{"url": "http://www.simdigezelim.com/2003/01/hakkmda-basar-kurtbayram.html", "text": "Şimdi seninle dünyayı turlamaya başlayacağız. Bavulun hazır değil mi? Blogun sayfalarında gezdiğim 132 ülkeden yazılmaya değer bulduklarımı beraber ziyaret edeceğiz. \"Nasıl oldu da bu kadar çok yeri gezdin?\" mi dedin? Anlatayım. \"Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer\" kitabım daha sonra iki baskı daha yaptı. Kitabı şu anda yukarıdaki resime ya da linke tıklayarak Amazon'dan satın alabilirsiniz. 24 yaşındaydım, para biriktirip Tahtakale'den o zamanlar daha yeni yeni yayılmaya başlayan CD'li bir müzik sistemi aldım. CD kalitesinde ses dinlemenin ne olduğunu eve gider gitmez denemek istiyordum. Sistemi satan mağazanın raflarındaki kısıtlı sayıdaki CD'lerden birini raftan aceleyle alıp eve getirdim. CD, Los Incas grubunun Güney Amerika şarkılarından derlediği bir seçkiydi. Albümde içinde \"Titikaka\" nakaratı geçen şarkı nedense beni iyice sardı, tekrar tekrar dinledim. Bu isimde bir göl olduğunu hayal meyal hatırlayınca hızla dünya atlasını karıştırıp Peru'daki Titikaka gölünü buldum. Kendimi Titikaka gölü kıyısında bu şarkıyı dinlerken gözümün önüne getirdim, \"bir gün bu şarkıyı orada dinleyeceğim\" dedim. Sonra araya hayat girdi. Deli bir tempoda çalışmayla ve işimde giderek yükselmeyle dolu seneler geçti. Bu sürede 50'den fazla ülkede çalıştım, 5 ülkede yaşadım, projelere koşturdum. Tatillerimde de yeni ülkelere gittim ama bir türlü Titikaka kıyılarına gitmeye fırsat bulamadım. Şarkıyı ilk dinlemem üzerinden 14 sene geçtikten birden Titikaka şarkısını yerinde dinleme zamanının geldiğine karar verdim. İşimden istifa ettim, bütün eşyalarımı, mobilyaları, kısacası kitaplar dışında her şeyi arkadaşlarıma verdim ve sırtımda 14 kiloluk bir çantayla 10 aylık bir dünya seyahatine çıktım. Yol çok ama çok keyifliydi. 10 ay önce 12 aya uzadı, sonra 13, 14, sonra 15. Pasaportumdaki son sayfayı da bitirince mecburen 16 ay sonunda 40 ülke daha gezmiş olarak Türkiye'ye döndüm. 16 Aylık dünya turumun hikayesini ülke ülke detaylı bir şekilde buradan okuyabilirsiniz. Hayır. Uzun süre gezip geri gelince hayata bıraktığın yerden devam etmek zor değil. Ama sonra gözüm tekrar haritalara kaymaya başladı. Baktım olamayacak. Bir daha yol planlarına başladım. \"Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer\" kitabım daha sonra iki baskı daha yaptı. Kitabı şu anda yukarıdaki resime ya da linke tıklayarak Amazon'dan satın alabilirsiniz. Şimdiye kadar 130'dan fazla ülkede bulundum. Gittiğim ülkeleri maviye boyadım. Demin anlattım: bir şarkı dinledim, hayatım değişti. Titikaka melodisi peşine yola çıktım, onlarca ülkeden geçtim, yüzlerce yeni insanla tanıştım, konuştum, yolu paylaştım, keyif aldım, adını bilmediğim içinde ne olduğunu anlamadığım şeyleri yiyip, en güzel manzaralarda soluklandım, en rahat uçaklarda gidip en dökük kamyonlara otostop çektim. Her seferinde yaşam sevincini taa içimde hissetim, \"iyi ki yola çıkmışım, iyi ki\" dedim. Okuyucu, ne kadar anlatsam da aldığım derin hazzı kelimelerle aktarmam kolay değil. Senin de denemen lazım. Okuyucu, senin \"Titikaka\"'n nerede? Hani şu hep erteleyip durduğun, bir sonraki terfiyi, arabanın borcunun ödenmesini, çocuğun liseye girmesini bekleyen, hep \"şimdi sırası değil dediğin\" ? Okuyucu, aslında sen de biliyorsun \"şimdi tam zamanı\", hadi sende yola. Bana gelince: daha gezecek yer kaldı mı? Elbette! Haritaya baktığımda halen gözüme batan yerler var. Biter mi hiç? Gezdiğim yerleri burada yazmaya devam edeceğim."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/krfezde-bir-gezinti-doha-katar.html", "text": "\"Küçük olsun benim olsun\" diyenlerdensiniz sizinde Katar Emiri ile ortak bir noktanız var demektir. Bunun yanına \"Küçük olsun, benim olsun, yazları sokakta sadece sıcaktan zevk alan mazoşistler yürüyebilsin, üç tarafımız deniz olsun, nüfus 600 bini geçmesin ve bunun 450 bini geçici gelen yabancı işçiler olsun, her taraf petrol kaynasın, ha bir de burayı ben yöneteyim\" derseniz ve cidden böyle olursa o zaman Katar Emiri oluyorsunuz. Burası 200 x 50 km lik bir ülke ve dünyanın üçüncü büyük doğalgaz kaynaklarına sahip, bu bölgede 1800'lerin başına kadar bir yerleşim yeri yokmuş. Aynı soydan gelen birkaç Arap aile buraya yerleştikten sonra bu topraklar Osmanlılara bağlanmış. Osmanlılar 1915'e kadar burada kalmış sonra İngilizler bölgeye gelmiş ve 1971'e kadar kalmışlar. İngilizler bölgeden resmi olarak çekilince Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri doğmuş. Resmi olarak çekilmişler ama ekonomide halen söz sahibiler; yönetici, mühendis gibi işlerde çalışan İngilizler buradaki en büyük batılı yabancı işçi topluluğunu oluşturuyorlar. Ülkedeki İngiliz etkisini trafikten, eğitime, devlet binalarından bürokrasiye dek görmek mümkün. Tabi birde Amerikalılar var; onlardan fazla bahsetmek yerine yerel Gulf Times gazetesinin 4 Temmuzda \"American Indepence Day\" ilavesi verdiğini söylesem buranın yönetimi ve Amerikalıların etkisini anlarsınız. Nüfusun %80'i başkent Doha'da yaşıyor, ülkenin geri kalan alanı tamamıyla çöl. Katar vatandaşı iseniz eğitim ve sağlık hizmetleri bedava, çocuğunuz varsa devlet size maaş bağlıyor, ülke içi telefon konuşması herkes için bedava. Ülkenin en büyük sorunu susuzluk; onunda çaresini bulmuşlar deniz suyunu buharlaştırıp arıtarak içme ve kullanma suyu elde ediyorlar, bu çok petrol yakılmasını gerektiren pahalı bir işlem, petrol bittiği an su da bitecek. Kasım-Şubat ayları dışında -sıcaktan dolayı- dışarıda dolaşmak pek mümkün değil, klima her yer için bir ihtiyaç, o kadar ki devlet fakir vatandaşlarına bedava klima dağıtıyor, elektrikte haliyle bedava. Yeme içme olayında seçim şansınız çok; Lübnan, Hint, Tayland ve Filipin lokantalarının yanı sıra bir sürü Amerikan lokanta zinciri de burada. Bizimkiler de burayı ıskalamamış; Doha'nın Tahtakale'si sayılabilecek Mugati caddesinde yüz metre içinde dört tane Türk lokantası var, yurdum insanı burada da döner olayını kimseye kaptırmamış."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/krfezde-bir-gezinti-kuveyt.html", "text": "Petrol zengini küçük bir ülke daha. Ülke topraklarının sadece binde üçünde tarım yapılabiliniyor. Petrol öncesi gemi yapımı ve inci dalgıçlığı ana gelir kaynakları imiş. Kuveyt dünyada kişi başı geliri en yüksek devletlerden biri. Nüfus 2.5 milyon, bunun 1.5 milyonu yabancı işçi ve aileleri. Çalışan Kuveytlilerin hemen hepsi devlet dairelerinde görevli. Ramazan ayında devletle işiniz varsa, hiç uğraşmayın; işe gelen Kuveytli bulmak normalde zaten zor, Ramazan'da unutun gitsin. Körfez ülkeleri içinde tutuculuk sıralamasında bana göre Suudi Arabistan'dan sonra ikinciler. Bu karşın Suudi Arabistan'ın tersine sokakta kadınları yürürken görebiliyorsunuz, araç kullanmaları serbest. İşyerlerinde kadınlar çalışıyor ama hemen hepsi yabancı. Ama dediğim gibi aslında hiç bir Kuveytlinin çalışmasına gerek yok çünkü devletin geliri şu anda herkese yetiyor. Kuveyt şehrine kuşbakışı bakınca üç büyük bina dikkatinizi çeker; Kuveyt Kuleleri, Kurtuluş kulesi ve büyük camii. Kuveyt Kuleleri, adı gibi Kuveyt'i simgelemesi için inşa edilmiş üç ayrı kuleden oluşuyor. En büyüğünün üzerinde döner bir restoran var, ortanca olanı su deposu ve en küçüğü de ışıklandırma için. Şehri tanıtan tüm fotoğraflarda bu kuleler var, çünkü şehirde bunun dışında simge bina yok gibi bir şey. Kurtuluş kulesi ise 372 m yüksekliğinde bir televizyon kulesi. Şehirde 4-5 müze de var ama Saddam oraları yağmaladığı için görecek bir şey kalmamış. Birinci Körfez savaşından sonra şehir mezbele haline gelmiş ama şehrin yeniden inşaasına tam olarak başlamaları ancak ikinci körfez savaşı sonrası olmuş. Kuveytliler baş belalıları Saddam yakalanana kadar bir rahat yüzü görmemişler. Her an yine işgal edilebiliriz kaygısıyla, yatırımları ağırdan almışlar. Bugünlerde ise altyapı yatırımları tüm hızıyla başlamış durumda. Kuveyt'te trafik ilginç; kısa bir yağmur sonrası İstanbul'da yoğun kar yağışında ne olursa o oldu; trafik felç ve sayılamayacak kadar kaza. Geceleyin Körfez caddesinde kısa bir tur atmam, bende trafik canavarının ana vatanının kesinlikle Kuveyt olduğu fikrini uyandırdı. Yapacak başka bir şey bulamayan paralı gençler koca caddeyi yarış pistine çevirmişti. Aslında onlara hak vermemek elde değil, çünkü sosyal eğlence imkanları sadece dışarıda yemekle sınırlı. Körfezin dört önemli şehrinde yaptığımız gezi bu kadar umarım hoşunuza gitmiştir. Yine beklerim efendim."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/krfezde-bir-gezinti-umman-ve-dubai.html", "text": "Muskat, Umman Sultanlığının başkenti. Körfez'in önemli şehirleri içinde tarihi olan ve gerçekten ruh taşıyan nadir yerlerden. Şehir dağlık bir alanda kurulmuş ve üç ana bölgeye ayrılmış; Muskat, Mutrah ve Ruvi. Bu üç bölge tam anlamıyla şehir içinde şehir, her bölgenin kendine has bir karakteri var. Muskat, şehrin eski bölgesi. Eski surlar, tarihi binalar ile birlikte sultanın en büyük sarayı da bu bölgede bulunuyor. Mutrah, limanın devamı ve apartmanların yığıldığı işten daha çok yaşama bölgesi, şehrin en büyük kapalı çarsısı da burada. Ruvi ise denizden içeride ve şehrin iş merkezi. Şehirde radarlı kamera ve vidanjör bolluğu göze çarpıyor. Nedeni basit kanalizasyon sistemi yok, her apartmanın pis su kuyusu var. Kuyu dolunca pis sular vidanjörlerle taşınıyor. Şehirdeki her evin iki haftada bir pis su deposunu doldurduğunu düşünürseniz, vidanjör bolluğu sizi şaşırtmaz. Radarlı kameralar ise hız meraklısı Umman'lıların bolluğundan kaynaklanıyor. Aslında trafik fazla değil ama gaz pedalının ne kadar dibe gittiğini merak eden sürücü sayısı korkutucu boyutlarda. Ummanlılar denizcilik geleneği olan bir ulus, bugünde eski tip tekne yapımı devam ediyor. Dhow adı verilen tahtadan teknelerle bazı deniz taşımacılığı işleri halen sürdürülüyor. Dhow'ların kullanımı sadece bu bölgede değil, eskiden Umman'lıların çok sıkı ticaret ilişkileri içinde oldukları Doğu Afrika kıyılarında da sürdürülüyor. Ummanlılar denizci ama denize girme alışkanlıkları yok. Bundan dolayı Muskat in herhangi kıyısında en kalabalık zamanda dahi sahiller boş. Dubai bende plastik çiçek çağrışımı yapıyor. Tamam çöl değişik, mimari etkileyici, alışveriş iyi, etraf yalancı cennet ama şehir bana göre plastik çiçek gibi: doğal değil, uzaktan iyi yanına yaklaşınca albenisini kaybediyor. Hele bir de yazın gelme talihsizliğinde bulunursanız yandınız. Sıcaktan şikayet etmem, ama 45 derecenin üzeri hele nem oranı yüzde doksanları aşıyorsa dayanma sınırımın kat kat üzerinde oluyorum. Şehrin plastikliğini bir kenara bırakırsak iyi yönetimin neler yapabileceğinin güzel bir aynası Dubai. Birleşik Arap Emirliklerinin o zamanki Emiri diğer Arap ülkelerine göre az olan petrol rezervlerine merhem olmak için 1970'lerin sonunda Dubai'nin Beyrut'un boşalttığı finans merkezi koltuğuna oturmasını düşlemiş ve 25-30 yıl gibi bir sürede gerçekten bir mucizeyi gerçekleştirmiş. Bugün Dubai vergilerin sıfır olması, güvenliğin yüksek oluşu, alışveriş merkezlerinin bol ve milyar dolarlık projelerin doğma noktası olması sebebiyle çok yatırım ve yabancı çalışan çekiyor. Şehrin 1.2 milyon nüfusunun 900 bini yabancı! Dubai'nin merkezi bizdeki haliç benzeri bir deniz girintisinin \"Dubai Creek\" çevresinde yapılanmış. Creek'in sağ tarafında Deira, sol tarafında Bur Dubai mahalleleri var. Bu bölge Dubai'nin diğer bölgelerinin tersine daha gerçek hayata daha yakın duruyor; dükkanlar, tekneler, değişik milletlerden tacirler, zenginler, fakirler, büyük gökdelenler, kapalı çarşılar, Asyalı işçilere yönelik mağazalar, golf alanları, alışveriş merkezleri hep bu civarda. Şehrin gökdelenlerle dolu bir başka bölgesi de Şeyh Zayid yolu, burası Creek'ten 7-8 dakikalık mesafede ve değişik mimarili yeni gökdelenlerle bezeli. Dubai kışın denize girmek isteyenler için ideal; şehrin hemen yakınındaki Jumeirah plaji ve buradaki tesisler yüksek standartlı. Bu bölgedeki Burj al Arab oteli, mimarisi ile Dubai'nin simgesi olmuş durumda. Otelin bu simge durumunu uzun sure koruması zor, çok büyük finansal kaynaklar gerektiren büyük inşaat projeleri Dubai de ardı ardına geliyor; dünyanın en büyük kulesi, en büyük eğlence parkı, insan eliyle yaratılan dünya biçiminde bir ada-mahalle bunlardan akla hemen gelenleri."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/lizbon-ve-porto-notlari.html", "text": "Is icin dort bes kez gittigim Portekiz'den 2004 yilinda kisa notlar. Gunduzleri is olaylarina girdikten sonra, aksamlari esas gorevim olan Lizbon sokaklarini arsinlama gorevine daliyorum. Yalniz bu is gorundugunden daha yorucu Lizbon u tanitan brosurlerde buranin 7 tepe uzerine kuruldugu yazili, yaptigim tetkiklere gore burada en az 20 tane tepe var ve nedense gorulecek herseyi tepelere koymuslar, sehir Serencebey yokusunun cok buyuk bir alana yayilmis hali denebilir. Sehrin eski bolgesi dar ve dik sokaklari, acaip yerlere park etmis arabalari, sokak aralarinda top oynayan cocuklari, araba park ettirip yolunu bulmaya calisan gariban kolculari, sabirsiz taksi soforleri ile Istanbul'u andiriyor. Sehrin bu tepe bolgelerinde en ufak manzarali bos yer hemen ufak bir park, birahane, lokanta vs vs haline cevrilmis iflas eden bacaklar icin iyi bir durak oluyor. Lizbon'da bana gore hayranlik uyandiracak hep hatirlanacak eser pek yok gibi, ama sehir guzel ve insani saran bir sicakligi var. Insanlarda iyi niyetli ve her isinizde yardimci olmaya calisiyorlar. Diger latinler gibi Ingilizce bilmekle ilgileri olmadigi icin anlasmaniz kolay degil. Haftasonu birisi benim arabaya arkadan bindirip biraz cizdi, arabadan inip adamla konusmaya basladim tabi oda benimle. onda tek kelime ingilizce bilgisi yok benim portekizce bilgim ise \"gunaydin, iyi aksamlar, hesap, fatura, tesekkurler\" den ibaret. Karsilikli derdini anlatma denemelerinden sonra anlasmak yerine arabayi yaptirmak daha kolay geldi. Dilini bilmedigin ulkede araba kiralarsan sonuna kadar sigorta yaptirmak iyi bir strateji. Ucuz kurtulduk. Lizbon daki Vasco de Gama koprusu Avrupanin en uzunu, koprunun ayagina yakin bir yerde Expo 98 icin kurulan park var. Burayi fuardan sonra eglence parkina cevirmisler, her taraf lokanta + bar. Nehir kenarinda oturup, bir yandan kopruyu bir yandan karsi kiyidaki isiklari kesip bir yandan balik yemek suretiyle Bogaz similasyonu yapmak mumkun. cika etrafi dolasmak sabahtan iyide ogleden sonra molalar uzuyorrrrrrrr. Porto nun eski bolumleri Lizbon'a gore cok daha dokuk ama daha etkileyici. Nehrin iki tarafida gorulmeye deger. bir tat verirken alkol derecesinide 20 nin uzerine cikariyor. Yeni bir Porto sarabi cebinizden 6 Euro alirken 30 senelik olanlari 130 Euro ya satiliyor. Meraklisi farki anlayip 130 luktan alirmis, ha bi de tadi bozulmasin diye aldiktan sonra hergun sarap sisesini bir tur dondururmus. Gunduzleri is olaylarina girdikten sonra, aksamlari esas gorevim olan Lizbon sokaklarini arsinlama gorevine daliyorum. Yalniz bu is gorundugunden daha yorucu Lizbon u tanitan brosurlerde buranin 7 tepe uzerine kuruldugu yazili, yaptigim tetkiklere gore burada en az 20 tane tepe var ve nedense gorulecek herseyi tepelere koymuslar, sehir Serencebey yokusunun cok buyuk bir alana yayilmis hali denebilir. Sehrin eski bolgesi dar ve dik sokaklari, acaip yerlere park etmis arabalari, sokak aralarinda top oynayan cocuklari, araba park ettirip yolunu bulmaya calisan gariban kolculari, sabirsiz taksi soforleri ile Istanbul'u andiriyor. Sehrin bu tepe bolgelerinde en ufak manzarali bos yer hemen ufak bir park, birahane, lokanta vs vs haline cevrilmis iflas eden bacaklar icin iyi bir durak oluyor. Lizbon'da bana gore hayranlik uyandiracak hep hatirlanacak eser pek yok gibi, ama sehir guzel ve insani saran bir sicakligi var. Insanlarda iyi niyetli ve her isinizde yardimci olmaya calisiyorlar. Diger latinler gibi Ingilizce bilmekle ilgileri olmadigi icin anlasmaniz kolay degil. Haftasonu birisi benim arabaya arkadan bindirip biraz cizdi, arabadan inip adamla konusmaya basladim tabi oda benimle. onda tek kelime ingilizce bilgisi yok benim portekizce bilgim ise \"gunaydin, iyi aksamlar, hesap, fatura, tesekkurler\" den ibaret. Karsilikli derdini anlatma denemelerinden sonra anlasmak yerine arabayi yaptirmak daha kolay geldi. Dilini bilmedigin ulkede araba kiralarsan sonuna kadar sigorta yaptirmak iyi bir strateji. Ucuz kurtulduk. Lizbon daki Vasco de Gama koprusu Avrupanin en uzunu, koprunun ayagina yakin bir yerde Expo 98 icin kurulan park var. Burayi fuardan sonra eglence parkina cevirmisler, her taraf lokanta + bar. Nehir kenarinda oturup, bir yandan kopruyu bir yandan karsi kiyidaki isiklari kesip bir yandan balik yemek suretiyle Bogaz similasyonu yapmak mumkun. cika etrafi dolasmak sabahtan iyide ogleden sonra molalar uzuyorrrrrrrr. Porto nun eski bolumleri Lizbon'a gore cok daha dokuk ama daha etkileyici. Nehrin iki tarafida gorulmeye deger. bir tat verirken alkol derecesinide 20 nin uzerine cikariyor. Yeni bir Porto sarabi cebinizden 6 Euro alirken 30 senelik olanlari 130 Euro ya satiliyor. Meraklisi farki anlayip 130 luktan alirmis, ha bi de tadi bozulmasin diye aldiktan sonra hergun sarap sisesini bir tur dondururmus. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/oslo.html", "text": "İskandinavya deyince akla ilk gelen ülke genelde Norveç değildir. İsveç müziği ve sarışınları, Finlandiya cep telefonları ve Danimarka kek ve tereyağı ile ünlenmişken Norveç'in hemen akla gelen bir özelliği yok gibidir. Oysa bu ülke kasada unutulmuş bir mücevher gibi gün ışığına çıkınca insanı etkileyen özelliklere sahip. Norveç, senelerdir \"Dünyanın Yaşam Kalitesi En Yüksek Ülkesi\" ünvanını beri kimseye kaptırmıyor. Norveçli kaşifler ülkenin boyunu kat be kat aşan göre çok büyük işler yapmışlar. Bunların üzerine harika bir doğayı da koyarsanız rahatlıkla \"Norveç'e gidin şaşıracaksınız\" diyebilirim. Türkiye'nin yarısı kadar toprağa sahip Norveç'te yaşayanların sayısı Bursa ve Antalya'nın toplam nüfusu kadar: 4.8 milyon. Oslo 600,000'i bulan nüfusu ile ülkenin en büyük şehri. Oslo'nun iki havalaanı var. Uçağımın indiği uzaktaki havalananından Oslo'ya gelen yolun büyük kısmı orman içinden geçiyor. Sonlara doğru bir taraf orman diğer taraf deniz oluyor. Şehir merkezine yaklaştığınızı teknelerden denizi görmekte güçlük çektiğinizde anlıyorsunuz. Vikinglerin torunları için deniz halen bir tutku ancak denize artık savaşmaya değil, eğlenmeğe ve eğlendirmeye çıkıyorlar: dünyanın en büyük gemi turu şirketleri Norveçli. Norveçliler dünyanın bir çok popüler bölgesindeki gemi turlarında neredeyse tekeller. Örneğin Karayiplerde gemiyle turlamak isteyen bir ABD'li, Japon ya da Türk büyük olasılıkla Oslo'daki deniz ticareti ve gemi turları ile uğraşan bin civarındaki firmadan birinin müşterisi olacaktır. Otobüs terminalinin çevresindeki bölgede ilk dikkatimi çeken Ortadoğulu ve Pakistanlı göçmenlerin bolluğu oldu. Ana tren istasyonu, otobüs terminali gibi yerler her ülkede karışık, binbir çeşit insanın buluştuğu, yollarının kesiştiği ve yemek yediği yerlerdir. Geliri iyi olmayan göçmenler terminal çevresinin olmazsa olmaz sakinlerindendir. Oslo merkezine girince göçmenlerin azalmasını beklemiştim, ama beklediğim olmadı. Sadece terminal çevresinde değil şehrin tüm mahallelerinde ciddi bir göçmen nüfusu var. Oslo şehir merkezi, bir kuzey ülkesi için çok hareketli. Lokantalar, kaldırım kafeleri, barlar ve müzikli eglence yerleri tıka basa dolu. Sokakların dolu olmasında Eylül ayı için sıcak olan havanın etkisi olsa gerek. Barların dolu olması için ise açıklamam başka: \"Biracılar Partisi\" yandaşları bira içerek eylem yapıyor olmasın? Yanlış okumadınız ülkede bira sevenlerin kurduğu bir parti var. \"Biracılar Partisi\"'nin politik programı sizi çekemedi mi? Denizi sevenler için \" Deniz Kıyıları Partisi\", emekliler için \" Emekli Partisi\" ya da anarşizmi destekleyen \"Toplum Partisi\"' var. Parti adlarından da anlaşılacağı üzere Norveçlilerin tuzları kuru. Norveç 1960'lardan sonra petrol zenginliğini denizcilik ve orman ürünleri satışı ile birleştirerek refahını oldukça arttırmış. 2000 yılından beri devamlı Birleşmiş Milletler araştırmalarında \"Dünyanın Yaşam Kalitesi En Yüksek Ülkesi\" çıkıyor. Dünyanın yaşam kalitesi en yüksek ülkesinin başkenti Oslo'da kısa turistik bir tur atalım. Fiyortlar : Oslo bir fiyordun tam ortasına kurulmuş. Şehirden denize bakınca çok sayıda adacık göze çarpıyor. Şehir merkezinden kalkan bir tekne gezisine katılıp fiyordu ve adacıkları denizden görme fırsatımız da oldu. Şehir merkezinin çok yakınında bile doğa olduğu gibi korunmuş halen bakir görünüyor. Gerçektende çok güzel manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Adacıklarda birbirinden epey uzak mesafelere kurulmuş küçük bakımlı ahşap evler var. Evlerin önünde ise illaki kendine ait bir iskele, iskelenin ucuna bağlı bir tekne ve iskelenin başlangıcında bir kulübecik var. Yapılar etrafları ile uyum içinde ve hiçbir şekilde gözü tırmalamıyor. Yelkenli tekneler sessiz bir şekilde adaların arasında görünüp zarifçe gözden kayboluyorlar. Fram müzesi: Hayatının büyük bir kısmını yeni bölgelerin keşfine harcayan Amundsen 1910-1912 yıllarında Antartika'ya keşif düzenler be Güney Kutbuna ilk ayan basan kaşif olur. Kutup kaşifi Amundsen'in gemisi Fram ve yaptığı yolculuklar için yapılmış olan Fram müzesi tarih konusunu pek sevmeyenler için bile etkileyici bir yer. Kon-Tiki Müzesi: Okyanusya'daki ada halklarının atalarının milattan önce 4000'li yıllarda Pasifik Okyanusunu sallarla geçen Güney Amerikalılar olduğuna inanan Norveçli Thor Heyerdahl, teorisini kanıtlamak için harekete geçer. Heyerdahl ve arkadaşları milattan önce 4000 yılı teknolojisini kullanarak Perulu yerlilerin yardımıyla bir sal yaparlar ve adını İnka tanrılarından esinlenerek \"Kon-Tiki\" koyarlar. Balsa ağacından kütüklerin iple birbirine bağlanması sonucu yapılan Kon-Tiki ile 1947 yılının Nisanında Perudan yola çıkarlar. Sal yapımında çivi kullanılmadığı için denizde sal yavaş yavaş parçalanmaya başlar. Sal neredeyse batmak üzereyken 8000 kilometre ötede bir Pasifik mercan kayalığına varır. 101 gün süren bu tehlikeli yolculuk sayesinde Heyerdahl teorisini kanıtlamıştır. Maya ile Mısır piramitlerinin benzerliğinden yol çıkan Heyerdahl bu kez 1970 yılında papirüs bitkisinden yapılan bir salla Fas'tan Barbados'a geçer. Bu yolculukla eski Mısır uygarlığı ile Maya uygarlığının bağlantılı olabileceğini kanıtlar. Her iki yolculukta müzede ayrıntılı anlatılmış. Öğrenmek, şaşırmak ve ilham almak için birebir. Müze çıkışında \"4.8 milyonluk ülkeden böyle birileri çıkıyor da 70 milyonluk bir ülkeden neden çıkmıyor? Neden bizden birileri böyle şeylere takmıyor?\" sorusu aklımda Oslo'nun en ünlü parkına gidiyorum. Vigeland parkı: İçinde 200 kadar insan figürü heykelinin yer aldığı bir park burası. Oslo belediyesi Vigeland dan bir park tasarlamasını istemiş o da ölene bu işle uğraşmış, hoş bir yer. Bu küçük Oslo turumuzu şehirden iki hoş hikaye ile bitirelim. Hikayeler hoş ama ne kadar doğru bilemem. 1200 yılında İngiltere kralından kaçan Katolik rahipler Norveç'e sığınmışlar. Yaşamlarını İngiltere'deki eski geleneklerine göre devam ettirmeye çalışmışlar. İngiltere'de iken sabah güneş doğmadan yataktan çıkmaz ve yemek yemez, güneş batmadan önce yemek yer ve ancak güneş battıktan sonra yatarlarmış. Ayni geleneği Oslo'da devam ettirmişler. Ama Oslo'da yazın günler 21 saat, geceler 3 saat kışında tam tersi. İlk yılın sonunda mahvolmuşlar. Hemen papaya bir elçi göndermişler. Elçinin gidip gelmesi bir sene sürmüş. Papa Norveç'e yerleşenlere aksam saat 6'da yatağa girip sabah 6'da çıkmaları konusunda izin vermiş yoksa durumları hiç iyi değilmiş. Her yıl Haziranın üçüncü haftası yazın gelişini kutlamak için sahilde ateş yakmak, içmek ve havai fişek atmak bir Norveç geleneği imiş. 2001 yılında kutlamalara katılan Oslolular fiyordun sağındaki sahilde kutlamaların çok neşeli geçtiğini düşünmüşler. Çünkü sahilde çok büyük bir ateş varmış. Kutlamalar sabaha dek sürmüş. Sabahleyin dokuma fabrikasının yerine sadece küllerini bulan isçiler çok şaşırmış! Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/01/ty-sklet-devlet-andora.html", "text": "Akdenizin yaklaşık 200 km kuzeyinde adının haritada kapladığı yer ülke topraklarından taşan bir ülke arıyoruz. Buldunuz değil mi? Evet, iyi göz lazım, sadece 450 km2 lik tüy sıklet bir devlet. Andora, Fransa - İspanya arasına sıkışmış mikro büyüklükte ama bağımsız bir ülke, Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kurumda da temsil ediliyorlar. Ülke, 1200'lerden itibaren Fransa-İspanya ortaklığı ile yönetilmiş, Andora'nın bugünlere kadar bağımsız kalmasında bu güç dengesi başrolü oynamış. Devlet başkanlığı bugünde-sadece sembolik olarak devam etse de- İspanya'nın Urgell şehri Katolik Piskoposu ile Fransa Cumhurbaşkanı arasında paylaşılıyor. Hükümet başkanını ise Andoralı'lar seçimlerde belirliyor. İspanyol iç savaşı ve ikinci dünya savaşı sırasında Fransa-İspanya arasında kaçakçılık yaparak küçük ama güçlü bir ticaret sınıfı yaratan Andora, bugün bölgenin en büyük duty-free alışveriş merkezi. Ana gelir kaynağı olarak turizm ve alışveriş üzerine yoğunlaşan Andora, son yıllarda off-shore bankacılık yönüne gitmeye başlamış. Kişi başına gelir Avrupa Birliği ortalamasının epey üzerinde. Barselona'dan erken saatlerde bindiğim otobüs önce otoyola girip tırmanmaya başlıyor. Küçük köyler kasabalar arasında giderek irtifa kazanarak devam ediyoruz. İspanyol köyleri, çevreye göre yüksekçe bir konumda birbirine yakın kurulmuş sık evleri, kirli sarıya çalan renkli duvarları ve illaki köyün en yüksek binası olan kilise kulesi ile sanki standart bir plana uyularak hazırlanmış. Uyumak istiyorum, ama arkamda İtalyan önümde Çinli turist çiftler var ve birbirlerini en az on seneden beri görmemiş olmalılar; anlatacak çok şeyleri var. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuk sonrası 1400 metre yükseklikteki Andora sınırına varıyoruz. Andora'ya ulaşmanın tek yolu karayolu, tren ve havaalanı yok. Andora'nın çevredeki ülkelerden farklılıkları hemen sınırda başlıyor, bir kere sınır kontrolü var; İspanya-Fransa arasında sınır kontrolleri kalkmış durumda ama Andora'nın komşuları tarafından sıkıca kontrol edilen sınırları var. Neden mi? Andora'da gümrük ya da gelir vergisi yok. Böyle olunca herşeyin fiyatı komşularından %20-%30 daha düşük. Andora, bir nevi devasa duty-free shop, Avrupa'nın Dubai'si. Fransa ve İspanya vergi kaybına uğramamak için Andora sınırlarını sıkıca kontrol ediyorlar ve izin verilenden fazla malın ülkelerine sokulmasına izin vermiyorlar. Gümrükte kolayca kontrol edilemeyen maddelerin satışı ise almış başını yürümüş. Sınırın hemen yanında onlarca benzinci sıralanmış. Ucuz benzin almak için sınırdan geçip benzin alıp dönen birçok araba var. Benzincilerden sonra lastikçiler başlıyor, yan yana açılmış sürüsüne bereket lastikçilerin hepsi İspanya ve Fransa plakalı arabalarla dolu. Gümrükten 3-4 kilometre içeride Andora La Vella şehri başlıyor; şehir, ortasından bulanık bir nehir geçen derin bir vadiye kurulmuş. Çevredeki dağlar dışında gözü okşayan başka bir görüntü yok, vadi tamamıyla 5-6 katlı beton binalarla dolmuş. Otobüsten inmemle birlikte yağmur da delicesine indiriyor, iliklerime kadar ıslanmam beş dakikayı bile bulmuyor. Böylece günün geri kalan kısmında yağmurdan kaçmama gerek kalmıyor. Şehirde altında mağaza olmayan apartman yok gibi. Aradığın aramadığın her şey burada; şemsiyeler, oyuncak helikopter, peynir, akvaryum baliği, ayakkabı, buzdolabı, at eti, mayo, kayak takımı, gözlük, radyo, çadır, mobilya, masaj aleti, saat, televizyon, CD, parfüm, salam, sebze, ütü, anahtarlık, torna takımı, matkap, şarap... Özellikle saatçiler, kuyumcular ağzına kadar mal dolu. Yüksek irtifada Avrupa'nın göbeğindeki bu Dubai klorunda yok, yok. Dünyanın her yanından gelen vergisiz malları İspanyollar ve Fransızlar adeta yağmalıyor. Geçen sene Andora'ya 11 milyon ziyaretçi gelmiş, kıyaslama yapabilmek için ayni zaman diliminde İstanbul'a 5 milyon ziyaretçi geldiğini belirteyim. Hemen her şeyi bulabileceğiniz bu şehirde bir tek şeyi bulmak neredeyse imkansız; park yeri. Şehir aslında altmış bin kişilik, sokakları buna göre planlanmış, alışverişçiler şehri basınca trafik tamamıyla tıkanıyor. Trafiğin sıkışmasından vazgeçtim, kaldırımda yürüyemiyorum. Yola sığamayan araçlar kaldırama çekiveriyorlar. Etrafınızdaki her şey size para harcatmak üzerine. Benim gibi alışverişle pek aranız yoksa Andora'da dolaşacak pek bir yer yok. Adetim olduğu üzere eski şehrin kurulduğu bölgeye gidiyorum. Dar birkaç sokak,1200'lerde kurulmuş bir kilise ve parlamento binası var. Parlamento binası küçük, ama burası için daha büyüğü lazım değil zaten. Sokaktaki posta kutuları dikkatimi çekiyor, kutular çift olarak yerleştirilmiş; biri Fransız biri İspanyol. Andora da eskiden kalma alışkanlık devam ediyor ve iki ayrı posta kurumu çalışıyor. Öğlen yemeği için seçim bol, birçok farklı lokanta var ve fiyatlar oldukça hesaplı. Sigara dumanına boğulmamış bir lokanta arıyorum, o kadar kolay değil. Burada henüz kapalı mekanda sigara içme yasağı başlamamış henüz. Bir şeyler atıştırıp üzerim hafif kuruyana kadar oturuyorum, sonra yine dışarıya yağmura çıkıyorum. Andora la Vella'dan 15-20 dakika uzaklıkta büyük bir kayak merkezi var. Alışveriş kargaşasından uzaklaşmak için yürüyorum, sonbaharda gittiğim için etrafta pek kimse yok. Kayak pisti etrafına sıralanmış binalar ve mağazalar orayı da esir almış. Baktim ki alışveriş olayından buradada kurtuluş yok, şehir merkezine geri dönüyorum. Demin gezdiğim yerleri bu kez tersten hızlıca turluyorum. Bütün şehir turu topu topu 45 dakika sürüyor. Ehh, bu kadar Andora bana yeter deyip Barselona'ya en son otobüse yetişiyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/08/afrika-boynuzu-eritre.html", "text": "Eritre, Kızıl Deniz kıyısında, \"Afrika'nın boynuzu\" olarak adlandırılan bölgede, yaklaşık 4.5 milyon nüfuslu, fakir, dağlık, kıraç bir ülke. Yerini bulmakta çoğumuzun zorlandığı bu ülkeyi Osmanlılar 1600'lardan 1850'lere kadar yönetmişler. Eritre bir zamanlar Osmanlı'nın Habeş eyaletinin bir parçası imiş. Osmanlılardan sonra Mısırlılar ve 1885'ten sonra da İtalyanlar bölgeyi ele geçirmiş. İngilizler 1941'de ülkeyi İtalyanlardan almışlar, ama 2. Dünya savaşı sonrası ülkeyi bırakıp gitmişler. 1950'de ülkenin ekonomik durumu çok kötüleşip açlıktan ölümlerin önü alınamayınca Birleşmiş Milletler geçici olarak Eritre'yi daha iyi durumdaki Etyopya'ya bağlamış. Etyopya bu bağlanmayı geçici değil kalıcı yapmak için kendi adamlarını getirip, yerel halk üzerinde baskı kurunca ortalık karışmış. 1960'ların hemen başında Eritre'nin bağımsızlığı için silahlı mücadele gerilla hareketi olarak başlamış ve 1991'e kadar devam etmiş. 1991'de Etyopya hükümetinin çökmesi sonucu bağımsızlıklarını elde etmişler ve 1993'te resmi olarak devletlerini kurmuşlar. Yani 30 sene kesintisiz iç savaş yaşamışlar. Eritre'nin devlet kurumlarından birine altyapı sağlamak için birçok kez başkent Asmara'ya gittim. Diğer müşterilerimizle anlaşma maddelerini uzaktan hazırlayıp, daha sonra ülkeyi bir kez ziyaret etmek anlaşmanın imzalanması için yeterli oluyordu. Ama Eritreli müşteri ile normalden çok uzun süren bir süreç yaşadım. Her seferinde uzun pazarlıklar, renkli toplantılar ve karşılıklı hırlaşmalar sonucu bir şekilde anlaşmaya vardık. Karşımızdaki insanların tecrübeleri işlerin hemen sonuçlanmasını geciktirdi, durumu biraz açayım; bugün devlet dairelerinde yüksek mevkide olan birçok kimse 30 senelik iç savaş sırasında gerilla ayaklanmasını yönetenlerden oluşuyor, bizim müşterinin tepe yönetimi -tahmin ettiğiniz üzere- tamamen eski gerilla liderleri. Pazarlıklar sırasında diğer yerlerde hiç rastlamadığım itirazlarla karşılaştım; fiyatı biraz yüksek mi tuttunuz \"siz yabancılar böylesiniz, biz çarpışırken.....\" , malın gelmesi uzun mu sürecek \"yahu ben bu sürede şehir aldım şehir....\", proje ekibiniz geç mi geldi \"ben 5000 kişiyi 2 günde bütün çölden geçirdim, sen iki kişiyi getiremeyecek misin?\". Toplantılar sık sık eskiden dağda geçirdikleri zamanları anlatmak üzere kesildi, şimdiye kadar gördüğüm en renkli ve en sıcakkanlı kişilerden birkaçını Eritre'de tanıdım. Diyeceğim o ki;gerilla lideri müşterin mi var, derdin var kardeşim. Eritreli'lerin yabancılara güvenmeleri uzun sürüyor, ama güveni oturttuktan işler sorunsuz yürüyor. Neyse bunları bırakıp biraz başkent Asmara'yı gezelim. Eritre, Siyah Afrika ile Arap Afrika'nın geçiş noktasında, bunu insanların yüzlerinde görmek mümkün; Araplardan daha esmerler ama siyah değiller, saçlar kıvırcık ama tam siyahlar kadar değil, yüzleri hem Arap ve hem Afrika halklarının özelliklerini taşıyor. Ülkede dokuz ana etnik grup yaşıyor ve nüfusun yarısı hıristiyan diğer kısmı müslüman. Diğer Afrika ülkelerine kıyasla etnik kavgalar çok az, kabileler son derece kaynaşmış durumda. Eritreliler bunu 30 sene süren savaş sırasındaki dayanışmaya bağlıyorlar. Devlet dairelerinde geçerli iki dil var; Tigrinya ve İngilizce. Okullarda eğitim ilk önce kendi Tigrinya alfabeleri ile başlıyor ve sonraki yıllarda İngilizce olarak devam ediyor. Asmara, Eritre'nin başkenti. Nüfusunun yaklaşık 500,000 olduğu söyleniyor, ama sokakları dolaşınca nerede bu kadar insan diyorsunuz. Asmara'ya kuşbakışı bakarsak şehrin üç ayrı bölgeden oluştuğunu görürüz; eskiden İtalyanların oturduğu, kenarındaki büyük palmiyelerin yürüyenlere gölge yaptığı geniş Harnet-Sematat caddeleri arasındaki bölge, eskiden yerlilerin oturduğu dar sıkışık sokakları ve hemen hiç yeşilliğin olmaması ile dikkati çeken Nakfa caddesi civarı ve yeni inşa edilen konutların yer aldığı bölge. Harnet caddesinin eski isimleri bize onun kimliği hakkında ipucu veriyor; Corso İtalia, National Avenue, Halile Selassie I. Bu cadde tam anlamıyla Afrika, Arap ve Avrupa kültürlerinin birleştiği nokta. İtalyanlardan kalma sinema, tiyatro, devlet binaları ve apartmanların büyük çoğunluğu olduğu gibi korunmuş. Binaların iyi durumu ve belli bir döneme ait güzel mimarisi buraya \"dünyanın Art Deco mimari merkezi\" ünvanını kazandırmış. Harnet caddesi üzerindeki sağlı sollu dükkanlar ve açık hava kafeleri sayesinde her zaman kalabalıkları kendisine çekiyor. Akşamüstü iş çıkışı buradaki kafelerde yer bulmak gerçekten zor. Dünyada kahvenin ilk içildiği yer olarak Etyopya gösterilir, Etyopya kahvesi bugün de aranılan iyi kahve cinslerinden. Eritre, Etyopya dan resmi olarak hiçbirşey satın almıyor, ama kahve bunun dışında. Dünyanın en iyi kahvelerinden birini alın, üzerine İtalyan kahve hazırlama kültürünü koyun, biraz da Arap kahvede oturma geleneğini ekleyin, işte size aksamüstü Asmara kafeleri. Kaldırıma atılmış masanızda az önce smokinli garsonun kaplumbağa hızıyla getirdiği damağınıza bayram yaptıran espressonuzu yavaş yavaş yudumlarken, akşam adet olduğu üzere caddeye çıkan müşteriniz ile -işteki gerginliği bir kenara bırakıp- bir yandan havadan sudan konuşup bir yandan da caddeden geçenleri seyredersiniz, bu arada bir bakmışsınız günün yorgunluğundan eser kalmamış. Zaten yorulmamanız lazım çünkü akşama civardaki Hint ya da İtalyan lokantalarından birine gideceksiniz. Ülkede onbin kadar Birleşmiş Milletler askeri var, okul ve hastanelerde çalışan yabancı gönüllü sayısı ise yine o kadar. Böyle olunca yabancılara yönelik restoran ve barlar açılmış, geceleyin de yapacak birşeyler her zaman var. Üstelik Asmara Afrika'nin diğer şehirlerine kıyasla çok güvenli. Gecenin herhangi bir saati, şehrin herhangi bir yerinde tek başınıza dolaşabilirsiniz, kimse size bakmaz bile. Nakfa caddesi ve civarı en çok yeşilsiz dar caddeleri ile dikkati çekiyor. Bu bölge İtalyanlar zamanında yerli halkın oturduğu mahalleymiş, kontrolünün kolay olması için alan olabildiğince küçük tutulmuş. Bugün şehrin zenginleri eski İtalyan mahallesinde oturuyor, orta direk Nakfa caddesi ve yeni inşa edilen mahallelere dağılmış. Nakfa caddesi civarında mahalle pazarı dışında pek ilginç bir şey yok. Pazarda ise hemen her türlü ürünün üzerinde \"Amerikan yardımı\" damgası var. Hükümet dışarıdan aldığı hibe yiyecekleri, içeride düşük fiyattan piyasaya satıyor. Bu şekilde hem hükümet biraz kar ediyor, hemde iç piyasadaki üreticilerin iflas etmesini engelliyor. Pazarda dolanırken karşıma çıkan tek ilginç şey üzerinde İlhan Mansız'ın resminin basılı olduğu Türk Milli takımı tişörtlerinin satılıyor olması oldu. Satıcıyla biraz konuşup Türk olduğumu söyleyince bizim milli takımdan 5-6 kişiyi hemen saydı; futbol sen nelere kadirsin! Eritre'nin yönetimi diğer tüm Afrika ülkeleri gibi tek adam hastalığından çekiyor;hükümet sadece bir grubun elinde ve ikinci bir partiye izin yok. Hükümet yolsuzluk yapmıyor ve kalkınmak içim her adımı doğru atıyor ama aynı zamanda zaman zaman yükselen demokrasi seslerini hızla susturuyor. Bunu yaparken \"bizim halkımız için demokrasi henüz erken\" diyor. Umarım Eritreliler bu sorunlarını da hızla aşarlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2007/08/yuz-gunde-bir-milyon-kisinin.html", "text": "Orta Afrika'nın küçük ülkesi Ruanda, 94 yılında dünya gündemine soykırım ve sonrasında göç, açlık, hastalık görüntüleri ile oturmuştu. Sorunları kendisini kat be kat aşan bu ülkeyi ziyaret fırsatı buldum. Sizlere bu gezimi üç yazılık bir dizide anlatacağım. Ruanda, Orta Afrika'da etrafı tamamen karayla ve sorunlu komşularla çevrili coğrafi olarak farklı özellikleri dar bir alana sığdırmış bir ülke; volkanik dağlar, göller, yağmur ormanları, geniş düzlükler, bataklıklar. Endüstriyel üretim neredeyse yok gibi bir şey, en büyük işveren tarım kesimi. Tarım da üretim daha çok kendi yetiştirdiğini yemekle sınırlı. Bunun dışında para kazandıkları ana ihraç ürünleri çay ve kahve. Ruanda şehirleri altyapı olarak son derece geri; su ve elektrik binaların çoğunda yok, kırsal alanda ise parmakla gösterilecek kadar az. Yapılaşma, bizdeki gecekondularla bile kıyaslanamayacak kadar düzensiz ve düşük kaliteli. Şehirlerdeki güzel denebilecek binalar genelde yardım kuruluşlarına ya da orduya ait -ki paranın nerede olduğunun en güzel göstergesi-. Şehirlerin dışına çıktığınızda üç şey sizi hemen çarpıyor; yeşillik, insan kalabalığı ve fakirlik. Ülke, Orta Afrika'da olduğu için bol yağış alıyor ve yüzde doksanı yeşil. Ruanda, yüzölçümü olarak Türkiye'nin yaklaşık otuzda biri; nüfusu ise sekiz milyon civarında. Her an kendinizi bayram öncesi pazarda zannettirecek kadar kalabalık. Soykırım sonrası ülkede zaten kötü olan ekonomi iyice göçmüş, insanların yüzde altmışı fakirlik sınırının altında. Soykırımdan sonra bu ülke nasıl kendine gelsin ki? 94'teki soykırımda tam 1 milyon kişi 100 gün gibi kısa bir zamanda öldürülmüş. Soykırımdan dolayı, ülkenin eğitimli tabakası ya ölmüş ya da katil olmuş ve hapishanede. Bugün Ruanda'da ortalama yaşam süresi sadece 39! Bizim orta yaşlar dediğimiz yıllar bir Ruanda'lı için hayatının son yılları. Ülke, 1890'a kadar resmi olarak Mwami tarafından yönetiliyor ve ülkede üç kabile var; Hutu'lar %90, Tutsi'ler %9 ve Pigme'ler %1. Mwami, 1890'da Alman idaresini herhangi bir direniş göstermeden kabul ediyor. Almanlar 1907'ye kadar ülkeye bir idareci bile göndermiyorlar, ülkeyi Tutsi asilli Mwami'ler yönetmeye devam ediyor; Almanlar hemen hiçbir işe karışmıyorlar. Bu durum Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam ediyor. Almanlar yenilince, Belçikalılar yönetimi ele alıyor ve ülkenin yapısıyla oynamaya başlıyorlar. Almanların tersine Belçikalılar ülke işlerine karışıp, her sene belli bir kar elde edilmesi gerektiği kuralını getiriyorlar. Kahve bahçelerinde çalışmayı zorunlu hale getirip, çalışmayanlara kırbaçlama cezası uyguluyorlar. Halkı daha kolay yönetmek için, diğer koloni yönetimlerinin çok sık başvurduğu bir yönteme başvuruyorlar, \"böl ve yönet\" . Daha önce hangi kabileden olduğunu bile bilmeden barış içinde yaşayan halkı bölmeye başlıyorlar, herkese kabilesine göre kimlik kartı veriliyor. İnsanların hangi kabileden olduğuna karar vermek için iki yöntem var. Ya yüz şekillerine bakılıyor; Tutsi'ler bir inanışa göre bugünkü Etiyopya'da yaşamış olan Nuh'un oğlunun sülalesinden gelmeler ve ince yüz hatları ile ayrılıyorlar. Ya da kaç inekleri olduğu sayılıyor! On'dan fazla ineği olanlar Tutsi, on'dan az ineği olanlar Hutu sayılıyor. Nuh'un oğlunun sülalesinden olan Tutsi'ler, üstün ırk oldukları gerekçesiyle yönetime getiriliyor, Hutu'lara her türlü devlet işi ve yüksek öğrenim kapanıyor. Belçikalılar ülkeyi Tutsi'ler aracılığıyla yönetmeye başlıyor. İkinci Dünya savaşı sonrasında, Afrika'lı toplumlarda gelişen özgürlükçü akımlardan korkan Belçika, 1950'li yıllarda bu kez rota değiştirip Hutu'ları desteklemeye başlıyor. 1959'da Belçika desteği ve silahları ile ayaklanan Hutu'lar yirmibin ila yüzbin kadar Tutsi'yi katlediyor. Yüzaltmışbin kadar Tutsi soykırımdan kaçarak komşu Uganda ve Tanzanya'daki kamplarda yaşamaya başlıyor. Ruanda, 1962 yılında bağımsızlığını ilan ediyor; seçimle iş başına gelen Hutu kökenli hükümetin ilk işi eskiden gelen hınçla Tutsi'lerin haklarını her alanda budamak oluyor. Devlet kadrolarında ve okullarda Tutsi'lere nüfustaki oranları olan %9'luk bir üst limit tanınıyor, sayılarının üst limiti geçmesine izin verilmiyor. Hükümet Tutsi'leri \"Karafatma\" olarak adlandırmaya başlıyor ve düzenli olarak her alanda rahatsız ediyor; hatta Tutsi öldüren Hutu'lar mahkeme olmadan serbest bile bırakılıyor. Bu baskıcı yöntemler sonucu daha da çok Tutsi sürgüne gidip mülteci olarak yaşamaya başlıyor. Sürgüne kaçan Tutsi'ler 80'lerin sonunda beşyüzbin kişiyi geçiyor, iyi eğitimli olan bu kişiler Uganda ve Tanzanya'da önemli ordu ve devlet pozisyonlarına geliyorlar. Sürgündeki Tutsi'ler \"Ruanda Yurtseverler Birliği\" ni kurup, ülkelerine dönebilmek için mücadeleye başlıyorlar. Yurda dönme girişimleri Ruanda hükümetince kulak ardı edilen RYB üyeleri, 1 Ocak 1990'da Uganda'daki kamplarından çıkıp Ruanda'da hükümetle silahlı mücadeleye başlıyorlar. İç savaş, 1992 Ağustosu'nda imzalanan ateşkesle sona eriyor; bundan sonra soruna siyasi olarak çözüm bulma girişimleri başlıyor, ama... Çözüm bulma girişimleri sırasında aşırı milliyetçi Hutular, Tutsi sorununu \"kökünden\" çözmek için \"Interahamwe\" adı verilen yarı askeri yerel üniteler kurmaya başlıyorlar. Interahamwe, Ruanda'nın en ücra köşesinde bile örgütleniyor. Örgüt üyeleri bölgelerinde oturan Tutsi'leri ve çözümden yana ılımlı Hutu'ları teker teker fişlemeye başlıyor. Interahamwe, gençlerin aktif katılımını teşvik ediyor ve silahlandırıyor. Ekonomik durumu Ruanda kadar kötü olan bir ülkede silahlandırma deyince aklınıza hemen tüfek gelmesin; Çin'den ithal ettikleri yüz binlerce satırı kendi yandaşlarına \"ileride böcekleri temizlemekte kullanılmak\" üzere veriyorlar, satır veremedikleri kimselere ise ucu çivili tahta sopalar veriyorlar. Hükümet durumu görmesine rağmen müdahale etmiyor, destekliyor. 5 Nisan 1994 gecesi Hutuların yönetimindeki devlet radyosu \"yarın bir şey olacak ve çok şey değişecek, bekleyin\" anonsu yapıyor. 6 Nisan 1994 günü Hutu kabilesinden olan devlet başkanının uçağı başkent Kigali'ye inerken düşürülüyor. Bu olaydan bir saat sonra Interahamwe yollara barikatlar kurmaya başlıyor ve aynı zamanda ellerindeki listelere bakarak ilk önce ılımlı Hutuları ve eğitimli Tutsileri öldürmeye başlıyor. Bu sırada ülkede barışı korumak için bulunan beşbin kadar Birleşmiş Milletler askerinin komutanı gizli bir yazıyla o zamanki sorumlu Kofi Annan'a \"soykırım başladı, durdurabiliriz, ne zaman müdahaleye başlayayım?\" sorusunu yöneltiyor. Kofi Annan, Somali'de yardim görevi sırasında ölen askerlerinin henüz taze hatırasından ötürü Afrika'ya hiç bulaşmak istemeyen Amerikan yönetiminin baskısıyla, komutana \" size saldırılmadıkça hareket etmeyin\" emri veriyor. Komutan, ısrarla soykırım yaşandığını ve müdahale edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu sırada 10 BM askeri Hutularca öldürülüyor ve BM Ruanda'daki sorunu çözmek yerine ülkeden çekilmeye karar veriyor. Soykırım BM çekildiği andan itibaren hız kazanıyor, dünyanın kendi haline bıraktığı Ruanda'da Hutular ellerine geçirdikleri her aletle Tutsilere saldırıyor. Saldırdıkları insanlar daha düne kadar yan yana yaşadıkları komşuları, arkadaşları. Devlet radyosu sürekli olarak \"böcekleri öldürün\" anonsu yapıyor. Ölüler caddelerde üst üste yığılmaya başlıyor, parası olan Tutsiler, Hutulara kurşun parası ödeyerek kolay ölümü seçiyorlar, parası olmayanlar en acı verecek şekilde öldürülüyor. Öldürmekten yorulan Hutular, mola verdiklerinde Tutsilerin aşil tendonunu kesip kaçmalarını engelliyor ve biraz dinlenince öldürmeye kaldıkları yerden başlıyorlar. Bu toplumsal cinnet o kadar ileri ki; kiliseye sığınan Tutsileri, rahipler; hastanedeki hastaları, doktorlar; katillerine teslim ediyor. Dünya bu sırada olanlara seyirci kalıyor; 1948'de imzalanan bir anlaşmaya göre soykırım görülen her bölgeye müdahale etmeye söz vermiş Amerika ve Fransa gibi devletler, sorumluluktan kaçmak için BM'de soykırım sözünün kullanılmasını engelliyorlar. Ölü sayısı bu şekilde tam altı yüzbine çıkıyor. Ruanda Yurtseverler Birliği, soykırımı engellemek için Hutu'larla savaşmaya başlıyor. Ülkenin doğusundan ilerleyen RYB bölgelerde soykırımcı Hutuları önüne katarak Kigali'ye giriyor, beklenenlerin tersine soykırıma bulaşmamış Hutu'lara dokunmuyor. O zamana kadar soykırımı durdurmak için parmağını oynatmayan Fransa, \"Ruanda'da soykırım var ve durdurmak için müdahale edeceğiz\" diyor ve ülkenin tanınmış hükümeti olduğu için soykırımcı Hutu'lara silah yardımı yapmaya başlıyor. Yanlış tarafa, yanlış amaçlarla yardım yağıyor. Bununla yetinmeyen Fransa, askerlerini Ruanda'ya indirip Kigali'nin batısından Kongo'ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçiriyor, bölgeye Turkuvaz ismini veriyor. Fransa, Turkuvaz'a RYB'nin girmesine izin vermiyor, ama bölgenin içinde soykırımı da durduramıyor. Ölü sayısı daha da tırmanıyor, soykırımcılar Fransa'nın koruması altında Hutu katletmeye devam ediyor. RYB kontrolü eline alıp Ruanda sınırları içinde soykırımı sona erdirdiğinde tablo korkunç; 100 günde tam bir milyon Tutsi katledilmiş. İki milyon Hutu, Tutsilerin öç almasından korkarak komşu ülkelere kaçmış. Ülkede sağlam hiçbir altyapı, devlet binası yada araç kalmayacak şekilde her şey yağma edilmiş durumda. Ekili alan ve besi hayvanı kalmamış. Ve en kötüsü insanlar korku içinde komşularına güvenmiyor, çünkü soykırımı yapanlar yine onlara komşu. Ruanda'ya soykırımdan 10 yıl sonra yaptığım gezide aldığım notları aktarmayı gelecek yazıya bırakıyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/01/afrika-en-yuksek-ulkesi-lesoto-2.html", "text": "Malealea Lodge, Lesoto'nun güneybatı ucunda bir iş ve sorumlu turizm vahası. Tesisin sahibi Mick, konaklayanların yerel halkla olabildiğince çok kaynaşmasını sağlamaya çalışıyor, yerel halka iş sağlıyor, gelirinin bir kısmıyla çevre köylerde eğitimi ve yeni iş sahalarını destekliyor. Bu çalışmaları yüzünden almış olduğu 10 kadar irili ufaklı ödül, küçük resepsiyonda sergileniyor. - Aşağı inerken ağırlığınızı geriye verin, yukarı çıkarken öne eğilin. Attan düşmeyin. - Tamam. - Oldu o zaman, şimdi sola donun. - Şaka mı??? Orası uçurum be. Atları bırak, biz yürüyerek inemeyiz çok dik. - Atlar gider, siz düşmeyin. Dehhhh. Diyor ve atımın kıçına vuruyor. At çok isteksizce sola dönüp ilerliyor ama inişe geçmeye yanaşmıyor. Atın yularına asılıp doğru yola sokuyorum, karnına önce hafifçe sonra hızlıca ayağımla vuruyorum. Ihh hareket yok. Rehberimizin ata birkaç kere daha vurması gerekiyor. İnişe başlıyoruz. Aşağıya kısacık bakmak bile insanin başını döndürmeye yetiyor, nehire inen yol ancak bir atın geçebileceği kadar ve el büyüklüğünde taşlarla dolu. Atlarımız her adım attığında birkaç taşı hareket ettiriyor, kenarlardaki taşlar kayıp nehre doğru yuvarlanmaya başlıyor. Dördümüzün birbirinden fazla uzaklaşmadan at sürmesi gerekiyor, çünkü birimiz geride kalırsa yuvarladığı taşlar diğerleri için tehlikeli oluyor. Yol devamlı zigzag yaparak iniyor, dönüş anlarında atım yürümeyi durdurup yavaşça olduğu yerde 180 derece dönüp yola devam ediyor. İnsanların bile yürümekte zorluk çektiği bu dik ve kötü yolda atımın sabırlı, ağır ama kendinden emin inişi beni etkiliyor. Lesoto'nun dik dağ geçitlerine uyum sağlamış bu at Lesoto Midillisi olarak biliniyor, diğer atlara göre biraz kısa boylu, kalın bacaklı dayanıklı bir tür. 350 metrelik bu inişi zigzag yapa yapa 45 dakikada tamamlayabiliyoruz, nehrin kenarında durup atların su içmesini bekliyoruz. Attan inip biraz yürüyorum, ayaklarım uyuşmuş artık ata binmekten mi yoksa gerilmekten mi bilemiyorum. Sonra yine atlarla nehri geçiyoruz, kendimi kovboy filmlerinde oynarken hayal ediyorum ama dekor Afrika. Nehri geçince bu kez aynı diklikteki tepeyi çıkmaya başlıyoruz. Atlar inmekten çok, çıkarken rahatlar. Bütün gün boyunca yol alıyoruz, akşama doğru geceleyeceğimiz köye varıyoruz. Köy dik bir yamaçtaki tek düzlüğe kurulmuş 10-15 çamur-saman kulübeden oluşuyor. Atları kalacağımız kulübeye bağlayıp bu kez yürüyerek çağlayana doğru yola devam ediyoruz. Bütün bir gün ata bindikten sonra o kadar yorgunum ki sanki bacaklarım yok. Bir saat kadar çalılıklar arasında ilerliyoruz, sonra nehrin yatağına inip kayalarda zıplayarak yürüyoruz. Sonunda görmek için bu kadar yol geldiğimiz Ribaneng çağlayanı karşımızda... Biraz oturup dinlenmek istiyoruz, ama havanın kararmasına bir saatten az kaldığını farkına varıyoruz. Karanlıkta aynı yolu dönmenin kolay olmayacağını bildiğimiz için acele acele birkaç fotoğraf çekip hızlıca yola çıkıyoruz. Kalacağımız köyün etrafı tamamen dağlık ve dağlar gün ışığını erken kesiyor. Hava saat altıda tamamen kararıyor. Bizde diğer köylüler gibi yer ocağında yiyecek bir şeyler hazırlıyoruz, rehberimiz bize bu konuda yardımcı oluyor. Onun kalacağı kulübede ne yatak ne battaniye var. Kuru bir oda, \" gece üşümez misin?\" diyorum. Rehber: \" Hani ata zarar gelmesin diye eğer ile sırtı arasına bir keçe koyuyoruz ya. İşte o çok sıcak tutar, birazdan atın üzerinden alırım\" diyor. İyice yorulmuşuz, uyku tulumlarımızı açıp yayıyoruz. Köyde hemen herkes yatmış, uykudaki insanların sesleri dışında hiç ses yok. Saate bakıyorum henüz yedi buçuk. Eh, çok geç olmuş, yatıyoruz. Sabah altı gibi kalkıyoruz. Gece soğuk geçmiş, toprak donmuş durumda. Geldiğimizden farklı bir yoldan Malealea'ya dönüyoruz, bu yol en büyüğü 30 evden oluşan bir çok küçük köyün içinden geçiyor. Yine uçurumlardan inip çıkıyoruz ama bu kez alışmışız, fazla gerilmiyorum. Yalnız iki gün boyunca ata binmek hiç kolay değil, artık her tarafım sızlıyor. Akşam üzeri kalacağımız yere varıyoruz. Geceleyin Malealea yakınında köydeki gençlerin teneke yağ kutularından yaptıkları ilginç aletler ile çaldıkları şarkıları dinliyoruz. Yemeğimizi yedikten sonra koşarak yatağıma uçuyorum, sadece kafamın yastığa değdiğini hatırlıyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/amerikaya-abd-nasil-gidilir-nasil.html", "text": "ABD, Turklerden vize istiyor. ABD vizesi ile ilgili ayrintilara ve formlara ulasmak icin http://turkish. turkey. usembassy. gov/consular. html adresine gidebilirsiniz. Daha once yazdigim sirketleri bir bakiverin. Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ ucuza bilet temin etmenize yarayacak siteler. Turkiye'den THY ile dogrudan ucuslar var ama digerlerine gore daha pahali. ABD'ye Frankfurt, Amsterdam, Londra, Roma ve Madrid aktarmali ucuslar var. Havayollarinin promosonlarina bakarsaniz daha indirimli bilet alabilirsiniz. www. ekobilet. com da promosyonlu biletler bulma olasiliginiz daha yuksek. ABD vizeniz varsa transit vizesi istenmiyor. ABD'den transit gecip baska bir ulkeye gidecekseniz, yine de ABD vizesi almaniz sart. ABD, genis bir ulke. Florida'da sicaktan bunalirken Chicago'da kar firtinasi olabiliyor. Gitmeden once www. weather. com a bakiverin. Fazla seyahat etmez ve ucuz yerlerde kalip, ucuz yerlerde yerseniz, gunluk 50-60 dolara gecinebilirsiniz. Hostellerde gecelik yataklar 25 dolar civari, ayakustu yemek ise ucuz. Sehirlere yakin olmayan turistik bolgelere ulasmak icin tek sansiniz arac kiralamak, genelde arac kirasi degil ama arac sigortasi fazla tutuyor. Bazi kredi kartlarini kullandiginizda arac sigortasini uzerlerine aliyorlar, bu durumda arac kirasi epey dusuyor. ABD genis bir ulke vaktiniz iki haftadan azsa dogu ya da bati kiyisinda dolasarak daha cok yer gorebilirsiniz. Ulkenin bati kismi daha liberal, dogu kismi daha Avrupai ve ic kesimler daha tutucu yerler. Dolayisiyla yenilikleri gormek icin California'ya, dunyaca unlu sehirlerde dolasmak icin doguya, rahatlamak icin guneydoguya, bos alanlar ve col gormeye guneye, George Bush'a kimin oy verdigini merak edenler ic kesimlere tutucu eyaletlere, illada usumek isteyenler Kanada sinirina yakin yerlere ugrayabilirler. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/barbados-ucusu.html", "text": "San Francisco'dan Barbados'a direk ucuslar var, 10 saat falan suruyor. Bu secenek fazlasiyla rahat olacakti, bendeki ucak biletlerinin kisitlamalari sayesinde dogrudan ucmak yerine bedava Amerikan havaalanlari turu yaparak Barbados'a vardim. Ucus rotam soyle oldu: SF-Los Angeles, Los Angeles-Washington, Washington-San Juan, San Juan- St. John's ve son ucus St. John's-Bridgetown. Butun ucuslarda ucak degistirdim, hicbir gecikme yada aksilik olmadi: sansliydim sanirim. Sadece 34 saat yolculuk etmis oldum :) . Ilk is olarak polarimi ve yagmurlugumu sirt cantamin en altina yerlestiriyorum, mayomu ve sapkami cikariyorum. Barbados izlenimleri.... Az zonra. Gunun sarkisi: Rihanna'dan bu kez, ne de olsa eski Barbadoslu. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/reggae-bus.html", "text": "Koltuklar seffaf naylon kapli, aynaya asili CD sallaniyor, arabanin arkasinda yazili bir \"ozlu\" soz var, muavin paralari topluyor, sofor yoldan yolcu toplamak icin trafik kurallarini takmiyor, arabada yolcu yokken gir, araba doluyken tam gaz gidiliyor, araba 14 kisilik ama en az 22 kisi olmadan sofor tatmin olmuyor, sonuna kadar acili teypte ayrilik ve ask acisina dair bir sarki caliyor. Butun bunlar bize minibuslerden tanidik manzaralar. Dogrusu minibus kulturunun bu kadar evrensel olacagi aklima gelmemisti. Tabi bizimkilerle farklari da var: calan muzik reggae ve muzik sonuna kadar acik, o kadar acik ki degil sofore inecegini soylemek yaninizdakiyle bagirarak bile konusmak mumkun degil. Inmeniz gerektiginde tavana ya da cama vuruyorsunuz o zaman muavin size bakip \"musait bir yerde\" indiriyor. Minibuslere ayrilmis duraklar var, tabi isin dogasi geregi sadece etrafta polis varken duraklar kullaniliyor yoksa heryerde duruluyor. Anlayacaginiz reggae-buslar bizim minibuslerin 10-15 sene onceki muavinli, arabeskli halinin Barbados versiyonu. baslarindaki kucuk tezgahlarda heryerde satiliyor. Aksamustune dogru bu kucuk barlar sohbet eden Barbadoslularla doluyor. Kolombiya uzerinden ABD'ye giden uyusturucu trafigi uzerinde ve gorulen o ki uyusturucunun bir kismi ic tuketime gidiyor. Rasta felsefesine inananlar bir ara hukumete \" birakin ganja yetistirelim, hem kafamiz daha iyi calisir, hem ekonomi duzelir\" teklifi goturmusler. Hukumet oneriyi geri cevirmis. uzerinde ay isigi; muzik; sohbet eden, danseden yuzlerce insan; onlarca mangaldan cikan insanin agzini sulandiran kokular; guzel bir Barbados aksami. one love, could you be loved falan demek artik yok. Gece kulubune giden Barbadoslular belli adap kurallarina mutlaka uyuyorlar: disari cikinca erkekler illaki gunes gozlugunu gece yarisi olsada takmak zorundalar, Barbadoslu hanimlarda Havva anamizdan daha az giyinmek icin yarismak zorundalar. Yeteri kadar dancehall reggae dinledigime karar vererek disari cikiyorum. Sabah 3'te halen caddeler kalabalik, eglence yerleri hareketli. Artik gidip yatsam iyi olacak, sabah 9'da Trinidad'a ucagim var. Trinidad'ta gorusmek uzere."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/san-franciscoya-giris.html", "text": "San Francisco'nun simgelerinden biri 1937'den beri hizmette olan Golden Gate koprusu. Yapildiginda dunyanin en uzun suspansiyon koprusuymus, simdi halen ilk onda. San Francisco'ya gelipte kopruyu yakindan gormeden turistlik vazifenizi yapmis sayilmiyorsunuz: hemen yaptim. Kopru kirmizi/portakal rengini paslanmaya karsi devamli boyanmasina borclu. Yilda 25-30 kisi Golden Gate'den atlayarak intihar ettigi icin koprude bir cok uyari levhasi var. Levhalarda diyorki bu kopruden atlamak olumcul ve trajik sonuclara neden olabilirmis? Amerikalilar herseyi illaki sonuna dek aciklayacaklar. Birde kopruden herhangi bir cisim yada fuze atmanin yasak oldugunu hatirlatan levhalar var. Fuze atmayla ilgili hatirlatmalarina tesekkur ediyorum. Kopruden yuruyerek gecmek serbest. Bazilari da bisikletle geciyorlar. Fisherman's Wharf tan bisiklet kiralayip kopruyu gectikten sonra bizim Bebek'e benzeyen keyifli bir semte geliyorsunuz: Sausalito. Kucuk dukkanlar, degisik lokantalar ve birkac kitapcinin oldugu hos bir semt. Bu uzun yuruyus turunun sonunda gemiyle Fisherman's Wharf'a donmek icin iskeleye gidiyorum ve gordugum manzara karsisinda butun yorgunlugum gdiyor. Buraya niye \"Sis Sehri\" dendigini anliyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/stlawrence-gap-bridgetown.html", "text": "yemek hazirlayan dort kisi ile karsilasiyorum. \" Merhaba, su karideslerin tadar misin? Iki ayri sos kullandim, ahci, digeri Kanadali ve ormanci, digeri Filipinli ve hemsire, her daim 4-5 cesit balik yemegi ve yemege hazir br kitle var. parsellendigi ve sadece tatil koylerine ait oldugu anlamina gelmiyor. gercekleyebilirsiniz\". Yol denize paralel bir sekilde devam ediyor, olmayan barlari kastediyorum. Kaldirim arada daralip birden bitiyor, ile isiniz varsa saat ucten once bitirmeniz gerekiyor. yatanlar, kaldirimlarda yemek yapip satanlar, hizli yemek restoranlari. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/02/uzun-bir-yuruyus.html", "text": "San Francisco yuruyusumuze kaldigimiz yerden devam edelim. Cin mahallesinde bir hostelde kaliyorum. Mahalledekilerin ana dili Cince sonra Ingilizce. Girdigim bazi dukkanlarda Ingilizce bilmeyenlere de rastladim. Cin mahllesinden disari cikmadan hayatlarini devam ettirmeleri mumkun. Buradaki Cinlilerin cogu 1800'lerin sonunda 1900'lerin basinda altin aramak icin gelmisler. Bulan bulmus, bulamayan kalmis. RedKit okuyanlar bilir, Cinliler orada camasirhanecidir. Bugunde durum ayni, Sehrin etrafina dagilmis yuzlerce camasirhanenin sahibi Cinliler. Hemseri olayi yani. Amerika'daki motellerin %80'ide Hintlilere ait ustelik hepsi ayni bolgeden geliyorlar ve soyadlari Patel. Ilk bakista ABD'de motel sahibi olmak icin Patel soyadi gerekiyor gibi geliyor. Neyse yurumeye devam edelim. Cin Mahallesi bitince uc blok otede Union meydanina geliyoruz. Burasi sehrin moda ve marka tutkunlari icin ugrak yeri. Meydanin etrafi Gucci, Armani, L. Voitton vb gibi markalarin magazalari ile cevrili. Dediniz ki ben pahali marka istemem, o zaman ana alisveris caddesi Market caddesine gidecegiz. Market caddesi Union meydanina sadece iki blok otede ve sehrin en hareketli bolgelerinden biri: alisveris merkezleri, is merkezleri, konferans merkeleri, sinema merkezleri, herseyin merkezi orada yani. Market caddesinde sola donup 15 dakika yurursek SF gemi iskelesine ve eski otoyolun oldugu alana, saga donup yurursek Civic Center, Tenderloin, Castro, Mission semtlerine variriz. llk once sola donuyoruz, SF liman binasi daha cok lokanta ve yiyecek satan dukkanlari ile ilgi cekiyor. Bina, ogle vakti cevredeki isyerlerinden yemege gelenlerle tika basa dolu. Bu bolgeden eskiden bizim Mecidiyekoy'deki gibi havadan otoyol geciyormus, uzun suren ugraslardan sonra otoyolu yikip halka acik alan yapmislar. Gercekten hosca vakit gecirilebilinecek guzel bir bolge yaratmislar. Yemek yiyip biraz da dinlendikten sonra Market caddesinin geri kalan kismina gidelim. Cin mahallesinde bir hostelde kaliyorum. Mahalledekilerin ana dili Cince sonra Ingilizce. Girdigim bazi dukkanlarda Ingilizce bilmeyenlere de rastladim. Cin mahllesinden disari cikmadan hayatlarini devam ettirmeleri mumkun. Buradaki Cinlilerin cogu 1800'lerin sonunda 1900'lerin basinda altin aramak icin gelmisler. Bulan bulmus, bulamayan kalmis. RedKit okuyanlar bilir, Cinliler orada camasirhanecidir. Bugunde durum ayni, Sehrin etrafina dagilmis yuzlerce camasirhanenin sahibi Cinliler. Hemseri olayi yani. Amerika'daki motellerin %80'ide Hintlilere ait ustelik hepsi ayni bolgeden geliyorlar ve soyadlari Patel. Ilk bakista ABD'de motel sahibi olmak icin Patel soyadi gerekiyor gibi geliyor. Neyse yurumeye devam edelim. Cin Mahallesi bitince uc blok otede Union meydanina geliyoruz. Burasi sehrin moda ve marka tutkunlari icin ugrak yeri. Meydanin etrafi Gucci, Armani, L. Voitton vb gibi markalarin magazalari ile cevrili. Dediniz ki ben pahali marka istemem, o zaman ana alisveris caddesi Market caddesine gidecegiz. Market caddesi Union meydanina sadece iki blok otede ve sehrin en hareketli bolgelerinden biri: alisveris merkezleri, is merkezleri, konferans merkeleri, sinema merkezleri, herseyin merkezi orada yani. Market caddesinde sola donup 15 dakika yurursek SF gemi iskelesine ve eski otoyolun oldugu alana, saga donup yurursek Civic Center, Tenderloin, Castro, Mission semtlerine variriz. llk once sola donuyoruz, SF liman binasi daha cok lokanta ve yiyecek satan dukkanlari ile ilgi cekiyor. Bina, ogle vakti cevredeki isyerlerinden yemege gelenlerle tika basa dolu. Bu bolgeden eskiden bizim Mecidiyekoy'deki gibi havadan otoyol geciyormus, uzun suren ugraslardan sonra otoyolu yikip halka acik alan yapmislar. Gercekten hosca vakit gecirilebilinecek guzel bir bolge yaratmislar. Yemek yiyip biraz da dinlendikten sonra Market caddesinin geri kalan kismina gidelim. Caddede Westfield alisveris merkezinin gectikten sonra sola girerek SoMa bolgesine girelim. Burasi 1990'larin sonuna kadar pekte iyi olmayan bir bolgeymis, 1990'larin sonunda Silikon vadisine akan yatirimdan nasiplenen muhendisler mahalleye yerlesmeye baslamislar. Simdilerde yine biraz gozden dusse de kafeler ve resim galerilerinin oldugu guzel sokaklari olan bir yer. Market caddesine donup yurumeye devam edersek birden dukkanlarin kepenklerinin gunduz bile yari kapali oldugu, kaldirimlarin evsizler ve uyusturucu kullananlarla dolmaya basladigi Civic Center-Tenderloin bolgesine gelmis oluruz. Amerika'nin ciddi bir evsiz problemi oldugu malum. Sehrin en kalabalik bolgesinde yururken 100 metre icinde sosyal dokunun bu kadar cabuk degisip sokaklarin urkutucu bir hal almasi rahatsiz edici. Gece gelinmemesi gereken semtler listesine bir numaradan giris yapiyorum. Market'in sonlarina yaklasiyoruz, sehrin kuruldugu noktayi gormeden durmak olmaz simdi. 16. inci cadde ile Mission caddesinin kosesindeki kilise binasi \"Mission Dolores\" sehrin mayasini calan yer. Butun yerlesim bu misyonun etrafinda olmus. Mission bolgesi ayni zamanda geceleri hareketli barlari ile biliniyor. Caddeye donup biraz daha devam ediyoruz, Castro'dayiz. Burasi ABD'nin gay baskenti, ara sokaklar, pencereler gokkusagi bayraklarla dolu. Karsidan kol kola gelen kadin kiligindaki iki erkege kimse donup bakmiyor bile. Tamam ben bakiyorum, alismamisiz napim? Market caddesi bitti. Bayagi da iyi yuruduk ama bitmedi. UCSF kampusunun oraya eski hippilerin baskenti Haight-Ashbury'a cikalim. Cikalim diyorum cunku dik bir yokus var. SF haritalari sizi aldatmasin, sehir kucuk ama cok yokuslu. Bazen kisa gorunen mesafeler yuru babam yuru bitmiyor. Haight-Ashbury'de bizi kafeler, eski plak evleri, tutunculer, vitrininde kenevir isareti olan \"duman dukkanlari \", halen sadece batik elbise satmakta direnen magazalar ve eski kitapcilar karsiliyor. Cok yuruduk di mi? Gelin su kafede biraz oturalim, adi \" coffee to the people\", gecen zaman \"power\" i \"coffee\" ye cevirivermis. Oturmak iyi geldi degil mi? Ama biz oturmaya mi geldik buraya, Golden Gate Park iki adim otede, biraz da orada dolasalim. Haftaici olmasina ragmen park insanlarla dolu: mangal yapanlar, kriket oynayanlar, frizbi atanlar, kosanlar, cocuklarini dolastiranlar, skate kayanlar, ha bi de benim gibi yavas yuruyup tembellik edenler. Parkin icinde Japon Cay Bahcesine gidiyorum, 1800 ortalarindan bir Japon-Amerikali aile burayi baslatmis. Ikinci Dunya Savasinda ABD butun Japon kokenli vatandaslarini casusluk yaparlar korkusuyla toplama kamplarina koyup, mallarini da ellerinde n alinca cay bahcesi bir ara sahipsiz kalmis. Sonra Amerikali baska bir aile bakimini uzerine almis. Kafa dinlemek icin ideal bir yer: bonzailer, ozenle duzenlenmis japon baligi havuzlari, degisik budanmis agaclar, zen bahcesi ve tabi cay icilecek bir dukkan. Iyice yorulduk, geriye yurumek yerine troleybus'e atlayalim diyorum. Kaldigim yere varinca lobide bir Japonla karsilasiyorum. Gezi kitabi yazari, Turkiye'de Guneydogu'yu dolasmis. \" Hasankeyf'e yazik olacak\" diyor, yerin tam ismini hatirlamasina sasiriyorum. \" Bak burada\" diyor ve bilgisarinda Japonca bir sayfayi gosteriyor. Henuz Japonca sokebilecek hale gelemedim, ustelik bayagi yorulmusum, ama sohbet koyu biraz ABD'de dolastigi yerleri anlatiyor: yakinda kitabini basacakmis, onun icin herseyi not etmis. \" Turkiye kitabin ne zaman cikacak o zaman ?\" diyorum. \" 3-4 senesi daha var\" diyor, \" aceleye gerek yok\". Yarin erken kalkacagim icin erken yatiyorum: Barbados ucusu bayagi uzun olacak. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/6-saatte-yapilan-2-saatte-bozulan-12.html", "text": "Paskalya, Antigua da cok coskulu bir sekilde kutlaniyor. Ustteki ve asagidaki resimlerde gordugunuz desenler talastozu, cicek ve boya kullanilarak sadece bir gecede hazirlaniyor. Bu hazirlanan halilara alfombra adi veriliyor. Peki neden bir gecede hazirlaniyor? Cunku sehrin hemen hemen butun cadde ve sokaklari kapatilarak tam 120 blok boyunca ( bir blok 100m, yani tam 12 kilometrelik yol boyunca) cesitli alfombralar hazirlaniyor. Antigua da hayat duruyir, herkes elinde ya cicek, ya talas tozu aceleyle kendi ailesinin yapmasi gereken alfombrayi zamaninda bitirmeye calisiyor. Sonra.... Sonra alfombralarin uzerinden torene katilanlar geciyor. Yani onca emekle uaratilan bu yapboz en fazla 2 saat icinde yokoluyor. Gelin torenlere biraz daha yakindan bakalim. Aileler onceden hazirladiklari desenleri caddelerde yapmaya basliyorlar. Bunun icin butun mahalle beraber calisiyor. Desenler yere islenince is bitmiyor, aslinda biraz daha zor olani basliyor: toren yuruyusu yapilana kadar alfombranin ruzgardan ucmadan korunmasini saglamak. Bunun icin devamli olarak alformbrayi suluyorlar. Daha cok suluyorlar... . Ve daha da cok suluyorlar, ta ki kortej gelene dek... Kortejin sehirde yuruyusu sabah 6 da baslayip gece 11 de sona eriyor. Arada kortejin gectigi yerlere bir daha alfombra yapilip baska gruplar tarafindan yine yap-bozlaniyor. Ana korteji, kadinlarin yuruyusu takip ediyor. Kadinlarin kortejinden sonra sirada butun yuruyus sirasinda muzik saglayan muzisyenler var. Torene katilanlarin onemli bir kismi aileleri ile geldigi icin ozellikle cocuklar tam bayram yapiyorlar. Her taraf rengarenk ve bu sefer buyukler bile bozmaya calisiyorlar. Belediye iscileri kortejin en sonunda yer aliyorlar. Kortejin gecmesinin uzerinden 3-4 dakika gecmeden sokak temizlenmis oluyor. Antigua dan simdilik bu kadar. Haftaya Honduras ta goruselim..."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/antigua-ve-barbuda.html", "text": "Havaalanindan aldigim brosure gore Antigua-Barbuda'da yilin her gunu icin bir kumsal var: toplam 365 tane. Onumdeki haritaya gore 40-50 tane var: reklamin gucu mu, yoksa kucuk kumsallari haritada gostermiyorlar mi bilemem. Antigua, onceden gezdigim uc adadan daha fazla turizm altyapisina sahip. Kiyilarinda iyi bilinen bir cok tatil koyu var, bolgede kitle turizmini en iyi uygulayan yerlerden biri. Boyle olunca onerilen aktiviteler cok cesitlenmis: yagmur ormani turu, dalis, katamaranla ada turu, alti cam tekneyle mercan kayaliklarinda gezi, ada tarihi vs vs. Adanin en fazla ziyaret edilen yerlerinden biri olan English Harbour guneyde. Sehir merkezinden bindigim minibus tam Amiral Nelson'un Tersanesinde beni indiriyor. Ada Ingilizlerin elinde iken unlu Amiralleri Nelson henuz bu rutbeye varmadan once Antigua'daki bu tersaneyi uc sene boyunca yonetmis. Binalar cok iyi korunmus, zaten karargah merkezindeki iki bina otele cevrilmis. Deniz, English Harbour'da bizim halic gibi iceriye girdigi icin dogal bir korunak olusturmus. Bugunde yatcilar yogun olarak limandaki yerlerini aliyorlar. Yat kulubunden gunluk 120-150 dolara 9-12 metrelik yelkenli kiralamak mumkun. Duvarlarda tayfa olarak calisma karsiliginda bedava yeme-icme ve gezme oneren teknelerin duyurulari var: 6 haftada butun Karayip'i gezerek Venezuella'ya inen tekne, Florida Keys'e giden biri, Panama kanalindan gecip Kaliforniya'ya donen devasa yelkenli. Aslinda su alti haftalik Karayip gezisi ilgimi cekiyor ama teknenin ugrayacagi limanlara bakinca vize isteyen ulkelere rastliyorum, mecburen bosveriyorum. Birkac lokantaya girip menuye bakiyoruim, musterilerin neredeyse tamami Ingiliz. Bir Kuba lokantasina giriyorum, garsonlar ve lokantanin sahibi de Ingiliz cikiyor. Hakli olarak gunesli havayi goren Ingilizler Antigua'dan ayrilmakta gucluk cekiyorlar. Antigua'da pansiyon fazla yok, kucuk otellerden birinde kaliyorum. Otel bakimsiz ama bahcesi cok guzel. Odalarin hepsine bir kus ismi verilmis. otelin sahibi Gregory'e sebebini soruyorum. \" Terasta birkac saat beklersen butun o kuslarin bahceye geldigini goreceksin\" diyor. Biz konusurken buyuklugu iri bir ari kadar olan hummingbird'lerden biri onumuzdeki ciceklerden nektar toplamaya geliyor. Otel sahibi Gregory uc sene once otel isletme isine girdigini anlatiyor. Daha once doga turlari yapiyormus, yorulmus. Simdi ailesiyle beraber otelde hem yasiyor, hem calisiyor. Otelimin bulundugu koy Five Island kucuk ve yeni yerlesime acilan bir yer. Koyun altyapisini bizim Turkiye ile karsilastirinca Antigua daha iyi durumda, gittigim diger koylerde planli yapilasmanin urunu. Antigua yarikurak bir iklime sahip, bu yuzden evlerin su depolari var. Genelde yagmur suyu catidaki oluklardan toplanip iki-uc tonluk plastik tanklarda depolaniyor. Ozellikle Antigua ve Barbados'ta icki gunluk hayatin tam icinde. Gunun her saati sokaklarda bira yada rom icen insanlari gorebilirsiniz. Aksamustu kalabalik caddelerde cok sik olarak isportacilar bira cesitleri satiyorlar. Sarhoslukta normal karsilaniyor, oyleki insanlar ellerinde bira siseleri ile ayakta durmakta gucluk cekerek minibuse binseler bile kimse donup bakmiyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/bahamalar.html", "text": "Ucagim Bahamalar uzerinde alcaliyor: durgun denizde yelkenliler doganin nimetlerinin zevkini suruyorlar; mavinin binbir tonu altimizdan akip gidiyor; mercan kayaliklari sanki butun sirlarini dokmek istiyorlar gibi guneste parildiyorlar; su o kadar berrak ki inanilmasi guc bir sekilde bu yukseklikten kumsala yakin yuzen stingrayler gozukuyor; karanin uzerinde ucmaya baslayinca buyuk malikanelerin bakimli bahceleri maviye alismis gozlerimi birden yesilleriyle aliveriyorlar; adanin ortasindaki golun uzerinden inise geciyoruz. Bahamalar, ABD den sadece 100 mil kadar uzaklikta yuzlerce adadan olusan kucuk bir devlet. Bugun baskent Nassu'dayim. Bahamalarin en buyuk gelir kaynaklari turizm. Karayiplerde su ana kadar dolastigim 5 ulke icinde en iyi turizm altyapisini bu ulkede buldum. Nassau limani Karayip turuna cikan yolcu gemilerinin olmazsa olmaz limani. Boyle olunca liman bolgesi cok canli. Limanin hemen onunde yolculara yonelik duty-free magazalar siralanmis: gumruk binasi ayni zamanda Festival Place adinda bir alisveris merkezi. Festival Place'in onunde taksi soforleri ve faytoncular beklesiyorlar. Musterilerin saclarini oren kadinlar ellerinde resimlerle mevzi almis durumdalar. Gemiden cikan ilk yolcuyla beraber bizim semt pazarlarini aratmayan bir karmasa ve kosturmaca basliyor. Taksiciler birbirlerinin neredeyse uzerine cikarak musteri kapmaya calisiyor. yolcular magazalar kalabaliklasmadan once varmak icin hizli adimlarla birbirlerine carparak ilerliyorlar. Bu kalabaligin icinde onlerinde dizustu bilgisayarlari ile duvar dibinde kucuk masalarda sakin sakin oturan 8-9 kisi dikkatimi cekiyor. Birden aklima bizim arzuhalciler geliyor, burada da mi diyerek yaklasiyorum: hepsi kablosuz internete baglanmislar, kimisi sohbette kimisi emaillerine bakmakta. Iclerinden birine kablosuz internete nasil baglanabilecegimi soruyorum. Diyor ki \"Kablosuz internete baglanti Nassau'da bedava, butun sehir kaplama alani icinde\". Darisi bizim basimiza. Daha sonra sokakta yururken banklarda ya da yere comelmis onunde bilgisayari ile calisan bir cok kisi daha goruyorum. Aksamustu ben de aralarina katiliyorum. Festival place'in saginda yerel hediyelik esya satilan Straw Market var. Straw Market'a varmak icin ya dumduz yuruyerek Starbuck'in onunden gecerek variyorsunuz, ya da ana caddeye cikip Burger King, Wendy's, Subway onunden gecerek Mc. Donalds oncesi sokaktan once denize dogru yuruyorsunuz. Gordugunuz gibi Amerika'nin taninan butun zincir restaronlari Bahamalar'da. Zaten adalari biraz daha dolasinca Bahamalar'a kucuk Amerika demenin dogru oldugunu goruyorum. Meydanin biraz ilerisinden minibuslere binerek adanin her tarafina bir dolara gitmek mumkun. Yakindaki Paradise adasinin koprusune kadar minibusle gidiyorum. Paradise Island kiyiya iki kopruyle bagli, ada tamamiyla turizme ayrilmis, ciddi bir yatirimla Amerikan halki icin yeryuzunde cennet yaratilmis: pahali markalarin vergisiz satildigi magazalar, yat limani, sokakta muzik yapan gruplar, lokantalar, kumarhane, buyuk oteller ve kumsallar. Bu kadar yatirim sonrasi dogal olarak Amerikan siveli Ingilizce her yerde duyuluyor. Adayi karaya baglayan koprulerin kara tarafinda taze deniz mahsullerini hazirlayip satan onlarca kucuk lokanta var. Yerel bir lezzet olan kabuklu deniz canlisi \"conch\" cok populer, ben de deniyorum. Sonuc; ikinci tabak lutfen. Sehir icinde yurumekten sikilip nereye gittigine aldirmadan ilk gelen minibuse biniyorum, sehrin kenar mahallelerinden birine gidiyorum. Tatil bolgelerinden uzaklastikca bakimsiz cadde ve evlerle karsilasma oranim artiyor. Yerel halkin bir kismi icin hayat pek kolay gozukmuyor; dokuk kaldirimlar, kucuk dukkanlar, bakimsiz evler cevrenin ekonomik durumu hakkinda ipucu veriyor. Biraz daha gidince karsima yeni acilan alisveris merkezi cikiyor, malum Amerikan markalari burada da var. Jamaika Montego Bay'e ogleden sonra variyorum. Sonrasi bir dahaki yazida, gorusmek uzere."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/chicide-bir-gun.html", "text": "Aslinda pazarin bu kadar renkli olmasina sasirmamak lazim: mezarliklar bile renkli. Asagidaki sehir mezarligi. Pazarcilarin cogu Mayalarin torunlari: Guatemala nufusunun yaklasik %60 i yerli. Insanin renkten gozleri kamasiyor degil mi? Peki size bunun daha da renklisi var desem: Dunyanin en buyuk, en uzun, en renkli yapbozu da Guatemala da. Tam tamina 12 kilometrelik bu yap-boz ciceklerden, sebzelerden, meyvalarden ve bol renkli tahta talasintan yapiliyor. Sonra 2 saat icinde yokediliyor. Nasil mi? Bir sonraki gezimiz Semana Santa haftasinda Antigua ya. Simdilik hoscakalin. Insanin renkten gozleri kamasiyor degil mi? Peki size bunun daha da renklisi var desem: Dunyanin en buyuk, en uzun, en renkli yapbozu da Guatemala da. Tam tamina 12 kilometrelik bu yap-boz ciceklerden, sebzelerden, meyvalarden ve bol renkli tahta talasintan yapiliyor. Sonra 2 saat icinde yokediliyor. Nasil mi? Bir sonraki gezimiz Semana Santa haftasinda Antigua ya. Simdilik hoscakalin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/gunun-yemek-tarifi-guatemala-usulu.html", "text": "Orta boy, lav puskurten bir volkan. Sosis izgaranin yapilacagi ortam onemli oldugu icin, yemegi hazirlamaya volkan seciminden baslayalim: once Antigua, Guatemala'ya gidilir. Sehrin gobeginden etrafa bakilinca bir suru dag gorulur. Yakindaki birine isimleri sorulur, o da su volkan, bu vokan, o da volkan seklinde cevaplar gelir. O an anlamsiz bir sekilde sunlarin birinin tepesine cikma istegi icinizi doldurur. Siz daglara bakarken biri lav puskurtmeye baslar, sehrin yerlisi bakmaz bile. Sizin ise volkanda sosis izgaraniz gelmistir. Yemege baslamak icin onceden haber vermeden heyecanla zirt pirt lav puskurtup sosisi erkenden kizartmayacak bir volkan aranir. Volkan ne buyuk olmalidir ( Ayni bolgedeki Agua volkanina yurruyus 3 gun suruyor, manzarasi cok iyiymis ama sis icin degmez gecelim), ne de cok tozlu ( Fuego volkani gunde 3-4 kez kul ve lav puskurtmekte, simdi sosisleri tozlu tozlu mu yiyecegiz gecelim, ha bi de birinci derece yaniklar da cabasi). Orta buyuklukte lav puskurten ama Fuego kadar heyecanli olmayan Volkan Pacaya secilir. Volkan Pacaya bolgesinde yakin zamana kadar yol kesip adam soyma vakalari olmustur. Polis destekli ve rehberli bir yuruyuse kapak olunur. Evet, simdiye kadar takip ettiyseniz yemegimin 3 te bir kisi hazirlandi bile. Devam edelim, nefis olacak bak. Yuruyuse cikmadan once dagitilan bilgi kagidinda ruzgar tutan giysiler ve saglam ayakkabilar istenmektedir. Ikinci kisim okunur, birinci kisim atlanir. Simdi yemegin bu kisminda iki farkli malzeme secenegimiz var: ya iyi giysiler kullanilacaktir ya da akilsiz bas. Her iki malzemede sonucta ayni sonucu vermektedir, akilsiz bas bilincsiz bir sekide secilir, hem daha ucuza gelir. 1.5 saatlik bir minibus yolculugu ve 2 saatlik bir yuruyus sonunda asiri ruzgar yuzunden donmadan az once- volkan agzinin muhtesem goruntusu sizi karsilar. Saglam ayakkabilar esas buradan sonra lazimdir, cunku donan lavlar jilet kadar keskin olabilmektedir. Akilsiz basinizin ayaklariniza sirayet etmedigine iste tam bu kisimda dua edilir. Donmus lavlarin uzerinde yuruyerek halen akmakta olan magmanin yanina gelirsiniz. \"Ooohh be sonunda isindim\" derken icinizden \"magmaya yolculuk bu mudur simdi\" diye dusunursunuz. O sirada rehber elindeki demiri ayaklarinizin arasinda yariga sokup yer ayrilincaya kadar uzerine abanir : aaaaa ayaklarinizin ortasindan 500 derecelik sicak lavlar akmaktadir da... sizin orada ne isiniz vardir?. Siz rehbere bos bos bakarken, o size gulup \" El Turco Shish Kebab\" der. Yapacaginiz yemegin adini karistirmistir, bosverirsiniz ama ayaklarinizin altinin neden cehennem gibi sicak oldugunu sonunda anlayip sevinirsiniz. Lavlar yerustune cikmadan belli bir sure ayaginizin altindan akmaktadir. \" Aha dogru yerdeyim\" deyip yemege katilan arkadaslarinizla birlikte piknik ortusunu acip, sosisleri sise gecirirsiniz. Volkandan akan ana magma koluna uzatilan sosis 3 saniye sonra linyit komuru olarak geri gelir. Bir kez daha magmaya dusmediginiz ve karamelize olmadiginiz icin sukran duygulari icinde yuzersiniz. Ama bu kadar duygu kar etmez, acsiniz, acccc. Midenin emri uzerine hemen baska bir care aranir. Ayaginizin altindan melul melul akan magmaya uzanan baska bir catlak bulunur, sise gecirilen sosisler catlaga daldirilarak 450 derecede 48 saniye beklenir. Piknik ortusune geri getirilen sosisler hardal ve ketcap ile servis edlir, dalinir. Asagidaki koyden beri sizi israrla takip etmekte olan kopek iste tam bu anda yatiriminin faydasini gorur: kopek sosisini linyit kivaminda sevmektedir, o bicim hastasidir zati, o da ilk parti beceriksizligime gelen yanik sosislere dalar. Herkes dalgin dalgin \" Guatemala usulu volkanda sosis izgara\"'sina gomulur, afiyet olur. Karanlik bastirirken asagi inilmeye baslanir. Gun batarken agaclarin arasindan bolgenin en buyuk volkani Agua'ya cukkadanak ortaya cikar, uzun uzun bakilip ic gecirilir \" ne bicim kuzu sis olur orada ama beeee\" denir. Sonra Agua'ya cikmak icin uc gunluk yuruyus gerektigi akla gelir, bir yandan kuzu kuzu asagi inilirken bir yandan da \"yarin Jose Sanchez amcanin yerinde kuzu sis yemeyen o bicim olsun\" denilir. Yenir. Sonraki gezimizde rengarenk, renk renk, cok renkli ha bi de renk dolu bir yere gidecegiz. Chichi'de gorusmek uzere..... Orta boy, lav puskurten bir volkan. Sosis izgaranin yapilacagi ortam onemli oldugu icin, yemegi hazirlamaya volkan seciminden baslayalim: once Antigua, Guatemala'ya gidilir. Sehrin gobeginden etrafa bakilinca bir suru dag gorulur. Yakindaki birine isimleri sorulur, o da su volkan, bu vokan, o da volkan seklinde cevaplar gelir. O an anlamsiz bir sekilde sunlarin birinin tepesine cikma istegi icinizi doldurur. Siz daglara bakarken biri lav puskurtmeye baslar, sehrin yerlisi bakmaz bile. Sizin ise volkanda sosis izgaraniz gelmistir. Yemege baslamak icin onceden haber vermeden heyecanla zirt pirt lav puskurtup sosisi erkenden kizartmayacak bir volkan aranir. Volkan ne buyuk olmalidir ( Ayni bolgedeki Agua volkanina yurruyus 3 gun suruyor, manzarasi cok iyiymis ama sis icin degmez gecelim), ne de cok tozlu ( Fuego volkani gunde 3-4 kez kul ve lav puskurtmekte, simdi sosisleri tozlu tozlu mu yiyecegiz gecelim, ha bi de birinci derece yaniklar da cabasi). Orta buyuklukte lav puskurten ama Fuego kadar heyecanli olmayan Volkan Pacaya secilir. Volkan Pacaya bolgesinde yakin zamana kadar yol kesip adam soyma vakalari olmustur. Polis destekli ve rehberli bir yuruyuse kapak olunur. Evet, simdiye kadar takip ettiyseniz yemegimin 3 te bir kisi hazirlandi bile. Devam edelim, nefis olacak bak. Yuruyuse cikmadan once dagitilan bilgi kagidinda ruzgar tutan giysiler ve saglam ayakkabilar istenmektedir. Ikinci kisim okunur, birinci kisim atlanir. Simdi yemegin bu kisminda iki farkli malzeme secenegimiz var: ya iyi giysiler kullanilacaktir ya da akilsiz bas. Her iki malzemede sonucta ayni sonucu vermektedir, akilsiz bas bilincsiz bir sekide secilir, hem daha ucuza gelir. 1.5 saatlik bir minibus yolculugu ve 2 saatlik bir yuruyus sonunda asiri ruzgar yuzunden donmadan az once- volkan agzinin muhtesem goruntusu sizi karsilar. Saglam ayakkabilar esas buradan sonra lazimdir, cunku donan lavlar jilet kadar keskin olabilmektedir. Akilsiz basinizin ayaklariniza sirayet etmedigine iste tam bu kisimda dua edilir. Donmus lavlarin uzerinde yuruyerek halen akmakta olan magmanin yanina gelirsiniz. \"Ooohh be sonunda isindim\" derken icinizden \"magmaya yolculuk bu mudur simdi\" diye dusunursunuz. O sirada rehber elindeki demiri ayaklarinizin arasinda yariga sokup yer ayrilincaya kadar uzerine abanir : aaaaa ayaklarinizin ortasindan 500 derecelik sicak lavlar akmaktadir da... sizin orada ne isiniz vardir?. Siz rehbere bos bos bakarken, o size gulup \" El Turco Shish Kebab\" der. Yapacaginiz yemegin adini karistirmistir, bosverirsiniz ama ayaklarinizin altinin neden cehennem gibi sicak oldugunu sonunda anlayip sevinirsiniz. Lavlar yerustune cikmadan belli bir sure ayaginizin altindan akmaktadir. \" Aha dogru yerdeyim\" deyip yemege katilan arkadaslarinizla birlikte piknik ortusunu acip, sosisleri sise gecirirsiniz. Volkandan akan ana magma koluna uzatilan sosis 3 saniye sonra linyit komuru olarak geri gelir. Bir kez daha magmaya dusmediginiz ve karamelize olmadiginiz icin sukran duygulari icinde yuzersiniz. Ama bu kadar duygu kar etmez, acsiniz, acccc. Midenin emri uzerine hemen baska bir care aranir. Ayaginizin altindan melul melul akan magmaya uzanan baska bir catlak bulunur, sise gecirilen sosisler catlaga daldirilarak 450 derecede 48 saniye beklenir. Piknik ortusune geri getirilen sosisler hardal ve ketcap ile servis edlir, dalinir. Asagidaki koyden beri sizi israrla takip etmekte olan kopek iste tam bu anda yatiriminin faydasini gorur: kopek sosisini linyit kivaminda sevmektedir, o bicim hastasidir zati, o da ilk parti beceriksizligime gelen yanik sosislere dalar. Herkes dalgin dalgin \" Guatemala usulu volkanda sosis izgara\"'sina gomulur, afiyet olur. Karanlik bastirirken asagi inilmeye baslanir. Gun batarken agaclarin arasindan bolgenin en buyuk volkani Agua'ya cukkadanak ortaya cikar, uzun uzun bakilip ic gecirilir \" ne bicim kuzu sis olur orada ama beeee\" denir. Sonra Agua'ya cikmak icin uc gunluk yuruyus gerektigi akla gelir, bir yandan kuzu kuzu asagi inilirken bir yandan da \"yarin Jose Sanchez amcanin yerinde kuzu sis yemeyen o bicim olsun\" denilir. Yenir. Sonraki gezimizde rengarenk, renk renk, cok renkli ha bi de renk dolu bir yere gidecegiz. Chichi'de gorusmek uzere....."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/jamaika-montego-bay-negril-ve-ocho-rios.html", "text": "Su saticisi yuzu asik musterisine boyle diyordu Montego Bay otobus duraginda. Herhalde tipik bir Jamaika'linin hayata yaklasimini daha iyi ve daha hizli aciklayacak bir durum olamazdi. Bunun yaninda Jamaika'da herkes bu ornekteki sakin ve iyi niyetli degil. Jamaika, diger Karayip ulkelerindeki gibi, tatil koylerinde kalanlarin pek goremeyecegi bir cok sorunu olan bir devlet. Montego Bay'de kaldigim otel sehrin gece hayati ve magazalariyla unlu bolgesi \"Hip Strip\"'in dogu ucundan 500 metre kada uzakta. Ilk geldigim aksam Hip Strip'te yemek yiyip aksam 9 gibi otelime yurumeye basliyorum. Yol kenarinda arkadaslariyla konusmakta olan celik yelekli turizm polisi ben gecerken kafasini sohbetten kaldiriyor. 500 metre icin taksiye bindikten sonra tabi \"nedir Jamaika'nin suc sorunu?\" sorusu aklima takildi. Internette kucuk bir arama sonucu sasirtici bilgiler edindim. Ilk bilgi: Dunya'da kisi basina en fazla cinayet islenen ulke Jamaika... Ha? Ya Jamaika reggae'nin ciktigi ve pasifizm hareketinin en cok tutuldugu yerlerden biri degi miydi? Karayip cenneti? Bir yanlislik mi var? Karayiplerdeki kisi basi cinayet orani ABD'nin tam dort kati ( yuzbinde 30 kisi). Hani su tehlikeli bildigimiz ABD'nin. Cennet'te sorunlar var. Jamaika'daki cinayet orani ABD'nin tam isekiz kati ( yuzbinde 59 kisi). Jamaika'yi cinayet liginde El Salvador, Guatemala ve Venezuella yakinen takip ediyorlar. Benim sakin sandigim St. Vincent adasi Jamaika'dan sonra en yuksek Karayip cinayet oranina sahip (yuzbinde 36). Parali devletlerden Bahamalar bile ABD'nin oranini uce katlamis. Nasil olur? Tek cevap var: uyusturucu ticareti. Guney Amerika'dan ABD'ye giden uyusturucu gectigi ulkelerde cok cesitli sorunlara yok aciyor, bunlardan biri de yukselen suc oranlari. Ulkenin ekonomisinin duzelmesi falan da para etmiyor; Trinidad ve Tobago'da issizlik son 15 senede %20'den %5'e dusmus, ayni zaman icinde suc orani dorde katlanmis. Deniz, gunes, reggae ve biraz da cinayet... Montego Bay, Jamaika'da turizmi baslatan kasaba olmus. 1900'lerin basinda bir doktorun \" hastalari iyilestiriyor\" diye reklamini yaptigi ve gelen hastalardan suya girme ucreti aldigi Doctor's Cave kumsali bugunde populer. Bu kumsalda baslayan turizm bugunlerde adanin kuzey bati kiyisinda uc merkez civarinda yogunlasmis: Montego Bay, Negril ve Ocho Rios. Montego Bay sehri kalabalik ve pis sokaklariyla pek cekici degil ama bolgenin ulasim merkezi. Sehrin disinda dunyaca unlu sirketlerin \"hepsi dahil\" tatil koyleri basliyor. Bu koylerde kalanlar yerli halkla hicbir iliskiye girmeden, nerede olduklarini dahi bilmeden deniz, gunes, kum uclusuyle tatillerini gecirip ulkelerine donuyorlar. Montego Bay'in en fazla turist ceken kismi Hip Strip. Sehrin bu kesiminde turist olarak rahat yurumeniz mumkun degil, size satis yapmak isteyen bir hanutcu illaki pesinize takiliyor. Birini atlatinca digeri size yaklasiyor; hediyelik esya satisindan girip tutturamayinca uyusturucuya oradan kadin ticaretine uzanan monologlari can sikici. Bunun yaninda sadece merakindan dolayi size yaklasip konusan Jamaika'lilarda oluyor, ilk bes dakika icinde size bir sey satmaya kalkmadiysa sohbete devam: genel olarak sakin ve hayati hizli yasamayi tercih etmeyen karakterleri var. Jamaika'da hosuma giden yiyeceklerden biri Patty. Bir nevi borek; icinde pure haline getirilmis et, tavuk ya da sebze oluyor. Jamaika'lilar bu boregi hindistan cevizi ekmeginin icine koyup yemegi seviyorlar, ekmek ici ekmek gibi bir sey. Iyi de oluyor namussuz. Montego Bay'in batisinda Negril dogunda Ocho Rios sehirleri var. Ikisine de Montego Bay otobus duragindan gidebilirsiniz, 1.5- 2 saat suruyor. Minibusun kalkmasini beklerken pazar ayaginiza geliyor, saticilar gelip mallarini sergileyip siparisinizi aliyorlar. Minibus icinde beklerken bira icebilir, kizarmis balik yiyebilir, dondurmanizi bitirebilir, mangalda misir goturebilir, corap, ciklet, patates, portakal, kola, su, sapka alabilirsiniz. Negril, kuzey batida 11 kmlik uzun sahiliyle unlu bir kent. Montego Bay'e gore daha duzenli ve otel cesitleri cok daha fazla. Reggae dinlemek isteyenler burada daha sansli cunku daha fazla gece kulubu reggae gruplarini agirliyor. Deniz, gunes, kum ve reggae asiklari buraya. Ocho Rios, gelismislik olarak Negril ve Montego Bay arasinda bir yerde. Sehir buradan Kingston, Blue Mountains, 9 mIles'a gitmek isteyenler icin ideal. Ayni zamanda unlu Dunn's selaleleri de burada; 200 metre boyunda bizim Pamukkale gibi asagi inen bir selale ve yuzlerce turisti gozunuzun onune getiriverin. Jamaika ile ilgili tanitim briosurlerinde buranin resmi olmazsa olmaz. Blue Mountain kahvemizi ictik, Jamaika'li gruptan reggae dinledik, Dunn's Falls'ta dolastik, Negril'de deniz girdik; Jamaika'ya eyvallah demenin zamani geldi demektir. Buradan gezimin ikinci etabina Orta Amerika'ya geciyorum. Guatemala'da nasil desem biraz sicak bir karsilama oldu, gorusmek uzere. Gunun sarkisi: Elbette Bob Marley den bir seyler dinleyecegiz. Get up stand up..... Yorumlarla ilgili not: Siteye yorum biraktiginizda email adresinizi goremiyorum, dolayisiyla eger cevap vermem gereken bir soru soracaksiniz lutfen dogrudan email yaziniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/karayip-korsanlari-stvincentta.html", "text": "\"Villa\" koyune yollaniyorum. St. Vincent adasinin fazla turistik bir yer olmadigini soylemistim, adanin belki de en turistik bolgesi simdi ugrayacagim Villa ve civari. Villa'nin merkezi kiyiya neredeyse degecek kadar yakin bir ada ve kayaliklarla korunan dogal bir liman. Adanin guneybati kisminda en uzun plajlar ve. St. Vincent'taki dalis ve yelken firmalarinin hepsinin merkezi de burada. Kumsal biraz dar olsa da kalabalik. St. Vincent'taki en buyuk tatil koyu (ki sadece 32 bungalow'dn olusuyor) Villa'daki Young adasinda. Adaya ulasim sadece kayikla mumkun, ya da kisa bir yuzme mesafesinde. Adadan kiyiya bakinca yuksek daglar ve kayaliklarla sinirlanan koy gercekten etkileyici. Doga St. Vincent'a comert davranmis. Ogleden sonra Wallibou koyunu gormeye gidiyorum. Minibusten inince uzaktan digerlerinden farksiz kucuk bir kumsala benziyor. Yaklasinca korsanlar ortaya cikyor... Cidden. Burasi Karayip Korsanlari filminin seti olarak kullanilmis. Setin parcalari cogu halen saglam ve ayakta: kopru, eski han, daragaci, iskele, nalbur, konaklar. Etrafima bakip hangi parcanin fillmin neresinde kullanildigini hatirlamaya calisiyorum. Koydaki kucuk otelin yarisini film icin disaridan eski bir han sekli vermisler, binanin sol tarafi halen eski halinde. Duvarda film esnasinda cekilen fotograflar benim gibi filmin sahnelerin hatirlamaya calisanlar yardimci oluyor. Su akvaryum gibi: uzaktan gecen balik suruleri tum ayrintilariyla gozukuyor. Kiyida hediyelik esya satan yasli Vincy, kiyiya 40-50 metre mesafede mercan kayaliklari oldugunu soyluyor. Biz konusurken iki yelkenli suzulerek kiyiya yaklasiyorlar. Kiyiya ip bagladiktan sonra yelkenllilerden birinden ana-babalariyla uc cocuk iniyor, Jack Sparrow'u ziyarete gelmisler. Wallibou koyuna cok yakinda Wallibou selalesi var. Gelmisken goreyim diyorum. Yol kenarindaki kucuk bir kulubede oturan dort kisi var, gectigimi gorunce soru yagmuruna tutuyorlar, neredensin, Turkiye nerede, neden geldin, nasil geldin gibi. Yanlarina gidip oturuyorum, iclerinden ikisi yari turist: 20 sene once Ingiltere'ye gocmusler, simdi iki haftaligina tatile gelmisler. Onlarda selaleyi gormek istiyorlar. O ana kadar St. Vincent bana son derece guvenli gelmistir oysa. Selaleye variyoruz, kucuk bir sey. Yeniden yola inip minibus beklemeye basliyorum. Sessizligi yirtarak sonuna kadar acik muzigiyle minibuslerden biri geliyor. Minibuslerin buradaki adi basit, sadece van. Her vanin uzerinde ilginc bir isim yaziyor: Baby Sitter, Challenger, Cliff Runner, Moby Tick, Fat Sheriff, Leftovers, Blackout... Kisa mesafeler 40 kuruz, 10-15 km'lik yolculuklar 1 YTL. Yolculuk ucreti binerken degil inerken veriliyor. Aksam terastan denize bakarak yemegimi yiyorum. Onum deniz, arkam yesillik. Yildizlar, etrafta fazla isik olmadigindan, daha iyi gozukuyorlar. Adada endustri neredeyse olmadigi icin hava cok temiz. St. Vincent, ulasilmasi kolay olmadigi icin, henuz bakir kalabilmis. Yarin daha turistik bir yere, Antigua ve Barbuda'ya gidecegim. Ama gitmeden once bu guzel aksami iyice icime cekmeliyim. Antigua'da gorusmek uzere.... