{"url": "https://www.rotasizseyyah.com/1-ayda-ispanyolca-ogrenilir-mi.html", "text": "Dil öğrenmek için elbetki 1 ay yeterli değil ama derdinizi anlatacak, o ülkede gezebilecek hatta sohbet edecek kadar öğrenmeniz pek bir mümkün. Kursa başlamadan önce 20-25 kelime ispanyolca haricinde hiçbir şey bilmiyordum. Şuan ise yavaş konuşan biriyle saatlerce sohbet edebilirim. Pratik yaptıkça günden güne daha iyi olacağını umuyorum. Guatemala'nın Xela, diğer adıyla Quetzaltenango şehrinde gittim. Burayı tercih etmemin sebebi pek turistik bir yer olmamasıydı. Aslında 2-3 saat mesafede Atitlan, Antigua bölgeleri de var ama oralar hem çok turistik hem buraya göre pahalı. Xela şehir merkezinde lokal bir ailenin evinde kaldım. Bu evi okul ayarlıyor. Yani dil kursunu paket olarak alıyorsunuz. Videodan izleyeceğiniz gibi özel bir odanız oluyor. Aynı şekilde bu pakete üç öğün yemek de dahil. Tüm yemekleri aileyle beraber yediğiniz için ister istemez pratik de yapmış oluyorsunuz. Eğer biraz girişkenseniz aileyle her fırsatta sohbet edip, dili daha kolay öğrenebilirsiniz. Evde yapılan 3 öğün yemek. İki alternatifiniz olsada duruma göre saatleri esnetmek mümkün. Normalde kurs saatleri böyle; biri 08:00-13:00 arası diğeri 13:00-18:00 arası. Gayet lokal bir ailenin evinde kaldım. Tahminimce diğer evler de bu şekildedir. Ailenin 4 çocuğu vardı. Çocuklarla oynamak, onlarla konuşmak pratik yapmanızı kolaylaştırıyor. Dil öğrenmenin yanında ülke kültürünü tanımak için de güze bir deneyim. Ayrıca ev büyük olduğu için bazen benim gibi 2-3 tane daha öğrenci olabiliyordu. Dünyanın her tarafından hem gezmek hem dil öğrenmek için gelen tipler. Bir aylık kurs sonunda videodan izleyeceğiniz gibi rastgele bir parka gidip lokal insanların kimiyle 5 dakika kimiyle yarım saat konuştum. Günlük ihtiyaçlarımı ve Orta/Güney Amerika'da gezebilecek kadar ispanyolcayı öğrendiğimi düşünüyorum. Elbet ki şakır şakır konuşamıyorum. Bazen kafamda yarım dakika cümleyi kurmak için beklediğim oluyor ama pratik yaptıkça daha da açılıyorum. Yine bazı kelimeleri eksik ya da yanlış kullansam da karşıdaki ne demek istediğimi anlıyor. Hele karşıdaki, dil öğrenmeye yeni başladığımı anlayınca benim bildiğim seviyeye iniyor ve sonrasında saatlerce sohbet edebiliyorum. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanda cümle kurmayı biliyorum. Bundan sonra, kelime ezberleyip, bol bol pratikle dili ilerletmek kalıyor. Bunu pek dert etmeyin. Kursta Çinli bir öğrenci vardı. Adam çinceden başka dil bilmiyor. Kursta da çince bilen yok ama adam bir şekilde ispanyolca konuşmaya başlamıştı. -İlk günden itibaren her fırsatta aileyle ispanyolca konuşmaya çalışın. Aynı şekilde dışarıda gezerken de sadece ispanyolca kullanın. İngilizce bildiğinizi unutun. -Pratik yapmak bence bu işin altın kuralı. Öncelikle utanmayacaksınız! Doğru ya da yanlış, konuşmaya gayret göstermelisiniz. Teoriyi istediğiniz kadar öğrenin, konuşmadıktan sonra hiçbir işe yaramıyor. Mesela kaldığım evde Avusturalyalı başka bir kız vardı. Ben bir aylık kursumu bitirdiğimde o ikinci ayını bitirmişti. Ama gel görki kız çok çekingen olduğu için konuşamıyor. Yani konuşuyor da, konuşurken sesi resmen içine kaçıyor. Teoride benden daha fazla bildiği kesin ama konuşamadıktan sonra bir işe yaramıyor. Böyle olursanız dili öğrenme süreniz uzayacaktır. Ne yapıp edip bu utangaçlığı bir kenara bırakmalısınız. -Elinizden geldiğince yazarak öğrenmeye çalışın. Yani defter kullanın ve bol bol yazın. -Defterin arka sayfasına öğrendiğiniz ya da ihtiyacınız olacak her kelimeyi tek tek, her gün yazın. İhtiyacınız olduğunda açıp, bakmak kolay olacaktır. Guatemala ucuz bir yer olduğu için ispanyolca öğrenme konusunda bir hayli popüler. Dolayısıyla heryerde dil okulu görmeniz mümkün. Okul seçerken birebir ders alınan yeri iyi inceleyin. 4-5 masa yan yanaysa ve bir derslikte aynı anda başkaları da dil öğreniyorsa oradan uzak durun. Düşünün 5 farklı öğrenci, 5 farklı öğretmen aynı anda konuşuyor. Bu konuda çok sıkıntı yaşadım. Siz benim düştüğüm hataya düşmeyin. Yani okulumdan aslında memnun değilim ve o sebeple okul adı veremeyeceğim. Bu işte istekliyseniz, dersleri aksatmaz ve evde de her gün 1 saat çalışırsanız bence 4 haftalık kurs ile temel ispanyolcayı öğrenirsiniz. Gerisi de pratik yapmak ve kelime ezberlemeye bakar. Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Ülkeye girişte 3 aylık vizeniz direk pasaportunuza damgalanıyor, hiç bir şey yapmanıza gerek yok. İşte en büyük problem bu :) Türkiye'den maalesef direk uçuş yok. Hatta tek aktarmayla gitmek bile pek mümkün değil. Meksika üzerinden ya da Kolombiya üzerinden gelmek mümkün. ABD vizeniz varsa ABD üzerinden de gelebilirsiniz. Uçak biletlerini skyscanner gibi sitlerden araştırabilirsiniz. Sadece dil öğrenmek için buraya gelip, sonrasında geri dönmek pek mantıklı değil. Kalkıp buralara kadar gelmişken en az bir ay kurs için, en az bir ay da bu bölgeyi ve civardaki ülkeleri gezmek için ayırın. Vaktiniz genişse tabi daha da güzel olur. Çünkü buralara kadar geldikten sonra Orta Amerika'yı gezmek Antalya'da tatil yapmaktan daha ucuz olacaktır. Lüks arayışınız yoksa hem gezme hem dil öğrenmenin Orta Amerika'daki size günlük maliyeti 30-40 USD arası değişir. Bu rakama kurs ücreti ve diğer tüm harcamalar dahil, uçak bileti hariçtir. Yaklaşık 40 günümü burada geçirdim. Ne gecesinde ne de gündüzünde en ufak bir problemle karşılaşmadım. İllegal işlerle ilgilenmediğiniz sürece başınıza bir iş gelmesi zor. Gayet lokal, cuma ve cumartesi geceleri hareketli, çevresinde de bir, iki tane volkanik dağ bulunan ufak bir şehir. Yine şehir çevresinde haftasonlarını değerlendirecek bir çok alternatif, köy, pazar ne ararsanız var. Olur ya buralara gelmek isteyen çıkarsa diye tecrübelerimi paylaştım. Dil öğrenmekte profesyonel değilim. Şuan bildiğim ingilizceyi de dünyayı gezerken öğrendim. Bir ay kurs alarak öğrenebildiğim ispanyolcayı da videodan izleyebilirsiniz. İyi mi kötü mi bilemiyorum ama dediğim gibi bu bölgede gezebilmem için ilk etapta yeterli gibi. Gelelim en önemli konuya :) Bu kursu tamamen takipçilerimin gönderdiği maddi destekle aldım. Bu iyilikleriniz unutulmayacak. Hepinize tekrar, tek tek teşekkürler. Ekleme: Bu kurstan sonra Orta Amerika'da 5 ay daha gezime devam ettim. Bu süre içinde lokal insanlarla ispanyolca konuşarak kelime hazneme yeni kelimeler katsam da yeni cümle kurmak ya da dili derinlemesine öğrenmek adına çok yol katettiğimi söyleyemem. Dili daha iyi öğrenmek için kesinlikle defter, kitaptan çalışmak ya da tekrar kısa süreli de olsa bir kursa gitmek gerekiyor. Kursa da gitmedim, vakitsizlikten defteri de bir kere bile aç madım. Şuanki konuşmam Latin Amerika'da işimi gördüğü için tekrar kursa başlamayı düşünmüyorum. Konuyla ilgilenenler için bu eklemeyi de yapayım dedim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/10-yildir-dunyayi-gezen-fabiana.html", "text": "Fabiana 10 yıldır eşiyle beraber sokakta el yapımı takı ürünleri satarak dünyayı daha doğrusu Latin Amerika'yı gezen Brezilyalı bir anne. Anne diyorum çünkü 2 tane çocuğu var. Colombia'nın Salento kasabasındayken sattığı takılar dikkatimi çekti. Daha sonra laf lafı açtı ve hikayesini de ilginç bulduğum için biraz sohbet ettik. + Eşim 35, oğlum 4, kızım 14 yaşında. + Brezilyalıyım. Arjantinde sokakta bu tip şeyler satarken Diego'yla tanıştım ve o gün bu gün beraberiz. + Diego 16 yıldır, ben ise onunla beraber 10 yıldır geziyorum. + Venezuella hariç tüm Latin Amerika'yı. Buradan sonra Venezuella'ya gidiyoruz. + Bir yıl önce 1988 model bir fiat elba aldık. Ondan öncesine kadar otobüsle gidiyorduk, bazen de otostop. Genelde gittiğimiz yerde kamp yapıyoruz. Ucuzsa ev ya da oda kiraladığımız da oluyor. + Ücretli banyo yapılabilen yerler var. Bazen lokal insanlar evlerine davet ediyor bazen de kiraladığımız yerde. + Brezilya'da anneannesiyle beraber yaşıyor. Okula gidiyor. + Bizim için bir zorluğu yok. Gezmeyi o da seviyor. + Sağlıklı olduğumuz sürece gezip, bu şekilde yaşayacağız. + Pazartesiden pazartesiye her gün çalışıyoruz. Tabi tatil yaptığımız da oluyor. + Televizyon izlemiyoruz. Telefonu ve interneti de sadece kızımla görüşmek için kullanıyoruz. + Ciddi hastalığımız olmuyor. Sadece grip ve nezle. + Klasik toplumda yaşamış biri bu tip bir hayat seçmek isterse sistem ona \"yapamazsın\" der. Ama buna sen karar verirsin. İstersen yaparsın. Teşekkürler ilginize. Yazılar kopyalanmasın diye sitede sağ klik çalışmıyor. Eleştirinizi değerlendireceğim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/1000-gunun-sonunda-turkiye.html", "text": "- Herkes çocuğunu özel okula göndermeye başlamış. Bu duruma acayip şaşırdım çünkü imkanı olmayanlar bile bir şekilde çocuğunu özel okula göndermek için uğraşıyor. \"Parasını nasıl karşılıyorsun, zor olmuyor mu?\" diye soruyorum. \"Bir yıldır kendime bir şey almıyorum, ne var ne yoksa çocuk için harcıyoruz\" diyorlar. Maalesef devlet okullarında tuvaletlerin temiz olmadığından ve eğitimin yetersizliğinden şikayet ediyorlar. Kendi okul hayatımı düşündüğümde; özel okula giden bir tane bile arkadaşımın olmadığını hatırlıyorum. Şimdi ise kime sorsam özel okula gidiyor. - Gözle görülür bir şekilde restoran, lokanta ve kafe tarzındaki yerler çoğalmış. Bulunduğum apartmanın girişine bir börekçi, bir de çiğ köfteci açılmış. Önceden oralarda dükkan bile yoktu! Kafeler artık tamamen Starbucks tarzına dönmüş. Yalnız, bu kafelerin görüntüleri Starbuck gibi olsa da birkaç deneyimimden sonra kalitelerinin aynı olduğunu söyleyemeyeceğim. Velhasıl sanki Türk insanı artık dışarıda yeme-içmeye daha fazla yönelmiş gibi. - Yine birçok yerde outdoor ekipman satan mağazalar artmış. Muhtemelen sosyal medya sayesinde kampçılık, doğa yürüyüşü ve benzeri aktiviteler popüler olmuş ki; her yerde bu tip aktivitelerde kullanılabilecek ürünleri satan mağazaları görüyorum. Hiç ummadığım kişiler bile Instagram ve Facebook hesaplarından çadırlı, kamp fotoğrafları paylaşıyor. Sanırım bu işler şu an Türkiye'de bir hayli popüler ya da popüler olma yolunda ilerliyor. - Yıllardır televizyon izlemiyorum ama Türkiye'ye döndüğümden beri sağda solda elbet ki gözüm televizyona takılıyor. Bir misafirlikte Cumartesi akşamı oturmuş, sohbet ediyorduk. Saat 21:00 de, büyük TV kanallarının birinde sıradan bir dizi başladı. Dizi 23:00 de bitti. 5 dakika sonra aynı dizinin, aynı bölümünün tekrarını yayınladılar. O tekrar da gece 01:00'de bitti. Yani tam prime time'da, bir diziyle 4 saati geçirdiler. Çok klasik olacak belki ama ülkedeki TV kanallarının içi eskiye göre daha da boşalmış durumda. Ya siyasi programlar, ya diziler ya da gündüz kuşağı programları var. Bir kültür sanat ya da kaliteli bir talk şov programına rastlamak sanırım artık pek mümkün değil. . Birçok tanıdığım \"biz netflix aldık, televizyon izlemeyi bıraktık\" diyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bence artık Türkiye'de sosyal medya, televizyonun önüne geçmiş durumda. - İstanbul'da ve bulunduğum bazı şehirlerde raylı toplu taşıma sistemi gelişmiş. Gördüğüm en güzel değişimlerden birisi bu. - Bina ve inşaat sayısının artması hakkında bir şey söylemeyeceğim o önceden de vardı. - Sosyal medyada; \"Artık her tarafta Suriyelilerin olduğu, sokakta zor yüründüğü, dilencilik yaptıkları\" gibi söylemleri çok duymuştum. Ne İstanbul'da ne de başka şehirlerde abartı bir şekilde rahatsızlık verecek, ya da sosyal medyada anlatıldığı gibi problem oluşturacak 'Suriyeliler manzarası'nı ben görmedim. Bu durumu sorduğum bazı arkadaşlar \"Önceden işleri, güçleri yoktu ve sokakta takılıyorlardı. Şimdi ise iyi kötü bir işte çalıştıkları için ortalıkta görünmüyorlar\" dediler. Belki bu konuyu tam yorumlamak için daha fazla yer gezip, görmem gerekir ama dediğim gibi sosyal medyada anlatıldığı gibi bir durumu ben sokakta görmedim. - Bir mekana, bakkala ya da benzinliğe girdiğimde öncelikle \"merhaba, nasılsınız?\" diyorum. Kasadaki kişi genelde \"buyur, ne bakmıştın\" tarzında bir bakış atıyor. Tuhaftır ama \"iyiyim\" ya da \"teşekkürler, siz nasılsınız?\" demiyorlar. Elbet ki bu şekilde cevap verenler de var ama inanın yüzdelik orana vurursanız o kısım daha az olan tarafta kalıyor. Ben inadına hala gittiğim her yerde \"merhaba, nasılsınız?\" demeye ve kasiyeri şaşırtmaya devam edeceğim. İster yeni tanıştığım biri olsun, ister en yakın arkadaşım olsun muhabbetin içine kesinlikle bir şekilde siyasi konular giriyor. Her zaman, her yerde insanlar siyaset konuşuyor. Sanırım hatrı sayılacak kadar ülkede bulunmuşumdur ama inanın bizler kadar siyaset konuşan başka bir millet olduğunu henüz görmedim. Latin Amerika'ya ayak bastığımda ilk öğrendiğim İspanyolca kelime \"lütfen\" anlamına gelen \"Por favor\"du. Çünkü genelde herkes her şeyi \"lütfen\" diyerek ya da \"rica\" ederek yapıyordu. Türkiye'de maalesef gün içinde \"lütfen\" kelimesinin kullanıldığına pek şahit olamıyorum. \"Lütfen\" demek ya da birinden ricada bulunmak sanki bizde eziklikmiş gibi algılanıyor. Çok güzel bir yazı, çocuğumu 1. sınıfa devlette başlatıp iki ay sonra özele aldım, 1. nokta vurucu oldu o yüzden, evet istemezdik ama ne eğitim, ne sınıf mevcudu sayısı.. Herşey benim 92'de başladığımla aynı.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/1000gun.html", "text": "Gerçeği söylemek gerekirse 14 Aralık 2014'de bu gezime başladığımda gezimin bu kadar uzun süreceğine emin olamamıştım. İstemiştim ama imkanlar el verir miydi? Bilemiyordum. Velhasıl hiç Türkiye'de dönmeden 1000 gün dünyayı gezmeye çalıştım. Bu süre içinde ne olup bittiğini kısaca anlatayım. Hiçbir şeyimi çaldırmadım, gaspa uğramadım. Sadece Kolombiya'da Wayuu yerlilerinin yanına giderken sırt çantamı bir haftalığına şehirde kaldığım bir otele teslim ettim. Döndüğümde çantamdaki spor ayakkabım yoktu. Durumu otel yetkililerine ilettim, ilgilenmediler. Karakola gidip olayı anlattım. Yanıma iki polis verdiler. Onlarla beraber otele gittik. Polisler işi çözdü ve çalınan ayakkabım yarım saat sonra geri geldi. Uluslararası uçak biletleri, elektronik ekipmanlar, Antarktika seferi ve Lenin Zirvesi'ne çıkış maliyeti hariç diğer herşey dahil aylık ortalama harcamam 3.200 TL (Ortalama kur ile 1.000 USD) oldu. Eğer yerlileri bulma merakım olmasaydı bu harcamalarım %10 daha düşük olurdu. Maya, Tarahumara, Embera, Kuna Yala, Wayuu, Arhuaco, Kogui, Kichwa ve Marubo yerlilerini yaşadıkları yerlerde ziyaret ettim. Hatta bazılarıyla 3-4 haftamı geçirerek unutulmayacak tecrübeler yaşadım. Amazon'daki Marubo yerlilerine gitmem aşırı zordu. Yerlilerin yaşadığı ve benim de 3 haftamı geçirdiğim Rio Javari bölgesi bazı internet sitelerince dünyanın girilmesi en zor bölgelerinden biri olarak gösteriliyordu. Bunlara ek olarak Tacikistan'ın Pamir Dağları'ında yaşayan Pamir Kırgızları'nın çadırlarında 3 gün kaldım. İran'daki Kaşkay Türkleriyle de 4 günümü geçirdim. Amazondaki Marubo Yerlilerinin şamanlarıyla iki gece üst üste ayahuasca ayinlerine katıldım. Şu ana kadar bulunduğum en mistik ortam; o ayinlerdi. Polislerle birkaç kez ters düşsem de yukarıdaki ayakkabı olayı haricinde hiç karakolluk olmadım. Aşı yaptırmak haricinde hastaneye hiç gitmedim. Meksika'daki bir evde yatağın altında yaklaşık 2 saatimi geçirmek zorunda kaldım. Tarahumara yerlilerini ararken aşırı yürümekten ve zorlamaktan ayak bileğimi incittim. Ayağımı ileriye doğru uzattığımda inanılmaz şekilde acıyordu. 2 ay sonra ancak düzeldi. Marubo yerlilerinin yanından ayrılırken tahta bir köprüden geçmem gerekiyordu. Yaklaşık üç metrelik köprünün tahtaları ben üzerinden geçerken kırıldı. Sırtımda, önümde ve elimdeki çantalarla birlikte 2-3 metre aşağıya düştüm. Böbrek taşı düşürme haricinde hayatım boyunca ilk defa acıdan bağırdım. Sol ayağım kırılmanın eşiğinden döndü ve ayak bileğim şişti. İlk bir ay topallayarak yürüdüm. 2 ay sonra ayağımın şişliği indi ve normal yürümeye başladım. Anladım ki; ayakla ilgili bir problemin varsa yatıp, dinlenmekten başka çare yok. Benim gibi gezmeye devam edince sıkıntı yaşıyorsun. Her iki ayağımın da başparmak tırnakları üçer kez koptu. 13-14 kere de diğer ayak parmaklarımın tırnağı koptu. Bunlar aşırı yürümek ve zorlamaktan oldu. Guatemala'nın ücra bir köşesindeyken saçma sapan bir pizza yedim ve üzerine içtiğim sütlü meyve suyundan sonra mide zehirlenmesi geçirdim. Bulunduğum yerde hastaneye gitmek en son çareydi ve zaten dosdoğru bir hastane de yoktu. 3 gün kendimi bir misafirhane odasına kapatarak zar zor düzeldim. Panama'da Emebra yerlileriyle 11 gün geçirdim. Son günlerde tahta kuruları gece uyurken iç çamaşırıma kadar girip bütün vücudumu yedi. Bir ay boyunca ne çektiğimi bir ben bir de Allah bilir. Kolombiya'daki Kogui yerlilerini ararken yerel bir arkadaşımla birlikte ormanda yürüyorduk. Farkında olmadan 16-17 tane kene bacaklarıma girdi. Tek tek hepsini ellerimizle çıkardık. Sadece bir tanesi bozuk para büyüklüğünde yara yaptı. Hiç doktora gitmedim. Bir iki çorap, t-shirt ve havlu haricinde hiçbir şeyimi kaybetmedim. Tanımadığım insanlarla iletişim kurmam günden güne daha da kolaylaştı. Meksika'da şehirlerarası otobüs yolculuğu yaparken silahlı adamlar otobüsü bastı ve aşağıya indirdikleri birini vurdular. Meksika'da yanlışlıkla, içinde yaklaşık 10 tane ağır silahlı, yüzleri maskeli uyuşturucu kartellerinin olduğu pick-up kamyonete otostop çektim ve maalesef beni almak için durdular. Meksika'da yaşadığım bu iki hikaye okurlar arasında ilk kitabımdaki en beğenilen hikayelerden gösteriliyordu. Birkaç farklı yapım firmasıyla TV'de gezi programı yapmak için görüştüm. Bana uymayan isteklerde bulundukları için projeler başlamadan bitti. Bir sürü aktif volkanik dağ gördüm ve kimisinin lav püskürtmesine bile şahit oldum. Kayıp Dünya olarak bilinen Roraima Dağına çıktım. Dünyanın en yüksek şelalesi olan Angel Fall'ı hem uçaktan hem de aşağıdan gördüm. Toplamda 50'nin üzerinde otostop tecrübem oldu. Biri de ambulanstı. Onlarca gezginle tanışmış, kimisiyle beraber gezmiş olsam da ileride tekrar görüşebileceğim sadece 5-6 tane gezgin arkadaşım oldu. Meksika'nın Colima üniversitesinde bir söyleşiye katılıp hem gezilerimi hem Türkiye'yi anlattım. Latin Amerika'yı gezebilecek, tüm ihtiyacımı görecek kadar İspanyolca öğrendim. Bu 1000 günde Facebook, Instagram, YouTube ve Twitter hesaplarımdaki toplam takipçi sayım 500.000'i geçti. Dünyanın ufak bir yer olmadığını anladım. 'Çok Güzelsin' projem dünya çapında ses getirdi. İngiltere'den The Telegraph, Almanya'dan Spiegel ve BBC dahil birçok yabancı haber kuruluşu yayınlarında projeme yer verdi. Meksika'da 200 metre derinliğindeki bir kuyuya iple indim. Kendi ağırlığımı çekerek yukarı çıkmamsa hayatımın en zor ikinci fiziki işiydi. 3 Arkadaşımla beraber bir gecemi maya piramitlerinde geçirdim. Hatta piramidin içine girip, yaklaşık 1-1,5 saat kralın mezarının önünde oturduk. ATV Televizyonu 'Çok Güzelsin' projemdeki fotoğraflarımı benden izin almadan kullandı ve fotoğraflarımın üzerindeki logoları da sildi. Adımdan bahsetmeyip \"dünyayı gezen bir gezgin\" dedikleri için yasal yollara başvurduk. Kendilerine gönderilen ihtarnameye rağmen sonuç alınmadı ve dava açıldı. 3. duruşmayı bekliyorum. Bir gecemi evsizler yurdunda yaklaşık 15 evsizle beraber geçirdim. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri kitabımı gezerken yazıp, bitirdim ve Eylül 2016'da yayınlandı. Haftalarca çok satanlarda kaldı. İlk kitabım şu an 14. baskısında. Türkiye'ye dönmeden Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri 2 kitabımı da bitirdim ve o da Ekim 2017'de yayınlandı. Bunaldığım zamanlar olsa da 1000 günlük projemi yarıda bırakmamak için Türkiye'ye dönmeyi hiç düşünmedim. Amazon bölgesini Ekvador'dan başlayıp Atlantik Okyanusu'na kadar sadece Amazon nehirlerini kullanarak geçtim. Yani neredeyse Güney Amerika Kıta'sını en soldan en sağa kadar tamamen nehir üzerinden geçmiş oldum. 3 ay içinde toplam 20 günümü kano, tekne ya da feribot üzerinde geçirerek 6.500 km yol yaptım. Yaklaşık 240 farklı zeminde uyudum. Yani bu 1000 gün içinde ortalama her 4 günde bir yer değiştirerek, yeni bir yerde uyudum. 6-7 kere çok ciddi uyku problemleri yaşadım. Kimisi bir, kimisi ise iki hafta kadar sürdü. Sebebini bulamadım ama araştırdığım kadarıyla kendi yatağının haricinde başka bir yatakta uyumaya çalışınca vücut böyle sıkıntılar yapabiliyormuş. Her 4 günde bir yer değiştirdiğimi düşününce uyku problemimi bu duruma bağladım. 11. Aya kadar yaptığım gezi için \"çok normal, aslında herkes yapabilir\" derken, 11. aydan sonra ise hiç durmadan gezmenin, sadece tek bir sırt çantasıyla yaşamanın, sürekli hesaplı yemek ve konaklama aramanın pek de kolay olmadığını anladım. En büyük hayallerimden biri olan Antarktika seferimi yaptım. Antarktika'da kar üstünde bir gece uyudum, sadece şortla denize girdim. İlk 3 ay kendi imkanlarımla gezdim. Daha sonra ise hem takipçilerimin hem de Türkiye'den birkaç şirketin maddi desteğiyle 3-4 ay daha gezimi uzatabildim. Sonrasında Columbia Türkiye ana sponsorum, peşine Canon Türkiye, Özdağ Ferforje ve Dece Yazılım A. Ş. de sponsorlarım oldu. Katar Havayolları ise uçak bileti sponsorum. Ara uçuşlarımda ise yine bilet tedarik eden Nil Travel'ın desteğini de unutamam. Resmi kaynaklara göre metrekareye düşen cinayet oranıyla dünyanın en tehlikeli şehri olarak kabul edilen Honduras'ın San Pedro Sula şehrinde 6 günümü geçirdim. Afganistan'da bir ay kaldım. İstisnasız bir şekilde Afganistan bulunduğum en tehlikeli ülkeydi. Oradan sağ salim ayrıldıysam bana daha bir şey olmaz diyorum. 1000 gün boyunca (sadece 3-4 gün hariç) her sabah Facebook ve Instagram hesabımdan en az bir yeni paylaşım yaptım. Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin ve en tehlikeli uyuşturucu baronu olarak bilinen Pablo Escobar'ın öz ağabeyiyle tanışıp, ayaküstü de olsa konuşma fırsatım oldu. Onunla fotoğraf çektirdim ve bir soru sorabildim. Normalde 1000 gün içinde 50-60 ülke görülebilecekken bulunduğum ülkeyi hakkını vererek gezmek istediğim için yaklaşık 20 ülkeyi gezebildim. Takipçilerimden gelen desteklerle birlikte ihtiyaç sahibi yaklaşık 40 ailenin birer aylık mutfak ihtiyaçlarını karşıladık. Bazı hastaların ilaçlarını aldık ve tedavilerini yaptırdık. İnternetsiz kaldığım en uzun süre; 22 gün ile Amazon'daki Marubo yerlilerine gittiğimdeydi. Elektrik ise bazı noktalarda güneş enerjisiyle sağlanıyordu. Fotoğrafçılıkta en çok sevdiğim portre kategorisinde şu ana kadar ki en iyi fotoğraflarımı çektim. Ne kadar tek gezsem, tek geziyor gibi görünsem de ortalama olarak tüm gezimin en az yarısında, yanımda ya evinde kaldığım kişiler ya hostelden arkadaşlar ya da tanıştığım yerel insanlar vardı. Bazen sadece şehirde gezdik bazen de geziye beraber devam ettik. Aile, eş dost özlemi haricinde en çok yatağımı ve Türk kahvaltısını özledim. Dağcılık tecrübem olmadan Ekvador'un en yüksek dağı olan 6270 metre rakımlı Chimborazo Dağı'na ikinci denememde çıktım. Hayatımda yaptığım en zor fiziki iş; bu dağa çıkmamdı. Zirveye çıkarken yaşadıklarım hayatım boyunca unutulmayacak anılardı. Her ne kadar inanılmaz derecede zor olsa da dağcılık ile ilgili ileriye dönük projelerim Chimborazo Dağından sonra başladı. Kırgızistan'daki 7134 metre rakımlı Lenin Zirvesine tırmandım. 25 kişilik ekibimizden ben dahil toplam 9 kişi zirveyi görebildi. Son kamp alanında ve zirve çıkışında günlerce -20 ile -40 derece arasındaki soğuklarla mücadele ettim. İlk 700 gün hiç yoğurt, kebap ve künefe yemedim. İki yılın sonunda Los Angeles'a gittiğimde orada, evinde kaldığım Aydın Tuna Palabıyıkoğlu sağ olsun beni Türk lokantasına götürdü ve bu yemekleri tekrar tattırdı. Afganistan'da Taliban militanlarının karargahına giderek, onlarla röportaj yaptım ve fotoğraflarını çektim. Sanırım hayatımda yaptığım en tehlikeli iş buydu. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri 2 kitabımda bu taliban ziyaretimi sayfalarca yazdım ve kimi okuyuculara göre en heyecanlı hikayem buydu. 1000 günü çok dolu dolu geçirdim. İnanılmaz insanlar, hayatlar tanıyıp, unutulmayacak tecrübeler yaşadım. Tüm bunların yanında dışarıdan bakıldığında kıskanılası bir hayat yaşıyormuşum gibi görünse de yukarıda da belirttiğim gibi her 11. aydan sonra hiç durmadan bu şekilde gezmenin çok da kolay olmadığını anladım. Tek bir çanta ile yaşamak, sürekli çamaşırlarını yıkamak, her 4-5 günde bir yer değiştirmek ve yine sürekli ucuz yemekle kalacak yer aramak beni fazlasıyla yordu. O sebeple Kolombiya'nın Medellin şehrinde 20 gün, Los Angeles'da ise 15 gün dinlendim. Sonrasında enerjimi toplayıp geziye kaldığım yerden devam ettim. Tüm bunları yaparken sürekli sosyal medya ve internet sitemle ilgilenmek, içerik hazırlamak, iki tane kitap yazmak, fotoğraf ve video çekmek de beni biraz yoran şeyler arasındaydı. Eğer bu saydıklarımla bu kadar ilgilenmeseydim muhtemelen gezim daha hızlı sürer ve bu kadar yorulmazdım. 1000 gün boyunca çanta, pasaport, kartlar ve elektronik eşyalarımın güvenliğini sağlamak da işin başka bunaltıcı bir yanıydı. Bir yerden sonra bu durum daha da çok can sıkmaya başlamıştı, çünkü taşıdığım eşyaların değeri günden güne artıyordu. Sürekli eşyaların güvenliğini sağlamak; beni psikolojik olarak yoran diğer bir etkendi. Meksika'dan başlayıp, tamamen plansız bir şekilde devam ettiğim gezimde ortaya alttaki rotalar çıktı. İlk birkaç ayda artık normal gezmenin bana tat vermediğini anladım. Sonrasında ise kendiliğinden gelişerek gezilerimin ana teması \"insan\" oldu. Hele Maya ve Tarahumara yerlileriyle vakit geçirdikten sonra anladım ki; yerlileri bulup, fotoğraflarını çekmekten ve onlarla vakit geçirmekten aşırı zevk alıyorum. İkinci yılda ise yerli ziyaretlerimin yanı sıra daha ekstrem yerlere gitmek ve dağ zirvelerine çıkmaktan zevk almaya başladım. 1000 günlük projem Eylül 2017'de bitti ve Türkiye'ye döndüm. Bu gezimi tamamlamam için destek veren arkadaşlara, firmalara ve sponsorlara tekrar gönülden teşekkürler. Tabii ki en büyük pay; siz takipçilerimindir. Yatalak bir insanı ilac ve moral yardımıyla ayaga kalkmasını gördük bu ve türklerin oralarda güzel duyulmasi on numara hareketti... Yorum şeklin doğal olunca yazıların okunmasi daha zevkli oluyor.. Değişme inşallah. Allah yolunu açık etsin. Kitapta yazıyor. Anlatırken. Yatak altından bakıyorum gibi hissettim.. Evet ben de iki saat meselesini merak ettim. Hiçbir film ya da kişiden esinlenmedim. 4 yıl önce turist olarak başlayan gezi serüvenim şuanki noktaya tamamen doğaçalama geldi. 2 aydır her gün yazılarını, videolarını takip ediyorum, takip sonrası nedense bende de içimdeki gezi özlemi doğdu. Cenabı Allah yolunu bahtını açık etsin. Amin tesekkurler. Yolunuz acik olsun, iyi geziler. Ben de ilgiyle takip ediyorum sizi. Hem tarzinizi hem cektiklerinizi cok begeniyorum. baba naptın sen ya. oturup tek tek okuyacağım ama içim gidiyor. 3 Gün sonra nerede olacağımı bilmiyorum. Önerdiğim şey sadece gezmen. İleriki yaşlarında fazlasıyla düşüneceksin ne yapayım, nasıl çalışayım diye. Seni ilk takip etmeye başladığımızda 10 k beğenili bir facebook sayfasından takip ediyorduk şimdi baktığımızda nasıl bir gelişim gösterdiğin açık ortada, aradan uzun zaman geçmiş, bizde okuyarak seninle yolculuk ediyoruz artık, sade ve samimi paylaşımların için teşekkürler Mehmet. San Pedro Sula şehri bulunduğum en tehlikeli şehirdi. supersiniz, keyifle takip ediyorum... kacirmamaya calisiyorum, herkese yardim etmeye calismaniz ne kadar olgun Turklere yakisir bir davranis.. devam, yolunuz acik olsun.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/419.html", "text": "Ocak ayında yapığım bu gezi yağmur sezonuna denk gelmediği için hava hep sıcak ve açıktı. Gezi planınızı Kasım Nisan arası yaparsanız yağmurlu sezona denk gelmezsiniz. Hong Kong'tan Angeles'e geldik. Kişi başı uçak bileti 65 USD idi. Bizden vize istemiyorlar, giriş çıkış kolay dedik ama bazı detayları atlamamak gerek. Hong Kong havaalanından Filipinler uçağına binmeden önce ısrarla dönüş biletimizi görmek istediler. Biz de ne hikmetse tüm biletlerin çıktısını almışız ama dönüş biletinin çıktısını almamışız. Ne kadar dil döksek de illaki biletin çıktısını görmek istediler. Sonra hızlıca bir yerden printer bulup, mailden ekran görüntüsünü bastırdık ve uçağa o şekilde binebildik. Filipinler ucuz bir ülke olduğu için gelenler vize prosedürlerini yok sayıp çok uzun süreli kalabiliyormuş. Anladığım kadarıyla hükümette kendince böyle bir çözüm bulmuş, ne kadar çözümse artık. Yani işin özü muhakkak dönüş biletinizin çıktısı yanınızda olsun, bizim gibi sıkıntıya düşmeyin. İlk durağımız olan Angeles'e inişimiz Cuma akşamıydı. Merkez bölgeye gitmek için havaalanından 1-2 kişi bulup beraber bir taksi tuttuk. Taksi dediğime bakmayın, onların taksisi bizim bildiklerimiz gibi değil. Alttaki tarzda bir aracın vagonuna binip Angeles'in merkez bölgesine doğru yola çıktık. Kişi başı 150 peso( 4 usd) para verdik. Aslında bu ücret orası için fazlaydı ama o saatte en uygun alternatif buydu. Yarım saat sonra daha önce belirlediğim, otellerin yoğun olduğu bir bölgede indik. Nasıl olsa kafamıza göre bir otel buluruz dediğimiz için rezervasyon yaptırmamıştık. Ama hafta sonu oraya ineceğimizi pek hesaba katmamışız. Kaç tane otel/hostel gezdiysek hiç birinde yer yoktu. Elde valizlerle 1-2 saat otel arayışından sonra geceliği 30 usd ye zorda olsa bir oda tuttuk. Otel merkeze yakın sayılırdı ama o parayı hak etmezdi. Siz siz olun eğer hafta sonu ülkeye ya da Angeles'e geliyorsanız muhakkak otel rezervasyonu yaptırıp gelin. Hafta içi bir sorun yok otel bulunabiliyor ama hafta sonu ciddi problem var. Filipinler'de geziniz süresince güvenlik görevlileri çok dikkatinizi çekecek. Çünkü ufak bir binanın önünde bile ellerinde pompalı tüfeklerle bekleyen 1-2 güvenlik görevlisi var. Otel'e girerken bile pompalı tüfekli adama selam verip geçiyorsunuz, tuhaf bir durum. Görevlilerin elerinde bu denli ağır silahların olması insanı biraz ürkütüyor. İlk başta bu çok itici gelse de daha sonra alışıyorsunuz. Angeles gördüğüm en varoş şehirlerden biriydi. Fakirlik ayrı dert, dilencilerin çok olması ayrı dert, her köşe başının çöplük haline gelmesinden sürekli hamam böceği görmeniz apayrı bir dert. Kültür görelim diye gelmiştik ve kültürü sonuna kadar gördük. Gündüz biraz çarşı pazar gezelim dedik ama dişimize göre bir yer bulamadık. Sokak sokak gezip vakit geçirdik, bir şeyler yedik. El arabalarında satılan meyveler hem çok ucuz hem çok lezzetliydi. Muhakkak deneyin, tekrar göremeyeceğiniz meyveleri kaçırıyor olabilirsiniz. Yine aynı şekilde el arabalarında olan yemekleri de tadabilirsiniz. Bildiğiniz barbekü ya da mangalın sokak versiyonları diyebilirim. Tezgahtan istediğiniz şişi seçip mangala attırıyorsunuz 5 dakikaya yemek hazır. Buralardan 1-2 dolara karnımızı doyurduk. Ben değişiklik olsun diye tavuk ciğeri denemiştim. Çok keskin bir tadı var ama fena değil, tadımlık denenebilir. Yine buralarda dolanırken bir telefoncudan sim card ve internet paketi satın aldım. Yaklaşık 5 usd ye mal olan hat bana 10 gün yetti. İnternet kolay ve ucuz diyebilirim. Gece hayatının kalbi Fields Avenue denilen bir caddede atıyor. Caddenin görüntüsü Angeles gibi varoşluk içinde. Oturmak için birkaç mekana girip çıktık ve gördüklerimiz karşısında ufak travmalar yaşadık. Daha sonra buradaki en kaliteli yer olan Society Club diye bir mekana geçtik. Hem mekan güzel hem de fiyatlar makuldü. Soft içecekler 0,5 usd den, alkollü içecekler de 1,5 usd den başlıyor. En azından burada biraz oturup düzgün müzik eşliğinde kafa dağıtabilirsiniz. Yok ben müzik ve eğlence kültürlerini de görmek istiyorum derseniz ara sokaklardaki karaoke barlara gidip kültür patlaması yaşayabilirsiniz. Ertesi gün Boracay Adasına gitmek için otelimizden ayrılıp havaalanına doğru yola koyulduk. Bu sefer gerçek bir taxi ile havaalanına 8 usd ye gittik. Uçak biletini, çok daha hesaplı olduğu için Boracay'a değil de direk Kalibo'ya almıştık. Kişi başı bilet 25 usd idi. Kalibo'ya indikten sonra buradan Boracay'a gitmek için otobüs ve feribot biletini aldık. Yanlış hatırlamıyorsam bu da 5-6 usd bir şeydi. Feribotun kalktığı yere gidişimiz 1,5 saat sürdü. Angeles'de kötü bir otel deneyimi yaşadığımız için feribottayken otel aramaya başladım. İşi feribota bıraktığım için yine de tam akıllanmış sayılmam ama şanslı olduğumuz için internette otel bakarken son dakika fırsatlarından birini yakalayabildik. Buda elimizde internet olmasının büyük bir avantajıydı. Boracay Adası Filipinler'in yüzlerce adasından en meşhur ve turistik olanı. Bu adada enteresan bir yerleşim şekli var. Arada sınır vs olmadan ada üçe bölünmüş şekilde. Şöyle ki; 1. ve 3. Bölge kafa dinleme, rahat tatil yapma yeri, 2. Bölge ise deniz, eğlence, disco&bar, alış-veriş, pazar, çarşı ne ararsan bulabildiğin bölge. Biz tabii ki 2. bölgeden otelimizi ayarladık. 35 usd ye kahvaltı dahil geniş bir oda aldık. Otel olabilecek en iyi konumdaydı. Hem denize yürüme mesafesinde, hem yeme içme, alış-veriş yapma yerlerinin göbeğindeydi. Filipinlerde birçok yerde olduğu gibi burada da adaya giriş yani ayak basma parası alıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam 5-6 usd civarında bir şeydi. Aynı mantıkla ülkeden çıkarken de çıkış harcı olarak 550 pezo alıyorlar. O sebeple cebinizdeki tüm pezoları bitirmeyin, muhakkak bir kenara ülke çıkış harçı kadar pezo ayırın. Adanın denizi, kumu, gün batımı, gün doğumu, meyveleri, manzarası, yemekleri ve fiyatları ile sizi cezp edeceği kesin. Bu 2. bölgede sahil boyunca restoran, cafe ve publar mevcut. Geceleri bazı sahil kenarındaki mekanlar disco&bar konseptine geçiyor. Tayland'dakiler kadar aktif olmasa da full moon partilere katılabilirsiniz. Adanın çevresinde irili ufaklı başka adalar da mevcut. Ufak rakamlarla günlük tekne turu yaparak çevredeki doğal güzelliği daha yakından görebilir, su aktivitelerine katılabilirsiniz. Amaç sadece beyaz kum ve berrak bir deniz ise adanın her kıyısı kartpostal tadında olduğu için hiçbir yere gitmenize gerek yok, direk en yakın sahile gidip havlunuzu atabilirsiniz. Ada insanı turistlere karşı aşırı saygılı ve kibar. Bu kadar nazik karşılanmak, ilgi görmek insanı şaşırtıyor. Hem eğlence hem relax bir tatil hem de bunların hepsi ucuz olsun diyenler için burası en iyi alternatiflerden biri. Eğer dövme merakınız da varsa Boracay'ı çok daha fazla sevebilirsiniz. Ada'da adım başı dövmeci dükkanlarını görmek mümkün. Gündüz pek çalışmasalar da bazı alkol alıp kafayı bulan kişiler soluğu dövmecide aldığı için geceleri yoğun çalışıyorlar. Sabah uyandığınızda vücudunuza yeni yapılmış tuhaf bir dövme görmek istemiyorsanız ya fazla içmeyin ya da yanınızda size mukayyet olacak birileri olsun. Önce 1 saatlik yolculukla Boracay'dan Kalibo'ya geçtik oradan da Cebu'ya uçuşumuzu gerçekleştirdik. Bilet kişi başı 40 usd idi. Uçağımız yine pervaneli yani pırpır denilen tiplerdendi. Fobisi olanlar için pek cazip gelmeyebilir ama adalar arası yolculuk için başka bir alternatif yok, mecbur bunlara binmek zorundasınız. Cebu şehri Filipinler'in başka bir büyük adası. Angeles'e göre çok gelişmiş bir yer. Ne kadar fakirlik olsa da alış-veriş merkezleri şehri kaplamış durumda. Ulaşım için jeepneyleri kullanabilirsiniz. Hem eğlenceli hem de çok ucuzdur. Gideceğiniz hat numarasına göre 10 pezo yani 50 kuruşa baya bir yol gidebilirsiniz. Duruma göre iki aktarma yaparak şehrin çok uzak bölgelerine gitmek mümkün. Vagondayken aracı durdurup inmek isterseniz tavana bozuk para ile birkaç kere vurmanız yeterli. Şoför bunu duyup hemen sağa çekiyor ve iniyorsunuz. Yerli halk genelde tavana vurmak yerine öpücük efekti yapıyor. Şaşırmayın, aynı Tarkan'ın yakalarsam mucuk mucuk şarkısındaki gibi öpücük efekti yapıldığında şoför duruyor. Biz ilk başlarda kendimizi gülmekten alamıyorduk ama sonraları buna da alıştık. Uzak doğuda birçok ülkeye gitmeme rağmen en ucuz masajı burada yaptırdım. 1,5 saatlik body ve ayak masajı yaklaşık 5-6 usd ye geliyor. Hem masaj solanları temiz, hem de masajcıları profesyonel. Yeme içme konusunda burada biraz sıkıntı yaşayabilirsiniz. Biz genelde fast food tarzı yerlerden yedik. Birkaç kere balık restoranına gittik ama her öğünde deniz mahsulü yemek pek çekilmiyor. Yemek fiyatları da yine bir hayli ucuz, hiç hesap kitap yapmanıza gerek kalmıyor. Gece hayatının kalbi Mango Square denilen yerde atıyor. Burada yaklaşık 4-5 tane club ve onlarca pub mevcut. Clublara giriş ücreti 2 usd ve bir tane içecek ücretsiz. Ben sırayla iyi olan 4 mekana girip, kollarıma giriş damgasını bastırdım. Canım sıkıldıkça diğer mekana geçiyordum. Ücretler bu kadar düşük olunca insan bazen abartıyor ama tavsiye ederim, çok eğlenceli oluyor. Ülke daha tam turistlik bir yer olmadığı için Tayland'daki gibi adım başı turizm acentesi göremiyorsunuz. Acenteler genelde AVMlerin üst katlarında bulunuyor. Bohol başta olmak üzere Cebu'ya yakın gidilebilecek birçok adaya bu acentelerden 1-2 günlük turlar alabilir ya da en azından gidilecek yerler için bilgi edinebilirsiniz. Filipinler için ülkeye gelmeden önce güvenlik ile ilgili çok olumsuz şeyler duymuştum. Ama bu duyduklarım ülkeye gelme isteğimi bastırmamıştı. Ülkede geçirdiğim 14 gün süresince en ufak bir güvenlik problemiyle karşılaşmadım. Araçla bazı yollardan geçerken çok tekin olmayan yerler ve insanlar gördüm ama oralara gitmek de bile bile lades olmak demekti. Sonuçta ülkeye yabancı biriyseniz bazı altın kurallara uyup tenha yerlere gitmeyeceksiniz, gece gezmelerini bilindik yerlere yapacaksınız. Bizde bu kurallara uyduğumuz için güvenli bir şekilde gezimizi bitirdik. 7.000 den fazla adası olan Filipinler, değil 14 gün belki de 140 günde ancak gezilebilir. Ülkenin her köşesi ayrı bir güzellik, ayrı bir doğa harikası. Birde üstüne üstlük bu kadar ucuz bir yaşam olunca insanda buraya tekrar gelme isteği doğuyor. Gezdiğin ülkelerden hangisine tekrar gitmek istersin diye sorsalar hiç düşünmeden Filipinler derim. Ve umuyorum ki buraya tekrar gelip en az bir aylık bir gezi daha yapacağım. O zamanlar detayli yazmiyordum ne harcadigimi. Gunluk 100 tl ye guzel bir gezi yapilir. Gunluk 100tl ye manhattanda da gezersin hocam. Ne diyosun. 5 dollara yasanirmi yerse onu soyle."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/aldigim-tuhaf-mesajlar.html", "text": "Sosyal medya hesaplarımı açalı yaklaşık 15 ay oldu. Bu süre içinde hiç tanımadığım kişilerden enteresan, tuhaf, komik ve bazen de traji komik mesajlar geldi, halen de geliyor. Bazılarını paylaşmadan edemeyeceğim. - İngilizce bilmiyorum beni Ukrayna'ya alırlar mı? - Yabancı bir havayolu firmasından bilet alıp yolculuk yapabilir miyim? Yoksa sadece Türk Havayolu firmalarını mı kullanabiliriz? - Param yok, İngilizce bilmiyorum. Dünyayı nasıl gezerim? - Yabancı ülkelerde çektiğin sokak videolarını bana verir misin? En az HD olmalı. Ama sonra hiçbir yerde kullanmamalısın. Karşılığında bir şey veremiyorum. Bu tamamen kişisel bir rica. - Bana gittiğin her ülkeden ufak hediyeler alır mısın? - Gezilerine beni de götürür müsün? Halbu ki ben kendi masraflarımı karşılayacaktım. - Gezmek için İtalya'ya geldim. Bana kalacak ev ayarlar mısın? - Parasını vereceğim. Bana yurt dışından bebek arabası getirir misin? - Yurt dışında ne yiyon? - Sana vereceğim cümleyi gittiğin heryerde lokal insanlara söyletip videoya çeker misin? + Maalesef böyle bir şeye ayıracak vaktim yok. - Kanka sana Acun olmayı teklif ediyorum. Program yapıp çok büyük paralar kaldırcaz. Kanka niye bu kadar ciddisin? Proje henüz yok. Sen evet de başlarız. - Sana milyon dolar kazanabileceğin bir iş teklifim var. Beni ara. - Samsundaki büyük bir AVM'nin pazarlama müdürü mesaj gönderiyor; -Yeni bir dergi çıkaracağız. Gezi yazılarını ve fotoğraflarını bize verir misin? -Birşey vermemiz söz konusu değil. Samsunlu olduğunuz için birşey isteyeceğinizi düşünmemiştim. - Bir kadın takipçim ısrarla bulunduğum ülkeye gelip, benimle gezmek istediğini söylüyor. Düzgün bir şekilde, sebepleriyle beraber tek gezmek istediğimi, iki kişiyle gezmenin bana pek uygun olmadığını anlattım. Yine ısrar ettikten sonra yazdığı cevap; -Cumhurbaşkanı beni sever, görürsün sen, şikayet edeceğim seni. Okuduklarımdan çıkardığım ana fikir şu; \"hemşeri hemşeriyi gurbette düdüklermiş\". SAMSUN'lu olduğun için nemalanmaya ÇALIŞAN! samsun'dayım iki çift lafım olur kendisine, tabii musade ederseniz. Ne kadar gerizekalı insanlar var bu ülkede ya. Hayret bir şey resmen."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amazon-1.html", "text": "2016'nın Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında bulunduğum Amazon gezimin iki teması vardı. Biri yerlileri ziyaret etmek, diğeri ise tüm yolculuğumu sadece nehir üzerinden yapmak. Her ikisini de yaptım ama özellikle toplam 6.500 kmlik yolu tekne ve benzeri araçlarla almak aşırı yorucuydu. Kesinlikle tekrar yapmak istemeyeceğim bir yolculuk. Yeniden Amazon bölgesine gelirsem sadece yerlileri ziyaret etmek için olur. Öncelikle birçok kişinin karıştırdığı şu konuya bir açıklık getireyim. Brezilya'nın en büyük eyaleti Amazonas'dır. Bir de Latin Amerika'da Amazon bölgesi vardır. Yani Brezilya'nın Amazon eyaleti ile Latin Amerika'daki Amazon bölgesi aynı şeyler değildir. Haritada gördüğünüz ana nehri otoban gibi düşünün ve o nehrin yanındaki tüm yerleşim birimleri modern hayata geçmiş durumda. Birçoğunda lüks şehir hayatı olmasa da internet, telefon, elektrik ve benzeri ihtiyaçları çok rahat bulabilirsiniz. Kısmen bir iki yerde internet sıkıntısı yaşasam da genel olarak iş görecek bir internet bulunuyor. Amazon deyince aklınıza belki balta girmemiş ormanlar, devasa boyuttaki anakonda yılanları ve timsahlar gelebilir. Ama haritadaki ana nehrin civarında bu saydıklarımı pek göremiyorsunuz. Ne zaman ki içlere doğru giderseniz o zaman kendinizi Amazon'da hissedebilirsiniz. Ama 'ben ormana girip macera yaşayacağım, kendim gezeceğim' deme lüksünüz yok. Çünkü buradaki ormanlar öyle pek bizim bildiğimiz ormanlar gibi değil. Amazondaki bitki örtüsü o kadar sık ki; düşünün Amazon ormanlarının %20'sinde güneş ışınları hiçbir zaman zemine ulaşamıyor! Ve gördüğüm ormanlarda ise hep su birikintileri, gölet ya da bataklık gibi yerler vardı. Yani oraları geçme imkanınız yok. O sebeple Amazon ormanlarını görmek istiyorsanız gittiğiniz yerdeki bir acente ile görüşüp, size uygun olan bir tur paketi satın almalısınız. Peru ve Kolombiya'da bu turlar kısmen ekonomikken Brezilya tarafında ise biraz pahalıdır. Ben yerlilerin yanına giderken fazlasıyla orman, nehir, hayvan görüp macera yaşadığım için bu turlara hiç katılmadım. Eğer amacınız Amazon'u görmek, orada kısa bir tecrübe edinmekse en fazla 3-4 günlük bir tur size yetecektir. Amazon'da bir yerli kabilesini ziyaret etmek istiyorsanız bilin ki turla gidilen kabileler sadece turistik amaçlıdır. Yerliler sizin için giydikleri yep yeni sözde geleneksel kıyafetleriyle dans gösterisi yaparlar ve siz oradan ayrıldıktan sonra normal senin benim gibi olan hayatlarına devam ederler. O sebeple bu tip yerli ziyaretlerine pek itimat etmeyin. Peru, Kolombiya, Brezilya ve Venezuela'nın Amazon bölgelerinde daha önce keşfedilmiş ama halen modern hayata geçmeden yaşayan birçok yerli kabilesi var. İşte onları ziyaret etmek isterseniz işiniz çok zor. Gerekli yerlerden ve kabile liderlerinden izin almak imkansıza yakın gibi birşey. Peru ve Ekvador sınırına yakın bir bölgede yaşayan Huaorani kabilelerine gitmek için çok uğraştım. Ama, ziyarete açık olan köy; modern hayata geçmiş durumdaydı. Benim asıl istediğim gibi olan; kültürlerini halen bozmadan devam eden kabileler ise kesinlikle yabancılarla iletişim kurmak istemiyordu. Eğer izinsiz bölgelerine girmeye çalışırsan sorgusuz, sualsiz seni öldürüyorlar. Bu şaka değil, daha önce yaşanmış birçok kötü tecrübe var. Ayrıca Amazon'da halen hiç keşfedilmemiş yerli kabileleri de var. Brezilya tarafında bu kabilelerin kısmen hangi bölgelerde olduğu bilinse de keşfedilmesine izin verilmiyor. Bu yerliler konusu çok uzun ve karışık olduğu için daha fazla detaya şimdilik girmiyorum. Amazon gezimde uğradığım tüm şehir, ilçe ve köyleri anlatarak devam edeceğim. Önce olası birkaç soru ve cevap ile devam edelim. Kesinlikle aşı olmak gerekiyor. Bu konu hakkındaki detaylı yazıma linkten bakabilirsiniz. Amazon'daki en büyük sıkıntı sivrisineklerden bulaşabilecek hastalıklardır. Bu konuyu hafife almamanız gerekir. Ufacık bir sivrisinekten sıtmaya yakalanıp çok ciddi problemler yaşayabilir, hatta hayatınızı bile kaybedebilirsiniz. Gerekli aşıları yaptırmak sizi %100 korumaz. Elinizden gedliğince vücudunuzu örten kıyafetler giyin diyeceğim ama Amazon'un nemi ve sıcağında öyle birşey de maalesef pek mümkün olmuyor. Eğer kısa süreli gezi yapacaksanız 3-5 gün idare edersiniz. Ama benim gibi uzun süreli bir yolculuk düşünüyorsanız sürekli kapalı giyinmek aşırı bunaltıcı oluyor. Onun yerine her 4-5 saate bir vücudunuza deet oranı yüksek losyon sürebilirsiniz. Sadece açık yerlerinize değil Amazon'daki sivriler pantolon üzerinden bile sokabiliyor. Tüm bunlardan sonra en fazla dikkat etmeniz gereken şey hangi saatlerde dışarıda olduğunuzdur. Sivriler genelde sabah 5-7 ve akşam 5-7 arasında çıkarlar. Elinizden geldiğince bu saatlerde çok daha dikkatli olun ve nehir kenarlarından uzak durun. Yazının devamında bulunduğum tehlikeli yerler hakkında bilgi vereceğim. Amazon'daki nehir yollarının uyuşturucu trafiğinde kullanıldığı biliniyor. Hatta Amazon ormanlarında havadan uyuşturucu trafiğini sağlamak için gizli havaalanları olduğu da söyleniyor. Uyuşturucu trafiğinin olduğu yerde tehlike de vardır. Böyle şeylerle işiniz olmaz ama yine de bilgi olsun diye paylaşıyorum. Haritadaki hiçbir ülke bizden vize istemiyor. O sebeple sınır geçişleri de kolay. Amazon'un turistik yerlerine giderseniz birçok konaklama alternatifi bulursunuz. 5 yıldızlı otel konforunda olan yerleri bile var. Bu tip yerlerde börtü böcek olmaz. Ama ben gezilerimi ekonomik yapıyorum derseniz o zaman kalacağınız her yerde böcek olabilir. 3 aylık Amazon gezimde kaldığım yerlerin %80'inde böcek vardı. Gittiğim köylerde yılan görsemde şükür kaldığım odada hiç görmedim. Eğer amacınız yaptığım yolun benzerini yapmaksa böcek ya da örümcek gibi hayvanlarla aynı odada kalmayı göze almalısınız. Haziran, Temmuz, Ağustos ve Kasım aylarında Amazon'un farklı bölgelerinde bulundum. Amazon'da kış diye birşey yok. Yağmurlu ve yağmursuz diye iki sezon var. Ama tabi komple bir kıtanın ortasını kapladığı için bir tarafında hava güzelken diğer tarafında bunaltıcı olabilir. O sebeple bu sorunun net bir cevabı yok. Amazon'a gelmek istiyorsanız; inanılmaz derecede yoğun yağan yağmuruna, nefes aldırmayan nemine, bulutların arasından bile yakan güneşine hazırlıklı olmalısınız. Havasının bu kadar bunaltıcı olduğu başka bir yerde bulunduğumu hatırlamıyorum. Yukarıdaki haritada görülen yolun bir kısmını hızlı botla, bir kısmını yavaş diyebileceğim feribotlarla yaptım. Eğer hızlı bot kullanırsanız bilet ücreti pahalı, koltukları rahat ve otobüste gider gibi uyuyabilirsiniz. Feribotlar ise aşırı yavaş, ucuz olmasa da ekonomik. Yalnız bu feribotlarda oturmaya yer yok. Yanınızda kendi hamağınızı taşıyorsunuz ve diğer 200-300 kişi gibi boş bulduğunuz bir yere hamağı serip yatıyorsunuz. Tüm yolculuklar böyle yapılıyor. Yavaş feribotlarda hırsızlık olayı yaşanabiliyor. Her zaman dikkatli olmalısınız. Aslında Ekvador'un Amazon'da bölgesi yok. Ama Peru ile olan sınır bölgelerinde kısmen Amazon ormanları var. Nehir yolculuğuma başlayabileceğim en batıdan başlamak istediğim için ilk çıkış noktam burası oldu. Yukarıda bahsettiğim Huaorani yerlilerinden modern hayata geçmiş bir kabileye buradan ulaşım var. Bir rehber bularak köylerini ziyaret edebilirsiniz. Özel bir tekne ayarlayarak 8 saat yolculuk yapmak gerekiyor. Tabii öncesinde köy lideriyle irtibat kurarak izin almalı, ödeyeceğiniz parada anlaşmalısınız. 3 günlük bir ziyaret düşünürseniz size ortalama maliyeti 500 dolar civarı olur. Ama dediğim gibi modern hayata geçtikleri için bu yerlileri ziyaret etmekten vazgeçmiştim. Şehirde yapacak bir iki turistik aktivite olsa da kayda değer hiçbir şey yok. Buraya yolunuz düşerse; sadece transit geçiş için kullanıp, yolunuza devam edin. Düzgün bir otelde gecelik 15 dolara kalmıştım. İlk nehir yolculuğuma buradan Nuevo Rocafuerte'ye giderek yaptım. 210 kmlik yol 1o saat sürdü ve kişi başı ücret 15 dolardı. Alttaki fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi pek konforlu bir yolculuk değildi. Çok ilham verici bir yazı olmuş. Güney Amerika hep aklımın bir köşesinde duruyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amazon-2.html", "text": "Burası ufak bir kasaba. Otel yok. Geceliği 10 dolar olan bir tane pansiyon vardı, orada kaldım. Buradan Pantoja'ya devam etmek için her gün tekne olmuyor, birkaç gün beklemeniz gerekebilir. İnternet bulabilirsiniz ama aşırı yavaş. Yapacak hiçbir şey yok. Olur ya buraya yolunuz düşerse direkt es geçin. Alttaki kano sahibiyle anlaşarak Pantoja'ya geçebildim. Yol 30 km, 1,5 saat sürüyor ve kişi başı ücret 10 dolar. Kanoyla Ekvador'dan Peru'ya geçmiş oldum. Bu bölgelerde öyle pasaport kontrolleri yapılmıyor. Ülke değiştirdiğinizde en yakın karakola ya da emniyet birimine gidip pasaportunuza damga bastırabilirsiniz. Kasabaya indikten sonra bende ilk iş pasaportuma Peru giriş damgasını bastırdım. Daha sonra çevreyi biraz gezeyim dedim ama şansıma o gün ülkede seçim varmış. Civardaki köylerde kalan herkes buraya gelip oy kullanabiliyormuş. O sebeple kasabadaki tek pansiyon da doluydu. Zar zor bu alttaki bazası olmayan yeri buldum ve 6 dolar ödedim. Zaten gece 3'de de tekne ile yola devam edeceğim için pek sıkıntı yapmadım. Pantoja bana pek tekin bir yer gibi gelmedi. Olur ya buralara yolunuz düşerse dikkatli olun. Ayrıca tüm Amazon gezim boyunca zika virüsünden muzdarip sadece bir çocuk gördüm ve o da buradaydı. Buradan hızlı bot ile Mazan'a geçtim. Yol 480 km. 17 saat sürdü ve kişi başı ücret 70 dolar. Kısmen büyük bir ilçe, şehir bile denebilir. Ama, yabancı için yapacak pek birşey yok. Gecelik 8 dolara bir pansiyon odasında kaldım. Ertesi sabah ise alttaki ufak teknelerle Iquitos'a geçtim. 32 kmlik yol 40 dakika sürüyor ve fiyatı 3 dolar. Iquitos şehri Amazon'un en meşhur ve turistik yerlerinden biri. Amazon nehrinde balık avı, Amazon ormanlarına yapılan gezi turları ve ayahuasca ayinleri şehrin popüler olmasını sağlamış. Amacınız Amazon ormanlarında birkaç gün geçirmek, balık tutmak gibi tecrübeleri yaşamaksa buradan size uygun bir tur bulup gerçekleştirebilirsiniz. Ayahuasca ayinleri ise tamamen turistik bir atraksiyon halini almış. Yoldaki seyyar satıcı bile ayahuasca çayı satıyor. Gerçek bir ayahuasca ayinine katılmak istiyorsanız aradığınızı burada bulabileceğinize ihtimal vermiyorum. Yabancı olduğunuz için adım başı size birşeyler pazarlamaya çalışanları da atlamayayım. O sebeple ben bu şehri sevmedim, hatta nefret ettim. Ayrıca Peru'ya göre pahalı bir yer. Gecelik 17 dolara klimasız bir otel odasında kaldım. Klimasız diyorum çünkü Amazon'a sıcak mevsimde gelirseniz nemden uyuyabilmeniz pek kolay değil. Bu şehirde ise klimalı yerler gereksiz yere pahalıydı. Şehrin yakınlarında tur ile gidebileceğiniz 'sözde' yerli kabileleri var. Ama bu turlar yazının başında da dediğim gibi tamamen turistik amaçılıdır. Size tiyatro oynarlar, sizde aaa yerli gördük diye sevinirsiniz. Bu tip turlara itimat etmeyiniz. Birçok yerde adından övgüyle bahsedilen Iquitos'u sevemeden şehirden ayrıldım. Sonraki durağım Pebas. 180 kmlik yol hızlı bot ile 3,5 saat sürüyor. Normalde kişi başı fiyat yaklaşık 45 dolar ama ben pazarlıkla 3o dolara aldım. Buraya da yerlileri bulurum hevesiyle gelmiştim ama yine yanıldım. Çünkü civardaki yerliler çoktan modern hayata geçmiş durumda. Pek başka alternatifim olmadan gecelik 10 dolara idare edecek bir pansiyona yerleştim. Kasabayı gezerken ressam Francisco Grippa ile tanıştım. Adam dünyaya ün salmış bir ressam. Yıllarca ABD'de yaşadıktan sonra memleketi Peru'ya gelmiş ve Pebas'a yerleşmiş. Çok şahane bir evi ve sanat galerisi var. Böyle bir kasabada böylesine bir sanat galerisiyle karşılacağım aklıma gelmezdi. Olur ya yolunuz buraya düşerse Grippa'yı bulun. Misafirperver biri ve sohbet etmeyi de seviyor. Grippa Amazon bölgesini çok iyi bildiği için yerileri nerede bulacağımı da kısmen ondan öğrendim diyebilirim. Amazon nehri balık yönünden aşırı zengin. Envai çeşit balık görebiliyorsunuz. Pirana da onlardan biri. Tadı normal balıktan farksız. Sokakta böyle alttaki gibi leğen için çeşit çeşit balık satılabiliyor. Sonraki durağım Caballococho. 210 kmlik yol hızlı bot ile 4,5 saat sürüyor ve kişi başı ücret 35 dolar. Peru'nun bölgedeki en büyük kasabası. Her yerde mototaksiler görüyorsunuz. Turistik bir yer değil. Bir motorcuyla anlaşarak yakın civardaki göle gidip, pembe yunusları görebilirsiniz. Yunus ne arıyor demeyin. Amazon nehri ve civarındaki göllerde bu pembe yunuslardan çok var. Meydandan 5-10 dakika yürüyerek içlere girdiğinizde; insanların sadece dört tarafı tahtayla çevrili yerlerde yaşadığını görebilirsiniz. Evlerde herhangi bir eşya yok. Hamakta yatıp, uyuyorlar. Amazon'un büyük şehirleri hariç genel yerleşim birimlerinde durum hep böyle. Buralara turist de gelmediği için yerel halk bir yabancı görünce biraz şaşırıyor. Sokakları gezerken beni gören çocuklar peşime takılıyordu. Birkaç eve misafir oldum. Sonrasında ise çocuklarla bu alttaki özçekimi yaptım. Bu fotoğraf Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri kitabımın kapak fotoğrafı oldu. O anlamda Caballococha benim için hep biraz özel bir yer olarak kalacak. Buradan sonraki durağım Punta Narino. 25 kmlik yol 40 dakika sürüyor. Kişi başı ücret 5 dolar. Peru'dan Kolombiya'ya geçmiş oldum ama herhangi bir sınır geçişi yok. Bu bölgelerde nehir üzerindeki karşılıklı iki ülkeye istediğin gibi girip, çıkabiliyorsun. Bu kasaba biraz özel bir yer. Motorsiklet, bisiklet ya da araba yok. Çünkü yasak. Herkes her yere yürüyerek gidiyor. Etraf tertemiz. Tüm Amazon gezim boyunca en temiz yer burasıydı. Kasaba bu gibi özellikleri sayesinde turistlerin ilgisini çekmeyi başarmış. Her gün farklı bir turist grubu gelip gidiyordu. Burada 3 gün kalıp hem dinledim hem de bir balıkçıyla anlaşarak balık tutmaya gittim. Kasabada her türlü konaklama alternatifi var. Klimasız bir odada gecelik 10 dolara kalmıştım. Buraya yolunuz düşerse bir balıkçıyla anlaşıp Amazon'un biraz derinlerine girebilirsiniz. Göletlerin içindeki tuhaf ağaçlar arasında, balıkçı arkadaş elindeki mızrakla balıkları 9-10 metre öteden vurabiliyordu. Amazondaki bu balık avı ve piranaların kısa videosunu linkten izleyebilirsiniz. Tüm Amazon gezim boyunca bulunduğum en temiz kasaba olan Punta Narino'dan ayrılıp, sonraki durağım olan Leticia şehrine geçtim. 70 kmlik yol 2 saat sürüyor. Kişi başı ücret 9 dolar. Burası Amazon'un en bilindik şehirlerinden biri. Diğer ikisi ise Iquitos/Peru ve Manaus/Brezilya. Leticia'da birçok turizm acentesi var ve genel olarak istediğiniz tarzda bir Amazon turu muhakkak bulursunuz. Amacınız bir yerden Amazon'a girip dönmekse Leticia en mantıklı alternatiflerden biri olur. Düzgün ve klimalı bir otel odasında gecelik 15 dolara kalmıştım. Şehir merkezine yakın orman içinde bulunan birkaç park var. Kimisinde biraz ekstrem spor aktiviteleri de yapılabiliyor. Kaldığınız yerden bir turist haritası edinerek bu parkları inceleyebilirsiniz. Aynı şekilde civarda yaşayan birkaç yerli grubunu da ziyaret edebiliyorsunuz. Ama daha önce de dediğim gibi buradaki yerliler tamamen turistik maksatlıdır ve gittiğinizde size tiyatro oynarlar. Meydanda bulunan parktaki ağaçlarda binlerce kuş yaşıyor. Ve bu kuşlar sabah 6-7 de parktan ayrılıp, akşam 6-7 gibi geri dönüyor. Leticia'ya gelirseniz bu kuşların eve geri dönüşlerini muhakkak izleyin. Leticia'nın hemen yanında Brezilya'nın Tabatinga şehri var. Herhangi bir sınır geçişi olmadan Brezilya tarafına gidip geri dönebilirsiniz. Geceleri Tabatinga tehlikelidir. Ama, bölgedeki eğlence mekanları da genelde hep Tabatinga tarafındadır. Mototaksiler ile gidip, gelebilirsiniz. Hatta yürüyebilirsiniz bile ama gece yürümeyin. Tabatinga tarafında oteller pahalıdır ve turistik pek atraksiyon yoktur. O sebeple herkesin yaptığı gibi Leticia'da kalıp, bölgeyi istediğiniz gibi gezebilirsiniz. Pasaportumda Peru çıkış damgası olmadığı için nehrin karşı tarafına, yani Peru'nun Santa Rosa kasabasına aynı gün gidip, geldim. Santa Rosa'da pek görülecek birşey yok ama farklı yemekleri denemek için gidebilirsiniz. Peru yemek konusunda çok zengindir. Daha sonra Leticia'da pasaportuma Kolombiya giriş damgasını bastırdım. Buradan sonraki durağım Atalaia Do Norte. Önce Tabatinga'ya geçip pasaporta Brezilya damgasını bastırdım. Daha sonra limana gidip, Benjamin Constant teknesine bindim. Ücreti 7 dolar ve yol 1 saat sürüyor. Oradan taksi ile yine bir saat süren yolculukla Atalaia Do Norte'ye ulaştım. En kisa sürede kitabinizi alip okuyacağim. Sevgiler.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amazon-3.html", "text": "Eğer Amazon'da gerçek yerli kabileleri ile ilgilenmiyorsanız buraya hiç uğramayın derim. Çünkü yapacak hiçbir şey bulamayabilirsiniz. Kasaba ufak olmasa da pek büyük de diyemem. Güzel bir meydanı ve yemek yiyecek birkaç restoranı var. Nehir kenarındaki evler genelde alttaki gibi kazıklarla yükseltilmiş. Çünkü Amazon nehri mevsimden mevsime yükselip, alçaldığı için evler su altında kalmaktan böyle kurtuluyor. Buraya kadar olan tüm Amazon gezimde yerliler nerede diye araştırdım. Öğrendiğim şey; Brezilya'nın Rio Javari yani Javari Nehri civarında yaşadıklarıydı. Ama kime sorsam uğraşma, boş yere oraya kadar gitme, bölgeye girmek için izin alamazsın diyordu. Şansımı sonuna kadar zorlamak istedim. Tekne ile gelirken yanımdaki arkadaşla sohbete başladık. Arkadaş doktordu ve çalıştığı hastaneye bazen yerliler de geliyormuş. Neler yaptığımı anlatınca sağolsun beni o akşam evinde misafir etti. Zaten kendisi de hastanede nöbette olacakmış. Daha sonra beni bir hemşireyle tanıştırdı. Bu hemşire ise aylarca yerlilerle beraber onların köylerinde kalmış. Brezilya hükümeti Amazon'daki yerliler için; kabilelerin köylerinde sağlık ocağı kuruyor. İşte o hemşire bir hafta önce kabilelerin yanından dönmüştü. Asıl işlerimi kolaylaştıran ise; bu hemşirenin beni tanıştırdığı antropologdu. Bir taşla üç kuş birden vurmuştum. Doktor, hemşire ve antropolog sayesinde bölgedeki Marubo kabilesi ile irtibat kurdum. Daha sonra Brezilya hükümetine bağlı FUNAI oluşumundan izin almam gerekiyordu. Ama FUNAI biyolog, jeolog ve fotoğrafçılara bölgeye giriş için izin vermiyor. Marubo kabilesinin temsilcisi sayesinde de izin almam kolaylaştı ve haftalarca süren uğraşım karşılık buldu. İzin kağıdının gelmesini yaklaşık bir hafta bekledim. Sonra Marubo yerlilerinin yaşadığı köylere gitmek için bir tekne kiraladım. Çünkü ilçedeki bazı Marubo yerlileri de köylerine dönecekti ama tekne yoktu. İşte benim kiraladığım tekne ile 15 kişi yola çıktık. Brezilyalı antropolog arkadaş da bizimle beraberdi. 6 gün boyunca o tekne ile yol aldık. Daha sonra nehrin suları çok alçaldığı için ufak kanolarla 2 gün daha yolumuza devam ettik. Zor bir yolculuktu ama yerli köylerinde yaşadığım tecrübeler ve çektiğim fotoğraflara fazlasıyla değmişti. Javari nehri civarında 6 tane farklı yerli kabilesi yaşıyor. Kimi kabilenin 8-9 tane köyü varken kimi kabilenin sadece 2 tane köyü var. Tüm bunların yanısıra bölgede varlığı bilinen ama henüz keşfedilmemiş yani dış dünya ile iletişim kurmamış yerli kabileleri de yaşıyor. Bölgede en son keşfedilen yerliler 1996 yılında ilk kontak kurulan Korubo Kabilesi. Öncelikli amacım onları ziyaret etmekti ama bunun için direkt imkansız dediler. Ben de tanıştığım arkadaşlar sayesinde Marubo kabilesini ziyaret etme kararı aldım. Bölgenin bu denli korunmasının birçok sebebi var. El değmemiş yerli kabilelerinin yanı sıra biyolojik ve jeolojik olarak da çok özel bir yer. Bu konularla ilgili daha sonra ayrı bir yazı yayınlamaya çalışacağım. Çünkü konu çok uzun. Eğer Javari Nehri bölgesindeki yerli kabilelerini ziyaret etmek isterseniz FUNAI ile iletişime geçip, projenizi anlatmalısınız. Daha sonra talebiniz Sao Paulo'daki yetkililere iletiliyor. Projeniz değerli bulunursa izin veriliyor. İzni alıp alamayacağınızı öğrenmek ise ortalama 1 ay sürüyor. Bu köylere izin olmadan gidilmiyor. Maronal köyüne gidişimiz 8 gün sürmüştü. Marubo yerlileriyle ilgili çok kapsamlı bir yazı yayınlamam gerekiyor. Şimdilik bu fotoğrafları paylaşıyorum. Marubo yerlilerinden sonra bölgedeki bir yerli kabilesini daha ziyaret etmek istedim ama kabilenin lideri izin vermedi. Yoluma devam edip Benjamin Constant şehrine geldim. Burada yabancı için yapacak hiçbir şey yok. Hiç uğramayın. Sonraki durağım olan Tefe şehrine her gün hızlı bot olmadığı için mecburen bir gece burada konakladım. İdare eder bir otel odasında gecelik 15 dolara kaldım. Tefe'ye gidişim ise hızlı botla 19 saat sürdü. Yol 920 km ve kişi başı ücret 120 dolar. Turistik olmasa da eğlenceli bir şehir. Şehir merkezindeki meydan her gece cıvıl cıvıl oluyor. Brezilyalılar zaten eğlenceye aşırı düşkündür de, buradakiler sanki bana çok daha bi düşkün gibi geldi. O sebeple yolunuz buralardan geçerse 1-2 geceliğine uğrayabilirsiniz. Konaklama alternatifi çok. Pek iyi diyemeyeceğim bir otelde gecelik 15 dolara kalmıştım. Sonraki durağım Coari. 210 kmlik yol hızlı bot ile 4 saat sürüyor. Kişi başı ücret 25 dolar. Amazon gezim boyunca bana en tehlikeli görünen yer burasıydı. Şehre gelmeden önce zaten birçok kişi de dikkat et, orası tehlikelidir demişti. Ben de gündüz vakti şehre gelip, bulduğum ilk otele yerleştim. Düzgün bir odaya gecelik 17 dolar verdim. Coari'de bir gece kaldım ama bu; şehrin tehlikeli olduğunu anlamama fazlasıyla yetti. Dışarı her çıkmamda bir sorun gördüm. Telefonunu çaldıran birine, polisler tarafından sokak ortasında kelepçeyle götürülen başka birine rastladım. Bir de niye olduğunu anlam veremediğim büyük bir kavgaya da şahit oldum. Ertesi gün ilk bot ile Manaus şehrine geçtim. 420 kmlik yol hızlı bot ile 8 saat sürdü ve kişi başı ücret 45 dolardı. Brezilya'nın Amazonas eyaletinin başkenti. Yaklaşık 2 milyon nüfuslu çok büyük bir şehir. Gündüzleri pek sıkıntı olmasa da geceleri dikkatli olmak gerekiyor. Hava karardıktan sonra elinizde telefonla dolaşmak pek mantıklı değil. Ama yalan yok, Manaus'da uzun süre kaldım ve güvenlikle ilgili hiçbir sıkıntım olmadı. Ne ararsanız bulabileceğiniz bir şehir. Eğer Amazon'u gezmek için geniş vaktiniz yoksa Manaus'a gelip, bir tur acentesinden 4-5 günlük Amazon Jungle turu alabilirsiniz. Burası olmazsa Kolombiya'nın Leticia şehrinde de aynı şeyi yapabilirsiniz. Ben 3 aylık Amazon gezim boyunca hiç bu gibi turlara katılmadım ama vakti olmayanlar için bildiğim başka bir alternatif yok. Şehirde 3-4 tane büyük alışveriş merkezi var. Ama fiyatlar genel olarak Türkiye'ye göre pahalı. Eğlence ve yeme-içme mekanları ise şehrin farklı bölgelerine yayılmış durumda. Otel seçerken şehrin neresinde olacağına dikkat edin. Çünkü burası Amazon'daki diğer şehirlerle kıyaslanmayacak kadar büyük. Manaus'un en özel yerlerinden biri altta fotoğrafını gördüğünüz beyaz ve siyah nehrin birleşmesi yani Rio Negro ve Rio Blancanın birleştiği an. Bu iki nehir suyu birbirine karışmadan kilometrelerce böyle devam ediyor. Yani aslında karışıyor da üsten baktığınızda böyle karışmıyormuş gibi görünüyor. İki suyun da sıcaklıkları ve debisi farklı. Manaus'a gelirseniz burayı muhakkak görün. Günlük tekne turları alınabiliyor ama tavsiyem; karşı tarafa geçen arabalı vapurları kullanmanız. Hem bu manzarayı daha yüksekten görüyorsunuz hem de çok daha ekonomik. Manaus civarında da yine bazı yerli kabilelerini tur acenteleri aracılığıyla ziyaret edebiliyorsunuz ama daha önce de dediğim gibi hepsi sadece turistik atraksiyondur. İtibar etmeyin. Manaus'un en eski yapılarından ve turistik yerlerinden biri de Tiyatro Amazonas. Öyle çok inanılmaz güzellikte bir yer olmasa da şehre gelmişken uğramak gerek. Severek kaldığım Manaus'dan Parintins şehrine doğru devam ettim. 