{"url": "https://masalalemi.com/12-dans-eden-prenses/", "text": "Bir zamanlar, her biri birbirinden güzel on iki kızı olan bir kral varmış. Bu prenseslerin hepsi, yataklarının yan yana durduğu tek bir odada yatarlarmış. Kral kızlarını çok sever ve korurmuş. Bu yüzden her gece, uyku vakti geldiğinde kızların odasının kapısını kitlermiş. Ama sabah olup herkes uyandıktan sonra çok garip bir olay yaşanıyormuş. Kızların ayakkabıları yıpranıyor, deliniyormuş. Sanki prensesler geceleri durmadan koşup, zıplayıp, dans ediyormuş. Kimse bunun nasıl olduğunu anlayamamış. Bir süre sonra Kral bu durumu iyice merak etmiş ve ülkenin dört bir yanına haber salmış ve demiş ki: Hangi yiğit kızlarımın ayakkabıların nasıl yıprandığını bulursa o kişiye, ölümümden sonra krallığımı vereceğim ve istediği kızımla da evlenebilecek. Ancak kralın bir şartı daha varmış ve eklemiş: Eğer bu kişi gelip de üç gün içerisinde sırrı çözemez ise o kişinin kellesini alırım ona göre! Çok geçmeden bir prens, bu görev için gönüllü olmuş. Kral onu güzel bir şekilde karşılamış, akşam olunca da prenseslerin odasına bitişik bir odaya yerleştirmiş. Kral, kızların odasını bu sefer kilitlemeden açık bırakmış. Böylece prens, kızların nereye gidip dans ettiklerini bulabilecekmiş. Prens odaya gittikten bir süre sonra göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmış ve derin bir uykuya dalmış. Sabah uyandığında, kızların ayakkabılarının yine yıpranıp, delindiğini görmüşler. İkinci ve üçüncü gecelerde de prens bu sırrı çözememiş ve sonunda kellesinden olmuş. Ülke ve ülke dışından birçok kendine güvenen delikanlı bu sırrı çözmek için gelmiş. Ancak hiçbiri sırrı çözememiş. Gel zaman git zaman fakir bir genç şansını denemeye karar vermiş ve sarayın yolunu tutmuş. Yolda yürürken karşısına zayıf yaşlı bir kadın çıkmış. Genç adama: Evladım, çok açım bana bir parça ekmek verebilir misin? diye sormuş. Genç adam, kadına yanında bulunan tüm yiyecekleri vermiş. Yaşlı kadın çok sevinmiş ve genç adama daha önce bu yoldan geçen bir kişinin bile ona yardım etmediğini söylemiş. Yaşlı kadın temiz kalpli gencin bu iyiliğini karşılıksız bırakmamış. Ona sihirli bir pelerin hediye etmiş ve demiş ki: Bu sihirli pelerini takarsan kimse seni göremez. Gece saat 12'yi gösterdiği anda pelerini hızlıca tak ve 12 prensesin olduğu odaya gir. Böylece sırrı çözebileceksin. Ama unutma prensesler sana ne ikram ederse etsin onları yemeyip içmeyeceksin. Genç adam bu güzel tavsiyeyi aklında tutarak saraya varmış. Kral'a prenseslerin sırrını çözmeye geldiğini söylemiş. O da kızlarının yanındaki odaya yerleştirilmiş. Akşam olduğunda en büyük prenses gencin yanına gelmiş ve ona bir bardak meyve suyu getirmiş. Genç, prensesi görünce heyecandan yaşlı kadının dediklerini unutmuş. Meyve suyunu içmiş ve birden derin bir uykuya dalmış. Sabah olduğunda genç, o içeceğin içinde uyku ilacı olduğunu anlamış. İkinci gece genç, kızların kapısında nöbet tutmaya karar vermiş. Bu sefer ortanca kız elinde meyve suyu ile gelmiş. Genç adam o an çok yorulduğu için meyve suyunu lıkır lıkır mideye indirmiş. Ve sırrı yine bulamamış. Üçüncü gece geldiğinde artık genç adam artık bu sırrı bulmak zorundaymış. Yoksa Kral'ın verdiği süre dolacak ve kellesinden olacakmış. Bunun üzerine yine nöbet tutmaya koyulmuş. Bu sefer en küçük kız meyve suyu getirmiş. Bardağı alıp teşekkür etmiş ama içmeden yanındaki saksıya boşaltmış. Saat 12 olduğunda genç adam pelerinini takmış ve kızların odasına bakmış. O da ne? Prenseslerin hepsi balo elbiselerini ve ayakkabılarını giymiş. Süslenip, püsleniyorlarmış. Büyük olan prenses: Gidip şu adama bakın bakalım horluyor mu? diye sormuş. En küçükleri kontrol etmek için dışarı çıkmış. Bunun üzerine genç adam hemen horlamaya başlamış. Prenses horultuyu duyunca adamın uyuduğunu sanmış. Bunun üzerine en büyük prenses yatağı itip elini çırpmış ve gizli bir geçit açılmış. Hepsi geçitin içine girmiş. Genç adamda onları takip etmiş. Yüzlerce basamağı inmeye başlamışlar. Adam yanlışlıkla küçük olanın eteğine basmış. Küçük olan biri eteğime bastı dediysede diğerleri kendin basmışsındır diyip geçiştirmiş. Merdivenler bitince gümüş yaprakları olan ağaçların arasında yürümeye devam etmişler. Genç adam gümüş bir dal koparıp prensesleri takibe devam etmiş. Biraz yürüdükten sonra nehirde durmuşlar. Nehir kıyısında tam 12 kayık ve içlerinde 12 yakışıklı prens bulunuyormuş. Herkes bir kayığa binmiş. Adam en son giden kayığa atlamış. Nehrin karşına geçmişler. Genç adam, burada büyük bir saray görmüş. İçerisinden müzik sesleri geliyormuş. 12 prenses, yanlarındaki prenslerle birlikte bu sarayın önüne gelmiş ve müzik eşliğinde hiç yorulmadan dans etmeye başlamışlar. Tüm prenseslere altın kadehlerde içecek ikram edilmiş. Hepsi bunları içmişler. Adam gizlie en küçük prensesin içtiği kadehi kapmış. Kadehinin birden kaybolduğunu gören küçük prenses yine söylenmeye başlamış. Ama ablaları onun yine abarttığını düşünmüş ve umursamamışlar. Dans bittiğinde prensesler geri dönmek için yine gümüş ağaçlı yoldan ilerlemiş. Genç adam ise hızlıca önden yürüyerek odasına gitmeye karar vermiş. Yürürken bir dala basmış ve KIRT diye bir ses çıkmış. Bu sesi yine küçük prenses duymuş. Tüm bu olanlar üzerine içine büyük bir şüphe düşmüş ama büyük ablaları onu umursamamış. Hepsi yataklarına çıkmış ve mışıl mışıl uyumaya başlamışlar. Genç adamda hemen odasına geçmiş. Sabah olduğunda Kral genç adamın yanına gelmiş ve sırrı çözüp çözmediğini sormuş. Genç adam her şeyi anlatmış ama Kral ona inanmamış. Bunun üzerine adam gümüş dalı ve kadehi Kral'a göstermiş. Bunun üzerine Kral sözünü tutmuş ve krallığını ona bırakacağını ilan etmiş. Genç adama: Söyle bakalım hangi kızımı istersin? diye sormuş. Genç adam küçük kızın hem yaşına uygun olmasından hem de her şeyi fark edebilecek kadar zeki olmasından dolayı onu seçmiş. Genç adam ve küçük prenses büyük bir törenle aynı gece evlenmişler. Kral ise ayakkabıların sırrını çözebildiği için artık mutlu ve huzurluymuş. Bu masal da burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/acgozlu-kedi/", "text": "Bir zamanlar yoksul mu yoksul bir ninenin, miskin bir kedisi vardı. Nine fakir olduğu için, kedisine artıkları veriyordu. Ciğer, et, ekmek, işkembe gibi yiyecekleri kedi rüyasında bile göremezdi yoksa. Miskin kedi bazen bir fare yakalıyor, kendisini şanslı görüyordu. Günler böyle geçip giderken, bizim miskin kedi, iyice zayıflamış, çelimsizleşmişti. Bir gün evin damına çıktı. Baktı, orada iri yapılı, semiz mi semiz bir kedi var. Doğrusu onu kendisinin yanında bir kaplan gibi gördü. Zayıf kedi: Niçin ben böyle güçsüz, bakımsızım, sen böyle şişman, semizsin? diye sordu. Semiz kedi: Sen de her gün padişahın sarayında bulunursan, türlü türlü yemekler yersin, benim gibi olursun. dedi. Güçsüz kedinin aklına yattı bu. Her gün miskin miskin oturuyordu. Yoksul ninenin evinde ne vardı ki? Ne yiyecek, ne de içecek. .. Semiz kediye: Ne zaman saraya gidersen, haber ver birlikte gidelim. dedi. Semiz kedi de bunu kabul etti. Güçsüz kedi, akşam olduğunda durumu nineye anlattı. Nine: Vah vah! dedi. Çok üzüldüm. Hırstan ancak zarar gelir, şimdi sen bunu düşünemiyorsun. Kedi, nineye gülüp geçti. Ertesi gün yiyeceği türlü türlü yiyecekleri düşünüyordu. Sabah oldu. Semiz kedi, pencereden; Miyaav! Miyaaav! diye zayıf kediyi çağırdı. Birlikte saraya gittiler. Fakat sarayda durum hiç de tekin değildi. Padişah, yüzlerce kedinin miyavlamasından bıkmış usanmıştı. Adamlarına: Bundan soma gelecek yabancı kedileri öldürün! diye emir vermiş; bunun için de özel olarak okçular hazırlamıştı. Semiz kediyle, ninenin kedisi durumdan habersiz iştahla yemek artıklarına saldırdılar. Bunun üzerine okçular harekete geçti. Bizim zavallı kedi, tam midesinden bir ok yedi ve oracıkta ölüverdi. Elindekiyle yetinmeyip, açgözlülüğünün cezasını böyle çekti."} {"url": "https://masalalemi.com/acgozlu-kopek-masali/", "text": "Bir şehirde iri mi iri bir köpek yaşardı. Bu köpek çok hırslı ve aç gözlüydü. Hırsı ve açgözlülüğü yüzünden birçok kez bedelini ödemek zorunda kaldı. Bu yüzden hırslı köpek kendi kendine söz verdi. Bir daha asla açgözlü ve hırslı olmayacaktı. Fakat bu sözünü uzun süre tutamadı. Yine eskisi gibi açgözlü ve hırslı bir köpek oldu. Yine bir gün şehirde gezerken yoruldu ve aç olduğu fark etti. Kendine yemek bulmak için şehrin sokaklarını yavaş yavaş dolaşıyordu. Şehirde biraz yürüdükten sonra bir köprüye geldi. Köprüden geçerek karşıda yemek bulacağını düşündü. Köprüde biraz ilerledikten sonra yerde büyük bir kemik parçası buldu. Sevinçle kemiğin yanına doğru koştu. Kemiği sevinçle ağzına alırken koklaya koklaya ilerledi. Kendinin ne kadar şanslı bir köpek olduğunu düşünürken hemen oradan uzaklaşıp evde yemeği düşündü. Eğer bir köpek görürse onunla paylaşmaktan korktu. Bu yüzden koşarak eve doğru ilerlerken ahşap köprünün sonuna geldi ve tam köprünün altında durgun nehre baktı. Tam o sırada nehirde ağzında kocaman kemik olan bir köpek gördü. Tıpkı kendisine benziyordu. O anda aklına o kemiği almak ve iki kemikle eve dönüp afiyetle karnını doyurmak istedi. Tam bu sırada onları düşündükten sonra nehirdeki köpeğe hırladı ve o da açgözlü köpeğe hırladı. Bu sırada ona saldırmak ve elindeki kemiği almak için nehre atladı. Nehirdeki köpeğin kendi yansıması olduğunu anlayamayan köpek kemiğini de nehre düşürerek aç gözlü olmanın bedelini ödedi. Hem kemiğini düşürdü hem de sırılsıklam olan köpek bu açgözlülüğün yüzünden yine kendine kızarak aç bir halde evinin yolunu tuttu. Bir daha asla sözünü unutmamak ve açgözlü davranmamak üzere kendine söz verdi ve asla açgözlü olmadı."} {"url": "https://masalalemi.com/acil-sofram-acil-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok yoksul bir karı koca varmış. Öyle yoksul, öyle yoksullarmış ki, bir kel oğlancıklarına bile gerektiği gibi bakamazlarmış. Keloğlan da, inadına, hiçbir şeye aldırış etmeyen bir insanmış. Günün birinde, Keloğlan'ın annesi oğluna seslenmiş: Hadi, Keloğlan, al şu darıları değirmene götür sonra öğüt de getir, ekmek yapayım, akşama yiyelim. Keloğlan darı çuvalını yüklenmiş. Tam değirmene geldiği sırada bakmış keklikler yiyecek arayıp duruyorlar. Bunları da Allah yarattı! deyip darıları kekliklere saçmış. Akşama eve döndüğünde anasına ne demiş biliyor musunuz? Değirmenci yoktu, darıları bıraktım geldim, ana. demiş. Ertesi sabah gene değirmene yollanmış. Darıları saçtığı yere gelince elindeki değneği hızla yere çalmış. Bir de bakmış karşısına bir dev dikilmiş. Keloğlan, hiç korkmadan, deve bağırmış: Tez ver darılarımı! Onları sen yedirdin kekliklere. Ben şimdi ne diyeceğim anama? Ancak Keloğlan'ın bu aldırmazlığı devin pek hoşuna gitmiş. Al şu sofrayı. Acıkınca, Açıl, sofram, açıl! der. Karnını doyurursun. demiş, Keloğlan'a bir tepsi vermiş. Keloğlan: Açıl, sofram, açıl! deyince, sofranın üstünde en seçme yemekler belirmemiş mi? Keloğlan tıka basa karnını doyurmuş. Gelgelelim bir gün, nasıl olmuşsa olmuş. Hırsızlar Keloğlan'ın sofrasını çalmışlar Bunun üzerine Keloğlan gene değirmen yoluna düşmüş. Artık alıştı ya; vurmuş değneğini yere. Bu kez de sofra değil, bir eşek vermiş. Keloğlan eşeğin başını tutup çevirince, hayvandan altınlar dökülmeye başlamış. Sonra Keloğlan eşeğine binmiş, hamama gitmiş. Eşeği kapıya bağlamış Hamamcıya da: Sakın eşeğin başını çevirme! diyerek sıkıca tembih etmiş ama, adam eşeğin başını çevirmiş. Altınları görünce aklı başından gitmiş Eşeği değiştirmiş, başkasını bağlamış. Keloğlan doğru yine değirmenin yoluna. Devi bulmuş, olanları anlatmış. Bu kez dev ona bir topuz vermiş. Bir şölen ver... Hamamcıyı da, bütün tanıdıklarını da çağır... demiş. Şölenden sonra, konuklar giderken, topuz içlerinden birini kıstırmış. Çabuk, sofrayı geri getir! diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Adam bakmış ki kurtuluş yok, gitmiş getirmiş sofrayı. Topuz, hamamcıyı da kıstırmış. Çabuk, çaldığın eşeği geri getir! diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Getirmedikçe de yakasını bırakmamış. Sonuç olarak Keloğlan padişahın kızıyla evlenmiş. Bu sofrayla eşek sayesinde karısıyla, annesiyle yüz yıl yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://masalalemi.com/adaletli-paylasim-masali/", "text": "Bir yokmuş, bir varmış. Azdan çoktan sana bir gömlek alayım has ipekten, düğmeleri sahici sedeften, yakası kadife, kolları satenden. Zamanın birinde uzak bir ormanda bir aslan, bir kurt ve bir tilki arkadaş olmuşlar. Birlikte eğlenip birlikte avlanırlarmış. Bir gün yine ormanda avlanırken bir yaban öküzü bulmuşlar. Getirip bir ağaca bağlamışlar. Sonra da bir koyun ve bir tavşan avlayıp onları da yaban öküzünün yanına getirmişler. Akşam olmuş, yemek vakti gelmiş. Aslan kurda demiş ki; Haydi sen bize avladıklarımızı adaletli bir şekilde paylaştır. Kurt da aslana; Yaban öküzü senin olsun, koyunu ben yiyeyim. Tavşanı da tilkiye verelim, demiş. Aslan sinirlenmiş; Bu nasıl adalet diyerek bir pençe atmış kurda, kurt ölmüş. Sonra da aslan tilkiye dönerek; Haydi avladıklarımızı bir de sen paylaştır, demiş. Tilki de demiş ki; Şu tavşan kahvaltın olsun, koyun öğle yemeğin, yaban öküzü de akşam yemeğin olsun. Aslan şaşırarak; Sen bu adaleti nereden öğrendin? Diye sormuş. Tilki; Şu, yerde yatan kurttan öğrendim, demiş."} {"url": "https://masalalemi.com/adil-paylastirma-masali/", "text": "Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkmışlar. Günün sonunda, bir öküz, bir keçi ve bir de tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya getirmişler. Aslan kurda dönerek; Hadi bakalım! demiş. Şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım. Demiş. Kurt ezile büzüle: Ey büyük sultanım. demiş. Şu öküzü siz buyurun, keçi benim, tavşanda tilki kardeşin olsun. demiş. Aslan birden çok kızmış. Ve Bre küstah! demiş. Sen kim oluyorsun? Ben varken sana pay etmek düşer mi? Sonra da bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Bu kez tilkiye dönüp Öyle aval aval bakma da paylaştır şu avları bakalım. Demiş. Tilki Pay etmek haddim değil ama madem emir buyurdunuz söyleyeyim. Tavşan sabah kahvaltınız, öküz öğle yemeğiniz olur. Keçiyi de akşam yersiniz. Demiş. Aslan bu paylaştırmadan çok hoşlanmış ve tilkiye, bu kadar adil bir paylaştırmayı nereden öğrendiğini sormuş. Tilki de: Yüce efendim! demiş. Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim. demiş."} {"url": "https://masalalemi.com/aglayan-agac-masali/", "text": "Şu bahçenin ortasında yalnız bir ağacım. Tüm dostlarımı birer, ikişer yok ettiler. Eskiden ne güzel meyveler verirdim, hepsi gerilerde kaldı. Şimdi o günleri geri getiremem ama tekrar meyve verebilmek kendimin olduğu kadar meyvelerimden faydalananların da yararına olacak ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum diyerek yine ağlamaya başladı. Vurmayın ne olur, vurguların verdiği acılardan değil ağlayışım. Acı çektirmek, üzmek neden hep ön planda geliyor. Ağlayanı görüp de gülebilmek nasıl zevk verebiliyor. İşte bunu anlayamamak beni kahrediyor. Ağlayan ağaç derlerdi adına kimi kızar bir tekme vurur, kimi merak eder nasıl ağlıyor diye o da bir tekme...Canına yetmişti ama yapabileceği bir şey yok gibi çaresizlik içinde kıvranıyordu. Nice yağmurlar, fırtınalar, karlar gördüm. Yıkılmadan dimdik ayakta kalmayı başardım. Bir tekme atmalarıyla bana bir şey olmaz ama ben üzülürken onların güldüğünü görmek dayanamıyorum işte buna. Zamanında onlara ne güzellikler sundum, ama onlar merak ettikleri için, biri bu ağaca vurunca ağlıyormuş dedikleri için, bu güzellikleri unuttular. Bu kadar üzüntünün arasında düşüncelerine girmek istemezdim, beni affet, ağlayan ağaç. Yapılan kötülükleri derin derin düşünmek ve bir çıkar yol bulamamak seni devamlı yıpratmakta. Mutlu olman için, iyi şeyler düşünmen gerek. Böylelikle sürekli ağlamak yerine zaman zaman da olsa gülebilirsin. Örneğin, bana bak, ben küçücük bir kuşum ama senin dalların arasında yaptığım yuvamda yaşıyorum. Bu da seni mutlu masalalemi.com edebilir. Dediğin gibi ben de anlayamıyorum ağlayanı görüp de gülebileni. Onları yanlışlarıyla baş başa bırakalım. Güneşi dalların arasında göremiyorsun ama seni ısıtıyor, ışıkları sana enerji veriyor. Göremesen de var olduğunu biliyorsun ya bu da yeter. Koşarak gelen çocukları görünce İşte dedi ağlayan ağaç, yine geliyorlar ağlatmaya ancak ben şimdi senin dost sözlerinle daha da güçlüyüm. Çocuklar birer, ikişer ağaca tırmandılar. Köpek baktı bir şey yapamayacak, sinirleri gevşedi ve oradan uzaklaştı. İçlerinden biri: İyi ki, ağlayan ağacı da diğerleri gibi kesmediler yoksa çok zor anlar yaşayacaktık. Arkadaşlar, gelin bir daha ağlatmak için bu ağaca vurmamaya söz verelim dedi. Hep beraber söz verdiler ve gittiler. Ne o yine mi ağlıyorsun dedi minik kuş. Bunun üzerine ağlayan ağaç: Bırak belki son kez doya doya ağlayayım, çünkü artık mutluyum, güneşi de görüyorum minik kuş, güneşi de. Sabır ile sonuna kadar direnme gücünü kendinde hissedince demek iyi şeyleri görmek mümkün oluyormuş. Artık ağlamayacağım, minik kuş. Eskiden olduğu gibi güzel meyveler sunacağım, dallarım güçlenecek, daha çok yuva kurulabilecek üzerlerine. Hep birlikte mutlu günler bizleri bekliyor dedi. Minik kuş: Söylediklerine katılıyorum. Ben hep yanında olacağım. Ağlamaklı günler bitti. Senin güneşi gördüğün gibi, ben de ağlayanı görüp de gülebilenlerin zaman içinde azalacağını görür gibi oluyorum, arkadaşım dedi."} {"url": "https://masalalemi.com/aglayan-elma-ile-gulen-elma-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişah ve üç tane de oğlu varmış. Bunlar ülkelerinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için ihtiyar bir kadının geldiğini görmüş. Oğlan ninenin testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Nine bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp tekrar çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Nine sessizce evine geri dönmüş. Ertesi gün testi elinde gene çeşmeye gelmiş. Oğlan, ninenin geldiğini yukarıdan görüp hemen eline bir taş daha almış. Uygun bir anda atıp gene testiyi kırmış. Nine başını kaldırmış: Hey oğul, bir şeycikler demem. Dilerim Mevla'dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş. Oğlan da aradan birkaç gün geçince ninenin söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Hekim: Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş. Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş. Babası çok üzülmüş: Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş. Oğlan: Ben gider onu bulurum, yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş. Padişah; Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış. Mutlaka gidip bulacağım demiş. Ağabeyleri de babalarına; Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler. Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. En sonunda bir çeşme başına gelmişler. Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler. Taşta şunlar yazılıymış: Karşıdaki üç yolun birine giden gelir, birine giden ya gelir ya gelmez, öbürüne giden hiç gelmez Büyük oğlan; Giden gelir yola ben gideyim demiş. Ortanca oğlan da; Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş. Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış. Büyük oğlan; Gittiğimiz yerden hangimiz önce gelirse, ötekilerin gelip gelmediğini nereden bilsin? demiş Küçük oğlan ileri atılmış: Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş. Büyük oğlan giden gelir yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortanca oğlan giden ya gelir ya gelmez yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış. Küçük oğlan da giden gelmez yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir nine bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş. Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin? demiş. Nine de; Ah oğul, benim bir evim var. Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş. Küçük oğlan yaşlı kadına bir avuç altın vermiş: Aman nine, ne olur bana yatacak bir yer bul deyince nine altınların hatırına; Gel oğul gel, evim de var odam da... Senden başka kimi konuk edeyim Deyip, oğlanı evine götürmüş. Evde biraz yemiş içmişler. Otururken oğlan sormuş: Aman nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış. Nerededir onlar bilir misin? Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş. Sus! Onların adını anmak yasaktır. Bunun üzerine oğlan çıkarmış bir avuç altın daha vermiş. Nine sevinerek; Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş. Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş. Aman çoban kardeş bana neden vurdun? Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş. Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş. Onun lafı burada yasaktır, demiş. Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş Çoban altınları görünce yumuşamış. Oğlana demiş ki: Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşamüzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın. Eğer kız uyanırsa bağırır. Seni yakalarlarsa iş fena olur... Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş. Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor. Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş. Elmaların gürültüsüne yatakta yatan kız uyanmış. Bakmış ki kimsecikler yok. Odanın dışına çıkmış, öteye bakmış, beriye bakmış. Kimseyi bulamayınca içeri girmiş: Sizi gidi yalancılar sizi. Beni aldattınız. Diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış. Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış. Yavaş yavaş odanın kapısını açmış, içeri girmiş. Elmalara doğru bir iki adım atmış. Bu sırada yeniden elmaların biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok... Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim demiş ve yeniden yatmış. Kız uyuyunca oğlan gene gelmiş, kapıyı açıp elmaların yanına yaklaşmış. Elini uzatıp raftan alayım derken elmalar gene gülüp ağlamaya başlamış ve oğlan gene korkup kaçmış. Kız uyanıp bakmış ki kimsecikler yok: Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış. Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış. Bakmış ki ses yok. Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş. Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş. Allah'a ısmarladık, deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş. Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok. Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor. Padişahım, demişler; Bu adam çok uzaklara gitmiş. Bu kanlı deniz nerededir bilemeyiz... Sonunda bu elmaları aramaktan vazgeçmişler artık. Kalenin kapıları eskiden olduğu gibi açılmış. Oğlan nineye biraz daha altın verdikten sonra Eyvallah deyip oradan çıkmış. Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor. Yaklaşmış yanına, ama kahveci olan ağabeyi onu tanımamış. Bir ara oğlan ağabeyini yanına çağırmış. Söz arasında: Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler. Bir zaman sonra buluşmuşlar. Ağabeyler; Kardeşim, bu elmalar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz demişler. O da; Pekiyi deyip vermiş. Sonra bu iki ağabey birbirlerine; Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş. Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, çay içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler. Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar. Babaları küçük kardeşlerinin nerede olduğunu sormuş. Onlar da; Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da; Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında otura dursun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. masalalemi.com O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar. Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkanına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş... Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş. Bu tespihi alın, ülke ülke gezin. Kim başına geleni anlatarak bu tespihi bitirinceye kadar çekebilirse bu elmaları o almıştır. Onu tutup bana getirin demiş. Adamlar tespihi almışlar. Çeşitli ülkelere gitmişler. Gezmişler, dolaşmışlar ama kimse o tespihi çekememiş. En sonunda bu elmaları çalan oğlanın ülkesine gelmişler. Tam o kalaycının önünden geçerlerken, oğlan ustasına; Usta, ben başıma gelenleri anlatırken bu tespihi çekerim demiş. Ustası adamlara haber vermiş. Onlar da tespihi getirmişler: Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler. Oğlan o zaman; Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş. Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış. Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış. Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellat elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler. Az gitmişler, uz gitmişler. Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tespihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş. Oğlan gene tespihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tespihi de çekmiş. Padişah; Oğlum, sen bu elmaları aşık olduğun için çaldın. Ama benim kızım da bunlara aşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş. Oğlan da: Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş. Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.."} {"url": "https://masalalemi.com/aglayan-kiz-cocugu-hikayesi/", "text": "Peygamber bir gün çarşıdan eve giderken, iki gözü iki çeşme ağlayan küçük bir kız çocuğu ile karşılaştı. Peygamber çocuğa: Neden ağlıyorsun? diye sordu. Küçük kız: Ben bir hizmetçiyim. Ev sahibi un almam için bana para vermişti. Ama ben parayı kaybettim, dedi. Peygamber üzerinde olan bütün parayı küçük kıza verdi. Ancak küçük kız hala ağlamaya devam ediyordu. Peygamberimiz : Kaybettiğin paraya kavuştun, hala niye ağlıyorsun, diye sordu. Küçük kız: Eve geç kaldım, beni dövmelerinden korkuyorum, dedi. Peygamber küçük kızın elinden şefkatle tuttu: Korkma yavrum gel benimle dedi ve onu eve kadar götürdü. Kapıya gelince dışardan ev sahibine selam verdi. Ama kapı üçüncü selamdan sonra açıldı. Peygamberimiz : İlk selamımı duymadınız mı? diye sordu. Ev sahibi: Duyduk ama, sesinizi tekrar tekrar duymayı, selamınızın artmasını istedik. Size canımız feda olsun, Ey Allah'ın Rasulü. Buraya kadar niye zahmet ettiniz? dedi. Peygamberimiz : Bu kızcağız geç kaldığı için dövülmekten korkuyordu, bu sebepten onu size kadar getirdim, buyurdu. Ev sahibi Peygamberimiz in ziyaretine öyle sevinmişti ki : Buna sebep olan kız artık hizmetçi değil evladımız sayılır, dedi."} {"url": "https://masalalemi.com/agustos-bocegi-ile-karinca-masali/", "text": "Evet çocuklar, Ezop masallarının belki de en bilindiği içinden kendinize der çıkaracağınız Ağustos Böceği ile Karınca masalı ile sizlerleyiz. Eğlenceyi çok seven bir ağustos böceği varmış. Bu ağustos böceği sürekli saz çalar, şarkı söylermiş. Tüm gününü bu şekilde geçirirmiş. Bir gün yine oturmuş şarkı söylerken karıncayı görmüş. Sırtında kocaman buğdayları taşımaya çalışıyormuş. Karınca saz çalan ağustos böceğini görünce ona kış için yiyecek biriktirmesini tavsiye etmiş. Tabii bizim Ağustos böceği, karıncayı dinlememiş bile. Derken güzel, sıcak günler bitmiş, kış gelmiş. Artık havalar çok soğuk ve yağışlıymış. Ağustos böceği şarkı söylemez hale gelmiş. Soğuktan çok üşüyormuş ve karnı da çok açıkmış. Ama hiç yiyeceği yokmuş. Çünkü tüm yazı saz çalarak ve şarkı söyleyerek geçirmiş. Kış için hiç hazırlık yapmamış. Ama o bu şekilde eğlenirken küçük komşusu karınca tüm yazı kış hazırlığı yaparak geçirmiş. Ağustos böceği bunu hatırlamış ve aklına karınca komşusundan ödünç istemek gelmiş; Karınca komşumdan ödünç yiyecek bir şeyler isteyeyim, hem ne var ağustosta tekrar öderim, demiş. Ağustos böceği bu düşünce içerisinde karınca komşusunun kapısına gitmiş. Kapıyı çalmış. Karınca açmış kapıyı. Karşısında açlık ve soğuktan perişan olmuş ağustos böceğini görmüş: Ne istiyorsun ağustos böceği, demiş. Karınca kardeş havalar çok soğudu çok üşüyorum, üstelik karnımda çok aç ama yiyecek hiçbir şeyim yok. Bana ödünç yiyecek bir şeyler verir misin? Söz veriyorum ağustosta borcumu ödeyeceğim sana, demiş ağustos böceği. Karınca; Neden yiyecek hiçbir şeyin yok, bütün yaz ne yaptın sen? Ağustos böceği çok utanmış, çok mahcup olmuş; Şeyyy, ben bütün yaz saz çaldım, şarkı söyledim. Kış için hiç hazırlık yapmadım. Karınca çok sinirlenmiş bu cevabı duyunca; Madem öyle tüm yaz saz çalıp, şarkı söyledin şimdide oyna o zaman, demiş karınca ve tak diye kapıyı ağustos böceğinin yüzüne kapatmış. Ağustos Böceği İle Karınca Masalı için bir yorum Çok güzel masal 🥰"} {"url": "https://masalalemi.com/ahmet-ile-mehmet-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde Ahmet ile Mehmet adında iki kardeş varmış. Günlerden bir gün, ihtiyar babaları hastalanıp yatağa düşmüş: Evlatlarım demiş, Benim günlerim sayılı. Artık tarlalarımıza ve hayvanlarımıza siz bakacaksınız. Birlikte kardeşçe çalışın ve annenize çok iyi bakın. diye vasiyet etmiş. Aradan günler geçmiş. İki kardeş, tarlalarını güzelce sürmüşler. Ekim zamanı gelince Ahmet, Mehmet'e: Ağabey, sen tarlaları ek. Ben de davarları güdeyim. demiş. Sonra koyunları alarak dağlara çıkmış. Koyunları otlatmaya başlamış. Bu arada komşu köylerden bir çobanla arkadaş olmuşlar. Çoban: Arkadaş. Bu hayvanları otlatmak için gece gündüz boşuna çalışıyoruz. Gel şunları satıp, şehre gidelim. diye Mehmet'in aklını çelmiş. Mehmet ile çoban arkadaşı, koyunları götürüp satmışlar. Sonra da başka bir şehre gitmişler. Şehirde günlerce gezip eğlenmişler. İçkiye, kumara dalıp tüm paralarını yiyip bitirmişler. Bir ara tekrar köylerine dönmeyi düşünmüşler ama utandıklarından dönememişler. Çaresiz, şehirde ameleliğe başlamışlar. Bu arada Ahmet, tarladan buğdayları kaldırmış. Kardeşi koyunlarla birlikte köye dönmeyince, Ahmet ile annesi çok büyük darlığa düşmüşler. Yarı aç yarı tok günlerini geçirmeye başlamışlar. Kışın köyde iş olmadığı için, çalışkan Ahmet doğruca şehre gitmiş. Bir bakkal dükkanında çırak olarak çalışmaya başlamış ve biriktirdiği paraları annesine gönderip, onu geçindiriyormuş. Annesi ise her gün çalışkan oğluna dua ediyormuş. Ahmet, bir sabah dükkanı erkenden açmış. Tezgahın önünde, yerde bir kese duruyormuş. Keseyi eline alıp içine bakınca, içinde tam bin altın olduğunu görmüş. Ahmet, bu paraları alıp köyüne dönmeyi düşünmüş, ama birden kendisinin olmayan bir şeyi almanın doğru olmayacağını, bu parayı sahibine vermesi gerektiğini hatırlamış. Bakkal sahibi gelince, Ahmet, para kesesini ustasına vermiş. Ustası: Aferim evladım. Bu dürüstlüğünün karşılığını Allah mutlaka sana verecektir. demiş ve paranın sahibine teslim edilmesi için karakola götürmüş. Ekim zamanı, Ahmet ustasından izin isteyip köyüne dönmüş. Yine tarlasını güzelce sürmüş ve çil çil buğdaylar ekmiş. Annesi, oğluna öğlenleri yemek getiriyor ve ona sürekli dua ediyormuş. Hasat zamanı Ahmet, buğdayları biçmiş ve arabasına doldurmuş. O sene buğdaylar o kadar çok ve iri olmuş ki, ambarlara buğday taşımaktan yorulmuşlar. Ahmet kalan buğdayları da arabasına yükledikten sonra, köye doğru yola çıkmış. Bir yokuş başında atları aniden durmuş. Ahmet ne kadar uğraşsa da hayvanlar bir adım bile atmamış. Çaresiz, orada yatmaya karar vermiş. Sabah uyandığında birde ne görsün! Arabadaki buğdayların hepsi altın olmamış mı! Şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacakmış. Buğdayların nasıl altın olduğunu düşünürken, arabanın içinden küçücük bir adam çıkmış. Şaşırmana gerek yok evladım. Bu altınların hepsi senin helal parandır. Sen babanın vasiyetini tuttun. Dürüst ve namusluca çok çalıştın ve yerde bulduğun parayı sahibine iade ettin. Bu buğdaylar, dürüstlüğün sayesinde altın oldu. Kardeşin Mehmet ise tam aksine babanın sözünü dinlemedi. Sizleri hiç düşünmeden zevk ve sefaya daldı. Sonra da cezasını buldu. deyip ortadan kaybolmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/akil-okulu-masali/", "text": "Gecelerden bir gece, sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış. Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış: Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada ona akıl öğretiliyormuş. Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Şehrin en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış: Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür? Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese şehrin tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş: Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz. Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı; Babacığım, okumak gibisi var mıdır, diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: Akıl Okulu, Akıl Okulu Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş: Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim. Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuz-iki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak; Ey yolcu, nereye gidiyorsun, diye sormuş. İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş: Ben de başkente gidiyorum, demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara; İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş: Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen. Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış: İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!.. Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar: Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya. Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş: Hayır, yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır. Fakat gelgelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş: Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz. Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağırılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hepberaber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş: Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş: Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir aittir. Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona; Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş: Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez. Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, Nasıl bilebilirler? diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca; Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş: Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir bu. Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek; Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş: Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş: Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulu'nu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir. Adam böylece Akıl Okulu'nun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okulu'na göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor Naz Ferniba"} {"url": "https://masalalemi.com/akilli-coban-masali/", "text": "Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir han yaşarmış. Han, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş: -Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!.. Hanın fermanına uymak lazım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hanın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül halini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş: Han, halkına 'Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?' diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu... Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra han, tahtına oturmuş: Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş. Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes 'Sonumuz geldi.' diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış: Çoban cevabı buluyor -Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hanın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan adeta donakalmış. -Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi? diye sormuş han, sert bir tavırla. Biliyorum, sultanım... Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Yalnızca bir günlük yol, hakanım. Nereden biliyorsun öyle olduğunu? Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol... Bundan sonra han; -Allah şu anda ne yapıyor? diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş: Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum. Han, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş: Yüce Allah, şu anda çobanı hanlığa, hanı da çobanlığa tayin ediyor. Han, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış. O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/akilli-evlat/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, zenginlerden zengin bir adam varmış. Zengin adam, bir gün üç oğlunu da yanına çağırarak demiş ki: Sevgili yavrularım, bakın artık saçım sakalım iyiden iyiye aklaştı. Daha ne kadar yaşayacağım belli değil ama her halde günlerim sayılı. Ölmeden önce malımızı aranızda bölmek istiyorum. Ne olur ne olmaz, belki ben öldükten sonra aranızda anlaşamaz, kavga edersiniz. Halbuki ben, sizin kardeş kardeş, birbirinizi severek yaşamanızı istiyorum. Zaten kardeşlere yakışan da budur. İhtiyar adam, sözlerine şöyle devam etmiş: Şimdi her birinize birer kese altın vereceğim. İstediğiniz yere gidin. Üç yıl dolmadan buraya dönmeyin. Üç yıldan sonra döndüğünüz zaman, her biriniz bana bu üç yıl içinde neler yaptığınızı, altınları nerelere harcadığınızı anlatacaksınız. Hanginizin yaptığı işleri daha çok beğenirsem, mallarımı, paralarımı ona vereceğim. Üçünüz de beni memnun ederseniz, mallarımı aranızda eşit olarak paylaştırırım. Haydi şimdi yolunuz açık olsun evlatlarım. Çocuklar hemen hazırlığa başlamışlar. İşlerini bitirdikleri zaman gelip babalarının elini öpmüşler. Atlarına binip yola çıkmışlar. Üçü birlikte bir zaman gittikten sonra, önlerine üç yol çıkmış. Büyük kardeş sağdaki, ortanca kardeş ortadaki, küçük kardeşte soldaki yola koyulup uzaklaşmışlar ... Günler günlerle birleşiverip aylar olmuş. Aylar aylarla birleşiverip yıl olmuş ta kimse farkına varamamış. Derken efendim, baharlar yazları, yazlar da kışları kovalamış ... Yel esmiş, sel gelmiş, üç yıl gelip çatmış ... Zenginler zengini ihtiyar, etrafındaki adamlara: Artık demiş, çocuklarım nerede ise gelirler. Hasretlik çöktü içime ... Daha sözünü bitirmemiş ki, adamlardan biri gün doğusunu göstererek: Gelenler var! demiş, her halde sizin çocuklardır .. , Hep birden o tarafa bakmaya başlamışlar. Tozu dumana katarak bir şeydir geliyor. Gele gele büyük oğlan çıkagelmiş. Arkasında da birbirinden babayiğit kırk atlı varmış. Hemencecik koşup babasının elini öpmüş, Derken, arkadan ortanca oğlan görünmüş. Onun yanında da yüz tane deve varmış. O da gelip babasının elini öpmüş. En sonra küçük oğlan gelmiş. O da kırk katırın üzerinde kırk erkek çocuk getirmiş. Çocukları yere indirdikten sonra gelip babasının elini öpmüş. Katırlardan inen çocuklar da gelip ihtiyar adamın elini öperek bir kenara çekilmişler. İhtiyar zengin, yanındaki adamlara: İzin verirseniz demiş, oğullarım bu güne kadar neler yaptıklarını anlatsınlar. Orada bulunanlar: Hay hay demişler, biz de merak ediyorduk zaten ... Önce büyük oğlan söze başlamış: Az gittim, uz gittim ... Dere tepe düz gittim ... Altı ay bir güz gittim ... Öyle bir yere vardım ki, her taraf ormanlık. .. Pınarlardan buz gibi sular akıyor, kayalıklarında keklikler sekiyor, yaylalarında geyikler, ceylanlar dolaşıyor ... İnsanların yüzlerinden de kan damlıyor ... Şu kırk babayiğidi oradan aldım. Onlara ata binmeyi, kılıç kuşanmayı öğrettim. Bana vereceğin malları, paraları bu adamlar koruyacaklar. İhtiyar baba, büyük oğluna hiç bir şey söylememiş. Dönüp ortanca oğluna bakmış. Ortanca oğlan, sıranın kendisine geldiğini anlayarak konuşmaya başlamış: Az gittim, uz gittim ... Dere tepe düz gittim ... Altı ay bir güz gittim. Öyle bir yere geldim ki, insan ayağını uzatıp otursa da hiç iş görmese, aç kalmaz. Giderken bana verdiğin altınlarla şu 100 deveyi aldım. Ama, görüyorsunuz, öyle develer ki; her biri bir kese altın eder. Burada onları satarak zengin olacağım. Fazla mal göz çıkarmaz ya .. . Ortanca oğlan sözlerini bitirince, ihtiyar baba ona da bir şey söylememiş. Sıra küçük kardeşe gelmiş. O, demiş ki: Az gittim, uz gittim ... Dere tepe düz gittim ... Altı ay bir güz gittim. Bir ulu su başına vardım ... Öyle bir su ki; kızıl akar, boz akar, durmaz yatağını yıkar. Sordum, araştırdım, öğrendim ki; bu su nice yiğitleri almış, nice gelin duvakları yutmuşta, nice çocukları yetim bırakmış. Dört bir tarafa haberci gönderip ustalar getirttim. Kavakları kırdırıp suyun üzerine köprü kurdurdum. O suyun yetim bıraktığı çocukları da toplayıp buraya getirdim. Mallarını kime verirsen, bu çocuklar onun evlatları olacak. O, bu çocukları büyütüp yetiştirecek. Hem iyilik yapmış, hem de memlekete faydalı insanlar kazandırmış olacak. Küçük oğlan sözlerini bitirdiği zaman, ihtiyar babanın yüzü gülüyormuş. Öteki kardeşler, babalarının bu halinden bir şey anlamamışlar. Fakat o, bastonuna dayanarak ayağa kalkmış, eliyle işaret ederek küçük oğlunu yanına çağırmış. Eğilip onu alnından öptükten sonra: Aferin sana! demiş, Üçünüzün içinde ben yalnız senin yaptığın işi beğendim. Paralarımın, mallarımın hepsi de senindir! Bu yetimlere sen babalık edeceksin. Büyük ağabeyin adamlarıyla seni koruyacak. Küçük ağabeyin de develeriyle senin vereceğin işleri görecek. Sen de hepsine baş olacaksın. Bunu hak ettin!"} {"url": "https://masalalemi.com/akilli-kene-ve-tilki/", "text": "Günlerin birinde bir dana, bir keçi ve bir kene, ortak ekin ekmeye çıkmışlar. Buldukları boş bir yere ekin ekecekleri sırada, bir tilki gelip: Burası benim atarımdan kalma miras malımdır. Beni ortak etmezseniz size burada ekin ektirmem! demiş. O zaman dana: Olur, seni de ortak ederiz. demiş. Ondan sonra tilki: Gidip size saban getireyim. deyip gitmiş. Tilki, gidip bir daha dönmemiş. Diğerleri buğdayı ekip biçmişler. Harman çıkarıldıktan sonra tilki dönüp gelmiş. Dana, tilkiyi görünce: Vay tilki dost! Sen bir gün bile gelip çalışmadın. Onun için sana herhangi bir şey vermeyeceğiz. demiş. Bunun üzerine tilki: Gelin harmana kadar koşalım, kim daha önce varırsa harman onun olsun. Arkaya kalana bir şey verilmesin. demiş. O zaman kene: Gelin öyle yapalım. demiş. Bu fikre hepsi razı olmuş. Yarış başlar başlamaz tilki öne geçmiş. Akıllı kene de tilkinin kuyruğuna yapışmış. Tilki, varıp harmanın üstüne oturacağı sırada: Vay beni öldürdün! diye kene alttan bağırmış. Tilki ona: Ne zaman geldin? diye sormuş. Kene de: Ay ben biraz önce geldim. demiş. Böylece harmanı kene kazanmış. Kene, dana ve keçi harmanı paylaşmışlar. Tilki ise kötü niyetinin kurbanı olup yiyeceksiz kalmış."} {"url": "https://masalalemi.com/alaaddinin-sihirli-lambasi-masali/", "text": "Çok çok eski bir çağda, ne ovada ne dağda, ne bostanda ne bağda... Ne Hint'te ne de Çin'de, Bağdat ili içinde bir Alaaddin varmış, sessiz sakin yaşarmış. Henüz bir çocukmuş Alaaddin. Gün boyu kırda bayırda gezer, arkadaşlarıyla oynarmış. Bir gün gene oyuna dalmışken bir adam yaklaşmış yanına. Sen Hamza oğlu Alaaddin değil misin? diye sormuş. O da: Evet, ben Alaaddin'im. Ama babam Hamza öleli çok oldu, demiş. Adam kesesinden birkaç altın çıkarıp Alaaddin' in avucuna bıraktıktan sonra: Ben senin amcanım Alaaddin, demiş. Hadi, beni evinize götür. Aldığı altınlarla gönlü yumuşayan Alaaddin, adamı evlerine götürmüş. Annesi kapıyı açınca da adam: Ben Alaaddin'in amcasıyım, diye söze başlamış ve devam etmiş. Sizler beni tanımazsınız. Çünkü ben bu ülkeden ayrılalı çok yıllar oldu. Uzaklara gittim, zengin oldum. Şimdi döndüm ama kardeşimin ölmüş olduğunu öğrendim ve üzüldüm. Ama sizlere kavuştum ya şükür Allahıma! O gece yemek yiyip uzun uzun söyleşmişler ve yatmışlar. Ertesi sabah amcası Alaaddin'i alarak gezmeye çıkarmış. Yürümüşler yürümüşler ve şehir dışına çıkarak suların şarıldadığı, ağaç dallarında kuşların ötüştüğü güzel bir yere gelmişler. Küçük yeşil bir alanın tam ortasında kocaman bir kaya duruyormuş. Amcası Alaaddin'e çevreden birkaç kuru odun toplayıp kayanın dibinde bir ateş yakmasını söylemiş. Alaaddin söylenenleri çabucak yapıp odunları ateşlemiş. Amcası önce, bir kutudan bir miktar toz serpmiş ateşe. Alevler bir anda sönüp etrafı koyu bir duman kaplamış. Alaaddin şaşkın şaşkın bakınırken amcası: Kaldır şu kayayı. İnan hiç zorlanmayacaksın, demiş. Ve dediği gibi olmuş. Alaaddin kayanın bir ucundan tuttuğu anda bir tüy gibi kaldırıvermiş havaya. Kayanın altında aşağılara doğru inen karanlık bir delik belirmiş. Amcası parmağından çıkardığı bir yüzüğü Alaaddin'e uzatmış. Bu yüzüğü kendi parmağına tak. Bu, sihirli bir yüzüktür. Şimdi bu delikten gir ve yürü. Aşağıda altın, gümüş, zümrüt ve yakuttan yapılmış çok değerli eşyalar göreceksin. Sakın hiç birine dokunma. Yalnızca duvarda asılı olan eski bir lambayı al ve dön. Bir aksilik olursa da parmağındaki sihirli yüzüğü kullan. Alaaddin deliğin ağzından bakınca, aşağılara uzayan bir taş merdiven görmüş. Basamakları dikkatle inerek lambayı aramaya başlamış. Sağında solunda pek çok değerli eşya varmış ama hiç birine dokunmamış. Sonunda, duvarda asılı olan eski lambayı bulmuş ve uzanıp aldıktan sonra geldiği yollardan geri dönüp deliğin alt eteğine varmış. Seslenmiş yukarıya. Geldim amca! Uzat elini de beni yukarıya çek! Amcası deliğin ağzından seslenmiş. Sen önce lambayı at hele! Bu öneride bir kötü niyet kokusu alan Alaaddin, lambayı vermek istememiş ve yeniden seslenmiş. Lamba koynumda, çıkaramıyorum. Sen beni yukarıya çek hele! Bu sözlerden kuşkulanan amcası, Alaaddin'in lambayı kendisine vermeyeceğini sanmış ve: Öyleyse geber orada! diye haykırarak kayayı deliğin ağzına itmiş, kapatmış. Meğer adam, Alaaddin'in amcası değil, lambayı ele geçirmek isteyen Afrika'lı bir sihirbazmış. İçeride kalan Alaaddin, çaresizlik içinde bir taşa oturup parmağındaki yüzükle oynamaya başlamış. Ve o anda karşısında bir dev belirmiş. Ben bu yüzüğün kölesiyim. Siz de benim efendim. Dileyin benden ne dilerseniz! Şaşkınlığa kapılan Alaaddin kendini çabuk toparlamış ve: Beni hemen evime götür! Emrini vermiş. Göz açıp kapayıncaya kadar da kendini evinde, annesinin yanında bulmuş. Büyük bir heyecanla başından geçenleri anlatmış annesine. Adamın amcası olmadığını, gerçekte kötü niyetli bir sihirbaz olduğunu, yer altına inişini ve bulduğu lambayı bir bir söylemiş. Sonra da lambayı koynundan çıkarıp annesine vermiş. Annesi eski ve tozlu lambayı temizlemek için bir bezle ovalarken güçlü bir ışık bulutu çıkmış lamba içinden. Bu ışık bulutunun ortasında da yüzükteki devden daha iri bir dev belirmiş. Ben bu lambanın kölesiyim. Sizler de benim efendilerim. Dileyin benden ne dilerseniz! Karınları çok aç olan Alaaddin ve annesi yiyecek dilemişler hemen. Bir anda oda en güzel ve zengin yiyeceklerle dolmuş. Yemişler içmişler ve bundan böyle refah ve mutluluk günlerinin başladığına inanmışlar. Aradan günler aylar geçmiş. Alaaddin bir gün şehirde gezinirken dört güçlü adamın taşıdığı bir tahterevan içinde ülkenin güzeller güzeli prensesini görmüş ve görür görmez de aşık olmuş. Bu aşk zamanla öyle işlemiş ki içine, yemeden içmeden kesilmiş, ağzını açıp bir söz söyleyemez olmuş. Zavallı anası, Alaaddin'e bakar bakar çaresiz kalırmış. Arada bir de: Yapma oğul etme oğul. Gel vazgeç bu sevdadan. Ülke prensesi bize gelin gelir mi hiç? diye yalvarırmış ama boşuna. Alaaddin gözlerini anasının gözlerine diker, acımalı bakarmış öyle. Bakmış ki oğlu cayacak cinsten değil prensesi babasından istemeye karar vermiş. Lambanın devine bir sandık dolusu altın ve ziynet eşyası getirterek Bağdat Prensi'nin sarayına gitmiş. Prens açılan sandıktaki birbirinden kıymetli taşları görünce öylesine etkilenmiş ki kızını Alaaddin'e vermeyi kabul etmiş. Güzel prensesle Alaaddin görkemli bir düğünden sonra evlenmişler. Alaaddin, lambanın devinden kocaman bir saray istemiş. Karısıyla bu saraya yerleşerek sevgi dolu, mutluluk dolu günler yaşamaya başlamışlar. Ama gelin görün ki Afrika'lı sihirbaz unutamamış Alaaddin'i. Memleketine döndükten sonra bir gün, onun yer altında kalarak ne gibi zorluklar ve acılar çektiğini görmek ve keyiflenmek istemiş. Yanında devamlı taşıdığı sihirli tozu çıkarıp ocaktaki alevler üzerine atmış; o an ortalığı saran yoğun bir duman sütununda Alaaddin'in tüm yaşam hikayesini ayrıntılarıyla görmüş. Gördükleri karşısında derin bir kıskançlık ve üzüntüye kapılmış sihirbaz. Lambayı onun elinden almayı kafasına koymuş ve Alaaddin'in ülkesine gelerek sarayın önünde gezinmeye başlamış. O gün de Alaaddin avda imiş. Bunu fırsat bilen sihirbaz: Eski lambalar alırım! Yenileri ile değiştiririm! diye bağırmaya başlamış. Prensesin hizmetçilerinden biri bu sesi duyarak pencereye çıkmış. Efendimin eski bir lambası var. Dur sana getireyim. Avdan dönünce yeni bir lamba görüp sevinecektir, demiş ve sihirli lambayı sihirbaza vererek yerine yeni bir lamba almış. Sihirbaz lambayı alınca devi çağırmış ve ondan, içindekilerle birlikte prensesin sarayını Afrika'ya götürmesini istemiş. Alaaddin avdan dönüp sarayını yerinde göremeyince dünyalar başına yıkılmış sanki. Ama hemen parmağındaki sihirli yüzük gelmiş aklına. Yüzükteki devi çağırıp ona kendini Afrika'daki saraya götürmesini emretmiş. Saraya varınca karısından olup biteni öğrenmiş. Ve o an, sihirbazı öldürmeden ondan kurtuluş olmadığını anlamış. Sihirbazın karyolası başucunda Çin seramiğinden özel bir bardağı varmış. Her gece yatmadan önce mutlaka bu bardaktan birkaç yudum su içer, öyle uykuya dalarmış. Alaaddin, gündüz vakti kimseye görünmeden odaya girmiş, bardağın içine bir parça toz zehir karıştırmış ve geceyi beklemiş. Gece olup yatma vakti gelince sihirbaz odasına çekilmiş, bardağı başına dikip son damlasına kadar içmiş. Sonra da yatağının üzerine cansız düşüvermiş. Sihirbazın öldüğünü anahtar deliğinden gören Alaaddin odaya girerek sihirli lambayı saklı olduğu yerde bulup almış. Devi çağırmış ve sarayını yeniden eski yerine götürmesini emretmiş. Alaaddin, güzel karısı ve sadık dostlarıyla görkemli sarayında uzun, mutlu bir yaşam sürmüş."} {"url": "https://masalalemi.com/alcakgonullu-coban/", "text": "Evvelki zamanlardan bir zamanda bir hükümdar varmış. Bu hükümdar, halkın durumunu bizzat yakından takip edermiş. Bir gün ava çıkmış, uzaklarda bir Türkmen köyü görmüş. Tek başına o köye yaklaşmış. Genç bir çoban görmüş. Çok susayan hükümdar, genç çobandan su istemiş. Çoban, büyük bir saygı ile: Hükümdarım, babam şu tepenin ardına su almaya gitti. Gelince, o sudan içersiniz. Çünkü, pek şifalıdır. demiş. Fakat, çoban biraz zaman geçtikten sonra eve gitmiş, bir tas su getirmiş. Hükümdar, suyu içtikten sonra: Ey çoban, babanın su getirmesini neden beklemedin? diye sormuş. Çoban: Siz, biraz önce terliydiniz. Suyu hemen içseydiniz, sizi rahatsız edecekti. O yüzden biraz bekledim. Kusurumu bağışlayın. karşılığını vermiş. Çobanın bu inceliğinden ve saygısından dolayı pek memnun kalan hükümdar, onu saraya getirmiş. İpekli elbiseler giydirmiş. Bundan sonra sarayda kalmasını söylemiş. Çoban, çarığını ve postunu kaldığı odanın bitişiğindeki odanın duvarına asmış. Her sabah bu odaya girer: Sakın kendini büyük görme. Unutma ki, sen eskiden şu çarıkla postu giyerdin! diyerek odasından çıkarmış. Bazı saray görevlileri hükümdara: Hükümdarımız, bu çoban, odayı devamlı kapalı tutuyor. Galiba, altın gümüş biriktirip saklıyor! diyerek şikayette bulunmuşlar. Bunun doğru olup olmadığını anlamak isteyen hükümdar, derhal odanın aranmasını emretmiş. Odaya girenler, bir çarık ve bir posttan başka bir şey bulamamışlar. Odanın içini kazmışlar. Ne altın, ne gümüş bulabilmişler. Doğruyu padişaha mecburen söylemişler. Padişah, çobana iftira atanları tutuklatmış. Sonra, çobanı huzuruna çağırıp şöyle demiş: Bundan sonra, sarayın hazine başkanı sen olacaksın. Çoban, böylece alçakgönüllü olmasının ve doğruluğunun ödülünü almış. Hükümdar da iftiracılara hak ettikleri cezayı vermiş. İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır.Denis Diderot"} {"url": "https://masalalemi.com/ali-baba-ve-kirk-haramiler-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba'nın şansı açık değilmiş. Çulsuza, çulsuz yakışır! deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş. Gel zaman, git zaman... Derken, üç eşeği olmuş. Ali Baba onları önüne katar, ormanda odun kesip ailesine bakarmış. Yine böyle odun yaptığı bir gün, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş. Soyguncu olabileceklerini düşünüp bir ağacın tepesine çıkmış. Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Baba üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, hırsızmış. Ali Baba korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış. Gelenler, atların üzerindeki torbalarını sırtlanmışlar, önderlerinin peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış. Bu hırsızların başı, karşıdaki koca kayanın yanına gidince, seslenmiş: Açıl susam, açıl! demiş. O da ne? Koca kaya açılmış, hırsızlar sırtlarındaki torbalarıyla birlikte bu kapıdan içeri girmişler. Son hırsız da içeri girince, kaya kendi kendine kapanıvermiş. Ali Baba, olduğu yerde kalmış. Az sonra adamlar, kayanın önünde görünmüşler. Başları, bu defa da şöyle demiş: Kapan susam, kapan! Koca kaya, hemen kapanıvermiş. Ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler. Ali Baba, hemen ağaçtan inmiş. Doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş. Açıl susam, açıl! Koca kayanın kapısı açılıvermiş. Ali Baba, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce şaşırmış. İçeride, yığın yığın altınlar, gümüşler, elmaslar, ipekli kumaşlar, içi para dolu sandıklar varmış. Ali Baba, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini altınla doldurup, hızla dışarı çıkmış.Çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Eve gelince karısı gözlerine inanamamış. Ali Baba, ne olduğunu karısına anlatmış. Karısı sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Karısının aç gözlülük damarı kabarmış, bütün altınları saymak istemiş. Ali Baba; Hayır! demiş. Bir çukur kazarak gömelim! Ama karısı altınlarının sayısını bilmek istiyormuş. Kocasına: İstersen dışarı çık, çukur kaz. Ben de varıp gideyim, komşudan bir ölçek alayım. Aşağı yukarı ne kadar paramız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı? demiş. Ali Baba, onu uyarmış: Karıcığım, orada burada sakın ağzını yayma! Bu iş, gizli iş. İkimizden başka hiç kimse bunu duymamalı. Karısı: Duymayacak! deyip, kocasını inandırmış, Ali Baba'nın kardeşi Kasım'ın evine gitmiş. Avluda gördüğü eltisinden bir ölçek istemiş. Kasım'ın karısı sormuş: Ölçek mi? Hangisini istiyorsun? Büyüğünü mü, küçüğünü mü? Küçüğü benim işimi görür. Kasım'ın karısı Ali Baba'nın fakir olduğunu biliyordu. Ne ölçeceklerini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş. Ali Baba'nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş. İş bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım'ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış. Ali Baba'nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?.. diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış. Akşam olmuş. Kocası Kasım'ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış. Zenginlikte, Ali Baba aranızda yarışsanız sana sıfır çektirir. Biliyor musun, sen altınlarını ocak başına oturup tane tane sayarken, Ali Baba, ayarla ölçüyor. Kasım, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, olup biteni ona da anlatmış. Kasım, Ali Baba'yı kıskanmış. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba'nın evine gitmiş, kardeşine çıkışmış. Ali Baba!, demiş, Hani sen fakirdin? Küp küp altınlarını neden bizden sakladın? Demek öyle ha? Neredeymiş bu altınlar Şimdi anlamazlıktan geliyorsun değil mi? Verdiğimiz ölçeğin dibine yapışan nal gibi altınlardan daha kaç tane var? Ali Baba kardeşi duyduklarını, başkasına söylemesin diye, gömdükleri altınlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş. Kasım yaygarayı basmış: Bu hazinenin yerini ben de görmeliyim. Götürüp göstermezsen, herkese söylerim. Bunda bir kötülük düşünmeyen Ali Baba; Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim. demiş, kardeşini evine uğurlamış. Kasım, sabah olunca Ali Baba'yı beklemeden ormana gitmiş. Koca kayaya gelince Ali Baba'dan öğrendiği sözleri tekrarlamış: Açıl susam, açıl! demiş. Emri alan kapı, hemen açılmış. İçeri dalan Kasım'ın gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu hazineyi görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmazı başına gelmesin mi? Kasım, kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış. Öğle zamanı haramiler mağaralarına gelmişler. Kasım'ın, atını görüp şüphelenmişler. Hazinelerinin bilinip bulunduğunu anlamışlar. Harami seslenmiş: Açıl susam, açıl! Kapı açılmış. Haramileri Kasım'ı yakalamış. Haramilerin başı konuşmuş: Sen kimsin? Ne işin var burada? Ben kasım. Ali babanın abisiyim, burayı bana o öğretti. Biraz daha altın almam için beni gönderdi. Beni affedin, ben suçsuzum. Ali babayı bulun. Kasım böyle söylese de haramilerin başı hemen onu sımsıkı bir iple bağlamış ve Kasım'dan evin yerini tarif etmesini istemiş. Kasım o kadar çok korkmuşki hemen yolu tarif etmiş. Haramilerin başı, kimsenin bu gizli mağaralarını öğrenmesini istemediğinden, onu da mağaraya getirip hapsetmek istiyormuş. O gece Kasım eve dönmeyince, karısı onu çok merak etmiş. Ali babanın evine gitmiş. Ağlaya ağlaya Kasım'ın eve gelmediğini, onu çok merak ettiğini anlatmış. Bunu duyan Ali Baba, Kasım'ın mağaraya gittiğini hemen anlamış. Kasım'ı aramak için evden çıkarken kapısında kocaman kırmızı bir çarpı işareti görmüş. Ali Baba, kendi kendine bu da nedir, diye söylenirken karısı: Bana bir iki dakika verin. diye oradan ayrılmış. Ali Baba'nın karısı çok akıllı bir kadınmış bunu haramilerin yaptığını anlamış. Gidip boyacıdan bir kutu kırmızı boya almış ve mahallede bulunun tüm evlerin kapısına çarpı işareti koymaya başlamış. Gece yarısı haramiler Ali Baba'yı yakalamak için sokağa girdiğinde tüm evlerde çarpı işareti görmüşler. Hangisinin Ali babanın evi olduğunu çözememişler. Kafaları karışan haramiler geri dönüp Ali Baba'nın evini iyice öğrenip gelmeye karar vermişler. Ertesi gün haramiler ,çevredeki esnaflardan Ali babanın evini iyice öğrenmişler. Haramilerin başı 40 küp almış ve bu küplerin 39'una haramilerini gizlice sokmuş. 40. küpe de yağ doldurup Ali babanın kapısını çalmış. Ali Baba'ya: İyi akşamlar, ben yağ tüccarıyım. Çok uzak yoldan geldim. Beni bu gece misafir eder misiniz? Size bir küp de yağ hediye ederim. Ali Baba çok iyi niyetli biri olduğundan yardımcı olmak isteyip kabul etmiş. Adamı içeri buyur etmiş, hep birlikte akşam yemeğine oturmuşlar. Ali Baba'nın karısı yemeğe biraz daha yağ eklemek için mahzene inmiş. Bu sırada etraftaki fısıltıları duymuş: Ne zaman çıkacağız? Zamanı geldi mi? Çıkalım mı? Haber bekleyin! Durumu anlayan Ali babanın karısı, hemen mutfağa geri dönmüş ve kocaman bir kazanda yağ kaynatmış. Kaynattığı kazandaki yağdan bir kepçe alıp küplerden bir tanesine dökmüş. Üstüne kızgın yağ gelen harami, çığlıklar atarak küpten fırlamış ve evden kaçmış. Bu sesten korkan diğer haramiler de ne olduğunu anlamadan teker teker küplerinden fırlayıp kaçmışlar. Olan bitenden haberi olmayan haramilerin başı içeride yemek yiyormuş. Zamanın geldiğini düşündüğü vakit bağırmış: Haramilerim çıkın dışarı vakit tamam! O da ne? Etrafta ses soluk yokmuş. Sonra elinde kepçeyle duran Ali Baba 'nın karısını görmüş ve hemen neler olduğunu anlamış. O da aynı duruma düşmemek için kaçmaya çalışınca, Ali baba ve oğlu onu yakalayıp sıkı sıkı bağlamışlar,ve muhafızlara teslim etmişler. Bundan sonra sıra abisi Kasım'ı kurtarmaya gelmiş, Ali Baba çabucak mağaraya gitmiş. Mağanın başında şöyle demiş: Açıl susam açıl! Kardeşini karşısında gören Kasım, sevinçten havalara uçmuş. Önemli olan şeyin mal mülk olmadığını anlamış. İkisi birlikte eve dönmüşler. Ali baba sayesinde o ülke bir daha haramileri hiç görmemiş. Mağarada bulunan altınları herkese eşit olarak dağıtılmış. Tüm ülke artık çok zengin olmuş. Ali Baba ve Kasım aileleriyle birlikte ömürlerinin sonuna kadar rahat ve mutlu yaşamışlar. Gökten düşmüş, üç sihirli elma. Biri bu masalı yazanın başına, biri dinleyenin, biri de okuyanın başına.."} {"url": "https://masalalemi.com/allah-her-zaman-ve-her-yerde-gorur/", "text": "Evliyanın büyüklerinden ve alim bir zat olan Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, talebelerinden birini diğerlerinden daha fazla sever ve kıymet verirdi. Arkadaşları bundan dolayı onu kıskanırlardı. Şeyh hazretleri: Ben hepinizi bir imtihan edeceğim. dedi. Bir gün yirmi tavuk satın almalarını, her talebeye bir tane verip, hiç kimsenin görmediği bir yerde bu tavukları kesip getirmelerini emir buyurdu. Herkes birer tane tavuk alıp gitti, biraz sonra ellerinde kesilmiş tavukla döndüler. Ancak o talebe kesmeden geri geldi. Arkadaşları neden kesmeden geldin, diye sordular. Dedi ki: Hocam bana hiç kimsenin görmediği yerde kesmemi emretti. Ben de bunun için nereye gittimse başarılı olamadım. Çünkü Allahü Teala şüphesiz beni her yerde görüp gözetiyor. Benim ondan saklanabilecek gücüm kuvvetim de yok. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri böylece talebelerine ona neden kıymet verdiğini anlatmış oldu. Onlar da yaptıklarından dolayı pişman olup tövbe ettiler."} {"url": "https://masalalemi.com/allahi-gorecek-miyiz/", "text": "Allah'ı görmeyi ne çok istediğinizi biliyorum. Büyüklerinize, kim bilir kaç defa: Allah`ı niçin göremiyoruz? diye sormuşsunuzdur. Tıpkı balıklar gibi. Hani onlar da birbirine: Deniz diye bir şey varmış. Gidip, bizde görsek, derlermiş. Allah, her zaman yanı başımızda; hatta kendinin de buyurduğu gibi, Bize boyun damarımızdan daha yakın! Ama yine de biz onu göremiyoruz. Zaten göreceğimizde yok; çünkü bu gözlerimiz, Allah'ı görecek şekilde yaratılmamış. Ya ahirette ? Orada da Allah'ı göremeyecek miyiz? diye sorarsanız, bu önemli sorunun cevabını peygamber efendimizden alalım, derim. Aynen sizin gibi, Peygamber Efendimizin arkadaşları da bu konuyu pek merak etmişler ve ona: Ey Allah'ın Elçisi! Biz, ahirette Rabbimizi görecek miyiz? diye sormuşlar. Peygamber efendimiz de şunları söylemiş: Evet, göreceksiniz. Bir öğle vakti, açık bir havada, gök yüzünde hiçbir bulut yokken, güneşi görebilmek için birbirinizi hiç itip kakar mısınız? Ayın on dördüncü gecesinde, açık ve bulutsuz gökyüzünde ayı görebilmek için zorluk çeker misiniz? Peygamberimizin arkadaşları bu soruya: Hayır, ya Rasulallah, diye cevap vermişler. O zaman Peygamber efendimiz: Ayı ve güneşi görmek için zorluk çekmiyorsanız, ahiret günü, Allah Teala'yı görmek için de hiçbir sıkıntı çekmeyeceksiniz, buyurmuş. Bir başka gün de peygamberimiz şunları anlatmıştır: Cennetlikler, cennete girince, Allah Teala onlara: Size daha fazla şeyler vermemi ister misiniz? diye soracak. Onlar da: Rabbimiz! Sen bizim yüzümüzü ak ettin. Bizi cennete koyup cehennemden kurtardın. Senden daha fazla ne isteyebiliriz? diyecekler. O zaman Allah Teala , kendiyle kulları arasındaki engeli kaldıracak. Cennetlikler, Allah Teala ya doya doya bakmaktan daha üstün ve daha güzel bir şey olmadığını anlayacaklar. Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR Ahirete İnanıyorum"} {"url": "https://masalalemi.com/altin-yumurtlayan-kaz/", "text": "Uzun zaman önce şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi kazları çok severmiş, her gün kazları beslermiş ama bir kazı varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdurup parasını alırmış. Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan kazın yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere para harcamaya başlamış. Günlük bir yumurtadan gelen para bir süre sonra yetmemeye başlamış. Çiftçi artık kazını sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla kazının karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer kazı kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş. Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Kaz çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, kazı yakalamış ve anında kesmiş. Hemen kazın karnını kesip merak içinde karnına bakmış ama bir de ne görsün? Kazın karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış. Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat kaz öldüğü için iş işten çoktan geçmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/ana-hakki-hikayesi/", "text": "Hazreti Peygamberimiz eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek: Ya Resulellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendisi de getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi. Hazreti Peygamberimiz: Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu. Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi. Bu sefer Peygamberimiz: Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu. Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz: Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diye sordu. Alkamanın anası: Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi. Peygamberimiz yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helal etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın: Hakkımı helal etmem ey Allah'ın Resulü, dedi. Alkama ise evde yatıyor, hala şehadet kelimesi getiremiyordu. Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için, orada bulunanlara: Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi. Kadın hayretle : Odunu ne yapacaksın ya Resulellah! diye sormaktan kendini alamadı. Çünkü o da şüphelenmişti. Peygamber Efendimiz : Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı, Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resulellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi. Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilal-ı Habeşi Hazretlerini göndererek : Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular. Bilal-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı : La ilahe illallah, Muhammedün Resulüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti."} {"url": "https://masalalemi.com/annenin-hizmete-ihtiyaci-var-hikayesi/", "text": "Ebu'l-Haseni'l-Harkani hazretleri şöyle anlatır: İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teala'ya ibadet ederdi. Bir akşam, Allah Teala'ya ibadet eden kardeş, yaptığı ibadetten duyduğu hazdan dolayı kardeşine: Bu gece de yine anneme sen hizmet et, ben ibadet edeyim, dedi. Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona: Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç: Ben Allah Teala'ya ibadet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona: Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi."} {"url": "https://masalalemi.com/anneye-itaat-hikayesi/", "text": "Veysel Karani, aşkı Rasulullah ile yanıp tutuşmuştur. Tek emeli, biricik gayesi Rasulullah'ın mübarek cemalini görmekti. Bu aşk ile günler gelip geçiyordu. Bir gün annesine: Anneciğim! Eğer müsaade edersen gidip sevgili Peygamberimizin mübarek yüzünü göreyim. Gidip Medine'de ziyaret edeyim, dedi. Veysel Karani'nin anası uzun uzun düşündü. Sonra: Bir şartla izin veririm. Rasulullah'ı hane-i saadetlerinde ziyaret edeceksin. Başka yerde değil, dedi. Aşık-ı Resul olan Veysel Karani anam izin verdi diye sevinç içinde Medine yoluna düştü. Günlerce yolculuktan sonra Medine'ye ulaştı. Peygamberimizin evini sordu. Gösterdiler. Hane-i Saadetin kapısını çaldı. İçeriden Hz. Aişe validemiz: Kim o? diye seslendi. Veysel Karani: Benim, ben Veysel, Yemen'in Karan köyünden geldim. Rasulullah'ı ziyaret için geldim dedi. Hz. Ayşe validemiz: Resulü Ekrem mescide gitti. Hemen oracıkta görebilirsin dedi. Veysel Karani: Ah! dedi. Gidemem, anamın izni buraya kadar dedi. Hz. Ayşe validemiz: Ey Allah'ın kulu! Kimsin sen? dedi. Veysel: Adım Veysel'dir. Yemen'in Karan Köyündenim. Çobanlık yaparım. Sevgili Efendimizi ziyaret için buraya kadar anacığımdan izin almıştım. Demek ki görmek nasip değilmiş diyerek gerisin geriye döndü. Rasulullah, mescitten döndüklerinde: Ya Ayşe! Buraya Üveys mi geldi? Onun beni bu dünyada görmesi nasip olmayacak. Allah onu imtihan ediyor. Annesine olan itaatının derecesini ölçüyor, dedi. Veysel Karani anasına geldi, olanları derin bir ah çekerek anlattı. Üzüntü ve kederinden sararıp solmuştu. Anası: Üzülme oğlum, üzülme dedi. Sen beni memnun ettin ya, Allah'ta seni memnun edecek. Sevgili Efendimizi öbür dünyada göreceksin dedi."} {"url": "https://masalalemi.com/aslan-ile-fare/", "text": "Ormanlar kralı aslan ormanda bir gün avlanmaktan gelmiş çok yorulmuş. Bu nedenle yatmış uyuyormuş. Minik bir fare aslanın üzerinde dolaşmaya başlamış. Aslan sinirlenerek uyanıp fareyi yakalayış. Tam öldüreceği sırada fare yalvarmış: -Ne olur beni bırak! Gün olur benimde sana bir iyiliğim dokunur! demiş. Aslan farenin bu sözlerine gülerek: -Sen küçük bir faresin. Bana nasıl iyilik yapabilirsin ki? diyerek fareye acımış bu nedenle fareyi bırakmış. Fare sevinerek oradan uzaklaşmış. Aradan zaman geçmiş. Aslan bir gün avcıların kurduğu tuzağa yakalanmış. Aslan çırpınmış, bağırmış ama tuzaktan bir türlü kurtulamamış. Oradan geçmekte olan minik fare aslanın bu durumunu görmüş. Hemen dişleri ile tuzağın iplerini kemirerek kesmiş. Aslanı tuzaktan kurtarmış. Fare aslana: Beni küçük diye beğenmiyordun fakat bak senin canını kurtardım, demiş. Aslan, böylece kimsenin küçümsenmemesi gerektiğini, yapılan bir iyiliğin de karşılıksız kalmayacağını anlamış."