış havalanmış en yükseklere çıkmış. Bulutları aşmış, hayvanların evinden çok uzak diyarlara doğru yol almış. Bir boşlukta yol alıyorlarmış. Karanlık ve soğuk hem de uçsuz bucaksızmış. Aniden bir sıcaklık hissettmişler. O kadar yakıcıymış ki kuş daha fazla yaklaşamamış. Bu adeta bir ateşten topmuş. Kuş ilk kez konuşmuş ve bu ateşten topun adının Güneş olduğunu söylemiş. Çevresine ısı ve ışık yayan bu ateş topu, aslında bir yıldızmış. Bütün hayvanlar gözlerini kısarak, hayranlıkla bu ateş topuna bakarlarken bir yandan da kuş onları kanatları altına alarak yüksek ısıdan korumaya çalışıyormuş. Uçsuz bucaksız derin boşlukta ilerlemeye devam ederlerken Güneş kadar yakıcı bir gezegenin yanından geçmişler. Kuş onları gezegen hakkında bilgilendirmiş. İsminin Merkür olduğunu söylemiş. Güneş' e en yakın gezegendir o yüzden sıcaklıklar yüksektir ama gece olunca da sıcaklık birden düşer çünkü Dünya'daki gibi onu saran bir hava katmanı yoktur. demiş. masalsitesi.com Kuşun bilgeliği karşısında şaşkına dönen hayvanlar burada duramayacaklarını anlamışlar. de tadının çok tuzlu olduğunu söylemiş. Yine de umutlarını kaybetmemişler. Sıvı halde su bulup Dünya'dan ayrılırken yanlarına aldıkları birkaç çiçek ve meyve tohumunu ekmeyi ve burada yeni bir yaşamın temellerini atmayı planlıyorlarmış. Gece olup da hayvanlar uykuya çekildiğinde müthiş bir soğuk başlamış. Hepsi tir tir titremişler. Tavşan ailesi de çok üşüyormuş kürkleri onları bu soğuğa karşı koruyamıyormuş. Ayrıca zehirli gazlar fazla olduğundan hepsi öksürmeye başlamışlar. Mars'ta yaşam hayali suya düşüyormuş. Geceyi bir şekilde geçirdikten sonra sabah yine yola düşmüşler. Giderek büyük ateş topundan uzaklaşıyorlar, uzaklaştıkça daha çok üşüyorlarmış. Sırasıyla Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü ziyaret etmişler. Hiçbirinde yaşayamayacakları anlaşılınca geriye tek bir seçenek kalmış: Dünya'ya geri dönmek. Hayvanlar aralarında tartışmaya başlamışlar. Kimisi yeni bir yaşam alanı aramaya devam edelim diyormuş, kimisi Dünyamıza , yuvamıza dönelim diyormuş. Tartışma uzamış da uzamış. Orta bir yol bulunamamış. O zaman devreye kuş girmiş. O konuştuğu zaman bütün hayvanlar sus pus oluyor, hayran hayran onu dinliyorlarmış. Bilge kuş demiş ki: Upuzun bir yolculuk yaptık, hepimiz çok yorulduk. Gördünüz ki yaşadığınız yere, Dünya'ya benzeyen başka bir gezegen, bir yıldız ya da uydu yok. Belki başka galaksilerde başka yıldızlar, başka gezegenler olabilir. Ama benim o kadar uzun bir yolculuk yapmaya gücüm kalmadı. demiş. Geriye tek bir seçeneğimiz kaldı. Sizi Dünya'ya geri götüreceğim. Ama merak etmeyin yuvanızı geri almanıza yardım edeceğim. Hayvanlar çok sevinmiş. Aslında karşı çıkanlar bile içten içe evlerine dönmeyi çok istiyormuş. Ve tabii en çok da küçük tavşan ve ailesi. Kuş boşlukta süzülmeye başlamış yine. Tüm hayvanlar heyecan içindeymiş. Dünya'ya yaklaştıkça heyecanları artmış da artmış. Sonunda yuvalarına gelmişler. O da ne? O kocaman canavarlar yokmuş artık ama ortalıkta ne ağaç varmış, ne çiçek? Taş taş üstüne bırakmamışlar adeta? Tavşan ailesi harıl harıl yuvalarını aramaya başlamışlar. Ama ne yana baksalar yuvalarının girişini bulamıyorlarmış. Anlamışlar ki artık bir yuvaları yok. Zemin sert taş yığınlarından ibaretmiş. Kuş hayvanları toplamış. Beni dinleyin demiş. Yuvalarınızı arıyorsunuz, kuşlar dallarına kondukları ağaçları, ayılar, tavşanlar, yılanlar inlerini, karıncalar, solucanlar toprak arıyor, arılar