440 kmlik yolu hızlı bot olmadığı için büyük feribotla 19 saatte aldım. Bilet ücreti ise 25 dolar. Buraya gelmemin sebebi civardaki yerli kabilelerini ziyaret etmek içindi. Daha önce bahsettiğim FUNAI oluşumunun buradaki şubesine gidip durumu anlattım. İzin için başvurup, beklemen gerekiyor dediler. 2 hafta bekleyemeyeceğim için daha fazla kalmadan yoluma devam ettim. Şehir pek turistik bir yer değil. Ama Haziran ve Temmuz aylarında çok büyük festivalleri oluyor. O tarihlerde yolunuz düşerse değerlendirin derim. Yoksa direkt es geçin. Buradan Santarem şehrine yine hızlı bot olmadığı için yavaş botla geçtim. 285 kmlik yol 18 saat sürdü. Bilet ücreti 25 dolar. Buraya Amazon'un Karayipleri deniyor. Bunun en büyük sebebi altta gördüğünüz sahiller. Timsah sizi yanıltmasın o başka sahilden :) Yine bölgede tanıştığım bir balıkçıyla pirana avlamaya gitmiştik. Timsah o sırada kendisini göstermişti. Santarem'in deniz plajı gibi bu sahilleri haricinde pek birşeyi yok. İlla ki bu şehre uğrayın demem. Buradan sonraki durağım Macapa. 570 kmlik yolu hızlı bot olmadığı için feribotla 36 saatte gittim. Bilet 40 dolar. Feribot direkt şehir merkezine inmiyor. Ve indiği yer aşırı tehlikeli. Gündüz bile yabancı olarak yürümek çok riskli. O sebeple feribotla buraya gelecekseniz bu tehlikenin farkında olun ve tek başınıza çıkmayın. Ya direkt bir taksi ile anlaşın ya da feribottan inmeden önce yerel birinden yardım isteyin. Brezilya insanı aşırı sıcak kanlı ve yardımsever olduğu için bu gibi durumlarda yardımcı olurlar. Burada yapacak hiçbir şey yok. Hiç uğramayın derim. Sanayi şehrine benzeyen hafif harabe bir yer. Sonraki durağım Santarem. Hızlı bot olmadığı için feribotla 500 kmlik yol 24 saat sürdü. Bilet 35 dolar. Aslında Belem şehri Amazon bölgesine dahil değil ama nehrin en ucundan çıkmak istediğim için buraya kadar geldim. Belem bana Manaus'un ufak hali gibi geldi. Geceleri hafif tehlikeli bir yer. Alışveriş merkezleri var. Konaklama ve yeme-içme alternatifi bol. Turistik birkaç atraksiyonu da var. Öyle sadece Belem için kalkıp gelinmez ama yolunuzun üstüyse uğranabilir. Aylar sonra ilk defa hostelde kaldım. Çünkü Amazon'un genelinde hostel kültürü pek yok. Burada 8 kişilik odada 12 dolara kalmıştım."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-alisveris-rehberi.html", "text": "Öncelikle orası çok ucuz, o büyük markaları çok komik rakamlara alıyorsun gibi şeylere inanmayın. 32 günlük Amerika gezim sonunda edindiğim alışveriş tecrübesini sizlerle paylaşacağım. Gittiğim yerleri de yazayım ki iş daha da net olsun. Los Angeles, San Diego, Las Vegas, Seattle, San Francisco ve New York. Aradığınız her markayı %99 bulursunuz. Tommy Hilfiger, Calvin Klein ve Gap gibi Amerikan markaları Türkiye'ye göre ucuzdur. Ama zannetmeyin ki her Calvin Klein kaliteli. Bazı modelleri var ki bedava verseler giymezsin, bildiğin pazar malı. Outdoor ürünlere ilginiz varsa Colombia ve The North Face gibi markaların standart fiyatları Türkiye'ye göre ucuzdur. Ucuzdur ama en fazla %20-25 fark eder. Eğer gittiğiniz outletde x markanın x bir ürünü için o güne özel bir indirim varsa işte o zaman ucuz ürünü yakaladınız demektir. Türkiye'de en az 80 usd olan The North Face polar sweeti o gün indirim var diye 30 usd ye almıştım. Aynı şekilde genelde gördüğüm her mağazada 4-5 ürün için ciddi indirim var ama gel kör ki o 4-5 ürünü beğenecek misin? Eğer sevdiğin şeylerse bingo, ucuza aldın demektir ama sezonluk, istediğin bir şeyi alacaksan dediğim gibi Türkiye'den en fazla %20 aşağısına alırsın. Büyük ya da çok küçük bedensen yine buralardan ucuz şeyler bulabilirsin. Ama standart bir bedeniniz varsa gerçek ucuza ürün bulman çok zor. Bu Premium Outletler hep şehrin dışında oluyor. Eğer vaktiniz yoksa ya da ulaşım probleminiz varsa illaki buralara gideceğim diye kendinizi zorlamayın. Aşağıdaki yazdığım mağazaların hepsi şehir merkezinde ve daha hesaplı ürünler bulmanız mümkün. Araba kiraladıysanız ve onunla Amerika'yı geziyorsanız zaten yolunuzun üstünde bu outletleri göreceksiniz ya da yolunuzu biraz değiştirerek tabii ki bunlara da uğrayın derim. İşte bu iki mağaza birçoğunuzun işini görecek mağazalar. İçeride Calvin Klein'de var Nike ürünleri de var. Bazılarında Gucci'nin ürünlerini bile var. Ve bu mağazalardan şehir merkezlerinde bolca bulabilirsiniz. Bir tezgaha jeanler asılmıştır ama orada her marka jean olabilir, tek tek hepsine bakmanız lazım. Parfüm, saat, ev tekstili, çanta, hediyelik eşya hatta elektronik bölümünde hesaplı şeyler olabilir. Amaç ucuz ve marka ürün almaksa bolca vakit ayırıp gezmek gerekiyor. Eğer valiz ihtiyacınız varsa muhakkak Ross mağazalarına bakın çünkü oradaki kadar düşük fiyatlısını hiç görmedim. Türkiye'de 200 usd olan Samsonite valizi, cadde üstünde 150 usd ye, kendi outlet mağazasında 120 usd ye Ross da ise 75 usd ye bulabilirsiniz. Nasıl bu kadar fark ediyor anlamış değilim. Yalnız bu mağazalarda reyon aralarında çalışan pek göremezsiniz. Yani bir şey sorma durumunuz olursa işiniz zor. Gerçi soracak bir şeyde yok ya. Çünkü ne var ne yoksa zaten ortalıkta. Depodan getireyim, üst beden rica edeyim gibi bir şey söz konusu değil. Bu mağazalara ürün gelme gününü bilirseniz işte o zaman güzel şeyleri yakalayabilirsiniz. Sorduğum birkaç Ross mağazası haftanın sadece bir günü yeni ürünler geliyor demişti. Bulunduğunuz bölgede ne kadar kalacaksanız ona göre ürün gelme gününü öğrenip, plan yapabilirsiniz. Çünkü Amerikalılar da bu mağazalardan alışveriş yapıyor ve onlar da ucuz ürün peşindeler. Güzel bir şey buralara düştü mü ertesi güne kalma ihtimali pek yok. Ayrıca bu mağazalarda sık sık \"abla bak bunu da dene levi'smış, ay bak şahane\" gibi lafları duyabilirsiniz. Çünkü Türk popülasyonu çok fazla. Aslında bu mağazalar zinciri de yukarıda belirttiğim Ross ve Marshalls tadında ama niyeyse buralardaki ürünler bana bir tık daha kötü ya da ilgimi çeken şeyler gibi gelmedi. Görürseniz elbet gidip bakın ama bence yolunuzu değiştirmeye değmez. Burası yukarıda saydığım mağazalara göre daha bir derli toplu daha bir düzenlidir. Fiyatlar ucuzdur ama öyle çok büyük farklar beklemeyin. Hele yukarıda saydığım mağazalardan daha ucuz kesinlikle değildir. Kaç tane Century 21 mağazası gezdim hiç birinden tek bir ürün dahi alamadım. Koymuşlar oraya indirimli ürün diye saçma sapan bir New Balance ayakkabı, bedava verseniz giymezsiniz. Sonra millet yazıyor 50 TL ye New Balance aldım diye. İnanmayın. Türkiye'deki o güzel NB modellerinden almak isterseniz fiyatlar yine yüksek. İşte size aradığınız her şeyi bulabileceğiniz çok katlı mağazalar zinciri. İçinde Louis Vuitton bile var. İlgilenmediğim için bu markanın fiyatlarına bakmadım çünkü doğru yazılışını bile googledan kontrol ettiğim bir marka :) Neyse bu mağazalar zincirini bizdeki Boyner gibi düşünebilirsiniz. İçinde her marka var. Tabi fiyatlar her markada ucuz değil. Yani ucuzda, biz hani gerçek ucuzluğu arıyoruz ya onun için ucuz değil diyorum. Bazı departmanlarda markanın kendi promosyonu oluyor, beğendiğiniz bir şey olursa indirimli alabilirsiniz. Mesela buradaki Samsonite valizler Ross mağazalarına göre daha pahalıydı. Aynı şekilde marka kıyaslaması yaparsak Ross ve Marshallsa göre pahalı kaçıyor. Ama tabi düzen ve ürün kalitesi olarak çok daha iyi bir mağaza. Boyner gibi dedim ama bizdeki mağazalara göre çok daha büyük hatta ufak bir avm gibi diyebilirim. Bol vakitte gezip, indirimdeki ürünler bulunmalı. Tabi şanslıysanız bedeninize uygun olanını bulup alırsınız ama zor yani. Eğer indirim sezonuna denk gelmediyseniz o çok ucuz alışverişleri unutun derim. Burası ise acayip bir marketler zinciri. İçeride ne ararsan var. Laf olsun diye söylemiyorum harbiden ne ararsan var. Patlıcan da bulabilirsin, ikiz yatak da. Ama genel itibariyle gördüğüm şeyler orta karar ürünler. Kaliteli dediğim pek bir şey olmadı. Söylentilere göre her bölgede farklı ürünler oluyormuş. Yani bir yerde çok kaliteli şeyler varken diğer eyalette kalitesiz olabilirmiş. O kadar uzun süre Amerika'da geçirmediğim için doğruluğunu bilemiyorum ama bana mantıklı geldi. İçeriye ilk girdiğimde futbol sahası gibi düşünmüştüm. Bir uçtan bir uca gitmek 3-4 dakika sürebilir. Yani işin özü geniş zaman ayırıp gezilmeli. Hiç umulmadık şeyler bulunabilir. İşte benim gördüğüm en mantıklı fiyatların olduğu mağazalar bunlar. Ben outdoor ürünlerle ilgilendiğim için gittiğim her yerde The North Face, Marmot, Helly Hensen gibi markaların kendi outlet mağazalarını kontrol ederek, yakınımda varsa onlara gitmeye çalıştım. San Francisco, Oakland bölgesinde kalırken The North Face'in kendi outlet mağazasına gittim. Orta halli bir uyku tulumuna ihtiyacım vardı. O günde şansıma bir uyku tulumu için fiyat indirmişler ve verdikleri fiyat 25 usd. Aynısını Türkiye'de 300 TL den aşağıya bulmak mümkün değildi. Tabi direk aldım. İşte gerçek ucuz alışveriş böyle oluyor. Yine aynı mağazada çok güzel montlar vardı ama kendi bedenime göre bulamadığım için alamadım. Belki ertesi gün ya da bir gün önce gitmiş olsam bulabilirdim, birazda şans işi. Yine bu mağazada ve benzer mağazalarda teşhirdeki ürünleri de sattıkları oluyor. Onlarda da ciddi indirimler söz konusu. Ama yine aynı problem var, bedeninize göre bulmak çok zor. Benzer şekilde ilgilendiğiniz bir marka varsa o markanın kendi outlet mağazalarına internet sitesinden bakıp onlara gitmeyi deneyin. Benim gördüğüm en avantajlı alışveriş böyle yapılıyor. Direk söyleyeyim Amerika'da 200 usd ye yeni iphone satışı yok. O düşük fiyatlı gibi gösterilen telefonlar, operatör firmalar ile anlaşmalı, kontratlı ürünlerdir. 12 ya da 24 ay taahhüt verip öyle alıyorsunuz. Yani ben 200 usd vereyim ver bana yeni iphone diye bir şey söz konusu değil. Eğer elektronik alışverişini direk mağazadan yapacaksanız fiyat üzerine bulunduğunuz eyalete göre farklılık gösteren vergi oranı eklenecektir. Tax Free'nin daha önce bazı eyaletlerde olduğunu ama sonradan kaldırıldığı ile ilgili yazılar okudum. Ve aynı şekilde Türkiye'ye döndükten sonra bazı işlemler yapıp, vergisini alanların yazılarını da okudum. Ama anladığım kadarıyla bunları yapmak baya çetrefilli bir iş. Belki de eskiden öyleydi ama artık yapılmıyor olabilir. Ne kadar baktıysam da hiçbir mağazada tax free logosu görmedim. O yüzden tax free olayının olduğunu pek zannetmiyorum ama %100 emin değilim. Vergiyi ödememek için şunu yapabilirsiniz; örneğin B&H Photo'dan on-line ürün alıp bulunduğunuz eyalete kargo yaptırırsanız vergi vermiyorsunuz. Tabi bulunduğunuz eyalette BH Photo'nun mağazası olmaması gerekiyor. Eğer mağazası varsa gönderim oradan yapılıyor ve mecburen verginizi ödüyorsunuz. Benzer durum on-line satış yapan tüm mağazalar için geçerli. Elektronik ürünler bize göre ucuz ama öyle %50 aşağısına fiyatlar beklemeyin. Ortalama %20 ucuz diyebilirim. Bazı ürünlerde kampanyalı ya da şu ürünle beraber alırsan gibi indirimler olabiliyor. Onları yakalarsanız cazip fiyatlar bulunabilir. İşin özü, ünlü markaları çok ucuza alacağım hayaliyle Amerika'ya gelirseniz büyük hayal kırıklığı yaşarsınız. Dediğim gibi yolunuzun üstündeki bu yazdığım mağazalara uğrayın, şansınız varsa indirim sezonuna denk gelir ve bedeninize uygun olan şeyler bulursanız gerçekten indirimli alışveriş yapmış olursunuz. Ama zor. Birsey eklemek istedim alisveris konusunda. Markalarin magazasina gittiginizde internetli telefonunuz varsa kisa bir google arastirmasi ile kupon bulup daha ucuza alabilirsiniz. Ornegin Tommy Hilfiger coupon yazinca o sirada kupon varsa bunlar cikar. Bunlari genelde outlet magazalarinda da kullanabilirsiniz ama detayini okumaniz lazim. 2 Hafta Mexico City'de kaldım. Bana göre İtalya'nın bir çok yerinden daha güvenli. En ufak bir güvenlik problemi görmedim, hissetmedim. Gezip gormek bir yana aktarabilmek ayri bir meziyet. hepsine sahipsiniz.2 gecedir bebegim bizi uyutmadi buna ragmen bu gece bu saatte hala yazilarinizi okuyorum. Sizi yurekten tebrik ediyorum. emeginize saglik. Yaklasik 3 yil once DC den guneye gidiyorduk ve Delaware dan gecerken arkadasimin burda vergi yok gibi birsey dedigini hatirliyorum. hatta bir iki yere girip fiyatlara bakmistik baya iyiydi. Rica ederim. ABD'de bazı eyaletlerde farklı vergi işleyişi var. Detaylarını maalesef bilemiyorum. Delaware de satis vergisi olmadigi dogrudur. Bu yaziyi detaylandirmak icin New York ve New Jersey bolgesinden biraz daha detayli bilgi vermek istiyorum. New York da yapacaginiz alisveriste, urunun degeri veya 1 seferdeki alisveris tutariniz $100 ve uzeri ise, odeyeceginiz vergi daha fazla oluyor. Bu yuzden mumkun oldugunda toplu alisverislerinizi New Jersey eyaletinden yapmanizda fayda var. MACY's den alisveris yapmak istiyorsaniz da, size soyleyebilecegim bir puf noktasi var. Turist vizesi ile gelmisseniz, MACY's in 1,5. katina gidin. Orada adini suan hatirlayamadigim Visitor Room tarzi bir yer var. Pasaportunuzu ordaki gorevliye verdiginizde, size bir kagit verecek uzerinde barkod olan. Onunla alisverisinizi yapmaniz durumunda vergi indiriminden yararlanabilirsiniz. Dunya ticaret merkezinin yakinlarinda century21 magazasi var. oldukca buyuk. orada buyuk markalarin seri sonu veya bir kac numarasi kalmis urunlerini cok uygun fiyata almaniz mumkun. Woodburry Premium Outlets. outlet dedigine inanmayin tamamen pazarlama stratejisi. Hemen hemen her Turk buraya mutlaka gidin diye onerir. Nedenine gelince, yaklasik 200 den fazla magazanin villa seklinde dizayn edildigi, sokaklarda sadece yaya trafiginin oldugu bir sehir dusunun. her makanin magazasinda ucuz urun mevcut. indirimli mutlaka vardir. Ama cogu zaman sevmeyeceginiz tasarimlar soz konusu olabiliyor. Hele tekstil konusunda kalitesi onaylanmis bir ulkeden gelip de alisveris yapmaniz durumunda cok secici olacaksiniz. Burada duzen nasil isler. 1- Gitmeden once hangi markadan alisveri yapacaksaniz liste yapin. 2- internet sitesindeki haritadan hangi marka nerde olduguna bakarak siralamanizi yapabilirsiniz. 3- cok fazla alisveris yapacaksaniz, ilk etapta bavul satin alacaginiz magaya gidip uygun buyuklukte bavul alin. 5- NY da otelde kaliyorsaniz, odanizda veya receptiondan Woodburry outlet coupon kitabini temin edebilirsiniz. Eger ellerinde yoksa dert etmeyin, alisveris sehrine vardiginizda ilk olarak Information Desk giderek $20 gibi bir ucret ile satin alabilirsiniz. Almadan once icerigine bakip, ne kadar kazancli olacaginizi hesaplayabilirsiniz. 6- bu sehre gitmek icin ny dan otobuse binebilirsiniz. $45 kisi basi olmasi lazim. Ama cok kalabalik oldugunu ve donuste yer bulamama durumu soz konusu olabiliyor. Alternatif olarak 3-4 kisi gidecekseniz taksi veya limo servisinden yararlanabilirsiniz. new jersey kismina gecip de gitmeniz durumunda biraz daha uygun olacaktir. Araba kiralayarak gidebilirsiniz ama cok karli bir secenek olmayacaktir. yollari da bilmediginiz icin kaybolmaniz soz konusu. mesafe ortalama 1 saat suruyor. Turk firmalarinin isimlerini liste sonunda yazacagim. 7- bu alisveris sehrine gittiginizde butun gun surecek ama yetmeyecegi icin erken gitmekte fayda var. 8- kis aylarinda giderseniz cok soguk oldugu icin zorluk cekebilirsiniz. New Jersey eyalatinde outletler de vergi yok. yani gonul rahatligiyla alisveris yapabilirsiniz. Jersey Garden Mall bircok markaya ev sahipligi yapiyor. Marshalls, Kohls, TJ MAX isimli magazlarda; Sears, Macy's gibi buyuk magazlarin seri sonu urunlerinin satildigi magazalardir. Numara bulmak bazen sorun olsa da guzel urunler bulabilirsiniz. Walmart: Turkiye de Migros benzeri ama daha kapsamli olan marketler zinciridir. Bazi wallmartlar 24 saat aciktir. Iceride elektronikten, ev esyasina, mobilya, gida... vs akliniza gelecek hersey satiliyor. ev ve araba haric:) Apple urunleri de bulmaniz mumkundur. Fakat soyle bir puf noktasi da var. websayfalarindan aradiginiz urunu aratabilir ve bulundugunuz bolgenin posta kodunu girerek magazada o urunun olup olmadigini kontrol edebilir, eger varsa veya yakininizdaki baska magazda online dan alip, magazadan teslim alabilirsiniz. cogu zaman depoda oluyor urun ve sizin icin depodan bulunup cikartiliyor. Buradaki yorumcuların anlattıklarına bakarak mağaza indirim kuponlarını arattırdım, elle tutulur hiç birşey yok boşuna yorulmayın. Ben de kupon bulan, o şekilde kayda değer bir indirim alan görmedim, bilmiyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-1.html", "text": "Büyük ihtimal vermezler ama ucuz bilet bulunca giderim düşüncesiyle Amerika turist vizesine başvurdum. Şaşılacak şekilde vizeyi çok kolay verdiler. Vize alma sürecimde yaşadıklarıma buradan bakabilirsiniz. Yine son gezilerimde yaptığım gibi sadece başlangıç ve dönüş şehirlerimi biliyor, arada hangi şehirlere gideceğime tamamen rüzgar karar vermişti. 32 gün süren yolculuk sonunda alttaki rota ortaya çıktı. Genelde en çok merak edilen toplam para harcamamı hemen belirteyim. 32 gün boyunca yeme, içme, konaklama, ulaşım ve eğlenceye harcadığım toplam tutar 1.600 usd dir. Bu paraya Türkiye'den gidiş dönüş uçak bileti dahil değildir. Kampanya dönemine denk getirirseniz 600 usd ye de o bileti almanız pek bir mümkün. Farklı şehirlerdeki 12 gece konaklama ücreti. 18 gece ise farklı şehirlerdeki bulduğum evlerde ücretsiz kaldım. Hemen söyleyeyim. Amerika'nın bu kadar pahalı olduğunu bilseydim muhtemelen gelmez, gezmek için başka ülkeler seçerdim. Özellikle konaklama, benim gibi bir sırtçantalı için çok pahalı. Allah'tan toplamda 18 gece beni misafir edebilecek birilerini buldum da bütçeyi fazla sarsmadan geziyi bitirebildim. Otel ve benzeri konaklama türleri için arayıştaysanız Odamax 'a bakıp, yüzlerce alternatiften kesenize uygun olanını seçebilirsiniz. Yine önceki yazılarımda olduğu gibi tarihi bilgilere çok girmeyeceğim. Ve bir belediye binasını satırlarca anlatarak okuyanları sıkmayıp, videolar eşliğinde kısa kısa 32 günümü anlatacağım. Bir çok farklı bölgeye gittiğim için gezi yazılarımı 6 başlık halinde topladım. Amerika Gezi Notları 2 den başladığınızda gezimdeki son noktaya kadar karıştırmadan gidebilirsiniz. Bu bütçe bile gayet iyi, ama sırt çantalının bütçesi darsa harcanacak her kuruşun önemi var. Gezmek pahalı diyenler baksın ilham alsın! Keyifli ve güvenli yolculuklar."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-2.html", "text": "Giriş yazısında belirttiğim gibi konaklama pahalı olduğu için bu gezimde de elimden geldiğince evinde kalacak birilerini bulmaya çalıştım. Canonturk forumundan iyi tanıştığımız Tuna abi sağ olsun beni evinde ağırladı ve 4 gece orada kaldım. Ama önce şu şehir efsanesi haline gelmiş Amerika'ya girişteki güvenlik kontrolünü bir anlatayım öyle devam edelim. Gitmeden önce çok şey duymuştum. Yok köpek gibi muamele ediyorlar, çoraplarını bile çıkartıyorlar, hele sen Müslümansan ayvayı yedin, arkada odaya çekip soru sorarlar, sıkıştırırlar eğer heyecan yaparsan seni geri gönderirler vs vs. Onlarca şey duydum. Ama ben her zamanki rahatlığımda olduğum için bunların hiç birini kafama takmadım. Uçaktan inip pasaport kontörlüne geçtim. Polis direk ülkemize hoş geldiniz diyerek pasaportumu istedi. Bu kadar güler yüz şaşırtmıştı beni. Oradan geçtikten sonra ikinci kontrolde başka bir polis gelerek yine aynı kibarlıkla çantanda ne var bakmamız gerekiyor dedi. Çantayı baya didik didik aradı, sonra okeydir çantanızı alıp gidebilirsiniz. Oradan çıktım ve tüm kontroller bitmiş oldu. Ve bir kez daha anladım ki biz olayları abartarak anlatmayı gerçekten seviyoruz. Amerika gezimi planlarken 1 aylık araba kiralama düşüncem vardı ama hesap kitap yapınca pahalıya geleceğini anladım ve araba işinden vazgeçtim. Los Angeles büyük bir yer ve arabanız yoksa gezmek biraz sıkıntı. Elbet toplu taşıma var ama mesafeler arası çok uzak olduğu için iki bölge arası neredeyse 2 saat sürüyor. Arabanız varsa yarım saat. Olsun topluma karışırız, zaten gezi tarzım da bu deyip her gün otobüs, tramvay, metro ne varsa kullandım. Kullandım ama burada toplu taşımayı en alt tabaka ya da evsizler kullanıyor. Bir otobüsün içinde 3 tane deliyi yan yana görebilirsiniz. İnip metroya geçtiğinizde de bir 3 tanesini daha orada görebilirsiniz. Şimdiye kadar gezdiğim ülkeler arasında bu kadar çok deliye hiç rastlamamıştım. Bizde nasıl İstanbul kart varsa onlarda da TAP kartı var. Günlük 5 usd yükleyerek neredeyse Los Angeles'daki tüm toplu taşıma araçlarına 1 gün boyunca sınırsız binebilirisiniz. Hesaplı geldiği için her gün bunu yapmıştım. Genelde gezilerimde yaptığım gibi ülkeye iner inmez oranın sim kartını ve internet paketini aldım. Ama şimdiye kadar aldığım en pahalı sim kart buydu. 1 ay geçerli, 2 gb kotalı, sınırsız konuşma ve mesajlaşma paketine sim kart dahil 60 usd verdim. İşiniz 1 haftaysa öyle bir seçenek maalesef yok. Minimum 1 aylık paketler satılıyor. Çok ucuza bulunabildiği için neredeyse herkeste bir araba var. Ve 300 metrelik yere bile arabaya binip gidiyorlar. Dolayısıyla sokaklarda insan görmeniz pek mümkün değil. Özellikle benim gibi sokak sokak gezmeyi sevenler için Los Angeles büyük hayal kırıklığı olacaktır. Hollywood, Santa Monica ve belli başlı bir iki yer haricinde sokaklarda insan gör medim. Elbet her yerine gitmedim ama anladığım kadarıyla Amerika'nın birçok yerinde durum böyleymiş. Artık biraz insan göreyim düşüncesiyle Hollywood'a gidiyorum. Orayı videosuz anlatmak olmaz, izleyin devam edelim. Gördüğünüz gibi Hollywood baya eğlenceli bir yer. Sokak sanatçıları yaptığı şovlar ve makyajlarıyla şimdiye kadar gördüğüm en iyiler listesinde ilk üçe girer. Sevdiğiniz sanatçının el izlerini yerde aramaksa ayrı bir zevk :) Yarım gün rahatlıkla burada geçirilir. Meşhur Hollywood tabelasına gitmek isterseniz sürekli el ilanı dağıtan kişiler var. Onlardan bir tura katılıp gidebilirsiniz. Bana uzaktan görmek de yettiği için yanına kadar çıkmaya gerek duymadım. Bulvar üzerinde ve paralelindeki bazı sokaklarda güzel mağaza ve dükkanlar var. Yavaş yavaş, doya doya buralar gezilmeli. Ama fiyatlar yüksek olduğu için bu bölgeden hiç alışveriş yapmadım. Videoda gördüğünüz üzere 6 usd ye mc donalds menü yedim. Hayatımda yediğim en kötü hamburgerdi. Doğduğu yerde nasıl bu kadar kötü olabiliyor anlayamadım. İşte bu yüzden burayı çok sevdim. Bir de gittiğimde farklı etnik grupların stantları ve ufak gösterileri vardı. Çok eğlenceliydi. Sonraki gün ise evinde kaldığım Tuna abi sağolsun beni, Big Bear bölgesinde her yıl yapılan rönesans fuarına götürdü. Burada giriş ücreti 15 usd. Ama baya eğlenceli bir yer. Videoyu izleyince hak vereceksiniz. Videonun sonlarına doğru gördüğünüz gibi Amerikalılarda, Avrupa ülkeleri gibi ufak arabaya binme alışkanlığı hiç yok. İri iri arabaları tercih ediyorlar. Muhtemelen bunda yolların ve park alanlarının genişliği de büyük etken. Tabi benzinin ucuz olmasını da unutmayalım. Los Angeles şehir merkezinde pek bir şey yok denildiği için orayı son güne bıraktım. Bugün otobüsle San Diego'ya geçeceğim. Tabi önce merkezdeki terminale gidip çantamı bırakıyorum. Şimdi down town denilen yerdeyim. Burada direk The Last Bookstore muhakkak uğrayın derim. Bir kitapçı dükkanı daha ne kadar güzel olabilir ki bilemiyorum. Porto'daki Lello Bookstore'da çok hoşuma gitmişti, orası da harbiden gidilmesi gereken bir kitap dükkanı ama burası dekoruyla 1-2 gömlek daha üstündür derim. Konu kitaptan açılmışken, Amerika seyahatim boyunca hiç ummadık yerlerde kocaman kocaman kitapçı dükkanları gördüm. Hem ikinci el hem yeni kitap satan yerler. Bu kadar çok kitapçı dükkanını galiba şimdiye kadar hiçbir ülkede görmedim. Los Angeles merkez beni biraz şaşırttı. Çünkü şehir merkezi kavramı pek bizdeki gibi değil. Büyük iş merkezlerinin altı bildiğiniz kalitesiz 1 milyoncu dükkanları gibi yerlerle dolu. Denildiği gibi burada pek vakit kaybetmeye değmez. Gelmişken uğrayın elbet ama uzunca yapılacak bir şey bulamadım. Los Angeles'daki 4-5 günümde Amerikan kültürü hakkında baya fikir sahibi oldum. Kahve delisi bir millet. Starbucks boş yere buradan çıkmamış. Aynı filmlerde olduğu gibi polis memuru kahvesini alıp arabada içiyor, sağı solu kesiyor. Burada çok sık polis arabası gördüm ama bunun bir sebebi de polislerin tek tip olması. Yani hem trafik polisi hem normal polis iki görevi de aynı kişi yapıyor. Ama tuhaftır ki polisler bildiğin senden benden gibiler. Gelen geçenle selamlaşıyor ve gayet güler yüzlüler. Selamlaşma demişken, Amerikan halkı bana o kadar rahat geldi ki. Evden dışarı çıkıyorsun, gören direk günaydın diyor. Yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçiyorsun yanındaki adam seninle muhabbete giriyor. Karşıdan gelen kız seni durdurup, hey t-shirtün çok cool, şalvarın da öyle diyebiliyor. Hiç abartmıyorum 32 günlük gezim boyunca her halde 30 kişi beni durdurup şalvarın, t-shirtün çok güzelmiş deyip, gülümseyerek yoluna devam etti. Bizdeki apartman ya da site hayatında genelde insanlar birbirlerinin yüzüne dahi pek bakmadığı için bu sıcakkanlı tavırlar beni çok şaşırttı. Ama tabi bu tavrında şöyle bir durumu var, özellikle Amerika'da yaşayan Türklerde benzer şeyleri söyledi. Mesela biriyle ayaküstü tanışıyorsun, sohbet ediyorsun ya da komşusun. Her şey güzel, çok kibarlar ama onlarla dost olman, arkadaş olman ev ziyaretlerine girmen pek kolay değil diyorlar. Yani tanışma ve kaynaşma kolay ama onun bir kademe ilerisi zor deniyor. Benimde anladığım aynı bu yönde. Ne diyeyim her milletin kültürü farklı. Bir diğer konu da güvenlik ile ilgili. Komple gezim boyunca en ufak bir güvenlik sorunu görmedim. Geç saatlerde dışarıda olduğum da oldu ama benim gözlemim İstanbul'dan daha güvenli bir yer. Şöyle farklı bir örnek vereyim. Mesela internetten aldığımız bir ürünü ertesi gün kargodan bekliyorduk. Eve geldiğimizde apartmana girdik ve daire kapısının önünde yerde bizim paket duruyordu. Hemen dedim ya bunu nasıl bırakıp gitmişler çalınabilir! Aldığım cevap, onu kimse almaya cesaret edemez. Eğer çalarsa Ups'i soymuş gibi olur ve başı büyük belaya girer. Tekrar şaşırarak bunu da öğrenmiş oluyorum. Şimdi San Diego'ya gidiyorum. Otobüs bileti 25 usd. Yol yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Bir de tabi alışveriş konusu var ama o apayrı bir durum. Onu bu başlıkta detaylıca anlattım. İnsanların tavrı beni de şaşırtmıştı. Gitmeden önce kafamda hep kendini beğenmiş, burnu bir karış havada insanlar beklentim vardı. Ancak sonra bizden çok daha fazla güler yüzlü olduklarını farkettim. İnanın tuvalette ihtiyacımı giderirken, yandaki adam merhaba, nasılsınız diyebiliyordu. :) Oturduğum evde asansöre biri girse, nereye bakacağını şaşırıyor. Arkadaşıma durumu anllattığımda, sizinkine benzer bir cevap almıştım. Size selam verirler, hal hatır sorarlar, ancak en ufak bir şeyde sizi tanımazlar. Güvenlik konusunda da benzer şeyler yaşamışız. TV filmleri ve dizilerin etkisiyle çok daha belalı bir ortam bekliyordum. Ancak gecenin bir yarısında, ara sokakta, yada ıssızlığın ortasında bir bara rahatlıkla gidip eğlenebiliyorduk. Bu konuda biraz sanırım evhamlıyız, herkes bize düşman gibi garip bir bilinçaltı durumumuz var. Benzer sebepler yüzünden gideceğim ülkeler hakkında Türkçe kaynaklara elimden geldiğince bakmıyorum. Biliyorum ki bakarsam %90 o ülkeye karşı ön yargılı olacağım. Bir de dediğiniz gibi sanki dünya bize düşmanmış gibi bir havamız da var. Neden böyle bilemiyorum. Bir an önce bu durumdan kurtulmak ümidiyle."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-3.html", "text": "3,5 saatlik otobüs yolculuğundan sonra San Diego'dayım. Otobüs merkeze kadar geldiği için yürüyerek hostele gittim. Gelmeden önce rezervasyon yapmıştım. Burada pek fazla hostel olmadığı için sizde gelmeden önce rezervasyonunuzu yapın derim. Hostele iki gece için kahvaltı dahil 52 usd ödedim. Şehrin merkezinde, işlek caddelere yakın güzel bir konumda. Daha önce kaldığım hostellere göre sıradan bir yer diyebilirim. San Diego için Amerika'da yaşanacak en ideal yerlerden ya da emeklilerin yerleşmek istediği şehirlerden olduğu söylenir. Sebebi de iklimi o kadar iyiymiş ki komple bir yılı sadece t-shirt ve şort giyerek geçirebilirmişsiniz. Benim gittiğimde de hava gayet iyiydi, tam gezmelik. Buradaki hayat gördüğüm kadarıyla Los Angeles ile aynı pahalılıkta ya da bir tık daha fazladır. O sebeple gezip, eğlenmek ve konaklamak için pek hesaplı bir yer değil. Hostele yerleştikten sonra o gün merkezi gezip aylak aylak dolandım. Akşam ise yine merkez bölge diye adlandırabileceğim Gaselamb Quarter bölgesinde takıldım. Burada da Los Angeles gibi gece 2 de alkol satan bar ve mekanlar kapanıyor. Ama 2 ye kadar her yer çok hareketli. Canlı müzik yapan bir, iki mekanı dolaştım gayet düzgün ve kaliteli yerler var. Fiyatlar ise sıradan bir içecek 4-5 usd den başlayıp yukarıya doğru gidiyor. Ertesi gün hostelden bir arkadaş bulup San Diego'da gezilecek yerleri biraz dolandık. Bunların başında Balboa park geliyor. Bu parkta birkaç müze, hayvanat bahçesi, süs havuzları, sokak sanatçıları ve botanik parklar var. O gün ücretsiz olan bir, iki müzesine girdik ama etkileyici bir şey gördüğümü söyleyemem. Park girişinde infodan oranın haritasını alıp gitmek istediğiniz yeri bulabilirsiniz. Ben rastgele gezerim demeyin bayağı büyük yer boş yere yorulursunuz. Daha sonra Old Town denilen bölgeye gittik. Burada eski binalar, eski sokaklar, tarihi yapılar beklerken tam tersini gördüm. Her şey eski görünümü verilerek yapay olarak yeni inşa edilmiş. Zaten şehrinde pek bir tarihi olmadığı için adamlar old town bölgesini bildiğin kasaba gibi inşa etmişler. Neyse burada hediyelik dükkanlar, farklı mutfaklardan restoranlar mevcut. Ne zamandır çorba içmediğim için burada bir tavuk çorbası, soft içecek ve pilavlı, etli bir yemek tercih ettim. Menü fiyatı 15 usd. Ama menü bayağı büyük hepsini yemek bile zor diyebilirim. Söylemeden geçmeyeyim bu fiyat sürekli gezen birisi için biraz yüksek. Dönüşte ise merkez bölgeye deniz kenarından yürüyerek geldik. Burada savaşta kullanılmış bir uçak gemisi var. Biz gittiğimizde akşam olduğu için girişe kapalıydı. Gerçi açık olsa bile 20 usd verip içeri girmeyi tercih etmezdim diye düşünüyorum. Yine buraya gelmeden önce karayip korsanlarının çekildiği filmde kullanılan korsan gemisi de vardı. Ama ziyarete açık olduğunu görmedim. Dışarıdan fotoğraf çekip yola devam ettik. Uçak gemisinin yanında ise açık alanda kocaman bir heykel var. Meşhur savaşa gitmeden önce erkekle kızın öpüşme sahnesini canlandırmışlar. Alttaki videoda var, izleyince hatırlarsınız. Merkeze yaklaştığımızda Little Italy sokağını gördük. Dedim burayı herhalde İtalya konsepti gibi yapmışlardır ama restoranlar haricinde burada da pek bir şey yok. San Diego genel itibariyle bundan ibaret. Tarihi yok, şurayı kesin görün diyebileceğim bir yeri yok. İklimi güzel, insanları saygılı ve kibar, hani yaşamak istenecek bir yer. Belki balık tutmaya ilgisi olanlar vardır diye ekleyeyim dedim. San Diego ile Los Angeles arasında bir iki kasabada hem surf yapılacak yerler hem de tekne turuna katılıp kocaman kocaman balık tutulabilen alternatifler de var. Böyle şeylerle pek ilgilenmediğim için gezi planıma bunları dahil etmemiştim. Geziye başlamadan önce San Diego'ya gelir herhalde buradan geri dönerim diyordum. Aklımda Meksika'ya geçmek vardı ama sağdan soldan okuduklarım yüzünden güvensiz bir yer, sıkıntı yaşamayayım demiştim. Ama sonra düşündüm, daha önce başka ülkeler için de benzer yazılar okuyup aslında yalan yanlış bilgiler olduğunu tecrübe etmiştim. Dedim bu seferde aynısı olur, buralara kadar gelmişken Meksika'ya da geçeyim. Tramvay ile Meksika sınırına gittim. Orada büyük bir outleet olduğunu biliyordum ve uğramadan geçmedim. Amerika'daki alışveriş tecrübelerime bu yazıdan devam edebilirsiniz. Amerika-Meksika sınırı bana göre dünyanın en saçma sınırlarından biri. Meksika Tijuana'ya geçişte bırakın kontrolü, kimse size pasaportunuz var mı diye bile sormuyor. Meksika'ya geçip 4-5 gün kalıp, aynı sınırdan geri döndüğüm halde pasaportumda Meksika ile ilgili tek bir iz, tek bir damga bile yok. Neyse videoyu izleyin sonra Meksika'dan devam edelim. San Diego yazısında ve oradaki videoda gördüğünüz gibi sınırı geçmek çok kolay. Anladığım kadarıyla Amerika şöyle düşünüyor; ülkede başı belaya giren biri varsa Meksika sınırından çıksın gitsin kimseyle uğraşmayayım. Eğer geri gelmek isterse zaten didik didik arıyorum istediğimi yakalarım gibi. Tabi bu sadece benim yorumum. Sınırı geçtikten sonra taksi durakları ve merkeze giden otobüsler var. Biraz sağı solu kolaçan ettim belki bir sırtçantalı görürüm, taksiyi bölüşürüz diye ama maalesef kimseyi göremedim. Bir taksiciyle 3 usd ye anlaşarak merkeze gittim. Zaten yol çok kısa 3-4 km ancadır. Burada hostel hiç görmedim. Önceki gün internetten araştırarak hesaplı bir otel buldum ve adresini alarak direkt oraya gittim. Gecelik 375 peso istiyordu. Dışarı çıkıp biraz dolandım ve başka otellere de bakayım dedim. 10 dakika sonra hem konumu hem de konforu daha güzel başka bir otel buldum ve gecelik 300 pesoya anlaştım. Yaklaşık 23 USD ye denk geliyor. Oda bayağı büyük. İster bir kişi kal ister iki kişi kal fiyat değişmiyor. Biraz dinlendikten sonra resepsiyona gittim. Resepsiyon deyince aklınızda öyle büyük otellerdeki resepsiyonlar gelmesin. Hafif dökük, iki sandalye bir masadan ibaret bir yer. Her yabancı ülkeye gittiğimde yaptığım gibi adama burada ne yapılır ne yapılmaz, neresi tehlikelidir, nerede ne yenir tüm detayları sordum. Adamın dediği şu; ana caddede sabaha kadar gez takıl, sorun yaşamazsın ama 500 metre ileride, asma köprünün oradan sol yapıp sınıra doğru gidersen başına her şey gelebilir. Orayı kafamda iyice netleştirdim. Gün içinde burası nedir ne değildir çözeyim diye ana caddeyi komple gezdim, biraz ara sokaklara daldım. Gördüğüm şey dükkanların yarısından çoğu kapalı, terk edilmiş yıkık yerler. Meksika kültürü ile ilgili pek bir şey yok, tamamen arada kalmış pek esprisi olmayan bir şehir. Yani buraya geldiniz diye Meksika'yı gördüm demeyin çünkü gerçek Meksika'nın böyle bir yer olduğunu zannetmiyorum. Akşam olunca bu ana caddedeki restoran tarzı yerler bara dönüşüyor ve hareketlilik başlıyor. Yeme içme ve eğlence burada çok ucuz. Amerikalılar bile buraya akşam eğlenmeye gelip ertesi sabah geri dönüyorlar. Hele hafta sonu burada olursanız akşamları her yerde Amerikalıları görmek mümkün. Bazı gece kulüplerine girişler ücretli. Ücretli ama 3-4 usd bir şey. Anladığım kadarıyla onun sebebi de parasız pulsuz Meksikalılar içeri girmesin diye. Meksika müziklerini görmek için ilk gece daha çok lokal insanların takıldığı bir yere gittim. Gece kulübünün 3 farklı bölümü var ve her birinde farklı tarzda müzikler çalışıyor. Biraz takıldım ama anladım ki bu tarz Meksika müziği pek bana göre değil. Öyle klasik gitarı alıp çalıp söylemiyorlar. Bildiğin orkestra eşliğinde kulakları tırmalayan bir müzik. Alttaki videoda biraz buna yer verdim, izleyince ne dediğimi anlayabilirsiniz. Ertesi gün merkezden biraz sıyrılıp başka yerlere gitmek istedim. Otobüs, dolmuş benzeri bir şeye binip şehrin dışındaki avm tarzı bir yere gittim. Burada otobüsler çok ucuz. 1 usd bile değil. Ve otobüsler acayip eğlenceli. Her birinde ayrı müzikler, farklı dekorasyon, afilli jantlar vs vs. Yine alttaki videoda onları da bulabilirsiniz. Buralarda insanlar, merkezdekine göre daha sıcakkanlı, daha bir ilgili ama bir problem var o da çoğunluğun İngilizce bilmemesi. Amerika'ya sınırı olup da nasıl ingilizce bilmiyorlar demeyin. Çünkü San Diego başta olmak üzere Amerika'nın birçok batı yakasında İspanyolca ikinci dil olarak konuşuluyor. Tüm toplu taşıma araçlarında İspanyolca yazılar ve anonslar yapılıyor. Anladığım kadarıyla İngilizce öğrenmeye gerek duymamışlar. Biraz takılıp vakit geçirdikten sonra başka bir dolmuş ya da otobüsle geri dönüyorum. Bu seferki durak merkezde bulunan büyük bir avm ve yanındaki kültür merkezi. Bu açık alandaki avm de bayağı bilindik markaları bulabilir, sinemaya gidebilir ve karnınızı doyurabilirsiniz. Kalabalık bir yere oturun ve Tijuana halkının nasıl yaşadığını, neler giydiğini ve kabaca nasıl yaşadığını izleyin derim. Bu avm nin yanında kültür merkezi ve İçinde bir de müze var. Burayı komple gezdim ama dikkatimi çeken pek bir şey olmadı. Çıktıktan sonra dışarıda büyük top şeklinde bir yapı var. Burası Imax'in özel sinema salonu. Top şeklinde olmasının sebebi perdenin tamamen tavan olmasından kaynaklanıyor. Bilmiyorum tam anlatabildim mi ama kendinizi yarım bir kürenin içinde düşünün ve gördüğünüz her yer sinema perdesi. Resmen izlediğiniz filmin içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Bu tecrübeyi anlatmak biraz zor, Tijuana'ya giderseniz buraya muhakkak uğrayın. Giriş ücreti 4 usd. Birazda yemeklerden bahsedeyim. Meksika yemeklerini o meşhur tacolarını acayip sevdiğim için burada her gün ziyafet çektim diyebilirim. Birde fiyatlar ucuz olunca değmeyin keyfime :) Ana caddelerdeki restoranlarda bile güzel bir Meksika menüsünü 6-7 usd ye yiyebilirsiniz. Yok, daha da ucuz olsun derseniz aralardaki lokantalarda 4-5 usd ye kadar fiyatlar düşer. Gerçekçi olmak gerekirse bir iki yerde yediğim yemekler çok da güzel değildi. Ama sonradan dışarıdan bakılınca kalabalık olan yerlere gittim ve güzel yemekleri buldum. Siz de öyle yapın derim. Akşam gezmeleri için yine ana caddede takılıyorum ama şeytan alttan alttan dürtüyor şu tehlikeli bölgeye bir git bak diye. Resepsiyondaki adamın bahsettiği yere doğru gittim. Zaten yaklaştıkça sokaklar kararmaya ve sağda solda kötü ablaları görmeye başladım :) Biraz daha gidince varoş meyhaneler ve pek de tekin olmayan insanlar çoğaldı. Dedim daha fazla maceraya girme geri dön. Güvenli bölge olan ana caddeye geri geldim. O mekan senin bu mekan benim gir çık gezdim durdum. Buralar bildiğiniz Avrupai tarzı mekanlar ve içeride her şey hesaplı. Müzikler de iyi olunca eğlenceli vakit geçirmek kolay oluyor. 4 gecemi Tijuana'da geçirdikten sonra buradan Las Vegas'a gideyim dedim. Tabi öyle direkt gidilmiyor, önce San Diego'ya geri dönmeli oradan da otobüsle devam etmeliydim. Tijuana'da hava alanı var ama ucuz bilet bulamadığım için mecburen karayolunu tercih ettim. San Diego'dan Las Vegas'a otobüs ücreti 50 usd. Yol ise 8-9 saat sürüyor. San Diego'ya geri döneceğim ama bu seferki sınır geçişi gelişteki gibi kolay değil. Bazı Meksikalılar her gün Amerika tarafına gidip, orada gün içinde çalışıp akşam olunca da ülkelerine geri döndükleri için sınır acayip kalabalık. Ortalama bekleme süresi 3 saat. Durum böyle olunca sabah 5 de yola koyuldum. Bu saatlerde sınırın boş olduğunu internetten araştırmıştım. Ve öyle de oldu hiç sıra beklemedim. Sınırı geçtim ama sınırda sadece Amerika tarafının kontrolü var. Yani 4 gece Meksika'da kaldım ama pasaportumda Meksika ile ilgili hiçbir şey yok. Bu kadar yazdık çizdik, özeti videodan izleyin Las Vegas'a doğru devam edelim. Sınırı pasaportsuz geçme konusundaki teoriniz doğru olabilir. Ancak sanırım Amerika'nın genel politikası bu. Aynı şey ülkeyi uçakla terkederken de yaşanıyor. Benim pasaportumda sadece giriş kaşesi var, çıkış görünmüyor. Dış hatlara da pasaport kontrolü yapılmadan direk geçtik. Meksikada 4 yilim gecti baskentte ve hemen her yerini gezdim. tijuana dediginiz gibi arada kalmis bir yer tam Meksika gibi degil. Firsatiniz olursa baskenti gorun derim manyak bir sehir ama cok dikkatli olun gelirseniz. Meksikaya seyahat planim var. 4 yil orada yasadim dediniz. size sormak istediklerim var? Umarim mesajimi girursunuz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-4.html", "text": "San Diago'dan buraya gelişim yaklaşık 9 saat sürdü. Bileti Greyhound firmasından almıştım ama kesinlikle önermiyorum, başka firma bulursanız onu tercih edin. Arada bir şehirde durduk ve otobüsün değişeceğini söylediler. Tabi aldığınız bilette herhangi bir koltuk numarası yazmadığı için yeni otobüse ilk kim geliyorsa o biniyor. Otobüsün de yarısından çoğu doluydu ve ben bu otobüse binemeyip sonraki geleni bekledim. Çok saçma bir sistem. Amerika'da toplu taşıma ile kara yolu ulaşımının kötü olduğunu duymuştum ama bu kadar da beklemiyordum. Neyse Las Vegas'a indim ve ayarladığım hostel'e doğru gidiyorum. Hostel gecelik 17 usd ve kahvaltı dahil. Buraya gelip de hostelde kalınır mı demeyin çünkü tekim ve hostelde yanıma bir arkadaş bulabilirim. Not: Las Vegas'da kredi kartı kullanımına dikkat edin. Gezimi bitirip, Türkiye'ye döndükten 2 ay sonra kartımdan 1.200 USD lik bir harcama yapıldı. Bankaya itiraz ederek bu parayı ödemekten kurtuldum. Bu olayın detayları ve yurt dışında kredi kartı kullanımı için linki inceleyin derim. Otelde kalmak isteyenler için biraz bilgi vereyim. Otel bulma sitelerinden Las Vegas için gecelik 15-20 usd ye güzel oteller görebilirsiniz. Ama bu 20 usd lik otele muhtemelen 15-20 usd şehir vergisi ve aynı tutarlarda hizmet ücreti eklenebilir. Yani 15-20 usd diye gördüğünüz otel birden 50-60 usd olabilir. Rezervasyon yaparken bu detayı atlamayın derim. Hostelde biraz dinlendikten sonra odaya çantasıyla benim gibi tek gezen Fransız bir kız girdi. Muhabbet iyi gidince çıkıp Las Vegas'ı beraber gezmeye başladık. Vegas'ın en önemli yerlerinden biri The Strip denilen Bulvar diğeri ise Fermont Street. Biz önce Fermont Street'e gidiyoruz. Benim gibi arabasızsanız belediye otobüslerini kullanabilirsiniz. 24 saat geçerli otobüs kartı 15 usd. İstediğiniz kadar binebiliyorsunuz ama rakam bence gereksiz yüksek. Aynı kartın 3 gün için olanıysa 40 usd. Bizim kaldığımız hostel bu iki önemli bölgenin tam ortasında olduğu için 45 dakikalık yürümeyle her ikisine de gidilebiliyor. O sebeple belediye otobüsü için bilet almadık. Ama hava sıcak olursa yürümeniz pek mümkün değil çünkü bahsettiğim sıcak, bildiğiniz çöl sıcağıdır. Ben oradayken aşırı sıcak olmasa da öğlen saatlerinde güneşte yürümek pek eğlenceli değildi. Fermont Street yaklaşık 500 mt lik bir cadde. Her köşede farklı bir sokak sanatçısı ya da konser verilen bir yer görmeniz mümkün. Neredeyse çırılçıplak kız ya da erkekleri de görebilirsiniz. Kızlar hemşire ya da rahibe kılığında erkekler ise kimi tarzan kimisi sadece önünde bir yaprakla giyinmiş durumdalar. Gidip fotoğraf çekinirseniz 1-2 usd veriyorsunuz, onların da geçim kaynağı bu. Yine bu cadde üstünde ufak konser verilen yerler de var. Anladığım kadarıyla her akşam bu böyle. Ve tabi hepsi ücretsiz. Caddenin bir diğer özelliği de her tarafın Led, LCD, lamba, lazer ve benzeri ışık veren kaynaklarla cıvıl cıvıl olması. O kadar çok ışık var ki gece olduğu halde her yer gündüz gibi görünüyor. Ama eğlenceli bir yer. Farklı gün ve akşamlarda tekrar gelinebilir. O gün yoldan geldiğimiz için yorgunduk ve gece fazla takılmadan hostele gittik. Yol üstündeki bir hamburgercide 7 usd ye kişi başı birer menü alıp karnımızı da doyurduk. Ertesi gün hostelin yanındaki büyük otelin havuzunu kullanmaya gittik. Çünkü hostel ile anlaşmalı ve bize ücretsiz. Otelin 8. Katında ve açık havada olması da ayrı bir güzel. Orada vakit geçirip eğlendikten sonra meşhur The Strip caddesine doğru yola koyulduk. Yanlış hatırlamıyorsam bizim hostele 4 km mesafede ama sohbet ede ede yol bitiyor. Bu cadde üstünde sağlı sollu bir sürü otel mevcut. Kimisinin içinde, kimisinin önünde eğlenceli atraksiyonlar var. Hiç şu otele gidin, aman bunu da görmeden gelmeyin gibi şeyler yazmayacağım. Buraya en az bir tam gün ya da duruma göre iki gün ayırıp rahat rahat gezin derim. Sevdiğiniz ya da illa ki gitmek istediğiniz bir otel var ise otellerin bulunduğu haritaya buradan ulaşabilirsiniz. Eğer gitmek istediğiniz ücretli bir gösteri ya da şov varsa yine bu cadde üstünde indirimli bilet satan kişi yada ufak kiosklar var. Bazı durumlarda normal biletten %70 daha ucuza bilet bulabilirsiniz. O da şundan kaynaklanıyor; mesela gösteri için arka taraftaki koltuklar boş kaldı ve şovun başlamasına da yarım saat var. Bu gibi durumlarda koltuklar boşa gitmesin diye çok ucuza bilet bulunabiliyor. Amerika zaten umduğumdan pahalı bir yer çıktığı için bu tarz gösterilere ekstra para harcamak istemedim ve bir otelin içindeyken elimize tutuşturulan ücretsiz giriş kuponlarıyla oradaki gece kulübüne gittik. Sonra orası senin burası benim nerede ücretsiz giriş bulduysak daldık içeri. Eğer Las Vegas'a gelmek ve TV'lerde gördüğünüz o havuz partilerine katılmak istiyorsanız genel itibariyle bu tip şeyler hafta sonları oluyor. Planlamanızı ona göre yapın derim. Tabi unutmayın bu seferde hafta sonları oteller daha pahalı olacaktır. Burada tanıştığım bir, iki lokal insan Vegas'ın Amerika'daki en ucuz yerlerden biri olduğunu söyledi. Çok düşük rakamlara ev alınabiliyormuş. Ama gördüğüm kadarıyla şehirde kumar ve eğlence dışında pek de iş yapılacak bir dal yok. Ve çölün ortasında bir yer olunca insan gelip burada ne yapar ki diye düşünmeden kendini alamıyor. Birde şu meşhur laf vardır \"günahlar şehri\" Las Vegas diye. Bence bunu diyen Bangkok'a gitmemiştir. Bangkok'dan büyük günah şehri henüz görmedim. Vegas'ın tek farkı kumarhanelere sahip olmasıdır. Vegas çevresinde birkaç tane büyük outlet mağazaları var ama bende araç olmadığı için oralara gidemedim. İşin aslı alışveriş tarafını biraz da New York'a bırakmak istedim. Amerika'da alışveriş hakkında yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Kumarhanelerin kalbine gelip bir black jack oynamadan olmazdı. Ama her yerde minimum pul bedeli 5 usd den başlıyor. 1 usd lik oynatan yerler çok çok az. Tabi bahsettiğim black jack bildiğin gerçek, calı canlı masa oyunu, bilgisayar ya da kollu makine değil. The Strip caddesinin başında ve solda kalan bir otelin girişinde 1 usd ye black jack oynayabiliyorsunuz. Ama talep çok olduğu için boş masa bulmak zor. Filmlerde gördüğünüz o kumar oynama heyecanını ufakta olsa yaşamak isterseniz deneyin derim. Ben 10 usd lik pul aldım. Yavaş yavaş onu 45 usd ye kadar çıkarttım. Yaklaşık 2 saat oynadıktan sonra para hiç artmadığı için oyun çok sıkıcı olmaya başladı. Sonra tek seferde hepsini yatırdım ve kaybettim :) Ama oyun oynarken ne içerseniz için ücretsiz. Hatta tost vs söyleyenlerde oluyor. Yani 10 usd verip hem oyun keyfini alabilir hem de istediğinizi içebilirsiniz. Eğlenceli. Sabah Büyük Kanyon'a gideceğim. Dün internet üzerinden on-line olarak bir tur satın aldım. Vegas merkezden sabah saat 6 da alıp akşam geri getiriyor. Önce Hoover Dam köprüsünde kısa bir mola veriyor sonra Büyük Kanyon South Rim tarafına gidiyor. Bir de West Rim tarafı var ama South tarafının daha güzel olduğunu duyduğum için orayı tercih ettim. Ücret ise her şey dahil 80 USD. Sorunsuz bir turdu ve benim bulabildiğim en hesaplısıydı. Böyle bir tur almak isterseniz buradan on-line olarak benim gibi rezervasyon yaptırabilirsiniz. Kanyonun o heybetini görünce harbiden büyükmüş diyorsunuz. 5-6 tane farklı izleme noktası var ve hepsini gezmek lazım. Ama turla gidildiği için öyle 2-3 saat geçiremiyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam burası için sadece 1 saat süreniz vardı. Tura tek katılmıştım. Fotoğraf çekinirken Karen'le tanıştım. O da arabasıyla tek başına gelmiş. Muhabbet iyi gidince turdan ayrılıp Karen'le yola devam ettim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü altta gördüğünüz fotoğrafın çekildiği yere beni o götürdü. Turla devam etseydim muhtemelen oraya gidecek vaktim olmazdı. Las Vegas'a ya da yakınlarına yolunuz düşerse Büyük Kanyon'a gelmeye çalışın derim. Belki en az bir gününüz gidecek ama bence değer. Alttaki videoda baya yer verdim. Görüp kendiniz karar verin. Diğer bir sürpriz ise normalde Vegas'dan San Francisco'ya otobüs ile geçecektim. O sırada Seattle'a 140 usd ye uçak bileti bulunca ertesi sabah için hiç düşünmeden direk bileti aldım. Orayı da görür sonra karayoluyla San Francisco'ya kadar bir şekilde inerim dedim. Ama en ufak bir araştırma bile yapmadım :) Neyse uçak biletini aldım ama Seattle'da bir tane bile hostel yokmuş. İnternetten ne kadar aradıysam da bir şey bulamadım. Otel fiyatları ise benim için çok yüksekti. Gecelik minimum 100 usd civarı. Yana yakıla Couchsurfingden beni misafir edecek birilerini bulmaya çalıştım. Son anda birini buldum, gel ben de kalırsın dedi ama adresi alamadan Seattle uçağına bindim. Videoyu izleyin sonra linkten devam edelim. Uçaktan indim ama nerede kalacağım henüz belli değil. Çünkü Seattle'da hostel bulamadım, muhtemelen de yok. Otellerde çok pahalı olduğu için rezervasyon yapmadım. Son anda couchsurfing'den birini buldum, abi gel bende kal dedi ama adresi alamadan uçağa binmiştim. Allah'tan havaalanından çıkmadan bulduğum arkadaş Abdullah, adresini sms attı şimdi oraya gidiyorum. Ev nasıl çıktı, kim var kim yoktu videodan devam edelim. Abdullah sağ olsun geldi beni metro durağından aldı ve evine geçtik. Evde kız arkadaşı ve Suudi Arabistanlı Moaiad vardı. Hepsi birbirinden güzel insanlar. Seattle'da geçirdiğim o güzel 5 günü, Abdullah'ın misafirperverliğini nasıl anlatırım bilemiyorum. Eve yerleştikten sonra beraber bir yemek yedik ve tek başıma dışarıyı gezmeye çıktım. Ev zaten tam merkezde olduğu için neredeyse yürüyerek her yere gidiliyor. Burası Los Angeles'a göre daha bir hareketli, sokakları daha bir insan dolu ve anladığım kadarıyla bir tık daha kaliteli gibi. Ama tabi pahalılık konusunda her şey aynı devam ediyor. Sağda solda ne var ne yok, nasıl bir yer biraz kavradıktan sonra eve geri döndüm. Buradan çıktığınızda hemen 50 mt solunda dünyada açılan ilk Starbucks dükkanını görebilirsiniz. Logosu ve iç dizaynı tamamen eskisi gibi bırakılmış. İşin gerçeği ilk dükkan 1971 de bir blok ötede açılmış ama sonra buraya taşınmış. Bir kahve alayım derseniz çok fazla beklemeniz gerekiyor. Yine burası da çok ün saldığı için her daim kuyruk var. Daha sonra Seattle'ın simgesini haline gelmiş ve altta fotosunu gördüğünüz kulenin oraya gittik. Çevresindeki park, bahçe ne varsa gezdik. Düzgün, güzel, nezih, yeşilliği, ağacı bol güzel yerler. Daha sonra yine bu altta gördüğünüz manzara için Kerry Park'a geçtik. Buraya da vakit ayırıp gelin derim. Dingin sakin bir yer ve güzel bir şehir manzarası var. Ertesi gün Abdullah ve Angelica'yla biraz yüzmek için göl kenarına gittik. Dalından böğürtlen koparıp ufak bir piknik havasında geçti. Taa Amerika'lara gelip Seattle'da böyle bir ortam yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Hayat bu işte ne göstereceği belli olmuyor. Daha sonra Fermont Troll denilen köprü altındaki heykele gittik. Baya enteresan yerler. Adamların sanata bakışları gerçekten bir başka. Zaman zaman bu heykelin önünde etkinlikler düzenleniyor, kafalarına göre heykeli boyuyorlarmış. Seattle'a gelip de buraya uğramamak olmaz derim. Genel itibariyle gündüzlerimi böyle şehri gezerek geçirdim. Bazen Abdullah'la beraber bazen onun arkadaşlarıyla gezdik, eğlendik durduk. Akşamları ise Seattle baya hareketli bir yer. Tabi yine gece 02:00 oldu mu her yer kapanıyor. Kapandıktan sonra da yine dışarıda takılmaya devam ediyorlar. Gece hayatının döndüğü yerler Pine ve Pike Street civarları. Mekanlar genel itibariyle Los Angeles gibi bir sırtçantalıya pahalı gelecek yerler. Özellikle hafta sonları çoğu mekana giriş ücretli ve ortalama 10-20 usd arası. Genç popülasyon hayli fazla ve insanlar mekanlarda olduğu kadar sokak ve caddelerde de eğleniyor. Ayak üstü takılıp sağı solu izleseniz, gelip geçen tuhaf arabalara baksanız bile eğlenceli vakit geçirirsiniz. Abdullah buralara hakim olduğu için akşamları nereye gideceğimi düşünmeden onun sayesinde gezdik, eğlendik. Seattle'ın diğer dikkatimi çeken bir yanı da şehirde baya eşcinsel var. Hani yani az buz değil. Ama her kes kendi halinde. Bu tip konuları fazlasıyla aştıkları için kimsenin kimseye karıştığı ya da tuhaf baktığı bile yok. Yani en azından benim gördüğüm öyleydi. Son olarak eğer Jimi Hendrix hayranıysanız merkezde Pine street üstünde adamın sağlam bir heykelini dikmişler. Oraya da bir uğrayabilir sonrada buraya çok yakın ve enteresan ismiyle kafalara kazınacak olan Dick's Burger'de güzel bir hamburger yiyebilirsiniz. Seattle'da süper ötesi bir 5 gün geçirdikten sonra San Francisco'ya otobüs ile geçeceğim. Bilet 125 USD. Evet çok pahalı. Böyle rotasız, plansız gezince maalesef son dakika biletleri çok pahalıya kaçabiliyor. Uçak biletleri ise minimum 250 usd olduğu için mecburen otobüsü seçtim. Normal şartlarda yol 22 saat sürmesi gerekirken aksaklıklar yüzünden 27 saate gidebildim. Neyse linkten devam edelim. Rica ederim. Kanyon civari da karavanla takilanlar vardi. Ama hic sormadim nasil yapilir, kac liradir diye. Mehmet'in izni ile Kanyon ile ilgili bilgiyi biz paylasalim istedik. Buyuk Kanyon'da bazi yuruyus yollari ve o yol uzerinde kamp yapmak ayrica rafting yapmak icin izin gerekiyor. Hangi yuruyus yolu, hangi bolgeden rafting yapabileceginizi web sayfalarindan aciklamislar. Biz de Buyuk Kanyon yazimizda bu linklere yer verdik... Yazinin en alt bolumune dogru rafting ve kamping ile ilgili izin alinacak bilgilerin oldugu web sayfalarini bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-5.html", "text": "Seattle'dan başladığım yolculuk maalesef 27 saat sürdü ve hayatımın en saçma yolculuklarından biriydi. Paraguay'dan Bolivya'ya yaptığım 29 saatlik yolculuktan bile daha berbattı diyebilirim. Kısaca anlatayım ne olduğunu. Otobüs biletleri pahalı olduğu için Seattle'dan San Francisco'ya uçak bileti bakayım dedim ama plansız, programsız ve rotasız gezdiğim için son dakika fiyatları çok yüksekti. Mecburen yine Greyhound denilen berbat bir otobüs firmasına kaldım. Bilet azda değil 125 usd. Öncekiler gibi bilette herhangi bir koltuk numarası yok, ilk gelen otobüse biniyor. Eğer otobüs dolduysa binemiyor ve bir sonrakine kalıyorsunuz. Tabi bir sonraki artık ne zaman gelirse. Neyse Portland terminaline geldik ve burada otobüs değişeceğini söylediler. İndik ve diğer otobüsü bekliyoruz. 5 dakika geçmeden diğer otobüsün 3 saat sonra kalkacağı anonsu yapıldı. Gece yarısı Portland'ın alakasız bir yerinde bulunan terminalde 3 saat bekledik. Diğer otobüs geldiğinde elimi hızlı tutup hemen bindim. Binemeyenler sonraki otobüse kaldı. 5-6 saat gittikten sonra bu sefer başka bir şehirde terminale gittik ve tekrar otobüs değişeceği söylenildi. İndik ve diğer otobüs için en az 2 saatte orada bekledik. Terminal küçük ama içi insan doluydu. Tabi yeni gelen otobüse önce binmek için kapıda herkes yerini aldı. Ben de son koltuklardan birine geçebildim. Yine binemeyenler sonraki otobüse kaldı. Böyle saçma 27 saat süren yolculuk sonunda San Francisco'ya varabildik. Herhalde Greyhound firmasından sakın bilet almayın desem yanlış olmaz. Seattle'da olduğu gibi burada da konaklama çok pahalı olduğu için couchsurfing üzerinden bulduğum Hintli bir arkadaşın evine gidiyorum. Gidiyorum ama otobüs rötar yaptığı için saat olmuş gece 12. Adamla daha önce hiç görüşmedim, sadece bir iki kere mesajlaştık ve adresi aldım o kadar. Neyse şimdi eve gidiyorum. Yazdıklarımın bir özetini videodan izleyip devam edelim. Gördüğünüz gibi Balu beni çok sıcak karşıladı. Adam hangi yemeği sevdiğimi bilmediği için 3 çeşit yemek hazırlamış. Biri vejetaryen, biri domuz etli diğeri de tavuk etli. Yani ne diyeceğimi şaşırdım. Gelmeden önce Hintli olduğunu biliyordum. Şu an ise onun hakkındaki düşündüklerim ve ön yargılarımdan dolayı kendimden utanıyorum. Bunu laf olsun diye söylemiyorum gerçekten benim için iyi bir hayat dersi oldu. Tabi adamın evi de acayip güzeldi. Manzarası, konumu, temizliği benim gibi gezen biri için rüya gibi bir ev. Yedek anahtarları verip sen yarın kafana göre takılırsın dedi. Çünkü sabah 8 de işe gidecek. 3 gece bu süper evde kalıp San Francisco'yu baya bir gezdim. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra attım kendimi dışarı. Yürüyerek gezmeyi seven birisi olduğum için ilk gördüğüm kahve dükkanından bir kahve alıp yavaş yavaş San Francisco sokaklarında yürümeye başladım. Ara ara mola vererek Golden Bridge'e kadar yaklaşık 3 saat yürüdüm. Sanırım burası San Francisco'nun en meşhur yeri. Bir fotoğrafını da paylaşıyorum. Sonra buradan belediye otobüsüyle merkeze doğru gittim. Tek yön bilet 2 usd ve şoföre ödeme yapabiliyorsunuz. Amerika'da en çok siyahi insanı San Francisco'da gördüm. Din, dil, ırk ayrımı yapmak tabiatımda yok. Hatta dünyanın her yerinde ezildikleri için siyahilere hep sıcak bakmışımdır. Nerede görsem muhabbet etmeye çalışırım. Ama sanki buradakiler biraz kaba ya da ne bileyim bir tık soğuk gibi geldiler bana. Yani belki yanlış insanlarla karşılaştım bilemiyorum ama kaldığım 6 gün sonundaki izlenimim böyleydi. Sokak sanatını sevdiğim için merkez bölgede sayılabilecek Clarion Alley sokağına gittim. Burasının özelliği sağlı sollu her duvarda grafitiler var. Ve bu grafitiler sürekli değişiyormuş. Benim gittiğimde de enteresan eserler vardı. Altta bir kaçını paylaşıyorum. Bu küçük sokağı da gezdikten sonra ana caddelerde dolandım. Sağlı sollu dükkanlar, mağazalar var ama kayda değer pek bir şey görmedim. Şimdi ise diğer bir turistik bölge Fisherman'sdeyiz. Burası sürekli turist kaynıyor. Çünkü yapılacak baya bir atraksiyon var. Önce In-N-Out Burger'da animal style bir menü alıp karnımı doyurdum. Menü fiyatı 10 usd ama yediğiniz hamburger çok çok iyi. Los Angeles ve ya San Francisco'ya gelirseniz muhakkak deneyin derim. New York ya da birçok başka eyalette şubesi yok. Fisherman's bölgesi çok turistik olduğu için hediyelik dükkanlar ve benzeri mağazalardan bir hayli var. Ama tahmin edersiniz ki fiyatlar yüksek. Biraz dolanıp eski atari salonunun olduğu bölgeye gittim. Burası çok eğlenceli bir yer. Her şey 80-90 lardan kalma atari konsollarıyla dolu. Ve 1 usd karşılığı sevdiğiniz konsolda oynayabiliyorsunuz. Nostalji yapmak için birebir. Bu bölgede bir sürü pier var ve bazılarının kendine has özellikleri de var. Mesela pier 39 hep denizaslanları ile dolu. Şehrin içinde bu kadar çok denizaslanını görmek tuhaf geliyor ama onları izlemek de ayrı bir keyif. Nasıl oluyor da denizaslanları burada her gün böyle güneşleniyor derseniz hikayesi şöyle; 1989 yılında pier inşa edilirken çalışmalara biraz ara verilmiş. O sırada denizaslanları burayı keşfederek güneşlenmeye başlamışlar. İnsanlar da bakmış hayvanlar burayı sevdi kimse onlara karışmamış. O gün bugün sürekli iskeleye çıkıp güneşleniyorlar. Tabi Amerikalıların hayvanlara verdiği bu değeri görüp de saygı duymamak imkansız. Darısı bizlere deyip devam ediyorum. Bir akşam Balu'yla baya sohbet ettik. Kendisi yazılımcı ve büyük bir firmada çalışıyor. Ama onun istediği şey Avrupa'ya gelip yaşamak. Sebebi ise Amerika'daki çalışma şartlarının ona ağır gelmesi. Ve yıllık izinlerinin az olduğundan yakınıyor. Almanya ya da Fransa'nın bizim iki katımız kadar yıllık izin ve resmi tatillerinin olduğunu söylüyor. Oturduğu evi almış ve 2 yıl içinde borcunun bitmesini bekliyor. Sonra uzun bir dünya gezisine çıkmak gibi planları var. Amerika gezim boyunca tanıştığım kişiler de benzer şeyleri söyledi. Amerika'da hayat standartları yüksek, ev araba alabiliyorsun ama herkes fazla tatil olmamasından yakınıyor. Bunu da dipnot olarak geçeyim dedim. Şehrin tam merkezinde bir hostel ayarladım. Fiyatlar çok yüksek olduğu için bulabildiğim en düşük fiyatlısı buydu. 8 kişilik odada yatak ücreti kahvaltı dahil 55 usd. Yani bir hayli fazla. Gelelim gezilebilecek bir başka bölge Golden Gate Park'a. Bu kadar pahalı bir şehrin tam göbeğinde bu kadar büyük bir park nasıl oluyor idrak etmek, anlamak biraz zor. Hele benim gibi bir Türk vatandaşı için daha da zor. Burayı biraz New York'taki Central Park'a benzetiyorum. İçeride göller, botanik parklar, uçsuz bucaksız yeşillikler, müzeler, tenis kortları, stadyum, spor yapılacak alanlar yani bir dünya şey var. Hangi birini anlatayım bilemiyorum. En iyisi mi buradaki park haritasından siz bakın. Hangisine ilgi duyuyorsanız orayı gezin derim. Vaktiniz varsa burada bir tam gün geçirilir o derece büyük. Evde yatak olamaması çok önemli değildi çünkü uyku tulumum var. Yere sermek için matı da Brain'dan aldım. Evde ne kadar eşya olmasa da videoda göreceğiniz gibi baya güzel. Özellikle bu kadar pahalı bir şehirde böyle bir evde yaşamak çok kolay değil. Biraz da bu pahalılıktan bahsedeyim. Balu ve Brain ile bu konuyu konuştum ve ikisinin de dedikleri aynı. Meşhur silikon vadisi San Francisco'ya yapıldıktan sonra büyük firmalar ofislerini hatta şirket binalarını buraya taşımışlar. Günden güne firmalar ve çalışanlar çoğaldıkça bunlarla doğru orantılı olarak ev kiraları, ev fiyatları, otopark ücretleri, yeme-içme yani aklınıza ne gelirse yavaş yavaş artmaya başlamış. Balu aldığı eve 500 bin USD vermiş. Brain'in oturduğu evin aylık kirası ise 3.000 usd ise. Artık gerisini siz düşünün. Hele merkezde bir yerde gördüğüm otopark ücreti dudak uçuklatan cinstendi. Merak edenler buradan bakabilir. Bugün 90 metreyi bulan ağaçlarıyla ünlü Muir WoodS'a gideceğim. Normalde günlük turlara katılıp 40-50 usdye gidebilirsiniz ama ben belediye otobüslerini kullanarak gidiş-gelişi 9 usd ye çıkardım. Vaktiniz varsa sizde toplu taşımayı kullanın derim. Bu doğal parka giriş ise 7 usd. Burası gerçek bir doğal park çünkü içeride bildiğiniz ceylanları doğal ortamlarında görebiliyorsunuz. Parkın içi farklı parkurlardan oluşuyor. Yürüyüşü seviyorsanız gözünüzün kestiği parkurdan girip, doğayla baş başa kalabilirsiniz. Ben kısa kulvarlardan birini seçerek yaklaşık 2 saat içeride vakit geçirdim. Hayatım boyunca gördüğüm en uzun ağaçlar buradaydı. Neredeyse bir futbol sahası kadar uzunlukta olanları bile var. Aslında benzer ağaçlar için Redwoods denilen yer daha güzel ama oraya gitmek hem çok zaman alıyor hem de araba şart. O sebeple Muir Woods ile idare ettim. Ama vakit ve imkanınız varsa burayı es geçip Redwoodsa gidin derim. Zaten googledan fotoğraflara bakınca niye öyle dediğimi anlayacaksınız. Alışveriş konusunu merak ediyorsanız daha önce ki yazılarımda da belirttiğim gibi Amerika'da Alışveriş yazıma bakmanızı öneririm. Gelelim birazda gece hayatına. San Francisco beklide Amerika gezim boyunca en hareketli gecelere sahip yerdi. Özellikle siyahilerin ağırlıkta olduğu gece kulüplerini daha da çok sevdim. Yalnız mekanlara giriş genelde ücretli. O mekan senin bu mekan benim gezeyim derseniz bütçeyi zorlarsınız. Zaten gece 2 olunca her yer kapanıyor onun için düzgün bir yer belirleyin ve direk oraya gidin, gece bitene kadar da takılın derim. 3-4 katlı ya da farklı sahneleri olan yerleri seçerseniz sıkılmadan eğlenceli vakit geçirirsiniz. İçeride de fiyatlar benim gibi gezen birisi için maalesef yüksek. Ama Amerika'nın her yerinde olduğu gibi burada da insanlarla iletişim kurmak gayet kolay. Çekinmeyin, tanışın. 2 gece Brain'in evinde misafir olduktan sonra toplamda 6 gün kaldığım San Francisco'dan ayrılıyorum. Burayı gerçekten sevdim. Batı yakasına tekrar geleceğimi sanmıyorum ama olur ya gelirsem ilk uğrayacağım yer burasıdır. Şimdi Los Angeles'a otobüs ile geçeceğim. Bu seferki bileti Greyhound'dan değil Boltbus'dan aldım. Gayet konforluydu, tavsiye ederim. Fiyat 40 usd. Los Angeles'da 2 gün kalıp oradan New York'a geçiyorum. Abi Greyhound'a epey giydirmişsin :) Bozeman/Montana'dan New York'a 55 saatte anca götürebilmişti bizi. Yolda yaşlanmıştım resmen.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-gezi-notlari-6.html", "text": "Ve nihayet en güzeli sona sakladığım şehirdeyim. Gelmeden önce her ne kadar evinde kalacak birilerini aradıysam da maalesef bulamadım. Ve burası öyle bir yer ki hosteller bile 60 usd den başlıyor. Son çare Çin mahallesinde otel diyemeyeceğim bir misafirhanede oda tuttum. 2 gece için 95 usd ödedim. Kahvaltı vs hiçbir şey yok. Ve oda 4 m2 bile değil. Kaldığım bu yer için her şey olumsuz ama tek iyi yanı bulunduğu bölge çok iyi. Nerdeyse Manhattan'da gezilecek her yere yürüyerek gidilecek mesafede. 