{"url": "https://www.masalcisite.com/acgozlulugun-sonu/", "text": "Uzak ülkelerin birinde kendi halinde yaşlı bir dede yaşarmış. Bu yaşlı dedenin bir de çok sevdiği köpeği varmış. Köpek çalışkan bir köpek değilmiş. Bütün gün evin önünde yatar dururmuş. Yaşlı dedecik akşam olunca kalan yemeklerin hepsini köpeğiyle paylaşırmış. Bir gün köpek yine kapının önünde yatarken yolun karşısından geçen tombul köpeği görmüş. Kendisi zayıfken o köpek neredeyse kendisinin iki katıymış. Köpek, yattığı yerden doğrulmuş: ZAYIF KÖPEK: Hey, köpek kardeş! Sen nereye gidiyorsun? Tombul köpek zayıf köpeğin yanına yaklaşmış. Birazcık gururlanarak anlatmaya başlamış. TOMBUL KÖPEK: Saraya gidiyorum. Ben sarayda yaşıyorum. Sen burada ne yapıyorsun? Zayıf köpek saray lafını duyunca kulaklarını dikmiş. ZAYIF KÖPEK: Ben de burada yaşlı bir dedenin eline düştüm. Doğru düzgün yemek vermiyor bana. Şu halime bak demiş. Tombul köpek yavaşça yanına yaklaşmış: TOMBUL KÖPEK: İstersen benimle birlikte saraya gelebilirsin. Orada bize bir sürü yemek veriyorlar. Yediğin önünde yemediğin arkanda. Zayıf köpek duyduklarını düşünmeye başlamış. İstediği kadar yiyebileceği bir sürü yemek olduğunu hayal etmiş. ZAYIF KÖPEK: Tamam, gelirim tabi. Ama önce yaşlı dedeye gideceğimi söylemem lazım. Tombul köpekle ikisi beklemeye başlamışlar. Akşama doğru yaşlı dede eve gelmiş. ZAYIF KÖPEK: Dede, ben artık seninle yaşamak istemiyorum. Bana güzel yemekler vermiyorsun. Ben arkadaşımla birlikte saraya gideceğim. Dede duydukları karşısında çok üzülmüş. Köpeğe çok iyi yemekler veremediğini kendisi de biliyormuş fakat her akşam kendi yemeğinde ne varsa köpeğe de aynısından veriyormuş. Fakir olduğu için çok iyi yemekler yapamıyormuş. YAŞLI DEDE: Sen bilirsin köpekçik. Ama aç gözlülüğün sonu iyi değildir. Burada bütün yemekler senin. Ama orada yemeğini kim bilir kaç tane köpekle paylaşmak zorunda kalacaksın ZAYIF KÖPEK: Kararım kesin dede. Ben gidiyorum. Köpek tombul köpek arkadaşıyla birlikte saraya doğru yola koyulmuş. Tombul köpek mutfakta çalışan bir aşçının kızının köpeği imiş. O yüzden aradan sıyrılıp rahatça saraya girmiş. Fakat bizim zayıf köpek dışarıda kalakalmış. Üstelik yemekler döküldüğünde yemek kapmaya çalışırken bir sürü köpeğin arasında kalarak kendini de yaralamış. En sonunda büyük bir çoban köpeği gelmiş ve önündeki yemeği de alarak kaçmış. Zayıf köpek yaşlı dedenin ne demek istediğini çok iyi anlamış. Yaptığı yanlışı fark etmiş. Gecenin karanlığında aç bir şekilde dedenin evine geri dönmüş. Saraya vardıklarında bir de ne görsün! Saray kapısının önünde o kadar çok köpek yemek bekliyormuş ki... Hiçbir şey tombul köpeğin anlattığı gibi değilmiş. Yaşlı dede köpeği görünce kızgın gibi gözükse de içinden sevinmiş. Çünkü o köpeği çok seviyormuş. ZAYIF KÖPEK: Yaşlı dede, ben büyük bir hata yaptım. Sen doğru söylemişsin. Elimdekiyle yetinmeyi bilmeliydim. Ben daha fazlasını ararken canımdan bile olacaktım. YAŞLI DEDE: Bu sana ders olsun köpekçik. Bundan sonra elindekiyle yetin, hırsının kurbanı olma! Dede köpeği affederek güzelce karnını doyurmuş. O günden sonra köpek de dedeye büyük bir sevgi ile bağlanmış. İkisi de mutlu mesut hayatlarına devam etmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/adaletli-paylasim-masali/", "text": "Evvel zamanda, Fakirler handa, Beyler de konağında yaşarmış. Buna öfkelendim, Bir hayli söylendim, Aldım başımı çıktım dışarı. Görmeyin gidişimi, Bakmadan sağa sola, Düştüm bir yola. Az gittim, uz gittim, Dere tepe düz gittim, Çayır çimen geçerek, Arpa buğday biçerek, Soğuk sular içerek, Altı ay bir güz gittim. Yürüdüm, yürüdüm, Vardım bir bağa, Daldım bir konağa, Vay sen misin dalan, Kimi kolumdan tuttu, Kimi bacağımdan, Attılar beni bir dağa, Zoruma gitti. Başladım ağlamağa. Karşıma çıktı bir derviş, Derviş amca dedim: Bu ne iş? Kuru idim ıslandım; Sel beni neyler? Bulut oldum uslandım, Yel beni neyler? Vay gidi dünya, Kimi güler, kimi söyler. Kulak verin bu masala, Keloğlan ne iş tutar, ne eyler. Aslan, kurt ve tilki kankalar birlikte sözleşip ava gitmişler. Av epey bereketli ve verimli geçmiş. Günün sonunda, bir öküz, bir keçi ve iri bir de tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya sürüklemişler. Aslan kurda dönerek Hadi bakalım kurt dostum, şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım artık işimize bakalım. Demiş. Kurt ezile büzüle: Ey büyük sultanım. Demiş. Şu öküzü siz buyurun, keçi benim, tavşanda tilki kardeşin olsun müsadenizle. Demiş. Aslan birden çok kızmış. Ve Bre küstah! demiş. Sen kim oluyorsun da böyle öneride bulunuyorsun ha! Ben varken payları dağıtmak sana mı düştü? Üzerine bir de pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Bu kez tilkiye dönüp Öyle aval aval bakma bakayım zaten sinirliyim, haydi paylaştır şu avları bakalım. Demiş. Tilki Pay etmek haddim değil ama madem emir buyurdunuz söyleyeyim. Sabah kahvaltıda tavşan ağzınıza layık olur, öküz öğle yemeğinde iyi gider akşama kadar eritip gece iyi uyursunuz. Keçiyi de akşam yutarsınız afiyetle. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/adam-olacak-cocuk-masali/", "text": "Sevgili çocuklar! Tarihinizde neler yaşandığını bilerek yaşamak ve tarihteki yaşanan olaylardan ders çıkarmak çok önemlidir. İşte size örnek olacak güzel bir tarih masalı... Bir varmış, bir yokmuş. Osmanlı Devletinin parlamaya başladığı dönemlerde, başarılar artarda geliyor ve devlet de gittikçe büyüyormuş. Padişahların yerine oğullarından biri tahta geçiyor, devlet güçlenerek büyümeye devam ediyormuş. Osmanlı Devletinin başındaki padişahlardan biri olan ülkeyi başarı ile yöneten Sultan 2. Murat ise; daha ölmeden devlet işlerinden elini ayağını çekmek istemiş. Oğlunun ülkeyi de başarı ile yöneteceğinden emin olan Sultan 2. Murat, Balkan Devletleri ile on yıl süren ikili anlaşmalar imzalayarak barış ortamını sağlamış ve devleti 12 yaşında olan oğlu Sultan Mehmete bırakarak dinlenmeye çekilmiştir. Balkan Devletleri ise, tahtın başına on iki yaşında bir çocuğun geçtiğini görünce durur mu? Hemen aralarında imzaladıkları anlaşmayı hiçe sayarak Macar Kralı Ladislas öncülüğünde saldırı planları yapılmaya başlandı. Haçlı Ordusu, savaş planlarını uygulamaya geçirmek için hiç vakit kaybetmeden Kasım ayının dokuzuncu günü Varna şehrine ayakbastı. Haçlı Ordusunun saldırı hazırlığında olduğu haberi Osmanlı Devletine ulaştığında ise, Osmanlı Devleti acilen bir harp meclisi toplayarak durumu masaya yatırdı. Harp Meclisinde dinlenmeye çekilen Sultan Murata mektup yazılmasına ve durumun bildirilmesine karar verildi. Bu mektupta Sultan Murattan derhal tahta çıkması ve ordunun başına geçmesi de bildirilecekti. Mektup hazırlandı ve Sultan Murata gönderildi. Sultan Murat mektubu alıp birkaç kez okudu. Ardından mektuba şu cevabı yazdı: Oğlum olan Sultan Mehmete hilafet makamını ve saltanat tahtını devretmekten kastım, bundan böyle istirahat etmektir. Padişahlık Sultan Mehmetindir ve her Padişah gibi din ve devletini korumak ile yükümlüdür! Sultan Muratın cevap mektubu hızlıca saraya ulaşmış. Genç padişah Sultan Mehmet ise mektubu merakla okumuş. Babasının yazdıkları onu kısa süren bir şaşkınlığa uğratsa da, hemen cevap yazdırmak için emir verdirtmiş. Sultan Mehmet, küçük yaşına rağmen en az babası kadar cesur ve babası kadar akıllı bir devlet adamıymış. Gördüğü eğitimler onu oldukça donanımlı ve başarılı bir devlet adamı olmak için hazırlamış. Sultam Mehmet, bir an bile tereddüt etmeden cevap mektubunu yazdırmış: Cihan sultanlığı kendisinde ise derhal tahtının başına gelmesi ve düşmana ders vermesi farzdır! Yok, padişah kendi değil de ben isem bir padişah olarak emrediyorum: Derhal ordunun başına geçsin! Verilen emirlere uymak üzerinize elzemdir! Bu emri içeren mektubu kısa sürede alan Sultan Murat, oğlunun kararlılığından ve verdiği karardan çok memnun kalmış. Hemen hazırlıklarını yaparak ordunun başına geçmiş ve başarılı bir savaş ile Haçlıları Kosovada büyük bir yenilgiye uğratmış! Bu yenilgi aynı zamanda tarihte büyük bir hezimet olarak da yerini almış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/agaclari-koruyalim/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben diyeyim yıllar sen de asırlar önce, büyük mü büyük güzel mi güzel bir orman varmış. Bu ormanın içerisinde türlü türlü yemişler, rengarenk çiçekler, birbirinden büyük ağaçlar varmış. Ormanın yakınındaki köyden gelen köylüler ağaçların bakımları yapar, ağaçlara su verir, kuruyan dalları temizler ve en sonunda ağaçlar yemiş vermeye başlayınca da yemişleri toplarlarmış. Köylüler o kadar severek o kadar itina ile bakıyorlarmış ki bu ağaçlara; ağaçlar da yemişlerin en güzelini ve en sulusunu bu köylüler için hazırlıyormuş. Günlerden bir gün köylülerin çocukları oyun oynarken köyün sınırları dışarısına çıkmış. Çocuklar oynadıkları oyuna kendilerini o kadar çok kaptırmış ki; köyden uzaklaştıklarını ve ormanın içine girdiklerini anlamamışlar bile. Ancak ormanın içinde renkli ve büyük ağaçları gördüklerinde köyden uzaklaştıklarını ve ormana vardıklarını anlamışlar. İçlerinden biri; - Arkadaşlar bakar mısınız? Bu ağaçlarda ne kadar güzel meyveler var böyle. Hepsi de ne kadar lezzetli gözüküyorlar di mi? Çocuklar arkadaşlarının bu lafı üzerine meyveleri incelemeye başlamış. Aman da aman tüm meyveler ne kadar da güzel ne kadar da sulu sulu gözüküyorlarmış! İçlerinden biri dayanamamış; - E o zaman neden bekliyoruz, hadi koparıp yiyelim demiş. Diğer arkadaşları birbirine bakmışlar. Bunun doğru olup olmadığını bilememişler. Ama köyden uzaklaştıkları ve karınlarının acıkmaya başladığı da bir gerçekmiş. -Ne olacak sanki arkadaşlar, baksanız ya burada o kadar çok meyve var ki bizim kopardıklarımız fark edilmez bile demiş. Çocukların hepsi karınları çok acıktığı için arkadaşının bu tavsiyesine peki demiş ve başlamışlar bu güzel meyvelerden koparmaya. Meyveleri toplamaya başlayan çocuklar keşke meyveleri düzgün toplasalar... Çocuklar açlıktan hiç düşünmeden, ağaçların dallarını kırarak toplamışlar bütün meyveleri. Ağaçlar çocukların bu tutumları karşısında çok üzülmüş çünkü hepsinin dalları kırılmış ve canları yanmış. Çocuklar ağaçlara verdikleri zararın farkında olmadan bir güzel karınlarını doyurmuşlar ve oyunlarına devam etmişler. Ertesi gün aynı grup yine gelmiş ormana. Dün yedikleri meyvelerin lezzeti hepsinin damaklarında kalmış. Ağaçlara yaklaşan çocuklar başlamışlar dalları kıra kıra meyveleri koparmaya. Ağaçlar yine üzülmüş, yine canları yanmaya başlamış. Ama çocuklar bu durumu bir türlü anlayamamış. Tam da bu sırada dallara zarar vererek toplayan çocukları gören yaşlı bir adam hemen bağırmış; - Heyyy çocuklar! Siz ne yapıyorsunuz orada? Böyle meyve toplanır mı Allah aşkına! demiş. Çocuklar yaşlı adamın sözleri üzerine ağaçlardan meyve koparmayı bırakmışlar. Ama nerede yanlış yaptıklarını anlayamamışlar. Sonuçta bu ağaçlardan köylüler de meyve koparmıyor mu diye düşünen çocuklar yaşlı adamın neden kızdığını anlayamamışlar. Ancak bu sırada çocukların yanına yaklaşan yaşlı adam onlara neyi yanlış yaptıklarını anlatmaya başlamış; -Çocuklar, bu orman ve bu ormandaki ağaçlar köylülerin. Dolayısı ile bu meyvelerden istediğiniz kadar koparıp yiyebilirsiniz. Ancak siz meyveleri toplarken ağaçlara zarar veriyorsunuz. Bakın ağaçların dallarına... Hepsini kırmışsınız. Dalları kırılan ağaçlar bir daha meyve vermez ki! Siz böyle yaparsanız ne siz ne de biz bir daha bu ağaçlardan meyve yiyebiliriz. Bu ağaçları koruyun çocuklar tamam mı? Çocuklar yaşlı amcanın bu lafları üzerine çok utanmış. Meyve toplamak isterken ağaçlara ne kadar zarar verdiklerinin farkında değillermiş ancak yaşlı amca anlattığında ağaçlara ne kadar zarar verdiklerini anlamışlar. Çocuklar bunun üzerine ağaçlardan özür dilemişler ve yaşlı adama teşekkür etmişler. Bir daha da asla ağaçlara zarar vermemişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aglayan-agac-masali/", "text": "Meyvesiz Üzgün Ağaç Tüm arkadaşlarını kesmişler, koca ormanlık alanda tek başına bırakmışlardı üzgün ağacı. Evet, adı üzgün ağaçtı, çünkü etrafındaki dostları bir bir kesildikçe içine kapanmış, her ağacın ardından bir dalını düşürmüş, her ağaç ile birlikte meyveleri yok olmuş. En sonunda hiç işe yaramayan, kırık dallı küçük bir ağaç olarak kalmış. O kadar üzgün ve perişanmış ki her gün süreklia ağlar dururmuş. Bir gün yine haline ağlarken, minik mavi renkli çok güzel sesi olan bir kuş konmuş dallarına. Merhaba, neden ağlıyorsun? diye sormuş. Üzgün ağaç dalına bir kuş konduğunu görünce çok şaşırmış ve halini anlatmaya başlamış. Tüm arkadaşlarımı tek tek kesip götürdüler, burada tek başıma kaldım. Üstelik önceden çok güzel meyveler verirken artık bir tek bile yaprak açamaz oldum. Sen bunun için mi üzülüyorsun yani? Elbette. Artık kimse beni sevmiyor, herkes gelip ne kadar çirkin olduğumu söylüyor. Kendini güzelleştirmek senin elinde ağaç kardeş. Benim mi? Nasıl peki? Evet, senin elinde. Her şeyden önce arkadaşlarını geri getiremeyiz bunu bile ve artık üzülme. Sonrasında ise hep iyi şeyler düşün. Yeniden meyvelerin olduğunu, herkesin gölgende dinlediğini filan. Göreceksin mutlaka faydası olacak."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aglayan-defter/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Kocaman dağların arkasında, yemyeşil bir ova üzerine kurulmuş şirin mi şirin bir kasaba varmış. Doğanın en güzel yeşil rengi hep bu kasabada olurmuş. Bahar gelince rengarenk çiçekler açar, dereler şakır şakır akarmış. Kuzuların melemesi, kuşların cıvıltıyla ötmesi bu kasabayı daha da bir güzel yaparmış. Bu kasabada yaşayan herkes çok mutluymuş. Böylesine güzel bir yerde insan nasıl mutlu olmaz ki. Kasabanın güzelliği insanlara da yansımış. Kasabada yaşana herkes birbirini çok sever ve hep birbirlerine yardımcı olurlarmış. Kasabada yaşana minik bir Zeynep varmış. Kasabanın en mutsuz kızı minik Zeynepmiş. Mutsuz olması için aslında hiçbir neden yokmuş. Zeynep dünyalar güzeli bir kızmış. Masmavi gözler ve sapsarı uzun saçları ile adeta kasabanın güzelliğine güzellik katarmış. Ancak minik Zeynepin boyu biraz kısaymış. Arkadaşları içerisinde en kısa boya sahip olan Zeynep bu duruma içten içe çok üzülürmüş. Bahçelere meyve toplamaya gittiklerinde hiçbir ağaca yetişemez ve arkadaşlarının dalga konusu olurmuş. Çok iyi bir kız olan Zeynep arkadaşları onunla dalga geçtiğinde kimseye kızıp bağıramaz hep içine atarmış. Ne annesi ne babası ne de onlarla birlikte yaşayan tonton anneannesi Zeynepin bu üzüntüsünün hiç farkında değillermiş. Arkadaşları onunla sürekli dalga geçtikleri için onlarla meyve toplamaya gitmez, dışarıda güle oynaya oyunlar oynayamazmış. Pembe bir sandalyesi varmış minik Zeynepin. Pembe sandalyesini odasında camın kenarına koyar, camdan dışarı izlemeye dalarmış. Minik Zeynepin odasından bakıldığında kasabanın akan nehri öyle güzel görünürmüş ki, Zeynep hep pembe sandalyesinde bu nehre bakar, yaşadığı üzüntüyü düşünürmüş. Minik Zeynepin birde pembe kapaklı bir defteri varmış. Bu defter onun tek ve en yakın arkadaşıymış. Zeynep cam kenarında uzun uzun nehri seyreder sonra kalkıp defterine içinden geçen üzüntülerini bir bir yazarmış. Arkadaşları onunla dalga geçtiğinde nasıl üzüldüğünü bir minik Zeynep bilirmiş birde bu defter. İyi kalpli Zeynep üzüntülerini defterine yazdıkça biraz olsun rahatlarmış. Ne de olsa pylaşmak güzel şeymiş, hele de dertleri paylaşmak insana çok iyi gelirmiş. Ama Zeynep üzüntüsünü deftere yazdıkça pembe kaplı defter Zeynepin iyi kalbinin kırılmasına dayanamazmış sürekli ağlarmış. Zeynep Derken günlerden bir gün Zeynepin tonton anneannesi tam Zeynepin odasının önünden geçerken içerden bir ağlama sesi duymuş. Babası ile markete giden Zeynepin evde olmadığını bildiği için kimin ağladığını merak etmiş ve kapıyı açıp odaya bakmış. Ancak odada kimseyi görememiş. Ağlama sesi ise hala devam ediyormuş. Birden tonton anneanne masanın üzerinde duran pembe kaplı defteri görmüş. Evet, ağlayan bu deftermiş. Çok şaşırmış anneanne. İlk defa bir defterin ağladığını görüyormuş. Hemen masanın başına oturmuş ve deftere Neler oluyor, sen bir deftersin, nasıl ağlarsın? diye sormuş. Ama defter önce cevap vermemiş. Melek gibi bir kalbi olan anneanne tekrar sormuş, Anlat bana derdini lütfen, benden sana zarar gelmez, belki bir yardımım dokunur demiş. Bu sefer dayanamayan defter başlamış anlatmaya. Aslında Zeynep için çok üzüldüğünü, ona anlağı şeyler yüzünden ağladığını Zeynepin tonton anneannesine söylemiş. Zeynepin çok yalnız ve çok mutsuz bir çocuk olduğunu, boyu kısa olduğu için arkadaşlarının onunla dalga geçtiğini tek tek anlatmış. Ve tonton anneanneden Zeynepe yardım etmesini istemiş. Anneannesi Zeynepi her şeyden ve jerkesten çok severmiş. Defter anlattıkça anneannede ağlamaya başlamış ve kendine kızmış. Nasıl olurda bunca zamandır Zeynepin bu kadar mutsuz olabileceğini hiç anlamamış. Defteri dinledikten sonra anneanne Zeynep gelmeden bu odadan çıkmam gerek, bunları seninle konuştuğumu bilmesin demiş deftere ve ona sana söz veriyorum, Zeynep için her şeyi yapacağım ve onun mutlu bir çocuk olmasına yardım edeceğim diyerek odadan çıkmış. Zeynep eve geldiğinde anneannesi hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmaya başlamış. Zeynepe dönerek Zeynepim melek kızım, eşyalarını hazırla seninle komşu kasabaya bir arkadaşımı ziyarete gidelim demiş. Anneannesinden böyle bir isteğin neden geldiğini anlamayan Zeynep, onu kırmamak için küçük bir çanta hazırlamış kendine. İçerisine bir çift pijama koymuş, birkaç parça da kıyafet ve yola çıkmışlar. Zeynep kasaba dışına ilk defa çıkıyormuş ve gittikleri kasabada en az Zeyneplerin yaşadığı kasaba kadar güzelmiş. Anneannesinin aynı ona benzeyen şirin mi şirin bir arkadaşı varmış. Adı da Fatma nineymiş. Fatma nine eskiden Zeyneplerle aynı kasabada otururmuş, daha sonra bu kasabaya gelin gelmiş. Ve anneannesi Fatma nineyi çok severmiş. Fatma ninenin tek katlı, bahçesi havuzlu bir evi varmış. Zeynep evin etrafını merakla dolaşırken birde ne görsün, eve doğru gülücükler dağıtarak gelen bir kız çocuğu varmış. Zeynepi şaşırtan şey ise bu güzel kız çocuğunun tekerlekli sandalye ile yürüyor olmasıymış. Güzel kız Zeynepe yaklaşmış ve Sen Zeynep olmalısın, evimize hoş geldin, ben ismim de Ayşe demiş. Ayşe Fatma ninenin torunuymuş. Bir kaza geçirmiş ve kazadan sonra bacakları sakat kamış, bir daha hiç yürüyememiş. Ayşe ile Zeynep birlikte çok güzel iki gün geçirmişler. Dağları tepeleri dolaşmışlar, Zeynep bahçeden meyve toplamış ve birlikte yemişler. Ayşe ile birlikte arkadaşlık ederken Zeynep öğrenmiş ki, kısa boylu olmak hiç te önemli değilmiş, sağlığı yerindeymiş, bacakları sağlammış, geri kalan kısmın hiç önemi yokmuş. Hem ayşe öyle mutlu bir çocukmuş ki, yürüyemiyorum diye hiç üzülmüyormuş ve tekerlekli sandalyesi ile her yere gidiyor, her şeyi yapıyormuş. Zeynep bu kasabadan çok büyük dersler alarak dönmüş evine ve en kısa zamanda Ayşeyi odasında misafir etmek isteği ile. Odasına gelir gelmez gülen gözlerle defterini açmış ve yaşadıklarını yazmış. O"} {"url": "https://www.masalcisite.com/aglayan-fare/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde büyülü bir orman varmış. Bu ormanda ağaçlar, bitkiler, çiçekler, böcekler, hatta hayvanlar bile büyülü imiş. Ormanda her derde deva şifalı bitkiler, otlar, ağaçlar bulunurmuş. Hepsi kendi aralarında mutlu mesut yaşarlarmış. Kimse kimseye karışmaz, hepsi birbiriyle iyi geçinirmiş. Günlerden bir gün, öğleden sonra vakitlerinde, ormanın kenarından bir ağlama sesi gelmiş. Bizim birde ormanımızda çok meraklı bir baykuşumuz varmış. Bu baykuş her şeyi öğrenmek ister, her şeyi duymak, her şeyi görmek istermiş. İşte bu ağlama sesini duyan bizim baykuş durur mu ? Hemen sesin geldiği yöne doğru uçmuş. Amanın! Bir de ne görsün ? Bir fare büyülü ormanın az ilerisinde bir köşede içini çeke çeke ağlıyormuş. Baykuş dayanamamış gitmiş sormuş. Fare başlatmış anlatmaya, hem anlatıyor hem de ağlıyormuş. -Benim canımdan çok sevdiğim bir küçük oğlum var. Biz her gün birlikte gezer, yiyecek bir şeyler bulup evimize döneriz. Bazen bulamadığımızda köylülerin bahçelerine gider, orada ararız. Yine bugün köylülere gittik. Ben başka bahçeye oğlum ise başka bir bahçeye gitti. Herkes yiyeceğini bulduktan sonra büyük ağacın orada bekleyecekti. Ben gittim fakat oğlum gelmedi. Merak ettim oğlumun gittiği bahçeye gittim. Bir de ne göreyim! Oğlum yerde yatıyor. Yediği şey zehirliymiş. Nefes alıyor, ama yerinden kalkmıyor. Ne olur yardım et baykuş kardeş. Oğlumun derdine bir deva bul. demiş ve yine ağlamaya başlamış. Büyülü ormanda da Kraliçe Baykuş varmış. Bu kraliçe baykuşun tedavi etmediği hayvan, bitki, ağaç, böcek kalmazmış. Bizim baykuşun aklına kraliçe baykuş gelmiş. - Büyülü ormanda Kraliçe Baykuş yaşar. O her şeyi iyileştirir. Gel seni onun yanına götüreyim. Demiş baykuş. Fareyi yanına almış ve kraliçe baykuşa gitmişler. Fare derdini ağlaya ağlaya bir bir anlatmış. Farenin çok ağladığını gören Kraliçe Baykuş çok üzülmüş. -Üzülme fare hanım. Senin derdinin devası bendedir. Bana bir ağacın yaprağı lazım. Ama öyle bir ağaç bul ki, üzerinde ne çiçek ne böcek, hiçbir canlı ölmemiş olsun. O ağcı bulup ondan yaprak getirdiğinde oğlun iyileşecek. demiş. Bunu duyan anne fare hemen büyülü ormandaki ağaçlara koşmuş. İlk gördüğü ağaca sormuş. - Ey ulu ağaç. Üzerinde bir canlı ölmüş müdür? Ağaç: -Bir böcek ölmüştür. Bir başka ağaca sormuş. -Bir kuş ölmüştür. Fare böyle böyle bir sürü ağaca sormuş. Hepsinin üstünde bir şeyler ölmüş. Fare tam umudunu kaybedecekken, karşısına parıl parıl parlayan pembe bir ağaç çıkmış. Ağaç o kadar güzelmiş ki, fare gözlerine inanamamış. Hemen gidip ağaca sormuş. -Ağaç kardeş! Üzerinde hiçbir şey ölmüş müdür? Ağaç gülerek cevap vermiş. -Ben büyülü ormanın ağacıyım. Ama benim özelliğim farklı, her ne kadar güzel gözüksem de kimse bana dokunamaz. O yüzden Hayır, üzerimde hiçbir şey ölmemiştir."} {"url": "https://www.masalcisite.com/agustos-bocegi-ve-karinca-masali/", "text": "Çocuktum ufacıktım. Top oynadım, acıktım. Buldum yerde bir erik. Kaptı bir Ala Geyik. Geyik kaçtı ormana. Bindim bir akdoğana. Doğan yolu şaşırdı , Kaf Dağından aşırdı . Attı beni bir göle, Gölden çıktım bir çöle. Çölde buldum izini. Koştum tuttum dizini. Geyik beni görünce, Düştü büyük sevince. Verdi bana bir elma. Dedi;dinlenme,durma. Dağdan yürü , kırdan git. Altın köşke çabuk var. Seni bekler ezeli, Orda Dünya Güzeli. Bin yıllık çile doldu. Bunu dedi kayboldu. Yedim sırlı elmayı , Gördüm gizli dünyayı . Gündüz oldu geceler. Ak sakallı cüceler. Korkunç devler hortladı , Cinler cirit oynadı . Kesik başlar yürüdü . Saçlarını sürüdü . Bir de baktım melekler. Başlarında çiçekler. Devlere el bağlıyor. Gizli gizli ağlıyor. Kılıcımı çıkardım, Perileri kurtardım. Kurtardığım periler, Adım adım geriler. Kanadını açardı . Selam verir kaçardı . Az, uz gittim dolaştım. Altın Köşke ulaştım. Bir kapısı açıktı , Ötekisi kapanıktı . Kapalıyı açarak, Açığa vurdum kapak. At önünde et vardı , İt, ot yemez ağlardı . Otu ata yedirdim, Eti ite yedirdim. Açtım bir elmas oda. Devler şahı uykuda. Gördüm, kestim başını , Dedim; ey dev nerede? Nerde Dünya Güzeli? Dedi, elimde eli. Döndüm baktım bir Kırgız. Elbiseli güzel kız. Durmuş bakar yanımda. Şimşek çaktı canımda. Yaz mevsimi yaklaşırken, işte size yaz mevsimi ile ilgili güzel bir masal! Ağustos böceği ile karınca masalını bilenler biler, yaz mevsiminde çalışan karıncanın kış mevsimini nasıl da rahat geçirdiğini anlatan bir masaldır. Hadi şimdi bu masalı bir kez de bizim yazdığımız şekli ile okuyun. İşte haylaz ağustos böceği ve çalışkan karıncanın masalı... Bir varmış, bir yokmuş... Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde; kocaman bir ormanın içinde yaşayan birbirinden güzel hayvanlar varmış. Bu hayvanlar ormanın içinde kardeşçe yaşar, hepsi birbirine saygı ve sevgi besler, her zaman da mutlu geçinirlermiş. Gel zaman git zaman derken yaz mevsimi gelmiş çatmış. Havaların ısınması ile birlikte tüm hayvanlar kırlarda çayırlarda dolanmaya başlamış. Akarsu kenarlarında, ağaç gölgelerinde serinler; bol bol uyuyup dinlenirlermiş. Yaz mevsimini yatarak geçiren hayvanlardan birisi de ağustos böceği imiş. Ağustos böceği ağacın dibindeki evinde sabah kalkar, çayırlarda karnını doyurduktan sonra eline sazını alır, şarkı söyleyip dans edermiş. Yorulduğunu hissettiğinde de kendine bir ağaç gölgesi bulur, yatar uyurmuş. Yazını şarkı söyleyerek, dans ederek ve uyuyarak geçirecekmiş. Karınca ise çalışkanlığı ile bilinen bir hayvanmış. Diğer tüm hayvanların aksine, karınca yaz gelse de çalışmaktan vazgeçmezmiş. Kış mevsimi için hazırlıklarını şimdiden yapmaya başlamış. Tüm hayvanlar ağaç gölgelerinde yatıp uyurken, o sürekli olarak evine bir şeyler taşıyormuş. Günlerden bir gün, karınca yine evine yiyecek taşırken ağustos böceği ile karşılaşmış. Karınca ve ağustos böceğinin evleri birbirine çok yakınmış. Bu sebeple komşu sayılırlarmış. Ağustos böceği karıncanın sıcağın altında bir şeyler taşıdığını görünce hemen ona laf atmış: Ağustos Böceği: Hey karınca kardeş! Sen bu sıcakta ne diye bir şeyler taşıyıp duruyorsun evine? Karınca biraz soluklanmak için komşusunun evinin önünde durmuş: Karınca: Ağustos böceği arkadaşım. Yaz mevsimi güzeldir, her istediğimizi doğa bize verir. Ama kış mevsimi soğuktur, çetin geçer. Eğer kış mevsiminde a ç kalmak istemeyen, yaz mevsiminde çalışır ve erzak hazırlar. Sen de eğer kış mevsiminde aç kalmamak istiyorsan, evine biraz yiyecek taşımalısın. Ağustos böceği gülmüş karıncaya: Ağustos Böceği: Hiç işim kalmadı şimdiden kış için hazırlık mı yapacağım? Seninki de saçmalık valla karınca kardeş. Ben yaz olunca şarkı söylerim, dans ederim, yatar dinlenirim. Yaz mevsiminde çalışmam, bol bol eğlenirim. Karınca ne derse desin ağustos böceğinin kendisini anlamadığını görmüş. O yüzden konuşmayı çok uzatmadan işine geri dönmüş. Yaz mevsimi geçmiş, kış mevsimi gelmiş. Havalar birdenbire çok soğumuş. Hatta hemen arkasından kar bile yağmış. Bütün yiyecekler karın altında kalmış. Ağustos böceği ise evinde hem soğuktan hem de açlıktan tir tir titriyormuş. Karıncanın lafını dinlemediği için kendisine çok ama çok kızmış. Keşke biraz yiyecek koysaymış evine. Ama artık her şey için çok geçmiş. Kar yağdığından bütün yemişler karın altında kalmış. Ağustos böceğinin aklına karıncanın evi gelmiş. Bütün yaz çalışan karınca, evine onlarca yemek depolamış. Ağustos böceği de onun komşusu değil miymiş? Gidip isterse elbet ki ona da biraz yemek verirmiş. Ağustos böceği hemen karıncanın kapısına dayanmış. Karınca kapıyı açmış ve soğuktan titreyen ağustos böceğini içeri almış. Karıncanın evi sıcacıkmış, çok güzelmiş. Ağustos Böceği: Komşu karınca kardeşim. Çok açım, çok da üşüyorum. Sen bana yemeklerinden biraz verir misin? Karınca biraz düşünmüş: Karınca: Sen bütün yaz ne yaptın peki? Ağustos böceği utanarak cevaplamış: Ağustos böceği: Şeyy, şarkı söyledim, dans ettim, uyudum... Karınca hemen yanıtlamış: Karınca: Madem yaz mevsimde şarkı söyledin dans ettin, şimdi de dans et, şarkı söyle! Ben sana söylediğimde, sen beni dinlemedin. O yüzden sana yemek veremem kusura bakma demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ahmet-okula-basliyor/", "text": "Ahmet o gün çok heyecanlıymış. Çünkü, ilk kez ablaları gibi okula gidecekmiş. Annesi, önlüğünü giydirip, saçlarını taramış, Ahmetin çantasına defterini ve kalemlerini koymuş. Peçete koymayı da ihmal etmemiş. Ahmet, evden çıktıklarında annesinin elinden tutmuş ve güle oynaya, zıplaya zıplaya okul yoluna koyulmuş. Okulunun önüne geldiklerinde Ahmet hala çok heyecanlıymış, hevesliymiş. Ancak, sınıfa girip öğretmen geldiğinde annesi yanından ayrılmak istediğinde; tedirgin olmuş, korkmuş. Annesini göndermek istememiş, başlamış ağlamaya. Annesi de ne yapacağını şaşırmış. Ahmeti bir türlü susturmayı becerememiş ve öğretmeninin izin vermesi ile annesi Ahmet ile birlikte kalmış. Derslerde onun yanında oturmuş. Ertesi gün geldiğinde, Ahmet yine annesini göndermemiş. Bu böyle sürüp gitmiş. Ahmet, annesiz duramıyormuş, kendi gibi birkaç arkadaşının da yanında annesi duruyormuş. Annesi, Ahmeti bu alışkanlığından vazgeçirmek amacı ile, Ahmetin sınıftan arkadaşları ile kaynaşmasını sağlamış. Arkadaşları ile tanıştırmış, oyunlar oynatmış. Ahmet, artık sınıfına alışmış ve annesini aramaz olmuş. Annesi de, Ahmeti okula bırakıp, eve dönebiliyor, evdeki işlerini yapabiliyormuş. Ahmet, ağlayıp annesinin yanında durmasını sağlayarak, ne büyük çocukluk yaptığını anlamış. Ve, hala daha annesi ile birlikte sınıfta kalan arkadaşlarını, oyunlarına dahil etmiş. Onların da, çocukluk etmeyerek okullarında kendi başına kalmalarını, kaynaşarak sağlamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ahtapot-masali/", "text": "İnsanların bazıları gibi bazı hayvanlar da çok meraklı olabilir. Ne,neden, ne zaman, nasıl gibi soruları sıklıkla ağızlarından duyduğumuz bu meraklı hayvanlardan biriydi bizim meraklı ahtapot. Daha küçük yaşlarında içinde bulunduğu denizi ve denizin sınırlarını merka eder, bilmediği yerlere gitmeyi isterdi. Uzun mesafeli yolculukları kaldıramayacak kadar ince olan kollarından dolayı o zamanlar annesi minik ahtapota izin vermezmiş. Yıllar geçmiş ve bizim minik meraklı ahtapotun kolları gelişmiş. Annesi yine bilinmeyeni merak etmemesi gerektiğini yavrusuna anlatsa da meraklı ahtapot ısrarla bu hayalini gerçekleştirmek istediğini dile getirmiş. Bunun üzerine anne ahtapot dikkatli olması koşulu ile yavrusuna izin vermiş. Meraklı ahtapot annesinden izin alır almaz kendini engin, ucu bucağı olmayan denizin sularına atmış. Açılmış, açılmış, açılmış. En sonunda denizden daha sığ bir nehire gelmiş. Bu nehir onun çok ilgisini çekmiş. Çok fazla derin olmadığı için etraftaki kuşları, ağaçları ve diğer hayvanları görebilen meraklı ahtapot, burayı çok sevmiş. Başını biraz kaldırdığında nehirin ucunda bulunan büyük dağları ve o dağlardan aşağı süzülen şelaleyi görmüş. Hayranlık ile izlediği bu manzara onun biraz korkmasına neden olmuş. Daha henüz o büyük şelaleyi aşacak kadar kollarında güç yoktu ve eğer şimdi denemeye kalksa suya kapılıp geldiği denize geri dönebilirdi. Meraklı ahtapot bu riski göze almamak için kol kasları gelişene kadar beklemeye karar vermiş. Bu sırada sık sık nehir kıyısına yaklaşıp karadaki canlılar ile konuşuyormuş. Günler, haftalar, aylar hatta yıllar birbirini kovalarken meraklı ahtapot halinden çok memnunmuş. Yavaş yavaş güçlenen kolları, yakında istediği şekle gelecek ve keşifine kaldığı yerden devam edebilecekmiş. Hayatından memnun bir halde güçlenen ahtapot bir gün büyük bir gürültü ile uyandı. Ne oluyor diye su yüzüne çıktığında insanlar ile karşılaştı. Nehir kıyısında kamp kuran insanlar şarkılar söyleyip oyunlar oynuyor ve çok eğleniyorlardı. Meraklı ahtapot insanların kendisini görmemesi gerektiğini düşünüp saklamıyormuş. Ta ki bir gün tekne kazası olana kadar. Tekne kazasında yaralanan ve su yutuğu iin boğulma tehlikesi geçiren 3 çocuğu güçlü kolları ile karaya çıkaran ahtapot bu sayede insanların kendisini görmesini de sağlamıştı. Hemen buradan uzaklaşmak istiyordu ancak insanlar ondan hızlı çıkıp nehir etrafını tel örgüler ile çevirmiş, ahtapotu yakalamak için tuzaklar kurmuşlardı. Ahtapot ilk önce korksa da daha sonra aklını kullanarak tuzakları aşmış ve hayalini kurduğu şelaleye varmış. Var gücü ile kollarını açıp kayalıklar tırmanmış. Çok zor anlar yaşamış ve en sonunda o çok merak ettiği denizin kaynağına ulaşmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ak-benekli-masali/", "text": "Kara Kuzu ve Çoban Ahmet Çoban Ahmet, o gün yine her sabahki neşesi ile koyunlarının yanına gelmiş. Ağılda kendi hallerinde oynayan koyunlar çobanı görür görmez koşup yanına gelmiş. En başlarında da kapkara rengi ve minik boyu ile Kara Kuzu varmış. Çoban Ahmet, Kara Kuzuyu diğer hayvanlarından bir başka severmiş. Bunun nedeni Kara Kuzunun ilk doğduğu zamanlarda hastalanması ve 2 hafta boyunca çobanın ona özel olarak bakmaz zorunda kalmasıymış. Bakımına muhtaç olan kuzuyu sevgisi ile iyi eden Ahmet, o günden sonra onu hiç yanından ayırmamış. Ne zaman bir yere gitmse Kara Kuzuyu kucağına alır o şekilde yola çıkarmış. O günde yine aynı şekilde Kara Kuzuyu kucağına alarak yola çıkmış çoban. Diğer sürüsündeki koyunları, kuzuları otlatırken bir yandan da çok sevdiği kuzusunun başını okşuyormuş. Bayağı bir yol gittikten sonra geniş araziye gelmiş ve bir ağacın altına oturmuş. Başlamış kavalını çalmaya. Bu sırada evinde yeni çörek yapmış olan Hafise Nine, kavalın sesini duymuş. Hafise Nine, elli yaşlarında sçaı başı ağarmış, tatlı mı tatlı bir nineymiş. Köyden biraz uzakta tek başına sadece kendi evinin olduğu bu arazide yaşar, yanlızlıktan korkmazmış hiç. Tüm köylüleri sever, Çoban Ahmeti de kollarmış. Çoban uzaklardan Hafise Nineyi görünce sevinmiş. Bugün de öğlen yemeğimiz Hafise Nineden Kara Kuzum. demiş. Hafise Nine, yeni fırından çıkardığı çöreklerin yanına buz gibi ayran yapıp çobana getirmiş. Hoşgeldin evladım, buyur otur da çörek ye. demiş. Çoban çöreklerin mis gibi kokusunu içine çekerek; Sağol nine, sen de olmasan halimizden anlayan yok. demiş ve taze çöreklerden yemeye başlamış. Sen de sağol evladım, asıl siz olmasanız benim halim ne olur. Sana baktıkça torunumu hatırlıyorum. Ah, ah, canım, kömür gözlü torunum benim. Senin torunun olduğunu bilmiyordum nine. Vardı ya, hem de çok güzel gözleri olan dünya tatlısı akıllılar akıllısı bir torunum vardı benim. Eğer yanımda olsaydı senin yaşında olacaktı. Nerede nine? Gitti, ama nerede olduğunu bilmiyorum. Hafise Ninenin gözleri dolmuş. Çoban Ahmet merakla; Nasıl bilmiyorsun kaçtı mı? Kaçmadı evlat, çok kötü bir şey oldu ve torunumu benden aldılar. Kim aldı nine, gidip alıp gelelim tekrar. Artık çok geç evladım. Torunumu şu derenin suları aldı götürdü ve bir daha da görmedim. Derenin suyu mu, nasıl yani? Anlatayım evlat, anlatayım...Bundan 10 yıl önce buralar hep ağaçlar ile kaplıydı. Her yerde taze bahar kokusu, her yerde yeşillikler vardı. Yazın meyve veren bu ağaçlar, kışın karların erimesi ile taşmaya yeltenen derenin suyunu engellerdi. Günlerden bir gün 7 tane baltalı adam geldi. Bu koruyucularımızı tek tek kesip bizden aldı. Karşı çıksak da bir çare etmedi. Ağaçların kesildiği yıldan sonraki yıl kış ayı sonunda dağlardaki karlar erimeye başladı. Dere günden güne çoştu, çoştu ve bir gece... Hafise Nine, gözleri dolu dolu uzaklara dalıp kaldı. Çoban merak ile; Eee nine, bir gece? Bir gece dere artık yatağına sığmadı ve taştı. Evlerimizi yerle bir etti. Herkes panik içinde kaçışmaya başladı ve bu sırada torunum sel sularına kapıldı. Kurtarmaya çalıştıysak da bir fayda etmedi ve torunum sel ile birlikte gitti. Çoban Ahmet, Hafise Ninenin durumundan çok etkilenmiş. Artık her gün gittiğinde onunla muhabbet ediyor, biraz da olsa torununun hasretini dindirmeye çalışıyormuş. Derken kara kış gelip çatmış. Yağmur, kar derken çoban koyunlarını otlatmaya uzun süre gidememiş. Bu sırada evde Kara Kuzusu ile oyunlar oynayıp neşelenirmiş. Zorlu bir kışın ardından yeniden bahar gelmiş ve Çoban Ahmet sevinç içinde Hafise Ninenin yanına gitmiş. Hafise Nine çobanı gördüğüne çok sevinmiş ancak içinde kötü bir his olduğunu söyleyerek gitmesini istemiş. Çoban; Dur hele bir seninle hasret gidereyim giderim ninem. diyerek yanına oturmuş. Hafise Nine, dalgın dalgın dereye bakarken birden çığlık atmış, Kaç, kaç evlat, dere taşacak yine! Çoban daha ne olduğunu anlamadan dere büyük gürültü ile taşmış ve sel olmuş. Çoban o kargaşa içinde Kara Kuzuyu kaybetmiş. Aramış, taramış, seslenmiş ama bulamamış. Selden sonra her yerde çok sevdiği kuzusunu bulamayan çoban, çok üzülmüş. Her gün dere kıyısına gelip Kara Kuzu, Kara Kuzu, nerelerdesin? diye haykırırmış. Bir gün yine Kara Kuznun ardından üzülürken Hafise Nine çıkagelmiş. A oğul, böyle üzüleceğine başka şeyler yapsana. demiş. Ne yapayım Hafise Nine, gitti Kara Kuzum, ben daha ne yapayım. Ağlamak kuzunu geri getirir mi? Hayır, evlat. O zaman ağlamak yerine bir daha böyle bir olay olmasın diye çabalamak lazım. Nasıl peki nine? Ağaç dikerek. Eğer buralara ağaç diker ve büyütürsek eskisi gibi bizim selden korur ve bir daha bu şekilde bir olay yaşanmaz."} {"url": "https://www.masalcisite.com/akbabalarin-umudu-masali/", "text": "Akbabaların Suya Düşen Hayalleri Bundan yıllar, yıllar önce, uzak ülkelerin birinde yemyeşil bir orman ve hemen yanında masmavi deresi olan bir vadi varmış. Doğa Vadisi adı verilen bu vadi, çok güzel ve doğa için çok yararlıymış. Ormanda ve vadide türlü çeşit hayvan bir arada yaşarmış. Ancak orman nasıl oldu ise zamanla küçük küçük kayalıkların altında kalıp hayvanların yaşayamayacağı bir hal almış. Ormanı bu hale, kayalıklarda yuva yapmak isteyen akbabalar getirmiş. Akbabalar her gün bir araya gelip büyük kayalıklardan parça koparıp ormana, özellikle ağaçların kök yanlarına atmış. Kök yanları kayalar ile dolan ağaçlar yeteri kadar su ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için bir bir devrilip yok olmuş ve yerini küçük kayacıklar almış. Ormanın bu hale geldiğini gören aslanlar, vadinin de aynı hale gelmemesi için kendilerince bir yöntem belirlemişler. Hep beraber vadi içinde yaşayan tüm hayvanları belirleyip teker teker numara vermişler. Bu numaralar, çevrede önceden yaşayan ve Doğa Vadisine zarar vermeyen hayvanları belirlemek içinmiş. Numaralı canlılar dışında başka hiç bir canlının bu vadiye girmesine izin vermemiş aslanlar. Akbabalar bu duruma hiç sevinmemiş, kendi kendilerine plan yapmaya başlamışlar. ama ne yaparlarsa yapsınlar bir işe yaramamış. Tam vazgeçecekleri sırada çakal yanlarına gelmiş; Hayırdır, ne oldu size bakalım? Daha ne olsun yuva yapacak yerimiz kalmadı, baksana. Kaya yuvarlasanıza. Şimdilik bu mümkün değil baksana aşağıda timsahlar var. Aslanlar getirdi bizi yakalamaları için. O zaman önce aslanları ve timsahları vadiden çıkarmak gerek. Evet, ama nasıl? Benim aklıma bir fikir geldi. Şimdi siz hiç bir şey yapmayın ve bekleyin. Ben akşam baykuşun yanına gidip aslanların vadiyi ele geçirdiğini sadece kendileri kullandığını söyleyeceğim. Ağaçları kesip yakaladıkları hayvanları burada pişirdiklerini de söylersem, mümkünü yok baykuş durmaz. Ormandaki canlıları toplayıp aslanlara savaş açar. Siz de bu arada kayalarınızı yuvarlayıp vadiyi ele geçirirsiniz. Akbabalar buna çok sevinmiş ve beklemeye başlamış. Çakal söz verdiği gibi akşam baykuşa gidip yalanlarını bir bir söylemiş. Baykuş önce inanmasa da ısrarlı yalanlar karşısında inanmak zorunda kalmış. Peki, ben gerekeni yaparım. demiş. Ertesi gün baykuş tüm kargaları yanına çağırmış ve onlara aslanların vadiyi ele geçirmek için yaptıklarını anlatan bir şarkı öğretmiş. Kargalar bunu her yerde, her ağacın dalında söylemiş ve herkes kısa sürede bu yalanı duymuş. Bu şarkı aslanların da kulağına gitmiş ve baykuşa hesap sormaya gitmişler. Sen neden bizim hakkımızda böyle bir yalan söylüyorsun. Yalan değil, gerçeğin ta kendisi bu. Nereden biliyorsun? Çakal anlattı bana tek, tek ona da akbabalar söylemiş. Akbabalar demek ha... Sen şimdi bize değil, o leş yiyicilere mi inanıyorsun. Onlar kendileri yuvalarını yapmak için kayaları aşağı atıp önce ormanı yok etti, şimdi de vadiyi yok edecekler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/akil-okulu-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde, Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde.. Ben deyim şu ağaçtan, Siz deyin şu yamaçtan, Uçtu uçtu bir kuş uçtu; Kuş uçmadı, gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı; Anam düştü eşikten, Babam düştü beşikten... Biri kaptı maşayı, Biri aldı kaşağıyı; Dolandım durdum dört köşeyi.. Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; Bu köşe yaz köşesi, Şu köşe kış köşesi, Şu köşe güz köşesi, Diye iki tekerleyip üç yuvarlarken Aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir fare deliği bulup, Attım kendimi dışarı; Gelgelelim şu mahalleninin yumurcakları Haşarı mı haşarı; Bir fiske vurdular enseme, Gözlerim fırladı dışarı!.. Az gittim uz gittim.. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, Lale sümbül içerek; Soğuk sular içerek, Altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, Gide gide bir arpa boyu yol gitmişim! Vay başıma, hay başıma; Bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, Ya bir devlet kuşu konsa başıma, Ya da alsa beni kanadına kaşına, Demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdü anka dedikleri değil mi? Kafdağının üstünden Süzüm süzüm süzülüp gelmiyor mu? Bakın be yahu! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval, İşitilmedik bir masal bu!.. Bir varmış, bir yokmuş... Çocuklara masallar anlatan Aydede, bu gece çocuklara hangi güzel masalı anlatacakmış? İşte Aydedenin masalı... Bundan asırlar önce, uzak ülkelerin birinde küçük bir kasaba varmış. Bu kasabanın adı Yitan kasabasıymış. Kasabada yaşayan oldukça zengin bir adam da varmış. Adamın zenginliği tüm şehri satın alacak kadar çok, sayısız küpü dolduracak kadar da tükenmez imiş. Günlerden bir gün bu küçük kasabada önemli bir haber kulaktan kulağa dolanmaya başlamış. En sonunda kasabanın meydanında bir çığırtkan başlamış bağırmaya: Çığırtkan: Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, terli su içmeyin. Az konuşu, öz konuşun. Gel gelelim benim size verecek haberime. Komşu başkentimize büyük bir Akıl Okulu açılmış. Bu okula gidenler, okulda akıl öğreniyormuş. Zengin adam bu duyuruyu duyduğunda var gücü ile gülmeye başlamış. Yanındaki arkadaşlarına dönerek: Zengin Adam: Ben hayatımda bu kadar saçma bir şey görmedim! Bir insan ya akıllıdır ya da değildir. Akıl sonradan kazanılmaz ki! Bu okul nasıl akıl öğretecek ki? Zengin adam akşam eve gittiğinde çocuklarına da durumdan bahsetmiş. Bu adamın üç tane çocuğu varmış fakat üç çocuğu da okula gitmiyormuş. Zengin adam elindeki paraya o kadar çok güveniyormuş ki, çocuklarını okutmaya gerek bile görmemiş. Fakat çocuklarından büyük olan babasının bu tavrından pek memnun değilmiş. Babası Akıl Okulu konusunu anlatınca da dayanamamış, içinden geçenleri söylemiş: Oğul: Baba, sen yanlış düşünüyorsun. Okumak gibisi var mı? İstediğin kadar zengin ol, para ile alamayacağın tek şey bilgidir. Zengin adam oğlunun bu sözlerini uzun bir süre düşünmüş. Günlerce, gecelerce bu sözler ile yatmış, kalkmış. Aklına Akıl Okulu düşmüş bir kere, sürekli onu düşünür, dururmuş. En sonunda kararını vermiş zengin adam. Atlamış atına, düşmüş yollara. Amacı Akıl Okuluna gidip burada öğretilen bilgilerin neler olduğunu görmekmiş. Zengin adam az gitmiş, uz gitmiş; dere-tepe düz gitmiş. Günlerce, gecelerce yolda geçirmiş. En sonunda başkente yaklaştığı bir sırada yolda yaşlı bir ihtiyara denk gelmiş. İhtiyara nereye gideceğini sormuş. İhtiyar da başkente gittiğini söyleyince zengin adam attan inmiş ve yaşlı ihtiyarı ata bindirerek başkente kadar götürmüş. Başkente geldiklerinde yaşlı ihtiyarın bir isteği daha varmış: Yaşlı ihtiyar: Oğlum, madem bu iyiliği yaptın, beni meydana kadar da götür de sana dua üzerine dua edeyim. Zengin adam yaşlı ihtiyarı attan indirmeden meydana kadar götürmüş. Tam meydana geldikleri esnada yaşlı adam birdenbire bağırmaya başlamış: Yaşlı ihtiyar: İmdat! Kardeşler yardım edin, bu adam benim atımı çalmaya çalışıyor! Bütün ahali hemen yaşlı ihtiyar ve zengin adamın yanına toplanmış. Yaşlı ihtiyarın görüntüsü insanların ona acımasına neden olmuş. Etraftaki herkes suçlu olarak zengin adamı görmüş: Ahali: Adam sen utanmıyor musun? Bu yaşlı adamı dolandırmaya nasıl vicdanın el verir? Zengin adam şaşırmış. Kendini ifade etmeye çalışmış. Adamı yarı yoldan aldığını ve iyilik yaptığını, atın kendisine ait olduğunu ifade etmiş. Ama adamı kimse dinlememiş! Herkes adamı da önlerine alıp kasabanın hakiminin yerine gitmiş. Zengin adam hakimin karşısında çıkmış. Hakim önce adamı sonra da yaşlı ihtiyarı dinlemiş. Ardından yardımcısını yanına çağırmış: Hakim: Bana hemen bir nalbant, bir baytar bir de saraç çağırın. Yardımcı fırlamış ve çok geçmeden yanında üç kişi ile gelmiş. Zengin adamın atını sırası ile nalbant, baytar ve saraç incelemiş. Hakim hepsine sıra ile atın hangi memlekete ait olduğunu sormuş. Hepsi de atın kendi memleketlerinden olmadığını, atın Yitan yöresine ait bir at olduğunu söylemişler. Hakim bunun üzerine zengin adamı yanına çağırmış: Hakim: Beyefendi at sizin atınızdır. Atınızı alıp gidebilirsiniz, suçsuz olduğunuz ortaya çıktı. Yaşlı adama da gereken ceza verilecektir. Zengin adam çok şaşırmış. Hakime sormuş: Zengin Adam: İyi de siz bunu nasıl anladınız? Bu adamlar atın Yitan bölgesine ait olduğunu nereden bildiler? Hakim zengin adama dönerek: Hakim: Beyefendi, bu kişiler ve ben de dahil hepimiz Akıl Okulunda okuduk. Bildiğimiz her şeyi okulda öğrendik. Bize o okulda iyi ve doğruyu öğreterek doğruya nasıl ulaşılacağını da gösterdiler. Zengin adam memleketine döndüğü gibi başından geçenleri herkese anlatmış. Ve artık bilginin ne kadar değerli olduğunu çok iyi biliyormuş. Çocuklarının hepsini de Akıl Okuluna göndermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/akilli-coban-masali/", "text": "Çobanın Aklı Günlerden bir gün uzak ülkenin padişahı, halka duyuruda bulunmuş. Ey ahali! Size 3 gün müddet veriyorum. Bu 3 gün içinde soracağım 2 sorunun cevabını araştırıp bulun. 3 günün sonunda sizden cevap alamazsam sizi cezalandıracağım. Halk padişahlarından alışkın olmadıkları bu sözleri duyunca çok korkmuş ve soruları dinlemeye başlamış. Sevgili halkım, ilk sorunuz, Doğu ile Batının arası kaç gün? İkinci sorunuz ise Allah şu anda ne yapıyor? Bu soruları iyi düşünün ve 3 gün sonra bana cevabını verin. Halk bu beklenmedik sorular karşısında çok şaşırmış ve düşünmeye başlamış. Ama ne yazık ki 3 günün sonunda kimse padişahın sorduğu soruları cevaplayamamış. Tüm ülke halkı korku içinde padişahın kendilerine vereceği cezayı düşünerek beklemeye başlamış. Bu sırada olan biteni uzaktan izleyen çoban halkın arasına dalmış. Padişah soruların cevapları için tahtına çıkmış. Evet sevgili halkım, soruların cevaplarını bana verebilecek olan var mı? Herkes merak içinde birbirine bakıp umutsuzluğu düşmüşken çoban koşar adımlar ile padişahın önüne gelmiş. Diz çökerek Ben varım padişahım. demiş. Padişah; O zaman söyle bakalım, Doğu ile Batı arasında kaç günlük mesafe var? 1 gün var efendim. Nereden biliyorsun, ispatla. Çünkü her gün güneş doğuyor ve batıyor. Eğer iki günlük mesafe olsa güneş 2 günde 1 kere doğup batardı. Oysa şimdi her gün doğudan doğuyor ve 1 gün sonunda batıdan batıyor. Hıımm, güzel cevap. demiş padişah ve devam etmiş; Şimdi ikinci soruya geçelim. Allah şu an ne yapıyor? Allah şu anda padişaha soru sorduyor, çobana ise cevap verdiriyor."} {"url": "https://www.masalcisite.com/akilli-vezir/", "text": "Uzak diyarların birinde eğlenceye çok düşkün bir kral varmış. Bu kral vezirlerinden her hafta sonu mutlaka bir eğlence düzenlemelerini istermiş. Vezirler bir haftalık süre içerisinde bir eğlence bulup bunu hazırlamak zorundalarmış, aksi halde kendi canları tehlikeye girermiş. O güne kadar kaç tane vezirin bu sebepten dolayı canı gitmiş. Kralın veziri olmak kelle koltukta dolaşmak demek olduğundan ülkedeki hiç kimse vezir olmak istemezmiş. Kralın şu andaki veziride yaptığı işten hiç memnun değilmiş çünkü bir gün aklına kralı avutacak bir eğlence gelmezse canından olacağını biliyormuş. Bu düşünce vezirin uykularını kaçırıyormuş. Vezir can güvenliği için ne yapıp ne edip bu soruna bir çözüm bulmalıymış. Birgün yine vezir evinde kara kara bu sorunu nasıl çözebileceğini düşünüyormuş. Hanımı vezirin bu düşünceli haline çok üzüldüğü için ona ne derdi olduğunu sormuş. Vezirde hanımına aklındaki düşünceleri anlatmış. Kadın eşini dikkatle dinledikten sonra; haklısın bey, ne yapıp edip bu soruna bir çözüm bulmalıyız. demiş. O günden sonra karı koca bu konuda ne yapacaklarını düşünüp durmuşlar. Vezir kendi kendine, öyle bir eğlence bulmalıyım ki kral bundan hiç sıkılmasın ve ben de yeni eğlence bulmak zorunda kalmayayım diye düşünüyormuş. O hafta kralın hoşuna gidecek bir eğlence bulduğu için bir haftalığına hayatı güvendeymiş fakat o güne kadar nerdeyse denenmeyen eğlence kalmadığı için aklına yeni bir fikir de gelmiyormuş. Eğer birkaç güne kadar aklına değişik bir eğlence gelip de bunu tertip edemezse öleceğini biliyormuş. O gece vezirin gözüne bir damla uyku girmemiş, sürekli aklında; ben ölürsem karıma çocuklarıma ne olacak? sorusu varmış. Sabaha karşı vezirin aklına çok parlak bir fikir gelmiş. Her hafta devamı gelecek bir eğlence olursa, sürekli yeni eğlence bulma derdim olmaz ve can güvenliğim olur diye düşünmüş. Bu yarışmanın kralın adına düzenlenip, bir gelenek haline gelmesi durumunda kralın adı ölümsüz olacağı için bu fikrinin kabul görebileceğini düşünmüş. Sabah erkenden kalkmış ve saraya gitmiş. Kral uyanıp kahvaltısını yapar yapmaz onunla görüşmeyi istiyormuş, fikrinin kabul görüp görmeyeceğini çok merak ediyormuş. Vezir hayatının bu düşüncesinin kral tarafından beğenilmesine bağlı olduğunu biliyor ve bunun için dua ediyormuş. Vezirin aklına neden yarışma düşüncesi geldiğine bakacak olursak, vezir insanlar sürekli birbiriyle rekabet halinde olduğu için sıkılmayacakları tek eğlencenin yarışmak olduğu düşüncesinden yola çıkarak bu sonuca varmış. Az sonra vezir kralın huzuruna çıkmış ve düşüncesini ona anlatmış. Kendi adına bir yarışma düzenlenmesi ve isminin ölümsüzleşmesi fikri kralın çok hoşuna gitmiş. Vezirine hemen bu düşüncesini hayata geçirmek için gerekli çalışmaları yapmasını söylemiş. Fikrinin kabul edilmesi sonucu vezir rahat bir nefes almış ve hemen vakit kaybetmeden yarışma için hazırlıklara başlamış. O haftanın yarışmasını belirlemiş ve hemen halka duyuru yapılmasını sağlamış. Yarışmaya katılmak isteyenler saraya gidip isimlerini yazdırmışlar ve heyecanla yarışma için hazırlanmaya başlamışlar. Akıllı vezir bu fikri sayesinde hem hayatını kurtarmış hem de kral ve halk için sürekli devam edebilecek güzel bir eğlence bulmuş. Düzenlenen bu yarışma sadece vezirin hayatını kurtarmakla kalmamış. O günden sonra düzenlenen yarışma sayesinde yoksul halk da sarayın eğlencelerine katılma ve yarışmada ödül kazanma imkanı bulmuş. Kral halkıyla birlikte eğlenmekten ve isminin ölümsüzleşmesinden dolayı çok mutluymuş. Akıllı vezirini bu düşüncesinden dolayı kutlamış ve ona hayatı boyunca rahat yaşayabileceği kadar çok altın vermiş. O güne kadar ölüm korkusuyla yaşayan vezir de aklı sayesinde huzura ve rahata kavuşmuş. Tüm bu yaşananlar ona ve karısına, aklın en büyük hazine olduğunu ve insan aklının çözüm bulamayacağı sorun olmadığını öğretmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/alayci-caner-ile-guvensiz-cem/", "text": "Alaycı Caner ile Güvensiz Cem Caner isminde; çok çalışkan, çok yakışıklı, çok sevilen ama çok da haylaz bir çocuk varmış. Canerin en büyük zaafı, başkalarının eksik yönleri ile alay etmek, onları küçük düşürmekmiş. Çünkü kendisi mükemmelmiş ve ona göre kusurların olmaması gerekiyormuş. Kusurlar insanı komik duruma düşürüyormuş. Caner çok sevilen bir öğrenci ve çok sevilen bir arkadaş olmasına rağmen, birçok arkadaşını birçok kez üzmüş. Ancak, bu durumdan kendisi hiç üzüntü duymamış. Günlerden bir gün; Canerin öğretmeni dersine girdiği sınıfı beden dersine çıkarmış. Caner çok iyi futbol, çok iyi basketbol oynuyormuş. O gün ise canı futbol oynamak istemiş. Hemen bir takım kurmuş ve arkadaşı Ceme bir takıp kurmasını söylemiş. Cemde bir takım kurmuş. Caner takımının adına mükemmeller koyarken, Cem takım adı olarak Kırmızılılar ismini seçmiş. Caner bu isimle çok alay etmiş. Kırmızılı da ne? Ne biçim bir isim bu? Bir kendi isminize bakın, birde bizim ismimize. Bu oyuna daha başlamadan biz kazandık demiş. Canerin bu sözleri Cemi üzmüş. Ağlamaklı olmuş, ancak bozuntuyada vermemiş. Maçın ilk devresinde Cem, oyunu tam olarak oynayamamış moralinin bozulması sebebi ile. Ve 45 dakikanın sonucunda Canerin takımı 6-0 öndeymiş. Caner kakır kakır gülmeye başlamış. Dalga geçmiş. Cem oradan uzaklaşmış ve bir köşede ağlamaya başlamış. Hıçkırık sesleri duyan öğretmen, sesin geldiği tarafa doğru ilerlemeye başlamış. Ağlayan Cemmiş. Cemin yanına yaklaşmış, başını okşamış ve ne olduğunu sormuş. Cem bir süre ağlamaktan cevap verememiş. Sözleri boğazına diziliyormuş. Öğretmen ısrar etmiş ve ağlamasının sebebini sonunda öğrenmiş. Canerin, Cem ile dalga geçmesi Cemi hayli üzmüş. Öğretmen:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/alni-acik-olmak/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı... Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum! Bir küçük köy buldum. Var bu köyde bilge bir dede, şimdi kulak verin de dinleyin, ne der size bu bilge dede... Bir varmış, bir yokmuş... Eski zamanlarda söylenmiş sözler, şimdilerde deyim olmuş. Ama her deyimin bir hikayesi, bir söylenme amacı varmış. Bilge dede bu hikayelerin hepsini bilirmiş. Peki, Alnı açık olmak ne demekmiş? İşte bilge dededen Alnı açık olmak deyiminin hikayesi... Hohohoho.. Bilge dedeniz geldi çocuklar... Bugün size anlatacağım herkesin kullandığı bir deyimin hikayesi. Önce alnı açık olmak ne demek onu anlatayım ben size. Eğer kimseden gizleyeceğiniz bir suçunuz, bir utancınız yoksa herhangi bir ayıp davranışınız bulunmuyorsa işe o zaman size alnı açık insan denir. Peki, bu söz nasıl çıkmıştır? Bilge dededen siz çocuklara alnı açık olmak hikayesi... Buyurun dinlemeye... Sevgili çocuklar; bundan çok çok eski zamanlarda, suç işlemek şimdikinden çok daha kötü bir şeymiş. Şu. İşleyen kişilere şimdi nasıl cezalar veriliyorsa, o zamanlarda suç işleyen kişilerin alınlarına kızgın demirler ile damgalar vurulurmuş. Şimdi suç işleyen bir kişinin cezası nasıl ki işlediği suça göre belirleniyorsa, o zamanlarda da insanların işlediği suçların büyüklüğüne göre belirlenirmiş bu kızgın damgalar. Şimdilerde var olan nüfus kağıtları, adli kayıtlar eski zamanlarda olmadığı için bir kişinin suçlu olup olmadığı alnında damga olup olmadığına bakarak anlaşılırmış. Bilge dede alnında damga ile gezmek çok kötü değil mi? Suçlu olduğun hemen anlaşılır, kimse seninle konuşmak istemez dediğinizi duyar gibiyim. Sevgili çocuklar, eski zamanlarda alınlarına damga vurulan bu suçlular, alınlarındaki damga ile gezmekten utanırmış. Şimdiki gibi ameliyat imkanı da yok ki... O damga alnını bir kere vuruldu mu hep orada! Şimdi çocuklar, alnına damga vurulmuş bir suçlu öyle gezmek ister mi? İstemez tabi. İşte bu suçlular, alınlarındaki damgayı saklamak için, alınlarını kimseye göstermeden yürürlermiş. Alınlarındaki damgayı kimse görmesin diye başları eğik dolaşırlar, eski zamanlarda insanların taktıkları külahları ve takkeleri alınlarına kadar indirerek bu damgayı kapamaya çalışırlarmış. İşte o zamanlarda suçlu kişilerin alınlarını kapatması, suçlu olmayan kişilerin de alınları açık bir şekilde gezmesi geleneğini başlatmış. Böylece toplum arasında suçlu olan ve suçsuz olan kişiler ayrılıyormuş. Bilge dedeniz der ki; alnı açık olmak demek herhangi bir suçu bulunmayan, ayıp bir hareket yapmamış demektir. Bunun hikayesi de çok eskilere dayanır. Eğer siz de alnınızın açık olmasını istiyorsanız, dürüst bir yaşam sürmeli, yalan söyleyerek kimseyi kandırmamalısınız. Bilge dededen bu seferlik bu kadar... Masal bittiğine göre, gökten üç elma düşsün ; biri Bilge dedenin, biri dürüst ve alnı açık çocukların, sonuncusu da masalı dinleyen herkesin olsun."} {"url": "https://www.masalcisite.com/altin-kalpli-prenses/", "text": "Altın Kalpli Prenses Uzak diyarların birinde çok güzel ve iyi kalpli bir prenses varmış. Bu prenses insanları ve hayvanları çok severmiş. Diğer saray mensupları gibi halka yüksekten bakmaz, her zaman yardıma ihtiyacı olan fakirleri ziyaret edermiş. Annesi, babası ve diğer kardeşleri onun bu kadar iyi niyetli olmasını anlamaz, prensesi hep bu konuda uyarırlarmış. Onlar ne derse desin güzel prenses yine de tüm hastalara ve fakirlere yardımcı olabilmek için bütün gün koşuştururmuş. Her sabah erkenden saraydan çıkar, akşam hava kararacağı zaman yorgun ama mutlu olarak saraya dönermiş. Ailesi onu anlamasa da prenses insanlara yardım etmekle mutlu oluyormuş. Çok iyi kalpli ve yardımsever olduğu için tüm halk prensesi çok severmiş. Özellikle yaşlılar ve fakirler, kendilerine yaptığı iyiliklerden dolayı sürekli prenses için dua ederlermiş. Yoksullar ve hastalar her gün güzel prenseslerinin kapılarını çalacağını bilerek umutla onu beklerlermiş. Bir sabah güzel prenses her sabahki vaktinde uyanmış fakat yataktan kalkamıyormuş. Hemen hizmetkarlara seslenmiş. Sarayda bir koşuşturmaca başlamış, annesi ve kardeşleri hemen prensesin odasına koşmuşlar. Bir süre sonra doktor gelmiş kızı muayene etmiş fakat görünürde prensesin hiç bir hastalığı yokmuş. Bir süre dinlenirse düzeleceğini söyleyip gitmiş. Aradan günler geçmiş, halk prensesi göremeyince merak etmiş. Saraya prensesten haber almak için gittiklerinde onun yürüyemediğini öğrenince hepsi çok üzülmüşler ve iyi kalpli prensesin bir an önce iyileşmesi için hep birlikte dua etmişler. Aradan aylar geçmesine rağmen prensesin durumunda herhangi bir değişiklik olmuyormuş. Diğer ülkelerden de birçok doktor gelmiş fakat hiç birisi prensesin hastalığının ne olduğunu anlayamamışlar. Genç kız yattığı yerden kalkamıyor ve günden güne mum gibi eriyormuş. Kral onca imkanına rağmen kızının derdine şifa bulamamanın çaresizliğini yaşıyormuş. Halk sürekli prensesi görmeye geliyor, onunla görüştürülmeseler bile getirdikleri hediyeleri bırakıp gidiyorlarmış. Bütün ülke prensesin çaresiz hastalığı yüzünden yas içindeymiş. Güzel prenses yattığı yerde günden güne erirken hiç halinden şikayet etmiyor, yüzünden tebüssümü eksik olmuyormuş. Hasta yatağında bile halkını düşünüyor, hastaların ve fakirlerin durumunu merak ediyormuş. Sürekli olarak babasına halka yapılan yardımların kesilmemesini söylüyormuş. Babası kızını avutmak için ona yalan söylüyor, yoksul halkla ilgilenmediği halde onlara yardıma devam edildiğini söylüyormuş. Bunu duyan prenses hasta olsa da yüzü gülüyormuş. Bu şekilde epey zaman geçmiş, bir sabah prenses uyanır uyanmaz hizmetlarlara babasını görmek istediğini söylemiş. Az sonra babası yanına gelmiş ve konuşmaya başlamışlar: Prenses: Babacığım dün gece çok kötü bir rüya gördüm. Halk yoksul ve aç bir şekilde meydanda toplanmıştı. Onlar aç ve perişanken biz büyük bir masada oturmuş yemek yiyorduk. Kral: Güzel kızım bu sadece bir rüya. Biliyorsun ki halkımıza her türlü yardımı yapıyoruz. Her gün adamlarımız fakirlere yiyecek, hastalara ilaç dağıtıyorlar. Halkımız iyi durumda tek üzüntüleri senin hastalığın. Bir an önce iyileşmeni istiyorlar. Kendini boş yere üzme ve bir an önce iyileşmeye çalış olur mu? Prenses: Tamam babacığım sana inanıyorum, bu sadece kötü bir rüya... Bu konuşmanın ardından prenses uykuya dalmış ve ne yazık ki bir daha da uyanamamış. Güzel prensesin ölümü halkı üzüntüye boğmuş. Yaşlısı genci herkes iyi kalpli prenses için göz yaşı döküp dualar etmişler. Kızının ölümü kralı çok derinden sarsmış. Kızı ölüm döşeğindeyken ona söylediği yalan vicdanını sızlatıyormuş. Kızı her gece rüyasına girerek; baba bana neden yalan söyledin, halkım açken benim ruhum huzur bulmuyor. diyerek ağlıyormuş. Aylarca hep aynı rüyayı gören kral en sonunda ne yapması gerektiğine karar vermiş. Hemen ertesi gün sabah adamlarını çağırmış ve onlarla birlikte ülkesini dolaşmaya çıkmış. Tek tek tüm kapıları çalmış. Nerede fakir, hasta ve yardıma ihtiyacı olan insanlar varsa hepsini tek tek tespit etmiş ve bundan sonra hergün kendilerine yardım yapılacağını söylemiş. Halk tekrar iyi kalpli prenseslerinin zamanında olduğu gibi rahat ve huzura kavuşmuş. Artık hastalar tedavi ediliyor, her evin ocağı yanıyormuş. Tüm halk ölen prensesleri için dua ediyormuş. Kral halkına yardım etmeye başladıktan sonra bir süre prenses hiç rüyasına girmemiş. Bir gece kral prensesi tekrar rüyasında görmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/altin-kirpikli-cocuk-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, keçiler berber, pireler de bakkal iken, ben annemle babamın beşiklerini tıngır mıngır sallarken... Annem kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı... Kaç kaçmaz mısın? Sen olsan kaçmaz mısın? Gittim gittim... Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim... Konarak göçerek; arpa, buğday, lale, sümbül biçerek altı ay bir güz gittim. Bir de arkama baktım ki, ne göreyim? Bir iğne boyu yol gitmişim. Oracıkta üç dükkan gördüm. İkisi harap, birinin kepengi yok. Kepengi olmayan dükkana girdim. Orada üç silah gördüm. İkisi kırık, birinin barutu yok. Barutu olmayanı aldım, ava çıktım. Dolaştım, dolaştım üç tavşan buldum. İkisi ölü, birinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim gittim gittim... Önüme üç dere çıktı. İkisi kurumuş, birinin suyu yok. Suyu olmayan derede tavşanı yıkadım. Orada üç tencere buldum. İkisi delik, birinin dibi yok. Dipsiz tencereye tavşanı koydum. Pişirdim pişirdim... Dittim dittim... Yedim yedim... Karnım doydu doydu... Ama hala dudaklarımın yaptıklarımdan haberi yok... Uzak mı uzak diyarların birinde, küçük bir ülkede yaşayan güzeller güzeli bir kız varmış. Bu kızın annesi öyle bir anneymiş ki, güzeller güzeli kızını kimselere göstermezmiş. Kızı evden çıkarmadan büyütmüş, kız kimseleri tanımadan etmeden yetişkin bir genç kız olmuş. Gel zaman git zaman kızın annesi kıza bir şeyler öğretmesi için hoca tutmaya karar vermiş. Bilge bir hocayı ikna etmiş, hoca eve gelip gidip genç kıza dersler vermeye başlamış. Genç kız böylece hem çok güzel hem de çok bilgili bir kız olarak yetişiyormuş. Günlerden bir gün, hava çok güzel, güneş de her yeri ısıtıyormuş. Hoca yine güzel kıza ders vermek için eve gelmiş. Hoca ve güzel kız ders yaparken pencerenin kenarından güzel bir ışık içeriye süzülmüş. Genç kız bu ışığı fark edince büyülenmiş kalmış. Hemen hocasına dönmüş: Genç Kız: Hocam, bu içeriye giren ışık nedir? Hoca: Güzel kızım, akıllı kızım, bu ışık güneş ışığıdır. Kız adeta büyülenmiş gibi bakar güneş ışığına. Bu sırada aklına gelen bütün soruları da hocasına sormaya devam etmiş. Hocası hem cevap veriyor, hem de kızın haline acıyormuş. Dışarıdaki güzelliklerden bir haber büyüyen bir kızmış. Günlerden bir gün hoca eve geldiğinde kıza bir sürpriz yapmaya karar vermiş: Hoca: Güzel kızım, annenden bal mumu ister misin? Sana bir sürprizim var. Güzel kız hemen annesinin yanına gidip bal mumu istemiş. Odaya gelip hocasına vermiş. Hoca bütün gün boyunca uğraşmış, durmuş. Fakat sonunda güzel bir balmumu adam heykeli yapmış. Genç kız hocasının yaptığı bu heykele hayran olmuş. Hocası balmumu heykele bir de altın kirpik takınca, ortaya tam bir sanat eseri çıkmış. Kız heykeli o kadar beğenmiş ki, adeta onunla yatmış, onunla kalkmış. Günlerce, gecelerce heykelin gerçek olması için Allaha yalvarmış, durmuş. Sonunda kızın duaları kabul olmuş ve heykele can gelmiş. O günden itibaren kız ve altın kirpikli oğlan birlikte gezmeye, dolaşmaya başlamış. Uzak diyarlarda bulunan bu küçük ülkeye bir kervan gelmiş. Kervandaki kadınlardan biri bohçasında bir sürü kap-kaçak çıkarmış satmak için. Altın kirpikli oğlan ile güzeller güzeli kız da bu kadından bir şeyler bakmak için pazara gelmiş. Kadın oğlanı görünce adeta hayran kalmış oğlana, bir de kirpiklerinin altın olduğunu fark edince oğlanı kaçırıvermiş. Genç kız oğlanın ardından onu bulmak için günleri geceler bağlamış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Derken başka bir ülkeye gelmiş. Bu ülkenin kralının güzeller güzeli bir kızı varmış. Ama kız delinin tekiymiş. Kendi odasına gelen bütün kızları öldürüyormuş. Genç kız bu hikayeyi ahaliden duyunca kendisini koruması gerektiğini anlamış Güzeller güzeli genç kız, günlerden bir gün kuyunun önünde su içerken yaşlı bir ihtiyarın kazan içine bir şeyler kaynattığını görmüş. Adamın yanına usulca yaklaşmış: Genç Kız: İhtiyar, ne kaynatıyorsun sen o kazanda? İhtiyar bakmış ki bu güzel kız kendi ülkesinden değil, sırrını ona da söylemiş: İhtiyar: Ben kralın kızının deli olması için büyü yapıyorum. Zamanında kral kızını benim oğluma vermedi. Ben de o gün bugündür bu kazanın başındayım. Kralın kızına delirme büyüsü yapıyorum: Genç kız duydukları karşısında şok olmuş. Hemen bir şeyler yapıp kralın kızını kurtarmalıyım diye düşünmüş. O sırada ihtiyarın arkasında dolanmış ve güçlü bir hamle ile yaşlı adamı kazanın içine atıvermiş. Yaşlı adam kazanın içine düşünce kralın kızının da aklı yerine gelmiş. Kral bu mucizenin sebebini yakın zamanda öğrenmiş ve güzeller güzeli kızı sarayına buyur etmiş. Kız sarayda kraliçeler gibi ağırlanmış. Kral kızın yanına gelmiş: Kral: Ey kızımın aklını yerine getiren kız! Dile benden ne dilersen... Genç kız kraldan altın kirpikli çocuğu bulmasını istemiş. Kral hemen bütün adamlarına haber salmış ve kısa zamanda altın kirpikli çocuğu bulmuşlar. Genç kız ve altın kirpikli çocuk birbirine kavuşmuş ve bir daha hiç ayrılmamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/altin-sacli-kiz-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde. Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde. Bir birim, gölgede kilim. Kilim üstünde bir kız, Ağzında sakız. Gözleri boncuk boncuk, Gül dalında bir tomurcuk Bu kıza Güllü derler, Her yerde ünlü derler. Oturttu beni yanına, Canlar feda canına. Tuttu beni okuttu, Sırma saçlar dokuttu Sonra alladı, pulladı İstanbula yolladı. İstanbulun atları, Dizim dizim dizilir. Martıların kanatları, Süzüm süzüm süzülür. Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde, kocaman ağaçların bulunduğu bir ormanın içinde küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada herkes birbirini tanır, herkes de birbirine yardım edermiş. Bu şirin kasabada yaşayan bir anne ve kızı varmış ki; kızı gören bir daha dönüp bir daha bakıyormuş. Çünkü kız o kadar güzeli o kadar alımlı, o kadar da terbiyeli bir kızmış ki herkes bu kızın zarafetinden bahseder dururmuş. Kızın sapsarı uzun mu uzun saçları varmış ve bu saçlar altındanmış. Bu güzel kızın adı Bukre iken annesinin adı da Menzile imiş. Anne-kız bembeyaz evlerinde, kocaman ve çiçekler ile dolu bahçelerinde yaşar, giderlermiş. Beyaz evin bahçesinde o kadar güzel çiçekler yetişirmiş ki, çiçeklerin kokusu tüm mahalleyi etkisi altına alırmış. Herkes bu anne-kızın evinin önünden geçerken çiçek kokusunu içine çeker, rahatlar ve yoluna o şekilde devam edermiş. Bukrenin annesi Menzile çiçekler ile adeta kendi çocuğu gibi özel olarak ilgilenirmiş. Onlar çok nazlı çiçekler olduğundan onlar ile konuşur, onları sever, öper, sevgi gösterirmiş. Çiçeklerin bakımını asla ihmal etmez, sulamasını ve budamasını her zaman tam zamanında yaparmış. Çiçekler de kendilerine bu kadar güzel bakan sahipleri varken; kocaman ve en güzel şekilde açarlarmış. Bembeyaz bir evde yaşayan altın saçlı kız ve annesinin herkesten sakladığı çok önemli bir sırları varmış. Altın saçlı kızın saçlarından düşen telleri bir mendilin içinde toplayan anne-kız; bu saçlardan altın kazanıyormuş. Nasıl mı? Altın saçlı kızın annesi haftada bir kez gece olduğunda ve karanlık çöktüğünde bahçeye inermiş. Çiçeklerin birinin içine kızının altın saçlarından bir tel koyarmış. Ertesi sabah güneş doğduğu anda çiçek kadına bir altın verirmiş. İşte altın saçlı kız ve annesinin büyük sırrı buymuş. Bu sır sayesinde geçimini sağlayan anne ve kız, kimseye muhtaç değilmiş. Günlerden bir gün, masum ve kendi hallerinde yaşayan bu anne-kıza da kötülük bulaşmış. Hem de ne bulaşmak! Kötü niyetli bir kadın, gecenin bir yarısı gizlice girdiği bahçede uyuyakalmış ve altın saçlı kızın annesinin çiçekten aldığı altını görmüş. Kötülük düşünen bir kadın olan bu kadın gördüğüne inanamamış. Çiçek kadına resmen altın vermiş. Bu kadın ile arkadaş olursa eline bir sürü altın geçeceğini düşünmüş ve aklına hemen kötü fikirler gelmiş. Ertesi sabah en eski ve en fakir gibi görünen kıyafetlerini giyerek anne ve kızın bahçe kapısına kadar gelmiş. Amacı anne ve kızın iyi niyetinden faydalanmakmış. Kapının önünde duran yaşlı ve biçare kadını ilk fark eden altın saçlı kız olmuş. Hemen kadının yanına gelmiş: Altın saçlı kız: Teyzeciğim, neyiniz var? Kötü kalpli kadın hemen kendini acındırmaya başlamış: Kötü kalpli kadın: Kızım, çok yoruldum, çok da susadım. Bana bir bardak su verir misin? Altın saçlı kız kadının bayılacak gibi halini görünce içi cız etmiş: Altın saçlı kız: Teyze içeri gel lütfen, sana hem yemek hem de su verelim. Biraz da dinlenirsin. Altın saçlı kız ve annesi yaşlı kadını içeri almış. Onu güzelce doyurmuş ve ona güzel bir yatak hazırlamış. Kadın onlara dua üzerine dua etmiş. Yaşlı kadının biçare durumunu gören altın saçlı kız ve annesi de yaşlı kadını bırakmamış ve birlikte yaşamaya başlamışlar. Gel zaman git zaman kötü kalpli kadın, altınları ele geçireceği günü iple çekiyormuş. En sonunda bir gece dayanamamış ve yataktan kalktığı gibi altın saçlı kızın saçlarını kökünden kesmiş. Fakat bir de ne görsün? Kestiği her saç teli bir yılana dönüşmüş ve kötü kalpli kadına saldırmış. Kadın neye uğradığını ve ne yapacağını şaşırmış. Bağırarak evden çıkmış ve koşmaya başlamış. Kötü kalpli kadın o kadar korkmuş ki korkudan konuşma becerisini de kaybetmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/altin-yumurtlayan-tavuk-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allahın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde, Deve tellal iken, Pire berber iken, Ben on beş yaşında iken, Anamın babamın beşiğini Tıngır mıngır sallar iken, Var varanın, sür sürenin, Destursuz bağa girenin Hali budur hey! Yaran-ı safa, Bekri Mustafa, Kaynadı kafa... Ak sakal, kara sakal, pembe sakal, Yeni berber elinden çıkmış bir taze sakal... Kasap olsam sallayamam satırı, Nalbant olsam nallayamam katırı, Hamamcı olsam dost ahbap hatırı... Doğru kelam, Bir gün başıma yıkıldı hamam. Dereden siz gelin, tepeden ben. Tahta merdiven, taş merdiven, toprak merdiven... Tahta merdivenden çıktım yukarı, O güzel kızlar; Andıkça yüreğim sızlar. O perdeyi kaldırdım, Baktım köşede bir hanım oturur, Şöyle ettim, böyle ettim, Tabanının altına bir fiske vurdum. Buradan kalktık, gittik gittik... Az gittik, uz gittik, Dere tepe düz gittik, Altı ay, bir güz gittik... Bir de arkamıza baktım ki, Bir arpa boyu yer gitmişiz. Yine kalktık, gittik, Gide gide gittik... Göründü Çin Maçin padişahının bağları... Girdik birine, Değirmencinin biri değirmen çevirir. Yanında bir de kedisi var. O kedideki göz, O kedideki kaş, O kedideki burun, O kedideki ağız, O kedideki kulak, O kedideki yüz, O kedideki saç, O kedideki kuyruk... Sevgili çocuklar, azla yetinmeyen insanların sonunda başına neler geldiğini biliyor musunuz? İşte size az ile yetinmeyen ve çok olsun isteyen birinin başına gelenler... Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde köylü bir adam yaşarmış. Köylü adam her gün erkenden kalkar, işlerini halleder, ardından tüm gün tarlada çalışır ve akşam evine geldiğinde tarlasından topladığı yemişler ile karnını doyururmuş. Bu çalışkan köylünün kümesindeki tavuklardan biri ise sihirli tavukmuş. Bu sihirli tavuk kendisine çok ilgi ve sevgi gösterildiğini hissettiğinde altından bir yumurta yumurtluyormuş. Köylü bir sabah kümesi açıp da tavuğun altında altın bir yumurta görünce sevinçten çığlık atmaya başlamış. Bu altın yumurta onun için o kadar değerliymiş ki, sanki milyonlara sahip olmuş gibi sevinmiş. Köylü hiç vakit kaybetmeden kasabaya inerek kuyumcuya altını bozdurmuş. Gel zaman git zaman köylü, tavuğun altın yumurtlamasına alışmış. Tavuğu her akşam seviyor, okşuyor ona gereken tüm ilgiyi gösteriyormuş. Tavuk da sihirli ya, köylünün elindeki paranın ne zaman bittiğini tahmin ediyor, altın yumurtasını o zaman yumurtluyormuş. Köylü tavuğun altında altın yumurtayı bulduğu anda her zaman yaptığı gibi kuyumcuya gider ve altını bozdurup ihtiyaçlarını alırmış. Köylünün ekonomik durumu altın yumurtlayan tavuğu sayesinde gittikçe daha iyi hale gelmiş. Altın yumurtalar sayesinde her istediğini alabilecek kadar zengin olmuş. Bu zenginlik köylü adamın çalışmasını yavaşlatmaya başlamış. Artık çalışmaya pek de ihtiyacı kalmadığını düşünen köylü, önce tarlalarını satarak her gün tarlaya gitme derdinden kurtarmış kendini. Ardından ineklerini de satarak her sabah inek sağmaktan da kurtulmuş. Köylünün artık tek geçim kaynağı tavuğun yumurtladığı altınmış. Köylü adamı gören arkadaşları onu tanıyamaz hale gelmiş. Kendini çok zengin gören köylü, arkadaşlarını aşağılamaya ve onlara tepeden bakmaya başlamış. Bütün gün evinin bahçesindeki çimlerin üzerinde yatıp tembellik yaparken, eskiden kendisinin de gittiği gibi, tarlaya giden arkadaşları ile dalga geçermiş. Yine bir gün çimde yatan köylü, arkadaşının inekleri çayıra götürdüğünü görmüş ve onunla dala geçmek için olduğu yerden kalkmış: Köylü: Hey! Sen çalışırken ben yatıyorum ama yine de senden zenginim. Bırak çalışmayı be adam, benim gibi rahatına bak! Köylü adamın arkadaşı yanıt vermekte gecikmemiş: Arkadaşı: Sen yat kalk da o altın yumurtlayan tavuğuna dua et! Yoksa beş parasız kalmıştın ortada! Ama şunu da unutma, o tavuktan gelen altınlar geçici, senin kendi emeğin ile kazandığın para kalıcıdır. Köylü arkadaşının dediği bu lafları pek de umursamamış. Eskisi gibi çalışmaya ne gerek var, zaten istemediği kadar param var diye geçirmiş içinden. Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken; köylü artık parasını çar-çur etmeye başlamış. Elindeki parası çok olduğundan dolayı düşünmeden harcıyor, gerekli- gereksiz her şeyi satın alıyormuş. Paranın çok olduğunu ve tavuğun da hep yumurtlayacağını düşünüp, nasılsa bu para bitmez diyerek avutmuş kendini. Fakat işler köylünün düşündüğü gibi gitmemiş. Gereksiz yere birçok harcama yapan köylü adam, elindeki parayı tükettiği gibi; tavuğun yumurtladığı altın yumurtayı da yettirememeye başlamış. Oldukça zor bir duruma düşen köylünün aklına ani bir fikir gelmiş. Elindeki paraların bitmesi üzerine daha fazlasını isteyen köylü, tavuğun midesinde bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Başka türlü tavuk nasıl altın yumurtlayabilirmiş ki! Köylü bir sabah erkenden tavuğu kesip midesindeki hazineyi çıkarmayı kafasına koymuş. Hemen eline kocaman bir bıçak alıp kümese gitmiş. Tavuğu almak için kümese eğilmiş ve tavuğu kümesten çıkarmış. Midesindeki tüm altın hazinesi benim olacak diyerek tavuğu oracıkta kesmiş!"} {"url": "https://www.masalcisite.com/alya-ve-beyaz-tavsan/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken uzak diyarların birinde ufacık bir köylü kızı yaşarmış. Bu köylü kızının ismi Alya imiş. Alya tıpkı prensesler kadar güzelmiş. Ailesi Alyayı çok seviyormuş ve Alyanın her istediğini yapıyorlarmış. Alya bir gün bahçelerinde oyun oynarken bir tavşan görmüş. Tavşan bembeyaz ve çok güzel bir tavşanmış. Alya tavşanı sevmek için ona doğru koştukça tavşan kaçıyormuş. Alya tavşanı yakalamaya çalışırken bir de bakmış ki tavşan ormanda parlayan bir ışığın içine doğru girmiş. Alya baştan o ışıktan korkmuş ama sonra cesaret edip ışığa doğru ilerlemiş. Işık kocaman altın sarısı bir kapıdan geliyormuş. Alya kapının arkasında ne olduğunu çok merak etmiş ama girmeye korkmuş hemen ailesinin yanına dönüp ailesine haber vermek istemiş. Eve doğru koşmuş. Eve gittiğinde ailesine anlatmış; -Ben bugün bir tavşan gördüm onu takip ettim. Tavşan ormana doğru koşunca onun peşinden gittim. Tavşan çok büyük bir kapıdan içeri girdi kayboldu. Kapı parlıyordu! Hep birlikte gidelim o kapıyı bulalım arkasında ne olduğunu çok merak ediyorum. demiş. Ailesi de Alyaya artık gece olduğunu yarın sabah uyandıklarında hep birlikte gidip o kapıyı bulacaklarına dair söz vermişler. Alya da sözü alınca hemen uyumuş ki sabah olsun. Sabah uyandığında Alya çok heyecanlıymış. Kapının arkasında ne olduğunu çok merak ediyormuş. Alyanın ailesi uyandığında hep birlikte kahvaltı edip, yanlarına yemek için bir sepet hazırlayıp ormana doğru yol almışlar. Tam ormana girecekleri sırada Alya yine dün gördüğü tavşanı görmüş. - İşte orada! Dün gördüğüm tavşan orada! diye seslenip tavşana doğru koşmuş. Tavşan yine Alyadan kaçmış ve dün girdiği kapıya doğru gitmiş. Alya ve ailesi tavşanı takip etmişler. Kapıya vardıklarında kapı aynı şekilde parlamaya devam ediyormuş. Hep birlikte kapıdan içeri girmişler. Kapıdan girdiklerinde çok şaşırmışlar. Kapı kocaman bir şatoya açılıyormuş. Şatonun her yeri parıl parıl parıldıyormuş. Çok güzel giyimli uşaklar, aşçılar, askerler, insanlar şatonun bahçesinde dolaşıyormuş. Şatonun etrafındaki çiçekler Alyanın ve ailesinin ilk defa gördükleri çiçeklermiş ve mis gibi kokuyorlarmış. Alya sonra tavşanı görmüş. Tavşan bir ağacın kenarında duruyormuş ama o ağaçtan ileri gitmiyormuş. Alya ve ailesi ona doğru yaklaştıklarında tavşanın yanındaki ağaçta tavşanın resmini görmüşler. Alyanın gördüğü beyaz tavşan şatonun sahibi prensesinmiş ve tavşanı kaybolduğu için çok üzülüyormuş. Alya ve ailesi hemen tavşanı alıp şatoya doğru ilerlemişler. Ailesinin elinde tavşanı gören uşaklar hemen krala haber vermişler. Kral hemen onları görmek istemiş. Alya ve ailesi kocaman bir salona doğru yol almışlar. Salonun sonunda kralın tahtı varmış. Salona girdiklerinde kral ayağa kalkıp: -Kızımın tavşanını bulup getirdiğiniz için size çok teşekkür ederim. Tavşanı kaybolduğu için günlerdir ağlıyordu. Çok üzülmüştü. Size karşı borcumu nasıl ödeyebilirim? diye sormuş. Alya da cevap vermiş: - Ben o beyaz tavşanı çok sevdim. Onunla birlikte kalmak istiyorum. Demiş. Kral da şöyle demiş: - Madem o tavşanı bu kadar çok sevdin, benim kızımla birlikte burada kalıp tavşanı birlikte büyütebilirsiniz. Ama bir şartla ailen de buraya taşınacak bundan sonra burada hep birlikte yaşayacağız. Alya bunu duyunca çok sevinmiş, ailesi de Alyanın ve kralın bu isteğini geri çevirmemişler ve oraya, kralın sarayına yardımcı olarak taşınmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/anne-guvercin-masal-oku/", "text": "Batuhan, arkadaşları tarafından sevilen, okulunda başarılı bir çocuktu. Arkadaşları, öğretmenleri, annesi ve babası onu çok severdi. Terbiyeli davranışları ile herkesin sevgisini kazanan Batuhanın ne yazık ki kötü bir huyu varmış. Okuldan gelir gelmez yemeğini yiyip ödevini bitiren Batuhan, kendi yaptığı sapanını alıp kuş vurmaya gidermiş. En yakın arkadaşları, anne, babası ve öğretmenleri Batuhan bu konuda çok uyarsa da bir türlü bu huyundan vazgeçmemiş. Bir gün yakınlardaki ağaçların üzerinde duran kuşları vurmak için evden çıkmış. Tüm ağaçlardaki kuşlar, çocuğu görür görmez kaçışmaya başlamış. En köşedeki ağacın üzerinde yavrusu ile dinlenen anne güvercin çocuğu görmemiş ve çocuğun sapanı il yaralanmış. Yavrusu ise daha çok küçük olduğu için daldan düşüp ölmüş. Anne güvercin, kendisini yaralayan ve yavrusunu öldüren Batuhanı hiç unutmamış. Her gün aynı ağaca gidip hem yavrusunu düşünüyor hem de Batuhanı takip ediyormuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/annesini-dinlemeyen-defne/", "text": "Günlerden bir gün tatlı mı tatlı Defne camın önünde oturmuş ve dışarıda yağan karı izlemeye dalmış. Bir yandan da dışarı çıkmak, karların içinde koşup yuvarlanmak istiyormuş. Dışarıda gülüşen çocukların yanında olmak istiyormuş. Fakat hasta olduğu için annesi dışarı çıkmasına izin vermemiş. Bu sebeple camın arkasından dışarısını izlemek zorundaymış. Annesi mutfaktaki işlerini bitirip odaya girdiğinde Defneyi camın önünde üzgün bir şekilde dışarısını izlerken görmüş. Annesi kızının bu durumuna üzülmüş çünkü kızının da dışarı çıkıp kartopu oynamak istediğini biliyormuş. Kızının yanına oturmuş. ANNE: Defneciğim, kızım, neden üzgün bir şekilde dışarıyı izliyorsun? DEFNE: Üzgünüm çünkü dışarıda kartopu oynayamıyorum. Arkadaşlarım dışarıda ne kadar da eğleniyorlar. ANNE: Ama tatlım benim sen hastasın ve daha hastalığını atlatamadın. Defne yüzü asık bir şekilde dışarıyı izlemeye devam etmiş. Annesi Defnenin üzülmesine dayanamamış. ANNE: Tamam üzülme canım kızım. Çok sıkı giyindiğin ve atkını-şapkanı taktığın sürece ve az kalmaya söz verdiğin sürece dışarı çıkabiliriz. Defne mutlu bir şekilde annesine dönmüş: DEFNE: Anneciğim, çok teşekkür ederim. Söz veriyorum, çok kalın giyineceğim ve dışarıda çok kalmayacağım. Defne ve annesi sımsıkı giyinmiş ve şapkaları ile atkılarını takarak dışarı çıkmışlar. Defne o kadar mutluymuş ki hemen eğilip elinle kocaman bir kartopu yapmış. Arkadaşları da Defneyi görünce hemen yanına gelmişler. Oya ve Ece gülümseyerek: -Defne, iyi ki dışarı çıktın. Baksana kar çok güzel demişler. Defne de gülümseyerek karşılık vermiş arkadaşlarına. Hep beraber el ele verip güzel bir kardan adam yapmışlar. Annelerinin getirdiği havuç, eski şapkalar ve kömür ile de kardan adamı süslemişler. Çok ama çok güzel bir kardan adam olmuş. Kardan adamın yapımı bittiğinde Defnenin annesi Defnenin yanına gelmiş: ANNE: Canım kızım hadi eve girelim artık. Bu kadar yeterli. Defnenin canı içeri girmeyi hiç istemiyormuş. Arkadaşları ile daha kaymamışlar bile. DEFNE: Ama anne, arkadaşlarımla daha kaymadım bile. ANNE: Ama kızım bana söz vermiştin. Kısa zaman kalıp içeri girecektik, çok bile kaldık. Defne annesine verdiği sözü hatırlıyormuş ama canı içeri girmek istemediği için mızıkçılık yapıyormuş. ANNE:Defne, kızım, bana söz vermiştin hatırlıyorsun dimi? Lütfen beni üzmeden içeri girer misin? Bak hastalığın daha geçmedi ve tekrar üşütürsen daha kötü hasta olacaksın. Defne annesinin dediklerini dinlemeden Oya ve Ecenin yanına koşmaya başlamış. Annesi de arkasından hiçbir şey demeden kenarda onu beklemeye başlamış. Defne saatlerce oynamış, koşmuş, karın üzerinde kaymış. Sonunda o kadar çok yorulmuş ki, herkes eve girdiğinde o da evine gelmiş. Annesi çok daha önceden Defneyi orada bırakıp eve geldiği için tek başına eve girmiş. DEFNE: Anneciğim, ben geldim. Annesi hiç ses vermeden masayı hazırlıyormuş. Defne annesinin ona kızgın olduğunu anlamış. Verdiği sözü tutmadığı için annesi Defne ile konuşmuyormuş. Defne de hiçbir şey söylemeden odasına geçmiş ve akşam yemeği saatini bekleyene kadar biraz uyumaya karar vermiş. Defne uykudan uyandığında çok üşüdüğünü hissetmiş. Üşümekten dişleri tıkırdıyormuş adeta. Üstelik üzeri de oldukça kalınmış. Ama üşümesi bir türlü geçmiyor hatta gittikçe artıyormuş. Hemen annesine seslenmiş. Annesi odaya girdiğinde kızının halini görmüş ve paniklemiş: Defne: Anne ben çok üşüyorum. İçim üşüyor sanki. Anne: Ah Defne Ah! Ben sana demedim mi, hasta olacaksın diye. Annesi hemen Defnenin ateşini ölçmüş. Ateşi 39.5 imiş. Hemen arabaya binip doktora gitmişler. Defne normalde doktora gitmeyi hiç sevmezmiş. Fakat şimdi suçlu kendisi olduğu için hiç sesini çıkarmamış. Doktor Defneye iyileşmeden dışarı çıkıp kendine dikkat etmediği için çok kızmış ve ateşinin düşmesi için iğne yapmak zorunda kalmış. Defne ise annesinin sözünü dinlemediği için çok ama çok pişmanmış. Hem annesini üzmüş, hem de tam iyileşecekken tekrar hastalığın başına dönmüş. Annesini dinleseymiş ve onun dediği zamanda içeri girseymiş bunların hiçbiri olmayacakmış. Bir daha ne olura olsun annesinin sözünden çıkmamaya ve verdiği sözü tutmaya söz vermiş kendi kendine."