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/karayipler-b-yuzu.html", "text": "Pazartesi sabahi yavas bir kahvaltidan sonra haftasonu dolastigim yerlerde bir tur daha atiyorum. Ilk fark arabalar, arabalar, arabalar, arabalar. Ne kadar coklar. 56,000 kisilik bir sehir cok fazla trafik sikisikligi var. Park etmekte buyuk sorun, caddelerde cok cik buraya parkedilmez yazilari ve altinda park eden arabalar dolu. Bir gun once sadece evsizlerin oldugu Frederick caddesi bu kez hincahinc dolu, dukkanlarin hepsi acik, onceki gun farkina varmadigim bircok pasaj ici dukkan musteri cekmek icin ilanlarini caddeye tasimislar. Frederick caddesinin ortasina dogru Woodford meydaninda biraz soluklaniyorum, meydanin bir kisminda bir grup hararetli bir sekilde aralarinda tartisiyorlar. Yaklasiyorum. Konu pirinc fiyatlari. Meydanin bu kosesinde bir tabelada Woodford Universitesi yaziyor. Londradaki Hyde Park orneginde oldugu gibi burasi bir serbest konusma mekani. Isteyenler meydanin bu kosesinde her konuda tartisiyorlar. Independence meydaninda evsizler yine varlar, ancak bu kez isine kosusturan kalabalik karsisinda sayica cok azinliktalar. Meydanin kenarlarinda meyva satanlar, isportacilar ve kacak CD satanlar var. Bu CD ciler bizimkilerden farkli; bir CD calari, akuleri ve belime gelen iki hoporleri bir tahta arabaya monte edip dolasiyorlar. Alanda 25-30 kadar CD saticisi var ve hepside birbirini bastirmaya calisiyor. Birseyler yemek icin meydana bakan bir lokantaya giriyorum, camlar zangirdiyor. Dayanilacak gibi degil. Maxi-taxilerin kalktigi alan cok daha kalabalik, orada da CD ciler var; gunes, nem, sicak, kalabalik, toz, eksoz, gurultu, el arabalarinda kizarmis tavuk satanlardan gelen yemek kokulari, yerde yatan evsizler, acikta akan kanalizasyon; Karayipler B yuzu. Bu karmasadan kacmak icin merkez bankasinin yanindan kuzeye cikmaya basliyorum. Yeni restore olmus polis binasinin ve duzenli ofis binalarinin arasindan milli kutuphanenin sokagina giriyorum. Cevredeki en iyi bina burasi olabilir, bakimli ve onem verildigi belli. Queen's Park'a vardigimda saat dort civari olmus, trafik alabildine kotu: POS'te ozel sirketler sat dort gibi kapanmaya basliyorda. Biraz sonra parkin etrafi kosu yapanlar ve kriket takimlarini kapip gelenlerle dolmaya basliyor. Parkin hemen karsisindaki kilisenin bahcesinde uc kisi celik davul calisiyorlar. Celik davul, kalipso ve soca gibi Trinidad dogumlu. Ikinci dunya savasinda ABD askerlerinin getirdigi petrol varillerinden Trinidad'lilar bu yumusak sesli muzik aletini yaratmislar. Guney yarimkurenin en buyuk ikinci karnavali da Trinidad'ta. Karnaval Subat basinda bitmis ama bir sonraki senenin hazirliklari hemen baslamis. Sokaklarda 2009 karnavali icin calisan gruplarin ytakimlarin yeni katilimcilari cagiran afisleri dolu. Ee hani bugun ada turu yapacaktik? Tembel tembel butun gunu yedik iyi mi? O zaman yarina kesin gezelim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/stvincent-ve-grenadinler.html", "text": "Trinidad-St, Vincent seferini yapan kucuk ucaktayim. St. Vincent'in havalaani kucuk oldugu icin buyuk ucaklar inemiyor. 40-50 kisilik pirpir ucakla gidiyoruz. Ucak dolmus mantigina gore hareket ediyor, yolda Martnique adasina inip yolcu alip bosaltiyor, devam ediyoruz. Asagida deniz olabildigince mavi, dalgasiz, gokyuzunde tek bir bulut bile yok. Ucagin ufak penceresinden bakarken ufuk cizgisinde deniz ile gokyuzunu ayirmak zor zenaat. Bir ara yanimdaki yolcu ile konusmaya daliyorum. Pilot'u Grenadinler uzerine geldigimizi ve ucmayi bu tur manzaralar yuzunden sevdigini soyluyor. Asagiya bakiyorum: mavinin ve yesilin tum tonlari sanki yarismaya karar vermisler, hepsi burada en guzel yanlarini gosteriyorlar. mavilerin ysillerin aralarinda mercan kayaliklariinin oldugu yerlerde kahverengilerde buradayim diyor. Gercekten tek kelimeye muhtesem. Asagida degisik boylarda belki yuze yakin yelkenli var, hepsi bu doga harikasini gormeye dunyanin bu ucra kosesine gelmisler. Pilotun dediklerini icimden tekrarliyorum; \"bende iste bu yuzden gemeyi seviyorum\". Uzerinden gectigimiz Tobago Cays, Grenadinlerin en guney ucunda yer aliyor. Tobago Cays, mercan kayaliklarindan meydana gelen 5 adalik bir alani kapliyor ve yakin bir zamanda milli park ilan edilmis. Diger adalar da guney-kuzey dogrultusunda tipki bir gerdanliga dizilen inciler gibi dizilmisler. Pilot, adalarin uzerinden gecerken ilgi cekici yerlerini anlatiyor. \" Su yanimizdaki ada Mystique, ileride kumsallarinin gozunuzu alan Bequaqe, su gordugunuz kucuk ada Palms Island ve ozel mulk. Onumuzdeki heybetli, yesil ada ise St. Vincent\". Ne uzun isimli ulke, degil mi? Toplam 32 adadan olusuyor. En buyuk ada St. Vincent, diger 31 ada da Grenadinler. Nufus dagilimi da ilginc. St. Vincent'ta 110 bin kisi yasarken diger 31 adanin nufusu toplam 9 bin. St. Vincent'ta insanlar tarimla geciniyorlar ve turizm gelismis degil. Geri kalan adalarda ise sadece turizmden gelir elde ediliyor. St. Vincent volkanik bir ada, en son 1979'da volkan harekete gecmis ve adanin kuzey kismini lavla kaplamis. Bugun tam bir ada turu yapmaniz mumkun degil ; adanin kuzey batisindan kuzey dogusuna yol yanardag patlamasindan bu yana kapali. Yanardag patlamasinin tek avantajinin patlama sirasinda puskuren minerallerden dolayi topragin cok verimli hale gelmesi oldugu soyleniyor. Cevre bunu kanitlarcasina cilgin bir yesillik icinde. Binalar ve yollar disindaki her yer her sey yesil. Inanin bu toprak uzerinde iki saatten fazla beklemeye gelmez, bakarsiniz cidden kokleriniz falan cikar, o kadar verimli. Bu volkanik yapisindan dolayi ada cok inisli cikisli. Kaldigim pansiyon harita uzerinde sehir merkezine sadece 2 km, ancak yuruyerek bir saatten once varmaniz mumkun degil: surekli inis-cikis-inis-cikis. Yine volkanik yapidan oturu sahildeki kumlar siyah ve gri. Ilk bakista insana garip geliyor, hatta icinden \"amma da kirli ya\" derken kendimi yakaladim. Rengi disinda bildigimiz kumdan farki yok. St. Vincent kumsallari son derece dar ve birden derinlesiyor. St. Vincent'in baskenti Kingstown, denizle arkadaki siradaglar arasina sikismis dort paralel caddeden ibaret kucuk bir sehir. Eski binalar kemerli yapildigi icin \"kemerlerin sehri\" olarakta aniliyor. Sehrin en mesgul noktasi minibus terminali ve terminalin onundeki kapali sebze meyva pazari. Bu alanlarda kaldirimlar isporta tezgahlari ile kaplandigi icin yayalar caddelere tasiyorlar. Insanlar cana yakin ve yardima hazir. Bir minibus muavinine yol soruyorum, dort-bes kisi cevreme toplanip anlatmaya basliyorlar. Karayiplerde adet oldugu uzere en iyi mekanda KFC olmadan olmuyor, St. Vincent'tada oyle. Ogle vakti geldiginde okuldan cikan ogrenciler biranda butun yemek mekanlarina hucum ediyor. Musterisi ozellikle fazla olan bir lokantanin onunden gecerken ne satiyor diye bakiyorum: bir cesit borek, hamur ve icinde etli sebzeli bir karisim. Seyyar yemek arabalari da Karayiplerin tanidik yuzlerinden, onlar da caddede yerlerini almislar. Sadece oglenleri caddenin kenarina vanlarini cekip hazirladiklari ev yemegini bagaja koyduklari tencerelerden servis eden saticilarin hemen hepsi bayan. Yemek yerken masada oturan iki kisiyle tanisiyorum,: Liverpool Foundation ve Prince Small. Isimleri alisilmadik oldugu icin bir kez daha soruyorum, cikarip kartvizitlerini veriyorlar. Ikisi de elektrik teknisyeni, kartlarini verirken \" buradayken elektrikle isin olursa bizi ara\" diyorlar. Ohhh rahatladim, St. Vincent'ta Liverpool Cesme ve Kucuk Prens sayesinde artik elektrik sorunum olmayacak. Bana gormem icin iki mekan tavsiye ediyorlar, sonra haritada isaretleyip nasil gidecegimi anlatiyorlar. Garanti ediyorlar mekanlardan birinde karayip korsanlari var, ciddi. Daha ne isterim? Yarin gorusuruz, Jack Sparrow. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/trinidad-tum-ada-turu.html", "text": "Trinidad yuzolcumu olarak orta boy Karayip adalarindan biri, yinede bir gun icinde adanin cogunu gormek mumkun. Sabah trafigi gectikten sonra, POS'den guneye dogru inerek Chaguanas uzerinden Trinidad'in ikinci buyuk sehri San Fernando youna giriyoruz. Yol sagli sollu tik agaclari ile kapli. Suya dayanikliligi ile bilinen bu agac cinsi yakindaki tekne yapim ve onarim endustrisinin de belkemigi. San Fernando, POS'den pek farkli bir yer degil. Sehrin disindan itibaren trafik ve kucuk imalathaneler gelenleri karsiliyor, sonra sehir icinde her turlu ihtiyaci karsilik verebilecek kucuk dukkanlar ve hukumet binalari. Her ihtyaca karsilik verebilir dedigimde nufusun 52000 oldugunu da hatirlatayim, yani oyle cok gelismis bir yer degil. San Fernando, bolgenin ulasim merkezi. Adanin guneybati ve dogu bolgelerine butun minibusler buradan kalkiyor. Sehrin dogu cikisindan kucuk kirsal bir yola girip San Fernonda'dan cikiyoruz. Yol boyunca bos alan cok az, devamli koylere denk geliyoruz. Hint kokenli haneleri bahcelerine astiklari dua bayraklarindan hemen tanimak mumkun. Bazi koylerde Hint kokenli nufus iyice artiyor ve sokaklar sagli sollu rengarenk bayraklarla susleniyor. Evlerin temelleri genelde tahta yada beton kolonlar uzerinde ve yerden 1-1,5 metre kadar yukseliyor. Ev bu temel kolonlari uzerine yapiliyor, bunun iki sebebi varmis: yamac yerlerde selden korunmak, diger yerlerde evin daha iyi sogumasini saglamak. Trinidad kirsalinda sekerkamisi, kassava ve muz yetistirilen alanlardan geciyoruz. Yol uzerinde fazla yerde olmasa da tutunde var. Trinidad ve Tobago'nun Tobago'su adini adada yetisen tutunden almis, benim gectigim alanlard pek tutun yok. 50-60 km daha yol aliyoruz, yolda en az 7-8 kere durup bakim ekiplerini bekliyoruz. Hukumet altyapi icin iyi yatirim yapiyor. Tabi bunda asfalt'in Pitch golunde yerden kaynamasininda etkisi olabilir. Volkanik bir yariktn gunden 300 ton yakin asfalt siziyor: yol yapimi ya da ihrac mali olarak degerlendiriliyor. Yolda dikkatimi ceken baska bir seyde Kentucky Fried Chicken'larin sayisi idi. Nufusu 5 bini gecen nerdeyse her kasabada bir KFC var. TT'liler tavugu cok seviyor olmali. Haritada buyukce bir yer gibi duran Rio Claro sadece buyuk bir kavsk etrafina kurulu pazardan ibaret. Rio Claro'dan Mayero yonune gittigimizde seker kamisi tarlalari yavas yavas hindistan cevizi alanlari ile karisiyor. Mayero, Rio Claro'dan bile kucuk bir yer ama tabi KFC yine var. Kosedeki bir roticiden bir seyler atistirip Atlantik kiyisi boyunca kuzeye cikmaya basliyoruz. Karayip adalarinin Atlantik'e bakan yuzleri yerlesmek icin pek tercih edilmiyor. Atlantik okyanusundan dolayi devamli esen bir ruzgar ve bu yuzden yuzmeye pek elerisli olmayan plajlar var. Mayero'dan yaklasik 25 km boyunca kuzeye yol aliyoruz, yolun her iki yakasinda kesintisiz olarak hindistan cevizi yetistirilen alanlar var. Dogru durust koy bile yok. Kiyida biraz durup soluklanim diyoruz, birden su hareketleniyor: ucan balik suruleri kiyiya 5-6 metre kadar yakindan gecerken sanki gosteri yaparmiscasina tam onumuzde sudan disari ziplayip geciyorlar. Guneste sirtlari parliyor, sonra yine kumdan bulanmis Atlantik sularina daliyorlar. Yunuslari suyun disina ziplarken gormeye alisigim ama 20-30 santimlik baliklari ayni hareketleri yaparken gormek ilginc geliyor. Baliklarin gosterisi bitince yola koyuluyoruz, yaklasik 45 dakika sonra Manzanilla'dayiz. Manzanilla, bugun gectigimiz yerler icinde en yesil ve bakimli olani. Evlerin cogu betondan ahsaba donuyorlar, bu haliyle kasab cok sirin. Manzanilla'da batiya Sangre Grande yonune sapiyoruz, bu yol sonunda POS'a varacak. Sangre Grande, tahmin edebileceginiz gibi bir pazar, bir kavsak ve bir KFC'den olusuyor. Valendo'ya vardigimizda artik POS'un trafigi basliyor. KFC'nin ana tedarikcileri bu bolgede olmali: 10-15 km boyunca bircok tavuk ciftligi goruyoruz. POS girisinde yarim saat kadar yol calismasi trafigine takildiktan sonra sehir merkezine variyoruz. Butun ada turu yaklasik 5.5 saat suruyor. Sehir merkezinde daha once farkina varmadigim iki KFC'nin onunden yuruyerek otele donuyorum. Biraz dinleneyim, yarin St. Vincent & Grenadines'a gidecegim. Kingstown'da gorusmek uzere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/03/trinidad-ve-tobago.html", "text": "Kadin ince sesiyle hintce sarki soyluyor, hint calgilari ona eslik ediyor. Sonra kalin bir erkek sesi hafiften baslayip kadinin sesinin bastiriyor, hareketli bir latin Amerika ritmi sarkiyi ele geciriyor. Celik davullar yumusak bir gecis yapiyor ve sarki kadin-erkegin dueti ile sona eriyor. Havaalaninda bindigim takside calan sarki Trinidad'in ilginc demografik yapisini yansitiyor. Ada nufusunun %40'i Hint, %40'i Afrika kokenli. Geri kalan %20 ise Cin, Ortadogu ve Latin Amerika'dan gelenlerden. Hint, Cin, Latin Amerika ve Lubnan yemeklerini ayni lokantada \"yerel\" yemek olarak tadabileceginiz kac yer vardir acaba? Bu ilginc yapinin sorumlusu bolgenin kaderini uzun sure cizen sekerkamisi. 19. yy'a kadar Afrika'dan getirilen kolelerce yapilan sekerkamisi bir cok Londrali tuccari zengin etmis. Ancak 19. yy baslarinda kolelik yasaklaninca sekerkamisi tarlalari bos kalmis, tarla sahipleri cozumu Hindistan ve Cin'den sozlesmeli isci getirmekte bulmuslar. Belli bir para karsiligi 5 sene icin calismaya gelen bu isciler ulkelerine geri donmesinler diye sozlesmeleri bitince kendilerine islemeleri icin toprak verilmis. Simdiki ada halkinin cogunlugunu o zamandan kalanlarin torunlari olusturuyor. Trinidad ve Tobago, iki buyuk adadan olusan ve Venezuella'ya sadece 7 km mesafede olan bir ada cumhuriyeti. Trinidad bu adalarin buyuk ve daha cok is merkezli olani. Tobago ise turizmle gecinmeye calisani. TT, sekerkamisi ekonomik olarak onemini yitirince bayagi zor durumda kalmis. Ancak 1990'larin basinda ulkede petrol ve dogalgaz bulununca ekonomi duzluge cikmaya baslamis. 1990'lardan bu yana ulkede issizlik %20'lerden %5'e dusmus ve ulkeye para girmeye baslamis. Bugun sizinle Port of Spain'de biraz turluyacagiz. Port of Spain, Trinidad ve Tobago'nin baskenti. Adindan da anlasilacagi uzere ilk once Ispanyollar tarafindan kurulmus. 15-18. yy arasi Ispanyol yonetiminde kalmis, sonra Ingilizler adayi ele gecirmisler. Bugun adanin en buyuk sehri POS. Yuruyuse cikmadan once resepsiyona sehrin nerelerinden sakinmam gerektigini soruyorum. Sormamin sebebi otel odama giderken uc ayri demir kapidan gecmem ve resepsiyonun kursun gecirmez bir cam arkasinda olmasi olabilir, yada meraktan iste. Ilk duragimiz sehrin nefes aldigi Queen's Park Savannah. POS'in kuzey ucunda capi yaklasik 2 kmlik bir alan park olarak ayrilmis. Parkin cevresi agaclarla cevrili ama ortasi cimlik. Haftasonu olmasi sebebiyle sanirim gunduz olmasina ragmen oldukca kalabalik; kriket oynayan bes-alti grup cimde ayri ayri yerlerini almis. Gruplarin oldugu yerlerde arabalarda obek obek, oyuncularin cogu arabalarini cime cekmisler, arabalarinin modellerinden kalburustu olduklarini cikariyorum. Bir kismi mangal yapiyorlar; izgara, bira ve kriket. Parkin hemen yanindaki caddenin kaldirimlari kir lokantasi gibi: et izgaracilar, yerel bir tad olan roticiler, hemen gozunuz onunde buza esans karistirarak size ozel dondurma hazirlayanlar, buzdolabinda beklettikleri hindistan cevizlerinin tepesini kesip suyunu satanlar, kizarmis kopekbaligi satanlar... Parkin bati ucunda basbakanlik konutunun onunden gecip parkin sinirlarini takip edip saga donuyoruz, sehir hayvanat bahcesi hemen yolun karsisinda. Hayvanat bahcesinin yaninda Ingilizlerin yonettikleri her yerde illaki actiklari botanik bahcesi var. Bahcede agaclar altinda piknik yapanlar goze carpiyor. Bahceden doguya devam edince cumhurbaskanligi konutu var, konutun girisinde cumhurbaskanindan istekte bulunmak icin bekleyen kisiler var. Hilton otelinin onunden guneye donuyoruz, bu tarafta uyuklayan evsizler disinda kimse yok. Biraz sonra park bitiyor ve Memorial meydanina variyoruz. Memorial meydaninin sag tarafinda sehir muzesi, biraz asagida da sehir hapishanesi var. POS'un en buyuk alisveris caddesi Frederick onumde. Cadde boyunca yurumeye basliyorum. Haftasonu hemen butun dukkanlar kapali, butun dukkanlari demir cubuklar arkasinda olmasi ve alinan guvenlik onlemleri goze carpiyor. Biraz daha yuruyunce sokakta sadece evsizler kaliyor. Hava nemli ve sicak, yine de kaldirimda gunes altinda yatan bir suru insan var. Caddeyi ortalayip kaldirimlardan olabildigi kadar uzaklasarak yuruyorum, nasilsa gelen araba yok. Arada beni farkina varan birkac evsiz gelip para istiyorlar, hayir deyince homurdanip gidiyorlar, ikisi israrci olup pesime takiliyorlar, sonra yorulup duruyorlar. Frederick caddesinin ucunda Independence meydani var, aslinda tam bir meydan degil; iki paralel caddeden meydana gelen ortasinda yuruyus alani olan bir bolge. Neredeyse butun banklar cidden yeni icmis yada uyusturucu almis gibi duran evsizlerle dolu. Belki de haftasonu buraya gelmek iyi bir fikir degildi deyip minibus terminalinin oldugu bolgeye yoneliyorum. Burada da minibusler Barbados'tan pek farkli degil, muzik yine acik, sadece adlari degisiyor: maxi-taxi. Limanin kiyisindan batiya dogru yurumeye devam ediyorum, Trinidadlilar pazar gununun degerini iyi biliyorlar. 15 dakika boyunca sokakta hickimseye rastlamiyoruz. Sagimda tek katli evleri ile Trinidad Woodbrook mahallesi, solumda yeni yapilan buyuk oteller ve is merkezleri: petrol parasi bu binalarda kendini gosteriyor. Dogalgaz santralinin arkasindan kuzeye donuyorum, mezarlik duvari boyunca yuruyerek sehrin Queen's Park yanindaki Maraval Road'a variyorum. Burasi sehrin gozde mekanlarindan civarda cok sayida yeme-icme mekani var ama yine bir cogu kapali. Hava karardi iyice, oteldekilerin lafini dinleyelim ne olur ne olmaz. Lubnanli donercinin onunden gecip Cin lokantasindan saga sapiyorum. Himm acikmisim iyice yaa. Ben bir seyler yiyeyim simdi, sonra adada dah buyuk bir tur atariz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/04/aletinden-konusan-japonun-izinden.html", "text": "Iki dakika ara, yine klavye tiklamalari. Biraz ara ve daha cok klavye tiklamalari. Bu konusmayi ayiptir soylemesi Japon'un aletiyle yaptik. Japon turist tek kelime yabanci dil bilmiyor, benimse engin Japonca bilgim \"sayanora, shogun, samurai ve sumo\" yla sinirli. O zaman nasil anlasalim ki? Japon, yanina su tercume yapan aletlerden bir tane almis, alet ayni zamanda konusuyorda. Ben klavyeye tik tik yaziyorum, tercume et dugmesine basinca, kalin bir sesle Japonca konusuyor. Japon klavye ile Japon harfleriyle bir seyler giriyor, ince bir erkek sesi Ingilizce konusuyor. Agzimizi acip tek kelime etmeden sohbet ediyoruz. Biraz zaman aliyor ama olsun. Sabahin dordunde Honduras icin yola dusuyorum. Orta Amerika'da hayat erken basliyor, saat 6 civari caddeler kalabalik oluyor. Otobusler genelde karanlik basmadan buyuk sehirlerden birinde olacak sekilde hareket saatlerini seciyorlar. Nedenine gelince: Orta Amerika'da halen geceleri yol kesip otobus soyan haydutlar var. Guvenligi iyi saglanmis birkac buyuk yol disinda karanlikta hareket eden otobus bulmak cok zor. Ornegin Guatemala'dan Panama icin yola cikan bir otobus ilk geceyi Nikaragua'da ikinci geceyi Costa Rica'a da gecirip ancak ucuncu gun Panama'ya varabiliyor. Guatemala Honduras Nikaragua ve El Salvador bir nevi Orta Amerika ortak pazari icin temel atmislar: herhangi birinin sinirindan iceri girdiginizde basilan damga 90 gun gecerli ve diger sinir kapilarinda yeni damga yok. Sadece damganiza bakip sizi sinirdan geciriyorlar. Guatemala'dan Honduras'a cikis-giris islemlerim bir dakika bile surmuyor. Ispanyolca'da H olmadigi icin Honduraslilar ulkelerine dogal olarak Onduras diyorlar da, benim kulagima garip geliyor e be yaaa. Onduras? Uc kere daha de icimden diyeyim, onduras, onduras, onduras. Copan Ruinas kasabasi sadece 6000 kisilik kucuk bir yerlesim birimi. Yoreye gelen turistlere hizmet disinda pek baska bir iskolu yok. Aksamleyin kasabanin ana meydaninda gezmek (5 dakika) ve harabeleri ziyaret etmek (4-5 saat) disinda yapilacak bir sey yok. Iste bunun icin dort gun kadar kaliyorum Copan'da. Antigua'nin Semana Santa haftasi kalabaligindan sonra son derece iyi geliyor. Yolda karsilastigim Israilli eski bir proje yoneticisi -yeni rehber- ile birlikte harabeleri dolasiyoruz. Konu uzerine bir cok kitap okudugu icin Copan'a diger harabelerle karsilastirip anlatiyor, anlatiyor. Cok kisaca ozetlersem: 1) Mayalar sakin insanlar degillermis, bu kucuk sehirde bile onlarca tanrilara kurban verme alani var. Hatta bir tanesi henuz atan kalbin cikarilip tanrilara sunuldugu bir yer. Baska alanda ise dort kiloluk bir kaucuk topla oynanan rugby benzeri bir oyun sonunda kaybeden takim taynrilara kurban gidiyor. 2) Sehrin yakinindaki tas ocagindan cikan taslar yontulana kadar yumusak, sonra havayla temas edince yavas yavas sertlesen cinsten. Bu sebepten oturu Copan, Maya dunyasi icinde en cok heykelin oldugu sehir. Heykeller boyanarak sehrin her tarafini bezemisler, bazilari halen renklerini koruyorlar. Copan'da yeteri kadar kaldiktan sonra El Salvador bana goz kirpiyor. Ehh yanina gidip konusmali biraz. El Salvador'un baskenti San Salvador'da bulusmak uzere. Ha siz bu heykele bakmayin o hep oyle. Iki dakika ara, yine klavye tiklamalari. Biraz ara ve daha cok klavye tiklamalari. Bu konusmayi ayiptir soylemesi Japon'un aletiyle yaptik. Japon turist tek kelime yabanci dil bilmiyor, benimse engin Japonca bilgim \"sayanora, shogun, samurai ve sumo\" yla sinirli. O zaman nasil anlasalim ki? Japon, yanina su tercume yapan aletlerden bir tane almis, alet ayni zamanda konusuyorda. Ben klavyeye tik tik yaziyorum, tercume et dugmesine basinca, kalin bir sesle Japonca konusuyor. Japon klavye ile Japon harfleriyle bir seyler giriyor, ince bir erkek sesi Ingilizce konusuyor. Agzimizi acip tek kelime etmeden sohbet ediyoruz. Biraz zaman aliyor ama olsun. Sabahin dordunde Honduras icin yola dusuyorum. Orta Amerika'da hayat erken basliyor, saat 6 civari caddeler kalabalik oluyor. Otobusler genelde karanlik basmadan buyuk sehirlerden birinde olacak sekilde hareket saatlerini seciyorlar. Nedenine gelince: Orta Amerika'da halen geceleri yol kesip otobus soyan haydutlar var. Guvenligi iyi saglanmis birkac buyuk yol disinda karanlikta hareket eden otobus bulmak cok zor. Ornegin Guatemala'dan Panama icin yola cikan bir otobus ilk geceyi Nikaragua'da ikinci geceyi Costa Rica'a da gecirip ancak ucuncu gun Panama'ya varabiliyor. Guatemala Honduras Nikaragua ve El Salvador bir nevi Orta Amerika ortak pazari icin temel atmislar: herhangi birinin sinirindan iceri girdiginizde basilan damga 90 gun gecerli ve diger sinir kapilarinda yeni damga yok. Sadece damganiza bakip sizi sinirdan geciriyorlar. Guatemala'dan Honduras'a cikis-giris islemlerim bir dakika bile surmuyor. Ispanyolca'da H olmadigi icin Honduraslilar ulkelerine dogal olarak Onduras diyorlar da, benim kulagima garip geliyor e be yaaa. Onduras? Uc kere daha de icimden diyeyim, onduras, onduras, onduras. Copan Ruinas kasabasi sadece 6000 kisilik kucuk bir yerlesim birimi. Yoreye gelen turistlere hizmet disinda pek baska bir iskolu yok. Aksamleyin kasabanin ana meydaninda gezmek (5 dakika) ve harabeleri ziyaret etmek (4-5 saat) disinda yapilacak bir sey yok. Iste bunun icin dort gun kadar kaliyorum Copan'da. Antigua'nin Semana Santa haftasi kalabaligindan sonra son derece iyi geliyor. Yolda karsilastigim Israilli eski bir proje yoneticisi -yeni rehber- ile birlikte harabeleri dolasiyoruz. Konu uzerine bir cok kitap okudugu icin Copan'a diger harabelerle karsilastirip anlatiyor, anlatiyor. Cok kisaca ozetlersem: 1) Mayalar sakin insanlar degillermis, bu kucuk sehirde bile onlarca tanrilara kurban verme alani var. Hatta bir tanesi henuz atan kalbin cikarilip tanrilara sunuldugu bir yer. Baska alanda ise dort kiloluk bir kaucuk topla oynanan rugby benzeri bir oyun sonunda kaybeden takim taynrilara kurban gidiyor. 2) Sehrin yakinindaki tas ocagindan cikan taslar yontulana kadar yumusak, sonra havayla temas edince yavas yavas sertlesen cinsten. Bu sebepten oturu Copan, Maya dunyasi icinde en cok heykelin oldugu sehir. Heykeller boyanarak sehrin her tarafini bezemisler, bazilari halen renklerini koruyorlar. Copan'da yeteri kadar kaldiktan sonra El Salvador bana goz kirpiyor. Ehh yanina gidip konusmali biraz. El Salvador'un baskenti San Salvador'da bulusmak uzere. Ha siz bu heykele bakmayin o hep oyle."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/04/guatemalaya-nasil-gidilir-nasil-gezilir.html", "text": "Guatemala, Turklerden vize istemiyor. Guatemala'ya giriste 90 gunluk giris izni veriliyor. Ayni giris damgasiyla Nikaragua, Honduras, El Salvador ve Guatemala'ya girebilirsiniz. Yani 90 gun aslinda toplam dort ulke icin gecerli, yeniden 90 gunluk uzatma almaniz icin Belize ya da Kosta Rika'ya girip cikmaniz gerekiyor. Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ ucuza bilet temin etmenize yarayacak siteler. Guatemala'ya olan ucuslarin cogu ABD'de Miami, Atlanta ya da Houston aktarmali. Yani ABD vizesi almaniz gerekiyor. Baska bir alternatif ise Frankfurt, ya da Ispanya uzerinden gecip ABD'ye hic girmemek. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Orta Amerika'nin en ucuz ulkelerinden biri Guatemala. Gunde 15-20 dolara orta dereceli yerlerde kalarak ulkeyi gezebilirsiniz. Hatta fazla turistin ugramadigi bolgelerde tek kisilik otel odasinin $3, gunluk yemek masrafinin $4'a indigi tecrubeyle sabittir. Guatemala'ya Turkiye'den dogrudan gidiyorsaniz, buyuk ihtimalle Guatemala sehrinden giris yapacaksiniz ki. Guatemala sehrinde gorulecek fazla bir sey yok, geceleri tehlikeli olabilir. Cogu yolcu havaalanindan $5'a minibuse binerek yakindaki Antigua kentine geciyor. Antigua, Orta Amerika'da bulacaginiz en guzel en rahat ve tabi en turistik sehir. Antigua'da calisan onlarca turizm acentasi sayesinde ulkenin her yerine ucuza seyahat ve tur ayarlayabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/04/isimsiz-sokaklar-sehri-managua.html", "text": "Managua, Nikaragua'nin baskenti. Baskent yapilmasinin tek sebebi daha once baskent olmak icin savasip duran Leon ve Granada'nin ortasinda olmasina borclu. Nikaragua golu kiyisinda kurulan Managua 1970'lerde depremle yerle bir olunca sehrin fay hatti uzerinde olan kismi tamamen terkedilmis. Bu sehirde ilginc bir durum yaratmis: parca purcuk neyin nerede oldugu belli olmayan garip yapili bir sehir. Buna birde cadde ve sokak isimlerinin ve numaralarinin olmamasini eklerseniz durum iyice karisiyor. Benim kaldigim yerin adresi \" Saint Pablo'nun heykelinin onunden iki blok otedeki Shell'in yanindaki sokaktan girilince yarim blok otedeki mavi bina\" idi. Etraftakilere devamli sorarak aradiginizi bulubiliyorsunuz, ya da bir taksi soforune soyleyin aninda sizi istediginiz yere goturuyor. Tabi ilk once soforun normalin 4-5 kat fiyat cekmesini normale indirmek icin biraz zaman harcamaniz lazim. Mektup mu gondereceksiniz? Adresi ayni sekilde yazmaniz lazim sinemanin yanindaki sokaga girince 50 metre gidin, bakkalin yanindaki cikmaz sokaktaki kirmizi kapili ev gibi. U2 nun zamaninda liste basi olmus sarkisi \"Where the streets have no name\" Managua icin yazilmis bir sarki. Grup 1986 da Orta Amerika multeci sorununa dikkat cekmek icin ziyaret ettigi Managua dan etkilenerek bu sarkiyi yazmis. Gunun sarkisi: \"Where the streets have no name\" . Siz en iyisi tum albumu dinleyin: \" Joshua Tree\". Iyidir, iyi. Gunun sarkisi: \"Where the streets have no name\" . Siz en iyisi tum albumu dinleyin: \" Joshua Tree\". Iyidir, iyi."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/04/nikaraguaya-nasil-gidilir-nasil-gezilir.html", "text": "Nikaragua, Turklerden vize istemiyor. Giriste iki ayri giris ucreti kesiliyor, su anda toplam $11. Ama degisebilir. Ulkeden cikistada cikis ucreti aliniyor. Nikaragua'ya giriste 90 gunluk giris izni veriliyor. Ayni giris damgasiyla Nikaragua, Honduras, El Salvador ve Guatemala'ya girebilirsiniz. Yani 90 gun aslinda toplam dort ulke icin gecerli, yeniden 90 gunluk uzatma almaniz icin Belize ya da Kosta Rika'ya girip cikmaniz gerekiyor. Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ ucuza bilet temin etmenize yarayacak siteler. Nikaragua'ya olan ucuslarin cogu ABD'de Miami, Atlanta ya da Houston aktarmali. Yani ABD vizesi almaniz gerekiyor. Baska bir alternatif ise Frankfurt, ya da Ispanya uzerinden gecip ABD'ye hic girmemek. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Orta Amerika'nin en ucuz ulkelerinden biri Nikaragua. Gunde 15-20 dolara orta dereceli yerlerde kalarak ulkeyi gezebilirsiniz. Daha ucuz yerler pek ic acici olmayabilir ama 10-15 dolara da inebilirsiniz. Bu ulkede \" Gringo \" faktoru yuksek, yani ne zaman bir yabanci gorseler fiyatlar 3-4 katina cikiyor ve ne kadar pazarlik yapsaniz iki katindan asagi inmeye yanasmayan bir suru insan var. Mecburen cok insanla pazarlik edeceksiniz. Nikaragua'ya Turkiye'den dogrudan gidiyorsaniz, buyuk ihtimalle Managua'da giris yapacaksiniz ki, iyi bir sey degil. Managua, tozlu, daginik, tehlikeli ve gorulecek fazla bir seyin olmadigi bir sehir. Illa gorecegim derseniz 1-2 gun guvenlige dikkat ederek dolasabilirsiniz. Kolonyal mimarinin iyi orneklerinin oldugu eskinin guzel sehirleri Granada ve Leon, Managua'ya oldukca yakin. Granada'da Oasis hostel http://www. nicaraguahostel. com/ iyi bir tesis ve diger gezginlerle karsilasmak icin cok iyi bir yer. Granada'dan Isla de Ometepe'ye gecebilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/04/yuksek-mevki-istiyorruuummm-granada.html", "text": "36 derece. Nem cok yuksek. Granada'da hersey sicak, cok sicak. Geceleri terden siril siklam kalkiyorum. Dus alip yeniden yatak, ta ki yine kalkana kadar. Su bile sicak, serinletmiyor. Karar verdim: bir sonra gidecegim sehirde keesinlikle yuksek bir mevki istiyoruuuuuummm. Orta Amerika'da eskiden kurulan buyuk sehirler genelde yuksek yerlere kurulmus. Bunun sebebi sicaktan ve onun getirdigi zor yasam kosullari ile hastaliklardan kacmakmis. Granada, gol kenarina kurulmus cunku bu konumu sayesinde golu kullanan ticaret yollarindan nasibini almis ve buyumus. Oooluum Basar, bundan sonra gidecegin sehir kesin buraya gore serin olacak, yuksekte olacak. Hayir, hamaktan kalkabilsem gidecem de. Neyse yaa sicaktan uyusmadan once biraz sehri anlatayim. Granada merkezinde eski binalarinin cogu korunmus. Son zamanlarda ise, diger Orta Amerika ulkelerinde oldugu gibi, parasi Ispanya tarafindan odenen restorasyon calismalari goze carpiyor. Eski sehir merkezinde oteller ve turistlere yonelik is yapanlar obeklenmis. Turistlere yonelik isyerlerinin hatiri sayilir bir kismi ulkeye yerlesmis yabancilara ait: Hollandali ve Amerikalilara ait dukkanlar sayica fazla. Merkez Park, sehrin nefes aldigi noktalardan biri. Parkin hemen yaninda taksilerle ayni ucretle calisan at arabalari var, hem turistler hem Nikaragualilar tarafinfan siklikla kullaniliyorlar. Parkin gol yonune bakan kisminda yenilenen katedral ve yeni acilan yaya yolu var. Bu yaya yolundan yuruyerek on dakika icinde gol kenarinda baska bir parka ve vapur iskelesine varmak mumkun. Hafta sonlari, ozellikle Pazar aksamlari, merkez park, yaya yolu ve gol kenari tatilin zevkini cikaran Nikaragua'lilarla dolup tasiyor. Merkez parka bakan belediye binasi onunde sehir turu yaptiran otobus ve traktorler kalkiyor. Otobuslerin pencereleri tamamen cikarilmis ve muzik sonuna kadar acilarak sehri turluyorlar, otobusun en arka bolumu DJ'e ayrilmis: yolcu isteklerine gore en son muzik caliniyor. Gezi otobusleri haftasonlari tamamiyla dolu kalktigi icin kuyrukta beklemek gerekiyor. Kuzey yarimkurede Haiti'den sonra en fakir ulke Nikaragua. Siz turist olarak yerli halka ayakli dolarlar olarak gorunuyorsunuz. Hemen her yerde pazarlik yapmak zorunda kaliyorsunuz, cunku normalin 4-5 kati fiyatla basliyorlar. Hadi 2 katina bile razi olacaksiniz, cunku fiyatlar dusuk ama 4-5 kati biraz fazla kacmiyor mu? Yolda para isteyenlere ek olarak, turistlere yonelik herhangi birr lokantada caddeye yakin oturma hatasini yaptiginiz an kadrolu dilencilerin defalarca para istemesine razisiniz demektir. Isin aci yani tabaginizda kalan artiklara da talipler. Hele merkez parkta aksam canlanan insan kalabaligini seyretmeye yeltendiginizseheren fazla 5 dakikada bir gelen dilencilere maruz kalacaksiniz. Sokakta yururken kucuk cocuklar bile yaniniza gelip sanslarini deniyorlar \" amigo, bir dolar, sadece bir dolar\". Yani ekonomik sorunlar her yerde. Granada, sehir olarak sansli. Hemen yaninda guzel bir gol, yakinda yanardaglar ve henuz bozulmamis guzel bir eski sehir merkezi. Sorunlari var mi? Cok. Gidilir mi? Evet. Ama pek sicaga kalmayin derim. Ben en iyisi daha yuksek bir mevkide kurulmus baska bir sehre, Costa Rica'nin baskenti San Jose'ye yollanayim. Gorusuruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/05/bir-tatli-huzur-almaya-geldim-ben.html", "text": "Buenos Aires'te uc gun fazla mesai yapip dolasmanin dozunu biraz kacirinca insan biraz rahatlayip dinlenecegi bir mekan ariyor. Buenos Aires'te olunca fazla aranmaya gerek yok: Colonia del Sacramento, deniz otobusuyle Buneos Aires'e sadece 1 saat uzaklikta olan ve Istanbul'dan Buyukada'ya gitme etkisinin aynisini yasatan kucuk bir sehir. Ispanyollarin burada Sacramento adindaki koloniyi yani Colonia del Sacramento'yu kurmalarindaki amac nehrin agzini kontrol etmekmis. Portekiz, Ingiliz, Hollanda ve Ispanyollar arasinda pin pon topu gibi el degistiren yerlesim birimi sonunda tamamen Ispanyol yonetimi altina girmis ve uzun bir sure oyle kalmis. Colonia, Uruguay'da ama pasaport ve gumruk islemleri daha cok formaliteden ibaret. Pasaportunuzu Arjantin'li gumruk memuruna verdiginizde o yildirim hiziyla imzalayip Uruguayli meslektasina veriyor. O da damgalayinca Buenos Aires'teki gemi bekleme salonunda resmen Uruguay'a girmis oluyorsunuz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/05/bizde-heryol-var-abisehri-ciudad-del.html", "text": "Gecen yazimda madem Lubnan yakin bir ugrayayim dedim. Buenos Aires e en yakin Lubnan Paraguay da. Hoppala demeyin, bir kere Lubnalilar her yerdeler. Hatta Lubnan disinda yasayanlarin sayisi Lubnan da yasayanlardan daha fazla. Afrika da gordugum pek gelismemis ulkelerin ticaretinde Lubnanlilar Hintli ve Cinlilerle birlikte soz sahibi olmuslardir. Mesela Nijerya da tahminen 1.2 milyon Lubnan asillinin yasadigi saniliyor (135 milyon nufus icinde kaynayip giderler). Eee bir sehirde ticaret olurda koku Finikelilere dayali ticaret uzmani Lubnanlilar olmaz mi? Kanbersiz dugun oluyor mu? Olmazzzzzz. Lubnanli Salim le konusmamiz baska bir musteri gelen kadar surdu. Ciudad del Este cok buyuk, cok karisik bir alisveris merkezi. Caddelerde dumandan, sicaktan, trafikten, acelesi olan insanlardan, saticilardan kurtulup soyle iki adim atmak mumkun degil. Madem degil, zevkini surelim. Beni kolumdan cekistirip deri sapka satmaya calisan adamin sapkalarini deniyorum, hazir corba satmaya calisana ne yapacam bilemiyorum, uzerinde kaplan ve Rocky desenleri olan donlardan almayi nedense reddediyorum, testereyi alsam sonra ucakta ne yapacam sorunu var geciyorum, battaniye herkese lazim ustelik uzerinde fil resmi var -yerli hayvanda degil ama- ama simdi cantama sigmaz, matkap iyi bir sey ama kaldigim yerdeki amcaya versem binayi kesin yikar bir tek keserle her tarafi civiyle doldurmus hint fakiri gibi otelde dolasiyoruz - ama gormesin-, para sayma makinasi tabi her eve lazim ama kaldirimda satmanin alemi ne? Sokaktan kurtulup buranin gelirinin ana kismini getiren elektronik magazalarinin oldugu pasajlardan birine giriyorum. Cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart, cart... Sehrin marsi olsa sadece koli bandi acma sesi olurdu herhalde. Birileri bilgisayar kartlari aliyor, paketleri cart acip, ufak kopuklu malzeme ile kaplayip, cart bantliyor. Devamli cart, cart, cart. Pink Floydun Money sarkisinda ufak bir degisiklik ile para sesini koli bandi sesi degistiriyorum, iste sehrin marsi hazir. Televizyonda Hizbullah lideri konusuyor, gectigim hangi dukkanlarin Lubnanlilara ait oldugunu test etmek icin bicilmis kaftan. Butun Lubnanlilar mac izler gibi pur dikkat televizyona bakmakta, diger milletler ki bayagi bir Tayvan, Kore, Iran nufusu daha var, kendi hallerinde. Su anda burasi Lubnan da bir mahalle gibi. Bizde mahalle lokantasina girelim, onden mercimek corbasi arkadan Shwarma yiyelim, en azindan Guney Amerika nin Lubnani na geldik, bi ise yarasin, bi testere bile alamadan donuyorum bak Arjantine. Madem ki testere alamadim bende gidip kendimi barajda teskin ederim : dunyanin en buyuk baraji da Ciudad del Este ye iki adim: Itaipu baraji. Kurulu gucu 12.6 milyon Kwh. Bu gucun ne demek oldugunu bilenler cussshhh deve yaparken ben sadece cok ama cok ampul yakabilecegini hesaplayabildim iste. Burada uretilen elektrigin %95 ini Brezilya kullaniyor, geri kalan Paraguay a fazla bile geliyor. Baraj golunun ziyaretci merkezinden saat basi turlar kalkiyor, Ispanyolca tabi. Televizyonda Hizbullah lideri konusuyor, gectigim hangi dukkanlarin Lubnanlilara ait oldugunu test etmek icin bicilmis kaftan. Butun Lubnanlilar mac izler gibi pur dikkat televizyona bakmakta, diger milletler ki bayagi bir Tayvan, Kore, Iran nufusu daha var, kendi hallerinde. Su anda burasi Lubnan da bir mahalle gibi. Bizde mahalle lokantasina girelim, onden mercimek corbasi arkadan Shwarma yiyelim, en azindan Guney Amerika nin Lubnani na geldik, bi ise yarasin, bi testere bile alamadan donuyorum bak Arjantine. Madem ki testere alamadim bende gidip kendimi barajda teskin ederim : dunyanin en buyuk baraji da Ciudad del Este ye iki adim: Itaipu baraji. Kurulu gucu 12.6 milyon Kwh. Bu gucun ne demek oldugunu bilenler cussshhh deve yaparken ben sadece cok ama cok ampul yakabilecegini hesaplayabildim iste. Burada uretilen elektrigin %95 ini Brezilya kullaniyor, geri kalan Paraguay a fazla bile geliyor. Baraj golunun ziyaretci merkezinden saat basi turlar kalkiyor, Ispanyolca tabi. Neyse yarin hazretleri Iguazu nun huzuruna cikacagim, yuruyus uzun, gidip dinlenmeli. ve belkide virgul kullanmayi bi daha hatirlamali dahi anlamindaki de ler, garip imlalar, imlayamamalar, bugun sucu klavyeye atmali, evet oyle yapmali, klvaye yaptiii, hatta onuda duzgun yazmali, k-l-a-v-y-e. Herkese hormetler, Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/05/iguazu-hazretlerini-takdimimdir.html", "text": "Bazi seyleri anlatmak zor, yanina gitmek lazim. Iguazu selalari oyle bir sey. Insan gidip uzaktan gorunce once cenesi acik kalmali, sonra yanina gidince sicrayan sulardan siriksiklam olmali, caglayanlarin gurultusunden yanindakinin ne dedigini anlayamamali. Iguazu hazretleri bunlarin hepsini sagliyor. Nasil saglamasinki Iguazu selaleri 2.7 kilometre genisliginde 275 ayri selalenin 40 m. ila 84 m. yukseklikten akmasi ile olusuyor. Seyir eyle gozum, hem Arjantin hem Brezilya sinirindan. Iguazu hazretlerine saygimizi sunduk, yine yollanma zamandir. Salta da goruselim."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/06/eskinin-kotu-cocugu-simdi-belki-de.html", "text": "Kolombiya kelimesini neredeyse uyusturucu ve tehlike kelimeleri ile yanyana anmadan konusmak simdiye kadar mumkun degildi. Oyle gozukuyor ki Kolombiya'nin buyuk bir kismi icin en azindan tehlike kelimesi kullanimdan kalkmis durumda yada yakinda kalkacak. Bogota'da bekledigimden farkli bir Kolombiya buldum. La Candelaria mahallesi bizim Sultanahmet misali ugranilmazsa hic olmayacak yerlerden. Sehrin muzelerinin buyuk bolumu, eski konaklari, tarihi binalar, parlamento ve bircok hukumet binasi La Candelaria'da. Ozellikle hukumet binalarindan dolayi cok sik polis ve askerle karsilasiyorsunuz. Haliyle guvenlik tavan yapiyor. La Candelaria'da Ozguluk meydanina cikan genis caddenin ismi Carretera 7. Sehrin ana alisveris caddelerinden biri olan bu cadde Cuma aksamlari arac trafigine kapatiliyor ve yaklasik 2 kilometre boyunca tam bir senlige donusuyor: sihirbazlar, komedyenler, muzisyenler, her turlu esya satanlar, yiyecek saticilari vb caddedeki yerlerini aliyor. Saat besten gece ona kadar bu caddedeki hareketlilik suruyor. Pazar gunleri ise bisikletliler caddenin hakimleri oluyor. Cocugunu kapan caddede bisikletle turlamaya cikiyor, bizim Bagdat caddesinin Pazar gunleri sadece yayalara birakildigini dusunun oyle bir iste. Zona Rosa bolgesinde ise gece gec saatlerde baslayip sabahin besine altisina kadar suren canli muzik yapan yerlere ve sokaklarda rahatca dolasan halka sizde katilabilirsiniz. Sehre bakan yuksek bir tepede kurulmus olan Monserrata manastirina teleferik ya da finukulerle cikiliyor. Sehri tepeden gorup biraz sakin vakit gecirmek icin iyi bir yer. \"Sakin\" bir yer olma ozelligini Pazar gunleri tamamiyla kaybediyor. Manastiri Pazar gunleri ziyaret eden hiristiyan hacilar sabahin besinde yuruyuslerine basliyorlar, normalde 60-70 dakika suren tirmanisi bazilari emekleyerek yapiyorlar. Boylesi daha makbulmus. Haa bazilari da sabahin sekizinde elinde bira ile tirmaniyor, vardir onunda bir bildigi diyelim. Hafta ici ise manastir bolgesinde yer alan uc iyi restoran kalburustu tabakayi gece ona kadar agirliyor, sonra teleferik calismasi durdugu icin lokantalar kapaniyor. Meraklisina resimler Kolombiya'li sanatci Botero'dan. Mona Lisa'yi da kendi dalgaci sitiline uyarlamis. Kolombiya'da hayat bu resimlerdeki gibi biraz eglenceli, biraz garip ama insanda hos bir his birakiyor. Yolumuz uzun sirada Venezuela var, Ciudad Bolivar'da gorusmek uzere."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/06/galapagos-adalari-1.html", "text": "Galapagos'u gezdikten sonra bu yazinin basligini secmek icin oturdum, dusundum. \"Kopekbaliklari ile yuzmek\" , \" Deniz aslanlari ile oynamak\", \" Dev kaplumbagalarin pesinde mehter marsiyla\", \" Tembel iguanalarin ortasinda\", \" Mavi ayaklilarla kirmizi gerdanlilar arasinda\", \" Penguen kardesim, senin ekvatorda ne isin var?\", \" Darwin amcanin mekaninda\", \" Insan bilmeyen hayvanlar\", \"Herkesin evrimi kendine\", \" Deniz kaplumbagalari ve stingrayler\", \" Milyonlarca baligin gocunu izlemek\" seceneklerinden herhangi biri olabilirdi. Ya da adalari dolasirkenki saskinligimi aciklamak uzere Ayhan'dan bir deyim araklayarak \"dibim dustu\" diyebilirdim. Sonunda hepsini birden kapsayan ve ozetleyen basit bir baslikta karar kildim: Galapagos Adalari. Galapagos adalari Ekvador'a ait. Nufusu yaklasik 40 bin, karadan 1000 km kadar uzaktalar. Adalar sadece Galapagos'a ozgu ve baska yerde gozukmeyen canlilariyla unlu. Ayrica Darwin'in evrim kuramina ilham kaynagi olan onemli yerlerden. Galapagos adi Ispanyolcadaki \"semer\" den geliyor. Adalardaki binlerce dev kaplumbagayi goren Ispanyollar bu dev kaplumbagalarin boyun yapilarini semere benzeterek adalar \"semerler\" anlamina gelen \" Galapagos\" adini vermisler. Adadaki kaplumbagalar ters cevrildiklerinde su ve yemek olmadan uzunca bir sure yasayabildikleri icin o zamanin \"dondurulmus yemegi\" gibi olmuslar: adaya ugrayan denizciler gemilerine onlarca dev kaplumbagayi doldurup gerektigi zaman keserek taze et ihtiyaclarini kolayca karsilamislar. Bir zamanlar sayilarinin ikiyuzellibin oldugu dusunulen dev kaplumbagalardan bugun 15000 civarinda kalmis. Adalar toplam olarak 16 ana ada, 6 kucuk ada ve 10 kadar kayaliktan meydana geliyor ve toplam toprak alanlari 7900 km2 kadar. Baltra adasi, ikinci dunya savasina kadar kimsenin ilgisini cekmeyen duz, kirac, kayalik bir adaymis. ABD adanin kullanma hakkini Ekvator'dan savas sirasinda almis ve buraya bir havaalani insa etmis. Bugunde bu basit hava alani kullanimda. Ucagimiz hava alanina indikten sonra bir saatten fazla bagajlarin aranmasini bekliyoruz. Adalardaki ekolojik dengenin daha da bozulmasini istemeyen Ekvador hukumeti adalara her turlu sebze, meyve ve hayvan girisini cok siki kontrol altinda tutuyor. Once bavullari gozden gecirip bazilarini acan karantina memuru isi bitince kopekli polisi cagiriyor. Birde kopek butun bavullari kontrol ediyor. Bekleyen otobuslere dolusarak adanin diger ucuna gidiyoruz. Burada 20-30 kisilik motorlar bizi cok yakindaki Santa Cruz adasina gecirmek icin bekliyor. Santa Cruz adasinda Ayora kasabasi bolgenin nufusu en yuksek yerlesim birimi. Bizim turumuz buradan baslayacak. Santa Cruz adasinda 45 dakika kadar yol aldiktan sonra bu kez lastik botlara binip teknemize gidiyoruz. Dort gunumuzu gecirecegimiz Estrella del Mar II, onalti kisilik bir yat. Grup ne kadar kucuk olursa o kadar hizli hareket edecegi icin olabilecek en kucuk tekneyi secmistim. Kucuk teknelerin hizli hareket iyi tarafi, dalgali denizde cok sallamasi kotu tarafi. Deniz tutanlardansaniz daha buyuk bir tekne iyi olur. Tekneden Santa Cruz'a cikip adanin yuksek kesimine dogru otobuse biniyoruz. Adaya ismini veren dev kaplumbagalar bu bolgedeki bir ciftligin arazisine ciftlesmek icin geliyorlar. Ciftlesme mevsimi bu adada henuz yeni baslamis, mevsim alinan yagmura gore degisebiiyorus. Otlarin arasinda iki erkek kaplumbagayi gorunce irkiliyorum: herbiri 250 kilonun uzerinde ve boylarida en az bir metre var. Rehberimize gore 100-120 yasindalar. Hiz konusunda bilfigimiz kucuk kaplumbagalardan pek farklari yok, ancak devasa olculerinden dolayi boyunlarini uzatip agaclarin alcak dallarindaki yapraklari rahatlikla yiyebiliyorlar. 150 200 sene yasamalarina sasirmamali -bildiginiz uzere- hiiiiic aceleleri yok. Tekneye donup gece boyunca denize aciliyoruz. Sabaha uyandigimizda Kuzey Seymour adasi kiyilarina demirlemis durumdayiz. Kuzey Seymour adasi uzaktan bakildiginda kirac ve hayat barindirmasi zor bir yermis gibi duruyor. Adaya cikinca yanildigimi anliyorum: insanlardan hicbir sekilde kacmayan yuzlerce kus adaya yuvalarini yapmis. Kuslarin isimlerini rehberden ogrendigim sekliyle burada aktaracagim cunku Turkcesini bulamadim. Adada ilk goze carpanlar gerdanlarinin altindaki kirmizi bir torbayi neredeyse kendi buyukluklerinin yarisi kadar sisirebilen Frigate kuslari. Erkek kuslar ciftlesmek icin disileri cekmeye calisiyorlar, bunun icin de sissin gerdanlar. Hemen yanlarinda kur yapan mavi ayakli bobyler ise sisirecek gerdan yok, ama mavilesen ayaklar var. Kuslar kucukken gri olan ayaklari ciftlesme cagina gelince maviye donuyor. Kuslardan bazilari es ararken bazilari yumurtadan yeni cikan yavrularina bakiyorlar. Kusun yanina ne kadar giderseniz gidin sizi umursamiyor, neredeyse fotograf makinasini gagasina dayayacagim ooopp buradayi hisssshh. Yok kacmiyorlar, bunlar insanlarin ne kadar kotu olabileceklerini bilmiyorlar, bilmesinler daha iyi. Frigate kuslar denizden gecinen kuslar, balik yiyorlar, yani balikcillar ama bir farkla denize konarlarsa bir daha kalkamiyorlar: oluyorlar. Yani denizden korkan deniz kuslari! Frigate'ler yemek icin ucan balik surulerini ya da denizde diger hayvanlardan kacarken su ustune ziplayan baliklari yiyorlar. Bir de belesci yanlari var. Agzinda balik olan kuslardan balik kapmak icin israrla peslerinden ayrilmiyorlar. Hadi agzinda balik olanin pesine dusmeyi anladik, buna ek olarak baligi midesine indirmis kuslari da takip ediyorlar. Kuslar yavrularini beslemek icin agizlarini acip yavrunun gagasina az once yedikleri baligin parcalarini cikariyorlar, iste tam bu sirada Frigate'ler gorevde. Bu yuzden kendilerine \"korsan\" kus takma adi verilmis. Kuzey Seymour diger sakinleri guneste hareketsiz duran deniz ve kara iguanalari. Deniz iguanalari sadece Galapagos'a ait bir tur. Yine insanlardan hic cekinmiyorlar, hani neredeyse sadece uzerine oturacak olsaniz yerinden kalkmaya tenezzul ediyorlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/06/galapagos-adalari-2.html", "text": "Hava karardiktan sonra teknemiz biraz daha yol aliyor. Islas Plaza'da demir atiyoruz. Sabah kus seslerine ek olarak deniz aslanlarinin bolgelerini korumak icin cikardiklari seslerler uyaniyoruz. Deniz aslanlarininku daha cok derin bir bogurtuye benziyor. Deniz aslanlari bir surunun basi olduklarinda diger butun erkekleri kovaliyorlar, sadece bir erkek deniz aslani ve 5 ila 20 arasi disi deniz aslani kaliyor. Bu grubun uremesi ve beslenmesi icin 20 ila 100 metre arasi bir kiyi gerekiyor. Erkek deniz aslani bu alani korumak icin bir uctan otekine devamli yuzup arada sesler cikariyor. Surunun liderlegine talip baska bir erkek cikarsa kavga ediyorlar. Bu yuzden erkek deniz aslanlarinin cogunda yara izleri var. Bolgesinde br uctan otekine yuzen deniz aslani arada beslenmeyi ihmal ediyor. Bu iki uc aylik kosturmanin sonunda yorgun dusup yorgun dusup yerini baska bir erkege kaptiriyor veeee \"bekarlar kolonisine\" tayini cikiyor. Bir surunun basi olmayan tum erkek deniz aslanlari bir bekarlar kolonisine katiliyorlar. Plaza adasi hatiri sayilir bir bekarlar kolonisine sahip olmasiyla taniniyor. Adanin yuksek bir yerinde, denize uzak bir noktada butun bekarlar gunesleniyor. Bulunduklari yer denize uzak oldugu icin tercih edilmeyen bir yer ama sonunda hepsi bir sekilde kaybettikleri icin orada yasiyorlar. Hemen deniz aslanlarinin yanindaki kayaliklarda martilar var. Adanin esas sahipleri ise iguanalar, her 5 metrede bir guneslenen birine rastlamadan gecmeniz mumkun degil. Santa Fe adasi Plaza adalarina 3-4 saat mesafede. Adanin kiyisinda yarim ay seklindeki kayaliklar dogal liman olusturuyor. Yarim saat icin snorkelle yuzeyim diye girdigim sudan bir bucuk saat sonra rehber cagirinca cikmak zorunda kaliyorum, su alti cok canli ve hareketli. Deniz aslanlarinin aceleci, hizli hareketleri deniz kaplumbagalarinin yavas, zarif hareketleri ile garip bir uyum olusturuyor. Ben onlari seyrederken bir sardalya surusu kiyiyi yalayarak gecmeye basliyor, su altinda bir yagmur bulutu gibi gun isigini engelleyerek geliyorlar, geliyorlar, geliyorlar. Sardalyalarin gecmesi on dakikadan uzun bir sure suruyor. Aksamustu son duragimiz olan San Cristobal adasina dogru hareket ediyoruz. Ancak deniz cok dalgali, butun yolcular bir koseye cekillip kusmamaya ugrasiyoruz. Aksam gec saatlerde San Cristobal adasindaki Puerto Baquerizo Moreno kasabasi limanina varinca rahat bir nefes aliyoruz. Sabaha adadaki Milli Park merkezini ziyaret ediyoruz. Burada adanin tarihi, evrim teorisi, Darwin, adalarin durumu ve demografik yapi uzerine detayli bilgiler var. Puerto Baquerizo Moreno kasabasinin iki gecim kaynagi var: turizm ve balikcilik. Kasabadaki insanlar ve Galapagos'un gercek sahipleri birlikte sakin bir yasam suruyor: limanin cevresindeki balikci tekneleri kolay yemek pesindeki bir cok kusu cekiyor, kasabanin deniz kenarindaki kaldirimlari guneslenen deniz aslanlarinin isgalinde, pelikanlar caddelerde tembel tembel yuruyor, sadece Galapagos'ta gorebileceginiz bir ortak yasam. Kasabada biraz vakit gecirdiketn sonra ne yazik ki havaalanina gitme zamani geliyor. Sadece adalardaki yasami gormek icin geldigim Galapagos'tan su alti guzellikleri ile de etkilenmis olarak donuyorum. Galapagos gercekten cok ilginc ve gorulmesi gereken bir yer. Peki en ucuz olarak Galapagos'a nasil gidilir? Gelecek yaziya.... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/06/galapagos-adalari-3-nasil-gidilir.html", "text": "Galapagos adalarina gidis icin once hangi tur tekne ile gitmek istediginize karar vermeniz gerekiyor.150 kisilik tekneler oldugu gibi bircok 16 kisilik tekne de var. Buyuk tekneler denizde daha az sallandigi icin tercih edilebilir, fakat bu teknelerde inis binis cok uzun surebildigi ici ben tercih etmedim. Kucuk teknelerde ilk bakacaginiz motor gucu olabilir, yavas teknelerin adadan adaya gitmesi uzun surecegi icin tercih etmeyebilirsiniz. Tur sirketlerinin intenet sayfalarinda bu bilgiler var. Her tur sirketi kullandigi tekneleri siniflandiriyor. Genelde a) turist sinifi b) luks turist sinifi c) ultra luks gibi siniflara ayiriyorlar. Aldanmayin. Herhangi bir standart yok. En iyisi internete girip diger yorumlara bakin. Turlar 4-5 gun ya da 7-8 gun olabiliyor. Hepsinin gittigi yer asagi yukari ayni cunku gidilecek rotayi milli park yonetimi belirliyor. 7-8 gun olan turlarda ek olarak albatros'lar gorulebiliniyor, diger gorulenler ayni. Tercihen Quito'ya gelmeden uzaktan turu secip odeme yapmayin. Quito'da Rio Amazonas bulvari civarinda Galapagos'a tur yapan sirketlerin bir cogunun burosu var. Tekneler hareket etmeden 3-4 gun once bu burolara ugrarsaniz en az %20 indirim alirsiniz. Eger vaktiniz varsa ve beklemek sorun degilse, tur ayarlamayi son gune birakin. Turlar genelde Persembe ve Cuma gunleri hareket ediyor, Carsamba yada Persembe ogleden sonra tur sirketlerine ugradiginizda son dakika panigi ile bos yerleri doldurmak icin %40'a varan indirimler almaniz mumkun. Tabi yer kalmamasi durumu da var. Baska bir kisiyle paylastiginiz iki kisilik kucuk kabinlerde kaliyorsunuz. Yemek, kitap okumak, muzik dinlemek, video seyretmek icin bir ortak yasam alanlari var. Sabah 6 gibi kalkip aksam 9-10 gibi biten bir yorucu program oluyor, onca sallantiya ragmen uyumakta hic zorluk cekmiyorsunuz. Tur sirketi sizin icin ayarliyor. Turistlerin cok oldugu donemde gidis gelis bileti $410, dusuk sezonda ise $350 civarinda. Mumkunse snorkelinizi getirin. Gemide gunluk kira 10$, snorkelin kendisi 20$. Gunesyagi, sinek kovucu, gunes icin sapka, mayo, sandalet, sort. Bir kac yerde adalara cikarken iskele yok, suya iniyorsunuz, sandaletler ise yariyor. Ornek olarak su linkleri vereyim, ama sadece bunlara bakmayin. Sadece baslangic noktasi olarak bakin, kendi arastirmanizi da yapin. Eminim Galapagos adalari hep hatirlayacaginiz bir yer olacak. Iyi seyahatlar."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/06/quito-ekvador.html", "text": "Ekvador, Guney Amerika'nin kucuk devletlerinden. Bassehrinin ekvator uzerinde olmasi, ucuz Ispanyolca kurslari, kucuk bir alanda bir cok farkli aktivite olanagi saglamasi, Galapagos adalari ve son zamanlarda da Kolombiya'daki gerillalara yardim ettiklerinin ortaya cikmasiyla hatirlaniyorlar. Ekvador, 1980 lerin sonuna dogru ulkede petrol bulunmasi sayesinde ekonomik olarak rahatlamis. Komsularina gore altyapisi oldukca iyi, petrol sagolsun. Ancak halen issizlik yuksek. Quito, 14 milyonluk Ekvador'un baskenti. 1.4 milyonluk nufusu ile de Ekvador icinde hatiri sayilir bir agirligi var. Quito tam ekvator uzerinde yer almasina ragmen cok sicak degil, bunu dunyanin ikinci en yuksek sehri olmasina boclu: tam 2850 metrede. Gunduzleri guneste sicak olan hava, golgeye girince birden insani usutuyor. Geceleri zaten uzerinize bir kazak almadan disari cikmiyorsunuz, iyice serinliyor. Quito, eksik malzeme ikmali yapmak ve biraz yorgunluk atip, degisik yemekleri tatmak icin ideal mekan. Sehrin iki turistik bolgesi var: eski sehir ve Mariscal Sucre mahallesi. Eski sehir, iyi korunmus binalari sebebiyle dunya kultur mirasi listesine alinmis. Plaza Independencia cevresi eski hukumet binalari, kiliseler ve turistlere yonelik kafe-restaronlarla bezeli. Plaza Independencia cevresindeki bolgenin yarisi yaya bolgesi. Sehrin ana alisveris mekanlari da hemen iki cadde paralelde, Venezuela caddesi ve altindaki sokaklarda. Mariscal Sucre mahallesinde Rio Amazonas ve 6 de Deciembre bulvarlari arasinda kalan alan tam olarak turist mekani: onlarca, yuzlerce kafe, restoran, otel, hostel, turizm acentasi, yolculuk icin malzeme satan magazalar, kitapcilar ve benzerleri hep burada. Mariscaldan disari cikmadan hemen her ihtiyacinizi karsilamak mumkun. Gunduzleri sakin olan bolge geceleri yerel halkin eglence mekanlarina gelmesiyle iyice senleniyor, gece yarisina kadar sokaklar bayagi bir dolu oluyor. Dunyanin tam ortasi : Mitad del Mundo aniti da Quito'da. Sehirden bineceginiz bir halk otobusu yarim saatte sizi Mitad del Mundo'ya yani dunyanin ortasina getiriyor. Ispanyolca ulkenin adi ispanyolca da dunyanin ortasi anlamina geldigi icin, adi karismasin diye ekvator icin yapilan bu anita dunyanin ortasi adi verilmis. Anit 1980'lerde tam ekvatorun oldugu yerin uzerine kurulmus ve 0 derece boylami gosteriyor da.... GPS gelmis mertlik bozulmus: sonradan GPS ile yapilan olcumlerde aslinda ekvatorun anitin isaret ettigi yerden 240 metre guneyde oldugu anlasilmis. Koskoca anit yikilacak degil ya, yanlis yerinde devam. Tipki zamaninda konulup yanlis oldugu anlasildigi halde sonra degistirilemeyen bir yasa gibi dunyanin ortasi aniti da yanlis koordinatiyla ayakta. Quito'dan sonraki duragimiz son derece heyecan verici: Galapagos adalari. Gorusmek uzere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/07/avustralyanin-gobek-deligi-alice.html", "text": "Yeni Zelanda'da karsilastigim bir Avustralya'li \"eger gercek Avustralya'yi gormek istiyorsan. Alice Springs'e gitmelisin\" dedi. Bu tavsiyeden sonra Alice Springs'e ugramak farz olmustu. Soyle ki simdiye kadarki tecrubelerime gore bir ulkenin \"gercek\" kisimlari akli basinda kimsenin yasamayacagi ve ugramayacagi yerler. Demek ki gormek lazim deyip sabah altida havaalaninda kahve kuyrugundaki yerimi aldim. Sydney- Alice Springs ucusu uc bucuk saat kadar suruyor. Colun uzerinde hava acik ve gunesli. Arada rehber kitabimi okuyarak arada asagiyi seyrediyorum. Ucagin penceresinden gordugum kadariyla ay yuzeyinde devamli yasamak icin bir us kurulacaksa uzun sure astronot secip egitmeye gerek yok, uctugumuz bolgedeki herhangi bir aile egitime gerekmeden bugun bile gidebilir: kuru, susuz, tozlu, fazla yuksek olmayan yeryuzu sekilleri ve bu yukseklikten hayat izinin kesinlikle gorulmedigi yerler. Benden soylemesi, gerisi sana kalmis NASA'cigim. Avustralya'da nufusun yuzde altmistan fazlasi kitanin kiyisindaki bes buyuk sehirde: Sydney, Melbourne, Perth, Brisbane ve Adelaida. Nufusun geri kalaninin cogu deni kenarindaki yerlesim merkezlerinde. Sadece 600 bin Avustralyali su kaynaklarinin az oldugu, sicakligin insani deli edecek kadar yuksek, sineklerin israrli ve sayica asiri fazla, zehirli boceklerin ve yilanlarin gereksizcesine fazla oldugu, issiz ve Turkiye'nin on kati buyuklugundeki bir alana dagilmis yerlesim birimlerinde yasiyorlar. Bolgeye \"Outback\" yani \"disarida arkada\" denmesi bosuna degil. Bolgede mesafeler uzun, yerlesim birimleri kucuk ve yalniz. Bugun indigim Alice Springs'i merkeze koyup yaklasik 2000 kilometre yaricapinda bir daire cizersek dairenin icindeki en buyuk yerlesim merkezi ve tek hatiri sayilir su kaynagi Alice Springs olur. Bolgenin en buyuk sehri Alice Springs'in nufusu, siki durun, tam tamina 26000. Nufusun bu kadar delicesine yukselmesine sebep son on senede artan turizm olmus. Bugun Alice Springs duzenli ve sikici caddeleri, uluslararasi markalarin satildigi alisveris merkezleri ile modern bir yer. Tabi bu kentin outback'te oldugunu degistirmiyor. Alice Springs'te Aborjinler beyazlar gelmeden once uzun sure yasamislar, kimilerine gore yaklasik kirk bin yil kadar. Beyazlar Avustralya'ya gelince ulke kuzey-guney gecis yolu uzerindeki bu su kaynaginda ufak bir yerlesim birimi kurmuslar ama uzun bir sure cok ufak bir yer olarak kalmis. Melbourne ve Sydney onemli ticaret merkezleri haline gelip Ingiltere'ye ozellikle koyun yunu ve eti gondermeye baslamislar. Londra'daki fiyat degisimleri Melbourne ve Sydney'i yakindan ilgilendirmeye baslamis. Ingiltere'ye gonderilen bir mektubun cevabinin gelmesi en az alti ay suruyormus: deniz yoluyla uc ay gidis, uc ay gelis. Ticaret icin cok uzun bir sure. Bundan dolayi Avustralya-Ingiltere telgraf hatti dosenmesine baslanmis. O zamanin telgraf teknolojisi gonderilen mesajin belli aralarla tekrarlanmasini gerektiriyormus. Belli aralarla outback'te telgraf tekrarlama istasyonlari kurulmus. Alice Springs bu yol uzerindeki istasyonlardan biriymis, o zamanki ismi baska. Adelaida'da gorevli telgraf mudurunun buraya tayini cikmis, ancak mudurun esi Alice Springs'e yerlesmeyi reddetmis. \"Bu Istanbul'dan Hakkari'nin kucuk bir mezrasina tasinmaya benziyor\" diye, tabi mudurun esi tam bu kelimeleri kulllanmamis olabilir ama fikir ayni. Mudur esini kandirmak icin telgraf istasyonunun ismini esinin adi olan Alice olarak degistirmis. Gel zaman git zaman isim tutulmus ve Alice Springs olarak kalmis, ama esi sehre adimini atmamis. Yani sehrin adi kenti hic gormemis ustelik gormeyi reddetmis birine ithaf. Sehir haritasina bakarsaniz Todd nehrinin mahallelerin ortasindan gectigini goreceksiniz. Ama nehrin yanina bir hevesle giderseniz benim gibi sizde su goremeyeceksiniz. Nehir yatagi haritadaki yerinde ama su yok. Sadece yagmur yagdiginda, ki nadir bir olay, nehir birkac saatligine akiyor sonra kesiliyor. Her sene Temmuz ayinda burada \" Todd nehri yat yarislari\" yapiliyor. Kuru nehirde yat kullanmak zor oldugundan dolayi olsa gerek katilimcilar kendi yaptiklari yat, bot ve kayiklarin altini delip Tas devrindeki Cakmastaslarda oldugu gibi araclarini ayaklariyla suruyorlar. Gecen sene yagmur yagdigi icin Todd nehri yat yarisi iptal edilmis. Su oldugu icin iptal edilen tek yat yarisi olarak kayitlarimiza alalim lutfen. Ogleden sonra Todd nehrinin kuru yataginda,\"burada icki icmek hapisle cezalandirilabilecek ciddi bir suctur\" tabelasinin altinda biralari kafaya diken yirmi kadar Aborjin disinda, hayat belirtisi yok. Aborjinler Avustralya'lilarin uzun sure yok saydiklari karin agrilari. Avustralya'lilara bugun Aborjinleri sorarsaniz cogunlukla kacamak cevaplar aliyorsunuz. Hani politik olarak ters bir sey soylemek istemiyorlar ama cogunun Aborjinleri pek sevdikleri soylenemez. Aborjinler kimi kaynaga gore kirkbin, kimi ne gore altmisbin seneden beri Avustralya'da yasiyorlar. Dunyanin en uzun kesintisiz kulturu Aborjinlerin. Beyazlar geldiginde nufuslari ucyuz bin ile bir milyon arasinda imis. 20. yy baslarinda ellibinlere kadar dusmus. Nufuslarinin dusmesinde beyazlar tarafindan oldurulmeleri yaninda yeni gelen bulasici Avrupa hastaliklarina dayanikli olmamalari da etkili olmus. Aborjinler 1967 yilina kadar \" Bitki ve Hayvanlari Koruma\" kanunu ile idare edilmisler. Avustralya vatandasi sayilmamislar. Hatta 1967'ye kadar arabanizla bir Aborjine carptiginizda acisina son vermek icin silahla vurma hakkiniz varmis ve bu hak kullanilmis. Bu 19. yy. la karsilastirilinca hafif kaliyor, o zamanlar avlanmaya cikan beyazlar sikilinca Aborjinleri de avlarlarmis. Ulkenin bir cok bolgesi Aborjin katliamlariyla unlu. 1908'den 1970'lere kadar devlet beyaz babadan olan, ya da oldugu dusunulen herhangi bir Aborjin cocugun ana babasina sormaksizin alip yetimhanede buyutme hakkina sahipmis. Simdi yetiskin yasta olan Aborjinlerin cogu bu sekilde yetistirildigi icin kendi degerlerine yabanci, beyaz degerlerine de oyle. Bu nesle \"calinmis kusak\" deniyor. Bosuna degil. Alkol, aile isi siddet ve issizlik en buyuk Aborjin sorunlari. Alice Springs'te gordugum hemen her Aborjin sarhostu. Aborjinler sehir disinda kendilerine ait mahallelerde beyazlardan ayri olarak yasiyorlar. Kendi baslarina colde dolasarak gocebe yasayan Aborjinler en son on sene once devlet tarafindan yerlesim birimlerine yerlestirilmis, eskisi gibi yasayan hicbir Aborjin kalmamis. Aborjin yerlesim birimlerinde icki satisi ve tuketimi yasak. Icmek isteyenler sehir merkezine gitmek zorunda, dolayisiyla sehir merkezinde ayik Aborjin bulmak kolay degil. Son on senede Avustralya'nin kendine Ingiliz kimligi disinda kendilerine ozgun, farkli, milli bir kimlik arayisina girmesi sonucu Aborjinlere daha bir iyi davranilmaya baslanmis. Alice Springs, Kraliyet Ucan Doktorlarinin bolgesel merkezi. Bolgedeki yerlesim merkezlerinin cogu bir doktorun yerlesmesi icin yeterli nufusa sahip degil. Doktor ihtiyaci olanlar telsiz ya da telefonla Kraliyet Ucan Doktorlarini ariyor, uzaktan teshis konabilirse ne ala. Teshis konamazsa ya da ilac gerekirse doktor ucagina atlayip hastanin yanina gidiyor. Avustralya devlet memurlarina gercekten iyi maas oduyor, bir ogretmenin ise baslama maasi 65,000 Avustralya dolari. Alice Springs gibi issiz bir bolgede ogretmenlik yapmayi kabul ederseniz, ikramiye olarak 50,000 Avustralya dolari daha maas odeniyor. Darisi bizim ogretmenlerin basina. Uzun bir giristen sonra sira geldi yola cikmaya. Kings Canyon, Uluru, Coober Pedy, Parachilna, Wilpena Pound, Port Augusta uzerinden Guney Avustralya'nin baskenti Adelaida'ya gececegiz. 6 gun, 3500 kilometre yol ve toplam 3 trafik isigi. Hadi simdi gezelim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/07/bir-killometre-yuksekligindeki-selale.html", "text": "Ciudad Bolivar, Orinoko nehri kiyisina kurulmus bir sehir. Sehrin kurucusu -bildiniz- Bolivar. Nehrin daraldigi bir noktaya -ki genislik 300 metreye dusuyor- sehir kurulmus. Bizim nehirlerle karsilastirildiginda, neyse karsilastirmayalim, buyuk bayagi buyuk. Plaza Bolivar ve Paseo Orinoco disinda sehirde ilgi cekici ve hos bir bolge yok. Neyse biraz sehirde turlayip yola cikacagiz. Bugun gidecegimiz yer 1930 larda bulunan bir selale. Bir kilometre yukseklikten dusmeye basliyor ( muhendisler icin not : tamaammm kesin rakam isterseniz 974 metre). Gitmesi de gormesi de bir dert, ne duruyoruz o zaman, simdi yol zamanidir. Bolivar sehrinden Angel selalesine gitmek icin illaki ucak sart. Niye mi? Bolgeye giden hicbir yol yokta onun icin. Ilk once Canaima milli parki merkezine inip oradan kayikla sonra da yuruyerek Angel selalesine gidecegiz. Canaima'da kucuk bir havaalani oldugu icin 5 kisilik pirpir ucakla Bolivar'dan yola cikiyoruz. Pilotumuzun omuz ve bas sallama tikleri var, birden omuz ve bas sallamaya baslayip sonra duruyor, uc dakika sonra yine. Ozellikle pilotun yanina oturan yolcu icin garip bir durum. Bir saatten biraz fazla suren bir ucus sonunda Canaima'ya iniyoruz. Bizi Angel selalerine goturecek olan tur lideri karsiliyor. Yarim saat sonra baska ucaklarla gelenlerle birlilkte nehir kenarina kamyonla gidiyoruz. Buradan can yeleklerini takip kayiga biniyoruz ve keyif basliyor. Birden yukselip tepesi masa gibi duz olan daglara \"tepui\" adi veriliyor. Biz kolayimiza gelen sekliyle \"masa dag\" diyelim. Canaima bolgesinde yuksekligi sifirdan birden 2500 metrelere cikan bir cok masadag var. Genis bir nehir dusunun, kiyilar birer kilometre derinliginde cok ama cok sik orman ve arkasi 2.5 kilometrelik bi duvar. Bu duvarin ust noktalarindan asagi selaler akmaya basliyor, yol boyunca onlarca yuzlerce selalecik goruyorsunuz. Masadaglarin tepesi kirac falan degil, agaclik yesil. Bu ortamda insanin dogadaki yerini anliyorsunuz, kucuk cok kucuk hissediyorsunuz. Nehrin akis yonunun tersinde yol aliyoruz. Yagmur mevsimi yeni basladigi icin yer yer su derinlig az. Bot surucusunun buralardan yuzlerce kez gectigi belli, herhangi gorunur bir sebep olmaksizin yon degistiriyor, doksan derece aciyla kiyidaki agaclara donuyor, agac dallarini buyuk bir hizla yalayarak ve altimiz kayalara az da olsa carparak ilerliyoruz. Nehrin bazi bolgeleri merdiven gibi. Suyun seviyesinin azaldigini goruyorsunuz ve siz bu merdivenin asagisindasiniz. Surucu buyuk bir maharatle botu son surat su merdivenlerinden birer birer yukari cikariyor. Yaklasik dort saat suren yolculugu islanmadan bitirmek ancak en ondeki iki siranin kismeti oluyor, diger alti sira sicrayan sulardan bol bol nasipleniyoruz. Angel selalesi bir masadagin ardindan muhtesem bir sekilde beliriyor: yukarida selaleden akan su yolda karakter degistiriyor. Ortalarda bir sis halini alan su, yere yakinlasinca bir bulut gibi gozukuyor, ancak gelen su damlaciklari kayalara carpinca aslinda bir selale oldugunu hatirliyor ve su haline geri donup akiyor. Nefis bir goruntu. Bir saatlik bir tirmanis sonrasi selalenin suyunun yere carptigi bolgeye variyoruz. Burada kucuk bir gol olusmus ve yuzmek mumkun. Yuruyusun tum yorrgunlugunu Angel selalesi sularina birakiyoruz. Selalenin dibinden asagidaki buyuk nehir gozukmuyor, sadece karsidaki masadaglardaki ormanlar ve diger alti selale. Hava kapanyor. Karsiki daglarda ise baslayan yagmuru gorebiliyoruz. Gunes bulutlarin arasinda sizip bicok noktada yuzunu gosteriyor. Yuzdugumuz golcugun uzerine gunes isinlari gokkusagi yaratiyor. Hayranlikla gokkusagini seyrederken karsidaki daglarda baska bir gokkusagida daha cikiyor. Yesil daglar, gri gokyuzunde hapsolamayip kacan gunes isinlari, iki gokkusagi, buyukuguye kendine hayran birakan masadaglar, insani kendine getiren serin bir su ve ustumuzde bir kilometreden gelen Angel selalesi. Hayat guzel sey! Selaleden asagiya inmeye basladigimizda karsiki daglarda gordugumuz yagmur bize ulasiyor. Uzerimde yagmurluk oldugu halde tamamen islanmam bir kac dakika suruyor: ya yagmurdan yada sicaktan siril siklam oluyorsunuz. Kamp yerimize vardigimizda hepimiz ustumuzu degistiriyoruz. Geceyi gecirecegimiz kampta hamaklarda uyuyacagiz. Boceklere karsi hamaklar sineklikle ortuluyor. Jeneratorun sagladigi isik esliginde aksam yemegimizi yedikten sonra tur lideri isiklarin sondurulecegini bildiriyor. Gece yattigimizda saat henuz sekizi gosteriyor. Yagmur sabaha kadar hiz kesmeden devam ediyor. Yagmur, orman ve yagmur ormani kavramlari burada tam kafama yer ediyor. Yagan yagmurun serinlettigi hava sabaha karsi iyice serinliyor, hamakta battaniyemi hem altima hem ustume cekiyorum. Sabah Canaima'ya donus icin bota biniyoruz. Yine mukemmel bir manzara esliginde ama daha hizli olarak Canaima'ya ulastigimizda herkesin agzi kulaklarinda. Sonra Canaima selalelerine gitmek icin hazirlaniyoruz. O da yarina... gorusmek uzere.... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/07/canaima-selaleleri.html", "text": "Canaima selaleleri yaklasik 300 metrelik genisliginde. Selalelerin dokuldugu noktada buyukce bir golcuk olusuyor. Canaima golcugunun kiyilari kumlu yapida ve plaj olarak populer. Kaldigimiz kamptan yuruyerek selalelerin uzerinde, altinda ve arkasinda dolasmak mumkun. Ozellikle selalelerin arkasindan yurumek cok farkli bir tecrube. Saniyede akan tonlarca suyun kulaklari sagir eden gurultusunu mu, yoksa selalenin aktigi yerin arkasinda insanin ayaklarini yerden kesecek kadar hizlik esen ruzgari mi, yoksa kasirga siddetindeki yagmuru mu tercih ederseniz? Selale arkasinda yurumek hepsini birden ayni anda tecrube etmek demek. Selale arkalarinda patikaya gerilen ipler isinizi biraz kolaylastirsa da cidden ayaklariniz yerden kesiliyor. Hem Angel selalesi hem Canaima selaleleri etkileyici ve guzel yerler. Denk duserse gormek icin nasil planlama yapmak lazim? Bir sonraki yazida... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/8-kisilik-kasabanin-11-kisilik-kriket.html", "text": "Cooper Pedy'den Port Augusta'ya ulasmak alti saat kadar suruyor. Guneye indikce doga canlanip ilk once tek tuk sonra da cilgincasina yesillere burunuyor. Bugun heyecanliyi, cunku trafik isigi gorecegim. Aciklayayim. Bes gundur gunun cogunlugunu araba surerek geciriyorum, yoldaki yerlesim merkezleri o kadar kucuk ki Cooper Pedy'deki bir trafik isigindan baska hicbir trafik isigina rastlamadim. Cooper Pedy'de lokantada karsilastigim garson laf arasinda Port Augusta'ya gitmeyi sevdigini ama trafik isiklarinda beklemeye alisamadigini soylemisti. Port Augusta yaklasik 14,000 kisinin yasadigi bizim icin kucuk fakat bolge icin devasa bir kent. Outback'ten yeni cikanlarin su gorme ozlemini gidermek icin olsa gerek deniz kenarinda uzunca bir yuruyus alani var. Yuruyus alaninin yaninda yuruyusunu bitiren outback kackinlarinin eglenmesi icin kumarhaneler ve barlar kurulmus. Ayni sokagin sonunda iki buyuk magaza ve onlarin onunde : trafik isiklari. Hic trafik isigi gorunce sevinecegim aklima gelmemisti. McDonalds'a gitmek artik sart oldu, Coober Pedy'li garson alti saat yol yapip buna geliyorsa tadindan yanina varilmaz herhalde. Big Mac yeme gorevimi ifa ettikten sonra bolgenin en buyuk turist miknatisi Wilpena Pound'a yol aliyorum. Bir trafik isigini daha geciyorum, etti ucccc. Wilpena Pound'da hava yagisli ve soguk. Mevsim turist mevsimi degil, buna karsin hostel tamamiyla dolu. Tam anlamiyla dag basi olan bu yerin dolu olmasi bolgenin cidden iyi olmasini gerektiriyor diye dusunuyorum. Uc kati kadar bir ucret odeyip tek kisilik bir odada geceliyorum. Sabah gun isirken kahvaltimi edip en yakindaki bana gore tepeye Avustralyalilara gore daga tirmanmaya basliyorum. Bu kadar kucuk tepelere dag demeleri Avustralya'nin ne kadar duz oldugunun bir gostergesi. Sadece kangurulara bakmak icin durdugum bir saatlik tempolu bir yuruyusten sonra tepeye variyorum. Zirvede benden erken kalkan kalabalik bir grupla karsilasiyorum, Almanlar. Bu hafta ugradigim her yerde onlara rastliyorum. Yerellere gore aslinda Almanlardan cok Amerikali geliyormus ama bu sene yoklar, malum ekonomileri gocuk. Dagdan etrafin manzarasi guzel ama oyle unutulmayacak degil. Wilpena Pound'a en yakin kasaba Blinman. Blinman 50 metreyi gecmeyecek bir ana caddeye, eski bir bara, ayni bara ait bir otele ve nufus olarak sadece 50 kisiye sahip. Geceyi burada gecirmeye karar veriyorum. Barin tum duvarlari gelenlerin biraktigi kartlarla dolu. Bari isleten ve ayni zamanda garsonu olan bayan 23 senedir kartlari biriktidiklerini soyluyor. Kahve arkasinda Victoria Bitter birasini yudumlarken bir iki arabada barin onune parkediyor. Ingilizler Adelaida'den dolasmaya gelmisler. Gelenlerden biri bir saat mesafedeki Parachilna'dan bahsediyor. Parachilna daha da kucuk: bir otel, bir bar ve 8 kisilik bir nufus. Birden daha da kucuk bir yerde kalmak istiyorum, nedense. Outback'te doga tekduze oldugu icin farkli bir sey ariyorum, ondandir. Parachilna'nin nufusu sekiz kisi. Bu sekiz kisi bari ve oteli isletiyor. Buraya her seyden gercekten uzaklasmak isteyenler geliyor. Barmen her sene Almanya'dan gelen musterilerinden bahsediyor. Bes sene oncesine kadar telefonlari bile yokmus, o zaman bazi musterileri daha memnunmus, simdi yeni yapilan telekom kulesiyle birlikte internet bile var. Parachilna'nin kriket takimi bolgesel turnuvalara katiliyor. Ancak kriket takimlari onbir kisilik olmak zorunda, ama kasaba sekiz kisilik. Ne olacak? Yakindaki ciftliklerden oyuncu borc aliyorlar. Bar ayni zamanda yemekte satiyor: deve, kanguru ve emu etiyle yaptiklari \"vahsi ziyafet\" leri unlu. Geceleri Adelaida'deki elektrik santraline yuk tasiyan trenin gecmesi bir baska ilginclik, dunyanin en uzun treni bu: 180 vagonluk bu trenin gecmesi bes dakikayi buluyor. Parachilna'nin tren istasyonu daha onceden bahsettigim Rabbit Proof Fence filminde set olarak kullanilmis, burada cekilen baska filmleri de soylediler ama aklimda kalmadi. Zaten aksam biraz eeee bulutlu gecti, Avustralya'lilarin cok ictigini soylemis miydim? Avustralya geleneklerinden biri \" icki bagirmak\" , yani ismarlamak. Diyelim 10 kisilik bir gruptasiniz ve birisi size bira ismarladi, dogal olarak biranizi bitirince sizde gruba geri ismarlamaniz gerekiyor. Gruptaki herkes bir kez tum gruba ismaladiginda durabilirsiniz, ya da ikinci tura gecebilirsiniz. Verilmis sadakam varmis ki bu gelenegi ogrendigim grup 6 kisilikti ve ikinci tura katimayisimi \" icki kaldiramayan bir yabanci \" olusuma verdiler. Avustralya'lilarin icmesi efsanevi hale gelmis, hatta Outback'teki Tennant Creek kasabasinin kuruldugu yeri bile ickiye bagliyorlar. Outback'teki tum kasabalarda telgraf istasyonu sehrin gobeginde, Tennant Creek'te ise 12 kilometre sehrin disinda. Hikaye o ki, telgraf istasyonu kurulduktan sonra etrafina yeni yerlesen insanlar kamp cadirlarini kurmuslar, hemen yeni bir cadir-bar acilmis. Istasyona bira getiren kamyon yolda kaza yapinca biralari colde tasimak yerine cadir-bar ve arkasindan butun cadirlari sokup bira kamyonunun yanina tasimislar, telgraf istasyonu tek basina ortad kalivermis. Tennant Creek icme gelenegini bugun de surduruyor, hukumet alkolizmle mucadele etmek icin icmesiyle unlu bu kasabada alkolu sinirlandirmaya gidiyor http://www. theaustralian. news. com. au/story/0,25197,24086174-7583,00. html. Sabaha her zamankinden daha gec kalkiyorum, buna kalkmak denirse. Surunerek gittigim barda iki kahve icince gozlerimden biri acilir gibi oluyor, firsat bilip yola cikiyorum. Aksama Adelaida'dayim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/adelaideden-buyuk-okyanus-yolu-ile.html", "text": "Sehrin icinde biraz dolastim ama belki de havadan beni acmadi. Yakindaki sinemalardan birinde Batman'in son filmini seyrettim. Adelaide kaldigim iki gun boyunca yasadigim en buyuk heyecan bu oldu. Gerci sehir guzel, parklar genis ama kanimiz uyusmadi. Bende hem sehirden kacayim hem de yaymaya devam edeyim istedim, Melbourne'a giden uc gunluk bir sirt cantali tura yazildim. Sirt cantali turlarin digerlerine gore farki daha fazla aktivite olmasi ve gece konaklamalarin hostel yatakhanelerinde olmasi, haliyle maliyet daha dusuk oluyor. Sabah gun isirken yola cikiyoruz. Oglenee Adelaide'den yarim gun uzaklikta Grampians milli parkina variyoruz. Otoparkta kangurular bizi karsiliyor, bol ziyaretcili bir milli parkta dogduklari icin insan varligina alisiklar. Yanlarina gidince umursamiyorlar, sadece yavrusunu tasiyan disiler biraz tedirgin uzaklasiyorlar. Milli parktaki Halls Boslugu kucuk bir derenin acmaya basladigi vadi prototipi gibi. Bir kac milyon yil daha beklemeye sabriniz varsa gorkemli bir vadi olacagindan kuskum yok. Bu haliyle de oldukca ilginc ve guzel. Yari yanmis ve seyreklesmis bir okaliptus ormaninin icinden ilk once toprak daha sonra silme tas bir patikadan yaklasik bir saat kadar agir tempoda ahmak islatan yagmur altinda yuruyorum. Zirvede milli parkin yagmurla keskin hatlarini kaybetmis guzel bir manzarasiyla keyif yapiyorum. Aksamleyin kaldigimiz hostelin yanindaki cayirlik yan gelip yatan, kasinan, bana boks yapan arana soforune gore disileri paylasmaya calisan onlarca kanguru ile dolu. Ertesi sabah Avustralya'lilarin gurur kaynagi dogal guzelliklerinden biri, Buyuk Okyanus Yolu'na gidiyoruz. Buyuk Okyanus yolu birinci dunya savasindan donen askerlere is saglamak icin yaptirilmis. Calisanlar Gelibolu ve diger cephelerden donen askerlermis. Buyuk Okyanus Yolu yaklasik 270 kilometre boyunca yesil ile mavinin arasindaki sinir olarak kiyida uzaniyor. Avustralya'yi tanitim brosurlerinde illaki gorulen Oniki Havariler, Londra koprusu, Grotto ve Ard magaralari ile unlu. Doganin iyi korundugunda ne kadar etkileyici ve gorkemli olabileceginin iyi bir ornegi. Londra kemeri denizin uzerindeki bir kayaya uzanan buyuk bir tas kutlesiymis. 1990 yilinda bir turist cift kopruyu yuruyerek gectikten sonra buyuk bir gurultu ile gocmus. Cift kayanin uzerinden helikopter ile kurtarilabilmis. Oniki havariler deniz kiyisindan yaklasik elli metre acikta kule gibi duran kayalar. Eskiden onikiside ayakta imis sonra dordu dalgalardan yikilmis, sekizi ayakta ama adi hala oniki havariler. Sakin ama buyuk dalgalarin devamli dovdugu kumsal bu degisik cografi sekillerle hem degisik hem guzel gorunuyor. Bolge yaz sezonunda ozellikle yerli turistlerin gezme listesinde ust siralarda oldugu icin bircok kamp yeri ve otel, hostel var. Gecelemek icin Princetown'a gidiyoruz, bu kasabacik 10-15 evden olusuyor, bu evlerden dordu ayni zamanda otel, ikisi lokanta. Turizm olmadan yasayamacak olan yerlerden biri. Sabaha Otway milli parkindaki yagmur ormanlarinda bulunan \"orman ustu yuruyus parkuru\" ile basliyoruz. Ormana insa edilen yuksek metal kuleler ve aralarina dosenen yollar sayesinde agaclarin en ust dallarini gorme imkanina sahip oluyorsunuz. Bu ilginc parkur olmadan alelade bir milli park olan Otway, son iki senede bircok ziyaretciyi konuk etmis. Otway'dan kiyi yoluna geri donerken sofor yolda yavaslayip \" agaclara bakibn lutfen, koala gorunce bana soyleyin durayim\" diyor. Fazla beklememize gerek kalmiyor 30 saniye icinde bes alti koalayi yol kenarindaki agac tepelerinde goruyoruz. Bir kismi uykuda, digerleri uykulu gozleriyle cok yavas hareketlerle okaliptus yapraklarini yiyorlar. Koalalar zehirli olan okaliptus yapraklarini sindirebilen ve yapraklarda gercekten cok az olan besinleri alabilen tek yaratik. Ancak az enerji almasi sebebiyle cok agir hareket ediyor, devamli uyusuk bir gorunumu var. Yapilan incelemelerde koalalarin beyninin olmasi gerekenin beste biri oldugu ortaya cikmis. Bilimadamlarina gore beyin vucutta en fazla enerji ihtiyaci olan organ oldugu icin koalalarda kucuk beyin daha avantajli. Agacta yaprak yiyen birkola cok seker gorunuyor tabi on dakika sonra iki yapragi yemegi bitirip kafasini bir kez oynattiginda sikilabiliyorsunuz. Iyi fotograf versin diye altinda bekledigim koala sabrimi sonuna kadar test etti: eline aldigi yapraga bes dakika kadar bakip sonra yemege basladi. Koalalardan sonraki duragimiz Torquay kasabasi. Torquay sorf tutkunlarina yabanci gelmeyecek bir isim. Avustralya'daki en iyi sorf plajlarindan birine sahip, ustelik Quicksilver ve Ripcurl gibi iki buyuk sorf markasinin yonetim merkezine ev sahipligi yapiyor. Torquay'da kiyidaki dukkanlarin yarisi sorf malzemesi satiyor, diger yarisi lokanta. Torquay'de sahil kenarinda biraz oyalandiktan sonra hava kararirken Melbourne'a giriyoruz. Melbourne'u bi dahaki yaziya birakiyorum. Gorusmek uzere... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/avustralyaya-nasil-gidilir-ve-nasil.html", "text": "Avustralya, Turklerden vize istiyor. Ankara'daki buyukelcilikten gerekli bilgiyi alabilirsiniz, http://www. turkey. embassy. gov. au/ankaturkish/Visas%5fand%5fMigration. html ta formlar ve detayli bilgi mevcut. Daha once yazdigim sirketleri bir bakiverin. Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ ucuza bilet temin etmenize yarayacak siteler. Bunlara ek olarak Avutralya'dan Singapur ve Tayland'a ucuz ucuslar yapan www. jetstar. com. au nun fiyatlari makul, eger Singapur ve Tayland'a ucuz bilet bulursaniz aktarma yapablirsiniz. Nereye gideceginize gore cevabi degisen bir soru: yaz aylarinda ic kesimlerde sicaklik 40-50 derece civari, kuzeyde ise yagmur ve nem olacaktir. Sydney ve dogu kiyisi yaz aylarinda iklimi sebebiyle daha cok ragbet goren yerler. Fazla seyahat etmez ve ucuz yerlerde kalip, ucuz yerlerde yerseniz, gunluk 45-50 dolara gecinebilirsiniz. Hostellerde gecelik yataklar 25 dolar civari, ayakustu yemek ise ucuz. Lokantalarda soyle uzun uzun oturarak keyifli bir yemek yiyeyim derseniz kis basi 30 dolardan yukariya dogru bir butce ayirmaniz gerekir. Ulke nufusunun buyuk kismi kiyilarda yasiyor. Sydney ve Melbourne buyuk nufuslu, modern ve gelismis sehirler. Avustralya'nin dogu kiyilari deniz ve sorf tutkunlarinin ugrak yeri. Darwin sehri tropik iklim sevenler icin ve yakindaki Kakadu milli parkina gitmek icin ideal. Batidaki Perth sehri issiz bati kiyisinda buyuk bir sehir ziyaret etmek isteyenleri ugramasi gereken bir yer. Tren tutkunlari dunyanin en uzun tren yolculugunu Perth'den baslatabilirler: Indian-Pasific tren hatti taam 4352 kilometre. Avusturalya'nin ic kesimleri ise Aborjinleri ve Outback Avustralya'yi merak edenler icin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/kings-canyon-uluru-ve-kata-tjuta.html", "text": "Avustralya, federal bir \"sey\" oldugu icin eyaletlerden olusuyor. \"Sey\" diyorum cunku Avustralya'lilarin bu konuda kafalari karisik. Tam adlari \" Commonwealth of Australia\". Halen kagit uzerinde kralice'nin yonetimi altindalar. Londra tarafindan atanan bir Avustralya valileri var. Hukumetle ilgili bir kriz cikarsa valinin hukumeti feshetme ya da bazi yasalari geri cevirme hakki var. Vali bu hakki 1975'te bir kez kullanmis. Avustralya'lilar bu karar karsisinda cildirmislar, ic islerine karistigi icin cok agir suclamislar. Sonra da gidip valinin kararinin aynisini iki ay sonra secimlerde vermisler. Simdilerde arada \"cumhuriyet\" olmak icin tartisip sonra unutuyorlar. Alice Springs'in yer aldigi Avustralyanin ortasini ve kuzeyini kapsayan bu bir milyon kilometrekarelik alan eyalet degil, \"bolge\". Resmi adi, evet bildiniz, Kuzey Bolgesi. Kuzey bolgesinde yasayanla senelerse baskent Canberra'dakilerin basinin etini yemisler \"bizi de eyalet yapin. eylaettt\" diye. Avustralya hukumeti de bu cagrilara sessiz kalmamis ve bu istegi sadece Kuzey bolgesindekilerin katildigi bir referanduma koymuslar. Kuzey bolgesinde yasayanlar da bu ilgi ve destek karsisinda dogal olarak eyalet olmayi reddetmisler. Bir daha yazayim, belki anlasilmamistir: reddetmisler. Kuzey bolgesinde diger eyaletlerde oldugu gibi genel secimlerde oy vermek sart. Insanlar kimi zaman yuzlerce kilometre yol yapip oy veriyorlar, bolge milletvekillerini secip meclise gonderiyor. Milletvekilleri meclisin her oturumuna katiliyor, yalniz kucuk bir eksiklik var: oy verme haklari yok, cunku eyalet degiller. Sizi bilmem ama benim kafam karisti. Demokrasi ama cumhuriyet degil, genel secimde oy atmak sart ama sonucu onemli degil, mecliste milletvekili var ama oy hakki yok, vatandas ama ne dusundugu mecliste dikkate alinmasa da olur. Kuzey bolgesinde vatandas olmak biraz karisik bir is galiba. Kings Canyon, hosteldeki konuskan gorevliye gore, \"hemen surada\". Arabanin kilometre sayacina gore ise 550 km otede. Burasi buyuk bir ulke. Krallar kanyonu cevreyi tepeden gormek icin iyi bir firsat. Dik ama kisa bir tirmanistan sonra kanyonun ust kismina variyorum, tepe kisimlar duz ve daha fazla tirmanmak gerekmeyecek. Patikanin kenarindaki koca taslardan birinin uzerine kurulup cevreyi seyrediyorum. Kanyonun icindeki kaynagin cevresinde oylesine bir canlilik var ki, bitkiler cildirmis olmali denebilir. Kirli sari, kirmizi kayalarin ortasinda yemyesil, canli, guclu bitkiler. Kanyonun cevresinde yerustunde su yok. Suyun yeraltindan akmaya devam ettigi yerler uzerindeki agaclardan belli oluyor: kirmizi toprak uzerinde kivrila kivrila uzanan bir bitki nehri. Bu kucuk ve dar bitki diliminden baska goz alabildigine kirac toprak, kisa cali ve toz. 40-50 kilometrelik bir alan icinde hicbir bina yok. Kanyon bu issizligin ortasinda oldugundan daha da buyuk duruyor. Haritaya bakinca Avustralya'lilarin pratik ve duz dusunen insanlar oldugu izlenimini ediniyorsunuz. Haritadaki bzi cografi sekillerin isimlerin soyle: \"Takdire Sayan dag\" , \"Issiz\" siradaglar, \"Arada bir gorulen\" nehir, 70 mil kumsali, 80 mil kumsali, 90 mil kumsali ( hayir 100 mil kumsali yok), \"Umutsuz\" gol, \"Camur tanki\" kasabasi. Kings Canyon'da da bu gelenege uyarak arkadaki vadiye \"arka vadi\" adi verilmis. Arka vadinn en ust noktasinda cokuyorum, o kadar yoldan sonra ayaklarim kalkmayi reddediyor. Ben otururken milli park gorevlilerinden biri soylene soylene gelip yakinimdaki bir kayaya yon gosteren oklardan cakmaya basliyor. \" Birisi kaybodugu icin mi yeni isaretleme koyuyorsunuz?