} {"url": "https://masalalemi.com/aslan-ile-kaplumbaga/", "text": "Çok eskiden, birçok hayvanın yaşadığı büyük bir ormanda, sinirli mi sinirli bir aslan kral vardı. Hayvanlar kendi aralarında konuşurken, tilki: Arkadaşlar, bugün sakın aslanın gözüne görünmeyin. Önüne geleni haşlıyor. Çok sinirli bugün. dedi. Evet evet bu sabah 'İyi günler sayın kralım' dedim ve canımı zor kurtardım dedi küçük tavşan. İlk kez onu bu kadar sinirli görüyorum dedi sevimli maymun. Ormandaki hayvanlar bu konuşmaları yaparlarken, yaşlı kaplumbağa bir köşede sessizce onları dinliyordu. Kurnaz tilki durmadan anlatıyordu: Aslan kendisini ormanların kralı ilan ettikten sonra çok değişti. Herkese çok kötü davranıyor. Her zaman böyle değildi, belki bu gün canım sıkan bir şey olmuştur. diye aslanı savunmaya çalıştı sincap ama diğerleri bunu kabul etmediler. İhtiyar kurt bile şikayetçi aslandan. dedi maymun. Tam o sırada aslanın gürlemesi duyuldu. Bütün hayvanlar sağa sola kaçışıp saklandılar. Yaşlı kaplumbağa, olduğu yerde duruyordu. Onun aslanla alıp vereceği yoktu. O yüzden hiç rahatını bozmadan olduğu yerde kaldı. Zaten kaçmak istese de diğer hayvanlar gibi hızlı koşup kaçamazdı. Biraz sonra aslan göründü. Diğer hayvanların dediği gibi, çok sinirli olduğu her halinden belliydi. Yaşlı kaplumbağayı görünce durdu: Sen ne arıyorsun karşımda! diye bağırdı. Ben zaten buradaydım, karşıma gelen sizsiniz sayın kral. dedi kaplumbağa. Peki geldiğimi duymadın mı, neden kaçıp saklanmadın? diye kükredi aslan. Ben istesem de hızla kaçıp saklanamazdım. Ayrıca neden kaçıp saklanacakmışım? deyince kaplumbağa, aslan hepten sinirlendi ve bağırmaya başladı: Benimle ne biçim konuşuyorsun sen? Ben bu ormanların kralıyım! Doğru, siz bu ormanların kralısınız ama bizler de burada yaşamak zorunda olan diğer hayvanlarız. Bizler olmazsak sizin krallığınız bir işe yaramaz. dedi kaplumbağa. Aslan hem sinirlenmiş hem de bu konuşma karşısına şaşırmıştı biraz. Benden korkmuyor musun sen? diye sordu kaplumbağaya. Hayır, senden korkmam için hiçbir neden yok, neden korkacakmışım? deyince kaplumbağa, aslan hepten şaşkınlığa düştü. Yani sen şimdi benden korkmuyorsun öyle mi? diye sordu tekrar aslan. Hayır korkmuyorum, çünkü sen bana bir şey yapamazsın! Bu söz üzerine aslan çok sinirlendi ve kükreyerek kaplumbağaya saldırdı. Kaplumbağa kabuğunun içine çekilince, aslan ne yapacağını şaşırdı. Çık dışarı, neredesin sen? diye bağırdı. Kaplumbağa bir ara başını dışarı çıkarıp aslana baktı. Arslan sinir içerisinde yerinde duramıyordu. Kaplumbağa, yumuşak bir ses tonuyla söze girdi: Bak aslan kardeş, senin atalarını tanırım. Sinirlenmeyi bırakıp beni dinlersen seninle konuşabiliriz ama böyle bağırıp çağırırsan konuşamayız. Aslanın siniri biraz durulmuştu. Bağırıp çağırmayı bırakarak bir kenara oturdu. Bak aslan kardeş, senin yaşın daha çok küçük. Sen daha dünyaya gelmemişken bile ben bu ormanlarda yaşıyordum. Sen bu ormanların kralısın değil mi? Tabi kralıyım diye hemen yanıtladı aslan. Bu ormanların kralıysan, bu ormanda yaşayan diğer hayvanları düşünmek zorundasın. Niye korkutuyorsun onları? Arslan biraz böbürlenerek yanıtladı kaplumbağanın sorusunu: Eee biraz korksunlar tabi. çünkü ben onların kralıyım. Yanlış düşünüyorsun aslan kardeş. Senden korkmaları yerine, seni sevmelerini istemez misin? İsterim tabi ama nasıl? Her canın sıkıldığında onları böyle korkutmamalısın. Onlarla konuşmalısın. Sen bir kralsın, ikide bir bağırıp çağırman doğru olmaz. Bu sözleri dinleyen Arslan, kaplumbağanın söylediklerinden etkilenmişti. O günden sonra çok iyi bir kral oldu. Kim çevresine korku yayıyorsa kendisi de korkuyor demektir. Epicuros"} {"url": "https://masalalemi.com/aslan-ile-sivrisinek/", "text": "Vakti zamanında, kibirli bir bataklık sivrisineği varmış. Bir gün bataklık kıyısında uçarken, su içen bir aslan görmüş: Hey ormanlar kralı Aslan! Sen, herkesten güçlü olduğunu mu sanıyorsun? Senin gücün ancak senden güçsüzlere yeter. Büyük tırnakların ve keskin dişlerin beni yenmeye yetmez. Cesaretin varsa benimle dövüş bakalım demiş gururla. Sonra, aslanın üstüne doğru uçup, burnunu, yanaklarını ısırmaya başlamış. Arslan, sivrisineği öldürmek için keskin pençelerini yüzüne ve burnuna savurmuş ama sineği öldüremediği gibi, her tarafını yara bere içinde bırakmış. Sivrisinek, aslanın başının üstünden tekrar uçup, basmış kahkahayı: İşte. Bak görün mü? Ben senden daha güçlüyüm! Ama, uçarken önündeki örümcek ağını fark edememiş ve tuzağa düşüvermiş. Kurtulmak için epey çırpınmış ama nafile. Örümcek gelip sineğin kanını emerken, sivrisinek derin bir iç geçirmiş: Sen tut ormanların en güçlü hayvanını yen de; şu küçücük örümceğe yem ol diye hayıflanmış."} {"url": "https://masalalemi.com/aslanla-yunus-baligi-masali/", "text": "Aslanın biri deniz kıyısında geziyormuş, bakmış ki yunus balığı başını sudan çıkarıyor: Onu gördüğüne pek sevinmiş: Biz birbirimizle dost olmalıyız, birleşmeliyiz: Sen denizlerdeki hayvanların kralısın, ben de karalardaki hayvanların kralıyım, birbirimize yabancı durmak yakışır mı? demiş. Yunus balığı hemen kabul etmiş. Aslanın meğer çoktan beri bir yaban boğasıyla kavgası varmış, yunus balığını yardıma çağırmış. Yunus balığı sudan çıkmaya uğraşmış, ama bir türlü becerememiş. Aslan kızmış: Biz seninle böyle mi sözleştik? Sen sözünde durmuyorsun! diye söylenince yunus balığı: Bana ne suç buluyorsun? Suç doğada: Benim sudan çıkıp karada yürümeme bırakmıyor demiş... Bir kimseyle dost olacağız, onunla birleşeceğiz dedik mi, tehlike zamanında bize bir yardımı olabilir mi, olamaz mı, onu bir düşünmeliyiz. EZOP"} {"url": "https://masalalemi.com/ayak-izlerinin-yonu/", "text": "İyiden iyiye yaşlanıp kocayan arslan, ava çıkamaz olmuş. Oturduğu yerde karnını doyurmak için bir çare düşünmüş. Hastaymış gibi yapıp inlemeye, ahlamaya, oflamaya başlamış. Bir süredir arslanı ortalıkta görmeyen hayvanlar, merak edip inine yaklaşmışlar. İçerdeki sesleri duyunca, arslanın hasta olduğuna karar vermişler. Sonra da birer ikişer içeri girerek arslanın halini, hatrını sormaya karar vermişler. Arslanın hastalandığı kısa sürede tüm ormanda duyulmuş. Hayvanlar birer ikişer onu görmeye gelmişler. Ama arslan her geleni bir pençede devirip afiyetle yemiş, keyfine bakmış. Birkaç gün sonra haberi duyan tilki de arslanı görmeye gelmiş ama içeri girmemiş. Kapıdan başını uzatıp: Nasıl oldun arslan kardeş? diye sormuş. Arslan, mahsustan inlemiş, oflamış. Tilkiye: Aşk olsun tilki kardeş, kaç gündür yolunu gözledim. Geçmiş olsuna gelmedin bana. Haydi gel içeri de, neler çektiğimi gör. Tilki hiç oralı olmamış: Gelmek isterdim arslan kardeş, gelmek isterdim ama demiş, burada gördüklerim buna engel oluyor. Ne görüyorsun orada? diye merakla sormuş arslan. Ne göreceğim! Kapının önündeki tüm ayak izleri hep içeri doğru. Hiç dışarı çıkan yok. Bu nedenle beni hoş gör. İçeri girip de senin karnında kalmaya hiç niyetim yok. Aklın üç belirtisi vardır: İyi düşünmek, iyi söylemek, iyi yapmak. Demokritos"} {"url": "https://masalalemi.com/ayinin-dostlugu-masali/", "text": "Büyük bir ormanda yalnız başına yaşayan bir ayı varmış. İninde kendi başına yaşayan bu ayı, can sıkıntısından aklını kaçırmak üzereymiş. Ormanın yakınındaki kulübede ise bir ihtiyar adam oturuyormuş. Çiçekleri, meyve ağaçlarını çok seven ihtiyar adamın çok güzel bir bahçesi varmış. Bahçesini bir arkadaş yerine koyan ihtiyar, günün birinde Bu bahçe konuşmuyor. Konuşuyorsa da kendi diliyle konuşuyor. Bu da beni sıkıyor, deyip kendine bir arkadaş bulmak için yollara düşmüş. Olacak bu ya, yanına hiçbir hayvan uğramayan ayı da bir arkadaş aramak için ininden çıkıp ormandan ayrılmış. Yalnızlıktan sıkılarak arkadaş aramaya çıkan ihtiyar adam ile ayı, yolda karşılaşmışlar. Karşısında birdenbire bir ayı gören ihtiyar adam, korkusundan olduğu yerde donup kalmış. Ama ayıdan korktuğunu hiç belli etmemiş. Ayı ise belki arkadaş olur diye ihtiyar adamı ormana çağırmış. İhtiyar adam İsterseniz benim kulübeme gidelim. Sana ikram etmek için sütüm ve taze meyvelerim var, diyerek ayıyı kulübesine davet etmiş. Ayı, ihtiyar adamın davetini kabul etmiş ve birlikte kulübeye gitmişler. O günden sonra ayı ile ihtiyar adamın arasında sıcak bir dostluk başlamış. İhtiyar bahçesiyle uğraşırken ayı ormanda avlanırmış. Artık her ikisinin de canı sıkılmıyormuş. Günlerden bir gün, ihtiyar adam, bahçedeki bir ağacın altında uykuya dalmış. Bu sırada bir sinek gelmiş, ihtiyarın burnuna konmuş. Bunu gören ayı, arkadaşının rahatsız edilmesine razı olmamış. Hemen yerden büyükçe bir taş almış ve sineğin üzerine fırlatmış. Ayı, gerçekten iyi nişancıymış. Sineği vurmuş ama olan bizim ihtiyara olmuş. Anlayacağınız ayı, bir taş ile ikisini de haklamış. Dostunu korumak için akılsızca bir iş yapan ayı; akılsız dostun, akıllı düşmandan daha tehlikeli olduğunu göstermiş."} {"url": "https://masalalemi.com/ayinin-verdigi-ders/", "text": "İki arkadaş parasız kalmışlar. Bunlar yörede çok iyi avcı olarak bilinirlermiş. Ayıları avlar, postlarını satarak geçimlerini sağlarlarmış. Paraları bitince de komşularından istemişler. Komşuları onlara istediği parayı vermiş. Bu para öldüreceğiniz ayının postuna karşılıktır, demiş. İki avcı arkadaş düşmüşler ormanın yoluna. Ayıyı avlayacaklar, postunu getirip komşularına vereceklermiş. Az sonra karşıdan bir ayı çıkagelmiş ki, ayı değil, sanırsın fil. Öylesine iri, öylesine de kızgın. Öyle bir kükreyerek gelişi var ki avcıların korkudan ödleri patlamış. Şaşırıp kalmışlar. Ayı postu derken kendi postlarının derdine düşmüşler. Birisi uyanıklık edip hemen bir ağaca tırmanıvermiş. Diğeri ise sipsivri kalmış ortalık yerde. Ayılar ölülere dokunmazlar, diye geçirmiş içinden. Birden yatıp yere, ölü numarası yapmış. Ayı gelmiş yanına. Orasını burasını koklamış. Adam korkudan soluk bile almıyormuş. Ayı adamı evirmiş, çevirmiş, adamda yine bir canlılık belirtisi yok. Sonra ayı adamın ölü numarasını gerçekten yutmuş, çekip gitmiş. Ağaçtaki avcı inerek arkadaşının yanına gelmiş, sormuş:Bakıyorum da ayıyla çok iyi anlaşıyordu. Ayı sana bir şeyler söylüyordu. Ne söyledi? Ne söylesin, demiş arkadaşı. İki şey söyledi. Birisi öldüremeyeceğin ayının postunu satma, ikincisi de bundan sonra böyle korkak insanlarla arkadaşlık yapma."} {"url": "https://masalalemi.com/bamsi-beyrek-ve-banu-cicekin-hikayesi/", "text": "Türk kültüründe kadınlar ve erkeklerin eşit görüldüğünü göstermekte olup Beşik kertmesi olan Banu Çiçek ile Bamsı Beyrek'in ilişkisinin anlatıldığı bir Dede Korkut hikayesidir. Bayındır Han, yönettiği Oğuzları bir sohbette toplamış. Toplantıya gelen tüm beylerde oğullarıyla gelmiş. Püre Bey ise soyunu devam ettirecek bir oğlu olmadığı için üzülmüş. Oğuz beyleri, Püre Bey için bir oğul, Piçen Bey'e de doğacak oğlana vermesi için bir kız dilermişler. Kam Püre'nin bir oğlu, Biçen Bey'in de bir kızı olmuş, ikisini beşik kertmesi yapmışlar. Kızın adını Banu Çiçek koymuşlar. Doğan adam çocuk büyüdükten sonrasında kendisine armağan getiren bezirganları kafirlerden kurtarmış ve Bamsı Beyrek adını almış. Banu Çiçek'le evlenecekleri akşam Banu Çiçek'te evvelinde gözü olan Bayburt Hisarı Bey'i saldırıp uykudayken Bamsı Beyrek ve otuz dokuz yiğidini tutsak almış. Bu vakit zarfında aradan on altı yıl geçmiş ve Bamsı Beyrek'in izi bir türlü bulunamamış. Banu Çiçek'in abisi Deli Karçar'a, Yalancı oğlu Yaltacuk'un kanlı bir gömlek getirmiş ve Bamsı öldü. demiş. Bunun üstüne Banu Çiçek Yaltacuk'a verilmiş. Düğün gecesi ise Bayburt Hisarı'nın kendisine aşık kızının yardımıyla Bamsı Beyrek kaleden firar etmiş. Yaşadığını Banu Çiçek'e bildirmiş. Bamsı, kaçan Yaltacuk'u yakalamış fakat af dileyince bırakmış. Ondan sonra adamlarıyla birlikte Bayburt Hisarı'nı zapt etmişler. En sonunda da Bamsı Beyrek ile Banu Çiçek'in evlendirilmiş, olduğu kırk gün kırk gecelik bir düğün yapılmış."} {"url": "https://masalalemi.com/basatin-tepegozu-oldurmesi-hikayesi/", "text": "Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi, en ünlü Dede Korkut hikayelerinden birisidir. Hikayede Basat'ın periden doğan bir canar olan Tepegöz'ü öldürmesi konu edilir. Oğuzlar çadırlarını kurmuş dinlenirken, üstlerine düşman gelir. Aruz Koca da hemen oradan kaçmak ister. Fakat kaçarken oğlu Basat'ı düşürür. Oğlanı bir aslan alıp besler. Çocuk zamanla büyür. Evine çağırırlar, gelir; ama aslana alıştığı için tekrar aslanın yanına döner. Bu arada bir çoban su kenarında gördüğü güzel peri kızını çok beğenir. Peri kızı onunla olmak istemez ama çoban peri kızından çok hoşlanmıştır. Çoban ve Peri kızının bir çocukları dünyaya gelir. Fakat bu çocuk bir canavardır, bir samanlıkta büyür ve gelişir. Büyüdükçe dev kadar olur. Bu yaratığın kafasında sadece bir göz vardır ve bu yüzden tepegöz denmiştir. Bir türlü besleyemezler. Tepegöz, ne verseler yer; ama doymaz. Dağlara çıkar, harami olur. Her gün onlarca hayvan ve insan yer. Bunun üzerine Dede Korkut'u çağırırlar ve Tepegöz'e verilecek haraçta anlaşmak isterler. Tepegöz, her gün beş yüz koyunla bu koyun arı pişirecek aşçıya razı olur. O sırada Basat, ailelerin feryatlarını duyar ve ne olduğunu sorar. Öğrenince Tepegöz'le savaşmaya gider. Dövüşte Tepegöz'ü, gözüne kızgın şiş saplayarak onu öldürür ve halkı bu beladan kurtarır."} {"url": "https://masalalemi.com/beklenen-yagmurlar/", "text": "Vakti zamanında bir ülkede iyi yürekli, adil bir padişah varmış. O kadar zekiymiş ki, çevresine hiçbir dalkavuk yaklaşamıyormuş. Halk, padişahını; padişah da halkını çok seviyormuş. Ama günün birinde, birkaç dalkavuk saraya sızmayı başarabilmiş. Adaletli padişah bir gece korkunç bir rüya görmüş. O kadar etkilenmiş ki, yatağından bağırarak uyanmış. Saraydaki herkes, padişahın durumunu merak edip yanına koşmuş. Padişah, yanındakilere: Merak etmeyin, korkacak bir şey yok. Yalnızca çok kötü bir rüya gördüm o kadar. demiş. Sonra, rüyasını sarayın yorumcularına anlatmış: Rüyamda, yılanlar beni boğazımdan sıkıp yerin altına çekmeye çalışıyorlardı. Bu arada ağaçların hepsinden üzerime ateşler fışkırıyordu. Tabirciler, rüyayı dinledikten sonra: Allah hayırlara getirsin padişahım ama herhalde biraz sıkıntılı günler geçireceğiz. Yakın bir zaman sonra memleketimize aylarca sürecek olan yağmurlar yağacak. Bu yağmurlar bereket yerine felaket getirecek. Susuzluğu gidereceği yerde, daha da artıracak. Dağ taş susuzluktan yarılacak. İşin daha da kötüsü bu yağmur suyundan içenler delirecek. demişler. Tabircileri dinleyen padişah derin bir düşünceye dalmış. Vezirlerini yanına toplayıp, onlarla görüşmüş. Saraya sızmayı başaran dalkavuk vezirler: Sultanım, sarayın depolarını suyla dolduralım, bu su bize rahatlıkla yeter. Halk da başının çaresine baksın. demişler. İyi kalpli vezirler ise: Sultanım, halka durumu önceden haber verelim ki önlemlerini alsınlar. demişler. Padişah, bu son öneriyi kabul etmiş ve tellallarla halka duyurmuş. Tellallar: Duyduk duymadık demeyiiin! Bir süre sonra ülkemize yağmurlar yağacak. Sakın bu yağmur suyunu içmeyin. İçenler delirip yollara düşecek. Şimdiden sularınızı tedarik edin! diye şehrin tüm sokaklarında bağırmışlar. Saraydakiler, büyük sarnıçları suyla doldurmuşlar. Ama halkın küçük testilerinden başka su koyabilecek kapları yokmuş. Onlar da bulabildikleri kap kaçaklara sularını doldurmuşlar. Aradan çok bir zaman geçmeden hava karışmış, gök gürlemiş ve beklenen yağmurlar yağmaya başlamış ... Halk bir müddet yağmur suyundan içmemiş. Ama kaplarındaki sular bitince mecbur kalmışlar yağmur suyunu içmeye. İçen delirmiş, içen delirmiş. Gün geçtikçe delirenlerin sayısı artıyormuş. Neredeyse tüm halk deli olacakmış. İyi yürekli padişah, halkının bu halini gördükçe içi içini kemiriyormuş. Sonunda, vezirlerine: Halkım dışarıda delirirken, ben temiz su içmeye utanıyorum. Halkım ne içiyorsa, ben de onu içeceğim. demiş. Dalkavuk vezirler; Eğer padişah o sudan içerse bizi de yağmur suyu içmeye zorlar. diye padişahı fikrinden vazgeçirmeye çalışmışlar ama bir türlü laf dinletememişler. Padişah; Halkım ne içerse ben de onu içeceğim! diye ısrar etmeye devam ediyormuş. Dalkavuk vezirler: Padişahımız herhalde gizlice yağmur suyundan içip delirdi. En iyisi kendimize yeni bir padişah bulalım. diye aralarında konuşuyorlarmış. Adaletli padişah, halkın sarayın önünde toplanmasını emretmiş. Sonra sarayın kapılarım açtırıp, halkın içine karışmış. Siz deli olarak dolaşırken, ben akıllı gezemem. Ben de sizin içtiğiniz sudan içeceğim! deyip bir testi suyu içip bitirmiş. İçmiş ama, padişaha hiçbir şey olmamış. Aslında halk, hiçbir şey olmayacağım biliyormuş. Onlar, sadece deli gibi davranıp, padişahın halktan yana mı, yoksa dalkavuk vezirlerden yana mı olacağını görmek istemişler. İçlerinden biri, padişaha: Sultanım, senin adil ve dürüst bir insan olduğunu kanıtlamak için, deliliği biz uydurduk. Saraya birkaç dalkavuğun girdiğini duyunca kuşkuya kapıldık. Padişahımız bu adamların sözüne uymaz diye düşündük. Ama içimizden bazıları 'belli olmaz, insan oğlu bu, belki kanar' deyince, sizin dürüstlüğünüzü ispatlamak için böyle bir yola başvurduk. demiş."} {"url": "https://masalalemi.com/benekli-keci-masali/", "text": "Uzun zaman önce Benekli adında çok yaramaz bir keçi varmış. Benekli, sahipleri Bay ve Bayan Dallas ile birlikte yaşarmış. Çift, Benekli'yi bir bebek gibi şımartmış. Ancak Benekli çok yaramazmış ve yünlü kıyafetleri çiğnemeyi severmiş. Çorap, elbise, pantolon... Ne bulursa çiğnermiş. Bay ve Bayan Dallas bu hareketinden dolayı Benekli'yi sürekli uyarmak zorunda kalırmış. Bir sabah, Bay ve Bayan Dallas'ın markete gitmesi gerekmiş. Gitmeden önce, Bay Dallas'ın en sevdiği yün ceketini çamaşır ipine asmışlar ve Benekli'yi: Benekli, sakın ceketi çiğneme diye uyarmışlar. Dallas'lar ayrıldıktan sonra, yoğun bir şekilde yağmur yağmaya başlamış. Benekli keçi: Ah, ceket ıslanıyor! Onu içeri götürmeliyim. diye düşünmüş. Ancak farkına bile varmadan ceketi çiğnemeye başlamış. Yağmur bir süre sonra durduğunda Benekli ne yaptığını anlamış: Ah hayır, bu sefer beni evden atacaklar. diye düşünmüş. Ceketi çiğnediğini kimseye söylememeye karar vermiş. Bay ve Bayan Dallas geri döndüğünde, Bay Dallas ceketini yerinde görememiş ve Benekli'ye: Rüzgar, ceketimi uçurdu mu? diye sormuş. Benekli hemen başını sallayıp, onaylamış. Ancak Bayan Dallas, Benekli'nin çenesine yapışan bir yün tutamını fark etmiş. Bu ceketin yünü! Neden onu yedin? diye haykırmış. Bay Dallas'ın sabrı taşmış ve sinirlenip Benekli'yi evden kovmuş. Zavallı Benekli öğle yemeğini yiyemeden cezalandırılıp evden kovulmuş. Ancak aradan birkaç gün geçince Dallas'lar Benekli'yi affetmiş. Benekli ise bir daha asla yün çiğnemeyeceğine söz vermiş."} {"url": "https://masalalemi.com/bilim-insani-hikayesi-marie-curie/", "text": "Bilim için önemli çalışmalar yapan Marie Curie hikayesi öğrenmek ister misin? İki nobel ödülüne sahip bu fizikçi ve kimyager kadını tanıyalım! Bir zamanlar ailesiyle birlikte yaşayan küçük bir kız vardı. Bu kızın adı Marie idi. Marie'nin babası öğretmendi ve öğrencilerine fen dersi veriyordu. Babasının fen ve fiziğe olan ilgisi Marie'nin de ilgisini çekiyordu. Bazen babasının odasına girer. Büyülenmiş gibi etraftaki rengarenk fokurdayan sulara, fizik aletlerine, deney tüplerine bakardı. Marie'nin bu odaya tek başına girmesi yasaktı. Çünkü etrafta çocuklar için tehlikeli olabilecek ve kırılabilecek eşyalar vardı. Ancak babası onun fen bilimlerine olan bu ilgisini kısa sürede fark etti. Marie'ye odasını gezdirdi ve malzemelerini tanıttı. Marie çok mutlu olmuştu. Babası bu malzemelerle deney yapıyor, öğrencilerine anlatıyordu. Marie: Keşke bende babamın bir öğrencisi olsaydım. Her gün deney yapar ve bu aletleri kullanmayı öğrenebilirdim. diye içinden geçirdi. Bir gün Marie'nin babası çok üzülmüş bir şekilde eve geldi. Marie şaşkın şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Marie odanın kapısından gizlice anne ve babasını dinledi. Fen ve fizik dersleri yasaklanmıştı. Bu yüzden babası çok sevdiği fen dersini veremeyecekti. Babası artık evde olduğu için ailesiyle ve çalışma odasındaki kitaplarıyla ilgileniyordu. Marie bu sürede babasından bir şeyler öğrenmek için çabalıyordu. Babasının gösterdiği konuları hemen anlıyordu. Marie'nin akıllı olduğu küçüklüğünden bile belliydi, henüz 5 yaşındayken okumayı öğrenmişti. O dönemlerde internet, radyo ve televizyon yoktu, hatta doğru dürüst oyuncak bile bulunamıyordu. Bu yüzden Marie kendini kitaba vermişti. Bu bolca okuduğu kitaplar sadece onun ufkunu açmakla kalmamıştı. Lise dönemine geldiğinde de çalışkan olduğunu gösterdi, okulu birincilikle bitirdi ve altın madalya aldı. Altın madalya almak Marie'yi çok gururlandırdı. Ancak Marie üniversiteye gidemedi çünkü üniversite kadınlar için yasaktı. Marie bu durumdan nefret ediyordu. Marie: Yeni bir şeyler öğrenmeden yaşamak bana göre değil. dedi. Marie yaşadığı şehirdeki tüm okulları gezdi, sıkılmadan araştırdı ve sonunda kadınlar için kurulan Bilim Yıldızları adlı bir okul buldu. Hemen okula başvuru yaptı. Okul başvuruyu kabul etti. Artık Marie yeni şeyler keşfedecek, yeni bilgiler öğrenecekti. Marie okulunu tamamladığında deney yapabilecek kadar bilgisi vardı. Marie farklı malzemeleri karıştırarak deneyler yapıyordu. Bir gün yanlış bir karışım hazırladı ve boom diye bir ses çıktı. Marie'nin karışımı resmen patlamıştı ve yüzüne saçına bulaşmıştı. Tüm öğrenciler, laboratuvardan masmavi saçlarla çıkan Marie'ye güldü. İçlerinden Pierre adlı bir çocuk ona yardım etmek için hemen cebinden peçetesini çıkarıp vermişti. Marie ona teşekkür etti ve hemen koşup yüzünü yıkamaya gitti, aynaya baktığında oda çok komik göründüğünü düşündü ve gülmeye başladı. Her şeye rağmen deneyleri devam etti. Bu sayede insanların işine yarayacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Bu sırada Pierre ile arkadaşlıkları bir aşka dönüşmeye başladı. Birbirlerine çok aşık olmuşlardı. Artık deneyleri birlikte yapıyorlar ve birbirlerine destek oluyorlardı. İkisi evlenmeye karar verdiler ve çalışmalara devam ettiler. Araştırmaları biraz uzun sürdü... Bir kaç küçük patlama, biraz sakarlık, bazı sorunlar çıktı ama deneyler nihayet olumlu sonuç verdi ve dünya Marie'yi Nobel Ödülü'ne layık gördü. Marie, bu gurur verici ödülle daha çok hırslandı. Çalışmalarına devam etti. O çalıştıkça ödülleri de gelmeye devam etti. İkinci kez Nobel ödülü aldı. İki ayrı dalda Nobel ödülü alan ilk kişi Marie olmuştu. Marie önce babasından, öğretmenlerinden ve hayatındaki diğer insanlardan öğrenebileceği her şeyi öğrenmişti, sonra onlara öğrenebilecekleri yeni şeyler verdi. Yaşadığı dönemde kızların okuması normal karşılanmıyordu. Onlara göre kızlar evde oturmalı erkekler ise okumalıydı. Ama o pes etmedi, onlara eğitim ve bilginin gücünü gösterdi. Siz de başarmak istediğiniz şeyler için bilginin en önemli anahtar olduğunu unutmazsanız tüm isteklerini gerçekleştirebilirsin. Marie Curie'nin detaylı hayat hikayesini buradan okuyabilirsiniz. Dilersiniz diğer eğitici çocuk hikayelerini sitemizde bulabilirsiniz."} {"url": "https://masalalemi.com/bir-bardak-sutun-hatiri-hikayesi/", "text": "Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç kadını görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim? diyebildi yalnızca. Genç kadın çocuğun aç olabileceğini düşünerek onu içeri aldı ve ona bir bardak süt ile biraz kurabiye getirdi. Çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra, Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar? diye sordu genç kadına. Genç kadın, Borcunuz yok diyerek yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti: Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak bir bedel ödenmesini asla beklemememiz gerektiğini öğretti bize, dedi. Çocuk: O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size, dedi. Howard Kelly, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu. Yıllar sonra genç kadın çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük bir kente gönderdiler. Dr. Hovvard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan kadını, baygın haliyle bile, ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Uzun süren tedaviden sonra kadın sağlığına kavuştu. Dr. Kelly, denetlenmesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı, üstüne bir şeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta kadının odasına gönderdi. Kadın, elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu. Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu. Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. Notta şunlar yazılıydı: Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir"} {"url": "https://masalalemi.com/bremen-mizikacilari/", "text": "Vaktiyle bir adamın bir eşeği varmış. Bu eşek çuvalları bıkmadan usanmadan yıllarca değirmene götürmüş. Fakat artık takati kalmamış, işe yaramaz bir hale gelmiş. Sahibi onu boş yere beslemek istemiyormuş. Eşek de işlerin yolunda olmadığını sezmiş, başını alıp çıkmış, Bremen yolunu tutmuş. Orada şehir çalgıcısı olabileceğini sanıyormuş. Eşek böylece az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ... Yolda boylu boyuna yatan bir av köpeğiyle karşılaşmış. Hayvan, koşmaktan yorulmuş köpekler gibi soluyup duruyormuş. Eşek sormuş: Ne soluyup duruyorsun böyle bakayım, bekçi baba? Köpek: Sorma demiş, ihtiyarladım. Günden güne kuvvetten düşüyorum. Artık koşamıyorum, diye sahibim beni öldürmek istedi. Ben de kaçıp kurtuldum. Bundan sonra karnımı nasıl doyuracağım bilmem? Eşek: Sana bir şey söyleyeyim mi? demiş, Ben Bremen'e gidiyorum, şehir çalgıcısı olacağım. Benimle gel, sen de bandoya gir! Ben lavta çalarım, sen de davul Bu teklif köpeğin hoşuna gitmiş. İkisi birlikte yola çıkmışlar. Aradan uzun zaman geçmemiş. Yolun kenarında bir kedi görmüşler. Kedinin suratından düşen bin parçaymış. Eşek: Ne o? İşin sarpa mı sardı yoksa, ihtiyar palabıyık? demiş. Artık yaşım ilerledi, dişlerim kütleşti. Farelerin peşinde koşacağıma sobanın arkasında oturup pinekliyorum. Bu yüzden hanımım beni suya atıp boğmak istedi. Ben kaçıp kurtuldum. Şimdi nereye gideyim? Bizimle beraber gel. Müzikten anladığın malum. Oraya varınca şehir mızıkacısı olursun! Kedi, bu sözü hoş karşılamış, onlarla beraber yola çıkmış. Bu üç yurt kaçağı bir çiftliğin önünden geçerlerken selamlık kapısının üstünde cıyak cıyak öten bir horoz görmüşler. Eşek: Sesin insanın iliğine kemiğine işliyor. Neyin var kuzum? demiş. Horoz: Yarın pazar, misafirler gelecek. Onun için hanım hiç insaf etmeden aşçı kadına söyledi. Yarın benim çorbamı yiyecekmiş. Nasıl olsa bu akşam kellem uçacak. Bari ben de gırtlağım yırtılıncaya kadar bağırayım dedim. Eşek: Zavallı demiş, öyleyse bizimle gel daha iyi. Biz Bremen' e gidiyoruz. Nerde olsan ölümden daha iyisini bulabilirsin. Sesin güzel... Hepimiz bir arada şarkı söylersek hoş bir şey olacak muhakkak. Horoz bu teklifi beğenmiş. Dördü birlikte yola çıkmışlar ... Bunlar bir günde Bremen'e varamamışlar. Akşam olunca bir ormana gelmişler. Horoz, uzakta küçük bir ışık görür gibi olmuş. Arkadaşlarına: Işık görünüyor, yakınlarda bir ev olsa gerek! diye demiş. Eşek: O halde kalkalım, hemen oraya gidelim. Burada rahat edilmiyor. demiş. Köpek, orada birkaç parça kemik, biraz et bulursa pek makbule geçeceğini düşünmüş. Bunun üzerine ışığın bulunduğu tarafa doğru yola koyulmuşlar. Yaklaştıkça ışığın parıltısı artmış. Nihayet haydutların barındığı eve gelmişler. İçlerinde en irisi eşek olduğu için pencereye yaklaşmış, içeriye bakmış. Horoz sormuş: Neler görüyorsun babacan? Eşek: Neler mi görüyorum? demiş, Kurulmuş bir sofra ... Üstünde her türlü yiyecek, içecek var ... Haydutlar oturmuş, keyif çatıyorlar. Horoz: Tam bize göre bir iş! demiş. Eşek: Ah sorma birader! demiş, şu sofranın başında biz olsak ne olurdu sanki? Haydutları buradan nasıl kaçıralım? diye her kafadan bir ses çıkmış. Nihayet bir çare bulmuşlar: Eşek ön ayaklarını kaldırıp pencereye dayayacak. Köpek eşeğin sırtına çıkacak. Kedi köpeğin üstüne tırmanacak. Horoz da uçacak, köpeğin tepesine konacak! Dedikleri gibi yapmışlar. Sonra biri işaret verince hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlar: Eşek anırmış, köpek havlamış, kedi miyavlamış, horoz da ötmüş. Sonra şangur şungur pencereden içeri dalıvermişler! Haydutlar bu korkunç bağrışmayı duyunca oldukları yerde havaya fırlamışlar. İçeriye her halde bir hortlak girdi sanmışlar. Evden çıkıp ormana doğru kaçmaya başlamışlar. O zaman dört ahbap sofranın başına kurulmuşlar, yemeklerini yemişler. Dört çalgıcı işlerini bitirince ışığı söndürmüşler. Herkes kendi keyfine göre rahat edebileceği bir yer aramış: Eşek gübrelerin üzerine uzanmış, köpek kapı arkasına, kedi ocakta sıcak külün yanına, horoz da bir tüneğin üstüne ... Yol yorgunu oldukları için az sonra da hepsi uykuya dalmışlar. Vakit gece yarısını geçmiş. Haydutlar uzaktan bakmışlar, artık evde ışık yanmıyor, her taraf da sessiz ... Elebaşları: Boş yere mantara basmamalıydık ama oldu! demiş. İçlerinden birini oraya yollamış, eve baktırmış. Gönderilen adam her tarafı sessiz bulmuş, mutfağa girmiş. Lamba yakmak istemiş. Kedinin parıldayan gözlerini yanık ateş sanmış, kükürtlü bir çöp almış, bunu ateşte tutuşturmak istemiş. Ama kedi şakadan anlar mı? Hemen adamın suratına atılmış, tırmık içinde bırakmış. Haydutun korkudan ödü patlamış, arka kapıdan fırlayıp kaçmak istemiş ama oracıkta yatan köpek üstüne saldırmış, bacağını ısırmış. Adam avludan, gübrelere basıp kaçarken eşek de arka bacaklarıyla hatırı sayılır bir çifte savurmuş. Bu gürültülerle uyanan horoz da: Ööröö ... diye avazı çıktığı kadar ötmeye başlamış. Haydut alabildiğine koşarak nefes nefese elebaşının yanına gelmiş: Sormayın! demiş, Evde korkunç bir cadı oturuyor. Suratıma doğru tısladı, uzun tırnaklarıyla yüzümü gözümü tırmaladı. Kapının önünde bir herif duruyor. Elinde bir kama var. Bacağıma sapladı. Avluda bir canavar yatıyor. Beni meşe sopasıyla patakladı. Damda da hakim oturuyor: 'Getirin şu keratayı bana!' diye bar bar bağırıyordu. Zor kaçıp kurtuldum ellerinden ... O günden sonra haydutlar bir daha eve girmeye cesaret edememişler. Bremen mızıkacıları da ömürlerini bu evde geçirmişler."} {"url": "https://masalalemi.com/buyuk-yurekli-kucuk-leylek/", "text": "Gecenin bir vakti canım balık çekti. Lakin vakit çok geçti. Geçti, erkendi derken elime bir kamış geçti. Kamışın bir ucu Tosya'da, diğer ucu Hanönü'nde. Kamışa ipi bağlayıp, topukları yağladım. Pınarbaşı'ndan geçerken eski bir dosta rastladım. Allem etti kallem etti, beni evinde kırk gün kırk gece misafir etti. Nar gibi kızarmış; bıldırcın, sülün ve kuzu eti ikram etti. Sofrasında balıkla, kuş sütü eksikti. Kırk birinci gün arkamdan su döküp Doğanyurt'un yolunu tarif etti. Ben deryaya varmadan aksakallı bir dede bana şu nasihatleri etti. Ey oğul, öfkelenip bir pire için yorgan yakma. Yorgun gözle at, bekar gözüyle avrat alma. Güz gelmeden kazın cücüğünü sayma. Güçlüden taraf olup adaletten sapma. Ne yaparsan yap, sakın ha, kimsenin gönlünü kırma! Anne leylek, gece gündüz demeden yuvadaki yavrularına yiyecek taşıyormuş. Annelerinin getirdiği balık, kurbağa, yılan ve böcekleri midelerine indiren leylek yavruları kısa zaman içinde semirip tüylenmişler. Yuvadaki üç yavrudan ikisi diğer yavrudan daha iriymiş. Annelerinin getirdiği yiyeceklerden pek azını küçük kardeşleriyle paylaşırlarmış. İyi beslenemediği için kardeşlerine göre zayıf kalan yavru leyleğin kanatlarında; ne yetirince tüy ne de havalanacak güç varmış. Kuzey rüzgarlarının esmeye başlamasıyla telaşlanan anne, yavrularına uçuş talimleri yaptırmaya başlamış. İyi beslenen yavrular güçlenen kanatlarıyla kolayca havalanıp küçük ve zayıf kardeşlerine nispet yapıyorlarmış. Anne leylek zaman daraldığından yeterince büyüyemeyen yavrusu için endişe ediyormuş. Zamanı geldiğinde yola çıkamaması ihtimali anne leyleğin endişelerini artırıyormuş. Küçük kardeş kardeşlerinden arta kalanlarla karnını doyurmaya çalışıyor, onların kanat çalışmalarını izleyerek kanatlarını güçlendirmeye çalışıyormuş. Büyük kardeşler, annelerinin yemek için ayrılmasını fırsat bilip küçük kardeşlerini itekleyerek yuvadan düşürmüşler. Yuvadan düşen küçük leylek, suyun üstünde yüzmekte olan bir kütüğe zorlukla çıkmış. Akıntının sürüklediği kütüğün üstünde gittikçe uzaklaşan yavru leylek hüzünlü gözlerle yuvasına baka kalmış. Aradan çok geçmeden kütüğün içinden gelen sesleri duymuş. Kafasını kütüğün üstündeki kovuktan içeri soktuğunda bu seslerin ördek yavrularına ait olduğunu görmüş. İki gündür kütüğün içinde sürüklenmekte olan yavru ördekler, yavru leyleği görünce mutlu olmuşlar. Küçük leylek de yalnız olmadığını görünce çok mutlu olmuş. Ördek yavrularının bulunduğu ağaç yaşlandığı için suya devrilmiş, Avlanmaya giden anne ördek tüm aramalarına rağmen yavrularını bulamamış. Diğer ördeklere göre kuluçkaya geç yatan anne ördeğin yavruları da leylek gibi küçük ve güçsüzmüş. Yavru leyleği merak eden yavru ördekler saklandıkları kovuktan dışarı çıkmışlar. İçlerinden biri diğerlerinden daha zayıf ve güçsüz görünüyormuş. Yavru leylek, o ördek yavrusunun da kendisi gibi olduğunu düşünüp, onunla ayrı ilgilenmiş. Ördek yavrularından birisi: O kardeşimiz bizden günler sonra yumurtadan çıktığı için bize göre daha zayıf ve güçsüz kaldı, demiş. Duydukları karşısında, düşüncesinden dolayı mahcup olan yavru leylek, tüm ördek yavrularıyla tanışıp arkadaş olmuş. Suyun üstünde bulduğu yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşmış. Buldukları yiyecekleri önce en küçük ördek yavrusuna vermişler. Günler sonra havada avını arayan bir kartal kütüğün üstündeki yavru leylek ve ördekleri görünce saldırıya geçmiş. Kartalı fark eden yavru leylek arkadaşlarını hızlıca kovuğa sokmuş. Yaşanan karmaşada dışarıda kalan küçük ördek yavrusu kartala av olacakken yavru leylek kartala karşı kahramanca mücadele vermiş. Bütün bunlar yaşanırken Hızır gibi yetişen anne ördek, kartala kuvvetli bir gaga darbesi indirmiş. Neye uğradığını anlamayan kartal çareyi uzaklaşmakta bulmuş. Anne ördek, yavru leyleğe yaptığı kahramanlıktan dolayı teşekkür etmiş. Yavru leyleğin de ailesinin bir üyesi olmasını teklif etmiş. Bu teklifi seve seve kabul eden yavru leylek yeni ailesiyle güzel günler geçirmeye başlamış; fakat aklı kendi ailesindeymiş. Bunu anlayan anne yavru leyleğin yabancılık çekmemesi için yavru leyleği kendi yavrularından hiç ayırmamış. Ördek kardeşleri de yeni kardeşlerini kıskanıp dışlamamışlar. Geçen zaman içinde yavruların kanatları havalanabilmek için yeterince kuvvetlenmiş. Leylek ve yeni ailesi sıcak memleketlere doğru yola çıkmışlar. Gece günüz yol alan leylek ve yeni ailesi dinlenmek için sulak bir alan inmişler. Anne ve genç ördekler avlanırken genç leylek kıyıda onları izliyormuş. Genç leyleğin kulağına tanıdık sesler gelmiş. Kanat çırparak sesin geldiği yöne doğru uçmuş. İki ağacın arasına asılan ağa takılan annesi ve kardeşlerini görünce heyecandan ne yapacağını bilememiş. Ağa takılan leylek ailesi üç gündür aç susuz halde kendilerine uzanacak yardımı bekliyorlarmış. Genç leylek ne kadar uğraşsa da annesi ve kardeşlerini bir türlü ağdan kurtaramamış. Ümitsizce ne yapacağını düşünürken anne ördek ve genç yavruları yardımlarına gelmişler. Hep birlikte leylek ailesini takıldıkları ağdan kurtarmışlar. Açlıktan güçsüz düşen leylek ailesiyle yiyeceklerini paylaşmışlar. Leylek kardeşler, güçlerini topladıklarında yuvadan itekledikleri kardeşlerinden özür dilemişler. Yaptıklarından dolayı çok pişman olduklarını söylemişler. Anne leylek, büyük yavrularının kardeşlerinin kartal tarafından avlandığı yalanına inandığı için kendini çok kötü hissetmiş. Kanatlarıyla yavrusunu kucaklamış. Yufka yürekli genç leylek, kardeşlerini affetmiş. Eski ve yeni ailesiyle birlikte sıcak memleketlere doğru kanat çırpmışlar. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri bu masalı yazana, birisi de bu masalı dinleyene. NİLSU"} {"url": "https://masalalemi.com/cadinin-sihirli-topu/", "text": "Yıllar önce And Dağları'nda soğuk gözlü bir cadı yaşardı. Bütün yaz boyunca uyur, ilk kar yağışında neşeyle uyanırdı. Çünkü kış onun avlanma ve yemek yeme zamanıydı. Garip bir sihirle çocukları birer birer kendisine çekip onları avlardı. Cadının bunu nasıl yaptığını kimse bilmiyordu. Aslında cadının bu sihrinin sebebi bir toptu. Bu top parlak ve çok renkliydi. Cadı bu sihirli topu çocukların oynadığı yerlere bırakırdı. Tabii hiçbir yetişkinin göremeyeceği kadar da gizli yerlere! Bir gün gölün yakınında bir erkek ve kız kardeş oyun oynuyorlardı. Sihirli topu küçük bir tepenin üzerinde gördüler. Natalia adlı kız, bu parlak toptan çok etkilendi ve ona doğru koştu. Ama ona yaklaştıkça, sihirli top yuvarlanarak uzaklaşıyordu. Kız yaklaştı, top uzaklaştı, kız yaklaştı top uzaklaştı. Bu böyle bir süre devam etti. Böylece Natalia topun peşinden koşuyordu. Ağabeyi Luis de onu takip ediyor ve peşinden koşuyordu. İşin tuhaf yanı, sihirli top sadece bir böğürtlen çalısının yakınında ya da kristal berraklığındaki bir suyun kenarında duruyordu. Böylece küçük Natalia, böğürtlenleri yiyerek ve suyu içerek topu takip etmek için enerji topluyordu. Sonunda Natalia, Luis ile birlikte, iki büyük tepe arasında geniş bir nehrin aktığı vadiye geldi. Arazi kayalarla ve kar parçaları ile doluydu. Çok geçmeden hava kararmaya başladı, ortaya bir sis çıktı ve kar taneleri gökten düşmeye başladı. Bunun üzerine Natalia ve Luis çok korktu. Çünkü ortaya çıkan bu sis ve karanlık onların yollarını kaybetmesine sebep olmuştu. Çocuklar korku içinde etrafa bakınırken sihirli top bu sefer yavaş biçimde yuvarlandı. Yuvarlandı, yuvarlandı... Siyah bir kayanın üzerinde durdu. Sonunda Natalia onu eline alabilmişti. Ama bu fazla uzun sürmedi çünkü Natalia onun güzelliğine bakarken top aniden yok oldu. Natalia bunun üzerine ağlamaya başladı, Luis ise onu neşelendirmeye çalıştı. Ancak artık hava kararmıştı. Kardeşler bir kayanın yanında durmuş, Natalia köşeye kıvrılmış ve uykuya dalmıştı. Luis, kız kardeşi dinlenir dinlenmez eve dönüş yolunu bulmaları gerektiğini düşünerek kayanın yanına oturdu. Çok geçmeden Luis de uykuya dalmıştı. Natalia, şiddetli rüzgardan uzak olduğu için büyük taşlara oyulmuş yerde çok rahattı ve rüyasında evde olduğunu görmüştü. Annesi, diye düşündü, saçlarını tarıyor ve bunu yaparken şarkı söylüyordu. Ama annesi, diye düşünürken, saçlarının çekildiğini hissetti. Natalia acıyla küçük bir çığlık attı ve uyandı. Kalkmaya çalıştı ama başaramadı. And Dağları'nın yaşlı cadısı o uyurken Natalia'nin yanına gelmiş, saçlarını okşamış ve ona büyü yapmıştı. Natalia görünmez bir balonun içerisindeydi. Hiçbir yere kımıldayamıyordu. Natalia görünmez duvardan kardeşine seslendi ve ağlamaya başladı. Abi, bana yardım et kımıldayamıyorum! Deniyorum ama yapamıyorum. İçinden geçemediğim bir şey var. Seni görebiliyorum ama geçemiyorum. Tırmanamaz mısın, Luis? Hayır, Natalia. Uzanabildiğim kadar yükseğe çıktım, ama duvar çok yüksek. Ama ben burada seninle kalacağım, o yüzden korkma. Bu esnada yakınlarda, şarkı söyleyen büyük beyaz bir baykuşun sesi geldi: Karanlık şeyler ve isimsiz şeyler, Bir meşalenin kırmızı alevinden gelen alevden uzak durun. Luis, Baykuşun ne dediğini duydun mu? Evet ama ne dediğini anlamadım. Dinle, dedi Natalia. Karanlığa ait şeyler ve isimsiz şeyler, bir meşalenin kırmızı alevinden gelen alevden uzak durun diyordu. Bu vadideki şeylerin ateşten korktuğu anlamına geliyor olmalı. Beni bırak ve biraz ateş bul! Luis kardeşini bırakmak istemiyordu. Tam o sırada çok büyük bir kuş olan Kara Akbabası tepeden uçtu. Akbaba alçalırken, Ateş buzu yenecek, dedi. Duydun mu kardeşim? dedi Natalia. Akbaba da aynı şeyi söylüyor. Hemen ateş bulmalısın! Böylece Luis kız kardeşine veda etti ve havada uçan akbabayı takip ederek vadiden aşağı doğru yola koyuldu. Luis, büyük kuşun onu bir yere götürdüğünü biliyordu ve onu takip etti. Kısa süre sonra akbaba onu bir nehre götürdü. Tepede bir ev vardı fakat evde kimse yoktu. Akbaba yüksekten uçtu ve sonra havada daireler çizerek uzaklaştı. Luis kapıyı iterek açtı, şöminedeki küllerin yanında orada birinin yaşadığını gördü, çünkü ateşi canlı tutmak için kırmızı közler vardı. Luis biraz su içti o esnada evin sahibi geldi. Adam kızgınlıkla burada ne işi olduğunu sordu. Ancak Luis kız kardeşine olanları anlattığında yaşlı adam, And Dağları'nın yaşlı cadısı kötüdür. Ama onu yenmenin yolunu bilmiyorum. Söyle bana delikanlı, bunun ne olduğunu biliyor musun? dedi. Luis, akbabanın söylediklerini hatırlayarak. Ateş buzlu ölümü yenecek. dedi. Onlar konuşurken akbaba geri geldi ve şöyle dedi: Soğuk yavaş yavaş büyüyor,ama ateş buzu yenecek. Yaşlı adam uzanıp ateşin yaktığı bir dalı aldı ve Luis'e verdi. Cesur delikanlı hemen yola koyuldu. Gölün etrafında, nehir kenarı boyunca, karla kaplı yuvaların ve küçük tepelerin üzerinden koştu. Ancak Luis koşarken kaygan bir kayaya bastı ve odun düşüp söndü. Bunun üzerine hemen geri koştu. Yaşlı adamın yanına geldiğinde adam gökyüzüne baktı ve bağırdı: İşte akbaba geliyor. Mesajını duymalıyız. Akbaba tekrar alçalarak seslendi: Küçük kızın nefesi artık daha da azalıyor, gece onun buzlu ölümünü getirecek. Bunu duyan Luis hemen yanan bir çubuk aldı. Gölün etrafında koşarak doğruca dağa yöneldi. Sopayı öyle sıkı kavradı ki parmakları acıdı ama bir an bile bırakmadı. Luis sonunda ulaşmıştı hemen, yanan çubuğu kız kardeşinin yanındaki kurumuş yosun yığınına daldırdı. Dans eden alevler yukarı sıçradı. Muazzam bir gürültüyle, görünmez duvar kırılmıştı. Artık büyü bozulmuştu. And Dağları'nın yaşlı cadısının gücü sonsuza dek gitmişti. Natalia ve Luis'e gelince, onlar uzun yıllar yeşil vadide yaşadılar. Cadının Sihirli Topu için bir yorum Bu masalı beğendim see you later"} {"url": "https://masalalemi.com/cakal-tilki-ve-deve/", "text": "Zamanın birinde, bir çakalla bir tilki arkadaş olmuşlar. Birlikte avlanıp, birlikte yemeye başlamışlar. Tilkinin kurnazlığı, çakalın gücüyle birleşince, avlanmalarını kolaylaştırıyormuş. Bu iki arkadaş, günlerden bir gün, bir deve ile karşılaşmışlar ve onunla da anlaşıp, arkadaş olmuşlar. Bundan sonra da hep birlikte dolaşıp, karınlarını doyurmaya başlamışlar. Tilki ile çakal, çok zor yiyecek bulurlarken, deve güzel kokulu ince otlar bulup yiyor, giderek de semirip güçleniyormuş. Deve böylece hayatın tadını çıkarırken; tilki ile çakal giderek daha da zorlanmaya başlamışlar. Günden güne iyice zayıflıyorlarmış. Buna bir çare düşünen tilki, bir gün çakala; Çakal kardeş, biz boşuna dağ bayır dolaşıp av arıyoruz. Üstelik de bulamayıp aç aç dolaşıyoruz. Bu gidişle açlıktan öleceğiz. Oysa deve günden güne semirip gidiyor. Ondan güzel av mı olur, niçin onu yemiyoruz? demiş. Bunu duyan çakal da; Bak ben bunu hiç düşünmemiştim. Hay aklınla bin yaşa sen tilki kardeş. Onu yemek için hemen bir yol bulalım diye cevap vermiş. Bunun üzerine günlerce düşünen tilki, bir gün üçü de bir aradayken; Herkes şimdi, bu güne kadar yemiş olduğu şeylerin adlarını saysın. Eğer sayamazsa diğerleri onu yesin. demiş. Bunu bir oyun sanan deve de kabul etmiş. Önce tilkiye; Say bakalım, şimdiye kadar neler yedin? demişler. O da; Tavuk, üzüm, kaz, tavşan demiş ve kurtulmuş. Sonra da deveye dönüp; Haydi bakalım sıra sana geldi. Şimdi sen yediklerini say. demişler. Deve: Ben de ot yedim demiş ama, Olmaz, yediğin otların adlarını say! demişler. O zaman düştüğü tuzağın korkunçluğunu anlayan deve; Sayamam ve siz biliyorum ki beni yiyeceksiniz ama yemeden önce nalımda babamın vasiyeti yazılı, onu bir okuyun da ölmeden önce, ne olduğunu öğreneyim. demiş. Tilki okuma bilmediğini söyleyip geri çekilince, iş çakala kalmış ve okumak için nala bakmaya başlamış. Olanları fırsat bilen deve çiftesini öyle bir savurmuş ki, çakal hemen oracıkta cansız kalmış. Bunu gören ve pabucun pahalı olduğunu anlayan tilki hemen oradan kaçıp uzaklaşmış. Başkasına hile yapma, masumane ve adilane düşün ve eğer konuşursan düşündüğün gibi konuş. Benjamin Franklin"} {"url": "https://masalalemi.com/cam-agaci-masali/", "text": "Bir gün ağaçlar Bizim de bir kralımız olsun demişler. Bunun için önce zeytin ağacına sormuşlar: Zeytin ağacı; bizim kralımız olur da bizi yönetir misin? Zeytin ağacı kaşlarını çatmış: Benim şerbet gibi yağım var. Herkes beni çok sever. Neden ağaçların kralı olayım? demiş. Ağaçlar düşünmüşler: İncir ağacına gidelim. O büyüktür, heybetlidir. Krallığa yaraşır demişler. İncir ağacı; bizim kralımız olur da bizi yönetir misin? diye sormuşlar. İncir ağacı iri yapraklarını bir aşağı bir yukarı sallamış. Sonra Benim ne işime kral olmak? Bal gibi meyvemi bırakıp da sizi mi yöneteceğim? diye kızmış. Gide gide meşe ağacına varmışlar. Meşe ağacı; ne olur, sen kralımız olmayı kabul et! Meşe ağacı damla damla gözyaşı dökmüş. Benim ömrüm çok kısadır. Çünkü insanlar beni keserler. Benden size kral olmaz, demiş. Ağaçlar yorgun düşmüşler. Umutlarını da yitirmişler. Her halde biz kendimize bir kral bulamayacağız diye ağlamaya başlamışlar. O sırada önlerine bir kozalak düşmüş. Meğer çam ağacının tam altında duruyorlarmış. Hepsi birden Çam ağacı; sen ağaçların en güzelisin. Bizim kralımız ol demişler. Çam ağacı onların bu isteğini kıramamış; kralları olmuş. O gün bu gündür, tüm ağaçların kralı çam ağacıdır. Hans Christian Andersen"} {"url": "https://masalalemi.com/cesur-tavsan-masali/", "text": "Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş. Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan gece yarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. masalsitesi.com Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış. Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır. Serdar Yıldırım"} {"url": "https://masalalemi.com/cimrileri-saskina-ceviren-keloglan/", "text": "Evvel zamanda, aklı çok, saçı yok bir Keloğlan vardı. Yaşlı, iyi yürekli annesi ile birlikte kalırdı. Yoksul olduklarından mıdır, nedir, hiç kimse kapılarını açmazdı. Cimriler Köyü'nde yaşayanlar, yardımdan kaçtıkları gibi, iyilik etmekten de uzak duruyorlardı. İnsanlık hali bu ya, günün birinde Keloğlan hastalandı. Yatağa düştü. Yorgan döşek haftalarca, aylarca yattı. Varsıllar Köyü'nde, cimrilerden hiç biri, gelip de; Geçmiş olsun Keloğlan! demedi. Aylardan sonra Keloğlan yavaş yavaş iyileşip gelirken, bu kez de yaşlı anası hastalandı. Yiyecekleri tükendi. Yakacakları tükendi. Ne doktor parası, ne ilaç parası vardı. İneğin, eşeğin yemi, yiyeceği de bitmişti. Keloğlan, öte baktı olmadı, beri baktı bir çare bulamadı. En sonunda hasta anasına şöyle söyledi: Anam, anacığım! Görüyorsun işte. Bir kaşık çorbaya özlem duyuyoruz. Sonumuz hiç de iyi görünmüyor. Yakında açlıktan öleceğiz. Bari izin ver de sarı ineği keselim, yiyelim. dedi. Hasta kadın beyninden vurulmuşa döndü. Birden yatağından fırladı: Olmaz! Ölürüm de Sarı Kızı'mı yine de kestirmem! dedi. İyi ama anacığım. Açız, ne yiyeceğiz? Un yok ekmek yapalım, bulamaç yapalım. Buğday yok, gölle pişirelim. İster misin yatalım, ölelim? Hayır dedi anası, Ölmeyelim! Hem de ölmeyeceğiz. Şimdi kalkıyorum. Kapı kapı dolaşacağım. Komşulardan yadım isteyeceğim. Kimsenin iyiliğinin altında kalmam. Elbet hastalığım geçince karşılıklarını birer birer, öderim. Tümü de cimri mi insanların? İçinde hiç iyi yüreklisi yok mu? Gidip arayacağım iyi insanları. Hem de bulacağım. İnsanların bini kötü olsa, içlerinden biri yine iyidir. dedi. Keloğlan'ın yaşlı, hasta anası titreye titreye yatağından çıktı. Yalpalaya, sendeleye umutlandığı kapıları çaldı. Çaldı ama her gittiği evde kapı yüzüne kapandı. Varsıl Köyü'n cimri insanları, yardım etmedikleri yetmiyormuş gibi bir de akıl veriyorlardı: Açsanız sarı ineği kesin, etini yiyin. Açıksanız, sarı ineğin derisini giyin. diyorlardı. Keloğlan'ın zavallı anası, umutlandığı tüm komşulardan eli boş ters yüz edilince çok üzüldü. Anasının üzüldüğünü görünce Keloğlan, kahkaha atarak güldü: Güzel anacığım, kadın anacığım gördün mü? Gördün mü Varsıl Köy'ün cimri insanlarını ... Güvendiğin dağların tümüne de kar yağdı. Sen de başını sert kayalara çarptın, sözüme geldin. Şimdi son çarenin sarı inek olduğunu anladın değil mi? dedi. Kadıncağız, baktı çıkar bir başka yol yok. İstemeye istemeye Sarı Kız'ın kesilmesine razı oldu. Başını salladı. Sonra da KeloğIan'a: Arslan oğlum, keloğlum, seninle başa çıkılmaz. Ne yapacaksan yap. Yeter ki gözüm görmesin! dedi. Keloğlan gitti, ineği kesti. Derisini yüzdü, tuzladı. Daha sonra da sarı ineğin etlerini bir kazana doldurdu. Bir güzel pişirdi. Varsıl Köy'ün cimri insanlarını yemeğe çağırdı. Çağırılan da, çağırılmayan da geldi. Sarı ineğin etini afiyetle yediler. Keloğlan, cimrileri çağırırken: Biz herkesi bir gün ağırlarız. Onlarsa bizi her gün ağırlarlar. Evleri sıraya koyarız. Aylarca konuk oluruz. Yeriz, içeriz, geçinir gideriz. diye düşündü. Keloğlan'ın planı böyleydi. Gelin görün ki, evdeki pazarlık çarşıya uymadı. Aradan günler, haftalar, aylar geçti. Keloğlanların evi yine, tamtakır, kuru bakır oldu. Sarı ineğin etini yiyenlerden ne gelen oldu, ne de çağrıda bulunan. Keloğlan utandı. Anasının yüzüne bakamaz oldu. Düşündü. Hiç bir umut kapısı olmadığını anlayınca, bu kez de gözünü sarı ineğin duvarda gerili duran derisine dikti. Gitti anasına yalvardı: Ana! Ana! Sarı ineğin derisini satayım. Parası ile ekmek alayım, olur mu? dedi. Anası yarı kızgın, yarı üzgün: AI götür, bakıp durma. Son umudun bu. Sat da, parasına yiyecek al, getir! dedi. Keloğlan, duvarda dura dura kuruyan, tahta gibi tamtakır olan deriyi aldı. Pazara götürdü. Pazar yeri kente, çok uzaktı. Keloğlan' ın oraya varması için yüksek dağları aşması, karanlık ormanları geçmesi lazımdı. Ne yapsın Keloğlan? Her zorluğu göze aldı. Az gitti, uz gitti, dere, tepe düz gitti. Yüksek dağları aştı. Karanlık ormanlara vardı. Vardı varmasına ama demesi dile kolay. Ortalık günlük güneşlik iken, güzelim hava yavaş yavaş karardı. Gökyüzünü kara bulutlar sardı. Ilık ılık esen rüzgar, giderek sertleşti. Şimşek çakmaya, gök gürlemeye başladı. Kısa süre içinde korkunç bir fırtına koptu. Bulutlar, kara koyun yünü gibi, oradan oraya savruluyordu. Rüzgar çok hızlı, hem de güçlü esiyordu. Sarı ineğin derisine çarpan fırtına, Keloğlan'ı yerden yere vuruyordu. Tam karanlık ormanların son bulduğu yere gelince, deli fırtına meydan buldu. Olanca gücünü artırarak tekrar tekrar yeniden gürledi. Keloğlan'ı yolun dışına fırlatıp attı. Sarı ineğin derisini de kaldırdı, havalara uçurdu. Şimdi ne yapsın Keloğlan? Düşe kalka, tek umudu derinin peşine takıldı. Deri uçtu, Keloğlan koştu. Neden sonra fırtınanın hızı, azgınlığı azaldı. Fırtınanın dinmesi ile havalarda uçan sarı ineğin derisi de yavaş yavaş aşağıya indi. Sarp kayaların içine, karanlık bir mağaranın önüne düştü. Meğer mağarada iki hırsız varmış. Oturmuşlar, padişahın sarayından çaldıkları altınları bölüşmeye çalışıyorlardı. Kurumuş deri birden bire, takır tukur yanlarına düşünce korktular. Baskına uğradıklarını sandılar. Yakalanmamak için, bir torba dolusu altını oraya bıraktılar, tabana kuvvet kaçtılar. Biraz sonra Keloğlan, nefes nefese mağaranın önüne geldi. Sarı ineğin derisini alayım, derken baktı ki koca kayanın dibinde altın olduğunu anladı. Onları sevine sevine topladı. Ayrılacağı sırada bir de ne görsün ... Biraz ileride bir torba durmuyor mu! Şöyle bir yokladı. Tamam, bunlar da altın! dedi. Hem de torba dolusu altın! Keloğlan, oralarda daha fazla durur mu hiç? Sarı ineğin derisine bile bakmadı. Torbayı sırtladığı gibi geriye döndü. Cimriler Köyü'ne, yaşlı anasının yanına geldi. Aradan çok zaman geçmedi. Keloğlan'ın yediği, giydiği değişti. Bir eli yağda, bir eli balda olmaya başladı. Yürümesi, konuşması başkalaştı. Cimriler, Keloğlan' da gördükleri bu ileri yaşam karşısında şaşırdılar. Keloğlan, cimrilerin şaşırmaları karşısında onlara şöyle dedi: Çok zengin olduğumu görüyorsunuz. Fakat nasıl zenginleştiğimi bir türlü anlayamadınız değil mi? Anlatayım da dinleyin. Merakınızı gidereyim. dedi. Yoksul Keloğlan'ın nasıl zengin olduğunu öğrenmek için herkes yanaştı, can kulağı ile dinledi. Keloğlan söze başladı: Hani, bizim bir sarı inek vardı. Hepinizin bildiği sarı inek. Onu kesip etini hep birlikte yemiştik. Şimdi anımsadınız değil mi? Cimriler: Tamam. Evet, anladık. Sonra ne oldu? dediler. Keloğlan: Sonrası şu. Bildiğiniz o sarı ineğin derisini pazara götürüyordum. Bir torba altına sattım, iyi mi? dedi. Keloğlan cimrilerden öc almak istiyordu. Keloğlan'ı dinleyen cimriler, onu kıskandılar. Herkes satırı kaptığı gibi evine, ahıra koştu. Çünkü, tüm Cimriler daha çok zengin olmayı düşünüyorlardı. İneklerini kestiler, Keloğlan ile anasını et yemeye çağırdılar. Keloğlan ile anasının keyiflerine diyecek yoktu artık ... Bu gün bu ev, yarın şu ev derken ziyafetten ziyafete koştular. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındaydı. Geçmişte yaşadıkları, aç kalıp açık yattıkları günlerin acılarını bir iyice çıkardılar. Öte yandan cimriler, ineklerinin derilerini, birer, ikişer pazara götürmeye başladılar. Başladılar ya boşuna öyle ya, kim alır bir inek derisini bir torba altına. Zengin olacağız umudu ile yola düşen cimriler, dağ aştılar, dere geçtiler. Pazara vardılar. Kent sokaklarında akşamlara değin dolaştıktan sonra, derileri satmadan bin öfke, bir tafra ile köye döndüler. Döndüler ya, sonuçta da olanca kabaklar yine Keloğlan'ın başında patladı. Bütün Cimriler öc almak, öfke çıkarmak için söz birliğine vardılar. Bir gece çuvallara sığır gübresi doldurdular. Keloğlanların damına çıktılar. Gübreyi bacadan aşağıya boşalttılar. Keloğlan hiç oralı bile olmadı. Bacalarından dökülen, evin içine yayılan gübreyi, derledi, topladı, tezek yaptı. Aradan uzun bir süre geçince tezekler kurudu. Keloğlan bunları çuvallara doldurdu, yakacak olarak satmak için, bir eşeğe yükleterek pazara gitti. Dağları aştı, dereleri geçti. Bir de baktı ki, adamın biri kendisine doğru koşarak gelmiyor mu? Adam, hem koşuyor, hem de bağırıyordu: Ben bir kumaş hırsızıyım. Varyemezleri soydum. Çaldığım kumaşları bir katıra yüklettim. Kaçarken peşime Varyemezler takıldı. Bana yardım et. Ne olur, beni onların elinden kurtar! dedi. Eli ile sarp kayalıkları işaret ederek, kumaş yüklü katırın durduğu yeri gösterdi. Keloğlan, hırsızın yalvarmalarına dayanamadı: Sana nasıl yardım edebilirim? dedi. Hırsız ona akıl verdi: Eşekle katırı hiç kimse ayırt edemez. Hele senden kimse kuşkulanmaz. Tezek yüklü eşeği ben alayım. Kumaş yüklü katın da sen al. İyi dedi Keloğlan. Tezek yüklü eşeği hırsıza verdi. Kendisi de gitti, kayalıklarda saklı bekleyen kumaş yüklü katın aldı. Ortalık kararıncaya değin, orada bekledi. Gece bastırınca, kumaş yüklü katırın üzerine bindi. Cimriler Köyü'ne döndü. Hoş geldin Keloğlan! diyenlere bir metre kumaş verdi, verdi ya: Bu değirmenin suyu nereden geliyor? diye cimrileri yeni bir merak sardı. Keloğlan, onların merakını şöyle giderdi: Hani bir gece bizim dama çıkmıştınız. Evimizin bacasından aşağıya çuval çuval sığır pisliği boşaltmıştınız. Anımsadınız mı? dedi. Cimriler, utandılar, sıkıldılar. Başlarını önlerine eğdiler. Ses çıkarmadılar. Keloğlan sözlerine devam etti: İşte o zaman ocağıma döktüğünüz mayısları topladım. Çuvallara doldurdum. Pazara götürdüm, sattım. Parasıyla gördüğünüz bu kumaşları aldım. Şimdi bunları size veriyorum. Alın ... Alın ... dedi. Keloğlan zengin olur da cimrilerin gönlü razı olur mu? Çekemediler onu. Keloğlan'ın yaptıklarına onlar da özendiler. Daha da zengin olmayı düşlediler. Doğru ahırlara koştular. Kimisi kürekle, kimisi eliyle taze gübreleri toplayıp çuvallara doldurdular. Kentteki pazar yerine, biri diğerinden önce varabilmek için ivedili bir yarışmaya girdiler. Kentliler bu işe çok şaşırdılar. Öyle ya, görmedikleri bir şeydi bu. Sokakları, gübre yüklü eşekleriyle dolaşan köylüler doldurmuştu. Hem de her yerden bir ses geliyordu: Gübre satarım! Mayısla kumaş değiştiririm! diyorlardı. Gübre kokusunu alanlar, bağrışmaları duyanlar, sokaklara fırladı. Biraz sonra cimrilerin sesleri kesildi. Gübre kokuları azaldı. Çünkü, bundan rahatsız olan kentliler, Keloğlan'ın cimri köylülerini bir hana kapattılar. Hepsine birden bir güzel sıra dayağı çektiler. Sopayı yiyen cimriler, köye döndüler. Herkes öfkesinden Keloğlan' a diş biliyordu. Onunla başa çıkamayacaklarını anladılar: Başımıza olmadık işleri açan, köyümüzün belası şu Keloğlan' dan kurtulalım. Onu öldürelim! dediler. Kimi, asmayı; kimi kesmeyi önerdi. Kimisi de Bir sandığa kapatalım, ırmağa atalım. dedi. Dediklerini de yaptılar. Keloğlan'ı bir sandığın içine koydular. Kapağını sıkıca çivileyip, çağlayıp akan ırmağa atıverdiler. Sonra da: Şükür, Allah'ın belası kelden kurtulduk! dediler. Kapalı sandık ırmak suları ile sürüklene sürüklene uzun bir yol aldı. Keloğlan sandığın içinde, orada ırmağın kıyısında günlerce kaldı. Acıktı, susadı. Sandıktan çıkabilmek için de türlü türlü planlar hazırladı. Fakat bir türlü planlarını uygulayıp, başarıya ulaşamadı. Sandıktan çıkamadı. Neden sonra bir gün, çan sesleri, koyun, kuzu melemeleri duydu. Uzaklardan beriye doğru, yavaş yavaş gelen, kaval öttüren biri vardı. Onu sürüyü güden çoban çalıyordu. Yanık yanık, üfleye üfleye yaklaştı. Geldi. Keloğlan'ın yakınına oturdu. Kaval çalmayı bıraktı. Kendi kendine konuşmaya başladı: Of ... Of!. .. Yanıyorum, tutuşuyorum, Allahım sen bana acı. Padişah kızını vermezse, yaşayamam, ölürüm! diyordu. Meğer çoban aşıkmış. Hem de padişahın kızına. Gönül bu; söz anlamaz, ferman dinlemez ki... Keloğlan, çobanın derdini anladı. Bu fırsatı kaçırmamak için bir kurnazlık düşündü. Başladı bağırmaya: Hayır!.. Hayır! .. İstemiyorum, Padişah'ın kızını istemiyorum! Ben onunla evlenmek istemiyorum! Çoban hemen ırmağa atladı. Orada duran kapalı sandığı kucaklayıp çıkardı. Acele acele çivileri söktü. Kapağı kaldırdı. Keloğlan durmadan bağırıyordu: Hayır!.. Hayır!.. Dokunmayın bana. Gelmeyin üzerime. Padişah'ın kızını istemiyorum. Ben onunla evlenmek istemiyorum. Çoban: Seni bu sandığa niçin kapattılar? dedi. Keloğlan: Bana Padişah'ın kızını vermek istiyorlar. Ben Padişah'ın kızı ile evlenmek istemiyorum. Gönlümü yapmak için işkence ediyorlar. dedi. Çoban ise Keloğlan' a: Madem sen Padişah'ın kızını istemiyorsun. Ben istiyorum. Sandıktan sen çık, senin yerine ben gireyim. dedi. Keloğlan sandıktan çıktı. Yerine çoban girdi. Keloğlan, sandığı kapattı. Çobanı ırmağa attı. Çoban sandığın içinde, ırmak suları ile sürüklene dursun. Bizim Keloğlan koyun sürüsünü toparladı. Süre süre köye geldi. Merhaba Keloğlan. Hoş geldin Keloğlan! diyen her Cimri' ye bir koyun verdi. Bu sürüyü nereden aldın, nereden buldun? diyenlere de şu karşılığı verdi: Beni sandığa kapattınız. Irmağa attınız. Irmak beni aldı, götürdü. Vardım bir denize. Baktım denizin dibine. Denizin dibi koyunlarla, kuzularla dolu. Hem de sahipsiz, çobansız. Bu gördüğünüz kadarını denizin dibinden topladım. Süre süre buraya geldim. Denizin dibinde daha pek çok koyun sürüleri var. dedi. Cimriler önce inanmadılar. Sonradan Keloğlan'ın gerçekten koyun, kuzu dağıttığını görünce inandılar. Sürülerin birazını da biz alalım dediler. Irmak boyunca yürüdüler. Denize vardılar. Çok hırslı, çok Cimrilerden birinin oğlu hemen denize atladı. Ik!. .. ık!. .. ık!... diye diye denizin dibine battı, boğuldu. Hırslı Cimri'nin bulanık sularda kaybolduğunu seyredenler: Atlar, atlamaz kırk tane buldu. Keloğlan doğru söylüyor! dediler. Daha çok koyun, kuzu toplamak için denize atladılar. Anladılar ya, bir daha geriye dönmediler."} {"url": "https://masalalemi.com/cirkin-ordek-yavrusu-masali/", "text": "Bir çiftlikte sevimli bir ördek ve ailesi yaşıyormuş. Anne ördek yumurtaların üzerine oturmuş yeni yavrularının yumurtadan çıkacağı zamanı bekliyormuş. Çatlamayı bekleyen tam yedi tane yumurta varmış. Nihayet güneşli bir sabah yumurtalar çatlamaya başlamış. Biraz sonra 6 tane minik sevimli ördek yavrusu neşe ile yumurtalarından çıkmışlar. Yavrular, annelerinin etrafında yürümeye çalışıp bağrışıyorlar, yeni dünyaya alışmaya çalışıyorlarmış. Fakat en büyük yumurta hala çatlamamış. Anne ördek endişelenmiş, bir terslik olduğunu düşünmüş. Biraz daha yumurtanın üzerinde beklemeye karar vermiş. Birkaç dakika sonra yedinci ve en büyük yumurta da çatlamış. Yumurtadan çıkan ördek şaşkın şaşkın etrafına bakınıyormuş. Ama anne ördek ve diğer kardeşleri ondan daha şaşkınmış. Çünkü bu ördek kardeşlerine hiç benzemiyormuş. 6 kardeşin sarı ve güzel tüyleri varken bu ördeğin tüyleri griymiş. Diğer yavru ördekler ona gülüp dalga geçmeye başlamış. Ördek yavruları hep bir ağızdan Çirkin! Çirkin! diye gri renkli ördek yavrusuna seslenmişler. Çirkin ördek yavrusu bu duruma çok üzülmüş. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra yavrular büyümüş. Ama bizim çirkin ördek yavrusu kardeşlerinden daha büyükmüş. Tüylerinin rengi ise hala farklıymış. Kardeşleri onunla oynamıyor, dışlıyormuş. Çirkin ördek yavrusuna: Biz seninle oynamıyoruz çünkü sen çok çirkinsin. Çirkin ördek yavrusu! Çirkin ördek yavrusu! diye onunla alay ediyorlarmış. Çirkin ördek yavrusu ise bu duruma çok üzülmüş. Giderek daha da mutsuz olmuş. Anne ördek: Sen ne kadar büyüdün böyle, nasıl oldu da benim senin gibi bir yavrum oldu. diyormuş. Çirkin ördek yavrusu, annesi de onunla hiç ilgilenmeyince bir sabah erken saatte yuvasından kaçmış. Biraz uzaklaştıktan sonra gölden avcıların silah sesleri gelmiş ve hemen sazlıkların içerisine saklanmış. Birkaç gün böylece geçmiş. Sonunda aç ve yorgun bir şekilde ormana doğru yürümeye başlamış ve orada uyuyakalmış. Burada ormancının iyi kalpli ikizleri onu bulmuşlar ve eve götürüp beslemişler. Birkaç gün boyunca küçük çocukların baktığı ördek kendine gelmiş. Ona kötü davranmalarına rağmen anne ve kardeşlerini özlemiş. Kaldığı yerden çıkıp evine doğru gitmeye başlamış. Çirkin ördek yavrusu, gölün kenarından yürürken kuğuları görmüş ve ne kadar güzel olduklarını düşünmüş. Bu esnada çok susamış ve su içmek için oda göle yaklaşmış. Su içerken birde ne görsün? Sudaki yansımasında bembeyaz bir kuğuya dönüştüğünü fark etmiş. Böylelikle çirkin ördek yavrusu, aslında bir kuğu olduğunu bu yüzden kardeşlerinden farklı olduğunu anlamış. Çirkin ördek yavrusu, diğer kuğulara katılmış ve onlarla mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/cocuklari-terbiye-hikayesi/", "text": "Vaktiyle bir mahallede zengin bir adam varmış. Bu adamın iki tane oğlu varmış. Fakat bu adamın çocukları çok şımarık ve başıboşmuş. Komşulardan yaşlı başlı, akıllı, iyi ahlaklı, herkesin sevdiği bir zat da varmış. Bir gün bu zat: Komşu, şu oğullarına biraz din dersleri verdirsen senin için çok iyi ve hayırlı olur. Dini terbiye öğrenen çocuklar güzel ahlaklı olurlar. Sonra bana dua edersin. Bak ben yaşlı, görmüş geçirmiş, tecrübeli bir adamım. Siz daha gençsiniz, ne de olsa tecrübeniz azdır. Çocuklarına bir din dersi hocası tut, onlara edep, terbiye, din, ahlak, fazilet dersleri versin. Sonra çok rahat edeceksin ve bana dualar edip hatırlayacaksın., der. Çocukların babası, tecrübesi az, çok zengin olduğundan şımarıkça aklı pek iyi ermiyor, iyi derin, inceden inceye düşünemiyormuş, çünkü yaşı gençmiş. Biraz da dünyaperestmiş. Bunun için, o güngörmüş ihtiyar komşunun öğütlerine kulak vermediği gibi şöyle konuşmuş: Ben çocuklarıma çok servet bırakıyorum. Bırakacağım miras onlara yeter. Din derslerine ahlak derslerine ihtiyaçları yoktur, diyerek ihtiyarı azarlamış. Aradan on-on beş sene geçmiş. Bir gün oğullarıyla beraber sofrada yemek yerken adam küçük oğluna: -Oğlum bana biraz su verir misin? der. Küçük oğlu babasına: Baba! Su karşında duruyor, bardak orada, sürahi orada, alıp iç, der. Küçük kardeşinin babasına karşı böyle konuşmasına güya kendi aklınca üzülen büyük oğlu da söze karışıp şöyle demiş: Baba, sen bu çocuğun huyunun, ahlakının böyle olduğunu biliyorsun, bir de kalkıp ondan su istiyorsun! Sürahi yanında durup durur, uzanıver de koyup kendin iç, biraz da bana ver der."} {"url": "https://masalalemi.com/colden-odun-toplama-hikayesi/", "text": "Resul-i Ekrem ashapla yolculuklarından birinde, boş ve otsuz bir yerde indiler. Odun ve ateşe ihtiyaçları oldu. Yakılacak bir şey toplayınız buyurdu. Ya Rasulullah, bakınız, bu yer ne kadar boş, hiç bir odun görülmüyor dediler. Buna rağmen herkes mümkün mertebe bir miktar toplayabilir dedi. Ashab sahraya dağıldı. Dikkatle yere bakıyorlardı. Eğer yere düşmüş, küçük bir dal parçası gördülerse, hemen alıyorlardı. Herkes parça parça toplayabildikleri şeyleri getirdi. Sonra hepsi, topladıkları şeyleri bir araya döktüler ve böylece çok miktarda odun parçacıkları toplandı. Bu sırada Resul-i Ekrem buyurdu: Küçük günahlar da bu küçük odunlar gibidir. Başlangıçta göze batmaz. Fakat her şeyi arayan ve takip eden vardır. Aradınız, takip ettiniz, bu kadar odun toplandı. Günahlarınız da böyle toplanıp sayılır ve bir gün görürsünüz ki göze batmayan o küçük günahlardan, büyük bir yığın meydana gelmiştir!"} {"url": "https://masalalemi.com/daginik-cocuk/", "text": "Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış. -Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu? diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı: -Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan gitti dedi. Çorap: -Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor. dedi. Tişört: -Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum. -Bir fikrim var demiş pantolon. Dağınık çocuk benim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim. -Evet diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş. -Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap kenarlarında beklemek yerine buradayız. Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar. Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce: -Aman Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler. demiş. O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/deli-dumrul-hikayesi/", "text": "Oğuz ilinde, Duha Kocaoğlu Deli Dumrul adında bir yiğit yaşardı. Bir kuru derenin üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçenden otuz akçe alırdı. Geçmeyenden döve döve kırk akçe alırdı. ''Benden güçlü bir er varsa çıkıp ne ağlarsınız karşıma dövüşsün! Dövüşsün ki erliğim, yiğitliğim, kahramanlığım, Rum'a, Şam'a yayılsın, ün salsın,'' derdi. Bir gün köprünün yamacına bir bölük göçebe halkı konaklamıştı. Obada herkes ağlıyordu. Deli Dumrul bu sesleri duyunca atına binip obaya geldi. ''Bre cahiller, ne ağlarsınız? Benim köprümün yakınında bu kavga nedir? Neye yas tutarsınız?'' diye sordu. ''Han'ım, seçme bir yiğidimiz öldü, ona ağlarız!'' Deli Dumrul: ''Bre yiğidinizi kim öldürdü?'' diye sordu. ''Bre yiğit, Tanrı'dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail yiğidimizin canını aldı.'' ''Bre Azrail dediğinizde kim oluyor da bir yiğidin canını alıyor? Ya Kadir Tanrı! Birliğin, varlığın hakkı için Azrail'i benim gözüme göster! Savaşayım, vuruşayım, uğraşayım! Bu güzel yiğidin canını kurtarayım! Bir daha güzel yiğitlerin canını almasın,'' dedi. Deli Dumrul öfkesini yenemedi. Atını sürüp evine geldi. Ulu Tanrı'ya, Deli Dumrul'un bu sözleri hoş gelmedi: ''Deli budala, benim birliğimi bilmez, birliğime şükür kılmaz! Benim ulu eşiğimde gezer, benlik eyler!'' deyip Azrail'e buyruk verdi: ''Ey Azrail, var o delinin gözüne görün, benzini sarart, canını hırlat, al!'' dedi. Deli Dumrul, kırk yiğidi ile yiyip içip otururken, birdenbire Azrail çıkageldi. Azrail'i ne asker gördü, ne kapıcı. Deli Dumrul'un görür gözü görmez oldu; tutar eli tutmaz oldu; dünya alem Deli Dumrul'un gözüne karanlık kesildi. Deli Dumrul, Azrail'e söyledi, görelim ne söyledi: Bre, sen ne heybetli ihtiyarsın! Kapıcılar seni görmedi, Askerler seni duymadı! Benim görür gözlerim görmez oldu, Tutar ellerim tutmaz oldu! Altın kadehim elimden yere düştü, Ağzımın içi buz gibi oldu. Kemiklerim toz gibi oldu. Bre sakalcığı akça koca! Gözceğizi sönük koca, Bre ne heybetli ihtiyarmışsın, söyle bana! Kazam, belam dokunur bugün sana! Deli Dumrul böyle söyleyince Azrail öfkelendi: ''Bre deli budala. Sakalımın ağardığını ne beğenmezsin? Ak sakallı, kara sakallı yiğitlerin çok canını almışım! Sakalımın ağarmasının nedeni budur. '' Azrail konuşmasına devam etti: '' Al kanatlı Azrail elime geçse öldüreyim. Güzel yiğidin canını onun elinden kurtarayım, derdin. İşte, bre deli, geldim ki senin canını da alayım, verir misin? Verir misin yoksa benimle savaşır mısın?'' Deli Dumrul: ''Bre al kanatlı Azrail sen misin? diye sordu. ''Evet, benim.'' ''Bu güzel yiğitlerin canını sen mi alırsın?'' '' Evet, ben alırım.'' Deli Dumrul seslendi: ''Bre kapıcılar, kapıyı kapayın. Bre Azrail, ben seni geniş yerde ararken dar yerde elime iyi geçtin! Şimdi ben seni öldüreyim, o güzel yiğidin canını kurtarayım,'' dedi. Kara, çelik kılıcını sıyırdı. Eline aldı. Azrail'e saldırdı. Azrail güvercin oldu, uçtu. Ben onu doğana aldırmadan durur muyum?'' dedi. Kalktı, sıçrayıp atına bindi. Doğanını eline aldı. Azrail'in gözünü öyle bir korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı, dar bacadan kaçtı. Mademki benim elimden güvercin oldu, uçtu. Ben onu doğana aldırmadan durur muyum?'' dedi. Kalktı, sıçrayıp atına bindi. Doğanını eline aldı. Azrail'in ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Evine dönerken Azrail bindiği atın gözüne göründü. At ürktü, Deli Dumrul'u kaldırıp yere vurdu. Deli Dumrul'un karabaşı bunaldı, ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mırıldanıyordu, şimdi hırıldamaya başladı: Bre Azrail, aman! Tanrı'nın birliğine yoktur şüphem, Ben seni böyle bilmezdim, Can aldığını duymazdım. Bizim dumanlı, büyük dağlarımız vardır, O dağlarda bağlarımız vardır, O bağların kara salkımlı üzümü olur, O üzümü sıkarlar, al şarabı olur, O şaraptan içenler sarhoş olur. Şaraplıydım, duymadım, Ne söyledim, bilmedim, Beylikten usanmadım, Yiğitliğe doyamadım! Canımı alma, Azrail aman! Azrail yanıtladı: '' Bre deli, bana ne yalvarıyorsun? Ulu Tanrı'ya yalvar. Benim elimde ne var? Ben de bir emir kuluyum,'' dedi. Deli Dumrul: ''Ya! Demek can veren, can alan Ulu Tanrı mıdır?'' diye sordu. ''Evet. O'dur,'' dedi Azrail. Bunun üzerine Deli Dumrul: ''Ya, öyleyse sen ne işe yarar bir belasın? Sen aradan çık, ben de Ulu Tanrı ile haberleşeyim,'' dedi. Tanrıya yalvarmaya başladı: Yücelerden yücesin, Kimse bilmez nicesin! Ulu Tanrı, Nice cahiller seni gökte arar, yerde ister, Sen inananların gönlündesin! Daim duran güçlü Tanrı, Ayıplar örten Tanrı, Ölümsüz, bağışlayıcı Tanrı, Benim canımı alacaksan sen al, Azrail'i almaya bırakma! Ulu Tanrı'ya Deli Dumrul'un sözleri hoş geldi. Azrail'e seslendi: '' Mademki o deli budala, benim birliğimi bildi; birliğime şükür kıldı. Ya Azrail, Deli Dumrul, kendi canı yerine can bulsun, onun canı azat olsun!'' dedi. Azrail: '' Bre Deli Dumrul, Ulu Tanrı'nın buyruğu böyle oldu, Deli Dumrul canı yerine can bulsun, onun canı azat olsun! diye buyurdu,'' dedi. Deli Dumrul: ''Ben nereden can bulayım? Yaşlı bir babam, ihtiyar bir anam var. Gel gidelim, ikisinden biri canını verirse al, benim canımı bırak,'' dedi. Deli Dumrul atını sürdü, babasının yanına geldi, elini öpüp söyledi, görelim ne söyledi: Ak sakallı, aziz, izzetli, canım baba! Bilir misin neler oldu? Küfür söz söyledim, Ulu Tanrı'ya hoş gelmedi. Gök üzerinde al kanatlı Azrail'e buyurdu, Uçup geldi, Akça göğsüme basıp kondu, Hırıldatıp tatlı canımı almak istedi, Baba, senden can dilerim, verir misin? Yoksa ''Oğul, Deli Dumrul!'' diye ağlar mısın? Babası, Deli Dumrul'a söyledi: Oğul oğul, ey oğul! Canımın parçası oğul! Doğduğunda dokuz buğra kurban ettiğim aslan oğul, Bacalığı altın, büyük evimin dayanağı oğul, Güzel kızımın, gelinimin çiçeği oğul! Karşıdaki kara dağlarım gerek ise, Söyle gelsin, Azrail'e yaylak olsun! Soğuk soğuk pınarlarım gerek ise, Ona içit olsun! Katar katar develerim gerek ise, Ona yüklet olsun! Ağılda akça koyunum gerek ise, Kara mutfak altında onun şöleni olsun! Dünya şirin, can tatlı, Canıma kıyamam, belli bil, Benden aziz, benden sevgili anandır, Oğul, anana var! Deli Dumrul, babasından yüz bulamayınca, atını sürdü, anasına geldi: Ana, bilir misin neler oldu? Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi, Akça göğsüme basıp kondu, Hırıldatıp canımı almak istedi! Babamdan can diledim, ana, vermedi! Şimdi senden can dilerim, ana, vermedi! Şimdi senden can dilerim, ana! Canını bana verir misin? Yoksa'' Oğul, Deli Dumrul!'' diye ağlar mısın? Anası, Deli Dumrul'a söyledi: Oğul oğul, ey oğul! Dokuz ay karnımda taşıdığım oğul, On ay dolunca dünyaya getirdiğim oğul, Dolama beşiklerde belediğim oğul, Bol bol ak sütümden emzirdiğim oğul, Akça burçlu hisarlarda tutsak olaydın, Altın, akçe gücüyle varıp seni kurtarırdım oğul! Yaman yere varmışsın, varamam! Dünya şirin, can tatlı, Canıma kıyamam, belli bil! Anası da, Deli Dumrul'a canını vermedi. Azrail, Deli Dumrul'un canını almaya geldi. Deli Dumrul, Azrail'e yakardı: ''Bre Azrail aman! Tanrı'nın birliğine yoktur şüphem,'' dedi. Azrail: ''Bre Deli, daha ne aman dilersin? Ak sakallı babanın yanına vardın, can vermedi; ananın yanına vardın, can vermedi! Daha kim var ki sana can verecek? Diye sordu. ''El kızı helalim var. Ondan, benim iki oğlancığım var, emanetim var, ısmarlarım onlara. Gidip görüşeyim, ondan benim sonra canımı al!'' Atını sürdü, helalinin yanına geldi. Görelim neler söyledi: Bilir misin, neler oldu? Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi, Akça göğsüme basıp kondu, Benim tatlı canımı almak istedi! Babama vardım, can vermedi, Anama vardım, can vermedi, Dünya şirin, can tatlı dediler! Gözün kimi tutarsa, gönlün kimi severse, git, ona var, İki oğlancığı öksüz koma! Deli Dumrul'un karısı, bu sözleri duyunca, kara gözlerinden yaşlar geldi. Başı bunaldı. Dünyası yıkıldı. Deli Dumrul'a söyledi: Ne dersin, ne söylesin? Göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim, Koç yiğidim, şah yiğidim! Karşı yatan kara dağları, Senden sonra ben neyleyim? Yaylar isem, benim mezarım olsun! Soğuk soğuk sularını içer isem, benim kanım olsun! Altınını, akçeni harcar isem, benim kefenim olsun! Tavla tavla atlarına biner isem, benim tabutum olsun! Senden sonra bir yiğidi sevip varsam, Ala yılan olup beni soksun! Senin o namert anan, baban, Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar? Gökler tanık olsun! Yerler tanık olsun! Ulu Tanrı tanık olsun! Benim canım senin canına kurban olsun! Azrail, kadının canın almaya geldi. Deli Dumrul, yoldaşına, sevdiğine kıyamadı. Ulu Tanrı'ya yalvardı: ''Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin? Ulu Tanrı! Çok cahiller, seni gökte arar, yerde ister. Oysa sen inananların gönlündesin! Her zaman var olan, güçlü Tanrı! Ölümsüz, bağışlayıcı Tanrı! Ulu yollar üstüne imaretler yapayım senin için! Aç görsem doyurayım, senin için! Alırsan ikimizin canını birlikte al, bağışlarsan ikimizi birlikte bağışla! Bağışlaması bol, Ulu Tanrı!'' dedi. Deli Dumrul'un bu sözleri Ulu Tanrı'ya hoş geldi. Azrail'e buyurdu: ''Deli Dumrul'un atasının, anasının canlarını al! Deli Dumrul ile eşine, yüz kırk yıl ömür verdim.'' Azrail de bu buyruğu yerini getirip Deli Dumrul'un babasının, anasının canlarını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha yoldaşıyla yaş yaşadı. Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı. ''Bu boy Deli Dumrul'un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık erenler dinlesin,'' dedi. Bakalım ne söylemiş: Karlı yüce dağların yıkılmasın, Gölgelice ulu ağaçların kesilmesin! Durmadan akan coşkun suların kurumasın, Ulu Tanrı seni namerde muhtaç etmesin, Ak alanında beş kelime dua kıldık, kabul olsun! Derlesin, toplasın, günahınızı adı güzel Muhammed'e bağışlasın!"} {"url": "https://masalalemi.com/demircinin-kizi/", "text": "Bir zamanlar büyük bir vadi içinde yemyeşil bir köy varmış. Bu köyde oğlundan hiç memnun olmayan çok zengin bir tüccar yaşarmış. Oğlan genç olmasına rağmen bu yaşına kadar hiçbir zeka ya da yaratıcılık belirtisi göstermemiş. Aynı zamanda da o kadar üşengeçmiş ki hiç çalışmazmış. Ancak annesi, oğluna toz konduramaz sürekli onun iyi işler yapacağını ve çok zeki olduğunu söylermiş. Aradan yıllar geçmiş, çocuk evlenme yaşına gelmiş. Annesi kocasına: Bey, şu oğlana bir eş bul, evlendirelim. demiş. Ancak adam oğlunun tembelliğini bildiğinden hiç yanaşmıyormuş. Annesi ümidini kaybetmemiş ve oğluna gelin aramaya çıkmış. Köyü karış karış gezmiş. Ama bir kişi bile oğlunu istememiş. Çünkü oğlan hiç çalışkan değilmiş. Annesi pes etmeden gelin ararken kocasına sürekli oğlunun ne kadar zeki ve akıllı olduğundan bahsediyormuş. Bu durum artık tüccarı kızdırmış. Tüccar: Bak hanım, sürekli bu oğlanın çok zeki olduğundan bahsiyorsun. Madem bu oğlan bu kadar zeki neden bu zamana kadar hiç bunu göremedik? demiş. Tüccar bu sefer oğluna dönüp konuşmasına devam etmiş. İşte zeki olduğunu kanıtlaman için sana bir fırsat! Al bu bir lirayı pazara git. Bu para ile yiyecek bir şey, içecek bir şey, çiğnenecek bir şey, bahçeye ekecek bir şey ve inek için biraz yiyecek al demiş. Anne ve oğlan şaşkın şaşkın adamın suratına bakakalmışlar. Oğlan babasının uzattığı parayı almış ve pazarın yolunu tutmuş. İçinden: Sadece bir lirayla ne alınabilir? Bu imkansız bir şey! Ben ne yapacağım şimdi? diye düşünüp duruyormuş. Oğlan pazara yürürken yolda demircinin kızıyla karşılaşmış. Kız oğlanın üzgün suratını görünce merak etmiş: Noldu sana? Neden böyle üzgünsün? diye sormuş. Oğlan olan biteni anlatmış. Demircinin kızı: Ne yapabileceğini biliyorum. Git ve bu bir lira ile karpuz al. demiş. Oğlan: Eee, bu sadece tek bir şey hepsini nasıl karşılayacağım? diye sormuş. Kız anlatmaya başlamış: Bu karpuzu yiyebilir ve çiğneyebilirsin, suyunu içebilirsin, çekirdeklerini bahçeye ekebilirsin ve kabuklarını da ineklere verebilirsin. Haydi, hemen karpuzu al, anne ve babana götür, onlar da mutlu olsunlar, demiş. Oğlan kızın dediklerini yapmış. Tüccar ve karısı bunu görünce çok sevinmişler. Kadın: Bak, bu oğlumuzun fikri ne kadar zeki olduğunu şimdi anladın mı? demiş. Çocuk: Anne, aslında bunu bana demircinin kızı söyledi. demiş. Anne ve babası yine de oğullarının bu dürüstlüğü karşısında çok etkilenmişler. Demircinin ailesini akşam için yemeğe davet etmişler. İki aile birbiriyle çok iyi anlaşmış, iki genç arasındaki aşkın çiçek açtığını görmüşler. Kısa bir süre sonra demircinin kızı ve tüccarın oğlu evlenmiş. Genç delikanlı artık çalışkan bir koca olmuş. İkisi sonsuza kadar mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/ders-veren-karinca-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde küçük bir çocuk yaşarmış. Okul çağına gelince, babası: Artık okul çağına geldin, okula gitme vaktidir, yarın seninle birlikte kente gideceğiz. demiş. Ertesi gün oğlu ile birlikte kente gidip, onu çok bilgili, çok görgülü bir öğretmene teslim etmiş. Çocuk da bu öğretmenden ders alıp görgüsünü, bilgisini artırmak istemiş ama olmamış. Niçin mi? Çünkü ne yazmayı becerebiImiş, ne okumasını ... Ay, bu harfler bana hiçbir şey söylemiyor, hiç birinden hiçbir şeyanlayamıyorum. İnsan, bu 'kargacık burgacık şekilleri nasıl olur da tek tek aklında tutar, ben anlamıyorum. diye yakınıyormuş. . Günler sonra da kendi kendine; İyice düşündüm taşındım, ben bu okuma yazma işini beceremeyeceğim, en iyisi eve dönüp hayvanlarımıza baksam daha iyi. diye düşünmüş. Kentten köyüne giden yola düşmüş, ha babam de babam yürümüş de yürümüş. Öğle sıcağı bastırmış. Yorulduğu için olduğundan bir çeşme başında durmuş. Su içmiş, elini yüzünü yıkamış, ağaç altında otururken uykusu gelmiş, başlamış uyumaya... O sırada bir pirinç tanesini iterek götüren bir karınca elinin üstüne tırmanmış. Çocuk yerinden kıpırdamış, uyanıp elinin üstündeki karıncayı yere doğru üflemiş, sonra yeniden uykusuna dönmüş. Kısa bir süre sonra karınca yine iterek götürdüğü pirinç tanesiyle görünmüş, yine çocuğun eline tırmanmış. Çocuk yine uyanmış, elinin üstündeki karıncayı yine yere doğru üflemiş. Fakat karınca bir üçüncü kez eline pirinç tanesiyle tırmanınca hiç kıpırdamamış; ne üflemiş, ne bir şey yapmış. Gözlerini dikerek, karıncayı izlemeye başladı. Çocuğun oturduğu kocaman taşa tırmanmaya başlamış karınca. Tam taşın doruğuna vardığında sert bir rüzgar esmiş pirinç tanesini yere yuvarlamış. Karınca tekrar geri dönmüş, yeniden, kim bilir kaçıncı kez aynı pirinç tanesiyle başlamış yine yokuş yukarı tırmandırmaya. Karıncanın azmini gören çocuk, çok utanmış. Su başından kalkmış, köyünün yolu yerine kentin, okulun yolunu tutmuş. Ve bundan sonra pes etmeden derslerine çalışmaya karar vermiş. Ders Veren Karınca Masalı için bir yorum Çok güzel bir hikaye💕"} {"url": "https://masalalemi.com/deve-ile-karinca/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde bir deve varmış. Bozkırda dolaşırken yerdeki kurumuş otların arasında mini minnacık bir karınca görmüş. Bakmış; karınca, boyunun belki de on kat büyüklüğünde bir buğday tanesini oflayıp ıhlayarak götürmeye çalışıyormuş. Deve, inanmaz gözlerle bakmış, bir kez daha bakmış, sonra da: Beni çok şaşırttın karınca kardeş! demiş. Kendi boyunun en az on katı bir buğday tanesini hiç hık mık bile demeden alıp götürmeye çalışıyorsun, doğrusu pes, kırk bir kere de maşallah sana! Ben, sırtıma vurulan bir çuval yükün altında bile eziliyorum sanki. Neden ama, sorabilir miyim? Neden mi? demiş karınca. çünkü ben kendim için çalışıyorum da ondan. Sen ise efendilerine çalışıyorsun, o nedenle sırtına vurulan her yük gerçeğinden daha ağır geliyor sana, anladın mı? Sonra, buğday tanesini yuvarlaya yuvarlaya uzaklaşmış karınca ..."} {"url": "https://masalalemi.com/dirse-han-oglu-bogac-han-hikayesi/", "text": "Bayındır Han'ın hükmettiği halkına her yıl düzenlemiş olduğu şölene giden Dirse Han'ın evladı olmadığı için Kara Otağa oturtulması ile adım atar. Sonrasında ise Dirse Han'ın karşılanma sırasındaki duygu ve düşünceleri ile ondan sonra doğan oğlu Boğaç Han'ın kahramanlıkları anlatılan Dede Korkut hikayesidir. Bayındır Han yönettiği halkı için her yıl büyük şölen düzenlermiş. Bu şölenlerin birinde gelecek konukları için üç ayrı çadır hazırlanmasını ve konukların bu çadırlarda ağırlanmasını emretmiş. Bunlar Ak, Kızıl ve Kara çadırlarmış. Ak çadırda oğlan evladı olanlar, Kızıl çadırda kız evladı olanlar, Kara çadır ise asla evladı olmayan konuklar içinmiş. Bayındır Han çocuk sahibi olmayan kişileri Tanrının lanetledikleri olarak görürmüş. Dirse Han'ın ise evladı yokmuş. Tarafındaki 40 adamıyla geldiği için bu davranış zoruna gitmiş ve hanımına hesap sormaya karar vermiş. Hanımından hesap sorarken kendini nasihat dinlerken bulmuş. Fakat öğüdü de tutmuş ve büyük yiyecek düzenlemiş. İnsanlara yardım etmiş, hayır dualarını almış. Sonunda sıhhatli bir oğlu olmuş. Oğlan büyümüş ve Bayındır Han tarafınca düzenlenen bir şölende ipinden kurtulan büyük boğasıyla güreşmiş. Güçlü yumruğuyla boğayı dizginlemiş ve yenmiş. Bu yiğitliği ile nam kazanıp Dede Korkut'un iltifatını kazanmış ve adı Boğaç han olmuş. Oğluyla gurur duyan babası tarafınca da ödüllendirilmiş. Bunu imrenen babasının 40 adamı fesatlıkla babasına Boğaç Han'ı kötülerler. Bir av düzenlenmiş ve o sırada türlü oyunlarla Boğaç Han'ı babasının vurmasını sağlamışlar. Annesinin sütü ve dağ çiçeği Boğaç Hanın yarasına derman olur ve iyileşir. Boğaç Han'ın iyileşmesinden ve kendilerinden öç almasından korkan 40 hain, Boğaç Han'ın babasını da zorla yanlarına alarak firar etmiş. Yanına 40 yiğit alarak kaçırılan babasını kurtarmaya giden Boğan Han hainleri yenip babasını kurtarmış. Kendisini kurtaran Boğaç Han'a babası Dirse Han taht vermiş ve bu destansı öykü de böylece bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/dokuz-arap-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken dokuz tane Arap kardeş varmış. Bunlardan biri ne yaparsa öbür dokuzu da onu yaparmış. Birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Dokuz Arap, bir gün topluca para kazanmış ve bu parayla ne alalım diye düşünmüşler. Et alsak kemiği var, kelle alsak temizlemesi zor, en iyisi mi biz bununla ciğer alalım. demişler. Ciğer almışlar, yıkamışlar, kavurmuşlar. Sofraya oturmuşlar. Yiyecekleri zaman bir tanesi, Hani su? demiş. Bakmışlar testi boş. Bir tanesi, Haydi sen doldur gel. demiş. Yoo, ben gidince ciğeri siz yiyeceksiniz değil mi? Hep beraber gidelim. demiş. Kalkmışlar hepsi birden kapıdan çıkmışlar, o sırada komşuları görmüşler. Komşu biz suya gidiyoruz, ciğeri kavurduk, ocağın başına kapattık, anahtarı da kapının üzerine koyduk. Biz gelinceye kadar bakalak oluver. demişler. Bunlar uzaklaşınca komşuları kapıyı açmış, ciğeri bir güzel yemişler. Kabın içine de karasineklerin büyüklerinden doldurmuş, kapağı kapatmışlar. Bizimkiler sudan gelmişler, hemen sofraya oturmuşlar. Ciğerin üzerindeki kapağı bir açmışlar ki ne görsünler? Bütün sinekler vız vız diye üzerlerine doğru uçmuyor mu? Vay, siz bizim ciğerleri yediniz haa diyerek hepsi birlikte sinekleri kovalamaya başlamışlar. Sokakta sinekleri kovalarken sineklerden bir tanesi ciğeri yiyen komşunun suratına konmuş. Sineği vuralım derken adamcağızı alnından vurup yere sermişler. Sonra da hep birlikte sineklere Oh olsun, bir sizden gitti, bir bizden. demişler."} {"url": "https://masalalemi.com/dort-mevsim-masali/", "text": "Bir zamanlar Toprak Ana, evinde yalnız yaşıyormuş. Yalnız yaşamak zormuş, bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. Bir gün kalkmış, gök kralına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca, gürültüler, patırtılar duymuş. Kapıdaki nöbetçiye, bunların ne olduğunu sormuş. Nöbetçi: Ne olacak, demiş. Mevsim kardeşlerin gürültüsü. İkisi kız, ikisi oğlan dört yaramaz çocuk var. Kavga edip duruyorlar. Toprak Ana : Onları bana gönderin, demiş. Ben yalnızım, biraz da benimle otursunlar. Nöbetçi Toprak Ananın isteğini krala söylemiş. Kral da Peki demiş. Toprak Ana bunun üzerine evine dönmüş, mevsim kardeşleri beklemeye başlamış. Önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. Toprak Anaya : Benim adım İlkbahar, demiş. Size ufak bir armağan getirdim. İlkbahar, çantasını açmış, çantasından tomurcuklanmış dallar, renk renk çiçek demetleri, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar çıkarmış. Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş. Tombul, kırmızı yanaklı bir kızmış. Adı da Yaz'mış. Kardeşine : Haydi çekil bakalım, bak, ben geldim, demiş. Sonra o da çantasından çilek, kiraz, şeftali, erik gibi meyveler çıkarmış, bunları Toprak Anaya sunmuş. Derken üçüncü kardeş gelmiş. Sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana'ya : Ben sonbaharım demiş. Yalnızlığı, sessizliği çok severim, demiş. Sonra da kuşları kovmuş, her yeri sarıya boyamış. Ortalığa bir sessizlik çökmüş. Tam bu sırada dördüncü kardeş gelmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarmış, bu suyla her yeri beyaza boyamış. Bir yandan da : Benim adım kış, benim adım kış diye bağırıyormuş. Dört kardeş de Toprak Ananın evinden gitmek istememiş. Kavgaya tutuşmuşlar. Ortalık alt üst olmuş. Toprak Ana kızmış: Beni dinleyin, demiş. Ya sırayla gelin, evimde üçer ay misafir kalın, ya da çekilip gidin. Hepinizi birlikte istemiyorum. Bunun üzerine mevsim kardeşler düşünmüşler. Aralarında anlaşıp Toprak Anaya, peki demişler. İşte o günden beri sırayla geliyor, Toprak Anada üçer ay misafir kalıyorlar."} {"url": "https://masalalemi.com/esegin-akli/", "text": "Bir zamanlar, ülkelerin birinde ihtiyar bir adam yaşarmış. Bu adamın bir eşeği varmış. Bu ihtiyar, bilge bir kişiymiş. Her yaptığı iş, söylediği her söz insanların dikkatini çekermiş. Bir gün, ihtiyar adam, padişahın adamlarının yanında: Benim eşeğim, padişahın vezirlerinden akıllıdır! demiş. Padişahın adamlarından biri: Akılsız ihtiyar, vezirlerimize hakaret etme! diye çıkışmış. Başka biri: Eğer bir daha böyle konuştuğunu duyarsak seni de eşeğini de öldürürüz! demiş. Fakat, ihtiyar, aynı sözleri tekrar etmiş. Buna çok öfkelenen bir saray görevlisi, doğruca padişaha koşmuş: Padişahım, şurada bir ihtiyar var, 'Benim eşeğim, padişahın vezirlerinden akıllıdır' diyor. diye ihtiyarı şikayet etmiş. Padişah, çok sinirlenmiş: Hemen, o adamı bana getirin! diye emir vermiş. Görevliler, ihtiyarı yaka paça tutup eşeğiyle birlikte padişahın huzuruna getirmişler. Padişah sormuş: Sen, hangi hakla vezirlerimi akılsızlıkla suçluyorsun? İhtiyar: Padişahım, ben doğru söylüyorum. demiş. Vay küstah, bir de yalanını savunuyor! Padişahım, izin verin anlatayım. Anlat bakalım. Ben eşeğimle bir köprüden geçiyordum. Ayağı bir deliğe sıkıştı, zorla kurtardım. Daha sonra eşeğimle birlikte o köprüden defalarca geçtim. Ama eşeğim, aynı deliğe hiç basmadı. Çünkü, oranın tehlikeli olduğunu anlamıştı. Oysa sen, zaman zaman vezirlerini cezalandırırsın. Ama, o vezirler, hiçbir şey olmamış gibi yine sana gelip, vezir olmak isterler. Şimdi, söyleyin padişahım, eşeğim mi, yoksa vezirleriniz mi akıllı? Padişah, bu sözlerden çok hoşlanmış. İhtiyar adama, iki kese altın vermiş. Her kim gördüğünden ibret almazsa onun görmemezliği görmesinden üstündür. Cüneyd-i Bağdadi"} {"url": "https://masalalemi.com/fare-avcisi/", "text": "Hindistan'ın ücra taraflarında sık ağaçlı, gayet güzel çayırlı, av hayvanları bol bir orman vardı. Tesadüfen oraya bir aslan yerleşmiş, etrafta ne kadar vahşi hayvan varsa hepsini yanına toplayıp onlara hükmetmeye başlamıştı. Çevrede ne kadar yırtıcı hayvan varsa hepsi bu aslanın hizmetine girmişti. Böylece aylar, yıllar geçti. Derken aslan ihtiyarladı. Gözleri ve dişleri zayıfladı, vücudu bitkinleşti. Önüne konulan yemekleri bile rahat yiyemiyordu. Hatta yemek yiyip uykuya vardığı zaman, dudakları sarkıp ağzı açılınca o civarda bulunan birçok fare gelip dişlerinin arasında kalan parçaları yiyorlardı. Bunların verdiği eziyetten dolayı rahat rahat uyuyamıyordu. Her yarım saatte bir uyanıyor, fareleri kaçırıyordu. Lakin aslan yine uyuyunca tekrar geliyorlar ve onu rahatsız etmeye devam ediyorlardı. Aslan, bu kadar cesaretine rağmen farelerin elinde oyuncak olmuştu. Onları yakalayıp bir türlü cezalandıramıyordu. Bir kurt, vezirlik rütbesiyle aslana yakınlık kazanmıştı. Arslan, kurda, bu farelerin elinden çektiği zahmeti söylemiş ve şikayette bulunmuştu. Kurt bunu işitince: Aslan hazretleri, kapınızın emektarlarından kedi diye bir hizmetçiniz vardır. Ferman buyurursanız, tahtınızın bekçiliğini ona havale edelim. Aslan, kurdun bu teklifini kabul etti. Çapik denilen kedi huzura çağrıldı, bekçiliğe tayin edildi. Kedi görününce fareler perişan olup kaçtılar. Lakin Çapik farelerin hiçbirini öldürmüyor, sadece onların aslanın huzuruna gelmesini engelliyordu. Arslan bu şekilde rahat ettiği için Çapik'in itibarı da günden güne arttı. Böylece yerini sağlamlaştıran Çapik, bir gün büyük çocuğunu huzura getirip yer öptü ve dedi ki: Ey Sultanım. Bu benim büyük oğlumdur ve öz evladımdır. Padişahlara hizmet etmenin yolunu yordamını bilir. Her türlü hizmet elinden gelir. Ben kulun, bazen başka bir işe gittiğim zaman bu oğlum yerime bakıp kapıcılık etsin. Aslan, kedinin bu ricasını kabul etti. Bir gün Çapik bir işe gitti. Yerine oğlunu bırakıp; Görevini dikkatli yap! diye tembih etti. O gece oğul kedi, kapıcılık yaparken, babası gibi işi idare yoluna gitmeyip, ilk ortaya çıkan fareyi öldürdü. Sonra diğerini, diğerini derken sabaha kadar bütün fareleri mahvetti. Ertesi gün babası gelip yığın halinde fare leşlerini görünce aklı başından gitti. Yavrusuna: Ey ahmak ve cahil! Benim bin türlü zahmetle ömrüm boyunca elde ettiğim mevkiimi bir gecede elden çıkardın. Kadrimi kıymetimi yerle bir ettin. Bilmiyor musun ki bize gösterilen ilginin sebebi onlardır. Yoksa fareler olmazsa bizler ne yaparız? Nasıl iltifat ve ihsana mazhar oluruz! diye iyice azarladıysa da artık olan olmuş, iş işten geçmişti. Birkaç gün sonra farelerden eser kalmadığını gören aslan, Çapik ile oğlunun görevine son verdi."} {"url": "https://masalalemi.com/fareler-ve-filler-masali/", "text": "Uzun zaman önce Hindistan'da terk edilmiş eski bir köy vardı. Evler, sokaklar ve dükkanlar bomboştu. Pencereler açıktı, merdivenler kırıktı. Burası artık fareler için çok güzel bir yer haline gelmişti. Aslında, fareler, insanlar gitmeden öncede bu köyde mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Ama şimdi fareler için çok daha rahat bir zamandı. Tüm bu güzel eski ev ve dükkanlara tünel açarak büyük labirentler oluşturdular. Akşam yemeği partileri, festivaller, düğünler ve ziyafetlerle güzel zamanlar geçirdiler. Ve böylece zaman geçti. Bir gün, binlerce filden oluşan büyük bir sürü, batıdaki büyük göle giderken köye çok yaklaştılar. Biraz dinlenmek, yüzmek ve su içmek için bu göle uğramaya karar verdiler. Ancak farelerin oluşturduğu tünellerin bazıları çoktan ezilmişti. Fillerin bu tünellerden haberleri yoktu. Zaten bunlardan nasıl haberleri olabilirdi ki? Bu durum fareler arasında kısa sürede fark edildi ve fareler hızla bir toplantı yaptılar. Sürü tekrar bu şekilde geri gelirse, tüm tüneller yıkılır, şehrimiz mahvolur! diye bağırdı bir fare. Şansımız olmayacak! diye bağırdı bir başkası. Yapacak tek bir şey vardı. Bir grup cesur fare bu fil ayak izlerini göle kadar takip etti. Orada Fillerin Kralı'nı buldular. Küçük fare bu kralın önünde eğildi ve bir diğeri konuşmaya başladı; Ey kral, buraya çok yakın bir fare şehrimiz var. Yanından geçtiğiniz eski terk edilmiş köyde. Hatırlayabilir misin? Tabii hatırlıyorum, dedi Fil Kralı. Ama orada bir fare şehri olduğunu bilmiyorduk. Fare sözlerine devam etti; Sürünüz yüzlerce yıldır yaşadığımız evlerin bazılarını yıktı. Eğer aynı şekilde tekrar gelecek olursanız bu kesinlikle bizim sonumuz olur! Biz küçüğüz ve siz büyüksünüz. Lütfen eve gitmenin başka bir yolunu bulabilir misiniz? Kim bilir, belki bir gün fareler de size yardımcı olabilir. Fil Kralı gülümsedi. Minicik fareler, koskoca fillere nasıl yardım edebilirdi?! Ama sürüsünün, fare şehrini bilmeden ezdiği için gerçekten üzüldü. Dedi ki, Endişelenmene gerek yok. Sürüyü başka bir şekilde eve götüreceğim. Yakınlarda, avcılarına mümkün olduğunca çok fil yakalama emri veren bir kral yaşardı. Fillerin yüzmek için büyük göle geleceklerini tahmin eden avcılar, onları yakalamak için tuzaklar kurmuşlardı. Ama fillerin bunlardan haberi bile yoktu. Fil Kralı ve sürüsü o göle geldiklerinde hepsi tuzağa yakalandı. İki gün sonra avcılar, Fil Kralı'nı ve sürüsünü büyük halatlarla ormandaki ağaçlara bağladılar. Avcılar gittiğinde, Fil Kralı düşünmeye çalıştı. Ne yapabilirlerdi? Bir fil hariç hepsi ağaçlara bağlıydı. O fil ise kaçmayı başarmıştı. Fil Kralı, kaçmayı başaran file seslendi. Ona eski terk edilmiş köye geri dönüp orada yaşayan fareleri geri getirmesi gerektiğini söyledi. Fareler, Fil Kralı ve sürüsünün avcılar tarafından ağaçlara bağlandığını öğrenince göle koştular. Kral ve sürüsünün bağlandığını görünce hızla iplere koştular ve çiğnemeye başladılar. İpleri mümkün olduğunca çabuk çiğnediler. Halatlar çiğnenerek koparıldığında, fareler filleri serbest bıraktı. Fil Kralı, farelere çok teşekkür etti. Fil sürüsünü farklı bir yoldan eve götürdü. Fareler ise fillerin şehri yok etmesinden kurtuldu ve yeni dostlar kazandılar böylece fareler uzun yıllar boyunca mutlu yaşadı."} {"url": "https://masalalemi.com/gul-perisi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar perilerin ülkesinde bahçelerinin tam ortasında gül ağacı varmış. Bu gül ağacının en üstünde küçük bir gül perisi yaşarmış. Bu peri o kadar küçükmüş ki kimse tarafından görülmemiş. Kanatları o kadar uzunmuş ki omuzlarından aşağı kadar sarkıyormuş. Bu küçük ve güzel perinin güllerin her yaprağı yatağıymış. Gülden oluşan evinin odaları mis gibi kokarmış. Gül perisi yazları, ılık güneşin altında çiçekten çiçeğe konar, kelebeklerin kanatları üzerinde dans eder ve incecik kanatları ile ıhlamur yapraklarının üzerinde koşup akşam edermiş. Gül perisi en çok yaz mevsimini severmiş. Havalar sıcak olduğu için bütün çiçek arkadaşları ile oyunlar oynayıp, daha çok vakit geçirebiliyormuş. Gül perisinin sıcağı sevdiğini duyan yağmur damlaları bu duruma çok üzülmüş. Gül perisi beni ve bulutları sevmiyor, diye düşündüğü için uzun bir süre yağmur damlacıklarını gül perisinin yanına getirmemiş. Bir gün gül perisi kanatlarının çok kirlendiğini fark etmiş ve yağmur damlacıklarına ihtiyacı olmuş. Fakat yağmur damlacıklarının uzun zamandır olmadığını anlayıp ona seslenmiş; Heyyy yağmur damlacıkları uzun zamandır neredesiniz? diye seslenmiş. Bir cevap alamayınca iyice meraklanan gül perisi bir daha seslenmiş; Yağmur damlacıkları sizi çok özledim neredesiniz gelin oynayalım beraber. demiş. Yağmur damlacıkları gül perisini duymasına rağmen ona kırgın oldukları için cevap vermiyormuş. En sonunda; Çok işim var gül perisi şuan seninle oynayamam. Seninle sonbaharda görüşürüz. demiş. gül perisi yağmur damlacıklarının kendisine küs olduğunu bilmeden, yağmur damlacıkları ise gül perisini yanlış anladığından habersiz uzun zaman görüşmeden yaşamlarını sürmüşler. Birbirlerini özlemelerine rağmen uzun süre daha görüşmemişler. Birbirlerini karşı özlem duymalarına rağmen uzun bir süre daha birbirine hasret bir şekilde görüşmemişler. Bu masal da bu şekilde sona ermiş."} {"url": "https://masalalemi.com/guzel-ve-cirkin-masali/", "text": "Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel'e kalmış. Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş. Elbiseler ve mücevherler! isteriz demişler. Peki ya sen Güzel? diye sormuş tüccar. Bir gül. O bana yeter, demiş Güzel. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgar yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş. Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş. Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanıbaşında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş. Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde, demiş tüccar. Ona bir teşekkür edebilseydim keşke. Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. 'Hiç yoksa Güzel'e verdiğim sözü yerine getireyim,' demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış. Seni değer bilmez adam! diye kükremiş Canavar. Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin! Tüccar Canavar'ın karşısında diz çökmüş. Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim, demiş. Ben efendi falan değilim, bir Canavar'ım, diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin. Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. Baba, izin ver ben gideyim, demiş hiç tereddüt etmeden. Tabii sen gideceksin, suç senin, demiş kardeşleri. Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti. Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel'le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç! Buraya kendi isteğinle mi geldin? diye sormuş Canavar. Evet, demiş Güzel. O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek. Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak, demiş ona. 'Belki de bu yaşama alışırım,' diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş. 'Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde, diye düşünmüş. Güzel. Şu anda babamı görebilseydim keşke! demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel'in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. Seni izlememe izin verir misin Güzel? diye sormuş. Buranın sahibi sizsiniz, demiş Güzel. Hayır, demiş Canavar. Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim. Canavar bir an duraksamış. Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun? Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar'a bakmış. Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum, demiş. Güzel, yemeğini bitirince Canavar, Benimle evlenir misin? diye sormuş. Hayır Canavar, asla, demiş Güzel. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel'in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar'a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. 'Keşke,' diyormuş, 'bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar'ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş. Canavar bir gün, Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin, demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar'a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş. Gidebilirsin, Güzel, demiş Canavar. Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini. Bir hafta sonra döneceğim, söz, demiş Güzel. Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar. Dinle! demiş iki kardeşten biri. Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür. Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel'in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş. Çok geçmeden Güzel, Canavar'ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar'ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, 'Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!' diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar'ın şatosunda açmış. masalalemi.com O günün akşamı Canavar'ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. 'Onun ölümüne neden oldum!' diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar'ın kalbi hala atıyormuş! Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım, demiş Canavar fısıltılı bir sesle. Ama ben seni seviyorum Canavar! demiş Güzel. Seninle evlenmek istiyorum. O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar'a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş. Ben Canavar'ı istiyorum, diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. Canavar benim, demiş. Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım. Prens Güzel'i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın, demiş iyi peri Güzel'e. Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens'in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens'i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses'i olmuşlar. Madame de Beaumont"} {"url": "https://masalalemi.com/hansel-ve-gretel-masali/", "text": "Grimm Kardeşler Masalı Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri daha onlar bebekken ölmüş. Oduncu olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş. Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz, dediğini duymuşlar. Babaları bağırarak karşı çıkmış. Tartışmaya gerek yok, demiş karısı. Ben kararımı verdim. Yarın onları ormana götürüp bırakacağız. Endişe etme, diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. Evin yolunu buluruz. O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler. Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar. Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel'in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış. Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hansel ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler. Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve penceleri şekerdenmiş. Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: Evimi kim kemiriyor bakiim? Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. Zavallıcıklarım benim, demiş kadın, girin içeri. İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar. Fakat sabah her şey değişmiş. Meğer yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış. Hansel'i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel'i sürüye sürüye mutfağa götürmüş. Kardeşin bir deri bir kemik! demiş cırtlak bir sesle. Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek. Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış. Neyse ki Hansel'in aklı hala başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel'in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. Yok, olmaz. Yeterince şişman değil! diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel'e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. Şişman, zayıf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım! diye haykırmış Gretel'e. Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi! Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel'in de Hansel gibi hala aklı yerindeymiş. Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum! diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel'i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış. Hansel ve Gretel böylece kurtulmuş Ama hala eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel'i sonra da Gretel'i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar. Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış. Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Böylece ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler."} {"url": "https://masalalemi.com/harika-masali-oku/", "text": "Bir zamanlar, ne kadar çalışırsa çalışsın, beş kuruşu olmayan yoksul mu yoksul bir adam varmış. Kralın her yeri kapladığı, acı ve dondurucu rüzgarın estiği bir kış, yoksul kulübesi sıcacık olsun diye güzel bir ateş yakmış, kulübeye toprak getirmiş ve bir kavun çekirdeğini toprağa dikmiş. Bir zaman sonra, kocaman, güzel bir kavun yetiştirmiş. Onu imparatora götüreceğim demiş kendi kendine. İyi para verecektir. Yoksul adam kavunu alıp padişahın yanına gitmiş. Bunu tek başına mı yetiştirdin! demiş imparator merakla. Evet majesteleri diye mırıldanmış yoksul adam. Harika! diyerek onaylamış imparator. Hem de böyle bir kışta! Evet, majesteleri. Bütün bunları onu getirip bana sunmak için mi yaptın! Evet, majesteleri. Harika! demiş imparator. Kavunu almış ve yoksula çekilebileceğini işaret etmiş. Yoksul, imparatorluk sarayından çıktığında, öylesine açmış ki neredeyse ağlayacakmış. Bir hanın yanından geçerken hancının kendisine seslendiğini işitmiş: Hey, sen! Kıymalı böreklerimden yemek istemez misin? Yoksul çok nazlanmamış. Hana girmiş ve masaya oturmuş. Hancı onun önüne bir tabak kıymalı börek koymuş. Yoksul o kadar açmış ki böreğin hepsini çabucak yemiş. Bunu tek başına mı hazırladın? diye sormuş. Tabii! demiş hancı. Harika! diyerek onaylamış yoksul. Etini de mi! Tabii, demiş hancı. Harika! diyerek kalkıp kapıya doğru yönelmiş. Hey, sen! Yediğin yemeğin parasını ödemeye ne dersin? diyerek onu yakalamış aşçı. Ama bir kuruş çıkmadığını görünce öfkelenmiş ve onu beleşçilikle suçlayarak imparatorun karşısına çıkarmış. İmparator kızmış: Yemek ısmarlayıp parasını vermeden gitmek de ne demek! Harika demek yeter mi sanıyorsun? Majesteleri, karıştırmış olmalıyım. Size kışın ortasında binbir güçlükle yetiştirdiğim bir kavun getirdim ve siz bana 'harika' diyerek kapıyı gösterdiniz. Ben de ülkemizde harika sözünün ödemeye yettiğini düşündüm. Böylece, sözle böreklerin parasını ödemek istedim. demiş. Çok utanan imparator hancının parasını verip yoksul adamı bol bol ödüllendirmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/horoz/", "text": "Ayşe ninenin bir horozu varmış. Bir gün yolda giderken horozun ayağına diken batmış. Horoz ninesine gidip benim ayağıma diken battı diye söylemiş. Ninesi de horozun ayağından dikeni çıkarıp fırına fırlatmış. Bu esnada Ayşe Nine fırında pide pişiriyormuş. Horoz, ninesine Benim dikenimi ver, demiş. Ninesi de ben onu fırına attım yandı, diye cevap vermiş. Horoz da Olmaz, ben dikenimi almadan gitmem! diye bağırmış. Bunun üzerine ninesi de ben diken yerine sana pide vereyim, demiş. Horoz kabul etmiş, pideleri alıp yola koyulmuş. Horoz yolda giderken çobana rastlamış. Çoban horozun pidelerini görünce Horoz kardeş pideleri birlikte yiyelim mi? diye sormuş. Horoz kabul etmiş. Oturmuşlar, yemişler. Horoz bu sefer de çobana Benim pidemi ver, ben yoluma gideyim, demiş. Çoban da oturduk, beraber yedik. Pide bitti o zaman ben sana kuzu vereyim, demiş. Horoz kuzuyu almış yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Yolda bir çiftçiye rastlamış. Çiftçi horoza: Horoz kardeş, kuzuyu pişirelim de yiyelim. demiş. Bunlar oturup kuzuyu yemişler. Horoz az durmuş, uz durmuş. Ben kuzumu isterim, demiş. Çiftçi de hadi ben sana öküzümü vereyim de sen yoluna git demiş. Horoz öküzü almış, yola koyulmuş. Yolda giderken düğüncülere rastlamış. Düğüncüler horoz kardeş; öküzü keselim de keşkeğe koyalım, sonra da yiyelim demişler. Oturup öküzü yemişler. Horoz az durmuş, uz durmuş. Ben öküzümü isterim, demiş. Düğüncüler sana davul verelim demişler. Horoz davulu istememiş. Zurna verelim demişler. Horoz zurnayı istememiş. İlla gelini istemiş. Gelini horoza vermişler. Horoz gelini almış, yola koyulmuş. Kendi kendine yolda şarkı uydurmuş: Bir dikene bir pide, Bir pideye bir kuzu, Bir kuzuya bir öküz, Bir öküze bir davul, Bir davula bir zurna, Bir zurnaya bir gelin, Daddiri dadda, Daddiri dadda. demiş ve gitmiş. Balıkesir Masalı"} {"url": "https://masalalemi.com/ihtiyarin-akli/", "text": "Geçmiş zamanlarda zalim bir han varmış. Han, bir gün kendi kendine şöyle bir karar almış: Yaşlı insanlar bir şeye yaramazlar. Toplumda üretici değil, tüketicidirler. Herkes altmış yaşına basan babasını öldürmelidir. Emrime karşı çıkanlar ise şiddetle cezalandırılacaklardır! Hanın ülkesinde Genci adında bir çoban varmış. Babası altmış yaşına basmış. Genci, babasını öldürmek için şehrin dışına çıkarmış. Babası: Oğlum beni nereye götürüyorsun? diye sormuş. O da: Seni hanın fermanı üzerine öldüreceğim. demiş. Yaşlı adam: Oğlum, beni öldürme, bir yerde sakla! Aklım ve tecrübem sana yardımcı olur. demiş. Genci, babasını öldürmeyip, gecenin yarısında kimseye gözükmeden getirmiş eve; bahçedeki üstü kapalı bir arabada saklamış. Yiyecek içeceğini gece veriyormuş. Bir gün büyük bir ejderha bu yöreye doğru gelmeye başlamış. Halk, korkudan arabalarına binip, kaçmaya başlamış. Genci de arabasını hazırlayıp, yola koyulmuş. Babası sormuş: Oğlum, bu ne telaş, nereye gidiyoruz? Genci de olup biteni anlatmış. Babası: Oğlum, sen kaçma, ejderhayı öldür! demiş. Ben bunu nasıl yaparım, baba? Onun ağzına bir at sığıyor, ağzından alevler fışkırıyor demiş Genci. Yaşlı adam: Oğlum, akıllı insan için böyle bir yaratığı öldürmek hiç de zor değildir. Ejderha büyük olduğu kadar da zayıftır. Bir çukur kazıp içinde saklanırsın. Ejderhanın başı saklandığın yere eğer tan ağardığında varırsa, bu demektir ki; ortası öğle varacaktır. O anda çıkıp, bir kılıç darbesiyle onu ikiye bölersin. Sana zarar veremez artık. Unutma, kestiğin yerden iki yuvarlak taş çıkacak, onları al, sakla; sonra sana lazım olacaktır. demiş. Genci, babasının dediği gibi yapıp, bir hendek kazmış. Ejderha sürüne sürüne gelip geçmiş. Ağzından alevler püskürtmekteymiş. Öğle vakti Genci yerinden kalkıp, bir kılıçla onu ikiye bölmüş. Kara kanlar akmağa başlamış. Genci, ejderhanın karnından çıkan iki yuvarlak taşı alıp, gelmiş babasının yanına ... Ejderhadan korkup kaçanlar, ıssız bir çölde susuz kalmışlar. Ne kendileri, ne de hayvanları için içecek su bulamıyorlarmış. Baba-oğul onlara ulaşmışlar. Genci babasına: Baba, kuyuyu nerede kazalım? diye sormuş. Yaşlı adam: Oğul, hayvanlar nerede toplanmışsa kuyuyu orada kaz. demiş. Genci başlamış kuyu kazmaya. Çok geçmeden su fışkırmış. Herkes kana kana su içmiş. Diğer taraftan hana haber ulaştırmışlar ki; adamın biri ejderhayı öldürmüş. Han, bu işi kimin başardığını, kuyuyu kimin açtığını sormuş. Birçok insan gelip, bu çetin işleri kendilerinin başardıklarını söylemişler hana. Han, onlara inanmamış. Han, bu işlerin üstesinden geleni bulmak için; Her kim gölün dibindeki altın kepçeyi çıkarıp getirirse, öldükten sonra onu yerime han tayin edeceğim! demiş. Talipliler toplanmış gölün yanına. Şeffaf suyun içinde altın kepçe gözüküyormuş. Dalıvermişler gölün derinliklerine. Tam kepçeye ulaşacakları esnada, kepçe gözden kayboluyormuş. Genci; Baba, bu altın kepçeyi nasıl çıkaracağım? diye sormuş. Tecrübeli ihtiyar: Oğlum, onu altında değil, üst de arayın. Oralarda bir ağacın üzerinde olabilir. demiş. Genci, gece gelip ulu ağacın üzerindeki altın kepçeyi alıp hana götürmüş. Han: Bunu nasıl becerdin? diye sormuş. Genci olup biteni anlatmış. Han: Bütün bunları nasıl yaptın? diye sorunca, Genci: Bütün bunları altmış yaşını doldurmuş olan babamın engin tecrübelerine dayanarak yapabildim ve halkımı büyük felaketlerden kurtardım. demiş. Han, hatasını anlamış. Bu olaydan sonra yaşlılara hürmet ve saygıda kusur etmemiş. Bir süre sonra han ölmüş, yerine Genci'yi veliaht tayin etmiş; o da ülkeyi adaletle idare etmiş, Yaşlılığa karşı en mükemmel ilaç, bilgili ve erdemli olmaktır. Cicero"} {"url": "https://masalalemi.com/iki-inatci-keci/", "text": "Bir köprünün ortasında rastlaşmış iki keçi Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Hep inatçılıkmış meğer bu keçilerin suçu Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Büyük keçi demiş yol ver önce ben geçeceğim Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Küçük keçi demiş eğer verirsem öleceğim Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Tam köprünün ortasında toslaşmış iki keçi Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay İkisi de suya düşmüş bunu görenler şaşmış Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay Keçilerin inatçısı suya düşer boğulur Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay İnsanların inatçısı kim bilir ki ne olur Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay İşte böyle arkadaşlar, işin aslı şöyleymiş: Bir köylünün iki inatçı keçisi varmış. O kadar inatçılarmış ki biri diğerinin yaptığı şeylerin tam tersini yaparmış. Öyle ki birisi otlamak için köylünün evlerinin kenarından akan derenin karşı tarafına geçse o mutlaka bu tarafı tercih edermiş. Yine bir gün kırlara otlamaya gitmişler. Her taraf yemyeşil taptaze çimenlerle doluymuş. masalalemi.com Keçiler otlaya otlaya ırmağın kenarına kadar gelmişler. Keçilerden birisi ırmağın bir yakasında, diğeri öbür yakasında otlamaktaymış. İkisi de derenin karşı tarafından otlamak istemişler ve ikisi de ırmağın üzerindeki köprünün tam ortasına rastlaşmışlar. İki keçi, köprüde burun buruna gelmişler. Keçilerden birisi yol istemiş: Çabuk yol ver karşıya geçeceğim. Diğer keçi yol vermeye yanaşmamış: Önce ben geldim, sen bana yol ver. Keçilerin ikisi de inatçı mı inatçı. Köprüde kafa kafaya toslaşmışlar. İkisi de kavga etmekten yorgun düşmüşler. Bir tos, bir tos daha derken, keçilerin ikisi birden dengesini kaybedip, ırmağa düşmezler mi? İki keçi, ırmakta bata çıka sürüklenmeye başlamışlar. Boğulmak üzereyken yaptıkları hatayı anlamışlar. Son sözleri: Keşke ikimizde bu kadar inatçı olmasaydık! Olmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/iki-katir-masali/", "text": "İki katır yolda yan yana gidiyorlarmış. Biri buğday, biri altın yüklüymüş. Altın çuvalı taşıyan katır, değerli bir yük taşıdığı için böbürlenirmiş. Yolda arkadaşına: Doğrusu yorulduğuna değmez, demiş. İki çuval buğday kaç para eder ki? Etse etse beş yüz lira eder. Bense bir servet taşıyorum. Buğday yüklü katır dinler, sesini çıkarmazmış ama, onun bu böbürlenmesine de kızarmış. Uzun bir yolculuktan sonra, büyük bir ormandan geçerlerken hırsızların saldırısına uğramışlar. Buğday yüklü katıra hiç kimse karışmamış. Fakat ötekine gelince, hemen üstüne saldırıp hem altın çuvallarını almışlar hem de katırı dövmüşler. Hırsızlar gittikten sonra buğday yüklü katır, ayakta duramayacak kadar halsiz olan zavallı katıra, alaycı bir gülmeyle: -Bak,demiş. O kadar övünüp durduğun yükün yüzünden başına neler geldi. El alemin parasının hamallığı ile böbürlenmeye kalkanların sonu budur işte!"} {"url": "https://masalalemi.com/iki-soylu-ve-usagi/", "text": "Vakti zamanında, bir Japon soylusu varmış. Bu soylu, zayıf ve uzun boyluymuş. Bir gün Osaka'ya gitmek için yola çıkmış. Yolda giderken: Çok kötü. Bana hizmet edecek bir uşak bulamadım. diye düşünmüş. Bu sırada, aynı yoldan çok şişman ve kısa boylu bir başka soylu da Osaka'ya gidiyormuş. O da: Çok kötü! Bana hizmet edecek bir uşak bulamadım. diye düşünüyormuş. Bu iki soylu da kendini beğenmiş, başkasını küçük gören, kötü kalpli kimselermiş. Aynı yol kavşağında iki kötü kalpli soylu karşılaşmışlar. Uzun boylu soylu: Hayrola kardeş. Yolculuk ne tarafa? diye sormuş. Kısa boylu: Osaka'ya diye cevap vermiş. Uzun boylu: Ben de Osaka'ya gidiyorum. Dilersen beraber gidelim. demiş. Böylece beraber yolculuk etmeye karar vermişler. İki efendi Osaka'ya doğru ilerlerken, karşılarına efendisiz bir uşak denk gelmiş. Bu uşakla konuşup, onu yanlarına hizmetçi olarak almışlar. Ve üçü yollarına devam etmiş ... Hizmetçiye özel eşyalarını ve büyük kılıçlarını vermişler. Fakat, hizmetçi kılıçları bir savaşçı kadar güzel taşıyamıyormuş. İki soylu, uşağın beceriksizliğiyle alay edip, kahkahalarla gülmüşler. Bir uşaktan başka ne beklenirdi ki zaten! diye ona hakaret etmişler. Uşak, bu iki kötü kalpli soyluya hiç cevap vermemiş. Fakat biraz ilerledikten soma birden uzun kılıçlardan birini çekip: Hemen bana küçük kılıçlarınızı verin. diye emretmiş.' Adamlar: Sen bize nasıl emir verebilirsin? demişler. Uşak: Şayet küçük kılıçlarınızı bana vermezseniz, sizi kendi büyük kılıçlarınızla öldürürüm! demiş. Soylular, korkularından küçük kılıçlarını da vermişler. Ve yola tekrar devam etmişler ... Osaka yolunda biraz ilerlemişler. Fakat, birden bire uşak durmuş. Bir eline büyük kılıcı, diğer eline küçük kılıcı almış: Benim canım çok sıkıldı, beni biraz eğlendirin! diye emretmiş. Soylular: Sen bize emir veremezsin. Biz seni eğlendirmeyeceğiz. demişler. Uşak: Siz beni eğlendirmezseniz, ben de sizi bu kılıçlarla öldürürüm! diye tehdit etmiş. Soylular korkularından: Peki, seni nasıl eğlendirelim? diye sormuşlar. Uşak: Her ikiniz de birer hayvan taklidi yapın! diye emir vermiş. Biri başlamış köpek gibi havlamaya, diğeri başlamış at gibi kişnemeye. Uşağın ise gülmekten karnı ağrımış. İki soylu ise utançlarından birbirlerinin yüzüne bakamıyorlarmış. Uşak daha sonra iki soyluya kılıçlarını ve eşyalarım iade etmiş. Bir daha kimseyi küçük görmemelerini ve kimseyle alay etmemelerini tembih etmiş ve oradan çekip gitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/imparatorun-yeni-giysileri-masali/", "text": "Bir zamanlar giyinip kuşanmayı çok seven bir imparator yaşarmış. İmparator bütün parasını yeni elbiseler için harcarmış. Günün her saatinde değişik elbiseler giyer, aynanın karşısından ayrılmazmış. İmparator, ülke işleriyle hiç ilgilenmezmiş. Halkın karşısına sadece yeni elbiselerini göstermek için çıkarmış. Bir gün ülkeye iki yabanca gelmiş. Bu iki adam imparatorun sarayına giderek, Yüce imparatorumuz, biz dünyanın en ünlü terzileriyiz. Sizin için dünyanın en güzel giysilerini dikmek istiyoruz. Ama bu giysilerin bir özelliği var. Ancak akıllı insanlar bunları görebilir. Akılsız ve beceriksizler bu giysileri göremez, demişler. İmparator onlara inanmış. Demek bu giysileri ancak akıllı insanlar görebilir. O zaman ülkemde kimin akıllı, kimin akılsız olduğunu anlayabilirim. Adamlar gülümsemişler. Tabii efendim. Üstelik bu giysileri görünce çok beğeneceksiniz. Ama bunun için çok fazla altın harcamak gerekecek, demişler. İmparator hemen emir vermiş. Terzilere istedikleri her şeyin verilmesini söylemiş. İki adam saraydaki güzel bir odaya yerleştirilmiş. Odaya iki dokuma makinesi ile ipekli, altın sırmalı kumaşlar getirilmiş. Aradan günler geçmiş. Herkes terzilerin yaptığı giysileri görüp göremeyeceklerini çok merak ediyormuş. İmparator bile kendi kendine, Ya, elbiseleri göremezsem. Ama ben çok akıllıyım, tabii ki görürüm! diyormuş. Sonunda imparatorun aklına bir fikir gelmiş. İhtiyar vezirini çağırmış. Terzilerin yaptıklarını görmesini istemiş. Böylece vezirin ne kadar akıllı olduğunu da öğrenebileceğini düşünmüş. İhtiyar vezir emredilen şeyi yapmış. Düzenbaz terzilerin odasına girmiş. İki adam da dokuma makinesinin başında çalışıyor gibi yapıyorlarmış. Vezir ortada yapılan hiçbir giysi olmadığını görünce çok şaşırmış. Gözlerini açıp kapatmış. Ama hayır, hiçbir şey göremiyormuş. Aman Allah'ım! Yoksa ben akılsız ve beceriksiz miyim? Hiçbir şey göremiyorum. Ama bunu kimse anlamamalı, diye düşünmüş. İki adam ellerinde bir şey varmış gibi davranarak vezire yaklaşmışlar. Efendim, bakınız şu desenlere. Nasıl beğendiniz mi, diye sormuşlar. Vezir görüyormuş gibi yaparak, Çok, çok güzel. Harika doğrusu, hiç bu kadar güzel desenler görmemiştim. Şimdi, hemen imparatorumuza yaptıklarınızın ne kadar güzel olduğunu anlatacağım, demiş. Adamlar: Gördüğünüz gibi bu elbise henüz bitmedi. Daha çok ipek ve altın gerekiyor efendim, demişler. Vezir de onlara istediklerini göndererek hemen imparatorun yanına gitmiş. Yüce imparatorum! Bu terziler gerçekten çok ustalar. Hiç bu kadar güzel kumaşlar görmemiştim. Elbise bitince size çok yakışacak, demiş. İmparator, vezirin söylediklerine çok sevinmiş. Akıllı bir veziri olduğunu düşünmüş. Ertesi gün imparator çok güvendiği bir başka adamını göndermiş. Terzilerin işinin bitip bitmediğini öğrenmesini istemiş. Vezirin başına gelenler onun da başına gelmiş. Adamlardan biri: Ne güzel bir kumaş değil mi efendim? Gördüğünüz gibi elbise bitmek üzere. Ama biraz daha altın ve değerli taşlarla süslemeliyiz. İşte o zaman imparatorumuza layık bir giysi olacaktır, demiş. imparatorun güvendiği adamı şaşkınmış. Çünkü o da hiçbir şey göremiyormuş. Olamaz, yoksa ben akılsız mıyım? Ama hayır, belki de sadece biraz beceriksizimdir. Vezir gördüğü halde ben hiçbir şey göremiyorum. Bunu kimse bilmemeli. diye düşünerek, Ah evet, haklısınız. Çok harika bir elbise olmuş. Hele şu renk, şu desenler. Gerçekten de hiç böyle elbise görmedim. Hemen imparatorumuza gideceğim. Size biraz daha altın ve değerli taş göndermesini isteyeceğim, diyerek hızla imparatorun yanına gitmiş. O da imparatora, İnanınız efendim hiç böyle bir kumaş görmemiştim. Elbiseniz gerçekten de çok güzel olacak, demiş. İmparator ertesi gün, en yakın dostlarıyla birlikte terzilerin yanına gitmiş. Adamlar imparatoru görünce ellerinde bir elbise varmış gibi yapmışlar. Hoş geldiniz efendim. İşte elbiseniz bitti. Nasıl, beğendiniz mi? İmparator gözlerine inanamıyormuş. Çünkü hiçbir şey göremiyormuş. İçinden büyük bir üzüntü hissetmiş. Aman Allah'ım! Göremiyorum. Yoksa ben akılsız mıyım? Yoksa imparator olmaya layık değil miyim? diye düşünmüş. Düzenbaz terziler tekrar sormuşlar. İmparatorumuz, efendimiz! Yoksa elbiseyi beğenmediniz mi? İmparator: Hayır, gerçekten çok güzel olmuş. Siz ne dersiniz dostlarım, diyerek çevresindekilere bakmış. Aaa, evet çok güzel! Size çok yakışacak, çok, diye cevap vermişler. İmparator da ortada bir elbise olduğuna iyice inanmış. Bu güzel elbiseyi bütün halkımız görmeli. Tören hazırlıklarına başlansın. Üç gün sonra yeni elbiselerimi giyeceğim. Böylece kimin akıllı, kimin akılsız ve beceriksiz olduğunu göreceğim, demiş. Günler çok hızlı geçiyormuş. Üç gün sonra bütün hazırlıklar tamamlanmış. Halk meydanı doldurmuş. Herkes imparatorlarının yeni giysisini çok merak ediyormuş. Ama elbiseden çok çevrelerindeki akıllıları ve akılsızları merak ediyorlarmış. İmparator da o sabah erkenden kalkmış. Göremediği yeni elbiselerini giyeceği için heyecanlanmış. Düzenbaz terziler giysileri taşıyormuş gibi yaparak imparatorun odasına girmişler. Sonra da imparatoru giydiriyormuş gibi yapmışlar. İmparator aynada kendisine bakmış. Ama hala hiçbir şey göremiyormuş. Üstelik üzerinde giysileri olmadığı için çok üşüyormuş. Yine de hiçbir şeyi fark ettirmeden gülümsemiş. Tacını başına takmış. Kendisinden emin bir şekilde yürüyormuş. Sokaklar, balkonlar, yollar insanlarla doluymuş. Herkes imparatorun çıplak olduğunu görmüş. Ama hiç kimse bunu söylemeye cesaret edememiş. Herkes: Aman ne güzel elbise! İmparatorun yeni elbisesi çok yakışmış, diyormuş. İmparator duyduğu bu sözlerle daha çok mutlu olmuş. Ama yine de çok üşüyormuş. Kendi kendine, Elbisem, her halde çok ince olmuş. Terzilerime söyleyeyim de daha kalın ipliklerle dokusunlar. diye düşünmüş. İşte tam bu sırada kalabalığın içinden bir ses duyulmuş. Aaaa! İmparator çıplak! Bunu söyleyen küçük bir çocukmuş. Biraz sonra da herkes birbirinin kulağına, Evet, gerçekten de imparator çıplak, demeye başlamışlar. İmparator, törenlerin bittiğini söyleyerek saraya koşmuş. Böyle bir şey yaptığı için çok utanmış. İki düzenbaz ise çoktan, ipekleri ve altınları alarak kaçmışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/isirgan-otu-corbasi/", "text": "Bir gün annesi küçük Ayşe'ye: Bütün gün dikiş diktim. Akşama yiyecek bir şey hazırlayamadım. Haydi ırmak kıyısına git de balık tut... Büyücü kadının evinin önünden geçerken de uğrayıp birkaç kuruş vermeyi unutma. Yoksa küser ve sonra çok kötü olur. dedi. Ayşe, balık tutmaya gitti. Büyücü kadının evinin önünden geçerken, büyücü kadın sordu: Benim için bir şeyler getirdin mi? Bir şey getirmedim. dedi Ayşe de. Çünkü elindeki paralarla karamela almayı düşünüyordu. Bu sözleri işiten büyücü kadın kızdı: Yalancı çocuk! dedi, Bu akşam ısırgan otu çorbası iç de gününü gör! Ayşe bu sözlere omuz silkerek karşılık verdi, ırmak kıyısına gelip oltasını suya atar atmaz, kocaman bir turna balığı yakaladı. Balık: Sen beni yakaladığını sanıyorsun ama asıl ben seni lup diye yutacağım! dedi. Bu sözleri işiten zavallı Ayşe, oltayı bıraktığı gibi var gücüyle koşarak eve döndü. Biraz soluklanıp annesine: Çok kötü anneciğim! dedi, Bu gün bir tek balık bile yok! Ne yapalım dedi annesi de, Biz de ısırgan otu çorbası içeriz! Bu Ayşe'nin hiç hoşuna gitmedi ama yapacak bir şey yoktu. Çok acıktığı için istemeye istemeye çorbayı içmek zorunda kaldı. Ertesi gün annesi: Bütün gün çamaşır yıkadım. dedi akşama yiyecek bir şey hazırlayamadım. Haydi ormana git de tuzağa yakalanmış bir hayvan bul getir. Büyücü kadının evinin önünden geçerken de uğrayıp birkaç kuruş vermeyi unutma. Yoksa küser ve sonu kötü olur. Ayşe kendi kendine: Bu paralarla kendime leblebi şekeri alırım! dedi. Büyücü kadının evinin önünden geçerken de: Bugün de sana verecek bir şey yok! diye seslenmeyi unutmadı. İyi öyleyse dedi büyücü kadın da; Bu akşam da ısırgan otu çorbası iç de gününü gör! Ayşe bu sözlere omuz silkerek karşılık verdi ve ormanın yolunu tuttu. Ağaçların arasındaki tuzağa güzel bir sülün yakalanmıştı. Ayşe, sülünü tuzaktan çıkarıp almak için elini uzattı. Ama birden sülün büyüyüp irileşmeye başladı, koca bir kartal kadar oldu. Sen beni yakaladığını sanıyorsun ama asıl seni alıp götürecek olan benim! dedi sülün. Bu sözleri işiten zavallı Ayşe, var gücüyle koşarak eve döndü. Biraz soluklanıp annesine: Çok kötü anneciğim! dedi, Bu gün bir tek hayvan bile tuzağa düşmemiş! Ne yapalım dedi annesi, Biz de ısırgan otu çorbası içeriz! Ayşe, cebindeki paraları düşünerek çorbayı içmek zorunda kaldı. Ertesi gün annesi: Bütün gün sökük diktim dedi, Akşama yiyecek bir şey hazırlayamadım! Haydi git de patates topla. Büyücü kadının evinin önünden geçerken de uğrayıp birkaç kuruş vermeyi unutma. Yoksa küser ve kötü olur! Ama Ayşe büyücü kadının evinin önünden geçerken: Bu gün sana verecek bir şey yok! diye seslenmeyi de unutmadı. İyi öyleyse dedi büyücü kadın da; Bu akşam yine ısırgan otu çorbası iç de gününü gör! Ayşe yine aldırmadı ve gidip patatesleri topladı, çuvala doldurdu. Ama yolda, çuval gittikçe kendisine ağır gelmeye başladı. Çuvalı açıp içine bakınca bir de ne görsün? Patatesler kocaman birer bal kabağına dönüşmemiş mi? Ayşe, çuvalı olduğu yerde bırakıp doğruca kente gitti. Kocaman bir reçelli çörek alıp eve döndü. Büyücünün evinin önünden geçerken: Sana hiç para vermedim. dedi, Paraları biriktirdim. Her akşam ısırgan otu çorbasım da içtim. Ama şimdi istersen seninle dost olabiliriz. Bizim eve gel. Bu çöreği birlikte yiyelim. Olur, gelirim. dedi büyücü kadın. Sonra Ayşe ile birlikte yola çıktılar. Ayşe'nin annesi onları görünce çok telaşlandı ve üzüldü. Eyvah! dedi, Size sunacak ısırgan otu çorbasından başka bir şey yok! Ayşe şaşkınlıkla tencereye doğru baktı. İyi ama anne, tencereden çok güzel yemek kokuları geliyor. dedi. Bu sözleri işiten büyücü kadın gülümsedi: Özür dilerim, dedi. Isırgan otu çorbasını sevmediğim için tencerenin içindeki yemeği değiştirdim. İyilik, hiçbir zaman boşa gitmeyen, tek yatırımdır. Henry David Thoreau"} {"url": "https://masalalemi.com/iyi-kalpli-cicek/", "text": "Bir zamanlar küçük pembe çitleri arasında rengarenk bir kulübe varmış. Bu kulübede yaşlı mı yaşlı fakir mi fakir ama çok iyi kalpli bir teyze yaşarmış. Bu teyzenin sadece bir çiçeği varmış. Yaşlı teyze bu çiçeği tam öleceği sırada sokakta bulmuş. Onun toprağını değiştirmiş, sulamış ve büyümesi için her gün ona güzel güzel şarkılar söylemiş. Yaşlı teyze yalnız olduğu için sürekli üzülür ve ağlarmış. Çiçek artık bu duruma dayanamayıp bir gün o kadar çok ağlamış ki tohumları her tarafa saçılmış. Yaşlı kadın sabah uyandığında bahçesinde yeni çiçekler görünce çok mutlu olmuş ve o gün ağlamamış. Artık çiçeklerini her gördüğünde gülümsüyormuş. Çiçek de yaşlı kadını daha da mutlu edebilmek için kendi kendine tüm çiçek tohumlarını bulmaya söz vermiş. Ne yapabileceğini düşünmeye başlamış. Sonra da en yakın arkadaşı rüzgardan yardım istemeye karar vermiş. Rüzgar Arkadaşlar birbirlerine yardım ederler. diyerek, çiçeğin teklifini seve seve kabul etmiş. Menekşeyi bulması kolaymış, bir vazodan kapmış ve tohumunu çıkarmış. Karanfil, papatya, gül, lale ve yasemini bulmakta kolay olmuş, kimisini bahçeden almış kimisini tarladan koparmış. Sonrasında nadir olan tüm çiçeklerin tohumlarını da bir bir bulmuş. Ancak bir sorun varmış, her yere bakmasına rağmen Gökkuşağı Çiçeği'ni bulamamış. Her tarafa gitmiş, o kadar gitmiş ki sonunda başladığı yere geri dönmüş. Üzgün bir şekilde çiçeğe topladığı tohumları vermiş. Çiçek arkadaşına Sana nasıl teşekkür etsem bilemiyorum canım arkadaşım. demiş. Ama rüzgarın yüzü hiç gülmüyormuş. Çiçek sormuş Neden mutsuzsun, bak tüm tohumları bulmuşsun? Rüzgar arkadaşına Gökkuşağı Çiçeği'ni bulamadığını söylemiş. Çiçekte çok üzülmüş ama pes etmemiş. Ben kendi kendime söz verdim. Tüm çiçekleri bulmak için elimden geleni yapacağım. demiş. Sonunda akıllarına, yakın arkadaşları Şeker Kuş' dan yardım istemek gelmiş. Şeker Kuş, rengarenk tüyleriyle ve sarı gagasıyla çok şık görünüyormuş. Bir ıslıkla onu çağırmışlar ve Gökkuşağı Çiçeği'ni gördün mü? demişler. İncecik ve güzel sesiyle Gördüm. demiş. Nerede gördün? diye sormuşlar. Kuş da Onlar benim dünyadaki en sevdiğim yiyecekler, yerini söylersem siz onları alırsınız. demiş. Rüzgar da Sadece birkaç tohum alacağım, senin yemeğini almak ister miyim ben? demiş. Kuş da Peki o zaman söz ver. demiş. Rüzgar söz vermiş, kuş da Mavi tepelerin ardında bulunurlar, yalnız dikkat et sakın çiçeklerini koparayım deme, söz verdin. demiş. Rüzgar tamam diyerek yola çıkmış. Rüzgar az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Tam Mavi Dağ'a yaklaşırken birdenbire bir yıldırım rüzgarın kafasına düşmüş ve rüzgar bilinicini kaybetmiş. Bir oraya bir buraya savrulup duruyormuş. Rüzgarın bu halini gören bulut sihirli yağmurlarını üzerine yağdırmış. Yağmurun yağmasıyla rüzgarın kendine gelmesi bir olmuş. Buluta çok teşekkür etmiş. Ama gözlerini açar açmaz ne görsün? Mavi dağlardan oldukça uzaklaşmış. Rüzgar, babası fırtına kralından yardım istemiş. Babası öyle esip gürlemiş ki kendisini bir anda Mavi Dağ'ın tepesinde bulmuş. Rüzgar tohumlardan alıp gideceği sırada çiçeklerin güzelliğini görüp büyülenmiş. Tam koparacakken arkadaşlığın gücü galip gelmiş ve vazgeçerek Şeker Kuşa verdiği sözü tutmuş. Tohumları alarak hızlıca çiçeğe doğru uçmuş. Tohumları hemen ekmişler, sulamışlar ve güzel güzel açmaları için şarkılar söylemişler. Günler sonra tohumlar büyümüş ve tüm bahçe rengarenk güzel çiçeklerle dolmuş. Yaşlı kadın bahçesine çıktığında muhteşem bir manzara ile karşılaşmış. Sevinçten göz yaşlarını tutamamış. Tüm yalnızlığı ve üzüntüsü uçup gitmiş. Artık çiçekleriyle birlikte hep mutlu ve sevinçli olmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/kanli-koca-oglu-kan-turali-hikayesi/", "text": "Oğuz zamanında Kanlı Koca denilen bir yiğit er varmış. Kanlı Koca, Kan Turalı adlı oğlunu evlendirmek istemiş. Oğlu evlenmek için kahraman ve gözü pek bir kız istemiş. Babası, Sen kız istemezsin, yiğit istersin, diye yanıtlamış. Kan Turalı yola çıkmış ve diyar diyar kız aramaya gitmiş. Trabzon beyinin kızının tam istedikleri gibi olduğunu öğrenmiş. Fakat bu kızı alabilmek için besledikleri üç canavarı öldürmesi gerekmekteymiş. Bunun üzerine Kan Turalı ölümü göze alarak kızın bulunduğu bölgeye gitmiş. Neden geldiğini öğrendiklerinde düşmanlar onu içeri almışlar ve soyundurup boğayı üzerine salmışlar. Bu arada kız oğlanı görmüş ve ona aşık olmuş. Oğlan boğayı öldürmüş ve derisini beyin önüne serip kızını istemiş. Fakat bu kez aslanı meydana salmışlar, aslanı da öldürmüş, derisini beyin önüne serip kızını istemiş. Onlar da, deveyi öldürdükten sonra kızı alabileceğini söylemişler. Kan Turalı deveyi de öldürmüş ve Selcen Hatunu alıp gitmiş. Bir yerde konaklamışlar ama Kan Turalı tam uyurken düşmanlar onun üzerine yürümüş. Kan Turalı'nın annesiyle babası da onların oldukları yere gelmişler. Kan Turalı ve Selcen Hatun düşmanı dövüşerek yenmişler. Atlarına binip babasının yanına varmışlar. Bir çadır dikip ve düğün yapmışlar. Bu Dede Korkut hikayesi de burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/karga-ile-tilki/", "text": "Günlerden bir gün, kurnaz tilkinin karnı acıkmış. Yiyecek bulmak için ormanda epeyce dolaştığı halde hiçbir şey bulamamış. Açlığını unutmak için biraz uyumak istemiş ama bir türlü uyuyamamış. Bu arada, ormanın bir yerinde uçan karga, bir köylünün sofrasında büyük bir peynir topağı görmüş. Köylü, elini yıkamak için sofradan kalktığı sırada, karga, hızla sofranın başına inmiş. Koskoca bir peynir topağını kaptığı gibi havalanmış. Köylü, kargayı fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişmiş. Karga, uçmuş uçmuş, bir pelit ağacına konmuş. Güzelim peynirleri şapur şupur midesine indirmeye başlamış. Açlıktan başı dönen tilki, ağzında koskoca bir topak peynir tutan kargayı görüvermiş. Ağzının suyu akarak, pelit ağacının altına yaklaşmış. Tatlı bir dille: Selam karga kardeş! Seni gökte ararken ağaçta buldum. Bu ne tesadüf. Ben senin gibi kadife sesli birinden şarkı dinlemeyi hayal ederken; birden ormanın en güzel, en yumuşak sesli kuşu karşıma çıkıversin. Dostum, o güzel sesinle bana birkaç şarkı söyle de kulağımın pası gitsin; ormandakiler de böyle bir sesle mest olsun. demiş. Bu güzel sözleri duyan karganın gururla tüyleri kabarmış; Tilki doğru söylüyor. Benim kadar kim güzel şarkı söyleyebilir ki? diye düşünmüş. Sonra, güzel sesini tilkiye ve tüm ormana duyurabilmek için: Gaak! Gaak! diye ötmeye başlamış. Başlamış ama ağzındaki bir top ak peynir yere düşüvermiş. Karga, bir anda yaptığı hatayı anlamış ama çoktan iş işten geçmiş. Güzelim peyniri tilki afiyetle yutuvermiş."} {"url": "https://masalalemi.com/karga-ile-tuccar/", "text": "Bir zamanlar, bir nehrin kenarındaki, küçük bir avcı kulübesine garip bir adam gelmiş. Adam kapıyı çalıp, içeri girmiş. Avcı, gelen tüccarı güzel bir şekilde karşılamış, ona yemek ve çay ikram etmiş. Yemeklerini yiyip, çaylarını içmişler. Garip adam, kendisinden kürk satın almak istediğini söyleyince, aralarında iyi bir pazarlığa tutuşmuşlar. Sonra avcı, kulübesindeki sandıktan bir torba kürk çıkarmış. Bu kürklere bir torba çay veririm. demiş tüccar. Avcıyla tüccar anlaşmışlar. Sonra garip adam kulübeden çıkıp, nehrin kenarındaki kayığına gitmiş. Kayıktaki torbanın yarısından fazlasını boşaltmış ve üzerini çayla kaplamış. Bu arada olanları, kurnaz bir karga görmüş; Demek öyle, görürsün sen! diye başını sallamış. Tüccar, elindeki torbayla tekrar kulübeye dönmüş. Bir torba çaya karşılık, avcı da bir torba kürk vermiş. Tüccar, kürkleri alır almaz kulübeden ayrılmış. Kayığına binip, hızla kürek çekmeye başlamış. Kurnaz karga da uçarak, hilekar tüccarı takip etmeye başlamış. Kürek çekmekten yorulan tüccar, kayığını nehrin kenarına yanaştırmış. Bir ağacın gölgesine oturmuş. Kürkleri torbadan çıkarıp, bir müddet hayranlıkla incelemiş ve sonra da derin bir uykuya dalmış. Tüccarın uyuduğunu gören kurnaz karga, hemen yere inmiş. Kürk torbasını çözmüş ve içindeki kürkleri çıkarıp, yerine ıslak yapraklar doldurmuş. Sonra, kürkleri alıp, avcının kulübesinin önüne götürmüş. Bu arada avcının canı çay içmek istemiş. Bir ateş yakıp su kaynatmış ve torbadan eline bir avuç çay almış. Ama bir de bakmış ki, elinde çay yerine çürümüş ıslak yapraklardan başka bir şey yokmuş. Sahtekar tüccar! Beni aldattı! diye kızmış. Tam bu sırada kulübesinin önünde satmış olduğu kürkleri görüvermiş. Bir anda öfkesi geçmiş ve neşesi yerine gelmiş. Ama bir türlü olanlara anlam verememiş. Tüccar ise, uykusundan uyanınca, torbadaki kürklere tekrar bakmak istemiş. Torbada kürk yerine, bir sürü çürümüş yaprak görünce, şaşkınlıktan donakalmış. Ama bu nasıl olur? Kürkler kaybolmuş. Daha yatmadan önce kürkler torbanın içindeydi! diye sayıklaya sayıklaya yoluna devam etmiş. Yüksek bir ağaçtan, hilekar tüccarı seyreden kurnaz karga da keyifli keyifli gülüyormuş. Sen usandırma eli, el de usandırmaz seni, hilekarlık eyleme, kimse dolandırmaz seni. Said Paşa"} {"url": "https://masalalemi.com/karlar-kralicesi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer berber iken pireler tellal iken, Çok eski zamanlar , uzak diyarlarda, büyük bir kentte iki küçük çocuk yaşarmış. Çok iyi arkadaş olan bu çocuklar, birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerda'ymış. Birbirleriyle oynar, hiç ayrılmazlarmış. Gerda'nın büyükannesi varmış. Büyükannesi bir çok masal bilir ve bunları çocuklara anlatırmış. Bir gün Kay ve Gerda oynarken büyükanne onları yanına çağırıp; Çocuklar gelin bugün size yeni bir masal anlatayım. demiş. Çocuklar büyükannenin yanına koşup, masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan, bembeyaz örtüsüyle ünlü Karlar Kraliçesi'nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler ve sonra da sonra yatıp uyumuşlar. Ertesi gün uyandıklarında bütün her yerin bembeyaz karlarla kaplı olduğu görmüşler. Bütün çocuklar sokaklara çıkıp kızaklarla kaymaya başlamışlar. O sırada bir bir sürü beyaz geyiğin çektiği kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Çocuklar biraz kızağın arkasında kaydıktan sonra çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. İçlerinden sadece Kay, kızağı bırakmamış. Kentten uzaklaşmış olduğunun farkına varmamış. Bir müddet sonra kızak kendiliğinden durmuş. Bembeyaz peleriniyle kızaktan Karlar Kraliçesi inmiş. Kay, karlar Kraliçesi'nin büyükannenin masalında dinlediği kraliçe olduğunu anlamış. Karlar Kraliçesi Kay'a: -Çok üşümüşsün gel yanıma otur demiş. Kay, Karlar Kraliçesi'nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılınca, üşümesi geçivermiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Karlar kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay'ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş. Kay'dan uzun süre haber alamayan, onu çok merak eden Gerda, arkadaşını aramaya başlamış. Karlarla kaplı ormana doğru yola çıkmış. Kay'ı ararken küçük bir kulübe görmüş. Kulübeye yaklaşınca kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Bu kadın yaptığı iyiliklerle tanınan bir büyücüymüş. Gerda ya : Buraya neden geldiğini biliyorum , arkadaşın Kay'ı arıyorsun. Bakalım bahçedeki karga Kay'ın yerini biliyor mu? diyerek Gerda'yı arka bahçeye götürmüş. Gerçekten bahçede bir karga dalda bekliyormuş. Kargaya Kay'ın nerede olduğunu sormuşlar. Karga da onlara: Kay'ın nerede olduğunu ancak ormanda yaşayan küçük kız bilebilir, demiş. Gerda, yaşlı kadından izin isteyip yoluna devam etmiş. Ormanda dolaşırken çok güzel bir kulübe görmüş. Kulübenin kapısı açılmış. İçeriden karakarganın bahsettiği küçük kız çıkmış. Gerda'ya: Ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda'yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Gerda'ya yiyeceklerden vermiş. Yemekleri bitince birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda'yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride geyikler, güvercinler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda'ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış. Güvercinler, Kay'ı Karlar Kraliçesi'nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar demiş. Bu iki küçük kız geyikleri kızağa bağlamışlar, yola çıkmak için hazırlık yapmaya başlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımcı olduğu için teşekkür etmiş. Vedalaşmışlar ve Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış.Gerda günlerce yol gitmiş. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği yerlere varmış. Burada lapa lapa kar yağıyormuş. Geyikler biraz daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi'nin şatosuna geldiklerini anlamış. Şatodan içeriye girmiş. Şatonun içi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay'a sesleniyormuş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka hiç ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açıp içeriye bakınca odanın ortasında Kay'ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş. Gerda, Kay'ın ölmüş olduğunu zannedip başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. Gerda'nın gözlerinden akan yaşlarla, dondurulmuş Kay'ın buzları erimeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış: -Gerda, seni gördüğüme çok sevindim demiş. Gerda da Kay'ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, karlar kraliçesi'nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş. Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler. Buradan uzaklaşıp evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu macerayı ikisi de unutamamış bir daha evlerinden fazla uzaklaşmamışlar ve sadece büyükannenin masallarını dinlemişler. Gökten üç elma düşmüş biri masalın yazarının başına biri okuyanın ve biride masalı dinleyen güzel çocuğun başına..."} {"url": "https://masalalemi.com/kaybolan-dinozorlar-masali/", "text": "Sevgili çocuklar, bu masal, dinozorların dünya üzerinden kaybolup, ağaçların yaprakları arasında nasıl yaşadıklarının masalıdır. Bundan binlerce yıl önce, dünyanın uzak bir köşesinde, içinde; arslanların, kaplanların, zürafaların, fillerin, papağanların kısaca tüm hayvanların yaşadığı çok büyük bir orman varmış. Orman, öylesine büyük, öylesine güzelmiş ki; yüksekliği yüzlerce metreleri bulan ulu ağaçlar, göz alabildiğine uzanan pırıl pırıl akarsular, ormanın sesine ayrı bir güzellik katan gürül gürül akan şelaleler ve bu güzelliklere alkış tutan binbir çeşit bitkiler ve çiçeklerle tıpkı cennetten bir köşeyi andırıyormuş. Bu muhteşem ormanın kralı da arslanmış. Arslan, ülkesini ve halkını çok seven, adil ve akıllı bir hükümdarmış. Tüm orman halkı bu güzel ormanda, kardeşçe ve mutluluk içinde yaşayıp gidiyormuş. Bu mutlu ormanın, mutlu sakinlerinden biri de ateş böceğiymiş. O da diğer hayvanlar gibi iyi kalpliymiş ama tek kusuru biraz ihmalci olmasıymış. Günlerden bir gün, ateş böceği, ormanın en güzel yerlerini gezmeye çıkmış. Neşe ve sevinçle ormanda biraz uçmuş, biraz yürümüş, doya doya oyunlar oynamış. Öğle vakti olup, acıktığını hissedince, bir ateş yakmış. Yemeğini pişirip, güzelce karnını doyurmuş. Küçücük bir ateş böceğinin yemeği ne kadar olur ki; tabii ki küçücük bir ot parçasından ibaretmiş. Karnı doyan ateş böceğini bir ağırlık basmış, gözlerinden uyku akmaya başlamış. Ama bu arada yemek pişirmek için yaktığı ateş hala yanıyormuş. Nasıl olsa küçücük bir ateş, uyanınca söndürürüm. diye tembellik etmiş ve derin bir uykuya dalmış. Ateş böceği, uykusunun en ağır yerinde birden sıçrayıvermiş; birde bakmış ki, söndürmediği küçücük ateş etrafa yayılmış, elbisesini tutuşturmuş. Güç bela kendini yakındaki dereye atarak yanmaktan son anda kurtulabilmiş. Bu arada alevler tüm ormanı sarmaya başlamış. Ateş böceği telaş ve pişmanlıkla, ormanlar kralı arsIana haber vermeye koşmuş. Ama o, haberi ulaştırıncaya kadar yangın ormanın her tarafını sarmış. Ormanda yaşayan hayvanların evleri bir bir yanıp kül olmuş. Tüm hayvanlar sağa sola kaçışmaya başlamış. Kral arslan, tüm halkıyla birlikte, yangını söndürmek için var gücüyle çalışıyormuş. Filler hortumlarıyla, dinozorlar ağızlarıyla, herkes gücünün yettiği kadar su ve toprak alarak büyük yangını söndürmeye çalışmışlar. Gece gündüz çalışmalarına rağmen, yangını ancak bir yıl sonra söndürebilmişler. Ucu bucağı gözükmeyen koskoca ormandan, geriye sadece kül ve kuru topraktan başka birşey kalmamış. Sadece küçücük bir alanı yanmaktan kurtarabilmişler. Ama bu küçücük yerde hepsinin yaşamasına imkan yokmuş. Kral arslan, tüm halkını olağanüstü toplantıya çağırmış. Ateş böceği çok pişmanmış ve utancından kimsenin yüzüne bakamıyormuş. Arslan: Dostlarım! Olan oldu artık. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyor. diye konuşmaya başlamış. Ayı, söz alarak: Sayın kralım. Bu küçücük yeşil alan hiç birimize yetmez. En iyisi kendimize yeni ormanlar bulalım. demiş. Hayvanların çok büyük bir bölümü ayının görüşüne hak vermişler. Arslan: Olmaz! diye kükremiş. Biz yaşadığımız topraklara ihanet edemeyiz. Bura ormanı koruyamadık. Bir hata yaptık. Buraları terk ederek ikinci bir hata yapmanıza izin veremem. Peki ne yapacağız saygıdeğer kralım? diye sormuş fil. Arslan: Bundan böyle herkes üç öğün yiyeceğine bir öğün yiyecek ve kendi yaşayabileceği büyüklükteki bir alana ağaç ekecek. diye emretmiş. İyi ama demiş zürafa, Ektiğimiz ağaçların büyümesi ve bize faydalı olabilmesi için en az otuz yıl geçmesi lazım. Halbuki bu küçücük yer bize en fazla bir yıl yeter. Zürafanın bu sözleri üzerine, ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamış, kimseden çıt çıkmıyormuş. Çünkü zürafanın dedikleri doğruymuş. Uzun süren sessizliği dinozor bozmuş. Herkes dinozora dönüp, söyleyeceklerini merakla beklemeye başlamış. Dinozor: Saygı değer kralımız çok haklı. Biz kendi topraklarımızı koruyamadık. Emanete hıyanet ettik. Bu emaneti yerine getirmek boynumuzun borcu. Zürafa kardeşim de çok haklı. Burası, bizi ancak bir yıl besleyebilir. Bu şekilde birlikte kalırsak, bir yıl sonra yeni bir orman yeşertemeden hepimiz ölmüş oluruz. Ama ben, bu sorunun çözümünü buldum. demiş. Bütün hayvanlar daha da meraklı bir şekilde dinozoru dinlemeye devam etmişler: İçinizdeki en iri cüsseli hayvanlar bizleriz. Şayet biz buradan ayrılırsak, burası size en az otuz yıl yeter. Böylece hem canımızı kurtarır hem de ormanımızı geri getirebiliriz. demiş. Arslan: Sizin yeşillik ve suya hepimizden daha fazla ihtiyacı var. Kurak yerlerde yaşamanız mümkün değil. Bu öneriyi asla kabul edemem. demiş. Bu arada bütün hayvanlar kral arslana: Hayır! Biz gidelim, Olmaz! biz gidelim! diye yalvarmaya başlamışlar. Utancından arkadaşlarının yüzüne bakamayan ateş böceği ağlayarak; Arkadaşlar! Bu benim suçum. Siz bu hallere benim yüzünden düştünüz. Gitmesi gereken biri varsa o da benim. diye ısrarla diretmiş. Dinozor tekrar arkadaşlarına dönüp: Sevgili dostlarım. Hepinizin ne kadar vefalı olduğunu biliyorum. Lakin gitmesi en doğru olan hayvan biziz. Şayet bizim ölümümüz, tüm hayvanların ve ormanın kurtuluşuna neden olacaksa, seve seve ölmeye hazırız. Ama, sizlerden birinin gitmesi soruna çözüm değil. Bilakis buralardan giderseniz hem siz öleceksiniz hem de orman geri gelmeyecek. Kararım kesindir. diye kestirip atmış. Ortalığı yine hüzünlü bir sessizlik kaplamış. Kral arslan, tüm bilgili hayvanlarla çook uzun bir toplantı yapmış. Sonunda karar vermişler: Dinozor kardeşimin söylediğinin doğru olduğunu üzülerek ve istemeyerek kabul ettik ve kendisinin bu fedakarlığı yapmasına içimiz sızlayarak evet dedik. demişler. Tüm hayvanlar ağlaşmaya başlamış. Ateş böceği: Sayın kralım, izin verin ben de onlarla gideyim. diye yalvarmış. Arslan: Suçunun bağışlanmasını istiyorsan, herkesten daha fazla ağaç dikmeklisin. Burada kalıp bizlerle mücadele etmen daha doğru. deyince, Ateş böceği çaresiz, boyun büküp emri kabul etmiş. Dinozor ailesi tüm dostları ve arkadaşlarıyla hüzünlü bir şekilde vedalaşmış. Hepsinin gözleri yaşlı, yürekleri burukmuş. Aradan üç gün geçmesine rağmen, tüm orman halkı hala yastaymış. Onların yokluğuna bir türlü alışamamışlar. Kral arslan: Ağlamak ve dövünmek onları geri getirmez. Onları ve ormanı diriltmek istiyorsanız, bugünden tez herkes ağaç dikmeye başlasın. diye emretmiş. Tüm orman halkı el birliğiyle yememiş içmemiş, her gün ağaç dikmeye başlamış. Öyle ki; binlerce hayvan her gün on binlerce ağaç dikiyormuş. En çok ağacı ateş böceği dikmiş. Onlar yeni bir ağaç dikerken, daha önce diktikleri ağaçlar da günden güne büyüyormuş. Sonunda yaşadıkları küçücük yerin sınırları genişlemiş genişlemiş. Aradan tam otuz yıl geçmiş. Ormanları o kadar genişlemiş ki, eski yaşadıkları ormanın tam iki katı büyüklüğüne ulaşmış. Bu arada, kurak topraklarda yaşayan dinozorlar da, son nefeslerini verinceye kadar milyonlarca ağaç dikmişler. Kral ve halkı, ormanları çok genişlemiş olmasına rağmen, ağaç dikmeye hiçbir gün ara vermemişler. Sonunda küçük bir dağın yamacı dışında, ağaç dikilmeyen hiçbir yer kalmamış. Orayı da ağaçlarla süsledikten sonra, dağın diğer yamacına geçmişler. Geçmişler ama bir de ne görsünler? Bundan tam otuz yıl önce dinozor kardeşlerinin diktiği milyonlarca ağaç, uçsuz bucaksız bir orman olmuş, onları bekliyormuş. Taa uzaktaki dağın yamacında, ulu ağaçların oluşturduğu bir yazıyı fark etmişler: Sevgili dostlarımız, siz bu yazıyı okurken biz çoktan ölmüş olacağız. Biz dünya gözüyle buluşamadık ama, otuz yıl önce diktiğimiz ağaçlar buluştu. Ama bizim nefeslerimizi ağaç yapraklarının arasındaki hışırtılarda duyabilirsiniz. Çünkü, biz sizin diktiğiniz ağaçların yapraklarından nefeslerinizi duyabiliyoruz. Emaneti geri verdiniz. Ormandaki milyonlarca ağaçların, milyonlarca yaprakları kadar sevgilerle. Dostunuz dinozorlar. İşte sevgili çocuklar, dinozorlar böyle fedakarlık yaparak yeryüzünden kayboldular ama onları büyük ormanlardaki ağaçların yaprakları arısında hala görebilirsiniz. Bir gün bakacaksınız; gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme uğraşının başlangıcı başlamış olacak. KIZILDERİLİ REİSİ SEATLE"} {"url": "https://masalalemi.com/kayip-balik-nemo/", "text": "Nemo bir palyaço balığıydı. Çok ama çok meraklı olan Nemo okyanusta keşfe çıkmayı çok istiyordu. Fakat babası Marlin, Nemo'nun tek başına böyle tehlikeli bir gezinti yapmasını istemiyordu. Okyanus bazen çok tehlikeli olabiliyordu. Babasının onu uyarmasına rağmen Nemo bir gün babasından izinsiz okyanusta bir gemiye yaklaştı. Birden arkasında bir dalgıç göründü ve Nemo'yu yakaladı. Marlin olanları gördü. Hemen Nemo'yu yakalayan dalgıcın bulunduğu teknenin yanına doğru gitmeye çalıştı Ancak tekne çoktan hareket etmiş ve uzaklaşmıştı. Marlin umutsuzdu ancak Nemo'nun peşinden gitmeye ve onu bulmaya kararlıydı. Oğlunu bulmak için yola çıkan Marlin yolda unutkan balık Dori ile karşılaştı. Dori ona oğlu Nemo'yu bulmak için yardım edeceğine dair söz verdi. Biraz zaman geçtikten sonra Marlin, Nemo'yu yakalayan dalgıçın deniz gözlüğünü buldu. Dalgıç tekneye çıkarken deniz gözlüğünü düşürmüştü. Okyanustan çok uzakta olan Nemo, kendini bir diş hekiminin akvaryumunda bulmuştu. Orada yeni arkadaşları ile tanıştı. Nemo kötü haberi duymuştu. Diş hekiminin küçük çirkin yeğenine doğum günü hediyesi olacaktı. Şu balıkların ödünü patlatan kıza. Bu süre zarfında Marlin ve Dori gelincik balığının anteni sayesinde gözlükteki yazıları okumaya çalışıyordu. Pe şörmın kırkiki valabi yolu sidney diyerek çözdü doğru adresi. Marlin ve Dori bu adrese nasıl gidecekleri etrafta gördükleri herkese sormaya başladı. Küçük bir balık sürüsü kocaman bir ok şeklini alarak Dori ve Marlin'e Sidney yolunu gösterdiler. Sidneye doğru ilerleyene Marlin ve Dori'yi yolda büyük bir balina yuttu. Belli bir müddet sonra balina homurdandı ve hıçkırdı ve sonrada boğazındaki suyu boşalttı. Marlin ve Dori Sidney köprüsünün ortasına fırlamıştı. Çok şaşırmışlardı. Nemo'ya gelince oda bulunduğu akvaryumdan kaçmak için yollar arıyordu. En sonunda lavaboya atılmak için ölü numarası yaptı ve su borusundan yüzerek okyanusa ulaştı. Marlin ve Dori çok çabaladılar her yerde Nemo'yu sordular. Ama kimseden cevap alamadılar. En sonunda bir Pelikan, Nemo'yu gördüğünü ancak bir diş doktorunun akvaryumunda olduğunu söyledi. Ancak onun ölü olduğunu söyledi. Çünkü Pelikan, Nemo'yu tam akvaryumdan kurtulmak için ölü numarası yaptığı sırada görmüştü. Marlin ve Dori, Nemo'yu artık kaybettiklerini düşündükleri bir anda okyanusta karşılarında gördüler. Oğlunun cesaretinden gurur duyan Marlin, Nemo'nun yüzgeçlerine sarıldı. Nemo: Seni çok seviyorum baba, diye mırıldandı. Bu macerada bir çok şey öğrendim söz veriyorum. Bir daha asla sana karşı gelmeyeceğim. Böylece Kayıp Balık Nemo masalıda burada bitmiş...."} {"url": "https://masalalemi.com/kazan-bey-oglu-uruzun-tutsak-olmasi-hikayesi/", "text": "Kazan Bey ve yiğitliğini hemen hemen ispatlamamış oğlu ile düşmanlarına yenilmesi ve sonrasında ise Kazan Bey'in hanımı Burla Hatun'un kırk yiğit kızla onları kurtarmasının anlatıldığı bir Dede Korkut hikayesidir. Kazan Bey, oğlunun hemen hemen bir kan akıtmamış ve baş kesip, isim sahibi olamayışına fazlaca üzülüyormuş. Oğluna yiğitliğini ispatlamamış olduğundan üzüntüsünü belirtmiş. Oğlu da bu duruma fazlaca içerlemiş. Babasından iyi mi savaşılacağını ve kan dökmesini kendisine öğretmesini istemiş. Bunun üstüne Kazan Bey oğlunu ava çıkarmış. Bu esnada düşman gelmiş ve Kazan Han savaşmaya başlamış. Oğluna sadece kendisini izlemesini söylemiş. Ama oğlu babasını dinlememiş fark ettirmeden muharebeye katılmış. Çarpışma bitince babası, oğlunu bulamamış. Evde de göremeyince düşmanla savaşılan yere geri dönmüş. Oğlunun kılıcını görünce onun tutsak düştüğünü anlamış. Düşmanla tek başına muharebeye gitmiş. Fakat Kazan Bey tek başına olduğu için yenilmiş. Durumu öğrenen Kazan Bey'in hanımı Burla Hatun kırk kızla ve öteki Oğuz beyleriyle düşmanlarına saldırmışlar ve onları yenmişler. Oğuzlar yurtlarına dönerek yedi gün yedi gece yiyecek yemiş ve oynamışlar. Dede korkut yakarış etmiş ve hikaye bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/kazan-dogurdu-fikrasi/", "text": "Nasrettin Hoca'nın en beğenilen fıkralarından birisidir. Kazan Doğurdu fıkrası herkesin çocukluğunda bir yer edinmeyle kalmayıp, geçmişten günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Türk mizah kahramanı Nasrettin Hoca'nın fıkraları arasından en çok güldüren seçeneği olan Kazan doğurdu fıkrası şöyle; Bir gün Nasreddin Hoca, komşusundan bir kazan ister. İşini bitirince kazanın içine küçük bir tencere koyup geri iade eder. Kazan sahibi tencereyi görünce: Bu nedir? Diye sorar. Hoca cevap verir: Müjde! Kazanınız doğurdu. Bu haber komşusunun hoşuna gider. Pekala! diyerek tencereyi kabullenir. Hoca yine bir gün komşusundan kazanı ister. Alır ama bu sefer iade etmez. Sahibi bir süre bekler. Kazanın gelmediğini görünce, Hocanın evine gelir, kazanı geri ister. Hoca üzüntülü bir çehre ile: Sizlere ömür, kazan öldü! der. Komşu hayretle: Aman Hocam, hiç kazan ölür mü? Deyince, Hocanın cevabı hazırdır: -Kazanın doğurduğuna inanırsın da, öldüğüne niçin inanmazsın? Hoca, daha sonra kazanı iade eder. Zaten maksadı, çıkarına çok düşkün olan komşusuna, iyi bir ders vermektir."} {"url": "https://masalalemi.com/kazilik-koca-oglu-yigenek-hikayesi/", "text": "Hanlar hanı Bayındır Han'ın Kazılık Koca adında bir veziri vardır. Akın yapmak için handan izin alan Kazılık Koca, dağları tepeleri aşıp Karadeniz kıyısında bulunan Düzmürd Kalesine gelir. Kalenin tekfuru Arşınoğlu Direk Tekür adlı bir beydir; fakat altmış arşın boyu vardır ve çok kuvvetlidir. Kazılık Koca kaleye gelince çok çetin bir savaş başlar; savaşın sonunda tekfur onu yenip esir alır. Kazılık Kocanın yiğitleri de tekfurla tek tek savaşır fakat hepsi de yenilirler. Emren adında bir yiğit altı kez onu kurtarmaya çalışsa da başaramaz. Kazılık Koca kalede tam on altı yıl esir kalır. Yiğenek adındaki oğluna babasının öldüğü söylenmiştir. Yiğenek bir gün arkadaşlarıyla tartışırken babasının ölmeyip tutsak olduğunu öğrenir ve Bayındır Han'ın huzuruna çıkıp babasını kurtarmak için izin ve asker ister. Bayındır Han da ona adam verir. Yiğenek, Oğuz yiğitleriyle birlikte Düzmürd Kalesine saldırır; tekfuru yener ve Kazılık Koca'yı kurtarır. Baba ve oğul konuştuklarında birbirlerini tanırlar. Zorlu bir mücadelenin ardından askerleri ve kaleyi ele geçirirler. Bir Dede Korkut hikayesi de burada biter."} {"url": "https://masalalemi.com/keci-ile-esek/", "text": "Bir adamın bir keçisiyle bir de eşeği varmış. Keçi: Ona benden daha iyi bakıyorlar! Onu benden daha iyi yediriyorlar! diye eşeği kıskanmış. Bir kurnazlık düşünmüş, eşeğe demiş ki: Ne olacak bu senin durumun? Bir değirmen taşına koşarlar, onu çevirirsin, bir arkana yük vururlar, onu taşırsın! Bir gün rahat ettiğin yok. Ben senin yerinde olsam ne yaparım, bilir misin? Bir hendeğin yanından geçerken saralıymışım da saram tutmuş gibi yuvarlanıveririm, belki birkaç gün dinlenirim! Keçi işte böyle demiş. Eşek de inanmış onun sözüne... Hendeğin yanından geçerken kendini atıvermiş. Bütün vücudu yara bere içinde kalmış. Efendisi hemen bir baytar getirmiş, ondan ilaç sormuş. Baytar, eşeği muayene ettikten sonra: Bir keçi ciğeri bulup kaynatacaksın, suyunu bu hayvana içireceksin; iyileştirmenin başka yolu yok! demiş. Adamcağız da tek eşeği iyileşsin diye keçiyi gözden çıkarmış, kesivermiş. Böylece keçi kıskançlığının kurbanı olmuş. Kıskanç insan, başkalarını küçük düşürmek isteğiyle, kendini gözden düşüren zavallıdır. Archibald Rutledge"} {"url": "https://masalalemi.com/kedi-kopek-kavgasi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ormanda ağaç çokmuş. Koca koca çınarlar, kerestelik köknarlar, çamlar, gürgenler, meşeler hep oradaymış. Maymunlar daldan dala atlarken sincaplar fındık toplarmış. Ormanın kendine göre kuralları varmış. Kuralları Aslan koyarmış. Yine bir gün Aslan ormana haber salmış. Telli turna üç gün önce orman halkını dolaşmış. Aslan kendileriyle bir konuyu görüşeceğini bildirmiş. Ayılar koca çınarın dibini süpürüp toplantı yerini düzenlemişler. Gündemi alan yerine oturmuş. Sözcü yerine geçmiş. Yazıcılar hazırlanmış Kral Aslan gelip toplantıyı açmış. Yoklamada anlaşılmış ki deve ortada yok. Git, deveyi bul getir, demiş aslan köpeğe. Emredersiniz, sayın kralım, ama ben deveyi tanımıyorum. Demiş köpek. Aslan: Tanımayacak ne var? Eğiri büğrü, kambur bir hayvan. Köpek bu tanım üzerine yola çıkmış. Ağaç altlarını aramış yok. Dere boyunu aramış bulamamış. Çayırda da bulamayınca çalılıklar arasına gitmiş. Kendi kendine söylenerek yürüyormuş: Bu sıcakta deve aranır mı hiç? Ortalıkta dolaşacak değil ya kim bilir nerede uyuyordur. Köpek, devenin bu sorumsuzluğuna çok öfkelenmiş. Birden çalıların arasından bir kedi çıkmasın mı? Köpek hiç unutmazken karşısına bir şey çıkınca irkilmiş. Havlayarak kedinin üzerine yürümüş. Birdenbire karşısında köpeği görünce korkmuş kedi. Miyaaaavvv! ...tısss! deyip tortop olmuş. Kafasını yere yatırmış, sırtını kamburlaştırmış, kuyruğunu kıvırmış. Kediyle köpek her nasıl birbirlerini tanımıyorlarmış. Köpek sırtında kamburu, kuyruğunda eğriliği görünce kediyi deve sanmış. Yürü, demiş. Kral seni toplantıya çağırıyor. Köpek önde kedi arkada toplantı yerine gelmişler. Köpek kediyi orta yere dikip: İşte, deveyi getirdim Kral'ım. Demesiyle birlikte orman çınlamış. Tüm hayvanlar katıla katıla gülmüşler. Kediyi gösterip. Aaa, deveye bak, diyerek köpekle dalga geçmişler. Kral Aslan bile gülerek: O deve değil kedi, demiş. İşte o zaman köpek hayvanların kendisiyle neden dalga geçtiklerini işte o zaman anlamış. Yan yan kediye bakmış. O bile gülüyormuş. Onun yüzünden alay konusu olduğu için kediye çok kızmış. Ben sana gösteririm, demiş içinden. Kediyi hiçbir zaman bağışlamamış. Her zaman karşılaşsa kedi tısss! deyip kaçar. Daldan üç elma düşmüş. Biri okuyana, biri masalalemi.com'a, diğeri de masal kahramanlarına 🙂"} {"url": "https://masalalemi.com/kediler-ve-fareler/", "text": "İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış. Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar. Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş. Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış. Serdar Yıldırım"} {"url": "https://masalalemi.com/kelebek-ile-ucurtma-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde bir uçurtma varmış, göklerde salma salma uçar, bulutlarla yarışırmış. Günlerden bir gün yine böyle göklerde uçarken aşağıya bakmış; yerde çalıdan çalıya uçan bir kelebek görmüş. Uçurtma göklerden bağırmış; Hey, kelebek! Bana bak bana, bak nasıl göklerde kuşlar gibi uçuyorum. Tıpkı kuşlar gibi, değil mi? Bulutlar bile benim kadar yükseklere çıkamıyor. Seni buradan öyle küçük görüyorum ki, anlatamam. Mini minnacıksın. Ah, bana bakıp kim bilir beni ne kadar kıskanıyorsundur, değil mi? Kelebek kanat açmış, gördüğü soylu bir papatyaya doğru uçarken; Seni kıskanmak mı, ben mi? diye sormuş. Hiç işim gücüm yoktu da seni kıskanacaktım, öyle mi? Senin kıskanılacak bir yanın yok ki. Ben olsam senin yerinde, övüneceğime dövünürüm. Allah Allah! demiş uçurtma. Bu da nereden çıktı şimdi? Niçin dövünmeliymişim? Haline bak bir demiş kelebek. İple bağlısın. İp seni nereye çekerse, sen oraya gidiyorsun. İp seni nereye uçurursa, sen oraya uçuyorsun. Bu mu övünmelere değer yani? Gerçi senin kadar yükseklere çıkamıyorum, doğru ama hiç değilse gönlümün dilediği yerden, dilediğim yere uçuyorum ya, ona bak sen. Çünkü ben özgürüm, özgür doğdum, özgür öleceğim. Senin gibi bir ipin bağımlılığında değil. Var sen o bağımlılığınla istediğin kadar sevin, istediğin kadar övün!"} {"url": "https://masalalemi.com/keloglan-ile-balik/", "text": "Bir gün Keloğlan odun kesmek için ormanın yolunu tutar. Giderken imdaat, beni kurtarın! diye bir ses duyar. Sağına bakar soluna bakar kimseyi göremez. Aynı sesi tekrar duyar. Bakınırken bir de ne görsün! Toprağın üstünde bir balık imdaat beni kurtarın! diye bağırıyor. Meğerse balığı sudan çıkarmışlar. Kendini suya atacak birisi duysun diye bağırıyormuş, Keloğlan balığı suya atar. Balık: Keloğlan benim hayatımı kurtardın. Sana minnet borçluyum. Sana hediye vermek istiyorum. Dağdan dönüşte bana uğra sana bir şey söyleyeceğim, der. Keloğlan dağdan döner. Suyun yanına gelir. Balık suyun kenarındadır. Balığa: Dönüşte bana uğra demiştin. Geldim, söyle ne diyeceksin? Şu dağı görüyor musun? Evet görüyorum? O dağın arkasında bir torba var. Falan yerde, git onu al, ihtiyacın olunca: Açıl susam açıl! dersin açılır. İhtiyacını karşılarsın. İhtiyacını karşılayınca: Kapan susam kapan! dersin kapanır. Fakat bu sırrı kimseye söyleme ki çaldırırsın, der. Keloğlan dağın arkasındaki torbayı alır. Eve getirir. Eve gelince anasına: Ana, ana! Bana bir balık bunu verdi, der. Anası: Keloğlum, keleşoğlum! bir balıktan ne beklenir. Nedir onun içindeki diye merak eder. Keloğlan : Açıl susam açıl dersin açılır. Her istediğini verir. Kapan susam kapan deyince kapanır der. Keloğlan anasının yanında bunları söyler ve kocaman bir sofra açılır. Görmediklerini ve yemediklerini yerler. Karınlarını iyice doyururlar. Keloğlan anasına: Ana ben bunu komşulara göstereceğim, der. Anası: Keloğlum, bundan kimsenin haberi olmasın. Sır saklamasını bilmelisin. Yoksa çalarlar der. Keloğlan anasını dinlemez, gider komşuları çağırır, olanları anlatır. Torbayı gösterir açıl susam açıl der her istedikleri gelir. Komşularla birlikte yerler içerler. Kötü komşulardan birisi Keloğlan'ı kıskanır ve torbanın aynısını yapar, Keloğlanın sihirli torbası ile yer değiştirir. Ertesi gün Keloğlan karnı acıkınca torbaya: Açıl susam açıl! der torba açılmaz. İki kere daha der yine açılmaz. Keloğlan tekrar ormanın yolunu tutar. Suyun kenarına gelir. Balığa der ki: Balık, balık! Senin verdiğin torba birinci gün çalıştı. İkinci gün pıss... der. Keloğlan sana bir torba daha var, aynı yerde git onu al. Ama kimseye gösterme, sırrını söyleme der. Keloğlan gider aynı yerden ikinci torbayı da alır eve getirir. Anasına: Ana ana! Balık bana bir torba daha verdi, der. Keloğlan ikinci torbayı da açar bakar ki bir de ne görsün? Sihirli bir değirmen. Çevirdikçe para çıkarıyor. Anası: Keloğlum, bunu bari kimseye gösterme, çalarlar yine parasız kalırız der. Keloğlan balığın da anasının da sözünü dinlemez yine komşuları çağırır. Sihirli değirmenin hünerlerini gösterir. Kötü komşu kötü bir değirmen yaparak, sihirli değirmeni ile yer değiştirir. Ertesi gün Keloğlan değirmeni çevirir çevirir para çıkmaz. Yine ormanın yolunu tutar. Balığa: Balık, balık ! Senin verdiğin değirmen birinci gün iyiydi, ikinci gün pıs... Balık bu sefer kızar: Bak Keloğlan, bu son şans. Yine aynı yerde bir torba daha var. Git onu al. Dediklerimi yap der. Keloğlan eve gelir anasına: Ana ana! Bak bana balık bir şans daha tanıdı der. Keloğlan üçüncü torbayı da açar ve içine bakarlar ki bir tokmak. Bu tokmak, vur tokmadığım vur! deyince çalışır. Dur dokmağım dur deyince durur. Balık bu tokmağı hırsızları cezalandırmak için vermişti. Keloğlan tokmağı anlatmak için komşularına gösterir. Vur tokmağım vur deyince tokmak kötü komşunun başına vurmaya başlar. Onu eşek sudan gelinceye kadar döver. Keloğlan: Demek bütün sihirli torbalarımı sen çaldın? ha! Der. Kötü komşu: Hayır ben çalmadım, dedikçe tokmak vurur. Sonra: Evet ben çaldım, toprağın altına gömdüm. Gider bakarlar ki sofra çürümüş, değirmen paslanmış. Bu sırada tokmak Keloğlan'ın başına da vurmaya başlamış. Keloğlan acısından tokmağı nasıl durduracağını unutmuş. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yer. Sır tutmamanın ve anasının, büyüklerin sözünü dinlemememin cezasını çeker. Evet, sizde büyük sözü dinlemez ve gerekli yerde sır tutmazsanız başarılı olamazsınız."} {"url": "https://masalalemi.com/keloglan-ile-devler-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş. Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. iş, güç ne yaparmış, ne de severmiş. Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok şikayetçiymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş. O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş. Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlan'n kafası kırılmış. Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş. Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş. Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş... İş aramış, bulamamış, bir güzel de azarlanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline. O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş. Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kılıcında, gözü sesteymiş. Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış. İnmiş daha da aşağılara, gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir aradaymış. Durmadan konuşuyorlarmış. Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş. O kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş. Kendisine bakınıp duran dev, çok neşeli bir kahkaha patlatmış, bütün dağları dalgalandırmış. Arkadaşlarına dönmüş, şöyle seslenmiş, Bulduk, bulduk. Bir dev, Ne buldun diye sormuş. Keloğlan'ı gören dev, ağzından salyalar akıta akıta, Bir insan demiş, bir insan. Başka bir dev, pek iştahlı imiş. Çoktandır insan eti yememiştik. Ayağımıza kadar geldi. Hep birlikte bir hey çekmişler, Keloğlan'ı yemeye karar vermişler. Keloğlan, bakmış ki durum ciddi. Kaçsa nereye kaçacak? Dövüşmeye kalkışsa beceremeyecek. Şunları hele bir korkutayım diye düşünmüş ve gayet sert bir sesle haykırmış: Yüreğiniz varsa topunuz birden gelin! Devler, yedi dağı titreten bir kahkaha atmış. Acaba şu zavallı çocuk neyine güveniyor diyen bir dev, Keloğlan'ın yanına çıkmış, demir kılıcı . görünce irkilmiş, arkadaşlarına seslenmiş: Hey dikkatli olun, Miron Padişahının büyülü kılıcına benzeyen bir kılıcı var. Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış. Bir şeyler daha söylemiş: Benden hatırlatması devler, acırım size, yazık olur hepinize. Devlerden biri biraz alaycı bir dille, Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var demiş. Keloğlan kılıcını havaya kaldırıp konuşmuş: Şimdi kılıcımı iki kez sallarsam, hepiniz ölürsünüz. Çünkü zehir saçar. Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış. Bakmış ki söylediği her söz devler üzerinde büyük etkiler yapıyor, şöyle demiş Keloğlan: Korkmayın, korkmayın! Eğer dediğimi yaparsanız kılıcımı sallamam. Bir dev, Emriniz olur Keloğlan. Hemen söyle ne istediğini. Yapmaya hazırız. Bize dokunma yeter ki. Ne olursun, yiğit delikanlı! O kadar çok şişinmiş ki Keloğlan, aç karnını bastıra bastıra emir vermiş devlere: En güzel yemeklerinizden bana güzel bir sofra hazırlayın bakalım. Hadi, durmayın daha öyle karşımda pısırık pısırık. Sallarsam kılıcı, sonunuz olur çok acı. Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar. Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz demişler. Göz açıp yummaya kalmadan mükellef bir sofra kurulmuş. Karnı çok aç olan Keloğlan, sofradaki yemeklerin tümünü yemiş. Biraz da yanına almış öteberilerden. Kalkmış yoluna giderken devlerden biri şöyle demiş: Ey yiğit, seninle bir pazarlık yapalım mı? Ne pazarlığı diye sormuş Keloğlan. Şu kılıcını bize satar mısın? demiş dev. Keloğlan ağırdan almış, işi iyice kıymete bindirmiş. Hoppala... Oldu mu ya şimdi? Siz taşıyamazsınız ki onu. Niçin taşıyamayız ki kılıcı? Biz çok güçlüyüz diyen bir deve şu karşılığı vermiş: Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez. Yaşlı dev, iki küp altına ne dersin Keloğlan? diye sormuş. Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlan'ın. Nerede altınlar diye sormuş. Çok memnun kalan yaşlı dev: Biraz ötede, Çengir Vadisinin düzlük yerinde diye tarif etmiş, Bir yakut sandık var. Altınlar o sandığın içinde. Bize yasak oralara yaklaşmak. Ama senin için bir sakıncası yok. Git ve al! Buna aklı yatmış Keloğlan'ın, şöyle karşılık vermiş: Kılıcın ağırlığını azalttım. Özel bir duası var, onu okudum. Fakat zehir saçmasını engellemedim. Kılıcı şuraya bırakıyorum. Ben buradan tamamen uzaklaşıncaya kadar sakın dokunmayın. Çünkü, kokumu alır almaz zehir kusar,benden hatırlatması. Devler korkuyla karışık bir duyguyla, Hay hay emriniz olur Keloğlan, . hele yürü git sen demişler. Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş. Çengir Vadisine varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş. Biz bakalım devlerin haline. Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor. Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlan'ı getirmelerini istemişler. Büyük bir intikam duygusu ile Keloğlan'ın peşine düşen devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş. Keloğlan hala gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. ikisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler. Tam bu sırada oturdukları yer titremeye başlamış. masalalemi.com Eyvah demiş tilki neler oluyor? Hemen, durumu . anlamış Keloğlan: Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor. Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış. Yer sarsılmaya, havada toz bulutları belirmeye, ağaçlar da sallanmaya başlamış. Dev giderek yaklaşıyormuş. Keloğlan'ın yüzü gözü sararmış. Tilki, acımış arkadaşına. Biraz önce, erkeklik havaları atmasına zaten inanmamışmış. Moral vermek istemiş: Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez. Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş. Tilki hesapsız yardım eder mi? Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hala tilkide bir hareket yokmuş. Keloğlan titremeye başlamış. Etme tilki kardeş demiş, kurbanın olayım, kurtar beni şu devin elinden. Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi? demiş tilki. Hiçbir şey düşünemiyormuş Keloğlan. O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap diye yalvarmış. Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış. Bu kadar tilkiyi birarada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş. Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş. Keloğlan'ı bir düşünce almış, acaba tilki yakut sandığı ister miymiş? Tilki sitem etmiş, Hala ne istediğimi sormayacak mısın Keloğlan kardeş? Mahçup olan Keloğlan kuşkulu kuşkulu karşılık vermiş, Sıkıntıdan hep unuttum, buyur seni dinliyorum. Tilki anlatmış meramını: Şu ileride bir ev ar. Bu evin avlusunda öyle güzel bir tavuk gördüm ki hala unutamıyorum. Bembeyaz başı, altın gibi tüyleri var. Parıl parıl parlıyor. Kırmızı gagalarıyla rüyalarıma giriyor. Kaç defadır denedim, yakalayamadım. Kırk günden beri ortalıkta göremiyorum. Ne yap yap,bu tavuğu bana getir! Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. İstediğin buysa olmuş bil demiş hemen gitmiş. Araya sora, tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış. Tavuğun sahibi sormuş, Nereden gelip nereye gidersin Keloğlan? Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum diye cevap vermiş Keloğlan. Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza. Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. Hah demiş, Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki diye düşünmüş, tavuğu söylemeyi unutmuş. Ev sahipleri Bu sandığın içinde ne var diye sormuş. Keloğlan altın var diye yanıtlamış. Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş. Keloğlan'ın aklı fikri kızdaymış. Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş. Bunu işiten tavuğun sahibi avucunu yala diye söylenmiş. Aaaa... vay be demiş Keloğlan. Ne var diye sormuş adam. Ne öyle ay, vay deyip durdun? Bir ses duydum; demiş Keloğlan, tilki sesiydi galiba. Asıl niyetini gizlemiş. Adamın sesi sertleşmiş: . Bıktım usandım bu pis düşmandan. Akşam sabah vurmak için bekliyorum, bir türlü denk getiremiyorum... Tavuğun, horozun çok mu? demiş Keloğlan. Hiçbiri umurumda değil diye konuşmuş adam, Yalnız beyaz başlı, kırmızı gagalı, altın tüylü bir tavuğum var ki. Tilkinin yüzünden kümeste ölecek. Görsen hele bir Keloğlan, dünyada bu kadar güzel tavuk yoktur. Sat bana diyen Keloğlan'a şöyle demiş adam: Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz. Keloğlan, ne istersin? demiş. Adam sandıkla değişelim demiş. Keloğlan, Çocuk mu kandırıyorsun? Hiçbir sandık altın bir tavuğa verilir mi be adam? Adam, Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Bilmeden konuşma demiş. Meraklanmış Keloğlan: Sahi mi, ne özellikleri varmış tavuğunuzun? Çok güzel gıdaklar diye cevap vermiş adam. Bir kahkaha atmış Keloğlan. Gıdaklamayan tavuk mu olur? Adam, İyi ama benimki güzel gıdaklama yarışmalarında hep birinci gelir, çok para kazandım... Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim demiş Keloğlan. Adam başını sallamış: Şimdi olmaz. Keloğlan, Neden olmazmış demiş. Adam, tilki pusuda bekliyor, duymadın mı diye yanıtlamış. Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata diye yeniden üstelemiş Keloğlan. Adam bu fikre bayılmış, öyle ya demiş içinden kümeste ölüp gidecek. Çetin bir pazarlık yapmışlar. İki kese altına anlaşmışlar. Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş. Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş. Keloğlan'ın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş. Keloğlan sandığı eve bırakmış. Anasına demiş ki, Ne istersin ana, söyle de ineyim pazara. Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlan'a. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine. Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş. Anası da çok sevinmiş ama Keloğlan, Beni dün fakirken hor görenlerin kızını almayacağım ana, benim gönlüm, kırmızı gagalı, beyaz başlı, altın tüylü tavuğun sahibinin kızında tez hemen istemeye git. Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. Keloğlan'ın anasıyım, kızını istemeye geldim demiş. Adam kızının böyle zengin birisi tarafından istenmesine öyle sevinmiş ki, hiç naz etmemiş, vermiş. Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına. Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan. Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla."} {"url": "https://masalalemi.com/keloglan-ile-koyluler/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Tanrının kulu çokmuş. Çok demesi, çok yemesi günahmış. Vaktin birinde bir ananın bir kel oğlu varmış. Günlerden bir gün bu Keloğlan, anasına: Ana, gel şu bizim öküzü keselim, köylüyü davet edelim. Sonra da onlar bizi sırayla davet ederler. Bir gün birinde, öteki gün birinde, geçinir gideriz, demiş. Tek öküzlerini kesmişler, köylüyü yemeğe davet etmişler. Yemişler, içmişler, hoş geçmişler. Aradan bir gün geçmiş, Keloğlanla anası sıra yemeklerini beklerken, bunların etinden yiyen köylüler bir bir gelip Keloğlanın bacasından aşağı birer kürek hayvan gübresi döküp gitmişler. Keloğlan da ocak başında durur, yemek daveti yerine gökyüzünden dökülen bu kısmete bakarmış. Bir şaşmış, iki düşünmüş, sonunda davranıp gübreleri avluya taşımış, paçalarını sıvamış, saman dökmüş, basa basa çiğneyip yoğurmuş. Top top tezek yapıp dizmiş. Birkaç günde kurutmuş, çuvallara doldurmuş. Yüklenip götürmüş bir yolun başına bu çuvalları. Üstüne çıkıp bir hoşça oturmuş, beklemiş. O sırada yoldan ağır bir kervan kopup gelmiş. Kervancıbaşı, Keloğlanın önüne gelince atını durdurmuş. Keloğlanın üstüne çıkıp oturduğu çuvalların içindekileri merak etmiş. Ama Keloğlan bir türlü göstermiyor, hem de ne olduğunu söylemiyormuş. Bir vakit çekişmişler, laf dolandırıp, söz yarıştırmışlar. Lakin nafile. Keloğlanın ağzından bir araba dolusu tekerleme dökülmüş de, kervancıbaşının merakını sindirip bastıracak, hayra medar, derdine ilaç bir tek şey sızdırmamış. Sonunda kervancıbaşı hayvanlardaki yükleri indirip kumaş balyalarını vermiş, karşılığında Keloğlanın tezek çuvallarını yükleyip yürümüş. Keloğlan da bu kumaşları eşeğine yüklemiş, sürüp köyüne gelmiş. Hem yürüyor, hem de bağırarak: Aman, vay vay, hayvan gübresi, sığır mayısı bir para etti, bir para etti ki, pazarı altın pahasına gitti, diye durmadan söylenir, bir yandan da şıkır şıkır oynarmış. Bunu duyan komşuları hemen ahırlarına koşuşmuşlar, hemen hayvanların altından dumanları tüten gübreleri mendillerine, torbalarına doldurmuşlar, hemen çarşı boyuna koşmuşlar. Azıcık, sıcacık, ama tazecik, azıcık, sıcacık ama tazecik, diye mallarını överek satmaya başlamışlar. Adamın biri merak etmiş, mendili açıp içine bakmış. Bir de ne görsün! Hayvan gübresi! Adamın bağırmasıyla çarşı halkı bunların başına toplanmış, bir güzel sopa atmışlar ve çarşıdan kovalamışlar. Yeller esmiş, rüzgarlar üfürmüş, yağmurlar yağmış, seller akmış, günler akşama, akşamlar sabaha kavuşmuş, böylece aradan bir eyyam geçmiş. Bu Keloğlan kesip komşularına yedirdiği öküzün derisini alıp pazara satmaya götürmüş. Yolda bir köse görmüş, ona bu deriyi bir ölçek darıya satmış. Lakin bu kösenin evi uzakmış. Keloğlana öküz derisini evine kadar götürmesini söylemiş. Keloğlan, deriyi eşeğin terkisine atmış da, darı heybesini doldurmak için kösenin evine doğru yollanmış. Gelip kapıya dayanmış. Öküzümün derisini, kösenin bir ölçek darısına değiştim. Deriyi alacaksın, darıyı vereceksin! diye seslenmiş. Kösenin karısı da o sırada oturmuş, hovardasıyla yemek yiyormuş. Bu adamı hemen götürüp büyük bir küpün içine saklayıp üstünü örtmüş. Kapıyı Keloğlana açmış. Deriyi almış. Kadın evin altındaki ambarı açıp bu Keloğlana bir ölçek darı ölçüp vermiş. Ama bu Keloğlan heybesinin ağzını eğip yarısını yere dökmüş. Oturup teker teker toplayıp heybesine doldurmaya başlamış. Akşam olmuş, ortalık kararmış, köse eve gelmiş. Bakmış ki, bu Keloğlan ev altında, ocağın alaca ışığında hala eğilip kalkıyor, darı topluyor. Bir zaman beklemiş köse, karnı acıkmış. Bakmış Keloğlanın işi bitmiyor. Savuşturamayacağını anlayınca, Keloğlanı yemeğe buyur etmiş. Bunlar, Keloğlanla köse, karşılıklı bağdaş kurmuşlar. Kadın da önlerine bir tas imansız bulgur çorbası getirip koymuş. Beri yandan Keloğlanın aç eşeği yem torbasının boynuna asılmadığını görünce, başlamış anırmaya. Keloğlan kaşığı bırakıp dinlemeye, sinsi sinsi gülmeye başlamış. Köse buna: Nedir Keloğlan, eşeği durup dinliyorsun, hem de sırıtıyorsun? demiş. O da: Benim eşeğim her şeyi bilir. Ben de onun dediğini bir güzel anlarım. Dolapta bir tepsi börek dururken imansız bulgur çorbası içilir mi? diyor, demiş. Kadın çaresiz dolaptaki böreği çıkarıp getirmiş. Onu bir güzel yedikten sonra eşek bir daha anırmış. Böylece eşeğin her anırışında dolaptaki yemekleri çıkarıp yemişler, hoş geçmişler. Ocak başında keyif sürerken, hem de laf değirmeni çevirirken, eşek yine anırmış. Keloğlan da kulaklarım dikip dinlemiş, sonra da sırıtmış. Bu köse: Ne o Keloğlan, eşeği yine durup dinliyorsun, hem de sırıtıyorsun? Keloğlan ocakta kaynamakta olan bir kazan suyu kaldırıp küpün içine dökmüş. Kaynar su başından aşağıya dökülünce küpün içindeki hovarda sırtarıp kalmış. Keloğlan, küpü devirip hovardayı dışarı çıkarınca, köse karısını boşamış. Keloğlan, eşeğine binip tam giderken, bu köse eşeğine alıcı olmuş. Bir vakit çekişmişler. Pazarlığa girişmişler, laf dolandırıp söz yarıştırmışlar, sonunda anlaşmışlar. Köse varını yoğunu Keloğlana vermiş, üstelik bir de eşek bağışlamış. Keloğlan, köşede sırtarıp kalmış hovardayı eşeğe yüklemiş, deh, çüş diyerek yürümüş. Yolda giderken bir katır kervanına rastlamış. Katırlardan biri bunun eşeğine çarpınca, üstündeki ölüyü bayırdan aşağı teker meker yuvarlamış. Keloğlan da zaten bunu gözlermiş: Ah babacığım, vah babacığım. Dünyasına doymadan giden hovarda babacığım! Babamı öldürdünüz, kanına kan, canına can istiyorum, diye bağırıp ağlamaya girişmiş ki, yer gök böğürtüsüne dönermiş. Kervancı ürkmüş, korkmuş, hem de iyice yılmış. On katır yükü bağışlamış. Keloğlan hala yırtınır, yeri göğü inletirmiş. Beş daha vermiş, yine olmamış. Sonunda bütün kervanı bağışlamış da, yakasını anca sıyırmış, masalalemi.com savuşmuş. Keloğlan katır kervanının önüne geçmiş, eşeğine binmiş, köyüne gitmiş. Hem yürür, hem de bağırırmış: Aman, vay vay, kart öküzün derisi bir para etti, bir para etti ki, pazarı altın pahasına gitti, diye durmadan söylenir, bir yandan da şıkır şıkır oynar gidermiş. Bunu duyan komşuları hemen ahırlarına koşuşmuşlar, hemen öküzlerini bir iki demeyip kesip boğazlamışlar. Derilerini yüzüp sırtlamışlar, hemen çarşı boyuna koşmuşlar. Orası burası derken dönüp dolaşmışlar, lakin hiçbiri satamamış. Akşam olup herkes ortalıktan çekilince, bunlar da sırtlarında ıslak öküz derileriyle ortada kalınca, başlarına gelen işi anlamışlar. Kavil karar bağlamışlar, Keloğlanı öldürmeye yemin etmişler. Dönüp gelmişler köylerine. Bir cuma günü Keloğlanı bir takrip yakalayıp bir çuvala koyup bağlamışlar. Sürüyüp bir dere kenarına getirmişler. Tam sallayıp atacakları sırada içlerinden birisi: Aman cuma vaktidir. Namazdan önce atmayalım günah olur. Şu çalının dibine bırakalım, Namazdan sonra gelir atarız, demiş. Hepsi de bunu kabul edip cuma namazına gitmişler. Onlar abdeste soyunup namaza dursunlar, derenin kenarına bir çoban sürüsünü güderek gelmiş. Keloğlan ayak seslerinden, hem de çobanın ırlamalarından bunu sezmiş de: Çoban, hele çoban! diye bağırmış. Çoban da gelmiş, bunu çalı dibinde bulmuş. Çuvalın bağını çözmüş çıkarmış. Bu Keloğlan bir yandan ağlar, bir yandan sızlanırmış: Ah başıma gelenler, vah başıma gelenler. Beni padişahın kızına vereceklerdi. Ama istemiyorum. Gel sen benim yerime şu çuvala gir de, padişahın kızıyla evlen, demiş. Dağın bayırın saf çobanı buna bir güzel inanmış. Çuvalın içine girmiş. Keloğlan da ağzını pek bağlayıp çalının dibine yatırmış. Namaz sonunda köylüler çıkıp gelmişler. Çuvala yapışıp başlamışlar dereye doğru sallamaya... Çoban da bir yandan seslenirmiş: Aman beni suya salmayın, padişahın kızıyla evleniyorum, der dururmuş. Köylüler bu laflara, hem de manasız sözlere büsbütün kızmışlar, zavallı çobanı hoplatıp suya fırlatmışlar. Keloğlan, sürüyü güde güde, türkü çağıra çağıra, akşama doğru köye varmış: Aman, vay vay, suyun altında bir davar var, bir davar var. Ne iyi eylediniz de beni oraya attınız. Bunları sürüp çıkarıp getirdim, diye durmadan söylenir, bir yandan da şıkır şıkır oynarmış. Bunu duyan komşuları birbiri peşinden koşmuş, dereye atlamış. Zavallı bir dul kadının da bir tek oğulcağızı varmış. Anası buna: Oğul git, bir davar da sen al gel, demiş. Bu çocuk, güzel bir davar seçeyim diye derenin en derin yerine atlamış. Bakmış ki boğulacak, başlamış: Gılk gılk, gılk gılk! diye bağırmaya. Anası da yukarıda durmuş: Aman oğlum kırk tane istemem. Bir tane yeter, der dururmuş. Böylece o çocuk da gılk gılk diye diye boğulup gitmiş. Böylece köyün bütün erkekleri boğulmuş. Karıları da dul kalmış. Onlar ermiş muratlarına, darısı bizim başımıza. Tahir Alangu, Keloğlan Masalları"} {"url": "https://masalalemi.com/kendini-begenmis-ugur-bocegi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Hangi hayvanın yanında bulunsa, o hayvana şans getirdiğine inanan ve bununla övünen bir uğur böceği varmış. Neredeyse, ormandaki bütün hayvanlar da buna inanırmış. Ve çoğu bununla ilgili bir anısını anlatırmış. Yalnız bu durumdan bir tek karınca rahatsız oluyormuş. Hiçbir şeyin şansla ilgili olmadığını düşünürmüş bu karınca. Uğur böceği de bunu bildiğinden, karıncayı pek sevmezmiş ve onun fikirlerine hep karşı çıkarmış. Karıncaya her defasında: Yanında bir uğur böceği varsa şanslısın; yoksa, başın beladaysa, hiçbir şey yapamazsın, der, dururmuş. Karınca da ona cevap verirmiş: Beladan uzak durur ve çalışırsan hayatın hep yolunda olur. O zaman senin dediğin o şansa da gerek kalmaz. Uğur böceği uğurlu olduğunu ispat etmeye karar verir Bir gün karıncaya kendisinin çok uğurlu olduğunu ispatlamak için, onu örümceğin yuvasına davet etmiş uğur böceği. Örümcek ağının olduğu yere gelmişler. Uğur böceği, karıncaya dönüp: Ben birazdan kendimi ağa atacağım. Sen hiçbir şekilde bana karışmayacaksın. Bu örümcek ağını her tarafıma yapıştıracağım. Örümcek şimdi yok; ama gelene kadar ben o ağdan şansımla kurtulmuş olacağım. Bunu yaptıktan sonra sen de herkesin önünde bana inandığını söyleyeceksin. Anlaştık mı, demiş. Karınca ise: Bak seni uyarıyorum. Oradan kurtulamazsın, sonra da örümcek seni yer. Düşünmeden hareket ediyorsun, demiş. Uğur böceği teklifinden vazgeçmemiş, tekrar etmiş söylediklerini. Karınca istemeyerek de olsa: Tamam, demiş bu sefer. masalsitesi.com Ama içten içe korkmuş uğur böceğine bir şey olacak diye. Uğur böceği kendini ağa iyice yapıştırmış. Bu arada karınca saklanmış ve olacakları gizlice seyretmek istemiş. Beklemeye başlamışlar. Sessiz ve korkutucu bir beklemeden sonra uğur böceği ağdan kurtulmak için çırpınmaya başlamış. Ne yapsa olmamış. Ne gelen var ne giden. Karınca kardeş, ben burdan kurtulamayacağım galiba. Ne olur, sen yardım et, diyerek karıncaya yalvarmış. Karınca: -Şimdi benim sözüme geldin mi? Seni kurtaracağım. Ama sen de bundan sonra kendini beğenmişlik yapmayacaksın ve burada olanları unutmayacaksın. Anladın mı? Anladım karınca kardeş, hem de çok iyi anladım. -Benim şimdi yapacağıma şans denmez, yardım denir. Uğur böceğini, çağırdığı karıncalarla ve onların getirdiği suyla kurtarmış. Uğur böceği bir daha kendini beğenmişlik yapmamış ve karıncanın yanında olup ona hep yardım etmiş. Böylece çok iyi dost olmuşlar."} {"url": "https://masalalemi.com/kibar-prens/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, koyunlar berber iken, Büyük, güzel bir ülkede iyi bir kral yaşarmış. Kralın ikiz oğulları varmış. Bu kardeşler ikizmiş; ama ne yüzleri, ne de huyları birbirine benzermiş. İkisi de güzelmiş güzel olmasına ama biri iyi huylu ve çok kibarmış. Diğeri ise kaba saba ne dediğini bilmeyen biriymiş. Saraydakiler birine Kibar Prens, diğerine Kaba Prens derlermiş. Günlerden bir gün kral; Ben yaşlandım, artık yerime oğullarımdan biri geçsin, demiş. Ardından da; İkiz oldukları için haksızlık olmasın. Sınav yapalım, kim kazanırsa o kral olsun, demiş. Oğullarını çağırmış. Sizlere sınav yapacağım. Kazanan kral olacak. İlk göreviniz şu: Sarayın balkonuna çıkarak, birinci gün biriniz, ikinci gün diğeriniz halka çağrıda bulunacaksınız. Kimin çağrısına daha çok gelen olursa o, çok seviliyor demektir, o kazanacak. Önce Kibar Prens çıkmış sarayın balkonuna. Rica ederek çağırmış halkı. Duyan, duymayana söylemiş ve bütün halk sevgili prensin ricasına koşmuş. Prens geldikleri için halka teşekkür etmeyi de unutmamış. Ertesi gün Kaba Prens çıkmış sarayın balkonuna ve emrederek Herkes buraya toplansın. diye bağırmış. Birkaç meraklıdan başka kimse gelmemiş. Sınavın ilk bölümünü Kibar Prens kazanmış. Kral ikinci sınavı şöyle açıklamış: Ormanda bir ağacın altında kıymetli taşlar, altınlar, elmaslar gömülü. Büyük bir ayı da taşların üstünde yaşıyor ve kimseyi yaklaştırmıyor. Kim altınlardan, elmaslardan alıp gelebilirse sınavı o kazanır. Önce yola Kaba Prens çıkmış. Ormana geldiğinde ayı ağacın altında yatıyormuş. Ayıya yaklaşmış, havaya ateş etmiş. Ayı hiç aldırış etmeyince koca bir sopayla ayıyı kaldırmaya çalışmış. Bir gün boyunca uğraşmış. Fakat ayıyı yerinden kımıldatamamış ve elleri bomboş geri dönmüş. Sıra Kibar Prens'e gelmiş. Giderken ayıya bir sepet armut götürmüş. Nazikçe ayıya selam vererek hediyesini önüne koymuş. Ayı kendisiyle konuşan bu güler yüzlü adamı çok sevmiş. Kibar Prens, ona neden altınlardan alması gerektiğini anlatmış. Ayı sessizce yerinden kalkmış. Prens altınlardan, elmaslardan bir avuç alırken ayıya teşekkür etmeyi de unutmamış. İkinci sınavı da Kibar Prens kazanmış. Kral üçüncü sınavı da şöyle açıklamış: Komşu ülkenin kralının güzeller güzeli iki kızı var. Gidin kızları isteyin, kim daha önce prenseslerden birini alır gelirse evlenecek ve kral o olacak. Kaba Prens hemen yola çıkmış, saraya önce o varmış. Varmış varmasına da kral yüzüne bile bakmamış. Çünkü daha önce o kral onların sarayına gittiğinde Kaba Prens, ona Hoş geldiniz! bile dememiş. Hiç ilgilenmemiş onunla. Kral da ona aynı hareketi yapmış. Kızını isteyince de; Benim sana verecek kızım yok, demiş. Kaba Prens ısrar etmiş, tehdit etmiş, ama faydası olmamış. Kral onu ülkesinden kovdurtmuş. Kibar Prens varmış saraya. Kral, onu kapıda karşılamış, çok ilgilenmiş. Kızını isteyince şöyle demiş: Kızımın senin gibi iyi ve kibar bir insanla evlenmesinden çok memnun olurum. Kızını çağırmış. Dünyalar güzeli bir kız gelmiş. Prens kıza hayran olmuş. Kral; Sen kızımı götür, biz düğün için arkadan geliriz, demiş. Prens ve prenses yola çıkmışlar. Halk yollarda onları bekliyormuş. Kibar Prens üç sınavı da kazanmış. Günlerce süren büyük bir düğünle evlenmiş. Kibar Prens ülkeye kral olmuş. Yıllarca ülkeyi huzur içinde yönetmiş. Kaba Prens'e ise kardeşinin yönettiği ülkede tembel tembel oturmak düşmüş. Can sıkıntısından her gün biraz daha kabalaşmış. Zaman içinde etrafında onu seven bir kişi bile kalmamış. Sema Maraşlı"} {"url": "https://masalalemi.com/kibirli-bilgin/", "text": "Vakti zamanında, memleketin birinde, kendini beğenmiş, kibirli mi kibirli, bilgin bir adam varmış. Bu dünyada benden fazla okuyan, benden fazla bilgili bir kimse yok. diye övünüp duruyormuş. Günlerden bir gün sihirli aynasının karşısına geçip: Ayna, ayna! Söyle bana, bu dünyada benden daha bilgili, benden daha büyük bir insan var mı? diye sormuş. Kibirli bilginin beklediğinin aksine, aynada bambaşka bir görüntü yansımış. Ayna: Elbette senden daha bilgili ve senden daha üstün biri var. İşte şu gördüğün insan, gerçek bir bilgin ve üstün bir kişidir. Kibirli adam, öfke ve hırsından deliye dönmüş. Benden daha bilgili ve benden daha üstün kimse olmamalı. Daha çok okumalı, daha çok öğrenmeli! deyip tekrar kitaplarının arasına dönmüş. Aradan epeyce bir zaman geçmiş. Bu arada bizim kibirli bilgin sürekli yeni bilgiler öğrenmiş. Artık bu bilgiyle beni kimse geçemez. deyip aynanın karşısına geçmiş: Ayna, ayna! Söyle bana, bu dünyada benden daha bilgili, benden daha büyük bir insan var mı? diye sormuş. Ama, yine beklediğinin aksine aynada başka biri belirmiş. Öfkesinden neredeyse gözleri dışarı fırlayacakmış. Tekrar kitaplarının arasında kaybolmuş, iki yıl daha çalışmış. Yeterli bilgiye ulaştığını hissedince aynanın karşısına geçip: Ayna, ayna! Söyle bana, bu dünyada benden daha bilgili, benden daha büyük bir insan var mı? diye sormuş. Ama bir türlü beklediği cevabı alamamış. Üzgün bir şekilde tekrar kitaplarının arasına dönmüş. Ben bir yerde yanlışlık yapıyorum, ama nerede? diye düşünüp taşınırken, birden aklına parlak bir fikir gelmiş. Gidip aynadaki bilgili ve üstün adamı bulayım ve ondan hiç kimsenin bilmediklerini öğreneyim. diye aynanın karşısına geçmiş: Ayna, ayna! Söyle bana, bu dünyanın en bilgili insanı kim, hemen göster bana! demiş. Aynada yavaş yavaş bir gölge belirmiş, belirmiş... Bir de bakmış ki aynada kendi görüntüsü var. Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmış. Ayna: Gerçek bilgi, bilmediğini bilmendir. Sen daha önce de bilgi yüklüydün, ama bilge değildin. Ne zamanki kibrini bir tarafa bırakıp, tevazuyu aldın; kendinden büyüklerin olduğunun farkına vardın; tıpkı meyve veren ağaçlar gibi, meyven arttıkça dallarını yere eğdin, işte bu tevazunla bu makama ulaştın. demiş. Bilgi, büyük adamı alçakgönüllü yapar; normal adamı şaşırtır; küçük adamı ise kibirlendirir.Brigitte"} {"url": "https://masalalemi.com/kibritci-kiz-masali/", "text": "Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, buz bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çocuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle Kibrit var, kibrit diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu... Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı. Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev. Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı. Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isınmış, terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağızın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı hindi kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi. Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı. Bir yaz gecesi... Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu. Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş... Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi, geldi...Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü... Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın bedenini buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler... Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki."} {"url": "https://masalalemi.com/kirmizi-baslikli-kiz-masali/", "text": "Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Bir gün Kırmızı Başlıklı Kız! diye seslenmiş kızın annesi. Büyükannen hala hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür. Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. Tavşan Ormanı'ndaki yoldan ayrılma sakın! diye seslenmiş annesi arkasından. Ayrılmam anne, demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. Nereye böyle küçük kız? diye sormuş kurt. Büyükanneme gidiyorum, demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tavşan Ormanı'nın sonundaki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım 'küçük kız' değil, 'Kırmızı Başlıklı Kız.' Özür dilerim, demiş kurt. Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi? Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne'nin evine varmış, kapıyı çalmış. Kim o? diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, Benim, Kırmızı Başlıklı Kız, demiş. Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim. Kapı açık güzelim, diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış. Kim o? diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. Benim, Kırmızı Başlıklı Kız. Kapı açık güzelim, diye seslenmiş kurt. İçeri girebilirsin. Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. 'Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?' diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükanne'nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım, demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanındaki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne? Seni daha iyi kucaklamak için! demiş kurt. Kulakların neden büyük, peki? Seni daha iyi duyabilmek için! demiş kurt. Gözlerin neden kocaman, peki? Seni daha iyi görebilmek için, demiş kurt. Dişlerin neden sivri peki? Seni daha iyi yiyebilmek için, demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kız'ı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanne'ye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. Aylardır senin peşindeyim pis yaratık, diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kız'ı, sonra da Büyükanne'yi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış. Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kız'ın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/kizilderili-prenses-pocahontas/", "text": "Kızılderili Prenses Pocahontas ve John Smith Masalı Yıllar önce üç gemi şimdiki Amerika'nın kıyılarına indi. Yaklaşık 100 erkek yeni bir hayata başlamak için adım attı. Adaya yeni gelen bu insanlar bir kale inşa etti. Yeni kasabalarına Jamestown adını verdiler. Ama o topraklarda yaşayan sadece onlar değildi. Kıyıdan iç kesimlere doğru gidildiğinde büyük ormanda Kızılderili kabileleri yaşıyordu. 30'dan fazla kabile bir şef tarafından yönetiliyordu. Bu şefin adı Powhatan'dı. Şef Powhatan'ın gözcüleri ona kıyıya yeni adamların indiğini ve kıyıya doğru bir kale inşa ettiklerini söylediler. Ayrıca bu yeni gelen adamların daha önce kimsenin duymadığı sözcüklerle konuştuğunu da eklediler. Kıyafetleri de kabilede yaşayan insanlardan farklıydı. Powhatan bunların hepsini biliyordu. Onları geldiklerinden beri izlemişti. Bilmediği ve en çok da bilmek istediği şey, bunların nereden geldiğiydi? Neden buradaydılar? Ve onların Şefi olmak nasıl olurdu? Gözcüleri ona başka haberler de söylediler, bu çok tuhaftı. Kalenin çevresine hiçbir ekin ekilmemişti. Kalenin yakınında kano yoktu, adamlar balık tutmak için nehir kenarında bile değillerdi. Avlanmak için ormana da gitmemişlerdi. Powhatan, Bu adamlar bitki dikmeyi, kanoya binmeyi, balık tutmayı veya avlanmayı bilmiyorlar. Onların şefi olmak düşündüğümden daha kolay olacak. dedi. Powhatan kızı Pocahontas'ın yanına gitti. Kızına, Onlara yiyecek getireceğiz. Biz olmadan, açlıktan ölecekler. Böylece bende onları yöneteceğim! dedi. Pocahontas,: Baba seninle gelmeme izin ver! Ben de kaleyi görmek istiyorum. dedi. Babası, Hayır! Burada yapacak işleriniz var. dedi. Ancak Pocahontas'ın ısrarı üzerine babası onu kıramadı. Sonunda Pocahontas için bir macera çıktı! Kabiledeki kişiler, şef ve Pocahontas mısır, fasulye ve kabak sepetlerini alıp birlikte kaleye gittiler. Oraya vardıklarında adamlar kaleden çıktılar. Birbirlerinin dillerini anlamıyorlardı ancak konuşmadan da anlaşmanın bir yolunu buldular. Pocahontas ondan biraz büyük olan birkaç erkekle tanıştı. Çok geçmeden Pocahontas'a nasıl etiket ve top oynanacağını gösterdiler. Bir süre sonra Powhatan, Pocahontas! Gitme zamanı. dedi. Sonraki zamanlarda Pocahontas, diğerleriyle birlikte kaleye geri döndü. Yanlarında mısır, kabak ve fasulye getirip kaledeki adamlara yardım ettiler. Pocahontas yeni arkadaşlarının isimlerini öğrendi John, James, Richard ve Samuel. Onlarda Pocahontas'ın adını öğrendiler. Aradan zaman geçtikçe yağmur durdu. Tarlalardaki mısırlar, asmadaki kabak ve fasulye kurudu. Powhatan, Artık kaleye yiyecek götüremeyiz. Halkımızın kışı atlatabilmesi için sahip olduğumuz her şeyi kurtarmamız gerekiyor. Kaleye gidip onlara söylemeliyiz. dedi. Kaledeki adamlar haberi duyunca sinirlendiler. Silahlarla dışarı çıkıp gökyüzüne doğru ateş ettiler. Powhatan da sinirlendi, Sizi uyarıyorum, beyaz adamlar! Köyümüzün yakınından geçmeyin! Eğer yaparsanız, pişman olursunuz! diye bağırdı. Adamlar Powhatan'ın ne dediğini anlayamadılar. Ama suratlarından artık arkadaş olmadıklarını anlayabiliyorlardı. Kısa bir süre sonra, John Smith yiyecek aramak için ormana gitti. Powhatan köyüne yakındı. Powhatan'ın kardeşi ve kabilenin bir kısmı onun geçtiğini gördü. Bir anda üzerine atladılar. John Smith'i tuttular ve onu Powhatan'ın köyüne geri götürdüler. Powhatan, Kaledeki tüm insanların şefi olacağım. dedi. O kış, John Smith köyü terk edemedi. Ancak John'a çok iyi davrandılar. Onu önceden tanıyan Pocahontas, onunla vakit geçirdi. Günden güne, birbirlerinin dillerini öğrenmeye başladılar. Karlar eridiğinde, Powhatan'ın köyü festival için hazırlanmaya başladı. Powhatan, John Smith'i evine çağırdı. Festival yakında olacak dedi. Ne festivali? dedi John Smith. Halkınızın halkıma katıldığını simgelemek için yapılan bir festival olacak. Sizlerin de şefi olacağım. dedi. Bu asla olmayacak! diye bağırdı John Smith. Powhatan, genç adamın ne dediğini anlayamıyordu. Ama Şef, John Smith'in kızgın olduğunu görebiliyordu. Halkınızın başka seçeneği yok! Kabileme katılmayacaksan, ölmelisin! dedi Powhatan. Powhatan'ın iki adamı John Smith'i yakaladı ve başını bir kayaya bastırdı. Onu öldüreceklerdi! Ama bu esnada Pocahontas aniden ayağa kalktı, Hayır diye bağırdı ve onu kurtarmak için yanında durdu. Powhatan biraz düşünüp Haklısın. Bu insanları incitmekten bir hayır gelmez. dedi. John Smith'i serbest bıraktı. Pocahontas ve John Smith birbirlerinden hoşlanıyordu. Bir zaman sonra evlenmeye karar verdiler. Onların evlilikleri Powhatan'ın kabilesi ve kaledeki adamların barış içinde yaşamasına vesile oldu. Bu masal orijinal hikayeden farklı olarak çocuklar için uyarlanmıştır. masalalemi.com"} {"url": "https://masalalemi.com/kopek-ve-insan/", "text": "Bundan çoook uzun zaman önce, bir ormanda yalnız bir köpek yaşarmış. Yalnız olduğu için de çok korkarmış. Ormanda kendine cesur bir arkadaş aramak için dolaşmaya başlamış. Bu sırada çalılıkların arasında oynayan tavşanla karşılaşmış. Tavşana: Tavşan kardeş, gel birlikte yaşayalım. Hem ikimiz birlikte olursak daha az korkarız. demiş. Tavşan, bu yabancının teklifini kabul etmiş ve böylece birlikte yaşamaya başlamışlar. Akşam olunca yatıp uyumuşlar. Gece yarısı bir tıkırtı duyan köpek havlamaya başlamış. Tavşan: Aman köpek kardeş, sus! Böyle havlayıp durma. Sonra kurtlar duyarda bizi gelip yer. demiş. Köpek: Anlaşılan kurt çok cesur bir hayvanmış. En iyisi onunla dost olayım. diye düşünüp, tavşanı terk etmiş. Kurdun yanına gelip: Kurt kardeş, gel birlikte yaşayalım. Böylece daha güçlü oluruz. demiş. Kurt, köpeğin bu teklifini kabul etmiş ve birlikte yaşamaya başlamışlar. Akşam olunca yatıp uyumuşlar. Yine bir tıkırtı duyan köpek başlamış havlamaya. Kurt hemen: Aman sus köpek kardeş! Sonra ayı duyarda bizi gelir yer. demiş. Köpek, kurdun da ödlek olduğunu anlayınca hayal kırıklığına uğramış. Demek ki ayı daha cesur biri, gidip onunla dost olayım. diye kurdu terk etmiş. Sonunda, elindeki iri armutları şapur şupur yiyen ayıyı görmüş. Ayı kardeş! Gel seninle birlikte yaşayalım. Böylece daha güçlü oluruz. demiş. Ayı, köpeğin bu teklifini neden olmasın diyerek kabul etmiş ve birlikte yaşamaya başlamışlar. Akşam olunca yatıp uyumuşlar. Gece yarısı köpek yine havlamaya başlamış. Ayı hemen: Aman köpek kardeş sus! Sonra insanlar bizi duyarsa gelir bizi öldürür. demiş. Köpek, Allah Allah! Koskoca ayı, insanlardan korktuğuna göre, en iyisi onunla dost olayım. diye düşünüp ayıyı da terk etmiş ve ormanda insanoğlunu aramaya başlamış. Ormanda dolaşırken, elinde baltasıyla bir oduncu görmüş. Ey insanoğlu! Seninle birlikte yaşayabilir miyiz? diye sormuş. İnsanoğlu; Elbette yaşarız diyerek köpeği ormandaki kulübesine götürmüş. Akşam olunca yatıp uyumuşlar. Gece vakti, köpek yine havlamaya başlamış. Köpeğin havlamasına uyanan oduncu: Aferin benim akıllı köpeğim. Havlamana devam et ki, kimse yanımıza yaklaşamasın. demiş. İnsanoğlu çok cesurmuş, hiçbir şeyden korkmuyor. diye düşünen köpek, o günden sonra insanoğlu ile birlikte yaşamış. Cesaret; tehlike karşısında akıl ve zekanın kullanılmasıdır. Eflatun"} {"url": "https://masalalemi.com/kucuk-deniz-kizi/", "text": "Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları kızıl bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. On beş yaşını beklemen gerekir, demiş büyükanneleri. O zaman gidip görebilirsin. En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış. O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: Niçin geldiğini biliyorum denizkızı, demiş. İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun? Bilmiyordum, demiş küçük denizkızı, ama insan olabilmek için neyse öderim. Sesini istiyorum, demiş cadı, şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun. Çabuk, demiş küçük denizkızı. Ben kararımı çoktan verdim zaten. Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak. Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. Biz havanın kızlarıyız. demişler. Artık bizimle mutlu olursun. Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş."} {"url": "https://masalalemi.com/kucuk-kirmizi-balik/", "text": "Eskiden, çeşit çeşit balıkların yaşadığı kocaman bir deniz varmış. Bu denizde Küçük Kırmızı Balık da yaşarmış. Küçük Kırmızı Balık çok alımlı, çok güzelmiş. Görenler ona hayran olurmuş. Kırmızı pulları, güneş ışığında pırıl pırıl parlıyormuş. Kara gözlü bir balıkmış. Yüzgeci, beyaz bir tülü andırıyormuş. Küçük Kırmızı Balık, güzel olmasına güzelmiş ama kimseyi beğenmezmiş. Hiçbir balıkla oynamaz, herkese tepeden bakarmış. Aynı yaşta olan diğer küçük balıklar, onunla oynamak istermiş. ; O ise ince, tatlı sesiyle: Ben güzelim. Sizin gibi çirkin balıklarla arkadaşlık edemem. Oyun oynamak istemem, dermiş. Sonra da yavaşça kendini sulara bırakır, süzüle süzüle uzaklaşırmış. Güneşli bir yaz sabahı, yüzgeçlerini yelpaze gibi sallayarak uyanmış. Sabah kahvaltısını yapıp hemen gezintiye çıkmış. Küçük Kırmızı Balık şöyle bir bakmış. Sonra da kendini beğenmiş tavrıyla oradan uzaklaşmış. Suların serinliği çok hoşuna gitmiş. Ne kadar uzaklaştığını bile anlayamamış. Birden kocaman bir balık görmüş. Kocaman balık, iri dişlerini göstererek Küçük Kırmızı Balık'a yaklaşmış. O da ne yapacağını şaşırmış. Kaçması imkansızmış. Olanca kuvvetiyle bağırmaya başlamış. Öylesine bağırmış ki sesini kısa zamanda bütün balıklar duymuşlar. Hemen Kırmızı Balık'ın yardımına koşmuşlar. Bu sırada kocaman balık iyice yaklaşmış, ağzını açmış. Küçük Kırmızı Balık'ı yiyeceği sırada neye uğradığını anlayamamış. Yardıma gelen balıklar, kocaman balığın kuyruğunu, yüzgeçlerinin, sırtını ısırmaya başlamışlar. Bu yüzden kocaman balığın canı çok yanmış. Kurtuluşu kaçmakta bulmuş. Küçük Kırmızı Balık, kurtulduğu için çok sevinmiş. Arkadaşlarından da özür dilemiş. Dış güzelliğin değil, huy güzelliğinin gerçek güzellik olduğunu anlamış. Beni bağışlayın. Bir daha sizi üzmeyeceğim. Hatamı anladım. Kendini beğenmek, iyi bir davranış değil, demiş. Defalarca özür dilemiş. O günden sonra bütün balıklar, Küçük Kırmızı Balık'ı daha çok sevmişler. Artık balıklar huzur içinde yaşamaya başlamışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/kucuk-prens-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, ülkenin birinde altı yaşında küçük bir çocuk yaşarmış. Resim çizmeyi çok sever, sürekli resim çizermiş. Küçük çocuk, bir gün fil yutmuş bir boa yılanı çizmiş ve büyüklerine göstermiş. Ancak büyükleri bu resmin bir şapka gibi olduğunu yılana hiç benzemediğini söyleyip, küçük çocuğun çizdiği resmi hiç beğenmemişler. Ona resim çizmek yerine tarih, coğrafya, matematik ve dil bilgisine çalışmasını gerektiğini öğütlemişler. Küçük çocuk bu duruma çok üzülmüş ve resim yapma isteğini kaybetmiş. Artık resim çizmek yerine büyüklerinin dediği gibi sadece ders çalışmış. Aradan yıllar geçmiş çocuk büyümüş ve bir pilot olmuş. Bir gün Afrika üzerinde uçarken uçağının motoru bozulmuş ve zorunlu iniş yapmak zorunda kalmış. Uçağı çölün ortasında bir yere indirmiş. Uçağı tamir ederken etrafa bakınmış ancak kimsecikler yokmuş. Çölün ortasında yapayalnız kalmış. Pilot gece olana kadar uçağı ile ilgilenmiş. Sonra yorulmuş ve uyuyakalmış. Gün doğarken uykusunun arasında garip, incecik bir ses duymuş. Karşısında ilginç, minik biri belirmiş. Bu küçük minik kişi, Küçük Prens'miş! Küçük Prens, kendine ait bir gezegende tek başına yaşıyormuş. Gezegeni bir ev büyüklüğündeymiş. İçinde biri sönmüş ikisi hala lav püskürten üç tane yanardağı, ayrıca hiçbir gezegende bulunmayan eşsiz güzellikte bir çiçek varmış. Küçük Prens pilota: -Bana bir koyun çizer misiniz? diye sormuş. Pilot Küçük Prens'in sorusunu duyunca uyanmış etrafına bakınmış. Küçük prensi görünce çok şaşırmış. Rüya mı diye düşünmüş ama gördüğü gerçekmiş. Pilot büyük bir şaşkınlık içerisinde: -İyi resim yapmayı beceremem demiş. Küçük Prens -Önemli değil demiş. Aynı soruyu tekrar etmiş. Pilot bu ısrar üzerine küçükken çizdiği fil yutmuş boa yılanını çizmiş. Küçük Prens pilotun kendisine çizdiği resme bakmış ve ona: -Ben boa yılanı içinde bir fil çizmeni istemiyorum. Bana bir koyun çizer misin? diye sorusunu tekrar etmiş. Pilot Küçük Prens'in çizdiği resmi anlamasından dolayı çok şaşırmış. Sonra bir koyun resmi çizmiş ve ona tekrar göstermiş. Fakat Küçük Prens çizilen resmi beğenmemiş. Pilot bu sefer bir kutu çizmiş ve Prens'e göstermiş. Küçük Prens: -Bu bir kutu ben bir koyun istemiştim diyerek tekrar çizmesini istemiş. Ama pilot biraz düşünüp şöyle demiş: -Koyun bu çizdiğim kutunun içerisinde diye cevap vermiş. İşte şimdi Küçük Prens bu resmi beğenmiş. Bunun üzerine Pilot ve Küçük Prens sohbet etmeye başlamışlar. Pilot bu farklı gezegenden gelen küçük adamın sırrını çözmeye, onu anlamaya çalışmış. Küçük Prens yaşadığı yerden bahsetmiş. Yaptığı gezileri ve diğer gezegenlerde yaşayan insanları, bu insanların mesleklerini, ilgi alanlarını, huylarını pilota anlatmış. Pilot, Küçük Prens'in anılarını, yaşam hakkındaki düşüncelerini dinlemiş. Zaman öylece akıp gitmiş ve ayrılık zamanı gelmiş. Artık pilotun eve, Küçük Prens ise geldiği gezegene geri dönme vakti gelmiş. Birbirleriyle vedalaşıp ayrılmışlar. Pilot yaşadığı bu güzel anıyı kimseye anlatmamış. Küçük Prens ise gezegenine döndüğünde her gece mutlu bir şekilde yıldızları izlemiş. Asıl sorun büyümek değil ki, büyürken unuttuklarımız. En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözle asıl görülmesi gerekeni görmez."