} {"url": "https://www.masalcisite.com/araba-masal/", "text": "Ercan, iş çıkışı kardeşinin kendisine aldığı hediye arabayı görünce çok şaşırmış. Ben bile bu kadarını düşünmüyordum. demiş. Gerçekten de kardeşi kendisinde bile olmayan, en son model ve konforlu arabalardan birini almış. Ercanın gözü arabanın hemen yanıda duran küçük çocuğa takılmış. Ne oldu, neden bakıyorsun öyle arabaya? Hiç sadece çok beğendim, sizin mi? Evet benim, kardeşim doğum günüm için almış ve bu süper arabayı. Ne kadar güzel, inşallah ben... Tamam anladıki inşallah benim de böyle bir kardelim olur da bana bu kadar güzel araba alır. diyeceksin. Hayır efendim, ben inşallah bende ileride kardeşime böyle bir araba alabilirim diyecektim. demiş çocuk. Ercan beklemediği bu cevap karşısında şaşırmış ve çocuğa adını sormuş. Ali, benim adım Ali efendim. Rica etsem araba ile beni bizim sokağa götürür müsünüz? Ercan çok işi olmasına rağmen bu küçük çocuğu kırmamış, akrabalarına, mahalledeki arkadaşlarına araba ile hava atacak diye düşünmüş. Sokaklarına geldiklerinde çocuk bir evi göstererek Burada durup 5 dakika bekler misiniz? demiş. Ercan şimdi mahalle arkadaşlarına seslenecek diye beklerken Ali, arabadan inip eve girmiş ve 5 dakika sonra geri dönmüş. Yanında ayağı aksayan bir kız çocuğu varmış. Bak Lale, işte sana bahsettiğim araba. Bende büyüyünce çok çalışıp sana bu arabadan alacağım. demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/arilar-ordusu/", "text": "Sevgili çocuklar! Siz hiç tek kanatlının masalını dinlediniz mi? Dinlemediyseniz tek kanatlı bir arının size anlatacağı, birlikten kuvvetin doğduğunu dinleyeceğiniz güzel bir masala ne dersiniz? İşte Hz. İbrahimin nesilden nesile geçecek ve öğüt niteliğinde yaşadıklarını anlatan tek kanatlı arı... Merhaba sevgili çocuklar, benim adım tek kanatlı arı. Görevim herkese birlikten kuvvet doğacağını anlatmak. Bu iş için HZ. İbrahim tarafından görevlendirildim. Zamanında onun başına gelenleri herkese anlatmayı ve herkesin bu masaldan kendine öğüt çıkarmasını görev bildim. Peki, nedir bu hikaye? Buyurun dinlemeye... Eski ama çok eski zamanların birinde, Hz. İbrahimin çocukluk döneminde, Nemrut adında bir hükümdar yaşarmış. Nemrut, öyle bir hükümdarmış ki; suratı her zaman asık, sesi her zaman gür, kızgın, sinirli, ünü yedi dağları aşan, acımasız bir hükümdar... Nemrutun kimi zaman Tanrı olduğu bile söylenir, insanlar ondan çok ama çok korkarmış. Günlerden bir gün Nemrut adlı hükümdarın kötü bir rüya gördüğü yayılmış tüm ülkeye. Nemrut rüyasında; yeni doğan bir erkek çocuğunu görmüş. Bu erkek çocuk büyümüş ve kendisini öldürmüş. Nemrut uyandığı gibi ülkenin en iyi büyücülerini çağırmış yanına. Gördüklerini heyecan ile anlatmış. Büyücüler doğan çocuklardan birinin onu öldüreceğini söylemiş. Nemrut o günün ertesi sabahında bütün görevlilere emirler yağdırmış: Nemrut: Hepiniz ülkeyi tek bir kapı bırakmadan gezin. Yeni doğan bütün erkek çocuklarını öldürün! Nemrutun bu emri üzerine ülkeye dağılan askerler, annelerin feryatları ve gözyaşları içerisinde tüm erkek çocuklarını kılıçtan geçirmiş. Ülkede tek bir erkek bebek kalmayana kadar bunu devam ettireceklermiş. İşte o gün mağaranı içinde dinlenirken bir annenin mağaraya geldiğini gördüm. Kadın ağlaya sızlaya, elindeki yavrusunu öpe koklaya mağaraya bırakıp gitmek zorunda kaldı. Bebek erkek oğlandı, onu öldürmesinler diye annesi buraya saklamıştı. Bebeğe baktım, o sırada o da gözlerini açıp bana baktı. İşte o an kaderimizin o bebekle birleştiğini anladım. Mağaraya gelen bir geyik sütünü bebeğe verdi ve bebek geyiğin sütü sayesinde büyüdü. Bebek büyüdü ve kocaman erkek oğlan oldu. Onun adı Bilge olurken bana da tek kanatlı ismini takmıştı. İkimiz birlikte aileden de öte olmuştuk. Fakat Bilge bir gün kaderini değiştirecek büyük bir olay yapacaktı! Günlerden bir gün ikimiz yol üzerinde denk geldiğimiz bir mağaraya girdik. Mağaranın içi putlarla doluydu. Bilge öfkeyle baktı mağaranın içindeki putlara: Bilge: Bu putlara taptıklarına inanabiliyor musun tek kanatlı? Onları yaratan kişinin bu putlar olduğuna inanmışlar. Bilge eline bir balta aldığı gibi etrafında gördüğü tüm putları yıktı, geçti. Ben o sırada olanlardan çok korktuğum için arkamı dönmüştüm Bilgeye. İşte o sırada olanlar oldu! Nemrut ve askerleri mağaranın içine girdi. Hepsi birden yerle bir olmuş putları görünce sinirden deliye döndü. Nemrut adeta kükredi: Nemrut: Kim yaptı bunu hemen söylesin! Bilge Nemrutun karşısında hiç korkmadan dikildi: Bilge: Balta kimin elinde, kimin boynunda ise o yapmıştır. Nemrut daha da sinirlenir: Nemrut: O bir put, bunu nasıl yapabilir densiz! Bilge yine korkmadan cevap verir Nemruta: Bilge: Onları sizi yarattığınıza inanıyorsunuz da bunu yapabileceğine neden inanmıyorsun? Nemrut, Bilgenin zekası ile başa çıkamayacağını anlayınca deliye döndü. Hemen askerlerinden kocaman bir ateş yakmalarını emretti. Bilgeyi iki kolundan tutan askerleri görünce korkum daha da büyüdü. Hemen gidip Bilgenin omzuna kondum. Bilge ve ben zindana kapatıldık. Bir gün sonra Bilgeyi tekrar Nemrutun karşısına çıkardılar. Ben de hala omzundaydım. Nemrut Bilgeye haykırdı: Nemrut: Ey küçük oğlan! Tövbe et, putları onar, seni affedeyim! Bilge sakin bir ses ile cevap verdi: Bilge: İnanmadığım hiçbir şeyi yapmam. Ateşinizden de korkmuyorum. Nemrut öfkeyle emri verdi: Nemrut: Yakın! O sırada ateş daha da büyüdü. Askerler Bilgeyi yukardan sarkıtarak ateşin içine atacaktı. Bilge omzundan ayrılmamı istedi. Çaresizce ona son kez bakarak omzundan ayrıldım. Arkamı dönüp baktığımda bir de ne göreyim! Ateş kalmamış, her yer yemyeşil ağaç olmuş, kuşlar, böcekler etrafta uçuşuyormuş! Hemen Bilgenin omzuna geri kondum: Tek kanatlı Arı: Bu bir mucize, bu ateş nasıl yok oldu? Bilge ise birlik olup Nemrutun diğer oyunlarına karşı da savaşmayı planlıyordu. O sırada ateşin yok olduğunu fark eden Nemrut ise sinirden deliye döndü ve Bilgeyi tekrar hapsetti. Nemrut öfkeyle: Nemrut: Bu ahlaksız yarın ordum ile savaşacak. Ordum onu paramparça edecek dedi. Bu sırda ben ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Nemrut ordusunu Bilgenin üzerine salarsa Bilge ölürdü. Aklıma o anda bir fikir geldi. Bilge ne demişti: Birlik olmalıyız! Hemen arılar ordusunun yanına uçtum. Arıların en başına durumdan bahsettim. Arılar ordusu planlarını yaptı ve bir birlik olarak hücuma geçtik. Ordunun ve Nemrutun bulunduğu alana uçtuk tüm arı ordusu olarak. Nemrutu atın üstünde gördüğüm gibi tüm arılara hücum emrini verdim. Arılar orduya saldırınca neye uğradığını anlayamayan Nemrut kaçmaya başladı. Onu kaçırmamalıydım. Takip ettim ve onun boş bulunduğu bir anda ona yapabileceğim en büyük kötülüğü yaptım. Burun deliğinden kafasının içine girdim ve kafasının içinde uçmaya başladım. Nemrut deliye dönmüştü, kafasını bir oraya bir buraya vurmaya başladı. Beni çıkaramayınca askerlerini çağırdı tokmakla kafasına vurdurdu! Yine çıkaramayınca tüm askerler Nemrutun kafasını kesip yeni bir kafa takmakta karar kıldılar. Başı kesilen Nemrut ölmüştü. Halk da bu acımasız hükümdardan kurtulduğu için bayram etmişti. Ben hemen Nemrutun kafasından kurtuldum ve Bilgeyi buldum. Bilge halkın sevgisini kazanmıştı. Bana döndü:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/arkadaslik-hikayesi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben diyeyim yıllar sen de asırlar önce... Develer tellal iken, pireler ise berber iken... Pireden berber olur mu demeyin, olur mu olur, gelin bakın siz güzel bir arkadaşlık masalının nasıl olduğunu dinleyin... Çok ama çok uzun zaman önce, uzak mı uzak diyarların birinde herkesin mutlu olarak yaşadığı küçük bir kasaba varmış. Bu kasabaya haftanın üç günü lezzetli mi lezzetli dondurmaları olan Dondurmacı Yaşar Amca gelirmiş. Kasabada dondurma satan başka hiçbir yer olmadığı için kasabadaki tüm çocuklar dondurmacı Yaşar Amcanın gelmesini sabırsızlıkla beklermiş. Yaşar amca dondurmalarını büyük bir motorun arka tarafına yerleştirdiği özel bir soğutuculu dolap ile getirirmiş. Bu dolapta her çeşit dondurma varmış. Aklınıza gelebilecek her türlü meyve ve her renk dondurma... Çocuklar Yaşar Amcanın dondurmalarının her çeşidini çok ama çok seviyorlarmış. Siz bir de Yaşar Amcanın dondurma sattığı motorunu görseniz! Yaşar Amca özenle süslediği bu motoruna rengarenk balonlar bağlamış, süsler yaptırmış. Dondurmacının motosikleti tam bir festival havasındaymış. Kendisinden önce motosikletinden çalan güzel müzikler duyulur, dondurmacının gelmesini bekleyen çocuklar büyük bir sevinç ile kasabanın meydanında toplanırmış. Günlerden bir gün dondurmacı Yaşar Amca yine kasabanın girişindeki yolda motosikleti ile gözükmüş. Motosikletten gelen müziği duyan çocuklar büyük bir sevinç ile kasabanın meydanında toplanmış. Yaşar Amca kasabanın meydanına vardığında çocukların büyük bir heyecan ve neşe ile kendisini beklediğini görmüş: Dondurmacı Yaşar Amca: Hey çocuklar dondurmacı amcanız geldi! Haydi, bakalım herkes sıraya girsin ve hangi dondurmadan yiyeceğini belirlesin. Çocuklar büyük bir neşe ile sıraya girmişler. Bütün hafta boyunca topladıkları harçlarından bir miktar ellerine alıp sıranın kendilerine gelmesini beklemeye başlamışlar. Ancak o sırada dondurmayı çok seven çocuklardan birisi olan Alinin sıraya girmediğini fark etmişler. Arkadaşları bir köşede duvara yaslanmış duran Aliye seslenerek: Arkadaşlar: Ali, neden sıraya girmiyorsun? Bak dondurma bitecek, gel hadi! demişler. Ali sessizce bir kenarda durmaya devam ediyormuş. Arkadaşları Alinin bir şeye üzgün olduğunu anlamışlar. Sıradan çıkıp Alinin yanına gitmişler. Alinin arkadaşlarından birisi olan Ömer sormuş: Ömer: Canım arkadaşım neyin var senin? Neden burada tek başına duruyorsun? Hadi gel dondurma alalım demiş. Ali Ömere bakarak: Ali: Benim param yok arkadaşım. O yüzden bugün dondurma alamayacağım demiş. Ömer ve diğer çocuklar Alinin neden sıraya girmediğini şimdi çok iyi anlamış. Alinin durumuna üzülen çocuklar hemen kendi aralarında toplanarak harçlarından bir kısmını da Ali için toplamışlar. Ömer arkadaşlarının verdiği paralar ile Alinin yanına gelmiş tekrardan: Ömer: Canım arkadaşım, sen de bizimle dondurma alabilirsin. Bugünlük dondurmanı biz ısmarlayalım. Gel hadi demiş. Ali, arkadaşlarının yaptığı bu davranış karşısında çok mutlu olmuş. Arkadaşlarının hepsine tek tek teşekkür etmiş. Ali ve arkadaşları büyük bir sevinç ile dondurmacı Yaşar Amcanın motosikletinin yanına gelmişler. Dondurmacı Yaşar Amca en başından beri çocukların kendi aralarında geçen bu diyalogu kenardan da olsa gözlemlemiş. Arkadaşlarının Aliye yaptıkları bu davranışı çok beğenen dondurmacı amca yanına gelen çocuklara gülümseyerek: Dondurmacı Amca: Siz az önce arkadaşınızın bir kenarda kalmasına müsaade etmeyerek ve sıradan çıkıp onun yanına giderek çok güzel bir şey yaptınız çocuklar. Arkadaşlık nasıl olur herkese gösterdiniz. Bu seferlik hepinize dondurmalar benden olsun, afiyet olsun demiş. Gökten üç elma düşmüş; üçü de arkadaşlarının zor zamanında yanında olanların olmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/asik-efecan-masali/", "text": "Ardanın İlk Aşkı Büyük bir aşk ile evlenen Arda ile Emel, küçük yuvalarında çok mutluymuş. Bir gün Arda işte iken Emel eşinin çalışma odasını temizlemeye başlamış. Bu sırada evrakların arasında minik yeşil bir ajanda bulmuş Emel. Çok merak eden Emel ne olduğunu öğrenmek için ajandayı açmış ve okumuş. Ajanda da eşi Ardanın yaşadığı bir aşkına karşılık yazdığı şiirleri bulmuş. Eşi akşam eve geldiğinde ilk işi şaka ile karışık; Söyle bakalım Arda Bey, kim bu kadın. demek olmuş. Arda, Emelin elindeki ajandayı görmediği için ilk başta anlayamamış sonrasında ize yüzünde tatlı bir gülümseme ile başlamış anlatmaya. O kadın benim ilk aşkım, canım öğretmenim, Meliha. İlk okul birinci sınıftaydım ve okula hiç gitmek istemezdim. Her gün okula gitmemek için türlü bahaneler ile annemin karşısına geçerdim. Ta ki öğretmenime aşık olana kadar. Nasıl aşık olmayayım ki? Ne sorsam biliyor, ne zaman bir arkadaşım ile kavga etsem barıştırıyor, bir derdim olsa hemen ilgileniyordu. Ona aşık olduğumu ilk annem fark etti. Artık her gün okula gitmek için erkenden kalkıp hazırlanıyor okuldan gelir gelmez derslerime başlıyordum. Bir gece annem ve babam uyuduktan sonra gizlice evden çıkmıştım. Hiç unutmam, bir hafta boyunca aç kalıp biriktirdiğim paralarım ile öğretmenimin en sevdiği çiçekler olan pembe kasımpatılardan almıştım. Anne ve babamdan gizleyip odaya saklamış gece de öğretmenimin evinin önüne bırakmıştım. Annem geceleri beni sürekli kontrol ederdi. Beni yatağımda göremeyince mahalleyi ayağa kaldırmış ve beni görünce çok kızmıştı. Öğretmenim hemen annemin yanına gelip bir şeyler söylemiş, annem o zaman daha yumuşayarak beni yanağımdan öpmüştü. Ertesi gün akşam yemeği sonrasında anne ve babam neler olduğunu öğrenmek için benimle konuşmuş öğretmenime aşık olmadığımı sadece çok sevdiğim için öyle sandığımı söylemişlerdi. Onlara o zaman bu ajandayı göstermiş öğretmenim için yazdığım şiirleri okumuştum. Meliha Hocam annemlerin dediğine göre şu yakındaki huzur evindeymiş, ziyaret etsek mi ne dersin?"} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslan-esek-tilki-masali/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde fareler davulcu, kediler zurnacı iken... Kediden zurnacı fareden davulcu mu olurmuş hiç demeyin. Masal bu ya burada olmuş işte. Zamanın birinde bir aslan, eşek ve tilki birlikte avlanmaya çıkmışlar. Her ne avlarlarsa, aralarında pay etmek üzere sözleşmişler. Anlaşmanın şartlarına da hepsi uyacaklarına yemin etmişler. Gel zaman git zaman, bunlar dolanmış ayaklarına kara sular inmiş av ararken, hava kararmak üzereyken buldukları kocaman besili bir geyiği avlamayı başarmışlar. Aslan pay etme işinde eşeği görevlendirmiş. Eşek düşünmüş taşınmış bir de kaşındıktan sonra anıra anıra bin bir güçlükle geyiği üç eşit parçaya ayırmayı becermiş. Ancak, Aslan eşeğin kendisine layık gördüğü parçayı küçük ve etsiz bularak oylesine sinirlenir öylesine ki zavallı eşeğin üzerine yıldırım gibi atılır ve onu parça parça eder.Sonra pay etme işini tilkiye verir. Tilki eşeğin başına gelenlerden olesiye korkmuştur ki, en ufak parçayı kendisine ayırarak, gerisini aslana bırakmıştır. Aslan tilkinin bu hareketi karşısında çok memnun oldu. Yanına yaklaşıp, başını sıvazladı. Bu terbiye ve nezaketi nereden öğrendin akıllı tilki ? Size dürüstçesini söylemem gerekirse, efendim diye titreyerek söze başladı tilki:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslan-ile-fare-masali/", "text": "Aslan ile Fare Harda hurda, eşeği yedirdik kurda, Altmış tarla buğda. Yedim karnım doymadı. Denizi çorba ettim. Gemiyi kepçe ettim, Yedim, içtim, yüzüm gülmedi. Yediler yemiş, parayla biter her iş... Akdenizin martısı, Karadenizin haritası, Zeytinyağının tortusu. Hoştur pilavın yoğurtlusu... Akdeniz yağ olsa, Karadeniz bal olsa, karnımızın bir tarafını doldurmaz. Ya bir kaz dolması, ya bir ördek kızartması olsa, belki doyarız. Evimizin önünde bir ağaç vardı, Kırk kişi tuttum yondurdum. Kırk kişi tuttum oydurdum, Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu içine doldurdum Oturdum, yedim, dudaklarımın bile haberi olmadı... Karşıya baktım: Dere gibi hoşaflar, Tepe gibi pilavlar, Kolum gibi dolmalar, Budum gibi sarmalar, Ye yemez misin, Hani de görmez misin? Karnım davula döndü, ağzımın bir şeyden haberi bile olmadı... Birazını da eşeğe yükledim, size getiriyordum. Dereden geçerken kurbağalar: Vırak, vırak!.. deyince anladım ki: Bırak, bırak!.. diyorlar. Neyse, orada yattık.. Sabah oldu, baktım çizmeler yok. Oradan bunları aramaya gittim... İğneyi diktim, bizi diktim, üstüne çıktım baktım: Küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar. Vardım, sineğin derisini attım, büyük bir meydan belirdi. Çifti elime aldım, sürdüm ektim. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, dursam topuğum da, ama adam yutuyor. Bunu nasıl biçeriz, nasıl biçeriz?.. derken, öteden bir çakal geldi. Orağı bu çakala bir attım. Orağın sapı çakalın karnına girdi, ağzı kaldı dışarda... Çakal kaçtı, orak biçti, çakal kaçtı, orak biçti... Ekinin hepsi biçildi. Bunu neyle toplarız, neyle toplarız?.. derken, Öteden bir kasırga koptu, ekini topladı, harman etti. Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. Altmış okka bir yanına, yetmiş okka bir yanına vurdum, Ben de çil horozun üstüne bindim, sürdüm değirmene... Değirmene yaklaşınca susadım. Oradaki pınara indim. Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, Gözüm ile içtim kulağım istedi... Kafamı kestim, pınarın içine attım. Oradan değirmene vardım. Değirmenci: Hani kafan? dedi. Pınara attım dedim. Değirmenci: Ama onu şimdi çakal yer! dedi. Oradan kalktım, geldim, baktım ki, çakal kulağımın ucundan tutmuş... Çakala bir yumruk attım, Yumruğum çakalın karnına girdi. İçini karıştırdım, kusur, kusur ediyor. Çektim çıkardım: Bir kağıt. Okudum: Bir yanı yalan, bir yanı dolan... Aşağıdan birden: Tutun be, vurun bel diye bir patırdı koptu. Eyvah, beni tutmaya geliyorlar! dedim. İki kalktım, Bir hopladım. Seksen ayak merdiveni birden atladım. Baktım, beş yüz atlı asker. Nereye gidiyorsunuz? dedim. Silbasanoğlu Hasanı aramaya! dediler. Ben bundan bir şey anlamadım, bir daha sordum. Gene: Silbasanoğlu Hasanı dediler. Neyse, katıldım ben de onlara, vardık Edirneye Silbasanoğlu Hasanı tuttuk. Meğer o da, bir pireymiş... Bindim pireye, vardım Tireye, Gel gelmez misin, yol bilmez misin? Bu işlere sen gülmez misin? Tuttum pirenin irisini, Çadır yaptım derisini. Altmış adam altında sığınmadık mı? Tuttum pirenin eşini Neler getirdi başıma: On sekiz bin mandaya çektirdim leşini. Tuttum pirenin ağını, Çektim çıkardım yağını, Doksan okka tartmadık mı? Tuttum pirenin beyini. Sırtına kurduk düğünü, Altmış batman bağırsak yağını Gidip pazarda satmadık mı? Pireye vurdum palanı, Altından çektim kolanı. Dinleyin ağalar benim koca yalanı. Pireye vurdum palanı, Kırdı kaçtı kolanı. Sen de beğendin mi benim düzdüğüm yalanı?.. Ormanların heybetli kralı aslan ormanda bir gün yine ava çıkıp karnını iyi bir doyurduktan sonra yelelerini bıyıklarını yalanıp yatmış tatlı tatlı uyuyormuş. Minik bir fare aslanın üzerine düşüp koşturmaya başlamış. Aslan sinirlenerek uyanıp fareyi yakalamış. Tam öldüreceği sırada fare yalvar yakar bir halde: -Ne olur beni bırak! Gün olur benim de sana bir iyiliğim dokunur bakarsın, demiş. Aslan farenin bu sözlerine alaylı bir şekilde gülerek: -Sen küçücük bir faresin, bana ne iyiliğin dokunacak ki diyerek mırıldanmış, ama fareye acımış ve fareye zarar vermeden bırakmıl. Fare sevinerek oradan uzaklaşıp ayrılmış. Gel zaman git zaman aradan zaman geçmiş, Aslan bir gün avcıların kurduğu tuzağa yakalanmış mı, çırpınıp duruyormuş. Aslan çırpınmış, bağırmış ama tuzaktan bir türlü kurtulamamış. Oradan geçmekte olan minik fare aslanın bu durumunu görmüş. Hemen dişleri ile tuzağın iplerini kemirerek kesmiş. Aslanı tuzaktan kurtarmış, aslan özgür kalıvermiş. Fare aslana: Beni küçük diye beğenmiyordun ammaa bak gördün mü senin canını kurtarmış oldum, demiş. Aslan, böylece yapılan bir iyiliğin karşılıksız kalmayacağını anlamış. Ne demişler iyilik yap denize at."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslan-ile-yaban-domuzu/", "text": "Aslan ile Yaban Domuzunun Kavgası Bir varmış, bir yokmuş... Uzak diyarların birinde, kocaman bir ormanın içinde mutlu bir şekilde yaşayan hayvanlar varmış. Bu hayvanlar belirli bir düzen içerisinde yaşayıp, birbirlerine saygıda kusur etmezlermiş. Bu hayvanların başında ise Aslan varmış. Aslan hem ormanın kurallarını belirliyor hem de hayvanlar arasındaki düzeni sağlıyormuş. Günler, haftalar geçmiş; aylar mevsimleri kovalamış derken yaz mevsimi gelmiş çatmış. Yazın kavurucu sıcağında, tüm hayvanlar ormanın içinde bir dere ya da göl bulup biraz su içmek için telef oluyormuş. Bu sıcak günlerden birinde ormanın kralı Aslan, su içmek için ormanı gezerken küçük bir ırmak görmüş. Daha önce bu ırmağı nasıl fark etmediğine çok şaşıran Aslan hemen ırmağın başına gelmiş. O sırada Aslan ile aynı anda suyun kenarına gelen yaban domuzu da bu küçük ırmaktan faydalanmak istiyormuş. Aslan yaban domuzunun onunla aynı anda suya eğildiğini görünce hiddetlenmiş: Aslan: Hey, yaban domuzu! Dur bakalım, bekle biraz. Bu ormanın kralı olarak sudan ilk içme hakkına da ben sahibim. Yaban domuzu şaşırmış. Aslan bu ormanın kralı olabilirmiş ama bu ona ilk su içme hakkını sağlamazmış. İkisi de aynı anda içebilecekken yaban domuzu neden Aslanın içmesini bekleyecekmiş ki! Yaban Domuzu: Kusura bakma Aslan Kardeş! Sen ormanların kralı olabilirsin ama bu su hepimizin suyu. İlk sen içme hakkına sahip değilsin. İkimiz de aynı anda güzel bir şekilde içebiliriz demiş. Aslan, yaban domuzunun bu söyledikleri üzerine çok sinirlenmiş. Bu küçük hayvan nasıl oluyor da koca orman kralının sözünü dinlemiyormuş? Aslan: Bak domuzcuk, sabrımı taşırma. Bu sudan önce ben içeceğim dediysem ben içerim. Sıranı bekle, huysuzluk etme! Yaban domuzunun pes etmeye niyeti yokmuş: Yaban Domuzu: Asıl sen bak Aslan Kardeş. Hepimiz bu ormanın hayvanlarıyız ve bu su da sadece senin suyun değil. O yüzden ikimiz de aynı anda içeceğiz demiş. Aslan ile yaban domuzunun sen önce içeceksin, ben önce içeceğim kavgası bir süre sonra tartışmaya hatta dövüşmeye dönmüş. Yaban domuzu ve Aslan kıyasıya dövüşmeye başlamışlar. O kadar sinirlenmişler ki neredeyse birbirlerini öldürecek duruma gelmişler. Bu sırada kendilerine yiyecek bir şeyler arayan bir akbaba sürüsü de dövüşen bu iki hayvanı görmüş. Ekibin lideri olan akbaba hemen diğerlerine seslenmiş: Akbaba: Arkadaşlar, bakın! Bu iki hayvan kavga etmeye başlamışlar. Salaklar dövüşürken birbirlerini öldürecekler. Buradaki ağaçların üzerine bekleyelim. Birbirlerini öldürdükleri gibi leşlerini biz yeriz demiş. Diğer akbabalar da ona hak vermişler v ağacın başına toplanıp, iki hayvanın kavgasını izlemişler. Bu sırada Asla ve yaban domuzu da dövüşmekten nefes nefese kalmışlar. Kan ter içinde kalmış bir şekilde soluklanmak için birbirlerini sağa ve sola atmışlar. Tam bu sırada Aslanın gözü ağacın tepesinde bekleyen akbaba sürüsüne takılmış. O anda ne yaptıklarını anlamış. Aslan: Domuz kardeş! Biz ne yapıyoruz böyle? Az kalsın dövüşürken birbirimizi öldürecektik. Şu ağacın tepesine baksana! Akbabalar nasıl da bizim birbirimizi öldürmemizi bekliyorlar. Leşlerimizi yiyecekler besbelli! Gel biz bu oyuna gelmeyelim. Dost olduğumuz günlere, kavgasız dövüşsüz anlaşmaya geri dönelim. Kavga etmeden, dövüşmeden arkadaş gibi konuşarak anlaşalım. Bu akbabalara da fırsat vermeyelim demiş. Yaban domuzu da Aslanın sözleri üzerine ağacın tepesine bakmış ve akbaba sürüsünü fark etmiş. Yaban domuzu: Çok haklısın Aslan Kardeş. Biz ne yapıyoruz böyle? Dövüşerek, kavga ederek elimize ne geçecek sanki! Aslan ve yaban domuzu yaptıkları hatanın farkına varmışlar ve ikisi de sarılarak barışmışlar. Irmaktan birlikte su içmişler ve bir ömür boyunca dost kalmaya yemin etmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslan-olmak-isteyen-esek-masali/", "text": "Aslan Olmak İsteyen Eşek Bir zamanlar var iken, Bir zamanlar yok iken, Dağ bir fare doğurmuş, Kanatlanmış uçmaya, Denizdeki balıklar, Kayık tutmuş kaçmaya. Ak mescidin minaresi, Eğilmiş su içmeye. Bir balık kavağa çıkmış, Söğüt dalı biçmeye. Develer saraya girmiş, Hörgücünü ölçmeye. Bir kantar akıl ister, Şu masalı anlatmaya Sevgili çocuklar! Elinizde ile yetinmemek, hep daha fazlasını istemek ne kadar kötü bir şey değil mi? Peki siz hiç elindeki ile yetinmeyip daha iyisini olmaya çalışan eşeğin hikayesini dinlediniz mi? Onun sonunda başına gelenler, herkese ders olmalı. Öyleyse buyurun size aslan olmak isteyen tembel eşeğin hikayesi... Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birisinde tembel bir eşek yaşarmış. Bu eşek o kadar tembelmiş ki sahibini artık bıktırmış. Yatığı tek şey sabah kalkmak, karnını doyurmak ve ardından bütün gün yatmakmış. Sahibi ona bir iş söylediğinde çok yorgun olduğunu bahane eder, bütün işlerden de kaçarmış. Sahibi artık onun bu haline bir çözüm bulmak gerektiğine karar vermiş, ama ne? Bu tembel eşeğin bir de çok büyük bir zaafı varmış. Eşek halinden hiç ama hiç memnun değilmiş. Her zaman gözü daha yüksekteymiş. Kendisi de eşek olduğu için hiç sevinmiyor, aslan olmak istediğini söylüyormuş herkese. Aslanların çok güçlü ve kuvvetli olduğunu biliyormuş çünkü. Ormanın kralı olacak kadar, bütün hayvanlara söz dinlettirecek kadar kuvvetli olan aslan eşeğin her zaman gıpta ile baktığı bir hayvanmış. Bir gün ben de aslan olacağım, bu eşeklikten kurtulacağım diyerek geçirirmiş tüm günlerini. Günlerden bir gün sahibi bu eşeğe güzel bir oyun oynamak istemiş. Satın aldığı bir aslan postu ile çıkmış karşısına. Eşek bu postu görünce sevinçten adeta deliye dönmüş. O kadar sevinmiş ki, tüm miskinliği ve tembelliği gitmiş. Birdenbire yerinden fırlayan ve postu giymek için can atan bir hayvana dönüşmüş. Postu üzerine giydiği gibi de böbürlenerek yürümeye başlamış: Eşek: Ben artık eşek değilim. Ben artık ormanların kralı büyük ve güçlü bir aslanım. Eşek hemen bütün hayvanların kendisine saygı göstermesi ve önünde eğilmesi için ormana doğru yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Ormana gün içerisinde varmasının imkansız olduğunu anlamış. En iyisi kendisine geceyi geçirmek için güzel bir yer bulmak ve orada dinlenmekmiş. Eşek gece karanlığının bastırması ile hem korkmaya hem de paniklemeye başlamış. Ama hemen kendine gelmiş. Üzerimde aslan postu varken kimse bana bir şey yapamaz. Kimsenin bana dokunmaya gücü yetmez diye geçirmiş içinden. O sırada karşısına çok güzel bir ağaç çıkmış. Ağaç büyük bir ağaç olduğu için ağacın altı da geceyi geçirmek için oldukça uygunmuş. Eşek hemen ağacın altına uzanmış ve yorgunluktan yattığı gibi uykuya dalması da bir olmuş. Sabah olduğunda eşek gözlerini açmış ve gözlerini açtığı gibi ormanda yaşayan neredeyse bütün hayvanların onun başında dikildiğini görmüş. Neler olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da postunu kontrol etmiş. Aslan postu hala üzerindeymiş. Ben şimdi gösteririm hepsine demiş içinden. Eşek: Benim tepemde neden dikiliyorsunuz? Görmüyor musunuz ben ormanların kralı aslanım. Şimdi hepiniz önümde eğilin ve diz çökün. Ayrıca ben çok acıktım, biriniz hemen gidip bana yiyecek bir şeyler getirsin. Hayvanların arasından en kurnaz olan tilki eşeğe cevap vermiş: Tilki: Sen madem aslansın, e bir kükre de görelim demiş. Eşek o anda kükremeye çalışsa da bir türlü yapamamış. Çünkü ondan çıkan ses ai, ai şeklindeymiş. Hayvanların hepsi eşeğin çıkardığı bu garip ses karşısında kahkaha atmışlar. Eşeğin kendilerini kandırmak istemesine de çok kızmışlar. Eşek oyununun ortaya çıktığını anlayınca koşup oradan uzaklaşmaya başlamış. Koşarken aslan postu da üzerinden düşmüş. Geri dönüp almamış bile. Çünkü kendisinin bir aslan olamayacağını çoktan anlamış. Aslan olmak için bir post yetmiyormuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslan-tilki-ve-kurt-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı... Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum! Masallar anlatan bir peri buldum güzel mi güzel, anlattığı masallar ise özel mi özel. İşte sana bu periden en güzel masallar... Vakti zamanın birinde aslan, kurt ve tilki arkadaş olmuş. Günlerinin hepsini birlikte geçirir, birlikte avlanır birlikte yemek yerlermiş. Bir arada mutlu mesut yaşarken ormanların kralı aslanın aklını bir düşünce karıştırmaya başlamış. Aslan kendisini çok yüksekte arkadaşlarının çok ama çok üzerinde görüyormuş ve kibirliymiş. Kendisinin ormanlar kralı olduğunu bildiğinden arkadaşları ile aynı yemekleri yemeyeceğine karar vermiş. Aslan bunları düşünür dururken bir gün harekete geçmek istemiş. Arkadaşları kurt ve tilki ile avlanmaya çıkmışlar. Günün sonu olmuş, avladıklar hayvanlar da bir öküz, bir keçi ve bir de tavşanmış. Aslan arkadaşları ile birlikte avladıkları bu avlarını bir mağaraya getirmiş. Ardından kurda doğru dönmüş: Aslan: Kurt kardeş, hadi bakalım avlandığımız yiyecekleri bize bir güzel pay et. Bak karnım da acıkmaya başladı, bir an önce pay yap da yiyelim demiş. Kurt ise aslanın bu sözlerine şaşırmış. Şimdiye kadar avladıkları her şeyi birlikte pişiren bu üç kafadar, yemekleri pişince etrafına oturur ve birlikte yerlermiş. Bu paylaştırma fikrinin nereden çıktığını anlamayan kurt yine de aslana karşı gelmek istememiş: Kurt: Madem paylaştır diyorsun öyleyse şu öküz senin olsun aslan kardeş. Keçi de benim olsun. Tavşan ise tilki kardeşin olsun demiş. Kurt kendince yemekleri düzgün bölüştürdüğüne inanıyormuş. Ancak sözlerini duyan aslan başlamasın mı bağırmaya, başlamasın mı kükremeye! Aslan: Bre küstah! Sen kim oluyorsun da yemekleri pay etme gafletine düşüyorsun. Burada ben varken, ormanların kralı varken sana mı düşermiş avları pay etmek demiş. Kurt ne olduğunu anlamadan aslanın aniden gelen pençe darbesi ile kendisini yerde bulmuş. Aslan siniri geçince bu kez de tilkiye dönmüş: Aslan: Tilki kardeş, şimdi sıra sende. Öyle aval aval bakma da bir işe yara bakalım, hadi paylaştır şu avları demiş. Tilki biraz düşünmüş, taşınmış. Tilki bu bilirsiniz kurnazdır. İnce eler sık dokur. Ardından aslana cevap vermiş: Tilki: Ey ormanların kralı! Sen varken pay etmek benim haddim midir, sen söyle! Ama madem emir buyurdunuz, bunu benden istediniz, bana da yapmak düşer. Ben payı ediyorum; tavşan sizin sabah kahvaltınız, öküz öğle yemeğiniz olsun. Keçiyi ise akşam yersiniz aslan kralım demiş. Aslan tilkinin bu sözleri karşısında kabarmış da kabarmış! Tilkinin söyledikleri onun gururunu okşamış. Tilkinin verdiği yanıttan çok hoşlanan aslan hem avları hemen pişirtmiş ve tilki ile birlikte yemiş. Ancak yemek sırasında merak ettiği bir soruyu da tilkiye soramadan geçememiş: Aslan: Tilki kardeş, sana bir şey soracağım demiş. Tilki hemen hazır olan geçmiş: Tilki: Buyurun sorun ormanların kralı demiş. Aslan: Ya sen avları paylaştırdın ya. O paylaştırma benim çok hoşuma gitti. Ancak merak etmedim de değil, sen o kadar güzel paylaştırmayı nereden öğrendin? Tilki aslanın bu sorusu karşısında gülümsemiş. Yaptığı paylaştırma kendi işine yaradığı için mutlu olan aslanı görmüş ve onun ne kadar yanlış düşündüğünü düşünmüş. Ancak bu sözlerini aslanın kendisine söyleyemezmiş. Tilki bu ya demiştik sana, kurnazlığı tam kurnazlıktır. Hemen güzel bir cümle ile bitirmiş hikayeyi: Tilki: Ormanların kralı aslanım. Ben pay etmeyi kimden mi öğrendim. İşte az önce bir pençe ile öldürdüğünüz şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aslanin-sarayi-masali/", "text": "Tilkinin Kurnazlığı Yeşil Ormanın kralı aslan, bir gün sarayında davet vermek istemiş. Yeni sarayını tüm hayvanlara gösterip fikirlerini alma düşüncesindeymiş. Davete ilk olarak gergedan gelmiş. Aslan sarayının kokusunu beğenmemiş, Off bu ne koku böyle, ben böyle bir saray görmedim, bir dakika bile kalamam burada. demiş. Aslan bu sözlere çok kızmış ve anında gergedanın başını vurdurmuş. Gergedanın başına gelenleri gören şebek saraya girer girmez, Ohh mis gibi, çok güzel kokuyor sarayınız kralım, çok da şahane. demiş. Aslan kral, şebeğin bu sözlerini çok abartılı ve yalan olarak nitelendirmiş ve onunda başını vurdurmuş. Olan biten her şeyi uzaktan izleyen ve kurnazlığı ile bilinen tilki, aslanın sarayına girer girmez ses etmeden aslanı selamlamış ve yerine oturmuş. Aslan bir süre sonra tilkinin görüşünü merak etmiş. Eee tilki sarayım nasıl? Güzel kralım. Peki ya kokusu. Kokusu mu? Ben bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim kralım, 1 haftadır nezleyim ve bundan dolayı koku alamıyorum. demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/asli-balik-tutuyor/", "text": "Günlerden bir gün, Aslının canı evde çok sıkılmış. Arkadaşlarının hepsi tatile gitmiş, annesi işe... O gün de babasının tatil günüymüş. Ama, babası da Aslı ile ilgilenmiyormuş. Aslı, çok sıkılmış. Babasından, onunla ilgilenmesini istemiş. Ancak, babası yapması gereken işlerinin olduğunu söylemiş. Aslı, çok üzülmüş ama babasına da darılmamış. Babası, işlerini bitirdiğinde Aslı odasında yalnız başına yatmaktaymış. Babası Aslı, yoksa bana küstün mü? diye sormuş. Aslı Yok babacım, neden küseyim ki? Ben çocuk muyum? İşin varsa, tabi ki işini yapacaksın Babasının kızının bu anlayışına hayran olmuş ve onu ödüllendirmek için, ona bir süpriz yapmak aklına gelmiş. Ve hemen o anda; Aslıcım, eşofmanlarını giy seni bir yere götüreceğim. Ama sorma sürpriz demiş. Aslı çok heyecanlanmış. Eşofmanlarını giymiş ve koşarak arabada kendisini bekleyen babasının yanına gitmiş. Arabaya binmiş, yol boyunca babasının ağzından laf almaya çalışmış. Ancak, babası ısrarla sürpriz olduğunu, hiç birşey söylemeyeceğini söylüyormuş. Evet, Aslı geldik dediğinde babası, bir göl kenarındalarmış. Aslı, burayı çok beğenmiş, ama buraya ne için geldiklerini tam anlayamamış. Babası bagajdan oltaları çıkarmış ve balık tutacaklarını söylemiş. Balık tutarken çok eğlenmiş Aslı. Babasına o gün için teşekkür ederken, neden böyle bir sürpriz yaptığını sormuş. Babası Aslıya İşim olmasını anlayışla karşıladığın, bana küsmediğin için seni ödüllendirmek istedim demiş. Aslı, o günden sonra hiç anlayışsızlık yapmamış. Anne ve babasının işleri nedeni ile onunla vakit geçirmediklerinde, onları sıkboğaz etmemiş. Ve sonunda hem annesi ve babası tarafından ödüllendirilmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/asya-ve-arkadaslari-piknikte/", "text": "Asya 1. sınıf öğrencisiymiş. Öğretmeni Asya ve arkadaşlarının hepsi okumaya geçtiklerinde onları pikniğe getireceğini söylemiş. Asya çok heyecanlıymış, ilk kez arkadaşları ile pikniğe gidecekmiş. Asya piknik hevesi ile çok daha fazla çalışmış ve okumaya hemencecik geçmiş. Asya gibi pikniğe gitmeyi çok isteyen arkadaşları da okumaya kolay geçmiş. Okumaya geçen öğrenciler, öğretmenlerine onları ne zaman pikniğe götüreceğini sorduklarında diğer arkadaşlarınızda okumayı öğrenince demiş. Çocuklar çok sinirlenmişler. Arkadaşları okumayı öğrenemedikleri için onların üstüne gitmeye başlamışlar. Hem alay etmişler hem kavga etmişler. Okumayı öğrenemeyen arkadaşları ise bu durumdan çok rahatsız olmuşlar. Artık okula dahi gelmek istemeyen bir hale bürünmüşler. Ağlayan çocuklar, okula gelmek istemeyen çocuklar... Durumun farkına varan öğretmen, okumayı söken çocukları yanına çağırarak yaptıklarının ne kadar yanlış bir davranış olduğunu, bu yaptıkları davranışın sonucunda arkadaşlarının kendilerini kötü hissettiğini anlatmış. Böyle kötü davranmaktansa, okumaya geçme konusunda arkadaşlarına yardımcı olmalarını önermiş. Öğretmenlerinin bu önerisini beğenen Asya ve arkadaşları, okumayı öğrenemeyen arkadaşlarına yardım etmeye başlamışlar. Okulda, evde, tenefüste her zaman ve her yerde durmaksızın çalışmış ve çalıştırmışlar. Sonunda arkadaşları okumaya geçmiş. Bu durumdan hem okumayı bilen öğrenciler, hem de okumayı yeni öğrenen öğrenciler mutlu olmuşlar. Arkadaşlarının sayesinde okumayı öğrenen öğrenciler ise arkadaşlarına çok teşekkür etmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ayagina-diken-batan-karga-masali/", "text": "Ayağına Diken Batan Karganın ibretlik öyküsü Bir karga varmış. Bir gün bu karganın ayağına diken batmış. Karganın canı çok acımış. Karga dikeni çıkartmış. Sonra bu dikeni yaşlı bir nineye vermiş. Nine karganın teklifini kabul edip dikeni evine koymuş. Karga, dikeni birkaç gün sonra alacağını söylemiş. Nine karganın gelmesini beklemiş ama karga gelmemiş. Nine bir gün kandilini yakmış. Diken de kandilin üstünde yanmış. Karga dikenin yandığını duyunca bağırmış. Yaşlı nine kandilini ona vermiş. Karga bu sefer başka nineye gidip kandilini ona vermiş. Sabah olunca nine ineğin sütünü sağmak için kandili yakmış ama inek kandile tekme atmış ve kandil kırılmış. Karga oraya gelerek bağırmış, nine ona ineği vermiş. Karga ineği başka birine vermiş. Bu nine karganın gelmediğini ve gelmeyeceğini düşünüp bu ineği düğünü için kesmiş. Karga olayı duyup bağırmaya başlamış. Ya gelini ya ineği diyerek gelini almaya razı gelmişler, gelini kargaya vermişler. Bu sefer de karga gelini çobana verip çobanın kavalını almış ve çalmaya başlamış. Düttürüdüttürdüttürüdüt diyee"} {"url": "https://www.masalcisite.com/ayicik-dambilin-maceralari-oku/", "text": "Ayıcık Dambılın Maceraları Evet sevgili minikler, haydi masal dinlemeye. Yüksek dağların arasında kimsenin bilmediği bir orman varmış. Bu ormanda büyük bir ağacın kovuğunda ayıcık Dambıl ve arkadaşları yaşarmış. Dambıl her sabah kahvaltısını yaptıktan sonra ormanda yürüyüşe çıkar saatlerce dolaşırmış. Ayıcık dambıl yine bir sabah dolaşmaya çıkmış. Çıkmış çıkmasına da aniden bastıran bir yağmura yakalanmış. Göz gözü görmüyormuş, ne tarafa gideceğini bilmeden koşmaya başlamış. Ayıcık dambıl hızla koşarken yanından geçtiği bir mağaradan çıkan bir el dambılı hızla içeriye çekivermiş. Dambıl bir yere düştüğünü düşünerek korkudan gözlerini kapatarak imdaat diye bağırmaya başlamış. Etraftan hiç ses gelmiyormuş, üstelik artık üzerine yağmur da yağmıyormuş, olup biteni anlamak için gözlerini yavaşça açmış. Gözlerini açar açmaz orada bulunan herkes üzerine çullanmış. Dambıl neler olup bittiğini anlayamazken, kocaman pençeleri ile üzerindeki şeyleri sağa sola savurmaya başlamış. Üzerindekilerden tamamen kurtulunca etrafa bir göz atmış, o da ne ona bütün bunları yapan arkadaşlarıymış. Ormanda yağmura yakalanan mağaraya sığınmış, dambılında yağmura yakalandığını görünce böyle bir şaka yapmak istemişler. Mağaranın içinde saatlerce oyunlar oynayarak eğlenmişler. Zaman ilerledikçe karınları acıkmaya başlamış. Yağmur hala yağıyormuş. Ne yapacaklarını, nereden yemek bulacaklarını düşünmeye başlamışlar. Kaplumbağa,benim kabuğum var ıslanmam, ben hepimize yiyecek getirebilirim demiş. Hayvanlar hep bir ağızdan,aman kaplumbağa kardeş, sen gidip gelene kadar biz açlıktan ölürüz diyerek gülmüşler. Arkasından köstebek yerinden fırlamış, ben yerin altından kazarak gider yiyecek getiririm der demez ayıcık dambıl söze girmiş, olmaz köstebek kardeş, sen yanlışlıkla bir su birikintisine çıkarsan, bütün yuvanı su basar. İçinizde en güçlü benim, size yiyeceği benim bulmam lazım, sakın buradan başka bir yere ayrılmayın, ben yiyecek bulur gelirim diyerek mağaradan ayrılmış. Yağmur çok şiddetli yağıyormuş, üstelik rüzgarda esiyormuş. Dambıl uçmamak için pençelerini toprağa batırarak yürümeye çalışıyormuş. Dambıl yürürken önüne kocaman bir su birikintisi çıkmış, yavaşça geçeyim derken, ayağı çamura saplanmış. İmdat imdat diye bağırmaya başlamış. Yakınlarda yuvasında yağmurun dinmesini bekleyen bir yılan dambılın sesini duymuş. Gidip şu sesin geldiği yere bir bakayım, belki benim için güzel bir öğlen yemeği olur diye düşünerek sesin geldiği yöne doğru gitmiş. Bir de ne görsün kocaman bir ayı ayağı çamura sıkışmış çıkamıyor. Ayıcık dambılın yanına gidip neler olduğunu sormuş. Dambıl başından geçeni anlatmış. Yılan ben seni buradan kurtarırsam bulduğun yemeklerden bana da verir misin? demiş. Dambıl \" neden olmasın, yeter ki sen beni bu çamurdan çıkar\" demiş. Ardından bir ağacın gövdesine kuyruğunu sıkıca dolamış, diğer ucundan da dambıl tutmuş ve tırmanarak çamurdan çıkmış. Yılanın çok canı yanmış, az daha kopacakmış. Dambıl yılana sen olmasan ben bu çukurdan çıkamazdım, sen çok iyi bir yılansın diyerek teşekkür etmiş. Yılan buralarda beni kimse sevmez, oysaki ben kolay kolay kimseye zarar vermem demiş. Beraber yiyecek aramış bulmuş ve mağaranın yolunu tutmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/aysecik-ile-pembe-sultanin-arkadaslik-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken... Buralardan çok uzak çok da eski zamanların birinde küçük bir köy varmış. Bu köyün zengin mi zengin bir padişahı, bu padişahın da güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızını çok sever, bir dediğini iki etmezmiş. Güzeller güzeli kızının başına bir şey gelecek diye çok korkar, onu sarayın bir adım dışarısına bile çıkarmazmış. Padişahın güzel kızı Pembe Sultan, bütün günlerini sarayın içerisinde geçirir, dışarının nasıl bir yer olduğunu bile bilmezmiş. Hep aynı nedimeler ile arkadaşlık yapan Pembe Sultan, bazen dışarısının nasıl bir yer olduğunu merak eder, nedimelerinden masal dinler gibi dışarıdaki hayatı dinlermiş. Bu köyde yaşayan bir de yaşlı ama tonton bir amca varmış. Bu amca köyün sütçüsüymüş ve her gün büyük süt tenekeleri ile köye süt dağıtırmış. Tonton sütçü amca aynı zamanda sarayın da sütçüsüymüş ve her hafta iki gününü sadece saraya ayırır, hem sütleri saraya taşır hem de mutfağına girip sütlü tatlılar yaparmış. Bu tonton sütçü amcanın güzel mi güzel akıllı mı akıllı bir tanecik de kızı varmış. Kızın adı Ayşecikmiş. Ayşecik küçük yaşından itibaren elinden geldiğince babasına yardımcı olmaya çalışır, babasının yükünü hafifletirmiş. Ayşecik küçüklüğünden beri sarayı merak eder dururmuş. Bunu babasına söylediğinde ise babası daha küçük olduğunu ve biraz büyümesi gerektiğini söylemiş. Ayşecik o gündür bu gündür babasının onu saraya götüreceği günü bekler, dururmuş. Ayşecik günlerden bir gün daha fazla dayanamamış ve babasından rica etmiş: Ayşecik: Babacığım bugün beni saraya götürür müsün? Babası Ayşecikin yaşının daha küçük olduğunu söyleyecekmiş ancak kızına baktığında ne kadar hevesli olduğunu görmüş. Kızının bu hevesini kırmak istememiş: Baba: Tamam kızım, sen artık on yaşında büyük bir kız oldun. Seni saraya götürebilirim. Ancak orada dikkatli olacaksın, yaramazlık yapmayacaksın ve büyük bir kız gibi benim sözümden çıkmayacaksın. Anlaştık mı? Ayşecik: Anlaştık babacığım. Çok teşekkür ederim demiş. Ayşecikin içi içine sığmıyormuş. Küçüklüğünden beri merak ettiği sarayı sonunda görecekmiş. Ayşecik, kahvaltı bittiği gibi süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı olmuş. İş bitince de babası ile birlikte arabaya binmiş ve at arabası saraya doğru yola çıkmış. Aslında çok da uzun olmayan ancak Ayşecik için bir asır gibi geçen bir sürenin ardından babası ve Ayşecik saraya varmış. Ayşecik sarayın kapısını gördüğü gibi içinden ne kadar da kocaman diye geçirmiş. At arabası sarayın iç avlusuna girdiğinde mutfaktan birkaç kişi babasına yardım etmek için kapının kenarında bekliyormuş. Babası at arabasını durdurmuş ve Ayşecike dönmüş: Baba: Ayşecik, ben şimdi bu süt güğümlerini içeri taşıyacağım ve mutfakta tatlı yapacağım. Seni de bu sırada Narin Teyzenin yanına bırakacağım. O sana sarayı gezdirecek. Onu sakın üzme ve lafından çıkma, tamam mı güzel kızım demiş. Ayşecik hemen babasına tamam demiş ve kendisini gülümseyerek karşılayan Narin Teyzenin elinden tutmuş. Narin Teyze sarayın temizliğinde çalışan hizmetlilerden birisiymiş. Uzun yıllar sarayda çalışmış ve saray ahalisi tarafından çok sevilirmiş. Narin Teyze: Gel bakalım Ayşecik, ben sana sarayı gezdireyim demiş. Ayşecik Narin Teyze ile birlikte koskocaman sarayın odalarını, salonlarını gezmiş, dolaşmış. Sarayın içine dışından daha çok hayran kalan Ayşecik, Narin Teyzeye merak ettiklerini de sorarak bilgilenmiş. Narin Teyze de bu akıllı ve uslu kız çocuğu ile sarayı gezmekten memnunmuş. Ayşecik ve Narin Teyze koridorda yürürken karşılarından gelen Pembe Sultanı ve nedimelerini görmüşler. Narin Teyze Ayşecik e en öndekinin Pembe Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini söylemiş usulca. Pembe Sultan da kendi yaşındaki bu kızı hemen fark etmiş. Yanlarına yaklaştıklarında Ayşecik i bir süre süzdükten sonra Narin Teyzeye dönerek; Pembe Sultan: Narin Teyze misafirimiz mi var diye sormuş. Narin Teyze: Efendim, bu kız sütçünün kızıdır. Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi demiş. Pembe Sultan kendi yaşında biri ile tanışacak olmanın verdiği heyecan ile hemen Ayşecike dönmüş: Pembe Sultan: Sarayı beğendiniz mi? Bu arada adınız öğrenebilir miyim? demiş. Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Pembe Sultan ın dostça tavırlarından çok memnun olmuş. Hemen ses tonuna dikkat ederek; Ayşecik: Efendim, adım Ayşecik. Ben küçük yaşımdan itibaren merak ederdim, acaba saray nasıl bir yer diye. Şimdi geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve çok güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil demiş. Pembe Sultan Ayşecikin konuşmasından da tavırlarından da çok memnun kalmış. İlk defa nedimelerinden başka dışarıdan yabancı biri ile konuştuğu için de çok mutluymuş. Pembe Sultan: Ayşecik, istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam edelim demiş. Ayşecik ile Pembe Sultan, iki saate yakın konuşmuşlar. Pembe Sultan ilk kez bir arkadaş edinmenin verdiği mutluluk ile o kadar sevmiş ki Ayşeciki... Ayşecik de Pembe Sultanı çok ama çok sevmiş. Ayşecik babasının kendisini aradığını duyunca onu üzmeden ayrılmak zorunda kalmış Pembe Sultanın odasından. Ayşecik ile Pembe Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar. Akşam yemeğinden sonra Padişah, Pembe Sultanı yanına çağırmış. Bugün sütçünün kızı ile kendi kızının görüştüğünden haberi olan Padişah, bunun yanlış bir davranış biçimi olduğunu kızına anlatmış. Sütçünün kızının alelade bir köylü kızı olduğunu söyleyen Padişah, kendi kızının bu kız ile arkadaş olmasını istemediğini de eklemiş. Pembe Sultan babasının sözleri karşısında çok ama çok üzülmüş. Tam babasına Ayşecikin ne kadar hanımefendi ve zarif bir kız olduğunu anlatacakken babası sinirli bir şekilde ayağa kalkmış: Padişah: Ayşecik mayşecik anlamam ben! Onunla bir daha görüşmeyeceksin! İşte bu kadar! demiş. Pembe Sultan babasının net tavrı karşısında hiçbir şey diyememiş. Odasına gitmiş ve bütün gece ağlamış. Ertesi sabah Ayşecik Pembe Sultan ile buluşacağı için yine çok heyecanlıymış. Babası ile birlikte saraya giden Ayşecik, babası işini yaparken avlunun içinde Pembe Sultanı beklemiş. Ancak ne gelen olmuş ne de giden... Ayşecik uzun süre bekledikten sonra Pembe Sultanın gelmeyeceğini anlamış ve babası ile birlikte eve dönmüş. Fakat aklında fikrinde hep tek bir soru varmış: Pembe Sultan neden buluşmaya gelmedi? Pembe Sultan ise ilk kez biri ile arkadaşlık kurmasını babasının engellemesine çok ama çok üzülmüş ve yemeden içmeden kesilmiş. Birkaç güne kalmamış yataklara düşmüş. Padişah kızının halini gördüğü gibi hemen ülkenin en iyi doktorlarını çağırtmış ancak Pembe Sultanın derdine kimse derman bulamamış! Sürekli olarak Ayşecikin adını sayıklayan Pembe Sultanın halini gören Padişah, sonunda pes etmiş ve Ayşecik in saraya getirilmesini istemiş. Pembe Sultanın hasta olduğunu duyan Ayşecik hiç vakit kaybetmeden koşmuş arkadaşının yanına. Ayşeciki yatağının ucunda gören Pembe Sultan ise çok sevinmiş ve onun tatlı sesi ile güzelce uyumuş, dinlenmiş. Pembe Sultanın hastalığının en iyi ilacı Ayşecik olmuş. Kızının sağlığının yeniden yerine geldiğini gören Padişah ise Ayşecike teşekkür üzerine teşekkür etmiş. Hakkında düşündükleri yüzünden çok pişman olan Padişah, Ayşecike Sen artık benim ikinci kızımsın demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bal-arilari-ile-esek-arilari/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler ise berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Bir kuş çıktı karşıma dedi ki gel benim yanıma. Dedim ki nereye gidiyorsun sen dedi ki masal anlatmaya... Masalı çok severim ben, dinler dinler uyurum ben. Tam Beni de götür diyecektim ki kuş aldı beni kanadına, uçurdu periler diyarına... Periler diyarı ki bütün periler masallar anlatır sana... İşte o masallardan birini anlatacağım ben de sana... Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde, büyük bir orman varmış. Bu orman türlü türlü çiçeklerin, kocaman ve yemyeşil ağaçların, birbirinden güzel hayvanların barındığı güzeller güzeli kocaman bir ormanmış. Bu orman herkesin gezdiği, dolaştığı, dinlendiği, temiz hava aldığı ve huzur bulduğu bir alanmış. Günlerden bir gün ormanın içerisinde sahipsiz bir petek bal bulunmuş. Ormanın içerisinde kimsenin sahip olmadığı bu bal peteği kiminmiş? Yaban arıları toplanmış bal peteğinin yanına. Bu balı biz yaptık, demişler. Ancak o sırada peteğin etrafına toplanan bal arıları duruma karşı çıkmış. Olur mu öyle şey? O bal peteği bizim! Yaban arıları biz yaptık demiş, bal arıları hayır, biz yaptık diye itiraz etmiş. Arıların arasında çıkmış mı büyük bir tartışma! Ormanın içerisinde yaşayan büyük bir bilgiç kirpi varmış. Ormanda çıkan tartışmalarda bu bilgiç kirpi girermiş araya, tarafları barıştırırmış. Kirpi iki tarafı da dinlemiş: Kirpi: Arı kardeşler, kavgayla çözemezsiniz siz bu işi. Ben sizin konularınızda bilgi sahibi değilim, siz en iyisi eşek arısına gidin demiş. Eşek arısı arılar içerisinde en bilgili, en adil ve herkesin saygı ile sözünü dinlediği bir arıymış. Aynı zamanda adil bir yargıç gibi arılar arasında çıkan bütün tartışma ve problemlerde karar veren kişi imiş. Bal arıları ile yaban arıları o petek bizim hayır o petek bizim diye diye eşek arısının evine doğru yol almışlar. Eşek arısı öbek öbek uçan ve evine doğru gelen arıları görünce bir sorun olduğunu anlamış. Hemen evden dışarı çıkmış. O sırada arılar da eşek arısının yanına gelmiş zaten. Eşek arısı kalabalık olduklarını görünce hemen sormuş: Eşek Arısı: Hayrola arı kardeşler, sorun nedir? Önce bal arıları sonra da yaban arıları sorunu sırayla anlatmışlar. Eşek arısı doğru bir karar verebilmek için ormandan tanıkları da çağırmış. Onlar da gördükleri kadar anlatmış. Eşek arısı tanıklarını da dinledikten sonra oturmuş, uzun süre düşünmüş. Bu peteği hangi arıların yaptığını nasıl anlayacakmış? Eşek arısı düşünmüş, taşınmış, doğru bir karar verebilmek için çok çabalamış. Sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen tüm arıları etrafına toplamış: Eşek Arısı: Arı kardeşler, bu işi çözmenin tek bir yolu var. Bence test yapalım ve her iki taraf kendi balını, peteğini yapsın. Bakalım bu peteğe en yakın peteği ve balı kim yapacak demiş. Eşek arısının sözleri bittiği gibi yaban arıları paniklemişler. Çünkü yaban arıları petek yapamazmış. Bu çözüme hemen karşı çıkmışlar. Bu isyan üzerine gerçek anlaşılmış ve petek bal arılarına verilmiş. Sevgili çocuklar; siz siz olun asla yalan söylemeyin! Yalancının mumu yatsıya kadar yanar diye bir laf vardır, bunu da bilin. Yalanınız er geç ortaya çıkar, siz de yalan söylediğiniz için çok ama çok üzülürsünüz."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bambam-ve-minik-sincap/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde, ormanların içerisinde, kocaman bir kasaba varmış. Mutlu insanların, güzel çocukların yaşadığı bu kasabada ailesiyle birlikte yaşayan Bambam adında bir çocuk varmış. Bambam ailesiyle birlikte mutlu bir yaşam süren, canı sıkıldığında arkadaşları ile bahçede oyunlar oynayan uslu ve akıllı bir çocukmuş. Günlerden bir gün Bambam yine bahçeye çıkmış ve arkadaşları ile oyun oynayacakmış. Arkadaşı Tomtomun evine gitmiş ve kapıyı çalmış. Kapıyı Tomtomun annesi açmış: ANNE: Oğlum Tomtom bugün hasta, yatağında yatıyor diyerek kapıyı kapamış. Bambam diğer arkadaşı olan Bombomun evinin önüne gelmiş. Kapıyı çalmış ve beklemeye başlamış. Fakat kapıyı açan kimse yokmuş. Evde olmadıklarını anlayan Bambam can sıkıntısı ile bahçede bir ileri- bir geri dolanıp durmaya başlamış. O sırada Bambamın aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Az ileride kocaman ağaçların ve bir sürü yemişlerin olduğu büyük mü büyük bir orman varmış. Bambam orayı hep merak edermiş fakat diğer arkadaşları gitmekten korktuğu için bir türlü onları ikna edip gidememiş. Bugün yalnız olduğuna göre, ormana gidip kocaman ağaçlardan istediği meyveyi koparıp yiyebilirmiş. Bambam hemen ormana doğru yürümeye başlamış. Bir yandan da içinden şarkı söyleyip ıslık çalıyormuş. Annesine haber vermesi gerektiğini biliyormuş fakat annesi izin vermeyebilir diye annesine söylemekten vazgeçmiş. Zaten orman çok uzakta değilmiş ve ev ile mesafesi beş dakika bile sürmezmiş. Bambam ormanın içine girmiş. Ağaçların arasından ve yemyeşil çimenler arasından yürüye yürüye ormanın iç kısımlarına doğru girmeye başlamış. Biraz ileride gördüğü elma ağacının yanına gidip biraz elma koparmak istiyormuş. Elma ağacının yanına geldiğinde elmadan koparmış ve afiyetle yemiş. O sırada biraz daha ilerideki büyük mü büyük ceviz ağacını görmüş. Ağaç o kadar büyükmüş ki dalları gözükmüyormuş neredeyse. Bambam bu ağaçtan ceviz toplayıp yemenin ne kadar keyifli olacağını hayal etmiş. Koşa koşa ceviz ağacının yanına gitmiş ve ağırlıktan eğilen dalların birinden birkaç tane ceviz koparmış. Ağacın dibine oturmuş ve cevizleri yan tarafına koymuş. Bir tanesini eline alarak kırmaya çalışmış. Fakat Bambam ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü cevizi kıramamış. En iyisi elime alayım, evde yerim demiş. Fakat bir de ne görsün! Cevizler yan tarafta koyduğu yerde yokmuş. Bambam çok şaşırmış, buraya koyduğunu çok iyi hatırlıyormuş. Ama 4 tane cevizin hiçbiri yerinde yokmuş. Bambam korkarak ayağa kalkmış. Oradan uzaklaşmaya karar vermiş. Fakat cevizleri kimin aldığını da merak ediyormuş. Aklına güzel bir plan gelmiş. Bambam geri dönerek elindeki cevizi de aynı yere koymuş. Amacı cevizi kimin aldığını yakalamakmış. Cevizi orada bırakıp gidermiş gibi yapmış. Fakat biraz uzaklaşınca hemen bir ağacın arkasına saklanmış ve cevizi bıraktığı ağaç dibini izlemeye başlamış. Bir müddet sonra minik ve tatlı bir sincap koklaya koklaya ağacın içindeki kavuktan dışarı çıkmış. Etrafına bakınmış ve herhangi bir tehlike olmadığını fark ettiğinde yerde duran cevizi ellerinle tutmuş ve keyifle koklamaya başlamış. Bambam cevizlerini çalanın bir sincap olduğunu gördüğünde daha da sinirlenmiş. Hemen saklandığı yerden çıkarak bir zıplayışta sincabı olduğu yerde kıstırmış. Sincap korku dolu gözlerle Bambama bakıyormuş: BAMBAM: işte şimdi yakaladım seni küçük hırsız. Şimdi ne yapacaksın bakalım? Sen benim cevizlerimi alırken utanmıyor musun? Sincap başını eğerek Bambamı dinlemiş. Sonrasında kendini açıklama ihtiyacı hissetmiş: SİNCAP: Ben çok özür dilerim fakat cevizleri almak zorundaydım. BAMBAM: Neden almak zorundaydın? Çık ağacın tepesine, kendi cevizini kendin topla. Sincap eğilerek Bambama arka ayağının sakat olduğunu göstermiş. SİNCAP: Geçen sene bir çocuk bisikleti ile ayağımın üzerinden geçti. O günden beri arka ayağım sakat. Ağaca tırmanamam ya da çok hızlı koşamam. O yüzden yerde duran cevizler benim için çok önemliydi. Almak zorunda kaldım. Bambam sincabın sakat ayağına bakarak çok üzülmüş. Sincap ne kadar da sevimliymiş oysaki. Ona bağırdığı ve onu korkuttuğu için de pişmanmış. BAMBAM: Ben çok özür dilerim sincap kardeş. Senin arka ayağını göremediğim için sana haksız yere bağırdım. Lütfen affet beni. Sincap Bambamın gerçekten üzgün halini görünce onu affetmiş. O günden sonra Bambam ve sincap çok iyi arkadaş olmuşlar. Bambam her gün sincap arkadaşına ağaçtan ceviz toplamış, sincapla birlikte ağacın dibinde cevizleri yiyip sohbet etmişler. İki iyi arkadaş u şekilde hayatlarına devam etmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/basini-vermeyen-sehit-hikayesini-oku/", "text": "Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşanınson kuşatmasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgarın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde Kızılelma yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra Ah... dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini ovuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budine dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, Toygun Paşanın yanında kalmıştı. Bugün Grigalden altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: Palanka... amma topu tüfeği kaç kişi? dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı: Oynamayın şu hayvanla... Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadıdan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona bizim yarasa derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: . Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadının dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvara baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükutu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. Hayırdır inşallah dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu. ... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu. Hey, çavuşbaşı... Hey!... Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı: Ne var? Kaleden düşman çıkıyor. Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu. Bize geliyorlar... dedi: Çavuşa döndü: Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu. Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... Ama, yine haklarından geliriz! dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen haber toplarını atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen İşaret topu atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı. Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar: Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız? Kuru Kadı: Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de deli derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hilat, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hilat nadanları sevindirir... derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı. Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı. Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi. Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçindi. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgalin Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncile, Zebura yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu. Kuru Kadı: Pekala!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü. Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafif kamburu içeri çekildi: İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüzon kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki bin kişi ile geldi. Teklif ettiği Vireyi kabul etmek isteyenler varsa ellerini kaldırsın! Kimsenin eli kalkmadı. Öyleyse hazır olalım. Haydi... Bir gürültüdür koptu; Hazırız... Hepimiz, hepimiz... Hepimiz, hepimiz hazırız. Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı. -Oklarınız havlı_ Yatağanlarınız keskin... Bugün nusret bizim. Amin, amin... Kuru Kadı, Ey alemlerin rabbi diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu: Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım. Kuru Kadının elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan. Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadının iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı. Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma... hem de arife. Bugün hacılarımız Arafatta, diğer müminler camilerde bizim gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı? Hayır. Hayır, asla... Hayır. O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle halelleşelim. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin alemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz? Hay hay! Uygun... Pekala! Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçinin askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri Vire münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı. Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan işaret topları işitildi. Bu, Biz, dörtnala geliyoruz demekti. Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri Allah, Allah naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgale gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi. ... Bozgun başladı. Deli Mehmetle Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçininalayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu. Kuru Kadının gözleri Deli Mehmeti aradı. Bakındı, bakındı. Göremedi. Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağırıyor, Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Başını verme Mehmet!... Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: Vah Deli Mehmetmiş! diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmetin başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadıdan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev, Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadıya doğru koşarak sordu. Nasıl, gördün mü bu civanı? Görmedin mi? Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı. Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya. Düşman kaçıyor... Deli Hüsrevin kalkması Kuru Kadıyı baştan can verdi, Allah Allah diyerek ileri atıldı. Mücahitlere karıştı. Cenk akşama kadar sürdü. Er meydanının kanlı yüzüne gece siyah saçlarını dağıtırken çağırıcının Gaziler hisara! Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmetin cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu. Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden Yasin okumağa başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmetin kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün alem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadının gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti. Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler: Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir. Kuru Kadının dili tutulmuştu. Cevap veremedi. Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hala titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrevin menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi: Hüsrev. Efendim?... Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan, Gördün mü Deli Mehmetin zevkini? dedi. Siz de benim gibi buradan gördünüz mü? Gözlüye hotti gizli yoktur! Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı. ... Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmetin mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu. Grijgalde, komşu palankalarda Kuru Kadı için Deli oldu diyorlardı. Her an sonsuzluk badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükun bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl deniz çanağa sığmazsa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu Mevlid-i Şerif lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü. Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmetin yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadının arkasına dokundu. Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin? Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın... Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı: Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören oldu mu? Bir gören daha var. O can herkese görünmez. Kimdir? Bilemezsin... Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük? o şehitlik müjdesidir! İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!... Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile Budinden gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadıyı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu. On iki sene sonra... Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/baska-bayram-masali/", "text": "Itırın Bayram Sevinci Itır o sabah her zamankinden daha mutlu uyanmış. Anne ve babasının bugün için özel aldıkları yeni kıyafetlerini özenle dolabından çıkarıp üzerine tutmuş ve boy aynasında kendisine bakmış. Itır, nasılsın bugün? Yine çok güzel olacaksın. demiş kendi kendine. Sonra kıyafetlerini yatağının üzerine koyup pijamalarını çıkarmış ve büyük bir mutlulukla yeni kıyafetlerini üzerine giymiş. Penceresindeki büyük cama yaklaşmış ve açmış. Başını dışarı çıkarıp yakındaki ağaçta şakıyan kuşa seslenmiş; Hey, hey minik serçe, bayramın kutlu olsun, sesin her zaman neşe ile cıvıldasın! Kuş Itıra doğru gelip cıvıldayarak bulunduğu daldan atlamış ve uçmaya başlamış. Bu sırada aşağıda çiçekler ile oynayan renkli kelebek de Itırın yanına gelmiş ve penceresinin önüne konup ona neşe ile bakmış. Itır onunda bayramını kutlayıp sabahın temiz havasını içine çekmiş. Bu sırada odasından fısıltıların geldiğini duymuş. Arkasını döndüğünde odasındaki tüm eşyaların birbirlerini ile neşe içinde bayramlaştığını görmüş. Sevincine sevinç katılan Itır, anne ve babasının sesini duymuş. Hemen neşe içinde yanlarına gitmiş. Anneciğim, babacığım, bayramınız kutlu olsun. diyerek ikisinin de ellerini öpmüş. Hem annesi hem de babası Itıra bayram parası vermiş. Babası, Ben şimdi kahvaltılık almaya gidiyorum, döndüğümde yemeğimizi yiyip başka bir yere gideceğiz. Gittiğimiz yerd eçok çocuk olacak ve senden isteğim, buradaki çocuklara kendinden vermek istediğin hediyeler var ise bunları ben gelene kadar toparlaman Itır. demiş ve kahvaltılık almak için dışarı çıkmış. Itır, düşüne düşüne odasına gitmiş. acaba nereye gideceklerdi ve oradai çocuklara ne verebilirdi. Odasındaki eşyalara düşüne düşüne bakarken birden pembe kazağı dolabından kendini yere attı. Itır, beni verebilirsin o çocuklara. Hem sana küçük geliyorum artık giyemeyeceksin, bari başkası giysin ve sevinsin. demiş. Itır şaşkınlık içinde kıyafetine bakarken birden mor tokası da gelmiş, Beni de ver lütfen. Çok fazla takmıyorsun kıyafetlerinle uyumlu değilim diye. Hiç değilse başka bir çocuk sevinsin. Sonra sıra ile tüm eşyalar bir bahane bularak Itırın kendisini de vermesi gerektiğini söylemiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bekirin-buyuk-sehir-meraki/", "text": "Bekirin Büyük Şehir Merakı Küçük bir köyde oturan Bekir çocukluğundan beri büyük şehrin hayalini kurmaktadır. Büyüdüğünde orada yaşayacağını küçük yaşlarından beri herkese söylemektedir. Henüz küçük olduğu için annesi onun bu dediklerinin üzerinde çok fazla durmamakta ve büyüdüğünde oğlunun bu düşüncesinden vazgeçeceğine inanmaktadır. Fakat aradan geçen yıllar Bekirin büyük şehre gitme isteğini köreltmek yerine daha çok artırmıştır. Genç bir adam olan Bekir sürekli büyük şehire gitmekten, orada çalışıp çok zengin olmaktan bahsetmektedir. Annesi oğlunun bu dediklerini yapıp, doğup büyüdüğü köyden kopmasından çok korkuyormuş. Oğluna sürekli düşüncesinin yanlış olduğunu, büyük şehirde yaşamanın zorluklarını anlatmaya çalışıyormuş. Fakat Bekir ne annesini ne de diğer insanları dinlemiyormuş. İlla ki büyük şehire gitmeyi kafasına koymuş, sürekli aklında bunu tasarlıyormuş. Genç adam birgün annesine para biriktirdiğini ve artık büyük şehire gidip orada yaşamak istediğini söylemiş. Annesi çok dil dökmüş, çok ağlamış fakat ne söylese fayda etmemiş. Bekir verdiği karardan dönmüyormuş. En sonunda yaşlı kadın istemeyerek de olsa oğlunu büyük şehire göndermiş. Oğlunun orada mutlu olamayacağını biliyormuş, sürekli oğlu için dua ediyormuş. Bekir ilk zamanlar cebinde parası olduğu için sıkıntı çekmemiş. Şehirde kendisine birçok arkadaş edinmiş ve iş bulup çalışmak yerine bütün zamanını bu arkadaşlarıyla gezip eğlenerek geçirmiş. Köyde olsam bütün gün tarlada çalışıp yorolacaktım, burada tarlada çalışmadan bütün gün gezip eğleniyorum diye düşünüyormuş. Bu rahat yaşantı genç adama o kadar cazip gelmiş ki iş bulmayı hiç düşünmüyormuş. Birkaç ay sonra cebindeki parası bitince Bekir gerçeklerle yüzyüze gelmiş. Etrafındaki arkadaşları bir bir dağılmışlar ve genç adam koskoca şehirde tek başına kalmış. İş yok, güç yok, cebinde para yok... Sonunda köye annesini ziyarete gitmeye karar vermiş. Yaşlı kadın oğlunu görünce çok mutlu olmuş. Genç adam 3 gün köyde kalmış bu arada tüm arkadaşlarını görmüş, onlara büyük şehri ballandıra ballandıra anlatmış. Annesi oğluna orada ne yaptığını, çalışıp çalışmadığını sorduğunda genç adam, çalıştığını fakat patronunun işleri yolunda gitmediği için bu ay maaşını alamadığı yalanını söylemiş. Yaşlı kadın oğluna inanmış ve elinde avcunda ne varsa hepsini oğluna vermiş. Bekir annesinin yaşayabileceği zorlukları düşünmeden parayı almış ve hemen şehrin yolunu tutmuş. Elinde kendisini birkaç ay idare edecek kadar para varmış, iş bulana kadar bu para ona yetermiş fakat Bekirin çalışmaya niyeti yokmuş. O kolay yoldan para kazanmak ve sürekli gezip eğlenmek istiyormuş. Bu düşüncesini bilen arkadaşları onu kumara alıştırmışlar. Bekir 1 hafta içinde elinde ne var ne yoksa kaybetmiş. Kazanma hırsı gözünü öylesine karartmış ki, kumar oynayacak parayı bulabilmek için hırsızlık yapmış. Yakalanmış ve hapse atılmış. Bekir hapisteyken uzun uzun düşünmeye zamanı olmuş. Annesinin verdiği nasihatleri dinlemediği ve köyünden ayrılıp şehre geldiği için çok pişman olmuş. Hapisten çıkar çıkmaz köyüne gitmiş. Annesinin elini öpmüş ve ondan af dilemiş. Bir daha da Bekir"} {"url": "https://www.masalcisite.com/bekleyelim-gorelim-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde yaşlı bir amca yaşarmış. Bu yaşlı amca çok fakir bir amcaymış. Ama elinde öyle güzel bir şey varmış ki Kral bile onu kıskanırmış. Bu amcanın ünü diyarları aşan, dillere destan güzelliği olan beyaz renkte bir atı varmış. Kral, güzelliği dillere destan bu beyaz at için yaşlı amcaya neler teklif etmemiş ki... Bir gün neredeyse hazinesinin yarısından fazlasını bile teklif etmiş ama yaşlı amca fakir olmasına karşın atını satmaya hiç yanaşmamış. Yaşlı amca, etrafındaki herkese de Krala da aynı şeyi der dururmuş; Bu at, benim için sadece bir at demek değil; aynı zamanda bir dost, insan dostunu satar mı hiç dermiş. Gel zaman git zaman derken, yaşlı amca bir gün bir uyanmış ki bir de ne görsün! Güzelliği dillere destan beyaz atı bağlı olduğu yerde yok! Yaşlı amca o telaşla kalkmış hemen, etrafa haber salmış ama nafile! Haberi alan tüm köylü yaşlı amcanın başına toplanmış. Atın bulunamadığını da duyunca başlamışlar konuşmaya: Köylüler: Ah ah, yaşlı amca, bu güzel atı sana bırakmayacakları belliydi. Belli ki çalmışlar güzel atını. Oysaki onu Krala satsaydın, Kralın verdiği para ile beyler gibi yaşardın. Bak satmadın da ne oldu? Paran da yok, atın da yok Yaşlı Amca sakince cevaplamış: Yaşlı Amca: Karar vermek için çok acele ediyorsunuz arkadaşlar. Benim sadece atım kayıp, geri kalan her şey sizin yorumunuz ve verdiğiniz kararlardan ibaret! Atın kaybolması, talihsizlik mi, yoksa şans mı bunu bilemeyiz demiş. Köylülerin hepsi yaşlı amcaya gülmüşler. Yaşlı amcanın artık bunadığını düşünmüşler. Gel zaman git zaman aradan bir ay geçmiş. Yaşlı amcanın beyaz atı bir gece ansızın çıkıp gelmesin mi! Üstelik yanında vadide bulunan on tane vahşi atı da katmış gelmiş. Yaşlı amca atları görünce mutlu olmuş içinden. Beyaz atı ve yanındaki atları gören köylüler hemen toplanmış yine yaşlı amcanın başına: Köylüler: Sen haklı çıktın yaşlı amca. Atın kayboldu diye bir talihsizlik sandık ama atının kaybolması talihsizlik değil adeta devlet kuşuymuş, baksana şimdi bir sürü atın var. Yaşlı adam heyecanlı köylüye doğru dönmüş: Yaşlı Amca: Sonuç için yine acele ediyorsunuz. Şu anda bilinen tek gerçek sadece atın geri döndüğü. Onun ötesinin iyi mi kötü mü olduğunu bilemeyiz demiş. Köylüler bu sefer ihtiyara gülmemiş, dalga da geçmemiş. Ama içlerinden ihtiyarın bir garip olduğunu da geçirmeden duramamış. Gel zaman git zaman derken yaşlı amcanın genç oğlu, on tane vahşi atı eğitmeye çalışırken attan düşüp bacağını kırmasın mı? Evin tek genci olan bu delikanlı, bacağının kırılması ile adeta yatağa mahkum kalmış. Köylüler olayı duydukları gibi hemen yaşlı amcaya gelmişler: Köylüler: Yaşlı amca, sen bir kez daha haklı çıktın. Biz sana devlet kuşu kondu dedik ama bu atlar yüzünden gencecik oğlun, bacağını kırdı, yataklara düştü demişler. Yaşlı amca oldukça sakin bir şekilde köylüyle dönerek: Yaşlı Amca: Siz yine erkenden karara varıyorsunuz! Karar varmak için bu kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, şuanda tek gerçek bu. Ötesi sizin yorumlarınız. Köylüler yine hiçbir şey demeden dağılmışlar yaşlı amcanın yanından. Bu sefer çok fazla yorum yapamamışlar. Günler haftaları, haftalar da ayları kovalamış. Gel zaman git zaman derken yaşlı amcanın yaşadığı bu köye düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral aniden gelen bu saldırı karşısında ne yapacağını şaşırmış! Köyü savunmak için eli silah tutan bütün gençleri savaşmaya çağırmış. Köye gelen Kralın adamları köydeki bütün gençleri toplayıp gitmişler fakat tek bir kişi hariç: yaşlı amcanın kırık bacaklı oğlu. Köylü koşarak gelmiş yaşlı amcanın yanına: Köylüler: Yaşlı amca sen yine haklı çıktın! Oğlunun bacağı kırık diye biz neler dedik ama bak oğlunun bacağı kırık olduğu için savaşa gidemedi. Oysa bizimkiler, yaşı büyük küçük demeden savaşa gitti. Oğlunun bacağının kırılması ne büyük bir şansmış meğer... demişler. Yaşlı amca yeniden köylüye dönmüş: Yaşlı Amca: Siz yine erken karar verdiğinizin farkında değilsiniz! Şu anda tek gerçek var, benim oğlum yanımda ve sizinkiler ise askerde. Bunlardan hangisi şanslı hangisi şanssız onu kimseler bilemez demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bencil-karinca-babi-ile-minik-kus/", "text": "Bencil Karınca Babi İle Minik Kuş Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde kocaman ağaçları olan güzel mi güzel bir orman varmış. Bu ormanda minik karınca babide ailesi ile yaşıyormuş. Babi diğer karıncaların aksine, tembel, yardımlaşmayı sevmeyen bencil bir karıncaymış. Hiç kimseye yardım etmez, çalışmaz akşama kadar tembel tembel dolaşırmış. Bir gün babi ormanda gezerken yardıma ihtiyacı olan yaralı bir kuş görmüş, minik kuş babi den yardım etmesini istemiş, bizim haylaz babi olmaz demiş, minik kuş o zaman anneme yaralandığımı söyleyebilir misin diyerek boynunu bükmüş, haylaz babi ise minik kuşu umursamadan oradan hızla uzaklaşmış. Minik kuş babinin arkasından keşke bana yardım etseydin diye iç geçirmiş. Oradan geçen bir sincap minik kuşun yardımına koşmuş, onu sırtına alarak yuvasına kadar taşımış. Babi yine her zamanki gibi ormanda miskin miskin dolaşırken birden rüzgar çıkmış, karınca babi yere sımsıkı tutunmaya çalışmış ama nafile, rüzgar karıncayı savurmuş kocaman bir su birikintisinde minicik bir çiçek yaprağının üzerine atmış, rüzgar her estiğinde çiçek yaprağı bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyormuş, minik babi korkuyla imdaat imdaat diye çığlıklar atmaya başlamış. Rüzgar gittikçe artmaya başlamış, karınca babiyi kimse duymuyormuş, babi burada ölüp gideceğim, beni kimse duymuyor diye ağlamaya başlamış ve zor durumda iken kimsenin yardım etmemesi ne kadar kötü bir durum diye düşünürken, birden kendisine bir şeyin dokunduğunu hissetmiş, gözlerini açmış bakmış, o da ne kendisinin yardım etmediği minik kuş, gagasına bir dal parçası almış karıncayı kurtarmaya gelmiş, karınca babi su birikintisinden kurtulunca minik kuşa teşekkür etmiş ve minik kuşun yardıma ihtiyacı olduğunda ona yardım etmediği için çok utanmış, minik kuştan defalarca özür dilemiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/beni-cine-gonder-masali/", "text": "Bir gün Hazreti Süleyman Aleyhisselam ve bir arkaşı oturmuş muhabbet ediyorlamış. Bu sırada ölüm meleği çıkagelmiş. Önce Hazreti Süleyman Aleyhisselama selam veren melek ardından yanındaki kişiye şaşkın şaşkın bakmış. Bir süre daha baktıktan sonra dışarı çıkıp gitmiş. Ölüm meleğinin gidişinin ardından kişi Hazreti Süleyman Aleyhisselama; O kimdi? diye sormuş. Hazreti Süleyman Aleyhisselam, O ölüm meleğiydi. demiş. Kişi bunu duyunca çok korkmuş yalvararak Ne olur beni balka bir yere, uzak bir yere gönder. Ben ondan çok korktum sanki benim canımı alacaktı. demiş. Hazreti Süleyman kimseyi kırmayan bir yapıya sahipti bu nedenle yanındaki kişinin isteğini yerine getirerek rüzgarların yardımı ile Çine gitmesini sağlamış. Kısa süre sonra lüm meleği tekrar gelmiş. Hazreti Süleyman Aleyhisselam; Nerelere kayboldun ve neden öyle baktın misafirime çok korktu. demiş. Ölüm meleği; Çine kadar gidip geldim. demiş ve eklemiş. Misafirinize öyle baktım çünkü bana onun canını Çinde almam emredildi, ancak Kudüste sizin yanınızda görünce çok şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim ama sizden Çine göndermenizi istedi kendisini ve bende Çinde meredildiği gibi canın aldım. demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/beyaz-bulut-ve-ucak/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde gökyüzünde kendi halinde uçup duran beyaz bir bulut yaşarmış. Gökyüzünde salına salına dolaşan bulutları bilirsiniz. Her biri birbirinden farklı, her biri birbirinden güzel ve ayrı özelliklere sahip. Bu bulutlar içinde bir tanesi varmış ki, beyazlığı göz kamaştırır, güzelliği herkesi büyülermiş. Ancak bu beyaz bulutun çok kötü bir huyu varmış. Kibir... Etrafındaki tüm bulutları küçümser, hiç biri ile arkadaşlık kurmazmış bu kibirli bulut. Bir gün yine gökyüzünde salına salına gezerken siyah bir bulut görmüş. Aaaa sen nesin öyle. diye alay etmeye başlamış. Siyah bulut; Senin gibi bende bulutum. demiş. Hadi ya sende mi benim gibisin. Evet. O zaman neden ben bembeyaz parlıyorum da sen böyle kapkara geziyorsun. Çünkü ben yağmur bulutuyum ve o yüzden siyahım. Hah, yağmur bulutuymuş, lafa bak. Sen desene ben çirkinim diye. O yüzden senle ben bir değiliz. diyerek hızla yanından uzaklaşmış beyaz bulut. Siyah bulut, beyaz ve kibirli bulutun sözlerine alınmış ama artık alıştığı için pek bir şey dememiş. Beyaz bulut ise Ayy iyiki üzerime karasından bulaştırmadı. diye düşünerek yoluna devam etmiş. Biraz daha ilerledikten sonra güneşi görmüş. Ooo beyaz bulut gel seni sıcak uzun kollarımla bir sarayım, nasılsın? Ay aman aman uzak dur benden çek kollarını ben sana sarılmak istemiyorum, çok sıcaksın yakarsın beni. Güneş, kalbi kırılmış şekilde kollarını yana çeki bulutun geçmesine izin vermiş. Kibirli bulut biraz daha ilerlediğinde tıpkı kendisi gibi bir parlak bir beyazlık görmüş. Aaa bu da ne? diye düşünmeye başlamış. Bu beyazlık hızla üzerine geliyormuş ve bir bulut değilmiş. O zaman kuş olması lazım, ancak o da değilmiş. Kibirli bulut ne olduğunu bilmeden bu beyaz kuşa benzer büyük şeyin peşine takılmış. Merhaba arkadaş olabilir miyiz? Hayır. Ama neden? Bak bende en az senin kadar beyazım. Beni rengin ilgilendirmez çekil önümden rahatsız ediyorsun."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bilge-kaplumbaga/", "text": "Bilmiş Yılan ve Şarkıları Her ormanın sevilen ve sevilmeyen üyeleri mutlaka vardır. Ancak bizim bahsedeceğimiz ormanda tüm hayvanlar birbirlerini sever, her zaman birbirlerini desteklermiş. Peki bu nasıl oldu dersiniz? Bilmiş yılan sayesinde... Ormanda herkese yakın uzaklıkta evi olan yeşil, siyah renkteki orta boylu ancak yaşlı yılan, yıllar yılı hep çevresinde hayvan arkadaşlarına dostlukluğu ve arkadaşlığı öğretmiş. Kendisine kötülük yapanlara bile hep iyi davranıp öğüt vermiş. Gençlik yıllarında sürekli olarak kaplan ve tilkinin iftiraları ile baş etmek zorunda kalmış. Bu dönemlerde zor zamanları atlatmak için hep şarkı söylemiş. Ama öyle boş şarkılar değilmiş bunlar. Yine dostluk, arkadaşlık üzerine, yalan ve kötülüğün insana ne kadar zarar verdiğini anlatan şarkılarmış. Kaplan ve tilki sürekli geldiklerinde bu tür şarkıları ister istemez dinleyerek en sonunda doğru bulmuş ve bilmiş yılandan özür dileyerek bir daha kapısını kötülük için çalmamış. Bilmiş yılan her gün ormanın derinliklerine yol alıp derdi, sıkıntısı olan birileri var mı diye bakarmış. Eğer derdi sıkıntısı olan birileri olursa seve seve dinler, bir hal çaresine bakmak için var gücü ile düşünürmüş. Öğleden sonraları ormanın diğer tarafında mutsuz ve dertli birilerini arayan bilmiş yılan, akşamları ise derdi olan hayvanları evinde misafir edip dertlerine ortak olurmuş. Günler böyle dert dinlemek ile geçer, bilmiş yılan her gün yeni dertlere yen çareler üretirmiş. Bir gün ormanın tüm hayvanları bir araya gelerek bilmiş yılana gitmişler. Sözcü olan ceylan; Merhaba bilmiş yılan. Bizim çok büyük bir derdimiz var, bu derdimize çare olur musun? Merhaba arkadaşlar, elbette, elimden gelirse seve seve. Nedir derdiniz? Bu hepimizin ortak derdi. Bizim, bizden öncekilerin ve bizden sonrakilerin... Avcılar. Evet, avcılar büyük sorun. İşte bizde bu sorunu çözümü için senden yardım istemeye geldik. Sen ki ne dertlere derman oldun, bu derdimize de derman ol ey bilmiş yılan. Bilmiş yılan bir süre dalgın dalgın çember şeklinde kendi kuyruğunu takip etmiş. Bu konuda ne yapılabilir düşünmeye başlamış. Her gün nöbet ttusalar, avcılar geldiğinde birbirlerine haber verseler ve saklanasalar. Fikir güzel güzel gelmiş ancak nereye? Çalıların arkasına saklansalar avcılar çalıları yakıp kaçmalarını sağlıyor ve yine yakalanıyorlardı. O zaman başka bir yere, yanmayacak bir yere... Tabi ya... Sessizliği bozan bu ses ile herkesin gözleri tekrardan bilmiş yılana dönmüş. Tabi ya, kayalar... Orada bizi bulamazlar, saklandığımızda kayaları yakalamazlar ve bizi de kaçıramazlar. Kısa bir sessizliğin ardından tüm hayvanlar yerlerinde zıplayıp sevinç çığlıkları atmış. Kısa sürede şarkılar eşliğinde herkes kendi cüssesine göre kaya oyukları açmış ve avcıları beklemeye başlamışlar. Ormanın iki yanında duran nöbetçilerden alt kısımda duran tavşan koşa koşa gelmiş. Hemen kargaya haber vermiş ve karga hızla ormanın diğer ucundaki nöbetçi olan sarsara gitmiş. Sarsar var gücü ile koşup kayalalıklara ulaşmış. Bu sırada ortada hiç hayvan yokmuş, hepsi çoktan kayalıklardaki oyuğuna yerleşmiş. Sarsar da hemen kayalıklardaki yerini almış. Avcılar o gün etrafta hiç hayvan göremeyince çok şaşırmış. Saatlerce aramalarına rağmen bir tek iz bile bulamamış ve en sonunda gitmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bremen-mizikacilari-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bundan çok ama çok eski zamanların birinde, güzel bir kasaba varmış. Bu güzel kasabada yaşayan bir de yaşlı bir eşek varmış. Eşek yaşı ilerlediği için ne iş yapabiliyormuş ne de sahibini taşıyabiliyormuş. Sahibinin şikayetlerinden kendisini oldukça işe yaramaz hisseden bu eşek bir gün artık bu evden ayrılma kararı almış. Madem kimseye bir faydam yok, daha fazla burada kalmayayım. Sesimin güzel olduğunu söylerdi zamanında buraya gelen birkaç kişi. En iyisi Bremen şehrine gideyim de orada şarkıcılık yapayım diye geçirmiş içinden. Bir gece sessizce çıkmış ahırdan ve bir daha geri dönmemek üzere Bremene doğru yola koyulmuş. Eşek az biraz gittikten sonra bir de bakmış ki yolun kenarından ağlayan bir köpek var. Yanına yaklaşmış köpeğin: Eşek: Köpek kardeş, hayır olsun? Köpek dönmüş eşeğe: Köpek: Sorma eşek kardeş. Artık çok yaşlandım. Sahibime avlanmakta yararlı olamıyorum. Benim yerime başka bir köpek bakmaya başladı bile. Eşek hemen köpeğe teklif etmiş onunla gelmesini. Köpek de zaten artık burada bir işe yaramıyorum en azından gidip şarkıcı olayım diye geçirmiş içinde. Düşmüş eşeğin yanında Bremen şehrinin yollarına... Köpek ve eşek az gitmiş, uz gitmiş. Gece-gündüz yol gitmiş. Derken bir evin çatısında hüzünlü bir şekilde miyavlayan bir kedi görmüşler. Kediye neden üzgün olduğunu sormuşlar: Kedi: Sormayın arkadaşlar. Artık çok yaşlandım. Fareler bile benimle dalga geçmeye başladı. Demiş. Eşek ve köpek de kediye kendilerinin de aynı durumda olduğunu, bu sebeple kedinin de yanlarına katılması gerektiğini söylemiş. Kedi büyük bir sevinçle katılmış onlara. Yüne düşmüşler yola ancak bu sefer üç kişi olmuşlar. Kedi, eşek ve köpek bir müddet daha gittikten sonra bir kasabanın girişinde büyük bir horoz görmüşler. Horoz acı bir şekilde ötüyormuş. Eşek hemen sormuş horoza: Eşek: hayrola horoz kardeş, senin derdin ne? Horoz: Arkadaşlar, yaşlandığım için sahiplerim beni kesip yiyecekti. Ben de evden kaçtım. Şimdi ne yapacağım bilmiyorum demiş. Üç hayvan hemen horozu da çağırmış yanlarına. Böylece şarkıcı olmak için yola çıkan eşek yanına üç tane daha arkadaş bulmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bucur-zurafa/", "text": "Anne, baba ve iki yavru zürafadan oluşan mini züfara ailesi hayvanat bahçesinde kimsenin olmamasını fırsat bilerek muhabbet ediyorlarmış. Minik yavrulardan birisi Baba, biz buraya nasıl geldik, bize söylesene hikayemizi. demiş. Baba zürafa yavrusunun bu isteğini gülümseyerek karşılamış ve başlamış anlatmaya; Bizim buraya gelmemizin nedeni dedeniz yani benim babamdır yavrularım. Biz zürafalar uzun boynumuz ve uzun boyumuz ile biliniriz değil mi? Ama dedeniz bizlerden çok farklıydı. Kısa bir boynu ve uzamayan bir boyu vardı. Bunun için cüce zürafa derlerdi ona. Çocukluğundan beri sürekli büyük sirklerde gösteriler yapmak hayali olan cüce zürafa, bir gün herkesin onu hayranlıkla izlemesini sağlayacağını söylermiş. Bu sözlerine gülen etrafındakiler, daha boyunun bile kısa olduğunu ve bu şekilde hiç bir özelliğinin olmadığını söylermiş. Bu kötü ve kırıcı sözler cüce zürafayı daha da hırslandırmış ve gizli gizli sanki gösteriye çıkacakmış gibi çalışmalar yapmasına neden olmuş. Bu çalışmalar sonunda bir gösteri hazırlamış ve ormandaki tüm hayvanları davet etmiş. Dalga geçme amaçlı neredeyse tüm hayvanlar oradaymış ve merakla bu cüce zürafanın neler yapmaya çalışacağını beklemeye başlamış. Cüce züfara, sanki çok büyük bir kalabalığın karşısına çıkıyormuş gibi saygı ile selamını verip gösterisine başlamış. İlk başta sadece alay etmek için gelen diğer hayvanlar, cüce zürafanın gösterisini izledikçe hayran kalmışlar. Cüce zürafa gösterisinin beğenilmesine çok sevinmiş ve her fırsatta yeni gösteriler yapmaya başlamış. Bir gün yine özel gösterilerinden birini sergilerken hayvanat bahçesi avcıları çıkagelmiş. Zürafanın gösterilerini izleyip mutlaka hayvanat bahçesine götürmek istemişler. Cüce zürafa avcıları fark etmiş ancak amaçlarını tam anlamadan karşılarına çıkmamış. Gizli gizli onları dinlemiş ve amaçlarının kendisini yakalayıp hayvanat bahçesine götürmek olduğunu anlamış. Hayvanat bahçesinde insanlara da gösterilerini yapabilir ve daha fazla kişinin kendisinden haberdar olmasını sağlayabilirdi cüce zürafa. Bunun için hemen avcıların önüne çıkmış ve tüm hünerlerini sergilemiş. Avcılar buna çok şaşırmışlar ve cüce zürafayı alarak hayvanat bahçesine götürmüşler. Cüce zürafa burada kendi türünü görüp çok sevinmiş, her gün gelen ziyaretçilere türlü türlü gösteriler yapmış. Onu hayranlıkla izleyenler sadece insanlar değilmiş. Aynı kafesi paylaştığı annem de onu hayranlıkla izliyormuş. Gel zaman git zaman annem ile cüce zürafa yani babam evlenmiş. O sıralar hayvanat bahçesine her yıl belli zamanlarda dünyaca ünlü bir sirk gelirdi. Cüce zürafa bu sirkte çalıştığını hayal ederdi hep. Bir gün gösteri yaparken cüce zürafa sirk yetkilileri tarafından görülmüş ve çok ilgilerini çekmiş. Hayvanat bahçesi çalışanları ile görüşen sirk çalışanları, cüce zürefayı da yanlarına alarak dünyanın dört bir köşesini dolaşmaya başlamış. O günden sonra babamı yani sizin dedenizi sadece yılın belli zamanlarında sirk geldiğinde görebildik. Bizden uzakta ama çok mutluydu. İşte bizim burada olma hikayemiz bu."} {"url": "https://www.masalcisite.com/buglem-hayvanat-bahcesinde/", "text": "Bir evin tek bir kızı varmış. Bu güzeller güzeli kızın adı Buğlem imiş. Buğlem ne isterse alınır, ne derse yapılırmış. Herkes Buğlemi çok sever, onu üzmek istemezmiş. Kumral saçlı, kahverengi gözlü, bu güzel, küçük kız; günlerden birgün annesi ona kitap okurken, hayvanları merak etmiş. Hayvanları görmek istemiş. Bunun üzerine babasıda küçük Buğlemi, hayvanat bahçesine getirmeye karar vermiş. Hayvanat bahçesindeki birçok hayvanın, küçük kızı Buğlemi mutlu edeceğini düşünmüş. Bir haftasonu, kızı Buğleme bir süprizi olduğunu söylemiş. Buğlem süprizi çok merak etmiş ve çok heyecanlanmış. Arabada giderlerken süprizin ne olduğunu düşünüp durmuş. Babasına sormuş Buğlem: Koca bir bebek mi yoksa baba? Baba: Hayır, tatlı kızım. Süprizler söylenmez. Buğlem: Tamam buldum. Beni görmediğim bir parka götürüyorsun, öyle değil mi baba? Baba: Hayır kızım, sabret az kaldı. Buğlem, babasına bir türlü süprizini söyletememiş. Yolda bir türlü bitmiyormuş. Baba: İşte geldik. Buğlem: Burası ne baba? Baba: İçeri girince, göreceksin meraklo prenses. Buğlem babasının elinden tutmuş ve yürümeye başlamış. Kapıdan içeri girdiklerinde, geldikleri yerin hayvanat bahçesi olduğunu anlayan Buğlem, koca bir sevinç çığlığı atmış. Kapıdan girdiğinde ilk maymunu gören Buğlem; maymuna doğru yönelmiş. Babası ise muz satıcısından birkaç muz almış. Buğlem: Bu muzları ne yapacağız baba? Baba: Maymuna verecek, onun karnını doyuracak, onu mutlu edeceksin. Buğlem maymuna muz yedirerek onu mutlu etmeyi başarmış. Aslanın yanına gittiğinde biraz korkmuş, kaplandan da öyle ama tavus kuşunun renklerini çok sevimli bulmuş. Lamanın sürekli tükürmesine şasırırken, zebraya hayran kalmış. Zürafanın ise sandığından daha uzun olduğunu görmüş. Akşam olup, eve dönme vakti geldiğinde, Buğlem babasına sımsıkı sarılıp, yanaklarından öpmüş. Buğlem: Babacım bu güzel gün için çok teşekkür ederim, çok eğlendim. Baba: Seni mutlu edebildiysem ne mutlu bana, dilersen bir başka gün bir daha geliriz. Buğlem bir daha geleceği günün hayalini kurarak, babası ile birlikte evin yolunu tutmuş..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bulbul-ile-bahcivan/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Uzak mı uzak diyarların birinde masallar ülkesi var iken... Bu masal da size o ülkeden gelmişken... Buyurun dinleyin masalı, bahçıvan ile gülün aşkını... Bir zamanlar herkesin hayranlıkla baktığı güzel bir bahçe varmış. Bu bahçeye gözü gibi bakan bir de bahçıvan varmış. Bahçıvan bahçesine çok düşkünmüş. Sabah uyandığı gibi ilk işi çiçeklerini sevmek, onlara bakım yapmak ve sulamakmış. Saatlerce çiçekleri ile konuşan bu bahçıvanın en sevdiği köşe ise güllerin olduğu köşe imiş. Bahçesinde güllerinin olduğu köşeye geldiğinde buraya ayrı bir hayranlıkla bakan bahçıvan, güllere bakmaya da onlarla konuşmaya da doyamazmış. Gel zaman git zaman, bir sabah bahçıvan, yine bahçesine çıkmış erkenden. Çiçeklerini sulamış, onları sevmiş, sularını vermiş. Ardından güllerin olduğu köşeye doğru yola koyulmuş. Fakat o da ne! En sevdiği kırmızı gülün üzerine bir bülbül! Bülbül, bahçıvanın en çok sevdiği kırmızı gülün üzerine kurulmuş, türlü türlü nağmeler söylüyormuş. Bir yandan da bir dalından gonca vermeye başlayan gülü gagalıyormuş. Bahçıvan bunu görünce çılgına dönmüş! Ben sana gösteririm diyerek bülbüle tuzak hazırlamak için uzaklaşmış. Bahçıvan o sinirle evinin ardiyesinden eski bir kafes bulmuş. Amacı bülbülü bu kafese koyarak ona güzel bir ceza vermekmiş. Tekrar bahçeye çıkan bahçıvan ne yapmış ne etmiş bülbülü kafesin içine yerleştirmiş. Kafesin kapağını da bir güzel kapatmış. Kafese kapatılan bülbül, ne olduğunu anlayamamış. Daracık kafeste kanatlarını çırpamıyor, istediği gibi uçamıyormuş. Günden güne solan bülbül, ne bir şey yiyor ne de eskisi gibi şen şakrak ötüyormuş. Bülbül kahrından ve derdinden neredeyse ölecekmiş. En sonunda dayanamamış ve dile gelmiş: Bülbül: Ey bahçıvan! Sen neden beni bu kafese hapsettin? Ben sana ne yaptım? Özgürlüğümü neden elimden aldın? Sen bahçende ne kadar mutluydun hatırlıyor musun? Sen nasıl bahçende mutlu olabiliyorsan, ben de özgürce istediğim gibi uçarken mutlu olabilirim demiş. Bahçıvan bülbülün sözlerine hemen cevap vermiş: Bahçıvan: Sen daha ne kabahat işlediğini bile bilmezsin! Benim en sevdiğim kırmızı gülümü sen didikledin! Hem de yeni açmış goncasını! Bülbül o anda bahçıvanın kendisini neden kafese tutsak ettiğini anlamış. Hatasının da farkına varmış: Bülbül: Özür dilerim bahçıvan kardeş. Ben gerçekten yaptığım hatanın farkında değilim. Senin güllerine bilmeden zarar vermişim, affet. Ama sen de farkında olmadan işlediğim bir suç için beni kafesin içine sokarak cezalandırıyorsun. Peki, senin yaptığın doğru bir şey mi? Benim gibi uçmaktan başka hiçbir mutluluğu olmayan bir kuşu acımadan kafese kapatmanın cezası ne olmalı sence? demiş. Bahçıvan bu sözler üzerine uzunca düşünmüş. Bülbül haklıymış. Onun uçmaktan başka hiçbir mutluluğu yokmuş. Bahçıvan kendisinin en büyük mutluluğu olan bahçesinin elinden alınmasını düşünmüş. Ne kadar da üzülürmüş! İşte o an bülbülün ne demek istediğini anlamış. Ona verdiği cezanın çok ağır olduğuna hak vermiş. Yerinden kalkan bahçıvan yavaşça kafesin yanına gitmiş: Bahçıvan: Haklısın bülbül kardeş. Senin en büyük mutluluğun uçmak iken ben bu mutluluğu senin elinden alamam. Buna hakkım yok. Şimdi kafesi açıp serbest bırakacağım seni. Ama sen de bana söz ver. Bir daha çiçeklere karşı daha nazik davranacak, onlara zarar vermeyeceksin. Bülbül hemen söz vermiş bahçıvana ve o günden sonra çiçeklere zarar vermemiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/bulbul-ve-hukumdar-masali/", "text": "Zaman zaman içinde, Kalbur saman içinde. Develer top oynarken Eski hamam içinde. Hamamcının tası yok, Hamamın kubbesi yok. İçinde bir kadın gördüm, Peştemalının ortası yok. Çarşıda bir tazı gezer, Boynunda tasması yok... Tasmacıya dedim: Bir tasma yapar mısın? Üç beş para kapar mısın? Tasmacı dedi: Hay hay, tasmayı da yaparım, Parayıda kaparım Babamın dokuz arısı vardı: Sayar alırdı içeri, sayar ederdi dışarı Bir gün baktım topal arı yok... Eve geldim, ahırdan çil horozu çektim. Boynuna kıldan başlığı vurdum. Üstüne bindim. Derelerden sel gibi, Tepelerden yel gibi, Hamza pehlivan gibi, Gittim... Baktım Bizim topal arıyı manda ile çifte koşmuşlar. Arının boynu yara olmuş. Dedim: Bunu neden böyle yaptınız? Dediler:İncirin yaprağını sür boynuna, iyi gelir. Gittim incir yaprağı aramaya.. Konaraktan, göçerekten, Lale sümbül biçerekten, Kahve tütün içerekten, Sulu yerde peynir ekmek, Susuz yerde kavun karpuz yiyerekten... Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, Altı ay bir güz gittim... Bir de arkama dönüp baktım ki, Bir arpa boyu yol gitmişim Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak, güzel mi güzel diyarların birinde küçük bir ülke varmış. Bu ülkenin büyük bir sarayı, sarayın içerisinde de uzun yıllardır ülkeyi yöneten görmüş geçirmiş bir padişah var imiş. Padişah oldukça akıllı ve bilgili bir padişah imiş ve kendinden bahsedilmesi oldukça hoşuna da gidermiş. Kazandığı zaferler sonrasında halkın ona sevgi gösterisinde bulunması ise en sevindiği ve gururlandığı zamanlarmış. Padişahın yaşadığı sarayın bir de birbirinden güzel çiçeklerin ve bitkilerin yetiştiği kocaman bir bahçesi vardır. Bu bahçenin içerisinde o kadar güzel çiçekler varmış ki, insanlar bu bahçeyi görmek için çok çok uzak diyarlardan bile geliyormuş. Fakat padişah ne bu bahçenin ne de bahçenin içinde yetişen birbirinden güzel çiçeklerin farkında bile değilmiş. Onun için varsa yoksa çalışmak ve bir şeyleri kazanmak önemli olduğundan, dışarıda var olan güzelliklerin farkında olmuyormuş. Peki, insanlar o kadar uzak diyarlardan sadece bahçedeki çiçekleri mi görmeye geliyorlarmış? Tabii ki hayır. Herkesin bahçeyi gelme sebebi bahçede var olan güzel bir bülbülmüş. Bu bülbülün o kadar muhteşem bir sesi varmış ki; kısa zamanda bülbülün sesi ve ünü uzak diyarlara kadar yayılmış. Herkes bu bülbülü merak eder olmuş. Gelip görenler ve bülbülün o billur sesini dinleyenler ise bir daha gelmek istiyormuş. Bülbül bütün halkı kendine hayran bırakıyormuş. Bülbülün kazandığı bu ün kısa zamanda padişahın da kulağına gitmiş. Padişah bahçesinde var olan bu bülbülü nasıl fark etmediğini düşünmüş durmuş uzun bir süre. Sonra da hemen vezirini çağırtmış: Padişah: Vezir, bana hemen bahçedeki ünlü bülbülü bul ve getir! demiş. Vezir koşarak çıkmış bahçeye. Her yeri aramış, bakmadığı yer kalmamış. Fakat ne bülbül varmış ne de onun güzel diye bahsedilen sesi. Vezir padişaha ne diyeceğini düşünürken aklına bir fikir gelmiş ve hemen padişahın huzuruna çıkmış: Vezir: Padişahım, bahçede anlatılan gibi bir bülbül yok. Bence bu tamamen halkın bir uydurması! Padişah vezirin bu sözleri üzerine sinirlenmiş: Padişah: Öyle bir şey olamaz! Ben bu haberi çok güvendiğim birinden aldım. Sen bana nasıl olur da yalan söylersin! Hemen bul getir bana o bülbülü yoksa hepinizi cezalandırırım! Padişahın yanında bulunan herkes, vezire yardım etmek için hareketlenmiş. Eğer bu bülbülü bulamaz iseler, hepsinin sonu olabilirmiş. Sarayda bulunan tüm çalışanlar dört bir koldan bülbülü ararken, mutfakta çalışan bir hizmetçi onlara doğru seslenmiş: Hizmetçi: Hey, siz! O bülbülü arayarak bulamazsınız. Ama ben size bülbülü bulmanızda yardımcı olabilirim. Demiş. Vezir başta olmak üzere saraydaki tüm çalışanlar, hizmetçi kadının arkasına takılmışlar. Kadın ormanın derinliklerine doğru yürümüş ve bir yandan da seslenmiş: Hizmetçi: Güzel bülbül... Küçük sevimli bülbül... Senin güzel sesini duyan padişah seni görmek istiyormuş. Neredeysen çıkıp güzel sesini padişaha duyurmak istemez misin? Bülbül ağacın en üst dalından uçarak gelmiş. Vezirin yanında padişahın sarayına doğru yola çıkmış. Padişahın huzuruna geldiğinde o kadar güzel bir şarkı okumuş ki, padişah adeta mest olmuş. Bundan sonra bülbülün yanından ayrılmamasına ve bahçede yaşamasına dair talimat vermiş. Her sabah bülbül padişahı o güzel sesi ile uyandırıyor ve gün içerisinde de güzel sesi ile sarayı güzelleştiriyormuş. Günlerden bir gün padişaha başka bir ülkeden hediye gelmiş. Hediyenin içinden camdan bir oyuncak bülbül çıkmış. Bu oyuncak bülbül içindeki mekanizma sayesinde aynı gerçek bülbül gibi ötüyormuş. Bunu üzerine padişah bahçedeki bülbüle olan ilgisini azaltmış ve camdan bülbülü ile uyanmaya başlamış güne... Bahçedeki bülbül ise bu duruma çok içerlemiş. En sonunda bir gün kaçıp gitmeye karar vermiş ve sarayın bahçesinden uzak bir yere kaçmış. Burada kendi kendine yaşamaya başlamış bir müddet. Fakat oyuncak bülbül gerçeğin yerini tutar mı hiç! Bir gün oyuncak bülbül bozulmuş. Hiç kimse de yapamamış. Padişah ise o kadar alışmış ki bülbülün sesine, o olmadan hastalanmış ve yatağa düşmüş. İçinde sayıklamaya başlamış: Padişah: Keşke bahçemdeki gerçek bülbülün kıymetini bilseydim, keşke... Padişahın durumu git gide kötüleşmeye başlamış. Halk ise yeni bir padişah seçmek için hazırlanıyormuş. Padişahın yataklara düştüğü bülbülün kulağına gittiğinde ise, bülbül padişahın durumuna dayanamamış ve hemen saraya geri dönüp padişahın camında en güzel sesi ile padişahın en sevdiği şarkıyı söylemeye başlamış. Padişah bülbülün sesini duyduğundan hemen kendine gelmiş. Dinledikçe içi açılmış, tüm sıkıntı ve dertleri bitmiş, gitmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cadi-ile-avci-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde bir cadı yaşarmış. Bu cadı o kadar güçlü bir cadıymış ki sinirlendiği birşeyi hemencecik taşa dönüştürebiliyormuş. Bu yüzden kimse onunla arkadaşlık edemiyormuş. Aslında bu cadı iyi bir cadıymış ama birisi onu sinirlendirdiğin de istemeden de olsa onlara baktığı an karşısındaki insan taşa dönüşüyormuş. Gel zaman git zaman günler ayları aylar yılları kovalamış. Cadı genelde şatosunda duruyormuş. Ara sıra ormana hava almak çıkar, kuşları sever, çiçekleri kokluyormuş. Ama bir avcının bir hayvanı öldürdüğünü gördüğünde çok sinirlenir, avcıya baktığı an avcı taşa dönermiş. Yine böyle bir gün ormanda dolaşırken bir avcı görmüş. Avcı bir tavşanı vurmuş. Cadı o kadar üzülmüş, o kadar sinirlenmiş ki birden ağlamaya başlamış. Cadının ağlama sesini duyan avcı arkasına dönmüş. Avcı bir de ne görsün! Bu zamana kadar gördüğü en güzel kızmış cadı. Yemyeşil iri iri gözleri, bukle bukle siyah saçları, bembeyaz teni, incecik beli, upuzun boyu varmış. Avcı cadıyı gördüğü an aşık olmuş. Ama cadı ağlıyormuş ve oldukça öfkeli gözüküyormuş. Avcı cadıya yaklaşmaya başlamış. Bu sırada cadı da avcıya bakıyormuş. Bu zamana kadar gördüğü en uzun boylu, en güzel yüzlü erkekmiş. Sapsarı saçları, masmavi gözleri varmış avcının. Cadı da avcıya aşık olmuş. Ama şu an ona çok sinirliymiş. Eğer avcının gözlerine bakarsa avcı taşa dönecekmiş. Avcının kendine doğru geldiğini görmüş hemen başını eğmiş. Hala çok sinirli ve üzgünmüş. Cadı kafasını erdiğinde, bir el birden çenesini okşamış. Cadı avcının olduğunu biliyor fakat avcıya bakamıyormuş. Birden avcı canının kafasını kaldırmış ve gözümde gelmişler. Cadı eyvah. Şimdi taşa döneceksin. demiş. Ama birden bire ikisinin gözlerinin ortasında bir ışık belirlenmiş. Cadının taşlaşma büyüsü avcıya etki etmiyormuş. Cadı çok sevinse de birden aklına bir soru gelmiş. Acaba bu avcı da büyücü olabilir miymiş ? Cadının suratındaki değişiklikleri gören avcı sormuş. Benim hakkımda merak ettiğin bir şeyler mi var leydim? Demiş. Cadı da cevap vermiş. Evet. Ben birisine çok kızdığımda o kişinin gözlerine bakarsam o kişi taşlaşıyor. Sen neden taşlaşmadın çok şaşırdım. Avcı da bu duruma şaşırmış. Birlikte konuşa konuşa, kendilerini anlata anlata cadının şatosuna doğru gitmişler. Cadının şatosuna geldiklerinde cadı avcıyı içeriye davet etmiş. Avcı da kabul etmiş. Dışarıdan bakıldığında şato çok korkutucu gözüküyormuş. İçeriye girdiklerinde avcı çok şaşırmış. Şatonun içi o kadar güzel, o kadar renkliymiş ki. Renk renk çiçekler, altınlar, gümüşler varmış. Avcı sormuş: - Dışarıdan çok ürkütücü görünüyorken içi nasıl da böyle olabilir ? Cadı cevap vermiş. Ben aslında kötü biri değilim. Ama insanları istemeden taşlaştırdığımdan dolayı, kimsenin yanıma yaklaşmasını istemiyorum. Onları taşlaştırdığımda çok üzülüyorum. Cadının evinde bir ayna varmış. Ayna her şeyi doğru söylermiş. Cadı olan biteni aynaya anlatmış. Ayna da cevap vermiş. - Sevgili leydim. İşte bu gerçek aşktır. Gerçek aşk engel tanımaz. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cakal-ile-papagan-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzak diyarların birinde, çok akıllı ve çok güzel bir papağan yaşarmış. Bu papağan, yavruları ile birlikte büyük bir ağacın üzerinde yaşarmış. Yuvalarında mutlu bir şekilde yaşayan bu papağan ailesinin ağacının alt tarafında ise bir çakal ve çakalın yavruları yaşarmış. Papağanın yavruları, çakal ava gittiği zaman ağacın alt tarafına inip, çakalın yavruları ile oynamayı çok seviyormuş. Ağacın kavuğunda toplanan papağan ve çakal yavruları burada mutlu mesut oyunlar oynuyormuş. Anne papağan, yavrularının çakal yavruları ile oyun oynamasından hiç memnun değilmiş. Günlerden bir gün yavrularını etrafına toparlamış ve onlara öğütler vermiş: Anne Papağan: Küçük yavrularım benim, siz çakal yavruları ile oynuyorsunuz ama oynamayın. Sadece kendi cinsinizden olanlar ile arkadaşlık edin. Çakal yavruları veya anneleri size her an zarar verebilirler. Kendinizi korumak için onlarla oyun oynamaktan vazgeçin! Papağan yavruları annelerinin sözünü dinlermiş gibi gözükse de çakal yavruları ile oyun oynamaya devam etmiş. Günlerden bir gün büyük çakal anne, avlanmak için ormanın iç taraflarına doğru gitti. Yavruları papağanları beklerken ormanın köşesinde pusu kuran kurt, çakal yavrularına saldırarak onları yedi. Anne çakal, geldiğinde yavrularını bulamadı ve adeta deliye döndü! Hemen papağanların annesine seslendi: Anne Çakal: Senin yavrularının çıkardığı sesler yüzünden kurt yuvamızın yerini öğrendi. Bütün yavrularımı yedi. Hepsi senin papağan yavruların yüzünden oldu. Bunun intikamını alacağım, senin yavrularını da mahvedeceğim dedi. O sırada anne çakalın sesine kulak veren tilki, kurnaz bir fikir ile anne çakala yol gösterdi: Tilki: Çakal kardeş, sen şimdi papağanlara çok güzel bir oyun onayacaksın. Sen kendini yaralı gösterip bir avcı bulacaksın. Avcıyı peşine kadar takıp ağacın altına getireceksin. Avcı senin peşinden buraya kadar gelince hemen ortadan kaybolacaksın. Seni bulamayan avcı ağacın üzerindeki papağanları görecektir ve onları avlayacaktır der. Çakal tilkinin dediği her şey harfi harfine uygular. Avcı tilkinin dediği gibi papağanları fark etmiştir. Çantasından bir ağ çıkardığı gibi papağan yuvasına atar. Ağa yakalanan papağan ve yavruları telaşla çığlık atmaya başlamıştır. Anne papağan: İşte söz dinlememenin sonu budur. Ben sizi uyarmıştım ama siz beni dinlemediniz. Bize bu kötülüğü yapan çakal yavrularının annesi oldu. Artık olan oldu, şimdi buradan kurtulmanın yollarını düşünmeliyiz. Anne papağanın aklına dahice bir fikir gelir. Hemen yavrularına tembihler: Anne Papağan: Hepiniz ölmüş gibi yapın. Hareketsiz durun. Ağdan kurtulduğunuz gibi uçup kaçın. Yavrular annelerinin sözlerini dinlemiş. Avcı onların öldüğüne ikna olup ağı saldığında hepsi bir anda uçup kaçmış. Avcı bunun üzerine çok ama çok sinirlenmiş. Anne papağını kendisine esir alarak onu şehre götürmüş. Anne papağan yavrularından ayrı kaldığı için çok üzülüyormuş. Avcı onun ne kadar akıllı bir papağan olduğunu kısa zamanda keşfetmiş ve ona şarkılar söyletip oyunlar oynatmaya başlatmış. Tüm kasaba şarkı söyleyen bu papağanın ününü duymuş ve izlemeye gelmiş. Akıllı papağanın ünü ülkenin padişahına kadar gitmiş. Padişah anlatılanlar karşısında merak etmiş ve emir vermiş: Padişah: O papağanı bulun ve getirin. Bir de ben dinleyeyim bakalım sesini. Padişahın emri hemen yerine getirilmiş. Papağan saraya getirilmiş. Padişah papağanın hem güzel sesine hem de güzelliğine hayran olmuş. Bol kese altın vererek avcıdan bu papağanı satın almış. Anne papağanın aklı ise hala yavrularındaymış. Bu sebeple yüzü hiç gülmez, sesi de hep hüzünlü çıkarmış. Günlerden bir gün padişah dayanamamış ve papağana sormuş: Padişah: Papağan senin derdin nedir, bana bir anlat bakalım. Papağan da padişaha derdini bir bir anlatmış. Padişahın gönlü bu güzel papağanı yavrularından ayırmaya razı gelmemiş: Padişah: Ben seni özgür bırakıyorum. Uç uçabildiğin yere, bul yavrularının hepsini. Papağan çok mutlu olmuş. Padişaha çok teşekkür etmiş. Hemen yavrularını bulmak için ormana doğru uçmaya başlamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cam-agaci-ile-orman-perisi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Aşağıdan gelmez mi bir ses, duyun hem de ne ses! Nerden geldi diye bakmaya niyetlendim, yüz ayak merdiveni bir çırpıda atladım. Vardım aşağıya ama bir de ne göreyim, neye bakayım! Bakmaz olaydım da keşke görmez olaydım... Aşağıda var bir sürü kalabalık, hepsi birbirinden ayık! Vardım kalabalığın yanına dedim onlara; Nereye gidiyorsunuz böyle? Biri çıktı dedi ki; Masal dinlemeye... E kim anlatır ki bu masalı dememe kalmadı; bir peri aldı beni kanadına, uçurdu götürdü masal diyarına... Bu diyardan size de var bir masal, dinleyin bakalım neler der size bu masal... Ben diyeyim yıllar, siz deyin asırlar önce, büyük bir orman varmış dünyanın en güzel yerinde. Bu ormanda türlü türlü ağaçlar yaşar, hepsinin yapraklarının gölgesi ise tüm dünyaya yetermiş. Bu ağaçların birisi de büyük mü büyük bir çam ağacı imiş. Hani şu dikenli yaprakları olan ve mis gibi kokan çam ağaçları var ya, işte ondanmış. Ama bu çam ağacı o kadar mutsuz o kadar keyifsizmiş ki... İçinden düşünür de dururmuş: Öteki ağaçların ne güzel yaprakları var, kocaman kocaman. Ama bir de benimkilere bak diken diken! Ne kuşlar konuyor benim yapraklarıma ne de insanlar iltifatlar ediyor! Keşke öteki ağaçlardan bir farkım olsa, hepsinden güzel yapraklarım olsa... Günlerden bir gün Orman Perisi bütün ormanı gezerken, çam ağacının kendi kendine konuştuğunu duymuş. Orman Perisi, ormanda yaşayan herkesin dileklerini gerçeğe çeviriyormuş. Bu yüzden çam ağacının üzgün olduğunu görünce onun da isteklerini yerine getirmek için yanına yaklaşmış: Orman Perisi: Söyle bakalım çam ağacı, sen neden üzgünsün? Çam Ağacı: Orman Perisi neden benim de güzel ve kocaman yapraklarım yok? Şöyle pırıl pırıl parlayan yapraklarım olsa ne kadar da güzel olurdu! Orman Perisi çam ağacının mutsuzluk nedenini anlamış. Hemen değneğini oynatmış ve çam ağacı aynı istediği gibi baştan aşağı kristal yapraklarla donanmış. Bir anda ışıl ışıl olmuş çam ağacı. Çevredekiler hayran kalmışlar çam ağacının kristal yapraklarına. Çam ağacı o kadar keyifliymiş ki... Ama bu mutluluğu uzun sürmemiş. Bir gece çıkan ani fırtına ile çam ağacının kristal yaprakları birbirine çarpmış ve hepsi kırılmış. Çam ağacı tüm yılı yapraksız geçirmek zorunda kalmış. Gel zaman git zaman derken ertesi yıl olmuş. Çam ağacı yine dikenli yapraklarından şikayet eder dururmuş. O sırada Orman Perisi gelmiş. Çam ağacı geçen sene başına gelenleri bir bir anlatmış periye. Bu sefer kristal yaprak istememiş. Orman Perisi de çam ağacına bu sene gümüşten yapraklar vermiş. Çam ağacı yine pırıl pırıl olmuş. Gelen geçen herkes hayranlıkla ona bakıyormuş. Çam ağacı yine çok mutluyken, yapraklarının gümüş olduğunu duyanlar bir gece aniden gelmiş ve çam ağacının bütün yapraklarını kopararak ağacı yapraksız bırakmış. Çam ağacı yine yapraksız geçirmiş bütün bir kışı... Gel zaman git zaman kış geçmiş, bahar yine gelmiş. Çam ağacı bu sefer ne isteyeceğini çok iyi biliyormuş. Orman Perisi yanına geldiğinde hemen söylemiş ona: Çam Ağacı: Orman Perisi, ne olur yapraklarım ne kristalden ne de gümüşten olsun, sadece gerçek yaprağa benzesin ama çok güzel koksun. Orman Perisi Hay hay demiş. Orman Perisi çam ağacına bir koku vermiş ki; ormanın en ucundan duyulmuş. Tabi bu kokuyu duyan keçiler, kuşlar hepsi bir koşu gelmiş mi çam ağacının başına! Tüm keçiler, koyunlar çam ağacının güzel kokan yapraklarını bir güzel yemişler. Böylece çam ağacı kış mevsimini yine yapraksız geçirmiş. Gel zaman git zaman çam ağacı artık ne gösteriş istiyormuş ne de güzel yapraklar! Sadece kendi yapraklarını geri istiyormuş. Orman Perisi geldiğinde ona yalvarmış: Çam Ağacı: Orman Perisi, ben ne güzel gözüken yaprak isterim senden ne de güzel kokan yaprak. Yine diken diken olsun ama yeter ki üstümde dursun demiş. Orman Perisi sihirli değneği ile çam ağacına eski dikenli yapraklarını geri vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cam-agaci-masal-oku/", "text": "Çam ağacının dikenli yaprakları ve kokusunun tüm ormanı saracak kadar güzel olduğunu bilirsiniz. Peki, çam ağacının iğneli yaprakları ve güzel kokusunu elde edene kadar başına gelen masalı bilir misiniz? İşte çam ağacının masalı... Eski zamanların birinde, kocaman bir orman içinde, yemyeşil rengi ile büyük mü büyük bir çam ağacı yaşarmış. Yeşil yapraklarına rağmen bu ağaç halinden hiç ama hiç memnun değilmiş. Neden mi? Çam ağacı, diğer ağaçların yapraklarına bakar ve o yapraklardan kendisinde de olsun istermiş. Çam ağacı, yine böyle günlerden birinde içinden şu cümleleri geçirmiş: Çam Ağacı: Öteki ağaçların ne kadar güzel kocaman ve yeşil yaprakları var. Benim neden diken gibi yapraklarım var? Kuşlar bile konmaya çekiniyor benim yapraklarıma! Keşke benim diğer ağaçlardan farklı olacak, fark edilecek yapraklarım olsa... Çam ağacı içinden bu cümleleri geçirirken karşısına Orman Perisi çıkmış. Orman Perisi çam ağacının içinden geçen cümleleri duymuş ve onun isteğini yerine getirmek için gelmiş: Orman Perisi: Çam ağacı, söyle bana nasıl yapraklar istersin üzerinde? Çam ağacı Orman Perisini görünce çok ama çok mutlu olmuş. Sonunda dileği kabul olacakmış. Çam Ağacı: Orman Perisi, ey güzel peri, öyle bir yaprağım olsun ki; parıl parıl parlasın! Cam gibi olsun, uzaktan bile fark edilsin! Orman Perisi gülümsemiş ve elindeki değneği oynatması ile çam ağacı parıl parıl parlamaya başlamış. Çam ağacının yaprakları kristaldenmiş ve taa uzaktan bile fark edilmiş. Çam ağacı kristal yaprakları ile gururla kendisini sergilemeye başlamış. Gelen geçen herkes çam ağacına hayran bakışlar ile bakıyormuş. Ağacın keyfine ve neşesine diyecek yokmuş. Fakat kışın gelmesi ile bu neşe uzun sürmemiş. Kış rüzgarları öyle sert esmeye başlamış ki, ağacın tüm yaprakları birbirine çarpmış ve kırılmış. Ağaç, daha ilk rüzgarda yapraklarını dökmüş ve yapraksız kalmış. Bütün kış mevsimini yapraksız geçiren çam ağacı bu olaya çok üzülmüş. Ertesi yıl geldiğinde; Orman Perisi yine gelmiş çam ağacının yanına. Çam ağacı yalvarmış Orman Perisine: Çam Ağacı: Güzeller güzeli Orman Perisi, benim bütün yapraklarım döküldü. Sen bana yine parlayan fakat kırılmayan yapraklar yapar mısın? demiş. Orman Perisi değneğini oynatmış ve çam ağacının her bir dalı gümüşten yapraklar ile donatılmış. Çam ağacı yine parlamaya, herkesin ilgi odağı olmaya başlamış. Çam ağacının keyfine yine diyecek yokmuş. Fakat bu keyif de uzun sürmemiş. Yaprakların gümüşten olduğunu öğrenen hırsızlar, bir gecede çam ağacının bütün yapraklarını koparmış ve ağaç yine yapraksız bir şekilde kış mevsimini tamamlamış. Ertesi yıl olduğunda Orman Perisi yine gelmiş. Çam ağacı bu kez akıllanmış. Ne gösteriş ne de ilgi hiçbir şey istemiyormuş. Eski yaprakları olsun ona yetermiş. Orman Perisine yine yalvarmış: Çam Ağacı: Güzeller güzeli Orman Perisi, ben gösteriş isteyerek hata ettim. Yine bütün kış mevsimini yapraksız geçirdim. Sen bana eski yapraklarımı geri ver. Dikenli olsun, ama sürekli benim üzerinde olsun. Orman Perisi yine gülümsemiş ve değneğini oynatarak çam ağacını eski dikenli yapraklarına kavuşturmuş. Orman Perisi gitmeden değneği ile bir kez daha dokunmuş ağaca ve şu sözleri söylemiş: Orman Perisi: Çam ağacının bu yaprakları hep üzerinde kalsın. Orman Perisinin yaptığı bu son hareket ile çam ağacının yaprakları bir daha hiç dökülmemiş. O gün bugündür çam ağaçları yapraklarını dökmezmiş. Yaz mevsiminde de kış mevsiminde de yaprakları ile birlikte yaşarlarmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/canakkale-masali/", "text": "Çanakkalenin Büyüleyici Hikayesi Akşam yemeğinden sonra canı sıkılan iki kardeş, şömine başında sallanan koltuğunda oturan dedelerine yaklaşarak; Dedeciğim bize bir masal anlatsana. demiş. Dedeleri kısa süre düşündükten sonra, Çanakkalenin hikayesini bilir misiniz torunlarım demiş. Çocuklar şaşkınlık ile Hayır dedeciğim, anlatsana. demişler. Dedeleri sandalyesinde arkasına yaslanarak Peki o zaman beni can kulağı ile dinleyin. demiş ve başlamış anlatmaya. Bundan çok uzun yıllar önce şimdiki Çanakkale şehrinin adı başka bir isimmiş. Bu şirin kentte, kendi halinde bir karı koca yaşarmış. Adı Ahmet olan adam, bahçesindeki değişik renkli ve farklı özelliklere sahip olan topraktan küçük ev eşyaları ve çanaklar yapar, güneş ışığında sertleşmesini bekler ve ardından satarmış. Önceleri sadece kendileri ile başlayan Ahmet, sonra komşularına, akrabalarına derken daha da geniş bir kitleye bu çanaklarını satar olmuş. Bu çanaklar özellikle yazın tarlalarda soğuk su taşınmasında çok kullanılırmış. Ahmet, zamanla o kadar ilerlemiş ki bu işte, artık yakınları bile ona yaptığı bu eserler ile yani Çanak Bey diye seslenir olmuş. Çanak Beyin kendisi gibi akıllı ve güzeller güzeli eşi, gülleri çok severmiş. Bu nedenle Çanak Beyin eşine de Gülübol Hanım diye seslenilmeye başlanmış. Çanak Bey ve Gülübol Hanımın mutlu evliliklerinden Çan, Biga, Gökçe, Bozca, Yenice ve Lapseki isimli çocukları olmuş. Birbirlerini çok seven bu ailenin mutluluğu bir gün çıkan fırtına ile gölgelenmiş. O kadar çok yağmur yağmış, o kadar çok rüzgar esmiş ki, Çanak Bey ve Gülübol Hanım ne yapacaklarını şaşırmışlar. Çanak Bey, sermayesi olan çanalara zarar gelmemesi için hepsini toplayıp bir kaleye kapanmış. Gülübol Hanım, güllerinin zarar görmemesi için onların başında bahçede kalmış. Çocuklar ise hepsi bir yerlerde kendi başlarının çaresine bakmış. Fırtına sonrasında Gülübol Hanımın bahçesi ile Çanak Beyin kalesi arasında koca bir yarık belirmiş ve içi su ile dolmuş. Ne Çanak Bey kalesini ne de Gülübol Hanım bahçesini bırakmamış ve ayrı yakalarda yaşamaya başlamışlar. Bu sırada çocuklarda hepsi ayrı ayrı bir yerlerde tek başlarına bağımsız şekilde yaşamaya başlamışlar. Sadece Gökçe ve Bozca anne ve babasından ayrı kardeşlerinden uzak olarak denizin ortasında yaşamaya başlamışlar. Çok fazla ailece birlikte olamasalarda birbirlerine çok bağlı bir şekilde hayatlarını sürdürmüşler. İşte Çanakkale, ilçeleri ve adalarının hikayesi budur yavrularım."} {"url": "https://www.masalcisite.com/canavarlar-ulkesi-masali/", "text": "Var varanın, sür sürenin, Destursuz bağa girenin hali budur! Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde... Deve tellal iken, horoz şahna iken, serçe berber iken, Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Hamamcının tası yok, külhancının baltası yok, Çarşıda bir adam gezer, peştemalının ortası yok. Sevimli ülkede yaşayan herkes çok mutlu ve birbiri ile çok iyi geçinen insanlarmış. Sevimli ülkede yaşayan kızların güzelliği diğer komşu ülkeler tarafından bile bilinir, kızların güzelliği ile ilgili nice hikayeler, türküler söylenirmiş. Kızları güzelmiş ama erkeklerin de onlardan aşağıya kalır yanı yok imiş. Yakışıklı, uzun boylu, güçlü kuvvetli erkekler bu ülkenin işlerini yapar; ülke, anlayış v sevgi ile yönetilir gidermiş. Fakat bu sevimli ülkenin kötülüğünü isteyen bir büyücü kadın, masala göre bu ülkede yaşayan herkese kötü bir büyü yapmış. Kötü kalpli kadının yaptığı büyüye göre saygılı, anlayışlı, oldukça mutlu olarak yaşayan bu insanlar, üç kelimeyi bir anda söyleyince adeta bir canavara dönüşüyormuş. Bu kelimeler at, avrat, silah imiş. Birbirinden güzel kızlar ve yakışıklı erkeklerden oluşan bu halka at denildiğinde adeta gözleri dönüyormuş. Atın üzerine atladıkları gibi etrafa zarar vermeye başlıyorlarmış. Gözleri sinirden kocaman olan, anlayışsız insanlara dönüşüyorlarmış. Avrat denildiğinde halkın erkekleri; adeta kudurmuş gibi etrafta geziyor ve onlara çıkan bütün kadınlara saldırıyormuş. Silah denildiğinde ise kız-erkek fark etmeksizin bütün halk gözü dönmüş bir katile dönüşüp, önüne çıkanları silah ile vuruyormuş. Ülkenin kralı, halkı çığırından çıkaran bu büyüyü bozman için çareler düşünmeye başlamış. Normalde sevgi dolu olan bu insanlar, kötü bir büyü yüzünden adeta canavar haline dönüşüyormuş. Kral ülkedeki bütün bilginleri sarayında toplayarak bu derde bir çözüm bulmak için emir verdirmiş. Bilginler neler yapılabilir diye düşünmüş, kafa patlatmış ve sonunda tek çare olarak atları yok etmek zorunda olduklarını ifade etmişler Krala. Bilginler bu sırada komşu ülkede yapılan yeni bir icattan haberdar olmuşlar. Kulaklarına gelen duyuma göre; komşu ülkede atlar ile gitmeyen, kendi kendine giden araçlar yapılmış. Bilginler atlardan kurtulmak ve halkı düzene sokmak için tek çarenin atlara ihtiyaç olmadan giden arabalar olduğunu ifade etmiş Krala. Kral da bu arabanın nasıl bir şey olduğunu, atlar çekmeden bir aracın nasıl hareket edeceğini bir türlü hayal edememiş kafasında. En sonunda bilginlerden bir kurul oluşturmuş ve bu kurulu aracı görmeleri için komşu ülkeye göndermiş. Komşu ülkeye giden bilginler kendi kendine giden aracı gördüklerinde şok olmuşlar. Hayranlıkla bu aracı incelemişler ve Krallarına göstermek için aracı kullanmayı bilen birisini de alıp aracı ülkelerine götürmüşler. Ülkeye araç ile gelen bilginleri gören tüm halk; kendi kendine ilerleyen araçları görünce şaşkınlıktan adeta küçük dillerini yutacakmış. Kral da kendi kendine giden bu araçları çok beğenmiş ve atlardan kurtulmak için komşu ülkeden bu araçlardan alınmasını emretmiş. Ülkedeki herkes elinde avucunda ne varsa birleştirmiş ve komşu ülkedeki araçları almaya gitmiş. Herkes komşu ülkeye atlar ile giderken komşu ülkeden kendi kendine giden araçlar ile dönüyormuş. Neredeyse tüm halk, araçlarını alarak ülkede araç ile gezmeye başlamış ve atlardan kurtulmuş. Fakat atlardan kurtulmak çare değilmiş! Çünkü aracı kullanmayı bilmeyen halk o kadar çok kaza yapar olmuş ki; bir sürü kişi ölmeye, sakat kalmaya başlamış. Bu gidişle insanlar atların üzerindeki halinden daha da tehlikeli bir şekle girmişler. Kral ne olduğunu ve buna nasıl bir çözüm bulacağını düşünürken bilginlerinden yardım istemiş. Bilgin kişiler de bir yerde hata olduğunu ve bu hatanın nerede olduğunu araştırmak için komşu ülkeye gitmişler. Bilginler komşu ülkeye bir bakmışlar ki, burada her şey kuralla işliyor! Araçları kullanan herkes, Trafik kuralları adı verilen kurallara uymak zorunda. Bu kurallara uyulduğu takdirde, ülkede kaza da olmamakta. Bu kuralların yazılı olduğu kitabı alan bilginler hemen Kralın huzuruna çıkarak durumdan bahsetmişler. Kral da tüm halkı toplayıp trafik kurallarının anlatılması ve kurslar verilmesi konusunda emir vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cani-sikilan-fil/", "text": "Ormanların en büyük hayvanlarından birisidir fil. Kocaman vücudu, upuzun hortumu ile hem büyük hem de sevimli hayvanlardan birisidir. Peki, siz hiç canı sıkılan bir fil yavrusunun masalını dinlediniz mi? İşte size tatlı mı tatlı canı sıkılan fil masalı... Bir varmış, bir yokmuş... Uzak ormanların birinde küçük bir fil yavrusu yaşarmış. Bu fil yavrusu, çok sevimli bir o kadar da şekermiş. Fakat ormanda oynayacak pek bir arkadaşı olmayan küçük fil, can sıkıntısından ne yapacağını bilemiyormuş. Ormanın içinde gezip dursa da can sıkıntısını bir türlü geçiremiyormuş. Günlerden bir gün canı sıkılan küçük fil ormanın dışına çıkmaya karar vermiş. Bunun tehlikeli bir adım olacağının farkındaymış ama can sıkıntısını bu orman içinde geçiremeyeceğini de anlamış. Yavaş yavaş yürüyerek ormanın bitişine doğru gelmiş. Ormanın bitişinde kocaman bir yol çıkmış karşısına. Yolun kenarında durarak gelen geçen arabaları izlemeye başlamış. Arabalar o kadar farklı geliyormuş ki küçük file... Bazıları büyük bazıları çok küçük arabalara bakakalmış. Küçük arabalara ben nasıl sığarım ki diye geçirmiş bile içinden. Bazı arabalar küçük fili görünce arabalarını yol kenarında durdurup küçük fili sevmek için arabadan iniyormuş. Küçük fil kendisine gösterilen ilgiden memnun, gelen geçenleri izlemeye devam etmiş. Küçük fil arabaları izlerken yolun en kenarından giden bir adam görmüş. Adam bir şeyin üzerine binmiş ve onu direksiyon ile yöneterek hareket ettiriyormuş. Küçük fil gördüğü karşısında çok şaşırmış. Acaba adamın kullandığı bu tekerlekli aracın adı ne diye geçirmiş içinden. Hemen adama bağırmış: Küçük Fil: Hey, baksana! Hey insan bakar mısın? Bisikletli adam yolun kenarında kendisine seslenen küçük fili fark edince durmuş: Bisikletli adam: Söyle bakalım küçük sevimli fil. Senin ne işin var burada? Neden ormanda değilsin? Küçük fil adama cevap vermiş: Küçük Fil: Ormanda canım çok sıkıldı. Yapacak bir şey ararken buraya kadar yürüdüm. Senin bindiğin bu şeyin adı ne? Bisikletli adam küçük file gülümsemiş: Bisikletli adam: Bunun adı bisiklet. Canın sıkıldıysa sen de bisiklete binebilirsin demiş. Küçük fil şaşkınlıkla sormaya devam etmiş: Küçük FİL: İyi de ben o bisiklete sığmam ki... Bisikletli Adam: O zaman kendine göre büyük bir bisiklet bul demiş. Küçük FİL: İyi de büyük bisikleti nereden bulacağım? Bisikletli adam: E onu da sen ara bul, hadi benim gitmem lazım işim var demiş. Bisikletli adam uzaklaşırken filin aklına bir soru daha gelmiş. Hemen adamın arkasından koşmuş ve ona yetişmiş: Küçük FİL: Hey, baksana! Sen de canın sıkıldığı için mi bisiklete biniyorsun? Bisikletli adam: Sen ne kadar meraklı bir filsin böyle! Evet, benim de canım sıkıldı, o yüzden bisiklete binip biraz gezmek istedim. Sana da boşuna mı bisiklete bin diye öğüt verdim sanıyorsun? Küçük fil, aklındaki soruları adama sormaya devam etmiş: Küçük FİL: Peki, iki tekerlek üzerinde nasıl düşmeden durabiliyorsun? Bisikletli adam: Bine bine alışıyorsun tekerlek üzerinde denge kurmaya. Öğrenirken zorlansa da sonrasında alışıyorsun. Küçük Fil sorularına devam etmiş: Küçük FİL: Ben de alışabilir miyim acaba iki tekerlek üzerinde durmaya? Bisikletli adam: Sen önce bisikletini al da sonra bakarız demiş. Küçük fil sorularına devam ediyormuş: Küçük FİL: Peki bisiklet uçar mı? Bisikletli adam: Hayır, uçmaz. Küçük filin gözleri açılmış: Küçük Fil: Peki bisiklet ne yapar? Bisikletli adam daha fazla dayanamamış:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/cici-kus-masal-oku/", "text": "Sevimli Kuş Masalı Eski zamanların birinde papağanların ve serçelerin bir arada çok mutlu yaşadıkları güzel bir köy varmış. Neşeli kuş sesleriyle çınlayan bu köyde bir gün bilinmeyen bir nedenden dolayı papağanlar ile serçelerin arası açılmış ve köyü ikiye bölmeye karar vermişler. Bir taraf serçeler köyü öbür taraf da papağanlar köyü olarak anılır olmuş. O günden sonra ne serçeler papağanların köyüne, ne de papağanlar serçelerin köyüne uğramamışlar. İki kuş grubu arasındaki bu anlamsız kavgaya sadece sevimli kuş adındaki bir papağan karışmamış ve o serçelerin arasında yaşamaya devam etmiş. Serçelerle arasında hiçbir sorun yokmuş, çünkü sevimli kuş çok iyi ve uyumlu bir kuşmuş. Bu şekilde yıllar yılları kovalamış derken günlerden bir gün minik bir serçe yolunu kaybederek yanlışlıkla papağanların köyüne geçmiş. Papağanlar serçelere olan düşmanlıkları yüzünden bu minik yavruyu alıp bir yere hapsetmişler. Bundan haberdar olan serçeler ne yapacaklarını bilememişler. Uzun süre düşündükten sonra sevimli kuşun bu işi çözebileceğini düşünüp ondan yardım istemeye karar vermişler. Olanları duyan sevimli kuş elçi olarak gidip papağanlarla konuşmaya karar vermiş. Yıllar sonra arkadaşlarını aralarında gören papağanlar bu duruma çok memnun olmuşlar ve sevimli kuşu büyük bir sevinçle karşılamışlar. Onların bu misafirperver durumu sevimli kuşun geliş nedenini öğrenmelerine kadar sürmüş. Hapsettikleri minik serçeyi almaya gelen sevimli kuşa çok öfkelenmişler. Onun kendilerine düşman tarafından ajan olarak gönderildiğini düşünüp, onu da karanlık bir odaya hapsetmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ciftlikteki-hirsiz-hikaye-oku/", "text": "Eşref Ağa bir türlü küreğini yerinde bulamamış. Hanım, hanım benim kürek nerede gördün mü? diye eşine seslenmiş. Eşi; Her zamanki yerindedir Bey, daha dün oradaydı. Yok hanım, yok. Ne yerinde ne de yakınında değil. O zaman çocuklar almıştır. Salih, Yusuf, Ece gelin biraz yanıma çocuklar. Boy boy 3 tane çocuk annelerinin yanına koşarak gelmiş ve Buyur anne, ne oldu? diye sormuş. Anneleri; Dün ya da bugün oyun oynarken hiç kürekle oynadığınız mı? Hayır anne. Peki hiç gördünüz mü? Görmedik anne. Anneleri kendi kendine konuşmaya başlamış. O zaman nerede bu kürek, kimse gelmedi ki eve elıp gitsin. Çocukların en büyüğü olan Yusuf annesinin yanına gelip Bir terslik mi var anneciğim. diye sormuş. Babanızın küreği kayıp oğlum ama çiftliğimize bizden başka kimse gelmedi, nereye gitmiş olabilir. Hırsız girmiştir anneciğim. Bahçenin diğer kenarında çiçekler ile uğraşan babası hırsız lafını duyunca, söze karışmış. Hiç öyle şey olur mı? Ne hırsızı? Küçük bir yer burası. demiş. Evet küçük bir yer ancak bunun başka açıklaması yok babacığım. Birisi hem de tandığımız birisi bizim küreğimizi çalmış. Köyden biri olmalı ki köpekler ona bağırmamış. Hemen bu gece nöbete başlıyorum. Yusufun sözleri hem annesine hem de babasına mantıklı gelmiş ve gece nöbet tutmasına izin vermişler. Yusuf gece her yeri rahatlıkla görebileceği bir yere saklanmış. Aradan çok geçmeden bir gölge bahçeye girmiş ve bir şeyler aramaya başlamış. En son kenardaki gümüş tabağı almış. Tam gidecekken Yusuf karşısına çıkmış. Bahçeye giren hırsız yan komşuları olan Avni amcaymış. Avni Amca Yusufu görünce şaşırmış ve gözleri dolarak bahçeden uzaklaşmış. Yusuf ertesi gün ailesine bir şey söylemeden doğruca komşularına gitmiş. Kapıyı en yakın arkadaşlarından olan Mehmet açmış. Baban nerede Mehmet? diye sormuş Yusuf. Şehire gitti. Neden? Bir gümüş tabak emanete verecek. Yusuf bu söze çok sinirlenmiş tam senin baban hırsız diyecekken son bir soru sormak gelmiş aklına. Ne yapacak o paralarla? Anneme ilaç alacak. Annene mi? İlaç mı? Evet Yusuf, gelsene içeri annem çok hasta. Yusuf Mehmetin dinleyip içeri girmiş. Yatakta halsiz yatan Emine teyzeyi görmüş. Babam bir yerden ödünç aldığı kürek ile anneme ilaç getirdi. Annem az iyi oldu ama şimdi daha fazla ilaç getirmesi lazım. Yoksa ölecek annem. Gümüş tabak ile daha fazla ilaç getirecek ve annem iyileşecek. demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cikolatayi-cok-yersek-neler-olur/", "text": "Zeynep çikolatayı çok seven bir kızmış. Annesinin tüm uyarılarına rağmen çikolatayı fazla miktarda yemeye devam ediyormuş. En sonunda annesi eve çikolata almamaya başlamış. Zeynep bu duruma çok kızmış ve kendine çikolata almak için kumbarasında para biriktirmeye başlamış. Zeynep bir gün evden gizlice çıkmış ve evlerinin tam karşısındaki bakkala gidip kumbarasındaki bütün parayla çikolata almak istediğini söylemiş. Bakkal amca Zeynepe bakmış: -Ne yapacaksın sen bu kadar çok çikolatayı diye sormuş. -Annem istedi diye yalan söylemiş Zeynep. Bakkal çikolataları Zeynepe vermiş ve Zeynep koşa koşa eve gelmiş. Annesine gözükmeden odasına girmiş ve çikolataları kimsenin bulamayacağı bir yere saklamış. O sırada annesinin sesini duymuş: -Zeynep ne yapıyorsun odanda? Annesine gözükmek için odasından çıkmış ve aldığı çikolataları yiyeceği zamanın hayalini kurmaya başlamış. Annesi markete giderken Zeynepe evden çıkmamasını ve kimseye kapıyı açmamasını sıkı sıkı tembih etmiş. Zeynep de annesinin gitmesini fırsat bilerek hemen çikolatalarını sakladığı yerden çıkarmış ve yemeye başlamış. Annesi gelene kadar hepsini yemek istiyormuş. Biraz midesi ağrısa da çikolataları bırakmamış ve hepsini yemiş. Akşam olunca Zeynepin babası eve gelmiş ve hep birlikte yemek masasına oturmuşlar. Birdenbire Zeynep kaşınmaya başlamış. Birazcık da karnı ağrıyormuş. -Zeynep ne oldu kızım diye sormuş annesi. -Vücudum kaşınıyor anne. Bir de karnım ağrıyor. Annesi ayağa kalkıp Zeynepin vücuduna baktığında Zeynepin vücudunun kabardığını görmüş. -Kızım sen alerji olmuşsun. Hadi hemen doktora gidiyoruz demiş. Zeynep ise korkarak ağlamaya başlamış. Doktora gitmek istemiyormuş. Çünkü doktora giderse gizli gizli yediği çikolatalar ortaya çıkacakmış. -Anne ben doktora gitmek istemiyorum. -Kızım gitmek zorundayız. Alerji olmuşsun. Sana dokunan bir şey olmalı. Ve bunu bilmeliyiz. Zeynep her ne kadar istemese de doktora gitmişler. Doktor Zeynepi muayene ettikten sonra Zeynepe ne yediğini sormuş. Zeynep de mecburen yediği çikolataları itiraf etmek zorunda kalmış. Zeynep o kadar çok çikolata yemiş ki vücudu alerji yapmış. Doktor Zeynepe çok çikolata yemenin zararlı olduğunu, çikolatanın dişleri nasıl çürüttüğünü çizgi filmle anlatmış. Zeynep çikolatayı çok yiyen çocuğun dişlerinin çürüdüğünü ve çok kötü olduğunu görünce korkmuş. -Ben de çikolatayı çok yersem benim de dişlerim böyle mi olacak diye sormuş doktora. Doktor da kafasını sallayarak Evet demiş. Zeynepin kaşıntısının geçmesi için doktor ona iğne yapmış. Zeynep iğne vurulmayı hiç sevmiyormuş fakat kendi hatası yüzünden bu iğneyi vurulmak zorundaymış. Hastaneden eve geldiklerinde annesi ve babası Zeyneple konuşmuşlar. Zeynep annesine çikolataları bakkaldan aldığını itiraf etmiş. Annesi ve babası Zeynepe kızmış ve bir daha asla böyle bir şey yapmaması gerektiğini anlatmış. Zaten Zeynep de hem iğne yediği için hem de vücudunda alerji yüzünden minik kabarcıklar olduğu için yaptığından çok pişmanmış. Annesinden ve babasından özür dilemiş ve bir daha yapmayacağına söz vermiş. Zeynep o gece rüyasında çikolatayı çok yediği için dişlerinin çürüdüğünü ve çok ağrıdığını görmüş. Uyandığında aynaya bakmış ve dişlerinin sağlam olduğunu görünce kocaman bir oh çekmiş. Bir daha asla ama asla o kadar çok çikolata yemeyecekmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cilli-beyaz-ve-suslu/", "text": "Çilli, Beyaz ve Süslü Küçük bir evin bahçesindeki kümeste çok iyi anlaşan çilli, beyaz ve süslü adında 3 tane tavuk varmış. Bu tavuklar birbirleriyle çok iyi anlaşır ve her zaman beraber dolaşırlarmış. Aynı dönemlerde kuluçkaya yatıp yavrularını da birlikte büyütürlermiş. Kümeste tam bir mutluluk ve huzur hakimmiş, tüm hayvanlar hallerinden memnunmuş. Bu tavuklar her gün yumurta verirler, kümesin sahibi de bu yumurtaları biriktirip haftada bir köyün bakkalına götürür, o yumurtaların karşılığında evinin ihtiyacı olan yiyecekleri alırmış. Bir gün her zamanki gibi yine bahçede gezinirlerken beyaz ve süslü çillinin çok düşünceli olduğunu görüp, ona neden böyle düşünceli olduğunu sormuşlar. Çilli de arkadaşlarına bir haftadır yumurtlamadığı için sahiplerinin onu satmasından ya da kesmesinden korktuğunu söylemiş. Arkadaşları çilli tavuğu kuruntu yaptığına dair uyarsalar da birkaç gün sonra kümesin sahibinin eşiyle yaptığı konuşmayı duymuşlar. Adam eşine 1 haftadır çilli tavuğun yumurtlamadığını böyle devam ederse onu satacağını ve yerine başka bir tavuk alacağını söylüyormuş. 3 tavuk o an çok korkmuşlar ve bu konuda ne yapabileceklerini düşünmeye başlamışlar. Sonunda süslü tavuğun aklına bir fikir gelmiş. Madem ki çilli yumurtlayamıyor her gün içimizden birinin yumurtasını onun altına koyarız. Böylece sahibimiz de onu satmaktan vazgeçer. demiş. Bu fikri mantıklı bulan çilli ve beyaz da öneriyi kabul etmişler. Hemen ertesi günden itibaren kararlarını uygulamaya koyulmuşlar. Bir gün süslünün diğer gün beyazın yumurtasını çilli tavuk yumurtlamış gibi onun altına koymuşlar. Kümesin sahibi bakmış ki diğer tavuklar birer gün arayla yumurtlarken çilli tavuk her gün yumurtluyor, onu satmaktan vazgeçmiş. Bu 3 tavuk dostlukları ve gösterdikleri dayanışma sonucunda hayatlarının geri kalanını da hep bir arada ve mutluluk içinde geçirmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/citi-piti-hanim-masal-oku/", "text": "Çıtı Pıtı Hanım Kediler ülkesinde yine sıradan bir günmüş. Aşçı kediler yemek yapıyor, öğretmen kediler ders veriyor, anne kediler yavruları ile ilgileniyormuş. Hayat rutin olarak ilerlerken birden bir ses duyulmuş. Tüm genç bayan kedilerimizin dikkatine. Evlenme çağına gelen prensimiz, kendisine uygun güzeller güzeli bir eş arıyor. Bunun için sarayda balo verecek. Tüm genç kızlarımız davetlidir. Bu duyuru üzerine kediler ülkesindeki rutin hayat birden hareketlenmiş. Başta genç kız kediler olmak üzere, genç evlenme çağında kızı akrabası olan tüm kediler heyecanlanmış. Bu heyecanlanan kediler arasında Miniş Kedi de varmış. Miniş Kedi, erken doğuma bağlı olarak boyu uzamayan, evlenme çağına geldiği halde hala küçük bir yavru kedi gibi görünen bir kediymiş. Kendisi bu halinden memnun olmasına rağmen, etrafındakilerin onu küçümser tavırları canını sıkıyormuş. Prensin genç kızlara özel balosu, Miniş Kedinin de çok hoşuna gitmiş. Heyecanla hazırlanmaya başlamış. Balo günü geldiğinde herkesten çnce kapıdaymış. Kapıdaki nöbetçiler; Sen buraya giremezsin. Bu gün çok özel bir davet var ve sadece genç kız kediler girebilir. demiş. Miniş Kedi; İyi de bende genç kızım. Tabi, tabi boyundan belli, bizi mi kandıracaksın. Hayır tabi ki de, ben gerçekten genç bir kediyim. Sana inanmıyoruz ve seni içeri almıyoruz. Miniş Kedi ne kadar dil dökse de nöbetçiler içeri almamış. Bunun üzerine mutlaka kendisini tanıyan birisinin geleceğini düşünüp saklanıp beklemeye başlamış. Çok geçmeden komşu kızını görmüş. Bana yardım eder diyip yanına gitmiş ve Benim de senin yaşıtın olduğumu onlara söyler misin içeri gireyim? demiş. Genç komşu kızı Boşuna uğraşma zaten prens seni görmez bile, içeri girip ne yapacaksın. diyip alay etmiş. Miniş Kedi, buna çok üzülse de pes etmemiş ve beklemeye başlamış. Bu sırada okul arkadaşı gelmiş ve aynı şeyi ondan rica etmiş. Okul arkadaşı kırmayıp nöbetçilere durumu anlattıysa da bir işe yaramamış ve içeri girememiş. Ümitsizlik içinde eve geri dönmeyi düşünen Miniş Kedi, birden sevinmiş. Prensesler kadar güzel olan dayı kızı karşısından geliyormuş. Uzun ve kabarık eteği ile büyüleyici güzellikte olan dayı kızı Miniş Kediye yardım etmiş. Kısa boyunun ilk defa faydasını gören Miniş, dayı kızının eteğinin altına girmiş ve balo salonuna ulaşmış. Her tarafı ışıl ışıl olan balo salonu Minişin gözlerini kamaştırmış. Kısa süre sonra prens kapıda gözükmüş. Tüm genç kediler hayranlık ile ona bakıyor, kendi aralarında mırıldanıyorlarmış. Miniş Kedi de ilk görüşte prense aşık olmuş. Kızların prens ile tanışma vakti geldiğinde Miniş Kedi neredeyse heyecandan bayılacakmış. Sıra kendisine geldiğinde Prens; Hey ufaklık, nasılsın? Sen nasıl girdin içeri ablan nerede? diye kendisini küçük sanmış. Miniş Kedi, bu durumdan çok rahatsız olmuş ama açıklayamamış. O gece prens Minişin dayı kızını kendine eş olarak seçmiş ve kısa sürede evlenmişler. Miniş Kedi buna çok üzülmüş hastalanmış ama zamanla acısı dinmiş. Dayı kızını bir gün ziyaret etmeye karar vermiş. Saraya gittiğinde dayı kızını çok üzgün olarak bulmuş. Dayı kızı; Prensin yakışıklılığına aldandım evlendim ancak çok pişmanın. Patilerini hiç yıkamadan eve giriyor, her yerde pati izi kalıyor. Üstelik sütü şapırdatarak içiyor ve kızdığında beni cırmalıyor. demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cizmeli-kedi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allahın deli deli kulları pek çokmuş, Bizden daha delisi hiç yokmuş. Çok demesi pek günahmış... Azdan çoktan, hoppala hoptan, Sana bir mintan yaptırayım çerden çöpten, İlikleri karpuz kabuğundan, Düğmeleri turptan. Evvel zamanda iken, Kalbur samanda iken. Az iken, uz iken Anam evde kız iken, deve tersi koz iken, Karatavuk kömürcü, saksağan berber iken. At ekmekçi, köpek dülger iken, Deve bez satan, horoz tellal iken, Tavuk saatçi, eşek tuzcu iken. Koyun hakim, keçi müezzin iken, Tilki simsar, kedi çuhadar iken, Anam eşikte iken, Babam beşikte iken. Anam ağlar, anamı sallardım. Babam ağlar, babamı sallardım. Derken, babam düştü beşikten, Ben hopladım eşikten, Anam kaptı maşayı, Babam kaptı meşeyi. Dolandırdılar bana dört bir köşeyi. Anam kaptı yarmayı Çıktım tavan arasına, Bir kırık sandık buldum. Açtım baktım: İçinde bir kırık altın. Almayacaktım ama, aldım, sarıdır diye. Ordan gittim İstanbula Bir kase yoğurt aldım, durudur diye. Dokuz yüz doksan testi su kattım, koyudur diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye. Tophane güllelerini cebime doldurdum, darıdır diye. Nacağı aldım, Kapalıçarşıya daldım, korudur diye. Akdenize girdim kıyıdır diye. Ortasına bastım kuyudur diye. Selimiye Camiinin duvarına dayandım, yalıdır diye. Ahırdağna bir tekme vurdum, Geri dur! diye. Üçlük beşlik verdiler beğenmedim, iridir diye. Beni aldılar, tımarhaneye götürdüler, delidir diye. İki adam geldi şahitlik etti, Veli oğlu Velidir diye. Tımarhaneyi dürdüm, katladım sırtladım, halıdır diye. Beş on sopa vurdular, yeridir diye. Beni padişaha bildirdiler, delidir diye. Padişahtan ferman çıktı, Bırakın onu eski huyudur! diye. Fermanı aldım, cadde boyu gidiyordum, Bir boz eşek gördüm peşine takıldım, Eşek bana bir tekme vurdu, Geri dur! diye. Koştum, eve vardım: Baban doğdu dediler, Kucağıma bir yumurta verdiler. Yumurta elimden düştü İçinden kocaman bir horoz çıktı, sokağa kaçtı. Kovalamaya başladım. Taş attım da attım... Cevizden bir kocaman ağaç Bu cevizleri düşüreyim diye taş attım, değmedi. Toprak attım ağacın başı tarla oldu. Kimi dedi: Buğday ek, kimi dedi Karpuz ek. Karpuz ektim. Öyle karpuz verdi ki tarla, Develer taşıyamadı Karşıma bir adam çıktı: Karpuzundan versene! dedi. Bir karpuz verdim, bir ordu yedi, yarısı arttı... Ben de bir karpuz keseyim, dedim. Keserken çakım içine kaçıverdi. Elimi saldım alamadım. Gözümü soktum, göremedim. Kendim girdim, yedi sene aradım, bulamadım. Yedi sene gezdim, Dolaştım sonunda karpuzun kapısına ulaştım. Vay anam karpuz, Evin köyün yıkılası karpuz... Bir yanı sazlık samanlık, Bir yanı tozluk dumanlık, Bir yanında demirciler demir döver denk ile, Bir yanında boyacılar boya boyar, Binbir çeşit renk ile. Kaz kaz ile, baz baz ile, Alaca tavuk çil horoz ile. Annesi genç kız ile, Anlaşırlar pek naz ile, Kaşık oynar göz ile, Aşık meydana gelir saz ile, Meclis de dinler haz ile, Armudu taşlayalım, Dibinde kışlayalım, İzin verirseniz masala başlayalım. Bir zamanlar, üç erkek evladı olan bir değirmenci yaşarmış uzak diyarlarda. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi kalmış miras olarak. Küçük oğlu bu duruma üzülüp içerlemiş çok. Bir kedi ne işine yarar ki insanın? diye yakınmış. Pişirip yinmez bile. diye söylenmiş. Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş: Aslında hiç de kötü bir mirasa sahip olmadığınızı anlayacaksınız efendim. Bakın şimdi bana boş bir çuval ve çizme verirseniz, neye yarayacağımı göreceksiniz. Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kedinin isteklerini yerine getirmiş çocuk. Kedi çizmeleri giyip aynanın karşısına geçmiş ve kendini epeyce süzüp, beğenmiş. Sonra kilerden taze bir marulla havuç alıp ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına gizlenmiş. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına zıplaya gelip içine atlayıvermiş. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkıca kapatıp bağlamış. Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmeyip, hızla saraya gidip Kralla görüşmek istediğini söylemiş. Kralın huzuruna çıkarak yere eğilip, Yüce Efendimiz, sizin Efendim Marki bir hediye hazırladı, ben de getirdim, demiş. Bu hediye Kralın hoşuna gitmiş. Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yollarını hergün gözler olmuş. Çizmeli Kedinin dört gözle beklediği gün sonunda gelmiş ve Efendim bana neden diye sormadan bu sabah ırmağa gidip yıkanın lütfen demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kralın Prensesle, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğinden haberdarmış. O gün dediği gibi de olmuş. Kralın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi hızla yanlarına yanaşmış. Yardım edin! Yardım edin! diye bağırmış. Efendim Marki boğuluyor! Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış. Çizmeli Kedi bununla da kalmamış elbet. Efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldılar demiş Krala. Halbuki Çizmeli Kedi, onun elbiselerini çalıların arkasına kendisi saklamış:) Kral, hemencik Markiye bir takım elbise de yollamış. Çizmeli Kedinin sahibi, kendisine Marki denmesine şaşırmış, lakin akıllılık edip hiç sesini çıkarmayıp belli etmemiş. Marki güzelce giyindirilince Kral bir de onun orada üşüyüp kalmasını istemeyerek, gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, jilet gibi canti giyinmiş olan Markiye bir bakışta aşık oluvermiş. O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan gitmiş. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. Beni dinleyin! diye bağırmış. Kral şimdi bu tarafa geliyor, size bu güzel arazilerin kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Markiye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa size yapacağımı bilirim, kral çok sinirli, kellelerinizin uçmasını sağlarım. Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynını deyip ikna etmiş. Tekrar tekrar koşmuş ve herkeslere aynı şeyleri tekrarlamış. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş derken Devin şatosuna kadar varmış. Kralın Faytonu Çizmeli Kedinin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rastgeldiği insana, Bu tarlalar kimindir? diye sormuş. Her defasında da Markinin cevabı alıyormuş. Kral, Markinin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. Çizmeli Kedinin efendisi de öyle! O sırada Çizmeli Kedi Devin şatosunda başka işler çeviriyormuş. Dev, demiş Çizmeli Kedi, Devin nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, öyle mi? Öyle diyorlarsa, öyledir, demiş Dev sakin ve tevazu göstererek. Mesela, istersen hemen bir aslana dönüşebilir diyorlar senin için, demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslan görüntüsüne çevirmiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine atıvermiş irkilerek. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. Harika, Fevakalade! demiş kedi. Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi iri biri için herhalde imkansızdır! İmkansız mı? Hahh diye gülmüş Dev. Benim yapamadığım bir şey bulamazsın ufaklık! Dev bir anda fareye olmuş Çizmeli Kedi de onu hemen oracıkta yutuvermiş. Derken Kral, Devin şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kralın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. Bu taraftan gelin, demiş. Sizi bir ziyafet bekliyor. Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa onları bekliyormuş!"} {"url": "https://www.masalcisite.com/cocuklar-diyari/", "text": "Çok eski zamanlarda iyilik perileri annesinin sözünü dinleyen uslu çocuklar için çocuklar diyarı adını verdikleri sevimli ve güzel bir yer yapmışlar. Burada çikolatadan şelaleler, şekerden ağaçlar ve çiçekler yani kısacası çocukların sevdiği her yiyecekten ve oyuncaktan varmış. İyilik perileri her gün dünyaya uğrayıp uslu ve iyi çocukları tespit ederlermiş. Sonra bu çocukları uykularında alıp çocuklar diyarına getirip bütün gece orada eğlenmelerini sağlarlarmış. Çocuklar sabah uyandıklarında gördükleri güzel rüyanın etkisiyle mutlu olurlar, uslu ve iyi bir çocuk olurlarsa çocuklar diyarına tekrar gidebileceklerine inanırlarmış. Bir gün perilerden birisi ortaya çok güzel bir fikir atmış; Arkadaşlar biz sadece iyi ve uslu çocukları buraya getiriyoruz. Bence yaramaz çocukları da buraya getirmeliyiz, böylece onlarda iyi bir çocuk olurlarsa buraya tekrar gelebileceklerini düşünüp, yaramazlık yapmaktan belki vazgeçerler. demiş. Bu fikir tüm perilerin çok hoşuna gitmiş. Hepsi de, iyi çocuklar ödül olarak çocuklar diyarına geldikleri gibi, yaramaz çocuklar da iyi olmaya teşvik edilmek için buraya gelebilirler diye düşünmüşler. Hemen ertesi gün bu kararlarını uygulamaya koyulmuşlar. Uslu çocukların yanı sıra birkaç yaramaz çocuğu da buraya getirmek için not almışlar. Hepsi de elde edecekleri sonucu çok merak ediyorlarmış. Gece olduğunda her biri belirlediği çocuğu alıp getirmiş. Tüm çocuklar sabaha kadar bu güzel yerde oyun oynayıp eğlenmişler. Sabah çocukların her biri gördüğü rüyanın etkisiyle mutlu olarak uyanmışlar. İyilik perileri özellikle çocuklar diyarına gidip gelen yaramaz çocukları gün boyunca, bakalım ne yapacaklar diye gözlemişler. Akşam olduğunda hepsi bir araya gelip bu konu hakkında konuşmuşlar. Yaramaz çocuklar gün boyunca söz dinleyen, uslu birer çocuk olarak davranmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cuce-kadin-hikayesi/", "text": "Cüce Kadın Hikayesi Saatler süren heyecanlı bekleyiş, yerini üzüntü ve endişeye bırakmış. Ayşe Hanım, saatler süren doğum macerasının sonunda ufacık tefecik, mini mini elleri ve vücudu olan bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Bebeğin minik olması ilk doğduğu andan itibaren kimsenin hoşuna gitmemiş. Meral adı verilen bu bebek büyüyüp 20 yaşına geldiğinde 1 metre bile boya sahip değilmiş. 95 cm uzunluğunda Meral, kapkara iri gözlere ve beyaz bir tene sahipmiş. İyi kalpli, huyu suyu güzel olan genç kız genelde olumlu düşüncelere sahip olsa da zaman zaman etrafındaki insanların küçümser bakışlarından etkilenerek saatlerce ağlar, boyunun kısalığında şikayet edermiş. Meral 25 yaşına geldiğinde kendisi gibi kısa boya sahip olan zengin bir bey ile evlenmiş. Adı Hakkı olan bu bey Meralden sadece 10 cm uzunmuş. Meral, hayatında ilk defa birisi tarafından küçük görülmemiş ve eşi ile mutlu olmuş. Çok geçmeden mutlu çiftin bir de oğulları olmuş. Hem anne, hem baba da cücelik genleri olmasına rağmen oğullarının boyu normalmiş. Daha 9 yaşında iken oğlu Meralin boyunu geçmiş. Meral bu durumdan oldukça memnun, mutlu mesut yaşarken, eşinin kendi ailesi Hakkıyı boyundan dolayı yüz karası olarak görmeye başlamış. İlk çocukları sağlam olsa da sonraki çocukları belki kendieri gibi cüce olur diye Hakkıyı bir gün öldürmüşler. Meral bu ölüm üzerine çocuğunu bırakıp dağlara kaçmış. Oğlu normal boyda, gayet sağlıklı bir çocuktu, o nedenle onu öldürmezler, bakarlar diye düşünmüş. Ama kendisi de cüce olduğu için eşi gibi öldüreceklerinden eminmiş. Eşinin ailesinden çok korkan Meral hiç durmadan bir dağdan bir dağa atlayarak uzun yol gitmiş. Ağaç kovuklarında uyumuş, dereden su içmiş. Çok açlık çeken Meral dağlarda bulabildiği meyve ve sebzeler ile beslenmiş. Pişmiş olarak önüne geldiğinde yemediği pırasayı, ıspanağı, dağda tek başına çiğ olarak yemeye başlamış. Bu sırada çoğu şeyi çok özlemiş. Normal hayatında her gün yediği hatta çoğu zaman artınca attığı ekmeği özlemiş, sıcacık odalarda uyumayı, yatağı, banyo yapmayı özlemiş Meral. Geceleri yırtıcı hayvanlardan korkmadan kapalı bir alanda üzerinde sıcak battaniye ile uyumayı özlemiş. Meral bu şekilde uzun, upuzun yıllar dağlarda yaşamış. Üstü başı yırtılmış, vücudu kapkara olmuş. Bir gün yine sıcak evini, sıcak ekmeğini düşünürken aklına oğlu gelmiş. Öyle ya zaman su gibi akıp geçmiş ve Meral 50 yaşına gelmiş. Meral 50 yaşında ise oğlu da koskocaman bir deliknalı olmuş, evlenip çocukları bile olmuştur belki. Meral kendi kendine Acaba oğlumun karşısına çıksam, beni affeder mi? diye düşünmüş. Ve bu düşünce onu yollara dökmüş. Oğlunu uzaktan da olsa bir kere görmek için dağlardan çiftliğin yolunu tutmuş. Yıllardır kaçmak için gittiği yolu şimdi oğlu için geri dönmek cüce kadına hiç zor gelmemiş ancak yolda yırtıcı hayvanların saldırısına uğramış. Ayak bileğinden yaralanmış ve bir süre bu yaranın acısını çekmiş. Bşraz yol alsa hemen kanamaya başlayan yarası Merali çok zorlamış, hatta çoğu gün ayağının acısından baygın düşmüş. Ama zaman içinde ayağındaki yara iyileşmiş ve cüce kadın tekrar oğlu için dağlardan ilerlemeye başlamış. Aylar sonra bir bahar günü Meral, büyük korku ile kaçtığı çiftliğin önüne gelmiş. Bu sırada beyaz bir atın üzerinde genç bir delikanlı Meralin yanına gelmiş ve _Dur sen de kimsin? Adın ne senin? demiş. Meral başını kaldırıp delikanlıya bakmış ve sadece; _Meral. diyebilmiş. Genç adam attan inerek cüce kadına yaklaşmış ve yüzüne bakarak; _Tanıdım seni. Sen, sen benim annemsin. Yıllar önce babamın katillerinden korkup kaçan benden ayrılmak zorunda kalan annemsin. Meral gözlerini genç adamdan almadan; _Annen miyim? diye sormuş. Genç adam büyük bir sevinç ve heyecan ile _Evet sen benim annemsin. Babamı öldürenleri kolluklara teslim ettim ve 6 yıldır sürekli dağlarda seni aradım. Her gün ama her gün seni aradım anne. Ben seni bulamadım ama sen beni buldun anne. diyerek annesine sarılmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/cufcuf-tren-ile-karakarga-kaklak/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde pireler berber iken, develer ise tellal iken, sincaplar ormanlarda zıp zıp koşar iken... Uzak mı uzak diyarların birinde büyük bir orman varmış. Bu orman, içinde yaşayan hayvanları ve bir sürü farklı ağaçları ile herkesin hayran olduğu güzellikte bir ormanmış. Bu ormanın kenarında büyük bir tren yolu da varmış. Ormanın kenarından geçen ren yolundan her gün büyük mü büyük, güzel m güzel bir tren kasabadan şehre gitmek üzere yol alıyormuş. Ormanda yaşayan hayvanların hepsi trenin geleceği zamanı iple çekermiş. Çünkü tüm hayvanlar üzerinden dumanlar çıkaran bu treni çok ama çok severmiş. Tren ormana geldiğinde kendisini seven bütün hayvanları selamlamak ve geldiğini haber vermek için düdüğünü öttürürmüş: Tren: Düüüüüütt! Ormanda yaşayan hayvanlar bu sesi duydukları vakit heyecanla koşmaya başlarmış. Kiminin elinde bavulları kiminin elinde çocukları herkes trene doğru sevinçle koştururmuş. Tren tüm içtenliğiyle kendisine doğru koşan hayvanları selamlarmış. Hayvanlardan sevimli tavşanlar ve sincaplar da trenin bu selamına kulaklarını sallayarak cevap verirmiş. Ormanın renkleri dediğimiz çiçekler trene başlarını sallar, ormanın neşesi olan kuşlar ise trenle adeta yarış yaparmış Tren kendisini bu kadar sevinçle karşılayan hayvanlara ve çiçeklere keyifle güler, daha da yüksek sesle çuf, çuf ederek bacasından puf puf diye dumanını çıkarırmış. Günlerden bir gün ormanın karakargası Kaklak, trenin düdüğünü öttürerek gelmesini ve tüm hayvanların onu neşe ile karşılamasını çok kıskanmış. Zaten huysuz olan Kaklak, hızla uçarak trenin yanına varmış: Kaklak: Bıktık artık senin bu sesinden tren kardeş! Senin sesini sevmiyoruz anlasana, neden öttürüp duruyorsun demiş. Tren karakarga Kaklakın bu sözlerine çok üzülmüş. Ormandaki tüm hayvanların kendisini çok sevdiğini zanneden tren, karakarganın lafları ile adeta yıkılmış. Tren ertesi gün yine ormanın yanındaki yoldan geçerken tam düdüğünü çalacağı sırada aklına karakarganın söyledikleri gelmiş. Hemen kısaca çalmış düdüğünü Düt diye ve kesmiş. Gelişini kimse duymasın diye yoldan yavaşça geçen tren, dumanını çıkara çıkara ormanın yanından geçmiş. Ormanın içinde yaşayan hayvanlar trenin neşeli düdüğünü beklerken bir de ne görsünler! Tren neşeli düdüğünü çalmadan yavaşça geçip gidiyormuş. Trene binmek isteyenler koşmaya başlasa da trene yetişememiş. Tren ormanın içinden çok yavaş geçtiği için şehre varması da uzun sürmüş. Makinistler trenin gecikmesi üzerine bir arıza olabileceğini düşünmüşler. Treni bakım odasına almışlar. Kasabadan şehre de yeni bir tren koymuşlar. Bu yeni tren eski tren gibi eski değilmiş ama onun kadar neşeli de değilmiş. Asık suratı ile durur, neredeyse hiç gülmezmiş. Ertesi gün trenin yolunu gözleyen ormandaki hayvanlar dumanı çıka çıka gelen treni görünce çok sevinmişler. Ama bir de ne görsünler! Bu tren onların sevimli, güler yüzlü treni değil! Asık Suratlı tren: Acele edin hantal tavşanlar, hey siz sincaplar ne diye bakıyorsunuz öyle? Bineceksiniz binin şu trene! Hayvanlar yeni trenin hem konuşmalarından hem de asık suratından hiç hoşlanmamışlar. Ah ah nerede bizim eski güler yüzlü trenimiz diyerek ağlamaya başlamışlar. Hayvanların bu halini gören karakarga Kaklak, trene söylediği sözlerden dolayı pişman olmuş. Herkesin onu ne kadar sevdiğini görünce, hemen şehre doğru uçup trenden özür dilemek istemiş. Karga şehre uçmuş, büyük tren garına girmiş. Oradaki karga dostlarının yanına giderek telaşla sorusunu sormuş: Kaklak: Karga dostlarım, bu tren garında eski ve gülen suratlı, neşeli bir tren vardı. O tren nerede? Karga dostları Kaklaka bakarak; Kargalar: O tren dün gece çok geç kaldığı için mühendisler onu bakıma aldılar demiş. Kaklak hemen hızlıca uçmuş, gizlice bakım odasına girmiş. Gülen yüzü ile eski tren oradaymış. Ama yüzünden düşen adeta bin parçaymış. Karakarga Kaklak her şeye sebep olanın kendisi olduğunu biliyormuş ve çok pişmanmış. Hemen trenin yanına varmış: Karakarga Kaklak: Tren kardeş, ben sana geçen gün bir sürü söz söyledim, sesini sevmiyoruz dedim ya sen o laflarıma inanma! Biz seni çok seviyoruz. Sen gelmediğinde hepimiz çok üzüldük. Ben de ne kadar büyük bir yanlış yaptığımı o anda anladım demiş. Çufçuf tren karakarganın ne kadar üzgün olduğunu görebiliyormuş. Demek ki ormandaki herkes onu çok ama çok seviyormuş. Çufçuf tren bu sözleri duyunca çok sevinmiş, neşesi yerine gelmiş. Karakargaya dönerek; Tren: Üzülme karga kardeş, ben seni affettim. Yarın geleceğim, herkese haber ver demiş. Tren ertesi sabah eski neşesi ile ormanın içinden geçerken, ormanda yaşayan tüm hayvanlar sevinçle zıplamaya başlamış. Her şey eski günlere dönmüş ve hepsi çok mutlu olmuş..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/daginik-cocuk-masali/", "text": "Emre, 10 yaşında ilk okula giden çalışkan ancak çok dağınık bir çocukmuş. Kıyafetlerini her gün yere atıp okuluna ya da dışarıya oyun oynamaya gidiyormuş. Bir gün yine tüm eşyalarını ortalıkta bırakıp dışarı çıkmış. Emrenin gitmesinin ardından yerde duran eşyalardan biri yanındaki eşyaya, Sen bu gün okulda değil misin? diye sormuş. Yerde sere serpe yatan kitap Gidecektim ama Emre dağınıklıkta beni bulamadı. demiş. Sohbete koltuğun altından tek siyah çorap da katılmış Hele ben. Ne zamandır buradayım bilmiyorum sıkıştım ve tek eşim de yok. diye dert yanmış. Odanın diğer köşesinden grileşmiş gömleğin sesi gelmiş. Beni bir gün giymek için dolaptan aldı sonra siyah tişörtünü giyip beni yere attı. Tertemizdim ama şimdi kirlendim. demiş. Emrenin odasındaki neredeyse tüm eşyalar aynı durumdan şikayetçiymiş. Ceket birden bire bağırarak; Arkadaşlar Emre benim cebimde otobüs kartını unutmuş. Gelin haydi gezelim. demiş. Bu fikir tüm eşyaların hoşuna gitmiş. Hep birlikte otobüsten otobüse binip bilmedikleri, görmedikleri yerlere gitmişler. Bütün gün gezip zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişler. En son hava kararmaya başlarken eve dönmüşler. Çok eğlenmiş ancak yorulmuşlar, üstelik olduklarından daha da fazla kirlenmişler. Emre dönmeden hepsi unutuldukları yere geri dönmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/daglar-beyinin-oglu-ile-ovalar-beyinin-kizi-masali/", "text": "Dağlar Beyinin Oğlu ile Ovalar Beyinin Kızı Masalı Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde analar doğacak çocuklarının beşiğini sallar iken.. Ben sedirde mışıl mışıl uyurken.. Bir ses duyup kalktım. Etrafa şöyle bir göz attım. Periler dans ediyor, cinler cirit oynuyordu. Başka hiç kimseler yoktu. Bir varmış, bir yokmuş... Sen de yüz ben diyeyim bin sene önce, dağların en tepesinde bir bey yaşarmış. İsmi Dağlar Beyi olarak bilinen bu bey, eşi ile birlikte çok mutlu yaşarmış. Fakat çocuk isteği bir türlü yerine gelmezmiş... Günlerden bir gün Dağlar Beyinin eşi hamile kalmış. Bunu duyan Dağlar Beyi çok mutlu olmuş. Çocuğun doğacağı günü sabırsızlıkla beklemiş. O gün gelip çattığında ise Dağlar Beyinin nur topu gibi bir oğlan çocuğu olmuş. Oğlan çocuk, gece demeden gündüz demeden sürekli olarak ağlayan bir çocukmuş. Karısı da Dağlar Beyi de çocuğun ağlamasından bıkmış usanmış. Ne yaparlarsa yapsınlar çocuğun ağlaması bir türlü kesilmezmiş! Bir gün Dağlar Beyinin karısının pazara gitmesi gerekmiş. Oğlanı da bakacak kimsecikler yokmuş. Şurada bırakayım, zaten uyuyor. Hemen gidip gelirim diye geçirmiş aklından. Oğlan çocuğu tek başına bırakmış ve çıkmış, gitmiş. Küçük oğlan bebeği ilk gören gökyüzünde uçan bir kuş olmuş. Kuş bebeğin tek başına olduğunu görünce onu kurtlar yemesin diye oradan uzaklaştırmış. Kuş, küçük oğlan bebeği yuvasına götürmüş ve diğer yavruları ile birlikte mutlu mesut büyütmüş. Dağlar Beyi, oğlunun kaybolduğunu öğrenince deliye dönmüş, ama nafile! Oğlan gitmiş bir kere... Dağlar Beyi bin perişan, karısı ayrı perişan yaşayıp gitmişler. Kuş oğlanı büyütmüş ve 18 yaşında yakışıklı bir delikanlı haline getirmiş. Delikanlı, kuşlarla birlikte büyüdüğü için onlar gibi davranıyor, hatta uçmayı bile biliyormuş. Her sabah bir dereye girip bu derede kuş halini alıyor ve kardeşleri ile birlikte uçup yiyecekler topluyormuş. Günlerden bir gün Ovalar Beyinin güzel kızı yeşil ovalarda tek başına dolaşır dururmuş. Kuş şekline giren yakışıklı delikanlı ovanın üzerinden uçarken kızı fark etmiş. Aman Yarabbi bu nasıl bir güzellik diye geçirmiş içinden. Ovalar Beyinin kızının yanına kadar yaklaşmış. Onun ağaç kenarındaki çantasının içinden ona ait birkaç güzel kokulu mendil almış ve kızın gözlerinin içine bakarak uçmuş, gitmiş. Ovalar Beyinin kızı olduğu yerde kalakalmış. Bu kuş şimdiye kadar gördüklerinden çok farklıymış. Gözleri ve bakışları kızı çok etkilemiş. İşte ne olduysa o günden sonra olmuş. Ovalar Beyinin kızı derde tutulmuş, o kuşu bir daha görmek istiyormuş. Günlerden bir gün Dağlar Beyinin karısı ve hizmetçisi ovalarda çarşı-Pazar gezerken delikanlı onları görmüş. Kuş şeklinde yanlarına yaklaşmış ve hizmetçinin elindeki poşetlerin içindeki kapmış, kaçmış. Hizmetçi durur mu? Arkasından koşmaya başlamış. Kuş uçtukça o koşmuş, kuş hızlandıkça o da hızlanmış. Sonunda kuşun durması ile o da durmuş. Bir kayanın arkasına saklanmış. Az önceki kuş bir dereye girmiş ve derede yıkanmış. Dereden çıkınca hizmetçi gözlerine inanamamış. Meğer bu kuş yakışıklı bir delikanlı imiş. Delikanlı bir ağacın kavuğuna girmiş, hizmetçi de arkasından girmiş. Yine saklanarak delikanlıyı gözlemiş. Delikanlının bu ağacın içinde kocaman bir sarayı varmış. Fakat hiç memnun değilmiş. Delikanlı yine içinden geçirmiş: Delikanlı: Ah bu iğne-ipliğin sahibi güzel kız. Ah Ovalar Beyinin güzel kızı. Senden ne kadar hoşlandığımı bir bilsen... Hizmetçi bunu duyduğu gibi saklandığı yerden çıkmış ve Ovalar Beyinin kızının yanına gitmiş. Tüm olanı biteni kıza anlatmış. Kızın heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış: Ovalar Beyi Kızı: Beni hemen o delikanlıya götür demiş. Hizmetçi ve Ovalar Beyinin kızı yola koyulmuş. Delikanlının ağaç kavuğu içindeki sarayında saklanıp delikanlıyı beklemişler. Delikanlı akşam olduğunda yine derede yıkanarak kuş halinden kurtulmuş ve sarayına gelerek Ovalar Beyinin kızını düşünmeye başlamış: Delikanlı: Ah güzel gözlü kız, ah bu iğne-ipliğin sahibi güzel. Seni bir daha görsem, seni bir bulsam... O sırada Ovalar Beyinin kızı saklandığı yerden çıkmış. Ovalar Beyi Kızı: Ben buradayım delikanlı. Senin için geldim demiş. Dağlar Beyinin oğlu, güzel kızı karşısında görünce çok sevinmiş. Kız hizmetçi aracılığı ile ailesine haber uçurmuş. Ailesi de iki genci saraya davet etmiş. Bu sırada Dağlar Beyi de oğlunun yaşadığını öğrenmiş. Yıllardır vicdan azabı çeken yaşlı adam bu haber ile çok mutlu olmuş. Hemen dostu olan Ovalar Beyinin sarayına gitmiş. İki bey gençleri birbirine çok yakıştırmış. Dağlar Beyi tahtını da beyliğini de oğluna devretmiş. Dağlar Beyliği ve Ovalar Beyliği bu evlilik ile birleşmiş. İki gence kırk gün kırk gece süren bir düğün yapmışlar. İki genç varmış saadete, okuyanlara gelsin bizden iki kelime: Güle Güle...=)"} {"url": "https://www.masalcisite.com/denizlerin-krali-yunusun-zekasi/", "text": "Yunuslar evrenin en akıllı canlısıdır. Ormanların kralı gücünden ötürü aslanmış ancak denizlerin kralı zekasından ötürü yunusmuş. Yunus öyle güçlü bir hayvan değilmiş. Bir köpekbalığı ile savaşamazmış mesela. Ama yunus öyle zekiymiş ki, her durumun üstesinden ustalıkla gelirmiş. Yunusun deniz krallığını onaylamayan hayvanlar varmış ve kendi aralarında toplanıp konuşurlarmış: Köpekbalığı: Denizimize komşu denizden bir saldırı olsa, yunus bizi nasıl yönetir. O bırakın 200 köpekbalığını, bir köpek balığına dahi karşı koyacak gücü yok. Ahtapot: Ben sizler kadar güçlü değilim ama kollarım sayesinde düşmanı etkisiz hale getirebilirim. Onu sımsıkı tutabilirim. Pirana: Bizlerde küçüğüz ama küçüklüğümüz demek değil ki, biz hiçbirşey yapamayız. Bizler koca bir canlıyı yiyebiliriz. Yunus ne yapabilir? Deniz anası: Haklısınız, bazı canlıların kral olmaya hakkı yoktur. Belki bende öyleyim. Ancak yunus oyun oynamaktan başka ne yapar ki? Hayvanlar hep bu şekilde yunus hakkında atıp tutarlarmış. Ve o ihtimal gerçekleşmiş, denizlerine komşu denizden bir saldırı olmuş. Hepsinin paçası tutuşmuş saldırı alarmını duyduklarında. Yunus korkusuzca saldırının olduğu bölgeye gitmiş ve onları deniz altındaki evine davet etmiş. Milyonlarca deniz askeri yunusun evine konuk olmuş. Köpekbalığı, ahtapot, pirana, deniz anası ve daha birçok deniz canlısı kumun dibine girerek gizlenmişler. Yunus dertlerini sormuş, deniz askerleri ise şu şekilde yanıtlamış: Senden önce köpekbalığı bizim denizimize sefer düzenlemişti. Onun intikamını almaya geldik. demişler. Yunus ise Ne intikamı ben savaşmak istemiyorum, hatta ayrı ayrı ülkelerde olmak istemiyorum. Gelin kardeş olalım, sizin deniziniz bizim denizimiz, bizim denizimiz sizin deniziniz olsun demiş. Yunusun bu sözleri şaşırtmış ama askerleri ikna etmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/dertli-bey/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, bende çok uzaklarda bir yerlerde bir köy varmış. Bu köyde çok dertli bir Adam yaşarmış. Neden mi dertliymiş diyecekseniz. Gelin anlatayım. Bu dertli beyimizin adı Ali imiş. Alinin çok bereketli toprakları, tarlaları, sürülerce koyunları, bir kocaman ahır inekleri varmış. Ali bunlarla geçimini sağlarmış. Hem de ne sağlamak! Vakti zamanında köyün en zenginlerindenmiş. Ne oldu da Ali böyle dertlendi dediğinizi duyar gibiyim. Aliye olanlar olmuş. Alilerin köyünün toprakları çok bereketliymiş. Her sene köylüler yağmur duası yaparlar, ve dualarının karşılığını almışlardır ki, her sene de çok güzel yağmur yağarmış. Topraklar kuraklık nedir bilmez, başka köylere göre 2 katı meyve sebze verirmiş. Gel gelelim geçen kıştan sonra, toprağın bereketi kaçmış. Birden topraklar kuraklaşmaya, üstünde ot bile bitmemeye başlamış. E hal böyleyken, Alinin topraklarında da hiçbir meyve büyümez, hiçbir sebze büyümez olmuş. Tarlalarına ne ekse hemencik kuruyorlarmış. Böyle olunca hayvanları da aç kalmış ve birer birer zayıf düşmüşler. Gün geçtikçe hayvanlar açlıktan ölmeye başlamışlar. Lakin gel gelelim aylar geçiyor topraklarda hala ot bitmiyormuş. Alinin karısı da açlıktan vefat etmiş. Ali evde bir başına kalakalmış. Hayvanları ölmüş, karısı ölmüş, Ali yaşıyormuş. Ben bu acıyla nasıl yaşarım. Bu kadar derde nasıl katlanacağım ben diye düşünürken birden aklına bir fikir gelmiş. Dünyanın en dertsiz insanını bulacak , onun yanında çalışmak için yalvaracakmış. Böyle hayal kurup düşmüş yollara. Yollar gitmiş, yollar giderken günler geçmiş aylar geçmiş. Kimi görse, en az onun kadar dertliymiş gördüğü bulduğu insanlar. Daha da gitmiş. Dereleri tepeleri aşmış. Bir gün yürürken kocaman bir ev görmüş.Daha önce hiç o kadar süslü ve büyük bir ev görmemiş. Bahçesinden içeri girdiğinde bir de bakmış ki tüm bahçede meyve ağaçları, tarlalar, tarlalarda sebzeler, hepsi de çok sağlıklı duruyorlarmış. Ali bu duruma çok şaşırmış. Kendi köyü kurakken bu köyde bütün yemişler kocamanmış. Kapıyı çalıp, evin sahibini görmek istediğini söylemiş. Uşak kapıyı açıvermiş. Kapı kocaman bir salona açılmış. Salonun sonunda da kocaman bir masanın öbür ucunda bir adam oturuyormuş. Ali usulca seslenmiş. - Merhaba! Ben yabancı bir köyden geliyorum. Dünyanın en dertsiz adamını arıyordum. Ve buldum. Sizin bahçeniz çok güzel. Bir sürü yemiş var. Oysa bizim köyümüzde ağaçlarda yaprak bile kalmadı. Bütün hayvanlarımız öldü. Çoğu köylü açlıktan öldü. Bende evimden çıktım geldim. Dünyanın en dertsiz insanın yanında çalışacağıma yemin verdim. Ne olur izin verin sizin yanınızda çalışayım. Bunu duyan adam cevap vermiş. -Ey oğul! Sen sanır mısın ki ben dertsizim? 6 oğlum vardı. Kuraklıktan, açlıktan hepsi öldü. Bütün yemişlerim çürüdü, bütün hayvanlarım öldü. Aynı senin gibi perişan haldeydim. Bir gün umudum tükendiğinde yanımda ufacık bir orman perisi beliriverdi. Bana elindeki tohumları verip, bunları ekmemi söyledi. Bende ektim. Böyle güzel bir bahçeye sahipsem hepsi umudumun tükendiği zaman beliren o peri sayesindedir. Şimdi sana tavsiyem şudur ki; köyüne dön ve sabret. Sabreden derviş muradına erermiş. Sen bekle, inanırsan peri gelir seni de bulur."} {"url": "https://www.masalcisite.com/dertli-fare-moku/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, çok uzak bir yerlerde Moku adında küçük beyaz bir fare yavrusu varmış. Moku etraftaki hayvanlarla oynamayı çok severmiş. Diğer hayvanlar da Mokuyu severler ve onunla oynarlarmış. Bir de Çiki adında sarı bir kedi yavrusu varmış. Ama onun Moku kadar arkadaşı yokmuş. Moku ne zaman Çikinin yanına gitse Çiki korkup kaçıyormuş. Moku Çikinin ondan korktuğunu fark etmiş ve bu duruma çok üzülmüş. Moku bir köşeye çekilmiş ve düşünmeye başlamış. Acaba Çiki ile nasıl arkadaş olabilirim? Benden korkmamasını nasıl sağlayabilirim? Birden Mokunun aklına bir fikir gelmiş. Çikinin nasıl oynamayı sevdiğini öğrenirse onunla birlikte oyun oynayıp onunla arkadaş olabilirim diye düşünmüş. Ertesi gün Moku Çikinin olduğu bahçeye gitmiş ve Çikiyi izlemeye başlamış. Çiki tek başına bahçenin bir köşesinde bir ip yumağıyla oynuyormuş. Tüm gün Çikiyi izlemiş. Çiki ara sıra oynayıp ara sıra süt içiyor, biraz dinlendikten sonra da tekrardan iple oynuyormuş. Ertesi gün Moku yine Çikinin bahçesine gitmiş. Bahçedeki büyük ağacın arkasına saklanmış. Çiki yine iple oynuyormuş. Çiki tam oynarken yanlışlıkla ip yumağı ağacın oraya kaçmış. Moku kendine doğru yuvarlanan ip yumağını görmüş. Birden aklına bir fikir gelmiş. - Ben bu ipliği tutup Çikiye geri götürürsem belki benimle arkadaş olabilir ve birlikte oynayabiliriz. Moku hemen ipi tutmuş ve ağacın arkasına saklanmış. İpin ağacın arkasına gittiğini gören Çiki ağaca doğru koşmuş. Ağacın yanına gittiğinde birden şaşırmış. Bir fare elinde Çikinin ip yumağını tutuyormuş. Çiki çekinmiş ve arkaya doğru bir iki adım atmış. Çikinin çekindiğini gören Moku hemen Çikiye seslenmiş. - Hey! Merhaba! Benim adım Moku. Ben bir fareyim. Peki ya senin adın ne küçük sarı tatlı kedi? Çiki Mokunun onunla konuştuğunu görünce önce şaşırmış. Sonra biraz çekinerek cevap vermiş. - Merhaba benim adım Çiki. Bende bir kediyim. Moku Çikinin ona cevap vermesine çok sevinmiş hemen konuşmaya başlamış. - Çiki benimle birlikte oyun oynamak ister misin? İstersen benimle birlikte diğer arkadaşlarımla da oyun oynayabilirsin. Çiki biraz düşünmüş. Tek başına oyun oynarken canının sıkıldığı aklına gelmiş ve şöyle demiş. Evet. Seninle bir oyun oynayabilirim Moku. Moku Çikinin oyun teklifini kabul etmesine çok sevinmiş ve hemen ağacın arkasından çıkmış. Oyun oynamaya başlamışlar. Çiki ip yumağını patisiyle uzaklara atıyor, Moku da hemen koşup oradan ip yumağını alıp Çikiye geri getiriyormuş. Tüm gün boyunca bu şekilde oynamışlar. Ertesi gün Moku yine Çikinin bahçesine gittiğinde Çikiyi ağacın kenarında Mokuyu beklerken bulmuş. Çiki; - Hoş geldin Moku. Ben de seni bekliyordum. İstersen bugün arkadaşlarını çağırabilirsin. Hep birlikte oyun oynarız. Bunu duyan Moku hemen gidip diğer arkadaşlarını çağırmış. Bu sefer de Çiki, Mokunun yediği yiyeceği gidip bir yerlere saklıyor, Moku da gidip yiyeceğini buluyormuş. Mokunun arkadaşları geldiğinde ise hep birlikte önceki gün yaptıkları gibi ip yumağı fırlatma oyunu oynamışlar. Günün sonunda hepsi arkadaş oldukları için çok mutluymuş. Günün sonunda Moku ile Çiki yarın tekrar oynamak üzere sözleşmişler. Moku yolda evine giderken"} {"url": "https://www.masalcisite.com/deve-kervani/", "text": "Sevgili çocuklar; siz hiç çok böbürlenen, kendini çok yüksekte görenlerin sonunun ne olduğu ile ilgili bir masal dinlediniz mi? İşte size kibirli devenin hazin sonu... Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; kervanların develer ile ilerlediği zamanlarda, bir tüccarın işini yapan deve kervanı var imiş. Kervan 20 deve ve bir de eşekten oluşturmuş. Eşek develerin önünde gider ve develere gidecekleri yolu gösterirmiş Günlerden bir gün tüccar büyük bir sipariş almış. Eşyaları yüklemiş develerine, sürmüş deve kervanını çöllere... Develer çöllere de dayanıklı hayvanlar olduğundan yavaş yavaş ilerlemeye başlamışlar. Çöl çok büyükmüş ama vakit de uzunmuş. Eşek ise yine deve kervanının en başında develere gidecekleri yolu gösteriyormuş. Mola zamanlarından birinde develerin başı olan baş deve, içindeki sıkıntıyı arkadaşları ile paylaşmış. Baş devenin derdi çok farklıymış, kervan liderlik etmek istiyormuş: Baş Deve: Ey deve arkadaşlar. Ben bu kervanın baş devesiyim. Ben birçok ülkeye gittim, büyük mü büyük çöller geçtim. Şimdi sorarım size; bu çelimsiz eşeğin liderlik neyine? Boy dersen bende endam dersen bende. Bu kervanın baş devesi ben varken eşek neden en önde? Kervandaki diğer develer baş devenin sözlerine önce tepki göstermiş. Fakat baş deve kendinden o kadar eminmiş ki, diğer develer de sonunda ikna olmuş. Baş deve önde, diğer develer arkada sıraya dizilmiş ve bir ağacın altında tek başına dinlenen eşeğin yanına gitmişler. Baş deve ve diğer develer eşeğin yanına geldiğinde uzatmadan söze başlamışlar: Baş Deve: Eşek kardeş, biz develer olarak toplandık ve bir karar aldık. Artık senin aramızda olmanı istemiyoruz. Eşek şaşırmış: Eşek: Siz ne dersiniz deve kardeş? Ben bu kervanı bırakamam. Hem ben olmadan siz gideceğiniz yere varamazsınız. Çöl çok büyük, bu çölün içinde kaybolur harap olursunuz. Baş deve eşeğin tüm sözlerini duymazdan gelmiş. Eşeğe bağırmaya, hakaret etmeye başlamış. Eşek de bu sözler üzerine daha fazla dayanamamış ve Ne yaparsanız yapın! demiş. Eşek almış başını gitmiş. Ertesi gün deve kervanı düşmüş yine yollara. Ama bu sefer en başta eşek değil baş deve yön veriyormuş kervana. Baş deve en başta; böbürlene böbürlene yürürken, gururla bakınıyormuş etrafa. Fakat baş devenin gururu boş çıkmış. Yol bilmeyen iz bilmeyen baş deve, kocaman çölün içerisinde gideceğinin tam aksi yönüne sürmüş kervanı. Günler geçmiş, geceler geçmiş... Kervan çölden çıkacağına çölün daha da iç kısımlarına doğru gitmiş. Pusula şaşmış, baş devenin aklı karışmış. Her yer birbirine benzer gibiyken, bu çölden nasıl çıkacaklarını bilmiyormuş. Kervandaki diğer develer ise, onun lafına güvendikleri ve eşeği kovdukları için çok ama çok pişmanmış. Deve kervanının takati kalmamış. Ne kadar giderlerse gitsinler, bu çölden kurtulamayacaklarını biliyorlarmış. Baş deve ile kavga etmeye başlamışlar. Baş deve ise yaptığı hatanın farkına varmış ama nafile! Deve kervanı çölün ortasında çaresizce çırpınırken, kovdukları eşek çıkagelmiş. Eşek hiçbir şey söylemeden sadece Arkama dizilin demiş. Yıllardır arkadaşlık ettiği, birlikte yol aldıkları develere kıyamayan eşek, onları kurtarmak için geri gelmiş. Kervandaki tüm deler sevinç içinde eşeğin arkasına dizilmişler. Baş deve ise şaşkın bir şekilde etrafına bakınıyormuş. Eşek onun yanına gelmiş: Eşek: Baş deve kardeş, sen kervanın en arkasında yürüyeceksin! demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/devlerle-cucelerin-dostlugu/", "text": "Devlerle Cücelerin Dostluğu Uzak diyarlarda güzel bir ülke varmış. Bu ülkede uzun yıllardır devler ve cüceler bir arada yaşarlarmış. Birbirlerine her konuda yardım eder hiç sorun yaşamazlarmış. Günlerden bir gün nerden çıktığı anlaşılamayan yabancı bir dev bu ülkeye gelmiş. Burayı çok beğendiğini ve onlarla kalmak istediğini söylemiş. Devler ve cüceler buna itiraz etmemişler ve bu yabancıyı aralarına almışlar. Cücelerin hepsi bu yeni gelen deve dostça yaklaşıp, diğer devlere gösterdikleri yakınlığı gösteriyorlarmış. Fakat bu dev hep onlardan uzak duruyor ve nerede bir cüce görse kötü kötü bakıyormuş. Sadece bu kadarla da kalmıyor diğer devleri de cücelere karşı kışkırtmaya çalışıyormuş. Cüceler sizden daha güçsüzler o yüzen sizinle iyi geçiniyorlar, onlar sizi kullanıyorlar. şeklinde sözler söylüyormuş. Onun neden cücelere böyle düşmanca bir tavır takındığını anlayamayan diğer devler zamanla ondan şüphelenmeye başlamışlar. Bu yabancı dev sık sık hiç bir şey söylemeden yanlarından ayrılıyor ve sonra tekrar aralarına dönüyormuş. Yine bir gün yabancı dev aralarından ayrıldığında devler ve cüceler kendi aralarında bu konuyu tartışmışlar ve yabancı devi gizlice takip ederek nereye gittiğini öğrenmeye karar vermişler. Yabancı dev aralarına gelmiş ve her zaman ki gibi cüceleri kötülemeye devam etmiş. Bir süre sonra bakmışlar yine yol hazırlığı yapıyor hemen aralarından birkaç cüceyi onu takip etmeleri için görevlendirmişler. Cüceler gizli gizli yabancı devi takip etmişler. Bir süre sonra onun kendisi gibi bir grup devle buluştuğunu görmüşler. Biraz daha yaklaşıp neler konuştuklarını anlamaya çalışmışlar. Bu devler kendi aralarında plan yapıyorlarmış. Cücelerle devleri birbirine düşürüp, aralarındaki dostluğu bozmak ve onların hepsini yok etmek istiyorlarmış. Onları yok edince o güzel ülkeye kendileri yerleşmenin planını yapıyorlarmış. Cüceler bunu duyar duymaz hemen ülkelerine geri dönmüşler ve tüm duyduklarını devlere ve diğer cücelere anlatmışlar. Başbaşa verip güzel bir plan hazırlamışlar. Ülkenin girişinde bulunan büyük ağaca bir ağ yerleştirmişler ve ağaca bir cüceyi nöbetçi olarak yerleştirip, yabancı devi beklemeye başlamışlar. Başına geleceklerden habersiz olan yabancı dev kendinden emin adımlarla ülkeye doğru ilerlerken tam ağacın altına geldiğinde üzerine düşen ağla neye uğradığını şaşırmış. Olayı uzaktan izleyen ülke sakinleri hemen ağacın altına toplanmışlar. Dev o an tüm planlarının öğrenildiğini anlamış ve korkudan tir tir titremeye başlamış. Onu öldüreceklerini düşünüyormuş ama onlar yabancı devi öldürmemişler. Birkaç gün onu orada esir tuttuktan sonra bir daha bu ülkeye yaklaşmaması şartıyla onu serbest bırakmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/dilara-ogretmenin-hikayesi/", "text": "Pınar Öğretmenin Hikayesi Küçük bir kasabada son zamanlarda garip hırsızlık olayları olmaya başlayınca, bu durum halkı çok huzursuz etmeye başlamış. Kasabalılar kendilerini bildi bileli kimsenin bir çöpü bile kaybolmazken son zamanlarda anlam veremedikleri hırsızlıklar yaşanıyormuş. Kimi gün bakkaldan bir ekmek, kimi gün manavdan 2 elma, kimi gün mandıradan 1 kase yoğurt çalınıyormuş. Bunun basit bir hırsızlık vakası olmadığını anlayan esnaflar kendi aralarında bir toplantı yapmışlar. Herkes neyinin kaybolduğunu tek tek söylemiş. Çalınan şeyler hep yiyecekmiş ve maddi değerleri de o kadar fazla değilmiş. Burada kasaba esnafını düşündüren şey, kasabalarında yardıma ihtiyacı olan birisinin bulunduğuymuş. Bu kişi her kimse onu bulmaları ve ona yardım etmeleri gerektiğini düşünüyorlarmış. Çalınan yiyeceklerin az miktarda olması ve son hırsızlık olayının olduğu yerde küçük ayak izlerine rastlanması, bunu yapan kişinin henüz çocuk olduğunu düşündürüyormuş. Yardım edebilmek için bu çocuğu mutlaka bulmaları gerekiyormuş. Bunun üzerine tüm esnaflar hırsızlığın meydana geldiği gündüz vakitlerinde daha dikkatli olmaya karar vermişler. Bir gün, iki gün derken üçüncü gün öğle vakitlerinde fırıncı Hasan amca küçük bir kızı ekmek kasasından ekmek alırken yakalamış. 