2-3 saatlik uykudan sonra kalkıp dışarıyı gezmeye başladım. Yakın olduğu için direk 11 eylül saldırısının yapıldığı ve o büyük binaların olduğu yere gittim. Saldırıya uğrayan iki kulenin yerine anıt yapılmış ve hemen yanında bununla ilgili bir müze de var. Ama müze girişi ücretli olduğu için girmedim. Burada dikkat çeken başka bir şey daha var. O saldırıda her yer harabeye dönerken ufacık bir ağaç sapasağlam kalmayı başarmış. Daha sonra ağacın etrafını çevirmişler ve önünde de detaylı bir açıklama var. Burayı es geçmeyin derim. Yüksek bina görmekten bıktığım için buralar bana pek cazip gelmedi. Ama bu tip yapılara ilginiz var ve mimari fotoğraf çekmek istiyorsanız bu bölgeyi seveceğiniz kesin. Yine buralara yakın olan o meşhur boğa heykelini görebilir, Wall Street'e de uğrayabilirsiniz. New York borsa binasının önü sürekli demir bariyerler ile çevrili ve etrafta polisler var ama fotoğraf çekmek serbest. Buralarda sokaklar dar ve binalar çok yüksek olduğu için gökyüzünü zor görüyorsunuz. Yine fotoğraf çekmeyi sevenler için güzel yerler. Gelelim meşhur özgürlük anıtına. Buradaki deniz kenarından görülebilse de biraz uzak kaçıyor. İsterseniz ücretli turlardan satın alıp heykelin yanına hatta içine de girebilirsiniz. Benim içeri girmek gibi bir merakım olmadı için ücretsiz olan yöntemi tercih ettim. O da karşı tarafta kalan Staten Island'a giden feribota binerek, özgürlük heykelinin önünden geçmek. Bu feribot niyeyse çift tarafa da ücretsiz çalışıyor. Ne iş anlamadım. Zaten içi full turist dolu. Bu feribot nereden kalkıyor, nasıl bulacağım demeyin kalabalığı takip edin herkes oraya gidiyor :) Gidiş, gelişte de özgürlük heykelini doya doya görüp fotoğrafını çekebilirsiniz. Eğer tekne turu satın alsanız da neredeyse bunun gibi bir şey oluyor diyebilirim. Tabi tercih size kalmış. Özgürlük heykeli sinemalarda ya da tv lerde gördüğünüz gibi büyük bir heykel değil. Hatta görünce bumuymuş diyebilirsiniz. Hollywood bize yıllarca nasıl bu heykeli heybetli göstermiş şaşıracaksınız. Diğer enteresan bir konu da New York'taki mazgallardan hep filmlerdeki gibi buharlar yükseliyor. Yazın orada olduğum halde durum böyleydi. Kışları ise bu daha da belirgin oluyormuş. Sıcak oluyor diye evsizler, kışın bu mazgalların üzerini severlermiş. Yalnız bu olayı görmedim, duyduğumu yazıyorum. Gelelim bir diğer Hollywood malzemesi Brooklyn köprüsüne. Köprü yayalara serbest, yürüyerek ya da bisikletinizle karşıya geçebilirsiniz. Ortasına doğru geldiğinizde Manhattan'ın o güzel manzarasını görebilirsiniz. Birçok filme sahne olmuş bu köprüyü de gördükten sonra bu yazdıklarımı özetleyen şu videoyu izleyin devam edelim. Yazının başında dediğim gibi kaldığım yer berbat olduğu için bir yandan da sürekli couchsurfing üzerinden evinde kalacağım birilerini arıyorum. Nihayet bir arkadaş buldum. Aslında evinde benim gibi başka bir gezgin daha var ama yine de gel kalabilirsin dedi. 2 gece kaldığım ve dosdoğru hiç uyuyamadığım bu otelden ayrılıp arkadaşın verdiği adrese doğru gidiyorum. Evin nasıl olduğunu, nasıl buluştuğumuzu alttaki videodan görebilirsiniz. Ev biraz ufak, bir oda bir salon ve evde yaşayan 3 tane de köpek var. Diğer surfer ise Çinli ve dünyayı gezmeye yeni başlamış. Beni takip edenler iyi kötü bilir, gezdiğim ya da kaldığım yerleri övme çabasına hiç girmem. Sevdiysem sevdim, berbatsa berbat derim. Diğer otel, böcekli diye bu eve geldim ama yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Bu evdeki böcek popülasyonunu anlatmam pek mümkün değil. Banyoda başka tür, mutfakta başka tür, yattığım yatağın içinden ise bambaşka türler yaşıyor. Bir ev nasıl bu kadar böcekli olur anlayamadım. Hamam böcekleri duvara tırmanıp tavanda geziyor. Hamamböceği dediğin yerde olur, bunlar bildiğin evrim geçirmiş. New York'a gelmeden önce Los Angeles'da evinde kaldığım arkadaşlar, New York böcekleri ile de meşhurdur dikkat et demişti ama ne yalan söyleyeyim hiç ciddiye almamıştım. Eğer böceklere tahammülünüz yoksa konaklayacağınız yeri iyi seçin, rezervasyon yaparken otel hakkındaki yorumların hepsini iyi okuyun derim. Şimdi çıkıp gezmeye devam edelim. Bu sefer meşhur 5. Caddeden devam ediyoruz. Sağlı sollu bir sürü mağaza ve alışveriş yapılacak yerler var. Bu konu için Amerika'da Alışveriş yazıma bakabilirsiniz. Aslında sadece 5. değil bu cadde çevresindeki 6 ve 7. caddelerde de gezilip görülecek yerler var. Hatta ona dikey gelen diğer caddeler de gezilir. Alın elinize kahvenizi sağı solu seyrede seyrede, her milletten tuhaf tuhaf insanları görerek gezin derim. Yalnız buralara öyle bir gün yetmez, gelirseniz biraz daha fazla zaman ayırın ve hakkını vererek gezin. Yorulduğunuzda gördüğünüz bir park ya da meydana oturup sokak sanatçılarını izleyin, başkalarıyla tanışın, hiçbir şey yapmazsanız gelen geçini seyredin o bile keyif verecektir. Akşama kadar böyle vakit geçirdikten sonra geldim Times Meydanına. Burası tv lerde gördüğümüz gibi hep cıvıl cıvıl. O kadar çok Led ekran var ki ortalık neredeyse gündüz gibi. Aynı Las Vegas'da olduğu gibi burada da çok fazla sokak eğlencesi bulabilirsiniz. Farklı akşamlarda buraya iki defa geldim, ikisinde de hiç sıkılmadan vakit geçirdim. Eğlenceli bir yer. Aşırı turistik olsa da güzel. Sonraki günümün büyük kısmını Central Park'a ayırdım. 5 saatimi burada geçirdiğim halde parkın ancak %25 ini görebilmişimdir. Burayı sadece park zannederken bildiğin şehir çıktı. İçinde neredeyse her türlü sporu yapabilecek yerler, uçsuz bucaksız yeşillikler, paten kayabileceğiniz özel alanlar, göller, havuzlar devasa büyük bir yer. Ve bu yerin yanı gökdelenler ile dolu. Ve bu yer New York'un göbeğinde. Ve bu yer kesin ve net medeniyetin göstergesi. Yeşilliğin, ağacın, parkın ne denli önemli ve güzel olduğunu görmek için buradan daha iyi bir yer var mıdır bilemiyorum. New York için 4 gün iyi kötü yeter herhalde diyordum ama yetmiyor. İmkan varsa buraya 1 hafta ayırıp sindire sindire gezmek en güzeli. Vakit kaybetmeyeyim diye hiçbir müzeye gitmedim. Ama biliyorum ki buraya tekrar gelip o seferde müzeleri ziyaret edeceğim. Gece hayatı içinse New York'ta alternatifler çok. Her keseye uygun gideceğiniz yer bulursunuz. Evinde kaldığım arkadaş East Village bölgesini tavsiye etti ve akşamlarımı orada geçirdim, bazen de beraber geçirdik. Anladığım kadarıyla burası en hesaplı gece eğlencesinin olduğu bölgelerden biri. Her taraf gençlerle dolu, onlarca bar ve club var. Tabi yine diğerlerinde olduğu gibi burada da girişler genelde ücretli. O gün hangi mekanda nasıl bir atraksiyon var googledan bakın elbet tarzınıza göre bir şeyler bulursunuz. Ben bir akşam 80 ler partisine gittim, süper eğlenceliydi. Birde hiç bahsetmediğim ulaşım konusuna değineyim. Her yere metro ve otobüsü kullanarak gittim. Zaten metro ağını anlatmama gerek yok, şehri komple sarmış durumda. Metro ve ya otobüs için tek yön ücreti 1,5 usd. Aldığınız bilet ile 2 saat içinde başka bir hatta ücretsiz aktarma yapabilirsiniz. Metronun akşamları güvensiz olduğunu birçok Türkçe forumda okumuşsunuzdur. Güvenlik takıntılı bir ülke olduğumuz için bu tip şeylere çok hassasız! Her gece metroyu kullandığım halde en ufak bir problem dahi hissetmedim. Herkes kendi halinde takılıyor. Elbet delinin biri çıkıp problem yapabilir ama bu tarz bir olay hemen hemen dünyanın her yerinde olabilir. Ulaşım için günlük, haftalık ya da aylık kartlar da mevcut. Kendi gezimde o kadar çok in bin yapmayacağım için bu kartlardan almadım. New York'ta o kadar çok yoğun gezdim ki anlatmadığım, atladığım yeler muhakkak vardır. Empire State binasına çıkmadım, isterseniz notlarınız arasına alın. Little Itlay'e gidebilirsiniz ama bence pek bir esprisi yok. Çin yemeklerine ilginiz varsa China Town'u seversiniz. New York halk kütüphanesine gidebilirsiniz. Ve kilise gezmeyi seviyorsanız gökdelenlerin arasında kalan ama adlarını unuttuğum birkaç tanesine uğrayabilirsiniz. Bugün itibariyle 32 günlük Amerika gezimi bitirdim. Şimdi dönüş yolundayım. İlk söyleyeceğim şey Amerika yaşamak için on numara memleket ama gezmek için pahalı. Hele benim gibi düşük bütçeli geziler yapıyorsan buraya gelmek yerine Güney Amerika'ya git, çok daha fazla yer görürsün. Bulunduğum çoğu yerde herhangi bir tarih gör medim, öyle bir beklentin olmasın. İnsanları çok kibar. Sabah evden çıktığında günaydın demeden geçmiyorlar. Yolda durdurup t-shirtün çok güzelmiş diyenler çıkabilir. Bir iki tanesi değil onlarcası diyebilir. Belediye otobüsüne biniyorsun şoför merhaba ya da günaydın diyor. Pasaport kontrolüne giriyorsun polisler kibar. Her yerde park, bahçe var. Yeşile çok önem veriyorlar. Kanunları çok net ve bu yüzden genel itibariyle herkes kurallara uyuyor. Düzgün bir işin varsa, ev ve araba almak kolay. Spor arabaya binmek bizdeki gibi zenginlik göstergesi değil. Yani araban statünü belirlemiyor. Çok fazla evsiz var ama genel itibariyle zararsızlar. Amerika'nın en büyük problemi petrol, Suriye ya da İran değil bence obezite. Bu kadar çok aşırı kilolu insan göreceğimi tahmin etmemiştim. İnsanların siyasetle pek ilgisi yok. Ben belediye başkanını seçtim gerisini bilmem modundalar. Uçsuz bucaksız sahilleri var. Türkiye denince \"sizde kadınlar başı açık gezebiliyor mu?\" sorusunu duyman mümkün. İnsanlarla iletişim kolay, tanışıp kaynaşıyorsun ama bir kademe ilerisi zor. TV yi çok seviyorlar. Alışveriş, evet bize göre ucuz ama çok da abartılacak kadar değil. Eğer outletlerde indirim zamanı bedenine uygun bir şeyler bulursan o zaman size hak veriyorum çok ucuz. Mesai saatlerinde dışarıda işsiz adam görmek zor. New York hariç diğer bulunduğum yerlerde herkes, her yere arabayla gidiyor, sokaklarda insan görmek zor. Fast foodu seviyorlar. Amerikan dizilerindeki gibi benzer hayat yaşıyorlar. Yemeği dışarıdan alıp evde yiyorlar. Otur orada ye, niye eve getiriyorsun anlamış değilim. Çok fazla kitapçı ve plak dükkanı var. Okumayı seviyorlar. Gezmeyi seviyorlar. Evsizlere yardım yapmayı seviyorlar. Bir şey sorduğunda yardım ediyorlar. 200 dolara yeni iphone satmıyorlar, inanmayın. Sokak sanatçıları çok iyi. Belki de birçoğu bizdeki sözde sanatçılardan daha iyidir. Restoranda yemek yersen, istesen de istemesen de bahşişi alıyorlar. Çok fazla ikinci el ürün satan dükkan var. E-bay boş yere buradan çıkmamış. Spor yapıyorlar. Evet obezite ile ters ama öyle. Sağlık hizmetleri pahalı. Orada yaşayacaksan sigorta şart. Hem sen hem evcilin için. Kahveyi seviyorlar. Kahveyi çok seviyorlar. Büyük arabayı seviyorlar. Evcilleri seviyorlar. Hayvanları seviyorlar. İş çıkışı bir bara gidip takılma olayları hep var. Metroda elinde bir ipod yada benzeri aletle sesli bir şekilde müzik dinleyen siyahiyi hep görebilirsin. Aynı metroda 3 tane deliye rastlayabilirsin. İnip otobüse binersin, bir 3 tane deliye de orada rastlarsın. Daha önce hiç bir ülkede bu kadar çok deli görmemiştim. New York bam başka bir şehir, hem korkutuyor, hemde kendini sevdiriyor. Böcekler haricinde korkulacak bir yanına rastlamadım:) ama sevilmeyecek yer değil. NYC'de konaklamayı hallettiyseniz gerisi kolay. Miami ya da Cancun'a henüz gitmediğim için bir şey diyemiyorum. Ama NYC için ortalama 1 hafta ayırırsanız güzel olur. Devamında ucuz bilete göre başka yerlere de gidersiniz. Hiç olmadı Boston'a geçilir. Las Vegas'a ucuz bilet muhakkak bulunur. Bakarsınız duruma göre. Alışveriş için ise ben biraz gerçekçi yazmayı seviyorum. Şansınız varsa indirimdeki ürünlerden, bedeninize uygunu bulursanız gerçekten ucuza alırsınız ama bulmak çok kolay değil. Dediğiniz Amerikan markaları ucuz olabiliyor ama bazı ürünleri de çok kalitesiz, bizim buraya gelenler gibi değil. Woodbury'e gitmedim. Toplu taşıma ile gidilmiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Alisverisini New Jersey den yapabilirsin. Outletlerde vergi yok. Jersey Garden bunlardan birisi. Secaucus bolgesinde Calvin Klein, Tommy, Gucci gibi markalarin outletleri var. cogu kisi bilmez. Century21 magazalarinda da seri sonu markalar yakalarsin. Woodburry e ille de gitmek istiyorsan, Otobus ile gidersin. sanirim kisi basi $45 olmasi lazim. Ama donuste otobusu yakalaman lazim birde 3-5 kisi olmuyor otobus bekleyen. Bazi taksi limousine sirketleriyle anlasabilirsin. Eger bu secenegi dusunursen de, nyc dan yapma. NJ tarafina gec. kopru ucreti odemek zorunda kalma. faturaya ekleniyor cunku. bircok turk taksici mevcut. http://www. elitetaxinj. com sayfadan contact formuyla irtibata gecebilirsin. en kisa surede donus yapacaktir. ayrica ny da alisverisin tek seferde $100 ve uzeri olursa ekstra vergi oduyorsun."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/amerika-turist-vizesi-nasil-alinir.html", "text": "Bildiğim kadarıyla bizler için alınabilen en zor vize İngiltere ve Amerika vizesi. İlk başta bu gözümü biraz korkutsa da sonrasında Amerika vizesine başvurmaya karar verdim. Ülkeye ne zaman ve nasıl gideceğim belli değildi ama vizeyi alalım elbet gideriz düşüncesiyle işlemlere başladım. Başvurduğum vize \"göçmen olmayan vize\" yani turist vizesi. Öncelikle alttaki linke giderek DS-160 formunu doldurmanız gerekiyor. Linke tıkladıktan sonra Türkiye/İstanbul ya da Ankara'yı seçip devam ediyorsunuz. Bu DS-160 formu bir hayli uzun ve onlarca soru var. Bu arada form Türkçe değil İngilizce. Ama sorular cevap verilemeyecek türden değil. Ben bile yarım yamalak İngilizcemle doldurabildiysem sizde sıkıntısız doldurursunuz o yüzden rahat olun. Kendi tecrübeme ve daha önce eşin, dostun aldığı vizelerdeki bilgilerime dayanarak formu doldururken tavsiye edebileceğim birkaç nokta var. Formu doldururken dijital olarak vize fotoğrafını yüklemenizi öneririm. Bu fotoğraf olmadan da devam edip başvuruya gidince fotoğraf teslim edebilirsiniz ama bir daha uğraşmaktansa 5cm'e 5cm Amerika Vize standartlarında çekilmiş fotoğrafınızı forma yükleyin. Eğer fotoğrafınız standartlara uyuyorsa başvuruda sizden ekstra fotoğraf talep etmeyip verilecek vizede bu fotoğrafı kullanacaklar. Tabi yine de başvuruya giderken siz bir fotoğraf götürün ne olur olmaz. Ayrıca fotoğrafın son 6 ay içinde çekilmiş olması gerekiyor. Bunu anlamak içinde götürdüğünüz fotoğrafın pasaport fotoğrafıyla aynı olup olmadığına bakıyorlar. Eğer aynı ise yenisini çektirip gelin diyorlar. ABD vize fotoğrafı için arka fon beyaz ve alttaki standartta olmalı. Formda diğer bir kısım ise Amerika'ya kimin yanına gideceğiniz bölümü. Burada \"ben tek başıma gideceğim, orada tanıdık kimsem yok\" diye bir seçenek maalesef mevcut değil. Ya Amerika'da ikamet eden birinin isim, adres ve telefon bilgilerini gireceksiniz ya da orada ziyaret edeceğiniz bir firma bilgisi girmek zorundasınız. Daha önce edindiğim bilgilere göre eğer Amerika'da bir tanıdık gösterirseniz yetkililer, oraya gidip geri dönmeme ihtimalinizi daha yüksek bulabiliyormuş. Bu sebeple Amerika'da akrabam olduğu halde onu belirtmedim ve firma bilgisi kısmına New York'ta bir hostel adresi girerek o bölümü geçtim. Formda yine birçok kişinin sorduğu şey \"aylık gelire ne yazdın?\". Resmi olarak sigortam asgari ücret üzerinden ödendiği halde aylık gelirime 1.500-2.000 USD işaretledim. Son olarak gitme amacınız turistik amaçlıysa vize kategorisini B2 seçmeniz gerekiyor. B2 kategorisi hem sağlık/tedavi için hem de turistik amaçlı gitmek isteyenleri kapsıyor. Diğer bir detay ise forma başlarken sistem size bir numara veriyor. O numarayı bir kenara not edin ve form çok uzun olduğu için bilgileri girerken ara ara formu kaydetmeyi unutmayın. Çünkü 3-4 dakika hiçbir şey yapmadan bekleyince sistemden bir şekilde atılıyorsunuz. Sonrasında ilk başta size verilen form numarası ve güvenlik sorusunu cevaplayarak kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. İsterseniz bu kayıt işlemini formu bilgisayarınıza yükleyerek de yapabilirsiniz, tercih size kalmış. Onaydan sonra size bir barkod numarası veriliyor. Bu barkod numarası sizin vize başvuru biletiniz gibi bir şey. Formda her şey bittikten sonra aynı konser bileti gibi pasaport bilgilerinizi ekranda görüyorsunuz ve randevuya giderken bu bileti yanınızda götürmeniz gerekiyor. DS-160 formunu götürmüyorsunuz. Ayrıca bahsettiğim bilet örneği forma girdiğiniz e-mail adresinize de gönderiliyor. Buraya kadar olan kısmı hallettiyseniz artık form tarafıyla bir işiniz kalmıyor. Sıra randevu almaya geldi. Alttaki linke tıklayarak Amerikan Konsolosluğunun Türkiye resmi sitesine gidiyorsunuz. Üstten \"hesap oluştur\" sekmesine tıklıyorsunuz. Yeni hesap oluşturmak için gerekli bilgileri giriyorsunuz. Sisteme giriş yaptıktan sonra sıra randevu almaya geldi. Ben randevuyu alırken 3-4 gün sonrasına yer olmadığı için yaklaşık 20 gün sonrası, sabah 10:45'i seçmiştim. Eğer gitmek istediğiniz günde boş yer yoksa site üzerinden konuyu açıklayıcı bir mail atarsanız randevu günüyle ilgili yardımcı oluyorlarmış. Ama bunlarla uğraşmak yerine başvurunuzu erkenden yapıp kafanıza göre bir randevu günü seçmek yerinde olacaktır. Saat seçerken öğleden sonrası için seçim yapılamıyordu. Anladığım kadarıyla randevular sadece öğleden önce yapılıyor. DS-160 formunu doldurdunuz, ödemeyi yaptınız ve randevuyu aldınız. Artık geriye bu yukarıdaki evraklardan hazırlayabildiğiniz kadarını yanınıza alıp görüşmeye gitmek kalıyor. Ben İstanbul'daki konsolosluğa gitmiştim. Evrakların bazılarını hazırlayıp yola çıktım. Daha önce vize almaya gidenlerle konuştuğum kadarıyla herkes çok heyecanlı oluyormuş. Bu heyecan yüzünden mülakatta rahat konuşamıyor ve dolayısıyla vizeyi almak güçleniyor diye duymuştum. Genelde rahat bir tavrım olduğu için bu konuda heyecan yapmadım. Ne olsa gezmeye gideceğim verirlerse verir, vermezlerse vermezler modundaydım. Size tavsiyem bu vize işini gözünüzde büyütüp heyecan yapmayın. Çünkü görüşmeyi beklerken gördüğüm insanlar beni acayip şaşırtmıştı. Birazdan gördüklerimi anlatacağım. 10:45 de olan randevum için saat 9:30 gibi konsolosluğa vardım. Kapıda ufak bir aramadan sonra bina içine geçmek için kuyruğa girdim. 10 dakika kadar bekledikten sonra içeriye aldılar. Burada havaalanı girişindeki gibi bir aramaya tabi tutuluyorsunuz. Eğer yanınızda cep telefonu ya da ipad ve benzeri bir cihaz varsa içeri almıyorlar ve orada emanet yeri de yok. O sebeple benim yaptığım gibi üzerinize elektronik hiçbir şey almayın derim. Ama şehir dışından gelecek olanlar bu tip elektronik cihazları konsolosluğun karşısındaki cafelere 5 TL karşılığında bırakabilir. Ayrıca randevu saatinden erken gidenler olursa, kahvaltı ve çay içmek için de cafeler mevcut. Güvenlik kontrolünden sonra başka bir görevli yanınızda getirdiğiniz Visa Comfirmation'unuza, fotoğraf ve pasaportunuza bakıp bir eksik yoksa sizi randevu görüşme bölümüne gönderiyor. Asansöre binip odaya giriyorsunuz. Girişte bankodaki görevli pasaportunuzu ve Visa Comfirmation belgenizi alıp kontrol ettikten sonra damga basıyor ve birbirlerine lastikleyip, bir sıra numarasıyla beraber size geri veriyor. Buradaki ortam; bildiğiniz banka girişi gibi 8-9 gişeden oluşan bir salona benziyor. Daha yerinize oturmadan sizin sıra numaranız yanıyor ve gişeye gidiyorsunuz. Pasaport ve Visa Comfirmation'unuzu veriyorsunuz. Gişe görevlisi bunları alıp yerinize oturmanızı söylüyor. 5 dakika sonra başka bir gişede sizin numaranız tekrar yanıyor. Orada da parmak izinizi alıyorlar. Artık son aşamaya geldiniz. Yerinize tekrar oturup mülakata çağırılmak için bekliyorsunuz. Beklerken sırası gelen insanların mülakatlarını duyabilirsiniz. Çünkü her şey 2 metre önünüzde oluyor. Görevli ne soruyor, karşıdaki ne cevap veriyor hepsini duyuyorsunuz. Eğer biraz heyecanlı bir yapınız varsa bunları duymak sizi olumsuz etkileyebilir. Şöyle ki; yanımda oturan kişi kendi kendine sesli bir şekilde sorulan sorulara cevap veriyordu, bir İngilizce bir Türkçe konuşuyordu. Adam heyecandan kendini ortamdan soyutlamış, omzuna bir dokunsan ruhunu teslim edecek gibiydi. O arkadaş ne yaptı, alabildi mi vizeyi bilmiyorum. Diğer bekleyenler arasında sakin tavırlı bir tane kişi görmedim desem yalan olmaz. Adam liseyi Amerika'da okumuş, yanında eşi var, beraber gitmek istiyorlar, şirket sahibi. Yani %99 vizeyi alacak ama mülakatta saçma saçma cevaplar veriyor. Görevli bir soruyorsa o on cevap veriyor. Saçmaladıkça görevli daha da üstüne gidiyor, evrak istiyor vs vs. Yani benim anladığım siz ne kadar rahat olursanız vizeyi almanızda o kadar kolay olabilir. Yine beklerken diğer mülakat yapanlardan duyduğum kadarıyla görevliler kiminden evrak isterken kiminden hiç evrak istemeyip bir iki şey sorarak vizeniz onaylandı diyor. Diğer gişede tek başına gitmek isteyen birine ise \"evliymişsiniz, bu ziyaretinizde eşiniz neden sizle gelmiyor\" gibi sorular sorabiliyor. Gelebilecek bu tip sorulara hazırlıklı olmanızda fayda var. Eğer cevap verirken teklerseniz görevli üstünüze gelmeye başlıyor. Vizeniz onaylandı yazılı beyaz bir kağıt verip sizi gönderiyor. Gördüğünüz gibi ne banka hesaplarıma baktı ne de evrak sordu. Amerika vizesi için genelde bankada yüksek meblağlar olması gerektiği gibi bir şehir efsanesi dolanıyor. Buna pek inanmıyorum. Hem kendimden bildiğim hem de banka hesabında 6 sıfırlı para gösterdiği halde şirket sahibi birinin vize alamadığını bildiğim için inanmıyorum. Şahsi görüşüm vizenin verilmesinde DS-160 formu %50, mülakattaki tavrınız %50 etkili. Artık yapmanız gereken pasaportunuzun, formu doldururken belirlediğiniz PTT şubesine gelmesini beklemek. Benimki 2 iş günü sonra gelmişti, içinde 10 yıllık Amerika vizesiyle beraber. Vize alma sürecimi elimden geldiğince sizlere aktarmaya, belki de yardımcı olmaya çalıştım. Tahmin edersiniz ki tavsiyelerimin kesin bir geçerliliği yoktur, sadece kendi düşüncelerimi sizlerle paylaştım. Amerika vizeyi verdi mi 10 yıllık veriyor. Ama bu orada gidip 10 yıl kalabileceğiniz anlamına gelmesin. Girişten sonra en fazla kalabileceğiniz süre 6 aydır. Bu süre ülkeye giriş yaparken görüşeceğiniz görevlinin insiyatifine kalmış. Pasaportunuzda herhangi bir damga vs. olmuyor. Her şey elektronik ortamda hallediliyor. Önceden ülkeye girerken size bir kağıt veriliyor ve o kağıtta ne kadar kalabileceğiniz yazıyormuş. Şimdi ise öyle bir şey yok. İllaki ne kadar izin verildiğini öğrenmek isterseniz on-line olarak bakılabilen bir site varmış ama hangisi olduğunu bilmiyorum. Eğer çok önemliyse görüştüğünüz görevliye sorabilirsiniz. Sıcak, cana yakın tiplerdi rahatça sorabilirsiniz dert etmeyin. Verilen 10 yıllık vize tek girişlik değildir. Bu 10 yıl içinde defalarca girip, çıkabilirsiniz. Vizeyi aldıktan sonra yaklaşık 35 günlük bir Amerika gezisi yaptım. Batı yakasını komple bitirdim. Onlara ek olarak Meksika Tijuana, Las Vegas ve New York'a da gittim. Amerika gezmek için güzel yer ama aşırı pahalı. Ne kadar harcadığıma, ülkeye nasıl girdiğime, Amerika gezi notları ve videolarıma linkten bakabilirsiniz. Anadolu yakasından gelecek olanlar Beşiktaş üzerinden gelebilir. 40T yada 22 nolu otobüse binip \"kaplıcalar\" durağında inebilirler. Durak konsolosluğa 200 metre mesafede. Yolcululuk 20-25 dakika sürüyor. 40T ye binip \"kaplıcalar\" durağında ineceksiniz. 29Ş ye binip \"kaplıcalar\" durağında ineceksiniz. Hem 29Ş ye hem de minibüslere binip \"kaplıcalar\" durağında inebilirsiniz. Havalimanından metro ile \"şirinevler\" durağında inip, metrobüse geçerek mecidiyeköy durağında inin. Sonra 29Ş otobüsüne binip \"kaplıcalar\" durağında inebilirsiniz. E10 ya da E11 ile kadıköye gidip vapurla beşiktaşa geçebilirsiniz. Sonra Beşiktaş için yukarıda yazdığım kısma bakarak devam edin. Ya da E3 ile 4. Levente gidip 29Ş ye de binerek \"kaplıcalar\" durağında inebilirsiniz. Not-1: ABD vizesi için bana mail göndermeyiniz. Sorularınızı yorum kısmına yazabilirsiniz. ved a a favorite, I like your site! Noktalama işaretlerini kullanmadığınız için tam olarak ne demek istediğinizi anlamadım. Babanız illegal bir işe bulaşmadıysa sorun olacağını sanmıyorum. yani şimdik formda amerikada yaşayan akrabanız varmı olan bolüme hayır diyecem yani sizce gözükmez diyosunuz deyilmi. Eyer öyleyse size teşekkür ederim o kadar site gezdim yeni yorumlar ve bilgileriniz çok güzel hayatta başarılarınızın devamını dilerim. Öncelikle faydalı bilgiler verdiğin için teşekkür ederim. Nüf usunuzda babaniz hakkinda bilgi var, yalan söyleseniz bilgisayardan ögrenmis olacaklarindan hayatiniz boyunca America ya giremezsiniz. Asla yalan söylemeyin.. Eski pasaportunuz varsa var deyin. Eski pasaportunuz varsa yanınızda götürün. İşin normali budur. Oncellikle cevapladığınız için teşekkür ederim. Açıkçası şöyle bir durum var; ben 2000 yılında amerikaya öğrenci vizesiyle gitmistim ve yaklaşık yıl yasal olmadan orda kaldım,2006 yılında geri döndüm. Şimdi turist vizesine başvuru yapmak istiyorum ama eski pasaportumdaki giriş çıkış tarihleri başvurumun olumsuz sonuçlanmasına etki edermi. Endişem bu olduğu icin acaba eski pasaportu hiç gostermesemmi diyorum. Erhan adamlar salak değil, tabiki database te varsın. Bence Daha önce pasaportunun olduğunu ama şu anda sahip olmadığını söyle. İllegal kaldığını söylerse bir aşk için kaldığını söyle. Hamile kalmıştı evlenecektik, olmadı de mesela. Evet kardeşim öyle bi sistem ve daha ilerisi askerde ne iş yaptıgına kadar sorgulayan xspervin veri tabanı var."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/antarktika.html", "text": "15 Şubat 2017 yılında 11 günlük Antarktika seferimi yaptım. 7 yıldır dünyayı gezmeye çalıştığım için onlarca farklı ülke ve ekstrem yerlerde bulunmuştum. Ama, Antarktika'nın yeri bende hep ayrı olacaktır. Belki çok klişe gelecek ama orası adeta başka bir dünyaymış. Antarktika'ya birçok farklı alternatifleri olan gemi seferleri ile gidebilirsiniz. Hatta bölge şartlarına uygun uçaklarla da gidip, sonrasında orada sizi bekleyen gemiyle seferinizi tamamlayabilirsiniz. Ben önce kendi yaptığım seferi anlatayım, sonra Antarktika ile ilgili bildiğim tüm bilgileri paylaşacağım. Sefere başlamadan bir yıl önce Antarktika'ya sefer düzenleyen tüm firmalar ile iletişime geçip kendimi tanıtan bir mail gönderdim. Sosyal medya hesaplarımla beraber profesyonel fotoğrafçı olduğumu da belirterek; ücretsiz katılıp, katalamayacığımı sordum. Hiçbirinden olumlu cevap gelmedi ama içlerinden bir iki tanesi \"sana güzel bir indirim yapabiliriz\" dedi. Elde başka alternatif olmadığı için o iki firmayla iletişime devam ettim. Bir tanesi daha sonra yaptığı indirimin çok olduğunu söyleyerek, indirimi geri çekmişti. Doğal olarak orası artık benim için cazibesini yitirmişti. Son olarak One Ocean Expeditions ile görüşmeye başladık. İstediğim 11 günlük(10 gecelik) sefer için en düşük fiyatları 7.500-8.000 dolardı. Beni medya kategorisinden gösterip bu rakam üzerinden güzel bir indirim yaptılar. Ben de sosyal medya paylaşımlarımda ve internet sitemdeki Antarktika yazımda onlardan bahsedecektim. Tabii bana güzel bir indirim yaptılar ama yine de ucuz bir rakam değildi. Sağolsunlar burada devreye Antarktika gezim için bana sponsor olmak isteyen Noya Bilgisayar, İnterbus ve Krutzo Soğutma'dan Kıymet Müjdeci Hanım girdi. Ve artık neredeyse Antarktika seferim için paranın tamamını toplamıştım. Arjantin'in en güneyinde bulunan Ushuaia şehrine gidip sefer gününü bekledim. Sefer günü sabah, merkezdeki büyük bir otelin lobisinde buluşduk ve oradan hep beraber gemiye geçtik. Geminin yolcu kapasitesi daha çok olabilecekken One Ocean Expeditions bunu 96 yolcu ile sınırlandırmıştı. Çünkü Antarktika'da karaya bir gemiden aynı anda en fazla 100 kişi ayak basabiliyordu. Yani sizin katılacağınız sefer 120 kişilik ise mecburen iki gruba ayrılıyordunuz ve bir grup karaya inerken diğer grup gemide bekliyordu. Yani en az 7-8 bin dolar para verip Antarktika'ya gidiyordunuz ama günün yarısını gemide geçirme ihtimaliniz vardı. Gerçi bu gibi büyük gemilerde değişik alternatifler üretildiğini duymuştum. Yani bir grup karaya ayak basarken bir grup deniz üzerinde zodiaclarla gezdiriliyordu. Ama yine de eğer Antarktika'ya gideceksem; kesinlikle yüz kişinin altında yolcusu olan bir sefere katılmayı tercih ederdim. Bu gemiyle sefere başladık. Gemideki kamaralar aynı otel odaları gibi farklı türdeydi. Kimisi üç kişilik, kimisi iki kişilik kimisi ise tek kişilikti. Tabii kral kamarası da vardı. Bu tamamen verdiğiniz parayla doğru orantılıydı. Sağ olsun firmayla irtibatta olduğum kişi beni iki kişilik güzel ve konforlu bir kamaraya yerleştirmişti. Kamarada buzdolabı, çalışma masası, banyo, tuvalet ve gardrop, çay ve kahve yapmak için su ısıtıcısı gibi genel ihtiyaçları karşılayacak her şey vardı. Hatta ilk gördüğümde \"iyi ya ben burada tatil gibi 11 gün geçiririm\" bile demiştim. Kaldığım kamara burasıydı. Oda arkadaşım ise Kanadalı bir iş adamıydı. 11 gün boyunca hiç sorun yaşamadan günlerimizi geçirdik. Gemiye ilk girdiğimizde herkes kamarasına yerleşti ve sonra da geminin restoran bölümünde toplandık. Burası en az yüz yirmi kişilik bir restorandı. Masalara oturduk, yiyecek ve içecekler eşliğinde sefer moderatörü, gemi ve seferimiz hakkında detaylı bilgiler vermeye başladı. Ve tabii hiç kimse birbirini tanımadığı için ilk tanışma fastı da burada gerçekleşti. Bu Rus gemisindeki ekip kabaca üçe ayrılıyordu. Rus teknik personel, rus restoran ve temizlik işlerini yapan personel ve son olarak One Ocean Expedition'ın yaklaşık yirmi kişilik kendi personeli. Sefere katılanlar çoğunlukla One Ecean Expedition personeliyle iletişim kuruyordu. Ama şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim; ben bu kadar profesyonel bir ekip hayatım boyunca görmemiştim. Benim gibi her koşula alışkan olan bir gezgin için bu ekip ve sefer adeta yedi yıldızlı otelde tatil yapmak gibiydi. Sefer süresince tüm öğünler ver aradaki atıştırmalıklar ücretsizdi. Çay, kahve ve su gibi içecekler de ücretsizdi. Eğer alkol ya da kola gibi içecekleri isterseniz ücret ödemek zorundaydınız. Gemide kütüphane, bar, restoran, spor salonu, bilgisayar odası gibi yolcuların hizmetine açık yerler de vardı. Yani sefer süresince canınızın sıkılması pek mümkün değildi. Ayrıca istediğiniz zaman geminin ana kumanda bölümü olana 'köprüüstü' ne çıkıp, orada da ne olup bittiğini görebilirdiniz. Antarktika seferim süresince gemide her gün, bir sonraki gün ne yapılacağı ile ilgili sunum ve brifingler verildi. Yine gün içlerinde Antarktika'daki hayatla ilgili eğitici bilgiler de veriliyordu. Yani böyle bir sefere katıldığınızda sadece penguenleri görüp geri geleceğinizi düşünmeyin. Ekip çok profesyonel demiştim ya; hepsi alanında uzman kişiler olduğu için kimi penguen ve türleri hakkında, kimi oradaki kuş popülasyonu hakkında kimi ise balinalarla ilgili çok güzel sunumlar yaptı. O anlamda da sadece gezip, görmenin yanında eğitici bir sefer oldu diyebilirim. İlk iki gün dünyadaki en tehlikeli boğaz geçişi olarak bilinen \"Drake Boğazını\" geçtik. Bu boğazda fırtına zamanı yirmi metre yüksekliğindeki dalgalarla bile karşılaşabilirdiniz. Ama dert etmeyin; teknik ekip sürekli hava koşullarını kontrol edilip, fırtına durumuna göre gemiyi yavaşlatıyor ya da hızlandırarak fırtınaya yakalanmamaya çalışıyordu. Sonuçta burası deniz. Ne zaman ne olacağı belli olmaz ama ekip tecrübeli olduğu için sizi en az sarsıntıyla bu boğazı geçirtmeye çalışıyor. Tabii yine de iki gün boyunca sarsılmanız kaçınılmazdı. Eğer gemi tutması probleminiz varsa muhakkak bunun emniyetini önceden alın. Benim gördüğüm en etkili yöntem; kulak arkasına bir bant yapıştırılıyor. Ve o bant sizi iki gün boyunca mide bulantısından kurtarıyor. En büyük yan etkisi uykunuzu getirebilir. Ama olur ya böyle bir sefere katılırsanız hem gidiş hem de geliş için muhakkak bu banttan edinin. Ya da gemideki doktordan da alabilirsiniz. Bu arada gemide doktor hizmeti de var ama ücretli. Antarktika kıtasına yeni girdiğimizde çektiğim bir fotoğraf. İstediğiniz zaman geminin güvertesine, sağına soluna gidebilirsiniz. Sadece motor ve mekanik odalarına girmek yasak. Ama ekiple birlikte oraya da gezi düzenleniyor. Merak edenler oraları da görebiliyor. Antarktika'ya genelde Kasım ve Mart ayları arasında seferler düzenleniyor. Çünkü en ideal zamanlar bu aylar. Gideceğiniz aya göre göreceğiniz hayvan çeşitliliği de değişiyor. Mesela kasım ayında gittiğinizde bebek penguen göremezsiniz. Çünkü bebek penguenler için en ideal zaman Ocak ayı ve bu ayın biraz öncesi ile sonrasıdır. Balinaları görmek isterseniz Şubat ve Mart ayları idealdır. Sorular kısmında bu konuya daha detaylı değineceğim. Ben şanslıydım ki; hem yetişkin ve bebek penguenleri hem de büyük balinaları görebilmiştim. Şubat ayı; balinalar ve bebek penguenlerin dönemi için tam arada bir ay olduğundan hepsini gördük. Ama yalan yok, o el kadar olan bebek penguenlerden sadece dört beş tane görüp, fotoğraflayabilmiştim. O da zaten benim için yeterliydi. Şubat ayının sonlarına doğru bebek penguenler neredeyse annelerinin boylarına yetişiyorlar. Daha sonra üzerlerindeki tüyleri döküp yetişkin bir penguen halini alıyorlar. Bunların hepsine canlı canlı şahit olmak elbet ki unutulmaz deneyimlerdi. Kıtaya vardıktan sonra gemimiz her gün başka bir yere demir attı. Biz de zodiaclarla bazı günler karaya çıktık, bazı günler balinaları izlemeyi gittik. Aynı anda gemideki 96 kişiyi de zodiacla gezdirecek ekipman ve personel vardı. O sebeple yazının başında da dediğim gibi yüz kişinin altındaki bir seferi tercih etmek her anlamda yolcular için daha avantajlıydı. Penguenlere 5 metreden fazla yaklaşamazsınız. Ama onlar size gelirse sorun yok. Balinalara yanlış hatırlamıyorsam 250 metreden fazla yaklaşamazsınız. Ama bazı meraklı balinalar zodiacınızın altına kadar gelebiliyor. Şansınıza kalmış. Antarktika'da drone uçuramazsınız. Sadece bilimsel araştırmalar için izin veriliyor. Gemi dışında hiçbir yere tuvaletinizi yapamazsınız. Kar üzerine adınızı yazmak dahi yasak. Hatıra olsun diye Antarktika'dan hiçbir şeyi alamazsınız. Ölü hayvan, taş ya da kemik dahil hepsi yasak. Antarktika'ya sefer yapıldığında oradaki hayvanlara zarar verildiğini düşünmeyin. Oradaki yaşantıya dokunmamak için sefer yapan firmaların bu durumun bilincinde olduğunu bilin. Hatta seferimiz sonunda Antarktika'daki yaşantının korunabilmesi, balinaların öldürülmemesi için açık arttırma usulü bağış toplandı. Maddi olarak büyük değeri olmayan eşyalar, Antarktika'daki hayatı korumak için yirmi bin dolar gibi bir rakama alıcılarını bulmuştu. Penguenler evet dünyanın en şebek hayvanları. Yetişkini ayrı tatlı, yavrusu ayrı tatlı. Bazıları sizi merak edip yanınıza kadar gelebiliyor. Dokunmak için can atıyorsunuz ama dokunmak yasak. Yine de onlara böylesine yaklaşabilmek kesinlikle unutulmayacak anlardı. Alttaki videodan yavrularını artık beslemekten bıkan annelerin, onlardan nasıl kaçtığını görebilirsiniz. Ayrıca bu video tüm Antarktika seferimi de kapsıyor. Videoda gördüğünüz yavru penguenler neredeyse annelerinin boyunda. Ama doymak nedir bilmiyorlar. Birkaç hafta sonra bu büyük yavrular annelerinden ayrılıp, tüy dökme dönemine geçecekler. Tüy dökerken aynı ergenlik dönemindeki gençler gibi bunalım haline giriyorlar. Çevresiyle hiç irtibat kurmayıp, kendi hallerinde takılıyorlar. Tıpkı altta fotoğrafını paylaştığım ergen penguen gibi. Bu ve bunun gibi ergen penguenler günlerce böyle takılarak tüylerinin tamamen dökülmesini bekliyorlar. Sonra da yetişkin bir penguen olarak hayatlarına devam ediyorlar. Antarktika seferim boyunca chinstrap, adelie ve gentoo olmak üzere üç tür penguen gördüm. O en büyük penguen türü olan imparator penguenlerini göremedim. Çünkü onlar başka bir adada yaşıyor ve o adaya da gitmek için 18 günlük sefere katılmak gerekiyordu. O kadar fazla para veremeyeciğim için İmparator penguenleriyle tanışamadım. Ama gördüğüm penguenler de fazlasıyla sevimli ve ilgi çekiciydi. Yanlarına ilk gittiğinizde o pis koku sizi fazlasıyla rahatsız etse de sonrasında alışıyorsunuz. Kayaların üstündeki penguen dışkılarını görebilirsiniz :) Ayrıca Antarktika sadece buzullardan oluşuyor zannetmeyin. Orada da baya kayalıklar hatta sahil alanları da var. Antarktika'da bazı ülkelerin askeri üsleri ve araştırma merkezleri de var. Biz Ukrayna'nın araştırma merkezini ziyaret ettik. Yanılmıyorsam yirmi kadar kişi sabit olarak hep orada duruyorlardı. Kimisi biyologdu ve bilimsel araştırmalar için buraya gelmişti. Ayrıca yakın zamanda Türkiye'nin de Antarktika'da bir bilim üssü kuracağını duymuştum. Penguenlerin haricinde beni etkileyen hayvanlar kambur balinalar olmuştu. Zodiaclarla onları görmeye gittiğimizde iki tanesi inanılmaz bir şekilde burnumuzun dibine kadar geldi. Hatta kimisi başını suyun üstüne çıkarıp zodiacdakilere bile baktı. Bu balinalar ortalama 15 metre uzunluğunda. En ufak bir kuyruk hareketiyle zodiacdakileri suyun içine atabilirdi. Ama çok arkadaşça oldukları için bizimle sadece göz göze gelmek istemişlerdi. O gün altta fotoğrafını gördüğünüz balinalarla yaklaşık bir saat böyle vakit geçirmiştik. Penguenlerden sonra deniz aslanları da fazlasıyla sevimliydi. Genelde hep yatar vaziyette onları görüyor olsak da ara ara birbirleriyle kavga ettikleri de oluyordu. Bazen birbirleriyle oyun da oynuyorlardı. Antarktika'daki fantastik buzul şekillerini de atlayamam. Buzullar adeta şiir gibi şekil almış, fotoğrafımı çek diye bekliyorlardı. Antarktika seferimdeki en önemli anlardan biri belki de kara üstünde, penguenlerle birlikte bir geceyi geçirmemdi. Çadır kurmadan, uyku tulumu gibi özel bir ekipman sayesinde kar üstünde bir gece kamp yaptık. Bu kampa sadece isteyen yolcular katılıyordu. Ve sanırım 96 yolcudan sadece 30 tanesi bize katılmıştı. Aynı alana bir de tuvalet çadırı yapıldı. Gece tuvaletiniz gelirse gidip, oraya yapıyordunuz. Yani yine Antarktika'ya hiçbir şeyinizi bırakmıyordunuz. Şubat ayında hava sıcaklığı yerine göre değişse de benim bulunduğum yerlerde en fazla -10'a iniyor gün içinde ise +5 civarı oluyordu. O sebeple geceyi üşümeden geçirdik. Zaten hava şartları uygun değilse ekip, bu kamp olayını iptal ediyordu. Biraz şansınıza kalmış bir durum. Ama bu karada bir gece geçirmeyi diğer sefer yapan gemiler ekstra ücretli yapıyordu. Benim katıldığım seferde ise pakete dahildi ve ekstra bir ücret ödemedik. Yaklaşık 6 gün böyle rotamızdaki yerleri gezerek dönüş yoluna geçtik. Yine drake geçidi fazlasıyla bunaltıcıydı. Kulak arkasına yapıştırılan bantlardan kullanarak mide bulantısı çekmeden yolculuğu bitirdim. Şimdi gelelim Antarktika hakkındaki olası sorulara. Sağlık problemi olmayan herkes gidebilir. Benim katıldığım seferde 90 yaşlarında olan yolcular bile vardı. Yüksek sezon denilen, kabaca gidilmesi en iyi zamana denk gelen Aralık, Ocak ve Şubat aylarında gitmek isterseniz; 9-10 günlük turlar için en az 6 bin doları gözden çıkarmalısınız. Ben gideceğim zaman bir Türk takipçimle tanışmıştım. Adamın cebinde Antarktika seferi için 6.500 dolar para vardı ama Şubat ayı içinde hiçbir sefer bulamadı. En düşük rakamlar 7.000 dolardan başlıyordu. O sebeple kesinlikle kulaktan dolma bilgilere itibar etmeyin. Antarktika seferleri yıldan yıla pahalılaşıyor. Önceden, söylediğim bu turlar 4.000 4.500 dolara bulunabilirken şimdi aynı turlar 7.000 dolara zor bulunuyor. Ayrıca yazıda bahsettiğim gibi 100 yolcu kapasitesinin altındaki bir seferi seçerseniz 6.000 dolara bulmanız bile çok zordur. Bunlara ek olarak Türkiye'den Arjantin ya da Şili'ye uçak maliyetini de hesaba katmalısınız. Antarktika seferlerinin hemen hemen hepsi Arjantin'in Ushuaia şehrinden kalkar. Çok az bir kısmı Şili'ni Punta Arenas şehrinden sefere başlıyor. Yani Türkiye'den gitmek isteyen biri için kabaca bir hesap yapacak olursak uçak bileti, sefer ücreti, oteli, vesairesi kişi başı 9 bin doları bulur. Not: Eğer en az 6-8 bin dolar vermeyi göze aldıysanız ve Antarktika'ya gitmeyi kesin düşünüyorsanız ve ciddiyseniz! iletişim kısmından bana ulaşın. One Ocean Expedition'la sizin için özel görüşüp, ekstra indirim almaya çalışırım. Bu işten hiçbir çıkarım yok. Olası tüm mail yazışmalarımı gidecek olan kişilerle de paylaşırım. Bu tam bir şehir efsanesi. Kesinlikle bu ihtimale güvenip Arjantin'in Ushuaia şehrine gitmeyin. Orada muhattap bile bulamazsınız. Çünkü bu seferleri yapan firmalar ABD, Kanada ve Avustralya merkezli firmalardır. Bu firmaların Ushuai'da ofisleri yok. Böyle bir niyetiniz varsa aylar öncesinden firmalara mail gönderip, derdinizi anlatın. Yeteneklerinizi belirtin. Öyle ben garsonluk yaparım, bulaşık yıkarım diyorsanız bu hayalinizi unutun. Gönüllü olarak çalışarak gitmek isterseniz; benim gördüğüm, mutfakta şef olanlar avantajlıdır. Onun haricinde bir ihtimal, benim gibi sosyal medyada aktifseniz indirim alabilirsiniz. Yani yapılacak seferde kendinizin bir farkındalık yaratabileceğini düşünüyorsanız, öyle bir yeteneğiniz ya da güzel bir projeniz varsa firmalara mail gönderip şansınızı deneyin. Onun haricinde ücretsiz gitmek imkansıza yakındır. Not: Gönüllü iş bulup gitmek için lütfen bana ulaşmayınız. Yukarıdı yazdıklarımı yapınız. Bu da çok zor bir ihtimal. Benim gördüğüm eğer iki ya da üç kişiyseniz o zaman indirim almanız daha kolay olabilir. Ama yüksek sezonda 4-5 bin dolarlara bir sefer bulunabileceğine ihtimal vermiyorum.(100 kişinin altındaki gemiler için). Çünkü benim katıldığım seferde birçok kişiyle konuştum. Hepsi aylar öncesinden satın alma işlemini yapmıştı. Olur ya içlerinden biri son dakikada vazgeçerse işte o zaman size fırsat doğabilir. Ama dediğim gibi bu yine öyle çok büyük indirimler olmayacaktır. Kano alternatifini sunan bazı seferler var. Benim katıldığım seferde de vardı. Ama bu kano olayı ekstra oluyor. Ve ortalama 750-1.000 dolar civarı ücreti var. Sefer süresince 4-8 kere suya inerek kano yapıyorsunuz. Benim pek ilgimi çekmediği için kano işine girmemiştim. Büyük buzulları görmek isterseniz Kasım- Ocak arası. Deniz fillerinin üremesini görmek için Kasım ve Aralık ayları. Burada önünüzde geniş bir yelpaze olsa da eğer 100 yolcu kapasitesinin altındakilere bakarsanız çember baya daralıyor. Antarktika'ya giden hiçbir firmanın acemi olacağını ve yolcularını üzeceğini düşünmüyorum. Eğer çok spesifik bir tur tercihiniz yoksa fiyatlar da üç aşağı beş yukarı birbirine zaten yakın. Ben One Ocean Expedition 'dan fazlasıyla memnun kaldım. Bana indirim yaptılar diye söylemiyorum, sunulan hizmetin kalitesi beni şaşırttı. Personel adeta size bebek gibi bakıyor. Bu firma ile Antarktika'ya giden birisinin pişman olacağına ihtimal vermiyorum. Mesela yolcu kapasitesi 150-200 kişilik olan bir gemiyi seçerseniz onun da avantajı gemi büyük olduğu için drake geçidinde sizi fazla sarsmamasıdır. Ama o kadar para verip Antarktika'ya gidecekseniz kesinlikle 100 yolcu kapasitesinin altındaki seferlere odaklanın. Linkteki fotoğrafta göreceğiniz gibi gidilecek çok fazla alternatif var. Bazı turlar 8 günlükken bazıları bir aylık. Tamamen ne görmek istediğinize ve bütçenize bağlı bir durum. Benim katıldığım sefer Antarctic Peninsula diye geçiyor. Eğer o büyük penguenleri koloniler halinde görmek isterseniz Falkland ve South Georgia Adasına giden bir sefere katılmalısınız. Ama o adalara giden seferler de 18 günlük olduğu için rakamlar çok yüksek kaçıyor. Yok o büyük penguenleri görmesem de olur derseniz benim katıldığım sefer gayet idealdir. Antarctic Circle adındaki seferleri tercih etmeniz gerekir. Diğer seferlere göre pek bir fiyat farkı yoktur. Kutup noktasına gitmedikten sonra kutup dairesini geçmek bana pek cazip gelmediği için o seferlerle pek ilgilenmedim. Güney kutup noktasına özel uçakla gidilebiliyor. Kişi başı maliyeti ortalama 25.000 dolar. Antarktika kocaman bir kıta. Normal sefer ile gidebileceğiniz yerlere bu haritadan bakabilirsiniz. Kasım ve Mart ayarları arasında normal seferle gidilecek yerler için abartı soğuk olmadığını söyleyebilirim. En çok -5 ya da -10'ları görürsünüz o kadar. Ama kutup noktasına giderseniz o zaman işin şekli değişiyor. Oralar çok daha soğuk. Geminin otel konforunda olduğunu söylemiştim. Restoranda üç öğün farklı alternatifli mönüler çıkıyor. İster vejeteryan ol ister sadece et yiyen ol :) herkese hitap eden yemekler sunuluyor. Benim katıldığım seferde alkol ve meşrubatlar hariç herşey ücretsizdi. Gördüğüm kadarıyla diğer seferlerde de benzer durum söz konusu. Her gemide doktor var. Ama daha da acil bir durum olursa hava yoluyla bulunduğunuz yerden alınabiliyorsunuz. Burada tüm dünyayı kapsayan sigortanızı yaptırmış olmanız gerekiyor. Zaten sigortanız olmadan sefere katılamıyorsunuz. Antarktika kıtası çok büyük. Bir tarafta hava aydınlıkken diğer tarafta karanlık olabilir. Benim bulunduğum zaman hava akşam 9 da kararıyor sabah 4-5 gibi aydınlanıyordu. Tam kutup noktasında durumun nasıl olduğunu bilmiyorum. Gemide ücretli internet hizmeti sunuluyor. Ama oradaki internetle sadece yazı içerikli mailler gönderebilirsiniz. Sosyal medya hesaplarına girmek ya da internette sörf yapmak mümkün değil. Antarktika'da kutup ayıları yok. Kutup ayıları Kuzey Kutbunda yaşar. Bu konuda alternatif sunan seferlere yönelmeniz gerekir. Her seferin böyle bir hizmeti yok. Ama bırakın tüple dalış yapmayı şnorkelle dalış yapmanın bile pahalı olduğunu söyleyebilirim. İngilizce bilseniz elbet ki işiniz daha kolay olur ama bilmeden de sefere katılabilirsiniz. Benim katıldığım gemide çinli bir kadın vardı. Yes ve no haricinde hiç İngilizce bilmiyordu. Gayet de keyif alarak seferini tamamladı. Yani eğer imkanınız var ama dil yüzünden Antarktika'ya gitmekten çekiniyorsanız, çekinmeyin derim. Antarktika resmi bir zaman dilimine dahil değildir. Yani Türkiye'de saat 15:00 iken orada \"saat şudur\" diyemezsiniz. Son olarak Antarktika bana göre yer yüzündeki alternatifi olmayan nadir yerlerden biridir. İmkanınız varsa kesinlikle gidip o dünyayı görün. Harika. Okurken ben bile heyecanlandim antartikaya sivil olarak gidilebilinecegini hic duymamistim!! Keşif Dolu Çok Güzel Bir Gezi Olmuş. Anlatımınız gitmeden orayı yaşamak gibi gerçekçi ve serüven dolu. Keyifli yazılarınızın devamını bekliyoruz. Yazını soluksuz okudum. Süper. İmparator penguenler Antartika dışında sanırım birde capetown da var. Bende gidip onları görmüştüm. Ama onlar biraz agresifti. Yaklaşanları ısırıyorlardı. Harika ya cok guzel Bilgiler edindim hatta uzerine Birde Kafamda canlandirdim acaba oraya gidebilir miyim diye. Bol gezmeler, hakediyorsun. Muhteşem fotoğraflar. Her seyahatinizi takip ediyorum ama özellikle Antartika ve Afganistan beni benden aldı. Umarım Türkiye genelinde sponsorlar nezdinde de hakkınızı buluyorsunuzdur. Tebrikler. Teşekkürler."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/arhuaco-yerlileri.html", "text": "Kolombiya'nın Sierra Nevada bölgesindeki Kogui yerlilerini ziyaret ettikten sonra yine bu bölgelerde yaşayan Arhuca yerlilerini de ziyaret edeyim dedim. Aslında bu yerliler önceden Valledupar eyaletinde yaşıyormuş, sonradan Sierra Nevada dağlık bölgesine gelmişler. Valledupar eyaletinde halen yoğun olarak Arhuaco yerlileri yaşıyor olsa da ben buradakilerle yetindim. Kültürleri genel olarak Kogui yerlileri gibi görünse de içlerine girince aradaki farklılıkları anlıyorsunuz. Mesela rehberimle beraber iki gün yürüyerek gittiğimiz Atigumake köyünde evler boştu. Çünkü köy merkezine sadece haftada bir temizlik için ve 15 günde bir de toplantı yapmak için geliyorlar. Onun haricinde herkes dere kenarındaki kendi evinde yaşıyor. Bazı evler köye bir saat bazı evlerse 3-4 saat yürüme mesafesinde. Aynı durum şehir merkezine yakın olan Don Diego köyü için de geçerli. Arhuaco yerlilerinin bizim bildiğimiz gibi bir dini inançları yok. \"Yukarıda biri olduğunu biliyoruz, siz ona Allah diyorsunuz biz ise Serenkua diyoruz\" diyorlar. Aynı Kogui yerlilerinde olduğu gibi de doğaya inanıyorlar. Köy merkezlerinde çocuklar için okullar var ve öğretmenler de Arhuaco yerlilerinden oluşuyor. Öncelikli eğitim amacı çocuklara ispanyolcayı öğretmek. Çünkü bu yerliler Arhuca dilini kullanıyor ve bazı köylerde ya da evlerde ispanyolca bilen hiç yok. Evleri yakın olan çocuklar okula yürüme gidip geliyor, evleri uzak olan çocuklarsa hafta içi köy merkezindeki evlerde kalıyor. Orada onlara bakan, yemeklerini yapan kadınlar oluyormuş. Yani bir nevi yurt gibi düşünebilirsiniz. Kogui yerlilerinde olduğu gibi Arhuca yerlilerinde de köyün bir mamosu yani lideri var. Bu liderlik babadan oğula devam ediyor. Ama sanmayın ki lider oldunuz mu öyle sadece oturacaksanız. Gördüğüm Arhuaco mamolarının hepsi gün boyu çalışıyor, birşeylerle uğraşıyordu. Hatta Atigumake köyünün mamosu aynı zamanda civardaki iki tane büyük mamodan biriydi. Bölgedeki tüm köylerden bu iki mamo sorumlu. Köye ilk gittiğimde büyük mamo İzmail'le biraz konuştuk. Adam bildiğin köyde temizlik yapıyor, bağ bahçede çalışıyor, kendi işini tamamen kendisi görüyordu. Ve genel itibariyle mamoların çoğu da böyleymiş. Mamolar küçükken 10-12 yaş arasını bir mağarada geçiriyor ve tüm ihtiyaçlarını mamo olan babası karşılıyor. Mağarada kalmalarının amacı hislerinin daha da kuvvetlenmesi ve babasının vereceği eğitimi daha da iyi öğrenmesi içinmiş. Eğer çocuk 1 yılda eğitimini tamamlarsa mağarada sadece 1 yıl, 4 yılda tamamlarsa 4 yıl kalıyormuş. Yani öğrenene kadar mağaradan çık mıyor. 10-12 Yaş konusu ise biraz genel bir durum. Kimisi eğitime daha erken kimisi ise daha geç başlayabiliyormuş. Köylerde biri hastalandığında önce mamoya gidiyor ve durumunu ona söylüyor. Mamo bakıp, eğer doğal yöntemlerle bir çözüm sunabiliyorsa tedaviyi kendisi yapıyor, eğer onu aşan bir durumsa hastaneye gitmesini söylüyor. Doğal yöntem derken bitkilerden yaptıkları ilaçları kastediyorum. Bu arada yerliler, Kolombiya hükümetinin onlara yardım ettiğini de söyledi. Eğer hastaneye giderlerse hiçbir ücret ödemiyorlarmış. Ayrıca bahsettiğim bu Sierra Nevada dağlık bölgesinde kendi evi olan bir doktor da yaşıyor ve hükümet adamın maaşını da ödüyormuş. Acil durumlarda bu doktora ulaştıkları da oluyor. Tabi bazı evlerde yaşayanların bu doktora ulaşması için 4-5 saat yürümesi gerekebiliyor. Hangi kadına sorduysam hepsi çocuklarını evde doğurduğunu söyledi. Yine önce mamo gelip kadına bakıyor, eğer sıkıntılı bir durum yoksa doğum evde oluyormuş. Mamo genelde doğum sırasında olaya karışmasa da ihtiyaç halinde o da ne yapılması gerektiğini biliyor diyorlar. Rehberimin evinde 3 gece kalmıştım. Eşi Elena'ya \"3 çocuğunu da evde doğurdun, zor değil miydi?\" diye sordum. Yok gayet kolaydı, bir gün öncesine kadar yine normal çalıştım, doğumu yaptım ve ertesi gün yine normal hayatıma geri döndüm dedi. Tabi birkaç gün annesi yine yardım için yanında kalmış. Diğer yerlilerde olduğu gibi Arhuaco yerlilerinde de tuvalet kültürü yok. Yani tuvalet için ayrı bir yer yok. Buldukları herhangi bir ağaç altına tuvaletlerini yapıyorlar. Zaten yerlilerle beraber vakit geçirdiğimde beni en çok zorlayan iki şey var. Biri gece uyuyacak yer sıkıntısı diğeri de bu tuvalet işi. Tüm yerlilerin bileklerinde bir ip var. Bu ip mamo tarafından bağlanıyor ve mamo hangi amaçla bağlıyorsa ipler o işe yarıyor. Kimisi hastalıktan, kimisi ise börtü böcekten korunmak için. Bunların yanısıra daha iyi düşünmeye yönelik, olayları daha iyi gözlemlemek için bağlanan ipler de varmış. Arhuaco yerlileri de Kogui yerlileri gibi sadece beyaz giyiyor. Ama bu konuda Kogui'ler gibi pek gelenekselci değiller. Şehire yakın köylerdeki yerliler beyaz kıyafetlerini bırakmış, normal kot pantolon giyenleri görmek bile mümkün. Kogui'lerde ise kesinlikle böyle birşey yoktu. Ayrıca Kogui'lerde mamo şapkasını sadece mamo takabilirken Arhuaco'larda herkes bu lider şapkasından takabiliyor. Kogui'lere göre şapka şekli ise biraz daha farklı. Paylaştığım fotoğraflardan bunu görebilirsiniz. Sierra Nevada ormanlık bölgesi çok zengin bir bitki örtüsüne sahip ve yerliler meyve ihtiyaçlarını bu ormandan karşılıyor. Pirinç ve mısır gibi ana besin kaynaklarını ise yine orman içindeki tarlalarda yetiştiriyorlar. Evlerinin yanındaysa her tülü hayvanı beslediklerini gördüm. Domuzdan, hindiye, ördekten, keçiye kadar hepsi vardı. Ayrıca dereden balık avladıkları da oluyormuş. Kız çocukları 6 yaşına gelince çanta örmeye başlıyor ve ömür boyu da örmeye devam ediyor. Bir çanta duruma göre 1-3 ay arasında bitiyor. Çantaları merkeze götürüp orada satıyorlar ve ortalama satış fiyatı da 40-50 USD. Bu ömür boyu örüyorlar lafını öylesine söylemedim çünkü gördüğüm her kadın istisnasız çanta örüyordu. Ormanda yol yok, zor yürüyorum ama arkamdan gelen kadın hala çanta örüyordu. Ya da eşek üstünde giderken bile çanta örenini gördüm. O anlamda kadınların çok çalışkan olduğunu söyleyebilirim. Gerçi erkekleri de çok çalışkan, adamlar yorulmak nedir bilmiyor. Çoluk çocuk, genç yaşlı hepsi aynı. Şehirde doğup büyümüş birisinin bu köylerdeki hayatı yaşayabilmesine pek ihtimal vermiyorum. Buradaki hayatlar bize göre o derece zor. Ama hangi yerliyle konuştuysam hepsi hayatından memnundu. Yukarıda bahsettiğim çantaları genelde hayvan tüylerinden ve ya kaktüs gibi büyük, yeşil bir bitkiden ürettikleri iplerden yapıyorlar. Nadir olarak merkezden yün/ip alıp çanta örenlerin olduğunu da gördüm. Bu arada Sierra Nevada bölgesindeki köylerde telefon sinyali ya da elektrik yok. Güneş enerjisi gibi şeyler de yok. O sebeple teknolojik aletleri buralarda görmek pek mümkün değil. Akşam 7-8 de yatıp sabah 4-5 gibi de kalkılıyorlar. Videolarda göreceğiniz gibi genelde hamakta yatıyorlar. Bizim bildiğimiz gibi bir yatak kültürleri de yok. Hamak olmayan evlerdeyse yere çuval gibi birşey serip onun üstünde yatıyorlar. Ziyaret ettiğim evler ve köyler ne kadar şehirden uzaklaşıyorsa yerliler de o derece yabancıya karşı soğuk oluyor. Konuştukça sizi seviyorlar ama fotoğraf ve video çekmek çok çok zor. Fotoğraf çekmeden önce para teklif etmek de pek normal kaçmıyor. Genelde hepsiyle muhabbet edip, sonrasında size yardım yaparım, yiyecek alırsınız gibi şeyler söyleyip fotoğraf ve videolarını öyle çektim. Bu konuda Kuna Yala yerlilerinden sonra beni en çok zorlayanların Arhuca yerlileri olduğunu söyleyebilirim. Gittiğim bazı köy ya da evlerde insanlar pek sıcak değildi. Bu durumu sorduğumda eğer ziyaretimize farklı zamanlarda 4 defa gelirsen bizim arkadaşımız olursun ve o zaman daha farklı karşılanırsın dediler. Yani bizim kültürdeki gibi bir misafir anlayışları pek yok. Gittiğim evlerin %95'inde bir su veren bile olmadı. Yani durum o derece farklı diyebilirim. Evlenmek isteyen çiftler önce durumu mamoya iletiyor. Sonra köy merkezinde herkes toplanıyor ve bu çift tüm köylünün huzurunda evlenmek istediğini tekrar dile getiriyor. Sonra evlenecek çift mamoyla özel olarak tekrar görüşüyor, hani son kararınız mı der gibi. Herkes \"tamam\" dedikten sonra mamo bu çifti 1 ay boyunca yanına alıyor ve onları hayat için eğitiyor. Evde bir sorun olursa ne yapılır, kim ne iş yapar, çocuklara nasıl davranılır gibi aile hayatı mamo tarafından öğretiliyor. Bu bir ay sonunda çift kendi evlerine gidip yeni hayatlarına devam ediyor. Rehberime \"aile içi şiddet var mı?\" diye sorduğumda genelde olmaz, çok çok azdır dedi. Öyle bir durumda kadın eşini şikayet ederse mamo, evin erkeğini yanına alıp, onunla bir psikolog gibi konuşuyor ve problemi düzeltmeye çalışıyormuş. Tabi herşeyin bu kadar sistematik gitmediği de başka bir gerçek. Çünkü eğer erkeğin durumu iyiyse, evi rahat geçindirebilecekse ikinci bir eşi de alabilir diyorlar. Öyle bir durumda bu yukarıda yazdıklarımın çoğu zaten geçersiz kalıyor. Arhuaco erkeklerinin saçları da Kogui erkekleri gibi uzun. Kimisi beline kadar uzadıktan sonra uçlarından kesse de kimisi ise hiç kesmiyor. Hiç kesmeden nasıl yere kadar uzamıyor dediğimde \"uzamıyor, en fazla bu kadar\" diyenler oluyordu. İlk başta pek inanamamıştım, sonuçta saç dediğin şey uzar, nasıl bir yerden sonra durur diye düşünmüştüm ama daha sonra böyle bir şeyin olabileceğini çok kişiden daha duydum. Biyolojik olarak konu hakkında bir bilgim yok ama artık genlerinde ne varsa böyle bir durumları da var. Ayrıca kadın erkek fark etmeksizin herkesin saçı hep simsiyah. 77 Yaşındaki ninenin saçı bile simsiyah, bir tane beyazı yok. Bu durumu sorduğumda da hiç bir zaman beyaz saçlı bir yerli olmadığını söylediler. Ben de yaklaşık 1 ayımı geçirdiğim bu bölgede bir tane bile beyaz saçlı bir yerli görmedim. Onlarcasına saçların için özel bir şey kullanıyor musun diye sordum. Kimisi avokado kullanıyorum dese de geneli sadece dere suyuyla yıkıyor, o kadar. İki nesil öncesine kadar 135 yaşında olan yerlileri görmek bile mümkünmüş. Bugüne gelene kadarsa ortalama ölüm yaşının günden güne düştüğünü söylüyorlar. Genel itibariyle doğal beslendikleri ve sürekli de hareket halinde oldukları için yine de \"modern\" hayatta yaşayanlara göre daha uzun ömürlü ve sağlıklı olduklarını söyleyebilirim. Başta erkekler ağırlıkta olmak üzere kadın, çoluk çocuk herkes bir ya da iki çanta taşıyor. Çantanın içi boş olsa bile yine de taşıyorlar. Sabah kalktıklarında ilk yaptıkları şey çantalarını omuzlarına atmak. Boş çantayı niye taşıyorsunuz diye sorduğumda \"geleneksel\" diyorlar. Ama benim anladığım şey şu; çantan senin omuzunda dursun, hayatın onu ne zaman, neyle dolduracağı belli olmaz. Zaten sürekli ormanda dolandıkları için akşam eve gelirken o çantanın boş gelmesi pek mümkün değil. Erkekler popora denilen ve videolarda da göreceğiniz koka yapraklarını, un ufak edilmiş deniz kabuklarıyla karıştırıp sigara niyetine kullanıyorlar. Ağızlarının bir tarafında koka yapraklarını tutuyor, bir çubukla da un gibi olmuş deniz kabuklarını dillerine sürtüyorlar. Ve bunu gün boyu yapıyorlar. Hem açlık hissini bastırıyor hem de enerji veriyormuş. Diğer dedikleri şey de bu bizim en büyük geleneklerimizden biri. Kadınların tek süsü boyunlarına astıkları boncuktan yapılma kolyeler. Büyük küçük herkeste bu kolyeleri görmek mümkün. Kimisi tek renk kullanırken kimisi ise rengarenk olabiliyor. Bunun özel bir anlamı yok tamamen güzel görünmek için yapıyorlar. Yine Kogui yerlileriyle kıyaslayacak olursam, Arhuaco yerlileri modernleşmeye biraz daha açık, Kogui yerlileriyse daha bir mistik ve gizemli diyebilirim. Her iki grupta da şehirden uzaklaştığınızda yabancıya karşı soğuklukta aynı oranda artıyor. Yaklaşık 7 günümü geçirdiğim Arhuaco yerlileriyle olan tecrübelerimi paylaştım. Yazdıklarımın hiçbiri ansiklopedik bilgiler değildir. Aynı şekilde internetten araştırıp yazdığım şeyler de değildir. Yerlilere sordum, ne cevap verdilerse, bu 7 gün süresince ne gördüysem onları yazdım. Bu köylerde çocukların hayatı nasıl geçiyor, ne yapıyoru öğrenmek için linkteki Edvard'ın hayatına bir göz atın derim, ilginizi çekecektir. Not: Bu yazı, fotoğraf ve videolar izinsiz hiçbir internet sitesi ya da yazılı basında kullanılamaz. sevgili kardeşim Mehmet, bi yıldan beri seni izliyorum ve sana özeniyorum, ben Dünyanın bi çok memleketi gezdim, Irak, Gürcistan, Ukrayniya, Rusya, ÇİN, İspanya, Fransa, İtalia. ve Monako. tabi bide Ülkemizin 7 ili hariç gezmediğim şehir yok. ama seini izlediğim kadar heycan duymadım... senin yalun açık olsun, Allah yardımcın olsun, bi Batman'lı olarak seninle gurur duyuyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/arjantin-gezi-notlarim.html", "text": "Tango, futbol, Maradona ve enfes steakleriyle ünlü Arjantin'deyim. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. 2017 yılında gelen düzeltme: Arjantin'e 3 yıl sonra tekrar geldim ve 3 yıl içinde bir ülke nasıl bu kadar pahalılaşır inanmak mümkün değil. Eğer düşük bütçelerle gezen biriyseniz; Arjantin'i kesinlikle gezi planınızdan çıkartın. Şili'den buraya gelişim yaklaşık 6 saat sürdü. Artık günlerim azaldığı için Mendoza'da kalmayı planlamıyorum. Sadece gün içinde şehri gezip gece otobüsüyle Cordoba'ya geçeceğim. Son zamanlarda yabancılar için Arjantin'de yaşanan en büyük sorunu bende yaşıyorum. Döviz bozdurma sorunu. Şöyle ki; dövizi bankadan ya da döviz bürosundan bozdurursanız 1 USD = 7,5 peso, eğer sokaktan bozdurursanız 1 USD = 10 peso. Yani güvenli bir iş yapmak isterseniz %25 zarardasınız. Güvenli diyorum çünkü sokaktan bozdurmaya çalışınca sahte para verme ihtimalleri varmış ve bazen de illegal bir iş olduğu için polisle sıkıntı yaşanabilirmiş. Bu durum bana biraz şehir efsanesi gibi geldi. Gözüme kestirdiğim bilet satışı yapan düzgün birine nasıl zarar etmeden usd bozdurabilirim dedim. O da ileride ayakta bekleyen birin göstererek, ona git yardımcı olur dedi. Adamın yanına gidip 100 USD verip 970 peso alıp yoluma devam ettim. Aynı problem eğer kredi kartı kullanarak alış-veriş yaparsanız da yaşanıyor. Yani bankanız çok kötü kurdan hesap yapıyor. Arjantin'e gelme planınız var ise muhakkak ve muhakkak yanınızda nakit USD ile gelin. Diğer Güney Amerika ülkelerinde bankamatikten bile komisyonsuz ve güzel kurdan para çekebiliyorsunuz ama Arjantin'de durum çok farklı. Bunu dikkate alın, boş yere zarar etmeyin derim. Terminalden yürüyerek şehir merkezine gidiliyor. Yine bir Pazar gününe denk geldiğim için şehir baya boş. Ama caddeleri düzgün, parkları çok, yeşilliği bol yaşanılası bir yer gibi duruyor. Ana meydanda seyyar satıcılar Pazar günü olduğu için tezgah açmışlar ve el sanatı işlerini satıyorlar. İlginizi çekecek şeyler bulabilirsiniz. Tabi tatil günü olduğu için herkes bu meydan etrafında toplanmış. Karnımı doyurduktan sonra parkta oturup, gençlerin çalıp, söylemsini dinliyorum. Her kesin kafasına göre takıldığı, aşırı relax bir yer. Kimi banka oturmuş tek başına saksafon çalıyor, kimisi grup halinde şarkı söyleyip eğleniyor. Bu tip şeyleri kendi ülkemde göremediğim için biraz kıskanarak buradan ayrılıyorum. Mendoza bende iyi bir etki bıraktı ama sanki biraz sakin bir şehir gibi. Sadece Pazar gününü gördüğüm için kesin bir yorum yapamıyorum. Gelmeden önce yolda karşılaştığım sırt çantalılar Mendoza için sakin bir yer, hareketli şehir istiyorsan sıkılırsın demişti. Gitmeyi düşünürseniz planınızı bu doğrultuda yapın derim. Terminale döndükten sonra Cordoba otobüsünü beklemeye başladım. Otobüs bileti 435 peso(45 USD) yol 11 saat sürüyor. Evet maalesef Arjantin'de şehirler arası ulaşım biraz pahalı. Sabah terminale iniyorum ve hostele yürümem sadece 10 dakika sürüyor. Şanslıyım ki terminal şehrin merkezinde. 6 kişilik odada gecelik yatak fiyatı 12 TL. Biraz dinlenip dışarı çıkıyorum. Tabi elimde yine hostelden aldığım şehir haritasıyla. Daha önce bura hakkında üniversite şehri, sadece gençler var gibi şeyler duymuştum. Gerçekten de öyle çıktı. Dışarıda yaşlı bir insan görmek neredeyse zor. Şehirde çok sayıda üniversite var. Hatta bir tanesi Arjantin'in ilk üniversitesi ve 400 yıl önce eğitim vermeye başlamış. Bu kadar üniversite ve yüksek eğitimle doğru orantılı olarak şehir baya düzgün ve insanları saygılı. Yine kime ne sorduysam her kes işini gücünü bırakıp yardımcı olmaya çalıştı. Eğitim ve kültür şehri olduğu için gezilecek çok fazla müze ve sergi salonu var. Giriş ücretleri zaten çok düşük ama olur ya Çarşamba gününe denk getirirseniz tüm müzelere giriş ücretsiz. Şimdi gelelim Arjantin'in en sevdiğim yanlarından biri olan yemek konusuna. Güney Amerika insanı genellikle et yemekleri ve barbeküyü seviyor. Peru'da, Şili'de ve Bolivya'da bu tarz yemekleri çok yedim ama Arjantin'dekilerin yeri bir ayrı. Etinde mi bir şey var yoksa adamlar gerçekten farklı bir şekilde mi pişiriyor ne yapıyorlar anlamadım. Belki bu kadar sevmemin sebebi meşhur angus cinsi ineklerden kaynaklanıyor olabilir, bilemiyorum. Tabi fiyatlarda makul olunca benim gibi sırt çantalılar için bulunmaz nimet oluyor. Arjantin'de telefon hattına ihtiyacım olacağı için ilk gün telefon mağazasından bir sim kart aldım. Sim kart ücreti sadece 20 peso(2 USD). Ve bu 20 peso hattın içinde duruyor. Günlük 2 pesoya sınırsız internet kullanabiliyorsunuz. Evet çok ucuz ama şöyle bir sorun var. Mobil internet burada yok gibi bir şey. Yani var ama çalışmıyor. Yoğun yerlere girdiğinizde internet kullanmak imkansız. Sakin yerlerdeyseniz çok yavaş olsa da internet çalışıyor. Ben watsapp için almıştım ve işimi fazlasıyla gördü. Farkındaysanız şurayı gidin, burayı görün diye pek yazmak istemedim. Zaten gidilebilecek her yer yürüme mesafesinde. Alın bir şehir haritası iki günde her yerini gezip bitirirsiniz. Gerçekten eğlenceli olan bu şehirde zaman olsaydı 2 gün daha kalmayı isterdim ama 3 gün kaldıktan sonra gece otobüsüyle Buenos Aires'e gidiyorum. Yol 10 saat sürüyor, bilet fiyatı 110 TL. Sabah terminale iniyorum. Bu sefer hostele değil arkadaşım Leo'nun evine gideceğim. Leo ile Rio'da hostelde tanışmıştık. Buraya gelene kadar gezi videolarımı facebook üzerinden paylaşmıştım. O da videoları görünce Buenos Aires'e yaklaştığımı görmüş. Sağ olsun mesaj attı gel bende kal diye, şimdi onun evine gideceğim. Evin olduğu bölgeye gitmem pek kolay olmadı ama sonuçta buldum ve Leo'da beni iyi karşıladı. Yazıyı baştan beri okuyanlar artık hostelde kalmanın ne derece güzel bir şey olduğunu daha iyi anlamıştır diye düşünüyorum. Evde biraz dinlendikten sonra Leo ve arkadaşlarının yanına gittim. 