\" diyorum. Parktan gun batiminda ayrilip geceyi yakindaki Yulara'da geciriyorum. Yulara, bu issiz bolgeye gelen turistlere hizmet etmek icin kurulmus bir yer. Turistlerle nufusunun besbine ciktigi oluyormus. Yulara o kadar sapa bir yerdeki elektrigini kendi jeneratorunden uretiyor, milli sebekeye baglanmasi icin cok uzun bir hat gerekiyor ve besbin kisi icin degmez deyip yapmamislar. Outback'teki cogu kasabanin elektrigi jeneratorden zaten. Yulara'da geceligi 340 dolarlik bes yildizli otelden 15 dolarlik acik kamp yerine kadar butun butcelere uygun konaklama imkani bulmak mumkun. Kamp yerini tecih ediyorum. Gece sicaklik sifirin altina iniyor, uyku tulumu icinde sorun yok. Sabaha uyandigimda bir eksiklik var, sanirim ayaklarimi arabada falan bir yerlerde unuttum, uyku tulumu icinde olduklarini zannetmiyorum. Tulumdan cikiyorum, iyi haber ayaklarim yerinde, kotu haber acik mavi renkteler, gece sandigimdan daha sogukmus. Arabanin isiticisini en yuksege getirip gun dogumu icin Uluru'ya dogru suruyorum. Uluru'yu birden karsinizda bulup sasirma sansiniz yok. Gun dogumundan az once bile silueti kilometrelerce oteden butun heybeti ile karsiniza cikiyor, ufukta yavas yavas buyuyor. Uluru, dunyadaki en buyuk tek parca kaya. Diger ulkelerde gorebileceklerinizden farkli. Avustralya'nin simgelerinden biri, turist brosurlerinde Uluru fotografi olmazda olmazlardan. Uluru, Avustralya'da yasayan 250 kadar Aborjin kabilesinden 5'i icin kutsal bir oneme sahip, digerleri icin bir sey ifade etmiyor. Bes kabile ise kendilerinin ortaya cikislarini, goclerini, efsanelerini kayaya addetmisler. Kayanin yuzundeki her magaranin, her rengin, her bozulmanin Aborjinler icin bir anlami ve dolayisiyla bir hikayesi var. Aborjinler Uluru'yu kutsal saydiklari icin uzerine tirmanilmasini istemiyorlar, milli parki yoneten devlet ise \"parayi veren dudugu calar\" dusuncesinde: kayaya tirmanmak icin gelen turistlerin kacmasindan urktukleri icin su anda tirmanmak serbest. Ancak Uluru'daki Aborjin kultur merkezinde ve bilgi panolarinda niye kayaya tirmanilmamasi gerektigi anlatiliyor, hatta \" Uluru'ya geldim ama kayaya tirmanmadim\" tisortleri satiliyor. Bir sey yapmadan iyi bir sey yapmis oluyorsunuz, iyi bir taktik. Belki dort-bes sene sonra herkes tirmanmanin iyi bir sey oldugu fikrine katilinca tirmanis yasaklanabilir. Uluru'nun cevresindeki kirac arazide yaklasik yedi kilometre yuruyerek kayanin cevresinde dolasiyorum. Bu kadar yakindan buyusu bozuluyor, alelade bir tas haline geliyor. icimden \" Uluru, seni uzaktan sevmek asklarin en guzeli diyorum\". Sonrada adalardan bir yar geliyor, kalamista dolasiyoruz, camlicaya cikiyoruz derken sarkilarla Istanbul turumun sonu ile Uluru turunun sonu ayni ana denk geliyor. Simdi yakindaki Kata Tjuta'ya geciyorum. Aborjin adiyla Kata Tjuta yada Ingilizce adiyla Olgas, Krallar Vadisi gibi genis bir yuzeye yayilmis kayalik bir alan. Kendime verdigim konserin ikinci bolumune burada devam ediyorum. Sarkilari soylerken bilmedigim yerler gelince bildigim yerleri tekrar ediyorum, boylece tek kelimelik onlarca sarki ortaya cikiyor, bu yetenekle pop sarki yazari bile olurum. Ama once onumdeki \"ruzgarlar vadisi\"nin sonunu gormem lazim. Vadinin isminin neden ruzgarlar oldugunu ayaklarim yerden kesilmesin diye agaclara tutunarak tirmanirken dusunuyorum. Derin ve gorkemli vadinin icinde govdeleri son yangindan dolayi siyahlasmis agaclarin arasindan gecerek, dik ama uzerinde yurunebilir buyuk kayalara tirmanarak ve kuru dere yataklarinin uzerinden atlayarak uc saat kadar yuruyurum. Bu keyifli yuruyus boyunca sadece bir kisi ile karsilasiyorum. Arabaya donunce biraz dinlenip gun batimini gormek icin yeniden Uluru'ya gidiyorum. Gormeye deger yerlerin guzel gorulmek icin illa da gun batimi ya da gun dogumuna ihtiyaci olmadigini dusunuyorum. Uluru'nun gun batiminda ya da dogumunda cok etkileyici gozuktugunun soylenmesini Uluru'nun aslinda o kadar da etkileyici olmamasina bagladim. Tabi bu beni gun dogumu ve batiminin ikisine birden gitmekten alikoymadi. Benim icin esas seyredilecek olan gun batimini seyretmeye gelenlerdeki \"gun batiminda Uluru hayranligi oldu. Gun batimi seyredilmesi icn yapilan ozel park yerine sadece otobusler girebiliyor, biraz daha ileri parkedip yuruyorum. Zannedersem Yulara'da kalan herkes otobuslere dolusup buraya gelmis: 80-100 civari otobus parkta yerlerini almis. Hemen otobuslerin onune kurulan masalarda sampanya ve cerezler ikrami yapiliyor. Herkesin derdi Uluru'yu gun batiminda en iyi sekilde fotograflamak oldugu icin parki ceviren citin onunde yer kapma telasi var. Geride kalanlar uzgun onde olanlar sevincli, ayni kareyi -dijital kameralar sagolsun- tekrar tekrar cekip duruyorlar. Ozellikle erkekler bu konuda iddiali, fotograf cekmek icin parktaki en yuksek noktayi kapmaya ugrasiyorlar. Birbirlerine kibar kibar gulumseyip sonra omuzluyorlar. Seyretmesi eglenceli. Tabi gelmisken bende bos durmuyorum, zira rehber kitabima gore \" gun batiminda Uluru'daki renk degisimleri dunyanin baska hicbir yerinde bulunmaz\". Ne yani, eksik mi kalayim? Hem birbirimizi omuzlayip spor yapmak icinde iyi bir firsat. Gunes son isiklarini verip alacakaranlik basinca otobusler masalarini kaldirmaya basliyor, fotograf cekenlerde son bir poz daha cekip gun batiminda cektikleri fotograf sayisini yuze tamamlayip otobuslerine donuyorlar. Gecelemek icin Yulara'ya donuyorum. Uyku tulumunun dun aksamki performansindan sonra bu kez tedbirimi aliyorum: uc cift corap giyiyorum. Sanki ayakkabimlarim halen ayagimdaymiscasina sicak uykuya daliyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/yeraltinda-uyumak-ve-gizli-askeri-sehir.html", "text": "Sabah gun isirken uyaniyorum, bu sefer herhangi bir yanim donmamis, hayret asayis berkemal. Arabaya benzin kendime kahve alip yeniden yola koyuluyorum. Yolda gorulecek bir sey yok, kilometrelerce boyunca kisa boylu agaclar, kisa cimen benzeri bitkiler ve yolda carpilip olmus kangurular. Yol boyunca kangurularin cok oldugu bolgelerde suruculerin yavaslamasi icin uyarilar var. Yinede nasil olupta bu kadar kangurunun ezildigini anlamakta gucluk cekiyorum. Daha dogrusu cekiyordum diyeyim. Kahveyi kullandiktan sonra dogaya geri vermek icin yol kenarina cekiyorum. Tam bir col bitkisine daha hayat vermenin ic huzuru ile gevsemisken \"yol tren\"lerinden birinin kulak zarimin sinirlarini test eden israrli kornasindan zipliyorum: bir kanguru surusu tam yolun ortasinda hizla yaklasan uc romorklu TIR kamyonuna bon bon bakip kulaklarini oynatiyorlar. Sirf kulak oynatmakla olmaz, ziplasana kardesim. Korna, daha cok korna. Aracta hicbir yavaslama egilimi yok, olsa nolur zaten bu yukle durmasi bagayi zaman alir. Kangurular yolda jilet olmalarin saliseler varken uzun atlayislar yapip yoldan kaciyorlar. Kuzey bolgesinde trafik kazalarinin iki ana sebebi var, birincisi can sikintisi, ikincisi yoldaki hayvanlar. Yol cok duz oldugu ve yolun etrafindaki manzara hep ayni oldugu icin arada gozu dalip gidenler kendilerini bombos yolda takla atmis olarak buluyorlar. Yoldaki hayvanlara gelince ilk basta kangurular olmak uzere, basibos buyukbaslar, vahsi develer ve vahsi esekler suruculer icin tehlikeli olabiliyorlar. Arazi bos oldugu icin yolun her yani tel orguyle cevrili degil, inekler yolun ortasinda durup gevis getirmeye kalkabiliyor. Zamaninda yaslandigi icin colde birakilan yada kacan develerin ve eseklerin torunlari bugun Kuzey bolgesinin genis duzluklerinde ve bazen otoyollarinin tam ortasinda vahsi olarak yasiyorlar. Avustralya'nin basi sonradan gelen hayvanlarla biraz dertte. 4000 sene once Endonazya'dan geldigi dusunulen vahsi kopekler o zaman kangurularin basina bela olmus. Dingolar kuzeyde kangurularin neredeyse kokunu kurutmus. Simdilerde de koyunlara ayni muameleyi cektikleri icin guney-guneydogu dogrultusunda 5000 kilometrelik bir tel orgu ile koyun yetistirilen bolgenin disinda tutuluyorlar. Koyun yetistirilen bolgenin takma adi Avustralya gelenegine uyarak \" Koyun ulkesi\". Tel orgunun oteki tarafi ise dingolarin olduremedigi buyuk ciftlik hayvanlarindan oturu, ne olabilir, ne olabilir, tabii ki \" Buyukbas ulkesi\". Bir baska buyuk tel orgude tavsanlar icin var. Ulkenin bati kiyisindaki bu tel orgunun uzunlugu 3200 kilometreye kadar cikmis, ancak tavsanlarin tel orgu mantigini anlamayip altindan tunel kazip gecmelerinden dolayi insanlara yon bulmakta yardimci olmak disinda Rabbit Proof Fence filmini seyreden? http://en. wikipedia. org/wiki/Rabbit-Proof_Fence_ - ise yaramamis. Tavsanlardan kurtulmak isteyen Avustralyalilar onlari oldurmek icin tilki ve kedi getirmisler. Simdilerde ise tilki ve kediler tavsan disinda Avustralya'ya ozgu hayvanlara musallat olduklari icin bu sefer de onlardan kurtulmanin yollarini ariyorlar. Doganin dengesi bir bolzuldu mu insanlarin duzeltmesi kolay olmuyor. Bu olaydan ders cikaran Avustralya'da sinir konrolleri ve ulkeye herhangi bir canli ya da sebze-meyvanin girmesi cok siki takip ediliyor, ulkeye yeni ve yabanci tur canlilarin girmemesi icin tedbirler kati bir disiplinle uygulaniyor. Uzun bir surus sonucu vardigim, Coober Pedy kasabasinin adi bolgesel Aborjin dilinde \"beyaz adamin su deligi\" anlamina geliyor. Dunyada satilan butun opalin %70'i bu 1500 kisilik kasabadan cikiyor. Ana caddedeki opal magazalari ve lokantalar disinda kasabada pek ev gorulmuyor. Cunku evlerin cogu yerin altinda. Yazin sicakligin gunduzleri 60, geceleri 40 oldugu bu bolgede yer altindaki evlerde sicaklik yaz kis sabit 21 derece. Ev yaptirmak isteyen bir Coober Pedy'li ilk once kayalik bir alanda egimli bir arsa satin aliyor. Sonra kaya delme makinasi kiralayip uc dort odali bir evin kayaya delinmesi islemi basliyor. Evin bitirilmesi genelde iki ayi buluyor ve yer uzerindeki bir evle ayni paraya geliyor. Bu civarda kalinacak tek yer burasi, tabi isteyen 5 saat kadar daha surup daha buyuk bir yere varabilir. Ilk once yatacagim yeri ayarliyorum. Kasaba'da hosteller de yer altinda, ana caddede bir hostel seciyorum. Esyalarimi magarama, pardon, odama birakip aksam yemegi icin Yunan lokantasina giriyorum. Yunan lokantasi deyince, laf lafi ciyor, biraz gocmenlerden bahsedeyim. Avustralya'da dunyanin hemen her ulkesinde bir gocmen bulmak mumkun. Malum herkes gocmen, ama hikayeleri ilginc. Avustralya'yi beyaz yerlesime ilk acanlar istekleriyle degilde namlunun ucunun ricasiyla gelmisler: hepsi ingiliz mahkumlar. Toplam 732 kadin ve erkek mahkum, bir de onlarin 22 cocugu 1787 yilinda Avustralya'ya eski bir kole gemisinde yola cikmislar. Hepsi bir daha asla geri gelemeyecekleri ve yabanci bir yeri hapishaneye tercih etmis. Ingiliz hapishaneleri nasil yerlerdi ki bu secimi yaptilar insan merak ediyor. Ilk gelen bu grubun suc islemek disinda baska yetenekleri olmadigi icin tarim ve hayvanciligi baslatmakta zorluk cekmisler, yillar icinde sorunlar cozulmus. 1860 yilina kadar Ingiltere'den Avustralya'ya 160,000 mahkum transfer edilmis. Bazi eyaletler ise mahkumlar degil de Ingiliz hukumetinden gocme yardimi alan normal gocmenler tarafindan kurulmus: ornegin Victoria eyaletinde oturmak icin iki sart araniyormus 1) Mahkum olmamak, 2) Iyi karakterli olmak. Ikinci maddenin tam acilimi soyle oluyor: iyi karakterli insan dindardir, kiliseye gider, tabiki de beyazdir. Yani eyalette sadece hristiyan beyazlarin oturmasina izin varmis. Ilk baslarda her milliyetten gocmenleri kabul eden Avustralya, altin bulunan bolgelerde calisan Asyalilarin sorun cikardigini ileri surerek, 1855'ten 1973'e kadar Avrupali Hristiyanlar disinda kimseyi gocmen olarak kabul etmemis. Brcok ozgurlugu engelleyen kural gibi bu da 1968 civarinda degismis. Bunlari ogrenince 68 kusagini daha bir seviyorum, ne kadar cok sey 68 yili ve cevresinde degismis degil mi? ABD den baslayarak tum dunyada yankilanan buyuk degisiklikler ve yeni ozgurlukler 68'lilerin eseri. Evet, Yunanlilar diyordum, Avustralya'da sayilari 400,000 civari. Dunyadaki Yunanistan'dan sonra ikinci buyuk Yunan toplulugu burada yasiyor. Sehirlerde caniniz Turk yemegi cekerse yakinlarda bir Turk lokantasi ya da Yunan lokantasi illaki var, dalin birine. Hem yemeginiz yiyin, hem ' bu Turk kahvesi Yunan degil, onun adi sis canim Suvlaki olmaz, ne zamandan beri Baklava Yunan\" geyigi yapin. Merak etmeyin karsinizdaki Yunanlida en az sizin kadar cansiperane Yunan yemeklerini savunacaktir. Neyse Avustralya'nin kervan gecmez gobeginde Turk asilli Yunan kahvemizi de hopurdettik, hesabi odeyip cikma zamanidir. Masama bakan garson orta yaslarinda bir Asyali, not defterime aldigim notlara bakip hangi dil oldugunu soruyor. Biraz konusuyoruz, burada dogmus, baska yere yerlesmeyi dusunmuyor. Iki cocugu varmis, arada bir cocuklar isteyince onlari McDonalds'a goturuyormus. \" Burada McDonalds mi var?\" diyorum. Coober Pedy'de ogleni beklemek mi? Bosversenize, arabada oturup kaidemde nasir olusturmaya calismak daha eglenceli. Lokantadan cikip inle cinin top oynadigi ana caddeden cocuk parkina sapiyorum salincaklarin yaninda icen Aborjinlerin yanindan gecerek hostelime variyorum. Demin gocmenler diyordum, devam edeyim. Son yillarda ekonominin giderek iyi gitmesinden oturu giderek daha cok elemana ihtiyaclari olmus. Simdilerde herkese esit muamele ediyorlar, ozellikle Avustralya'da yatirim yapacak ve is saglayacak kadar paraniz varsa daha da \"esit\" oluyorsunuz. Ulkede Asyali nufusu 1973'ten sifirken simdilerde milyonu bulmis. Etrafiniza bakinca bir cok kucuk isyerinin sahibi olduklari icin sanki daha da coklarmis gibi duruyor. Bugun Avustralya'lilarin yaklasik beste biri yabanci bir ulke dogumlu, Avustralya her sene ikiyuzbin gocmen almaya devam ediyor. Avustralya is ve tatil programi ( http://www. immi. gov. au/media/fact-sheets/49awhp. htm ) katilan yuzbinlerce yabanci genc isci olmasa Avustralya'nin mahsulleri kaldirmasi mumkun olmayacak. 15-30 yas arasi Avustralya'da hem tatil yapmak hem calismak isteyen gencler icin bu bulunmaz firsat. Yolda bu sekilde Avustralya'yi dolasan pek cok kisiyle karsilastirm. Ozellikle Almanlar ve Ingilizler programa katilmada onder. Alan da satan da memnun: Avustralya ihtiyaci olan ucuz emegi aliyor ve ustelik emekciler paralarini tatil icin harcadigi icin ulkeden para cikmiyor, emekciler memnun bir sene tatil yapiyorlar ve ceplerinden para cikmiyor. Sabah magara-odamda uyaniyorum. Pencere olmadigi icin zifiri karanlik. Hicbir sey goremiyorum. Isigin dugmesi kapinin yanindaydi, bulmak icin kapinin oldugu yere yuruyorum. Hatirladigim yerde kapi yok. Duvari yoklayarak kapi arama calismama devam ederken ayak parmaklarim iki kere orada olmamasi gereken yataklarin ayaklarini hizli ve aci verici bir sekilde buluyorlar. Odada isigi hemen bulamiyorum ama farketmez acidan gozlerimde simsekler cakarken bu garip halime gulecegim geliyor. Oturacagim ama simdi gider keskin bir seyin uzerine falan otururum, neme lazim bu sabah iki parmaga bir de kaide eklemeyelim. Kapiyi bulduktan sonra muzaffer bir sekilde ve parmak acisindan hafif topallayarak yine uzun bir surus icin esyalarimi arabaya tasiyorum. Bes saat sonra Woomera'da duruyorum. Woomera, ikinci dunya savasindan sonra askeri amacli gizli bir kasaba olarak kurulmus. Rusya'nin kendilerine ulasacak nukleer roket yapmasindan cekinen Ingilizler, uzun menzilli roket yapmay girismisler ancak topraklarinda uzereinde insan yasamayan buyuk toprarklar olmadigi icin Avustralya hukumetine roket arastirmasini beraber yapmayi onermisler. Sonucta colun ortasinda varligi gizlenen 6000 kisilik bir kasaba insa edilmis. Calisanlar ulkenin guvenligi icin herkesten uzakta yasamayi ve calismayi kabul ettigi icin hicbir luksten kacinilmamis. Kasabanin kriket/futbol sahasi, yuzme havuzlari, tiyatro binasi, tenis kortlari, buyuk parklari, hayvanat bahcesi halen ayakta. Bugunlerde nufusu sadece 250 ve tiyatrolari halen acik. Gorunen o ki kasabada artik sadece siviller yasadigi halde eski askeri aliskanliklar devam ediyor, kasaba cok temiz ve bakimli. Arada bilimsel ve ticari amacli uzay roketleri halen Woomera'dan gonderilmeye devam ediliyor. Woomera'dan firlatilan nukleer roketlerin kimseye zarar vermemesi icin uzerinde sadece Aborjinlerin yasadigi Maralinga bolgesinde karar kilmislar. Bu bolgede yapilan yuzlerce deneme sirasinda Aborjinlerin bolgede dolasmasina engel olunamamis, zaten o siralar Aborjinler hayvan sayildiklari icin pek kimse umursamamis.1967'de Aborjinlere insan ve vatandas statusu verilmesi ile bolgenin temizlenmeye baslanmasi ayni zamana denk geliyor. 1980'lerde bolgedeki Aborjin nufusta ve temizlemede calisan askerlede yuksek derecede kanser ve radyasyona dayali sorunlar gorulmeye baslanmis. Avustralya hukumeti 1994'te radyasyona maruz biraktigi Aborjinlere tazminat odemeye mahkum olmus. Woomera'nin buyuk turist merkezinde biraz vakit gecirdikten sonra Flinders Siradaglarinin guzel bir kosesi olan Wilpena Pound'u gormek icin direksiyon basina geciyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/08/zehirli-orumcekler-wombatlar-ve-eli.html", "text": "Melbourne'un merkezi alisveris merkezleri ve ofis binalariyla dolu. Sehrin en yogun ve mesgul bolgesinde sokak kafeleri var. Disarida oturmanin zevkini bilen sehirleri hep sevmisimdir, ozellikle aksamustleri Yarra caddesinde kaldirimda oturup birseyler icerken kosturan insanlari seyretmek zevkli. Melboourne Avustralya'nin spor merkezi. \"Avustralya kuralli\" futbolun merkezi Melbourne. \"Avustralya kuralli\" futbol neymis diye merak edip derby maclarindan birini televizyonda seyrettim. Ilk yarim saatte oyunculardan birinin burnu kirildi, bir baskasi sedye ile hastaneye tasindi. Oynamak biraz cesaret isi. Sehirde yaklasik onbes bin Turk ile on kati buyuklugunde Yunan toplulugu da yasiyor, dolayisiyla Turk yemeklerine en fazla on dakika uzakliktasiniz, yakinlarda birsey mutlaka var. Ikiyuzden fazla millet sehirde yasiyor, biz icimizddeki yuzde birden korkup hristiyan rahip oldurelim, gelismis ulkeler daha da gelismenin farkliliklari kabul edip ysatmaya calismak oldugunu anlamislar. Belediye yaptigi duvar reklamlarinda gocmenlerin, farkli etnik yapilardan gelenlerin ekonomiye yaptiklari katkilari vurguluyor. Melbourne'dan gun agarirken cikiyoruz, ilk durak Wilson yarimadasi milli parki. Yaz aylarinda yerli turistler icin gidilmesi gereken ilk on yer listesinde mutlaka yer alan bir park. Parka girince sebebi belli oluyor, yarimada yesillerin arasina saklanmis irili ufakli kumsallarla bezenmis. Kiyi boyunca devam ederek Lake Entrance'a variyoruz. Burasi \"Doksan mil plaji\"nin baslangicinda kurulmus bir kasaba. Kumsal doksan mil mi bilemem ama gozle sonunun gorulemedigini soyleyeyim. Wilsons yarimadasinda sadece Avustralya'da yasayan Wombat'larla karsilasiyoruz. Sadece ot yiyen buyukce ve toplu bir chow chow kopegi andiran bu canlilarin tek dusmani dingolar. Dingolarda kendileri nden korunmak icin cekilen citin arkasinda olduklarindan Wombatlarin dusmani yok, onun icin yanina gidip basini falan oksarsaniz kacmiyor, sadece ot yerken homurdaniyor. Parkin bir baska sakini ise kirmizi sirtli orumcekler. Hemen her kayanin altinda yuvalari var. Kendilerine saygi ile yaklasalim lutfen yarim saat icinde insani oldurecek kadar zehirliler. Ve zehirlerini sinek avlamak icin kullaniyorlar, bu bir insani oldurmek icin atom bombasi atmaya denk gelen bir fazla silah kullanimi. Melbourne'dan Canberra'ya gecerken Avutralya Alplerinden gececegiz. Alplere yakin bir bolgede harita uzerinde ilginc isimli bir yer var: Suggan Buggan. Harita uzerinde buyuk bir daire ile gosterilmis, yani nufusu buyuk gibi gozukuyor. Kasabaya gelince butun kasaba halkini buyuk bir agacin altinda goruyoruz: elli-elli be yaslarinda bayan. Jane, yani kasabanin tek sakini, elinde cifte sessiz bir sekilde bizi selamliyor. Agaclarin arasinda kayboluyor. Sofore gore Jane buyuk sehirden ve insanlardan sikilip bu kus ecmaz kervan gecmez kasabya gelmis. Eskiden altin cikan kasaba da maden kapaninca kimse kalmamis, simdi sadece sonradan yerlesen Jane var. O da elinde cifte ile dolasiyor, belkide ugramamak en iyisi. Jindabyne kasabasi Alplere gelenlere hizmet vermek icin kurulmus bir yer: kayak malzemesi kiralayan magazalar, oteller ve lokantalar disinda ilginc bir sey yok. Jindabyne'dan baskent Canberra'ya geciyoruz. Canberra, Melbourne ve Sydney kimin baskent olacagi konusunda anlasamayinca ortaya yakin bir yerde sonradan kurulan bir baskent. Duzenli caddeleri, sizi hemen icine alan cok genis yesil alanlari, parali her milletin yapmaya calisacagi mimari gosteristen baska bir seye yaramayacak devlet binalari ve ortada cok buyuk bir yapma golu ile yapay bir goruntusu var. Bu sehirde hemen herkes devlete calisiyor. Ortalama devlet memuru maasinin 65,000 dolar civari oldugu bu sehirde siyah takim elbiseli kadin ve erkekler ogle saati sehir merkezindeki butun lokantalari saat onikide doldurup saat birde bosaltiyorlar. Sehir pek ic acici olmasa da Canberra'daki Milli Muze harika. Avustralya'nin dogasi, gecmisi, olaylar, gelecekle ilgili planlar ve cevre sorunlari etkilesimli sistemler kullanilarak ziyaretcilere anlatiliyor. Canberra'ya sadece bunun icin bile gidilir. Uc hafta boyunca Avustralya'da turistlerin ragbet etmedigi issiz ve sakin bolgelerinden en buyuk sehirlerine kadar sizinle dolastik. Avustralya icin simdilik bu kadar yeter. Hadi Japonya'ya gidelim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/beomeosa-busan-kore.html", "text": "Beomeosa tapinagi Busan'in kuzeyinde yer aliyor. 678 yilinda insa edilen bu yapi defalarca onarilmis, birkac kez yanip yeniden yapilmis. Bugunlerde ozellikle haftasonlarinda cok sayida ziyaretci tapinmaya geliyor. Isteyen ziyaretcilerin geceyi rahiplerle beraber meditasyon yaparak gecirebilecekleri bir bolumleri de var. Hem icerdeki iscilik hem de bulundugu yer itibariyla gorulmeye deger bir yer. Bugunlerde ozellikle haftasonlarinda cok sayida ziyaretci tapinmaya geliyor. Isteyen ziyaretcilerin geceyi rahiplerle beraber meditasyon yaparak gecirebilecekleri bir bolumleri de var. Hem icerdeki iscilik hem de bulundugu yer itibariyla gorulmeye deger bir yer. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/busan-kore.html", "text": "Japonya'nin Fukuoka kentinden deniz otobusuyle Kore'nin Busan kentine varmam uc saat suruyor. Gumrukte gorevli diger yabancilarin pasaportlarina sikkin sikkin bakarken benim pasaportuma bakinca kafasini kaldirip bakiyor sonra cat pat bir Ingilizce ile \" welcome, we are sisters \" diyor. Herhalde Ingilizcesi yeterli degildi, aslinda Kore savasindan dolayi \"we are brothers \" demek istedi diye dusunup geciyorum. Sonradan ogrendim ki biz cidden kizkardesmisiz: Istanbul ile Busan kardes sehirlermis, Ingilizce olarak \"sister cities\", gorevlinin ne kastettigini ancak uc gun sonra cakiyorum, aferin bana. Busan yaklasik 3.5 milyon nufusuyla Kore'nin buyuk sehirlerinden ve en onemli limanlarindan. Daglarin arasindaki dar bir vadiye kurulan sehirde zaman zaman binalar fazlasiyla ic ice girebiliyor. Gece butun kusurlari ortuyor: sehir canlanip daha guzel gozukmeye basliyor. Geceleri canlanan baska bir seyde sokakta kurulan seyyar lokantalar. Busan acikhava lokantalari ve cig balik yemekleriyle unlu. Jagalchi balik pazari Asya'da Japonya'daki Tsukiji'den sonra ikinci buyuk pazar. Pazardan isterseniz aldiginiz baligi aninda hazirlayip size sunan bir cok lokanta mevcut. Ozellikle tanklarda canli olarak satisi bekleyen ahtapotlar cok revacta. Musteri bu taze balik lokantasina gelip ahtapot ismarladiginda tanktan cikarilan ahtapot hemen aninda kesilip uzerine sos dokulup pisirilmeden masaya servis yapiliyor. Tabakta henuz oynayan ahtapotlari Koreliler buyuk bir istahla mideye gonderiyorlar. Balik pazarindan sonra sebze meyve almak icin Bujeon'a ugrayabiliriz. Gukje pazarinda hem Kore hem yabanci mallardan genis bir yelpaze bulmak mumkun. Plastik terliklerden Armani elbiselere kadar hersey kaldirimlara yigili musteri bekliyor. Sehrin bir cok yerinde bir cesit tursu olan, Korelilerin milli yemegi, Kimci saticilari var. Onlarca cesidi olan Kimci konusunda Koreliler cok secici. Herkesin sevdigi degisik bir cesit Kimci olunca tipik bir Kimci tezgahi onlarca farkli ve rengarenk mamulle doluyor.... Sehrin bir cok yerinde bir cesit tursu olan, Korelilerin milli yemegi, Kimci saticilari var. Onlarca cesidi olan Kimci konusunda Koreliler cok secici. Herkesin sevdigi degisik bir cesit Kimci olunca tipik bir Kimci tezgahi onlarca farkli ve rengarenk mamulle doluyor...."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/isyerlerine-ingilizce-isim-verince-kore.html", "text": "Isyerlerine Ingilizce isim verme hastaligi sadece bize ozgu degil, Kore de bundan payini epey almis. Hatta alisveris merkezlerindeki reklamlara bakarsaniz buranin Kore olduguna inanmaniz kolay degil: butun mankenler sarisin, mavi gozlu batililar. Dedim ya batili isim satiyor, esnafta isin kolayini bulmus, herseye olabildigince Ingilizce isim veriyor. Ama hangi sozlugu kullandiklarini merak ediyorum. Bazi ilginc hatalar yapmislar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/kore-savasi-muzesi.html", "text": "Seul'dan sadece 30 dakika uzaklikta Kuzey Kore siniri var. Kore savasinin uzerinden 55 sene gecmis olmasina ragmen savas Guney Koreliler icin halen gunluk bir gercek. Gazetelerde hemen hergun Kuzey Kore ile ilgili bes-on ayri haber cikiyor. Guney Koreliler Kuzeyin nukleer kullanmayacagina eminler, ama guneyi istila etmek isteyebileceklerini dusunuyorlar. Seul'de her an karsiniza asker uniformali biri cikabiliyor, sehrin icinde de askeri birliklerin karargahlari var. Ozellikle Amerikalilarin gozle gorunur bir varligi var. Savasi hatirlatan yerlerden biri tabii ki Seul Kore Savasi Muzesi. Bizim de katildigimiz bu savasin her ani ayrintili bir sekilde bu muzede bulunabilir. Savasi yasayan yasli Koreliler Turk oldugumu ogrenince daha bir ilgili oluyorlar. Busan ve Seul'de yol sorarken iki kez Koreliler tarafindan \"biz kardesiz, ulkene hos geldin\" denilerek ugurlandim. Genc kusak dogal olarak savasi yaslilar kadar bilmiyor, bu durum yaslilari hic memnun etmiyor, gencleri musrif ve saygisiz buluyorlar. Birlesmis Milletler adina savasa mudahil olan ulkelerin hepsi bu muzede hatirlanmis. Binanin on kismindaki kolonlarda savasta hayatini kaybeden insanlarin isimleri yazili. Turk birligi -yuzde olarak- en fazla sehit verenlerden. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/kore-video-oyunu-tv-kanallari.html", "text": "Guney Kore dunyanin en buyuk online video oyun pazari. Evlerin yuzde sekseninde ADSL var, bunun ana sebebi online bilgisayar oyunlari. Koreliler bu iste oyle ciddiler ki 24 saat sadece bilgisayar oyunu oynayanlari gosteren TV kanallari var. Gittigim bazi kafe ve hostellerde duvardaki TV'ye yapisip kalmis Korelilerin neyi seyrettigine baktigimda hep oyun kanallarini gordum. Sadece Starcraft'a ayrilmis bir kanal ve bu oyunu oynayarak gecinen yaklasik 110 profesyonel \"video oyuncu\" var. Oyun gosteren TV kanallarinin biri metro istasyonunun ust katinda idi, kacirir miyim? Asagida gordugunuz tum seyirciler bir kabin icinde Starcraft oynayan kisi puan aldikca alkisliyorlardi, olaya kendilerini iyi kaptirmislardi, tam bir futbol maci atmosferi icinde cekim yapildi. Kore oyun pazarini merak edenler http://www. koreatimes. co. kr/www/news/biz/2008/08/234_14687. html adresine ugrayabilirler. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/korede-kopek-eti-pazari.html", "text": "Busan'da baska bir pazar daha varki pek ic acici degil. Sehrin kuzeyindeki Gupo'da dolasirken halk pazarinin yanindaki sokaktan gelen kopek sesleri duyuyorum. Merak edip sokaga giriyorum. Sokakta 20-25 dukkan yanyana siralanmis. Butun dukkanlarin onunde kafesler ve kafeslerde kopekler var. Kafeslerin yanindaki camekanlara bakinca irkiliyorum: kesilmis, temizlenmis yenmeye hazir kopekler. Bu sokak tamamen kopek eti satan dukkanlara ayrilmis. Dukkanlarin hepsinde buharla pisirmeye yarayan buyuk kazanlar var. Kapali kafeslerinde bekleyen kopegi secip kesilmesini de isteyebiliyorsunuz, camekanlarda kesilmis ve satisa hazir olanlari da. Dilerseniz kazanda pisirip veriyorlar. Hayvan koruma kuruluslari kopek eti yenmesini engellemeye calisiyorlar ama yapabilecekleri fazla bir sey yok. Kore halki kopek etinin insana canlilik verdigini ve ozellikle yaz sicagindan fazla etkilenmemenizi sagladigini dusunuyorlar. Esnaf sokakta fotograf cekmemi istemedi, makinayi cikarinca yanima gelip defalarca fotograf yok dediler. Kopek eti tuketiminin uluslararasi tepki cekmesini engellemek icin Kopek Eti pazari Dunya Futbol Kupasi sirasinda kapatilmis, sonra yeniden acilmis. Pazarin kalabalikligina bakilirsa daha uzun yillar iyi is yapacak gibi."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/koreye-nasil-gidilir-nasil-gezilir-ne.html", "text": "Iki ana sehir olan Seul ve Busan arasinda hizli tren seferleri var. Sadece uc saat suren bu yolculukta tren 300 km/s hiza ulasiyor. Tren istasyonundan aldiginizda fiyati $47. Trenin sefer yapmadigi yerler icin de sik sik kalkan bolgesel otobusler var. ---------------------------------------------------- THY'nin Seul'a dogrudan ucusu var, ama pahali. Daha ucuza bulmak icin Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ bakabilirsiniz. Aktarmali ucuslarin daha ucuza gelecegini unutmayin. Katar havayollari zaman zaman cok iyi indirimler yapiyor, kontrol etmekte fayda var. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Seul'un mevvsimleri Istanbul benzeri. Yalniz Agustos ayi Istanbul'dan daha sicak ve cok daha nemli geciyor. Mumkunse Agustos'ta uzak durmakta fayda var. Seul'un mevvsimleri Istanbul benzeri. Yalniz Agustos ayi Istanbul'dan daha sicak ve cok daha nemli geciyor. Mumkunse Agustos'ta uzak durmakta fayda var. Hostel'de kalmak 15 ila 25 dolara malolur. Basit esnaf lokantalarinda 3-4 dolara doymak mumkun. Biraz daha konforlu yerlerde yemek isterseniz 8-15 dolar arasi hesap gelebilir. Iki ana sehir olan Seul ve Busan arasinda hizli tren seferleri var. Sadece uc saat suren bu yolculukta tren 300 km/s hiza ulasiyor. Tren istasyonundan aldiginizda fiyati $47. Trenin sefer yapmadigi yerler icin de sik sik kalkan bolgesel otobusler var. Kore, ideal bir tatil mekani degil. Savastan dolayi eski bir cok yapisi yikilmis, kumsallari kalabalik. Ulkenin yuzde yetmisi daglik ve yurumeyi seven buyuk bir topluluk var. Dolayisiyla bir kac gunluk yuruyus turlari icin ideal bir ulke. Seul'de Asya'nin en buyuk elektronik pazari var. Busan'da ise Asya'nin ikinci buyuk balik pazari. Her ikisi icinde meraklisi ziyaret edebilir. ----------------------------------------------------"} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/09/seul.html", "text": "Seul, 10 milyonu asan nufusu, yuksek binalari, binlerce kucuk dukkani, dunyaca bilinen buyuk firmalari ile tam bir ari kovani. Kore savasinda yerle bir oldugu icin sehirde tarihi yapilar bulmak kolay degil. Onun yerine degisik gokdelen orneklerine bakabilirsiniz. Gokdelenleri yapanlar bizde de taninan Hyundai, LG, Samsung gibi firmalar. Bu firmalara Korede chaebol adi veriliyor, bir nevi devlet destekli tekel durumundalar. Anlayacaginiz Kore, Japon modelini takip etmis. Ta ki 1997 Asya krizi cikana dek. Kriz sonrasi ic piyasasini tamamen acmis. Seul kentinde sira sira gokdelenler. Gokdelenlerin olmadigi bolgelerde ise neredeyse her dort binanin birinin tepesinde kilise can kulesi ve hac var. 1945'e kadar Hristiyanligin %4-5 lerde oldugu Kore'de bugun bu oran %35'e cikmis. Sonradan dine donen herkeste oldugu gibi bir hirsla sarilmislar ki sormayin. Geceleri binalarin tepesindeki neon haclar sehre bazilarina gore mistik bazilarina gore koca bir mezarlik havasi veriyor. Tarihi eserlerin hemen hepsi sonradan yeniden yapilan kopyalar ve cevreleriyle pek uyum icinde degiller. Sanki 21. yy onlari yutmak istemis ve ham yapmis gibi. Seul gunduz cekici bir sehir olmasa da geceleri fena degil. Sehirde binlerce irili ufakli acik hava lokantasi havanin kararmasi ile canlaniyor. Tezgahlardaki binbir cesit yemek illaki milli icki soju esliginde onlari tuketecek musterileri bekliyor. Bu tezgahlarin musterileri genelde eski nesil, beraber acik havada arkadaslariyla iciyorlar, iciyorlar, iciyorlar. Ben kendilerini Ruslara icme konusunda rakip olur gordum. Galiba milli karakter olarak yavaslamak hoslarina gitmiyor, ister uretim olsun, ister soju. Genc nesil daha farkli. Onlar kapali mekanlari tercih ediyorlar. Asagidaki dev ahtapot kollarina benzeyen yapi mangal dumanini cekmek icin. Burasi bir kendin pisir-kendin ye mekani. Seul universitesinin kampusu civari her daim canli. Kore deyince elektronik demeden gecilmez dogal olarak. Yongsan'daki bu binada sadece elektronik esya saticilari var. Asya'da tek cati altindaki en buyuk elektronik pazari burada. Fiyatlar Japonya'nin %20 altinda. Ayni mal bir cok dukkanda var, dolayisiyla pazarlik mumkun, Seul'un grisini icimizden atmak icin Filipinlerin mavisine acilma zamanimiz geldi. Bundan sonraki duragimiz Cebu, Filipinler. Mayolarinizi ve snorkelleriniz aldiysaniz yola cikalim artik. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/10/bruney-sultanligi.html", "text": "Bruney'in baskenti Bandar Seri Begawan. Su ismi iki kere ard arda ayni sekilde soylemeyi henuz beceremedim, en iyisi BSB diyelim. BSB'nin merkezi oldukca kucuk. Sehrin neresinden bakilirsa bakilsin hemen goze carpan yapinin yanindan dolasmaya baslayalim. Sultan Omer Ali Seyfettin camii altin kubbesiyle gunun her saati paril paril. Su anki sultan Hassan al Bolkiah'in resimleri sehrin her dukkaninda ve her acik alaninda goze carpiyor. BSB kucuk oldugu icin trafik her zaman rahat. Gunun en yogun saatlerinde bile sokaklar bos. Sehir merlezinde modern yapilarin yani sira eski binalar ve bolgeler de var. Bunlardan acik pazara kopru ile ulasmak mumkun. BSB nemli ve sicak. Hele ogle saatlerinde yereller bile guneste kalamiyor. Bruney'deki kadinlar muhafazakar oldiklari icin kapali ama cok renkli giyiniyorlar. Yarin BSB'nin cok ilginc bir mahallesine, su sehri Kampung Ayer'e, gidecegiz. Gorusmek uzere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/10/bruneye-nasil-gidilir-nasil-gezilir-ne.html", "text": "Bruney Turklerden vize istiyor. Ancak 3 gun transit vizeyi sinir kapisinda veriyor. Simdilik bu uygulama sadece ucakla seyahatte gecerli. Eger Bruney'e uc gunlugune gitmek istiyorsaniz, Kota Kibabalu 'dan Bruney'un baskenti Bandar Seri Begawan'a ucabilir, oradan uc gun sonra Kuching'e gecebilirsiniz. Sinir kapisinda verilen vizenin ucreti 5 Bruney dolari. THY'nin Singapur ve Malezya'ya dogrudan ucuslari var. Her iki ulkeden Malezya Havayaollari veya Singapur havayollari ile Bruney'e gecebilirsiniz. Yukarida yazdigim transit vizesini alacaksaniz, Bruney Havayollarini da kullanabilirsiniz. Daha ucuza ucak bileti almak icin www. kayak. com veya www. expedia. com da aktarmali ucuslara bakabilirsiniz. Zaman zaman Katar havayollari bu bolgeye indirimli bilet satmakta, kontrol etmekte yarar var. Bruney her zaman nemli ve sicak. En fazla yagmurun dustugu aylar Eylul- Ocak arasi. Bruney'e yilda ortalama olarak Istanbul'un yaklasik 35 kati yagmur dusmekte, semsiyeleri almakta fayda var. Bruney bolge ulkelerine gore daha pahali. Ufak lokantalarda 5-10 Bruney dolarina bir ogun yemek yiyebilirsiniz. Otellerin ucuzlari yaklasik 50 Bruney dolari, hostelde yatak 10 Bruney dolari. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/10/hong-kong-ve-makauya-nasil-gidilir.html", "text": "Hong Kong ve Makau, Cin'in \"Ozel idare\" bolgeleri. Cin'in parcasi olmalarina ragmen bircok konuda farkli yasa ve yonetmeliklere sahipler, her iki \"bolge\"'de Turklerden vize istemiyor. THY'nin Hong Kong'a dogrudan ucusu var. Hong Kong'dan Makau'ya gecmek hizli deniz otobusu ile sadece bir saat. THY biletleri aktarmali giden havayollarina oranla daha pakali. Vaktiiniz varsa aktarma yapin, fiyat %20-%30 azalabilir. Buna ek olarak Malezya Kuala Lumpur'a ucuz bilet bulabilirseniz, Air Asia un Hong Kong'a cok uygun fiyatlari var. Guneydogu Asya'da iseniz Dragon Air ve CebuPacific kontrol etmeye deger. Bunlar disinda ucuza bilet bulmak icin Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ bakabilirsiniz. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Hong Kong ve Makau her zaman nemli iki sehir. Yazin sicaklik 30 derecenin uzerine ciktiginda her ikisinde de sokakta yurumek bunaltiyor. Kisin sicaklik 10 derceye kadar dusebiliyor, nemden dolayi daha fazla hissediliyor. Yerellere gore Kasim ve Aralik aylari sehri ziyaret etmek icin en iyi zaman. Her iki sehirde cok turist cektigi icin Asya'ya gore pahali yerler. Ortalama bir hostelde yatak 20-30 dolara, bir ogun yemek 5-10 dolara malolur. Sehirde ulasim kolay oldugu icin Kowloon ya da Hong Kong adasinda kalacaginiz yerlerin merkezi olmasi degil, metro veya otobuse yakinligi onemli. Merkezden biraz uzak ama metro yakininda kalacak bir yer hem daha ucuz hem daha sessiz olacaktir. Hong Kong'ta ulasim Makau'ya gore daha duzenli. Alacaginiz bir Octopus karti ile metro, otobus ve tramvaylarda ucreti odeyebileceginiz gibi, ayni kartla cok yaygin olan 7elevenlardan alisveriste edebilirsiniz. Octopus kartlarini metro istasyonlarindan yada havaalanindan alabilir, butun 7eleven'larda doldurabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/10/makau.html", "text": "Makau, Avrupa'nin Cindeki ilk ve son somurgesi. 1500'li yillardan itibaren Avrupali guclerin ilgisini ceken Makau'ya 16. yy sonunda Portekizliler sahip olmuslar. 1999 yilina kadar Portekiz yonetiminde kalan Makau, Cin'in kendini yoneten serbest bir bolgesi. Makau'ya girmek icin Turklere herhangi bir vize gerekmiyor, ancak Cin vatandaslarinin vize almasi sart dersem yonetimin serbestligi biraz daha aciklanmis olur. Bolgenin buyuklugu sadece 30 kilometrekare. 30 kilometrekarede ne yapilir ki deyip gecmeyin. Gecen sene Makau'yu ziyaret eden turist sayisi 22 milyonu gecmis, yani Turkiyeden daha fazla. Neden mi? Makau, Asya'nin Las Vegas'i. Ozellikle 2001 sonrasi Cotai Strip uzerinde yapilan yeni kumarhaneler ekonominin her sene %13 ten fazla buyumesine yolacmis. Henuz kumarhane yatirimlari bitmemis durumda ve gelir olarak Las Vegas'i sollamis durumdalar. Yakinda Las Vegas'a Batinin Makau'su adi verilirse sasirmayin. Makau'nun resmi dilleri Cince ve Portekizce. Sehir devletteki tum tabelalar iki dilde ve Portekizceyi de konusan hatiri sayilir bir nufus var. Sehrin tarihi mekanlarinda gezinirken \"Avrupa'nin ortasinda niye bu kadar cok Cinli var?\" diyeceginiz anlar geliyor. Sehrin eski kesimlerinde binalar bes alti kati gecmezken yeni yapilan binalar ekonomiye uyarak alabildigine boy atmislar. Cin'in buyumesinin bir baska yuzunu gormek isteyenler Makau'da gorulecek ilginc onlarca yer bulabilirler. Hazir kucuk yerlere alismisken Makau'dan kucuk baska bir devlete daha gidelim mi? Tamam o zaman, simdiki duragimiz Bruney. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/10/su-sehri-kampung-ayer-bruney.html", "text": "Bruney'in baskenti Bandar Seri Begawan'in nehir kenarinda ilginc bir bolge var: su sehri Kampung Ayer. Gerci yerel dilde \"su koyu\" anlamina geliyor ama, otuzbin kisiden fazla insanin yasadigi bu yere koy demek tam dogru degil. Sehir demekte pek dogru degil ama bolgenin buyuklugunu aciklamaya yeter. Biraz dolasalim siz karar verin adina. Belkide butce acigindan dolayi halen \"geleneksel\" yasamaya devam eden Su sehri halkina ve yasam tarzina dokunulmamis. BSB'nin hemen yani basinda icine girdigimizde yuzyillardir degismeyen bir yasam tarzina taniklik edebilecegimiz bir sehir bizi bekliyor. Hadi Kampung Ayer'e. Su sehrine gitmek icin BSB'de Yayasan alisveris merkezine gidiyoruz. Deniz kenarindaki Yayasan merkezi, sultana ait bir vakfin elinde ve bakimli bir yer. Civardaki binalar icin ayni seyi soylemek mumkun degil. Hemen yan caddelerde kaldirim olmamasi ve lagimin yari acik akmasi pek kimsenin umrunda degil, Her neyse yolumuza donelim ve alisveris merkezinin onunde beklesen teknelere yanasalim. Su taksileri Kampung Ayer'in herhangi yerine gece-gunduz 1Bruney dolari karsiliginda goturuyor. Alisverisini bitiren, isinden donen Bruney'liler sabah ve aksam saatlerinde taksiler onunde kuyruk oluyor, gunun diger saatleri ise iskele genelde sakin. Sakin dediysem sakin anlarinda bile 5-6 taksi is basinda oluyor. Sehrin en hareketli noktalarindan biri bu iskele. Su sehri uzaktan kucuk gibi duruyor. Yaklastikca ne kadar genis oldugu daha iyi anlasiliyor. Sehirde otuzbinden fazla Bruney'li yasiyor. Evler disaridan bakimsiz gibi duruyor, su kenarina en yakin olanlar oyle. Genelde parasi pek olmayan ve isine gitmek icin erken kalkmak zorunda olanlar su sehrinin kenarindaki bu evlerde yasiyor. Parasi olanlar daha iclere tasiniyor. Evler buyuk, cogunda havalandirma var ve bazilarinda icerideki LCD televizyonlar camdan gorunuyor. Su sehri sakinleri evlerinden uzaklasmadan hemen her ihtiyaclarini karsilayabiliyorlar. Su uzerine kurulmus camiler.... okullar ve hastaneler bile var. Sakin dediysem sakin anlarinda bile 5-6 taksi is basinda oluyor. Sehrin en hareketli noktalarindan biri bu iskele. Su sehri uzaktan kucuk gibi duruyor. Yaklastikca ne kadar genis oldugu daha iyi anlasiliyor. Sehirde otuzbinden fazla Bruney'li yasiyor. Evler disaridan bakimsiz gibi duruyor, su kenarina en yakin olanlar oyle. Genelde parasi pek olmayan ve isine gitmek icin erken kalkmak zorunda olanlar su sehrinin kenarindaki bu evlerde yasiyor. Parasi olanlar daha iclere tasiniyor. Evler buyuk, cogunda havalandirma var ve bazilarinda icerideki LCD televizyonlar camdan gorunuyor. Su sehri sakinleri evlerinden uzaklasmadan hemen her ihtiyaclarini karsilayabiliyorlar. Su uzerine kurulmus camiler.... okullar ve hastaneler bile var. Elektrik ve su her evde var. Evler su uzerinde oldugu icin curume sorunu var. Yer yer icinde yasanmayan evlerin yikildigini goruyorsunuz. Gelgitle sular cekildiginde evlerin uzerinde durdugu siriklar iyice ortaya cikiyor. Iste o zaman yengecle beslenen balikcillara gun doguyor, ve tabi kus pesinde olan kedilere. Gelgitle sular cekildiginde evlerin uzerinde durdugu siriklar iyice ortaya cikiyor. Iste o zaman yengecle beslenen balikcillara gun doguyor, ve tabi kus pesinde olan kedilere. Butun evlerin iki kapisi var: siriklar uzerine kurulmus dar sokaklara bakan kapilar ve suya inen merdivenlere bakan kapilar. Evlerin balkonlarindan ve salonlarindan denize sarkitilmis olta ve yengec tuzaklari gormek mumkun. Salonda TV seyrederken balik avlamaya ne dersiniz? Illaki kayikla acilacagim derseniz onu da bu koyde balkonunuza baglayabilirsiniz. Kapung Ayer'de park yeri sorunu yok, su kenarindaki her evin bot iskelesi ve suya inen merdiveni var. Sokaklar dar olmasina ve bazi yerlerde biraz sallanmasina ragmen sokaklarda oynayan cocuklara rastlamak mumkun. Tabi bakkal ve lokantalarda tahta yollarda yerlerini almislar. Kucuk kumes hayvanlari da su sehrinde ailelerin evlerinin yaninda yerlerini almislar. Yani koy hayati su uzerinde bile aynen devam ediyor. Iste bunun icin Kampung Ayer'e \"su koyu\" mu desem \"su sehrimi\" desem bir turlu karar veremedim. En iyisi onada siz karar verin. Su sehrinden sonraki duragimiz Malezya Borneo'sunda Kota Kinabalu sehri. Gorusmek uzere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/11/nehrin-ters-akmaya-basladigi-gun-phnom.html", "text": "Su senliklerinde kayik yarislari 12. yy dan beri yapiliyor ve kazanmak cok prestijli bir olay. Bundan dolayi 500'un uzerinde kurek takimi yarislara katiliyor. Kayiklar 30 kisilikten 100 kisilige kadar olabiliyor. Yuz kisilik kayiklarin gecmesi gorulmeye deger, sanki sonunu goremeyecekmissiniz gibi oluyor. 30 kisilik olanlarda ciddi hizli yaris cikiyor. Her kayigin basinda bir takim sefi var ve elindeki asayi kayiga vurarak tempo tutuyor. Yarislar tam uc gun suruyor, 45000 yarismaci katiliyor. O gun yarisa cikacak takimlar gumruk bolgesinin onunde toplaniyor. Hakemler kayiklarin kurallara uygun olup olmadigini denetliyor. Hazir olanlar yarisa baslamak icin baslangic cizgisine gidiyor. Sirasi gelmeyenler kendilerine ayrilan bolgede bekliyor. Arkada gordugunuz gri binalar yarismacilarin kalmasi icin yapilan gecici cadirkent. Hava kararmaya baslayinca yarismacilar ve seyirciler gunun yorgunlugunu eglenceyle atmaya calisiyor. Phnom Penh sahil yolunda yere dusmek imkansiz hale geliyor: o kadar sikisik ki kalabalik sizi tasiyor. sahnelerde eglence gec saatlere kadar suruyor. Ulkenin en unlu sanatcilari bedava konser verdigi icin ozellikle konser alanlari cevresine girmek kolay degil ulkenin yuzde yirmi nufusu orada. Su senliginin bir baska hos gelenegi ise gemilerden yapilan isik gosterileri. Kamu kuruluslari ile buyuk ozel firmalarin gemileri iki saat boyunca nehir kiyisinda toplananlara guzel anlar yasatiyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/dort-senede-2-milyon-kisiyi-katleden.html", "text": "Kambocya, 30 sene suren ic savastan ve kanli bir yonetimden ancak 1998 yilinda kurtuldu. 1975-1979 yillari arasinda yonetimi ele geciren Kizil Kimerler orgutu, cogu egitimli tam 2 milyon Kambocyaliyi katletti. Katliamlarin basladigi 1975 yilinda ulkenin nufusu 7 milyondu, 1979 yilinda Vietnam Kambocya'yi isgal edene kadar 4.6 milyona dusmustu: 2 milyon olu ve dortyuzbin multeci. Dunyanin uzun sure habersiz, sonra da kayitsiz kaldigi katliamla buyuk cogunlugumuz \"Olum Tarlalari\" filmiyle tanisti. Katliamlar devam ederken ulkeye duzenli bir yonetimi geri getirmeye calisan Kizil Kimer karsiti cephe, tam oniki yil boyunca aralarinda Turkiyenin de bulundugu ulkelerin oylariyla Birlesmis milletler oturumlarina sokulmadi, onun yerine katliami gerceklestirenler uluslararasi toplantilarda Kambocya'yi temsil etmeye devam ettiler. Kambocya'nin 2 milyon insan ve 30 sene kaybetmesine yol acan olaylari anlamak icin Fransiz somurgesi olduklari zamana donmemiz gerekiyor. Kambocyalilarin cogu kendileri eski Kimer Imparatorlugundan gelme sayiyorlar, dolayisiyla kendilerine Kimer diyorlar. Kimerler komsulari Siyam ve Vietnam ile tarih boyunca savastilar. 1864 yilinda Kimer Krali Fransizlardan koruma ister. 1884 yilinda ise Kambocya'yi resmi olarak Fransiz somurgesi haline getiren belgesi imzalar. Kambocya Ikinci Dunya Savasina kadar Fransiz idaresinde kalir. Savas baslayinca ulkede kalan Fransiz yoneticiler Kambocya'yi ele geciren Japonlarla isbirligi yaparlar. Isbirligi yaptiklari icin Japonlar yonetime karismazlar, hersey eskisi gibi devam eder. 1941 yilinda ulkeye yeni kral secilmesi gerektiginde, Franzsizla en genc, en tecrubesiz ve en eglenceye duskun olan ve kukla olarak yonetebileceklerine inandiklari lise ogrencisi prens Norodoum Sihanouk'ta karar kilarlar. Bilmedikleri Norodoum Sihanouk'un kuzu postundaki kurt oldugudur: Sihanouk kral olduktan sonra yaptiklariyla Fransizlari cok pisman edecektir. Savasin sonuna dogru Japonlar yenileceklerini anlayinca Kambocya'yi yoneten Fransiz yonetimi devre disi birakir ve Norodoum Sihanouk Kambocya'nin bagimsizligini ilan eder. Bagimsizlik hayata gecmeden Ikin ci Dunya Savasi biter ve Fransizlar \" bizim olani geri almaya geldik\" diyerek Kambocya'yi somurmeye devam eder. Bagimsizlik konusunda israr eden Sihanouk'un onunu kesmek icin monarsi lav edilir ve secimler yapilir. Ikinci Dunya Savasi sonrasi Vietnam'a geri donen Fransizlari Ho Chi Minh'de bagimsizilik istegiyle karsilar. Fransizlar kabul etmeyince savas baslar, Amerika Asya'da komunizmin ilerlemesini engellemek icin Vietnamlilara karsi savasan Fransizlara buyuk mali ve askeri yardim yapar. Bu catismalar daha sonra birinci Hindicin savasi olarak anilacaktir. Buyuk dis yardimlar bile Kuzey Vietnam'da Viet Kong guclerinin ilerlemesini durduramaz. 1952 yilinda Fransizlarin Vietnam'da verdigi agir kayiplardan sonra somurge yonetiminin Kambocya'da zayiflamasini firsat bilen Sihanouk parlementoyu kapatir ve bagimsizliga dogru adim atar. Dunya baskentlerini dolasarak artik Fransizlarin gitmesi gerektigini anlatir. Sihanouk'un uluslarasi kamuoyu onunde Fransayi zor duruma dusurmesi sonucu, Paris 1953'te Kambocya'nin bagimsizlik istegini kabul eder. Kambocya, 1953'te resmen bagimsiz olduktan sonra politik partilerin kurulmasina izin verilir. Kralin yetkisi sadece gosteriste kaldigi icin Sihanouk kisa surede sikilir. 1955 yilinda tahta babasini gecirerek kendisi parti kurar ve secimlere girer, kazanir. Sihanouk'un secimleri kazanmasina sasirmamak lazim cunku kendisi hem bagimsizligi getiren kisidir hemde Kimer Budizmine gore canli bir tanridir. Kendisinin politik goruslerine saygi duymayanlar bile secimlerde \"tanri\"ya oy verirler. Birinci Hindicin savasi sonunda Vietnam Kuzey ve Guney olarak ikiye ayrilmistir. Kuzey Vietnam'in Sovyet destekli komunist yonetimi Amerikanin destegiyle ayakta duran Guney Vietnam'a \" ozgurlugunu geri kazandirmak\" icin 1959'dan itibaren calismaya baslar. Ilk once Guney Vietnam'daki Viet Kong sempazitan gerillalara cephane ve yiyecek saglama uzere Laos ve Kambocya'nin issiz ormanlarindan gecen \"Ho Chi Minh patikasi\"' kurulur. 1959-1964 arasi Guney Vietnam'daki Viet Kong gerillalarin bu yoldan destek verilir. 1964'te Kuzeyin resmi askerleri de bu patikayi kullanarak Guney Vietnam icinde savasmaya baslar. Kambocya'nin gucsuz olmasindan dolayi Sihanouk kazanan tarafi tutmak ister ve Kuzey Vietnam'in Kambocya'nin issiz bolgelerinden gecmesine goz yumar. Kambocya'da Sihanouk yonetimine karsi silahli mucadele veren kucuk bir grup vardir: Kizil Kimerler. Bu grubun istegi ulkeye komunizm getirmek oldugu icin onlara \"kizil\" sifatini veren Sihanouk'un kendisidir. Ancak grup kucuk ve gucu sinirlidir. Guney Vietnam'i tutan ABD, Ho Chi Minh patikasinin kullanilmasini engellemek icin Sihanouk'un yerine ABD yanlisi Lon Nol'y getirmek ister ve Sihanouk'a karsi darbe duzenletir. Sihanouk'un yardimcisi Lon Nol, ABD'ye tam itaat karsiligi darbe sonrasi basbakan olur. Darbe sonrasi Cin'e surgune giden Sihanouk, Lon Nol'a karsi eski dusmani Kizil Kimerlerle isbirligine gider. Kizil Kimerlerin yukselisi boylece baslar. ABD yanlisi Lon Nol dengesizlikleri ve beceriksizlikleri sonucu kisa zamanda halkin nefretini kazanmayi becerir. 1969 yilinda ABD kongreden izin almadan gizlice Kambocya'yi bombalamaya baslar. Amac Ho Chi Minh patikasini yoketmektir. Bombalama 1973'e kadar gizlice devam eder. ABD Vietnam'daki savasi kaybedecegini anlayinca caresizlik icinde Kambocya'nin bombalanmasini arttirir, sivil ve askeri hedef ayirimi yapilmaksizin Vietnam siniri boyu bombalanir, canli ne varsa yokedilir. Bu dort senelik \"gizli\" bombalamada Kambocya topraklarina dusen bombalar Japonya'ya Ikinci Dunya Savasi sirasinda dusen bombalarin iki katidir. Kambocya ekonomisi dagilir, halk kendilerini bombalayanlara karsi savasan Kizil Kimerleri desteklemeye baslar. Lon Nol'un idaresi yolsuzluk ve adaletsizlikle unlenir ve giderek gucunu kaybeder. Kizil Kimerler Lon Nol idaresine karsi zafer ustune zafer kazanirlar. 17 Nisan 1975 gunu Kambocya'nin baskenti Phnom Penh Kizil Kimerlerin eline gecer. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/kambocyada-sokak-yemekleri.html", "text": "Kambocya'da gunduzleri her an sokaktaki bir yemek tezgahindan en fazla 50 metre otedesiniz. Hatta buyuk sehirlerde cok daha sik yemek tezgahi ile karsilasacaksiniz. Gelin beraber tezgahlari dolasalim, bazilari tanidik, bazilari \"son derece farkli\". Bu tezgahta kizarmis karafatma, su kurdu, kurbaga ve orumcek satiliyor. Kambocyalilar cerez larak bunlari yemeyi seviyorlar. Orumcekler istah acici gorunmese de tadlari fena degil. Izgara muz hemen her yerde karsiniza cikacak sokak yemeklerinden. Uzerine tuz dokulup rengi esmerlesene kadar izgara yapilan muzlar dolasirken aclik bastirmak icin birebir. Sandvicci, isterseniz sosisleri kizartip ekmek arasi yapiyor. Fransizlardan kalan ekmek yapim teknigi belki somurge doneminin tek arti yani, ekmekler nefis. Bir baska bozek cerezcisi, bunda uc bacakli ne oldugunu anlayamadigim baska bir bocekte satiliyordu. Tavuk embriyosu ya da kulucka yumurta icinde civciv diyelim. Genelde yiyenler 3-4 tane birden goturuyor, sagliga iyi geldigine dair bir inanis var. Asya'da cok yenen noodle in saticisi da bol. Bu kadin musterisine istege gore eriste corbasi hazirliyor. Kambocyalilar gune eriste corbasi ile basliyorlar. Ise gelenler ilk once en yakin lokantaya ugrayip corbalarini iciyorlar, erkekler icin sabah kahvaltisinin disarida yapilmasi bir gelenek. Bazi calisanlara ise bu seyyar noodle saticisi ayaklarina kadar gidip hizmet veriyor. Hemen yakinda baska bir tanidik tad : haslama misir. Sokaklarda her az acliginizi yatistirabileceginiz onlarca tezgah dah var: kucuk izgara et ve sebze cerezler, kizarmis pirinc, sebze ve yumurta yemegi, cin usulu hamur, ve cekirdek niyetine yiyebileceginiz kucuk deniz kabuklulari. Bu kadar yemegin uzerine biraz seker kamisi suyu icip susuzlugumuzu giderelim. Ve Phnom Penhi dolasmaya devam edelim. Bu tezgahta kizarmis karafatma, su kurdu, kurbaga ve orumcek satiliyor. Kambocyalilar cerez larak bunlari yemeyi seviyorlar. Orumcekler istah acici gorunmese de tadlari fena degil. Izgara muz hemen her yerde karsiniza cikacak sokak yemeklerinden. Uzerine tuz dokulup rengi esmerlesene kadar izgara yapilan muzlar dolasirken aclik bastirmak icin birebir. Sandvicci, isterseniz sosisleri kizartip ekmek arasi yapiyor. Fransizlardan kalan ekmek yapim teknigi belki somurge doneminin tek arti yani, ekmekler nefis. Bir baska bozek cerezcisi, bunda uc bacakli ne oldugunu anlayamadigim baska bir bocekte satiliyordu. Tavuk embriyosu ya da kulucka yumurta icinde civciv diyelim. Genelde yiyenler 3-4 tane birden goturuyor, sagliga iyi geldigine dair bir inanis var. Asya'da cok yenen noodle in saticisi da bol. Bu kadin musterisine istege gore eriste corbasi hazirliyor. Kambocyalilar gune eriste corbasi ile basliyorlar. Ise gelenler ilk once en yakin lokantaya ugrayip corbalarini iciyorlar, erkekler icin sabah kahvaltisinin disarida yapilmasi bir gelenek. Bazi calisanlara ise bu seyyar noodle saticisi ayaklarina kadar gidip hizmet veriyor. Hemen yakinda baska bir tanidik tad : haslama misir. Sokaklarda her az acliginizi yatistirabileceginiz onlarca tezgah dah var: kucuk izgara et ve sebze cerezler, kizarmis pirinc, sebze ve yumurta yemegi, cin usulu hamur, ve cekirdek niyetine yiyebileceginiz kucuk deniz kabuklulari. Bu kadar yemegin uzerine biraz seker kamisi suyu icip susuzlugumuzu giderelim. Ve Phnom Penhi dolasmaya devam edelim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/kambocyaya-nasil-gidilir-nasil-gezilir.html", "text": "Kambocya, Turklerden vize istiyor. Siem Reap ve Phnom Penh havaalanlari ile birkac kara sinirinda kapida vize veriyor. Vize 20$. Ancak cok olarak pasaportunuzda bir sorun buluyorlar, 5-10 dolara \"cozuyorlar\". THY'nin Kambocya'ya direk ucusu yok. Bangkok aktarmali olarak gidebilirsiniz. Bangkok'tan Air Asia http://www. airasia. com ile ucuza Kambocya'ya gecebilirsiniz, ya da otobusle gidebilirsiniz. Ucuza bilet bulmak icin Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ bakabilirsiniz. Singapur ve Malezya'dan da aktarma yapmak mumkun. Malezya'dan Air Asia, Singapur'dan JetStar hesapli. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Kambocya'da iki mevsim var:yagmurlu ve yagmursuz. Yagmurlu mevsim Mayis'tan Kasim'a kadar suruyor. Kasim'da yagmurlar durup, nem azaliyor ve hava sicakliklari dusuyor. Nisan ayinda sicakliklar en yuksek seviyesine cikiyor. Ideal olarak Kasim-Subat aylari arasi seyahat etmek en iyisi. Kambocya'da hostel, misafirevleri ve oteller var. Misafirevlerinde kendine ait banyosu olan bir odada 7-15 dolar civarina kalabilirsiniz, biraz pazarlik edin, hele bir uzun sureli kalislar icin iyi indirim almak mumkun. Hosteller sadee buyuk sehirlerde ve yatak fiyatlari 3-8 dolar arasi. Yemek ucuz. Bir ogun yemek 1 ila 3 dolar arasinda. Lokantalarla seyyar saticilarin fiyatlari hemen hemen ayni. Turistlerin en cok ugradigi Siem Reap ve Phnom Penh'de fiyatlar %50 kadar daha pahali. Gelenlerin cogu Angkor Wat icin geliyor. Siem Reap kentinden sonra Phnom Penh'i ziyaret ederek ulkeden cikiyorlar. Zamaniniz varsa Siem Reap'ten Tonle Sap golunu ve uzerindeki yuzen koyleri ziyaret edin, cok zevk alacaksiniz. Ayni sekilde Battambang'a tekneyle gidin, yolda gorduklerinizi baska yerde goremezsiniz. Tekne bileti yereller icin 75 cent, yabancilara 20 dolar. Yolculuk 8 saat suruyor, 6 saat demelerine bakmayin. Kalabalik deniz kiyisi tatili icin Sihaoukville, sakin bir Kambocya kasabasi icin Kampot ve cok sakin deniz kasabasi icin Kep iyi yerler. Phnom Penh gurultulu, kalabalik ve hava karardiktan sonra dikkatli olmak gereken bir sehir. Kuezeyde Kratie, nehirde yasayan yunuslari gormek icin ender bir firsat sunuyor. Vietnam'a geckmek icin Phnom Penh'den tekne ile gidebilir ya da otobuse binebilirsiniz. Laos' a gecmek icin kuzeye 11 saatlik bir yolculuk yapmaniz gerekecek. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/kizil-kimerler-ve-kambocya-soykirimi.html", "text": "Kizil Kimerlerin lideri bir cok takma adla taninan ve herseyi gizli yapmayi tercih etmesinden dolayi cok az fotografi bulunan Pol Pot'tur. Pol Pot herkesin esit oldugu, kendine her sekilde yeten ve urettigi pirincin bir kismini disari satarak iceride kalkinan bir ulke dusler ve planini uygulamaya baslar. Kizil Kimerler Phnom Penh'e girdikten sonra Amerikan bombardimanin baslayacagi bahanesiyle -o sirada nufusu multeciler ile birlikte 2 milyona cikmis olan- kenti tamamiyla bosaltirlar. Kenttekilere yanlarina hicbirsey almamalarini cunku uc gun sonra geri doneceklerini soylerler. Phnom Penh iki gun icinde tamamen bosalir, herkes kirsal alana gider. Kirsal alanda Kizil Kimerler ilk once herkesin uzerinde tasidigi paralara ve degerli esyalara el koyarlar. Ve bunlari yokederler. Pol Pot parayi ve en gerekli esyalar disinda mal edinmeyi yasaklar. Arabasi olanlar, pahali saat takanlar, gozlugu olanlar vurulur. Kimlik kartlari ve sehirlilere ait tum belgeler yok edilir. Karsi cikan herkes gozden uzak bir yere goturulup oldurulur. Kizil Kimerler devrime karsi olabilecekleri kuskusuyla ilk once zenginleri teker teker yokederler. Zenginlerden sonra sira egitimli insanlardadir. Koylulere \"eski insanlar\", sehirlilere \"yeni insanlar\" adi verilir, ve yeni insanlar koylulerden daha asagi gorulur, ac birakilir. Hastalanip tedavi olmasi gerekenler devrimi engelledikleri icin vurulur ya da ac birakilir. Pol Pot pirinc uretimi yaninda sanayi de kurmak ister ve hedefler koyar. Pirinc uretiminde hedefler normalin iki katidir, ulkede butun gubre fabrikalari calisamaz durumda oldugundan bu rakama varilmasi mumkun degildir. Pirinc uretiminde rakamlar tutmayinca bazi \"yeni insanlar\" oldurulur, yeni insanlari yoneten komutanlar sorgulanir ve buyuk bir kismi oldurulur. Kizil Kimer yoneticillerinin sorgulandigi yerlerden biri sorgulanan 14000 kisiden sadece 12 sinin yasamaya devam edecegi Tuol Sleng hapishanesidir. Kizil Kimerler orgutlerine Angkar adini verirler. Onlara gore Angkar herseyi bilir, gorur. Hedefler tutmamaya baslayinca Angkar eglenceyi ve muzigi yasaklar. Tavsan pisliginden yapilan bir kocakari ilaci ile dogal bir karisim disinda butun ilaclar yasaklanir. Insanlar sitma ve ishalden toplu olarak olmeye baslar. Kizil Kimerler oteden beri Kambocya'da yasayan Vietnam asilili vatandaslara kotu bakarlar ve firsat ellerine gectigi an oldurmeye baslarlar. Vietnam buna karsilik olarak Kambocya'da Kizil Kimer karsiti gruplari desteklemeye baslar. Angkar, dogu Kambocya'li her Kizil Kimerden kuskulanmaya baslar ve onlari tek tek Phnom Penh'deki Tuol Sleng hapishanesine gonderir. Buraya gitmek istemeyen dogulu Kizil Kimerler Vietnam tarafina gecerler. Bunlardan biri su anda ulkenin basbakani olan Hun Sen'dir. Vietnam 25 Aralik 1978 de Kambocya'ya girer ve 7 Ocak 1979 gunu Phnom Pehn'i ele gecirir. Hun Sen, hemen yeni bir yonetim kurar ve Kizil Kimerlerin kabusundan ulkeyi kurtarmaya baslar. Ancak Vietnam desteginde oldugu icin kuyruk acisi olan ABD yonetimi Hun Sen yonetimini tanimaz. Bu kez Kambocya'ya giren Vietnam'a ders vermek icin Cin Kuzey Vietnam'a girer ancak kisa surede cekilir. Kambocya'ya uluslarari yardim gonderilmesi ABD tarafindan engellenir ve gizli olarak Kizil Kimerlere malzeme ve erzak yardimi baslar. Kambocya'nin acisi soguk savas bitene kadar devam edecektir. 1991 yilinda ulkede halen savasan Kizil Kimerler, Hun Sen'e bagli kuvvetler, eski Lon Nol'da kalan kuvvetler ve Sihanouk'un ogluna bagli kuvvetler arasinda baris anlasmasi saglanir. 1993 yilinda secimler yapilir ve ulke normallesmeye baslar, ancak Kizil Kimerler ulkenin kuzeybatisini ellerinde tutmaya devam ederler. Kabus 1998 yilinda Kizil Kimerlerin lideri Pol Pot olene dek surecektir. Bugun Kambocya ordusu halen ic savas sirasinda birbiriyle savasan dort ayri grubun genaralleri ile dolur. Yaklasik ikibin general var cogu gecimini yolsuzluk yaparak kazaniyor, resmi general maasi 38 dolar, hepsinin altinda Lexus, Humwee. Ulkenin milletmeclisinde 122 milletvekili var ve bakan sayisi siki durum- tam 185: hukumet gucu olan herkese haraca baglayacagi bir yer vermis. Kambocya'nin yarini nasil olur? Ulkede petrol bulundugu gecen ay icinde aciklandi, genc ve kendini gelistirmek isteyen bir nufusu var. Buna karsin yolsuzluk ve adam kayirma had safhada. Dileyelim ki Kambocya sorunlarini cozsun, cunku ulkenin guzel insanlari guzel yarinlari hakediyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/kuzey-dogu-kambocyada-kratie-ve-koyleri.html", "text": "Kratie'nin koylerinde alti ay pirinc ektikten sonra alti ay tutun ekiyorlar, dolayisiyla gelirleri iyi. Bu binalarina da yansimis, bakimli yerler. Mekong'un karsi yakasinda gecmek icin kucuk arabali vapuru koylulerle beraber beklemeye basliyorum. Yolculardan biri kaza gecirmis, onunla ilgileniyorlar. Bir saat kadar arabali vapuru bekliyoruz. Vapur geldikten sonra dolana kadar bir saat kadar daha bekliyorum. Karsi kiyi sadece 300 metre otede, geci iki saat 3 dakika. Hayat Mekong boyunca gercekten yavas. Vapur kaptani bir cerrah titizliginde karisya geciriyor bizi. Bu uzun beklemeyi ancak uzun bir motor gezisi tedavi eder. Iki gun Kratie civarinda turladiktan sonra artik sira Laos'ta. Laos'ta gorusmek uzere."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2008/12/tuol-sleng-ve-olum-tarlalari.html", "text": "Tuol Sleng hapishanesi Kizil Kimerler zamaninda genelde teskilata uye kisileri yargilamak icin kullanilmis. Eskiden okul olan bina 1975 yilinda gizli sorgulama merkezine dondurulerek kuskulanan kisiler \"islenmeye\" baslanmis. Hapishaneden kac kisinin gectigine dair karisik rakamlar var, cogu kaynak 14000 kisinin gectigini kabul ediyor. Bu 14000 kisiden sadece 12 si yasamayi basarmis. Geri kalanlarin hepsi sorgulandiktan ve zorla ifadeleri alinip Angkar'a ihanet ettiklerini aciklayana kadar uc ila alti ay kadar bu hapishanede tutulmuslar. Hapishane kosullari cok agirmis. Mahkumlar hapishaneye geldikten sonra hemen sonra buyuklugu 1 metreye 2 metreyi gecmeyen ve tuvaleti, suyu olmayan hucrelere zincirlenmisler. Insanin 1975-1979 arasi halen bu kadar insafsiz kosullarin oldugu yerlerin olduguna inanasi gelmiyor. Binanin icinde bu hucreler oldugu gibi birakilmis. Yeni gozukuyorlar. Mahkumlarin bir kismi ozel sorgu odalarinda tutulmuslar. Bu mahkumlar cok daha uzun ve detayli iskencelere maruz kalmislar. En gaddar korku filmi senaryosu bile az gelir, ayrintilari yazmayayim. Kullanilan teknikleri bugun muzede resim olarak gormek mumkun. Bu ornekte sorgulanan kisi suya batirilip bogulma hissi uyandiriliyor ve son anda yukari cekilerek \"itiraf\" etmesi saglaniyor. Yeri gelmisken not edelim: George W. Bush'un onayladigi insani sorgulama teknikleri arasinda bu teknik \"waterboarding\" olarak biliniyor ve son uc sene icinde ABD haber alma orgutu tarafindan ozellikle teroristlere karsi kanuni olarak kullanildigi bilinen bir durum. Kizil Kimerler yaptiklarinin devrime hizmet oldugunu dusundukleri icin yaptiklari her sorgulamayi, oldurulen her kisiyi tek tek belgelemisler. Mahkum fotograflarinda korku ve panik gorunuyor. Sorgusu biten ve zorla itiraflari alinanlar sehrin 15 kilometre disindaki \"Olum tarlasina\" gonderilmisler. Kamyonlarla gonderilen mahkumlarin -kursun kullanip para harcamamak icin- sopalarla olduruldugu alanda bugun bile acikta kemiklere rastlamak mumkun. Gulen bir Kambocyali gordugumde bu acilardan sonra halen hayata baglanabilen saygi duyuyorum, sonra bu katliami yapanlarin Kambocyalilar oldugunu hatirliyorum, aklim karisiyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/01/cu-chi-tunelleri-ve-cao-dai-tapinagi.html", "text": "Cu Chi, Saygon'a 70 kilometre mesafede savasta kullanilan yeralti tunelleriyle unlu bir kasaba. Kuzey Vietnam'dan Guney Vietnam'a gizlice silah ve asker tasinmasinda kullanilan Ho Chi Minh patikasinin bittigi yer Cu Chi imis. Saygon'a olan yakinligi sebebiyle sehre saldiri icin uygun bir nokta. Bu yuzden kasabanin Viet Kong 'a olan onemi buyukmus. Cu Chi'yi savunmak ve her zaman bolgede adam bulundurmak icin cok ilginc bir yonteme basvurmuslar: yeraltinda yasamak. 1960'larin basinda Cu Chi'de kucuk tuneller acilmaya baslanmis. 1965'te tunellerin toplam uzunlugu 200 kilometreye cikmis ve iclerinde onlarca mutfak, yatakhane, hastane varmis. Cu Chi'deki tunelleri bugunde ziyaret edebilirsiniz. Vietnamlilarin kullandigi tunel girisleri 28 santime 40 santim genisliginde yani normal bir batilinin sigamayacagi kadar kucuk. Bolge turistlerin ziyaretin acildiktan sonra girisler turistlerin rahati icin genisletilmis. Tunellerin ici %40 genisletilmesine karsin yine de oldukca dar. Comelip basinizi egdikten sonra ancak kaz gibi yuruybiliyorsunuz, tunelin ikinci ve ucuncu katlarinda ise emeklemekten baska care yok. Tunellerin bu sekilde dar tutulmasi savunulmalarini da kolay hale getirmis. Bugun muze olan Cu Chi tunellerinde eski tuzaklar da sergileniyor. Bugun isteyen ziyaretciler M16, Ak47 veya diger silahlarla muzenin atis poligonunda atis yapabiliyorlar. Saygon'a uc saat mesafede gorulesi baska bir sey daha var: Cao Dai tapinagi. 1926 yilinda kurulan Cao Dao \"dini\"nin, bugun Vietnam'da 2 ila 8 milyon arasi inanani oldugu saniliyor. Cao Dai dini, Hristiyanlik, Budizm ve Konficyus inanislarinin bir karisimi. Dinin azizleri arasinda Viktor Hugo'da var. Gunde uc kez bir saatlik ayinler yapan Cao Dai'ler oglen ayini icin toplanmaya saat 11'de basliyorlar. Tapinagin ikinci katinda gerek Vietnamli gerek yabanci yuzlerce kisi Cao Dai ayinini izliyor. Bir koronun soyledigi sarkilar esliginde gong sesine gore egilip kalkan Cao Daicilerin ayini sona ermeden ayriliyorum. Vietnam'da yasayan Cham azinligi Endonezyalilarla ayni soydan geliyor. 17 yyy. a kadar Hindu olan Cham'lar daha sonra Muslumanligi kabul etmisler. Kirsal alanda sokakta basi bagli bir kadin gorurseniz buyuk olasilikla Cham'dir. Kambocya'nin guney bolgesinde de rastlaniyorlar. Chamlar Islami kendilerine gore yorumlamislar: namaz haftada bir kez Cuma gunleri kiliniyor, gunde bes vakit degil. Oruc, Ramazan ayinda uc gun tutuluyor. Sunnet ise sembolik olarak yapiliyor, fiziki olarak sunnet yok. Vietnam'da inanclar da ortama ayak uydurup degismisler. Simdi biraz daha guneye Mekong Deltasina inecegiz. Cu Chi'yi savunmak ve her zaman bolgede adam bulundurmak icin cok ilginc bir yonteme basvurmuslar: yeraltinda yasamak. 1960'larin basinda Cu Chi'de kucuk tuneller acilmaya baslanmis. 1965'te tunellerin toplam uzunlugu 200 kilometreye cikmis ve iclerinde onlarca mutfak, yatakhane, hastane varmis. Cu Chi'deki tunelleri bugunde ziyaret edebilirsiniz. Vietnamlilarin kullandigi tunel girisleri 28 santime 40 santim genisliginde yani normal bir batilinin sigamayacagi kadar kucuk. Bolge turistlerin ziyaretin acildiktan sonra girisler turistlerin rahati icin genisletilmis. Tunellerin ici %40 genisletilmesine karsin yine de oldukca dar. Comelip basinizi egdikten sonra ancak kaz gibi yuruybiliyorsunuz, tunelin ikinci ve ucuncu katlarinda ise emeklemekten baska care yok. Tunellerin bu sekilde dar tutulmasi savunulmalarini da kolay hale getirmis. Bugun muze olan Cu Chi tunellerinde eski tuzaklar da sergileniyor. Bugun isteyen ziyaretciler M16, Ak47 veya diger silahlarla muzenin atis poligonunda atis yapabiliyorlar. Saygon'a uc saat mesafede gorulesi baska bir sey daha var: Cao Dai tapinagi. 1926 yilinda kurulan Cao Dao \"dini\"nin, bugun Vietnam'da 2 ila 8 milyon arasi inanani oldugu saniliyor. Cao Dai dini, Hristiyanlik, Budizm ve Konficyus inanislarinin bir karisimi. Dinin azizleri arasinda Viktor Hugo'da var. Gunde uc kez bir saatlik ayinler yapan Cao Dai'ler oglen ayini icin toplanmaya saat 11'de basliyorlar. Tapinagin ikinci katinda gerek Vietnamli gerek yabanci yuzlerce kisi Cao Dai ayinini izliyor. Bir koronun soyledigi sarkilar esliginde gong sesine gore egilip kalkan Cao Daicilerin ayini sona ermeden ayriliyorum. Vietnam'da yasayan Cham azinligi Endonezyalilarla ayni soydan geliyor. 17 yyy. a kadar Hindu olan Cham'lar daha sonra Muslumanligi kabul etmisler. Kirsal alanda sokakta basi bagli bir kadin gorurseniz buyuk olasilikla Cham'dir. Kambocya'nin guney bolgesinde de rastlaniyorlar. Chamlar Islami kendilerine gore yorumlamislar: namaz haftada bir kez Cuma gunleri kiliniyor, gunde bes vakit degil. Oruc, Ramazan ayinda uc gun tutuluyor. Sunnet ise sembolik olarak yapiliyor, fiziki olarak sunnet yok. Vietnam'da inanclar da ortama ayak uydurup degismisler. Simdi biraz daha guneye Mekong Deltasina inecegiz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/01/ho-chi-minh-sehri-ya-da-saygon-guney.html", "text": "Vietnam'in en buyuk sehri Ho Chi Minh sehri. Ho Chi Minh'den bahsederken resmi gorevliler disinda herkes eski ismi olan Saygon'u kullaniyor, bizde oyle yapalim. Sehrin nufusu 6 milyon, motorsiklet sayisi 4 milyon. Kaldirimlar dahil Saygon'un her karisi motorsikletle dolu. Saygon'un gorulmeye deger yerleri sehir merkezinde birbirine yakin mesafelerde, iyi bir yuruyusle bir gunde gorulebilinir. gazetecilik baslatti. Yani gazeteciler sadece emrine verildikleri birliklerle beraber hareket edip, izin verildikleri haberleri gecebiliyorlar. Irak savasiyla baska bir benzerligi ise \"koalisyon\" meraki. ABD, dunya kamuoyunun tepkisini azaltmak icin kendisine destek almis: Avustralya, Guney Kore, Filipinler gibi ulkeler Vietnam savasinda rol almis. ABD'nin savastaki insan kaybi 58000 gecmis. Vietnam'in kaybi ise kesin olarak bilinmemekle beraber iki ila dort milyon insanin oldugu saniliyor. Saygon'un en duzenli bolgesi Hanoi'de oldugu gibi eski Fransiz mahallesi. Bolgenin merkezinde katedral halen ayakta. Katedralin karsisinda buyuk postane binasi hos. Postanenin guneyinde Opera binasi da sehrin diger kayda deger binalarindan. Komunist parti sehir yonetim komitesi binasi yine Fransizlarin yaptigi eski guzel bir yapi ancak birakin icine girmeyi disaridan fotografini bile cekmek yasak. Yakindan fotograf cekmek isterseniz bir gorevlis kosturup fotograf cekilmesini engelliyor. Ben Thanh Saygon'un en unlu kapali carsisi. Hos bir yenilik ise bazi urunlerin uzerinde fiyat olmasi, Vietnam'da az rastlanir bir durum. Ben Thanh'da satilan kahve turlerinden biri ozellikle zor bulunan, pahali \" Tilki Diskisi\" kahvesi. Dalat yaylalarinda buyuyen kahve agaclarinda yeni olgunlasan kahveyi yemeyi adet haline getirmis bir tilki turunun diskisindan fermente olan kahve cekirdekleri temizlenerek iciliyor. Midede fermente oldugu icin kahvenin tadinin en iyi sekilde ortaya ciktigi soyleniyor. Tadina bakmadan duramadim tabi: keskin ve sert, belki de ictigim kahve iyi temizlenmemisti :) . Ben Thanh'in hemen karsisinda sehrin unlu corbacilarindan \"Pho 2000\" adinin altina \" Baskana Corba\" ibaresini eklemis. Iceride Clinton'in 2000'de yaptigi ziyarette corbacida yemek yerken fotograflari var, Avustralya Melbourne'da ana cadde uzerindeki bir Vietnam lokantasinda da Clinton'in fotograflarini gormustum, ABD baskaninin meraklari arasinda gittigi sehrin en iyi corbacisini ziyaret etmek te var galiba. Saygon yakinlarinda savas sirasinda kullanilan yeralti tunelleri var, ugramak sart. Gorusmek uzere, Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/01/kmz-ayrag.html", "text": "Kımız, eski Türklerin geleneksel içkisidir. At sütünden yapılan bu içki Moğolistan'da her daim karşınıza çıkar. Kımız, taze sağılmış at sütünün inek derisinden bir torbaya konup süzülmesi ve sık sık karıştırılması ile yapılır. İçine herhangi bir madde eklenmez. Kımız alkol içerir ancak kımız içip sarhoş olmak cidden büyük bir mideye sahip olmayı gerektirir: 2.2 litre taze kımızda bir şişe biradaki kadar alkol bulunur. Kımızdaki alkol oranı ( %0.7 ila %3) bildiğimiz bozanın ( %2 ila %6) yarısıdır. Kımız içerdiği yüksek protein ve vitaminler nedeniyle hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Moğolistan'da hemeh her gerde misafirlere çıkarılan kımızın yerel adı \"ayrag\" dır. Sokaklarda da karşınıza ayrag satan tezgahlar çok sık karşınıza çıkacaktır. Geleneksel olarak kımız küçük bir tasta içilir. Tadı hafif ekşi ayran gibi olup görünümü aşağıdaki gibidir. Kımızla ilgili daha detaylı bilgi şu sitede var. ----------------------------------------------------"} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/01/mekong-deltasi-guney-vietnam.html", "text": "Deltada yasam nehir cevresinde donuyor. Evlerin nehre bakan yuzu genelde acik. Kimi yemek yapiyor, Hele nehirdeki yuzen evlerde hersey meydanda, teknenin arkasinda oturan bu arkadas bizim tekneye el sallarken bir yandan da doganin buyuk cagrisina cevap veriyor. Can Tho sehri deltanin en buyugu, nufusu 300 bin. Sehir onlarca kanal tarafindan bolunmus, cogunun uzerinde kopru var ama kanallardaki buyuk tekne trafigini kesmemek icin kopru yapilmayan yerler de var. Oralarda arabali vapurlar isliyor. Kucuk kanallarda kayikcilar tasima isini hallediyor. tnam'in en buyuk yuzen pazarina sahip. Cevre koy ve kasabalardan urunlerini teknelere yukleyenler Can Tho pazarinda bulusuyor. Toptan mal satan da var, kiraladiklari kayiklarla geliyor. Butun kayikcilar kadin. Alisveris edenler acikinca lokantalar ayaklarina geliyor, bu kadin sandvic satiyor, bu ise Pho. Pazardan ayrilip karaya cikalim, Vietnam'dan Tayland'a gecme zamani geldi. Ama ilk once Vietnam yeni yili icin cicek satanlara bir goz atalim. erkek misafirlere ikram edilmek uzere yilan viskisi satanlarin tezgahlarina bakalim. Siselerin icin yilan ve akrepler pirinc viskisi icinde korunuyor ve afrodizyak olduguna inaniliyor. Tet civari cok populer bir hediye. Mekond deltasindan Saygon'a, oradanda Tayland'a gecelim. Bangkok'ta gorusmek uzere, Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/01/vietnama-nasil-gidilir-nasil-gezilir-ne.html", "text": "Vietnam, Turklerden vize istiyor. Onceden vize almak sart. Ankara'daki buyukelcilik yerine Bangkok, Vientiane ya da Phnom Penh'den vize almak daha hizli. Baska yerlerde binbir cesit belge gerekirken bu uc sehirde donus bileti ve fotograf disinda bir sey sormuyorlar. Baska milletlere onlari bile sormuyorlar, nedense Turk pasaportunu gorduler mi terslikleri tutuyor. THY'nin Vietnam'a direk ucusu yok. Bangkok aktarmali olarak gidebilirsiniz. Bangkok'tan Air Asia ile ucuza Kambocya'ya gecebilirsiniz, ya da otobusle Laos uzerinde gecebilirsiniz, Laos'ta kapida transit vize almaniz gerekiyor. Ucuza bilet bulmak icin Turkiyede http://www. ekobilet. com/, yabanci olarak http://www. kayak. com/ , http://www. edreams. com/ , http://www. expedia. com/ bakabilirsiniz. Singapur ve Malezya'dan da aktarma yapmak mumkun. Malezya'dan Air Asia, Singapur'dan JetStar hesapli. Bilet fiyatlari tatil gunleri, resmi gunler, bolgesel kutlamalar ve bunun gibi nedenlerle gunluk olarak degisebilir, bundan dolayi birden cok kaynaga degisik zamanlarda bakmak yararli olur. Vietnam 2700 kilometre uzunlugunda bir ulke. Kuzeyi donarken guneyinde gunesten pisebilirsiniz. Orta ve guney Vietnam'dan tayfun mevsiminde uzak durun. Bunun disinda gideceginiz sehrin hava durumunu onceden mutlaka kontrol edin. Vietnam'da ne yaparsaniz yapin kaziklanacaksiniz. Yabanci kaziklamaya bayiliyorlar. Buna ragmen fiyatlar oldukca ucuz, fazla fiyat odemek degil, kandirilmak kotu. Gittiginiz lokantada Ingilizce menunun Vietnamca menuye gore iki kati fiyatta olmasi sizi sasirtmasin, turistseniz kaziklanacaksiniz, Vietnamlilar boyle goruyor en azindan. Vietnam'da genelde misafirevlerinde kendine ait banyosu olan bir odada 12-20 dolar civarina kalabilirsiniz, biraz pazarlik edin, musteri azsa ve otelden cikmaya davranirsaniz iyi indirim alirsiniz ( %50-%70 ). Turistlerin fazla oldugu zamanlarda pazarlik etmiyorlar. Ulkenin kuzeyinde Hanoi ve Halong Korfezi, orta Vietnam'da Hue ve Hoi An, guney Vietnam'da Saygon ve Mekong deltasi gorulmeye deger yerler. Deniz sevenler icin Na Trang, dag sevenler icin Dalat kacirilmamasi gereken mekanlar. Vietnam uctan uca 2700 km oldugu icin hepsini birden gormek isteyenlerin dort hafta zaman ayirmasi gerekiyor, ya da uzun mesafeleri ucakla gecmeniz gerekiyor. Otobus kullanmak isteyenler icin www. sinhcafevn. com iyi bir secenek. Hanoi'de 50'den fazla Sinh Cafe acentasi var, dikkat edin sadece ikisi gercek digerleri size baska ve pahali bilet satma derdindeler. Internet sitesinden aldiginiz adrese gidin, sizi goturen tuk-tukcuya guvenmeyin, pahali yerden komisyon aliyor olabilir. Bu uyarilari yaptiktan sonra Vietnamlilarin cok arkadasca oldugunu ve %95'inin aklindan sizi asla kaziklamanin gecmedigini unutmayin. Bu uzun gezim sirasinda karsilastigim en canayakin insanlardan bir kismi Vietnamli idi. Ama siz yine de o %5' e dikkat edin. Bana her ne kadar guvenli gozukse de Saygon geceleri tehlikeli olabilen bir yer. Kaldigim surece soyulmus bir cok turiste rastladim, kapkac ve bicakla soygun yaygin. Tek basiniza karanlik sokaklarda bulunmamaya calisin. Ulke insanlari ne kadar kapitalist mantikta olursa olsun, ulkenin komunist oldugunu ve parti hakkinda kotu konusmanin hapisle cezalandirildigini unutmayin."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/hazar-denizi-kiyisinda-sari-rasht-ve.html", "text": "Mashad'in cevresinde dogaya kahverenginin tonlari hakim. Sert ruzgarlar Orta Asya'nin iclerinden buralara kadar uzanip fazla bitki ortusune izin vermiyor, bodur agaclar ve bugday arpa tarimi goze carpiyor. Hazar kiyisindaki Sari kentine dogru yol alirken doganin canlanmasini hizlandirilmis bir belgeselde izler gibi oluyorsunuz, batiya, Hazar'a, yaklastikca kis mevsimi bitip doganin canlanmaya basladigini goruyorsunuz. Yol daglara cikmaya baslayinca Iran'da karsilasmayi ummayacaginiz kadar sik bir ormanin icinde kendinizi buluyorsunuz. Bu bereketi getiren yagmur ormanla birlikte basliyor. Mashad'in cevresindeki col benzeri tabiat Hazar kiyilarinda kendini uzum baglarina ve pirinc tarlalarina birakiyor. Yola ciktiktan 11 saat sonra karanlik bastirirken 250,000 nufuslu Sari sehrine variyorum. Ertesi gun buyuk ve yeni yesillenmis agaclarin kapladigi caddelerde dolasiyorum. Cevredeki kasaba ve koylerin ticaret icin geldigi bir sehir burasi. Koylulere yonelik esyalar pazarin buyuk bir kismini kapsiyor. Altin pazari da hayli buyuk. Sehrin saat kulesine bakan bir sokak icindeki Koldabi Evi yeni onarilmis ve ziyarete acilmis. Hem evi, hem de mimarlik bolumunden bu sene mezun olacak ogrencilerin actigi tasarim sergisini de geziyorum. Mihmandarim Israfil Azeri. En buyuk istegi Istanbul'da mimarlik masteri yapmak. Sari'yle Rasht sehri arasinda yol Hazar kiyisindan geciyor. Kiyilar ecis bucus yazliklarla mahvolmus, onu alinmamis bir yapi furyasi onune gelen her bosluga cirkin bir yapi koymus, kiyiyi kapatip oyle gecmis. Denizin onu sadece nehir agizlarinda halka acik, diger yerler ozel mulkiyet ve duvarla cevrili. Deniz kiyisinda kumsal yok, biraz cakil tasi, biraz bulanik su. Hos, gerci deniz guzel olsa da farketmezdi, erkeklerin ayak bileklerine inen bir mayo, kadinlarin ise carsafla denize girmesi caiz Iran'da. Rasht sehri Gilan bolgesinin baskenti, bolgenin Iranlilari farkli lehceleri ve tarihlerinde birkac kez bagimsiz olmalari ile taniniyorlar. Butun kaldirimlarda cinarlarin golgesinde yuruyorsunuz, bahceler, parklar oldukca sik ve iyi bakimli. Gilan yemekleri cok sarmisakli olmalari ile taniniyor, hatta yemek olayini asip sarmisagi sampuan yapiminda kullanmislar, Rasht'a gidenler \"orijinal sarmisak sampuani\" alabilirler. Rasht sehrinin minibuslerinin cogu Turk mali, bizim Iran'a daha cok mal satabilmemiz lazim, bir cok mali ithal ediyorlar ve Avrupa'dan cok marka var. Ulker, Kent, Efes Pilsen, Arcelik ve Beko Iran'da en cok karsilasacaginiz Turk markalari. Iran'da dolasirken bir cok gonullu rehberim oldu, Rasht'taki rehberlerim Mehmet ve Riza, ikisi de insaat muhendisligi okuyorlar. Riza'nin ilk sorusu \"neden buraya geldin? \" . Riza, firsatini bulsam baska ulkede calisirim derken Mehmet kendi isini kurmanin hesaplarini yapiyor \"kendim is kurmazsam is bulunmaz ki zaten\" diyor. Ibrahim Tatlises, Ozcan Deniz, Ebru Gunes uzerine bircok soru soruyorlar, cevaplarini bilmiyorum, onlar benden cok biliyor. Riza'nin telefonunda ekran koruyucu Ebru Gundes zaten. Gecenin gec saatlerine kadar hemen her konuda konusuyoruz, Riza'nin akli Turkiye'deki kizlarda. Rasht'ta Erdebil otobusleri duragindaki herkes Turkce konusunca biraz sasiriyorum, gerci Erdebil'in Turk sehri oldugunu biliyorum ama daha varmadik ki. Yakindaki bir koyden tavuk ve civciv alip Erdebil'deki koyune goturen Ismail, kolilere koydugu tavuklari otobusun bagajina yuklerken kolilerden biri acililiyor, tavuk kaciyor. \" Ismail aga, zor yakalarsin\" diyorum. \" Bu mader'dir, bunlar onun cuceleri gelir bak \" diyor ve kolinin dibindeki ondan fazla civcivi soyle eliyle bir karistiriyor, civcivler ses cikarinca ana tavuk geri gelip koliye aceleyle giriyor. \" Tabii mader, ondan gelir\" diyor. Azerbaycan sinirindaki Astara kentine kadar cay bahceleri ve pirinc tarlalari arasinda yol aliyoruz. Astara'dan sonra son derece virajli ve dik egimli bir yoldan Erdebil'e devam ediyoruz. Hazar'dan uzaklastikca agaclar azaliyor, Erdebil platosuna cikinca bitki adinaa sadece otlar kaliyor. Erdebil sehirden cok bir kasaba irisi. Balcilik en buyuk gelir kaynaklarindan. Oglen yemegi yerine isbesi ismarladigim kahvaltida koca bir tabak bal ve kaymak, beyaz peynir, taze ekmek ve demleme cay iyi gidiyor. Birde onun uzerine Erdebil'in ikinci unlu urunu \"siyah helva\". Istanbul baklavacisi da acik ama onun icin Istanbul'u bekleyebilirim. Erdebil'de ana caddenin yakininda Seyfeddin Turbesi icin bahcesi icinde yer alan Allah-Allah kulesi ilginc yapisi ile dikkati cekiyor. Sari'yle Rasht sehri arasinda yol Hazar kiyisindan geciyor. Kiyilar ecis bucus yazliklarla mahvolmus, onu alinmamis bir yapi furyasi onune gelen her bosluga cirkin bir yapi koymus, kiyiyi kapatip oyle gecmis. Denizin onu sadece nehir agizlarinda halka acik, diger yerler ozel mulkiyet ve duvarla cevrili. Deniz kiyisinda kumsal yok, biraz cakil tasi, biraz bulanik su. Hos, gerci deniz guzel olsa da farketmezdi, erkeklerin ayak bileklerine inen bir mayo, kadinlarin ise carsafla denize girmesi caiz Iran'da. Rasht sehri Gilan bolgesinin baskenti, bolgenin Iranlilari farkli lehceleri ve tarihlerinde birkac kez bagimsiz olmalari ile taniniyorlar. Butun kaldirimlarda cinarlarin golgesinde yuruyorsunuz, bahceler, parklar oldukca sik ve iyi bakimli. Gilan yemekleri cok sarmisakli olmalari ile taniniyor, hatta yemek olayini asip sarmisagi sampuan yapiminda kullanmislar, Rasht'a gidenler \"orijinal sarmisak sampuani\" alabilirler. Rasht sehrinin minibuslerinin cogu Turk mali, bizim Iran'a daha cok mal satabilmemiz lazim, bir cok mali ithal ediyorlar ve Avrupa'dan cok marka var. Ulker, Kent, Efes Pilsen, Arcelik ve Beko Iran'da en cok karsilasacaginiz Turk markalari. Iran'da dolasirken bir cok gonullu rehberim oldu, Rasht'taki rehberlerim Mehmet ve Riza, ikisi de insaat muhendisligi okuyorlar. Riza'nin ilk sorusu \"neden buraya geldin? \" . Riza, firsatini bulsam baska ulkede calisirim derken Mehmet kendi isini kurmanin hesaplarini yapiyor \"kendim is kurmazsam is bulunmaz ki zaten\" diyor. Ibrahim Tatlises, Ozcan Deniz, Ebru Gunes uzerine bircok soru soruyorlar, cevaplarini bilmiyorum, onlar benden cok biliyor. Riza'nin telefonunda ekran koruyucu Ebru Gundes zaten. Gecenin gec saatlerine kadar hemen her konuda konusuyoruz, Riza'nin akli Turkiye'deki kizlarda. Rasht'ta Erdebil otobusleri duragindaki herkes Turkce konusunca biraz sasiriyorum, gerci Erdebil'in Turk sehri oldugunu biliyorum ama daha varmadik ki. Yakindaki bir koyden tavuk ve civciv alip Erdebil'deki koyune goturen Ismail, kolilere koydugu tavuklari otobusun bagajina yuklerken kolilerden biri acililiyor, tavuk kaciyor. \" Ismail aga, zor yakalarsin\" diyorum. \" Bu mader'dir, bunlar onun cuceleri gelir bak \" diyor ve kolinin dibindeki ondan fazla civcivi soyle eliyle bir karistiriyor, civcivler ses cikarinca ana tavuk geri gelip koliye aceleyle giriyor. \" Tabii mader, ondan gelir\" diyor. Azerbaycan sinirindaki Astara kentine kadar cay bahceleri ve pirinc tarlalari arasinda yol aliyoruz. Astara'dan sonra son derece virajli ve dik egimli bir yoldan Erdebil'e devam ediyoruz. Hazar'dan uzaklastikca agaclar azaliyor, Erdebil platosuna cikinca bitki adinaa sadece otlar kaliyor. Erdebil sehirden cok bir kasaba irisi. Balcilik en buyuk gelir kaynaklarindan. Oglen yemegi yerine isbesi ismarladigim kahvaltida koca bir tabak bal ve kaymak, beyaz peynir, taze ekmek ve demleme cay iyi gidiyor. Birde onun uzerine Erdebil'in ikinci unlu urunu \"siyah helva\". Istanbul baklavacisi da acik ama onun icin Istanbul'u bekleyebilirim. Erdebil'de ana caddenin yakininda Seyfeddin Turbesi icin bahcesi icinde yer alan Allah-Allah kulesi ilginc yapisi ile dikkati cekiyor."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/iran-yemegi-dizi-aghust-corba.html", "text": "Iran'da hemen her bolgesinde yaygin olarak bulabileceginiz yemeklerden biri Dizi. Bazi yerlerde Aghust adini verdikleri de oluyor, Azeriler Corba diyor. Bizim nohut yemegi gibi bir sey ancak yoresine gore icine mercimek, patates ve kuyruk yagi katildigi oluyor. Tabi arkasindan cay fasli basliyor. Azeri cayhanesinde iseniz ince belli bardaklarda yeni demlenmis cay gelir, yok Iran cayhanesinde iseniz caydanlikta denleme cay ya da torba cay geliyor. Cayin yaninda uc ayri seker geliyor. Eee hangisini kullanacagiz diyenlere: en soldaki kristal seker caya atikip karistiriliyor, ortadaki kitlama, ilk once caya biraz daldirilip arkasindan agiza aliniyor ve ustune cay iciliyor. En sagdaki bildigimiz seker, cayhaneler toz sekeri sadece kahve yaninda veriyor. Lokantalar ve esas isi caycilik olmayan yerler ise sadece toz seker bulunduruyor ve bolgesine gore hangi sekerin gelecegi degisiyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/irana-gezmeye-giderken-nasil-giyinmeli.html", "text": "Iran Islam Cumhuriyetinde gezmek isteyenlerin giyimle ilgili bazi kurallara uymasi gerekiyor. Kurallar eskiden cok daha sertmis simdilerde daha rahat. Bayanlarin ayak uzun kollu koyu renkli bol bir kazak/ gomlek ya da Iranlilarin yaptigi gibi manto giymesi gerekiyor. Bayanlarin ayni zamanda baslarini ortmeleri de sart. Buyuk sehirlerde Iran gencligi yukaridaki gibi giyiniyor, ya da asagidaki gibi rengarenk giyiniyor ikisi de kurallara uygun. Erkekler icin ise pantalon ve tisort kabul ediliyor. Sort giyilebilir ama fazla dikkat ceker. Diz kapaklarini gosteren sortlar ise yasak. Ulkeyi gezmeye turist olarak gittigimiz icin Iranlilar yabanci olarak bizlerin giysilerine pek takmiyor. Turist gruplari asagidaki gibi rahat dolasabiliyor. Tahran, Isfahan, Siraz gibi buyuk sehirlerde asagidaki giyim turunden herhangi bir sorun cikmaz. Ancak tur grubuyla degil de tek basiniza dolasiyorsaniz, Yazd, Kerman, Masha gibi sehirlerde en ustteki fotografa yakin bir sekilde giyinmeniz gerekecek. Halen kullanimda olan camilere girerken bayanlar icin carsaf giyme sarti var, genelde manto uzerine atilan sihat carsaflar giriste ucretsiz olarak veriliyor. Bayanlarin ayak uzun kollu koyu renkli bol bir kazak/ gomlek ya da Iranlilarin yaptigi gibi manto giymesi gerekiyor. Bayanlarin ayni zamanda baslarini ortmeleri de sart. Buyuk sehirlerde Iran gencligi yukaridaki gibi giyiniyor, ya da asagidaki gibi rengarenk giyiniyor ikisi de kurallara uygun. Erkekler icin ise pantalon ve tisort kabul ediliyor. Sort giyilebilir ama fazla dikkat ceker. Diz kapaklarini gosteren sortlar ise yasak. Ulkeyi gezmeye turist olarak gittigimiz icin Iranlilar yabanci olarak bizlerin giysilerine pek takmiyor. Turist gruplari asagidaki gibi rahat dolasabiliyor. Tahran, Isfahan, Siraz gibi buyuk sehirlerde asagidaki giyim turunden herhangi bir sorun cikmaz. Ancak tur grubuyla degil de tek basiniza dolasiyorsaniz, Yazd, Kerman, Masha gibi sehirlerde en ustteki fotografa yakin bir sekilde giyinmeniz gerekecek. Halen kullanimda olan camilere girerken bayanlar icin carsaf giyme sarti var, genelde manto uzerine atilan sihat carsaflar giriste ucretsiz olarak veriliyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/iranda-tuvalet-otel-ve-lokantalar-temiz.html", "text": "Sehir iclerindeki tuvaletler genelde ucretsiz ve genelde devamli temizleyen bir isci calisiyor, dolayisiyla temizler. Sehirlerarasi yollardaki tuvaletler ise kirliden cok kirliye kadar gidiyor. Iran icinde taharet muslugu asagidaki gibi plastik bir borunun ucunda oluyor. Alafranga tuvalet var ama sayilari az. Tuvaletlerin hemen hepsinde sabun var, hatta bazilari merkezi bir sistem kurup su musluklarinin yanina ikinci bir \"sabun muslugu\" takmislar. Iran'da iki sehir disinda her yerde musluktan su icilebiliyor, saglik sorununa yol acmiyor. O iki sehir: Rasht ve Zahedan. Otellerde sicak su var, bazilarinda sadece siz rica ederseniz aciyorsunuz. Ucuz bir otelde kalacaksaniz kontrol edin. Cogu ucuz otelde odada bir lavabo var ama dus ve tuvalet ortak kullanim. Lokantalar yine bizdeki gibi temizi de var kirlisi de, genelde temizler. Sehirlerarasi otobuslerde ufak sehirlere dogru gectikce temizlik dusuyor. Otellerde sicak su var, bazilarinda sadece siz rica ederseniz aciyorsunuz. Ucuz bir otelde kalacaksaniz kontrol edin. Cogu ucuz otelde odada bir lavabo var ama dus ve tuvalet ortak kullanim. Lokantalar yine bizdeki gibi temizi de var kirlisi de, genelde temizler. Sehirlerarasi otobuslerde ufak sehirlere dogru gectikce temizlik dusuyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/irandaki-turk-baskenti-tebriz.html", "text": "Tebriz kenti Iran'da yasayan 18 milyon Turk Azeri icin kulturel ve ekonomik baskent. Sehirde tamamiyla Turkce konusuluyor. Arada bir kac Farsli ile karsilassaniz da burada yasayan Farslilar Turkce biliyorlar. 1.5 milyonluk bu sehir hem yukseklik hem iklim olarak Erzurum'a benziyor. Tebriz'in kapalicarsisi sadece sehrin degil Iran'in ekonomisinin onemli temel taslarindan. Ulkeye bircok mal burada calisan tuccarlar tarafindan getiriliyor ya da ihrac ediliyor. Istanbul kapalicarsidan daha buyuk bir alana yayilan Tebriz carsisinda ozellikle halicilar, altincilar, giysiciler ve baharatcilar agirlikli. Carsinin kuzeyindeki caddelerde de ticaret cok canli, peynirciler, yagcilar, biskuviciler, caycilar sattiklari mala gore ayrilmislar. Ayni mali satanlar genelde yanyana dukkanlarda. Turkiye'ye Iran'dan gelen kacak gelen cayi merkezi de burasi, caddede 20'den fazla Agri plakali kamyonet vardi. Bir kismi cay yuklemekle mesguldu. Kapalicarsinin guneyinde aksamlari piyasa caddesi olan Seriati caddesi adim basi hamburger ve pizzazi bulabileceginiz bir yer. Seriati caddesinden sola Imam Humeyni caddesine sapip bes dakika yurursek Tebriz'in unlu mavi camii'ne variyoruz. Camii 18. yy'da tamamiyla yikilmis, yeniden insasina 1950'den sonra baslanmis ve halen devam ediyor. Camiyi ismini veren mavi ciniler sadece kapi cevresinde ve duvarinda kucuk bir yerde var. Camiinin hemen yaninda Azerbaycan muzesi var, orada da meraklisina hitap edecek seyler var ama kacirilmamasi gereken bir yer degil. Tebriz'in en cekici ozelligi canayakin ve son derece konuksever insanlari. Cayhanede ya da lokantada ya da sokakta sizin Turkiye'den geldiginizi anlayanlar konusmaya can atiyorlar, her turlu yardimi yapmaya calisiyorlar: tatliciya yedigimin ucretini odemek icin ugrasmam gerekti, adres sordugum biri \"yol karisik biraz deyip\" bana 20 dakika uzaktaki yere kadar eslik etti, dolmusta yanimda oturan kisinin evine cay icmeye gittim yatiya kalmayinca kirildi. Gunde ucten az 'gel biz de kal\" teklifi almadiysaniz, ya Tebrizde yurumediniz ya da nabzinizi kontrol edin olmus olabilirsiniz, Tebrizliler oluye saygilarindan yaniniza gelmiyordur. Diyecegim o ki Tebriz'e gidince cikin caddelere, parklara konusun insanlarla, bu sehrin en yapilasi en gorulesi yani bu. Bunun icin iki uygun yer deb biri sehir merkezindeki Gulestan parki, oglenleri gencler aksamlari yaslilar geliyor. Digeri merkezden $2'lik bir taksi mesafesinde olan Elgoli park, buraya da gencler geliyor, cevresindeki lokantalar aksamlari kalabalik, ortam guzel, kebaplar leziz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/mashad-imam-rizanin-turbesi-ve-haram.html", "text": "Mashad, Sii'ler icin Kerbela'dan sonra ikinci onemli kutsal yer. Turkmenistan ya da Afganistan'a gecmek isteyenler icin ideal bir durak noktasi, her iki ulkenin de konsolosluklari burada var. Yazd'dan aksamustu 5'te hareket eden tren sabah 7'de Mashad'a variyor. Tren oldukca temiz, dort kisilik havalandirmali yatakli kompartimanda, cay, kahve ve cerez ikrami dahil yolculuk $22'a maloluyor. Imam Riza'yi ziyarete gidenlerle konusmak icin de iyi bir firsat. Genc Iranlilar sizden once davranip sizi onlarca soruya bogmadan siz onlara sorarak zaman kazanin, eninde sonunda \" neden Iran'a geldin ki, burada ilginc ne var?