} {"url": "https://masalalemi.com/kucuk-yildiz-ve-tonton-aydede-masali/", "text": "Küçük yıldız, ne güzel Pek de şirin bir şeymiş. Tonton ay dede ona, Güzel şeyler öğretmiş. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde aydede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton aydedeye selam vermiş, Tonton aydede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar. Uzun bir gece onları beklerken, küçük yıldız Hapşu diye hapşırıvermiş. Tonton Aydede o tarafa doğru dönüp, Bu gece ayaz var. Üstünü biraz daha sıkı giyinseydin iyi olurdu demiş. Küçük yıldız başını sallamış: Haklısın aydede ama evden çıkarken montumu almayı unuttum, sonra bir baktım anahtarımı da unutmuşum, o yüzden geri dönüp montumu da alamadım. Okul çantamı da evde unuttuğum için ödevlerimi de yapamayacağım şimdi demiş. Sahiden de bütün gece gökyüzünde durma görevi onun olduğu için, ödevlerini yapamayacakmış. Çünkü yıldızlar gece olunca gökyüzüne gelirler ve gündüz olana kadar yerlerini terk edemezlermiş. Aydede kocaman kafasını bir o yana bir bu yana sallamış Ama küçük yıldız, bir yıldız, bu yaşta bu kadar unutkan olmaz ki, hem zaten topu topu kaç görevin var ? demiş. Küçük yıldız biraz utanmış, yanakları kırmızı kırmızı olmuş ama görevlerini saymaya başlamış Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak. Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Aydede Ona bakıp gülümsemiş. Birkaç tane görevin var, onunda yarısını yapmayı unutuyorsun bak demiş. Küçük yıldız cebinden diş macunu ve fırçasını çıkarıp Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış. Tonton aydede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız'ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken, montunu da giymiş. Tonton Aydede'nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş. Bakın gökyüzünde Tonton aydede ve küçük yıldız bize göz kırpıyorlar yine. Gördünüz mü ? Küçük Yıldız Ve Tonton Aydede Masalı için bir yorum Çok güzel beğendim 🤩🤩"} {"url": "https://masalalemi.com/kugu-kardesler/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın on bir oğlu ile bir kızı varmış. Hanımı ölünce padişah, bir başka biriyle evlenmiş. Fakat üvey anneleri padişahın çocuklarını hiç sevmiyormuş. Üvey annesi, padişahın biricik kızını bir gün hamama götürmüş. Vücuduna siyah bir boya sürmüş ve bir büyü ile boyayı çıkmaz hale getirmiş. Böylece çok çirkinleşen kız, kimsenin yüzüne bakamaz olmuş. Üvey annesi onu, sarayın mutfağına bulaşıkçı olarak görevlendirmiş. Üvey anne, sadece bu kötülükle yetinmemiş. On bir erkek kardeşe de bir büyü yaparak onları kuğu şekline sokmuş. Bu kuğular, gece olunca tekrar insan oluyorlarmış. Şafak vakti ise güneş doğar doğmaz tekrar kuğu olup, havaya uçuyorlarmış. Bu kötü olaydan haberi olan küçük kız, sarayda daha fazla kalmamış. Bir gün kimseye haber vermeden saraydan çıkıp gitmiş. Kardeşlerini bulmak ümidiyle, iki dağ ötedeki gölün kenarına gitmiş. O sırada gökyüzünde beyaz bir bulut kümesi belirmiş. Gelenler, kızın erkek kardeşleriymiş. Kuğular, kız kardeşlerini hemen tanımışlar. çevresinde sevinçten oynaşıp, koklaşmışlar. Gece olunca, kuğular tekrar insan şekline dönmüşler ve kız kardeşleriyle doya doya hasret gidermişler. Genç şehzadeler: Kardeşim. Buralar senin için tehlikeli olabilir. Biz, herkesten uzak, ıssız bir adada yaşıyoruz. Çok güzel bir yer, her türlü yiyecek var. Sabah olunca, seni güçlü kanatlarımızın üzerine alıp, kendi adamıza götürelim, orada beraberce yaşayalım. demişler. Sabah olunca da kuğular gelip, kızı kanatlarının üzerine almışlar ve kendi adalarına götürmüşler. Ve böylece ıssız adada mutlu bir şekilde yaşamaya başlamışlar ... Kız, bir gece rüyasında ihtiyar bir dede görmüş. Kızım, ormanın üç dağ ötesinde bir göl var. Bu gölde yıkanırsan, eski güzelliğine kavuşursun. Kardeşlerini de büyüden kurtarmak istiyorsan, bu gölün çevresinde yetişen sarmaşıklardan on bir hırka ör. Yalnız, hırka örerken hiçbir dünya kelamı etmeyeceksin. demiş. Kız da ertesi gün rüyasında tarif edilen göle gidip yıkanmış. Eski güzelliğine tekrar kavuşmuş. Ve orada epeyce sarmaşık toplayıp kardeşlerinin yanına dönmüş. Kardeşleri neler olduğunu sormuşlar ama hiç cevap vermemiş. Birer birer hırka örmeye başlamış. Şehzadeler: Her halde büyünün etkisiyle bizimle konuşmuyor. diye düşünmüşler. Günler böyle geçip giderken, padişahın biri ava çıkmış. Bu güzel kızı görünce ona aşık olmuş. Kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Kızdan hiçbir cevap almayınca, , sükut ikrardandır' deyip kızı saraya götürmüş. Fakat, kız bir türlü konuşmuyor, sadece hırka örüyormuş. Saraydaki kıskanç vezirler; Padişahım. Bu kız bir büyücüdür. Şayet öldürmezseniz, size zarar verebilir. demişler. Padişah bakmış olası yok, kızı cellatlara teslim etmiş. Kızdan hala bir ses seda çıkmıyormuş. Bu sırada on birinci hırkanın bitmesine az kalmışmış. Hırka bitince, gökyüzünde beyaz bir bulut belirmiş. Uçan kuğular, kızın on bir erkek kardeşiymiş. Kuğular, kız kardeşlerini aşağıda görünce hemen aşağı inmişler. Kız da bitirdiği hırkaları birer birer kuğulara girdirmiş. Aynı anda kuğular birer şehzade olmuş. Olanları padişah ve adamları hayretler içerisinde seyretmişler. Sonra kız başından geçenleri bir bir padişaha anlatmış. Padişah, tekrar düğün hazırlıklarına başlamış ve kızın babasını düğüne davet etmiş. Görkemli bir düğünle evlenmişler. Babası, evlatlarını görünce sevinçle kucaklamış. Üvey anneyi ise bir daha görmemek üzere memleketine göndermiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine ..."} {"url": "https://masalalemi.com/kurbaga-prens/", "text": "Bir zamanlar güzel mi güzel bir prenses varmış. Bu güzel prensesin talipleri o kadar çokmuş ki saray taliplerle dolup taşıyormuş. Ama prenses hiç birinin onu gerçekten sevdiğine inanmıyormuş. Sadece kral olabilmek için onunla evlenmek istediklerini düşünüyormuş. Bu yüzden hiçbiriyle ile evlenmek istememiş. Bir öğle vakti taliplerinin ziyaretlerden sonra prenses: Keşke yeniden küçük olsaydım diye düşünmüş. Aklına çocukluğundan beri oynadığı ve çok sevdiği altın topu gelmiş. Prenses sarayı altüst edip altın topu bulmuş ve bahçeye çıkıp topla oyun oynamaya başlamış. Topu yukarı fırlatarak oynamaya devam ederken yanlışlıkla çok sert biçimde vurmuş ve top bahçedeki su birikintisine düşmüş. Prenses altın top için üzülürken birden suyun içinden vrak vrak diye sesler duyulmuş. Küçük yeşil kafasını sudan çıkaran kurbağa prensese: Belki sana yardım edebilirim, demiş. Prenses sevinçli bir şekilde Olur, lütfen topumu kurtar diye kurbağa seslenmiş. Bunun üzerine kurbağa bir şartı olduğunu belirtmiş. Prenses merakla Ne şartı? diye kurbağaya sormuş. Bunun üzerine kurbağa: Topunu sudan çıkarırım ama bunun karşılığında bir yemek yiyeceğiz demiş. Prenses çaresizce teklifi kabul etmiş. Kurbağa su birikintisinin derinliklerine dalmış. Birkaç dakika sonra, elinde altın topla yukarı çıkmış. Prenses sevinçle topu kurbağadan alıp, hızlı adımlarla saraya doğru yürümeye başlamış. Kurbağa arkasından ona seslenmiş: Hey prenses beni unuttun demiş. Prenses arkasını dönerek: Senin gibi çirkin bir kurbağa nasıl yemek yiyebilirim ki! demiş ve saraya doğru gitmiş. Kurbağa bu duruma çok üzülmüş. Prenses, o gece ailesi ile birlikte yemekteyken sarayın kapısı çalınmış. Hizmetçi kapıyı açtığında karşısında bir kurbağa görmüş. Kurbağa boğazını temizleyip yüksek bir sesle: Öhhöömm öhhööm, prenses bugün benimle vakit geçireceğine söz verdi. İşte buradayım. demiş. Bunu duyan kral masanın diğer tarafında oturan kızına böyle bir söz verip vermediğini sormuş. Prenses biraz duraksadıktan sonra: Immm evet diyerek olanı biteni babasına anlatmış. Bunun üzerine kral kurbağayı masayı davet etmiş. Hizmetçiler, Kurbağa için çabucak yeni bir yer hazırlamışlar ve Kurbağa, kraliyet masasına zıplayıp yemeğe katılmış. Yemek esnasında kurbağa, krala: Çok şanslısınız, anlaşılan prenseste taç ve asil elbiselerden daha fazlası var. İyi bir kalp gibi.. Çünkü o beni bu masaya davet etti ve sözünü tuttu. demiş. Bu sözlerden etkilenen prenses kurbağaya bakakalmış. Yemek bittikten sonra daha fazla rahatsızlık vermek istemeyen kurbağa prensese: Yemek için teşekkür ederim, sözünü tuttun. Sanırım artık gitme vaktim geldi. demiş. Prenses: Hayır bekle! O kadar da geç değil. Bahçede yürüyüşe ne dersin? diye kurbağa sormuş. Kurbağa sevinmiş. İkisi kraliyet bahçesinde yürümüşler, birlikte sohbet edip şakalaşmışlar. Birbirlerinden hoşlanmaya başlamışlar. Güneş battığında, prenses kurbağaya: Bu gece seninle olmak düşündüğümden çok daha eğlenceliydi demiş. Kurbağa: Ben de çok iyi vakit geçirdim, demiş. Bunun üzerine prenses kurbağa doğru eğilerek onu yanağından hafifçe öpmüş. Ardından bir anda bulutlar ve dumanlar etrafı kaplamış. Küçük yeşil kurbağa genç yakışıklı bir prense dönüşmüş! Prenses şaşkınlıkla geri sıçramış. Prens olan biteni prensese anlatmaya başlamış: Bana kötü bir cadı büyü yaptı, büyünün bozulması için güzel bir prensesin beni öpmesi gerekiyordu ve bu oldu! Prenses şaşkınlıkla prense sarılmış. Artık prens ve prenses birbirlerini daha iyi tanıyabilirlermiş. Gel zaman git zaman prens ve prenses birbirlerine tam anlamıyla aşık olmuşlar. Artık düğün zamanı gelmiş. Sarayda kocaman bir düğün ile evlenmişler. Altın top ise düğün masasının baş köşesinde duruyormuş."} {"url": "https://masalalemi.com/kurnaz-coban/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde iyi kalpli, fakir bir çoban yaşarmış. Çok yoksul olmasına rağmen, halinden hiç yakınmaz, çobanlık yaparak, kıt kanaat geçimini sağlarmış. Çobanın yaşadığı köyün ağası ise kötü kalplinin biriymiş. Bu ağanın evlenme çağına gelmiş çok güzel bir kızı varmış. Taliplisi o kadar çokmuş ki; kızın güzelliğini duyan tüm zengin gençler, ağanın evini aşındırıyorlarmış. Ağa: Kızımı, kendim gibi çok zengin ve akıllı birisiyle evlendirmeliyim diye düşünüyormuş. Sonunda: Kızım, benim gibi zengin ve kurnaz birine layık. Kim yapacağım sınavı kazanırsa, kızımı ona vereceğim. diye ilan etmiş. Birer birer tüm zengin delikanlılar sınava girmişler, ama hiç biri sınavdan geçememişler. Derken, bizim fakir çoban da bu ilanı duymuş. Bir de ben kısmetimi deneyeyim diye ağanın kapısını çalmış. Ağa, karşısında fakir çobanı görünce; Bir bu eksikti. Benim kızım, böyle fakir bir çobana mı layık? diye içinden söylenmiş ama çobanı sınav yapmadan da gönderemezmiş. Hem demiş, bunca zengin, akıllı delikanlılar sınavdan geçemediler de bu kılıksız mı geçecek? diye kendini teselli etmiş. Çoban, saygıyla ağayı selamlamış ve kızına talip olduğunu söylemiş. Ağa: Delikanlı! Bizim sözümüz söz. Ancak sınavı kazanabilirsen, o zaman kızımı sana veririm. demiş. Çoban, sınava hazır olduğunu söyleyince, ağa sorularını sormaya başlamış: Kalkar kalkmaz yatar, kimdir? Bundan daha zorunu soramaz mıydınız! diye gülümsemiş. Bir Mayıs gecesi, değil de ne! Ağa çok sinirlenmiş. İçinden: Ona son derece zor bir şey bulmalıyım. diye düşünüyormuş. Uzun bir süre düşünmüş ve sonra sormuş: Dışı karga gibi kara, içi pamuk gibi beyaz ve gül bahçesinde gezinir. Bil bakalım, nedir? Bunu bilmeyecek ne var! diye şaşırmış çoban; Tabii bir mekik. Kötü kalpli ağa, çobanın bu derece zeki ve kurnaz olduğunu görünce çok şaşırmış ama kızını da bu fakir çobana vermeye hiç niyetli değilmiş. Bilmecelerle devam etmenin bir yararı yok! demiş kendi kendine. En iyisi ona gerçekleştirilmesi zor bir görev vermek. Beni iyi dinle çoban demiş. Ailemi ve beni korkuttuktan sonra, birden güldürmeyi başarırsan, kazanacaksın ve kızım senin olacak. İşte üçüncü sınav bu. Çoban, düşüne düşüne evinin yolunu tutmuş. Çaresiz bir şekilde evine giderken, yol kenarında bir teke leşiyle karşılaşmış. Birden aklına parlak bir fikir gelmiş ve hemen planını hazırlamış. Sonra, sabırla gecenin olmasını beklemiş ve gece yarısı sessizce ağanın evine girmiş ve planını uygulamaya başlamış. önce mutfağa gitmiş, tekenin başını ocağın üstüne asmış. Sonra, körüğün ağzına bir kaval sokmuş ve gaz lambasına havayi fişek tozu ekelemiş. Ağanın odasına girip, tekenin bir ayağını, ağanın ayağına bağlamış, sonra postunu tam döşeğinin önüne sermiş. Geriye küçük bir ayrıntı kalmış. Sessizce genç kızın odasına süzülmüş, kollarını bir bağırsakla bağlamış, üstüne bir iğne dikmiş ve koşup saklanmış. İğne genç kızı uyandırmış. Genç kız, eliyle acıyan yerine dokununca, koluna dolanmış yuvarlak ve pürüzsüz bir şey hissetmiş. İmdat, yetişin! Yetişin! Baba, anne yetişin! Beni bir yılan soktu! diye bağırmaya başlamış. Kızının feryadım duyan ağa, hemen uyanmış. Ne var! Ne oluyor! diye bağırmış. Kızının yardımına koşmak için yatağından fırlamış. Ama tekenin postunun üstünde kaymış; acı içinde kalkabildiğinde, bacaklarından birinin normal olmadığını fark etmiş. Karanlıkta bacağını yoklamış ve korkusundan saçları diken gibi dikilmiş. İmdat, yetişin! diye o da başlamış cıyak cıyak bağırmaya. Bacağım kırıldı. Bir kemik parçası dışarı fırladı. Baba ile kızın feryatlarıyla şaşkına dönen anne, ilk önce nereye koşacağını şaşırmış. Bekleyin biraz! Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum. Lambayı alıp geleyim. diye bağırmış. Hemen, mutfağa koşmuş. önce ateşi canlandırmak gerek, diye mırıldanmış. El yordamıyla körüğü aramış, sonra közleri canlandırmak için körüklemeye başlamış. Çobanın körüğün ağzına soktuğu kaval çalmaya başlamış. Zavallı kadın canlanan alevlerin ışığında, sakallı ve iki boynuzlu korkunç bir başın ortaya çıktığını görmüş. Dehşetten dili tutulmuş bir halde, yere yığılmış. Kadın son bir gayretle toparlanmış, lambayı kapmış, yakmak için ateşe yaklaştırmış. Fitili tutuşur tutuşmaz mutfaktan çıkmak için acele etmiş. Ocağa sinmiş korkunç canavardan daha yeni kurtulmuşken şimdi de fitilin kıvılcımları tozları tutuşturmuş. Bu kere ortalık cehenneme dönmüş ... Köylü, düş gördüğünü, böyle saçmalıklar anlattığından utanması gerektiğini söyleyerek karısını azarlıyormuş. Derken, korkunç bir gümm! Arkasından dört bir yana patlayan yeşil ve kırmızı füzeler! Acı bize Allahım! diye bağırmış kadın. Bana inanmayan kocamı bağışla! diye eklemiş. Bu kıyametin, inanmayan kocasını cezalandırmak için çıktığına inanıyormuş. Çoban artık saklandığı yerden çıkma zamanının geldiğine karar vermiş. Kendi lambasını yakmış. Üç zavallının, korkudan yerde diz çökmüş durumda olduklarını görmüş. O zaman kahkahalarla gülmeye başlamış. İlk başta üçü de ona çok kızmış. Baba, anne ve kızları hiçbir şeyleri olmadığını, korkunç iblisin yalnız bir teke başı, kıyametin havai fişek olduğunu anlayınca derin bir soluk almışlar. Korkulan geçince onlar da başlamışlar gülmeye. Ağa, çobanın zekiliğine ve kurnazlığına hayran kalmış ve kızıyla onu evlendirmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine ..."} {"url": "https://masalalemi.com/kurnaz-tilki/", "text": "Bir gün kurnaz tilki, hasta taklidi yaparak kurt amcasının evine gitti. Nefes nefese kapıyı çaldı. Oflaya puflaya içeri girdi. Kurt merakla: Hayrola yeğenim, neyin var? Ne oldu sana? diye sordu. Tilki, inleyerek: Çok hastayım amcacığım diye cevap verdi. Amcası, yeğenini hemen ocağın kenarına yatırdı. Karısına haber verip, yeğeni için yiyecek bir şeyler hazırlamasını söyledi. Ama tilki aslında hasta değildi. Geçen gün, amcasının mutfağında asılı duran güzelim etleri görünce ağzının suyu akmıştı. Yengesi yemeğini getirdi. Tilki yavaş yavaş yemeğini yemeye başladı. Bir ara: Amca, etleri böyle herkesin göreceği bir yere asman hiç doğru değil dedi. Amcası: Neden yeğenim? diye sorunca, tilki: Komşularınız etleri çalabilirler. diye cevap verdi. Kurt amca, yeğeninin sözlerine gülerek: Benim komşularım dürüst ve çalışkandır. Her biri kendi işine bakar, benim etlerimde gözleri olmaz. dedi. Amca dedi, tilki. Ya canları çeker de sizden biraz isterlerse? Kimseye hak etmediği bir şeyi vermem. Herkes çalışıp kendi yağıyla kavrulmalı! diye bağırdı kurt amca. Peki ben istesem de mi vermezsin amca? dedi tilki. Hayır! Hiç kimseye bir parça bile et yok! diye kestirip attı kurt. Bu arada tilki, yemeğini bitirmişti. Amcasıyla yengesine teşekkür edip, oradan ayrıldı. Ertesi gün, bir gece vakti sessizce amcasının evine yaklaştı. Mutfağın açık penceresinden içeri girip tüm etleri aldı ve oradan uzaklaştı. Sabah olunca mutfağa giren yenge kurt, etlerin çalındığını görünce: Hırsız var! Hırsız var! diye bağırmaya başladı. Hanımını duyan erkek kurt hemen mutfağa koştu. Olanları o da görünce hırsıza lanetler okudu. Biraz kendine gelince; Etler çalınmasına çalınmış ama acaba kim çalınış olabilir? diye düşündü. Tam bu sırada karnını etlerle tıka basa doyurmuş olan tilki, amcasının yanına çıkageldi. Onların halini görünce: Hayrola amcacığım? Ne oldu size böyle? diye sordu. Hain hırsızın biri etlerimizi çalmış! dedi amcası. Yok daha neler amca! dedi tilki, Sen etlerini bir yere saklamışsındır. Kurt: İnan doğru söylüyorum yeğenim. dedi. Tilki ise alaylı alaylı: Haydi haydi. Dün gece size söylediklerime uyup, etleri sakladınız değil mi? Beni kandırmaya çalışmayın. diye konuşmasını sürdürdü. Bu arada yengesi: Amcan doğru söylüyor yeğenim. dedi. Etlerimiz gerçekten çalındı. Eğer çalınmasaydı, onları seninle beraber yemekten zevk duyardık. Tilki: İyi ama, amcam dün gece hiç böyle söylemiyordu. dedi. Sonra, mutfağın açık penceresine bakıp, alaylı bir şekilde: Galiba amcamın çok çalışıp, şu pencereyi bir güzel onarması gerekecek. Yeğeninin bilgiç bilgiç konuşması, onun hırsız olduğunu ele verdi. Kurdun kafası birden dank etti. Ben hırsızın kim olduğunu biliyorum. diyerek yeğeninin üstüne atıldı. Zaten kaçmaya hazır bekleyen tilki, amcasından önce davranıp, tabanları yağlayıp oradan uzaklaştı. Az konuşmaktan nadiren, çok konuşmaktan ise çoğunlukla pişman oluruz. La Bruyere"} {"url": "https://masalalemi.com/kursun-asker-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak bir ülkede bir oyuncak evinin içinde tam altı tane kurşun asker yaşarmış. Bunları bir gün alıp bir oyuncakçı dükkanının vitrinine koymuşlar. Altısı da tüfekleri omzunda hazır ol da duruyordu. Yalnız içlerinden birinin tek ayağı yoktu. Oğlunun doğum günü için armağan almaya çarşıya çıkan bir baba, askerleri görünce çok beğenmiş, hemen dükkana girip onları satın almış, satıcı, askerleri kutuya yerleştirirken birinin tek bacaklı oluşunun nedenini açıklamış babaya. Bunları yapan ustanın kurşunu son askere yetmeyince o da topal kalmış. Baba şaşırmış bu duruma ama bir şey dememiş, kurşun askerleri alıp çocuğuna götürmüş. Doğum gününde eğlenen çocuklar, askerlerle oynayıp eğlenmişler. Oyun oynamaları bitince altı tane kurşun askeri kutularına yerleştirmişler. rafa kaldırıldı. Yarı karanlık kutunun içinde askerlerin canı sıkılıyormuş. Yalnız topal olan kurşun asker kutunun kapağının aralığından dışarıyı görebiliyormuş ve bunu kendisi için bir eğlence gibi görüyormuş. Bizim topal kurşun askerin gözüne ilk çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kaleyle kalenin içindeki şato oldu. Şatonun önünde güzel bir prenses heykeli duruyordu. Prenses, kollarını iki yana açıp bir ayağını kaldırmış, aynı dans eder gibiymiş. Topal kurşun asker prensese aşık olmuş. Ağzını bıçak açmaz, bir söz söylemez hale gelmiş. Tek isteği prensesin yanına gitmek, ona kavuşmakmış, başka hiçbir şeyi gözü görmez olmuş. Ertesi gün oyuncakların sahibi olan küçük çocuk, bizim küçük kurşun askeri kutusundan çıkarıp oynamaya başlamış. Şimdi hem prensesi daha iyi gören kurşun asker, gözünü ondan ayıramıyormuş. Kurşun askeri prensese bir şey olacak diye o kadar korkuyormuş ki... O sırada hava birden kararmış, şimşekler ve ardından sert bir rüzgar çıkmış. Rüzgar o kadar Kuvvetli esiyormuş ki,, pencerenin yakınında duran kurşun askeri savurup pencereden sokağa yuvarlayıvermiş sokağın bir köşesindeki kaldırımın kenarına düşmüş. Onu kimse görmemiş hatta gelip geçenler, üstüne basacak gibi oluyor, kurşun askerin korkudan yüreği ağzına geliyormuş. Rüzgarın ardından yağmur yağıp çukurlara sular birikmiş, sel olup akmaya başlamış. Hava açtığında su birikintisinin başına oynamaya gelen iki çocuk onu görünce o kadar sevinmişler ki. Biri kağıttan bir kayık yapmış, Öteki bizim askeri içine bindirmiş ve iki çocuk sularla oynamaya dalıp bir süre sonra kayıkla askeri unutmuşlar. Kayık suyun içinde yavaş yavaş hareket ederek sürüklenmeye başlamış ve bizim asker yüzen kayığın içinde, silahı omuzunda dimdik duruyormuş. Korkuyu aklından bile geçirmiyormuş, akıp giden yağmur suları sonunda büyük bir ırmağa ulaşınca, kurşun asker , koskoca ırmağın ortasında bir nokta kadar kalmış ve bir süre dalgalara kapılıp ilerlemiş. Bu arada yağmur daha hızlı yağmaya başlamış ve kağıttan kayık ıslanınca da içine sular dolmaya başlamış. Böylece ırmağın azgın sularına gömülü vermiş.. Kurşunun ağırlığı onu ırmağın en dibine itiyormuş ve bu karanlık, ıssız soğuk yer artık onu korkutmaya başlamış. Işığa yeniden kavuştuğunda bir evin sıcacık mutfağında ocağın yanında durduğunu görmüş. O sırada sahibi olan çocuk gelip onu bulmuş ve alıp odasındaki yerine koyuş. Kurşun asker oraya geldiği için o kadar mutluymuş ki, ilk işi, prensesi araştırmak olmuş. Bir bakmış ki, Prenses, bıraktığı yerde ve iki kolu iki yana açık, bir ayağını kaldırmış dans ediyormuş gibi duruyor ve ona bakıyormuş. Kurşun asker çok mutlu olmuş ki, prensesle bütün gece boyunca birbirlerine sevgiyle bakışıp durmuşlar. Üzerinden birkaç gün geçmiş ama mutluluğu çok uzun sürmemiş. Sahibi olan çocuk bizim kurşun askerden sıkılmış ve artık onunla oynamaz olmuş. Bununla da kalmamış, bizim kurşun askeri alıp alev alev yanan şöminenin içine atmış. Kurşun askerin alevlerden canı çok yanmış ve bir süre sonra erimeye başlamış. Yine sevgilisi prensesten ayrılıyormuş işte, en çok da buna üzülüyormuş doğrusu. Tam o sırada açık pencereden giren güçlü bir esinti, prensesi uçurup ateşin içine düşürüvermiş. Bizim kurşun asker, sevinçle kollarını açıp prensesi kucaklamış. Artık onun için yeni bir hayat başlıyormuş."} {"url": "https://masalalemi.com/kurt-ile-kopek/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Kaf dağının ardında bir masal varmış. Köpekle kurdu anlatıyor bu masal, biz ne desek boşuna. Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten, kurt bundan etkilenmiş tabi. Tazıya dönmüş açlıktan... Bir köpek görmüş dağda, yağlı, besili, parlak tüylü, yolunu şaşırmış besbelli, bunu yersem ne güzel olur demiş. Saldırıya geçecekmiş ama çekinmiş. Aşağıdan alıp yaklaşmış yanına. İyi ense yapmışsınız maşallah demiş. Köpek şöyle uzun uzun bakmış. masalalemi.com Siz de yapabilirsiniz bayım demiş. Benim gibi beslenmeyi isteseniz beslenirsiniz. Yaşamak sayılmaz sizinki, hep sefil olmak kötü bir şey besbelli. Ne bu böyle, ne rahat bir uyku, ne ağız tadıyla yenen bir lokma yemek. Gelin benim yanıma dünya varmış deyin. Kurt bayağı merak etmiş doğrusu. Nasıl bir işmiş ki bu ? Orda işim ne olacak benim? Çomar gülmüş: Hiççç demiş. Fakir fukaraya saldıracaksın, evin adamlarına kuyruk sallayacaksın, sahibine hoş görünmek tek görevin. Bunun karşılığında artık ne varsa hepsi senin. Tavuk kemiğimi istersin , güvercin, bıldırcın kemiği mi.. Bu arada sırtını okşarlar sabah ve akşam keyfe bak. Kurdun ağzı kulaklarına varmış , gözleri dolmuş sevinçten... Köpeğin peşine takılmış çiftliğe doğru yol alırken, boynunda bir iz görmüş. Bu da nesi ? demiş. Hiçç demiş köpek Hiç ama ne ? Değmez konuşmaya bile nene gerek Söyleyin canım merak ettim işte. Tasmanın yeri olacak Neee? Bağlıyorlar mı? demiş kurt; öyleyse her istediğin yere gitmek yok. Yook demiş. Köpek ne çıkar bundan ? Kurt yolunu çevirmiş başka yöne: -Sizin olsun eti de kemiği de ben özgürlüğümü kimselere veremem, kimsenin boyunduruğu altına giremem, demiş ve uzaklaşmış ordan. Gidiş o gidiş.... La Fontaine"} {"url": "https://masalalemi.com/kurt-ile-kuzu/", "text": "Kurt su içmek için dereye inmiş ancak tam suyunu içecekken, başını çevirmiş bir kuzu görmüş. Körpecik kuzu, gencecik, tüyü yeni bitmişlerden. O da kurdu görmüş, bacakları tir tir titremeye başlamış. Kurt kaşlarını dik dik çatmış, tepeden tırnağa süzmüş minik kuzucuğu: Bana baksana sen, demiş. Ne yapıyorsun orada, söyle bakayım? Hiç, demiş kuzucuk, su içiyordum. Niçin doğru dürüst suyunu içmiyorsun, peki? Anlamadım, demiş kuzucuk. Anlamamışmış! Ben şimdi sana anlatırım. Benim içeceğim suyu ne halt etmeye bulandırıyorsun; sende hiç utanma arlanma yok mu? Senin suyunu bulandırmak mı? Ama bu olanaksız. Sen yukardasın, ben aşağıda. Irmak da yukardan aşağıya akıyor. Aşağıdan yukarıya değil ki... Demek, öyle... demiş kurt. Demek... Ha ha, şimdi tanıdım seni, şimdi. Sen değil miydin, geçen yıl anama bacıma söven, ha, sen değil miydin? Kuzucuk şaşırmış: Kesinlikle hayır demiş. Ben daha bu yıl doğdum, geçen yıl hayatta bile değildim. Öyle mi? O zaman, sen değilsen mutlaka senin kardeşindi. O da olanaksız demiş kuzucuk. Benim hiçbir zaman kardeşim olmadı. Ben bir ananın bir babanın tek kuzusuyum. Vay beni yalancı yerine koyuyorsun ha, öyle mi? Saklama, saklama, biliyorum. Çobanlar söylediler, anama bacıma söven sizin aileden biriymiş Artık siz çok oldunuz, yüz verdik diye tepemize çıktınız. Ben şimdi seni bir yiyeyim de bütün kuzuların koyunların aklı başına gelsin! Böyle demiş, kuzuyu oracıkta haklamış. Masaldaki Öğüt: Bir insan güçlüyse, yapacağını yapar, güçsüzün hakkından gelir. Haksız bile olsa, zeytinyağı gibi üste çıkar."} {"url": "https://masalalemi.com/kurt-kapani/", "text": "Küçücük yeni doğmuş bir kurt yavrusu, yuvarlanır gibi emekleyerek, yere uzanmış annesinin yanına gitmiş. Diğer kardeşlerine aldırmadan, açık ağzıyla, ucundan süt sızan bir memeye ulaşmış. Başlamış cork, cork emmeye. Anne kurt, Yavrularım tedirgin olmasın, diye sessizce duruyormuş. Baba kurtsa biraz ileride sivri kulaklarını dikmiş çevreyi kolluyormuş. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çevresine bakarken dişlerini gösterip hırlıyormuş. Baba kurdun amacı, anne yavrularını beslerken, onları çevreden gelebilecek olası bir tehlikeden korumakmış. Arada başını göğe doğru uzatıp, arka ayaklarının üzerine çömelir, uzun uzun ulurmuş. Öyle uzun ve ürpertici bir uluması varmış ki, çevredeki hayvanlar sesi duyunca korkar, yuvalarına saklanıp titreyerek ulumanın bitmesini beklermiş. Kolaysa birisi kurt yavrularının yanına yaklaşmaya çalışsın. Baba kurt, onun üzerine saldırır, hemen oracıkta parçalarmış. Kurdun çevresine korku salmasının en büyük nedeni, yavrularını korumakmış. Kurt yavruları tehlikeden uzak, Dünya'nın acımasızlığını bile anlamadan, anne ve babalarının koruyucu gölgesinde büyümeye başlamışlar. Kah birbirleriyle oynaşır, kah kovalamaca oynayıp, zaman geçirirmişler. Anneleri tüylerini yalarken gözlerini yumar, yavrular mutluluk içinde uykuya dalarmış. Bir süre sonra küçük yavrular büyümüşler. Bacakları daha kuvvetli, dişleri daha keskin olmuş. Gerçi hala çocuksu oyunlarla oyalanıyor, anne ve babalarının getirdiği yiyeceklerle besleniyorlarmış ama sivri kulakları, uzun burunlarıyla şimdi daha çok kurda benziyorlarmış. Geceleri babaları uluyup, gecenin karanlığını delip geçen ürkütücü sesi dağlara çarpa çarpa yankılanırken onu örnek almaya çalışır, cılız sesler çıkarırlarmış. Babaları ulurken yavruların ona bakışı bir başka güzelmiş. Saygı ve hayranlık doluymuş. Zamanla yavrular daha çok güçlenmiş ve çevik birer kurt oluvermişler. Çok genç olduklarından anne ve babalarının denetiminde çevreyi gezebiliyormuşlar. Onların gözetiminde avlanır, onların yaşam deneyimlerine ve uyarılarına uymaya çaba gösterirlermiş. Her genç gibi kusurları olduğunda, ya da başları derde girdiğinde, anne ya da babaları yardımlarına gelir, onları korumaya çalışırmış. Küçük kurtlar da bunlardan ders almaya, aynı yanılgıya bir kez daha düşmemeye özen gösterirlermiş. Zaman böyle mutlu bir ortamda hızla ilerlemiş. Artık küçük yavrular büyümüş, genç ve çevik kurtlar olarak çevreye dehşet ve korku salar olmuşlar. Geceleri gür sesleriyle uluyabiliyormuşlar. Hatta onların sesleri babalarının sesinde daha gür çıkıyor, çevredeki hayvanlar daha çok ürküyormuş. Böyle olması çok doğalmış. Eskiden yalnız baba kurt ulurken, şimdi yanında uluyan dört kurt daha varmış. Gündüz Güneş, tüylerini pırıl pırıl parlatınca çevrede hızla koşuşup önlerine çıkan hayvanlara saldırıyorlarmış. Av hayvanları kendilerini koruyamaz, yaşamları kurtların pençesinde acımasızca son bulurmuş. Çevreye dehşet ve korku salan kurtlar, kendi aralarında mutluluk ve neşe içinde yaşarmış. Gel zaman, git zaman baba kurt yaşlanmış. Artık tüyleri eskisi kadar parlak değilmiş. Ulurken sesi çok gür çıkmıyor, eskisi gibi ürkütücü olamıyormuş. Çabucacık soluğu kesiliyormuş. Hatta bacakları bile titriyor, uzun koşularda çabuk yoruluyormuş. İyi av yakalayamadığından, kasları eskisi gibi güçlü de değilmiş. Pekiyi, eski saygınlığı? Hiç kalmamış doğal olarak. Gücüyle çevresinde korku ve saygınlık kurmuş olduğu için, güçsüz kalınca saygınlık da yok oluvermiş. Yaşlandı ya. Genç kurtlar ona bakıp gülüyor, yavaşlayan hareketini küçümsüyorlarmış. Önceleri pek belli etmeden kıs kıs arkasından gülerken, sonraları açıktan hem de gözünün içine bakarak gülüyorlarmış. Yaşlı kurt kendi yavrularının bu davranışına çok üzülüyormuş. Onlar küçükken, Onlara kimse saldırmasın diye kanat gerip koruduğu günler gelirmiş aklına. Anne ve babaları olarak, tüm güçleriyle onları korumaya çalıştıkları günleri yaşlı gözlerle anımsarmış. Dudağında hafif bir gülümsemeyle o küçücük yavruların sevimli davranışları gözlerinin önünde belirir, Ne güzel oynaşırlardı dermiş kendisine. Onun böyle uzaklara dalmış yaşlı gözlerine bakan genç kurtlar biraz da alay ederek: Ne o babalık daldın yine. Bırak geçmişin anılarıyla yaşamayı da kendine av ara. Bak bugün de aç kalacaksın. Diye hem onu küçümser, hem de onu beceriksizlikle suçlayıp, yaşlılığını yüzüne vurmaya çalışırlarmış. Yaşlı kurt hiç ses çıkartmadan, dişlerini göstererek gülümser, ağır adımlarla yanlarından uzaklaşıp, av aramaya çıkarmış. Pek de başarılı olamazmış. Nasıl olsun ki? Artık bacakları eskisi gibi güçlü değilmiş, gözleri de eskisi gibi kesin göremiyormuş. En kötüsü, eskisi kadar hızlı koşamadığı için avı ondan kaçıp kurtuluyormuş. MasalAlemi.com Çoğu zaman inine eli boş gelince başını önüne eğer, kuyruğunu altına kıstırıp, sessizce bir köşeye çökermiş. Gençler onun durumuna bakar, yukarıdan süzerek önüne bir parça et atıp: Bugün de aç kaldın demek. Bak bizim payımızla besleniyorsun. Bıktık artık senden. der onu küçümserlermiş. Herkes uyuduğunda yaşlı kurt kimseye belli etmeden sabahlara kadar için için ağlarmış... Genç kurtlar sabah olup uyanınca, av hazırlığı yaparken, yorgun yaşlı kurt yanlarına yanaşır: Avlandığınız yerde kuşlar ötüyorsa, bilin çevrenizde sizden güçlü bir yaratık vardır. Dikkatli olun, avlanayım derken avlanmayın. Eğer kuşlardan başka hayvanlar da seslerini çıkarıyorsa bilin ki insan oğlu oralara kapan kurmuştur. Böyle durumlarda kulaklarınızı dikip yavaşça yaklaşın avınıza. Her an bir tehlikeyle karşılaşabilirsiniz. dermiş onlara. Genç kurtlar, dinliyor gibi gözükseler de pek kulak asmazlarmış söylediklerine. Her biri başka yöne doğru hızlıca koşarak yaşlı kurdun yanından uzaklaşmışlar. Akşam olup avlarını inlerine sürüklerken, yaşlı kurda yan gözle bakıp, kızgınlıklarını belli edermişler. Yaşlı kurt avlanmamış, inde beklemiş olduğu için ona pay vermek zor gelirmiş genç kurtlara. Yaşlı kurt, hiç ses çıkartmadan başını öne eğer, köşesine çekilirmiş. Başını ön ayaklarına dayayarak uzanır, inin girişinden dışarıya bakarmış uzun uzun... O eski günler, gökte yıldızlar parlarken, ay kocaman olup geceyi aydınlatırken, başını kaldırıp uluduğu günler gelirmiş aklına. Onun sesi yankılanırken uzun uzun, çevredeki hayvanların nasıl korkuyla titreyip saklandığını düşünürmüş. O günlerden bugünkü aşağılandığı döneme geçişini, görkemli ve saygın yaşamdan, nasıl ayak altına düştüğünü anımsar, bunu yapanların kendi yavruları olmasını bir türlü sindiremezmiş. Ama ne yapsın ki, yavrularını canı kadar çok seviyormuş. Aşağılasalar da yüreğindeki bu sevgi sönmemiş... Bir gün sabah erkenden, genç kurtlar coşkuyla koşuşmuşlar. Yaşlı kurdun tüm uyarılarına aldırmadan, çevreye dağılmışlar. Yaşlı kurt ininde, uzandığı yerde, uyuklayıp dururken, birden duyduğu acı sese kulak kabartmış. Bir kurt canı yanıldığı için olsa gerek, acı ile inliyormuş. Ürkmüş yaşlı kurt. Sakın benim yavrularımın başına bir şey gelmesin? demiş korkarak. Hemen uzandığı yerden doğrulmuş. Şöyle bir silkinmiş. Ayaklarına yeterince güç toplayınca, sesin geldiği yöne doğru koşturmuş. Ağaçların arasından bir ok gibi hızla süzülmüş. Bir düzlüğe ulaşmış soluk soluğa. Yüreği hopluyor, göğsü bir körük gibi inip çıkıyormuş. Korku ve telaşla çevresine göz gezdirmiş. Birden bir ağacın dibinde, kanlar içinde uzanan genç kurdu görmüş. Bir kurt kapanına bacağını kıstırmış acı ile inliyormuş. Baldırında açılan yaradan kan akıyormuş. Zavallı genç kurt acı dolu gözlerle babasına bakmış ve: Yardım et bana, çok acı çekiyorum. Ah demiş yaşlı kurt Ah!. Ben sana nasıl yardımcı olabilirim. Seni bu kurt kapanından kurtaracak gücüm yok benim. Sana kaç kez söyledim. Dikkatli ol dedim. Ama kulak asmadın. Şimdi benden yardım istiyorsun. Benden, benim yapamayacağım bir şeyi istiyorsun. Sonra çevresine bakınmış. Başkalarından yardım almak istemiş. Ama kim yardım eder ki kurda? Şimdiye dek herkesi korkutup, ürkütmüş. Şimdi ona yardım edeceklerine Bırakalım da ölsün demezler mi? Zorunlu olarak kendi başına yavrusunu kurt kapanından kurtarmaya çalışmış. Dişleriyle kapanı açmak için uğraşmış durmuş. Masal bu ya, sonunda başarmış. Yavrusunu kapandan kurtarıp, sürükleyerek düzlüğe çekmiş. Yorgunluktan yaralı kurdun yanına uzanmış. Biraz dinlendikten sonra yaralı kurdu inine değin sürükleyerek taşımış. Genç kurt, yol boyunca acıyla inlemiş durmuş. O gece kurt ininde bir sessizlik varmış. Genç kurtlar, eskisi kadar acımasız ve şımarık davranışlarda bulunmuyormuş. Ortalıkta gürültü etmeden, başları önlerinde dolaşıyorlarmış. Yalnız yaralı kurt, inin bir köşesinde için için inliyormuş. Baba kurt her zamanki yerinde uzanmış, inin girişine bakıyormuş. Gözlerinde hüzün yerine, bir iş yapmış olmanın güven dolu bakışları varmış. Kendi kendine söylenmiş: Neden gençler, bir yanılgıya düşmeden öğrenmezler? Neden öğütleri dinlerken öğrenmeyi düşünmezler? Ertesi sabah genç kurtlar ava çıkmak için hazırlanınca, dönüp babalarına bakmışlar ve biraz da çekinerek: Bir öğüt vermeyecek misin? Ne öğüt vermemi istiyorsunuz? Dikkat etmemizi falan. Bundan böyle, siz daha dikkatli olursunuz. Benim bir şeyler söylememe gerek yok. Neden? Gözünüzle gördünüz. Bundan ders almışsınızdır. Ders almadıysanız, yaşamaya devam edemezsiniz. Yaşam size her zaman en çok bir kez şans tanır. Onu kullanamazsanız kaybedersiniz. Ben kaybetmeyeceğinizi umuyorum. Unutmayın benim de kardeşlerim vardı. Ama artık yoklar. Onlar yaşamı sürdüremediler. Yanılgılardan ders almadılar. Sizler de yaşamak istiyorsanız bu olaya özen gösterip, kendinizce bir ders çıkarın. Genç kurtlar sessizce çevreye dağılmışlar. Güneş, inin girişinde uyuklayan yaşlı kurdun tüylerini ısıtırken, yaşlı kurdun kulağı içeriden iniltileri gelen yavrusundaymış... Genç kurtlar, bir daha yaşlı kurtla alay etmemişler. Onu saymışlar. Yakaladıkları avlardan vermişler. Gerek oldukça, özellikle soğuk gecelerde, onu konuşturup dinlemişler. Ondan çok şey öğrenmişler. Ölümle, kazayla sonuçlanmayan uzun bir ömür için onun öğütlerine gereksinimleri varmış. Yaşlı kurt, doğal olarak ölümle kucaklaştığında, tüm genç kurtlar bedeni başında toplanıp, onun bilgeliğini, kendilerine öğrettiklerini saygıyla anarak ulumuşlar..."} {"url": "https://masalalemi.com/kuslarla-konusan-cocuk-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, Napoli yakınlarında şirin bir köyde bir tüccar yaşarmış. Bu tüccarın zeki, becerikli, iyi kalpli bir çocuğu varmış. Çocuğun adı Covanni'ymiş. Tüccarın oğlu, doğayı ve kuşları çok severmiş. Her gün ceplerine ekmek kırıntıları, buğday doldurur, bu yemleri gidip ormanda kuşlara verirmiş. Covanni kuşlarla her gün ilgilenip, onları sevince, kuşlar da ona güvenip, ondan korkmamaya başlamışlar. Artık Covanni'yi seviyorlarmış. Çocuğun omuzlarına konmaya, onunla şarkılar söyleyip oynamaya başlamışlar. Covanni de hep kuşlarla beraber olduğundan artık onların her dediğini anlıyor, onlarla konuşabiliyormuş. Günler böyle geçerken, Covanni'nin babası uzun bir yolculuğa çıkacakmış ve oğlunun da onunla gelmesini istemiş. Denizde yolculuk yaparken bir ara yanlarına iki martı gelip bağırmaya başlamış. Babası, çok merak etmiş ve Covanni'ye martıların ne demek istediklerini ısrarla sormuş. Covanni de babasına: Babacığım, bu kuşlar çok geveze. Benimle ilgili çok komik şeyler söylüyorlar. Beni çok güzel günlerin beklediğini, hatta senin, benim elime su dökeceğini söylüyorlar. Bak şu bize yakın olan; annemin bana havlu verip, elimi kurulayacağını söylüyor. demiş. Bunları duyan tüccar, çok sinirlenmiş. Oğlunu hızlı bir şekilde eliyle itmiş. Oğlu da dalgaların salladığı gemiden, dengesini kaybedip düşüvermiş. Ne yazık ki deniz çok dalgalı ve kabarıkmış, gemideki hiç kimse çocuğu bir daha görememiş ve bulamamış. Ama Covanni'yi o sırada oradan geçen başka bir geminin içindeki insanlar görmüş. Onu hemen korkunç dalgalardan kurtarmışlar. Bu gemi çok çok uzaklara gidiyormuş. Vardıkları ülkede Covanni'yi dertli bir kralın sarayına götürmüşler. Kral o zamanlar çok dertli ve üzüntülüymüş. Çünkü uzun bir süredir, kralın çevresinde üç tane koca, çirkin karga varmış. Uşaklar, hizmetçiler, muhafızlar, hiç kimse bu kargaları kraldan uzaklaştıramıyormuş. Kargaların bitmek bilmeyen gak gak sesleri kralı çok sinirlendiriyormuş. Kargalar gece bile durmadan konuşuyor, kralı uyutmuyorlarmış. Covanni, kargalara neden böyle yaptıklarını sormuş. Ve hemen dertlerini anlamış. Bu susmayan kargalar aslında kraldan yardımlarını bekliyorlarmış. Kendi aralarında bir kral seçmesini istiyorlarmış. Seçilen kargayı da kargalar ülkesinin kralı yapacaklarmış. Covanni, duyduklarını hemen krala anlatmış. Kral, işin aslını öğrenince çok sevinmiş, canlanmış, rahatlamış. Kargalar arasında en büyük ve yaşlı olanını seçmiş ve onu kargalar ülkesinin kralı yapmış. Sonunda krallarını seçen kargalar, krala teşekkür edip, ülkelerine dönmüşler. Kral, Covanni'ye bu yaptığı iyilikten dolayı hem ülkesinin yarısını, hem de tek, biricik dünyalar güzeli kızını vermiş. Kralın, kızından başka çocuğu yokmuş. Yaşlanınca tahtını ve ülkesini Covanni'ye bırakmış. Covanni zaten iyi kalpli bir insan olduğu için ülkeyi çok iyi yönetmiş. Herkes mutluymuş. Zenginlik, huzur ve refah içinde yaşıyorlarmış. İnsanlar birbirlerine yardım ediyor, çok güzel bir hayat geçiriyorlarmış. Günlerden bir gün, Covanni'nin ülkesine iki yaşlı çelimsiz insan gelmiş. Covanni, onları görünce hemen tanımış. Onlar, kendi anne, babasıymış. Tabi, onlar Covanni'yi tanıyamamışlar. Karşılarında duran kralın, kendi oğulları olduğu akıllarına bile gelmemiş. Kral, bu iki yaşlıyı yemeğe çağırmış. Kral, yemek yemeden önce ellerini yıkamak istemiş. Yaşlı adam ona hemen su getirmiş ve elini yıkaması için ona su vermiş. Yaşlı kadın ise krala havluyu uzatıp elini kurulamasına yardım etmiş. Bu olaydan sonra gemideki martıları hatırlayan Covanni dayanamamış. Coşkuyla anne babasına sarılıp, onların evlatları olduğunu söylemiş. Bunları duyup, inanan anne baba ise sevinçten çılgına dönmüşler. Bu olaydan sonra Covanni, anne ve babasını sarayına almış. Hep beraber, mutlu bir yaşam sürmeye başlamışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/kuyruk-acisi/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir köyde bir oduncu varmış. Ormanda odun keserken çalıların arasında bir yılan görmüş. Baltasını kaldırıp tam yılana vuracağı sırada, yılanla göz göze gelmiş. Yılana acıyıp, onu öldürmekten vazgeçmiş. Yılan dile gelmiş: Ey insanoğlu. Sen bana acıyıp beni öldürmedin. Senin bu merhametine karşılık, ben de sana bir iyilik yapmak istiyorum. deyip yuvasına dönmüş. Aradan biraz zaman geçtikten soma, ağzında bir altınla geri dönmüş ve altını oduncuya vermiş. Bundan soma, her gün yuvama gel, sana bir altın vereceğim. deyip oradan uzaklaşmış. Oduncu, sevinçle altını alıp evine gitmiş. O günden soma, evinde bir bolluk, bir zenginlik baş göstermiş. Herkes oduncunun günden güne zenginliğinin artmasını merak ediyormuş. Fakat, oduncu bu sırrını ailesi dahil kimseye söylememiş. Her gün ormana gidiyor, yılandan bir altını alıp evine gidiyormuş. Gel zaman git zaman, oduncu ağır bir hastalığa yakalanmış. Artık yılanın yuvasına gidemez olmuş. Böyle olunca, oduncunun evinde darlık başlamış. Oduncu, oğlunu yanına çağırıp, sırrını anlatmış. Oğlum. Ormandaki büyük çınar ağacının arkasındaki çalılıkların arasında bir yılan yuvası var. Oraya git, benim selamımı söyle, sana bir altın verecek. Onu al getir. demiş. Oğlu, babasının bu sözlerine pek inanmamış ama yine de babasının tarif ettiği yılan yuvasına gitmiş. Yuvanın başına gelip, yılana seslenmiş. Yılan, biraz tereddüt ederek yuvasından başını çıkarmış. Oğlu kendini tanıtmış. Yılan, çocuğun sözlerinin doğru olduğunu anlayınca, yuvasından bir altın alıp çocuğa vermiş. Çocuk, hırsından deliye dönmüş. Kim bilir, yuvada ne kadar altın vardır? diyerek, eline bir taş almış ve yılana fırlatmış. Yılan, ani bir hareketle geriye kaçmış, fakat taş, yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle, çocuğu sokup öldürmüş. Akşam olmuş, çocuk hala evine dönmeyince, babası hasta yatağından zorla kalkarak ormana doğru yola çıkmış. Yılan yuvasının yanına varınca, oğlunun cansız bedenini görmüş. Yılan da kanlar içinde yaralı bir şekilde yatıyormuş. Babası, hatanın kendi oğlundan kaynaklandığını anlamış. Yılandan çok özür dilemiş. Olanları unutalım, gel tekrar dost olalım. demiş. Yılan, oduncunun yüzüne bakıp acı acı gülümsemiş: Sende bu evlat acısı, bende bu kuyruk acısı varken, artık dost olamayız! deyip yuvasına dönmüş."} {"url": "https://masalalemi.com/marifetli-evlatlar/", "text": "Vaktiyle bir adamın üç oğlu vardı. İçinde oturduğu evinden başka bir serveti yoktu. Oğlanlardan her biri onun ölümünden sonra bir evleri olmasını candan isterlerdi ama adam, sevgide birini ötekinden ayırt edemezdi. Hiçbirine daha fazla yakınlık göstermemek için ne yapacağını bilmezdi. Evi satmak da istemiyordu. Çünkü bu ev ecdadından kalmıştı. Yoksa bunu satıp parayı aralarında bölüştürecekti. Nihayet aklına bir çare geldi. Çocuklarına dedi ki: Gidin, diyar diyar dolaşın, çalışın, çabalayın, birer sanat öğrenin! Döndüğünüz zaman hanginiz en güzel eseri meydana getirirse ev onun olacak! Oğlanlar buna razı oldular. Büyükleri nalbant olmaya, ortancası berber olmaya, küçük de kılıç ustası olmaya karar verdi. Bunun üzerine tekrar evde toplanıp buluşacakları zamanı belirlediler, sonra çıkıp gittiler. Gel zaman, git zaman, her biri iyi birer usta buldular. Seçtikleri sanatı iyice öğrendiler. Nalbanta kralın atlarını nallattılar. Bunun üzerine oğlan: Artık bir eksiğin kalmadı, ev benim olacak! diye aklından geçirdi. Berber, hatırı sayılır birçok kimseleri tıraş etti. Artık evin kendisinin olacak sandı. Kılıç ustası bazı yaralar aldı, fakat dişlerini sıktı, aldırış etmedi. Çünkü kendi kendine: Bir yara almaktan korkarsan evi hiçbir zaman ele geçiremezsin! diye düşünüyordu. Kararlaştırdıkları zaman gelince, babalarının yanında toplandılar. Fakat marifetlerini göstermek için en uygun fırsatın ne zaman geleceğini bilmiyorlardı. Bunun için bir araya geldiler, aralarında konuştular. Böyle otururlarken, kırlardan koşa koşa bir tavşan çıkageldi. Berber: Allah gönderdi bunu! dedi. Leğeni, sabunu aldı. Tavşan iyice yaklaşıncaya kadar sabunu köpürttü; sonra olanca hızıyla tavşanı sabunladı, aynı hızla tıraş ederek bir palabıyık yaptı. Bu sırada bir yerini kesmediği gibi, bir kılını bile acıtmadı. Babası: Hoşuma gitti, eğer öbürleri daha baskın çıkmazlarsa ev senin! dedi. Aradan uzun zaman geçmedi. Bir adam arabasını alabildiğine koştura koştura geldi. Nalbant: Şimdi benim ne yapabileceğimi görürsünüz baba! dedi. Arabanın arkasından fırladı, atın dört nalını söküp çıkardı. Koştuğu sırada ayağına dört yeni nal çaktı. Babası: Yaman oğlansın doğrusu! dedi. Kardeşin kadar işinde ustasın. Evi kime vereceğimi bilemiyorum! Bunun üzerine üçüncü oğlan: Baba, bana müsaade et! dedi. O sırada yağmur yağmaya başlamıştı. Oğlan kılıcını çekti. Başının üzerinde o kadar hızla istavrozlar çizmeye başladı ki, başına bir damla su bile damlamadı. Yağmur hızını o kadar artırdı, o kadar artırdı ki, sanki bir saçak altındaymış gibi kupkuru kaldı. Babası bunu görünce şaşırdı: En büyük marifeti sen gösterdin, ev senin! dedi. Öbür iki kardeş evvelce söz verdikleri için buna razı olmuşlardı. Birbirlerini çok sevdiklerinden üçü de evde kaldılar, işlerine koyuldular."} {"url": "https://masalalemi.com/masal-parki/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, çok uzak diyarların birinde yaşayan yaşlı bir adam varmış. Yaşlı adam her gün ormana gider, odun toplar ve bunları satarak hayatını geçindirirmiş. Yaşlı adam aynı zamanda masal dinlemeyi, anlatmayı ve çocukları da çok severmiş. Ancak bu adamın hiç çocuğu yokmuş. Bir gün düşünmüş taşınmış ve kendi büyük evini çocuklar için kocaman bir masal parkına çevirmeye karar vermiş. İşe önce bahçeden başlamış. Bahçıvan dostuna gidip ondan rengarenk kocaman çiçekler, mantarlar ve bitkiler almış. Bunları bahçesine ekmiş. Çocuklar için bahçeye salıncak, kaydırak eklemiş. Son olarak evine kocaman bir masal kulesi ekleyip boyamış. İşte! Artık yaşlı adamın evi, tam bir masal parkına dönüşmüş. Sevinçle etrafa haber salmış. Artık tüm çocuklar buraya gelip oyun oynayabilir ve eğlenebilirmiş. Yaşlı adam kendi yaptığı salıncağa oturmuş ve çocukların gelmesini beklemiş. Beklemiş, beklemiş... Ancak ne gelen ne giden olmamış. Gece olup hava iyice soğuduğunda yaşlı adam üzgün bir biçimde evine geri dönmüş. Sabah olduğunda tekrar bahçeye çıkmış ama yine hiç kimse gelmemiş. Günler aylar derken adam kendini iyice yalnız hissetmiş. Bir ağacın altına oturmuş ve ağaca yaslanmış. Çocukların neden buraya gelmediğini düşünmeye başlamış. Ancak aklına hiçbir şey gelmemiş. Bu esnada çok yakınlardan bir ses duyulmuş: Hey, neden böyle üzgünsün? diye bağırmış. Adam şaşkın bir şekilde etrafına bakınmış ancak kimsecikler yokmuş. Bu esnada Tam arkandayım buraya bak! diye bir ses daha duyulmuş. Yaşlı adam bu sesin üzerine arkasını dönmüş ve bahçesindeki koca çınarın konuştuğunu fark etmiş. Yaşlı adam: Sen nasıl konuşabiliyorsun? diye sormuş. Çınar ağacı ise: Ben burada yaşayan en eski ağacım. Aslında kimseyle konuşmam ancak sen o kadar üzgün duruyordun ki artık dayanamadım. diye cevaplamış. Yaşlı adam bu bilge ağaca durumu anlatmış ve ondan çocukların buraya gelmesi için yardım istemiş. Bilge ağaç çocukların neden buraya gelmediğini biliyormuş. Hemen yaşlı adama anlatmaya başlamış. Sen iyi bir adamsın ama çocuklar senden korkuyor. Çünkü sen bir oduncusun. Balta ile ağaçları kesiyorsun. Çocuklar elinde sürekli baltayı gördükleri için senden çok korkuyorlar. Eğer onlara aslında iyi biri olduğunu gösterirsen eminim hepsi buraya gelecektir. demiş. Adam durumu anlamış ve çınar ağacına teşekkür masalalemi.com edip düşünmeye başlamış. Biraz düşününce aklına bir fikir gelmiş. Yetiştirdiği fidanları arabaya yüklemiş ve kasabanın oraya gitmiş. Meydandaki kurumuş çiçekleri sulayıp yanlarına yeni getirdiği fidanları ekmeye başlamış. Etraftaki çocuklar yaşlı adamı görmüşler. Yavaşça ona yanaşıp ne yaptığını seyretmişler. Yaşlı adam çocuklara: Sizde gelin ve bana yardım edin! diye seslenmiş. Bunu duyan çocuklar yaşlı adamın yanına gelip ona yardım etmişler. Artık çocuklar yaşlı adamdan korkmak yerine onu seviyorlarmış. Böylelikle tüm çocuklar yaşlı adamın masal parkında oyun oynamaya başlamışlar. Yaşlı adam ise bu duruma çok memnun olmuş. Her gün sevinçle ona yardım eden bilge çınar ağacını sulamış ve teşekkür etmiş. Bu masalın tüm hakları masalalemi.com'a aittir. İzinsiz kopyalanması ve dağıtılması yasaktır."} {"url": "https://masalalemi.com/mese-ile-saz/", "text": "Günlerden bir gün, meşe saza demiş: Doğrusu çok güçsüzsünüz. Minnacık serçe konsa üstünüze beliniz bükülü verir. Suları ürperten seher yeli Baş eğdirir size Bir de benim şu dağ gibi gövdeme bak! Güneş bile zor giriyor içime, Fırtına dallarıma oyuncak. Her esen yel sana bora, Bana kasırgalar meltem. Bari gelip gölgemde yaşasan da Üzerine kanat gersem. Ama sizin soy nedense gider Sulu, rüzgarlı yerlerde biter. Acıyorum sizlere, İyi yüreklisin, demiş saz meşeye; Eksik olma, ama bizim için üzülme. Benden çok sen kork rüzgardan: Ben eğilirim, kırılmam. Doğru, bugüne kadar dayanmışsın, Dimdik durmuş, boyun eğmemişsin. Ama sertin serti var, Bir gün, bakarsın, sana da çatar. Demeye kalmamış rüzgar patlamış, Bir karayel, bir karayel ki neuzübillah! O güne dek kimseler rastlamamış Böyle belalısına. Rüzgarlar anası Kuzey, En azgın oğlunu salmış dünyaya. Saz eğilmiş, meşe dayanmış, Derken karayel arttıkça artmış. Sonunda birdenbire gelmiş meşenin hakkından: Göklere değen başını sermiş yere, Köklerini çıkarmış yedi, kat yerden. Meşe o rüzgarda devrilip yıkılırken saz ise sadece boynunu bükmüş."} {"url": "https://masalalemi.com/minik-keci-dori-ve-leonidas/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Bütün hayvanların barış içinde yaşadığı uzak bir diyardaki ülkelerin birinde bebek keçi Dori varmış. Dori'nin annesi izin vermediği için hiç bu ormandan ayrılmamış. Dışarının kötülüklerle ve ölümle dolu olduğunu söylüyormuş. Dori'nin iki tane de kardeşi varmış. İlk kardeşinin ismi Momo, ikincisinin ismi Mimi imiş. Dori iki kardeşten daha büyük olmasına rağmen adı bebek keçi kalmış çünkü doğduğundan beri hiç büyümemiş. Kardeşleri dışarıda hoplayıp zıplayıp diğer hayvanlarla neşe içinde eğlenirlerken minik keçi Dori'nin boyu çok kısa ve ayakları çok minik olduğu için onların yanına gitmekten utanıyormuş. Buna çok üzülen Dori ya evde hep kitap okuyor ya da minik serçe arkadaşlarıyla dışarıda oynuyormuş. Annesinin en çok güvendiği çocuğu Dori imiş ve annesi yuvadan yemek aramak için dışarıya çıktığında kardeşlerine ve evine göz kulak olması için hep Dori'yi sorumlu tutuyormuş. Bu da minik keçinin çok hoşuna gidiyormuş. Günlerden bir gün annesi yine yavrularına yemek aramak için dışarı çıktığında Dori dışarıdaki gölün kenarında gözyaşları içinde yürüyen bir baykuşa rastlamış. Zavallı baykuş çok üzgünmüş , diğer baykuşlara göre fazla büyük ve simsiyah tüyleri olan bir baykuşmuş. Bu özellikleri onu diğer baykuşlardan farklı yapıyormuş. Dori baykuşun yanına gidip ne olduğunu, niçin böyle üzgün üzgün yürüdüğünü sormuş. Baykuş da minik keçiye normalde sadece geceleri dışarı çıktığını, bugün gündüz dışarıda olmak zorunda kaldığını çünkü yuvasının önünde oyun oynayan haylaz yavru hayvanların yaramazlık yapıp evini yanlışlıkla yıktıklarını anlatmış. Dori duyduklarından sonra çok üzülmüş çünkü baykuşun gösterdiği yer aynı zamanda kardeşlerinin oyun oynadıkları yermiş. Baykuşu evine kadar götürerek ona kardeşlerinin odasında bir yatak hazırlamış. Baykuşa taze lezzetli meyvelerle su ikram ederek onu güzelce ağırlamış ve arkadaş olmuşlar. Baykuşa istediği kadar onun evinde kalabileceğini söylemiş. Ona sataşan yavru hayvanların kardeşleri olduğunu, bunun yüzünden çok üzgün olduğunu, kardeşlerinin aslında iyi kalpli çocuklar olduklarını, onlara mutlaka bir ders vereceğini baykuşa söylemiş. Baykuş, Minik keçi Dori'nin bu dürüst hareketinden çok etkilenmiş ve artık dostu olan Dori'ye kendi sırrını vermeye karar vermiş. Ben aslında bu ülkenin gerçek kralıyım, ismim Prens Leonidas, sevgili babam vefat ettiğinde kötü yürekli üvey annem tahtı kendi oğlunun alabilmesi için beni bir baykuşa çevirerek lanetledi. O günden beri bu ormanda yaşıyorum. Duydukları karşısında şaşkına dönen minik keçi baykuşa bütün bunların nasıl olduğunu sormuş, kral baykuş ise devam ederek: Bu ormana kardeşim Prenses Miusa ile beraber gelmiştim. Ata binip beraber ormanda yürüyüş yapmak, yerdeki ağaç dallarını toplayıp minik hayvanlar için yuvalar yapmak, akşam olunca ateş yakıp başında sohbet ettikten sonra saraya geri dönmeyi küçüklüğümüzden beri çok severdik. Yine o günlerden birinde Miusa ile yerden ağaç dallarını toplarken uzaklardan birisinin ağlama sesini duydum, çam ağaçlarının olduğu yere doğru kardeşimden ayrılarak yürüdüm ve ağaçların bittiği uçurum kenarına geldiğimde yerdeki taze otların üstünde sırtüstü uzanarak ağlayan, upuzun altın sarısı saçları, zümrüt gibi yeşil gözleri, pırlantalarla süslü tacı, upuzun pembe elbisesi ile etekleri kan ve çamur içinde kalmış bir prensese rastladım. İsminin Aurora olduğunu ve Güneş Ülkesi'nden geldiğini söyleyen bu güzeller güzeli prensese daha ilk görüşte aşık olmuştum. Ona niçin kan ve çamur içinde durup çok korkmuş göründüğünü sorduğumda peşinde ona kötülük yapmak isteyen bir cadının olduğunu, ondan kaçmak için bu ormana geldiğini yolda yaralandığı için böyle olduğunu söyledi. Leonidas Aurora'ya, bu ormanı nereden bulduğunu sorduğunda Aurora devam etti: Zamanında bu ormanın kralı bilge bir keçiydi, hamile olan karısı ve yeni doğmuş yavrusu minik keçiyi çok sever, onları korurdu. Bir gün sarayın avcıları bu ormana avlanmaya geldiklerinde Bilge Keçi ormandaki diğer bütün hayvanları korumak için saraydan gelen avcılarla bir anlaşma yaptı, bu anlaşmaya göre avcılar Bilge Keçi'yi alıp kendi emirlerinde çalıştıracak, bilgeliğinden yararlanıp onu kullanacaklardı. Buna karşılık olarak Bilge Keçi avcılardan bu güne kadar bu ormanda huzur içinde yaşadıklarını, bir daha bu ormana ve hayvanlarına zarar vermek isteyen kimsenin asla ormana girmeyeceğini, kalbinde kötülük olan kimsenin buraya bir adım bile atamayacağını söyledi. Bunun bedelini bilge keçi kendini feda ederek ödedi, bu yüzden ben de cadıdan saklanmak için buraya geldim. dedi. Göz alıcı prenses Aurora, sözlerini bitirirken kardeşim Miusa'nın büyük bir telaş ve korkuyla beni aradığını gördüm, kardeşim yanımıza gelerek saraydan gelen elçilerin babamızın öldüğünü söylediklerini hemen saraya dönmemiz gerektiğini söyledi. Zavallı Aurora yaralı olduğu için onu kucağımda taşıyarak saraya doğru kardeşimle yürümeye başladım. Ormandan çıkıp sarayın büyük taşlı yolunda yürümeye başladığımız zaman bizi orada bekleyen kötü kalpli üvey annemiz kız kardeşimi zindana attı, beni ise bir baykuşa çevirip üvey kardeşimi tahta çıkarttı. Güzeller güzeli prenses Aurora'yı zorla üvey oğlu ile evlendirdi. Herkese de ormanda kaybolduğumuzu bizden hiç haber alamadığını söyledi. O günden beri bu ormandan sarayı izler dururum, demiş. Kendisini büyük bir dikkatle dinleyen Dori'ye bakarak: Bilge Keçi senin öz babandır Dori, onun nerede olduğunu biliyorum, bu güne kadar ben çok büyük ve siyah renkte olduğum için diğer baykuşlar benden korkup benimle yaşamadılar, oyun oynayan yavru hayvanlar benimle eğlendiler. Bugüne kadar, benimle hiçbir hayvan konuşmadığı için kimseden yardım isteyemiyordum, benimle konuşan tek hayvan sensin. Eğer krallığımın olduğu kente dönüp bilge baykuşu bulmama yardım edersen belki o bana üstümdeki kara büyüyü nasıl kaldıracağını ve kız kardeşimle prensesimi nasıl kurtaracağımı söyler dedi. Baykuş sözlerini bitirdiği zaman Dori annesinin niçin bu zamana kadar onu ormanın dışına çıkarmamış olduğunu anlamış. Baykuşun bütün anlattıklarını annesine de anlatarak ona yardım etmek için annesinden izin istemiş ve böylece minik keçi, annesi ve baykuş kötü yürekli üvey anne ile oğlunun yaşadıkları saraya gidip Bilge Keçi'yi kurtarmışlar. Bilge Keçi, Prens Leonidas'ın üstündeki kara büyüyü kaldırmış. O anda kocaman simsiyah olan baykuş siyah saçlı uzun boylu yakışıklı mı yakışıklı bir Prense dönüşmüş. Prensin büyüsü yok edildiğinde tekrar tahtını almış ve Aurora ile evlenmiş. Kız kardeşini ise kurtarmış. Kral Leonidas, Bebek Keçi Dori'ye dile benden ne dilersen demiş. Cadıya emrederek onun boyunu ve ayaklarını uzatabileceğini, onu kardeşleri kadar büyük bir keçi yapabileceğini söylemiş. Lakin Dori farklılıklarımızın bizi özel yaptığını, diğer herkes gibi olmaya çalışmanın ve kendimiz olduğumuz için kimseden utanmamamız gerektiğini, ailesine kavuştuğu için çok mutlu olduğunu ve onun buna yeteceğini söylemiş. Kıskanç üvey anne ile oğlu birer ata dönüşerek ömürlerinin sonuna kadar Kral Leonidas ve Kraliçe Aurora'nın arabası olmuşlar. Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara."} {"url": "https://masalalemi.com/mutluluk-iksiri-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, yemyeşil bahçeli, masmavi gölün kıyısında, güneşin ışığını eksik etmediği şirin mi şirin bir ev varmış. Bu evde ay parçası kadar güzel bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Aykız'mış. Annesi ve babası Aykız'ı çok sever, üstüne titrerlermiş. Fakat Aykız'ın kötü bir huyu varmış. Yaşadıkları ülkenin prensesini çok kıskanır sürekli ona imrenirmiş. Onunkiler gibi rengarenk elbiseler giymek, ihtişamlı taçlar, takılar takmak ve büyük bir şatoda yaşamak istermiş. Ancak ailesinin bu istekleri karşılayacak paraları yokmuş. Sırf bu yüzden Aykız'ın yüzü gülmüyor, bir türlü mutlu olmuyormuş. Ne yaptılarsa kızlarının bu kıskançlığı bitmemiş. Günün birinde Aykız bahçedeki gölün kenarına doğru yürüyüşe çıkmış. Yürürken çalıların içinden bir hışırtı duymuş. Yavaşça çalılara yaklaşmış. Birden çalıların arasından kar gibi beyaz bir tavşan zıplayıvermiş. Bu tavşanın ilginç bir özelliği varmış. İnsanlarla konuşup, onlarla iletişim kurabiliyormuş. Tavşan Aykız'a: -Merhaba Aykız. Seni uzun zamandır seyrediyorum. Annen ve baban seni çok seviyor, ilgi gösteriyor fakat yüzünün güldüğünü bir kez olsun göremedim. Nedir seni bu kadar mutsuz eden şey? Aykız tavşanın konuştuğunu duyunca irkilmiş. Kısa bir süre sonra kendine gelmiş. Tavşana: -İnanamıyorum! Bir tavşan nasıl konuşabilir? Hem benim mutsuz olduğumu nerden biliyorsun? Tavşan hemen cevaplamış: -Beni meşe ormanındaki büyücü büyüttü. Konuşabilmem içinde bana bir büyü yaptı. Bu göle geldiğimde birkaç kez seninle rast geldim. Her seferinde mutsuzdun. Bunun sebebi nedir Aykız? Aykız mutsuzluğunun sebebini anlatmaya başlamış: -Bu ülkenin prensesi gibi olmak istiyorum. Onun gibi süslü kıyafetler giyip taçlar takılar takmak istiyorum. Ama annem ve babam bu isteklerimi bir türlü yerine getirmiyor. Tavşan biraz duraksayıp düşündükten sonra: -İstersen seni büyücüye götürebilirim. O sana yardımcı olur ve belki bu mutsuzluğun için bir çare bulabilir? Aykız bunun işe yarayacağını düşünerek tavşanın teklifini kabul etmiş. Onunla birlikte meşe ormanında bulunan büyücünün evine gitmişler. Büyücü kocaman bir ağacın içerisine oyulan evde yaşıyormuş. Bu evin küçük pencereleri varmış. Pencereden bir çift göz onları izliyormuş. Aykız ve tavşan içeriye girmişler. Tavşan büyücünün konuşmasına fırsat vermeden atılmış: -Göle giderken birkaç kez Aykız'ı gördüm, sürekli mutsuzdu. Ben de belki yardım edebilirsin diye sana getirdim. Büyücü Aykız'ın neden mutsuz olduğunu tavşandan dinledikten sonra Aykız'a dönüp: -Yarın tekrar buraya gel. Sana bir iksir hazırlayacağım ve mutsuzluğunu bitireceğim. Aykız büyücünün nasıl bir iksir yapacağını düşünerek heyecanla evine dönmüş. O gece neredeyse hiç uyumadan yarının olmasını beklemiş. Gün aydınlandığında evden çıkıp doğruca ormana, büyücünün evine gitmiş. Büyücü onun bu kadar hevesli olduğunu görünce biraz şaşırmış: -Günaydın Aykız, bu kadar sabırsızlandığını bilmiyordum? Aykız heyecanla atılmış: -Bir an evvel prensesler gibi olmak istiyorum. İksir hazır oldu mu? Büyücü Aykız'ın biraz hevesini kıracak bir cevap vermiş: -Evet, hazırladım. Fakat bu iksiri şimdi içmeyeceksin. Gece uyumadan hemen önce içmen gerekir. Aykız'ın yüzü asılmış: -O kadar sabredemeyeceğim. Hemen içsem olmaz mı? Büyücü net bir şekilde cevaplamış: -Olmaz. Şimdi içersen bunun hiçbir tesiri yoktur. Aykız işin uzamasından memnun kalmasa da büyücünün hazırladığı iksiri almış ve evin yolunu tutmuş. Hava kararıncaya dek odasında beklemiş. Gece olduğunda iksiri içmiş ve yatağına uzanmış. Sonrada derin bir uykuya dalmış. Sabah uyandığında odasının dünkü odası olmadığını, dolabında kıyafetler takılar taçlar dolu olduğunu görmüş. Aykız sevinçten havalara uçmuş. Artık istediği her şeye sahipmiş. Bir prenses gibi giyinmiş, süslenmiş ve odasından çıkmış. Ev artık bir saray gibi kocaman ve ihtişamlıymış. Fakat bir sorun varmış. Aykız, anne ve babasını bir türlü bulamıyormuş. Tüm odaları gezmiş, her yerde onları aramış ama bir türlü bulamamış. Hemen gölün oraya koşup tavşanı aramaya çıkmış. Ama onu da bulamamış. Çimlerin arasına oturmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Aykız o kadar yüksek sesle ağlamış ki bu ses ormanın içine kadar gitmiş. Büyücü sesi duymuş ve Aykız'ın yanına gelmiş. Ona: -Neden ağlıyorsun Aykız? İşte mutsuzluğunun sebebi çözüldü. Artık sende bir prensessin. Aykız büyücüyü görünce biraz olsun rahatlamış. Ağlamaktan zar zor konuşabilmiş: -Evet. Kıyafetlerim, taçlarım ve kocaman bir sarayım var. Ama anne ve babamı bir türlü bulamıyorum. Onlarsız ben ne yapacağım? Büyücü sitemli bir şekilde yanıtlamış: -Onlar varken bir türlü mutlu olmadın. Onların değerini anlayamadın. Şimdi bir prenses gibi giyin süslen otur bakalım. Büyücü'nün sözlerinden sonra Aykız büyük bir pişmanlık duymuş. Anne ve babasına haksızlık ettiğini, asıl mutluluğun onlar olduğunu anlamış. Aykız Büyücü'ye Ben eski hayatıma geri dönmek istiyorum. demiş. Ancak büyücü Aykız'a cevap bile vermeden oradan uzaklaşmış. Aykız daha çok ağlamaya başlamış. Ama ağlamak onu yormuş ve yine derin bir uykuya dalmış. Sabah olduğunda Aykız eski yatağında uyanmış. Ne olduğuna anlam verememiş. Hemen anne ve babasını bulmak için odadan çıkmış. Odaları gezmiş ama yine onları bulamamış. Üzgün bir şekilde bahçeye çıkmış. Anne ve babası bahçede tarla işleriyle uğraşıyormuş. Aykız, dün gece yaşanan olayların büyücünün iksirinden dolayı bir rüya olduğunu anlamış. Koşup anne ve babasına sarılmış ve bir daha asla onları üzmeyeceğini söylemiş. Esra Elif Aydın"} {"url": "https://masalalemi.com/nasrettin-hoca-fikralari/", "text": "YORGAN GİTTİ KAVGA BİTTİ Nasrettin Hoca akşam uyurken dışarıdan sesler gelmiş, Hoca karısına seslenmiş: Hanım kalk dışarıdan sesler geliyor. Hanımı: Kedidir kedi, deyip yatmış. Nasrettin Hoca dayanamayıp dışarı çıkmış, bakmış ki iki adam kavga ediyor. Kavgayı ayırmaya kalkmış, ikisini ayıracakken arkadan biri Nasrettin Hocanın yorganını aldığı gibi kaçmış. Nasrettin hoca eve girince karısı sormuş: Bey ne oldu? Ne olacak hanım, yorgan gitti kavga bitti. CENAZE Nasreddin Hoca'ya sormuşlar: 'Hocam, cenaze töreninde bir tabutun neresinde gitmek gerekir.' Nasreddin Hoca da soruyu sorana şöyle der: 'İçinde gitme de, neresinde gidersen git.' PAMUK Nasreddin Hoca karın ne olduğunu bilmiyormuş. Bir gün sabah kalkmış ki her taraf bembeyaz kar. Tabi karın ne olduğunu bilmiyor pamuk zannetmiş. Hemen karısının başına gitmiş: Karı karı kalk! Her taraf pamuk dolu. Yatağı yorganı getir de dolduralım. Sabah olmuş Hoca: Karı karı kalk! Her gün çocuklar çişini kaçırdığı yatağa bugünde yastık yorgan kaçırdı demiş. NASRETTİN HOCA EŞEĞE NEDEN TERS BİNMİŞ Nasrettin Hoca, bir gün cuma namazından çıktıktan sonra eşeğine binmiş, cemaatle birlikte eve doğru gidiyormuş. Eşek, bir ara hızlı hızlı yürüyerek kalabalığın önüne geçmiş. Hocanın arkası cemaate doğru gelince, hemen eşekten inip tersine binmiş. Yanındakiler sormuşlar. -Eşeğe neden ters bindin Hocam? Hoca, kıs kıs gülerek: Sizlere saygısızlık olmasın diye, demiş. BAKLAVA Hoca akşamleyin eve doğru yürürken, baklava seven geveze bir köylüyle karşılaşır. Hoca, kısa bir süre önce bir adam büyük bir tepsi baklava götürüyordu. Beni ilgilendirmez! Fakat adam tepsiyi sizin eve götürüyordu. O zaman seni ilgilendirmez! NEDEN AĞLIYORSUN? Nasrettin Hoca, bir gün zengin bir adamın cenazesinde hem tabutun yanında yürüyor hem de sesli sesli ağlıyormuş. Cenazeye katılanlardan biri onu teselli etmek için yaklaşmış. Merhum akraban mıydı? Hoca cevap vermiş: Yok akrabam değildi, ben de ondan ağlıyorum ya! HOCA İLE TEMEL Nasreddin Hoca göle maya çalarken Temel bunu görmüş. Hayırdır hocam ne yapıyorsun? Demiş. Hoca: Göle maya çalıyorum. Temel: Yaa hocam ne yapacaksın o kadar yoğurdu..."} {"url": "https://masalalemi.com/ninenin-evlatligi/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir köyde ihtiyar bir nine yaşarmış. Bu ninenin, kimi kimsesi yokmuş. Keçilerinin sütünü sağar, yağını satar böylece geçinip gidermiş. Bir gün keçilerinin sütünü sağmış. Güzel bir yağ yapmış. İki tenekeye doldurup, pazara doğru ağır adımlarla yola çıkmış. Yolda, önüne kurnaz bir tilki rasgelmiş. Tilki: Nineciğim, nereye gidiyorsun? Pazara yağ satmaya gidiyorum. Peki senin kimin kimsen yok mu? Hayır, yok. Tilki: : Nineciğim. Madem kimin kimsen yok, beni evlatlığa kabul et! diye yalvarmış. Ninenin zaten yalnızlıktan canı sıkılıyormuş. Tilkiyi evlatlığa kabul edeyim de, bari yalnızlığımı unuttursun diye düşünmüş. Peki kabul ettim. demiş. Tilkinin, sevinçle gözleri ışıIdamış. Nineciğim. Pazara beraber gidelim. Sizin yükünüz ağır, verin yağ tenekelerini ben taşıyayım. demiş. Nine, yağ tenekelerini tilkiye vermiş. İhtiyar önde, tilki arkada yola düşmüşler. İhtiyar nine: Yavrum, niye arkamdan yürüyorsun, gel önümden yürü. demiş. Tilki: Nineciğim. Önünden yürümem, saygısızlık olur. Sana hürmetimden dolayı arkandan yürüyorum. deyip nineyi kandırmış. Giderken de, nineye fark ettirmeden yağları yiyip bitirmiş. Tenekelerin içine de toprak doldurmuş. Pazar yerine gelince, nine tenekeleri alıp bir yağcı dükkanına girmiş. Tilki de oradan hemen sıvışmış. Yağcı, tenekeleri açıp bakınış. O da ne? Tenekelerin içi toprak dolu. Nine demiş. Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bu tenekelerin içi toprak dolu! İhtiyar nine olanların farkına varmış ama iş işten geçmiş ... Bazılarını hep aldatabilirsiniz. Bazen de herkesi ... Ne var ki, herkesi her zaman aldatamazsınız. Phineas T. Barnum"} {"url": "https://masalalemi.com/oduncu-ve-ayi/", "text": "Evvel zamanda bir oduncu varmış. Ormandan odunu omzuna yükleyip pazara götürüp satarmış. Amma odun satıp kazandığı para, karnını doyurmaya yetmez, her gün yarı aç yarı tok gezermiş. Günlerden bir gün ormanda odun toplarken, aniden önüne bir ayı çıkıvermiş. Oduncu ne yapacağını bilmeden durunca ayı insan dilinde konuşmaya başlamış: Ben uzun zamandan beri bu ormanda yaşıyorum. Senin de uzun zamandan beri ormandan odun alıp gittiğini biliyorum. Fakat sen güzel odunları bulamıyorsun. Bu yüzden vaktinin büyük bir kısmı odun toplamakla geçip, bir günde pazara güçlükle bir defa odun alıp götürüyorsun. Gel ikimiz dost olalım. Ben sana odun hazırlayıp vereyim, sen bundan sonra odunu pazara götürüp satmakla meşgul ol demiş. O günden itibaren oduncu, ayı dostunun hazırladığı güzel odunları bir günde iki üç defa pazara götürüp satmış; az bir zaman içinde hali vakti iyileşip bir eşek sahibi olmuş. Sırtındaki giyim kuşamı da yenilenmiş. Her oduna gidişinde ayı dostuna yiyecek bir şeyler alıp gidiyormuş. Böylece ikisi uyum içinde geçinip gitmişler. Bir gün ayı, oduncuyu kendi evine davet etmiş. Oduncu; Olur. deyip ayının inine girmiş. Ayı, oduncuyu güzelce misafir etmiş. Fakat onlar, laftan laf açıp münakaşaya başlamışlar. Oduncu sinirlenerek ayıya: Hayvan denen akılsız hayvan. Seninle dost olup gezen ben de bir ahmak! deyip küfretmiş. Oduncunun, dostluğu hatırına bakmadan böyle acı sözlerle hakaret edişinden ayı çok üzülmüş. Fakat belli etmemiş. Bu esnada vakit de geç olmuş. Oduncu gitmeye davranıp yerinden kalkmış. Ayı ona acıyıp: Yol tehlikeli, burada yat. demiş. Oduncu çaresiz, Olur demiş. Fakat Bu pis hayvanla münakaşa ettim. Şimdi bana kötülük yapmasın. diye düşünüp niyeti bozulmuş ve ayıyı öldürüp gitmeye kalkmış. Biraz sonra ayı gerçekten uyuyup kalmış. Oduncu, yavaşça yerinden kalkarak balta ile ayının başına vurmuş. Ayının başından fışkırırcasına kan akmış ve ayı kendinden geçmiş. Oduncu inden çıkmış, eşeğine binip fırlayıp gitmiş. Bundan sonra oduncu başka ormana gitmeye başlamış. Aradan bir yıl geçmiş. Bir gün ormandan odun toplarken önüne, önceki ayı dostu çıkıvermiş. Korkan oduncu ayıya bakıp: Ayı dostum! Ben kötü niyetli olup geçen yıl seni öldürmeye kalkışarak baltayla başına vurmuştum. Ben bu günahımı kabul ediyorum. Şimdi bana ne yaparsan yap. demiş. Her halde iyi iş yapmadın. demiş ayı; Günahını kabul ettiğin için olan olmuş diyorum. Baltanın vurduğu yere bak, nasıl olmuş? Oduncu ayının başına yaklaşıp bakmış; Baltanın izi yok, her yanı sağlamlaşıp iyileşmiş. demiş. Senin balta ile açtığın yara iyileşti, lakin dilin ile kalbimde açtığın yara henüz iyileşmedi. demiş ayı ve ormana girip gözden kaybolmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/okuz-ile-kurbaga-masali/", "text": "Bir zamanlar sevimli kurbağalar mavi gölde hep birlikte neşe içinde yaşıyorlarmış. Fakat içlerinden biri kendini çok beğenirmiş. Herkesten üstün olduğunu göstermek için hiç bir fırsatı kaçırmazmış. O, herkesten daha yükseğe sıçramaya çalışır, sıra dalmaya gelince de hemen ön sırada yerini alırmış. Her zaman birinci ve her zaman en iyi olmak istermiş. Bir gün yakınlarda yaşayan bir öküz, göle su içmeye gelmiş. Bütün kurbağalar korkup saklanmış. Kendini beğenmiş kurbağa ise kaçmamış. Öküzü seyretmeye başlamış. Diğer kurbağalar da sudan çıkmış. Çok büyük, ne kadar muhteşem görünüyor, demişler. Kendini beğenmiş kurbağa söylenenleri duyup: -Evet, bizden daha büyük olduğu doğru ama o kadar da değil. Eğer ben de istersem rahatlıkla onun kadar olabilirim! Bakın şişmeye başladım bile! diyerek göğsünü şişirmiş. Diğer kurbağalar, gülüşerek: Sen çok küçüksün çok demişler. Kurbağa, içine daha daha fazla hava çekmiş. Konuşurken hava kaçırmamaya özen göstererek: Bakın şimdi nasılım? demiş. Arkadaşları kıkır kıkır gülerek: Vırak, vırak, şişmeyi bırak sen çok küçüksün, asla öküz kadar büyük olamazsın, demişler. Onlara aldırış etmeyen kibirli kurbağa şişmeye devam etmiş. İçine bol bol hava çekmiş. Derken BOOM!.. Kurbağanın midesi patlamış. Alçak yerde, tepecik kendini dağ zannedermiş. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/ordek-okulu/", "text": "Yeşil başlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, flamingolara sevinçle seslenmiş: Baba oldum! Baba!. Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve flamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler. Gölün çevresindeki ağaçlarda ötüşüp duran serçeler ardı ardına Ne oldu? Ne oldu? diye seslenmişler. Yeşil başlı ördek keyifle Baba oldum demiş. Serçeler de kanat çırpıp, sevinçle ötüşerek ördeği kutlamışlar. Serçelerden birinin Bu mutlu haberi herkese duyuralım demesi üzerine, gölde avlanmakta olan bir balıkçıl işini bırakıp uzun bacaklarını suyun yüzeyine değin kaldırarak ağır ağır gölün diğer kıyısına değin yürümüş. Orada, turnalara seslenerek, ördeğin baba olduğunu söylemiş. Turnalar ördeğin sevincini yaymak için kanat çırpıp uçmuşlar... Bunu gören serçelerden bir çoğu haberi yaymak için ağaçtan ağaca uçmaya başlamışlar. Sevinç çığlıkları ve kuş sesleri çevreyi kaplamış. Bir ağaç kovuğundan fırlayan sincap ağaçtan ağaca koşturmuş. her kovuğa başını sokup, yeni doğan ördek yavrularının haberini yaymış. Yeşil başlı ördek, gururla yürüyerek annenin yanına gitmiş. Herkese bebeklerin haberini ulaştırdım demiş. Anne ördek, yüzündeki gülümsemeyle kanatlarını hafifçe kaldırıp, altındaki küçük ördek yavrularını babalarına göstermiş. Sonra üşümesinler diye kanatlarını üstlerine örtmüş... Yavruları gören ibikli horoz, başını öne arkaya sallayarak göğsünü kabartarak ördeklerin yanına gelmiş. Biraz yüksek sesle: Bu civcivlerin işi ne? Neden sizin yanınızdalar? Onlar civciv değil. Ördek yavrusudur. diye yeşil başlı ördek diklenerek yanıt vermiş. Horoz, yavruların civcivlere benzemesine şaşmış ama, tavukların Gel buraya. Gel buraya dediğini duyunca üstelemeden geldiği gibi başını öne arkaya savurarak kümesine dönmüş. Yeşil başlı ördek gagasıyla annenin başını okşamış. Yanında ayaklarını altına alıp çömelmiş. Sevgi dolu gözlerle anneyi izlemeye başlamış. Biraz utangaçlıktan, biraz da sevginin güzelliğinden olsa gerek, anne ördek, başını hafifçe yana büküp, sessizce babanın kendisini süzmesine izin vermiş. Mutluluk ve sevgi gurultuları çevreye yayılırken ördek yavruları annelerinin kanatları arasında kıpırdıyor, kah oradan çıkarak çevreyi geziyor, kah üşüyüp annenin koynuna girerek ısınıyormuşlar... Uzaklardan kuşların cıvıltısı ve diğer hayvanların sesleri duyuluyormuş. Tüm hayvanlar, ördek yavrularının doğumunu kutladıklarını söylüyormuşlar... Ördek yavruları biraz büyüyünce ortalıkta dolaşmaya başlamışlar. Sevimli küçük yavrular yaramazlık yapıp, birbirleriyle oynaşırken horoz homurdanıyor, onların varlığını istemediğini belli ediyormuş. Gerçi anne ve baba ördek, yavrularını başı boş bırakmayıp yanlarında olmaya çalışıyormuşlar ama, yaramazlıklarını her an engelledikleri söylenemezmiş. Yaramazlık yapan yavruları dikkatle izleyen horoz, her fırsatta onları kovalıyor, yakaladıklarını gagalayarak canlarını acıtıyormuş. Küçük ördek yavruları canları acıyıp çığlık atarak kaçışınca, yeşil başlı ördek, kanatlarını açarak horozun üstüne yürümek zorunda kalıyormuş. Her nedense horoz, baba ördekle uğraşmak istemeyip kasılarak kümesine dönüyormuş. Bu didişmeden yorulan hep baba ördek oluyormuş... Anne ördekle baba ördek, oturup bu soruna bir çözüm aramışlar. Sonunda akıllarına bir okul kurup, ördek yavrularını burada eğitmek düşüncesi gelmiş. Yavrular okulda oldukları zaman yaramazlık yapmayacak, çevreyi dağıtmadıkları için horoz onlara saldırmayacakmış. Hem de yavrular denetim altında daha güvenli büyüyebilecekmiş. Ayrıca okulda yeni şeyler öğrenecek, yaşamın yalnız oyun oynamak olmadığını, öğrenmek ve öğrenilenleri uygulamak olduğunu anlayıp daha iyi yetişecekmişler. Anne ve baba ördek, okul olabilecek yer aramaya başlamışlar. Onları çevreye bakınırken gören horoz tünediği yerden: Hayır ola. Yavrulardan birini mi kaybettiniz? Hayır. Ördekler için bir okul açalım istedik. Uygun bir yer arıyoruz. Horoz biraz duralamış. Yavrular okulda olunca çevreyi dağıtmayacağı, kendisinin de öfkeyle peşlerinden koşuşturmayacağını düşünüp: Arkada boş bir kümesimiz var. Okul olarak orayı kullanın. demiş gülümseyerek. Anne ve baba ördek çok şaşırmışlar. Yavrularına öfkelenen horozun niye yardım etmek istediğini pek anlamamışlar ama, söylediği kümes, okul olarak kullanmak için en uygun yermiş. Horozun izin vermesine şaşırarak: Karşılığında ne isteyeceksin? Kümes kirası olarak, her ay bir çuval buğday verirseniz anlaşırız. Horozun iyilik yapmayacağını, bu öneriyi bir iş ilişkisi gibi düşündüğünü anlayan yeşil başlı ördek, düşünmeden öneriyi kabul etmiş. Yoksa horoz, iyilik olsun diye hiç bir şey istemeyecek olsaymış, Bunun altında bir kurnazlık vardır diyerek öneriyi kabul etmeyecekmiş. Sonunda ördekle horoz, kullanılmayan kümesin Ördek Okulu olmasında anlaşmışlar. Anne ördek yuvalarına dönerken: Çok yüksek kira istedi. Nasıl öderiz onca kirayı? diye söylenince: Bir yolunu buluruz. Önemli olan yavrularımızın güvenliği. demiş yeşil başlı ördek. Anne ve baba ördek, kullanılmayan kümesi temizlemişler. Sonra öğrencilerin oturacağı yerleri ve öğretmenin duracağı kürsüyü hazırlamışlar. Ne yapıldığını anlamadan yavru ördekler de onlara yardım etmişler. Bir gün anne ördek, tüm yavrularını çevresine toplamış. Onları okul olarak hazırladıkları yere götürmüş. Yeşil başlı baba ördek orada bekliyormuş. Anne ördek yavrularına dönüp: Yavrularım, burası bir Ördek Okulu. Burada okuyup bilgi ve becerinizi geliştireceksiniz. Babanız size eğitim verecek. Anlatılanları öğrenmeye çalışın. Unutmayın ki size anlatılan her şey eskiden yaşanmış olaylardan edinilen deneyimlerden kazanılmış bilgileri içerir. Onları eksiksiz öğrenmeye çalışın... Yavru ördeklerin sabırsızca içeriye girmek istediklerini gören anne ördek, konuşmasını uzatmayıp yavrularını öğretmene teslim etmiş ve orada ayrılmış. İlerleyen günlerde Ördek Okulu'ndan gelen sesler dinlenmeye değermiş. Yavru ördeklerin hep bir ağızdan abc diyerek incecik sesleriyle bağırarak kanat çırpmaları ilerideki ağaçlardan ve gölün kıyısından bile duyuluyormuş. Ağaçlardaki serçelerin ötmeyi kesip, örnek yavrularını dinledikleri olurmuş. Balıkçıllar avlanmayı bırakıp, başlarını göğe kaldırarak duydukları seslerin anlamını çıkarmaya çalışırmışlar. Ördek yavrularının öğrenirken çıkarttıkları coşkulu sesleri çevreye yayıldıkça, okulun çevresine meraklılar dolmaya başlamış: Çitlerin üzerine tüneyen kuşlar, gölden ayrılıp, seslerin ne olduğunu anlamaya çalışan balıkçıllar, taşlara tırmanmış sincaplar ve tavşanlar... Meraklılar çoğaldıkça horoz durur mu? Hemen kümesin damına çıkarak uzun uzun ötüp, yavruların sesini bastırmak ve dikkati kendi üzerine çekmek istermiş. Ama çevreye toplanan hayvanlar horozun ötüşüne aldırmadan, yavruların söylediği şarkıları mırıldanır, onlara eşlik etmeye çalışırmışlar. Bu duruma öfkelenen horoz, yerinde duramaz, kanat çırparak üstlerine yürür, onları korkutarak ördek okulunun çevresinden uzaklaştırmaya çalışırmış. Okulun yararlı olduğunu anlayan kuşlar ve sincaplar da yavrularını Ördek Okulu'na göndermeye başlamışlar. Sınıf yeni katılan yavrularla çok kalabalık olmuş. Ama, kalabalık bir sınıf olması, dersleri aksatmıyor, tam tersine herkes tüm dikkatini toplayarak yeşil başlı ördeğin anlattıkları dinleyip çık bile çıkarmıyormuş. Sonunda horoz gelişmelere dayanamayıp okul bitiminde sallana sallana anne ördeğin yanına giden yeşil başlı ördeğin karşısına dikilmiş. Sesi de, davranışı da, Ördek Okulu'ndan hoşnut olmadığı belli ediyormuş. Seninle bu okul konusunu bir kez daha konuşmalıyız. diye söze başlamış. Yeşil başlı ördek, horozun ne yapmak istediğini anlamış ama anlamamazlığa gelerek: Ne konuşacağız? Kiramızı ödüyoruz. Yavrular artık seni ve kümesini yaramazlıklarıyla rahatsız etmiyorlar. Her şey istediğin gibi değil mi? -Hayır. Bence bana az kira veriyorsunuz. -Ama kirayı sen belirlemiştin. Biz pazarlık bile yapmamıştık. -Ben anlamam. Bundan böyle her ay üç çuval buğday vereceksiniz. Yoksa kümesten çıkarsınız. -Kümesten çıkarsak okul kapanır. -Ben anlamam. demiş ve yanlarından uzaklaşmış. Başını bir öne bir arkaya sallayarak keyifle kümesine doğru giderken yan gözle ördekleri süzüyormuş... Yeşil başlı ördek, horozun tavrına ve söylediklerine hem çok öfkelenmiş hem de çok üzülmüş. Öfkelenmiş çünkü horoz kıskançlık yapıyor, okulda yavruların öğrenim görmelerini istemiyormuş. Üzülmüş çünkü mal horozun, keyfi için kirayı arttırması yasalara aykırı değilmiş. Başı öne eğik anne ördeğin yanına değin gitmiş. Hem ders anlatmak, hem de kalan sürede horozun istediği kadar çok buğday bulmak olanaksızmış. Anne ördek gagasıyla, baba ördeğin yeşil başını okşamış: Kuşlardan ve sincaplardan yardım istersin. Onlar da yavrularını okula getirirken her gün taşıyabildikleri kadar buğday getirsinler. Baba ördek umutsuzca anne ördeğe bakmış: Bulabilirler mi bilmiyorum. Ama, bir denerim. Yoksa okulu kapatmak zorunda kalacağım. Yeşil başlı ördek, ertesi gün kuşlara ve sincaplara konuyu açmış. Dili döndüğünce hem okulda eğitim vermenin hem de horozun istediği kadar çok buğday bulmanın olanaksız olduğunu, bu nedenle yardımlarına gereksinimi olduğunu anlatmış. Kuşlar ve sincaplar Okul sürsün, yavrularımız eğitim görsün diyerek her gün buğday getirmişler. Ay sonunda horozun istediğinden de çok buğday birikmiş. Horoza istediği üç çuval buğdayı vermişler. Kalanını başka aylarda, istenilen kadar buğday sağlayamazlarsa, kullanmak üzere saklamışlar. Horoz okulun sürdüğünü, kiranın artması eğitimi engellemediğini görünce: Çıkın kümesimden. diyerek gerçek emelinin ne olduğunu açık ve öz bir biçimde anlatmış. Yeşil başlı ördek, nedenini anlayamadığını söylemişse de horoz sözünden dönmüyor, kümesten çıkmalarını istiyormuş. Çevredeki tüm hayvanlar, kibirli horozu düşüncelerinden caydırmak için çok uğraşmışlar. Horoz kendi kümesine sığmadıklarını, bazı tavukları okul olarak kullanılan kümese taşıyacağını söyleyerek, düşüncesini değiştirmeyeceğini bildirmiş. Umutlarını yitiren diğer hayvanlar, üzüntü içinde anne ördeğin yanına gidip soruna bir çözüm aramak üzere sessizce bekleşmişler. Aslında hepsi birbirine bakıyor, birinin çözüm üretmesini bekliyormuş. Yeşil ördek çevresinde sessizce ağlaşan öğrencilerine seslenerek: Artık okul yok. Kümese gidip eşyalarımızı toplayalım. demiş üzüntülü bir sesle. Tüm öğrenciler küçücük adımlarının koşmakla yuvarlanmak arasında hızıyla okula gidip ders araçlarını, sıralarını ve kitaplarını toplamışlar. Kapının önünde ne yapmaya çalıştıklarını görmeye gelen horoza ters ters bakıp: Unutma. Yine okuyacağız. Sen bize engel olamazsın. demişler. Yavrular, anne ördeğin yanına döndüklerinde gözlerinden sicil gibi yaş akmaktaymış. Tüm hayvanlar çok üzgünmüşler. İşte tam bu sırada kanatlarını çırparak gelen bir serçe, hayvanların hepsinin görebileceği bir yüksekliğe konmuş ve onlara seslenerek: Üzülmeyin. Tüm hayvanlara haber salabiliriz. Herkes yardım edince kendi okulumuzu kendimiz yapabiliriz. Eskiden kiraya karşılık buğday toplamak için çalışıyorduk. Şimdi çalı çırpı toplarız. Hepimiz yuva kurmayı biliyoruz. Bu kez tüm yavruları içine alacak kocaman bir yuva kurarız. Okul yapmak için çalışmaz mısınız? Tüm hayvanlar sevinçle çığlık atıp, Olur. Kendi okulumuzu kendimiz yapalım diyerek dağılmışlar. Tüm hayvanlara haber uçurmuşlar. Yuva kurmak için topladığınız çalılardan biraz da okul için toplayın demişler. Tüm hayvanlar okulları için çevreden çalı çırpı toplamaya başlamışlar. Bir çoğu istenilen tür çalı bulamamış. Onlar da yuvalarından söktükleri çalıları getirmişler. Ağaçların arasından koşarak gelen hayvanların ve hızla uçan kuşların ağızlarında taşıdıkları çalılar anne ördeğin önünde birikmeye başlayınca, anne ördek yavrulara dönüp: Haydi yavrular. Boş durmayın bana yardım edin. Biz de getirilen çalılardan okulumuzu yapalım. Yeşil başlı ördek ve yavrular kanatlarını açarak okulun yapılmasını için çalışmaya başlamışlar. Okulun duvarları hızla yükselmiş. İş çatıyı yapmaya gelince, kuşlar ördeklerin yerine geçip, çatıyı çalılarla kaplamışlar. Sincaplar onlara yardım etmiş. Kısacık bir günde okul tamamlanmış. Hem de, eski okullarından daha güzel görünüyormuş. Çünkü bu okulu kendi elleriyle yaptıklarından, onlara cennet gibi güzel görünüyormuş. Horoz, bahçenin diğer ucundan, hayvanların ne yaptıklarını öğrenmeye çalışıyor, çitin üzerinde kıpırdamadan sonucu bekliyormuş. Arada başını sağa sola çevirip, göz ucuyla tavukların diğer hayvanlara yardım edip etmediğini izliyormuş. Zavallı tavuklar, horozdan korktukları için diğer hayvanlara hiç yardım etmemişler. Bahçeden dışarıya çıkmayıp, önlerine konan yemlerini yemişler... Okulun yapımı tamamlanınca tüm yavrular okul gereçlerini yeni yapının içine taşımışlar. Çok çalışmaktan yorulmuş olmalarına aldırmadan arada şarkı bile söylemişler. Eksik kalmayınca, tüm hayvanlar okulun kapısı önünde toplanmışlar. Anne ördek: Yardımlarınızla okulumuzu tamamladık. Yarın her zamanki gibi eğitiminiz sürdürecek. Bugün yoruldunuz. Gidip dinlenin. Sakın yarın derse geç kalmayın. Sevinçle çığlık atan öğrenciler: Evet! Kimse bize engel olamaz. Birlik olunca, baş edemeyeceğimiz sorun olmaz. Bunu kanıtladık. demişler. Sonra tüm hayvanlar dağılıp yuvalarına dönmüşler. Anne ördek, yeşil başlı baba ördek ve yavruları, yeni okulun yanındaki yuvalarında huzur içinde uyumuşlar... Sabah erkenden ötmeye başlayan horoz: Yine sabah olduuuu... derken sesindeki üzüntüyü gizleyememiş. Kuşların cıvıldamasını duyan yavrular koşuşarak yeni okullarına gelmişler. Neşe içinde okulun bahçesinde oyunlar oynamışlar. Sonra hepsi ders başlamadan sınıfta yerlerini almışlar. Yeşil başlı ördek, göğsünü kabartarak sınıfa girmiş. Yavrulara bakıp yutkunmuş. Sonra tok bir sesle: Günaydın demiş. Yavruların hepsi birden incecik sesleriyle neşe içinde bağırmışlar: Günaydın öğretmenim..."} {"url": "https://masalalemi.com/orman-perisinin-gulleri/", "text": "Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam. diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş. Özge KURT"} {"url": "https://masalalemi.com/oyuncak-tavsan-masali/", "text": "Günün birinde üzerinde üç benek bulunan, yumuşak ve tüylü bir Oyuncak Tavşan varmış. Bu tavşan bir oğlanın odasında bulunan oyuncak kutusunun içinde yaşarmış. Çocuk her gün oyuncak kutusunu açar ve Sevimli Tavşan'la oynarmış. Gün geçtikçe oyuncak kutusuna yeni oyuncaklar gelmeye başlamış. Bu oyuncakların özel yetenekleri bulunuyormuş. Bazıları üzerindeki düğmeye basıldığında hareket ediyor, bazıları ise sesler çıkartıyormuş. Ancak Sevimli Tavşan'ın herhangi bir yeteneği yokmuş. Çocukta bu düğmeli oyuncakların yeteneklerinden etkilenmiş ve onlarla oynamaya başlamış. Sevimli Tavşan ise bu duruma çok üzülmüş. Geceleri, oyuncaklar oyuncak kutusuna geri döndüklerinde bu yeni düğmeli oyuncaklar yapabilecekleri hareketleri konuşurken Sevimli Tavşan sessiz kalıyormuş. Oyuncak kutusundaki diğer bir oyuncak olan Kovboy Atı'da aynı Sevimli Tavşan gibi yumuşak ve kabarık bir peluş oyuncakmış. Ama bu Kovboy Atı diğer oyuncaklardan yaşlıymış. Çünkü saçlarının çoğu yıpranmıştı. Kovboy Atı, Sevimli Tavşan'a, Bizim gibi yumuşak oyuncaklar gerçekten şanslıdır. Çünkü en çok biz seviliriz ve bir gün gerçek olabiliriz. demiş. Bunun üzerine Sevimli Tavşan Gerçek nedir? diye sormuş. Kovboy Atı ise Gerçek olmak en iyisidir. Hareket etmek istediğinde hareket edebilirsin. Gerçek olduğunda, sevgini tekrar gösterebilirsin. demiş. Bu konuşma Sevimli Tavşan'ı biraz da olsa mutlu etmiş. Bir gece, çocuğa bakan Nana oyuncak kutusunun kapağını açmış. Eline ilk gelen oyuncağı almış ve çocuk ile birlikte yatağa yatırmış. Bu oyuncak Sevimli Tavşan'mış! Artık Tavşan, her gece çocukla birlikte uyuyormuş. Çocuk Sevimli Tavşan'a sarılır, onu öpermiş. Bir süre sonra Sevimli Tavşan'ın tüyleri eski kabarıklığını kaybetmiş, pembe burnu çocuğun öpmeleriyle renksizleşmiş. Ancak tüm bunlar Sevimli Tavşan'ın umrunda değilmiş. Çocuk bir gün hastalanmış ve ateşi çıkmış. Nana, eve bir doktor çağırmış. Doktor çocuğun deniz kıyısı bir yerde durursa daha çabuk iyileşeceğini söylemiş. Çocuğun yanında bulunan Sevimli Tavşan'ı ise eline alarak, Bu eski oyuncağı da bir an önce çöpe atın, üstü mikrop dolu. diye söylenmiş ve tavşanı bir köşeye fırlatmış. Ertesi gün çocuk deniz kıyısına yolculuğa çıkmış, Sevimli Tavşan ise eski çarşaflar, kıyafetler ve bir sürü hurda ile yakılmak üzere bir çuvala konmuş. Fakat bu çuval delikmiş. Sevimli Tavşan yakılmak için bahçeye götürülen çuvalın deliğinden düşmüş ve kimse bunu farketmemiş. Çimlere düşen Sevimli Tavşan çocuk tarafından bırakıldığı için çok üzülmüş. Gözünden bir damla yaş gelmiş ve çimlerin üzerine düşmüş. Bir anda, gözyaşının düştüğü yerde bir çiçek büyümüş. Sonra çiçeğin tomurcuğu açılmış içinden küçük bir Peri çıkmış! Peri, Küçük Tavşan. Kim olduğumu biliyor musun? Ben çok sevilen oyuncaklarla ilgilenen Peri'yim. Artık seni gerçek bir tavşana dönüştürme zamanı geldi. demiş. Peri asasına dokunmuş. Birdenbire Tavşan kendini farklı hissetmeye başlamış, artık bacaklarını hareket ettirebiliyor, kıpırdayabiliyormuş. Sevimli Tavşan, Bu mükemmel! Şimdi Kovboy Atı'nın ne demek istediğini anlıyorum. Artık istediğim gibi hareket edebilirim! demiş. Tavşan artık koşuyor yürüyor ve zıplayabiliyormuş. Bu koca bahçede koşarak oynamaya başlamış. Aradan zaman geçmiş, çocuk iyileşmiş ve deniz kıyısından geri dönmüş. Oynamak için bahçeye çıktığında bu Sevimli Tavşanı görmüş. Aklından, aynı oyuncak tavşanındaki gibi üç beneği olduğunu düşünmüş ve onunla oynamaya başlamış. Artık her gün birlikte oynamaya başlamışlar. Çocuğun bilmediği şey ise bu tavşanın onun oyuncak tavşanı olduğuymuş. Oyuncak Tavşan Masalı için bir yorum Güzeldi beğendim masalı teşekkür ederiz sizlere sağolun"} {"url": "https://masalalemi.com/padisah-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu mısır tanesinden çokmuş bir zamanlar. Büyük bir ülkenin yüce bir padişahı varmış. Yüceymiş yüce olmasına ama zamanla değişmiş, bambaşka bir insan oluvermiş. Bir zamanlar halkına sevgiyle hizmet etmeyi bir görev bilen bu sultan, gün gelmiş zulmetmekten zevk duyar olmuş. Onun yüzünden canı yanmadık bir kul kalmamış ülkede. Ölmesi için insanlar gece gündüz Allah'a yakarır olmuşlar. Zulmünden bıkıp usanmışlar. Herkes korkudan sinmiş bir yerlere. Padişah ise her gün zulmüne bir yenisini ekliyor ve bundan emsalsiz bir zevk duyuyormuş. Günler su gibi akıp gitmiş. Geride sadece haksızlığa uğrayanın iniltisi ve korkusu kalmış. Hiçbir şey kararında değildir dünyada. Her şey zamanla değişir. Bizim padişah da değişivermiş bir gün. Ve bunu, yurdun dört bir yanına duyurmuş. Sokaklarda tellallar: Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız zulmü bırakıp, adaletli olacak. Ülkemizi tekrar mutlu günlerine kavuşturacak. diye bağırıyorlarmış. İnsanlar duyduklarına inanamamışlar. Fakat çok geçmeden tellalın söyledikleri çıkmaya başlamış. Padişahın değiştiğini gösteren olaylar olmuş. Artık zulüm günleri geride kalmış, herkes mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış. Yaşananlar sanki bir düş gibiymiş. Eski padişah gitmiş, yerine bir iyilik meleği gelmişti sanki. Hükümdarın yanındakiler de bu duruma çok şaşırmışlar. Vezirlerden birisi: Devletli sultanım, izniniz olursa sizden bir şey sormak istiyorum. Sanırım maiyetiniz de bunu çok merak ediyor. Sizdeki bu değişikliğin sebebi nedir? diye sormuş. Padişah gülümseyerek anlatmaya başlamış: Beni bu duruma getiren ormanda gördüğüm bazı olaylardır: Bir gün ava çıkmıştım. Yolda bir köpek gördüm. Bir tilkiyi izliyordu. Zavallı tilkinin ayağını ısırdı, hayvancağız canını kaçmakla zor kurtardı. Köpek gezinmeye başladı, ben de izliyordum. Tam bu sırada vahşi bir at, köpeği tepeleyince hayvanın ayağı kırıldı, bunun üzerine meraklandım atı takip etmeye başladım. At, gide gide bir çukura rast geldi ve bir anlık şaşkınlık sonucu düştü, onun da ayağı kırılmıştı ... Bu olaylar bana iyi bir ders oldu. Demek ki kimsenin yaptığı yanına kalmıyordu. Mutlaka ettiğinin cezasını çekiyordu. Kötülük zehirdir. O zehri yeme! Zehir yiyenin hayatı mahvolur. Yusuf Has Hacib"} {"url": "https://masalalemi.com/pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler-masali/", "text": "Grimm Kardeşler masallarının en ünlüsü, Pamuk Prenses ve 7 Cüceler masalını bilmeyeniniz yoktur. Şimdi gelin bu masalı okuyalım. Bir kış günü bir kraliçe pencerenin önünde dikiş dikerken iğne eline batmış. Hemen bir parça pamukla elinden akan kanı silmiş. Keşke demiş kraliçe teni şu pamuk kadar beyaz, dudakları kan damlası kadar kırmızı ve saçları şu pencerenin pervazı kadar kara bir kızım olsa. Bir gün kraliçenin dileği yerine gelmiş. Bebeğine Pamuk Prenses adını vermiş. Ne yazık ki, kısa süre sonra ölmüş. Kral zaman içerisinde yeniden evlenmiş. Karısı güzel bir kadınmış ama cok iyi kalpli değilmiş. Bütün gün aynanın karşısına geçip, Ayna ayna dile gel, söyle bana kim daha güzel diye sorarmış. Ayna da şöyle cevap verirmiş; Bundan kuşku duyan var mıdır bilmem, tabi ki en güzel sizsiniz kraliçem. Günlerden bir gün ayna kraliçenin bu sorusuna farklı bir yanıt vermiş; Bunu nasıl söyleyeceğim bilemem ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem. Bunun üzerine çok sinirlenen kraliçe hemen bir avcı bulmuş ve ona Pamuk Prensesi alıp ormana götür ve bana onun yüreğini getir, diye emretmiş. Adamcağız kızı ormana götürmüş ama öldürmeye kıyamamış. Durumu anlayan Pamuk Prenses beni burada bırak. Bir daha asla geri dönmem merak etme diyerek avcıya yalvarmış. Avcı da merhamete gelmiş ve onu orada bırakıp bir ceylanın yüreğini kraliçeye götürmüş. Pamuk Prenses ormanda saatlerce yol almış. Tam kaybolduğunu düşünürken küçük bir kulübe görmüş. Kapıyı çaldığı halde kimse açmayınca da içeri girmiş. Ne ilginç bir evmiş bu böyle. Masada yedi küçük tabak ve yedi küçük bardak duruyormuş. Zavallı kız çok aç olduğu için hemen bir şeyler yemiş. Sonra da üst kata çıkmış. Bir kaç saat sonra Pamuk Prenses öfkeli seslerle uyandırılmış. Bizim evimizde ne arıyorsun sen? Pamuk Prenses işçi giysileriyle evin içinde dolaşıp duran yedi küçük adama bakmış. Başına gelenleri onlara anlatmış. Gördüğünüz gibi, demiş gidebileceğim hiçbir yer yok Hayır var diye bağırmış yedi cüceler hep bir ağızdan. Burada kalabilirsin! Ama biz yokken kapıyı hiç bir yabancıya açmamalısın. Böylece Pamuk Prenses cücelerin evinde yaşamaya başlamış. Eskisinden çok farklı bir hayatı varmış artık. Uzun günler boyunca konuşacak birini özlüyormuş. Bir sabah yaşlı bir kadın kapıyı çalmış. Elindeki sepette bir sürü ilginç şey varmış. Pamuk Prenses açık pencereden uzanarak kadınla konuşmaktan kendini alamamış. Pamuk Prenses o yaşlı kadının aslında kılık değiştirmiş olan kraliçe olduğunu anlamamış. Meğer kraliçe aylarca aynaya bakmadıktan sonra bir gün bakmayı denemiş de ayna ona, bunu nasıl söyleyeceğimi bilemem, ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem, deyivermiş. Kraliçe bunun üzerine öfkeyle yollara düşüp Pamuk Prenses'in gizlendiği yeri bulmuş. Kapıyı yabancılara açmaman akıllıca, demiş kraliçe. Ama lütfen şu elmayı bir iyi niyet belirtisi olarak kabul et. Böyle bir şeyi reddetmek ayıp olacağı için Pamuk Prenses elmayı almış ve kadın gidince kocaman bir ısırık almış. Cüceler işten eve döndüklerinde Pamuk Prenses'i yerde cansız yatar bulmuşlar. Elma hala elinde duruyormuş. Cüceler ağlayarak, Bu kraliçenin işi! demişler. Büyük bir kederle Pamuk Prenses'in cansız bedenini taşıyıp camdan bir tabuta koymuşlar. Bir sabah oralardan geçmekte olan bir prens tabutu ve içindeki güzel kızı görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. Onu saraya götürmeliyim demiş. Bir prensese böylesi yakışır. Cüceler karşı çıkmamışlar. Prense tabutu taşımasında yardım etmişler. Ama tam bu sırada Pamuk Prensesin boğazındaki elma parçası çıkmış. Pamuk Prenses yattığı yerden doğrulup gülümsemiş. Pamuk Prenses ve prens çok mutlu bir hayat sürmüşler. Kötü kalpli kraliçe ise öfkesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş."} {"url": "https://masalalemi.com/parmak-kiz-masali/", "text": "Bir zamanlar, çocuklara çok düşkün bir kadın varmış. Çocukları bu kadar çok sevdiği halde, bir türlü çocuğu olmuyormuş. Bir gün ihtiyar bir büyücüye gidip, ona bir çocuk sahibi olup olamayacağını sormuş. Büyücü; 'Buna üzülme, çaresi var. Al sana bir arpa tanesi. Bu arpayı, ne köylü tarlasına eker, ne de tavuklar yer. Verdiğim arpayı evinde bir saksıya ek, sonra da bekle, ne olacağını görürsün.' demiş. Kadın teşekkür ederek, büyücünün bu iyiliği karşısında, ona biraz para vermiş. Sonra, doğruca evine giderek, arpa tanesini saksıya ekmiş. Sabırla saksının başında beklemeye başlamış. Çok geçmeden saksıda, laleye benzeyen, iri bir çiçek açmış. Lalenin taç yaprakları, sanki olgunlaşmamış gibi sımsıkı kapalı duruyormuş. Saksıdaki bu çiçeği, hayran hayran seyreden kadın, dayanamayıp öpüp koklamaya başlamış. O an içinden, ne güzel çiçek diye düşünmüş. Kadın böyle düşünür düşünmez, aniden çiçeğin yaprakları açılıvermiş. Bu, kadının hayatında gördüğü en güzel ve büyük laleymiş. Lalenin çanağının bir köşesine büzülüp oturmuş parmak boyunda bir çocuk varmış. Çocuğu görür görmez, kadın hemen adını Parmak Kız koymuş. Kadın, parmak kızın beşiğini cilalı ceviz kabuğundan, yatağını menekşe yaprağından, yorganını da gül yaprağından yapmış. Parmak kız, yeni hayatına kolayca alışmış. Geceleri kendisi için yapılan yatakta uyur, gündüzleri masanın üstünde oynarmış. Kadın masanın üzerine içi su dolu, etrafında çiçek süsleri olan tabağını koyarmış. Parmak kız da suya bir lale yaprağı atarak üstüne oturur, iki beyaz at kılını, kürek gibi kullanıp tabağın bir başından bir başına geçermiş. Onun bu hali, göze o kadar hoş görünürmüş ki, seyrine doyum olmazmış. Üstelik parmak kız o kadar içten, o kadar güzel şarkı söylermiş ki, böylesi bugüne kadar ne duyulmuş, ne de işitilmiş... Bir gece, parmak kız beşiğinde mışıl mışıl uyurken, pencerenin kırığından içeriye çirkin bir kurbağa girmiş. Bu patlak gözlü çirkin hayvan, küçük kızın uyuduğu masaya sıçramış. Küçük kızın yorganın altında mışıl mışıl uyuduğunu görünce; Ne kadar güzel bir kız, oğluma çok güzel bir eş olur, diyerek, parmak kızın uyuduğu ceviz kabuğundan beşiği kaptığı gibi, girdiği yerden bahçeye çıkmış. Evin yakınında, bataklık bir arsanın yanında geniş bir dere akmaktaymış. Çirkin kurbağa ile oğlunun evleri, bu bataklıktaymış. Çirkin kurbağanın oğlu da kendisi gibi pis ve çirkinmiş. Babasının getirdiği ceviz kabuğundaki küçük güzel kızı görünce; Viraaaak... Viraaaak.... diye bir çığlık atmış. Baba kurbağa; Çok yüksek sesle konuşuyorsun, şimdi uyandıracaksın. Kuğu tüyü gibi hafif, uyanırsa korkudan uçup gidiverir sonra, demiş. Baba ile oğul kurbağa, parmak kıza kalacak bir yer yapmaya karar vermişler. Bu arada baba kurbağanın aklına çok güzel bir fikir gelmiş; 'Derede yetişen nilüfer yapraklarından birisinin içine oturtalım. Orada bir adadaymış gibi olur ve kaçamaz. Biz de bu arada, bataklığın dibindeki büyük odayı güzelce derler, toplarız. Sizin yatak odanız olur.' demiş Derenin ortasında gerçekten de, suyun üstünde açılmış nilüferler ile yeşil yassı yaprakların yüzdüğü görülmekteymiş. Uzaklarda çok iri bir yaprak varmış. Baba kurbağa, parmak kızı alarak o yaprağa doğru gitmiş. Parmak kızı, ceviz kabuğundan beşiği ile birlikte oraya bırakmış. Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte parmak kız da uyanmış. Önce nerede olduğunu anlayamamış. Zavallı parmak kız bir an sonra nerede, nasıl bir yerde olduğunu görmüş. Üstünde durduğu koca yaprağın etrafının su ile çevrili olduğunu anlayıp, yere inemeyeceğini düşününce ağlamaya başlamış. O anda ihtiyar kurbağa da, bataklığın dibindeki odayı oğlu ile parmak kıza hazırlamak için uğraşıyor, renkleri sararmış su bitkilerinin yapraklarıyla süpürüyormuş. Amacı, güzel geline layık bir oda hazırlamakmış. İşini bitirdikten sonra çirkin oğluyla beraber küçük kızın yatağını alıp, gelin odasını hazırlamak için işe koyulmuşlar. Baba kurbağa ve oğlu, parmak kızı almak için yanına gittiklerinde, suya dalıp çıkmışlar. Baba kurbağa; 'Güzel kız, işte kocan olacak oğlum bu. Bataklığın dibinde size eşsiz bir ev hazırlıyorum.' demiş. Çirkin oğlanın ağzından, Vıraaak, vıraaak diye sürekli aynı ses çıkıyormuş. Baba ile oğul, kızın yattığı ceviz kabuğundan, zarif yatağı almış, kızın yatağın üzerinde yalnız bırakıp, yüzerek evlerine dönmüşler. Parmak kız, baba kurbağa kadar çirkin bir yaratığın yanında oturacağını, bir de onun oğluna eş olacağını düşündükçe, gözünden seller gibi yaşlar akıyormuş. O sırada derede yüzen kırmızı balıklar, ihtiyar kurbağanın söylediklerini duymuş, Parmak kızı görür görmez o kadar güzel bulmuşlar ki, çirkin bir bataklık kurbağasının bu kadar güzel bir kızı alıp, onu üzmesine gönülleri razı olmamış. Hep beraber, kızı kurtarmak için çalışmaya başlamışlar. Önce, kızın üzerinde oturduğu yaprağın etrafına toplanıp, iyice dişleyerek yaprağı koparmışlar. Böylece serbest kalan yaprak, akıntıya kapılarak çirkin baba oğul kurbağalarının yetişemeyecekleri kadar uzaklara sürüklenmiş. Parmak kız, bu şekilde yeşil yaprağın üzerinde yol alırken, onu gören kuşlar; 'Oh! Ne kadar güzel ve nazlı kız!' diye öterek, hayranlıklarını gizleyemiyorlarmış. Akıntı ile durmadan yol alan parmak kız, çok geçmeden ülkesinin sınırlarını geçmiş. . Bu yolculuk esnasında, parmak kıza güzel bir beyaz kelebek arkadaşlık etmiş. O da yaprağın üzerine konmuş, yanındaki beyaz kelebekle birlikte üstelik kurbağaların kendisine yetişemeyeceklerinden dolayı parmak kız çok mutluymuş. Sular güneşin gönderdiği ışınlarla saf altınlar gibi parıldıyor, parmak kız bu güzellikleri seyretmeye doyamıyormuş. Daha hızlı yol alabilmek için, kemerinin bir ucunu kelebeğe, bir ucunu da yaprağa bağlamış. Kelebeğin gücüyle şimdi daha hızlı yol alıyorlarmış. Onlar, bu şekilde son hızla yol alırken, oradan geçmekte olan büyükçe bir mayıs böceği, parmak kızı görmüş. Küçük vücudunu ayakları ile sararak, birlikte uçup bir ağaca konmuş. Yeşil yapraklar ise, kelebekle birlikte akıntıya kapılıp gitmiş. Bir anda kendisini küçük vir ağacın üzerinde bulan parmak kız, büyük bir korkuya kapılmış. Fakat onu en fazla üzen, beyaz kelebek olmuş. Çünkü küçük, beyaz kelebeği, kemeri ile yaprağa bağlamıştı. Kelebek bu yüzden, açlıktan ölebilir, sulara boğulabilirdi. Mayıs böceği ise parmak kızın derdini sormak şöyle dursun, onu ağacın en iri yaprağına oturttuktan sonra, ağaçtaki çiçek suları ile karnını doyurup başının çaresine bakmasını söylemiş. Sonra da parmak kızın gönlünü almak için; 'Her ne kadar mayıs böcekleri gibi güzel değilsen de, pek çirkin de sayılmazsın.' demiş. O ağaçta oturan diğer mayıs böcekleri biraz sonra, parmak kızı görmek için misafirliğe gelmişler. Dişi mayıs böcekleri, parmak kıza yüksekten bakıp küçümseyen bir sesle; 'Ne kadar gülünç bir yaratık, yalnızca iki bacağı var.' diyerek gülmeye başlamışlar. Diğer mayıs böcekleri konuşmayı sürdürmüşler; 'Ne kadar da cılız öyle, kanatları bile yok.' Daha başkaları; 'Ay, ne kadar çirkin, yüzüne bakılır gibi değil.' demişler. Hepimiz biliyoruz ki, parmak kız, onların söyledikleri gibi çirkin değil, aksine seyrine doyum olacak kadar güzelmiş. Onu kaçıran ve ilk bakışta güzel bulan mayıs böceği de diğerlerinin söylediklerine inanmaya başlamış. Bu nedenle parmak kızı daha fazla yanında alıkoymak istememiş. Parmak kıza, gönlünün dilediği yere girmekte serbest olduğunu söylemiş. Mayıs böcekleri, onu alıp bir papatyaya oturtmuşlar. Çok güzel olduğu halde, kendisini çirkin bulan mayıs böceklerine içerleyen parmak kız, ağlamaya başlamış. Parmak kız, o yaz tek başına yaşamış. Açlığını ve susuzluğunun çiçeklerin öz sularını içerek gidermeye çalışmış. Parmak kız, yaz ve sonbahar mevsimlerini böyle geçirmiş. Kış olunca, ona şarkıları eşlik eden kuşlar bile bir bir gitmeye, ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamış. Altında barındığı yapraklar bile sararıp kurumuşlar. Parmak kızın giysileri de zamanla eskiyip lime lime olduğundan, soğuktan etkileniyormuş. Kış mevsimi iyice bastırınca, lapa lapa kar yağmaya başlamış. Her kar tanesi onun ufacık vücudunu bir kürek toprak gibi örtüyormuş. Üşümemek için kuru yapraklara sarınmış ama yapraklar onu battaniye gibi ısıtamadığından tir tir titriyormuş. Parmak kızın sığındığı ormanın yakınında sürülmüş, büyükçe bir tarla varmış. Tarlanın üzeri samanla örtülüymüş. Parmak kız oraya gidebilmek için, ormanı bir baştan bir başa kat etmek zorundaymış. Tüm gücünü sarf etmiş ve son bir gayretle tarlaya ulaşmış. Samanların altında bir tarla faresinin yuvasını bulmayı başarmış. Tarla faresinin yuvası tıka basa yiyeceklerle dolu, dayalı döşeli yatak odası, mutfağı ve kileri ile çok rahat bir yuvaymış. Farenin de keyfi pek yerindeymiş. Açlıktan ve soğuktan ölmek üzere olan parmak kız, bir lokma yiyecek bulma ümidiyle, evin kapısını bir dilenci gibi çalıp, bir arpa tanesi rica etmiş. Bu yuvada yaşayan dişi tarla faresi, aslında çok iyi yürekliymiş. Dilenci olmadığını anladığından, parmak kıza; 'İçeriye gir bakalım, sıcacık bir odam ve pek çok yiyeceğim var. Benimle birlikte karnını doyurursun.' diyerek onu yuvasına davet etmiş. Parmak kızı çok beğendiği için ona, kendisine her gün bir masal anlatması şartı ile kışı birlikte geçirmeyi teklif etmiş. Parmak kız, bu teklifi ve şartları memnuniyetle kabul etmiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra tarla faresi, parmak kıza şunları söylemiş; Bugün konuğumuz gelecek. Komşum, haftada bir defa gelmeyi adet edinmiştir. Onun hali vakti benden daha iyidir. Evi çok geniş ve salonu mobilyalıdır. Üstelik sırtında siyah kadife kürkü var. Eğer onun yanına gidebilsen çok rahat edersin ama o burnunun ucunu bile göremez. Bildiğin en güzel masalları anlatıp, onu ömür boyu oyalaman gerekecek. Tarla faresinin komşum dediği köstebekten başkası değilmiş. Parmak kız, böyle birisinin yanında yaşamaya hiç de niyetli değilmiş. Biraz sonra, sırtında kadife kürkü ile köstebek gelmiş. Tarla faresinin anlattığına bakılırsa, çok zenginmiş. Evi, tarla faresinin yirmi katı kadarmış. Köstebek çiçekleri ve güneşi hiç görmemiş ama yine de seviyormuş. Parmak kız, evlerine gelen konuğu ağırlamak için şarkı söylemeye başlamış. . Parmak kızın söylediği şarkılar Uç böceğim uç ile Papaz tarlaya gelince imiş. Parmak kızın sesini ve şarkılarını çok beğenen köstebek, şefkatle kızın üzerine doğru atılmış fakat parmak kız çok sessiz olduğundan ağzını açıp bir şey söylememiş. Köstebek, biraz önce kendi evi ile fareninki arasında bir yeraltı koridoru yaparak buraya geldiğini anlatmış. Komşusu fareye ve yabancı kıza isterlerse orada gezinebileceklerini söylemiş ve Tabii geçitteki bir kuş ölüsüne aldırmazsanız. diye de eklemiş. Koridordaki kuş öleli aslında çok olmamış. Buraya da, köstebek koridoru kazdığı sıralarda düşmüş gibi duruyormuş. Köstebek, dişlerinin arasına, karanlıkta parlayan ve etrafa ışık saçarak aydınlatan bir çöp almış ve koridor boyunca hanımlara yol göstermiş. Koridora ölü kuşun yanına yaklaştığında, toprağı burnuyla eşeleyerek ışığın aydınlatabileceği bir delik açmış. İşte o zaman, yerde yatan bir kırlangıç görmüşler. Kanatları yanına düşmüş, başı ve ayakları tüylerinin arasına sokulmuş, zavallıcık herhalde soğuktan ölmüş. Ormanda etrafında uçuşup cıvıl cıvıl ötüşen kuşlara karşı, gönlünde sonsuz bir sevgi bulunan parmak kız, gördüğü bu manzara karşısında çok üzülmüş. Fakat köstebek, kırlangıcı ayağı ile iterek; 'Artık ötmüyor. Dünyada kuş doğmak gibi bir felaket var mı? Allah'a çok şükür çocuklarımdan hiçbirinin başına böyle bir dert gelmedi. Varı yoğu ötüşünden ibaret bir kuş tez zamanda yoksulluğa düşer, kış gelince de ölür.' demiş. Tarla faresi; 'Evet, komşucuğum, pek akıllıca konuştunuz. Kiviit diye ötmek neye yarar? Ancak yoksulluk içinde ölmek için birebirdir. Gene de öttükleri için tavus kuşu gibi kurulanlar bile var.' demiş. Parmak kız, bu konuşmalara katılmamış. Ama sırtları kuşa doğru döndüğünde, kırlangıcın başındaki tüyleri kaldırıp bir öpücük kondurmuş. İçinden de; 'Belki bu da, yaz aylarında benim için neşeli neşeli ötenlerden biridir. Şayet öyleyse ona ne sevinçler, ne mutluluklar borçluyum.' demiş. Köstebek, ışığın girmesi için açtığı deliği tıkadıktan sonra, hanımları evlerine kadar uğurlamış fakat gece parmak kız uyuyamamış. Kalkmış, saman çöplerinden bir hasır örmüş ve koridora gidip kırlangıcın üzerine örtmüş. Toprağın soğuğundan koruyabilmek için de ayrıca, farenin evinde bulduğu pamuklarla iyice sarmış; 'Allah'a ısmarladık, şirin küçük kuşcağız. Ağaçlar yaprakla örtülüyken, güneş bizi ısıtırken, yaz boyunca neşeli şarkılarını dinledim.' demiş. Sonra da başını kuşun göğsüne dayamış fakat korku ile doğrulması bir olmuş. Çok heyecanlanan parmak kız, önce ürkmüş. Kendisi, bir başparmak büyüklüğünde olduğundan, kuş yanında dev gibi duruyormuş. Yine de gayretle kırlangıcın iki yanındaki pamukları iyice sarmış, yorgan olarak kullandığı nane yaprağını da getirip kırlangıcın başına koymuş. Ertesi gece, parmak kız sürünerek kırlangıca bakmaya gitmiş ve onu hayatta bulmuş. Zavallı kırlangıç çok bitkin ve hasta olduğundan, küçük kıza bakmak için gözlerini zorlukla aralayabilmiş. Koridor çok karanlık olduğu için parmak pız, elinde ışıltılı bir çöp tutmaktaymış. Hasta kırlangıç; 'Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, küçüğüm. Beni öyle ısıttın ki, yakında hiçbir eyim kalmayacak. Tamamen iyileştiğim zaman ben de güneşi çok olan ülkelere gideceğim.' demiş. Parmak kız, kırlangıcın başını okşamış ve 'Dışarısı çok soğuk. O kadar çok kar var ki, her taraf buz tutmuş. Sıcacık yatağında yatıp bir an önce iyileşmelisin. Senin için elimden geleni yapacağım, demiş. Parmak kız bunları söyledikten sonra, çiçek yaprağıyla su getirip kırlangıca içirmiş. Sonra da onun kanadını bir çalıya çarparak nasıl yaralandığını dinlemiş. Bu nedenle kırlangıç, arkadaşları kadar hızlı uçamamış. Sıcak ülkelere doğru zaman kaybetmeden yollarına devam ederlerken o, daha fazla dayanamamış, yorgunluktan ve halsizlikten yere düşmüş. Kendinden geçmiş. Nasıl olup da buralara geldiğini hatırlayamıyormuş. Zavallı kırlangıç, bütün kış mevsimini orada geçirmiş. Parmak kız, tarla faresi ile köstebeğe sezdirmeden kırlangıca yardım ediyormuş. Çünkü onların, birtakım nedenlerle bu yardımları engellemelerinden korkuyormuş. Yavaş yavaş güneş toprağı ısıtmaya, ilkbahar tüm güzelliğiyle kendini göstermeye başlamış. Kırlangıç, artık parmak kıza veda etme zamanın geldiğini biliyormuş. Ondan, köstebeğin açıp kapattığı deliği yeniden açmasını istemiş. Sırtına binip, yakındaki ormana gelip gelmeyeceğini sormuş. Oradan ayrılmasının arkadaşı tarla faresini çok üzeceğini bilen parmak kız; 'Seninle gelebilmeyi çok isterdim, fakat olmaz.' diye cevap vermiş. Kırlangıç, güneşli yerlere doğru uçarken; 'O halde, hoşça kal benim nazlı, küçük çocuğum. Senin yaptıklarını asla unutmayacağım. Allaha ısmarladık!' demiş. Parmak kız, gözleri yaşlarla dolu, kırlangıcın gidişini izliyormuş. Bu ayrılığa nasıl dayanacağını düşünmeye başlamış çünkü kırlangıca yürekten bağlanmış. Kırlangıç son bir defa; Kiviit! Kiviiit! diye öterek gözden kaybolmuş. Parmak kızın derdi, yaz mevsimin gelmesiyle birlikte artmaya başlamış. Güneşe çıkıp ısınması imkansızlaşmış. Tarla faresinin evinin üzerindeki buğdaylar büyümüş, parmak boyundaki bir kız için, geçilmesi zor bir orman haline gelmiş. Tarla faresi; Artık yaz geldi. O can sıkıcı, kadife kürklü köstebek, mutlaka seninle evlenmek istediğine göre, çeyizini hazırlamalısın. Sonra en güzel çeyizler gerek. Köstebek karısının hemen hemen hiç eksiği olmamalı. Tarla faresi, bu amaçla dört çıkrık kiralamış. Parmak kız iplik eğiriyor, gece gündüz demeden çalışıyormuş. Durmaksızın kumaş dokusunlar diye gündelikle dört tane örümcek tutmuş. Köstebek, hemen her akşam misafirliğe geldikçe, toprağı ısıtıp, dayanılmaz hale getiren güneşi kötülemekteymiş. Bu yüzden düğün mevsim sonuna kalmış. Düğün günü yaklaştıkça, parmak kız her gün, güneşin doğuşu ve batışında kapıya çıkıp, rüzgarda sallanan buğday başaklarının arasından, gökyüzünün mavisini, doğanın güzelliklerini seyredip, sevgili kırlangıcını düşünüyormuş. Fakat kırlangıç, uzaklara gittiğinden belki hiç dönmeyeceğini düşünerek üzülüyormuş. Sonbahar yaklaşırken, parmak kızın çeyizi tamamlanmış. İhtiyar fare; 'Dört hafta sonra düğün yapılacak.' Demiş fakat parmak kız ağlayarak, çirkin köstebekle evlenmek istemediğini söylemiş. Fare; 'Yoo... Yoo... İnatçılık yok, rica ediyorum senden. Yoksa beyaz dişlerimin tadını tadarsın haa... Üstelik böyle yakışıklı bir erkekle evlendiğin için ne mutlu sana. Kürkün böylesi krallarda bile yoktur, mutfağının kileri tıklım tıklım dolu. Karşına böyle kısmet çıktığı için sevinmelisin.' demiş. Düğün günü gelip çatmış. Köstebek, . Parmak kız'ı toprağın çok derinliklerindeki evine götürmek üzere gelmiş. Köstebek güneşi sevmediği için, artık o da bir daha güneşin parlak ışıklarının girmeyeceğini düşünüyormuş. Tarla faresinin evinde hiç olmazsa, gidip kapıdan dışarıya bakabiliyormuş. Parmak kız, küçük kollarını kaldırarak; 'Allah'a ısmarladık güneş! Allah'a ısmarladık. Senin ışıklarının girmediği bu iç karartıcı yerde yaşamaya mahkumum artık ben.' diye seslenmiş. Tarladaki buğdaylar biçilmiş, yerde yalnızca samanlar kalmış. Bu nedenle, parmak kız farenin evinin önünde birkaç adım ilerlemiş. Kırmızı bir çiçeği elini değdirmiş. Ona dönerek: Allah'a ısmarladık. Eğer, benim kırlangıç dostumu görürsen, selamımı söyle, demiş. . Tam içeriye gireceği anda, başının üzerinde, Kiviiit!.. Kiviiit! diye bir ses duymuş. Başını kaldırıp da baktığında, çok sevdiği kırlangıcını görmüş. Kırlangıç da kızı gördüğü için çok sevinçliymiş. Parmak kız, kırlangıca, köstebekle zorla evlendirileceğini, güneş girmeyen bir yeraltı evinde oturmaya mahkum olacağını anlatmış. Bunları anlatırken de gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülüyormuş. Tüm bunları dinleyen kırlangıç: Artık kış yaklaşıyor, sıcak ülkelere gitmeye hazırlanıyoruz. Birlikte gelmek ister misin? Seni bir kuşakla sırtıma iyice bağlarım. Birbirimizden hiç ayrılmayız. Uzaklara, çirkin köstebekle güneş girmeyen karanlık evinden çok uzaklara kaçarız. Böylece güneşin her gün görüldüğü, göz kamaştırıcı çiçeklerin açtığı sıcak ülkelere varmak için birlikte dağlar aşarız, gel, ne olursun. Seni bu halde bırakamam. Ben yerde yarı donmuş, baygın yatarken beni ölümden kurtardın, sevgili küçük, benimle gel. Parmak Kız: Seninle elbette gelirim, demiş: En sağlam tüylerden birine kuşağına bağlamış. Böylece kırlangıçla parmak kız ormanların, denizlerin, karla örtülü dağların üzerinden uçup gitmişler. Böyle rüzgara ve soğuğa alışkın olmayan Parmak kız, kırlangıcın tüyleri arasına iyice büzülmüş. Yalnızca aşağıdaki seyrine doyum olmaz güzellikleri seyredebilmek amacıyla başını çıkartıyormuş. Sonra iki dost, sıcak ülkelere gelmişler. Buralar öyle güzel yerlermiş ki, sanki güneşi daha parlak, gökyüzü pırıl pırılmış. Bahçelerde, bağ ve kayalıklarda sarılı, kırmızı güzel asmalar kendiliğinden yetişiyor, ormandaki ağaçlardan limonlar, elmalar sarkıyormuş. Belki de dünyanın en güzel çocukları yollarda, kırlarda bin bir renkli kelebeklerle oynuyorlarmış. Kırlangıç yol aldıkça, gördüğü bu güzelliklere, yeni güzellikler ekleniyormuş. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili, mavi bir gölün ortasında, bembeyaz mermerden bir saray görünmüş. Bu sarayın uzun sütunlarına asmalar sarılmış. İşte bu sütunların tepesinde birçok kırlangıç yuvası varmış. Tabii parmak kızı taşıyan kırlangıcındaki de oradaymış. Kırlangıç: İşte evime geldik. Ama birlikte kalmamız yakışık almaz. Zaten seni ağırlamak durumunda değilim. Sen en güzel çiçeklerden birini seç. Seni orada rahat ettirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışacağım, demiş. Parmak kız ellerini çırparak: Çok güzel ne mutlu bana! diye cevap vermiş. Aşağıda, büyük bir mermer sütun üçe bölünmüş halde, yere uzanıyormuş. Aralarında çok güzel çiçekler varmış. Kırlangıç, parmak kızı yaprakların birisinin üzerine oturtmuş. Bu güzellikler içinde Parmak kız çok mutluymuş. Yaprağında oturduğu çiçeğin içine baktığında, birden hayretler içinde kalakalmış. Çiçeğin içinde cam gibi pırıl pırıl, bembeyaz ve küçük bir adam oturuyormuş. Adamın boyu bir parmak kadarmış. Omuzlarında parlak kanatları, başında ise altın tacı varmış. Bu görkemli adam, o çiçeğin perisiymiş. Oradaki her çiçek, bir küçük erkekle kadına saray olmuş. Kendisi de tüm bu ulusa hükmediyormuş. Parmak kız, kırlangıcın kulağına eğilerek; 'Aman, ne güzel.' demiş. Koskoca, dev gibi kırlangıcı görünce, çiçekler kralı biraz korkmuş. Fakat yanındaki kıza gözü ilişince, hem korkudan sıyrılmış, hem de çok sevinmiş. Hayatında bu kadar güzel bir kıza ilk kez rastlıyormuş. Önce ismini sormuş. Sonra da başındaki tacı çıkararak, parmak kızın başına koymuş. Ardından da kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Razı olursa, tüm çiçeklerin kraliçesi olacağını da sözlerine eklemeyi ihmal etmemiş. Karşısına çıkan bu şansın, ne kurbağanın oğluna, ne de siyah kadife kürklü köstebeğe benzediğini düşünen parmak kız, Evet! demekte, tereddüt etmemiş. Kral ve kraliçeye armağanlar vermek üzere, her çiçekten erkekli kadınlı seçkin bir kalabalık ortaya çıkmış. Verilen armağanların içinde, omzuna iliştirilen ve çiçekten uçmasına yarayan bir çift kanat kadar hoşuna giden olmamış. Parmak kız böyle ağırlanıyorken, kırlangıç da yuvasında olabildiğine hüzünlü ötüyormuş çünkü parmak kızı çok sevmiş ve ondan hiçbir zaman ayrılmak istemiyormuş. İşte bu nedenle çok üzgünmüş. Çiçekler kralı, Parmak Kız'a; 'Bundan sonra senin adın Parmak Kız olmasın. Senin gibi güzel bir kıza yakışmayan, çirkin bir ad bu, bugünden sonra biz sana Maia diyeceğiz.' demiş. Kırlangıç, üzüntü içinde uzaklara doğru uçarken; 'Allah'a ısmarladık! Allah'a ısmarladık!' diyormuş. Kırlangıç, gittiği ülkede, Parmak kızın masalını yazan yazarın penceresinin üstündeki yuvasına yerleşmiş. Yazarda dört gözle onun dönüşünü bekliyormuş. Kırlangıç, Kiviiit!.. Kiviiit! diyerek ona olan biteni anlatmış. Yazar, bu serüveni böylece öğrenmiş ve çocuklar okusun diye yazmış."} {"url": "https://masalalemi.com/penguenler-istanbulda/", "text": "Penguenler dünya turuna çıkmıştı. Yeni durakları İstanbul'du. Penguen Baba küçük Penguenlere İstanbul hakkında bilgiler veriyordu: Sevgili penguenlerim, İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Birçok medeniyete başkentlik yapmıştır. Sayısız tarihi esere sahiptir. Bu konuşmadan sonra küçük Penguenler İstanbul'u gezmek için penguen babadan izin istediler. Penguen Baba saatine baktı. Saat 14'ü gösteriyordu. 5 saat sonra hepinizi Galata Kulesi'nin önünde göreceğim o zamana kadar izinlisiniz dedi. Penguenler İstanbul'un dört bir yanına dağıldılar. Turuncu penguen soluğu Sultanahmet köftecisinde aldı. Tüm köfteleri büyük bir zevkle midesine indirdi. Mavi penguen, Mısır çarşısına gitmişti. Burası yıllar önce inşa edilen insanların ticaret yatığı bir çarşıydı. Çarşıda satılan baharat, kuruyemiş ve çeşit çeşit yiyecek vardı. Mavi penguen evde yemek yapmayı çok seviyordu. Bu yüzden yemeklere katmak için kendine çeşitli baharatlar aldı. Tabii Mavi penguen çarşıdaki güzel yiyeceklerin tadına bakmayı da ihmal etmedi. Pembe penguen, Ayasofya'ya gitmişti. Burası kocaman ve çok eski bir yapıydı. Neredeyse 1500 yaşındaydı. Pembe penguen çok şaşırmıştı. Etrafı gezdi kendine hediyelik eşyalar aldı. Sonrasında Sultanahmet meydanına doğru yürümeye başlamıştı. Burada Turuncu penguen ile karşılaştı. Oda köftelerini yemiş ve meydanda bir yürüyüşe çıkmıştı. İkisi diğer penguenleri bulup birlikte gezmeye karar verdiler. Bu esnada Yeşil penguen Gülhane Parkı'nda bir ağacın altında uykuya dalmıştı. Kendisini park görevlisi diye tanıtan bir adam: Burası Otel mi? Burada yatamazsın! diye çıkıştı. Bu ses, Yeşil pengueni uyandırdı. Yeşil penguende uyanıp meydana doğru gitti. Pembe ve mavi penguen kardeşleri ile karşılaştı. Ancak Turuncu penguen ortalıklarda değildi. Turuncu pengueni bulana kadar çevreyi gezmeye karar verdiler. Ayasofya'nın hemen karşısındaki Sultanahmet Cami'sine gittiler. Burası içi masmavi çinilerle dolu kocaman eski bir camiiydi. Camiden çıktıklarında hava çok sıcaktı birer dondurma yediler. Turuncu penguen ise alışverişi bitirmiş etrafı gezmeye başlamıştı. Kardeşlerini meydanda dondurma yerken gördü ve hemen yanlarına gitti. Artık dört kardeş de toplanmıştı. Hep birlikte Yerebatan Sarnıcı'na gittiler. Burası yerin altında olduğu için çok serindi. Hepsi ferahladılar. Burasıda diğer yerler gibi büyüleyiciydi. Kocaman sütunlar vardı. İçerisinde su bulunuyordu. Eskiden insanların su biriktirmek için kullandığı bir yerdi burası. Çocuklar etrafı gezerken, Baba penguen ve anne penguen birlikte Galata Kulesi'ne çıkıp lokantaya girdi. Karnını doyurdu. Kule ile ilgili bilgi aldı. Israr etmesine rağmen lokanta sahibi kendisinden para almadı. Baba penguen kuleden inerken Ne konuksever bir millet diye düşündü. Penguen babanın verdiği süre dolmak üzereydi. Penguenler bir bir kulenin önünde toplanmaya başladılar. Hepsi İstanbul hakkında birlikte sohbet ediyorlardı. İstanbul'u çok sevmişlerdi. Baba ve anne penguende kuleden inmişlerdi. Hepsi bir araya geldiler. Uçan balonlarına atlayıp başka bir şehirde buluşmak üzere ayrıldılar. Tüm penguenler bir ağızdan bağırdılar: Hoşça kal güzel insanların şehri Hoşça kal güzel İstanbul"} {"url": "https://masalalemi.com/pepe-ve-badem-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş zamanın birinde kimsenin bilmediği uzak mı uzak güzel mi güzel bir denizin kıyısında şirin bir kasaba varmış bu kasabadaki herkes çok mutlu bir hayat sürermiş, buradaki insanlar çalışıp çabalar denizden balık çıkarır bunları satarak geçimlerini sağlarlarmış. Deniz, kasabanın halkını çok sever onları hiç üzmezmiş balık mevsimi olmadığı zamanlar da bile bu kasaba halkı hiç sıkıntı çekmezlermiş. Bu kasabada Pepe ve Şila adında iki kardeş yaşarmış Pepe ve Şila denize girip yüzmeyi, oyun oynamayı çok severlermiş tek eğlenceleri sokak sokak dolaşıp koşmak ve deniz kabuğu toplamakmış. Pepe ve Şilanın annesi ve babası da diğer kasaba halkı gibi geçimlerini denizden tuttuğu balıklarla sağlarlarmış. Küçük yoksul evlerinde böylece çok mutlu bir şekilde yaşayıp giderlermiş. Günler günleri kovalarken Pepenin annesi artık yoksulluktan bıktığını ve daha iyi bir hayat sürmek istediğini söylemiş babası da zaten hayatımızı sürdürecek kadar kazanabiliyorum çok şükür her şeyimiz var hiç aç kalmıyoruz demiş, kadın bunu duyunca daha çok sinirlenmiş ve adamı bağırıp çağırıp evden kovmuş; bana güzel elbiseler altınlar alabilecek parayı kazanmadan sakın dönme demiş. Zavallı adam ne yapacağını bilmez bir halde üzgün üzgün her zaman gittiği deniz kıyısındaki mağaralara gitmiş. Pepe ve Şila annelerinin neden böyle davrandığına anlamamışlar ve babalarını evden kovduğu için çok üzülmüşler ve annelerine kızarak her zaman yaptıkları gibi denizin kıyısına deniz kabuğu aramaya gitmişler. Sonra iki kardeş konuşmaya başlamışlar annem neden babamı kovdu ki, ne güzel her şeyimiz vardı biz şimdi babasız ne yapacağız diye ağlamaya başlamışlar. Oradan geçen bir yunus balığı iki kardeşin ağlamalarını duymuş ve olanları dinlemiş. Sonra onlara yaklaşarak korkmayın benim adım Badem ve sakın üzülmeyin babanızı bulup buraya getirin, ben buna bir çözüm bulacağım demiş. Pepe ve Şila önce denizden ses geldiğini sanarak korkmuşlar ama sesin balıktan geldiğini anlayınca şaşkınlıkla sevinç arasında gidip gelmişler ve birbirlerine sımsıkı sarılmışlar. Şila babalarının nereye gittiklerini bilmedikleri için bu habere çok sevinememiş bile ama Pepe babasının üzüldüğü zamanlarda gittiği yeri biliyormuş Şilayı da alarak kasabanın sonundaki deniz kıyısı mağaralarının oraya gitmişler. Babaları onları görünce hem şaşırmış hem de kızmış tek başına oralara kadar geldikleri için Pepe ve Şila özür dileyip babalarının boynuna sarılmışlar ve balığın dediklerini babalarına anlatmışlar. Zavallı adam çaresizlikten bitkin bir halde ne yapacağını şaşırmış ve çocuklara inanmakla inanmamak arasında gitmiş gelmiş. Çünkü böyle olaylar ancak masallarda gerçekleşirmiş. Ama başka çaresi de yokmuş mecburen Pepe ve Şilanın ellerinden tutarak dedikleri yere gelmişler ve beklemeye başlamışlar. Biraz sonra denizin içinden güzel mi güzel bir yunus balığı çıkıp onlara yaklaşmış. Pepenin babasına olanları bildiğini ve üzülmemesi gerektiğini söylemiş. Pepenin babası önce şaşkınlıktan küçük dilini yutacağını sanmış ama sonra bu şaşkınlığı geçmiş ve balığa biraz daha yaklaşarak onu dinlemeye başlamış. Badem ona birazdan kuyruğunu uzatacağını adamın sırtına tutunup onunla gelmesi gerektiğini söylemiş. Pepe ve Şila önce korkmuşlar babalarına denizde bir şey olursa diye ama başka da çare olmadığını görünce babalarının istediği gibi sessizce orda durup babalarını bekleyeceklerine söz vermişler. Babaları balığın kuyruğundan tutarak sırtına tırmanmış vee biraz sonra denizin suları içinde kaybolup gitmişler. Balık biraz sonra adamı denizin dibinde çok muhteşem bir ormana getirmiş ve ona ilerdeki altın elma ağaçlarını göstermiş ve bunlardan yalnızca bir tane koparması gerektiğini sıkı sıkı tembihlemiş. Balıkçı adam gördükleri karşısında büyülenmiş gibi kıpırdamadan duruyormuş. Biraz sonra kendine gelerek balığın dediğini yapıp bir elma koparmış sonra hemen balığın yanına dönmüş ve balık da onu hızla çocuklarının yanına götürmüş balıkçıya gördüklerini kimseye anlatmaması gerektiğini ve elmayı satıp karısının isteklerini almasını söylemiş. Her gün buraya gelip kendisini çağırmasını ve ormandan yalnızca bir elma koparması gerektiğini unutmamasını tembihlemiş. masalalemi.com Balıkçı çocuklarının yanına döndüğünde sevinçten ne yapacağını bilemez haldeymiş çocuklara bunun bir sır olduğunu ve kimseye söylememeleri gerektiğini anlatmış. Pepe ve Şila da babalarının sevincine ortak olarak peki babacığım demişler ve söz vermişler olanları kimseye anlatmayacaklarına dair. Balıkçı hemen pazara gidip bu elmayı satmış ve karısına bir sürü güzel kıyafetler ve altınlar alarak geri dönmüş. Karısı balıkçıyı görünce çok kızmış ama elindekileri görünce hiçbir şey olmamış gibi davranıp boynuna sarılmış. Pepe ve Şila aileleri tekrar mutlu oldu diye çok sevinmişler. Balıkçı artık her gün aynı yere gidip bazen Bademi çağırıyor bazen de gelmesini bekleyerek ilk günkü gibi kendisini ormana götürüp bir elma koparıp balığın kendini sahile bırakmasını bekliyormuş. Karısı bu paranın nerden geldiğini merak edip balıkçıya soruyor balıkçıdan cevap alamadıkça hırslanıyormuş. Ama yinede balıkçıya bir şey diyemiyormuş. Günler günleri kovalarken balıkçının karısının istekleri de bitmek tükenmek bilmez hale gelmiş. Kasaba halkı da balıkçının nasıl kısa sürede böyle zengin olduğuna bir türlü akıl erdiremiyorlarmış ama kimsede balıkçıya bunu sormamış çünkü herkes elindeki ile geçinmeyi büyük bir nimet sayarmış bu güzel kasabada. Balıkçının karısı balıkçının her gün bir tane altın elma satarak isteklerini aldığını öğrenmiş ve balıkçıya elmaları nerden aldığını sormaya başlamış balıkçıda ona bunu söyleyemeyeceğini ve her şeyleri olduğunu artık ellindekilerle yetinip şükretmesi gerektiğini anlatmış kadın onu dinlememiş. Balıkçı karısının bu gözü doymaz hallerinden bıkmış artık her gün yeni elbiseler altınlar götürdüğü halde karısı her gün daha fazlasını ister hale gelmiş öyle ki artık Pepe ve Şila ile de eskisi gibi ilgilenmiyormuş. Pepe ve Şila bu duruma çok üzülse de babalarını üzmemek için bir şey demiyorlarmış. Balıkçı bir sabah yine erkenden evden çıkmış ve sahile gidip bademi beklemeye başlamış karısı da onu uzaktan izliyormuş biraz sonra denizin içinden bir balığın çıktığını ve kocasının onun sırtına binip denizin içinde kaybolduğunu görünce aklını kaçırmış gibi bağırmış. ama sonra sessiz olması gerektiğini düşünerek elmaların kaynağını bulması gerektiğini hatırlamış çünkü o zaman daha çok zengin ve çok daha mutlu olabilirmiş. Sessizce saklandığı yerde balıkçıyı beklemeye başlamış birazdan aynı şekilde denizin içinden aynı balık kocasını sahile bırakmış tek farkla ki adamın elinde kocaman güzel mi güzel altın bir elma parlıyormuş. Balıkçı elmayı satıp eve dönmüş karısı da hiçbir şey görmemiş gibi yapmış. Saklandığı yerden çıkıp doğruca evin yolunu tutmuş. Akşam çok güzel bir sofra hazırlamış, Pepe ve Şilayla daha fazla ilgilenip onlarla oyunlar oynamış ve masallar anlatarak uyutmuş çocuklarını. Balıkçı karısının düzelmeye başladığını düşünerek içten içe sevinmiş. Kadın balıkçıya belli etmese de hala aynıymış. Ertesi sabah kimse kalkmadan sahile balığın balıkçıyı almaya geldiği yere gitmiş ve beklemeye başlamış. Sonra balık çıkıp gelmiş balıkçının orada olmadığını onun yerine bir kadının beklediğini görmüş ve kadın balığa seslenmiş ben balıkçının karısıyım. Balıkçı çok hasta çocuklarda onun yanında beni de buraya altın elmayı almaya gönderdiler ilaçlar için para lazım diyerek balığı kandırmış. Balık da kadının masum görünmesine ve gözyaşlarına dayanamamış ve ona inanmış ve kadına sırtına tutunmasını ve yalnızca bir elma koparmasını sıkı sıkı tembihlemiş. Birazdan denizin sularında kaybolup büyülü ormana gelmişler kadın gördükleri karşısında balığın söylediği her şeyi unutmuş ve deli gibi bir ağaçtan diğerine koşup elma koparmaya başlamış. Balık bağırdığı halde onu dinlemiyormuş. Birazdan orman büyük bir gürültü ile kadını ayaklarının altından kaymış elmalar deniz kaplumbağalarına dönüşmüş kadında korkup balıktan yardım istemeye başlamış. İyi kalpli badem kadının çırpınışlarına dayanamamış ve onu aldığı gibi sahile götürmüş. Birde bakmış ki balıkçı ve çocukları orada bekliyor. Karısını bademin sırtında gören balıkçı şaşırmış badem de balıkçıya karısına kızmış bir elmaya kanaat etmediniz güzelim orman yok oldu demiş. Balıkçı ve karısı olanlara çok üzülmüş Pepe ve Şila da tabi ama balıkçının karısı elindeki ile yetinmeyip fazlasını da istediği için sahip olduğu her şeyi kaybettiği zaman anlamış yaptığı hatayı balıkçıdan Pepe ve Şila'dan da özür dileyerek eski hayatlarına geri dönmek istediğini söylemiş. Bademde onlara kanaatkar olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu öğütlemiş Pepe ve Şila'dan her gün onunla oynamak için sahile gelmelerini istemiş pepe ve Şila da bunu sevinçle kabul etmişler. Balıkçı eskisi gibi balık tutarak para kazanmaya başlamış karısı ve çocukları ile mutlu bir yaşam sürmüşler."} {"url": "https://masalalemi.com/peri-kizi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köylü kadını varmış. Her gün bu kadının evinin önünden geçen bir delikanlı, kadının sokağa bir tas süt döktüğünü görür, merak edermiş. Delikanlı bir gün gene oradan geçerken köylü kadının koca bir tas süt döktüğünü görünce, dayanamamış seslenmiş: Nedir o döktüğün? Kadın kapıdan içeri giriyormuş. Delikanlının yüzüne bakmadan cevap vermiş: Ne olacak, kızımın elinin kiri... Bu cevap karşısında hayrete düşen delikanlı, yere eğilip çukurda birikmiş olan sütlere iyice bakmış. Bunun temiz sütten başka bir şey olmadığını görmüş. Kalkıp koşa koşa eve gitmiş. Annesine: Aman anne, demiş, şuracıkta bir köylü kadını oturuyor. Oradan her geçişimde taslarla süt dökerdi. Bugün merak edip sordum. Kızımın elinin kiri dedi. Baktım gayet temiz süt. Elinin kiri böyle olursa, kız kim bilir ne kadar güzeldir... Annesi demiş ki: Hiç böyle şey olur mu be oğlum? Delikanlı ısrar etmiş: Yalan söylemek adetim değildir anne. Bunu sende bilirsin. Evet, gördüğüm şey hakikaten süttü. O vakit kadın: Peki, demiş, bundan bize ne? Oğlan hemen cevap vermiş: Ne var olur mu anneciğim? Sen bana geçenlerde, evlenme zamanın geldi, artık evlendirelim de yuvanı bil, çoluk çocuk sahibi olmak en büyük mutluluktur, dememiş miydin? İşte şimdi sırası. Bu kadının kızını bana iste! Meğer köylü kadını o zaman hiç evlenmediği için, kızı falan yokmuş. Şaka olsun diye delikanlıya öyle söylemişmiş. Delikanlının annesi, kızı görmek için köylü kadının evine gitmiş. Köylü kadın hiç belli etmeden: Kızım hasta, demiş, şimdi yatıyor. Onu görmenize ne lüzum var? Hem çok güzel, hem de hamarattır. Görmeden alırsanız alırsınız, yoksa kızımı göstermem! Oğlanın annesi, kızın hastalığına inanmış, elinin kiri süt gibi beyaz olan kız elbette güzeldir, diye düşünerek kadınla sözü kesmişler. Evine dönmüş. Vakit geçirmeden düğün hazırlıklarına başlanmış. Hazırlık çabuk bitmiş. Düğün günü kızı almak üzere gelin arabasını köylü kadının evine göndermişler. Köylü kadın gelin arabasını görünce, etekleri tutuşmuş. Şimdi ne yapacak? Gelin diye arabaya kimi bindirecek. Böyle düşünüp dururken aklına bir çare gelmiş. Hemen mutfağa girerek bir kazana un doldurmuş. Unu su ile karıştırarak hamur yapmış. Hamuru insan şekline sokup kurusun diye bırakmış. Ellerini iyice temizledikten sonra hazırlanmak için yukarı çıkmış. Köylü kadın iyice hazırlanıp aşağıya indiği zaman hamurdan insanın da adamakıllı kuruduğunu görmüş. Onu alıp odanın birine götürmüş. Gelin elbisesini üzerine giydirip telleri başına takmış. Hamur gelinin, hakiki bir geline tamamen benzediğini görünce, onunla beraber, kapının önünde duran gelin arabasına binmiş. Araba hemen yola çıkmış. Araba gidiyor, köylü kadın da düşünüyormuş. Düğün evine varınca damadın koluna gelin diye kimi verecek? Çaresiz bu defa işin aslı meydana çıkacak, kendisi de herkese rezil olacak... Köylü kadın kendi kendine böyle düşünürken araba da büyük bir gölün kenarından gidiyormuş. Gölün hem büyük, hem de derin olduğunu görünce, aklına bir çare gelmiş. Hamur gelinin üzerinden elbiseleri çıkarıp arabacıya belli etmeden onu göle atmış. Hemen arkasından da: Eyvahlar olsun, kızım göle düştü! diye bağırmış. Araba durmuş. Adamlar köylü kadının başına toplanmışlar. O durmadan ağlıyor, sızlıyormuş. Gelin göle düştü diye düğün evine haber göndermişler. Bu fena haber karşısında çok üzülen delikanlı, arkadaşlarıyla beraber gölün yanına gelmiş. Ağaçlardan bir tane sal yapmışlar. Balıkçıların ağlarını alıp göle açılarak ağları derinlere bırakmışlar. O sırada gölün dibinde üç peri kızı top oynuyormuş. Yukarıdan doğru balık ağlarının indiğini görünce: Acaba dünya nasıl yer ki, demişler. Şu ağlara balık yerine biz takılsak, yukarı çıkar mıyız? Onlar böyle konuşurlarken, ağlar da bunlara doğru iyice yaklaşmış. Perilerin en küçüğü: Ben bu ağlardan birine tutunup dünyaya çıkacağım, demiş. Haydi hoşçakalın. Küçük peri, en yakındaki balık ağını iyice yakalamış. Yukarıdakiler bir ağırlık hissederek ağları çekmişler. Suyun üstüne ayın on dördü gibi bir kız çıkınca, köylü kadın bağırmış. İşte kızım çıktı! Kızı alıp arabaya bindirmişler. Köylü kadın ona hemen gelin elbiselerini giydirmiş, tellerini, duvağını takmış. Gölden çıkan bu kızın, kendisini büyük bir felaketten kurtardığını düşünerek ferahlamış. Araba yeniden yoluna devam ederek düğün evine gelmiş. Gelini karşılamışlar. Kırk gün, kırk gece süren bir düğünden sonra peri kızı ile oğlan evlenmişler. Delikanlı, eşine her gün Köylü kızı diye takılırmış. Onu adıyla değil, Köylü kızı diye çağırdığından, peri kızı kocasına gücenmiş. Delikanlı ne isterse yapmaya, fakat bir tek kelime bile konuşmamaya başlamış. Oğlan bakmış ki, olacak gibi değil, karısı hiç konuşmuyor. Ne yapsın da onu konuştursun? Bir gün ona şakadan: Seni bir odaya kapatırım, demiş. Peri kızı o vakit konuşmuş: Kapatırsan kapat, demiş, başa gelen çekilir. Delikanlı kızmış; tutup karısını bir odaya kapatmış. O günden sonra evin işlerini delikanlının büyük ablası görmeye başlamış. Abla bir gün demiş ki: Köylü kızı acaba ne yapıyor? Gidip bakayım. Gidip odanın anahtar deliğinden kızı gözetlemeye başlamış. Peri kızı o sırada bir yer minderine oturarak: Ateşim yan! demiş. Odanın içinde bir tıkırtı olmuş, nar gibi kömür dolu bir mangal kendi kendine gelerek peri kızının önünde durmuş. Delikanlının ablası, içerde olanları hayretle seyrederken, peri kızı: Yağım gel! diye seslenmiş. Bu defa da içinde yağ bulunan bir tava kendi kendine gelip ateşin üzerine oturmuş. Biraz sonra yağ, ateşin üzerinde cızırdamaya başlamış. Peri kızı, iki elini birden tavanın içine sokarak: On parmağım, balık ol da piş, diye seslenmiş. Tavanın içinde on balık pişmeye başlamış. Balıklar piştikten sonra, peri kızı bunları bir tabağa koyarak öğle yemeğinde yemesi için kocasına göndermiş. Oğlanın ablası, peri kızının yaptıklarını kıskanmış. Kendi kendine, onun yaptığını ben de yaparım , diyerek mutfağa gitmiş: Ateşim yan! demiş. Fakat ne gelen var, ne giden. Kalkıp ateşi yakmış. Mangalı önüne getirmiş. Bu iş bitince: Yağım gel! diye seslenmiş. Gene gelen giden yok. Yerinden kalkıp bir tavaya yağ koyarak almış, mangalın üzerine oturtmuş. Bu sefer: On parmağım balık, kardeşimin ağzına layık! diyerek parmaklarını tavadaki kızgın yağa batırmış. Parmakları yanınca, bağıra bağıra mutfaktan dışarı fırlamış. Ev halkı bunun başına toplanmışlar. O da köylü kızının yaptıklarını aynen yapmak istediğini, fakat ellerinin yandığını anlatmış. Ablasının parmaklarının yanmasına çok üzülen delikanlı, bu sefer de ev işlerinin idaresini ortanca ablasına bırakmış. Peri kızı, bir gün bahçedeki kuyudan su çekiyormuş. Oğlanın ablası da pencereden onu seyrediyormuş. Kız, elinden kovayı kaçırmış. Fakat hiç telaşlanmamış. Saçından bir tel kopararak kuyuya uzatmış. Saç uzamış, uzamış, kuyunun dibine inmiş. Sonra peri kızı çekmeye başlamış. Kova yukarıya çıkmış. Oğlanın ortanca ablası, peri kızının yaptıklarını kıskanmış. Kendi kendine, bunu ben de yaparım , diyerek bahçeye inmiş. Kuyunun başına giderek kovayı bırakmış. Sonra onu yukarıya çıkarmak için saçından bir tel koparıp kuyuya uzatmış. Fakat saçı uzamamış. Bu sefer başını kuyunun içine sokup saçlarını sarkıtmış. Kuyunun dibine değsin diye iyice uzanmış. Ayağı yerden kalkmış, kendini tutamayarak kuyuya yuvarlanmış ve bacağı kırılmış. Ortanca ablasının da başına bu felaket gelince, oğlan, karısının yanına giderek: Senin yüzünden büyük ablamın parmakları yandı, demiş. Bu sefer de ortanca ablamın bacağı kırıldı. Nedir bu yaptığın? Konuşacaksan konuş, yoksa seni hiçbir yere çıkarmam! Peri kızı konuşmuş: Sen bilirsin! demiş. Delikanlı, karısının ağzından başka söz çıkmayınca, yanından ayrılmış. Fakat ona kızgınlığı da artıyormuş. Bu defa çaresiz olarak evin işleri delikanlının küçük ablasına kalmış. Bir gün evde ekmek bitmiş. Küçük abla kendi kendine: Ne yapsak, ekmeği nasıl yetiştirsek? diye söylenerek dolaşıyormuş. Peri kızı evde ekmeğin bittiğini onun sözlerinden anlamış. Hemen kollarını sıvamış: Fırın, gel! diye seslenmiş. Bir patırtı, bir gürültüden sonra odanın ortasında kocaman bir fırın meydana çıkmış. Delikanlının küçük ablası gürültüyü duyunca, ne oluyor, diye merak edip peri kızını gözetlemeye başlamış. Peri kızı, bu sefer: Ateşim yan! demiş. Çok geçmeden fırının gürül gürül yandığı görülmüş. Peri kızı ateşe şöyle bir baktıktan sonra: Hamur teknesi buraya gel! diye seslenmiş. Bir tıkırtı olmuş. Koca bir hamur teknesi fırının yanına gelip durmuş. Peri kızı hemen soyunarak fırının içine girmiş. Saçlarını süpürge gibi yaparak külleri bir tarafa, ateşi bir tarafa çekip fırından çıkmış. Tekneden hamur alıp ekmek yaparak fırına koymuş. Böylece bir tekne hamurdan pek çok ekmek yapmış. Ekmekleri olduğu gibi kocasına göndermiş. Anahtar deliğinden peri kızının yaptıklarını gören küçük abla, onu çok kıskanmış. Kendi kendine demiş ki: Kardeşim bu ekmekleri şimdi bunun yaratıverdiğini öğrenirse, her şeyi unutur. Onunla barışır. Halbuki her şey kendiliğinden oldu. Ben de onun gibi yapabilirim... Doğru mutfağa koşarak: Fırınım yan, hamurum yoğrul! diye seslenmiş. Fakat ne fırın yanmış, ne de hamur yoğurulmuş. Gidip fırını yakmış. Tekneye su koyup hamur yoğurmuş. Sonra ateşle külü saçlarıyla süpürüp ayırmak için fırına girmeye yeltenmiş. Girmeye çalışır çalışmaz vücudu yanmaya başlamış. Hemen geri çekilmiş. Küçük ablasının da başına gelenleri duyan delikanlının kederi artmış. Onun da karısının yüzünden yandığını zanneden delikanlı, hemen peri kızının yanına giderek demiş ki: Sen benim ablalarıma zarar veriyorsun, onlardan ne istiyorsun ki? Delikanlı, ablalarının kıskançlık yüzünden böyle felaketlere uğradıklarını bilmiyormuş. Peri kızının cevap vermediğini görünce, oradan ayrılmış, sokağa çıkmış. Peri kızı, kocası gittikten sonra seslenmiş: Yağ küpü, bal küpü, buraya gelin! İki küçük küp, tıkır tıkır peri kızının önüne gelmişler. Kız demiş ki: Benim küçük küplerim, şimdi çarşıya gideceksiniz, yağcıdan yağ, balcıdan bal dolup kardeş kardeş geleceksiniz! haydi güle güle... İki küçük küp, tıkır tıkır odadan çıkmışlar. Açık olan sokak kapısından da çıkarak yola koyulmuşlar. Önden giden delikanlıya yetişip onun yanından geçmişler. Delikanlı, iki küçük küpün insan gibi yürüdüklerini görünce, şaşırmış, merak ederek peşlerine düşmüş. Küpler gitmiş, bu gitmiş, küpler gitmiş, bu gitmiş. Nihayet çarşıda bir dükkanın önünde durmuşlar. Yağcı, küplerden birine yağ koymuş. Bunlar diğer bir dükkana, balcıya gitmişler. Bu işler bitince, küpler geriye dönüp yola koyulmuşlar. Delikanlı da arkalarından... Küpler tıkır tıkır yürüyerek eve gelmişler. Kapıdan içeri girerlerken, yağ küpü, bal küpüne çarparak onun ağzını kırmış. Buna canı sıkılan bal küpü, ağlamaya başlamış. masalalemi.com Yaptığını beğendin mi, demiş, hanımıma söyleyeyim de o da senin ağzını kırsın... Yağ küpü demiş ki: Kardeşim, bir kaza oldu. Hanım eline sopayı alırsa, ben ona Ay baban, Güneş annen, Yıldız kardeşlerinin başı için vurma! derim, o da bana dokunmaz. Gene tıkır tıkır yürüyerek kızın oturduğu odanın kapısının önüne gelmişler. Delikanlı da bunların peşinden ayrılmıyormuş. Bal küpü içeriye girmiş, ağlayarak: Hanımım, demiş, bu benim dudağımı yardı. Peri kızı, oradan bir sopa bulup yağ küpünün üzerine yürümüş. Tam vuracağı sırada, yağ küpü yalvarmaya başlamış: Peri kızı, beni dövme! Ay baban, Güneş annen, Yıldız kardeşlerinin başı için dövme, bir kaza oldu... Peri kızı bu sözler karşısında sopayı elinden atmış. Delikanlı da o anda içeriye girerek: Ay baban, Güneş annen, Yıldız kardeşlerinin hatırı için konuş! demiş. O zaman peri kızının dili iyice açılmış. Kocasına cevap vermiş: Sen bana nerden geldiğimi, kim olduğumu sordun mu? Köylü kızı diye alay ettin. Köylü kızı bile olsam, alay mı etmen lazımdı? Sen bana hiçbir şey sormadığın için, ben de sana darıldım, konuşmadım. Delikanlı: Hakkın var, demiş, kabahatli olan her zaman cezasını çeker. Ben bugüne kadar cezamı çektim. Artık her şey düzeldi. Söyle bakalım şimdi, kimsin, nereden geldin? Peri kızı anlatmaya başlamış: Biz üç peri kardeşiz. Bir gün gölün dibinde top oynuyorduk. Yukardan doğru balık ağları inmeye başladı. Bu ağlara takılıp da yukarı çıksak, acaba dünya güzel midir, dedik. Ben ablalarımdan ayrılarak ağlara tutunup yukarıya çıktım. Bir kadın İşte kızım çıktı diye bağırdı. Beni alıp buraya getirdiniz. Düğün yapıp benimle evlendin. Sonra da Köylü kızı diye alay etmek istedin! Ben de sana gücendim, bir daha konuşmadım. Üstelik beni haksız yere odaya kapadın! Bunu duyan delikanlı alay ettiğine pişman olmuş. Karı koca barışmışlar. O günden sonra birlikte mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza."} {"url": "https://masalalemi.com/pinokyo-masali/", "text": "Dünya çocuk edebiyatının başyapıtlarından birisi olan Pinokyo'nun masalını, gelin hep birlikte okuyalım. Yıllar yıllar önce küçük bir kasabada Gepetto adında bir oyuncakçı varmış. Gepetto ahşap oyuncaklar yaparak para kazanırmış. Çocuklar için Gepetto Ustanın oyuncakları çok önemliymiş, onlar bu oyuncakları çok beğenirler ve onun yaptığı oyuncaklarla oynamaya bayılırlarmış. Gepetto Usta yalnız yaşarmış ve hep bir çocuğu olsun istermiş. Hayalini gerçekleştiremediği için kendine ahşaptan bir çocuk yapıp ona çocuğu gibi davranmaya karar vermiş. Ormana gidip bir ağaç parçası bulmuş. Ağaç kütüğünü atölyesine getirip şekil vermeye başlamış. Kütüğe her vuruşunda Ah! diye sesler gelmeye başlamış. Usta marangozun neredeyse gerçek bir çocuğa benzeyen kuklası sonunda bitmiş. Şimdiden onu çok sevmeye başlayan Gepetto Usta ona Pinokyo adını vermiş. Tüm gün çalışan Gepetto yorgunluktan oracıkta uyuyakalmış. Pinokyo da masasında oturuyormuş. O sırada bir peri ortaya çıkmış ve: Ah iyi kalpli Usta, bugüne kadar yaptıklarınla en büyük dileğinin gerçekleşmesini hak ettin. Sana hayalindeki gibi bir çocuk hediye edeceğim. demiş. Elindeki sihirli değneği ile Pinokyo'ya dokunmuş ve bir anda kukla hareket etmeye başlamış. Sabahın erken saatlerinde gerinerek uyanan Gepetto birden yanında ona boncuk gözleri, kırmızı yanaklarıyla bakan şirin mi şirin Pinokyo'yu görünce çok şaşırmış ve ona sarılmış: İnanamıyorum oğlum canlanmış, demiş. Evet babacığım, ben senin oğlunum, demiş Pinokyo. Aradan yıllar geçmiş ve Pinokyo büyümüş, artık okula gitme zamanı gelmiş. Pinokyo'nun okula gidebilmesi için kalem, defter ve kitaba ihtiyacı varmış. Bunları almak için babasından para istemiş. Oldukça fakir olan ve zor geçinen Gepetto bunları alacak parasının olmadığını oğluna söyleyememiş ve gidip paltosunu satmış. Bu parayı al ve okul için istediklerini al Pinokyo, demiş. Tamam baba, hemen pazara gidip alayım, demiş Pinokyo. Babasından parayı alan Pinokyo yola çıkmış ve yolda giderken kocaman bir çadır ve kalabalık görmüş. Hemen yanlarına gidip olan biteni anlamaya çalışmış. Bu bir sirkmiş ve içeride çeşitli gösteriler düzenleniyormuş. Hemen içeri girmeye çalışmış ama kapıdaki görevli onu durdurmuş: İçeri girmek için bilet almalısın. Pinokyo biraz düşündükten sonra elindeki parayı göstererek: Bana da bilet verir misin?, demiş. Biletini alıp içeri giren Pinokyo, heyecanla gösterileri seyretmeye başlamış. Sirk sahibi onun canlı bir kukla olduğunu hemen fark etmiş ve onu yakalayıp kafese kapatmış. Çok üzülen Pinokyo ağlamaya başlamış. O sırada onu canlı bir kuklaya çeviren peri gelmiş. Peri, onu kurtaracağını ve parasını geri vereceğini söylemiş. Perinin tek bir şartı varmış: Pinokyo'nun iyi bir çocuk olması ve yalan söylememesi! Pinokyo sirkten koşarak çıkmış ve elinde parasıyla yola koyulmuş. Onun elinde para olduğunu gören kurnaz tilki ile paragöz kedi yolunu kesmişler. Ne yapacaksın o parayla? Okul için kitap ve kalem alacağım. Okula gidip de ne yapacaksın? Gel bizi dinle! O parayı tarlaya ekelim daha çok çıksın. Böylece zengin olursun, demişler. Çok iyi fikir, paramı alın ve ekin, demiş Pinokyo. Pinokyo'yu kandıran kedi ve tilki, parayı alıp kaçmışlar. Pinokyo bir kez daha parasını kaybetmiş. O sırada peri ortaya çıkmış ve Pinokyo'ya: Neler oldu Pinokyo? Bir kedi ve tilki elimden zorla paralarımı aldı. Yalan söyleyen Pinokyo'nun burnu birden uzamaya başlamış. Neler oluyor burnuma böyle? Yalan söylüyorsun ve burnun uzuyor. Bu sana bir ceza! Bir daha yalan söylememeye söz vermiştin. Yaptığı hatayı fark eden Pinokyo olanları doğru bir şekilde periye anlatmış. Peri onu affetmiş ve tekrar kurtarmış. Pinokyo evine doğru yürümeye başlamış ama şans bu ya karşısına kötü kalpli sirk sahibi çıkmış. Kaçtığı için ona çok sinirliymiş. Pinokyo'yu tuttuğu gibi denize atmış. Kocaman bir balina Pinokyo'yu yutmuş. Karanlık, soğuk ve ıslak bir yermiş balinanın midesi. Korkmuş, ıslanmış ve ağlamaya başlamış. -Babacığım keşke yanımda olsan, sana sarılsam. Yaptıklarım için o kadar pişmanım ki, demiş. Uzun süredir oğlundan haber alamayan Gepetto Usta da Pinokyo'yu arıyormuş. Komşuları Pinokyo'yu en son denize atlarken gördüklerini söyleyince kayığa binip onu aramaya başlamış yaşlı marangoz. Gepetto kayığa binince fırtına başlamış ve denize düşmüş. Masal bu ya aynı balina onu da yutmuş. Babasını karşısında gören Pinokyo çok sevinmiş. Baba ve oğlu birbirlerine sarılarak hasret gidermişler. Pinokyo tüm olanları babasına anlatmış ve balinanın midesinden çıkmak için bir plan yapmış. Babasına: Cebinde kibrit var mı babacığım?, demiş. Evet, var, demiş Gepetto. Şimdi balinanın midesindeki tüm tahtaları yakalım ve çıkan dumanla birlikte ağzını açınca kaçalım, demiş Pinokyo. Pinokyo'nun planı başarılı olmuş ve kaçıp kurtulmuşlar. Tüm bu olanları gören peri, onun iyi bir evlat olduğunu fark etmiş. Ona çok güzel bir hediye vererek onu gerçek bir çocuğa çevirmiş. O günden sonra çok dürüst ve çalışkan bir çocuk olan Pinokyo ile babası mutlu bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://masalalemi.com/portakal-agaci-masali/", "text": "Portakalı soydum, Başucuma koydum. Portakal çok güzelmiş, Afiyetle yenirmiş. Turuncu rengi ile Vitaminler verirmiş. Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde derler ya, peki bu evvel zaman ne zaman ? Gökyüzünde oynayan cüceler, yeryüzünde koşturan kuşlar aman pek bir hoşlar. Kuşlar niye yeryüzünde, cüceler neden gökyüzünde dersen, ben bilmem onlar öyle yapmışlar. Ülkenin birinde bir portakal ağacı yaşarmış, öyle bir ağaçmış ki her yerden bu ağacı görmeye gelirlermiş. Dalları gökyüzüne kadar uzanan bu ağaç, aslında sahiden de görülmeye değermiş. Ağacın etrafı mis gibi portakal kokarmış. O ülkedeki bütün çocuklar portakal yemeye bayılırlarmış. O ağaca C vitamini deposu derlermiş. Günlerden bir gün, uzaklardan bir cücücenin geldiği haberi duyulmuş. Bu parmak kadar bir cüceymiş. Anlatılanlara göre bu cüce, gördüğü portakal ağaçlarını köklerinden tutup yiyor ve içindeki bütün vitaminleri hoop midesine indiriyormuş. Onun köklerinden vitamin içtiği ağaçlar kısa bir süre sonra kuruyup gidiyormuş. Bunu duyan ülke halkı o cücenin portakal ağaçlarına zarar vermesini engellemek için ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlar. Tam portakal ağacının yanında büyük bir toplantı düzenlemişler. Toplantıya 7`den 77`ye herkes davetliymiş. Ülkenin en yaşlıları fikirlerini söylemek için ağacın etrafına toplanmışlar. Kulaklarına gelen haberlere göre cüce ülkelerinin sınırları içine girmiş bile. En yaşlı bilge. O cüce portakal ağacımıza hiç bir şey yapamaz , buna izin veremeyiz` diyerek söze başlamış. Saatlerce konuşmuşlar ama içlerinden bir tanesi bile çare bulamamış. En sonunda kalabalığın arasında fırlayan bir çocuk: Bunları o cüceye anlatsak, onunla konuşsak bizi anlamaz mı acaba ? diye sormuş. Cüceyi bulmadan bunu yapabilmeleri imkansız olduğu için cüceyi aramaya başlamışlar.Her yere haber bırakmışlar. Parmak boyunda bir cüce görenlerin onu portakal ağacından uzak tutmaları gereklidir diye sokaklarda bağırmışlar. Bu arada portakal ağacının yanında beş nöbetçi birden bekliyormuş Sabah çok erken bir saatte nöbetçilerin bağırışlarıyla herkes sokaklara dökülmüş. Portakal ağacının yanına gelenler, olup bitenleri izlemeye başlamışlar. Parmak boyundaki cüce çıkmış portakal ağacının tepesine oturmuş ve şarkı söylüyor. Küçük çocuklardan biri : Bizim portakal ağacımızı yemeyeceksiniz değil mi ? demiş. Cüce kahkaha atarak gülmüş: Hayır tabi ki, hayır, ben portakal ağacı yemem, portakal yerim. Hem niye yiyecekmişim portakal ağacını o kadar güzel görünüyor ve o kadar güzel kokuyor ki. İçindeki c vitamini sayesinde nasıl enerji veriyor baksanıza.Hem ağacı kökünden kurutsam, bir daha portakal bulabilir miyim sizce ? Ülke halkı o gün cüceye bol bol portakal ikram etmiş. Cüce bir kaç gün onlara misafir olmuş. Bir daha başkaları hakkında söylenen şeyleri iyice araştırmadan karar vermemeye çalışmışlar. Portakal ağacı mı ? Bakın hala yerinde ve c vitamini deposu portakallarını herkesle paylaşmaya devam ediyor. Portakal ağacındandan , ne güzel koku gelir. Portakallar etrafa , neşe ve sağlık verir. Haydi portakal haydi,Vitaminleri taşı, Bol bol yesin çocuklar, Sen düşünme bu işi. Portakal Ağacı Masalı için bir yorum Beğendim 😍 "} {"url": "https://masalalemi.com/prenses-ve-bezelye-tanesi-masali/", "text": "Çok ama çok eski zamanlarda kocaman bir sarayda kral, kraliçe ve prens yaşarmış. Kral ve kraliçe oğullarının iyi yetişmiş, kibar bir prensesle evlenmesini çok istiyormuş. Prens hem aşık olacağı hem de ailesinin seveceği bir prenses bulabilmek için dünyayı gezmiş ama nafile. Bazen bulduğu kişi asil bir prenses olmuyor, asil prenseslere ise aşık olamıyormuş. Dünyayı dolaşan prens sonunda evine dönmüş. Döndüğü gece inanılmaz bir fırtına çıkmış ve yolları kapamış. Sular sel olmuş, topraklar çamur olup akmaya başlamış. Tüm aile sarayda oturup sohbet ederken birden kapı çalınmış. Uşaklar kapıyı açmış ve karşılarına yağmurdan ıslanmış ve üşümüş güzel bir kız çıkmış. Bu üstü başı toprak içinde, ıslak ve yorgun görünen kız bir prenses olduğunu ve sarayına giderken fırtınaya yakalandığını söylemiş. Kral ve kraliçe ona pek inanmamış ama prens, onu görür görmez aşık olmuş. Bunu fark eden kraliçe gizlice gidip bu kızcağız için hazırlanan odaya girmiş. Yardımcılarına 20 döşek ve yirmi tane de kaz tüyünden yapılmış yorganı üst üste koymalarını söylemiş. Yatak hazır olunca da en altına bir tane bezelye tanesi koymuş. Odadan çıkınca genç kadının yanına gidip odasının hazır olduğunu, istediği zaman uyuyabileceğini söylemiş. Kızcağız gidip hemen uyumaya başlamış. Sabah olmuş ve herkes kahvaltı sofrasına oturmuş. Misafirleri de yorgun argın masaya gelmiş. Kraliçe gece rahat uyuyup uyumadığını sorunca: Hiç uyuyamadım. Çünkü yatağın altında sırtıma batan yuvarlak bir şey vardı ve bu beni bütün gece rahatsız etti. Kusura bakmayın ama yatak çok rahatsızdı, demiş. Kraliçe o an onun gerçek bir prenses olduğunu anlamış. Olanları ona da anlatmış. Prens ve prenses çok iyi anlamış. Birbirlerine aşık olup evlenmeye karar vermişler. Yatağın altındaki bezelye tanesini de ömür boyu saklamışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/prensin-kismeti/", "text": "Bugünkü Peru Dağları eteklerinde henüz İnka Uygarlığı kurulmadan önce, bu topraklarda genç, güçlü ve iyi kalpli bir prens varmış. Bu prens çevresine o kadar iyi davranır, herkese sevgiyle yaklaşırmış ki; yalnız kendi halkı değil tüm hayvanlar da onu sever, hizmet yarışında olurlarmış. Evlenme çağı gelmiş olan prens, eşini halkın içinden seçmek istemiş. Bu seçimi gizli yapmak için de yaşlı ve yoksul bir adam kıyafetine bürünerek sarayından çıkmış, halkın arasına karışmak için yola koyulmuş. Gide gide çok uzaklara varmış yolu. Onu kim görse, bu yaşlı ve yoksul görünümdeki insana başını döndürüp selam bile vermiyormuş. Üzülmüş ama sabırla yoluna devam etmiş prens. Yolu dik, yüksek bir dağa çıkmış. Dağı bin güçlükle aşınca öbür yakada, içinden coşkun bir ırmağın aktığı şirin bir kasaba görmüş. Her taraf bereketli bağlar, bahçeler ve bostanlarla doluymuş. Prens kasaba içine girmiş. Girmiş ama açlık ve yorgunluktan da tükenmiş. Bir kenara çöküp oturmuş, insanları seyre koyulmuş. O gün şenlik varmış kasabada. Herkes bir şeyler yiyor, içiyor, şarkı söyleyip eğleniyormuş. Ama kimse bir köşede büzülüp oturmuş olan bu yaşlı ve yoksul görünümdeki prensle ilgilenmiyormuş. Prens sabırla, üzüntüyle beklemeye başlamış yine. Sonra yanına güzel bir kız yaklaşmış. Elindeki yiyeceği ve içecek dolu koca tası prense uzatmış. Sevgili ihtiyar. Burada yapayalnız oturmana gönlüm razı gelmedi. Umarım açsındır. Bu yiyecekle içeceği kabul et lütfen. Sonra da eğlenen halka karış, sen de eğlen. Prens kızın uzattığı yiyecekle içeceği almış, karnını güzelce doyurmuş. Sonra şöyle demiş kıza: Burası kötülükler ülkesi güzel kız. Bu yüzden kasabayı kötü bir geleceğin beklediğine inanıyorum. Sen iyi kalpli bir kızsın. Bu yoksul ihtiyarın sözünü dinle ve hemen bu akşam aileni toplayıp dağın öbür yöresindeki vadiye geç. Seninle orada tekrar görüşeceğiz. Kıza bunları söyleyen prens yerinden kalkmış, ağır ağır uzaklaşıp gözden kaybolmuş. Genç kız hemen eve koşmuş, prensten duyduklarını ailesine anlatmış. Gün batmadan da yola çıkıp kasabayı terk etmişler. Kız ve ailesi öbür vadiye daha yeni varmışlar ki, dağdan inen ırmak bir felaket olup akmış kasaba üzerine. Önüne ne geldiyse almış, sürüklemiş, götürmüş. Ne bağ kalmış, ne bahçe, ne bostan. Tüm kasabada tek bir kişi bile canını kurtaramamış... Genç kız ve ailesi dağın öbür yakasındaki vadiye gelince orada yaşamakta olan halk tarafından güzelce karşılanmışlar. Kendilerine barınacak ev, tarlalarda geçinecek iş verilmiş. Ancak bir süre sonra bu vadide de kuraklık ve kıtlık başlamış. Dağdaki kocaman göl o felaket ırmakla birlikte gittiği için sular azalmış ve tükenmiş. Uzunca bir zaman da gökten bir damla yağmur düşmemiş. Prens, kasabada gördüğü iyi kalpli genç kızı özlemiş, merak etmiş. Yine yaşlı ve yoksul görünümlü giysilere bürünerek sarayından çıkmış, kızın yaşadığı yeni kasabaya gelmiş. Gelmiş ama ne kadar aradıysa kızı bulamamış. Sonunda, kuruyan gölün başında onu ağlar görmüş ve yanına varmış. Sevgili güzel kız, neden ağlıyorsun? Ben senin neşeli ve mutlu olmanı istiyorum. Çünkü sen güzel ahlakın ve yüce kişiliğinle bunu fazlasıyla hak ediyorsun. Kız, kendisine bu güzel sözleri söyleyen yaşlı adamı tanımış, ağlamasını kesmiş. Ah ah! Ağlıyorum çünkü, bu bitkilere verecek bir damla suyum yok. Yakında hepsi ölecek. Prensin bu sözlere içi yanmış. Uzanıp kızın saçını okşamış, söylenmiş. Ben aç ve susuzken sen bana kendi yiyeceğini nasıl verdiysen, şimdi ben de senin istediğini vereceğim. Ancak bir şartım var. Nedir şartın? Bütün bu vadiyi suya, berekete boğacağım. Ama sen de bana eş olacaksın. Kabul mü? Genç kız hiç düşünmemiş. Kabul. İhtiyar da olsan bu iyiliğin için senin eşin olurum. Çünkü yalnız beni değil, ailemi de sevgiyle kabul eden bu vadinin tüm insanları açlık tehlikesiyle karşı karşıya. Prens bu sözü alınca kızın elinden tutmuş, dağın eteğine kadar birlikte inmişler. Sonra ellerini açıp tüm gücüyle ormandaki dostlarına haykırmış. Yalvarırım bana yardım edin sevgili dostlarım! Bu topraklar sularla dolsun. Ürünler bol ve bereketli olsun. Olsun ki bu güzel kızın gözyaşları da son bulsun! Bunu duyan kuşlar gökyüzüne yükselip bulutlara yağmur yağdırmaları için yalvarmışlar, razı etmişler. Kurtlar, çakallar, tilki ve filler, geyikler güç birliği ederek gölden vadiye su kanalları açmışlar. Gölün o felakette yıkılan ve bozulan yerlerini onarıp eski haline getirmişler. Çoğa kalmadan gökten yağmurlar boşalmış. Göl dolmuş, kanallardan vadiye gürül gürül sular akmış, kurak topraklar kana kana su içmiş. Prens, tüm bu olanları şaşkınlıkla seyreden genç kıza yaklaşmış, üzerindeki yaşlı ve yoksul görünümlü giysileri çıkarıp bir kenara atmış. Sonunda kendime ve aileme yakışacak soylu kızı buldum. Ben bu ülkenin prensi, sen de prensesisin bundan böyle. Diyerek genç kızı almış, sarayına götürmüş. Derler ki, o bereket yağmurları hiç dinmemiş Peru'daki bu zengin topraklarda. Güçlü İnka Uygarlığı da bir zaman sonra bu topraklarda var olmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/rapunzel-masali/", "text": "Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş. Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş. Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen! diye ciyaklamış cadı. Bunun hesabını vereceksin! Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış. O zaman, demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz. Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel'miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış. Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey. Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış. Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel'e evlenme teklif etmiş, Rapunzel'de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak. Ama Rapunzel'in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel'de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma? diye sorunca herşey ortaya çıkmış. Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum! diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel'i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını ! diye seslenince. cadı Rapunzel'den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel'e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel'in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. Rapunzel! Rapunzel! diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel'in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış."} {"url": "https://masalalemi.com/robin-hood-masali-oku/", "text": "Çok uzun yıllar önce Nottingham adlı bir kasabada büyük ve yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanın ismi Sherwood imiş. Robin Hood, bu büyük ormanda tek başına yaşarmış. Robin Hood daha çok küçük yaşlarda iken zengin bir adam onu kandırıp tüm parasını almış. Robin Hood bu adama çok sinirlenmiş, haksız yere para kazanan ve çok parası olan herkese düşman olmaya karar vermiş. Kendi kendine: Büyüdüğümde onların parasını çalıp zenginlere dağıtacağım. demiş. Gel zaman git zaman Robin Hood büyümüş. Güçlü ve zeki bir adam olmuş. Aynı zamanda ok ve yay kullanmada çok ustaymış. Robin Hood yeteneklerini kullanarak ormandan geçen zenginlerin parasını alıp, yoksul insanlara dağıtmaya başlamış. Bu durum onu ünlü etmiş ve ünü yavaş yavaş tüm ülkeye yayılmaya başlamış. Tabi bu ünü hem zengin insanları hem de Nottingham kasabası şerifi için büyük bir sorun haline gelmiş. Onu yakalayıp cezalandırmak istiyorlarmış. Şerif, onu yakalayıp getirene büyük bir ödül verileceğini duyurmuş ama Robin Hood bir türlü yakalanamamış. Çünkü yalnız değilmiş. Etrafında onu çok seven arkadaşları da varmış. Ne zaman birisi Robin Hood'u yakalamaya çalışsa hemen arkadaşlarından biri ona haber salar yakalanmaktan kurtulurmuş. Bu olay ülkede iyice yayılmış, öyle ki bir gün kralın kulağına kadar gitmiş. Kral da Robin Hood'un derhal yakalanması için yardım etmeye ve bir kaç adamını Nottingham kasabasına göndermeye karar vermiş. Kralın adamları kasabaya gelince şerif ve adamları ile birlikte toplanmışlar. Bir plan yapmaya karar vermişler. Düşünmüşler taşınmışlar ve bir karar vermişler. Kasabada herkesin katılacağı büyük bir ok atma yarışı düzenlenecek ve karşılığında büyük bir ödül verileceğini herkese duyurup Robin Hood'un katılmasını bekleyecekler. Bu yarışma esnasında da onu yakalayacaklardır. Düşündükleri gibi de olur. Robin Hood yarışmayı duyar duymaz hemen katılmaya karar verir. Ancak şerifin bilmediği bir şey vardır. Robin Hood'un arkadaşları şerifin bu planını duymuşlardır. Arkadaşları Robin Hood'u uyarıp vazgeçirmeye çalışırlar ama Robin Hood yarışmaya katılmayı çok ister. Arkadaşları ne yapıp ettilerse de onu vazgeçiremezler. Derken aradan bir zaman geçmiş ve yarışma günü gelmiş. Yarışmaya on yarışmacı katılmış ve tam on tur ok atıldıktan sonra galip gelen okçu birinci seçilecekmiş. Bu sırada kral ve şerif gözünü dört açıp ve Robin Hood'u aramaya başlamış. Etraftaki insanlara Robin Hood'u sormuşlar ama yarışmayı izlemeye gelenler Robin Hood'un kızıl saçlı olduğunu ve yarışmacılar arasında kızıl saçlı kimsenin olmadığını söylemiş. Yarışmanın ilk turu ve dokuzuncu tura kadar bütün turlarını yeşil kıyafet giymiş ama kızıl saçlı olmayan ve de kimsenin tanımadığı bir adam kazanmış. Bu yarışmaya aynı zamanda kralın en iyi okçularından birisi olan Willim'da katılmış. Son turda William okunu hedef tahtasının tam ortasına isabet ettirmiş. Bunun üzerine tüm izleyiciler heyecanla yeşil kıyafetli okçuyu beklemiş. Sıra yeşil kıyafetli okçuya geldiğinde, yayını gerip ve oku fırlatmış. Herkes nefesini tutmuş yarışmayı izliyormuş. Ok, William'ın okunu ortadan ikiye bölerek tam ortadan hedefi vurmuş. Bu olay sonucunda seyirciler okçuyu ayakta alkışlamaya başlamış. Bu yeşil kıyafetli okçunun kim olduğunu bilmeyen seyirciler büyük bir heyecanla kim olduğunun açıklanmasını beklemişler. Bu sırada okçu şerifin oturduğu yere doğru dönmüş ve iki ok fırlatmış. Bu okların biri şerifin sağ yanına öbürü de sol yanına isabet etmiş. İki okun arasında kalan şerif şaşırıp kalmış, ne yapacağını bilememiş. Bu sırada yeşil kıyafetli okçu ona bakarak peruğunu çıkarıp fırlatmış. Peruk çıkınca okçunun kızıl saçları savrulmuş. Seyirciler onun kim olduğunu hemen tanıyıp isimini haykırmaya başlamışlar: Robin Hood! Robin Hood! Robin Hood! Şerif günlerdir aradığı adamın bu yarışmacı olduğunu görnce hemen ayağa fırlayıp adamlarına onu yakalamalarını emretmiş. Ama Robin Hood peruğu fırlattıktan sonra öyle hızlı hareket ederek kaçmış ki herkes bir anda donakalmış. Böylece bir kez daha Robin Hood yakalanmaktan kurtulmuş. Şerif ise bu yarışmadan eli boş dönmüş. Robin Hood efsanesi ise devam etmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/sabirli-yilan-masali/", "text": "Bir zamanlar, güzel bir göl kıyısında bir yılan yaşıyordu. Epey yaşlandığı için artık kurbağa avlayamaz olmuştu. Kurbağa dışında bir şey yemeyen yılan neredeyse açlıktan ölecek hale gelmişti. Ne yapıp ne edip mutlaka kurbağa etiyle karnını doyurmalıydı. Bunun için epeyce düşündü, taşındı. Sonunda ilginç bir fikir geldi aklına... Gözleri parladı. Tek çıkar yol bu! deyip doğruca kurbağalar padişahının huzuruna vardı. Padişah, karşısında yılanı görünce birden ürktü. Korkmayınız efendim. Benden size zarar gelmez. dedi yılan. Kurbağaların padişahı çok şaşırmıştı. Yılan onların ezeli düşmanıydı. Nasıl olur da dost olabilirdi? Yılan: Ben artık çok yaşlandım. Geri kalan ömrümü size hizmet ederek geçirmek istiyorum. deyince, padişahın şaşkınlığı bir kat daha arttı. Yılan konuşmasına devam etti: Günün birinde bir kurbağanın peşine düşmüştüm. Derken, benden kurtulmak için bir dervişin evine girdi. Ben de arkasından içeri daldım ama evin içi karanlıktı. Ben kurbağayı ararken yumuşak bir şey hissettim ve onu kurbağa zannederek hemen ısırdım. Meğer ısırdığım, dervişin uyuyan oğlunun parmağıymış. Çocuk ağlamaya başlayınca, derviş oğlunun yanına geldi ve beni fark etti. Hemen kaçmaya çalıştım ama peşime takıldı ve bir tılsımla beni yakaladı. 'Sen nasıl masum yavrumun canını acıttınsa, ceza olarak bundan böyle kurbağalar padişahına binek olarak hizmet edeceksin. Eğer söylediğimi yapmazsan seni öldürürüm.' dedi. İşte ben de bunun için size geldim. Benim sırtıma binin de sizi taşıyayım. Ben buna razıyım ve memnunum. Kurbağalar padişahı, ezeli düşmanının sırtına binmeyi şeref verici ve övülmeye değer bir hareket sandı. Yılanın sırtına binerek gezmeye başladı. Padişah, artık gideceği her yere yılanın sırtında gidiyordu. Bir iki gün içinde çok samimi bir dost oluverdiler. Bu arada yılan bir şey yemediği için iyice zayıflamış, kuvvetten düşmüştü. Padişah: Yahu sen niye bir şey yemiyorsun? Baksana açlıktan ne hale geldin? diye sordu. Yılan, kendisini acındırarak: Sultanım, biliyorsunuz ben kurbağadan başka bir şey yiyemem. Dervişe de size hizmet edeceğime dair söz verdim ve bu yüzden de kurbağa avlayamıyorum. deyince, kurbağalar padişahı yılana acıdı. Madem ki sen benim bineğim oldun, seni beslemek de bana düşer. diyerek yılana her gün iki kurbağa verilmesini emretti. Ve böylece yılan ömrünün sonuna kadar padişahın hediye ettiği kurbağalarla yaşamını sürdürdü."} {"url": "https://masalalemi.com/salur-kazanin-evinin-yagmalanmasi-hikayesi/", "text": "Bir şölende sarhoş olan Salur Kazan'ın tüm uyarılara karşın çıkmış olduğu av sonrası yaşanılanların anlatıldığı Dede Korkut hikayesidir. Salur Kazan bir şölende sarhoş olmuş ve ava çıkmak için diretmiş. Dayısı ve oğlu Uruz Han'ın tüm ikazlarına karşın, Oğuz beyleriyle ava gitmiş. Evini koruması içinde üç yüz yiğit ve ve oğlu Uruz Hanı bırakmış. Kendisi avda iken, yokluğunu fırsat bile düşmanı Şökli Melik gelmiş, karısı Burla, oğlu Uruz Han ve annesini tutsak almış. Bu da yetmezmiş şeklinde başlangıcında çobanları olan Salur Kazan'ın on bin koyundan oluşan sürüsünü de yok etmeye çalışmış. Sadece sürünün başlangıcında olan akıllı Karaçuk Çoban, koyunları savunurken 2 kardeşi hayatını kaybetmesine rağmen buna engel olmuş ve sürüyü korumayı başarmış. Bunlar olurken av esnasında görmüş olduğu fena rüyadan etkilenip evine dönmüş olan Salur Kazan durumu öğrenmiş ve düşman ellerine gitmiş. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban da Salur Kazan'ın karşı çıkmasına karşı kendisiyle gelmiş. Oğuz beyleriyle beraber düşmanı Şökli Melik'i yenmişler ve yurtlarına dönmüşler."} {"url": "https://masalalemi.com/salyangoz-ve-gul-agaci-masali/", "text": "Bir zamanlar güzel büyük ve yemyeşil bir bahçe varmış. Bu bahçenin etrafını çalılardan bir çit sarıyormuş. Çitin ötesinde ineklerin ve koyunların olduğu tarlalar ve çayırlar varmış. Bahçenin tam ortasında ise çiçek açmış bir Gül ağacı, altında ise Salyangoz oturuyormuş. Salyangoz: Dünyaya sadece basit güller veriyorsun. Bunlar önemsiz ve basit şeyler, Ben Dünyaya güllerden daha önemli bir şey vereceğim. demiş. Senden çok şey bekliyorum, ne zaman olacağını bana haber ver demiş gül ağacı. Bana biraz zaman lazım, acele edemem demiş salyangoz. Aradan bir yıl geçmiş. Gül ağacı tomurcuklanmış ve pembe güzel güller açmış. Salyangoz ise gül ağacının altında yine aynı yerde masalalemi.com yatıyormuş. Salyangoz kabuğundan kafasını çıkarmış, etrafa bakmış ve tekrar kafasını içeri sokmuş. Gül ağacına: Her şey geçen yıl olduğu gibi! Hiç ilerleme yok, toprağa bağlı olduğu için uzağa gidemiyorsun bile ne yazık. demiş. Gül ağacı salyangozun bu sözlerine üzülmüş ve ona, Eeee, ne zaman Dünyaya önemli bir şeyler vereceksin? diye sormuş. Salyangoz, Daha vakit var, demiş. Yine iş yapmayı erteleyip olduğu yerde yatmaya devam etmiş. Aradan biraz daha zaman geçmiş. Yaz ve sonbahar bitmiş. Kış gelmiş, gül ağacının çiçekleri dökülmüş ve sadece dalları kalmış. Salyangoz yine hiçbir iş yapmadan gül ağacının dibinde oturuyormuş. Birden kafasını çıkartıp gül ağacına: Artık yaşlı bir gül ağacısın. Acele edip ölmelisin. Dünyaya, verebileceğin her şeyi verdin. Şimdi ise şu haline bak sadece bir sopaya benziyorsun. demiş. Gül ağacı, Bunu hiç düşünmemiştim demiş. Salyangoz ise Zaten fazla işe yaradığın söylenemez. Basit birkaç gül dışında bu dünyaya ne verebilirsin ki? Gül ağacı bu sözler karşısında şaşırmış ve biraz düşündükten sonra salyangozun sorusunu cevaplamış: Güneş beni ısıttı ve toprağa bağlı köklerimle yağmur beni besledi. Nefes aldım ve yaşadım! İçimden bir güç çıktı, dallarım yeşillendi ve üzerinde pembe güzel güller açtı. İnsanlar bu gülleri sevdiklerine verdiler. Bu sayede onların en mutlu anlarına şahit oldum ve bu beni mutlu etmeye yetti, demiş. Salyangoz, Çok kolay bir yaşam sürdün demiş. Gül ağacı, Evet. Bana her şey verildi. Ama sana çok daha fazlası verildi. Baksana hareket edebiliyorsun, düşünüp faydalı işler yapabilirsin, demiş. Salyangoz somurtmuş. Şuanda bunu yapmaya hiç niyetim yok. Biraz kendimle yalnız kalacağım, demiş. Kafasını kabuğundan içeri sokmuş ve girişi kapatmış. Gül ağacı, Bu çok üzücü, ne kadar istesem de, kendi kabuğuma giremem. Ben gül açmaya devam etmeliyim. Böylelikle güzel güllerimle insanları ve canlıları mutlu edebilirim demiş. Gül ağacı masumiyet içinde çiçek açmaya devam ederken, salyangoz ise kabuğunda boş boş yatmış. Aradan yıllar geçmiş. Salyangoz ölüp toprağa dönmüş ve gül ağacı da. Gül ağacı geride binlerce mutlu insan bırakırken salyangoz ise hiçbir şey yapmadan sadece söylenmiş. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/samanli-ayran-hikayesi/", "text": "Fatih Sultan Mehmet, bir gün, kılık değiştirerek bir seyahate çıkar. Basit bir köylü kıyafeti giyer. Köy köy, kasaba kasaba yürür. Bir ara çok yorulur ve dinlenmek ister. Gözüne bir kulübe ilişir, oraya varır. Bu kulübede yalnız yaşayan kadıncağızdan, içecek soğuk bir şey ister. Kadın ter içindeki yolcuya ayran ikram eder. Köylü kıyafetindeki Fatih, ihtiyar kadının sunduğu ayranı doğru dürüst içemez. Çünkü her yudumda ağzına birkaç tane saman çöpü gelir. Fatih, ayranı yudumlaya yudumlaya içtikten sonra kadına sorar. Nine, ayranın çok lezzetli ama içindeki şu saman çöpleri niye? Kadıncağız tatlı tatlı gülümser. A evladım! Ter içindesin. Eğer bu soğuk ayranı saman katmadan verseydim bir yudumda içecek, belki de hasta olacaktın. Kıyamadım sana! Bu söz, Fatih'in çok hoşuna gider ve fakir kadına kulübesinin civarındaki araziyi bağışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/sevimli-dinozor/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde insanlardan çok daha uzun yıllar önce yaşayan sevimli bir dinozor varmış. Bu dinozor anne ve babasıyla birlikte yaşarmış. Yemyeşil kırlarda gezer, çiçekler toplar, ağaçlardan meyveler yermiş. Fakat bu sevimli dinozorun bir sorunu varmış, hiç arkadaşı yokmuş. Çünkü sevimli dinozor ormanda yaşayan diğer hayvanlardan çok daha büyükmüş. Herkes ondan korkup kaçıyormuş. Bu durum onu çok üzüyor arkadaşı olmadığı için ağlıyormuş. Annesi onun bu halini görünce çok üzülüp ona: Sevimli çocuğum, sen kendini üzme eminim ileride seni çok seven arkadaşların olacaktır. Endişe etme. dediyse de, bu sözler sevimli dinozoru teselli edemiyormuş. Günlerden bir gün sevimli dinozorumuz yeşil kırlarda yürüyüşe çıkmış. Çiçek toplayıp yürüyüşe devam ederken bir ses duymuş. Sesin geldiği yere doğru yavaşça ilerlemiş. Bir de ne görsün! Bebek tavşan ayağını bir kütük parçasına sıkıştırmış ve kurtarılmak için sürekli ağlıyor. Sevimli dinozor onu kurtarmak için gelmiş. Ancak kütük sıkıştığı için onu çıkaramamış. Bu sırada onları izleyen bir tilki varmış. Çünkü yavru tavşana bu tuzağı tilki kurmuş. Amacı yavru tavşanı bir güzel midesine indirip yemekmiş. Ama tilki, sevimli dinozorun onu kurtaracağını anlamış ve ona bir kötülük yapmaya karar vermiş. Birden ağaçların arasından fırlayıp tüm gücüyle bağırmaya başlamış: Heyyyy koşun, bu koca dinozor küçük tavşanı yiyecek, hemen yardım edin! Sesi duyanlar koşup gelmiş. Bebek tavşanı kurtarmışlar. Sevimli dinozor yavru tavşanı kurtarmaya çalıştığını söylemiş fakat kimse ona inanmamış. Herkes sevimli dinozorun, bebek tavşana zarar vermeye çalıştığını düşünmüş. Ormandaki hayvanlar bebek dinozor ve ailesine düşman olmuşlar. Sevimli dinozor bunun tilkinin oyunu olduğunu anlamış ama elinden bir şey gelmemiş. Aradan günler aylar geçmiş. Sevimli dinozor üzgün üzgün kırlarda yürüyormuş. Eskiden arkadaşım yoktu ama en azından diğer hayvanlar bana düşman değildi. diye düşünüyormuş. Tam o anda ufak tiz çığlıklar duymuş. Sesin geldiği yöne gitmiş. Ağaçların arkasından gizlice etrafa bakmış ve tilkinin yavru ceylanı bir mağaraya sıkıştırdığını ve onu yiyeceğini anlamış. Ağaçtan sarkan bir sarmaşığa tutunup tilkinin üstüne atlamış ve onu sarmaşıklarla bağlamış. Böylece yavru ceylan kurtulup kaçmış. Bu olayı hemen tüm hayvanlara anlatmış. Böylelikle ormandaki hayvanlar bunun tilkinin bir oyunu olduğunu anlamışlar. Hepsi sevimli dinozor ve ailesinden özür dilemiş. Artık hayvanlar onlardan korkmuyormuş. Sevimli dinozorun ise bir sürü arkadaşı olmuş. Eeee peki ya kötü kalpli tilkiye ne olmuş? Hayvanlar onu ormandan sürgün etmişler bir daha da hiç bir hayvana kötülük yapamamış. masalalemi.com'a aittir. Kopyalanması yasaktır."} {"url": "https://masalalemi.com/sihirbaz-ve-akilli-kiz/", "text": "Evvel zaman içinde bir sihirbaz vardı. Dilenci kılığına girerek sokaklarda dilenmeye çıkar, evlerin önünde bulduğu küçük kız çocuklarını çalar ama onları nereye götürdüğünü kimsecikler bilmezdi. Bir gün üç güzel kızı olan bir adamın evinin önünde sakat bir dilenci kılığında belirdi; omuzuna uzun bir torba asmıştı. Kapıyı çalarak bir dilim ekmek dilendi. Kapıyı ev sahibinin büyük kızı açmıştı. Sihirbaz ona şöyle bir dokundu, dokunmasıyla kızın torbaya girmesi bir oldu! O zaman sihirbaz koşar adımlarla hemen oradan uzaklaştı. Bir süre sonra büyük, karanlık bir ormana girdiler ve sonunda sihirbazın evine vardılar. Burası şahane bir yerdi. Sihirbaz, kıza: Burada çok rahat edeceksin, çünkü gönlünün tüm istediklerine sahip olacaksın. dedi. Aradan iki gün geçti. Üçüncü sabah sihirbaz: Benim birkaç günlüğüne evden ayrılıp bir yere gitmem gerekiyor dedi, Seni yalnız bırakıyorum. Al, işte evin tüm odalarının anahtarları, istediğin gibi gez, dolaş, her köşeyi gez. Yalnız küçük anahtarla açılan bir oda var ki, oraya girmek yasak. Sözümü dinlemez, bu yasağa karşı gelirsen canınla ödersin. Sonra kıza bir yumurta vererek: Bunu iyi sakla üzerinden hiç ayırma. dedi. Yumurtaya birşey olursa başına büyük bir felaket gelir! Kız, anahtarlarla yumurtayı aldı ve onun dediklerinden çıkmayacağına söz verdi. Ne var ki, sihirbaz evden uzaklaşır uzaklaşmaz, kızcağız merakını yenemez oldu. Önce tüm evi, tavanlarından mahzene kadar dolaştı, sonra küçük anahtarı alarak yasak odanın kapısını açtı ve içeriye girdi. İçeri girince korkusundan donup kaldı. Çünkü odanın orta yerinde içi kan dolu bir leğen durmaktaydı. Korkudan tirtir titremeye başlayınca, yumurta elinden kayarak leğenin içine düşmez mi? Kızcağız gerçi yumurtayı hemen çıkarıp sildi ama boşuna! Ne kadar sabunlarla yıkayıp ovsa yumurtanın üzerindeki kan lekesi çıkmıyordu. Ertesi gün sihirbaz eve döndü ve kızdan yumurtayla küçük anahtarı istedi. Kız bunları korkudan titreyerek ona uzattı ve adam onun yasak odaya girmiş olduğunu anladı. Demek benim isteğime karşı gelerek o yasak odaya girmeye cüret edebildin! dedi. Şimdi de ben senin isteğine karşı gelerek seni o odaya kilitleyim de gör! diyerek onu yasak odaya soktu, kapıyı üstünden kilitledi. Sonra kendi kendine: Şimdi de gidip ikincisini getireyim. diye düşünerek gene dilenci kılığına girdi. Kızın evine gidip kapıyı çaldı, bir dilim ekmek dilendi. Ekmeği bu kez ortanca kız getirdi. Sihirbaz onu da torbasına sokarak oradan uzaklaştı ve kendi evine döndü. Burada, büyük kızın başına gelmiş olanlar ortanca kızın da başına geldi. O da merakını yenerneyerek yasak odaya girdi ve sihirbaz eve dönüşünde onu da o odaya kilitledi. Sonra gene dışarı çıktı ve bu kez gidip en küçük kızı kaçırdı, torbasına koyup eve getirdi. Fakat bu kız çok akıllıydı; sihirbaz ona yasak odanın anahtarıyla yumurtayı verip söyleyeceğini söyleyerek uzaklaştıktan sonra kızın ilk işi yumurtayı elinden bırakıp güvenli bir yere koymak oldu. Sonra yasak odanın kapısını açıp içeri girdi ki, bir de ne görsün? İki ablası da orada yatmıyorlar mı! Açlıktan, susuzluktan yarı ölmüş durumda ... Küçük kız hemen onları kaldırdı, önlerine yemek ve su koydu. Ablalar çok geçmeden kendilerine geldiler, kurtuldukları için sevinçle küçük kardeşlerini kucaklayıp öptüler. Sihirbaz eve dönüşünde hemen anahtarlarla yumurtayı istedi. Bunların üzerinde kan lekesi görmeyince memnun olarak küçük kıza: Sen merakına kapılmadın, koyduğum yasağa karşı gelmedin. dedi. Benim eşim olacak, saltanat süreceksin, gönlünün her istediği senin olacak! Kız da: Peki, olur. dedi. Yalnız benim de senden bir istediğim var. Annemle babama bir çuval altın götüreceksin hem de sırtında taşıyacaksın bunu. Bu arada ben de düğün hazırlıklarına başlarım. Sonra hemen, bir odaya gizlemiş olduğu ablalarının yanına döndü: Tamam, sizi buradan kurtarıyorum artık. Hem de sihirbaz sizi sırtında taşıyacak. Sakın varlığınızı belli etmeyin, eve varır varmaz da bana yardım yollayın. diyerek ablalarını sihirbazın torbasına koydu, üzerlerini altınla örttü, sihirbaza da: Şimdi al şu torbayı, bizimkilere götür. dedi. Yalnız bil ki ben pencereden senin yollarını gözleyeceğim. Onun için sakın yollarda oyalanma, hemen dön. Sihirbaz torbayı omuzuna vurduğu gibi yola koyuldu, gelgelelim yükü öyle ağırdı ki, terler yüzünden aşağı akıyordu. Biraz sonra bir parça durup dinlenmek istedi ama tam o sırada torbanın içinden: Penceremden seni gözlüyorum, lütfen yoluna devam et! diye bir ses' yükselmez mi? Sihirbaz bunu nişanlısının sesi sanarak hemen ayağa kalktı, yeniden yürümeye başladı. Ne zaman dinlenmek için dursa aynı sesi duyuyordu! Sonunda yorgunluktan perişan bir durumda kızların evine ulaştı. Bu arada evde kalan küçük kız, düğün şölenini hazırlamış, sihirbazın dostlarını davet etmişti. Hemen iri bir şalgam aldı, bıçakla şalgamın üzerine göz ve ağız yerleri açıp boyayarak yüze benzetti, başına duvak ve çiçek takarak en üst katta bir pencereye yerleştirdi. Sonra kendisi bir bağ fıçısının içine girdi, yataktan sökerek dışarı çıkardığı kuş tüylerinin içinde yuvarlandı ve şahane, görülmedik bir kuşa benzeyip çıktı! Bu kılıkta onu kimsecikler tanıyamazdı. Küçük kız dışarı çıkıp yürümeye başladı. Yolda rastladığı düğün davetlileri ona: Nereden geliyorsun? diye soruyorlardı. O da: Tüyler kralının evinden geliyorum. diye cevap veriyordu. Kimileri de: Gelin kız ne yapıyor? diye soruyorlardı. Küçük kız bunlara: En üst kat penceresinden güveyin yollarım gözlüyor. diye karşılık veriyordu. Bir süre sonra kendi evine dönmek te olan sihirbazla karşılaşınca, sihirbaz da ona ayın şeyleri sordu ve aynı cevapları aldı. Bunun üzerine sihirbaz evin en üst penceresine baklı, orada süslü püslü şalgamı görünce kız sanarak oraya doğru gitmeye başladı. Ne var ki, tam o anda gelinin ağabeyleriyle akrabaları imdada yetişti. Kimse kaçmasın diye tüm kapıları kapatıp onları oraya kitlediler. Böylece hain sihirbazla, tüm kötü yürekli dostları oracıkta esir kaldı. Başkasına kötülük için düzen kuran, kendi kuyusunu kazmış olur. Ezop"} {"url": "https://masalalemi.com/sihirli-sapka-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir keloğlan varmış. Keloğlan kel olduğu için hep kafası üşürmüş. Annesi şapka almak için pazara göndermiş Keloğlanı. Keloğlan pazara giderken yolda aksakallı bir dede görmüş. Dede şapka satarmış. Keloğlan tembel olduğu için pazara gitmeye üşenmiş şapkayı bu dededen almaya karar vermiş. Selamünaleyküm dede ben bir şapka almak istiyorum demiş. Dede, Aleykümselam. Tabi ama benim şapkalarım sihirlidir almak için hak etmek gerek demiş. Bu şapkayı almak istiyorsan beni tek bir hareketle tepetaklak et demiş. Keloğlan düşünmüş düşünmüş kel kafasını kaşımış sevinçle buldum! demiş. Yeleğinin cebinden çıkardığı küçük aynasını dedenin başına tutup hele yukarı bak dede demiş. Dede başını kaldırıp aynaya bakınca kendini tepetaklak görmüş. Aferin Keloğlan sen çok akıllı bi delikanlısın al bakalım şapkanı demiş. Ve devam etmiş, bak Keloğlan çok darda kalırsan başın derde girerse davran şapkam davran, kurtar beni bu durumdan de seni kurtarır...davran şapkam davran, bana ver altınlarından dersen altın verir sana... eğer şapkayı çaldırırsan geri almak için davran şapkam davran, sahibine gel şapkam, demiş. Keloğlan tamam deyip evine doğru yol almış, eve gidip anasına olanı biteni anlatmış. Annesi madem öyle Keloğlum altın iste de ihtiyaçlarımızı alalım demiş. Keloğlan davran şapkam davran, bana ver altınlarından demiş şapkadan altınlar dökülmüş. Keloğlan sevinç içinde pazara gitmiş her ihtiyaçlarını almış bir de eşek masalalemi.com almış, eşeğe yükleyip yola düşmüş. Yolda karşısına hırsızlar çıkmış. Eşeğini çalmak istemişler o sırada Keloğlan davran şapkam davran kurtar beni bu durumdan demiş. Şapka ejderha olup hırsızları bir hamlede yutmuş sonra şapka olup Keloğlanın başına konmuş.. Keloğlan eve gitmiş yemiş içmişler gece olunca şapkayı çıkarıp uyumuş Keloğlan. Eve hırsız girmiş üç beş bir şeyler çaldıktan sonra evden çıkacakken şapkayı görmüş onu da başına takıp çıkmış. Keloğlan sabah şapkayı bulamayınca çok üzülmüş. çıkmış evden üzgün üzgün dolaşırken hırsızı görmüş şapka başındaymış. Gitmiş durdurmuş adamı kardeş bu şapka benim, hemen geri ver şapkamı demiş, hırsız inkar edip kaçmaya başlayınca Keloğlan davran şapkam davran sahibine gel şapkam demiş. Şapka keloğlanın başına gelmiş. Hırsız korkudan kaçıp gitmiş. Keloğlan eve dönmüş, şapka sayesinde anacığıyla beraber varlık içinde yaşamışlar."} {"url": "https://masalalemi.com/sihirli-top-masali/", "text": "Yeni yılı Ocak ayının başında kutlarız ama pek çok ülkede bu olay baharın başında olur. Ne de olsa bu, bitkilerin büyüdüğü ve çiçeklerin açtığı yeni bir yaşam zamanıdır. Eski İran'da, baharın başında geleneksel bir Yeni Yıl şöleni vardı. Kraliyet sarayında sanatçılar, zanaatkarlar ve yabancılar en iyi becerilerini veya hazinelerini krala sunarlardı. Kral memnun olursa, onlara güzel bir hediye verirdi. İran'daki bu Yeni Yıl kutlamalarından birinin sonuna doğru, kralın önüne bir gezgin geldi. Zengin bir şekilde süslenmiş yapay bir atı krala sundu. Gezgin, krala hitap ederek, Majesteleri böyle harika bir şey yaptığım için kendimle gurur duyuyorum, dedi. Kral, Her yetenekli sanatçı bunun gibi bir at yapabilir, diyerek kaşlarını çattı. Efendim, diye yanıtladı gezgin, bu atı bu kadar sıra dışı yapan, süslemesi değil, kullanımı. Sırtına bindiğimde havalanıp çok kısa sürede dünyanın en uzak köşesine gidebilirim, dedi. Bu kralın ilgisini çekti. İlerideki bir dağı göstererek, Pekala, şuradaki dağın tepesinde bir palmiye ağacı var. Oraya git ve bana dalında bulunan hurmalardan birini getir, dedi. Gezgin atına bindi. Atın boynunda bulunan bir mandalı çevirir çevirmez at uçtu. 15 dakika sonra elinde bir hurma ile geri döndü ve onu kralın ayaklarının dibine bıraktı. Kral bundan etkilenmişti. Hemen atı satın almak istedi. Majesteleri, dedi gezgin, bana bu atı satan sanatçı, para için ondan asla ayrılmayacağıma yemin ettirdi. Kral bunun üzerine gezgine Para istemiyorsan ne istiyorsun? diye sordu. Gezgin biraz düşünüp, eğer kralın prenses kızı ile evlenirse, atı seve seve vereceğini söyledi. Kraliyet mensupları bu abartılı isteği duyunca gülmeye başladılar. Kralın oğlu Prens, babasının teklifi ciddi bir şekilde düşündüğünü görünce daha da şaşırdı. Prens krala yaklaşarak, Affet beni baba. Ama bir an için kızını, oyuncak at için evlendirmeyi mi düşünüyorsun? diye sordu. Aslında kral, evlilik talebini reddederse sihirli atı başka bir kralın alabileceğinden endişeliydi. Oğlundan atı dikkatle incelemesini ve onun hakkındaki görüşünü bildirmesini istedi. En azından bu, meseleyi düşünmesi için ona daha fazla zaman verirdi. Prens ata yaklaştı. Gezgin, prense nasıl yönetileceğini göstermek için öne çıktı. Ancak genç prens, kraliyet ailesini kandırmaya cesaret eden bir yabancıdan talimat alacak değildi. Dinleyemeyecek kadar büyük bir öfkeyle eyere atladı ve mandalı çevirdi. Bir anda Prens at ile birlikte havaya yükseldi. Gezgin, prensin uçup gittiğini gördüğünde çok korktu. Çünkü atı kullanmayı bilmiyordu bu yüzden de düşebilirdi. Kral, oğlunun at ile havalandığını görünce çok kızdı. Yardımcılarına gezgini hemen hapse atmalarını emretti. Oğlum çok kısa bir süre içinde sağ salim dönmezse, senin canını alacağım! diye kükredi. Bu arada Prens nefes kesen bir hızla havaya çıktı. O kadar yüksekteydi ki artık dünyayı bile zar zor görebiliyordu. Mandalı bir o yana bir bu yana çevirmeyi denedi ama bunun bir etkisi olmadı. Paniğe kapıldı ve yaptığından çok pişman oldu. Atı yakından inceleyince, sonunda kulağın arkasında olan başka bir mandal keşfetti. O mandalı çevirdiğinde çok geçmeden atın aşağı inmeye başladığını gördü. Prens yere yaklaştığında hava kararmıştı. Diğerlerinden daha yüksek bir çatı görünce atı onun üzerine indirdi ve atından indi. Aç ve yorgun, etrafı araştırdı ve büyük bir binanın çatısında olduğunu gördü. masalalemi.com Basamaklardan inerken bir kapı buldu ve kapıdan bir ışık gördü. Birkaç muhafız, kılıçları yanlarında, uyuyordu. Bu binanın başka bir kralın sarayı olduğunu düşündü. Eğer muhafızlar onu yakalarsa izinsiz girdiği için zarar verebilirlerdi. Bu yüzden sessizce çatıya çıkan basamakları tırmandı ve geceyi karanlık bir köşede uyuyarak geçirmeye karar verdi. Şafaktan önce, kimse uyanmadan sihirli atına binecekti. Ama sarayın prensesi çatıda duyduğu seslere çoktan uyanmıştı. Muhafızlarına, neyin düştüğünü bulmalarını ve izinsiz gireni hemen yanına getirmelerini söyledi. Muhafızlar hemen prensi yakaldı ve prensese götürdüler. Prens, Beni bağışla prenses. Ben bir kralın oğluyum ve başıma çok garip şeyler geldi, izin verirseniz ayrıntılarını sizinle paylaşmaktan mutluluk duyacağım. dedi. Prenses, bugün kuzey Hindistan'da bir bölge olan Bengal Kralı'nın kızından başkası değildi. Prenses, Seni dinleyeceğim fakat şimdi biraz dinlenin çok yorgun görünüyorunuz. dedi. Hizmetçilerine onu odaya götürmelerini, yiyecek ve içecek vermelerini emretti. Prens birkaç gün daha sarayda misafir olarak kaldı. Bu esnada ikiside birbirini tanımaya başladı ve çok geçmeden aşık oldular. Bir öğleden sonra prens prensese, Ah, prensesim, sihirli atı getiren gezgin aslında kötü biri değildi. Ben onun konuşmasına fırsat vermeden ata bindim. Şimdi benim yüzümden hapiste olabilir. Oysa onun sayesinde seninle tanıştım. Prenses, Artık geri dönmeyi mi düşünüyorsun? dedi. Prens ona birlikte gitmeyi teklif etti. Prenses biraz düşündü ve teklifi kabul etti. Ertesi sabah prenses kimsenin endişelenmemesi için bir not bıraktı ve şafakta atın olduğu çatıya gittiler. Prens ve Prenses ata bindi. Mandalı çevirdiler, kısa bir süre içinde İran'ın başkentine varmışlardı. Hapishaneye inmek için sihirli atı yönlendirdi. Prensin düşündüğü gibi, gezgin orada hapsedilmişti. Hemen Kral babasını bulmaya karar verdi. Prensesin güvenliği için onu bahçenin bir kenarında indirdi. Güvende olması için sihirli atı ona bıraktı. Prensese, Ben babamı görmeye giderken burada kal. Ona iyi olduğumu göstereceğim ve gezgini kurtaracağım, dedi. Sihirli atın tüm özelliklerini öğretti. Onlar konuşurken çalıların arkasındaki bir hırsız konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. Ne şanslıyım! diye neşeyle düşündü. Yalnız bir prenses ve sihirli bir at! Onu Kaşmir Sultanı'na götüreceğim. Bir gelin aradığını söylüyordu. Kesin güzel bir ödül alacağım! Hırsız, Prens'in ormanda kaybolmasını bekledi. Prens gidince prensesi yakaladı ve ata bindirdi. Her şeyin bu kadar kolay olmasına çok sevinmişti. Mandalı çevirdi ve at havalandı. Kralın yanına doğru giden Prens ise havalanan atı gördü ancak hiçbir şey yapamadı. Hemen babasının yanına koştu. Kral, oğlunu gördüğüne çok sevindi. Ancak prens endişe ile olan biteni anlattı ve hemen prenses için yola çıktı. Hırsız ise çoktan Kaşmir Sultanı'na ulaşmıştı. Sultan Bengal Prensesi'nden çok etkilendi ve hırsıza ödülü verdi. Sihirli atı ise hazineye yolladı. Prenses İran Prensi'ni sevdiğini ona gitmek istediğini söylese de masalalemi.com Sultan onunla evleneceğini söyledi. Bu Prensesi hayal kırıklığına uğratmıştı. Ertesi sabah, sarayda ve şehirde yankılanan trompet sesleri ve davulların vuruşuyla erkenden uyandı. Bu sevincin sebebini sorduğunda, o gün Kaşmir Sultanı ile düğünlerinin olduğunu öğrendi. Çaresiz, bir şekilde aklına sadece bir fikir geldi. Ayağa kalktı ve özensizce giyindi ve delirmiş gibi hareket etmeye başladı. Sultan hemen prensesin yanına geldi ve onun hastalandığını düşündü. Onu iyileştirebilecek herhangi bir doktora büyük ödüller teklif etti. Ancak ne zaman doktorlar yaklaşsa, prenses de onlara doğru uçar ve yumruklarını döverdi, böylece Prensesin iyileşmesi için umudunu kaybetmeye başladı. Bu süre zarfında, Prens hala Prensesi arıyordu. Nereye gittiyse Prensesi bulamamıştı. Artık umutsuzluğa kapılan Prens bir kayaya oturdu. O esnada tanıdık bir ses işitti. Sihirli at nerede, sorabilir miyim? dedi prense. Prens bu sesi hemen tanıdı. Bu sihirli atı yapan gezgindi. Olan biteni anlattı ve ikisi dertleştiler. Konuşurken gezgin, düğün gününde deliye dönen Bengalli bir prenses ve Kaşmir Sultanı'nın hikayesini anlattı. Prensin kalbinde bir umut ışığı yanmıştı. Bu Bengal prensesi, aradığı kayıp aşkı olabilir miydi? Öğrenmeye kararlıydı. Hemen Kaşmir'e vardı, doktor kıyafetlerini giydi. Padişahın huzuruna çıkarak prensesi iyileştirebileceğini iddia etti. Önce, onun beni göremediği bir yerde onu görmeliyim. dedi. Böylece onun gerçekten aradığı aşkı olup olmadığını anlayacaktı. Doktor kılığındaki prensi bir dolaba götürdüler. Delikten Prensese baktı. İşte! dedi içinden, O benim Prensesim! Prens, Sultan'a prensesi iyileştirilebileceğini, ancak onunla yalnız konuşması gerektiğini söyledi. Sultan kabul etti. Prens odasına girer girmez, prenses her zamanki öfkeli tavrıyla çıldırmaya başladı, bu esnada Prens bileklerini tuttu ve aceleyle fısıldadı, Ben Prens, sevgilin. Prenses bir anda çıldırmayı bıraktı. Görevliler, doktorun yeteneklerinin bu kanıtına sevinerek Sultana söylediler. Prens fısıldayarak planını söyledi. Sonra Sultan'a döndü. Her şey sadece bir şansa bağlı. Görüyorsun, prenses hastalanmadan birkaç saat önce büyülü bir şeye dokunmuş olmalı. O şeyi elde edemezsem, onu tedavi edemem. dedi. Kaşmir Sultanı, hala hazinesinde bulunan sihirli atı hatırladı. Kendisine getirilmesini istedi ve doktora gösterdi. Genç adam atı görünce çok ciddi bir tavırla, Majestelerini tebrik ediyorum. Bu gerçekten prensesi büyüleyen sihirli nesne. Birkaç dakika içinde tamamen iyileşeceğine söz veriyorum. dedi. Ertesi sabah sihirli at meydanın ortasına yerleştirildi. Doktor etrafına büyük bir daire çizip dairenin etrafına, her birinde küçük bir ateş bulunan kaplar yerleştirdi. Sultan, bütün soylular ve devlet bakanlarıyla birlikte büyük bir ilgiyle onu izliyordu. Prenses başı örtülü olarak dışarı çıkarıldı ve dairenin ortasına götürüldü. Sahte doktor masalalemi.com onu büyülü atın üzerine oturttu. Daha sonra her kabın yanına gitti ve bir toz attı. Bu tozlar kısa sürede dumana dönüştü. Ne prenses ne de sihirli at görünmüyordu. O anda doktor kılığındaki İran Prensi ata bindi. Mandalı çevirdi ve sihirli at havaya yükseldi. Prenses, Kaşmir Sultanı, asla sahip olmadığın şeyi kaybedemezsin! diye seslendi ve Prens ekledi: Kalp satın alınamaz, kazanılmalıdır! Aynı gün İran Prensi ve sevgili Prensesi saraya sağ salim geldiler. Baba oğlunun dönüşüne sevindi ve hemen o ülkede görülmüş en büyük ihtişamla bir düğün kutlaması emretti. Ve böylece Prens ve Prenses sonsuza dek mutlu bir şekilde birlikte yaşadılar."} {"url": "https://masalalemi.com/sindirella-kulkedisi-masali/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Uzak mı uzak diyarların birinde Sindirella adında güzeller güzeli bir kız babası ile birlikte yaşarmış. Annesi uzun zaman önce vefat edince babası ile birlikte birbirlerine kol kanat germişler. Sindirella'nın babası bir gün yeniden evlenince bu güzeller güzeli kızın hayatı tamamen değişmiş. Babasının evlendiği kadın iki tane kızı ile birlikte onların evine yerleşmiş. Eve yerleşirken Sindirella'yı görmüş ve güzelliği karşısında şok olmuş. Hem şok olmuş hem de çok kıskanmış. Kıskanmış çünkü üvey annenin iki kızı da hiç güzel değilmiş. İkisi de hem çok şişman hem de çok görgüsüz kızlarmış. Fakat Sindirella pamuk gibi cildi, upuzun saçları, incecik vücudu ve zarif davranışları ile hem üvey annenin hem de kızların kıskançlık krizlerine girmesine sebep oluyormuş. Bir gün üvey annesi bağırmaya başlamış: Sindirella, bundan böyle sen yukarıda tavan arasında yaşayacaksın. Ev işlerinin hepsini sen yapacaksın. Bu güzel kıyafetlerle evde dolaşmanı istemiyorum. Hizmetçinin giydiği eski ve yırtık kıyafetlerden giyeceksin. Bulaşıkları ve çamaşırları yıkayacak, ben izin vermeden oturmayacaksın. Sindirella ne diyeceğini bilememiş. Babasına söylemek istemiş fakat babası iş seyahatine çıkmış ve en az bir ay gelmezmiş. Çaresizce söylenenleri yapmak zorundaymış. Odasındaki bütün eşyalarını toplayıp tavan arasına yerleşmiş. Sindirella o günden sonra evin bütün işlerini tek başına yapmaya başlamış. Çok yoruluyormuş ama ne üvey annesi ne de kız kardeşleri onun bu haline acıyorlarmış. Üçü de sadece rahatlarına düşkün tiplermiş, bütün gün yatıyor ve Sindirella'yı hizmetçi gibi kullanıyorlarmış. Bir gün üvey kardeşler Sindirella'nın yanına gelmiş: -Hey, senin adın Sindirella falan değil artık. Bundan sonra senin adın Külkedisi olsun. Aynı bir kedi gibi bütün gece sobanın yanındaki küllerin içinde uyuyorsun' diyerek gülüşmeye başlamışlar. Sindirella ise gözyaşlarını saklayarak işini yapmaya devam etmiş. Tavan arası çok soğuk olduğu için geceleri gizlice sobanın yanına kıvrılıp orada uyuyormuş. Üvey kız kardeşleri de bu durumla dalga geçip ona 'külkedisi' diye takma isim takmışlar. Günler bu şekilde geçip giderken bir gün kasabanın meydanında duyuru okunmuş. Bu duyuru saraydan gelen bir duyuruymuş. Genç ve yakışıklı prens ülkedeki tüm genç ve bekar bayanların katılacağı büyük bir balo düzenleyecekmiş. İki üvey kız kardeş bu haberi duydukları gibi hazırlık yapmaya başlamışlar. Üvey anne de en az onlar kadar heyecanlıymış. Kızlarım benim, en güzel kıyafeti ve en güzel ayakkabıyı bulmamız gerek. Prens mutlaka ikinizden birini seçmeli. Böylelikle hepimiz sarayda yaşamaya başlarız. Kızlar da annelerine katılıyormuş. Haftalarca süren hazırlıklar sonunda bedenlerine uygun birer elbise diktirmişler. Her gün aynanın karşısına geçip kıyafetlerini deniyor ve 'en güzel biz olacağız' diye kendi kendilerini övüyorlarmış. Günler haftaları kovalamış derken balo günü gelmiş, çatmış. Sabah erkenden kalkan üvey kardeşler hemen Külkedisi'ni çağırmışlar: -Külkedisiiii! Külkedisii! Ay neredesin sen sabahtan beri? Bugün büyük gün, hazırlanmamız lazım. Hadi bize banyoyu hazırla hemen. Külkedisi o gün üvey kardeşlerinin etrafında pervane olmuş resmen. Onu getir bunu götür derken üvey kardeşleri sonunda hazır hale gelmiş. Üvey anne iki tane kızını alarak saraya doğru yola çıkmış. Külkedisi ise arkalarından bakakalmış. Evde tek başına kalan Külkedisi ağlamaya başlamış. 'Neden ben de saraya gidemiyorum ki' diye geçirmiş içinden. O sırada bir ışık belirmiş evin içinde. Külkedisi ne olduğunu anlayamamış önce. Işığa doğru bakakalmış. Ve ışığın içinden güzeller güzeli bir peri çıkmış. Peri: 'Güzel Sindirella. Ağlama. Sen de saraydaki o davete gideceksin' demiş. Külkedisi gözlerine inanamıyormuş. Külkedisi: -Nasıl gideceğim ki peri kızı? Baksana şu üzerimdekilere! Peri kızı yavaşça külkedisinin kulağına eğilmiş. Peri: -Benim burada olmamın sebebi de bu zaten. Hadi şimdi bana bir tane balkabağı getir. Bir de 6 tane fare ile bir tane kedi. Külkedisi peri kızın neden bunları istediğini anlamamış ama soru sormadan denilenleri yapmış. Tüm istediklerini peri kızın önüne getirmiş. Peri kız elindeki asa ile her şeye dokunmuş ve o da ne! Balkabağı güzel bir faytona, altı tane fare altı tane güzel ata, kedi de faytonu kullanan arabacıya dönüşmüş. Külkedisi şaşkınlıkla peri kızına bakarken peri kızı elindeki asa ile ona da dokunmuş ve Külkedisi'nin üzerindeki yırtık elbise muhteşem bir balo elbisesine, terlikleri ise camdan yapılmış parıl parıl parlayan bir ayakkabıya dönüşmüş. Peri gülümseyerek Külkedisi'ne dönmüş: -Evet güzel kız. Şimdi baloya gitme zamanı. Ama şunu sakın unutma. Saat 12 olduğunda mutlaka evde olmalısın. Çünkü saat 12 de her şey eski haline geri dönecek. Külkedisi o kadar mutluymuş ki gerçek olduğuna inanamamış. Peri kızın söylediklerini dinlemiş ve faytona binip hızlıca saraya doğru yola çıkmış. Külkedisi saraya geldiğinde balo daha yeni başlamış. Balonun yapıldığı salondan içeri giren Külkedisi'ni gören herkes adeta büyülenmiş. Külkedisi o kadar güzel gözüküyormuş ki... Üvey anne kızları ile birlikte bu gelen bayanı görmüş ve güzelliği karşısında dilleri tutulmuş. O sırada prens Külkedisi'ni merdivenlerden inerken görmüş ve daha ilk görüşte aşık olmuş. Hayran gözlerle Külkedisi'nin elinden tutmuş ve bütün gece ellerini bırakmadan sürekli onunla dans etmiş. Saat 12'ye yaklaştığında Külkedisi'nin aklına peri kızın söyledikleri gelmiş. Her şeyin eski haline döneceğini düşünmüş ve panikle prensin elini bırakıp koşmaya başlamış. Prens arkasından bağırıyormuş: -Güzel bayan nereye gidiyorsunuz? Lütfen isminizi söyleyin. -Üzgünüm prensim. Gitmek zorundayım. Külkedisi var gücüyle koşmaya başlamış. Koşarken ayakkabısının biri ayağından çıkmış fakat geri dönüp alacak vakti bile yokmuş. Biraz uzaklaştığında saat 12'yi vurmuş ve üzerindeki her şey eski haline dönmüş. Prens sarayın dış tarafında az önceki güzel bayanı ararken yerde parlayan ayakkabıyı fark etmiş. Eline aldığında o bayanın ayakkabısı olduğunu anlamış. 'Bu ayakkabının sahibini mutlaka bulmam lazım' diyerek tüm yardımcılarına yarından tez yok bütün ülkedeki bayanlara bu ayakkabı deneteceklerini buyurmuş. Külkedisi soluk soluğa eve gelmiş ve hemen tavan arasına saklanmış. Bütün geceyi tekrar zihninde canlandırmış. Prens o kadar yakışıklıymış ki, Külkedisi'nin aklını başından almış. Külkedisi Prens'e aşık olmuş ama onun aşkı maalesef çaresiz bir aşkmış. Prens onu nasıl bulacakmış ki? Hem de bu kıyafetlerle nasıl tanıyacakmış? Prens ertesi günden itibaren tüm ülkeyi gezerek ayakkabının sahibini aramaya başlamış. Bıkmadan usanmadan bekar tüm genç kızlara ayakkabıyı denetiyormuş. En son olarak da Külkedisi'nin olduğu eve gelmiş. Eve girdiğinde iki üvey kız kardeş ayakkabının ayaklarına olması için yapmadıklarını bırakmamışlar. Fakat ayakkabı çok zarif bir ayağın ayakkabısıymış. Bu iki kızın da ayakları oldukça tombikmiş. Prens tam umudu kırılmış bir şekilde evden ayrılacakken arkadan gelen bir sesle irkilmiş: -Ayakkabıyı ben de deneyebilir miyim? Üvey anne ve iki kızı kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Üvey anne: -Külkedisi, saçmalama, gir çabuk içeri. Sen kim, o ayakkabının sahibi olmak kim? Prens anında susturmuş kadını. Külkedisinin eski kıyafetler içinde olsa bile güzelliğini fark edebiliyormuş. Prens: 'Güzel bayan, lütfen siz de dener misiniz?' Külkedisi ayağını uzatmış ve ayakkabı ayağına tam oturmuş. Üvey anne ve kızları şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde Külkedisi'ne bakıyorlarmış. Prens ise hayran bakışlarla Külkedisi'nin elinden tutmuş: Prens: 'Güzel bayan, lütfen benimle evlenir misiniz?' Külkedisi Prens'in teklifini mutlulukla kabul etmiş. Üvey anne ve kızları kıskançlıktan bayılmış. Prens ise Külkedisi'ni alarak saraya doğru yola çıkmış. Saraya vardıklarında hemen düğün hazırlıklarına başlamışlar. Ve ertesi gün dillere destan bir düğünle evlenip mutlu bir prens ve prenses olmuşlar. Gökten üç elma düşmüş, üçü de Külkedisi gibi iyi yürekli insanların olmuş."} {"url": "https://masalalemi.com/tarla-faresi-ile-sehir-faresi/", "text": "Bir zamanlar uzak bir şehirde güzel mi güzel bir şehir faresi yaşarmış. Ancak şehir faresi çok yalnızmış, arkadaş aramaya çıkmış. Bu yüzden bir tarlada rastladığı tarla faresi ile arkadaş olmuş ve ikisi birbirlerini çok sevmişler. Aralarında güzel bir dostluk kurulmuş bu yüzden şehir faresi sık sık tarla faresini ziyaret edermiş. Birlikte kırlarda güle oynaya vakit geçirirlermiş. Diledikleri kadar koşar, zıplar, yuvarlanırlarmış... Sürekli tarla faresinde görüşüyorlarmış bu yüzden şehir faresi arkadaşını yemeğe davet etmiş. -Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş. Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş... Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş. Akşam tarla faresi kalkıp gelmiş. Bakmış, masanın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu. Masada hiçbir şey eksik değilmiş. Hemen sofraya oturmuşlar. Ziyafet neşeli başlamış. Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, ancak dışarıdan sesler gelmiş. Şehir faresi hemen deliğine kaçmış. Ardından da tarla faresi kendini zor atmış deliğe. Korkudan kalpleri küt küt atıyormuş. Tarla faresi sormuş: -Evin kedisi olabilir mi? Şehir faresi cevap vermiş: -Sanırım onun gürültüsüydü. Yeniden sofraya oturmuşlar. Ama artık neşeleri kaçmış, tedirgin olmuşlar. Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Fakat tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler. Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş. Korkudan tir tir titriyorlarmış. Tarla faresi sormuş: -Evin hanımı olabilir mi? Şehir faresi cevaplamış: -Belki odur bilemem. Sesler kesilince delikten çıkmışlar. Şehir faresi: -Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş. Tarla faresi: -Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz. La Fontaine"} {"url": "https://masalalemi.com/tarla-kusu-ile-yavrulari/", "text": "Bir zamanlar, yavrularıyla beraber mutlu bir hayat süren bir tarla kuşu varmış. Yumurtalarından yeni çıkardığı yavrularına uçma dersleri veriyor, onları en güzel şekilde yetiştirmeye çalışıyormuş. Bir zaman sonra, tarlada ki buğday başakları olgunlaşıp sararmaya başlamış. Yavrularının henüz uçma öğrenememiş olması, tarla kuşunu üzüyor, tarlanın yakında biçilecek olması ise telaşlandırıyormuş. Yiyecek aramaya gittiğinde, yavrularına öğütler vererek; Aman yavrularım! diyormuş. Gözünüzü dört açın. Pek yakında tarlanın sahibi tarlaya gelecek. Konuşmalarını dikkatlice dinleyip, tarlayı ne zaman biçeceğini öğrenmeye çalışın. Nihayet bir gün yavruları, akşam eve gelen tarla kuşunu telaşla karşılamışlar. Anneciğim anneciğim! diyorlarmış. Bugün tarlaya çiftçi ve oğlu geldi. Konuşmalarını duyduk. Yarın komşularını getirip tarlayı biçeceklermiş. Buradan hemen gitmemiz gerekiyor. masalalemi.com Tarla kuşu; Yavrularım! demiş, Siz hiç telaşlanmayın. Çiftçi eğer komşularına güveniyorsa bu tarlayı biçemez. Bizim de buradan ayrılmaya zamanımız var demektir. Ertesi gün yiyecek aramaya çıkan tarla kuşu, yavrularına aynı şekilde öğütler vermiş. Yavrularım! Çiftçi tarlaya gelirse eğer, onu çok dikkatli dinleyip, duyduklarınızı bana söyleyin. Akşam eve dönen tarla kuşunu yavruları daha bir heyecanla karşılamış; Anneciğim, anneciğim! diyorlarmış minik yavrular. Bugün çiftçi ve oğlu yine geldi. Komşularının gelmediğini görünce, yarın akrabalarıyla gelip tarlayı biçeceklerini söylediler. Tarla kuşu gülmüş. Demek yarın da akrabalarına güveniyorlar. demiş, Siz hiç merak etmeyin yavrularım. Tarlayı yarın da biçemeyecekler. Bu arada tarla kuşu uçma derslerini hızlandırmış. Yiyecek toplamaya gitmeyi de ihmal etmiyormuş. Her gidişinde aynı şeyleri söylüyormuş minik yavrularına; Yavrularım, çiftçinin konuştuklarını iyi dinleyin! Gözlerini dört açan yavrular, çiftçi ile oğlunun son gelişlerinde ki konuşmalarını da dikkatlice dinlemişler. Çiftçi oğluna şöyle diyormuş bu kez; Komşulara ve akrabalara güvenmekle hata ettik. En iyisi mi biz, kendi işimizi kendimiz yapalım. Daha fazla gecikmeden, yarın ailece gelip tarlayı biçelim. Yoksa kuruyan başaklar dökülecek. Bütün bu konuşmaları annelerine anlatan minik kuşlar, bu kez annelerinin telaşlandığını görmüşler. Tarla kuşu; Aman yavrularım! demiş, İş şimdi ciddileşti işte. Çiftçi ve oğlu başkalarına değil de kendi güçlerine güveniyorlarsa bu işi başarırlar. Hemen buradan ayrılmalıyız. Tarla kuşu aynı gün, yavrularını da alarak oradan ayrılmış. Hep öyle olmaz mı? Başkalarına güvenerek iş yapan insanlar çoğunlukla başarısız olur. Kendi gücüne inanan ve onu kullanan insanlar ise başarıdan başarıya koşar. Ezop Masalları"} {"url": "https://masalalemi.com/tavsan-ve-kaplumbaga-masali/", "text": "Dünyanın en yeşil ormanlarından birinde bir tavşan yaşarmış. Bu tavşan iyiymiş hoşmuş ama çok kendini beğenirmiş. Herkese ne kadar hızlı koştuğunu, onu kimsenin geçemeyeceğini anlatır dururmuş. Ormandakiler artık onun bu kibrinden bıkmışlar ama kibarlıktan bir şey dememişler. Herkese Benimle yarışır mısın? diye sorarmış ama kimse onu geçemeyeceğini düşündüğü için buna evet demezmiş. Ormanda yaşayanlardan biri de zekasıyla ünlü kaplumbağaymış. Tavşanın aksine kendini övmeyi hiç sevmeyen kaplumbağa tavşanın bu tavırlarından bıkmış ve onu ziyarete gitmiş. Onu gören tavşan: -Hayırdır dünyanın en yavaş hayvanı, demiş. Kaplumbağa hiç bozulmadan: -Seni ziyarete gelmek istedim çünkü seninle yarışmak istiyorum. Önümüzdeki hafta bir yarış düzenleyelim ve bakalım hangimiz daha hızlı olacak, demiş. Tavşan uzun bir kahkaha atmış ve: -Sen galiba rezil olmak istiyorsun. Beni geçebileceğini nasıl düşündün? Ben bu ormanın hatta bu diyarların en hızlı hayvanıyım. Henüz beni geçebilen birini göremedim, demiş. Kaplumbağa: -Korktun galiba, demiş. Tavşan sinirlenip: -Ne alakası var, tamam teklifini kabul ediyorum, demiş. Ormandaki bütün hayvanlar merakla yarışı bekliyormuş. Hazırlıklar yapılmış, tavşan ve kaplumbağa başlangıç noktasına gelmiş ve sincabın işaretiyle yarış başlamış. Tavşan fırlamış, kaplumbağa ise sakin sakin ilerlemeye başlamış. Tavşan bir süre gittikten sonra bakmış ki ne gelen var ne giden. -Şu çalıların arkasında biraz kestireyim, nasıl olsa bana yetişmesi imkansız, demiş ve oracıkta uyuyakalmış. Tavşan uyuyadursun kaplumbağa yılmadan ilerlemiş. Tavşanı geçmiş ve bitiş çizgisine yaklaşmış. Tavşan tam o sırada uyanıp kaplumbağayı görmüş ama ne kadar hızlı koştuysa da ona yetişememiş ve yarışı kaybetmiş. Kaplumbağa tavşanın yanına gelmiş ve sakince: -Hepimizin üstün özellikleri olabilir ama alçakgönüllü olmak önemli bir erdemdir. Üstelik kararlı olmak ve başladığın işi bitirmek de çok değerlidir. Sen çok yetenekli olabilirsin ama o yeteneğini doğru kullanmazsan ve sürekli böbürlenirsen kimse seni sevmez ve yalnız kalırsın. Tavşan hatasını anlamış ve o günden sonra kimseye ukalalık yapmamış."