5-6 kişi beraber bir ev kiralamışlar. Odaları paylaşıp hepsini ayrı birer hobi odası yapmışlar. Leo'nun hobisi ise bisiklet yapmak. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım ama meğersem bu Arjantin'de baya yaygınmış. Bisikletin parçalarını ayrı ayrı alıyorsun ve sonra hepsini birleştiriyorsun. İlk başta kolay gibi görünse de iş balans ayarına gelince durum zorlaşıyormuş. Onların yanında biraz takıldıktan sonra şehri gezmeye çıkıyorum. Buenos Aires'in en güzel yanı şehirde hiç yokuş yok her yer dümdüz. Bu yüzden bisiklet kullanımına çok uygun bir yer. Leo her gün 7-8 km lik yolu bisikletle gidip geliyor. Aslında Fox tv de video editorü olarak çalışıyor, istese araba alır ama tercihi bisikletten yana. Konu arabadan açılmışken 3-4 gün burada kaldıktan sonra Leo'ya soruyorum neden hiç lüks araba ya da spor araba görmedim? Verdiği cevap; eğer yolda bir ferrari ya da benzeri araba görseler manyağa bak o kadar para verip gitmiş araba almış diye millet dalga geçer diyor. Ve bu düşünce, adamların genel hayatlarına da yansımış. Ellerinde lüks cep telefonları ya da üzerlerinde markalı kıyafetler görmek inanın çok zor. Kendilerini kapitalist düzene pek kaptırmamış gibiler. Darısı başımıza. Şehri haritasız gezmek olmaz. Merkezde yürürken yine bir hostel görüp içeri giriyorum. Buradan aldığım harita ile gidilecek yerleri işaretleyip gün gün geziyorum. Özellikle gittiğim fotoğraf sergisini çok beğendim. Ünlülerin bulunduğu fotoğrafların sergisiydi. E birazda işimle ilgili olunca sadece burada 3-4 saat geçirdim. Yine benzeri şekilde birçok müze ve sergi salonu da var. Artık ilginize göre seçip hangisine gideceğinize karar verirsiniz. Genelde uğradığım çoğu yerde olduğu gibi Buenos Aires'te de şehir merkezinde yer alan bir sürü park var. Ve bu parklarda işlerini çok iyi yapan sokak sanatçıları da var. Kimisi almış gitarı şarkı söylüyor, kimisi çocuklara tiyatro gösterisi yapıyor, kimisi grup halinde bildiğin televizyonluk şovlar sergiliyor. İnsanlar ise çayır, çimene yatıp uzanmış hangisiyle ilgiliyse onu izleyip keyif alıyor. Şehir içindeki ulaşımı hep belediye otobüsü ile yapıp, metroyu hiç kullanmadım. Çünkü çok büyük yer ve nere gidersem gideyim göre göre gitmek istedim. Bazen gözüme hoş gelen yerde otobüsten inip o bölgeyi gezdim, sonra tekrar kaldığım yerden devam ettim. Ücretler ise tek biniş 50-60 kuruş civarı. Otobüslere nakit para verebiliyorsunuz ama sadece bozukluk olması gerekiyor. Ve o kadar bozukluğu cebinizde taşımanız çok sıkıntı. Hatta bozukluk bulamıyorsunuz bile. Bizdeki İstanbul kart gibi toplu taşıma kartlarından alırsanız çok rahat edersiniz. Ben Leo'daki fazla kartı alıp hep onu kullandım, büyük kolaylık oluyor. La boca ve San telmo bölgelerini de çok sevdim. Özellikle San telmodaki el sanatı işleri satan yerler çok iyi. Biraz turistik bir bölge olsa da eğlenceli yer. Güzel cafeler ve yemek yerleri var. Fiyatlar İstanbul'dan bir tık daha hesaplı. Şehirdeki gece hayatı ise haftanın 7 günü full tempo devam ediyor. Bu kadar çok eğlence mekanı başka hangi ülkenin şehrinde vardır bilemiyorum. Ama bir liste yapılsa muhtemelen Buenos Aires ilk üçe girer. Palermo bölgesi gece eğlencesi için bence en ideal yer. Ama burada gece hayatı çok geç başlıyor. Öyle gece 12 de gitseniz pek bir şey göremezsiniz. Millet gece 2 de mekanları doldurmaya başlıyor. Bazı akşamlar Leo ve arkadaşlarıyla bazı akşamlarda tek takıldım. Arjantin insanı yabancıları seviyor. Benim gibi tek olsanız bile birilerini bulup vakit geçirirsiniz, canınız sıkılmaz. Yine merkezde bulunan recoleta mezarlığına uğrayın derim. Çünkü burası Bueson Aires için en önemli turistik yerlerden biri. İçeride onlarca önemli kişinin mezarlığı var. Ama mezarlık dediğime bakmayın pek bizdekiler gibi değil hepsi birer sanat eseri gibi. Alttaki videodan detaylıca görebilirsiniz. Buenos Aires'e yakın olarak bir de Tigre'ye gidebilirsiniz. Otobüs ya da tren ile yaklaşık 1,5 saate gidiliyor. Ufak bir kasaba ama olayı tamamen turistik bir kasabaya çevirdikleri için yabancıdan başka birini görmek zor. Burada da ağırlıklı olarak hediyelik eşyalar satan yerler var. Niyeyse bu bölgeyi pek sevmedim. Vaktiniz bolsa gelin, yoksa uğramayın derim. Ailesinin bu kadar sıcakkanlı olacağını ve beni sanki bizim anadoluda bir köy evine gitmişim gibi güler yüzle ve bir o kadar da sevecen karşılayacaklarını inanın tahmin etmemiştim. Aslen Tayvanlı olan babası ben geleceğim diye adam her çeşit etten barbekü yapmış, bir de gelmeme yakın hepsinin pişirmiş. Aynı bizim büyüklerimiz gibi yedikçe olmaz bir tabak daha ye, olmaz bunu da dene dediler. Videonun sonunda da dediğim gibi bu kadar iyi ve güzel insanlarla tekrar tanışabilir miyim bilmiyorum. 5 Günde Buenos Aireste kaldıktan sonra artık gezinin sonlarına geliyorum. Sadece 3 günüm kaldı. Ya burada kalacaktım ya da hızlı bir Uruguay gezisi yapacaktım. Ben de buraya 5 gün yeter diyerek Uruguay Colonia'ya devam etme kararı aldım. 3 gün Uruguay'da geçirip tekrar Buenos Aires'e dönerek direk havaalanına gittim. Buradaki havaalanına gidecek olanlara şöyle bir tavsiyem olsun. Havaalanı merkezden çok uzakta. Taksi ile gitseniz 100 TL yi buluyor. Hadi 2-3 kişiyseniz sorun yok ama benim gibi tekseniz gereksiz bir maliyet. O sebeple pek kimsenin bilmediği hatta internette bile düzgün bir bilginin olmadı 8 numaralı belediye otobüsü ile havaalanına gidebilirsiniz. Otobüs merkezden kalkıyor. Nereden geçtiğine buradan bakabilirsiniz. Bilet ücreti 11 peso yani yaklaşık 2 TL. Ama muhakkak bozuk para olması gerekiyor yoksa sıkıntı yaşarsınız. Diğer bir detayda yol 2,5 saat sürüyor ona göre plan yapın derim. Dostum artık Anadolu'da dengeler değişti kapitalizm kana karıştı, insanlar birbirlerinin kuyusunu kazar oldu, mesela şu aile yanında kalma olayı burda işlemez. Hani söylenile gelen bir laf vardır; it mi? kopuk mu?. Mesela ben anadoluluyum, Brezilya'dan bir kız gelmişti İstanbul'a onunla tanışıyorduk, bizimkiler razı olmadı evde kalmasına hele o yobaz babam az daha cinayet işliyordu. Yani bu ülkede insan onuru yok maalesef. Sağcısı solcusu hepsi bir köpek gibi insan onuruna saldırıyorlar. Ama artık benim de evim olacak hem de İstanbul'da bu yargıyı değiştireceğim inşallah. Çok tesekkur ediyorum ve bu yazılarınız sayesınde Arjantinde iyi ve rahat vakit geçireceğimi biliyorum artık."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/bahcivanliktan-dunya-turuna.html", "text": "Pascal'la Honduras'ın Utila adasında tanışıp, 2-3 gün beraber gezdik. Hayat hikayesini duyunca daha detaylı konuşup, dünya turuna nasıl çıktığını ve daha önce neler yaptığını anlattı. + 1 Yıl, 2 hafta önce başladım. Muhtemelen 1 yıl daha sürer. + Yok. Eğer ne yaptığımı paylaşırsam kendimi özgür hissedemem. Ama bir kitap yazıyorum, yarısını bitirdim. + İsviçre'de bir evim var. Onu kiraya verdim ve gelen parayla geziyorum. + Hayır değilim. Daha önce Çin'de çalıştım ve kazandığım parayla ev aldım. Çin'de Nasıl çalıştın? Ne yaptın? Anlatsana biraz. + İsviçre'deyken çalışıp, para biriktirdim. Biriken paraylada 2010 yılında 1 yıllık bi' geziye çıktım. İlk gittiğim yer Çin'di. Amacım 1 yıl boyunca hiç durmadan gezmekti ama orayı görünce çinceyi öğrenmek istedim ve Beijing'de ev kiralayıp, 6 aylık bir okula yazıldım. 3-4 ay sonra İsviçre'den annem ziyaretime geldi. Takıları sevdiği için inci almak istiyordu ve bende çevredeki arkadaşlarıma sorarak nereden güzel ve uygun alabilirim diye araştırdım. Daha sonra uygun yeri bulup annemin istediği inci kolyeyi aldık. Annem İsviçre'ye döndükten sonra kolyeyi görenler de çok beğenmiş ve onlar da istemiş. Annem telefon açarak aynı inci kolyeden 3-4 tane daha alıp göndersene, hem de üzerine biraz para koyup kar yapar, harçlığını çıkartırsın dedi. 4 Tane kolye alıp gönderdim. Daha sonra onları görenler de istemeye başladı. Talep artınca işler ufaktan ufaktan büyüdü. Onun arkadaşı, eşi dostu derken bir şekilde inci takı ticareti yapmaya başladım. Evden yürütebileceğim şekilde Beijing'de bir şirket açtım. Tüm işleri resmiyete dökerek Çin'den takı incileri İsviçre'ye gönderdim. O sırada doğru zamanda doğru insanları bulup Dior'a bile inci satmışlığım var. Bu şekilde Çin'de 3 yıl çalıştım. Çok güzel para kazandım. Daha sonra İsviçre'ye dönüp bir ev aldım. Onu kiraya verip şuanki gezime çıktım. + Zengin olmak mutluluk vermiyor ki. Bir tane evim var, o da dünyayı gezmeme yetiyor ve mutluyum. Fazlasını istemiyorum. Biz bak burada ne güzel oturup, senle muhabbet ediyoruz. Buradaki 30-40 kişiyle de hiç tanışmıyor olsak bile gidip konuşup, eğlenebiliriz. Zengin olsan bunu yapamazsın. Çok zengin olsan hiç yapamazsın. O kadar paramız olsaydı muhtemelen şu karşıya özel botumuzla gelip zengin 3-4 arkadaşımızla eğleniyor olacaktık. Yanımızdaki eşimiz, kız arkadaşımız muhtemelen senin, benim için değil para için bizle olacaktı. Yani yaşamak için elbet para lazım ama mutluluğu parayla alamazsın. + Almanca biliyorum. İngilizceyi okulda, çinceyi Çin'de öğrendim. Şimdi gezerken de ispanyolcayı öğrenmeye çalışıyorum. Sürekli üniversite mezunu, hatta yüksek lisans yapmış, ingilizcesinin çok iyi olduğunu söyleyen takipçilerden bile \"ilk defa yurtdışına çıkacağım, tek başına cesaretim yok, ne yapmalıyım?\" gibi sorular geliyor. Olmayan dünyayı gezme kültürümüzü geliştirmek için elimden geldiğince herkese yardımcı olmaya çalışıyorum. Çalışıyorum ama şunu da görmezden gelemiyorum; bir yanda üniversite mezunu, yıllarca okumuş, eğitim almış hatta dil öğrenmiş kişilerin hayata bakışı ve vizyonu diğer yanda üniversiteye gitmemiş, bahçıvanlık yapan Pascal'ın dünyaya bakışı ve vizyonu. Her zamanki gibi, yine etkileyici ve ilham verici bir yazı olmuş. Sayenizde nurtopu gibi bir Güney Amerika merakım oldu :) Teşekkürler. Yanlız Türkçe'de \" Ney ?\" diye soru kelimesi yok.. \" Yalnız \" yazacağım yerde \" Yanlız\" yaşmışım.. Benim izlenimim ; genelde Orta Anadolu Halk azı ile, Ne ? soru kelimesi \"Ney ? diye telafuz ediliyor.. Hatay taraflarında da \"Ekşi \" ye \" Eşki\" demeleri gibi.. :) ar. Neyse, emeğiniz yüreğinize sağlık, bize başka dünyaları izletiğiniz için.. isvicre de daha kindergarten da \"ben\" ogretiliyor biz de ise \"digerleri\" ogretiliyor. bence bunun universite egitimiyle bi alakasi yok. ozgur dusunmekle beni yogurmakla alakasi var. Bekarım ve şükür istediğim hayatı yaşıyorum. abi motosikletle dünya turu yapmak hayalim.. hatta paylaştığım fotoğrafta ki motosiklet URAL marka tam hayalimdeki moto.. bahçıvan abimiz benim hayalimi yaşıyor kısaca keşke biraz daha uzun olsaydı yazın. yine de beni gaza getirdiğin teşekkür ederim:) bi gün gezerken buluşuruz umarım bi çay içeriz.. herhalde senin gezme maliyetinin iki katı paraya gezcez, harika bir hikaye yazıların gezilerin süper belkide 10 dan fazla gezgin takip ediyorum ama senden başkası ilgimi çekmiyor gezilerinin yazılarının kısacası başarılarının devamını dilerim. Ney ? kelimesini birazda latife olsun diye eleştirdim. Kullanan çok, genelde Orta Anadolu halkağzı, konuşma dili ile. Ahmet : Sanırım yaş hiç bir zaman engel değil, hikayeyi daha öncesinde okumuştum fakat yazma fırsatım olmamıştı. Böyle insanları gördükçe gezi moduna girmemek, her şeyi bir kenara atıp yollara düşmeyi düşünmemek elde değil."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/belize-gezi-notlari.html", "text": "Ülke geneli siyahilerden oluşuyor. İngilizceyi biraz değiştirerek kendilerine has bir dil yapmış olsalar da genelde konuşulan dil ingilizce. 1 ABD doları yaklaşık 2 Belize doları yapıyor. Her yerde ABD dolarını kullanabilirsiniz. Ülkenin en meşhur yeri Caye Caulker adası. Aslında adanın çok aman aman bir esprisi yok. Tek olayı dünyanın en büyük 2. Blue Holeuna sahip olması. Yani buraya dalış için gelecekseniz güzel ama tek dalış için 300-400 usd yi gözden çıkarmalısınız. Orta Amerika'ya göre pahalı bir yer. Belize City ülkenin en büyük şehri ve burası şimdiye kadar gördüğüm en güvensiz yerlerin başında geliyor. 150 usd ye adam öldürülüyor gibi şehir efsanelerini duyabilirsiniz. Gündüz bile ara sokaklar, pek girilmeyecek şekilde sıkıntılı gibi ama bura haricinde bulunduğum her yer gayet güvenliydi. Genelde gezginler bu şehri geçiş için kullanıp yollarına devam ediyor. Her ne kadar pahalı dediysem de aynı zamanda 1 tl ye 2-3 kilo süper lezzetli muz alabilirsiniz. Ayrıca tavuk yemeye de bayılırlar. Genel itibariyle oteller Bangladeşlilerin, marketler isi asyalıların elinde. Şehirler arası toplu taşıma süper berbat. Diğer yandan Belize dünyanın en kolay ada satan ülkesiymiş. Yani ada almayı düşünüyorsanız burası sizin için cazip olabilir. Dünyayı gezmek gibi bir düşünceniz yoksa buraya gelip zaman ve paranızı boşa harcamayın. Kızların 16-17 yaşında hamile kalması normal karşılanabilir. Kadınlara verilen değeri ise şöyle anlatayım; nüfus cüzdanlarında baba adı yazmıyor. Sebebi anaerkil toplum oldukları için sadece anne ismi yazıyormuş. Evli olmasanız, sadece sevgili olsanız bile kız arkadaşınız polise gidip erkek arkadaşım bana tokat attı dediğinde polis gelip sizi sorgusuz sualsiz alıyor, bir gece nezarette kalıp ertesi gün hakim karşısına çıkarılıyorsunuz. Biri öldüğünde, evinin önüne çadır kuruluyor ve gün boyu içki içip, ölen hakkında konuşuyorlar. Eğer ev yol kenarındaysa bu çadır yolun üstüne kuruluyor. İsterse ana yol olsun, o gün orada trafik işlemiyor. Nerdeyse her mahallede ayin yapmak için kilise tarzında evler var. Ayinleri ise bildiğiniz canlı müzik yapmak. Ama öyle böyle canlı müzik değil baya baya baterili, elektro gitarlı rock grubu gibi. Ayin sonunda hüngür hüngür ağlayanları da görebilirsiniz. Öyle bir geleneksel dansları varki izlerken yuh, bu geleneksel dans mı diyorsunuz. Bu bildiğiniz kucak dansı. Gece rastgele bir eğlence mekanına girdiğinizde şimdiye kadar görmediğiniz tuhaf dans şekillerini görebilirsiniz. Genci, yaşlısı, çoluk çocuk herkes kucak dansı yapıyor. Ülkeye Meksika'nın Chetumal sınırından geçerek kara yoluyla girdim. Meksika tarafından bindiğiniz otobüsle direk Belize City'e kadar gidebilirsiniz. Ücret 10 USD. Meksika tarafından deniz yoluyla da direk Caye Caulker ve San Pedor adasına da gidebilirsiniz ama fiyat pahalı. Ayrıca tüm Belize'de usd kullanabilirsiniz. Boş yere Belize doları yaparak al-sat tan zarar etmeyin. Ülkenin en kalabalık şehri burası. Meksika'dan bindiğim otobüs şehir merkezindeki otogara kadar geldi. Otobüste tanıştığım biriyle anlaşarak adalara giden botlara gitmek için bir taksiye bindik. Şehirde neredeyse önemli her yer merkeze yakın olduğu için ulaşım kısa sürüyor. Genelde her saat başı bir bot var. Çantamı bilet aldığım yere bırakıp şehri biraz gezeyim dedim. Aynı şekilde adadan dönerken de yine yarım gün şehri gezdim. Ortalıkta boş boş dolaşan bir sürü insan görüyorsunuz. Sokaklar temiz değil ve gördüğüm üzere hiç tekin de değil. Ara sokakları gezmeyi, fotoğraf çekmeyi seven birisiyim ama turist olduğum direk anlaşıldığı için pek iç tarafları zorlamadım. Yolda gördüğüm bir kaç kişiye fotoğrafını çekebilir miyim dedim, 10 usd istediler. 1-2 usd verdim kabul etmediler. Sokaklarıdaki atmosfer aynı Amerikan filmlerindeki zenci mahalleleri gibi. Kolay kolay bir yere güvensiz demem ama galiba Belize City şimdiye kadar bulunduğum en tehlikeli yerlerin başında geliyor. Ülkeye gitmek istiyorsanız güvenlik problemi var diye planınızı bozmayın. Sonuçta ana caddelerde kalır, geceleri de pek dışarıda takılmazsanız sorun olmaz. Zaten bu güvenlik problemini bir tek Belize City'de gördüm. Diğer kaldığım Belize şehirlerinde en ufak bir güvenlik problemi yoktu. Şehirde aman aman gezilecek pek bir yer yok. Alışveriş deseniz o da yok. Yani var da çok saçma şeyler. Bizde 20 yıl önce satılan hediyelik eşyaları, giysileri düşünün. Her taraf bu şekilde. Şehirde en sevdiğim şey; ana caddelerde el oyması ağaç figürleri satan amcalar. Harbi harbi ağaçtan çok sağlam figürler yapıp satıyorlar. Fiyatları da 10-15 usd arası bir şey. Hiç zannetmiyorum ama olur ya tekrar Belize City'e gidecek olsam ilk yapacağım şey bu figürleri satan amcaların tezgahlarını tek tek gezmek olur. Buradan direk Caye Caulker adasına botla geçtim. Bllet 15 usd. İsterseniz diğer turistik ada San Pedro'ya da direk geçebilirsiniz ama daha önce onlarca güzel adada bulunduğum için sadece Caye Caulker adasına gitmekle yetindim. Adada bulabildiğim en ucuz hostel, 12 kişilik odada gecelik yatak ücreti 25 Belize dolarıydı. Bu fiyat Orta Amerika için biraz pahalı olsada başka alternatif maalesef yok. Yani işin özü Belize pek hesaplı bir ülke değil. Adayı komple boydan boya 1 saatte yürürsünüz. Öyle aman aman bembeyaz kum, berrak bir denizi yok. Ada civarında yapılacak bir çok atraksiyon var. 30 usd ye günübirlik şnorkel tur alıp, köpek balıkları ve kocaman vatoz balıklarıyla beraber yüzebilirsiniz. Köpek balığı dediklerine bakmayın hepsi gayet zararsız, köpek balığı görünümündeki balıklar. Teknenin çevresine gelsinler diye balık ya da yengeç parçaları atıyorlar, sonra tüm balıklar çevrenizde toplanıyor. Eğlenceli bir atraksiyon, giderseniz muhakkak yapın. Adayı ünlü yapan şey; denizinde dünyanın en büyük 2. blue holeun olması. Eğer dalışla ilgiliyseniz burası muhtemelen top üçe girecek bir yer. Ama gel görki bu blue hole dalış yapmak öyle pek ucuz değil ve yoğunluğa göre günlerce öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Her ne kadar suyu, tüple dalışı sevsem de tek bir dalış fiyatı 300-400 usd olduğu için bu aktiviteye hiç yönelmedim. Adada üç günümü geçirip tekrar Belize City'e oradan da Guatemala sınırına yakın olan San Ignacio şehrine geçtim. Belize City'den San Ignacio şehrine otobüsle gidiş 4 usd. Olur ya burada kalırsanız yapacak pek bir şey yok. Hafta sonları geceleri hareketli. Mekanlara gidip yukarıda bahsettiğim o geleneksel danslarını izleyebilirsiniz. Şehir çevresinde trekking yapılacak turlar var ama fiyatlar aşırı pahalı. Buradan benim yaptığım gibi Guatemala'nın Flores şehrine direk geçebilirsiniz. Sınırdan sonra Flores'e ufak minibüslerle gitmek çok kolay. Bu arada Belize'den çıkarken 37,5 Belize doları çıkış vergisi alınıyor, unutmayın. Param yok, vermesem olmaz mı gibi bir seçenek yok. Velhasıl eğer tüplü dalışla ilgilenmiyorsanız ve de dünyadaki her ülkeyi göreceğim gibi bir düşünceniz yoksa bu ülkeyi direk pas geçin."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/bir-garip-yerli-ziyareti.html", "text": "Ekvadorun Otavalo şehrinde hosteldeyim. Hostelde çalışan 29-30 yaşlarında temizlikçi bir kadın var. Adı Rosa ve gelip geçerken de selamlaşıyoruz. Sonra öğrendim ki Rosa kichwa dilini konuşan Otavalo yerlilerinden biri. Dedim ben yerlileri ziyaret etmek istiyorum, nasıl yaparız? İstersen ailemi ziyaret edebilirsin, birkaç ev yan yana, yaşlı insanlar da var dedi. Tamam deyip anlaştık. O çalıştığı için hostelden ayrılamıyor ama 11 yaşındaki oğlu Alan okul çıkışı bana rehberlik yapacak. İki gün sonra Alan öğle saatlerinde hostele geldi ve otobüs terminaline doğru gidiyoruz. Okuldan da yeni çıkmış, üstünde önlük var. Dedim muhtemelen karnı açtır. -Aç mısın? -Açsan yiyelim şurada, sorun değil. Ben ödeyeceğim. -Ne yemek istiyorsun? İlk gördüğümüz büyük bir pastaneye girdik. İçerisi şatafatlı, yaş pastalar, çikolatalar, sandviçler, her şey var. -Ne istiyorsan yiyebilirsin. Kasaya gitti bir poğaça ve yoğurt benzeri ufak bişe aldı. Toplam hepsi 35 cent (1 TL) tutuyor. Başka birşeyler de al diyorum, yok almıyor. Al, önemli değil, sen benim rehberimsin diyorum. Yok diyor, bu bana yeter. O zaman bir poğaça daha al diyorum. Almıyor çocuk. Daha fazla uzatmayıp terminale gittik ve ilk otobüse bindik. Yol yaklaşık yarım saat sürdü. Sonra da 15-20 dakika eve kadar yürüdük. Önünde ufak bir avlusu olan, tek katlı, beyaz boyası dökülmüş bir ev. Eve girdiğimde ilk dedesini gördüm. Selamlaştık, tanıştık. Kafada siyah bir beresi olan, 60-70 yaşlarında, kısa boylu, sakalsız, bıyıksız bir amca. Alan'a soruyorum anneannen nerede diye, içeride hasta dedi. O sırada da harbiden içeriden hasta inlemesi geliyor. Odaya girdim. 74 Yaşındaki Maria Sesilla yatakta ölü gibi yatıyor. Kadın ispanyolca bilmediği için Alan konuşmamıza yadımcı oluyor. Durumunu sordum. 3 Gün önce hastalanmış ve o gün bugün yatakta yatıyor. Ağrıları yüzünden gece de uyuyamıyor. Doktora gittiniz mi diyorum, hayır diyorlar. İlacı var mı diyorum, hayır diyorlar. Parasızlıktan hiçbirini yapamamışlar. Bir de bunun yanında evde dosdoğru yiyecek de yok. \"Tamam, Rosa ile görüşüp, bugün yemeklik erzak getireceğim ve ilaçla doktor işine de bakacağım\" dedim. Teşekkür ettiler ve sevindiler de. Artık olay yerlileri keşfetmekten çıkıp, başka bir boyut almıştı. Oralara kadar gitmişken yan komşuları olan diğer akrabalarını da ziyaret edeyim dedim. Alan'la beraber yandaki eve geçtik. Bu ev daha da yıkık dökük. Zemini komple toprak, içerisi karanlık, tavandaki tahtalara mısırlar asılmış ve bir, iki de kırık, dökük masası olan harabe gibi bir ev. Kapıda 70 yaşlarındaki Maria Doleres ile tanıştık. Biraz çekingen ama sıcak kanlı olduğu belli. Yüzünde kırışıklıklar olsa de gençken güzel olduğu da anlaşılıyor. Kısa boylu, omuzlarında siyah kalın bir şal, kafasında da yine siyah şal benzeri birşey var. O da ispanyolca bilmiyor ve yine Alan konuşmamıza yardımcı oluyor. Evde Maria'nın kız kardeşi ve erkek kardeşi de var. Nasılsınız, iyi misiniz? diye sorduktan sonra bu evde de bir hasta olduğu anlaşıldı. 83 Yaşındaki Manuel gece uyurken, içeride yanan ateşin üzerine düşüyor ve elinin üst kısmı yanıyor. Para olmadığı için doktora da gidemiyor, ilaç da alamıyor. Tamam dedim, bugün size ilaç getireceğim. Merkeze dönüp Rosa'yı buldum. Önce eczaneye gidip yanık merhemi ve antibiyotik aldık. Annesi için bir ilaç alamadık, ertesi gün sabahtan doktora götüreceğiz. Dışarı çıkıp market gibi bir yere girdik. İki aileye en az 2-3 hafta yetecek kadar mutfak ihtiyaçlarını aldık ve taksiyle köye geri döndük. Erzakları bıraktım. Annesine dedim, yarın hastaneye gideceğiz diye, sevindi kadın. Yan eve geçtik. Rosa durumu biraz daha anlattı. Manuel elini yaktıktan sonra ilaç bulamadığı için yara üstüne diş macunu sürmüş. Artık bu merhemi kullanıp, antibiyotiği de saatinde alacağını söyledik. Getirdiğimiz erzakları da bırakıp, evden ayrıldım. Hostele geri döndüm ve ertesi gün sabah 9'da Rosa ile Maria'yı özel bir doktora götürdük. Muayene sonunda ilaçları aldık ama laboratuvar sonuçları da gerekiyordu. Aç karnına kan vermesi gerektiği için laboratuvar işi ertesi güne kaldı. Neyse, 3 gün her sabah bu şekilde laboratuvar ve doktora gidip geldik. Sonuç olarak akciğerinde iltihap olduğu anlaşıldı. Doktorun verdiği yeni ilaçları da alıp aileyi evlerine gönderdim. İlk günkü ziyaretimden 5 gün geçtikten sonra çat kapı aileyi ziyarete gittim. Evin önüne geldiğimde Maria'yı kapı önünde otururken gördüm. Baktım neşeli, gülümsüyor. 5 Gün önce yatakta ölüyormuşçasına yatan kadın, baya baya dirilmişti. Hem ben sevindim, hem o beni görünce sevindi. Eve hiç girmedim, avluda oturup konuştuk. İlaçlar çok iyi gelmiş. Eşi de sevinçliydi. Yan eve geçtim Manuel'in durumu nasıl diye. Manuel evde yoktu, dışarı dolanmaya çıkmış. Ama onun da durumu iyiymiş, ilaçlar iyi gelmiş. Kardeşi Maria mısır haşlıyordu. Oturup mısır yiyip, biraz sohbet ettikten sonra ilk eve geri döndüm. Dedim şehirden ayrılacağım, görüşmek üzere. Onlar da öyle bir kültür olmasa da ayrılırken Maria'nın elini öpüp, alnıma koydum. O da benim elimi öpmeye çalıştı ama ben öptürmeyince yanağımdan öptü ve vedalaştık. Ayrılırken kadının dudakları titriyor ve gözlerinden de yaş geliyordu. 5 Gün sonra Maria'nın kısmen iyileşmiş hali. Ve 11 yaşındaki alan. Merkeze geri döndüm ve akşam olunca da hostelden bunları yazmaya başladım. Son 5, 6 günüme baktığımda o kadar çok şey görmüşüm ki, bazen bir günde yaşadığım şeyler bana 1 haftalık şeyler gibi geliyor. Senin, benim sıradan bir akşam yemeği parasına denk gelen para, 83 yaşındaki Manuel'de olmadığı için adam bir yanık kremi dahi alamıyor. Maria' ise yine parasızlıktan muayeneye gidemediği için 3 gündür ölüm döşeğinde yatar gibi yatıyor. Bir de tüm bunların yanında bu denli fakirlik içinde yaşayan 11 yaşındaki çocuk, aç karnına o şatafatlı pastaneye giriyor, ne istersen al, ben ödeyeceğim diye ısrar ediyorsun ama çocuk sanki doymak nedir bilmeyen insanlara ders verircesine hepi topu 1 TL lik poğaça ve yoğurt gibi birşey alıp pastaneden ayrılıyor. Aklıma yine rahmetli Yaşar Kemal'in sözleri geliyor. Varsın bin kişiden 999'u sizin gibi düşünsün. Aradan bir tane çıkıp bu paylaşımımdan etkilenerek ihtiyacı olan birine yardım ederse diğer 999 kişi sinek vızıltısıdır. İki saat önce Hanife Ölmez yaptığım paylaşımı görüp bu ve ya sonraki ailelere iletmem için 200 TL gönderdi. Yani muhtemelen bir ailenin ekstradan yaklaşık 1 haftalık yiyeceği daha karşılanacak. Gördüğünüz gibi sinek vızıltılarının bir değeri yok ;) E bi' zahmet artık sinek vızıltıları da beni takip etmesin, web sayfama gelmesin."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/bir-yemek-ismarla-bir-yemek-bedava.html", "text": "1 Aydır Kolombiya'nın Medellin şehrindeyim. 11 Aydır hiç ara vermeden gezdiğim için ilk defa biraz dinleneyim dedim ve burada biraz uzun kaldım. Tabi bunda konaklama ve yeme-içmenin de ucuz olmasının büyük payı var. Merkezde turistik olmayan bölgede kalıyorum. Tanıştığım lokal biri güzel bir İtalyan restoranı gösterdi ve neredeyse her gün gidip öğle yemeğimi orada yiyorum. Çalışma ofislerinin de yanında olduğu için restoranda her gün 3 çeşit yemek ve yanında da bir içecekten oluşan günlük menü çıkıyor. Fiyatı da 8 TL. Yine bir gün restorana yemek yemeye gittim. Öğle saatini biraz geçirdiğim için restoran bomboş. Yemek siparişi verdim. Yemek henüz gelmeden kapıda bir tane evsiz beliridi. Para istiyor. Dedim aç mısın? Açım. Buyur ettim yanıma, beraberce öğle yemeğini yedik. Aradan bir kaç gün geçti, yine öğle yemeği için aynı restorana gittim. Tam saat 12:30 olduğu için içerisi tıka basa dolu, boş yer yok. Kapıda beklerken masada tek başına oturan bir kadından benim için rica ettiler, ben de gittim masaya oturdum. Merhaba, merhaba dedik, sipariş verdim. O sırada kadının yemeği bitti ve restorandan ayrıldı. Masada tekim. Bu sefer kapıda bekleyen kişileri almak için garson benden ricada bulundu, gelebilirler mi diye. Tabi dedim ve bu fotoğrafta gördüğünüz iki dünya tatlısı kadın masama oturdu. Tanıştık, sohbete başladık. Biri gazeteci diğeri de bir havayolu firmasında çalışıyor. Hem yemek yiyoruz, hem ordan burdan biraz da benden konuşuyoruz. Türk olduğumu öğrenince hemen masadaki peçeteye Türkçe olarak \"seni seviyorum\" yazmamı istediler. Tekrar ede ede telafuz etmeyi de öğrendiler. Daha sonra böyle gezdiğimi falan söyleyince daha da bir ilgilendiler. Biraz çektiğim fotoğrafları gösterdim ilgi hepten arttı. Yemeği bitirdik, sonraki günler için beni evlerine de davet ettiler. Ben de seve seve gelirim dedim. Masadan kalktım ve kendi hesabımı ödemeye gittim. Geldiler yanıma, yok sen ödemeyeceksin, bu bizden. Hayır olmaz diyorum, yok diyorlar sen Türkiye'den buraya gelmişin bu yemekte Kolombiya'dan sana hediye. Daha fazla ısrar edemedim, yemeğimi onlar ödedi. Teşekkür edip, mekandan ayrıldım. Birkaç gün önce aynı masada bir evsize yemek ısmarlarken şimdi başka biri bana yemek ısmarladı. Bunu isterseniz \"karma\"ya, isterseniz dini inançlara bağlayın ama öğrendiğim şey şu; az ya da çok farketmez sen yeter ki ver, o sana bir şekilde geri geliyor, bazen de fazlasıyla geri geliyor. Harikasınız yazılarınızı çok beğenerek okuyorum. Aynen devam edin.. O kadar yorum okuyorum, sizin kadar berrak, açık, samimi yazanı görmedim. Hong Kong'dayım şu an. Ne yazdıysanız bu şehir aynı... Bu kadar isabetli yazabilirsiniz ancak... Bravo.. Sizi hep takip ediyor olacağım.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/bolivya-gezi-notlarim.html", "text": "Tuz gölü, yüksek rakımlı başkenti, enteresan coğrafyası, tehlikeli yolları ve sırt çantalılar için çok hesaplı bir ülke olan Bolivya'dayım. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Vanessa bana Santa Cruz'dan Salar de Uyuni arası çok uzak(30 saat) deyince kararımı değiştirip onun rotasını takip ettim. Ve Tarija'ya geldik. Aslında harita üzerinden bakınca 30 saat gibi değil çok daha yakındır diyorsunuz ama Bolivya'da pek yol olmadığı için 100 km lik yeri 6-7 saatte almanız mümkün. Durum böyle olunca hiç düşünmeden rotamı ona uydurdum. Hatta arka koltukta oturan ve yaklaşık 10 aydır gezide olan Andrea'da yolunu değiştirip bize katıldı. Tek kişiyken birden 3 kişiyle geziye devam ettik. Videoda gördüğünüz gibi geldiğim yol genelde topraktı. Bazı yerlerde binek araç ile dereleri geçmek zorunda kaldık. Yani normalde oralardan binek aracın gitmesi pek mümkün değil ama adamlar alışmış, dağ, tepe, bayır demeden gidiyorlar. 29 saat sonunda Tarija'ya geldik ve ilk bulduğumuz hostel'e yerleştik. 6 kişilik odada kahvaltı dahil gecelik yatak ücreti 17 TL. Duş alıp hemen uykuya daldık. Tarija'da görülmesi gereken pek spesifik bir yer yok. O sebeple akşam Tupisa'ya doğru yola koyulduk. Andrea kendi bloğuna birkaç yazı yazmak için bir gün daha kalmak istedi. Bizde Vanessa'yla beraber yola devam ettik. Otobüs bileti 12 TL ve yolculuk 7 saat sürüyor. Normalde planımız Tupisa'dan direk Uyuni'ye devam etmekti ama gece terminale indiğimizde her yerin kapalı olduğunu gördük. İlk otobüs ertesi sabahtı ve yorgun olduğumuz için 6 saati terminalde değil de bir hostelde geçirelim dedik. Kişi başı 18 TL ye kahvaltı dahil bir hostelde konakladık. Sabah terminale tekrar dönüp Uyuni'ye devam ediyoruz. Otobüs bileti kişi başı 15 TL ve yol yaklaşık 6 saat sürüyor. Şehre iner inmez her zaman olduğu gibi bir hostel bulduk. Gecelik kişi başı kahvaltı dahil 17 TL. Sonra çıkıp Salar De Uyuni için tur bakmaya başladık. Zaten Bolivya denilince akla gelen ilk şey meşhur tuz gölü. Burayı da içine kapsayan farklı tur alternatifleri var. 1 ya da 3-4 günlük turlar mevcut. Birkaç sırt çantalıya sorarak 3 günlük turun ideal olduğuna karar verdik ve öyle de yaptık. Yalnız tur firmaları arasında ciddi fiyat farklılıkları var. Kesinlikle 5-6 tur firmasından fiyat alıp ondan sonra karar verin. Benim gördüğüm hepsinin hizmetleri aynı, ekstra bir şeyleri yok. Velhasıl 3 günlük tur için bir acenta ile 630 bolivyano yani 200 TL ye anlaştık. Aynı turu 1.200 bolivyanoya satan da vardı. Bu üç günlük tura tüm ulaşım hizmetleri, sabah-öğle-akşam yemekleri ve 2 gece konaklama dahil. Yani anlayacağınız baya hesaplı. Fiyata dahil olmayan şeyler ise bazı yerlere olan giriş ücreti. Onlarda zaten ciddi rakamlar tutmuyor. Bu tuz gölünü ve buradaki coğrafyayı anlatmak pek mümkün olmayacak. Onun için videoları izlemenizi öneririm. Yaptığımız tur beklediğimden çok daha eğlenceli ve dolu geçti. Bura hakkında bazı detaylı bilgi vereyim, gelmeyi düşünürseniz faydalı olacaktır. İklim çok değişken. Sabah kalktığınızda soğuktan donuyor, öğlen ise güneşten yanıyorsunuz. Kesinlikle yüksek faktörlü güneş kremi ve ona uygun kıyafetler seçin. Bolivya'da genelde tuvaletlerde tuvalet kağıdı olmaz. Onun için her daim çantanızda tuvalet kağıdı bulundurun. Bu turdayken iki gece konakladığınız yerde elektrik olmayacak. Aslında elektrik var ama akşam 8 de ya da 9 kesiyorlar. Onun için çantanıza bir el feneri atın derim. 3 günlük turun ardından tekrar Uyuni'ye döndük. Bir gece daha aynı hostelde konaklayarak ertesi sabah Sucre'ya doğru yol aldık. Otobüs bileti 20 TL yol 9 saat sürüyor. Terminal'e indikten sonra bu sefer belediye otobüsüyle değilde taksiyle hostele gittik. Çünkü taksi çok ucuz. Kişi başı 2 TL ye terminalden hostele geldik. Kahvaltı dahil gecelik fiyat 14 TL. Ve hostel şehrin tam merkezinde. Bolivya'da yaşanılabilecek en düzgün şehrin Sucre olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de güzel bir yer. Eski binalar çok iyi korunmuş, şehir planlaması düzgün yapılmış, güzel cafeleri var. Yani genel itibariyle her şeyiyle iyi. Gezilecek yerlerden, dinozorların ayak izlerinin olduğu açık hava müzesine gidilebilir. Beni pek etkilemedi ama konuya ilgili olanlar burayı beğenebilir. Gittiğimde en azından gerçek bir fosil görmek istedim ama bence içeride kayda değer pek bir şey yok. Dinozorların maketlerini yapmışlar ve işte bu karşıda gördüklerinizde dinozorların ayak izleri diyorlar. Yinede vakit varsa gelinir. Merkezde birkaç tane güzel central market var. Buraya has şeyleri özellikle alpaka tüyünden yapılma hediyelik eşyaları ya da kıyafetleri çok uygun fiyatlara bulabilirsiniz. Gezim daha bir aydan fazla süreceği için çantamda yük yapacak şey almak istemedim ama daha sonraki ülkelere geçince buradan birkaç alpaka ürünü almadığıma pişman oldum. Alış-veriş planınızı bunu düşünerek yapın derim. Vanessa'nın gezisi bittiği için ülkesine dönmek zorundaydı. 7-8 gün beraber yaptığımız geziye bundan sonra tek devam ediyorum. Havaalanı merkeze biraz uzak taksi ile gitmek istiyorum ama ne kadar ucuz olsa da tek olunca maliyet yükseliyor. Bende hemen gözüme kestirdiğim sırt çantalı bir çiftin yanına gidip taksiyi bölüşelim diyorum. Zaten onların da işine geldiği için 3 kişi beraber merkeze gidiyoruz. Kişi başı ücret 4 TL. Adresini aldığım bir hostel var ve direk oraya gidiyorum. Kahvaltı dahil 6 kişilik odada gecelik yatak ücreti 20 TL. Hostel resepsiyonunda kocaman bir oksijen tüpü var. Dedim bu ne iş. Rakım yüksek olduğu için rahatsızlanan olabiliyor ve bazen acil müdahale gerekiyor dedi. Şaşırdım biraz. Sonra fark ettim ki şehirde en ufak bir bayırı çıkarken bile yürümeye alışkın olan ben nefes nefese kalıyordum. Gerçekten bu rakım yüksekliği ciddi anlamda insanı etkiliyor. Eğer bununla ilgili bir sağlık probleminiz var ise gelmeden önce önleminizi alın derim. La Paz'da en ilgimi çeken şey hemen hemen her meydanda sokak sanatçılarının olmasıydı. Gece-gündüz şovlarını sergileyip, ciddi ilgi görüyorlardı. Akşamları oturun bir meydana onları izleyin inanın hiç canınızın sıkılacağını sanmıyorum. Şehirde birkaç tarihi kilise ve müze var. Hostelden alacağınız bir harita ile nerelere gidilir çok rahat görebilirsiniz. Yine çarşı Pazar burada da çok. Alış-veriş işini buraya da bırakabilirsiniz. Şehir çok inişli çıkışlı olduğu için yukarıdaki bölgelere araç ile çıkıp aşağı inerken yürümeyi tercih edin derim. Hem yorulmaz hem de sokak sokak gezmiş olursunuz. La Paz da 2 gün kaldıktan sonra Copacabana'ya geçiyorum. Minibüs bilet fiyatı 6 TL. Bir de adaya geçerken 1-2 TL veriyorsunuz o kadar. Minibüste tanıştığım diğer bir sırt çantalı Rosa ile hostel arayışına geçiyoruz. Zaten ufak yer olduğu için pek fazla alternatif yok. Gecelik kişi başı 10 TL ye kahvaltı dahil bir yer buluyoruz. Çantaları bırakıp biraz dinlendikten sonra çıkıp kasabayı dolanıyoruz. Sahil kenarı küçük bir yer. Her yerini 2 saat içinde gezip bitirebilirsiniz. Hostelde tanıştığımız 3-4 kişi ile akşam yemeğini beraber yiyoruz. Onlar da gezgin. Kimisi Kolombiya'dan kimisi Arjantin'den kimisi Hollanda'dan. Yani gayet karışık, her yerden biri var. Sonraki duraklarımda Arjantin de olduğu için hazır oralı birilerini bulmuşken Cordoba ve diğer Arjantin şehirleri hakkında baya bilgi alıyorum. Hatta burada tanıştığım Arjantinli arkadaşla irtibatı koparmıyorum ve tekrar görüşüyoruz. Arjantin yazımda bunu hatırlarsınız. Ertesi gün sabahtan adaya geçiyoruz. Günübirlik tur ücreti 8 TL. Sabah gidip akşam dönülüyor. Adada isterseniz trekking yapabilirsiniz. Ama alttaki videoyu izledikten sonra trekking yapar mısınız yoksa vaz mı geçersiniz bilemiyorum (: Yaklaşık 9 km lik yolu açık havada yürümeniz gerekecek. Ve sizi getiren teknenin akşam dönüş saatine göre bu yolu bitirmelisiniz. Yani öyle laylaylom yürümekle olmayacak. Neyse ben yaklaşık 4 saat yürüyerek bu yolu aldım. Daha önce böyle bir trekking tecrübem olmamıştı. O açıdan iyi oldu. Ama tekrar yapar mısınız derseniz kesinlikle profesyonel ayakkabı ve kıyafet gerekli. Yanınızda yola göre yiyecek ve içecek almalısınız. Güneş kremi olmazsa olmaz. Trekkinge katılacaksanız tam hazırlıklı gelin derim. Yorucu geçen bu günün akşamında Peru'ya doğru yola koyuluyorum. Copacabana, Peru sınırına çok yakın olduğu için direk otobüsler mevcut. Cuscoya otobüs bileti 50 TL, yol yaklaşık 10 saat sürüyor. Muhteşemsin, teşekkür ederiz sayende müthiş bir haftasonun geçiriyorum. Tam bir Güney Amerika aşığı olarak bu seyahati bize ruhu ile yaşattınız. Soluksuz devam ediyorum....."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/brezilya-gezi-notlarim.html", "text": "Brezilya'nın Amazon bölgesi için linteki yazımdan devam edebilirsiniz. Güney Amerika'da belkide en önemli ülkelerin başında gelen, İsa heykeli, sambası ve meşhur Rio karnavalıyla ün yapmış Brezilya'dayım. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Qatar Hava Yolları ile 60 günlük gezimin ilk başlangıç noktası olan Sao Paulo'ya indim. Yolculuk kısa sürmüyor ama gelinen yer Güney Amerika, ülkede Brezilya olunca bu yolu yapmaya değiyor. Havaalanına ilk indiğimde her zaman yaptığım gibi turist informationa gidip bir şehir haritası edindim. Sonrada küçük bir miktar döviz bozdurmak için döviz bürosuna gittim. Ama daha ilk başta ufak problemler başladı. Gezim 60 gün süreceği için parayı çok idareli kullanmalıydım. Burada ise döviz büroları çok yüksek komisyon alıyor ve kur oranları çok kötü. Daha sonra nakit bozdurmayıp bankamatiklerin olduğu yere gittim. Türkiye'deki hesabımdan Brezilya Real'i çekmeyi denedim ama aynı şekilde bankamatiğin alacağı komisyonda gereksiz yere yüksekti. Burada da işimi göremeyince tekrar döviz bürosunun önüne geçtim ve Brezilya'dan ayrılmakta olan birkaç sırt çantalıyı beklemeye başladım. Derken iki kişiyi gözüme kestirdim. Onlarda ellerindeki Brezilya Real'ini Amerikan Doların'a çevirmek istiyor ama yüksek komisyon oranlarından şikayetçiydiler. Neyse daha uzatmayayım. Yanlarına gidip durumu izah ettim, zaten onlarda dünden razıymış. Hem onları hem beni üzmeyecek güzel bir kurdan 100 USD yi Brezilya Real'ine çevirdim. Havaalanından çıkıp metroya gitmek için belediye otobüsünü kullandım. Ücret 4,5 real. Kabaca 1 real 1 TL gibi düşünebilirsiniz. Metro ise tek geçiş 3 TL. Aldığınız kart ile de 1,5 saat içinde ücretsiz belediye otobüsüne binebiliyorsunuz. Eğer Sao Paulo'da 4-5 gün kalacaksanız toplu taşımalarda kullanılan kartlardan alın derim. Hem hesaplı olur hem de bilet sırasına girmezsiniz. Şehir nüfusu fazla olduğu için metrosu da gün içinde kalabalık oluyor. Daha önce Portekiz gezimde tanıştığım bir kız arkadaşın evine gideceğim. Sağ olsun beni davet etti ve istediğin kadar kalabilirsin dedi. Brezilya bize göre pahalı bir ülke olduğu için en azından konaklama ücretinden kurtulmam gezi maliyetlerimi bir hayli düşürdü. Arkadaşın evine gitmem için birkaç otobüs ve metro kullandım. Tabi normal olarak birkaç kişiye yolu ya da otobüsün nereden kalkacağını sordum ama onlar İngilizce, bende Portekizce bilmediğim için anlaşmamız pek kolay olmadı. Sorduğum kişiler o kadar ilgili davrandı ki daha ülkeye ayak basalı 1 saat olmadan Brezilya'yı sevmeye başladım. Ve şanslıyım ki gezim boyunca bu hep böyle devam etti. Havaalanından başlayıp arkadaşımın evine nasıl gittiğimi, neyle karşılaştığımı alttaki videodan izleyebilirsiniz. Ev beklediğimden iyi çıktı ve gördüğünüz gibi baya sıcak karşılandım. Geziye bu denli iyi başlamam güzel oldu. Yuli gündüz çalıştığı için bazen kardeşi Rodrigo ile bazen de tek başına gezdim. Sao Pauloy'u İstanbul'a çok benzetiyorum. Trafiği, metrosu, metrobüsü, kalabalığı neredeyse birebir aynı. Kabaca farklı olan şeyler; bizde deniz var ve yaşam daha ucuz. Sao Paulo ise yayalar için daha elverişli, yeşilliği ve parkı bol yaşanılası bir yer. Tabi 5-6 gün kalınarak ne kadar bilgi sahibi olunursa o kadar bilgiliyim. Ama turist gibi gidip otelde değil de doğma büyüme orada yaşayan birisinde kaldığım için genel olarak Brezilya kültürünü biraz anlamışımdır diye düşünüyorum. Hele ki Rio'da evinde kaldığım aileden sonra Brezilya ve Brezilya'lıları daha da çok sevdim. Hatırlayanlar bilir önceden bizde değnekçiler olurdu. Arabanı sokağa bırakırsın hoop bir bakmışın dayının biri gelip abi arabaya bakıyorum, sen rahat ol derdi. İstemeden de olsa 3-5 kuruş otopark ücreti verirdin. Bunun aynısı şuan Brezilya'da var. Bu ve benzer konularda sanki bizim bir on yıl gerimizden geliyor gibiler. Önceki yazılarımda da dediğim gibi gezdiğim yerler için kesin şuraya gidin, burayı görün, aman burada da yemek yemeden dönmeyin tarzında şeyler yazmıyorum. Ülkeye indiğinizde bir şehir haritası edinin. Özellikle yabancılar için yapılanlardan olsun. Zaten gidilip görülecek nere varsa hepsi o haritalarda oluyor. Sao Paulo için iyi planlanmış 3 gün yeterli olur diye düşünüyorum. Vaktiniz varsa bunu 4-5 güne çıkartın rahat rahat gezin. Gece hayatını seviyorsanız burada pazar hariç her gece eğlence bulabilirsiniz. Her zevke hitap eden mekanlar, canlı müzik yapan yerler mevcut. Şehrin merkezinde çok güzel parklar var. Buralara uğramayı ihmal etmeyin. Sonuçta Amazonların bulunduğu ülkedesiniz. Ve bahsettiğim parklar bizdekiler gibi değil. Devasa büyük ağaçlar, değişik bitkiler ve bazılarında göller bile mevcut. Brezilya insanı spor yapmayı çok seviyor. Bunu size şöyle anlatayım; bizde nasıl her köşe başında bir büfe ya da bakkal varsa onlarda da her sokakta bir spor salonu var. Spor salonları bizlerdeki gibi merdiven altı yerler değil, gayet ferah ve güzel salonlar. Brezilya maalesef bize göre pahalı bir ülke. Hele ki bir sırt çantalı için gerçekten pahalı. Ama ucuza yemek yok mu? Elbet var. Eğer ara sokakları zorlarsanız ufak restoranları bulup, 15 TL ye karnınızı doyurabilirsiniz. MC donalds yada burger kingde ise sıradan bir menü 20 TL. Mağazalarda giyim ve elektronik pahalı. Gece hayatı ise kesinlikle bizden ucuz. Eğer İtalya ve İspanya'ya gittiyseniz Brezilya'daki fiyatlar genel olarak bu Avrupa ülkeleri gibi diyebilirim. Birkaç gece canlı müzik yapan yerlere gittim/gittik. Bir gece ise Rodrigo beni üniversitedeki bir konsere götürdü. Konser üniversite kampüsündeydi. Giriş 7-8 TL. Bu kampüsde konser ya da benzeri gösteriler yapmak için kocaman bir açık alan mevcut. Ve herhangi bir öğrenci burada organizasyon yapmak isterse bütün organizasyonu kendisi yönetip, yapabiliyor, her şey tamamen serbest. Önceki rektör ya da en üst mercide kim varsa bu olayı kaldırmış ama öğrenciler protesto yaparak bu haklarını geri almışlar. Alanda iki farklı konser sahnesi var. Biri ana grup diğeri alternatif grup için. Bu konsere katıldıktan sonra şimdiye kadarki bütün konser tecrübelerimi bir kenara bıraktım, 20 yaşıma geri dönüp Sau Paulo'da öğrenci olmayı istedim. O gece hakkında başka bir şey yazmama gerek yok sanırım. Şehirdeki güvenlik konusuna gelirsek. Genelde evlerin/binaların dışı hapishane gibi demirlerle çevrili. Sanki herkes kafeste yaşıyor gibi. İlk başlarda buna anlam veremedim ama adamlar demek ki çözümü böyle bulmuş. Hele Rio'yu gidince milyon dolarlık evlerde hapishane hayatı yaşayanları görüp de şaşırmamak elde değil. İnternette yada televizyonda gördüğüm haberlere göre Brezilya aşırı güvensiz bir ülke. Ama toplamda 13-14 günümü geçirdiğim Brezilya'da en ufak bir güvenlik problemi yaşamadım. Elbet telefonunu ya da cüzdanını çaldıran gezginler duydum ama bulunduğunuz şehrin kurallarına uyarsanız kolay kolay sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyorum. Bu kuralları Rio yazımda anlatacağım. 4 Gün arkadaşın evinde kaldıktan sonra Rio De Janeiro'ya doğru yola koyuldum. Otobüs bileti 75 TL. 6 saatlik yol için pahalı olsa da yolculuk rahat geçiyor. Terminalden hostele belediye otobüsüyle gidiyorum. Tek yön 8 TL. Ayarladığım hostel copacabana plajına yürüme beş dakika. 4 gece burada kalıyorum. Hostel hiç konforlu değil. Belki de şimdiye kadar kaldığım en rahatsız hosteldi ama uygun fiyatlı başka alternatif olmadığı için mecburen burada konakladım. Kahvaltı dahil 6 kişilik odada gecelik fiyat 50 TL. Oteller ciddi anlamda pahalı. Pahalı-ucuz kavramı elbet görecelidir ama tespitlerim tamamen gezgin gözüyle yapılmış tespitlerdir. Yoksa yılda sadece 2 hafta izniniz var ve bu izinde Brezilya'ya geliyorsanız otel yada ev kiralamayı tercih edebilirsiniz. Hele 3 kişi iseniz muhakkak ev kiralayın hiç otelle uğraşmayın derim. Tanıştığım 4 kişilik İngiliz grubu copacabana plajına yakın bir daireyi kiralamıştı. Aylık verdikleri ücret yanılmıyorsam 2.500 TL idi. Yani kişi başı 600 TL ye geliyor, gayet hesaplı bir rakam. Mayıs 15 gibi Rio'daydım. Hava benim için fazla sıcaktı. Genel ortalama 35 derece idi. Ve bu sıcaklık orası için yüksek bir değer değil. Brezilya'daki gelir adaletsizliği Rio'da kendini daha da çok gösteriyor. Akşamları değil gündüzleri bile köşe başlarında evsizleri görmek mümkün. Gece gündüz hep yanlarından geçtim. Rahatsızlık verecek bir durumları yok. En fazla ellerini uzatıp para istiyorlar o kadar. Onları görünce öcü görmüş gibi davranmayın. -Ne olursa olsun gece sahile inmeyin. Yanınızda arkadaş olsa da aydınlık olsa da gece sahili unutun. -Gece eğlencesi için Lapa'ya gidecekseniz ve cep telefonunuz değerliyse kesinlikle yanınıza almayın. Cebinizde 70-80 TL para olsun, en kötü ihtimal biri gelirse al kardeşim bütün param bu başka bir şey yok deyip geçersiniz. Sizi öldürecek halleri yok. -Favelalar hemen merkezin bittiği noktada başlıyor. Tanıdığınız yerli biri var ise beraber gidebilirsiniz. Yanınıza yine telefon ve fotoğraf makinesi almayın, ufak bir miktar para olsun yeter. Tüm favelalar güvensiz bölgeler değil ama tekin yerler olduğu da söylenemez. Alttaki videoda göreceğiniz gibi favelalara da gittim. Hem de gece. Ama yanımda hostelden tanıdık birileri olduğu için rahattım ve sorun da yaşamadık. Diğer bir favela konusu da, tanıştığım İngiliz bir eleman 3-4 aydır Rio'da yaşıyor. Orada iş arıyormuş ve hesaplı olsun diye favelaların içinde hostel gibi bir yerde kalıyor. Yani adam her gün favelalardan geçip gidiyor, onlarla yaşıyor. Şimdiye kadar en ufak bir problem olmamış. Velhasıl Brezilya hakkındaki felaket senaryolarını okuyup gözünüzü korkutmayın. Bulunduğunuz şehrin kurallarına uyarsanız sıkıntı yaşama ihtimaliniz çok düşük. Gelelim meşhur copacabana plajına. Deniz aşırı dalgalı ve aniden derinleşiyor. Pek girilesi bir deniz değil. Yani bizim güneydeki denizlerimiz buradan beş gömlek üstündür. O televizyonda gördüğünüz güzel kızları ise unutun! Kızlar çok mini bikinilerle geziyor ama dediğim gibi güzel olmadıktan sonra bir işe yaramıyor (: Ha güzeli yok mu derseniz elbet var ama Rio'yu öyle bir hayal etmişsiniz ki her yerden Adriana Lima'lar çıkacak zannediyorsunuz. Söyleyeyim ben, öyle olmuyor. Ama oraya gidecek yabancı kızlar için durum tam tersi. Çünkü daha önce dediğim gibi Brezilya insanı spora çok düşkün. Ve adamlar sportmen olunca hepsi dalyan gibi çocuklar. Bir de utanmadan hava sıcak diye üstlerine başlarına da bir şey giymiyorlar. Sonra benim gibiler de dönüp kendi göbeklerine vücutlarına bakıp bu ne yav deyip duruyor (: Ama olsun güveninizi yitirmeyin. Brezilya halkı yabancı insana karşı aşırı sıcak. Tanışmak istediğiniz her hangi biriyle hiç düşünmeden gidip konuşun, konuşmaya çalışan. Ters cevap alma ihtimaliniz yok gibi bir şey. Hele ki bir sokak partisine denk gelirseniz değmeyin keyfinize. Benim gittiğimde karnaval bitmişti ama sadece resmi olarak bitmişti. Haftanın 2-3 gecesi yine dışarıda, daha önce duyurdukları sokaklarda samba partilerine devam ediyorlardı. Giriş ücreti vs yok zaten bildiğin yolun ortasında yapılan eğlenceler. İnsanlar buralarda aşırı rahat oluyor. Tek dertleri eğlenmek, eğlenmek, eğlenmek. Alttaki videoda bu sokak partilerinden bir kaç parça var, izleyebilirsiniz. Diğer bir meşhur plaj ise ipanema. Burası copacabanaya göre daha kaliteli ve daha düzgün bir yer. Ama deniz yine aynı. Yani denizden pek bir beklentiniz olmasın. Bu plajlara giriş ücretsiz. En fazla şemsiye ve şezlong kiralarsınız o da 5-10 TL civarı bir şey. Rio, Sao Paulo'ya göre bir tık daha ucuz. Ama bu ucuzluk fazla değil sadece %10 diyebilirim. Ara sokakta bir yerde karnımı doyurayım desen 15-20 TL den aşağıya çıkamazsınız. Eğer buradan hediyelik eşya almayı düşünürseniz maalesef pek güzel bir şey bulamazsınız. Mağazalar bildiğiniz bizim 10-15 yıl öncesindeki şeyleri satıyor. Hem kıyafet hem, hediyelik eşya için bu geçerli. Her yer işe yaramaz Çin malı ürünlerle dolu ve fiyatlar gereksiz yere yüksek. Durum niye böyle pek anlam veremedim. Gece eğlencesi için merkezde farklı mekanlar olsa da eğlencenin buluştuğu yer Lapa. Burada illaki kapalı mekanlara girmenize gerek yok, sokakta bile eğlenceyi bulabilirsiniz. Fiyatlar pek hesaplı değil ama İstanbul gece hayatıyla kıyaslarsak daha ucuz diyebilirim. Lapa'ya gelmişken renkli merdivenlerin olduğu yere uğrayın derim. Buralarda her daim bir iki sokak sanatçısı elinde gitarla güzel bir şeyler söylüyor. Oturun yanına, keyfinize bakın. Gelelim İsa heykeline. Merkezden buraya gitmek için ufak ve eski bir raylı sistem var. Ama biz bunu tercih etmedik ve minibüslerle gittik. Daha konforlu oluyor ve fiyat aynı. Heykelin olduğu bölgeye giriş ve yukarı inip çıkmak için toplam bilet tutarı 40 TL. Bence böyle bir yer için uygun fiyat. Tahminimce burası bir Avrupa ülkesinde olsaydı fiyat en az iki katı olurdu. Yukarı çıktıktan sonra giriş için, aşağı inerken de minibüs için sıra beklemek zorundasınız. Yanınıza güneş kremi muhakkak alın. Güneş tepede olursa açık havada ve o sıcakta beklemek can sıkıcı olabiliyor. Tedarikli gidin derim. Heykelin olduğu yerden Rio manzarası çok güzel, her yeri görebiliyorsunuz. Burada 1 saat kalsanız yeterli zaten sonrasında sıkılırsınız. Aşağıya indikten sonra yürüyerek merkeze doğru geçebilirsiniz. Bu tip yerlerde ara sokakları gezmeyi seviyorum. Gerçi ara sokaklarda pek bir şey yok ama turistik olmayan yerleri görmek hoşuma gidiyor. Sao Paulo'da gördüğüm evlerin dışındaki hapishane tadındaki demirler Rio'da daha da çok yaygın. Copacabana ve ipanema plajlarında milyon dolarlık evlerde hapishanedeymiş gibi yaşamak bana çok tuhaf geldi. Muhtemelen gelir dağılımı bu kadar dengesiz olunca ciddi güvenlik sorunu ortaya çıkıyor ve çözümü evleri kafes içine alarak bulmuşlar. Brezilya insanı da bizler gibi pek İngilizce bilmiyor. O sebeple bazen sıkıntı yaşayabilirsiniz ama aşırı sıcakkanlı insanlar olduğu için dili hiç problem etmeyin derim. Adamlar o kadar kibar ve nazikler ki belediye otobüsünden inerken bile şoföre teşekkür edip iniyorlar. Hani Fenerbahçeli Alex vardı ya takım ayrımı yapmaksızın herkesin sevdiği adam. İşte Brezilya'lılar için bence en güzel örnek bu adamdır. Herkes mi onun gibi olur, her yerde mi bu kadar sıcak karşılarlar çok şaşırdım. Elbet her milletin iyisi kötüsü vardır ama Brezilya denilince aklıma gelen ilk şey, güler yüzlü, yardım sever ve sıcak insanların ülkesi. 4 Gün hostelde geçirdikten sonra Couchsurfing üzerinden Rio'da kalabileceğim host aramaya başladım. Şanslıyım ki aynı gün biri cevap verdi ve ertesi sabah soluğu o ailenin yanında aldım. Oraya nasıl, gittim, merkezde olmayan bir yeri toplu taşımayla nasıl buldum, evde beni nasıl karşıladılar hepsinin cevabı videoda var. Şans benimleydi ki böyle bir aile ve böylesine güzel bir evde 3 gece geçirdim. Brezilya insanı ve kültürünü daha da yakından tanıma fırsatım oldu. İnşallah onlar da bir gün İstanbul'a gelir ve ben de aynı güzellikte onları ağırlarım. Niteroi bölgesi pek turistik bir yer değil ama çok güzel plajlara sahip. Ve bu plajlarda hiç abartmıyorum 10-15 metrelik dalgaların üstünde sörf yapan çocuklar var. Oturup bunları izlemek bile ayrı bir keyif. Kaue'nin dediğine göre Rio'nun zenginleri ve sakinlik isteyenler genelde bu taraflara gelip yaşıyormuş. Diğer bir konu da World Cup 2014'ü Brezilya halkının istememesiydi. Kaç kişiyle konuştuysam kupanın burada yapılmasını isteyen birisine hiç rastlamadım. Dedikleri şey, yapılacak yatırımların bize bir faydası olmayacak, maç biletleri zaten yüksek, muhtemelen biz alamayacağız. Sonuç olarak zengin kesim daha da zenginleşecek, alttakilerin canı çıkacak. Yolsuzlukların çok olduğunu, 10 liraya yapılacak bir stadyumun hükümet yanlısı firmalara verilip 20-30 liraya yapıldığında dem vurdular. İşin özeti buydu. Ayağım geri geri gitse de Rio'dan ayrılıp Curitiba'ya doğru yola koyuluyorum. Otobüs bileti 160 TL, yolculuk 14 saat sürüyor ama konforlu bir yol. Terminalden ayarladığım hostele yine belediye otobüsüyle gidiyorum. Hostel merkezde ve gayet düzgün. Kahvaltı dahil 8 kişilik odada gecelik yatak fiyatı 40 TL. Bu şehirde beğendiğim en çok şey yine parklar oldu. Özellikle üniversite içinde bulunan bosque zaninelli doğal parkını görmek gerekir. Pek merkezi bir yerde değil ama ben belediye otobüsüyle gidebildiğime göre siz de bir şekilde gidersiniz. Giriş ücreti yok. 3-4 saat vakit geçirip çok keyif alınacak, dinlendirici bir yer. Şuan park deyince ilk aklıma gelen yer burası diyebilirim. Curitiba önceki şehirlere göre daha hesaplı bir yer. Sau Paulo'dan %25-30 daha uygun. Yeme içme daha ucuz, müze girişleri 5-6 TL. İnsanlar ise aynı şekilde dostça ve sıcakkanlı. Birkaç kez bu üniversite içindeki parka gitmek için mağazalara girip soru sordum. Sorduğum kişiler işlerini güçlerini bırakıp, yola kadar çıkarak öyle tarif etti. Bir kez daha Brezilya insanına hayran kaldım. Hafta içi buraya geldiğim için gecesi nasıl pek göremedim. Söylediklerine göre perşembeden itibaren hareketleniyormuş. Ben yinede şansımı deneyeyim diye çıktım ama adam akıllı bir yer bulamadım. Ya ben yanlış yerlerde gezdim ya da burada hafta içi pek bir hareket yok. Asıl amacım dünyanın en büyük şelalelerinden sayılan Foz Do Iguaçi'ye gitmekti. Giderken de bu şehir üzerinde geçiyordum ve madem buralara gelmişim uğrayıp bir soluklanayım dedim. 1 gece 2 gün burada kaldıktan sonra Foz Do Iguaçi'ye doğru yola koyuldum. Otobüs bileti 135 TL. Yol 11 saat sürüyor. Bu yolculukları ileriki günlerde o kadar çok özledim ki özellikle Paraguay ve Bolivya videolarını izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ne yalan söyleyeyim gezi biletini alana kadar Güney Amerika'da böyle bir yer olduğundan haberim bile yoktu. Meğersem Arjantin, Brezilya ve Paraguay'ın birleştiği noktada dünyanın bu sayılı şelalelerinden biri varmış. Niagarayı görenler buranın daha büyük olduğunu söylüyor. Ee madem öyle, buralara kadar gelmişiz bir gidip görelim oradan da Paraguay'a devam ederim dedim. Sabah şehre inip doğruca ayarladığım hostele gittim. Kahvaltı dahil 8 kişilik odada gecelik yatak ücreti 35 TL. Duş alıp biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden şelalelere doğru yola koyuldum. Merkezden belediye otobüsüyle 3 TL ye gidebiliyorsunuz. Yol en fazla 1 saat sürüyor. Şelalenin bulunduğu doğal parka giriş ücreti 50 TL. Tabi ben Brezilya tarafından gireceğim ve sadece bu tarafı gezeceğim. Kimisi Arjantin tarafının daha güzel olduğunu kimisi ise iki tarafta aynı pek fark yok diyor. Hosteldeki aklı başında birkaç kişiye sordum ve aldığım cevap, sadece Brezilya tarafının yeterli olacağıydı. Bende ekstra vakit kaybetmeden sadece bu tarafı gezip yoluma devam ettim. Parka ilk girdikten sonra otobüsle şelalenin olduğu bölgeye götürülüyorsunuz. O arada farklı duraklar var. İsterseniz ücreti karşılığında rafting ya da benzeri su sporları yapabilirsiz. Bunlarla ilgilenmediğim için direk şelale tarafına geçtim. Şelale bölgesinde yürüyerek gezilebilecek 5-6 farklı nokta var. İki saat yürüyerek bu bölgeyi bitirebilirsiniz. Aynı anda 3 tane gök kuşağı çıkıyor, manzara kesinlikle çok güzel. Suyun uğultusu ise çok kuvvetli. Yani burayı anlatmak pek mümkün değil en iyisi videoyu izleyip kendiniz karar verin. Şelaleden çıkışta hemen yan tarafta kuş parkı var. Eğer daha önce böyle bir yere gitmediyseniz ve vaktiniz var ise uğrayın derim. Parkın küçük olduğunu duyunca ve daha önce Malezya'da devasa büyüklükteki bir kuş parkına gitmiş olduğum için burayı pas geçtim. Şelalede fotoğraf çekilirken İngiliz bir arkadaşla tanıştım. Gerçi sonradan öğrendim aslında Pakistanlıymış ama İngiltere'de yaşıyor. O gün şehirde görülebilecek yerleri beraber gezdik. Her ne kadar pek görülecek yer olmasa da Güney Amerika'nın en büyük camisinin orada olduğu söyleniyordu. Biz de oraya gittik. Türkiye'ye dönünce internetten araştırdım ama kimi kaynaklarda Arjantin'de daha büyük bir cami olduğu yazıyor ama pek emin olamadım. Şimdi Paraguay'ın başkenti Asuncion'a gidiyorum. Yolculuk yaklaşık 5 saat sürüyor. Otobüs bileti 65 TL. Çok güzel bir blog olmuş. Emeğinize sağlık. Abicim gene yapmısın ve mukkemel olmus emegıne saglık böyle güzel gezılerını bızle paylastıgın ıcın cok teşekkur ederım. Rica ederim ne demek, ben teşekkür ederim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/cok-guzelsin-demenin-etkileri.html", "text": "14 Aralık 2014'de Meksika'dan gezime başladım. Amacım 1.000 gün dünyayı gezebildiğim kadar gezmek ve 11 Eylül 2017'de ülkeme geri dönmek. Hangi ülkeye gideceğim, nerede, nasıl kalacağım gibi hiçbir planım yok. Rüzgar nereye götürürse oraya gidiyorum. Tabi bu süre içinde hayata geçirmek istediğim bazı projelerim de var. İşte onlardan biri; özellikle teyze ya da ninelere 'çok güzelsin' dedikten sonra fotoğraflarını çekmek, öncesi ve sonrası ile bu iltifata nasıl tepki verdiklerini projelendirmek. 1- Mathilda Guatemala'nın Xela şehrinde yaşıyor. Vücudunun sağ tarafı yarı felç gibi olsa da kendi işini görebiliyor. Evini ziyaret ettiğimde fotoğrafını çekmek istediğimi söyledim. 'Çek ama dişlerim yok, güldürme beni' dedi. O öyle dedikçe ben de 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 2- Maria Doleres 70 yaşındaki bir Kichwa yerlisi ve Ekvador'un Otavalo şehrinde yaşıyor. Evini ziyaret ettiğimde İspanyolca bilmediği için pek sohbet edemedik. Yanımdaki yeğeni kısa konuşmalarımıza çevirmenlik yaptı o kadar. Soba üzerinde pişirdiği mısırlardan bir tane yedikten sonra evden ayrılmak üzereydim. O an kapı önüne vuran gün ışığı tam fotoğraf çekmelik olduğu için bu fırsatı kaçırmadım. İlk başta bir fotoğrafını çektim ama gülümsemiyordu. Yeğeni aracılığıyla 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 3- Margarita 74 yaşındaki bir Kichwa yerlisi ve Ekvador'un Otavalo şehrinde yaşıyor. Sokak pazarında meyve satıyordu. Bir iki meyveyle beraber fotoğrafını çekmek için izin de aldım. Fotoğrafını çekiyorum ama hiç gülümsemiyor. 'Lütfen gül' diyorum, bana mısın demiyor. En son 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 4- Diomayda 35 yaşındaki bir Arhuaco yerlisi ve Kolombiya'nın Sierra Nevada dağlık bölgesinde yaşıyor. Bu bölgelerde elektrik ya da telefon sinyalı yok. En yakın kasabaya 2 gün yürüyerek gidilebiliyor. Fotoğrafını çekmek için izin istedim. Utanarak 'tamam' dedi. Önce birkaç fotoğrafını çektim. Sonra birden 'çok güzelsin' dedim. 5- Arhuca yerlilerini ziyaret etmek için Kolombiya'daki Don Diego köyüne gittim. Köyün liderinden izin aldım ve etrafı dolanmaya başladım. Gençler İspanyolca bildiği için iletişimim kolay oluyordu. Köye pek yabancı gelmediği için de o sırada köyde kim varsa benden haberdar olmuştu. Evleri gezmeye çalışırken fotoğrafta gördüğünüz kız kapı önünde duruyordu ve ona doğru yürümeye başladım. Ben gittikçe o evin içine kaçtı ve kapayı da kapattı. Ama aradan da açıp açıp meraklı gözlerle beni seyrediyordu. Yanına kadar gittim. 'Kapıyı açar mısın?' diyorum ses yok. 'Lütfen kapıyı aç, fotoğrafını çekeyim' diyorum yine ses yok. En son 'ama çok güzelsin' dedim. Kapıyı biraz daha fazla açsa da dışarı çıkmadı. 6- Wayuu yerlisi Evangelina Pausajiu yüz yaşında. Kolombiya'nın Nazareth köyünde yaşıyor. Tüm işini kendisi görebiliyor. Hatta gözlük kullanmadan çanta bile örüyor. Kamerayı gördüğünde utandığı için fotoğraf konusunda pek üstelemedim. Önce normal bir fotoğrafını çektim. Sonra da 'çok güzelsin' dedim. Evangelina'nın verdiği tepkiden sonra anladım ki; 'çok güzelsin' iltifatı 7'den 70'e herkesi mutlu edebiliyor. 7- Zarekkın 77 yaşındaki bir Arhuaco yerlisi. Kolombiya'nın Sierra Nevada dağlık bölgesinde bir köyde yaşıyor. İspanyolca bilmediği için pek konuşamasak da rehberim iletişim kurmamıza yardımcı oldu. Zarekkın kamerayı gördüğü an aşırı ciddileşiyordu. Daha önce Arhuaco dilinde 'çok güzelsin' demeyi öğrenmiştim. Zarekkın'e onların dilinde 'ma du mikabani' dedim. 8- Ekvador'un Otavalo şehrindeki bir sokak pazarında birşeyler satıyordu. Fotoğraf çekmek için izin istedim. Birkaç fotoğraftan sonra 'çok güzelsin' dedim. 9- Teyzemizle Guatemala'nın Santa Maria de Jesus köyünde karşılaştım. Halk pazarında yere oturmuş fıstık satıyordu. Bir poşet aldım ve fotoğrafını çekmeme izin verdi. Lütfen gülümse, öyle fotoğrafını çekmek istiyorum dedim. Yan tezgahdaki herkes güldü ama o gülmedi. En son 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 10- Juliano Kolombiya'nın Cabo De La Vela kasabasında yaşıyor. Bu bölgelerde neredeyse çöl iklimi görüldüğü için ortam aşırı sıcak. Hatta son 4 yıldır tek bir damla yağmur yağmamış. Yüzüne yaptığı maske ise güneşten korunmak için. Sattığı el sanatı takılardan bir iki tane aldıktan sonra fotoğrafını çekmek için izin aldım. Birkaç fotoğraftan sonra 'çok güzelsin' dedim. 11- Kichwa yerlisi Maria Ignesia Ekvador'un Guamote kasabasında yaşıyor. Fotoğrafını çekmek için izin istediğimde gitti yeni şapkasını giydi. Önce normal bir fotoğraf çektim. Sonra 'çok güzelsin' dedim. 12- Meto 33 yaşındaki bir Marubo yerlisi ve Brezilya'nın Amazon bölgesinde yaşıyor. Kendi dilinin haricinde başka bir dil bilmiyor. Ben de köye ilk gittiğim gün Marubo dilinde 'merhaba', 'güle güle' ve 'çok güzelsin' demeyi öğrendim. Meto'ya onun dilinde 'roacaeşta' dediğimde. 13- Iwini-eva 64 yaşındaki başka bir Marubo yerlisi. O da Brezilya'nın Amazon bölgesinde yaşıyor. Aynı zamanda o bir first lady. Çünkü tüm Marubo yerlilerinin tek bir lideri var ve o liderin tek eşi Iwini-eva. Önce normal bir fotoğrafını çekip daha sonra kendi dillerinde çok güzelsin anlamına gelen 'roacaeşta' dediğimde. 14- Altena Perera Dasiva 88 yaşında. Brezilya'nın Amazon bölgesindeki Atalaia do Norte kasabasında yaşıyor. Evinin önünden geçerken dikkatimi çekti ve selam verip konuşmaya başladık. Zaten aşırı sıcak kanlı olduğu için hemen fotoğrafını çekmeme de izin verdi. Birkaç fotoğraftan sonra 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 15- Vasi Joaki 78 yaşındaki bir Marubo yerlisi. Brezilya'nın Amazon bölgesinde yaşıyor. Marubo dili haricinde başka bir dil bilmiyor. Köydeki hemşireyle beraber evini ziyaret ettik. Biraz konuştuktan sonra fotoğraf çekmek için izin aldım. Önce normal birkaç fotoğrafını çektim daha sonra onların dilinde 'roacaeşta' dedim. 16- Kozmita Gomis Brezilya'nın Amazon bölgesindeki Atalaia do Norte kasabasında yaşıyor. 'Çok güzelsin' dedikten sonra hiç bu kadar havaya giren olmamıştı. 17- Fidelina Cortes 75 yaşında ve El Salvador'da yaşıyor. Yerel bir arkadaşla beraber evini ziyaret ettik. Yanından ayrılırken fotoğrafını çekmek istedim. Her zamanki gibi önce birkaç normal fotoğraf çektim sonra ise 'genç kız gibi güzelsin' dedim. 18- Mımba 17 yaşında bir Marubo yerlisi. Brezilya'nın Amazon bölgesinde yaşıyor. Bebeğinin adı ise Maya. Tanıştığımızın ilk günü hiç fotoğrafını çekemedim, çünkü çok utanıyordu. Ertesi gün evini tekrar ziyaret ettim. İkna etmek zor olsa da birkaç fotoğrafını çektim. Sonra 'çok güzelsin' dedim. 19- Meksika'nın San Cristobal şehrinde bu mağazada tanıştık. Sattığı hediyelik şeylerden aldığım halde yine de fotoğraf çektirmeye pek yanaşmadı. Çünkü utanıyordu. Zar zor ikna ettim. Uçlarına renkli şeyler bağladığı saçlarını arkasına atıyordu. Ellerimle öne attım. Fotoğraf çekildi. Şimdi daha güzelsin dedim. Telif Hakkı: Bu sayfadaki ve rotasizseyyah. com daki hiçbir içerik izinsiz kullanılamaz. Ekleme: Buradaki fotoğraflarım 31 Ekim gecesi ATV deki 'Son Durak' adlı programda benden izinsiz kullanılmıştır. Sunucu Melih Altınok adında biri. Fotoğraflarıma müdahale ederek üzerindeki imzamı kapatmışlar, benden de bahsedilmemiş. İlgili videoya buradan bakabilirsiniz. Karahan Hukuk Bürosu aracılığıyla hukuki süreç resmi olarak başlatıldı. Ekleme: 2021 yılında davayı kazandım. ATV'den maddi manevi tazminatımı aldım. Not: Daha önce Amerikalı bir lise öğrencisinin okulda diğer öğrenciler üzerinde benzer bir çalışma yaptığını söylüyorlar. Doğrudur. Bahsi geçen kişi 2015 Temmuz ayında projeyi duyurmuş. Ben bu proje kapsamında ilk fotoğrafımı Ocak 2015'de çektim. Facebook sayfamda da Temmuz 2015'e kadar paylaştığım 'çok güzelsin' dedikten sonra gülümseyen kadın fotoğrafları var. Hala ısrarla o projeden alıntı olduğunu düşünen varsa Facebook sayfamdaki eski gönderilere bakabilir. İzinsiz kullanımlardan nefret ediyorum! Emek hırsızlığı değil de nedir? Kendilerine ait bir haberi izinsiz alsan dünyaları başına yıkarlar. O yüzlerdeki yaşanmışlıklar nasılda belli. Kim bilir ne hikayesi var her bir kırışıklığın. Bir taraftanda da ne acı ki böyle bir projeyi Türkiye'de yapmaya kalksan \"Ne diyon sen be salak!