\" sorusu size de sorulacak- defalarca, defalarca-. Iran'da senelerdir cozulemeyen kronik issizlik ve islami yonetimin baskisi insanlarda bezginlik yaratmis, kompartmani paylastigim Cafer ve Yusuf kardesler gelecekten oylesine umutsuzlar ki, \"mollalar iyi hic bir seye izin vermez\" diyorlardi. Bu ay icinde pek zok Iranli ile konustum, dini yonetimi destekleyenler de var karsi olanlarda. Karsi olanlar seslerini cikarirlarsa hapse girecekleri icin konusmuyorlar, ancak etrafta tanimadik biri olmadigi zaman veryansin ediyorlar. Cafer'le Yusuf, bir cok arkadaslarinin uyusturucu kullandigini ve hukumetin bilerek bu konuda bir sey yapmadigini cunku gencligi baska turlu zaptetmelerinin mumkun olmadigini soyluyorlardi. Mashad'da Haram cevresinde hemen her dukkan gelenlere hediyelik esya, hatira fotograf ve kuruyemis satmak uzerine kurulmus. Bes dakikalik bir yuruyuste yuzden fazla kuruyemisciye rastliyorum, bircogu bolgenin unlu urunu Safran'i satiyor, Safran almayanlara da diger kuruyemisleri de satiyor. Safran'in kilosu yaklasik $2500. Iranli unlu sair Firdevs'in mezari Mashad'da ziyaret edilebilir. Rubaileri ve yasam sevgisi ile unlu Omer Hayyam'in mezarina ise 2 saatlik bir dolmus yolculugu ile ulasabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/urumiye-bati-iran.html", "text": "Bugunlerde Urumiye'nin ana gecim kaynagi kacakcilik, dukkanlarda satilan bir cok mal gumruk odememek icin daglardan kacak geciriliyor. Sehirde cogunluk Azeri Turku dolayisiyla her yerde Turkce konusuluyor. Ikinci buyuk topluluk Kurtler ve sonra Ermeniler. Iran'in bu bolgesinde bagimsiz Kurdistan icin calisan teror orgutu PEJAK askerlerle sik sik catisiyor. Gecen hafta 17 askeri sehit vermisler. Sehirde dolasirken universitede okuyan Seyit ve Huseyin beni batili turist zannedip Ingilizce konusmak icin yanima geldiler. Sonra bize arkadaslari Ihsan ve Hasan'da katildi. Kendi ifadelerine gore hepsi \"Turancilar\". Turkiye'de secimlerde Devlet Bahceli'nin daha iyi sonuc almasindan hosnutlar. Urumiye icin \"burasi guney Azerbeycan'dadir, Turktur, Iran'da degil. Iran'in siniri Tahran'da baslar\" diyecek kadar da gozukaralar. Ihsan yukarida dediklerini yaziya dokmus ve arkadaslari arasinda dagitmis, devlete haber gitmis ve 6 ay hapis yatmis. Telefonunda ekran koruyucusu olarak Ziya Gokalp'i tasiyacak kadar Turk birligine gonul vermis biri. Seyit ise internette \"Turan Birligi\" web sitesini takip edermis. Turkce isim alamamaktan sikayetcilerdi, kendi dillerinde egitim yapamamaktan ve devletin yatirimlarinin bolgeye yonlendirilmeyisinden. Turkiye'deki azinlik sorunlariyla paralellik gosteren sikayetler. Bircok konuda anlasmasak ta Iran'in baska bir yuzunu gosteren bir ogleden sonrasiydi. Sehirde gezilmesi gereken yerleri sorunca \"pek fazla Turk eseri yok, olanlari da devlet yikiyor zaten, Farslarin ki de bir seye benzemez\" diye milliyetci bir tonda cevapladilar. Sehir icinde dolasinca gercekten ne Turk ne Fars eseri gorulesi pek bir sey yok. Sokakta doviz bufesinin yerini sordugum insanlardan cevap yerine gelen \"Turkiyelisen?\" \" Istanbuldansin?\" , \"Ayda ne kadar kazaniyorsun?\", \"Sizin orada cok kabara varmis dogru mudur?\", \" Ibrahim'in kizi neden yok televizyonda?\", \" Rus avratlar cok ucuz orada?\", \" Tayyip cok yaksi kisidir?\" gibi sorularini cevaplayarak aksami ettim. Aksam hava kararmaya yuz tutunca iyice kalabaliklasan ana caddeye cikip Istanbul, Ankara isimli magazalarin onunden gecip tezgahlara goz attim. Supermarketlerin onunde tepeleme dizilmis alici bekleyen \"Onlem\" marka cocuk bezi adina yarasan bir urun, doviz bufesindeki para makinasi \"Sayan\" marka, otedeki giyim magazasi \"Saran\" marka satiyor. Kapalicarsiya bakan Muhammed'in lokantasinda \"doner\" yerken haritaya baktim, Esendere sadece 65 km otede. Goursmek uzere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/yazd-sehri-orta-iran.html", "text": "Dunyanin en eski sehirlerinden biri olan Yazd, kimi tarihcilere gore son 7000 senedir araliksiz yerlesim merkezi olmus. Ipek yolunun uzerinde olmasi sayesinde ticaret sayesinde uzun yuzyillar boyunca onemini koruyan sehir, bugun eski geleneklerin halen yasandigi ve Iranlilara gore \"en durust Iranlilarin yasadigi\" kent. Sehirin eski bolumunde kisa bir tur sizi, 13. yy'da Marco Polo'nun gectiginden beri pek degisime ugramamis dar sokaklarin, camur duvarlarin arasindan dolastirarak kapalicarsinin bir koluna ulastirir. Yazd'da sokakta yakartop oynayan cocuklardan, duvarlarin arkasindan gelen muzik seslerine, sokakta satilan unlu Yazd tatlisi besmak 'tan, kolkola girip hatira fotograflari cektiren askerlere kadar bir cok sey insanda tanidiklik duygusu uyandiriyor. Baska tanidik bir sey de yerellerin sizi evlerine davet etmesi. Yazd cok tutucu olmasina karsin yabancilara konukseverlik gelenegi canli bir sekilde devam ediyor. Eski sehirde evlerin bahcelerini cevreleyen camur duvarlarin yuksekligi alti metreyi bulmakta, dar sokaklarda aniden kivrilan sokaklarda kaybolmadan dolasmak neredeyse imkansiz, sokak tabelalari sadece Farsca. Ama onemli degil basinizi yukari kaldirin Cuma camiinin minareleri size yon verecektir. Eski sehirde kaybolmusken yon sordugum Riza evinin bahcesinde cay icirmeden beni birakmadi. Camurla sivali sokaklarda en ufak bir hayat izi gorulmezken duvarin hemen arkasinda agaclarin golgesinde iki kucuk sus havuzu ile kucuk bir cennet yaratmislar. Butun komsularda boyledir diyor Riza. Yazd'in eski mahallesinde halen kapilarda iki tokmak var, biri \"kisi\" icin digeri \"hanim\" icin: kapiya gelen erkek tok ses cikaran buyuk tokmagi, kadin tiz ses cikaran kucuk tokmagi kullaniyor ve kapiyi dogru kisi aciyor. Eski sehrin kosesinde yer alan Amir Cakmak binasi sehrin yukaridan guzel bir gorunumunu veriyor. Amir Cakmak binasi onundeki alan aksamlari genclerin toplanma yeri olurken, sabahlari binanin altinaki cigerciler kahvalti icin gelenleri cekiyor. Colun ortasinda yer alan Yazd'in su ihtiyacinin bir kismi kuyulardan karsilasiniyor. Sehrin \"su ustalari\" cok sayida kuyu acip bunlari yeraltindan \"kanat\" adi verilen kanallarla birbirine bagliyor. Yeraltinda dar bir alanda devamli gocuk tehlikesi altinda calisan bu ustalar el ustunde tutuluyor. Amir Cakmak binasinin yakinindaki \"Su Muzesi\"nde kanat acma islemi cok ayrintili olarak anlatilmis, muzenin altinda kanat'a merdivenlerden inebilirsiniz. Yazd'a bir saat uzaklikta Kharanak koyunun yarisinda binalar bos, nufus gocetmis. Camur binalar bakim gormeyince kisa zamanda \"eriyorlar\". Yazd'la ilgili turizm brosurlerinde goreceginiz \"sallanan minare\" bu koyde, diger turistlere ilginc gelse de pek ilginc bir sey yok bu koyde. Meyboud kasabasi Yazd'in 70 kilometre kuzeyinde, benim iki sebepten ilgimi cekti. Birincisi ciftcilerin gubre ihtiyacini karsilamak icin eskiden kullanilan \"guvercin evlerinden\" biri onarilmis. Guvercin evinde 4000 civari kus yuvasi var, eski zamanlarda yem vererek kuslari buraya ceken ciftciler karsiliginda guvercin pisligini gubre olarak kullanirlarmis. Ikinci ilginc bina ise \"buzhane\". Kisin soguk zamanlarda donan sular kesilip Meyboud'daki buzhaneye tasinirmis, mimarisinden dolayi disarinin isisini almayan ve serin kalan bu yapida buz yaz sonuna kadar saklanabilirmis. Yazd'da yaz sicakliginin 60 derecelerde oldugunu soyleyeyim de neden buzhanenin bu kadar ilgimi cektigini biraz aciklamis olayim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/05/yazd-ve-zerdustlerin-tapinaklari-orta.html", "text": "Yazd sehri icinde Zerdust tapinagi Ateskadeh aksamlari ziyaretci kabul ediyor. Ana kapi kapaliysa yan kapiya hizli vurup bekleyin, bekciler aciyor ve dinlerini anlatmayi seviyorlar. Yazd'daki Ateskadeh'teki alevin M. S. 460 yilindan beri canli tutuldugunu soyluyorlar. Sehrin hemen disinda Zerdustlerin 1960 yilina kadar kullandiklari sessizlik kuleleri var. Zerdust inancina gore cesetler topragi kirletecegi icin gomulmezlermis, onun yerine \"sessizlik kulesi\" adi verilen bu issiz ve yuksek yerlerde curumeye ve kuslar tarafindan yenmeye terkedilirlermis. Iran hukumeti 1960'da sessizlik kulelerinin kullanilmasini yasaklamis. Zerdustler, bugun olulerini toprakla temas etmeyecek sekilde tamamen betondan mezarlara gomuyorlar. Zerdust mezarligi, sessizlik kulelerinin hemen yanibasinda gorulebilinir. Yazd'in bir bucuk saat kuzeyinde Cak-cak tapinagi halen Zerdust ziyaretcileri ceken bir yer. Dik kayalarin icinde kuru, susuz bir bolgenin ortasinda tek su kaynaginda kurulu olan tapinagin ici cok sade: sadece icin icin yanan bir ates ve su kaynagi var. Tapinagin onunden vadinin manzarasi guzel. Tapinagin merdivenlerinin sag yanindaki binalara Zerdustler bazen geceyi gecirmek icin cadirlariyla birlikte geliyorlar, Ingilizce bilenleri merak ettiklerinizi size bir cirpida anlatir, cay ve tatli ikrami da cabasi. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/09/cengiz-han-ve-mogollar.html", "text": "Moğolistan'da herhangi bir şey satabilmek için en kestirme yol üzerine Moğol imparatoru Cengiz Han'ın resmini koymak. Cengiz Han votkası, çayı, kazağı ve pizzası Ulan Batur'da sizleri bekliyor. Moğollar Anadolu'ya kadar gelen Cengiz Han'ı her zaman böylesine benimsememişler. Ülkenin komünist olduğu dönemde Ruslar Moğollara Cengiz Han'ın \" emperyalist bir haydut\" olduğunu öğretmişler. O dönemde kimse adını anmamış. Komunizm yıkıldıktan sonra kendi kimliklerini arayan Moğollar tarihlerine dört kolla sarılmışlar. Sonuç olarak bugünkü aşırı Cengiz Han sevgisi ortaya çıkmış. Yukarıdaki anıt Ulan Batur'daki 45 metrelik Cengiz Han heykeli. Bunun kadar büyük olmasa da Moğolistan'da her köşesinde Cengiz Han'a adanmış bir anıt bulunuyor. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/bayanzag-dinazorlar-mogolistanda.html", "text": "Ulan Batur'a iki günlük mesafede dünyanın ikinci büyük dinazor buluntusu alanı var. Bayanzag adı verilen bölgede 1922 yılından itibaren yapılan kazılarda yüzlerce dinazor kalıntısına rastlanmıs. İlk kazıyı yapan Amerikalı Ray Chapman Andrews aynı zamanda üniversitede öğgretim üyesi olması ve giyimi sebebiyle Indiana Jones versiyon 1 olarakta anılıyor. Bayanzag'daki dinazor kalıntıları ve dinazor yumurtaları Ulan Batur'da doğa tarihi müzesinde sergileniyor. Bayanzag'a uğrarsanız buluntuların yapıldığı yerlerde yerel halk size fosil saymaya çalışıyor. Gobi çölü eskiden iç deniz olduğu için oldukça çok sayıda deniz kabuklusu fosili var. Moğolistan'dan dışarı büyüklüğü ne olursa olsun fosil çıkarmanın suç olduğunu hatırlatalım. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/canl-karides-yutup-kurbaga-nefesi.html", "text": "Moğolistan uzak yer. Bazı gelenek görenek ve alışkanlıkları da öyle. Sağlık konusunda da bazı ilginç inanışları var. Ama işe yarayanı olabilir, bilinmez. Bu gün iki konuda sağlık sorunu olanlara Moğol usulü tedavi yapalım. Midesinde hazım sorunu olanlarla boğazı ağrıyanlar size Gobi yolları göründü! Güney Gobi'de bir kaynağın başına gelen şöforümüz suyun ve sudaki canlıların mide rahatsızlıklarına iyi geldiğini söyledi. Daha sonra kaynaktan büyük bir dikkatle canlı karidesleri topladı ve şiseye doldurdu. Karidesler daha sonra canlı canlı midenin yolunu tuttu. Boğazı ağrıyanlar için çözümü ise Gobili bir deve çobanı verdi: kurbağa nefesi koklamak. Önce yukarıdaki kaynağın civarından bir kurbağa yakalanır. Sonra kurbağanın yanlarına basılarak ağzını sonuna kadar açması sağlanır. Kurbağa ağıza değecek kadar yakınlaştırılıp ağzına nefes verilir. Tabi kurbağa da sizin ağzınıza nefes verir. İkinizden biri bayılana kadar işlem sürdürülür. Geçmiş olsun efendim. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/ger-yurt-nedir-ger-kamp-nedir.html", "text": "Ger, bizim yurt dediğimiz göçebe çadırlarına Moğolistan'da verilen ad. Tahta, deri, keçe ve kumaştan imal edilen gerler 2-3 saatte kurulabiliyor. Gerin ortasındaki tekerlek yükü taşıyan tahtaların birleşme yeri. Aynı zamanda aileyi simgelediği için sembolik önemi var. Moğol gerlerinde tekerleği tutan iki tahta arasında geçilmesi hoş karşılanmıyor çünkü karı koca arasına girilmiş sayılıyor. Gerler sahibinin gelir durumuna göre büyük olabiliyor. Genelde kapının karşısında aile resimleri ve dini eşyalar yer alıyor. Buraya sırtınızı dönmek ayıp. Göçerlerin bir kısmı güneş panelleri ile TV çalıştıracak kadar elektrk elde edebiliyor. Sonuçta akşamları dünyanın bir ucunda ıssızlığın ortasında en yakın komşunuzun 10 kilometre ötede olduğu bir yerde Fashion TV'yi göçerlerle beraber seyredebilirsiniz. Anladığım kadarıyla özellikle göçer erkekler İtalyan kadın modasının sıkı takipçisiler... Gerin bir köşesinde et kurutuluyor, peynir ve süt kapları da gerde yerlerini alıyorlar. Sonuçta gerler koku bakımında zengin. Akşamları gerdeki divanlar açılıp yatak haline getiriliyor ya da yer yatağı kuruluyor ve tüm aile birlikte aynı yerde yatıyor. Akşamları gerin ortasındaki soba yakılıyor ama gerin üst kısmındaki teker kısmı açık bırakılabiliniyor. Bu sobaya pis şeyler atmak ya da yemek parçaları koymak ayıp sayılıyor. Moğolistan'da kırsal kesimde pek otel yok. Onun yerine ger kampları var. Hava soğuduğunda çoğu kapanan bu kamplarda geceleri gerde kalıyorsunuz. Kampın ortak lokanta ve banyosundan yararlanıyorsunuz. Bu gezide kaldığımız ger kampları şaşırtıcı biçimde temiz ve yemekler doyurucu idi. ---------------------------------------------------- Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/kasmir-ve-mogollar.html", "text": "Moğolistan'ın gelirlerinin %20 si Kaşmir yününden gelmektedir. Kaşmir yünü, Kaşmir keçilerinin yılın sadece 3 ayında, en soğuk dönemlerde aşırı soğuk iklim koşullarından korunmalarını sağlamak amacı ile oluşan, asıl yünlerinin altındaki ikinci ipeksi yumuşacık yüne verilen addır. Bir keçiden en fazla 150 gram yün çıkmaktadır. Fazla bölgede yetişmemesi sebebiyle kaşmir yünü oldukça değerlidir. Yolunuz Ulan Batur'a düşerse Türkiye'ye ne hediye götüreceğim diye düşünmenize gerek kalmaz. Ulan Batur'da Kaşmir fiyatları Türkiyedekinin beşte biri. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/koyun-kesimi-mogolistan.html", "text": "Moğolların hayatı et. Etrafta sebze meyve olmadığı için et ve süt ürünlerini çok sık olarak tüketiyorlar. Moğollar koyun kesimini tam bir cerrah titizliği ile yapıyorlar: 30 saniyede sona eren kesimde koyun bizim yönteme kıyasla çok daha az acı çekiyor ve koyundan tek damla kan bile toprağa düşmüyor. Daha sonra kesimi yapan kişi açtığı delikten içeri kolunu sokup koyunun kalbine giden ana damarı koparıyor. Koyun bir kez kısaca ses çıkarıyor ve ölüyor. Tüm işlem 30 saniye sürüyor. Koyunun her parçası özenle çıkarılıyor. Kanı bile atılmıyor, bir nevi sucukya kullanılmak üzere bir kapta toplanıyor. Yerde tek damla kan yok. Erkekler büyük parçalarla uğraşıken kadınlar sakatatkları temizliyor. 20 dakika kadar süren et parçalama işlemi sonrası et soğuması için asılıyor. ---------------------------------------------------- Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/mogol-yemekleri.html", "text": "Moğol yemekleri ana hatlarıyla dört bileşenden oluşuyor: et, un, patates ve süt ürünleri. Et çok nadir olarak ızgara yapılıyor, onu da tam beceremiyorlar. Et haşlanıp özellikle tüm yağı ile birlikte tüketiliyor. Türkiye'de Moğol restoranına gitmişseniz menüde yer alanların Moğolistan yemekleri ile bir ilgisi olmadığını göreceksiniz, ismi iyi duruyor herhalde. Burada bir kaç yemeği beraberce bakalım. Et suyu çorbası. Patates ile beraber kaburga etinin kaynatılması ile yapılıyor. Ortaya ayrıca haşlanmış et geliyor. Bu eti tabağınıza almıyorsunuz, yandaki bıçakla bir parça kesip elinizde yiyorsunuz. Bayntan çorbası. Bir nevi tarhana çorbası ama booooooll etli. Sabah kahvaltısında yeniyor, akşamdan kalanlara iyi geldiği söyleniyor. Khorhug. Parça etler soba üzerinde haşlanıyor. İçleri tam pişşin diye sobanın içinde kızdırılan taş parçaları yemeğe ekleniyor. Yemek hazır olduğunda sofraya ilk önce bu taşlar geliyor. Sıcak ve yağlı taşları 3-5 dakika düşürmeden ellerinizde dolaştırmanın sağlığa iyi gekdiği söyleniyor. Etler geldiğinde sofrada çatal filan olmuyor. Ortadaki bıçakla eti kesip bıçağı geri koyuyorsunuz. Göçebe çadırlarında hemen size yiyecek içecek bir şeyler çıkarılıyor. Aşağıdaki masada ayrag, yak sütünden yapılma kaymak ve kurulmuş peynir var. Kurutulmuş peynir herhangi bir şekilde soğutma gerektirmiyor. Bazıları kemik kadar sert oluyor. Çok lezzetli ama dişlere eziyet olabiliyor. Yaşlı Moğollar kurutulmuş peynirleri yiyebilmek için ilk önce 3 saat sütte bırakıyorlar. Erişte yemekleri oldukça yaygın. Minimum sebze, maksimum yağ ve et prensibine göre yapılan bu yemekler çok doyurucu. Mantı çorbası. Olabildiği kadar ince bir hamur içine olabildiği kadar çok et sığdırılıp servise ediliyor. Moğolistan'ın geniş düzlüklerinde buğday etten daha değerli onuniçin idareli kullanıyorlar ama ette bol kepçeler. Buuz. Bildiğimiz mantının Moğolcası. Hamur içine olabildiği kadar çok et alacak şekilde açılıyor sonra ya haşlanıyor ya da buharda pişiriliyor. DUYURU: 27 Şubat 2010 Cumartesi günü Moğolistan'la ilgili fotoğraf gösterisi ve söyleşi yapıyoruz, detaylı bilgi burada. ---------------------------------------------------- Et çok nadir olarak ızgara yapılıyor, onu da tam beceremiyorlar. Et haşlanıp özellikle tüm yağı ile birlikte tüketiliyor. Türkiye'de Moğol restoranına gitmişseniz menüde yer alanların Moğolistan yemekleri ile bir ilgisi olmadığını göreceksiniz, ismi iyi duruyor herhalde. Burada bir kaç yemeği beraberce bakalım. Et suyu çorbası. Patates ile beraber kaburga etinin kaynatılması ile yapılıyor. Ortaya ayrıca haşlanmış et geliyor. Bu eti tabağınıza almıyorsunuz, yandaki bıçakla bir parça kesip elinizde yiyorsunuz. Bayntan çorbası. Bir nevi tarhana çorbası ama booooooll etli. Sabah kahvaltısında yeniyor, akşamdan kalanlara iyi geldiği söyleniyor. Khorhug. Parça etler soba üzerinde haşlanıyor. İçleri tam pişşin diye sobanın içinde kızdırılan taş parçaları yemeğe ekleniyor. Yemek hazır olduğunda sofraya ilk önce bu taşlar geliyor. Sıcak ve yağlı taşları 3-5 dakika düşürmeden ellerinizde dolaştırmanın sağlığa iyi gekdiği söyleniyor. Etler geldiğinde sofrada çatal filan olmuyor. Ortadaki bıçakla eti kesip bıçağı geri koyuyorsunuz. Göçebe çadırlarında hemen size yiyecek içecek bir şeyler çıkarılıyor. Aşağıdaki masada ayrag, yak sütünden yapılma kaymak ve kurulmuş peynir var. Kurutulmuş peynir herhangi bir şekilde soğutma gerektirmiyor. Bazıları kemik kadar sert oluyor. Çok lezzetli ama dişlere eziyet olabiliyor. Yaşlı Moğollar kurutulmuş peynirleri yiyebilmek için ilk önce 3 saat sütte bırakıyorlar. Erişte yemekleri oldukça yaygın. Minimum sebze, maksimum yağ ve et prensibine göre yapılan bu yemekler çok doyurucu. Mantı çorbası. Olabildiği kadar ince bir hamur içine olabildiği kadar çok et sığdırılıp servise ediliyor. Moğolistan'ın geniş düzlüklerinde buğday etten daha değerli onuniçin idareli kullanıyorlar ama ette bol kepçeler. Buuz. Bildiğimiz mantının Moğolcası. Hamur içine olabildiği kadar çok et alacak şekilde açılıyor sonra ya haşlanıyor ya da buharda pişiriliyor. DUYURU: 27 Şubat 2010 Cumartesi günü Moğolistan'la ilgili fotoğraf gösterisi ve söyleşi yapıyoruz, detaylı bilgi burada. ---------------------------------------------------- Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/mogolistanda-yollar.html", "text": "Moğolistan'da toplam asfalt yol 1500 kilometre. Diğer bütün yollar toprak. Toprak yollara herhangi bir bakım yapılmıyor, yani bozulan yeri olduğunda o yol bırakılıp yanında başka bir yerden devam ediliyor. Böyle olunca yanyana paralel yeni yollar açılıp duruyor. Dört çeker araç olmadan şehirler arası yola çıkmak pek akılcı değil. Özel araçla günde 350 kilometre, kamyonla 200 kilometre yapanlar kendilerini şanslı hissediyor. Yollarda herhangi bir işaretleme olmadığı için kaybolduğunuzda tek yapabileceğiniz en yakın gerin kapısını çalıp yardım istemek. O zaman yereller yere hemen bir harita çiziveriyor. Mogolistan'da yola çıkacaklara iyi bir araç, yedek lastik, iyi şoför, sarsıntılara dayanacak güç ve bol sabır diliy0rum. ---------------------------------------------------- Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/10/reykavik-izlanda.html", "text": "İzlanda'ya gitmeyi uzun zamandan beri istiyordum. Yazın gitmek için bir fırsat çıkmıştı ama adı buz ülkesi anlamına gelen İzlanda'ya hava soğumadan gitmek bana doğru gelmedi. Kasım 2005 başlarında bir gün kendimi İzlanda'ya giden uçakta buldum. Ülkenin her tarafını saran fay hatlarından biri beni Keflavik havaalanında karşıladı ve başkent Reykavik'e giden yolun kenarından şehre girene kadar eşlik etti. İzlanda, jeolojik olarak Amerika ve Avrupa kıtalarının Atlantik okyanusu altında sürtünmesi sonucu oluşmuş. Tabiri caizse tam bir \"fay hattı çocuğu\". İzlanda'da yerin ne yapacağı belli olmuyor, sıkıldı mı basıyor depremi, basıyor volkan patlamalarını. İzlandalılar her beş senede bir mutlaka volkan patlaması olduğunu söylüyorlar. Volkan patlamaları yerin derinliklerindeki magmayı yerüstüne çıkarıp İzlanda'ya toprak ekliyor. Tahminlere göre İzlanda volkanların eklediği topraklar sayesinde her sene yarım metre genişliyor. Reykavik caddelerinde ilk dikkatimi çeken hava karlı olmasına rağmen bazı sokakların kuru olması. Kar bazı kaldırım ve yollarda hemen eriyor, ama başka yerlerde olduğu gibi duruyor. Neden mi? Bunun sebebi adanın volkanik yapısından dolayı çok sayıda yeraltı sıcak su kaynağına sahip olması. Bir caddenin kışında kuru kalmasını mı istiyorlar? Hemen caddenin altına ve kaldırımlara boydan boya boru döşüyorlar. Borulara sıcak suyu verdin mi sen sağ ben selamet: sokak bütün kış kuru. İzlandalılar evlerini ısıtmak ve elektrik üretimi içinde yer altı sıcak sularından yararlanıyorlar. Bunun sonucunda Reykavik havası oldukça temiz. Hava temiz olabilir ama sıcak su için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Jeotermal kaynaktan gelen sıcak suyun içindeki maddelerin su borularının içini paslandırıp tıkadığı gözlenmiş. Bunu engellemek için sıcak suya insan sağlığına hiçbir zararı olmayan hidrojen sülfit maddesi katılıyor. Hidrojen sülfit zararsız ama bozuk yumurta gibi kokuyor. Duş alıyorsunuz, temizleneceksiniz. Su temiz ve berrak ama çürümüş yumurta gibi kokuyor. Alışması kolay değil. Merak etmeyin, koku duştan çıkınca gidiyor. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/guzel-bir-izlanda-gunu.html", "text": "İzlanda'da turistik bir gün geçirmeye ne dersiniz? Günümüz iyi bir kahvaltı ile başlıyor. Her iyi İzlanda kahvaltısında peynir, meyve ve salam benzeri ürünlerin yanı sıra balık turşusu da olur. Hani bizim lakerda var ya onu şekerle yemek fikrini İzlandalılar hayat geçireli çok olmuş. Bu tat kulağa garip gelse de o kadar kötü değil. Akşama Hakarl yiyene kadar sabredin, kötünün kötüsü var. İstanbul'a gelip Sultanahmet'e çıkmamakla Reykavik'e gelip \"altın üçgen\" turuna katılmamak turist dilinde aynı şeyler. Altın üçgen turunda gidilen kayda değer yerlerin ilki Gulfoss şelaleleri. İzlanda'nın en çok turist çeken yerlerinden biri olan Gulfoss, kasım ayında hafiften donmaya başlamış. Kuvvetli rüzgardan dolayı bir kaç fotoğraf çektikten bütün yolcular sıcak otobüse kendimiz zor attık. Bir sonraki durağımızı ise pek bir sevdik, çünkü sıcaktı: Geysir. Türkçe'mize de \"gayzer \" olarak giren bu sıcak su kaynağı her on dakikada bir küçük bir patlama ile aniden 15 metre yüksekliğe kadar su fışkırtması ile biliniyor. Ne kadar rüzgar olursa olsun Geysir'in civarında hava, sıcak sular sayesinde ılık. Bir sonraki durağımız Thingvellir Milli Parkı. Thingvellir Amerika ile Avrupa'nın cidden tam ortası: her iki kıtanın altındaki tektonik plakalar burada buluşuyor. Yüksek bir yerden baktığınızda vadinin duvarlarının aslında nehir tarafından değilde kıtaların birbirini ittirmesi sonucu yükselen kayalardan oluştuğunu anlıyorsunuz. Thingvellir'in başka ilginç bir özelliği de dünyanın en eski meclisinin mekanı olması. 930 yılında kurulan millet meclisi 1789'a kadar Thingvellir'de kalmış. Bugün eski meclis binasından geriye hiçbir şey kalmamış. Birleşmiş Milletler Thingvellir parkını dünya mirası listesine almak için çalıştığında hangi kıtada olduğuna karar verirken bayağı bocalamış. Parkın yarısı Amerika yarısı Avrupa kıtası topraklarında olduğu için sonunda ne şiş ne kebap yakmışlar: Thingvellir ikisinde birden listelenmiş. Dokuz saati aşan altın üçgen turu sırasında çok nadir ağaç gördük. İzlanda'nın sadece %1'i ekilebilir alan, geri kalan yerler ya taş ya da üzerinde ince bir çimen tabakası dışında hiçbir şey yetişmeyen topraklar. Ülkenin üçte biri kum ve kumullarla kaplı, bildiğiniz çöl işte. Avrupa'nın en büyük çölünü örneğin Mısır'ın çöllerinden ayıran tek şey kumların siyah olması. Adanın volkanik yapısı, kumları ve dayanıksız toprağının aya benzemesi başka tür turistleri de İzlanda'ya çekmiş: aya ilk ayak basan astronot Neil Armstrong aya iniş provası için İzlanda çöllerinde antrenman yapmış. İzlanda çölün ilerleyip meraları kaplamasını durdurmak için çok uğraşmış. İlk önce toprak erozyonunu engellemek için koyunların çok otlamasını yasaklamış, koyunlar dinlememiş. Sonra kumların ilerlemesini durdurmak için bariyerler dikmiş, kumlar dinlememiş. Ne yapsın İzlanda o da doğayı korumak için çareyi kendini bombalamakta bulmuş. Şimdilerde İkinci Dünya Savaşından kalma bir DC 3 uçağı, sivri tabanı yere saplanmak üzere tasarlanmış özel kaplara konmuş tohum ve gübrelerden oluşan \"bombalarını\" İzlanda çöllerine bırakıyor. Bırakıyor ki doğa yeniden canlansın ve İzlanda yeşersin. Tüm dünyada olduğu İzlanda'da iyi gözüken isteklere de muhalefet edenler var. Muhalefette \"İzlanda çıplak daha güzel\" kampanyası başlatmış. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/izlandada-turkleri-oldurmek-serbestti.html", "text": "Reykavik'te yerleşim liman çevresinde başlayıp içerilere doğru uzanmış. Bende aynı sırayı takip ederek şehirde dolaşacağım. Dünyanın en kuzeydeki başkenti olan Reykavik çoğunlukla tek katlı, küçük ve rengarenk evlerin sıralandığı dar sokaklardan oluşuyor, sadece liman çevresinde caddeler geniş. Şehir bizim ölçülerimize göre küçük olsa da İzlanda'nın en büyüğü. Adada yaşayan 320,000 kişinin üçte ikisi Reykavik'liyim diyor. Hostelde \"odadan çıkarken pencereyi açık bırakmayın. Reykavik'te yağmur girecek bir yer bulur\" levhası vardı. Dışarıda on dakika dolaşınca deli rüzgar sayesinde yağmurun girebileceği yerler hakkında hemen bilgi sahibi oldum. Reykavik limanından içeriye beş dakika yürüyünce üzerinde bir Türk dönercisinin de olduğu caddeden geçerek Reykavik Belediye binasına varıyorum. Belediye binasının yanındaki suni gölden yukarıya doğru bakınca Reykavik'lilerin çok sevdikleri Hallgrims kilisesi görülüyor. Bu kilisenin biz Türklerle ilginç bir bağlantısı var. Yıl 1627. Cezayir korsanlarından Murat Reis İngiltere kıyılarına yakın Lundy adasını kendine üs yapmış, İngiltere ve İrlanda kıyılarında korsanlık yapmaktadır. Yaptığı seferlerin birinde ele geçirdiği bir Danimarkalıdan uzaktaki İzlanda adında bir adanın varlığını öğrenen Murat Reis, Norveç'te birkaç yeri talan ettikten sonra Temmuz 1627'de İzlanda'ya ulaşır. 400 kadar İzlandalı köle olmak için kaçırılır, direnenler ve yaşlılar öldürülür. İzlanda'dan Cezayir'e yola çıkan kölelerden 242'si yolculuğu sağ olarak tamamlar. Köleler burada satılır. Bu saldırı ve kaçırmalara \"Türk talanı\" adı verilir. Çok ilginç bir nokta da uygulanmayan bir kanunla ilgili. Bu saldırıdan sonra İzlanda'da Türk öldürmek kanuni olarak suç olmaktan çıkarılmış. Kanun üç asırdan fazla yürürlükte kalmış ve ancak 1970'lerde kaldırılmış. Bu süre içerisinde -bilindiği kadarıyla- İzlanda'da hiç Türk öldürülmemiş. Ne diyordum, evet kilise ile Türklerin bağlantısını anlatıyordum. Köle alınan kadınlardan Gudridur Simonardottir, ya da sonra kendine takılan adıyla Türk Gudda, uzun zaman sonra Danimarka kralının kölecilere para ödemesi sonucu kurtularak İzlanda'ya dönmüş. Arada dilini ve dinini unutan Türk Gudda yeniden eğitilmek üzere Danimarka'ya gönderilmiş. Orada eğitim aldığı rahiple evlenerek İzlanda'ya geri dönmüş. Eşi Hallgrimur Petursson İzlanda'da çok sevilen bir şair ve din adamı olmuş, Hallgrims kilisesi onun adına yapılmış. Murat reis'in köle seferi İzlandalıların belleğine öylesine kazınmış ki hangi İzlandalıya \" Türklerin talanı\" deseniz hemen hikayeyi size anlatıyor. Hani olmaz ya olayın ayrıntısını bilmeyen bir İzlandalıya rastlarsanız hemen ona \"Türk talanı\"'nı anlatan ve 2001'den 2009'a değin listelerde haftalarca kalan \"Gudda'nın Serüvenleri\" kitabını hediye edebilirsiniz. Böylece sizden peşinen korkacak bir Avrupalı daha kazandınız demektir. Savulun Türkler geliyor. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/kuzey-kutup-dairesinde-finlandiya.html", "text": "\"Kurallar: 4 kategoride katılabilirsiniz: Küçükler, Serbest Stil, Orijinal ve Takım Orijinal. Orijinal ve Takım Orijinalde cep telefonları omuzdan fırlatılacaktır. Diğer dallarda cep telefon fırlatma stili serbesttir. İki fırlatma hakkınız var. Aralarında en fazla bir dakika olacaktır. Bütün telefonlar organizasyon komitesince sağlanacaktır.\". \"Bu ne yaa?\" mı dediniz. Duyuru panosunda \" Dünya Cep Telefonu Fırlatma Şampiyonası\" katılma şartları ve aranılan nitelikler asılı. Yanındaki panoda ise bulunduğumuz yerdeki sekiz mevsim açıklanmış: gece yarısı güneşi mevsimi, hasat mevsimi, sonbahar, ilk kar mevsimi, yeni yıl mevsimi, kış, donmuş kar mevsimi ve buz erimesi mevsimi. Cep telefonu fırlatma şampiyonası ve 8 mevsim mi? ? Açıklayayım efendim, Kuzey Kutup dairesinin tam üzerinde, Noel Babanın evinin önündeyiz. Yetmedi mi? Daha mı açık anlatmak lazım? En iyisi geriye sarıp baştan başlayayım: şu anda kuzey Finlandiya'da Lapland bölgesinin başkenti Rovaniemi'deyim. Rovaniemi bölgenin en önemli kenti olmasından çok Noel Baba'nın evinin burada olmasıyla tanınıyor. Kuzey Kutup dairesi Rovaniemi'nin sekiz kilometre kuzeyinde. Rovaniemi'liler tam kutup daire çizgisi üzerine bir müze, bir ev ve postane kurup burası \"Noel Baba'nın evidir\" demişler. Yılın 365 günü isteyen çocuk Noel babayı burada ziyaret ediyor, o günkü nöbetçi Noel Baba'nın kucağına oturuyor ve hediyeli eşyasını alıp mutlu bir şekilde ülkesine geri dönüyor. \" Noel Baba / Kuzey Kutbu\" adresine her yıl gönderilen bir milyondan fazla mektubun ulaştığı yerde burası. Oysa ki o mektupların Demre'ye gönderilmesi lazım ama kime anlatacaksın? Rovaniemi, Noel Baba turizminden iyi para kazanınca ard arda Noel Baba Parkı / Oteli / Pub'ı açmış. Hatta turist aşkına mevsimleri sekize bile çıkarmış. Şehirde yaşayan altmış bin insanın çoğu turizmle bağlantılı işlerde çalışıyor. Geri kalanı tarım ve kerestecilikle uğraşıyor. Rovaniemi, tüm İskandinavya'da olduğu gibi ateş pahası bir yer. Kaldığım hostel fiyatları düşürmek için çalışanların hepsini yarı zamanlı yapmış. Tren istasyonundan ağır sırt çantamla kara bata çıka hostelin önüne geldiğimde bir \"ohh\" çektim. Kapıyı ittiğimde esen rüzgardan biran kurtulmak için adımlarımı hızlandırdım, kapı duvar.. Üzerinde yazı: \"anahtar almak için şu şu adresteki otele geliniz\", bu sefer de \"aah\" çektim. Hayda, on dakika yürü. Var otele. Açıklama: \"Hosteli ucuz yapmak için otelde devamlı personel çalıştırmıyoruz. Sadece temizlik personelini o da sabahları üç saat çalıştırıyoruz. Hostelden çıkacağınız zaman anahtarı kapının kenarındaki kutuya atın, kapıyı çekin\". Bu fiyat düşürücü tedbirlerden sonra bile Rovaniemi'de üç kişilik hostel odasında bir yatağa ödediğim para ile İstanbul'da krallar gibi kalırdım. Ama ucuz şeyler de var. Örneğin, Rovaniemi'ye gelirken bindiğim tren hem çok temiz hem çok ucuzdu. Finlandiya hükümeti kuzeydeki şehirlerin boşalmasını engellemek için buralarda yaşayanlara özel destekler veriyor. Tren biletlerinin ucuz olması bu desteklerden biri. Vergi ve iş bulma kolaylıkları da var. Ama bunlar pek işe yaramıyor ve Finliler geriye ıssız yerleşim birimleri bırakarak büyük şehirlere göçmeye devam ediyor. Küçük yerleşim birimlerinde yapacak bir şey bulamayan ve canları sıkılan Finlilerin zekası kendilerine eğlenecek \" dünya şampiyonaları\" yaratıveriyor. Finlandiya'da her sene düzenlenen \"dünya şampiyonaları\" listesi bir hayli eğlenceli: Dünya Cep Telefonu Fırlatma Şampiyonası, Dünya Eşini Taşıma Şampiyonası, Dünya Lastik Çizme Fırlatma Şampiyonası, Dünya Sinek Avlama Şampiyonası, Dünya Buzda Yüzme Şampiyonası, Dünya Gitar Çalma Taklidi Yapma Şampiyonası. Seç, beğen ve katıl birine. Dünya Lastik Çizme Fırlatma Şampiyonası ile Dünya Cep Telefonu Fırlatma Şampiyonasını Finlandiya'nın en büyük firması olan Nokia kendine Pazar yaratmak için destekliyor olabilir mi acaba ? Malum, Nokia cep telefonu yapmadan önce lastik çizme üretiyormuş. Çok merak ediyorum çizmeden cep telefonu üretimine geçiş kararının alındığı toplantı nasıldı acaba? 20 sene önce çizme üreten Nokia'nın yönetim kurulunda olduğumuzu hayal edin. Şirketin genel müdür hissedarlara açıklıyor \" Bu çizmeler artık pek satmıyor. Yeni bir şeyler üretmemiz lazım.\". Hissedarlar sorar \" Peki ne üretelim?\". Genel müdür cevap verir \" Cep telefonu diye bir şey çıkacakmış. O işe girelim diyorum. Hem telefonların lastik kısmını da kendimiz yapabiliriz\". Ve gerisini zaten biliyorsunuz. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/mavi-lagun-ve-aurora-borealis-kuzey.html", "text": "Pazar sabahı sokaklar çok tenha, Reykavikliler gibi yapıp kahvaltımı geç ettim. Sonra ver elini \"Mavi Lagün\". Mavi Lagün, jeotermal bir açık hava kaplıcası. Reykavik'ten belediye otobüsü ile bir saatte ulaşılıyor. Lagün'ün suları yan taraftaki jeotermal elektrik santralinden geliyor. Yeraltından çok sıcak çıkan sular elektrik üretiminde kullanılıyor. Elektrik türbininden çıkarken 40 dereceye kadar soğuyan su lagüne veriliyor. Hava sıcaklığı ne olursa olsun, suyun sıcaklığı sabit. Su içindeki bazı maddelerden dolayı mavimtırak bir renkte. Soyunma kabininde mayomu giyip dışarı çıkıyorum. Buhar çıkaran mavi bir suyun içindeki onlarca insan oldukça ilginç bir görüntü.. de sıcaklık neredeyse sıfır derece. Oğlum Başar dal suya. Lagünde avuç içlerimin kayısı kıvamında buruşana kadar kalıyorum. İsteyenler burada otelde kalıp masajda yaptırabiliyorlar, ama İzlanda'daki her şey gibi ateş pahası. Geceleyin bu enlemde görülen kuzey ışıklarını görmek için bir tura katılıyorum. Kutuplara yakın bölgelerde gözlenebilen bu doğa olayı atmosferdeki atomların enerji seviyelerindeki değişim sonucu gökyüzünün değişken şekilde ve renkli bir şekilde boyanması olayıdır. Otobüsümüz Reykavik'in ışıkları gözden kaybolup, gece zifiri karanlık olana dek şehirden uzaklaşıyor. Sonra yol kenarına çekip kuzey ışıklarının dansına tanık oluyoruz. Yerden tüten ama kaynağı belli olmayan devasa bir duman kütlesine yeşil lazer tutulmuş gibi. Zaman zaman şimşek çakıyormuş gibi hareketlenen dumanlar yok oluyor, ufukta başka bir yerde yeniden çıkıyor. Soğuktan titriyorum ama dönme vakti gelse de gitmek istemiyorum. Bu görüntüye doyulur mu bilemem. Isınmak için arada otobüse gire çıka bu muhteşem görüntüyü hayranlıkla seyrediyorum. Yarın eve geri döneceğim, dönene kadar İzlanda'yı daha çok içime çekmeli. Daha, daha. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/reykavik-geceleri-izlanda.html", "text": "Altın tur akşama kadar sürüyor, Reykavik'e tam yemek zamanı geri dönüyoruz. Akşam yemeği için İzlanda'ya özgü bir şeyler arıyorum. Atasözünü haklı çıkaracak şekilde belamı buluyorum: İzlanda mutfağının tanınan ürünlerinden biri olan çürümüş kurutulmuş köpekbalığı eti. Hakarl denilen bu yerel lezzet, köpekbalığı etinin toprak altında altı ay çürütülüp sonra açık havada kurutulması ile hazırlanıyor. İdrardan daha keskin bir kokusu var. Hiç deterjan tatmadım ama Hakarl yedikten sonra şundan kesinlikle eminim ki Hakarl'ın tadı deterjandan daha kötü. Üstelik bu meret her lokantada bulunmuyor, benim gibi kaşınıp ararsanız ve şanssızlık eseri bulursanız battı balık yan gider deyip yanında İzlandalıların milli içeceği Brennivin'den de ısmarlayın. Hakarl'ın tadını ve kokusunu ağzınızdan sadece Brennivin silebilir. Brennivin ağzınızdaki tadı silemese bile yüksek alkol oranından dolayı artık takmazsınız. Reykavik'in hafta sonu gece hayatı dünyaca ünlü. Eğlence mekanlarında içki fiyatları cep yaktığı için Reykavik'liler evde iyice içmeden eğlenmeye çıkmıyorlar. En fazlada bira içiyorlar. Aslında bira 1989 yılına kadar yasakmış. Hükümet yüksek alkollü içeceklerin tüketimini düşürmek için bira üretimine 1989'da izin vermiş. Bu strateji sonuç vermiş ve cidden de yüksek alkollü içeceklerin tüketimi azalmış ama bu sefer bira tüketimi fırlamış. Şimdilerde hükümet tüm alkollü içkilerin tüketimini azaltacak bir yol arıyor. Gündüz iş saatlerinde bile sakin olan şehrin ana caddelerini hafta sonu sabahın üçünde görün, kalabalık sizi şaşırtacak. Gündüz kapalı duran bir çok eğlence mekanı gece 10'dan sonra hafif hafif hareketlenmeye başlıyor. Gece yarısından sonra son derece hareketli ve güler yüzlü bir hafta sonu kalabalığı tüm barları, pubları ve kulüpleri dolduruyor. Eğlence yerlerindeki gülen yüzlerin çokluğu bir tesadüf değil: Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre İzlandalılar dünyanın en mutlu üç milleti arasında. Yine aynı İzlandalılar yine aynı kurumun istatistiklerine göre dünyanın en çok intihar eden milleti. Yanınızdaki bir İzlandalıya dönüp \"abicim bu ne yaman çelişki\" derseniz, \" depresifler ölüyor, mutluların oranı artıyor\" cevabını rekor bir hızda alabilirsiniz. Tabi bu cevabı rekor hızda almanız da tesadüf değil, İzlandalılar \"dünyada kişi başına en çok rekoru elinde bulundurma\" rekoruna sahipler. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/11/rovaniemi-lapland-finlandiya.html", "text": "Rovaniemi caddeleri Kasım geceleri bile dondurucu soğuk, kat kat giyinmeden dışarı çıkmak için çılgın olmak gerekiyor. Finliler size diyorum heyy, eksi on derecede şortla karda ne işiniz var heyy. Neyse ben onlara aldırmadan koşturarak ana caddede bir şeyler yiyip hemen hostele döneceğim zaten. Gece ana caddede hızlıca yürüdüm. Sokakta geçirdiğim kısa sürede bir çok Filipinli kadın görünce yakında bir yerlerde çalıştıklarına kanaat getirdim. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Sabah kahvaltıda rastladığım bir Rovaniemili durumu aydınlattı. Öğrendiğime göre, kırsal kökenli Finli kadınlar okullarını bitirdikten köylerine genelde dönmeyip şehirde kalıyorlar. Erkekler ise geleneksel olarak köylerine dönüp toprağı işliyorlar. Kırsal alanda yeteri kadar Finli kadın olmadığı için eş bulamayan Finli erkekler çareyi buralarda yaşamaya razı olan yabancılarla evlenmekte buluyorlar. Filipinli kadınlarda tam burada devreye giriyor. Rovaniemi kırsalında evliliklerin yüzde beşinin Asyalı kadınlarla yapıldığını öğreniyorum. Finlandiyalıların yabancılara kuşkuyla bakan ırkçı yapısı hakkında okuduklarımı düşününce burada yaşayan Asyalılara içimden sabır dileyerek hostele geri yürüyorum. Niyetim bugün şehir içinde iyice dolaşıp yarın şehirden ayrılmak. Ama birden düşen sıcaklık planlarımı bozuyor. Dışarıda dolaşmak pek keyifli olmadığından şehrin ünlü müzesi Arktikum'a sığınıyorum. İyi de yapıyorum, kutup dairesinde yaşam nasıl bir şey çok iyi anlatmışlar. Siz de Rovaniemi'ye uğrarsanız, Arktikum uğrayıverin: gerçekten güzel bir yer. Rovaniemi'de kışın Noel Baba evi ziyareti dışında da yapacak çok şey var. Özellikle cross-country kayak ve köpek ya da geyiklerle çekilen kızaklarla yapılan geziler çok popüler. Daha sakin bir şeyler yapmak isteyenler balık tutabilir ya da benim yapacağım gibi bir kafeye girip elde kahve yağan karı seyredebilir. Rovaniemi merkezinde neredeyse her dört kişiden biri üniversite öğrencisi olduğu için bolca öğrenci mekanı var. Isındığımda sokaklarda yürüyüp üşüdüğümde öğrenci mekanlarına dalarak geceyi getiriyorum. Rovaniemi küçük ama hoş bir yer. Özellikle daha kuzeye çıkacak olanlar bu şehirde bir mola vermek isteyeceklerdir. Ekim ayında bile oldukça soğuk olabilen bu şehre gelirken Noel Baba'yı çekmek için fotoğraf makinenizi ve mevsime bakmaksızın kalın giysilerinizi getirmeyi ihmal etmeyin. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/12/bruney-1788-odal-sarayndaki-5000.html", "text": "Bruney Sultanlığı, Borneo adasında, tek komşusu Malezya olan ve 400,000 nüfuslu küçük bir devlet. Ülke küçük ama gelir bakımından dünyanın önde gelenlerinden: petrol ve doğalgaz kaynakları ülkenin gelir seviyesini yükseklere taşımış. Bruney güzel bir yer, ama ülke dünyada ülkenin güzelliklerinden çok hükümdarının zenginliği ve müsrifliği ile tanınıyor. Ülkede eğitim, sağlık hizmetleri bedava. Hacca gitme ücretleri de devletçe karşılanıyor. Sultanlık, kendi geliştirdiği muhafazakar bir İslam modelini resmi din olarak seçmiş. Sultan hem devletin, hem de dinin başı. Bruney'in başkentinin tam adı Bandar Seri Begawan. Bruneyliler şehre zaten kısaca \"bandar\" diyor. Otelden çıkmadan resepsiyondaki görevliye nereleri gezebileceğimi soruyorum. Görevli \" Yavaş yürü\" diyor. \"Niye?\" deyince önceden hazırlanmış cevabını yapıştırıyor: \" Yavaş yürü ki bütün şehri yarım saatte bitirebilesin.\". Bandar'ın merkezi oldukça küçük ama rahatlıkla bir gün geçirilebilecek kadar da büyük. Şehirde mutlaka görülmesi gereken üç şey var. Birincisi, Sultan Ömer Ali Seyfettin camisi. Bandar'ın her yerinden gözüken bu cami İtalyan bir mimarın elinden çıkmış. Caminin bahçesindeki gölcükteki betondan yapma kayık ile minarenin üzerindeki motifler İtalyan etkisini iyice ortaya çıkarıyor. Caminin tamamen altın kaplı kubbesi en ufak bir ışıkta göz kamaştırıyor. Bandar denince ilk akla gelen bina bu cami. İkincisi, Bandar'ın Kampung Ayer bölgesi. Kampung Ayer, yerel dilde \"su köyü\" anlamına geliyor ama, otuz bin kişiden fazla insanın yaşadığı bu yere köy demek tam doğru değil. Kampung Ayer'de biraz dolaşalım da siz karar veririsiniz su köyü mü su şehri mi olduğuna. Kampung Ayer iki bölgeden oluşuyor: Bandar tarafı ve bir dakikalık kısa bir tekne yolculuğu ile varılan deniz tarafı. Kampung Ayer'in özellikle deniz tarafındaki kısmı ilginç ve büyük. Buradaki tüm evler suya çakılan kazıkları üzerinde kurulmuş. Sokaklar evlerin arasına tahta kaldırımları çakılmasıyla oluşmuş. Sokaklar dar ve hele bazı yerlerde yürüdükçe sallanıyor. Kampung Ayer içinde yaşam karadakinden pek farklı değil okullar, hastaneler, bakkallar, lokantalar ve camiler var. Su şehri sakinleri evlerinden uzaklaşmadan ve Bandar'a geçmeden hemen her ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Kümes hayvanları da su şehrinde yerlerini almışlar. Sokaklarda oynayan çocuklar biraz daha dikkatli olmak zorunda o kadar. Evler dışarıdan bakımsız gibi duruyor, ama içleri son derece iyi durumda. Elektrik ve su her evde var. Çoğunda havalandırma ve bir çok elektronik alet göze çarpıyor. Evler su üzerinde olduğu için çürüme sorunu var. Yer yer içinde yaşanmayan evlerin yıkıldığını görüyorsunuz. Gelgitle sular çekildiğinde evlerin üzerinde durduğu sırıklar iyice ortaya çıkıyor. İşte o zaman yengeçle beslenen balıkçıllara gün doğuyor, ve tabi kuş peşinde olan kedilere de. Bütün evlerin iki kapısı var: sokaklara bakan kapılar ve suya inen merdivenlere bakan kapılar. Evlerin balkonlarından ve salonlarından denize sarkıtılmış olta ve yengeç tuzakları görmek mümkün. Salonda TV seyrederken balık avlamaya ne dersiniz? Su şehrinde yaşıyorsanız ve \"salondan balık tutmak beni açmaz illaki kayıktan tutacağım.\" derseniz balkonunuza bağlı kayığınıza hemen atlayabilirsiniz. Kampung Ayer'de sokaklar karışık bir düzen içinde. Yabancı olarak kaybolmanız olası ama yereller her zaman nazik ve yardımsever. Benim gibi nerede olduğunuzu karıştırırsanız yerellerden birine \"taksi\" deyin, sizi evinin balkonundan çağırdığı bir \"su taksisi\"ne bindirecektir. Bandar'ın bu ilginç köşesinin tek kötü yanı aşırı nemli oluşu, mümkünse sabah saatlerinde dolaşmak en iyisi. Bandar'da görülmesi gereken üçüncü ve en ilginç olan şey ise ülkenin mutlak hükümdarı Sultan Hasan Bolkiah. Bruney sultanı dünyanın sayılı zenginleri arasında olsa da aynı şey ülke vatandaşları için geçerli değil. Ekonomisinin %90'ı petrole dayanmakta olan Bruney artan petrol gelirlerine rağmen 1985 yılından beri bütçe açığıyla boğuşuyor. Zira ülke kaynaklarının çok büyük bir bölümü sultan ve ailesinin müsrif yaşamın desteklemek için kullanılıyor. Peki Bruney halkı bütün bunlara bir şey demiyor mu? Sultan Hasan Bolkiah ülkenin anayasasında iki küçük değişiklik yapmış. Eklediği maddelerden biri \" Sultan, gerek özel, gerekse resmi hayatında hata yapmaz.\" diğeri ise \" Sultanın ününü, şerefini ve büyüklüğünü gölgeleyebilecek herhangi bir yayın Bruney'de yapılamaz.\" olmuş. Halkın bir şeyden haberi olmuyor, olsa da sultan kanunen hata yapmaz ki. Bandar'da görülmesi gereken üçüncü şey sultan dedim ama sultanı nasıl göreceksiniz? Onunda kolayı var: her sene şeker bayramında Sultan sarayında halkı kabul ediyor. Tek yapmanız gereken doğru zamanda Bandar'da olmak. Otele dönünce resepsiyondaki görevli gezimin nasıl geçtiğini sordu, biraz sohbet ettik. Odama çıkmadan sultan hakkında ne düşündüğünü sordum, \" Sultanımız halkını seven dürüst ve kanaatkar biridir.\" dedi. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/12/gana-biri-penisimi-cald.html", "text": "Afrika'da bağımsızlığını ilk ilan eden ülke olan Gana bir çok bakımdan komşusu olan diğer Batı Afrika milletlerinden daha iyi durumda. Ekonomi daha iyi, eğitim daha iyi, güvenlik daha iyi, demokrasi daha iyi çalışıyor. Afrika'da örnek ülke olarak gösteriliyor ve bir çok batı ülkesi tarafından destekleniyor. Buna karşın komşularından daha kötü olduğu bazı şeyler de var. Mesela son yirmi sene içinde otuzdan fazla kişinin linç edilmesiyle son bulan \"Biri penisimi çaldı!\" vakaları. Gana'nın başkenti Akra üç milyonluk bir şehir. Deniz kıyısını saymazsak diğer Afrika şehirlerine göre oldukça temiz ve düzenli. Deniz kıyısı tam bir çöplük ve parası olan denizden olabildiğince uzağa taşınıyor. Ocak ayında uğradığım Akra'da hava alabildiğine boğucu. Hava her zamanki gibi sıcak ama rahatsızlık verici boyutta değil, daha önemlisi bu mevsimde kuzeyden gelen güçlü rüzgarların sürüklediği toz bulutları şehrin üzerini örtmüş durumda. Harmatan rüzgarları Sahra çölünden kaldırdıkları tozları gana'nın kuru mevsimi boyunca ülke üzerine indiriyorlar. Gana'ya bu gelişim iki gün gecikti çünkü uçuşlar harmatanın görüş mesafesini düşürmesinden dolayı iptal oldu. Akra'ya gelipte üç yeri görmeden geri gitmek olmaz. Birincisi Hollandalı, Portekiz ve İngiliz sömürgecileri gören Osu kalesi. İkincisi şehir merkezindeki Gana'yı bağımsızlığına kavuşturan Kwame Nkrumah adına dikilen anıtı. Ve üçüncüsü ise Makola pazarı. Makola pazarını en sona bırakmanızı tavsiye ederim çünkü ilginç görüntülerin oldukça fazla olduğu bu yerde daha fazla zaman harcamak isteyeceksiniz. Pazarın civarında ise Afrika'dan tipik görüntüler ard arda; trafik sıkışıklığı, dilenenler, yol kenarındaki açık hava lokantaları, motosikletler, Harmatan fırtınasının etkisiyle renk değiştirmiş kirli binalar, yol kenarında tamirciler... Türkiye'de beyaz eşya kampanyalarında toplanan eski buzdolabı ve TV lere ne olduğunu merak ettiniz mi? Ben söyleyeyim, eski Vestel'ler Gana'ya... Bir sokak boyunca eski Vestel satan ikinci el eşya satıcıları... Batı Afrika kültüründe büyücülüğün önemli bir yeri var. . Örneğin Gana'nın yakınındaki Togo'da halkın yarısından çoğu, Benin'de ise beşte biri \"hangi dindensin?\" sorusuna \" Vudu! \" olarak cevap vermektedirler. Togo'da kaza yerinde kan izleri kalırsa polisin görevlerinden biri kanın karabüyüde kullanılmasını engellemektir. Bundan dolayı kalan kan izleri yok olan dek benzinle yakılmaktır. Her ne kadar Gana nüfüsunun çoğunluğu sorulduğu zaman Hristiyan ya da Müslüman olduklarını ifade etseler de geleneksel inanışlar halen devam etmektedir. \"Penis çaldırma\" olayları geleneksel inançların Gana toplumunda halen güçlü bir şekilde yaşadığının iyi bir göstergesidir. Genelde bu tür olaylar bir erkeğin birdenbire \"şu adam büyücü, penisimi çaldı\" şeklinde ortaya çıkıp halkı galeyana getirmesiyle başlamakta ve büyücünün daha fazla zarar vermesini engellemek isteyen halkın onu yakması ya da döverek öldürmesi ile son bulmakta. Son zamanlarda bu olayların Gana'da daha az görülüyor çünkü polisin artık suçlamayı yapan kişiyi tutuklamaya başlamasıdır. . Otuz kişiden fazla insanın linç edilmesine yol açan \"penis çalma\" olaylarının polis araştırmasında çalınan herhangi bir şeye rastlanmamıştır. Ama penisini çaldırdığını söyleyeni ikna etmek hiç kolay olmamıştır. Diyeceğim o ki Gana'ya yolunuz düşerse hırsızlara aman dikkat! ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2009/12/venezuela-bir-kilometre-boyundaki.html", "text": "Resmi adı \" Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti\" olan Venezuela'nın, Bolivar eyaletinin Bolivar şehrinde Bolivar meydanına çıkan Bolivar caddesindeyim. Şehrin kurucusu -bildiniz- Bolivar. Bu gezimizde Bolivar şehriyle ilgimiz aslında transfer noktası olmasından öteye gitmiyor. Ama gelmişken turlamamak olmaz. Şehir Orinoko nehrinin daraldığı bir noktaya -ki genişlik 300 metreye düşüyor- kurulmuş. Nehir kıyısındaki Paseo Orinoco ve eski şehrin merkezi Plaza Bolivar dışında şehirde ilgi çekici bir bölge yok. Bolivar şehri bölgenin ticaret merkezi olduğu için genişçe bir alanı pazara ayrılmış. Pazarda satılanlar genelde Çin'den gelme ucuz mallar. Bizim gideceğimiz Angel şelalesi öyle sapa bir yerde ki 1933 yılına kadar varlığı bile bilinmiyormuş. 1933 yılında bölgede maden arayan maceracı pilot Jimmie Angel, şelaleyi havadan görmüş. Karadan gidecek yeri bulamayınca sonunda 1937 yılında uçakla şelalenin yanına inmeyi denemiş. İniş sırasında uçak kullanılamaz hale gelmiş: Jimmie Angel ve yanındakiler çakılan uçaktan kurtularak şelaleyi herkese anlatmışlar. Jimmie'nin şerefine şelaleye Angel adı verilmiş. Angel şelalesi bildiğiniz şelalelerden değil: boyu bir kilometre ( mühendisler için not : tamaammm kesin rakam isterseniz 979 metre). Şelaleye ulaşmak bugün bile zor ve tam bir dert, yani tam bize göre. Ne duruyoruz o zaman? Şimdi yol zamanıdır. Bolivar şehrinden Angel şelalesine gitmek için uçak şart. Niye mi? Bölgeye giden hiç yol yokta onun için. Uçakla Canaima milli parkı merkezine inip oradan sürat teknesi devam edeceğiz. En sonunda da tropik ormanın içinde mümkünse anakondalarla haşır neşir olmadan yürüyerek Angel şelalesine ulaşacağız. Kulakları sağır eden motor gürültümüzle kuşları kaçırarak nehrin akış yönünün tersine yol alıyoruz. Yağmur mevsimi yeni başladığı için yer yer su derinliği az. Kanomuzun sürücüsü Canaima'nın yerli halklarından biri olan Pemon kabilesinden. Buralardan yüzlerce kez geçtiği belli: herhangi görünür bir sebep olmaksızın kendinden emin bir şekilde yön değiştiriyor, doksan derece açıyla kıyıdaki ağaçlara dönüyor, yine yön değiştiriyor, ağaç dallarını büyük bir hızla yalayarak ve altımız kayalara az da olsa çarparak ilerliyoruz. Nehrin bazı bölgeleri merdiven gibi. Suyun seviyesinin azaldığını görüyorsunuz ve siz bu merdivenin aşağı katındasınız. Sürücü büyük bir maharetle kanoyu son sürat su merdivenlerinden birer birer yukarı çıkarıyor. Geniş bir nehir düşünün, her iki kıyıda da birer kilometre genişliğinde çok ama çok sık orman ve ormanın bittiği yerden birden yükselen 2.5 kilometrelik bir duvar. Birden yükselip tepesi masa gibi düz olan bu dağlara \"tepui\" adı veriliyor. Biz kolayımıza gelen şekliyle \"masadağ\" diyelim. Canaima bölgesinde yüksekliği sıfırdan bir çok masadağ var. Masadağların tepesi kıraç falan değil, ağaçlık yeşil. Masadağların çoğunun zirvesinden aşağı şelaleler akıyor, yol boyunca yüksekten düşen yüzlerce şelalecik görüyorsunuz. Dört saat süren yolculuk sırasında gördüğümüz masadağlar ve yüzlerce şelale bile bizi ufukta bir anda beliren Angel şelalesini görmeye hazırlayamıyor. Angel şelalesi kalın orman örtüsü bir an için azaldığında bir masadağın ardından tüm muhteşemliği ile kendini gösteriyor. Dünyanın en uzun şelalesi olan Angel, tam bir doğa harikası. Şelale o kadar uzun ki fizik kurallarını alt üst ediyor: masadağın tepesinde 979 metreden çağlayarak düşen su, aşağıya doğru düştükçe form değiştirmeye başlıyor. Yere doğru yaptığı yolculuğu yarıladığında bir sis halini alıyor. Şelale artık şelale değil: sadece beyaz ve yoğun bir sis. Sis bulutu yere yakınlaştıkça yoğunlaşıp rengi daha da beyazlaşıyor. Sisteki su damlacıkları yer çekimine karşı koyamayıp yerde kayalara çarpınca birden bir şelale olduklarını hatırlıyorlar. Tekrar su haline geliyorlar ve Angel şelalesi yine çağlıyor. Nefis bir görüntü. Teknemizi Angel'a yakın bir yere çekip sisin şelale olduğunu hatırladığı noktaya doğru yürümeye başlıyoruz. Tropik orman içinde yürümek zahmetli iş, nemden anında sırık sıklam oluyorsunuz. Yerler bitkilerden dolayı kaygan bir de bunun üzerine bölgede bulunan zehirli yılan ve böcek türlerinden sakınmak için adımınızı attığınız yere dikkat etmeniz gerekiyor. Pemonların \"geyik yutar\" adını verdikleri bir anakonda cinsi de bu bölgenin yerlisi. Bir saatlik bir tırmanış sonrası şelalenin sis olarak yere çarpıp su olarak yoluna devam ettiği kayalıklara varıyoruz. Sisin su olduğunu hatırladığı yerde küçük bir gölcük var. Yürüyüşün tüm yorgunluğunu Angel şelalesi sularına bırakıyoruz. Karşıdaki dağlarda ise başlayan yağmuru görebiliyoruz. Güneş bulutların arasından sızıp yüzünü gösteriyor. Yüzdüğümüz gölcüğün üzerinde güneş ışınları gökkuşağı yaratıyor. Hayranlıkla gökkuşağını seyrederken karşıdaki dağlarda başka bir gökkuşağı daha çıkıyor. Yeşil dağlar, gri gökyüzünde hapsolamayıp kaçan güneş ışınları, iki gökkuşağı, büyüklüğüyle kendine hayran bırakan masadağlar, insanı kendine getiren serin bir su ve üstümüzde bir kilometreden gelen Angel şelalesi. Hayat güzel şey! Şelaleden aşağıya inmeye başladığımızda karşıki dağlarda gördüğümüz yağmur bize ulaşıyor. Üzerimde yağmurluk olduğu halde tamamen ıslanmam bir kaç dakika sürüyor: ya yağmurdan ya da sıcaktan sırılsıklam oluyorsunuz. Kamp yerimize vardığımızda yanında ek çamaşır getirenler üstlerini değiştiriyor, diğerleri soğuk geçecek bir geceye hazırlanıyor. Kampta hamaklarda uyuyacağız. Böceklere karşı hamaklar sineklikle örtülüyor. Jeneratörün sağladığı ışık eşliğinde akşam yemeğimizi yedikten sonra tur lideri ışıkların söndürüleceğini bildiriyor. Kamp lideri yemekten önce herkesi toplayıp bölgeyle ilgili bilgi veriyor. Şelale yakınlarında jaguar, puma, zehirli yılan ve kurbağalara rastlamak olasıymış, liderin ricası geceleyin kampın adım atmamız. Tabi canım, kırar mıyız liderimizi? Gece yattığımızda saat henüz sekizi gösteriyor. Sabaha kadar hız kesmeden devam eden yağmurun serinlettiği hava üşütmeye başlıyor, hamakta battaniyemi hem altıma hem üstüme çekiyorum. Kamp lideri yağmur kesilince yola çıkacağımızı söylüyor. Oysa gök sanki hiç durmayacak gibi. Kahvaltıdan sonra liderin dediği gibi yağmur aniden kesiliyor, güneş çıkıyor. Kanoya binip Angel şelalesini son kez seyrederek yola koyuluyoruz. Kanodaki herkes Angel şelalesine son bir kez bakmak isteyince kanonun dengesi bozuluyor, sol taraf iyice suya yaklaşıyor. Ama kimsenin kano sürücüsünün uyarılarını takmaya niyeti yok: bu doğa harikasını bir daha kim bilir ne zaman ziyaret edebiliriz ki? İyi bak, oğlum Başar, iyi bak. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/01/dunyadan-coktan-secmeli-seyahatler-1-14.html", "text": "Güney Amerika ülkelerinde tuvaletlerin giderleri nedense dar ve hemen hiçbirine tuvalet kağıdı atılamıyor. Tuvaletlerde klozetin yanında çöp kovası var, işinizi gördükten sonra kağıtları oraya atıyorsunuz. Buna rağmen tuvaletler çok sık tıkanıyor. Ekvador'un başkenti Quito'da kaldığım hostelde tuvaletteki tıkanma sorununu radikal bir şekilde çözme yoluna gitmişler. Tuvalet gidenleri şu uyarı karşılıyordu: No Shit, Just Piss. Kurala uymazsanız ne mi olur? Denemesi bedava ama temizlemesi uzun sürebilir. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/01/dunyadan-coktan-secmeli-seyahatler-2-14.html", "text": "---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/01/dunyadan-coktan-secmeli-seyahatler-3-14.html", "text": "Alt başlığı okuyunca gözünüz cep telefonunuza kaydı değil mi? 2005 yılında bir telekom ihalesi için Mısır'ı ziyaret ettiğimde garip bir yerel dedikodu Kahire'de binlerce kişinin telefonlarındaki mesajlarını okumadan silmelerine yol açmıştı. Nereden çıktığı belli olmayan söylentilere göre telefonuna gelen bir mesajı okuyan herkes aniden ölmekteydi. Kısa süreli paniğe yol açan bu dedikodu hızlı bir şekilde söndü. Ta ki 2009'a kadar. 2009'da gazetelerde çıkan haberlere göre sonu 111'le biten bir numaradan gelen mesajı okuyanlar anında düşüp ölüyorlardı. Hatta SMS'in kaynağı olarak isim verilmeden İsrail kastediliyordu. Söylentinin medya aracılığı ile yayılması sayesinde yüz binlerce kişi telefonuna gelen mesajlara ayakları titreyerek baktı ya da okumadan sildi. Bu arada benim telefon numaram da 111'le bitiyor, tanıdığım bir kaç Mısır'lıya çok kötü bir şaka yapma şansım hala var. Yukarıdaki SMS'le gelen ölüm dedikoduları sadece Mısır'a özgü değil. Nijerya'daki versiyon biraz farklı ama ana fikir aynı. Ülkenin kuzeyindeki Kano eyaletinde çok hızlı yayılan ve küçük çaplı bir isyanın çıkmasına yol açan söylentilere göre telefonuna gelen büyülü bir mesajı okuyan erkeklerin penisinin çürüyüp düştüğü haberleri yayılmıştı. Bu bölgedeki söylenti neyse ki hızla söndü. ---------------------------------------------------- Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/02/dunyadan-coktan-secmeli-seyahatler-5-14.html", "text": "Gezdiğim yerlerde yerel halkın pek çok ilginç batıl inancı olduğunu fark ettim. Her halkın batıl inançları var ama Moğollar batıl inançlar konusunda herkesi aşmışlar onlara yetişmek zor. Moğol inançları arasında kısa bir gezi yapalım hadi. - Gerde ıslık çalınmaz, fırtınaya yol açar. - Kapının eşiğine oturulmaz kısmet bağlanır. - Kapıdan içeri düşmek iyidir, dışarı düşmek kötüdür. - Tilki önünüzde soldan sağa geçerse iyidir, para gelir. Sağdan sola geçerse kötüdür para gider. - Süt dökmek kötü şans getirir. Ama birisi yola çıkarken peşinden süt dökmek gerekir. - Moğolistan'da çocuklar 5-6 yaşına gelene kadar çabuk hasta olup ölebildikleri için onlara geçici bir isim verilir. Bizim kültürümüzde bunun karşılığı \"Boğaç han\" hikayesinde vardır, çocuğun ismi büyünce değiştirilir. Moğollarda çocuğun yaşamasını garantilemek için çocuğa\" İsimsiz\", \"bu yok\", \"bu insan değil\", \"bu kız \" gibi isimler var. Bize Moğolistan'da eşlik eden rehber Ulzii'nin 53 yaşındaki bir çalışma arkadaşından bahsetti. Küçükken \" bu insan değil\" adı verilen hanım, ismi daha sonra değiştirilmediği için halen \"insan değil\" . - Votka içilmeden önce tanrılara da sunmak gerekir. Bunun için orta parmağınıza votkaya azıcık daldırıp göğe, rüzgara ve toprağa da votka vermeniz gerekir. Yoksa tanrıları kızdırmış olursunuz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/03/ortaya-karsk-vietnam-kambocya.html", "text": "Vietnam'ın mutfağı malum karafatmadan, kaz embriyosuna kadar geniş bir yelpazede hemen her şeyi yiyorlar. Ülkede sayıları pek fazla olmasa da \"yavru kaplan\" lokantaları var. Siz de benim gibi \"Kaplan avlamak yasak değil mi? Vietnamlılar yemek için bu kadar yavru kaplanı nereden buluyor?\" dediyseniz, cevabı kısa. Lokanta sahipleri ürünlerini satmak için cafcaflı bir isim vermişler \"yavru kaplan\", aslında sattıkları kedi eti. Kamboçya'nın kırsal alanındaki çoğu yerleşim merkezinde henüz elektrik yok. Evlerde buzdolabı, çamaşır makinesi zaten olmadığı için sorun değil. Ama Kamboçyalılar TV seyretmek ya da müzik dinlemek isterse ne yapacaklar? Hemen her Kamboçya köyünde bir sundurmanın altında hamakta yatmış gürültülü bir jeneratöre bağlı onlarca aküyü bekleyen birine rastlarsınız. İşte o adam Kamboçya'ya özgü \"evlere akü servisi\" sektöründe çalışıyor: elektrik olmayan yerlerde TV seyredebilmek için Kamboçya'nın hemen her yerinde faaliyet gösteren \"evlere akü servisi\" verenlerden birine abone olmaları gerekiyor. \"Evlere akü servis\"ine üye olduğunuzda evinize dolu bir adet akü bırakılıyor, Akü boşaldığında akücü arayıp dolusunu istiyorsunuz, evinize geliyor. İyi seyirler. Dağları, iyi manzaraları, bankaları ve Avrupa'nın en barışçı ülkesi olma özellikleri ile tanıdığımız İsviçre, aslında dünyanın en çok silahlanan ülkelerinden biri. İsviçre'de tren istasyonunda omzunda otomatik silahı ile trene binen askeri üniformalı insanları görebilirsiniz. İsviçre kendini savunmak için düzenli ve büyük bir ordu beslemek yerine, gerektiğinde bir araya gelen sivil savunma birlikleri kurmuş. Askerlik çağındaki her İsviçreli yılın birkaç gününü askeri birlikte eğitim alarak geçiriyor. Eğitim sonrası kullandıkları otomatik silahları evlerine götürüyorlar. Devlet verdiği silahlar için kurşunları sübvanse ediyor ve silahlı sporları destekliyor. İsviçre'de her üç kişi başına bir silah, her on kişi başına bir otomatik tüfek düşüyor. Yani her an patlamayan hazır bir cephanelikten hiç farkı yok. Ama havasından mıdır yoksa suyundan mı patlamıyor işte. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/05/bekaa-vadisi-baelbek-ve-ksara-lubnan.html", "text": "Beyrut'a gelmişken yakındaki Bekaa vadisini ziyaret etmeden dönmek olmaz. Bekaa Vadisi, Lübnan iç savaşı sırasında ve sonrasında uzun süre hükümet kontrolu dışında kaldığı için silahlı terör örgütlerinin ve uyuşturucu yetiştiricilerinin sığınağıymış. Bugünlerde ise bir günlük gezi için Beyrut'tan ziyaret edebileceğiniz hoş bir bölge. Bekaa Vadisini bir günlüğüne gidiyorsanız üç ayrı faaliyeti aynı güne sıkıştırabilirsiniz. 1) Baelbek harabeleri: Ortadoğu'daki en iyi korunmuş ve en büyük Roma İmparatorluğu kalıntıları. Harabelerin en eski kısımlarının ise M. Ö. 1000 zamanında inşa edildiği düşünülüyor. Ana tapınak M. Ö. 60 yılında inşa edilmeye başlanmış. Harabelerin çıkışında dışarıda sergilenemeyen eserlerin bulunduğu çok güzel bir müze de var. Baelbek, Bekaa vadisinin yönetim merkezi. Şehirde Hizbullah'ın varlığı hemen göze çarpıyor: posterler, bayraklar ve turistlere Hizbullah tişörtleri satmaya çalışanlar. Dışarıda terör örgütü kabul edilen Hizbullah, bu bölgede yaptığı okul ve hastanelerle ve fakirlere bedava sağladığı hizmetlerle biliniyor ve halk tarafından seviliyor. 2) Şarap İmalathaneleri: Bekaa vadisinin iklim ve toprak özellikleri şarap yetiştirmeye çok uygun. Bölge zaten eski çağlardan beri şarabı ile biliniyor. Bölgedeki onlarca şaraphaneden en bilineni Zahle kenti yakınlarındaki Ksara. 3) Yoldaki şehirlerde molalar: Baelbek'te harabeleri dolaştıktan sonra Beyrut'a geri dönerken yol üzerinde soluklanabileceğiniz şehirler bu bir günlük gezinin diğer ilginç noktalarından. Baelbek'ten Zahel şehrine geçince iki şehir arasındaki farklar daha çok öne çıkıyor. Zahel, Baelbek'e göre ekonomisi çok daha iyi bir şehir. Bekaa vadisini daha iyi tanımak ve iyi bir öğlen yemeği için Zahel güel fırsatlar sunuyor. Sadece Baelbek'i görüp geri dönecekseniz, Beyrut'ta \"Cola\" durağından dolmuş ile Baelbek'e geçebilirsiniz. Aralarda durup daha fazla yer görmek isterseniz taksi kiralamanızda yarar var. Kaldığınız otel size İngilizce bilen bir sürücü bulma konusunda yardımcı olacaktır. Bekaa vadisinde taksi ile dolaşmanın ederi günlük 120-130 dolar tutuyor. Dört kişi yolculuk ediyorsanız oldukça ekonomik. Baelbek, Beyrut'a sadece 90 km mesafede olduğu halde arabayla 2 saatte ancak varılıyor: ilk önce 1800 metre yüksekliğinde bir dağ geçitinden geçmeniz gerekiyor. Kamyonlarla beraber çıktığınız için de oldukça yavaş gidiyorsunuz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/05/beyrut-lubnan-nasl-gidilir-gezilir.html", "text": "Beyrut, İstanbul'dan uçakla sadece 1.5 saat uzaklıkta hoş bir şehir. İki ay önce Türklere vizeyi kaldırdıklarından beri \"gidilecek yerler\" listeme girmişti. Beyrut'a gitmeyi düşünenlere burada kısaca bilgi vermek istedim. Gezdiğim 130+ ülkeden seyahat fotoğrafları ve gezi notlarını bu blogda sık sık güncelliyorum. Siz de simdigezelim. com'a üye olan binlerce kişiye katılın ve içeriği kaçırmayın. - Abonelik için buraya gidiniz. - Vaktiniz varsa simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Hatta \"Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer\" kitabımı şuradan ücretsiz indirin. İstanbul'dan Beyrut'a hergüm MEA ve THY uçuyor. Şu an için THY'nin uçuş saatleri pek uygun değil ve fiyatları daha pahalı. MEA hem rahat hem ucuz. Beyrut havaalanından şehir merkezine taksi 20 dolar, size 40-50 dolar diyenlere bakmayın, ısrarla 20 dolar önerin ve binmeden önce fiyatta anlaşın, taksimetre yok. Beyrut merkezi küçük ve bir uçtan diğerine 50-60 dakikada rahatça yürünebilir. Onun için kalınacak yerin pek o kadar önemi yok. Ucuzca oteller Hamra bölgesinde yoğunlaşmış durumda. Fiyatlar 50-80 dolar civarı. 20 dolara pansiyonlarda bu bu bölgede. Deniz kenarındaki Korniş, şehir merkezi, Cimmayzeh ve Aşrafiye otellerin olduğu diğer bölgeler. Bu bölgelerdeki oteller biraz daha pahalı. Yaz aylarında Beyrut'a körfez bölgesinde çok Arap turist geldiği için önceden rezervasyon yapmakta yarar var. Beyrut içinde gezilecek beş ana bölge var: Hamra, Korniş, Aşrafiye, Cimmayzeh ve Şehir Merkezi. Korniş: Üstte gördüğünüz üç resim Kornişten. Akşamları Beyrut kordon boyu koşanlar ve hava almaya çıkanlarla dolu oluyor. Gündüz sıcak ve pek kimse yok. Hamra: Orta direğin alışveriş mekanları ve eğlence yerleri bu bölgede. Gece bire kadar kalabalık. Şehir merkezi: İç savaşta en çok zarar gören bölge şimdi tamamıyla yenilenmiş. Herşey ama herşey yeni. Beyrut ama beyrut değil sanki lunapark. Yinede Yıldız meydanı ve Osmanlı saat kulesi civarında yemek yenecek ve vakit geçirilecek çok yer var. Gece mutlaka uğrayın. Aşrafiye: Zenginlerin takıldığı lokanta ve butiklerin olduğu bir yer. Binalar ilginç ama o kadar. Cimmayzeh: Beyrut'un ünlü gece hayatının merkezlerinden. Tango'dan Rock'a Soul'dan Göbek havasına herkes için müzik yapılan içkinin su gibi aktığı bar ve lokantalar bölgesi. Beyrutlular ayakta kalmayı sevmiyorlar, her yere önceden rezervasyon yapıyorlar ve gruplar halinde geliyorlar. Barlarda bile ayakta fazla insan rastlamayacaksınız, dinlemek istediğiniz bir grup varsa mekanı önceden aramanız iyi olur. Beyrut'ta bir çok lüks marka alıcı bekliyor ama fiyatlar Türkiye'den farklı değil. Lübnanlılara özgü tatlılar alınabilir. Beyrut'tan Bekaa Vadisine, Suriye'ye, Biblos, Tripoli ya da Sidon şehrine gitmek en fazla iki saat sürüyor. Günlüğü 120-140 dolara bir taksi kiralayıp diğer şehirleri de dolaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/05/mogolistana-nasl-gidir-gezilir-nerede.html", "text": "Simdigezelim. com'a abone olun, faydalı gezi notlarını kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Aeroflot ile Moskova üzerinden, Kore havayolları ile Seul üzerinden gidebilirsiniz. Ya da Moskova'ya kadar THY ile oradan da Moğolistan havayolları ile devam edebilirsiniz. Bu son seçenek Moskova aktarmasında beklemesi en kısa olanı. Vaktiniz varsa ünlü Trans Sibirya treni ile Moskova'dan gelmek yedi gün sürüyor. Ulan Bator'da gezi düzenleyen onlarca firma var. Bu firmalar genelde araç, şoför ve rehber kiralayıp sizin planladığınız rotaya göre yeme-içme-yatma-araç dahil bir tur ücreti çıkarıyor. Firmayla fiyatta anlaştıktan sonra rotayı yazılı olarak almakta yarar var. En iyi tanınan Moğol tur firmaları şöyle: Nomad Tours, Selena Tours ve bizim kullandığımız Happy Camel. Moğolistan'da yapacağınız yolculukta bayağı bir vaktiniz araç içinde toprak yollarda geçeceği için araç ve şoför seçimi çok önemli. Yola çıkmadan önce aracı iyice inceleyin, içiniz rahat etmediyse değiştirilmesini isteyin. Ulan Bator'da sokak lambaları kendi haline bırakılmış, yanmayanlar çok. Yanınızda mutlaka el feneri bulundurun çünkü kırılan logar kapakları da değiştirilmiyor, içine düşme tehlikesi var. Kırsal alana çıktığınız an dükkan sayısını çok azaldığını hatırlatırım. Bozulmayan her şeyi yola çıkmadan Ulan Bator'dan almakta yarar var. Göçer çadırlarına gidecekseniz hediye olarak meyve, çocuklar için şekerlemeler götürülebilir. Yemeğe kalacaksanız aile için makarna, pirinç türü şeyler götürürseniz makbule geçiyor. Göçer çadırlarında su çok kısıtlı. Tuvalet kağıdı, ıslak mendil işinize yarayacaktır. Moğol yemeklerinde et ve süt ürünleri çok ağırlıklı. Kırsal alana çıktığınız an başka tür yemek bulma olasılığınız çok az. Keçi eti, at sütü gibi alışılmadık tatları rahatça tadabilmeniz için her ihtimale karşı- yanınızda mide ve bağırsak ilaçları getirmenizde yarar var. Moğolistan Turizm Ofisi'nin internet sitesinden ülkeyle ilgili güncel haberleri ve etkinliklerle ilgili bilgileri edinebilirsiniz. Ayrıca görülecek yerler, otel ve restoran seçenekleri, indirimli ulaşım kartlarıyla ilgili bilgi de sitede mevcut. Aynı bilgileri Ulan Bator'a vardığınızda Sühbatar meydanındaki turizm ofisinden de edinebilirsiniz. Taliin Mongol ( Tel: +976 11 319 451). Moğol yemeklerinin tapılası hali. Koyunun etinin binbir hali, at sütü votkası, yak yoğurdu, mantı, tuzlu Moğol çayı, çorbalar, et, et ve daha çok et. Dileyenler için batı tipi yemekler de var. City Nomads. ( Tel: +976 11 454 484) . Amerikan dekorlu bu restoranda Moğol ve batılı yemek menüsü geniş. Moğollar arasında pek revaçta. At eti çorbasını paylaşın, tek başınıza bitirmeniz zor. Chez Bernard Cafe ( Tel: +976 11 8810 0135). Turistlere yönelik yarı Moğol yarı batılı menü. Diğer gezginlerle karşılaşmak ve tur ayarlamak için ideal nokta. Moğol mantısı banş ve kuşur deneyin. Yumruk kadar gelen mantıları bizim tırnak kadar mantılarla karşılaştırmayın, burada et ucuz, un pahalı. Chinggis Club (Tel: +976 11 325 820). Bira, patates ve et. Alman kostümlü Moğolların servis ettiği kendi yaptıkları özel biraları harika. Tabiri caizse Mogolistan'ın göbeğindeki Almanya. Batı standarlarında güzel bir otel, özellikle işadamları tercih ediyor. Tel: +976 11 330565, www. narantuulhotel. com, Oda fiyatları $90 150 ) : Aynı kategorideki diğer otellere gore daha ucuz ama daha iyi bir otel. Geniş odalar, güzel hizmet. Suite odaları da hesaplı. Tel: +976 11 330565, www. narantuulhotel. com, Oda fiyatları $90 150 ) : Aynı kategorideki diğer otellere gore daha ucuz ama daha iyi bir otel. Geniş odalar, güzel hizmet. Suite odaları da hesaplı. Kırsal alana çıktığınız an oteller yerini ger kamplarına bırakıyor. Bu kamplarda geleneksel yurtlarda kalıyorsunuz. Ger kampları şaşırtıcı derecede temiz ve konforlu. Yaz mevsimi dışında çoğu kapanıyor. Geceleri soğuk oluyor, ona gore tedbirinizi alın."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/08/karaylar-14yuzyldan-beri-litvanyada.html", "text": "Vilnius'a sadece yarım saat uzaklıktaki Tarakai güzel bir gün geçirmek için gerçekten iyi bir seçim. Aynı zamanda güzel Türk yemekleri yemek içinde... Trakai, Litvanya'ya 14. yy. da Kırım'dan göç etmiş olan Karay Türklerinin bugün nufüslarının en çok olduğu yer. Sayıları azala azala 300 kadar kalmışlar. 14. yy. da bölgeye yerleştikten sonra uzun süre özerk olarak kendilerini yöneten bu topluluğun başka bir özelliği daha var: din olarak Museviliğim bir dalı olan Karaim'i seçmiş olmaları. Şimdi bira bu ilginç topluluktan bahsedeceğim ama önce uyarayım: yarı İngilizce yarı Türkçe yarı Litvanyaca ( %100ü geçtik) konuştuk, üstelik \"Bakhchisarai\" türü \"Türkçe\" sözcükleri de tercüme etmek zorunda kaldım. Bu arada Bakhchisarai= Bahçesaray. Sayıları oldukça azalmış olan Karayları bulmanın en kolay yolu Trakai'da ana cadde üzerindeki Kenessa'ya uğramak. Burada gelen ziyaretçilere yol gösterenler var. Litvanya'da yaşayan Karaylar kendilerine inançlarından yola çıkarak \"Karaim\" adını da veriyorlar. Musevilik inancına göre ancak Musevi bir annenin çocuğu Musevi olabilir. Karaim inancına göre ise Musevilik anneden değil babadan geçiyor ya da baba din değiştirirse aileye geçiyor. Karaimlerin bu inancını din değil \"kült\" olarak görenler büyük çoğunlukta. Trakai'deki kale müzesinde ya da Etnoğrafya müzesinde Karay'ların tarihi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi bulmak mümkün. Eskiden ana caddedeki hangi evde Karayların yaşadığını öğrenmek çok kolaymış: evin caddeye bakan yüzünde üç pencere varsa bilin ki ev sahibi Kırım'dan. Kıbınlar restorana gidebilirsiniz ( Trakai Kalesine giden tahta köprüden 50 metre önce, göl kenarında). Bahçeden manzara aynen şöyle. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/08/talin-estonya.html", "text": "Letonya'dan Estonya'ya giderken elimdeki kitaba öyle bir daldım ki neredeyse sınırı geçtiğimizi farketmeyecektim. Sadece tabelası kalmış. Estonya'ya girip girmediğinizi anlamanın en iyi yolu en yakın reklam tabelasına bakmak: bir sözcüğün içinde iki kez tekrarlanan harf sayısı tavan yapan iki yer var bu dünyada, biri Finlandiya diğer Estonya. Estonyalılar diğer Baltık ülkeleri Litvanya ve Letonya'da yaşayanlardan farklı bir kökene sahipler: hemen yakındaki Finlilerle akrabalar. Bunun sonucu olarak 1991 yılında Estonya bağımsızlığını kazandıktan sonra ülkeye Finlandiye sermayesi oluk oluk akmış. Finlandiya toplumda yüksek olan alkolizm problemini çözümlemek için alkole yüksek vergiler koyduğu için içkiler ateş pahası. Oysa Helsinkiden gemiyle sadece 2 saat uzaklıktaki Estonya'da içkiler neredeyse dörtte biri fiyatına satılınca Estonya ve özellikle Talin, ucuza içmek isteyen Finlandiyalılar tarafından sık sık uğranılan bir yer haline gelmiş. Bugün de kafanızı nereye çevirseniz Finlileri görüyorsunuz. Talin sadece bir turizm merkezi haline gelmemiş aynı zamanda internet yazılımının önemli merkezlerinden biri olmuş. Buradaki ucuz ve eğitimli iş gücü özellikle internet firmalarını çekmiş: örneğin Skype bir Finlandiyalı ve bir Estonyalı ortak tarafından kurulmuş. Talin'in eski şehri 1997'de UNICEF tarafından dünya mirası listesine alınmış, cidden de adamlar gözlerinin içi gibi bakıyorlar bölgeye kıskanmamak elde değil. Eski şehri gezmeye yukarı mahalle 'den başlarsanız, bütün şehri bir anda görüyor ve şehri daha kolay anlıyorsunuz. Viru caddesi - Allinn - aşağı mahallenin başlangıç bölümü. Burası hem turistler hem Estonyalılar için popüler bir mekan. Ben oradan geçerken Estonyalı Hare Krishnacılar gösteri yapıyorlardı. Talin güvenli bir şehir ama iki üç şeye dikkat etmek gerekiyor: 1) Taksiler, 2) Kalabalık bölgelerde yankesiciler, 3) sarhoş turistlere fahiş fiyat çeken eğlence mekanları. Eski Şehri dolaşmaktan yorulduğunuzda merkezden iki kilometre ötedeki Kadriorg parkına gidebilirsiniz. Parkın içinde eski sarayın bir kısmı resim galerisi olarak kullanılıyor, hemen ötesinde ağaçlar altında çok hoş bir kafe yorgun ayaklarınıza iyi gelecektir. Kadriorg'da başka bir alternatifiniz de denize girmek, parkın bir kısmı plaj olarak ayrılmış. Denize girince git git babam git bir türlü derinleşmiyor, Baltık usulü böyleymiş. Dediniz ki \"parka gittim, yürüdüm, çok dolaştım bir de üstüne yüzdüm, pilim bitti valla\" otumayın öyle onun da çaresi var: biraz Antep baklavasını mideye indiriverin. \"Estonyada baklavacı nerede?\" diyenler merkezdeki Radisson Otele 50 metre mesafedeki Güllüoğlu'na uğravıyerin, akşamüstü bayağı meşguldü. Türklere torpil var ona göre. Diğer Baltık ülkelerinden Letonya ve Litvanya yazılarını da bu blogda okuyabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/08/trakai-litvanya.html", "text": "Golun ortasindaki bir adanin uzerine yapilan bu kale sanki masallardan firlamis gibi. Adanin ve kalenin etrafinda dilerseniz tekne. yelkenli, kayik ya da helikiopter turlarindan birine katilabilirsiniz. Dolastiniz, yoruldunuz. Gole girmeye ne dersiniz? Agaclarin altindaki golgelik alanlar 2-3 yasindaki cocuklari dahil ailecek gole girenlerce parsellenmis. Adayi kiyiya baglayan tahta kopruden gecip sola donerseniz kiyiya dizilmis sirin lokantlarla karsilasirsiniz. Lokantalardan biri Turk yemekleri yapiyor, menu Turkce ama Turkce konusanlar da Litvanyali. Nasil oluyor? 600 sene once buraya gocen Karay 'larin hikayesi bir sonraki yazida. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/08/uzupis-cumhuriyeti-litvanya.html", "text": "Vilnius'un adini aldigi Vilnia nehrinin kenarinda 1 Nisan 1997'de yeni bir cumhuriyet kurulmus: Uzupis cumhuriyeti. Uzupis yerel dilde nehrin oteki tarafi anlamina geliyor. Vilnius'un bu mahallesi, hemen duzeltelim, bu Cumhuriyet'in kendi anayasasi, cumhurbaskani ve ordusu bile var. Vilnius'un eski sehir bolgesinden Uzupis Cumhuriyetine sizde girebilirsiniz. Koprulerin uzerine yuzlerce 'ask kiliti' kitlenmis. Bazilarinin uzerine asiklar isimlerini bile kazitmis. Uzupis, sehrin bohem tayfasinin toplandigi bir mekan. Mahalle sanat galerileri, kafeler ve sarhoslariyla biliniyor. Her sene 1 Ninsan'da Cumhuriyet kutlamalari sirasinda Cumhuriyetin sinirinda isteyenlerin pasaportuna damga basiliyor. 41 maddelik anayasa tekrar okunuyor ve 'bagimsizlik kutlamalari' yapiliyor. Herkesin Vilnia nehrine girme hakki ve Vilnia nehrinin herkesin yanindan gecme hakki vardir. Herkesin olmeye hakki vardir, ama sart degil. Herkesin sevilmemeye hakki vardir, ama sart degil. Herkesin bir kopege bakma hakki vardir, ikisinden biri olene kadar. Herkesin hicbir sey anlamamaya hakki vardir. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/09/bozann-baltkl-kuzeni-kvass.html", "text": "Letonya'nın işlek caddelerinde \"Kvass\" satıcıları yanlarında oluşan kuyruklarla dikkati çekiyorlar. Kvass, bizim bozanın Baltıklı kuzeni: genelde çavdav ya da arpa ekmeğinin mayalanmasıyla yapılan bir içecek. Tadının daha iyi olması için meyve ve nane ile karıştırıldığı da oluyor. Bozaya kıyasla çok akışkan su gibi bir içecek. Bir de yaz-kış içiliyor, bizdeki boza gibi sadece kış aylarına özgü değil. İçindeki alkol oranı %1 civarı yani bozayla hemen hemen aynı. Kvass Letonya dışında Polonya, Litvanya, Rusya gibi ülkelerde de çok tutuluyormuş. Hatta Coca-Cola firması Kvass üreticilerinin rekabetine dayanamayıp kendisi de Kvass üretimi işine girmiş. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/09/riga-letonya.html", "text": "Letonya'nın başkenti Riga, yaklaşık 700,000 nüfusu ile Baltık bölgesinin en büyük şehri. Nüfusun büyüklüğünden dolayı Baltıklara uçan bir çok havayolu Riga'yı tercih ediyor, THY de bunlardan biri. Riga havaalanından diğer baltık başkentlerine doğrudan otobüs seferleri var. Riga'dan Vilnius ve Tallinn aynı uzaklıkta, yaklaşık dört saat sürüyor. Ben de Baltık gezimde ilk önce Riga'ya indim ama şehre uğramadan önce diğer Baltık ülkelerine geçtim, en son Riga'ya uğradım. Hadi Riga sokaklarında sizinle biraz vakit geçirelim, biraz da yiyelim, acıktım ben, çoook. Riga'nın eski şehri Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Mirası listesine alınmış. Ama gezilecek yerler bununla sınırlı değil, Riga'nın turistlere sunduğu dört ayrı seçenek var: 1) Eski yapılar, yabancılara yönelik lokantalar ve içmeye gelmiş nara atan İngilizler için eski şehir, 2) Mimari meraklıları için Avrupa'nın en eski ve en büyük Art Nouveau mahallelerinden biri Riga'da eski şehrin kuzeyindeki Alberta caddesi civarında, 3) Dört zeplin hangarına ancak sığan şehrin halk pazarı ki güneyi şehrin en fakir bölgelerinden biri ve 4) Sovyet mimarisinin en kötü, sıkıcı örnekleri ve sağa sola serpiştirilmiş camları güneşte parlayan yeni binalar için şehrin geri kalan her yeri. Şehri dolaşmaya Özgürlük anıtının oradan başlıyoruz. Açın önünüze haritayı, eski şehrin kuzey doğusunda yerellerin Milda adını verdikleri heykelin adını göreceksiniz. Zaten hangi Riga'lıya sorsanız gösterir, pek seviyorlar Milda'yı. Özgürlük anıtı 1935'te Letonya'nın kısa süren bağımsızlığı sırasında dikilmiş. Sovyetler zamanında anıt \" seyahat acentası\" olarak ün salmış: anıta çiçek bırakan Letonya'lılar Sibirya'yaki çalışma kamplarına tek yönlü bir bilet kazanıyorlarmış. Tamam, yemekler çok yağlı. O zaman sizi merkezdeki \"Dada\" Moğol lokantasına götüreyim. Wagnera caddesindeki bu lokantada tabağınıza doldurduğunuz sebze ve etleri pişirip getiriveriyorlar. Ben çok doyduğum için almayayım. Aranızda vejeteryen varsa onu da Vilhems Pankukas'a bırakıp geri geleyim. Burada yirmiye yakın krep, pancake ve börek çeşidini gözünüzün önünde yapıp hemen servis ediyor. Özellikle sabah kahvaltısı civarı dolu oluyor, ana müşteriler Rigalı. Elmalı krep kefirle iyi gidiyor, ya da bu kadar yedikten sonra bana öyle geliyor. Siz yerken ben de Doma meydanında takılayım biraz. Bu meydan günün her saati oldukça hareketli, bira bahçeleri, kafeler, katedrale gelenler... Tam oturup seyretmelik. Ne Preblemu un garsonları çok geyik, kahve içerken şehirle ilgili gerekli gereksiz bilgi isteyenlere tavsiye edilir. Mesela Mayıs ayında Riga'da Avrupa'nın en büyük sarışınlar geçidi yapılmış, İngilizler o gün şehre akın etmiş, esnaf sevinmiş: garsondan al haberi. Herhalde etraftaki masaların boş olmasından da cesaret alarak benim garson verdi veriştirdi İngiliz turistlere: bekarlığa veda partileri için gelenlerin şehri bozduğundan, striptiz klubü ve kadın ticareti işlerine dalan mafyanın da palazlandığından yakındı. Sonra başka bir masaya oturan İngilizlere hizmet etmek için yollanıverdi. Eski şehirde \"Ahilik binası\", kara kutu şeklindeki İşgal müzesi ve St. Peter kilisesinin kulesi gezmeye değer yerler. Ahilik binasının önündeki büyük Yılbaşı ağacının altındaki bilgiye göre dünyaya yılbaşında ormanları talan edip zevkine çam ağacı süsleme geleneği Letonya'dan yayılmış. Hemen ilerideki parktaki bi yazıya göre de evlenen her çiftin üzerlerine isimlerini yazdırdığı bir kiliti bir köprüye kitlemesi geleneği de Letonya'dan çıkma. Gelenkerli not edip, güneye yürüyoruz. Otobüs istasyonunun hemen karşısında eski şehrin güneyinde Riga'nın en büyük halk pazarı var. Soğuk kış aylarında açık havada satış yapma sorununu Sovyetler zamanında Doğu Almanya'dan sökülen dört Zeplin hangarıyla çözümlemişler. Hangarlar altmış yıl sonra halen kullanımda. Letonya'yı biraz daha iyi anlamak için bu halk pazarında ve özellikle güneyindeki sokaklarda kısa bir tur atmakta yarar var. Riga'nın en yoksulları buralarda yaşıyor, turistlere gösterilmek istenenlerin dışında bir şey isteyenler için iyi bir alternatif. Diğer Baltık ülkelerinden Litvanya ve Estonya yazılarını da bu blogda okuyabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/10/letonya-litvanya-ve-estonyaya-nasil.html", "text": "Letonya, Litvanya ve Estonya'ya girmek için Schengen vizesi gerekiyor. THY'nin Riga 'ya direk var. Riga havaalanından Litvanya'nın başkenti Vilnius'a ve Estonya'nın başkenti Tallin'e doğrudan otobüs seferleri var. Her iki başkent Riga'dan aynı mesafede ve dört saat sürüyor. Son tarife şöyle ama siz yine de http://www. luxexpress. eu/lang/ den bir daha kontrol edin. Baltıklar kışın soğuk, yazın da yağmurlu geçiyor. Yazın daha iyi bir seçim olduğu söyleyebilirim. Letonya içlerinde en pahalı olanı. En ucuz olanı Vilnius, Litvanya. Estonya, ortada. Hostelde kalmak için 10 Euro, yemek için 15 Euro minimum harcanır. 1-2 yıldızlı otellerde gecelik 25 Euro'dan başlıyor. Baltıklarda güzel bir otobüs sistemi var. Riga-Vilnius ve Riga-Tallinn atobüsleri 12-20 Euro arası. Vilnius- Tallinn ise 20-25 Euro. Bölgede tren sistemi iyi çalışmıyor. Vilnius içinde fena değil, o kadar. Vilniu ve Tallinn'de belediyenin otobüs/tramvay sistemi iyi çalışıyor. Riga'da çok karışık, boşuna uğraşmayın. Her üç şehirde de taksiye binecekseniz kaldığınız otelden ya da yediğiniz lokantadan aramasını isteyin, hem daha az kazıklanırsınız hem de daha güvenli olur. Riga, Tallinn ve Vilnius Baltıklarda görülmesi gereken üç şehir. İçlerinde en sakin olanı Vilnius. Riga'nın merkezi haftasonları hareketli: gelen yabancı ziyaretçiler sayesinde. Estonya Tallinn'de daimi bir Finli turist topluluğu var. Bu üç ülkede de nüfus yoğunluğu düşük, kırsal alanda dolaşmak zevkli olabilir. Her üç ülkede dümdüz, ve trafik az dolayısıyla bisiklet turları için ideal yerler. Baltık kıyısında yazın denize girilen bir çok kıyı kasabası var ama kalabalıklara dikkat. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/10/letonyada-erkek-ktlg-baslad.html", "text": "Letonya'da Sovyetler döneminden sonra kapitalizme erkeklere kıyasla daha iyi uyum sağlayan kadınlar uygun eş bulmakta zorlanıyor. Letonya'da erkeklerin doğum oranı kadınlardan daha yüksek. Ancak erkeklerin ortalama ömrünün kadınlara kıyasla daha kısa olması, yetişkin kadın oranının erkeklerden yüzde 8 daha fazla olmasına yol açıyor. BBC'nin haberine göre başkent Riga'daki Letonya Üniversitesi'nde cinsiyetler arasındaki dengesizlik açıkça görülüyor. Sosyolog Baiba Bela, kız öğrenci sayısının erkeklerden yüzde 50 fazla olduğunu söylüyor. Bu nedenle de, kadınların kendi eğitim seviyelerinde erkekler bulmasının zorlaştığını belirtiyor. Kadınlar evlenme çağına geldiklerinde de, bu yaşlardaki erkeklerin daha erken ölmesi ve intihar etme ihtimallerinin dört kat daha fazla olduğunu vurguluyor. Bela, 'Cinsiyet dengesizliği ilk olarak 30 ila 40 yaş arasında ortaya çıkıyor. Çünkü bu yaş grubundaki erkeklerin ölüm ihtimali kadınlara göre üç kat fazla. 30 yaşın altındakiler arasında kadınlardan 9 bin daha fazla erkek var. Ancak 30 ila 39 yaşları arasında kadın sayısı erkeklerden 3 bin daha fazla. Kadınların ortalama yaşam süresi ise erkeklerden 11 yıl daha fazlaolduğunun altını çiziyor. Psikolog Ansis Stabingis de Letonya'nın 20 yıl önce kapitalizme geçmesinin erkekler üzerinde ekonomik anlamda büyük baskı yarattığını ifade ediyor. İşsizliğin yüzde 20'ye çıkmasına yol açan ekonomik kriz bu baskıyı daha da artırıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/10/podgorica-karadagn-baskenti.html", "text": "Karadağ'ın başkenti Podgorica Ağustos sonunda \"Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası\" deyimini çöpe attıracak gibiydi. Havaalanından otele gelip giriş işlemlerimizi tamamlarken resepsiyon görevlisine hemn dışarı çıkacağımızı ve dolaşılacak yerlerin nereleri olduğunu sorduk. \" Hava sıcaklığı gölgede 42. Akşama çıkarsınız\" diye cevapladı. Tabi dinlemedik, fırladık dışarı. Podgorica Karadağ'ın başkenti. Kentin nüfusu yaklaşık 170,000 ve ülkedeki neredeyse her üç kişiden biri bu şehirde yaşıyor. Şehir iki nehrin birleştiği noktaya kurulmuş. Podgorica'da Osmanlılardan kalan üç-beş parça eser Ribnica'nın güney kıyısında yer alıyor. Yeni şehir Moraca'nun batısında kurulmuş. İki yakayı birleştiren beş köprü var. Yeme içme ve otel fiyatları olarak Karadağ pek ucuz değil. Para olarak Euro kullanmalarının bunda bir etkisi olsa gerek. Karadağ'da deniz sevenler için Budvar ve Becici kentleri çok iyi fırsatlar sağlıyor ama bu kez uğrayamayağız. Diğer görülebilecek bir kentte eski eserleriyle tanınan Kotor, burası aynı zamanda Birleşmiş Milletler Dünya Mirası listesine alınmış. Kotor'la ilgili güzel fotoğraflar ve yazı Çok Okuyan Çok Gezen bloğunda var. Biz Podgorica'dan Arnavutluk başkenti Tiran'a geçeceğiz ama iki şehir arasında nedense otobüs, tren ya da minibüs yok. Kosova'ya giden otobüsler nedense Arnavutluk rotasını boşlamış. Sabahleyin otelden bindiğimiz taksiyle Skadar Gölü Milli Parkının kenarından harika manzaralar eşliğinde Arnavutluk sınırına geliyoruz. 45 dakikalık bu yola taksi 20 Euro alıypr. Sınırdan bindiğimiz Arnavutluk plakalı bir taksiyle başkent Tiran'a iniyoruz. Devamı Arnavutluk yazısında.... Şimdi Gezelim Facebook Grubuna Katılmak İçin Tıklayın. 160+ Üye..."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/10/tiran-arnavutlukun-baskenti.html", "text": "- Arnavutluk sınır kapısından İşkodra kentine geçmek için bir taksiye biniyoruz, bakıyoruz fiyat uygun aynı taksiyle başkent Tiran'a inmeye karar veriyoruz. Sınırdan Tiran'a olan yaklaşık 110 kilometreyi 3.5 saatte alıyoruz ( taksi=60 Euro). Arnavutluk'un altyapısı Karadağ kadar iyi değil: ülke Enver hoca zamanında 50 yıl kadar bütün dünyaya kapalı kalmasının bedelini halen ödüyor gibi. Sınırdan Tiran'a yaklaştıkça yollar eski ve tozludan, yeni yapılmakta ve çok tozluya terfi ediyor. Tiran merkezi de yollardaki inşaat seferberliğinden nasibini almış. Şehrin merkezindeki İskender Bey meydanında da hummalı bir çalışma vardı. İskender Bey adını Arnavutlukta ve Kosova'da çok sık duyacaksınız. Yeri gelmişken kısaca anlatayım. İskender Bey, Hıristiyan bir Arnavut aileden devşirme olarak alınıp yetiştirilen bir yeniçeri. Osmanlı ordusunda uzun yıllar hizmet edip yükselmiş. İskender bey, 1443 yılında Osmanlılara karşı isyan edip Arnavutluk'un bir kısmını ele geçirir. Bayrak olarakta Hıristiyan İmparatorluklarını simgeleyen iki başlı kartalı seçer ki halen Arnavutluk'un bayrağı budur. İskender Bey liderliğiyle Arnavutları birleştirir ve Osmanlıları defalarca yenilgiye uğratır. Osmanlılar İskender Beyin ölümünden ancak 10 yıl sonra Arnavutluk'u tekrar ele geçirebilirler. İskender Bey meydanının hemen yanında Osmanlı saat kulesi ve Ethem Bey camii var. Tiran'da hemen hemen hiç cami yok gibi. Komünizm zamanı camilerin hepsi yıkılmış, Ethem Bey camii de müzeye dönüştürüldüğü için kurtulmuş. biz de Arnavutların yaptığını yapıp Parku Kombetar 'a gidiyoruz. Şehrin güneyinde içinde yapay gölü de bulunan bu büyük park akşamüstü Arnavut ailelerin volta atma alanı. Hem satıcılar hem turlayanlar bizim için çok tanıdık görüntüler. Göl kenarındaki kafede biraz soluklandıktan sonra 10-15 dakika yürüyerek Blloku mahallesine geliyoruz. Şehir içinde vakit geçirmek için en iyi mahalle olan Blloku'ya yaklaştığınızı binaların şenlenmesinden anlıyorsunuz. Tiran'ın yeni belediye başkanı bakmış binaları yıkıp yapacak gücü yok mahalledeki binaları rengarenk boyatıvermiş, güzel olmuş. Eskiden sadece komünist parti mensuplarının yaşamasına izin verilen mahalle bugünlerde kafeleri ve lokantaları ile ünlü. Arnavutluk'un mali durumunun iyi olmadığı malum, ama geceleyin Blloku sokakları öylesine dolu, öylesine hareketli ki insan nereden geliyor bu değirmenin suyu demeden edemiyor. . Madem karnımız doydu, o zaman Blloku sokaklarında biraz vakit geçirip otele dönme zamanı... Tiran'dan sonraki durağımız Makedonya'daki Ohri gölü. Görüşmek üzere."