} {"url": "https://masalalemi.com/tembel-koca/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, ülkelerden birinde, tembel mi tembel bir adam yaşarmış. Bulduğu her fırsatta yan gelir yatarmış. Karısı onun tembelliğinden bıkmış. Çünkü kocası tembel olduğundan, tüm işleri karısı yapıyormuş. Kadıncağız sabah erkenden kalkar, evin işlerini yapar, sonra da kocasını uyandırmaya çalışırmış. Tembel adamı uyandırmak da öyle pek kolay değilmiş. Bu yüzden bazı günler karısı, onu uyandırmaktan vazgeçer, tarlaya tek başına gidermiş. O zaman da tembel adam; Beni niye kaldırmadın? diye kızarmış. Kadıncağız tarlada, güneşin altında çalışmaktan yorgun düşerken, adam bir ağaç gölgesinde uyurmuş. İkindi serinliğinde kalkar, azıcık çalışır, sonra da gece yatıncaya kadar söylenirmiş. Of, çok yoruldum! Parmağımı bile kımıldatacak halim kalmadı. der, hiç susmazmış. Kadıncağız kocasının tembelliğine mi yansın yoksa azıcık çalışınca saatlerce söylenmesinin eziyetine mi katlansın, bilemezmiş. Bir de yaptığı onca işe karşılık kocası; Senin yaptıkların da iş mi? deyince kadın büsbütün çileden çıkarmış. O ülkenin iyi, adil bir padişahı varmış. Halk ondan çok memnunmuş. Sarayın kapısı her zaman açık olur, derdi olan gelir, padişahla görüşürmüş. Günlerden bir gün padişah; Acaba halkımdan saraya gelemeyen, derdini söylemeye çekinen, sıkıntı içinde olan var mı? diye düşünmüş. Hemen askerlerine emretmiş: Bütün ülkeyi dolaşın, derdi olan var mı? diye sorun. Derdi olanlar kağıda yazsın, toplayın, bana getirin! demiş. Askerler bütün ülkeyi dolaşmışlar, tembelin kapısına da gitmişler. Tembel; Derdim olmaz olur mu? diyerek bir mektup yazmış, vermiş. Mektuplar padişaha götürülmüş. Bu adaletli padişahın ülkesinde sıkıntısı olan pek yokmuş. Bu yüzden az sayıda mektup gelmiş. İçlerinde en çok, tembel adamın yazdığı mektup padişahın ilgisini çekmiş. Hemen o köyün muhtarını saraya çağırmış. Ona tembel adamın yazdığı mektubu okumuş: Devletli padişahım. Benim derdim karımdan. Çok tembel bir kadın. Bütün işler bana bakıyor, akşam olduğunda yorgunluktan zor uyuyorum. Karımın tembelliği yüzünden geçim sıkıntısı çekiyorum. Derdime bir çare bulun. Padişah, mektubu okumayı bitirince, muhtar gülmeye başlamış; gülmüş, gülmüş, gülmüş ... Padişahın huzurunda olduğunu unutmuş. Ona sert sert bakan padişahı görünce toparlanmış. Özür dilemiş ve gülme sebebini açıklamış: Bu adamın asıl kendisi çok tembeldir. Onun tembelliği ve herkese iş emretmesi yüzünden gerçek adı unutuldu, herkes onu 'Kahya' diye çağırır oldu. Çocukluğunda bir gün olsun anne ve babasına yardımı olmamıştır. Hatta bir keresinde annesi, onu yerinden kaldırmak için 'Kahya dışarı koş, gökten şeker yağıyor.' demiş. O da yerinden kalkmadan 'Ayaktayken iki tane de bana alıver anne.' demiş. Ya karısı, karısı da mı tembel bu adamın? diye merakla sormuş padişah. Muhtar: Hayır efendim, tam aksine çok çalışkan bir kadın. Ben de onun için güldüm ya. O da çalışmasa kahya aç kalır. Kadının işten, kahyanın emirlerine koşturmaktan canı çıkıyor. demiş. Padişah: İnsanlar kendi hatalarını hep başkalarında görürler. Bu adam sadece tembel değil, bir o kadar da nankör. Şuna iyi bir ders verelim! demiş. Ertesi gün Kahya'yı saraya çağırtmış. Ona: Derdini okudum, sana yardımcı olacağım. Bundan sonra sen ve karın sarayda çalışacaksınız. Sen aşçının yanında yamak olacaksın, karın da kızım Pervin Sultan' a hizmet edecek! demiş. Bu iş Kahya'nın hiç hoşuna gitmemiş. O, padişahın bedavadan ona yardım edeceğini düşünüyormuş. Ama çaresiz karısını da yanına alarak saraya yerleşmiş. Sabah horozlar ötmeden, aşçı kapıya dayanmış. Uyanamayan Kahya'nın başına bir tencere su dökmüş. Yataktan sıçrayan Kahya için yan gelip yatmak bir hayal olmuş. Sarayda yaşayan onca kişinin yemeğini hazırlıyor, dağlar gibi bulaşık yıkıyormuş. Bulduğu bir fırsatta azıcık uyuklamaya kalksa aşçı kepçesiyle başına dikiliyormuş. O kadar çok yoruluyormuş ki Of yoruldum! demeye gücü olmuyor, başını yastığa koyar koymaz uyuyormuş. Karısı, hayatından çok memnunmuş. Kocasının pişirdiği yemekleri keyifle yiyor, sultanla gezmelere gidiyormuş. Kadıncağızın yüzüne renk, gözlerine ışık gelmiş. Yatıp kalkıp padişahın arkasından dua etmiş. Tembellik insanın benliğini öylesine sarar ve etkiler ki, gerçek çalışan insanın, tembelliğin kurbanı olmuş bir kişiden daha çok dinlenme zamanı vardır. Edmund Burke"} {"url": "https://masalalemi.com/tembel-oglan-ile-prenses/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; ihtiyar bir kadının oğlu varmış. Oğlan çok tembel imiş. O kadar ki; yatağından dışarı çıkmaz, her şeyi ayağına istermiş. Anası buna bir çare bulamamış. O yerin kralı bir gün uğursuz bellediği küçük kızını, kovmuş, sokağa atmış. Kız da başını alıp, gide gide yolu bir kulübeye düşmüş. Meğer orası oğlanın barınağı imiş. İçeri girince oğlanı yatar halde görmüş. Oğlan kızdan hemen ekmek istemiş. Kız oğlana bir güzel söylenmiş: İşte ekmek, kalk git oradan al, ye demiş ve hep böyle yapmış. Oğlan kızın tavrından dolayı ona Azrail adını vermiş. Derken oğlan yavaş yavaş huyunu bırakarak işe gitmeye, her şeyi kendi eliyle yemeye, her işini kendi ayağı ile görmeye başlamış. Oğlanın annesi bu durumu hemen fırsata çevirip oğlunu işe sokmaya karar vermiş. Kasabada deveciler varmış. Annesi oğlanı oraya çalışmaya vermiş. Deveci de oğlanı yanına almış. Oğlan ne kadar para alıyorsa bütün kazancını kızın eline verir, bir kuruş olsun harcamazmış. Böylece geçinip giderlerken deveciler mal alıp vermek üzere geziye çıkmışlar, oğlanı da yanlarına almışlar; anası ile prenses evde kalmışlar. Oğlan ve deveciler yola çıkmış. Az gitmişler uz gitmişler derken yolcular çok susamış, dilleri damaklarına yapışmış. Biraz gidince bir kuyu bulmuşlar; fakat suyu akmıyormuş. Oğlana: İn şu kuyuya suyu salıver. demişler. Oğlan hiç korkmadan kuyuya inmiş. Orada oğlanın karşısına uzun sakallı bir dede çıkmış, oğlana bir nar ve bir de havlu vermiş. Oğlan bunları saklayarak yukarı çıkmış. Bu arada kuyunun suyu da akmaya başlamış. Arkadaşları kana kana içerlerken oğlan bir ara sıvışarak koşa koşa eve varmış. Nar ve havluyu kıza verip hemen kervanın yanına dönmüş. Gidecekleri yere varmışlar, oğlan devecilerle gezedursun. Prenses kız o narı kırmış. İçinden bir sürü elmaslar dökülmüş. Havluyu da açınca meydana birçok askerler çıkmış. Kız şaşkına dönmüş. Hemen orada bir saray kurdurmuş. İçini döşeyip bir güzel süslemiş. Oğlan yolculuktan dönünce kulübeyi bomboş bulmuş. Bir taşın üzerine çömelip neler olduğunu düşünmeye başlamış. Oğlan otururken aniden etrafını bir sürü asker çevirmiş. Oğlanı tuttukları gibi kızın yaptırdığı saraya götürmüşler. Onu bir güzel yıkayıp, giydirip, karnını doyurmuşlar. Sonra askerler oğlanı kızın yanına götürmüş. Kız oğlanı sevinçle karşılamış olanı biteni anlatmış. Bu esnada havlunun içinden çıkan askerler bando takımlarını gümbür gümbür çalmaya başlamış. Güzel bir törenle kız ve oğlan evlenmiş. Oğlan o yerin padişahı olmuş. Mutlu bir hayat geçirmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine..."} {"url": "https://masalalemi.com/tembel-tavsan/", "text": "Bir zamanlar ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde, tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bir kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan; Ben daha çok küçüğüm! diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış. Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkınca, herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için, kuyunun başına her gün bir nöbetçi görevlendirmiş. Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına, ancak iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş kimse görmeden bana biraz su verir düşüncesiyle yanına gidince, filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen, onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş. Böylece kuyu kapanmış. Bu duruma çok üzülen fil ağlamaya başlamış. Benim yüzümden oldu! diyormuş. Şimdi ne içeceğiz, hem sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim? Bu kadar üzülme! demiş tavşan. Elbette bir çaresini buluruz. Hem ikimiz beraberce çalışırsak, sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız. Fil: Ama sen küçük ve zayıfsın! demiş. Tavşan şöyle cevap vermiş; Sen beni şimdi gör! Bak ki nasıl çalışıyorum. Gerçekten de tavşan bir çalışmış, bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın bir üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş."} {"url": "https://masalalemi.com/temel-fikralari/", "text": "Hoca İle Temel Nasreddin Hoca göle maya çalarken Temel bunu görmüş. Hayırdır hocam ne yapıyorsun? Demiş. Hoca: Göle maya çalıyorum. Temel: Yaa hocam ne yapacaksın o kadar yoğurdu... Buzda Balık Avı Temel Kuzey Kutbuna gider. Buzda balık avlamanın çok popüler olduğunu duyar, hemen kendine bir olta alır ve bulduğu ilk geniş buzlu alanda işe girişir. Tam buzu kırmaya çalışırken gümbür gümbür bir ses duyar:Orada balık bulamazsın! Ne olduğunu anlamayarak etrafına bakınır, ama sesin nereden geldiğini çözemez. Biraz ileriye gidip tekrar buzu kırmaya çalışırken aynı ses yine duyulur: Sana söyledim geri zekalı, orada balık bulamazsın! Temel korku içinde başını yukarı kaldırır ve dehşet içinde sorar: Allah'ım! Sen misin?. Aynı ses cevap verir: Hayır salak, ben buz hokey sahasının bekçisiyim. Güzellik Salonu Temel akşam eve gitmiş, Fadime evde yokmuş. Yarım saat sonra Fadime gelmiş. Temel sormuş; Neriyeydun Fadime? Guzelluk salonina gitmişidum. Temel, Fadime'nin yüzünü dikkatle inceledikten sonra dudak büktü: Eeeee ne oldi sıra saa gelmedi mi? Doğanın Dengesi Temel ormanda ağaç kesiyormuş, o sırada çevreciler de ormanda yürüyüşe çıkmışlar, Temel'i bu vaziyette görünce bir güzel pataklamışlar. Temel üstü başı perişan halde köye dönerken Dursun'a rastlamış, Dursun; Ula Temel bu ne hal böyle? diye sormuş, Temel de anlatmış; Ormanda ağaç keseydum, birden kalabaluk pir grup Doğan'ın yengesini bozmişum diye dövdü peni, halbuki ne Doğan'ı taniyruuum, ne de yengesuni..."} {"url": "https://masalalemi.com/tilki-ile-at/", "text": "Bir köylünün kendisine uzun seneler hizmet etmiş, sadık bir atı vardı. Fakat at epeyce yaşlanmıştı, artık iş göremiyordu. Bunun üzerine sahibi ona daha fazla yiyecek vermek istemedi: Artık sana sahiden ihtiyacım olmayacak. Bununla beraber yine senin iyiliğini düşünüyorum. Bana bir arslan tutup buraya getirerek, hala kuvvetli olduğunu gösterirsen sana bakacağım. Fakat şimdilik ahırımdan çık git! dedi. At çok üzüldü. Havanın soğumasına karşı korunacak bir yer bulmak üzere, ormana doğru yol aldı. Bu sırada karşısına tilki çıktı: Ne diye böyle başını eğmiş de yalnız başına dolaşıyorsun? diye sordu. At: Ah! diye içini çekti. Sahibim yıllarca kendisine ettiğim hizmetleri unuttu. Artık adam akıllı tarlada çalışamadığım için bana yem vermek istemiyor. Beni başından savdı. Tilki sordu: Hiçbir avutucu söz söylemeden mi? Verdiği teselli berbat bir şeydi. Dedi ki, kendisine bir arslan getirecek kadar kuvvetliysem bana bakacakmış. Fakat bunu yapamayacağımı o pekala bilir. Tilki: O halde sana yardım edeceğim. dedi. Sen yalnız yere uzan, yayıl, ölüymüş gibi hiç kıpırdama! At, tilkinin dediğini yaptı. Tilki ise, mağarası oradan pek uzakta olmayan arslana gitti: Şurada açıkta ölü bir at yatıyor. Çık, benimle oraya gel, yağlı bir yemek bulabilirsin orada! dedi. İkisi birlikte atın yanına gitti. Atın yanında durunca tilki dedi ki: Burası senin için doğrusu rahat bir yer değil. Biliyor musun ne? Bunu kuyruğuyla sana bağlayacağım. Böylece onu çeke çeke mağaraya götürürsün, rahat rahat yersin. Bu tavsiye, arslanın hoşuna gitti, vaziyet aldı. Tilki kendisini sımsıkı bağlayıp düğümleyebilsin diye kıpırdamadan durdu. Tilkiye atın kuyruğuyla arslanın bacaklarını bir araya sıkıca bağladı. Tilki, işini bitirince atın omuzuna vurdu: Çek bakalım kır at çek! dedi. O zaman at birden ayağa kalktı, arslanı da kendisiyle birlikte çekip götürdü. Arslan öyle kükremeye başladı ki, bütün ormandaki kuşlar korkudan uçup gittiler. Fakat at kükremesine aldırmadı. Onu çeke çeke efendisinin evine götürdü. Al bakalım efendim! Arslanı getirdim, ondan daha kuvvetli olduğumu ispat ettim! Bunun üzerine köylü, yaptığına pişman oldu. Atı tekrar ahıra aldı ve ölünceye kadar besledi. Akıllılık, ne zaman akıllı olunamayacağını bilmek demektir.Paul Edge"} {"url": "https://masalalemi.com/tilki-ile-kedi-masali/", "text": "Tilki ile kedi sohbet ediyorlarmış. Tilki durmadan hilekar ve kurnaz olduğunu anlatıyormuş. Söylediğine göre düşmanları onu alt edemezmiş. Çünkü onlardan kurtulacak bir sürü oyun ve hile biliyormuş. Kedi birazda utanarak Ben fazla oyun bilmem ki. Demiş. Düşmanlarımın elinden kurtulmak için tek bir yol bilirim. O da kaçmaktır. Tilki: Kedi kardeş. Demiş. Ben her tehlike karşısında başımın çaresine bakabilirim. Ama senin durumuna üzülüyorum. Korkarım bir gün seni çabuk alt edecek. Az sonra bir sürü Tazının bağrışmalarını duymuşlar. Bir avcı topluluğuna ait bu köpekler bütün hızlarıyla kendilerine doğru koşuyormuş. Kedi hemen yanındaki ağacın dallarına sıçrayarak üstteki bir yaprak kümesinin içine saklanmış. Tilki ise acaba şu hileyi mi yapsam yoksa bu hileyi mi diye düşünmeye başlamış. Çünkü o kadar hile biliyormuş ki hangisini uygulamasının doğru olacağına bir türlü karar veremiyormuş. Tam birisini uygulayacakmış ki tazılar etrafını çevirip tilkinin işini bitirmişler. Bütün olanları yukarıdan seyreden kedi çok hile bilmediğine şükretmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/tilki-ile-leylek-masali/", "text": "Ezop masallarının en ünlüsü, Tilki ile Leylek Masalı'nda tilki ve leyleğin dostluğunu bilmeyeniniz yoktur. Şimdi gelin bu masalı okuyalım. Çok uzak bir ormanın derinliklerinde, birbirine komşuluk eden tilki ve leylek yaşarmış. Görenler, onların ne kadar iyi komşu olduklarını söylemeden, bu komşuluklarını herkese örnek göstermeden edemezlermiş. Tilki ve leyleğin bu dostça komşulukları kulaktan kulağa yayıla dursun. Günlerden bir gün, ormanda kendi için bir fırsat bekleyen tilki, komşusu leyleğe rastlamış. Hemen ona nazik ve kibar bir sesle: İyi günler dilerim, benim biricik komşum leylek kardeş. diye seslenmiş. Leylek, tilkiye aynı nezaketle cevap vermek istemiş ancak tam sözlerine başlayacağı sırada, tilki lafı ağzından almış: Bu akşam böylesine güzel ve iyi kalpli bir komşumla yemek yemek bana mutluluk verecek. demiş ve eklemiş: Leylek kardeşim bu teklifimi geri çevirse darılırım. Lütfen beni kırmayınız. Tilkinin bu güzel sözlerinden ve davetinden etkilenen leylek, teklifi kabul etmiş ve akşam yemeğinde tilkinin evinde buluşmak üzere sözleşmişler. Akşam, ormanın derinliklerine usulca sokulduğu sırada, leylek tilkinin kapısını çalmış. Karnı da oldukça açmış. Tilki kapıyı her zaman olduğu gibi, güzel sözlerle açmış. Benim biricik dostum, sevgili komşum, hoş geldiniz. Size layık değil ama, beğeneceğinizi düşündüğüm enfes bir yemek hazırladım. diyerek, komşusu leyleği içeri almış. Hemen masaya doğru yönelmişler ve sandalyelerine kurulmuşlar. Ancak leylek masaya oturunca, tilkinin ona sadece çorba hazırladığını ve onu da düz bir tabakta ikram ettiğini fark etmiş. Zavallı leylek ne kadar uğraştıysa da uzun gagasıyla düz tabaktaki çorbadan bir türlü yiyememiş. Tilki durumun farkında olduğu için kıs kıs gülmekten kendini alamamış. Kendi tabağındakileri afiyetle midesine indirmiş hemen. Leylek durumu anlamış ama açlığı yanına kar kalmış. Tilkinin ona oynadığı oyunun mutlaka intikamını alması gerektiğini düşünmüş. Çorba için tilkiye teşekkür edip eve gitmiş. Tilkinin evinden karnı aç olarak dönen leylek, ona iyi bir ders vermek için plan yapmış. Aradan biraz zaman geçince Leylek enfes bir et yemeği hazırlamış. Tilkiyi aramış: Tilki kardeş. Sen beni evinde ağırladın, yemek hazırladım. Ben de seni evimde misafir etmek ve senin için güzel bir ziyafet vermek istiyorum. Hem de bu akşam. Tilki bu davet için çok memnun olmuş. Akşam olunca, tilki, leyleğin kapısını çalmış. Leyleğin mutfağından nefis et kokuları tilkinin ağzını sulandırmış. Kapıyı açan leylek, hemen misafirini masaya buyur etmiş. Tilki etin kokusunu içine çekerken leyleğe güzel sözler ve iltifatlarda bulunmuş. Leylek mutfağa gidip hazırladığı yemekleri masaya getirmek için tilkiden izin istemiş. Mutfaktan mis kokulu etlerle masaya doğru yaklaşmış, ağzı dar, ince ve uzun kaplarda servis yapmış. Ancak tilki etleri bir türlü yiyemiyormuş. Yemek boyunca uğraşmış, didinmiş ama bir lokma et bile geçmemiş boğazından. Leylek ise uzun gagasıyla afiyetle yemiş tüm etleri. Tilki aç kalınca anlamış yaptığı hatayı. Leylek ona çok güzel bir ders vermiş. Tilki o günden sonra da bir daha kimseyle dalga geçmeyeceğine, kimseye kötü davranmayacağına dair kendine söz vermiş."} {"url": "https://masalalemi.com/tilki-ile-uzumler/", "text": "Epey dolaşmasına rağmen iyi bir av bulamayan tilki; öğle yemeğinde ne yiyeceğini düşünüyormuş. Birden aklına, daha önce asmanın üstünde yeni olgunlaşmış sulu üzümler gelmiş: Daha yeni olgunlaşmışlardı. Gideyim de bir bakayım şunlara. Eğer olmuşlarsa kendime bir salkım koparıp yiyeyim. Kendine güzel bir üzüm ziyafeti çekmek için doğruca üzümlerin bulunduğu bahçeye gitmiş. Bahçeye girince, yüksek çe bir duvarın üzerinde duran üzüm salkımlarını görmüş. Ağzının suyu akmış. Ne kadar olgun, ne kadar sulu üzümler! Böylesini hiç görmemiştim. diye düşünmüş. Sonra, gözüne iri bir üzüm salkımı kestirip, yukarıya doğru zıplamış ama salkım çok yüksekte olduğu için ulaşamamış. Üzüm biraz yüksekte herhalde deyip tekrar zıplamış. Ama yine salkıma ulaşamamış. Ve bizim tilki tekrar zıplamış, tekrar zıplamış ama nafile ... Üzgün ve umutlarını yitirmiş bir halde, üzümlere hiçbir zaman ulaşamayacağını anlamış. Tilki; Zaten üzümler koruktu. diye kendi kendine teselli verip, oradan uzaklaşmış."} {"url": "https://masalalemi.com/tuz-yuklu-esek/", "text": "Köylünün biri sahip olduğu iki eşekten birisine tuz, diğerine de sünger yükleyip pazarın yolunu tutmuş. Tuz yüklü eşek yükünün ağırlığı ile zor yürüyor, nerede ise yere düşecekmiş gibi oluyordu. Oysa sünger yüklü eşek rahatmış. Üzerinde efendisi olduğu halde zorluk çekmeden yürüyebiliyormuş. Dağlar tepeler aşıp sonunda bir nehre varmışlar. Tuz yüklü eşek yorgun olmasına rağmen nehri kolayca geçmiş. Çünkü suya girince üzerindeki tuzlar eriyip yok olmuş. Karşıya geçtiğinde ise keyfine diyecek yokmuş. Bunu gören sünger yüklü eşek de girmiş suya. Ama oda ne? Sırtındaki süngerler suyu çektikçe eşeğin yükü ağırlaşıyormuş. Eşek giderek batmaya başlayınca üzerindeki efendisi İmdaaaaaattt diye bağırmaya başlamış. O sırada yoldan geçen birisinin yardımıyla eşekte, efendisi de zor kurtulmuşlar. Yolculuğun geri kalan bölümünde ise tuz yüklü eşek rahat rahat yürürken sünger yüklü eşek sıkıntı çekmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/uc-zipzipin-oykusu-masali/", "text": "Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana prenses kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır. Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/uyku-cucesi-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Uykular ülkesinde, uykuların en derin yerinde bir uyku cücesi varmış. Uykular ülkesindeki evinde sabah akşam uyuklarmış. Dünya üzerindeki çocuklardan biri uyumak istemediğinde uyku cücesinin kulakları çın çın çınlar, gözleri fal taşı gibi açılır, yerinden fırlayıp o çocuğun bulunduğu eve gidermiş. Çocuğun odasına girdiğinde, elindeki değneği çocuğun gözlerine doğru uzatır, kirpiklerine bir iki kere vururmuş. Böylece uyumayan çocuk, horul horul uyurmuş. Günlerden bir gün Barış adlı bir çocuk televizyonun karşısında biraz fazla kalmış, böyle olunca da uyku saatini kaçırmış. Bu sırada uykular ülkesindeki uyumakta olan uyku cücesinin kulakları çınlamaya, gözleri fal taşı gibi açılmaya başlamış. Hoplamış, zıplamış bir adımda Barış'ın odasına gelmiş. Elindeki uyku değneğini çocuğun gözlerine doğru uzatıp, kirpiklerine bir iki kere vurmuş. Barış gözlerini daha çok açıp uyku masalalemi.com cücesine bakmış. Uyku cücesi elindeki değneği tekrar ona doğru uzatmış, Barış değneği eliyle şöyle bir tutmuş ve gülmeye başlamış. Uyku cücesinin başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemiş, o yüzden şaşırmış, afallamış değneğini Barış'ın elinden almak için çekmiş. Barış kıkır kıkır gülmeye başlamış. O kadar çok gülüyormuş ki, uyku cücesi telaşlanmış. Çünkü biraz sonra Barış'ın annesi odanın kapısını açmış. Uyku cücesi kendini yatağın altına atıp, saklanmış. Günün birinde çocukların dışında biri uyku cücesini görürse, bir daha uykular ülkesinden çıkamazmış. Annesi Barış'ı yanaklarından öpmüş ve uyuması için ona bir masal anlatmış bu arada bizim uyku cücesi, annenin anlattığı masaldan çok etkilenip, yatağın altında uyuyakalmış. Bir saat kadar sonra Barış yatağından aşağı inmiş, uyku cücesinin kulağının dibine yaklaşıp Aaaaaaaaa diye bağırmış. Uyku cücesi aniden uyanınca kafasını yatağa çarpmış sonra da Barış'ın ağzını kapatmış. Barış ağzı kapalı olduğu halde gülmeye devam etmiş, o kadar çok gülüyormuş ki, Uyku cücesi Barış'ın annesi odaya tekrar gelir diye telaşa kapılmış. Hayatında ilk defa bir çocuğu uyutmayı başaramıyormuş. Barış'ın karşısına çıkıp, eliyle sus işareti yapmış, Barış susmuş, ondan sonra takla atmaya başlamış, Barış merakla onu izliyormuş, uyku cücesi birden bire Barış'ın yanına hoplayıp, gözkapaklarını elleriyle çekiştirmeye başlamış, Barış gözlerini açmaya çalışıyor, uyku cücesi kapatmaya çalışıyormuş. Birkaç dakika sonra uyku cücesi Barış'ın gözkapaklarını bırakmış. Sen neden uyumuyorsun çocuk? diye sormuş ona. Çocuk biraz da ağlamaklı gözlerle ona bakmış :Sen kimsin ? Demiş. Uyku cücesi,: Ben uyku cücesiyim, uyuyamayan çocuklara masal anlatır, değneğimle göz kapaklarında dolaşır, onları uyuturum demiş. Barış tekrar kıkır kıkır gülmeye başlamış. İyi ama ben bütün gün uyudum zaten, o yüzden uyuyamıyorum demiş. Sahiden de Barış o gün okuldan geldikten sonra biraz yatmış ama 6 saattir uyuyormuş zaten, uyku saati biraz karıştığı içinde şimdi uyuyamıyormuş işte.... Uyku cücesi ona uyku saatlerine dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmış bütün gece. Çocukların günde en az 12 saat uyumaları gerektiğini, uyku düzenlerini bozduklarında işlerin karışacağını anlatmış. Barış ile birlikte gün ışıyana kadar konuşmuşlar. En sonunda Barış sabaha karşı uyuyakalmış. O gece Barıştan başka hiçbir çocuk uykusuz kalmamış, uyku cücesini bu yüzden çağıran olmamış. Uyku cücesi ise hayatında ilk defa karşılaştığı bu olay sayesinde o gece yeni bir şey öğrenmiş. Şimdi nerede miymiş ? Tabii ki uykular ülkesinde, aranızdan biri uykusuz kalırsa bir gece yanınıza gelecek, küçücük değneğini gözlerinizde gezdirecek, size masallar anlatacakmış... Şiiiişşttt uyku cücesi şu anda uyuyor, sessiz olun çocuklar..."} {"url": "https://masalalemi.com/uyumak-istemeyen-zurafa/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir zürafa varmış. Boyu o kadar uzun, o kadar uzunmuş ki, karnı acıktığı zaman ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları rahatlıkla yiyebiliyormuş. Bir gün yine karnı acıkmış. Önüne ilk çıkan ağacın yapraklarını şapur şupur yemeye başlamış... Ama birden, incecik kızgın bir ses duymuş. Heey, dur bakalım canavar! Evimin bahçesini neden yoluyorsun? Zürafa bakmış, minicik bir kuş. Ben canavar değilim ki! demiş kuşa. Yavru bir zürafayım. Hem sonra evinin bahçesini yolduğumda yok. Yalnızca karnımı doyuruyorum. Ama yediğin bütün yapraklar benim evimin bahçesi... Neredeyse yuvamı da kocaman ağzına alıp yutacaktın, demiş kuş. Zürafa çok üzülmüş. Burada yuvan olduğunu bilmiyordum. Öyleyse ben de başka bir ağacın yapraklarını yerim. Ama ya başka ağaçta da, başka bir kuşun yuvası varsa?.. Kuş ona yardım etmeyi önermiş. İstersen ben önden uçup bakayım. Eğer yaprakların arasında gizlenmiş bir yuva varsa sana haber veririm. Böylece kuş ve zürafa arkadaş olmuşlar. Kuş ona dallarında yuva olmayan ağaçların yerini göstermiş zürafa bol bol yaprak yemiş, karnını doyurmuş. Eğer yediği yaprakların üzerinde tırtıl varsa, o zaman zürafa kuşa haber veriyormuş. Kuş da tırtılı yiyormuş. Çünkü kuşlar tırtıla ve solucana bayılırlarmış. masalalemi.com Dikkat etsene koca ayaklı canavar! Neredeyse üzerime basacaktın! Zürafa eğilip sesin geldiği yöne bakmış. Birde ne görsün? Küçücük bir tavşan yavrusu! Zürafanın gözü hep ağaçlarda olduğu için, yerdeki tavşanı görememiş. Özür dilerim tavşan kardeş demiş. Kuş kardeşle ağaçlarda karnımızı doyuruyorduk, önüme bakmamışım. Tavşan meraklanmış. Benim boyum çok kısa. Büyüyüp kocaman bir tavşan olduğum zaman bile boyum bir ağacın boyuna ulaşamayacak. Oysa hep merak ederim, acaba dünya ağaçların tepesinden nasıl görünür diye, demiş. Zürafa, Bundan kolay ne var? Ben başımı eğeyim, sen tırmanıp boynuma tutun. Böylece ağaçların tepesinden çevreyi seyredebilirsin, demiş. Tavşan çok sevinmiş ve hemen zürafanın boynuna tutunmuş. Bu işe kuş da çok sevinmiş. İlk defa gökyüzüne tırmanan bir tavşan görüyormuş çünkü. Böylece zürafa, kuş ve tavşan arkadaş olmuşlar. Akşam olup güneş batana kadar oynamışlar. Güneşin onlara el salladığını önce kuş görmüş. Akşam oluyor, artık eve dönmeliyiz, demiş arkadaşlarına. Zürafa hemen atılmış. Aman boşverin! Daha gece olama kadar çok zaman var. Ben zaten uyumayı hiç sevmem. Bu gece uyumasak da hep oynasak ne olur sanki? Tavşan bu fikirden çok hoşlanmış. Evet evet, ben de uyumayı hiç sevmem. Bu gece eve çok geç gidelim. Burada kalıp oyun oynayalım. Yalnız kuş telaşlanıyormuş eve gecikeceği için. Ama sonunda o da razı olmuş. Oyuna dalmışlar. Oynamışlar, oynamışlar, o kadar çok oynamışlar ki, güneş gökyüzünde çoktan kaybolmuş, hava iyice kararmış. Ama benim çok uykum geldi, diye sızlanmış kuş. Ben artık eve gidiyorum! Sonra PIRRR! diye kanatlanıp evine uçuvermiş. Ben de uyumak istiyorum! demiş tavşan. Hoşçakal zürafa kardeş, yarın görüşürüz. Sonra uzun arka bacaklarıyla o kadar hızlı koşmuş ki, bir anda ortadan kaybolmuş. Zürafa hiç aldırmamış. O uyumak istemiyormuş. Oyun oynamak, uyumaktan daha güzelmiş. Ama sağına bakmış, soluna bakmış, çevrede oyun oynayabileceği kimseyi görememiş. Herkes çoktan uyumuş. Her yer karanlık olmuş. Ağaçlar, çiçekler, taşlar bile görünmüyormuş. Bir süre sonra zürafanın canı sıkılmış. Uykusu da gelmiş. Ağzını kocaman kocaman açıp esnemeye başlamış. Sıcacık yatağında olmayı istemiş, ama o ne bir kuş gibi uçabilir, ne de tavşan gibi kızlı koşabilirmiş. Uzun boyu ile karanlıkta ağaçlara çarpmamak için çok yavaş yürümek zorundaymış. Yürümüş... Yürümüş! Gitmiş... Gitmiş! Ama bir türlü evine ulaşamamış... Zürafanın o kadar uykusu gelmiş ki, hemen oracıkta ıslak otların üzerine uzanıvermiş. Mışıl mışıl uyumuş. Sabah olunca, güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla uyanmış. Uyanmış ama, bir türlü yerinden kıpırdayamamış. Her yanı ağrıyormuş. Bütün gece soğukta uyuduğu için üşütüp hasta olmuş. O günden sonra zürafa günlerce hasta yatmış. İyileşene kadar oyun oynamaya hiç çıkamamış. Arkadaşları kuş ile tavşan neşe içinde oynarlarken, o, evinde iyileşmeyi bekliyormuş. Tabii sonunda iyileşmiş ve arkadaşlarına katılmış. Ama artık havanın kararmaya başladığını, güneşin onlara el salladığını önce zürafa görüyor, Haydi arkadaşlar, artık eve dönme saati geldi, diyormuş. Hem zürafa artık uyumayı çok seviyormuş. Yumuşacık ve sıcacık yatağını da çok seviyormuş. Uyumak o kadar güzelmiş ki!"} {"url": "https://masalalemi.com/uyuyan-guzel-masali/", "text": "Grimm Kardeşler Masalı Bundan yıllar önce uzak ülkelerin birinde bir kralla güzeller güzeli bir kraliçe yaşıyordu. Kocaman görkemli bir şatoda oturan kral ve kraliçeyi ülkenin halkı çok seviyordu. Özellikle güzel olduğu kadar iyi kalpli olan kraliçeye herkes hayrandı. Bu iyi yürekli kraliçenin hayattaki en büyük dileği bir çocuk sahibi olmaktı. Sonunda bu dileği gerçekleşti ve güzel bir ilkbahar sabahı harika bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Genç kralla kraliçenin mutluluğuna diyecek yoktu. Küçük prensesle doğumunu kutlamak için o güne kadar görülmemiş bir şenlik düzenlendi. Bu şenliğe o ülkedeki bütün insanlar ve periler davet edilmişti. Şenlikler şatonun büyük salonlarında kutlanıyordu. Her taraf o günün şerefine süslenmişti. Bütün davetlerin dikkati, yatağında uslu uslu yatan minik prensesin üzerindeydi. Melek yüzlü iyilik perileri beşiğin çevresinde toplanmıştı. Her biri sırayla bebeğe iyi dileklerde bulundular. Kimi ona güzellik, kimi akıl, kimi de cömertlik armağan etti. Fakat büyük bir talihsizlik olmuş ve yaşlı bir periyi şenliğe davet etmeyi unutmuşlardı. Bütün konuklar neşe içinde eğlenirken yaşlı peri birden ortaya çıkıverdi. Şenliğe davet edilmediği için çok kızmıştı. Öfkeyle küçük prensesin beşiğine yaklaşarak On altı yaşına geldiğinde parmağına bir iğne batacak ve öleceksin dedi Oradaki herkes şaşkınlıktan donakalmıştı. İşte tam bu sırada henüz dilekte bulunmayan perilerin en genci ileri atıldı. Üzülmeyin, dedi yavrunuz ölmeyecek Küçük prenses yüz yıl sürecek derin bir uykuya dalacak ve bir prens gelip onu öptüğünde bu uzun uykudan uyanacak. Kral ve Kraliçe genç periye teşekkür etti. Ama kral yine de bu kehanetin gerçekleşmesinden büyük kaygı duyuyordu. Hemen bütün muhafızlarına, ülkedeki iğlerin kaldırılmasını emretti. Bu emre uymayanların cezası ölüm olacaktı. Böylece aradan uzun yıllar geçti. Mutlu bir hayat süren prenses her gün biraz daha büyüyüp güzelleşiyordu. On altı yaşına geldiğinde bir gün şatoyu gezmeye karar verdi. Şato o kadar büyüktü ki, bilmediği pek çok yeri vardı. O zamana kadar görmediği küçük bir odada yaşlı bir kadına rastladı. Kadın elindeki iğne ile iplik eğiriyordu. Bu iğ nasıl olduysa muhafızların gözünden kaçmıştı. Çok meraklanan prenses tanımadığı bu garip alete dokunmak istedi ve iği eline alır almaz eline battı. Kötü kehanet sonunda gerçekleşmişti. Hemen uykuya dalan güzel prenses ipek örtüler içinde altından yapılmış bir yatağa yatırıldı. Prensesle birlikte bütün şato yüz yıl sürecek derin bir uykuya daldı. Kral Kraliçe muhafızlar, hizmetkarlar ve saray çalgıcıları da uyumuştu. Sadece onlarda değil... Sahibiyle birlikte avludaki köpek, ahırdaki koşulmuş at, hatta dallardaki kuşlar bile uyudu. Her tarafa derin bir sessizlik çökmüş onları uyandırmamak için rüzgar bile susmuştu. Ağaçların yaprakları da kımıldamaz olmuştu. Bu arada uyuyan şatonun çevresinde sık bir orman göğe doğru yükselip onu bütün gözlerden gizledi. Bu arada aradan tam yüz yıl geçmişti. Yine ilkbahar gelmiş bütün doğa uyanmıştı. günlerden bir gün genç ve cesur bir prensin ormana yolu düştü. Uyuyan güzel efsanesini duymuş ve onu bulmaya karar vermişti. Günlerce aradıktan sonra, önüne geçemediği bir duygu onu bu ormana çekmişti. Sonunda şatoyu buldu ve prensesin uyuduğu odaya girdi. Daha onu görür görmez yüreğini tarifsiz bir sevgi kapladı. Prenses'e daha o anda aşık olmuştu. Genç kıza doğru eğildi ve onu hafifçe öptü. Güzel bir prenses sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi hemen gözlerini açtı. Onunla birlikte şatodakilerde gözlerini açtı. Kötü kalpli perinin büyüsü artık bozulmuştu. İki genç kısa süre sonra görkemli bir düğünle evlendiler ve uzun yıllar birlikte mutlu bir hayat sürdüler."} {"url": "https://masalalemi.com/ya-tutarsa-fikrasi/", "text": "Hoca Nasrettin'i bilirsiniz çocuklar, bilgin kişiliğinin yanında, latifeli, nüktedan, yaşadığı toplumu her yönüyle iyi bilen, toplumun aksayan yönlerini kendine has mizacıyla düzeltmek için uğraşan sevimli bir tonton dedemizdir. Türk kültüründe çok önemli bir yere sahiptir. Hatta Hoca Nasrettin'in ünü komşu coğrafyaları etkilemiş desek abartmış olmayız. Şimdi sizlere Nasrettin Hoca'nın Göle yoğurt çalmak fıkrasını anlatacağız. Günlerden bir gün Nasrettin Hoca eline yoğurt mayası bakracını alıp göle doğru yola koyulmuş. Gölün etrafında piknik yapan köylüler Hoca'ya dikkat kesilmişler. Hoca Nasrettin başlamış yoğurt mayasını göle kaşık, kaşık dökmeye. Köyüler şaşkınlıkla izlerken, içlerinden biri Hoca'nın yanına varmış. Hayırdır Hocam? Ne yapıyorsun böyle? diye sormuş. Göle yoğurt mayası çalıyorum, demiş. İlahi, hocam, hiç göle maya çalmakla göl maya tutar mı? Hoca Nasrettin O nüktedan cevaplarından birini daha vermiş; Ya tutarsa... Hoca Nasrettin bu davranışıyla, yaşadığı toplumda olmadık işlerle uğraşan, boş hevesler peşinde koşan kişilere ders vermek istemiştir."} {"url": "https://masalalemi.com/yalanci-avci/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde memleketin birinde bir avcı varmış. Her sabah erkenden ormana gider, av yaparmış. Avladığı hayvanların etini evine getirir, kürkünü ise pazarda sahip geçinir gidermiş. Fakat bizim avcının çok kötü bir huyu varmış. Sürekli yalan söylermiş. Yine bir sabah erkenden ormana ava gitmiş. Epeyce bir süre dolaştıktan sonra birkaç kuş vurup evine getirmiş. Hanımına: Hanım, şu kuşları temizle de akşama bir yemek yap. diye tembih etmiş. Sonra da köyün kahvesine gitmiş. Selam verip, arkadaşlarının yanına oturmuş ve: Hiç sormayın arkadaşları bugün av o kadar bereketli geçti ki; üç tane tilki, iki tane kurt, bir de boz ayı avladım. diye başlamış yalanlarına. Anlatmış da anlatmış ... O kadar anlatmış ki neredeyse kendi yalanına kendisi inanacakmış. Sonunda arkadaşları, avcıya iyi bir ders vermek istemişler. Arkadaşlarından biri: Bu günlerde bizim tarlaya kocaman bir ayı dadandı. Tarlamızı perişan ediyor. Epey bir nöbet tuttuk ama bir türlü onu ele geçiremedik. Böyle korkunç bir ayıyı ancak senin gibi attığını vuran bir avcı avlayabilir. demiş. Bunları duyan avcının gururdan koltukları kabarmış; Siz bana haber verin yeter. Onu bir atışta yere sererim. demiş. Tam bu sırada, kahvenin önünde bir kargaşa, bir gürültü kopmuş. Kocaman bir boz ayı kahveden içeri girivermiş. Herkes bir köşeye saklanmış. Ayıyı gören avcı, korkusundan omzundaki tüfeğini yere düşürmüş ve o da herkes gibi bir masanın altına saklanmış. Ayı masanın üstüne çıkıp başlamış zıplamaya. Avcı: İmdat! İmdat! Beni bu canavardan kurtarın! diye bağırmış. Kimseden yardım gelmeyince, can havliyle masanın altından çıkıp sokağa fırlamış. Tabii ayı da avcının peşine düşmüş. Ava önde, ayı arkada koşuyorlarmış. Bunları gören çocuklar başlamış gülmeye. Avcı kendine gelip arkasına bakınca birde ne görsün: Ayı postu giymiş küçük bir çocuk. Arkadaşlarının yüzüne bakamaz olmuş; utancından bir daha kahveye uğrayamamış. Yalancı, bacaları karartan is gibi insanların içini de karartır. A. Sergeyeviç Puşkin"} {"url": "https://masalalemi.com/yalanci-coban/", "text": "Günlerden bir gün, uzak bir ülkede, küçük, şirin bir köy varmış. Bu köyde hiç kimse yalan söylemezmiş, biri hariç. O da küçük çoban. Küçük çoban, her zaman arkadaşlarına şaka yaptığını sanarak yalanlar söylermiş. Bir gün, çoban sürüsünü alıp meraya götürmüş. Koyunlar, kuzular otlaya dursun, bizim çoban da can sıkıntısından ne şaka yapacağım diye düşünmeye başlamış. Aslında şaka değil, onun şaka sandığı şey yalanın ta kendisi. Birden aklına gelmiş, köylülere bir şaka yapayım da eğleneyim demiş, köylülere seslenmiş; İmdat İmdat! Yetişin ahali, kurt sürüsü kuzulara geldi, yardım edin, yetişin! Köyde kim var kim yok eline almış sopayı, doğru koşmuşlar çobanın sesine.. Çobanın yanına vardıklarında bir de ne görsünler? Kuzular, koyunlar gönüllerince otlanıp MasalAlemi.com eğlenmiyorlar mı? Anlamışlar çobanın yalan söylediğini. Çobana çok kızmışlar ama bizim çoban şaka yaptığını söyleyerek gülmeye devam etmiş. Aradan birkaç gün geçmiş, çoban çok eğlenceliydi o şaka. Tekrar yapayım demiş; İmdat! Yetişin dostlar, kurtlar sürüye daldı yetişin, yardım edin! Köylüler, belki bu defa gerçektir diye düşünmüşler, yine koşa koşa çobanın yanına varmışlar ama yine çoban alaycı alaycı gülmeye devam ediyormuş. Köylüler bu defa çok kızmışlar, aralarında sözleşmişler, bir daha bu yalancıya asla inanmayalım diye.. Bir gün, yine çoban kuzuları otlatırken sürüye gerçekten kurtlar saldırmış. Çoban ne kadar bağırmış, çağırmışsa da ona inanan olmamış. İnsanların güvenini yitirdiğinden bütün servetini kaybetmiş. Yaptığı şeyin şaka olmadığını, yalan olduğunu anlamış ama iş işten geçmiş.."} {"url": "https://masalalemi.com/yapilan-iyilik/", "text": "Vakti zamanında, bir memlekette birbirini çok seven iki kardeş yaşardı. Birbirinden güzel ahlaklı ve iyiliksever kardeşler, ihtiyar ve fakir insanlara yardım etmekten büyük mutluluk duyuyorlardı. Onların her işlerini yapmaya çaba harcıyorlardı. Yaptıkları bu işlerin karşılığında çoğu zaman tatlı bir duadan başka ücret almıyorlardı. Başkalarının işlerine koşmaktan, kendilerine ayıracak pek fazla zaman bulamıyor, ancak hafta sonları bir araya gelip hasret gideriyorlardı. Bir gün iki kardeş, bir yoksula yardım için giderken, küçük kardeşin gözü yerde parlayan bir şeye ilişti. O tarafa yaklaşınca, bir yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmaya başladı. Kardeşi onun kaçtığını fark ettiğinde, sesini duyuramayacak kadar uzaklaşmıştı. Büyük kardeş, yerde duranın ne olduğunu merak etti. Gidip baktı. Birde ne görsün! Bir küp içi çil çil altınla dolu. Kardeş küpün içindeki altınların hepsini alıp evine döndü. Büyük kardeş bu altınlarla yaşadığı şehirde birçok ev ve arsa satın aldı. Birçok işyeri açtı ve işçiler çalıştırmaya başladı. Daha sonra bir hastane, bir öksüzler yurdu ve bir de yaşlılar yurdu yaptırdı. Böylece kasaba halkı, büyük kardeşi iyice tanıdı ve övgü dolu sözler kulağına gitmeye başladı. Bu övgüler büyük kardeşi çok sevindirdi. Büyük kardeş, böyle mutlu bir şekilde yaşarken, birden içine bir kardeş hasreti düştü. Elindeki tüm parayı kasabadaki fakirlere dağıtıp, halkla vedalaştı. Hemen kardeşinin uzaklaşıp gittiği yöne doğru yola koyuldu. Uzun bir müddet yürüdü yürüdü ... Yürürken de Kardeşim bu altınları almamakla hiç de iyi yapmadı. Halbuki ben bu altınları alarak yoksullara daha fazla iyilikte bulundum. diye düşünüyordu. Aniden bir melek önünü kesti; Sen kardeşinle görüşmeye layık değilsin, buradan öteye gidemezsin. Kardeşinin altınlardan kaçması, senin o kadar altınla yaptığın işlerden daha iyidir. dedi. Büyük kardeş; Ben bu altınları, daha fazla yoksul ve ihtiyara daha büyük iyilik yapmak için aldım. diyecek oldu ama birden hatasını anladı. O, yaptığı iyilikleri Allah rızası için değil de, başkasının gözüne hoş görünmek için yapmıştı. Yaptıklarından o kadar utandı ki, gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O zaman melek büyük kardeşin yolundan çekildi. Karşılık bekleyerek yapılan iyilik, Allah katında önemli değildir. Çünkü mükafatını bu dünyada almıştır.Cervantes"} {"url": "https://masalalemi.com/yarali-koyun-masali/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ülkenin birinde küçük bir kız yaşarmış. Bu kız hayvanlarla konuşur, onların dilinden anlarmış. Bir gün annesi, küçük kızdan kuyudan su doldurmasını istemiş. Kız kovayı ve oyuncak bebeğini alıp kuyunun yolunu tutmuş. Yolda giderken karşısına yaralı bir koyun çıkmış. Kız koyunun başına ne geldiğini sormuş. Koyun cevap vermiş: Sahibim beni ve arkadaşlarımı otlatmaya götürmüştü. Orada rahatça karnımızı doyurduk. Ben, sahibimden gizli ormana gittim. Orada bir kurt ile karşılaştım. Az kalsın beni yiyecekti fakat ben oradan kaçmayı başardım. Küçük kız şirin koyunun durumuna çok üzülmüştü. Yanına koyunu da alıp kuyunun yanına gittiler. Kız biraz suyla koyunun yarasını temizledi. Oyuncak bebeğinin elbisesiyle de yarayı sardı. Biraz dinlendikten sonrada birlikte eve gittiler. Küçük kız annesinden koyuna bakmaları için izin istedi. Annesi yarası iyileşene kadar bakmasına izin verdi. Küçük kız çok mutlu olmuştu. Aradan bir hafta geçti küçük koyunun yarası iyileşmişti. Annesi kızına küçük koyunun gitme vakti geldiğini söyledi. Fakat kız onu bırakmak istemiyordu. Annesi, onun da bir ailesi olduğunu söyledi. Küçük kız annesinin bu sözleriyle teselli olmuştu. Beraber kırlara gidip dolaştıktan sonra küçük koyunu çobana teslim etti. Bundan sonra küçük kız, koyunu hayatı boyunca hiç unutamayacaktı. E.Rumeysa Aydın"} {"url": "https://masalalemi.com/yarasa-ile-gelincik-masali/", "text": "Yarasayı bilirsiniz. Hem kuşa hem de fareye benzer bu ilginç hayvan. Gözleri gün ışığında iyi göremez. Bu sebeple, gündüzleri uyuyup geceleri avlanır. Bir gece yine avlanmaya çıkan yarasa, yaşadığı mağaraya dönmekte gecikmiş. Güneşin doğmakta olduğunu görünce telaşlanmış. Bir ağacın dalına tünemek istemiş ama, gözleri iyi görmediği için yere düşmüş. Tam o sırada bir gelincik de av peşindeymiş. Gelincik yerdeki yarasayı görünce hemen üzerine atlamış. Daha önce hiç görmediği bu hayvanı, hemen boğup yemekte bir an tereddüt etmiş. Gelinciğin kendisini yiyeceğini anlayan yarasa ise yalvarmaya başlamış; Ne olursun beni yeme! Kendi halinde bir yarasayım ben. Hem sana bir kötülük yapmadım ki. Gelincik bu sözlere aldırmamış bile. Ben kuşları hiç sevmem! demiş, Nerede bir kuş bulsam hemen yerim. Seni bulmuşken neden bırakayım ki? Gelincik sözlerini bitirince yarasa gülmeye başlamış. Haah haa ha!. Sen beni kuş mu sandın? demiş, Hayır buna inanamam. Bu kadar cahil olamazsın. Baksana ben bir fareyim. Oysa sen kuş yemeyi seversin. Bırak da yoluma gideyim. Gelincik bu sözler karşısında oldukça şaşırmış, Bilgisizliğinden dolayı kendine kızmış. Gerçekten de boğmaya çalıştığı bu hayvan fareye ne kadar da çok benziyormuş böyle. Onun fare olduğuna inanan gelincik yarasayı bırakmış. Canını kurtaran yarasa ise çok sevinmiş. Zar zor da olsa bir mağara bulup saklanmış. Gel zaman, git zaman, bizim yarasa yine aynı gelinciğin pençelerine düşüp yakarmaya başlamış. Gelincik; Hiç boş yere ağlayıp sızlama. demiş, Ben fareleri hiç sevmem. Nerede bir fare görsem hemen yerim. Yarasa, yine kahkahalarla gülmüş. Sen beni fare mi sandın? Şaka yapıyor olmalısın. Hayır gelincik kardeş ben bir kuşum. Bak kanatlarım var. Haydi bırak beni de, uçup gideyim. Gelincik oldukça şaşırmış, Söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için, pençelerini yarasanın üzerinden çekmiş. Yarasa da hemen uçup bir dala konmuş. Avını elinden kaçıran gelincik ise, aptal aptal yarasanın arkasından bakakalmış. O gün bugündür de, yarasanın kuş mu yoksa fare mi olduğuna bir türlü karar verememiş."} {"url": "https://masalalemi.com/yaz-ile-kis/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir yaşlı kadın ile bir yaşlı adam varmış. Gül gibi geçinip giderlermiş. Yaşlı kadın, yerleri süpürürken bir bakla bulmuş. Avlusunun bir köşesine ekmiş ve her sabah sulamış. Gel zaman git zaman bakla büyümüş. büyümüş ki, ta göğe kadar yükselmiş. Bir gün yaşlı kadın yaşlı adama: Bak bakalım, bakla bulursan pişirelim. demiş. Yaşlı adam, avluya çıkmış, baklalara yaklaştıkça onlar uzaklaşmış. Sonunda bir yüksekliğe gelmiş. Bakmış, orada yazla kış kavga ediyormuş. Yaşlı adam bu durumu görünce: Soralım bakalım bu yaşlı adama, kim bilir ne diyecek bize? demişler, yazla kış mevsimi. Yaşlıya selam verdikten sonra öyküyü anlatmışlar, sonra düşüncesini sormuşlar: Yaz mı daha iyi, yoksa kış mı? Yaşlı adam ellerini sakalına götürmüş, düşünmüş ve sonra: Siz boşuna kavga ediyorsunuz. Bir elmanın iki yarısı gibisiniz. Kış olmasa yağmur olmaz, ekin olmaz, kuyular, sular kurur. Yaz olmasa ekinler çürür, insanlar aç kalır. Demek ki ikiniz de yararlısınız. Benim diyeceklerim bu kadar. demiş. Peki yaşlı adam, ver bize o torbanı. demişler ve yaşlı adamın torbasını alıp, en değerli mücevherlerle doldurmuşlar. Yaşlı adam yavaş yavaş evinin yolunu tutmuş. Evine gidince karısı yaşlı adama: Nerde kaldın be adam, iki bakla için bu kadar saat ne yaptın? Yaşlı kadın torbanın içindekileri görünce şaşırmış. Adama: Nerden buldun bunları? diye sormuş. Yaşlı adam, başına gelenleri bir bir anlatmış karısına. Ertesi gün o da çuvalı alıp eline, çıkmış baklaların uzadığı yüksekliğe. Çık çık bir türlü bitmiyormuş. En. sonunda o da yaz ile kışın birlikte bulunduğu yüksekliği görmüş. Yaz ile kış, yaşlı kadına da benzeri bir soru sormuşlar. Yaşlı kadın bir yaza bakınış, bir kışa, sonra da da dudak bükmüş: Ne sende hayır var, ne sende! Kışta üşürüm, ocağı beklerim. Yazda sıcaklarım gölgeye kaçarım. İyiliğiniz nerenizde sizin? demiş. Pekiyi yaşlı kadın, demişler yazla kış; Ver bize o torbam bakalım! Yaşlı kadın sevinmiş, kendi kendine; Bana daha güzel mücevherler, altınlar verecekler! diye düşünmüş. Yazla kış biraz sonra gelmişler: AI bu torbayı, eve gidince hemen açmayacaksın. Bir gerekçe bulup yaşlı adamı kahveye yollarsın. O gidince kapıları kapayıp sürgülersin sonra torbayı açacaksın tamam mı? diye sıkı sıkı tembihlemişler yaşlı kadını. Tamam! demiş yaşlı kadın. Emrettiklerini bir bir yapmış. Torbayı açınca bir de ne görsün? Yılanları akrepleri kırkayakları ne kadar haşarat varsa gelip sokmuşlar, davul gibi etmişler yaşlı kadını. Sonunda yaşlı adam kahveden gelmiş. Kapıyı bir vurmuş ses yok, iki vurmuş ses yok. Almış baltayı pat küt kapıyı kırmış. Bir de ne görsün? Yaşlı kadın yerde hasta yatıyormuş. Yumuşak söz, insanların ateşine karşı soğuk su yerine geçer. Sadi Şirazi"} {"url": "https://masalalemi.com/yazilan-yazi-hikayesi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş ... Bir padişahın üç tane kızı varmış. Bu kızların büyüklerini evlendirmiş, küçüğünü de bir delikanlı istermiş de padişah vermek istemezmiş. Padişah bir gün lalasıyla seyahate çıkar. Epeyce dolaştıktan sonra geri dönerlerken uzaktan üç kişinin gelmekte olduğunu görürler: Lala, şu sağdan gelen büyük eniştem, soldan gelen de ortanca eniştem, ya ortalarındaki kim? Lala gülerek padişaha der ki: Padişahım, o da ... Padişah, lalasının gülmesine kızar: Lala niye güldün? Bir şey yok padişahım. Bir şey yoksa neye güldün? Padişahım, yazılan yazı bozulmaz, kendine gel! O ortadaki de küçük kızını vermediğin delikanlıdır. Ben o yazıyı bozacağım! Nasıl bozacaksınız padişahım, hiç yazılan yazı bozulur mu? Uzaktan gördükleri üç kişi bunların yanına yaklaşırlar. Padişah küçük kızını vermek istemediği delikanlıya bir name yazıp verir: Bu nameyi cellat başına götür, ver. Padişah nameye de yazar ki: Ey benim cellat başlarım. Bu delikanlı yanınıza akşam gelirse akşam, sabah gelirse sabah, boynunu vurun! Bu delikanlı, nameyi vermek için sarayın bahçesinden geçerken uykusu gelir, bir ağacın altına uzanıp uyur. Küçük kız da kendisini isteyen delikanlıyı bahçede görünce yanına gider. Koynundaki nameyi görüp alır. Okuyunca hemen nameyi değiştirmeye karar verir: Ey benim cellat başlarım! Bu delikanlı yanınıza akşam gelirse akşam, sabah gelirse sabah kızımı ona verin! Padişah, gelince ne görsün, cellat başları kızını o delikanlıya vermemişler mi! Ben bu yazıyı bozarım! Nasıl bozarsın padişahım, etme, yazılan yazı bozulmaz. Yok, ben bozarım, bana küçük eniştemi çağırın! Delikanlı padişahın huzuruna gelir: Buyurun padişahım. Sana kırk gün müsaade ediyorum, gidip bana ay ile güneşin haracını getireceksin. Bu delikanlı yola çıkmış, az gitmiş uz gitmiş ... İki yol ağzına gelmiş. Bakmış ki orada bir ihtiyar var, buna: Oğlum! der, Nereye nereye gidiyorsun? Padişah beni ay ile güneşin haracım almaya yolladı. Eyvah, padişah seni zora koşmuş, ay ile günün haracı bulunur mu? Bu ihtiyar Hızır'mış, bunu sırtına bindirip bir mağaranın kapısında gözlerini açmış. Bunu günün doğduğu mağaranın kapısına bırakıp der ki: İçeri girince yanacaksın, ne kadar zor olursa olsun, yana yana gireceksin. Delikanlı içeri girer, yandıkça daha da içerlere gider. İçerden bir ses gelir: Hey padişah! Kendine gel, yazılan yazı bozulmaz. Yoksa tahtını tacını başına yıkarım! Delikanlı oradan çıkıp yine Hızır'ın yardımıyla yol ayrımına gelir. Hızır orada ona bir name verir. Delikanlı üçüncü günü padişahın masasına nameyi bırakır: Ne oldu, ben sana kırk gün demiştim, sen üç günde geri geldin? İstediğiniz nameyi getirdim, buyurun. Padişah, nameyi açıp okur, kendine gelir. Hakikaten de yazılan yazı bozulmazmış. Padişah yeniden düğün yapıp kızını bu delikanlıya gönlüyle verir. Hiçbir yiğidin, kaza ve kader okuna karşı kalkanı yoktur. Hafız"} {"url": "https://masalalemi.com/ye-kurkum-ye/", "text": "Bir gün Nasrettin hoca tarladan eve dönüyormuş. Komşuları telaş içindeymiş. Bir komşusu ona Hocam ziyafete geliyor musun? diye sormuş. Hoca Hay Allah! Ben çalışmaya dalıp ziyafeti unutmuşum. Hemen geliyorum. Hoca Evine gitmiş. Temiz ama biraz eskice bir kıyafet giyip ziyafetin yapılacağı konağa gitmiş. Ziyafeti veren Akşehir'in en zenginlerindenmiş. Hoca içeri girmiş ve yemek çanı duyulmuş. Hizmetçiler hemen ayağa kalkmış ve sofralar hazırlanmış. Fakat kimse Nasrettin Hocaya yerini bile vermemiş o da hemen evine dönmüş. Geçen bayram aldığı kürkünü giymiş ve konağa dönmüş. Konağın kapısından içeri girdiği andan itibaren heyecan başlamış. Hizmetçiler onu karşılamışlar. Ev sahibi yerinden kalkmış Nasrettin Hocayı oturtmuş. Önüne yemekler, börekler, pilavlar, baklavalar, limonatalar, şerbetler koyulmuş. Hocaysa sadece kürkünün bir ucunu çorbaya bandırıp bir yandan da: Ye kürküm ye diyormuş. Bunu niçin yaptığını sormuşlar o da Bu ilgi bana gösterilmedi ki! Kürke gösterildi, yemek de onun hakkı, o yüzden kürküm yesin. demiş."} {"url": "https://masalalemi.com/yun-bebek-masali/", "text": "Annem çok tutumludur. Hiçbir şeyi atmaz. Günün birinde lazım olur diye saklar. Sonra ayırır. Her birini ayrı kutulara koyar. Tavan arasına kaldırır. Dün kutulardan birini indirdi. Beni de yanına çağırdı. Ben açabilir miyim anne? diye sordum. Tabi açabilirsin. Yardımın için teşekkürler. Dün anneme yardım ettim. Yardım etmeyi sevdim. Başka kimlere yardım edebilirim? Annem saçlarımı okşadı. Herkese. Yaşlıların çantasını taşıyabilirmişim. Körlere yol gösterebilirmişim. Turisteler yer tarif edebilirmişim. Top oynayan ağabeylerin topu kaçtığında getirebilirmişim. Ohoo!! Yardım edecek öyle çok şey var ki! Hasibe nineye ekmek almak için bakkala gitmek için bile büyük yardımmış. Hasibe nine bizim üst katta oturur. Kimsesi yok. Var da! Yanında oturmuyorlar. Arada bir görmeye geliyorlar. Ben kendimi bildim bileli ona yardımcı olurum. Bakkaldan ekmeğini, peynirini alırım. Çok iyi kalplidir. Dua eder durur. Ama laf aramızda yaptıklarımın yardım etmek olduğunu yeni öğrendim. Güzel annem benim. Anne sana yardım ettikten sonra Hasibe nineye yardım etmeye gideyim mi? Yardımına ihtiyacı mı var? Belki de vardır. Gidip sorarsın o zaman. Olur sorarım. Ekmek aldıracaksa alırım. Aferin kızıma. Ne de yardım severmiş. Şımardım. Çakmak çakmak baktım anneme. Öyle bakarmışım. Annem öyle diyor. Anneme çekmişim. Hıçkırır gibi güldü. Annem bir şeye çok sevinirse hıçkırır gibi güler. Öyle için için. Bırak gevezeliği de artık kutuyu aç Peki anne Amanın da amanın. İçi yün artıklarıyla dolu. Yeşili, mavisi, sarısı. Lavicerti, kırmızısı, beyazıyla renk yumağı. Kimisi kazağımdan. Kimisi babamın yeleğinden kimisin annemin hırkasından kimisi dedemin ev içi çorabından artmış. Lacivert artıkları görür görmez tanıdım Babamın yeleğinden artmış, dedim. Yumuşacık. Yeni yağmış karın içine elimi daldırmış gibi oldum. Ama bu sıcacık. Avuçladım. Bir avuç renk çıkardım kutudan. Bak anneciğim ne güzel! Annem gülüyor. Senin gibi tıpkı! Ben güzel miyim anne gerçekten? Benim için güzeller güzelisin. Her anne böyle der mi? Güzeller güzelisin. Her anne böyle sever mi? Annem beni seviyor. Ben de onu çok seviyorum. O benim annem. Her şeyi biriktirir. Bunları ne yapacaksın anne? Düşündü veya düşünür gibi yaptı. Sonra birden aklına gelmiş gibi sordu: Yün bebeğin olsun ister misin? Bayıldım. İstemez olur muyum? Annemin öreceği bebek satın alınacak en güzel bebekten daha güzel bebektir. Annem öyle güzel örgü örer ki mahallenin bütün anneleri, ablaları beğenir. Gören şaşırır. Ay ne güzel şey, derler. Sen örersin de istemem mi anneciğim? Bir gün bana da öğretir misin? Yün bebek örmeyi mi? Hem yün bebek örmeyi, hem de hırka, kazak, çorap örmeyi. Güzel güzel gülüyor annem. Öğretmez olur muyum? Ama hemen öğret! Şimdi mi? Şimdi! Zor mu? İsteyene zor değil. Bana zor değil mi? Değil! Çünkü sen akıllı ve beceriklisin. Ay çok hoşuma gitti! Akıllıymışım. Becerikliymişim. Ben neymişim! Anne sen de benim kadar akıllı ve beceriklisin değil mi? Hadi oradan ukala! Ukala ne demek anne! Böyle senin gibi olmak demek. İyi bişey demek ki. Sevindim. Gerçekten akıllı ve becerikli miyim anne? Evet öylesin. Yine o sözü söyledim. Anneme çekmişim. Annem kalktı. Şişleri getirdi. Yün yumaklarını renklerine göre ayırdı. Kısaları uzunlara ekleyip yeni yumaklar yaptı. Sonra da örmeye başladı. Seyrettim. Seyrettim... bayıldım. Bana göre dünyanın en büyük zevki annemi örgü örerken seyretmek. Hele bana bebek örüyorsa. Çok sürer mi anne? Çok sürmez. Biraz sabırlı ol bakalım. Çok sürmedi. Başı pembe, saçları kırmızı, gövdesi sarı mavi, kolları yeşil, bacakları gri-beyaz yeni yün bebeğim şimdi kucağımda. Kaptığım gibi doğru odama. Minik beşiğinde ağlayan bebeğimi kaldırdım. Yerine yün bebeğimi yatırdım. Ağlayan bebeğim pahalıydı. Yeni almıştım. Çok da seviyordum. Ama annemin ördüğü yün bebek daha değerliydi. Çünkü annem sevgisini katmıştı. Benim için yapmıştı. Örgüsünü sevgisiyle örmüştü. Annemi de seviyorum yün bebeğimi de."} {"url": "https://masalalemi.com/zalim-padisah/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu mısır tanesinden çokmuş. Bir zamanlar büyük bir ülkenin yüce bir padişahı varmış. Yüceymiş yüce olmasına ama zamanla değişmiş, bambaşka bir insan oluvermiş. Bir zamanlar halkına sevgiyle hizmet etmeyi bir görev bilen bu sultan, gün gelmiş zulmetmekten zevk duyar olmuş. Onun yüzünden canı yanmadık bir kul kalmamış ülkede. Ölmesi için insanlar gece gündüz Allah'a yakarır olmuşlar. Zulmünden bıkıp usanmışlar. Herkes korkudan sinmiş bir yerlere. Padişah ise her gün zulmüne bir yenisini ekliyor ve bundan emsalsiz bir zevk duyuyormuş. Günler su gibi akıp gitmiş. Geride sadece haksızlığa uğrayanın iniltisi ve korkusu kalmış. Hiçbir şey kararında değildir dünyada. Her şey zamanla değişir. Bizim padişah da değişivermiş bir gün. Ve bunu, yurdun dört bir yanına duyurmuş. Sokaklarda tellallar: Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız zulmü bırakıp, adaletli olacak. Ülkemizi tekrar mutlu günlerine kavuşturacak. diye bağırıyorlarmış. İnsanlar duyduklarına inanamamışlar. Fakat çok geçmeden tellalın söyledikleri çıkmaya başlamış. Padişahın değiştiğini gösteren olaylar olmuş. Artık zulüm günleri geride kalmış, herkes mutlu bir şekilde yaşamaya başlamış. Yaşananlar sanki bir düş gibiymiş. Eski padişah gitmiş, yerine bir iyilik meleği gelmişti sanki. Hükümdarın yanındakiler de bu duruma çok şaşırmışlar. Vezirlerden birisi: Devletli sultanım, izniniz olursa sizden bir şey sormak istiyorum. Sanırım maiyetiniz de bunu çok merak ediyor. Sizdeki bu değişikliğin sebebi nedir? diye sormuş. Padişah gülümseyerek anlatmaya başlamış: Beni bu duruma getiren ormanda gördüğüm bazı olaylardır: Bir gün ava çıkmıştım. Yolda bir köpek gördüm. Bir tilkiyi izliyordu. Zavallı tilkinin ayağını ısırdı, hayvancağız canını kaçmakla zor kurtardı. Köpek gezinmeye başladı, ben de izliyordum. Tam bu sırada vahşi bir at, köpeği tepeleyince hayvanın ayağı kırıldı, bunun üzerine meraklandım. Takip etmeye başladım. At, gide gide bir çukura rast geldi ve bir anlık şaşkınlık sonucu düştü, onun da ayağı kırılmıştı. Bu olaylar bana iyi bir ders oldu. Demek ki kimsenin yaptığı yanına kalmıyordu. Mutlaka ettiğinin cezasını çekiyordu. Kötülük zehirdir. O zehri yeme! Zehir yiyenin hayatı mahvolur. Yusuf Has Hacib"} {"url": "https://masalalemi.com/zalim-turna-kusu/", "text": "Bir zamanlar, yaz mevsimi çok uzun sürmüş ve içinde yüzlerce balık bulunan küçük bir gölü kurutmuş. Turna kuşu, göldeki balıkların bolluğunu görünce, onları yiyebilmek için bir plan kurmuş. Sonra uçup, gölün kenarına konmuş ve derin derin düşünüyor gibi yapmış. Turna kuşunu gören balıklar; Hayrola, niçin böyle düşüncelisiniz? diye sormuşlar. Turna: Sizin geleceğinizi düşünüyordum. demiş. Balıklar: Neymiş, bizim geleceğimiz hakkında düşündüğün? diye merakla sormuşlar. Turna kuşu: Bu gölün suyu çok azalmış; havalar böyle giderse daha da azalacak ve bir müddet sonra buranın suyu size yetmeyip hepiniz öleceksiniz. iki dağ ötede çok büyük bir göl var. isterseniz, gagamla sizi oraya götürebilirim. demiş. Balıkların hepsi, turna kuşunun söylediklerine sevinmiş. İçlerinden yalnızca biri: Ölsem de inanmam. Nerede görülmüş zalim turna kuşunun bizimle dost olduğunu? deyince, balıkların aklına bir şüphe düşmüş. Sözlerimin hepsi doğrudur. Ben sizin bildiğiniz turna kuşlarından değilim. Şayet bana inanmıyorsanız, içinizden birini benimle gönderin, ona gölü göstereyim. demiş turna kuşu. Balıklar, turna kuşunun bu sözü üzerine, içlerinden birini göndermişler. Turna, balığı ağzına alıp büyük göle götürmüş ve ona gölün her tarafını gezdirmiş. Sonra, tekrar balıkla birlikte kuruyan göle dönmüşler. Küçük balık gölün güzelliğini anlata anlata bitirememiş. Böylece tüm balıklar, turna kuşuna inanmışlar. Turna kuşu, ilkin bir balığı ağzına alıp büyük göle götürmüş ve orada afiyetle midesine indirmiş. Sonra tekrar kuru göle dönmüş. Arkadaşınızı büyük göle bırakıp geldim. Şimdi başka biriniz gelsin de onu da götüreyim. Böylece turna kuşu, tüm balıkları bir bir gölün kıyısına götürüp yemiş. Gelgelelim göldeki bütün balıkların hepsi bitmiş ve yengeçten başka canlı kalmamış. Turna kuşu; Oldu olacak şunu da yiyeyim bari diye yengecin yanına gelmiş: Yengeç kardeş, istersen seni de diğer balıkların yaşadığı büyük göle götüreyim. demiş. Akıllı yengeç, biraz düşündükten sonra: Seninle gelmeyi çok isterim ama beni ağzında götürürken düşürmenden korkuyorum. Kıskaçlarımla boynuna tutunmama izin verirsen gelirim. demiş. Turna, yengecin isteğini kabul edince, yengeç, onun boynunu mengene gibi kavramış ve birlikte havalanmışlar. Birlikte epeyce uçtuktan sonra, uzaktan büyük bir göl gözükmüş. Turna, büyük gölün üzerinden geçmiş ve başka bir tarafa yönelmiş. Yengeç: Turna kardeş, gölü geçtik, beni indirmeyecek misin? diye sormuş. Zalim turna kuşu haince gülerek: Kim demiş seni göle bırakacağımı? Seni de diğer balıklar gibi gölün karşı kıyısında yiyeceğim. deyince, yengeç, kıskaçlarıyla kuşun boynunu sıkıp, onu öldürmüş."} {"url": "https://masalalemi.com/zaman-bankasi-hikayesi/", "text": "Zamanın kıymetini anlamak için şunları düşün: Diyelim öyle bir banka var, her gün 86.400 dolar senin hesabına yazıyor. Ama her akşam kullanmadığın tutarı siliyor, öyle ki ertesi gün gene sıfırdan başlıyorsun. Öyle bir banka olsa, ne yapacaksın? Tabii ki, hepsini çekeceksin. Her birimizin öyle bir bankası var. Adı da ZAMAN'dır. Her sabah 86.400 saniye hediye edip hesabına yatıyor. Her akşam iyi bir amaç için kullanmadığında zarar olarak oluyor. Bir günden bir sonraki güne aktarma olmuyor. Her gün sana yeni bir hesap açılıyor, ve akşam hesapta ne kaldıysa yanıyor. O gün yatırılanı kullanmazsan, sen zarar göreceksin. Zaman konusuna gelince, geri gitmek yok, yarından ödünç almak da yok. Bugünkü günü yaşayacaksın. Onu öyle kullan, sağlık, mutluluk ve başarı konusunda en çok ilerleme gösteresin. BİR SENE onun kıymetini anlamak için, sınıfta kalan bir öğrenciye sor. BİR AY onun kıymetini anlamak için, dokuz ay gebelik dolmadan doğum yapan bir anneye sor. BİR HAFTA onun kıymetini anlamak için, haftalık bir derginin editörüne sor. BİR GÜN onun kıymetini anlamak için, evdeki kızlarını beslemek için uğraşan gündelik bir işçiye sor. BİR SAAT onun kıymetini anlamak için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sor. BİR DAKİKA onun kıymetini anlamak için, trenini kaçıran birisine sor. BİR SANİYE onun kıymetini anlamak için, kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sor. BİR SANİYENİN BİNDE BİRİ onun kıymetini anlamak için, Olimpiyatlarda gümüş madalyasını kazanan sporcuya sor. Her anın kıymetini bil ve sevdiğin bir kişiyle paylaş. O zaman ondan daha büyük zevk alacaksın. Ve unutma ki, zaman kimsenin keyfini beklemez. Dün tarihe karıştı, yarın henüz karanlık içindedir, ama bugün bir bahşiştir!"} {"url": "https://masalalemi.com/zencefilli-kurabiye-adam-masali/", "text": "Ormanın içinde eski küçük bir evde kocası ile yaşayan bir kadın varmış. Çocukları yokmuş ve çok yalnızlık çekiyorlarmış. Yaşlı kadın zencefilli kurabiye yaparken adam şekilleri vermiş. Kocasına da 'kocacığım bugün zencefilli kurabiyeden adam yapacağım'' demiş. Çok güzel bir zencefilli kurabiye adam yapmış ve fırına sürmüş kurabiyeyi. Fırından gelen eşsiz kokuların yayılması ile birlikte yaşlı kadın fırın eldivenlerini takarak kurabiyeyi çıkartmış. Pudra şekeri kullanarak saçlarını, kaşlarını, elbisesini ve ağzını çizmiş. Gözleri için boncuk gibi duran kuş üzümü kullanmış. Kıyafetindeki düğmeleri için de vişne kullanmış. Bitirdikten sonra eserine bakarken birde ne görsün zencefilli kurabiye ayağı fırlayıvermiş. Kurabiyeyi koşarken gören kadın şok olmuş. Ne yapacağını bilememiş. Kurabiye adam 'Beni yemeyin' diye bağırarak camdan atlayıvermiş. Yaşlı kadın dışarı çıkıp zencefilli kurabiyenin peşine takılmış. Kocası hayretler içerisinde pencerede bakakalmış. Zencefilli kurabiye hızla koşmaya devam etmiş. Sürekli kendine 'koş koş sen zencefilli kurabiye adamsın koş koş' diyormuş. Zencefilli kurabiye adam öyle hızlı koşuyormuş ki yaşlı kadının onu yakalaması imkansızmış. Çok geçmeden zencefilli kurabiye adam bir çiftliğe gelmiş. Çiftlikte yeşillikler içerisinde otlayan inek onu fark edivermiş. '' Ne kadar da güzel bir kurabiye, çok güzel kokuyor onu yakalayıp yemeliyim'' demiş. Kurabiye adam gülerek ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın da peşimden koşuyor ama beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Yaşlı kadın önde inekse arkadan zencefilli kurabiye adamın peşinden koşmaya devam etmişler. Zencefilli kurabiye adam koşmaya devam ederken onu bir domuz fark etmiş. Domuz havayı koklayarak ''mmm çok güzel bir kurabiyeye benziyor tam da ağzıma layık'' diyerek söylenmiş. ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın ve onun arkasından bir inek de peşimden koşuyor ama beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Önce kurabiye adam onun arkasında yaşlı kadın, inek ve domuz koşmaya devam ederlerken çiftliğin dışarısında yiyecek arayan tavuğun yanından geçmişler. Tavuk çok açmış. Tavuk ''İşte tam da aradığım lezzette bir yemek'' diyerek peşlerinden koşmaya başlamış. Kanatlarını çırpa çırpa hızlı bir şekilde koşmaya başlamış. ''koş bakalım koşabildiğin kadar hızlı koş yaşlı bir kadın ve onun arkasından bir inek arkasından bir domuzda peşimden koşuyor ama beni yakalayamadılar. Sende yakalayamazsın. Beni kimse yakalayamaz ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek bağırmış. Zencefilli kurabiye adamın arkasından önce yaşlı kadın, inek, domuz, tavuk koşmaya devam etmişler. Zencefilli kurabiye adam öyle hızlı koşuyormuş ki aradaki farkı bayağı açmış. Bağırarak ''Beni kimse yakalayamaz dünyada benden hızlı kimse koşamaz çünkü ben zencefilli kurabiye adamım'' diyerek sürekli koşuyormuş. Yoluna devam ederken birde ne görsün ilerde yolun sonunda bir nehir görünmekteymiş. Yol nehirle kesilmiş ve zencefilli kurabiye adamın kaçacak bir yeri yokmuş. Zencefilli kurabiye adam sunun kenarına kadar gelmiş ama aniden durmuş. Eğer suya girerse eriyip yok olabilirmiş. Arkasından koşan yaşlı kadın, inek, domuz, tavuk hızla kendisine doğru yaklaşıyorlarmış. Bir karar vermesi gerekiyormuş ve ne yapacağını bilemeden etrafına bakınmış. Tam o sırada bir ağacın arkasından kurnaz bir tilki çıkıp gelmiş yanına. İsterse onu karşıya geçirebileceğini söylemiş. Bir süre düşünen kurabiye peşindekilerin iyice yaklaştıklarını görmüş. Tilkiye ''ya beni yersen'' demiş. Kurnaz tilki onu yemeyeceğini çok yardımsever bir tilki olduğunu amacının sadece yardım etmek olduğunu söylemiş. Artık düşünmeye vakti kalmayan zencefilli kurabiye adam atlamış tilkinin kuyruğuna. Tilkinin sırtından sıkıca tutunurken bu sırada tilki de atlamış nehre. Bunu gören yaşlı kadın yaşlı kadın, inek, domuz ve tavuk nehri yüzerek geçen tilki ve sırtındaki zencefilli kurabiye adamın arkalarından bakmışlar. Artık onu yakalamalarının imkansız olduğunu anlamışlar. Zencefilli kurabiye adam tilkinin sırtında giderken nehir iyice derinleşmeye ve sular yükselmeye başlamış. Kurabiye adam tilkiye neredeyse ıslanacağını kuyruğunu biraz kaldırmasını söylemiş. Tilki de sırtına doğru çıkmasını orada ıslanmaktan kurtulacağını söylemiş. Ama nehir derinleştikçe tilkinin sırtı da suya batmaya başlamış. Suya batıp batıp çıkan sırtta Zencefilli kurabiye adam ıslanma tehlikesi geçiriyormuş sürekli. Tilki bu durumu fark edip '' ıslanmandan korkuyorum kurabiye kardeş istersen kafamın üzerine çık orası daha yüksek hem güvende olursun hem de rahat edersin demiş''. Kurabiye adam tilkinin kafasına doğru ilerlemiş. Tilki sinsi planına devam etmiş ve nehrin suları derinleştikçe kafasını iyice suya gömmüş. Islanmaktan çok korkan zencefilli kurabiye adama ''istersen burnumun üzerine çık orası daha yüksek demiş''. Kurabiye adam tilkinin burnuna çıkmış. Tam karaya çıkmaya başladıkları anda kurabiye adamı havaya fırlatan tilki ağzını açarak kurabiye adamı 'lüp' diye yutmayı beklerken tam tepelerinden geçen bir karga kurabiye adamı gagası ile yakalayıvermiş. Ağzı açık bekleyen tilki öylece bakakalmış. Biraz ilerledikten sonra zencefilli kurabiye adam kargaya ''kargalar zencefilli kurabiye yer mi'' diye sormuş. Sonra da ''yer'' diyen karganın ağzından düşüvermiş. Yere düşen kurabiye adam hızla koşmaya devam etmiş. ''Beni kimse yakalayamaz ben kurabiye adamım'' diyerek koşmaya devam etmiş."} {"url": "https://masalalemi.com/zip-zip-kanguru-masali/", "text": "Ormanda yaşamını sürdüren canlılar kendileri ve başkaları için hayatta kalmak zorunda olduklarını sanırlar. Bunun adına fedakarlık derler. Başkaları diye düşünülenler üçü beşi geçmez. Farkında olmadan seçilen yaşam tarzıdır bedava yaşamak. Yıllar önce bu yaşam tarzını seçen ormanlılar bazen mutlu, bazen de mutsuz olmuşlar. Seyrek orman halkı için de bu böyleymiş. Onlar için mutluluk çelme takmak, mutsuzluk ise düşmekmiş. Ormanlar Kralı aslan ne zaman çelme takanların çoğaldığını görse hemen bir toplantı düzenler, Sizler mutlu bir beraberlik halindesiniz. Güzel güzel geçinip gidiyorsunuz. Hep böyle olun diye konuşur ve bol bol alkışlanırmış. Bunun sonucunda aslan mutlu olurmuş. Ya düşenler, onlar ise aslan kızacak, mutsuz olacak diye çektikleri acıyı dışa vurmazlarmış. Düşmeler, kalkmalar, alkışlar, dünü, bugünü, yarını ite kaka yıllar geçmekteymiş. Çelme yiyip düşüp acı çekmektense, çelme takıp mutlu olmak varken, neden mutsuz olayım düşüncesi seyrek orman halkını usta bir çelmeci yapmış. Tabii ki bu da büyük sorun yaratmış. Nasılsın diye kime halini, hatırını sorsan, yuvarlanıp gidiyoruz işte, daha ne olsun, cevabı alınır olmuş. Çelme takmada çoğunluk ustalaştığından mutsuzlukta o ölçüde fazlalaşmış. Koca ormanda mutlu olan yalnızca kral aslan ve yakınları kalmış. İstediğin kadar usta çelmeci de olsan, onlara karşı hünerini göstermen mümkün olmadığından düşmeleri ve mutsuz olmaları beklenemez. Çelişkiler içinde bedava yaşam tarzını seçen seyrek ormanlılar için yanlış yolda olmak giderek ağır gelmeye başlamış. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünmez, hallerine şükrederlermiş. Ta ki uzaklardan bir yabancı gelene kadar. Zıp zıp kanguru uzun yıllar pek çok ormana gitmiş, değişik yerler gezmiş, gördüğü mutlulukları önündeki torbada biriktirmiş, mutsuz olanlara bunları dağıtarak karşılaştığı herkesi mutlu etmiş. Ünü kral aslan tarafından duyulmuş: Ormanımızda madem böyle bir misafirimiz var, çağırın huzuruma gelsin. Seyreklileri nasıl mutlu edeceğini görelim demiş. Zıp zıp huzura çıkmış: Merhaba aslan kardeş. Beni çağırmışsınız geldim. Sizi dinliyorum demiş demesine de aslanın yakınları: Koca bir krala bu nasıl hitap şeklidir. Kardeş ne demek? diyerek üstüne atlamak için fırsat kollarlarken, alışıla gelmişin çok dışında bir konuşma tarzı içinde olan zıp zıpa zaman tanımak, onu dinlemek gerek diye düşünerek yandaşlarını yatıştırmış. Orman halkının durumunu kısaca anlattıktan sonra torbadaki mutlulukları vermesini istemiş. Zıp zıp: Bunu kabul edemem. İsterseniz açıklayayım. Sizlere verilecek mutluluklar torbada hazır. Fakat hazır olan mutlulukları alırsanız pek karlı çıkmazsınız. Oysa belli bir mücadele göstererek, kendi çabanız ile kazanacağınız mutluluklar gerçek mutluluk olur. Benim vereceklerim bir torbadan çıkar, ötekine girer. Bu seçtiğiniz yaşam tarzıyla aynı olur. Oysa gördüğüm kadarıyla siz zaten bundan şikayetçisiniz. O zaman önce kendiniz için mutlu olmayı bilmelisiniz. Bunun tadını bir kere alırsanız gerisi kendiliğinden gelir. Serdar Yıldırım"} {"url": "https://masalalemi.com/ziyan-edilen-servet-hikayesi/", "text": "İran'da şöyle bir hikaye anlatılıyor: Adamın biri deniz kenarında gezerken plajda oturmuş, gelen giden dalgaları seyretmeye koyulmuş. Derken, sağ eliyle kumu karıştırırken, bir torba ve içinde bir sürü küçük taşlar bulmuş. Ama bulduğu taşlara hiç dikkat etmeden, gözlerini gene denize çevirmiş. Dalgaların köpüğünü, rüzgarın esmesini ve kuşların uçmasını dikkatle seyredermiş. Hiç bakmadan, sağ eliyle o torbadan taşları alıp denizin içine fırlatmış. Tek tek onları bitirmiş. Son taşa gelince, Ha, onu atmayayım, eve alayım demiş. Eve gelince bir de merak etmiş, Dur bakalım, bu attığım taşlar neymiş? sormuş kendi kendine. Cebinden o son taşı çıkarıp ocağın ateşine karşı kaldırıp gözünün önüne getirmiş. Bir de bakmış elinde çok değerli ve pahalı bir pırlanta taşı. Bunu görünce adamın benzi atmış, Eyvah! demiş, Ben de ne yaptım? Hiç bakmadan, hiç düşünmeden onlarca pırlanta boşa attım, bunca zenginlik boşa gitti!. Büyük panik içinde gene plaja dönmüş, attığı o pırlantaları bulmak için suyun içine dalıp her tarafı alt üst etmiş. Gene de hiç bir şey bulamamış. Adam fırsatını kaçırmıştı artık çok geç olmuş. Bizim de elimizde bir torba dolu pırlanta var: onlar ömrümüzün günleridir. Onlar da her ne kadar çoksa, gene de sayılıdır. Her yeni gün bir pırlanta kadar değerlidir. Onu çok iyi kullanmak lazım. Bir gün biz de o adam gibi olmayalım: hayatımıza geri bakarken, göreceğiz, nasıl o kıymetli günleri boşa harcadık, elimizdeki vaktimizi boş ve ayıp şeyler için kullandık. Eski Romalıların bir atasözü vardı: Carpe diem her günü, olgun bir meyve gibi kopar. Yemişler olgunlaşınca vakitle ağaçtan koparılmaları lazım, yoksa çürüyüp gidecekler. Bize verilen ömür, bize ancak emanet olarak verildi. Biz de her günümüzü olgun bir meyve gibi koparıp Rab için kullanalım."}