kovanlarını... Şimdi bulamayacaksınız aradığınızı evet ama her şeyi yeniden yapmak için geç değil. El ele verirsek yeniden sığınabileceğiniz bir yuvanız, yemyeşil ağaçlarınız, mis kokan çiçekleriniz olabilir. Hayvanlar ne kadar hayal kırıklığı içinde olsalar da buradan başka bir yerde yaşayamayacaklarını biliyorlarmış. O yüzden el ele vermişler. Önce kalan toprağı su ile buluşturmuşlar. Yolculuğa çıkmadan önce yanlarına aldıkları çiçekleri,Yemişleri dikmişler. Toprak alanı büyütmüşler. Yavaş yavaş çiçekleri büyümüş, yemişler fidan olmuş, fidanlar ağaç olmuş, ağaçlarda yeniden yemişler oluşmuş. Herkes yuvasını yeniden inşa etmiş. Küçük tavşan çok mutluymuş. Ailesiyle birlikte oradan oraya koşuyor, gece olunca yuvasında huzur buluyormuş. Kuş bu süre içinde hep yanlarında olmuş. Bir gün canavarlar yine gelmiş. Fakat kocaman kuşu görünce geldikleri gibi gitmişler bir daha da hayvanları rahatsız etmemişler. Bir sabah tüm hayvanlar uyanmış , gündelik işlerini yaparlarken içlerinden biri kuş nerede diye sormuş. Bir diğeri onu bugün hiç görmedim demiş. Küçük tavşan da kuşa seslenmiş seslenmiş ama cevap veren olmamış. En sonunda bütün hayvanlar kuşu arar olmuşlar. Ama bir türlü onu bulamamışlar. Aniden gökyüzünde bir ışık görmüşler ve sanki bir kanat sesi beraberinde. Anlamışlar kuşun buradaki görevi bitti. Süzüldü yine uzak diyarlara , belki de başka yaşamları kurtarmaya. O an küçük tavşanın gözünden iki damla yaş süzülmüş. Süzülen yaşlar toprağa düşmüş. Yaşların düştüğü yerde minik bir fidan yeşermiş. Fidan büyüyüp kocaman bir ağaç olmuş, dallarına görülmemiş türde bir sürü kuş konmuş. O kuşlar , Dünya'da belki de son kalan bu ormanın yeni koruyucuları olmuş."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Zalim-Kral-ve-Bilge-Adam-Masali.html", "text": "- Ben ülkenize uzaklardan gelen bir yabancıyım. Dinlenmek ve konaklamak için ülkenizde biraz kalacağım. - Ben insanlara yardım eder, bildiğim şeyleri anlatırım. - Peki o zaman anlat bakalım ne bilirsin. - Eğer sizin sorunuz varsa, biliyorsam anlatırım. - Peki benim yaşım kaçtır? diye Zalim Kral sorar ve onunla alay etmek ister. - Bu konu hakkında tam bilgi veremem ama tahmin edebilirim. şaşırır ve kendini sarayın zindanlarında bulur. Günlerden bir gün Zalim Kral çok hastalanır ve hastalığı için ülkedeki tüm doktorlar çağırılır. Fakat kimse Zalim Kral'ın hastalığını anlayamaz ve çare bulamaz. Zalim Kral ne yapacağını bilmez halde gün geçtikçe kötüleşmektedir. Zalim Kral'ın hastalandığını askerlerden duyan bilge adam onlara bir de kendisinin bakmasını istediğini söyler. Askerler Zalim Kral'a bu durumu anlatırlar. Artık hastalığı ilerlemiş olan Kral çaresiz kabul eder. Bilge adam Zalim Kral'ın hastalığını anlar ve onu iyileştirecek ilacı yapar. Çünkü daha önce ülkenin birinde aynı hastalıkta olan bir kişiyi de tanımış ve bu konuda bilgi sahibi olmuştur. Zalim Kral hastalıktan kurtulur ve bilge adama yaptıklarından dolayı özür diler. Onu küçümsediği ve bilgisiyle alay ettiği için onu kendin affettirmek için sarayın hekimi olup, yıllarca rahat yaşamasını teklif eder."