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/11/dubrovnik-hrvatistan-dogunun-bitip.html", "text": "Hırvatistan'ın güneyindeki Dubrovnik turizm piyasasının son zamanlarda yükselen yıldızlarından. Doğrusu Dubrovnik övülmeyi hakediyor: deniz, tarih, güneş, iyi yemekler, tekne turları.. Bir de vize olmayınca bizim Akdeniz kıyılarına karşı iyi bir seçenek oluyor. Hırvatistan'a daha önce gitmiştim, fotolar o eski geziden. Hırvatlara göre Avrupa kendi sınırlarında bitiyor, sonra \"Doğu\" başlıyor. Komşularının Osmanlı işgali sonucu bozulduklarını kendilerinin ise kültürel olarak hep Avrupalı kaldıklarını söylüyorlar. Öyle mi? Gidin kendiniz karar verin. Biz biraz daha şehirde dolaşalım. Şehri boydan boya kesen Standun caddesi bakımlı ve hoş bir yer. Eee Dubrovnik boşuna Dünya Mirası listesinde değil.... Ana caddeden sapılan yan sokaklarda hediyelik eşya dükkanları, butik oteller ve akşamları güzel lokantalar var. Kale surlarının üzerinden şehir manzarası bir başka güzel. Surlardan Lokrum adasının görünümü. Dubrovnik limanından adaya tekne turları kalkıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/11/kosovann-baskenti-pristina.html", "text": "\"Üsküp'e gelmişken çiceği burnunda yeni devlet Kosova'nın başkentine de uğramak lazım\" deyip sabahleyin otobüs terminaline geldim. Üsküp'ten Kosova'nın başkenti sadece 80 km ötede. Ama varması 4 saati buluyor. Yolun bu kadar uzun sürmesinin iki sebebi var: NATO bombardımanları sırasında altyapının yokolması ve yeni gelen araba zenginliği. Yemyeşil dağlardan ve derin vadilerin yamaçlarından kağnı hızıyla ilerleyen otobüs şehre yaklaştığında daha da yavaşlıyor. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler denetimine geçen Kosova'ya yardım yağmış, bir de yerel çeteler Avrupa'dan çaldıkları araçları çok ucuza piyasaya sürmeye başlamışlar. Sonuçta başkent Priştina caddeleri umulmayacak kadar yoğun. Bu yazı ve daha nice benzeri sık sık güncelleniyor, kaçırmamak için aşağıdaki linkten ŞimdiGezelim'e üye olun. Taksilerin çokluğu da dikkat çekici. Bu yoğunluğun sebebi şehirdeki yüzlerce kafenin varoluş sebebiyle aynı: işşizlik. Çalışacak yer bulamayanlar ya taksi almışlar ya kafe açmışlar. Şehirdeki hükümet binalarının duvarları savaşta ölen ve kaybolanların resimleri ile kaplı. Resimleri görünce Kosova'nın durumu şimdi iyi olmasa bile eskiye nazaran ne kadar iyi olduğunu anlıyorsunuz. Şehirde önüne gelen plansız bir şekilde bina yaptığı için sokaklar yamru yumru, kaldırımı işgal eden binalar, sarkık elektrik telleri vs. Bizim gecekondu mahalleleri gibi. Şehirde tarihi eserler savaşta zarar görmüş. Halen çoğunda restorasyon başlamamış. Sağlam olan bir iki tanesi Yaşar Paşa camii etrafında. Bu saat kulesi de tamir edkileceği günü bekliyor. Priştina'ya gidiyorsanız amacınız eski eser görmek olmamalı, yeni kurulan bu devletin doğum sancılarını ve zorlukları aşarak yaşamlarıı yeniden inşa eden insanlarını yerinde görmek olmalı. Velania Pansiyon. Pansiyonda kalanların hatırı sayılır bir kısmı Kosova'da görevli sivil toplum kuruluşlarından oldukları için Kosova'yla ilgili son haberleri ve en gidilesi lokanta/kafe önerilerini de sadece mutfakta takılarak öğrenebilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/11/makedonyann-baskenti-uskup.html", "text": "Üsküp'ün eski pazar bölgesinde esnafın ya da yoldan geçenlerin Türkçe konuşması normal karşılanıyor. Yol kenarlarında da sık sık Türkçe ilanları görüyorsunuz. Vardar nehrinin batı kısmında ise -eski şehrin uzantısı hariç- pek Osmanlı izi kalmamış. Eski şehrin olduğu dar bir alan dışında tarihi eser aramak zaetn boşuna: 1962'deki büyük deprem sonrası yıkılan tarihi binaların çoğu yeni yeni restore edilmeye başlanmış. Eski şehrin dışına çıktığınızda sadece sosyalist mimarisinin fonksiyonel ve gri beton eserlerini görebiliyorsunuz. Bu arada eski şehire hazır gelmişken buranın ünlü köftecilerinden birine uğramadan geçmeyin. Çarşıdaki \"Destan\" kebapçısında damağınıza ziyafet çekin. Destan'da köfteler taneyle satılıyor, \"normal bir porsiyon getirin işte yav\" deyince kocaman 10 köfteyi sığdıracak yer arıyorsunuz ona göre. Makedonya ekonomisi bağımsızlıktan bu yana iyi durumda değil. İşşizlik resmi olarak %20lerde olsa da gerçekte çok daha yüksek olduğundan ve okuyan kesimin ülkeden göç ettiğinden şikayet ediliyor. Diğer Balkan ülkelerinde olduğu üzere burada da çok sayıda kafe var; iş bulamayanlar kafe açmış, açamayanlar müşteri olmuş. Gece oldu mu Makedonya meydanına çıkan yollarn ve Vardar civarındaki kafeler dolmaya başlıyor. Gece yaşantısı şaşırtıcı derecede canlı ve ucuz. Hani öyle ki İstanbul boğazında mükellef bir ziyafet yerine buraya uçakla gelip bir haftasonu geçirseniz herşey dahil aynı paraya çıkabilirsiniz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/11/mostar-bosna-hersek-bolunmus-sehir.html", "text": "Mostar, yakın zamanda olanlarla hepimizin belleklerine yer etmiş bir yer. Dubrovnik'ten buraya her gün bir çok tur otobüsü kalkıyor. Tur otobüsleri Mostar'ın merkezindeki Osmanlıların yaptığı \"Eski köprü \" yakınında turistleri bırakıyor. Mostar küçük bir yer olduğu için buradan görülecek yerlere ulaşmanız en fazla beş dakikanızı alıyor. Mostar nehir tarafından hem coğrafi hem etnik olarak ortadan ikiye bölünmüş durumda: nehrin doğu kısmında Müslümanlar, Batı kısmında ise Hıristiyanlar yaşıyor. İki halk olabildiğince birbirine karışmadan yaşayıp gidiyor. Hıristiyan ve Müslüman mahallelerini birleştiren \"Eski Köprü\" savaş sırasında tamamen yıkılmış. 2004 yılında Türkiye'nin de içinde olduğu beş devlet tarafından aslına sadık kalınarak yeniden inşa ettirilmiş. Köprünün hemen yanında \"Mostar Dalgıçlar Kulubü\" var. Orada takılanlardan bir kaçı atlayacakmış gibi yapıp köprünün üzerinde bekliyorlar. Ta ki onları atlarken çekmeye meraklı biri biraz bahşiş verene kadar... Mostar merkezinde köprünün yüzlerce fotoğrafını çekmek dışında yakındaki iyi korunmuş Osmanlı döneminden kalma Muslibegovica köşkünü ve köprüyle aynı zamanda Mimar Sinan tarafından yapılan Karagöz Bey camiini ziyaret edebilirsiniz. Mostar'da tarihi bir kaç yeri dolaştıktan sonra yapılacak en iyi şey köprüyü gören bir yerde dinlenmek ve bir şeyler atıştırmak. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama köfteleri ünlü. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/11/ohri-ohrid-golu-makedonya.html", "text": "Makedonya ve Arnavutluk arasındaki Ohrid gölü kıyısına kurulmuş olan Ohri kenti Makedonya gezimizin en güzel duraklarından biri. Ohri kentinin nüfusu sadece 42,000. Göl kıyısındaki tepelere yaslanmış bu kentin eski kısmındaki tarihi binaları ziyaret ederek rahatlıkla bir gün geçirebilirsiniz. gölün tam kıyısındaki St. John Kaneo kilisesi görülmeye ve önünde 20-30 poz fotoğraf yakmaya değer yerler. Kent, o kadar şirin ve manzaralar o kadar etkileyici ki zaman olsa daha uzun kalmak isterdim. Şehirden biraz daha fotoğraf koyup Üsküp yazısını hazırlayayım. Üstte Ohri merkezindeki iskele görülüyor. Göl çok berrak, iskeleden denize girenlere sabahın erken saatlerinde bile rastlayabilirsiniz. Aşağıda şehrin genel görnümü. Ohri gölü aslında eski bir volkanın kraterine oturmuş, suyun derinliğ 350 metreye kadar iniyor. Bölü saran dağların yeşili suya vurunca gözlere ziyafet oluyor. Şehir merkezinde daha çok hediyelik eşya mağazaları var. balık restoranları. Fiyatlar oldukça makul. İki kişilik tam doyurucu akşam yemeği meze+şarap dahil 15 Euro civarı. Şehirde çok sayıda pansiyon var. Odalar 5 Euro'dan başlıyor, eli yüzü düzgün olanlarında kişi başı geceliği 8-10 Euro'ya kalmanız mümkün."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2010/12/rio-de-janerio-brezilya-sadece-manzaras.html", "text": "Dün bir arkadaşımla konuşurken siteye hiç Rio yazısı koymadığımı farkettim. İstanbul'un boğazı olması gibi Rio'nun sırtını yasladığı güzel yemyeşil tepeleri, güzel plajları ve harika bir manzarası var. Filmlerde gördüğünüz Rio ya şehrin güneyindeki Copacabana ve İpenama plajlarındaki tatlı hayatı ya da \"favela\" denilen gecekondu mahallerindeki zor hayatı anlatıyor, ikisinin pek ortası yok. Rio'ya gittiğinizde güvenlik bakımından her an dikkatli olmak zorundasınız, zaten ters bir şey yaparsanız halk hemen sizi uyarıyor. Geceleri sokakta yürünebilecek yerlerin sayısı oldukça az, kaldığınız yere sorun. Aynı şekilde gece sokaktan taksi çevirmekte pek güvenli değil onu da gittiğiniz yerden rica edin. Güvenliğe dikkat ettiğiniz sürece bu muhteşem manzaralı şehrin zevkini sürmemek için hiçbir sebebiniz yok. Rio'da ne mi yapabilirsiniz? Demin yazdığım Copacabana ve İpenama'ya gidebilir ve oradan şehrin tepeden görünümü için İsa heykelinin olduğu tepeye çıkabilirsiniz. Bu tepeden şehrin yüzlerce fotoğrafını çekeceğinize bahse girerim, manzara çok iyi. Oradan da Şeker Tepesi 'ne giderseniz şehrin en görülesi yerlerine uğramış olursunuz. Futbol meraklıları Maracana stadına gidip iki tur atmadan Rio'da ayrılırlarsa pişman olurlar, oradayken yapmak lazım. Vaktiniz varsa yapabileceğiniz başka bir şey favela turlarından birine katılmak. Ben katılamadım ama gidenler \"başka bir dünya, zor hayat, görmek şart\" şeklinde olayı özetliyorlar. Güvenliğe dikkat ettiğiniz sürece bu muhteşem manzaralı şehrin zevkini sürmemek için hiçbir sebebiniz yok. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/01/batan-ab-ulkesi-letonya-36000-euroya.html", "text": "Avrupa Birliği ülkelerinden Letonya iflas etmiş durumda. Yunanistan ve Portekiz'de iflas etti ama onlar hala bunun farkına varamadılar. Neyse Letonya farkına varmış ve tedbir almaya başlamış. 3 Ocak 2011'de çıkan yeni bir kanuna göre Letonya'da bulunan bir işe 36000 Euro yatıran birine hemen Letonya otuma izni veriyorlar. Letonya, hem AB'ye hem Schengen'e dahil olduğu içinde bölgeden iş yapmak isteyenlerin önünden çok büyük bir engel kalkmış oluyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/01/san-marinoya-nasl-gidilir-nasl-gezilir.html", "text": "Dünyanın en küçük devletlerinden biri olan San Marino'nun tek sınır komşusu İtalya. Her tarafı İtalya tarafından çevrili olduğu halde işgal edilmeden bağımsız kalmayı becerebilmek iyi bir siyasi başarı olsa gerek. Bugün San Marino'nun 30,000'e yaklaşan nüfusunun çoğu bankacılık ve turizmden geçiniyor. Ülke oldukça küçük kısa bir sürede gezilebilir. İtalya'ya gidecekseniz ve biraz boş vaktiniz varsa bir günlüğüne gitmek için San Marino ilginç bir yer olabilir. Bilgisayarımı düzenlerken 4 sene once ziyaret ettiğim San Marino'nun fotoğraflarına rastladım. Hazır elim değmişken nasıl gidleceği bilgisini de bloğa ekleyeyim dedim. San Marino, Turklerden vize istiyor. Ülke Schengen vize bölgesinde olmamasına rağmen sınır kontrolü olmamasından dolayı İtalya'ya girmekte kullandığınız vize ile San Marino'ya girebilirsiniz. San Marino'da havalaanı yok. Yakındaki İtalyan şehri Rimini'ye uçak ya da trenle gelip buradan otobüsle San Marino'ya geçebilirsiniz. Rimini demişken yaz aylarında bu İtalyan şehri çok gürültülü oluyor, yorulmuşsanız ve erken yatmak istiyorsanız boşverin. San Marino iklimi genelde ılıman ancak ülkenin denizden yüksekliği 650 metre, kış geceleri soğuk olabilir. San Marino'nun iki ana gelir kaynağı bankacılık ve turizm. Buna karşın ülkede fazla otel yok ve fiyatlarda bunu yansıtacak kadar yüksek. Genelde ülkeyiz gezmeye gelenler sabah gelip akşam geri gidiyorlar. Eğer akşam kalmazsanız öğlen yemeğine 20-30 Euro kadar öderseniz. Oteller 100 Euro ve yukarısı, hostelde yatak 15 Euro. Ülkenin büyüklüğü toplam 61km2. Dolayısıyla yavaş yavaş tadını çıkara çıkara gezinki hemen bitmesin. Turist otobüslerinin indiği meydandan başlayıp şehrin hepsini gezmeniz 1-2 saatinizi alır. Onun dışında biraz manzaranın tadını çıkarıp biraz da hediyelik eşya bakabilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/02/taipei-de-tayvan-ksa-bir-tur.html", "text": "İlk önce Tayvan tarihinden biraz bahsedeyim. Çin'de son hanedan Qing 1911 yılında çöker ve Çin dağılır. Ülkeyi bölgelere ayıran derebeyleri yönetmeye başlar. Milliyetçi partiyi kuran Sut-Yat-sen Çin'i tek yönetim altında toplamaya çalışır. Çin Komünist Partisi'de ülkeyi tek yönetim altında toplamak ister. . Sun-yat-sen ölünce Milliyetçi Çin partisinin başına Chiang-Kai-shek geçer ve komünistlerle yönetim içi çatışmaya başlar. Komünistler \" Çin Halk Cumhuriyeti\"ni kurarlar, Milliyetçi parti ise \"Çin cumhuriyeti\"ni ve kendi kontrolleri altındaki bölgelere bu ismi verirler. İki taraf 1927'den 1950 ye kadar hem kendi aralarında hem arada Japonlarlar savaşırlar. Sonuçta Chiang-Kai-shek yenilerek bugünkü Tayvan adasına çekilir ve Çin Cumhuriyeti hayata geçer. Çin Komünist Partisiyse bizim bildiğimiz Çin'i kurmuş olur. Tayvan'da iki ayrı görüş var: bir kısmına gör bütün Çin toprakları Çin Cumhuriyetine ait ve Çin ile birleşme ancak Tayvan altında olabilir. Karşıt görüşe göre ise birleşme Çin Halk Cumhuriyeti altında olmalıdır. Sonuçta bugün Çin'in zorlamaları nedeniyle Tayvan'ı fazla ülke resmen tanımıyor, Türkiye de bunlardan biri. Tayvan'a giderken vize almak gerekiyor ama tanınmayan bir ülkenin konsolosluğu olamayor. Onun için Ankara'da konsolosluk hizmetleri \" Taipei kültür bürosu\" adı altında sağlanıyor. Taipei'de ise Türk ticaret temsilciliği var ve konsolosluk işlevini adını vermeden görüyorlar. Şimdi Taipei de kısa bir tura başlayabiliriz. En üstte fotoğrafını gördüğünüz bina Taipei 101. Dünyanın ikinci en yüksek binası. En üstteki gözleme platformuna çıkan asansör sadece 40 saniyede sizi 101 kat yukarı taşıyor. Bunun için asansörün içi aynen uçaklarda olduğu gibi gibi basınç kontrollü. Aşağıdaki bina yukarıda sözünü ettiğim Sut-Yat-sen adına yapılmış bir anıt mezar. Anıtın bahçesi şubat ayında kutlanan \"Taipei Fener Şenliği\" kapsamında fenerlerle bezenmiş. Tavşan yılı olduğu belli oluyor mu ne? Bahçedeki diğer fenerler okullar arası bir yarışmaya katılmışlar ve topluca sergileniyorlar. Kendi adını taşıyan metro istasyonunun hemen yanındaki Longshan tapınağı Taipei'nin en sevilen yerel yapılarından. 1738'de inşa edilen yapı ikinci dünya savaşında bombalanarak yıkılmış, ancak yeniden inşa edilmiş. Gündüz saatlerinde her daim dua etmek için gelen Tayvanlılarla dolu bu binanın yakınındaki bir çok dükkan tapınağa sunulan meyve, tütsü ve mum satışından geçiniyor. Tayvan'ı ölene kadar diktatörlükle yöneten Chiang-Kai-shek'e ait anıt mezar gerçekten heybetli. Taipei'de dolaşırken metro çok kullanışlı. Metro kullanırken de merkez tren istasyonundan geçmeden olmuyor. Elektroniğe meraklıysanız zaten kesinlikle gezmeniz gereken bir bölge. Malum, Tayvan dünyanın en büyük yarı iletken, LCD TV ve dizüstü bilgisayar üreticilerinden. Tren istasyonun hemen karşısındaki Nova iş merkezi ve yakınındaki binalarda oldukça hesaplı alışveriş yapabilirsiniz, pazarlık mümkün. Tren istasyonu yakınlarındaki Cumhurbaşkanlığı binası iki bakımdan ilginç: 1) Binayı Japonlar işgal sırasında yapmışlar ( Tayvan 50 sene kadar Japonlar tarafından yönetilmiş) 2) Hiç Japon binasına benzemiyor. Bölgeyi Fatih'le dolaşırken sık sık Japonlardan kalma binalara denk geldik, Fatih'in anlattığına göre Japonlar Meiji dönemi sırasında mühendislerini yurtdışına göndererek eğitmişler. Dönenler tasarladıkları binalara eğitim aldıkları Avrupa etkilerini doğrudan yansıtmışlar, bu yüzden o dönemde yapılan Japon binaları daha çok Avrupa esintili. Bunlara ek olarak Fatih hararetle Milli Saray Müzesine gitmemi tavsiye etti ama fırsat olmadı. Milliyetçi Çin ordusu Tayvan'a geri çekilirken taşıyabildiği en değerli şeyleri getirmiş, şimdi bu eserler Milli Saray Müzesinde sergileniyor. O kadar çok eser varmış ki, sergi alanı yetmiyor: saraydaki sergiler her üç ayda bir değişiyor. Bu hızla bütün koleksiyonun göstermesi 12 sene sürecek. En sona bıraktığım bir yer var ki Taipei'ye geldiyseniz kesin uğrayın: Shillin gece pazarı. Tayvan, güzel yemekleri ile tanınan bir yer. Shillin ise Tayvan'ın en büyük gece pazarı. Aklınıza gelen ve gelmeyen her türlü yemeği bu bölgede bulabilirsiniz. Gündüzleri sakin olan bölge karanlık basınca adım atılamayacak kadar kalabalıklaşıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/02/tayvann-tainan-kentinde-edebiyat.html", "text": "Tayvan'ın güneyindeki Tainan şehri, hem ülke Çin hanedanına bağlıyken eyalet başkenti olması sebebiyle hem de Avrupalıların şehirde ticaret için merkez kurması sebebiyle, bir çok eski eseri barındırıyor. Hatta Tayvan adının da Tainan'ın eski ismi olan Tayoun'dan geldiği sanılıyor. Jet hızıyla özetlersem: 17 yy. başlarında bölgeye ticaret yapmak için Portekiz, İspanyol ve Hollanda gemileri gelmişler. Sonunda bölgede üstünlük kuran Hollandalılar, Tainan'da ticaret yapan gemilerini korumak üzere Zeelandia adını verdikleri küçük bir kale kurmuşlar. Hollandalılar yenilince yerlerini Çin hanedanı almış ve Tainan'ı eyalet başkenti yapmış. Şehirde hem Çinlilere hem de Avrupalılara ait eserler halen ayakta. Tainan'da görecekleriniz hayretten ağzınızı açık bırakmazsa en azından ağzınızın tadını yerine getirir. Tainan hem yemekleri hem de çay kültürü ile de tanınıyor. Chikan kulesinin bir katı \"Edebiyat tanrısı\"na ayrılmış. Evet, Tayvan inanışları arasında edebiyat tanrısı da var. Eski zamanlarda yakındaki okulda öğrenim gören öğrenciler sınava girmeden önce Chikan kulesinde edebiyat tanrısına dua ederlermiş. Bu adet halen değişmeden devam ediyor. Chikan'dan çıkınca yakındaki gece pazarlarından birine uğramadan hostele dönmek yok: edebiyat tanrısı tembihledi, yiyeceksiniz. Hem buranın ünlü \" tabut tost\"unu yemeden nereye? Özetle içi binbir türlü malzemeyle dolu ekmek hamuruna banılmış ve yağda pişirilmiş bir yemek. Lezzetli ve ciddi anlamda doyurucu. Yanında tabi çay: yalnız Tayvan'da çay deyince duracaksınız. Bizde çay deyince ya demleme anlarsınız ya daldırma, burada ise çayınızı nasıl alırsınız? Kavunlu, üzümlü, çilekli, mangolu, karpuzlu, elma, muz, hindistan cevizi, avokado, jackfruit, badem ? Bunlar yapabileceğiniz seçimlerin sadece küçük bir kısmı. Sabah kahvaltısında istiridye omleti yedikten sonra. Üzerine de inci sütlü çayı götürelim. İçindekiler bizim kahvaltıları andırsa da ne görüntüsü ne tadı aynı, ama güzel. Kahvaltı sonrası Hollandalılardan kalma Zeelandia kalesine gidelim. Kalenin şimdi kullanılan ismi Anping. Geriye kısa bir sur dışında hemen hiçbir şey kalmamış, kalenin üzerine yenilerde bir de kule dikmişler. Doğal olarak Anping kalesi önünde de onlarca yemek tezgahı var. Susamlı, soyalı, kakaolu, sütlü çay denemek isteyen? Evet haklısınız tadlar çok karıştı ama içtiğimiz her şey sonunda midede karışmıyor mu?Kaleden yeniden şehir merkezine dönüp zamanının en önemli Konfiçyus tapınaklarından biri olan adı üzerinde \"Konfiçyus Tapınağı\"na gidelim. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Tainanlılara uyup yine karanlık basarken Chikan kulesini ve edebiyat tanrısını ziyaret edelim. Bahçedeki kafede onlarca çeşit çay var, hadi bu kez birini de siz seçin, bana da bir tane alın. Ben de bu arada yazıya bir başlık arayayım, tamam mı? Başlık ne olsun? Başlık ne olsun?Edebiyat Tanrısı? Çay? Tainan? Hiç birinin hatırını kırmayalım. Tamamdır. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/04/monako-ve-monte-carlo.html", "text": "İki kilometrekare çok küçük demeyin, Monako 1970lere kadar daha da küçükmüş, deniz doldurularak ülke %20 büyütülmüş. Monako'nun adını hemen hepimiz bir yerden duymuşuzdur. \"Bu kadar küçük bir nasıl oluyor da bu kadar çok tanınıyor\" derseniz cevap hazır: \" vergi hassasiyeti olan zenginler sayesinde\" . Monako vatandaşlarından veya ülkede yaşayanlardan gelir vergisi almıyor. Üstelik ülkede sadece bir daire tutarak oturma belgesi alabiliyorsunuz. Böyle olunca Avrupa'nın zenginleri ülkede yerleşmek için birbiriyle yarışıyor. İşte bu yüzden Monako'da manzarası olmayan 120 m2lik normal bir daire almaya kalkarsanız en az 3 milyon doları gözden çıkarmanız gerekiyor. Buna karşın kişi başı yıllık gelirin 125,000 dolar olduğunu da ekleyeyim. Farkı? Endonezya bayrağındaki beyaz insan ruhunu kırmızı ise kanı simgeliyor. Monako bayrağındaki beyaz ve kırmızı ise ülkeyi yöneten Grimaldi ailesinin simgesi. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/06/midem-celik-gibi-diyenlere-kzarms-mars.html", "text": "Birincisi, Buffalo, Nwe York'ta yapılan bir tatlı: \"Yağda Kızarmış Oreo\". Oreo, küçük Çokoprens gibi bir şey: iki bisküvi arasında çikolata var. İşte bunu bir de ekmek kırıntılarına bulayıp yağda kızartırsanız alın sizi 2 gün tok tutacak bir tatlı. Buffalo, New York'a uğrarsanız denemeden de geçebilirsiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/besinci-tad-umami.html", "text": "Aldığımız tadları sıralayalım: acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve \"Umami\". Umami ne? dediğinizi görür gibiyim. Umami, Japonca'dan alınmış bir kelime ve doygunluk, tadın dolu olması anlamına geliyor. İçinde Umami olan yiyecekler çoğunluk tarafından seviliyor. Umami ile ilk tanışmamız anne sütünden. İlk tanıştığımız tad ama çoğumuz daha adını bile bilmiyoruz. En fazla et, et suyu, balık, domates gibi ürünlerde oluyor. Küçük çocukların 6-7 yaşına kadar her şeye ketçap koyma takıntısının sebebi de Umami: ketçapta çok var. Makarna'sına tepeleme ketçap koyan ufaklık aslında yemeğini sadece anne sütüne benzetip lezzetini arttırmaya çalışıyor o kadar. Lokantacılar umaminin dayanılmaz çekiciliğini bunu keşfetmiş elbet. Hazır aldığınız yemeklerin ya da çorbaların etiketini bir okuyun. İçinde \"glutomat\" sözcüğü geçiyorsa suni olarak \"umami\" katıldığını bilin, tadı gerçekte iyi değil sadece size öyle geliyor. Özellikle MSG katılan yemeklerin sonradan başağrısından obeziteye kadar varan etkileri olduğu saptanmış. Özellikle Çin lokantları fazla umami'den sabıkalılar. Seyahatteyken aklınızda olsun. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/dag-karidesi-yer-misiniz.html", "text": "-Dağ Karidesi Yer Misiniz? - Karides dağda olur mu? - Olur, tabi yer misiniz? -Evet, karides yerim, dağ karidesi de yerim. Çekirge'yle karides uzaktan akrabalar. Birini yeyip diğerine uzaktan bile dokunmadığınız bu iki canlı temelde aynı. Bir duruma/tanıma/olaya/millete/yemeğe/hayata başka bir açıdan bakınca çok farklı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Yola çıkmak yeni bir bakış açısı denemek için çok iyi bir fısatttır. Yola çıktığınızda olabildiği kadar yeni şeyler denemeye ve eski katılaşmış alışkanlıklarınızı gzöden geçirmeyi deneyin. Bunlar ufak şeyler de olur, yemek gibi küçük şeyler de... Maksat yönetiminizi otomatik pilottan alıp istediğiniz yöne çekmek. Çinde çekilen bu fotoğraftakiler doğruyu bulmuş: çekirge ve karides ızgarası.... - Karides dağda olur mu? - Olur, tabi yer misiniz? -Evet, karides yerim, dağ karidesi de yerim. Çekirge'yle karides uzaktan akrabalar. Birini yeyip diğerine uzaktan bile dokunmadığınız bu iki canlı temelde aynı. Bir duruma/tanıma/olaya/millete/yemeğe/hayata başka bir açıdan bakınca çok farklı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Yola çıkmak yeni bir bakış açısı denemek için çok iyi bir fısatttır. Yola çıktığınızda olabildiği kadar yeni şeyler denemeye ve eski katılaşmış alışkanlıklarınızı gzöden geçirmeyi deneyin. Bunlar ufak şeyler de olur, yemek gibi küçük şeyler de... Maksat yönetiminizi otomatik pilottan alıp istediğiniz yöne çekmek. Çinde çekilen bu fotoğraftakiler doğruyu bulmuş: çekirge ve karides ızgarası.... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/fransz-ve-isvicre-mutfagnda-kopek.html", "text": "Asya ya da Afrika'da köpek yiyenleri gören bizim ve batılıların yüzleri hemen ekşiyiverir. Yukarıdaki foto, 20. yy başında Fransa'da bir köpek kasabını gösteriyor. Burada da İsviçre'de halen yapılan bir köpek yemeğinin tarifi var. Aynı kitapta beyin, paça, dil gibi çoğu batılı tarafından \"yenemez\" yemeklerin de tarifleri eklenmiş. Anafikir: Toplumlar ve mutfaklar akışkandır, içindeyken görmesi zordur. Yukarıdaki foto, 20. yy başında Fransa'da bir köpek kasabını gösteriyor. Burada da İsviçre'de halen yapılan bir köpek yemeğinin tarifi var. Aynı kitapta beyin, paça, dil gibi çoğu batılı tarafından \"yenemez\" yemeklerin de tarifleri eklenmiş. Anafikir: Toplumlar ve mutfaklar akışkandır, içindeyken görmesi zordur. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/kapadokyada-dunyay-gezen-pideci.html", "text": "Kapadokya'ya yolunuz düşerse hem gönlünüzü hem midenizi aynı anda doldurmak için Avanos'ta gezgin İsmet İnce'nin pide lokantasına uğramanızı salık veririm: pideler enfes + gezilen yerlerden anılar tavsiyeler ve planlar tam gezgin damağına layık. İsmet Abi, Avanos'lu. Uzun bir süre Ankara'da bir şirkette çalıştıktan sonra emekliliğinde doğduğu topraklara dönmüş ve Tafana Pide ve Kebap'ı açmış. Genelde Ramazan aylarında müşteri azalınca İsmet Abi kendini yollara atıyor ama yolu geldiyse zamana dikkat etmeden gezdiği de oluyor. İsmet abi'nin neden ve nasıl gezdiğini benden değil de doğrudan kendisinden öğrenelim. Sitesinden bir yazıyı aşağıya koydum, geri kalanlar için sitenin adresi şöyle: http://tafanarestoran. com/blog/ . Avanos'tan geçerseniz mutlaka uğrayın: Tafana'nın adresi: Atatürk cad. No 31. Avanos/ Nevşehir. Tel: 0384 511 4862. Ortaokul yıllarımda, Türkiye'deki pek çok elçilikle yazışır, ülkelerine dair kitap isterdim. Sınıftan çağrılarak verilen çok sayıdaki kitap paketini açar, okuyacağım anı sabırsızlıkla beklerdim. Ortaokul yıllarımda, Türkiye'deki pek çok elçilikle yazışır, ülkelerine dair kitap isterdim. Sınıftan çağrılarak verilen çok sayıdaki kitap paketini açar, okuyacağım anı sabırsızlıkla beklerdim. Dünyanın yedi harikasını buldum o kitaplarda. Paris'in Eyfel Kulesi'ni, Mısır'ın Piramitleri'ni, Amerika'nın Özgürlük Anıtı'nı, Çin Seddi'ni, Venedik Kanalları'nı tanıdım uzaktan. Daha 14 yaşında Rio Karnavalı'na katıldım. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarına daldığımda henüz ortaokul 3. sınıf öğrencisiydim. Iguazu Şelaleleri'ni ilk o kitaplardan birinde gördüm. Kitabın birinin ön yüzünü oluşturuyordu Tac Mahal. Peru'nun Machu Picchu'suydu rüyama giren. Okul müdürümün \"oğlum nereden aklına geldi\" dediği bir elçilikten gelen paketten çıkan mavi kaplı kitapta anlatılıyordu Patagonya. Üst üste koyunca hepsini yaşadım çocukluğumun hayal dünyasında! . . . Derken, aradan yıllar geçti. Bu defa, öğrenci değildim. O yıllarım geride kalmış, iş hayatına atılmıştım. Çocukluğumun geçtiği Avanos'ta pide salonu çalıştırıyordum artık. Yani, sizin anlayacağınız, \"pidecilik\" işte! 91 yılının, yağmurun hafif hafif çiselediği bir nisan akşamı restoranımda otururken, elime tutuşturulan bir davetiyeyle başladı benim uzun yolculuğum. . . 91 yılının, yağmurun hafif hafif çiselediği bir nisan akşamı restoranımda otururken, elime tutuşturulan bir davetiyeyle başladı benim uzun yolculuğum. . . Dostoevsky'nin \"tahayyül edebileceğim en güzel kent\" dediği Leningrad, bugünün St. Petersburg'uydu ilk rotam. Arkasından Hindistan, Mısır ve diğerleri geldi. Artık, okul yıllarımın hayalleri, bugünün gerçekleri olmuştu. Şimdilerde bu gerçekliği, dünyanın dört bir tarafını yıllardır dolaşarak yaşamaya çalışıyorum. Bugüne kadar Asya, Avrupa, Afrika, Orta ve Güney Amerika'da çok sayıda ülke gezdim. Bunu, hep tek başıma yaptım. Yani, ne bir tura katıldım, ne de bir acenteyle anlaştım. . . Gittiğim ülkelerde genellikle pansiyon, misafir evi gibi küçük ölçekli işletmelerde ya da evlerde kalmaya gayret ederim. Bunu, özellikle böyle istiyorum. Çünkü, bu yönüyle, geleneksel hayatı, yerel kültürü yakından tanıma fırsatı elde etmiş oluyorum. Gittiğim yerlerde kimseyi tanımıyorum aslında. Her tarafta insan yaşıyor ya, o yetiyor bana. Benim tarzım, bu! Bundan büyük keyif alıyorum. Öğrendiklerimse çok fazla. . . Bu, tamamen sizin tarzınıza, geziden neyi anladığınıza bağlı! Buna benim cevabım; \"hepsini\" dir. Balarısı, hep çiçekler arasında dolaşır ve her çiçekten bir tat alır, aldığı tatlardan balını yapar. Gezi de böyle. Ben de her ülkeden bir tat aldım. Gördüm ki, her birinin kendine has ayrı bir tadı var. Birinde bulduğum tat, diğerinde yoktu. Fakat, hepsinin kendine göre lezzeti vardı. Ayrı ayrı olsalar da, hepsi de tatlıydı. Gezmek, bence var olmaktır. Bu yüzden, yeni tatlar bularak, var olmaya devam edeceğimi söyleyebilirim. İnsan, bir şeyi \"isterse\" yapıyor. Önce istemek. . . Sonra, arkası geliyor. İnsan, bir şeyi \"isterse\" yapıyor. Önce istemek. . . Sonra, arkası geliyor. Bunu bir \"pideci\" yapabiliyorsa, herkes yapabilir. Yeter ki istesin! Para mı?. . . Nerelere harcamıyoruz ki? Üstelik çok fazla da gerekmiyor zaten. Sadece \"istemek\". Bence, hepsi bu! İstemekle başlıyor her şey! Sevmek bile!. . . Düşünün bir kez; bir çocuk nasıl istemez sevilmeyi, nasıl istemez bir gül koklanılmayı. . . Büyür mü çocuk sevilmeden, açar mı gül koklanmadan? Çocuk sevilmek, gül koklanmak ister elbette. . . Ama mutlaka ister! Bu, kendimiz, hayatımız, yaşadığımız kent için gerekli. Hem de çok gerekli. . . Bu yüzden, bu site; sıradan bir restoran sitesi olmanın ötesinde, ilave ettiğim \" GEZİLERİM \" başlığı altındakilerle istemeye- hizmet etsin istedim. Bu yüzden, bu site; sıradan bir restoran sitesi olmanın ötesinde, ilave ettiğim \" GEZİLERİM \" başlığı altındakilerle istemeye- hizmet etsin istedim. Eğer, yapmaya çalıştıklarım buna katkı sunarsa, bu site, ancak o zaman gerçek amacına ulaşmış olacaktır. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/kiminin-yemegi-kiminin-mamas-manda.html", "text": "Güneydoğu Asya'da Laos'un kuzeyinden gezerken otobüs aktarması sırasında 4 saat kadar küçük bir köyde bekledim. Yabancı görmeye pek alışkın olmayan köylüler beni bahçelerine bira içmeye davet etti. Bir sürü adını bilmediğim meze geldi. Ne olduklarına pek bakmadan götürdüm, ama bir tanesi var ki yedim ama sakız gibi mümkün değil yutmak. Orada İngilizce bilen tek kişiye \"bu ne yahu yutulmuyor?\" diye sordum. Güldü \"yutmayacaksın zaten, çiğne tadını al ve sonra tükür\" dedi ve ekledi \" o yemeye çalıştığın manda tendonu, 2 saat uğraşşan da yumuşamaz ama birayla iyi gider\". Geçenlerde merak ettim ve hızlı bir internet araması yaptım: Manda tendonu meğer aranılan bir köpek maması imiş. Eh gezgin umduğunu değil bulduğunu yer. Manda tendonu= sadece köpeklere ve ağzının tadını bilen gezginlere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/07/kral-midasn-biras.html", "text": "Sakarya'da bulunan antik Gordion kenti Kral Midas'ın mezarına da ev sahipliği yapmaktadır. Pennsylvania Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi mezarda Kral Midas'ı son yolculuğuna göndermek için konulan 157 çeşit yiyecek içecek kabından alınan örnekleri incelemiş ve bir kaçının içinde çooook eskiden bira yapıldığını saptamış. Modern yöntemlerle biranın nelerden yapıldığı ortaya çıkarılmış ve yeniden yaratılmış: 2700 senelik bir tarifle hazırlanan Kral Midas birası ABD'de piyasaya verilmiş. Sakarya'da bulunan antik Gordion kenti Kral Midas'ın mezarına da ev sahipliği yapmaktadır. Pennsylvania Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi mezarda Kral Midas'ı son yolculuğuna göndermek için konulan 157 çeşit yiyecek içecek kabından alınan örnekleri incelemiş ve bir kaçının içinde çooook eskiden bira yapıldığını saptamış. Modern yöntemlerle biranın nelerden yapıldığı ortaya çıkarılmış ve yeniden yaratılmış: 2700 senelik bir tarifle hazırlanan Kral Midas birası ABD'de piyasaya verilmiş. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/azerbeycana-nasil-gidilir-ne-zaman.html", "text": "Azerbaycan'a havayolu ile giderseniz havalanında vize alabilirsiniz. Uçaktan çıkınca vize kuruğuna girmeden önce pasaport kontrolüne gidiyorsunuz. Pasaportuz damgalanınca geri dönüp form dolduruyorsunuz. Sonra 2 vesikalık fotoğraf ve 10 dolar karşılığı vizenizi alıyorsunuz. Karadan girmeniz gerekiyorsa ya Türkiye'de vizenizi alacaksınız ya da Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te sabah başvurup öğleden sonra saat dörtte vizenizi teslim alıyorsunuz. Gezdiğim 130+ ülkeden seyahat fotoğrafları ve gezi notlarını bu blogda sık sık güncelliyorum. Siz de simdigezelim. com'a üye olan binlerce kişiye katılın ve içeriği kaçırmayın. - Abonelik için buraya gidiniz. - Vaktiniz varsa simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Hatta \"Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer\" kitabımı şuradan ücretsiz indirin. THY'nin Bakü'ye günde dört seferi var. Azerbeycan havayollarının da İstanbul'a hergün seferleri var. Bodrum-Bakü seferleri de başlamış. Bakü'den Tiflis'e otobüs, minibus ve tren var. En rahatı yataklı gece treni. 25 Manat karşılığında dört kişilik bir kompartımanda yatarak Tiflis'e varabilirsiniz. Çarşaflar kuru temizleme edildikten sonra açılmayan plastic torbalara konulmu, tren hareket edince görevli getiriyor. Lokanta vagonu var ama zayıf: siz kendi suyunuzu ve yiyeceğinizi getirin. Tren yolculuğu 16 saat sürüyor. Bunun üç saati sınırda kontrolde geçiyor. Bakü'den İstanbul-Ankara-Trabzon gibi büyük şehirlere giden bir çok Türk otobüs firması var. Gürcistan'a ve diğer yerlere giden yerel firmalar yavaş ve iyi değil. Bakü için Mayıs, Eylül ve Ekim aylarının ideal. Diğer aylarda sıcaklık, nem, rüzgar keyfinizi bozabilir. Bakü'ye ülkenin petrol parası akıyor ve kendini fiyatlarda belli ediyor. Fiyatlar İstanbul ayarında. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/baku-azerbeycan.html", "text": "Değişik mimariyle yapılan binalar şehrin silüetini değiştirmeye başlamış. Merkezde ise hummalı bir yenileme çalışması var. Binalar ve meydanlar dışarıdan pırıl pırıl görülüyor. Gerçi bu biraz aldatıcı bir durum çünkü genelde binaların içi yenilenmiyor. Devlet binaların dış yüzünü bedava yeniliyor, ama içleri mezbele olarak kaldığı da oluyor. Şehirde görüleek yerleri saymadan önce birkaç bilgi vereyim. Bakü'ye Azerice Bakı deniyor ve \"Rüzgarlı Şehir\" anlamına geliyor. Yaz kış rüzgar var ama yazın rüzgarın sizi serinleteceğini sanmayın. Ağustos ve Temmuz'da 35-40 derece sıcaklık normal karşılanıyor. Zaten şehir sakıinlerine sorarsanız Bakü'ye gelmek için en iyi zamanlar Mayıs, Eylül ve Ekim. Diğer zamanlarda serin ya da çok şiddetli rüzgarlı olabiliyor. Bakü'nün ana tarihi bölgesi \"içeri şehir\", Azeriler bölgeye \"köhne şehir\" de diyorlar. Yarım gününüzü rahatlıkla ara sokaklarda kaybolarak geçirebilirsiniz ama benim yaptığım gibi öğle sıcağında çıkmanızı tavsiye etmem. Gerçi o sıcakta halı satıcıları caddelerden çekildiği için rahata rahat yürüyorsunuz. Bakü'nün sembollerinden Kız Kalesi'de içeri şehirde, restorasyonu devam eden bu tarihi eserin hemen yanında ağaçlar altında küçük bir kafe va, sıcakta çıktıysanız güzel bir mola alabilirsiniz. Azerilere ya da Azerbeycan'da iş yapanlara \"işler nasıl?\" dediğinizde genelde karamsar bir tablo ortaya çıkıyor. Ülke, dünyada yolsuzluğun en çok olduğu yerlerden biri. Rüşvet vermeden bir iş yaptırmak neredeyse olanaksız ve hemen her alanda devlet memurlarının tekelleri var: süpermarketler, ithalat firmaları, yerel üretim hep tek aileye bağlı. Konuştuğum bir Azeri durumu şöyle özetledi: \" Azerbeycan'da meyve ithalatını bir kişi yapar, sen ucuza getiremezsin, gümrükten geçmez. İnşaat malzemeleri de paylaşılmıştır, kimin ne getireceği bellidir. Rekabet etmeye kalktığın an işyerine memurlar gelir, ters bir şey bulurlar, sonra iflas edersin. Onun için kimse yeni firma açmaz burada. Herşey onun için pahalı\". Petrolden dolayı Azerbeycan'a iyi bir para akımı var, ileride bunu tüm halka yaymalarını umalım. Azerice - Türkçe arasındaki farklar zaman zaman hepimizin yüzünü gülümsetir. Aynı kelimenin farklı kullanımları reklamlarda daha bir ilgi çekici oluyor, işte size Bakü'den bir kaç reklam örneği."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/erivan-ermenistan.html", "text": "Erivan, Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e minibüs ile 5 saat uzaklıkta. Tiflis'ten Ermenistan sınırına kadar olan yol 1 saat kadar ve genelde düz ve bakımlı. Ermenistan tarafına geçer geçmez dağlık kısım başlıyor ve Erivan'a varana kadar sürüyor. Ermenistan vizesi sınırda 8 dolar karşılığı beklemeden alınıyor, siz başvuru formunu doldururken Türkçe konuşan gümrük memuru vizenizi hazırlamış oluyor bile. Ermenistan-Türkiye sınırı kapalı olduğu için Erivan'a karadan gitmenin yolu Gürcistan ya da İran üzerinden geçmekte. Ermenistan'a geçer geçmez Kars-Gürcistan-Ermenistan rotasını takip eden onlarca Türk tırı ile karşılaşıyoruz: şoförümüz kelle koltuk sollamalarla hızlı bir şekilde yol alıyor, arada da küfredip duruyor. Erivan'a varıp hostele eşyalarımı bırakıyorum. Sizinle şehri dolaşmaya en yüksek yere çıkarak başlayalım: kısaca \"anıt\" denilen Sovyetler birliği ile ilişkilerin 50. yılında yapılmış olan geniş park / anıt / gezi alanına gidiyoruz. Opera binasından anıta çıkan yolda ilk önce Cafesijan müzesinin bir parçası olan heykel parkından geçiyor. Sonrada \"Kaskat\" denen bahçe-merdiven-müze karışımı yoldan en tepeye varıyor. Yukarı çıkmak dura kalka 20-30 dakikamı alıyor. Tepeye varınca Erivan'ın tüm mahalleri rahatça seçiliyor. Hafif kafanızı sağa çevirip bakarsanız da Ağrı dağı tüm heybetiyle karşımızda. Erivan'dan Iğdır sınır açık olsa 45 dakika sürer ancak. Erivan 1918'e kadar nufüsü 20,000'i ancak bulan bir yermiş. Daha sonra büyüyerek nufüsü bir milyonu az geçmiş. Şehir pek turistik bir şehir değil ama bir iki günlük gezecek yer var. Şehri gezmeye ilk başlayabileceğiniz yerlerden biri Cumhuriyet meydanı, geniş meydanın köşelerinde devlet binaları sıralanmış. Ortadaki havuzda güneş batınca müzik ve fıskiyelerden fışkıran sularlar gösteri yapılıyor. Meraklısı çok. Meydanın kuzeyine doğru yürüyüp oradan yeni geliştirilmekte olan Hyusisyan yaya caddesine giriyoruz. Burası şehrin pahalı markalar için planlanan bölgesi ama henüz tamamlanmamış. Ermenistan'ın nüfusu 3 milyon ama yurtdışında 8 milyon kadar Ermeni'nin yaşadığı düşünülüyor. Bağımsızlıktan sonra yurtdışında yaşayan Ermeniler ülkeye yatırım yapmaya başlamışlar ve ülke bir ara çok hızlı büyümüş. Son finansal krizde ise para akımı durmuş, ekonomi çökmüş, bir çok Ermenistan vatandaşı yurtdışında iş aramak zorunda kalmış. Caddenin sonunda Opera binası ve çevresinde onlarca kafe var. Özellikle geceleri kafeler şaşırtıcı derecede kalabalık. Ekonomik kriz ya da para olmaması Erivan'lıları her gece dışarı çıkmaktan henüz alıkoyamıyor. Kafelerde tek bir şey ısmarladıktan sonra garsonlar size ilişmiyor. Fazla bir şey ısmarlamadan uzun süre oturulabilirsiniz. Opera parkının yanındaki Mashtot ve Abovyan caddeleri de geceleri kafe trafiğinden nasibini fazlasıyla alan mekanlar. Gece dışarı çıkınca özellikle kadınların fazlalığı dikkat çekici. Ülke nufüsü yaklaşık üç milyon iki yüz bin, bunun yaklaşık iki milyon yüz bini kadın. Yani bir erkeğe iki kadın düşüyor. Bunun nedeniyse bozulan ekonomi nedeniyle erkeklerin yurtdışındaki işlere gitmeleri. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/ermenistana-nasil-gidilir-ne-zaman.html", "text": "Ermenistan Türklere vize uyguluyor, normal pasaportlara 8 dolar karşılığı Ermenistan Dram'ı vererek vizenizi hiç beklemeden sınır kapısında alıyorsunuz. Yeşil pasaportu olanların ise önceden internetten ya da Tiflis'teki büyükelçilikten başvurmaları gerekiyor. Armavia havayollarının İstanbul-Erivan seferleri düzenli olarak yapılıyor. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'ten Erivan'a taksi, dolmuş, otobüs, minibus ve tren var. En rahatı yataklı gece treni. en hızlısı dolmuş ve taksi. Dört kişilik bir taksiyi paylaşırsanız kişi başı 40 GEL'e 4.5 saatte Tiflis'ten Erivan'a ulaşabilirsiniz. Aynı hatta minibüsler 30 GEL. Otobüsler eski ve yavaş olduğu için tavsiye edilmiyor. Tiflis'e İstanbul'dan Pegasus havayolları ucuza, THY daha pahalıya uçuyor. İstanbul-Ankara-Trabzon-Erzurum'dan Erivan'a giden bir çok Türk otobüs firması var. Sınır kapalı olduğu için Gürcistan üzerinden geçiyorlar. Kış ayları soğuk ve buzdan dolayı tavsiye edilmiyor. düzgün ve temiz bir yer, gecelik 8000 AMD. Erivan'da bir kaç gün harcadıktan sonra çevredeki turistik yerlere minibüsle ya da günlük turla gidebilirsiniz. Günlük turlar 8000 AMD ile 15000 AMD arası. Ermenistan Türklere vize uyguluyor, normal pasaportlara 8 dolar karşılığı Ermenistan Dram'ı vererek vizenizi hiç beklemeden sınır kapısında alıyorsunuz. Yeşil pasaportu olanların ise önceden internetten ya da Tiflis'teki büyükelçilikten başvurmaları gerekiyor. Armavia havayollarının İstanbul-Erivan seferleri düzenli olarak yapılıyor. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'ten Erivan'a taksi, dolmuş, otobüs, minibus ve tren var. En rahatı yataklı gece treni. en hızlısı dolmuş ve taksi. Dört kişilik bir taksiyi paylaşırsanız kişi başı 40 GEL'e 4.5 saatte Tiflis'ten Erivan'a ulaşabilirsiniz. Aynı hatta minibüsler 30 GEL. Otobüsler eski ve yavaş olduğu için tavsiye edilmiyor. Tiflis'e İstanbul'dan Pegasus havayolları ucuza, THY daha pahalıya uçuyor. İstanbul-Ankara-Trabzon-Erzurum'dan Erivan'a giden bir çok Türk otobüs firması var. Sınır kapalı olduğu için Gürcistan üzerinden geçiyorlar. Kış ayları soğuk ve buzdan dolayı tavsiye edilmiyor. düzgün ve temiz bir yer, gecelik 8000 AMD. Erivan'da bir kaç gün harcadıktan sonra çevredeki turistik yerlere minibüsle ya da günlük turla gidebilirsiniz. Günlük turlar 8000 AMD ile 15000 AMD arası. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/gurcistana-nasl-gidilir-ne-zaman.html", "text": "Tiflis ve Batum'a THY ve Pegasus'un uçuçları var. Türkiye'de Hopa'ya uçmak isteyenler iç hat uçuşu ile Batum'a iniyor ve oradan otobüsle Hopa'ya geçiyorlar. Bu uçuş Batum'dan yapıldığı halde pasaport gerekmiyor. Gezdiğim 130+ ülkeden seyahat fotoğrafları ve gezi notlarını bu blogda sık sık güncelliyorum. Siz de simdigezelim. com'a üye olan binlerce kişiye katılın ve içeriği kaçırmayın. - Abonelik için buraya gidiniz. - Vaktiniz varsa simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. - Hatta \"Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer\" kitabımı şuradan ücretsiz indirin. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e Türkiye'nin pek çok yerinden otobüs var. Batum ise komşu kapısı. Caddelerde Türkiyen plakalı pek çok araç görebileceğiniz kente Rize ve Trabzon'dan çok sık minibüs/midibüs seferi var. Ülke içi ulaşım minibüs ve trenle sağlanıyor. Türkiye'de minibüs şoförleri tehlikeli kullanıyor diyenler Gürcistan'da minibüse hiç binmesin, kendini boşuna yormasın. Tiflis-Batum arası tren 8 saat. Batum-Erivan minibüs seferi yaklaşık 11 saat ve 50 GEL, sadece yazın yapılıyor. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'ten Erivan'a taksi, dolmuş, otobüs, minibus ve tren var. En rahatı yataklı gece treni. en hızlısı dolmuş ve taksi. Dört kişilik bir taksiyi paylaşırsanız kişi başı 40 GEL'e 4.5 saatte Tiflis'ten Erivan'a ulaşabilirsiniz. Aynı hatta minibüsler 30 GEL. Otobüsler eski ve yavaş olduğu için tavsiye edilmiyor. Tiflis-Batum minibüs 20 GEL, 7 saat. Tiflis-Batum tren 22:45'te var, birinci sınıf yataklı 70 GEL, 4 kişilik odada yataklı 40 GEL, 8 saat. Bakü, Tiflis tren, 25 Manat, 16 saat. 3 saati sınırda bekleyerek geçiyor. Tiflis- Erivan ve Erivan-Tiflis-Batum arası tren seferleri de var. Batum'da hava ılıman, kışları da sert değil. Tiflis'te ise kışları soğuk geçiyor. Konaklama fiyatları İstanbul ayarında, yemekler turist mekanlarının dışında dışında ucuz. Ülkenin şarapları ünlü, kalitesi ve fiyatı makul. 2001-2005 yılları arasını kaos halinde geçiren Gürcistan için halen \"tehlikeli\" sıfatı zaman zaman kullanılıyor. O eskidenmiş, ülke şu anda güvenli ve Kafkas bölgesindeki en etkin polis gücüne sahip. Rüşvet kesinlikle yasak ve alan cezalandırılıyor, yani arabanızla da gelseniz kurallara uyduğunuz sürece sorun yok."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/sevan-noratus-geghard-ve-cevresi.html", "text": "Erivan çevresinde ziyaret edilebilecek turistik yerler biraz dağınık ve sık ulaşım imkanı yok. Minibüs duraklarında beklemek yerine Ermenistan'ın belli başlı turistik eserlerine uğrayan bir günlük bir tur seçtim ve sabah çıktık yola. Sevan gölü Erivan'a yaklaşık bir saat uzaklıkta. Göl 1900 metre yükseklikte yer aldığı için Erivan'a göre oldukça serin ve rüzgarlı. Sevan gölü kenarındaki Sevanavank manastırı 9. yy'da inşa edilmiş. Su seviyesi düşmeden önce bir adaymış, şu anda karaya bağlı bir yarımada. Manastır Sovyetler Birliği zamanında depo olarak kullanılmış, bağımsızlık sonrası yenilenip ziyarete açılmış. Ermeniler din olarak Hıristiyanlığı seçen ilk devletin kurucuları ( 4. yy ). Din Sovyetler Birliği zamanında bastırılmış ama bağımsızlıkla birlikte eski önemli konumuna dönmüş. Üzerinde dini motifler ve haç bulunan süslemelerle oyulmuş tarihi taşlara \"kaçkar\" adı veriliyor. Kaçkarlar Ermenistan'da en çok rastlanan eski eserlerden. Ülkede en eski ve en güzel kaçkarlara rastlanan yer Noratus mezarlığı. Noratus mezarlığındaki kaçkarların bir kısmı ülke Moğol istilası altındayken olanları anlatıyor ve çekik gözlü insanları resmetmeleri nedeniyle kolayca ayırdediliyorlar. Geghard manastırı, Birleşmiş Milletler'ce dünya mirası listesine alınmış. Yakınında dereye girecek yerler var. Haftasonu mangal yapmak isteyen Erivanlılarla doluyormuş. Geghard'dan sonra Ermenistan'ın virajlı yollarından Erivan'a geri dönmemiz akşam yemeği vaktini buluyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/08/tsitsernakaberd-ve-soykrm-muzesi.html", "text": "Erivan'ın merkezine arabayla 5 dakika mesafede Ermenice \"Tsitsernakaberd \" adı soykırım anıtı ve yanında da müzesi var. Anıt, 1968 yılında açılmış. Anıt iki kısım, ortada yanan bir ateşi çevreleyen 12 sütun var ki bunlar kaybedilen 12 ili simgeliyor: Doğu Anadolu bölgemize Ermenistan'ın verdiği isim \"Batı Ermenistan\". Az ilerideki 44 metrelik uzun sutün ise Ermenilerin yeniden doğuşunu simgeliyor. Soykırım müzesi ise aynı alanda 1995 yılında kurulmuş. Üç bölüme ayrılmış. İlk bölümde 1915 öncesi Anadolu'daki Ermeni yerleşim yerlerini ve günlük yaşamdan kesitleri anlatan fotoğraflar ve bilgiler var. Müzenin ikinci kısmı soykırımın anlatımına ayrılmış. Müzeyi gezip, heykellere ve kitaplara bakınca diyorsunuz ki aramızdaki sorunları çözümü hiçbir şekilde mümkün değil. Ama Erivan'da sıradan insanlarla konuşunca öyle olmadığını anlıyorsunuz. Erivan çevresinde yaptığım tur sırasında rehberlerle, hostelde ve sokakta konuştuğum insanların öncelikleri farklı. Sıradan bir Ermenistan vatandaşı ise bir numaralı sorun Karabağ. Sonra ekonomi ve bunun doğurduğu dış göç. Bunlardan sonra da soykırımın tanınması geliyor. Ermenistan nufüsünun 3 milyon ama yurtdışında yaşayan Ermenilerin sayısının 8 milyonu buluyor. Çoğu 1915 sonrası göç etmek zorunda kalan diaspora üyeleri için soykırımın tanınması bir kimlik meselesi olmuş. Ermeni göçmenlerin sık olduğu Los Angeles, Arjantin, Lübnan gibi yerlerde asimile olmamak ve Ermeni kimliklerini kaybetmemek ve anayurtları ile bağlarını koparmamak için soykırımın tanınmasına tutkuyla sarılmışlar. Ama bu tutkunun komşumuz Ermenistan vatandaşları tarafından aynı istekle devam ettirildiğini söylemek zor. Bir bakıma Ermenistan'da yaşayanlar diaspora tarafından zorlanıyorlar. Ermenistan Ermenileri ilk önce Karabağ sorunun çözülmesini istiyorlar oysa bu diasporanın önceliği değil. Ülkedeki erkek nüfusunun yarı yarıya azalmasınıa yol açan ekonomik krizde önemli bir gündem maddesi. Türkiye sınırının açılması umutla bekleniyor, çünkü sınır kapısının açılmamasının Ermenistan'a maliyeti büyük. Bölgede büyük bir satranç oynanıyor ve taşların yerini Rusya isterse değiştiriyor. Sovyetler Birliği dağılınca Gürcistan'a bırakılan bölge içinde Gürcü olmayan Abhazya'nın bağımsızlığını destekleyen Rusya, daha sonra da Azerbaycan'ın yönetimine bıraktığı Ermeni nufüsünun çoğunlukta olduğu Karabağ konusunda da Ermenistan'ı desteklemiş. Yani Sovyetler Birliği dağılırken gelecek kuşaklara kriz bırakılması hesaplanarak sınırlar çizilmiş. Her iki ülkede de şimdi kriz var ve çözümü için Rusya devrede. Bölgedeki petrol kaynaklarını kontrol etmek isteyen Rusya'nın iki krizi çözmesi için ben bir sebep göremiyorum. Belki son zamanlarda iyice Rusya'nın dümen suyuna giren Azerbaycan yöneticileri doğruyu yapıyorlardır. Erivan'da Türk olduğumu öğrenenlerden herhangi ters bir laf işitmedim. Tarihle ilgili bir konuyu ben açmadıktan sonra da bana bir şey sorulmadı, söylenmedi. Haa sohbete başlayınca konu daha çetrefilli hale geliyor ama sohbet ettiğim yerlerde etrafıma bakınca bir sürü Türk malı görüyordum: Vestel TV, Vestel havalandırma, Airfel, Colin's vb gibi Türk markaları Erivan'da tercih ediliyor. İki devletin kapalı tuttuğu kanalları ticaret çoktan açmış, Ermenistan halkı da önceliği kendine yarar sağlayanda bulmuş milletine bakmadan. Soykırım müzesi ise aynı alanda 1995 yılında kurulmuş. Üç bölüme ayrılmış. İlk bölümde 1915 öncesi Anadolu'daki Ermeni yerleşim yerlerini ve günlük yaşamdan kesitleri anlatan fotoğraflar ve bilgiler var. Müzenin ikinci kısmı soykırımın anlatımına ayrılmış. Soykırımla ilgili çıkan 191'ten bu yana çıkan önemli haber, fotoğraf, kitap ve belgeler bu kısımda sergileniyor. Sanatçıların soykırımla ilgili yapıtları da burada sergilenmiş. Müzeyi gezip, heykellere ve kitaplara bakınca diyorsunuz ki aramızdaki sorunları çözümü hiçbir şekilde mümkün değil. Ama Erivan'da sıradan insanlarla konuşunca öyle olmadığını anlıyorsunuz. Erivan çevresinde yaptığım tur sırasında rehberlerle, hostelde ve sokakta konuştuğum insanların öncelikleri farklı. Sıradan bir Ermenistan vatandaşı ise bir numaralı sorun Karabağ. Sonra ekonomi ve bunun doğurduğu dış göç. Bunlardan sonra da soykırımın tanınması geliyor. Ermenistan nufüsünun 3 milyon ama yurtdışında yaşayan Ermenilerin sayısının 8 milyonu buluyor. Çoğu 1915 sonrası göç etmek zorunda kalan diaspora üyeleri için soykırımın tanınması bir kimlik meselesi olmuş. Ermeni göçmenlerin sık olduğu Los Angeles, Arjantin, Lübnan gibi yerlerde asimile olmamak ve Ermeni kimliklerini kaybetmemek ve anayurtları ile bağlarını koparmamak için soykırımın tanınmasına tutkuyla sarılmışlar. Ama bu tutkunun komşumuz Ermenistan vatandaşları tarafından aynı istekle devam ettirildiğini söylemek zor. Bir bakıma Ermenistan'da yaşayanlar diaspora tarafından zorlanıyorlar. Ermenistan Ermenileri ilk önce Karabağ sorunun çözülmesini istiyorlar oysa bu diasporanın önceliği değil. Ülkedeki erkek nüfusunun yarı yarıya azalmasınıa yol açan ekonomik krizde önemli bir gündem maddesi. Türkiye sınırının açılması umutla bekleniyor, çünkü sınır kapısının açılmamasının Ermenistan'a maliyeti büyük. Bölgede büyük bir satranç oynanıyor ve taşların yerini Rusya isterse değiştiriyor. Sovyetler Birliği dağılınca Gürcistan'a bırakılan bölge içinde Gürcü olmayan Abhazya'nın bağımsızlığını destekleyen Rusya, daha sonra da Azerbaycan'ın yönetimine bıraktığı Ermeni nufüsünun çoğunlukta olduğu Karabağ konusunda da Ermenistan'ı desteklemiş. Yani Sovyetler Birliği dağılırken gelecek kuşaklara kriz bırakılması hesaplanarak sınırlar çizilmiş. Her iki ülkede de şimdi kriz var ve çözümü için Rusya devrede. Bölgedeki petrol kaynaklarını kontrol etmek isteyen Rusya'nın iki krizi çözmesi için ben bir sebep göremiyorum. Belki son zamanlarda iyice Rusya'nın dümen suyuna giren Azerbaycan yöneticileri doğruyu yapıyorlardır. Erivan'da Türk olduğumu öğrenenlerden herhangi ters bir laf işitmedim. Tarihle ilgili bir konuyu ben açmadıktan sonra da bana bir şey sorulmadı, söylenmedi. Haa sohbete başlayınca konu daha çetrefilli hale geliyor ama sohbet ettiğim yerlerde etrafıma bakınca bir sürü Türk malı görüyordum: Vestel TV, Vestel havalandırma, Airfel, Colin's vb gibi Türk markaları Erivan'da tercih ediliyor. İki devletin kapalı tuttuğu kanalları ticaret çoktan açmış, Ermenistan halkı da önceliği kendine yarar sağlayanda bulmuş milletine bakmadan. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/09/her-7-amerikaldan-biri-ac.html", "text": "Finansal kriz tüm dünyayı vurdu malum, ama en çok ABD'nin fakirlerini vurmuşa benziyor. ABD'de yaklaşık 46 milyon kişi yani her 7 kişiden biri devletten her ay yemek yardımı alıyor. İhtiyacı olanlara yemek yardımı kuponlarla yapılıyor, bu kuponlar sadece yiyecek satan dükkanlarda geçerli oluyor. Dünyanın 120 ülkesinde askeri üssü bulunan, dünyanın en zenginlerine ev sahipliği yapan bu süper gücün ülkesindeki ekonomik dengesizlik endişe verici. Konuyla ilgili iyi bir haber şurada. Dünyanın 120 ülkesinde askeri üssü bulunan, dünyanın en zenginlerine ev sahipliği yapan bu süper gücün ülkesindeki ekonomik dengesizlik endişe verici. Konuyla ilgili iyi bir haber şurada. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/10/gana-gunlukleri-hakan-saylan-14.html", "text": "Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor. Timsah yakalamaktan vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim. Eveeet, 6 aylık sıla hasreti 10 günlük Türkiye ziyareti ile bitmedi bitmez, çoluğa çocuğa-anaya abaya-eşe dosta kardeşe arkadaşa doyum olmaz ama düştük gene yollara. Bu sefer durak Gana. Afrikanın hem kuzey hem de güneydeki en uç noktalarını görme fırsatım olmuştu ama ortası ilk olacak. Hadi bakalım hayırlısı. 2 kolda 2'şerden 4 aşının şişlikleri ve sıtma ilaçların sayılamayacak kadar çok yan etkilerini okumanın getirdiği tereddütlerle bindik uçağa. Önce Lagos sonra ver elini Akra. Otel yüksek beklentim olmadığı için pek de fena değil. Bizdeki 2 yıldızlık oteller ayarında ama fiyatı İstanbul'un boğaz kenarı otelleri ile yarışır. Gana da petrol yataklarının yenilerde keşfedilmesi ile birlikte iştahı kabaran yabancı şirketlerin burada üstlenmesinin bu uçuk fiyatlarda payı büyük. Petrol konusu o kadar yeni ki ilk büyük sevkiyatlarını geçen ay yapmışlar parası da daha yeni ellerine geçecek. Libya-Sudan-Irak velhasılı petrolü olup da başka da gücü olmayan ülkelerin başına gelenler umarım bu ülkenin mutlu insanlarına da olmaz. Tüm komşuları iç karışıklar içindeyken tam ortada Afrikanın belki de tek işleyen demokrasisi altında Hristiyanı-Müslümanı-Kabile inancı ile yuvarlanıp giden bu insanlara şaşmamak elde değil. 3 kişinin aynı anda sığamayacağı kadar küçük teneke kutudan evlerin arasından şehrin göbeğine süzülen kirden kararmış derelerde yüzen çocukları görünce bu şaşkınlığınız bir kat daha artıyor. Güler yüzlü dediysem restoran-otel gibi hizmet satılan yerlerde güler yüzlü hizmet beklemeyin, Gana da henüz böyle bir kültür yok. Odanızdaki çalışmayan klimadan yana dert yanmak için görevli aramayın boşuna. Restoranda televizyondaki maça dalmış garsonlara sesinizi duyurup da sipariş verirseniz de kendinizi mutlu sayın. Ammaaaa 3 kişi olduğunuz halde nasıl oluyor da 4 odalık fatura olduğunu görevliye anlatmanız pek de mümkün değil. Misal isminiz MehmetAli ise Ganaya giteyin, giderseniz isminizi değiştirin yoksa Mehmet ve Ali'ye 2 ayrı oda tutmak zorunda kalırsınız. Neyse bütün bunları okuyup da korkmayın, biliyorum sadece 1 haftaya bu kadar kötü örneğin sığması hayra alamet değil ama içlerinde kötü niyet yok, sizi kazıklamaya da çalışmıyorlar, biraz eğitimsizlik biraz da ağırkanlılıklarından hepsi. İkinci hafta kuzey bölge müdülüğünü ziyaret ediyoruz Bakım müdürü ile birlikte. Gelmişken gezebildiğimiz kadar baz istasyonu gezelim durumu görelim diyoruz. Karayolları haritasında Kuzey bölgedeki yolların yaklaşık yarısı düz çizgi yarısı ise kesikli çizgi. Kesikli çizgilerin açılamasına baktığımda \"Yağışlı mevsimde kullanılamaz\" açıklamasını görüyorum. Neyseki 2 aylık kurak mevsim sonrası yağışlar henüz başlamamış. Burkina Faso sınırına çıktıkça yağışlı mevsimde sular altında kalacağından göremeyeceğimiz yerleri görme fırsatı elde ediyoruz. Şöförümüz çok dikkatli, yolun ortasında gezinen eşek, tavuk, domuz, kuzular ve yoldaki çukurlar arasında slalom yapmakla meşgul. Mango ağaçları ve insan boyundaki karınca tümseklerini seyre dalmışken birden yavaşlıyoruz. Ağırlaşan trafikte araçların arasına dalıp tütsülenmiş balık, muz cipsi, fıstık, taze mango satan kızları görüyorum. 1 lira verip (bu arada 1 Gana Cedi'si bugünlerde tamı tamına 1 TLye denk geliyor) nehir köprüsünden geçiyoruz. Bu 2 kere daha tekrarlanıyor. Baz istasyonlarını teftiş ede ede Burkina Faso sınırına varıyoruz. Yerli olan Bakım müdürümüz dost canlısı timsahların olduğu Crocodile Point'e 2 dakikalık yolumuz olduğunu istersek götürebileceğini söylüyor, tamam diyoruz. Giderken uyukladığım için göremediğim Wale Waleyi dönüş yolunda görüyorum. 5 metrekarelik teneke dükkanlarda bakkaliye ürünleri, meyveler satılıyor, açık havada kesilen saçlar havaya toprağa karışıyor. Taş çatlasın 10 m2 olmayan, topraktan yapılma geleneksel evlerin yuvarlak damları saz benzeri otlarla kapanmış. Gananın gözden ırak bu köşesinde teneke damlı dükkanların önündeki karatahtada okuduğumuza göre Barcelona-Madrid derbisini naklen izleyebileceğiz ama vakit yok, dönüş yolunda 2 istasyonu daha teftiş edip karanlığa kalmadan otele varmamız lazım. Belliki sabahleyin kanlı canlı olan keçi ateşin üzerine serili tenekede pişiyor, iç organları dahil hepsi burada, istediğinizi alın. Yok biz alıcı değiliz, sadece foto çekip kaçacağız demesek bile niyetimizi anlayan satıcı ısrarından vazgeçiyor. Tam önümüzde istihap haddini aşmış kamyonet, yetmemiş gibi, yığılmış eşyaların üzerine 8-10 tane keçi ve 1 insan sıkıştırmış. Keçiler ayakta dengede gitmeyi öğrenmişler, ani frende yere mi düşerler yoksa boyunlarındaki ipte asılı mı kalırlar orası belli değil. Arkadaki boşluğa sıkıştırılmış inek ise bir bacağını yola doğru sarkıtmış yan yatıyor, keyfi yerinde gibi. Akşam otele dönüyoruz, havayollarından arıyorlar, yolcu sayısı az olduğu için 18 kişilik pırpır uçaklardan göndereceğiz, sizce OKmi diyerek nazikçe soruyorlar. Başka opsiyonumuz olmadığı için evet diyoruz, saat kaçta kalkacak sorumuza saat 5-6 gibi check-in, 7'ye doğru da kalkarız gibi gayet net cevaplar alıyoruz. Sabah ekenden kalkıp check out yaptırıyoruz, daha doğrusu yaptırmaya çalışıyoruz. 3 kişi olup da nasıl 4 odalık fatura olduğunu ise kimseler çözemiyor. Yarım saat sonra lokal arkadaşın telefonunu bırakıp ayrılıyoruz, uçağı kaçırmamak lazım yoksa 1 gün daha burdayız. Eveeet, 6 aylık sıla hasreti 10 günlük Türkiye ziyareti ile bitmedi bitmez, çoluğa çocuğa-anaya abaya-eşe dosta kardeşe arkadaşa doyum olmaz ama düştük gene yollara. Bu sefer durak Gana. Afrikanın hem kuzey hem de güneydeki en uç noktalarını görme fırsatım olmuştu ama ortası ilk olacak. Hadi bakalım hayırlısı. 2 kolda 2'şerden 4 aşının şişlikleri ve sıtma ilaçların sayılamayacak kadar çok yan etkilerini okumanın getirdiği tereddütlerle bindik uçağa. Önce Lagos sonra ver elini Akra. Otel yüksek beklentim olmadığı için pek de fena değil. Bizdeki 2 yıldızlık oteller ayarında ama fiyatı İstanbul'un boğaz kenarı otelleri ile yarışır. Gana da petrol yataklarının yenilerde keşfedilmesi ile birlikte iştahı kabaran yabancı şirketlerin burada üstlenmesinin bu uçuk fiyatlarda payı büyük. Petrol konusu o kadar yeni ki ilk büyük sevkiyatlarını geçen ay yapmışlar parası da daha yeni ellerine geçecek. Libya-Sudan-Irak velhasılı petrolü olup da başka da gücü olmayan ülkelerin başına gelenler umarım bu ülkenin mutlu insanlarına da olmaz. Tüm komşuları iç karışıklar içindeyken tam ortada Afrikanın belki de tek işleyen demokrasisi altında Hristiyanı-Müslümanı-Kabile inancı ile yuvarlanıp giden bu insanlara şaşmamak elde değil. 3 kişinin aynı anda sığamayacağı kadar küçük teneke kutudan evlerin arasından şehrin göbeğine süzülen kirden kararmış derelerde yüzen çocukları görünce bu şaşkınlığınız bir kat daha artıyor. Güler yüzlü dediysem restoran-otel gibi hizmet satılan yerlerde güler yüzlü hizmet beklemeyin, Gana da henüz böyle bir kültür yok. Odanızdaki çalışmayan klimadan yana dert yanmak için görevli aramayın boşuna. Restoranda televizyondaki maça dalmış garsonlara sesinizi duyurup da sipariş verirseniz de kendinizi mutlu sayın. Ammaaaa 3 kişi olduğunuz halde nasıl oluyor da 4 odalık fatura olduğunu görevliye anlatmanız pek de mümkün değil. Misal isminiz MehmetAli ise Ganaya giteyin, giderseniz isminizi değiştirin yoksa Mehmet ve Ali'ye 2 ayrı oda tutmak zorunda kalırsınız. Neyse bütün bunları okuyup da korkmayın, biliyorum sadece 1 haftaya bu kadar kötü örneğin sığması hayra alamet değil ama içlerinde kötü niyet yok, sizi kazıklamaya da çalışmıyorlar, biraz eğitimsizlik biraz da ağırkanlılıklarından hepsi. İkinci hafta kuzey bölge müdülüğünü ziyaret ediyoruz Bakım müdürü ile birlikte. Gelmişken gezebildiğimiz kadar baz istasyonu gezelim durumu görelim diyoruz. Karayolları haritasında Kuzey bölgedeki yolların yaklaşık yarısı düz çizgi yarısı ise kesikli çizgi. Kesikli çizgilerin açılamasına baktığımda \"Yağışlı mevsimde kullanılamaz\" açıklamasını görüyorum. Neyseki 2 aylık kurak mevsim sonrası yağışlar henüz başlamamış. Burkina Faso sınırına çıktıkça yağışlı mevsimde sular altında kalacağından göremeyeceğimiz yerleri görme fırsatı elde ediyoruz. Şöförümüz çok dikkatli, yolun ortasında gezinen eşek, tavuk, domuz, kuzular ve yoldaki çukurlar arasında slalom yapmakla meşgul. Mango ağaçları ve insan boyundaki karınca tümseklerini seyre dalmışken birden yavaşlıyoruz. Ağırlaşan trafikte araçların arasına dalıp tütsülenmiş balık, muz cipsi, fıstık, taze mango satan kızları görüyorum. 1 lira verip (bu arada 1 Gana Cedi'si bugünlerde tamı tamına 1 TLye denk geliyor) nehir köprüsünden geçiyoruz. Bu 2 kere daha tekrarlanıyor. Baz istasyonlarını teftiş ede ede Burkina Faso sınırına varıyoruz. Yerli olan Bakım müdürümüz dost canlısı timsahların olduğu Crocodile Point'e 2 dakikalık yolumuz olduğunu istersek götürebileceğini söylüyor, tamam diyoruz. Giderken uyukladığım için göremediğim Wale Waleyi dönüş yolunda görüyorum. 5 metrekarelik teneke dükkanlarda bakkaliye ürünleri, meyveler satılıyor, açık havada kesilen saçlar havaya toprağa karışıyor. Taş çatlasın 10 m2 olmayan, topraktan yapılma geleneksel evlerin yuvarlak damları saz benzeri otlarla kapanmış. Gananın gözden ırak bu köşesinde teneke damlı dükkanların önündeki karatahtada okuduğumuza göre Barcelona-Madrid derbisini naklen izleyebileceğiz ama vakit yok, dönüş yolunda 2 istasyonu daha teftiş edip karanlığa kalmadan otele varmamız lazım. Belliki sabahleyin kanlı canlı olan keçi ateşin üzerine serili tenekede pişiyor, iç organları dahil hepsi burada, istediğinizi alın. Yok biz alıcı değiliz, sadece foto çekip kaçacağız demesek bile niyetimizi anlayan satıcı ısrarından vazgeçiyor. Tam önümüzde istihap haddini aşmış kamyonet, yetmemiş gibi, yığılmış eşyaların üzerine 8-10 tane keçi ve 1 insan sıkıştırmış. Keçiler ayakta dengede gitmeyi öğrenmişler, ani frende yere mi düşerler yoksa boyunlarındaki ipte asılı mı kalırlar orası belli değil. Arkadaki boşluğa sıkıştırılmış inek ise bir bacağını yola doğru sarkıtmış yan yatıyor, keyfi yerinde gibi. Akşam otele dönüyoruz, havayollarından arıyorlar, yolcu sayısı az olduğu için 18 kişilik pırpır uçaklardan göndereceğiz, sizce OKmi diyerek nazikçe soruyorlar. Başka opsiyonumuz olmadığı için evet diyoruz, saat kaçta kalkacak sorumuza saat 5-6 gibi check-in, 7'ye doğru da kalkarız gibi gayet net cevaplar alıyoruz. Sabah ekenden kalkıp check out yaptırıyoruz, daha doğrusu yaptırmaya çalışıyoruz. 3 kişi olup da nasıl 4 odalık fatura olduğunu ise kimseler çözemiyor. Yarım saat sonra lokal arkadaşın telefonunu bırakıp ayrılıyoruz, uçağı kaçırmamak lazım yoksa 1 gün daha burdayız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/11/gana-gunlukleri-hakan-saylan-24.html", "text": "Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor. Vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim. 4 günlük Easter tatilinde şehir bomboş. Bizde bayramlarda herkes köyüne-memleketine gider de İstanbul boşalır ya burada d aynı hesap, Akra tın tın. Şehrin bütün lağımı direkt denize aktığından şehir içinde çok güzel plajlar olmasına rağmen denize girmek cesaret ister. Tatili de fırsat bilip Akraya 20km uzaklıktaki Gojo plajına gidiyoruz. Yolu çok bozuk olduğu içimiz dışımıza çıkıyor ama varıyoruz sonunda. Güney Egedeki Dalyan benzeri. Dalyanı denizden genişçe bir kumsal ayırıyor. Dalyanın kenarında arabaları parkedip ince uzun kayıklarla karşıya kumsala geçiyoruz. Kumsala çıkar çıkmaz burnuma çöpşişte midye kokusu geliyor, hevesle kokunun geldiği yöne seyirtiyorum, gerçekten de çöpşişte birşeyler ızgaranın üstünde, bol miktarda baharatlı sosa batırıldıkları için tavuk mu et mi balık mı belli değil, zaten bünye iyice alışmadan şansımı da fazla zorlamayacağım. Sonradan adının meat ball olduğunu öğrendiğim içine soğanda kavrulmuş et konulan çörekleri gözüme kestirip okyanusa doğru devam ediyorum. Geleli 10 gün oldu, Gana'ya \"Gülen İnsanlar Ülkesi\" dendiğini ancak bugün anladım. Herkes de bir neşe bir enerji. Bangır bangır müzik, Voleybol oynayanlar, denize girenler herkes ama herkes dansediyor, yerinde duramıyor. Yürürken, çocuğunu denize götürürken, yemek yerken herkes 2 adım atıyor 3 kere sallanıyor. Gerçekten de ahengi tutturuyorlar, doğuştan gelen birşey herhalde. Arkadaşlarının fotoğrafını çeken kız bile dansediyordu, sadece deklanşöre basarken 1 saniyeliğine kendine hakim oldu sonra gene sallanmaya devam etti. Sahil cıvıl cıvıl, Karadenizin azgın dalgalarına 2-3 tur bindiren dalgalara aldırmadan denize giriyorlar, zaten dalgada yüzmek mümkün olmadığı için denizde dans ediyorlar ekseriyetle. Kızma birader oynuyoruz burada çok popüler, kuralları biraz daha değişik, geriye gitmek mümkün mesela. Buraya kadar gelmişken sıvıyorum paçaları giriyorum okyanusa. Meğer deniz geçici olarak çekilmiş, bir dalga geliyor bele kadar ıslanıyorum, sağlık olsun adamı sersemletecek kadar kuvvetli esen sıcak rüzgar 20 dakkada kupkuru yapıyor. Tuvaleti soruyorum, kalabalıktan 50m ötede kulubemsi bir yer işaret ediyorlar. Kalınca bambu tahtalarını kuma çakmışlar, yere kırık fayanslardan meyil vermişler, yerde ufak bir delik direkt denize açılıyor. Zaten tuvalete Urinal diye yazmışlar, yani anlayacağınız küçük tuvalete uygun. Diğerini tutmanız lazım. Çocuklar hep de olmadık yerde babaaa-anneee eem geldi derler ya, bir sürü çocuk sahilde, anne babalar bu işi nasıl çözüyorlar merak ediyorum doğrusu. Neyse fazla uzatmıyoruz okyanus sefasını, trafik fazla artmadan geri dönüyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/11/gana-gunlukleri-hakan-saylan-34.html", "text": "Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor. Vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim. Bu yarıyılın Bölge Müdürleri Toplantısını Central - Ashanti Bölgesinin misafiri olarak Tamale'de yaptık. Tamale zamanında Ashanti Krallığının Başkenti imiş. Yeni Başkent Akra'ya 250 km. uzaklıkta olan eski başkent en az Akra kadar büyük. Denizden içeride olması sebebiyle Akra'ya nazaran daha güzel iklimi var. Özellikle geceleri hava daha serin, rutubet daha az. Tam sebebini bulamamakla birlikte, başta İngilizler olmak üzere sömürgecilere kök söktüren Ashanti Savaşçılarının başkenti olan, bu şehir bana daha sıcak-daha sempatik geldi, nedendir bilemiyorum. Durun hemen Tamale'ye varmak o kadar kolay değil. Filmi başa alalım. Trafiğe yakalanmamak için sabah 6'da yola çıkıyoruz ama nafile. Yağmur yağıyor, ara yollardan zor bela ana yola çıktık diye sevinirken erken sevindiğimi anlıyorum. Normalde şehrin içinden geçen şehirlerarası 3 şerit gidiş 3 şerit geliş 6 şerit (2 taraftaki yan yollar ile toplam 8 şerit) olması gereken yolda 3 şeridi yol yapımı davasına kapatılmış. Arada yolun bölündüğüne dair bir ayraç olmadığı için karşı taraftaki trafik 3 şeridide kaplamış, bizim taraftan gelenlerin gidecek yeri yok. Sağ ve soldaki yan yolların da hangisi gidiş hangisi geliş belli değil, herkes \"Bir Köprüde Karşılaşmış İnatçı İki Keçi\"'yi söylüyor. Çaresiz biz de karşı tarafın olması gereken şeride girip sol yan yolun da solundan Akranın arka sokaklarına dalıyoruz. Ara sokaklarda yaklaşık 1 saat yol aldıktan sonra evler azalıyor, yol daha da kötüleşiyor. Delik deşik olmuş toprak yolda yarım saat daha gittikten sonra soruyorum, \"Ana yola ne zaman çıkacağız\", 1 senedir buralarda olan Amerikalı kahkayı basıyor, \"Zaten anayoldayız\". Meğer şehirlerarası yol yapmak için 3-4 sene evvel çalışmalar başlamış, bu arada mevcut anayola bakımdan vazgeçilmiş, 4 sene sonra ortada ne eski yol kalmış ne de yeni yol tamamlanmış. İşin kötüsü bu tarafa yağmur yağmamış, önceden geçen arabaların havalandığı tozdan arabanın önünü bile göremiyoruz, körlemesine yol alıyoruz. 2 saat sonra Tamale-180km levhasını görünce ancak 50km. gittiğimizi anlıyorum. Allahtan yolun bundan sonrası iyice, kaba etlerimiz biraz rahatlıyor. 3 saat daha gittikten sonra Tamale'ye varıyoruz. Yok yok Tamale kısmını pas geçeceğim, 2 gün boyunca saha ziyareti ve iş toplantısı haricinde pek bir turistik icraat yapmadık. Çektiğimiz fotoğraflar bile sadece denetlediğimiz baz istasyonları. Direkt dönüş yoluna geçelim. Yol boyunca sağlı sollu bağ bahçe bol miktarda. 5 temel ürünleri var, Muz/Plantain - Karpuz - Ananas - Tatlı Patates- Mısır. Özellikle kurutulmuş veya taze balığın yanında ekmek yerine yedikleri Kinkey-Fufu gibi patates püresi kıvamındaki ezmeler temel itibariyle plantain-tatlı patates-mısır'ın çeşitli karışımlarının saatlerce tahta hovanlarda dövülmesi ile yapılıyor. Dönüş yolunda yol boyunca küçük çocuklar ellerinde iplere dizili minyatür yengeçleri satıyorlar, bir de büyükçe sepetlerin içinde devasa salyangoz satıyorlar. Devasa dediysem gerçekten büyük, yumruk büyüklüğündeler. Nasıl yendiğini sormaya hazırlanırken şoförümüz az ötedeki dumanı işeret ederek \"orman eti\" isteyip istemediğimizi soruyor. Daha bir ilgimi çekiyor, o tarafa seyirtiyorum. Telli ızgaraya boydan boya gerilip közde pişirilen nar gibi kızarmış, görünüş güzel, ismini soruyorum, \"GrassCutter\". Buraya kadar güzel, domuz olamaz küçük birşey, ismi de kötü değil, nihayetinde ot yiyor diye düşünürken Amerikalı gene araya giriyor, \"Giant Rat\" , yani bildiğin farenin büyüğü. Buralarda inek-tavuk etinden daha pahalı-daha makbul. Yok diyorum ben et almayayım. Daha önceden nasıl yapıldığını öğrendiğim \"Kinkey\" alıyorum. Sonuç olarak mısırı tahta hovanlarda dövüp suyla pişirip macun şekline getirip muz yapraklarına sarıp satıyorlar. Pek matah birşeye benzemiyor ama taa buralara kadar gelmişken lokal birşeyler almak-tatmak lazım. Ertesi gün bol miktarda soğan-sarımsak-salça ile sotelediğim Kinkey'imi daha önceden pişirdiğim Güney Afrika bifteğinin yanında afiyetle yiyorum. Sokakta satılan hiçbirşeyden yeme kuralını bozdum, Kinkey'i yedim, bakın şimdilik herşey yolunda. 15 liraya portakal, 18 liraya 1 kilo Danone yoğurt, artık hikayeleri bir dahaki sefere. Bu yarıyılın Bölge Müdürleri Toplantısını Central - Ashanti Bölgesinin misafiri olarak Tamale'de yaptık. Tamale zamanında Ashanti Krallığının Başkenti imiş. Yeni Başkent Akra'ya 250 km. uzaklıkta olan eski başkent en az Akra kadar büyük. Denizden içeride olması sebebiyle Akra'ya nazaran daha güzel iklimi var. Özellikle geceleri hava daha serin, rutubet daha az. Tam sebebini bulamamakla birlikte, başta İngilizler olmak üzere sömürgecilere kök söktüren Ashanti Savaşçılarının başkenti olan, bu şehir bana daha sıcak-daha sempatik geldi, nedendir bilemiyorum. Durun hemen Tamale'ye varmak o kadar kolay değil. Filmi başa alalım. Trafiğe yakalanmamak için sabah 6'da yola çıkıyoruz ama nafile. Yağmur yağıyor, ara yollardan zor bela ana yola çıktık diye sevinirken erken sevindiğimi anlıyorum. Normalde şehrin içinden geçen şehirlerarası 3 şerit gidiş 3 şerit geliş 6 şerit (2 taraftaki yan yollar ile toplam 8 şerit) olması gereken yolda 3 şeridi yol yapımı davasına kapatılmış. Arada yolun bölündüğüne dair bir ayraç olmadığı için karşı taraftaki trafik 3 şeridide kaplamış, bizim taraftan gelenlerin gidecek yeri yok. Sağ ve soldaki yan yolların da hangisi gidiş hangisi geliş belli değil, herkes \"Bir Köprüde Karşılaşmış İnatçı İki Keçi\"'yi söylüyor. Çaresiz biz de karşı tarafın olması gereken şeride girip sol yan yolun da solundan Akranın arka sokaklarına dalıyoruz. Ara sokaklarda yaklaşık 1 saat yol aldıktan sonra evler azalıyor, yol daha da kötüleşiyor. Delik deşik olmuş toprak yolda yarım saat daha gittikten sonra soruyorum, \"Ana yola ne zaman çıkacağız\", 1 senedir buralarda olan Amerikalı kahkayı basıyor, \"Zaten anayoldayız\". Meğer şehirlerarası yol yapmak için 3-4 sene evvel çalışmalar başlamış, bu arada mevcut anayola bakımdan vazgeçilmiş, 4 sene sonra ortada ne eski yol kalmış ne de yeni yol tamamlanmış. İşin kötüsü bu tarafa yağmur yağmamış, önceden geçen arabaların havalandığı tozdan arabanın önünü bile göremiyoruz, körlemesine yol alıyoruz. 2 saat sonra Tamale-180km levhasını görünce ancak 50km. gittiğimizi anlıyorum. Allahtan yolun bundan sonrası iyice, kaba etlerimiz biraz rahatlıyor. 3 saat daha gittikten sonra Tamale'ye varıyoruz. Yok yok Tamale kısmını pas geçeceğim, 2 gün boyunca saha ziyareti ve iş toplantısı haricinde pek bir turistik icraat yapmadık. Çektiğimiz fotoğraflar bile sadece denetlediğimiz baz istasyonları. Direkt dönüş yoluna geçelim. Yol boyunca sağlı sollu bağ bahçe bol miktarda. 5 temel ürünleri var, Muz/Plantain - Karpuz - Ananas - Tatlı Patates- Mısır. Özellikle kurutulmuş veya taze balığın yanında ekmek yerine yedikleri Kinkey-Fufu gibi patates püresi kıvamındaki ezmeler temel itibariyle plantain-tatlı patates-mısır'ın çeşitli karışımlarının saatlerce tahta hovanlarda dövülmesi ile yapılıyor. Dönüş yolunda yol boyunca küçük çocuklar ellerinde iplere dizili minyatür yengeçleri satıyorlar, bir de büyükçe sepetlerin içinde devasa salyangoz satıyorlar. Devasa dediysem gerçekten büyük, yumruk büyüklüğündeler. Nasıl yendiğini sormaya hazırlanırken şoförümüz az ötedeki dumanı işeret ederek \"orman eti\" isteyip istemediğimizi soruyor. Daha bir ilgimi çekiyor, o tarafa seyirtiyorum. Telli ızgaraya boydan boya gerilip közde pişirilen nar gibi kızarmış, görünüş güzel, ismini soruyorum, \"GrassCutter\". Buraya kadar güzel, domuz olamaz küçük birşey, ismi de kötü değil, nihayetinde ot yiyor diye düşünürken Amerikalı gene araya giriyor, \"Giant Rat\" , yani bildiğin farenin büyüğü. Buralarda inek-tavuk etinden daha pahalı-daha makbul. Yok diyorum ben et almayayım. Daha önceden nasıl yapıldığını öğrendiğim \"Kinkey\" alıyorum. Sonuç olarak mısırı tahta hovanlarda dövüp suyla pişirip macun şekline getirip muz yapraklarına sarıp satıyorlar. Pek matah birşeye benzemiyor ama taa buralara kadar gelmişken lokal birşeyler almak-tatmak lazım. Ertesi gün bol miktarda soğan-sarımsak-salça ile sotelediğim Kinkey'imi daha önceden pişirdiğim Güney Afrika bifteğinin yanında afiyetle yiyorum. Sokakta satılan hiçbirşeyden yeme kuralını bozdum, Kinkey'i yedim, bakın şimdilik herşey yolunda. 15 liraya portakal, 18 liraya 1 kilo Danone yoğurt, artık hikayeleri bir dahaki sefere. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/11/gana-gunlukleri-hakan-saylan-44.html", "text": "Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor. Vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim. Bu hafta sonu günübirlik gezimiz Akosombo'ya. Yarısı lokaller, yarısı Çinliler ve bir de Bruni yani ben olmak üzere 28 kişilik otobüsü dolduruyoruz. Çinliler ailecek gelmişler, 2-3 yaşlarındaki çekik gözlü şirinler gezinin neşe kaynağı oluyor. 2 saatlik yolculuktan sonra Akosombo'ya varıyoruz. Akosombo başkent Akra'ya 70-80 km uzaklıkta bir kasaba, Volta Nehrinin üzerine yapılan barajın tam yanında. Volta Nehri epeyce büyük, üzerine yapılan baraj da hatırı sayılır büyüklükte. Öyleki burada üretilen hidroelektrik enerji Gana'nın enerji ihtiyacının %70'ini tek başına karşılıyor. Barajın arkasında kalan baraj gölü Gana'yı güneyden kuzeye 1000km boyunca uzanıyor. İlk durağımız sakin sakin denize doğru salınan Volta Nehrinin kenarında günübirlik piknikçilere hizmet veren bir kompleks. Yüzme havuzu, beach voleybol, mini futbol sahası, masatenisi masası içeren çok da büyük olmayan bir yer. İlk aktivitemiz 15kişilik tekne ile nehir gezisi. Kaptanı tüm uğraşlarımıza rağmen barajın dibine kadar gitmeye ikna edemiyoruz. Barajdan salınan suların yarattığı girdapların altı düz olan teknenin dengesini bozacağını söyleyen kaptanımız baraja fazla yaklaşmadan geri dönüyor. Etrafta herhangibir endüstri olmadığı için nehir suları temiz. Muhtemelen tek kirlilik kaynağı biyolojik olan, nehir kenarındaki evlerin atıkları. Kıyı boyunca banyo yapan onlarca kişi var, anadan üryan nehrin keyfini çıkaran çocuklara el sallaya sallaya geziyoruz. Nehrin iki kıyısı da yemyeşil ormanlarla kaplı. Sabah geç kalıp yarım saat geç kalan lokal arkadaşa dans etme cezası veriyoruz, çok geçmeden 4-5 kişi daha ona katılıyor, en son 100 kilo civarındaki de ayaklanınca kaptanımız müdahale edip herkesi oturtuyor. Komplekse geri döndüğümüzde temizliği tartışılır havuzu pas geçip, lokallere voleybol, Çinlilere de masatenisi dersi veriyorum. İkinci durağımız Akosombo Barajı. Barajda okulca geziye gelen birçok grupla karşılaşıyoruz, beyazla fotoğraf çektirmek isteyen çocuklarla fotoğraf çektirirken kendimi her yerde takip edilen imzası istenen film yıldızları gibi hissediyorum. Lokallerden birinin tanıdığı çaktırmadan 3'ümüzü alıp barajın kontrol odasına götürüyor. Bu odadan baraj kapaklarının, enerji üreten 6 adet türbinin durumu, üretilen elektriğin miktarı vs. kontrol ediliyor. Emniyet kasklarımızı başımıza geçirip barajın kalbine iniyoruz. İçinden geçtiğimiz tünellerin üzerinden tonlarca suyun çağlayarak türbinleri döndürdüğünü düşünüyorum ancak türbinlerin, trafoların, soğutmak için kullanılan fanların gürültüsünden düşüncelerimi bile duyamıyorum. Bizi gezdiren kişi arada birşeyler anlatıyor ancak gürültü bir taraftan Gana aksanı bir yandan pek birşey anlamıyorum. Türbin kapaklarının açılıp kapanması için kullanılan yağ hidroliğinin yağ deposununu devasalığı, türbinlerin dönen kocaman akslarının yanında kendimi minyatür oyuncak gibi hissediyorum. Bütün bunları görebilmek için 30-40 metre tünel merdivenlerden iniyoruz. Neyse ki klostrofobik değilim de bu muhteşem fırsatın keyfine varıyorum. Barajın kalbine yaptığımız bu habersiz gezi otobüste bizi bekleyen kişilerce pek hoş karşılanmamış olsa gerek ancak bize pek birşey belli etmiyorlar, gecikmeden dönüşe başlıyoruz. Trafik yoğun, sağlı sollu seyyar satıcılar başlarının üzerinde taşıdıkları yiyecekleri satmak için otobüsün etrafında koşuyorlar, belki dururuz diye. Kimi yengeçleri ipe dizmiş, kimi şişlere midye benzeri birşeyler geçirmiş. Şeffaf torbalarda sattıkları kır yeşil rengindeki şeyleri görünce hah diorum en sonunda taıdık birşeyler, uzaktan nane-kekiğe benziyor. Lokaller 2şer 3er alıyorlar. Verin bakalım neymiş diye yakından baktığımda anlıyorum ki meğer 2-3 santim büyüklüğünde bütün olarak kavrulup çerez yapılmış balıkmış. Israrlara rağmen kabalık edip almıyorum, her türlü deniz yaratığını yiyebilen bana bile kokusu ağır geliyor. Bir sonraki durakta köylülerin sattığı yeşil mangolardan alıyorum. Tanesi kilo gelen kocaman mangoların 5'i 4TL civarında. Otobüste yanımda oturan Ganalı mühendis ile Akra'ya gelinceye kadar mango alıp Türkiyeye ihraç ediyoruz, yetmiyor işi büyütüp büyük alanlarda üretime geçiyoruz. Bu verimli toprakların çoğunun neden ekilip biçilmeden boş boş terkedildiğini sorduğumda toprakların devlete veya şahıslara değil çoğunlukla her köyün chief'ine ait olduğunu, çoğu eğitimsiz bu köy ağalarının toprakların üzerine oturmaktan başka birşey yapmadığını, yapmak isteyen köylü veya yabancı yatırımcılara da ayakbağı olduklarını öğrenince mango işinden vazgeçiyorum. Kızların başlarının üzerindeki sepetlerde sattıkları tütsülenmiş balıklar palamuta benziyor, acaba Türkiye'de yiyen olur mu, bu işe mi girsem acaba, balık bol nasılsa... Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/12/saygon-ho-chi-minh-vietnam-trafik.html", "text": "Traffic in Frenetic HCMC, Vietnam from Rob Whitworth on Vimeo. Traffic in Frenetic HCMC, Vietnam from Rob Whitworth on Vimeo. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2011/12/saygon-ho-chi-minh-vietnamden-trafik.html", "text": "Traffic in Frenetic HCMC, Vietnam from Rob Whitworth on Vimeo. Traffic in Frenetic HCMC, Vietnam from Rob Whitworth on Vimeo. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/06/mauritius-moris-adalar-maurice.html", "text": "Hint Okyanusundaki bu küçük ada tam anlamıyla bir \"kültürlerin erime potası\". Bu deyimi hemen her ülke/bölge/şehir sık sık kullanıyor ama Mauritius gerçekten hakediyor. Niye mi? Bir kere ada Hint Okyanusunda ama Afrika kıyılarına yakın. Adada Hintli, Afrikalı, Çinli ve Avrupalı gruplar yaşıyor. Ama Mauritius kültür olarak ne Afrikalı ne Hintli ne Avrupalı ne de Çinli, o Mauritiuslu. Mauritius'u önce Hollandalılar sömürge haline getirmiş, bakmış ne yapsa buradan para yapamıyor, sömürgeyi terketmiş. Sonra adayı boş bulan Fransızlar gelmişler. 1715'den 1810'a kadar adayı onlar yönetmişler. Onlardan İngilizler adayı savaşmadan tapu haklarının korunması karşılığı teslim almış. Bu küçük hak yani \"tapu haklarının korunması\" bugün bile Mauritius topraklarının büyük bir kısmının Fransızların elinde olmasının yolunu açmış Halen ülkenin en büyük toprak sahipleri o zaman toprağa el koyan Fransızların torunları. Kanuna geri dönelim. Bir kısım kanunlar Fransızlar dan kalmış, bir kısmı onlardan sonra gelen İngilizlerden üzerine bir de Mauritius'un koyduğu yeni kanunlar gelmiş. Onun için diyelim bir tapu aldınız, üzeri İngilizce yazıyor ama alım satım şartları Fransızca. Ayrıca satın aldığınız bina ya da toprağın hangi kanunlara tabi olduğu da tapuda yazıyor: yani duruma göre üç yasadan biri sizi bağlayabilir. Karışık mı? Değil, burası Mauritius. Rahatlayın biraz. Ne de olsa dünyanın en iyi denizlerinden birine geldiniz. Adanın etrafı kıyıdan yüzülerek ulaşabilecek mercan kayalıkları ile çevrili. Balıklar çıplak gözle deniz dışından bile rahatlıkla seçiliyor. Şu anda kış mevsimini yaşayan ülkede hava sıcaklığı 20 dereceler civarı. Ben bu havada yün kazak ve mont giyen Mauritiuslulara ben \"bunlar uzaylı mı?\"diye bakarken azınlıkta kaldığımı ve Mauritiusluların tişörtle ortalıkta dolanan yabancıya \"nasıl donmaz bu zavallı?\" diye baktıklarını unutmuşa benziyorum. Yazıyı kapatmadan aklımda kalan bir kaç ayrıntıyı da aktarayım. Mauritius son dört senedir Afrika'nın en iyi yönetilen ülkelerinde biri seçiliyor. 5 sene kadar önce yürürlüğe giren bir kanuna göre ev hariç her yerde sigara içmek yasak: lokanta, bar, kaldırım, sokak, araba içi vb. Öyle balığımı yedim çıkıp lokanta önünde bir tüttüreyim içeri girerim yok,\" evine git orada iç\" diyorlar. Sebep ise genç nesli korumak. Ülkenin başkenti Port Louis trafiği ile ünlü üç caddeden ibaret küçük bir yer. Yapacak işiniz yoksa başkenti rahatlıkla pas geçebilirsiniz. Mauritius'tan bir başka karışık adaya, Madagaskar'a geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/06/seyseller.html", "text": "Nüfusun çoğu Mahe ve Praslin adalarına yığılmış. Diğer adalar ya boş ya da pahalı ultra lüks tatil köyleriyle dolu. Ülke adını\" lüks tati\" le yapmış olsa bile adada mantıklı fiyatlarda kalacak yer ve yemek bulmak olası. Neden mi? Çoğu \"tatil cenneti\"nde görülen ucuz işgücü - yabancı yatırımcı durumu burada da görülüyor. Açıklayayım. Adanın fazla bir üretimi yok, uluslararası piyasada en çok para yapabilecek ürünü turizm. Turizm yatırımları da ucuz değil, hele okyanusun ortasında bir yere yatırım yapacaksanız paranızı çabuk geri almak istersiniz. İşte bu durumda Seyşellerin yabancı yatırımcıya sunabileceği avantajlardan biri daha ortaya çıkıyor: ucuz işgücü. Ülkede kişi başı düşen gelir yüksek gözükse de (24000 dolar), ortalama bir Seyşelli pek varlıklı değil, hatta Şeysellerde asgari ücret Türkiye ayarında ( 325 Euro). İşte bundan dolayı tatilde Seyşellilerin takıldığı mekanlarda yemek yerseniz bütçenize iyi geliyor. Kalacak yer olarakta benim yaptığım gibi adanın Batı kıyısındaki pansiyonlardan birini seçin. Beau Vallon kumsalında yanyana sıralanan pansiyonlar pek ucuz olmasa da fiyatları uçuk değil. Buradaki tek püf noktası pansiyonu daha önceden bulup rezervasyon onayınızı basmanız ve onunla Seyşeller gümrüğüne gelmeniz. Gümrüğe geldiğinizde sizden dönüş biletinizi ve kalacak yer rezervasyonunu soruyorlar. Adada kumsalda vakit geçirmek dışında başkent Victoria'da biraz dolanabilirsiniz. Ama o da fazla uzun sürmez, ada küçük dediğim gibi. Taksi fiyatları tatil köylerine giden turistlere göre ayarlanmış, ateş pahası. Mümküm olduğunca otobüs kullanmakta fayda var. Adanın her tarafına sık sık belediye otobüsleri kalkıyor, ödemeyi otobüse binerken şoföre yapıyorsunuz. Yolculuk başına yaklaşık 60 kuruş tutuyor. Ada mutfağı Fransız, Afrika, Hint, Çin ve İngiliz etkileri altında kaldığı için oldukça zengin. Seyşeller özellikle balığın en tazesini en çok pişirme seçeneği ile yiyebileceğiniz yerlerden biri. Kısa bir Seyşeller gezisinden sonra yine güneye inmeye devam ediyoruz. Hadi. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/07/ambalavao-orta-madagaskar.html", "text": "Ambalavao, orta Madagaskar'da kendi halinde bir kasaba. Dün bu kasaba yakınındaki lemur parkını anlattım ama kasabayı da atlamayayım. Ülke Fransanın sönürgesiyken inşa edilen binalar halen ana caddenin büyük bir kısmın oluşturuyor. Ülkenin ikinci büyük hayvan pazarına sahiplik eden kasabanın bu özelliğini halk pazarı kısmına girdiğinizde açık havada soğutma olmadan satılan etlerin çokluğundan anlayabilirsiniz. Etin kilosu sadece 4 TL. Gel de yeme. Kasabanın ana caddesinde dikkat çekenlerden biri de içki satılan mekanların çokluğu ve tabi sarhoşlar. Madagaskar şeker kamışından yapılan ve 40 derece alkol içeren \"rom\" içkisinin çok tüketildiği bir yer. 35 cc lik bir şişe rom sadece 3 TL olunca Madagaskarlıların bazıları işin tadını kaçırmış: caddelerde gündüz vakti kusanlar ve kaldırımlarda işeyenler sık rastlanılan görüntülerden. Yukarıdaki yer akşamları video gösterimi yapan bir yer: minik sinema mı demeli? Ve tabi içki servisi var. Akşamüstü halkın en rağbet ettiği eğlence ise gezici lunapark. Ülkede elektrik her bölgeye ulaşamadığı için lunaparkların elektrikle çalışması pek mümkün değil, jeneratör pahalı bir şey. Bakın Madagaskarlı lunapark işletmecisi ne çözüm bulmuş: herşey tamamıyla mekanik ve elle çevriliyor. Ambalavao'dan kuzeye Andisabe'ye doğru yola çıkıyoruz, burada ulaşım aceleye gelmez 550 kilometreyi 2 günde ancak alacağız. Aceleye mahal yok, Madagaskar'dayız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/07/andisabe-milli-park-dogu-madagaskar.html", "text": "Andisabe Milli parkı başkent Tana'ya sadece 170 km uzaklıkta olduğu için en çok ziyaret edilen yerlerden biri. Park hem barındırdığı hayvanlar bakımından hem de genel görünümü itibarıyla gezmesi en keyifli olan parklardan biri. Andisabe köyünün yakınında Çin asıllı Madagaskarlı bir ailenin işlettiği Fe'oly Ala bungalowları yağmur ormanının tam sınırında. Tabi ormandaki hayvanların tapu, sınır gibi kavramları olmadığı için zaman zaman otelin bahçesinde de dolaştıkları oluyor. Lemur görmek isteyenler için olduğu gibi yağmur ormanında dolaşmak isteyenler içinde Andisabe güzel fırsatlar sunuyor. Yalnız iki hatırlatma yapayım. Güney yarımkürede kış mevsiminin yaşandığı Temmuz-Ağustos aylarında sıcaklık sıfırlara doğru yaklaşıyor. Bir de üzerine bungalowda kalıyorsanız, geceleyin tam siper yatmak şart oluyor. İkincisi yağmur sonrası sülüklere dikkat. Andisabe Madagaskar'daki son durağımız, bundan sonra başkent Tana'ya dönüp oradan Komor adalarına geçeceğiz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/kenya-baskenti-nairobi.html", "text": "Şehir merkezi kısa sürede gezilecek kadar küçük. Nairobi hızla geliştiği için gelir dengesizliği ve suç oranı yüksek bir şehir. Hatta takma ismi Nai-robbery. Şehrin merkezinde gündüz herhangi bir güvenlik sorunu yok ancak karanlık bastırdıktan sonra sokaklar hızla boşalıyor ve bir süre sonra Kenyalılar bile sokaklarda görülmüyor. Karanlıktan sonra en iyisi yürümek yerine taksiye binmek. Ancak diğer şehirlere göre taksilerin pahalı olduğunu söyleyebilirim. Kalınacak yerler de pahalıca, aynı kalitede bir otel Tanzanya ya da Uganda'da neredeyse yarı fiyatına bulunabilir. Yani Nairobi'de beyaz olmak pahalı. Azıcık büyüyen her Afrika kentinde olduğu gibi Nairobi'de de trafik büyük sorun. Kısa mesafeleri almak bile saatler sürebiliyor. Konuştuğum taksi şoförlerine göre 2005 sonrası araba sayısı hızla artmış ama yollar aynı kalmış. Ha bir de trafik aybaşlarında Nairobililer maaşlarını alınca kalabalık olurmuş. Ayın yarısından sonra maaş suyunu çekince yollar daha bir rahat oluyormuş. Nairobi'de biraz soluklandıktan sonra Uganda'nın kuzeyine geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/kenyaninbaskenti-nairobi.html", "text": "Şehir merkezi kısa sürede gezilecek kadar küçük. Nairobi hızla geliştiği için gelir dengesizliği ve suç oranı yüksek bir şehir. Hatta takma ismi Nai-robbery. Şehrin merkezinde gündüz herhangi bir güvenlik sorunu yok ancak karanlık bastırdıktan sonra sokaklar hızla boşalıyor ve bir süre sonra Kenyalılar bile sokaklarda görülmüyor. Karanlıktan sonra en iyisi yürümek yerine taksiye binmek. Ancak diğer şehirlere göre taksilerin pahalı olduğunu söyleyebilirim. Kalınacak yerler de pahalıca, aynı kalitede bir otel Tanzanya ya da Uganda'da neredeyse yarı fiyatına bulunabilir. Yani Nairobi'de beyaz olmak pahalı. Azıcık büyüyen her Afrika kentinde olduğu gibi Nairobi'de de trafik büyük sorun. Kısa mesafeleri almak bile saatler sürebiliyor. Konuştuğum taksi şoförlerine göre 2005 sonrası araba sayısı hızla artmış ama yollar aynı kalmış. Ha bir de trafik aybaşlarında Nairobililer maaşlarını alınca kalabalık olurmuş. Ayın yarısından sonra maaş suyunu çekince yollar daha bir rahat oluyormuş. Nairobi'de biraz soluklandıktan sonra Uganda'nın kuzeyine geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/manyara-golu-arusha-yaknlar-tanzanya.html", "text": "Kuzey Tanzanya'daki Manyara Gölü Milli Parkı 650 km2 lik alanıyla parklar arasında bir cüce ama bu açığını barındırdığı hayvan sayısı bakımında bir dev olmasıyla kapatıyor. Parkın alanı küçük olmasına rağmen 11 ayrı ekosistemi ve tabi bunlara ait hayvanları içinde barındırıyor ve Tanzanya'da metrekare başı en fazla canlıya rastlayabileceğiniz yerlerin başında yer alıyor. Parkın bir yanı İsrail'den başlayıp yaklaşık 7000 km devam eden Rift vadisinin kenarına denk geliyor. Hayvanlar bu yüksek engeli aşmak yerine kenar boyunca doğu batı yönünde gçö etmeyi tercih ediyorlar, bu da onların hareket kabiliyetini kısıtlıyor zira o yönlerde insan yerleşimleri var. Manyara Milli Parkı'nda bu kadar çok canlı olmasının sebeplerinde biri de bu. Parkın girişinde yüzlerce ayrı kuşun olduğu ağaçlar sizi karşılıyor sonra yol boyunca size maymun sürüleri eşlik ediyor. Neleri göreceğiniz anlatmak yerine bırakayım fotoğraflar anlatsın. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/mekong-uzerinden-yavas-yavas-guneye-laos.html", "text": "Huay Xai kasabasından Laos'un ünlü Luang Prabang şehrine gitmenin iki yolu var. Otobüs ya da tekne ile. Laos'ta otobüs yolculuğu genelde zaman alıcı ve yavaş olabildiği için tekneyle gitmeyi seçip işi şansa bırakmıyoruz: tekne kesinlikle zaman alıcı ve yavaş. Ama bir o kadar da zevkli. İster etrafı seyredin ister vurun kafayı yatın. Eskiden teknelerin çok kalabalık olduğuna dair şikayetler olurmuş ama şu an için hükümet sorunu çözmüş gibi. Limandan hareket etmeden herkese yetecek kadar hatta daha da fazla koltuk tekneye yükleniyor. Mekong nehri üzerinden saatte 20 km hızla kıvrıla kıvrıla güneye doğru iniyoruz. İki gün sürecek yolculuğun sonunda toplam 300 km yapmış olacağız. Nehir kah genişleyerek kah daralarak ama her zaman güzel manzaralar sunarak ve başka türlü erişimi olmayan köyleri görme imkanı sağlayarak dağlar arasından yoluna aceleyle devam ediyor. Acelesi olmasının sebebi son ay içinde 16 metre kadar yükselmesinden de olabilir. Arada inip binen köylülerin dışında pek fazla bir olayın yaşanmadığı bir günün sonunda Pak Beng köyüne varıyoruz. Laos'u ziyaret eden bir çok kişiye göre \"ülkedeki en kötü yer\" ünvanını hak eden bu küçük yerleşim yeri aslında doğa olarak son derece güzel bir konumda. Pak Beng'in varolma sebebi Huay Xai'den Luanag Prabang'a inen yolcuların bir gece konaklaması için altyapı sağlamaktan ibaret. 