\" \"Ay tacizci misin sen be?\" diye tepkiler alacak olman %99! Neyse. Seviyoruz seni bro!"} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/couchsurfing-nedir-nasil-kullanilir.html", "text": "Yurtdışı gezilerimde evinde kaldığım kişileri nasıl buluyorum? En çok gelen sorulardan biri de bu. www. couchsurfing. org sitesinden buluyorum. Hiç bilmeyenler için kabaca anlatıp, biraz bilgi vereyim. Bu siteyi facebook gibi düşünün ama genelde gezginlerin kullandığı bir oluşum. Gittiğiniz ülkede o bölgenin gerçek kültürünü görmek ve ücretsiz konaklamak için en iyi alternatiflerden biridir. Aynı facebooktaki gibi kullanıcı profili açıyorsunuz, fotoğraflarınızı ekleyip kısaca hayatınız ile ilgili bilgileri giriyorsunuz. Gittiğiniz ülkeleri ve gitmek istediğiniz ülkeleri de belirtebilirsiniz. Yaşınız, mesleğiniz, becerileriniz gibi bir çok detayı da yazabilirsiniz. Bu profilinizi hem gideceğiniz ülkelerde ev bulmak hem de sizin ülkenize gelecek gezginleri ağırlamak için kullanacaksınız. Tabi profili açmakla insanlar sizi hemen kabul etmez ya da sizin evinizde kalmak istemez. Çünkü önce size güvenmek isterler. Peki hiç tanımadıkları birine nasıl güvenecekler? İşte orada devreye sizin hakkınızda yazılan olumlu/olumsuz yorumlar giriyor. Birinin evinde kalınca ya da birini evinizde misafir edince karşılıklı olarak, beraber geçirdiğiniz günler hakkında birbirinize yorum yazıyorsunuz. Bu yorumlar herkese açıktır, herkes görebilir. Ne kadar çok olumlu yorumunuz olursa ev bulma işiniz o kadar kolaylaşır. Ee şimdi profili açtım nasıl olumlu yorumum olacak ki, kimse beni kabul etmez diyebilirsiniz. Burada yapılacak en kolay iş, arkadaşlarınızdan elbet couchsurfingi kullanan birisi vardır. Onlardan rica edip hakkınızda bir tane olumlu yorum yazmasını isteyin. İşte arkadaşımdır, iyi çocuktur, gezmeyi sever, beraber şurayı gezdik, uyumludur vs gibi. Üye olmuş hiç arkadaşınız yoksa genelde büyük şehirlerde düzenlenen haftalık couchsurfing buluşma etkinliklerine katılıp, oradan bir, iki arkadaş edinebilirsiniz. Eğer bu işte ciddi olacaksanız önce bir, iki gezgini evinizde ağırlayın. Onlardan gelen olumlu yorumlar sayesinde de gittiğiniz ülkelerde ev bulmanız kolaylaşır. Hele 7-8 olumlu yorumunuz ve profilinizde detaylı bilgiler varsa işler daha da kolay olur. 2- Profilinizi detaylıca doldurun. Ne kadar detaylı olursa işi o kadar ciddiye aldığınız anlaşılır. 3- Fotoğraf eklerken daha çok sosyal biri olduğunuzu gösteren fotoğraflar ekleyin. 5- Evinizde en az bir, iki tane misafir ağırlayarak olumlu yorumlarınızı arttırmaya bakın. 6- Facebook profilinizi couchsurfing profiliniz ile ilişkilendirebilir, böylece profilinizin daha güvenilir olduğunu gösterebilirsiniz. Bunu couchsurfing sitesinden ayarlayacaksınız, facebooktan değil. 7- Sitenin birde onaylı üye gibi bir özelliği var. Bunu aktif etmek için yaklaşık 50 TL ödeme yapmanız gerekiyor. Onaylı kullanıcı olduğunuzda muhtemelen insanlar sizi daha ciddiye alacaklardır ama bu illaki şart değil. Benim gibi onaylı kullanıcı olmadan da ev bulabilirsiniz. 1- Gideceğiniz şehir ismini yazarak o bölgedeki ev sahiblerini arayın. 2- Filtre kısmından en son 1 hafta ya da 1 ay önce on-line olmuş kişileri seçin. Çünkü arama yaptığınızda 3 yıldan beri siteye hiç girmemiş kişileri bile görebilirsiniz. 3- İşinizi daha sağlama almak isterseniz yine filtre kısmından \"sadece olumlu yoruma sahip kişileri göster\" diyebilirsiniz. 4- Bulduğunuz potansiyel ev sahiplerine kesinlikle direk mesaj göndermeyin! Sadece konaklama talebi gönderip, kalmak istediğiniz gün aralığını belirtin. Bunu yaparken bir de ön mesaj göndermeniz gerekiyor. Mesajınız standart kopyala/yapıştır mesajı olursa puan kaybedersiniz. Kim olduğunuzu, ne iş yaptığınızı, nasıl gezdiğinizi ve ne kadar kalmak istediğinizi kısaca belirtin. Mesajınıza ev sahibinin ismini yazarak başlarsanız kopyala/yapıştır olmadığı daha bir net olur. 5- Konaklama talebi gönderirken kişinin profilinde, evi hakkında yazan bölümü iyi okuyunuz. Bazı kullanıcılar sadece erkek ya da sadece kadın kabul edebilir. Boş yere hem kendi zamanınızı kaybetmeyin hem de karşıdakinin zamanını çalmayın. 6- Ne kadar erken ev aramaya başlarsanız bulma şansınız o kadar kolay olur. Son 2-3 güne bırakırsanız işler daha da zorlaşır. 7- Duruma göre ne kadar çok talep gönderirseniz ev bulma şansınız o kadar çok artar. 8- Talepleri gönderdikten sonra beklemeye başlayın. Olumlu dönüş olursa ve o kişide kalacaksanız, beklemede olan diğer gönderdiğiniz talepleri iptal edin. 1- Adresi isteyin. Hatta google mapsden ekran görüntüsü almaya çalışın. 2- Havaalanı ya da terminalden oraya en ucuz nasıl gidileceğini öğrenin. 3- Mobil telefon numarasını isteyin. Watsapp varsa onu da isteyin. 4- Bulunduğunuz yerden bir isteği var mı sorun. Bazen ülkenizin parasını ya da ufak geleneksel şeyler isteyen çıkabiliyor. 5- Bir şey istemeseler bile siz yine de ufak bir hediye götürmeye çalışın. Türkiye ile ilgili bir magnet ya da nazar boncuklu bir anahtarlık gibi şeyler olabilir. 1- Kuralları ev sahibi koyar. Kimisi direk size evin anahtarını verir, kafana göre takıl der kimisi ise anahtar vermez, akşam 10 da ben yatarım ona göre bu saatte gel diyebilir. Kurallar neyse uymak zorundasınız. Ama rahat olun genelde böyle sıkı kurallar olmaz. 2- Ev ile merkez arasında toplu taşıma nasıldır detaylıca öğrenin. 3- Gezilecek yerler hakkında zaten bilgileri ondan alacaksınız. 4- Evi temiz kullanın. Yemek yerseniz bulaşıkları siz yıkayın. 5- Ev sahibiniz öğrenci ise muhtemelen durumu iyi değildir. Dışarıda yemek yerseniz hesabı ona ödetmeyin. 6- Unutmayın ki orada ülkenizi temsil edeceksiniz. Konaklamanız ne kadar olumlu geçerse ev sahibiniz Türkiye hakkında o kadar olumlu düşünecektir. 7- Evden ayrıldıktan sonra yorum yazmayı unutmayın. İlk yorumu misafir olan yazar, ev sahibi değil. 1- O şehrin couhsurfing grubuna gözatın. Muhtemelen haftada bir buluşma etkinliği vardır. Oraya katılmak serbesttir. Gidip lokal insanlarla ya da sizin gibi gezenlerle tanışıp o bölge hakkında detaylıca bilgi alabilirsiniz. Yalnız bu buluşmaları ben hiç sevemedim. Bir sürü yabancı kişi oluyor. Herkes birbirine neredensin, nereye gittin, sonraki durak ney, en sevdiğin yer neresi vs gibi şeyler soruyor. Ve 5 dakika sonra herkes hepsini unutuyor. 2- Bazen talep gönderdiğiniz kişiler sizi evinde misafir edemeyebilir ama gün içinde dışarıda buluşup, beraber gezebilirsiniz. Bence bu da güzel bir fırsattır. 1- Gittiğiniz yerin gerçek kültürünü görmenizi ve birebir o kültürü yaşamanızı sağlar. 2- Yabancı dilinizi geliştirir. Yabancı dilim iyi değil, ev sahibiyle nasıl anlaşacağım ki derseniz bunu izleyin. 1- Kız arkadaş bulmak için bu platformu kullanmayın. 1- Kız arkadaş bulmak için bu platformu kullanmayın. Evinde kaldığım bazı kişilerin Türk kullanıcılar hakkındaki tecrübelerini anlatsam yuh dersiniz. O derece. Güncel olarak haberdar olmak isterseniz youtube kanalımdan takip edebilirsiniz. Rica ederim, yolunuz açık olsun. Lviv'in cafelerine, canlı müziklerine hayran kalmıştım. Tekrar gidilip, görülecek bir yer. 1- Kız düşürmek için bu platformu kullanmayın. 1- Kız düşürmek için bu platformu kullanmayın. Tavsiyeler ve tecrübe paylaşımları için çok teşekkürler, Oldukça yalın mütevazi anlatımınız başarılı. Amerika transit için yardımcı oluyormu yani usa vizesi olmadan başka bir havayoluyla yola devam konusunda.., Vizeniz yoksa transit geçişe izin vermiyor diye biliyorum ama emin değilim. Bilen birinse sormak lazım. Aslansııın be Mehmet abi teşekkürler :) yolun açık olsun daim!"} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/dunyayi-bisikletiyle-gezen-gurkan-genc.html", "text": "Daha önce yolda tanıştığım ve hikayesi farklı olan gezginleri sizlere anlatmıştım. Şimdi sıra bir Türk gezgini anlatmaya geldi. Hem de belki de şuana kadar anlattıklarım arasında hikayesi en güçlü olanını; Gürkan Genç'in bisikletiyle yapıyor olduğu ve 7 yıl sürecek olan yol hikayesini. Gürkan Genç 2010 Yılında iş hayatını bırakıp kendini bu yola adamış biri. Yüz yüze hiç görüş memiş olsak da internetten ara ara konuşup, kısa da olsa dertleştiğimiz oluyor. Şuan Afrika'dan yoluna devam eden Gürkan, 7 yıl sürecek olan bu dünya turuna eylül 2012'de başladı. Bisiklet üstünde -57 ve +61 dereceyi görmüş, gittiği birçok ülkedeki okullarda seminer vererek Türkiye'yi tanıtmış, gurur duyarak yol hikayesini hem sizlere hem de tanıştığım yabancı gezginlere anlattığım bir Türk kaşiftir. Belki çoğu klasik gelecek hatta bazılarının cevabı internet sitesinde yazıyor olsa da herkesin aklına gelebilecek şeyleri sormaya çalıştım. Büyük ihtimal kendi ayaklarım üzerinde durmamış olsaydım nereye gidiyorsun der veya param bittiğinde para yollamaz eve dönmeye mecbur bırakırdı. Annem ve Babam bisikletle ilk seyahatim olan Türkiye Japonya turuna karşı çıkmadılar fakat gönülden de git dememişlerdi. Aradan 6 yıl geçti ve hala seyahat ediyorum. Seyahat etmekle kalmayıp birçok projeyi de birlikte gerçekleştiriyorum. Şuanda yaptıklarımla gurur duyduklarını düşünüyorum. Ailem artık seçtiğim bu yolun hayat tarzım olduğunu da kabul ediyor. Her aile gibi onlarda evlatlarının mutlu olmasını istiyor. Şuanda mutluyum. Mutlu olmamı bilmesi yetti sanırım. Bir kırılma noktası olmadı. İş yerimi devrettim. Bu doğru fakat işlerim kötü diye yola çıkmadım. Hatta çok güzel bir iş teklifi almış \"yola mı çıksam yoksa bu güzel iş teklifini değerlendirsem mi?\" diye kısa süreli bir tereddüt yaşadım. Fakat yola çıkmayı cidden çok istedim. 31 yaşındaydım daha önce hiç yurt dışına çıkmamıştım. Üniversite de Japonya'ya gitmek istemiştim param yoktu. Üniversite sonrasında çalışmaya başlamıştım o zaman da param vardı ama zamanım yoktu. 2010 Şubat ayında şirket hisselerimi devrettikten sonra hem zamanım vardı hem de istediğim turu yapabilecek bir miktar param. Neden olmasın dedim. Ulaşım aracı olarak bisikleti seçtim çünkü o sıralar kilo vermek için kullanıyordum hemen hemen her gün evden iş yerine, iş yerinden eve pedallayarak gidiyordum. Ayrıca 12 yaşında annem 10km mesafedeki bir kasabaya bisikletle gittiğimi öğrenince \"o bisiklet kitlenecek\" demişti ben de kendisine büyünce dünyayı gezerim görürsün\" demiştim hem bu hikayeyi de gerçekleştirmiş olacaktım. Bu durumu ilk Moğolistan Gobi Çölünü geçerken yaşamıştım. 2010 yılında orada bir yol yoktu. Herkes çölde kafasına göre gidiyordu. Çin sınırından Başkent Ulan Batur'a 750km mesafe vardı. Ve arada şehir falan yok. 12 gün boyunca 11 kg yemek ve 18 litreye yakın su taşımıştım. Yemek yiyorum tenceremi yıkamıyorum dişlerimi fırçalamıyordum, duş alma gibi bir imkanım yok en neticede 9. günde suyun yetmeyeceğini anladım. Aha dedim buraya kadarmış. Boş olan pet şişelere çişimi biriktirdim sonrada yanımdaki arıtma cihazı ile arıtıp kalan tatlı su ile karıştırdım. 3 gün sonra Ulan Batura vardığımda bir plazanın en üst katında şarap içiyor ve yaşadıklarıma gülüyordum. Bisikletle çöl geçmek enteresan bir duygu hiçliğin ortasında tek başınasın. Benim için yalnızlığın kelime anlamı çölde netleşti. Hayat %50 ses %50 hareketten oluşur. Orada hiçbir şey yok. Yolculuğumda ilk defa sessizlikten yalnızlıktan rahatsız olmuş korkmuştum. O günden sonrada zaten Çöl geçişlerim her kıtada oldu. Ve çölleri sevmeye başladım. Bisikletle çöl geçişi konusunda dünya rekoru da kırdım başvurumu da yaptım. Bu yıl içinde Bu rekorun resmileşmesini de bekliyorum. Yeme, İçme, vize ücretleri bu kapsamda bakacak olursam aylık giderim 300$. Şimdiye kadar 42 ülkeyi bisikletle gezdim bu ülkeleri defalarca gezecek halim yok. Ulusal müzelerine giderim, Sanat müzelerine giderim. Varsa Operaya giderim. Rusya'da Bolşoy tiyatrosuna sadece tek bilete 600TL verdiğimi hatırlıyorum. Ayrıca 3 senedir düzenli finansal destekte bulunduğum projeler ve burs verdiğim öğrenciler var. Dünya seyahatimle birlikte para kazanıyorum fakat yolda bu paraya ihtiyacım olmuyor. Bende elimdeki imkanları dünya turum ile gerçekleştirdiğim projelere kullanıyorum. Yabancı dil eğitim bursu, gezgin bursu, sporcuya destek. Neden bunu yapıyorsun diyen olabilir? Yarın başımıza ne geleceğini kimse bilemez imparatorlar krallar hepsi şuan toprak altında. Bu turu bitip bitiremeyeceğimin bir garantisi yok. Takip edenler başıma neler geldiğini nasıl kazalar geçirdiğimi az çok bilirler. Sınır geçişlerinde şahsen sıkıntı yaşıyorum. Çünkü pasaportta gümrük görevlilerinin ilk defa karşılaştığı vizeler var. Mesela Avrupa'ya Finlandiya'dan girmişim. Bir buçuk sene sonra Hollada'dan ingiltere'ye geçeceğim. Pasaportta Schengen vizesi yok. Gümrük görevlileri tabi sistem dışı bir şeyle karşılaşınca şaşırıyorlar. Özel vizelerle geçmiştim. İsrail'in damgası var fakat bakıyorlar bütün Arap ülkelerini gezmişim. Hayırdır ağa bu adam ne ayak diyen oluyor? Gittiğim ülkede gideceğim ülkenin büyükelçiliğine uğrayıp vizelerin ücretlerini ödeyip öyle alıyorum. www. gurkangenc. com/en bu sitede yol anılarımı İngilizce paylaşmam yetkililerin gerçekten ne yaptığımı görmelerini sağlıyor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bu konuda destek veriyor. Başka bir sıkıntı yaşadığım mevzu da bisikletin arkasında insanız hava aracı taşımam, Gps, yol takip sistemi, son model kameralar gece video çekim yapabilecek ekipmanlar derken haliyle gümrükteki görevliler kıllanıyor. Bu yüzden birçok ülkede gizli servis veya sivil polisler tarafından takip edildiğim olmuştur. Hatta bazen ülkenin iç işleri elçiliğimize telefon açarak hakkımda şikayette bile bulunulmuştur. Özel bir çaba sarf etmedim Mehmet. 2010 Aralık da Güney Kore'de çadırımın içinde bir video çektim \"Eğer imkanım olursa tüm dünyayı gezerim\" demiştim. O imkanları yaratmak lazımdı. Bekleyerek olmuyor. Öncelikle dünyayı gezmek için evrensel bir meslek sahibi olmam gerekiyordu. 2011 Mart ayında Türkiye'ye dönmüştüm 2012 Eylül ayında Dünya turuna çıktım. Küçük hedefler koyarak büyük hedefe ulaştım diyebilirim. Bir hayalimi gerçekleştirince sonrasına hep yenilerini koydum. 2010 da ilk seyahatimde neler yaptıysam hala aynı şekilde devam ediyor. Sadece biraz daha dallanıp budaklandı o kadar. %70 Çadır %20 Ev misafirliği %10 Otel veya hostel diyebilirim. Çadırda konaklamayı seviyorum. Türkçe, İngilizce biliyorum. Çinceyi baya öğrenmiştim unuttum fakat gittiğimde gene hatırlarım, Uzun süredir Arap topraklarında gezdiğimden Arapçayı da az biraz anlıyorum. En azından yolda ihtiyacım olacak kadar konuşuyorum. Beden dilim iyidir el kol vücut hareketlerini iyi kullanırım. Yemek olayı önemli bir konu. Bisiklet üstünde günde 5000 Kaloriden fazla kaybediyorum. Bisiklet yüklerle beraber 60 kg normalde bir günde 100km çok rahat alıyorum. Sabah Kahvaltıda Müsli yerim. Su ile karıştırırım içine başka bir şey atmam. Öğlen ve Akşamları makarna haşlarım. Yağ koymam tuz koymam. İçine bir adet konserve Tuna atarım onun içindeki yağ ve tuz yeter. Kamp yapmadan önce bir markete denk gelirsem sebze meyve alırım. Bazı bölgeler vardır ki bu süreç aylarca devam eder ve yediğim yemekle kaybettiğim kaloriyi karşılayamam. Önümdeki süreci ona göre hesaplayıp. Bazı alanlara girmeden önce eğer uzun süreli konaklamalar veriyorsam kilo almaya çalışırım böylelikle yoldayken hem o kiloları veririm hem de kas kaybını engellemiş olurum. Çok zayıf olduğum fotolar da var kilolu olduğum fotolarda. Her bölgenin yemeğini, sebzesini meyvesini yerim. Yemek ayrımım yoktur. Suudi Arabistan'da Hayber şehrinde bir gün din polisleri eve yemeğe davet etti. Tabi aile büyükleri falanda geldi. Amca sordu günde kaç kilometre gidiyorsun diye. Normalde 100 km giderim fakat illa bir noktaya varacaksam 200 kilometre de yaparım dedim. Amca da \"bizim develerde günde 100 kilometre yapar zorladık mı 200 yapıyorlar. Maşallah Gürkan Bey deve gibi adamsınız\" demişti. Canım ne zaman isterse o zaman yola çıkıyor veya ne zaman istersem o zaman duruyorum şu kadar saat üstünde kalıyorum demek zor. Fakat ortalama günde 80-100 km arasını çok rahat yol alıyorum. 60 kg bir bisikletle hiç dinlenmeden yani ayağım yere değmeden en fazla 60 km gittim. Ocak 2013 Rusya Hava sıcaklığı -42 dereceydi. Sadece restoranlardan restoranlara durabiliyordum. Bisiklet üstünde hissedilen sıcaklık 57 dereceydi ve nabız 150 üstünde atıyor. Dinlenmek için durursam ölürdüm. Buzlu ve karlı alanda o bisikleti sürmek hakikaten çok zordu. Bir günde aldığım en uzun mesafe de Suudi Arabistan'da çöl geçişi sırasında oldu 220Km. Sanırım bir daha da bu kilometrenin üzerine tur bisikletimle çıkmam. Boş bisikletle sanırım günde 400 veya 500 km gidebilirim. Avrupa da bu tarz yolculuk yapan bisikletliler de var. 42 ülke gezdim şu zamana kadar gitmediğim ulusal müze bir iki tane vardır. Onlarda kapalıydı o yüzden gidemedim. O ülkelerinde başka müzelerini gezmişimdir. Sanat galerisi varsa takip eder bulur giderim. Avrupa Seyahatimde Opera ve Tiyatroya çok gittim. Yakın tarihte en son Katar'da Operaya gittim. Gezilecek yerlerini gezer yöresel yemeklerini yerim. Ki ayrıca bisikletle gezdiğimden dolayı köy köy gezip insanların evine misafir olur kültürlerini gözlemlerim yaşamlarına birebir tanıklık ederim. Onlar benim kalbime ben onların kalbine dokunurum aile oluruz. Evet, bisiklette yer alan çantalarda hemen hemen gerekli her şey var. Yedek dış lastik, iç lastikler yama takımları, rulmanlar ön ve arka yedek dişlileri. Anahtar takımları jant telleri. Kadro alüminyum ve Türk markası Kron. Firma özel olarak bu tur için üretti. Şimdiye kadar 33 ülkeyi ve 38200km devirdi herhangi sıkıntı yok. Türk yemeklerini özlüyorum. Bizim mutfak gibisi yok. Fenamı olurdu her sabah yola çıktığımda bir büfe bulsam. Beyaz peynirinden domatesine zeytinine kadar kahvaltı tabağı olsa. Zeytinyağlı dolma mesela aboo olsa da yesem. Sağolsunlar gittiğim ülkelerde beni takip eden anneler her daim bana Zeytinyağlı yaprak sarma veya dolma yapmışlardır. Hepsine çok teşekkür ederim. Bazen hakikaten çok gereksiz yollara giriyor ve kendimi çok zorluyorum. 6 senedir gezerim tek bir kere dememişimdir \"ben burada ne yapıyorum\" diye. Fakat bu cümleyi Etiyopya'da bir yokuşu çıktıktan sonra karşımdaki manzarayı görünce demek zorunda kaldım. Ufuk çizgisine kadar balta girmemiş bir orman yerleşim yeri yok, yol yok ve tek başımayım işte o noktada \"Lan burada ne yapıyorum arkadaş\" dedim. Hayır, ortamda aslanların olduğunu da biliyordum fakat yolun bu kadar da ıssız olacağını hiç düşünmemiştim. Babam bile o coğrafyadan çıktıktan sonra yolla ilgili bir mesaj attı ki onlarda internet sayfamda verici sayesinde nerede olduğumu takip ederler sitede Gürkan Genç Nerede diye bir bölüm var. \"Oğlum sanırım çok zor bir yerden geçtin\" diye mesaj attı. Adam bile uydudan durumu anlamış. O yol beni sonrasında Etiyopya içindeki Somalilerin bölgesine çıkarmıştı. Bazen oluyor işte böyle durumlar hehe.. Hayır, gece yolculuğu yapmıyorum. Gece yolculuğu yapmam için bütün ekipmanlarım da var fakat Sabah 6:00 Akşam 18:30 Saatleri arasında pedallamayı tercih ederim. Gün batmadan çadırımı kurup yemeğimi yapıp yerim. Sonrada çadır içinde ya yazılarımı yazarım. Veya elektronik kitabımdan bölge ile ilgili kitaplar veya romanlar okurum. 4 senede içinde yolculuk anında 34 kitap bitirme imkanımda oldu. Var. Mesela kamp yerleri benim için önemli. Çadırı kurduğum alanın kriterleri var. Çadır içinde uyuma pozisyonum önemlidir. Gasp ve hırsızlığa karşı aldığım bir önlem. Yanıma bisikletle seyahat etmeye gelmek isteyen çok oluyor. Daha önce birlikte pedal çevirmediğim veya tanımadığım insanlara hadi gelin gezelim diyemem. Kimsenin olmadığı yerlerden geçiyorum. Kalkıp bir noktada ben yapamayacağım derse olmaz. Daha önce Kadın arkadaşlarım eşlik etti. Onlar olduğunda turu biraz daha yumuşatıyorum. Öyle pek bilinmeyen noktalara gitmemeye çalışıyorum. Tek başıma çok risk alıyorum başkaları varken bu riskleri alamam. Gemi de nasıl tek bir kaptan varsa bu turunda kaptanı belli. Yanıma pedallamaya gelen arkadaşlarım kafalarına göre gezemez, rota çıkartamaz veya kamp atamazlar. Bu şekilde gezeceklerse zaten kendi yoluma giderim. Çok anı var çok şey anlatılabilirim. Toplamda 6 senedir yollardayım. Mesela hala ön yargılarım olmasına şaşırıyorum. Bu ön yargılar tabi ki yaşanmışlıklarla tecrübelerle tek tek yok oluyor. O anları yaşadığımda kendime gülüyor ve hala yolun başında olduğumu anlıyorum. Hayatım boyunca öğrenmeye devam edeceğim. Mesela çektiğim görüntülere montaj yapmam 2 günümü alır o kadar çok video var ki. Hemen hemen hepsini seyreder arasından müziğe uygun olmayanları elerim. Fotoğrafları düzenlemem de yarım günümü veya bir günümü alır. İnternet sayfasına fotoğraf destekli bir yazı yüklemem bir günümü alır veya daha fazla. Yazılarımı görme engelli arkadaşlar için seslendiririm. Bu da çok zamanımı alır. Her ülke ile ilgili 5000 kare üzerinde fotoğrafım oluyor bunların bir kısmını internete yüklerim. Bu da baya zaman alıyor. Fakat bu paylaşımlar sayesinde yol aldığımı da söylemem lazım. İnternet sayfamı fırsat buldukça güncelliyorum bir dergi veya gazete gibi. Bundan da keyif alıyorum. Yazmak güzel. 750 küsür firmaya dosya yollamış, 400 küsürü ile yüz yüze görüşmüş ve sıfır sponsorluk alan biriyim. Bu konu ile ilgili bir yazım vardı blog da okunma rekorları kırmıştı. Sonrasında o yazıyı kaldırdım. Niye sinirleniyorum ki? Ne bekliyordum? Şuan yaptığım dünya seyahatine destek olan firmalar var. Fakat onlara sponsor dersem ayıp etmiş olurum. Bisikletle dünya turu benim çocukluk hayalimdi. O firmalarında hepsi benim bu hayalimin ortağı oldular. Hayal ortaklarım. Kimse bana şuraya git bunu yap logomuzu göster aman bizim fotoğraflarımız gözüksün, yok yediğin yemeklerin fişlerini topla kaldığın otellerin fişlerini getir ona göre sana para vereceğiz demez. Bunu sponsorlar ister bunları isteyenler sponsorlardır. 4 senedir bir kere bile dememişlerdir ki \"ya biraz bizden bahset\" arkadaş benim işim gönül işidir. Zaten kelle koltukta gidiyorum. Bu firmalarında benim yapacağım reklama ihtiyaçları yok. Ha nasıl mı bana destek oldular? Her firmanın ya sahibini tanıyorum veya arkadaşlarımın arkadaşlarıydı. Yani bendeki olay arkadaşlık ilişkilerine dayanıyor. Biz birlikte yol alıyoruz ve iyi bir aileyiz. Yolculuk bitince de bu aile dağılmaz. Böyle devam ederiz. www. gurkangenc. com sayfasında kimlerin nasıl destek olduğu en ince ayrıntısına kadar yazıyor. Merak eden sayfadan bakabilir. Bir gün ıssız bir yerde önümde bir araç durdu ve levye ile bir adam arabadan indi. Araç sonrasında U dönüş yaptı ve yolun karşı tarafına geçti. Yolu kimse kullanmıyordu. Kaçmak anlamsız olacaktı. Halkın içinde aylardır geziyordum. Neleri sevdikleri neleri yediklerini çok iyi biliyordum. Ülkenin erkekleri \"Kurtlar vadisi\" dizisine hayrandılar. Hiç istifimi bozmadan adamın üstüne doğru pedallamaya devam ettim. Adama yaklaştığımda \" LAN Memati Kevharek? Gel hele Şu şehir nerde bir göster?\" bu cümle öncelikle benim Türk olduğumu belli eti sonrasında Müslüman olduğumu da anladı. Bana sataşmaya cesaret edemedi veya istemedi. Kaçmaya kalksam büyük ihtimal dayağı yemiştim. Dayak yediğim yerde oldu veya tutuklandığım, veya gece uyurken çadırıma ateş açıldığı gibi gibi bir dolu olay var. Filmin sonunu bilmiyorum fakat adrenalin ve macera dolu filmleri hepimiz çok severiz. Hayatta zaten bir film şeridi gibi çok hızlı akıp gidiyor. Hala Japonya'ya giderken o attığım ilk pedalı dünmüş gibi hatırlıyorum. En neticede yanımda silah taşımıyorum. Allah a emanet : ) Fakat kendime göre tedbirlerimi de alıyorum. 2013 şubat ayında Kuzey Kutup Dairesinden aşağı doğru inerken bir kaza geçirdim ve sol bacak baldırımdaki kası yırttım. Stockholm'e 400 kilometre kalmıştı fakat artık bacak iptal olmuş pedallayamıyordum. 25 gün bisiklete binememiştim. İsveçli bir aile misafir etti. İngiltere'de dağ bisikleti parkurunda düşüp sol kaburgalarımı kırdım. O sıra yol arkadaşlarımda vardı çadırda uyurken acılar içinde kalkıyor yatıyordum. Ürdün de bisikletten düştüm Sağ iki kaburgamı kırdım. Gene aynı şekilde yola devam ettim. Kaburgaların iyileşmesi uzun zaman alıyordu. yolda iyileştiler fakat çok acı çektim. İsrail Filistin arasında insanız bölgede gezerken bisikletten düşmüştüm. 5 boğumlu siyah bir akrep içime düşmüş yolda giderken kalbime yakın yerde dahil olmak üzere 4 defa soktu o sıra video kayıdı da yapıyordum. \" Aaa akrep soktu diye\" bir video da arşivde var. Yolda ölecek miyim kalacak mıyım belli olmadan çok hızlı bir şekilde 8 kilometre mesafedeki köye giderken o bisiklet o yüklerle hoplamaktan zıplamaktan kırılmadı. Sanırım bu turu çıkartır haha. Ambulans geldi tedavi yapıldı. Cezayir'de 61 derece pedallarken halkla birlikte yemek yemekten onları açık sularını içmekten zehirlendim. Sahra çölünün ortasında yer alan ufak bir şehrin meydanına geldiğimde gün boyunca kusmaktan ve yorgunluktan bayıldım. Halk yardım etmiş tam 20 günde kendime zor gelmiştim. Suudi Arabistan'da tır çarptı 2 operasyon geçirdim. Çölün ortasında bir köyde hastanede 3 gün kalıp kafamda ve yüzümde 40 dikişle Bahreyn'e pedal çevirdim. Bu arada tır çarptıktan sonra bir selfi çekmeyi başardım. Sanırım o fotoğrafı birkaç kişi dışında kimse göremeyecek. Bahreyn elçimiz ve oradaki Türkler beni gördüklerinde şok geçirmişlerdi. Ha bu arada Damam Şehrinde bekleyen yaklaşık 1000 kadar Türk öğrenciye de o halde sunum verip. \"Çocuklar hayat devam ediyor her düştüğünüzde ayağa kalkın ve devam edin bu sizi daha güçlü yapacaktır\" demişimdir. Karşılarında canlı bir örnek olması iyidi. O çocukların hepsi o gün orada benle çektikleri fotoğrafları sosyal medya da yayınlamamışlardı çünkü insanları üzmek istememiştik. Sonrasında Bahreyn'de hem Arap okullarına hem de uluslararası okullarda sunumlar vermeye devam ettim. Şuanda Gayet iyi, sağlıklı ve güçlüyüm yoluma Doğu Afrika'da devam ediyorum. Yolda kuru yemiş bulursam alırım. Onun dışında bol bol muz tüketirim. İlaçmış hapmış kullanmam. Kilo olayı yukarıda dediğim gibi değişken bir olay Mehmet. Normalde benle bir ay pedallayan 2 beden kaybeder. Gelen arkadaşlarda durum bu oldu. Durduğum zamanlarda kilo alacak şeyler yemeye çalışırım. Yolda zaten hepsi gidiyor. Boyum 1.86 kilo 84. Tabi burada biraz bacak kası da var. Süslü ve özlü sözleri olan biri değilim biliyorsun. Argo kelimeler kullanarak yol anılarımı yazdığım için bile öğretmenlerimiz tarafından çok eleştirilirim. Kimseye de kalkın gezin, evde oturmayın şöyle yapın böyle yapın demem. Hayallerini gerçekleştirmeye çalışan biriyim fazlası yok. Sorduğun sorulara samimiyetle cevap vermeye çalıştım. Herkesin hayattaki sorumlulukları farklı. Sadece kendime arada bir \"bu hayat bitecek unutma ve ona göre yaşa\" dediğimi söylemek isterim. Hayallerini gerçekleştiren insanların geleceği değiştireceğine de inanıyorum. 2016 yazına oradayım. 2011 de yola çıkmadan tur rotamı ona göre çizmiştim şimdilik zamanlama uyuyor gibi tabi yol ne gösterir bilinmez. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında bir kabilenin kızına gönlümü kaptırabilirim kim bilir? Ayrıca o dönemde Olimpiyatlarda başlıyor. Hem milli sporcularla da birlikte oluruz destekleriz güzel olur. Sonrasında sana takılırım sırt çantası ile gidip yerlimi buluyoruz az bilinen yerlerimi keşfediyoruz bakarız. Mehmet seni ve takipçilerini Öpeyrum. Afrika'da yoluma devam ediyorum. Sana ve yolda olan gezgin arkadaşlara da iyi yolculuklar. Dikkat edin kendinize. Muhteşem azimin neticesinde bir başarı hikayesi. Kazasız belasız mutlu anılarla yolculuk geçirmesi, geçirmeniz dileğimle. Mehmet 1000 takipçin olduğu zamandan beri takip ediyorum seni, Allah yolunuzu açık etsin, Gürkan Genç'i de seninle yazınla birlikte tanıdım, bizleri tecrübelerinden, resimlerinden ve paylaşımlarından eksik bırakma. Umarım yolcuğun dilediğin gibi devam eder. Gürkan Genç bir azmin ve başarının yaşayan öyküsüdür. Japonya'ya yolculuğa çıktığından beri öyküsüne bizi de ortak etti. Artık bilgisayarı açtığımda ilk iş Gürkan birşey yazmış mı blog'a bi bakayım diyerek açıyorum. Öğrencilerime arkadaşlarıma bir şeyden yıldılar mı bu adamı örnek gösteriyorum. Geçen sene facebook 'da önerilen sayfalarda gördüm sizi ve ilgilimi çekti yaklaşık 1 yıldır takip ediyorum. Gürkan ile çok yönden benzerlikleriniz olduğuna inanıyorum. İkinizin de ortak bir noktası Karadenizli olmanız, sizin bilmiyorum ama Gürkan'ın bisikletle Japonya'ya tura başlama noktası Samsun'dur. Her ikinize de Samsun'dan selamlar. Bana pes artık dedirten bir hikayeydi 7 yıl dünya turu.. Ben motorlu taşıtlarla 1 yıl bile dayanamayacagımı biliyorum fatal error verirdim hemen, bisikletle 7 yıl düşünemiyorum. Ekim 2015 ise Panamada oluş tarihiniz aşağı yukarı aynı tarihlerde oradaymışız.. Benim hayatımın kırılma noktası oldu Panama.. Gürkan Genç in yazılarını ve seyahatlerini takip ediyorum.. Ancak size bugün çok tesadüfen google a Cancuna gidersem nereleri görmem gerekir yazmamla tanıştım.. Güney Amerikanın çok küçük bir bölümünü ilk yurtdışı seyahatimde gördüm.. Bunun için sabıra ihtiyacım var sadece.. Zamanı geldiğinde bir kadın olarak bir sırt çantasıyla bende o kervanda olacağım.. Bazen inanılması güç şeylere inanmanın şaşkınlığını taşırsınız üzerinizde.. İşte tam o andayım.. Gerçekten canı yürekten tebrik ediyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ekvador-gezi-notlari-1.html", "text": "2 Ayımı geçirdiğim Ekvador hakkındaki tek nefeslik görüşüm. Kendi para birimi yoktur ve Amerikan doları kullanılır. Komşu ülkelere göre biraz pahalıdır. Coğrafi olarak küçük görünse de dağlık bölgeler olduğu için gezilip görülecek yerlere gitmek uzun sürer. Ekvator çizgisinin bu ülkeden geçmesiyle ünlüdür. Bizden vize istemez. Ülkede orta kesim yok denecek kadar azdır. Dışarıda akşam yemeği yemek istersen ya 8-9 USD verip normal bir restoranda yiyeceksin ya da 2 USD'ye sokak pazarlarından yiyeceksin. Yani genel itibariyle ben 4-5 USD'ye normal bir akşam yemeği yiyeyim diyemezsin. Amazon ormanlarına yakın bölgelerde hiç el değmemiş Huarani yerlileri vardır ve onlarla iletişim kurmak mümkün değildir. Bölgelerine giren yabancıları direkt öldürürler. Yine Amazon kıyısındaki yerlerde petrol rezervi vardır ve ülke ekonomisine katkı sağlar. Tiyatro ve sinema pahalıdır. Büyük şehirler hariç insanları sıcaktır ve yabancıyı sever. Sokaklarında başıboş gezen çok fazla cins köpek vardır. Dünya üzerindeki güneşe en yakın nokta; Ekvador'da bulunan Chimborazo dağının zirvesidir. Bu anlamda Everest'ten bile daha yüksektir. İnternet çok pahalı ve yavaştır. 5 USD'ye kahve içtiğin cafede internet hizmeti olmayabilir. İşletmelerde turist ya da müşteri memnuniyeti sıfırdır. Hatta bir restoranda yemek yerken arta kalanları paket yaptırmak istersen ekstra paket ücreti bile isterler. Ekvador'da herşey ekstra ekstra ücrete tabidir. Cepçilik, hırsızlık ve kapkaç olayları şu ana kadar gittiğim tüm ülkelerden daha fazladır. Tanıştığım 9-10 tane gezgin arkadaşımın burada hırsızlıkla ilgili kötü anıları vardır. Yabancılar için belediye otobüslerinin kalabalık olduğu anlarda kesinlikle kullanılmaması tavsiye edilir. Başkentteki kaldıramlarda yürüyen insanların bile sırt çantalarını önlerini alıp, sımsıkı sarılarak yürümelerinden işin ne boyutta olduğunu anlayabilirsin. Gitmemiş olsam da Galapagos adaları gibi dünya üzerindeki en nadir yerlerden birine sahiptir. Tek Ekvador'u görmek için Türkiye'den kalkıp gitmek lüks kaçsa da yanına Peru ya da Kolombiya eklenerek doyurucu bir gezi yapılabilir. Fiyat/performans oranı orta karardır. Bizim bildiğimiz anlamda bir kışı yoktur. Aşırı yeşil bir ülkedir. Şehir merkezlerinde bile devasa büyüklükte parkları vardır. Taksi ucuzdur. Televizyonlarında Türk dizileri çok yaygındır. Neredeyse kadınların hepsi Fatma Gül'ü bilir. Klasik Latin Amerika rahatlığı onlarda da görülür. Kimi restoran sadece akşam 7 den sonra açılırken en işlek caddedeki bazı cafeler bile öğleden sonra akşama kadar kapalı olabilir. Pazar günleri AVM'ler hariç yemek yiyecek açık yer bulmak zordur. Yemeği geçtim pazar günleri turistik yerlerdeki turizm acenteleri bile kapalıdır. Ana dilleri İspanyolca olsa da yerli halkın kullandığı farklı diller de vardır. Şaşılacak kadar çok outdoor ürünleri satan mağaza görebilirsin ama hepsi de pahalıdır. Hava bulutlu olsa da arada bir bile kendini gösteren güneş fena yakar. O sebeple güneşten korunmak için şemsiyeyle gezenleri görmek mümkündür. İyi kahve ve kakao üretirler. Çoğu Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi burada da uyuşturucu satışı yaygındır ve uyuşturucu trafiğinin aktığı bölgeler vardır. Guine pig diye hamster benzeri bir hayvanı kızartıp yerler ve bu geleneksel yemekleridir. Halen aktif yanardağları vardır. Kasaba ve ilçe gibi yerlerde erkeklerin yanısıra kadınlarda bile fötr şapka görebilirsin. Ülkeyi bir kere gezdikten sonra tekrar geleyim demezsin. Yine güzel bilgiler, kısa bir süre uzak kalacağının bilgisini vermiştin, sabırsızlıktan eski yazılara tekrardan gözatıp not alıyorum yeniden :) yeni yazılarını merakla bekliyoruz. Bu tatilde ücretsiz evinde kaldığınız insanların bu işten herhangi bir çıkarı var mı? Yoksa sadece yardım amaçlı mı tanımadıkları insanları gasp, hırsızlık, cinsel saldırı gibi tehlikelerle evlerine alıyorlar? Bir insanın profilinde ne kadar iyi referans olursa olsun bu riskler her zaman var bence."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ekvador-gezi-notlari-2.html", "text": "Benim gibi Kolombiya'dan karayoluyla geçerseniz Kosta Rika ya da Panama'ya geçişlerdeki gibi bir sorun yaşayacağınızı sanmıyorum. Herhangi bir uçak bileti ya da nerede kalacaksın gibi şeyler sormadılar. Türk vatandaşlarından vize istemeyen Ekvador'da 90 gün kalabilirsiniz. 2 Ayımı geçirdiğim Ekvador'da alttaki rotayı izlemiştim. Ülke ufak ama hep dağlık olduğu için yolculuklar biraz uzun sürebiliyor. Ekvadora girdikten sonra otobüs terminaline dolmuş ya da taksiyle geçebilirsiniz. Sınırda tanıştığım 2 gezginle beraber toplam 3 USD'lik taksi ücretini bölüşmüştük. Terminalden İbarra'ya ise otobüsle 3 USD'ye gittim. İbarra pek turistik bir yer olmasa da konaklama alternatifleri çok. Yalnız Ekvador'da şöyle bir durum var; neredeyse her otelin tabelasında hostel yazıyor. Ama içi aslında bildiğiniz otel, odalar paylaşımlı vs. değil. Yani Ekvador geziniz süresince bu hostel tabelalarına çok takılmayın. Ben özel odalı bir hostelde gecelik 8 USD'ye kalmıştım. İbarra merkezinde ve çevresinde pek yapacak birşey bulamadım. Aslında civarda birkaç köy vardı ama Otavalo'ya gideceğim için onları es geçtim. Eğer ben ülkedeki her şehri göreceğim gibi bir düşünceniz yoksa buraya hiç uğramayın. İbarra'dan Otavalo'ya 2,5 USD ödeyerek otobüsle geçtim. Köylü halkın şehir merkezinde açtığı pazar ve sadece cumartesi günü kurulan hayvan pazarı ile Otavalo Ekvador'un en turistik yerlerinden biri. Tabi bunun etkisiyle de konaklama alternatifleri çok ve fiyatları da orta karar. Bulduğum düzgün bir otelde paylaşımlı oda 10 USD iken özel odada 15 USD'ye kalmıştım. Gün boyu ve akşamları meydanda kurulan sokak pazarlarından yöresel yemekleri çok uygun fiyatlara yiyebilirsiniz. Burası için köyün ufak şehirleşmiş hali diyebilirim. Heryerde yöresel kıyafetli kadınları görebilirsiniz. Hatta tüm Ekvador gezim boyunca Guamote şehrinden sonra buradaki kadar geleneksel kıyafetli kimseyi görmemiştim. Eğer fotoğrafa ilginiz varsa burası sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Hayvan pazarı cumartesi günleri sabah 6'da kuruluyor ve öğlen 10-11'e kadar devam ediyor. Ne kadar erken giderseniz o kadar çok şey görebilirsiniz. Ve insanlar genelde fotoğraf çekilmesine de karşı değiller. Pazarlarda duruma göre sattıkları meyvelerden ya da ufak hediyelik eşyalardan alırsanız fotoğraf çekme konusunda sıkıntınız olmaz. Ekvadorun geleneksel yemeklerinden biri altta fotoğrafını gördüğünüz hamster benzeri bir hayvandan yapılıyor. Daha doğrusu onu bildiğiniz tavuk gibi kızartıp yiyorlar. Adı bazı yerlerde cui bazı yerlerde gine domuzu olarak geçiyor. Daha önce Peru'da yemiştim. Bildiğiniz tavuk gibi bir tadı var. Pazarda sürekli bu hayvanların satıldığını görebilirsiniz. Yine pazarda başka çeşit hayvanları görecek olsanız da buraya öyle büyük beklentilerle gelmeyin derim. Merkezdeki pazar ise normalde her gün kuruluyor ama cumartesi günleri tüm sokaklar tezgahlarla doluyor. Otavalo'ya muhakkak cuma gününden gelip, haftasonunu burada geçirin. Zaten 3 gün burası için yeterlidir. Eğer vaktiniz kısıtlıysa iki gün de yeter. Zamanınız varsa buraya 3 gün ayırın derim. Otavalo'dan başkent Quito'ya 2,5 USD vererek otobüsle geçtim. Ekvador'un en tehlikeli şehirlerinden birine geldik. Başkent Quito maalesef turistler için biraz güvensiz. Kimse canınıza kastetmez ama malınıza göz dikebilirler. Tanıştığım birçok gezginin burada kötü tecrübeleri vardı. Çoğu belediye otobüslerindeki yankesiciler yüzünden cep telefonu ve cüzdanını çaldırmış. O sebeple Quitoda kalabalık saatlerde kesinlikle belediye otobüsünü kullanmayın. Hatta kaldığım hostelin sahibi yabancıysan burada otobüse hiç binme diyordu. Ekvador'daki güvenlik problemlerinden biri de benzer şekilde şehirlerarası otobüslerde yaşanıyor. Sık olmasa da, yine bir gezginin sırt çantasını otobüsün bagajından çalındırdığını öğrendim. O sebeple çantanızı bagaja verirken etiket alıp, görevliyi de sıkı sıkı tembihleyin. Birşey olmaz, çalınmaz di mi gibisinden. Eğer yol uzunsa ve uyuyacaksanız yanınıza aldığınız çantayı da kesinlikle bacaklarınızın arasına koymayın, kucağınızda dursun. Zaten diğer koltukta oturan yerel insanların da çantalarını kucaklarına alıp yolculuk yaptığını görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hazır konusu açılmışken gitmemiş olsam da Ekvador'un daha tehlikeli şehri olarak Guayaguil biliniyor. Oraya da gidecekseniz şehre varışınız kesinlikle geç saatlerde olmasın. Başkent Quito için 2.850 metrelik rakımıyla dünyanın en yüksek rakımlı başkenti deniliyor. Bu yüksekliğin tabi dezavantajları da var. En ufak bir yokuş çıkarken yorulup, nefes nefese kalabilirsiniz. Hatta bünyeniz yükseklik konusunda hassassa bu rakıma alışana kadar baş ağrısı da çekebilirsiniz. Bende baş ağrısı gibi şeyler olmamıştı ama tanıştığım başka bir gezgin arkadaş bir hafta baş ağrısı çektiğini söyledi. Quito yeni ve tarihi şehir merkezi olarak ikiye ayrılıyor. Konaklamanızı kesinlikle yeni şehir merkezinde yapın. Çünkü eski şehir merkezinde akşamları gidilecek pek bir yer yok ve o bölgeler hava karardıktan sonra biraz tehlikeli oluyor. Ben 3-4 gün eski şehir merkezinde daha sonra ise yeni şehir merkezinde kalmıştım. Her iki tarafta da hostel ve otel alternatifi çok. 8-15 USD arasında düzgün yerler bulabilirsiniz. Tarihi şehirde çok fazla müze, kilise ve görülecek eski binalar var. Komple bir gün buraya ayrılabilir. Hatta vakit varsa iki gün ayırıp daha rahat gezebilirsiniz. Buradaki geziniz bittikten sonra tekrar eski şehir merkezine gelmenize pek gerek kalmaz. Üstteki fotoğraflar eski şehir merkezinden. O tepedeki heykelin oraya gitmek isterseniz kesinlikle taksiyle gidin, çünkü oraya yürüyerek gitmek yabancı için çok tehlikeli deniliyor. Yeni şehir merkezi ise bildiğiniz modernleşmiş bir kent gibi. Alışveriş merkezleri, cafeler, restoranlar ne ararsanız var. Gece hayatı ise Plaza Foch denilen meydan ve onun etrafında çok hareketli. Zaten neredeyse bütün hosteller de bu meydan civarında. Bar, cafe, restoran ve disko gibi yerlerde fiyatlar ucuz olmasa da öyle çok da pahalı değil, orta karar diyebilirim. Tabi Quito'ya gelmişken ekvator çizgisinin olduğu yeri görmemek olmaz. Merkezden 2 belediye otobüsüyle gidiliyor olsa da en güzeli benim yaptığım gibi yanınıza birkaç gezgin daha bulup taksiyle gitmek. Toplu taşımayla giderseniz yol yaklaşık 2 saat sürüyor. Yalnız burada şöyle tuhaf bir durum var; ekvator çizgisinin olduğu yere zamanında ufak bir kule ve çevresine de turistik amaçlı birkaç bina yapılmış. Ama günümüz teknolojisiyle ölçüldüğünde gerçek ekvator çizgisinin aslında buradan birkaç km uzakta olduğu anlaşılıyor. Zaten daha sonra oraya da müze ve birkaç bina yapılmış. Oraya gittiğinizde isterseniz ekvator çizgisi deneylerini yapabiliyorsunuz. Bu deneyler için \"tamamı yalan dolan, 20-30 cm ileri git, geri gelle bu tip etkiler alınamaz\" denililiyor. İnternetten yaptığım araştırmalar da hep bu yöndeydi. O sebeple konu hakkında halen kafam karışık. Ama doğru ekvator çizgisinin oraya gidip bu deneyleri yapan kişiler kesinlikle gerçekti diyor. Ben oraya gitmedim, bilmiyorum. Quito civarında yanardağ, şelalele ve göl gibi gidilecek çok fazla yer var. Birkaç turizm acentesine uğrayıp bu yerler hakkında bilgi alabilir, daha sonra ilgi alanınıza göre kendi planınızı kendiniz yapabilirsiniz. Zaman probleminiz varsa acentelerden tur almak faydalı olur. Ama bilin ki o zaman yapacağınız gezi kendi başınıza gitmenize göre daha pahalıya malolacaktır. Tabi bir de meşhur Galapagos adası var. Quito'da her turizm acentesinin camında Galapagos'a son dakika bileti gibi şeyler görebilirsiniz. Eğer bu adaya gitmek istiyorsanız iyi plan yapmalısınız. Benim çok ilgi alanıma girmediği için gitmeyi pek düşünmedim ama adayı gezmiş kişilerden bilgi almayı da ihmal etmedim. Kimisi beklediğim gibi değildi derken kimisi çok beğenebiliyor. Genel kanı ise; Galapagos adasına gidip, oraları hakkını vererek gezmenin pahalı olduğu yönündeydi. Çünkü adaya gitmekle iş bitmiyor. Adadan sonra civar adalara ya da sualtı zenginliğini ve sadece oraya has hayvanları görmek için tur satın almalısınız. Ve o turlar için de hiç ucuz deği deniliyor. Sürekli hesap kitap yapmaktan gezinin tadı kaçtı diyenler de var. Benim anladığım en güzeli bir tur acentesinden gerçekten de bir son dakika bileti bulup, paket turu satın alarak gitmek. Sonrasında sürekli acaba şu turu mu alsam yoksa öbürünü mü alsam gibi şeyler düşünmek zorunda kalmazsınız. Sonuç olarak benim bu işten anladığım; iyi bir Galapagos gezisi için en az 1.200-1.500 USD'yi gözden çıkarmalısınız. Ama dediğim gibi ben gidip tecrübe etmedim. Sadece gidenlerin bana anlattıklarıyla olayı yorumluyorum. Ülkenin aşırı yeşil olması başkent Quito'ya da yansımış durumda. Şehrin ana merkezi dahil heryerde kocaman parklar var. Hatta kimi parklar özel olarak gidilip görülmeli. Buralar için bile birgün ayrılabilir. Diğer bir detay; Ekvador'da genelde orta sıcaklıkta bir hava var. Ama eğer güneş altında kalırsanız anında güneş yanığı olabilirsiniz. O sebeple ya koruyucu krem kullanın ya da yerel halkın yaptığı gibi şemsiyeyle gezin. Çünkü hafif bulutun arasından görünen güneş bile fena yakıyor. Quito'da iki tane otobüs terminali var ve ikiside şehir merkezinden çok uzak. Gideceğiniz şehir nereyse ona göre hangi terminalden otobüslerin kalktığını öğrenip öyle gidin. Yani ne olsa kocaman terminalden otobüs vardır diye düşünürseniz 40 km'lik yolu teperek bir terminalden diğerine gitmek zorunda kalırsınız. Benim yaptığım gibi hataya düşüp, akılsız başın derdini ayaklarınıza çektirmeyin. Doğru terminalden Banos şehrine 2 USD'ye gittim. Quito daha güzel gibi, Otovalo beni şaşırtmadı, yanlı hatırlamıyorsam orada satılan hayvanın adı gine domuzu bir arkadaşımda vardı sevimli bir hayvan."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ekvador-gezi-notlari-3.html", "text": "Burası da yine Ekvador'un en turistik yerlerinden biri. Ufak bir kasaba düşünün ve o kasaba etrafında gezilip görülecek, turistik atraksiyonların yapılabileceği bir sürü yer olsun. İşte Banos böyle bir yer. Bölgede bir çok otel ve hostel alternatifi var. Şöyle bir detay da vereyim; paylaşımlı hostel odaları 10 USD iken aynı fiyata özel odalı hostel ya da otel de bulabilirsiniz. Banos'da kaldığım süre boyunca 10 USD'ye özel banyolu bir odada kalmıştım. Bunu atlamayın ve şehire indiğinizde tek tek otelleri araştırın derim. Civardaki hemen hemen heryeri kendi başınıza gezebilirsiniz. Ama rafting gibi ekstrem sporlar yapmak isterseniz mecburen tur satın almalısınız. Buraya yarım saat mesafede olan Pailon Del Diablo şelalesinden başlayalım. Fotoğraflarda da gördüğünüz gibi fantastik bir yer. Muhakkak uğranmalı. Terminalden kalkan otobüslerle 1 USD'ye gidebilirsiniz. Şelalenin iki tane farklı girişi var. Üst tarafdaki giriş ücretsiz, diğeri ise 2 USD. Girişler birbiriyle bağlantılı değil, o sebeple iki tarafı da gezin derin. Buraya yarım gününüzü ayırabilirsiniz. Yanınıza yağmurluk almayı unutmayın. Yine merkezden kalkan dolmuş gibi üstü açık otobüslerle o meşhur salıncağın olduğu ağaç eve de gidebilirsiniz. Ya da başka birkaç gezgin daha bulursanız taksiyle gitme alternatifini de unutmayın. Ağaç evin olduğu bölgeye giriş 2 USD. Ortalama yarım gününüzü de buralarda geçirebilirsiniz. Salıncakta sallanmak ücretsiz. Eğer kalabalıksa biraz sıra beklersiniz o kadar. Yakın civarlarda Banos'u tepeden görebilecek manzara noktaları da var. Şanslıysanız hava açık olur ve karşıdaki yanardağı da görebilirsiniz. Ama Banos'u bulutsuz görmek çok çok ufak bir ihtimaldir. Buradan Riobamba şehrine otobüsle 2 USD'ye geçtim. Eğer Ekvador'un en yüksek dağı Chimborazo dağına tırmanmak gibi bir düşünceniz yoksa bu şehre kesinlikle uğramayın. Yapacak hiçbir şey yok. Bahsettiğim dağın tuhaf bir özelliği var. Dünyanın yapısı itibariyle yeryüzü üzerindeki güneşe en yakın nokta; Chimborazo dağının 6.310 metrelik zirvesi oluyor. Yani bu anlamda Everest zirvesinden bile daha yüksek. Ama deniz seviyesine göre bakarsanız tabi ki Everest ile kıyaslanamaz. Riobamba'dan Cuenca şehrine 8 USD'ye otobüsle geçtim. Ekvador'un en tarihi şehirlerinden biri. Benim şansıma buraya geldiğimde şehrin heryerinde yol çalışması vardı ve o yüzden Cuenca'nın tadını pek alamadım. Genel itibariyle klasik eski bir Latin Amerika şehri diyebilirim. Eğer bu kıtada daha önce gezdiyseniz muhtemelen benzer şekilde birçok şehir görmüşsünüzdür. O yüzden Cuenca'ya gelirken öyle büyük beklentilerle gelmeyin. Şehri ortadan ikiye bölen bir nehir var ve akşamları gençler bu nehir civarında takılıp, eğleniyor. Buralarda güzel vakit geçirebilirsiniz. Onun haricinde Ekvador'un en güvenli şehri Cuenca deniliyor. Gerçekten de burada bulunduğum 2 gün süresince en ufak bir tedirginlik hissetmedim. İlk gün bir hostelde 9 USD'ye sonraki gün ise bir otel odasında 14 USD'ye kaldım. Konaklama alternatifleri çok olduğu için kesenize göre bir yer muhakkak bulursunuz. Buradan Guamote şehrine otobüsle 7 USD'ye geçtim. Normalde bu şehirde turistik hiçbir şey yok. Hatta sadece 2 tane otel var o kadar. Geceliği 15 USD'den 3 gün kaldığım otelde benden başka kimse yoktu. Dışarı çıktığımda otelin dış kapısını kilitliyorlardı. O derece yabancısız, turistsiz bir yer. Ama burayı benim için güzel yapan şey; neredeyse herkesin geleneksel kıyafetleriyle gezmesi. Guamote'ye şehir dense de aslında bizim bildiğimiz anlamda köyden farksız bir yer. Civarda biraz yerlileri arayıp, kültürlerini görmek istesem de genel itibariyle herkes modern hayata geçtiği için öyle bir yerli grubunu bulamadım. Yerel halktan bir rehber ayarlayıp merkezden uzaktaki birkaç köye gittim ama diğer ülkelerde bulduğum yerliler buralarda yoktu. Merkezde kurulan pazar ilginiz çekebilir. Bu kadar renkli insanların olduğu bir pazarı kolay kolay başka yerde bulamazsınız. Guamote'den Banos'a geri dönmek için anayolda otobüs beklerken o sırada San Pedro De Alausi tarafına bir otobüs geldi ve hiç hesapta yokken oraya gittim. Otobüs ücreti 2 USD. Bu şehri biraz özel yapan şey; şeytan burnu dedikleri bir yamaca sahip olması. Oraya da çok eski bir tren hattı üzerinden gidiliyor. Ama bana pek enteresan gelmediği için gitmedim. Şehre gelme sebebim yine belki birkaç yerli grubu bulurum diyeydi ama aradığım tarzda birşey bulamadım. Benim tavsiyem bu şehri de direkt es geçin. Amazon bölgesini komple nehir üzerinden geçmeyi planladığım için yavaş yavaş Ekvador'un Amazon kıyılarına doğru gitmem gerekiyordu. Önce Banos'a oradan da Puyo şehrine gittim. Buralarda yabancıyı çekecek hiçbir şey yok. Her iki şehirde de birer gece kaldım ama ikisi de benim için zaman kaybıydı. Bir iki rafting alternatifiniz var ama sıradan bir rafting için buralara gelmeye kesinlikle değmez. Tena'dan Beaza'ya 4 USD'ye otobüsle geçtim. Buraya gelmemin sebebi; Ekvador'un en yüksek şelalesi olan San Rafael'i görmek içindi. Şelaleye en yakın ve konaklama alternatifi olan tek yer burası olduğu için bir gecemi Beaze'de geçirdim. Sabah kalkıp San Rafael şelalesine ilk bulduğum otobüsle 3 USD'ye gittim. Şelale 140 metre yüksekliğinden aşağıya akıyor ve debisi çok yüksek. Güzel tarafı videodan da izleyeceğiniz gibi önünde sürekli bir gökkuşağı var. Yalnız buraya kendi imkanlarınızla gelmek harbiden çok zor. Otobüs sürekli bulunmuyor. Bölge çok sakin, yemek yiyecek bir tane yer bile yok. Şelale güzel ama bu zorlukları göze alıyorsunuz gidin derim. Yoksa es geçin. Yaklaşık 3 saatimi şelale civarında geçirdikten sonra ana yola çıkarak bir saat otobüsün gelmesini bekledim. 6 USD otobüs ücretiyle Coca şehrine geçtim. Burada da yine yabancı için yapacak pek birşey yok. Birkaç turizm acentesi var ama o kadar yol tepip Coca'ya gelmeyi gerektirecek birşey ben göremedim. Amazon macerama Napo nehrinden ilk başladığım yer burasıydı. 10 Saatlik tekne yolculuğuyla Nuevo Rocafuerte'ye gittim. Bilet ücreti 15 USD. Ekvador'daki son uğradığım yer burasıydı. Aslında bu bölgedeki Yasuni parkı ziyaret edebilirdim ama zaten Amazon'a gireceğim için buralarda pek vakit kaybetmek istemedim. Yasuni parkının içinde hiç el değmemiş Huarani yerlileri olsa da onlarla kontak kurmak imkansız. Sebebi ise dış dünyadan kimseyle görüşmek istemeyip, gördükleri yabancıları direkt öldürmeleri. Daha önce yaşanmış pek çok kötü tecrübe var. Durum böyle olunca bile bile lades olmaya gerek yok deyip, Peru sınırından yoluma devam ettim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/el-salvador-gezi-notlari-1.html", "text": "İspanyolca konuşulan ülkede 5 kişiye 1 polisin düştüğü sokak ve meydanlar var. Polisler sürekli tetikte ve her an bir saldırı yiyecekler ya da yapacaklarmış gibi hazır durumdalar. Ülkede silah kullanımı çok yaygın olduğu için neredeyse her restoranın girişinde \"silahla girilmez\" tabelası var. Bırakın restoranı, sokak aralarındaki parklarda bile bu uyarı tabelasını gömek mümkün. Dünyanın en tehlikeli çetesi olan MS-13'e ev sahipliği yapıyor. İnsanlar bu çeteden o kadar çok korkuyor ki, onların hakkında konuşurken hemen sesler kısılıyor, çetenin ismini bile söylemekten çekiniyorlar. MS-13'ün ülke adına ciddi bir söz hakkı varken, ülkeyi 25 yıl aynı kişilerin yönetmesinden sonra yeni gelen hükümetin bu çeteyi temizlemek istemesi üzerine şu sıralar çete ve hükümet arasında ciddi silahlı çatışmalar var. 1980 yılında başlayıp 12 yıl süren iç savaşın sancılarını halen çeken halk, muhtemelen uzun yıllar daha bu sorunlarla boğuşacak. Yüzölçümü olarak Ankara kadar olan El Salvador'un nüfusu 6 milyon ama ülke dışında yaşayan 2.5 milyon kişi daha var. Dışarıdakilerin çoğu illegal olarak ABD'de yaşıyor. Ayrıca daha önce iç savaş sırasında ülkeden kaçarak ABD'de yaşayan binlerce kişi de şuan geri dönüp ülkesinde çalıştığı için ummadık yerde yaşlı adamların bile amerikan aksanıyla ingilizce konuştuklarını görmek mümkün. Çok kaliteli kahve üretimleri olsa da hepsi dışarıya ihraç edildiği için o iyi kahveleri ülkede bulmak zor. Erkeklerin yarısı maço. Eski kadınlar maço erkekleri sevse de yeni jenerasyon maçoluktan uzak. Gencinden yaşlısına kadar böylesine göğüs dekoltesini seven kadınları başka hiçbiryerde görmedim. Emeklilik yaşı 60-65 ama ülkedeki ortalama yaşam süresi 50-55 yıl. Devlet hastanelerinin çok kötü olduğu, tedavi istiyorsan özele gitmek gerektiği söyleniyor. Devlet sadece belli başlı birkaç ilacı karşılıyormuş o kadar. Hatta eğer devlet hastanesine gidersen ister grip ol ister ölümcül hasta ol doktorun herkese aynı ilacı verip geri gönderdiğini de söylüyorlar. Kadınlar sokakta, restoranda, otobüste yani heryerde çocuklarını emziriyor. Bu durum Latin Amerika'da zaten yaygın ama buradakiler kadar rahatını da şimdiye kadar hiçbiryerde görmedim. Heryer fastfood zincir mağazalarıyla dolu. Köyde bile o bilindik hamburger ya da pizzacıları görmek mümkün. İç savaş sırasında neredeyse tüm yerliler katledildiği için ülkedeki yaşam kültürüyle beraber yemek kültürü de yok olmuş. Yine bu iç savaş sırasında ABD'nin ülkeye getirdiği \"yardımla\" ülke yavaş yavaş ABD yemek kültürüyle donatılmış. Ufak, yuvarlak bir yufkanın içine peynir, tavuk ya da benzeri şeyler koyup yaptıkları ve adına da pupusas dedikleri yemeğin haricinde yöresel başka bir yiyeceklerini pek görmedim. Kızlarına güzel diyebilirim. Ülkenin %85'inin fakir, %15'inin zengin tabaka olduğu söyleniyor. Öylesine adaletsiz bir yaşam standartı ve maddi dağılım var ki anlam vermek mümkün değil. Şöyle ki; ülkenin bir ucundan diğer ucuna toplu taşıma ile 3 USD ye gidebilirken sıradan bir fastfood menü 6 USD. Bu arada iç savaş sırasında, Amerika ülkeye yardım getirirken yıllar içinde kendi parasını da ülkeye bırakmayı ihmal etmemiş. Yani ülkenin kendi yerel para birimi yok, kullanılan para Amerikan Doları. Toplam 10 tane TV kanalı olsa da hiçbirinde kayda değer ciddi bir program yok. Sürekli saçma sapan TV yarışmaları ve diziler olduğu söyleniyor. Her türlü çöpü sokağa atmayı normal buldukları için bazı sokaklar çöplerle dolu. Futbolda çok kötü olsalar da erkekleri aşırı fanatik. O kadar fanatik ki Barselona-Real Madrid maçını izlerken bile kendi aralarında kavga edebiliyorlar. Haftanın 7 günü, günde 12 saat çalışıp 200-250 USD maaş almak buralar için normal. Öğretmen maaşı ise ortalama 325 USD. Çalışanların çoğunun sigortası ödenmediği için insanlarda herhangi bir sosyal güvence de yok. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen insanları çok sıcakkanlı. Turistik bir ülke olmadıkları için yabancılara da ayrı bir ilgi, alaka gösteriyorlar. Ülke vatandaşlarının çoğu katolik. Geceleri sokaklar çok karanlık ve sakin. En işlek caddede olsanız bile ürperiyorsunuz. Arkamı kontrol ederek yürüdüğüm nadir ülkelerden biriydi. İçinde krater gölü olan Santa Ana Volkanik Dağ'ı haricinde pek de gidilip, görülecek bir yeri yok. Sörfle ilgilenenler için Orta Amerika'nın en iyi sörf yapılacak yerinin pasifik okyanusundaki sahili olduğu söylense de bahsedilen sahil taşlık ve bana göre yüzmek için pek de cazip biryer değil. Orta Amerika'da neredeyse herkesin \"orası çok tehlikeli, gitme\" demesine rağmen herhangi bir sorun yaşamadım. Geceleri saçma sapan yerlere gitmez, illegal şeylerle ilgilenmezsen başına bir iş gelme ihtimalini minimuma indirirsin. Toplu taşıma ve sokak yemekleri bize göre ucuz, fastfood ise pahalı. Zengini de fakiri de fastfood zincir mağazalarında karınlarını doyurmak istiyor. Konuştuğum aklıbaşındaki kişilerin dediğine göre; buralarda yemek yiyerek, TV'de gördükleri hayatı yaşadıklarını zannediyor ya da öyle görünmek istiyorlarmış."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/el-salvador-gezi-notlari-2.html", "text": "Herkesin gitme, güvenli değil dediği ülkede şükür bir sıkıntı yaşamadan 16 gün geçirdim. Bizden vize istemediği için ülkeye giriş, çıkışta da bir sorun olmadı. Yalnız vize konusunda şöyle bir durum var; Guatemala, El Salvador ve Honduras'ın kendi arasında bir anlaşma var. Bu üç ülkeden herhangi birine giriş yapıp 90 gün süresince yine bu üç ülkede kalabilirsiniz. Hangi ülkede ne kadar kaldığınızın bir önemi yok, toplam kalış süresi 90 günü geçmesin yeter. Guatemala City'den otobüsle direk buraya 16 USD'ye geldim. Yol yaklaşık 4-5 saat sürüyor. Genelde konaklayacak yer önerisinde bulunmam ama buradaki hostel Casa Verde şuana kadar kaldığım hosteller arasında ilk üçe girer. Olur ya yolunuz buraya düşerse kalacağınız hostel budur. 6 Kişilik odada gecelik yatak 10 USD. Santa Ana'nın tek özelliği içinde krater gölü bulunan Santa Ana Volkanik dağına sahip olması. Zaten El Salvador'un bundan başka da pek bir olayı yok. Burası sadece tek bir volkanik dağ değil. Yanında yine pasif olarak başka bir volkanik dağ daha var. Ama genelde herkes, bu turkuaz renkli suya sahip gölü görmek için Santa Ana Volkanına tırmanıyor. Aslında içindeki su değil de sülfürik asit. Göle, altta paylaştığım fotoğraftan daha fazla yaklaşamıyorsunuz. Zaten buraya kendi başınıza da gelemiyorsunuz. Doğal parkın girişinde sabah 11'de ziyaretçileri bekleyen bir rehber var. Tek şansınız o rehberle gelebilmek. Eğer 11'i kaçırırsanız ertesi güne kalırsınız. Bu doğal park girişi, rehber ücreti, içeride başka ücretler dahil toplam 5-6 USD tutuyor. Yani hesaplı bir yer. Volkanik Dağdan şehre dönerken coatepeque gölüne yukarıdan bakılan, güzel manzaralı yerler var. Buraya uğrayıp alttaki manzaraya karşı bir yemek yemek fena olmaz. Fiyatlar ucuz. Kişi başı 6-7 USD. Santa Ana'da şans eseri yılda bir kere kutlanan festivale denk geldim. O sebeple burada kaldığım günler baya renkli geçti. 8 Gün boyunca şehrin genelini gezdim. Zaten ufak bir yer, heryere toplu taşımayla rahatlıkla gidebilirsiniz. Güvenlikle ilgili bir sıkıntı yaşamasam da geceleri El Salvador'un sokakları pek bir karanlık. O sebeple geç saatlerde bunu düşünerek gezmekte fayda var. Buraya gelmekteki amaç gezmekse 2 gün yeterli olur. Eğer amacınız benim gibi 7 aylık gezi üzerine dinlenmekse 1 hafta bile kalınabilir. Buradan çok tehlikeli denilen başkent San Salvodar'a geçtim. Otobüs bileti 1,5 USD. Couchsurfingden bulduğum arkadaşta kaldığım için konaklama masrafım olmadı. Ev de şehrin biraz dışında olduğu için her gün toplu taşımayı kulandım. Böylece istediğim şekilde gezerek, halkla hep iç içeydim. Kaldığım evi alttaki videodan izleyebilirsiniz. San Salvador ne kadar güvensiz bir yer olsa da insanları çok sıcak kanlı. Her zaman yardım sever ve turiste karşı da canayakınlar. Benim bulunduğum dönemde çeteler ve hükümet arasında silahlı çatışmalar olduğu için her tarafta polis ve askerler vardı. Evinde kaldığım arkadaşla beraber geceleri dışarı çıkıp, eğlenmeye de gittik. Şükür güvenlikle ilgili bir sıkıntı yaşamadım. Ama yalan yok San Salvador gerçekten de güvensiz bir yer. Gündüzleri bile sağda solda gezerken yabancı olduğum anlaşılmasın diye fotoğraf ve video çek medim. Zaten ülkede turist de yok, o sebeple hemen göze batabiliyorsunuz. Burada 6 gün geçirdim ama öyle aman aman gezilecek bir yeri pek yok. İlgilenirseniz alışveriş merkezlerinin olduğu bir bölge var. Zaten aynı bölge otellerle dolu. Yabancılar bu otellere gelip, AVM'lerde takılıp şehirden ayrılıyor. Eğer bir ihtiyacınız varsa buralardan tedarik edebilirsiniz. Onun haricinde hiç gelmenize gerek yok, bildiğin AVM. Evinde kaldığım kişinin arkadaşıyla Santo Domingo De Guzman köyüne gittik. Ülkede gerçek yerli birilerini arıyorsanız burası gelebileceğiniz nadir yerlerden biri. Dünyada Nahuat dilini bilen 250-300 kişi buralarda yaşıyor. İki ailenin evini ziyaret ederek hem video hem fotoğraf çektim. İç savaş sırasında neredeyse bütün yerliler öldürüldüğü için bu dili konuşan hepi topu 250-300 kişi kalmış. Benim için güzel bir tecrübeydi. San Salvador'dan minibüsle 1 saate gelebilirsiniz. Orta Amerika'da sörf yapılacak en iyi yer burasıymış. Ama denizi taşlı ve bana yüzmek için pek de cazip gelmedi. Turistik bir yer olduğu için otel ve hostel alternatifi çok. Olur ya buraya gelecekseniz öyle güzel bir plaj ve deniz beklentiniz olmasın. Honduras'a geçerken uğrayıp, dinlenirim dediğim yer. Burası için, El Salvador'a göre turistik, güzel bir yer demiş olsalar da ben pek aynı fikirde değilim. Bazı evlerin duvarına yapılan renki grafitiler haricinde pek bir esprisi yok. 8 USD'lik otelde bir gece kalıp Honduras'a devam ettim. Tanıştığım birçok gezgin El Salvador'u es geçip gezilerine devam ediyor. Ben ise Orta Amerika'ya gelmişken burayı da görmek istedim. Ve pişman da değilim. Eğer dünyayı gezmek gibi bir amacınız yoksa bu ülkeyi es geçin derim. Boş yere zaman ve paranızdan olmayın."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/embera-yerlileri.html", "text": "Panama'da yaşayan Embera yerlilerini bulmak için 3 farklı köyü ziyaret edip onlarla beraber toplamda 11 gün geçirdim. Onlar ne yer içerse bende aynılarını yedim-içtim, ailerin evlerinde kaldım. Köylere herhangi bir kara aracı ile ulaşım yok. Kimine kayıklarla gittikten sonra saatlerce yürümek gerekiyordu. Çetrefilli geçen bir 11 gün olsa da edindiğim tecrübeler için her türlü zorluğa değdi. Panama'nın Darien bölgesinde bulunan bu köyler özerk yerler olduğu için rehbersiz gidilemiyor. Bölgeye gidene kadar üç farklı asker kontrolü var ve hepsinde bu bölgeye girmek için iznin var mı diye soruyorlar. Rehberi tanıdıkları için hepsinden sorunsuz geçtim. 3 Gün rehberle gezdikten sonra sonraki günler için rehbersiz, kafama göre takılmak istedim. En yakın askeri birliğe gidip yeni rehberim olarak evinde kaldığım birini gösterdim. Tabi benim göstermemle olmuyordu. O kişi de birliğe gidip evet bu adam benimle diyerek imza attı ve 8 gün daha yerlilerle beraber vakit geçirdim. Ve dedikleri şey; şimdiye kadar rehbersiz orada kalan tek kişi benmişim. Bölgeden ayrılırken yine askeri birliğe gidip ben artık buradan ayrılıyorum demeniz lazım. Panama City'e dönüşte ise askeri kontroller yine var. Ve sizin o bölgeye ilk giriş yaptığınız gün ile son günü karşılaştırıp tamam bu adam girdi ve çıktı diye not düşüyorlar. Yağmur ormanlarının biraz içinde biraz yanında kalan bu köylerden merkez ve en büyük olan Mouge köyü diğerlerine göre daha bi' gelişmiş durumda. Llana Bonita köyü ise her taraftaki meyve ağaçları, evleri, deresi ve insanlarıyla şuana kadar gördüğüm en güzel köy. Köyün eskileri bundan 20-25 yıl öncesine kadar leopar ve jaguarların karınlarını doyurmak için evlerin yanına kadar geldiklerini söylüyor. Şimdilerde ise eğer şanslıysanız ormanın içinde bu hayvanları görme ihtimaliniz yine var. Bulunduğum üç köyden en büyüğünde yaklaşık 70, en küçüğünde ise 10 tane ev vardı. Embera kadınları genelde belden üstü çıplak gezse de Panama hükümeti artık böyle olmaz, birşeyler giyin dediği için yavaş yavaş giyinmeye başlamışlar. Erkekler ise önceden alttaki fotoğrafda gördüğünüz gibiymiş ama şimdilerde hepsinde normal kıyafetler var. Teknolojiden uzak bu köylerdeki elektrik sadece güneş enerjisi ile karşılanıyor. Evlerde ise çeşmeden akan bir su yok. Banyo dahil neredeyse suyla ilgili tüm ihtiyaçları dereden karşılıyorlar. Tuvalet içinse evlerin dışında etrafı tahta ve muşambalarla çevrilmiş alanlar olsa da onlarla kaldığım 11 gün boyunca bir kişinin bile o tuvaletleri kullandığını görmedim. Nereye tuvaletlerini yaptıklarını da tam olarak çözemedim. Köylerdeki okul öğretmenlerine bu durumu sorduğumda genelinin dediği şey dere kenarına yapıyorlar oldu. Panama hükümeti yakın zamanda her üç köye de okul yapmış ve aktif olarak eğitim de veriliyor. Kendi dillerinin yanı sıra ispanyolca da konuşan Embera Yerlilerinin dini inançları Evanjelizm/Hristiyanlık. Orada bulunduğum sürece sadece haftanın bir günü kiliside buluştuklarını ve bir kadının vaaz verip, ağladığını gördüm. Sonrasında ise çocuklar kilisedekilere ilahi ve şarkılar söylüyordu. Kilise dediğime bakmayın, 3 tarafı öylece çevrilmiş bir yerdi. Diğer enteresan bir konu ise NASA astronotları vakti zamanında ormanda yaşam ya da benzer şartlarda grup halinde nasıl yaşanabiliri öğrenmek için Embera köyündeki liderlerden özel eğitim almış. Bu eğitim için neden Embera yerlilerini seçtiklerini daha önce paylaştığım köy lideri ile aramda geçen bu hikayeyi okuyarak anlamak pek bi' mümkün. Embera yerlileri kadın-erkek, çocuk-yaşlı farketmeksizin vücutlarına geçici dövme yapıyor. Bunun öncelikli sebepleri için geleneksel olduğu, deriyi yenilediği ve sivrisineklerden koruduğunu söyleseler de son zamanlarda turistik amaçlı yapıldığı da başka bir gerçek. Bu geçici dövmeyi yapabilmek için doğal boyayı ise soğan benzeri bir sebze/meyveden elde ediyorlar. Evlerinde kaldığım ailelere neredeyse her gün birileri misafirliğe geliyordu. Her öğün evde bir misafiri ya da komşuyu görmek mümkün. Onlarla geçirdiğim 11 gün boyunca bir kere bile birinin diğerine bağırdığını ya da yüksek sesle konuştuğunu duymadım. 