6 yaşlarında, zayıf, sarışın bir kız olan çocuk yakalandığını anlayınca korkudan yaprak gibi titremeye ve sessizce ağlamaya başlamış. Üstü başı perişan halde olan ve boynunu bükmüş ağlayan küçük kızın halinden bu hırsızlığı aç olduğu için yaptığı anlaşılıyormuş. Hasan amca küçük kızı daha fazla korkutmamak için tuttuğu kolunu bırakmış ve ona; ağlama küçük kız sana bir zarar vermeyeceğim, belli ki ihtiyacın olduğu için ekmek ödünç almaya gelmişsin. Seninle bir anlaşma yapabiliriz istersen. dediğinde, küçük kız ilk defa başını yerden kaldırıp adamın yüzüne bakmış. Masum gözleri yaşlı adamın içini acıtmış. Yumuşak bir sesle küçük kıza adını ve yaşını sormuş. Kız 6 yaşında olduğunu ve adının da Pınar olduğunu söylemiş. Hasan amca Pınara tüm olanları kendisine anlatmasını istemiş. Pınarda hayatta yaşlı ninesinden başka kimsesinin olmadığını, onun ve kendisinin karnını doyurmak için hırsızlık yapmak zorunda kaldığını anlatmış. Yaşlı adam küçük kızın saçlarını okşamış ve ona sen hırsızlık yapmıyordun, senin gibi iyi bir kız hırsızlık yapamaz. Bizden borç olarak yiyecek alıyordun ama bunu bize söylemeyi unutuyordun, bundan sonra her gün gelip benden istediğin kadar ekmek ve simit alabilirsin demiş. Küçük kız ama benim param yok diye boynunu büktüğünde, yaşlı adam ona ileride büyüyüp iş sahibi olduğunda bana borcunu ödersin anlaştık mı küçük hanım dediğinde ilk kez Pınarın yüzü gülmüş. Fırıncı Hasan amca Pınara bir poşete koyduğu ekmek ve simitleri vererek evine göndermiş. Bundan sonra her gün gelip bunlardan alabileceğini söylemiş. Küçük kız evine giderken mutluluktan havalara uçuyormuş. Yaşlı ninesi ve Pınar uzun zamandır ilk kez karınlarını tam anlamıyla doyurabilmişler ve fırıncıya bol bol dua etmişler. Fırıncı Hasan amca küçük kızı evine gönderdikten sonra tüm esnaf arkadaşlarına tek tek bu olayı anlatmış. Hepsi de onunla aynı şeyi düşünmüşler. Her gün tüm esnaflar ninesi ve küçük kızın yemesi için yiyecek verme kararı almışlar. Küçük kızı rencide etmemek için de borç olarak verdiklerini söyleyeceklermiş. Kasabanın iyi kalpli esnafları bu sözlerini yerine getirmişler, hatta sadece bu kadarla kalmayıp, el birliği ile Pınarı Liseye kadar okutmuşlar. Sonrasında kız üniversite okumak için kasabadan ayrılmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/dipsiz-kuyu-masali/", "text": "Dipsiz Kuyu Masalı Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde yaşayan yaşlı bir padişah varmış. Oldukça yaşlı olan bu padişahın iki tane de oğlu varmış. Fakat iki oğlu da birbiri ile hiç anlaşamazmış. Babasının ölüm döşeğinde olması iki oğlanı da birbirine rakip hale getirmiş. İki oğlan birbiri ile didinmekten babasının hastalığına bir çare bulamaz olmuş. Yaşlı padişah bu duruma daha fazla dayanamamış ve günlerden bir gün iki oğlunu da yayına çağırmış: Padişah: Ey oğullar! Birbirinizi yerken benim derdimi tasamı unuttunuz! Ben hasta döşeğinde yatarken siz birbirinizle dalaştınız! Şimdi açın gözünüzü de kendinize gelin! Gidin, arayın, bulun; bana çare getirin! Babalarının bu isyanı çocukları kendilerine getirmiş. İki çocuk da atlarına binmiş ve ülke ülke, diyar diyar derman aramaya başlamış. İki oğlan kardeş az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. En sonunda yorulmuş ve bir kuyunun önünde durmuşlar. Amaçları bir şeyler yemek ve güç toplamakmış. İki oğlan kardeş yemişler, içmişler; karınlarını doyurmuşlar. Fakat büyük kardeşin aklında başka şeyler varmış. Büyük kardeş küçük kardeşini kuyunun kenarına doğru çekmiş ve kardeşini ittiği gibi kuyuya atmış. Küçük kardeşin düştüğü kuyu dipsiz bir kuyuymuş. İçine düşen bir daha kurtulamıyormuş. Küçük çocuk kuyunun dibinde kara karar düşünmeye başlamış. Ben ne yapacağım, buradan nasıl kurtulacağım? Küçük çocuk bu şekilde düşünürken aksakallı bir ihtiyar kuyunun diğer tarafında belirmiş. Küçük çocuğu kuyunun kenarında görünce şaşırmış, kalmış: Aksakallı: Ey küçük, senin ne işin var burada? Sen nasıl düştün buraya? Küçük çocuk aksakallı dedeye başından geçen her şeyi anlatmış. Aksakallı dede bunun üzerine küçük çocuğa yardım etmek istemiş: Aksakallı: Seni buradan kurtaracağım küçük çocuk. Al bak sana aksakalımdan iki tel kopardım. Bunları birbirine sürttüğünde iki tane at gelecek karşına. Biri beyaz biri siyah renkte olacak. Aman sen beyaz olana bin, siyah olan yerin daha da altına gider. Küçük oğlan ak sakallı dedenin bu lafları karşısında çok ama çok sevinmiş. Sonunda buradan kurtulacağım diye geçirmiş içinden. Hemen iki teli birbirine sürtmüş ve karşısına kocaman iki tane at gelmiş. Ak sakallı dedenin dediği gibi biri beyaz biri de siyahmış. Fakat oğlan sevincinden yanlışlıkla siyah ata binmesin mi? Yerin üstün çıkacağına yerin daha da dibine gitmiş. Yer altı ülkesinde kendi kendisine üzülürken, evlerden birinin kapısını çalmış. Karşısına çıkan nineden yardım istemiş, yemek istemiş. Nine oğlana yemek vermiş, onun karnını doyurmuş. Fakat oğlan su istediğinde işler değişmiş: Nine: Suyumuz yok oğlum. Kocatepede bir dev var, bizim suyumuzu bırakmıyor. Haftada sadece bir gün genç bir kız deve tepsi ile yemek götürüyor ve dev yemeğini yiyene kadar suyu serbest bırakıyor. Biz de kap-kacak ne varsa dolduruyoruz ama yetmiyor tabi. Oğlan, ninenin anlattıklarına çok şaşırmış. Fakat devin karşısına çıkacak gücü kendinde buluyormuş. Ertesi gün deve yemek götürecek kız ile birlikte devin yaşadığı yere kadar gitmişler. Kız devin yanına gidip yemeği deve verdiğinde oğlan saklandığı yerden çıkmış ve devi bir hamlede öldürmüş. Genç kız oğlanın devi öldürdüğüne inanamıyormuş. Sevincinden koşa koşa kasabaya gitmiş ve müjdeli haberi babasına vermiş. Bu kız aslında ülkenin padişahının kızı imiş. Padişah hem kızını hem de ülkesinin hayatını kurtaran bu genci her yerde aratmış ve sonunda bulmuş. Padişah oğlanı yanına çağırtmış ve kızı ile evlenmesini istemiş. Oğlanın ise padişahtan tek bir şartı varmış: Oğlan: Beni yeryüzüne gönderir iseniz, kızınız ile evlenirim demiş. Padişah, oğlanın teklifini kabul etmiş. Kızına ve cesur oğlana dillere destan bir düğün yapmış ve onları yeryüzüne uğurlamış. Cesur oğlan yeryüzüne döndüğünde babasının hala ölüm döşeğinde olduğunu görmüş. Fakat babası küçük oğlanın ölüm haberini aldıktan sonra onu karşısında görünce o kadar mutlu olmuş ki, hemen iyileşivermiş. Küçük oğlanı kuyuya atan abisi ise korkusundan uzak diyarlara kaçmış, gitmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/disi-kurdun-derdi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde kocaman bir orman varmış. Bu orman öyle büyük bir ormanmış ki, bazı yerlerine bırakın insanın girmesini daha hayvanlar bile girememiş, öyle büyük ve karanlık bir ormanmış. Bu ormanda genellikle vahşi hayvanlar yaşarmış. Çünkü vahşi hayvanların en sevdiği yerler bu orman gibi büyük, karanlık, bol ağaçlı, insanların girmediği yerlermiş. Bir sürü hayvan yaşarmış bu ormanda. Kurtlar, ayılar, aslanlar, kaplanlar, yılanlar, ve bir sürü hayvan kimse birbirine zarar vermeden bu ormanda dururmuş. Bu ormanda bir de dişi kurt yaşarmış. Bu dişi kurdun dört tane yavrusu varmış. Bu yavrularına gözü gibi bakıyormuş. Onları eğitiyor, zıplamayı öğretiyormuş. Ama daha fazla doğurmak istiyormuş. Çünkü ne kadar çok çocuk doğurursa o kadar güçlü olacağını düşünüyormuş. Günler geçmiş, aylar geçmiş. Kurt hala yeni yavrular doğuramamış. Kurt iyice kızmaya, kendi yavrularıyla da ilgilenmemeye başlamış. Yine bir gün bu vahşi ormanda, maymunlar zıplıyormuş, filler sürürleriyle birlikte geziyorlar, geyikler birbirlerine hikayeler anlatıyor, çakallar ağaçların altında piknik yapıyorlar, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, çiçekler mutlu mutlu açıyor, arılar vızır vızır vızırdıyormuş. Yani her şey gayet normal gidiyormuş ormanda. Bizim dişi kurt da yavrularını alıp nehir kenarına inmiş. Nehir kenarında oturmuş. Yavruları da bir köşede kendi başlarına oynuyorlarmış. Kurt onlara bakıp iç çekmiş. Nehirin ötesinde su içen dişi aslanın dikkatini çekmiş bu kurdun iç çekişi. Merak etmiş ve kurdun yanına gitmiş. - Hayrola kurt kardeş ? Neden dertli dertli iç çekiyorsun ? Sesini karşıdan işittim ve yanına geldim. Bir problemin varsa sana yardım etmek isterim. demiş dişi aslan. Dişi aslanın geldiğini gören kurt baştan pek umursamamış. Benim kendi derdim bana yeter, bir de başkasıyla uğraşamam diye düşünmüş. Ama dişi aslanın söylediklerini duyunca bu düşüncelerinden çok utanmış. Dişi aslana doğru dönmüş. - Hiç sorma aslan kardeş. Derdim çok büyük. Dermanını bulamam, sende bulamazsın. demiş. Bunun üzerine dişi aslan iyice merak etmiş. Arkasına doğru bakmış. Kurdun dört yavrusu da gayet mutlu bir şekilde oyun oynuyorlarmış. Her şey normal gözüküyormuş. - Derdini anlatsan belki dermanını da buluruz, ne dersin ? demiş. Bunun üzerine bizim dişi kurt başlamış anlatmaya. - Benim dört tane evladım var. Ama bu dört evladım bana yetmiyor. Daha çok güçlenmek istiyorum. Ama bu dört evlatla nasıl güçleneceğim ki? Doğurmak istiyorum doğuramıyorum. Benim derdim budur. Var mı sende dermanı ? diye sormuş. Bunun üzerine dişi aslan kocaman bir kahkaha atmış. - İlahi kurt kardeş. Hiç güleceğim yoktu. Bu mu senin derdin ? Ne olmuş dört tane evladın varsa ? Bak bana. Benim bir tane oğlum var. Onu öyle bir yetiştirdim ki. O kadar güçlü yaptım ki, bak şimdi bu ormanın kralı oldu benim oğlum. Önemli olan kaç çocuğunun olduğu değil, onları ne kadar güçlü yetiştirdiğinde. Eğer doğru bir şekilde yetiştirirsen onlar çok güçlü olur. Onlar güçlü olursa sen de güçlü olursun. demiş ve izin isteyip ormanın içine doğru yol almış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/doranin-dilegi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; ben diyeyim yıllar sen de asırlar önce, uzak mı uzak diyarların birinde güzelliği dillere destan bir kız varmış. Bu kızın adı Dora imiş. Dora, küçük ve güzel bir kasabada babası ile birlikte yaşar ve babasına tüm işlerde yardımcı olurmuş. Baba-kız mutlu bir hayat sürerlermiş. Dora güzelliği ile olduğu kadar marifetli elleri ile de bilinirmiş. O ve babası kasabanın en güzel pastalarını birlikte yaparlarmış. Kimin bir doğum günü olsa, kimin bir kutlaması olsa soluğu Dora ve babasının yanında alırmış. Dora kısa zamanda hem lezzeti hem de görüntüsü harika pastalar yapmayı başarırmış. Doranın en büyük hayali içerisinde birbirinden güzel pastalar yapabileceği büyük bir pastane açmak ve babası ile birlikte bu pastanede birbirinden güzel pastalar yapmakmış. Bir gece Dora uyumadan önce pencerenin yanına yaklaşarak gökyüzüne doğru bakmış. Yıldızlar tüm parlaklığı ile gökyüzünde adeta ona göz kırpıyormuş. Dora o sırada parlaklığı ve büyüklüğü ile kendisini belli eden Akşam Yıldızını görmüş. Babasının ona anlattığı masala göre kim Akşam Yıldızını görür ve ondan dilek dilerse diledikleri şeyler gerçek olurmuş. Dora heyecanla ellerini açmış ve Akşam Yıldızına bakarak; Dora: Sevgili Akşam Yıldızı! Lütfen beni duy ve dileğimi gerçek yap. Ben içerisinde güzel pastalar yapabileceğim bir pastanem olsun istiyorum demiş. O gece Dora heyecandan bir sağa bir sola dönmüş yatağında. Bir türlü uyku tutmamış. Acaba dileği gerçek olacak mıymış? Dora dileğini diledikten sonra her sabah uyandığında dileğinin gerçek olmasını beklemiş. Ama dileği bir türlü gerçek olmuyormuş. İyice ümidi kırılan Doranın morali de bozulmaya başlamış. Kızındaki bu durumu fark eden babası ise bir sabah kahvaltı masasında Doraya dönerek; Baba: Güzeller güzeli kızım senin neyin var? Son zamanlarda yüzün hep asık, hep mutsuzsun. Canını sıkan bir şey mi oldu? demiş. Dora babasına her şeyi anlatmaya karar vermiş. Hem belki o dileğinin neden gerçek olmadığını bilebilirmiş. Dora: Babacığım ben bundan bir hafta önce odamın penceresinden gece yıldızları seyrederken senin bana masalını anlattığın Akşam Yıldızını gördüm. Sen bana masalda demiştin ya Akşam Yıldızını gören ve dilek dileyen herkesin dileği kabul olur diye. Ben de hemen bir pastanem olsun diye dilek diledim. Ama bir hafta geçmesine rağmen dileğim gerçek olmadı. Sence Akşam Yıldızı beni duymamış olabilir mi babacığım? Demiş. Babası kızının neden üzgün olduğunu şimdi anlamış. Kızına dönerek minik yüzünü iki elinin arasına almış: Baba: Güzel kızım, Akşam Yıldızından sadece dilek dileyerek istediğin şeylerin olmasını beklemek olmaz. Senin bu dilediğin şey için çaba göstermen ve çok çalışman lazım. Akşam Yıldızı ancak o zaman senin dileklerini gerçekleştirir. Demiş. Dora anlayamamış: Dora: Nasıl yani, sadece istemem yetmiyor mu? demiş. Babası gülümseyerek: Baba: O zaman hiçbirimiz çalışmayalım ve sadece isteyelim. Evde oturarak tüm isteklerimizin gerçek olmasını bekleyelim. Sence bu doğru olur mu? demiş. Dora babasının ne demek istediğini anlamış. Nasıl ki tarladan ürün toplamak için tarlayı ekip biçmeleri ve toprağa iyi bakmaları kısaca çalışmaları gerekiyorsa hayatta tüm dileklerin gerçek olması için de çok çabalamak ve çalışmak gerekliymiş. Dora o günden sonra daha güzel pastalar yapmak ve kendisini geliştirmek için durmadan çalışmış. Başka kasabalardan gelen pastane sahipleri ile konuşarak değişik pastalar yapmanın püf noktalarını öğrenmiş. Öğrendiği birçok şeye rağmen durmayan Dora araştırarak yeni şeyler öğrenmeye ve böylece daha da güzel pastalar yapmaya başlamış. Günlerden bir gün başka bir kasabadan gelen ve birçok pastanesi olan bir adam Dora ve babasının evini ziyaret etmiş. Adam Doranın ne kadar güzel pastalar yaptığını arkadaşlarından duymuş ve bu kızı tanımak istemiş. Pastane sahibi hem Doranın hem de babasının çalışkanlığını görünce bu durumu çok takdir etmiş. Doranın pastasından yediğinde ise bu kızın nasıl bu kadar güzel pasta yapabildiğine hayret etmiş. Sonunda evden çıkmadan Doraya kendi pastanesini açması için yardımcı olabileceğini söylemiş. Dora adamdan duyduğu bu haber karşısında o kadar sevinmiş ki hemen babasına sarılmış. Adamın teklifini kabul eden Dora, babası ile birlikte kasabanın en güzel ve en büyük pastanesinin sahibi olmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/dort-mevsim-masali/", "text": "Mevsimler Nasıl Oluştu Yaşlı nine, bir türlü uyumak istemeyen torununa bir masal anlatmaya karar vermiş. Dizlerine torununun başını koyup saçlarını okşayarak başlamış masala... Mevsimler nasıl oluştu bilir misin? Toprak Ananın yanlızlığından oluştu. Kendisi yerde tek başına otururken, Gök kralının evinde her zaman şenlik olurmuş. Bir gün bu şenlikten kendisi de nasiplenmek isteyen Toprak Ana, Gök Kralının şatosuna gitmiş. Kendisinin yanlızlığından bahseden Toprak Ana, Gök Kralından ara sıra çocuklarını ona göndermesini rica etmiş. Gök Kralı hemen ertesi gün çocuklarını Toprak Anaya göndermiş. İlk olarak pembe yanaklı neşeli bir çocuk Toprak Anaya gelmiş. Merhaba, benim adım İlkbahar. Size mis kokulu çiçekler, renkli kelebekler, cıvıl cıvıl kuşlar getirdim. demiş ve çantasındaki hediyeleri bırakmış. Toprak Ana bu hediyelere çok sevinmiş ve diğer kardeşlerini sormuş. Tam bu sırada bir diğer kardeş içeri girmiş. Geldim Toprak Ana, bak sana karpuz, çilek, kavun, erik, kiraz getirdim. Benim adım yaz ve sıcak ortamı çok severim. demiş. Al yanaklı bu kız çocuğunun ardından içeri sarı yüzlü ve soluk bakışlı bir erkek çocuğu girmiş. Hemen kuşların kelebekleri kovalamış, çiçekleri yolmuş. Benim adım güz, yani sonbahar. Sessizliği ve sakinliği severim. Kelebekler ve kuşlar beni çok rahatsız eder. demiş. Toprak Ana daha sonbaharın şokunu atlatamadan bembeyaz yüzü ile en son kardeş çıkagelmiş. Meyveleri dağıtmış ve her yere yanında getirdiği suyu dökmüş. Her yeri beyaza boyamış. Birbirleri ile kavga eden kardeşlere Toprak Ana dayanamamış. Onları susturmuş ve sizi sevdim ancak hep birlikte gelmenize mutlu olmadım, çünkü kavga ediyorsunuz. Bunun için sıra ile tek tek gelin ve 3 ay kalıp evimden gidin demiş. O günden sonra mevsim kardeşler Toprak Ana evine 3 aylığına sıra ile gitmiş. İşte mevsimler bu şekilde oluşmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/durusluk-dersi-hikaye-oku/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde bir köy, bu köyde dürüst bir de çocuk yaşarmış. Bu çocuk hiç yalan söylemez, kimseyi de kandırmazmış. Kendi kendine yaşar, kendi yağında kendi kavrulurmuş. Bu çocuk, biriktirdiği paralarla kendine eski bir bisiklet alarak her gün o bisikletle süt dağıtıyormuş. Mahallede yaşayan herkes bu çocuğun ne kadar dürüst olduğunu bildğinden sütü ondan alıyormuş. Küçük çocuk; kendi parasını kendi kazanıyor, az da kazansa her zaman şükrediyormuş. Küçük çocuğun mahallede birlikte oynadığı arkadaşları ise onunla sürekli dalga geçiyormuş. Hepsinin yepyeni bisikletleri varmış ve bu çocuğun eski bisiklete binmesi onların dalga konusuymuş. Küçük çocuk ise arkadaşlarının onunla dalga geçmesine üzülse de pek aldırış etmiyormuş. Çünkü bu bisiklet sayesinde para kazanıyormuş ve bisikletini çok seviyormuş. Her akşam işini bitirdiğinde bisikletini evin önüne getirir, güzelce temizler ve yarın sabaha hazır hale getirirmiş. Günlerden bir sabah yine süt dağıtmak için evinden çıktığında bir de ne görsün! Bisikleti bıraktığı yerde yokmuş. Çocuk telaşla bir oraya bir buraya koşturmaya başlamış. Her yere bakmış, gördüğü herkese sormuş. Fakat bisikletini hiçbir yerde bulamamış. Çaresizce bir kenarda ağlamaya başlamış. Bisikletim olmadan nasıl para kazanacağım ben? diye kendi kendine sızlanıyormuş. Küçük çocuğun ağlamaktan gözleri davul gibi şişmiş. O sırada iyilik perisi çocuğun bu halini görmüş ve çok üzülmüş. Hemen yanına gitmiş: İYİLİK PERİSİ: Küçük çocuk lütfen ağlama. Bak, sana bisikletini buldum demiş. İyilik perisi çocuğa yanında getirdiği altın kaplamadan yapılmış bir bisiklet göstermiş. Çocuk ağlayarak periye dönmüş: ÇOCUK: Bu benim bisikletim değil ki. İyilik perisi bu sefer gümüşten yapılmış bir bisiklet göstermiş. Çocuk yine ağlayarak; ÇOCUK: Benim bisikletim bu da değil demiş. İyilik perisi küçük çocuğun dürüstlüğüne hayran kalmış. Ona gerçek bisikletini bulmuş. Çocuk kendisinin olan eski bisikletini görünce sevinçle bağırmış: ÇOCUK: İşte, benim bisikletim bu! İyilik perisi küçük çocuğun dürüstlüğüne karşılık altın ve gümüş bisikletin ikisini de ona hediye etmiş. Çocuk ilk başta kabul etmek istemese de iyilik perisinin ısrarı üzerine bu hediyeleri kabul etmiş. Bisikletlerin hepsini alan küçük çocuk, onları sevinçle evin içine koymuş. Sonrasında koşarak arkadaşlarını eve çağırmış ve bisikletlerini göstermiş. Altın ve gümüş bisikletleri gören bütün çocuklar kıskançlık dolu gözlerle bu çocuğa bakmışlar. Evden çıkınca hepsi bu çocuğun yaptığını yapmaya karar vermişler. Ertesi gün bütün çocuklar bisikletlerini kaybedip sonra da ağlaya ağlaya aramaya başlamışlar. İyilik perisi çocukların yanına gelmiş ve her birine bisikletlerinizi buldum diyerek altın bisiklet göstermiş. Çocukların hepsi altın bisikletin kendi bisikletleri olduğunu söyleyerek itiraz etmeden bisikletlere binmişler. İyilik perisi çocukların bu aç gözlülüğüne ve yalan söylemelerine çok ama çok kızmış. Ceza olarak çocukların hepsinin altın bisikletlerini eski püskü bir hale çevirmiş. Çocukların gerçek bisikletlerini de yok etmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/duzenli-olmak-hikaye-oku/", "text": "Ali odasını toplamaktan hiç hoşlanmayan, dağınık mı dağınık bir çocukmuş. Annesi onun bu dağınıklığından sürekli şikayet edermiş. Ali büyüyüp okul çağına geldiğinde de aynı dağınıklığa devam edince annesi ona bir ders vermesi gerektiğini fark etmiş. Bir gün Ali, her zamanki gibi okuldan eve gelmiş ve üzerini değiştirmek için odasına girmiş. Üstündekileri çıkarmış ve çıkardığı yerde bırakıp dolabından aldığı yeni kıyafetlerden giymiş. Odasından çıkmış ve mutfağa annesinin yanına gelmiş. ANNE: Ali bundan sonra odandan ve odandaki tüm eşyalardan sen sorumlusun. Buna kıyafetlerin de dahil. Odanı düzenli ve toplu tutmak bundan sonra senin görevin. Ali annesinin cümlesini pek umursamamış. Nasıl olsa annem gelir toplar diye geçirmiş içinden. Günler geçmiş, okulda dersler yoğunlaşmış. Annesi söylediği gibi Alinin odasını toplamıyormuş. Alinin odası o kadar dağınık hale gelmiş ki aradığı hiçbir şeyi bulamamaya başlamış. Bir sabah Ali telaşla annesinin yanına gelmiş: ALİ: Anne, temiz gömleğim kalmamış. ANNE: Kirli sepetindeki her şeyi yıkadım oğlum. Eğer attıysan yıkanmıştır. Ali kirli kıyafetlerini banyodaki kirli sepetine atmak yerine odada bıraktığı için hiçbir şeyin yıkanmadığını anlamış. ALİ: Ben kirli kıyafetlerimi sepete atmadım ki! Sen odamdan toplamadın mı anneciğim? ANNE: Odanın ve kıyafetlerinin sorumluluğunun sende olduğunu söylemiştim Ali. Kirli kıyafetlerini banyodaki kirli sepetine atmalısın. Odandaki kalan kirli kıyafetlerinden sen sorumlusun. Ali homurdanarak annesinin yanından uzaklaşmış. Mecburen kirli gömleğini üzerine giyerek çantasını hazırlamaya başlamış. Fakat öğretmenin mutlaka getirin dediği kitabı bir türlü bulamıyormuş. Aramış, taramış ama bu dağınıklığın içinde pek bir şansı da yokmuş. Hızlıca odasından çıkmış ve tekrar annesinin yanına gitmiş: ALİ: Anne, deney kitabımı bulamıyorum. ANNE: En son nereye bıraktıysan oradadır oğlum. Ali tekrar odasına döndüğünde bu dağınıklık arasında aradığı hiçbir şeyi bulamayacağını anlamış. Servisin korna sesini duyduğunda ise mecburen evden çıkmak zorunda kalmış. Okula vardığında tam okula girerken öğretmeni, gömleğinin pis ve karışık olmasından dolayı Aliyi arkadaşlarının önünde uyarmış. Ali bu uyarı üzerine çok utanmış. Koşarak sınıfa girmiş ve bütün gün sınıftan çıkmamış. Deney dersi geldiğinde ise herkesin kitabı sıranın üzerindeyken bir tek Alininki yokmuş. Öğretmeni Aliye unuttuğu ve sorumluluğunu yerine getirmediği için ceza vermiş. Ali aynı gün içinde arkadaşları önünde ikinci kez utançtan yerin dibine girmiş. Eve geldiğinde Aliyi annesi karşılamış. ANNE: Nasıl geçti günün oğlum? ALİ: Anneciğim bugün senin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gördüm. Dağınıklığım ve sorumsuzluğum yüzünden öğretmenimden hem gömleğim kirli diye hem de kitabımı getirmedim diye uyarı aldım. Arkadaşlarımın önünde çok utandım. Sonra bütün gün düşündüm ve dağınık olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım. Annesi Aliyi dikkatlice dinlemiş. Sözü bitince konuşmaya başlamış: ANNE: Bunu fark etmene çok sevindim oğlum. Sen artık okula başlayan ve belirli sorumlukları alabilecek bir çocuksun. Odandan ve odandaki eşyaların düzen ve temizliğinden sen sorumlusun. Dağınık olduğunda olanları gördün. Umarım bundan sonra daha düzenli ve sorumlu davranırsın. ALİ: Merak etme anneciğim. Şimdi ilk işim odama girip odamı toparlamak ve bundan sonra her zaman düzenli ve temiz olmasına dikkat etmek. Annesi Aliye mutlulukla bakmış. Ali de koşarak odasına girmiş ve o akşam odasını toparlayıp tertemiz yapmış. Odasının düzenli hali ve bunu kendisinin yapması onu çok gururlandırmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/elma-agaci-hikayesi-oku/", "text": "Günlerden bir gün Zeynepin canı çok sıkılmış. Evde oturmak yerine bahçeye çıkıp biraz oyun oynamak istiyormuş. -Anneciğim ben bahçeye çıkabilir miyim? -Tamam, dikkatli ol kızım. -Peki, anneciğim demiş Zeynep. Evden çıktığında yan bahçede oynayan arkadaşı Fatoşu görmüş. -Aa, Zeynep gelsene beraber oynayalım demiş Fatoş. İkisi birlikte bahçede oynayıp zıplamaya başlamışlar. Bir müddet sonra yorulmuşlar ve karınları acıkmış. Zeynep içeri girecekken Fatoş onu durdurmuş. -Arkadaşım baksana şuradaki ağaca! Üzerinde kıpkırmızı elmalar var demiş. Zeynep yolun karşısındaki bahçeye baktığında büyük ve üzerinde kırmızı elmalar olan ağacı görmüş. Elmalar çok güzel görünüyormuş. Hadi gel Zeynep, gidip ağaçtan elma koparalım ve yiyelim demiş Fatoş. Kimseden izin almadan bunu yapamayız diye cevap vermiş Zeynep. Fatoş ise Zeynepin söylediğine pek aldırmamış. -Zeynep ne kadar da korkaksın! Ne olabilir ki? Birkaç tane elma koparacağız ve yiyeceğiz. Zeynep bunun yanlış olduğunu bilse de o sırada elmalar gözüne çok güzel görünmüş. Karnı da o kadar açmış ki... -Tamam, ama sadece birkaç tane koparacağız. Fatoş ve Zeynep el ele tutuşarak karşı tarafa geçmişler ve Zeynep gözcülük yaparken Fatoş da ağaçtan elmaları koparmış. Zeynep tedirgin bir şekilde etrafına bakıyormuş. Birisinin onları görmesinden çok korkuyormuş. Fatoş da birkaç tane değil bir sürü elma koparınca Zeynep bağırmış: -Fatoş, yeter daha fazla koparma! Fatoş iki-üç tane elmayı da eline alarak ağaçtan inmiş. Zeynep bu yaptıklarının çok yanlış bir şey olduğunu bir kere daha söylese de Fatoş çoktan elmayı yemeye başlamış. O sırada bir kadın bağırmaya başlamış: -Sizi gidi küçük hırsızlar sizi! Gelin bakayım buraya! Bahçenin kenarından çıkan kadın Fatoş ve Zeynepin oturduğu yere koşmaya başlamış. Kızların ikisi de korkuyla yerlerinden kalkıp koşmaya başlamışlar. O sırada Zeynep ve Fatoşun annesi de kapının önüne çıkmış. -Anneciğim, kurtar bizi. Kızların ikisi panikle Zeynepin annesinin yanına koşmuşlar. Zeynepin annesi ise ellerindeki elmaları görünce olanları anlamış. -Hanımefendi bu iki kız benim ağacımdan elma çaldılar. Kendi gözlerimle gördüm. O sırada Fatoşun annesi de yanlarına gelmiş. Zeynep ve Fatoş utançlarından annelerinin yüzlerine bakamıyormuş. -Zeynep, kızım, böyle bir şeyi nasıl yaparsınız? Biz size izinsiz hiçbir şey almamanız gerektiğini öğretmedik mi? Zeynep utanç dolu bir sesle konuşmaya başlamış: -Yaptığımızın yanlış olduğunu biliyoruz anneciğim. Ama karnımız çok acıkmıştı ve elmalar çok güzel görünüyordu. Biz de bir-iki tane koparmak istedik. Fatoşun annesi konuşmaya başlamış: -Kızım keşke izin isteseydiniz. O bahçe sizin bahçeniz değil. O yüzden izin almadan giremezsiniz ve meyve koparamazsınız. Fatoş da Zeynepin arkasından sessizce konuşmaya başlamış: -Anneciğim özür dileriz. -Bizden değil bahçenin sahibinden özür dilemeniz gerekiyor küçük hanımlar. Zeynep ve Fatoş karşılarında duran kadına bakmışlar. -Teyzeciğim yaptığımızın yanlış olduğunu biliyoruz. Canımız çok isteyince dayanamadık ama izin almamız gerekiyordu. Çok özür dileriz. Kadın küçük kızların özür dilemesinden sonra yumuşamış. -Yaptığınız çok yanlış bir şey. Bir daha asla izin alamdan başkasının bahçesine girmeyin ve ağaçlarından meyve koparmayın. Ayrıca canınız ne zaman isterse bana söylemeniz yeterli. Ben sizin için koparırım ve size veririm. Kadın evine gittiğinde ikisinin de annesi birbirlerine bakmışlar: -Bu küçük kızlara yaptıkları yanlış için nasıl bir ceza versek acaba? demişler. Zeynep ve Fatoş yaptıkları yanlış yüzünden hem çok utanmışlar hem de üstüne ceza almışlar. Ve bir daha izinsiz olarak kimsenin bahçesine girmeyeceklerine ve ağaçlarından bir şey koparmayacaklarına söz vermişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/emelin-arkadaslarina-surprizi/", "text": "Emelin Arkadaşlarına Sürprizi Uzak ülkelerin birinde küçük bir köy varmış. Bu köydeki çocuklar doğru düzgün oyuncaklarla oynayamayacak kadar yoksullarmış. Çocuklar henüz çok küçük oldukları için hallerinden şikayet etmeseler bile, bu çocukların aileleri onlara iyi imkanlar sunamadıkları için çok üzülüyormuş. Bugün olmasada ileride bir gün çocukların bu yoksulluklarından şikayetçi olacaklarını biliyorlarmış. Nitekim bu çocuklar okumak için kasabadaki okula gittiklerinde yavaş yavaş diğer çocuklarla aralarındaki farkları anlamaya başlamışlar. Diğer çocukların çok güzel çantaları, ayakkabıları, kalem ve silgileri varken köyden gelen çocukların çantaları bile yokmuş. Defter ve kitaplarını poşetlerin içinde ellerinde taşıyarak okula geliyorlarmış. Bir hafta sonu okulda gezi düzenlemiş, öğrenciler öğretmenleri eşliğinde luna parka götürülmüşler. Köyden gelen çocuklar bu geziye katılamadıkları için çok üzülmüşler, aileleri de bu duruma en az onlar kadar üzülmüşler ama yoksulluklarından dolayı ellerinden birşey gelmiyormuş. Pazartesi günü luna parka giden çocuklar oradaki atlı karıncaları, çarpışan arabaları, dönme dolabı anlattıkça köyden gelen çocuklar imrenerek onları dinlemişler. Onların bu halini gören sınıf arkadaşları Emel çok üzülmüş ve akşam evde olanları ailesine anlatmış. Keşke arkadaşlarım da o luna parka gelip eğlenebilselerdi. diye iç geçirmiş. Kızının bu sözleri üzerine bir süre düşünen babası, eğer arkadaşlarının ailesi izin verirse arabamızla gidip onları köylerinden alırız, luna parka götürür sonra da onları evlerine geri bırakırız demiş. Bu sözleri duyan Emel o kadar çok sevinmiş ki bütün gece uyuyamamış. Ertesi gün okulda köyden gelen arkadaşlarına, babasının söylediklerini aktardığında o çocuklar da duyduklarına çok sevinmişler. Köydeki çocukların aileleri de bu teklifi duyunca çok sevinmişler ve çocuklarına izin vermişler. Hafta sonu emel ve babası çocukları köyden alıp luna parka götürmüşler. Çocuklar burada hayatlarında ilk kez gördükleri birçok eğlenceleli oyuncaklara binip çok mutlu bir gün geçirmişler. O gece her biri çok mutlu uyumuşlar çünkü şimdi onlarında diğer arkadaşlarına anlatabilecekleri güzel ve eğlenceli bir anıları varmış. Aradan uzun yıllar geçip her biri kocaman insanlar olduklarında bile arkadaşları Emel ve babasının kendilerine yaptığı iyiliği unutmamışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/en-buyuk-zenginlik-iyiliktir/", "text": "Siz hiç katı yürekli zenginin hikayesini dinlediniz mi? Haydi bakalım masal saatine, masallar diyarından sizin için seçilen masalı dinlemeye... Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; çok ama çok uzak yerlerin birinde büyük bir köy varmış. İlkbaharın, tüm güzelliğini sergilediği ve ağaçların açan çiçekleri ile rengarenk süslediği bu köyde herkes güler yüzlü, merhametli ve iyi kalpliymiş. Zaten bu kadar güzel bir köyde kötü kalpli insanlar yaşayamazmış ki! Bu köyde yaşayanlar bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Fakat bu köyde bir tane de kötü bir adam yaşarmış. Bu kötü adamın kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri de varmış. Yani bu kötü adam aynı zamanda köyün en zengin adamıymış. Altınları, gümüşleri olsa ne olacak, bu adamın bir kez olsun güldüğünü gören henüz olmamış. Çaresizlikten kapısını kim çalsa onu en ağır sözlerle kovarmış elinden. Ne o kimseden ne de köylüler ondan hiç ama hiç hoşlanmazmış. Günlerden bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan beti benzi solmuş bir adam bu kötü zengin adamın evinin önüne gelmiş. Tüm cesaretini toplayarak kapısını da çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında dilenci kılıklı bu adamı görünce hemen paniklemiş: Hizmetçi: Hey, sen bu evin sahibini tanır mısın? Bu evin sahibi çok kötü ve katı yürekli bir adamdır. Ondan yardım geleceğini düşünme sakın, sana hiçbir şey vermez. Üstelik üzerine bir sürü de laf söyler. Bence ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur demiş. Hizmetçi zavallı yoksul adam ile konuşurken evin sahibi gelmesin mi! Kapısında duran yardıma muhtaç adamı görünce gür sesiyle evi inletmiş adeta: Katı yürekli zengin adam: Kimsin sen be cüretsiz! Senin beni rahatsız etmeye ne hakkın var? Yardıma muhtaç adam çekinerek uzatmış elini; Fakir adam: Efendim, mazur görünüz ancak ben çok açım. Bir parça ekmek verin sizden başka hiçbir şey istemem. Siz de bir ekmek ile iyilikte bulunmak istemez misiniz demiş. Katı yürekli zengin adam öfkeden ne yapacağını şaşırmış: Katı yürekli zengin adam: Sen benim kim olduğumu ve bu evden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmadığını bilmiyorsun herhalde! Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara demiş. Bu sözleri işiten fakir adam çok ama çok üzülmüş. Usulca çekmiş elini, hiçbir şey demeden dönmüş arkasını gitmiş. Fakir adam bir yandan yürürken bir yandan da o kadar zenginlik içerisinde hiç mutlu olmayan sözde zengin adamı düşünerek onun haline acımış. İçinden şu cümlelerigeçirmiş: Ben fakirim, herkes benim bu halime acıyor. Ancak asıl acınması gereken bu adam. Ne kadar zengin olursa olsun, mutluluğun formülünü bulamaz. Günler geceleri, haftalar yılları kovalamış. Belki on yıl, belki on-beş geçmiş. Bu güzel köy olduğu gibi kalmış, ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zor günler yaşamış, kimi ise hiç ummadığı anda mutlu haberler almış. Peki, katı yürekli o zengin adama ne mi olmuş? Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. Övündüğü, kimse ile paylaşmadığı o serveti sanki toz olmuş uçmuş. Paraları, altınları, gümüşleri en sonunda da evi gitmiş elinden. O da artık sokaklarda yaşayan fakir bir adam olmuş çıkmış. Bir gün açlıktan beti benzi solmuş bir şekilde köyün sokaklarında dolaşırken, büyük ve ihtişamlı bir evin önünde durmuş. Bu evden belki kendisine yardım eden çıkabilirmiş. Hiç düşünmeden hemen evin kapısını çalmış. O anda bir zamanlar kendisinin de ne kadar zengin olduğunu hatırlayan bu adam, yaptığı her şeyden kapısından çevirdiği her fakir adamdan utanmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısındaki dilenciyi görünce konuşmasına fırsat bile vermeden evin sahibine seslenmiş. Dilenci tam bir şey söyleyecekken karşısına evin sahibi gelince korkmuş ve susmuş. Evin sahibi gülümseyerek bakmış bu fakir adama: Evin sahibi: Hoş geldiniz, aç mısınız açıkta mısınız? Geçin içeri lütfen karnınızı doyuralım demiş. Bir zamanların katı yürekli zengin adamı şimdinin fakir adamı evin sahibinin bu tavrına çok şaşırmış. Zengin bir adam nasıl bu kadar iyi yürekli olabilirmiş? Bir zamanlar burnundan kıl aldırmayan o zengin adam karşısındaki zengin adamın bu iyi yürekli hali karşısında çok sevinmiş ama eski yaptıkları için de bir o kadar üzülmüş ve utanmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/erdem-ve-cadi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde koca koca çam ağaçlarının arkasında küçük bir köy varmış. Bu köy büyük dağların arasında kaldığı için pek kimse yerini bilmezmiş. O yüzden bu köyde yaşayanlar birbirlerinden başka çok bir insan tanımazlarmış. Bir de bu köyün bir özelliği varmış. Bu köyde yaşayan herkesin boyu küçücükmüş. Yani dışarıdan bakıldığında hepsi birer cüce gibi gözüküyorlarmış. Gel zaman git zaman bu köyde bir çocuk doğmuş. Ama bu çocuk köydeki hiç kimse gibi kısa değilmiş. Hatta tam tersi yıllar geçiyor çocuk uzadıkça uzuyor, hatta boyu iki metreye yaklaşıyormuş. Yanında kalan annesi ve babası çocuğun yanında adeta küçük bir nokta gibi duruyormuş. Çocuğun adı da Erdemmiş. Erdem neden boyu bu kadar uzun diye düşünmeden edemiyormuş. Hatta kendini çok kötü hissediyor, hep yalnız başına takılıyor, arkadaşları onunla kimseye benzemediği için alay ediyor, dalga geçiyorlarmış. Erdem durumuna üzüle dursun, köyün bir iki kilometre ilerisinde bir cadının kulübesi varmış. Ama bu cadı kötü bir cadı değilmiş. Diğer cadıların aksine bu cadı insanlara yardım eder, köyde yaşayanların toprakları bereketli olsun, daha çok ve daha güzel meyveleri sebzeleri olsun diye her sene iksir yapar, tüm köylüye dağıtırmış. Köylüler de bu cadıyı çok severler, sürekli evlerine sofralarına konuk ederlermiş. Bir gün Erdem yine haline üzüle üzüle yürümeye başlamış. Ama Erdem o kadar dalgınmış ki, ne kadar yürüdüğünü fark etmemiş. Birden etrafına dikkatlice bakınca köyünden epey uzaklaştığını fark etmiş. Tam karşısında küçük, mor bir kulübe duruyormuş. Erdem gece olduğu ve hava karardığı için geriye gitmeye cesaret edememiş ve hemen karşısında duran mor kulübenin kapısını çalmaya karar vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/et-benli-alinin-macerasi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde bir köy varmış. Bu köyde Ali adında bir çocuk yaşarmış. Ali genç bir çocukmuş. Alinin köyü çok güzelmiş. Annesi babası da çok zenginmiş. Herkes Aliyi çok severmiş. Yine de Alinin yüzü hiç gülmüyormuş. Hu genç delikanlı hep mahzun mahzun dolaşır dururmuş. Aslında her şeyi yerli yerindeymiş. Uzun mu uzun boy, güzel mi güzel gözler, kuvvetli mi kuvvetli kollar, zengin mi zengin bahçeler, akıllı mı akıllı bir kafa. Hepsi Alide mevcutmuş. Ama bu genç delikanlının kafasına taktığı bir şey varmış. O şey de burnunun üstünde duran kocaman et beniymiş. Ali bu et benini hiç mi hiç sevmezmiş. Sadece ben olsa gene iyi. Bu benin üstünde kocaman kocaman kıllar da varmış. Bu yüzden herkes onunla benli diye alay edermiş. Ali köyden bir kızı çok ama çok seviyormuş. Ama kız, ne zaman Aliyi görse gülmekten kırılıyormuş. Aliye baktıkça gülüyormuş. Bu yüzden Ali kızdan köşe bucak kaçıyormuş. Kızın kendisine gülmesini istemiyormuş. Bu yüzden Ali kimseyle arkadaşlık etmiyor, sadece ormanın bekçisi Ahmet amcayla dolaşıyormuş. Çünkü Ahmet amcanın da Alinin ki gibi kocaman bir beni varmış. Ali de kendini Ahmet amcaya yakın hissediyormuş, çünkü ikisinde de ben varmış. Bir gece Ali tarlalarından birinden geziniyormuş. Gökyüzünde ay parıl parıl parlıyormuş. Ali bir elma ağacının kenarına oturmuş. Karşıya doğru bakarken bir de ne görsün ! Toprağın altından türlü türlü cüceler çıkıyormuş. Teker teker, bir mantarın, bir taşın, bir yaprağın üzerine oturmaya başlamışlar bu cüceler. Ali şaşırmış. Ne yapacaklar acaba ? diye düşünmeye başlamış. Cüceler kendi aralarında birbirlerine türlü türlü tuhaf tuhaf hikayeler anlatıyorlarmış. Bir hikayeye kulak astığında Ali kendini gülmemek için zor tutmasına rağmen, kocaman bir kahkaha patlatmış. Bu kahkahayı duyan cüceler hep birlikte Aliye doğru dönmüşler. Ali birden şaşırmış ve korkmuş. - Bizi gözetlemeye utanmıyor musun? Madem sen bize güldün, sen de bizi güldür.diye sormuş içlerinden bir cüce. Bunun üzerine Ali ayağa kalkmış ve şarkı söyleyip dans etmeye başlamış. Cüceler Alinin dansını çok komik bulmuşlar, hepsi gülmeye başlamış. Sabah olmuş. Ne Ali gitmek istiyor, ne de cüceler gitmek istiyormuş. Cücelerin başı; - Akşam burada tekrar buluşmak için sözleşelim. Ama senden sözünü tutacağına dair bir rehin almak istiyorum. Gelmezsen diye bizde kalabilecek bir şey almalıyım. O burnundaki et benini bize ver. Eğer gelmezsen o bizde kalmış olsun. Demiş. Buna Ali çok sevinmiş. Cüce eliyle dokunduğu gibi et beni kopuvermiş. Ali hemen eve koşmuş ve aynaya bakmış. Et beni nihayet yokmuş. Ali hemen sevdiği kızın yanına koşmuş. Kız Aliyi görünce şok olmuş. Ali her şeyi anlatmış. Bunun üzerine kız cüceleri görmek istediğini söylemiş. Gece olunca Ali kızı da alıp cücelerin yanına gitmiş. Alinin geldiğini gören cüceler çok sevinmişler. Tam et benini Aliye geri takacakken Ali;"} {"url": "https://www.masalcisite.com/fulyanin-seker-tutkusu/", "text": "Fulyanın Şeker Tutkusu Fulya, şeker yemeyi çok seviyormuş. Birgün annesinden şeker almak için para istediğinde annesi para olmadığını söylemiş ve yarın ona 2 tane şeker almaya söz vermiş. Fulya tamam anneciğim diyerek sokağa arkadaşları ile oynamaya gitmiş. Aradan biraz zaman geçmiş Fulya şeker yeme isteğini bastıramamış ve bakkala doğru gitmeye başlamış. Canı çok şeker istediği için aklına gidip gizlice bakkaldan şeker almak ve ertesi gün annesinin ona alacağı 2 şekerden birisini aldığının yerine koymak gelmiş. Henüz 5 yaşında küçük bir kız olduğu için bu yaptığının yanlış olacağını düşünememiş. Bakkalın önünde beklemeye başlamış, bir süre bekledikten sonra içeriye giren bir müşteriyle beraber o da girmiş. Bakkal o müşteriyle ilgilenirken Fulyada gizlice şekeri cebine almış ve sessizce dükkandan çıkıp gitmiş. Annesi görmesin diye sokağın köşesinde şekeri yemiş ve evine gitmiş. Bütün akşam çok durgunmuş, o şekeri gizlice aldığı için huzursuzluk duyuyormuş. Ama artık olan olmuş, annesine söylese kendisine çok kırılacağı için söylememiş. Küçük kız bütün gece rüyasında hep kendisini bakkaldan şeker alıp cebine saklarken görmüş. Sabah kalkar kalkmaz ilk işi annesinin yanına gitmek olmuş. Annesi mutfakta kahvaltı hazırlıyormuş. Fulya ona günaydın anneciğim dediğinde dönüp kızının yüzüne bakmış ve o zaman onda bir gariplik olduğunu hissetmiş. Kızına neyi olduğunu sormuş, küçük kız bir şeyi olmadığını dün kendisine 2 şeker alacağını söylediğini hatırlatmış. Annesi; tamam kızım daha sonra sana 2 şeker parası vereceğim ama şimdi hadi kahvaltıya. demiş. Fulya kahvaltı boyunca çok huzursuzmuş, çok sevdiği yumurtayı bile yememiş. Sadece bir dilim ekmek ve biraz peynir yiyerek kahvaltısını tamamlamış. Annesi kahvaltı masasını toplarken tekrar yanına gitmiş ve şeker almak için para istemiş. Annesi de hafif bir tebessüm ederek kızına parayı vermiş. Fulya koşa koşa bakkala girmiş, parayı vermiş ve bir tane şeker almış. Tam kapıdan çıkacağı sırada bakkal arkasından seslenmiş, burada 2 şeker parası olduğunu ama kendisinin bir tane şeker aldığını söyleyerek paranın üstünü ona uzatmış. Fulya ona dün gizlice bir tane şeker aldığını ve bugün verdiği fazla paranın da o şekerin borcu olduğunu söylemiş. Bunun üzerine bakkal onu yanına çağırmış ve dün kendisinin haberi olmadan dükkandan şeker almasının yanlış bir davranış olduğunu, para vermeden gizlice bir yerden bir şey almanın hırsızlık olduğunu güzel bir şekilde anlatmış. Fulya bu duyduklarından sonra çok üzülmüş, mahçup bir şekilde; ben şimdi hırsız mı oldum? diye sormuş. Bakkal ona tebessüm ederek sen bu yaptığının yanlış olduğunu bilmiyordun, üstelik bugün de aldığını yerine koyduğun için hırsız olmadın. Ama artık böyle bir şeyin hırsızlık olduğunu biliyorsun, bir daha aynı şeyi yaparsan o zaman hırsızlık yapmış olursun demiş. Küçük kızın yanağını sevgiyle okşamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/furkanin-resim-sevgisi/", "text": "Furkanın Resim Sevgisi Furkan resim yapmayı çok seviyormuş. Eline her boya aldığında sadece kağıdı değil, evin duvarlarını ve eşyalarıda boyuyormuş. Annesi ne kadar uyarsada Furkan bu huyundan vazgeçmiyormuş. Bir gün küçük çocuk yine eline boyalarını almış. Önce kağıda resim çizmiş, ardından evin koltuklarını boyamaya başlamış. O gün misafir geleceği için annesi Furkana hiç bir yeri boyamamasını tembihlediği için onun etrafı boyamayacağını dünüyormuş. Fakat küçük çocuk annesini dinlememiş ve bembeyaz koltukları rengarenk boyamış. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi kağıda resim yapmaya devam etmiş. Tam bu sırada kapı çalmış ve misafirleri gelmiş. Furkanın annesi kapıyı açmış, misafirle birlikte oturma odasına girdiklerinde gördükleri manzara karşısında çok şaşırmışlar. Tüm koltukların üzeri rengarenk boyanmış ve oturulamayacak haldeymiş, Furkan ise hiçbir şey olmamış gibi oturmuş resim yapıyormuş. Furkanın annesi Jale hanım misafiri Seher hanıma mahçup bir şekilde bakmış. Seher hanım ona anlayışla tebessüm etmiş ve arkadaşına hava güzel olduğu için balkonda oturmalarını önermiş. Jale ve Seher hanım balkonda konuşmaya başlamışlar. Jale hanım Furkanın boyalara olan bu merakından bıktığını, böyle giderse eve boya sokmayacağını anlatmış. Seher hanım ona böyle yapmamasını, bu tür bir davranışın Furkanı çok üzeceğini söylemiş. İki kadın balkonda başbaşa verip bu konuda ne yapabileceklerini düşünmüşler ve en sonunda Seher hanımın aklına güzel bir fikir gelmiş. Arkadaşından Furkanı balkona çağırmasını istemiş. Az sonra Furkan yanlarına geldiğinde onu kucağına alarak kısa bir masal anlatmış. Masalda, küçük bir çocuğun boya israfı yapması sonucunda, tüm boyaların bitip tükendiği ve yeryüzünde hiç boya kalmadığı için de çocukların bir daha resim yapamadıkları anlatılıyormuş. Masalı sonuna kadar dinleyen küçük çocuk hiçbir şey söylemeden hemen içeri koşmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/gelin-kaynana-kavgasi/", "text": "Bundan çok uzun yıllar önce köyün birinde hiç iyi anlaşamayan bir gelinle kaynana varmış. Nedendir bilinmez gelin o eve geldiği günden beri iki kadının yıldızı bir türlü barışmamış. Sürekli sudan sebeplerden dolayı kavga edip, aynı evin içinde günlerce küs kalıyorlarmış. İki kadının bitmek bilmeyen kavgaları en çok genç adamı yoruyormuş. İki kadın arasında kalmak zor sonuçta birisi annesi, diğeri eşi... Adam ikisine de hiçbir şey söylemiyor, evdeki huzursuzluk yüzünden bütün gününü tarlada çalışarak geçiriyor ve akşamları da yemeğini yer yemez kahveye gidiyormuş. Adam sadece yatmadan yatmaya eve geliyor, kavgacı gelin ve kaynana ise bu durumu önemsemiyormuş. Onların tek yaptığı şey, birbirleriyle çekişmek ve kavga etmekmiş. Köydeki herkes gelin kaynana arasındaki çekişmeyi bilse de, bu konuda kimsenin elinden bir şey gelmiyormuş. Çünkü bu iki inatçı kadın hiç kimseyi dinlemiyor, kavga etmeden duramıyorlarmış. Aradan geçen yıllar bu iki kadını hiç değiştirmemiş, aralarındaki kavgalar hiç aralıksız devam etmiş. Derken genç çiftin bir çocukları olmuş, bebeğin adını Ömer koymuşlar. Ömer beyaz tenli, kapkara gözlü çok sevimli bir bebekmiş. Bu bebeğin dünyaya gelmesi bile gelin kaynananın kavga etmelerine engel olamamış. Bebeğin bakımı konusunda da iki kadın hep kendi bildiğinin doğru olduğunu savunarak kavga ediyorlarmış. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış ve Ömer bebek 1 yaşına gelmiş. Güzel bir bahar günü gelin kaynana bahçede oturuyorlarmış. Ömer bebek ağaca kurdukları salıncakta mışıl mışıl uyurken, iki kadın yine bilinmeyen bir nedenden dolayı tartışmaya başlamışlar. Gittikçe sesleri yükselip, bağırtıya dönüşmüş. Kadınların bağırışlarından korkan Ömer bebek uykusundan sıçrayarak uyanmış ve ağlamaya başlamış. Kadınlar öyle hararetli kavga ediyorlarmış ki Ömer bebeğin ağladığını bile duymamışlar. Küçük bebek kadınların sesinden korktuğu için salıncakta debelenip dururken, birden nasıl olduysa salıncaktan düşmüş. Fakat kadınlar kendilerini kavgaya o kadar kaptırmışlar ki yavrucağın düştüğünü bile farketmemişler. Ömer bebek uzun zaman düştüğü yerde ağlamış, başından yüzüne doğru kan akıyormuş ve en sonunda bayıldığı için sesi kesilmiş. Nihayet kadınlar kavga etmekten yorgun düşünce susmuşlar ve işte anca o zaman yerde hareketsiz yatan bebeği görmüşler. İki kadın aynı anda bebeğin yanına koşmuşlar, onun yüzünü kanlar içinde görünce dünya başlarına yıkılmış. Gelin olduğu yerde kalmış, şaşkınlıktan hiçbir şey yapamıyormuş. Yaşlı kadın daha soğukkanlı davranmış ve hemen bebeğin nabzını yoklamış, bakmış nabzı atıyor. Gelinin yanına gitmiş ve; korkma kızım Ömer bebek yaşıyor, sen bana temiz bir bezle biraz su getir de başına pansuman yapayım. demiş. Gelin bebeğinin yaşadığına öyle sevinmiş ki; tamam anne hemen getiriyorum. diye mutfağa koşmuş. Az sonra elinde temiz bir bez ve bir tas temiz suyla gelmiş. Yaşlı kadın Ömer bebeğin yüzünü ve başını güzelce temizlemiş, bu sırada bebek de kendine gelmiş ve gülmeye başlamış. Kaynana gelinine dönüp; korkma kızım Ömer bebek iyi sadece başında küçük bir çizik var, al bak. dediğinde gelin çocuğunu kucağına alıp bağrına basmış. Sonrasında da kaynanasının boynuna sarılıp onu öpmüş. Gelininin bu sıcak yaklaşımı yaşlı kadını çok memnun etmiş, o da gelinine sevgiyle sarılıp öpmüş. Daha sonra iki kadın oturmuşlar ve güzel güzel konuşmaya başlamışlar. Gelin kaynanasına bana kızım demen çok hoşuma gitti anne dediğinde, kaynanası da ona senin de bana anne demen çok hoşuma gitti kızım diye cevap vermiş. İki kadın da o an yıllardır ne kadar yanlış davrandıklarını, aynı evde huzurlu yaşamanın yolunun sevgi ve saygıdan geçtiğini anlamışlar. Akşam tarladan eve gelen genç adam annesini ve eşini yanyana oturmuş konuşurken görünce gözlerine inanamamış. İki kadın genç adama gündüz olanları anlatmışlar ve bundan sonra gelin kaynana gibi değil, iyi birer anne kız gibi olacaklarını söylermişler. Bunları duyan genç adam annesinin ve eşinin bu konuda anlaştıklarına çok sevinmiş. Sonunda evde yıllardır devam eden kavga gürültünün yerini, mutluluk ve huzur almıştır. Artık tüm aile huzurlu Ömer bebek de çok mutluymuş. Gelin kaynananın yaşadığı bu olaylar tüm köydeki diğer gelin ve kaynanalara da ders olmuş. O saatten sonra tüm gelinler kaynanalarına saygılı davranmış, tüm kaynanalar da gelinlerine evlatları gibi sevgi dolu yaklaşmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/guvercin-sincap-kaplumbaga-ve-karacanin-dostlugu/", "text": "Güvercin, Sincap, Kaplumbağa ve Karacanın Dostluğu Bundan yıllarca önce, insanlardan çok uzaklarda, sadece hayvanlar için bir ülke varmış. Bu ülkede bulunan 4 adet hayvan türü her gün türlü şarkılar söyleyerek günlerini geçirirlermiş. karaca bir gün çayırda hava alırken, insanların en sadık dostları olan bir hayvan cinsine yani köpeğe rastlamış. Bu bir avcı köpeğiymiş ve çok geçmeden de arkasından sahibi olan avcı gelmiş. karaca kendilerinden başkasını görünce çok korkmuş. Korkmakta da haklıymış, çünkü avcı onu yakalamak için kovalamaya başlamış. Bu sırada mutlu hayvan evinde akşam yemeği yenilecekmiş. Sofrayı hazırlamak ile meşgul olan sincap arkadaşlarına dönerek; _ Arkadaşlar, her gün dört iken bugün neden üçüz. Acaba karaca arkadaşımız bizden sıkıldı mı artık? diye sormuş. Bunun üzerine yemek masasına doğru yaklaşan kaplumbağa; _Sıkılmaz. demiş, Karacanın başı dertte olabilir, yoksa mutlaka yemeğe gelirdi. Güvercin, senin kanatların var, havalanıp bir baksana yukarıdan karacaya. Bu sözler üzerine güvercin, kaplumbağaya hak vermiş ve havalanıp karacaya bakmaya gitmiş. Çayırda karacayı göremeyen güvercin, ormana da bakmış. Ormanın en kuytu köşesinde bir yerde Karacayı görmüş. Karaca bir avcının kurduğu tuzağa düşmüş, halsiz bir şekilde uzanmış... Güvercin kanatlarını tüm gücü ile çırparak arkadaşlarının yanına gitmiş ve durumu anlatmış. Karacayı kurtarmak için neler yapabileceklerini araştırmışlar ve en sonunda güvercin ile sincap gidip karacayı kurtarmaya karar vermiş. Bu sırada her ihtimale karşı evde birini bırakmak gerektiği için kaplumbağayı evde bırakmışlar. Evde kalan kaplumbağa karacayı çok merak etmiş ve o da yardım için yola çıkmış. Bir süre sonra güvercin ile sincap karacanın yanına ulaşmış ve onu kurtarmak için işe koyulmuşlar. Sincap ağı kemirirken, güvercin daha hızlı olması için ağı gagası ile havalandırmış. Kısa sürede karacayı oradan kurtamışlar ve evin yolunu tutmuşlar. Ancak bu sırada ağda karacayı göremeyen avcı, meraklanan kaplumbağayı yolda görmüş ve; _Bugünlük kaplumbağa ile yemeğimizi yapalım, yarına karacayı buluruz. diyerek çantasına koymuş. Olanları uzaktan seyreden diğer hayvanlar arkadaşlarını kurtaramak için plan yapmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/guzel-sesli-elya-ve-prensin-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde koca koca çam ağaçlarının arkasında bir saray varmış. Bu sarayda kral kraliçe ve de oğulları prens yaşarmış. Prensin de bir bakıcısı varmış. Bakıcısının ses tonu ve sesi o kadar çirkinmiş ki daha bebekken bile bakıcısı prense ninni söylerken prens çığlık atarak ağlamaya başlıyormuş. Prens büyürken de dadısının sesinden o kadar rahatsız oluyormuş ki dadısıyla beş dakika bile aynı odada durmaya tahammül edemiyormuş. Prens kendi içinden kendi kendine söz vermiş. Bir gün evlenirsem bu diyarın en güzel sesli kızıyla evleneceğim. O kadar güzel sesi olsun ki oturup sabahtan akşama kadar yanından kalkmak istemeyeyim diye düşünmüş. Gel zaman git zaman prens 18 yaşına gelmiş ve kral artık prensin evlenme zamanının geldiğini düşünüyormuş. Bir gün prense evlenmesi gerektiğini söylemiş. Prens de evlenirim ama bir şartım var demiş ve olan biten her şeyi, kendine verdiği sözü babasına tek tek anlatmış. Babası da oğlunun bu yegane isteğini kıramamış. En sonunda bütün ülkeye bir ilan astırmış. Prens diyarın en güzel sesli kızını arıyor diye bir ilan bastırmışlar ve ağaçlara kadar her yere asmışlar. Onlar orda en güzel sesli kızı arayadursunlar, civar köylerden birinde Elya diye bir kız yaşıyormuş. Elyanın sesi o kadar güzel, o kadar berrakmış ki, konuştuğunda insanlar ona hayran kalır, bahçede iş yaparken şarkı söylemeye başladığında etrafındaki herkes yaptıkları işleri bırakıp Elyayı dinlemeye başlarlarmış. Ne var ki Elya ve köyünde yaşayanlardan kimse köylerinden ayrılmazlarmış. Bu yüzden diyarın en güzel sesli kızının arandığından ne Elyanın ne de Elyayı tanıyan hiç kimsenin haberi yokmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/havuc-hikayes-oku/", "text": "Havuç Hikayesi Yine güzel bir yaz sabahıydı. Küçük Ayşe komşularının horoz sesini duyup uyanmıştı yine. Ayşeye göre horozların yaptığı tek iş buydu, çünkü onlar hep erkenden uyanır kocaman ve gür sesleriyle her gün insanları uyandırırlardı. Horozlar nasıl her gün insanları uyandırmakla yükümlüyse,küçük Ayşenin de her sabah kahvaltı için evlerinin önünde bulunan bahçelerinden domates ve biber toplaması gerekiyordu. Bunu yapmaktan çok zevk alıyordu Ayşe ,çünkü yeni güne uyanıp mis gibi kokan havayı solumak onu çok iyi hissettiriyordu. Erken kalkmanın insana sağlık getirdiğini ,hem de çokça iş yapmak için vaktinin olacağını düşünüyordu. Bu yüzden her gün erkenden kalkardı küçük Ayşeler. Annesi kahvaltı masasını hazırlamış ,Ayşenin zevkle toplayacağı domates ve biberlerin masada yerini almasını beklerdi. Ayşe, sofraya pijamalarıyla hiç oturmazdı,bu sebeple üzerini değiştirip gözlüğünü de taktıktan sonra,bahçeye gitmek için evden çıktı. Mis gibiydi hava ,her taraf yeşillikler içindeydi. Kuşlar baharı şarkılarla karşılıyordu.Kuşlar Ayşeyi çok seviyordu, çünkü Ayşe onları hiç incitmezdi. Her sabah onlara ıslak ekmek ve su verirdi.Dost olmuştu kuşlarla Ayşe. Bu sabah içinde bir coşku vardı. Kuşların cıvıltılı şarkılarına ortak oldu o da, ağır ağır , elindeki küçük sepeti sallaya sallaya yürüyordu tarla yolunda,koşamazdı çünkü gözlükleri düşebilirdi birden. nay nay nay ne güzel bir gün nay nay nay.... Ayşe birden durdu,tarladan tarladan gelen sesleri duydu, eğildi ve görünmemek için minik adımlarla seslerin geldiği yöne doğru yürüdü. Ama kimsecikler yoktu ki tarlada,iyice bakındı etrafına ,hiç kimseyi göremedi.. Biberlerin olduğu yere yaklaştı ve o da ne ! Havuçlar konuşuyordu ! Hem de bir değil, iki değil bir sürü havuç kendi aralarında konuşuyordu. Görünmemek için domateslerin arkasına eğildi ve hiç sesini çıkarmadan onları dinlemeye başladı... -Havuç: Baharın henüz başındayız kışa daha çok var. -Öteki havuç: Ne zararımız var işte yine sofralarda yerimizi alacağız. -Sağdaki havuç: Faydamız var faydamız ! -Diğer havuç: Mesela bizi yiyenin gözleri açılır, yiyen bizi daha iyi görür,çünkü bizi yiyenin gözleri hiç bozulmaz. -Havuç: Eveet A vitaminiyiz biz. -Öteki Havuç: Bizi yiyen hiç unutkan olmaz değil mi? Zihinleri açılır... -Havuç: Çünkü biz zihni güçlendiririz, ahh keşke herkes bizi yese de o zaman kimse yaşlandığında unutkan olmazdı. -Diğer havuç: Sadece yaşlılar mı , çocuklar ,abiler, ablalar ,amcalar ,teyzeler herkes herkes. -Soldaki havuç: Baksanıza bizim yararlarımız say say bitmez. Bizi yiyenin hem gözleri bozulmaz hemde unutkan olmaz. -Diğer havuç: He he ben olsam her gün bıkmadan bizi yerdim. Kartal gibi gözlerin sırrı bizde."} {"url": "https://www.masalcisite.com/havucun-faydalari-hikayesi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak kasabaların birinde Zeynep adından mutlu bir kız yaşarmış. Zeynep, her gün erkenden uyanır, kahvaltısını yapar, ardından da bahçede bütün gün oyunlar oynarmış. Ne annesini ne de babasını üzen Zeynep, hem çok akıllı hem de çok sevimli bir kızmış. Günlerden bir gün Zeynep yine horozların sesi ile başladı güne. Üüüüüü diye bağıran horozlar, tüm kasabaya uyanmasını söylüyordu. Zeynep, horozların nasıl erkenden uyanıp güçlü sesleri ile insanlarını uyandırdıklarını düşünmüş bir müddet. Onların da görevi bu diye geçirmiş içinden ve yatağından kalkarak elini yüzünü yıkamış ve kahvaltıyı hazırlamak için annesine yardım etmek için mutfağa geçmiş: Zeynep: Anneciğim günaydın, bugün ne kadar güzel bir gün! Annesi gülümseyerek karşılamış küçük Zeynepi: Anne: Günaydın canım kızım. Bugün çok güzel bir gün, haklısın. Zeynepçiğim, bahçeden bana domates-biber ve salatalık toplar mısın? Zeynepin en sevdiği işlerden birisi bahçeye girip bahçeden bir şeyler toplamakmış. Annesi de çok sevdiğini bildiği için bu işi sürekli ona veriyormuş. Zeynep, sebzeleri dalından koparmanın ve onların güzel kokusunu koklamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu küçük yaşta öğrendiği için çok şanslıymış. Büyük şehirlerde yaşayan arkadaşlarından bazıları sebzelerin nasıl yetiştiğini bile bilmiyormuş. Zeynep, terliklerini giymiş ve koşar adımlarla bahçeye doğru yol almış. Hava mis gibiymiş ve her taraf yemyeşilmiş. Kuşlar, bu güzel havanın tadını çıkarmak için şarkılar söylerken, Zeynep de onlara eşlik ediyormuş: Lay lay lay lomm Tam bu sırada Zeynep bir ses duymuş. Hemen susarak etrafı dinlemeye başlamış. Sesler bahçeden geliyormuş. Zeynep eğilerek ve küçük adımlarla bahçeye doğru yürürken konuşanların kim olduğunu da merak ediyormuş. Ancak bahçede kimse yokmuş. Zeynep, duruma şaşırarak daha da yaklaşmış bahçeye... O da ne! Konuşanlar meğerse bahçedeki havuçlarmış. Zeynep bu duruma çok şaşırmış ve sessiz olmaya özen göstererek havuçları dinlemeye başlamış: Havuç: Baharın ortasına geldik ama kışa daha çok var demiş. Öteki havuç arkadaşına dönmüş hemen: Havuç: İlla kış mı gelmesi lazım! Yaz da kış da biz olmalıyız yemek sofralarında demiş. Arkadaşlarına katılan bir diğer havuç: Havuç: Bizim faydalarımız saymakla bitmez. Mesela bizi yiyen kişilerin gözleri daha sağlıklı olur, daha iyi görür çünkü biz de C vitamini var demiş Diğer havuçlar da arkadaşlarını onaylamış. Bir başka havuç lafa girmiş: Havuç: Bizi yiyen unutkan da olmaz arkadaşlar. Çünkü biz zihni de güçlendiriyoruz. Sadece yaşlıların değil, gençlerin de çocukların da havuç yemesi çok faydalıdır demiş. Diğer havuç arkadaşını onaylamış: Havuç: Ben çocukların yerinde olsam her gün havuç yerdim. Böylece gözlerim sağlıklı olurdu ve unutkanlık olmazdı demiş. Zeynep, duyduklarına öyle şaşırmış ki... Kendisi havucu hiç yemediği için bütün bu anlatılanlardan eksik kalmıştı. Eğer böyle yapmaya devam ederse ileride gözleri bozulabilir ve gözlük takmak zorunda kalabilirdi. Zeynep hemen ayağa kalkmış. Elinde bulunan sepet ile hızlıca havuçların yanında gitmiş ve sepetine bir sürü havuç doldurup evine geri dönmüş. Eve döndüğünde herkes Zeynepe hayretle bakıyormuş. Çünkü sepetinin içinde bolca havuç varmış. Annesi merakla sormuş: Anne: Zeynep kızım bu havuçları neden topladın? Zeynep: Anneciğim, ben şimdiye kadar havuç yemeyerek ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım. Meğer havuç gözlere çok iyi geliyormuş ve zihnimizi güçlendiriyormuş. Ben bundan sonra bol bol havuç yiyeceğim ve gözlerim hep sağlam olacak demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/hayvan-masal-oku/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş; Hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş. Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabi arkasından da bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar. Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare, bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek: Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz? Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine. }"} {"url": "https://www.masalcisite.com/hercai-meneksenin-hikayesi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bundan çok çok uzak zamanların birinde yaşanmış bu masal. Çiçekler, böcekler, denizler, dağlar, nehirler... Hepsinin yeni oluşmaya başladığı bu zamanlarda doğa ana her bir çiçeği özenle ekiyor, onların bakımını yapıyor ve onlara değişik renkler veriyormuş. Doğa ananın işi başından aşkınmış. Kolay değil, yeryüzüne bütün çiçekleri ekmesi lazım, onlara bakması lazım... Arada sırada çalışmaktan yorgun düşen doğa ana bir ağacın altına uzanıp dinlenirmiş. Hem dinlenir, hem de ektiği çiçeklere bakarmış uzun uzun. İşte böyle zamanların birinde doğa ana yine ağaç altında dinlenirken, karşısındaki uçsuz bucaksız yeşillik dikkatini çekmiş. Buralar yemyeşil ne kadar güzel ama biraz çiçek eksek daha da güzel olur diyen doğa ana hemen yerinden kalkarak torbasından çıkardığı çiçek tohumlarını yeşil çayırların içine atmış. Çiçekler yerlerini çok sevmiş, hemen büyümüşler. Doğa ana çiçeklere bakarak; Doğa ana: Sizin renginiz mor olsun, adınız da mor menekşe olsun demiş. Çiçekler mor renkte açan yapraklarını görünce bir sevinmişler, bir sevinmişler ki sormayın gitsin! Hatta sevinçlerinden ne yapacaklarını, doğa anaya nasıl teşekkür edeceklerini bile şaşırmışlar. Fakat nehirin kenarında doğa ananın bile sonradan gördüğü kibirli bir çiçek varmış. Bu çiçeğin rengi beyazmış. Çiçek mor renkte açan diğer çiçekleri görünce onları çok kıskanmış. Ben de mor giysi isterim diyerek doğa anaya tepeden bir bakış atmış. Doğa ana çiçeğin bu terbiyesiz davranışını görmezden gelerek ona doğru dönmüş: Doğa ana: Beyaz çiçek, sıranı beklemelisin demiş. Ve kendi işini yapmaya devam etmiş. Diktiği yeni çiçeklere kırmızı renk veren doğa ana, bu çiçeklere gelincik adını vermiş. Bunu gören beyaz çiçek bağırmaya başlamış: Beyaz Çiçek: Ben az önce mor renk istemiştim ya, şimdi vazgeçtim. Bu çiçek gibi kırmızı renkte olmak istiyorum demiş. Doğa ana beyaz çiçeğe yeniden dönmüş: Doğa ana: Ben sıran geldiğinde seni de boyayacağım. Şimdi lütfen sıranı bekle demiş. Doğa ana yeni bir çiçek ekerek onun da yapraklarını beyaz renkte bırakmış. Ama ortasına sarı renkte bir benek koyarak şirin bir çiçek elde etmiş. Bu çiçeğin adı da papatya olmuş. Fakat bizim kıskanç beyaz çiçek durur mu? Hemen girmiş lafa: Beyaz Çiçek: Aa ben kırmızıdan da vazgeçtim. Baksana bunun da yaprakları beyaz ama ne güzel çiçek oldu. Ben de ortama sarı renk benek istiyorum demiş. Doğa ana durmadan düşünce değiştiren bu çiçeğe içten içe sinirlenmeye başlıyormuş. Artık ona daha fazla dayanamayacağını anlayıp onun başına gelmiş: Doğa Ana: Tamam şimdi sıra sende! Söyle bakalım hangi rengi beğendin? Beyaz çiçek önce mor demiş. Sonra fikrini değiştirmiş kırmızı demiş. Doğa ana tam boyayacakken vazgeçmiş mavi istemiş. En sonunda doğa ana dayanamamış ve bu beyaz çiçeği her renge boyamış. Doğa ana: İşte üstünde bir sürü renk oldu. Senin adını da çok maymun iştahlı bir çiçek olduğun için hercai menekşe koyacağım demiş. Sevgili çocuklar, işte parklarda, bahçelerde gördüğünüz renkli hercai menekşelerin hikayesi böyle. Hercai menekşelerin yapraklarındaki renkler, meğer çiçeğin kıskançlığından hangi renk olacağına bir türlü karar verememesinden dolayıymış. Hercainin anlamının da hiçbir şeyde kararlı olmayan olduğunu düşünürsek, neden hercai menekşe denildiğini daha iyi anlarız."} {"url": "https://www.masalcisite.com/herkes-hata-yapabilir/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal, pireler berber, develer ise hamal iken... Uzak bir diyarda aksakallı bilge dede, gelin de kulak verin ne der size bu bilge dede... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde küçük bir kasabanın içerisine Aylin isimli bir kız yaşarmış. Aylin çok tatlı ve sevimli bir kızmış. Tek bir kötü özelliği varmış o da her şeyin kusursuz olmasını istemesiymiş. Kendisini hiç hata yapmayan biri olarak gördüğü için etrafında hata yapan birilerini görünce onlara sinir olurmuş. Çoğu arkadaşına sırf bu yüzden kızdığı zamanlar bile olmuş. Arkadaşları ilk başlarda herkesin hata yapabileceğini, hata yapmanın doğal bir şey olduğunu anlatmaya çalışsalar da bir süre sonra Aylinin bu özelliğini umursamamaya başlamışlar. Günlerden bir gün Aylin, okuldan eve gelirken kırtasiyenin vitrinindeki bir oyuna gözü takılmış. Kırtasiyenin vitrininde Aylinin uzun zamandır istediği büyük bir kelime oyunu kutu içerisinde duruyormuş. Üstelik üzerinde yazdığına göre %50 indirime bile girmiş. Aylin o kadar mutlu olmuş ki hemen eve gidip bunu babasına söylemek için can atıyormuş. Aylin eve girdiğinde üzerini bile değiştirmeden koşarak babasının yanına gitmiş: Aylin: Babacığım, benim uzun zamandır istediğim büyük bir kelime oyunu vardı ya hani? Bizim okulun yanındaki kırtasiyede o oyun indirime girmiş. Yarın bana o oyunu alabilir misin? demiş. Babası Aylinin uzun zamandır o oyunu istediğini biliyormuş. Kızına gülümseyerek; Baba: Tabii ki alırım kızım. Demiş. Aylin o gece heyecandan zor uyumuş. Ertesi gün okuldaki derslerin bir an önce bitmesi ve hemen eve gitmek için saatleri sayar olmuş. Sonunda okul bitmiş ve Aylin koşa koşa evin yolunu tutmuş. Aylin eve geldiğinde hızlıca kapıyı açarak babasına seslenmiş: Aylin: Babacığım, ben geldim. Oyunum nerede? O sırada Aylinin annesi mutfaktan çıkmış. Anne: Kızım baban daha gelmedi işten. Bugün çok yoğunmuş, geç kalabilirmiş. Hadi sen gir içeri kızım demiş. Aylinin önce biraz canı sıkılsa da sonrasında babasını beklemek onu heyecanlandırdığı için hoşuna bile gitmeye başlamış. Aradan iki saat geçince babası kapıyı açarak selam vererek eve girmiş. Aylin babasının eve girdiğini görünce koşarak babasının yanına gelmiş: Aylin: Babacığım seni ne çok bekledim bir bilsen... Hani oyunum nerede? demiş. Babası o an kırtasiyeye uğramayı unuttuğunu hatırlamış. Bugün o kadar yoğun bir günmüş ki kızının istediği oyunu almak tamamen aklından çıkmış. Baba: Kızım, iş yerinde bugün çok yoğun bir gündü. Tamamen aklımdan çıkmış, özür dilerim. Ama sana söz yarın sabah kırtasiye açıldığı gibi gider ve alırım demiş. Aylin çok ama çok sinirlenmiş. Babası böyle bir şeyi nasıl unuturmuş! Aylin: Baba sana dün oyunu almanı kaç kez söyledim, nasıl unutursun ya! Babası kızının yanına yaklaşmış: Baba: Kızım gerçekten unutmuşum. Ofis bugün çok yoğundu. Bir hata yaptı, senden de özür diledim, hadi uzatmayalım lütfen. demiş. Ancak Aylin durur mu? Aylin: Bu hatanın özrü olmaz baba! Sana kaç kere hatırlattım, bu yaptığın hata değil düpedüz umursamazlık! demiş ve bir hışımla odasına geçmiş. Bütün gece odasında oturan Aylin, kızgınlığından ne annesi ne de babası ile konuşmuş. Odasında kendi kendine otururken sinirden bir süre sonra da uyuyakalmış. Ertesi gün babası söz verdiği gibi oyunu alsa da Aylin babasına hala kızgınmış. Bu olayın üzerinden çok zaman geçmemiş ki Aylinin başına gelen bir olay ona herkesin hata yapabileceğini ve bazı şeyleri unutabileceğini göstermiş. Bu olay ne miymiş? Günlerden bir gün okulda Türkçe dersinde öğretmen herkesin ödevlerini masasına getirmesini istemiş. Ancak Aylin Türkçe dersinden ödevi olduğunu o anda hatırlamış. Bir önceki gün öğretmeninin ödev verdiği affetmek başlıklı kompozisyonu herkes yazmış bir tek Aylin hariç. Aylin kendi kendine çok sinirlenmiş, böyle bir hatayı nasıl yapabilirim diye kızmış durmuş. En sonunda öğretmen onun adını söylediğinde Aylin ödevi unuttuğunu söylemiş ve özür üzerine özür dilemiş. Öğretmen: Aylinciğim belli ki ödevini unutmuşsun, insanlık hali bu olabilir tabii. Hata yapmışsın ve özür de diledin, bir şey olmaz. Kendine bu kadar yüklenme demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/herseye-kizan-adam/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken bundan çok ama çok zaman öncesinde bir adam yaşarmış. Bu adamı çevresindeki insanlar hiç sevmezmiş. Neden derseniz; adam herkese kızar, hiçbir şeyden memnun kalmazmış. Mahallesinde top oynayan çocuklar, gürültü yapan komşusuna, mahalleden korna çalarak geçen bir arabaya hatta çöpleri almak için gelen çöp kamyonuna bile kızarmış. Bu adamın oturduğu sokağın ucunda, caddenin hemen karşısında tabela yapan bir ressam varmış. Bu ressam işini çok sevdiği için günün her vakti neşeli ve keyifliymiş. Günlerden bir gün ressam amcamız, bir merdivenin en üstünde oturmuş ve tabela boyuyormuş. Tabela boyuyormuş ama aynı zamanda şarkı da söylüyor, işini neşeyle yapıyormuş. Ressamın bu halini gören diğer esnaflar da kendi işlerini şarkılar söyleye söyleye yapmaya başlamışlar. Hani mutluluk bulaşıcıdır derler ya ressamın mutluluğu diğer esnaflara da bulaşmış, herkes işinde gücünde keyifli ve mutluymuş. Ressam şarkısını söyleye söyleye tabelasını boyarken elinden fırçasını düşürmüş. Aşağıya doğru eğilmiş, fırçasını almak istemiş ama bir de ne görsün! Aşağıdan ona doğru bakan bizim kızgın adam değil miymiş? Kızgın adam başlamış bağırmaya: Kızgın Adam: Ressam bey, ressam bey! Bütün bu kaldırımlar, bu yollar senin malın mı sanki! Bu ne rahatlıktır, biz senin sesini dinlemek zorunda mıyız? Şarkı söyleyeceğine işini düzgün yap da elinden fırçayı benim gibi milletin kafasına düşürme! Ressam üzgün bir ifade ile cevap vermiş: Ressam:Çok özür dilerim, lütfen kusura bakmayın. Çalışırken şarkı söylemek bana çok keyif veren bir şey, sesimin tonuna da dikkat ediyorum ama rahatsız ettiysem bir kez daha özür dilerim. Bunu duyan bizim kızgın Adam iyice sinirlenmesin mi? Sesi daha da yükselmiş: Kızgın Adam:Ressam mısın boyacı mısın nesin, herkesin derdi var kardeşim! Herkes para kazanmak, ailesini geçindirmek için çırpınırken, sen utanmıyor musun böyle şarkıyla türküyle iş yapmaya! Ressam kızgın amcaya daha fazla bir şey anlatamayacağını anlamış o yüzden konuşmayı uzatmamış. Adam gittikten sonra da adamın şu hayatta ne kadar mutsuz ne kadar keyifsiz olduğunu düşünmüş, durmuş. Ancak ressam kızgın adamın dediklerini takmış bir kere kafasına... İşini yapıyormuş yapmasına ama tam şarkı söyleyecekken adamın dedikleri aklına geliyor ve işine odaklanamıyormuş. Derken günler günleri haftalar haftaları kovalamış. Ressamın bu durumu tam bir ay böyle devam etmiş. Öyle ki artık yeter diyen ressam sonunda kendisine kızan o adamı bulup konuşmaya karar vermişti. Ressam kızgın adamı ararken tesadüf odur ki elinde ekmek poşetiyle sallana sallana karşıdan gelen bizim kızgın adam olmasın mı? Hemen koşmuş ressam kızgın adamın yanına. Adam yine bir şeylere söylenirken ressamı fark etmemiş bile... Ressam: Hayrola, amcacığım sen yine niye kızdın? demiş. Kızgın adam ressamı görünce daha da sinirlenmiş: Kızgın Adam: Git işine be adam! Zaten derdim başımdan aşkın. Bi de tüm dertlerim yetmezmiş gibi yarım saat de ekmek sırası bekledim. Bir de seninle mi uğraşacağım? Ressam adamın bu tavrına gülümseyerek yanıt vermiş: Ressam: Gel amcacığım sana bir çay ısmarlayayım, hem biraz sakinlersin demiş. Adam ressamın bu teklifini baştan söylense de sonra kabul etmiş. İkisi oturmuşlar bir çay bahçesine. Ressam kızgın adama sormuş: Ressam: Seni bu kadar kızdıran şey ne? Bir derdin varsa anlat bana. Demiş. Kızgın adam önce inkar etse de sonra başlamış anlatmaya. İki ay önce işten çıktığını, hala bir iş bulamadığını, evde yaşlı bir annesi olduğunu, ona bakması, eve para getirmesi gerektiğini, ama hala iş bulmak için uğraştığını anlatmış da anlatmış. Ressam adamın derdini şimdi anlamış. Aklına hemen güzel bir çözüm gelmiş. Kendisi uzun zamandır yanına bir yardımcı arıyormuş. Bunu adama söylemiş: Ressam: Bak amcacığım, iznin olursa ve kabul edersen buyur gel benimle çalış. Bana da işten kaçmayacak bir eleman lazımdı zaten. Bence bu iş için en doğru insan sensin. Demiş. Kızgın adamın yüzü gülümsemiş. Tereddüt etmeden hemen kabul etmiş ve ertesi sabah işe başlamış. Bizim ressam yine şarkılar söyleyerek çalışırken adam da ressama ayak uydurmuş. Aradan birkaç gün geçince bizim kızgın adamdan eser bile kalmamış! Her şeye kızan o adam gitmiş, yerine neşeli, sevecen, hayattan keyif alan bir adam gelmiş. Ressamla adam yıllarca birlikte çalışmışlar ve çok iyi dost olmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ibik-ile-bibik/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak kasabaların birinde büyük bir çiftlik varmış. Bu çiftliğin sahibinin bir sürü ineği, kuzusu, koyunu, köpeği, kedisi var imiş. Fakat hepsinden çekmemiş iki tane horozdan çektiği kadar... Çiftlikte sadece iki tane horoz varmış fakat tüm çiftliğe yetecek kadar gürültü yapıyorlarmış. Bu horozlar İbik ile Bibik imiş. İki tane inatçı mı inatçı bu horoz, sürekli kavga ederler, bir türlü geçinemezlermiş. Günlerden bir gün İbik çiftliği gezerken yemişleri açmış kocaman bir dut ağacı görmüş. Ağzı sulanmış, iştahla ağacın yanına yaklaşmış. İnşallah Bibik bu ağacı görmez de tüm yemişi ben yerim diye düşünmüş. Tam ağacın dalına zıplayacakken arkadan gelen ses ile irkilmiş: Bibik: Hey, seni bencil, sadece kendini düşünen, sersem şey seni! Bağırarak İbikin yanındaki dala zıplamış. İbik bu durumdan hiç ama hiç hoşlanmamış. İbik: Uf, sen ne kadar terbiyesiz bir horozsun Bibik. Bir de arkadaş olacaksın! Ne biçim konuşuyorsun benimle demiş. Bibik: Bana diyene bak İbik, sen bana geçen gün herkesin ortasında kötü laflar söylemedin mi? İbik aldırış etmeden kafasını öbür tarafa çevirmiş. Geçen gün Bibike çok sinirlendiği için diğer hayvanların önünde bağırmış da bağırmış. Bibik ile çok büyük bir kavga edecekken çiftliğin sahibi gelmiş ve ikisini de ayrı ayrı kümeslere kapamış. İki horozu da son kez uyaran çiftlik sahibi, eğer bir daha kavga ederlerse onları çiftlikten atacağını söylemiş. Bibik: Şimdi kafanı çevirirsin di mi? Yaptığının ne kadar yanlış bir şey olduğunu biliyorsun çünkü. İbik bu lafların altında kalır mı, tabi kalmaz! Hemen başlamış konuşmaya: İbik: Senin geçenlerde beni gagalamana ne demeli peki! Utanmadan arkamdan saldırdın bir de! Bibik susmuş, bir şey diyememiş. O gün kurnaz tilkinin oyununa gelmiş. Kurnaz tilki Bibikin yanına gelerek İbiki gagalamasını, eğer bunu yaparsa kendisine ödül olarak bir sürü yem vereceğini söylemiş. Kurnaz tilkinin amacı eğlenmekmiş, yem falan yalanmış. Bibik de kurnaz tilkinin lafına inanıp saldırmasın mı İbike... İki horoz da kıyasıya kavga ederken, kurnaz tilkileri bunları izleyip gülüyormuş. Hatta arkadaşlarını da çağırmış yanına. Bibik herkesin onları izlediğini görünce anlamış tilkinin oyununu ama artık çok geçmiş! İbik: Ya şimdi de sen konuşamıyorsun bakıyorum da... O kurnaz tilkinin oyununa geldiğini söylesene! Sen biraz aptalsın gerçi, kesin yine kanarsın o tilkinin lafına. Bibik İbikin bu lafları üzerine çok sinirlenmiş. Bibik: Sen bana nasıl aptal dersin? Şimdi ben seni var ya... İki horoz yine başlamış kavga etmeye. Hem de nasıl bir kavga... İbik bir yandan saldırıyormuş Bibike, Bibik bir yandan saldırıyormuş ibike... İki horoz da inatları yüzünden birbirlerine girerken, uyanık kargalardan bir tanesi gelip konmasın mı ağaca! Ağaçtaki dutları gören karga, kavga eden horozlara bakarak gülümsemiş: Karga: Şu salaklara bak! Kavga etmekten dutları yiyememişler. Bak ben şimdi nasıl yiyorum o dutları! Karga bütün arkadaşlarını çağırarak başlamışlar dut ağacından en güzel dutları yemeye. İbik ile Bibik ise kavga etmekten başlarını bile kaldırıyormuş. Ne dutları yiyen kargaları görmüşler ne de başka bir şeyi... İki horoz kavga ederken kargalar tüm dutları bir güzel yemişler. O sırada çiftlik sahibi de gelmiş. İki horozu da kavga ederken görünce artık canına tak etmiş! Tutmuş ikisini de kanatlarından, atmış çiftlikten dışarı. İki horoz çiftliğin dışında kalınca neye uğradıklarını şaşırmışlar. O zaman kavga etmelerinin hiçbir yararı olmadığını anlamışlar ama iş işten çoktan geçmiş... Siz siz olun arkadaşlarınızla inatlaşmayın ve boş yere kavga etmeyin. İbik ile Bibik gibi olmayın."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iki-basarili-cocuk-selim-ve-ahmetin-dostluk-hikayesi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde Selim adında çok başarılı olan, ama bir o kadar da kendini beğenmiş bir çocuk yaşarmış. Ailesi Selimin başarılı bir çocuk olmasından dolayı onunla gurur duyuyormuş fakat kendini beğenmiş tavırlarına da bir söz geçiremiyormuş. Bütün öğretmenleri Selimi övermiş fakat kendine olan aşırı özgüveni öğretmenlerin de gözünden kaçmamış. Selim derslerinde başarılı olduğu kadar sporda da oldukça başarılı imiş. Sürekli olarak okulun takımlarına girer, dereceler alırmış. Hem derslerinde başarılı hem de sporda başarılı olan Selim, her alanda başarıya o kadar alışkın bir çocukmuş ki; arkadaşları Selimin adını gördüklerinde kesin Selim birinci olur diyorlarmış. Günlerden bir gün Selim sınıfta ödevlerini yaparken, sınıfın haylaz çocukları koşa koşa Selimin yanına gelmiş. Koşturmaktan nefes nefese kalan Ali ve Salih Selimin başına dikilmiş ve heyecanla konuşmaya başlamışlar: ALİ: Selim haberi duydun mu? Okula yeni bir çocuk gelmiş ve çok başarılı bir çocukmuş. Dersleri çok iyiymiş. Geldiği okuldan birincilik ile gelmiş. Selim bir an duraksamış. Kafasını kaldırıp heyecanla ona bakan Ali ve Salihe bakmış. Selim: Olabilir çocuklar. Aramıza hoş gelmiş. Ama bu okulda birinci bellidir. Yeni gelen arkadaş asla beni geçemez demiş. Ali ve Salih birbirlerine bakmışlar. Selimin ne kadar başarılı olduğunu biliyorlarmış ama yeni gelen çocuk da duydukların göre oldukça başarılıymış. Üstelik öğretmenler şimdiden etrafındaymış. Salih: Valla çocuk oldukça başarılı Selim kardeş. Haberin olsun. Şimdiden tüm öğretmenlerin ilgisini çekmeyi başardı bile. Selim içinden bu çocuğu daha tanımadan kıskanmaya başlamış. Ama kendine her konuda o kadar çok güveniyormuş ki, bu çocuğun onu geçemeyeceğini biliyormuş. Selim: Çocuklar merak etmeyin. Beni kimse geçemez. Ali ve Salih sınıftan çıkmışlar. Selim tek başına kaldığında düşünmeye başlamış. Yeni gelen çocuğa ne kadar başarılı olduğunu göstermesi gerekiyormuş. Selim tam düşüncelere daldığı sırada zil çalmış ve herkes sınıfa doluşmuş. Beş dakika sonra da öğretmen yanında bir çocuk ile sınıfa girmiş. Öğretmen: Çocuklar hepinize günaydın. Bugün aranıza yeni bir arkadaşınız katılacak. Arkadaşınızın adı Ali. Bütün sınıf aynı anda Aliye hoş geldin diye bağırmış. Ama Selim hiçbir şey demeden Ali bakıyormuş. Öğretmen: Ali arkadaşınız oldukça başarılı bir öğrenci. Geldiği okuldan birincilik ile gelmiş. Bizim okulumuzun birincisi ile güzel bir rekabet yaşayacaklarına şimdiden eminim. Selim arkadaşınla daha yakından tanışmanı istiyorum demiş. Selim öğretmenine bakarak kafa sallamış fakat Aliyi yakından tanımak falan istemiyormuş. Bir de öğretmen Aliyi yanına oturtmasın mı? Selim içten içe sinirlenmeye başlamış. Ali: Merhaba Selim. Senin adını tüm öğretmenlerden çok duydum. Seninle tanıştığımıza çok memnun oldum. Umarım birlikte çok güzel arkadaş oluruz ve birbirimize yardımcı oluruz. Selim Aliye doğru eğilmiş: Selim: Ali, aramıza hoş geldin. Fakat bu okulun birincisi de en başarılısı da benim. Bunu bil, ona göre davran. Ali, Selimin bu tavrına anlam verememiş. Neden böyle davrandığına anlam verememiş. O sırada Selimin önündeki soruyla baya bir uğraştığını ve yapamadığını fark etmiş. Aslında çok kolay bir soruymuş ve kolay bir yöntemi varmış. Ali: Sana bu sorunun kolay yolunu gösterebilirim, eğer istersen demiş. Selim önce soruya sonra Aliye bakmış. Bu tip soruları ve bu konuyu bir türlü anlayamıyormuş. Alinin teklifi onu şaşırtsa da düşündüğünde güzel bir teklifmiş. Kitabı Alinin önüne itmiş ve Aliyi dinlemeye başlamış. Aliyi dinledikçe soruyu anlamaya başlamış ve çözümün sonunda kafasında tamamen oturmuş. Selim Alinin yardımı ile alttaki benzer soruyu da çözünce çok mutlu olmuş. Aliyi aslında ne kadar yanlış tanıdığını anlamış. Ona yardım etmeye çalışan ve onunla arkadaş olmaya çalışan bu çocuğa sırf kıskandığı için, önyargılı davranmış. Hata yaptığını anlayan Selim Ali ye dönmüş: Selim: Ali, sana çok teşekkür ederim. Seni ilk gördüğümde ve adını duyduğumda önyargılı davrandım. Senden hoşlanmadım. Ama şimdi ne kadar yardımsever bir çocuk olduğunu gördüm. Bana hiç anlamadığım bir konuyu anlattın. Bundan sonra birlikte çok güzel arkadaş olabilir, bilmediklerimizi birbirimize öğretebiliriz demiş. Ali gülümseyerek; -Tabii, neden olmasın demiş. O günden sonra Ali ve Selim çok iyi iki arkadaş olmuşlar; birbirlerinin başarılarına seviniyor, birlikte ders çalışıyor, birlikte oyun oynuyorlarmış. Üniversiteyi bile birlikte okumuşlar ve her zaman birbirlerine destek olup çok başarılı bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iki-haylaz-sinek/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler ise berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, buralardan çok ama çok uzaklarda bir yerlerde iki tane sinek yaşarmış. Bu sinekler ayrılmaz ikili gibiymiş, sürekli birlikte uçarlarmış. Günlerden bir gün bu iki sinek diğer sinek arkadaşlarıyla birlikte uçarken akıllarına bir soru takılmış. Biri diğerine dönerek sormuş hemen aklındakini: Birinci Sinek: Dostum, acaba biz yalnız başımıza uçsak başımıza ne gelir? İkinci Sinek: Aman ne olacak, hem daha iyi olur, daha çok yiyecek buluruz demiş. Bu iki sinek böylece diğer sineklerden ayrılmışlar. Başlamışlar bıızz bııızzz diye birlikte uçmaya. Bizim sinekler uçarken aşağıda büyük ve görkemli bir ev görmüşler. Ev o kadar büyük, o kadar görkemli bir evmiş ki bizim uyanık sineklerin ağzı sulanmaya başlamış bile! Bizi bu evde kimseler göremez, gel gidelim güzelce karnımızı doyuralım diyerek aşağıya eve doğru uçmaya başlamışlar. İki sinek evin üst katında açık bir pencere bularak oradan evin içine girmişler. İkisi de çok mutlu bir şekilde mutfağa doğru uçmaya başlamışlar. Vakit gece vaktiymiş ve herkes uykudaymış. Bizim sinekler vızz vızz diye ses çıkararak uçarken, ev halkı da sinek sesinden rahatsız olarak uyanmış. Tabi iki uyanık sineğin ev halkının uyandığından haberleri yok! Tek bir amaçları var o da mutfağa gidip patlayana kadar yemek yemek. İki sinek son hızla uçarken bir de ne görsünler! Evin tombul oğlu elinde sineklikle mutfağın girişinde beklemiyor mu? İki uyanık sinek anlamışlar ki tehlike büyük, söz konusu canları. Hemen geri dönüp tekrar yukarı doğru uçalım demişler. Ancak o da ne! Üst katta da evin diğer çocuğu elinde sinek öldürücü ilaçla bekliyor bunları! Bizim iki uyanık sinek o kadar çok korkmuş ki korkudan ne yapacaklarını bilememiş. Sonra biri çocuğu başka yöne doğru uçarak şaşırtırken diğeri var gücüyle açık pencereye doğru uçmaya başlamış. Neyse ki iki sinek de canlarını son anda kurtarmış ve kendilerini dışarı atmış. Akıllarınca daha fazla yemek için arkadaşlarından ve ailelerinden ayrılan iki zavallı sinek, bu yaşadıkları olaydan sonra o kadar çok korkmuş ki, dış dünyanın kendileri için çok korkunç olduğunu anlamış. Biri diğerine dönerek: Birinci Sinek: Arkadaşım biz ailelerimizden ayrılarak hiç doğru bir şey yapmadık. Bak başımıza her şey gelebilirdi, hatta ölebilirdik. Gel biz bu sevdadan vazgeçelim, yuvamıza geri dönelim. Yemeğimiz az olsun ama canımız güvende olsun demiş. İkinci sinek de arkadaşının tüm dediklerini onaylamış. Bunun üzerine hemen yola koyulmuşlar ve ailelerinin yanına doğru uçmaya başlamışlar. Birkaç saatlik uzun bir uçuşun ardından kendi sürülerinin olduğu yere de ulaşmışlar. Anne-babası iki sineği de bir arada görünce önce ikisine de çok kızmış. Ancak iki yaramaz sinek başlarına gelenleri ve ne kadar korktuklarını anlatmışlar. Bu yaşadıklarının onlara büyük bir ders olduğunu ve bir daha onlardan hiç ayrılmayacaklarına dair söz vermişler. Ailesi, iki sineğin de ne kadar korktuğunu görüp daha fazla kızmamışlar onlara. Ama bundan sonra daha dikkatli olmaları konusunda uyarmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iki-inatci-keci/", "text": "İki İnatçı Keçi Allahın deli kulları pek çokmuş. Bizden daha delisi hiç yokmuş. Çok demesi pek günahmış. Azdan çoktan, hoppala hoptan. Sana bir mintan yaptırayım, Çerden, çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, Düğmeleri turptan. Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, Çavdar kalkanım idi, Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, Şerbet ile ateşlerdim. Çıkardım dağlar başına, Broy, broy! Der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı, Ağa geliyor diye. Bre ağalar, bre beyler! Eliften beye çıktım, Seyirttim köye çıktım. Çobandan kaymak yedim, Ağadan deynek yedim. Deyneği kuşa verdim, Kuş bana kanat verdi. Çaldım kanadı yere, Uçup gittim göklere. Baktım bir has bahçe, İçinde sular akar. Oturmuş çeşme başına, İki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, Küçüğüne tutuldum. Sofrasında mum olayım, Bahçesinde gül olayım. İki keçinin yolları kesişmiş köprünün ortasında Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Hep inatçılıkmış meğer bu keçilerin huyu Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Büyük keçi demiş benim çekil geçeceğim Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Küçük keçi demiş ölsem vermem ben geçeceğim Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Tam köprünün ortasında toslaşmışlar inatla Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay İkisi de suda bulmuş kendini inatlarında hızla çarpıp Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Keçilerin inatçıları suya düşmüş boğulmuşlar Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay İnsanların inatçısı kim bilir ki ne olur Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; pireler berber, berberler deve iken, annem kaşıkta babam beşikte, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Fazla uzatmadan, lafı ezip bükmeden, buyurun size iki inatçı keçinin hazin sonu masalı... Uzak diyarların birinde, küçük bir kasabada iki tane inatçı keçi varmış. Bu iki inatçı keçi birbirinden hiç ama hiç hoşlanmazmış. İkisi de birbirinin tam tersi hareketleri yaparmış. Birinin dediğini diğeri kabul etmez, diğerinin dediğini ise bir başkası hiç dinlemezmiş bile. Diğer hayvanlar bile şaşırır kalırmış bu keçilerin inatçılığına... Keçiler otlamak için her zaman dışarı meralara çıkarmış. Bir akarsuyun başındaki yeşilliklerden otlanır, karınlarını doyururmuş. Ama ikisi de aynı ottan otlar mı hiç! Biri akarsuyun sağ tarafında otlar ise, diğer keçi karşı tarafına geçer, ikisi de birbirine hiç bakmadan karınlarını doyurur, evlerine geri dönerlermiş. Günlerden bir gün iki inatçı keçi otlamak için yine çıkmış meraya. Akarsuyun sağ ve sol tarafındaki çimenlerden otlamak için dağılmışlar yolun yarısında. Ama bir keçinin gittiği tarafta bütün yeşillikler büyük bir yangında yanmış, kalmış kocaman bir boş arsa! Bunu gören keçi aç kalmamak için mecbur geçmek zorunda kalmış karşıya. Diğer inatçı keçi ise kendi tarafındaki yeşilliklerden çok sıkılınca acaba karşı tarafta ne var diye bir merakla başlamış köprüye doğru koşmaya. Amacı diğer keçiye gözükmeden bir göz atmakmış karşı tarafa. İki inatçı keçi de karşı tarafa geçmek için çıktıkları yolda köprünün ortasında karşı karşıya gelmişler. İkisi de birbirine öfke ile bakmış. Keçilerden biri başlamış söze: Birinci keçi: Çekil şuradan, ben karşı tarafa geçeceğim. Diğer keçi bu lafların altında kalır mı? Köprüden çekilip yolu bu keçiye bırakır mı? İkinci Keçi: Bu köprü benim hakkım. İlk ben geldim. Asıl sen çekil, ben geçeceğim. İki keçi de o kadar inatçıymış ki, bırakın birbirlerine yol vermeyi sözlerini bile dinlenmiyorlarmış. İki keçi de ben geçeceğim, hayır ben geçeceğim diye inatlaşmaya devam ederken birbirlerine daha da yaklaşmışlar. Keçileri boynuzları birbirlerine değiyor, ikisi de birbirine yer vermedikçe daha da sinirleniyormuş. İki inatçı keçi, köprünün üstünde bir sağa bir sola iteklemeye başlamışlar birbirlerini. Kafa kafaya gelmişler çoğu kez. Ancak ne biri diğerine yol vermiş, ne de diğeri vazgeçmiş bu inadından. İkisi de hala ben geçeceğim o köprüden diye inat etmeye devam etmiş. Zavallı tahta köprü, iki inatçı keçinin birbirini ittirmesine zor dayanır hale gelmiş. Keçilerin kafalarını birbirine bastırması ve birbirini ittirmesi ile tahtadan olan köprü, bir sağa bir sola sallanmış, durmuş. En sonunda beklenen olmuş. İkisi de birbirinden inatçı çıkan bu keçiler, birbirini o kadar sert itmeye başlamış ki artık ne köprü dayanırmış buna ne de keçilerin dengesi. İki keçinin de birbirini ittirmesi ile iplerini koparak köprü, birdenbire ortadan ikiye yıkılıvermiş. İki keçi de dengelerini kaybedip doğruca suya düşüvermiş. Suya düştükleri anda su o kadar soğukmuş ki, iki inatçı keçinin dişleri de birbirine vurmaya başlamış. O anda birbirine bakan iki keçi, yaptıkları yanlışın farkına varmışlar. Oysaki birbirine yol verseler, ikisi de karşı tarafa geçecek; böylece suya düşüp bu soğukta suyun içinden kurtulmaya çalışmayacaktı. Keçilerden biri diğerine döndü:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/iki-kardes/", "text": "İki Kardeş Sude ve Can adında iki kardeş vardı. Sude 8 yaşında kardeşi Canda henüz 6 yaşındaydı. Bu iki sevimli kardeş diğer arkadaşlarıyla çok iyi anlaştıkları halde birbirleriyle pek geçinemez, sürekli sudan sebeplerle kavga çıkarırlardı. Ne zaman oyun oynasalar bir şekilde kavga çıkar, Can Sudenin saçını çekerek onu ağlatır, Sudede kardeşi Cana; seni hiç sevmiyorum, keşke benim kardeşim olmasaydın! diye bağırırdı. Anne babaları onların bu durumuna çok üzülüyordu. Ne zaman onları karşılarına alıp konuşsalar değişen birşey olmuyordu. Çocukların babası Hakan bey ve anneleri Sevgi hanım bu durumun daha fazla bu şekilde devam edemeyeceğini, çocuklarına kardeşlik kavramını öğretmeleri gerektiğine karar verdiler. Düşünüp taşındılar ve Canı bir süreliğine teyzesi Sultan hanımlara göndermeye karar verdiler. Çocuklar bir süre ayrı kalırlarsa belki özleyip, birbirlerine karşı daha iyi davranmayı öğrenirlerdi. Hemen yarın bu kararlarını uygulamaya koymaya ve Canı teyzesine götürmeye karar verdiler. Ertesi gün sabah Hakan bey çocuklara Canı bir süreliğine teyzesine götürmeye karar verdiklerini söylediğinde çocuklar bu duruma hiç itiraz etmediler. Hatta tam tersi her ikiside bunu sevinçle karşıladılar. Can babasıyla kapıdan çıkarken Sude; hep orada kalsan keşke hiç gelmesen! diye bağırdı. Canın bu söze verdiği cevabın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. O da ablasına; keşke hep orada kalsam da senden kurtulsam! yanıtını verdi. Bu sözler üzerine Hakan bey ve Sevgi hanım bu planlarının işe yaramayacağını düşündüler. Hakan bey Canı yakın bir şehirde oturan teyzesine götürmek üzere yola çıkarken Sevgi hanımda Sudeyi okuluna götürdü. Sude öğlen okuldan geldiğinde çok keyifliydi, Can yoktu kendisi evin tek çocuğuydu. Birkaç saat derslerini yapmakla vakit geçirdi. Derslerini bitirdikten sonra kendi kendine oyun oynamaya başladı. Aradan 1 saat geçti geçmedi canı sıkılmaya başladı. Birden aklına kardeşi Can geldi acaba şimdi ne yapıyor. diye düşünmeye başladı. Can o sarı saçları ve sevimli yüzüyle gözlerinin önüne gelince Sudenin gözleri dolmaya başladı. Her zaman kavga ettiği, hatta evden giderken keşke hep orada kalsan dediği kardeşinin şu an yanında olmasını istiyordu. Çok sık kavga etseler de kardeşi olmayınca bu ev çok sessizdi ve Sude oyun oynamaktan bile zevk almıyordu. Saatler geçtikçe Sude kardeşine bunca zamandır yaptıkları ve ona söylediği son sözlerden pişman olmaya başlamıştı. Sonunda küçük kız daha fazla dayanamayarak mutfaktaki annesinin yanına giderek kardeşinin eve ne zaman geleceğini sordu. Annesi 1 hafta sonra gelecek dediğinde Sude ağlayarak: anneciğim babama söyle kardeşimi geri getirsin, onu çok özledim. dedi. Kızının bu kadar çabuk pişman olmasına hem şaşıran hem de sevinen Sevgi hanım kızını odasına gönderdi ve hemen olanları anlatmak için eşini aradı. Hakan bey eve dönmek üzere olmalıydı, telefon uzun uzun çaldıktan sonra nihayet açıldı. Sevgi hanım tüm olanları eşine anlattı ve ona inşallah Canda ablasının değerini anlayarak oradan döner diyerek telefonu kapattı. Bu telefon konuşmasından 1 saat kadar sonra kapı çaldı. Sevgi hanım kapıyı açtı. Sude saatlerdir odasından çıkmamıştı. Çok üzgündü ve kardeşini şimdiden çok özlemişti. O böyle düşünürken odasının kapısı çaldı. Sude odasından çıkmayarak; kardeşim gelmeden yemek yemeyeceğim anne! diye bağırdı. O bu sözü söylerken açılan kapıdan annesinin yerine kardeşi Canın girdiğini gören Sude çok şaşırdı. Ben geldiğime göre yemeğe geleceksin değil mi ablacığım. diyen kardeşine sarıldı küçük kız. Can ablasının yanına oturarak ona herşeyi anlattı. Babası onu teyzesine bile götürmeden henüz yoldayken ablasına söylediği sözlerden pişman olduğunu, teyzesine gittiğinde orada kiminle oynayacağını düşündüğünü ve ablasını daha o an özlemeye başladığını bir bir anlattı. Sudede ona kendisi yanında yokken ne kadar üzüldüğünü ve onu çok özlediğini anlattı. Bir süre sonra çocukların ne yaptığını merak eden Sevgi hanım ve Hakan bey odaya girdiklerinde iki kardeşin birbiriyle sarmaş dolaş kahkahalarla güldüklerini görünce her ikisinin de mutluluktan gözleri doldu. Bir hafta değil birkaç saat ayrı kalmak bile bu iki çocuğun kardeşliği öğrenmesine yetmişti."