1.5 km uzunluğundaki bir sokağın etrafına dizili sağlı sollu pansiyonlardan ve marketlerden oluşan bu köyde yaşayanlar yolcuların sadece bir gece kalacağının ve kötü servisle yüksek fiyatlara bir gece için fazla ses çıkarmatacağının iyice farkında. Öyle ki fiyatlar alınan hizmet için yüksek, yiyecekler de genelde pahalı. Pak Beng'den ertesi sabah 9 hareketle yeniden Mekong'a dönüyoruz. Tekne kıyıdan el eden yolculara durup indir bindirlerle yoluna devam ediyor. İnip binecek kimse olmasa da yine de kıyıdakiler geçen tekneleri ilgiyle takip ediyor. Mekong'un niye 16 metre kabardığını anlatmak istercesine indiren ve bir türlü durulmayan bir tağmur eşliğinde Luang Prabang şehrine varıyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/murchison-falls-milli-park-kuzey-uganda.html", "text": "Murchison Falls Milli Parkı başkent Kampala'ya yaklaşık beş saat mesafede. Ortasından geçen Nil nehri tarafından ikiye bölünen park başlıca zürafa, fil, geyik, aslan, maymun, su aygırı ve leoparları barındırıyor. 1950'lerde safari için oldukça popüler olan bu milli park hayvanların kaçak olarak avlanması sonucu çekiciliğini büyük ölçüde kaybetmiş. 1990 sonrası başlayan canlandırma çalışmaları sonucu en azından zürafa ve fil nüfusu eski sayılarına yaklaşmış. Su aygırları dışındaki hayvanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Nil nehri kıyısında olması sebebiyle parkta en fazla görebileceğiniz hayvanlardan biri de su aygırları. Belki de fazla hayvan olmaması sebebiyle bu park Afrika'daki en ucuz safari olanaklarını sunuyor. İlk defa safariye çıkanlar ya da buradan sonra dağlarda goril izlemek isteyenler için bu park iyi bir seçim. Parkta biraz daha kalıp sonra Nil kıyısı boyunca kısa bir gezi yapacağız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/ngorongoro-milli-park-arusha-yaknlar.html", "text": "Şaşırınca ne yapıyorsunuz? Ağzını mı açıyorsunuz? Oooo. AAAAA. Uuuuu. Haaa. Mı diyorsunuz? Gözlerinizi açıyorsunuz. Size garanti veriyorum Ngorongoro'ya görünce hepsini aynı anda yapacaksınız. Ngorongoro özel bir yer: bir yanardağ kraterinin içine Nuh'un gemisi ağzına kadar dolu inse ancak bu olurdu. Nereye baksanız başka yerde görmesi zor bir hayvan: aslanlar, su aygırları, filler, wildebeestler, buffalo, sırtlan, çakal, devekuşu... hepsi burada daracık bir alanda hiç acele etmeden sizin onları görmenizi bekliyor. Nereye baksanız başka yerde görmesi zor bir hayvan: aslanlar, su aygırları, filler, wildebeestler, buffalo, sırtlan, çakal, devekuşu... hepsi burada daracık bir alanda hiç acele etmeden sizin onları görmenizi bekliyor. Ngorongoro'ya bu ikinci gelişim, bir kez daha kendimi tekrarlamayayım, siz bir önceki Ngorongoro yazılarıma bir bakın isterseniz: http://www. simdigezelim. com/2008/01/ngorongoro-krateri-tanzanya_20. html ve http://www. simdigezelim. com/2008/01/ngorongoro-krateri-2-tanzanya_20. html. Geçen sefer fotoğraf yoktu, açığımızı bu yazıyla kapatıyoruz. Ngorongoro kraterinde hayvanlar dar bir alanda oldukça fazla sayıda olduğu için çok sayıda ziyaretçi çekiyor. Bu onların normal yaşamını pek etkilemiyor olsa gerek ki avlanmalarını bile yakından takip edebiliyorsunuz. Aşağıdaki aslanın dört zebraya doğru yaklaşması pek dostane koşullarda gerçekleşmedi. Ngorongoro kraterinde çok sayıda hayvanı kısa sürede görme olasılığı çok sayıda ziyaretçiyi bölgeye çekiyor sonuçta ciddi bir safari trafik sıkışıklığı ortaya çıkıyor. Duran arabaların gölgesinden yararlanmak için aslanların araçların altına yatması sonucu bazı araçlar isteseler de çakılıp kalıyorlar. Tanzanya'nın en çok turist çektiği mevsim olan Temmuz-Ağustos ayları kalabalık yüzünden pek tercih edilmeyebilir. Eğer daha başka tarihte gelme olasılığınız varsa Mayıs- Haziran ayları daha iyi olabilir. Yine de kalabalık sezonda bile Ngorongoro oldukça ilginç. Örneğin bir kaç aslan araçlar arasında dolaşıp gölge bir yer ararken arkası dönük aslan az önce avladığı geyiği bitirmekle meşgul. Ngorongoro'dan Kenya'nın başkenti Nairobi iki adım mesafe, yarın oradayız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/nil-nehrinin-dogdugu-yerlerde-uganda.html", "text": "Nil nehri Uganda'nın Victoria gölü kıyılarında doğduktan sonra yaklaşık 300km kadar kuzeye akıyor. Bu sıradaki ismi \"Victoria Nil\" nehri. Murchison şelalelerinden geçen nehir Albert gölüne akıyor. Albert gölünün sularıyla daha da güçlenen ve artık başında sıfat olmadan \"Nil\" adını alan nehir önce Sudan'a oradan da Mısır'a akıyor. Nil nehrinin Murchison Şelaleleri Milli Parkı sınırları içinde kalan kısmında tekne turları oldukça popüler. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/08/ziwa-gergedan-sgnag-uganda.html", "text": "Binlerce Ugandalı bu soruya \"evet hemen\" dediği için bugün Uganda'da doğada serbest yaşayan gergedan kalmamış. Çinliler gergedan boynuzunu ilaç ve afrodizyak olarak kullanıyorlar. Bir kilo gergedan boynuzu 50,000 dolara kadar alıcı bulduğu için avlamak isteyeni bol. Uganda'da hiç gergedan kalmayınca için bir toplum örgütü girişimlerde bulunarak Kenya ve ABD'den gergedan ithal etmiş ve aldığı geniş bir araziye salmış. İlk başlarda aldığı gergedanlara yenilerini ekleyerek gergedan sayısını arttırmış. Şimdilerde turizm firmaları ile yakın işbirliği içinde gergedanları ziyarete gelenlerden aldıkları ücretlerle daha çok gergedan üretmeye ve doğaya geri salıvermeye çalışıyorlar. Kamp girişinde bulunan tabelada bütün gergedan aileleri tanıtılmış. \"Obama\" ismi doğal olarak dikkat çekici. Efenim, son doğan gergedanlardan birinin babası Kenya'dan annesi ise ABD'den olduğu için kendisine Obama ismi verilmiş. Bunu da notlarımıza alalım. Afrika'daki gezimiz burada sona eriyor. Buradan Asya'ya geçiyoruz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/09/guneydogu-asya-degisen-turist-profili.html", "text": "Çin'in Güneydoğu Asya'yla ilgili yeni projesiyse Çin-Laos ve Tayland'ı birbirine hızlı tren hattıyla bağlamak. Proje henüz masada ama bitince neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bir trene atlayıp Güneydoğu Asya'ya gelebilecek yüzmilyonlarca potansiyel Çinli turist olacak. Şu anda Çinlilerin sadece %7 si yurtdışı tatiline yetecek kadar gelir sahibi, ancak bu rakam giderek artıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/09/guneydogu-asyada-degisen-turist-profili.html", "text": "Çin'in Güneydoğu Asya'yla ilgili yeni projesiyse Çin-Laos ve Tayland'ı birbirine hızlı tren hattıyla bağlamak. Proje henüz masada ama bitince neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bir trene atlayıp Güneydoğu Asya'ya gelebilecek yüzmilyonlarca potansiyel Çinli turist olacak. Şu anda Çinlilerin sadece %7 si yurtdışı tatiline yetecek kadar gelir sahibi, ancak bu rakam giderek artıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/09/luang-prabang-sabah.html", "text": "Luang Prabang, Laos'un eski krallık başkenti. Öyle büyük bir yer sanmayın nüfusu sadece 50000. Hoş ve şirin bir yerleşim. Gezmek için ne ararsanız var: önünden geçen koca bir nehir, arkada dağlar, yakında dolaşılacak köyler, şehir içinde dolaşılacak onlarca yapı, iyi bir turizm altyapısı ve güler yüzlü bir halk. Şehir uzun zamandır resmi başkent değil ama halen ülkenin hem kültür hem de dini başkenti burası. Şehirde yaşayan 1000 kadar budist rahip var. Bunlardan acemi olanları her sabah sadaka toplamak için yola çıkıyor. Halk gönlünden ne yemek koparsa rahiplere veriyor. Rahiplerin yemeklerinin hepsi sabah toplanan sadakalardan ve tapınaklara yapılan bağışlardan geliyor. 50000 kişilik bir yer 1000 kişiyi yılın 365 günü besleyebildiğine göre rahipleri çok seviyorlar. Budist rahiplerin sadaka toplama yürüyüşü gün doğarken tapınaklarından hareketle başlıyor. Bu ilginç geleneği seyretmek için en iyi yer eski kraliyet sarayının olduğu cadde üzeri. Bu cadde üzerindeki tapınaklardan çıkan rahipler şehrin hemen hemen tüm caddelerine dağılıp sonra tavaş yavaş geri dönüyorlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/09/luang-prabangta-sabah.html", "text": "Luang Prabang, Laos'un eski krallık başkenti. Öyle büyük bir yer sanmayın nüfusu sadece 50000. Hoş ve şirin bir yerleşim. Gezmek için ne ararsanız var: önünden geçen koca bir nehir, arkada dağlar, yakında dolaşılacak köyler, şehir içinde dolaşılacak onlarca yapı, iyi bir turizm altyapısı ve güler yüzlü bir halk. Şehir uzun zamandır resmi başkent değil ama halen ülkenin hem kültür hem de dini başkenti burası. Şehirde yaşayan 1000 kadar budist rahip var. Bunlardan acemi olanları her sabah sadaka toplamak için yola çıkıyor. Halk gönlünden ne yemek koparsa rahiplere veriyor. Rahiplerin yemeklerinin hepsi sabah toplanan sadakalardan ve tapınaklara yapılan bağışlardan geliyor. 50000 kişilik bir yer 1000 kişiyi yılın 365 günü besleyebildiğine göre rahipleri çok seviyorlar. Budist rahiplerin sadaka toplama yürüyüşü gün doğarken tapınaklarından hareketle başlıyor. Bu ilginç geleneği seyretmek için en iyi yer eski kraliyet sarayının olduğu cadde üzeri. Bu cadde üzerindeki tapınaklardan çıkan rahipler şehrin hemen hemen tüm caddelerine dağılıp sonra tavaş yavaş geri dönüyorlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/10/guney-kore-baskenti-seul-2012.html", "text": "Dört sene sonra bir kez daha Seul'e uğrama fırsatım oldu. Geçen seferki gezimde Eylül başı olduğundan hava oldukça sıcak ve nemldi olduğunda sokaklarda gezinmesi biraz zahmetliydi. Bu kez metroyu daha az kullanarak dolaşabildim. Seul'de dört sene öncesine göre değişen fazla bir şey yok, 2008'de gazetelerin ön sayfaları ekonomik krizle doluyken şimdi son dört senedeki hızlı gelişmeden bahsediyor. Bu şekilde yürürken kaza geçirenlerin sayısı hızla artınca hükümet \"Vatandaş! Yürürken TV seyretme, bildiğin yürü işte.\" kampanyası başlatmış. Ama gördüğüm kadarıyla başarılı olamamış. Neyse telefonları bırakıp manava dalalım. Daldığımız gibi de dışarı fırlayalım: kardeşim 30 TL'ye tek bir elma olur mu? Tamam, büyük olabilir hem de güzel görünüyordur. Ama tek bir elma yarım kilodan fazla değil, 30 TL nasıl olur? Bu hediyelik götürülen cinsten, hani bize baklava götürürüz ya, Koreliler de meyve götürüyor bir yere giderken. Daha ucuz olan elma cinsleri de var ama genel olarak meyve ateş pahası. Seul sokaklarında dikkati çeken başka bir şey ise estetik ameliyat reklamlarını çokluğu. Resimlerde ameliyat giysileri içinde gülümseyen doktorlar müşteri arıyorlar ya da insanların ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları var. Hatta ameliyat için banka kredisi sağlayan bile var. Güney Kore'de \"batılı\" görünüme sahip olmak özellikle genç nesilde bir tutku haline gelmiş. Karne hediyesi olarak estetik ameliyat olan 14 yaşındakilerin hikayeleri gazeteleri süslüyor. Güney Kore eğitimde dünyanın en iyi ülkelerinden biri. Matematik ve fen eğitimi konusunda ilk beşteler. Ülkede lkokul öğrenileri günde beş, orta okul öğrencileri günde sekiz ve lise öğrencileri günde 12 saat ders görüyor. Ha bir de haftada 6 gün derse gidiyorlar. Sonra okuldan çıkıncada dershaneye devam ediyorlar ki ders notları yükselsin. Bütün bunlara rağmen Kore'de İngilizce eğitiminin iyi olduğunu söyleyemeyiz. Aşağıda bir aksesuar mağazasının tabelası buna örnek. \"To Kill\" . Yazıyı daha fazla uzatmadan burada bitireyim. Ama son bir şarkı dinleyelim mi? Güney Kore'den hım hım nasıl desem \"dışkı\" şarkısı. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/10/guney-kore-dunya-istila-ediyor.html", "text": "Kore pop müziği ya da kısaca K-Pop Asya'da nereye gitsem var. Güney Kore'ye gelince bir baktım da K-Pop dünyayı istila etmeye başlamış. Psy adlı rapçinin Gangnam Style şarkısı ( Türkçe karşılığı Cadde Stili olurdu, Seul'ün lüks bir bölgesini anlatıyor) Youtube tarihinin en çok sevilen şarkısı olmuş, bugün itibarıyla değişik versiyonları yaklaşık 650 milyon kez seyredilmiş. K-Pop'un yurtdışında en çok tutulan şarkılarını İsveçliler yazmış: Koreli müzik firmaları yurtdşındaki tanınan müzisyenlere beste ısmarlayıp kendi portföylerindeki sanatçılara dağıtıyorlarmış. Küreselleşme K-Pop'u da etkilemiş anlayacağınız. Yarın Seul sokaklarından turlayalım biraz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/10/guney-kore-dunyay-istila-ediyor.html", "text": "Kore pop müziği ya da kısaca K-Pop Asya'da nereye gitsem var. Güney Kore'ye gelince bir baktım da K-Pop dünyayı istila etmeye başlamış. Psy adlı rapçinin Gangnam Style şarkısı ( Türkçe karşılığı Cadde Stili olurdu, Seul'ün lüks bir bölgesini anlatıyor) Youtube tarihinin en çok sevilen şarkısı olmuş, bugün itibarıyla değişik versiyonları yaklaşık 650 milyon kez seyredilmiş. K-Pop'un yurtdışında en çok tutulan şarkılarını İsveçliler yazmış: Koreli müzik firmaları yurtdşındaki tanınan müzisyenlere beste ısmarlayıp kendi portföylerindeki sanatçılara dağıtıyorlarmış. Küreselleşme K-Pop'u da etkilemiş anlayacağınız. Yarın Seul sokaklarından turlayalım biraz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2012/10/guney-korenin-baskenti-seul-2012.html", "text": "Dört sene sonra bir kez daha Seul'e uğrama fırsatım oldu. Geçen seferki gezimde Eylül başı olduğundan hava oldukça sıcak ve nemldi olduğunda sokaklarda gezinmesi biraz zahmetliydi. Bu kez metroyu daha az kullanarak dolaşabildim. Seul'de dört sene öncesine göre değişen fazla bir şey yok, 2008'de gazetelerin ön sayfaları ekonomik krizle doluyken şimdi son dört senedeki hızlı gelişmeden bahsediyor. ünvanını almış. Samsung almasında kim alsın? Halk telefonuyla yatıp kalkıyor. Bu şekilde yürürken kaza geçirenlerin sayısı hızla artınca hükümet \"Vatandaş! Yürürken TV seyretme, bildiğin yürü işte.\" kampanyası başlatmış. Ama gördüğüm kadarıyla başarılı olamamış. Neyse telefonları bırakıp manava dalalım. Daldığımız gibi de dışarı fırlayalım: kardeşim 30 TL'ye tek bir elma olur mu? Tamam, büyük olabilir hem de güzel görünüyordur. Ama tek bir elma yarım kilodan fazla değil, 30 TL nasıl olur? Bu hediyelik götürülen cinsten, hani bize baklava götürürüz ya, Koreliler de meyve götürüyor bir yere giderken. Daha ucuz olan elma cinsleri de var ama genel olarak meyve ateş pahası. Seul sokaklarında dikkati çeken başka bir şey ise estetik ameliyat reklamlarını çokluğu. Resimlerde ameliyat giysileri içinde gülümseyen doktorlar müşteri arıyorlar ya da insanların ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları var. Hatta ameliyat için banka kredisi sağlayan bile var. Güney Kore'de \"batılı\" görünüme sahip olmak özellikle genç nesilde bir tutku haline gelmiş. Karne hediyesi olarak estetik ameliyat olan 14 yaşındakilerin hikayeleri gazeteleri süslüyor. Güney Kore eğitimde dünyanın en iyi ülkelerinden biri. Matematik ve fen eğitimi konusunda ilk beşteler. Ülkede lkokul öğrenileri günde beş, orta okul öğrencileri günde sekiz ve lise öğrencileri günde 12 saat ders görüyor. Ha bir de haftada 6 gün derse gidiyorlar. Sonra okuldan çıkıncada dershaneye devam ediyorlar ki ders notları yükselsin. Bütün bunlara rağmen Kore'de İngilizce eğitiminin iyi olduğunu söyleyemeyiz. Aşağıda bir aksesuar mağazasının tabelası buna örnek. \"To Kill\" . Yazıyı daha fazla uzatmadan burada bitireyim. Ama son bir şarkı dinleyelim mi? Güney Kore'den hım hım nasıl desem \"dışkı\" şarkısı. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/arabayla-uctan-uca-amerika.html", "text": "ABD, Atlantik kıyısından Pasifik kıyısına dört saat dilimini kapsayan kocaman bir kıtanın üzerinde oturuyor. Ülkede görülecek şeyler genelde doğu ve batı kıyıları boyunca sıralandığı için ABD'nin iç kısımları pek ziyaretçi almıyor. ABD'de mesafeler uzun olduğu için şehirlerarası yolculuklar için genelde uçak kullanmak mantıklı. Bir şehri gezmenin en iyi yolu taban tepmek olduğu gibi geniş bir ülkeyş gezmenin en iyi yollarından biri de yavaş yavaş araba kullanmak olmalı. Yavaş yavaş değil ama uzun uzun araba kullanacağım geldiğinden herhalde ABD'yi uçarak değil de yerden geçeyim dedim. Bu kez ABD'nin güneydoğu ucunda bulunan Orlando şehrinden yola çıkıp Pasifik okyanusu kıyılarına arabayla geçeceğiz. Yolu fazlaca detaylandırmak yerine siz isterseniz nasıl ABD'yi boydan boya geçersiniz bilgilerini de ekliyorum. ABD'de onlarca araba kiralama şirketi var. Fiyatları mevsime ve tatil günlerine göre değişiyor. www. hotwire. com sitesi en iyi araç kiralam fiyatlarını karşılaştırarak verdiği için iyi. Bu siteye bakarak araç kiralarına baktığımda en ucuz firma Hertz çıktı. Ama Hertz'in her ayrı lokasyonunda ayrı fiyat olduğu için aracı teslim alacağınız yeri iyi seçmeniz lazım. Örneğin aynı aracı New York JFK havaalanında teslim alırsanız günlüğü 105 USD, Orlando havalaanında 84 USD. Ama Orlanda havaalanından 15 kilometre ötedeki Hertz bayiine giderseniz günlük 34 USD. Böylece neden Orlando'dan yola başladığım ortaya çıkar sanırım. Bu fiyatların üzerine bir de kaza sigortası yaptırmanız lazım. Hertz günde 22 dolara herşeyi kapsıyor. İnternet üzerindeki sigorta şirketlerinde fiyat 9 dolara kadar iniyor ama yazılanları iyi okuyun bazıları yanıltıcı. Yol toplamda dur-kalk ve ara yollara gir, geri dön dahil 7700 km sürdü ve 12 günde sona erdi. Amerika bir sürü zincir otel-motel var. Yol kenarlarında en fazla moteli olan ve fiyatları en iyi olanı Motel 6 ( www. motel6. com). Fiyatları 30 dolardan 55 dolara kadar gidiyor. Özellikle şehir içlerinde GPS kullanırsanız rahat edersiniz, haritayı kurcalama derdini son veriyor. Yol üzerinde beklemediğim kadar ilgimi çeken yer Tucumcari oldu. Ünlü Route 66 üzerinde yol alan bu küçük yerleşim merkezi en heyheyli günlerini 1950'lerde yaşamış. Ve aynen orada kalmış. Bugün Tucumcari'de herhangi bir dükkana girmek zaman tüneline dalmak gibi bir şey. Ama bu da başka bir yazının konusu."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/colonia-del-sacramento-uruguay.html", "text": "Colonia del Sacramento, Uruguay'ın en popüler tatil merkezlerinden biri. Şehir Uruguay'ın geri kalan kısmı gibi 30 sene öncesini değil en az 50 sene öncesini anımsatıyor: eski ama bakımlı binalar, sakin sokaklar, miladını çoktan tamamlamış olması gereken ama inatla kullanılmaya devam edilen kamyonlar, zor giden ama güzel duran boyası en az 20 senelik arabalar. Colonia'yı asıl popüler yapan Buenos Aires'in tam karşısında olması. Şehirle Buenos Aires'le arasında İstanbul-Büyükada ilişkisi var diyebilirim. Sadece bir saatlik deniz otobüsü yolculuğu sonrası ulaşılabilen şehir haftasonları Buenos Aires'lilerin akınına uğruyor. Uruguay-Arjantin arasında seyahat etmek için sadece hüviyet yeterli olduğu için Arjantinlilerin gelmesi çok kolay. Arjantinlilerin bir başka gelme sebebi de kendi hükümetlerinin ekonomik sınırlamalarından kaçmak. Arjantin içinde döviz satın almak neredeyse imkansız olduğu için bir şekilde yurtdışı işlerinden para kazanan Arjantinliler dövizi ülkelerine götürmek yerine Uruguay'daki bankalarda saklıyor. Ya da Uruguay'da ev satın alıyor. Arjantinliler Uruguay'da o kadar çok ev satın almışlar ki fiyatlar uzaya fırlamış, Uruguaylılar \"ülkeyi yabancılar satın alıyor, kendi vatandaşımız evsiz kalıyor\" deyip sınırlamalar getirmeye başlamışlar ama eşeğini alan Bor'u geçmişe benziyor: Colonia'da da Arjantinlilere ait çok sayıda ev var. Biraz dinlenmek, sokaklarda dolaşıp yorulunca bir kafeye ilişip tembellik yapmak istiyorsanız bu şehir tam size göre. Ama taliplisi çok olduğu için kalınacak yer fiyatları cep yakıyor. Yine de Colonia için değer. Colonia'dan hemen nehrin karşısındaki Buenos Aires'e geçiyoruz. O kadar çok Arjantinli buraya geliyor ki pasaport işlemlerini hızlandırmak için Arjantin pasaport kontrolünü Colonia'da iskele girişine koymuşlar. Uruguay'lı memur pasaportumu damgalayıp hemen yanında oturan Arjantinli memura uzatıyor, o da damgalıyor. İskelenin alt katı Uruguay üst katı Arjantin. Deniz otobüsünde kocaman bir duty free bölümü var. Gemide niye duty free var? demeye kalmadan Buenos Aires'liler rafları talan etmeye başlıyor. Niye acaba? Onun hikayesini de Buenos Aires sokaklarında anlatayım. Vamos. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/kiev-ukrayna.html", "text": "vizeyi kaldırdığından beri daha fazla ziyaretçi çekmeyi başlamış. Genel olarak gezmek isteyenler için bu ara ülkenin en ilgi çekici yanlarından biri Ukrayna havayollarının düşük bilet fiyatları. Ben baktığımda Ukrayna'da bir iki gün durarak ABD'ye geçmek İstanbul'dan doğrudan geçmekten yaklaşık %30 indirimliydi. Hem Kiev'i görmek üstüne bir de indirim almak varken doğrudan ABD'ye uçulur mu? Siz de www. aerosvit. com a bir bakıverin, belki iyi bir fiyat denk gelebilir. Kırk milyon nüfuslu Ukrayna'nın başkenti Kiev ya da yerellerin deyimiyle Kyiv'in nüfusu üç milyonu buluyor. Ülke 200 seneyi geçen bir süre Rus egemenliğinde kaldıktan sonra bağımsızlığını kazandığı için milliyetçi duygular biraz ön plan çıkmış. Politik olarak ülke her ne kadar batıya dönmek istese de Rus etki alanından kurtulabilmiş değil. Ülkede ticaret yapanların şikayet ettiği en büyük iki sorun bürokrasinin çok yavaş ilerlemesi ve yolsuzluk. Buna rağmen ülkede iş yapan oldukça fazla sayıda Türk firması var. Özellikle tarım konusunda ülkenin çok büyük kaynakları var ama tam randımanlı olarak kullanılamıyor."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/punta-del-este-uruguay.html", "text": "Uruguay, Güney Amerika'da kendi halinde bir ülke. 3.3 milyonluk ülkenin 1.8 milyonu başkentte diğerleri de ülkenin geri kalan kısmında dersem diğer kentlerin büyüklüğü ortaya çıkar. Punta del Este şehri Monteviedo'dan iki saat kadar uzaklıkta. Bu \"şehrin\" nüfusunun 9000 civarı olduğunu söylersem Uruguay'daki yerleşim birimleri hakkında genel bir fikriniz olur sanırım. O zaman da çok boş olur sanırım. En iyisi şehri kısaca bir turlayıp fazla zaman kaybetmeden Montevideo'ya geri dönmek. Punta el Este küçük görünse de çevre ülkelerden gelenlerin emlak yatırımı için yarıştığı bir yer. Onun için şehrin bazı kesimleri silme gökdelen dolu. Buna rağmen yenileri hızla dikilmeye devam ediliyor. Neden mi? Arjantin o kadar kötü idare ediliyor ki parasını hükümetten kurtarmak isteyen Arjantinliler ne odluğuna bakmadan Uruguay'da emlağa giriyor. Aynı tip 2 oda 1 salon dairenin Arjantin başkenti Buenos Aires'te 60,000 USDyken Punta del Este'de 400,000 USD olması en çok inşaatçıları sevindirmiş olmalı. Neyse bu konuya daha sonra detaylı döneceğiz. Şimdi Montevideo'ya geçelim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/uruguay-baskent-montevideo-nerede.html", "text": "Uruguay adını pek duymadığımız kendi halinde bir ülke. Ülkenin başkenti Montevideo da Uruguay'a tam yakışır şekilde: kendi halinde ve akılda kalacak fazla bir yeri olmayan bir şehir. 3.3 milyonluk Uruguay'ın 1.8 milyonu burada yaşadığına göre görecek birşeyler vardır diyerek caddeleri arşınladım şöyle bir. \"Her şehirde mutlaka akılda kalacak eskiden yapılmış bir eser olmalı\" diye bir şart olsaydı, Montevideo buna uyamazdı herhalde. Şehir merkezi Plaza de Armas'da ve hemen onun arkasından limana uzanan büyük yaya bölgesinde kayda değer bir şey yok. Ama genelde güzel grafitiler ve sağa sola serpiştirilmiş resimler var. Başka şehirlerde bulamayacağınız kadar yakın ve sık turizm bürosu var ama Montevideo'nun esas ilginç yanı binaları değil sokaktaki yaşamı. Mevsim yaz olunca sokağın ritmini de sıcaklık belirliyor. Şu anda yaz aylarının en sıcak günlerini yaşayan şehirde yaşam sabah sekizde hızla başlıyor, saat ikiden sonra birden yavaşlıyor. Bir çok mağaza ve lokanta saat 2-3 ila 5-6 arası siesta tatiline giriyor. Hatta bankalar ve devlet daireleri saat 3 gibi tamamen kapanıyor. Sokaklar boşalıyor, bir tek evsiz sokak köpekleri ve Türk turistler ortada dolaşıyor. Akşamüstü olunca boşalan caddeler tekrar hareketlenmeye başlıyor, ancak akşam 7 gibi caddeler tam yükünü tutuyor. Latin Amerika'da adet olduğu üzere burada da akşam yemekleri geç başlıyor: saat dokuzdan önce lokantalar boş boş müşteri bekliyor. Sonra yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Popüler lokantalar saat on gibi dolmaya başlayıp sabah ikilere kadar akşam yemeği servisine devam ediyor. . Buradan Colonia del Sacramento şehrine geçiyoruz."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/01/uruguay-baskenti-montevideo.html", "text": "Uruguay adını pek duymadığımız kendi halinde bir ülke. Ülkenin başkenti Montevideo da Uruguay'a tam yakışır şekilde: kendi halinde ve akılda kalacak fazla bir yeri olmayan bir şehir. 3.3 milyonluk Uruguay'ın 1.8 milyonu burada yaşadığına göre görecek birşeyler vardır diyerek caddeleri arşınladım şöyle bir. \"Her şehirde mutlaka akılda kalacak eskiden yapılmış bir eser olmalı\" diye bir şart olsaydı, Montevideo buna uyamazdı herhalde. Şehir merkezi Plaza de Armas'da ve hemen onun arkasından limana uzanan büyük yaya bölgesinde kayda değer bir şey yok. Ama genelde güzel grafitiler ve sağa sola serpiştirilmiş resimler var. Başka şehirlerde bulamayacağınız kadar yakın ve sık turizm bürosu var ama Montevideo'nun esas ilginç yanı binaları değil sokaktaki yaşamı. Mevsim yaz olunca sokağın ritmini de sıcaklık belirliyor. Şu anda yaz aylarının en sıcak günlerini yaşayan şehirde yaşam sabah sekizde hızla başlıyor, saat ikiden sonra birden yavaşlıyor. Bir çok mağaza ve lokanta saat 2-3 ila 5-6 arası siesta tatiline giriyor. Hatta bankalar ve devlet daireleri saat 3 gibi tamamen kapanıyor. Sokaklar boşalıyor, bir tek evsiz sokak köpekleri ve Türk turistler ortada dolaşıyor. Akşamüstü olunca boşalan caddeler tekrar hareketlenmeye başlıyor, ancak akşam 7 gibi caddeler tam yükünü tutuyor. Latin Amerika'da adet olduğu üzere burada da akşam yemekleri geç başlıyor: saat dokuzdan önce lokantalar boş boş müşteri bekliyor. Sonra yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Popüler lokantalar saat on gibi dolmaya başlayıp sabah ikilere kadar akşam yemeği servisine devam ediyor. . Buradan Colonia del Sacramento şehrine geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/02/cordoba-arjantin.html", "text": "Cordoba, Arjantin'in ikinci büyük kenti. İsmi belki kulağınıza tanıdık gelmiş olabilir: İspanya, Meksika ve Şili'de de Cordoba isimli şehirler mevcut. Şehir ismini zaten İspanya'daki aslından almış. Bugün Arjantin'in Cordoba'sında 1.3 milyon kişi yaşıyor. Şehirde yaşayan her altı kişiden biri üniversite öğrencisi. Bu öğrenci topluluğu şehri canlı bir hale getirmiş. Arjantin'deki en köklü üniversiteler yanında en eski tiyatro kurumları da bu şehirde yerlerini almış. Cordoba, ülkenin araba üretim üssü olmasının yanında yüksek teknoloji konusunda da başı çeken yer. Şehrin temiz ve düzenli caddeleri Buenos Aires'in darmadağın olmuş halinden iyi geldi doğrusu. Yaz mevsiminin yaşandığı şu günlerde Cordoba'da öğlenleri sokaklar tamamıyla boşalıyor. Turistler akşam yedi gibi oturdukları yemek sofrasından kalkmaya hazırlanırken Cordoba'lılar ancak saat dokuz sonrası yavaş yavaş sokakları ve lokantaları doldurmaya başlıyor. Amerikalılar için Starbucks neyse Cordobalılar için dondurma öyle bir şey: kafanızı nereye çevirseniz dondurmacı var. Dondurma yeme adabı bizden farklı. Orta boy veya daha büyük bir dondurma ısmarladığınızda tezgahta size bir plastik kap, bir külah ve bir kaşık veriyor. Cordobalılar gibi dondurma yemek için külahtaki dondurmayı plastik kaba banıyoruz, sonra kaşıkla yiyoruz. Kaşıkla yemek tatmin etmeyince arada külaha geri dönüş yapabilirsiniz. Cuma ve Cumartesi geceleri zaten dolu olan sokaklar San Martin meydanı civarında iyice kalabalıklaşıyor. Onlarca dondurmacının önündeki kuyrukları aşarak ve tur atan ailelerin arasından sıyrılıp tango müziğinin çalındığı yere geliyoruz. Meydanın tam ortasında haftanın iki günü tango çalınıyor, isteyen katılıyor. Görünüşe göre bayağı meraklısı var. Buradan Şili'nin başkenti Santiago'ya geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/02/kacakclk-merkezi-cuidad-del-este.html", "text": "Arjantin, Brezilya ve Paraguay sınırlarının buluştuğu sıfır noktasına serbest ticaret bölgesi olarak kurulan Ciudad del Este kısa zamanda bölgenin değil dünyanın en büyük kaçakçılık merkezlerinden biri olmuş. Daha önce uğradığım Ciudad del Este'de ( http://www. simdigezelim. com/2008/05/bizde-heryol-var-abisehri-ciudad-del. html ) eskisine göre değişen fazla bir şey yok. Şehirde ticaret halen dolu dizgin devam ediyor. Ülkelerindeki fiyatların neredeyse yarısına mal satın almak isteyen Brezilya'lı ve Arjantin'liler halen şehre akın etmeye devam ediyor. Değişen belki sadece binaların ve yolların biraz daha eli yüzü düzgün hale gelmesi olmuş. Havalandırmalı alışveriş merkezlerinin sayısı artmış, trafik delirmiş, park yeri bulmak zor hale gelmiş ve daha çok pahalı markalar ortalığa çıkmış. Komşu ülkelerin alım gücünün bir göstergesi belki de. Çarşı pazara şöyle bir göz ucuyla bakıp devam ediyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/03/patagonya-fiyordlarnda-guney-sili.html", "text": "Patagonya deyince akla genelde sadece Arjantin ve sadece düz geniş boş düzlükler geliyor. Önümüzdeki dört gün boyunca sizinle Patagonya'da ama Şili'de ve karada değil ama denizde gezeceğiz. Kulağa garip geliyor ama Puerto Montt'tan daha güneydeki Şili topraklarına yol yok. Ya uçağa bineceksiniz, ya da And dağlarını aşıp Arjantin'e geçip sonra yeniden Şili'ye gireceksiniz. Ya da dört gün boyunca Patagonya fiyordlarında gemiyle yol alacaksınız. Dünya güzeli Şili fiyordlarında yavaş yavaş yol alırken etrafı seyretmesi son derece keyifli. Bir de buralara başka yol olmamasından dolayı doğa hiç ama hiç bozulmamış. Tek tük balık çiftliği ve yük gemisinden başka insan izine rastlamanız zor. Mevsim yaz ama gel de bunu Patagonya havasına anlat. Diyorum ki \" Bak Hava abicim, öyle sabah güneş, öğle kar, öğleden sonra yakıcı güneş, akşama dolu olmaz. Yaz aylarındayız, diyor ki \"işine bak, zevkini çıkar, Antartika şuradan iki adım ötede ne bekliyorsun. Hele kışın gelecektin ki donduraktım o zaman seni.\". İnsana ait hayat belirtisi görmeden sadece arada deniz kuşları, yunuslar ve görülmesi muhtemel ama bir türlü yanımıza gelmeyen balinaları tarayarak günler geçiyor. Başka bir şey yazmaya gerek var mı? İçeriden sıcak bir kahve alıp güvertede yanıma oturun. Haahh. Seyreyle gözüm Patagonya fiyordlarını. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/03/perito-moreno-buzulu-patagonya-arjantin.html", "text": "Patagonya'da dolaşıyorsanız Şili ve Arjantin arasında sınırdan zırt pırt geçmeden sehayat etmeniz pek mümkün olmuyor. Sınırı oluşturan And dağları ve deniz bazen yol yapılmasını imkansız hale getiriyor. Örneğin Arjantin'in bir şehri olan Ushuia'dan gene Arjantin'in başka bir şehri olan Rio Gallegos'a geçmek için illaki Şili'ye girmek sonra yoldan devam edip 3 saat sonra Arjantin'e geri girmek zorundasınız. Aynı durum Şili Puerto Natales'ten daha kuzeydeki yerlere giderken de var. Şili içinden devam ederek güneyden kuzeye çıkmanız mümkün değil. Perito Moreno buzuluna El Calafate şehir merkezinden otobüsle gidip gelebilirsiniz. Dört firma birbirine yakın zamanlarda 14 USD karşılığında park merkezine götürüp getiriyor. Turistlerin çok olduğu günlerde bileti önceden almakta fayda var, yoksa otobüs terminalinden temin etmek mümkün. Yaklaşık 250 kilometre büyüklüğü ile dünyanın en büyük buzullarından biri olan Perito Moreno, aynı zamanda Arjantin ve Şili arasındaki nadir sorunlardan biri. Her iki ülkede bu bölgedeki buzulların aslında kendine ait olduğunu savunuyor. Diyeceksiniz ki o kadar önemli mi? Dünyadaki en büyük tatlı su depolarından birinin bu buzullar olduğunu söylersem belki ülkelerin bu didişmesi daha anlam kazanır. Güney Şili'den Arjantin'e geçtik buradan tekrar Şili'ye ama en kuzeye çıkıyoruz, istikamet Atacama çölü. Patagonya'nın serin havasından sonra çöl sıcakları iyi bile gelebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/03/puerto-natales-patagonya-sili.html", "text": "Navimag gemisi dört günlük yolculuk sonunda Şili'nin en güneydeki şehirlerinden Puerto Natales'e demirledi. Puerto Natales bu bölgenin büyük yerleşim merkezlerinden olmasına rağmen nüfus yirmi binin altında. Şehir eskiden hayvancılıkla geçinirken şimdilerde yakındaki Torres del Paine Milli Parkına gelen turistler en büyük gelir kaynağı. Puerto Natales'de And dağlarında trek yapmak isteyipte malzeme alma işini son ana bırakanlar için her türlü mağaza mevcut. Şehrin turizm altyapısı ve insanları da iyi. Burada biraz soluklanıp Torres del Paine'ye geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/03/torres-del-paine-milli-park-patagonya.html", "text": "Şili Patagonya'sının güneyinde Arjantin ve Şili sınırı boyunca Torres del Paine milli parkı yer alıyor. Bölgeye bir çok doğaseverin gelmesine yol açan bu park adını aşağıda görülen üç granit zirveden alıyor. Parka gitmek için iki yol var: belediye otobüsüyle gidip parkın yarısını görüp ertesi gün yerinden dönmek ya da günlük tur düzenleyen bir firmayla erkenden yola çıkıp tam gün parkı dolaşmak. Arada pek fiyat farkı olmadığından ve daha çok yeri görme şansı verdiği için günlük tura katılmak daha mantıklı geldi. Şehirde ondan fazla tur firması var, fiyatları aşağı yukarı aynı: 12 saatlik tur yaklaşık 40 USD. Park şehirden yaklaşık 140 km uzaklıkta. Yolda çalışma olduğu için normalden biraz daha uzun sürüyor. Parkta bizi dolaştıran rehberin dediğine göre zirveler kendilerini ziyaretçilere nadiren gösteriyorlar, şanşlıyız bugün zirveler çok net gözüküyor: çünkü \"biraz\" rüzgar var, saatte 110 km/s kadar. Bazı yerlerde dışarıda yürümeyi imkansız hale getiren rüzgar da olmasa manzaraların keyfi daha da iyi çıkacaktı, ama her yerin ayrı özellikleri ve güzellikleri var. Bu bölge de yazları çok rüzgar alıyor. Biz 110km saatle esen rüzgarda uçmamaya çalışırken Puerto Natales'in yerlisi olan rehberimiz \"bu hava fena değil aslında, geceye daha da hızlanacak\" dediğinde buralarda neden fazla yerleşim yeri olmadığını daha iyi anladım. Arada yol kenarındaki Guanaca'ların bize eşlik ettiği gezide fazla turiste rastlamıyoruz. Halbuki yaz mevsiminde parkın oldukça kalabalık olabileceği konusunda uyarılmıştık. Belki rüzgarın bu kadar çok esmesi gerçekten şans oldu. Her neyse daha fazla uzatmayayım, sizi Torres del Paine ile başbaşa bırakayım. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/isla-del-sol-gunes-adas-titikaka-golu.html", "text": "Isla del Sol İnkaların doğuş efsanelerinde yeri olan, kutsal saydıkları bir yer. Sabah 8 de ve öğlen saat 1'de Copacabana'dan adaya sefer var. 10 kişi alması gereken tekneler 30 kişi yüklendiği için adaya gitmesi 2 saat kadar sürüyor. Motorun bulunduğu yerden dolayı eksoz dumanı teknenin içine geliyor, mazot sarhoşu olmak işinize gelmiyorsa teknenin üst katında gidebilirsiniz. Ada eskiden şaşalı günler geçirmiş olsa da bugün eski günlerden pek iz yok. Yaklaşık 800 ailenin yaşadığı adada ana geçim kaynağı tarım ve balıkçılık. Biraz da turizm gelirleri var. Adadaki iki köy gelenlerden \"ziyaretçi ücreti\" topluyor. Karşıdan bir köylü size el sallayıp yanınıza koşarsa tahsildar sizi bulmuş demektir. Adada görülecek bir şey olmasa da yürümek için güzel bir yer. Bir uçtan diğerine yürümesi üç saat kadar sürüyor. Copacabana yakınlarında bu adadakine benzer yürüyüş rotaları var, üstelik gidiş geliş için 4 saat harcamanız gerekmez. Sonuç: gelseniz de olur gelmeseniz de. Güneş adası olurda Ay olmaz mı? Dönüş yolunda yakındaki Isla del Luna 'un yanından geçiyoruz. Isla del Sol'un temiz havasına inat tekneden kaptığımız mazot kokusu genzimizde Copacabana iskelesine iniyoruz. Bolivya'daki son gecem bu, yarın Titikaka'nın diğer kıyısına Peru'ya geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/isla-del-sol-gunes-adasi.html", "text": "Isla del Sol İnkaların doğuş efsanelerinde yeri olan, kutsal saydıkları bir yer. Sabah 8 de ve öğlen saat 1'de Copacabana'dan adaya sefer var. 10 kişi alması gereken tekneler 30 kişi yüklendiği için adaya gitmesi 2 saat kadar sürüyor. Motorun bulunduğu yerden dolayı eksoz dumanı teknenin içine geliyor, mazot sarhoşu olmak işinize gelmiyorsa teknenin üst katında gidebilirsiniz. Ada eskiden şaşalı günler geçirmiş olsa da bugün eski günlerden pek iz yok. Yaklaşık 800 ailenin yaşadığı adada ana geçim kaynağı tarım ve balıkçılık. Biraz da turizm gelirleri var. Adadaki iki köy gelenlerden \"ziyaretçi ücreti\" topluyor. Karşıdan bir köylü size el sallayıp yanınıza koşarsa tahsildar sizi bulmuş demektir. Adada görülecek bir şey olmasa da yürümek için güzel bir yer. Bir uçtan diğerine yürümesi üç saat kadar sürüyor. Copacabana yakınlarında bu adadakine benzer yürüyüş rotaları var, üstelik gidiş geliş için 4 saat harcamanız gerekmez. Sonuç: gelseniz de olur gelmeseniz de. Güneş adası olurda Ay olmaz mı? Dönüş yolunda yakındaki Isla del Luna 'un yanından geçiyoruz. Isla del Sol'un temiz havasına inat tekneden kaptığımız mazot kokusu genzimizde Copacabana iskelesine iniyoruz. Bolivya'daki son gecem bu, yarın Titikaka'nın diğer kıyısına Peru'ya geçiyoruz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/lima-peru-baskent.html", "text": "Lima'nın başkenti Lima çoğu yolcunun ülkeye girerken ya da ayrılırken sadece zorunluluktan uğradığı bir yer. Şehir 2000'leri başında yükselen bir suç dalgasıyla başetmekte bayağı güçlük çekmiş. Köyden kente hızla artan göç işşizlik ve fakirliği de peşinden getirmiş. 8.5 milyonluk bu şehir Peru'nun sanayi üretiminin üçte ikisini tek başına karşılıyor. Doğal olarak çevre sorunları ve trafik sıkışıklığı en önemli sorunlarından. Bugün de Lima'nın bir çok bölgesi turistler için tekin değil. Ama keyifli bölgeleri de var: Miraflores ve San Isidro gibi. Lima deniz kıyısında çölde kurulu bir şehir. Ekvatora çok yakın olmasına ve çölde kurulu olmasına rağmen denizdeki serin akımtılar sayesinde iklimi şaşırtıcı derecede yumuşak. Miraflores, Lima'nın hali vakti yerinde semtlerinden. Belki bu yüzden belki de şehirde rahat yürünecek en azından bir mahalle olması için Miraflores'a yığmışlar polisleri. Her sokak başında gece gündüz en az bir polis bekliyor. Güvenlik sorunu halledildiği için Lima'lılar akşamları ve haftasonları soluğu Miraflores'te alıyor: denize girenlere, sörf yapanlara, yamaç paraşütçülerine, alışverişe gelenlere ve yemek isteyenlere bol seçenek var. Lima, ikinci dünya gezimde Güney Amerika turumun son durağı. On aydır dünyayı sizinle bazen hızlı bazen yavaş turluyoruz, artık eve dönme zamanı yaklaşıyor. Ama acele etmeyin iki durağımız daha var: önce Tayland sonra Hindistan."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/oz-copacabana-bolivya-taklitlerinden.html", "text": "1970'ların ortasında Barry Manilow Brezilya'nın Copacabana plajına bakan Copacabana Oteli'nde oturmuş Malibu, muz likörü, Grand Mariner, ananas suyu ve hindistan cevizi suyundan yapılma hafif bir içki olan olan Copacabana kokteylini yudumlayıp arkadaşlarıyla geyik yapmaktadır. Sorar\" Hiç Copacabana adında şarkı duydunuz mu?\". Belki böyle bir şarkı olmadığından ya da çok içmiş olduklarından kimseden ses çıkmaz. Barry Manilow, ABD'ye geri döner ama bu geyiği unutmaz bir kenara yazar. Gel zaman git zaman, bizim Barry cidden ünlü olur. Tanınmış söz yazarlarından birine Copacabana isimli bir şarkı ısmarlar: \"sen sözleri getir, ben müziği yaparım\" der. Ekler\" şu New York'ta Copacabana var ya onu da kat istersen\" der. New York'taki Copacabana'dan kasıt 10 Kasım 1940 yılından beri açık olan ünlü Copacabana müzik kulübüdür. Copacabana plajına bakan Copacabana otelinde Copacabana kokteyli içerken doğan ve Copacabana müzik kulübünü anlatan şarkı 1978 yılında çıkar, listelerde tırmanır. Efenim, şarkıyı merak mı ettiniz? Hani şu koppa koppakabanaaaaa diyen var ya o. Tamamm tamaamm linki de burada http://www. youtube. com/watch?v=DJTBfbQoTNk. Böylece Copacabana ismi pop müzik yoluyla milyonların hafızasına kazınır. Sonra Copacabana'nın müzikali yapılır ve 1985'te TV'de yayınlanır. Copacabana 1990'da Atlanta'da, 1994'te İngiltere'de, 2000'de İsveç'te sahnelenir. İsmi aynı olan ama konu olarak hiçbir ilgisi olmayan Copacabana filmi de 2010'da seyircilerden ilgi görür. İşte şimdi gelelim Bolivya'daki Copacabana'ya, sonunda yav. Bugün gezeceğimiz Copacabana'nın bunlarla hiiiiiçç ilgisi yok, karıştırmayalım lütfen. İsmi en az duyulanı da olsa gerçeği o. Taklitlerinden özenle sakınınız. Bugün öz ve hakiki ve de gerçek, ilk Copacabana'ya gidiyoruz. Böylece Copacabana ismi pop müzik yoluyla milyonların hafızasına kazınır. Sonra Copacabana'nın müzikali yapılır ve 1985'te TV'de yayınlanır. Copacabana 1990'da Atlanta'da, 1994'te İngiltere'de, 2000'de İsveç'te sahnelenir. İsmi aynı olan ama konu olarak hiçbir ilgisi olmayan Copacabana filmi de 2010'da seyircilerden ilgi görür. İşte şimdi gelelim Bolivya'daki Copacabana'ya, sonunda yav. Bugün gezeceğimiz Copacabana'nın bunlarla hiiiiiçç ilgisi yok, karıştırmayalım lütfen. İsmi en az duyulanı da olsa gerçeği o. Taklitlerinden özenle sakınınız. Bugün öz ve hakiki ve de gerçek, ilk Copacabana'ya gidiyoruz. Gelelim bu günkü Copacabana'ya. Kasaba göl kıyısında dar bir kumsala sıkışmış ve esas gelir kaynağı turzizm olan bir yer. Kıyıya inen yol turistler için kurulu lokanta ve acentelerle bezeli. Yükseklikten midir yoksa kültürden mi bilinmez Copacabana'lıların yüz kasları pek tembel: pek güler yüzlü değiller. Dayak yemeden yemek yerseniz şanşlı olduğunuzu hissediyorsunuz. Belki ucuz olmasından dolayı belki de İnka efsanelerindeki yerinden dolayı Copacabana eskiden beri hippilerin uğrak yerlerinden biriymiş. Halen hippi kültürüne yakın olanların illa ziyaret etmek istedikleri bir yer. Akşam güneş batımına yakın iskele etrafı müzik yapıp dans etmeye çalışan bir toplulukla doluyor. Yanlarına yaklaşırsanız \"yol için 5 peso, yemek için 3 peso, müzüik için x peso, şunun için 3 peso\" gibi para dilenmeye başlıyorlar. Unutmadan yukarıdaki fotoğraflar Copacabana şenliklerinden. Niye detaylı yazmadım? Görünen o ki Güney Amerika'da her yerin her zaman bir şenliği var. Özellikle Bolivya'lılar için şenliğin anlamı körkütük sarhoş olup ayakta kalamayana kadar dans etmek oluyor. İlk başlarda seyretmesi eğlenceli ama ilerleyen saatlerde katılımcılar sallanmaya başlayınca uzamak lazım. Biz de öyle yapalım. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/peru-baskenti-lima-guney-amerika-son.html", "text": "Lima deniz kıyısında çölde kurulu bir şehir. Ekvatora çok yakın olmasına ve çölde kurulu olmasına rağmen denizdeki serin akımtılar sayesinde iklimi şaşırtıcı derecede yumuşak. Miraflores, Lima'nın hali vakti yerinde semtlerinden. Belki bu yüzden belki de şehirde rahat yürünecek en azından bir mahalle olması için Miraflores'a yığmışlar polisleri. Her sokak başında gece gündüz en az bir polis bekliyor. Güvenlik sorunu halledildiği için Lima'lılar akşamları ve haftasonları soluğu Miraflores'te alıyor: denize girenlere, sörf yapanlara, yamaç paraşütçülerine, alışverişe gelenlere ve yemek isteyenlere bol seçenek var. Lima, ikinci dünya gezimde Güney Amerika turumun son durağı. On aydır dünyayı sizinle bazen hızlı bazen yavaş turluyoruz, artık eve dönme zamanı yaklaşıyor. Ama acele etmeyin iki durağımız daha var: önce Tayland sonra Hindistan. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/peru-en-guzel-sehri-cusco.html", "text": "Peru'lu birine ülkesini ziyaret edeceğinizi söyleseniz mutlaka tembih ederler \"Diğer şehirler şart değil ama Cusco'ya uğramadan dönme\". Haklılar. 3400 metredeki bu kent Peru'nun en güzel şehri. İnka'lar zamanından itibaren bölgenin merkezi haline gelen Cusco bugün tam bir turist mıknatısı. Yakındaki Macchu Picchu'ya ya da Kutsal İnka vadisine gitmek isteyenler için Cusco konumu ve sundukları itibarıyla ideal bir konumda. Şehir dışına çıkmak istemiyorsanız Cusco içinde görecek çok yer var. Hadi diyelim fazla turistik yere gitmek istemiyorsanız benim yaptığım gibi Cusco'nun güzel sokaklarında avarelik yapabilirsiniz. Şehirde bayağı bir dolandım ama fotoğraf çekmek nedense aklıma gelmedi, yola çıkmadan bir gece önce meydana çıkıp eksiği tamamladım. Buradan Lima'ya 21 saatlik dön baba dönelim virajlı bir yol bizi bekliyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/perunun-en-guzel-sehri-cusco.html", "text": "Peru'lu birine ülkesini ziyaret edeceğinizi söyleseniz mutlaka tembih ederler \"Diğer şehirler şart değil ama Cusco'ya uğramadan dönme\". Haklılar. 3400 metredeki bu kent Peru'nun en güzel şehri. İnka'lar zamanından itibaren bölgenin merkezi haline gelen Cusco bugün tam bir turist mıknatısı. Yakındaki Macchu Picchu'ya ya da Kutsal İnka vadisine gitmek isteyenler için Cusco konumu ve sundukları itibarıyla ideal bir konumda. Şehir dışına çıkmak istemiyorsanız Cusco içinde görecek çok yer var. Hadi diyelim fazla turistik yere gitmek istemiyorsanız benim yaptığım gibi Cusco'nun güzel sokaklarında avarelik yapabilirsiniz. Şehirde bayağı bir dolandım ama fotoğraf çekmek nedense aklıma gelmedi, yola çıkmadan bir gece önce meydana çıkıp eksiği tamamladım. Buradan Lima'ya 21 saatlik dön baba dönelim virajlı bir yol bizi bekliyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/04/titikaka-golu-bir-gun-peru-puno.html", "text": "Titikaka gölü ve çevresi turizmden nasibini almış ama bir şekilde geleneklerine bağlı kalmayı da becermiş. Mesela Taquila adasında gelenekler sanki beş asır önceki gibi. Halen örgü örmek erkek işi, halen birisinin şapka rengine bakmak kimlik kartına bakmak gibi: evli mi, çocuklu mu, toplumda önder mi? Hepsi şapkanın renklerinde ve giyilme şeklinde saklı. Bu haliyle Titikaka sanki turizmde dengeyi bulmuş gibi: dileyen turla geliyor üç saat kalıp fotoğrafını çekip gidiyor. Dileyen sınırlı sayıda turist geceleyin elektriği, ısıtması, ev içinde suyu ve tuvaleti olmayan köy evlerinde kalıyor. Titikaka'yı bu yönüyle de seviyorum, biraz emek vererek daha değişik bir açıdan görmeniz de mümkün. Sadece turistik yönüne bakmanız da. Bugün turistim sadece, fotoğrafımı çeker giderim kardeşim. Cusco üzerinden başkent Lima'ya uzun ve binbir virajlı bir yolumuz var. Daha yazardım ama manzara çok iyi, fotoğraf makinasını çantasına kaldırayım ki seyretmenin zevki çıksın. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/05/hindistan-bal-emicileri-bilisim.html", "text": "Hindistan çok büyük, çok fakir, çok zengin, çok uçlarda kısacası çok karışık bir yer. Ama Hindistan şehirlerinin hepsinin ortak bir noktası var: altyapıları eksik. Bu yazıdaki fotoğrafları ve bilgileri Hindistan'ın ünlü bilişim şehri Bangalore'daki bir projeden aldım. Bangalore, 2000'li yıllardan beri dünyanın en büyük sözleşmeli bilişim desteği veren şirketlerine ev sahipliği yapıyor. Şehir \"Hindistan'ın Silikon vadisi\" lakabıyla tanınıyor. Tam tamına 350,000 kişi bu şehirde bilgisayat teknolojisiyle ilgili işlerden geçiniyor. Yani şehrin hali vakti yerinde. Ama diğer Hindistan şehirleri gibi kanalizasyon sistemi yok. Tuvalet atıkları binaların kanalizasyon çukurlarında depolanıyor. Ve resmini gördüğünüz vidanjörler tarafından her gün toplanıyor. Vidanjör deyince ne olduğunu bir türlü anlamıyoruz, belki de bilerek böylesine yabancı bir kelimeyi kullanmışiz, ne diyecektik? B. k kamyonu mu? Hintliler de böyle düşünmüş olmalı ki, bu kamyonların yerel adı: Bal Emici. \"Ne alaka? \" dediğinizi duyar gibiyim. Bazı \"ballar\" ise yukarıdaki beton depolarda kurutuyor ya da daha iyisi aşağıdaki gibi toprak bir depoya serilip kurutuluyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/05/kerala-guney-hindistann-en-guzel-sehri.html", "text": "Hindistan'ın güney ucundaki Kochi şehri yüzyıllar boyunca ticaret yapanların ve gezenlerin bölgede en sık uğradığı yerlerden biri olmuş. Bunun bir sebebi coğrafi konumu, diğeriyse gerçekten hoş bir şehir olması. Kochi, Hindistan'ın en gelişmiş eyaletlerinden Kerala'da yer alıyor. Kerala'nın sağlık altyapısı Hindistan'ın en iyisi olmasının ötesinde bazı değerlerde ABD'nin başkenti Washington'dan daha iyi durumda. Kişi başı sağlık harcaması olarak Washington'dan kat be kat az harcama yapmasına rağmen daha iyi sonuçlara ulaşmışlar. Kimisi kerameti Kerala'nın okumuş nüfusunda kimisi de eyaletin sosyalist yönetiminde buluyor. Kochi şehri Hindistan'ın en güneyinde karışık bir adalar ve kanallar bölgesinin girişinde yer alıyor. Kötü deniz koşullarından etkilenmeden ticaret yapmak isteyenleri çeken limanları sayesinde Kochi yüzyıllar boyunca yabancıları ağırlamış. Şehir ilk başlarda Araplar ve Çinlilerle ticaret yapmış. Kochililer şehirdeki müslüman nüfusun yüksekliğini ve yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz \"Çinli balıkçı\" ağlarını bu eski zamanlara bağlıyorlar. Şehir daha sonra Pasifik okyanusunda ticaret yapmak isteyen Portekiz, Hollanda ve İngiltere tarafından zaman zaman boyunduruk altına alınmış. Kochi bütün bunlara rağmen kendi Hintli benliğini korumayı başarmış. Bugün şehrin Arap denizine bakan eski kısmını dolaştığınızda tüm eski ziyaretçilerden kalma irili ufaklı onlarca binaya denk geliyorsunuz. Kentteki eski binaların çoğu otel, restoran ya da müze olarak korunmuş. Doğa cömert, çevre güzel, eserler güzel. Kochi'ye \"Arap Denizinin Kraliçesi\" denmesi boşuna değil. Yalnız Mayıs ayında Kochi ciddi olarak sıcak ve nemli. Öğle saatlerinde yerellerin yaptığını yapıp esen bir köşeden gelen geçeni seyretmek en iyisi. Kentte herkes Mayıs ortasında başlayacak olan muson yağmurlarının getireceği serinliği dört gözle bekliyor. Musonlar başlayınca Hindistan'da zaten yavaş olan ulaşım daha da yavaşlıyor, bazen kesintiye uğruyor. Kuzeyden başladığımız Hindistan gezisinde en güneye kadar indik. Buradan daha güneyde Hindistan içinde görecek fazla bir şey kalmadı. On bir ay gezinin sonunda artık eve yollanma zamanı. Hadi toplayın sırt çantanızı, bu gezinin son durağında daha da güneyde güzel bir yere gideceğiz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/05/kochi-guney-hindistan-en-guzel-sehri.html", "text": "Hindistan'ın güney ucundaki Kochi şehri yüzyıllar boyunca ticaret yapanların ve gezenlerin bölgede en sık uğradığı yerlerden biri olmuş. Bunun bir sebebi coğrafi konumu, diğeriyse gerçekten hoş bir şehir olması. Kochi, Hindistan'ın en gelişmiş eyaletlerinden Kerala'da yer alıyor. Kerala'nın sağlık altyapısı Hindistan'ın en iyisi olmasının ötesinde bazı değerlerde ABD'nin başkenti Washington'dan daha iyi durumda. Kişi başı sağlık harcaması olarak Washington'dan kat be kat az harcama yapmasına rağmen daha iyi sonuçlara ulaşmışlar. Kimisi kerameti Kerala'nın okumuş nüfusunda kimisi de eyaletin sosyalist yönetiminde buluyor. Kochi şehri Hindistan'ın en güneyinde karışık bir adalar ve kanallar bölgesinin girişinde yer alıyor. Kötü deniz koşullarından etkilenmeden ticaret yapmak isteyenleri çeken limanları sayesinde Kochi yüzyıllar boyunca yabancıları ağırlamış. Şehir ilk başlarda Araplar ve Çinlilerle ticaret yapmış. Kochililer şehirdeki müslüman nüfusun yüksekliğini ve yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz \"Çinli balıkçı\" ağlarını bu eski zamanlara bağlıyorlar. Şehir daha sonra Pasifik okyanusunda ticaret yapmak isteyen Portekiz, Hollanda ve İngiltere tarafından zaman zaman boyunduruk altına alınmış. Kochi bütün bunlara rağmen kendi Hintli benliğini korumayı başarmış. Bugün şehrin Arap denizine bakan eski kısmını dolaştığınızda tüm eski ziyaretçilerden kalma irili ufaklı onlarca binaya denk geliyorsunuz. Kentteki eski binaların çoğu otel, restoran ya da müze olarak korunmuş. Doğa cömert, çevre güzel, eserler güzel. Kochi'ye \"Arap Denizinin Kraliçesi\" denmesi boşuna değil. Yalnız Mayıs ayında Kochi ciddi olarak sıcak ve nemli. Öğle saatlerinde yerellerin yaptığını yapıp esen bir köşeden gelen geçeni seyretmek en iyisi. Kentte herkes Mayıs ortasında başlayacak olan muson yağmurlarının getireceği serinliği dört gözle bekliyor. Musonlar başlayınca Hindistan'da zaten yavaş olan ulaşım daha da yavaşlıyor, bazen kesintiye uğruyor. Kuzeyden başladığımız Hindistan gezisinde en güneye kadar indik. Buradan daha güneyde Hindistan içinde görecek fazla bir şey kalmadı. On bir ay gezinin sonunda artık eve yollanma zamanı. Hadi toplayın sırt çantanızı, bu gezinin son durağında daha da güneyde güzel bir yere gideceğiz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/05/maldivler-maafushi-adas.html", "text": "Hindistan'ın güneyinden Türkiye'ye ya Delhi üzerinden ya da daha zevklisi Maldivler üzerinden gelmek mümkün. Daha önce Delhi'den geçtiğim için dönüş için Maldivler'i seçtim. Maldivler'de toplamdan 1200 ada var ama bunların sadece 200'ü yerleşime açık. Başşehir Male 2 km ye 3 km boyunda küçücük bir alan üzerinde kurulu belki de dünyanın en yoğun yerleşim yerlerinden biri: adada kilometrekare başına 18000 kişi yaşıyor. Male, Maldivlerde iş yapmak isteyenlerin uğraması gereken bir iş merkez ve yabancıların işlettiği tatil köylerine ucuz kaynak sağlayacak bir işçi deposu olarak görev yapıyor. Maldivler'e gelen turistlerin çoğu halka pek temas etmeden doğrudan tatil köylerine gidiyor. Ülkedeki tatil köyleri Maldivlerin geri kalanından oldukça farklı kurallarla yönetiliyorlar. Maldivler halkının büyük bir kısmı oldukça muhafazakar Müslümanlardan oluşuyor ve günlük yaşamda dinin ağırlığı çok. Ama bu istekleri ekonomik gerçeklerle her zaman uyuşmadğında pratikte olabiliyorlar. Örneğin ülkede Maldivlillerin yaşadığı yerlerde alkol satılması kesinlikle yasak. Ama tatil köylerinde serbest. Maldivlerde yerel yönetim tarafından belirlenen plajlar dışında ya da mayo ya da bikiniyle denize girilmesi yasak. Halk içine diz kapağını örtmeyen şort ile çıkmak yasak. Yani iki ayrı Maldivler var: biri turistlerin genelde gördüğü diğeriyse Maldivlilerin yaşadığı. Tsunami sonrası Maldivler hükümeti yerel halkın ekonomik kalkınmasını hızlandırmak için bir kaç adada halkın oturduğu yerlerde de pansiyon ve otel açılmasına izin vermiş. Bu adaların özelliği turist tatil köylerinin serbestliğiyle Maldivlilerin gelenekselliği arasında bir yerde turizm yapmaya çalışmaları. Ziyaret ettiğim Maafushi adası yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı bir yer. Tatil köylerine göre fiyatları oldukça hesaplı ama Asya'daki benzerlerine göre pahalı. Maldivler hükümeti politika olarak az ama öz turist istiyor. Ülkede hemen hiç bir şey üretilmediği için hemen her şey ithal. Ee denizin ortasına nereden meyve, sebze, elektrik, su getirirseniz getirin pahalı olur. Onun için Maldivler göze sefa, cebe cefa. Maafushi adası enlemesine bir, boylamasına on dakikada yürünebiliyor. Yerel dilde \"büyük ada\" anlamına geliyor, bu size diğer adaların büyüklüğü hakkında bir bilgi verir herhalde. Yerel halk biraz mesafeli ama yardımsever ve güleryüzlü. Güneşlenmek dışında bir şeyler yapmak isteyenler için Maafushi'den çevredeki diğer \"küçük\" adalara turlar var. Maafushi güzel ama deniz-kum-güneş üçlemesi iki günü geçince kaçacak yer aramaya başlarım. Yine öyle oldu. Yolcudur Abbas. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/05/maldivlerde-maafushi-adas.html", "text": "Hindistan'ın güneyinden Türkiye'ye ya Delhi üzerinden ya da daha zevklisi Maldivler üzerinden gelmek mümkün. Daha önce Delhi'den geçtiğim için dönüş için Maldivler'i seçtim. Maldivler'de toplamdan 1200 ada var ama bunların sadece 200'ü yerleşime açık. Başşehir Male 2 km ye 3 km boyunda küçücük bir alan üzerinde kurulu belki de dünyanın en yoğun yerleşim yerlerinden biri: adada kilometrekare başına 18000 kişi yaşıyor. Male, Maldivlerde iş yapmak isteyenlerin uğraması gereken bir iş merkez ve yabancıların işlettiği tatil köylerine ucuz kaynak sağlayacak bir işçi deposu olarak görev yapıyor. Maldivler'e gelen turistlerin çoğu halka pek temas etmeden doğrudan tatil köylerine gidiyor. Ülkedeki tatil köyleri Maldivlerin geri kalanından oldukça farklı kurallarla yönetiliyorlar. Maldivler halkının büyük bir kısmı oldukça muhafazakar Müslümanlardan oluşuyor ve günlük yaşamda dinin ağırlığı çok. Ama bu istekleri ekonomik gerçeklerle her zaman uyuşmadğında pratikte olabiliyorlar. Örneğin ülkede Maldivlillerin yaşadığı yerlerde alkol satılması kesinlikle yasak. Ama tatil köylerinde serbest. Maldivlerde yerel yönetim tarafından belirlenen plajlar dışında ya da mayo ya da bikiniyle denize girilmesi yasak. Halk içine diz kapağını örtmeyen şort ile çıkmak yasak. Yani iki ayrı Maldivler var: biri turistlerin genelde gördüğü diğeriyse Maldivlilerin yaşadığı. Tsunami sonrası Maldivler hükümeti yerel halkın ekonomik kalkınmasını hızlandırmak için bir kaç adada halkın oturduğu yerlerde de pansiyon ve otel açılmasına izin vermiş. Bu adaların özelliği turist tatil köylerinin serbestliğiyle Maldivlilerin gelenekselliği arasında bir yerde turizm yapmaya çalışmaları. Ziyaret ettiğim Maafushi adası yaklaşık 2000 kişinin yaşadığı bir yer. Tatil köylerine göre fiyatları oldukça hesaplı ama Asya'daki benzerlerine göre pahalı. Maldivler hükümeti politika olarak az ama öz turist istiyor. Ülkede hemen hiç bir şey üretilmediği için hemen her şey ithal. Ee denizin ortasına nereden meyve, sebze, elektrik, su getirirseniz getirin pahalı olur. Onun için Maldivler göze sefa, cebe cefa. Maafushi adası enlemesine bir, boylamasına on dakikada yürünebiliyor. Yerel dilde \"büyük ada\" anlamına geliyor, bu size diğer adaların büyüklüğü hakkında bir bilgi verir herhalde. Yerel halk biraz mesafeli ama yardımsever ve güleryüzlü. Güneşlenmek dışında bir şeyler yapmak isteyenler için Maafushi'den çevredeki diğer \"küçük\" adalara turlar var. Maafushi güzel ama deniz-kum-güneş üçlemesi iki günü geçince kaçacak yer aramaya başlarım. Yine öyle oldu. Yolcudur Abbas. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/09/loboc-nehri-ve-cikolata-tepeler-visayas.html", "text": "Filipinler yaklaşık 7000 adadan oluşuyor. Adaların her birinin ayrı bir ruhu var, kimisi daha sakin kimisi trafiğe boğulmuş ama hepsi de illaki yeşil. Bohol adasının kıyısındaki kentler ( ki kent diyorum çünkü Filipinliler öyle diyor, nüfuslar 70 bilemedin 100 bin), gürültülü ve hoş olmayan yerler. Adanın iç kısımları ise inadına güzel inadına alımlı. Bir yere yeni vardığınızda, henüz fiyatları bilmiyorken. Bohol'da da iskele yakınlarında ada turu için pazarlık etmeye başlarsanız fiyat %25-30 yukarı çıkıyor. Yok kaldığınız yere sorarsanız fiyat düşüyor. Her neyse uzatmayayım, sürücüyle anlaştınız, sabah geldi sizi aldı. İlk gideceğiniz yer çikolata tepeler. Bakınız yukarıdaki fotoğraflar. Bu tepeler eskiden denizin altında imiş, suların çekilmesi sırasında gördüğünüz şekle bürünmüşler. Harry Potter serisinde Çikolata tepeler çıkınca gelen turist sayısı katlanmış. Sonraki durağımızda Loboc nehri üzerinde keyifli bir tekne gezintisi. Tam turistik. Çinli turistler var, çooook gürültülü. Ama arada takılmak lazım deyip kulakları tıkayıp çevreye bakalım. Sekiz saatlik ada turunun sonunda yeşillikler aniden bitiyor ve adayla tam bir tezat oluşturan Tagbilaran şehrinin dumana boğulmuş griliği ufukta beliriyor."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/09/venezuela-hem-geziyor-hem-cok-para.html", "text": "Gezmeyi seven sevmeyen tüm Venezuela'lıları bu ara bir telaş almış durumda: hepsi uçak bileti peşinde. Niye mi? Venezuela'lılar hem gezmenin hem de üzerine para kazanmanın bir yolunu bulmuşlar. Hepsi beceriksiz hükümetleri yüzünden. Venezuela uzun süre Chavez tarafından sosyalist prensiplere göre yönetildi ve bir çok firma millileştirildi. Ülkede çalışan yabancı firmaların kazandıkları paraları yurtdışına çıkarmaları yasaklandı. Bu ve buna benzer politikaların sonucu olarak kimse Venezeula'ya yatırım yapmak istemiyor: ülke çok kötü bir döviz sıkıntısına düşmüş durumda. Merkez bankası resmi kuru ile karaborsa kur arasındaki fark tam 7 katına çıkmış. Merkez bankasından döviz satın almak bir kaç durum dışında imkansız. Bu durumlardan biri yurt dışı seyahatine çıkmak. İşte tam bu noktada Venezuelaların gezerek para kazanmasına imkan kılan bir olanak doğmuş. Eğer Venezuela vatandaşıysanız ve uçak biletiniz ile Merkez bankasına giderseniz size 3000 USD'yi karaborsanının yedide biri fiyatına satıyorlar. Kısacası: bileti gösterin, doları kapın, dışarı çıkın ve tam yedi katına satın, ülke dışına çıkmanıza dahi gerek yok. Ama daha fazla kazanmak isteyen Venezuelalılar için bir adım daha var. uçakla ABD'ye gitmek ve kredi kartlarından komisyon verip karşılığında nakit slip çektirmek. Bu şekilde ellerinde bir sürü nakitle ülkeye dönen Venezuelalılar karaborsada dövizleri bozdurup hemen yeniden uçak bileti almak için sıraya giriyorlarmış. Bugünlerde Venezuela'dan yurtdışına uçaklar 6 haftalığına tamamıyla doluymuş, ona göre. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/09/venezuelallar-hem-geziyor-hem-cok-para.html", "text": "Gezmeyi seven sevmeyen tüm Venezuela'lıları bu ara bir telaş almış durumda: hepsi uçak bileti peşinde. Niye mi? Venezuela'lılar hem gezmenin hem de üzerine para kazanmanın bir yolunu bulmuşlar. Hepsi beceriksiz hükümetleri yüzünden. Venezuela uzun süre Chavez tarafından sosyalist prensiplere göre yönetildi ve bir çok firma millileştirildi. Ülkede çalışan yabancı firmaların kazandıkları paraları yurtdışına çıkarmaları yasaklandı. Bu ve buna benzer politikaların sonucu olarak kimse Venezeula'ya yatırım yapmak istemiyor: ülke çok kötü bir döviz sıkıntısına düşmüş durumda. Merkez bankası resmi kuru ile karaborsa kur arasındaki fark tam 7 katına çıkmış. Merkez bankasından döviz satın almak bir kaç durum dışında imkansız. Bu durumlardan biri yurt dışı seyahatine çıkmak. İşte tam bu noktada Venezuelaların gezerek para kazanmasına imkan kılan bir olanak doğmuş. Eğer Venezuela vatandaşıysanız ve uçak biletiniz ile Merkez bankasına giderseniz size 3000 USD'yi karaborsanının yedide biri fiyatına satıyorlar. Kısacası: bileti gösterin, doları kapın, dışarı çıkın ve tam yedi katına satın, ülke dışına çıkmanıza dahi gerek yok. Ama daha fazla kazanmak isteyen Venezuelalılar için bir adım daha var. uçakla ABD'ye gitmek ve kredi kartlarından komisyon verip karşılığında nakit slip çektirmek. Bu şekilde ellerinde bir sürü nakitle ülkeye dönen Venezuelalılar karaborsada dövizleri bozdurup hemen yeniden uçak bileti almak için sıraya giriyorlarmış. Bugünlerde Venezuela'dan yurtdışına uçaklar 6 haftalığına tamamıyla doluymuş, ona göre. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/09/yoda-dedesi-tarsiyerler-filipinler-cad.html", "text": "Filipinlerin Bohol adası küçük ve garip görünümlü bir canlıya ev sahipliği yapıyor. Yüzüne baktığınızda size boş bakışlarlar karşılık veren Tarsiyerler gececi yaratıkları yani gündüzleri uyuyarak geçiriyorlar ama gece hareketleniyorlar. Gözleri geceleri etrafı gayet iyi görüyor, baksanıza kocamanlar. Ama gördüklerini anlarlar mı bilmem: beyinleri gözlerinden daha küçük. Ağırlıkları sadece 60-160 gram aralığında olan bu hayvanlara teknik olarak \"Cadı Makigiller- Kuru Burunlu Maymunlar\" adları da veriliyor ama biz onlara en iyisi \"Yoda'nın dedesi\" deyip geçelim. Bir zamanların oldukça tutulan filmi Yıldız Savaşlarının bilge Yoda'sının Tarsiyelerden ilham alınıp çizildiğine dair rivayetler var. Doğru mu? Sizindir yorum jedi genç. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/09/yodann-dedesi-tarsiyerler-filipinler.html", "text": "Filipinlerin Bohol adası küçük ve garip görünümlü bir canlıya ev sahipliği yapıyor. Yüzüne baktığınızda size boş bakışlarlar karşılık veren Tarsiyerler gececi yaratıkları yani gündüzleri uyuyarak geçiriyorlar ama gece hareketleniyorlar. Gözleri geceleri etrafı gayet iyi görüyor, baksanıza kocamanlar. Ama gördüklerini anlarlar mı bilmem: beyinleri gözlerinden daha küçük. Ağırlıkları sadece 60-160 gram aralığında olan bu hayvanlara teknik olarak \"Cadı Makigiller- Kuru Burunlu Maymunlar\" adları da veriliyor ama biz onlara en iyisi \"Yoda'nın dedesi\" deyip geçelim. Bir zamanların oldukça tutulan filmi Yıldız Savaşlarının bilge Yoda'sının Tarsiyelerden ilham alınıp çizildiğine dair rivayetler var. Doğru mu? Sizindir yorum jedi genç. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/11/tibet-en-kutsal-yeri-lhasa-potala-saray.html", "text": "Lhasa'nın bulunduğu vadiye 300 metre yukarıdan bakan dört asırlık Potala saray barındırdığı eserler, gerek ve tarihi öneminden dolayı Lhasa'ya gelenlerin mutlaka gezmesi gereken yerlerden. 1000 odalı bu sarayı 1645-1959 yılları arasında Tibet'te dinin başı olan Dalay Lama'lar tarafından kullanılmış. 1959 yılında son Dalay Lama, Çinlilerin baskısından yılıp ülkeden kaçınca boş kalmış Sonra müzeye çevrilmiş. Sarayda Tibet budizminin liderleri dört asır boyunca kesintisiz yaşadığı için çok sayıda dini eser bulunuyor. Dünya mirası listesindeki bu devasa binada budistlerce tapılan çeşitli varlıklara ve insanlara adanmış on binden fazla tapınakçık ve iki yüz binden fazla da budizmle ilgili heykel var. Veee bunları görmek için sadece iki saatiniz var, çünkü bilet saat sınırlamalı veriliyor. Üstelik sarayı gezmek için mutlaka rehber almanız gerekiyor, tek başınıza girmenize izin verilmiyor. Durun bitmedi devamı da var. Sarayı gezmek için o kadar çok istekli var ki ( ee Çin'in nüfusu 1.3 milyar, %1 gelmek istese hesabı siz yapın) binanın zarar görmesini engellemek için ziyaretçi sayısını günde 2300 ile sınırlamak zorunda kalmışlar. Bir de giriş biletini korkunç pahalı hale getirmişler: tam 210 Türk Lirası. Üstelik Çinliler de aynı fiyatı ödüyor, yani maksat gelenleri caydırmak. Bu fiyatı başka yerde dünyada ödemezdim, ama Lhasa'ya gelmesi dert gezmesi dert bari bunu göreyim dedim. Ama cebim acıdı doğrusu. Bunların üzerine sarayın içinde fotoğraf çekmek yasak. Sarayın içinin sade ama etkileyici olduğunu söyleyeyim, her ne kadar rehber devamlı bulunulan mekanla ilgili bir şeyler anlatsa da akılda kalmıyor. Zaten rehberin dediklerini tam hatırlayan kaç turist çıkar acaba? Sadece binanın heybeti ve vadideki konumu bile akıllara kazınması için yeter aslında. Binayı verilen zaman içinde gezip en üstteki bekleme terasına çıktığımda Lhasa'nın daha önce tam göremediğim esas yüzüyle karşılaştım. Lhasa şehrinin hükümet emriyle geliştirilen bölümleri tüm çıplaklıkları ve çirkinlikleriyle gözüküyor. Potala'yla ne kadar tezatlar. Belki de en iyisi şehri boşverip aşağıdaki budist rahipler gibi sadece binanın detaylarına dalarak Potala'nın keyfini sürmek. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/11/tibetin-en-kutsal-yeri-lhasada-potala.html", "text": "Lhasa'nın bulunduğu vadiye 300 metre yukarıdan bakan dört asırlık Potala saray barındırdığı eserler, gerek ve tarihi öneminden dolayı Lhasa'ya gelenlerin mutlaka gezmesi gereken yerlerden. 1000 odalı bu sarayı 1645-1959 yılları arasında Tibet'te dinin başı olan Dalay Lama'lar tarafından kullanılmış. 1959 yılında son Dalay Lama, Çinlilerin baskısından yılıp ülkeden kaçınca boş kalmış Sonra müzeye çevrilmiş. Sarayda Tibet budizminin liderleri dört asır boyunca kesintisiz yaşadığı için çok sayıda dini eser bulunuyor. Dünya mirası listesindeki bu devasa binada budistlerce tapılan çeşitli varlıklara ve insanlara adanmış on binden fazla tapınakçık ve iki yüz binden fazla da budizmle ilgili heykel var. Veee bunları görmek için sadece iki saatiniz var, çünkü bilet saat sınırlamalı veriliyor. Üstelik sarayı gezmek için mutlaka rehber almanız gerekiyor, tek başınıza girmenize izin verilmiyor. Durun bitmedi devamı da var. Sarayı gezmek için o kadar çok istekli var ki ( ee Çin'in nüfusu 1.3 milyar, %1 gelmek istese hesabı siz yapın) binanın zarar görmesini engellemek için ziyaretçi sayısını günde 2300 ile sınırlamak zorunda kalmışlar. Bir de giriş biletini korkunç pahalı hale getirmişler: tam 210 Türk Lirası. Üstelik Çinliler de aynı fiyatı ödüyor, yani maksat gelenleri caydırmak. Bu fiyatı başka yerde dünyada ödemezdim, ama Lhasa'ya gelmesi dert gezmesi dert bari bunu göreyim dedim. Ama cebim acıdı doğrusu. Bunların üzerine sarayın içinde fotoğraf çekmek yasak. Sarayın içinin sade ama etkileyici olduğunu söyleyeyim, her ne kadar rehber devamlı bulunulan mekanla ilgili bir şeyler anlatsa da akılda kalmıyor. Zaten rehberin dediklerini tam hatırlayan kaç turist çıkar acaba? Sadece binanın heybeti ve vadideki konumu bile akıllara kazınması için yeter aslında. Binayı verilen zaman içinde gezip en üstteki bekleme terasına çıktığımda Lhasa'nın daha önce tam göremediğim esas yüzüyle karşılaştım. Lhasa şehrinin hükümet emriyle geliştirilen bölümleri tüm çıplaklıkları ve çirkinlikleriyle gözüküyor. Potala'yla ne kadar tezatlar. Belki de en iyisi şehri boşverip aşağıdaki budist rahipler gibi sadece binanın detaylarına dalarak Potala'nın keyfini sürmek. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/11/tibetliler-et-yiyor-ama-hayvanlarn.html", "text": "Tibetlilerin çoğu Budist. Budizmin amacı da Nirvana'ya ulaşabilmek. Budistler ruhların ölmediğine değişik bedenlerde tekrar tekrar dünyaya geldiklerine inanıyorlar. İnançlarına göre bu hayatlarında ne kadar iyilik yaparlarsa bir sonraki hayatta ruhani olarak o kadar üst seviyeden geri geleceklerini düşünüyorlar. Yani bu hayatında kötü biri oluran bir sonraki hayatında düşük bir varlık olarak hayata dönüyorsun, iyi biriysen bir sonraki hayatında daha iyi bir hayat sürüyorsun. Bunun adına \"Karma\" inancı diyorlar. Budistler yaşamlarının büyük bir kısmın \"hareket-sonuç\" üzerine kuruyorlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/12/tibet-nasl-gidilir-ne-zaman-gidilir-ne.html", "text": "Tibet'e gitmek için önce Çin vizeniz olması arkasından da Tibet seyahat izin belgesi almanız lazım. Vize işlemleri için Çin büyükelçiliğinin görevlendirdiği 4-5 vize acentasından birine gerekli belgelerle giderseniz 5 işgünü içinde turist vizeniz hazır. Tibet'e gitmek için önce Çin vizeniz olması arkasından da Tibet seyahat izin belgesi almanız lazım. Vize işlemleri için Çin büyükelçiliğinin görevlendirdiği 4-5 vize acentasından birine gerekli belgelerle giderseniz 5 işgünü içinde turist vizeniz hazır. Çin vizenizi aldınız, şimdi sıra Tibet seyahat izin belgenizi almakta. Çin hiç bir yabancının tek başına Tibet'te dolaşmasını istemiyor, başınıza illaki birini dikiyorlar. Bu rehberin parası sizden çıkıyor, günde 50 USD. Sonra rehbersiz havaalanından şehir merkezine gitmenize izin vermiyor. Havaalanı şehre bir saat mesafede ve taksi 70 USD. Sonra müzelere falan tek başınıza girmenize izin vermiyorlar. Eee madem bunları isteyecekler bir de siz gelmeden \"ülke içi vize\" anlamına gelebilecek \"Tibet seyahat izin belgesi\" istiyorlar. Bunu almak için yola çıkmadan 5-6 hafta önce Tibet'te size göz kulak olacak seyahat acentasını seçip vize detaylarını, istenen diğer belgelerini ve gezi ücretlerinizin bir kısmını peşinen ödemeniz gerekiyor. Sonra bu acenta sizin adınıza gerekli başvuruları yapıp izin belgenizi alıyor. Ben http://www. cafespinn. com/ ile yola çıktım, hizmetleri iyiydi. Çin içinde uçak firmalarının çoğu devletin, onlar da sağolsunlar kapitalizmi iyi öğrenmişler fiyatlar yüksekçe. Hele internetten almaya kalkarsanız cidden kötü. Tibet'e gitmek için uçak biletinizi ülkeye gelmeden almayın, Çin'e gelince seyahat acentalarından sorun çoğunlukla indirimli bilet bulacaksınız. Tibet'e gitmenin bir başka yolu da tren. Malum 5000 metreden geçen tren dünyada sadece Tibet'te var. Ancak Beijing-Lhasa yaklaşık iki gün kadar sürüyor ve yaz aylarında fiyatı uçakla hemen hemen aynı. Çünkü bu rotayı kullanmak isteyen o kadar çok yolcu var ki gişe memurlarına açıktan bilet başı 150 USD kadar ödeme yapmadan bilet bulmak neredeyse imkansız. Diyelim illa ki treni kullanacağım dediniz o zaman Lhasa'ya gelirken uçmanız giderken trene binmenizi tavsiye ediyorlar: Lhasa'dan hareket eden tren gündüz saatlerinde en iyi manzaralardan geçiyormuş, gelirken gece oluyormuş. Lhasa 3700 metrede ama ilginç bir şekilde yılda 300 gün güneş alıyor. Hani hava -20 ye düşüyor mu? Evet. Ama en azından içinde bayılmaz. Yaz kış Tibet'e gidebilirsiniz ama illa iyi hava diyorsanız yazın. Hava fena olmasın ama çok turist olmasın derseniz ilkbahar en iyisi. Çin hükümetinin yıldırma politikası yüzünden Lhasa'da günde 120 USD 'den aşağı para harcamanız mümkün değil. Rehber almanız zorunlu, kalabileceğiniz hosteller/oteller belli, müze girişleri el yakıyor. Ama ucuz olan şeyler de var: istediğiniz kadar yemek yiyin çünkü ucuz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/12/tibet-resmi-tatil-yogurt-senligi-lhasa.html", "text": "Yoğurdu bizim kadar seven başka millet var mı? Valla pek görmedim, ama bizim kadar olmasa da Tibetliler de yoğurt konusunda fena değiller hani. Yoğurdu bol kullanıyorlar hatta bizden bir adım ileri gidip yoğurda adanmış bir şenlik yapıp o günü resmi tatil ilan etmişler. Lhasa'da yoğurt günü şenlikleri ünlü Norbulingka parkında yapılıyor. Burası 1780lerden beri Dalay Lama'ların yazlık saray olarak kullandıkları bölge. Çin'liler Tibet'e girdikten sonra da bir müze / park haline getirilmiş. Tibetliler Norbulingka'yı kendi kimliklerinin korunması gereken bir kısmı olarak görüyorlar. Norbulingka'da hem dini törenkler düzenleniyor hem de kutlamalar yapılıyor. Yoğurt şenlikleri de halkın dört gözle beklediği olaylardan biri. Şenliğin olduğu gün tüm Tibet'te resmi tatil günü, haşl erkenden parklara piknik alanlarına koşturup bütün aile için güzel bir piknik alanı kapmaya çalşıyor. Norbulingka'da tüm ağaç altları sabahın dokuzunda kapılmıştı. Öğlene doğru Lhasa'lılar yavaş yavaş yoğurt şenliği kutlamaları için gelmeye başlıyorlar. Yanlarında yoğurttan çok bira getiriyorlar ama malum şenlik. Kutlamalar ülkenin her yanında gecenin geç saatlerine kadar ailelerin toplanıp sohbet ederken yoğurt, chaang ve bildiğin biranın köküne vurması şeklinde devam ediyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/12/tibete-nasl-gidilir-ne-zaman-gidilir-ne.html", "text": "Tibet'e gitmek için önce Çin vizeniz olması arkasından da Tibet seyahat izin belgesi almanız lazım. Vize işlemleri için Çin büyükelçiliğinin görevlendirdiği 4-5 vize acentasından birine gerekli belgelerle giderseniz 5 işgünü içinde turist vizeniz hazır. Tibet'e gitmek için önce Çin vizeniz olması arkasından da Tibet seyahat izin belgesi almanız lazım. Vize işlemleri için Çin büyükelçiliğinin görevlendirdiği 4-5 vize acentasından birine gerekli belgelerle giderseniz 5 işgünü içinde turist vizeniz hazır. Çin vizenizi aldınız, şimdi sıra Tibet seyahat izin belgenizi almakta. Çin hiç bir yabancının tek başına Tibet'te dolaşmasını istemiyor, başınıza illaki birini dikiyorlar. Bu rehberin parası sizden çıkıyor, günde 50 USD. Sonra rehbersiz havaalanından şehir merkezine gitmenize izin vermiyor. Havaalanı şehre bir saat mesafede ve taksi 70 USD. Sonra müzelere falan tek başınıza girmenize izin vermiyorlar. Eee madem bunları isteyecekler bir de siz gelmeden \"ülke içi vize\" anlamına gelebilecek \"Tibet seyahat izin belgesi\" istiyorlar. Bunu almak için yola çıkmadan 5-6 hafta önce Tibet'te size göz kulak olacak seyahat acentasını seçip vize detaylarını, istenen diğer belgelerini ve gezi ücretlerinizin bir kısmını peşinen ödemeniz gerekiyor. Sonra bu acenta sizin adınıza gerekli başvuruları yapıp izin belgenizi alıyor. Ben http://www. cafespinn. com/ ile yola çıktım, hizmetleri iyiydi. Çin içinde uçak firmalarının çoğu devletin, onlar da sağolsunlar kapitalizmi iyi öğrenmişler fiyatlar yüksekçe. Hele internetten almaya kalkarsanız cidden kötü. Tibet'e gitmek için uçak biletinizi ülkeye gelmeden almayın, Çin'e gelince seyahat acentalarından sorun çoğunlukla indirimli bilet bulacaksınız. Tibet'e gitmenin bir başka yolu da tren. Malum 5000 metreden geçen tren dünyada sadece Tibet'te var. Ancak Beijing-Lhasa yaklaşık iki gün kadar sürüyor ve yaz aylarında fiyatı uçakla hemen hemen aynı. Çünkü bu rotayı kullanmak isteyen o kadar çok yolcu var ki gişe memurlarına açıktan bilet başı 150 USD kadar ödeme yapmadan bilet bulmak neredeyse imkansız. Diyelim illa ki treni kullanacağım dediniz o zaman Lhasa'ya gelirken uçmanız giderken trene binmenizi tavsiye ediyorlar: Lhasa'dan hareket eden tren gündüz saatlerinde en iyi manzaralardan geçiyormuş, gelirken gece oluyormuş. Lhasa 3700 metrede ama ilginç bir şekilde yılda 300 gün güneş alıyor. Hani hava -20 ye düşüyor mu? Evet. Ama en azından içinde bayılmaz. Yaz kış Tibet'e gidebilirsiniz ama illa iyi hava diyorsanız yazın. Hava fena olmasın ama çok turist olmasın derseniz ilkbahar en iyisi. Çin hükümetinin yıldırma politikası yüzünden Lhasa'da günde 120 USD 'den aşağı para harcamanız mümkün değil. Rehber almanız zorunlu, kalabileceğiniz hosteller/oteller belli, müze girişleri el yakıyor. Ama ucuz olan şeyler de var: istediğiniz kadar yemek yiyin çünkü ucuz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2013/12/tibette-resmi-tatil-yogurt-senligi-lhasa.html", "text": "Yoğurdu bizim kadar seven başka millet var mı? Valla pek görmedim, ama bizim kadar olmasa da Tibetliler de yoğurt konusunda fena değiller hani. Yoğurdu bol kullanıyorlar hatta bizden bir adım ileri gidip yoğurda adanmış bir şenlik yapıp o günü resmi tatil ilan etmişler. Lhasa'da yoğurt günü şenlikleri ünlü Norbulingka parkında yapılıyor. Burası 1780lerden beri Dalay Lama'ların yazlık saray olarak kullandıkları bölge. Çin'liler Tibet'e girdikten sonra da bir müze / park haline getirilmiş. Tibetliler Norbulingka'yı kendi kimliklerinin korunması gereken bir kısmı olarak görüyorlar. Norbulingka'da hem dini törenkler düzenleniyor hem de kutlamalar yapılıyor. Yoğurt şenlikleri de halkın dört gözle beklediği olaylardan biri. Şenliğin olduğu gün tüm Tibet'te resmi tatil günü, haşl erkenden parklara piknik alanlarına koşturup bütün aile için güzel bir piknik alanı kapmaya çalşıyor. Norbulingka'da tüm ağaç altları sabahın dokuzunda kapılmıştı. Öğlene doğru Lhasa'lılar yavaş yavaş yoğurt şenliği kutlamaları için gelmeye başlıyorlar. Yanlarında yoğurttan çok bira getiriyorlar ama malum şenlik. Kutlamalar ülkenin her yanında gecenin geç saatlerine kadar ailelerin toplanıp sohbet ederken yoğurt, chaang ve bildiğin biranın köküne vurması şeklinde devam ediyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/01/cinde-tek-basnza-gezmek-icin-yedi-puf.html", "text": "1) Gideceğiniz yerin adresini Çince yazdırın. Kaldığınız yer bu konuda her zaman yardımcı olacaktır. Dünyanın diğer ülkelerinde bir adresi bulmak için yanımda harita ya da yerel dilde yazılmış bir tarif taşıma gerekliliğini hiç hissetmedim: Çin hariç. Gideceğiniz yerin adını biliyor olsanız bile muhtemelen yanlış telaffuz ediyorsunuz. Doğru etseniz bile sokakta karşılaştığınız kişi aksanı farklı olan bir şehirden olabilir ve sizi anlamayabilir. Onun için kaldığınız yere rica edin gideceğiniz adresi bir kağıda yazsınlar. 2) Mümkünse gideceğiniz yerin telefonunu alın. Elinizdeki adres / tarif yanlışsa etraftakilerden bir telefon isteyin ve arattırın. Çinliler genelde asık suratlı olsalar da yabancı biri yardım isteyince ellerinden geleni yapıyorlar, çekinmeyin yardım isteyin. 3) Gezeceğiniz bölgenin her iki dilde işaretlenmiş haritasını basın / alın. Lijiang şehrinde haritalar ya Çince ya İngilizceydi, sokaktaki birine gitmek istediğim yeri göstersem o anlamıyor o bana gösterse ben anlamıyordum. Zaten haritalara pek güvenmeyin Çinlilerin bir kısmı haritadan hiç anlamıyor. 5) Taksilerde taksimetre var ama bazı Çinli şoförler açmak istemiyorlar ve bazen pazarlık edemedikleri için yabancıları almak istemiyorlar. Taksiye gideceğiniz adresi gösterin. Sürücü taksimetre kolunu indirirse kabul etmiş demektir, yoksa pazarlığa hazır olun. Beş altı taksiden ancak biri pazarlıksız gitmeye razı oluyor, vaktiniz varsa deneyin ya da polisin denetlediği resmi taksi duraklarından birine gidin. 6) Olabildiği kadar metroyu kullanın. Hem işaretler daha anlaşılır hem otobüs sistemi kadar karışık değil. 7) Sabırlı olun. Eninde sonunda bir şekilde gideceğiniz yere gidiyor, alacağınız şeyi alıyorsunuz. Hızlı olmuyor ama oluyor, acele edip boşuna sinirlenmeyin. 1) Gideceğiniz yerin adresini Çince yazdırın. Kaldığınız yer bu konuda her zaman yardımcı olacaktır. Dünyanın diğer ülkelerinde bir adresi bulmak için yanımda harita ya da yerel dilde yazılmış bir tarif taşıma gerekliliğini hiç hissetmedim: Çin hariç. Gideceğiniz yerin adını biliyor olsanız bile muhtemelen yanlış telaffuz ediyorsunuz. Doğru etseniz bile sokakta karşılaştığınız kişi aksanı farklı olan bir şehirden olabilir ve sizi anlamayabilir. Onun için kaldığınız yere rica edin gideceğiniz adresi bir kağıda yazsınlar. 2) Mümkünse gideceğiniz yerin telefonunu alın. Elinizdeki adres / tarif yanlışsa etraftakilerden bir telefon isteyin ve arattırın. Çinliler genelde asık suratlı olsalar da yabancı biri yardım isteyince ellerinden geleni yapıyorlar, çekinmeyin yardım isteyin. 3) Gezeceğiniz bölgenin her iki dilde işaretlenmiş haritasını basın / alın. Lijiang şehrinde haritalar ya Çince ya İngilizceydi, sokaktaki birine gitmek istediğim yeri göstersem o anlamıyor o bana gösterse ben anlamıyordum. Zaten haritalara pek güvenmeyin Çinlilerin bir kısmı haritadan hiç anlamıyor. 5) Taksilerde taksimetre var ama bazı Çinli şoförler açmak istemiyorlar ve bazen pazarlık edemedikleri için yabancıları almak istemiyorlar. Taksiye gideceğiniz adresi gösterin. Sürücü taksimetre kolunu indirirse kabul etmiş demektir, yoksa pazarlığa hazır olun. Beş altı taksiden ancak biri pazarlıksız gitmeye razı oluyor, vaktiniz varsa deneyin ya da polisin denetlediği resmi taksi duraklarından birine gidin. 6) Olabildiği kadar metroyu kullanın. Hem işaretler daha anlaşılır hem otobüs sistemi kadar karışık değil. 7) Sabırlı olun. Eninde sonunda bir şekilde gideceğiniz yere gidiyor, alacağınız şeyi alıyorsunuz. Hızlı olmuyor ama oluyor, acele edip boşuna sinirlenmeyin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/01/cinle-ticaret-yapmak-ve-denetim-firmalar.html", "text": "Çin'de kazıklanmadan ticaret yapmakla ilgili bir kaç okuyucu emaili geldiği için kısa bir özet yapayım. 5) Mal gönderim sırasında anlaştığınız denetim firması konteynerlerin başına gelip içine konan malların numunelerle aynı olup olmadığından emin oluyor. Yani denetim firmaları başınıza gelecek bir sürü dertten sizi. Tabi bu sefer de ünü iyi olan bir denetim firması bulmanız gerekiyor. 5) Mal gönderim sırasında anlaştığınız denetim firması konteynerlerin başına gelip içine konan malların numunelerle aynı olup olmadığından emin oluyor. Yani denetim firmaları başınıza gelecek bir sürü dertten sizi. Tabi bu sefer de ünü iyi olan bir denetim firması bulmanız gerekiyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/01/skandal-cinde-walmart-esek-etine-tilki.html", "text": "Bu aralar Çin'de yenenleri yazıyorum ya. Bir tane daha. Yorumsuz. Çin'in bazı bölgelerinde eşek eti yaygınca tüketiliyor. Wal-Mart marketlerinde satılan \"Five Spice\" adlı eşek eti ürününde yapılan incelemede, tilki gibi başka hayvanlara ait DNA örneklerine rastlandı. Skandal, ülkenin doğu kıyısındaki Şantung eyaletinin Gıda ve İlaç İdaresi'nin yaptığı inceleme ile ortaya çıktı. Amerikan şirketi, yerel tedarikçilerine yönelik soruşturma konusunda Çin'deki yetkililerle işbirliği halinde olduklarını açıkladı. Ayrıca, gıda güvenliği kurallarının uygulanmasıyla ilgili olarak bir inceleme ekibi kurulduğu belirtildi. Wal-Mart'ın Çin'deki operasyonlardan sorumlu yöneticisi Greg Foran, \"Bu bizim için, tedarik yönetimine yönelik yatırımı artırmamız gerektiğine ilişkin ciddi bir ders.\" dedi. KFC ve Pizza Hut gibi markaları yöneten Yum Brands şirketinin satışları, Çin'deki tedarikçilerinin aşırı miktarda antibiyotik kullandığının ortaya çıkması üzerine büyük oranda düşmüştü. Avrupa'daki bir dizi ülkede ise et ürünlerine denetimsiz olarak at eti karıştırıldığı tıklayın ortaya çıkmıştı. Skandal, ülkenin doğu kıyısındaki Şantung eyaletinin Gıda ve İlaç İdaresi'nin yaptığı inceleme ile ortaya çıktı. Amerikan şirketi, yerel tedarikçilerine yönelik soruşturma konusunda Çin'deki yetkililerle işbirliği halinde olduklarını açıkladı. Ayrıca, gıda güvenliği kurallarının uygulanmasıyla ilgili olarak bir inceleme ekibi kurulduğu belirtildi. Wal-Mart'ın Çin'deki operasyonlardan sorumlu yöneticisi Greg Foran, \"Bu bizim için, tedarik yönetimine yönelik yatırımı artırmamız gerektiğine ilişkin ciddi bir ders.\" dedi. KFC ve Pizza Hut gibi markaları yöneten Yum Brands şirketinin satışları, Çin'deki tedarikçilerinin aşırı miktarda antibiyotik kullandığının ortaya çıkması üzerine büyük oranda düşmüştü. Avrupa'daki bir dizi ülkede ise et ürünlerine denetimsiz olarak at eti karıştırıldığı tıklayın ortaya çıkmıştı. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/01/yasak-sehir-ziyaret-etmeye-deger-mi.html", "text": "Çin'in başkenti Pekin'deki Yasak Şehir ziyaret etmeye değer mi? Uzatmadan fikrimi söyleyeyim: hayır. Çin deyince akla ilk gelen turistik yerlerden biri ülkenin 500 sene boyunca idare edildiği Yasak Şehir olur. Yasak şehir imparatorluk zamanında bütün hükümet binalarının toplandığı sur içindeki merkez Pekin'in tam merkezinde bulunuyormuş. Artık surlar ve yasak şehrin etrafındaki diğer binalar ayakta değil ama yasak şehrin binaları -en azından görünüşte- iyi korunmuş. 1000 metreye 750 metrelik bir alanda kurulu olan yasak şehrin adı artık \"Saray Müzesi\". Toplamda 9999 odadan oluşuyor ama boşuna heveslenmeyin odaların %99'u halka kapalı. Artık surlar ve yasak şehrin etrafındaki diğer binalar ayakta değil ama yasak şehrin binaları -en azından görünüşte- iyi korunmuş. 1000 metreye 750 metrelik bir alanda kurulu olan yasak şehrin adı artık \"Saray Müzesi\". Toplamda 9999 odadan oluşuyor ama boşuna heveslenmeyin odaların %99'u halka kapalı. Sarayın iç mekanlarının büyük bir kısmı ziyarete kapalı olduğu için geriye sadece dışarıdan görebilecekleriniz kalıyor. Müzenin isminin aslında \"saray bahçesi\" olarak değiştirilmesi gerekir. Pekin'de fazla vaktiniz varsa Yasak Şehir'e de uğrayın ama vaktiniz kısaysa sokaklarda yürümek hem daha öğretici hem daha eğlenceli. Diyebilirsiniz ki Çince bilmeden Çin'de dolaşmak kolay mı? Çok kolay denemez, ama zor değil. Bir sonraki yazıda hiç dil bilmeden Çin'de dolaşmanın püf noktalarına bakacağız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/01/yemek-akrep-deniz-yildizi-ati.html", "text": "Çin mutfağının yeryüzündeki hemen her şeyi kapsadığı malum. Hani derler ya \"bir tek uçanla kaçan kurtulur\". Yok Çinlilerden o da kurtulmaz. Çin'in başkenti Pekin'de iyi yemek isterseniz, lokanta çok. Canınız Pekin ördeği çekti diyelim. Dünyada daha iyi Pekin ördeği'ni nerede yiyebilirsiniz? Tam yerindesiniz. Ya da Çin mutfağına özgü buharda pişen bir mantı türü olan \"Dim Sum\" gerçekten lezzetli. Ama diyorsunuz ki madem Çin'e geldim Çinliler gibi yiyeceğim. O zaman Pekin'in ana caddelerinde değil de yerellerin takıldığı ara sokaklarda kalmış küçük tezgahlara takılacağız. Bu tezgahlarda aklınıza gelecek her türlü yemeği bulmak mümkün. Mesela akrep! Hala aç mısınız? Deniz yıldızına ne dersiniz? Ama akrebe göre iki kat daha pahalılar. Daha da pahalı bir şey isterseniz buyrun deniz atının tadına bakın. Deniz atı doğada nadir rastlanılan bir şey. Kim, ne zaman tadına bakmış ve beğenmiş ki Çin mutfağında kendine yer bulmuş? Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz tezgahta akrep, deniz yıldız, deniz atı ve bazı örümcek türleri yenebiliyordu. Eminim görmediğim farklı şeyler satan başka tezgahlar da vardır. Garip mi? Öyle de... Bizim de yabancılara garip gelen bir sürü yemeğimiz alışkanlığımız var. Bize garip gelen Çinliye normal. Afrika'da peynir yok, yemiyorlar. Yirmi sene kadar önce Nijerya'da çalışırken markette teneke kutularda satılan peyniri görünce çok sevinmiştik. Artık kahvaltılar daha keyifli olacaktı. Türklerin peynir sevincine anlam veremeyen Nijeryalı arkadaşımız bir parça peynir tatmak istedi. Ağzına peyniri alır almaz suratını ekşitip tükürmek için lavaboya koşması bir oldu. Bizim için son derece lezzetli olan peynir onun için \"tuzlu, garip kokulu, kötü tatlı ve yenmesi imkansız\" bir şeydi. Akrep, deniz yıldızı ya da deniz atı yiyin demiyorum. Sadece bizim için anlaması her ne kadar zor olsa da belki de bir bildikleri vardır diyorum. Seyahat etmek bizi kendi rahat alanımızdan alıp farklı dünyalara açtığı için güzel. Hem sadece akrebe mahkum değiliz, aynı sokakta dönerci de var. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/02/arjantini-50-ucuza-dolasmann-yolu.html", "text": "Arjantin uzaklarda olmasına rağmen genelde bizimle paralel sorunlar yaşayan bir ülke. Onlarda da ekonomik krizler, darbeler ve ne yaptığını bilmeyen popülist yönetimler var. İşin ilginci onların krizleri de bizimkilere yakın zamanlarda oluyor: Arjantin'de geçen ay döviz kurları fırladı, ortalık karıştı. Arjantin pesosu bizimkinden bile kötü değer kaybetti. Ancak devletin yanlış politikalarından dolayı Arjantin pesosunun daha da değer kaybedeceği düşünülüyor. Ülkede dolar kıtlığı başlamış durumda. \"Eee bundan bize ne?\" demeyin. İşte Arjantin'i ucuza dolaşmanın yolu bu kıtlık. Tek başınıza bilmediğiniz bir yerden para değiştirmek yerine kaldığınız yere sorun, size döviz büfesi bulma konusunda yardımcı olacaklardır. Bazı işyerleri de ödemeyi yabancı para birimiyle yapanlara \"mavi dolar\" kuru üzerinde hizmet ediyor, sormayı unutmayın. Tek başınıza bilmediğiniz bir yerden para değiştirmek yerine kaldığınız yere sorun, size döviz büfesi bulma konusunda yardımcı olacaklardır. Bazı işyerleri de ödemeyi yabancı para birimiyle yapanlara \"mavi dolar\" kuru üzerinde hizmet ediyor, sormayı unutmayın. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/04/asyann-kulak-temizleyicileri-is-ve-anti.html", "text": "Tayland, Vietnam, Hindistan veya Çin sokaklarında kulak temizleme zanaatini icra edenleri caddenin bir köşesinde ellerinde cımbız ve pamuk gelip geçenleri temizlemeye ikna etmeye çalışırken görebilirsiniz. Hani bayağı da müşterileri oluyor. Diyeceksiniz ki niye? Bu ülkelere kulak temizleme çubuğu girmemiş mi? Yooo, marketlerinde kulak temizleme çubuğu var. Herhalde eskiden kalma alışkanlık, görenek. Kulak temizletmek isteyenler bu zanaatkarların önüne oturuyorlar, onlarda 5 dakikada cımbız ve pamuk ile dikkatle kulağınızın içini temizlemeye girişiyor. İşiniz bitince parasınız verip ayrılıyorsunuz. Değişik bir iş dalı ama normal: alan razı veren razı. Bir de bunun anti-iş sürümü var: kulak temizletmeme karşılığında sizden para istiyorlar. Hindistan ve Nepal gibi ülkelerde kulak temizleyiciler turistlerin kulak temizletmek için para ödemediğini ama temizletmemek için üste para verebileceğiniz keşfetmişler. Geçen sene gezdiğim Goa'da da bu durum vardı. Kulak temizleyici sinsice yaklaşıp birden turistin kaçamayacağı şekilde onu sıkıştırıp kulağını temizlemeyi teklif ediyor. Turist kabul etsin ya da etmesin parasını almadan da gitmiyor. Kulak temizleme hem işi yaptığınızda hem de yapmadığınızda ödendiğiniz çok nadir iş dallarından biri olsa gerek. Bir de göbek deliği temizleyenler var ki onu da başka bir yazıya bırakayım artık. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/04/yoksa-alo-john-vakas-m-onlarca-tv.html", "text": "Ekteki video ABD'de yayın yapan bağımsız onlarca TV istasyonunun yılbaşı öncesi yaptığı haber yayınlarından derlenmiş. Şaka gibi ama değil: gerçek. Anlamak için İngilizce bilmenize gerek yok, çünkü haberler tekerleme gibi: aynı aynı aynı aynı. Bir seyredin hele, sonra üzerinde konuşalım. İşte linki burada, yeni bir pencere açılacak ve video gösterime başlayacak. 25. saniyeden sonrayı bekleyin. Hadi. Olay şu: ABD'deki yerel TV istasyonları kendilerine geçilen haber görüntülerini seçip yayınlıyorlar. Eğer TV istasyonunun bütçesi darsa metin yazarı çalıştırmayıp okunacak haber metnini de aynı firmadan satın alıyorlar. Bu durumda CNN. Bütün istasyonlar aynı kaynaktan yazılı metni alınca ortaya bu durum çıkmış. Gerçi \"Alo John\" vakası değil ama dünyadaki \"medya bağımsızlığı\" konusunda bir fikir veriyor. Bir seyredin hele, sonra üzerinde konuşalım. İşte linki burada, yeni bir pencere açılacak ve video gösterime başlayacak. 25. saniyeden sonrayı bekleyin. Hadi. Olay şu: ABD'deki yerel TV istasyonları kendilerine geçilen haber görüntülerini seçip yayınlıyorlar. Eğer TV istasyonunun bütçesi darsa metin yazarı çalıştırmayıp okunacak haber metnini de aynı firmadan satın alıyorlar. Bu durumda CNN. Bütün istasyonlar aynı kaynaktan yazılı metni alınca ortaya bu durum çıkmış. Gerçi \"Alo John\" vakası değil ama dünyadaki \"medya bağımsızlığı\" konusunda bir fikir veriyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/05/dabbawala-okuma-yazma-bilmeyenlerle.html", "text": "Kaliteye önem veren şirketlerin almaya çalıştığı bir sertifika var: \"altı sigma\". Bu sertifika için şirketler süreçlerini epey bir elden geçiriyorlar: operasyonlarını mükemmele yakın bir halde tekrarlayabilecek bir hale getirince de sertifikayı kapıyorlar. \"Altı sigma uyumlu\" olduğunu söyleyen bir şirket ürettiği her bir milyon mal/hizmet için sadece 3.4 hata yapmasına izin var. Şirketleri altı sigma uyumlu hale getirebilmek için piyasada yüzbinlerce danışman var ve harıl harılş çalışıyorlar, yine de zor ve zaman alan bir süreç. Şimdi sözünü edeceğim topluluk her gün 200 bin kap yemeği öğlene doğru evlerden tek tek topluyor, sonra da gitmesi gereken adreslere tek tek dağıtıyor. Yemekler yenince bu kez kapları geri toplayıp alındıkları adreslere akşamüstü iade ediyor. Çalışanları okuma yazma bilmeyecek kadar cahil olan bu topluluk üyeleri he sekiz milyon dağıtımda bir hata yapmaları ile tanınıyorlar. Bu özelliklerinden dolayı Harvard'lı araştırmacıların dikkatini çeken topluluk BBC ve Forbes yayın kuruluşları tarafından da sıkı bri şekilde takip edilip işlenmiş. Hindistan'nın bir çok şehrinde ama özellikle Mumbay'da aktif olan Dabbawala sistemi Hintlilerin nerede olursa olsun \"ev yemeği\" yeme isteğine hizmet etmek için kurulmuş. Dabbawala sisteminde çalışanlar 1890 yılından beri işe giden ama ev yemeği bekleyenlerin sefertaslarını öğlene doğru evlerden topluyor ve yemekten önce işyerlerine ulaştırıyorlar. Yemek sonrası kirli sefertaslarını toplayıp bu kez akşam olmadan evlere geri dağıtıyorlar. Yüz seneyi aşkın bir süredir sağlam bir şekilde çalışan Dabbawala sistemine göre evlerden toplanan sefertasları üzerine renk ve işaretlerden bir sistemle adresleme yapılıyor. Tren istasyonlarına kadar bisikletle sevkedilen sefertasları burada gidecekleri mahalleye göre tasnif edilip o bölgenin sorumlusuna teslim ediliyor. Okuma yazma bilmeyen çalışanlar kodlar yardımıyla doğru adrese teslimatı yapıyorlar. Herhangi bir yazılı ya da bilgisayara dayalı takip sistemi söz konusu değil. Yemek sonrası sefertasları bu kez ters yönde evlere geri dağıtılıyor. Dabbawala sistemi dağıtımda sadece el arabası, bisiklet ve tren kullanıyorlar. Mumbay'da çalışan beş bin Dabbawala aynı maaşı alıyor: 8000 Rupee ( yaklaşık 130 dolar). Organizasyonları çok basit sadece saha çalışanı, bölge şefi ve yöneticiler var ki yapılanma da kıdeme dayalı ve maaş farkı yok. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/05/en-ucuza-seyahat-ulke-tatil.html", "text": "Bu yaz yurtdışında bir yerlere gitmeye kesin kararlısınız ama bütçeyi düşünüyorsunuz. İşte günde 50 TL'den az harcayarak gezebileceğiniz yedi güzel ülke. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Güzel manzaralar, 19000 ada, iyi insanlar ve ucuz fiyatlar. Sonuç: Dört kere gittim, bir dört kere daha gidesim var. Halen turiste boğulmadan gezin bence. Farklı, zor doğa, geniş ülke, çok farklı kültür, dünyanın en yüksek yollarında harika manzaralar. 2003'e kadar turlar dışında turistin girmesi yasak olan bu ülke gerçi çok hızlı turizme açılıyor ama siz daha hızlı davranın. Ülkenin güneyinde halen günlük 75 cente oda var, gecikmeyin. Kendisi yakın, kültürü yakın, fiyatları da uygun. Bakın yaz da geldi, daha da keyifli olur şimdi. Hadi. Hemen kuzeyimizde, iki adım, yemyeşil, güzel, gezilesi, uygun fiyatlı. Karışık mı? Çoook. Pis mi? Hmmm. Satıcılar insanı deli ediyor mu? Evvvet. Gidilir mi? Deli misiniz, kaçmaz. Renkler, kültürler cümbüşü, midesine düşkünler için cennet. Ülkeye gelen toplam turist sayısı İstanbul'a gelenden az. Bu böyle kalmaz. Adalar, dağlar, kumsallar, ormanlar. Bu ülkede herşey var, bir tek siz yoksunuz. Üstelik fiyatlar da uygun. Eee hadi ama. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Güzel manzaralar, 19000 ada, iyi insanlar ve ucuz fiyatlar. Sonuç: Dört kere gittim, bir dört kere daha gidesim var. Halen turiste boğulmadan gezin bence. Farklı, zor doğa, geniş ülke, çok farklı kültür, dünyanın en yüksek yollarında harika manzaralar. 2003'e kadar turlar dışında turistin girmesi yasak olan bu ülke gerçi çok hızlı turizme açılıyor ama siz daha hızlı davranın. Ülkenin güneyinde halen günlük 75 cente oda var, gecikmeyin. Kendisi yakın, kültürü yakın, fiyatları da uygun. Bakın yaz da geldi, daha da keyifli olur şimdi. Hadi. Hemen kuzeyimizde, iki adım, yemyeşil, güzel, gezilesi, uygun fiyatlı. Karışık mı? Çoook. Pis mi? Hmmm. Satıcılar insanı deli ediyor mu? Evvvet. Gidilir mi? Deli misiniz, kaçmaz. Renkler, kültürler cümbüşü, midesine düşkünler için cennet. Ülkeye gelen toplam turist sayısı İstanbul'a gelenden az. Bu böyle kalmaz. Adalar, dağlar, kumsallar, ormanlar. Bu ülkede herşey var, bir tek siz yoksunuz. Üstelik fiyatlar da uygun. Eee hadi ama. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/05/ic-organlarnz-bir-haftada-eriten-bulasc.html", "text": "İç organlarınızı bir haftada eriten bulaşıcı Ebola virüsü hızla yayılıyor. Son olarak Gine'de 100'den fazla can alan virüs, komşu Liberya'ya da sıçradı ve orada da 10 can aldı. Ebola virüsünü kapanların %90'ı iki gün ila üç hafta arasında karaciğer, böbrek yetmezliği çekmeye başlıyor. Daha sonra iç organların erimesinden kaynaklanan iç kanamayla hasta ölüyor. Hastalığın bilinen bir tedavisi yok, hastalığa kapılanları sadece rahat tutmaya ve susuz kalmalarını önlemeye dayalı bir tedavi uygulanıyor. Geçen sene de Uganda ve Kongo Ebola salgını ve alınan önlemlerim yetersizliğiyle gündeme gelmişti. Uzmanlar hastalığın daha büyük bir nüfusa bulaşmamasını \"bulaştığı hemen herkesi hızlı olarak öldürdüğü için bulaşmaya vakti olmamasına\" bağlıyorlar. Ve ekliyorlar \" bu virüsün daha zayıf bir şekli ortaya çıkarsa, yani hastalar daha uzun süre yaşarsa işte o zaman sorun büyük olur\" diye uyarıyorlar. Ebola'dan için korunmanın şu an için biline en iyi yolu hastalığın olduğu bölgelerden uzak durmak. Ebola virüsünü kapanların %90'ı iki gün ila üç hafta arasında karaciğer, böbrek yetmezliği çekmeye başlıyor. Daha sonra iç organların erimesinden kaynaklanan iç kanamayla hasta ölüyor. Hastalığın bilinen bir tedavisi yok, hastalığa kapılanları sadece rahat tutmaya ve susuz kalmalarını önlemeye dayalı bir tedavi uygulanıyor. Geçen sene de Uganda ve Kongo Ebola salgını ve alınan önlemlerim yetersizliğiyle gündeme gelmişti. Uzmanlar hastalığın daha büyük bir nüfusa bulaşmamasını \"bulaştığı hemen herkesi hızlı olarak öldürdüğü için bulaşmaya vakti olmamasına\" bağlıyorlar. Ve ekliyorlar \" bu virüsün daha zayıf bir şekli ortaya çıkarsa, yani hastalar daha uzun süre yaşarsa işte o zaman sorun büyük olur\" diye uyarıyorlar. Ebola'dan için korunmanın şu an için biline en iyi yolu hastalığın olduğu bölgelerden uzak durmak. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/05/seyahat-sitelerine-guvenelim-mi-pek.html", "text": "Bangkok son on senedir her sene yapılan turizm araştırmalarına göre dünyada en çok gezilmesi gereken ilk 25 şehir içerisinde yer alıyor. Dünyada en çok takip edilen seyahat sitelerinden Tripadvisor Bangkok'u 2014 senesi için yaptığı anketinde de Bangkok'u dünyada en çok gezilmesi gereken 20. nci şehir olarak ilan etmiş. Peki bu gezilmesi gereken şehirde turistler ennnnn çoook neden hoşlanmış? Yine Tripadvisor'a dönüp listeyi verelim. Yukarıdaki listeyi Tripadvisor'dan az önce kopyaladım. Siteye yorum yazan yüzbinlerce turiste göre Bangkok'ta ennnn çok yapılması gereken şey, sıkı durun: macera oyunu oynamak. Escape Hunt Experience adındaki bu oyun Bangkok'u ziyaret eden turistler tarafından Bangkok'taki en güzel en ilgi çekici en turistik \"eser\"e layık bulunmuş. Bir numara. Haa \"Bangkok'a gittiğimde oynayamadım şimdi geri mi gitmem lazım?\" diye soranlara bu oyun yakında İstanbul'da da gösterime giriyor. Meraklısına bu oyunu oynayabileceğiniz tüm ülkeler haritada işaretlenmiş. Bangkok'ta yapabileceğiniz ikinci ve üçüncü şeyler klasik: eski eserleri ziyaret. Wat Po ve Wat Arun. Peki ya dördüncü seçeneğiniz? Sinemaya gitmek. Yüzbinlerin ortak aklıyla oluşturulmuş gezi tavsiye siteleri çoğu zaman size bize uygun bilgi veremiyor. Diyeceğim o ki, gezi sitelerindeki bilgileri okuyun ama fazla takılmayın: alın çantanızı kendiniz keşfedin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/05/tayland-gece-hayat-uzerine-belgeseller.html", "text": "Tayland deyince akla gelenlerden biri de gece hayatı. Özellikle Bangkok hareketli gece yaşantısı ile uluslararası ün yapmış durumda. Bangkok'un bu yönüne odaklanan üç belgeselin linkini aşağıda veriyorum. İşlenen konular pek iç açıcı değil, belgeseller İngilizce. Tayland'da insan kaçakçılığı. National Geographic yapımı. Tayland'da \"bar kızları\". Channel 4, 2007 yapımı. Bu aralar Tayland'da en çok tutulan bir şarkıyla yazıyı bitirelim. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/07/cinli-cocuklarn-tuvalet-egitimi-pufur.html", "text": "Çin'de çocukların sokağa hacetini gidermesi normal görülen bir durum. Hatta bu duruma tam teşekküllü hazırlar. Nasıl mı? Bakınız fotoğraflar. Çinli aileleler geleneksel olarak pek çocuk bezi kullanmıyorlar. Genelde bebekler arka kısmı açık olan bu don/şort/pantalonlardan giyiyor. Çocuğun tuvaleti geldi mi tek yapması gereken yere çömelmek: köyde ya da şehir merkezinde farketmiyor. Aileler gördüğüm kadarıyla haceti gelen çocuklarını çimlerin üzerine ya da logar kapaklarının yanına götürüyorlar, arkalarını da temizlemiyorlar. Yani yerde bir şey görürseniz hemen köpek sahiplerine kötü kötü bakmayın. Olayın arkasında püfü püfür ve geleneksel bir tuvalet eğitimi olabilir. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/07/dunyann-cats-mistik-sangrilada-yak.html", "text": "Evet, Yak'lar biraz gürbüz ve bol yünlü yaratıklar. Yak sütü normalden biraz daha yağlı. Tibetliler göçebe oldukları için geleneksel olarak kolay taşınabilecek peynir türlerini üretiyorlar. Kolay taşınabilecek ne mi demek? Mesela ceplerinde taşıyabilecekleri gibi. Genelde Tibet peynirleri aşağıdaki oldukça kuru ve cepte taşınsa bile dağılmayacak şekilde. Ama gel de bu peyniri yabancı turistlere sat. Efenim deyin ki bak kolay taşırsınız, istediğin yerde hemen yersiniz, yoğun olduğu için içinde daha çok protein vardır vb. Yok almıyor Tibet peynirini yabancılar. Tibetliler de çareyi Yak sütünden yapılabilen ve batılı damağına en uygun peyniri araştırmakta bulmuşlar. Ne peki? Kıbrıs'ın Hellim peyniri. Şangrila'nın eski bölümünde yürürken olur da Yak Peyniri mağazasına benim yaptığım gibi denk gelirseniz, çekinmeyin dalın. Kıbrıs'tan uçakla 10 saat mesafede, 2800 metre yükseklikte, dünyanın en ücra yerleşimlerinden birinde Kıbrıslı tanıdık bir lezzet sizi karşılayacak. Peynirin şekli şemali biraz farklı, ama tadı aynı. Masalardaki broşürlerde neden Kıbrıs peynir mayası kullanılduğının hikayesi uzun uzadıya anlatılmış. Dileyen peynire bölgesel şaraplardan yoldaş da seçebilir, ama şaraptan fazla bir şey beklemeyin. Evet, Yak'lar biraz gürbüz ve bol yünlü yaratıklar. Yak sütü normalden biraz daha yağlı. Tibetliler göçebe oldukları için geleneksel olarak kolay taşınabilecek peynir türlerini üretiyorlar. Kolay taşınabilecek ne mi demek? Mesela ceplerinde taşıyabilecekleri gibi. Genelde Tibet peynirleri aşağıdaki oldukça kuru ve cepte taşınsa bile dağılmayacak şekilde. Ama gel de bu peyniri yabancı turistlere sat. Efenim deyin ki bak kolay taşırsınız, istediğin yerde hemen yersiniz, yoğun olduğu için içinde daha çok protein vardır vb. Yok almıyor Tibet peynirini yabancılar. Tibetliler de çareyi Yak sütünden yapılabilen ve batılı damağına en uygun peyniri araştırmakta bulmuşlar. Ne peki? Kıbrıs'ın Hellim peyniri. Şangrila'nın eski bölümünde yürürken olur da Yak Peyniri mağazasına benim yaptığım gibi denk gelirseniz, çekinmeyin dalın. Kıbrıs'tan uçakla 10 saat mesafede, 2800 metre yükseklikte, dünyanın en ücra yerleşimlerinden birinde Kıbrıslı tanıdık bir lezzet sizi karşılayacak. Peynirin şekli şemali biraz farklı, ama tadı aynı. Masalardaki broşürlerde neden Kıbrıs peynir mayası kullanılduğının hikayesi uzun uzadıya anlatılmış. Dileyen peynire bölgesel şaraplardan yoldaş da seçebilir, ama şaraptan fazla bir şey beklemeyin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/08/puerto-eden-koyu-patagonya-sili.html", "text": "Puerto Eden, Şili Patagonya'sında bir balıkçı köyü. Köyde sadece 175 kişi yaşıyor. Sakinlerinin hemen hepsi İspanyollar ülkeye gelmeden önce bölgede yaşayan yerlilerin melez torunları. Köyün geçim kaynağı somon balığı balıkçılığı. Patagonya'nın güney ucuna yakın olması sebebiyle hava serin ve aynı zamanda tüm dünyada en fazla yağmur alan ilk beş yer arasında yer alıyor. Köye ulaşım sadece denizden sağlanabiliniyor, karayolu ya da havalimanı yok. Denizden ulaşım dediğime de bakmayın haftada bir geçen gemi yarım saat duraklıyor. Hani buna ne kadar ulaşım derseniz artık. Yerli soyundan hiç bozulmadan gelen sadece yaşlı bir kadın kalmış, diğer yerlilerin hepsi zamanla ya öldürülmüş ya da zorla başka gruplarla evlendirilmiş. Onun için pek yabancıları yani vatandaşı oldukları Şilileri ve turistleri sevmiyorlar. Gerçi Şili devleti geçte olsa özür dilemiş ama onlar yalnız kalmayı seçip bu izole köyün dışına çıkmıyorlar. Saygı göstermek lazım. Dört günlük Patagonya fiyordları gemi gezintisinde uğranılan tek liman olunca köyün fotoğraflarını çekmeden de duramadım. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/arjantinde-fiyatlar-ucte-birine-dustu.html", "text": "Arjantin'in ekonomik sıkıntılarını bloğu takip edenlere zaman zaman paylaştım. Hükümet ekonomiyi düzeltmek yerine daha fazla oy almaya çalışınca durum daha da kötüleşmiş durumda. 2013 yılının başında bir banka şubesine gidip para bozdurmaya kalksanız 1 dolar=5.2 peso idi. Şu anda bir banka şubesine gitseniz 1 dolar=8.5 peso olmuş. Banka şubesi yerine gayrıresmi döviz büfelerinden birine gitseniz 1 dolar için 13.84 peso alıyorsunuz. Yani geçen seneye göre Arjantin parası dolara göre neredeyse üç kat değer kaybetmiş, üç kat daha ucuz. Bu ne kadar sürer bilinmez, bir ara Arjantin'e gitmeyi planlıyorsanız şimdi ülke ucuz. Benden hatırlatması. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/budizm-sembolu-dharmachakra-tibet-lhasa.html", "text": "Tibet'in Lhasa kentindeki Jokhang tapınağı yerliler için en kutsal mekanlardan biri. Jokhang tapınağının tepesindeyse yukarıdaki altın heykel var. Ortada bir çember ve kenarda iki geyikten oluşan bu sembole Budizmle ilgili bir çok eserde rastlayabilirsiniz. Bu sembolün be anlama geldiğini biraz açayım. Ortada Dharmachakra denilen \"adalet çemberi\" anlamına gelen ve Buda'nın öğretilerini simgeleyen bir çember var. Bu çember aynı zamanda sadece Buda'nın öğretileriyle kurtulunabilinen \"samsara\"'yı yani sonsuz doğum, ölüm ve acı çekme döngüsünü simgeliyor. Çemberin ortasında tellerin buluştuğu yuvarlak nokta ahlaki disiplini, tekerin telleri Buda'nın sekiz öğretisini ve çemberin kendisiyse herşeyi bir arada tutan meditasyon eğitimini simgeliyor. Kenardaki iki geyikse Buda'nın ilk vaazını verdiği \"Geyik Park\"ına atıfta bulunuyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/endonezyada-ilginc-cenaze-gelenekleri.html", "text": "Endonezya'nın Sulawesi adası Toraja kabilesine ev sahipliği yapıyor. Kıyıdan yaklaşık 10 saatlik bir otobüs yolculuğuyla ulaşabileceğiniz Rantepao şehri Toraja'ların en yoğun yaşadığı bölge. Bu fotoğrafı Rantepao civarında motorsikletle dolaşırken çektim. Normalde açıkta göreceğiniz kafatasları sizi irkiltir ama burada normal: Torajalar ölülerini çok uzun süre evlerinde saklıyorlar (bazen 20 seneye kadar), çok şaşalı törenlerle uğurluyorlar. Ama gömmüyorlar. Parası olanlar cesetleri taşlara oyulan kovuklara koyuyor, parası olmayan tahta tabutlara koyup mezarlık olarak belirlenmiş bölgeye bırakıyor. Tabutlar dağılıp iskeletler ortaya çıkınca hiç bir şey yapılmıyor. Sulawesi'de gelenek böyle, kafataalarını görmüyorlar bile: sadece benim gibi şaşkın turistler teyzemin \"bu niye fotoğraf çekiyor ki\" diyen sorgulayıcı bakışları altında fotoğraf çekiyor. O kadar. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/fianar-manakara-treni-madagaskar.html", "text": "Madagaskar'da dünyanın en fakir milletlerinden biri. Ülke nüfusunun %70'i günde 2 TL'den daha az parayla geçiniyor. Haliyle ülkede altyapı da çok kötü. Madagaskar'ın en büyük otoyolu bir gidiş bir gelişten oluşan bir dağ yolu, o kadar. Ülkenin doğu kıyısındaki Manakara kentine giderken trenin geçtiği yerleşim merkezlerine başka ulaşım imkanı yok. Bu yüzden hattın kenarında yaşayanlar Fianar - Manakara trenini duyar duymaz alışveriş için tren koşturuyor. Tam bir kaos, tam bir şenlik. Denk gelirse kaçırmayın. Simdigezelim. com'a abone olun, faydalı gezi notlarını kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/filipinlerde-nadir-bir-canl-tarsier.html", "text": "Tarsier'ler Güneydoğu Asya'ya özgü sevimli hayvanlar. Gündüzleri uyuyarak geçiren tarsierler geceleri avlanmaya çıkıyorlar. Küçük böcek ve benzeri hayvanları yiyorlar. Tarsierlerin \"Yıldız savaşları\" filmlerindeki Yoda karakterine ilham oldukları iddiası var, yakından bakın benziyor namussuzlar. Fotoğraf çekilirken görüldüğü gibi hiç hareket etmeden sanki poz veriyorlar. Tarsier'in hareketsiz durmasının iki sebebi olabilir. 1) Ee gece hayvanı tabii. Sabaha kadar dolaşmış, gündüz uyusun biraz di mi? 2) Tarsier'lerin gözleri beyinlerinden daha büyük. Ne olduğunu anlamıyor olabilir. Yok olma tehdidi altında bulunan bu tür turizm sayesinde korunma altına alınmış, çoğu zaman hayvanların hayatını kötü etkileyen turizm bu kez bir işe yaramış gözüküyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/mauritiusun-baskenti-port-louis.html", "text": "Mauritius denince çoğumuzun aklına hemen kumsallar ve tatil gelir, oysa bu küçücük ülke Afrika'nın en büyük finans merkezlerinden biri. Finans şirketlerinin hepsi de başkent Port Louis'de konumlu. Başkent Port Louis bu yüzden oldukça meşgul bir yer: dar sokaklarında trafiği tıkayacak binlerce araba, öğle yemeklerinde lokantaları istila edip sonra birden yokolan kurumsal çalışanlar, kirli hava, yüksek fiyatlar ve gürültü. En iyisi başkentten uzak durmak. Simdigezelim. com'a abone olun, faydalı gezi notlarını kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/mogolistanda-kemal-ataturk-okulu.html", "text": "Moğolistan'ın başkenti Ulan Bator Türkiye'ye çok uzak bile olsa toplumsal belleğimize yakın bir yer. Türklerin dünyaya yayıldığı ata yurdumuz Orhun Vadisi bugünkü Moğolistan sınırların içinde yer alıyor. Moğolistan'ın başkenti Ulan Bator'da önünüze şehir haritasını açarsanız merkeze yakın bir yerde Ankara caddesini göreceksiniz. Ankara caddesini merak edip oraya yürürseniz karşınıza üstte fotoğrafı görülen Mustafa Kemal Atatürk Okulu çıkıyor. Okul eğitiminin iyiliğinden dolayı Moğollarca tercih ediliyor ve destekleniyor: onlar Kemal Atatürk Okulu'nun değerini biliyorlar. Moğollar ve yöneticileri doğruyu bulmuş, darısı başımıza. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/seysellerde-tropik-tatil-ne-kadara-ckar.html", "text": "Simdigezelim. com'a abone olun, faydalı gezi notlarını kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/09/tac-mahal-agra-hindistan-tur-tatil-foto.html", "text": "Tac Mahal, bizim anlayacağımız anlamıyla \"tacın bulunduğu mekan\", 17 yy'da Hindistan'da hüküm süren Moğol imparatoru Şah Cihan tarafından ölen eşi Mümtaz Mahal'in anısına yaptırılmış. Fars, Türk, Hint ve İslam mimarisinden esintiler taşıyan yapı 1983 yılında Dünya Mirası listesine alınmış. Yabancı turistin fazla olmadığı Hindistan'da Tac Mahal'e yerliler çok rağbet ediyorlar. Tac Mahal'i ziyaret gününüzün haftasonu ya da tatil günlerine gelmemesi kalabalıktan kaçmak isteyenler için yararlı olur. Not: Fotoğraf arşivimi düzenlemeye başladım. Baktım, elimde paylaşılmaya değer fotoğraflar birikmiş, bekletmeyeyim dedim: kısa bir metin ve bir fotoğrafdan oluşan yazılar Şimdigezelim'de başlıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/cinliler-ikeay-test-ediyor-sabrn.html", "text": "Şimdigezelim aboneleri bilirler, Çin'le ilgili art arda yazılar yayınladım. Yazılarda Çin'in gelişen yanları yanında gelişşe iyi olacak yanlarını da yazdım. Bu sefer uluslararası bir firmanın Çin'e alışma sancılarına bakalım dedim. Çin'in başkenti Beijing'deki İKEA mağazası tam 42,000 m2. Ülkeye yeni giren şirket başka yerlerde olduğu gibi Çin'de de mallarını test etmek isteyen müstakbel müşterilerine hoşgörü gösteriyor. Ama sanırım Çin'liler daha çok İKEA'nın sabrını denemek istiyorlar. Öğlen sıcağından kaçıp havalandırmalı mağazaya sığınanlar. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/coldeki-potalarn-esrar-mogolistan.html", "text": "Moğolistan'ın nüfusu 2.8 milyon. Bunun 1.5 milyonu başkent Ulan Bator'da geri kalan kısmı Türkiye'nin iki katı büyüklüğündeki bir çölde yaşıyor. Kilometrekara başına sadece bir insan olduğu, kocaman, ıssız ve yalnız bir yer. Hani arkadaşlarla toplanalım deseniz 5-6 kişinin bir araya gelmesi için yarım gün falan yürümesi, ata binmesi lazım. İşte bu ortamda Moğolistan çöllerinde basketbol potaları var. Oynayanı görmedim ama göçebe çadırıyla beraber taşınan potaları gördüm. Moğollar basketbolu o kadar sevmişler ki ıssızlığın ortasında bile pota kurmaya devam ediyorlar. Tamam da kiminle, ne zaman oynuyorlar? İşte bu hala esrarını koruyan bir sır. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/kadriorg-saray-talin-estonya.html", "text": "Estonya'nın başkenti Talin'de eski şehirden iki kilometre ötede Kadriorg sarayı. Çevresindeki parkta aynı adı taşıyor. Çar Deli Petro tarafından 1710'da karısı için yaptırılan bina daha sonra 19. yyda yeni bölümler eklenerek büyütülmüş. Bugünlerde sarayın bir kısmı resim galerisi olarak kullanılıyor. Sarayın hemen ötesindeki ağaçların altında çok hoş bir kafe var, gezi sonrası yorgun ayaklarınıza iyi gelecektir. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/madagaskara-ozgur-bir-canl-turu-lemur.html", "text": "Madagaskar adası milyonlarca yıl önce Afrika kıtasından kopmuş. Ada kıtaya uzak olduğu için kendine özgü canlı türleri evrilmiş. Lemurlar Madagaskar'a özgü canlı türlerinden. Dünyada sadece bu adada doğal ortamlarında yaşıyorlar. Kimine göre 100 kimine göre de 160'dan fazla türleri var. Ağırlıkları 30 gramla 9 kilo arasında değişiyor. Lemurlar genelde gece hareketliler ama gündüz avlananları da var. Yukarıda Madagaskar'ın orta kısmında yer alan Ambalavao kasabası yakınlarında bir lemur ailesini görüyorsunuz. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/mogol-imparatorlugunun-kurucusu-cengiz.html", "text": "Moğol imparatorluğunun kurucusu Cengiz Han komünist yönetim altındaki Moğolistan'da senelerce kötülenmiş. Moğolistan, Çin ve Rusya baskısından kurtulunca Cengiz Han'ı yeniden hatırlamış: votkadan, yün şapkaya kadar hemen her şeye Cengiz Han adını vermeye başlamışlar, heykellerini dikmişler. Heykellerin sayısı ve heybeti tam yetmemiş olmalı ki başkent Ulan Batur yakınlarına yukarıdaki 40 metrelik çelik heykeli inşa etmişler. Heykelin içi boş ve ziyarete açık, dileyenler heykel kaidesine girip oradan atın başına kadar çıkabiliyorlar. 2008 yılında ziyarete açılan bu heykel Cengiz Han'ın doğum yerine yani doğuya bakıyor, altındaki kaidedeki 36 sutün ise 36 Moğol hanını simgeliyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/mogolistan-gobi-colunde-fashion-tv.html", "text": "Herkese keyifli ve gönlünüzce gezdiğiniz bir bayram dilerim. Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/ohrid-golunde-aziz-ioan-kaneo-kilisesi.html", "text": "Ohrid Gölü kıyısında bir çok eski eser yer alıyor. Göle bakan bir uçurum kenarında yer alan Aziz Ioan Kaneo kilisesi konum olarak çok güzel. 13. yy'da inşa edildiği sanılan kilise 1964'te restore edilmiş. İçine girmeseniz bile manzarası için gidilesi bir yer. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/perunun-geleneksel-yemegi-kobay-yer.html", "text": "Simdigezelim. com'a abone olun, daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgiler posta kutunuza gelsin. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/punta-del-este-deniz-feneri-uruguay.html", "text": "Punta del Este, Uruguay'da ünlü bir tatil kasabası. Kasaba, Brezilya sınırına yakın, Arjantin'in Buenos Aires şehrine de uçakla bir saat mesafede. Punta del Este'nin çevresinde kumsalları bu kadar düzgün olan başka yer olmadığından dolayı müşterisi bol: kış nüfusu sadece on bin kişi, yazlarıysa yüzbini buluyor. Kasaba iyi altyapısı ve marinası sayesinde zenginleri çektiği için konaklama ve yemek pahalı. Punta del Este'de deniz tatili dışında seçenek yok, şikayet eden de yok. Kasabada kumsal fotoğrafı dışında bir şey çekeyim istedim, onda da denizden fazla uzaklaşamadım: Punta del Este Deniz Feneri yukarıda. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/seysellerde-alsveris-sir-selwyn-clarke.html", "text": "Seyşeller'in nüfusu sadece 80 bin. Adada herhangi bir üretim yok, sadece biraz balıkçılık ve turizm. Şeyseller'de alışveriş yapmak isterseniz en iyi mekan Mahe adasındaki başkent Victoria'da bulunan Sir Selwyn Clarke pazarı. Bu pazarda sebze, meyve ve balık'ın yanında ithal ama yerel görünümlü giysi ve hediyelik eşyalar da var. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/10/unutulmaz-lezzet-balut-yoksa-rafadan.html", "text": "Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/11/hiroo-onodann-30-sene-suren-dunya-savas.html", "text": "Hiroo Onoda Japon kültürünün tabanında yatan görev ve sorumluluk duygusunun en aşırı bir örneği olarak bu yıl başında vefat etti. Hiroo Onoda hikayesi çok ilginç: Hiroo, kendisine verilen görevi yerine getirmek için 2. Dünya savaşı bittikten sonra tam 29 sene boyunca saklanmaya ve \"askeri\" görevlerini yerine getirmeye devam etmiş. Vefa duygusu? İnatçılık? Boşa çaba? Dilerseniz yazıya bir göz atın. görevlendirirken: \"Kesinlikle intihar etmeyeceksin. Belki üç yıl sonra, yeni bir emre kadar başının çaresine bakmasını emretmişti. propagandası olduğunu düşündüğü için direnmeyi sürdürmüştü. feda olsun!\" sloganı kulaklarında çınlayarak askerlik görevine gitmişti. Gerçeği öğrendikten sonra, Onoda yaptıkları bu durum hakkında, İşte bu şartlar ve zihin dünyasında Onoda savaşını sürdürüyor, giderek azalan cephanesini korumaya çalışıyordu. Adada ilk yıllara, öldüren, 100'den fazlasını da yaralayan Onoda'yı ne Amerikalı askerler, Japonların defalarca gelen arama ekipleri yolundan döndürememişti. karşısında görünce onu Japonya'ya geri götürmek istedi. önceki komutanını gören Onoda, nihayet ikna olmuş ve onun emriyle, çalışır durumdaki Arisaka Type 99 marka tüfeğini, tüm cephanesi, 10 Mart 1974'te II. Dünya Savaşı'nı sona erdirmişti. karşılanmıştı. Daha sonra Brezilya'ya taşınınan Onoda, Mayıs 1996'da, Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/11/maldivlerde-tropik-tatil-ne-kadar-ckar.html", "text": "Tropik bir sahilde civarda fazla insanın olmadığı sakin tatil hayal edenler için Maldivler tam biçilmiş kaftan. Hani bir de fiyatın uygun olsa dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi doğru Maldivler ucuz değil, ama bir kaç doğru seçim yaparsak maliyetleri oldukça kısabiliriz. İlk baştan başlayalım. Maldivler gecesi 10,000 dolara otel var, şaşkınlıkla bakakalalım, yanına bile uğramayalım. Çoğu insan Maldivler'de otele gecelik 300 dolar civarı ödüyor, onu da hemen geçelim gereği yok. Biz geceliği 30 dolara yerler arıyoruz ve bulacağız da. Maldivler iki sene kadar önce bazı adaları ilk defa turistlere açtı, daha önceden yerli halkla turistlerin karışmasını istemiyorlardı: adalar şeriata yakın bir İslam anlayışıyla yönetiliyor. Tatil köylerinde ne yaparsanız yapın sizden para kazandıkları sürece bir şey demiyorlardı ama Maldiv halkını rahat bırakmak şartıyla. Şimdi iki adada halkla beraber aynı yerde kalmanız mümkün. Bu ne demek? Konaklama maliyetiniz iki kişilik oda için 60 dolara inebilir demek, çünkü Maafushi'de pansiyon ücretleri bu civarda. Ucuz mu? Pek değil. Ama Maldivler'e göre uygun. Maliyeti kısabileceğiniz başka bir alan da adaya geliş. Uçağınızın vaktini ayarlayabilirseniz Maldivlileri taşıyan vapurları kullanarak 3-5 dolara istediğiniz adaya gidebilirsiniz. Yoksa hız motoruyla adaya gitmeniz gerekir ki cebinizde 200 dolarlık bir delik açması olasıdır. Diyelim mecbur kaldınız hız motoru tutacaksınız, o zaman diğer yolcularla paylaşın. İllaki adaya gidecek birileri vardır. Pahalı yerleri ucuza dolaşmanın en temel kuralı yeterli zamanınız olması. Zamanı olmayanlar mecburen hızlı davranmak için daha çok ödemek zorunda kalıyorlar. Yani zamanı parayla değiş tokuş ediyorlar. Zaman da bir zenginlik ölçütü. Üstelik para basabiliyorsunuz ama zaman öyle değil. Her neyse Maldivler'e hesaplı gezinin kısa hikayesi böyle, keyifli geziler. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2014/12/varilde-alkol-yapm-laos.html", "text": "Yukarıdaki yaşlı kadının işi alkol yapımı. Her seferinde öyle az falan değil bir varil pirinç viskisi yapıyor. Pirinçten yapılan ve %30-%40 alkol içeren bu içkiye Lao Lao adı veriliyor. Pirincin kaynatılıp mayayla 10 gün işlenmesi sonucu ortaya boza benzeri alkollü bir püre ortaya çıkıyor. Bu pirinç püresi yavaş yavaş kaynatılınca buharlaşan kazanın yanındaki küçük bir delikten sarı plastik bidona alkol akıyor, sonra şişeleniyor. Boğazı yakan sert bir içki. Litresi 1 dolar ya da bütün varili isterseniz 80 dolar. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/01/romanya-bulgaristan-ve-yunanistanda.html", "text": "Balkanlar hem mesafe hem de kültür olarak yakın olduğu için yurtdışında gezmek isteyenler için ilk akla gelenlerden. Ben de Balkanlar'da gezdim ama biraz hızlı gezdim. Bir yeri daha iyi anlayabilmek için biraz yavaşlayabilmek, sokaklarında avarelik yapmak gerekli. Sinan Bali Balkanlar gezinirken bunu gayet iyi becermiş. Sinan'ın yazıları uzun, detaylı öyle \"iki dakka da bakıp geçerim\" diyenler için uygun değil, bol detaylı, sindire sindire okumak lazım. Hatta bazı yazılar şehirde yürüyüş rehberi olarak bile kullanılacak detayda. Durma Gez bloğu \"Balkanlarda Nasıl Gezilir?\" sorusunu gayet iyi cevaplanmış. Blogda başka ülkelere ait güzel yazılar da bulacaksınız, bence onları da acele etmeden okuyun. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Balkanlar hem mesafe hem de kültür olarak yakın olduğu için yurtdışında gezmek isteyenler için ilk akla gelenlerden. Ben de Balkanlar'da gezdim ama biraz hızlı gezdim. Bir yeri daha iyi anlayabilmek için biraz yavaşlayabilmek, sokaklarında avarelik yapmak gerekli. Sinan Bali Balkanlar gezinirken bunu gayet iyi becermiş. Sinan'ın yazıları uzun, detaylı öyle \"iki dakka da bakıp geçerim\" diyenler için uygun değil, bol detaylı, sindire sindire okumak lazım. Hatta bazı yazılar şehirde yürüyüş rehberi olarak bile kullanılacak detayda. Durma Gez bloğu \"Balkanlarda Nasıl Gezilir?\" sorusunu gayet iyi cevaplanmış. Blogda başka ülkelere ait güzel yazılar da bulacaksınız, bence onları da acele etmeden okuyun. Balkanlara son sefer... Dört yıldan uzun süren Balkan seyahatlerimin finali Romanya... Başta köklerimi keşfetmenin hevesiyle başlayıp daha sonra bir tutkuya ve giderek sahiplenmeye dönüşen bir yolculuk. Bu yolculuk son dört yılıma anlam kattı ve şimdi ise finale yaklaşıyorum. Romanya ile ilgili başka çekincelerim de vardı. Yeterince güvenli miydi, Ekim ayı seyahat için doğru bir zaman mıydı? 9 gün boyunca sorunsuz gezebilecek miydim? Romanyalı arkadaşım Mariana'ya bu endişelerimden bahsettikçe bana gülüyor, boşuna endişe ettiğimi söylüyordu. Ama ister istemez her yolculuktan önce olduğu gibi kendimi kasıyordum. Balkanlarda tek seferde kalacağım en uzun süreydi. 9 gün sürecek kapsamlı bir rota çizmiştim kendime. 6-7 şehir gezmeyi planlamıştım ve projemin kuzey sınırını Transilvanya Alpleriyle çizmiştim. Romanya'nın kuzeyine, Maramureş'e veya Moldova bölgesine gitme fırsatım olmayacaktı. Ancak bu kadarının bile Romanya'daki Balkan, Orta ve Doğu Avrupa, Alman, Avusturya, Sakson, Roman ve tabii Türk kültürüne tanık olmama yeterli olacağına inanıyordum. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/01/taylandta-tatil-ne-kadara-cikar-adm-adm.html", "text": "Tayland Asya'da gezmek isteyenlerin ilk duraklarından biridir. Ülkenin turizm altyapısının iyi olması yanında fiyatlarının da uygun olması bunda rol oynar. Bu yazıda sizinle adım adım Tayland tatilinin kaça çıkabileceğini hesaplayacağız. Bu örnekte tur şirketleriyle değil bağımsız olarak gezeceğiz. Hadi başlayalım. Her iki websitesine de gitmek istediğiniz tarihleri girerek arama yapınız. Daha ucuz bilet bulabilmek için şu yazıya ya da buna bakabilirsiniz. Size uygun tarihlere göre uçağı bulunca fiyatları bir yere yazalım. Şimdi de kalacağımız bölgede uygun otel ya da hostel bakalım. Hostel nedir? diyenler lütfen şu linki bir okusunlar. Tamma mı? Güzel. Şimdi önümüze şehrin haritasını açıp uygun bir yer bakalım. Sonra da http://www. simdigezelim. com/2012/06/ucuza-otel-hostel-pansiyon-ev-bulmak. html gibi otel arayıp fiyatları kaydedelim. Otobüsle bir yere giderken gidilen saat başına yaklaşık 4-8 TL tutuyor: yani on saatlik bir yolculuk 40 ila 80 TL arası tutuyor. Otobüs yerine uçak ya da trenle gitmek isteyebilirsiniz. Uçak için tekrar yukarıdaki iki sitede arama yapabilirsiniz. Benzinin litresi yaklaşık 3 TL. Tayland'da her keseye göre yemek var. Basit ve temiz işletmelerde sizi iyice doyuracak kadar büyük yemekleri 2-3 TL'ye bulabilirsiniz. Elbette bu en ucuz fiyatlar. Alışveriş merkezlerindeki ya da turist bölgelerindeki lokantalarsa Türkiye'den yaklaşık %30 daha ucuzdur. Ama dediğim gibi seçim sizin maksat doymaksa 2-3 TL yeter, maksat keyif sürmekse orası size kalmış. Big C market bizdeki hipermarket formatında satış alanlarına sahip bir firma. Tayland'da çok yaygınlar dolayısıyla fiyatları iyi bir gösterge. T-shirtler 6 TL'den başlıyor, pantalonlar ve şortlar 10 TL. Özellikle adım başı hediyelik T-Shirt satan tezgah bulunuyor. Yani yanınızda giyecek fazla bir şey getirmediyseniz dert değil. İthal olmayan yerli giysiler ucuz. Çamaşır yıkatmak isterseniz yerine göre 5 kiloluk çamaşırınızı 2 TL ila 10 TL arası yıkayıp kurutuyorlar. Hadi şimdi yukarıdaki harcama kalemlerini alt alta yazıp toplayalım. Artık aşağı yukarı Tayland'ta tatil ne kadara çıkar? masraflar ne olur? bütçe ne olsun? biliyoruz. Kısa geziler için ( 10-15 günlük) tur fiyatları daha uygun olabilir, bunun sebebi turların genelde uçak biletlerini çok önceden ayırtmaların sebebiyle sizden çok daha düşük ücret ödemeleridir. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Her iki websitesine de gitmek istediğiniz tarihleri girerek arama yapınız. Daha ucuz bilet bulabilmek için şu yazıya ya da buna bakabilirsiniz. Size uygun tarihlere göre uçağı bulunca fiyatları bir yere yazalım. Şimdi de kalacağımız bölgede uygun otel ya da hostel bakalım. Hostel nedir? diyenler lütfen şu linki bir okusunlar. Tamma mı? Güzel. Şimdi önümüze şehrin haritasını açıp uygun bir yer bakalım. Sonra da http://www. simdigezelim. com/2012/06/ucuza-otel-hostel-pansiyon-ev-bulmak. html gibi otel arayıp fiyatları kaydedelim. Otobüsle bir yere giderken gidilen saat başına yaklaşık 4-8 TL tutuyor: yani on saatlik bir yolculuk 40 ila 80 TL arası tutuyor. Otobüs yerine uçak ya da trenle gitmek isteyebilirsiniz. Uçak için tekrar yukarıdaki iki sitede arama yapabilirsiniz. Benzinin litresi yaklaşık 3 TL. Tayland'da her keseye göre yemek var. Basit ve temiz işletmelerde sizi iyice doyuracak kadar büyük yemekleri 2-3 TL'ye bulabilirsiniz. Elbette bu en ucuz fiyatlar. Alışveriş merkezlerindeki ya da turist bölgelerindeki lokantalarsa Türkiye'den yaklaşık %30 daha ucuzdur. Ama dediğim gibi seçim sizin maksat doymaksa 2-3 TL yeter, maksat keyif sürmekse orası size kalmış. Big C market bizdeki hipermarket formatında satış alanlarına sahip bir firma. Tayland'da çok yaygınlar dolayısıyla fiyatları iyi bir gösterge. T-shirtler 6 TL'den başlıyor, pantalonlar ve şortlar 10 TL. Özellikle adım başı hediyelik T-Shirt satan tezgah bulunuyor. Yani yanınızda giyecek fazla bir şey getirmediyseniz dert değil. İthal olmayan yerli giysiler ucuz. Çamaşır yıkatmak isterseniz yerine göre 5 kiloluk çamaşırınızı 2 TL ila 10 TL arası yıkayıp kurutuyorlar. Hadi şimdi yukarıdaki harcama kalemlerini alt alta yazıp toplayalım. Artık aşağı yukarı Tayland'ta tatil ne kadara çıkar? masraflar ne olur? bütçe ne olsun? biliyoruz. Kısa geziler için ( 10-15 günlük) tur fiyatları daha uygun olabilir, bunun sebebi turların genelde uçak biletlerini çok önceden ayırtmaların sebebiyle sizden çok daha düşük ücret ödemeleridir. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/01/tibetin-lhasa-sehrinden-insan-manzaralar.html", "text": "Tibet'in Lhasa şehri Tibetliler için hem başkent hem de kutsal bir mekan. Ülkenin her yanından, en küçük köyünden, dağ başından, vadi diplerinden, mağaralarından yani turist olarak görmeniz erişmeniz en zor olan yaşam alanlarından yola çıkan Tibetliler çoğu zaman yürüyerek bazen sürünerek Lhasa'ya kah altı ayda kah üç senede varıyorlar. Durum böyle olunca Lhasa'daki kutsal mekanların önünde denklanşöre devamlı basasınız geliyor. Adamların yaptıkları ilgingç, kendileri daha da ilginç. Hadi Tibetlileri Lhasa sokaklarında seyredelim biraz. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Durum böyle olunca Lhasa'daki kutsal mekanların önünde denklanşöre devamlı basasınız geliyor. Adamların yaptıkları ilgingç, kendileri daha da ilginç. Hadi Tibetlileri Lhasa sokaklarında seyredelim biraz. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/02/cinde-turist-olmak-lijiang-yunnan.html", "text": "Çin malum kalabalık bir yer. Ülke halkı zenginleşmeye başlayınca iç turizm oldukça artmış durumda. Çinlilerin iç turizmde rağbet gösterdiği yerlerde turist olmak biraz sabır işi. Yukarıdaki fotoğraf Lijiang şehir meydanından, adım atacak yer yok. Ancak iki cadde arkaya gidin: sessizlik. Çin'de turist olmak biraz da arka sokaklara zorlanmak demek sanırım. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/02/gercek-kabul-edilen-sahteler-mesela.html", "text": "Aşağıdaki anıt Ekvador'un Quito şehrinde. Şehir ekvator çizgisi üzerinde, bu anıtta TAM bu çizginin üzerine yapılmış. Ama yanlış yapılmış. Dünyanın tam ortası anıtı Quito'da. Şehirden bineceğiniz bir halk otobüsü yarım saatte sizi Mitad del Mundo'ya yani dünyanın ortasına getiriyor. Anıt 1980'lerde tam ekvatorun olduğu yerin üzerine kurulmuş ve 0 derece boylamı gösteriyormuş. Ancak GPS gelmiş mertlik bozulmuş: sonradan GPS ile yapılan ölçümlerde aslında ekvatorun anıtın işaret ettiği yerden 240 metre ileride olduğu anlaşılmış. Koskoca anıtı yıkmak yerine yanlışa göz yummaya karar vermişler. Ülkeyi tanıtan hem tüm broşürlerde yukarıdaki anıt ekvator çizgisinde olarak tanıtılıyor. Taa ki yanına gidip anıtın yakınındaki müzede küçük bir plakayı okuyana kadar. Sahte anıtın yanında değil de gerçeğinin yanında fotoğraf çektirmek için anıta sırtınızı dönüp yolun karşısına geçmeniz ve çok daha küçük bir müze olan Museo Inti Nan'a girmeniz gerekiyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Dünyanın tam ortası anıtı Quito'da. Şehirden bineceğiniz bir halk otobüsü yarım saatte sizi Mitad del Mundo'ya yani dünyanın ortasına getiriyor. Anıt 1980'lerde tam ekvatorun olduğu yerin üzerine kurulmuş ve 0 derece boylamı gösteriyormuş. Ancak GPS gelmiş mertlik bozulmuş: sonradan GPS ile yapılan ölçümlerde aslında ekvatorun anıtın işaret ettiği yerden 240 metre ileride olduğu anlaşılmış. Koskoca anıtı yıkmak yerine yanlışa göz yummaya karar vermişler. Ülkeyi tanıtan hem tüm broşürlerde yukarıdaki anıt ekvator çizgisinde olarak tanıtılıyor. Taa ki yanına gidip anıtın yakınındaki müzede küçük bir plakayı okuyana kadar. Sahte anıtın yanında değil de gerçeğinin yanında fotoğraf çektirmek için anıta sırtınızı dönüp yolun karşısına geçmeniz ve çok daha küçük bir müze olan Museo Inti Nan'a girmeniz gerekiyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/02/guzel-la-paz-bolivya.html", "text": "Bolivyalılar en büyük şehirlerine bir sıfat takmışlar, şehrin ismini söylerken sıfatıyla beraber kullanıyorlar: \"Linda\" La Paz. Şu La Paz manzarasına bir bakalım. Şehrin genel görünümüne bakınca \"güzel\" sıfatının olan bir durumu değil de bir isteği belirttiğini düşünüyorsunuz, yeşil Bursa der gibi. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Şehrin genel görünümüne bakınca \"güzel\" sıfatının olan bir durumu değil de bir isteği belirttiğini düşünüyorsunuz, yeşil Bursa der gibi. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/03/dunyanin-en-buyuk-ve-en-kalabalk.html", "text": "Dünyanın hem ticaret, hem altyapı hem de nüfus olarak en büyük iki şehri Potosi ve Goa'dır. Zamanında bu cümle doğruymuş. Anlatayım. İlk önce Goa'nın yerinden başlayalım. Aşağıdaki haritadan görüleceği üzere Goa Hindistan'ın güney batısında. Bugünlerde sadece sahilleriyle ünlü bir yer halbuki Goa'nın eski merkezi 1600 yılında Paris ve Londra'nın toplamından daha büyükmüş. Doğuya baharat ticareti yapmak için gidenlerin erzak ve su molası verdiği bu şehir zaman içerisinde Çin, İngiliz, Portekiz, Japon, Arap ve Hollandalı tacirlerin uğrak yeri haline gelmiş. Ticaret şehri öylesine zenginleştirmiş ki 1600 yılında dünyanın en büyük ve en zengin şehri Eski Goa'ymış. Yine 1600'lerin başında Bolivya'nın Potosi şehri dünyanın en büyük şehirlerinden biriymiş. Sebebi bölgedeki gümüş madenlerini yerel halkı köle olarak kullanarak işleten İspanyol sömürgeciler ve gümüşün getirdiği zenginlikmiş. Potois bugün aşağıdaki gibi bir yer: sakin ve geri kalmış. tıpkı Goa gibi. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. İlk önce Goa'nın yerinden başlayalım. Aşağıdaki haritadan görüleceği üzere Goa Hindistan'ın güney batısında. Bugünlerde sadece sahilleriyle ünlü bir yer halbuki Goa'nın eski merkezi 1600 yılında Paris ve Londra'nın toplamından daha büyükmüş. Doğuya baharat ticareti yapmak için gidenlerin erzak ve su molası verdiği bu şehir zaman içerisinde Çin, İngiliz, Portekiz, Japon, Arap ve Hollandalı tacirlerin uğrak yeri haline gelmiş. Ticaret şehri öylesine zenginleştirmiş ki 1600 yılında dünyanın en büyük ve en zengin şehri Eski Goa'ymış. Yine 1600'lerin başında Bolivya'nın Potosi şehri dünyanın en büyük şehirlerinden biriymiş. Sebebi bölgedeki gümüş madenlerini yerel halkı köle olarak kullanarak işleten İspanyol sömürgeciler ve gümüşün getirdiği zenginlikmiş. Potois bugün aşağıdaki gibi bir yer: sakin ve geri kalmış. tıpkı Goa gibi. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/03/soyle-sapka-kimim-ben-peru.html", "text": "Bu adanın ilginç geleneklerinden biri de sosyal statüyü göstermek için şapka kullanılması. Diyelim bekarsınız, giymeniz gereken bir şapka türü var. Çocuğunuz oldu hemen şapkanız değişiyor. Köyde yönetici konumuna geldiniz mi yukarıdaki şapkayı giyme hakkınız var. Şapkaların renginin yanı sıra giyiliş şekli de değişik mesajlar vermenize olanak veriyor: şapkanın ucunu geri atmak şapkanın anlamını değiştiriyor aynı zamanda ucun hangi yöne atıldığı da önemli. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/03/tukuruk-biras-nedir-nasl-yaplr-kim-icer.html", "text": "Tükürük köftesi yapmak için gerçekten tükürmek gerekmiyor ama Güney Amerika'daki bu biranın ana maddelerinden biri gerçekten de tükürük. Ağızda bulunan enzimler nişaştanın biraya dönme sürecini hızlandırıyorlarmış: eski insanlar bunu nasıl keşfetmiş merak ettim doğrusu. Şimdi gelelim \"eee tükürüklü bira içilir mi?\" sorusuna. Bu birayı yapanların dediğine göre tükürükle mayalanan ve püre haline gelen malzeme daha sonra uzun süre kaynatıldığı için herhangi bir sorun çıkarma olasılığı yok. Tükürük birasının geleneksel yapım sürecini aşağıdaki video kısaca anlatıyor. Bu yöntemle yapılan bira ABD'de 6 seneden beri satıştaymış bu arada. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/05/singapur-gezi-rehberi-nasl-gidilir.html", "text": "Bu yazıda Singapur hakkında aşağıdaki sorularınıza ve daha bir çoklarına cevap bulacaksınız. Singapur, Güneydoğu Asya'da bir şehir devlet. Yüzölçümü İstanbul'un yaklaşık altıda biri. Nüfusuysa 5.5 milyon kadar, dar bir alanda bu kadar insan yaşayınca haliyle nüfus yoğunluğunda dünyada en yoğun 3. ülke ünvanını elde etmiş. Gerçi o kadar kalabalık gelmiyor insana ama neyse. Bu küçük şehir-ülkenin ihracatı Türkiye'nin 3 katı ( Singapur'un 520 milyar dolar ihracatına karşılık Türkiye yaklaşık 175 milyar dolar ihracat yapmaktadır) . Kişi başı gelir de ise bizi iyice sollamış: Türkiye'nin 10400 dolarlık gelirine karşılık bu mini devletin vatandaşları kişi başına ortalam 56,000 USD'Yi evlerine götürmekteler. İnsanların çok kazandığı bu ülkede hayat Türk'e pahalı diyebiliriz. Ancak her şey ateş pahasi değil. Singapur'daki yüksek fiyatlara bir örnek olarak en ucuz arabanın 260,000 TL olmasını verebiliriz. Ucuzlupa örenek olarak Singapur'un neredeyse milli yemeği olan tavuk-pilav-çorba üçlüsü toplamda sadece 7 TL'dir. Yani ülkede deve yüküyle de para harcamak mümkün uygun bir bütçeyle de. Güneydoğu Asya'da Malezya ile Endonezya arasında bir ada devlettir. Aslında 60 kadar adadan oluşmaktadır ama Singapur'u ziyaret edenlerin %99.99'u sadece ana adada kalır. Diğer adalarda endüstri varken, ana ada düzenli ve yeşildir. Singapur'un para birimi Singapur dolarıdır. Simgesi SGD ya da S$ dir. Mayıs 2015 itibarıyla yaklaşık olarak 1 SGD= 2 Türk lirasıdır. Singapur, Türk vatandaşlarına 30 güne kadar olan kalışları için vize uygulamıyor. Bunlara ek olarak bir de www. airbnb. com sitesinden apartman dairesi kiralayabilirsiniz, özellikle kalabalık seyahat edenler için uygun olur. Singapur'da eşya fiyatları elektronik dışında ülkemize göre iki kata kadar daha pahalı. Bunun sebebi ülkenin yüksek gelir seviyesi ve kiraların yüksekliği. Yine de alışveriş etmek isteyenler için Singapur bir çok seçenek sunuyor. Modern AVM'lerde pazarlık hiçbir şekilde mümkün değilken, kenar mahallelerde esnafla pazarlık olağan sayılıyor. Orchard Road: Singapur'un en ünlü alışveriş caddesidir. Caddenin her iki yanı irili ufaklı AVM'lerle ve markalı ürün satan dükkanlarla doludur. Alışveriş için olmasa da sıcaktan kaçmak ve yemek için cadde üzerindeki AVM'leri kullanabilirsiniz. Elektronik: Şehirdeki en ünlü elektronik merkezi Funan Digital Life Mall. Bu AVM'de bilinen mağazalar yanında turistlere yönelik satış yapan küçük işletmeler de var. İnternette bu AVM'de eski ya da bozuk malların yeniymiş gibi turistlere satıldığı yönünde yorumlar var. Aman dikkat! Mustafa Center: Hint mahallesindeki bu AVM sattığı malların çeşitliliği konusunda \"güneşin altında satılan herşey burada\" diyecek kadar iddialı. Bana göre İstanbul Mahmutpaşa'nın tek binaya tıkılmış bir versiyonu. Burası Singapur'daki diğer yerlere göre daha ucuz. Hafta sonları cidden kalabalık oluyor, gidecekseniz hafta arası daha iyi. Singapur'da uygun fiyatlı ıvır zıvır hediyelik arıyorsanız Mustafa Center ya da Chinatown ilk gideceğiniz yerler olmalı. Scape: Singapur'daki nadir açık hava pazarlarından. Ufak tefek elişleri ve yerel tasarımlar burada satılıyor. Ayda bir haftasonu \"bitpazarı\" oluyor. Orchard road'un hemen paralelinde. Singapur taksi ücretleri genelde uygun ama ama nereden ne zaman taksiye bindiğinize göre birden artabiliyor. Diyelim şehir merkezine öğlen taksiyle gittiniz, 3 km için 5SGD ödediniz. Aynı yeri akşam 5'ten sonra gelmek için 5 SGD taksi + 4 SGD şehir merkezi ek ücreti + 1 SGD geçiş ücreti + %25 gece ücreti ödemek zorunda kalabilirsiniz. Ek ücretler taksilerin camlarında açık açık ve uzuuun uzzzunn yazıyor. Okuyun, şaşırmayın. Orchard road: Bu cadde sadece Singapur için değil bütün dünya üzerinde tüketim ekonomisinin sayılı tapınaklarından biri, alışverişi sevenlerin \"Singapur'da tek geçerim\" diyeceği cadde. Yanyana sıralanmış 30 kadar AVM, binbir çeşit marka. Cadde üzerindeki en yüksek fiyatlı mallar Ion alışveriş merkezinde en uygunlarda onun karşısındaki Lucky Plaza'da. Alışverişi benim gibi sevmeyenler bile bu AVM'leri sevecekler: malum dışarısı 30 derece %90 nem, içerisi serin. Little India: Singapur nüfusunun yaklaşık %10'u Hint kökenli. Bunun üstüne ülkede sayıları 600,000'i bulan Hintli ve Bangladeşli inşaat işçisi güruhu var. İşte bu topluluğun evi özlediklerinde koşturdukları yer Little India. Mahallenin köri kokan caddelerinde dolaşmak için en iyi zaman hafta içi. Ya da hafta sonu gidip orijinal Hindistan tipi bir kalabalıkla dirsekleşirken dolu dükkanlara girmeye çalışabilirsiniz. Hint yemeği denemek için en iyi yerin burası olduğunu söylememe gerek var mı? \"Balık kafası köri\" yemeyeni dövüyorlar. Ben bilmediğim şeyi yemem diyenler için vejeteryen \"dal\" yemeği ( 4-5 çeşit çorba-sos-yoğurt vb) pilavla beraber geliyor ve iyi. Arab caddesi : Hintlilerin yeri olur da Arapların olmaz mı? Singapurla ticaret yapan ve sonradan buraya yerleşen Arap kökenli tacirlerin mahallesi Kampong Glam. İşte o mahallenin en hareketli yeri de Arap caddesi. Türk yemeği özleyenler için 7-8 tane Türk lokantası var. Haji Lane : Singapur'a gittin Hacı'yı gördün mü derlerse şaşırmayın, bu sokaktan bahsediyorlardır. Ivır zıvır hediyelik eşya, el sanatları, bir kaç sanatsal mekan, akşamları bar olan kafeler, yavaş yavaş yürüyerek kısa sokağın tadını çıkarmaya çalışan Singapurlular. Milli Müze: Müzelerle aram iyi değil. Ama bu farklı. Bir kere ferah. Rahat rahat yemek yiyeceğiniz bir lokantası var. Al kitabını, ısmarla yemeğini, mekana gelen Singapurlulara arada bakarken acele etmeden ye iç. Yavaş servisin tadını çıkar. Milli müzeyi öldürdüm ama hakkını yemeyeyim: Singapur'un tarihi ve sosyal olaylarla ilgili güzel sergileri var. Ama kahve ve kekleri daha güzel. Esplanade: 60,000 m2'lik kültür merkezi: tiyatro ve konser salonları. Bina kimine göre bir sineğin gözüne, kimine göre de bölgenin kötü kokusuyla ünlü meyvesi durian'ı andırıyor. Yılın on ayı boyunca her akşam fuaye'de bedava müzik dinletisi ve her haftasonu da dışarıdaki bedava açık hava konseri var. Bilet fiyatları Türkiye'den ucuz. Marina Bay Sands: \"Abi gel bir kumarhane yapalım, kocaman olsun. Üzerine de şan olsun diye gemi kondururuz, herkes konuşur\". Böyle demişler mi bilemem, ama üç tane gökdelenin üzerine gemi konursa ben konuşurum abiii. Yukarıda gemi, ortada otel, altında kumarhane, onun altında alışveriş merkezi ve onun da altında Venedik misali kayıkla dolaşabileceğiniz su dolu bir kanal. Ve bunların hepsi on sene önce suyun içindeymiş: burası denizin doldurulmasıyla yapılmış. Soldaki beyaz bina Bilim müzesi. Alışveriş merkezi pahalı ama yemek bölümü uygun ve lezzetli. Geceleri saat 20:00 de ışık gösterisi var: vasat. Merlion Aslanı: Singapur'un simgesi. İlla da fotoğrafı çekilesi heykel. Singapur'da toplamda sekiz tane Merlion aslanı varmış, ben bunu çektim. Kaldı 7: diğer gezginler sıra sizde. Akşam güneş ufukta alçalıp sıcaklık biraz düşünce ( çok değil 26 dereceye falan) burası tam yükünü almaya başlıyor. Aslanın hemen arkasında 10 kadar lokanta ve kafe var. Holland Village: Holland Village gündüzleri hem ekonomik hem lezzetli yemekler sunan iki yemek merkezi ve kafeleri, geceleriyse canlı müzik yapan barlarıyla tanınıyor. Singapur'da canlı müzik yapan yer bulmak Türkiye'de dürüst politikacı bulmak gibi bir şey: bulunca yapışıyorsunuz, ama zor. Semtle ilgili biraz daha fazla foto ve açıklama burada. Singapur Botanik ve Orkide Bahçesi: Singapur'un en ünlü mekanlarından biri. Sabah 5 gece 12 arası açık. Alan geniş, görecek çok bitki var. Orkide bahçesi turistlerin en gözde yerlerinden. Havanın çok çok sıcak olmadığı bir saatte gidin yosak iki adımda nefesiniz kesilir: Singapur nemli burası daha da nemli. Telok Ayer Pazarı: Yol sorarken buraya Çinli Singapurlular gibi Lau Pa Sat deyin havanız olsun. Telok Ayer \" su körfezi\" demek, şu anda denizden 1200 metre içeriden olan bu alan aslında denizmiş ve bu pazaryeri denizin kıyısında direkler üzerindeymiş. 1894 yılında şu andaki şekline şemaline benzer bir şekilde dökme demir kullanılarak yapılmış. O tasarım çok az değişiklikle ve bir sürü onarımla günümüze kadar gelmiş. Pazarın bulunduğu alan bugün gökdelenlerin arasında, bölgedeki tek kısa bina da bu pazar. Pazarda 50'den fazla lokanta var. Günün her yemeğinde uğrayabileceğiniz bir yer. Türk lolantası dahi var. Tiong Bahru mahallesi: \"Eskiden hor gördüğün o fakir genç vardı ya şimdi o fabrikatör oldu\" lafının mahalleye uyarlanmış hali. Singapur'un ilk toplu konut alanı. Zamanla gözden düşmüş bu alan şimdilerde yeniden bir canlanma, yenilenme, kafe-lokanta-kitapçı-resim galerisi açma ve kendi deyimleriyle bohem kültürün Singapur'da hayat bulduğu vahalardan biri olmuş. Valla ne diyim, hoş mahalle. Öyle görecek ahım şahım bir şey yok ama Singapur'un en iyi kahvesini yapan mekanla en iyi fırını burada. Bir yer iki turlarsınız sonra bir yer iki fırt çekersiniz gece olmuş. Ion alışveriş merkezi 55. nci kat: Singapur'da bedava bir şey bulmak zor. Hayrettir, şehri tepeden görmek halen bedava: Ion alışveriş merkezinin 4. katındaki sanata galerisi içine saklanmış asansörden 55. nci kata çıkıp: \"sana tepeden baktım ey Singapur\" demeniz mümkün. Zaman zaman özel toplantılar sebebiyle 55. kata bedava çıkışlar askıya alınıyor, o zaman aynı kattaki lokanta ya da bara rezervasyon yaparsanız çıkışınıza izin veriyorlar aklınızda olsun. Sentosa: Eğlence parkı, devasa lunapark. Çocuklarla gidilesi mekan. Gardens by the Bay: Marina Bay Sands'in hemen arkasında çok büyük bir alan kurulan şehir parkı. \"Betondan\" yaptıkları canlı ağaçlar çok ilginç. Clarke Quay, Boat Quay: Singapur nehri kıyısında kurulmuş yemek, eğlence ve alışveriş mekanlarının yanyana sıralandığı zevkli iki yerdir. Akşam güneş batarken hafiften dolmaya başlar ve gece yükünü tutar. Clarke Quay'de Japonları, Boat Quay'in paralel sokağındaysa Avrupalı olup Singapur'da çalışanları bulabilirsiniz. Burada lezzetli yemeklerle uygun fiyatları birleştiren mekanları sıraladım. Normal bir lokantada ortalama 20-30 liraya tıka basa doyabilirsiniz. Singapur lokantaları temiz ve genel olarak kötü yemek yapmıyorlar. Telok Ayer: Güzel mekan, bol çeşit, uygun fiyatlar, her damağa uygun lezzetler. Endonezya balık köftesi çorbası 9 TL. Dim Sum 3-6 TL civarı. Kahve 2-5 TL. Kaz eti, çorba ve pilav 7 TL. Arap mahallesi : Türk yemekleri, Ortadoğu mutfağı, Endonezya ve Malezya yemekleri için. Endonezya yemekleri yapan Minang lokantası şehrin en iyilerinden. Yemekle beraber bir bardağa dört baklava dilimine yetecek kadar şekeri sığdırmayı beceren kahve Kopi Susu'yu tavsiye ederim. Beğenmezseniz bile dehşet şeker oranını unutmazsınız. Normal yemek derseniz pilavla karışık et ve sebze güzel. Self servis, ortalama 12-15 TL ye çıkarsınız. Holland Village: Bu semtte gündüzleri kapalı pazarda yemek yiyip akşamları canlı müzik dinleyebilirsiniz. Geceleri müşteriler genelde şehirde yaşayan yabancılar. Vasat bir kafede vasat bir kahve 18 TL, pasta dilimi 20 TL. Little India: Küçük Hindistan'da yüzlerce Hint lokantası var. Hint yemeği denemek için en iyi yerin burası olduğunu söylememe gerek var mı? \"Balık kafası köri\" yemeyeni dövüyorlar. Ben bilmediğim şeyi yemem diyenler için vejeteryen \"dal\" yemeği ( 4-5 çeşit çorba-sos-yoğurt vb) pilavla beraber geliyor ve iyi. Yemek pazarında yerseniz 8-10 TL, lokantada yerseniz 20-30 TL. Liang court: Singapur'da yüksek sayıda Japon çalışıyor. Alışkanlıklarına son derece bağlı olan Japonlar işten çıkınca doğrru yemek yemeye Japon lokantalarının kümelendiği Liang Court AVM'ye gidiyorlar. Sushi ve diğer Japon yemeklerini yemek için en yerlerden biri burası. Fiyatlar uygun-ca. Sushi tabak 3-4 TL, Ramen kase 16 TL. Kişisel bir tavsiye: Donut sever misiniz? Seviyorsanız, işte size çok güzel yapan bir mekan: Raffles City AVM'nin bodrum katındaki JCO. Şirket Endonezyalı. Pontianak şehrinde ilk tadına baktığımdan beri aramız gayet iyi. Küçük donutlardan alın tanesi 3-5 TL, tadlarına bakın: Forest Glam 1 numaralı tercihim. Yerel tatlar: Singapur'a ve güneydoğu Asya'ya ait lezzetlerin biraz modern yorumunu tatmak ve arada kahve içmek isteyenler Old Town Coffee'ye gidebilirler. 20-30TL. Singapurluların sabah kahvaltısı için tercih ettiği mekanlardan biri de Toast Box. Tost yapmıyorlar. Kahve, Hindistan cevizi reçeli, tost ekmeği, haşlanmış yumurtadan ibaret Singapur kahvaltısı 10 TL. Bölgenin sevilen kahvaltı çorbası Laksa 9 TL. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Singapur, Güneydoğu Asya'da bir şehir devlet. Yüzölçümü İstanbul'un yaklaşık altıda biri. Nüfusuysa 5.5 milyon kadar, dar bir alanda bu kadar insan yaşayınca haliyle nüfus yoğunluğunda dünyada en yoğun 3. ülke ünvanını elde etmiş. Gerçi o kadar kalabalık gelmiyor insana ama neyse. Bu küçük şehir-ülkenin ihracatı Türkiye'nin 3 katı ( Singapur'un 520 milyar dolar ihracatına karşılık Türkiye yaklaşık 175 milyar dolar ihracat yapmaktadır) . Kişi başı gelir de ise bizi iyice sollamış: Türkiye'nin 10400 dolarlık gelirine karşılık bu mini devletin vatandaşları kişi başına ortalam 56,000 USD'Yi evlerine götürmekteler. İnsanların çok kazandığı bu ülkede hayat Türk'e pahalı diyebiliriz. Ancak her şey ateş pahasi değil. Singapur'daki yüksek fiyatlara bir örnek olarak en ucuz arabanın 260,000 TL olmasını verebiliriz. Ucuzlupa örenek olarak Singapur'un neredeyse milli yemeği olan tavuk-pilav-çorba üçlüsü toplamda sadece 7 TL'dir. Yani ülkede deve yüküyle de para harcamak mümkün uygun bir bütçeyle de. Güneydoğu Asya'da Malezya ile Endonezya arasında bir ada devlettir. Aslında 60 kadar adadan oluşmaktadır ama Singapur'u ziyaret edenlerin %99.99'u sadece ana adada kalır. Diğer adalarda endüstri varken, ana ada düzenli ve yeşildir. Singapur'un para birimi Singapur dolarıdır. Simgesi SGD ya da S$ dir. Mayıs 2015 itibarıyla yaklaşık olarak 1 SGD= 2 Türk lirasıdır. Singapur, Türk vatandaşlarına 30 güne kadar olan kalışları için vize uygulamıyor. Bunlara ek olarak bir de www. airbnb. com sitesinden apartman dairesi kiralayabilirsiniz, özellikle kalabalık seyahat edenler için uygun olur. Singapur'da eşya fiyatları elektronik dışında ülkemize göre iki kata kadar daha pahalı. Bunun sebebi ülkenin yüksek gelir seviyesi ve kiraların yüksekliği. Yine de alışveriş etmek isteyenler için Singapur bir çok seçenek sunuyor. Modern AVM'lerde pazarlık hiçbir şekilde mümkün değilken, kenar mahallelerde esnafla pazarlık olağan sayılıyor. Orchard Road: Singapur'un en ünlü alışveriş caddesidir. Caddenin her iki yanı irili ufaklı AVM'lerle ve markalı ürün satan dükkanlarla doludur. Alışveriş için olmasa da sıcaktan kaçmak ve yemek için cadde üzerindeki AVM'leri kullanabilirsiniz. Elektronik: Şehirdeki en ünlü elektronik merkezi Funan Digital Life Mall. Bu AVM'de bilinen mağazalar yanında turistlere yönelik satış yapan küçük işletmeler de var. İnternette bu AVM'de eski ya da bozuk malların yeniymiş gibi turistlere satıldığı yönünde yorumlar var. Aman dikkat! Mustafa Center: Hint mahallesindeki bu AVM sattığı malların çeşitliliği konusunda \"güneşin altında satılan herşey burada\" diyecek kadar iddialı. Bana göre İstanbul Mahmutpaşa'nın tek binaya tıkılmış bir versiyonu. Burası Singapur'daki diğer yerlere göre daha ucuz. Hafta sonları cidden kalabalık oluyor, gidecekseniz hafta arası daha iyi. Singapur'da uygun fiyatlı ıvır zıvır hediyelik arıyorsanız Mustafa Center ya da Chinatown ilk gideceğiniz yerler olmalı. Scape: Singapur'daki nadir açık hava pazarlarından. Ufak tefek elişleri ve yerel tasarımlar burada satılıyor. Ayda bir haftasonu \"bitpazarı\" oluyor. Orchard road'un hemen paralelinde. Singapur taksi ücretleri genelde uygun ama ama nereden ne zaman taksiye bindiğinize göre birden artabiliyor. Diyelim şehir merkezine öğlen taksiyle gittiniz, 3 km için 5SGD ödediniz. Aynı yeri akşam 5'ten sonra gelmek için 5 SGD taksi + 4 SGD şehir merkezi ek ücreti + 1 SGD geçiş ücreti + %25 gece ücreti ödemek zorunda kalabilirsiniz. Ek ücretler taksilerin camlarında açık açık ve uzuuun uzzzunn yazıyor. Okuyun, şaşırmayın. Orchard road: Bu cadde sadece Singapur için değil bütün dünya üzerinde tüketim ekonomisinin sayılı tapınaklarından biri, alışverişi sevenlerin \"Singapur'da tek geçerim\" diyeceği cadde. Yanyana sıralanmış 30 kadar AVM, binbir çeşit marka. Cadde üzerindeki en yüksek fiyatlı mallar Ion alışveriş merkezinde en uygunlarda onun karşısındaki Lucky Plaza'da. Alışverişi benim gibi sevmeyenler bile bu AVM'leri sevecekler: malum dışarısı 30 derece %90 nem, içerisi serin. Little India: Singapur nüfusunun yaklaşık %10'u Hint kökenli. Bunun üstüne ülkede sayıları 600,000'i bulan Hintli ve Bangladeşli inşaat işçisi güruhu var. İşte bu topluluğun evi özlediklerinde koşturdukları yer Little India. Mahallenin köri kokan caddelerinde dolaşmak için en iyi zaman hafta içi. Ya da hafta sonu gidip orijinal Hindistan tipi bir kalabalıkla dirsekleşirken dolu dükkanlara girmeye çalışabilirsiniz. Hint yemeği denemek için en iyi yerin burası olduğunu söylememe gerek var mı? \"Balık kafası köri\" yemeyeni dövüyorlar. Ben bilmediğim şeyi yemem diyenler için vejeteryen \"dal\" yemeği ( 4-5 çeşit çorba-sos-yoğurt vb) pilavla beraber geliyor ve iyi. Arab caddesi : Hintlilerin yeri olur da Arapların olmaz mı? Singapurla ticaret yapan ve sonradan buraya yerleşen Arap kökenli tacirlerin mahallesi Kampong Glam. İşte o mahallenin en hareketli yeri de Arap caddesi. Türk yemeği özleyenler için 7-8 tane Türk lokantası var. Haji Lane : Singapur'a gittin Hacı'yı gördün mü derlerse şaşırmayın, bu sokaktan bahsediyorlardır. Ivır zıvır hediyelik eşya, el sanatları, bir kaç sanatsal mekan, akşamları bar olan kafeler, yavaş yavaş yürüyerek kısa sokağın tadını çıkarmaya çalışan Singapurlular. Milli Müze: Müzelerle aram iyi değil. Ama bu farklı. Bir kere ferah. Rahat rahat yemek yiyeceğiniz bir lokantası var. Al kitabını, ısmarla yemeğini, mekana gelen Singapurlulara arada bakarken acele etmeden ye iç. Yavaş servisin tadını çıkar. Milli müzeyi öldürdüm ama hakkını yemeyeyim: Singapur'un tarihi ve sosyal olaylarla ilgili güzel sergileri var. Ama kahve ve kekleri daha güzel. Esplanade: 60,000 m2'lik kültür merkezi: tiyatro ve konser salonları. Bina kimine göre bir sineğin gözüne, kimine göre de bölgenin kötü kokusuyla ünlü meyvesi durian'ı andırıyor. Yılın on ayı boyunca her akşam fuaye'de bedava müzik dinletisi ve her haftasonu da dışarıdaki bedava açık hava konseri var. Bilet fiyatları Türkiye'den ucuz. Marina Bay Sands: \"Abi gel bir kumarhane yapalım, kocaman olsun. Üzerine de şan olsun diye gemi kondururuz, herkes konuşur\". Böyle demişler mi bilemem, ama üç tane gökdelenin üzerine gemi konursa ben konuşurum abiii. Yukarıda gemi, ortada otel, altında kumarhane, onun altında alışveriş merkezi ve onun da altında Venedik misali kayıkla dolaşabileceğiniz su dolu bir kanal. Ve bunların hepsi on sene önce suyun içindeymiş: burası denizin doldurulmasıyla yapılmış. Soldaki beyaz bina Bilim müzesi. Alışveriş merkezi pahalı ama yemek bölümü uygun ve lezzetli. Geceleri saat 20:00 de ışık gösterisi var: vasat. Merlion Aslanı: Singapur'un simgesi. İlla da fotoğrafı çekilesi heykel. Singapur'da toplamda sekiz tane Merlion aslanı varmış, ben bunu çektim. Kaldı 7: diğer gezginler sıra sizde. Akşam güneş ufukta alçalıp sıcaklık biraz düşünce ( çok değil 26 dereceye falan) burası tam yükünü almaya başlıyor. Aslanın hemen arkasında 10 kadar lokanta ve kafe var. Holland Village: Holland Village gündüzleri hem ekonomik hem lezzetli yemekler sunan iki yemek merkezi ve kafeleri, geceleriyse canlı müzik yapan barlarıyla tanınıyor. Singapur'da canlı müzik yapan yer bulmak Türkiye'de dürüst politikacı bulmak gibi bir şey: bulunca yapışıyorsunuz, ama zor. Semtle ilgili biraz daha fazla foto ve açıklama burada. Singapur Botanik ve Orkide Bahçesi: Singapur'un en ünlü mekanlarından biri. Sabah 5 gece 12 arası açık. Alan geniş, görecek çok bitki var. Orkide bahçesi turistlerin en gözde yerlerinden. Havanın çok çok sıcak olmadığı bir saatte gidin yosak iki adımda nefesiniz kesilir: Singapur nemli burası daha da nemli. Telok Ayer Pazarı: Yol sorarken buraya Çinli Singapurlular gibi Lau Pa Sat deyin havanız olsun. Telok Ayer \" su körfezi\" demek, şu anda denizden 1200 metre içeriden olan bu alan aslında denizmiş ve bu pazaryeri denizin kıyısında direkler üzerindeymiş. 1894 yılında şu andaki şekline şemaline benzer bir şekilde dökme demir kullanılarak yapılmış. O tasarım çok az değişiklikle ve bir sürü onarımla günümüze kadar gelmiş. Pazarın bulunduğu alan bugün gökdelenlerin arasında, bölgedeki tek kısa bina da bu pazar. Pazarda 50'den fazla lokanta var. Günün her yemeğinde uğrayabileceğiniz bir yer. Türk lolantası dahi var. Tiong Bahru mahallesi: \"Eskiden hor gördüğün o fakir genç vardı ya şimdi o fabrikatör oldu\" lafının mahalleye uyarlanmış hali. Singapur'un ilk toplu konut alanı. Zamanla gözden düşmüş bu alan şimdilerde yeniden bir canlanma, yenilenme, kafe-lokanta-kitapçı-resim galerisi açma ve kendi deyimleriyle bohem kültürün Singapur'da hayat bulduğu vahalardan biri olmuş. Valla ne diyim, hoş mahalle. Öyle görecek ahım şahım bir şey yok ama Singapur'un en iyi kahvesini yapan mekanla en iyi fırını burada. Bir yer iki turlarsınız sonra bir yer iki fırt çekersiniz gece olmuş. Ion alışveriş merkezi 55. nci kat: Singapur'da bedava bir şey bulmak zor. Hayrettir, şehri tepeden görmek halen bedava: Ion alışveriş merkezinin 4. katındaki sanata galerisi içine saklanmış asansörden 55. nci kata çıkıp: \"sana tepeden baktım ey Singapur\" demeniz mümkün. Zaman zaman özel toplantılar sebebiyle 55. kata bedava çıkışlar askıya alınıyor, o zaman aynı kattaki lokanta ya da bara rezervasyon yaparsanız çıkışınıza izin veriyorlar aklınızda olsun. Sentosa: Eğlence parkı, devasa lunapark. Çocuklarla gidilesi mekan. Gardens by the Bay: Marina Bay Sands'in hemen arkasında çok büyük bir alan kurulan şehir parkı. \"Betondan\" yaptıkları canlı ağaçlar çok ilginç. Clarke Quay, Boat Quay: Singapur nehri kıyısında kurulmuş yemek, eğlence ve alışveriş mekanlarının yanyana sıralandığı zevkli iki yerdir. Akşam güneş batarken hafiften dolmaya başlar ve gece yükünü tutar. Clarke Quay'de Japonları, Boat Quay'in paralel sokağındaysa Avrupalı olup Singapur'da çalışanları bulabilirsiniz. Singapur zengin bir ülke dikkat etmezseniz cidden pahalı olabilir. Aşağıda günlük harcamaları değişik bütçelere göre genel olarak sıralıyorum. Ulaşım : 30-40 TLdiğer masraflar buna ek. Singapur'da para harcamak isteyene yardımcı olan çoook yer var: gecesi 1700 dolara otel odaları, 400 dolarlık açık büfeler. Size kolay gele. Burada lezzetli yemeklerle uygun fiyatları birleştiren mekanları sıraladım. Normal bir lokantada ortalama 20-30 liraya tıka basa doyabilirsiniz. Singapur lokantaları temiz ve genel olarak kötü yemek yapmıyorlar. Telok Ayer: Güzel mekan, bol çeşit, uygun fiyatlar, her damağa uygun lezzetler. Endonezya balık köftesi çorbası 9 TL. Dim Sum 3-6 TL civarı. Kahve 2-5 TL. Kaz eti, çorba ve pilav 7 TL. Arap mahallesi : Türk yemekleri, Ortadoğu mutfağı, Endonezya ve Malezya yemekleri için. Endonezya yemekleri yapan Minang lokantası şehrin en iyilerinden. Yemekle beraber bir bardağa dört baklava dilimine yetecek kadar şekeri sığdırmayı beceren kahve Kopi Susu'yu tavsiye ederim. Beğenmezseniz bile dehşet şeker oranını unutmazsınız. Normal yemek derseniz pilavla karışık et ve sebze güzel. Self servis, ortalama 12-15 TL ye çıkarsınız. Holland Village: Bu semtte gündüzleri kapalı pazarda yemek yiyip akşamları canlı müzik dinleyebilirsiniz. Geceleri müşteriler genelde şehirde yaşayan yabancılar. Vasat bir kafede vasat bir kahve 18 TL, pasta dilimi 20 TL. Little India: Küçük Hindistan'da yüzlerce Hint lokantası var. Hint yemeği denemek için en iyi yerin burası olduğunu söylememe gerek var mı? \"Balık kafası köri\" yemeyeni dövüyorlar. Ben bilmediğim şeyi yemem diyenler için vejeteryen \"dal\" yemeği ( 4-5 çeşit çorba-sos-yoğurt vb) pilavla beraber geliyor ve iyi. Yemek pazarında yerseniz 8-10 TL, lokantada yerseniz 20-30 TL. Liang court: Singapur'da yüksek sayıda Japon çalışıyor. Alışkanlıklarına son derece bağlı olan Japonlar işten çıkınca doğrru yemek yemeye Japon lokantalarının kümelendiği Liang Court AVM'ye gidiyorlar. Sushi ve diğer Japon yemeklerini yemek için en yerlerden biri burası. Fiyatlar uygun-ca. Sushi tabak 3-4 TL, Ramen kase 16 TL. Kişisel bir tavsiye: Donut sever misiniz? Seviyorsanız, işte size çok güzel yapan bir mekan: Raffles City AVM'nin bodrum katındaki JCO. Şirket Endonezyalı. Pontianak şehrinde ilk tadına baktığımdan beri aramız gayet iyi. Küçük donutlardan alın tanesi 3-5 TL, tadlarına bakın: Forest Glam 1 numaralı tercihim. Yerel tatlar: Singapur'a ve güneydoğu Asya'ya ait lezzetlerin biraz modern yorumunu tatmak ve arada kahve içmek isteyenler Old Town Coffee'ye gidebilirler. 20-30TL. Singapurluların sabah kahvaltısı için tercih ettiği mekanlardan biri de Toast Box. Tost yapmıyorlar. Kahve, Hindistan cevizi reçeli, tost ekmeği, haşlanmış yumurtadan ibaret Singapur kahvaltısı 10 TL. Bölgenin sevilen kahvaltı çorbası Laksa 9 TL. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/06/singapur-sehir-galerisi-sehir-planlama.html", "text": "Singapur, dünyanın en yeşil ve en temiz kentlerinden biri. 1965 yılında kurulduğunda kocaman bir bataklık ada olan ülke, şu anda dünyanın en düzenli ilk on şehri arasında. Singapur bu özelliklerini 1974 yılında kurulan \"Şehri Yeniden Geliştirme Kurumu\" 'ya borçlu. \"Şehri Yeniden Geliştirme Kurumu\" kısaca URA kurulduğundan beri yaptığı çalışmalarlaSingapur vatandaşlarının iyi bir ortamda yaşamasına yardımcı olmuş. URA'nın Çin mahallesindeki merkezi Singapur'un tarihsel gelişimini görmek isteyen meraklıları ve özellikle şehir planlamayla mimarlık konularıyla ilgilenenleri bekliyor. Singapur'daki tüm binaların bir maketinin yer aldığı binadaki Şehir galerisi haftanın her günü açık. Değişik bir şeyler görmek isteyen ya da Çin mahallesinin gürültüsünden yarım saat kaçıp dinlenmek ve serinlemek isteyenler için ideal bir yer. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/06/singapurda-para-yakarak-tapnyorlar.html", "text": "atalarına önemli günlerde para gönderiyorlar, nasıl mı? Yakarak. Singapur hem Asya'nın hem dünyanın en gelişmiş en zengin yerlerinden biri. Ülke son 50 senede çok hızlı bir değişim geçirerek inanılmaz gelişmiş. Bir çok yeniliklerde önlerde olmayı kendine ilke edinmiş bu ülke sıra geleneklere gelince oldukça yavaş davranıyor. Ülke nüfusunun çoğunluğunu Çin kökenliler (%75) oluşturuyor. Geri kalanlarsa Malay ve Hintliler. Çinli nüfus Budizm, Hristiyanlık, Taoizm ve geleneksel dinlere inanıyor. Singapurlu Çinlilerin bir kısmı atalarının ölünden sonra yaşamaya devam ettiğine ve atalarına iyi davranır onlara hediyeler gönderirlerse atalarının onların yollarını açacağına ve hediyelerin karşılığını vereceklerini düşünüyorlar. Çinli ataya inananların tapınmak için seçtikleri yöntem ise para yakmak. Yukarıdaki fotoğrafta sütunun üzerindeki küçük raf atalara küçük günlük hediyeler sunmak ve tütsü yakmak için. Sütunun hemen dibindeyse para veya başka maketler yakmak için tenekeler var. Sabah dükkanına gelen esnafın bir kısmı bu iş üzerine uzmanlaşmış mağazalardan aldıkları sahte para, ev, araba, iphone maketlerini yakarak bunları diğer dünyadaki atalarına gönderiyorlar. Duman ve pislikten bıkan Singapur yönetimi bu geleneği yasaklamayı düşünmüş ama söz konusu yerleşmiş bir inanç olduğu için vazgeçmiş. Şimdilik para yakarken etrafı rahatsız etmeyenlere hoşgörü gösteriyorlar. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/07/singapurun-ortas-dunya-mutfag.html", "text": "Singapur'da alelade bir sokak: Killiney Road. Bu sokakta yan yana açılmış olan lokantalara ve sundukları yemeklere şöyle bir bakalım, yemekler hangi mutfaktan mı?: Tayland, Çin, Singapur, Japon, Batı usulü et yapan restoran bar, yine Çin lokantası, Malay, Endonezya, Singapur, Hint, Pizza. Singapur'un iyi kazanan bir nüfusu ve maaşlara göre ucuz sayılabilecek bir yemek sektörü var. Evde yemek yapmak hem zaman alıcı hem de neredeyse dışarıda yemekle aynı fiyata geliyor. Bu nedenle Singapurlular çok sık dışarıda yemek yiyorlar. Singapur'un geniş lokanta sektöründe kendilerine yer kapmak isteyen yeni lokantalar hem değişik bir lezzet sunmak zorunda hem de iyi olmak zorundalar. Böyle olunca Singapur yemek meraklıları uğranılması gereken duraklardan biri oluyor haliyle. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/09/agustos-aynda-milanoyu-gezmek.html", "text": "Ağustos ayında Milano'yu gezmek hafta sonunda iş merkezi gezmek gibi: şehirde pek insan kalmamış. Ağustos ayı geleneksel olarak bütün İtalya'nın kepenkleri kapayıp tatile çıktığı bir zaman olduğu için şehirde bir tek turistler, göçmenler ve hafif terelelli tipler var. Hani İtalyanlar kapatıp gitmiş derken açayım: bakkal çakkal kapanır normaldir ama mesela fırınlar kapalı, ekmek arasanız mahalle mahalle dolaşacaksınız. Bankalar şubelerini kapamışlar, nöbetçi banka şubesi var. Eczaneler kapayıp tatile gitmişler, açık kalanların hepsi nöbetçi eczane tadında. Giysi satan yerler kapalı. Kafeler, lokantalar, şans oyunu satan yerler, pastaneler kapalı. Bozar mı? Şehir bize kalmış, niye bozsun. Fena mı olmuş? Yoo. Trafik derdi yok, metro, tramvay boş, açık lokanta bulabilirseniz ki zor, onlar da tenha. Hava mis, gez dolaş işte. Milano'nun turistik mekanları yapıldığı zaman bütün şehir nüfusunu ( 40,000 kişi) içine alacak kadar büyük olan Duomo di Milano çevresinde kümelenmiş. Tembel ve yavaş adamlarla şehri dolaşırken insanları seyretmek için güzel bir alan. Milano seyrettiğinizde hoşunuza giden ama sonra sabun köpüğü gibi uçup giden bir romantik komedi filmi gibi. Gezmesi, yemesi, içmesi hoş, akılda kalansa boş. Milano'dan fazla bir beklentim yoktu açıkçası, düşük beklentimi karşıladı. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Hani İtalyanlar kapatıp gitmiş derken açayım: bakkal çakkal kapanır normaldir ama mesela fırınlar kapalı, ekmek arasanız mahalle mahalle dolaşacaksınız. Bankalar şubelerini kapamışlar, nöbetçi banka şubesi var. Eczaneler kapayıp tatile gitmişler, açık kalanların hepsi nöbetçi eczane tadında. Giysi satan yerler kapalı. Kafeler, lokantalar, şans oyunu satan yerler, pastaneler kapalı. Bozar mı? Şehir bize kalmış, niye bozsun. Fena mı olmuş? Yoo. Trafik derdi yok, metro, tramvay boş, açık lokanta bulabilirseniz ki zor, onlar da tenha. Hava mis, gez dolaş işte. Milano'nun turistik mekanları yapıldığı zaman bütün şehir nüfusunu ( 40,000 kişi) içine alacak kadar büyük olan Duomo di Milano çevresinde kümelenmiş. Tembel ve yavaş adamlarla şehri dolaşırken insanları seyretmek için güzel bir alan. Milano seyrettiğinizde hoşunuza giden ama sonra sabun köpüğü gibi uçup giden bir romantik komedi filmi gibi. Gezmesi, yemesi, içmesi hoş, akılda kalansa boş. Milano'dan fazla bir beklentim yoktu açıkçası, düşük beklentimi karşıladı. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/10/isvec-hakknda-pek-bilinmeyen-15-gercek.html", "text": "2) İkea masa, koltuk ve kitaplık modellerine İsveç şehirlerinin, yatak, gardrop ve portmantolara Norveç şehirlerinin, masa ve sandalye modellerine Finlandiya şehirlerinin, halı ve diğer ıvır zıvıra da Danimarka şehirlerinin adlarını veriyor. Danimarkalılar yerde üzerine basılan hemen her İkea ürününe adlarının verilmesine sinir oluyorlarmış. 3) Dünyada alkolün en pahalı olduğu ülkelerden biri İsveç. Haftasonları uluslararası sulara çıkıp vergisiz alkol satan ve sonra bütün yolcular zom olmuş bir şekilde İsveç'e geri dönen gemi seferleri hep dolu. Bu arada alkol pahalı ama kişi başı gelirle alkol fiyatlarını kıyaslarsak Türkiye daha pahalı. 4) İsveç, lise öğrencileri okula devam etsin diye öğrencilere ayda yaklaşık 600 TL ödüyor. 5) İsveçlilerin %89'u İngilizceyi konuşuyor. Tamam oran yüksek ama İngilizce'nin İsveç dilinden gramer yapısını ve bir çok sözcüğü aldığı düşünülürse normal. 7) İsveç'te yıllık ücretli izniniz sırasında hasta olursanız \"hastalık iznine\" ayrılabiliyorsunuz, tatilden sayılmıyor. 9) İnternetten dosya paylaşmayı kutsal sayan bir kiliseleri var: Kopimism ( http://www. bbc. com/news/technology-16424659 ). Dua etmek için CTRL-C ve CTRL-P yapıyorsunuz. 10) Kış aylarında sadece 4-5 saat gün ışığı olduğu için onda hava kapalı olduğu için nüfusun yaklaşık beşte biri depresyona giriyor. Devlet sosyal sigorta kapsamında depresyona girenleri gün ışığı lambası dağıtıyor. Lamabayı yakıp altına kuruldunuz mu sanal güneş tepenizde. 11) Yazları en ufak bir güneş bulduklarında parklarda, bahçelerde, balkonlarda giysilerini fora etmiş İsveçlilere rastlamak sıradan bir olay. 13) Dünyaca tanınan İsveç'in Volvo araba firmasının sahibi Çinliler. 14) İsveç'te yaklaşık 100,000 göl var. Ülke topraklarının %9'u göl. 15) İsveç, kişi başına düşen McDonalds restoran sayısında dünyada ABD'den sonra ikinci sırada. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/10/stockholm-gezi-tavsiyeleri-ve-fiyat.html", "text": "1) İsveç pahalı bir ülke. Günlük gezilerinizi biraz detaylı planlarsanız daha ucuza getirebilirsiniz, ama yine de ekonomik olmaz. Planlamadan neyi kastediyorum? Djurgarden bölgesine gidip bir büfeden aldığınız küçük bir şişe suya 8 TL, dandik bir sandviçe 45 TL vermek yerine önceden marketten alırsanız canınız daha az acır. 2) Stockholm'de şehir içi belediye otobüsü için bilet 14 TL. Bir yere git gel, gitti 28 TL. Ama 24 saatlik bilet 33 TL. İstediğin kadar dolaş. 4) Temmuz, Ağustos aylarında Avrupalılar tatile topluca çıktığından dolayı oteller tam doluyor. Ağustos ayı sonunda Stockholm'de otel doluluk oranı %96'ydı. Bu tarihlerde Stockholm'ü gezmeye karar verirseniz a) önceden yer ayırtın b) bu imkanınız yoksa reklam yapmayan pansiyon, hostel gibi yerleri siz doğrudan arayın c) biraz şehir dışında olduğu için halen yer olan yerlere bakının ama yol parasını da hesaba katmayı unutmayın. 5) Kahve için. İyi yapıyorlar. Çok içiyorlar. Zaten dışarıdan büfeden su alsanız 20-25 sek ( 6-8 TL), güzel içimli espresso-latte vb alsanız 8-10 TL. Fiyatı Türkiye'ye yakın bir tek bunlar var. 6) İsveçlilerin rağbet ettiği bir yerde akşam yemeği yiyeceğim derseniz, erkenci olun. Lokantalar akşam 18-20 arası doluyor, sonra boşalıyor. 7) Dışarıda yemek yiyecekseniz bir tomar para getirin, saçma pahalı: bir tabak somon için 100 TL, bir Sezar salata için 60 TL nasıl mesala? Onun yerine akşamları yemek satan marketleri deneyebilirsiniz: bir tam tavuk 18 TL. 8) Stockholm'de yarım saat yürüyün kesinlikle güzel bir parka denk gelirsiniz. İnsanları seyretmek ve ağaçlar altında biraz dinlenmek için bir sürü fırsatınız olacak, değerlendirin. 9) İsveçliler iyi eğitimli, iyi kazanan ve şaşırtıcı bir derecede kaba olan bir millet. Biri yolda size çarpar, otobüste ayağınıza basar, trende inerken dirseklerse özür beklemeyin ya çok utangaç oldukları için ya da içlerindeki hödük vikingden dolayı olay mahallinden arkalarına bakmadan uzaklaşıyorlar. 11) İsveçliler alkol almayı küfelik olmakla eş tutuyorlar. Bu kadar hızlı su içseniz hasta olursunuz, kadı ki adamlar alkolü neredeyse damacanayla tüketecek. Neyseki sadece Perşembe, Cuma, Cumartesi böyleler. Diğer zamanlarda içenlere iyi gözle bakmıyorlar. 15) Stockholm bisiklete binmek için çok iyi bir yer. Her yerde bisiklet yolları var ve Stockholmlüler bisikleti günlük hayatlarında çok sık kullanıyorlar. Bisiklet kiralayan bir çok mekan da var, aklınızda olsun. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/11/pencere-vergisi-kesen-ulkeler-belcika.html", "text": "Belçika'nın Bruges kentini dolaşırken bazı evlerin pencerelerinin duvarla örülmüş olması dikkatimi çekti. \"Pencere Vergisi\"'nden olmasın? dedim. Öyle çıktı. 18. yüzyıl başlarında İngiltere hükümeti gelirlerini arttırmak için yöntemler arıyormuş, o zaman gelir vergisi yok. \"Ne yapsak ne etsek hazineye para akıtsak?\" derdine düşen yöneticiler sonunda evlerin pencere sayısına göre vergi koymaya karar vermişler. Pencere sayısı 10'a kadar olan evler \"pencere vergisinden\" muaf tutulmuşlar, 10'dan fazla penceresi olan evlere de pencere başına vergi konmuş. Niye mi? Eee sayması kolay, toplanması kolay vergi Caddede yürürken evin kaç penceresi var sayıp kapıya dayanıyorsunuz ver bakalım pencere vergisini diye. Halk bakmış, tek kaçış çaresi pencereleri kapamak. Öyle yapmışlar, binalarda içeri ışık girmesi için gerekli olmayan pencereleri örmüşler. Tıpkı yukarıdaki Bruges evinde olduğu gibi. Eee pencere sayısı 10'un altına inince vergi ortadan kalkıyor haliyle. İngiltere'de başlayan bu vergi türü Fransa ve Belçika'ya da yayılmış. Ve 50 sene kadar yürürlükte kalmış. Taşla örülmüş pencerelerin arkasındaki hikaye bu. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/12/arjantine-gidecekseniz-artk-ertelemeyin.html", "text": "Arjantin bir çok yönden Türkiye'ye benzeyen bir ülke. Geçmişine baktığımızda askeri darbeler, yolsuzluklar, adam kayırma ve kötü yönetim var. Ama ülke güzel, ülke gezilesi. Ekonomide kötü yönetim bir yere kadar etkisi yavaşlatılabilen bir şey. Ama eninde sonunda politikacıların söyledikleri yalanlar gerçeklerle yüzyüze gelmek zorunda kalıyorlar. Bloğumu takip edenler bilir, üç sene önce Arjantin'e gittiğimde ülkenin döviz kurunun suni olarak yüksek tutulmasından dolayı her şeyin turistler için pahalı göründüğünü, gayrı resmi faaliyet gösteren döviz büfelerinde para bozduranların %40-%50 daha fazla Arjantin pesosu aldığını yazdım. Sonra da senede bir kaç kere Arjantin'e ucuz seyahat yöntemlerini tekrarladım. Arjantin ekonomisi suni olarak yüksek tutulan döviz kuruna daha fazla dayanamamış ve dün ülke parası %38 değer kaybetmiş:17 Aralık'ta 1 TL=3.3 Arjantin pesosu iken, bugün 1TL=4.53 ARS. Yani Arjantin artık %38 daha ucuz. Bence Arjantin'e gidecekseniz, artık ertelemeyin. Daha da ucuz olmaz. Üstelik Türk Lirası da bir ara gerçeklerle karşılaşacak: bizim para değer kaybetmeden Arjantin zamanı. Şimdi. Gezelim. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Ekonomide kötü yönetim bir yere kadar etkisi yavaşlatılabilen bir şey. Ama eninde sonunda politikacıların söyledikleri yalanlar gerçeklerle yüzyüze gelmek zorunda kalıyorlar. Bloğumu takip edenler bilir, üç sene önce Arjantin'e gittiğimde ülkenin döviz kurunun suni olarak yüksek tutulmasından dolayı her şeyin turistler için pahalı göründüğünü, gayrı resmi faaliyet gösteren döviz büfelerinde para bozduranların %40-%50 daha fazla Arjantin pesosu aldığını yazdım. Sonra da senede bir kaç kere Arjantin'e ucuz seyahat yöntemlerini tekrarladım. Arjantin ekonomisi suni olarak yüksek tutulan döviz kuruna daha fazla dayanamamış ve dün ülke parası %38 değer kaybetmiş:17 Aralık'ta 1 TL=3.3 Arjantin pesosu iken, bugün 1TL=4.53 ARS. Yani Arjantin artık %38 daha ucuz. Bence Arjantin'e gidecekseniz, artık ertelemeyin. Daha da ucuz olmaz. Üstelik Türk Lirası da bir ara gerçeklerle karşılaşacak: bizim para değer kaybetmeden Arjantin zamanı. Şimdi. Gezelim. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/12/dunyann-en-pahal-kahvesi-olan-dsk.html", "text": "Endonezya ormanlarında yaşayan ve kedi ailesine mensup olan misk kedileri ufak böcekler ve taze meyvelere ek olarak olgunlaşmış kahve meyvelerini de afiyetle yer olmuşlar. Bu kediler kahvenin dışını saran meyvesini yiyorlar ama en sert kısım olan kahve çekirdeğini sindiremeyip dışkılarında çıkarıyorlar. Kahve çekirdekleri misk kedilerinin ağzından çıkışa doğru yol alırken mide asitleri kahve çekirdeğinde bulunan ve kahvenin tadına sertlik veren maddeleri eritmiş oluyor. Bu yüzden misk kedilerinin \"ürettikleri\" kahve çekirdeklerinden kavrulan Kopi Luwak kahvesi dünyada içimi en yumuşak olanlardan biri ve çok aranıyor. Biraz detay girersek, ağaçta bulunan kahve meyveleri şöyle görülüyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/12/endonezyada-gemiyle-seyahat.html", "text": "Endonezya neredeyse 19000 adadan oluşan bir ülke. Çoğu adada ya havaalanı yok ya da uçaklar halk için oldukça pahalı. Endonezya'nın milli deniz yolları şirketi Pelni adalararası seyahat etmek isteyen Endonezyalıların ilk ve çoğu zaman mecburi tek seçeneği. Pelni gemilerinin çoğu 20-30 günlük ring seferlerle çalışıyor. Yani A noktasından yola çıkıp B, C, D, E.... Z ye uğrayıp sonra ters yönde geri geliyorlar. Z, Y.... D, C, B, A şeklinde. Tam bir yolculuk 20-30 gün sürüyor. Yolcuların çoğu gemide en az 4-5 gün geçirdiği için gemiye sanki kamp yapmaya gelmiş gibi yatak-yorgan-yemeklerini alarak geliyorlar. Gemilerde canlı işporta pazarları bile kuruluyor. Ancak gemiler eski, hava değişken ve yolcu çok olunca gecikme kaçınılmaz oluyor. Çoğu Pelni gemisi iyi havalarda 4-5 saat, kötü havalardaysa 8-10 güne varan gecikmelerle kalkıyorlar. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/12/laosun-baskenti-vientianede-dikine.html", "text": "Laos'un başkenti Vientiane'deki bu anıtın halk arasındaki adı \"dikine havaalanı\". Sebebi de Amerikalıların havaalanı yapılması için verdikleri yardım parasıyla havaalanı yapmak yerine bu anıtın yapılmış olması. Şehrin tam ortasında yer alan bu anıtın resmi adı Patuxai ve ülkenin Fransa'dan kurtuluş mücadelesini simgeliyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2015/12/maldivlerin-baskenti-maleyi-nasl.html", "text": "Maldivler denilince herkesin aklına beyaz kumlar, palmiye ağaçları, boş plajlar gelir. Oysa ülkenin başkenti Male bütün bu imajı yerle bir edecek bir üçüncü dünya ülkesi görünümünde. Kalabalık bir nüfus dar bir alana sıkışmak zorunda kalınca bildik betonsal manzaralar ve sıkışık bir trafik ortaya çıkmış. Bir de başkent Male'de şeriat geçerli olduğundan çok yasak var, turistik değil. Maldivler'e gelir getiren turist adalarında ise para geçerli yani parası olana her şey serbest. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/04/cennette-calsp-cehennemde-yasayanlar.html", "text": "\"Davulun sesi uzaktan hoş gelir\" deyişi Karayipler, Maldivler, Şeyseller ve benzeri ünlü tatil merkezlerini gördükten sonra söylenmemiştir ama buraları tarih etmek için gerçekten tammm cuk oturan bir deyiş. Dolaştığım Barbados, Jamaika, Maldivler, Şeyseller, Antigua, Saint Vincent ve Grenadinler gibi kıyıları ve lüks tatil olanaklarıyla ün yapmış adalarda gelen ziyaretçilerle adada yaşayan halk arasında tam bir uçurum var. Ada halkları genel olarak kıyılardaki lüks otellerin uluslararası büyük firmaların elinde olmasından ve tatil yapmaya gelen turistten kalan paranın adada kalmayıp ana firmanın kasasına geri dönmesinden şikayetçi. Üstelik adalara gelen paralı turistler ev ve yemek fiyatlarını yükselttikleri için ada halkları kendi vatanlarında fakir kalmış, yemeğe bile zor para yetiştirir durumdalar. Bu saydığım sebeplerden dolayı bir çok ünlü tatil adasında aslında yerel halk gibi yaşayarak ucuza konaklamak ve ucuza yemek mümkün: doğal olarak kaldığınız yer denize uzak ve halkın çoğunluğunun yaşadığı mahallelerde olacaktır. Sabah kalktığınızda altyapısı kötü, biraz pis mahalle de uyanacaksınız. Sonra deniz kıyısına gidince hem altyapı hem de fiyatlar yükselecek. Ama siz sonuçta tatildesiniz. Bir süre sonra adadan ayrılacaksınız. Ama deniz, güneş ve lüks tatil satan bu ada halkları siz oradan ayrıldıktan sonra da cennette çalışıp cehennemde yaşamaya devam edecek. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/04/seks-dag-endonezyada-evli-kadn-ve.html", "text": "Dünya'da bir çok farklı din ve inanç var. Ana dinlerin tapınma biçimleri çoğu zaman kendi içinde tutarlı olsa da bazen bu örnekte görüleceği üzere yerel aşırı farklılıklar olabiliyor. Bugün sözünü edeceğimiz yer, Endonezya'nın Java adasındaki Kemukus dağı. Kemukus dağının adına ilk kez Indonesia etc. ( http://www. amazon. com/Indonesia-Etc-Exploring-Improbable-Nation/dp/0393351270 ) kitabını okurken rastladım. Kitap Endonezya'yı derinlemesine incelemiş, ülke hakkında tek bir kitap okuyacaksanız bu kitabı tavsiye ederim. Herneyse kitabın Endonezya'da Telkinle Tedavi bölümünde Kemukus'u okuyunca internette araştırdım. Aaaa kısa bir belgesel bile var. Ama gelenek cidden garip. \"Endonezya'nın başkenti Cakarta'nın da bulunduğu Cava Adası'nda \"Gunung Kemukus\" olarak bilinen bir dağ bulunuyor. Dünyanın ve Endonezya'nın bu en garip yerlerinden biri olan dağ aynı zamanda \"Seks Dağı\" olarak da biliniyor. Burada içlerinde hayat kadınlarından politikacılara kadar binlerce kişinin olduğu topluluk kendilerine iyi şans ve talih getireceğine inandıkları için tanımadıkları insanlarla cinsel ilişkiye giriyor. Yukarıdaki belgeselde de bu geleneği uygulayan inançlı kişilerle yapılmış röportajlar yer alıyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Bugün sözünü edeceğimiz yer, Endonezya'nın Java adasındaki Kemukus dağı. Kemukus dağının adına ilk kez Indonesia etc. ( http://www. amazon. com/Indonesia-Etc-Exploring-Improbable-Nation/dp/0393351270 ) kitabını okurken rastladım. Kitap Endonezya'yı derinlemesine incelemiş, ülke hakkında tek bir kitap okuyacaksanız bu kitabı tavsiye ederim. Herneyse kitabın Endonezya'da Telkinle Tedavi bölümünde Kemukus'u okuyunca internette araştırdım. Aaaa kısa bir belgesel bile var. Ama gelenek cidden garip. \"Endonezya'nın başkenti Cakarta'nın da bulunduğu Cava Adası'nda \"Gunung Kemukus\" olarak bilinen bir dağ bulunuyor. Dünyanın ve Endonezya'nın bu en garip yerlerinden biri olan dağ aynı zamanda \"Seks Dağı\" olarak da biliniyor. Burada içlerinde hayat kadınlarından politikacılara kadar binlerce kişinin olduğu topluluk kendilerine iyi şans ve talih getireceğine inandıkları için tanımadıkları insanlarla cinsel ilişkiye giriyor. Yukarıdaki belgeselde de bu geleneği uygulayan inançlı kişilerle yapılmış röportajlar yer alıyor. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/04/seyredilesi-srads-gkore-filmleri.html", "text": "Amerikan ve Avrupa filmlerinin konularının tahmin edilebilir olmasından ve aynı formüller etrafında dönmesinden sıkılanlar için G. Kore filmleri iyi bir alternatif sunuyor. Son zamanlarda Asya ve özellikle G. Kore filmlerine daldım. Aşağıda seyrettiğim filmler arasında konu olarak sıradışı olanlarını paylaşıyorum. Herkesin zevkine hitap etmeyebilir: ee biraz sıradışı, bazen uçuk kaçık, bazen de garip filmler bunlar. Kim hayattaki tüm amaçlarını yitirmiş, borca gömülmüş, sevgilisi tarafından terk edilmiş yalnız bir adamdır. Hayattan aldığı bu darbeler sonucu, yaşamak için hiçbir nedeni olmadığına karar verir ve kendini han nehrinin sularına atar. Uyandığında kendini nehrin üzerindeki küçük bir ıssız adada bulur. Başlarda tekrar kendini öldürmeye çalışsada kısa sürede bundan vazgeçer. Bu yalnız ve sorunlardan uzak hayatına alışmaya başlar. Hayat bazen işlenen suçların vicdan sancısını ayyuka çıkartarak çok farklı sapaklara yönlendirir insanları. Jong-du, farklı ve hatta sorunlu bir davranış biçimine sahip olduğu için genel olarak dışlandığı bir hayat sürer. Bir gün bir kaza yaparak istemeden bir adamın ölümüne sebep olur. Hapse girer ve cezası bitip de dışarı çıktıktan sonra vicdan sancısı onu ölen adamın evine kadar sürükler. Orada adamın sakat ve felçli kızı ile karşılaşır. Kendine hakim olamaz ve kıza tecavüz eder. Sakat kız, her ne kadar acı çekse de aslında tatminsel bir şeyler yaşadığı için Jong-du'ya bağlanır ve bir aşk hikayesi çıkar ortaya. Ancak bu aşk toplumda onları, dışarıda bırakanlar tarafından illa ki hor görülecektir. Bir akıl hastanesinin her biri kendine has özellikteki onlarca hastası arasında, kendisini cyborg zanneden genç bir kızla insanların ruhunu çalabildiğini iddia eden bir erkek hasta bulunmaktadır. Hayatın bildik gerçekliğinden kopmuş bu iki insanın sıradışı yakınlaşmaları, tamamen başka bir gerçeklik üzerine kurulmuş hastane ortamı tarafından da desteklenir. Woo-Jin, her uyandığında farklı bir kişiye dönüşmektedir. Woo-Jin, Yi-Soo adında bir kadına aşık olur. Bu arada Woo-Jin farklı insanlara dönüşmeye devam etmektedir. Simdigezelim. com'a abone olan 5000'den fazla kişiye siz de katılarak daha keyifli, daha ekonomik ve daha güvenli bir gezi için gerekli bilgileri kaçırmayın. Abonelik için buraya gidiniz. Simdigezelim. com'daki içerikten yola çıkarak yazılan üç kitaba göz atıverin. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/06/degisik-bir-lezzet-endonezyann-mangal.html", "text": "Kopi Luwak' a kadar. Bin bir çeşit kahve arasında bir tanesi daha var ki burada adından söz etmeye değer. Kopi Joss. \"Kopi\" Endonezya dilinde kahve demek. \"Joss\"'u ise tercüme etmeye gerek yok kahveye mangal kömürü daldırırken çıkan cozzzzzz sesi. Yani \"cozzzz kahvesi\". Kahve yavaş yavaş kaynatılarak hazırlandıktan sonra müşteri Kopi Joss istediğinde bir bardağın üstünde mangal kömürü sığacak kadar boşluk bırakılıp servis ediliyor. Hani kafelerde sorarlar ya:\" süt için pay bırakayım mı?\". Aynı hesap. Kahve önünüze konduktan sonra mangalda yanmakta olan kömürlerden birini alıp kahvenize cozzz ediyorlar. Endonezyalılar mangal kömürünün kahvedeki sertliği azaltıp içimini çok yumuşak ve kolay hale getirdiğini söylüyorlar. Karar sizin. Kopi Joss. \"Kopi\" Endonezya dilinde kahve demek. \"Joss\"'u ise tercüme etmeye gerek yok kahveye mangal kömürü daldırırken çıkan cozzzzzz sesi. Yani \"cozzzz kahvesi\". Kahve yavaş yavaş kaynatılarak hazırlandıktan sonra müşteri Kopi Joss istediğinde bir bardağın üstünde mangal kömürü sığacak kadar boşluk bırakılıp servis ediliyor. Hani kafelerde sorarlar ya:\" süt için pay bırakayım mı?\". Aynı hesap. Kahve önünüze konduktan sonra mangalda yanmakta olan kömürlerden birini alıp kahvenize cozzz ediyorlar. Endonezyalılar mangal kömürünün kahvedeki sertliği azaltıp içimini çok yumuşak ve kolay hale getirdiğini söylüyorlar. Karar sizin."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/06/malezya-gezi-rehberi-nasl-gidilir.html", "text": "Malezya Güneydoğu Asya'da deniz, dalış, dağ, orman, şehir, kültür turizmine uygun gezecek çok yeri olan ve Türklerden vize istemeyen bir ülkedir. Genel olarak seyahat etmesi hem kolay hem de Türk cebine uygun gelen fiyatlara sahip bir yerdir. Ülkeye girişte Türkiye Cumhuriyeti pasaportlarına 90 gün kalma hallı verilir. Ülkenin nüfusu 28 milyondur. Yönetim biçimi biraz karışıkça: Federal Parlamenter Monarşi'dir. Bu ne yaa? diyebler için açıklamsı. Federal, yani bölgesel devletçik yapısı olan ama meclise bağlı. Parlementer, yani seçimle işbaşına gelen milletin temsil sistemiyle yönetilen. Monarşi: İşte burada hoppala diyoruz hem demokrasi hem krallık? Monarşi var ama gücü sembolik. Ülke idari olarak 13 ayrı bölgeye ayrılmış olsa da ben seyahat açısından ikiye ayıracağım: Batı Malezya ve Doğu Malezya. Aynı ülke içinde olsalar bile Batı-Doğu Malezya arasında seyahat için giderken pasaport kontrolü gerekiyor. Malum federal yapı. Bu bölümdeki yazılar ülkeye yaptığım yedi ziyaret sırasında toplanan gezi notlarımdan. Penang adası, Malezya'nın kuzey batısında hareketli, canlı mekan. Bu adaya Çin yeni yılı kutlamaları sırasında vardım. Adada geniş bir Çinli Malezyalı topluluğu var, yani görünüşte yeni yılda Çinlilerin ne yaptığını görmek için ideal bir yer. Çinlilerin yeni yıla girerken bütün aile bireyleri bir araya geliyor, iki gün boyunca yiyip içiyorlar. Dışarıya adım atmıyorlar. Şehrin sokakları bir Konfiçyüs'ün kuluna rastlamak mümkün değil. Sadece yeni yıl için adaya uğradığım için tabi büyük hayal kırıklığı. Ancak yeni yıl resmi olarak bittiği an şehirde kutlamalar başlıyor. Aslan dansı yapanlar Çinlilere ait işyerlerini ziyaret edip bahşiş topluyorlar. Dans edenlerin yanında 5-6 kişi bayağı ağır olan davulu taşıyor, böylece dansçılar 8-10 kişilik gruplar halinde dolaşıyorlar. Aslan dansı bizdeki ramazan davulcusu gibi bir şey, dansçılar önceden sizi ziyaret edip Çin yeni yılında gelecekleri saati ayarlıyorlar. Sonra sokak sokak dolaşıp dans ediyorlar. Dans bittikten sonra çatapat atılması adetlerden biri. Dansin amaci yapildigi yere para getirmesi. Çinlilerin paraya istekleri ve tapınmaları o kadar ki ölen bir Çinli gömülürken yanına öteki dünyada harcasın diye tomar tomar dolar konuyor, ortası delik altın para konması da adetten. Her sabah dükkanlarını açan Çinliler bir tütsü yakıp \"para akışını\" açıyorlar. Georgetown'in Cinlilerin yogun oldugu mahallelerinde tutsu yakilan \"ruhevleri\" olagan bir goruntu. Cinlilerin inanislari Konficyus, Taoizm ve Budizmin Cin suzgecinden gecmis hali. Bayramlarda ise yaktiklari tutsuler \"aileboyu\" oluyor, 1.5 metrelik, yakanin boyundan buyuk ve gun boyu yanan tutsuler. Amaçlarına ulaşmak için çalışıyorlar da. Malezya ve Endonezya'nın ekonomisi %70 Çinlillerin elinde. Malezya hükümeti senelerdir Malayları resmi olarak kayırıyor: devletten iş alacak herkesin Malay ortağı olmak zorunda, çalışan sayısının belli bir kısmı Malay olmak zorunda. Politikanın adı pozitif ayrımcılık. Bu desteğe rağmen Malaylar halen ekonomik olarak geri durumdalar, hırslı değiller çünkü, kalender ellerindeki ile yetinen insanlar. Ama bu onların Çinlilere kin beslemesini engellemiyor. Malezya'ya Çinli ve Hintlileri İngilizler getirmiş. O zamana kadar ülkede sadece Malaylar yaşıyormuş. Malayların ticarette başarılı olamadıklarını gören İngilizler ticaret için Çinlileri, kauçuk ve çay bahçeleri için Hintlileri getirmişler. Getirilen bu işçiler o kadar çökmüş ki ülke bağımsız olduğunda Malaylar azınlıkta kalmış. Malezya ilk bağımsız olduğunda Singapur Malezya'nın bir eyaleti imiş. Malaylar kendi ülkelerinde azınlıkta kaldıkları için rahatsız olmuşlar ve yapılacak bir seçimde çoğunluk olan Çinlilerin hükümeti de ele geçireceğini görmüşler ve nüfusunun çoğunluğu Çinli olan Singapur'u Malezya'dan \"kesmişler\". Singapur'un bugün bağımsız bir devlet olmasının tek sebebi Malayların paranoyası. Singapur bağımsız olduğunda döviz kurları eşitmiş, 1 Singapur doları eşittir bir Malezya Ringıt'i. Bugün 1'e 3. Ekonomik olarak geride kalmayı kendilerine yediremeyen Malaylar arada Singapurla sorun çıkarıyorlar: sularını kesmekle tehdit ediyorlar, otomobille Malezya'ya geçenlere benzin satmıyorlar vs vs. Aynı içerlemenin etkileri ahenk içinde imiş gibi görünen Malezya toplumunda var. Toplumu oluşturan Malay, Çinli ve Hintli toplulukları arasında derin çatlaklar var, bu üç topluluk bir arada ama birbirinden tamamıyla kopuk olarak yaşıyor. Penang'ı anlatacaktım, laf nereye geldi, neyse ben yine Penang'a döneyim, adanın en büyük şehri Georgetown sokaklarında şöyle bir gezinelim. Eski dukkan-evler ve koloni mimarisinin ornekleri sehrin eski kismini kapsiyor. Eski kısımda dolaşmak zevkli, her an karşınıza farklı ve güzel bir manzara çıkabiliyor. Gerçi farklı bir manzara için yerimden kalkmam gerekmiyordu: Çin yeni yılında bütün akrabalar bir araya geldiği için misafirevleri ve oteller dolu oluyor. Georgetown'a gelmeden internetten bir misafirevinde yer ayarladım, son kalan odayı ayırttım. Yer ayırttığım misafirevinin en son dolmasının sebebini sokağa varınca anladım: sokağın adı Love Lane ve yeni yıl tatilinde bile geceleri aşk satan otellerle dolu. Bisiklet taksilerin sürücüleri hepsi erkek olan yolcularını bir otele getirdikten sonra kapıda 1 saat bekleyip aynı yolcularla devam edince dank etti. Benim misafirevinin 72 yasındaki sahibi Jimmy'e göre hükümet bu tür otellerle uğraşmayı bırakmış, \"görünürde bastırıyorlar ama aslında çok bastırsalar herkes Tayland'a gidiyor, onun için sadece lafta seks satanlarla savaşıyorlar \" diyor. Georgetown, mutfağıyla ünlü. Hint, Çin ve Malay mutfağının en iyilerini sokakta tadabileceğiniz bu şehirde geceyi işkembe çorbasıyla açtım daha sonra Malay usulü deniz ürünleri izgara ve hint tatlıları ile kapattım. Uc tezgah dolasip 4 dolara ufak bir Asya lezzet turuda yapmis oldum. Taksi surucusu Cafer'e gore alti saat uzakliktaki Kuala Lumpur'dan gelip paket yemek alip geri gidenler var, yemekleri o kadar unlu. Iki gun hayalet kasaba olan Georgetown ucuncu gun oylesine kendine geldi ki sokaklarda yurumek zorlasti. Kalabalık geçen birkaç gün sonunda kendimi küçük bir şehre atmam zorunlu olmuştu, internete girdim, Penang'ın güneyinde misafirevinde boş oda olan bir şehir aradım, varmış. Piyangodan İpoh şehri çıktı, hadi yola. Şehrin bazı mahalleleri saat beste terkedilmiş gibiler, sanki ölü sıfatını haketmek için yapmışlar. Yukarıdaki sokak yine de ilginç çünkü yanyana üç dükkanın biri Hintli, diğeri Malay, sonuncusu ise Çinli, tam Malezya mozaiği. Akşam saatlerinde merkezdeki iki cadde kapatılıp açık hava lokantası haline getiriliyor. Şehrin 1) suyu 2) tavuk-pilavı ünlü. İpoh eskiden Malay yarımadasının en gelişmiş şehri imiş, şehrin zenginliğinin ana nedeni kalay madenleri bitince gerilemiş. Bugün bile park ve bahçeleri kıskanılacak kadar iyi durumda. İpoh'tan Malezya'nın en çok yerli turist çeken bölgesi Cameron yaylalarına çıkıyoruz. Elimdeki rehbere göre Cameron dağları 1885 yılında \"keşfedilmiş\". Sanki o zaman kadar kimse orada yaşamıyormuş. Dağları Keşfeden kişi William Cameron adını da vermiş. Malezya'da yaşayan İngiliz koloni yönetcileri Cameron dağları ile bir taşla iki kuş birden vurmuşlar. Birincisi Malezya'nın boğucu havasından kaçabilecekleri bir yer, ikincisi çay yetiştirilip iyi para yapılacak bir bölge. Bölgedeki bir çok çay işletmesinin sahipleri halen İngiliz. En büyük yerel çay markası Boh'un sahibi İskoç aile artık Londra'da oturuyor. 1800'lerin sonunda İngilizler çay bahçelerini kurarken çalışmaya istekli Malay bulamamışlar, onlar da Hindistan'dan Tamillleri getirmişler. O zaman getirilenlerin torunları halen çay bahçelerinde çalışmaya devam ediyor. Cameron dağlarındaki en büyük şehir Tanah Rata, adının anlamı Düz Yer. Adının tersine o kadar engebeli bir yerki otobüs terminalı için bile yer bulamamışlar, çok küçük bir yere yapmışlar, otobüsler çok zor girebiliyor. Çay yetiştirilmeyen yerler ya çilekbahçesi ya da sık orman. Yağmur çok sık yağdığı için en kısa yürüyüş bile çamura bata çıka üzüyor, dize kadar çamura batıp ayakkabıyı çamurdan sökmek zaman alıyor tabi. Hazırlıklı gitmekte fayda var. Bölgede Malaylardan önce yaşayan yerliler halen kendilerine ait köylerde geleneksel yaşamlarına devam ediyor. Tanah Rata'daki turizm firmalarından birinden yarım günlük bir çevre turu aldım. Yola yakın bir yerli köyünde durup içinde biraz yürüdük. Aşağıdaki Orang Aslı Sakeh kabilesinden. Tamamıyla batı giysilerini giyse de zamn zaman boruyla avlanmaya devam ediyor. Daha çok silahla vurmaya değmeyen küçük kuşlar ve maymunlar için kullanıyorlarmış, Hayalimdeki eski usullerle avlanan yerli görüntüsünü alt üst etti kendisi. Yerli koylerinde yasam son derece basit, tamamiyla bambudan yapilmis bu evde -ki evin tamamini goruyorsunuz- yedi kisi yasiyor. Bolgede surungen ve bocekler son derece cesitli. Rehber, israrla elindeki akrebin cok fazla zehirli olmadigini soylese de elimde dolasmasina izin vermek hic icimden gelmedi, nedense. Bölgeye tatile gelen çok sayıda Japon emekli var. kısa süreli kiraya vemek için yapılmış apartmanların eşya dahil aylık kirası 120 ila 500 dolar ve bir aylık kısa bir süre için bile kiralanabiliyor. Japon emeklilerin en büyük iki şikayeti yemekler ve sağlık hizmetleri imiş. Oysa akşamları kaldırımlara kurulan lokantalarla canlanan Tanah Rata'da lezzetli yemekler bulmak mümkün. Bazı apartmanların ucuz olma sebebi yol seviyesinin aşağısında olmaları sebebiyle Feng Shui lerinin kötü etkilenmesi imiş. Kuala Lumpur borsasının 2009 Feng Shui haritasını ülkenin en büyük iş gazetesi The Edge'de görünce tamam dedim zenginliğin haritası bile çıktı. Ciddi olarak takip edenler var. Cameron daglarinin havasini alip biraz gevsedikten sonra baskent Kuala Lumpur'a dogru inelim hadi. Cameron dağlarından sonra başkent Kuala Lumpur'dayız. Kuala Lumpur şehri kalay madenleri nedeniyle İngilizlerin yönetimi altında iken önem kazanmış ve Malay yarımadasının yönetim merkezi olmuş. O zamandan beridir de önemini korumuş: bugün 1.5 milyonluk Kuala Lumpur Malezya'nın en büyük kenti, başkenti ve ticaret merkezi. her büyük şehrin olduğu gibi Kuala Lumpur'unda sorunları var, o kadar ki hükümet düzeltmekten umudu keserek başkentteki yönetim birimlerini yeni kurduğu yakındaki Putra Jaya kentine kaydırmaya başlamış. Kuala Lumpur'a sadece iki günlüğüne gelirseniz ve tur otobüsünün serinliğinden inip havalandırılmış müzelerde fotoğraf çekip havalandırılmış alışveriş merkezlerine girerseniz, şehir size modern ve sevimli gelebilir. Ben yürüdüm. Bir şehri anlamanın en iyi yolu kaldırımlarını arşınlamaktır deyip 33 derece sıcakta %90 nemde dört gün boyunca Kuala Lumpur'u hatmettim. Hadi beraber gezelim. Kuala Lumpur'da turistlerin göreceği yerler kısaca: Merdeka meydanı, Jamek mescidi, Merkez pazarı, Çin Mahallesi, Petraling caddesi, Küçük Hindistan, KLCÇ, Petronas kuleleri, Jalong Alor caddesi, Bükit Bintang ve Milli müze olabilir. Şehirde her saat trafik sıkışabiliyor, hem o yüzden hem de turist gördüğü zaman taksimetreyi açmamak için binbir bhane bulan taksicilerle uğraşmamak için yürüyoruz, sıcaktan kaynama noktasına gelince KL raylı sistemine biniyoruz. KL'de metro, tren ve tekraylı sistemler şehrin değişik noktalarında çalışıyor. Ortak noktaları birbirlerine bağlı olmamaları, yani aktarma yapmanız mümkün değil, illa uzun bir mesafe yürümeniz lazım, tabi biletlerde birbirinde geçmiyor. Raylı sistemlerin giriş çıkışları da karışık. Anlayacağınız bu ulaşım sistemlerini inşa ederken sanki hiçbir firma diğeri ile konuşmamış gibi. Bu da Malezya toplumundaki çatlakların ulaşıma yansıması herhalde. Raylı sistemi kullanarak Pazar Seni durağında inerseniz, durağın kuzeyinde merkez çarşıyı görebilirsiniz. Turistlere yönelik bir çok hediyelik eşyanın satıldığı u çarşıda fiyatlar uygun. Çarşının sol tarafında şu kanalının diğer yanında Masjed Jamek güzel mimarisi ile kısa bir ziyareti hakediyor. Masjed Jamek'ten iki dakika ötede Merdeka meydanı geniş ve bir bayrak direği dışında boş. Meydanın hemen arkasındaki \"sürahi çiçeği\" anıtı niye oradadır, bağımsızlıkla ne ilgisi var, ben anlamadım. Ama alan gelen turistleri eğlendirdiği bir gerçek. Geri yürüyüp Pasar Seni durağına yaklaşırsak doğu yönünde Çin mahallesiyle küçük Hindistan mahallesinin başladığı caddelere girebiliriz. Geceleri Çin mahallesindeki Petaling caddesi açık hava pazarı haline geliyor, yemek ve küçük bir alışveriş için ideal. Pasar Seni durağından şehrin ana tren istasyonu KL Sentral'e oradan da tekraylı sisteme aktarma yapıp KLCÇ deki Petronas kulelerine geçebiliriz. Petronas kuleleri arasındaki izleme platformuna çıkıp şehre tepeden bakmak bedava, ancak bileti önceden almanız lazım. Yoksa 3-4 saat bekleyebilirsiniz, şansınıza kalmış. Petronas kulelerinden kısa bir yürüyüşle, kaldırımı olmayan milyar dolarlık diğer kulelerin yanından alışveriş merkezi Bükit Bintang'a varıyoruz. Bizi devasa Berjaya Times alışveriş merkezi karşılıyor. Bukit Bintang'ın bir paralelindeki caddede ise ucuz elektronik aletlerin satıldığı Çinlilere ait bir alışveriş merkezi var. Siz yukarı katlarda dolaşırken ben yeni fotoğraf makinalarıyla uzun uzun oynayayım, \"benim makinam var, şu anda ihtiyacım yok\" deyip satıcının canını sıkayım. Akşama hemen yakındaki Jalang Alor'da açık havada yola atılan masalarda lezzetli balık yemekleri sunuluyor. Çin yemekleri de var. Kesilmiş ve temizlenmiş meyva satanlar benim favorim, 1 Ringıt'e ( 40 kuruş) bu gibi ananas, mango, karpuz vb yiyelim, sıcakta iyi gidiyor. 15. yy. da Endonezyalı bir prens tarafından kurulan Melaka şehri ilk önce Çinli tüccarların ilgisini çekmiş. Şehirde nereye yerleşeceklerini Feng Shui kurallarına uygun seçen Çinlilerin torunlarının çoğu bugünde aynı mahallede yaşıyorlar. Melaka şehri 16. yy. da ise Portekizlilerin ilgisini çekmiş. Portekizliler dünyanın önemli tıcaret yollarından birinin üzerinde yeralan Melaka'yı ele geçirmişler, ve katolikliği yaymak için çalışmaya başlamışlar. Hristityanlığı yaymaya çalışmaları çevredeki sultanlıkları rahatsız etmiş ve Portekizlili yerleşimcilere sık sık saldırmışlar. Melaka bu yüzden ticari önemini kaybetmiş. İşte bu sırada Hollandalılar devreye girmiş ve 17. yy. da Melaka'yı ele geçirmişler. Sadece ticarete önem vermeleri sebebiyle Portekizlilere göre daha rahat etmişler. 19. yy'da Melaka'yı İngilizlerin yönetimi altındaki Endonezya toprakları ile değiş tokuş etmişler. Malezya bağımsızlığını kazanana kadar İngilizlerin yönetimi altında kalmış. Şehirde halen 15. yy'da gelen Çinlilerin özel yemekleri yapılıyor, Portekizlilerin torunları balık yemeklerini sunmaya devam ediyor. Özellikle eski evlerin mimarisi turistleri çekiyor. 2008 yılında Dünya Mirası listesine girmesi turist sayısını epey arttırmış. Melaka'nın zaten renkli sokaklarının süper renkli karakterleri bisiklet-taksiler. Birçok bisiklet-taksinin olduğu şehirde taksiciler daha çok müşteri çekmek için bisikletlerini süslemişler, sonra hızlarını alamayıp daha çok süslemişler. Bisikletin altina bagladiklari aku ve hoparlorleriyle sokaklari hem renk hem muzik cumbusune bogan bu bisikletler, geceleri uc tekerli disko haline geliyor: yanip sonen isiklar, 1980'lerden gumbur gumbur muzik ve devamli gulen bisiklet suruculeri Melaka'yi daha da sevimli hale getiriyorlar. Malezya'nın doğu kıyısı ülkenin tam ortasından geçen yüksek dağlar yüzünden ülkenin diğer kesimlerinden uzun süre izole kalmış. Bu bir bakıma iyi olmuş, çünkü ülkenin diğer kesimleri Malay özelliklerini biraz kaybedip Çin ve Hint özelliklerini de taşımaya başlamışlar. Kota Bharu şehri Malaylara göre Malayların son kalesi. Şehri son derece tutucu olan PAS partisi yönetiyor. Şehrin ambleminde \" Büyük İslam Şehri Kota Bharu\" yazıyor. Kuala Lumpur'dan Kota Bharu'ya otobüs 10 saate yakın sürüyor ( 42 Malezya Ringiti). Kota Bharu küçük bir yer ve kalacak yerler ile görülecek yerler birbirine çok yakın. Müzelere girmezseniz şehri dolaşmanız 2 saati geçmez. Kota Bharu, Malay el sanatları, Batik ve uçurtma yapmı ile ünlü. Merkezde bu konuyla ilgili iki müzede tek ziyaretçi bendim, ama öğle vakti sıcakta fazla hareket beklemek hata olurdu zaten. Şehrin ana caddesinde İstanbul Modası isimli giyim mağazası dikkati çekiyor. Bu cadde de geceleyin daha çok yemek ağırlıklı bir pazar kuruluyor. Şehirde vakit harcamak istemeyenler yakındaki Perhethian adalarına geçiyorlar. Bu adalar iyi korunmuş doğaları ve güzel kumsalları ile tanınıyorlar. Doğu Malezya'da muson yağmurları geçen hafta sona erdiği için adalardaki bir çok tesis halen kapalı, dolayısıyla adalara gitmek yerine 4 saat güneydeki bir başka Malay şehri olan Kuala Terengganu'ya geçiyorum. Kota Bharu'dan otobüs 3.5 saatte ( 14 Malezya ringiti) Kuala Terengganu merkezine varıyor. Kuala Terenganu şehrinin küçük ama oldukça eski bir Çin mahallesi var. Yarımadada Çinlilerin ilk yerleştiği yerlerden biri burası imiş. Kuala Terenganu, bu günlerde yakındaki Taman Negara yağmur ormanlarına gezi düzenlemek isteyenler için iyi bir destek merkezi. Şehirdeki turizm şirketleri ormanda bir kaç günlük geziler ya da nehirde tek günlük geziler düzenliyor. Çoğu Malezya şehrinde olduğu gibi hava kararınca hareketlenen büyük bir gece pazarı var. Kuala Terengganu'da kuzeydeki Kota Bharu gibi Malay kültürüyle övünüyor ve oldukça tutucu bir yer. Ülkedeki azınlık Çinliler ekonomiyi ellerinde tutuyorlar. Malaylar, devletten destek aldıkları halde ( Çinli ve Hintli Malezya vatandaşları, Malay Malezya vatandaşlarıa göre 2 kat vergi ödemek zorunda) iş yapmada pek başarılı değiller, ancak Kuala Terengganu gibi şehirlerde liderliği ellerinde tutabiliyorlar. Ondan dolayı Malayların çok olduğu bölgeler genelde daha tutucu oluyor. Buradan doğu kıyısındaki son durağım Kuantan şehrine geçiyorum. Kuala Terenganu, bu günlerde yakındaki Taman Negara yağmur ormanlarına gezi düzenlemek isteyenler için iyi bir destek merkezi. Şehirdeki turizm şirketleri ormanda bir kaç günlük geziler ya da nehirde tek günlük geziler düzenliyor. Çoğu Malezya şehrinde olduğu gibi hava kararınca hareketlenen büyük bir gece pazarı var. Kuala Terengganu'da kuzeydeki Kota Bharu gibi Malay kültürüyle övünüyor ve oldukça tutucu bir yer. Ülkedeki azınlık Çinliler ekonomiyi ellerinde tutuyorlar. Malaylar, devletten destek aldıkları halde ( Çinli ve Hintli Malezya vatandaşları, Malay Malezya vatandaşlarıa göre 2 kat vergi ödemek zorunda) iş yapmada pek başarılı değiller, ancak Kuala Terengganu gibi şehirlerde liderliği ellerinde tutabiliyorlar. Ondan dolayı Malayların çok olduğu bölgeler genelde daha tutucu oluyor. Buradan doğu kıyısındaki son durağım Kuantan şehrine geçiyorum. istedikleri gibi hareket ediyorlar. Semenggoh Doğa Rezervi'ne gelenler ziyaretçilerin gezmesine izin verilen alanlar ise oldukça kısıtlı. Çevredeki kasabaları da sayarsak nüfusu 700 bini bulan Kota Kınabalu'da merkezin yanındaki mahallelerde bile tatil yeri havası var. Şehir merkezinde lokanta ve barların olduğu kısım özellikle geceleri çok canlı. Nem ve sıcaklığı sevmiyorsanız gündüzleri uğramasanız daha iyi olur. Deniz kiyisi boyunca halkin dolasabilecegi guzel alanlar var. Bu alanlar şehrin eski yapılarıyla iç içe. Modern havalandırmalı bir mekandan dökülen bir depoya oradan açık hava pazarına oradan balık pazarına ve tekrar beş yıldızlı otellerin yanına varmak için yapmanız gereken sadece 200 metre yürümek. En temiz ile en kirli, en ucuz ile en pahalı yanyana. Denizden şehir merkezine paralel sokaklarda açık hava lokantaları sıralanmış. Müz yaprağına sarılmış tatlı pirinç ve balık, ya da tavuk ayağı ile müz sevenler kendilerini evlerinde hissedecekler. Merak etmeyin geri kalanlarımızı doyuracak kadar çok Çin ve Hİnt lokantası var. Aşağıdaki satıcı gibi, bu bölgenin İnsanları fotoğraf çektirmeyi seviyorlar, Yemeğimizi yedikten sonra yine denize paralel sokaklardan birine girip giysi alışverişimizi yapabiliriz. O kadar dolaştık, tuvalet aranıyorsanız, ne kadar uzakta olduğunuzu kesin olarak bilmek sizi rahatlabilir, metresi metresine yazmışlar. Hasta olunca ne yaparsınız? Doktora gidersiniz. Peki annesiz kalan ya da hastalanan orangutanlar ne yapar? Sepilok'taki Orangutan Rehabilitasyon Merkezi'ne giderler. Bu hafta yeniden doğaya döndürülmek üzere bakılan onlarca orangutanın olduğu Borneo'nun Sandakan şehrine 25 kilometre mesafede yağmur ormanlarnin içindeki Sepilok'u ziyaret ettim, gördüklerimi yazacağım. Ama önce ilk başa, yola çıkmaya, dönelim. Kota Kınabalu şehrini yeterince gördükten sonra Sandakan şehrine geçmeye karar verdim. Ertesi gün yola çıkmak üzere otobüs biletimi aldım. Otobüs sabah altıda kalktığı için ve o saatlerde taksi bulmak kolay olmayacağı için bir taksiyle sabah beste beni alması için anlaştım. Kaldığım hostelin bahçesi yüksek bir duvarla çevrili ve akşam saat ondan sonra kapı kilitleniyor. Sabahleyin kapıyı açmak için uğraşmayayım diye resepsiyona saat beste ayrılacağımı söyleyip hesabımı kapattım. Herşeyi ayarlamanın rahatlığı içinde yattım. Borneo horozları megaloman. Günün her saati yerli yersiz ötmelerini başka türlü açıklayamam. Dün doğarken, batarken, okullar açılırken, yakındaki havaalanına uçaklar inerken, kalkarken, kamyon geçerken. Sokaktan gelen her gürültü yakındaki bahçelerdeki horozlar için bir yarışma meselesi haline geliyor: \"Efenim, kim benden daha fazla gürültü yapabilir, burası benim bölgem öteyim de gör\". Yandaki bahçedeki horozda aynı fikirde olunca Fener-Gassaray maçında tribünlerin atışması gibi şenlik bir şenlik. Binayı iki kez tavaf edip baktım. Yok. Odalardan birine girip uyumuş olmalı. Hangisine? Nasıl bulacağım adamı? En iyisi ismini bağırmalı. İsmi ne yaaa? Tamam başka bir şey söylemeli. Bekçi ingilizce bilmiyor ki. Hostelde kalan diğerlerini uyandırmamak için ilk önce sessiz olarak sonra da bağıra çağıra \"resepsiyon, anahtar, kapı\" deyip etrafta dolandım. Misafirlerden birini uyandırmayı başardım, kapı aralığından kafasını uzatan biri \"sessiz ol, uyuyoruz\" dedi. Sessiz olsam bekçiyi bulup dışarıya çıkamam ki. Biraz daha içeride dolandım, bahçeye çıktım. Taksi şoförü parmaklıklar arasından saatini gösterip geciktiğime dair bir şeyler söyledi. Fazla blgi, bende biliyorum. Otobüsü yakalamak için tekyol duvardan atlamak kaldı. Duvar iki metreden biraz yüksek ve üzerinde hırsızlara karşı cam döşeli olanlarından. Bir an Cüneyt Arkın bunun beş katını zıplayıp geçerdi deyip duvara hamle ettiysem de etrafta kamera olmadığından dolayı ölsa gerek bir işe yaramadı, sadece camların büyük olduğunu gördüm. Seyrettim onca aksiyon filmine verdiğim paraların ise yarayacağı gün buymuş. Duvar kenarına kuruması için bırakılmış paspaslarla duvarın üzerindeki camları örttüm. Bahçedeki uzun banklardan birini duvar dayayıp çantamı duvara koydum arkasından paspaların üzerine basarak duvara çıktım. Paspasların üzerinde dünya bir başka oluyor, düzelteyim duvarın üzerinde dünya bir başka oluyor. Önceden görülmeyen detaylar birden gözünüzün önüne geliyor. Mesela sokağın karşısındaki villada sabahın beşinde sigara içip bahçesinde çimlerin tam ortasına işeyen zat beni görünce bayağı bir afalladı ama bacaklarını ıslatmamayı becerdi. Prostat sorunu olmadığını söyleyebilirim. İşini bitirince dönüp içeri girdi, ya hırsız var diye polisi çağırmak için yada sabahın beşinde yan bahçe duvarından seyredilmenin şaşkınlığından. Kendi kendine ne dedi çok merak ediyorum: \" bi tek zevkim var o da gün doğumunu elimde sigaram bahçemin ortasına işeyerek karşılamak onu da yapamadım ya\", ya da \" çok içtim çoook, hayal görmeye başladım, sanki duvarın üzerinden koca çantalı biri atladı\". Duvardan yere atlamak konusunda soğuk denize girmede yaşanan tereddüte benzer iki dakikadan sonra iskeleden atlar gibi kendimi bıraktım. Birinin haykırmasıyla yere değmem bir oldu. Etrafa baktım, şoför dışında kimse yok, demek ki bağıran benmişim. Dört el-ayak herneyse kapaklandığım yerden kalkıp pantalonumdaki toz ve tavuk pisliği kalıntılarını temizledim. Sırt çantamı duvarın üzerinden alıp sakin bir şekilde olanı biteni hafif gülümser bir şekilde seyreden taksicinin açtığı bagaja attım. \" Otobüs terminaline\" dedim. Sandakan yolu tamamiyla yesil. Yesilin uc tonu yol boyunca arada yer degistirip sonra tekrar karsiniza cikiyor: ormanin yesili, kaucuk ve palmiye agaclarinin yesili ve muz agaclari. Yerleşim birimlerinin yakınlarında orman yerini muz ağaçlarına bırakmaya başlıyor, köye ya da kasabaya ne kadar yaklaşırsanız müz ağaçları o kadar çok artıyor. Artacak tabi, o kadar çok yemekte müz yaprağı kullanılıyor ki şaşırtıcı. Neredeyse muzdan çok yaprağını kullanıyorlar: pilav müz yapraklarına sarılıp buharda pirisilmiş geliyor, balık müz yaprakları üzerinde ızgarada pişiriliyor, bazı lokantalarda müz yaprağı masa örtüsü ve aynı zamanda tabak olarak kullanılıyor. Ertesi gün dünyada sadece dört tane bulunan orangutan rehabilitasyon merkezlerinin en iyisi olan Sepilok'a gitmek için erken kalkıyorum. Bu otelde bekçi uyanık, zaten duvar da yok. Sandakan'dan yarım saat uzaklıktaki Sepilok Orangutan Rehabilitasyon Merkezi dünyadaki aynı işle meşgul dört merkezin en iyisi. Annesiz kalan, yaralanan ya da hastalanan orangutanlar 40km karelik bir alanda kurulu bu merkezda iyileşinceye kadar doğal ortamlarında bakılıyorlar. Merkezde günde iki kez ( saat 10'da ve 15'te) orangutanlar besleniyor. Bu onların ana yemeği değil, ormanda bulduklarına ek olarak düzenlenmiş. Dolayısıyla ormanda yiyecek bolsa beslenme alanında orangutan görmek mümkün olmuyor. Orangutan besleme alanına merkez girişinden içeri yaklaşık bir kilometrelik kadar tahta yolda yürüyüp ulaşıyorsunuz. Besleme bittikten sonra dileyenler yağmur ormanının içinde toprak patikalara da -merkezde kayıt olduktan sonra- girebiliyorlar. Merkezde yaklaşık yüz kadar orangutan var, ancak besleme alanına ne kadarının tenezzül edeceği tamamen şans. Merkez açılır açılmaz ilk damlayan ben oldum. İçeride biraz dolaştıktan sonra besleme alanında yerimi alıyorum. Besleme alanının civarına benim gibi erken gelen orangutan arada ağaçlara çıkıp, arada yanımıza gelerek vakit geçiriyorlar. Merkezin diğer ziyaretçilerinin çoğu Malay ve herhangi bir terleme belirtisi göstermiyorlar. Bense sabahın dokuz buçuğunda ikinci büyük şu şişeme geçmiştim. Nemden dolayı AVDSKC görüntüsünü alıncaya kadar ağaçlarda çekingen bir şekilde bizi seyreden orangutanları fotoğraflıyorum. Arada kalkıp kaidemin banklarda bıraktığı şu birikintilerine bakıp rorschach testi yapıyorum, iyiymişim, geçecekmiş. İyi bir tellak olsaydı da şu kadar ter boşa gitmeseydi. Orman karanlık olduğu için daha iyi foto çekebimek için mini tripodumu hazırlayıp diğer on kişiyle birlikte besleme platformu önündeki yerimizi rahatça almıştık ki fotoğraf gezisinde olduğunu sandığım iki otobüs dolusu Fransız turist her birinin omzunda en az bir bazuka kadar büyük fotölenslerle etrafımı sarıyor. Boyunlarındaki makinaların değeri en az küçük bir Afrika ülkesinin yıllık gideri değerinde. Bazıları onlarca çebi olan fotoğrafçı yeleklerinden giyiyorlar. Dijital makina çıkalı beri o ceplere ne koyuyorsunuz diye düşünüyordum ki yediğim dirsekle kendime geldm. Gelenlerin iyi fotoğraf çekmek için yapmayacakları şey yok gibi. Kendi aralarındada en iyi yer kavgası yapıyorlar, kaybeden üç kişiyi oracıkta gömüyorlar. İnanın Fransızlar ikinci dünya savaşında ülkelerini korumak için daha az emek vermişlerdir, fotoğraf çekmeye verdikleri önemi savunmaya verselerdi tarih başka yazılırdı. Yani önceliklerini iyi koymayı biliyorlar. Küçük Afrika ülkesi deyince, Ruanda on sene önceki olaylar sırasında soykırım suçu işleyenlere yardım ettiği için Fransa'yı mahkemeye verdi, bazı Fransızlar Avrupa'daki mahkeme kararı çıkmadan önce Fransa'dan taşındılar. Şu an görünen o ki Ruanda'nın istediğine yakın bir karar çıkacak, yani Fransa soykırım suçlusu ilan edilebilir. Bu adamların sağı solu belli olmaz, bak soykırıma da meyılliler deyip yerimi çaresiz Fransızlara bırakıyorum. Orang-utan'ın yerel dildeki anlamı orman-adamı. İnsanlarla genetik yapıları %95 aynı. Ağaçlarda mutlu bir şekilde yemek yiyen, uyuklayan, arada düşünür gibi duran orangutanları görünce bu yakın hissetmemek mümkün değil. hepsinin canı sıkılıp ağaçların arasında gözden kaybolana dek seyretmeyi sürdüyorum. Şehir nüfusunun çoğu Çinli ve Tayvan'lılarla aynı kökeni paylaşıyor. Şehirde birçok Çinli tapınağı yer alıyor. Borneo, bir İngiliz ailenin \"kişisel devleti\" iken devletin başı ve sahibi Brooke ailesi Sibu bölgesinde keresteciliği başlatmak için Çin'den göçmenlerin gelmesini teşvik etmiş. Şehrin bugünkü etnik yapısı yüz sene önceki bu davetin bir sonucu. Sibu, nehir üzerindeki konumu nedeniyle önemli bir ticaret merkezi. Malezya'nın en büyük kapalı \"halk pazarı\" ve en büyük şehir meydanı Sibu'da. Bu iki bilgi şehrin ekonomisi hakkında bize iyi bir fikir veriyor. Sibu'ya gelmemin sebebi Borneo'nun içine ulaşabilmek. Sibu'dan sonra karayolu sona eriyor. Burası bir anlamda yolun sonu. Halbuki önümüzde gezilmesi bekleyen çok geniş bir coğrafya var. Bir sonraki yolculuğumuz Borneo'nun kalbine, nehirden başka ulaşım yolunun olmadığı Kapit şehrine. Şimdilik gün batımında balık tutanları seyrederek biraz gevşeyelim, yol yarına. Sibu'dan bindiğim araç yaklaşık 80 kişi taşıyabilen, küçük ama çok hızlı bir tekne. Saatte 55 km hiza çıkabiliyor. Başka ulaşım aracı olmadığı düşünülürse oldukça hızlı. Sibu şehri çıkışında onlarca kereste fabrikası görüyoruz. Sibu bölgenin endüstri merkezi olduğu için beklenen bir görüntü, ancak kerestehaneler bayağı bir süre yol olmayan yerlerde de devam ediyor. Sibu'dan yirmi kilometre daha Borneo iclerine girince kerestehaneler once kuculup sonra yokoluyor. Yerlerine agaclarina arasina sikismis aralarinda uzun mesafeler olan tek baslarina evler aliyor. Buralarda kacak Filipinli ve Endonezyali iscilerin calistigi soyleniyor, polis kontrolu olmadigi icin kanunsuz agac kesiminde calisiyorlar. Evlere giden iskelelerdeki kayik sayisi ev sakinlerinin sayisini el veriyor. Bazilarinin iskelesi kalabalik. Insanlar yikanma ve camasir yikama ihtiyaclarini bu sularda karsiliyorlar. Bölgede geleneksel olarak kurulan \"uzunevler\" tek çatı altında yaşayan bir köy aslında. Yukarıdaki resimdeki yaklaşık 150 metre uzunluğunda bir \"ev\". Her kapı bir aileye ait ve ortak: kapıyı açtığınızda köy meydanına çıkıyorsunuz, o kapıdan girip 10 metre yürüyüp ikinci kapıyı açtığınızda bir aileye ait olan özel bölümdesiniz. Köyün ana meydanına girebilmeniz dahi koyun şefinin iznine bağlı. Evlerin bu şekilde yapılmasının sebebi savunma kolaylığı. Şimdi tekneyi kullanan su sakin görünümlü İban köylüsü elli sene öncesine kadar kafatası avlayan bir kültürden geliyor. Uzunevlerin bazılarında halen gençliğinde avladığı kafataslarını saklayan yaşlılara rastlamak mümkün. Kapit'den bir onceki köyde yolcu indiyoruz. Uzaktan sakin gorunen koy birden canlaniyor, nasil canlanmasın dış dünyaya tek bağlantilari günde iki kez ugruyor. Insanlar akrabalarini karsilayip onlarin getirdigi erzaklari yukleniyorlar, sonra nerede oldugunu goremedigim evlerine -nehir uzerinde bir yerlere- yollaniyorlar. Sabah güneş henüz yakmaya başlamadan kalkıyorum. Amcacım şehir meydanında bir \"kopi\" içip sabah iskeleye gelenleri seyretmek. Kopi, kahvenin Malezya usulü demlenmiş olanı, uzun sürahi içinde filtre ile iki dakikada hazırlayıp getiriyorlar. İçecekseniz aman şeker koymasınlar, onlar koyarsa ellerinin ayarı yok beş kaşıktan aşağı kesmez. Hafif bir muzik sesi duyuyorum. Muzigin geldigi yana baktigimda nufusun cogunu olusturan Cinlilerin tai-chi icin toplandigini goruyorum. Kasaba henuz uyanmaya basliyor. Parklar canlaniyor. Sabah sabah yikanan camasirlar balkonlara asiliyor. Sabah kahvaltisi icin pilav ve tavuklar hizli hizli yeniyor. Geceden islerini yetirtiremedigi belli iki tomruk gemisi islerini hizla bitirmeye calisiyorlar. Birazdan buradan nehrin yukarisina mal goturen tekneler gecmeye baslayacak, nehrin trafigini etkilememeleri gerekiyor. Saat ona yaklasinca cocuklar grup halinde \"en yukaridan kim suya atlayacak\" yarisina giriyorlar. Bolgenin en buyuk binasi yerel yonetime ait. Binanin zengin gorunumu orman gelirlerinin ne kadar oldugunun bir gostergesi. Sehrin sokaklari arac dolu, ama kasabanin her iki yanindaki 10 kilometrelik yol disinda arac surebilecekleri bir yer yok. Gosteris merakinin akla zaferi diyelim. Alisverislerini tamamlayan Rejang nehri sakinleri \"orada bir yerledeki\" evlerine donuyorlar: cimento, tup, pirinc vb. Hersey tek tek tekne ile tasinmak zorunda. Ticari gemilerde gelmeye basliyor, ogleye dogru sicaklik ve nem dayanilmaz hale geliyor. Kendime golge bir yer arayip, aciyorum kitabimi. Hayat buralarda yavas ve sanki yuzyillardir ayni. Oysa bizim daha gidecek yolumuz var, yarin sabah Kuching'e gitmeli ama once bir kopi daha, sekersizzzzz olsun. Adımlarımıza dikkat edelim biraz, Melanau'lara ait evlerin merdivenleri biraz dikçe. Evler, kabilelerin yaşadığı bölgelerin özelliklerine göre değişiklikler gösteriyor. Örneğin aşağıdaki \"uzunev\" pirinç üretimi yapan ve düz alanlarda yaşayıp arada şu baskını ve diğer kabilelerin saldırısına uğrayan kabilelere ait. Yerden yüksek giriş hem suya hem düşmana karşı savunma sağlıyor, tabi merdivende öyle. Evin içinde kabileye ait bireyler günlük yaşamlarına devam ediyor. Bunun için kendilerine maaş ödeniyor. Yemeklerinin bir kismi evde pisiyor. Isterseniz kucuk bir ucret karsiligi siz de tadina bakabilirsiniz. Ev sahipleri sizi iceride dolastirip hayatlarini anlatiyorlar, sorularinizi cevapliyorlar. Yeterince vakit gecirdiniz mi? Yandaki eve misafir gidebilirsiniz. Burada el sanatlari ile ugrasan bir kabile uyesi susleme yapiyor. Denemek ister misiniz? Hadi simdi bicakla oynayip bir yerimi kesmeyeyim dediniz, o zaman bir seyler daha yiyin. Ya da siradaki baska bir eve daha ugrayin. Hiim, biraz daha yemek. Bu koyun insani doyurucu bir etkisi var. Aksamustu Borneo folk danslarinin tanitildigi bir gosteriye ugrayabilirsiniz. Mesela asagaki dansci kafatasi avcisi Iban'lardan. Son derece hareketli baska bir dans ise sadece hasat toplama zamani yapilan Dawai dansi. Artik aksam oldu, sehire geri donme zamani. Yine bekleriz. Bako milli parkına karadan yol yok. Bako pazarının önünde bir tekne kiralamak gerekiyor. tekneye binerken dikkatli olunması gerekiyor dengenizi aman kaybetmeyin çünkü tuzlu su timsahları var. Su uzerine kurulu balikci evlerinin yanindan gecerek denize dogru ilerliyoruz. Biraz ileride evlerini gordugumuz balikcilari is uzerinde goruyoruz. Gelgitlerde balik yakalamak icin kullandiklari aglari onarmakla mesguller. Yirmi dakikalik bir yolculuktan sonra gokyuzunun agaclardan zor gorundugu oldukca nemli ve son derece yesil yagmur ormanina variyorum. Orman içinde bütün gün sürecek bir patika seçip yürümeye başlıyorum. Park görevlileri karanlık basmadan gelinmesi konusunda bütün ziyaretçileri sıkı sıkı tembihliyor. Ağaçlar sanki benim gibi terden sırıksıklama olup tutunacak yer arayanlara el vermek ister gibi binlerce kökünü yola sermiş. Yürümeye başladıktan on dakika sonra ağaçlarda probiscus maymunlarını görüyorum. Probiscuslar çekingen bir tür, dallardan inmeden uzaktan yürüyüşçüleri seyretmeyi tercih ediyorlar. Ancak yarım saat ötede karşılaştığım makak maymunlarında durum tam tersi, bu meraklı tur neredeyse objektifin içine girecek. Park icinde bes-alti saat dolastiktan sonra kiyiya geri donuyorum. Gelgitle sular epeyi cekilmis, dort saat once gordugum adacik simdi kara olmus. Yolda gumussirt maymunlari dinlenirken buluyorum. Oylesine yayilmislar ki. Yol vermeye niyetleri yok gibi. Yarim saat kadar dinlenen maymunlara bakip -aslinda caktirmadan soluklaniyorum, cok nemli ve sicak- fotografliyorum. Denizin yanındayken paçaları sıvayıp biraz serinleyeyim diyorum, şansıma orada tabelaları boyayan park görevlisi müdahele ediyor: \" suyun dizkapağına geldiği yerlerde timsahlar var, istersen park merkezinde serinle\". Önerisini hemen kabul ediyorum. Park merkezine donuste onlarca maymunu ziyaretciler arasinda gorunce sasiriyorum. Geri dönmek için kafeye toplanan ziyaretçilerle maymunlar arasında kedi-fare oyunu oynanıyor. Yalnız burada kedi rolünde maymunlar var. Kafede yemek yiyen, bir şey içen müşterinin dört beşi birden yaklaşıyor, müşterinin dikkati dağılınca maymunlardan biri masaya fırlayıp şaşırtıcı bir hızla ne varsa çalıyor: kola, bisküvi, yemek, gözlük vb. Maymunlarin sodali icecegi bu kadar sevdigini bilmezdim dogrusu. Ya da biskuviye olan duskunluklerini. Icecegime iki elle sarilip sirt cantami bacaklarim arasinda garantiye aliyorum. Ne olur ne olmaz, ne de olsa Bako milli parki hizli maymunlarin mekani. Sehirde balik lokantalarinin coklugu dikkat cekiyor. Tabi bu durumda balikhaneye ugramadan gecilmez. Miri'nin nufusu Malay, Iban, Cinli ve kucuk bir Hintli grubundan olusuyor. Pazarda kucuk bir gezinti dunya turu gibi. Borneo'nun en buyuk Taoist tapinagi Miri'de. Duvarlarindaki bazi resimlerin ne anlama geldgini cidden merak ettim. Miri'deyken karizmatik olmayi ogrenmek istemez misiniz? Onun da okulu var, merak etmeyin. Özetle, eğer Malezya'da ev kiralamayacaksanız Türkiye'ye göre ortalama %30 daha ucuza gezmeniz mümkün. 20-30 Malezya ringit ödeyerek hostellerde kalabilirsiniz. Sokak yemekleri 5 ila 10 MYR kadar tutmakta. Günlük ulaşım masraflarınızı da eklersek. 100 MYR kadar harcayarak ekonomik bir Malezya tatili yapabilirsiniz. Para ödemek isteyene hizmet etmek isteyen çok olur. Bu kategori 400 MYR'den başlar yukarı çıkar da çıkar. Ülke eski İngiliz sömürgesi olduğundan lüks isteyen batılılara iyi seçenekler sunmasını bilir. Malezya'yla ilgili güzel bir nokta ucuz havayolu Air Asia'nın merkezinin bu ülkede olması dolayısıyla bir çok ucuza uçuş imkanı sağlamasıdır. Malezya'da yaygın bir uçak ağı var, çoğu zaman uygun fiyata bilet bulmak mümkün. Uçak olmazsa her zaman otobüslerde yer bulabilirsiniz. Otobüslerde kalite firmalar arası çok değişiyor aynı paraya birisi süper rahat araçlarda sizi taşırken diğeri külüstürlerle idare edebiliyor. Yani en iyisi otobüs firmasını bilet almadan önce bir yerele sormanız. Borneo'nun Miri şehrine Niah mağaralarını görmek için gittim, şehire vardığım ilk üç gün yağmur yağdı. Niah mağaraları da su altında kaldığı için bu küçük şehirde pek bir şey yapamadan bekledim. Neyse ki kaldığım misafirevinin -Çin asıllı Borneo sakini Malay- sahipleri dünya tatlısı Pee İng ve Johnny sayesinde zaman çabucak geçti, hem Malezya'yı daha iyi tanıdım hem de Çinlilerin adetlerini. Borneo'daki Çinliler kendi geleneklerini sıkı sıkı devam ettiriyorlar, bazı geleneklerse hafif değişime uğramış ve yerlilerden etkilenmiş. Aşağıda anlattığım geleneklerin bir kısmıda etkilenenlerden. Çinlilerin isim ve soyad konusunda halen korunan eski gelenekleri var. Pee İng, kendi Çinli ismini kullanıyor, bazı Çinlilerin -kocası Johnny gibi- iki ismi var biri Çince biri İngilizce. Çinlilerde evlenince kadın kendi soyadını kullanmaya devam ediyor, ancak çocuklar erkeğin soyadını alıyor. Yani annelerin soyadları çocuklarınınkinden her zaman farklı. Çocukların bir de orta ismi oluyor ki buna ailenin büyükleri karar veriyor. O nesil aynı ailede doğan bütün erkek çocuklar için ve bütün kız çocuklar için ortak bir göbek ismi seçiliyor. Bu seçim işlemi yaklaşık her elli senede bir yenileniyor, bu şekilde aileden birinin tam ismi söylendiğinde aşağı yukarı ne zaman yaşadığını hiçbir kayıda bakmadan söyleyebiliyorlar. Bu bilgiler aynı zamanda ailelerin sakladıkları kütüklere yazılıyor: bazıları ciddi kütük -tahtadan- , bazıları deri, çünkü 2000 ila 2500 sene önceye gidenleri var. Mesela Johnny son 2000 senede ailesinde doğan herkesin adını söyleyebiliyor. Pee İng ise \"böyle şeyler eskide kaldı, şimdi kayıt tutmak daha kolay, ne diye başkasının seçtiği ismi çocuğuma vereyim\" demiş ve öyle yapmış. Ama gelenek dışına çıkması sadece bu alanda kalmış. Her iki hamileliğini ve sonrasını tam geleneklere göre yaşamış. Çin adetlerine göre loğuşa kadınların şu içmesi yasak, ya pirinç şarabi içebiliyorlar ya da meyve ile kaynatılmış şu. Ama yemekleri illaki pirinç şarabi ile yapılmak zorunda ve bir ay boyunca günde yaklaşık bir litre şarap içmeleri gelenekten. Pee İng'e soruyorum, \" eee, sen içince bebeği emzirdiğinde o da sarhoş olmadı mı?\" . Gülüyor \" oldular herhalde, ilk bir ayları çok sakin geçti, ben zaten yerimden zor kalkıyordum\". \" Zaten kalksamda yapacak bir şey yok çünkü dışarı çıkmamız yasak, hatta öyleki evin içinde merdiven inip çıkmak bile yasak. Evde merdiven çıkmak zorunda kalmayacağım, tuvaletin olduğu kattaki odaya yerleştim. Tabi her türlü ev işi yapmamız da yasaktı. Annem kaldığım odanın tüm perdelerini sıkı sıkı kapattı, gelenekler böyle. Bazı arkadaşlarım gelenekleri harfiyen yerine getirdiler, onlar evde soba da yaktı, burası zaten sıcak bir de soba. Ama inanışımıza göre hamilelikten sonra vücuttaki zehirleri atmanın en iyi yolu terlemek ve su içmemek.\" . Endonezya Pontianak'ta kaldığım otelin resepsiyonunda Kalımantan'ın esas yerli kabilelerinden biri olan İban soyundan gelen Paul çalışıyordu. İbanlar ünlü kafatası avcıları: kabilede erkekler topladıkları kafatası sayısına göre saygı görüyorlarmış. Evlenmek için en az bir kafatası avlamak şartmış. Borneo'daki Rejang nehri üzerindeki iki büyük kale adayı düşmanlardan korumak için değil, İbanların diğer kabilelerin kafataslarını toplamalarını engellemek için kurulmuş. Tabi artık -bilindiği kadarıyla- kafatası toplayan İban yok, en son avcıların 1970'lerde \"emekli\" oldukları söyleniyor. Paul'le biraz kafa bulmak için \" sen kafatası topluyor musun?\" diyorum. Ciddi ciddi cevap veriyor \" bizim artık dinimiz var, din öldürme diyor, toplamayı bıraktık\". Paul'ün tüm köyü altmış sene kadar önce katolikliği seçmiş, ondan önce ormana ve ruhlara tapıyorlarmış. Paul'ün akrabaları Kalımantan'da nehir üzerinde küçük bir köyde yaşıyorlar, her haziranda Paul köyüne dönüyor. Yolculuk kesintisiz olarak iki gün sürüyor. Paul'e Borneo'da gördüğüm bütün vücudu dövmeli Dayak yerlilerinden bahsediyorum. \" Bizde de öyleydi, insanlar büyük avları ya da kabile içindeki durumlarını derilerine dövme ile işaretlerlerdi. Yaşlı İban'lar halen öyle. Yeni nesil bıraktı öyle şeyleri, aslında iyi ki de bıraktı. Bazı gelenekler acı verici. Mesela 'palang' 'i duydun mu?\" . \" Nedir palang?\" diyorum merakla. Gülerek anlatıyor \" Belli bir yasa gelince karını yeteri kadar mutlu edememeye başlarsın. İşte o zaman karın senden palang ister. Palang penise takılan demir bir çubuktur.\" \" Nasıl yani?\". \" Bende yok. Köyde yaşlılarda var, eski kafatası avcıları. Tabi bazı gençlerde de. Palang takmak için çok soğuk bir nehir bulursun, belden aşağın hiçbir şey hissetmeyinceye kadar bir kaç saat suda otururursun, sonra da palang'ı ittirerek delik açarsın ve takarsın. \" Dinlemesi bile acı verici işlemi duyunca \"Paul, bu geleneğin eskide kalması iyi olmuş be\" diyorum. İyice sırıtıyor \" öyle, öyle \". Evet, kulağa garip geliyor. Ama hemen karar vermeyin öyle, yerliler bunun 1001 derde deva olduğunu söylüyorlar, meraklısı çok kuş tükürüğünün 10 gramı 20 ila 100 dolar arası alıcı buluyor. Kuş tükürüğü deyip geçmeyin, en iyisi hikayesini biraz açmalı, belki sonra içmek istersiniz. Asya'nın ünlü yemeklerinden birisi \"Kuş Yuvası Çorbası\" . Bu çorba Türkiye'de yaşamayan kırlangıca benzeyen bir kuş 'un tükürükleriyle yaptığı yuvalarla yapılıyor. Binlerce kuş yuvası toplandıktan sonra temizlenmeleri gerekiyor. İlk önce üç gün kadar suda bekletiliyorlar, sonra cımbızla tek tek içlerindeki tüyler ve diğer çöpler toplanıyor. Amaç sadece kuş tükürüğünün kalması. Kuş yuvası çorbasının ana müşterileri Çinliler, yuvalar en çok Hong Kong, ABD ve Çin'e ihraç ediliyor. İnanışa göre çorba deriye iyi geliyor, içene canlılık veriyor, yerliler daha bir çok şey sayıyor. Swiftletler yuvalarını taşlık yüksek yerlere yapıyorlar. Bu yerlerden biri Borneo'da Niah kasabasına yakın Niah mağaraları. 105 dönüm büyüklüğündeki Niah mağarasının tavan yüksekliği yer yer 75 metreye kadar yükseliyor. Swiftletlerin yavrulama mevsiminde mağara tavanına uzatılan bambu sırıklar yardımıyla yuvalara henüz yumurtlanmadan ilk hasat yuvalar toplanıyor. Yukarıdaki resimde tavandan sarkan ince şeyler bambu sırıklar, aşağıdaki resimdeki siyah gri şeyler ise kullanılmış, toplanmamış yuvalar. Yuva toplarken en ufak bir dikkatsizlik ya da iplerin kopması, bambunun kırılması 75 metreden aşağı düşmek demek. Buna karşın kuş yuvası toplayanlar çok istekli nasıl olmasınlar ki: yuvanın kalitesine göre kilosu 2000 dolardan 10000 dolara kadar alıcı buluyor. Niah mağarasındaki yuvalar en iyi kalite. \"Şu yolculuk masraflarını çıkarayım, 75 metreye iki dakikada tırmanırım\" dediğinizi duyar gibi oluyorum. O sırığa çıkmadan önce toplama iznine sahip adamdan izin almanız yada çelik yelek giymeniz gerekecek. Kuş yuvası çorbası mafyası dünyanın en tehlikelilerinden. Borneo'da hersene onlarca kişinin kavga edip yaralandığı kuş yuvası toplama dönemi Tayland ve Endonezya'da çok daha çetin geçiyor. Kuş yuvası çorbası mafyası, alanlarını korumakta çok kararlılar çünkü yuvalar çok değerli ve kazandığınız parayı kayıtdışı tutup vergi kaçırmanız mümkün. Tayland'daki mafyanın kendine ait sürat tekneleri ve küçük orduları var, geçen sene bölgelerine yanlışlıkla giren üç balıkçı vurularak öldürülmüş. Endonezya'da da durum farklı değil. Beyaz yuvaların kilosu 2000 dolar civarı, kızıla çalan yuvalar ise 10000 dolara kadar çıkıyor. Beyaz yuvalarda pislikler çamaşır suyuna konarak kapatılabiliniyor, kızıla çalan yuvalarda bu mümkün değil. Çorbanın sabaha karşı, gün doğmadan. içilmesi halinde yararının en fazla olacağı söyleniyor. Biz sabah saat üçte kalkmayı denemeden öğlenleyin Kuching şehrinde kuş yuvası çorbacılarından birine giriyoruz. Menüden en en en ucuz kuş yuvası çorbasını seçelim. Kuş yuvasının kalitesine göre bir taş çorba 37 dolar ila 110 dolar arası: ehem 37'lik neyimize yetme. Aslında 37 dolara Malezya'da 37 ogün doyabilirsiniz. Ama meraklısı için kuş yuvasının yerini hiçbir şey tutmuyor. Biz de deneyeceğiz ya. Samimiyim, tükürük çorbamdan istediğiniz kadar içebilirsiniz, valla. Oturduğum kafenin havalandırmalı serinliğinde dışarıya doğru bakıyorum, bu sıcakta dışarıya adım atmaya niyetim yok. Düşmancasına yakıcı öğle güneşini önlemek için yerden yarım metre yüksekliğe kadar indirilmiş pancurlar yoldan geçenlerin sadece ayaklarını görmeme izin veriyor. Bir adım, beş adım, on adım, 20 adım, hah işte sahibi. Ayakların sahiplerini ancak kafenin geniş kapısının önünden geçerken görebiliyorum, bu saatte yayaların çoğu kadın. Kimisi küçük adımlarla yürüyor, kimi ayaklarını yere sürtüyor, kimi tedirgin bir aceleyle geçiyor. Flip-floplar. Yüksek topuklular. Kapalı ayakkabılar. Biraz daha böyle vakit geçirince belli bir ayakkabıyı belli bir etnik kökenle eşleştirebildiğimi görüyorum. Hintliler flip-flop, Çinliler yüksek topuklu ve Malaylar kapalı ayakkabı giyiyor. Malezya toplumunda kökene göre farklı olan sadece ayakkabı değil, roller ve meslekler de kökene göre değişiyor. Malezya toplumunda dışarıdan bakan gözlere hemen gözükmeyen, iktidar yanlısı basın tarafından özenle üzeri örtülen derin çatlaklar var. Toplum dört ana gruptan oluşmuş: Malaylar ( %60), Çinliler (%28), Hintliler (%8) ve geri kalanı yerli ırklar. Malaylar 15. yy'a kadar Malay yarımadasının tartışmasız hükümdarlarıymış. Melaka boğazının ticari potansiyeli ilk önce Portekizlileri daha sonra Hollandalıları ve en sonunda İngilizleri çekmiş. Hepsi yarımadada izlerini bırakmış. Özellikle Malay yarımadasının batı kıyısında bu üç devletten birine ait bir iz, bir yapıya mutlaka rastlıyorsunuz. Eskinin mirası deyip bu yapıları ve izleri korumaya çalışıyorlar. Başka bir miras daha varki korunursa -ki korunuyor- çok sorunlara gebe. İngilizlerin 19. yy'da düzenlediği topllum yapısı halen varlığını koruyor. Malayların iyi çalışmadığını düşünen İngiliz idaresi kalay madenlerini işletmek için Çin'in güneydoğu bölgesinden işçi getirmiş. İngilizlerin açtıkları çay ve kauçuk işletmelerinde ise Hindistan'dan getirilen işçiler kullanılmış. Bu işçilerin çoğu geri gitmemiş, yerleşmişler. 1957 yılında Malay yarımadası bağımsızlığını kazanmış, adı Malaya imiş ve toprakları Malay yarımadası ile sınırlıymış. 1963 yılında İngiltere, Borneo topraklarını Malaya ve Singapur ile birleştirip 15 eyaletten oluşan Malezya'yı kurmuş ve resmi olarak bağımsızlığını vermiş. Malezya nüfusunda Singapur'unda dahil olması ile birlikte Çinli ve Malay sayısı eşitlenmiş. \"Kendi vatanımızda azınlılkta kaldık\" diyen Malaylar, 1968 yılında Malezya'nın bir eyaleti olan Singapur'u Malezya devletinden atmışlar. \"Kendi vatanımızda azınlılkta kaldık\" psikolojisinin devamı olarak kanunlarda herşeyi Malaylar lehine yöntmuşlar, halen de öyle. Ayrımcılık toplumdaki ayrı kökenli insanlar arasında kuşku ve kin yaratmış. Malezya'daki Malay, Çin ve Hint kökenli vatandaşlar birbirinden tamamıyla farklı hayat şekilleri sürüyorlar. Malaylar İslama dayalı hayatlarında ya çiftçi ya da devlet memuru olmak istiyorlar. Hırsları pek yok. Çinliler, toplumun tüccarları, para onlarda. Malaylar özellikler Çinlillerden nefret ediyorlar, zenginliklerini azaltmak için uğraşıyorlar. Hintliler, çay ve kauçuk işleriyle uğraşıyorlar ya da okuyup iyi bir meslek sahibi oluyorlar. Çinli bir esnafla konuşurken Malezya'da değişik kökenden gelenlerin ilişkileri nasıl diye sordum : Malaylarlar bizim sorunumuz yok, onların bizle var. Hintliler için ise eski bir Çin atasözü der ki 'karşına birden bir Hintli ve bir yılan çıkarsa, ilk önce Hintliyi öldür' \". Malezya'da vergiler ve bazı kanunlar kökeninize göre değişiyor: Malaylar %15 vergi öderken, Çinliler ve Hintliler %27 ödüyor. İşe alınmada Malaylar öncelikli. Çinliler işyeri açtıklarında eğer Malay ortakları yoksa sorunla karşılaşıyorlar. Kanunlar Malaylardan yana. Malayca \"bumiputra\" -toprağın asıl sahipleri- Malezya'da kanuni olarak birinci sınıf vatandaş. Malaylar anayasa'ya göre müslüman olmak zorunda, başka dinden biri anayasaya göre vatandaşlıktan çıkıyor ve bütün avantajlarını kaybediyor. Bir Malayla evlenmek isteyenin mutlaka müslüman olması gerekiyor ya da evlenmeden din değiştirmesi. Yüksek öğrenim kurumlarında ve devlete ise alınırken Malaylar yine avantajlı. Bu yüzden Malezya toplummu çok kaygan bir zeminde. Bu üç büyük grup üyeleri ile birebir konuştuğunuzda karşı gruptan nefret ettiklerini açık açık söylüyorlar. Etrafta bir başkası varken de \" uyum içinde yaşayan barış toplumu\" olmalarından dem vuruyorlar. Üniversiteye girebilmek için bütün Malezya vatandaşlarının Malayca bir sınavdan geçmesi gerekiyor. Yani en azından bütün üniversiteliler Malayca biliyor. Ama üniversite mezunu Çinliler Malayca bilmediikleri iddiasıyla günlük yaşamlarında ya Çince ya İngilizce konuşuyorlar. Yani pasif bir şekilde Malaylara direniyorlar. Geçen sene Hintliler ayaklanıp birkaç kenti talan etmişler, haberler gazetelerde pek yankı bulmamış çünkü hükümeti eleştirenler \"iç güvenliğin sağlanması\" kanununa göre yargılanmadan, sorgulanmadan 6 seneye kadar gözaltına alınabiliniyor. İnternette yazdığı bir blogda Malay hükümetine karşı çıkan bir gazeteci bu ay 6 yıl sonra salıverildi, ne resmi bir suçlama ne bir kanıt. Çinlilerin lokantaları Malaylardan ayrı, yemeğin helal olmama durumundan. Hintlilerin ki ise Malaylardan ve Çinlilerden ayrı, vejeteryan olma durumundan. Çinliler ve Malayların giyimleri farklı -biri oldukça kapalı, biri açık- dolayısıyla giyim alışverişi yaptıkları yerler farklı. Hintliler zaten ayrı giyiniyor. Ülkede birçok özel Çinli okulu var, Malay - Çinliler burada da ayrı. Yediği, içtiği, giydiği ve okuduğu farklı olan bir \"millet\" Malezya. Ya da millet yerine \"tarihin İngiliz destekli garip bir cilvesi\" mi desek. Ayakkabılardan başlamıştık, konu nerelere uzandı. Biz yine bu önemli konuya dönelim, evet ne diyorduk: ayakkabılar... Kota Bharu'da sokakta yürürken yukarılardan kuş cıvıltıları öylesine çok geliyor ki şaşırıyorsunuz. Havanın sıcak olduğu öğle vakti dışarıda tek kuş yokken bile bir cıvıltı bir cıvıltı.. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2016/08/endonezyann-masals-bir-kosesinden.html", "text": "Endonezya'da ada bol: 19000 tane. Ülkeyi uçakla boydan boya geçmek 4.5 saat sürüyor. Ekonomi pek gelişmediği için de ulaşım zor. Bu sebepten dolayı bölgeler arasında inanışlar, gelenekler çok farklı oluyor. Köylülere göre kendileri koyu Hristiyanlar ve evleri de onlar ölünce kendilerini öteki dünyaya taşıyacak olan aracı temsil ediyor. İnançları yarım ondan yarım bundan. Bu kültür zenginliği evlerin şeklini etkileyerek ortaya masalsı manzaraların çıkmasına yol açmış. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2017/05/seyahat-fotograf-eyfel-mozambikte.html", "text": "Mozambik'in başkenti Maputo'da dışarıdan bakınca normal gözüken bu ev 1892 yılında Eyfel kulesini de tasarlayan Gustav Eiffel'in eseri. Aynen Eyfel kulesinde olduğu gibi tamamıyla demirden yapılan bu ev zamanın Mozambike valisi için ısmarlanmış. Ancak klimanın henüz icat edilmediği bir zamanda tropik güneşin altında demir bir evde yaşamak kolay olmamış. Ev kısa sürede terk edilmiş. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2017/12/88-futbol-sahas-genisligindeki-bangkok.html", "text": "İstisnasız tüm Güneydoğu Asya şehirlerinde haftanın belirli günleri kurulan semt pazarları vardır. Kimileri küçük, kimileri büyük, kimileri de Bangkok'taki Chachutak Haftasonu Pazarı gibi devasa olur. 88 futbol sahası genişliğindeki bu pazar en alışveriş meraklısına bile pes dedirtecek kadar büyük. Yaklaşık 8000 tezgahın açıldığı bu pazar şehrin en çok görülmesi gereken ilk on yeri arasına bile girmiş. Semt pazarlarına alışık olan bizlere çok farklı gelmese de özellikle batı Avrupalı pazar görmemiş turistleri ve ucuz alışveriş peşinde koşan Bangkok'lulara hitap eden bir yer. Yaklaşık 8000 tezgahın açıldığı bu pazar şehrin en çok görülmesi gereken ilk on yeri arasına bile girmiş. Semt pazarlarına alışık olan bizlere çok farklı gelmese de özellikle batı Avrupalı pazar görmemiş turistleri ve ucuz alışveriş peşinde koşan Bangkok'lulara hitap eden bir yer. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2017/12/penang-unlu-yapan-sokak-resimleri.html", "text": "2012 yılına kadar Penang denince akla şehrin Çin, Malay, Hint, Arap, Portekiz karışımı olan mutfağı ve yıkılmaya yüz tutan UNESCO dünya mirası eski evleri gelirmiş. Ancak şehre çok fazla turist ilgi göstermemiş. Georgetown festivali 2012 yılında Litvanyalı sokak resimleri sanatçısı Ernest Zacharevic'i şehrin sokaklarında resimler yapması için görevlendirmiş. 2014 yılındaysa Rus sanatçı Julia Volchkova aynı iş için görevlendirilmiş. Ve bu çalışmalar Penang'ı bir Asya gezisinin olmazsa olmazları arasına sokmaya yetmiş. Duvar resimlerinin ilgi çektiğini gören işletmeler de kendileri yeni resimler için sanatçılara destek olmuşlar. Hadi sizinle beraber biraz Penang sokaklarını dolaşalım, duvarlara bakalım. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2018/01/guneydogu-asyada-ruh-evleri-fareler-ve.html", "text": "Güneydoğu Asya'da dolaşırken hemen her binanın yakınında ruh evlerinden en az bir tanesiyle karşılaşacaksınız. Tanıştırayım: ruh evi böyle bir şey. Tayland'da kırmızı Fanta, illaki pipetli. Bayram seyransa bu adak işi biraz abarabilir. Tamam adaklar yapıldı. Hemen her binanın yanında açık havada biraz yiyecek var. Ve yarına kadar da orada duracaklar, çünkü ancak yarın yeni adak geldiğinde temizlenecekler. Doğal olarak geceleyin adakların başına yakındaki kedi. köpek ve özellikle fareler çörekleniyor. Bölgede yağmur yağdığında kovayla indirdiği için her yerleşim biriminde yağmur suyu tahliye kanalları var. Alın size fare otoyolu. Yiyecekte bol. Güneydoğu Asya'da bol bol fare göreceksiniz, şaşırmayın. Tayland'da kırmızı Fanta, illaki pipetli. Bayram seyransa bu adak işi biraz abarabilir. Tamam adaklar yapıldı. Hemen her binanın yanında açık havada biraz yiyecek var. Ve yarına kadar da orada duracaklar, çünkü ancak yarın yeni adak geldiğinde temizlenecekler. Doğal olarak geceleyin adakların başına yakındaki kedi. köpek ve özellikle fareler çörekleniyor. Bölgede yağmur yağdığında kovayla indirdiği için her yerleşim biriminde yağmur suyu tahliye kanalları var. Alın size fare otoyolu. Yiyecekte bol. Güneydoğu Asya'da bol bol fare göreceksiniz, şaşırmayın. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2018/02/cince-ogrenmek-neden-zaman-alr.html", "text": "Çince öğrenmek zaman alan bir şey. Bir örnek vereyim. Türkçe \"sat\" fiilinin karşılığı Çince'de Goumai, Türkçe \"satın al\" fiilinin Çince karşılığı da Goumai. Üstüne üstelik Çince yazılışları da aynı. Çince de aynı kelime 5 ayrı tonlamayla söylenebiliniyor ve her seferinde ayrı bir anlama sahip olabiliyor. Yazılırken aynı işaretlerle ifade edilen kelimeleri ayırdetmenin tek yolu tüm cümleyi okuyabilmek. Çince çok ufak ayrıntıların çok büyük anlam farklılıklarına yol açabileceği bir dil, onun için Çince öğrenmek zahmetli ve uzun süre alan bir şey. Çince bilenlere buradan şapka çıkarıyorum. Türkçe \"sat\" fiilinin karşılığı Çince'de Goumai, Türkçe \"satın al\" fiilinin Çince karşılığı da Goumai. Üstüne üstelik Çince yazılışları da aynı. Çince de aynı kelime 5 ayrı tonlamayla söylenebiliniyor ve her seferinde ayrı bir anlama sahip olabiliyor. Yazılırken aynı işaretlerle ifade edilen kelimeleri ayırdetmenin tek yolu tüm cümleyi okuyabilmek. Çince çok ufak ayrıntıların çok büyük anlam farklılıklarına yol açabileceği bir dil, onun için Çince öğrenmek zahmetli ve uzun süre alan bir şey. Çince bilenlere buradan şapka çıkarıyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2018/08/afrika-ulkeleri-ucan-tuvalet-torbalar.html", "text": "Afrika'da gecekondu mahallelerinde altyapı yok: su yok, evlerde tuvalet yok. Binlerce kişiyle birlikte dar bir alanda yaşıyorsunuz. Gece büyük tuvaletiniz geldi. Evde tuvalet yok. Bahçeye yapsanız, kirlenir. Sabaha temizlemeniz lazım. En iyisi hacetinizi bir torbaya yapmak ve başınızdan savmak için gece karanlığında komşuların evlerinin üzerinde fırlatıp atmak. Artık bok torbası nereye düşer, ne yapar sizin derdiniz değil. Geceleyin Afrika'da bir gecekondu mahallesinden geçerseniz yine de dikkatli olmakta fayda var. Bu konuyla ilgili iki kısa video ekliyorum, ikisi de İngilizce ama tercümeye gerek yok. Sorunu ve çözümleri özetliyorlar. Bu halk için hazırlanmış \" tuvalet torbalarını fırlatıp atmayın\" videosu, Gana'dan. Bu Kenya'dan. Gecekondu mahallesi en kötülerinden. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2018/09/tayland-chiang-maida-dilek-feneri.html", "text": "Tayland'ın Chiang Mai şehrinde her sene dilek feneri festivali yapılıyor. 2018 yılında 23 Kasım günü kutlanacak olan Yi peng festivalinde ve yılbaşlarında milyonlarca fener gökyüzüne bırakılıyor. Binlerce fenerin havada yükselmesi ve sabaha kadar devam etmesi ortaya çok fotojenik manzaralar çıkarıyor. Yaktıktan sonra havaya yükselen ve rüzgar nereye yönlendirirse oraya giden bu fenerleri kullanmak bana kalırsa herkese göre değil. İçtikten sonra feneri yakarken arada kendi yakan, ya da fenerin yükelirken yaktığı ateş alan ağacı üfleyerek / elle söndürmeye çalışan insanlara bu kutlamalar sırasında Chiang Mai'de sık rastlıyorsunuz. Fenerler bildiğin tehlikeli. Yi Peng festivalinin şehir içindeki merkezi Wat Phan Tao tapınağı. Şenlikler burada Budist rahiplerin dualarıyla başlıyor, ve gece boyunca yakılan fenerlerle devam ediyor. Tapınağı tahta. İyi mi? Binayı Buda koruyor diyorlar ya, bakalım. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/03/japonyada-cop-ve-geri-donusum.html", "text": "Japonya geri dönüşümü ciddiye alan bir ülke. Çöpe atılan her madde için istenen ilk şey: temiz olması! Japonlara göre çöpe atılacak şeyler temiz olmak durumunda. 1) Çöp dediğin şey temiz olmalı. Napıyoruz o zaman? Elbette temizliyoruz. Çöpe atılacak şeyler olabildiğince temizlenmiş olmalı. Örneğin bildiğin PET su şişesi. İçtin. Hooop çöp yok. Bir kere o şişe kirli, çünkü içinden içtin. Bu kirli şekilde çöpe atmayacaksın değil mi? Şişenin etrafındaki etiket sökülür, kapağı PET olmadığı için ayrılır ve yananlar kısmına konur. PET şişe yıkanır, bulaşıkların yanında bu iş için özel alınmış \"PET şişe kurutma\" tepsisine konur. Temiz ve kuru PET şişeniz dönüşüme hazırdır. Çöpler beşe ayrılıyor: a) yanan, b) yanmayan c) büyük boy d) şişe ve alüminyum kaplar e) eski giysiler ve kağıt. 4) Çöp dediğin evde atılır. Dışarıda bir şekilde elinde çöp kaldıysa eve kadar taşımak zorunda kalabilirsin. Diyelim karnın acıktı, ülkede çok bulunan kombinilerden birine gittin. Aldın bir şeyler. Yakındaki bir parka gidip açık havada yedin. Çöp nerede? Sokakta olacak hali yokya, evde elbette. Japonya'da sokaklarda az miktarda çöp kutusu var, çoğu kombinilerin önünde. Birine denk gelmezseniz öğlen yediğiniz ramen çorbası artıkları akşama kadar çantanızda size yarenlik edecektir. Çoook etti netekim. Kısa bir kaç örnekle bu iş nasıl çalışıyor, açıklayayım. İngilizce çöp dönüşüm kılavuzu yayınlayan nadir şehirlerden Yokohama'nın belediyesi bakın neler istediğini nasıl anlatmış. Mesela yemeklik yağ nasıl dönüştürülür? Yemeği kızarttınız, yağ eskimiş, artık kullanılmaz. Evdesiniz. Ne yaparsınız? Lavabodan dökmek? Ihhhhhhhh. Japonya'dasınız. Yağı gazete kağıdına emdirip sonra çöp atacaksınız. Peki çocuk bezleri? İki sene önce o zaman 2 yaşında olan oğlumuzla beraber Japonya'yı ziyaret etmiştik. Kyoto'da 10 gün kaldığımız ev sahibi \" sakın çöpleri atmayın hepsini balkondaki büyük çöp kutusuna koyun, siz gidince biz onları \"işleriz\"\" demişti. Bizse \" çocuk bezi. 10 gün. Günde iki kahverengi, dört sarı çıksa. 10 gün sonra çöpleri işleyen mevta olur ? Emin misiniz \" demiştik. Çöp dönüşüm kılavuzundan görüyoruz ki \" Çocuk bezleri açılır, sonra üzerindeki pislikler tuvalete atılır, sonra bez tekrar kapatılır ve çöpe atılır\". Kyoto'da bizim çöpü \"işleyen\" arkadaş, özür diliyoruz. Kaç kere eğilip sana selam vermemiz lazım? Burnun düşmüştür herhalde. Bu konu da daha da yazılır da. Sizi daha fazla baymadan kısa keseyim. 1) Çöp dediğin şey temiz olmalı. Napıyoruz o zaman? Elbette temizliyoruz. Çöpe atılacak şeyler olabildiğince temizlenmiş olmalı. Örneğin bildiğin PET su şişesi. İçtin. Hooop çöp yok. Bir kere o şişe kirli, çünkü içinden içtin. Bu kirli şekilde çöpe atmayacaksın değil mi? Şişenin etrafındaki etiket sökülür, kapağı PET olmadığı için ayrılır ve yananlar kısmına konur. PET şişe yıkanır, bulaşıkların yanında bu iş için özel alınmış \"PET şişe kurutma\" tepsisine konur. Temiz ve kuru PET şişeniz dönüşüme hazırdır. Çöpler beşe ayrılıyor: a) yanan, b) yanmayan c) büyük boy d) şişe ve alüminyum kaplar e) eski giysiler ve kağıt. 4) Çöp dediğin evde atılır. Dışarıda bir şekilde elinde çöp kaldıysa eve kadar taşımak zorunda kalabilirsin. Diyelim karnın acıktı, ülkede çok bulunan kombinilerden birine gittin. Aldın bir şeyler. Yakındaki bir parka gidip açık havada yedin. Çöp nerede? Sokakta olacak hali yokya, evde elbette. Japonya'da sokaklarda az miktarda çöp kutusu var, çoğu kombinilerin önünde. Birine denk gelmezseniz öğlen yediğiniz ramen çorbası artıkları akşama kadar çantanızda size yarenlik edecektir. Çoook etti netekim. Kısa bir kaç örnekle bu iş nasıl çalışıyor, açıklayayım. İngilizce çöp dönüşüm kılavuzu yayınlayan nadir şehirlerden Yokohama'nın belediyesi bakın neler istediğini nasıl anlatmış. Mesela yemeklik yağ nasıl dönüştürülür? Yemeği kızarttınız, yağ eskimiş, artık kullanılmaz. Evdesiniz. Ne yaparsınız? Lavabodan dökmek? Ihhhhhhhh. Japonya'dasınız. Yağı gazete kağıdına emdirip sonra çöp atacaksınız. Peki çocuk bezleri? İki sene önce o zaman 2 yaşında olan oğlumuzla beraber Japonya'yı ziyaret etmiştik. Kyoto'da 10 gün kaldığımız ev sahibi \" sakın çöpleri atmayın hepsini balkondaki büyük çöp kutusuna koyun, siz gidince biz onları \"işleriz\"\" demişti. Bizse \" çocuk bezi. 10 gün. Günde iki kahverengi, dört sarı çıksa. 10 gün sonra çöpleri işleyen mevta olur ? Emin misiniz \" demiştik. Çöp dönüşüm kılavuzundan görüyoruz ki \" Çocuk bezleri açılır, sonra üzerindeki pislikler tuvalete atılır, sonra bez tekrar kapatılır ve çöpe atılır\". Kyoto'da bizim çöpü \"işleyen\" arkadaş, özür diliyoruz. Kaç kere eğilip sana selam vermemiz lazım? Burnun düşmüştür herhalde. Bu konu da daha da yazılır da. Sizi daha fazla baymadan kısa keseyim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/03/tokyoda-otoparklar.html", "text": "Tokyo'da araba sayısı az. Sebebi devletin özel arabaları bir hak değil de lüks olarak görmesi ve otomobillerin arabası olmayanların hayatlarını negatif etkilemelerini engellemesi. Şehrin nüfusu 35 milyon kadar ama trafik sıkışıklığı az. Tokyo'da gideceğiniz here yere hızlı ve temiz bir şekilde metro ile gitmeniz olası. Kendi özel aracınızı kullanacaksanız eşek yüküyle para ödemeniz lazım: madem şehri kullanan insanlardan yol ve temiz havayı çalıyorsunuz bedelini ödemelisiniz. Sokağa araç park etmek mümkün değil. Her aracın kendine ait bir park yeri var. Eğer aracanızla bir yere gider ve otoparka girerseniz fiyatlar can yakıcı mesela aşağıdaki otoparkta 20 dakika 15 TL. Sabah 8 akşam 5 park edeceğim derseniz yaşadınız indirim var 150 TL. Otoparklarda basit bir otomatik sistem var. Arabanızı geri olarak park ediyorsunuz, arka lastiğin yakınında yerde metal bir plaka var, siz park edince otomatik olarak havaya kalkıyor. Parkın girişindeki otomatta park ücretini ödeyince plaka yere iniyor, aracınızla çıkıyorsunuz. Ülkede günlük araç kirası pahalı: günlük 80 dolardan başlıyor, üzerine bir de park parasını eklerseniz tren ve otobüsle seyahat çok daha mantıklı oluyor. Tokyo'da gideceğiniz here yere hızlı ve temiz bir şekilde metro ile gitmeniz olası. Kendi özel aracınızı kullanacaksanız eşek yüküyle para ödemeniz lazım: madem şehri kullanan insanlardan yol ve temiz havayı çalıyorsunuz bedelini ödemelisiniz. Sokağa araç park etmek mümkün değil. Her aracın kendine ait bir park yeri var. Eğer aracanızla bir yere gider ve otoparka girerseniz fiyatlar can yakıcı mesela aşağıdaki otoparkta 20 dakika 15 TL. Sabah 8 akşam 5 park edeceğim derseniz yaşadınız indirim var 150 TL. Otoparklarda basit bir otomatik sistem var. Arabanızı geri olarak park ediyorsunuz, arka lastiğin yakınında yerde metal bir plaka var, siz park edince otomatik olarak havaya kalkıyor. Parkın girişindeki otomatta park ücretini ödeyince plaka yere iniyor, aracınızla çıkıyorsunuz. Ülkede günlük araç kirası pahalı: günlük 80 dolardan başlıyor, üzerine bir de park parasını eklerseniz tren ve otobüsle seyahat çok daha mantıklı oluyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/04/japonyada-yemek-durumlar-22000-tllik.html", "text": "Japonya ucuz bir yer değil. Ama pahalı olmak zorunda da değil, özellikle yemek konusunda. Ülkede aşırı pahalı yiyecekler olduğu doğru: bifteğe 22,000 TL vermek isteyen faniler burada arzularına kavuşacaklardır. Bu yazı diğer ölümlüler ve 20 TL'ye Japonya'da doymak isteyenler için. Buradan itibaren fiyat olarak Japon Yeni'ni kullanacağım. Bugün itibarıyla 20 Japon Yeni= 1 TL. Şaşırdınız mı? Bizden değersiz parası olan bir süper ekonomi? Japonya bugün kişi başı gelir olarak Türkiye'yi beşe katlamış durumda. Halk refah içinde. Ancak Japonların derdi büyük: fiyatlar son 20 senedir, düşüyor. Bir daha yazayım: dertleri fiyatların düşmesi. Bu sene 100 yene aldığın mal seneye 99 yen, sonraki seneye 98 yen. Bir tüketici olarak bu durumda ne yaparsınız? Beklersiniz. Bizdekinin tam tersi bekledikçe fiyatlar artacağına düşüyor, maaşın düşmediği sürece zenginleşiyorsun. Fiyatların düşmesinden dolayı Japon piyasası 20 yıl öncesine göre durgun. Dışarıya mal satıp ihracatla ekonomiyi ayakta tutuyorlar, değeri düşük para işlerine geliyor. Son 5 senede ABD dolarına karşı Japon yeni %30 değer kaybetsin diye atmadıkları takla yemedikleri suşi kalmadı. Sonuç olarak paraları değer kaybetti ama Japonya'nın ihracatını fazla etkilemedi: ekonomi yavaş. Ortalama bir Türk'ün 5 katı kazanan bir Japon yemek yerken ne kadar öder? Valla canı isterse deve yüküyle öder canı acımaz, isterse de çoğunluğun yapacağı şekilde 20-30 TL öder. Açalım. Fiyatlara bakarsanız 30 Yen'den başlayıp 150 Yen'e doğru gidiyor. Gerçi 30 Yen verdikleriniz \"bilmemne balığının kulak kıkırdağının arkası\" falan gibi seçme et parçaları oluyor ama sonuçta protein. Bir de yukarıda yazıyorum ya et fila diye onun çoğu tavuk eti, böyle biline. Dana, koyun eti böyle yerlerde oluyor ama fiyatı daha uygun olan sakatatlar çoğunlukta : mesela ciğer şişi gibi, . Ama çoğu zaman \"et\" = \"tavuk eti\". Japonların çoğunu süt ve süt ürünlerinde bulunan laktoz bozuyor: mide rahatsızlığı ve ishal yapıyor. Onun için süt ürünlerini bize kıyasla daha az tüketiyorlar. Ama her yerde var. Size uzun denemeler ve hayal kırıklıkları sonucu ulaştığım \"şekersiz\" yoğurtu takdim etmek isterim. Japonca bilmeden raftan rastgele seçilen yoğurtların bir çoğunda katkı bıdı bıdıları var: şeker, çikolata, yeşil çay, fasulye vb. Kenarında köşesinde \"Bulgarian xxxx\" yazan yoğurtlar bizim ağız tadımıza uygun, yukarıdaki de şekersiz. Afiyet olsun: 400 gr 120 Yen. Bir de Kicthen Origin ve benzeri al-götür dükkanlar var. Bunlarda bizim esnaf lokantası örneğinde olduğu gibi sıcak yemekler ve evde ısıtılabilir hazır yemekler var. Fiyatlar makul 50 Yenden 600 Yen'e kadar çıkan geniş ürün yelpazeleri var. Yemeğin ne olduğunu bilmiyorsanız ya da Japan yemeğini nasıl seçeceğim derseniz bu yerler tam size göre. Buradan itibaren fiyat olarak Japon Yeni'ni kullanacağım. Bugün itibarıyla 20 Japon Yeni= 1 TL. Şaşırdınız mı? Bizden değersiz parası olan bir süper ekonomi? Japonya bugün kişi başı gelir olarak Türkiye'yi beşe katlamış durumda. Halk refah içinde. Ancak Japonların derdi büyük: fiyatlar son 20 senedir, düşüyor. Bir daha yazayım: dertleri fiyatların düşmesi. Bu sene 100 yene aldığın mal seneye 99 yen, sonraki seneye 98 yen. Bir tüketici olarak bu durumda ne yaparsınız? Beklersiniz. Bizdekinin tam tersi bekledikçe fiyatlar artacağına düşüyor, maaşın düşmediği sürece zenginleşiyorsun. Fiyatların düşmesinden dolayı Japon piyasası 20 yıl öncesine göre durgun. Dışarıya mal satıp ihracatla ekonomiyi ayakta tutuyorlar, değeri düşük para işlerine geliyor. Son 5 senede ABD dolarına karşı Japon yeni %30 değer kaybetsin diye atmadıkları takla yemedikleri suşi kalmadı. Sonuç olarak paraları değer kaybetti ama Japonya'nın ihracatını fazla etkilemedi: ekonomi yavaş. Ortalama bir Türk'ün 5 katı kazanan bir Japon yemek yerken ne kadar öder? Valla canı isterse deve yüküyle öder canı acımaz, isterse de çoğunluğun yapacağı şekilde 20-30 TL öder. Açalım. Fiyatlara bakarsanız 30 Yen'den başlayıp 150 Yen'e doğru gidiyor. Gerçi 30 Yen verdikleriniz \"bilmemne balığının kulak kıkırdağının arkası\" falan gibi seçme et parçaları oluyor ama sonuçta protein. Bir de yukarıda yazıyorum ya et fila diye onun çoğu tavuk eti, böyle biline. Dana, koyun eti böyle yerlerde oluyor ama fiyatı daha uygun olan sakatatlar çoğunlukta : mesela ciğer şişi gibi, . Ama çoğu zaman \"et\" = \"tavuk eti\". Japonların çoğunu süt ve süt ürünlerinde bulunan laktoz bozuyor: mide rahatsızlığı ve ishal yapıyor. Onun için süt ürünlerini bize kıyasla daha az tüketiyorlar. Ama her yerde var. Size uzun denemeler ve hayal kırıklıkları sonucu ulaştığım \"şekersiz\" yoğurtu takdim etmek isterim. Japonca bilmeden raftan rastgele seçilen yoğurtların bir çoğunda katkı bıdı bıdıları var: şeker, çikolata, yeşil çay, fasulye vb. Kenarında köşesinde \"Bulgarian xxxx\" yazan yoğurtlar bizim ağız tadımıza uygun, yukarıdaki de şekersiz. Afiyet olsun: 400 gr 120 Yen. Bir de Kicthen Origin ve benzeri al-götür dükkanlar var. Bunlarda bizim esnaf lokantası örneğinde olduğu gibi sıcak yemekler ve evde ısıtılabilir hazır yemekler var. Fiyatlar makul 50 Yenden 600 Yen'e kadar çıkan geniş ürün yelpazeleri var. Yemeğin ne olduğunu bilmiyorsanız ya da Japan yemeğini nasıl seçeceğim derseniz bu yerler tam size göre. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/05/japonyann-72-mevsimi-ve-sfrlanan-yllar.html", "text": "Japonların 4 değil, 72 mevsimi olduğunu biliyor muydunuz? Japonya'da kullanılan halk takvimine göre 5 gün süren \"küçük mevsimler\" var. Bu küçük mevsimler doğada o sıralar görülen olaylara bağlanmış: mesela 21-25 Mayıs arası \" ipek böcekleri dut yaprakları üzerinde şölene başlar\" mevsimi. Üç tane küçük mevsimi bir araya getirip büyük mevsim \"sekki\" yapıyorlar. Bu ara Shoman mevsimi. Aşağıya bu takvimi koydum, üzerine tıklayıp büyütüp yakından inceleyebilirsiniz. Japonya'da hala devam eden bir başka gelenek ise takvim yılının imparatorun tahta geçişine göre ayarlanması. Bugün tarih 24/05/2019, Japonya'da bilet alırsanız üzerinde 24/05/01 gördüğünüzde şaşırmayın, çünkü geleneksel Japon takvimine göre bugün Reiwa 1 yılının 24 Mayıs'ı. Oysa 30 Nisan 2019'u Japonlar 30/04/31 olarak yazıyorlardı. Ne değişti de yıl hanesi bir ayda 31'den 01 'e indi? Cevap: Yeni imparator tahta çıktı. 30 Nisan'a kadar Heisei devri vardı, şimdi yeni imparatorun devri olan Reiwa başladı. Japonların takvim olayı biraz farklı anlayacağınız. Japonya'da hala devam eden bir başka gelenek ise takvim yılının imparatorun tahta geçişine göre ayarlanması. Bugün tarih 24/05/2019, Japonya'da bilet alırsanız üzerinde 24/05/01 gördüğünüzde şaşırmayın, çünkü geleneksel Japon takvimine göre bugün Reiwa 1 yılının 24 Mayıs'ı. Oysa 30 Nisan 2019'u Japonlar 30/04/31 olarak yazıyorlardı. Ne değişti de yıl hanesi bir ayda 31'den 01 'e indi? Cevap: Yeni imparator tahta çıktı. 30 Nisan'a kadar Heisei devri vardı, şimdi yeni imparatorun devri olan Reiwa başladı. Japonların takvim olayı biraz farklı anlayacağınız. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/09/belarusun-baskenti-minskte-ksa-bir-gezi.html", "text": "Belarus ya da eski bilinen adıyla Beyaz Rusya pek ziyaret edilmeyen yerlerden biri. Türkiye'den fazla turist gitmemesini mesafenin kısa olmasına rağmen bilet fiyatlarının pahalı olmasına ve \"eee, napılır Belarus'ta? \" sorusuna verilecek kallavi bir cevap olmamasına bağlayabiliriz. Belarus, Baltık denizine yakın ama denize kıyısı olmayan, halkı Rus ama Baltık kültürünün derin izlerini taşıyan bir ülke. Sokak temizliği ve çevre bakımından gördüğüm en temiz ilk 3 ülke arasına girer. Hizmet sektöründe çalışanlar Rusya'nın geri kalan kısmına göre çok yardımcı, çok güleç. Hatta Minsk'te kaldığımız 5 gün boyunca satıcılar ve garsonlar tarafında hiç azarlanmadık valla dersem hemen \"eee hani bunlar Rus'tu?\" dediğiniz duyar gibiyim. Ama çooookk yavaşlar, neyse bu değişmemiş. Ülke nüfusu 9,5 milyon, başlarında diktatör var, kişi başı gelirleri bizlerden ortalama %30 daha düşük: buna karşın yaşam kalitesinde Türkiye'nin daha üzerinde yer alıyorlar, eğitimde üniversiteleri Türk üniversitelerinin 200 basamak üzerinde, çevre çok daha bakımlı, kurallara uyuluyor. Eylül başı itibarıyla İstanbul-Minsk bilet fiyatları 450-500 USD civarında ( ki uçuş sadece 2 saat). Bizim yaptığımız gibi mil bileti denk getirirseniz vergiler 620 TL tutuyor. Ülkeye girmek için Belarus'ta geçerli sağlık sigortanız olması lazım, pasaport kontrolünden önce bir gişede sigorta satıyorlar: günlük 1-2 Euro kadar. Kredi kartı, USD ve EUR ile ödeme alıyorlar. Pasaportunuzu kontrol eden memurlar sanki çok değerli antika bir evrak satın alacaklar da değerini belirlemeye çalışır gibi büyüteçle pasaportları uzun uzun inceliyorlar. Eskiden kalma bir alışkanlık herhalde? Ülkede 5 çalışma gününden ( 5 gece konklama) fazla kalırsanız oteliniz ya da kaldığınız yer sizi polise kayıt ettirmek zorunda. Hafta sonu gelip toplamda 5 gece kalırsanız böyle bir zorunluluk yok. Türk vatandaşları bir senede toplamda 90 gün ülkede kalabiliyor. Minsk'te değişik ülke yemeklerini yapan restoranlar bizden daha fazla, daha pahalı-ca. Servis soooonnn derece yavaş. Yemek ısmarladıktan sonra bekleme süresi 45 dakika - bir saat civarı. Acele etmeyin. Ya da dönercilere, fast food lokantalarına gidip açlığınız hızlıca bastırın. Kalburüstü lokantalarda dikkati çeken bir ayrıntı çok az kişinin yemek yemesi: hemen herkes bir içki ısmarlayıp uzun süre oturuyor. Sonra yemeden kalkıyor. Marketlerde fiyatlar oldukça uygun, lokantalarda pahalıca olunca böyle bir alışkanlık çıkmış sanırım. Fiyatlar lokantalarda Türkiye'den biraz fazla, marketlerde az. Ülke 9.5 milyon olduğu için bir çok ürünü ithal ediyor:ithal herşey Türkiye fiyatlarında ya da daha pahalı. Alkol ucuz ve her yerde. Minsk 2-3 günde yürüyerek çok rahat dolaşılır. Merkez bölgesi çok Sovyet ve aynı zamanda bakımlı. Yavaş yavaş bir saat hangi yöne gitseniz orta direk mahalleler başlıyor. Çok sayıda park var, çocuğu olanlar için Gorky park'taki oyun alanı ve lunapark en az yarım gününüz alır. Minsk'in ünlü sirki kendi binasına sahip, görmek isterdik ama tatildeydi. Diğer zamanlarda gidenler için güzel olacağını düşünüyorum. Belarus, Baltık denizine yakın ama denize kıyısı olmayan, halkı Rus ama Baltık kültürünün derin izlerini taşıyan bir ülke. Sokak temizliği ve çevre bakımından gördüğüm en temiz ilk 3 ülke arasına girer. Hizmet sektöründe çalışanlar Rusya'nın geri kalan kısmına göre çok yardımcı, çok güleç. Hatta Minsk'te kaldığımız 5 gün boyunca satıcılar ve garsonlar tarafında hiç azarlanmadık valla dersem hemen \"eee hani bunlar Rus'tu?\" dediğiniz duyar gibiyim. Ama çooookk yavaşlar, neyse bu değişmemiş. Ülke nüfusu 9,5 milyon, başlarında diktatör var, kişi başı gelirleri bizlerden ortalama %30 daha düşük: buna karşın yaşam kalitesinde Türkiye'nin daha üzerinde yer alıyorlar, eğitimde üniversiteleri Türk üniversitelerinin 200 basamak üzerinde, çevre çok daha bakımlı, kurallara uyuluyor. Eylül başı itibarıyla İstanbul-Minsk bilet fiyatları 450-500 USD civarında ( ki uçuş sadece 2 saat). Bizim yaptığımız gibi mil bileti denk getirirseniz vergiler 620 TL tutuyor. Ülkeye girmek için Belarus'ta geçerli sağlık sigortanız olması lazım, pasaport kontrolünden önce bir gişede sigorta satıyorlar: günlük 1-2 Euro kadar. Kredi kartı, USD ve EUR ile ödeme alıyorlar. Pasaportunuzu kontrol eden memurlar sanki çok değerli antika bir evrak satın alacaklar da değerini belirlemeye çalışır gibi büyüteçle pasaportları uzun uzun inceliyorlar. Eskiden kalma bir alışkanlık herhalde? Ülkede 5 çalışma gününden ( 5 gece konklama) fazla kalırsanız oteliniz ya da kaldığınız yer sizi polise kayıt ettirmek zorunda. Hafta sonu gelip toplamda 5 gece kalırsanız böyle bir zorunluluk yok. Türk vatandaşları bir senede toplamda 90 gün ülkede kalabiliyor. Minsk'te değişik ülke yemeklerini yapan restoranlar bizden daha fazla, daha pahalı-ca. Servis soooonnn derece yavaş. Yemek ısmarladıktan sonra bekleme süresi 45 dakika - bir saat civarı. Acele etmeyin. Ya da dönercilere, fast food lokantalarına gidip açlığınız hızlıca bastırın. Kalburüstü lokantalarda dikkati çeken bir ayrıntı çok az kişinin yemek yemesi: hemen herkes bir içki ısmarlayıp uzun süre oturuyor. Sonra yemeden kalkıyor. Marketlerde fiyatlar oldukça uygun, lokantalarda pahalıca olunca böyle bir alışkanlık çıkmış sanırım. Fiyatlar lokantalarda Türkiye'den biraz fazla, marketlerde az. Ülke 9.5 milyon olduğu için bir çok ürünü ithal ediyor:ithal herşey Türkiye fiyatlarında ya da daha pahalı. Alkol ucuz ve her yerde. Minsk 2-3 günde yürüyerek çok rahat dolaşılır. Merkez bölgesi çok Sovyet ve aynı zamanda bakımlı. Yavaş yavaş bir saat hangi yöne gitseniz orta direk mahalleler başlıyor. Çok sayıda park var, çocuğu olanlar için Gorky park'taki oyun alanı ve lunapark en az yarım gününüz alır. Minsk'in ünlü sirki kendi binasına sahip, görmek isterdik ama tatildeydi. Diğer zamanlarda gidenler için güzel olacağını düşünüyorum. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2019/09/minskte-asansor-calsma-saatleri.html", "text": "Gezdiğimiz zaman kaçınılmaz olarak bize farklı gelen ama yerellerin alıştığı durumlarla karşılaşırız. Bu kimi zaman sabahın dördünde başlayan bir düğün, kimi zaman değişik bir yemek, kimi zaman da günlük yaşamın ritminde küçük değişiklikler olur ( gece 10'dan önce yemeğe çıkmayan İspanyollar). Belarus'un başkenti Minsk'te ise çalışma saatlerindeki ufak farklılıklar dikkat çekici. Çünkü asansör görevlileri dinlenme molasındalar : yaptıkları işin cinsine göre Belarus'ta çalışan herkes 2-3 saatte bir 15-30 dakika mola alıyor. Biz de molaya denk gelmişiz, kuyruk ondan. Mola bitti, asansör açıldı. Çıktık yukarıya. Görev tamam. Ertesi gün ana cadde üzerindeki en büyük alışveriş merkezlerinden GUM'a girdik. Bu binada üst kata çıkmak için asansöre yöneldik. Asansörün üzerinde çalışma saatleri yazıyor: 09:00-10:45, 11:00-12:35, 13:00... gibi. Çünkü asansörü kullanan biri var, sizin yerinize düğmelere basıyor. Ee o da mola alınca, asansörü beklemeniz lazım. Belarus'ta işssizlik %3, asansörü çalıştırmak için eleman aldıklarına göre bu bile fazla. Türkiye'ye geri dönerken hava alanındaki bankalara ait 6 gişenin hepsi aynı anda molada idi, yarım saat kadar sürdü. Para bozdurmak için uzunca bir kuyruk vardı. Çalışanlar için iyi, kuyruktakiler için rahatsız edici bir uygulama. Minsk'ten küçük bir not, aklımda duracağına blogda dursun. Gezmek lazım bazen. Çünkü asansör görevlileri dinlenme molasındalar : yaptıkları işin cinsine göre Belarus'ta çalışan herkes 2-3 saatte bir 15-30 dakika mola alıyor. Biz de molaya denk gelmişiz, kuyruk ondan. Mola bitti, asansör açıldı. Çıktık yukarıya. Görev tamam. Ertesi gün ana cadde üzerindeki en büyük alışveriş merkezlerinden GUM'a girdik. Bu binada üst kata çıkmak için asansöre yöneldik. Asansörün üzerinde çalışma saatleri yazıyor: 09:00-10:45, 11:00-12:35, 13:00... gibi. Çünkü asansörü kullanan biri var, sizin yerinize düğmelere basıyor. Ee o da mola alınca, asansörü beklemeniz lazım. Belarus'ta işssizlik %3, asansörü çalıştırmak için eleman aldıklarına göre bu bile fazla. Türkiye'ye geri dönerken hava alanındaki bankalara ait 6 gişenin hepsi aynı anda molada idi, yarım saat kadar sürdü. Para bozdurmak için uzunca bir kuyruk vardı. Çalışanlar için iyi, kuyruktakiler için rahatsız edici bir uygulama. Minsk'ten küçük bir not, aklımda duracağına blogda dursun. Gezmek lazım bazen. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2020/06/bu-japon-gelenegini-bir-bakn-bakalm-siz.html", "text": "Japonya'da gezmenin en güzel taraflarından biri insanı şaşırtan olayların her an karşınıza çıkabilme olasılığı. Japonların kültürü bizimkinden dünyalar kadar farklı, bazı geleneklerin nedenlerini anlatsalar bile jeton düşemiyor bazen. Tokyo'da gezerken kalabalığın toplandığını görüp oraya yollandık. Baktık tapınakta uzun bir sıra var en insanlar 500 yen verip bir kağıt satın alıyorlar. Bunlara \"Omikuji\" adı veriliyor ve genelde tapınakta bu kağıtlara ayrılmış duvarlara asılıyorlar. Sıra uzun, meraklısı çok. Şans herkese lazım. Japonların kültürü bizimkinden dünyalar kadar farklı, bazı geleneklerin nedenlerini anlatsalar bile jeton düşemiyor bazen. Tokyo'da gezerken kalabalığın toplandığını görüp oraya yollandık. Baktık tapınakta uzun bir sıra var en insanlar 500 yen verip bir kağıt satın alıyorlar. Bunlara \"Omikuji\" adı veriliyor ve genelde tapınakta bu kağıtlara ayrılmış duvarlara asılıyorlar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2020/06/hayalet-ada-sandy-simdi-nerede.html", "text": "14-15 Eylül 1774 tarihlerinde Kaptan James Cook, Yeni Kaledonya'da Sandy adasının haritasını çıkardı. Harita 1776 yılında kitap olarak yayınlandı. 1876 yılında balina avlama gemisi Velocity, Sandy adasını gördüğünü seyir defterrine işledi. 1881 ve 1985 yılında Almanya ve İngiltere'de yayınlanan haritalarda da Sandy adası görüldü. Sandy adasını bir daha gören olmadı. Ama ada kitaplarda yaşamaya devam etti. Bazı deniz kitaplarında adanın ismi yanına VK notu düşülmeye başlandı. Sonunda 1974 yılında Fransız Hidrografi Servisi Sandy adasının olmadığına hükmederek Fransız haritalarından sildi. Ada kitaplarda ve Google Haritalar servisinde görülüyordu. Sonunda 2012 yılında Avustralya gemisi Southern Surveyor adanın olması gereken yere geldi, görmeyince o da adayı anti-keşfetti. Kimsenin görmediği ama kitaplara girmiş hayalet Sandy adası, bir kalem dokunuşuyla geldiği dünyayı yine bir kalem dokunuşuyla terketti. Ne adalar sevdim, zaten hiç yoktular. Gezmek lazım bazen, hayalet ada bile olsalar. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2020/07/zamanda-yolculuk-bugun-mumkun-diomede.html", "text": "Kuzey Kutbunun hafif güneyinde yer alan Bering Boğazı Rusya ve ABD sınırlarının ortasında. Bu boğazın ortasında Diomede adaları var. Büyük Diomede adası Rusya'ya, Küçük Diomede adası Amerika'ya ait. Aralarında sadece 4 km var, kışın Bering boğazı donduğunda iki ada arasında yürümek mümkün. Büyük Diomede adasında kimse yaşamıyor. Soğuk savaş zamanı. Büyük Diomede halkının ABD 'ye ait Küçük Diomede'de oturanlarla akraba olmasından huylanan Rusya ada halkını toptan taşımış. ABD olduğu yerde bırakmış, ama nüfus zaten 100 kişi civarı. Buradaki zor koşullara uymuş olan Unipiat'lar dışında bir kaç araştırmacı var o kadar. Zaman yolculuğu ne iş derseniz? Araları sadece 4 km olan bu iki adanın arasında zaman olarak 24 saat var ( ülkeler saatleri kendilerine değiştiriyorlar, bizdeki yaz saati kış saati gibi. O yüzden şu anda 20 saat gibi görünüyor). İki adanın tam ortasından Uluslarası Gün Çizgisi geçiyor. Yani güneş bu çizginin üzerinden her geçişi bir gün olarak sayılıyor. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."} {"url": "http://www.simdigezelim.com/2020/09/ekvator-cizgisi-1000nci-yaz.html", "text": "Gezerken yakınlarda ekvator çizgisi anıtı varsa gidip göresim gelir. Nedense? Sonuç olarak ekvator çizgisi insanlar uzak yerlere giderken yollarını daha kolay bulsunlar, kaybolmasınlar diye icat edilmiş sanal bir şey. \"Niye sanal bir şeyin betondan yapma anıtına gidesin ki? \" diye düşünür, yine de yakında ekvator çizgisi varsa giderim. Uganda, Endonezya, Kenya ve tabi Ekvador'da yaptığım gibi. Hatta Ekvador'daki ekvator çizgisi ve dolayısıyla anıtı yanlış yerdedir. Kocaman anıt, müze, mağazalar yapıldıktan sonra bir ölçmüşler ki \"aa yanlış yere yapmışız, aslında 240 metre ileride yolun karşısında olacakmış\" . Ama yine de anıtın yerini değiştirmemişler, gerçek ekvator çizgisinde küçücük bir işaret varken yanlış ekvator çizgisinde kocaman bir anıt var. Soyut kavramların anıtlarına varma huyum buraya da sirayet etti ve bu vesileyle Şimdigezelim bloguna 1000. nci yazımı da yüklemiş oldum. Bir ay boyunca her gün bloga bir fotoğraf yükleyip altına küçük bir yorum yazacağım. İlginizi çekerse beklerim. Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir."}