3 Farklı ailenin evinde kalmış olsam da çoluk çocuk, anne baba dahil nasıl bu kadar sakin yaşayıp en ufak bir tartışma olmaması dikkatimi fazlasıyla çektiği için okul öğretmenine gidip bu durumu da sordum. 6 Aydır onlarla beraber yaşayan öğretmen de aynı şeyleri söyledi. Bırak aile içi şiddeti ya da kavgayı bir kere bile birinin diğerine bağırdığını o da duymamış. NASA'nın eğitim için niye Embera yerlilerini seçtiğinin başka bir sebebi de bu olabilir. Evlerin neredeyse her tarafı açık. Ayrı oda ya da özel hayat diye bir şey pek yok. E peki cinsel ihtiyaçları nasıl gideriyorsunuz dediğimde ise akşam olunca evlerin altında işlerini gördüklerini, cinsel ihtiyaçlarını ve çocuk yapma işini çok hızlı bir şekilde hallettiklerini söylediler. Ziyaret ettiğim bazı evlerde ise 16-17 yaşındaki kızların çocuklarının olduğunu ama hiç evlenmeyip, eşlerinin de olmadığını gördüm. Halen avcılık yapanlar olsa da ana besin kaynakları ormanda ekip, biçtikleri pirinç. Şimdiye kadar en iyi pirinci Samsun/Terme pirinci bilirdim ama bu orman pirincini yedikten sonra fikrim değişti. Hatta Llana Bonito köyünde kaldığım evde tavşan benzeri bir av hayvanı etiyle beraber yediğim bu dağ pirinci şuana kadar yediğim en lezzetli yemek. Bu pirinci ekip, biçmek ve diğer işlemlerden geçirip yemek pişirilecek hale getirmek için sabah 7 akşam 5 arası kadın, erkek herkes çalışıyor. Ormana gidip çalışmak ise o sıcak havalarda pek kolay bir iş değil. Bunların yanı sıra ayda yılda bir gelen turistlere satmak ya da Panama City'e göndererek para kazanmak için el işi ürünleri de yaptıkları oluyor. Embera çocukları ise aşırı tatlı ve cana yakın. Benim gibi fotoğrafa ilgili birisi için bulunmaz bir nimet. Olur ya oralara gidecek olursanız yanınızda muhakkak çocuklara vermek için çikolata ya da şeker tarzı birşeyler bulundurun. Bir de \"buraya memo diye biri geldi mi?\" diye sorarsanız neredeyse hepsi beni hatırlayacaktır. Köy ahalisi erkenden yatıp erkenden kalkıyor. Hava aydınlandığında uyuyan birisini görmek zor. Kahvaltıda kızarmış balık, akşam yemeği olarak ise yumurta yiyebilirler. Bizlere göre yemek kültürleri farklı olsa da çok iyi beslendiklerini söyleyebilirim. Çocuklar zaten neredeyse 5-6 yaşına kadar hep çıplak gezdikleri için bünyeleri hastalıklara karşı bağışıklık kazanmış durumda, kolay kolay hasta olmuyorlar. Evler hep ahşap olduğu için her türlü böcek, sürüngen ya da kemirgeni görmek mümkün. Çoluk, çocuk bu hayvanlarla büyüdüğü için elim kadar örümceği kucaklarına alıp oynayabiliyorlar. Böcekten korkmak ya da tiksinmek gibi bir kavramları yok. Evlerinde yatak da yok. Akşam olunca battaniye gibi bir şeyi yere serip etrafını da cibinlik tarzında birkaç çarşafla kapatıyorlar. Ve diğer bir detay yastık kullanmadan uyuyorlar. Orta yaş ve üzeri pek okuma yazma bilmiyor. Çocuklar ise okula gittikleri için eğitim görebiliyorlar. Türkiye'yi biliyor musunuz diye sorduğumda ise ABD'de bir yer mi ya da Kolombiya'da mı diyorlar. Sadece 20 yaşlarındaki biri Arda Turan sayesinde Türkiye'yi bildiğini söyledi. Şehir merkezine gittiğinde Avrupa maçlarını hep izlermiş, oradan biliyor. Futbolun sadece futbol olmadığının güzel bir örneği. Şimdiye kadar Meksika, Guatemala ve El Salvadorda ziyaret ettiğim yerli diyebileceğim 5-6 farklı etnik grup içinde Embera yerlileri en canayakın ve sıcakkanlı olanlarıydı. Ne fotoğraf çektirmek için para istediler ne de evlerine davet ettiklerinde verdikleri yemek için. Hatta evlerinde 6 gece kaldığım aile benden yatak ve yemek parası dahi istemedi. Ama tabi ben yine de karşılığı neyse verdim. Deseler ki tekrar hangi yerli grubunu ziyaret etmek istersin hiç düşünmeden Embera yerlileri derim. Muhtemelen 10 yıl önce çok daha ilkel şartlarda yaşayan Embera yerlileri için değil 10 yıl, 5 yıl sonra bile hayatlarının daha modernleşeceğini, zaten kaybedilmeye başlamış kültürlerinin daha da çok yok olacağını düşünüyorum. Gençler büyük şehirlere göç edip inşaatlarda çalışmaya başlamış, köyler ise günden güne turistik yerler haline gelecek durumda. Nasa astronotlarının bile buralara gelip Embera yerlilerden hayat dersi aldığını düşünürsek burada geçirdiğim 11 gün sonunda elimde kalan şeylerin sadece çektiğim fotoğraf ve videolar olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Panama'nın Darien bölgesinde yaşan Embera Yerlilerini ziyaretim süresince neler yaptığımı elimden geldiğince videolar halinde de anlatmaya çalıştım. 3 Bölümlük bu serinin birinci bölümünü alttan izleyebilir, diğer bölümler için ise linklere tıklayabilirsiniz. 15 -16 yaşında anne olup eşleri olmayan kız çocuklarından bahsetmişsiniz. Ensest bir durum geldi aklıma, ilkel bir kabile olduğu için muhtemelen doğal görülüyor olabilir."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/evsiz-deyip-gecme.html", "text": "+ . Evde bir köpek ve bir de kedim var. Kedi yeni yavruladı, 4 tane yavrusu var, onlara götüreceğim. + Yok, baraka gibi bir şey. Pizza zaten ufak, tadı da güzel, muhabbet de güzel. Üçüncü pizzayı da söyledik. Yerken bu diğer cebinden sokaktan toplayıp, düzleştirdiği teneke kutularını çıkarmaya başladı. Çıkarıyor ki pizza dilimlerine yer açılsın. Cebine atarken de utanıyor, bana çaktırmamaya çalışıyor. Ben de kafamı çevirdim, görmezden gelmek için. Velhasıl üç pizzayı beraber yedik, iki, üç dilim de köpek ve kedilere gitti, o gece hep beraber doyduk. İnsanlara yapılan yardımların gizli yapılması gerektiği kanısındayım. Herkesin kendi fikri vardır tabi. Türkiye'den gelen paraları yurtdışındaki insanlara yardım için harcadığını elbette gösterirsin. Göstermezsen bizimkiler seni linç eder \"o paralar nereye gidiyor\" diye. Bir yere kadar da haklı olurlar zaten. Ben insanın tamamen kendi cebinden yaptığı yardımları gösteriş amaçlı yayınlamasını doğru bulmuyorum. Evsize yemek ısmarladım, bir ailenin ihtiyaçlarını karşıladım şeklinde vs. Helal olsun sözüm yok ama ben böyle şeylerin gösteriş yapılmazsa daha güzel olacağı kanaatindeyim. Bir fikir sadece. Buna cevap yazmana da gerek yok. Hatta yayınlamasan daha iyi olur, sen okumuş ol benim için yeterli. Ahmet Gürbüzer linkteki ilk yardımı bana iletip, bunu ihtiyacı olan aileye verir misin demişti. Bende yardımı aileye iletip konuyu facebook sayfamda paylaştım. Sonrasında onlarca insan daha yardım yapmak istedi ve sonuçta 13 aileye yardım yapılmış oldu. Kimisinin bir ay, kimisinin iki aylık mutfak ihtiyaçları karşılandı. Kimisi de Zulma örneğinde olduğu gibi 2 yıldır yürüyemeyen biri şuan gelen bu destekler sayesinde ilaçları alındı ve yürümeye başladı. İlk yardımı paylaşmasaydım sadece bir aileye yardım iletilecekti. Bu yardımlar yapılırken şov yaptığım da söylendi, hırsızsın, para çalıyorsun diyenler de oldu. Hiçbirine kaleye almayıp kendi bildiğim yolda devam ettim. İçim rahat. Sizin gibi gösteriş yaptığımı düşünen belki de yüzlerce kişi vardır. Farketmez, isterlerse hırsız desinler, isterlerse şov yaptığımı söylesinler. Benim yolum bellidir. Bu tip şeyler beni yolumdan caydırmaz. Açıkçası ben gösteriş için yapılan birşey olduğunu düşünmüyorum. Güzel bir anı sadece. Ayrıca zaman zaman paylaşımları takip ediyorum. Üslup çok sade ve anlaşılır, hatta mütevazı diyebileceğim bir sunumu var. Duam iyi insanlarla karşılaşman. Mehmet arkadaşım yapmış olduğun yardımların çoğu planlanmış olmayıp, hayatın senin karşısına çıkarmış olduğu güzelliklerden bazılarıdır. Yazılarını, fotorafları ve diğer bütün paylaşımlarını severek takip ediyorum. Bu tarz paylaşımlarının artması dileğiyle, Allah yolunu açık etsin. Eger birine yardim edip onun adini da soyleyip reklam yaparsan kotudur ama arkadas isim belirtmemis, bu sadece insanlari yardima biraz daha motive eden bir yazi. Elestiren arkadas herhalde komsularina yardim edip sonra herkese reklam edenlerle ya da TV`de kamera onunde onlari rencide edenlerle karistirmis. Bence cok guzel. Okuyunca içim ısındı. Geleceğe dair derin karanlıkta olan umutlarım biraz olsun aydınlandı. Kötü hisler, düşünceler zaten her yerde. O yüzden hayatıma kattığın kısa süreli bu güzel duygu için çok teşekkürler. Yolun açık olsun. Ben yazıyı okuyunca insanların dış görünüşlerinin bir önemi olmadığını, herkesin içinde bir sevgi beslediğini ve yazıdaki gibi insanlara on yargili olamamiz gerektiğini anladim. Gosteris, reklam vb. şeyler aklımın ucundan bile geçmedi ki çoğu kişinin de benim hissettigim duygularla bu yaziyi okuduğundan eminim. Mehmet kardeş yaptigin şeye devam et. Allah senden razı olsun. bir gün bizim de evsiz olmayacagimizi nereden biliyoruz ki... afiyet olsun, güzel bir aksam yemegi olmus. kedilerini köpeklerini de düsünen ince ruhlu biriymis demek. birlikte yemek yemeyi türkiye'de yolda yemek icin para isteyen cocuklara teklif ederdim, bazisi kabul ederdi, bazisi para alamayinca döner giderdi. bu dünyada hepimiz esitiz, insanin yemegini paylasmasi kadar mutluluk veren birsey daha yok. Yapılan yardımlar neden anlatılmasın ki sonuçta bu bir gezi ve yaşanmışlıklar t0m çıplaklığıyla anlatılacak gitmiş kadar olalım diye roman gibi yani kurgu olsun neyse iyilikler anlatılmak zorunda örnek teşkil etsinler diye. Bizde ki olay veren el alan eli görmeyecek utanıp ar etmesin zira görürse alışır insan kolaya. Yani kardeşim ben bu yazıkilerin hiç birini şahsen tanımam iyilikler anlatılsın isterim selametle. Paylaşımlarımı herkesin anlamısını zaten beklemiyorum. Ne yaşıyorsam artısına eksisine dokunmadan aktarmaya çalışıyorum. Teşekkürler ilginize. Fotoğraf sanki hollywoodun suç filmlerinden fırlamış gibi bu kadar harika foto görmedim gerçekten. .. Benim istediğim ise daha cok gosteriş yap. O kadar çok yap ki akıma dönüşsün. Sen ve senin gibi binlere hitap edenler. İnsanlar iyilik yapmak için yarışsın. Kendi doğasını insan olmayı hatırlasın. Bir dilim pizza da olsun milyonlar da olsun. Savaşın, öldürmenin, açlığın bu kadar çok olduğu, doğayı katletmenin hayvanları katledip tecavüz etmenin, kadına, çocuğa, bebeğe tecavüzün şiddetin bu kadar aleni yapıldığı bir dunyada iyilik saklanmasın. Kanıksanan, normalleşen kötülükle-garipsenen, ayıplanan iyilik yer değiştirsin. İnsan denen varlık az biraz da yapılan kötülüğü yuhalasın iyiliği ayıplamasın. Sevgilerle, sen ve senin gibi cana dokunabilenlere."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/fareli-geceler.html", "text": "Panama'nın Bastimentos adasındayım. Hava çok sıcak ama insanları ise buna ters olarak biraz soğuk. Klasik bir Karayipler adası. Adada yaşayanlar genelde siyahiler ve Karayip İngilizcesi konuşuyorlar. Turistleri de pek seven tipler değil. Kolay paraya alışmalar, varsa yoksa uyuşturucu. Neyse adanın en ucuz hosteline yerleştim, gecelik 7.5 usd. Resepsiyondaki Brezilyalı çocukla biraz muhabbet edince benim için 6 kişilik odada bir yatak ayarladı ama odada benden başka kimse yok. Gelen diğer kişileri de başka odalara alıyor. Yani özel oda gibi kullanıyorum. Odada bir tane de fan var, çalıştırıyorum onu ohh miss. Gezi yazılarımı düzenleyeceğim zaman böyle tek kalmayı tercih ediyorum. Hostelin manzarası güzel, denize 20 metre, her taraf muz ağaçları, palmiyeler ve hamakla dolu. Görünürde her şey güzel ama gece olunca işler değişiyor. Hostel komple ahşap. Adanın geneli neredeyse hep ormanlık olduğu için de her türlü sürüngen ya da böcekle karşılaşmak mümkün. Gece olunca hamam böcekleri hosteli istila ediyor. Özellikle mutfağa gittiğinde ışığı yakmasan bile seslerini duyuyorsun. O derece evrim geçirmişler. Işığı açarsan eğer papatyanın açılması gibi birden her tarafa dağılıyorlar. Mutfak zaten komple açık olduğu için dışarıdan her şey içeri girebiliyor. Normalde böceklerden tiksinirim ama geziye çıkınca bu tip şeylerin üstesinden gelebiliyorum, görmezden geliyorum onları. Ama bu hosteldeki problem sadece böcek değil ufak bir kedi büyüklüğündeki fareler. Akşam 11 den sonra genelde herkes yatıyor ve dolayısıyla ışıklar sönüyor. Hemen peşine fareler sahneye çıkıyor. Ama öyle böyle fareler değil, şimdiye kadar bu kadar büyüklerini görmemiştim. Akşam olunca hostelin diğer bir özelliği de sokak köpeklerine ev sahipliği yapması. Kapı her daim açık olduğu için hava kararınca köpekler hostele geliyor, mutfakta, ortak alanda takılıp insanların verdiği yiyeceklerle mutlu oluyorlar. Sonrada sabaha kadar hostel içindeki fareleri avlıyorlar. Evet böylesini de ilk defa gördüm. Gece tuvaletim geliyor. Tuvalette dışarıda. Kaldığım odanın kapısını açtığım anda farelere takır takır sağa sola kaçıyor, kimisi ise önümden atlıyor. Hemen kapıyı geri kapatıyorum ki duymayayım, görmeyeyim diye. 1-2 Dakika bekleyip tekrar açıyorum bu sefer ses yok. Tuvalete gidene kadar bir 20-25 metre yürümek gerekiyor. Her taraf karanlık, telefonun ışığıyla gidiyorum. Köpekler boş durmamış, her gece bir kaç fareyi öldürüp kanlı, canlı ortalığa bırakıyorlar. Hostelin koridorları korku filmi gibi kan dolu, sonrasında da pert olmuş, neredeyse bir kedi büyüklüğünde fare görüyorsun. Arkadaş geri dönsem tuvaletim var mecbur gideceğim, fare koridorun ortasında yatıyor geçmek için üstünden atlamam lazım. Bakmak istemiyorum çünkü kan revan içinde. Tam geçerken canlanır falan, hepten manyak olurum derken mecburen gidiyorum tuvalete. Tabi tuvalete gitmekle bitmiyor bu seferde içerideki kurbağa/ları dışarı çıkarman lazım. Ormanlık alan diyorum ya, bir de ufak bir dere var o sebeple kurbağa da çok. Arkadaş kurbağa da çıkmıyor ki içeriden. Neredeyse kafam kadar. Işık yanınca geçiyor duvar dibine zıpzıp zıplamaya başlıyor. Olduğu yerde dakikalarca zıplıyor. Bekle ki dışarı çıksın. Tuvalet zaten bir metrekare o çıkmadan girmek pek mantıklı değil. Sabah olunca ise bakıyorum birileri fareleri almış ama ufak ufak kan izleri yine duruyor. Velhasıl abartısız her gecem bu şekilde geçti. Hostel sahibine söylüyorum böyle böyle diye, e burası ada, olur böyle şeyler diyor. Başka kalacak hostelde var ama pahalı, mecburen gündüzleri kafama göre çalışırım diye 6 gün burada kaldım. Kaldım ama şuan yazarken bile hala nasıl, niye orada kaldığımı bilemiyorum. Demek ki bunu da yaşamak gerekiyormuş. Buradan sonra daha büyük bir ada olan Bocas Del Toro'ya geçtim. Orada bulduğum hostel ise gecelik 10 usd idi. Oda klimalı oh ne güzel derken. Gece bir kaşıntı tutmaya başladı. Yatakta bed bug denilen yatak böcekleri var. Göremiyorsun ama kaşıntısını biliyorum. Arkadaş dedim nedir benim bu çektiğim. Uyusam uyuyamıyorum. Tamam burada fare, hamamböceği ya da kurbağa yok ama yatak böceği onlardan daha beter. Neyse onlar tarafından daha fazla ısırılmadan diğer boş yatağa geçip zar zor biraz uyuyabildim. Sabah ilk iş başka hostel bakmak oldu. O sırada Selina Hostel'in önüne geldim. Hem oda bakacağım hem de Zapatilla adasına gitmek için tur. Tur yetkilisiyle konuşurken böyle gezdiğim, fotoğrafçı olduğum, video çektiğimden bahsettim. Kadın çok ilgilendi. Yaptığım işlere bakınca direkt, tamam biz sana ücretsiz oda ayarlayalım, hatta tur da ayarlayalım, sen de bize bir tane video çekersin. Arkadaş uykusuz geçen 1 haftadan sonra piyango çıkmış gibi oldu. Tamam dedim direk. Paylaşımlı bir oda beklerken hostelin en kral odasını verdiler. Hostel dediğime bakmayın Orta ve Güney Amerika'nın en büyük hosteli. Yanılmıyorsam 300 yatak kapasiteli. Bana verdikleri gibi lüks odaları da var. Odaya geçtim, kocaman bembeyaz çarşaflı bir yatak, yepyeni bir klima ve en önemlisi bana özel bir banyo. Odada size özel bir banyo olmasının ne demek olduğunu anlatmam gerçekten çok zor. Hele ki son bir haftada, her gece tuvalete fareler üzerinden atlayarak gittikten sonra böyle bir banyonun kıymeti üçe, beşe katlanıyor. Bu altta gördüğünüz hostelde 3 gece kaldım. Ortak kullanım alanı, denize sıfır olması, her yer hamak dolu, tertemiz, müzik güzel, hava güzel, kral gibi bana özel ücretsiz kahvaltısı var, herkes bana ayrı bir ilgili, alaka gösteriyor, normalde 30 usd olan ada turuna iki gün beni ücretsiz götürüyorlar, yani orada kaldığım sürece bildiğiniz kralım. Hazırladığım bu videoya ise bayıldılar. Diğer farklı turları için de çekmemi, yine beni misafir etmek istediklerini söylediler ama adadan sıkıldığım için daha fazla kalmak istemeyip, başkent Panama'ya geldim. Velhasıl 7 gece çektiğim sıkıntının mükafatı böyle güzel oldu."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/gezi-ve-seyahat-ipuclari.html", "text": "1- Yurt dışında internet ihtiyacınız varsa gittiğiniz ülkeden bizdeki gibi bir hazır kart ve internet paketi alarak işi çok hesaplı çözebilirsiniz. Türkiye'deki hattınızı yurt dışında kullanmayı aklınızdan bile geçirmeyin. 2- Sıcak havalarda yürümek ya da trekking yapmak zorundaysanız şapkanızı ya da kafanıza sarabileceğiniz bir şeyi ıslatıp öyle kullanın. Doğal klima görevi görür. 3- Yurt dışında otel/hostele yerleştiniz. Yapacağınız ilk şey kaldığınız yerin kartvizitini almak olsun. Akşam otele dönerken işinize yarayabilir. 4- Ucuz uçak biletlerinden haberdar olmanın yolu; tüm havayolu firmalarının websitelerine girip, e-bültenlerine üye olmaktan geçer. 5- Havaalanlarında döviz bozdurmayın, ciddi zarar edersiniz. İlla ki ihtiyaç varsa 10-20 usd bozdurun, gerisini şehir merkezine bırakın. 6- Bilmediğiniz şehirlerde geceleri sahile gitmeyin. Özellikle de Rio De Janeiro'da hava karardığı andan itibaren sahile gitmeyi unutun. 7- İki kişi geziyorsanız şehir merkezlerindeki otel odaları bazen hostelle aynı fiyata ya da daha ucuza gelebilir. Hostel hep en ucuzudur gibi düşünmeyin. 8- Yurt dışına çıkarken öğrenci kartını yanınıza almayı unutmayın. Müzeden tiyatroya, ulaşımdan yemeğe kadar indirimden faydalanıyor olabilirsiniz. 9- Hava yolu firmaları herhangi bir uçuş için uçağın mevcut koltuk kapasitesinden daha fazla bilet satabilir ve bu yasaldır. Son dakikada sürpriz yaşamamak için her zaman havaalanına gitmeden önce check-in işlemini yapın. 10- Havaalanı ya da otobüs terminalinden taksiye binmeniz gerekiyor ve taksi ücretleri de pahalıysa sağa sola bir bakının. Sırtçantalı birini görürseniz yanaşın ona ve \"taksiyi bölüşebiliriz\" deyin. Biri olmazsa diğeri kesin kabul edecektir. Zaten muhtemelen ikiniz de merkeze gideceksiniz. 11- Arjantin'de günlük sırt çantanızla yürürken birden sırtınıza kuş pisliği gibi birşey gelirse tetikte olun. Yanınıza gelip üstünüzü temizlemeye çalışan ilk kişi bilin ki sizi soymaya çalışacaktır. Arjantin'de yıllardır işleyen bir durum. 12- Meksika'da başkent Mexico City'e gidiş-geliş haricinde hiçbir şehire geceleyin kara yolculuğu yapmayın. 13- Her ne şartta olursa olsun cüzdanınızı ve cep telefonunuzu çantaya, arka cebinize, mont ya da ceketinizin iç cebine kesinlikle koymayın. Her zaman pantolonun ön cebinde olsun. Otobüs ve metroya bindiğinizde de elinizi o cebinizden çıkarmayın. İtalya, İspanya, İngiltere ve birçok Latin Amerika ülkesinde cepçiler meşhurdur ve bu işte inanılmaz profesyoneldirler. 14- Uzun otobüs yolculuklarında yanınızdaki kişinin size ikram ettiği şeylerden almayın. Evet, anne öğütü gibi oluyor ama diğer gezginlerden duyduklarıma bazen inanamıyorum. 15- Otobüs biletini terminalden alırken her zaman pazarlık yapmayı deneyin. Latin Amerika ülkelerinde genelde işe yarıyor. 16- Hangi ülkede olursanız olun pasaportunuzu yanınızda taşımayın. Fotokopisini alın ya da cep telefonunuzda bir görüntüsü olsun yeter. Ekstrem bir durum olmadığı sürece pasaport her daim otelde kalsın. 17- Uçak biletlerini en hesaplıya getirmenin yolu erken rezervasyon yapmak ya da indirimli bilet almaktan değil, kredi kartlarının mil puan kampanyalarını değerlendirmekten geçer. Gözünüz açık bir şekilde bu kampanyaları değerlendirirseniz 6-12 aylık normal alışveriş ihtiyaçlarınızı yaparken bir adet yurt dışı biletini bedavaya getirebilirsiniz. 18- Güvenlik problemi olduğunu düşündüğünüz bir şehirdeyseniz kaldığınız yere ilk gittiğinizde \"güvenli ve güvensiz yerler neresidir, gece nerelere gidilmemelidir\" gibi şeyleri detaylıca sorup, öğrenin. 19- Tayland'da yolda ya da bir mekandayken karşınızdaki kız çok güzelse bilin ki o %90 transseksüeldir. Ama konuştum, sesi falan bildiğin kadındı demeyin. Ses tellerini de operasyonla inceltiyorlar. 20- Parasız kaldınız ve geceyi de geçirecek bir yeriniz yoksa gidip parkta yatmayın. En yakın itfaiye birimini sorun ve oraya gidin. %90 Size kalacak yer ayarlayacaklardır. 21- Uzun yürüyüş ya da trekking yaparken ayakkabınız size çok az bile büyük geliyorsa ayaklarınızın su toplama ihtimali yüksektir. Bunun önüne geçmek için çift kat çorap giyin. 22- Couchsurfing üzerinden kalacak ev ararken görüştüğünüz kişi hemcinsinizse ve size \"king size yatağım var\" derse o evden uzak durun. 23- Çantanızın bir köşesinde her zaman 200-300 gram fıstık bulunsun. Acıktığınızda bir öğünü o fıstıklarla geçirebilirsiniz. 24- En az bir ay gibi uzun süreli bir geziye çıkıyorsanız yanınıza muhakkak pasaportunuzun fotokopisini ve 2-3 adet vesikalık fotoğrafınızı almayı unutmayın. 25- Çanta ya da cüzdanınızın bir köşesinde her zaman 50-100 USD bulunsun. O nakitin ne zaman, nerede, ne işe yarayacağı belli olmuyor. 26- Elinizden geldiğince tüm paranızı, bankamatik ve kredi kartlarınızı aynı yerde taşımamaya çalışın. Çaldırdığınızda ya da kaybettiğinizde hepsi birden gitmesin. 27- Güvenliğinden şüphe ettiğiniz sokakalarda fotoğraf makinesini boynunuza asarak gezmeyin. Aynı şekilde oraya yabancıymış gibi de sağa sola bakarak yürümeyin. 28- ABD'de özellikle de Las Vegas civarlarında kredi kartı kullanımına çok çok dikkat edin. Garsona ya da görevliye kartınızı verdiğinizde tüm işlemlerin gözünüzün önünde yapıldığından emin olun. 29- Alkol kullanan biriyseniz sokakta içki içmeden önce o ülkenin yasalarını iyice öğrenin ki turistlerin bu açığını gözleyen polislere yem olmayın. 30- Bir hafta gibi kısa süreli bir gezi yapacaksanız ve gittiğiniz yerin yemek kültürü de size uymuyorsa, yanınıza vakumlanmış şekilde ufak paketlerde beyaz peynir ve zeytin alabilirsiniz. Ekmeksiz ne yapacağız ki derseniz ekşi mayalı ekmekler ya da Trabzon ekmeği bir hafta bayatlamadan durur. 31- Yurt dışında şehirlerarası otobüsteyken ayağınıza arka taraftan su gelirse, çantanızı sakın yukarıya koymayın, çaldırırsınız. Bu bir oyundur. 32- Gece klüplerinde kız ya da kızlar size hiç olmadığı kadar sıcak davranıyorsa bilin ki bu yakışıklı olduğunuz için değildir. Tetikte olun. Kızın sizi kendi evine ya da bildiği bir yere götürmesini geçtim, daha klüpten dışarı çıkmadan pasaport, cep telefonu ve tüm parasını dans ederken çaldıranı biliyorum. Not: Bu yazı izin alınmadan hiçbir ortamda kullanılamaz. Estagfurullah. Faydasi oluyorsa ne guzel. Selamlar. Çok faydalı bir yazı.. Bloğunu ve youtube kanalını sıkı takip ediyorum. Yeni yazı ve maceralarını bekliyorum. Bilgiler çok Güzel özetlenmis. Benim bir sorum olacak otel veya kalacak yer olayını Türkiye de mi yoksa oraya gidince mi halldiyorsunuz. Nurdan doğru yapıyor saniz nasıl oluyor. Eşimle Barselona ya gitmeyi düşünüyorum. Yardımcı olursanız sevinirim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/gezi-yazarligi-nasil-yapilir.html", "text": "15 Ay içinde sosyal medyada gerçek 200 bin takipçi elde ettikten sonra galiba bu konu hakkında birkaç şey söyleme hakkım var. Yazacaklarım ansiklopedik bilgiler değil, tamamen kendi tecrübelerime dayalı şeylerdir. Sosyal medya artık hayatımızın olmazsa olmazı. Web sayfanızla beraber sosyal medya hesaplarınız da muhakkak olmalı. Olmalı ama mantar gibi türeyen gezi blogları arasından nasıl sıyrılacaksınız? İşte zor olan da zaten bu. Beş parasız dünyayı gezmeniz, çok güzel yerleri dolanmanız, ucuza gezme yöntemlerinden bahsetmeniz maalesef bir işe yaramıyor. Çünkü bunları herkes yapıyor. Gezinizin bir amacı olmalı ve bir şekilde onu projelendirmelisiniz. Benim avantajım fotoğrafçı olmamdan geliyor. Dünyayı çok iyi gezen Türk gezginlerimiz var ama içlerinden fotoğrafçı olanını hiç görmedim. Bu sayede hem bulunduğum yeri takipçilere iyi yansıttım hem de portre fotoğraflarımın hikayesini anlatarak onları gezilerime dahil ettim. Ezelden beri hep portre fotoğrafı çekmeyi seven birisiyim. Sahilde ayağımı uzatarak fotoğraf çekmektense o bölgede yaşayan insanlarla tanışıp, onların fotoğraflarını çekmeyi tercih ettim. Daha sonra bulunduğum ülkelerdeki yerlileri keşfetmeye başladım. Yerli ziyaretleri aşırı zor ve maliyetli olsa da bana yaşattığı tecrübe inanılmazdı. Bunun etkisi takipçilerime de yansıdı ve gezime olan ilgileri daha da arttı. 15 Ay önce gezime başladığımda gezilerimin ana teması \"insan\" diyordum ve hala da öyle olmaya devam ediyor. Fotoğrafçıysanız benim yaptığımı yapın. İnsanlar artık güzel bina, meydan, deniz, sahil görmekten bıktı. Ana temanızı \"insan\" olarak belirleyip gezinize devam edin. Farklı ve ilgili bir takipçi kitleniz olacaktır. Ama dediğim gibi fotoğraf çekme kabiliyetiniz olmalı. En pahalı makineyi almayla maalesef iyi fotoğraf çekilmiyor. Tabi bunun yanı sıra yalın ve okunabilir bir diliniz de varsa işler tıkırında gider. Olayları, yaşadıklarınızı anlatırken gereksiz konulara girmeyin ve yazıyı boş yere uzatmayın. Anlatacak birşeyiniz yoksa da anlatmayın. Yok hasta olduydum, sabah kalkamadım, otobüsü kaçırdım, ailemi özledim, çok yoruldum gibi takipçileri pek de ilgilendirmeyecek şeyler paylaşmayın. Sade, öz ve net olun. Diğer bir konu da sürekli kendi fotoğrafınızı da paylaşmayın. Bunu en çok kadın gezginler yapıyor. X bir kadın gezginin sayfasına bakın her beş fotoğrafdan ikisinde kendisi vardır. Hatta bazılarında nasıl oluyorsa her fotoğrafta kendisi var :) Bu olay bana biraz gereksiz geliyor. Yapmayın. Tabi fotoğraf çekmekle de iş bitmiyor. Websitenizdeki ülke yazılarınız da basit bir dille olmalı. Aynı şekilde otobüsü kaçırdım, hasta oldum gibi okuyana gereksiz gelecek şeylere yer vermeyin. Kaldığınız yerin ücretini, nereden nereye nasıl gittiğinizi, hangi aracı kullandığınızı detaylıca yazın. Dünyayı gezmek isteyenlerin en büyük derdi para problemi olduğu için bu bilgiler çok önemlidir. Yaptığınız rotayı haritayla da desteklerseniz sitenize gelecekler için kullanışlı bir kaynak olabilir. Sosyal medya dedim ama websiteniz de bir hayli önemlidir. Gezi yazılarınız artıp, sitenize gelen kullanıcılar uzun süre sitenizde kalıyorsa zamanla google sizi aramalarda en üst sıralarda gösterecektir. Websitenize gelen kişi, sizi sosyal medya hesaplarınızdan da takip edebileceği için bu mecraların hepsini bir bütün gibi düşünüp, birbirleriyle ilişki şeyler olduğunu unutmayın. Gezi yazılarınız kesinlikle özgün olsun. Türkiye'deki bilindik bazı gezi sitelerinin yaptığı gibi sağdan soldan araklayarak ya da wikipediadan kopyala/yapıştır yaparak sitenizi doldurmayın. Böyle yaptığınızda ilk başlarda google aramalarında gösterilecek olsanız da uzun vadede faydadan çok zararı olacaktır. Aynı şekilde gezi yazılarını yabancı seyahat sitelerinden alıp Türkçeye çevirenler de var. Bu durumlar için ne diyeyim bilemiyorum. Başka bir konu kesinlikle sahte takipçi de satın almayın. Bu tip şeyler bana çok komik geliyor, kendinizi komik duruma düşürmeyin. Çünkü bu eninde sonunda anlaşılır. Gördüğüm başka birşey de, insanlar artık TV'lerdeki gezi programlarından aşırı sıkılmış durumda. Sunucunun gittiği her yeri aşırı övmesi, yediği her yemeği, tattığı her içeceği inanılmaz gibi anlatması artık gerçekçi gelmiyor. Özellikle bizim gibi gezginler bloglarında paylaşım yapınca TV'lerdeki programlar sıkıcı gelmeye başladı. Oraya gittiniz diye sadece güzel şeylerden bahsetmeyin, elbet olumsuz şeyleri de vardır. Onları da anlatın. Fotoğraf ve yazıların yanında video da paylaşabilirsiniz. Ama bilin ki en zoru kaliteli video çekip, onu düzenlemektir. Ciddi zaman, emek ve bilgi ister. Bu konuda tecrübeniz yoksa video işine hiç bulaşmayın derim. Ama illa video paylaşacaksanız onu da youtube kanalı açıp, oradan paylaşın. İleriye dönük videolarınız arttıkça az da olsa youtubedan da para kazanabilirsiniz. Youtube sayfama linkten bakabilirsiniz. Websitenizi yaptırırken benim bir arkadaşım var o yapacak demeyin. Konuya hakim birini bulun, parası neyse verin ve temeli sağlam bir site yaptırın. Uzun yıllar devam edeceğinizi düşünürsek websitesinin ne derece önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Tabi siteyi yaptırmakla iş bitmiyor. İşin teknik tarafını da iyi kötü öğrenmelisiniz. WordPress nedir, domain nedir, hosting nedir, kullanıcı paneli nasıl yönetiliyor gibi belli başlı şeyleri öğrenmelisiniz. WordPress: www. rotasizseyyah. com web sitesi wordpress altyapısıyla kurulmuştur. Yani kabaca web sitesi yapmanıza yarayan bir platform diyeyim. Ücretli/ücretsiz temaları vardır. Domain: www. rotasizseyyah. com web sitesindeki \"rotasizseyyah. com\" ismine domain denir. Türkçe karşılığı alan adı olarak geçer. . com, . net, . gov diye uzar gider. Yıllık domain ücreti 6-7 usd arasıdır. Uzun süreli blog yazarlığı yapacaksanız domain alırken en az 5 yıllık alın derim. Söylentiye göre uzun süreli domainler google sıralamalarında üste çıkmaya fayda sağlıyormuş. Hosting: Domain satın aldınız ya. İşte şimdi de sitenizi kurmanız gerekiyor. Sitenizin kurulacağı yere hosting denir. Kabaca şöyle açıklayayım; Bu hizmeti sağlayan firmalarda size bir bilgisayar kiralanıyor ve siteniz o bilgisayar içine kuruluyor. Hosting firmasının kaliteli olması, kiraladığınız biglisayarın iyi performanslı olması ödeyeceğiniz yıllık para ile doğru orantılı olarak artar ya da azalır. Eğer hiti yüksek bir websiteniz olursa hosting hizmetiniz çok iyi olmalıdır. Paradan kaçınmayın. Eğer gezi yazarlığını geziniz devam ederken yaparsanız bilin ki tüm gezinizin ortalama 4'te 1'ini bu işlere ayıracaksınız. Yani zaman kaybınız çok fazla olacak. Önceden Türkiye'ye döndüğümde gezi yazılarımı yazıyordum ama artık sürekli gezer halde olduğum için o ülkeyi bitirir bitirmez gezi yazısını da yazıyorum. İpin ucunu bir kaçırdı mı gerisi maalesef çorap söküğü gibi geliyor. Tabi herşeye başlamadan önce kendinize güzel bir isim bulmalısınız. Benim tavsiyem uzun bir isim olmasın ve website adresi kolay anlaşılabilir olsun. İşin başka zor bir yanı da etkileyici bir isim bulabilmektir. Yine aynı şekilde üstteki orman fotoğrafı için birşeyler yazalım. Örnek 2: \"Kosta Rika'da Santa Elena Bulut Ormanlarındayız. Yürümek için 4-5 tane farklı parkuru var. 6-7 saatimi buraya ayırarak yaklaşık 12 km yürüdüm ve bütün parkı görmüş oldum. Bulut ormanı denmesinin sebebi bazı bölgeleri gerçekten de bulutların içinde kalıyor. Buradaki bitki örtüsü için amazonlardan daha zengin diyorlar. Hatta dünyadaki en zengin canlı çeşitliliğine sahip ormanlardanmış. Bitkilerin yanında envai çeşit kuş ve başka hayvanları da görmek mümkün. Tabi bu tamamen şansınıza kalmış. Genelde çeşit çeşit kuş sesleri duyuyorsunuz. Bulunduğum en mistik yerlerden biriydi\". Ben yine 2. yorumu tercih ediyorum. Yani kabaca paylaşımlarınızı bu şekilde yaparsanız daha etkili olacaktır. Yazılarınızda mahalle ağzını ve argo kelimeleri kullanmayın. Siz öyle konuşursanız takipçilerin yorumları da o şekilde olur ve ortaya kalitesiz bir mecra çıkar. O sebeple tanımadığım kim varsa hep sizli, bizli konuştum. Senli benli konuştuğunuzda 15 yaşındaki çocuk qanka naber, napıyon diye mesaj atabiliyor. Onun için ciddiyeti elden bırakmayın derim. Diğer bir konu da yazılarınızda siyasi ve dini konulara girmeyin. Bu konularda ülkemiz çok uçlarda yaşadığı için hiç alakasız bir gönderinin altında bile insanların siyasete girip, birbirlerine ana avrat küfür ettiğini görebilirsiniz. Bunlar istenmeyen şeylerdir. Günü kurtarmak için yok ölmeden önce görmeniz gereken 18 yer, yok şu ülkede göreceğiniz 24,5 yer gibi paylaşımlar yapacaksanız biliniz ki o mantar gibi türeyen gezi blogları arasında yeriniz hazır. Takipçileriniz arttıkça her telden insanla ister istemez muhattap olacaksınız. Anlamsız şekilde size hakaret edenler çıkacak, sonra da \"e ben eleştirdim, ne var bunda\" diyecekler. Maalesef hakaretle, eleştiri arasındaki farkı anlamayan bir sürü insanımız var. Burada benim bulduğum çözüm şu; bana köstek olan her kim varsa sorgusuz sualsiz yaptığı yorumu silip, kullanıcıyı da engelliyorum. Bunun başka bir çözümü yok. Dünyanın öbür ucunda, zor şartlarda gezerken, interneti de zar zor bulmuşken, hayatında hiç ülke dışına çıkmamış, elinde kendisinden akıllı bir telefonla oturduğu yerden ahkam kesen kişilere yapılacak tek şey, engelleyip geçmektir. Sosyal medya mecralarından en bilineni tabi ki facebook. Ama şahsi görüşüm facebookun günden güne bir çöplük haline dönüşüyor olması. O sebeple instagramı daha kaliteli görüyorum. Mesela facebookta 10-12 yaşlarındaki kullanıcıları bile görebilirken instagramda öyle bir durum yoktur. Ayrıca facebookun artık %50'si reklam içeriğiyle dolu olduğu için kullanıcı memnuniyetinin de yerlerde olduğunu söyleyebilirim. Burada haddim olmayarak Mark Zuckerberg'in altın yumurtlayan tavuğu kestiğini düşünüyorum. Umarım aynı şeyi instagram için yapmaz. Yani anlayacağınız instagrama biraz daha fazla ağırlık verin. Bana göre 1 instagram kullanıcısı 5 tane facebook kullanıcısına eşdeğer. Diğer bir detay da facebookta yaptığınız paylaşımlar tüm takipçilerinize gösterilmiyor. Mesela 10 bin takipçiniz var. Yaptığınız paylaşım ilk dakikalarda pek ilgi görmedi, yorum ya da beğeni almadıysa o gönderi en fazla bin kişiye gösterilir, diğer 9 bin takipçinizin olaydan haberi bile olmaz. Çünkü facebook algoritması bu gönderiyi kalitesiz bir gönderi olarak algılayıp boş yere diğer takipçilere de göstermez. Facebook yöneticilerinin burada vermek istediği alt mesaj şudur; \"eğer paylaştığın gönderileri çok kişiye ulaştırmak istiyorsan bana para vereceksin ben de senin gönderinin reklamını yapacağım\". Burada takipçilerin senin sayfana gelip, sayfanı \"ilgi alanları listesine eklemeli\" ve \"bildirim al\" seçeneğini aktif hale getirmelidir ki her paylaşımından haberdar olsunlar. Ama bunu yapan takipçi sayısı çok azdır. İşte instagramda böyle bir sıkıntı olmadığı, paylaştığın herşey takipçilerin ekranlarına düştüğü için bana göre daha faydalı bir platformdur. Son olarak dünyayı geziyorsunuz diye kendinizi birşey zannetmeyin. Bunu dünyada yapan yüzbinlerce insan var. Türkiye'de de yapan var ama herkes senin, benim gibi internette paylaşmıyor. Ben şöyle gezerim, böyle uçarım kaçarım, offf var ya kralım havalarına girip, kendinizi insanlardan soğutmayın. Yaptığınız iş, bilin ki sıradan bir iştir. Türkiye'de henüz çok popüler olmasa da yakın zamanda ortalıkta bir sürü gezgin göreceksiniz. Nasıl ki dijital fotoğraf makinaları yaygınlaştıkça \"Ad Soyad Photography\" sayfaları çoğaldıysa gezgin sayfaları da mantar gibi çoğaldı ve çoğalacaktır. çok güzel yazı olmuş. ben de sürekli kendini koyan kadın gezgin grubuna giriyorum sanırım:) okurken çok güldüm, haklısın. fotoğraf altındaki yazılar konusuna da katılıyorum. bu aralar aklımda benim de değişik bir proje var ama bu projeyi yapmak için sağlam bir kaynak ayırmak gerekiyor. gezemeyen gezgin olarak bir süre daha hayallerde yaşayacak bu proje ama hamile kadın projesi de çok iyiymiş. bu kadar samimi bir şekilde paylaştığın için çok teşekkürler. Rica ederim. Projenizi gerçekleştirmeniz dileğimle, sevgiler. Her yiğidin ayrı yoğurt yiyiş tarzı var. Fotoğraf ya da paylaşım ya da blog içeriği konusunda bazı takipçiler cidden bilgiden ziyade hikayeye değer veriyor. Masal okuyor gibi okumak hoşuna gidiyor. Teknik bilgiyi zaten İngilizce kaynaklardan bulurum diyor. İNSAN ODAKLI kısmına kesinlikle katılıyorum. Rotasız Seyyah'ı diğer bloglardan ayıran kesinlikle bu. Seyahat blogu benim 1/4'ten fazla zamanımı alıyor. Sıfır bilgi ile başladığım için işin teknik kısımları zorlayıcı. Maddi gelir seviye işi tutturabilene kadar çoook düşük. Destek olmadığı müddetçe ekmek teknesi yürümez. Fotoğrafçı Türk gezgine rastlamadığını okuyunca üzüldüm valla. Gezmek, fotoğraf çekmek insanın kendisine ait bir duruşudur. Kafayı neye takarsa onun peşinden gider. Birisi kafayı portreye takar, diğeri ise yosunlara. Birisi insanın hikayesini anlatır diğeri ise göçmen kuşların hikayesini. Gezgin fotoğrafçıyım diyen insanın en azından Ara Güler'i, Coşkun Aral'ı, Sabit Kalfagil'i bilmemesi bence ayıptır. Ne büyük ustalar var ki hepimizi ceplerinden tekrar tekrar çıkarır. Onlar adına ben utandım valla. Biz gibi serserilik yaparak gezen, blog yazan, fotoğraf çekenlere ithafen edilmiş bir söz ise çok daha üzücü. Her şey bir yana madem hiç bir isim bilmiyorsun sen ve burayı okuyanlar için hemen aklıma ilk gelen isimleri yazayım. En azından ustaları anmış oluruz. Listeye ben de Kerem Yücel'i eklemek isterim. Bunun dışında oldukça bilgi dolu yazı olmuş fakat başlığını \"Gezi Yazarlığı Nasıl Yapılır\" değil de \"Sosyal medyada yazdıklarınız nasıl daha çok okunur, fotoğraflarınız nasıl daha çok görüntülenir\" yapabiliriz. Bu konuda gerçekten çok güzel öneriler var. Yaptığı iş 'gezi' yazarlığı ve insanların dünyayı gezerken, keyfine bakmak varken oturup saatlerce yazması, düzenlemesi, paylaşması ve geri dönüşlere cevap vermesi bir karşılık beklediğini gösterir ki bu çok doğaldır. Zira gezme konusundan en büyük engel maddi durumdur. Bu durumda takipçi sayısını hedeflemek mantıklıdır. Kanımca. İnstagram'da algoritmasını değiştireceğini söyledi. Fotoğraflar yüklenme zamanına göre değil, önem sırasına göre listelenecek. Yani beklediğim bir durumdu. Aynısı twittera da geldi. Umarım facebookdaki gibi \"illa para vereceksin, gönderini daha çok kişiye ulaştıracağız\" mantığına gitmezler. Blogunuzu takip ediyorum, videoları izliyorum özelliklede meksika cenoteleri çok güzeldi. Belkide meksikaya gitsem cenotelerden habersiz olacaktım siz bilgi vermeseydiniz. Her gezi blogundan, yani her insanın farklı bakış açılarından güzel bilgiler ediniyoruz. Daha uzun videolar olsaydı keşke diyorum 2-3 dakika yetmiyor. Konuşmak şart değil, tropikal plajda denizin sesini bile almak bana yetiyor. ama takip ettiğim çok az blog bunlara yer veriyor. Selfie çubuğunu elinden düşürmeyen, aynı ağacın 8 değişik resmini görmekten tükendik valla. zaten az buçuk bilgimiz var gideceğimiz coğrafya ile ilgili, yazarların fiyat konusuna girmesi en büyük beklentimiz. Yani herkesin farklı bir yazı tarzı olur anlarım da. Sizin de bahsettiğiniz gibi bu bilgiler öncelikli olmalı diye düşünüyorum. Harika bir yazı olmuş çok güzel özetlenmiş. Dunyayi gezen turkler icinde fotografci olanini girmefim demissiniz.. Fotografci. gezgin. dunya turu. hakan oge.... Sanırım bir yanlış anlaşılma var. 'Görmedim' derken yazdığım paragrafı komple okuduğunuzda \"Gezip, bunları aktif olarak paylaşanı görmedimi\" kastediyorum. Yoksa elbet ki gezen onlarca, yüzlerce fotoğrafçı Türk vardır."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/gokcegemile.html", "text": "Yurt dışı gezilerime biraz ara vermiş, evde dinlenirken bir telefon geldi ve Fethiye'ye davet edildim. Uygun günü kararlaştırdıktan sonra uçağa atlayıp Dalaman'a oradan da yaklaşık 45 dakikalık yolculukla Fethiye'nin 20km güneyindeki Gökçe Gemile'ye geldim. Burayı, bu villaları ya da bu konaklama tesisini doğru bir şekilde tanımlamak için Türkçe tam bir açıklama sanırım yok. İngilizce olarak The Private Islands&Bays of Turkey diye geçiyor. Kendine özel sahil ve koya sahip, 3 villadan oluşan fantastik bir konaklama yeri. Türkiye'de buranın eşi, benzeri yok. Hatta abartmıyorum dünyada bile bura gibi bir yer çok nadir bulunur. Seyşeller ve Maldivler'den bildiğimiz özel ada konseptli konaklama yerlerinin Türkiye'deki örneği işte burası. 3 villanın her biri birbirinden bağımsız ve hepsinin tek tek kendine özel açık havuzu var. Villalar büyük bir salon ve üçer yatak odasından oluşuyor. Ama tabii böyle anlatınca biraz sıradan ve yavan kaldı di mi? Çünkü her bir villa öylesine ince detaylarla tasarlanmış ki, 5 yıldan fazla süren yapılış hikayesini direkt sahibinden dinleyince o villaları yazarak anlatabilmenin pek mümkün olmayacağını anladım. Villaların içindeki her bir eşya özel el işçiliğiyle tasarlanıp, yapılmış. Yani hiçbir şey bir mobilya mağazasına gidilip, alınmamış. Villaların sahibi aslen Jeoloji mühendisi olduğu için buranın yapımında öylesine değerli kaya ve taşları kullanmış ki; görünce şaşırıyorsunuz. Hele bazı taş oyması eşyalar o kadar büyük ki; durumu daha iyi anlatabilmek için size şöyle bir örnek vereyim; o kocaman taş eşyalar villanın duvarları örülmeden odanın içine vinçle koyulmuş, sonra duvarlar örülmüş!.. Sahibi burayı yaptırırken inşaat ya da marangoz ustası değil, alanındaki sanatkar ve sanatçıları bulup, yaptırmış. İşte o kadar emek, özveri ve 5 yıllık çalışmanın sonunda da ortaya adeta bir sanat eseri diyebileceğimiz bu cennet gibi Gökçe Gemile çıkmış. Buranın arazisi çok büyük. Aslında 3 tane villa yapılana kadar o bildiğiniz okul binası gibi 200 yataklı otellerden de yapılabilirmiş. Ama yapılmamış!.. Çünkü yapılış amacı ortaya klasik bir konaklama tesisi çıkartmak değil... Alttaki fotoğraflar sayesinde ne demek istediğimi sanırım daha iyi anlayabilirsiniz. Villalar ve çevrenin genel görüntülerini içeren videoyu ise alttan izleyebilirsiniz. Ortalama haftalık 50 bin lira (8 kişilik). 50 bin verilir mi tartışılır. 200 kişilik otele eş değer kazancı var sanırım..., Fethiye'nin her yeri güzeldir. Kaya şehir, ölü deniz kelebekler vadisi... Ama paylaştığınız yeri ilk kez görüyorum ve o da harika. Ama çalış plajının durumu beni üzdü. Deniz iyi değildi ve denize toprak kayması körfezi bitiriyor, önlem alınması gerekiyor. Çok teşekkürler! Fethiye'ye yolunuz düşerse Rotasız seyyahı fethiye yamaç paraşütü macerasına mutlaka bekliyoruz. Severek takip ediyoruz. Gerçekten fantastik bir mekan, içerik için teşekkürler. Fethiye gerçek anlamda çok farklı bir tatil geçirmek isteyenler için en doğru adreslerden birisi. Keşfetmeye değer bir çok nokta mevcut."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guatemala-gezi-notlari-1.html", "text": "Milliyetçi değiller. Ülkede bayraklarını görmen bile zor. Kızlar ve erkekler genelde 23-24 yaşlarında evlenmek ister. Öğretmen maaşı ortalama 300 USD. Köylerdeki ailelerin genelde 7-8 ya da daha fazla çocuğu var. Hükümet fazla çocuk yapmayın, 2-3 tanede durun dese de her taraf çocuk kaynıyor. Kadınlar çok çalışıyor. Karı, koca pazara gittiğinde alınan şeyler kadının kafasındaki leğende taşınıyor ve aynı zamanda adamın elleri boşken kadının sırtında bir de çocuğu oluyor. Bu olay Guatemala için çok sıradan. 3-4 Yıl öncesine kadar kadın hakları kanunen pek korunmazken yeni çıkartılan yasalarla hakları baya koruma altına alınmış. Kadın eğer polise gidip, kocasından şikayetçi olursa polis direk adamı sorguya çekiyor. Ama kadınlar, ellerinde maddi güç olmadığı için polise gidemediklerini söylüyor. Bir ucu Karayipler'e diğer ucu Pasifik Okyanusu'na kadar uzanıyor. Devlet üniversitesinde yıllık üniversite harcı 20 USD. Erkeklerin %90'ı maço ve kıskanç, kadınların da aynı şekilde %90'ı kıskanç. Ülkede çok kaliteli kahve üretimi olsa da iyi bir kahve içmen kolay değil, çünkü neredeyse üretilen tüm iyi kahveler dışarıya ihraç ediliyor. 15-16 Yaşındaki çocuklarını illegal yollardan Amerika'ya göndermek için çetelere bir dünya para döken aileler var. Ülkenin adam gibi kendine has bir yemek kültürü yok. Çoğu Meksika'dan araklanmış yemekler. Hele sulu yemekleri hiç yok desem yeridir. Sevişken bir millet. Gencini, yaşlısını heryerde öpüşürken görebilirsin. Bir ay, haftanın 6 günü evlere temizliğe gidip 90 USD maaşla çalışanlar var. Ülke geneli turistler için güvenli olsa da başkent Guatemala City diğer yerlere göre bir tık güvensiz kaçıyor. Yine de geceleri alakasız yerlere girip çıkmadıktan, illegal işlere ve uyuşturucuya bulaşmadıktan sonra başına bir iş gelme olasılığı yok denecek kadar az. Chicken bus denilen ve insanların neredeyse üst üste yolculuk yaptığı bir taşıma sistemleri var. Bu otobüsler aslında bildiğiniz Amerikan filmlerdeki eski okul otobüsleri. Hat sahipleri çok ciddi paralar kazandığı için neredeyse her hafta bir otobüs şoförü öldürülebiliyor. Bu ölümler bazı kişilere haraç vermek istenmediği için oluyor. Aynı zamanda şoför, aracı kulanırken camı açıp yandan gelen polis arabasına rüşveti uzatabiliyor. Bu tip olaylar pek bir normal. 15 Milyon nüfusu olan ülkede 20 nin üzerinde dil konuşuluyor. Neredeyse her şehrin köyünde farklı bir dil var. Maya kültürüne ciddi ev sahipliği yapan bir yer. Gidilip, görülesi Maya piramitleri var. Ve halen ormanın içinde temizlenip, gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen başka piramitler de var. Parkta, otobüste, markette yani heryerde çocuğunu emziren bir anne görebilirsin. Kimse dönüp bakmaz. Türkiye'ye kıyasla ucuz ve ispanyolca öğrenmek için güzel bir yer. 1 Aylık ispanyolca özel kurs, lokal bir ailenin evinde özel oda ve üç öğün yemek herşey dahil 640 USD. Heryerde bir sürü polis görebilirsin. Neredeyse her parkta bile. Polislerin ellerinde ağır silahlar var. Aynı şekilde normal bir cafe yada restoranın önünde de elinde pompalı tüfekli güvenlik görevlileri görebilirsin. Ortalıkta bu kadar çok ağır silah olsa da insanları bunlara ters orantılı olarak baya sıcak kanlı. Ülkede fakirlik çok fazla. Ama bu fakirlik anlayışı pek bizdeki gibi değil. Toprak zemin evde, tv, buzdolabı olmadan yıllarca yaşayan bir sürü aile var. Ve böyle yaşamanın çok normal olduğu söyleniyor. Hastanelerde bakım iyi değil ve bir çok gerekli ilacı devlet karşılamıyor. Adım başı heryerde eczane görebilirsin. Aynı şekilde tv dahil heryerde ilaç reklamları yapılıyor. Kadınları pek güzel diyemem. Turistik yerlerden biraz uzaklaşıp köylere gittiğinde asıl Guatemala'yı oralarda görebilirsin. Ayakkabı giymeden, yalınayak gezen Mayalıları bile bu köylerde görmek mümkün. Emeklilik sistemi diye bir şey pek yok. Emekli maaşı almak için 65-70 yaşına kadar çalışmak gerektiği ama sonunda dosdoğru bir para alınamadığı söyleniyor. Bazısı aktif olmak üzere bir sürü volkanik dağa sahip. Doğal güzlelikleri harika. Köylerdeki evlenme yaşı ortalama 15-16. Genelde biz nasıl benzinliğe gittiğimizde hep 50 TL lik benzin alıyorsak tuhaftır ki onlar da 50 Quetzallik benzin alıyor. Üç kere, bulunduğum araba benzinliğe girdi, üçünde de aynı şey oldu. Devlet okullarında eğitim kötü. Durumu iyi olan aileler çocuklarını özel okullara gönderiyor. Evsiz insan bir hayli çok. Gündüzleri bile sokakta, bir köşede alkolden sızmış insanlar görebilirsin. Ülkede kitap pahalı. Buna ters orantılı olarak alkol aşırı ucuz. Denilen şu; hükümet bilerek alkolü ucuz yapıyor, insanlar içsin yeter ki onlara arıza çıkarmasın. Saçma sapan sürekli birilerinin ağlayıp, zırladığı kadın programları, süper star ve insanların birbirlerini rezil ettiği tv yarışmaları var. Ülkede ciddi bir fakirlik olsa da öğle saatleri ya da haftasonları işlek caddelerdeki dükkanların bile kapalı olduğunu görebilirsin. Genel anlamda kadınları çalışkan, erkekleri tembeldir. Ülke resmen kadınların sırtında dönüyor. Her yer seyyar satıcılarla dolu. Otobüs biryerde durduğunda içeriye anında 5-6 tane seyyar satıcı giriyor. Ve çoğunun elininde muhtemelen sağlığa zararlı, aşırı şekerli şeyler var. Neyden yapıldığını bilmediğim bu yiyecekleri sokakta ya da markette de görmek mümkün. Bu kadar doğal ve organik ürünlere sahipken böylesine saçmasapan, zararlı şeylere nasıl bulaştıklarına anlam vermek zor. Ülkede kış diye birşey yok. Sadece yaz ve yağmurlu sezon var. Fotoğrafa ilgi duyanlar için çok iyi, yaşamak için tercih etmeyeceğim ama gezmek için muhakkak gidilip, görülmesi gereken bir yer."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guatemala-gezi-notlari-2.html", "text": "Haziran ve Temmuz olmak üzere iki aylık rotam alttaki gibiydi. Bu dönemler Guatemala için yağmurlu sezon oluyor. Eğer yağmuru sevmiyor, ben hep güneş isterim derseniz bu aylarda gelmeyi tercih etmeyin. Vize konusunda ise Guatemala, El Salvador ve Honduras'ın kendi arasında bir anlaşması var. Bu üç ülkeden herhangi birine giriş yapıp 90 gün süresince yine bu üç ülkede kalabilirsiniz. Hangi ülkede ne kadar kaldığınızın önemi yok, toplam kalış süresi 90 günü geçmemeli. Buraya Belize'nin San Ignacio şehrinden karayoluya gelmiştim. Sınırdan Flores'e gelmek minibüsle 6 USD. Kaldığım hostel ise 9 USD idi. Flores merkezi gölün içinde, ufak bir ada. Bulunduğum diğer Guatemala şehirlerine göre burası daha bir turistik. Bunun en büyük sebebi Tikal Maya Piramitlerine yakın olması. 12 USD ye tur alıp günübirlik bu piramitlerin olduğu bölgeye gidebilirsiniz. Eğer gün doğumunu da görmek isterseniz tur gece 3'de başlıyor ve fiyat biraz daha artıyor. Tikal şuana kadar bulunduğum en güzel Maya Piramitlerinden biriydi. Ormanla iç içe olması, maymunların çıkardığı sesler ortamı daha da bir otantik hale getiriyor. Eğer bu tip yerlerde kamp ve doğa yürüyüşü yapmayı seviyorsanız 3-4 günlük çadır kurmalı, bol yürümeli turlar da var. Yalnız bu turlar konforlu değildir. Çadırda kalmak, yağmur suyu içmek, günlerce yürümek size göre değilse uzak durun. Dediğim gibi biraz turistik bir bölge olduğu için konaklama ve yeme-içme konusunda herkese hitap edecek yerler var. Burada 3 gün kalmıştım. Rahat bir şekilde gezip, görmek, hediyelik şeyler almak için 3 gün yeterli olacaktır. Eğer planınızda Meksika yoksa buraya kadar gelmişken Meksika'daki Palenque Maya Piramitlerine de muhakkak geçin. Orası da en az Tikal kadar güzel bir yer. Buradan direk Palenque'ye 35 USD ye hostelden ayarladığım minibüsle geçmiştim. Gayet kolay, sıkıntısız bir yol. Not: Maya Yerlileri ile ilgili detaylı yazıma linkten bakabilirsiniz. Bu şehrin iki adı var. Birisi Xela, diğeri Quezaltenango. Xela kısa olduğu için insanlar genelde bunu kullanıyor. Meksika gezimi bitirip güneye doğru indim ve sınırdan bu şehire geldim. Amacım 1 ay lokal bir ailenin yanında kalıp ispanyolca kursuna gitmekti. Eğer vaktiniz varsa muhakkak siz de böyle bir fırsatı değerlendirin. Hem fiyatı çok düşük hem de lokal bir aileyele kalarak hiç unutulmayacak bir deneyim yaşayabilirsiniz. Olası dil kursu soruları için daha önce yazdığım bu yazıya göz atabilirsiniz. Bir ay burada kaldığım sürece Guatemala'yı gerçek anlamda tanımış oldum. Bulunduğum diğer şehirlere göre pek turistik bir yer değil. İspanyolca kursundan arta kalan zamanlarda hafta sonları civardaki köyleri tek tek gezdim. O kadar çok köye gittim ki artık hangisi neredeydi unutur oldum. Kabaca bir kaçını yazayım. Nahuala köyünde bir tane bile turist göremezsiniz. Etek giyen Maya erkeklerini burada bulmak, fotoğraf çekmek mümkün. Totonicapan köyü ise pazar kurulduğu günler baya aktif oluyor. Pek turistik bir yer değil, gidilebilir. San Cristobal Totonicapan köyünde ise eski ve cıvıl cıvıl bir kilise var. Benim pek ilgimi çekmedi ama sadece bu kiliseyi görmek için bir sürü kişi buraya geliyor. Salcaja ise pazar kurulduğu günlerde aşırı kalabalık. Yine pek turist yok. Fotoğraf çekmek ve geleneksel kıyafetli insanları görmek için güzel bir yer. Chichicastenango ise buraya biraz uzak olsa da en turistik köy/kasaba diyebilirim. Gerçekten baya baya büyük bir pazarı var. Zaten pazarıyla ün yapmış aşırı turistik bir yer. Guatemala'ya gelmişken görmek gerekir ama ben sevmedim. Bu bahsettiğim köylerin hepsine Xela'nın merkezindeki otobüs terminalinden chicken buslarla gidebilirsiniz. Tek yön 1-3 USD civarı. Xela'da gece hayatı cuma ve pazar günleri arası merkez parkın civarında oluyor. Zaten ufak bir yer olduğu için herkes genelde buraya geliyor. Bizim nevizade tarzında eski, büyük bir yapı var. İçinde restorandan, barlara kadar ne ararsan bulmak mümkün. Buraya yakın bir de hot spring denilen yani doğal kaynak suyu olan bir havuz var. Daha önce bu tarz yerlere çok gittiğim için bu sefer tercih etmedim. Vaktiniz varsa oraya da gidebilirsiniz. Xela'nın diğer bir güzelliği aktif bir volkanik dağ olan Santa Maria'ya ev sahipliği yapması. Lav püskürtmese de her yarım saatte bir çıkardığı dumanları görmek mümkün. Buraya gitmek için tur düzenleniyor ama benim yaptığım gibi kendiniz de gidebilirsiniz. Birinde arkadaşlarla birinde ise tek başıma gitmiştim. Alttaki manzarayı izlemek için Santa Maria'ya değil hemen yanındaki pasif volkanik dağa 1 saat tırmanmanız yeterli. Zorlu bir iş değil. Linkten videosunu izleyebilirsiniz. Aynı zamanda pazar alışverişini seviyorsanız illaki köylere gitmenize gerek yok. Buranın merkezinde de gayet büyük bir pazar var. Orası da işinizi görebilir. 1 Ay kaldıktan sonra buradan Atitlan gölündeki Panajachel bölgesine geçtim. Chicken bus 4 USD. Güvenli. Emin olmamakla beraber 8-9 saatti diye hatırlıyorum. Rotasıs seyyah kitabını okudum ve tum qr kodları açtım. Qr kodlarda az resim vardı ve daha fazla resimleri sitede gordum. Qr kodlara cok resim koymalıydınız, sonuçta para ile destek olduk. Kitabı iade edip, verdiğiniz parayı geri almak isterseniz lütfen rotasizseyyah. com/iletisim adresinden bana ulaşınız."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guatemala-gezi-notlari-3.html", "text": "Bu gölün çevresinde 3 tane pasif volkanik dağ var. Ve yine buranın çevresinde konaklayabileceğiniz bir çok farklı köy, kasaba da var. Ben öncelikle Panajachel'i tercih etmiştim. Sebebi o şehvetli volkanik dağları tam karşıdan görebilmekti. Durumu daha iyi anlatmak için alttaki fotoğrafı paylaşayım. Bu manzaraya karşı 5 usd ye kahvaltı yapabilirsiniz. 1-2 gün kalırım derken ortamın verdiği rahatlık ve güzel manzara yüzünden 4 gün kalmıştım. Gecelik özel oda 7 usd. Panajachel'in en büyük özelliği göl kenarında manzaraya karşı yemek yenecek yerlere sahip olması. Onun haricinde bir de turistik bir caddesi var. Başka pek bir özelliği yok. Tam kafa dinlemelik, manzaraya karşı kahve içmelik rahat bir yer. Vaktiniz varsa hemen 30 dakikalık mesafedeki Solola kasabasına da gidebilirsiniz. Büyük bir pazarı var. İlginizi çekebilir. Panajachel'den botla San Pedro'ya geçtim. Bilet 3 USD. San Pedro gölün diğer tarafı oluyor. Burası daha çok 20 yaşlarındaki sırtçantalıların olduğu bir yer. Diğer bir detaysa her taraf İsrailli gezginlerle dolu. Bir çok hostel ve restoran sahibi de İsarilli. Nasıl olmuşta buraya gelip yerleşmişler anlam veremedim. San Pedro'nun güzelliği göle sıfır bir çok hostel ve butik otelin olması. Gecelik 8 usd ye göle sıfır ve manzaralı bir odada kalabilirsiniz. Ayrıca gölde yüzmek de serbest. Buraya gelenler yapılacak ilk aktivite olarak genelde San Pedro volkanına çıkıyor. Buraya çıkmak yerine o iki büyük volkanik dağı uzaktan izlemeyi tercih ettim ve alttaki fotoğrafın çekildiği dağa çıktım. Buraya Indian Nose diyorlar. Çıkış yaklaşık 1 saat sürüyor. Manzara ise nefis. Gün içinde buraya kendiniz de çıkabilirsiniz ama gün doğumunu izlemek isterseniz bir rehber bulmak şart. 12 usd ye bir rehber ayarlamıştım. Çünkü gece zifiri karanlıkta bilmediğin bir dağda yol bulmak gerçekten zor iş. San Pedro'dan yine botla Santiago Atitlan'a geçtim. Burayı nedense sevmedim. Hem manzarası yok, hem diğer kasabalara göre daha pahalı. Günü birlik gezip Panajachel'e geri döndüm. Panajachel'den chicken busla Antigua'ya geçtim. Yol 3 usd. Belki de Guatemala'nın en turistik yeri burası. Onlarca otel ve hostel bulmak mümkün. Fiyatlar diğer şehirlere göre bir tık pahalı olsa da yine de ucuz yerler var. Güzel bir hostelde 8 usd ye kalmıştım. Şehrin sokaklarını gezmek güzel. Heryerde otantik şeyler satan dükkanlar olsa da el sanatları bir Meksika ya da Tayland'daki kadar iyi değil. Burayı özel yapan şey aktif olarak lav püskürten Volcan De Fuego'ya yakın olması. Eğer kondisyonunuz iyiyse bu volkanik dağı görmeye muhakkak gidin. Kondisyon diyorum çünkü oraya çıkmak sırtınızdaki çantayla beraber yaklaşık 5 saat sürüyor. Bir gece yukarıda konaklayıp ertesi gün öğlen inişe geçiyorsunuz. Muazzam, tarifi olmayan bir deneyim. 2 gün, bir gece, çadır, uyku tulumu, üç öğün yemek ve park giriş bileti dahil fiyat 22 USD. Her acentede farklı fiyat var, iyi araştırıp öyle karar verin. Sonuçta hepsi aynı tur. Bu deneyimi yazarak anlatmak pek mümkün değil. O sebeple videoyu izleyin derim. Antigua'nın çevresinde başka bir volkanik dağ daha var ama Volcan De Fuego'ya çıktıysanız artık zirveyi yaptınız demektir. Bu bölgedeki başka bir volkanik dağa çıkmanıza bence gerek yok. Antigua merkezde birçok eski bina görebilirsiniz. Çoğu eski kilise. Öyle çok aman aman şahane eserler değil. Bir kaçına gittim ama içeride vakit geçirmeden geri çıktım. Eğer çok gezen biriyseniz bazen bu tarz binaları görmek size farklı gelmeyebiliyor. Manzara görmek isterseniz merkezden yürüme çıkılarak alttaki fotoğrafı çektiğim Cerro De La Cruz tepesine gelebilirsiniz. Şehir komple ayaklarınızın altında ve karşıda kocaman bir volkanik dağ var. Buraya gelirken termosa kahveyi doldurup gelin, oturun saatlerce. Parka giriş ücretiz. Antigua'ya gelmişken 1 saat mesafedeki Santa Marija De Jesus kasabasına da muhakkak uğrayın. Pek turistik bir yer değil. En sevdiğim yanı kadın ve çocukların kıyafetleri tamamen yöresel. Bir tane de açık pazarı var. Fotoğrafik açıdan çok iyi bir yer. Antigua merkezdeki terminalden ufak minibüslerle gidebilirsiniz. Ücreti 1 USD. Antigua'da kalırken chicken bus ile günübirlik Guatemala City'e gittim. Tek yön 3 USD. Genelde gezginler yada şehri görmüş kişiler Guatemala City'de pek bir şey olmadığını söylüyordu. Baya bir bölgesini gezdim ama kayda değer birşeyi ben de göremedim. Bir iki alışveriş merkezi var. Olur ya benim gibi bir kaç elektronik eşyaya ihtiyacınız olursa buralar işinizi görebilir. Onun haricinde çokta görülmesi gereken bir yer değil. Guatemala gezim boyunca en çok evsiz insanı burada gördüm. Bununla doğru orantılı olarak sanki diğer yerlere göre bir tık güvensiz gibi geldi. Buradan El Salvador'un Santa Ana şehrine direk otobüsle geçtim. Bilet fiyatı 17 USD. bu latino hispanic diye tabir ettikleri latin amerika ülkelerini benimde gezme fırsatım oldu gerçektende çok tehlikeli ve illegal işlerin ana vatanları olarak biliniyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guney-amerika-gezisi.html", "text": "Nihayet hep gitmek istediğim Güney Amerika'ya bir anda uçak bileti alarak ilk adımı attım. Laf olsun diye bir anda demiyorum gerçekten de öyle oldu. Bankanın yaptığı uçak bileti kampanyası ile Qatar Hava Yolları'nın yaptığı kampanyanın birleştiğini fark edince 30 dakika düşünüp bileti aldım. Uçuş tarihine daha 6 ay var ama o süre göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve 60 gün sürecek gezime başladım. Bildiğim tek şey Sao Paulo'ya inip iki ay sonra Buenos Aires'den geri dönecek olmamdı. Başka hiçbir planım olmadan yola çıktım. Muhtemelen o bölgede 5 ülke gezer geri dönerim diyordum ama yol beni öyle yerlere götürdü ki, kapıldığım rüzgar bana alttaki rotayı yaptırdı. Ve bunların hemen hemen hepsi kara yolculuğuydu. Sadece Uruguay'a geçişim feribot ile oldu bir de Bolivya'da başkente geçerken göstericiler yolu kapattığı için kara yoluyla geçemeyip mecburen uçak bileti aldım. Kara yoluyla geçmeyi elbet denedim ama başarılı olamayınca uçaktan başka bir alternatif kalmadı. Gezi uzun olacağı için yanıma alacağım eşyalarda çok önemliydi. Az değil, iki ay bunları sırtımda taşıyacaktım. Kesinlikle gereksiz şeyleri almamalı ya da sonradan keşke şunu da alsaydım dememeliydim. Bu sebeple çantayı yaparken düşündüğüm süre uçak bileti alırkenki düşündüğüm süreden daha uzundu (: Velhasıl alttakileri 45 litrelik sırt çantama doldurarak yola koyuldum. Bu gezide şimdiye kadar yaptığım gezilerin verdiği tecrübe ve birikimi çok iyi kullandım. Ne yaptın ki derseniz videoları izleyince anlayacaksınız. Diğer yandan normalde bu kadar çok video çekmiyordum. Ama önceki gezilerim için arkadaşlar hep fotoğraf çek, video çek, bizlerle paylaş diyordu. Ben de dedim madem öyle Brezilya'ya ilk indiğim andan itibaren kalacağım yere nasıl gidiyorum, yolları nasıl buluyorum, hiç dilini bilmediğim bir ülkede ne yapıyorum görsünler diye video çekmeye başladım. Daha sonra videoyu facebook sayfamdan paylaşınca aşırı bir ilgi gördü. Madem bu kadar ilgi gördü o zaman devamını da çekeyim dedim ve kanımca hafif bir belgesel tadında toplamda 150 dakikalık video çektim. Bunları güzelce birleştirerek ve bunla da yetinmeyip yabancı arkadaşlar için de İngilizce altyazı ekleyerek gezi yazılarımın arasına serpiştirdim. Biliyorum İngilizcem iyi değil ama dilim döndüğü kadarıyla birazda sözlüklerin yardımıyla çeviriyi yaptım. Belki de birçok kişinin merak ettiği \"kardeşim bu iki aylık gezinin toplam maliyeti nedir\" sorusunun cevabını baştan vereyim. İstanbul'daki evimden çıkıp tam 60 gün boyunca 7 ülke gezip İstanbul'daki evime geri dönmemin bana toplam maliyeti 5.800 TL oldu. Bu paranın içinde uçak bileti, tüm konaklamalar, yeme içme, müze girişleri, görülmesi gereken yerlere verilen giriş ücretleri, ülke ve şehirlerarasındaki geçişlerde yaptığım ulaşım ücretleri, gece gezmeleri, Türkiye'den çıkarken verilen 15 TL lik pul ücretine varana kadar yani A'dan Z'ye her şey var. Muhtemelen şuan birçoğunuz nasıl bu kadar ucuza çıkardın diyor olabilir. Videoları izleyince bu sorunun cevabını bulacaksınız, çünkü bazı şeyleri yazarak anlatmak daha zor oluyor. Türk vatandaşları için Güney Amerika, belki de vizesiz seyahat edilebilecek en güzel coğrafya. Gittiğim 7 ülkeye de normal pasaport ile vizesiz girebiliyoruz. İspanyolcanın hakimiyet sürdüğü bu bölgede sadece Brezilya'da portekizce konuşuluyor. Diğer 6 ülke de ise ispanyolca konuşuluyor. 7 Farklı ülkeye gittiğim için gezi yazılarımı da 7 başlık halinde topladım. Alttaki linkleri kronolojik sıraya göre koyup paylaştım. Brezilyadan başladığınızda gezimdeki son noktaya kadar karıştırmadan gidebilrsiniz. Eline saglik muazzam bir yazi olmus. Ben de arjantin, patagonya, uruguay dan sonra suan silideyim ve yazini burdan sonra gececegimiz Peru icin internette arastirma yaparken farkettim. Ben esimle gezdigim icin tatilimizi senin kadar ucuza cikaramadik =) ama imkani olan herkesin buralari gormesi gerektigini dusunuyorum. Mart'ta ben de gidiyorum. Hic bu kadar yararlandigim bir gezi yazisi olmamisti. Elinize, emeginize saglik. Tesekkurler. muhteşem olmuş, sizinle beraber güney amerikayı gezdim resmen :) imrenmedim değil, takdir ettim. Bu gezi için toplam 60 gun ve 7 ulke maliyeti 5.800 TL olarak belirtmissin. Sanıyorum bunun içerisinde ucak biletleri hariç. Bu fiyata 7 ulkeyi dolaşıp 60 gun sure ile yasaman imkansız gibi. Guney amerikanın herhangi bir destinasyonuna Turkiye'den minimum ucak bileti 2000-2500 TL arasindadir. Geri kalan bakiye ile 7 ulke dolasıp 60 gun yasaman biraz hayal. Ayşe Hanım selamlar. Öncelikle bloga ilginiz için teşekkürler. Aslında 5.800 TL lik toplam maliyetim aksaklıklar olmasaydı 5.400 TL ye kadar düşecekti. Bu aksaklık mesela Bolivya'da başkente geçmek için otobüs bileti almıştım ama protestocular yolu kapatınca geçemedim. Aldığım bilet boşa gitti ve mecburen uçak bileti almak zorunda kaldım. 5.800 TL lik maliyete bu uçak bileti ve boşa giden otobüs bileti bile dahildir. Eğer aksaklık olmasaydı dediğim gibi maliyetim daha da düşecekti. İstanbul'dan gidiş geliş uçak biletini ise yazıda belirttiğim gibi bankanın kampanyasıyla millerimi kullanarak aldım. Yani Qatar Havayollarındaki gidiş geliş 1.950 TL lik bileti millerimle aldım. Millerin maliyetine ise 500 TL diyerek 5.800 TL nin içine onu da kattım. Şuan aynı geziyi yapacak olsam muhtemelen 1.000 TL daha düşük fiyatlara mal ederim. Hem artık kalacak ev bulmam daha kolay hem de düşük maliyetle gezmenin yollarını her geziden sonra daha da tecrübe etmemden dolayı. Ayrıca eğer gezinin tamamını izleyip, okursanız neden bu kadar düşük fiyatlara çıktığını görebilirsiniz. Çünkü 61 günün yaklaşık 18 gününü birilerinin evine konuk olarak geçirdim. Diğer yerlerde de günlük 5-6 usd ye kahvaltı dahil hostellerde kaldım. Yine başka bir detay; en az 5-6 geceyi şehirler/ülkeler arası otobüs yolculuklarımı gece yolculuğu yaparak geçirdim. Yani otomatik olarak konaklama ücreti vermemiş oldum. Yine yazılarda ve videolarda, yediğim-içtiğim her şeyin, otobüs biletlerinin ve konaklamaların fiyatlarını da detaylıca paylaştım. IP adresinizi incelediğimde gezi yazılarımdan sadece Blog anasayfa, Güney Amerika giriş sayfası ve Brezilya kısmını okuyup sonra fotoğraf bölümüne bakmışsınız. Yorum yaptığınız Güney Amerika gezimi komple okuyup, izlemenizi öneririm."