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iki-yaramaz-kardes/", "text": "İki Yaramaz Kardeş Mehmet ve Serkan isminde iki yaramaz kardeş varmış. Bu iki kardeş yaptıkları yaramazlıklarla köylerindeki herkesi canından bezdirmişler. Bütün günleri insanlarla ve hayvanlarla uğraşmakla geçermiş. Arkadaşları ile kavga ederler, yaşlılara kötü şakalar yaparlar ve hayvanlara eziyet ederlermiş. Çevreleri tarafından uyarılan bu çocukların anne babaları, onlar daha çok küçük diyerek kimseyi dinlemezlermiş. Yine günlerden birgün bu iki yaramaz kardeş arkadaşlarıyla kavga ettikten sonra ormana gitmişler. Amaçları daha önceden de yaptıkları gibi bir kuş yakalamak ve onu bir bacağından iple bağlayıp, onun ipten kurtulmak için çırpınmasını seyretmekmiş. Kuş yakalayabilmek için ormanın içlerine doğru bir hayli ilerlemişler. Yürürken bir yandan da az sonra yakalayacakları kuşa yapacakları eziyetin planını yapıyorlarmış. Onlar böylesine lafa dalmışlarken önlerindeki çukuru görmemişler ve iki kardeş bir anda kendilerini çukurun dibinde bulmuşlar. Çukur onların çıkamayacağı kadar yüksekmiş. Bunu anladıklarında can havliyle bağırmaya başlamışlar fakat köyden çok uzakta oldukları için onları kimsenin duyması mümkün değilmiş. Akşam olup da hava kararmaya başladığında çocuklar korkudan ağlamaya başlamışlar. Ağlamaları ve çırpınmaları hiçbir fayda sağlamıyormuş. Akşam hava kararıp da çocukların eve dönmediğini gören babası köyde onları aramaya çıkmış. Rasladığı herkese Mehmet ve Serkanı görüp görmediklerini soruyormuş. Herkesten aldığı cevap aynıymış, o gün öğleden sonra kimse bu iki çocuğu köyde görmemiş. Herkes çocukların ormana gitmiş ve orada başlarına bir şey gelmiş olabileceğini düşünmüş. Tüm köy ayaklanmış ve hep beraber ellerinde fenerlerle çocukları aramaya koyulmuşlar. Bütün gece çocukların isimlerini bağırarak onları her yerde aramışlar. Gün ağardığında tam ümitlerini kesip geri dönecekleri sırada içlerinden birisi az ileride bir çukur olduğunu farketmiş. Çukurun başına gittiklerinde iki kardeşin birbirine sarılmış halde uyuduğunu görmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/isik-perisi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken; kaf dağının ardında karanlık bir ülke varmış. Hiç güneşin doğmadığı bu ülke, bir cadının büyüsü ile karanlığı bürünmüş. Cadıların çoğunlukta olduğu, kötülük kokan bu ülkede, hiç kimse mutlu değilmiş, hiç kimse gülmez, hiçbir çocuk kahkahası olmaz, hiçbir çocuk oyun oynamazmış. Mutsuzluk dolu olan bu ülkeye, birgün ışık perisi yanlışlıkla gelmiş. Işık perisi, bu ülkenin neden karanlık olduğunu ve insanların neden bu kadar mutsuz olduğunu anlayamamış. Sarı saçlı, mavi gözlü bu güzel ışık saçan, ışık perisi; durumu merak edince birisine sormaya karar vermiş. Kararı verdiği sırada, birde bakmış yanı başında bir çocuk ağlıyor. Hemde hıçkıra hıçkıra. Ona doğru yönelmiş.Ve neden ağladığını, onu korkutmadan usulca sormuş. O güzelliği gören çocuk nasıl korkabilir ki? Hem ışık saçıyormuş, ışık perisi. Çocuk ilk kez aydınlık görmüş. Çok şaşırmış, büyülenmiş. Işık perisi çocuğa; neden ağladığını tekrar sormuş: Çocuk bu ülkede hiç kimsenin mutlu olmadığını bu nedenle de canının çok sıkıldığını anlatlmış. Işık perisi, çok şaşırmış, nasıl bir kişi bile mutlu olmaz? Çocuk bunun, bir cadının yaptığı büyü ile olduğunu, ülkeye karanlık ve mutsuzluk büyüsü yaptığını anlatmış. Bunu duyan ışık perisi mutlu olmuş. Çünkü onun görevi ışık ve mutluluk yaymakmış. Bu ülkenin derdine derman olabilirmiş. Çocuğa fısıldayarak, evine git ve yat yarın güneş doğacak, herkes mutlu kalkacak demiş. Çocuk pek inanmasa da, perinin sözünü dinlemiş ve evine gitmiş. Sabah kalktığında, ilk kez sabah olduğunu anlamış. Çünkü güneş doğmuş,. Çocuk, camdan bakmış gülümseyerek sözünü tuttu demiş. Işık perisi gelmiş, çocuğun alnına bir öpücük kondurarak elbet tuttum sözümü, hadi sende dışarı çık ve diğer tüm insanlar gibi mutlu ol demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/isinin-basinda-duran-nasibini-alir/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; uzak mı uzak diyarların birinde çok fakir bir köy varmış. Fakirliği ile tanınan bu köyün ne toprağında bereket varmış, ne de havasında bir nem... Havası kuru, toprağı çorak bu köyde yaşayan köylüler her şeyi denemiş ama ne bir şey ekmeyi başarabilmiş, ne de bir ürün yetiştirebilmiş. Hal böyle olunca köyde yaşayan insanlar kendilerine geçim kaynağı bulmakta zorlanır olmuş. Gitgide daha da yoksullaşan köylüler artık bir dilim ekmeği zor buluyormuş. Fakir köyde yaşayan ihtiyar bir değirmenci de varmış. Bu değirmencinin değirmeninde un dönmezmiş ki! Toprakta ürün yetişmeyen yerde değirmen nasıl dönüp de buğday üretsin! Tüm bunlara rağmen ihtiyar değirmenci umudunu hiç kaybetmezmiş. Her sabah erkenden kalkar, elini yüzünü yıkar ve sanki yapacak çok işi varmış gibi hevesle değirmenin başına gidermiş. Ne gelen ne de giden varmış... Ama ihtiyar değirmenci işinin başından bir an olsun ayrılmazmış. Köyde yaşayan herkes ihtiyar değirmenciye bir türlü anlam veremiyormuş. Bir gün içlerinden bir tanesi çıkmış gelmiş değirmene. İhtiyar değirmenci yine aynı yerinde değirmenin başındaymış: Köylü: Hey, ihtiyar değirmenci! Sen yine erkenden kalkıp da değirmeninin başına mı geldin? İhtiyar Değirmenci: Geleceğim tabii ki oğul! Burası benim işim, burası benim ekmek teknem. Köylü: İyi de ihtiyar amca, ne gelen var ne giden! Köylünün tarlasında ürün yok ki sana getirsin de un yaptırsın. Boşuna bekleyip durursun burada. Bak yaşın da ilerledi. Artık dinlenmene bak. İhtiyar değirmenci köylünün bu lafları üzerine tepki göstermiş: İhtiyar Değirmenci: Neden öyle dersin oğul? Gelmez ama ya bir gün biri gelir de beni burada bulamazsa? Burası benim işim ve tüm gün boyunca kimse gelmese de ben işimin başında durmak zorundayım. Başka türlü işime nasıl bereket gelsin? Köylü: Sen bilirsin ihtiyar amca. Ben senin iyiliğin için dedim. Gel zaman git zaman ihtiyar değirmenci çalışma disiplininden hiç vazgeçmemiş. Her sabah erkenden kalkar ve değirmenin başına gidermiş. Günlerden bir gün değirmencinin hanımı da isyan etmiş bu duruma: Değirmencinin Hanımı: Bey, sen her gün erkenden kalkar o değirmenin başına gidersin. Ama tüm gün boyunca ne gelen olur, ne de giden! Bir kuru ekmeğe talimiz. Elde avuçta ne paramız var ne de gıdamız. Ne olacak bizim bu halimiz? İhtiyar değirmenci hanımının sözlerine sakinlik ile cevap vermiş: İhtiyar değirmenci: Hanım, benim işim değirmencilik. Ben o değirmenin başında durmak ve para kazanmak zorundayım. Değirmencinin hanımı sonunda kızmış: Değirmencinin Hanımı: Para kazanmak zorundaymış, bey sen para kazanmıyorsun ki! Milletin elinde ürün yok sana getirip de un yaptırmaya! Daha neyin inadını yapıyorsun anlamadım ki? İhtiyar değirmenci yine sakinlikle yanıtlamış: İhtiyar değirmenci: Hanım, ben işimin başında durayım da, nasibin nereden geleceği belli olmaz. Günler geceleri, geceler haftaları, haftalar da ayları kovalamış. Günlerden bir gün ihtiyar değirmenci yine erkenden kalkmış, değirmenin başına geçmiş. Oyalanmak ve kendisini avutmak için derenin kenarından topladığı kumları değirmen taşında öğütmeye başlamış. Ama o da ne! Değirmen birdenbire gürültü ile çalışmaya başlamış. İhtiyar değirmenci bu duruma çok şaşırmış. Değirmenin çalışması için bir durum yokmuş ki! Değirmen çalışmaya devam ettikçe birdenbire değirmenin ağzından sarı sarı altınlar dökülmeye başlamasın mı? İhtiyar değirmenci önce gözlerine inanamamış, böyle bir şey olması imkansızmış. Değirmenin ağzından akan altınları avucuna almış, uzun uzun incelemiş ihtiyar değirmenci. Evet, yanlış görmüyormuş. Bunlar çil çil altınmış. Sevinçle yerinden fırlayan ihtiyar değirmenci hemen hanımına haber vermiş. Hanımı da gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamamış. İhtiyar değirmenci iş olmasa bile her sabah erkenden kalkıp işinin başında durduğu için değirmen ona nasibini vermiş. Hiç olmayacak bir şey olmuş ve ihtiyar değirmenci yoksulluktan kurtulmuş. Ama vefalı ihtiyar altınları sadece kendisine bırakmamış. Durumu kötü olan köylü ile paylaşmış. Fakir köy olarak ünlenen köy artık zengin köy olmuş. İhtiyar değirmenci sayesinde köyde yaşayan herkesin durumu düzelmiş. Herkes ihtiyar değirmenciye minnettar olmuş. Gökten üç elma düşmüş, üçü de işinin başında olan ve tembellik yapmayan insanların olmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iyi-kalpli-minenin-hayali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde, büyük bahçesi olan bir evde Mine adında kendi küçük ama hayalleri çok büyük olan bir kız yaşarmış. Bu kızın uzun sarı saçları ve koskocaman masmavi gözleri varmış. Minenin evinin bahçesinde ise bir sürü hayvan yaşarmış. Bu hayvanların hepsi Minenin ailesinin hayvanlarıymış. Mine bütün hayvanların isimleri bilirmiş, hepsi ile tek tek ilgilenirmiş. Mine hayvanları çok sevdiği için büyüdüğünde veteriner olmak istiyormuş. Veteriner olduğunda çok sevdiği hayvanlar ile ilgilenmeye devam edebilirmiş. Ayrıca hasta olan hayvanları da iyileştirebilirmiş. Minenin ailesi ile birlikte yaşadığı küçük köyde hayvanlar hastalanınca onları tedavi edebilen hiç kimse yokmuş. Mine, bu sebeple okumak ve veteriner olarak köyüne gelip hayvanları tedavi etmek istiyormuş. Minenin birçok hayvanı varmış ve hepsinin bakımı ile Mine kendisi ilgilenirmiş. Mesela kartopu adından beyaz mı beyaz tombul bir kedisi varmış. Mine bu kedi ile oyun oynamayı çok severmiş. Fıstık ve çakmak adından iki tane de köpeği varmış. Ayrıca bir sürü kuşu, koyunu, bir tane ineği ve atı bile varmış. Mine sabah uyandığı gibi hayvanlar ile ilgilenmeye başlar, bütün gününü onlarla geçirmekten büyük mutluluk duyarmış. Mine yaşadığı evde ve köyde o kadar mutluymuş ki... Sabah horozların sesi ile güne başlamak ona büyük bir keyif veriyormuş. Hemen kalkıp elini yüzünü yıkayıp annesinin hazırladığı kahvaltı masasına otururmuş. Kahvaltıda neler yokmuş ki... Mine bir bardak süt, bir tane yumurta, tereyağı, bal, pekmez, peynir ve zeytin yiyerek güzel bir kahvaltı yaparmış her sabah. Çünkü Mine bütün gün koşturan bir kız olduğu için enerjiye ihtiyacı varmış ve bu kahvaltı ile sabah büyük bir enerji depoluyormuş. Mine kahvaltısını bitirdiği gibi kendisini bahçeye atarmış. Hemen kedisinin, köpeğinin, kuşlarının, ineğinin ve atının da yemeklerini verirmiş. Onların da karnını doyurduktan sonra annesine ve babasına yardım eder, kendisine verilen işleri en güzel şekilde yaparmış. Ardından bahçede kedisi ve köpeği ile oynar, ilerleyen saatlerde de atına binip gezermiş. Günlerden bir gün Minenin amcasının kızı olan Ayşegül, Minelerin evine gelmiş. Ayşegül, Mine gibi köyde değil şehirde yaşıyormuş. Ayşegül Minelerin evine geldiğinde, etrafta gördüğü hayvanlar karşısında çok şaşırmış. Ayşegül bu hayvanların çoğunu bilmiyormuş. Mine Ayşegülü yanına alarak ona bütün hayvanları tanıtmış. Hepsinin isimleri de öğretmiş. Onları neler ile beslediğini, onlarla nasıl oyunlar oynadığını da Ayşegüle göstermiş. Ayşegül, ertesi gün Mine ile birlikte kalkmış ve Minenin yaptığı gibi güzel bir kahvaltı yapmış. Ardından Minenin hayvanlarının yemeklerini birlikte vermişler. Ayşegül, hayvanların yemeği nasıl büyük biri iştahla yediğini görünce çok sevinmiş. Daha önce hiçbir hayvanı beslememiş çünkü. Hayvanların karnı doyduğunda Mine hayvanlar ile nasıl oyunlar oynaması gerektiğini öğretmiş Ayşegüle. Birlikte hoplayıp zıplayarak, gülüşerek o kadar güzel bir gün geçirmişler ki. Ayşegül gece yatağa yattığında yorgunluktan hemen uyuyakalmış. Rüyasında onun da bir sürü hayvanı varmış. Ertesi gün Ayşegül, Mine sayesinde atlara binmesini de öğrenmiş. Onları nasıl beslemesi gerektiğini de öğrendiğinde artık at binmek için sürekli olarak Minenin yanına geleceğinin sözünü vermiş. Günler günleri kovalamış derken, Ayşegülün gitme vakti gelmiş. Ayşegül köye o kadar alışmış ki buradan gitmeyi hiç ama hiç istemiyormuş. Mine ile ayrılayacağı için de çok üzülüyormuş. Mine de arkadaşının gideceği yerde hiç hayvanı olmadığını öğrenince haline çok üzülmüş. Ama aklına çok güzel bir fikir vermiş ve hemen bu fikri Ayşegül ile paylaşmış. Mine: Ayşegül, eve gittiğinde annene ve babana balkona çiçekler ekmesini söyleyebilirsin. Bir de kendine bakmak istediğin bir hayvan alıp onu balkonda bakabilirsin. Bu fikir Ayşegülün çok hoşuna gitmiş. Bunun üzerine Ayşegül de Mineye söz vermiş: Ayşegül: Mine, sen bana hayvanları öğrettin ve sevdirdin. Ben de sana söz veriyorum. Ben de büyüdüğümde senin gibi veteriner olacağım ve birçok hasta hayvanın hayatını kurtaracağım. Bunun üzerine iki küçük kız da ileride veteriner olarak hayvanların hayatını kurtarmak için birbirlerine söz vermişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iyi-yurekli-naya-ve-papagan/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok ama çok uzak diyarların birinde büyük bir masal diyarı varmış... Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinlermiş. İşte o masallardan birisi senin gibi uslu duran çocuklara gelsin... Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde güzeller güzeli, şekerler şekeri bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Naya imiş. Naya hayvanları çok seven, bahçede koşup oynayan doğa dostu bir kızmış. Günlerden bir gün Nayaya babası güzeller güzeli bir papağan hediye etmiş. Bu papağan o kadar güzel o kadar büyükmüş ki Naya bu papağanı çok sevmiş. Renkli tüyleri her baktığından onu büyülüyormuş. Bu papağan bir de o kadar güzel konuşuyormuş ki... Hatta Naya ile karşılıklı olarak konuşan bu papağan, Nayaya güzel bir arkadaşlık da yapıyormuş. Ancak papağanın aklı fikri her zaman esas yurdunda yani koskocaman ormanlardaymış. Papağan eskiden büyük mü büyük, güzel mi güzel bir ormanda yaşıyormuş. Ailesi ve arkadaşları ile birlikte bu ormanda hayatını devam ettirirken bir gün avcılardan birisi papağanı esir almış. Onu uzun bir süre kafeste tutan bu acımasız avcı, gün geldiğinde de papağanı en çok para veren müşteriye satmış. Papağan o gün bu gündür ormanın özlemi ile yanar tutuşur, ne arkadaşlarını ne de ailesini bir türlü unutmazmış. Papağan bir gün dayanamamış ve içinden geçenleri bu güzel yürekli minik kıza anlatmaya karar vermiş. Nayayı karşısına alan papağan, başlamış tüm hayatını anlatmaya: Papağan: Naya, benim güzel yürekli arkadaşım. Ben sana hayat hikayemi anlatayım mı? Ben eskiden büyük ve güzel bir ormanda yaşayan mutlu bir papağandım. Ancak bir gün acımasız avcının teki geldi ve beni esir alarak hem arkadaşlarımdan hem de ailemden ayırdı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi beni uzun bir süre kafeste esir tuttu. Sonra da en çok para veren müşterisine sattı. Benim burnumda hala o ormanların kokusu var. Hem yaşadığım o ormanı hem de arkadaşlarımı inan çok özledim demiş. Naya haftalardır kendisine arkadaşlık eden bu güzel papağanın hikayesini duyunca o kadar üzülmüş ki... Kendisini evinden ve ailesinden uzakta düşünmüş ve hemen gözünden birkaç damla yaş süzülmeye başlamış. Naya bu düşünceyi kendisi için bile düşünemezken, nasıl olur bu papağana yapabilirmiş! Bu acımasızlığı kendisine yakıştıramamış. Naya: Papağan kardeş, inan ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Seni babam aldı ve bana getirdi. Ben seni evinden yurdundan arkadaşlarından ayırdıklarını bilsem hiç kabul eder miydim demiş. Papağan bu güzel minik kızın kalbinin güzelliğini zaten biliyormuş. Sorun onda değil acımasız avcıdaymış. Ancak Nayanın pes etmeye hiç ama hiç niyeti yokmuş. Aklına şahane bir fikir gelmiş. Naya hızlıca kalkmış yerinden. Papağan ne olduğunu bile anlamadan kendisini eski demir bir kafesin içerisinde bulmuş. Şaşkınlık içerisinde sormuş Nayaya: Papağan: Naya, arkadaşım, ne yapacaksın bana? Neden beni kafes içerisine koydun? Naya papağana hiçbir şey söylemeden almış kafesi eline. Evin dışarısına çıkmış önce. Etrafa bakınmış ve var gücüyle koşmaya başlamış. Evlerinin hemen yakınında bulunan ormana doğru koşmuş. Annesi ve babası görmeden bu işi bitirmeliymiş. Ormanın içerisine girdiklerinde Naya kafesi yere koymuş ve ne olduğunu anlamayan papağana dönmüş: Naya: Sevgili papağanım. Ben senin başına gelenlere razı olamam. Seni şimdi salacağım ve sen de gidip hem arkadaşlarına hem de ormanına kavuşacaksın. Ancak bir daha dikkatli ol ve hiçbir avcıya yakalanma demiş. Papağan bu güzel yürekli kıza ne kadar teşekkür etse azmış. Gözünden iki damla yaş akarken Naya kafesin kapısını açmış ve papağan özgürlüğüne doğru uçmuş. Naya papağanın arkadaşlığına o kadar alışmış ki bir an yaptığının doğru mu olduğunu sorgulamış kendi kendine. Ama onun evine ve arkadaşlarına kavuşması Naya için her şeyden önemliymiş. Naya ertesi sabah uyandığında bir de ne görsün! Dün salıverdiği papağan odasının penceresinin kenarında onun uyanmasını beklemesin mi? Naya hemen kalkmış yatağından, penceresini açmış: Naya: Güzel papağanım, senin ne işin var burada? Papağan: Sen beni özgürlüğüme kavuşturdun. Ailem ve arkadaşlarım ile yeniden buluşmamı sağladın. Ama ben de bu iyiliğini unutmam güzel yürekli arkadaşım. Her gün seninle sohbet etmek için geleceğim yanına. Tamam, evime ve arkadaşlarıma kavuşmuş olabilirim ama senin arkadaşlığın benim için her şeyden önemli demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/iyiligin-karsiligi-iyiliktir/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak mı uzak diyarların birinde çok güzel bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Miyaymış. Miya annesi ile birlikte yaşıyormuş ve çok fakirlermiş. Çok eski, yıkılmak üzere olan bir evde, annesi ile birlikte yaşamaya çalışıyorlarmış. Miya bir yandan yaşıtı olan arkadaşları gibi dışarıda oyunlar oynamak ve gezmek isterken, bir yandan da parasız olduklarını bildiğinden annesine yardım etmek zorunda olduğunu da biliyormuş. Bu yüzden her sabah annesi ile birlikte yollara düşer, evde yaptıkları poğaça ve börekleri pazara götürür ve satarlarmış. Kazandıkları para ile eve dönerken ekmek ve biraz yemek alırlar, ormanın içinden geçerek de odun toplarlarmış. Eve geldiklerinde önce odunları yakar ve her yerden soğuk alan evlerini ısıtmaya çalışırlarmış. Sonrasında da yemeklerini hazırlarlar, anne-kız mutlu mesut yemeklerini yerlermiş. Tüm olumsuzluklara ve fakirliğe rağmen Miya ve annesi çok mutluymuş. Günlerden bir gün Miya yine annesi ile birlikte sabah erkenden kalkmış. Yaptıkları poğaça ve börekleri erkenden pazara götürüp satmışlar. Kazandıkları para ile bir ekmek alıp heybelerine koymuşlar. Dönüş yolunda ormanın içine girmişler. Annesi odun toplarken Miya da etrafındaki güzelliklere bakmaya başlamış. bahar geldiği için her yer çiçeklerle doluymuş. Renk renk çiçekler, mis kokularını her yere yaymış. Miya uzanıp birkaç tane çiçek toplamış eline. Bunları eve gittiğimde bardağın içine koyup masamıza koyarım diye düşünmüş. Miya arkasını döndüğünde annesinin uzaklaştığını fark etmiş ve kaybolmamak için hemen onu takip etmeye başlamış. O sırada yan taraftan gelen yaşlı bir nineyi fark etmiş. Yaşlı nine Miyaya seslenmiş: YAŞLI NİNE: Güzel kız, bir dakika bana bakar mısın? Miya, yaşlı ninenin sesini duymuş ve durmuş. MİYA: Söyle nineciğim. YAŞLI NİNE: Güzel kızım, benim karnım çok aç. Varsa bana bir parça ekmek verebilir misin? Miya, yaşlı ninenin haline çok üzülmüş. Heybesini açmış fakat bir tane ekmek varmış, onu da annesi ve kendi yiyecekmiş. Miya yaşlı nineye bir daha bakmış ve gerçekten aç olduğunu anlamış. Onun bu haline dayanamamış ve heybesindeki tek ekmeği ona vermiş. Yaşlı nine dua ede ede uzaklaşmış oradan. Miya da koşarak annesine yetişmiş. Annesi Miyanın geldiğini görünce; ANNE: Miya, kızım, benim karnım çok acıktı. Heybendeki şu ekmeği çıkar da yiyelim demiş. Fakat Miyanın heybesinde ekmek yokmuş. Miya sıkılarak annesine bakmış: MİYA: Anneciğim, yolda yaşlı bir nine ile karşılaştım. Çok açtı ve ben de dayanamayarak heybemdeki ekmeği ona verdim. Kızdın mı? Annesi Miyaya dönerek: ANNE: İyi yürekli güzel kızım benim. Neden kızayım ki? sen doğru olanı yapmışsın. Allah büyüktür, biz de kendimize yiyecek bir şey buluruz elbet. Miya annesi ile birlikte biraz daha odun toplamış. Açlığını o da hissetmeye başlamış. eve gidince yiyecek bir şey olmadığını da biliyormuş. İçinden Allaha dua etmeye başlamış: Allahım lütfen sen bize yardım et. Sen bizi aç bırakma yarabbi. Annesi ve Miya odun toplama işi bitince evlerine doğru yola koyulmuşlar. Tam köşeyi dönüp evlerine gelmişler ki bir de ne görsünler! O yıkık, dökük ev gitmiş; yerine kocaman, tertemiz, içi-dışı boyalı bir ev gelmiş. Miya ve annesi şaşkınlıkla birbirine bakmışlar. MİYA: Anneciğim, bu bizim evimiz mi? Gözlerime inanamıyorum, bu ev çok güzel. Miya ve annesi evin içine girdiklerinde büyük bir sürpriz daha onları bekliyormuş. Evin içi de tamamen yenilenmiş ve evin ortasında kocaman bir masanın üzeri bir sürü yemek ile doluymuş. Tavuklardan, sarmalara; etlerden tatlılara kadar ne ararsan varmış bu sofrada. Anne- kız sevinçle birbirine sarılmışlar. Miya hemen ellerini açıp Allaha şükretmiş. Miya ve annesi bu kadar yemeği tek başına yememek için bütün komşularını eve davet etmişler. Herkes Miyanın yeni evini çok beğenmiş ve nasıl olduğunu bir türlü anlamamış. Miya ise nasıl olduğunu çok iyi biliyormuş. Yaşlı nineye yardım ettiği için iyilik perisi onun bütün dileklerini kabul etmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kedi-ile-kopek/", "text": "Aynı Evde Yaşayan Kedi ile Köpek Aynı evde yaşayan bir kediyle köpek varmış. İkisi de çok sevimli olan bu iki canlı nedense birbiriyle hiç anlaşamazlarmış. Eline geçen her fırsatta köpek kediyi koşturur, köpek uyurken de kedi gizlice yanına yaklaşıp onu cırmalayıp uyandırırmış. Sevimli hayvanlarının bu durumuna üzülen Semra hanım bu kavgaları sonlandırması gerektiğini düşünerek kedi ve köpekle konuşmaya karar vermiş. İkisini de yanına çağırmış ama o daha konuşmaya başlamadan kediyle köpek birbirlerine tırnaklarını göstermeye başlamışlar. Semra hanım onlara; şimdi beni iyi dinleyin ve konuşmamı bitirene kadar birbirinizle kavgaya girişmeyin olur mu? demiş. Bu söz üzerine iki hayvanda başlarını evet anlamında sallamışlar. Semra hanım bu durumdan memnun olmuş, ikisine de sevgiyle bakarak şu soruyu sormuş; Siz neden sürekli kavga edip duruyorsunuz, birbirinizle alıp veremediğiniz nedir? Köpek: Benim kedi ile bir alıp veremediğim yok ama o hep ben uyurken gelip tırmalıyor. Kedi: Ama köpek de uyanık olduğu zaman her fırsatta beni koşturuyor. Semra hanım: Benim sorumun cevabı bu değil, size birbirinizle ne derdiniz olduğunu soruyorum. Kedi: Ben köpeği oyun olsun diye gidip cırmalıyorum. Onunla oyun oynamak istiyorum ve aklıma gelen tek oyun da bu. Köpek: Ben de kediyi oyun oynamak için koşturuyorum, amacım ona zarar vermek değil. Kedi ve köpeğin bu cevabı üzerine Semra hanım bir süre düşünmüş. Bu esnada kedi ve köpek mahçup bir şekilde birbirlerine bakıyorlarmış. Bir süre sonra düşüncelerinden sıyrılan Semra hanım onlara birbirleriyle güzel oyunlar oynayıp, iyi birer arkadaş olmayı isteyip istemediklerini sormuş. Bu soruya kediyle köpek aynı anda evet cevabı vermişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kedi-ve-kopek-neden-anlasamaz/", "text": "Kediler ve köpekler hiç anlaşamazlar di mi? Peki bunun hikayesini dinlemek ister misiniz? Buyurun size kedi-köpek kavgası... Bir varmış, bir yokmuş... Hayvanların ormanlarda mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşadığı zamanlarmış. Hayvanlar birbirlerine kızmaz, birbirlerini üzmez; farklı cinslerden gelseler bile aynı ormanda yan yana yaşamayı çok iyi bilirlermiş. Tüm hayvanların başında ise Aslan varmış. Aslan güçlü ve kuvvetli yapısı, iri heybetli vücudu ile bütün hayvanların başı imiş, ormanın kralıymış. Bütün hayvanlar Aslanın sözünden çıkmaz, o ne derse yaparmış. Ormandaki huzur ve sükunet de bu şekilde sağlanırmış. Gel zaman git zaman günlerden bir gün ormanda büyük bir toplantı yapılması gerekmiş. Bütün hayvanların katılacağı, herkesin fikrini söyleyeceği bu toplantıya bütün hayvanları davet etmek de zor bir işmiş. Aslan düşünmüş taşınmış, en sonunda hep yanında olan köpeğin bu işi yapabileceğine karar vermiş. Köpeği yanına çağırmış: ASLAN: Köpek kardeş, sana çok önemli bir görev vereceğim. Köpek Aslanın bu lafı üzerine kulaklarını dikmiş. KÖPEK: Sizi dinliyorum ormanımızın kralı. ASLAN: 2 gün sonra ormanda büyük bir toplantı yapacağım. Bütün hayvanların bu toplantıya katılmasını istiyorum. Sen bütün hayvanlara haber vermekle görevlisin. Fakat bu toplantıya derenin öbür tarafındaki hayvanlar da katılmalı. Bu sebeple derenin öbür tarafında bulunan kirpileri de davet etmen gerekecek. Köpek bir an tereddüt etmiş. Hayatında daha önce hiç kirpi görmemiş. Nasıl bir şeye benzediğini bile bilmiyormuş. Ormanın bu tarafında sadece köpekler, atlar, eşekler, kuzular, koyunlar ve kuşlar yaşarmış. Aslan tereddüt eden köpeğe bakmış. ASLAN: Ne oldu köpek kardeş? Bu işi yapmak istemiyor musun yoksa? Köpek hemen söze girmiş. Aslanın gözünden düşmek istemiyormuş. KÖPEK: Hiç olur mu ormanların kralı. Ben sadece hayatımda hiç kirpi görmedim de. Nasıl bir şeye benzer bilmem. Aslan ise sakince konuşmaya başlamış: ASLAN: Kirpiyi tanıman çok basittir. Şekli top gibi bir hayvandır, yuvarlaktır. Ve dikenleri vardır, bu dikenleri dikilir ve batar. Benim selamımı söylersen sana zarar vermez. Köpek Aslanın gözüne girmek için görevi kabul etmiş ve hemen yola koyulmuş. Kendi tarafında tanıdığı bildiği tüm hayvanlara haber vermiş. Şimdi sıra derenin öbür tarafındaymış. Köpek dereye atlamış ve yüzerek dereyi geçmiş. Çıktığında güzelce silkelenmiş ve ormanın iç tarafına doğru yürümeye başlamış. Köpek koşarak ilerlerken birdenbire karşısına bir hayvan çıkmış. Köpek aniden karşısına çıkan bu hayvana çarpmış. Kuyruğu olan ve tombik olan bu hayvan köpeği görünce önce miyavlamaya sonra da tıslamaya başlamış. Birdenbire tüyleri kabarmış, dikilmiş. Kendini top gibi yapmış ve köpeğin karşısında dikilmiş. Köpek ne yapacağını şaşırmış. O sırada aklına Aslanın tarifi gelmiş. Bu hayvan Aslanın tarifine uyuyormuş. İşe kirpiyi buldum demiş içinden. KÖPEK: Merhaba kirpi kardeş, ben size ormanın kralı olan Aslanın selamını getirdim. Sizi toplantıya bekliyor. Kedi içinden gülmeye başlamış. Bu şapşal köpek onu kirpi zannetmiş. En iyisi ben bu köpeğe bir oyun oynayayım da akıllansın demiş içinden. Tüylerini indirmiş ve rahatlamış. KEDİ: Peki, birlikte gidelim öyleyse. Köpek ve kedi birlikte dereyi geçmişler ve toplantı yerine gelmişler. Aslan tahtında oturuyormuş ve köpeği bekliyormuş. Köpek sevinçle Aslanın huzuruna gelmiş. ASLAN: Ormanımızın Kralı Aslanım. Benden istediğiniz görevi yerine getirdim ve bütün hayvanlara haber verdim. Kirpiyi de derenin karşısından aldım ve getirdim. Aslan köpeğin işi başarmasına çok sevinmiş. ASLAN: Peki öyleyse. Kirpiyi çağırın, huzuruma gelsin demiş. Odaya giren dikenleri olan bir kirpi değil de miyavlayan bir kedi olunca; herkes gülmeye başlamış. Aslan bile ciddi duruşunu koruyamamış ve kahkahalarla gülmüş. ASLAN: Seni şapşal köpek. Bu kirpi değil kedi. Bir kirpiyi tanıyamadın, beceriksiz demiş. Köpek rezil olmuş. Herkesin ortasında yerin dibine geçmiş. Hem Aslan hem de odada bulunan herkes köpekle dalga geçmiş. Kedi ise gülerek köpeğe bakıyormuş. Köpek en sonunda dayanamamış ve kediyi kovalamaya başlamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/keloglan-ile-dev/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak mı uzak diyarların birinde güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin birçok köyünün birinde de Keloğlan adında hem kel, hem tembel hem de haylaz bir çocuk annesi ile birlikte yaşarmış. Keloğlan iş yapmayı hiç sevmezmiş. Onun en sevdiği şey bütün gün yatıp uyumakmış. Annesi çamaşır yıkar, bulaşık yıkar, yemek yapar, uğraşır da uğraşırmış ama Keloğlan yardım etmek yerine annesine de daha da iş çıkarırmış. Günlerden bir gün Keloğlan annesini o kadar çok kızdırmış ki, annesi onu evden kovmuş. Git biraz pazarda çarşıda dolaş da iş bul diyerek çarpmış kapıyı suratına. Keloğlan da el mahkum çıkmış gitmiş çarşıya. Çarşının ortasında bir kalabalık toplandığını görünce merak eden keloğlan yavaşça kalabalığa yaklaşmış. Gür sesli bir tellal bir şeyler anlatıyormuş. Keloğlan dikkat kesilmiş: TELLAL: Aranızda cesur, kendine güvenen, güçlü, cengaver bir babayiğit var mıdır ey ahali? Bu cengavere bir iş vereceğim ve karşılığında yüz altın vereceğim. Keloğlan yüz altını duyunca daha bir dikkat kesilmiş. Kalabalık arasından bakmış ki kimse çıkmıyor, kendini öne atmış: KELOĞLAN: Ben varım tellal. Tellal Keloğlana şöyle bir bakmış. Bu çocuk çok cılızmış, tellal çocuğun işi başarabileceğine inanmamış. TELLAL: Bu iş ağır v büyük bir iş. Ata binilmesi lazım, uzun süre seyahat edilmesi lazım. Sen yapamazsın. KELOĞLAN: Ben at da binerim, seyahat de ederim. Uykusuzluğu da dayanırım, susuzluğa da. Ne görev verirseniz yaparım. Tellal bakmış ki Keloğlan çok istekli, onun bu hevesini kırmak istememiş. TELLAL: Peki öyleyse. Yarın çarşı meydanına gel. Orada buluşup hareket edeceksiniz. Uzak bir diyara gidip oradan belirli mallar alıp buraya geleceksiniz. Keloğlan tellalın verdiği parayı almış ve sevinçle eve gitmiş. Evde paranın bir kısmını annesine vermiş. Annesi çok sevinmiş. İlk defa Keloğlan eve para getiriyormuş. Ertesi sabah erkenden kalkan Keloğlan güzelce hazırlanmış ve çarşı meydanına doğru yola koyulmuş. Çarşı meydanına geldiğinde kafile onu bekliyormuş. Kafile başı Keloğlana atını vermiş ve yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Yollar bitmiyormuş. Keloğlan çok ama çok yorulmuş. Yine de atından inmemiş, tellalın gözüne girmek için kendini zorlamış. Sonunda büyükçe bir düz alana geldiklerinde kafile başı burada konaklayacaklarını söylemiş. Keloğlan da atından indiği gibi kendini çimenlerin üzerine atmış. Kafile başı Keloğlanın dibine gelerek gür sesiyle konuşmuş: TELLAL: keloğlan kalk bakayım. Karşıdaki kuyuya gidip bize su getireceksin, hadi! Keloğlan şok olmuş. Bu yorgunluğun üzerine bir de kuyuya kadar yürümek gözünde o kadar büyümüş ki. Fakat göze girmek için denilen işi yapmak zorundaymış. Birkaç kişi ile birlikte kuyunun yanına gitmişler. Yanındakiler Keloğlanı ip ile kuyuya sarkıtmış. Kuyunun yarısına kadar Keloğlan birdenbire yan tarafta bir kapı açıldığını ve hızlıca kapıdan içeri çekildiğini fark etmiş. Nee uğradığını anlamadan ipi de kopmuş ve kendini koskocaman, güzel mi güzel bir bahçede buluvermiş. Keloğlan etrafına bakakalmış. Her yer rengarenk çiçeklerle, yemyeşil ağaçlarla kaplıymış. Çiçeklerin ortasında da güzel bir kız duruyormuş. Keloğlan kızdan gözünü alamamış. O sırada kızın arkasında kocaman duran zenci adamı fark etmiş. Kızı korur gibi bir hali varmış. Keloğlan etrafını incelerken arkadan gelen gür bir sesle irkilmiş. Arkası döndüğünde kocaman bir dev Keloğlanın karşısında dikiliyormuş. DEV: Hey sen söyle bakalım bunlardan hangisi güzel; kız mı, çiçekler mi? Keloğlan ne diyeceğini şaşırmış. Ama yanlış bir şey de söylemek istemiyormuş. KELOĞLAN: Gönül kime nasıl bakarsa güzel odur demiş. Dev aldığı yanıttan memnun bir şekilde tekrar sormuş: DEV: Peki zenci mi daha çirkin, yoksa kuyunun içi mi? Keloğlan yine aynı yanıtı vermiş: KELOĞLAN: Gönül kimi severse güzel odur demiş. Dev kuyuya inen herkese bu soruları sorarmış. Kuyuya inen herkes şaşkınlıktan ya kız güzel dermiş ya da çiçekler. Dev de cevabı beğenmez hepsini yermiş. Fakat keloğlanın cevaplarını çok beğenmiş. DEV: Sen çok akıllı ve zeki bir oğlana benziyorsun. Şimdi sana üç tane nar vereceğim. Bunları al, dönerken evine götür demiş. Keloğlan da devin verdiği narları almış ve kuyuya salınan bir kovanın içine binerek yukarı doğru çıkmış. Kuyunun başındakiler Keloğlanın o kuyudan sağ salim çıktığını gördüğünde şok olmuşlar. Şimdiye kadar o kuyuya inip de sağ çıkabilen kimse yokmuş. Keloğlanın bunu nasıl başardığını merak eden kafile, bütün gece Keloğlanın macerasını dinlemiş ve ona gıptayla bakmış. Keloğlan kafile ile birlikte emanetleri alıp köyüne getirmiş ve görevini bitirmiş. Hemen koşa koşa annesinin yanına gitmiş. Annesi evde Keloğlanı bekliyormuş ve geldiğini görünce çok sevinmiş. Anne-oğul hasret giderirken Keloğlanın canı nar yemek istemiş. Devin ona verdiği narlardan birini ortadan ikiye kesmiş. Bir de ne görsün! Narın içinden kıymetli mi kıymetli mücevherler çıkmasın mı? Keloğlan da anası da çok mutlu olmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/keloglan-ve-dev/", "text": "Zaman zaman içinde, Kalbur saman içinde.. Bu sözün önü var, arkası yok; Gömleğimin yeni var, yakası yok.. Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle.. İyi ama susuzla, sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, Ya dolaşır çarşı-pazar; Ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara. Mevlam uğratmasın iftiraya nazara... Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan! Kendisi akça pakça, Eti kemiğinden pekçe; Ne kazan kaldı ne kepçe! Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Hay dedim, huy dedim; Bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; Anan soylu, baban boylu, Derken kırk olduk; Kırkımız kırk ateş yaktık!.. Kırk gündür kaynatırız kaynamaz. Baktım ki olacak gibi değil, Sofraya konacak gibi değil, Eğil dağlar eğil dedik; On tanemiz hu çekti, Onumuz su çekti; Onumuz odun çekti; Haydan geleni Huya sattık, Unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; Vay ne kaynattık ne kaynattık.. De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği, Vurdum sırtına palanı, Çektim yedi yerden kolanı; Bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, Koynuna koydum bir sabır taşı. Sabırtaşı, sabırcık taşı deyip, geçmeyin öyle! Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı... Verilecek kuluna vermiş, Bize de versin Yaradan; Haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, Dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi? Handadır handa, bir kara manda, Üç yüz yaşındaydım evvel zamanda. Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş Vurdum karıncaya palanı, Kırk yerinden bağladım kolanı. Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, Vardım pazara. Vay ne pazar, ne pazar, güzeller üryan gezer. Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar. Buldum bir köşe, başladım işe. Soğan, sarımsak satarken, Terazimin kolu kırıldı, bir güzele bakarken. Kurbağa kanatlandı, gitti gelin getirmeğe. Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa. Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı Var varadan, sür süreden; Manisadan Tireden, Şimdi ki hal buradan. Soğan, sarımsak ağacı, baklava başlar tacı... Kalaycı oldum kalayladım kapları, hep kırıldı tavaların sapları. Müezzin olsam minareye çıkmalı, kayyum olsam kandilleri yakmalı.. Kadı olsam el hatırı yıkmalı... İşim başımdan aşkın, gezerken şaşkın şaşkın. Dediler abdal, bu gece burada kal. Alalım sana bir ahu hilal. Acele ile ettiler nikah. Zülüfleri tel tel, kaşları siyah.. Ay ay der yatar, vay vay der kalkar.. Böyle cadılar çok evler yıkar.. Vardım çattım kılavuza: Ne yaptın bana? Ne yaptım ki sana? Başımda külah, kurtardı Allah. Duman çökmüş karşı ki dağın başına, kan bulaşmış avcıların dişine. Başlıyalım şu masalın başına... Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallaar iken; ülkenin birinde bir köy varmış. Buranın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile yaşlıca annesi yaşarmış. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına becerikli imiş ama azıcık da tembellik eder çalışmaya pek yanaşmazmış. Miskin miskin evde oturmayı, ne bulabilirse yiyip, içmeyi ve uyumayı oldukça fazla severmiş. Tembel mi tembel, saçı olmayan kafası yüzünden herkes ona keloğlan lakabını takmış. Keloğlanın ihtiyar annesi de çamaşırlarını yıkar, hem kendini, hem de tembel kel oğlunu keleş oğlunu beslemeye çalışır, zorluklar içinde geçinip yaşamaya çalışırlarmış. Bu günlerden bir gün Keloğlanın çarşıya çıkıp dolaşası gelmiş. Bir de ne görsün bakmış uzakta bir kalabalık toplanmış. Kalabalığın ortasında bir adam yüksek sesle bir şeyler anlatıyor. Kalabalıktaki insanlar da ona kulak vermiş dinliyor. Bizim Keloğlan da kalabalığa yanaşarak bu adamın dediklerini dinlemeye başlamış. Adam şehrin tellallarından bir kimseymiş meğer. Keloğlanın dinlediği tellal diyormuş ki: -Ağır bir iş için bir adam lazım gelir. Bu işi halledecek adama yüz altın verilecektir. Talip olan kimse varsa ortaya çıksın... Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmamış. İşin sonunda yüz altın da verileceğini öğrenince tellala: -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana anlatmalısın demiş. Tellal, Keloğlanı şöyle süzdükten sonra, gözü pek tutmamış herhalde ki: -Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş hayli zordur. Bunu yalnız akıllı, becerikli, güçlü ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremedim kusura bakma, deyince; Keloğlan: -Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi çok da güzel başarabilirim, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı kahkahalar yükselmiş. Bu arada tellal onun fakir haline de acıyarak: -Pekala keloğlan... Madem ki kendine bu kadar çok güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim...Uzak bir diyardan mal getirmeye gideceksin... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa nasıl katlanabileceksin? diye sorunca. Keloğlan: -Ben yaparım dediğim bir şeyi yaparım. Elbette katlanabilirim, sen onu merak etme karşılığını vermiş. Tellal: -Madem ki bu kadar güvenin var, ben de bu işi sana veriyorum madem öyle ise... Paranı şimdi mi vereyim, yoksa dönüşte mi alırsın? demiş Keloğlan da: -Şimdi verinde birazı yanıma alırım, geri kalanını da anneme harçlık bırakırım, demiş. Bu şartlarla anlaşan Keloğlan sevinç ve heyecanla annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakıp veda ederek yapacağı işe gider. Toplantı yerine varan Keloğlan, kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı, Keloğlana hazır olup olmadığını sual eder. Hazır olduğunu duyuncaküçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur... İki gün durup dinlenmeden uzunca yollar alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı iyiden iyiye ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabır ve sebat içinde yoluna devam eder. Artık akşam olmak üzeredir. Kafile başkanı mola için kervanın durabileceğini salık verir. Keloğlan dinlenebileceği için bayağı sevinmiştir. Ama sevinci hiç de uzun sürmez. Atlar bağlanıp kamp kurulunca kafile başkanı Keloğlanı çağırtır. Keloğlana der ki: -Keloğlan, ileride bir kuyu görünüyor ya... -Evet, diye cevaplar bizim Keloğlan. -İşte şimdi o kuyuya in... Korkmazsın herhalde değil mi?... Keloğlan kuyunun yanına gider sağına, soluna bakar sonra da eğilip içine bakar, kafile başkanına: -Ne var ki korkacak, inerim tabii. der. Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeye çalışıp kuyuya inmeye hazırlar kendisini. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlanın beline kalın bir ip bağlayıp kuyuya aşağı sallarlar. Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta açılan bir kapı görür. Adamın biri Keloğlanı kucakladığı gibi bu kapıdan çekiverir... Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan, Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray görmesin mi!?.. Sarayın bahçesinde çiçeklerin arasında dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta dikilmiş. çiçeklerin arasında bir de tavus kuşu dolanıyor. Şaşkınlıkla bunları seyreden Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle irkilip korkudan zıplar. Arkasını dönünce, ne görsün?... Kocaman bir dev. Tam arkasında ona bakmıyor mu!.. Dev, korkunç bir sesle: -Eyy, adem oğlu!... Söyle bakalım, şurada gördüklerinden hangisi daha güzel sence?.. Keloğlan korkudan tir tir titrer, ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve hızlıca düşünüp şöyle der: -Sultanım, gönül neyi severse güzel odur. Dev, aldığı cevaptan memnun olmuşa benzer. Ve Keloğlana tekrar sorar. -Tavus kuşu çok hoş, şu kız çok güzel, amma velakin şu zenci çok çirkin!.. Buna ne dersin?.. Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulduğundan cevabı hızlı verir: -Gönül neyi severse, güzel odur diyerek aynı cevabı yapıştırır. Aldığı cevap çok hoşuna giden dev, Keloğlana: -Aferin, sen akıllı birisine benziyorsun bakıyorum diye Keloğlana hemen yanındaki ağaçtan üç tane büyük nar koparıp verir, ve: -Al bu narları, dönüşte annenle birlikte yersin der. Ve Keloğlanın yanından uzaklaşır. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini keser, sonra da etlerini yermiş. Kuyuya inenlerin çoğu, Devin bu soruları karşısında kız güzel, birçoğu da kimi tavuskuşu diye Deve cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha geri dönemezmiş. Devin yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukarıdan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görmüş. Keloğlan, hemen bu kovadan tutunup yukarı çıkıvermiş. Keloğlanı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışıp kalırlar. Çünkü kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Deve bir insanı kurban vermek zorunda kalmışlar. Yol arkadaşları onu böyle güler yüzlü ve sağlam görünce elbette şaşakalmışlar. Kafile başkanı, merakla Keloğlana: -Şimdiye kadar bu kuyuya sarkıttığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?... Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir: -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!... Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/keloglan-ve-sihirli-sapkasi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; uzak mı uzak diyarların birinde büyük mü büyük, güzel mi güzel bir köy varmış. Bu köy içinde bir de Keloğlan diye bir oğlan varmış. Keloğlanın kafasında hiç saç olmadığı için herkes ona Keloğlan demiş ve adı gel zaman git zaman Keloğlan olarak kalmış. Keloğlan köyün içerisinde annesi ile birlikte yaşar, kimseye bulaşmadan günlerini geçirirmiş. Keloğlan bu, adından da belli, kafasında hiç saç yok ki! Bu yüzden üşürmüş keloğlanın kel kafası. Günlerden bir gün annesi daha fazla dayanamamış oğlanın bu haline. Gel demiş oğluna pazara gidip sana güzel bir şapka alalım. Keloğlan sevinmiş, çünkü havalar soğumaya, kafası da üşümeye başlamış. Keloğlan ve annesi ağır adımlar ile pazara giderken yolda karşılarına aksakallı bir dede çıkmış. Aksakallı dede anne ile keloğlanı görünce yaklaşmış yanlarına: Ak Sakallı: Keloğlan, keleş oğlan. Ne arıyorsun söyle bakalım aksakallı dedene demiş. Keloğlan zaten tembel biri imiş, buradan pazara kadar yürümek çok zor gelmiş. Hemen aksakallıya cevap vermiş: Keloğlan: Merhaba aksakallı dede, ben bir şapka almak için pazara gidiyorum demiş. Aksakallı dede kaftanının altından güzel bir şapka çıkarmış. Keloğlana uzatarak: Ak Sakallı: Al bu şapkayı kullan. Ancak bilesin ki benim şapkalarım sihirlidir. Eğer bir gün gelir de çok darda kalırsan, şapkam davran, kurtar beni bu durumdan de. Şapkan seni o durumun içinden kurtaracak. Eğer paraya sıkışırsan hemen şapkam davran, ver bana altınlarından de, sana altın verecek. Eğer olur da şapkanı çaldırırsan da hemen şapkam davran, bana gel şapkam de, şapka hemen senin başına gelecek demiş. Keloğlan aksakallı dedenin anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Aksakallı dede şapkayı ona verdiğinde ise çok mutlu olmuş. Artık benim sihirli bir şapkam var diyerek anası ile birlikte mutlu-mesut dönmüş köyüne. Eve geldiklerinde Keloğlanın anası hemen girmiş söze: Anne: Ah benim kel oğlum, keleş oğlum. Nereden bilelim o ihtiyarın bize yalan atmadığını? Sen şimdi bir dene bakalım şapka altın verecek mi? Keloğlan annesinin dediğini yapmış. Şapkam davran, ver bana altınlarından demiş. Bir de ne görsün! Şapkanın içinden altınlar dökülmesin mi odanın içine! Keloğlan ve annesi altınları görünce sevinç içinde hemen pazara gitmiş ve tüm ihtiyaçlarını almışlar. Herşeyi yüklemek için bir de eşek almışlar. Doldurmuşlar tüm yükleri eşeğe, düşmüşler anası ile Keloğlan yola... Daha yolun yarısına gelmeden eşkıyalar çevirmesin mi yollarını! Tepesine kadar yük dolu eşeği görünce hiçbir şey sormadan eşeği alan eşkıyalar, iyi bir ganimet bulduk diye sevinmişler. Ancak Keloğlan durur mu? Şapkam davran, kurtar beni bu durumdan demiş. Demesi ile birlikte şapkanın içinden bir sürü köpek çıkmasın mı? Köpekler hırsızları kovalamış ve Keloğlan bu durumdan kurtulmuş. Keloğlan anası ile birlikte sonunda eve varmış. Birlikte satın aldıkları tüm eşyaları indirmişler. Ardından yemek yapıp yemişler, içmişler. Gece olunca da kafasındaki şapkayı çıkarıp uykuya dalmış Keloğlan. Gece Keloğlan ve anası uyurken eve üç tane hırsız girmesin mi? Evden üç-beş bir şey çaldıktan sonra çıkarken hırsızlardan birisi Keloğlanın sihirli şapkasını görmesin mi? Şapkayı da almış eline, takmış kafasına. O sırada kolu çarpmış vazoya, vazonun sesine uyanmış bizim Keloğlan. Bir de ne görsün, üç tane iri-yarı hırsız evin içinde, üstelik birinin kafasında sihirli şapkası var! Keloğlanın aklına hemen sihirli sözcükler gelmiş. Şapkam davran, bana gel şapkam demiş. Şapka hırsızın kafasından çıkarak uça uça gelmiş kendi kafasına koymuş. Hırsızlar uçan şapkayı gördüklerinde çok korkmuşlar. Korkularından ne aldılar ise bırakıp kaçmışlar. Keloğlan ve anası hırsızların gitmesi ile derin bir nefes almış. Şapkanın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlayan Keloğlan, bundan sonra şapkasına gözü gibi bakmış. Aksakallı dedenin verdiği sihirli şapka sayesinde Keloğlan anası ile birlikte huzur içinde uzun yıllar yaşamış. Kimin başı sıkışsa, derdi olsa ona da yardım etmiş. Herkes Keloğlandan kahraman diye bahsetmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kendi-yansimasini-gercek-sanan-kopek/", "text": "Sevgili çocuklar, hırsın ve elindeki ile yetinmemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyor musunuz? Hırslı insanlar daima mutsuz olmaya ve ellerindeki kaybetmeye mahkumdur. Peki, hırsın sonunun ne kadar kötü olduğunu anlatan güzel bir masal dinlemeye ne dersiniz? İşte size hırslı köpek Ninonun masalı... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak mı uzak ormanların birinde yaşayan büyük bir köpek varmış. Bu köpeğin adı Ninoymuş. Nino, heybetli cüssesi ve parlak tüyleri ile her göreni kendisine hayran bırakırmış. Uzun beyaz parlak tüylere ve siyah kocaman gözlere sahip olan Nino, diğer köpeklerin en çok kıskandığı ve imrendiği köpekler arasındaymış. Kendisine çok güvenir, kendisinden daha heybetli ve güzel bir köpeğin daha olabileceğini hiç düşünmezmiş. Gel zaman git zaman, günler günleri aylar da yılları kovalamış. Ama bizim gurur ve kibir yüklü köpek Nino ne kibrinden ne de gururundan hiçbir şey kaybetmemiş. Günlerden bir gün, kendisini çok seven bir tatlı kızın verdiği et parçası ile nehrin kenarına gelmiş. Ağzındaki et parçası o kadar büyük o kadar lezzetli gözüküyormuş ki, onu yemek için sabırsızlanıyormuş. Köpek Nino sonunda nehirin kenarına gelebilmiş. Nehrin tam kenarına uzanmış güzelce. Çimenlerin yeşilliği, rengarenk çiçeklerin güzel kokusu köpeğin tüm keyfini yerine getirmiş. Oh, ne kadar keyifli bir ortam. Bu ortamda ben şimdi bu güzel etimi nasıl afiyetle yerim ama diye geçirmiş içinden. O sırada Köpek Nino nehirde kendi yansımasını görmüş. Fakat Nino bu görüntünün nehirde kendi yansıması olduğunu bilmiyormuş. Görüntüdeki köpeği başka bir köpek zannetmiş. Nino önce kulaklarını dikmiş, göldeki köpeğin sesini dinlemek için. Bakmış ki nehirdeki köpek de aynısını yapıyor. İçinden biraz öfkelenmeye başlamış. Nehirin içindeki bu köpek kendisine kafa mı tutuyormuş? Köpek Nino ağzındaki büyük et parçasını daha sıkı tutmuş. Ama o sırada bir de ne fark etsin; göldeki o köpeğin ağzında da aynı et parçasından yok muymuş? Köpek Nino kendi ağzındaki etin mi yoksa göldeki köpeğin ağzındaki etin mi daha büyük olduğuna takmış kafayı. Nasıl olur da bu ormanda onunla aynı cüssede ve aynı güzellikte bir köpek daha olabilirmiş! Üstelik bu köpeğin ağzında da en az kendisinin ağzındaki kadar büyük bir et parçası olması Köpek Ninoyu iyice kızdırmış. Köpek Nino başka bir köpeğin kedisinden daha şanslı olmasını asla kabul edemezmiş! Bu hırsla harekete geçen Köpek Nino, göldeki köpeğin ağzındaki et parçasını kapmak için kendisini nehirdeki yansımasının üzerine atmış! Amacı hem göldeki köpeğin ağzındaki eti kapmak hem de bu ormanda kimin daha güçlü olduğunu ona göstermekmiş. Fakat sonuç ne olmuş? Köpek Nino göle atlamış atlamasına, ama ortada köpek falan yokmuş. Ne köpek ne de et! Çünkü Köpek Nino, göle bakınca kendi yansımasını görüyormuş göldeki suyun üzerinde. Ağzında et parçası olduğu için yansımasında da et parçası gözüküyormuş tabii. Köpek Nino eldekiyle yetinmediği ve hırslandığı için elindeki et parçasından da olmuş. Göle atladığında ağzındaki et parçası suyun akıntısına kapılıp sürüklenip gitmiş. Köpek Nino zar-zor çıkabilmiş nehirden. Üstü başı sırılsıklam olduğuna mı yansın, giden et parçasına mı? O günden sonra Köpek Nino bir daha hiç aç gözlülük yapmamaya söz vermiş kendi kendine. Hırslı ve kibirli de olmayacakmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kibirli-elma-agaci/", "text": "Kibirli Elma Ağacı Aynı bahçede yaşayan iki ağaç varmış. Bu ağaçlardan biri elma biri de erik ağacıymış. Bu iki ağaç aynı anda dikilmişler ve yıllardır çok iyi arkadaşlık yapmışlar. O bahar ilk kez meyve verecekleri için çok heyecanlılarmış. O güzel bahar günlerinde beraber yeşermiş, çiçek açmışlar. Herşey yolunda gidiyor, iki ağaç sürekli verecekleri meyvelerden bahsediyorlarmış. Havaların iyice ısınmaya başlamasıyla birlikte dallarında minik minik meyveler belirmeye başlamış. İlk zamanlar aralarında herhangi bir sorun yokmuş, eskisi gibi bütün gün sohbet edip gülüyorlarmış. Günler geçtikçe elma ağacının dallarındaki meyveler büyümeye ve kızarmaya başlamışlar. Erik ağacının meyveleri ise hala küçük ve yeşil görünüyorlarmış. Aradan bir iki hafta geçmiş elma ağacının meyveleri dallarından düşecek kadar büyüdükleri ve kıpkırmızı oldukları halde erik ağacında bir değişiklik olmamış. İşte ne olduysa da o zamandan sonra olmuş. Elma ağacı arkadaşı erik ağacıyla dalga geçmeye başlamış. Sürekli olarak; Bir benim meyvelerime bak bir de seninkilere, ikimizde aynı bahçede büyüdük, benim meyvelerim kocaman seninkilerse küçücükler ve kızarmıyorlar. deyip duruyormuş. Sonunda erik ağacı bu duruma dayanamamış ve elma ağacına küsmüş. Aynı anda bahçeye dikildikleri ve yıllarca iyi geçindikleri arkadaşının şimdi neden böyle değiştiğine bir anlam veremiyormuş. İki genç ağacın arasında geçenlere tanık olan çam ağacı sonunda onların bu küskünlüğüne dayanamamış ve onlarla konuşmaya karar vermiş. Onlara her ağacın meyvesinin farklı olduğunu elmanın iri, kırmızı bir meyve iken eriğin de elmadan daha küçük ve yeşil bir meyve olduğunu fakat sonuçta her ikisininde çok lezzetli meyveler olduğunu uzun uzun anlatmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kibirli-kiz/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde bir sürü hayvanın bir arada yaşadığı, içinde yemyeşil ağaçların ve rengarenk çiçeklerin bulunduğu kocaman bir orman varmış. Ormanın içinde yaşayan tüm hayvanlar birbirlerini çok severlermiş. Bu ormanda yaşayan hayvanlardan birisi de sevimli kunduz Kuriymiş. Kuri hem yaşadığı bu ormanı hem de ormandaki bütün arkadaşlarını çok seven, herkesle de çok iyi anlaşan iyi kalpli bir kunduzmuş. Evini çok seven kunduz Kuri, her fırsatta arkadaşlarını evine çağırmaktan ve onlarla sohbet etmekten de keyif duyarmış. Kurinin ormandaki tüm hayvanlar ile arası iyiymiş ama en çok sevdiği arkadaşı sincap Popiymiş. Popi ve Kuri birlikte çok ama çok iyi anlaşıyorlarmış. Gel zaman git zaman günlerden bir gün, kunduz Kurinin aklına bir yaramazlık gelmiş. En yakın arkadaşı olan sincap Popiye küçük bir şaka yapacakmış. Planına göre Popinin üzerinde durduğu bir dalı o anlamadan kemirecek ve Popinin daldan aşağı düşmesini sağlayacakmış. Heyecandan yerinde duramayan kunduz Kuri, hemen bu planı gerçekleştirmek için sincap Popinin yanına gitmiş. Popi de tam o sırada bir ağacın dalının üzerinde fındık kırmakla uğraşıyormuş. Kunduz Kuri hemen arkadaşına fark ettirmeden dalı kemirmeye başlamış. Sincap Popi kendini fındığa o kadar kaptırmış ki altındaki dalın bir kunduz tarafından kemirildiğini anlamamış bile! Sonunda kunduz Kuri tüm dalı kemirince sincap Popi bir anda çatırdayan dalın sesini duymasıyla kendisini tepetaklak aşağıda bulması bir olmuş! Kunduz Kuri arkadaşının düşüşüne o kadar çok gülmüş ki; sincap canının yanmasına mı yoksa arkadaşının kendisine böyle bir kötülük yapmasına mı üzülsün bir türlü karar verememiş! Kunduz Kuri arkadaşının çok üzüldüğünü ve canının yandığını görünce yaptığının hata olduğunu fark etmiş ve özür dilemeye çalışmış. Ancak sincap Popi arkadaşının bu özrünü dinleyemeyecek kadar üzülmüş tüm bu yaşananlara. İçinden sen görürsün demiş ve almış başını gitmiş. Kunduz Kuri yaptığı bu hatanın arkadaşının kalbini çok kırdığını anlamış. Şaka yapayım derken hem arkadaşının canını yakmış hem de onu çok kırmış. Bir an önce bir şeyler yapması ve kendisini affettirmesi lazımmış. Kunduz Kuri ne yapabilirim, ne yapabilirim diye düşünürken aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Sincap Popi için bir sürü fındık toplayacakmış. Kunduz Kuri hemen harekete geçmiş. İşi düşündüğü kadar kolay değilmiş. Çünkü orman çok büyükmüş ve fındık her yerde yokmuş. Evine yakın yerleri gezmeye başlayan Kuri, saatlerce gezmesine rağmen ancak 3 tane fındık bulabilmiş! Bir ağacın kenarına oturup dinlenmeye başlayan kunduz Kuri, aynı zamanda düşünmeye de başlamış. Acaba ne yapabilirim? diye düşünürken aklına ormandaki tüm arkadaşlarından yardım istemek gelmiş. Tabi ya bunu neden düşünemedim! diye kendi kendine söylenmeye başlayan kunduz Kuri, yerinden kalktığı gibi arkadaşlarının yanına gitmiş. Ormandaki bütün arkadaşlarını toplayan kunduz Kuri, durumu hızlıca anlatmış arkadaşlarına. Kuşlar hemen sözünü kesmiş kunduzun: -Sen yeter ki iste kunduz arkadaşım, biz sana bir sürü fındık bulur getiririz demişler. Kunduz arkadaşlarının bu desteği karşısında çok sevinmiş. İyi kalpli olmanın ve herkesle iyi anlaşmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kez daha görmüş. Kısa süre içerisinde kuşlar ormanın her yerini gezerek bir sürü fındık toplamış. Kunduz toplanan fındıkları görünce çok ama çok mutlu olmuş. Onları bir çuvalın içerisine toplamış ve sincap arkadaşı Popinin evine doğru yola koyulmuş. Popi de o sırada evinde kunduz Kuriyi düşünüyormuş. Arkadaşının yaptığı şeye çok kızmış ama arkasından özrünü dinlemediği ve kabul etmediği için de kendisini suçluyormuş. Ne olursa olsun onlar iki iyi arkadaşmış. Bu düşünceler içinde yerinden kalkan ve arkadaşı kunduza gidip onu affettiğini söyleyecek olan sincap Popi, kapıyı açtığında güzel bir sürpriz ile karşılaşmış. Kocaman bir çuval dolusu fındık kapısının önündeymiş. Fındık çuvalının arkasında da arkadaşı Kuri varmış. Kendisine gülümseyen Kuriyi gören Popi çok sevinmiş. Kuri arkadaşından bir kez daha özür dilemiş ve bir daha asla öyle şakalar yapmayacağına dair söz vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kiraz-agaci/", "text": "Yemişken Bir zamanlar çok güzel bir meyve bahçesi varmış. Bu bahçede elmadan eriğe, kayısıdan şeftaliye her çeşit meyve yetişirmiş. Onca meyve ağacı barış içinde mutlu yaşarken, sürekli mutsuz görünen ve halinden şikayet eden tek ağaç kiraz ağacıymış. Sürekli olarak bu bahçeyi sevmediğini, burada yaşamak istemediğini söyleyip duruyormuş. Diğer arkadaşları ona bir ağaç olduklarını ve ağaçların görevinin meyve vermek olduğunu, meyve verebilmek için de yaşadığı toprağı sevmesi gerektiğini söylüyorlarmış. Kiraz ağacı ise hep aynı düşüncedeymiş, tek isteği bir an önce bu bahçeden gitmekmiş. Bu konudaki hiçbir öğüdü dinlemiyor ve kendi bildiğini okuyormuş. Sırf o yaz meyve vermemek için verilen suyu içmiyor ve bu şekilde kurumaya çalışıyormuş. Çünkü kurursa onu keserler, o da bu bahçeden kurtulup yeni yerler görebilirmiş. Kiraz ağacı kararını uygulamaya başladıktan bir süre sonra yavaş yavaş kurumaya başlamış. Her geçen gün biraz daha çöküyor ve kurumaya yüz tutuyormuş. Bu şekilde günler, haftalar, aylar geçmiş ve ilkbahar gelmiş. Tüm ağaçlar bu mevsimde yeşerip çiçek açmaya başlarken kiraz ağacı tamamen kuru bir ağaç olmuş. Derken bahçeden meyvelerin toplanma zamanı gelmiş ve bahçeye gelen sahibi kiraz ağacının bu halini görünce çok şaşırmış. O kadar sağlıklı görünen bir ağacın nasıl olupda kuruduğunu aklı almıyormuş. Bu durumda yapılacak tek bir şey varmış, ağacı kesmek. Hemen ertesi gün bahçe sahibi ağacı kesmiş. Daha sonra bu ağacı ne yapacağını düşünmeye başlamış. Tek bir ağaç oduncuya satılamayacağına göre onu evinin bahçesinde muhafaza etmenin yapılacak en doğru iş olduğuna karar vermiş. Kiraz ağacı önceleri halinden memnunmuş fakat aradan biraz zaman geçtikten sonra sıkılmaya başlamış. Bütün gün sabahtan akşama kadar tek başına olmak, kimseyle konuşamamak çok zormuş. Bir kez toprağından ve arkadaşlarından ayrı düşmüş. Artık olan olmuş ve bu işin geri dönüşü yokmuş. Koca bir yaz geçip gitmiş kiraz ağacı bu süre içerisinde her gün pişmanlık göz yaşları dökmüş. Derken sonbahar gelmiş ve bir gün bahçenin sahibi kiraz ağacını alıp bir marangoza götürmüş. Neden buraya getirildiğini anlayamayan kiraz ağacı çok korkmuş. Marangoz ağacı almış, üzerinde epey bir uğraştıktan sonra ondan güzel bir masa yapmış. Ertesi gün onu bir arabaya yüklemişler ve köyün okuluna getirmişler. Çocukların cıvıl cıvıl konuşmalarını ve etrafta koşuşturmalarını izlediği sırada iki kişi onu alıp bir sınıfa götürmüş. Bir kürsünün üzerine yetleştirmişler ve üzerine güzel bir örtü sermişler. O günden sonra kiraz ağacı bir sınıfta öğretmen masası olarak hayatına devam etmiş. Onca yaşadığı yalnızlıktan sonra artık etrafı birçok çocukla doluymuş ve ağaç bu durumdan oldukça memnunmuş. Hayatının geri kalanını çocuklarla bir arada mutluluk içinde geçirmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kirmizi-sacli-kiz/", "text": "Elif doğduğunda yeşil gözlü, pamuk gibi beyaz tenli çok güzel bir bebekdi. Kırmızıyı andıran saçları ve yüzündeki çilleriyle herkes onu çok sevimli buluyordu. Elif adeta tüm köyün maskotu olmuştu, büyük küçük herkes onu çok seviyor ve her gören onun saçlarını okşamadan yanından geçemiyordu. Küçük kız mutlu bir bebeklik ve çocukluk döneminin ardından, diğer yaşıtları gibi okula başladı. İlk 3 sene okulda da herşey yolundaydı. Öğretmeni ve arkadaşları Elifi çok seviyorlardı. Elif farklı saç rengi ve sevimli çilleriyle okulun da maskotu olmuştu. Herşey güzel gidiyordu, küçük kız hayatından çok memnundu ve okulunda da başarılıydı. 4. sınıfa geldiklerinde artık yavaş yavaş çocuklar büyümeye ve birbirlerinden farklı olduklarını anlamaya başladıklarında, arkadaşlarının Elife olan tavırları da değişmeye başladı. Bir gün içlerinden birisi Elife saç renginden dolayı; kırmızı saçlı kız diye bağırınca, bu söz diğer çocuklarında diline dolandı. O günden sonra arkadaşları ve okuldaki diğer çocuklar Elife ismi yerine kırmızı saçlı kız diye hitap etmeye başladılar. Başlarda bu durumu çok fazla önemsemeyen Elif belirli bir süre sonra bu duruma üzülmeye ve kendi kendine; benim saçlarım neden diğer arkadaşlarımdan farklı, onların siyah ya da sarı saçları varken neden benim saçlarım kırmızı? diye sormaya başladı. Aradan yıllar geçti ve Elif 13 yaşında bir kız oldu. Geçen bu süre zarfında arkadaşlarının alayları da günden güne artmaya başladı. Kırmızı saçlı kız, çilli kız gibi alaylara maruz kalan Elif günden güne içine kapandı. Sonunda bu durum derslerini etkiledi ve sınıfın en çalışkanı olan kız tembel bir öğrenciye dönüştü. Elifin bu durumuna üzülen ailesi ne yapacağını şaşırdı. Onunla ne zaman konuşmaya kalksalar kız, durumundan dolayı onları suçluyor ve ağlayarak kendisini odasına kapatıyordu. Evde ailesi, okulda öğretmeni Elifle konuşmaya çalışsa da bir faydası olmuyordu. Arkadaşlarının alayları karşısında kız kendisini çok çirkin hissediyor ve üzülüyordu. En sonunda ailesi Elifi büyük şehirde oturan amcasının yanına göndermeye karar verdi. Genç kız orada okuyacak ve yaz tatilinde köye gelecekti. Belki orada kendini toparlar ve mutlu olur diye umut ederek genç kızı şehire gönderdiler. Elif 2 sene boyunca orada okudu ve yaz tatillerinde bile köyüne gelmedi. Köye giderse arkadaşları onunla yine kırmızı saçlı kız diye dalga geçerler diye düşündüğü için yaz tatillerini de amcasının yanında geçirdi. Şehirde Elif çok mutluydu, ne amcası ve ailesi, ne okuldaki arkadaşları onunla saç rengi ya da yüzündeki çiller nedeniyle dalga geçmiyorlardı. Genç kızın yüzündeki çiller zaten zamanla daha küçük ve belirsiz hale gelmişti, kızıl saç rengi ve yeşil gözleriyle çok güzel bir genç kız olmuştu. Kendine olan güveni tekrar yerine geldiği için, yine derslerinde başarılı bir öğrenci olmuştu. Her sene okullar arasında bilgi yarışması düzenleniyor ve bu yarışmayı kazanan öğrenciye çeşitli kitaplar ödül olarak veriliyordu. O sene okullarını temsilen Elifin bilgi yarışmasına katılması kararlaştırılmıştı. Elif o gün yarışmaya katılacağı için çok heyecanlıydı, bu heyecanına rağmen sorulara tüm rakiplerinden daha çok doğru cevap vererek yarışmada birinci oldu. Onun bu başarısından dolayı okuluna güzel bir kupa, kendisine de birçok kitap hediye edildi. Elif bu kitapları aldığında aklına köydeki arkadaşları geldi. Köydeki okulun kütüphanesinde doğru düzgün kitap olmadığı için, oradaki çocuklar çok fazla kitap okuyamıyorlardı. Okul yönetimiyle konuşarak bu kitapları köydeki okuluna göndermek istediğini söyledi. Öğretmeni ve okul yönetimi onun bu fikrini çok beğendiler ve Elifin adına kitapları köydeki okula gönderdiler. Köydeki öğrenciler gönderilen kitapları görünce çok mutlu oldular. Öğretmenleri onlara bu kitapları Elifin bilgi yarışmasında kazanarak kendilerine gönderdiğini söylediğinde hepsi mahçup olup başlarını önlerine eğdiler. O sene yaz tatilinde Elif ailesinin hasretine daha fazla dayanamayak köyüne gitmeye karar verdi. Onun köye geleceğini duyan arkadaşları buna çok sevindiler. Yıllar önce çocuk aklıyla yanlış hareket edip arkadaşlarını üzmüşlerdi ama artık büyümüşlerdi ve yaptıklarının ne kadar yanlış bir davranış olduğunu biliyorlardı. Elif tatile köye geleceğine göre bu fırsatı değerlendirip ondan özür dilemeleri gerektiğine karar verdiler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kis-mevsiminde-kuslari-unutmayalim/", "text": "Günlerden soğuk bir kış günüymüş. Dışarıda lapa lapa kar yağıyormuş. Küçük Zeynep üzerine en kalın kazağını giyerek koltukta oturmuş, dışarıda yağan karı izliyormuş. Ne kadar da güzel yağıyor diye düşünmüş içinden. Küçük Zeynep bu güzel manzaranın tadını çıkarırken birdenbire camın önüne gelen iki tane kuşu fark etmiş. Kuşlar camın kenarına konmuşlar ve camdan içeri bakmaya başlamışlar. Kuşların ikisi de çok güzelmiş. Bir tanesi bembeyazmış tıpkı dışarıda yağan kar gibi. Diğeri ise gri renkte imiş. Zeynep oturduğu yerden kuşları incelerken kuşlardan bir tanesi camı tıklatmaya başlamış. Zeynep şaşırmış kuşun camı tıklamasına. Kuş bir daha tıklamış sanki Zeynepe bir şey söylemek istermiş gibi. Zeynep de koltuktan kalkmış ve camın kenarına yaklaşmış. İki kuş da masum masum Zeynepe bakıyorlarmış. Daha fazla dayanamayan Zeynep uzanıp camı açmış. ZEYNEP: Cici kuşlar, siz çok mu üşüdünüz bakayım? KUŞ: Evet, çok üşüdük ve çok acıktık. Kar yağdığı için bütün yiyeceklerimiz karın altında kaldı. Zeynep kuşların bu haline çok üzülmüş ve onları içeri almış. ZEYNEP: Anneciğim, gelir misin? ANNE: A, bu kuşlar ne kadar güzel böyle. ZEYNEP: Anne bu kuşlar çok acıkmış. Onlara yemek verelim mi? ANNE: Tabii kızım. Annesi mutfağa gidip kuşlara yemeleri için bir şeyler getirmiş. Zeynep de bu sırada kuş arkadaşlarına merak ettiklerini sormaya başlamış. ZEYNEP: Siz bu soğuklara nasıl dayanıyorsunuz? KUŞLAR: Bazen dayanabiliyoruz ama çok soğuk olduğunda maalesef birkaç arkadaşımız ölebiliyor. Zeynep kuşun söylediklerine çok üzülmüş. Soğuk hava yüzünden birçok kuş ölebiliyormuş. ZEYNEP: Öyleyse insanların pencerelerinin önlerine sizin için sürekli yemek koymaları lazım. KUŞLAR: Keşke herkes senin gibi düşünceli olsa. Zeynep o anda karar vermiş. Yarın okula gittiğinde ilk işi bu konuyu arkadaşlarına anlatmak olacakmış. Herkes dikkat ederse kuşlar bu havalarda aç kalmaz ve ölmezlermiş. Yemeğini yiyen kuşlar Zeyneple oyun oynamaya başlamış. Kuşlar bildikleri şarkıları Zeynepe söylerken Zeynep de onlara okulda öğrendiği yeni şarkıları öğretiyormuş. Küçük Zeynep bu iki kuşla çok iyi arkadaş olmuş. Daha sonra onları odasına götürmüş ve ayısı Bonbon ile tanıştırmış. Kuşlar bonbondan biraz korksalar da onun oyuncak olduğunu öğrendiklerinde rahatlamışlar. Gece olduğunda hava daha da soğumuş. Zeynep kuşların ikisini de evden çıkarmamış. Kuşlarla birlikte odasında güzel bir uyku uyumuşlar. Sabah olduğunda gecenin soğuğu gitmiş ve hava güneş açmış. Bunu gören kuşlar çok sevinmişler. Hemen Zeynepi uyandırmışlar. KUŞLAR: Bizim gitmemiz lazım. Hava çok güzel ve kendimize yiyecek bir şeyler bulmalıyız. Hem diğer arkadaşlarımız da bizi merak etmiştir. ZEYNEP: Ama ben sizi çok sevmiştim. Neden gidiyorsunuz? KUŞLAR: Biz yine geliriz ki. Seni her gün ziyaret etmeye geliriz. Zeynep biraz üzülmüş. Ama sonrasında kuşların arkadaşlarının onları merak ettiğini düşünmüş. ZEYNEP: Peki öyleyse. Beni unutmayın ama sizi çok özleyeceğim. KUŞLAR: Biz de seni çok özleyeceğiz ve hiç unutmayacağız. Seni çok sevdik Zeynep. Kendine iyi bak. Ve bu öğrendiklerini okulda tüm arkadaşlarına anlat. Zeynep o gün okula gittiğinde bütün arkadaşlarına yaşadıklarını anlatmış. Soğuk havalarda camların önüne kuşların yemesi için mutlaka bir şeyler koyulması gerektiğini söylemiş. Öğretmenleri de Zeynepe bu duyarlılığından dolayı teşekkür etmişler ve tüm sınıf arkadaşlarına Zeynepi alkışlatmışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kisa-boylu-akilli-ayse/", "text": "Kısa Boylu Akıllı Ayşe İlkokul 1. sınıfa giden Ayşe isminde bir kız varmış. Çok akıllı ve sevimli olan bu kızın tek bir sorunu varmış, o da boyunun diğer yaşıtlarından kısa olmasıymış. Yani Ayşe cüceymiş. Annesi ve babası da cüce olduğu için küçük kız bu durumu pek yadırgamıyormuş. Fakat okula başlayıp da diğer yaşıtlarıyla bir arada olmaya başlayınca sorunun farkına varmış. Öğretmeni Ayşeyi çok seviyor ve ona çok iyi davranıyormuş fakat sınıf arkadaşları hep onu dışlıyor aralarına almıyorlarmış. Ayşe tenefüslerde hep yalnız başına sınıfta oturup, bahçedeki çocukların oyunlarını izleyerek sessizce ağlıyormuş. Ben onlara ne yaptım, neden beni aralarına almıyorlar, ben çok mu kötü bir insanım? diye sürekli kendine sorup duruyormuş. Arkadaşları her fırsatta onunla cüce kız diye alay ederlerken o sadece başını yere eğip ağlıyor, onlara hiçbir şey söylemiyormuş. Bir gün okul çıkışında arkadaşları her zamanki gibi onun peşine takılıp, cüce kız diye bağırırlarken Ayşe onlardan kaçmak, o alaylarını duymamak için hızlıca koşmaya başlamış. O koşunca diğer çocuklarda peşinden koşmaya devam etmişler. Küçük kızın tek isteği bir an önce bu alay dolu seslerin kesilmesiymiş. Bu seslerden uzaklaşabilmek için olanca gücüyle koşuyormuş. Öylesine telaşlıymış ki yol ayrımına geldiğinde sağına soluna bakmayı bile düşünememiş. Hızlıca kendisini yola attığında acı bir fren sesi duyulmuş. Kendisine çarpan araba yüzünden Ayşe kanlar içinde yere yığılmış. Arkasından yetişen sınıf arkadaşları bu manzarayı gördüklerinde dehşet içinde kalmışlar. Arabanın şöförü hemen Ayşeyi kucaklayarak hastaneye götürmüş. Çocuklar ertesi gün sınıfa geldiklerinde Ayşenin sırasını boş görmüşler. Öğretmenleri onlara Ayşenin uzun bir süre hastanede kalacağını ve belkide bir daha hiç okula gelemeyeceğini söylemiş. O zaman çocuklar bunun kendi suçları olduğunu anlayarak pişman olmuşlar. Biz Ayşe ile dalga geçip onun peşinden koşmasaydık, bugün o da burada olacaktı. Şimdi bizim yüzümüzden hastanede. diyerek hatalarını kabullenmişler. Onların pişmanlığını gören öğretmenleri, onlara hastaneye Ayşeyi ziyarete gitmeyi isteyip istemediklerini sormuş. Çocuklar hep bir ağızdan isteriz cevabını vermişler. Ertesi gün Ayşe hastane odasına elinde çiçekler ve hediyelerle giren arkadaşlarını gördüğünde gözlerine inanamamış. Bütün arkadaşları teker teker ondan özür dilemişler. Ayşe o kadar iyi kalpli bir kızmış ki arkadaşlarını affetmiş. Arkadaşları her gün okul çıkışında onu ziyarete gelmişler, o gün derste neler işlediklerini anlatmışlar. Ayşe arkadaşlarından aldığı destek ve moral sonucunda kısa sürede okuluna geri dönmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kiskanc-maymun-ve-yavru-fil/", "text": "Kıskanç Maymun ve Yavru Fil Hayvanat bahçesinde sevimli bir fil varmış. Oraya gelen tüm ziyaretçiler hemen filin olduğu kafesin önünde toplanıp onu sevip yiyecek verirlermiş. Diğer hayvanlar file gösterilen bu ilgiden rahatsız olmazlarken, filin kafesinin yanındaki maymun onu çok kıskanırmış. İnsanlar bu çirkin filin nesini beğeniyorlar, ben ondan daha sevimliyim. deyip duruyormuş. Yavru fil maymunun bu düşmanca tavrına bir anlam veremiyormuş. Ona; biz seninle komşuyuz, kaç yıllık arkadaşız neden böyle davranıyorsun. dediğinde maymun hiç oralı olmuyormuş. Kıskançlığı gözünü öylesine kör etmiş ki mantıklı düşünemiyormuş. İnsanların file değil de kendisine ilgi göstermelerini arzu ediyormuş. Yavru fil burada olmazsa insanların tüm ilgisinin ona yönelebileceğini düşünüyormuş. Bu konuda hemen harekete geçmeye kararlıymış. Ertesi gün bakıcıları her birine kahvaltı olarak meyve dağıttığında, maymun kendisine verilen muzlardan birini saklamış. Öğlen ve akşam yemeğinde de birer tane muz saklamış. Maymunun amacı bu muzları filin kafesine atıp, onun kayarak düşmesini sağlamakmış. Eğer fil düşüp sakatlanırsa onu buradan götürecekleri için tüm ilgi kendi üzerine yönelebilirmiş. Birkaç gün bu şekilde muzları istifleyen maymun ertesi gün kararını uygulamaya karar vermiş. Sabaha karşı uyanmış henüz hava tam olarak aydınlanmadığı için çevresini pek göremiyormuş. Filin kafesine bu muzları atacağım ve ondan kurtulacağım. diye düşünerek muzları sakladığı yere doğru yönelmiş. Tam muzları aldığı sırada bastığı yeri göremediği için ayağı kaymış ve hızla yere düşmüş. Diğer hayvanlar duymasın diye sesini çıkaramıyormuş çünkü yaptığının anlaşılmasını istemiyormuş. Düştüğü yerden kalkmaya çalışmış ama değil kalkmak olduğu yerden kımıldayamıyormuş bile. Bir süre sonra canının acısından bayılıp kalmış. Sabah yavru fil uyanıp da maymunu yerde hareketsiz yatarken görünce çok korkmuş. Maymuna seslenmiş ama ondan hiçbir karşılık gelmemiş. Bunu gören yavru fil maymuna bir şey olduğunu anlamış ve var gücüyle bağırmış. Onun bu bağırtılarına koşup gelen hayvanat bahçesinin görevlileri maymunu baygın olarak bulmuşlar ve hemen alıp götürmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kiskancligin-zarari-kendine/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir kasabada yaşayan mutlu bir ailenin güzeller güzeli bir kızı varmış. Bu güzel kızın adı Defne imiş. Defne güzel bir kız olduğu kadar çok da akıllı imiş. Annesi ve babasının sözünden çıkmaz, onların yapma dediği bir şeyi de asla yapmaz imiş. Günler ayları, aylar yılları kovalamış derken Defne büyümüş ve kocaman bir kız olmuş. Artık okula gitme vakti gelmiş. Defne okula gideceği için çok ama çok heyecanlıymış. Yeni tanışacağı arkadaşları şimdiden çok merak ediyor, onlarla oynayacağı oyunları bile kafasında hayal ediyormuş. Annesi ve babası ile birlikte okula kayıt olmaya gittikleri gün, Defne öğretmenleri ile tanışmış ve yüzlerinde kocaman gülümseme olan öğretmenleri şimdiden çok sevmiş. Sonunda büyük gün gelmiş ve okul açılmış. Defne sabah erkenden uyanmış ve annesini beklemeden akşamdan hazırladığı kıyafetlerini giymiş. O sırada annesi odasının kapısını açmış ve Defneyi ayakta görünce mutlulukla gülümsemiş: ANNE: Defneciğim, günaydın canım kızım. Sen hazırlanmışsın bile, ne kadar da hızlısın. Defne gülümseyerek annesine cevap vermiş: DEFNE: Anneciğim o kadar heyecanlıyım ki sabah hemen uyandım ve giyindim. Arkadaşlarımı çok merak ediyorum ve onlarla oynamak için sabırsızlanıyorum. Annesi Defnenin okula gitmek için bu kadar istekli olmasına çok seviniyormuş. Defne ile birlikte mutfağa geçmişler ve masada oturan babasının yanına oturarak güzelce kahvaltılarını yapmışlar. Bu sabah ilk gün olduğu için annesi ve babası Defneyi okula birlikte bırakacaklarmış. Sonrasında Defne servis ile gidip gelecekmiş. Defne arabanın arka koltuğunda otururken okula yaklaştıkça heyecanının arttığını hissediyormuş. Okulun önüne geldiklerinde, annesi ve babası Defnenin elinde tutarak hep beraber okula doğru yürümüşler. Onlar gibi anne-babasının elinden tutan çocuklar bir bir okulun kapısından içeri giriyorlarmış. Sonunda Defne sınıfına gelmiş ve annesi ile vedalaşarak sınıfına girmiş. Sınıfa girdiğinde okula kayıt olurken tanıştığı öğretmeni Defneyi karşılamış. Onu elinden tutarak sınıfın ortasına getirmiş ve sınıftaki tüm arkadaşları Defneye bakmaya başlamış: ÖĞRETMEN: Defne, arkadaşlarına kendini tanıtmak ister misin? Defne, sıkılgan ya da çekingen bir kız değilmiş. Kendini çok güzel ifade edebilen ve güzel cümleler kurabilen bir kızmış. Hemen arkadaşlarına bakarak konuşmaya başlamış: DEFNE: Arkadaşlar, benim adım Defne. 6 yaşındayım. Sizinle tanıştığım için çok mutluyum. Defne kendini güzelce ifade ettiğinde tüm çocuklar ona bakıyormuş. Öğretmeni ise Defneyi alkışlamaya başlamış. ÖĞRETMEN: Aferin Defne sana. Bakın arkadaşlar, hepiniz Defneyi örnek alabilirsiniz. Gördüğünüz gibi kendinizi tanıtmak zor bir şey değil. Çekinecek ya da utanacak herhangi bir şey yok. Şimdi hepiniz sıra ile kendinizi tanıtır mısınız? Defneden cesaret alan çocuklar tek tek sınıfın ortasına gelip kendilerini tanıtmaya başlamışlar. Sonuçta herkes kendini tanıtmış ve masalarında yerlerini almış. Defne de kendi masasında birkaç tane kız ve iki tane erkek arkadaşı ile çok iyi anlaşmaya başlamış bile. Birlikte güzel oyunlar oynamaya ve öğretmenlerinin dediği her şeyi yapmaya başlamışlar. Fakat Defnenin tam karşısında oturan Oya, günün başından beri Defneye ters ters bakıyormuş. Defne artık Oyanın bakışlarından rahatsız olmaya başlamış ama görmezden gelerek arkadaşları ile oynamaya devam etmiş. Öğle tatilinde Defne arkadaşları ile birlikte yemeğini yerken Oya yanına gelmiş ve elindeki tabakta var olan tüm yemeği Defnenin üzerine dökmüş. Defne ne olduğunu anlayamadan Oya kahkahalar ile gülmeye başlamış. DEFNE: Oya, neden böyle bir şey yaptın? OYA: Çünkü öğretmenler seni çok sevdi. Ama ben seni hiç sevmedim. Daha geldiğin gibi alkış aldın. Ve seni çok kıskandım Defne üzerinin kirlenmesine ve herkesin ona gülmesine çok üzülmüş. Ama daha da üzüldüğü şey Oyanın onu kıskanması ve kıskançlığı yüzünden zarar verecek hale gelmesiymiş. Çok geçmeden öğretmenler Defnenin yanına gelmişler. Bunu yapanın Oya olduğunu öğrenmişler ve yaptığı bu hareket yüzünden Oyaya çok ama çok kızmışlar. Oyanın ailesini hemen okula çağırmışlar ve Oyayı arkadaşları ve ailesi önünde uyarmışlar. Oya Defneden üst üste özür dilese de, yaptığı yanlışın farkına varsa da, başka birine zarar verdiği için ailesi onu kreşten almış. Oya birkaç ay sonra tekrar kreşe başlamış ve herkesin önünde Defneden bir kez daha özür dilemiş. Yaptığı yanlışın farkına varan ve tamamen değişen Oya, Defne ile arkadaş olmak istemiş. Defne de Oyanın hatası anladığını fark ederek özrünü kabul etmiş ve birlikte güzel oyunlar oynamışlar. Çok da iyi arkadaş olmuşlar. Kıskançlık çok kötü bir şeydir çocuklar. Siz siz olun, kimseyi kıskanmayın ve kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmayın."} {"url": "https://www.masalcisite.com/koc-ve-kurt-masali/", "text": "Küçük Kurdun İntikamı Baba koç o gün çok sinirliydi. Çoban Efe bunu görünce dayanamayıp sormuş, Hayırdır baba koç, ne oldu, neden bu kadar sinirlisin. Baba koç çobanın yanına oturarak Nasıl sinirli olmayayım. Dereye su içmeye indiğimde küçük bir kurt yavrusu gördüm. Tam yakaladım öldürecektim, beni oyalayıp birden kaçtı. O biraz büyüdüğünde benim karıma, çocuklarıma, torunlarıma saldırabilirdi oysa. Çoban koçun üzüntüsünü insan olduğu için tam olarak anlayamasa da onu teselli etmeye çalışmış. Bu olayın üzerinden iki yıl geçmiş. Son 1 yıldır etrafta nam salan kızıl başlı kurt ve sürüsü, çevrede neredeyse hiç koyun sürüsü bırakmamış. Çoban kızıl kurtun korkusundan dışarı çıkmak istemeyen sürüsünü zorla 1 2 saatliğine dışarı çıkarmış. Korkmayın, köpeklerimiz bizi korur. Sürekli ağılda kalamazsınız açlıktan öleceksiniz. demiş. Hayvanlar önce biraz ürkse de alışıp otlamaya başlamış. Tam bu sırada kızıl kurt ve ordusu saldırmak için hazırmış. Kızıl kurt, Civardaki son sürü bu. Şimdi inip onları da talan edeceğiz. Ancak sadece baba koçu bırakın bana. Beni küçükken koavalyıp korkutmuştu, şimdi de o korksun bakalım. demiş. Kurt sürüsü hep birlikte ilk önce çoban köpeklerine saldırmış. Biraz direnen köpekler, sayıları fazla olan kurtlara yenik düşmüş. Köpekleri geçen kurtlar koçlara, koyunlara ve en son olarak da kuzulara girişmişler. Ne kadar karşı koymaya çalışsalar da koyunlar başarılı olamamış ve yenik düşmüşler. Etraftaki tüm köpek, koç, koyun ve kuzular öldürülmüş. Bir tek baba koç hariç... Kızıl kurt dağlardan inmiş ve baba koçun yanına gelmiş. Hey gidi günler hey... demiş. Koç kurdu tanımış. Hatırlıyor musun ihtiyar, bundan tam 2 yıl önceydi yine karşılaşmıştık. Yine birimiz titriyordu korkudan diğerimiz gülüyordu. Ama şimdi işler biraz değişti, bu sefer gülen sen değil, benim. Baba koç 2 yıl öce elinden kaçırdığı kurdun intikam için yöredeki tüm sürüleri yok etmesine çok şaşırmış. Ve tabi kendisini öldürmemesine de. Ben 2 yıl önce kendi aklımla elinden kurtuldum. Sende şimdi aklını kullanabilirsen kurtulabilirsin elimizden. Seninle teke tek savaşacağım, eğer beni yenersen ordum sana bir şey yapmayacak."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kral-mask-ve-halki/", "text": "Kral Mask ve Halkı Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken pireler berber iken... Kaf dağının ardında, zamanın olmadığı; güneşin hiç batmadığı, insanların uyumadığı, uyumaya ihtiyaç duymadığı bir ülkede... Herkes tüm gün çalışırmış... İşi ne ise en iyisini yapmaya çalışırmış. Çöpçü, sokakları öyle güzel süpürürmüş ki dünyanın en iyi çöpçüsü olmayı başarmış. Terzi öyle çok kıyafet dikermiş ki herkes o terziyi arar olmuş. Kral ülkeyi öyle güzel yönetirmiş ki, ülke insanları huzur ve güven içinde yaşarlarmış. Bu durumu ise bir cadı kıskanmış, kendi ülkesinde hiçbirşey bu ülkedeki gibi değilmiş. Kendi ülkesindeki insanlar mutsuz, huzursuzmuş. Sokaklar çok pismiş, yemek yapan kimse yokmuş, kıyafet diken de kimse yokmuş. Herkes kendi işini görüyor, başkasına faydası olmuyormuş. Çok kıskanmış, bu duruma bir son vermek istemiş ve bir büyü yapmış. Hazırladığı iksiri bir sütün içerisine katmış ve kralın minik oğlu Maska içirmiş. Minik bebek herşeyden habersizmiş. Cadı o meşhur kahkahasını patlatmış. Cadının kahkahası ile ülkede deniz, dağ, yer, gök yerinden oynamış. Minik bebek Mask büyüdüğünde o ülkedeki herkesten farklı bir karaktere sahip olmuş. O huzurlu ortam, Maskın babasının tahtına geçmesi ile bozulmuş. Mask herkese eziyet, işkence etmeye başlamış. Maskın bu eziyetlerinden dolayı, ülke halkı eski alışkanlıklarını yitirmiş. Ülkenin menfaatlerini değil, sade kendi menfaatlerini düşünmeye başlamış. Hastalanan baba kral bu duruma çok üzülüyormuş. Bir gün durumun sebebini öğrenmek için bir yaverini görevlendirmiş, ülke halkının içine girmesini sağlamış. Ülke halkı ile muhabbet eden yaver anlamış ki, tüm bu durumun sebebi kral Maskmış. Eski kral, Maskın babasına gidip durumu anlatan yaver, Krala şöyle demiş: Kralım, siz halka çok anlayışlı davrandınız. Onların menfaatlerini korudunuz, onları incitmediniz, onlarda size bunun karşılığını verdiler. Ancak oğlunuz Mask, sizin gibi değil. O halka eziyet ve işkenceler ediyor. Halk buna çok kızmış ve bu nedenle artık ülkenin değil kendi menfaatlerini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kral-ve-elma-agaci/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde mutlu insanların yaşadığı güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin çok başarılı, anlayışlı mı anlayışlı bir kralı varmış. Kral; halkının derdini dinler, sorunlara hemen çözüm bulurmuş. Kimseyi kapısından mutsuz etmeden göndermez, halkı mutlu oldukça kral daha da mutlu olurmuş. Fakat bu kralın büyük mü büyük bir derdi varmış aslında. Büyük bir aşkla aşık olduğu ve evlendiği kraliçeden çocuğu olmuyormuş. Senelerdir evli olmasına rağmen henüz çocuğunu kucağına alamamış. Fakat tahta geçmek için bir varise de ihtiyaç varmış. Kral gün geçtikçe bu derdi yüzünden erimiş, kilo vermiş. Mutsuz bir adam olmuş çıkmış. Herkes kralın bu haline çok üzülüyormuş ama elden bir şey gelmiyormuş. Günlerden bir gün, büyük bir hekimin yolu bu güzel ülkeye düşmüş. Ülkede biraz konaklayıp yoluna devam edecekmiş. Fakat hekim nereye gitse halkın kralı konuştuğu duymuş. Sonunda konakladığı han sahibine dayanamamış sormuş: HEKİM: Kralınızın neyi var Allah aşkına? HAN SAHİBİ: Hiç sormayın Hekim bey. O kadar mutlu ve o kadar iyi bir insandır ki... Ama kaç senedir çocuğu olmaz. O yüzden çok dertlidir. Son zamanlarda bu dert yüzünden yüzü gülmez bir kral olmuştur. Hekim düşünmeye başlamış. Elinde kralın derdine derman olacak bir şey varmış. Hemen kalkmış ve saraya doğru yola düşmüş. Saraya vardığında kapıdaki adamlara kendini tanıtmış ve kral ile görüşmek istediğini söylemiş. Bir müddet bekledikten sonra Kral onu huzuruna kabul etmiş. Hekim kralın karşısına çıktığında onu selamlamış. Kral da bu hekimin derdine çare derken ne yapacağını çok merak ediyormuş. KRAL: Hekim kardeş, söyle bakalım neymiş derdime çare olacak mucize? Hekim cebinden birkaç tane tohum çıkarmış. Kralın yanına yaklaşarak anlatmaya başlamış: HEKİM: Sevgili Kralım. Bu tohumlar sihirli elma ağacı tohumudur. Sizden ricam, eğer çocuk sahibi olmak isterseniz saraya kocaman bir bahçe yaptırın. Yemyeşil ve bir sürü yemiş ağaçlarının olduğu bir bahçe olsun. Tüm halkınız bu bahçeden yararlansın. Bahçeye bu tohumları da dikin ve sabırla bekleyin. Elma ağacı büyüyüp elma verince meyvesinden yiyin. Beklediğiniz müjde sizin olacaktır. Kral hekimin bu sözlerine inanmasa da denemekten zarar gelmez diye düşünmüş. KRAL: Hekim kardeş, dediklerini yapacağım. Eğer dediğin gibi olursa dile benden ne dilersen. HEKİM: Sağlığınız Kralım. Ben gezgin bir hekimim. Hiçbir şey istemem. Sizin derdinize çare olsun bana yeter. Kral hekimin bu tavrını çok beğenmiş. Hekimi gideceği güne kadar sarayında ağırlamış. Tüm yardımcılarına da haber salarak bir an önce bahçenin yapılmasını emretmiş. Kralın isteği üzerine bahçe yapılmış, tohumlar ekilmiş. Bahçeye ekilen ağaçlar hemen büyümüş, her yeri yemyeşil yapmış. Fakat elma ağacı bir türlü elma vermiyormuş. Kral aylarca beklemiş fakat ağaç meyve vermemeye devam etmiş. Sonunda kral dayanamamış ve tüm bahçeyi yerle bir etmeleri için yardımcılarına emir vermiş. O kadar öfkeliymiş ki karısının sözlerine aldırış etmeden tüm ağaçları kestirmiş, yerinden söktürmüş. Kraliçe son anda bahçeden elma ağacının bir fidesini kurtarabilmiş. Onu almış ve saklamış. Günler geçmiş, kraliçe sakladığı fideyi sessiz sedasız bir köşeye dikmiş. Ona güzel bir şekilde bakmış, onu sevmiş, sulamış. Fide hemen büyümüş, çok geçmeden de meyvesini vermiş. Kraliçe sevinçle elmalardan birini koparmış. Koşarak kralın yanına giderek ona müjdeli haberi vermiş. Kralın inancı kalmasa da kraliçenin kalbini kırmamak için elmadan yemiş. Elma ağacını her gün sulayan ve ona bakan kraliçe, krala da elmadan her gün yedirmiş. Kraliçenin bu kararlı tutumu sonunda başarıya ulaşmış ve hamile kalmış. Dokuz ay sonra da nur topu gibi erkek evladını kucağına almış. Kral çocuğunun doğduğu gün, ülkede şenlik havası estirmiş. Her yerde düğünler, eğlenceler tertip edilmiş. Kocaman kazanlarda yemekler pişiriliş ve dağıtılmış. Kral kendisine bu mucizeyi yaşatan hekimi de bulmuş. Hekim Kralın davetini kırmamış ve ülkeye gelmiş. Kralın sevincine ortak olmuş. KRAL: Ey ahali, duyduk duymadık demeyin. Bundan sonra her yere yemiş ağaçları diktireceğim, bahçeler yapacağım. Eğer ki aranızdan biri bahçesindeki ağaçlardan birini dahi keserse, onu cezalandıracağım. Kral her yere ağaçlar dikmiş ve ülke artık yemyeşil bir ülke olmuş. Herkes yemiş ağaçlarından istediği yemişi yiyebiliyormuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kucuk-istavritin-buyuk-macerasi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, denizlerin en orta yerinde, küçük ama meraklı bir istavrit balığı yaşarmış. Denizin dibinde hoplayan zıplayan bu istavrit, istediği zaman arkadaşları ile oyunlar oynar, istediği zaman anne ve babasıyla yüzerek kendisine yiyecek bir şeyler ararmış. Ancak bu istavrit çok ama çok meraklı bir balıkmış. Denizin altını zaten her gün görüyorum, bana denizin üstü gerek der dururmuş. Annesi bir gün uyarmış bizim istavriti: Anne Balık: Yavrucum, şu sıralar balıkçıların av zamanı. Aman dikkatli ol! Her yiyeceğe saldırma, tedbiri elden bırakma. Ayrıca bu kadar çok meraklı da olma! Küçük istavrit balığı annesinin bu sözlerine başını sallayarak tamam demiş ama içini de iyiden iyiye büyük bir merak kaplamış. Günlerden bir gün, bizim yaramaz küçük İstavrit denizin dibinde dolanırken ileride hareketsizce bekleyen bir yiyeceği görmüş. Karnı da nasıl açmış! Annesinin nasihatlerini aklına bile getirmeden var gücüyle atlamış yemeğe! Aman Allahım, o da ne! İstavrit yakalanmasın mı bizim balıkçılardan birinin oltasına! Önce dudağında müthiş bir acı duymuş küçük yaramaz. Sonra annesinin nasihati gelmiş aklına ama iş işten çoktan geçmiş. Kalbi o kadar hızlı atıyormuş ki heyecandan ne yapabilirim, nasıl kurtulabilirim diye düşünememiş bile! Balıkçı Hasan Amca da oltasına takılan balığı kaçırmamak için var gücüyle asılmış oltasına. Hızla yukarı doğru çekerken yakaladığı balığın biraz büyük olması için dua ediyormuş. Küçük yaramaz istavrit ise yukarı doğru çekildiği sırada güneşin ona vuran ışığını fark etmiş önce. Aslında hep merak edermiş ya denizlerin üstü nasıl acaba diye, işte şimdi görecekmiş denizlerin üstünün nasıl olduğunu. Ama bu merak belki de ölmesine neden olacakmış. Son anda aklına gelmiş bizim küçük yaramazın oltadan kurtulma çabası. Başlamış kendini sağa-sola sallamaya, oltadan kurtulmaya çalışmaya. Ancak nafile, kanca hala dudağının kenarındaymış. O sırada Balıkçı Hasan kavramış irice parmakları ile bizim yaramaz istavriti. Küçük istavrit anlamış ki artık yolun sonu. O an çok üzülmüş, keşke biraz daha dikkatli olsaydım diye kendisine kızmış durmuş. Annesi, arkadaşları, babası kısacası denizin dibindeki her şey gelmiş aklına, ama ne çare! Yaramaz küçük istavrit balıkçının minik kovasının içinde son nefeslerini alıp-veriyormuş. O sırada bir mucize olmuş adeta. Hayattan ümidini kesen küçük istavrit minik bir kızın elinde hissetmiş kendisini. Minik kız koşarak denize atmış bizim yaramaz istavriti. Suya ilk değdiğinde yaşama tutunan balık, başlamış hızlıca yüzmeye, denizin dibine yani bildiği en güvenilir yere doğru gitmeye. Yaramaz küçük istavrit anne-babasını bulup hemen olanları anlatmış. Anne-babası ona çok kızsa da bir daha dikkatli olması sözü ile onu affetmiş. Küçük istavrit hemen koşarak arkadaşlarını bulmuş sonra. Başından geçenleri onlara da anlatarak kendisinin düştüğü tuzağa başkalarının düşmemesi için dikkatli olmalarını söylemiş. Arkadaşları ile sohbet edip hasret giderdikten sonra da hemen anne-babasının yanına geri dönmüş. O günden sonra küçük yaramaz istavrit balığı bir daha ne bir balıkçının oltasına takılmış, ne de denizin üzerini merak etmiş. Denizin dibinde anne-babasının sözünden çıkmayarak arkadaşları ile birlikte mutlu-mesut yaşamış, gitmiş. Küçük istavritin hayatı boyunca aklında tek bir şey kalmış: o da kendisini kurtaran ve tekrar hayata dönmesini sağlayan o minik kızmış. Küçük istavrit o minik kızı ömrü boyunca unutmamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kucuk-prens/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, çok uzak diyarlarda küçük prens adından gerçekten de prens olan biri yaşarmış. Küçük prens şaşırtılacak şekilde küçük boydaymış. Küçük prens bir evden biraz daha büyük bir gezegende yaşıyormuş. Küçük prensin gezegeninde yanardağlar, çiçekler ve otlar varmış. Bu otlar zararlı otlarmış ve küçük prens her gün gezegenini dolaşıp bu zararlı otları temizlemekle uğraşıyormuş. Her ne kadar her gün temizlese de ertesi gün zararlı otlar tekrar çıkıyorlarmış. Küçük prens gezegeniyle ilgilenmeyi çok severmiş. Her sabah kalkıp yanardağlarını temizler, çiçeklerini sular, zararlı otlarını temizlermiş. Zararlı otlara özellikle de baobap ağaçlarına çok dikkat edermiş. Baobap ağaçları zamanında temizlenmezse köklerini çok uzaklara salar, eğer gezegen de küçük ise gezegeni paramparça ederlermiş. Bir gün küçük prens baobap fidanlarının arasında gezerken orada bir gül olduğunu fark etmiş. Küçük prens duyduğu hayranlığı saklayamamış; -Öyle güzelsiniz ki! demiş güle. Bunu duyan gül de cevap vermiş; -Ben güneş ile beraber doğdum demiş. Gül çok nazlı bir gülmüş. Hiçbir şeyden memnun olmuyor, hiçbir şekilde mutlu olamıyormuş. Küçük prense şöyle demiş; -Akşam olunca üzerimi bir cam fanus ile kapatırsanız iyi olur. Gezegeniniz çok soğuk. Gezegeninizin bu kadar soğuk olması benim için hiç iyi değil. Küçük prens gülün sürekli mızmızlanması küçük prensin canını sıkıyormuş. Küçük prens kendini çok yalnız hissediyormuş. Hep bir arkadaşı olsun istermiş. Arkadaş bulabilmek için uzaklara gitmeye karar vermiş. Gitmeden önce de gülünü son bir defa sulamış ve ondan ayrılma zamanı geldiğinde Küçük prensin içini çok büyük bir hüzün kaplamış. Küçük prens yolculuğu sırasında bir çok gezegen gezmiş. Bu gezegenlerden birinde hiçbir uyruğu olmayan bir kral ile, başka bir gezegende daha kendi gezegenini tanımayan bir coğrafyacı ile karşılaşmış. Bir başka gezegende ise bir fenerciyle karşılaşmış. Fenercinin gezegeni öylesine küçükmüş ki, fenerci gece olduğunda fenerini yakıyor, fener yanar yanmaz hemen gün doğuyormuş. Feneri söndürmek zorunda kalıyormuş. Feneri söndürdüğünde gece oluyor, yaktığında ise gün doğuyormuş. Küçük prens en sonunda dünyaya ayak basmış. Önce çok şaşırmış. Çölde tek başına yürürken bir tilkiyle karşılaşmış. Tilkiyi görünce; -Gel biraz oyun oynayalım. Çok yalnızım. Diyivermiş. Ne var ki tilki ; -Ben seninle oyun oynayamam. Çünkü ben evcil değilim. Demiş. Küçük prens; -Evcil ne demek? diye sormuş. Tilki cevap vermiş; -Bağlanmak demektir. Eğer sen beni evcilleştirirsen ben senin dünyada biricik olurum, sen de benim için dünyada biricik olursun. Ne olur evcilleştir beni ! demiş. Küçük prense kendisini nasıl evcilleştirebileceğini anlatmış. Küçük prens de tilkiyi evcilleştirmiş. Ne var ki Küçük Prens gezegenini ve gülünü çok özlüyormuş. Bu yüzden geri dönmeye karar vermiş ve tilkiye veda etmiş. Ama Küçük Prens arkadaşını bırakacağı için çok üzülüyormuş. Tilki ona ; -Senin altın sarısı saçların var. Buğdaylar da altın sarısı. Buğdayları gördüğüm zaman aklıma sen geleceksin. Oradan esen rüzgarlar bana senin sesini hatırlatacak. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/kurnaz-tilki-ile-kurt/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Masal diyarından bir peri gelmiş yanıma, başlamış anlatmaya... Anlatmış da anlatmış, uzun bir masal anlatmış. İşte o masal... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak mı uzak diyarların birinde, büyük bir orman varmış. Bu ormanda büyük bir kurt yaşıyormuş. Kurt o kadar büyük, o kadar gösterişli bir kurtmuş ki; uludu mu dağı taşı inleten, ormandaki tüm hayvanları korkutan bir hayvanmış. Ama yıllar bu büyük bu güçlü kurdu yaşlandırmış. Gün geçtikçe kurt gücünü kaybetmeye ve yaşlanmaya başlamış. Artık eskisi gibi çevik değilmiş, bir ulumasında av bulamıyormuş. Kurt aç kalmaya başladığında tehlikenin farkına varmış ve yanına kurnaz bir hayvanı arkadaş olarak alması gerektiğini anlamış. Kurt düşünmüş taşınmış, aklına ilk gelen tilki olmuş. Tilki tüm ormanda kurnazlığı ile bilinen bir hayvanmış. Kurt eğer tilki ile birlikte hareket ederse, onun aklı ile istediği kadar hayvan avlayabileceğini düşünmüş. Hemen kalkmış ve tilkiyi aramaya başlamış. Kurt tilkinin yanına gelip düşündüklerini onunla paylaşmış ve tilkiye ortaklık sunmuş. Tilki düşünmüş, taşınmış; ardından kurdun teklifini kabul etmiş: Tilki: Tamam kurt kardeş, seninle ortaklığa varım. Ama avladığın avın yarısı benim olacak tamam m demiş. Kurt, üzerinde hiç düşünmeden tamam deyivermiş hemen tilkiye. Kurdun sözü üzerine harekete geçen tilki, hemen kurnaz planlar düşünmeye başlamış. Tilki bu, aklı hep kurnazlığa çalışırmış. Biraz düşündükten sonra aklına gelen planı hemen kurt ile paylaşmış: Tilki: Kurt kardeş bak şimdi; hemen bir çukur kazalım şuraya. Sonra sen de çukurun içine gir. Ben senin üzerini çalı, çırpı ve biraz da toprakla örteceğim. Yalnızca dişlerin dışarıda kalacak, toprağın üzerinde. Ben ise ormandaki hayvanları toplayıp buraya getireceğim. Sana Şimdi çık dediğimde çıkacaksın ve bütün avlar hemen yanında olacak demiş. Kurt bu planı çok beğenmiş. Tilki ile ikisi hemen harekete geçmiş. İşin sonunda kurdun her yeri toprağa gömülüymüş, sadece dişleri toprak üzerinde kalmış. Tilki kurdu hazırlayınca, hemen ormanların içindeki hayvanların arasına koşmuş. Meydana gelince bütün hayvanları toplamış ve başlamış konuşmaya: Kurt: Ormandaki tüm hayvanlar, söyleyin bakalım dişler nereden çıkar? Bütün hayvanlar kurda bakarak aynı anda cevaplamışlar. Ağızdan çıkar tabii demişler. Tilki durur mu, hemen yapıştırmış cevabı, Başka nereden çıkar? demiş. Hayvanlar düşünmeye başlamış ama diş başka nereden çıkabilirmiş ki! Tilki ise istediği ortamı yarattığına oldukça memnun bir şekilde cevaplamış kendi sorusunu: Tilki: Başka nereden çıkacak, tabii ki topraktan çıkar demiş. Hayvanların hepsi aynı anda başlamışlar itiraz etmeye. Topraktan diş çıkar mıymış hiç! Kurnaz tilki arkadaşlarının şaşkınlığından yararlanarak; Tilki: İnanmazsanız göstereyim demiş. Ormandaki hayvanlar takılmış tilkinin peşine, tilki onları kurdun olduğu yere götürmüş. Toprağın üzerindeki kurdun dişlerini gösteren tilki arkadaşlarına dönerek: Tilki: Bana inanmamıştınız, haksız mıymışım? demiş. Hayvanlar toprağın üzerindeki dişleri görünce çok şaşırmışlar. Birkaç tanesi dişleri daha da yakından görmek için iyice yaklaşmış çukura. Tilki o anda kurda mesajı vermiş, kurt da sağlandığı yerden çıkıp bütün hayvanları pençelemiş. Sırra yemeğe geldiğinde tilki hemen anlaşmayı hatırlatmış kurda: Tilki: Kurt kardeş, anlaşmamıza göre paylaşalım şunları. Demiş. Ancak kurt oralı bile olmamış. Hatta tilkiye Anlaşma falan yok demiş. Kurnaz tilki böyle oyunlara gelir mi! Kurdun aklına tehlikeli bir şey sokmuş. Tilki bal toplamaya gideceğini söylediğinde kurdun ağzının suyu akmış. Hemen tilki ile paylaşmış bütün avını. Tilki ile kurt karınlarını doyurunca tilki takmış peşine kurdu. Tilki daha önce biliyormuş bu kovanı. Arıların içinde olduğunu da fark etmiş. İşte şimdi intikam zamanı diyerek arı kovanının içine kurdun elini sokmuş, kendisi de kaçmış. Arılar kurdun her yerini ısırınca kurt hatasını fark etmiş ama nafile!"} {"url": "https://www.masalcisite.com/mancik-ve-bob/", "text": "Sadece, kedi ve köpeklerin yaşadığı bir mahalle varmış. Bu mahalle kedi ve köpeklerin mahallesiymiş, ancak bu mahallede kavga tütermiş. Kediler köpeklerden, köpeklerde kedilerden nefret edermiş. Ama, inat bu ya ne kediler mahalleyi terkedermiş, ne de köpekler. Kavga ederek, kızışarak hayatlarını sürdürmeye devam ederlermiş. Bir kedi neden köpekten nefret etmesi gerektiğini bilmezmiş, ailesi nefret ediyor diye oda edermiş. Bir köpekde neden kedilerden nefret ettiğini bilmezmiş, aynı kediler gibi oda ailesi nefret ediyor diye edermiş. Ailesinden ne görüyor ise onu tekrarlarmış. Günlerden birgün; Mançik adında bembeyaz bir kedi dünyaya gelmiş. Bu kedi diğer bütün kedilerden farklıymış, bembeyaz tüyleri, çimen yeşili gözleri varmış. Ayrıca köpeklerden nefrette etmezmiş. Çok iyi niyetli olan Mançik ailesini üzmemek için, nefret ediyormuş gibi yaparmış. Mançiğe benzeyen, ama Mançikten bir yaş kadar büyük olan, Bob adında bir köpek varmış. Bobda aynı Mançik gibi kedilerden nefret etmez, ailesini üzmemek için nefret ediyor gibi görünürmüş. Mançik ve Bob, birgün yemek ararken karşılaşmışlar. Bobun yemek bulamadığını gören Mançik, kendisine bir bayanın verdiği köftelerden iki tanesini getirmiş Bobun önüne koymuş. Tabi etrafı kollamayı da ihmal etmemiş. Mançikin bunu yaptığını, hiçbir kedi ya da köpek görmemiş. Bob, Mançikin bu hareketine çok şaşırmış. Bir gün Mançik yemek bulamadığında da, Bob ona yemeğinden vermiş. Gel zaman, git zaman Mançik ve Bob arkadaş olmuşlar. Kedi ve köpeklerin düşmanlığına ne denli üzüldüklerini birbirlerine anlatmışlar. Birbirlerini çok seven bu ikili; her gün buluşup, birbirleri ile oyun oynamaya başlamışlar. Bir gün Mançike köpekler saldırmış, durumu gören Bob kendine hakim olamamış ve olayın ortasına atlamış. Köpek arkadaşlarına yalvarmış, Mançiki bırakmalarını istemiş. Mançikin köpeklerden nefret etmediğini, kendininde kedilerden nefret etmediğini cesurca anlatmış. İlk başta köpekler bu duruma kızsalar da, sonunda hak verirken, bu durumun yersizliğine de kanaat getirmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/masallari-yasaklayan-kral/", "text": "Masallar sadece çocukları uyutmak için anlatılan gerçek dışı olaylar değil, hayata dair faydalı öğütlerdir. Bu yüzden asırlardır masallar insanların hayatında önemli bir yer tutar. Eski zamanların birinde halkına çok kötü davranan bir kral varmış. Bu kral halka bütün eğlenceleri bir bir yasaklamış. Onların sadece çok çalışıp vergi ödemelerinden ve bu sayede sarayın hazinesinin zenginleşmesinden başka birşey düşünmezmiş. Tüm eğlenceleri yasaklanan halkın tek avuntusu birbirlerine anlattıkları masallarmış. Bu masallarda hep iyi bir kral ve mutlu bir halk varmış. Birgün kralın veziri bir evin önünden geçerken evin içinden gelen seslere kulak misafiri olmuş. Duyduğu konuşmada halkına kötü davranan bir kraldan ve onun başına gelen olaylardan bahsediliyormuş. Vezir bu duyduklarını ertesi gün hemen gidip krala anlatmış. Halkın geceleri erken uyumak yerine, birbirlerine kralı kötüleyen masallar anlattıklarından ve bu durumun onların iş verimini düşüreceği gibi, halkı krala karşı ayaklanmaya itebileceğinden bahsetmiş. Bu duydukları karşısında kral çok öfkelenmiş ve hemen o gün halka masal anlatmayı yasaklamış. O günden sonra kim masal anlatırsa ya da dinlerse idam edilecekmiş. Bu haber halk arasında büyük bir korku ve paniğe yol açmış. O gece ve daha sonraki gecelerde hiç kimse evinde masal anlatmamış. Gel zaman git zaman tüm masallar unutulmuş. Artık büyükler masal anlatmıyor, çocuklar da masalların sihirli dünyasını bilmiyorlarmış. Kral başlarda bunu yapmakla çok iyi bir karar aldığını düşünse de zaman içinde halkın birbiriyle sürekli kavga halinde olduğunu görmüş. Artık büyükler küçüklere sevgi ve şevkat göstermiyor, küçükler de büyüklerine saygılı davranmıyorlarmış. Halk eskisine oranla daha az çalışıyor ve kazançlarının vergisini ödemeye yanaşmıyorlarmış. Ülkede herşey çok kötü gidiyormuş. Bunun sebebini öğrenmek isteyen kral birgün danışmanını yanına çağırmış. Ona halkın neden bu hale gelmiş olabileceğini sorduğunda adam ona, masallar halka yasaklandığı için onların da sevgi, saygı, paylaşmak gibi kavramları unutmuş olabileceklerini söylemiş. Sonra krala masalların insanlara hayata dair dersler verdiğini, masalların insanları daima iyiye ve doğruya yönelttiğini uzun uzun anlatmış. Tüm bunları dikkatle dinleyen kral danışmanının söylediklerinde haklı olduğunu anlamış. Evet halka yeniden masalları sevdirmek lazımmış fakat halk bir kere masallardan soğumuş ve korkar olmuş. Kral danışmanına bu düşüncesini açmış ve bu konuda ne yapabileceklerini sormuş. Kralın danışmanı biraz düşünmüş ve aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Bir masal yarışması düzenlemeyi ve karşılığında da para ödülü vermeyi teklif etmiş. Halktan yarışmaya katılmak isteyenler büyük ödülü alabilmek için en güzel masalı anlatmaya çalışacak, böylece masallar da tekrardan hatırlanacakmış. Hemen halka, hafta sonu bir masal yarışması düzenleneceği ve yarışmayı kazanana ödül verileceği duyurulmuş. Ödül alma düşüncesi yoksul halka çok cazip gelmiş, büyük küçük herkes en güzel masalı anlatıp ödülü kazanmak için çalışmalara başlamış. Derken hafta sonu gelmiş, büyük meydanda toplanan halktan masal yarışmasına katılmak isteyenler sırayla gelip masallarını anlatmışlar. Tüm masalları dinleyen kral aralarından bir seçim yapamamış çünkü masalların her biri çok güzel ve anlamlıymış. En sonunda tüm yarışmacılara ödül verilmesine kadar vermiş. O gün masal anlatan herkes yarışmadan ödül alarak, evine çok mutlu bir şekilde dönmüş. Bu sayede halk yeniden masallar anlatmaya ve birbirlerine bu yolla güzel öğütler vermeye başlamış. Bunun sonucunda insanlar tekrardan birbirlerine sevgi ve saygı duymaya başlamışlar. Ülkeye yeniden huzur ve mutluluk gelmiş. Kral halkı daha çok masal anlatmaya teşvik etmek ve çocukların masallarla büyümesini sağlamak için bu masal yarışmasını her yıl düzenlemeye kadar vermiş. Kralın başlattığı bu yarışma o ülkede gelenek haline gelmiş ve bu yarışma sayesinde masallar unutulmayarak nesilden nesile aktarılmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mehmet-dedenin-hikayesi/", "text": "Mehmet Dedenin Hikayesi Küçük sevimli bir mahallede Mehmet adında yaşlı ve huysuz bir amca yaşarmış. Sürekli çatık kaşlı, sert bakışlı olan bu ihtiyardan mahalledeki tüm çocuklar çok korkarlarmış. Çocuklar ne zaman sokakta oyun oynasalar, Mehmet dede evinin penceresinden onlara öyle bir bakarmış ki çocuklar korkarak evlerine kaçışırlarmış. Mehmet dede o güne kadar hiç bir çocuğa ne bağırmış ne de azarlamış ama sert duruşu nedeniyle çocuklar ondan çekiniyorlarmış. Mehmet dede de çocukların bu korkusunu giderecek en ufak bir tebessüm bile göstermiyormuş. Yaşlı adam çocukları pek sevmiyormuş, gençliğinde arabasının önüne aniden fırlayan bir çocuk yüzünden trafik kazası yapıp, ayağı sakat kaldıktan sonra adam tüm çocuklara karşı soğuk davranır olmuş. Çocuklara yakınlık göstermeyişi, onlara hep kaşlarını çatıp bakması da bu yüzdenmiş. Aradan onca yıl geçmesine ve artık yaşlı bir adam olmasına rağmen Mehmet amca hala çocuklara içten içe kin duyuyormuş. Bir ailesi olmayan yaşlı adam evinde tek başına yaşıyormuş. Arayıp soranı, kapısını çalanı yokmuş. Günlerden bir gün yoldan geçen Ali adındaki küçük bir çocuk yaşlı adamın evinden dumanlar çıktığını görmüş. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz durumu mahalledeki büyüklere haber vermiş. Kısa süre içerisinde tüm mahalleli yaşlı adamın evinin önüne toplanmış. Kapıyı zorlamışlar var güçleriyle açmak için uğraşmışlar ama başarılı olamamışlar. Dumanlar her an biraz daha şiddetleniyor, yaşlı adamın hayatı tehlikeye giriyormuş. Evin camlarını kırmışlar fakat pencerelerdeki demirler yüzünden içeri girememişler. Yaşlı adam ortalarda görünmüyormuş, baygın olmasa mutlaka dışarı çıkardı diye düşünmüşler. Derken içlerinden birisi penceredeki demirlerin bir çocuğun içeri girebileceği kadar geniş olduğunu farketmiş. Yangını onlara haber veren minik Ali bu iş için gönüllü olmuş, içeri girip kapıyı açabileceğini söylemiş. Çok dikkatli olmasını sıkı sıkı tembihledikten sonra çocuğu pencereden içeriye bırakmışlar. Ali içeri girer girmez diğer odaya koşmuş bakmış Mehmet dede yerde baygın yatıyor. Dış kapıyı açmak için koşmuş ama ne yaptıysa kapıyı açamamış. Tekrar o panikle Mehmet dedenin bulunduğu odaya gitmiş ve yaşlı adamı sarsmaya başlamış. Ama yaşlı adam hareket etmiyor, gözlerini açmıyormuş. Ali; Mehmet dede lütfen uyan. diye yaşlı adamın yanaklarını okşayarak ağlıyormuş. Pencerelerin camı kırıldığı için içeri giren temiz hava sonucu Mehmet dede kendine gelmiş. Bir bakmış baş ucunda küçük bir çocuk, yanaklarını seviyor ve ağlıyor. Yaşlı adamın o an yüzünde yıllardır kimsenin görmediği bir tebessüm belirmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/merakli-ayi-yavrusu/", "text": "Meraklı Ayı Yavrusu Canı sıkılan ayı yavrusu, çevreye bir göz gezdirmiş. Her zamanki gibi ağaçlar dallarını hafif sarkıtmış ona bakıyor, çiçekler kendi hallerinde salınıyor, kelebekler neşe ile uçuyor ve kuşlar aralarında cıvıldaşıyormuş. Bu kadar neşe içinde bir de kendine bakmış ayı yavrusu, etrafında ne kendisi gibi bir arkadaşı ne de kendine denk bir yoldaşı yokmuş. Haline üzülüp ormanın derinliklerine dalmış. Dalgın dalgın yürürken birden karşına bir insan çıkmış. Ama bu insan iki yuvarlak nesnenin üzerinde hareket ederek ilerliyor ve çok mutlu görünüyormuş. Ayıcık, insana yaklaşarak Hey, nasılsın, mutlu musun? diye sormuş. Ormanın ortasında konuşan bir ayı gören insan ilk önce korksa da sonradan alışmış ve İyiyim, bisiklete biniyorum ve bundan çok mutluyum. demiş. Ayı yavrusu ilk defa gördüğü bu aletin adını öğrenmişti ancak hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordu. Çocuğa yaklaşarak Ben ilk defa bisiklet görüyorum. Çok eğleniyor musun üzerinde? demiş. Çocuk; Elbette, bisiklet sayesinde kendimi çok özgür hissediyorum ve istediğim her yere gidebiliyorum. Peki bende binebilir miyim bir kere? Tabi ama kendine uygun bir bisiklet bulmalısın, sen buna göre çok büyüksün. Hep daha küçük olduğu söylenirken ilk defa büyük olduğunu söylenmesi ayıya garip gelmiş. garip gelen bir başka durum ise kendine göre bisiklet bulması gerektiğiymiş. İyi de o kadar büyük bir bisiklet yok ki etrafımızda, hatta hiç bisiklet yok. demiş ayıcık. Çocuk bisikletinden inmeden O zaman sende kendi çabanla bir bisiklet yap. demiş. Küçük ayı bu sözü mantıklı bulmuş ve bisiklet yapmak için kendi evlerinin yakına koşmaya başlamış. Bu sırada aklına başka bir soru takılmış ve aksi yönde giden çocuğa yetişerek, Hey, hey beni bekle. Sana bir şey soracağım. demiş. Çocuk arkasından gelen ayıyı görünce yavaşlamış ve Sen çok meraklı bir ayıcıksın söyle bakalım ne oldu? Nasıl iki tekerleğin üzerinde ilerleyebiliyorsun? Bu alışkanlık meselesi. İlk başta 4 tekerlek ile başlanır sonra 3 ve en son 2 tekerlek ile bisiklete binilir. Peki bu bisikletler nehirde de sürülür mü? Hayır. Havada ilerler mi? Hayır. E, o zaman ne işe yarar ki? Kaçmaya. Ayıcık şaşkınlık içinde sormuş; Kaçmaya mı? Evet Nasıl peki?"} {"url": "https://www.masalcisite.com/merakli-kaplumbaga-tospis/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde Tospiş adında bir kaplumbağa varmış. Tospiş çok meraklı bir kaplumbağaymış. Farklı bir hayvan farklı bir böcek gördüğünde onları takip eder, farklı farklı yerlere gidermiş. Tospiş bir gün ailesiyle ormanda gezerken bir solucana rastlamış. Bu solucan yavaş yavaş ormanın derinliklerine doğru ilerliyormuş. Bizim tospiş de merak etmiş ve solucana şöyle seslenmiş: -Solucan kardeş nereye gidiyorsun? Solucan da cevap vermiş: - Ormanın ötesinde parlayan bir köy var. Orada birçok solucan arkadaşım var. Onların yanına gidiyorum. demiş. Tospiş cevap vermiş: - İyi yolculuklar solucan kardeş. Soruma cevap verdiğin için teşekkür ederim. Tospiş ailesiyle yoluna devam ederken aklı sürekli solucandaymış. Acaba gitti mi diye merak etmiş. En sonunda dayanamamış ve merakına yenik düşerek ailesinin yanından ayrılarak solucanın gittiği yola sapmış. Tospiş solucana yetişmek istiyormuş ama bir türlü yetişemiyormuş. Ailesinden de gittikçe uzaklaşıyormuş. Tospiş solucanın peşinde giderken yolda başka bir solucana daha rastlamış. Hemen ona seslenmiş. - Solucan kardeş merhaba. Ormanın ötesinde parlayan bir köy varmış. Başka bir solucan arkadaşım bana bu yoldan gidildiğini söyledi. Ama ben 1 saattir gidiyorum hala köye varamadım. Sen de o köye mi gidiyorsun? Eğer sen de o köye gidiyorsan ben de seninle gelebilir miyim? Solucan cevap vermiş: - Merhaba kaplumbağa kardeş. Evet, ben de o köye gidiyorum. İstersen benimle gelebilirsin. Ama o köy biraz uzakta. Eğer benimle şimdi yola çıkarsan iki günde varabiliriz. Tospiş parlayan köyün çok uzakta olduğunu öğrenince çok korkmuş. Çünkü ailesinin yanından ayrılırken izin almadığını ve eğer o köye giderse ailesinin çok korkacağını, tospişin kaybolduğunu düşünüp çok üzüleceklerini ve tospişi günlerce arayacaklarını düşünmüş ve solucana şöyle demiş: - Yardımın için çok teşekkür ederim solucan kardeş. Ama ben seninle gelemem. Çünkü ailemden izin almadım. Eğer seninle gelirsem ailem beni çok merak eder. Beni bulamazlarsa çok üzülürler. O yüzden ben buradan geri dönmeliyim. Sana iyi yolculuklar diliyorum. Kendine iyi bak solucan kardeş. Tospiş geldiği yoldan geri gitmeye başlamış. Çiçeklere böceklere baka baka giderken birden havanın karardığını fark etmiş. Akşam olmaya başlamış. Tospiş korkmuş. - Eyvah! Akşam oldu. Ben şimdi ailemin yanına nasıl geri döneceğim? Tospiş böyle devam düşünüp yoluna devam ederken tospişin ailesi de tospiş kayboldu zannedip bütün arkadaşlarıyla tospişi aramaya başlamışlar. Saatler geçtikçe üzülüp merak etmişler. Tüm ailesi arkadaşları ile birlikte tospişi arıyorlarmış. Tospiş korkarak yoluna devam etmiş ve ailesinden son ayrıldığı yere gelmiş. Tospişin ailesi tospişin geldiğini görünce hemen onun yanına gitmişler. - Tospiş nerelerdeydin seni çok merak ettik sana bir şey oldu diye çok korktuk saatlerdir seni arıyorduk nereye gittin? Tospiş cevap vermiş: - Çok özür dilerim. Ben yolda bir solucanla karşılaştım. Ormanın ötesinde parlayan bir köy varmış. Merak ettim ve oraya gitmek istedim ama çok uzakmış gidemedim geri döndüm. Size haber vermediğim için çok özür dilerim bir daha yapmayacağım."} {"url": "https://www.masalcisite.com/merakli-oglan/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken,ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken,buralardan çok uzaklarda bir yerlerde bir kadının çok güzel ve çok marifetli bir oğlu varmış. Bu kadın oğlunu daha iyi eğitim alsın diye saraya vermiş. Bir gün sarayın padişahı hükümdarın canı sıkılmış. Saraydaki herkesi odasına toplamış ve sormuş. İçinizde Ali Cengiz oyunu bilen var mıdır ? Bizim kadının oğlu durur mu? Hemen atlamış. Hünkarım! Eğer izin verirseniz ben giderim, hemen öğrenirim ve gelip sizinle Ali Cengiz oyununu oynarım demiş. Hükümdar biraz düşünmüş ve izin vermeye karar vermiş. Bizim oğlan da eşyalarını toplamış ve yola koyulmuş. Saraydan çıkmış ve oyunu bilen birini bulmak için şehre doğru yürürken bir seyyah ile karşılamış. Seyyah çocuğunun bu küçük yaşta tek başına nereye gittiğini merak etmiş ve sormuş. Küçük delikanlı! Hayrola, yolculuk nereye böyle? demiş. Çocuk da cevap vermiş. Hükümdarımın canı sıkılmış Ali Cengiz oyunu oynamak istedi fakat koskoca sarayda ben de dahil hiç kimse Ali Cengiz oyununu bilmiyormuş. Ama ben merak ettim ve hünkardan izin aldım öğrenmek için şehre gidiyorum. Demiş. Bunun üzerine seyyah Hay Allah! Derdin bu mu evladım? Gel ben sana öğretirim. Çocukluğumdan beri o oyunu oynarım ben. Eğer sen de istersen gel oyunu sana ben öğreteyim. Demiş. Çocuk da daha fazla yol gitmek istememiş ve seyyahın teklifini kabul etmiş ve seyyahla birlikte seyyahın evine doğru yola çıkmışlar. Yol boyunca muhabbet edip iyice anlaşmaya başlamışlar. Eve geldiklerinde seyyah çocuğu karşısına oturtmuş ve oyunu anlatmaya başlamış. Daha sonra oyuna ara verdiklerinde oğlan evi gezmek istemiş. Bir de bakmış ki bir odada bir kız iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ne oldu sana güzel kız? diye sormuş oğlan kıza. Kız da cevap vermiş. Seyyah beni okutmak için aldı, ne istediyse yaptım, nasıl dediyse okudum ama öğrenmedim diye beni buraya hapsetti. Sen sen ol onun dediklerini tekrarlama. Sen ona ne soruyorsa tam tersi cevap ver. Ama kitabını mutlaka düzen oku. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/merakli-tavsan-masali/", "text": "Meraklı Tavşan Masalı Zıpzıp, küçücük, şeker gibi bir tavşancıktı. Fakat kötü bir huyu vardı. Çok meraklıydı. O küçücük, simsiyah burnunu, her şeye sokardı. Gün geçmezdi ki, birisi ona bağırmasın. Günlerden bir gün Zıpzıp çalılıklar arasında dolaşırken Bayan Sülün ona doğru bağırdı; -Çekil oradan Zıpzıp! Yumurtalarımdan birini kırarsan, seni döverim. Onlardan yavrularım meydana gelecek dedi. Zıpzıp, oradan hızla kaçtı. Geniş bir meydanlığa geldi. Burası, onun için keşfedilmeye uygun bir yerdi. Oya ile Kaya yeşillikler içinde pinpon oynuyorken anne ve babası da yeşilliklere uzanmış, dinleniyordu. Zıpzıp, kimsenin onu görmediğinden emin olduğunda içinde neler olduğunu merak ettiği kocaman piknik sepetine yanaştı. Bu sepette ne vardı acaba? Ah, bir açabilse... O sırada yandaki ağaçtan, Zıpzıp ı izleyen Sincap: -Sakın sepete dokunma! diye seslendi. Zıpzıp, kendisini uyaran sincabı dinlemedi. Yavaşça sepetin içerisine bakmaya başladı. Ancak sepetin içine bakayım derken, birden dengesini yitirmesin mi! Zıpzıp güm diye sepetin dibini boyladı. Arkasından kapak da kapandı. Meraklı Zıpzıp, sepetin içinde kalmıştı. Arkadaşı Sincap, çaresizce Zıpzıpın başına gelenleri izledi. Zıpzıpın sepetin içerisinde kalmasına çok üzülen Sincap, bir şeyler yapmalıyım diye geçirdi içinden. O sırada piknik yapan Oya ve Kayaya ailesi bağırmaya başladı; -Haydi, çocuklar... Artık eve dönme zamanı geldi. Eşyaları toplayalım arabanın bagajına yerleştirelim dedi. Tüm aile hep birlikte eşyalarını topladılar. Babası da, sepeti bagaja yerleştirdi. Sincap, zavallı arkadaşı Zıpzıpın çok uzaklara götürüleceğini anlayınca, çok üzüldü. Koşa koşa yardım aramaya gitti. Sincap, yardım ararken ağaçtaki Baykuşun bulunduğu yere kadar geldi. Çok bilgili Baykuşa, gördüklerini heyecanla anlattı Sincap. Zavallı Zıpzıpı kurtarmasını da rica etti. Baykuş: -Zıpzıp meraklı bir tavşan olduğu için kötü durumlarla karşılaşıyor. Fakat haklısın, onu kurtarmalıyız. Ben şimdi Zıpzıpı aramaya gidiyorum. Sen annesine haber ver, beni beklesinler dedi. Baykuş havalandığı gibi gözden uzaklaştı. Ormanın üzerinde uçmaya başladı. Zıpzıpın içinde bulunduğu kırmızı arabayı aramaya koyuldu. Çok geçmeden, kırmızı arabayı gördü. Baykuş arabayı takip ederek ailenin gittiği evin yerini iyice öğrendikten sonra, hızla ormana yollandı. Evlerine geri dönen Oya ve Kaya sepeti açınca, büyük bir hayret içinde kalakaldı! Sepetten, minik bir tavşancık çıkmıştı. Tavşancığı eline alan Kaya: -Ah! Sen ne kadar tatlı şeysin öyle! Babacığım, bizimle kalabilir mi? dedi. Pek çok şaşırmış olan babası: -Tabii kalabilir. Fakat ona bahçede bir kafes yapmak gerek. Kaya, babasının bu sözleri üzerine büyük bir sevinç içinde, bahçede kafeslerden birini onardı. Kapısına kafes teli çaktı. Kısa sürede tamir olan kafesin içerisine şaşkın şaşkın olanları izleyen Zıpzıpı yerleştiren Kaya çok ama çok mutluydu. Kaya; -Korkma minik tavşan. Sana kötülük yapmayacağız dedi. Zıpzıp, başına gelenler karşısında çok üzgündü. Kafesin içinden nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. O sırada Sincap Zıpzıpın anne ve babasına ulaşarak tüm gördüklerini anlattı. Gece bastırınca Sincap, Zıpzıpın ailesi ve baykuş hep birlikte yola koyuldular. Baykuş, alçaklardan uçarak, onlara yolu gösterdi. Bahçeye ulaşan ekip, kafesin içerisindeki Zıpzıpı buldu. Zıpzıp ağlamalı bir sesle: -Beni bağışla anneciğim! Bir daha her şeyle ilgilenmeyeceğim. Kardeşlerimden ayrılmayacağım dedi."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mermer-yontucusu-masali-dinle/", "text": "Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış. Günlerden bir gün; -Bu hayattan bıktım artık. Yontmak! Devamlı mermer yontmak... Öldüm artık! Üstelik bir de bu güneş, hep bu yakıcı güneş! AH! Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her şeye hakim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım. diye söylenmeye başlamış. Bir mucize eseri olarak dileği kabul olmuş ve mermer yontucu o an güneş olmuş. Dileği kabul edildiği için çok mutluymuş. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark etmiş. Mermer yontucu çok şaşırmış; -Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar! diye isyan etmiş. Ardından devam etmiş; -Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim. Bunu demesi ile mermer yontucusu hemen bulut olmuş. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlamış, oradan oraya koşuşmuş, yağmur yağdırmış fakat birdenbire rüzgar çıkmış ve bulutları dağıtmış! Mermer yontucu çok şaşırmış; -Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.diye karar vermiş. Bunun üzerine dünyanın üzerinde esmeye, fırtınalar estirmeye ve tayfunlar meydana getirmeye başlamış. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görmüş. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvarmış bu. Aslında bu duvar değil bir dağdır. -Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar. Demiş mermer yontucu."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mert-ve-sebzeler/", "text": "Mert 7 yaşında küçük bir çocuktur. Her zaman akıllı ve söz dinleyen bir çocuk olmasına rağmen bir tek konuda annesi onun için üzülmektedir. Mert sebze yemeyi sevmiyordur. Annesi tüm çabalarına rağmen küçük çocuğu bu konuda ikna etmeyi başaramamıştır. En sonunda bu konuyu Mertin öğretmeni ile konuşmaya karar verir. Öğretmen Funda hanım Mert in annesini dinledikten sonra sadece Mertle değil sınıfındaki tüm öğrencileriyle bu konuyu konuşmaya karar verir. O gün derste tahtaya 2 tane çocuk resmi çizer. Birisi gayet sağlıklı ve neşeli bir çocukken, diğeri çelimsiz ve mutsuz bir çocuktur. Öğretmen tüm çocuklara tek tek hangi çocuk gibi olmak istediklerini sorar. Hepsi de sağlıklı ve neşeli çocuk gibi olmak istediklerini söylerler. Bu sefer Funda hanım sağlıklı çocuğun resminin altına tüm meyve ve sebzelerden birer tane çizer ve onların anlayabilecekleri bir şekilde konuyu anlatmaya çalışır. Sağlıklı bir çocuk olabilmek için tüm meyve ve sebzelerden yemek gerekir. Sadece meyve yiyip sebze yemezseniz vücudunuz vitaminsiz kalır ve büyüyemezsiniz. Çok çabuk hastalanırsınız, aynı şekilde meyve yemeyip sebze yerseniz de aynı durum olur. Büyüyebilmek ve sağlıklı olabilmek için meyve ve sebze yemeniz gerekir. Aranızda meyve ya da sebze yemeyen var mı? diye sorar. Tüm sınıf hep bir ağızdan; yok öğretmenim! cevabını verirken yalnızca Mert bu soruya cevap vermez. Durumu bilen öğretmeni ona bu konuda hiçbir şey söylemez. Ertesi gün Mertin annesi öğretmenini arar ve çok teşekkür eder. Öğretmenin o anlattıklarından sonra Mert eve gider gitmez dolapta bulduğu sebzelerden alıp, annesine bunlardan yemek istediğini söylemiştir. Annesi oğlunun bu isteğine hem şaşırmış hem de çok sevinmiştir. Hemen oğluna güzel bir sebze tabağı hazırlayarak onun iştahla sebzeleri yemesini izlerken Mert ona sağlıklı bir çocuk olmak için artık her zaman meyve ve sebze yiyeceğini söylemiş ve bu konuda söz vermiştir. Mertin annesinin anlattıklarını dinleyen Funda öğretmende bu duyduklarına çok sevinmiştir."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mevsimler/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, eski zamanların birindeyken, zaman da zaman içinde iken... Uzak mı uzak, gözün bile görmediği, kulakların adını hiç işitmediği diyarların birinde ben diyeyim yıllar önce siz deyin asırlar önce Toprak Ana bu diyarda yaşarmış. Günlerden bir gün koskocaman diyarda yalnız başına yaşayan Toprak Ananın yalnızlık canına tak demiş. Yalnız yaşamak zaten çok zormuş, bu yalnızlığa dayanamayan Toprak Ananın canı çok sıkılıyormuş. En sonunda dayanamamış ve tüm dilekleri gerçek yapan masal perisini yanına çağırmış. Derdine çözüm bulursa bir tek o bulurmuş. Masal perisi Toprak Ananın daveti üzerine hemen işini gücünü bırakarak onun yanına gitmiş. Toprak Ana derdini Masal Perisine uzun uzun anlatmış. Peri düşünmüş taşınmış, en sonunda aklına mevsim kardeşler gelmiş. Hemen Toprak Anaya müjdeli haberi vermiş: Masal Perisi: Toprak Ana, mevsim kardeşleri göndereyim ben sana. Bunlar dört kardeşler. Sana hem arkadaşlık hem de sırdaşlık ederler demiş. Toprak Ana Masal Perisinin bu teklifin hemen kabul etmiş. Mutlu bir şekilde mevsim kardeşleri beklemeye başlamış. Aradan biraz zaman geçmiş ki bir gürültü bir patırtı Toprak Ananın yaşadığı diyarın kapısında belirmiş. Toprak Ana sessizliğe o kadar alışıkmış ki sesleri duyunca neye uğradığını şaşırmış. Kapıdaki mevsim kardeşlere seslenmiş: Toprak Ana: Mevsim kardeşler, diyarıma hoş geldiniz. Şimdi sıra ile benim yanıma gelin ve kendinizi tanıtın demiş. Toprak Ananın bu çağrısı üzerine önce en küçük kardeş gelmiş. Hemen kendisini anlatmaya başlamış: Küçük Kardeş: Benim adım İlkbahar. Ben size hediye olarak rengarenk çiçekler açan ağaç dalları ve rengarenk çiçekler getirdim demiş. Toprak Ana küçük kardeşi çok sevmiş. Hediyelerini de severek kabul etmiş. Ardından ikinci kardeş gelmiş: İkinci Kardeş: Merhaba Toprak Ana. Benim adım Yaz. Ben de sana hediye olarak en güzel meyveleri getirdim. Çilek, kiraz, şeftali hepsi benim içimde demiş. Toprak Ana bu kardeşi de çok sevmiş. Sıcaklığı hemen hissediliyormuş. Ardından üçüncü kardeş gelmiş Toprak Ananın huzuruna. Üçüncü kardeş: Merhaba Toprak Ana. Benim adım sonbahar. Ben de sana hediye olarak sarı yapraklar getirdim demiş. Toprak Ana bu kardeşin de yalnızlığını ve sakinliğini sevmiş. Ardından son kardeş gelmiş ve her yeri beyaz bir rüzgarla kaplamış: Dördüncü Kardeş: Merhaba Toprak Ana. Benim adım Kış. Ben de her yeri bembeyaz yaparım. Çok soğuk olurum demiş. Toprak Ana dördüncü kardeş ile de tanışmış. Ama kardeşlerin hepsi bir araya gelince rahat durur mu, başlamışlar kavga etmeye. Her biri kendi isimlerini söyleyip kendilerinin daha güzel olduğunu anlatmaya çalışıyormuş Toprak Anaya. Toprak Ana hepsinin aynı anda bu diyarda kalamayacaklarına karar vermiş. Daha iki dakika bile olmadan kafası şişmiş. Toprak Ana kardeşlerin gürültüsüne daha fazla dayanamamış: Toprak Ana: Yeter! Şimdi hepiniz beni dinleyin! Hepiniz bir arada burada kalamazsınız. En iyisi aranızda anlaşın ve sırayla gelerek her biriniz üç ay burada kalın demiş. Mevsim kardeşler Toprak Ananın bu sözleri üzerine oturup düşünmüşler ve sırayla gelip üç ay kalmaya karar vermişler. Yılın ilk zamanları mevsim kardeşler arasından kış ziyaret edecekmiş Toprak Anayı. Üç ay geçince yerini ilkbahara bırakacakmış. İlkbahar ise üç aylık ziyaretinden sonra yerini Yaz mevsimine bırakacakmış. En sonunda ise Sonbahar devir alacakmış misafirliği. İşte çocuklar, dünyamızı ziyaret eden mevsimlerin masalı böyle çıkmış ortaya..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/minik-eserin-minik-inegi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken eski hamam içinde... Uzak mı uzak diyarların birinde minik bir oğlan çocuğu yaşarmış. Bu oğlan çocuğunun adı Eser imiş. Eser, annesi, babası, babaannesi ve dedesi ile birlikte mutlu mesut yaşarmış. Eserin ailesinin büyük çiftlikleri, birçok tarlaları, atları, inekleri, tavukları ve daha birçok hayvanları varmış. Eser her gün erkenden kalkar, dedesi ile birlikte atlara yem verir, tavuklara yem verip yumurtalarını toplar, dedesinin inekleri sağmasını izlermiş. Günlerden bir gün çiftlikteki ineklerden biri yüksek sesle mölemeye başlamış. Eser ineğin sesini duyunca hemen oraya doğru koşmuş. Bir de bakmış ki ne görsün! Hamile olan inek yere yatmış, öylece kalakalmış. Bizim minik oğlan bunu görünce hemen koşup babasına ve dedesine haber vermiş. Vakit kaybetmeden ahıra gelen dede ve baba ineğin doğurmak üzere olduğunu görmüşler. Babası hemen Esere dönerek: Baba: Eser oğlum, koş hemen veteriner amcaya haber ver demiş. Bizim minik oğlanın yaşı küçükmüş ama elinden gelen işler büyükmüş. Hızlıca fırlamış evden ve kasabanın meydanındaki veteriner amcanın dükkanına atmış kendini. Eser: Veteriner amca yetiş, bizim ineğimiz doğurmak üzere! Veteriner apar topar dükkanını kapayarak düşmüş Eserin peşine... Veteriner ve Eser eve geldikleri gibi dedesi ve babası karşılamış onları. Üçü birlikte ahıra girerken Eseri gelmemesi konusunda uyarmışlar. Bizim minik oğlan dışarıda bekleyedursun, veteriner ahırda ineği sağlıkla doğurtmuş. Büyük bir sevinçle ahırdan çıkan üçlüyü gören Eser hemen koşarak ahıra doğru yaklaşmış: Eser: Babacığım, dedeciğim, ineğimiz doğdu mu? demiş. Baba: Evet oğlum, minik mi minik tatlı mı tatlı yavru bir ineğimiz oldu diye yanıt vermiş. Eser çok heyecanlanmış. Hemen içeri girip minik yavruyu görmek istiyormuş. Ama dedesi karşı çıkmış: Dede: Dur oğlum, hele inek biraz dinlensin, ne bu acelen? Yarın gelir görürsün demiş. Bizim minik oğlan dedesinin bu tavrı karşısında çok üzülmüş ancak bir şey dememiş. Akşam olunca herkes yemek masasının etrafında toplanmış. Her akşam neşeli olan Eserin bu akşamki durgun halleri annesinin hemen dikkatini çekmiş: Anne: Güzel oğlum neyin var senin? Neden yemek yemiyorsun? demiş. Eser: Anneciğim ben yeni doğan ineği görmek istiyorum ama dedem buna izin vermiyor. Yarın görürsün diyor. Oysa ben şimdi görmek istiyorum. O yavru ineği çok ama çok merak ediyorum. Diye yanıt vermiş. Bunu duyan annesi oğlunun üzülmesine dayanamamış: Anne: Güzel oğlum sen şimdi yemeğini ye, yemekten sonra ben seni götüreceğim, tamam mı? demiş. Eser o kadar mutlu olmuş ki sevincinden annesinin boynuna atlamış. Yemeğini hızlıca yemiş ve annesi ile birlikte ineğin yanına gitmişler. Ahır çok karanlık olduğu için, ışık da yetmediği için, Eser ineğin yavrusunu ancak uzaktan görebilmiş. Bizim minik oğlan gece yatağa yatmış ama aklı da fikri de minik yavrudaymış. Onun ne kadar tatlı olduğunu düşünüverirken uyuyakalmış. Sabah olduğunda erkenden uyanan Eser, heyecanla kahvaltısını etmiş ve dedesinin yanına koşmuş: Eser: Dedeciğim! Bugün bana minik ineği göstereceğine söz vermiştin. Haydi, kalk gidelim! Lütfen, lütfen ! demiş. Eserin heyecanını gören dede gülümseyerek tamam demiş. İkisi de el ele tutuşup yavru ineğin yanına gitmişler. Sonunda yavru ineği tam olarak gören Eser çok mutlu olmuş. Yavru ineğin yanına giden bizim küçük oğlan başlamış inekle konuşmaya: Eser: Korkma küçük tatlı inek. Ben senin arkadaşınım. Demiş. Dedesi torununun bu ineği ne kadar çok sevdiğini görebiliyormuş. Dede: Eserciğim, bu tatlı ineğin adını sen koymak ister misin? demiş. Bizim küçük oğlan bu duruma çok sevinmiş ve hemen isim düşünmeye başlamış. En sonunda: Eser: Buldum! Onun adı artık Sarıkız olsun. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/minik-kusun-oykusu/", "text": "Minik Kuşun Öyküsü Minik bir serçe varmış, bu sevimli kuş doğduğundan beri çok şanssızmış. Onu ilk olarak annesi terketmiş sonra da ormandaki diğer hayvanlar onu aralarında istememişler. Minik kuş çok iyi kalpli bir serçe olmasına rağmen nereye gitse kovuluyormuş. Artık o da bu durumu kabullenmiş ve kendisine hiçbir canlının olmadığı ıssız bir yer bulmuş ve oraya yerleşmiş. Minik kuş yalnız da olsa huzurluymuş, burada onu kovacak kimse bulunmadığı için rahatça yaşayabiliyormuş. Aslında o kendisi gibi kuşlarla bir arada olmayı ve onlarla yaşamayı çok arzuluyormuş ama yokmuş işte. Kimse onu istemiyormuş, tanısalar onun ne kadar iyi kalpli bir kuş olduğunu bilseler böyle yalnız olmayacağını düşünüyormuş. Kimsesizliğine, yalnızlığına çok üzülüyormuş. Minik kuşun her günü birbirinin aynısıymış, sabah kalkıp yakınlardaki ormandan kendine yiyecek bir şeyler buluyor karnını doyurup tekrar ıssız dünyasına dönüyormuş. Öğlen ve akşamları da ormana gidip biraz karnını doyuruyormuş. Bunun dışında tek yaptığı bütün gün tek başına oturup hayal kurmakmış. Minik kuşun hayalinde hep, kuşlarla dolu bir orman varmış. Kendisini bu ormandaki kuşların içinde hayal ettiğinde çok mutlu oluyormuş. Bir gün yine böyle tatlı hayallere dalmışken bulunduğu yere yaklaşan insanları farketmiş. Minik kuş onlardan kaçmamış, olduğu yerde öylece bakıyor bu insanların bu ıssız yerde ne aradıklarını merak ediyormuş. Derken insanlardan birisi onu farketmiş ve diğer arkadaşlarına göstermiş. Hepsi onun yanına gelmişler, içlerinden birisi onu eline almış ve sevmiş. Minik kuş hiç korkmamış, çırpınmamış. İnsanlar onu çok sevmişler, böyle ıssız bir yerde tek başına durduğuna göre bu serçenin kimsesi yok diye düşünmüşler. Onu da yanlarında götürmeye karar vermişler. Birilerinin onu istemesi, sıcacık ellerin onu şevkatle okşaması minik kuşu çok mutlu etmiş. Kısa süren bir yolculuğun ardından minik kuşu öyle bir yere götürmüşler ki, görünce hayret etmiş. Eve benzeyen genişçe bir kafeste kendisine benzeyen bir sürü kuş varmış ve hepsi neşe içinde cıvıldaşıp, oyun oynuyorlarmış. Minik kuşu kafese koyduklarında çok tedirgin olmuş. Bu kuşlarda beni istemeyecek ve tıpkı daha önceden olduğu gibi buradan da kovulacağım. diye düşünmüş. Nitekim az sonra kuşlardan birisi ona; hey sen orada ne yapıyorsun! dediğinde cevap bile verememiş. Bunun üzerine diğer kuş; buraya susmaya mı geldin, hadi yanımıza gel ve sende oyunumuza katıl demiş. O günden sonra minik kuş yıllardır hayalini kurduğu aileye kavuşmuş. Doğduğu günden beri çektiği tüm acıları unutmuş ve hayatının geri kalanını mutlu bir şekilde yaşamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/minik-sinanin-saray-meraki-ve-basina-gelenler/", "text": "Minik Sinan Masalını Dinle: Minik Sinanın Saray Merakı Ve Başına Gelenler Sarayın eteklerinde kendi halinde bir fırıncı baba yaşarmış. Fırıncı sarayın günlük ekmek ihtiyacını karşılarmış. Fırıncı ve ailesi gece yarısı kalkar, sabaha kadar ekmekleri hazırlar, sabah gün ağarınca da at arabasına tazecik ekmekleri yükleyerek sarayın yolunu tutarmış. Fırıncının Sinan adında küçük bir oğlu varmış. Her gün sarayı izler babacım saray nasıl bir yer? Görmek istiyorum, bir kerecik olsun seninle gelebilir miyim diye ısrar edermiş. Fırıncı her seferinde daha küçüksün diyerek götürmezmiş. Yıllar geçmiş Sinan 9 yaşına gelmiş. Günlerden bir gün, Sinan yine ailesine sabaha kadar ekmek yapımına yardım ettikten sonra yatağına uyumaya giderken babasının Sinan hadi hazırlan, yıllardır merak ettiğin sarayı gör bakalım, bugün ekmekleri birlikte götüreceğiz demiş. Sinan sevinçten havalara uçmuş, yıllardır uzaktan baktığı sarayın içine girecekmiş. Hemen koşarak odasına gidip en güzel elbiselerini giymiş. Babasıyla birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Sinana sarayın kısacık yolu bitmek bilmemiş. Kısa bir yolculuğun ardından saraya gelmişler, saray mutfağının çalışanları ekmekleri mutfağa götürürken aşçıbaşı Sinanı fark etmiş, kim olduğunu sormuş. Fırıncı bu küçük oğlum Sinan, bu yaşına kadar saraya bakarak nasıl bir yer olduğunu merak etti, bende görmesi için getirdim demiş. Aşçıbaşı Sinanı yanına çağırmış, gel sana sarayı gezdireyim o halde demiş. Sinan sarayı gezerken hayran kalmış. Bu kadar büyük ve güzel olacağını tahmin etmiyormuş. Sarayda dolaşırken karşıdan kendi yaşlarında bir çocuk ve arkasında birkaç kişinin geldiğini fark etmiş. Tam soracakken aşçıbaşı, Sinanın kulağına eğilerek bu padişahın oğlu şehzade Mehmet, seninle konuşursa konuşmalarına dikkat et demiş. Sinan heyecanlanmış. İlk defa bir şehzade görecekmiş. Şehzade yaklaşarak yanındakinin kim olduğunu sormuş. Aşçıbaşı şehzade hazretleri bu fırıncı babanın oğlu, sarayı çok merak ediyormuş, fırıncı bugün beraberinde getirmiş, bende sarayı gezdiriyorum demiş. Şehzade Sinana yaklaşarak adını sormuş, Sinan, heyecanlı ve titrek bir sesle Sinan demiş. Şehzade, Sinanı yanına çağırmış. Beraber sohbet etmişler. Şehzade aşçıbaşı sen git bundan sonrasını ben gezdiririm diyerek aşçıbaşını göndermiş. Birlikte sohbet ederek sarayı gezmişler. Saray avlusunda padişahla karşılaşmışlar. Şehzade karşıdan gelen babasını göstererek bu benim padişah babam, hadi hızlan ses çıkarmadan geçip gidelim diye fısıldamış Padişahın yanından geçerken padişah şehzadeye seslenerek yanındakinin kim olduğunu ve burada ne aradığını sormuş. Şehzade Mehmet olan biteni anlatmış. Padişah, şehzadeye yanına gelmesini söylemiş, yanındaki sadrazam paşayadan da Sinanı babasına teslim etmesini istemiş. Şehzade, Sinana yarın görüşmek üzere hoşçakal derken, padişah sen şehzadesin öyle herkesle konuşamaz sohbet edemezsin. Bu saray eşrafı tarafından hoş karşılanmaz diye kükremiş. Şehzade Sinan basit, sıradan biri değil, çok kültürlü, üstelik benim bildiğim her şeyi öğrenmiş. Babası ona at binme, kılıç kuşanma, ok atma gibi şeylerin hepsini öğretmiş, bizde bunlardan konuştuk. Sinan büyüyünce komutan olacakmış der demez, padişahalaylı bir sesle gülerek, sarayın fırıncısı mı öğretmiş bunca şeyi diye alay etmiş. Şehzade sen insanları yanlış tanıyorsun diyerek koşar adımlarla odasının yolunu tutmuş. Sinan ertesi gün babasından izin alarak gelmiş. Şehzadeyi beklemiş, gelmeyince çok üzülmüş, eve gidene kadar, neden gelmedi acaba? Diye düşünmüş. Şehzade ise odasından günlerce çıkmamış. Üzüntüsünden hasta olmuş. Saray hekimleri çare bulamamış. Padişah şehzadenin başında ona bakarken Sinan hadi birlikte ok atalım, at binelim diye bir şeyler mırıldandığını duymuş. Hemen gidin Sinanı getirin diye emir vermiş. Sinan gelmiş, günlerce şehzadenin baş ucunda konuşmuş. Şehzade yavaş yavaş iyileşmiş. Padişah Sinanın yaptıklarını görünce hatasını anlamış. Bundan sonra saraya sürekli gelebilirsin Artık el değil, oğlum gibisin Şehzade ile beraber ok atar, at binersin"} {"url": "https://www.masalcisite.com/mizikci-osman/", "text": "Osman adında küçük, çok tatlı, iyi kalpli ama mızıkçı bir çocuk varmış. Osmana, herkes mızıkçı Osman dermiş. Çünkü Osman, ne zaman bir oyun oynasa, bir mızıkçılık yapar, oyunu bozarmış. Bu nedenle artık kimse onunla oyun oynamak istemez olmuş. Mızıkçı Osmanın bu huyundan dolayı, arkadaşı kalmamış. Çocuklar top oynarken, ip atlarken, saklambaç, yakalambaç oynarken Osmanı oyuna almıyorlarmış. Günlerden bir gün Osman yine arkadaşları top oynarken, oyuna katılmak istemiş. Osmanın yine mızıkçılık yapacağını düşünen arkadaşları hep bir ağızdan: Sen oynayamazsın bizimle, çünkü mızıkçısın demiş. Osman: Ben mızıkçı değilim ama tamam oynamam. Benim kendi topum var, kendim oynarım. Osman kendi başına top sektirmeye başlamış ancak kendi başına oynamaktan çok sıkılıyormuş. Osman artık dışarı çıkmaz olmuş, çıksa da oynayacak kimsesi yokmuş. Osman da evde kendi vakit geçirmeye çalışıyormuş. Okula gidiyormuş, okulda da arkadaşları onunla oynamak istemiyormuş. Osman bu duruma üzülmeye başlamış. Bir gün öğretmeninin yanına gidip, öğretmenine derdini anlatmış: Merhaba öğretmenim. Ben arkadaşlarımı çok seviyorum ancak artık hiçbiri benimle oynamak istemiyor. Ben bu duruma çok üzülüyorum. Öğretmen: Peki, arkadaşlarının neden böyle bir şey yaptığını biliyor musun? Osman: Biliyorum öğretmenim. Mızıkçı olduğumu, oyun bozduğumu söylediler. Öğretmen: Belki arkadaşlarına gidip, özür dilersen ve bir daha yapmayacağını söylersen, seninle tekrar oynarlar. Osman: Öğretmenim, sahiden oynarlar mı? Öğretmen: Tabi oynarlar Osman. Neden oynamasınlar? Osman: Tamam öğretmenim. Beni dinlediğiniz ve yardım ettiğiniz için, çok teşekkür ederim. Hemen gidip, arkadaşlarımdan özür dileyeceğim. Öğretmen: Koş Osman koş. Arkadaşlarının gönlünü al. Osman öğretmeninin yanından koşarak uzaklaşır ve arkadaşlarını bulmaya çalışır. Tüm okulu arar ve sonunda arkadaşlarını bulur. Başlar konuşmaya:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/mutluluk-diyari/", "text": "Mutluluk Diyarı Eski zamanların birinde tüm halkın mutluluk içinde yaşadığı bir ülke varmış. Halk krallarını çok severmiş çünkü kralları çok adil ve iyi kalpli biriymiş. Ülkedeki tüm yoksullara yardım edilir kimse zor durumda bırakılmazmış. Diğer ülkeler hep bu krallığa imrenir ve oraya mutluluklar diyarı derlermiş. Bu kralın bir tane kızından başka çocuğu yokmuş. Yıllarca ülkede mutluluk ve refah bu şekilde devam ederken birgün yaşlı kral ölmüş. Erkek çocuğu olmadığı için ülke yönetimi prensese kalmış ve o günden sonra da mutluluklar diyarında her şey değişmeye başlamış. Çünkü prenses babası kadar iyi kalpli ve cömert birisi değilmiş. Yoksullara yapılan tüm yardımları kesmiş ve kendini tamamen eğlenceye vermiş. Onu uyaranların hiç birisini dinlememiş ve hepsini saraydan uzaklaştırmış. Onun bu durumundan faydalanmak isteyen düşman ülkeler fırsat bu fırsat deyip mutluluklar diyarını ele geçirme planları yapmaya başlamışlar. Hepsi birlik olup bu ülkeye saldırmaya karar vermişler. Zaten halkın prensesten yana çıkmayacaklarını bildikleri için işlerinin kolay olduğunu düşünüyorlarmış. Günlerden bir gün askerlerini toplayıp ansızın mutluluklar diyarına saldırmak üzere yola çıkmışlar. Bu haber kulaktan kulağa yayılarak sarayın eski çalışanları tarafından da duyulmuş. Prenses çok genç ve tecrübesiz olduğundan ve etrafında ondan yana çıkacak kimse bulunmadığından düşmanlarının ülkelerini ele geçireceğinden eminlermiş. Prenses onlara ne kadar kötü davranmış olsa da ülkelerinin düşmanın eline geçmesine yürekleri el vermemiş. Hemen halkı bu konuda bilgilendirmişler, düşmanın gelmekte olduğunu ve tedbir almazlarsa ülkelerinin elden gideceğini söylemişler. Ülkedeki herkes sarayın eski çalışanları gibi düşünüyorlarmış. Prensesleri onlara kötü davransa da onlar mutluluklar diyarını düşmana bırakmamaya karar vermişler. Hemen hazırlık yapmışlar ve ülkelerinin girişinde gereken önlemleri almışlar. Bu arada düşmanın saldıracağı prensesin de kulağına gitmiş. Ben şimdi ne yapacağım, halkıma ve çalışanlarıma çok kötü davrandım. Şimdi kimse benim yanımda olmaz. diye kara kara düşünmeye başlamış.Prenses sarayda bunları düşünürken ülkenin girişinde düşmanlarla halk arasında bir savaş başlamış. Halk var gücüyle ülkesini korumak için direnmiş. Böyle bir direniş beklemeyen düşmanlar geri püskürtülmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mutluluk-sihiri-hikayesi-oku/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde acımasız bir kral yaşarmış. Bu kralın güzeller güzeli bir kızı varmış. Kral kızını çok severmiş. Onu gözünden bile sakınırmış. Sarayın dışına çıkamayan genç kızın bütün günü sarayın içinde dadıları ile geçermiş. Hiç arkadaşı olmayan bu güzel prensesin güzelliği herkesin dilindeymiş. Fakat halktan hiç kimse prensesi göremiyormuş. Kral kesin yasak koyarak kızının yanına saray görevlilerinden başka kimseyi yaklaştırmıyormuş. Günlerden bir gün prensesin canı çok sıkılmış. Ne yaptıysa can sıkıntısı bir türlü geçmiyormuş. Biraz bahçeye çıkıp gezinmek istemiş. Dadılarının uyumasını fırsat bilerek gizli bir tünelden tek başına bahçeye inmeyi başarmış. Prenses kocaman bahçede tek başına dolaşabilmenin özgürlüğünü yaşıyormuş. Çiçeklerin içinden yürüyerek bir o çiçeği kokluyormuş, bir diğer çiçeği. Mutluluğuna diyecek yokmuş. Güzel havanın da verdiği keyifle içinden bir şarkı mırıldanmaya başlamış. Hem şarkı söylüyormuş hem de çiçek topluyormuş. Tam o sırada daha önce fark etmediği bir yol prensesin dikkatini çekmiş. Yola doğru yürümeye başlamış. Topraktan olan bu yol etrafındaki taştan duvarlar yüzünden insanı biraz ürkütüyormuş. Burası nereye gidiyor acaba? diye düşünen prenses yavaş yavaş sarayın bahçesinden uzaklaşmaya başlamış. Yolu takip etme merakı bir süre sonra korkuya dönüşmeye başlamış. Hiç bilmediği bir yolda tek başına kalakalmış. -Kimse yok mu? diye bağırmış prenses. Yol onu gizli bir mağaranın önüne çıkarmış. Prenses korksa da bu mağarada birilerinin yaşayıp yaşamadığını merak etmiş. Eğer birileri yaşıyorsa onlarla arkadaş olabilirim belki diye düşünmüş. Yavaşça mağaranın içine girmiş ve karanlığa gözlerinin alışmasını beklemiş. O sırada tekrar bağırmış: -Merhaba, kimse yok mu? Prenses tam ümidi kesip geri dönecekken mağaranın içinden bir ses duymuş. Önce biraz ürpermiş. Sonrasında sesin geldiği yöne doğru dönmüş: -Kim var orada? Bir süre bekledikten sonra mağaranın içinden çıkan bir cüce görmüş. Korkarak kaçmaya çalışan prensesin arkasından seslenmiş cüce: -Güzel prenses, korkma! Bizden sana zarar gelmez. Prenses olduğu yerde durmuş. Cüceye doğru bakmış tekrar. Başına şapka takan bu cüce oldukça sevimli gözüküyormuş. -Biz derken senden daha var mı bu mağarada? Cüce prensesin bu sorusuna gülerek yanıt vermiş: -Biz toplam on tane cüceyiz güzel prenses. Babanızın zulmünden kaçıp bu mağaraya sığındık. Siz bizi bilmezsiniz ama biz sizi uzaktan da olsa görmüştük. -Nasıl yani? Siz buraya babam yüzünden mi kaçtınız? -Evet prenses. Babanız çok acımasız bir kraldır. Ülkedeki herkes ondan çok korkar. Bir gün biz sarayın bahçesinde kralımıza gösteri yaparken aramızdan biri sizi pencereden görmüş. Güzelliğiniz karşısında büyülenmiş adeta. Babanız size baktığımızı görünce bizi ölümle cezalandırdı güzel prenses. Biz de elinden kurtulmak için kaçıp bu mağaraya sığındık. Kendisi yüzünden bu şirin cücenin ve onun arkadaşlarının bu mağarada yaşamaya mahkum olması prensesi çok üzmüş. O sırada cücenin diğer arkadaşları da ortaya çıkmış birer birer. -Arkadaşlarım bu güzel prensesi hatırlamışsınızdır. Tüm cüceler birbirinden tatlı, şirin mi şirinlermiş. Prensesin hepsine kanı ayrı bir ısınmış. -Memnun olduk güzel prenses. -Haydi, arkadaşlar prensese hoş geldin şarkısı söyleyelim. Cüceler hemen sıraya girerek hem şarkı söylemeye hem de dans etmeye başlamışlar. Prenses bir yandan cücelerin nasıl bu kadar yetenekli olduklarını düşünürken bir yandan da onlarla birlikte dans ediyormuş. O kadar çok eğleniyormuş ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamış. Kral ise kızının ortadan kaybolduğunu öğrenmiş ve çok kızmış. Her yere haber göndermiş. Askerleri her yeri didik didik etmiş. Ve sonunda birkaç asker mağarayı bulmuş ve yorgunluktan uyuyakalan prensesi ve etrafındaki cüceleri toplayıp saraya götürmüş. Prenses uyandığında sarayda olduğunu görmüş ve aklına hemen cüce arkadaşları gelmiş. Koşa koşa odasından çıkmış ve babasının yanına varmış. -Babacığım cüce arkadaşlarım nerede diye sormuş prenses telaşla. -Onlar senin arkadaşın falan olamaz. Hepsini öldürteceğim. Seni kaçırmak ne demekmiş görsünler diye cevap vermiş kral. -Fakat onlar beni kaçırmadılar babacığım. Ben onların yanına gittim. Ve onları benim yüzümden o mağaraya mahkum etmene de çok kızdım. Kral prensesin bu sözleri üzerine şaşırmış. -Kim anlattı sana bunları? diye gürlemiş. -Cüce arkadaşlarım bana her leyi anlattı baba. Ben onları çok sevdim. Onların yanında ilk defa bu kadar mutlu oldum. Onlar benim arkadaşlarım oldu. Şimdi senden tek bir isteğim var: Lütfen onlar da sarayda kalsın. Kral kızının bu isteği üzerine bir müddet düşünmüş. -Sen onları çok mu sevdin bakayım diye sormuş prensese. -Evet, babacığım onları çok sevdim ve onlarla birlikteyken çok eğlendim. Benim hiç arkadaşım yok ve sarayda canım çok sıkılıyor. Lütfen artık arkadaşlarım olmasına ve biraz dışarı çıkmama izin ver babacığım. Kral kızının bu sözleri üzerine daha fazla dayanamamış ve cüceleri odasına çağırtmış. -Bundan sonra hepiniz sarayda yaşayacaksınız. Siz kızımı çok mutlu etmişsiniz, dolayısıyla beni de mutlu ettiniz. Bundan sonra eviniz burasıdır. Prenses koşarak babasına sarılmış. Cüceler de sevinçten zıplayarak birbirlerine sarılmışlar. O günden sonra prenses ve cüceler sarayda mutlu mesut bir hayat sürdürmüşler. Cüceler tüm sarayın eğlencesi olmuş. Kral bile onlar sayesinde sürekli gülen bir adam haline gelmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mutsuz-cocuk-masali-dinle/", "text": "Mutsuz Çocuk Masalı MUTSUZ ÇOCUK MASALI Sevgili çocuklar, sıradaki masalımızın ismi: Mutsuz Çocuk. Mutsuz bir çocuk vardı. Adı üstünde çok mutsuzdu. Niye mi? Çünkü hiçbir şey onu mutlu edemiyordu. Ailesi doğum gününde ona hediyeler aldı. Çeşit çeşit oyuncaklar, rengarenk giysiler. Ama mutsuz çocuk hiç sevinmedi. Onlara bir teşekkür bile etmedi. Annesi sevdiği yemeklerden, pastalardan yaptı. Babası kumbarasına atması için para verdi. Mutsuz çocuk yine mutlu olmadı. Bir gün okula giderken ağlayan bir çocuk gördü. Yanına yaklaşıp sordu: Neden ağlıyorsun? Çocuğun üstü başı yırtık içindeydi. Ağlayarak cevap verdi: Karnım çok aç. Hiç kimsem yok. Ailem de yok. Mutsuz çocuk ona çok acıdı. Gel benimle diyerek evine götürdü. Mutsuz çocuğun ailesi ağlayan çocuğa çok iyi davrandı. Anne onu yıkayıp saçlarını taradı. Mutsuz çocuğun giysilerinden giydirdi. Hazırladığı yiyeceklerden yedirdi. Baba para verdi. Mutsuz çocuk da oyuncaklarıyla oynamasına izin verdi. Zavallı çocuk o kadar çok sevindi ki üzüntüsünü unuttu. Ağlamayı kesti. Mutsuz çocuğa Ne kadar şanslı bir çocuksun! Güzel bir evin, iyi bir ailen, giysilerin, oyuncakların, yiyeceğin var. Her halde sen çok mutlu bir çocuk olmalısın dedi. Mutsuz çocuk onun bu sözlerinden nelere sahip olduğunu ve nankörlük ettiğini anladı; çok utandı."} {"url": "https://www.masalcisite.com/mutsuz-fil/", "text": "Ormanda koca bir fil varmış. Bu fil çok yalnızmış çünkü hiç çocuğu yokmuş. Ormanda aslanın ve ayının yavruları varken kendi çocuğunun neden olmadığına anlam veremiyormuş ve bu duruma çok üzülüyormuş. Aslanın çocukları ile oynamasına imreniyormuş; Çünkü kendi canı çok sıkılıyor, kendinin de bir çocuğu olsun istiyormuş. Doktor ata giderek sorununu anlatmış; Fil: Merhaba doktor. Ben çocukları çok seviyorum ama benim bir çocuğum yok. Bende çocuğum olsun istiyorum diğer tüm hayvanların olduğu gibi. Doktor at: -Sen hastasın fil kardeş. Senin çocuğunun olmasının imkanı yok. Artık bu duruma daha fazla üzülme, boş yere kendini yıpratıyorsun. Fil: Nasıl yıpratmam? Ben çok yalnızım. Bir çocuğum olsa böyle mi olurdu at söyle bana? Onu çok sever, onunla oyunlar oynardım. Doktor at: Sıkma canını, bu dünyada tek çocuğu olmayan sen değilsin. Kendine arkadaş edinmeni ve onunla vakit geçirmeni tavsiye ederim. Arkadaş edinmek sana iyi gelecek, seni yalnızlığından kurtaracaktır. Suratını asıp doktor atın yanından ayrılan fil, yol boyunca üzgün yürümüş. Evine geldiğinde, suratını asmış ve oturmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/neseli-ormandaki-dev/", "text": "Neşeli Ormandaki Dev Neşeli orman tüm canlıların birbiriyle barış içinde yaşadığı bir cennet köşesiyken, bir gün ansızın ortaya çıkan bir dev buradaki tüm canlıların yaşantısını değiştirmiş. Dev ormana ilk geldiğinde yaralı olduğu için tüm hayvanlar elbirliği ile onu iyileştirmek için çabalamışlar. Gece gündüz devin başında bekleyip, yaralarına bakmışlar, onu kendi elleriyle beslemişler. Aradan günler haftalar geçmiş ve yavaş yavaş devin yaraları iyileşmeye başlamış. Herşey yolundaymış dev ormandaki hayvanlarla beraber yaşıyormuş. Onların oyunlarına ve sohbetlerine katılmasada aralarında sorun yokmuş. Güzel bir bahar öğleden sonrasında dev uykuya yatmış, minik tavşan yavruları da devin uyuduğu yerin yakınlarında top oynamaya başlamışlar. Neşeli kahkahaları ormanda çınlıyormuş, minikler çok mutlularmış. Topu birbirlerine atıp güzel güzel oynarken, birden top uyumakta olan devin başına isabet etmiş. Aslında çok hızlı bir şekilde çarpmamış. Koskoca devin canını öyle küçük bir darbenin yakması mümkün değilmiş ama nasıl olduysa dev büyük bir öfkeyle uyanmış. Başına isabet eden topu almış ve o kalın sesiyle; bunu kim attı! diye bağırmış. Minik tavşanlar devin neden böyle bağırdığını anlayamayarak ona şaşkın şaşkın bakmışlar. Bu arada dev tekrar bağırmış; bu topu kim attı, hemen buraya gelsin! Tavşan yavruları devin toplarını kendilerine geri vereceğini düşünerek içlerinden bir tanesini topu alması için göndermişler. Aman Allahım o da ne! Yavru tavşanın deve yalaşmasıyla, devin onu koskoca eline alıp havaya kaldırması bir olmuş. Dev o kalın ve korkunç sesiyle; demek topu kafama atan sendin, şimdi seni yiyeyim de gör! dediğinde tavşan yavruları neye uğradıklarını şaşırmışlar. Bakmışlar ki devin şakası yok, hemen büyüklerine haber vermek için koşmuşlar. Bu arada dev minik tavşan yavrusunu elinde gitgide daha çok sıkarak, seni yiyeceğim diye onu korkutuyormuş. Yavru tavşan deve; ben sana ne kötülük yaptım, biz sadece kardeşlerimle oyun oynuyorduk. Yanlışlıkla topumuz senin başına geldi, isteyerek yapmadık, çok canım yanıyor ne olur bırak beni gideyim. diye yalvarıyormuş. O böyle yalvardıkça dev daha çok sıkıyormuş. Bir süre sonra minik tavşanın anne ve babası koşarak geldiklerinde karşılaştıkları manzara karşısında şok olmuşlar. Minik yavru yerde hareketsiz yatıyor ve dev orada durmuş öylece ona bakıyormuş. Anne tavşan koşarak yavrusuna sarılmış, onu var gücüyle sarsmış ama yavru tavşan hareketsizmiş. Minik yavrunun öldüğünü anlayan anne tavşan var gücüyle deve vurmaya başlamış. Benim yavrumdan ne istedin, o sana ne yapmıştı. Hem bizim ormanımızda yaşıyorsun hem de biz senin hayatını kurtarmışken sen bizim yavrularımızı mı öldürüyorsun! Anne tavşan böyle söyleyip ağlarken dev pişman bir ses tonuyla; ben uykumdan uyandırıldığım için çok sinirlenmiştim. Onu öldürmek istemedim, sadece korkutmak istemiştim. diye cevap vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/noel-baba-masali/", "text": "Eşi ve elfleri ile birlikte Noel icin oyuncaklar hazirlayarak geciren sonra o yilbaşi hediyelerini ucan ren geyiklerinin cektigi kizagiyla gelip dagitan kukuletali, beyaz sakalli tonton bir dede, Noel Baba. Aslinda Noel Baba bir masal gibi duşunulse de, insanlara yilbaşinda yeni umutlar sundugu icin herkes tarafindan sahiplenilir ve her kultur onun icin farkli hikayeler soyler. Noel Babanin kulturden kulture yaşadigi yer, ismi, hikayesi degişir. Bazilarina gore Noel Baba Antalyada yaşar, bazilarina gore ise Kuzey Kutbunda, Finlandiyadaki Korvatunturi, Isvecteki Dalecarlia veya Gronlandta yaşar. Noel Babanin ismi de kulturden kulture hatta dilden dile farklilik gosterir. Santa Claus, Saint Nicholas, Saint Nick, Father Christmas, Kris Kringle, Santy veya Santa gibi bircok ismi vardir. Bu isimlerin hepsinin kokeni Saint Nicholasa dayanir. Ama Santa Claus ismi dunya capinda daha cok sevilmiş ve bu isimle anilmiştir. Hatta dillere goreSanta yerine farkli kelimeler de gelmiştir. Italya`da Babbo Natale, Brezilya`da Papai Noel, Cek Cumhuriyeti`nde Deda Mraz, Portekiz`de Pai Natal, Romanya`da Moş Craciun, Almanya`da Weihnachtsmann, Irlanda`da Daidi na Nollag, Fransa`da Le Pere Noel, Ispanya ve Meksika`da Papa Noel, Turkiye`de Noel Baba gibi. Noel Babanin ortaya cikişi ile ilgili de farkli hikayeler vardir. Bunlardan en gercekcisi Yilbaşi ruhunun nasil ortaya ciktigini anlatan, Turkiye dogumlu tarihsel bir figur olan psikopos Saint Nicholas`in fakirlere hediye dagitmasina dayanan hikayedir. Bilinen en meşhur yardimi da, uc kizi olan bir babayla arasinda gecenlerdir. Bu olayin 320 li yillarda gercekleştigine inanilir. Fakir bir baba kizlarina ceyiz parasi karşilayacak durumu yoktur, bu yuzden hicbir erkek onlarla evlenmek istemez. Oldukca egitimli ve zengin bir aileden gelen Nikola da uc kizi icin uc kulce altini geceleyin gizlice fakir adamin penceresinden iceri atar. Hikayenin bu noktada bircok versiyonlari mevcuttur. Bu uc kulce altinin 3 gun arayla ya da 3 yil ard arda atilmasi ile ilgili; ancak sonu aynidir. Fakir adam cikip kendisini gorunce şaşirir ve ona teşekkur eder; bir rahip olan Nikola da Bana degil, Tanriya teşekkur et. der. Bu olayin ortaya cikmasindan sonra, o yorede bircok gizlice yapilan yardimlarin aslinda Nikola tarafindan yapildigi anlaşilir. Nikolanin olumunden sonra da yore halki birbirlerine gizlice hediye vermeye başlarlar ve bir yilbaşi gelenegi oluşur. Diger bir hikaye ise gunumuzdeki Noel Baba imajinin, 1931 de Haddon Sundblom adli cizerin Coca Cola reklamlari icin yaptigi cizimlerden ortaya ciktigidir. Ne var ki Coca Cola reklamlarindan cok once, 19. yuzyilin başinda Noel Babanin ceşitli cocuk kitaplarinda ve karikaturlerde gunumuzde ki Noel Baba imajina benzer şekilde resmedildigi gorulmuştur. 1862 Noelinde Noelin henuz ABDde tatil donemi olmadigi ve Noel Baba figurunun kullanilmadigi donemde Thomas Nast adli Amerikali karikaturist Harpers Weekly adli derginin kapaginda Noel Baba figurunu kullanmiş ve kimilerince Noel Babanin mucidi kabul edilmiştir. Noel Baba ister bir aziz isterse bir karikatur olsun. Insanlarin umut etmek icin masallara ihtiyaci vardir. Siz de yeni yila umutla bakin ve yilbaşinda hediyelerinizi Noel Babadan isteyin. Noel Baba getiremese bile bir başkasi sizin icin onu başucunuza koyabilir. Kaynaklar: ,http://tr.wikipedia.org/wiki/Noel_Baba"} {"url": "https://www.masalcisite.com/obur-kaplumbaga-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde bulunan sevgi ülkesinin içerisinde büyük bir bahçe varmış. Bu bahçe öyle güzel bir bahçeymiş ki her gören ona hayran kalırmış. Meyveler- sebzeler büyüdüğünde rengarenk gözükür, çiçek açan ağaçlar bahçeyi adeta bir tablo haline çevirirmiş. Bu güzel bahçenin içerisinde bir sürü hayvan yaşar, her biri diğerleri ile iyi geçinerek mutlu ve huzurlu bir hayat sürermiş. Bu hayvanların arasında senelerden beri arkadaş olan iki kaplumbağa yaşarmış. Bu kaplumbağalardan birisinin adı Teyşa iken diğerinin adı da Pişni imiş. Teyşa ile Pişni o kadar iyi anlaşırlarmış ki, bu güzel bahçede tüm dostlar kendilerine bu ili arkadaşı örnek alırmış. Teyşa çok hareketli bir kaplumbağa imiş. Oldukça yardımsever ve çalışkan olan Teyşa, bahçede kimin yardıma ihtiyacı varsa hemen yanına koşarmış. Pişni ise tembel mi tembel, dünya yansa umuru olmayan, başkalarına yardım etmekten de pek hoşlanmayan bir kaplumbağaymış. Pişni sadece yemek yemeyi çok sever, bahçede gördüğü her şeyi yermiş. Bu yüzden Pişni çok tombul bir kaplumbağa imiş, artık neredeyse zor hareket ediyormuş. Teyşa her gün yürüyüşünü yapan ve sağlığına dikkat eden bir kaplumbağa iken, arkadaşı Pişni ise onun tam tersi imiş. Teyşa sabah yürüyüş yaparken yolda gördüğü hayvanlarla tanışır ve onlarla sohbet edip arkadaş olurken, Pişni ise her gün yaptığı gibi bol bol yemek yiyerek Teyşanın yanına gelmesini beklermiş. Teyşa, arkadaşı olan Pişniye sürekli olarak hareket etmesi gerektiğini ve çok yemek yediğini söylese de Pişni buna aldırmaz, kendi bildiğini yapmaya devam edermiş. Günlerden bir gün Teyşa, ısrar kıyamet, yalvar yakar Pişniyi bahçede yürüyüş yapmaya ikna etmiş. Çok mutlu olan Teyşa hemen Pişni ile birlikte yürürken ona tanıştığı yeni hayvanları göstermeye başlamış. Ancak birkaç adım giden Pişni Yoruldum! diye şikayet etmeye başlamasın mı? Teyşa arkadaşını ilk günden yormak istemediği için uygun bir yerde durmuşlar. Yürüyüşün başından beri bir şey yemeyen Pişninin aklında sadece yemek yemek varmış. Yiyecek bir şeyler bulmak için etrafa bakmaya başlayan Pişni, daha önce hiç görmediği kırmızı meyvelerle örülü bir sarmaşık görmüş. Yemek için hemen ileri doğru atılmış. Arkadaşı Teyşa; Teyşa: Hayır, Pişni onları yememelisin. Ne olduğunu bilmiyorsun ki, ilk defa gördün. Onlar zararlı olabilirler demiş. Pişni: Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel görünüyor, bence sen de gelip yemelisin demiş. Teyşa yalvarsa da yakarsa da Pişniyi yemekten vazgeçirememiş. Pişni ne olduğunu bilmediği kırmızı meyvelerden tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Karnı da tok olduğundan hemen uykuya dalacakmış ama o da ne! Pişni dayanılmaz bir karın ağrısı ile kıvranmaya başlamasın mı? Pişni bir yandan kıvranıyor bir yandan da arkadaşına sesleniyormuş: Pişni: Teyşa, gel kurtar beni...! Teyşa, var gücüyle arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Pişni karın ağrısıyla kıvranırken Teyşanın aklına geçen gün tanıştığı ve arkadaş olduğu geyiği çağırmak gelmiş. Geyikle sohbet ederlerken sağlık konularında çok bilgili olduğunu hatırlayan Teyşa, hemen geyiğin yanında almış soluğu. Geyik durumu anladıktan sonra şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış ve Pişniye bu ilacı içirmiş. Pişninin karın ağrısı içtiği şey sayesinde geçmiş. O günden itibaren Pişni bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememe kararı almış. Teyşanın ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlamış. O günden itibaren Teyşanın sözünden çıkmamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/obur-prenses-ve-peri-kizi-masali/", "text": "Sabır çok önemlidir çocuklar. Sabreden kişi er ya da geç sabrının karşılığını alır. Sabredemeyen, acele davranan kişiler hiçbir şeyi başaramazlar. Bunun bir de masalı vardır, bilir misiniz? İşte size sabrın önemini anlatan güzel mi güzel bir masal... Gözlerinizi kapatın ve masallar diyarından gelen bu masalın keyfini çıkarın... Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin akıllı bir kralı ve kralın da obur mu obur bir oğlu varmış. Prens o kadar şişman o kadar oburmuş ki ülkede herkes onu Obur Prens olarak bilirmiş. Bu prens günün her vaktinde her anında yemek yemek istiyormuş. Aşçılar bu prensi neredeyse doyuramamaktan korkuyormuş. Kral da oğlunun bu haline çok üzülüyormuş ama ne yapsa oğlunun iştahını kesemiyormuş. Gel zaman git zaman kral bu işin böyle gitmeyeceğine karar vermiş. Bütün yardımcılarını toplamış ve oğlunun bu durumuna çare bulunması için emir vermiş. Kralın yardımcıları düşünmüş, taşınmış, prensin bu iştahına nasıl bir çözüm bulacaklarını tartışmış. En sonunda güzel bir fikir bulmuşlar ve kralın karşısına çıkmışlar: Yardımcılar: Kralım! Sizin oğlunuz için güzel bir fikir bulduk. Sarayın dışında oğlunuz için büyük bir kule inşa edebilirsiniz. Başına bir nöbetçi koyabilir ve oğlunuzun günlük belirli miktarda yemek yemesini sağlayabilirsiniz. Nöbetçi ne olursa olsun oğlunuza miktarın dışında yemek vermez ve böylece Obur Prens zayıflar. Kral bu fikri çok sevmiş. Hemen sarayın dışında bir kule yaptırmış ve en inatçı nöbetçilerden birisini kulenin başına dikmiş. Nöbetçi, Obur Prense günlük ne kadar yemek verilmesi gerekiyor ise o kadar yemek veriyor, Obur Prens ne kadar isterse istesin daha fazlasını vermiyormuş. Günler ayları kovalamış. Obur Prens yediği yemeklerden hiç memnun değilmiş. Ne yaparsa yapsın nöbetçi Obur Prense daha fazla yemek vermiyormuş. Prens, açlıktan artık hayaller görmeye başlamış. Gözünün önünden en sevdiği yemekler bir bir geçerken, rüyalarında ziyafet sofraları görüyormuş. Obur Prens bir gece rüyasında güzeller güzeli bir peri kızı görmüş. Peri kızı Prensin yanına yaklaşmış ve elindeki iksiri Prense uzatmış: Peri Kızı: Sevgili Prens, bu iksir senindir. Ancak bu iksirin sadece üç damlasını içeceksin. İksirin geri kalanını ise bir ömür saklayacaksın. Sakın unutma, kalan iksiri ne olursa olsun sakın içmeyeceksin. Bu şartı kabul edersen sana iksiri verebilirim. Prens, peri kızının söyledikleri karşısında çok şaşırmış ancak ayağına gelen bu fırsatı kaçırmak istememiş. Peri kızının teklifini kabul etmiş. Sabah olup rüyasından uyandığında ise masanın üzerinde iksir şişesini görünce rüyasının gerçek olduğunu anlamış. Prens iksirden peri kızının dediği gibi sadece üç damla olacak şekilde içmiş. O da ne! Prens iksiri içtiği gibi güzel bir uykuya dalmasın mı? Günler geçmiş ancak Prens uyanmamış. En sonunda bir hafta geçince uyanan Prens ne olduğunu anlamaya çalışırken aynaya bir bakmış ki ne görsün! Öyle bir zayıflamış öyle bir zayıflamış ki kendisi bile gözlerine inanamamış! Prens peri kızının iksirinin etkisini gösterdiğini anlamış ve mutluluktan dünyalar onun olmuş. Obur Prensi karşısında zayıf bir şekilde gören Kral, çok sevinmiş. Bütün ülke Prensin bu durumunu sevinçle karşılamış ve Prens ülkenin en güzel kızı ile evlenmiş. Günler ayları, aylar ise yılları kovalamış. Prens evlendiği kız ile çok mutlu olmuş. Herşey yoluna girdi diye düşünürken birdenbire kral çok hastalanmış. Bütün ülke kralın hastalığı karşısında yasa bürünmüş. Doktorlar, uzmanlar, işin ehli insanlar da kralın bu derdine çare bulamamış. Prens babasının gözlerinin karşısında erimesine daha fazla dayanamamış ve aklına gelen ilk fikri uygulamaya koymuş. Yıllar önce peri kızının kendisine verdiği ve sakladığı iksiri babası için ortaya çıkarmış. Peri kızının söyledikleri aklına gelmiş. Bu iksiri Prense sadece birkaç damla içmesi için vermiş ancak Prens şimdi o iksiri babasına da içirecekmiş. Çünkü başka çaresi yokmuş. Prens iksiri babasına içirmiş. İksiri içen Kral, oracıkta ölmüş. Prens, ne yapacağını şaşırmış, üzüntüsünden, vicdan azabından günlerce uyuyamamış. İksirin neden etki etmediğini kendi kendine sormuş durmuş. Bir gece Prens rüyasında kendisine iksiri veren peri kızını görmüş yeniden. Hemen sormuş: Prens: Peri kızı, neden iksir babama etki etmedi demiş. Peri kızı: Sevgili prens, o iksiri sana bir daha kullanmamanı söylemiştim demiş. Prens: Ben bilemedim peri kızı. Babam çok kötü durumdaydı. Ona da iyi gelir diye düşündüm. Keşke içirmeseydim... Ancak merak ediyorum neden bir daha kullanmamalıydım o iksiri diye sormuş. Peri Kızı: Çünkü o iksir bir zehirdi Prensim demiş. Prens iyice şaşırmış. Prens: Peki neden beni zehirlemedi? Peri Kızı: Prensim, siz bana güvenip içtiniz o iksiri. Sırf güvendiğiniz için ben onu büyülü hale getirdim ve size şifa yaptım demiş. Prens o an sabretmenin, beklemenin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş. O peri kızına güvendiği için ve sabrettiği için iksirin zehirinden kurtulmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/omer-seyfettin-diyet-hikayesi/", "text": "Ömer Seyfettin Diyet Hikayesi Bir varmış, bir yokmuş... Osmanlı Dönemi zamanında yaşayan dürüst, mert, delikanlı bir demirci ustası varmış. Bu demirci ustasının adı Ali imiş. Ali usta, dükkanında tek başına gece-gündüz demeden çalışır, ham demirden dövdüğü kılıçlar ile yiğit askerlere kılıç, kalkan, bıçak yaparmış. Demirci Alinin adı bütün askerler arasında bilinir, askerler kendilerine kılıç seçimi yaparken özellikle Ali Ustanın yaptığı kılıçlardan seçmeye özen gösterirmiş. Demirci Ali garip bir adammış. Kimseyle konuşmaz, yanına çırak almaz, sadece işinle muhatap olurmuş. Demirci Ali uzun boylu, kalın pazılı, geniş omuzlu bir delikanlıymış. Bekar olan bu yağız delikanlının akrabası da yokmuş. Kimse Demirci Alinin nereden geldiğini bilmezmiş. Demirci Ali, gece-gündüz demeden çalışır; askerlere en güçlü ve en güzel kılıçları yapmak için var gücüyle uğraşırmış. Demir ustası dükkanın kapısını sadece savaş zamanı kilitler ve ortadan kaybolurmuş. Savaş bittikten sonra Demirci Ali tekrar işinin başına ve dükkanına geri gelirmiş. Halk Demirci Ali hakkında pek bir şey bilmezdi. Onun hakkında birçok iddia ortaya atılmıştı. Kimi Demirci Ali için cellat elinden kaçmış ir çelebi derken kimi ise sevgilisi ölen bir delikanlı yorumları yaparmış. Fakat halk, kim olduğunu bilmese de Demirci Aliyi çok sever, onun gibi bir delikanlının şehirlerinde olmasından gurur duyarlarmış. Demirci Alinin hikayesi ise özünde çok hüzünlüydü. Babası zamanında büyük bir derebeyi idi. Fakat babasının başı vurulunca, Aline amcası sahip çıkmak istemişti. Alinin amcası çok zengin fakat gösteriş delisi bir adamdı. Aliyi yanına alan ve okutmak isteyen amcaya karşılık Ali kimseye gönül borcu kalsın istemeyen biriydi. Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim diyen genç delikanlı, bir gece amcasın köşkünden kaçtı ve adını bilmediği diyarlara gelip yaşlı bir demir ustasının işe girdi. Burada zanaatı öğrenen Demirci Ali, o günden beri ham demirlere şekil vermekle uğraştı, durdu. Demirci Ali sabah namazından önce kalkar, namazını kıldıktan sonra işine başlardı. Çalışmayı çok seven Ali, haylazlıktan nefret ederdi. Yine böyle günlerin birinde Demirci Ali, sabah ezanından beri dövdüğü kılıcı bitirip akşam namazını kılmak için işyerinin karşısında bulunan mescite doğru yol aldı. Dükkanın kapısını kilitlemezdi, burada hırsızlık olmazdı çünkü. Demirci Ali mescitte namazını kıldı, ardından güzel bir Mesnevi dinletisi olduğunu öğrenince onu dinlemek için de kaldı. Mesnevi okundukça Demirci Ali ruhunun arındığını hissetti. İki garip derviş sesleri ile Alinin ruhunu okşuyor, manevi bir huzur veriyordu. Mesnevi dinletisi Demirci Alinin ruhunda öyle bir his bıraktı ki; mescitten çıkınca dükkana gitmek yerine ılık yaz gecesine yürümeyi tercih etti. Etrafında her şey çok güzeldi; bülbüller ötüyor, yıldızların ışığı geceyi aydınlatıyordu. Farkında olmadan ormanlık alanın içinde bulunan köprünün üzerine gelen Demirci Ali, doğanın sessizliğini dinlemeye başladı. O sırada duyduğu bir ses ile irkildi: Subaşı: Kim var orada? Ali gelenlerin kent subaşının adamları olduğunu anladı. Bu saatte dışarıda dolaşmak onların gözünde pek iyi bir şey değildi. bu sebeple dışarıda gördüklerini cezalandırırlardı. Subaşı: Ali usta senin ne işin var bu saat bu köhne yerde? Demirci Ali cevap veremez. Subaşılar Alinin kötü bir adam olmadığını bilirler, ona bir şey yapmadan dükkana gönderirler. Demirci Ali, dükkana geldiğinde şaşırmıştır. Dükkanın kapısını çekerek gittiğine emindir fakat dükkanın kapısını açık bulur. Rüzgar açtı herhalde diye düşünen Demirci Ali dükkana girer ve çok yorgun olduğunu hissedip kendini yatağına atar. Ertesi sabah kapının yumruklanması ile uyanır Demirci Ali. Ne olduğunu anlayamamıştır fakat kapıda biri ısrarla kapıya vurur. Demirci Ali hemen kapıyı açar. Karşısında bekçi başını görür. Bekçi Başı: Ali Usta dükkanını arayacağız. Ali Usta şaşırmıştır. ALİ Usta: Neden arayacaksınız ki benim dükkanımı? Bekçi Başı: Geçen gece Budak Beyin mandırasında hırsızlık olmuş. Çalınan koyun da köprünün orada kesilmiş. Çalınan paralar da kese içindeymiş. Kesenin bir tanesini boş bir şekilde senin dükkanın önünde bulduk. Demirci Ali Usta şaşırmış. Ama sesini çıkarmadan bekçi başını dükkana buyur etmiş. Bekçi başı ve adamları dükkana girmiş. Arama yaparken yeni yüzülmüş bir koyun derisi bulmuşlar. Kapının eşiğinde de kan lekeleri görünce Demirci Aliyi tutuklamışlar. Demirci Ali, Ben bir şey yapmadım dese de onu kimse dinlemiyormuş. Demirci Ali, dönemin hakimleri olan kadının karşısına çıkarılmış. Cezası hırsızlık yaptığı için elinin kesilmesi olacakmış. Demirci Ali yalvarmış, eli kesilirse bir daha iş yapamazmış. Ama karar belliymiş. Demirci Alinin ne kadar dürüst bir insan olduğunu bilen askerler ise bu duruma çok üzülmüşler. Onun eli kesilirse kendilerine kılıçları kim yaparmış? Şehrin en zenginlerinden biri olan Hacı Kasapa giden askerler Demirci Alinin diyetini ödemesi için Hacı Kasapa yalvarmış. Adam da Demirci Aliyi kendisine çalışması şartı ile elinin kesilmesi karşılığında diyeti ödemeyi kabul etmiş. Demirci Ali bu teklifi kabul etmek istemiyormuş. Hayatında kimseye borçlu kalmak istemezmiş. Ama askerlerin ısrarına dayanamamış ve teklifi kabul etmiş. Hacı Kasap, çok zengin fakat bir o kadar da gaddar bir adammış. Demirci Aliyi yanına almış ve genç delikanlıyı sabahtan ertesi sabaha kadar çalıştırmaya başlamış. Bütün işlerini ona yaptırıyormuş. İşleri yaptırırken de Ben senin diyetini ödemeseydim elin sakat kalacaktın diyerek verdiği parayı başına da kakıyormuş. Demirci Ali bu adamın zulmüne ve başına kakmasına bir hafta dayanabilmiş. Bir hafta boyunca 2-3 saatlik uykuyla ayakta kalan Demirci Ali, aynı zamanda adamın kendisine verdiği buğday çorbası ile karnını doyururmuş. Fakat adamın sürekli olarak verdiği parayı başına kakmasına daha fazla dayanamamış. Günlerden bir gün Hacı Kasap Demirci Alinin başına gelmiş ve Aliye hem hakaret etmiş hem de verdiği parayı kast ederek Ben paranı ödemeseydim sakat kalacaktın demiş. Demirci Ali artık daha fazla dayanamamış. Eline aldığı büyük bir satır ile elini bir kerede kesmiş. Kesik kolunu alarak: Demirci Ali: Al bakalım, diyetini ödediğin şey bu!"} {"url": "https://www.masalcisite.com/orman-dilekcisi/", "text": "Orman Dilekçisi Orman dilekçisi bir gün ormanın derinliklerinde ilerleyip yardıma ihtiyacı olan ağaç ya da hayvan var mı diye bakınırken, bir ses duymuş. Neden, neden bende diğer ağaçlar gibi değilim. Sopa gibi yapraklarım var, soluk renkli ve kokusuz. İnsanlar bile gelip altımda oturmuyor, sevmiyorlar beni... Bu ses geniş yapraklı ağaçların yanında tek başına duran ufak sopa gibi yapraklı ağaçtan geliyormuş. Hem boyu kısa olan hem de yaprakları minik olan bu ağaca orman dilekçisi yardım etmeye karar vermiş. Yanına yaklaşarak: Neden ağlıyorsun küçük ağaç? demiş. Ağaç; Yapraklarım çok çirkin, kokum çok çirkin, ben çok çirkinim, kimse benim farkımda bile değil. Peki sen nasıl olmak isterdin? Pırıl pırıl yapraklarım olsun, gece gündüz hep ışık yayayım, herkes beni fark etsin ve çok sevsin. Peki o zaman minik ağaç. Senin dallarını pırıl pırıl kristallerden oluşturacağım. Bir yıl bunları kullanacaksın. demiş dilekçi ve sihirli değneği ile mini ağaca dokunmuş. Minik ağaç anında pırıl pırıl kristal yapraklarına kavuşmuş. Çok sevinmiş. Herkes ona bakıyor, ormandaki tüm kuşlar dallarına yuva yapmak için yarışıyor, kelebekler etrafında uçuşuyor, diğer ağaçlar kıskançlık ile bakıyormuş. Minik ağacın mutlu günleri, kış mevsimine kadar sürmüş. Kışın şiddetli rüzgarda dalları birbirine değerek kırılmış ve tüm kış dalsız olarak minik ağaç üşümüş. Aradan 1 yıl geçtiği için orman dilekçisi minik ağacı ziyarete gelmiş ve gördüğüne çok şaşırmış. Ağaç; Biraz daha az parlasın ama dayanıklı olsun yapraklarım. demiş. Dilekçi bu sefer ağacın yapraklarını gümüşten yapmış. Rüzgara karşı dayanıklı olan bu dallar ne yazık ki hırsızların hedefi haline gelmiş. Her gelen hırsız ya da meraklı kişi ağacın dallarından birer birer alarak ağacın yine yapraksız kalmasına neden olmuş. Ertesi yıl gelen orman dilekçisine ağaç; Çok gösterişli olmasın ama bari güzel koksun yapraklarım. demiş. Dilekçi bu defa normal ama çok güzel kokulu yapraklar vermiş minik ağaca. O kadar güzel kokuluymuş ki bu yapraklar, ormanın taa öteki uçlarına kadar ilerleyip keçi, koyun, inek ne varsa hepsini kendine çekmiş ve minik ağaç yine bir kışı üşüyerek geçirmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/orman-perisinin-gulleri-masali/", "text": "Uzak ülkelerin birinde Karanfil adında genç bir kız yaşarmış. Bu genç kız tüm gününü evinin önündeki çiçek bahçesinde geçirir, tüm gün onlarla konuşup güzellikleri hakkında iltifatlar edermiş. Tüm çiçekleri seven genç kız özellikle kendi ile aynı ismi taşıyan karanfillere ayrı bir sevgi beslermiş. Her sabah uyanır uyanmaz ilk olarak karanfillere bakar, onları sular, onlarla konuşur sonrasında diğer çiçeklere geçermiş. Karanfil Kız, elleri ile sulayıp büyüttüğü güzel karanfillerinin belirli zamanlarda solmasına çok üzülürmüş. Kışın hiç gelmesini istemez, hep yaz olsun, karanfilleri solmadan dursun istermiş. Bahçesinde her renk karanfil varmış Karanfil Kızın. Bir gün yine karanfilleri ile sabah muhabbeti yaparken bir tanesi çok ilgisini çekmiş. Büyük beyaz karanfillerin arasında daha narin ve daha beyaz olan bir karanfile yönelmiş ilgisi. Kendi kendine Ne kadar güzel, ne kadar muhteşemsin sen. demiş. O günden sonra bu beyaz karanfile ayrı bir ilgi göstermiş. Diğer beyaz karanfillerde az da olsa olan başka renk çizgiler bu karanfilde yokmuş ve hepsinden daha beyaz, daha parlakmış. Bu beyaz karanfil, eve ziyarete gelenlerin de ilgisini çok çekiyormuş. Karanfil Kız, bu durumdan oldukça memnunmuş ancak onunda diğer çiçekler gibi bir gün solacağı aklına geldiğinde çok üzülüyormuş. Mevsim yine kış olmuş ve tüm bahçedeki çiçekler yavaş yavaş solmaya, yaprak döküp yok olmaya başlamış. Karanfil Kız her sabah Acaba bu günde yerinde mi benim parlak çiçeğim. diyerek uyanır her sabah beyaz karanfilini yerinde gördükçe sevinir olmuş. Bahçedeki tüm çiçekler kışa dayanamamış ve bir bir yok olmuşlar ancak beyaz karanfil, parlaklığından ve güzelliğinden hiç bir şey kaybetmeden olduğu gibi duruyormuş. Bu Karanfil Kızı çok şaşırtmış ama bir yandan da çok sevinmesine neden olmuş. Beyaz karanfil 3 sene üst üste olduğu yerde kalmış, kışa meydan okumuş, güzelliğinden bir şey kaybetmeden bahçede kalmıştı. Bu Karanfil Kızın ilk önceleri çok hoşuna gitse de sonraları canını sıkmaya başlamış. Beyaz karanfil hiç solmadığı için yeniden tomurcuklanıp yeşermesini de bekleyemiyor, dolayısı ile bu güzel çiçek ile ilgili hiç bir beklenti içine giremiyordu. Öyle ki çoğu zaman sulamak bile istemiyor, nasılsa solmuyor benim bakmama ne gerek var ki, diye düşünüyormuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/oya-ve-yeni-yil-heyecani/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ben diyeyim yüz siz deyin bin sene önce, küçük bir kasabada herkes yeni bir yıla girmenin heyecanını yaşıyormuş. Takvimler 31 Aralık gününü gösteriyor, kasaba halkı bir seneyi daha geride bırakıp yarın sabah yeni bir seneye merhaba demek için hazırlıklar yapıyormuş. Bu kasabada yeni yılın gelmesini heyecanla bekleyenlerden birisi de sevimli mi sevimli tatlı mı tatlı bir kız olan Oyaymış. Oyanın asıl heyecanı yeni bir yıla girmek değilmiş aslında. Bizim sevimli kızımızın aklı fikri geçenlerde okuduğu bir masalda yılın son gecesi çocukların evlerine hediye dağıtan Noel Babadaymış. Noel Babanın çocuklara hediye dağıttığını okuyan Oya, o günden beri yılın son gününü iple çeker olmuş. İşte bu gece Oya bütün gece uyumayacak, Noel Babanın gelmesini bekleyecekmiş. Oya, günün hızlıca geçmesi için annesine yardım etmiş, odasında oyuncakları ile oynamış. Ama ne yaparsa yapsın içindeki heyecanı bir türlü bastıramıyormuş. En iyisi annesinin yanına gidip Noel Babanın bu gece ne zaman geleceğini ona sormakmış. Oya odasından hızlıca çıkmış ve mutfakta akşam için hazırlıklar yapan annesinin yanına gelmiş: Oya: Anneciğim, sana bir şey sorabilir miyim? Anne: Tabii ki yavrum, sor bakalım. Oya: Anneciğim, bu gece biliyorsun ki yılın son gecesi. Bu gece Noel Baba çocukların olduğu evlerin hepsine uğrayıp onlara hediye bırakacak di mi? Annesi Oyanın Noel Baba masallarından birisini okuduğunu anlamış. Kızının neden sabahtan beri bu kadar heyecanlı olduğunu da böylece anlamış. Anne: Oyacığım, canım kızım benim. Noel Baba sadece masallarda olan, gerçek hayatta olmayan biridir. O yüzden yılbaşı gecesi evleri dolaşıp çocuklara oyuncak dağıtamaz. Çünkü gerçek hayatta Noel Baba yoktur. Oya annesinin bu sözleri üzerine önce çok şaşırmış, sonra da hayal kırıklığına uğramış. Oya: Ama anneciğim, ben geçen gün masalda okudum bunu. Sabahtan beri Noel Babanın bu gece bizim eve de geleceğini ve bana hediye bırakacağını düşündüm durdum. Hatta bir kağıda Noel Babadan hangi hediyeyi istediğimi bile yazdım! Anne: Seni anlıyorum güzel kızım. Okuduğun masalı gerçek sanmışsın. Ama ben de sana gerçek olanı söylüyorum. Boşuna bekleme lütfen. Hem bak bu gece ananen, babaannen, dedenler, teyzen, halan, amcan ve dayın kısacası herkes bizde olacak. Yeni bir yıla girerken en büyük mutluluk kocaman bir aileye ve mutluluğa sahip olmaktır. Bizim en büyük hediyemiz bu Oyacığım demiş. Oya annesini dinledikten sonra içinden annem haklı demiş. Her sene olduğu gibi bu sene de yeni yıla kocaman bir aileyle, kahkahalarla ve mutlulukla girecek olmak aslında en büyük hediyeymiş. Ama Oyanın aklı fikri yine de okuduğu masaldaki hediye dağıtan Noel Babadaymış. Gece olunca tüm aile Oyaların evinde toplanmış. Oya herkesin bir arada olmasından çok ama çok mutluymuş. Ama Noel Baba ve ondan istediği hediye aklına geldikçe Oyanın yüzü ister istemez asılıyormuş. Annesi ve babası Oyadaki bu durumu fark edip birbirlerine bakıp gülümsemişler. Babası yerinden kalkmış ve kimselere gözükmeden Oyanın odasına girip yatağının başına küçük bir hediye kutusu bırakmış. Babası tekrar salona döndüğünde annesi Oyaya dönerek: Anne: Oyacığım, iki dakika odana gidip yatağının başına bakabilir misin? Belki orada senin için güzel bir hediye vardır demiş. Oya hediye lafını duyunca o kadar heyecanlanmış ki hemen yerinden kalkarak odasına doğru koşmaya başlamış. Odasının kapısını açtığında yatağının başındaki hediye paketini görmüş ve heyecanı daha da artmış. O sırada arkasından gelen ve odasının kapısında dikilip kendisini izleyen anne-babasını bile fark etmemiş. Oya hediye paketini açtığında Noel Babadan istediği ve kağıda yazdığı hediyeyi görünce çok ama çok mutlu olmuş. O sırada arkadan babasının sesini duymuş: Baba: Oyacığım yoksa Noel Baba sana istediğin hediyeyi mi getirmiş? Oya arkasını dönünce anne ve babasını görmüş ve koşarak onlara sarılmış. Bu hediyeyi getirenin Noel Baba değil anne ve babasının olduğunu biliyormuş. İkisine de çok ama çok teşekkür etmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/oyun-zamani-hikayesi/", "text": "Ali ile Zeki aynı sınıfta okuyan ve aynı mahallede oturan iki arkadaşmış. Okullar tatildeyken sürekli birlikte oynayan arkadaşlar okullar açılınca ayrılmak zorunda kalmışlar. Ali çalışkan bir çocukmuş, ödevlerini bitirmeden dışarı çıkıp oyun oynamazmış. Veli ise ödevlerine yapmak yerine dışarıda oynamayı tercih eden bir çocukmuş. Veli bir gün yine Aliyi oyun oynamaya çağırıyormuş. Ali balkona çıkmış: -Veli yarın yazılımız var. Hiç çalışmadın, sürekli dışarıda oyun oynuyorsun. Bu gidişle iyi bir not alamayacaksın. -Ali ne kadar oyunbozansın ya! Gel işte, oynayalım. Nasılsa iki tane daha yazılı olacağız, onlara çok çalışırız. -Hayır, Veli, ben ders çalışmadan oyun oynayamam. Sen nasıl istersen öyle yap. Veli Aliyle çalışkanlığı yüzünden dalga geçmeye başlamış. Ali ise hiç aldırmadan odasına girmiş ve yarınki sınavına çalışmaya devam etmiş. Ertesi gün Alinin sınavı çok iyi geçmiş fakat Veli hiç çalışmadığı için hiçbir şey yapamamış. Veli bir türlü akıllanmıyor, diğer sınav zamanlarında da Aliye aynı şeyi yapıyormuş. Ali en sonunda dayanamamış: -Arkadaşım bu gidişle karnende bir çok dersin zayıf olacak. Gel beraber çalışalım, yazılılar bitince yine oyun oynarız. Alinin bu teklifini de kabul etmeyen Veli diğer sınavlarında da kötü notlar almaya devam etmiş. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış ve karne zamanı gelmiş çatmış. Karne gününde tüm aileler okula davetliymiş. Ali ve Velinin ailesi de çocuklarla birlikte okula gelmişler. Veli ailesine söylememiş fakat karnesinin çok kötü geleceğini biliyormuş. Ali ise oldukça mutluymuş çünkü bütün sınavları çok iyi geçmiş. Karne zamanı gelmiş. Ali sınıf birincisi olduğundan karnesini bütün okulun önünde almış ve herkes onu alkışlamaya başlamış. Veli Alinin ailesine baktığında ne kadar gururlandıklarını görmüş. Kötü notlar getirerek kendi ailesini üzdüğü için kendine çok kızmış. Karneleri alı eve gittiklerinde Ali arkadaşı Velinin yanına gitmiş. -Arkadaşım üzülme. Çalışmadığın için notlarının kötü geldiğini biliyorsun. Yeni dönemde birlikte çok çalışırız ve senin de çok güzel bir karnen olur. -Ali, arkadaşım, sen haklıydın. Ben oyun oynarken sen hep çalıştın. Beni de uyardın ama ben seni dinlemedim. Oysaki ders zamanı dersimi çalışmam lazımdı. Çalıştıktan sonra arda kalan zamanda oyun oynamalıydım. -O zaman bu yaz tatilinde geride kaldığın bütün konuları birlikte çalışalım ve böylelikle yeni senede senin de eksiğin kalmamış olur, ne dersin? Veli arkadaşının bu teklifine çok sevinmiş. -Süper olur. Ama Ali tatilde sen de benimle ders çalışmak zorunda kalacaksın... -Olsun, benim için de tekrar olur demiş Ali. -Canım arkadaşım benim. Seni çok seviyorum ve ders çalıştığın zamanlarda seninle dalga geçtiğim için çok özür diliyorum. İki arkadaş birbirlerine sarılmışlar. Veli bu yaz çok çalışıp tüm eksiklerini kapama kararını ailesine anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Akşam olduğunda yemek masasında ailesine kararından bahsetmiş. Ailesi de sevinçle karşılamış bu durumu. Ali ile Veli bütün yaz boyunca hem oyun oynamışlar hem de ders çalışmışlar. Programlı oldukları sürece her şeye vakit yetebiliyormuş. Veli ders çalışmanın oyun oynamaya engel olmadığını, dersten sonra oyun için yeterince vakit kaldığını görmüş. Ve kendi kendine söz vermiş: Derslerimi bundan sonra hiç ama hiç aksatmayacağım. O günden sonra Veli de en az Ali kadar başarılı bir öğrenci olmuş. İki arkadaş da programlı çalışmaları sayesinde hem başarılı öğrenciler olup hem de oyun oynayabiliyorlarmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/padisah-ile-koylu-masali/", "text": "Osmanlı padişahlarından biri günün birinde tebdili kıyafet köyleri dolaşıyormuş. Köyün birinde tarlasında fidan dikmeye çalışan çok yaşlı bir köylüye rastlamış. Adam, bahçesine meyve fidanları dikiyormuş. Padişah yaşlı köylüye takılmak istemiş: Baba, bu fidanlar ne zaman büyüyüp de meyve verecek? Bu fidanlar meyve verinceye kadar sen toprak olursun. Bu meyvelerden yemek sana nasip olacak mı dersin? Demiş. Köylü: Hiç sanmıyorum diyerek cevap vermiş. Padişah sözlerine devam etmiş: O halde neden yoruyorsun kendini? Beyim biz atalarımızın diktiği ağaçların meyvelerini yemiyor muyuz? Torunlarımız da bizim diktiklerimizin meyvelerini yesinler. Bu cevap Padişahın pek hoşuna gitmiş. Cebinden çıkarıp köylüye bir kese altın vermiş. Köylü: - Bakın padişahım, bizim fidanlar şimdiden meyve vermeye başladılar bile demiş. Padişah bu cevabı da pek beğenmiş ve köylüye bir kese altın daha verilmesini emretmiş. Köylü bu kez: Sultanım, her ağaç yılda bir kez meyve verir. Ama bakın benimkiler ikincisini de verdi diye yanıt verince padişah gülümseyerek yanındakilere seslenmiş:"} {"url": "https://www.masalcisite.com/pamuk-nine-hikayesi-oku/", "text": "Ninem tatlı dilli, nur yüzlü bir kadındı. Onu kelimelerle anlatmak mümkün değil... Hepimiz elinde büyümüştük. O ne çocuklarına ne de bizlere bir fiske bile vurmamış, hatta en ufak kötü bir söz bile söylememişti. Ninem adeta kanatsız bir melekti. Ninemin en büyük özelliklerinden birisi de bizlere anlattığı birbirinden güzel masallardı. Hepimiz onun masallarıyla büyümüştük. Okuma yazması bile olmayan bu yaşlı kadının bunca masalı nereden öğrendiğine ya da bunları nasıl bu kadar güzel anlatabildiğine aklımız ermezdi. Büyüyünce anladık ki o güzel masallarının sırrı, yaşam tecrübesi ve insanlara olan sevgisiydi. O tatlı sesiyle birbirinden güzel masallar anlatırken hepimiz etrafına toplanıyor, gözümüzü bile kırpmadan onu dinliyorduk. Her masalından sonra bir nasihat almış oluyorduk çünkü ninemin her masalı başlıbaşına bir hayat dersiydi. Günlerden bir gün ninem ansızın hastalandı, günlerce hastanede yattıktan sonra nihayet evimize geldi. Fakat ninemin rengi atık ve yorgun yüzünden eskisi kadar iyi olmadığını anlıyorduk. Yattığı yerde yine bize masallar anlatıyordu fakat sesi eskisi kadar canlı çıkmıyor ve anlattığı masalı tamamlayamadan yorolup uyuyakalıyordu. Ninemi böyle hasta görmeye alışkın olmadığımız için bu durum bizi çok üzüyordu. Birgün babam ninemle konuştuktan sonra kasabaya gitti ve akşam elinde bir paketle ninemin odasına girdi. Kutuda ne olduğunu hepimiz çok merak ediyorduk. Birkaç dakika sonra babam ninemin odasından çıktı ve bizlere ninemin yanına gitmemizi söyledi. Ninem tebessüm etmeye çalıştığı o nur yüzüyle hepimize tek tek baktı. Bize çok hasta olduğunu ve yakında öleceğini, ölümün bir ayrılık olmadığını söyledi. Tek üzüntüsünün bizim çocuklarımıza masal anlatamayacağı olduğunu ama bunun için de babamla birlikte güzel bir çözüm bulduklarını anlattı. Bize babamın ona getirdiği kutudan çıkan şeyi gösterdi. Bu çok güzel bir müzik kutusuydu. Ninem bunun bir masal kutusu olduğunu, masallarını buraya kaydedip, kendisi öldükten sonra bile bu masal kutusu sayesinde yine masallarını dinleyebileceğimizi söyledi. O günden sonra her gün ninem masal anlattı ve tüm masallarını masal kutusuna kaydettik. Ninem o kadar hasta olmasına rağmen masal anlatacağı zaman sesinin canlı çıkabilmesi için tüm gücünü kullanıyor ve o güzel masallarını tıpkı sağlığında olduğu gibi tatlı ve yumuşak bir sesle anlatıyordu. Ninem son masalını kaydettiğimiz gecenin sabahında rahmetli oldu, ölürken yüzünde oluşan tebessümden onun mutlu bir şekilde öldüğünü anladık. O günden sonra ninemin masal kutusu sayesinde masallardan mahrum kalmadık. Ben şimdi büyüdüm kocamam bir adam oldum ama her gece çocuklarım yatmadan önce onların odasına gidiyor ve onlarla birlikte uyumadan önce ninemin masallarından dinliyorum."} {"url": "https://www.masalcisite.com/pamuk-nine-masali-oku/", "text": "Pamuk Nine Köyün en yaşlılarından olan pamuk nine çocukları çok severdi. Asıl adı Kezban olan yaşlı kadına bembeyaz saçları ve güler yüzü nedeniyle çocuklar tarafından bu isim verilmişti. Kendisi hiç evlenmediği için çocuğu torunu da yoktu. Bu yüzden tüm sevgisini köyün çocuklarına vermişti. Şu an olgun yaşta olanların hemen hemen hepsi pamuk ninenin anlattığı masallarla büyümüşlerdi. Güzel bir bahar öğleden sonrasında pamuk nine köyün çocuklarıyla birlikte bir ağacın altına oturmuş onlara masal anlatıyordu. Bu sırada köy muhtarının oğlu Osman tarlada çalışan abisine yemek götürmek için yoldan geçiyordu. Osman yaramaz bir çocuktu, yaptıklarıyla tüm köyü illallah ettirmişti. Pamuk nineyi ve çocukları gördüğünde aklına onları korkutmak geldi. Yolun kenarından aldığı bir taşı onların bulunduğu tarafa doğru fırlattı. Osmanın attığı taş pamuk ninenin başına isabet etmişti ve yaşlı kadının başı kanıyordu. Osman kendisini gören biri olmasın diye hemen oradan kaçtığı için pamuk ninenin yaralandığını farketmemişti. Pamuk nineyi köyün sağlık ocağına götürdüler, orada başına dikiş atıldıktan sonra dinlenmesi için evine gönderdiler. Bu arada tüm köylü merak içindeydi, kimseye zararı olmayan bu yaşlı kadına kim neden böyle bir şey yapmıştı. Köyün muhtarı da akşam sofrada bu olayı anlattı ve köyde yaşayan hiç kimseden böyle bir kötülük beklemediğini de söyledi. Pamuk ninenin yaralandığını duyan Osman bu duruma çok üzüldü ve ağlamaya başladı. Ailesi önce onun neden ağladığını anlayamadı fakat Osman onlara her şeyi bir bir anlattı. Muhtar bu duyduklarına inanamadı. Oğlum sen köyde herkesin çok sevdiği pamuk nineye böyle bir kötülüğü nasıl yaparsın! diye bağırdı. Osman ürkek bir şekilde amacının hiç kimseye zarar vermek olmadığını, sadece şaka yapmak istediğini anlattı. Babası onu bahçeye çıkarttı ve orada onunla uzun uzun konuştu. İnsanlara böyle tehlikeli şakalar yapmanın çok kötü sonuçlara neden olabileceğini, yapılan bir şakanın insanların canlarını yakmak yerine onları güldürmesi ve kimseye zarar vermemesi gerektiğini anlattı. Babasının bu konuşması üzerine Osman yaptığı hatayı anlayarak çok pişman oldu. Ertesi sabah daha kahvaltı bile yapmadan koşa koşa pamuk ninenin evine gitti. Yaşlı kadın başı sargılı bir şekilde yatıyordu. Osman hemen yaşlı kadının yanına gidip elini öptü. Babasına anlattığı gibi onada amacının sadece şaka yapmak olduğunu, kimseye kötülük yapmak istemediğini anlattı ve özür diledi. Bu sözler üzerine pamuk nine Osmanın göz yaşlarını sildi ve onu yanağından öperek affettiğini söyledi."} {"url": "https://www.masalcisite.com/pembe-tavsan/", "text": "Pembe Tavşan Sibel 5 yaşında küçük bir kızdır ve geceleri yalnız yatmaktan çok korkmaktadır. Annesiyle babası ona artık büyüdüğünü ve tek başına uyuması gerektiğini defalarca anlatmalarına rağmen Sibel yine de her gece ağlayarak annesiyle babasının yanına geliyordu. Bu sorunun konuşmakla çözülemeyeceği açıkça ortaydı. Küçük kızın annesi ve babası sonunda bu konuya güzel bir çözüm buldular. Kızlarına geceleri beraber uyuması için küçük bir oyuncak alacaklardı. Böylece Sibelde geceleri odasında yalnız olduğunu düşünüp korkmayacaktı. Hemen ertesi gün bu kararlarını uygulayarak küçük bir bebek aldılar. Kızlarına bu bebeği verdiler ve gece onunla uyumasını söylediler. Sibel bebeğini çok sevdi tüm gece boyunca onu elinden bırakmadı. Uyku vakti geldi küçük kızı bebeğiyle beraber uyuması için odasında yalnız bıraktılar. Gece anneyle baba uyurlarken Sibel yine ağlayarak geldi ve korktuğunu söyledi. Bebek işe yaramamıştı, ertesi gün küçük bir oyuncak kedi aldılar oda işe yaramadı. Daha ertesi gün bir ayıcık derken nerdeyse denemedikleri oyuncak kalmadı. Ne yapsalar bir türlü olmuyordu Sibel her gece ağlayarak yine onların yanında uyuyordu. Sibelin annesi Gül hanım bu sıkıntılarını komşuları Sevil hanıma anlattı. Sevil hanımında 2 çocuğu vardı. Belki o bu konuda ne yapabilecekleri hakkında onlara yardımcı olabilirdi. Sevil hanım Gül hanımı dinledikten sonra yüzünde tatlı bir gülümseme ile bir başka odaya gitti. Oradan elinde bir kitap ve küçük pembe bir tavşanla geldi. Gül hanıma bunları uzattığında, kadın umutsuz bir şekilde birçok oyuncak denediklerini ama hiç birisinin işe yaramadığını söyledi. Sevil hanım ona; gece yatmadan önce Sibele bu kitaptaki sevimli tavşan hikayesini oku ve yanına da bu tavşanı koy. Ben iki çocuğumu da hep bu şekilde uyuttum. dedi. Gül hanım gece Sibelin uyku vakti geldiğinde onu odasına götürdü. Sevil hanımın söylediği gibi önce sevimli tavşan hikayesini okudu ve sonra da kızının yanına pembe tavşanı koyarak, onu uyumaya bıraktı. Gece Gül hanım ve eşi her an kızları gelecek diye beklediler ama Sibel o gece korkup yanlarına gelmedi. Sabah kahvaltıda küçük kızlarının keyfinin yerinde olduğunu gören anne babası ona iyi uyuyup uyuyamadığını sorduklarında küçük kız; pembe tavşanım beni kötü rüyalar görmekten korudu, hikayedeki gibi o güzel rüyalar ülkesinden gelen ve çocukları kötü rüyalardan koruyan bir kahraman. cevabını verdi."} {"url": "https://www.masalcisite.com/pinarin-ciftligi/", "text": "Merhaba çocuklar; Bugünkü masalımızda minik Pınarın hikayesini paylaşacağız sizlerle. Yıllar önce küçük bir kasabada yaşayan, büyük hayalleri olan sarı saçlı, mavi gözlü, şirin mi şirin, ismi Pınar olan bir kız yaşarmış. Minik Pınar köyde yaşadığı için bir çok hayvan biliyormuş, ayrıca hayvanları da çok seviyormuş. Pınarın en büyük hayali büyüdüğü zaman veteriner olarak, sürekli hayvanlarla birlikte olmak, onlarla ilgilenmek, yaralı hayvanları tedavi etmekmiş. Çünkü yaşadığı köyde yaralı hayvanları tedavi eden kimse yokmuş. Pınar yinede elinden geldiği kadar hayvanlara bakıyormuş. Minik Pınarın ailesinin bir sürü hayvanı varmış, nelerimi varmış? İnekleri, koyunları, tavukları, çiftliği beklemek ve sürülere sahip çıkmak için köpekleri varmış. Pınarında feminik adında bir kedisi, kral adında bir köpeği, narin adında civcivleri olan tavuğu ve yumak adında bembeyaz bir tavşanı varmış. Şimdi Pınar size bu kadar çok hayvanın olduğu çiftlikte bir gününün nasıl geçtiğini anlatacak. Pınar sabah üürüüü diyen horozların sesi ile kalkarmış. İlk işi elini yüzünü yıkamak, annesi babası ve kardeşi ile kahvaltısını yapmakmış. Kahvaltıda her gün koca bir bardak süt, tereyağı, peynir, bal, yumurta, reçel ve tahin pekmez bulunurmuş. Pınar sütünü içerek nefis bir kahvaltı yaparmış, çünkü akşama kadar koşturacağı için enerji depolaması için bunu yapması gerektiğini biliyormuş. Sizde her gün kahvaltı yaparak sütünüzü içiyorsunuz değil mi? Pınar kahvaltıdan sonra baktığı hayvanların yemeklerini veriyormuş. Önce kedisi feminikten başlayarak, feminiğe içmesi için süt, köpeği krala kemik ve ekmek, tavuklarına buğday, tavşanı yumağa da havuç, marul, karpuz kabuğu veriyormuş. Sizin de hayvanınız var mı? Peki siz onları nelerle besliyorsunuz? Pınar hayvanlarını besledikten sonra kedisi feminkle ip oynarmış, nasıl mı? Eline uzun bir ip alır ve yerde sürüyerek koşmaya başlarmış, kedisi de arkasından ipin ucunu yakalamak için koşarmış, Pınar iyice yorulduktan sonra feminik atlayarak ipi yakalarmış. İşte Pınar akşama kadar çiftlikte oradan oraya koşturup oyunlar oynarmış. Akşam olunca ellerini ve ayaklarını yıkayarak dişlerini fırçalar, pijamalarını giyinip yatağına uzandıktan sonra veteriner olacağı günlerin hayali ile uykuya dalarmış. Bir gün Pınarı ziyarete teyzesinin kızı Elif gelmiş. Elif pınarla günlerini dolu dolu geçirerek güzel bir tatil yapmış, ama Elifin gitme günü yaklaşmış, Elif gideceği için çok üzülüyor gitmek istemiyormuş, pınara köyde yaşamak çok güzel, sen horoz sesiyle uyanarak doğal besleniyorsun. Ayrıca kendine ait bir çok hayvanın var. Akşama kadar onlarla ilgilenerek oyunlar oynuyorsun. Senin için her taraf oyun parkı, burada iken akşam nasıl oluyor anlayamıyorum. Oysaki benim yaşadığım yer böyle değil, benim evde bir sürü oyuncağım var, ama ben onları sevince onlar bana senin kedinin verdiği gibi tepki vermiyor, ben onlara yemek veriyorum ama cansız olduğu için yiyemiyorlar, sen kocaman çiftlikte hayvan sesleri içinde oynuyorsun bense araba ve korna sesleri arasında minicik parklarda oynuyorum. Pınar Elifin durumuna çok üzülmüş, öyle bir yerde yaşamak istemezmiş. Pınar arkadaşına bekle sana yaşadığın yeri güzelleştirecek şeyler söyleyeceğim, sen de evinizin balkonuna rengarenk çiçekler ek, annenden evde bakabileceğin balık, kuş gibi hayvanlar almasını iste, ve dilersen sende veteriner olabilirsin dedi. Bu fikirler Elifin çok hoşuna gitti. Annesi Elife balkona birlikte çiçek ekebileceklerini, balık ve kuş besleyebileceklerini söyleyince Elif havalara uçtu ve Pınara ben de veteriner olacağım diyerek seneye tekrar gelmek üzere köyden ayrıldı. Pınar her gece uyumadan önce çok uzaklarda olan ve kendisi gibi veteriner olma hayaliyle uykuya dalan Elife yıldızlarla selam gönderiyordu. Siz de hayvan seviyor musunuz? Peki anne babanızın izin verdiği bir hayvanı beslemek ister misiniz? Emine TEKE"} {"url": "https://www.masalcisite.com/prenses-ve-cilek/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde bir saray varmış. Saraydaki kraliçe bir kız çocuğuna hamile imiş. Günün birinde hamile kraliçe bir rüya görmüş. Rüyasında eğer kızına çilek yedirirse kızının sonsuz bir uykuya yatacağından bahseden bir peri varmış. Kraliçe sabah uyandığında hemen krala bunu anlatmış ve kral da ülkede ki tüm çilekleri toplatıp çöpe attırmış. O günden sonra o diyarda kimse ne çilek ekmiş, ne de çilek toplayıp yemiş. Günler geçiyor kraliçenin kızı hızla büyüyormuş. Ama büyüdükçe sağ kolunda da çilek şeklinde bir iz belirmeye başlamış. Bunu fark eden kraliçe hemen sarayın hekimini çağırmış ve olan biteni, gördüğü rüyayı anlatmış. Hekim de gördüğünün doğru olduğunu asla ve asla kıza çilek yedirmemesi gerektiğini söylemiş. Prenses gün geçtikçe büyüyor, büyüdükçe de kolundaki leke belirginleşiyormuş. Daha önce hayatında hiç çilek görmeyen prenses kolundaki lekenin bir çilek olduğunu da bilmiyormuş. Gel zaman git zaman prenses büyüyünce dışarıya çıkıp gezmeye başlamış. Yine bir gün yanında korumalarıyla gezerken onlara fark ettirmeden korumalarının yanından kaçmış. Çünkü onlarlayken çok canı sıkılıyormuş. Annesi ve babası kimseyle arkadaşlık etmesini istemiyorlar, o yüzden hep yanına koruma veriyorlarmış. Prenses koşmuş ve ormanın içine doğru gitmiş. Ormanda yavaş yavaş, bitkileri, hayvanları seve seve ilerliyormuş. Birden başı dönmeye, karnı guruldamaya ve gözleri kararmaya başlamış. Ne olduğunu anlamadan birden yere yığılmış. Birkaç saat sonra korumalar prensesi bulduklarında prenses baygın bir halde yerde yatıyormuş. Hemen prensesi kucaklayıp saraya götürmüşler. Prensesi o halde gören kraliçe üzüntüden hasta olmuş o da yataklara düşmüş. Sarayın hekimi ne yapacağını bilmez haldeymiş. Aylar geçmiş, kraliçe yavaş yavaş iyileşmeye başlamış fakat prenses hala iyileşmiyormuş. Kral bu duruma çok kızmış ve hekimi saraydan kovmuş. Tüm ülkeye saraya bir hekim aradıklarını, bu hekimin prensesi iyileştirmesi gerektiğini, aksi takdirde zindana atılacağını duyurmuş. Prensesi iyileştirecek hekim aynı zamanda prensesle evlenecekmiş. Bunu duyan genç yaştaki tüm gençler ben hekimin ben iyileştiririm diyerek saraya gelmişler fakat hiçbiri bunun nedenini ve şifasını bulamamış. Hepsi zindana atılmışlar. Günler geçiyor prenses hala iyileşmiyor, kimsesinin elinden bir şey gelmiyormuş. Hatta kolundaki leke git gide büyüyüp siyahlaşıyormuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/prenses-ve-sutcu-masali/", "text": "Prenses ile Sütçü Kız Masalı Sevgi o gün erkenden uyanmıştı. Çok heyecanlı ve bir o kadar da sevinçliydi. Nasıl heyecanlı olmasın ki. Kendisini bildiğinden beri odasının camından baktığında uzakta gördüğü saraya bugün girecek, nasıl bir yer olduğunu öğrenecekti. Sevgi koşar adımlar ile mutfağa kahvaltıya gitti. Annesine yemek için yardım etti ve hep birlikte sevinç içinde yemeklerini yediler. Kahvaltıdan sonra babası ile birlikte sütleri saraya götürmek için yola koyuldular. Sevginin babası saray sütçülerinden biriydi. Her sabah sağdığı sütleri saraya götürür, geçimini bundan sağlardı. Sevgi, 10 yaşına geldiği için artık saraya babası ile gelebiliyordu. Saray kapısından avluya geçer geçmez, Sevgi hayretler içinde kaldı. Ne kadarda büyük. dedi. Babası saray görevlilerinden bir kadına rica ederek Sevgiyi sarayda gezidrmesini rica etti. Sevgi kadın ile birlikte saraya girdiğinde gözleri kamaştı. Çok parlak ve büyük taşlar ile süslenmiş saray koridorlarında gezmeye başladı. Bu sırada Sevgi ile aynı yaşta olan Prenses Zeynepte nedimeleri ile birlikte saray koridrounda geziyordu. Sevgiyi görünce yanına yaklaştı ve ona bakarak. E, kalfa bu misafrimiz kim? Sütçünün kızıymış efendim, sarayı merak etmiş bende gezdiriyorum. Zeynep Sevgiye yaklaşarak elini uzatmış. Merhaba ben Zeynep, sarayımıza hoşgeldiniz, nasıl beğendiniz mi? Sevgi, kendi yaşıtı güzeller güzeli prensesi çok sevmiş. Evet çok beğendim efendim, çok büyük ve parlak bir eviniz var. Benim evimde güzel ama sizin ki daha çok daha büyük. demiş. Prenses Zeynep de Sevgiyi çok sevmiş ve kendisini odasına davet etmiş. İki kız prensesin odasında uzun süre muhabbet edip dertleşmişler. Öğlen yemeği vakti Prenses Zeynep babası ile yemek yemek için Sevginin yanından ayrılmış ve ertesi gün buluşmak için sözlemişmler. Sevgi buna çok sevinip babasına her şeyi anlatmış. Bu sırada öğle yemeğinin sonuna gelen kral ve kızı sohbet ediyormuş. Kral kızına kendisinin bir prenses olduğunu ve köylü kızları ile arkadaşlık etmemesi gerektiğini söylemiş. Zeynep buna çok üzülmüş ama babasına da karşı gelememiş. Ertesi gün Sevgi avluda prensesi beklemiş ama Zeynep gelmemiş. Sevgi de buna çok üzülmüş ve bir daha saraya uğramamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/rapunzel/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde bir karı koca varmış. Bu çiftin çocukları yokmuş ama bir kız çocuk sahibi olmak istiyorlarmış. Aradan biraz geçtikten sonra kadın hamile olduğunu öğrenmiş. Bu çiftin evinin karşısında ise çok güçlü bir cadının evi varmış. Cadının evinin bahçesinde güzel mi güzel marullar duruyormuş. Kadın hamile ya canı bu marulları çok çekmiş. Kocasına; -Ben sadece bu marullardan yemek istiyorum. Demiş. Ama marullar cadının olduğu için kocası yememesi gerektiğini söylemiş. Hamile kadın bu marullardan yemediği her gün zayıflamaya başlamış. Başka bir şey yemiyormuş sadece o marullardan yemek istiyormuş. Kadının bu halini gören kocası tüm cesaretini toplayıp cadının evinin bahçesine gizlice girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş, ama kadına yetmemiş. Ertesi gün adam yine cadının bahçesine gitmiş ama bu sefer cadı bahçede onu bekliyormuş. Cadı; - Sen benim evimin bahçesine girmeye nasıl cesaret edersin ? diye bağırmış. Adam da cadıya karşılık vermiş; -Karım hamile. Canı sizin marullarınızdan çekiyor ve başka bir şey yemek istemiyor. Cadı cevap vermiş. -Bunun için benden izin alabilirdin değil mi ? Adam da cevap vermiş; - İzin almaya çok korktum. Ama karım sizin marullarınızdan yemezse hastalanacak. Cadının aklına bir fikir gelmiş; - O zaman seninle bir anlaşma yapalım. Sen ve eşin buradan istediğiniz kadar marul alabilirsiniz. Ama bebek doğduktan sonra o bebeği bana vereceksiniz. Kadının kocası korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. Birkaç ay sonra bebek doğmuş, cadı hemen gelip bebeği almış ve adını Rapunzel koymuş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel 16 yaşına geldiğinde dünyalar güzeli bir kız olmuş. Cadı Rapunzeli yüksek bir kuleye yerleştirmiş. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş. Sadece tepesinde ufak bir penceresi varmış. Cadı 16 yaşına gelene kadar Rapunzelin sarı saçlarını hiç kesmemiş. Cadı Rapunzeli ziyarete gittiğinde rapunzel altın sarısı saçlarını uzatır cadı da kızın saçlarından tutunup yanına çıkarmış. Bir gün bir prens avlanmak için ormana çıkmış. Uzaklardan çok güzel bir ses duymuş. Atını oraya doğru sürmüş. Sonunda Rapunzelin olduğu kuleye gelmiş. Ama ne merdiven varmış, ne de yukarı çıkmak için başka bir yol varmış. Güzel sesin büyüsüne kapılan prens her gün Rapunzelin kulesinin oraya gidip onun sesini dinlemiş. Bir gün yine oralarda gezinirken kulenin altındaki cadıyı fark etmiş. Cadı rapunzel diye seslenmiş ve bir kız saçlarını aşağıya doğru atmış, cadı da bu saçlardan tutunarak yukarıya doğru çıkıvermiş. Bunu gören prens ertesi gün akşama doğru kulenin altına gelmiş ve rapunzel diye bağırmış. Bunu duyan Rapunzel saçlarını uzatmış ve prens tutunarak Rapunzelin yanına gitmiş. Rapunzel ilk defa annesi sandığı cadıdan başka birini görünce korkmuş. Prens Rapunzele aşık olduğunu söylemiş. Rapunzel artık prensten korkmuyormuş. Bir süre bu şekilde prensle buluşmuşlar. Prens en sonunda Rapunzele evlenme teklifi etmiş Rapunzel de bu teklifi kabul etmiş. Ama rapunzel bu kuleden aşağıya inemiyormuş. Rapunzelin aklına bir fikir gelmiş. Prens her geldiğinde bir kumaş getiriyormuş, rapunzel de bunları birbirine ekleyerek uzun bir kumaş parçası yapmış. Bir gün rapunzel ağzından kaçırıvermiş. -Anne, prens senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma."} {"url": "https://www.masalcisite.com/renklerin-kavgasi/", "text": "Renklerin Kavgası Birgün renkler kendi aralarında bir tartışmaya tutuşmuşlar. Her biri en güzel rengin kendisi olduğunu iddia ediyormuş. Sadece beyaz renk bu tartışmaya katılmıyor ve diğer renkleride yanlış yaptıkları konusunda uyarıyormuş. Fakat öfkeden gözleri dönmüş olan renklere söz anlatabilmek ne mümkün... Bakmış ki beyaz renk, bu anlamsız tartışmanın son bulacağı yok ortaya bir fikir atmış. Arkadaşlar mademki birbirinizle tartışmaktan vazgeçmiyorsunuz o halde sizlere bir önerim var. demiş. Bu söz üzerine tüm renkler tartışmayı kesip, bu öneriyi öğrenmek için tüm dikkatlerini beyaz renge yöneltmişler. Beyaz renk, her birinin şeffaf bir balona kendi rengini vermesini ve bu balonları bir çocuğa gösterip hangisini istediğini sormalarını önermiş. Çocuk hangi renk balonu seçerse o rengin en güzel renk olduğunu kabul edeceklermiş. Tüm renkler bu öneriyi memnuniyetle kabul etmişler. Her biri şeffaf bir balonu kendi rengine boyamış. Sarı, kırmızı, mavi, yeşil, turuncu, pembe, mor kısacası tüm renkten balon varmış. Renkler bu balonları çocuk parkına götürüp bırakmaya ve çocukların hangi rengi seçtiğine göre, hangisinin daha güzel olduğunu öğrenmeye karar vermişler. Balonları alıp çocuk parkının bir köşesine bırakmışlar kendileri de gizli bir köşeden olanları izlemeye başlamışlar. Neşeyle oyun oynayan çocuklar önce balonları farketmemişler. Sonra aralarından birisi kaçan topunu almak için o tarafa gittiğinde rengarenk balonları görmüş. Çocuk heyecanlı bir şekilde; aaa ne güzel bir balon! diye bağırınca tüm çocuklar oraya koşuşmuşlar. Kısa sürede balonların etrafında bir sürü çocuk birikmiş. Çocuklar balonları aralarında paylaşmaya karar vermişler. Her renge bir çocuk denk geliyormuş ve balonlar merakla çocuklar en çok hangi renk balonu almak isteyecekler diye bekliyorlarmış. Renkler bir de bakmışlar ki her çocuk farklı bir balona yöneliyor. Kimi neşe içinde sarı balonu, kimi kırmızıyı, kimi maviyi alıp gidiyormuş. Sonuçta ortada ne bir tek balon ne de elinde balon bulunmayan tek bir çocuk kalmamış. Bunun üzerine beyaz renk diğer renklere dönüp; gördüğünüz gibi günlerdir boş yere tartışıyorsunuz. Hepinizde güzelsiniz, her birinizin seveni var. dediğinde, renkler boşyere tartıştıklarını anlayıp birbirlerinden özür dilemişler ve gökyüzünde güzel bir gökkuşağı oluşturmak için el ele tutuşmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ruyanin-korkak-kedisi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken uzak diyarların birinde çok sevimli bir kız çocuğu yaşarmış. Bu kız çocuğunun adı Rüya imiş. Rüya ailesinin tek çocuğu imiş. Bu yüzden ailesi Rüyayı çok sever, başına bir şey gelmemesi için hep yanında beklerler, üzerine titrerlermiş. Rüya da ailesini çok sever, onlara hiç yaramazlık yapmazmış. Bir gün okullar yaz tatilinde iken Rüya bahçede oyuncak bebekleriyle oynuyormuş. Birden bire bir ses duymuş. Bu ses sanki bebek ağlaması gibiymiş. Bahçedeki elma ağacının oradan geliyormuş ses. Rüya baştan sesin geldiği yere gitmek istemiş, annesi içeride mutfakta yemek yapıyormuş, babası da işteymiş. Ama daha sonra annesinden izin almadan bir yere gitmemeye karar vermiş. Bebekleriyle oynamaya devam ederken yine aynı sesi duymuş. Rüya iyice merak etmeye başlamış. Daha sonra Rüya bebeklerini yere bırakmış ve sesin geldiği elma ağacına doğru yürümeye başlamış. Elma ağacına geldiğinde bir de ne görsün? Elma ağacının üst dallarından birinde küçücük sapsarı bir kedi yavrusu varmış. Kedi ağaçtan inmek istiyor fakat çok küçük olduğu için de inmeye korkuyormuş. Rüya kediye dönüp Biraz bekle kedicik! Hemen gidip annemi çağıracağım. O seni oradan nasıl indireceğimizin bir yolunu bulur. Sevimli kedi de sanki Rüyanın dediğini anlamış gibi bağırmayı kesmiş. Rüya hemen eve doğru koşmuş ve annesini çağırmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ruzgar-mi-daha-guclu-yoksa-gunes-mi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken; buralardan çok çok uzakta büyük mü büyük bir masal diyarı varmış... Masal diyarının içinde konuşan hayvanlar, neşeli çocuklar, tatlı mı tatlı oyun arkadaşları mutlu bir şekilde yaşarmış. Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinleme hakkı kazanırmış. İşte o masallardan biri, gününü uslu bitiren tüm çocuklara... Günlerden bir gün, masal diyarında yaşayan rüzgar ve güneş karşı karşıya gelmiş. Rüzgar olanca hızı ile esip havayı soğuturken, güneş de bir taraftan insanları ısıtmak için var gücü ile parlıyormuş. Fakat ikisinin de yolu aynı yerde kesilince oranın havası rüzgarlı mı yoksa güneşli mi olacak sorusu ortaya çıkmış. Rüzgar, karşısına çıkan güneşe hemen büyüklenerek onun gözünü korkutmak istemiş: Rüzgar: Heyyy, Güneş kardeş, baksana bana! Burasının havasına ben karar veririm, çünkü ben senden daha güçlüyüm. Sen şimdi kenara çekil, ben görevimi yapayım demiş. Güneş rüzgarın bu tepkisi karşısında şaşırmış. Burada kimse kimseden daha güçlü değilmiş. Güneş: Sen kendini bu kadar güçlü mü görüyorsun gerçekten demiş. Rüzgar güneşin bu sözleri üzerine böbürlenmiş: Rüzgar: Elbette, en güçlü benim. Hatta ne kadar güçlü olduğumu şimdi sana da göstereceğim demiş. Güneş rüzgarın bu sözleri üzerine merakla beklemeye başlamış. Rüzgar bulutların üzerinden aşağıya doğru bakmış ve sokakta yürüyen yaşlı bir adamı güneşe göstermiş: Rüzgar: Bak, aşağıda yürüyen yaşlı adamı görüyor musun demiş. Güneş eğilip bakmış ve rüzgarın dediği yaşlı dedeyi görmüş. Rüzgar, güneşe karşı ne kadar güçlü olduğunu göstermek istiyormuş: Rüzgar: İyi izle, ben şimdi o yaşlı dedenin ceketini çıkarmasını sağlayacağım. Böylece sen de benim ne kadar güçlü olduğumu göreceksin demiş. Güneş, sesini çıkarmadan biraz geriye çekilerek rüzgarın ne yaptığını izlemeye başlamış. Rüzgar, tüm gücünü toplamış içerisine ve ardından bütün şiddetiyle esmeye başlamış. Yaşlı adama doğru esiyormuş, o kadar güçlü esiyormuş ki amacı ceketin adamın üstünden düşmesini sağlamakmış. Rüzgar estikçe hava soğuyor, hava soğudukça yaşlı adam üşüyormuş. Üşüdükçe de üzerindeki cekete daha da güçlü sarılıyormuş. Rüzgar, işlerin istediği gibi gitmemesine öfkelenmiş. Öfkesi ile birlikte daha da şiddetli esmeye başlamış. Yaşlı adam da daha sıkı sarılmaya başlamış ceketine. Rüzgar, işi böyle çözemeyeceğini anlamış. İşler istediği gibi gitmemiş ve sonunda pes etmiş. Çaresizce onu izleyen güneşe dönmüş. Güneş rüzgara bakmış ve gülümsemiş. Rüzgarı kenara davet edip, kendisi çıkmış sahneye. Güneş, tüm sıcaklığını içinde toplamış ve birdenbire dışarı vermiş. Yeryüzünü sıcaklığı ile iyice ısıtmış. Yaşlı adam ise hava ısındıkça ısınmaya hatta terlemeye başlamış. Üzerindeki cekete ihtiyacı kalmadığını düşünmüş ve ceketini çıkarmış. Güneş, kenara çekilen ve onu izleyen rüzgara dönmüş: Güneş: Gördün mü bak rüzgar kardeş! Sen ne kadar güçlü olduğunu zorla, zorbalıkla göstermeye çalıştın. Şiddetle estin ama yine de o ceketi çıkartamadın. Oysaki ben yaşlı adamı sadece ısıttım. Demek ki bu hayatta nazik olmak, zorlamalardan daha etkiliymiş demiş. Bu masal sonrasında rüzgar, bir daha hiç büyüklenmemiş. Şiddetli eserek insanlara ne kadar güçlü olduğunu da kanıtlamamış. O da güneş gibi sakinliği ve nazikliği ile halletmiş işlerini."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sarayin-kucuk-sirri-mila/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde bir saray varmış. Saray da ne saray ama! Bin bir ülkeye namı yayılmış, uzak diyarlardan, denizlerin ötesinden bile diğer krallar, kraliçeler, bu sarayı görmeye gelirlermiş. Saray da, sarayın çevresinde yaşayan tüm halk da çok memnunmuş. Sürekli birileri ziyarete geldiğinden dolayı, esnaf da köylüler de iş yapıyorlar, köylüsünün mutlu olduğunu gören kraliçe ve kral da mutlu oluyorlarmış. Bu sarayın küçük bir sırrı varmış. Bu sır gerçekten küçük olan kral ve kraliçenin altı yaşında sevimli mi sevimli kızlar Mila imiş. Milanın özel bir yeteneği varmış. Milanın ellerinden sihir akıyormuş. Mila nereye dokunsa orası çiçekleniyor, güzelleşiyor, ya da altın oluyormuş. Mila bahçede oynadıkça, bahçede mis gibi kokan güller, çiçekler açıyormuş. Gel zaman git zaman, Mila bir sabah bahçeye çıkmamış. Yatağında yatıyormuş. Sarayın hizmetçileri Milanın çıkmadığını fark edip hemen kral ve kraliçeye haber vermişler. Kral ve kraliçe hemen Milanın odasına koşmuşlar. Bir ne görsünler! Yavrucak, terler içinde orada yatıyormuş. Hemen hekim çağırmışlar. Hekim Milayı tedavi etmeye çalışmış lakin başaramamış. Kral hemen hekimi kovmuş yeni hekim çağırmış. O hekim de Milaya bir çare bulamamış. Gel zaman git zaman Mila hala yatağından kalkamıyormuş. Bahçeye inemeyen Mila güzel güzel yeni çiçekler de açtıramıyor, hiçbir yeri altın yapamıyor, durum böyle olunca insanlar eskisi gibi saraya gelmiyorlar, köylü halkı kimseye satış yapamıyor, insanlar aç kalıyormuş. Saray günden güne karanlığa bürünmeye başlamış. Kızının bir türlü düzelmediğini, köylülerin perişan halde olduğunu gören kral hemen bir ferman yayınlamış. - Kim ola ki, kralın kızını iyileştire, işte o zaman zengin olur, sarayın kapıları onun için sonsuza dek açılır. Kral bu ilanı her yere astırmış. Yalandan dolandan insanlar hekim kılığına girip kızı tedavi edeceklerini söyleyip kralı kandırmaya çalışmışlar. Lakin aylar yıllar geçmiş. Kimse hala bir tedavi bulamamış. Bir gün ormanda ufak bir çocuk geziniyormuş. Çocuğun babası otlar toplar bunlardan merhem yapar, yaralarına sürer iyileşirmiş. Ormanda gezerken bu ilanı görmüş. İlanı okuyunca daha önce kendisinin de başına aynı şey geldiğini hatırlarmış. Bir koşu babasına ilanı götürmüş. İlanı gören babası kızın uyku hastalığına yakalandığını ve buna tek iyi gelecek şeyin, dağların öbür ucunda yetişen bir kahve ağacının çekirdeği olduğunu söylemiş. Çocuk babasına gidip kızı tedavi etmesi için yalvarmış. Babası çocuğu kırmamış ve birlikte o ağaca gitmişler. Günler sonra sarayın önüne gitmişler. Babası; - Size ilaç getirdim. Kızın şifası bendedir. demiş. Ama hizmetlilerden kimse inanmamış. Çünkü herkes kralın parasını almak için geliyormuş. Adam eklemiş. - Kızın hastalığı uyku hastalığı, devası da şu an elimde duran şişededir. Daha önce kendi oğlum da aynı hastalığa kapıldı. Ona da bundan içirdim uyanıverdi. Diyince bir hizmetli adama inanmış ve içeri almış. Kral ve kraliçenin yanında, kız ilacı içirmiş. Ve kız ertesi sabah uyanıvermiş. Kral adama Dile benden ne dilersen. Artık burada benimle eşit sayılırsın. demiş. Adam da - Hiçbir şey istemem. Kızınız iyi olsun tek dileğim o dur. Demiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sarikiz/", "text": "Bundan çok uzun seneler önce köyün birinde sarı kız isminde bir inek varmış. Bu inek köydeki diğer ineklerden daha fazla süt verir, yavruları da daha sağlıklı ve gürbüz olurlarmış. Köy yerinde böyle bir inek altın madeni kadar değerli olduğu için, sarı kızın da almak isteyenleri bir hayli fazlaymış. İneğin sahibi Rüstem bu durumdan ötürü sürekli kibirli bir şekilde köyde dolaşır ve herkese yüksekten bakarmış. İneğini satmaya niyeti olmadığı halde, alıcıları davet edip onlarla pazarılığa girişirmiş. Amacı ineğini satmak değil sadece insanlarla eğlenip alay etmekmiş. Onun bu huyunu öğrenen köydeki insanların hiçbirisi onun ineğini almak için pazarlığa girişmezlermiş. Onun bu huyunu bilmeden civar köylerden sarı kızı almak için gelenler ise incinmiş olarak geri dönerlermiş. Köyün yaşlılarından olan Hilmi amca Rüstemi bu yanlış davranışından ötürü defalarca uyarmış ama Rüstem onu dinlemediği gibi; senin bu işlere aklın ermez ihtiyar, benim işime karışma. diye de terslemiş. Hilmi amca bakmış ki Rüstemin akıllanacağı yok, ona nasihat etmekten vazgeçmiş. Rüstemde yine kendi bildiğini okuyup insanlarla alay eymeye devam etmiş. Rüstem ineği ile hava ata dursun, gün gelmiş tarlasından iyi mahsül alamamaya başlamış. Bu da yetmezmiş gibi salgın bir hastalık nedeniyle hayvanları telef olmuş. Elinde sadece sarı kız kalmış. Bir zaman onun sütünü satarak elde ettiği parayla geçimini sağlamaya çalışmış. Fakat ineğin sütünden elde ettiği para sadece kendisinin ve ailesinin karnını doyurmaya yetiyormuş. Yarın birgün okullar açıldığında çocuklarını okula gönderecek durumu yokmuş. Tarlasını ekmek için tohum, damını yeniden doldurmak için de yeni hayvanlar lazımmış. Bunlar için para gerekliymiş, bakmış ki tek yolu ineğini satmak. Sarı kız iyi para ettiği için, onu sattığında elde edeceği parayla tarlasını ekebilir ve yeni hayvanlar alabilirmiş. Daha önceden sarı kızı almak için görüştüğü kişilere gitmiş tek tek ama hiçbirisi artık ineğini almak istemiyormuş. Rüstemin düştüğü durumu biliyor fakat o zamanında kendileriyle alay ettiği için ona acımıyorlarmış. Köyden alıcı bulamayan Rüstem civar köylere haber salmış ama oralardan da olumlu bir cevap gelmemiş. Yokluk ve açlık kapısını çaldığı zaman Rüstem yaptığı yanlışı farketmiş, malıyla övünüp başka insanlara yüksekten bakmanın ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamış ama artık iş işten geçmiş. Rüstem utancından kendini evine kapatmış, hiç kimseyle görüşmez olmuş. Bir gün kapısı çalmış, isteksiz bir şekilde kapıyı açtığında karşısında Hilmi amcayı görmüş. Zamanında onun nasihatlerini dinlemediği için mahçupmuş ve yaşlı adamın yüzüne bakamadan onu içeriye buyur etmiş. Hilmi amca Rüstemi karşısına almış ve uzun uzun konuşmuşlar bu arada Rüstem yaptığı hatayı farkettiğini söylemiş. Yaşlı adamın elini öpmüş. Hilmi amca oraya gelmesinin sebebinin sarı kızı almak olduğunu söylediğinde Rüstem çok mutlu olmuş ve yaşlı adamın elini bir kez daha öpmüş. O günden sonra da hiçbir zaman malıyla övünmemiş ve Hilmi amcanın sözünden de çıkmamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sarki-soyleyen-agac-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bundan uzun uzun yıllar önce, develer tellal iken, pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. Nereye gidiyorsunuz böyle? Diye sordum birine, dedi ki Masal dinlemeye... Masalı çok severim ben, dinler dinler uyurum ben. Tam Beni de götür diyecektim ki aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına... Periler diyarı ki bütün periler masallar anlatır sana... İşte o masallardan birini anlatacağım ben de sana... Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde, büyük bir bahçe varmış. Bu bahçe bildiğimiz bahçeler gibiymiş ancak bir özelliği hariç. Bu bahçenin içinde şarkı söyleyen bir ağaç varmış. Bu ağacın ünü yakınlardaki tüm köylere yayılmış. Ağaç o kadar güzel şarkı söylüyormuş ki, köylülerin hepsi ağacın etrafında toplanıp eğlenceli vakit geçiriyormuş. Ağaç da kendisine gösterilen bu ilgiden memnun, marifetlerini gösterdikçe gösteriyormuş. Günler haftaları haftalar da ayları bu şekilde kovalarken şarkı söyleyen ağacın methi taa ülkenin padişahının kulağına kadar gitmiş. Vezirlerinden birisi padişaha şarkı söyleyen ağaçtan bahsettiğinde padişah önce inanmamış. Hatta vezirine gülmüş, geçmiş. Ancak vezir çok ısrar edince ağacı gidip görmeye karar vermiş. Günlerden bir gün padişah köylü bir adam gibi giyinerek halkın içine karışmış. Padişah böyle zamanlarda padişah olduğunu saklamak için hep köylü kılığına girerek girermiş köyün içine. Böylece kimse onun padişah olduğunu anlamaz, o da rahat rahat gezermiş tüm sokakları. O gün yine aynı şeyi yapan padişah vezirin öve öve bitiremediği şarkı söyleyen ağacı bulmak için uzun bir süre yürümüş. Ardından köyün dışına doğru olan büyük bahçenin içinde şarkı söyleyen ağacın sesini duymuş. Padişah kulaklarına inanamamış. Bu ağaç gerçekten şarkı söylüyormuş. Üstelik köylüler ağacın etrafında toplanarak kah eğleniyor, kah dans ediyor, kah gülüp oynuyorlarmış. Padişah köylülerin bu kadar mutlu olmasını hazmedememiş. Kendisi bu ülkenin padişahıymış ve en zengini imiş. Bu ağaç insanları mutlu ediyorsa bu mutluluk sadece ve sadece onun olmalıymış. Fakir köylüler ağacın eğlencesini yaşama hakkına sahip değilmiş. Padişah gördüğü manzara karşısında duyduğu memnuniyetsizlik ve hatta kıskançlık ile sarayın yolunu tutmuş. Saraya girdiği gibi vezirini yanına çağırmış: Padişah: Yarın hemen o ağacı söküp sarayın bahçesine getiriyorsun. Benim odamın tam altına dikiyorsun. Bundan sonra o ağaç tüm şarkılarını sadece bana söyleyecek demiş. Vezir padişahın talimatını yerine getirmek için hemen harekete geçmiş. Sabah olur olmaz yanına aldığı birkaç adam ve bahçıvan ile ağacı yerinden sökmek için yola koyulmuş. Şarkı söyleyen ağaç, yeni bir günün sabahına yine çok mutlu başlamış. Güneş parladıkça neşesi yerine gelmiş ve güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. O sırada tarlalarına giden köylüler de ağacın bu güzel sesi ile güne başlamanın keyfini çıkarmış. Fakat o da ne! Padişahın veziri yanındakiler ile birlikte ağacı yerinden sökmesin mi? Köylüler durun ne yapıyorsunuz? demeye kalmadan vezir hepsini kovmuş. Padişahımızın emri, buna karşı mı geliyorsunuz diyerek bir de tehdit etmiş köylüleri. Zavallı insanlar susup kalmışlar, üzülerek ağacın sökülmesini izlemişler. Şarkı söyleyen ağacı söken vezir ve adamları ağacı saraya getirmiş. Padişahın tam da istediği gibi odasının altına dikmiş. Beklemişler ki ağaç şarkılarını söylemeye devam etsin. Ancak ağaçta tık yokmuş! Vezir biraz daha bekleyelim demiş ancak ağaç yine ses vermemiş. Vezir en sonunda pes etmiş ve padişaha durumu bildirmiş. Padişah yine öfkeyle kükremiş: Padişah: O ağacın nasıl şarkı söylediğini ben duydum. Nasıl olur da burada ses çıkarmaz! Gerekirse birkaç gün hatta birkaç ay bekleyeceğiz, yine de o ağaçtan şarkı dinleyeceğiz demiş. Günler, haftalar, aylar geçmiş ancak şarkı söyleyen ağaç sarayın bahçesinde değil şarkı söylemek sesini bile çıkarmamış. Padişah da artık boşuna beklediğini fark etmiş. Anlamış ki ağaç sadece kendi bahçesinde söylüyormuş o güzel şarkılarını. Padişah yaptığının yanlış olduğunu anlamış. Ağacı sarayın bahçesinden söktürüp eski yerine diktirmiş. Ağaç daha bahçenin kökleri ile birleştiği anda o güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. Hem padişah hem de köylüler bu duruma çok sevinmişler. Herkes bir arada ağacın şarkılarını dinleyerek, mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sehir-faresi-ile-tarla-faresi/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler periler top oynarken eski bir hamamın içinde... Ben diyeyim şu büyük ağaçtan, siz deyin şu derin yamaçtan, uçtu da uçtu, büyük bir kuş uçtu. Kuş mu uçtu demeye kalmadı; bir baktım bizim evin fareleri de uçtu... Fare uçar mı demeyin, gelin benim masalımı dinleyin... Bir varmış, bir yokmuş... Çok eskiden, uzak diyarların birinde iki tane fare yaşarmış. Bu farelerden birisi şehirde yaşadığı için adı Şehir Faresiymiş. Diğeri ise tarlada yaşayan toprak içerisinde koşturup duran bir fare olduğu için onun da adı Tarla Faresiymiş. Bu iki fare eskiden beri dostlarmış. Şehir Faresi, şehrin karmaşasından ve kalabalığından ne zaman sıkılsa soluğu arkadaşı olan Tarla Faresinin evinde alırmış. Onu ziyaret etmek için tarlaya giden Şehir Faresi, böylece şehrin gürültüsünden ve kalabalığından uzaklaşırmış. Üstelik Tarla Faresi o kadar marifetli o kadar kibarmış ki; Şehir Faresi her evine geldiğinde onu çok güzel karşılarmış. Şehir Faresine kocaman yemek masaları hazırlayan Tarla Faresi, arkadaşı ile birlikte yemek yer, bütün gece keyifle sohbet eder ve mutlu olurmuş. Hem Şehir Faresi hem de Tarla Faresi bu durumdan çok memnunmuş. İki arkadaş da birlikte zaman geçirmekten çok mutlu oluyormuş. Gel zaman git zaman Şehir Faresi artık sürekli Tarla Faresinin evine gittiği için mahcup olmaya başlamış. Günlerden bir gün Şehir Faresinin aklına güzel bir fikir gelmiş. Her zamanki gibi Tarla Faresini ziyaret etmeye gittiğinde aklındaki fikri hemen Tarla Faresi ile paylaşmış: Şehir Faresi: Arkadaşım, sen neden benim yaşadığım yere gelmiyorsun demiş. Tarla Faresi, şehir yaşamını çok sevmediği için bugüne kadar Şehir Faresinin evine gitmeyi hiç istememiş. Şehrin kalabalığı ve gürültüsü Tarla Faresinin hoşuna gitmiyormuş. Tarla Faresi: Ben şehir hayatını pek sevmiyorum arkadaşım. O yüzden sana da gelmiyorum, yanlış anlama sakın demiş. Şehir Faresi Tarla Faresini misafir etmek istediğini söylemiş. O kadar çok ısrar etmiş ki Tarla Faresi arkadaşının kırılmaması için sonunda pes etmek zorunda kalmış: Tarla Faresi: Tamam, senin hatırın için bir gün şehre geleceğim ve senin misafirin olacağım demiş. Şehir Faresi o kadar mutlu olmuş ki, koşa koşa evine gitmiş. Hemen arkadaşı Tarla Faresi için en güzel yemekleri hazırlamaya başlamış. Ertesi gün arkadaşını ziyaret etmek için şehre doğru yola çıkan Tarla Faresi, uzun ve yorucu bir yolculuk sonunda şehre ulaşmış. Şehre ulaşmış ulaşmasına ama bir de ne görsün! Şehir o kadar büyük, o kadar gösterişli ve ışıl ışılmış ki Tarla Faresinin gözleri kamaşmış. Tarla Faresi etrafa baka baka arkadaşı Şehir Faresinin evine varmış. Şehir Faresi onu büyük bir sevinç ile karşılamış. Tarla Faresi yemek masasına baktığında ise gözlerine inanamamış! Şehir Faresinin kendisi için hazırladığı sofrada her şey varmış. O kadar zengin bir masaymış ki Tarla Faresi belki de ilk kez böyle bir masa görüyormuş. İki yakın arkadaş masadaki yerlerine oturmuşlar. Tam yemeğe başlayacakları sırada dışarıdan gelen gürültü ile oldukları yerde sıçramışlar. Fareler ne olduğunu anlamadan kocaman bir kedi farelerin evine saldırmaya başlamış. Şehir Faresi hemen arkadaşını uyarmış: Şehir Faresi: Arkadaşım, hemen gizli bir yere saklan. Bu evin bir kedisi var, bizi bulursa hemencecik öldürür demiş. Tarla Faresi neye uğradığını şaşırmış. Hemen arkadaşının ardından koşarak, gizli bir köşeye saklanmış. Kedi etrafta dolanıp fareleri bulamayınca vazgeçmiş ve farelerin evinden çıkmış. Tarla Faresi ile Şehir Faresi bir süre kedinin geri gelme ihtimaline karşı oldukları yerde beklemişler. Gelen giden olmayınca saklandıkları yerden çıkmışlar ve Şehir Faresi arkadaşına bakarak; Şehir Faresi: Arkadaşım, böyle bir şey yaşamanı istemezdim ama korkma, tehlike geçti. Artık rahatlıkla yemeğimizi yiyebiliriz demiş. Tarla Faresi, arkadaşının sözüne rağmen yine de sofraya oturmamış. Şehir Faresine dönmüş: Tarla Faresi: Canım arkadaşım, ben korku içinde yemek yiyemem kusura bakma. Benim tarladaki evim belki bu kadar gösterişli olmayabilir, masam da bu kadar zengin olmayabilir ama en azından yemeğimi korkmadan yiyebiliyorum demiş. Şehir Faresi o anda arkadaşının ne demek istediğini anlamış. Tarla Faresine hak vermiş ve onun peşine takılarak şehir hayatından vazgeçmiş. Tarlaya yerleşen Şehir Faresi, arkadaşı ile mutlu bir hayat yaşamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sevgi-golu/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde, güneşin yakıp kavurduğu sıcağından her şeyi kuruttuğu uzunca bir çöl varmış. Bu çöl, güneşin kavurucu sıcağında u-yanmış kavrulmuş; yağmura hasret kalmış. Hiçbir bitki ve hiçbir çiçek bu çölün sıcağında yaşayamaz, daha bir gün bile dolmadan kurur gidermiş. Fakat bu çölün ortasında inanılmaz bir mucize varmış. Bu yakıcı, kavurucu sıcakta; çölün ortasında küçük bir göl varmış. Bu göl, çölün yakıcı sıcağına rağmen kurumazmış. Nedeni ise çok basitmiş: bu göl sevgi gölüymüş. Gölü, yakıcı çölün ortasında barındıran tek şey, etrafında yaşayan hayvanların sevgisiymiş. Gölün adı bu sebeple sevgi gölüymüş. Etraftaki hayvanların sevgisi ve bir arada oluşu bu gölün varlığını koruyan tek etmenmiş. Günlerden bir gün kurnaz bir tilki kendisine av ararken, sıcakta kafası karışınca kendisini bu kavurucu çölün içinde bulmasın mı? Kurnaz tilki; bu çölden nasıl kurtulacağını düşünmüş durmuş ama nafile! Bu çölden çıkış yolunu bir türlü bulamıyormuş. Etrafın ne bir iz varmış ne de bir yol! Kurnaz tilki az gitmiş uz gitmiş... Ama çölden bir türlü kurtulamamış. Kavurucu sıcağın altında yürümekten de o kadar susuz kalmış ki! işte o anda kurnaz tilki sevgi gölünü fark etmiş. Tilki kendi kendisine konuşmaya başlamış: Tilki: Allah Allah serap mı görüyorum acaba? Bu çölün ortasında göl ne arar ki! Tilki her ne kadar serap gördüğünü düşünse de bir yandan da gölün yanına doğru yürümüş. Yakınlaştıkça bu gölün gerçek olduğunu ve içindeki suyun da gerçek olduğunu anlamış. Göle çok yaklaşan tilkinin vücudu susuzluğa daha fazla dayanamamış ve göle ramak kala bayılmış, kalmış... O sırada göl etrafında yaşayan iki tane fare hoplaya zıplaya göle su içmeye geliyormuş. Göle yaklaşan fareler, bir de ne görsünler! Kocaman bir tilki baygın bir şekilde yerde yatıyor! İki küçük fare hemen sevgi gölünün yanına giderek göle ne yapmaları gerektiğini sormuşlar: Fare: Sevgi gölü, hemen yakınında bayılmış bir tilki var. Biz ne yapacağımızı bilemedik. Senin aklına ihtiyacımız var demiş. Sevgi Gölü: Tilki arkadaşınıza yardım etmemiz gerekiyor dostlarım. Şimdi sizden ricam tilkiyi sürükleyerek buraya getirmeniz. İki fare sevgi gölünün dedikleri üzerine hemen harekete geçmiş. Tilkinin yanına gitmişler ve tilki sırtlayıp göle kadar taşımışlar. Zavallı tilki susuzluktan o kadar zayıflamış ki... Tilkiyi gölün yanına koyan iki fare, kenara çekilmiş ve sevgi gölünün yapacaklarını incelemiş. Sevgi gölü tilkiye sularından sıçratmış. Devamında ise dalga yaratarak tilkiyi içine almış. Tilki suyun içine girdiğinde kendine gelmeye başlamış. Sevgi gölü, şefkat dolu suları ve yüreği ile tilkiyi iyileştirmeyi başarmış. İki fare de boş durmak istememiş. Hemen arkadaşlarına haber vermişler ve tilkiye yiyecek bir şeyler bulmak için arayışa başlamışlar. Bir süre sonra birçok yiyecek ile sevgi gölünün kenarına gelmiş iki fare ve diğer arkadaşları. Hayvanlar sevgi gölünün yanına geldiğinde tilki çoktan kendine gelmiş bile. Hayvanları gören kurnaz tilkinin adeta gözleri açılmış. Bu hayvanlar tam da benim ağzıma göre diyen tilki içinden geçen kötü düşünceleri belli etmek istememiş. Tilki sevgi gölünün etrafında bu hayvanlar ile bir arada yaşamaya başlamış fakat bir planı varmış. Hayvanların arasına fitne fesat sokup onları birbirine küstürecekmiş. Planını uygulayan tilki, kısa sürede bütün hayvanları birbirine düşürmüş. Hayvanlar artık sürekli olarak kavga etmeye başlamış. Bunun sonucunda ise sevgi gölü küçülmüş, küçülmüş, minicik kalmış... Gölün küçüldüğünü anlamayan hayvanlar kendi aralarında kavgaya devam ediyormuş. Bir tek fareler fark etmiş gölün durumunu. Ardından hata yaptıklarını da anlamış. Bütün arkadaşlarını toplayıp tilkinin onları birbirine düşürdüğünü, gölün ne kadar da küçüldüğünü anlatmış. Hayvanların hepsi farelere hak vermiş. Birbirlerinden özür dilemiş ve eskisi gibi dost olmuş. Göl, hayvanların barışması üzerine eskisi gibi yine kocaman bir sevgi gölü olmuş. Bütün hayvanlar gölün etrafında oynayıp zıplamaya devam etmiş. Bir tek tilkiyi saf dışı etmişler. Tilki hayvanları tekrardan birbirine düşürmek için çok uğraşmış ama nafile... Hayvanlar birbirlerine daha da sıkı bir bağ ile bağlanmış. Göl ise hayvanların sevgisi ve dostluğu ile büyümüş, büyümüş... Okyanus kadar kocaman olmuş, çölü de içine almış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sevimli-tirtil-masali-oku/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Yemyeşil ormanların olduğu güzel bir ülke varmış. Yeşil mi yeşil, büyük mü büyük ormanların birinde ise uçmayı bilmeyen küçücük bir serçe yavrusu yaşarmış. Serçe yavrusunun annesi onu bırakıp gidince tek başına kalmış bu kocaman ormanda. Ne yapacağını bilemeden minik adımlarla bir o yana bir bu yana gezer dururmuş. Uçmaya çalışsa da nasıl uçacağını bilmediği için başarılı olamıyormuş. Karnı acıktığında ise bulduğu küçük solucanları yiyerek karnını doyurmaya çalışıyormuş. Günlerden bir gün minik serçenin karnı çok açmış ve yiyecek bulması gerekiyormuş. Uçmayı denemiş fakat bir türlü başarılı olamıyormuş. Uçmayı başaramadığı için kanat çırparak koşmaya başlamış. Bir süre koştuktan sonra tam ümidini kaybedecekken karşısına sevimli bir tırtıl çıkmış. Minik serçe mutlu mutlu tırtılın yanına koşmuş ve tam onu yiyeceği sırada sevimli tırtıl birdenbire konuşmaya başlamış: -Serçe kardeş, serçe kardeş, beni yeme lütfen. Minik serçe şaşırmış. Karşısında konuşan bir tırtıl varmış. Heyecanlanarak sormuş: -Seni neden yemeyeceğim ki? Sevimli tırtıl serçenin yanına yaklaşmış ve konuşmaya devam etmiş: -Çünkü ben bir tırtılım ve eğer üç hafta beklersen kelebek olacağım. Kelebek olduktan sonra sana uçmayı öğretebilirim. Birlikte yiyecekler bulabiliriz. Arkadaş olabiliriz. Minik serçe iyice şaşırmış. Bu nasıl olur diye düşünmeye başlamış. Karşısında duran tırtıl ona kelebek olacağını söylüyormuş. Buna inanmalı mıyım diye düşünmüş içinden. Fakat önüne gelen bu fırsatı da kaçırmak istemiyormuş. Tırtılın söylediğinin doğru olup olmadığını görmek için beklemeye karar vermiş. -Tamam, üç hafta bekleyeceğiz ve eğer dediğin gibi olmazsa seni yemek zorunda kalacağım. Minik serçe ve tırtıl o günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar. Tırtıl da hiç vakit kaybetmeden kozasını örmeye başlamış. Gece gündüz demeden çalışıyormuş. Kozasını örmeli ki o koza yırtılıp kelebek olabilmeliymiş. Tırtıl hummalı bir çalışma ile kozasını örerken minik serçe de onu izliyormuş. Olabilecekleri o kadar merak ediyormuş ki... Günler geceleri kovalamış, güneş açmış kapamış derken üç hafta gelmiş çatmış. Minik serçe tırtılın söylediği şeyi çok merak ettiğinden heyecanla olacakları bekliyormuş. Ertesi gece güne dönerken minik serçenin merakla beklediği şey gerçekleşivermiş. Koza yırtılmış ve rengarenk kanatlarıyla sevimli tırtıl artık kelebek olmuş. Minik serçe gördükleri karşısında çok şaşırmış. Tırtılın dediği şey gerçek olmuş. Karşısında rengarenk kanatlarıyla duran sevimli kelebeğe bakmış: -Tırtıl kardeş, sen nasıl böyle kelebek oldun, hala inanamıyorum demiş. -Ee ben sana demiştim serçe kardeş. Sen de beni yemedin, bekledin. İşte şimdi bir kelebeğim. Benim de artık kanatlarım var. Birlikte göklere kadar uçabiliriz. Minik serçe bu olayla doğadaki ilk deneyimini yaşamış. Tırtılın kelebek oluşuna şahit olmuş. -Öyleyse hoş geldin kelebek kardeş. Minik serçe ve sevimli kelebek o günden sonra çok iyi arkadaş olmuşlar. Kelebek, minik serçeye uçmayı ve yiyecekler bulmayı öğretmiş. İkisi birlikte göklere kadar yükselip, sonsuza kadar dost olmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sihirli-kaval/", "text": "Sihirli Kaval Köyün birinde Ahmet adında bir çoban varmış. Ahmetin rahmetli babası ve dedesi de zamanında çobanlık yaparlarmış. Yani çobanlık Ahmetler de aile mesleğiymiş. Ahmet yaptığı işi çok severmiş, bütün gün dağ bayır dolaşıp hayvanları otlatmak ona çok zevk verirmiş. Genç adam doğayı ve tüm canlıları çok seviyormuş. Hayvanlarını otlatırken bir yandan da kaval çalıyormuş. Kavalı Ahmetin en yakın arkadaşı gibiymiş, onu hiç yanından ayırmazmış. Birgün yine çoban Ahmet hayvanlarını alıp otlatmaya götürmüş. Hayvanlar ot yiyip karınlarını doyururlarken Ahmet de bir ağacın altında oturmuş kavalını çalıyormuş. Öğlene kadar yanık yanık kavalını çaldıktan sonra tam yemek vakti karşıdan birinin geldiğini görmüş. Daha önce hiç görmediği, elinde bastonuyla yavaş yavaş yürüyen yaşlı bir adam çobana doğru gelmiş. Yaşlı adam yanına geldiğinde çoban kaval çalmayı bırakıp ayağa kalkmış. Adam çobana yanına oturup oturamayacağını sormuş. Çoban adamı yanına buyur etmiş. İhtiyar çobandan kavalını çalmaya devam etmesini istemiş. Ahmet kaval çalarken yaşlı adam gözlerini uzak bir noktaya dikip düşüncelere dalıp gidiyormuş. Bir süre sonra çoban kaval çalmayı bırakmış ve heybesinden yiyecek çıkarıp sofra kurmuş. Yaşlı adamı sofraya davet etmiş, adam oturmuş ve yemek yemeye başlamış. İhtiyar günlerce aç kalmış olmalı ki önündeki yiyecekleri büyük bir iştahla yiyormuş. Ahmet hiçbir şey yemiyor sadece yaşlı adamı seyrediyormuş. Bir süre sonra yaşlı adam başını sofradan kaldırmış ve; oğlum kusura bakma kaç gündür açtım, yiyecekleri görünce dayanamadım. Sen de çok acıkmış olmalısın, bana bu kadar yeter gerisini sen ye. demiş. Çoban midesi açlıktan guruldadığı halde yaşlı adama karnının tok olduğunu, yemeğin geri kalanını da yiyebileceğini söylemiş. Yaşlı adam o an çobanın yüzüne gülümseyerek bakmış ve yemeğin geri kalanını da büyük bir iştahla yemiş. Daha sonra çoban ve yaşlı adam birkaç saat daha oturup sohbet etmişler. Akşama doğru yaşlı adam oturduğu yerden kalkmış. Çoban ona gidecek yeri olup olmadığını sormuş. Eğer isterse onu bu gece evinde misafir edebileceğini söylemiş. Yaşlı adam çobana teşekkür ederek gitmesi gerektiğini söylemiş. Yanından ayrılmadan önce de çobana; sen çok iyi bir insansın, benim yüzümden aç kaldın bunun karşılığını sana vermek isterim. demiş. Daha sonra çantasından bir kaval çıkarmış ve ona uzatmış. Ahmet bu kavalı kabul etmek istememiş. Olmaz amca ben bunu kabul edemem, ben yemeğimi seninle Allah rızası için paylaştım. Karşılığında bu kavalı almam uygun olmaz. demiş. Fakat yaşlı adam çok ısrar edince onu kırmamış ve teşekkür ederek kavalı almış. O günden sonra çoban hep hayvan otlatmaya giderken, yaşlı adamın verdiği kavalı yanına almış. Kavalı her çaldığında o nur yüzlü ihtiyarı hatırlamış. Yine bir gün dağda hayvanlarını otlatırken ağacın altında uyuyakalmış. O sırada otların arasından bir yılan yavaş yavaş ona doğru gelmeye başlamış. Çoban Ahmet öyle derin bir uykudaymış ki kendisine yaklaşan yılanı farkedememiş. Yılan genç adamın yanına iyice yaklaşmış ve tam onu sokacağı sırada yanında bulunan kaval da bir yılana dönüşmüş. İki yılan birbirlerine tıslayarak boğuşmaya başladıklarında çoban da onların seslerine uyanmış. Bakmış iki yılan birbirlerine saldırıp, boğmaya çalışıyorlar çok şaşırmış. Olduğu yerde öylece durup onları izlemiş. Sonunda yılanlardan birisi ölmüş, diğeri de kavala dönüşmüş. Çoban o an bakmış bu kaval yaşlı adamın kendisine verdiği kaval. O an herşeyi anlamış, ağacın altında saatlerce dua etmiş. Çoban o günden sonra kavalına gözü gibi bakmış, bu kaval yanında olduğu sürece başına hiçbir kötülük gelmemiş ve asla karnı aç kalmamış. Her öğlen vakti kavalının yanında bir tane ekmek ve bir parça peynir buluyormuş. Aradan yıllar geçmiş, çoban Ahmet evlenmiş ve bir oğlu olmuş. Çocuk büyüdüğünde aile geleneği olan çobanlık mesleğini babasından devralmış. Babası çobanlık yapmaya başlayacağı ilk gün oğluna yıllar önce başından geçen olayı anlatmış ve kavalı vermiş. Oğluna eğer hayvanları otlatırken aç veya yardıma ihtiyacı olan birisini görürse mutlaka ona yardım etmesini tembihlemiş. Öğlen vakti geldiğinde genç çoban kavalın yanında bir ekmek biraz da peynir görünce babasının anlattığı olayın doğru olduğunu kendi gözleriyle görmüş. O gün bugündür çobanlık mesleği gibi sihirli kaval da çoban Ahmetin soyundan gelenler arasında dolaşarak, insanlara yapılan hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmadığını hatırlatmaktadır."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sihirli-sapka/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, buradan çok ama çok uzak bir yerde kimsenin bilmediği bir şapka varmış. Bu şapkanın diğer şapkalardan farkı, eski zamanların bir cadının şapkası olmasıymış. Cadı bu şapkayı kullanarak görünmez olur, merak ettiği ve görmek istediği her yer gizlice girermiş. Şapkanın kerameti görünmez yapmasıymış ancak şapkayı bir kere takan ölünceye kadar o şapkanın sahibi olurmuş. Gel zaman git zaman şapkanın sahibi olan cadı ölmüş. Şapka sahibi ölünce sahipsiz kalmış. Kimse şapkanın kerameti bilmediği için sihirli şapka cadının evinde bir köşede öylece kalakalmış. Günlerden bir gün gökyüzü adeta delinmiş, bir yandan hiç durmadan yağmur yağıyor bir yandan da çıkan rüzgar önüne gelen her şeyi yıkıp geçiyormuş. Bu fırtınada cadının evinin tüm pencereleri açılmış, rüzgar evin içerisine girmiş. Rüzgar o kadar şiddetli esiyormuş ki cadının evinde ne var ne yoksa yerle bir etmiş! Sihirli şapkayı da almış, pencereden dışarı uçuruvermiş... Rüzgarın gücü ile dışarı uçan sihirli şapka uçmuş, uçmuş ve ormanın içerisinde bir köyün girişinde rüzgar durunca yere düşmüş. Bu köy son zamanlarda çok fazla hırsızlık olaylarının yaşandığı bir köymüş. Köylüler, tüm varlıklarını çalan hırsızlardan artık yaka silkiyormuş. Bir mucize olsa da bizi şu hırsızların gazabından kurtarsa diye dua edip duruyorlarmış. Bu köyde delikanlı mı delikanlı, yakışıklı mı yakışıklı genç bir çocuk da yaşarmış. Çocuk çalışmayı pek sevmez, nerede eğlence varsa oraya kaçarmış. Bu sebeple de köyde bir türlü iş tutturamıyor, hangi işe girse ikinci gün o işten kovuluyormuş. Zavallı annesi de oğlunun bu durumuna çok ama üzülüyormuş. Günlerden bir gün bizim haylaz çocuk yine işten kovulmuş. Eve gidip annesinin üzgün suratını görmemek için köyün çıkışına ormana doğru gezintiye çıkmış. Dalgın dalgın yürürken birdenbire önüne çıkan şapkayı fark etmiş. Bizim haylaz çocuk şapkayı kaldırmak istemiş ama ne mümkün! Şapka yerinden oynamıyormuş. Şaşırmış ve şapkaya doğru eğilmiş. O sırada şapka da konuşmaya başlamasın mı? Sihirli Şapka: Arkadaşım merhaba, benim adım Sihirli Şapka. Sen benim yeni sahibimsin olabilirsin. Her kim beni eline alırsa o benim sahibim olur demiş. Çocuk şapkanın konuşmasına çok şaşırmış. Ancak neden sihirli şapka olduğunu da merak etmiş: Çocuk: Peki senin sihrin ne diye sormuş. Sihirli şapka hemen cevaplamış: Sihirli Şapka: Her kim beni kafasına takarsa görünmez olur demiş. Bizim haylaz çocuk bu duruma çok ama çok şaşırmış. Şapkayı almış eline başlamış uzun uzun sohbet etmeye... Sihirli şapkaya annesini, köyü, çalışmak zorunda olduğunu ancak iş bulamadığını anlatmış da anlatmış. Haylaz çocuğu dinleyen sihirli şapkanın aklına güzel bir fikir gelmiş: Sihirli Şapka: Arkadaşım gel seninle bir anlaşma yapalım. Sen beni geceleri tak, ben de seni görünmez yapayım. Sen geceleri köyünde olan biteni izle. Hem belki bu sayede köyündeki hırsızları da yakalayabilirsin demiş. Bu fikir bizim haylaz çocuğun hoşuna gitmiş. Sihirli şapkayla birlikte başlamışlar geceyi beklemeye. Gün geceye dönmüş, ortalık kapkara olmuş. Haylaz çocuk artık zamanı geldi diyerek şapkayı başına takmış. Taktığı anda görünmez olmuş. İlk başta gözlerine inanamayan çocuk bir süre sonra görünmez olmaya alışmış ve hemen köyüne doğru gitmiş. Gecenin bir yarısı görünmez olan haylaz çocuk köyün içinde dolaşmaya başlamış. O sırada bir de ne görsün! Hırsızlar köydeki bakkalı soymuyorlar mı? Ne yapsam diye düşünen haylaz çocuk o sırada yerde gördüğü sopayı kapmış eline. Başlamış hırsızlara vurmaya... Hırsızlar çocuğu göremedikleri için kendilerine vuran sopayı gördüklerinde şaşkına dönmüşler. Bu nasıl olur diye birbirlerine sormuşlar. O sırada bizim haylaz çocuk da hırsızları yakalarından tuttuğu gibi soluğu köyün bekçi polisinin yanında almış. Bekçinin yanına gelmeden şapkasını çıkaran haylaz çocuk artık görünür olmuş. Bekçi elinde hırsızlarla gelen haylaz çocuğu görünce çok şaşırmış. Haylaz çocuğu tebrik eden bekçi polisler, bundan sonra yanlarında çalışabileceğini söylemiş. Haylaz çocuğumuz sihirli şapka sayesinde artık polis bekçisi yardımcısı olmuş. Annesi de oğluyla gurur duymuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sihirli-tohum/", "text": "Sihirli Tohum Bir varmış bir yokmuş... Uzak diyarların birinde bir kral ve bu kralın yakışıklı mı yakışıklı bir oğlu varmış. Günlerden bir gün kral çok hastalanmış. Çok vakit geçmeden de ölmüş. Başta kralın oğlu olmak üzere tüm ülke kralın ölümüne çok üzülmüş. Ülkenin kurallarına göre kral öldüğünde oğlunun tahta geçmesi için tek bir şart varmış: evlenmek. Prens de bu kuralı bildiğinden bir an önce evlenmesi gerektiğini biliyormuş. Fakat seveceği ve güveneceği bir kızı nasıl bulacakmış? Prens bir gün düşünürken aklına bir fikir gelmiş. Hemen veziri yanına çağırmış: PRENS: Vezirim bana hemen bir büyücü kadın bul! Vezir prensin talimatıyla bir kadını bulmuş ve saraya getirmiş. Prens kadını huzuruna kabul etmiş: PRENS: Senden bir şey istiyorum büyücü kadın. Bana çiçek tohumu lazım. Ama bu tohum ancak kalbi sevgi ile dolu bir kızın elinde büyüyecek ve çiçek açacak. Aksi halde ne yaparlarsa yapsınlar çiçek açmayacak. Büyücü kadın prensin istediği büyüyü yapmış ve bu büyülü tohumlar ülkede ne kadar bekar genç kız varsa hepsine tek tek dağıtılmış. Aynı ülkede yaşayan güzeller güzeli bir kız varmış. Bu kız yaşlı babasıyla birlikte bir evin bodrumunda yaşıyormuş. Bütün günü babasına bakmakla geçiyormuş. Ne dışarı çıkıyor ne de gezmeye gidebiliyormuş. Fakat bu kızın yüreği sevgi doluymuş. Vezirin dağıttığı çiçeklerden kızın yaşadığı yere de gelmiş. Bekar kızın olduğu her eve o çiçekten bir saksı bırakılmış. Fakat komşu kadınlar kıskançlıkları yüzünden evin bodrum katında bekar bir kızın daha yaşadığını söylememişler. Amaçları kendi kızlarını prensle evlendirmekmiş. İyi yürekli kız bir gün süt almak için dışarı çıkmış. Yolda yürürken kızın biri, evlerinin camından dışarıya doğru bir saksı atmış: KIZ: Açmıyor işte, ne yaptıysam açmıyor demiş. Kızın ağlamalı sesi sokağa kadar geliyormuş. İyi yürekli kız bu çiçeği merak etmiş. Neden açmıyor olabilir ki diye düşünmüş. Saksıyı düştüğü yerden almış ve gizlice eve getirmiş. İyi yürekli kız saksıdaki ekili olan tohuma çok iyi bakmış. Bir hafta sonra tohum patlamış ve çiçek açmaya başlamış. Açan çiçek o kadar güzel, o kadar canlı bir renkmiş ki kız adeta büyülenmiş. Günler haftaları kovalamış. Prens artık daha fazla bekleyememiş ve tüm ülkeyi gezerek tohumu çiçek açtıran kızı aramaya başlamış. Ülkenin neredeyse çoğunu gezen prens neredeyse ümidini kaybetmek üzereymiş. Gittiği yerlerde kendini kandırmak isteyen kızlarla bile karşılaşmış. Fakat prens o çiçeğin rengini nerede olsa tanırmış ve o renkten sadece tek bir çiçek varmış. Son olarak iyi yürekli kızın olduğu yere gelmiş. Ümidini tamamen kaybetmek üzere tüm evleri geziyormuş. İyi yürekli kızın komşularından biri prensi kandırmaya çalışmış. Başka bir çiçeği prensin önüne getirmiş. Prens artık daha fazla dayanamayarak bağırarak konuşmaya başlamış: Siz prensinizi kandırmaya utanmıyor musunuz? Yakalayın bu kadını, atın zindana. İyi yürekli kız yukarıdan gelen seslerin ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş. En sonunda dayanamayarak yukarı çıkmış. Bir de ne görsün! Hayatında gördüğü en yakışıklı erkek karşısında duruyormuş. Üstelik o prensmiş. İyi yürekli kızın evin alt katından çıktığını görenler fısıldamaya başlamışlar. Prens kızın geldiği yöne doğru bakmış ve karşısında duran güzelliğe hayran kalmış. VEZİR: Hanımefendi, saksıdaki tohumunuz çiçek açtı mı acaba? İyi yürekli kız çiçekle prensin ne alakası olduğunu anlayamamış. Şaşkın bir şekilde Evet diyebilmiş. Herkes hayret içinde kıza bakmış. Prens kızın yanına gelmiş: PRENS: Güzel bayan çiçeği buraya getirir misiniz lütfen? Kız alt kata inmiş ve daha önce hiç görmediği bir renkte açan çiçeği alıp tekrar yukarı çıkmış. Çiçeğin rengini gören herkes hayretler içinde çiçeğe bakıyormuş. Prens çiçeği gördüğü gibi İşte bu demiş ve kızın gözlerinin içine bakarak: PRENS: Bu tohumu çiçek açtıran sizin kalbinizdeki sevgidir demiş. Prens ve iyi yürekli kız dillere destan bir düğünle evlenmişler. İyi yürekli kızın babası da saraydaki doktorlar tarafından iyi bir tedavi yapılarak iyileştirilmiş. İyi yürekli kız çok ama çok mutluymuş. Prensle sonsuza kadar da mutlu olmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sindirella-masali-oku-dinle/", "text": "SİNDİRELLABir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarları birinde Sindirella adında güzeller güzeli bir kız babası ile birlikte yaşarmış. Annesi uzun zaman önce vefat edince babası ile birlikte birbirlerine kol-kanat olmuşlar. Sindirellanın babası bir gün yeniden evlenince bu güzeller güzeli kızın hayatı tamamen değişmiş. Babasının evlendiği kadın iki tane kızı ile birlikte onların evine yerleşmiş. Eve yerleşirken Sindirellayı görmüş ve güzelliği karşısında şok olmuş. Hem şok olmuş hem de çok kıskanmış. Kıskanmış çünkü üvey annenin iki kızı da hiç güzel değilmiş. İkisi de hem çok şişman hem de çok görgüsüz kızlarmış. Fakat Sindirella pamuk gibi cildi, upuzun saçları, incecik vücudu ve zarif davranışları ile hem üvey annenin hem de kızların kıskançlık krizlerine girmesine sebep oluyormuş. Bir gün üvey annesi bağırmaya başlamış: -Sindirella, bundan böyle sen yukarıda tavan arasında yaşayacaksın. Ev işlerinin hepsini sen yapacaksın. Bu güzel kıyafetlerle evde dolaşmanı istemiyorum. Hizmetçinin giydiği eski ve yırtık kıyafetlerden giyeceksin. Bulaşıkları ve çamaşırları yıkayacak, ben izin vermeden oturmayacaksın. Sindirella ne diyeceğini bilememiş. Babasına söylemek istemiş fakat babası iş seyahatine çıkmış ve en az bir ay gelmezmiş. Çaresizce söylenenleri yapmak zorundaymış. Odasındaki bütün eşyalarını toplayıp tavan arasına yerleşmiş. Sindirella o günden sonra evin bütün işlerini tek başına yapmaya başlamış. Çok yoruluyormuş ama ne üvey annesi ne de kız kardeşleri onun bu haline acıyorlarmış. Üçü de sadece rahatlarına düşkün tiplermiş, bütün gün yatıyor ve Sindirellayı hizmetçi gibi kullanıyorlarmış. Bir gün üvey kardeşler Sindirellanın yanına gelmiş: -Hey, senin adın Sindirella falan değil artık. Bundan sonra senin adın Külkedisi olsun. Aynı bir kedi gibi bütün gece sobanın yanındaki küllerin içinde uyuyorsun diyerek gülüşmeye başlamışlar. Sindirella ise gözyaşlarını saklayarak işini yapmaya devam etmiş. Tavan arası çok soğuk olduğu için geceleri gizlice sobanın yanına kıvrılıp orada uyuyormuş. Üvey kız kardeşleri de bu durumla dalga geçip ona külkedisi diye takma isim takmışlar. Günler bu şekilde geçip giderken bir gün kasabanın meydanında duyuru okunmuş. Bu duyuru saraydan gelen bir duyuruymuş. Genç ve yakışıklı prens ülkedeki tüm genç ve bekar bayanların katılacağı büyük bir balo düzenleyecekmiş. İki üvey kız kardeş bu haberi duydukları gibi hazırlık yapmaya başlamışlar. Üvey anne de en az onlar kadar heyecanlıymış: -Kızlarım benim, en güzel kıyafeti ve en güzel ayakkabıyı bulmamız gerek. Prens mutlaka ikinizden birini seçmeli. Böylelikle hepimiz sarayda yaşamaya başlarız. Kızlar da annelerine katılıyormuş. Haftalarca süren hazırlıklar sonunda bedenlerine uygun birer elbise diktirmişler. Her gün aynanın karşısına geçip kıyafetlerini deniyor ve en güzel biz olacağız diye kendi kendilerini övüyorlarmış. Günler haftaları kovalamış derken balo günü gelmiş, çatmış. Sabah erkenden kalkan üvey kardeşler hemen Külkedisini çağırmışlar: -Külkedisiiii! Külkedisii! Ay neredesin sen sabahtan beri? Bugün büyük gün, hazırlanmamız lazım. Hadi bize banyoyu hazırla hemen. Külkedisi o gün üvey kardeşlerinin etrafında pervane olmuş resmen. Onu getir- bunu götür derken üvey kardeşleri sonunda hazır hale gelmiş. Üvey anne iki tane kızını alarak saraya doğru yola çıkmış. Külkedisi ise arkalarından bakakalmış. Evde tek başına kalan Külkedisi ağlamaya başlamış. Neden ben de saraya gidemiyorum ki diye geçirmiş içinden. O sırada bir ışık belirmiş evin içinde. Külkedisi ne olduğunu anlayamamış önce. Işığa doğru bakakalmış. Ve ışığın içinden güzeller güzeli bir peri çıkmış. Peri: Güzel Sindirella. Ağlama. Sen de saraydaki o davete gideceksin demiş. Külkedisi gözlerine inanamıyormuş. Külkedisi: Nasıl gideceğim ki peri kızı? Baksana şu üzerimdekilere! Peri kızı yavaşça külkedisinin kulağına eğilmiş. Peri: Benim burada olmamın sebebi de bu zaten. Hadi şimdi bana bir tane balkabağı getir. Bir de 6 tane fare ile bir tane kedi. Külkedisi peri kızın neden bunları istediğini anlamamış ama soru sormadan denilenleri yapmış. Tüm istediklerini peri kızın önüne getirmiş. Peri kız elindeki asa ile her şeye dokunmuş ve o da ne! Balkabağı güzel bir faytona, altı tane fare altı tane güzel ata, kedi de faytonu kullanan arabacıya dönüşmüş. Külkedisi şaşkınlıkla peri kızına bakarken peri kızı elindeki asa ile ona da dokunmuş ve Külkedisinin üzerindeki yırtık elbise muhteşem bir balo elbisesine, terlikleri ise camdan yapılmış parıl parıl parlayan bir ayakkabıya dönüşmüş. Peri gülümseyerek Külkedisine dönmüş: Peri: Evet güzel kız. Şimdi baloya gitme zamanı. Ama şunu sakın unutma. Saat 12 olduğunda mutlaka evde olmalısın. Çünkü saat 12 de her şey eski haline geri dönecek. Külkedisi o kadar mutluymuş ki gerçek olduğuna inanamamış. Peri kızın söylediklerini dinlemiş ve faytona binip hızlıca saraya doğru yola çıkmış. Külkedisi saraya geldiğinde balo daha yeni başlamış. Balonun yapıldığı salondan içeri giren Külkedisini gören herkes adeta büyülenmiş. Külkedisi o kadar güzel gözüküyormuş ki... Üvey anne kızları ile birlikte bu gelen bayanı görmüş ve güzelliği karşısında dilleri tutulmuş. O sırada prens Külkedisini merdivenlerden inerken görmüş ve daha ilk görüşte aşık olmuş. Hayran gözlerle Külkedisinin elinden tutmuş ve bütün gece ellerini bırakmadan sürekli onunla dans etmiş. Saat 12ye yaklaştığında Külkedisinin aklına peri kızın söyledikleri gelmiş. Her şeyin eski haline döneceğini düşünmüş ve panikle prensin elini bırakıp koşmaya başlamış. Prens arkasından bağırıyormuş: Prens: Güzel bayan nereye gidiyorsunuz? Lütfen isminizi söyleyin. Külkedisi: Üzgünüm prensim. Gitmek zorundayım. Külkedisi var gücüyle koşmaya başlamış. Koşarken ayakkabısının biri ayağından çıkmış fakat geri dönüp alacak vakti bile yokmuş. Biraz uzaklaştığında saat 12yi vurmuş ve üzerindeki her şey eski haline dönmüş. Prens sarayın dış tarafında az önceki güzel bayanı ararken yerde parlayan ayakkabıyı fark etmiş. Eline aldığında o bayanın ayakkabısı olduğunu anlamış. Bu ayakkabının sahibini mutlaka bulmam lazım diyerek tüm yardımcılarına yarından tez yok bütün ülkedeki bayanlara bu ayakkabı deneteceklerini buyurmuş. Külkedisi soluk soluğa eve gelmiş ve hemen tavan arasına saklanmış. Bütün geceyi tekrar zihninde canlandırmış. Prens o kadar yakışıklıymış ki, Külkedisinin aklını başından almış. Külkedisi Prense aşık olmuş ama onun aşkı maalesef çaresiz bir aşkmış. Prens onu nasıl bulacakmış ki? Hem de bu kıyafetlerle nasıl tanıyacakmış? Prens ertesi günden itibaren tüm ülkeyi gezerek ayakkabının sahibini aramaya başlamış. Bıkmadan usanmadan bekar tüm genç kızlara ayakkabıyı denetiyormuş. En son olarak da Külkedisinin olduğu eve gelmiş. Eve girdiğinde iki üvey kız kardeş ayakkabının ayaklarına olması için yapmadıklarını bırakmamışlar. Fakat ayakkabı çok zarif bir ayağın ayakkabısıymış. Bu iki kızın da ayakları oldukça tombikmiş. Prens tam umudu kırılmış bir şekilde evden ayrılacakken arkadan gelen bir sesle irkilmiş: Külkedisi: Ayakkabıyı ben de deneyebilir miyim? Üvey anne ve iki kızı kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Üvey anne: Külkedisi, saçmalama, gir çabuk içeri. Sen kim, o ayakkabının sahibi olmak kim? Prens anında susturmuş kadını. Külkedisinin eski kıyafetler içinde olsa bile güzelliğini fark edebiliyormuş. Prens: Güzel bayan, lütfen siz de dener misiniz? Külkedisi ayağını uzatmış ve ayakkabı ayağına tam oturmuş. Üvey anne ve kızları şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde Külkedisine bakıyorlarmış. Prens ise hayran bakışlarla Külkedisinin elinden tutmuş: Prens: Güzel bayan, lütfen benimle evlenir misiniz? Külkedisi Prensin teklifini mutlulukla kabul etmiş. Üvey anne ve kızları kıskançlıktan bayılmış. Prens ise Külkedisini alarak saraya doğru yola çıkmış. Saraya vardıklarında hemen düğün hazırlıklarına başlamışlar. Ve ertesi gün dillere destan bir düğünle evlenip mutlu bir prens ve prenses olmuşlar. Gökten üç elma düşmüş, üçü de Külkedisi gibi iyi yürekli insanların olmuş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sokak-adami-hikaye-oku/", "text": "Merhaba çocuklar! Siz de sokakta yürürken etrafına bakmayı sevenlerden misiniz? Peki, sokakta etrafınıza bakarken hiç sokakta yaşayan insanları fark ettiniz mi? O insanların neden sokaklarda yaşadığını tahmin ettiniz mi? Şimdiki masalımız sokakta yaşayan adamın masalı... Bir varmış, bir yokmuş... Günlerden bir gün Hasan hızlı bir şekilde işinden evine dönüyormuş. Sokaktan koşturarak geçip bir an önce evine gitme derdindeymiş. Hava buz gibi, rüzgar olabildiğince sert esiyormuş. Üzerindeki kalın paltosuna rağmen Hasan yine üşüyor, ellerini cebinden çıkaramıyormuş. Karşıdan karşıya geçmek için ışıkların yanına beklerken karşı kaldırımında bir evin kuytusunda oturan adam dikkatini çekmiş. Adamın sakalları uzunmuş, üstü başı da biraz kirliymiş. Karton gibi bir şeyin üzerinde oturup yırtık paltosu ile ısınmaya çalışıyormuş. Hasan karşıdan karşıya geçince adama daha da yakalamış. Bir süre sessizce köşede durmuş ve adamı izlemiş. Adamın sokakta yaşadığı her halinden belliymiş. O bir sokak adamıymış. Hasan adamın haline çok üzülmüş. O sıcacık evine gitme planları yaparken sokaktaki adamın gidecek ne bir evi ne de üzerine giyecek bir kıyafeti varmış. Yaşlı sokak adamı, yırtık eldivenleri arasına sıkıştırdığı kuru ekmeği ısırırken gözünden dökülen yaşlara da engel olamıyormuş. Kim bilir nasıl acılar yaşadı diye geçirmiş Hasan içinden. Onu sokaklarda yaşamaya mecbur bırakan nedenler neler oldu acaba? diye düşünmeye devam etti. O sırada aklına almak istediği ev ve araba geldi. Daha büyük bir eve çıkmak için var gücüyle çalışıp para biriktiriyordu. Aynı zamanda beğendiği yeni model bir abrayı da almak için can atıyordu. Fakat sokakta yaşayan bu adamın soğuktan tir tir titreyen vücudunu görüp, kuru ekmekle karnını doyuruşunu izlediğinde Hasan düşündüğü şeylerin ne kadar boş olduğunu fark etti. Hasan adamı uzun bir süre izledikten sonra yanına yaklaştı. Sokak adamı Hasanı fark edince önce biraz çekindi, sonra da başını kaldırıp yanına gelenin kim olduğuna baktı. Hasan: Merhaba, neredeyse on dakikadır sizi izliyorum. Neden sokakta yaşadığınızı merak ettim, bir mahsuru yoksa anlatır mısınız? dedi. Sokak adamı önce acı bir şekilde gülümsedi. Sonra Hasana baktı: Sokak Adamı: Anlatılacak ne var ki oğlum! Ben küçük yaşta annesi ve babası ayrılan bir çocuktum. Annemin yanında kalıyordum. Fakat annem ikinci kez evlendi ve yeni babam beni evde istemedi. Beni sürekli dövüyordu ve evden kovuyordu. Annem engel olmak istediğinde onu da dövüyordu. Ben de daha fazla dayanamadım ve bir gece yarısı evden kaçtım. O gece sokakların çocuğu oldum. Şimdi büyüdüm, artık yaşlı bir adamım. Ama hayatımda hiçbir şey değişmedi. O zaman sokakların çocuğuydum, şimdi sokakların adamı oldum. Sakallarım çıktı, yüzüm buruştu, ellerim nasırlaştı ama ben hala sokaklardaki ilk gecemdeki gibiyim. Hasan adamın anlattıkları karşısında çok üzüldü. Adamın hayatı boyunca sıcak bir evde anne- baba sevgisi ile büyümediğini ve hayal ettiği hiçbir şeyi yapamadığını düşündü. Hasan elini adamın elinin üzerine koydu: Hasan: İzniniz olursa ben yetkilileri arayacağım. En azından bu soğukta size kapalı bir yer temin etsinler dedi. Sokak adamı yine acı bir şekilde gülümsedi: Sokak Adamı: Ah temiz yürekli çocuk! O yetkililer birinci gün alırlar ikinci gün bırakırlar dedi. Hasan adama biraz para vererek yanından ayrıldı ve tanıdığı birkaç yetkiliyi aradı. Hasan eve geldikten bir saat sonra telefonu çaldı. Arayanlar bir saat önce görüştüğü görevli kişilerdi. Fakat adresi verilen yerde sokakta yaşayan kimsenin olmadığını söylediler Hasana. Telefonu kapatan Hasan hemen montunu giydi ve sokak adamını gördüğü yere gitti."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sude-ve-can/", "text": "Sude ve Can adında iki kardeş vardı. Sude 8 yaşında kardeşi Canda henüz 6 yaşındaydı. Bu iki sevimli kardeş diğer arkadaşlarıyla çok iyi anlaştıkları halde birbirleriyle pek geçinemez, sürekli sudan sebeplerle kavga çıkarırlardı. Ne zaman oyun oynasalar bir şekilde kavga çıkar, Can Sudenin saçını çekerek onu ağlatır, Sudede kardeşi Cana; seni hiç sevmiyorum, keşke benim kardeşim olmasaydın! diye bağırırdı. Anne babaları onların bu durumuna çok üzülüyordu. Ne zaman onları karşılarına alıp konuşsalar değişen birşey olmuyordu. Çocukların babası Hakan bey ve anneleri Sevgi hanım bu durumun daha fazla bu şekilde devam edemeyeceğini, çocuklarına kardeşlik kavramını öğretmeleri gerektiğine karar verdiler. Düşünüp taşındılar ve Canı bir süreliğine teyzesi Sultan hanımlara göndermeye karar verdiler. Çocuklar bir süre ayrı kalırlarsa belki özleyip, birbirlerine karşı daha iyi davranmayı öğrenirlerdi. Hemen yarın bu kararlarını uygulamaya koymaya ve Canı teyzesine götürmeye karar verdiler. Ertesi gün sabah Hakan bey çocuklara Canı bir süreliğine teyzesine götürmeye karar verdiklerini söylediğinde çocuklar bu duruma hiç itiraz etmediler. Hatta tam tersi her ikiside bunu sevinçle karşıladılar. Can babasıyla kapıdan çıkarken Sude; hep orada kalsan keşke hiç gelmesen! diye bağırdı. Canın bu söze verdiği cevabın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. O da ablasına; keşke hep orada kalsam da senden kurtulsam! yanıtını verdi. Bu sözler üzerine Hakan bey ve Sevgi hanım bu planlarının işe yaramayacağını düşündüler. Hakan bey Canı yakın bir şehirde oturan teyzesine götürmek üzere yola çıkarken Sevgi hanımda Sudeyi okuluna götürdü. Sude öğlen okuldan geldiğinde çok keyifliydi, Can yoktu kendisi evin tek çocuğuydu. Birkaç saat derslerini yapmakla vakit geçirdi. Derslerini bitirdikten sonra kendi kendine oyun oynamaya başladı. Aradan 1 saat geçti geçmedi canı sıkılmaya başladı. Birden aklına kardeşi Can geldi acaba şimdi ne yapıyor. diye düşünmeye başladı. Can o sarı saçları ve sevimli yüzüyle gözlerinin önüne gelince Sudenin gözleri dolmaya başladı. Her zaman kavga ettiği, hatta evden giderken keşke hep orada kalsan dediği kardeşinin şu an yanında olmasını istiyordu. Çok sık kavga etseler de kardeşi olmayınca bu ev çok sessizdi ve Sude oyun oynamaktan bile zevk almıyordu. Saatler geçtikçe Sude kardeşine bunca zamandır yaptıkları ve ona söylediği son sözlerden pişman olmaya başlamıştı. Sonunda küçük kız daha fazla dayanamayarak mutfaktaki annesinin yanına giderek kardeşinin eve ne zaman geleceğini sordu. Annesi 1 hafta sonra gelecek dediğinde Sude ağlayarak: anneciğim babama söyle kardeşimi geri getirsin, onu çok özledim. dedi. Kızının bu kadar çabuk pişman olmasına hem şaşıran hem de sevinen Sevgi hanım kızını odasına gönderdi ve hemen olanları anlatmak için eşini aradı. Hakan bey eve dönmek üzere olmalıydı, telefon uzun uzun çaldıktan sonra nihayet açıldı. Sevgi hanım tüm olanları eşine anlattı ve ona inşallah Canda ablasının değerini anlayarak oradan döner diyerek telefonu kapattı."