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Zencefilli-Kurabiye-Adam-Masali.html", "text": "Ormanın içinde eski küçük bir evde kocası ile yaşayan bir kadın varmış. Çocukları yokmuş ve çok yalnızlık çekiyorlarmış. Yaşlı kadın zencefilli kurabiye yaparken adam şekilleri vermiş. Kocasına da 'kocacığım bugün zencefilli kurabiyeden adam yapacağım'' demiş. Çok güzel bir zencefilli kurabiye adam yapmış ve fırına sürmüş kurabiyeyi. Fırından gelen eşsiz kokuların yayılması ile birlikte yaşlı kadın fırın eldivenlerini takarak kurabiyeyi çıkartmış. Pudra şekeri kullanarak saçlarını, kaşlarını, elbisesini ve ağzını çizmiş. Gözleri için boncuk gibi duran kuş üzümü kullanmış. Kıyafetindeki düğmeleri için de vişne kullanmış. Bitirdikten sonra eserine bakarken birde ne görsün zencefilli kurabiye ayağı fırlayıvermiş. Kurabiyeyi koşarken gören kadın şok olmuş. Ne yapacağını bilememiş. Kurabiye adam 'Beni yemeyin' diye bağırarak camdan atlayıvermiş. Yaşlı kadın dışarı çıkıp zencefilli kurabiyenin peşine takılmış. Kocası hayretler içerisinde pencerede bakakalmış. Zencefilli kurabiye hızla koşmaya devam etmiş. Sürekli kendine 'koş koş sen zencefilli kurabiye adamsın koş koş' diyormuş. Zencefilli kurabiye adam öyle hızlı koşuyormuş ki yaşlı kadının onu yakalaması imkansızmış. Çok geçmeden zencefilli kurabiye adam bir çiftliğe gelmiş. Çiftlikte yeşillikler içerisinde otlayan inek onu fark edivermiş. '' Ne kadar da güzel bir kurabiye, çok güzel kokuyor onu yakalayıp yemeliyim'' demiş. Kurabiye adam gülerek ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın da peşimden koşuyor ama beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Yaşlı kadın önde inekse arkadan zencefilli kurabiye adamın peşinden koşmaya devam etmişler. Zencefilli kurabiye adam koşmaya devam ederken onu bir domuz fark etmiş. Domuz havayı koklayarak ''mmm çok güzel bir kurabiyeye benziyor tam da ağzıma layık'' diyerek söylenmiş. ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın ve onun arkasından bir inek de peşimden koşuyor ama beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Önce kurabiye adam onun arkasında yaşlı kadın, inek ve domuz koşmaya devam ederlerken çiftliğin dışarısında yiyecek arayan tavuğun yanından geçmişler. Tavuk çok açmış. Tavuk ''İşte tam da aradığım lezzette bir yemek'' diyerek peşlerinden koşmaya başlamış. Kanatlarını çırpa çırpa hızlı bir şekilde koşmaya başlamış. ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın ve onun arkasından bir inek arkasından bir domuzda peşimden koşuyor ama beni yakalayamadılar. Sende yakalayamazsın. Beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Zencefilli kurabiye adamın arkasından önce yaşlı kadın, inek, domuz, tavuk koşmaya devam etmişler. Zencefilli kurabiye adam öyle hızlı koşuyormuş ki aradaki farkı bayağı açmış. Bağırarak ''Beni kimse yakalayamaz dünyada benden hızlı kimse koşamaz çünkü ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek sürekli koşuyormuş. Yoluna devam ederken birde ne görsün ilerde yolun sonunda bir nehir görünmekteymiş. Yol nehirle kesilmiş ve zencefilli kurabiye adamın kaçacak bir yeri yokmuş. Zencefilli kurabiye adam sunun kenarına kadar gelmiş ama aniden durmuş. Eğer suya girerse eriyip yok olabilirmiş. Arkasından koşan yaşlı kadın, inek, domuz, tavuk hızla kendisine doğru yaklaşıyorlarmış. Bir karar vermesi gerekiyormuş ve ne yapacağını bilemeden etrafına bakınmış. Tam o sırada bir ağacın arkasından kurnaz bir tilki çıkıp gelmiş yanına. İsterse onu karşıya geçirebileceğini söylemiş. Bir süre düşünen kurabiye peşindekilerin iyice yaklaştıklarını görmüş. Tilkiye ''ya beni yersen'' demiş. Kurnaz tilki onu yemeyeceğini çok yardımsever bir tilki olduğunu amacının sadece yardım etmek olduğunu söylemiş. Artık düşünmeye vakti kalmayan zencefilli kurabiye adam atlamış tilkinin kuyruğuna. Tilkinin