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guney-avrupa-gezi-notlarim.html", "text": "Uzak doğuda birçok ülkeyi gezdikten sonra birazda Avrupa'yı göreyim düşüncesiyle üstteki rotayı planlayarak güney Avrupa gezime Napoli'den başladım. 45 litrelik sırt çantam ile yanıma aldığım eşyalar ise alttaki gibiydi. Geziye tek çıktım ama neredeyse kaldığım her hostelde birilerini bularak günlük gezinti ve gece gezmelerini canım sıkılmadan geçirebildim. Yani hostelde kalmanın düşük maliyetli konaklama imkanından, kendi mutfağında istediğini yapabilmenden ve kolay sosyalleşme fırsatına varana kadar her şeyinden faydalandım. Bu saatten sonra düzgün bir hosteli, 5 yıldızlı otele değişmem desem abartı olmaz. Gezim boyunca Vatikan, Vatikan müzeleri, Floransa ve Portekiz'den baya etkilendim. Tabi bu tip şeyler görecelidir ama benim düşüncem; yaptığım bu geziden Portekiz hariç diğer yerlere tekrar gitmek isteyeceğimi sanmıyorum. Gezdiğim çoğu yeri bir kere görmek yeterli gibi ama Portekiz diğerlerinden biraz farklıydı. İnsanları aşırı sıcak, gece eğlencesi çok iyi, fado müzikleri efsane, sosyalleşmek kolay, fiyatlar diğer Avrupa ülkelerine göre daha hesaplı, yemekler ve kahveleri çok güzel vs vs. Yani belki bana öyle geldi, başkası bu kadar etkilenmeyebilir ama Portekiz'i ben çok sevdim ve muhtemelen yakın zamanda tekrar gideceğim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/guyana-gezi-notlari.html", "text": "Amazon gezime kısa bir mola verip Venezuela'ya geçmiştim. Tekrar Brezilya'ya geri döndüğümde ise \"madem Guyana'ya bu kadar yakınım, bu ülkeye de gideyim\" dedim. Ülke bizden vize istediği için önce Brezilya'nın Boa Vista şehrindeki Guyana Konsolosluğuna gittim. Bir aylık vize için iki fotoğraf gerekli. Ücreti ise 20 dolar. Konsolosluğu gittiğimde önce görevli personel beni ufak bir sorguya çekti. Neden Guyana'ya gitmek istediğimden, üstümde ne kadar para olduğuna, kaç gün kalacağıma, orada tanıdık olup, olmadığına kadar bir dünya şey sordu. Hepsine düzgün bir şekilde cevap verdim. Daha sonra beni başka bir odaya alıp, daha yetkili biriyle görüştürdüler. O adam ise Türkiye'de bir sürü problemlerin olduğunu ve Guyana'da ne yapacağımı sordu. ABD vizesini alırken bile böyle bir sorguya çekilmemiştim. Tabii bir de vizeyi multi yani çok girişli istediğim için daha da çok işkilleniyorlar. Amacım Guyana'yı gezmek, sonra Surinam'a geçmek, sonra da aynı yoldan geri dönmek olduğu için çok girişli vize almam şart. Neyse... O kadar uğraştan sonra vizeyi onayladılar. Brezilya'nın Boa Vista şehrinden Guyana sınırı Bonfim'e otobüsle geçtim. Ücreti 7 dolar. Brezilya tarafından çıkış işlemlerini yapıp, oradan bir taksiyle Guyana sınırındaki Lethem şehrine geçtim. Taksi ücreti 3 dolar. Ama gel gör ki sınırdan geçerken beni yine sorguya çektiler. Pasaportumda vize olduğu halde tekrar tekrar anlamsızca sorulara maruz kaldım. Adamlar sürekli Türkiye ve çevresinde bu kadar sorun var sen niye Guyana'ya gelmek istiyorsun gibi sorular yöneltiyorlar. Çantamı, üstümü başımı didik didik aradılar. Türkiye'nin bu dönemdeki kötü imajı Guyana'ya kadar nasıl böylesine gelmiş anlam vermek çok zor. Neyse... Pasaportumda bir aylık vizem olduğu halde adam bana en fazla bir hafta kalabilirsin dedi ve vize üzerine de işaretledi. Zaten ülkede en fazla 3 gün kalacağım için sorun yapmadım ve pasaportumu alıp yoluma devam ettim. Bu şehirde pek yapacak birşey yok. Aslında bazı bölgelerinde yerliler var ama kısmen modern hayata geçtikleri için pek ilgimi çekmedi. Şehirde kalmak istemediğim için direkt başkent Georgetown'a geçtim. Otobüsle giderseniz fiyatı 60 dolar civarı ve yol 24 saatten fazla sürüyor. Ayrıca otobüs değil, eski bir minibüsle gidiyorsunuz. Yani aşırı konforsuz. Onun yerine 90 dolara pırpırlı bir uçakla gitmeyi tercih ettim. Neredeyse otobüsle gitmekle aynı fiyata geldi. Guyana sırtçantalı gezgin için pahalı bir yer. Konaklama ve yeme-içmeyi hesaplı yapmak imkansız. En ucuz ve kısmen güvenli diyebileceğim bir bölgede ahşap bir otel odasında gecelik 30 dolara kaldım. Hava aşırı sıcak olduğu halde odada klima dahi yoktu. Ve odada fındık fareleri dolaşıyordu. Evler ve butik oteller genelde hep ahşap olduğu için fare görmek çok normal. Lethem de kaldığım pansiyon odasına girdiğimde ise bu alttaki iguana ile karşılaşmıştım. Odadan çıkartmak bir hayli zaman almıştı. Birkaç gün şehri gezip ülkeyi tanımak istedim. Konuşulan dil Karayip İngilizcesi. Ne dediklerini anlamanız için biraz yavaş ya da sizin anlayacağınız şekilde konuşmaları gerekiyor. Yoksa birşey anlamak pek mümkün değil. Ülkenin yerel para birimi Guyana doları. ABD doları birçok yerde geçerli olsa da yine de üzerinizde yerel para bulundurmanız faydanıza olur. Ülkedeki genel popülasyon siyahilerden oluşuyor. Çok fazla evsiz var. Şehir merkezinde gece ya da gündüz kendimi hiç güvensiz hissetmedim. O anlamda pek sıkıntılı bir yer değil. Elbet girilmemesi gereken cadde ve sokakları vardır. Kalacağınız otele sorarak o bölgeleri öğrenebilirsiniz. Ayrıca bir sürü kumarhane gördüğümü de belirtmeliyim. Guyana'ya gelmek istememin en büyük sebebi Kaieteur Şelalesi içindi. Ama bu şelaleye genel olarak sadece hava yolu ile ulaşılabiliyor. Kara yolu ile gitmek mümkün değil ve mecburen tur satın almalısınız. Turun fiyatı 135 dolar. Birçok alternatif olsa da hepsinin hizmeti aynı. En ucuza bulduğunuzu alıp, devam edebilirsiniz. Diğer bir alternatif ise kamp yaparak gitmek. Eğer vaktiniz varsa 4-5 günlük kamp turu alarak da gidebilirsiniz. Yolculuk bazen botla bazen yürüyerek oluyor. Georgetown'daki hava alanına gidip, tur firmasını buldum. Daha sonra ufak bir pırpır uçakla yola koyulduk. Sanırım yol bir saat kadar ancak sürdü. Ormanın içine inip, rehber eşliğinde şelaleyi farklı noktalardan gördük. Tabii öncesinde uçaktan görmemiz için de, pilot iki tur ekstradan bizi havada döndürdü. Eğer mideniz hassassa bu tip küçük uçaklara binmeden önce muhakkak mide bulantı önleyici hap alın. Şelale gerçekten heybetli. Suları 226 metreden aşağıya dökülüyor ve yağmur sezonunda saniyede 663 metreküp su aktığı için bu onu dünyadaki en güçlü şelalelerden biri yapıyor. Yaklaşık 2-3 saati burada geçirip, sonra dönüş yoluna koyulduk. Ben öyle daha fazla kalayım deme lüksünüz maalesef yok. Bu şelaleyi gördükten sonra bana göre Guyana'da yapacak başka birşey kalmıyor. Surinam'a gitmek için önce Surinam konsolosluğundan vizemi aldım. Daha sonra Georgetown'dan direkt Surinam'ın başkenti Paramaribo'ya gitmek için bir araç ayarladım. Yol ve feribot ile kanal geçişi; maalesef aşırı konforsuz ve toplam 16-20 saati bulabiliyor. Bu kadar konforsuz yolculuk için feribotla beraber minibüse toplam 55 dolar para verdim. 20-30 dolar daha fazla verip uçak bileti alabilirsiniz. Vakit probleminiz varsa direkt uçak biletine yönelin derim. Sınırı geçtikten sonra Surinam'ın başkenti Paramaribo'ya doğru devam ettim. Eğer dünyadaki her ülkeyi görmek gibi bir amacınız yoksa Guyana'yı direkt es geçin. Paranıza ve zamanınıza yazık. Surinam gezi notlarından devam etmek için linke tıklayabilirsiniz. Dostum merhaba. Ispanyolca ogrenmek istiyorum ve bunu latin amerikada yapmak istiyorum. Hem uygun hemde guvenli bir ulke onerir misin ? Cok kararsizim. En az 3 aylik egitim dusunuyorum. Onerilerini bekliyorum. Gorusmek uzere. Kaieteur Şelalesi görüntüleri çok güzel, paylaşım için teşekkürler."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/hediye-ucak-bileti.html", "text": "Yarışma sona erdi. Canlı yayın ile yaptığımız çekilişi Ankara'dan Canan Erdoğan Hanım kazandı. Tebrik ederiz. Rotasız Seyyah aracılığıyla istediğiniz bir kişiyle birlikte Qatar Airways'in uçtuğu herhangi bir yere iki adet uçak bileti kazanma şansınız var! Yarışmaya sadece alttaki link üzerinden katılabilirsiniz. Yarışmanın yapıldığı gleam sitesi bu tip yarışmalar için bilinen en iyi alternatiflerden biri olduğu için siteye fazlasıyla güvenebilirsiniz. Küçük ya da büyük dünya çapındaki birçok yarışma bu site üzerinden yapılıyor. Yukarıdaki yarışma linkine tıkladığınızda alttaki görüntü ile karşılaşacaksınız. Yarışmaya katılmanızın 9 farklı yolu var. Mesela sadece YouTube kanalıma abone olarak 3 puan kazanıp, yarışmaya katılabilirsiniz. Ama diğer 8 yöntemden bazıları ya da hepsini yaparsanız aldığınız puan artacağı için yarışmayı kazanma şansınız da aynı oranda artacaktır. Kazanan kişi tamamen gleam sitesinin otomatik oylamasıyla belirlenecek. Benim ya da Qatar Airways'in müdehalesi mümkün değil. Yarışma sonucunda bir kişiye 2 adet İstanbul ya da Ankara çıkışlı Qatar Airways ile gidiş-dönüş ekonomi sınıfı uçak bileti hediye edilecektir. Yarışma 01.02.2017 tarihinde başlayıp 28.02.2017 saat 23:59'da sona erecektir. Kazanan kişi 01.03.2017 tarihinde Rotasız Seyyah sosyal medya hesaplarından duyurulup, şanslı talihliyle yarışmaya katıldığı mail üzerinden irtibat kurulacaktır. Kazanan kişi biletleri Qatar Airways'in uçtuğu herhangi bir destinasyona isteyebilir. 2 bilet de aynı uçuşta olmalıdır. Uçakların yoğunluk durumuna göre Qatar Airways Türkiye ofisiyle görüşüp uygun tarihler belirlenecektir. Kazanan kişi hakkını başkasına devredemez. Kazanan kişi biletleri en geç 01.04.2017 tarihine kadar almalı ve bilet kesim tarihinden itibaren 3 ay içinde seyahatini tamamlamalıdır. Kazanan kişi seçeceği destinasyona ait uçak biletlerinin vergilerini ödemekle yükümlüdür. Kazanan kişi Türkiye içinde ikamet ediyor olmalıdır. 18 yaşından küçükler yarışmaya katılamaz. Yarışma linkine tıkladığınızda Rotasız Seyyah ve Qatar Airways'in sosyal medya hesaplarıyla ilişkili ikonlarını göreceksiniz. Daha önce Rotasız Seyyah'ı ya da Qatar Airways'i takip ediyor olsanız bile yarışma üzerindeki linkten tıklayarak ilgili sosyal medya hesaplarına gittiğinizde o yöntem için verilen puanı kazanmış oluyorsunuz. gleam sitesi bu tip yarışmalar için bilinen en güvenli sitelerin başında geliyor. Sizden habersiz paylaşım yapılması mümkün değil. Yarışma kurallarını belirlerken özellikle birkaç destinasyona bağlı kalmak istemedik. O sebeple kazanan kişi Qatar Airways'in uçtuğu her yere iki adet gidiş-dönüş uçak bileti almaya hak kazanacak. Biletin vergisi her ülke ve ya uçuşa göre farklılık gösterdiği için bunun net bir rakamı yok. Dileyen www. qatarairways. com adresinden örnek bir iki bilet seçip, fiyat detaylarından vergi ücretlerini görebilir. Yarışmaya katılmak için dokuz yöntem var. Bunlardan bir tanesini yapsanız dahi yarışmaya katılmış oluyorsunuz. Ama diğer yöntemleri de yaparsanız aldığınız puan artacağı için yarışmayı kazanma şansınız da aynı oranda artacaktır. Bu yarışma tamamen Qatar Airways'in Rotasız Seyyah takipçilerine bir jesti olarak düzenlenmiştir. Qatar Airways'in uçtuğu tüm destinasyonlar için 1 Nisan 2017 ye kadar biletinizi almanız gerekir. Yalnız çok spesifik uçuşlarda bir ihtimal yer olmayabilir. Bu gibi durumlarda birkaç gün öncesi ya da sonrası alternatifler değerlendirilecektir. Sonuçta Qatar Airways Türkiye ofisiyle irtibatta olacaksınız ve uygun tarihe biletleriniz ayarlanacak. Yarışma üzerinden paylaşımı yaptığınızda; bir kişi sizin paylaşımınızdan yarışmaya dahil olursa onay işareti geliyor ve ilgili puanı almış oluyorsunuz. 7- Yarışma ekranına tekrar geldiğimde puanlarım görünmüyor. Yarışmaya ilk katılımı hangi yöntemle yaptıysanız aynı yöntemle tekrar 'login' olduğunuzda puanlarınızı görebilirsiniz. Birşey bildirmenize gerek yok. İlgili katılım seçeneği için onay işareti geldiyse puanı almışsınız demektir. İlgili linke gittiğinizde \"Your Entries\" kısmından kaç puanınız olduğunu görebilirsiniz. Tamamladıklarınızın yanında onay işareti olur. Bol şans."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/her-seyi-birakip-adada-yasamak.html", "text": "Reiner'ın hayat hikayesini anlatınca konu aşırı ilgi gördü ve bende biraz daha detaylandırayım dedim. Bilen, bilmeyen için herşeyi detaylıca baştan anlatıyorum. + 22 Yıldır bu adadayım. Bir, iki kere Honduras'ın bazı şehirlerine gittim o kadar. Almanya'ya hiç dönmedim. + Vardı. Olamaz, yapmamalısın deseler de ben burada kalmak istedim ve hayatımdan mutluyum. Ailem bu 22 yılda 3 kere ziyaretime geldi ve artık onlar da bana hak veriyor. + Hayır. Kız arkadaşlarım oluyor ama evliliği istemiyorum. + Ufak bahçeli bir evim var. + Burada 14.000 USD'ye arsa alıp, 10.000 USD'ye de ahşap yeni bir ev yaptırabilirsin. + Alkol ve sigara kullanmıyorsan elektrik, su ve yemek için 130-140 usd yeterli. + 1.400 USD verip ömür boyu Honduras için oturma izni alabilirsin. + Bir sürü hobim ve arkadaşlarım var. + Bir gün burada öleceğimi biliyorum. + 6 yıldır. Geçen yıla kadar da bir atım vardı. 7 Yıl heryere atla gittim. Denize bile beraber giriyorduk ama geçen yıl öldü. + Etinden ve yumurtasından faydalanmak için bahçemde başka hayvanlarım da var. Bahsettiğimiz ada 4-5 bin nüfuslu klasik bir Karayip Adası. Herkesin yaparız, hallederiz modunda olduğu, aşırı güvenli ve rahat bir yer. Reiner 22 yıldır hiç internet ve cep telefonu kullanmamış, televizyon da izlemiyor. Bahçede iş yaparken giydiği çizme haricinde de yalınayak geziyor. Bazen isterse buradaki barlarda gitar çalıp ekstra gelir de elde edebiliyor. Adanın %90'ı ormanlık olduğu için canı sıkılınca muz, hindistan cevizi, avokado ya da benzeri bir kaç meyveyi daha toplamaya ormana gittiğini de söylüyor. Honduras bankalarına 40.000 USD karşılığı bir para yatırıp, yıllık %9 faiz alarak ömür boyu o parayla burada yaşayabilirsin diyor. Yani anlayacağınız adam o filmlerde gördüğümüz fantastik hayatı yaşıyor. Buraya kadar olan kısmı facebook sayfamda paylaşınca onlarca kişi hem Utila adası hem de Reiner hakkına bir sürü şey sordu. Bende her gün gittiğim sahile tekrar gittim ve Reiner'ı aynı saatlerde yine gördüm. Türkiye'de meşhur oluyorsun diyerek konuya girdim ve gelen soruları ona ilettim. + Herkes için. Burada ilgili birime başvurduğunda kendi ülkendeki polis merkeziyle irtibata geçip, siciline bakıyorlar. Eğer sicilin temizse herkes 1.400 USD karşılığı oturma izni alabilir. + 7-8 Ay dünyayı gezecek bir param vardı o kadar. + Burada dalış kursu çok yaygın. Dalış okulunda çalışıp para biriktirdim. Daha sonra arkadaşımla beraber bir okul açtık. Çok güzel para kazandık. Hem de çok fazla kazandık. Ama yaşam tarzın zengin bir yaşam değil. + Para kazandığımda orta halli bir arsa almıştım. Arsa büyük ama içine küçük bir ev yaptım. Çünkü sadece içinde uyuyorum, niye kocaman bir ev yapayım ki? Hayvanlarım var, köpeğim var, hobilerim var, onlar bana yetiyor. Daha fazlasını istemiyorum. + İstersen 10.000 USD ye de bulabilirsin ama ortalama güzel bir arsa için 14.000 USD iyidir. Sonra istediğin evi, büyüklüğüne göre 10.000 USD ye bile ahşaptan yaptırabilirsin. + Almanca, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca. Eğer karşıdaki yavaş konuşursa İtalyanca ve Portekizce de konuşabilirim. Adaya ilk geldiğim zamanlar dil kursu verdiğim de olmuştu. + Köpeğim, tavuk, domuz ve ineklerim var. Her sabah buradaki restoranlardan yemek artıklarını toplayıp, hayvanlara götürüyorum. Çok iyi besleniyorlar. Muhtemelen benden bile iyi besleniyorlar. + Oturma izni aldıktan sonra buradaki yerel bankalarda dolar ya da euro hesabı açabilirsin. Daha sonra paranı oraya transfer edip, Honduras para birimine çevireceksin. Ve o hesaptaki parandan yıllık %9 faiz getirisi alabilirsin. + Yapmadım ama dalış okuluyla güzel paralar kazandım. + Buradaki iyi bir arkadaşımın paraya ihtiyacı vardı. 48.000 USD paramı ona verdim. Verdikten bir hafta sonra adam kalp krizi geçirerek öldü. Hiç bir kağıt vs olmadığı için de verdiğim para öylece gitti. + Bir şey yapmadım. Arkadaşın para isterse ve sende de varsa verirsin, o kadar. Zenginlik parayla olmuyor. Mesela düşün buraya bir Hollywood yıldızı gelemez. Gelse de şuan bizim konuştuğumuz gibi oturup, bu sahildeki sohbetimizi yapamaz. Çünkü yanında korumaları vardır ve rahat değildir. Özel botla açılır, denize öyle girer. Buradaki sahilin tadını alamaz. Yani zengin olan onlar değil, bizleriz. Dün senin hayat hikayeni facebook sayfamda paylaşınca çok fazla ilgi gördü. Onlarca soru geldiği için bunları tekrar soruyorum deyip, facebook sayfamdaki fotoğrafı ve yorumları gösterdim. + (Adam onca yorum, beğeni ve 800.000 kişiye erişmiş fotoğrafını görünce ilk olarak \"köpeğim benim, ne güzel çıkmış\" deyip devam etti.) Eğer bu yorum yapan, ilgi gösteren insanlardan sadece 3-4 tanesinin dünyaya bakışı az da olsa değiştiyse güzel bir iş yaptık demektir, gerisi önemli değil. Güzel güzel muhabbetimiz yaptık. Daha sonra hayvanları besleyeceğim, gitmem lazım, akşam barda gitar çalacağım gel istersen dedi. Tamam gelirim dedim. Giderken alttaki lafı etti, tek tek 5 maddeyi de parmaklarıyla sayarak. 2. Paylaşımdan sonra ilgi daha da çok arttı. Bende buna karşılık hem sizden gelen soruları Reiner'a ileteyim hem de ona ufak bir hediye vereyim dedim. Ada zaten ufak olduğu için yine aynı saatlerde sahilde karşılaştık. Bandana takıyorsun hep, seviyorsun galiba dedim. Sıcakta beni koruyor. Önce ıslatıp sonra başıma sarıyorum, doğal klima gibi oluyor dedi. Sana bir bandana hediye edeceğim hem de takipçilerin sorusu var. En çok da evini merak ediyorlar. Yarın evine gelebilir miyim? Tabi ki, memnun olurum dedi. Utila adası hakkında biraz bilgi vereyim. Utila ortalama 5.000 bin nüfuslu bir ada. Adadakilerin en az yarısı buradan bir ev alıp yaşayan yabancı kişiler. Adada bir klinik ve okul da var. Okulda hem ingilizce hem ispanyolca dil eğitimi verildiği için gördüğüm bir çok çocuk bu iki dili de konuşabiliyordu. 6 Ay yağmurlu sezon 6 ay yaz sezonu. Yağmurlu sezonda 3-4 hafta aralıksız yağmur yağdığı oluyormuş. Adanın diğer bir özelliği dünyada PADI dalış sertifikası alınacak en ucuz yer. 4 Gün konaklama, teori ve pratik eğitimle beraber 270 USD'ye PADI dalış sertifikanızı alabilirsiniz. %90'ı yeşillik olan adanın yanında irili ufaklı başka adalar da var. Botla 10 dakikaya fantastik bir ada olan Water Cay'e de gidebilirsiniz. Ve yine buralarda hem tüple hem de sadece maske ile dalış yapmak için çok iyi bölgeler de var. Utila adası Honduras'a göre pahalı, Türkiye'ye göre ucuz bir yer. Adada telefon, internet gibi iletişim hizmetleri de var. İnsanlar genelde sizi tanımasa bile selam vererek geçiyor. Özellikle de adada yaşayanlar. Neyse ertesi gün Reiner'ın evine gittim. Evin atmosferi gerçekten süper. Evin planını kendisi tasarlamış ve çizmiş. Daha sonra o plana göre birebir yaptırmış. Bahçesi çok büyük. Arsayı ilk aldığında bir sürü ağaç dikmiş. Bahçe kapısından içeri girdiğinizde sanki ormana girmiş gibi oluyorsunuz. Eve çıktığınızda ise tüm pencereler açık. Devasa büyüklükteki pencereler cam değil tamamen ahşap. Dışarısı sıcak olsa da ev serin. Bahçede çok ağaç olduğu için ev hep serin diyor. Önce dışarıdaki hayvanları besledikten sonra konuşmaya başladık. Takipçilerin yazdıklarını ve yapılan beğenileri gösterdim. Meşhur oluyorsun dedim. + Dostum popomu çok fena kaldırıyorsun. + Çok sevdim, akşam bunu gitar çalarken takacağım. + Üniversiteye gitmedim. Sanat okulunu istemiştim ama istediğim yer paralıydı ve ailemde de para yoktu. Onun için liseden sonra askere gittim. + Askerden döndüm ve ufak işlerde çalışıp para biriktirdim. Daha sonra istediğim sanat okuluna gidip 3 yıl heykeltraşlık eğitimi aldım. İşi tamamen öğrendikten sonra para kazanmaya başladım. Çok fazla heykel yaptım. Bana senin boyunda bir taş ver, birebir aynını yaparım. + Adada öyle taş yok maalesef. + Sanat okulundan sonra 4 yıl heykeltraşlık yaparak para kazandım. Çok iyi işler yaptım, güzel para kazandım. Motorsiklet alıp avrupayı gezdim. Daha sonra çantamı alıp dünya turuna çıktım. Utila'yı görünce de artık burada yaşayayım dedim. + Evet Tayland ve Filipinler çok güzel. Adaları da güzel. İlk başta oralarda kalmak istedim. Thai dilini öğrenmeye başladım ama yapamadım. Çok zor bir dil. Yaşayacağın yerde oranın dilini bilmiyorsan nasıl arkadaşlık kuracaksın, nasıl yaşayacaksın? O sebeple Asya'da kalmayıp bu adayı tercih ettim. + Almanya'da okurken din dersimiz vardı. 3 Yıl boyunca budizm dahil tüm dinleri inceledik. Hristiyan ya da ateist değilim. Hiçbir dine bağlı da değilim ama yukarıda birinin olduğuna inanıyorum. + 6. Yılda bir kere gittim resmi işler için. Tekrar gitmedim. + Bazen ailemi özlüyorum ama arkadaşlarım artık burada. + Gitar çalarım ve resim yapmayı severim. + Biri var, gelip alacak muhtemelen. + Eserin bedeli olmaz, her fiyata satılır. Bu ortalama 1.400 USD. + Her gün güneşle beraber uyanırım. + Bir haftadır sabahları ilerideki otelin duvarlarını boyamaya gidiyorum. + Hayır. Normal boya badana. Yemek param çıkıyor. Bazı akşamları da barda gitar çalıyorum. + Yalınayak geziyorum, hiç hasta olmadım. + Adadaki kliniğe giderim. Ora bakamazsa karşı şehirdeki hastaneye giderim. Daha ciddi bir şey olursa Almanya'ya alacağım bir uçak biletine bakar. + Veterinere gidip gerçek alman kurdu istiyorum dedim. Elinde yoktu. Daha sonra orijinal bir tane bulunca bana haber verdi ve gidip aldım. Öncesinde kaç lira diye hiç sormadım. Çünkü iyi bir köpek istiyorsan kaç lira olduğunun bir önemi yoktur. Papağan niye almıyorsun? Eve yakışır aslında. + Papağanlar çok sosyal hayvanlar. Alırsan her gün 4-5 saatini onunla geçirmelisin. Geçirmezsen kuş sıkılır ve yazık olur. Yanına bir eş alırsan sıkılmaz ama bu sefer de seninle hiç ilgilenmez. + 6-7 tane atım oldu ve 16 yıl boyunca heryere atla gidip geldim. + İşte bu kadar var. Erkeğim sonuçta, ev dağınık, kusura bakma. Not 1: Bu yazı, video ve fotoğraflar websiteler ve \"gazeteler\" dahil hiçbir yerde izinsiz kullanılamaz. Muhteşem. hem olay hem de yazın MuHTEŞEM. Ben kapitalizmin dayattığı değil de bu adamın bahsettiği manevi konulara dikkat ederek yaşayan bi insanım ve bu yazıyı okuduktan sonra artık yaşadığım hayata daha da dikkat etmeye karar verdim. Yani evet, bir şeyleri/birilerini etkilemeyi, iyi yönde etkilemeyi başardınız. Artık bu yazı hayatım boyunca gözümün önünde olacak. 50 yaşına rağmen alemin sahibini bilmiyorsa demişsin. Zeka seviyen bu olduğu için diğer yorumlarındaki saçmalıklardan bahsetmemem bile gerek yok. Adam alemlerin yaratıcısına inanıyor zaten. Deist peygamberlere inanmaz sadece. Birşey yazarken beyninizle yazın. yaşım 58.. bu dünyadaki deli görevlerimi bitirdim.. çocukların okulu işleri evlilikleri falan.. eh bizde çok yıprandık..3 ay önce kara verip ist.1 saat uzaklıkta bir köy içine yerleştim.. bırakın ist. artık tüm şehirler bana dar geliyor artık.. kalabalık.. çok sıkıştı ist. artık şahsen ben nefes alamıyordum artık.. bir köpeğim var.. damda baykuş yuvası sundurmada kırlangıç yuvası.. bahçede kaplumbağa ve sincaplar var.. mandradan günlük sütüm.. ve o sütten ev yoğurdum.. yeni yumartlamış tavuk yumurtalarım var.. kimse farkında değil... tam bir akıntıya kapılmışız.. sonu yüksekten aşağı düşmek ve meçhul son... ben uyandım.. beni hiç bir güç buradan sökemez.. ya sağlık sorunu yafda ölüm.. uyanın arkadaşlar.. varsa imkanınız hiç durmayın.. yalnızlıktan korkmayın.. inanın doğa muhteşem bir şey.. yıldızlar harika.. herşeyi unutmuşuz.. biz yaşamıyoruz.. hepimiz zombiymişizde haberimiz yokmuş... hayat ucuz.. ist. harcananın yarısı bile değil geçiminiz.. inanın buna... korkmayın harekete geçin.. sevgili zombi dostlarım.. darısı başınıza.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/honduras-gezi-notlari-1.html", "text": "Yaklaşık 1 ay kaldığım Honduras hakkındaki tek nefeslik görüşüm. TV'lerinde sürekli saçma sapan diziler var. Haber yayınlarında ise genelde çete savaşları ya da ele geçirilen uyuşturucular ile ilgili bilgiler veriliyor. Uyuşturucu haberlerini çok fantastik bir şekilde sunuyorlar. Spiker, yakalanan uyuşturucu için kilosu şu kadardan, şu kadar milyon dolar yapıyordu, şuan hepsini yakıyorlar diyerek sanki üzülüyormuş gibi haber yapıyor ya da paparazzi haberi sunar gibi anlatıyor. Gazeteleri de bundan pek farklı değil. Yine ya çete savaşları, uyuşturucu haberleri ya da kolu, bacağı kopmuş, hastalıktan vücudunda yaralar çıkmış insanların haberleri yapılıyor. Fotoğraflarda herhangi bir mozaik yok, direk yayınlıyorlar. Herşey reyting uğruna yapılmış gibi. Ülkenin Karayip tarafı ayrı bir güzel. Özellikle oradaki adalar Honduras'tan tamamen alakasız, aşırı güvenli ve turistik yerler. İrili ufaklı onlarca adası var. Bazı adalar ise şahıslara ait. Dünyanın en tehlikeli şehri diye anılan San Pedro Sula'ya ev sahipliği yapıyor. Burası gerçekten de tehlikeli ama burası tehlikeli diye tüm Honduras'a tehlikeli diyemem. İnsanları genelde sıcak kanlı ve cana yakın. Birşey sorduğunuzda yardımcı oluyorlar. Alkolün ucuz, kitabın pahalı olduğu ülkelerden. Eğitim kalitesi kötü. İyi eğitim için özel okula gitmek şart. 1 Yıllık özel üniversite ücreti 1.500 USD civarı. Turistik yerleri, diğer şehirlere göre biraz pahalı olsa da Türkiye'ye göre ucuz bir yer. Ülkede bilinen 5 tane çete var. İki tanesi dünyaca ün yapmış ve sürekli birbiriyle çatışan MS-13 ve MS-18 çeteleri. Zaten ülkenin adını çıkaranlar da bu çeteler. Genel itibariyle illegal işlere bulaşmazsanız, geceleri de saçma sapan yerlere girip, çıkmazsanız başınız belaya girmez. Önceki yönetim çeteleri bitirmek için uğraşmış olsa da bir sonuç alamamış. Eğer bir çeteyle başın belaya girerse polise gitmek işi çözmez daha büyük bir çeteye gidip olayı anlatarak sonuç alabilirsin diyorlar. Tatil maksatlı Türkiye'den sadece Honduras'ı görüp, geri dönmek için gitmeye değmez. Orta Amerika'ya gelinirse ve vakit de varsa adaları için uğranabilir. Bazı bölgelerinde Maya piramitleri ve Maya kültürünü bulmak mümkün. Sabatista diye bir ibadet ve inanç şekilleri var. Her cumartesi sabah 6 da kiliseye girip akşam 6 ya kadar dışarı çıkmıyorlar. Bu süre içinde yemek yenmiyor sadece su içilip, ibadet yapılıyor. Bizdeki orucun başka bir versiyonu. Bu ibadet sırasında yine gün boyu gitar ve piyano eşliğinde şarkılar da söyleniyor. Emeklilik maaşı 1 ay yaşamak için yetmiyor. Bizdeki dürüme benzer baliadas diye geleneksel bir yemekleri var ve aşırı ucuz. 1-2 USD ye karnınızı çok rahat doyurursunuz. Önceki hükümet 200 USD olan asgari ücreti birden 400 USD yapmış. Yapmış ama ülke potansiyeli bunu kaldırmadığı için büyük firmalar fabrikalarını kapatıp, iş güçü daha düşük olan komşu ülke Nikaragua'ya taşınmış. Sonrasında ise ülkede ciddi bir işsizlik oluşmuş. Çalışanlarda sigortasız çalışır hale gelmiş. Hastane hizmetleri ise çok kötü. Hangi hastalığın olursa olsun neredeyse herkese aynı ilaç veriliyor, düzgün bir tedavi istersen özele gitmek zorundasın diyorlar. Ülke ekonomisi kötü olsa da klasik bir Latin Amerika Ülkesi olduğu için gün içinde bile işlek caddedeki dükkan ve restoranlar kapalı olabilir. Guifiti adında yerel bir içkileri var. Hasta olursan iyileştirir, kafa bulmak istersen güzelleştirir diyorlar. Alkol oranı aşırı yüksek ve çok sert bir içkiymiş. Orta Amerika'daki en iyi sörf yapma yeri Honduras'ın pasifik kıyısı deniyor. Karayip tarafı ise zengin sualtı güzelliği ve beyaz kum plajlarıyla insanı cezbediyor. Ayrıca bu Karayip tarafında dünyanın en ucuz dalış eğitimi ve lisanını da almak mümkün. Ülkede doğma, büyüme zenci diyebileceğim kişiler de var baya baya bizdeki gibi sarışın olanlar da. San Pedro Sula şehri başta olmak üzere hatrı sayılır evsiz insanları da sokaklarda görmek mümkün. Hem orta Amerika hem de Karayip ülkesi olduğu için insanları eğlenceye düşkün, gece hayatı hareketli. Son diyeceğim şey; Amerika kıtasındaki güneyden, kuzeye giden uyuşturucu trafiği hiç bitmeyeceği için bu ülkenin başı da beladan kurtulmaz. 50 plus bir anne olarak, Google da El Salvador güvenlimi diye araştırırken sitenize rastladım. çok bilgilendirici bir siteniz var. Elinize sağlık. Oğlum1/11/2015 te vancouver'den motosikletiyle yola çıkmıştı. Bu gün itibariyle El Salvador geçiyor. Bende İstanbul'dan heyecanla onu takip ediyor ve bilgileniyorum. Panama'dan sonra dönüşe geçecek. Sizin gibi seyyahların blogları, internet siteleri sayesinde ferahlıyorum. Hayatı ıskalamadığınız için gönülden kutluyorum. Allah'a emanet olun. Teşekkürler. Emeğiniz için çok teşekkürler. Oldukça bilgilendirici ve düşündürücü."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/honduras-gezi-notlari-2.html", "text": "El Salvador'dan çetrefilli bir şekilde buraya geldim. Normalde direk Copan Ruinas'a gidecektim ama son otobüs akşam 18:00 de olduğu için mecburen bir gece burada kaldım. Çetrefilli dememin sebebi yollar iyi olmadığı için araç yavaş gidiyor. Olur ya El Salvador'dan Honduras'a gidecekseniz önce Guatemala City'e gidip, oradan Copan Ruinas/Honduras'a geçmek daha hızlı olacaktır. Ülkeye girişte 3 USD ayakbastı parası alıyorlar. Eğer internet ihtiyacınız olursa hazır kart alıp kullanabilirsiniz. Fiyatları baya makul. Haftalık internet paketi 2-3 USD ye geliyor. Ana dili ispanyolca olan Honduras Türklerden vize istemiyor. Burada şöyle bir detay var. Guatemala, El Salvador, Honduras ve Nikaragua ülkelerinin kendi aralarında bir anlaşması var. Bu dört ülkede toplamda 3 ay kalabiliyorsunuz. Bazı ülkelerde kalma zamanınızı ekstra para vererek uzatabilseniz de her ülke için bu durum geçerli değil. Ağustos ayında gittiğim bu şehirde yabancı için hiçbir şey yok. Gündüzünde ve gecesinde de bir şey yok. Hostel olmadığı için 12 USD ye kötü bir hotelde bir gece kalıp, ertesi gün Copan Ruinas'a geçtim. Ülkede bulunduğum sürece ne yağmur ne de aşırı sıcak vardı. Buranın özelliği Maya piramitlerine ev sahipliği yapması. Piramitlerin özelliği ise Maya tarihinde, bilimin en çok öne çıktığı yer olması. Daha önce bir sürü Maya piramitini ziyaret ettiğim için bana pek cazip bir yer gibi gelmese de gidilip görülmeye değer. Burada Honduras'ın turistlik yerlerinin nasıl pahalı olduğunu anlıyorsunuz. Şöyle ki; piramitlerin olduğu bölgeye giriş 15 USD. Eğer piramitlerin altındaki tünellere girmek isterseniz ekstra bir 15 USD daha vermeniz gerekiyor. Tünellerde pek bir şey görünmediği için girmeyi tercih etmedim. Piramitlerin olduğu bölgede yani alana giriş yaptıktan sonra etrafta uçuşan rengarenk papağanlar görebilirsiniz. Bu papağanlar doğal ortamlarında yaşıyor, akşamları ise alandaki kafeslerine geri dönüyor. Şanslıysanız kimilerini yakından görebilir, omzunuza bile alabilirsiniz. Bunun haricinde sadece papağanlar için hayvanat bahçesi tarzında başka bir bölge de var. Oraya da giriş yanılmıyorsam 12 USD civarıydı. Daha önce bu tarz yerlere çok gittiğim için bu sefer gitmeyi tercih etmedim. Şehrin genelinde başka yapılacak pek bir şey olmasa da sakin bir yer. Hostel alternatifleri de var. 9 USD ye ortalama bir yerde konaklamıştım. Normalde burası için 2 gün yeterli olur ama websitesi ve sosyal medya mecralarım için biraz çalışmam gerekiyordu. O sebeple yaklaşık 5 gece konakladım. Her akşam sokaklarda kurulan yerlerden 2-3 USD ye karnınızı doyurabilirsiniz. Yemekleri de lezzetli diyebilirim. Özellikle Honduras'a has baliadas hem ucuz, hem alternatifi bol bir yemek. Bizdeki dürümü düşünün. İçine ne isterseniz koyduruyorsunuz. Et, tavuk, yeşillik, peynir vs. 6 Günümü burada geçirip, biraz da dinlendikten sonra Utila adasına gitmek için La Ceiba'ya geçtim. Otobüs bileti 15 USD. Burası ise pek sırtçantalıya göre bir yer değil. Genç kesime de hitap etmiyor. Sahil kenarında oteller var o kadar. Ayrıca adalara gidecekseniz hem burada konaklamanın bir espirisi yok hem de fiyatları pahalı. Utila adasına gidiş ve gilişte şehirde vakit geçirdim ama yapacak pek bir şey bulamadım. Şimdi yine Honduras'ın turistler için nasıl pahalı olduğunu göreceksiniz. La Ceiba'dan Utila adasına botla gidiş 25 USD. Yol sadece bir saat sürüyor. Honduras'da kaldığım sürece en beğendiğim ve kafa dinlediğim yer burasıydı. Ada tam sırtçantalılara göre. Fiyatlar diğer adalara göre daha makul ve her gece bir yerde eğlence var. Botta tanıştığım iki ingiliz ve bir İsviçreli gezginle beraber anlaşıp otel odası tuttuk. Kişi başı 7 USD ye geldi. Ada için bu fiyat gayet makul. Dünyadaki en ucuz dalış eğitimi ve PADI sertifikasının burada verildiği söyleniyor. 4 Gün konaklamalı dalış eğitimi ve sonrasında alabileceğiniz sertifika, toplam 260 USD ye mal oluyor. Bu yüzden adım başı bir dalış okulu görmeniz mümkün. Utila adasına yakın irili ufaklı başka adalar da var. Kimisi o kadar ufak ki sadece bir ev ancak sığıyor. O adalar da zaten şahıslara ait. Utila adasının kendine has güzel bir halk plajlı olsa da 15-20 dakika mesafedeki water cay adası bu bölgedeki görülebilecek en güzel yerlerden biri. Ada sadece 200 metre uzunluğunda ve içinde cafe, restoran vs yok. Sahibi doğallığı bozulmasın diye adaya insan yapımı hiçbir şey sokmuyor. Utila adasından buraya botla kişi başı 15 USD ye gelebilirsiniz. Eğer 5-6 kişilik bir grup olursanız daha hesaplısı da bulunabilir. Bu ufak adanın diğer bir güzelliği ise resif bölgesinde olduğu için sadece 1-2 metre derinliğinde bile envai çeşit balık görebilirsiniz. Tüple dalış yapmanıza gerek yok. Utila adasında Reiner diye efsane biriyle tanıştım. Almanyalı olan Reiner dünyayı gezerken bu adayı görüyor ve artık burada yaşamaya karar veriyor. 22 Yıldır! Hikayesini, kaldığı yeri, neler yaptığını hatta sizden gelip, ona ilettiğim soruların cevaplarını linkte bulabilirsiniz. Normalde Utila adasında 2-3 gün kalıp, geziye devam edecektim ama ada o kadar rahat ve tembel ki, bulunduğunuz sürece sizi de içine alıyor ve tembelleştiriyor. Bunun en büyük sebebi klasik bir Karayip Adası olması. Yaklaşık 8-9 gün burada kaldıktan sonra 25 USD lik biletle La Ceiba'ya oradan da 5 USD ye otobüsle San Pedro Sula'ya geçtim. Normalde yabancı için hiçbir özelliği olmayan bu şehirde bir sebepten dolayı 6 günümü geçirdim. 3 Gün lokal birinin evinde, 3 günde bir hostelde kaldım. Hostel fiyatı gecelik 12 USD. Kaldığım güzel hostellerden biriydi. Yolunuz düşerse burayı tercih edin derim. Hani bizde metrekareye düşen yağmur oranı deniliyor ya işte burada da metrekareye düşen cinayet oranı çok yüksek. Bu sebepten dolayı San Pedro Sula dünyanın en tehlikeli şehri. Resmi kaynaklarda ise yaşayan her 100 bin kişiye düşen cinayet sayısı dünyada en yüksek bu şehirde diye belirtilmiş. Şehirde iki tane büyük çete var. Biri MS-13 diğeri MS-18. Bu çeteler sürekli birbirilerinin işine karıştığı için karşılıklı olarak cinayet işliyor. Birde bunlar kadar büyük olmasa da 3 tane daha başka çete var. Araya bazen onlarda karışıyor ve hep beraber bu şehri dünyanın en tehlikelisi haline getiriyorlar. Önceki hükümet bu çeteleri şehir merkezinden atmış ve hepsi kendi bölgelerine çekilmiş. Bu bölgelerdeki dükkanları bildiğiniz filmlerdeki gibi düzenli olarak haraca bağlamışlar. Vermeyenlere ise Allah rahmet eylesin deniliyormuş. Daha sonra hükümet bu çeteleri temizlemeyi kafaya koymuş ve komando özellikli, özel yetiştirilmiş askerleri sivil bir şekilde sokaklara salmış. Bu siviller çete üyelerini her gördüğü yerde öldürmeye başlamış. Üyeleri anlamak kolay, çünkü bağlı oldukları çeteyi simgeleyen dövmeleri vücutlarına yaptırıyorlar. Dövmesi olan biri ölene kadar o çeteden ayrılamıyor. Ayrılmaya kalkarsa da çete tarafından öldürülüyor. Yeni üyeler ise artık bu dövmeleri sadece dudaklarının iç tarafına yaptırıyormuş. Neyse bu sivil görünümlü askerler sokakta, restoranda, mağazada nerede olursa olsun acımadan çete üyelerini katletmiş. Tabi çetelerde boş durmayıp siyasileri ve onların ailelerini öldürmeye başlamış. Halk bu durumu pek beğenmese de sonuçta çete üyeleri eksiliyor diye devlete yakın olmuş. Ama ne yapılırsa yapılsın bu çeteler hiç bitmemiş. Anladığım kadarıyla aksine daha da büyümüş. Bunun en büyük sebebi; güneyden kuzeye giden uyuşturucunun mecburen Honduras üzerinden geçecek olması ve bu trafiğin hiçbir zaman bitmeyeceği. Şehir sokaklarında hava karardıktan sonra insan görmek pek mümkün değil. O sebeple AVM'lerdeki çoğu mağaza bile akşam 6-7 de kapanıyor, dışarıda ise açık yer bulmakta zorlanıyorsunuz. Yine akşamları ana caddeler haricinde araba görmek bir hayli zor. Eğer akşam 7-8'den sonra bir yere gidecekseniz en mantıklı şey taksiyle gitmek. Beni misafir eden arkadaşın evi şehrin merkezindeydi. Akşam 9 gibi yemek yemeye dışarı çıktık. Sadece evden 3-4 blok uzağa gidiyoruz. Arkadaşın demesiyle yanımıza ne telefon aldık ne de 5 USD'den büyük para. Yol kenarında tezgahı olan bu ufak lokantaya giderken ve gelirken arkadaş sürekli arkasını kontrol ederek yürüyordu. Ve bu arkadaş doğma büyüme bu şehirli. Dediği şey; akşamları yürümeyeceksin, yanına biri gelirse cebinde ne varsa ver. Vermezsen hiç düşünmeden seni öldürebilir. Diğer tanıştığım arkadaş ise ayakkabın güzelse onu bile çalmak için gaspa uğrayabilirsin diyordu. Kolunda güzel bir saat, gösterişli bir giyimin varsa direk göze batarsın, ona göre dikkatli ol dedi. Tabi bu arkadaştan şehir hakkında başka şeylerde öğrendim. Burada eğer bir çeteyle başın belaya girerse polise gitmek pek mantıklı değil. Çünkü polisde çetelerle beraber çalıştığı için başın dahada büyük belaya girer. Böyle bir durumda yapılması gereken; o çeteden daha büyük bir çeteye gidip olayı anlatacaksın ve karşılığını vererek bu beladan kurtulabilirsin. Şehirde her ne kadar görülecek bir yer olmasa da gündüzleri sokaklarını gezdim. İşlenen cinayetler genelde çeteler arasında olduğu için sokaklarında bu anlamda derin bir tehlike sezmedim. Sadece ıssız yerlere girmeden yoluma devam ettim. Yanıma bir kere bile fotoğraf makinesi almadım. Cep telefonuyla dahi tek bir kare fotoğraf çekmedim. Zaten çekecek de birşey yok ya neyse. Gündüzleri sıkıntılı bir durum olmasa da şehrin görüntüsü ürkütücü. Düşünün yeni yapılmış, içi insan dolu bir AVM var ama onun arka sokağı bildiğiniz terkedilmiş şehir görünümünde. İçi boş, camları kırık ev ve dükkanlarla dolu. Ana caddelerde bile terkedilmiş binalar var. Daha önce gittiğim ülkelerde sokaklarda evsiz insan çok gördüm ama buradakiler bir başka. Adamlar sarhoş değil hepsi eroinman tipli kişiler. Muhtemelen uyuşturucuyu sadece aktarmakla kalmayıp arada kendilerine de ayırmışlar. Keşke aynı şeyi ürettikleri kahveler içinde yapsalardı. Arkadaşlarımla beraber iki kere akşam dışarı çıktık. Her iki seferde de cinayet işlendiği için polislerin yolu kapatmasına şahit oldum. Yani hepi topu iki akşam dışarı çıktım, ikisinde de uzaktan da olsa cinayet mahalini gördüm. Velhasıl 6 günümü burada geçirdikten sonra şükür sağ salim, kötü bir tecrübe yaşamadan başkent Tegucigalpa'ya geldim. Otobüs bileti 6 USD. 10 USD ye bir hostelde kaldım. Normalde bu fiyatlar hostel için pahalı fiyatlar ama başka alternatif olmadığı için yapacak birşey yok. Burası için güvensiz yer diyorlardı ama hem gündüzünü hem de gecesini gezdim en ufak bir tehlike hissetmedim. O sebeple yolunuz düşerse gayet rahat olun, San Pedro Sula ile hiçbir alakası ya da benzerliği yok. Bunun yanında şehirde turistik birşey de yok. Genelde gezginler Nikaragua'ya gelip, giderken burayı kullanıyor, bir gece dinlenip yola devam ediyorlar. Ben hiçbir yerde o kadar kısa konaklamayı sevmediğim için 3 gece kaldım. Gündüzleri şehri gezdim. Büyük bir, iki AVM si var, alışveriş ihtiyacınız olursa işinizi görür. Geceleri ise barların ve diskoların olduğu bir bölge var. Her kesime hitap eden mekanları mevcut. Yaklaşık 1 ayımı Honduras'ta geçirdikten sonra Direk otobüsle Nikaragua'nın Leon şehrine geçtim. Otobüs bileti 22 USD. Rica ederim. Ben direk Türkiye'den gelmedim. Skyscanner gibi sitelerden bilet bakabilirsiniz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/hong-kong-rehberi.html", "text": "Tek cümle ile tanımlamak gerekirse; Hong Kong; rahat rahat, güvenlik probleminiz olmadan gezip, eğlenerek alışveriş çılgınlığı yapabileceğiniz gökdelenlerin ülkesidir. Her ne kadar yolculuk uzun sürse de gittiğinize değiyor. Türkiye'den vize istemediği için giriş ve çıkışlar sorunsuz. Tek yapmanız gereken girişte nerede ve kaç gün kalacağınızı belirtmek o kadar. Hong Kong'a gidişimi Qatar Hava Yolları ile yapıyorum. Dönem dönem avantajlı bilet kampanyaları yapıyor ve uzak doğu destinasyonları için tercih edilebilir. Özellikle Tayland tarafına en hesaplı uçan firmaların başında geliyor diyebilirim. Hong Kong'a indiğinizde pasaport kontrolünden sonra hemen havaalanından çıkmayın. Orada tatil yapacağınızı, gezeceğinizi düşünürsek metro ve toplu taşıma araçlarına çok ihtiyacınız olacak. Metro bileti satış noktalarında pasaportunuzu göstererek Airport Express Travel Pass kartı alabiliyorsunuz. Bu kart ile 3 gün boyunca metro ve hafif raylı araçlara istediğiniz kadar binebilirsiniz. Bu 3 günlük turist kartının bedeli 40 USD dir. Tatiliniz bitip havaalanına geri döndüğünüzde bu aldığınız kartı geri vererek %20 depozito ücretini geri almayı unutmayın. Eğer tatiliniz 3 günden fazla ise yine şehir merkezindeki metro istasyonlarından 1 günlük turist kartlarından alıp metroyu sınırsız kullanmaya devam edebilirsiniz. Unutmayın metro, gece 00:30 ya da 01:00'e kara çalışıyor. Ülkenin para birimi Hong Kong dolarıdır. 1 USD = 7.78 HKD. Para dönüşümlerini birkaç döviz bürosuna baktıktan sonra gerçekleştirin. Bazen bürolar arasında ciddi farklar olabiliyor. Otel rezervasyonunuzu Hong Kong'a gitmeden yapmanızı tavsiye ederim. Hong Kong otellerinin birçoğunda odalar size ufak gelebilir. Kiminde pencere dahi yok. Sürpriz yaşamamak için rezervasyon sırasında oda boyutuna ve pencere olup olmadığına muhakkak bakın. Otel araştırırken bakacağınız diğer bir kriterde otelin metro durağına yakınlık mesafesidir. Bu detayda çok önemlidir ki zamanınızı metro istasyonuna yürümekle boşa harcamayın. Güvenlik yönünden hiç şüpheniz olmasın. Emin olun Hong Kong, Türkiye'nin en güvenli yerinden bile daha güvenlidir. Gece 04:00 de dışarıda tek başınıza rahat rahat dolaşabilirsiniz. İster kadın olun ister erkek olun kimse size sataşmaz. Belki de Hong Kong'un alışveriş den sonraki en büyük özelliği bu denli güvenilir bir yer olmasıdır. Gelelim daha çok kadınları ilgilendirecek alışveriş konusuna. Hong Kong'da aradığınız şeyi doğru yerde arıyorsanız kesinlikle fiyatlar Türkiye'den hatta dünya fiyatlarından daha uygun olacaktır. Başta elektronik ve kozmetik ürünler, saatler, takılar tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye'den çok daha düşük fiyatlardadır. Giyim konusunda her zaman çok cazip fiyatlar göremeyebilirsiniz ama ya indirim zamanına denk gelmemişsinizdir ya da aradığınızı yanlış yerde arıyorsunuz demektir. Unutmayın bu ülkede gucci, versace, louis vuitton, channel vb. markaların devasa büyüklükteki mağazalarını tek bir cadde üzerinde bulabilirsiniz. Alışverişte öyle çılgın bir ülkedir ki alışveriş merkezleri yerin üstünde olduğu kadar bir o kadarda yerin altında vardır. Hatta bu durumu daha da abartmışlar, şöyle ki; yer altında bir alışveriş merkezinden diğer bir alışveriş merkezine rahatça geçebilmektesiniz. Sizin rahat rahat para harcamanız için her şeyi düşünmüşler. Eğer sokak pazarlarını seviyorsanız ünlü ladies marketten gezmeye başlayabilirsiniz. Burası ve night marketler bildiğiniz bizdeki pazar tadında yerlerdir. Çok kaliteli ürünler bulunmaz. Belki uygun fiyatlı hediyelik eşyalar bulabilirsiniz ama 15-20 dakikalık gezme sonucunda artık her tezgahta aynı ürünleri görmekten sıkılabilirsiniz. Bu gibi yerlerde pazarlık yapmaktan kesinlikle çekinmeyin. 100 liralık ürünü sıkı pazarlıkla 20-30 liraya alabilirsiniz. Ama bu pazarlık alışveriş merkezilerinde söz konusu değildir, hiç denemeyin. Alışverişin bu denli uygun olmasının en büyük sebebi ülkede vergi olmamasıdır. Nasıl ki bizde birçok üründe %18 vergi varsa bu ülkede vergi % 0 dır. Bu sebeple fiyatlar ister istemez uygun oluyor. Biraz da erkekler için alışverişten bahsedelim. Yine birçok elektronik ürünü Türkiye'den daha uygun fiyata bulmanız mümkün. Yeter ki almak istediğiniz şeyi doğru yerde arayın. Vitrinlerinde mavi/kırmızı neonlarla sony, canon, nikon yazılmış mağazalara hiç bakmayın. Fiyatları uygundur ama ürünlerin nasıl ürün olduğu belli değildir. Bu tip mağazalardan kesinlikle uzak durun. Alış-verişe Mongkok Computer Center dan başlayabilirsiniz. Yılbaşına yakın zamanlarda Hong Kong'a giderseniz büyük indirimleri yakalarsınız. Zaten bu dönemlerde ülkede yerliden çok yabancı görmek pek mümkündür. Biraz da yemek ve yiyeceklerden bahsedelim. Eğer damak tadınız uzak doğu yemeklerine alışıksa herhangi bir sorun yaşamazsınız. Ya da dünya lezzetlerinin bulunduğu restoranlara da gidebilirsiniz. Ama o uzak doğu yemeklerindeki ağır kokular, soslar sizi rahatsız ediyorsa biraz sıkıntı çekeceksiniz. Öyle ki bazı sokaklara ağır yemek ve sos kokusundan giremezsiniz. Bu gibi durumlarda imdadınıza McDonalds şubeleri yetişir. Hem fiyatları uygundur hem bilindik menüleri görebilirsiniz. Gerçi hamburgerlerde bile az da olsa o ağır kokuyu almak mümkün ama bunun haricinde başka bir alternatifiniz maalesef kalmıyor. Yemek fiyatları restoran tarzı yerlerde kişi başı ortalama 25 tl den başlar yukarıya doğru gider. Yok ben restoran istemem mac'e, burger'a razıyım derseniz fiyatlar Türkiye'den daha uygundur. Ortalama bir menü fiyatı 6-7 tl dir. Restoran tarzı yerlerde %10 hizmet bedelini otomatikman hesaba eklerler, ben vermek istemiyorum diyemezsin. Bu hizmet bedeli aynı şekilde otel ücretlerinden de kesilmektedir. Gelelim gece hayatına. Gece hayatı Hong Kong adasında daha aktiftir. Eğer disco, bar tarzı yerleri seviyorsanız lan kwai fong daki mekanları tavsiye ederim. Cuma ve cumartesi akşamları kişi başı giriş ücreti kaliteli mekanlarda 50-60 usd civarlarındadır. Bu fiyata genellikle 2 içki dahildir. Eğer night club tarzı yerleri seviyorsanız wan chai de takılabilirsiniz. Buradaki mekanlarda giriş genelde ücretsizdir. Eğlence mekanlarında Hong Kong'ludan çok yabancı turistleri görebilirsiniz. Bu olaya şaşırmayın. Hong Kong'da çok gezeceğinizi düşünürsek ayaklarınızın da aynı oranda çok ağrıyacağını söyleyebilirim. Her yerde masaj salonu görebilirsiniz. Çoğu yeri yürüyerek gezmek zorunda olacağınız için çok yorulacaksınız. Şimdi bu çok derken bir yorgunluk tahmin ettiniz ya, işte onu 3 le 5 le çarpın o kadar çok yorulacaksınız. Masaj salonları burada sizi baya rahatlatacaktır. 1 saatlik ayak masajı ortalama 20 tl civarındadır. Masaj yapma becerileri iyidir. Salondan çıktıktan sonra rahat rahat acaba şimdi nereyi gezsem diye içinizden geçirirsiniz. Hong Kong'a yaz aylarında gitmenizi pek tavsiye etmem. Mayıs ve ağustos arası nem oranı çok yükseldiği için dışarıda dolaşmak eziyet olabiliyor. Anında terliyor, bunalıyorsunuz. Bu nem ve basık hava Hong Kong'un önemli detaylarından biridir. Genelde hava durumu belirtilirken sıcak ya da soğuk değil de az nemli-çok nemli, az bulutlu-çok bulutlu diye belirtilir. Hong Kong'a gitmek için en ideal aylar mart/nisan, eylül/kasım aylarıdır. Tatil planınızı bu dönemlerde yapmanızı öneririm. Havanın bunalttığı dönemlerde ülkedeki kapalı her mekanda, otelde, metroda, otobüste, takside klimalar sonuna kadar sürekli çalışır. Öyle bir çalışır ki siz üşürsünüz ama o klimalar hiç kapanmaz. Giderken bunu bilerek, buna hazırlıklı olarak gitmenizi öneririm. Gezinizde yüksek gökdelenler başınızı döndürebilir. Yüksek olmasından ziyade tuhaf yapıları ile de sizi büyüleyebilir. Hava karardığında ise ülke adeta ışıkların ülkesine dönüşür. Öyle ki her gün saat 20:00 de 15 dakika boyunca gökdelenlerden ışık oyunları yapılır. Müzik eşliğinde unutulmaz bu görsel şöleni kesinlikle kaçırmamalısınız. Victoria peak'e mutlaka çık. Buraya çıkış, akşam saat 18:00 gibi yapılırsa Hong Kong'u tepeden hem gündüz gözüyle hem de 2 saat sonra gece ışıl ışıl görebilirsin. Cuma ve cumartesi akşamları buraya çıkış için metrelerce kuyruk oluşabiliyor. Taksiyle çıkmak isterseniz 7-8 usd ye çıkarsınız. Tsim Sha Tsuio'dan o ihtişamlı gökdelenleri karşıdan gör. Her gün akşam saat 20:00 de 15 dakikalık lazer gösterisi yapılmaktadır. Bunu kesin izle. Ülkeye iner inmez Hong Kong doları edin. Amerikan dolarını bazı yerler kabul etmeyebilir. Kabul etse bile sadece 100 usd yi tercih ederler. Oyun ve eğlence istiyorsan önce oceon parka sonra disney land'e git. Times Square'in önünde otur ve her milletten değişik insanları gör, izle belki de fotoğrafla. Supermis! Oraya turist olarak degil de yerlesmek istedim. Vergi yoksa super. Farklı zamanlarda çok kez orada bulundum. Konaklama pahalı bir yer. Onun haricinde günlük yaşam için fiyatlar normaldir. Oteli hallettikten sonra yeme-içme ve şehir içi ulaşımı 40-50 TL ye çıkarırsınız."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/hostelde-kalinir-mi-guvenli-mi-temiz-mi.html", "text": "Hostellerde bu tip odalara dorm room denir. Yeri gelir sadece 4 ranza olur yeri gelir 60 tane olur. Gece horlayanı, osuranı, uykusunda konuşanı, sarhoş gelip diğerlerini rahatsız edeni, gerçek hippi olup ekşi peynir tadında kokanına varana kadar her tip insan olabilir. Ama bilinki genelde bu tiplere rastlama ihtimaliniz düşüktür. Bir kaç hostel deneyiminden sonra muhtemelen özel oda yerine bu tip dorm roomlarda kalmayı tercih edeceksiniz. Yeri gelecek oradan birisiyle tanışıp geziye beraber devam edeceksiniz, yeri gelecek o tanıştığınız kişi, ülkesinde sizi evinde ağırlayacaktır. Bazen de sonraki durağınız için en güzel bilgileri yine burada tanıştığınız kişilerden alacaksınız. Yani aynı odada kalma işini fırsata dönüştürmek sizin elinizde. Ülkemize göre bu durum biraz tuhaf gelse de yurtdışında işler farklı oluyor. Bilinki erkekler dünyanın her yerinde kadınlarla ilgileniyor. İlgileniyorlar ama bu aynı odada kalıyorlar diye onlarla cinsi münasebete girecekleri anlamına gelmesin. Önümde yarı çıplak üstünü değiştiren kızlar da gördüm sadece tek bir boxerla ortalıkta dolaşan erkekler de. Herkes kendi halinde takılıyor. Şimdiye kadar karşı cinsi rahatsız eden tek bir erkek bile görmedim. Hostelde kalanların temel amacı ucuza gezmek ve diğer gezginlerle tanışıp iyi vakit geçirmektir. O sebeple bu olaya pek takılmayın derim. Dert etmeyin. Bir çok hostelde kız, erkek ayrı odalar var ve fiyatlar genelde değişmez. Şimdiye kadar belki 100 farklı hostelde kalmışımdır. Kaybettiğim tek şey iki tane t-shirt ve bir çift çorap. Onların haricinde bilgisayar, kamera ve hatta cep telefonunumu bile ortalıkta bırakarak duşa girdiğim oldu ama en ufak bir güvenlik problemi yaşamadım. O kaybettiklerimi de belki yıkayıp bir yere astıktan sonra orada unutmuş olabilirim. Kesin çalındılar diyemem. Hostellerin neredeyse hepsinde kişiye özel ufak dolaplar vardır. Değerli eşyalarınızı oda içinde bulunan bu dolaplara koyup, kendi kilidinizle kitlersiniz. Bundan sonra oradan bir şeyinizin çalınması imkansıza yakındır. Unutmamanız gereken tek şey geziye başlamadan önce çantanıza bir kilit atmanız. Bu dolaplar sırt çantanızın gireceği kadar büyük olmaz. Hostellerde genelde herkes çantasını yatağının kenarına koyar. Çanta çalınır mı, içinden bir şeyler gider mi diye komplo teorilerine girmeyin. Şimdiye kadar böyle bir sıkıntı hiç yaşamadım, yaşayanı da görmedim. Zaten bir, iki kere hostel yaşantısını görünce kafanızda güvenlik ile ilgili sorular kalmayacak. Gece uyandığımda hamam böceklerine basmamak için zorlandığım hostellerde de kaldım, 5 yıldızlı otel konforu veren hostellerde de. Temizlik konusu hostelden hostele acayip değişir. Bunu anlamanın en güzel yolu rezervasyon yapılan on-line sitelerden o hostel hakkında yapılan yorumlara ve puanlarına bakmaktır. Bu konuda titizseniz puanı yüksek yerleri seçersiniz ve kafanız rahat olur. Kaldığım hostellerin çoğu temizdi. Eğer on-line hizmete açık bir hostelse zaten temiz olmak zorunda. Çünkü konaklamanız sonrasında hostel hakkında olumsuz yorum yapabilirsiniz ve doğal olarak hostel sahibi de potansiyel müşterilerini kaybeder. O sebeple bu temizlik konusunu pek dert etmeyin. Maalesef kişiye özel banyonuz yok. Onun yerine ortak kullanıma açık banyolar var. Bunlar bazen kaldığınız odanın içinde olabilir bazen de dışında. Kimisi sadece kadınlar içindir kimisi ise karışıktır. Sizden önce kullananlar banyoyu temiz bırakmadığı için hostel banyoları ne kadar temizlense de genelde bir otel temizliği olmaz. Burada size önerim çantanızda her daim bir terlik bulunsun. Hepsinde olmasa da çoğunda dorm roomların yanı sıra 1-2 kişilik hatta 4-5 kişilik aile odaları bile vardır. İsterseniz bunlarda da konaklayabilirsiniz. Fiyatları dorm roomlara göre biraz pahalı olsa da öyle ciddi fiyat farkları yoktur. Bir çok kez evli çiftleri hatta çocuklarıyla gezen ailelerin bu tip odalarda konakladığını gördüm. Yani işin özü eşinizle ya da çocuklarınızla bile hostelde konaklayabilirsiniz. Gittiğim yer popüler bir şehir değilse kesinlikle rezervasyon yapmadan gidiyorum. Pek planlı gezen birisi olmadığım için rezervasyon bana biraz ters geliyor. Ama titiz biriyseniz, her şey planlı olsun isterseniz tabiki öncesinde rezervasyon yapabilirsiniz. Bunun otel rezervasyonundan bir farkı yoktur. hostelworld. com, hostelbookers. com, agoda. com ve booking. com gibi belli başlı siteler bu iş için biçilmiş kaftandır. Ayrıca rezervasyon yapsanız ya da yapmasanız bile hostel araştırırken bu siteleri kullanıp, puanı yüksek hostelleri çok daha kolay ayırt edebilir, nerede konaklayacağınıza daha iyi karar verebilirsiniz. Rezervasyon yapmadan giderseniz bazen internette gördüğünüz fiyatlardan daha yüksek fiyat verebilirler. Öyle bir durumda internette daha ucuz olduğunu söyleyin ve gerekirse wi-fi şifresini isteyip on-line rezervasyon yapın. Bu gibi durumlarda her daim yardımcı olurlar, dert etmeyin. Ya da tam tersi size aynı fiyatı söyleyebilir, siz de üstüne indirim isteyebilirsiniz. Sonuçta hosteller aradaki bu istelere komisyon veriyorlar. Duruma göre indirim almanız bile olasıdır. Not: hostelworld. com bu işte öncü sitedir ama iki kere yaşadığım rezervasyon problemimi kendilerine iletmiş olsam da hiç bir şekilde konuyla ilgilenmediler. Hostel puan ve yorumlarına bakmak için bu siteyi kullanabilirsiniz ama rezervasyon için diğer alternatifleri deneyin derim. Otelden hiç bir farkı yoktur. Genelde check-in 12:00-14:00 arası, check-out ise 10:00-12:00 arası olur. Bazı hostellerde check-out serbestir, gece 22:00 de bile yapabilirsiniz. Yine bazı hostellerde check-in sırasında size çarşaf ve yastık kılıfı verebilirler. Buna şaşırmayın. Odanıza gittiğinizde kendi yatağınızın kılıfını kendiniz geçireceksiniz. Aslında bunu seviyorum çünkü sizden önce o çarşaflarda kimsenin yatmadığına emin olup, temiz temiz yatıyorsunuz. Bu tarz hostellerde check-out sırasında çarşaf ve yastık kılıfını da resepsiyona getirmeniz istenebilir. Yok desem yalan olur. New York'ta Çin mahallesinde kaldığım hostel muhtemelen şuana kadar ki en kötü deneyimimdi. Böcekler heryerdeydi. Yatakta, yerde hatta duvarlarda bile sürekli görüyordum. Kaldığım 100 kadar hostelde yatak böcekleriyle ilgili yaşadığım en kötü tecrübe buradaydı. Onun haricinde ciddi bir sıkıntı yaşamadım. Bed bugs denilen bu yatak böcekleri tarafından ısırılırsanız vücudunuzda ufak kızarıklıklar ve kaşıntılar olur. Yapmanız gereken ilk şey baya sıcak bir suyla güzelce bir banyo etmek. Farındaysanız duş demiyorum. Sonrasında eğer çantanıza ya da kıyafetlerinize de bulaştığını düşünürseniz ne var ne yoksa en az 60 dereceye atıp yıkamalısınız. Aynı şeyi geziniz bitip, evinize dönünce de yapmanız yerinde olacaktır. Kaldığınız yeri başkalarıyla paylaştığınız için herkese saygılı olmalısınız. Akşam 22:00 den sonra oda ışığını açmamaya çalışın. Elbet birileri gelip açacaktır ama o açan siz olmayın. Geç saatlerde dışarıdan dönüyorsanız elinizden geldiğince sessiz olun. Yan tarafta yatan kişi sabah 5 de kalkıp, havaalanına gidecek olabilir. Duş aldıktan sonra elinizden geldiğince temiz bırakın. Sizden önceki temiz bırakmamış olsa bile, siz öyle yapmayın. Genelde odada yemek yenmez. Hani yiyecekseniz de en azından koku yapacak şeyleri tercih etmeyin. Telefonda diğerlerini rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmayın. İlla konuşmanız icap ediyorsa odadan çıkıp, dışarıda konuşun. Mutfakta kullandığınız tüm tabak, çanağı siz yıkamalısınız. Kahvaltı dahil olan hostellerde bile genellikle kullandığınız her şeyi siz yıkarsınız. Unutmayın orada arkanızı toplayacak bir anne yok. Çantanızı orta yerde bırakıp diğer insanların yaşam alanlarını kısıtlamayın. Her ne kadar duştan çıkıp orta yerde donla gezenler olsa da siz öyle yapmayın. Genelde hosteller o bölgenin en can alıcı noktasında olur. Dolasıyıla gezilip, görülecek yerlere çok rahat ulaşabilirsiniz. Her milletten insanla tanışma fırsatınız olur. Geziye oradan tanıştığınız biriyle devam edebilir ya da sonrası için iyi arkadaşlıklar kurabilirsiniz. Bir çok kez hostelde tanıştığım kişilerin ülkesine gittiğimde onlarda kaldığım oldu. Biliyorum ki onlar da Türkiye'ye geldiklerinde ben de kalacaklar. Hostelleri genelde sırtçantalılar kullandığı için o bölgede tura katılıp yapılacak bir şey varsa, hostellerdeki tur fiyatları genelde en hesaplısıdır. Otellerdeki gibi resmi, soğuk bir ortam değil tam tersine sıcak bir atmosfer vardır. Onlarca milletten insanla tanışacak ve onları gözlemleyebileceksiniz. Sonrasında da linkte yapmış olduğum benzer tespitleri birebir yaşamış ve diğer milletlerin insanlarını daha iyi tanımış olacaksınız. Sürekli bir sürü kişiyle tanışıp, ertesi gün %95 ini unutacaksınız. Hostel anlayışı bir çok yerde yaygın olsa da bazı bölgelerde olmayabilir. Yukarıda verdiğim sitelerden araştırıp bulamadıysanız, google üzerinde aramayı deneyin. Öyle hosteller var ki bu on-line sitelerle hiç bir işleri yok, çat kapı kim gelirse onları ağırlıyorlar. Yine bulamadıysanız başka bir alternatif olan airbnb. com sitesini deneyin. Burası hostel sitesi değildir. Evinin bir odasını ya da komple daireyi kiralayanların bulunduğu çok sağlam bir sitedir. Hatta bu sitede villa da bulabilirsiniz New York'da otopark için kiralık park alanı da. Tüm beklentilerinizi aşağıya çekin. Sonuçta otelde konaklamaya gitmiyorsunuz. Çantanızda her daim bir terlik olsun. Ciddi ciddi horlayan biriyseniz dorm roomlarda kalmayın. Videom yoktu orada ama aynı yer evet. Kesinlikle bende hostelworld ü tavsiye etmiyorum. Mostar'da bir hostel için check in tarihi değişikliği talebime geri dönmediler. Hosteli aradığımda da bu değişiklik talebi ile ilgili bilgilendirilmedik dediler. Dediğim gibi. Hiçbir zaman kullanmıyorum ve tavsiye etmiyorum. gayet açık ve bilgilendirici yazı yazmışsınız. Teşekkürler."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/hurriyet-gazetesinin-telif-haklarima-tecavuzu.html", "text": "Kendi web sitesindeki herhangi bir haberin tek kelimesini bile alıp kullanırsanız hakkınızda telif davası açabilen Hürriyet Gazetesi benim Piramitte Bir Gece Geçirmek yazımı izinsiz kullanmıştır. Yazıda hiçbir şekilde adıma yer verilmemiş, sadece \"bir seyahat yazarı\" denilmiştir. Aynı zamanda orijinal ve ham halleri bende bulunan fotoğraflarımın üzerinde de oynama yaparak imzamı silmiş ve yine benden izinsiz kullanmıştır. Konuyla ilgili yasal haklarımı arayacağım dediğimde Hürriyet Gazetesi Sosyal Medya Uzmanı Elvan Yarma bana mail ile ulaşarak, haberde bazı düzenlemeler yapmış/yaptırmış olsa da tecavüz edilen telif hakkımın karşılığı verilmemiştir. Rotasız Seyyah adının Türkiye'deki marka ismi resmi olarak bana ait ve tescillidir. İsmimi, yazımı ve fotoğraflarımı kullanan Hürriyet Gazetesi'ne telif yasaları gereği avukatım aracılığıyla ilk iş günü dava açılacaktır. Aynı şekilde takipçilerimden telif hakları konusuna hakim başka avukatlar da yardımcı olacağını belirtmiş ve gerekirse onların da desteği alınarak ne yapılması gerekiyorsa yapılacak. İlk etapta eseri izinsiz kullanmak, tahrif etmek ve temsil hakkını önlemek suçları üzerinden gidilecektir. Belki bir deve karşı karınca gibi olabilirim ama milyonluk firmaların kendi çıkarları için benim ürettiğim bir şeyi çalmasına izin vermeyeceğim. Elimde tüm bu olanları kanıtlayıcı gerekli teknik datalar mevcut. Yasal olarak kullanabilirim diye hepsini buradan paylaşmayacağım ama konuyu bilmeyenler için bir kaç ekran görüntüsü paylaşıyorum. İlk fotoğrafta haber başlığında ve haber içeriğinde adımdan hiçbir şekilde söz edilmiyor, sadece \"bir seyyah yazarı\" diye belirtiliyor. Diğer fotoğrafta ise orjinalinde sol alt köşede olan \"Rotasız Seyyah\" imzamı silip fotoğrafı bu şekilde paylaşmışlar. Bu fotoğrafın orijinal hali bende olduğu için yasal süreçte kanıt göstermem çok daha kolay olacak. Aynı zamanda diğer fotoğraflarımı da, imzamı silerek kullanıp, telif hakkı yemede sınırları zorlamışlar. Gerekirse Hürriyet Gazetesi ile olan maillerimin de ekran görüntüsünü paylaşacağım. Paylaşacağım ki kendi çıkarları olunca noktasına, virgülüne kadar telif hakkını arayan bir gazetenin benim telif hakkıma tecavüz ettiğindeki tepkisi ve davranışı nedir herkes görsün. Davadan bir sonuç alınsın ya da alınmasın hiç umrumda olmayacak. Ne gerekiyorsa elimden geldiği kadarıyla yapacağım. Bu yazı her daim internet sitemde duracak. Hürriyetin bu durumu ciddiye alıp, bana mail atması takipçilerimin konuya değer verip sosyal medyada paylaşması sonucu olmuştur. Bazı takipçilerim ise \"boş ver uğraşma, belki ileride Doğan Holding grubunda bir gezi programın olur, işin olur, onu riske atma\" gibi gayet onursuzca mesajlar göndermiş olsa da çoğu takipçimin bana destek vermesi olayı benim adıma daha da anlamlı kılıyor. Bu konu hakkındaki tüm paylaşım ve destekleriniz için tekrar teşekkürler. Her türlü gelişmeyi buradan sizlerle paylaşacağım. Dediğim gibi ilk iş günü daha önce vekaletim bulunan Karahan Hukuk A. Ş. ile görüştüm. Bürodaki 7 avukatta da vekaletim var ve benzeri telif hakları davalarında en tecrübeli kimse o avukat konuyla ilgileniyor. Olayın tüm gelişimini ve elimdeki tüm kanıtlayıcı bilgileri kendilerini ilettim. Sonuçta tazminat davası açabileceğimiz ve haklı olduğumuz kanısına onlar da vardı. 13 Temmuz 2015'de bu olay için yasal süreç başlamıştır. Şu aşamada dava sürecini beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok. Her şey avukatların elinde ve ne gerekiyorsa yapacaklar. Bu arada hürriyetin telif haklarıma tecavüzü yazımı sosyal medyada paylaştıktan sonra bir kaç avukatlık bürosu ve 4-5 tane avukatın bireysel olarak tüm süreçte yardımcı olabileceğini söylemeleri beni daha da bir mutlu etti. Hepinize tekrar teşekkürler. Karahan Hukuk A. Ş. sağ olsun konuyla yakınen ilgileniyor. Önce ihtarname göndermemizin mantıklı olduğunu söylediler ve öyle de yapıldı. Olayın olduğu hafta noter aracılığıyla hürriyet gazetesine ihtarname gönderildi. İhtarname kendilerine resmi olarak iletildiği halde hürriyet gazetesinden herhangi bir dönüş olmadı. Avukatlık bürosuyla tekrar görüşmemiz sonucunda tazminat davası açmamız kanısına vardık. Şuan adli tatil olmuş olsa da dava dosyası tüm kanıtlayıcı belgelerle beraber hazırlanıyor. Süreç kısa olmayacak gibi ama ne gerekiyorsa yapılacak. Hürriyet Okur Temsilcisi köşesinde bu olaya yer vermiş. Gazetenin haksız olduğunu kendileri de söylüyor. Linkten ekran görüntüsünü bulabilirsiniz. Bu kanıtlayıcı örnek de mahkeme dosyasına eklendi. Okur Temsilcisi yazının başına \"dünyayı köşe bucak gezen Rotasız Seyyah\" diye yazıldığını zannediyor. Halbu ki ilk başta o da yazılmamıştı. Muhtemelen bundan haberi bile yok. Dava dosyası hazırlandı. Muhtemelen Ağustosun son haftası resmi olarak maddi ve manevi tazminat davası açılmış olacak. 27 Ağustos 2015 itibariyle maddi ve manevi tazminat davası açılmıştır. Bundan sonrasını izleyip hep beraber göreceğiz. 2 Eylül 2015 itibariyle mahkeme tensip zaptı elimize ulaştı ve duruşmaya hazırlık süreci başladı. 3 Mart 2016'da İlk duruşma yapıldı. Dava gidişatı etkilenmesin diye detayları şimdilik yazamıyorum ama süreç bizim açımızdan olumlu devam ediyor. 2. Duruşma mayıs ayında. Mayıs ayındaki duruşma da yapıldı. Dava gidişatı etkilenmesin diye detayları yazamıyorum. Sonraki duruşma 25 Haziran 2016'da. 25 Haziran'daki duruşma yapıldı. Davanın hakimi değiştiği için hiçbir aksiyon olmadı. Yeni duruşma 25 Ekim 2016'da. 25 Ekim 2016'daki duruşma hakim olmadığı için yapılamadı. Yeni duruşma 19 Ocak 2017'de. 19 Ocak 2017'de son duruşma yapıldı. Hakim açtığımız davayı reddetmiş. Teknik olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Dava reddedilecekse ilk duruşmada değil de neden 1,5 yıl sonra reddedildi onu da bilmiyorum :) Avukatlık bürosu neden reddedildiğini öğrenecek. Hatta gerekirse yeni bir dava açarak devam edelim dediler ama ben artık yoruldum. Bundan sonra ne olur kestiremiyorum. 