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sumuklu-bocek-popu/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, çok uzak diyarlarda bir yerlerde Zeynep adında yaşlı bir yaşarmış. Bu Zeynep nineyi insanla pek sevmez imiş. Zeynep nine aslında iyi kalpli biri imiş fakat bir huyu varmış. Bu huyu da çevresindeki insanları rahatsız ediyormuş. Bizim bu Zeynep nine çok cimriymiş. Evine aldığı eşyaları ya da erzakları, çöp olmadıkları halinde hiç değiştirmez, ya da atmazmış. Hatta bir şey satın alacağı zaman kırk defa düşünür, gerçekten çok lazımsa alır, kendi bahçesinde yetiştirebileceği şeyleri ise asla pazardan ya da manavdan almazmış. Parasını bozduracak, parası eksilecek diye ödü patlarmış. E hal durum böyle olunca komşuları da Zeynep nineyle pek anlaşamazlarmış. Ama Zeynep ninenin kimseye bir zararı ya da kötülüğü olmazmış. Günün birinde gökyüzü günlük güneşlik iken, birden kara kara bulutlar kaplamış her tarafı. Zeynep nine de bahçesinde soğan ekiyormuş. Kara kara bulutları gören Zeynep nine hemen soğan ekmeyi bitirmiş, evine girmiş. Bu sırada henüz farkında olmadığı küçük bir misafiri daha varmış. Bu küçük misafirin adı Popu imiş. Popu bir sümüklü böcekmiş. Popu Zeynep ninenin bahçesinde gizlice yaşarmış. Zeynep nine daha önce Popuyu fark etmemiş. Yağmurun yağacağını anlayan popu hemen Zeynep ninenin evine girmiş ve bir tahta çanağın içine saklanmış. Olan bitenden habersiz bir şekilde yemek hazırlıyormuş Zeynep nine. Yemeğini hazırlamış, sıra tabağa koymaya gelmiş. Masanın üzerinde duran tahta çanağı almak için uzanmış, bir ne görsün tabağın içinde ufacık bir böcek duruyormuş! Zeynep nine böceğin sümüklü böcek olduğunu anlamamış. Zavallı yavrucak, ah zavallı yavrucak, vah zavallı yavrucak. Yağmurdan üşütmüş burunları akıyor diye düşünmüş. Zeynep nine hemen Popuyu tahta çanağının içinden almış. Tahta çanağı yıkamış. Popuyu da sobasının yanına koymuş ısınsın diye. Sonra gidip hemen bahçesinden ot koparmış ve Popuya vermiş. Popu da afiyetle yemiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/suslu-balik/", "text": "Bir çok balığın olduğu bir akvaryumda süslü balık adı verilen güzel bir balık varmış. Bu balık diğer arkadaşlarından daha değişik ve güzel olduğu için o akvaryumu gören herkes bu balığa ilgiyle bakıyormuş. Başlarda oldukça alçak gönüllü olan süslü balık zaman geçtikçe kibirli bir hal almış ve diğer arkadaşlarına yüksekten bakmaya başlamış. Onun bu tavırları ve kendilerine yüksekten bakması akvaryumdaki balıkları rahatsız etmeye başlamış. Süslü balığı bu davranışının yanlış olduğu konusunda defalarca uyarmalarına rağmen o hatasını kabul etmemek de ısrar ediyormuş. Bunun üzerine akvaryumdaki en yaşlı balık olan kırmızı balık bu konuya güzel bir çözüm bulmuş. Süslü balığa; madem bizimle bir arada yaşamak istemiyorsun bunu sahibimize söyleyelim, sana başka bir akvaryum alsın orada yaşa. demiş. Süslü balık bu fikre çok sevinmiş, benim de istediğim tam olarak buydu diye şımarıkça konuşmaya devam etmiş. Sadece bununla kalmayıp ilk fırsatta sahibine diğer balıklardan ayrı bir akvaryumda yaşamak istediğini söylemiş. Onun bu ısrarına dayanamayan sahibi de onun için yeni bir akvaryum almış. Süslü balık başlarda çok mutluymuş. Karşısındaki akvaryumda yaşayan arkadaşlarına hava atıyormuş. Ben çok güzel bir balığım, bu yüzden de kendime ait bir evim var. Sizden kurtuldum çok mutluyum. deyip duruyormuş. Aradan 1 hafta kadar geçtikten sonra süslü balık koskoca akvaryumda tek başına olmaktan sıkılmaya başlamış. Arkadaşları diğer akvaryumda kendi aralarında güzel oyunlar oynarlarken o uzaktan onları izleyip duruyormuş. Ben de orada olsam, böyle yalnızlıktan sıkılmak yerine şimdi ne güzel oynardım. diye düşünüp duruyormuş. Ama bir kez onlardan ayrılmış artık istese de o akvaryuma geri dönemezmiş çünkü sahibi bu konuda çok kesin konuşmuş. Eğer ayrı bir akvaryumda yaşarsan bir daha geri dönemezsin diye onu baştan uyarmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/sut-kardesler/", "text": "Fatih ve Cemal aynı köyde yaşayan ve çok iyi anlaşan iki arkadaşmış. Bu iki genç aynı zamanda süt kardeşlermiş. Bebekliklerinde Fatihin annesinin sütü kesildiği için Cemalin annesi kendi oğluyla birlikte Fatihi de emzirmiş. O günden beri iki çocuk beraber büyümüşler, beraber okula gitmişler. Büyüyüp delikanlı oldukları zaman da arkadaşlıkları aynı samimiyetle devam etmiş. Köyde herkes bu iki genci çok sever ve onlara süt kardeşler derlermiş. İki gencin arkadaşlığı gören herkesi imrendirirmiş. Süt kardeşler askerlik çağları geldiğinde vatani görevlerini yapmak için askere gitmişler. Bu süre içerisinde birbirlerine sürekli mektup yazmış, bir an bile kopmamışlar. Sayılı günler gelip geçmiş ve süt kardeşler askerden dönmüşler. Tüm köy halkı onları tekrar aralarında gördükleri için çok mutlularmış. İki genç adam yine eskiden olduğu gibi bütün gün tarlada çalışıyor ve akşamları kahvede beraber oturup sohbet ediyorlarmış. Aynı köyde Dilber isminde bir genç kız varmış. Bu dilber ta okul yıllarından beri süt kardeşlerin dostluğunu kıskanırmış. Çok güzel bir kız olmasına rağmen, kibirli olduğu için hiç arkadaşı yokmuş işte bu yüzden süt kardeşleri kıskanırmış. Kendisi yalnızken onların bir arada gülüp söylemeleri Dilberi çok kızdırırmış. Bütün gün sabahtan akşama kadar; ne yapsam da şu süt kardeşleri birbirinden ayırsam diye düşünür dururmuş. Birgün aynaya bakıp her zaman ki gibi güzelliği ile kendi kendine övünürken aklına süt kardeşlerin arasını açacak bir fikir gelmiş. Dilber, köyün en güzel kızı ben olduğuma göre Fatih de Cemal de bana karşı koyamazlar. Ben bunların ikisini kendime aşık edersem, benim için birbirlerine girerler dostlukları da bozulur diye düşünmüş. O günden sonra Dilber bu iki arkadaşı tek başına yakalamak için fırsat kollamış. Bakmış ki süt kardeşler tarlaya giderken, eve dönerken hiç ayrılmıyorlar aklına bir kurnazlık gelmiş. Sabah erkenden Fatihin evinin önünde beklemeye başlamış. Genç adam tam Cemalin evine doğru giderken onun yolunu kesmiş. Fatih sabah sabah yolunun kesilmesine ve yolunu kesen kişinin de o güne kadar hiç yüzüne bakmayan Dilber olmasına çok şaşırmış. Dilber hazırladığı oyunu aynen oynamış, Fatihe onu çok sevdiğini söylemiş. Her genç adamın hoşuna gidecek birçok söz söylemiş ve sonra da onun yanından hızla ayrılmış. Fatih Dilberin söylediklerine çok şaşırmış. Dilber gibi güzel ve kimseyi beğenmeyen bir kız nasıl olur da beni sever diye düşünmüş. Cemalle beraber bütün gün tarlada çalışmışlar. Cemal arkadaşının düşünceli olduğunu farketmiş. Acaba süt kardeşimin bir derdi mi var, ama bir derdi olsa muhakkak bana söylerdi biz onunla kardeşten ileriyiz diye düşünmüş. Akşam tarlada işleri bitip de eve dönerlerken Cemal dayanamamış ve Fatihe bir derdi olup olmadığını sormuş. Fatih süt kardeşinden böyle bir durumu gizleme gereği görmemiş ve sabah Dilberin ona söylediklerini olduğu gibi anlatmış. Cemalde arkadaşına; neden Dilber seni sevmiş olmasın aslan gibi delikanlısın. demiş. Ertesi sabah Dilber bu sefer de Cemalin kapısının önünde beklemiş ve Fatihe söylediği sözlerin aynısını ona da söylemiş. Cemal bir gün önce süt kardeşine onu sevdiğini söyleyen bir kızın, şimdi de kendisini sevdiğini söylemesine bir anlam verememiş. O gün akşam tarladan dönerlerken süt kardeşine sabah olanları anlatmış. Fatih de duyduğu bu sözlere en az Cemal kadar şaşırmış. Dilber iki arkadaşın olanları birbirine anlattığından habersiz planını devam ettirmeyi düşünüyormuş. Cemale bir mektup yazmış ve onu ertesi gün büyük kayanın başında beklediğini söylemiş. Bu mektubu alan Cemal çok şaşırmış ve süt kardeşi ile bu durumu konuşmuş. Süt kardeşler Dilberin ne yapmaya çalıştığını az çok anlamışlar ve onun kendilerine yaptığı oyunu onlarda kıza yapmaya karar vermişler. Ertesi gün büyük kayanın başına Cemal yerine Fatih gitmiş. Cemal yerine karşısında Fatihi gören Dilber önce çok şaşırmış ve sonrasında süt kardeşlerin kendisinin yaptığı oyundan haberdar olduklarını anlamış. Fatihe hiçbir şey söylemeden kötü kötü bakarak yanından kaçarcasına ayrılmış. Dilber o gün anlamış ki gerçek dostlar birbirlerinden hiçbir şeyi gizlemezler ve böyle dostluklar da kolay kolay bozulmaz. Yaptığından çok pişman olmuş, bir daha kimseyi kıskanmayacağına ve iyi bir insan olacağına kendi kendine söz vermiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/tembel-tavsanin-sonu/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ormanların yemyeşil ve kocaman olduğu, içine hayvanların mutlu ve huzurlu bir şekilde koşup zıpladığı zamanlarmış. Ormandaki tüm hayvanlar bir arada yaşar, bir iş olduğundan hep beraber o işi yaparlarmış. Ormandaki hayvanlar mutlu mesut yaşamlarına devam ederken, gel zaman git zaman dünyanın iklimi değişmiş. Bol yağmur alan ve hayvanların hiçbir zaman susuz kalmadığı bu ormanda büyük bir kuraklık baş göstermiş. Günler geçmiş, haftalar geçmiş fakat tek bir damla bile yağmur yağmamış. Hayvanlar artık içmek için su bulamayacak duruma gelmişler. Çaresizce ormanın kralı Aslanın yanına gelmişler. SİNCAP: Aslan kralım, ormanımıza aylardır bir damla bile su düşmedi. Artık kaynaklarımız da bitti. Bu gidişle susuz kalacağız. Aslan endişeyle diğer hayvanlara bakmış. Herkes sincabın sözlerine katılıyormuş. ASLAN: Sevgili arkadaşlar. Bir yol bulup su kaynağı sağlamalıyız. Benim fikrim, toprağı kazıp yer altından su bulmaktır. Kuyu oluşturarak istediğimiz kadar su elde edebiliriz. Hayvanların hepsi Aslanın bu önerisini çok beğenmiş. Hiç vakit kaybetmeden çalışmaya başlamak için kolları sıvamışlar. Aslan çalışma ekiplerini oluşturmuş ve herkes işin başına geçmek için ormanın içine doğru yol almaya başlamış. Ormanda yaşayan minik tavşan, tembel ve huysuz bir tavşanmış. Bir iş yapılacağı zaman sürekli kaytaran, iş yapmak istemeyen, türlü bahaneler uyduran minik tavşan, bu işe de katılmamak için mızmızlanmaya başlamış: TAVŞAN: Arkadaşlar ben hm küçük hem de minik bir tavşanım. Kuyu kazmak için size yardım edemem. O yüzden siz kazın, su bulduğunuzda bana haber verin. Diğer arkadaşları tavşanın bu tavrından hiç hoşlanmamış. İş yapmayı sevmeyen tembel minik tavşan bu sefer çok fazla olmuş. Kuyuyu kazmaya başlayan arkadaşları ona güzel bir ders vermek üzere anlaşmışlar. Ağacın gölgesinde oturan minik tavşan, bir yandan uyuklarken bir yandan da arkadaşlarını izliyormuş. Bir an önce kuyuyu kazsalar da su içsek diye geçirmiş içinden. Ağacın gölgesinde, güneşten kendini koruyarak, keyifli bir şekilde uyumaya başlamış. Minik tavşan uyandığında arkadaşlarının kuyuyu kazdığını görmüş. Ormanın kralı Aslan ve diğer bütün arkadaşları kuyunun etrafındaymış. Kesin su bulundu diye ayağa kalkan tavşan, zıplayarak kuyunun başına gelmiş. Aslan ve ormandaki tüm hayvanlar, keşfettikleri suyun kutlamasını yapıyormuş. Herkes çok mutluymuş ve sevinçle kuyudan su içiyormuş. Minik tavşan da arkadaşı sincap ve kokarcanın yanına gelmiş. TAVŞAN: Suyu bulmuşsunuz arkadaşlar. Susuzluktan kurtulduk desene. Bana da bir bardak verin de ben de içeyim, çok susadım. Tavşan arkadaşları ile konuşurken Aslan birdenbire tavşanın orada olduğunu fark etmiş ve kükreyerek ona dönmüş: ASLAN: Sen arkadaşlarına yardım etmediğin için bu kuyudaki suyu içemezsin. Minik tavşan ne yapacağını ne diyeceğini şaşırmış. TAVŞAN: Aslan kralım, ben ettim siz etmeyin. Bundan sonra tüm işlere yardım edeceğim. Lütfen bana izin verin, su içeyim. Aslan kral minik tavşanın ne kadar pişman olduğunu görmüş. Fakat onu hemen affetmek niyetinde değilmiş. ASLAN: Öncelikle bu işte çalışan bütün arkadaşlarından tek tek özür dileyeceksin. Onlar seni affederse ben de affederim. Aslan kuyudan su çıkmasını sağlayan tüm hayvanlara dönmüş. ASLAN: Arkadaşlar, hepiniz emek harcayarak bu suyun çıkmasını sağladınız. Ormanda yaşayan tüm hayvanların hayatını kurtardınız. Bu tavşan arkadaşınız siz yardım etmedi. Onu affetmek ya da affetmemek sizin kararınız. Fakat hepiniz bu tavşan için bir ceza bulun. Onu cezalandıralım ki bir daha yapmasın. Hayvanların hepsi toplanıp konuşmaya başlamışlar. Bir karar vardıklarında aralarından sözcü olarak seçtikleri fil bir adım öne çıkmış: FİL: Aslan Kralım. Biz tavşan kardeşimizi affettik. Onun susuz kalmasına gönlümüz razı olmaz. Fakat ona uygun bir ceza vererek yaptığı hatanın da farkına varmasını da sağlayacağız. Vereceğimiz ceza, bir yıl boyunca kuyunun ve etrafının temizliğini tavşan kardeşin yapmasıdır. Aslan bu cezayı pek beğenmiş. Tavşan da eli mahkum, su içmek için bu cezayı kabul etmek zorundaymış. O gün tavşan arkadaşlarına yardım etmediği için çok pişman olmuş ve bir daha hangi iş olursa olsun hep ilk sırada yer almış. Arkadaşları da tavşandaki bu değişimi fark etmiş v çok memnun kalmış. Ormandaki mutlu ve huzurlu hayat böylece sürmüş, gitmiş..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/tilkinin-intikami/", "text": "Tilkinin İntikamı Karanlık ormanın derinliklerinde ihtişamlı ve büyükçe bir ağaç varmış. Bu ağaç iki farklı hayvan türüne ev sahipliği yapıyormuş. Ağacın dalları arasında şen sesleri ile büyüleyen bülbüller yerleşmişken kovuğunda kurnazlıkları ile bilinen tilkiler yaşarmış. Anne bülbül ve yavruları, yuvalarından çıkmak için anne tilkinin kovuktan uzaklaşmasını beklermiş. Anne tilki gidince yavru bülbüller minik tilkilerin yanına gidip anneleri gelene kadar oyun oynarlarmış. Anne bülbül her geldiğinde yavrularını aşağıda tilkiler ile bulmaktan hiç memnun değildi. Yavrularını her seferinde uyarıp tilkilerden arkadaş olmaz derdi. Ama minik bülbüller her seferinde yine tilkilerin yanına gidermiş. Bir gün yine tilkiler ile bülbüller oyun oynarken ağaçlarına kurt gelmiş. Bülbül yavruları kurtu görünce hemen havalanıp yuvalarına kaçmış. Tilki yavruları kanatları olmadığı için kurttan kaçamamış ve kurda yemek olmuşlar. Anne tilki geldiğinde yavrularının başına gelenlerden bülbülleri sorumlu tutmuş. Yavrularının öcünü almak için kendi kendine bir plan yapmış. Kendini yaralı gibi gösterip yakınına bir avcı gelmesini sağlamış, ardından hızla ağaca doğru ilerlemiş ve ağaç kovuğuna saklanmış. Tam da tahmin ettiği gibi avcı onu bulamayınca yukarıdaki bülbülleri görmüş ve ağını onlar için kurmuş. Bülbüller görmeden ağa takılmış ve yakalanmışlar. Anne bülbül yavrularını kurtarmak için Ölü taklidi yapın, avcı sizi mutlaka atacaktır öldünüz diye. O zaman hızla uçup uzaklaşın ben sizi bulacağım. demiş. Yavrular annelerinden ayrılmak istemese de mecburen dediğini yapmış. Avcı elinden kaçan bülbüllere çok kızmış ve annelerini alarak kentin yolunu tutmuş. Kentte bülbüle çok güzel bakmış. Zaten güzel olan sesini herkes duymuş. Bülbül yavrularından uzak kalmanın acısı ile sürekli şarkı söyler gibi şakımış. Bu yanık ses, ülkenin kralının da kulağına gitmiş ve bülbülü yanına almış. Sesine hayran olduğu bülbüle saraydaki en mükemmel besinleri vermiş kral. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar bülbül mutlu olmamış. Mutsuzluğun nedeni sorulduğunda yavrularını belli eden hareketler yapan bülbüle kral dayanamamış ve serbest bırakmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/tombik-dev-ve-arkadasi-farenin-macerasi/", "text": "Evet sevgili çocuklar, bugün sizlere Tombik dev ile arkadaşı farenin macerasını anlatacağım. Çook uzak bir ülkede daha minicikken ailesini bir orman yangınında kaybeden tombik bir dev yaşarmış. tombik dev tek başına kocaman ormanda zorluklarla büyümüş, dev olduğu için ilk başta diğer hayvanlar yeşil deve iyi davranmamış, ama yıllar geçtikçe onu sevmişler. tombik dev büyüyüp serpilince kaybolan ailesini bulmaya karar vermiş. Arkadaşı fare ile maceralı bir yolculuğa çıkmışlar. Fare arkadaşı devin omzuna çıkmış, birlikte yola koyulmuşlar. Günler geceler boyu yol yürümüşler, geçtikleri yerlerde devin anne babasını aramış fakat bulamamışlar. tombik dev ailesini bulamayacağını düşünerek karamsarlığa kapılmış. Fare arkadaşını teselli ederek sakın üzülme tombik anne babanı mutlaka bulacağız, onları bulmadan eve dönmeyeceğiz, ilerde ejderhaların yaşadığı bir vadi var, birlikte birde oraya bakalım demiş, uzun bir yolculuktan sonra ejderhaların yaşadığı gizemli bir vadiye gelmişler. Vadide kocaman kapılı bir sürü mağara varmış. mağaraların içinde ejderhaların gür sesi geliyormuş. Fare yukarıdan bakarken garip bir şey fark etmiş ve heyecanla seslenmiş. Dev kardeş, dev kardeş, bu kadar büyük kapılı mağaranın içinde, ilerde bir mağaranın kapısı sence neden küçük demiş. tombik dev heyecanlanmış, birlikte mağaraya doğru koşmuşlar, fare koşarak kapıdan içeri geçivermiş, amaa dev kapıdan geçememiş. Fare üzülme tombik ben senin için bakar gelirim demiş. Dev olmaz, içeride ne ile karşılaşacağını bilmiyoruz, senin hayatını tehlikeye atamam, bekle bir çare düşünelim demiş. Fare tombiği dinledikten sonra düşünecek zaman yok diyerek koşarak uzaklaşmış. Biraz yol yürüdükten sonra kocaman kazanların içinde mis gibi yemeklerle karşılaşmış. Karnı da çok acıkmış, bu kadar çok yemek var, ben şuradan azıcık yesem bir şey olmaz her halde diye düşünerek karnını bir güzel doyurmuş. Karnı doyunca bu kadar güzel yemekleri kim yaptı acaba diye araştırmaya başlamış. Kocaman mağarada günlerce yürüdükten sonra karşısına büyük büyük kazanların olduğu bir yer çıkmış. O da ne, fare gözlerine inanamamış, yemekleri yapan iki tane devmiş meğer. Çok korkmuş bunlar arkadaşı olan Tombik devden çok daha büyüklermiş. Arkadaşı için bütün cesaretini toplayarak devlere mağaraya nasıl geldiklerini sormuş. Devler yıllar önce ejderhaların ormanlarını yaktığını, kendilerini de yemeklerini yapmak için bu mağaraya hapsettiğini anlatmışlar. Üstelik minik devlerini de yangında kaybettiklerini ve bir daha göremediklerini ağlayarak anlatmışlar. Fare de mağaraya niçin geldiğini ve mağaranın dışındaki tombik devden bahsetmiş. Bu arada mağaranın dışında günlerce arkadaşını bekleyen tombik sıkılmaya başlamış ve arkadaşını aramak için mağaranın içine girme planları yapıyormuş. Tam bu sırada fare çıkagelmiş. Olup biteni deve anlatmış. Birlikte plan yapmışlar. Hemen mağaranın kapısını örerek kapatmışlar. Çok geçmeden ejderhalar gelmiş, karınları çok açmış, kapıyı bulamayınca çılgına dönmüşler. Mağaranın önüne kocaman bir kapı açmaya başlamışlar. Kapı açılır açılmaz anne ve baba dev hızla koşarak mağaradan çıkmışlar. Mağaranın dışındaki tombik dev ile karşılaşınca çok mutlu olmuşlar. Çünkü bu yıllar önce kaybettikleri minik bebekleri imiş. Sarılarak hasret gidermişler. Dev minik fareye dönerek fare kardeş sen olmasan anne babama kavuşamazdım demiş. Daha sonra hep birlikte ormanlarına dönerek mutlu mutlu yaşamışlar..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/topragin-sikayeti/", "text": "Üzerinde rengarenk çiçekler açan toprak bu durumundan çok şikayetçiymiş. Çiçeklere sürekli olarak; üzerimi öyle kapladınız ki sizin yüzünüzden güneşi göremiyorum. deyip duruyormuş. Her gün defalarca bu sözü duymak artık çiçeklerin canına tak etmiş. Bu konuda ne yapabileceklerini uzun uzun düşünmüşler taşınmışlar ve en sonunda bir karara varmışlar. Az ileride bulunan boş bir toprak parçası varmış, hiç kimsenin uğramadığı hatta dönüp bakmadığı. İnsanlar o alana geldiklerinde her zaman üzerinde çiçek bulunan toprağın çevresinde toplanıp, çiçeklerin güzelliğinden bahsederlermiş. Kurak toprak bu duruma çok üzülürmüş, kendisinin de üzerinde çiçekler açsın diye sürekli dua edermiş. Sonunda kurak toprağın duaları kabul olmuş ve işte çiçekler artık onun üzerinde açmaya karar vermişler. Bu düşüncelerini kurak toprağa açmışlar o hemen sevinerek kabul etmiş. Kendi üzerinde bulundukları toprak ise onların gidişini hiç önemsememiş, hatta buna için için sevinmiş. Tüm çiçekler kurak toprağın üzerine taşınmışlar, kurak toprak çok mutluymuş. Diğer toprak üzerinde çiçekler olmayınca günden güne çirkinleşmiş, kuru boş bir toprak parçası olmuş. Artık insanlar onu hiç görmüyor, her gelen çiçeklerin olduğu tarafa yöneliyormuş. Sürekli ilgi görmeye alışmış olan toprak bu duruma içerlemeye başlamış. Artık tüm gün güneş altında bir başına öylece duruyormuş. İnsanların ellerindekinin değerini onu kaybedince anlamaları gibi, toprak da yalnız kalınca çiçeklerin değerini anlamış. Onların yüzünden güneşi göremediğini söylediğine çok pişman olmuş. Fakat artık çok geçmiş o elindeki imkanı iyi değerlendirememiş, çiçekleri çok kırdığı için onlardan geri dönmelerini de isteyememiş. Öte yanda eskiden kurak olan toprak artık rengarenk çiçeklerle doluymuş ve çok mutluymuş. Çiçekleri çok seviyor ve onlarla iyi anlaşıyormuş. Fakat kurak kalan toprağın haline de üzülüyormuş. Çünkü o yalnızlığın ne demek olduğunu çok iyi biliyormuş. Birgün dayanamamış bu üzüntüsünü çiçeklere açmış, çiçekler de diğer toprağın mutsuz ve yalnız olmasına üzülüyorlarmış. Bu konuda ne yapacaklarını düşünmüşler ve sonunda aralarından bir kısmının burada kalmasına, diğerlerin de o toprağa yeniden dönmesine karar vermişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/toprak-perisi-ve-kurtardigi-devler-ulkesi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken... Kaf dağının ardında bir ülke varmış. Ancak bu ülkede hiç bir kimse yaşamazmış. Günlerden bir gün toprak perisinin bu ülkeye yolu düşmüş. Bakmış; ne kadar da güzel bir ülke. Neden burada kimse yaşamıyor diye düşünmüş. Bütün gün gezmiş, dolaşmış... Ülkede binbir güzellikler varmış, hayran olmuş. Akşam olup da hava karardığında bir sürü dev çıkmış meydana ve ülkeyi talan etmeye başlamışlar. Toprak perisi çok korkmuş, nereye gizleneceğini şaşırmış. Neyse ki bir su kuyusuna gizlenmiş gizlenmesine ama sabahı zor etmiş. Güneş doğduğunda birde bakmış ne dev kalmış, ne birşey... Yine ülke o müthiş güzelliğine bürünmüş. Ve toprak perisi anlamış ki; bu ülkenin insanları bu devlerden korkmuş ve kaçmış. Toprak perisi bu ülkeye bu devlerin nasıl ve neden yerleştiğini araştırmaya karar vermiş. Toprak perisi toprağa sormuş: Bu ülkede devler ne zamandır yaşar diye. Toprak cevaplamış: Bu ülkede devler, evvelden beri yaşar diyen toprağa; toprak perisi sorar; Peki, burada dev dışında kimse yaşamadı mı? Toprak cevaplar; Yaşadı, elbette yaşadı. O devler burada eskiden yaşayan prens, prenses, kral ve halkı Toprak perisi ne olduğunu anlayamamış. Nasıl olurda prens, prenses, kral deve dönüşür. Peki, dönüştü neden ortalığı talan eder. Toprak perisi bu düşündüklerini, toprağa sorar: Toprak ise tüm olanı biteni şu şekilde anlatır: Çok eski bir zamandı. Kral ailesi ve halkı mutlu mesut ülkede yaşamaktaydı. Bir cadı prense aşık oldu ve prens ile evlenmek istedi. Prens bunu istemedi, kralda zaten izin vermedi. Ve bu duruma çok kızan cadı, tüm ülkeyi deli dev yaptı. Deli dev derken, içinde kendisi gibi yangında tutuşan devler. Onun için sadece geceleri ortaya çıkarlar, sıcaktan korkarlar ve ortalığı talan ederler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/uc-arkadasin-hikayesi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; bundan yıllar önce, güzel mi güzel bir kasaba varmış. Fakat bu kasabanın kötü bir özelliği de varmış. Bu kasabada kışlar çok uzun sürermiş. Öyle uzun sürermiş ki, insanlar soğuk havadan bıkarmış. İlkbahar gelsin, ağaçlar çiçek açsın, kırlarda oynasınlar diye dört gözle beklerlermiş. Bir an önce bu soğuk havalardan kurtulmak için gece gündüz dua ederlermiş. Günler günleri kovalamış ve bu kasabanın kış mevsiminde sona gelinmiş. Kasabada yaşayanlar bir sabah uyandıklarına güneş açtığını görmüş ve çok mutlu olmuş. Güneşin yüzünü göstermesi ile kasabada yaşayan herkes, kendini dışarı atmış. Kimi kırlara gezintiye çıkmış, kimi çoluğu çocuğu ile yemyeşil çimlerde piknik yapmış. Çocuklar soğuk havalarda evde oturmaktan o kadar sıkılırlarmış ki, güneşli havaların gelmesi ile sabahtan akşama kadar dışarıda oyun oynar, güneşin ve sıcak havanın keyfini çıkarırlarmış. Kışın soğuk havasında donan nehirler, yaz mevsiminin gelmesi ile çözülür, gürül gürül akarmış. Bir yandan da kış soğuğunda boynu bükük kalan ağaçlar rengarenk çiçeklerini açarmış. Mis kokulu çiçekler de cömertçe kokularını yayarmış etrafa... Yine güneşli bir günde, üç yakın arkadaş sözleşmiş ve yemyeşil ormanın içinde yürüyüşe çıkmış. Amaçları açan bütün çiçekleri görmek, etraftaki yemişleri keşfetmekmiş. Hem ormanda gezen arkadaşlar hem de birbirileri ile muhabbet ederek, doğanın keyfini çıkarıyormuş. Üç yakın arkadaş muhabbet ederken ne kadar yürüdüklerinin farkına varmamışlar. Az gitmişler, uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Bir de bakmışlar ki kasabadan çok uzaklaşmışlar. Hemen kendilerine bir ağaç gölgesi bulup dinlenmek için kendilerini çimlerin üzerine atmışlar. Üç arkadaş bir yandan dinlenip bir yandan da nehirin akan sesi ile huzur bulurken, arkadaşlardan birinin eline çivi gibi bir şey batmış. Adam olduğu yerde irkilmiş, eline bakan şeyin ne olduğunu merak etmiş. Toprağı eşeleyip eline batan şeyi bulmak istemiş ama karşısına demir kapaklı bir şey çıkmış. Adam arkadaşlarına dönerek: Hey, ben burada bir şey buldum demiş. Arkadaşları adamın ne bulduğuna bakmak için demiri yerinden oynatmışlar. Bir de ne görsünler! Demir açılmış ve karşılarına bir tünel çıkmış. Hepsinin içinde korku olsa da tünelin sonunda ne olduğunu merak ettiklerinden içeri girmeye karar vermişler. Üç arkadaş tünelde karanlıkta biraz yürüdükten sonra bir kapı ile karşılaşmışlar. Zar-zor kapıyı açtıklarında bir de ne görsünler! Oda gibi bir yer, parıl parıl parlıyor! Parlamasının sebebi ise odanın içindeki çil çil altınlar, mücevherler, daha neler neler. Üç arkadaş zengin olduk diye sevinip birbirine sarılmış ve en az bir saat sevinmiş. Sevinçleri bittiğinde oturmuş, düşünmüşler. Bu altınları buradan nasıl çıkaracağız derdine düşmüşler. İçlerinden bir tanesi fırlamış öne doğru: Arkadaş: Ben buldum. Ben kasabaya gidip atları alayım. Bu altınları da atlara yükleyelim. Hepsi bu fikre tamam demiş ve arkadaşlardan biri kasabaya doğru yola koyulmuş. Kasabaya giderken adamın aklına kötü fikirler gelmeye başlamış. Ben neden bu altınları üç kişi paylaşayım ki! Onları öldürürüm hepsi benim olur demiş içinden. Kasabaya gittiğinde eşine bir sürü yemek hazırlatmış. Bu yemeklerin içine de en etkili zehirden koymuş. Amacı arkadaşlarına bu yemeği yedirmek ve onları öldürmekmiş. Atları da bulan adam tekrar arkadaşlarının yanına doğru yola koyulmuş. Bu sırada altınların olduğu mağarada arkadaşlarını bekleyen iki adam da kendi aralarında kötü planlar yapmaya başlamış. Biz neden bu altınları üç kişi paylaşalım ki? demiş içlerinden biri. Geldiğinde onu öldürelim. Bütün altınlar bizim olsun. İki arkadaş diğer arkadaşlarını öldürmek için anlaşmışlar. Arkadaşları elinde yemek tencereleri ile mağaraya girdiğinde iki arkadaş da kapının sağından ve solundan adamın üzerine doğru atlamış ve arkadaşlarını oracıkta öldürmüş. Artık altınların sadece ikisinin olduğuna sevinen arkadaşlar, karınları çok aç olduğundan hemen tenceredeki yemekleri yemeye başlamış. Yemekler zehirli olduğundan çok geçmeden bu iki arkadaş da ölmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ucmak-isteyen-omer/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Dereden geldim, tepeden geldim, koştum koştum ama bir arpa boyu yol gittim. Oturdum bir ağaç altına, daldı gözlerim uykuya. Uykumda bir peri, hem de güzeller güzeli. Oturdu yanıma, başladı anlatmaya... Ne mi anlattı? O da masalımızda... Bir varmış bir yokmuş... Eski zamanların birinde, küçük bir köyde yaşayan zeki mi zeki, çalışkan mı çalışkan bir çocuk varmış. Bu çocuğun adı da Ömermiş. Ömer hem çok çalışkan hem de çok meraklıymış. Aklına takılan her şeyi öğretmenlerine sorar, araştırır durur ama sonunda muhakkak bulurmuş. Ömerin küçük yaşından itibaren kuşlara karşı özel gör ilgisi varmış. Ne zaman boş kalsa kendisini bahçeye atar, kuşların nasıl uçtuğunu izler dururmuş. Hatta çoğu zaman gözlem yapmak için köyün bile dışına çıkar, kendisine bir tepe bulup onun üzerine çıkarak kuşları daha yakından izlermiş. Ömerin annesi ve babası çocuklarının kuşlara karşı neden bu kadar ilgili olduğu merak eder dururmuş. Ömer ise her seferinde kuşların nasıl uçabildiğini bir gün keşfedeceğini söyleyerek anne ve babasını şaşırtmış. Ömerin kuşlarla bu kadar yakından ilgilenmesinin tek bir nedeni varmış aslında... Ömer de tıpkı kuşlar gibi gökyüzünde süzüle süzüle uçmak istiyormuş. Dünyanın dört bir yanını dolaşmak ve dünyayı yukarıdan izlemek en büyük hayaliymiş. Bu hayalinden kimselere bahsetmeyen Ömer, kuşları izlerken bir gün kendisinin de uçacağı günleri hayal edip duruyormuş. Günler geçmiş, Ömer büyümüş ama hayalleri hiç değişmemiş. Günlerden bir gün Ömerin öğretmeninin erkek kardeşi olan Selim Bey Ömerlerin okuluna gelmiş. Herkes Selim Beyin pilot olduğu konuşurken normalde arkadaşlarının sohbetlerine pek dahil olmayan Ömer hemen yerinden sıçrayarak: Ömer: Selim Bey pilot muymuş? Arkadaşları: Evet, hem de uzun zamandır pilotluk yapıyormuş demiş. Ömer heyecanla sınıftan çıkmış ve hemen Selim Beyi bulmak için öğretmenler odasına gitmiş. Selim Bey, ablası ve diğer öğretmenler ile birlikte oturuyor, sohbet ediyormuş. Öğretmeni Ömerin geldiğini görünce ona dönmüş: Öğretmen: Ömer, gel bakalım, bir şey mi diyeceksin? Ömer: Sohbetinizi böldüğüm için özür dilerim ama ben Selim Bey ile konuşmak istiyorum demiş. Selim Bey kendisine meraklı gözlerle bakan çocuğa dönerek: Selim Bey: Sevgili Ömer, ne konuşacaksın bakalım benimle? Ömer heyecanla girmiş söze: Ömer: Şey, ben sizin pilot olduğunuzu duydum. Ben de küçüklüğümden beri uçmak isteyen, kuşlara bakıp uçma hayalleri kuran biriyim. Sizinle tanışmak istiyorum demiş. Selim Bey Ömere yanındaki koltuğa oturması için kafasıyla işaret vermiş. Ömer ve Selim Bey neredeyse üç saate yakın sohbet etmişler. Ömer aklındaki tüm soruları sormuş, Selim Bey de cevaplamış. Ömer artık hayali için ne yapması gerektiğini çok iyi biliyormuş. Bütün okul hayatı boyunca düzenli, sorumluluk sahibi ve çalışkan bir çocuk olmaya devam etmiş. Yıllar geçmiş, Ömer büyümüş ve üniversite sınavına girmiş. Sınav sonuçları açıklandığında, Ömer hayali için gerekli olan ilk adımı atmanın sevinci içerisindeymiş. İstediği üniversite ve istediği bölümü kazanmış. Ömer çok çalışmaya devam ederek başarılı bir pilot adayı olarak mezun olmuş.. İlk uçağı uçurduğunda yaşadığı mutluluk ise tarifsizmiş. Yıllardan sonra Ömer ülkenin en başarılı pilotlarından birisi olarak gösterilmiş. Tıpkı eğitim hayatında olduğu gibi iş hayatında da çok çalışkan ve azimli biriymiş. Bu özellikleri ile Ömer artık ülkenin en iyi pilotları arasında yer almış. Ömer her uçuşunda uçağı ile birlikte gökyüzünde süzülürken kuşlara bakıp gülümsüyormuş. Kuşlar sayesinde keşfettiği uçma hevesi şimdi hayatında en mutlu olduğu işi yapmasına sebep olmuş. Ömer, havada iken özgürlüğünün tadını çıkarıyor; uçuşunun olmadığı günlerde de küçük kasabalara giderek okulları ziyaret ediyormuş. Burada pilot olmak isteyen çocuklara yardımcı oluyormuş. Tıpkı zamanında Selim Beyin ona yaptığı gibi..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/ugur-bocegi-ve-ayse/", "text": "Uğur Böceği ve Ayşe Ayşe 5 yaşında minik, sevimli bir kızdır. Ailesi ona küçük yaşlarından itibaren doğa ve hayvan sevgisini aşıladığı için, küçük kız hayvanları çok sevmektedir. Aile her pazar olduğu gibi o pazarda ormana pikniğe gitmiştir. Küçük kız yemyeşil ağaçlar ve kuş sesleri arasında çok mutludur. Sürekli oradan oraya koşmakta ve kuşların neşeli bir şarkıyı andıran cıvıltılarını dinlemektedir. Çiçeklerin arasında neşeyle dolaşan Ayşe bir ara çiçeklerden birinin üzerinde minik bir uğur böceği görür. Uğur böceği kanadından yaralı olduğu için uçamamaktadır. Minik kız yavaşça uğur böceğini eline alır ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gider. Ayşenin elinde uğur böceğini gören babası gülümseyerek; hanım bizim kız kendisine arkadaş bulmakta gecikmemiş. der. Küçük kız orada kaldıkları süre boyunca uğur böceği ile konuşur, onu sever. Akşam olup da gitme vakitleri geldiğinde Ayşe uğur böceğini de yanında götürmek ister. Onu çok sevdiğini, arkadaş olduklarını ve onu eve götürmek istediğini söyler. Annesi ve babası uğur böceklerinin evde beslenecek bir canlı olmadığını anlatmaya çalışsalar da, küçük kız uğur böceğinin yaralı olduğunu onu eve götürüp iyileştirmek istediğini anlatır. Onun bu ısrarına dayanamayan babası Ayşeyi kucağına alır ve onunla konuşur. Küçük kıza kendisinin evinden başka bir yerde anne babası yanında olmadan mutlu olup olamayacağını sorar. Ayşe; ben ailem olmadan hiç bir yerde mutlu olamam babacığım cevabını verir. Kızının verdiği bu cevaptan memnun olan babası kızından, bu küçük uğur böceğinin yaşadığı ormandan ve ailesinden uzakta olunca ne kadar mutsuz olacağını düşünmesini ister. Bir süre düşünen Ayşe babasına hak verir. Uğur böceğini bırakmaya ikna olmuştur ama yaralı olduğu için onun nasıl besleneceğini, nasıl iyileşeceğini düşünmeye başlamıştır. Babası kızına endişelenmemesini, ormandaki diğer canlıların uğur böceğine çok iyi bakacaklarını ve onun da kısa süre içerisinde iyileşeceğini söyler. Aldığı bu cevap Ayşeyi memnun eder ve küçük kız uğur böceğini bir çiçeğin üzerine bırakır. Madem böyle mutlu olacaksın seni yuvandan ayırmayacağım minik uğur böceği. der ve ailesinin yanına geri döner."} {"url": "https://www.masalcisite.com/uyanik-tuccar-ve-yasli-koylu-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. Nereye gidiyorsunuz böyle? Diye sordum birine, dedi ki Masal dinlemeye... Beni de götür dememe kalmadan aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına... Masal anlatır tüm periler burada bana... O masallardan birini anlatacağım şimdi ben de sana... Çok ama çok eski zamanların birinde, zenginliği dillere destan olan ama cimriliği de bir o kadar meşhur olan bir tüccar yaşarmış. Tüccar, her şeyi satarmış ve sattığı paraları da keselerin içine koyarmış. Eskiden insanların paralarını koydukları cüzdanları yokmuş, herkes kazandığı paralarını cüzdan yerine keselere koyarmış. Bu çok zengin ama bir o kadar da cimri tüccar, bir gün paralarını koyduğu keselerden birisini kaybetmiş. Paralarının içinde olduğu keseyi bulamayan tüccar hemen panik olmuş, başlamış aramaya... Aramış, aramış ama paralarının içinde olduğu keseyi bir türlü bulamamış. Tüccar çaresizce etrafına haber salmış. Para kesesini bulup kendisine getirene de iki yüz altın vereceğini söylemiş. Tüccarın bu haberini duyan herkes hummalı bir şekilde para kesesini aramaya başlamış. Aradan üç gün geçmiş ve yaşlı bir köylü çıkagelmiş. Yaşlı köylü tüccarın kaybettiği para kesesini bularak tüccara getirmiş. Tüccar, yaşlı köylüyü karşısında gördüğünde ben bu adamı kandırır, iki yüz altın vermeden onu yollarım diye geçirmiş içinden. Yaşlı adam ise her şeyden habersiz tüccara uzatmış elindeki para kesesini: Yaşlı Köylü: Buyurun efendim, para kesenizi buldum ve size getirdim demiş. Tüccar hemen para kesesini almış yaşlı köylünün elinden. İçindeki altınları da saymış. Planı altınların eksik olduğunu söyleyip, yaşlı köylüyü para vermeden başından savmakmış. Tüccar altınları saydıktan sonra: Tüccar: Burada tam iki yüz altın eksik yaşlı adam. Ben bu keseye tam bin altın koymuştum ama bu kesede sekiz yüz altın var. Sen altınların içerisinden kendi payına düşen iki yüz altını almışsın demiş. Yaşlı adam şaşırmış. Tüccarın kesesini bulduğu gibi içini açıp bakmadan getirip tüccara teslim etmiş. Fakat tüccar kendisini hırsızlık ile suçluyormuş. Yaşlı Adam: Efendim siz ne diyorsunuz! Ben bu keseyi açmadım bile. İçinden tek bir altın bile almadım. Bulduğum gibi size getirdim demiş. Tüccar yaşlı köylüyü korkutmak için biraz sesini yükseltmiş: Tüccar: Keseyi açıp içinden altınları almışsın be adam, şimdi benden bir daha altın mı istiyorsun! demiş. Yaşlı köylü bu laf karşısında sinirlenmiş: Yaşlı Adam: Hem bana söz verdiğin ve hakkım olan altını vermiyorsun hem de hırsız diyorsun! Bu kadarı da çok fazla! Seni mahkemeye vereceğim demiş ve soluğu mahkemede almış. Kadı, yaşlı köylünün anlattıkları üzerine tüccarı da mahkemeye çağırmış ve başlamış ikisini de dinlemeye... Önce köylü söz almış. Köylü Adam: Kadı Bey, ben bu adamın kesesini buldum. Keseyi bulduğumda içini açmadım. Bulduğum gibi tüccara getirdim. Ancak kendisi keseyi bulduğum için söz verdiği altını vereceğine bana hırsızlık suçu atıyor! demiş. Kadı köylüyü dinledikten sonra tüccarı dinlemiş. Tüccar da başlamış anlatmaya: Tüccar: Efendim, kese benim. İçine ne kadar altın koyduğumu da bilirim. Kesenin içinde bin altın vardı. Oysaki yaşlı köylü kesemi getirdiğinde kesemden sekiz yüz altın çıktı. İki yüz altını, keseyi getiren yaşlı köylü almış demiş. Kadı biraz düşünmüş ve kararını vermiş: Kadı: Tüccar Bey, madem sen kesene bin altın koydun ve bundan eminsin, o zaman bulunan kese sana ait değildir demiş. Tüccar o anda ne yapacağını şaşırmış. Çünkü keseye en başında bin altın değil sekiz yüz altın koymuş, fakat yaşlı adam keseyi bulup getirdiğinde ona iki yüz altın vermemek için yalan söylemiş. Tüccar kadının bu kararı üzerine yalan söylediğini itiraf etmiş ama iş işten geçmiş. Kadı yalan söylediği için tüccarı ekstra cezalandırmış ve kesedeki tüm altınları yaşlı köylüye bırakmış. Gökten üç elma düşmüş, üçü de dürüst çocukların olmuş..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/uyumak-istemeyen-zurafa/", "text": "For foradan sür süreden, Manisadan Tireden, Yenice çıktım buradan, Konaraktan göçerekten, Lale, sümbül biçerekten, Kahve, tütün içerekten. Sulu yerde peynir ekmek, Susuz yerde kavun, karpuz yiyerekten, Az gittim, uz gittim, Birde arkama baktım, Bir arpa boyu yol gitmişim. Eve vardım, ekmek yedim, Hocaya vardım değnek yedim, Babam bana darı verdi, Ben darıyı kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi, Ben kanadı havaya verdim, Hava bana yağmur verdi, Ben yağmuru yere verdim. Yer bana çimen verdi, Ben çimeni koyuna verdim. Koyun bana kuzu verdi, Ben kuzuyu beye verdim, Bey bana katır verdi. Bindim katırın beline, Gittim urum eline, Katır beni düşürdü, Elimi yüzümü şişirdi. Kızlar geldi bakmaya, Kıyamadım öpmeye. Ninem geldi almaya, Yollarıma bakmaya. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; ormanın içinde upuzun boyu ile yaşayan bir zürafa varmış. Bu zürafanın adı Mıstıkmış. Mıstık, boyunun uzun olmasının avantajını kullanıp, en yüksekteki ağaçların dallarına bile ulaşabiliyormuş. Bu nedenle Mıstıkın karnı hiç ama hiç aç kalmıyormuş. İstediği zaman istediği ağacın yapraklarını kolayca yiyebiliyormuş. Bir gün Mıstıkın karnı yine çok acıkmış. Önüne çıkan kocaman ağacın yapraklarını hiç düşünmeden şapur-şupur yemeye başlamış. Derken ağacın içinden gelen bir ses Mıstıkın olduğu yerde sıçramasına neden olmuş: Kuş: Hey! Sen ne yaptığını sanıyorsun? Canavar mısın sen? Uzak dur yuvamdan da evimden de! Zürafa Mıstık neye uğradığını şaşırmış! Sesin geldiği yere baktığında minik bir kuşun kendisine kafa tuttuğunu görmüş: Zürafa Mıstık: Ben canavar değilim ki! Ben sadece karnımı doyurmak istiyordum. Burada senin evin olduğunu da bilmiyordum. Özür dilerim. Minik kuş bakmış ki bu zürafa gerçekten çok iyi bir zürafa. Öyleyse ben de ona yardım edeyim diye geçirmiş içinden. Minik Kuş: Zürafa kardeş, ben seni çok sevdim. İstersen şöyle yapalım. Ben uçayım, sana yuva olmayan ağaçları göstereyim. Sen de o ağaçlardan yemek ye. Böylece kimseye zarar vermiş olmazsın. Zürafa, kuşun bu teklifi karşısında çok mutlu olmuş. O günden sonra ikisi de birbiri ile çok iyi arkadaş olmuşlar. Kuş Zürafa Mıstıka yemek yiyeceği ağacı gösterirken; Zürafa Mıstık ta bulduğu tırtılları minik kuş ile paylaşıyormuş. Günlerden bir gün Zürafa Mıstık yine ağaçtan yemek yerken ayağının altından gelen bir ses ile irkilmiş: Tavşan: Hey! Az daha beni ayağınla eziyordun! Zürafa sesin geldiği yere bakmış ki ayağının dibinde küçük bir tavşan! Zürafa: Kusura bakma tavşan kardeş, yanlışlıkla oldu. Ağaçların tepesinde kuş ile birlikte yemek ararken seni görmedim. Tavşan zürafanın uzun boyuna çok imrenmiş. Onun gibi uzun boylu olup da ağaçlara yüksekten bakmayı çok istermiş. Bu isteğini zürafaya söylediğinde ise, zürafa bundan kolay ne var diyerek bindirmiş tavşanı tepesine. Böylece Zürafa Mıstık, kendisine iki tane çok iyi arkadaş bulmuş. Tavşan, minik kuş ve Zürafa Mıstık bütün gün oyunlar oynamış. Ormanın yeşilliklerinde koşmuş, oynamış; hoplamış, zıplamış. Derken hava kararmaya başlamış. Minik kuş hemen arkadaşlarını uyarmış: Kuş: Arkadaşlar, hava kararmadan evlere geri dönmeliyiz. Zürafanın ise eve geri dönmeye hiç niyeti yokmuş. Zürafa: Arkadaşlar, neden eve geri döneceğiz ki! Bütün gece oyun oynamaya devam edelim işte. Zürafanın dedikleri tavşan ve kuşun aklına yatsa da hava kararınca ikisi de korkmuş ve hızlıca evlerine gitmiş. Zürafa tek başına kalsa da evine gitmemeye inat etmiş. Zaten uykuyu da çok sevmiyormuş. Eve gitmesinin bir anlamı yokmuş. Gecenin karanlığında tek başına ormanın içinde gezinen zürafanın bir vakitten sonra canı sıkılmaya başlamış. Çünkü oyun oynayacağı bir arkadaşı kalmamış ve karanlık da iyice artmıştı. Zürafa en sonunda eve gitmeye karar verdi fakat gecenin karanlığında evinin yolunu da bulamadı. Zürafa Mıstık en sonunda uykusuna yenik düşerek olduğu yerde uyumak için ıslak çimlerin üzerine yattı. Bütün gece orada uyudu. Ertesi sabah olduğunda Zürafa Mıstık uyanmıştı ama yerinden kalkamıyordu. Çünkü bütün gece soğukta yattığı için her yeri tutulmuştu. Üstelik üşütmüştü ve soğuktan da tir tir titriyordu. O geceden sonra zürafa iyice hastalanmış, yataklara düşmüş. Yatakta olduğu için arkadaşları ile oyun da oynayamamış. O anda yaptığı hatanın farkına varmış ama iki hafta yatakta hasta yatmaktan da kurtulamamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/uyuyan-guzel-yazili-masali/", "text": "Uyuyan Güzel Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde, Keçiler berber iken, Develer tellal, mandalar hamal, Horozlar imam iken.. Ben dedemin beşiğini, Tıngır mıngır sallar iken. Anam kaptı yarmayı, Ben kavradım sarmayı Anam dedi bırak sarmayı.. Ben ana dedim, sen de bırak yarmayı. Anam bıraktı yarmayı.. Fırladım kaçtım anahtar deliğinden. Gittim, gittim.. Tam altı ay yürüdüm.. Arkama bir baktım ki ne göreyim? Bir karış yol gitmişim. Neyse tekrar başladım yürümeye, Bu kez, bir altı ay daha gittim. Bir kulak verdim ki, tellallar bağırıyor. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu kim yiyecek? diye. Hemen eve gittim. Bir kavak ağacı vardı, Kırk kişi tuttum yontturdum; Kırk kişi tuttum oydurdum. Bir kepçe yaptırdım. Omuzladım kaldırdım, Dizlerimi daldırdım.. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu, O kepçeye aldırdım öyle bir yuttum ki, Dudaklarımın bile haberi olmadı.. Neyse ayrıldım oradan. Gittim gittim, bir memlekete vardım. Bir kahveye girdim. Baktım hepsinin gözleri parlıyor. Gözleriniz neden parlıyor öyle? dedim. Evlendik de ondan, dediler. Beni de evlendirin dedim, olur dediler. Aldılar bana bir kız. Boyunu sorsan minare kadar, Gözleri lokma tavası, Memeleri un çuvalı kadar. Sümükleri sarkar, görenler korkar.. Aman Allahım yandım dedim beni kurtar.. Kaç bakalım, kaçmaz mısın?.. Git bakalım gitmez misin? İndim sarayın bahçesine. Baktım ki çiçekçiler çiçek, gülcüler gül aşılıyor. Haşlamacılar haşlama haşlıyor.. Susun! Masalcı masala başlıyor. Bundan yıllar yıllar önce, güzel mi güzel bir kasaba varmış. Fakat bu kasabanın kötü bir özelliği de varmış. Bu kasabada kışlar çok uzun sürermiş. Öyle uzun sürermiş ki, insanlar soğuk havadan bıkarmış. İlkbahar gelsin, ağaçlar çiçek açsın, kırlarda oynasınlar diye dört gözle beklerlermiş. Bir an önce bu soğuk havalardan kurtulmak için gece gündüz dua ederlermiş. Günler günleri kovalamış ve bu kasabanın kış mevsiminde sona gelinmiş. Kasabada yaşayanlar bir sabah uyandıklarına güneş açtığını görmüş ve çok mutlu olmuş. Güneşin yüzünü göstermesi ile kasabada yaşayan herkes, kendini dışarı atmış. Kimi kırlara gezintiye çıkmış, kimi çoluğu çocuğu ile yemyeşil çimlerde piknik yapmış. Çocuklar soğuk havalarda evde oturmaktan o kadar sıkılırlarmış ki, güneşli havaların gelmesi ile sabahtan akşama kadar dışarıda oyun oynar, güneşin ve sıcak havanın keyfini çıkarırlarmış. Kışın soğuk havasında donan nehirler, yaz mevsiminin gelmesi ile çözülür, gürül gürül akarmış. Bir yandan da kış soğuğunda boynu bükük kalan ağaçlar rengarenk çiçeklerini açarmış. Mis kokulu çiçekler de cömertçe kokularını yayarmış etrafa... Yine güneşli bir günde, üç yakın arkadaş sözleşmiş ve yemyeşil ormanın içinde yürüyüşe çıkmış. Amaçları açan bütün çiçekleri görmek, etraftaki yemişleri keşfetmekmiş. Hem ormanda gezen arkadaşlar hem de birbirileri ile muhabbet ederek, doğanın keyfini çıkarıyormuş. Üç yakın arkadaş muhabbet ederken ne kadar yürüdüklerinin farkına varmamışlar. Az gitmişler, uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Bir de bakmışlar ki kasabadan çok uzaklaşmışlar. Hemen kendilerine bir ağaç gölgesi bulup dinlenmek için kendilerini çimlerin üzerine atmışlar. Üç arkadaş bir yandan dinlenip bir yandan da nehirin akan sesi ile huzur bulurken, arkadaşlardan birinin eline çivi gibi bir şey batmış. Adam olduğu yerde irkilmiş, eline bakan şeyin ne olduğunu merak etmiş. Toprağı eşeleyip eline batan şeyi bulmak istemiş ama karşısına demir kapaklı bir şey çıkmış. Adam arkadaşlarına dönerek: Hey, ben burada bir şey buldum demiş. Arkadaşları adamın ne bulduğuna bakmak için demiri yerinden oynatmışlar. Bir de ne görsünler! Demir açılmış ve karşılarına bir tünel çıkmış. Hepsinin içinde korku olsa da tünelin sonunda ne olduğunu merak ettiklerinden içeri girmeye karar vermişler. Üç arkadaş tünelde karanlıkta biraz yürüdükten sonra bir kapı ile karşılaşmışlar. Zar-zor kapıyı açtıklarında bir de ne görsünler! Oda gibi bir yer, parıl parıl parlıyor! Parlamasının sebebi ise odanın içindeki çil çil altınlar, mücevherler, daha neler neler. Üç arkadaş zengin olduk diye sevinip birbirine sarılmış ve en az bir saat sevinmiş. Sevinçleri bittiğinde oturmuş, düşünmüşler. Bu altınları buradan nasıl çıkaracağız derdine düşmüşler. İçlerinden bir tanesi fırlamış öne doğru: Arkadaş: Ben buldum. Ben kasabaya gidip atları alayım. Bu altınları da atlara yükleyelim. Hepsi bu fikre tamam demiş ve arkadaşlardan biri kasabaya doğru yola koyulmuş. Kasabaya giderken adamın aklına kötü fikirler gelmeye başlamış. Ben neden bu altınları üç kişi paylaşayım ki! Onları öldürürüm hepsi benim olur demiş içinden. Kasabaya gittiğinde eşine bir sürü yemek hazırlatmış. Bu yemeklerin içine de en etkili zehirden koymuş. Amacı arkadaşlarına bu yemeği yedirmek ve onları öldürmekmiş. Atları da bulan adam tekrar arkadaşlarının yanına doğru yola koyulmuş. Bu sırada altınların olduğu mağarada arkadaşlarını bekleyen iki adam da kendi aralarında kötü planlar yapmaya başlamış. Biz neden bu altınları üç kişi paylaşalım ki? demiş içlerinden biri. Geldiğinde onu öldürelim. Bütün altınlar bizim olsun. İki arkadaş diğer arkadaşlarını öldürmek için anlaşmışlar. Arkadaşları elinde yemek tencereleri ile mağaraya girdiğinde iki arkadaş da kapının sağından ve solundan adamın üzerine doğru atlamış ve arkadaşlarını oracıkta öldürmüş. Artık altınların sadece ikisinin olduğuna sevinen arkadaşlar, karınları çok aç olduğundan hemen tenceredeki yemekleri yemeye başlamış. Yemekler zehirli olduğundan çok geçmeden bu iki arkadaş da ölmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/vurdumduymaz-masal-oku/", "text": "Bay Umursamazın Değişimi Zamanın birinde karakter özellikleri ile kişilerin adlandırıldığı bir okul varmış. Bu okulda herkes, en belirgin özelliği ve cinsiyeti ile adlandırılırmış. Umursamaz tavırları ve her zaman vurdumduymaz halleri ile bilinen erkeklerden olan Bay Umursamaz, bu öğrencilerden sadece bir tanesi imiş. En büyük özelliği, hiç bir şeyi umursamamak olan Bay Umursamaz, çoğu zaman arkadaşlarından dışlanır, zamanında denilen yerlerde olmadığı için hiç bir sosyal aktivitede yer alamazmış. Bu hali arkadaşları tarafından üzüntü ile karşılanan Bay Umursamazın davranışlarına dikkat etmesi için öğretmenleri Bayan Bilge, bir plan yapmaya karar vermiş. Bayan Bilge, Bay Umursamazın en yakın arkadaşları olan Bayan Cici, Bay Efe, Bayan Titiz, Bay Dürüst ve Bay Akıllıyı yanına çağırmış. Çocuklar arkadaşınızın durumuna üzüldüğünüzü fark ettim. Bu duruma bende çok üzülüyorum. Bunun için bir çözüm yolu aradım ve buldum ancak bana bu konuda yardım etmeniz lazım. demiş. Çocuklar arkadaşları için her şeyi yapabileceklerini söyleyip öğretmenlerinin kendilerinden ne istediğini sormuş. Bayan Bilge; Bana Bay Umursamazın en sevdiği şeyi söyleyin. demiş. Çocuklar bu soru üzerine birbirlerine bakmış ve düşünmeye başlamış. Bayan Cici; Ben genelde süslenmek ile ilgilendiğim için başkalarının neden hoşlandığına dikkat etmiyorum. demiş. Bayan Titiz; Bende kim elini yıkadı, kim elini yıkamadan nereye dokundu diye bakarken pek dikkat etmedim. demiş. Bay Efe; Bende etrafta yardıma ihtiyacı olan güçsüzlere yardım ederken hiç sormadım. demiş. Bay Dürüst; Kim yalan söylüyor, kim yanlış biliyor düzeltirken bende farkına varmadım ne yazık ki. demiş. En son konuşmadan bekleyen Bay Akıllıya bakmış herkes. Bay Akıllı, Bende sormadım ama bu konuda aklımı kullandığımda Bayan Meraklının sormuş olabileceği aklıma geliyor. demiş. Hepsi bir arada Bayan Meraklının yanına gitmiş ve soruyu sormuşlar. Bayan Meraklı; A, evet bir soru sorma krizi anımda sormuştum. Çok umursamadı ama sirkleri çok seviyormuş. demiş. Çocuklar aldıkları bu cevabı öğretmenlerine söylemişler. Ertesi ders Bayan Bilge, herkese ödevlerini sormuş. Sıra Umursamaza geldiğinde Unuttum. cevabını almış. Öğretmen; Bak Umursamaz, artık derslerini önemseyip unutmaz ve çalışırsan seni sirke götüreceğim. demiş. Bay Umursamız bunu duyunca çok sevinmiş, biraz düşündükten sonra; Söz öğretmenim. demiş. O günden sonra Bay Umursamaz, her şeyi önemset ve derslerini çalışır olmuş. Öğretmeni de söz verdiği gibi onu sirke götürmüş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yabancilarla-konusma-hikayesi-oku/", "text": "Günlerden bir gün Mine, annesi ile birlikte pazara çıkmak istemiş. Annesi pazarların çok kalabalık olduğunu ve Minenin orada kaybolma ihtimalinin olduğunu söylese de Mine çok ısrar etmiş. Mine: Anneciğim hiç yaramazlık yapmayacağım. Sana söz veriyorum. Lütfen beni de götürür müsün? Annesi çaresizlikle Mineye bakmış. Kızı o kadar çok istiyormuş ki onu daha fazla kıramamış. Anne: Peki, ama yanımdan ayrılmak yok. Yaramazlık yapmak da yok. Mine gülümseyerek annesine sarılmış. Mine: Söz veriyorum anneciğim demiş. Annesi hazırlanınca Mineyi de giydirmiş. Anne- kız beraber pazara doğru yürümeye başlamışlar. Pazar geldiklerinde Mine pazarın çok kalabalık olduğunu görmüş. Annesinin eline daha bir sıkı sarılmış. Annesi ile birlikte başlamışlar gezmeye. Türlü türlü kıyafetler, çantalar, ayakkabılar derken Mine bir sağa bakıyormuş bir sola. Rengarenk cıvıl cıvıl bir ortamı varmış pazarın. Mine burayı çok sevmiş. Kıyafet bölümünü geçmişler ve meyve-sebze yerine gelmişler. Annesi bir tezgahtan domates seçerken Minenin dikkatini bir şey çekmiş. Yan tarafta çok güzel kalemlerin, çantaların, sulukların olduğu bir tezgah varmış. Annem domates seçerken ben de şunlara bakayım demiş. Tezgahın yanında gelmiş ve o kalem kutu senin bu suluk benim derken, zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Arkasına baktığında annesinin manav tezgahında olmadığını görmüş. Mine korkarak sağa-sola bakınmış. Ama annesi bıraktığı yerde değilmiş. Mine korkmaya başlamış. o sırada iki tane çocuk Mineye doğru yaklaşmış: Çocuk: Hişt, küçük kız. Anneni mi kaybettin? Mine bu çocukların belki de annesini gördüklerini düşünmüş. Mine: Evet ağabey. Annemi bulamıyorum. Siz gördünüz mü? Çocuklar birbirlerine bakıp gülümsemişler. Mineye dönen büyük çocuk; Çocuk: Evet küçük kız, biz senin anneni gördük. İstersen seni annenin yanına götürebiliriz demiş. Mine sevinçle ellerini çırpmış. Mine: Evet, beni annemin yanına götürür müsünüz? İki çocuk da Minenin elinden tutup yürümeye başlamışlar. Mine içinden İyiki bu çocuklarla karşılaştım diye geçirirken birdenbire yanındaki çocuk onu ittirmeye başlamış. Çocuk: Cebindeki tüm paraları çıkar bakalım ufaklık. Mine bu çocukların kötü çocuklar olduğunu o anda anlamış. Bu çocuklar onu annesine götürmek için değil, onun paralarını almak için buraya getirmişler. Mine korkmaya başlamış ama bir yandan da bu çocuklara karşı güçlü durmalıymış. Neler yapabileceğini düşünmeye başlamış. Çocuk: Sana dedik duymadın mı? Çıkar cebindeki paraları, yoksa seni burada döveriz. Mine tam o sırada çocuğun bacağına bir tekme atmış. Diğer çocuğun da elini ısırmış. Başlamış tüm gücüyle hem koşmaya hem de bağırmaya: Mine: Yetişin imdat! O sırada oradan geçen polisler Minenin sesini duymuş ve hemen yanına gelmişler. Mineye olanları sormuşlar. Mine de hepsini anlatmış. O sırada iki çocuk da polisleri görünce koşmaya başlamış fakat nafile. Polisler iki çocuğu da yakalayarak polis aracına bindirmiş. Polisler Minenin annesini de bularak Mine ile buluşturmuşlar. Mine çok ama çok mutlu olmuş. Hemen annesine doğru koşmuş ve sarılmış. Mine: Anneciğim, bir daha senin yanından ayrılmayacağım. Çok özür dilerim. Annesi de Mineye sarılmış ve kızını bir daha yabancı kişilerle asla konuşmaması konusunda uyarmış. Mine de hem polis amcalarına hem de annesine yabancılarla konuşmayacağına dair söz vermiş. O günden sonra Mine, kalabalık bir yere gittiğinde annesinin yanından asla ayrılmamış. Annesinin de sözünden hiç çıkmamış. Hem polislere hem de annesine verdiği sözü de hayatı boyunca unutmamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yalan-soyleme-masal-oku/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Bundan asırlar önce, insanların ilim-irfan öğrenmek için çok çalıştıkları ve tüm güçlüklere göğüs gerdikleri zamanlarmış. Çocuklar daha küçük yaşlarda ailelerinin yanından ve köylerinden ayrılmak zorunda kalırlarmış. Yıllarca köyden ve aileden uzak, gurbette yaşarlarmış. Bu zamanların birinde, küçük bir kasabada akıllı mı akıllı, bilgili mi bilgili bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun adı Ahmetmiş ve Ahmet küçük yaşından itibaren ilime çok meraklı bir çocukmuş. Daha küçük yaşta içine düşen öğrenme merakına engel olamayan Ahmet, dayanamamış ve uzak diyarlara gitme kararından bir gün annesine bahsetmiş: Ahmet: Anne, ben ilim öğrenmek için ilimlerin diyarı, alimlerin şehri olan Bağdata gitmek istiyorum. Bana izin ver gideyim, içime düşen öğrenme aşkını bir nebze de olsa dindireyim. Annesinin gözleri dolsa da çocuğunun içindeki öğrenme aşkına engel olmak istememiş: Anne: Senden gurbette yaşamaya gönlüm hiç razı değil oğul! Ancak bilirim senin içindeki öğrenme aşkını. Varsın Allah seni korusun, git dindir içindeki öğrenme aşkını. Ama benden sana bir nasihat: sakın ama sakın yalan söyleme. Bana söz ver! Ahmet ne olursa olsun, ne kadar zor durumda kalırsa kalsın yalan söylemeyeceğine dair annesine söz vermiş. Anası da küçük yaştaki çocuğunu güzelce hazırlamış, eşyalarını bohçaya bağlamış. Son olarak da evdeki kırk adet altını çocuğunun yanına koymuş: Anne: Ahmet, bak oğlum! Hırkanın içine bir kese içerisinde kırk adet altın koydum. Onlar senin zor zamanda harcayacağın paran. Ahmet annesine teşekkür etmiş. Elini öperek helallik istemiş ve kervanla birlikte Bağdata karşı yola koyulmuş. Kervan Bağdata giderken, yolda eşkıyalar kervanın yolunu kesmiş. Acıması olmayan bu eşkıyalar kervandakilerin malını, altınını, her şeyini almış. Eşkıyalardan biri en son Ahmetin yanına gelmiş. Üstünden başından bu çocuğun çok fakir olduğunu anlayan eşkıya dalga geçmek amaçlı sormuş küçük çocuğa: Eşkıya: Söyle bakalım küçük çocuk, senin üzerinde ne gibi kıymetli eşyalar var? Ahmet eşkıyaya hiç düşünmeden cevap vermiş: Ahmet: Kırk tane altınım var. Eşkıya şaşırmış. Küçük çocuğun lafına bir de kocaman kahkaha atmış: Eşkıya: Sen de ne arar kırk altın! Ahmet diğer eşkıyalar da başına gelince onlara da aynı cevabı vermiş. Son olarak eşkıyaların başı yaklaşmış Ahmetin yanına: Baş eşkıya: Nerede peki bu kırk altın? Ahmet hırkasının içindeki keseyi göstermiş. Eşkıyalar hemen sökmüşler keseyi hırkadan. Bakmışlar ki gerçek! Küçük çocuğun kırk tane altını var gerçekten. Baş eşkıya çok şaşırmış: Eşkıya : Sen neden altının olduğunu bize söyledin? Neden saklamadın? Ahmet: Ben yola çıkmadan anneme söz verdim. Ne olursa olsun, ne kadar zor durumda kalarsam kalayım yalan söylemeyeceğim dedi. Bu sebeple üzerimde olan altınları size söylemek zorunda kaldım. Anneme verdiğim sözden kırk altın için döneceğimi mi sandınız? Eşkıyaların hepsi küçük çocuğun bu sözlerine şaşırmış kalmış. Hepsi derin düşüncelere dalmış. En sonunda baş eşkıya konuşmuş: Baş Eşkıya: Bu küçük çocuğa helal olsun! Verdiği sözden dönmeyen adam gibi adam olacak bu çocuk! YA biz? Kaç kere tövbe ettik ama yine de Allahın onaylamadığı, günah dediği işleri yapar olduk. Ne sözümüzü tutabildik, ne de tövbemizi! Bundan böyle bu çocuk benim miladımdır. Yaptığımız bütün kötü işlere ve insanların eşyalarına el koymaya tövbe! Bir daha böyle işlere ne bulaşacağız ne de yapacağız! Diğer eşkıyalar da baş eşkıyanın sözünden çıkmadıkları için hep bir ağızdan tekrar etmişler: Sen hangi yolda yürürsen biz de seninleyiz. Hepimiz yaptıklarımızdan bin pişmanız. Tövbeler olsun tüm yaptıklarımıza!"} {"url": "https://www.masalcisite.com/yalan-yalani-dogurur/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde birbirleri ile barış içinde yaşayan hayvanların olduğu kocaman bir orman varmış. Bu ormanda hangi hayvan yokmuş ki... Fareler, sincaplar, kediler, kuşlar, böcekler, tavşanlar, kaplumbağalar... Kısacası görüp görebileceğiniz tüm hayvanlar bu ormanda yaşarmış. Gel zaman git zaman günlerden bir gün ormanda yaşayan sincap Mino, bir iş karşılığında kazandığı peyniri bir arkadaşına emanet etmek zorunda kalmış. Mino düşünmüş taşınmış, aklına hemen en yakında oturan arkadaşlarından Fare Mini gelmiş. Mini Minonun en iyi arkadaşlarından birisiymiş. Hemen Mininin evine giden Mino, heyecanla kapıyı çalmış. Kapıyı açan Mini daha hoş geldin bile diyemeden Mino konuşmaya başlamış: Mino: Canım dostum Mini, senden bir şey rica edeceğim: Ben gelene kadar peynirime bakar mısın? Başına bir şey gelmesini istemiyorum demiş. Fare Mini hemen kabul etti dostunun bu ricasını. Peyniri Minodan alarak evine koydu. Sincap Mino evden ayrılınca Fare Mini peynirden bir an olsun gözünü ayırmadı. Arkadaşının güvenini boşa çıkarmak istemiyordu. Ama fare bu sonuçta, peynir de en dayanamadığı yemek. Karnı da aç olan Mini, çok dayansa da en sonunda pes etti ve peyniri afiyetle yedi. Fare Mini peyniri tamamen midesine indirdikten sonra yaptığı şeyin farkına vardı. O an çok pişman oldu ama nafile! Ne diyecekti şimdi Minoya? Fare Mini diyeceklerini kafasında tasarlarken kapı çalmasın mı? Mino işini hızlıca bitirmiş ve peynirini almak için gelmişti bile. Fare Mini arkadaşına kapıyı açtı. Mino hemen lafa girdi: Mino: Canım arkadaşım benim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Ben peynirimi alayım da geç olmadan gideyim. Fare Mini çaresizce yalan söylemek zorunda kaldı: Fare Mini: Mino senin peynirin yok. Tavşan Kiko geldi ve senin peynirini aldı benden. Sincap Mino şaşırmış: Sincap Mino: İyi de tavşan ne yapacak benim peynirimi? Fare Mini yalan söylediği için yine yalan söylemek zorunda kalmış: Fare Mini: Şey, benim ona borcum vardı. O yüzden aldı. Sincap Mino devam etti sorularına: Sincap Munu: Ne borcun vardı senin tavşan Kikoya? Fare Mini her soruya yalanla cevap vermek zorunda kalıyormuş. Çünkü en başında yalan söylemiş: Fare Mini: Şey, ben ondan havuç almıştım ama geri veremedim. Sincap Mino anlayamamış: Sincap Mino: Neden geri veremedin peki? Fare Mini yalanları ile gitgide köşeye sıkışıyormuş: Fare Mini: Ben çalışıp kazanamadım ve havucunu ona geri veremedim. Sincap Mino arkadaşının neden çalışmadığını merak etmiş: Sincap Mino: Niçin çalışamadın peki Mini? Fare Mini artık yalanla yalanı idare etmekten bıkmış ama bir kere yalana bulaştığı için doğruyu da söyleyemiyormuş: Fare Mini: Şey, bu yıl çok sıcak geçti, ben de çalışamadım. Sincap Mino biraz sinirlenmiş: Sincap Mino: Sen benim peynirimi nasıl çalışıp ödeyeceksin peki? Fare Mini bakmış ki bu iş böyle olmuyor. Ne kadar yalan söylerse bir o kadar da geriden geliyor. Yalanlarını ancak başka bir yalanla idare edebiliyor. Üstelik arkadaşı Sincap Minoyu da kızdırıyor. Fare Mini en sonunda pes etmiş: Fare Mini: Canım arkadaşım ben sana en başında yalan söyledim. Affet beni. Ben peyniri dayanamayıp yedim. Çok açtım ve peynirin kokusu da burnuma çok güzel geldi. Dayanmaya çalıştım ama olmadı. Sen çok kızarsın diye de yalan söyledim, tavşan aldı dedim. Ama baktım ki yalan yalanı doğuruyor, artık bir son vermeliyim bu yalana dedim. Sincap Mino arkadaşına ilk baştan yalan söylediği için kızmış ama ardından doğruyu söylediği için de Fare Miniyi affetmiş. Fare Mini de bir daha yalan söylemeyeceğine dair söz vermiş. Böylece iki arkadaş birbirlerine sarılmışlar ve arkadaşlıklarına devam etmişler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yaramaz-ahmet/", "text": "Yaramaz Ahmet Köyün birinde Ahmet adında afacan bir çocuk varmış. Ahmet akıllı bir çocuk olmasına rağmen biraz yaramazmış. Annesinin ona tembih ettiği bazı şeyleri dinlemez, kendi bildiğini yaparmış. 8 yaşında küçük bir çocuk olduğu için annesi ona aşırı disiplin uygulamazmış. Biraz daha büyüyünce nasıl olsa uslanır, benim sözlerimi dinler. diye düşünürmüş. Sıcak bir yaz günü Ahmet arkadaşlarıyla sokakta oynarken canları dondurma istemiş. Hemen bakkala koşup hepsi birer dondurma almışlar. Dondurmalarını yedikten sonra oyun oynamaya başlamışlar. Bir süre sonra Ahmetin yanlarından uzaklaştığını görünce ona nereye gittiğini sormuşlar. Ahmet bakkala dondurma almaya gideceğini söyleyince, onu bu konuda uyarmışlar. Fazla dondurma yersen hasta olursun. demişler. Fakat Ahmet annesini dinlemediği gibi arkadaşlarını da dinlememiş. Biraz sonra elinde 2 tane dondurmayla gelmiş. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında 2 dondurmayı birden yemiş. Arkadaşlarına da; dondurmaları yedim bakın bir şey olmadı diye hava atmış. Akşam olmuş tüm çocuklar gibi Ahmette evine gitmiş. Başlarda sorun yokmuş ama akşam yemeğinden sonra çocuğun karnı ağrımaya ve kusmaya başlamış. Evde ne yaptılarsa olmamış, en sonunda Ahmeti hastaneye götürmüşler. Orada serumlar takılmış, iğneler yapılmış Ahmet bütün geceyi uykusuz ve ateşler içinde geçirmiş. Sabaha karşı biraz ateşi düşmüş ve uyumuş. Ertesi gün öğlene doğru uyanmış, gözlerini açtığında annesinin baş ucunda beklediğini görmüş. Yavaşça yatağından kalkmış ve pişman bir şekilde; anneciğim seni dinlemediğim için çok özür dilerim, sözünü dinlemedim ve hasta oldum. Seni de çok üzdüm ama bundan sonra her sözünü dinleyip, uslu bir çocuk olacağım. demiş. Onun bu sözlerine karşılık annesi de oğluna sarılıp öpmüş onu. Yaşadığı olay Ahmete ders olmuş ve bir daha annesinin sözünden asla çıkmamış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yaramaz-fil-yavrusu-popinin-basina-gelenler/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde büyük bir fil ailesi yaşıyormuş. Bu fil ailesinin en küçük yavruları olan yavru fil, ailenin en inatçı ve en yaramaz üyesiymiş. Küçük yavru filin adı Popiymiş. Popi, inatçılığı ve yaramazlıkları ile fil ailesine artık yaka silktiriyormuş. Gel zaman git zaman günlerden bir gün, fil ailesi gezmeye çıkacakmış. Baba fil Popiye dönerek; Baba Fil: Popi, sen de bizimle gel demiş. Popi illa yaramazlık yapacak ya hemen babasının lafının tersini söylemiş: Popi: Hayır baba ben sizinle gelmek istemiyorum demiş. Anne fil, Popinin yanına gelmiş: Anne Fil: Neden böyle yapıyorsun Popi, hadi gel birlikte gidelim demiş. Popi inatçılığına devam etmiş: Popi: Hayır anne ben gelmiyorum demiş. Popiye kim ne dediyse onu ikna edememiş. En sonunda aile pes etmiş ve Popiyi tek başına bırakıp gezmeye gitmiş. Popi evde tek başına kalınca bir süre eğlenmiş, oynamış, zıplamış. Ama vakit geçtikçe tek başına olmaktan canı sıkılmış Popinin. Oyun oynamak istese arkadaş yokmuş, konuşmak istese konuşacak biri yokmuş. Popi en sonunda tek başına kalmasının bütün kızgınlığını fil olmasına yüklemiş. İçinden kızmış kendi kendisine: Ben bundan sonra fil olmak istemiyorum. Bıktım fil olmaktan. Küçük fil olmaktansa hiç fil olmam daha iyi. Popi fil olmaktan vazgeçmiş o anda kendi kendine. Ama ne olacakmış? Düşünmeye başlamış acaba ne olsam diye... Daha sonra dışarı çıkıp hayvanlara bakmaya başlamış bir süre. Ağaçların birinden bir diğerine zıplayan maymunlar dikkatini çekmiş Popinin. O anda ne olacağını bulduğunu düşünmüş. Hemen bağırmış tüm ormana: Popi: Ben artık maymunummmm Popinin bağırışlarını duyan yaramaz maymunlar ağacın tepesinden inip Popinin yanına gelmiş. Kimi Popinin üzerine çıkarken kimi de oldukça büyük gözüken kulakları ile oynamaya başlamış. Birkaç yaramaz maymun da küçük fil Popinin hortumunu çekiştirmeye başlamış. Popi bu yaramaz maymunların elinden zor kurtulmuş ve o anda maymun olmaktan vazgeçmiş. Popi yolda yürürken rengarenk bir papağan dikkatini çekmiş. Papağanın renklerine ve bir ağaçtan bir diğer ağaca uçmasına hayran kalan küçük fil, hemen papağanın yanına gitmiş: Popi: Hey! Papağan kardeş, ben de papağan olmak istiyorum. Ben de senin gibi uçmak istiyorum. Bana da uçmayı öğretir misin? demiş. Papağan: Elbette öğretirim, uçmayı öğrenmekte ne var ki demiş. Papağan önde küçük fil Popi arkada dik bir yamaca yürümüşler. Papağan bu dik yamaçta uçmayı öğretebileceğini düşünmüş. Hemen Popiye dönmüş: Papağan: Hadi Popi, birlikte uçalım demiş. Papağan kendisini atmış dik yamaçtan ve kanatlarını açarak gökyüzünde salına salına uçmaya başlamış. Ancak küçük fil Popi de onu izleyerek aynısını yapmaya çalışınca olanlar olmuş! Popi yamaçtan yuvarlanmasın mı? Yamaçtan aşağıya yuvarlanmaya başlayan Popi, yuvarlana yuvarlana yamacın en sonuna kadar gitmiş. Yamacın sonuna geldiğinde ancak durabilen Popinin yuvarlanmaktan başı dönmüş. Popi, yaptığı bu hareketten sonra çok korkmuş. Zaten yuvarlanmaktan her yeri de acımış. Küçük fil Popi, o anda ne kadar yanlış bir şey yaptığının farkına varmış. O bir fil yavrusu imiş ve fil yavrusu olarak kalması gerekiyormuş. Popi, ailesini de ne kadar üzdüğünü o anda anlamış. Hemen ailesinin yanına giderek yaptıkları için ailesinden özür dilemiş. Fil ailesi Popinin hatasının farkına varmasına çok ama çok sevinmiş. Hep birlikte mutlu bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yaramaz-sincap-munu/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer ise tellal iken; ben de dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Uzak mı uzak diyarların birinde sevgi ülkesinin içerisinde büyük bir bahçe varmış. Bu bahçede tonton bir dede yaşarmış. Tonton dede bütün gün bahçe içerisinde gezinir, bahçeye yeni fidanlar, sebze ve meyveler ekermiş. Meyveler- sebzeler büyüdüğünde rengarenk gözükür, çiçek açan ağaçlar bahçeyi adeta bir resim haline çevirir. Onlara gözü gibi bakan bu tonton dede, zamanı geldiğinde yetiştirdikleri toplar, kocaman bahçeden çıkan meyve-sebzelerle bütün bir kışı aç kalmadan geçirirmiş. Gel zaman git zaman bu güzel bahçeye bir gün tilki dadanmış. Tilki kurnazlığı ile meşhur ya kendisini çok iyi kamufle ettiğinden tonton dede onu bir türlü yakalayamıyormuş. Tonton dedenin bahçesindeki meyve ve sebzelerden yiyen bu utanmaz tilki, tonton dede bahçeden uzaklaşınca hem ağaçlara hem de tavukların olduğu kümese dadanırmış. Bahçede sadece meyve ve sebze yokmuş tabi. Tonton dedeye her gün yumurta veren tavuklar, süt veren inekler ve yemyeşil çimlerde koşturan minicik, sevimli mi sevimli sincaplar da yaşarmış. Bu sincaplardan birisi de yaramazlığı ile meşhur olan Munu imiş. Munu anne ve babasının uyarılarına aldırmadan tonton dede bahçeden ayrıldığı gibi bahçeye dadanan ve tavukları kümesten kovalayan tilkiyi izlermiş. Tilkiyi izlemek için de en yüksek ağaçların birinin tepesine çıkarmış. Günlerden bir güm yaramaz sincap Munu yine anne-babasını dinlemeden her zamanki ağacına tırmanarak tilkiyi beklemeye başlamış. Fakat o da ne! Birdenbire öyle bir fırtına kopmuş ki zavallı minik sincap Munu ağacın tepesinde kalakalmış. Bu rüzgarda ne aşağıya inebiliyormuş, ne de bağırabiliyormuş... Küçük sincap Munu ağaç üzerinde canını kurtarmaya çalışırken ağacın altında kendisine kahkahalarla gülen tilkiyi görmüş: TİLKİ: Seni yaramaz sincap Munu, seni... Demek her akşam ağaç tepesine çıkıp benim neler yaptığımı izliyordun! Ağaç tepelerinde gezeceğine benim yaptığım gibi deliklere sığınsaydın böyle olmazdı. Şimdi sen oradan nasıl ineceğini düşünedur, ben gidip şu kümesteki tavuklara dadanayım demiş. Sincap Munu üzülse de tilkiye bir şey söylememiş. Tilki onu ağacın tepesinde bırakıp giderken Munu bir daha anne-babasının sözünden çıkmamaya söz vermiş kendi kendine. Munu tam ağlamaya başlayacakken şiddetle esen fırtına birdenbire durulmuş. Sincap Munu birdenbire ne olduğunu anlayamasa da hemen ağaçtan inmeye başlamış. O sırada bahçenin sahibi olan tonton dede de rüzgarın dinmesini fırsat bilerek evinden çıkıp kümese doğru yürümeye başlamış. Munu o anda tilkinin içeride olduğunu hatırlamış. Tonton dede kümesi açtığı anda aylardır aradığı tilkiyle karşılaşmış. Öfkesinden ne yapacağını bilemeyen tonton dede başlamış Munuyu kovalamaya. Bunu gören köpekler durur mu? Onlar takılmış Mununun peşine. Çünkü tonton dede artık yaşlıymış ve hızlı koşamıyormuş! Munu uyanık tilkiyi kovalayan köpekleri görünce içten içe sevinmiş. Çünkü az önce ağaç tepesinde yardıma ihtiyacı olmasına rağmen bu tilki kendisine yardım etmemiş. Fakat sonra kendisine kızmış minik sincap Munu. Kurnaz tilkinin köpekler tarafından kovalandığını gören Munu, az önce kendisinin de bir belayı zar zor atlattığını düşünerek, kurnaz tilkinin başına gelen bu duruma asla gülmemiş. Çünkü atalarımız ne demiş: Gülme komşuna, gelir başına... Minik sincap Munu ve kurnaz tilkinin masalı böylece son bulmuş. Gökten üç elma düşmüş... Bir tanesi masalı anlatana, bir tanesi kurnaz tilkinin kafasına, bir tanesi de minik sincap Mununun kafasına..."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yaramaz-tavsan-popu/", "text": "Sevgili çocuklar, anne-babalarınızın sözünü dinlemezseniz başına neler gelebilir? Anne-babanın sözünü dinlemek neden çok önemlidir? Yaramaz tavşan Popunun hikayesini dinleyerek bunu birlikte öğrenmeye ne dersiniz? İşte yaramaz tavşan Popu ve annesinin sözünü dinlemediği için başına gelenler... Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ormanın içerisinden akan güzel mi güzel mavi mi mavi bir nehir varmış. Bu nehir kenarında birçok hayvan yaşıyormuş: sincaplar, kuzular, tavşanlar, kediler, köpekler ve daha neler neler... Bir de bu nehirde diğer bütün hayvanlardan daha büyük olan ve bu yüzden diğerlerinin korkarak yanına pek yaklaşmadığı su aygırları yaşarmış. Hayvanların hepsi kendi halinde mutlu-mesut yaşar, gidermiş. Bu nehrin kenarında yaşayan tavşan ailesinin en küçük ve en yaramaz üyesi olan tavşan Popu, sıcaktan bunaldığı bir gün etraftaki diğer hayvanları izlemeye başlamış. Su aygırlarının nehir içerisinde ne kadar neşeli bir şekilde oynadıklarını gören tavşan Popu, bu sıcak havada nehirde oldukları için ne kadar da şanslılar diye geçirmiş içinden. Yaramaz Popu su aygırlarının neşeli kahkahalarını duydukça daha fazla dayanamamış ve soluğu annesinin yanında almış: Popu: Anne, ben nehirde oynayan su aygırları ile birlikte oynamak istiyorum demiş. Annesi yavrusuna doğru dönmüş: Anne tavşan: Popu, onlar çok büyük hayvanlar, ya farkında olmadan seni görmezler ve ezerlerse ne olacak? Hem sen yüzme de bilmiyorsun demiş. Popu suratı asık bir şekilde ayrılmış annesinin yanından. Ama aklı hala nehirin içinde neşe ile oynayan su aygırlarına katılma fikrindeymiş. Annesinin izin vermediğinin farkındaymış ve normalde onun sözünden çıkmazmış. Ama bir kereden ne olabilirmiş ki? Yaramaz tavşan Popu, annesinin işlere daldığı bir süreyi kendisine fırsat bilmiş. Kimsenin onu takip etmediğini görünce hoplaya zıplaya nehrin kenarına doğru yol almaya başlamış. Popu yaptığı bu hareketin tehlikeli olduğunun farkındaymış ama bir yandan da heyecanla nehrin içine girip yeni arkadaşları ile oynamak istiyormuş. Nehrin kenarına varan Popu, önce su aygırlarını izlemeye başlamış. Daha sonra tüm cesaretini toplayarak nehrin içine doğru yürümek istemiş. İçinden bir ses yaptığının tehlikeli ve yanlış bir hareket olduğunu söylese de Popu kendisinin de yüzebileceğini düşünüp topladığı cesareti sayesinde nehrin içine girivermiş! Nehir Popunun sandığından daha büyük ve daha derinmiş. Bir anda çırpınmaya başlayan Popu, nehrin içinde çok küçük kaldığını anlamış ama artık her şey için çok geçmiş. Kurtulmaya çalışsa da yüzme bilmediği için elinden hiçbir şey gelmiyormuş. O sırada anne tavşan yavrusunun kayıp olduğunu fark etmiş. Evin her bir köşesini, bahçeyi, ormanı didik didik etse de Popuyu bir türlü bulamamış. En sonunda aklına Popunun nehri ne kadar çok sevdiği gelmiş ve hemen nehire doğru koşmaya başlamış. Popu o sırada nehirde ne yapacağını bilemez halde çırpınıp duruyormuş. Onu gören yavru su aygırlarından birisi tavşanın zor durumda olduğunu anlamış ve hemen ona yardım etmek için yanına koşmuş. Bir çırpıda tavşan Popuyu sırtına bindirmiş ve nehirden kurtarmış. O sırada nehrin kenarına gelen anne tavşan, yavru su aygırının sırtında Popuyu görünce çok telaşlanmış: -Popu, yavrum ne oldu sana? Popu annesinin sesini duyunca su aygırının sırtından zıpladığı gibi annesine sarılmış. Annesi yavrusunun ne kadar korktuğunu görünce ona kızmamış, önce biraz sakinleşmesini beklemiş. Popu yaptığı yaramazlığı annesine anlatarak annesinden çok ama çok özür dilemiş. Bir daha asla sözünden çıkmayacağına dair söz de vermiş. Annesi de Popunun yaptığının ne kadar yanlış bir hareket olduğunu bir kez daha söyleyerek Popuyu uyarmış. Anne tavşan ve Popu, Popunun hayatını kurtaran yavru su aygırına çok teşekkür etmişler. Popu ve yavru su aygırı bu olaydan sonra tanışıp çok iyi arkadaş olmuşlar. O günden sonra nehrin kenarında buluşup sürekli oyun oynamışlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yetinmeyi-bilmelisin/", "text": "Mehmet hiçbir şeyden mutlu olmayan, asık suratlı bir çocukmuş. En küçük şeylerde bile isyan edermiş, mutlu olmayı bir türlü bilmezmiş. Günlerden bir gün eve yine asık suratlı bir şekilde gelmiş. Annesi kapıdan içeri asık bir suratla giren Mehmete dönmüş: ANNE: Oğlum ne oldu? MEHMET: Ne olacak, bana yeni aldığınız ayakkabının daha güzel bir modelini Fırat giymiş. Ben de neden o ayakkabıdan yok ki! Annesi Mehmetin bu huyuna çok üzülüyormuş. Bu çocuğu mutlu etmeyi bir türlü beceremiyoruz diye geçirmiş içinden. ANNE: Mehmet babanın yanında söyleme bunu oğlum. Sana o ayakkabıyı almak için kendi ihtiyaçlarını almadı. Gidip o ayakkabıyı aldı. Bunu senin mutlu olman için yaptı. O ayakkabıyı ne kadar çok istemiştin, şimdi neden mutlu değilsin? MEHMET: Çünkü o ayakkabının daha güzelini gördüm. Mehmet annesinin yanından asık suratla ayrılmış ve odasına gitmiş. Akşam babası yemeğe geldiğinde odasından çıkıp yemeğe oturmuş. Masada hiç konuşmuyormuş. BABA: Oğlum canını sıkan bir şey mi var? diye sormuş. MEHMET: Evet, var baba. Bana aldığın ayakkabının daha güzelini arkadaşımda gördüm. Neden onda daha güzeli var? BABA: Olabilir oğlum. Sen bu ayakkabıyı çok beğenmiştin ve biz de bunu aldık. Her şeyin en son çıkan modelini alamayız. İhtiyacın olan şeyleri almalıyız. MEHMET: Ama ben bu ayakkabının en pahalısının bende olmasını istiyorum. BABA: Çok yanlış düşünüyorsun Mehmet. Elindekilerle mutlu olmayı ve yetinmeyi bilmelisin oğlum. MEHMET: Hayır, ben elimdekilerle mutlu olmayacağım işte! Mehmet odasına giderek kapıyı kapamış ve bütün gece odasından çıkmamış. Ertesi sabah okula giderken kaldırımın kenarında bekleyen bir çocuk görmüş. Çocuk onun yaşlarındaymış. Biraz yaklaştığında ayağında ayakkabı olmadığını fark etmiş. MEHMET: Hey, senin ayağında neden ayakkabı yok? Donacaksın bu soğukta! ÇOCUK: Benim ayakkabım yok ki Çocuk, Mehmetin ayağına bakmış: ÇOCUK: Ne kadar şanslısın sana ne güzel bir ayakkabı almışlar demiş. Mehmet çocuğun haline çok üzülmüş. Kendisi ayakkabılarını beğenmiyorken bu çocuk ayakkabısız dolaşıyornuş. Mehmet o anda anne ve babasının ne demek istediğini anlamış. MEHMET: Ailen neden ayakkabı almıyor ki sana? Çocuk hüzünlü bir gülümseme ile cevap vermiş: ÇOCUK: Benim bir ailem yok ki. Sokakta yaşıyorum ben. Mehmet duydukları karşısında şok olmuş. Bu çocuğun bir ailesi bile yokmuş. Tek başına sokaklarda yaşıyormuş. Mehmet o an kendisini düşünmuş. Ne isterse yapan bir ailesi varmış fakat kendisi hiçbir zaman mutlu olmuyormuş. Hep daha fazlasını istiyormuş. Sonrasında bir de bu çocuğu düşünmüş. Ne ailesi varmış ne de ayakkabıları. Üzerindeki kıyafetler de eski püskü kıyafetlermiş. Mehmet ne kadar bencilce düşündüğünü o an anlamış. Kendisinin sahip olduğu ama beğenmediği şeylere sahip olamayan o kadar çok çocuk varmış ki... Mehmet akşam eve geldiğinde annesine ve babasına sarılmış. İkisinden de onları üzdüğü zamanlar için özür dilemiş. Ailesine bugün gördüğü çocuktan bahsetmiş. Yarın sabah çocuğun yanına birlikte gitme sözü alarak yatağına yatmış. Mehmet o gece uyumadan önce sahip olduğu her şey için Allaha şükretmiş. Ertesi sabah Mehmet ailesi ile birlikte çocuğun yanına gitmiş. Mehmetin babası çocuğu alarak yurda götürmüş. Mehmet de her hafta çocuğu ziyaret etmeye söz vermiş. İkisi çok iyi arkadaş olmuşlar."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yildizlara-dokunan-cocuk/", "text": "Yıldızlara Dokunan Çocuk 5 yaşındaki Serkan küçüklüğünden beri hep gökyüzüne ilgi duyuyordu. Her gece saatlerce odasının penceresinden yıldızları izliyordu. Bir gece yine o böyle yıldızları seyrederken annesi yanına geldi. Oğluna ne düşündüğünü sorduğunda Serkan annesine yıldızlara dokunmak istediğini, hep bunu düşündüğünü anlattı. Serkan henüz çok küçük olduğu için annesi ona yıldızlara dokunmanın mümkün olmadığını anlatamazdı. Annesi anlatsa da küçük çocuk yıldızlara dokunabileceğine o kadar inanmıştı ki, annesi ne söylese Serkan anlamazdı. Küçük çocuğun aklı hep aynı hayalle doluydu, bir kez bile olsa yıldızlara dokunmak... Annesi günlerce düşündü bu konuda ne yapmalıydı? Çocuğunun bu hayalden vazgeçmeye niyeti yoktu. Her geçen gün bu isteği çoğalarak artıyordu ve Sekan gitgide içine kapanık bir çocuk olmaya başlamıştı. Onun bu hali annesini çok üzüyordu. Anne yüreği evladını üzgün görmeye dayanamıyordu. Anne günlerce haftalarca düşündü ve bir gün aklına çok güzel bir fikir geldi. Evet oğlunu yıldızlara götüremezdi ama yıldızları oğlunun odasına getirebilirdi. Hemen bu fikrini uygulamak için dışarı çıktı, saatler sonra eve aradığını bulmuş ve mutlu olarak döndü. Akşam yemeğini yediler, Serkan yemekte çok dalgındı. Annesi uyku vaktine yakın çocuğun odasına gitti. Birkaç dakika sonra geri geldi ve; haydi Serkan uyku vakti. diyerek çocuğu alıp odasına götürdü. Serkan kapıdan girer girmez odasında rengarenk yıldızları görünce önce şaşırdı, ardından sevinç çığlıkları atmaya başladı. Küçük çocuk olduğu herde zıplıyor; yıldızlar, yıldızlar! diye bağırıp duruyordu."} {"url": "https://www.masalcisite.com/yuzu-gulmeyen-prenses/", "text": "Uzak ülkelerin birinde genç ve güzel bir prenses varmış. Bu prenses hep hüzünlüymüş, yüzü bir türlü gülmüyormuş. Kral kızının bu haline çok üzülüyormuş, ülkedeki bütün doktorları saraya çağırıp prensesi muayene ettirdiği halde hiç birisi genç kızın derdine çare bulamamışlar. Görünüşte prensesin herhangi bir sağlık sorunu yokmuş. Tek sıkıntı onun sürekli hüzünlü olması, o güzel yüzünün gülmemesiymiş. Kral kızıyla konuşmayı defalarca denediği halde, her defasında prenses ona hiçbir derdi ya da sıkıntısı olmadığını söylüyormuş. Kral kendi kendine düşünüyormuş, derdi sıkıntısı olmayan birisinin yüzü nasıl gülmez buna bir anlam veremiyormuş. Kral kızına ve ülke halkına karşı çok iyiymiş. Ülkedeki fakirlere saraydan düzenli olarak yiyecek ve giyecek yardımı yapılıyormuş. Kral tüm halkımımın yüzünü güldürebiliyorum ama kızımın yüzünü bir türlü güldüremiyorum diye kendi kendini yiyip bitiriyormuş. Kızının kimseye açamadığı bir derdi olduğunu biliyor ama bu konuda çaresiz kalıyormuş. Prenses değil derdini söylemek, kimseyle doğru düzgün konuşmuyormuş bile. Yaptığı tek şey bütün gün sarayın bahçesinde dolaşmakmış. Bu durum kralın gözünden kaçmıyormuş, fakat kızını bu konuda uyarıp üzmek istemiyormuş. Sonuçta sarayın bahçesi prenses için güvenli bir yer olduğu için bırakıyormuş kızı bütün gün dolaşsın. Yıllardır bu durum böyle sürüp gidiyormuş, güzel prensesin gülüşünü kimsenin hatırlayamayacağı kadar uzun süredir bu durum devam ediyormuş. Kral bıkmadan usanmadan, kızının bu derdine çare aramaya devam ediyormuş. Ülkede ne kadar doktor, büyücü ve bilgili kişi varsa hepsi prensesi görmüş, onun derdinin ne olduğunu anlamaya çalışmışlar ama bir sonuç elde edememişler. Tüm bunlara rağmen kral umudunu yitirmiyor, bir gün kızının derdine çare bulacağını ve onun tekrar güleceğini umuyormuş. Aradan uzun yıllar geçmiş genç prensesin evlilik çağı gelmiş. Ülkedeki herkes onun yüzünün gülmediğini bildiği için, hiç kimse onunla evlenmeyi istememiş. Yakın ülkelerden de kızının bir talibi çıkmayınca kral bu duruma da çok üzülmüş. Güzel kızımın yüzü gülmediği gibi bir eşi, bir çocuğuda mı olmayacak, ben öldüğüm zaman biricik kızım yalnız mı kalacak. diye dertlenip duruyormuş. Bu düşünceler içinde günler, haftalar, aylar geçmiş... Derken birgün ülkede nereden geldiği bilinmeyen bir adam peydah olmuş. Bu adam yaşı çok genç olmasına rağmen, herkesi şaşırtacak kadar bilgiliymiş. Kim ne sorsa mutlaka verecek bir cevabı varmış. Adamın bu bilgili hali halk arasında yayıla yayıla kralın kulağına kadar gitmiş. Kral bir de bu alim genci deneyelim, madem ki bu kadar bilgili belki benim kızımın da derdine derman olur diye düşünmüş. Adamları ile genç alime haber ulaştırmış, duydukları genç adamı çok meraklandırmış ve hemen saraya gidip prensesi görmek istemiş. Saraya gittiğinde büyük bir saygı ve merakla karşılanarak hemen kralın huzuruna çıkarılmış. Kral bu genci gördüğünde içinde onun kızını iyileştirebileceğine dair bir umut oluşmuş. Genç adamla biraz konuştuktan sonra onun ne kadar bilgili olduğunu görünce bu umudu daha çok kuvvetlenmiş. Hiç vakit kaybetmeden genç adamı prensesin yanına götürmüşler. Prenses genç adamı görünce merakla onu süzmeye başlamış. Adamın boynundaki madalyonu gördüğünde birden oturduğu yerden kalkmış ve tam karşısında durup; o sensin! diyerek boynundaki madalyonu göstermiş ve kendi boynundaki adamın madalyonunun aynısını ortaya çıkarmış. Genç adam bu duruma hem şaşırmış, hem de çok sevinmiş. Gülümseyerek prensese bakmış ve ; evet o da sensin demiş. O anda prensesin yüzü mutlu bir gülümseme ile aydınlanmış. Kral tüm bu olanlara bir anlam veremese de kızının yüzünün güldüğünü görmek onu çok mutlu etmiş. Genç bilgin ve prenses büyülenmiş gibi gözlerini birbirlerinden alamıyor ve sürekli gülümsüyorlarmış. Kral en sonunda dayanamayıp tatlı sert bir sesle ; burada neler olduğunu biri bana anlatacakmı? diye sormuş. Prenses babasının yanına yaklaşarak ona herşeyi anlatmış. Bundan yıllar önce kötü kalpli bir büyücü krala kızdığı için prensese gülmeme büyüsü yapmış ve ona bir madalyon vermiş. Eğer şansın varsa bu madalyonun diğer eşinin olduğu adamı bulursan bu büyü bozulur ve sen de tekrar gülebilirsin. Aksi halde ömrün boyunca gülemeyeceksin. demiş. Daha sonra genç alim de durumunu anlatmış. O da bir başka ülkenin prensiymiş, aynı büyücü ona da büyü yapmış. Genç adama madalyonun diğer eşinin olduğu kızı bulamazsa ömür boyu yalnız kalacağını ve bir yuva kuramayacağını söylemiş. Genç adamda o gün bugündür diyar diyar dolaşıp madalyonun diğer eşinin olduğu genç kızı aradığını anlatmış."} {"url": "https://www.masalcisite.com/zehirli-mantarlar/", "text": "Bundan çok uzun zaman önce yetiştirdiği mantarlarla ünlü bir köy varmış. Bu köyün tüm geçim kaynağı yetiştirilen mantarlarmış. Köy halkı mantarları pazara götürüp satarak geçimini sağlıyormuş. Hepsi hallerinden memnun yaşayıp giderlerken birgün içlerinden birinin aklına değişik bir mantar üretip, daha fazla para kazanabileceği ve böylece zengin olabileceği gelmiş. Bu düşüncesini uygulayabilmek için hemen ertesi gün dağ bayır dolaşıp, değişik mantar türleri aramaya koyulmuş. Farklı bir mantar bulup zengin olacağı düşüncesi aklına o kadar yer etmiş ki, dur durak bilmeden günlerce bu arayışına devam etmiş. En nihayetinde günler sonra aradığını bulmuş. Kırmızı renkli olan bu mantarlar diğerlerinden farklı görünüşüyle göz kamaştırıyormuş. Köylü aradığını bulmanın sevinciyle toplayabildiği kadar kırmızı mantarı acele acele bir çuvala doldurmuş. Hemen evine gidip malzemelerini yanına alarak mantar tarlasına doğru yola koyulmuş. Tarlasına ektiği tüm normal mantarları söküp atarak, bunların yerine kırmızı mantarları dikmiş. Bir süre sonra tarlasındaki kırmızı mantarlar iyice büyüyüp gelişmeye başlamışlar. Mantarları toplama zamanı yaklaştıkça köylü heyecanlanıyor, bu mantarları satıp zengin olacağım diye düşünüyormuş. Bu arada adamın tarlasındaki kırmızı mantarlar diğer köylülerin de dikkatini çekmiş. Bu mantarların neden böyle farklı renkte olduğunu sorduklarında adam, bunları özel olarak dağlardan toplayıp getirdiğini böbürlenerek anlatıyormuş. Diğer köylüler bu kırmızı mantarların zehirli olabileceği konusunda onu uyardıklarında ise; zehirli olsalar hiç böyle parlak ve güzel görünürler mi, belli ki beni kıskandıkları için böyle söylüyorlar. diye düşünüyormuş. Eşi bile adamı bu mantarların zehirli olabileceği yönünde uyardığı halde adam ona da; senin aklın bu işlere ermez! diyerek kadını tersliyormuş. Kadın en sonunda bakmış eşinin kendisini dinleyeceği yok onu bu konuda uyarmaktan vazgeçmiş. Aradan bir süre zaman geçmiş ve köylüler tarlalardan mantarları toplamaya başlamışlar. Adamda hevesle tarlasına gidip kırmızı mantarları toplamaya başlamış. Tarlada çalışırken hep mantarları sattığında zengin olacağını hayal edip duruyormuş. Hayallarine kendisini o kadar kaptırmış ki, çok zengin olup bu köyden gitmeyi ve şehirde rahat bir yaşam sürmeyi bile düşünür olmuş. Günlerce sabahtan akşama kadar tek başına tarlada mantarları toplamış, karısı mantarların zehirli olduğunu söylediği için ona olan kızgınlığından kadını tarlaya hiç yaklaştırmamış. Sonunda tüm mantarları toplayıp ertesi gün pazara götürüp satmak için arabasına yüklemiş. O gece rüyasında hep mantarları satıp çok zengin olduğunu, şehirde yaşadığını ve ara sıra köye ziyarete geldiğinde herkesin onu saygıyla karşıladığını görmüş. Sabaha karşı uyanmış ve havanın aydınlanmasını beklemeden sabırsızlıkla pazara doğru arabasıyla yola çıkmış. Herkesten önce pazar yerine gitmiş, kırmızı mantarları tezgaha yerleştirip beklemeye başlamış. Bir süre sonra diğer köylüler de birer ikişer gelip tezgahlarını kurmuşlar. Bu arada adam onların hepsine yüksekten bakıyor, mantarlarını satıp zengin olacağını ve hepsinden daha iyi yaşayacağını söyleyip hava atıyormuş. Köylüler adamın bu tavrına çok içerleseler de hiçbir şey söylememişler. Sessizce bekleyip olayın sonucunu görmeye karar vermişler. Birkaç saat sonra ilk müşteriler gelmeye başlamış. Diğer köylüler mantarlarını satmaya başladıkları halde kimse kırmızı mantarlardan almıyormuş. Tezgahın önünden geçerken mantarlara bakıp, başka tezgahlara yöneliyorlarmış. İlk gün böyle geçip gitmiş, adam eve eli boş dönmüş. Bugün şansım yaver gitmedi ama yarın çok satış yapacağım. diye düşünmüş. Ertesi gün ve ondan sonraki günlerde aynı durum yaşanmış. Adam en sonunda dayanamayıp pazar yerinde diğer mantarlardan almaya giden müşterileri çevirip, bu güzel mantarlardan almalarını söylemeye başlamış. Fakat tüm müşteriler ağız birliği etmiş gibi o mantarların zehirli olabileceğini, bildikleri mantarlardan alacaklarını söylemişler. Adam akşam sinirli bir halde eve gelmiş ve eşine kendisine kırmızı mantarlardan pişirmesini söylemiş. Kadın yapma bey bu mantarlar zehirli olabilir dese de adam onu dinlememiş. En sonunda kadın çaresizce mutfağa gidip kırmızı mantarlardan pişirmiş. Adam mantarları yerken bir yandan da; oh mis gibi mantar işte, ağzının tadını bilen herkes bunlardan yer, yarın bu kırmızı mantarlardan yiyip de zehirlenmediğimi görenler mantarlarımı kapışacaklar. deyip duruyormuş. Derken birden öksürmeye ve yerde kıvranmaya başlamış. Kadın kocasının bu halini görünce onun zehirlendiğini anlamış ve hemen koşarak komşularından yardım istemeye gitmiş."} {"url": "https://www.masalcisite.com/zehranin-banyo-korkusu/", "text": "Zehranın Banyo Korkusu Zehra banyo yapmayı pek sevmezmiş, her banyo zamanı bir bahane bulup annesini zorlarmış. Zehranın bu davranışı annesini öylesine kızdırmış ki ona küçük bir ders vermeyi düşünmüş. Her gece kızına güzel bir masal okuyan annesi o gece biraz değişik bir masal okumuş: Eski zamanların birinde Cemile isminde küçük bir kız varmış. Bu Cemile banyo yapmayı hiç sevmezmiş. Bu yüzden zaman içinde saçları yağdan kirden dolayı bitlenmiş. Annesi ne yaptıysa saçlarını bitlerden temizleyemediği için mecburen kızının saçlarını çok kısa olarak kestirmiş. Cemilenin okula erkek saçı gibi çok kısa saçlarla geldiğini gören arkadaşları onunla dalga geçmişler. Üstelik saçları tekrar uzayana kadar da bu alaylar sürekli devam etmiş. Cemile bu süre içerisinde saçları çabuk uzasın diye her gün yıkanmış. Bir daha aynı kötü durumu yaşamamak için de bir daha banyo yapmaktan hiç kaçmamış. Masal bittiğinde Zehra kendisinin de o gün banyo yapmaktan kaçmış olduğunu anımsamış ve: ya ben de Cemile gibi bitlenirsem, benim de saçlarım kısacık kesilir de herkes bana gülerse diye korkmaya başlamış. Hemen annesine banyo yapmak istediğini söylemiş, annesi yarın yaparsın kızım şimdi uyu dediğinde annesinin boynuna sarılarak banyo yapmak için ısrar etmiş. Annesi de kızının daha fazla üzülmemesi için onu banyoya götürmüş. Zehra güzelce banyosunu yapmış ve o gece rüyasında Cemileyi görmüş. Cemile de tıpkı kendisi gibi tertemiz banyosunu yapmış, mışıl mışıl uyuyormuş."}