sırtından sıkıca tutunurken bu sırada tilki de atlamış nehre. Bunu gören yaşlı kadın yaşlı kadın, inek, domuz ve tavuk nehri yüzerek geçen tilki ve sırtındaki zencefilli kurabiye adamın arkalarından bakmışlar. Artık onu yakalamalarının imkansız olduğunu anlamışlar. Zencefilli kurabiye adam tilkinin sırtında giderken nehir iyice derinleşmeye ve sular yükselmeye başlamış. Kurabiye adam tilkiye neredeyse ıslanacağını kuyruğunu biraz kaldırmasını söylemiş. Tilki de sırtına doğru çıkmasını orada ıslanmaktan kurtulacağını söylemiş. Ama nehir derinleştikçe tilkinin sırtı da suya batmaya başlamış. Suya batıp batıp çıkan sırtta Zencefilli kurabiye adam ıslanma tehlikesi geçiriyormuş sürekli. Tilki bu durumu fark edip '' ıslanmandan korkuyorum kurabiye kardeş istersen kafamın üzerine çık orası daha yüksek hem güvende olursun hem de rahat edersin demiş''. Kurabiye adam tilkinin kafasına doğru ilerlemiş. Tilki sinsi planına devam etmiş ve nehrin suları derinleştikçe kafasını iyice suya gömmüş. Islanmaktan çok korkan zencefilli kurabiye adama ''istersen burnumun üzerine çık orası daha yüksek demiş''. Kurabiye adam tilkinin burnuna çıkmış. Tam karaya çıkmaya başladıkları anda kurabiye adamı havaya fırlatan tilki ağzını açarak kurabiye adamı 'lüp' diye yutmayı beklerken tam tepelerinden geçen bir karga kurabiye adamı gagası ile yakalayıvermiş. Ağzı açık bekleyen tilki öylece bakakalmış."} {"url": "https://www.masalsitesi.com/Zumruduanka-Kusu-Masali.html", "text": "O gün böyük oğlan getmiş, varmış almanın dibine yatmış, tam uyumuş uykusu sırasında dev öteden zırlayarak gelmiş, oğlan bunun üzerine oku, yayı gomuş ve gaçmış, o oğlan da gelmiş. Daha sonra dev gene elmayı yemiş. Devin ganına düşmüşler, izleyi izleyi bir mağaraya gelmişler, devin gani mağaradan aşşağı enmiş. Şimdi mağaraya bir baksalar ki, mağara burcu burcu kokuyor. Ben üşüdüm. diye başlamış bağırmaya. Onu çekmişler, ortancıl oğlan enmiş gene aynan öyle. Yok olmaz, ben Allah'a nasıl gövenirsem, gardaşlarıma da öyle gövenirim Olurdu olmazdı derlerkene oğlan aşşağıdan güccük şeyin beline ipi bağlamış, Oğlan suyun ağzını açınca her taraf su ile dolmuş. Aradan iki gün geçmiş, su akar dev yok meydanda. Halk toplanmış, o mahallenin, gasabanın bütün halgı toplanmış. Bir şöyle yörüyüşe geçmişler, geçince giz oğlanı takip etmeye başlamış. Geçe geçe herkes geçmiş, O garının yanında eğlenen o çocuk gelirken giz elinden dutmuş. Getmiş böyle gezerek mezerek, suyun akdığı yerde bir çınar ağacı varmış. O çınar ağacının dibinde de bir köşk varmış. Oğlan o köşke yatmış. Okunu filan yanna goymuş. Orda yatarkana bir guş oraya bir yuva yapmış. Yuvasına da her sene bir evran düşüşmüş, cülüğünü yermiş. Böyle yatarkene rüyasında cülükler böyle çürük çürük edermiş. Oğlan bakmış bir ilan yuvayı yeyecek. Alttan ağrı oku bi salar ilana, ilanı tıbbadan düşürmüş. Ora köşke ölüsünü gomuş ve tekrar yatmış. Cücülerin anası gelmiş, hemen oğlanı çarpacağmış. Çünkü her sene yuvayı bir şey yermiş. Yükselmiş böyle hub demiş oğlan et vermiş, lub demiş su vermiş. Eyi. demiş ve dilini altından eti çıkarmış ve oğlanın sakat gısmına guş eti yapışdırmış. Oğlan yer yüzüne çıkdıktan sonra bir terzinin yanına çırak girmiş, oğlan gizin bu isdeklerinin hepsini hazırlamış. Giz da başga birine verildiği için o günlerde düğün hazırlıkları varmış. Ya padişah baba ben senin oğlunum, işde bu gızlar da benim haggım Gırk gün gırk gece düğün etmiş, biz de demitten yemeğinden geldik."}