14 Şubat 2017 itibariyle davayı kaybettiğimiz için karşı tarafın 2.800 TL lik avukatlık masraflarını benim ödemem gerekti ve 13 Mart günü ödedim. Bu konuları pek anlamadığım için olanları yorumlayamıyorum. Bildiğim tek şey; teknik bir hatadan dolayı davayı kaybettiğimiz. Avukatım tekrar dava açalım diyor ama ben artık uğraşmak istemiyorum. Avukata bıraktım. Bir gelişme olursa yine güncelleyeceğim. Davayı kazanamadık. Çünkü; davayı açarken biz yanlış açmışız. Bu sonuçta, Türk adaletinin herhangi bir suçu ya da olumsuz bir etkisi yok. İki yıl daha böyle bir süreçle uğraşmak istemeyeceğim için yeni dava açma taraftarı değilim. Hak yiyenin yanına kar aldı. Bana da çok güzel bir tecrübe oldu. Konuyla ilgilenen, soran herkese tekrar teşekkürler. Şimdi baktım hurriyet. com. tr haberi \"Rotasız Seyyah isimli\" seyahat yazar olarak değiştirmiş. Yazının alt kısmında link vermiş smile emoticon ama ilk hali öyle değildi. Link dofollow yani sitenize SEO katkısı çok olur. Birşeylere katkısı olur diye hırsızlığı onaylayamam. Çok üzücü bir durum. Emeğinizi çalması ve üstüne mahkemelerde uğraşmanıza üzüldüm. Velevki ilk başta isim ve link vermiş olsa bile sizden habersiz yayınlamış olması kabul edilemez. Sonuçta bu işten para kazanan bir kurum. Sembolikte olsa bir ödeme yapması gerekiyor. Ancak isim geçmesini çok büyük bir lütuf gibi gösteriyorlar. İlgili yayının bulunduğu sayfa üzerinden sağlanan reklam vs gelirleri üzerinden de hak talep edebilirsiniz. benden söylemesi. sonuçta isim verme falan tribünlere karşı yapılan hoş hamleler ancak dijial reklam tarikatı da tıklama ile beslendiği için işin duygusal yönünün de olması gerekli. hatta zamanında diaları aşırıp diğer gazetelere transfer olan yada satanları da duymuştum. meslekte rekabet ve hırs temel şart olurken ahlak bir kenara bırakılabiliyor. bu memlekette durumu yadsımamak ama gasp edilen hakkın karşılığını da sonuna kadar aramak gerek. Gayet rahat bir şekilde fatur akesip gönderebilirsin kendilerine. Ödemezlerse dava acabilirsin sadece mahkemeye bir dilekçe vererek. Hiç bir site, başkasının ürettiği bir içeriği çalamaz. Tesekkurler. Süreç devam ediyor. Önümüzdeki hafta içi gelismeleri paylasacagim. Yasin Bey selamlar. Emek hırsızlığı konusunda dahi belli ki kendi dünya görüşünüzden olmayanları ötekileştirme arzunu dışa vurduğunuzu görüyorum. Kusura bakmayın ancak neden? Hele ki burada emek hırsızlığından bahsediliyor. Olayı başka yönlere çekip de insanların nefretini, sinirini beslemeyin her ne kadar bu ülkede çok işe yarayan bir yöntem olsa da konumuza azıcık saygınız olsun. Olaylara objektif yaklaşabilmek ve buna rağmen hoşgörüye sahip olabileceğimiz günler görebilmek dileğiyle. Sonuna kadar haklısın ve iyi yapmışsın. Asla vazgeçme. Ve Seçkin adlı kullanıcının dediklerine katılıyorum. Bu işlerde o tarz davranmak gerekiyor. Bu bir haksızlıktır, yasal süreç başlatarak iyi yapmışsınız. Tazminatta baya bir miktar isteyin ki akılları başlarına gelsin. Kendi aralarında bir toplantı yapacak kadar olsunlar. Tam olarak bilmiyorum ama uluslararası mahkemelerde bu işe bakıyorsa her olanağı kullanır hem burada hem de yurtdışında tazminat davası açardım, umarım hakkınızı fazlasıyla alırsınız."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ingiltere-vizesi-nasil-alinir.html", "text": "Herkesin bildiği üzere alınması en zor vizelerden biri İngiltere vizesi. İngiltere vizesi başvurusunu nasıl yapabileceğimle ilgili araştırma yaptım. Alması oldukça zorlu olan bu vize ile ilgili bilgi içeren bir sürü acentenin sitesinin yanı sıra doğru bilgilere ulaşmaya çalışırken denk geldiğim forum, sözlük, blog, yorum vb. sizin de karşınıza çıkabilir. Ancak açıkçası her birinde farklı şeyler yazıyor. Bu bilgi kirliliğinin içerisinde denk geldiğim sitelerden birisi de CSS & Co Legal Services adlı firmaya aitti. Bu firma yalnızca İngiltere vizesi başvurularında danışmanlık hizmeti sağlıyor ve bu alanda tam uzmanlaşmış bir firma. Sitelerini inceledikten sonra bu işi gerçekten iyi bilen bir firma olduklarını düşündüm. CSS Legal şikayet edilen İngiltere'nin bu vizeyi vermedeki zorlayıcı tutumuna karşı çok isabetli bir yol arkadaşı olabilir. CSS Legal yorum noktasında da oldukça düzgün referanslara sahip görünüyor. Vize danışmanlığı alanında özellikle son dönemde birçok yetersiz ve bilgisiz acentenin çıkması ciddi manada göz korkutsa da telefon edip görüşünce ve sonrasında da ofislerine gidince sizin de içiniz rahatlayacaktır. Siz de aracı bir kurumla bu zorlu süreci kolaylaştırayım, köklü ve güvenilir bir firmayla İngiltere vizesi alayım istiyorsanız CSS Legal ile iletişime geçebilirsiniz. İngiltere'ye hangi amaçla gidecek olursanız olun bildiğiniz üzere, diplomatik pasaport sahibi değilseniz İngiltere vizesi almanız gerekiyor. İngiltere, Schengen vizesine dahil bulunmadığı için yeşil pasaportlular dahi vize alıyor. Avrupa'da başka bir ülkeden geçmeyi planlıyorsanız mutlaka İngiltere vizesi başvurusu yaptıktan sonra yola çıkmalısınız. İngiltere vizesi başvuru prosedürü ise karmaşık bir yapıda. Bu prosedüre uygun bir başvuru yapmak çok önemli. Aksi bir durumda vize reddi ile karşılaşılabiliyorsunuz. Başvuru işlemlerine başlamak için ilk önce başvuru yapılacak İngiltere vizesi türünün belirlenmesi gerekiyor. Hangi vize türüne başvuru yapılacağını belirlemek vize başvurularının en kritik adımlarından biri. Kapsamına göre birçok İngiltere vizesi türü bulunuyor. Seyahat etmek, aile üyeleri veya arkadaşları ziyaret etmek, iş, spor ya da sanat ile ilgili bir etkinliğe katılmak gibi amaçlarla İngiltere'ye gidecekseniz İngiltere turist/ziyaretçi vizesi başvurusu yapmanız gerekiyor. Ziyaret kapsamlı vize türleri 6 ay ve daha kısa sürelerle ziyaret izni sağlıyor ve çok girişli olarak veriliyor. Yani vizeyi alınca 1 yıl içerisinde 6 ayı geçmeyecek şekilde birden fazla kez giriş çıkış yapma izniniz oluyor. Yani seyahat planlarınızı vizenizin geçerli olduğu aralığa göre rahatça yapabilirsiniz. İngiltere'de eğitim görmek amacıyla vize başvurusu yapmak istiyorsanız İngiltere öğrenci vizesi başvurusu yapmanız gerekiyor. Bu başvuruların da almak istediğiniz eğitimin niteliği ve süresine göre çeşitli türleri bulunuyor. 6 aydan kısa süreli eğitimler için İngiltere Öğrenci Ziyaretçi Vizesi; 6 aydan uzun süreli eğitimler için ise Tier-4 İngiltere Öğrenci Vizesi bulunuyor. Eğitim alacağınız kurumu belirlemek için CSS Legal ile aynı şirketler grubunda bulunan eğitim danışmanlığı firması Student Portal International'dan da destek alabilirsiniz. İngiltere vatandaşlığı ya da sürekli oturum iznine sahip olan kişilerin eş/partner ve çocuklarını İngiltere'ye götürebilmeleri için ise İngiltere yerleşim/evlilik vizesi türleri bulunuyor. Ayrıca bazı vize türleri bağımlı aile üyelerinizi de beraberinizde İngiltere'ye götürebilmenize olanak tanıyor. İngiltere'de iş kurmak veya bir işverene bağlı olarak çalışmak istiyorsanız da İngiltere çalışma/iş vizesi türleri bulunuyor. Bu vize türleri genellikle Tier 1, Tier 2, Tier 5 Vizesi gibi puan bazlı vizeler. Bunların dışında Türk vatandaşları için en önemli çalışma vizesi türü Ankara Antlaşması Vizesi türü. İngiltere'de iş kurmak isteyen kişilerin kesinlikle düşünmesi gereken, avantajlı bir vize başvurusu. Şartlarını sağlamak diğer vize türlerine göre çok daha rahat. İngiltere Ankara Anlaşması Vizesi oldukça komplike olan ve diğer belgelerin yanı sıra bir iş planı da hazırlanması gereken bir başvuru türü. Bu vize türü hakkında detaylı bilgi almak için şu linkte yer alan videoyu izleyebilirsiniz. Bu vizelerden size en uygun olan vize türünü belirledikten sonra İngiltere vizesi başvurusu hazırlığına başlayabilirsiniz. Bu aşamadan sonra vize türünüze ve koşullarınıza göre değişkenlik gösteren çeşitli evrakların toparlanması ve başvuru dosyasının hazırlanması gerekiyor. Başvuru dosyasında maddi durum, eğitim bilgileri, kalınacak yer, uçak biletleri, İngiltere'ye gidiş amacını gösteren belgeler vb. evrakların olması gerekiyor. Evrakların tamamlanmasının ardından belgelerin tercümeleri yaptırılarak başvuru dosyası son haline getiriliyor. Başvuru dosyası hazırlığının ardından başvuru formunun doldurulması ve sonrasında İngiltere Vize Başvuru Merkezinden uygun gün ve saatte randevu alınması gerekiyor. İngiltere için vize başvurularında İngiliz Konsolosluğu değil başvuru merkezleri randevuyla başvuruları alıyor. Yani İngiltere Konsolosluk vize işlemleri yalnızca başvurunun değerlendirilmesiyle sınırlı. İngiltere vizesi başvuru formu, oldukça dikkatli doldurulması gereken, detaylı ve İngilizce olan bir form. Formu doldurmak için iyi derecede İngilizce bilmek gerekiyor. Çünkü doldurulurken yapacağınız en ufak bir hata veya eksiklik sonucu oluşabilecek yanlış anlaşılmalar vize başvurularının reddedilmesine sebep olabiliyor. Başvuru dosyasının tamamlanması ve başvuru formunun doldurulmasının ardından size uygun gün ve saatte İngiltere Vize Başvuru Merkezinden randevu alınması gerekiyor. Randevu gününde ve saatinde başvuru merkezine giderek başvurunuzu gerçekleştirebiliyorsunuz. Başvuru merkezinde başvuru dosyasının yanında biyometrik fotoğrafınız ve parmak izleriniz de alınıyor. Yani sizin ek olarak fotoğraf çektirip dosyanıza koymanıza gerek kalmıyor. Ayrıca diğer ülkelerin vize başvuru merkezlerinde olduğu üzere buraya da telefonla giremiyoruz. Başvuru dosyanız ile biyometrik bilgileriniz alındıktan sonra başvuru işlemleriniz tamamlanmış oluyor. Bundan sonrasında sonucun çıkmasını bekleme süreci başlıyor. Bu süreç de başvuru yapılan vize türüne bağlı olarak değişiyor. Ziyaretçi vizesi, öğrenci vizesi, çalışma vizesi başvuruları genellikle 3 hafta içerisinde sonuçlanırken; yerleşim vizesi, Ankara Anlaşması vizesi gibi başvurular ise 3 ay içerisinde sonuçlanıyor. İngiltere vizesi başvurunuz olumlu sonuçlanabileceği gibi vize reddi ile de sonuçlanabilir. İngiltere vizesi red nedenleri birçok şey olabiliyor. İngiltere vizesi başvurusu ret edilirse bu redde karşı itiraz başvurusu yapılabiliyor. Size gönderilecek olan ret mektubunda İngiltere vize başvurusunun reddine itiraz edip edemeyeceğiniz bildiriliyor. İngiltere vize başvurusu ret kararı ile ilgili itiraz hakkı varsa itiraz davası mı idari itiraz mı olduğu da belirtiliyor. Herhangi bir itiraz hakkınız olsun ya da olmasın tüm başvurularda itiraz kapsamlı yeniden değerlendirilme başvurusu da yapılabiliyor. İngiltere vize red sebepleri size ret kararı ile açıklanacak olup red aldıysanız İngiltere vize reddine itiraz dilekçesi örneği temin edip gerekçeleri yazarak itiraz edebiliyorsunuz. Vize reddinden sonra yeniden başvuru yapmak ve olumlu sonuç almak çok daha zor olduğu için bir uzmanla çalışmak faydalı olabilir. Gereksiz bir iğneleme olmuş, benim bir çok arkadaşım ingiltere vizesi konusunda Mehmet Bey ile benzer ifadeler kullanmıştı. Burada da kendi deneyimini okuduk, sponsorluk, reklam konusunu ime edeceğinize direk sorsaydınız, bir sponsorluk veya anlaşma var mı diye."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ispanya-gezi-notlarim.html", "text": "İtalya'dan başlayıp Monaco ve Nice ile devam ettiğim gezimde sıra Barselona'ya geldi. Nice'den uçakla Barselona El Prat havalimanına geçeceğim. Schengen ülkeleri arasında geçiş olacağı için her hangi bir pasaport kontrolü vs yok. Alışmışız biz ülke değiştirirken pasaport kuyruğuna girmeye, şehir değiştirir gibi ülke değiştirmek tuhaf gelse de büyük kolaylık. Öğle saatlerinde havaalanına indim. Her zaman olduğu gibi toplu taşıma kullanarak merkeze geçeceğim. Trenle merkeze gidebiliyoruz. Ama tek gidişlik bilet almak pek mantıklı olmuyor. Burada sistem biraz karışık, turistler için birkaç alternatifli bilet/kart var. Bana en mantıklısı T10 denilen 10 binişlik metro kartı geldiği için bunu aldım. Fiyatı 9,80 Euro. Bu kart ile 10 kere metroya ve bazı otobüs hatlarına binebiliyorsunuz. Havaalanı ve merkez arasındaki gidiş gelişlerde de kullanılabiliyor. 4 günlük Barselona gezimde sadece 6 kez bu kartı kullandım. Yani normal bir turist/gezgin için T10 on binişlik kart çok rahat yeter. Ayrıca bu kartı bir kere metro girişinde kullandığınızda 75 dakika içinde başka bir metroya geçerseniz tek kullanım hakkınız ile iki kez metroya binmiş olursunuz. Biraz karışık oldu ama anladınız siz (: Kartın diğer bir güzelliği de aynı anda iki kişinin kullanımına açık olması. Yani geziyi iki kişi yapıyorsanız bu kart çok daha hesaplıya gelir. Barselona'da metro hattı çok zengin. Nerdeyse şehrin en ücra köşesine bile hat döşemişler. Tabi şöyle bir detayı da atlamamak gerekiyor. Metro hattını 6 kısma ayırmışlar. T10 bileti ile sadece 1. Kısım yerlere gidebiliyorsunuz. Ama merak etmeyin 1. Kısım bütün görülebilecek, gidilebilecek yerleri kapsıyor. Ayarladığım hostel tam La Rambla caddesinin hemen başında yani tam Barselona'nın kalbinde olduğu için ulaşım sorunu yaşamadım. La Rambla'yı bizdeki İstiklal caddesi gibi düşünebilirsiniz. Hem gündüz hem gece yapılabilecek hemen hemen her şey bu caddeden başlıyor diyebilirim. Havaalanından hostele gelmem yaklaşık 45 dk sürdü. Metro aktarmalarında yerin altındaki geçişler çok havasız ve bunaltıcı olsa da trafik sorunu yaşamadığınız için buna katlanabiliyorsunuz. Hostelde 3 gece konaklamak için 8 kişilik odada gecelik 16 euro verdim. Fiyata kahvaltı dahil. Odaya gittiğimde diğer gezginlerle kısa bir tanışma faslından sonra çantamı bırakıp dışarı çıktım. La Rambla caddesi hemen kendini sevdiriyor. İstiklali seviyorsanız burayı da çok seversiniz. Bolca ara sokak ve her ara sokakta başka dükkanlar var. Gez gezebildiğin kadar. Birde tarihi yapıyı korudukları için atmosfer çok daha keyifli. Cadde boyunca birçok sokak sanatçısı göreceksiniz. İşlerinde de gayet iyi yapıyorlar. La Rambla'nın sonu yat limanına çıkıyor. Ve biraz daha yürüyerek plaja ulaşıyorsunuz. Denizin merkeze bu kadar yakın olması muhtemelen Barselona'nın turistik bir yer olmasında büyük pay sahibi. Eğer oteliniz La Rambla'ya yakınsa terlik ve havlunuzu alıp yürüye yürüye plaja gidebilirsiniz. Deniz tatilini sevenler için de Barselona güzel bir alternatif. Gezime İtalya'dan başladığım ve buraya gelene kadar da birçok müze gezdiğim için İspanya'da müze olayına pek girmiyorum. Müze sevenler için ise ilk aklıma gelen Picasso müzesi. Barselona'ya tekrar gelirsem gideceğim ilk müze burası olacaktır. Kaldığınız otel ya da hostelden muhakkak bir şehir haritası edinin. Bu gibi haritalarda neresi gezilir, nasıl gidilir, hangi durakta inmek gerekir gibi birçok detayı rahatlıkla bulabilirsiniz. Sonra zaman ve keyfinize göre gezmeye başlarsınız. Barselona denilince beklide ilk akla gelen Sagrada Famili Kilisesidir. Buraya gittiğimde kapıdaki sıra yüzünden içeri giremedim. Güneşin altında dışarıda sıra beklemek bana eziyet gibi geliyor. Eğer bileti on-line alırsanız sıra beklemiyorsunuz ama o zamanda bilet fiyatı artıyor. Sonraki günler tekrar gelirim dediysem de öyle geçti gitti bir daha da gelemedim. Eğer buraya gelmeye niyetliyseniz fazladan ücret ödeyip bileti on-line almanız yerinde olacaktır. Daha sonra Park Güell'e doğru yola koyuldum. Allah'tan burada pek giriş sırası yoktu. 4-5 ay öncesine kadar girişler ücretsizmiş ama artık ücretli yapmışlar. Yetişkinler için bilet fiyatı 7 euro. Burası özellikle çocuklar için daha gezilebilir bir yer olabilir. Kendinizi masal diyarındaymış gibi hissediyorsunuz. Yapılar, kullanılan renkler, her şey masalımsı. Tepedeki manzarada ayrı bir güzel. La Rambla caddesi gündüz olduğu gibi gecede pek hareketli geçiyor, her daim insan kalabalılığı var. Ara sokaklarda, özellikle aşağı doğru inerken sol tarafta kalan sokaklarda eğlenceli barlar ve birkaç gece kulübü mevcut. Eğer lokal barları bulabilirseniz içecekler 1 eurodan başlar. Turistik yerlere giderseniz fiyatlar direk yükselir. Gece hayatı İtalya'ya göre çok daha hareketli ve haftanın 7 günü gençlerle dolu diyebilirim. Hafta içi gece kulüplerine giriş genelde 5, hafta sonu ise 10 euro. Bu fiyata içecek vs dahil değil sadece giriş ücreti. Ve bahsettiğim mekan kesinlikle giriş ücretini hak etmeyen sıradan yerler. Kalitesiz müzik, kalitesiz mekan. Ama başka alternatif olmadığı için buralarda takılmaya devam ediyoruz. Tanıştığım İspanya'lı gençler de fiyatların yüksek olmasından şikayetçi. Hatta birkaç kez mekana girmek istediler ama 10 euro giriş ücretini görünce hepsi vazgeçti. Ne yalan söyleyeyim bazen 10 euroyu görünce ben de vazgeçtim (: Aslında bize pahalı gelen şey onlara da pahalı geliyor ve bu durumdan aşırı şikayetçiler. İtalya'da olduğu gibi burada da tanıştığım üniversite öğrencileri okulu bitirip bir şekilde başka ülkeye gitme peşindeler. İşsizlikten ve maaşların kötülüğünden yakınıyorlar. Bir de üstüne üstlük İspanya'da da bu kadar çok evsiz insanı görünce Avrupa'ya bakışım biraz daha değişti. Pekte dışarıdan görüldüğü gibi rahat, ferah yerler değilmiş. Paran varsa eyvallah her şey güzel de eğer durumun kötüyse şartlar çok zor. İspanya insanı bana cana yakın, sıcakkanlı geldi. Ne zaman bir parkta otursam ya da dinlenmek için bir yerde mola versem hep birileriyle tanışma fırsatım oldu. Her ne kadar kötü İngilizcem olsa da isteyince herkesle anlaşılabiliyor (: Yine mola verdiğim bir yerde yanıma oturan kızla konuşurken sohbet Barselona Real Madrid maçına geldi. Ertesi gün bu maç vardı ama bilet fiyatları aşırı yüksek, en az 300 euroyu gözden çıkartmalısınız. Tanıştığım kız eğer ucuz bilet istiyorsan maç saati stadın çevresinde dolan, elinde bilet kalan karaborsacılardan daha uyguna tedarik edebilirsin dedi. Kadınların bile maçlara bu denli ilgili olması şaşırttı beni. Her ne kadar biletler pahalı olduğu için maça gidemediysem de hosteldeki arkadaşlarla beraber lokal bir mekanda maçı izleyebildik. Odadakilerden birinin İspanyol arkadaşı bizi güzel bir mekana götürdü. İçeride hem Madridli hem de Barselonalı taraftarlar vardı. Stadyum gibi herkes kendi tezahüratını yapıyor, kavga dövüş olmadan kendi takımlarını destekliyordu. Gönülde maçı Nou Camp'da canlı canlı izlemek vardı ama bir dahaki sefere deyip eğlenceli bir şekilde maçı izleyerek geceye devam ettik. Barselona'da 3 gece 4 gün nasıl geçti anlamadan buradaki gezimi bitirerek Madrid'e geçmek zorunda kaldım. İmkanım olsaydı birkaç gün daha kalmak isterdim ama yaptığım plana uymam gerekiyordu çünkü Madrid'den Porto'ya alınmış uçak biletim var. Neyse, Madrid'e gece otobüsü alarak hem bir gece konaklama ücretinden yırttım hem de bir günümü yememiş oldum. Otobüs bileti 32 euro. Yol yaklaşık 6-7 saat sürüyor. Sabah otogara indiğimde saat 07:00 di. Hemen metro istasyonunu bularak kalacağım hostele doğru yola koyuldum. İstasyon otogarın hemen altında olduğu için bulması kolay. Ayarladığım hostel yine şehrin merkezinde olduğu için hostele gitmem de gayet rahat oldu. Normalde check-in saati 13:00 dü ama odada boş yatak olduğu için erken check-in yapmama izin verdiler. 6 kişilik odada 14 euro gecelik yatak ücreti verdim. Yol biraz yorduğu için odada 2-3 saat kestirip dışarı çıktım. Çok sıradan olacak ama Madrid için ilk izlenimim klasik başkent şehri diyebilirim. Bir tam gün Madird'i gezdikten sonra bu düşüncem değişmedi hatta daha da pekişti. Şehirde kalabalık meydanlar çok. Özellikle Plaza Mayor ve Puerta del Sol meydanları gece gündüz hareketlidir. Sokak sanatçıları yine buralarda da sanatlarını icra ediyor ve izlemesi gerçekten keyfili. Bu iki meydan arasını ve bizim İstiklal caddesi gibi olan Calle Del Arenal caddesini yürüyerek gezmek mümkün. Bu civarda mağazaları gezerek ve etrafı dolaşarak yarım gününüzü çok rahat doldurabilirsiniz. Vaktiniz varsa bir tam gün bile buralarda geçirebilirsiniz. Ben Madrid'de hepi topu bir gece, bir gün kalacağım için elimden geldiğince önemli yerlerini görmeye çalıştım. Ama bu kısa sürede Madrid'in ne gündüzünü ne de gecesini sevemedim. Sıradan bir şehir gibi geldi bana. Tekrar Madrid'e gelir misin deseler hiç sanmam derim. Barselona'dan aldığım etkiyi maalesef Madrid'den alamadım. Alış-veriş için ise Zara ve aynı grubun markasına ait bir sürü mağaza mevcut. Fiyatlar bizdekine göre %20 daha ucuz. Eğer 100 euro üstü alım yaparsanız tax free ile alış-verişiniz baya hesaplı olabilir. Ve Zara mağazalarında bizlerde olmayan çeşitlilik var. İspanya'nın en sevdiğim yanı bu giyim alış-verişiydi. Gerçi Zara ve benzeri dışındaki mağazalar pek hesaplı olmasa da genel itibariyle tekstil uygun diyebilirim. Gece olduğunda Calle Del Arenal civarında birkaç mekanı gezdim ama bana biraz boş gibi geldi. Biz alışmışız kalabalık ortamlara, mekanı biraz boş görünce tuhafımıza gidiyor. Biraz dolandıktan sonra belkide hafta içi olduğundan gecesi pek güzel gelmedi. Bilmiyorum belki ben doğru yerlerde gezmedim ya da güzel yerlerini bulamadım ama niyeyse sevemedim burayı. Sabah erkenden Porto'ya uçuşum olduğu için hostele gidip bari biraz dinleneyim dedim. Hostel'den havaalanına metroyla gidiş 5 euro. Merkezden yaklaşık 45 dakikada gidiliyor. Madrid Porto uçuşumu Ryanair den 15 euroya almıştım. Bileti önceden aldığım için baya hesaplıydı. Çantamda kabine sığdığı için ekstra bagaj ücreti vermeyerek direk uçağa geçtim. Uçak biletlerini hesaplı ayarlamak isterseniz ucuzabilet. com 'a bir gözatın derim. Onlarca havayolunu tarayıp, aradığınız destinasyona gore en ucuz bileti önünüze seriyor. Mobil uygulaması ise bugüne kadar kullandığım bu alandaki en kullanışlı aplikasyon. Rica ederim. Hostel + şehir içi ulaşım + müze + üç öğün yemek(10-15 Euro) + kişisel harcamanız. Peki yazınızda Madrid hakkında pek olumlu değilsiniz. Barcelona'dan sonra 2-3 gün Madrid'i gezmeye değer mi? Çünkü 300-350 TL civarı uçak parası fark ediyor ve bütçem kısıtlı olunca da emin olamadım açıkcası. Bir kaç gezi yazısına daha baktım ama \"aradığımızı bulamadık\" gibi şeyler gördüm. Onun yerine başka bir şehir mi düşünsem bilemedim. Madrid hakkında söyleyeceklerim yukarıdaki yazıdan ibaret. Belki siz gidip çok sevebilirsiniz, birşey diyemiyorum. Madrid de hırsızlık olayları, yankesici olayları çok oluyormuş. Sizin başınıza da böyle birşey geldi mi yada şahit oldunuz mu? Çünkü madridle ilgili hangi yazıyı okusam hep hırsızlık konusunu yazmışlar. Yakında madrid e gideceğim Tedirgin oldum haliyle. Avrupa'nın göbeğindeki bir şehre giderken de tedirgin oluyorsanız işiniz zor. Yapacağınız şey kalabalık yerde çantanıza, cebinize hakim olmak."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/italya-gezi-notlarim.html", "text": "Schengen vizemin çıkmasıyla ufak bir Avrupa turu yapayım dedim ve Alttaki rotayı planlayıp sırt çantamla beraber yola koyuldum. Tabi öyle hemen yola çıkılmıyor. Önce ara uçuşlar için bir kaç gün araştırma yapıp en uygun biletler hangi günlerde varsa rotamı ve genel olarak konaklama planımı bu doğrultuda yaptım. Böylece gezi harcamalarım daha makul seviyelere indi. Ara uçuşlar için bir kere Ryanair ve bir kere de Vueling havayollarını kullandım. Diğer ulaşım araçlarım ise iki otobüs ve beş kere de tren yolculuğuydu. Gezi yazılarımda restoran adresi, tarihi bilgiler ya da o şehir hakkında nette onlarca defa yazılmış şeyleri yazmadan, gezgin birinin gözünden gezi süresince gördüklerimi, düşüncelerimi ve elimden geldiğince tüm harcamaları da yazarak gidecek olanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Öğlen 12 gibi şehre indim. Konaklamayı düşünmediğim İçin merkez bölgesini gezip genel bir İtalyan kültürünü görmek istedim. Havaalanından çıktığınızda mc cafe nin önünden şehir merkezine giden otobüsler var. Direk oraya gidebilirsiniz. Bileti otobüsten alırsanız 4 euro ama havaalanı içindeki tobacco shoptan alırsanız 3 euro. O yüzden simdi havaalanına geri donup 3 euroluk biletten alın ve otobüse geri gelin ( : Bu bilet ile 90 dakika içinde toplu taşıma araçlarını kullanabiliyorsunuz. Otobüse ya da metroya binerken bileti, makineye okutmanız yeterli. Direk merkez bölge olan toledo tarafına geçtim. Bu cadde ve çevresinin genel görünümü bildiğiniz bizim eminönü ve istiklal caddesi karışımı bir yer. Hatta araya tarlabaşını da serpiştirmişler tam olmuş. Şehre gelmeden önce okuduğum gezi yorumlarına genel anlamda katılsam da güvenlik olayını diğer arkadaşların biraz abarttığını düşünüyorum. Tamam zenciler her tarafta var, tuhaf İtalyan tipler sürekli size bir şeyler satmaya çalışıyor ama kafa sallayıp geçiyorsun. Gece yarısı arka sokaklara pek bulaşılmadığı surece güvenlik sıkıntısı yaşanacağını sanmıyorum. Şehrin genel görünümü klasik itayla şehirleri gibi eski yapılardan oluşuyor. (Bu kanıya İtalya'nin 5-6 şehrini gezdikten sonra vardım). Adamlara helal olsun tarihi her yerde korumayı bilmişler. Roma ve Floransa'da fazlasıyla müze ve benzeri yerleri gezeceğim için Napoli'de bu tip atraksiyonlara girmedim. Hem buradakilerin diğer şehirlere göre sönük kalacağını düşündüğüm hem de ekstra para harcamak istemediğim için. Maalesef İtalya gezginlere göre pek hesaplı bir Ülke değil. O sebeple harcamaları dikkatli yapıp bütçeyi sarsmamak gerek. Alışveriş için toledo bölgesinde butik gibi yerler ve mağazalar mevcut. Markalı ve tarz ürünler makul fiyatlara alınabiliyor. Yalnız sadece makul fiyatlar var geberik rakamlar yok. Tabi unutmayın gün içinde İtalya'daki mağazalar genelde kapalı. Akşama doğru dükkanlar açık oluyor ve yine aynı rahatlıkla akşam erkenden de kapanıyor. Ben tarz birisiyim, bu tip alışverişleri severim derseniz Napoli sizi alışveriş olayıyla etkileyebilir. Zaten başka da bir şeyiyle etkileyeceğini sanmıyorum. Gelinip görülmese de kaybedeceğiniz bir şey yok diyebilirim. Neyse aksam 7 gibi cagliari tren istasyonuna gelerek roma biletimi aldım ve yarım saat sonra tren hareket etti. Bilet regional olan en uygun biletti. 11 euro. Yol 3,5 saat sürüyor. Gar civarında beklerken bir pizza yiyeyim dedim. Baya lezzetli orta boy pizza ve yanında kolaya 8 euro verdim. Eğer ana caddeden sıyrılıp biraz ara sokaklara girerseniz 7-8 euroya bu tarz menülü ve lezzetli pizza yapan şirin lokantalar bulabilirsiniz. Aldığım tren bileti en ucuz sınıftan olduğu halde koltuklar ve vagon içleri beklediğimden daha iyiydi. 2. Sınıf diye hor görmeden direk regional biletlere yönelin derim. Trene binmeden biletinizi sarı cihazlara okutmayı unutmayın. Aklımda Napoli ile ilgili önemli hiç bir şey kalmadan Roma'ya geçtim. Akşam 22:00 gibi Roma'ya indim. Ayarladığım Hostel Termini tren garına çok yakın olduğu için 5 dakika yürüdükten sonra hosteldeydim. Gecelik 18 euro vererek 6 kişilik oda da kaldım. Konaklamanızı Termini tren istasyonuna yakın seçerseniz hemen hemen Roma'da gezilecek her yere yürüyerek gidebilirsiniz. Roma'nın en sevdiğim yanlarından biri de buydu zaten. Ertesi gün Collesium'u gezerek güne başladım. Yürüyerek gittiğim için çevreyi tanımak daha kolay oldu. Collesium'a giriş ücreti 12 euro. Kapıda uzun kuyruk var gibi görünse de 15-20 dakika sonra içerideydim. Burası filmlerde gördüğüm kadar heybetli çıkmadı ya da beni o kadar etkilemedi diyebilirim. İçeride ayrı bir müze daha var ve buraya giriş ekstra 5-6 euro. Tabi oraya girmedim. Gezilecek her yerini 1,5 saatte bitirdikten sonra dışarıdaydım. Girişte aldığınız bilet ile Foro Romano ve Paletino'ya da girebiliyorsunuz. Buralarda eski şehirden kalma yapı ve kalıntılarla dolu bir yer. Bizdeki efes tadında diyebilirim. Yaklaşık 1,5 saat içinde buraları da gezdikten sonra bu bölgeyi bitirdim. Yollarda ve gezme yerlerinde genelde çeşmeler mevcut. Yanınıza pet şişe alırsanız suyu buralardan doldurabilirsiniz. Tadı çok güzel olmasa da susuzluğu gideriyor. Yol üstünden su alırım derseniz ufak su 1 euro. Yani gereksiz pahalı. Merkeze doğru dönerken pizzacı arayışına girdim. Cadde üstünde pizza + içecek fiyatları minimum 10 euro. Yine ara sokaklara dalarak şirin bir esnaf lokantası buldum. Pizzayı elektrikli değil taş fırında yapıyorlar. Birkaç çeşit peynirli ve domatesli pizzaya içecekle beraber 7 euro verdim. İtalya için hesaplı bir rakam diyebilirim. Ama pizzaları gerçekten çok çok iyi. Orada yedikten sonra bizdeki pizzaların; üzerine transparan sucuk koyulmuş ekmek hamuru olduğunu anlıyorsunuz. Aşk çeşmesi her zaman kalabalık olan bir yer. Önünde oturup milleti seyretmek bile insana zevk veriyor. Yaklaşık 1 saat burada durup hem dinlenip hem de birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra geze geze hostele doğru dönüyorum. Gece dışarı çıkıyorum ama Roma'da gece hayatı yok. Araştırdığım kadarıyla bir tane gece klubü var ama gece hayatı demek gece klübü demek değil. Vakit geçirecek pek bir yer bulamadıktan sonra hostele geri dönüp odadakilerle takılmaya devam ediyorum. Eğer kaldığınız odada ya da ortak alanlarda birileriyle tanışma fırsatı var ise hiç çekinmeyin. Hostel sakinleri muhabbete açık olur. Böylece farklı kültürlerden gelmiş insanlarla tanışıp, kaynaşma fırsatını yakalamış olursunuz. Öyle ki bazı zamanlar hostel ortamının güzel olması sebebiyle konaklamamı 1-2 gün uzattığım bile oluyor. Ertesi gün tam günümü Vatikan ve Vatikan müzesine ayırıyorum. Bazı yazılarda buraların yarım günde gezileceğini okuyabilirsiniz ama bence kalkıp Roma'ya gitmişken sadece Vatikan için bir tam gününüzü ayırıp doyasıya, dinlene dinlene gezin derim. Çünkü Roma'da hatta belki de İtalya'da beni en çok etkileyen yer Vatikan'dı diyebilirim. Burayı sindire sindire gezmek gerek. Vatikan'a giriş ücretsiz ama girişte ciddi bir kuyruk var. Ben nasıl oldu anlamadan kendimi 5-6 Japon turistin arasında buldum. Asyalıları hep sevdiğim için bunlar bir şey biliyordur diye peşlerine takıldım. Meğersem onlar turist grubuymuş ve öncelikli giriş hakları varmış. Nasıl olduysa Japonlarla beraber bende x-ray cihazından geçerek 5 dakikada Vatikan'ın içine girdim. Bunu isteyerek yapmadım ama en az bir saat vakit kazanmış oldum. Direk Vatikan kilisesinin kulesine çıktım. Merdivenle çıkarsanız 5, asansörle çıkarsanız 7 euro. Tabi ki her gezginin yapacağı gibi 5 euroluk bileti tercih ettim. Önceki yazılarda yürüyerek çıkmanın çok zor olduğunu okumuştum ama ben yürümeye alıştım mı nedir bilmiyorum bana hiç zor gelmedi. Birazcık terliyorsunuz o kadar. Eğer kapalı alan korkunuz var ise tepeye çıkmanızı önermem çünkü merdivenlerin bazı yerleri iki kişinin bile geçemeyeceği genişlikte. İlk çıkış noktanızdan yani kubbeden, kilisenin içine üstten bakıyorsunuz. Çok ciddi bir yükseklik ve alttaki insanların karınca gibi görünmesi insanı baya etkiliyor. Alttaki videoda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Sonra kuleye doğru tekrar tırmanıyorsunuz. Buradan Roma manzarası çok iyi. Hem Vatikan'ın meşhur bahçelerini görebilir hem de şehre kuşbakışı bakabilirsiniz. Daha sonra aşağıya doğru inişe geçip yukarıdan baktığım kilisenin içine giriyorum. Kilise çok büyük. Şimdiye kadar gördüğüm en iyi kilise Ayasofya derken bu düşüncem artık değişiyor. Vatikan kilisesindeki eserler, duvar süslemeleri, ortamdaki ahenk beni çok etkiliyor. Yaklaşık 1,5 saatimi içeriyi gezerek ve dinlenerek geçiriyorum. Duvarlardaki resimler inanılmaz iyi. Aynı şekilde heykellerde öyle. Girişte sağdaki Mikelanjelo'nun şimdiye kadar imzaladığı tek eseri olduğu söylenen Meryem Ana ve kucağında İsa heykeli gerçekten etkileyici. Meydana doğru geçip biraz oturarak çevreyi seyrediyorum. Dinlendikten sonra Vatikan müzesi girişindeyim. Şaşılacak şekilde burada kuyruk yok. Giriş ücreti 16 euro. İçeriye girip yavaş yavaş odaları gezmeye başlıyorum. Müze genel olarak 6-7 bölgeden oluşuyor. Pek müzeci biri olmasam da eserleri görmek çok etkileyici. Hele ki tavana yapılan resimler inanılmaz derecede iyi. Duvarlara yapılan heykel resimlerinde ışık ve gölgeler öyle bir kullanılmış ki bunlar heykel mi yoksa resim mi ayırt edilemiyor. En son yer olan Sistine Şapeline geldiğinizde zaten yuh, bu kadar da değil diyorsunuz. Mikelanjelo'nun bilindik eserlerini orijinal olarak görmek insana ayrı bir zevk veriyor. Bu müze için başka bir şey yaz mayacağım. Çünkü burası ne yazarak nede fotoğraf ve videolarla idrak edilecek bir yer değil. Eğer Roma'ya gelirseniz muhakkak buraya uğrayın. Vakit probleminiz varsa boş verin Collesium'u direk buraya gelin derim. Müze'den çıktıktan sonra artık hangi müze beni bu kadar etkileyebilir ki diyorsunuz. Ve öyle de oluyor. Floransa'da uffizi müzesini de geziyorum ama Vatikan Müzesi gibi etkili olmuyor. Gece hayatı olmadığı için hostelde takılıp kaynaşmaya devam. Merkez bölgedeki kilise, meydan, çeşme ve gezilecek yerlere hiç değinmiyorum. Zaten araştırsanız da araştırmasanız da hepsinin önünden bir şekilde geçiyorsunuz. Kiliselere giriş zaten ücretsiz. Alın elinize bir Roma haritası, salın kendinizi sokaklara her yere yürüyerek geze geze gidersiniz, metroya bile gerek yok. Roma için iyi planlanmış 2 gece 3 gün yeterli olur ama baya yorulursunuz. Benim tavsiyem 3 gece kalıp rahat rahat gezilmesi olur. Daha sonra Floransa'ya doğru devam ediyorum. Yine en ucuz bileti veren Regional vagondan biletimi alıyorum. 20 euro. Tren biletlerinde koltuk numarası olmuyor. Kafanıza göre bir yere oturuyorsunuz. Binmeden önce sarı cihazlara biletiniz okutun. Arada yapılan kontrollere denk gelirseniz boş yere ceza ödemek zorunda kalmayın. İstasyondan hostele yürümem 15 dakika sürüyor. Bu sırada Floransa'yı da tanımaya çalışıyorum. İlk izlenimim; Floransa Roma'ya göre daha ağır ve eskiyi hatırlatıyor. Sonraki günlerde bu düşüncem daha da pekişiyor. Normalde Floransa'da 1 gece 2 gün kalmayı planlarken Hostelin ve ortamın güzelliği sayesinde konaklamamı 2 gece 3 güne çıkarıyorum. Hostelin geceliği 3 kişilik odada 1 kişi 35 euro ve kahvaltı dahil. Biliyorum bir gece için bu para çok ama hostelin sunduğu imkanları görseniz 5 yıldızlı otele değişmezsiniz. Bir akşam canlı jazz müzik yapılması ve ertesi akşamda tiyatro gösterisinin olması sanırım bu ücret için fazlasıyla yeterli. Videoyu izleyince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksanız. Gezmeye Mikelanjelo tepesine çıkarak başlıyorum. Galiba Floransa'yı yukarıdan görebileceğiniz en iyi yer burası. Bir tane bile yeni bir yapının ya da manzarayı bozacak hiçbir binanın olmaması insanı şaşırtıyor. Ülkemize göre her şeyin pahalı olduğu İtalya'da bu tepeye çıkmanın ücretsiz olması ise ayrı bir güzellik. Sonra yine yürüyerek meşhur Ponte Vechio köprüsüne doğru gidebilirsiniz. Ara sokaklarda antika, mücevher ve hediyelik eşya satan yerler var. Aynı şekilde köprü içinde de ufak dükkanlar mevcut. Merkezde biraz daha dolanıp gördüğüm meydan ve Kilisleri geziyorum. Yorulduktan sonra yine arada derede bir şirin pizza dükkanı bulup orta boy bir pizza ve içeceğe 6 euro veriyorum. Bahsettiğim pizza bir kişiye fazlasıyla yetiyor. Eğer yine ana caddelerde yiyeyim derseniz bir kişi 10-12 eurodan aşağıya çıkamazsınız. Gece hayatı burada da pek hareketli olmadığı için hostelde takılmaya devam. Zaten Hostel'deki etkinliklere dışarıdan İtalyan'larda ücret ödeyerek katılabiliyor. Ve içerisi full İtalyan'larla dolu oluyor. Yani gece gezmesi sizin ayağınıza geliyor. Canlı jazz müziği dinleyip ortamdakilerle kaynaşıyoruz. Ertesi güne uffizi müzesini gezerek başlıyorum. Buraya giriş 11 euro. Eğer bileti on-line alırsanız sıra beklemeden girebiliyorsunuz ama o zaman fiyat 15 euro oluyor. Tabi ki her gezginin yapacağı gibi bende 1 saat sırada bekleyip 11 euroluk bileti tercih ediyorum. Müzeyi hiç anlatmayacağım. Floransa'ya giderseniz muhakkak bu müzeye girin derim. Sadece medusa eserleri için bile girmeye değer. İtayla gezim boyunca para vererek girdiğim son yer burasıydı. Artık bu kadar kilise, tarihi eser, müze, heykel vs yeterliydi. Floransa sokaklarında dolaşmak zaten açık hava müzesi gibi bir şey, bu bile insana yeterli gelebiliyor. Akşam İtalyan konuklar ve Hostel sakinleriyle beraber sahne şovunu izleyerek geceyi bitiriyorum. Sabah kalkıp meşhur Pisa kulesine doğru yola koyuluyorum. Tren bileti 8 euro. Floransa'dan ciddi şekilde etkilenerek ayrılıyorum. Eğer tarihe ve sanata ilgiliyseniz Floransa size büyüleyici bir yer gelebilir ve bana yeten 2 gece 3 gün size kesinlikle yetmez. Pisa'da indiğiniz istasyonun hemen önünden belediye otobüsüne binerek direk pisa kulesine gidebiliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam bilet 1 euroydu. Eğer biletinizi durağın oradaki bilet makinesinden değil de otobüs şoföründen alırsanız biraz daha fazla para veriyorsunuz. O sebeple bilet makinesinden almaya devam. Eğer Pisa kulesi gezinizi 90 dakika içinde bitirebilirseniz ki bence bitirirsiniz aynı bileti istasyona geri dönerken de kullanabilirsiniz. Otobüse binince biletinizi içerdeki makineye okutmayı unutmayın. Meşhur Pisa kulesi harbiden baya yamukmuş (: Önünde, kuleyi tutuyormuş gibi fotoğraf çektirmeye çalışanları izlemek çok keyfili. Ben normal bir şekilde fotoğraf çektirerek kulenin etrafını dolanıyorum. Yanda bir tane müze var ama içeride kayda değer bir şey olmadığını okuduğum ve artık müze tarzı yerlerden sıkıldığım için hiç girmeden burayı es geçiyorum. Yaklaşık yarım saat vakit geçirdikten sonra tren istasyonuna geri dönüyorum. Şimdiki yolculuk Cenova. Tren bileti 19 euro. Burada şöyle bir şeyi keşfettim. Tren bileti satışı yapan 3 tane firma/vagon ismi var ve en ucuzu regional olan. Hepsinin biletini aynı makineden alıp hareket ve fiyat detaylarını görebiliyorsunuz. Bu sefer bir de lüks trene bakayım derken \"ekonomi promo\" diye bir seçenek gördüm. Onu seçtiğimde bilet ücreti regional olanla aynı fiyattı. Tabi direk onu aldım. Hem daha hızlı gidiyor hem daha konforlu. Bu olayı İtalya'daki son duraklarımda keşfetmem pek iyi olmadı ama sizin aklınızda bulunsun bilet alırken üst kategoriye bakıp, \"ekonomi promo\" bileti var mı diye bir yoklayın. Tren istasyonundan hostele doğru yürümeye başladım. Daha önce ara sokakların labirent gibi olduğunu okumuştum ama insan, sokakların içinde kaybolmadan bunu idrak edemiyormuş onu anladım. Elimde harita olduğu halde sokakların arasında kaybolup, peyniri arayan fare gibi dolandım durdum. O sırada nasıl bir sokağa girdiysem (Sokak dediğime bakmayın 2 kişi yan yana zor yürür) siyahi ablalar yanaşıp gündüz vakti iş peşinde olduklarını gösterdiler. Sırtta çanta, bir yardan yağmur yağıyor, bir yandan etraf hiç tekin değil. O sırada kafamdan aşağıya bir kova su yedim. Yukarı baktım ama kimin attığını anlamadım. Gerçi anlasan ne olacak zaten her köşe başında tuhaf tipler var ve hiç iyi bakmıyorlar. Kimisi gelip uyuşturucu madde satma peşinde kimisi ise kadın. Bu ara sokaklarda dolanmak pek mantıklı değil diyerek kendimi en yakın ana caddeye attım. Gördüğüm genç birine gitmek istediğim bölgeyi sorup ne tarafta olduğunu öğrenerek yola devam ettim. Bu sefer hostel değil de bir guesthouse yerleşmiştim. Gecelik ücret 28 euro, özel oda, kahvaltı dahil ve en merkezi konumda. Burada da hostelde kalmayı tercih ederdim ama güzel olan hostellerde maalesef yer yoktu. Rezervasyonu son güne bırakmamak gerekiyormuş bunu bir kez daha anladım. Cenova gezdiğim diğer İtalyan şehirlerine göre çok daha şirin bir yer. Her ne kadar ilk yaşadıklarım pek iç açıcı olmasa da şehir kendini sevdiriyor. Burada 1 gece kaldığıma pişman oldum. Cenova'nın hakkı bence minimum 2 gecedir. Şehri, sokakları gezerek başladım. Yine arada derede gördüğüm şirin bir pizzacıda 6 euroya pizza + içecekle karnımı doyurdum. Her gün pizza yemiş olsam da adamlar o kadar iyi yapıyor ki hiç bıkmıyorsun her gün her gün yine yeniyor. Cenova'yı sadece Nice'e geçiş olarak kullandığım için burada pek gezme, şehri tanıma fırsatım olmadı. Zaten akşam 10 dan sonra sokaklarda ne insan ne de bir hareket göremiyorsunuz. İstanbul'un kalabalıklığına alışmış biri olarak bu durum bana halen tuhaf geliyor. Sabah kalkıp Nice'e geçmek için yola koyuldum. Cenova'dan direk Nice'e tek trenle geçilmiyor. O sebeple İtalya-Fransa arasındaki sınır bölgesi olan Ventimiglia'ya 9 euro ödeyerek tren biletimi aldım. Yolculuk kısa sürüyor. İndikten sonra Nice'e gitmek için 7 euro ödeyerek yeni tren biletimi alıyorum. Trene biniyorum ve artık Fransa'dayım. Şehir değiştirir gibi ülke değiştirmek ve hiçbir pasaport kontrolü olmaması büyük kolaylık. Gezdiğim yerlerin ortak noktası; eski şehrin ve tarihin hep korunmuş olmasıydı. Sokaklarda gezmek bile insana ayrı bir zevk veriyor. Bizim alışık olmadığımız bir kültürleri var. Neredeyse sürekli elinde köpekle ya da köpeklerle dolaşan birilerini görüyorsunuz. Bu evcillerle markete ve mağazalara girmek serbest. Yani hayvan dostu bir ülke diyebilirim. Ufak araba ve bisiklet kullanımı çok yaygın. Neredeyse her yol kenarında özel bisiklet yolu var. Yayalar her zaman öncelikli. Bunlara imrenmemek elde değil. Çok çok iyi pizza yapıyorlar. Şimdiye kadar yediğiniz pizzaları unutun derim. Tabi İtalya'da her şey güllük gülistanlık değil. Biraz da olumsuz yönlerinden bahsetmek gerek. Öncelikle gündüz vakti en işlek caddedeki mağazalar bile kapalı olabiliyor. Bazen fark ediyorum turistler alış-veriş yapmak istiyor ama mağazalar kapalı. Yemek yiyecek olsanız bile açık restoran bulmakta zorlanıyorsunuz. Düşünün istiklal caddesinde mağazanız var ama saat 14:00 gibi kapalı. Buna anlam vermek çok güç. Akşam üzeri açılan mağazalarda tekrar 20:00 gibi kapanıyor. Hatırı sayılır ülke gezmiş olsam da bu kadar rahat çalışan bir millet daha görmedim. Diğer yandan ülkede evsiz sayısı da çok fazla. İnsanlar sokaklarda yaşıyor. Bundan mıdır bilemiyorum ama ara sokaklar afedersiniz tuvalet kokuyor. Gittiğim yerlerde özellikle yürüyerek tüm sokakları gezmeye çalıştığım için bunu her şehirde gördüm. Hatta Cenova'da bir temizlik görevlisinin pis koku gitsin diye binanın dış köşelerini özel bir suyla ilaçladığına da şahit oldum. Ve yine Cenova'da gördüğüm şu olayı anlatmasam olmaz. Bildiğiniz geniş, işlek bir sokakta yürürken adamın biri, eşinin kolundan ayrılarak duvar dibine gidip küçük tuvaletini yaptı, sonra geri eşinin koluna girip yoluna devam etti. Güpegündüz, etraf insan kaynıyorken bu kadar rahat davranmaları, sokağa tuvaletini yapmaları bize göre baya bir ters. Başkası anlatsa inanmam ama insan görünce daha da bir şaşırıyor. Başka bir olumsuz yanı da ülke bize göre baya pahalı. Adamlar 1 euroyu 1 TL gibi kullanıyor. Aslında bu durumdan konuştuğum tüm İtalyanlarda şikayetçi. Her şey onlara da pahalı geliyor. Tanıştığım gençler üniversite bitirince direk başka ülkeye gitme peşindeler. Burada iş yok, iş olsa bile maaşlar çok düşük diyorlar. Yani İtalya, gezmek için güzel ama anladığım kadarıyla çalışıp orada yaşamak için pek çekici bir yere benzemiyor. Büyük ihtimal İtalya'da bulunduğum şehirlere tekrar gelmem diyerek Nice'e devam ediyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kadin-basina-dunyayi-gezmek.html", "text": "+ İsviçreliyim. Üniversiteye bu yıl başlayacağım. 18 Yaşındayım. + Geneli Kosta Rika'da geçti. Çünkü 4 hafta bir ailenin yanında ispanyolca kursu aldım. 4 Hafta da yağmur ormanlarında bir otelde gönüllü olarak çalıştım. Buradan sonra kısa bir Nikaragua gezisi yapacağım, sonra da İsviçre'ye dönüş. + Bazen sokakta laf atıyorlar, onun haricinde kötü birşey yaşamadım. + Latin Amerika'da gezecek kadar öğrendim. Seneye bu bölgeye tekrar geleceğim. Neyse, sadede gelelim. En çok aldığım mesajlardan biri de \"kadın başına gezmeye cesaret edemiyoruz\" du. Yolda tanıştığım tek başına gezenlerin en az yarısı kadın gezginlerdi. Bence bu tip şeyler söyleyerek hem kendinizi hem de hemcinslerinizi küçük görmeyin. Kaciriyorlar da zaten. Basiniza gelmemiş meseleleri basit veya yok sayamayiz. Dolmuşa tek başına bindiği için vahşice öldüren Özgecan Aslan'ı gördü bu ülke. Dolayısı ile korkmak için yeterli neden var. Korkmadan, yaşayabilenler aslında olağanüstü bir çabanın içindeler aynı Türkiye'de insanca yaşamaya çalışan kadınlar gibi. Sizin gibi ve eklediğiniz örnekler gibi gezginler çoğaldıkça, kadın-erkek ayrımı yapmadan 'yurtdışında uzun gezilere çıkmak' zaman içinde daha olağan karşılanacaktır. 47 yaşındayım, emekliyim, 3,5 ay oldu, yalnız geziyorum, Meksikadan başladım, Nikaragua/ Omatepe'deyim. Yazılarından çok faydalanıyorum öncelikle çok tesşekkür ederim. Umarım yolda bir yerde sizi yakalar, bir yemek ısmarlar borcumu öderim. Ben yola çıktıktan sonra Türkiye'de onlarca kadın öldürüldü, Ankaranın göbeğinde canlı bombalar patladı, uçaklar düşürüldü, Suriyeli göçmen meselesine girmiyorum bile. Ailem benim için değil ben onlar için endişeleniyorum. Tehlike insan için var, bunun kadını erkeği yok, öncelikle bunu ortaya koymak lazım. Ve ne yazık ki bizim ülkemiz en tehlikeliler listesinde üst sıralarda. Bu durumu düzeltmek de önce devletin sonra bizlerin sorumluluğu. Buralarda gezerken gördüğüm bir nokta var, turizmi çok önemsiyorlar ve bunun için benim güvenliğimi benden çok düşünüyorlar. Hostelden çıkarken çantanı vücuduna sabitle diye uyarıyorlar ya da yolda polis ben kamerayı sallaya sallaya gezerken gelip koluma bağlıyor. Çünkü bir kötü olayın binlerce iyiyi bir anda götüreceğinin farkındalar. Bu bilincin bizde de oluşacağı günlerin umudunu taşıyorum. Son söz olarak da; yola çıktığım için çok mutluyum ama keşke daha gençken param ve zamanım olaymış diye de hayıflanıyorum. Bizim sadece kadınlarımız değil gençlerimiz de yok yollarda. En çok avrupanın, amerikanın gençlerini güle oynaya gezerken görünce ülkemin gençleri adına kıskanıyorum. Umarım bir gün bizim gençlerimiz de bu yolların tozunu attırırlar. O zaman ülkemizde de bir çok şeyin daha iyiye gittiğini görüp, şaşırırız. Kendimi tanımladığım konuya parmak basmışsınız. Rotasız Seyyah kimdir bölümünde şu yazıyor; zengin olmadan hatta dosdoğru parası da olmadan gençken dünyayı gezmeye çalışan biri. Bakalım becerebileceğim inşallah."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kambocya-gezi-notlarim.html", "text": "Ülkeye hava yoluyla giriş yapacaksanız e-vize almanız işlemleri hızlandırabilir ama kara yoluyla girecekseniz bence e-vize gereksiz. Çünkü sorgu sual yok, iki dakikada veriyorlar vizeyi. Duruma göre damga parası adı altında 1-2 usd rüşvet talep ederler onu da verir geçersiniz. E-vize alacaksanız bu adrese girip formu doldurun, ödemeyi yapın, iki iş günü sonra vizeniz mailinizde. Sonra onu print edip yanınıza alın o kadar. Öyle güvensiz ülke laflarına bakıp hiç gözünüzü korkutmayın. Tek başıma 2 haftamı geçirdim. Tüm yolculuklarımı kara yoluyla yaptığım halde en ufak bir güvenlik problemi yaşamadım. İngilizce bilme oranı bir hayli yüksek. O yüzden dil ile ilgili bir problem yaşamazsınız. Gezimi 2013 eylül ayında yaptım. Türkiye'den Kamboçya'ya direk uçak bileti olmadığı için Qatar Hava Yolları ile Bangkok gidiş dönüş biletimi alarak geziye başladım. Sadece bir iki kez yağmura yakalandım. Çok şiddetli yağsa da en fazla 5-10 dakika sürüyor sonrasında ortalık güllük gülastanlık. Hava yağmurlu olur, kötü olur gibi düşüncelere kapılıp tatil planınızı değiştirmeyin derim. Muhtemelen Tayland'dan kara yoluyla ülkeye gireceksiniz. Bangkok'tan Siem Reap'e gelirseniz otobüs biletleri ortalama 12 usd. Eğer Pattayadan Koh Hong'a girerseniz bilet fiyatları yine aynı 12 usd civarlarında. Kamboçya sınırından sonra diğer aracı beklerken muhtemelen otobüsün gelmesine 2-3 saat var, isterseniz taxiyle 3-4 kişi birleşip gidebilirsiniz diyen birileri çıkar. Kişi başı 3 usd ye taxiyle diğer aktarma yerine gidebilirsiniz. Ama yine orada da otobüsün gelmesini bekleyeceksiniz. Kara yolu biraz çetrefilli olsa da maceralı geçeceği kesin. Genel itibariyle ülkenin kara yolu maalesef berbat. Haritada 150-200 km gördüğünüz yolu otobüs ile 6-7 saatte gitmeniz muhtemel. Bazı yollar asfalt bile değil, otobüsün altı vuruyor o derece fena. Ülke'ye girdikten sonra sim kart alabilirsiniz. Kart bedeli 2 usd civarı. 2 usd lik de kontör yükleyerek ortalama 1-2 hafta interneti kullanabilirsiniz. Genel itibariyle telefon her yerde çekiyor ve çok ucuz. Gördüğüm çoğu otel ve restoranda wi-fi var. İnternet konusunda şaşılacak kadar iyiler. Kamboçya sınırından sonra ilk durak yerim burasıydı. Sihanoukville ülkenin denize kıyısı olan tek turistik bölgesi. Eğer ben kafa dinleyeyim derseniz Ochheuteal Beach deki bungolovları tercih edin. Denize sıfır olanları gecelik 10 usd civarına bulabilirsiniz. Tuk tuk ile 10-15 dakikaya merkez tarafına gitmek mümkün. Duruma göre 1-2 usd motorcuya verirsiniz. Ama yok ben merkezde kalayım derseniz denize yakın hostel ya da guesthouse gibi yerlerde 12-13 usd ye gecelik kalabilirsiniz. Konaklama için illa rezervasyon yapıp gitmenize gerek yok, çok fazla otel ve bungolav olduğu için rahatlıkla kesenize göre bir yer bulursunuz. 15 gün boyunca hiç rezervasyon yapmadan gittiğim yerlerde otel ya da hostel bulmak için hiç sıkıntı yaşamadım. Sahildeki restoranlarda karnınızı doyurmak isterseniz 3-5 usd ye deniz manzarası eşliğinde yemeğinizi yersiniz. Yok ben para harcamayayım sokaktan ya da ara sokaklardaki mekanlardan yerim derseniz 1-3 usd ye tıka basa doyarsınız. Deniz ve kumu güzeldir. Gece hayatı sahil tarafında hareketli geçer. Sabaha kadar müzik durmaz. Mekanlarda bira 0,5 usd, mojito 1-2 usd dir. Rakamları hep dolar olarak yazıyorum çünkü kendi paralarından çok usd yi kullanıyorlar. Restoran, otel, müze ve alış-veriş yapılacak her yerde fiyatlar usd dir. Çarşı pazar sevenler için hem gündüz pazarları hem night marketler yeterince mevcut. Pazarlık tabi ki olmazsa olmaz. 10 usd dediği şeyi 4-5 usd ye ya da duruma göre 2-3 usd ye bile alabilirsiniz. Ülkede genelde her şeyi uygun fiyata almanız mümkün. Masaj salonları hem iyi hem de hesaplıdır. 1 saat ayak masajı ya da body masajını 4-5 usd ye yaptırabilirsiniz. Ayak masajını muhtemelen yaptırırsınız, sonraki gün de Japon masajını tavsiye ederim. Sert ama etkilidir. Sihanoukvilleden minivan/minibüs ile Phnom Penh'e yani başkente geçtik. Geçtik diyorum çünkü sınırda tanıştığım bir arkadaşla beraber geziye 7-8 gün beraber devam ettik. Klimalı minivan için 10 usd bilet parası verdim. 6-7 saat süren yolculuk otobüse göre daha konforluydu. Daha önce konum olarak belirlediğim merkezi bir bölgeye tuk tukla geçtik. Geceliği 14 usd ye temiz bir guesthouseda oda tuttum. Başkentin en bilindik yerleri killing fields yani ölüm tarlaları ve soykırım müzesidir. Aslında her ikisine de gitmeyin, gidip de insanlığımızdan utanmayın, o iskeletleri, işkence aletlerini görmeyin diyeceğim ama maalesef başkentte gidilip görülecek başka alternatif yok. Otel önünden ayarladığımız tuk tuk ile ölüm tarlalarına, soykırım müzesine ve bir iki budist tapınağa gitmek için toplam 5 usd ye anlaştık. Kraliyet sarayı gibi bir yer daha vardı, orası da gezilebilir ama benim gittiğimde giriş saati geçmişti. Bu ölüm tarlalarında ve müzede neler olduğunu uzun uzun yazmayacağım, google da fazlasıyla bilgi var. Kısaca 1975 yılında iktidara gelen Pol Pot sayesinde kızıl khremler ülkede soykırım yapıyor. Yaklaşık 2 milyon insan katlediliyor. Ama katletme şekilleri inanılır gibi değil. Yeryüzünde bundan daha canavarca, vahşet içeren planlı, programlı bir öldürme şekli var mıdır bilemiyorum. Buraları gezdikten sonra gördükleriniz 1-2 gün aklınızdan çıkmayacak, hazırlıklı olup gidin. Şehir merkezinde İzmir'in kordon boyu gibi bir ana caddesi var. Restoran, cafe ve gece kulüpleri genellikle bu caddenin çevresinde yer alıyor. Burada lüks restoran ve cafeleri bulmak mümkün. Fiyatlar Kamboçya standartlarına göre bir hayli yüksek. Yemek fiyatları kişi başı 7-10 usd civarlarında. Tabi ufak bir arayışla ara sokaklara dalarak daha uygun alternatifler bulabilirsiniz. Yazının başında ülkede güvenlik sorunu yaşamadım demiştim. Şimdi bahsettiğim bu ana caddede yani iskele yolunda güzel güzel restoranlar ve gece kulüpleri mevcut. Buralarda istediğiniz gibi takılabilirsiniz. Ama geç saatlerde ben birde şu arka sokaklara gideyim derseniz işte o zaman iyi yapmazsınız. Arka sokaklarda pek aydınlatma yok. Ana caddeden iki dakika yürüyerek bu kadar güvensiz yere nasıl düştüm diye şaşırırsınız. O taraflara pek bulaşmayın. Fakirliğin zirve yaptığı bir ülkede yine de tedbiri elden bırakmayıp ana caddelerden şaşmamak gerek. Ama gündüz problem yok, rahat rahat gezebilirsiniz. Normalde başkentte 3 gün kalmayı planlıyordum ama şehri gördükten sonra bir günün yeterli olacağını düşünerek ertesi sabaha Siem Reap'e gitmek için 12 usd ye otobüs biletlerimizi aldık. Eğer zaman sıkıntınız varsa başkent için iyi planlanan bir 24 saat yeterli olacaktır. Başkentten buraya yolculuğumuz 5-6 saat sürdü. Yol tek şerit olsa da en azından hep asfalttı. Siem Reap'e ulaştıktan sonra yine daha önce belirlediğim merkezi bir konuma tuk tuk kiralayarak geldik. 12 USD ye güzel bir guesthouseda klimalı, ferah bir oda tuttum. Biraz dinlendikten sonra bir tuk tuk şoförü ile bizi gün boyunca tapınaklara götürmesi karşılığında anlaştık. Verdiğimiz para yanlış hatırlamıyorsam 7-8 usd civarıydı. Tapınaklar bölgesinde 12-13 tane tapınak var. Ve tapınaklar arasını yürüyerek gezmeniz mümkün değil. Ayaklarına güvenen bisiklet kiralayıp da gezebilir. Tuk tuk şoförlerinin elinde tapınaklarla ilgili harita ve bilgiler mevcut. Hangilerine gitmek istediğinizi söyleyip ona göre pazarlık yapıyorsunuz. Tapınaklar bölgesine giriş günlük 20 usd, 3 günlük alırsanız 40 USD. Biz günlük alıp Angkor Wat'a doğru yolumuza devam ettik. Buraya yaklaşık 2 saat ayırmıştık. Ama tapınaklar o kadar büyük ki hepsini gezeyim göreyim, detaylı inceleyim derseniz haftalık bilet alıp buraya her gün gelmeniz lazım. 6-7 günde anca bitirirsiniz. Tarihsel detaylara girmeden çok otantik ve büyüleyici yerler olduğunu söyleyebilirim. Tapınaklardaki işçilik ve görsellik inanılmaz güzel. O tarihte bu kadar devasa şeyler nasıl yapılmış şaşırmamak elde değil. Daha sonra Tomb Raider filminin de çekildiği yüksekliği 65 metreyi bulan ağaçların olduğu tapınağa geçtik. Burası hayatımda gördüğüm en otantik yerdi. Ağaçların oluşumu, köklerinin tapınak duvarlarının üstünden sarkması, bir yandan kuş sesleri, ruhani bir ortam. İnsana bir aydınlanma gelecekse sanırım gelme yeri burasıdır. Siem Reap'in merkez bölgesinde restoran ve cafeler, barlar sokağı, masaj salonları, night marketler ne ararsan var. Fiyatlar yine genel itibariyle uygun. Cadde üstünde güzel bir meksika restoranında 7-8 usd ye çok iyi bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Ara sokaklarda ya da yerel restoranlarda bu rakamlar daha da aşağıya iniyor. Kamboçya kendi üretimi biberleriyle de meşhurdur. Baharat sevenler için ideal bir yer. Çantanızda yer varsa muhakkak kırmızı ve karabiber almadan dönmeyin derim. Daha sonra Bangkok'a gitmek için night bus biletimi satın aldım(12 USD). Yolculuk 4 saat sürüyor ve yol öncekilere göre daha iyi. Kamboçya sınırı sabah 7 de açıldığı ve otobüs de sabah 6 da sınıra geldiği için yaklaşık 1 saat sınır görevlilerinin gelmesini bekledik. Ülkeye giriş-çıkış geceden sabah kadar kapalı. Tuhaf bir durum. Bangkok tarafına geçince sanki Paris'e gelmiş gibi oluyorsunuz. Pasaport kontrolünde beklediğiniz yer klimalı, kapalı ortam. Kamboçya tarafındaki ise bırakın klimayı kapalı ortam bile değil. Oranın nemi sıcağında dışarıda beklemek biraz can sıkıcı oluyor. Ufak tefek olumsuzluklar olsa da Kamboç'ya efsane bir yer. Ülke bozulmadan, daha fazla turistlik bir yer haline gelmeden muhakkak gidilip görülmeli. Çok güzel ve bilgilendirici bir gezi yazısı olmuş, elinize sağlık. Rica ederim. Şimdiden yolunuz açık olsun. Balayini gecirmek istediğim bir yer Kamboçya.. verdiğiniz bilgiler şahane.. seneye planladigimiz gezi simdiden aydinlandik.. Kamboçya ya Türkiye den ilk gidişte nereden, nasil ve hangi fiyatlarla gittiginizi de aciklarsaniz cok sevinirim. Teşekkürler.. Balayı için özellikle Sihanoukville çok iyi bir yer. Denizi ve plajları çok güzel. Tabi bir de fiyatlar çok uygun. Ben Bangkok'a inip ondan sonra kara yoluyla devam etmiştim. Türkiye'den aktarmasız Bangkok'a bir tek THY gidiyor. Eğer önceden bilet alırsanız 1.600 TL civarına bulma şansınız var. Qatar Airways'de bazen güzel kampanyalar yapıyor, onu da es geçmeyin derim. Yok milyoner çocukları değildir de herkesin bir yazma tarzı var. Bir gezi yazısında neyi görmek istiyorsam o şekilde yazıyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kogui-yerlileri.html", "text": "Kogui Yerlileri Colombia'nın kuzeyindeki Sierra Nevada dağlık bölgesinde yaşıyorlar. Bu bölgelere izinsiz ve rehbersiz girmek pek mümkün değil. Köyleri ziyaret ettiğinizde de öncelikle köy liderinden izin almalısınız. Köyde yabancıların kalmasına pek sıcak bakmasalar da yine liderle konuşup, icabında köye maddi yardım yaparsanız bir şansınız olabilir. Seyviaka köyünde bir gece kalmam için 15.000 Peso(5 usd) vermiştim. 13 Yıl önce kurulan bu köyde şimdiye kadar benden başka yabancı hiç kalmamış. Ayrıca köylere girişte de yine yardım maksatlı 4-5 usd vermeniz gerekebilir. Bu Sierra Nevada bölgesi yaklaşık 40 km uzunluğundaki bir dağlık alan. En yüksek noktası 5.000 metreye kadar uzansa da zirvede herhangi bir köy yok. Genelde Dağın etekleri ve orta bölgelerinde yaşıyorlar. Bazı köylere gitmek için 2-3 gün yürümek gerekebiliyor. Ayrıca bu bölgelerde sadece Kogui değil Arsarios, Arhuacos ve Kankuamos yerlileri de yaşıyor. Buralarda ilk yerleşim, İspanyolların işgalinden sonra başlamış. Kimisi 300 yıl, kimisi 400 yıl önceydi diyor. O sebebledir ki; bazı yerlilerin isimleri ispanyolcadan gelme, bazılarının ise Kogui dilinden. Kogui yerlileri için diğer önemli bir bölge de Park Tayrona. Bu park deniz kıyısında ve Sierra Nevada'nın da hemen yanında yer alıyor. Her yıl bir ay süreyle bu park turistlere kapatılıyor. Sebebi bir ay boyunca yerlilerin orada ayin yapması. Köy liderlerine \"mamo\" deniliyor ve onu anlamak için şapkasını görmeniz yeterli. Çünkü fotoğraf ve videolarda gördüğünüz mamonun şapkasını başka bir yerli takamıyor. O şapka sadece mamolar için. Civardaki her köyün de bir tane mamosu var. Bir de büyük mamo var ki işte o adam tüm köy liderlerinden sorumlu. Büyük mamo tavuk ve balık dahil hiçbir şekilde et yemiyor ve tek başına yaşıyor. Bu mamolar şaman olmasa da onlara göre daha kuvvetli hisleri ve güçleri olduğu söyleniyor. Mamolar henüz küçük yaştayken ileride mamo olacakları anlaşılırmış. Ve çocukken yıllarca hiç dışarı çıkmadan mağarada yaşarlarmış. Kimisi bu süre için 7 yıl kimisi ise birkaç yıl diyor. Şamanlar gibi demiştim ya büyük mamo için çok enteresan şeyler de söyleniyor. Önünde yanan ateşi tek el hareketiyle söndürebilir, bir kova içindeki suyu elini kovanın yarım metre üzerine götürüp, suyu kovadan çıkartıp, havada gezdirebilir gibi doğa üstü güçlerinin olduğundan da bahsediliyor. Bazı ayinlerini çıplak yapar ve boyut değiştirip leopar, kaplan ya da başka bir hayvan görünümünde 2-3 gün gezer, sonra geri gelir gibi inanması güç şeyler de söyleniyor. Bu konuyu biraz daha derinlemesine araştırdığımda Japonya'dan Afrika'ya, Çin'den Avrupa'ya kadar konusunda uzman kişilerin her yıl ayin yapmak için bu Sierra Nevada bölgesine geldiklerini öğrendim. Sebebini sorduğumda ise, burasının mistik güçler anlamında dünyanın merkezi olduğunu söylediler. Aynı zamanda bu Sierra Nevada bölgesinde 70-80 yıl öncesine kadar yerliler topraktan altın çıkartıp takı ya da biblo tarzında şeyler yaparmış. Bu bölgede halen altın olduğu söylense de bulması eskisi kadar kolay değil diyorlar. Sierra Nevada'nın başka bir özelliği de çok geniş bir hayvan çeşitliliğine ev sahipliği yapması. Birçok vahşi hayvanın yanısıra kaplan bile yaşıyormuş. Kaplanın orada ne işi var diyenler \"Tigre Colombiano\" diye araştırabilir. Bu hayvanlara değinmemin sebebi biraz da şuna dayanıyor; Bu bölgede yaşayan yerlilerin bizim bildiğimiz gibi bir dini inançları yok. Doğaya inanıyorlar. Havaya, suya, toprağa, güneşe ve ormana. Hayvanlarla araları çok iyi ve onlara da saygılılar. Evinde kaldığım Seyviaka Köyü'nün mamosu Alfonso zamanında bir kaplan öldürmüş. Niye öldürdüğünü sorduğumda hayvanlarımı yiyordu, o sebeple öldürdüm dedi. Peşine de ekledi; kaplanı sadece bir mamo öldürebilir, diğer yerlilerin öldürmeye izni ya da hakkı yoktur. Yukarıda bahsetmiştim ya Park Tayrona'da her yıl bir ay boyunca ayin yapıyorlar diye. O bir aylık sürede ayin yaparken park bölgesinden kaçan hayvanları tekrar bu parka getirirlermiş. Tabi kuyruğundan tutup getirme değil de, bir şekilde hayvanlarla iletişim kurup bölgeye geri gelmeleri sağlanıyormuş. Hayvanların kaçma sebebiyse park Tayrona'nın artık turistik bir yer olmasından dolayı ürktükleri için diyorlar. Yine bu bir aylık ayin sırasında denizde normal zamanlarda görülmeyecek kadar büyük dalgalar da görülürmüş. Yani bahsedilen bu bir ay içinde bölgede pek normal şeylerin olmadığı kesin. Seyviaka köyünde 2 günümü geçirmiştim. Ve genelde köyün mamosu Alfonso bana eşlik etmişti. Arasıra tek başıma dolanırken mamo ne yapıyor diye uzaktan gözetliyordum. Her bir, iki saatte bir köyün meydanına gelip, güneşin doğduğu yöne dönüyor ve birşeyler söylüyordu. Bu ritüeli 2-3 dakika süresince yapıyordu. Kendi kendine konuştuğunu düşünsem de sonradan anladım ki adam aslında doğayla konuşuyor. Tabi her zaman da sen böyle ne yapıyorsun diye soramıyorsun ama yukarıda da yazdığım gibi bu mamoların sıradan insanlardan biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Kogui yerlilerinin erkekleri saçlarını kestirmiyor. Sebebini sorduğumda geleneksel deseler de daha sonra şamanların da aynı şekilde saçlarını uzun bıraktıklarını öğrendim. Saçlar kesilirse bazı özel hisler de kaybedilir diye söyleyenler oldu. Anlayamadığım şey ise şuydu; bazı erkekler hiç saçlarını kestirmediğini söylüyor ama bakıyorum saçları ancak beline kadar geliyor. 30 Yaşındaki biri saçını hiç kestirmezse yere kadar uzaması lazım. Bu olay nasıl oluyor çözemedim. Diğer bir detay, fotoğraflarda gördüğünüz gibi yerlilerin saçları da çok sağlıklı görünüyor. Bunun için avokado kullandıklarını duysam da tam emin olamadım. Konuyu daha detaylıca öğrenip, buradan tekrar paylaşacağım. Mamoların yerlilerle toplantı yaptığı bir ev var. O ev biraz özel gibi ve oraya kesinlikle kadın giremiyor. Seyviaka köyünde kaldığım sürece 3-4 kere mamonun diğer yerlilere oraya girip, birşeyler konuştuğuna şahit oldum. Tabi o sırada evin içinde durman pek mümkün değil. Görüşme yapacağız diyorlar ve mecburen dışarı çıkıyorsun. Diğer bir detay da kadın-erkek evli olmadan aynı ev içinde de kesinlikle beraber uyuyamıyor. Çok eşlilik yaygın olmasa da arada bazı erkeklerin iki tane eşi olduğunu söyleyenler de vardı. Kogui yerlilerinde kadınlar ikinci planda kalıyor. Mesela bazı evlerde bir tane hamak var ve o hamakta sadece erkek yatabilir. Zaten bizim bildiğimiz gibi bir yatak kültürleri de yok. Kadınlar ise yerde, toprağın üstünde uyuyor. Çocuklara bakmak, yemek yapmak gibi şeylerin yanında erkekler gibi yine bağ, bahçede de çalışıyorlar. Yaşam şartları şehirde yaşayan biri için çok zor olsa da tuhaftır ki, iki yerli kadına \"hayattan istediğiniz bir şey var mı?\" diye sorduğumda \"yok, ailemizle burada böyle yaşayalım yeterli\" dediler. Yani şartları ne kadar zor olsa da en ufak bir şikayetleri de yok. Kıyafetler ise herkeste aynı, sıradan, düz beyaz bir kumaş parçasından yapılma. Beyaz haricinde hiçbir renk kullanmıyorlar. Tamam beyaz giyiyorlar ama buna ters orantılı olarak da temiz olduklarını söyleyemem. Evlerde zaten su yok. Su işini dereden çözüyorlar. Sürekli dışarıda oldukları için de kıyafetler artık beyaz değil, gri ya da kahverengi olmuş durumda. Vücut temizliklerine de pek önem verdiklerini söyleyemem. Tuvalet kültürleri de pek yok. Dışarıda rastgele biryerlere ihtiyaçlarını yapıyorlar. Köylerde geçirdiğim 3 gün süresince onlar ne yerse ben de onu yedim. Pilav tabi olmazsa olmaz ama her kaşıkta ağzımda çat, çat bir iki toprak parçası kırılıyordu. Su veriyorlardı ama tasın içi bildiğin toprak dolu. Yediklerim arasında en temiz olan kızarmış muzdu o kadar. Tabi bir de meyveleri unutmayayım. Köyler tamamen ormanlık alan içinde olduğu için bir çok meyve ağacı var ve tatları da çok iyiydi. Gittiğim iki köyün birinde 20 kadar ev varken diğerinde 50'ye yakın ev vardı. Ama köyler biraz boştu. Sebebi, çoğu aile dağlara ya da tarlalara çalışmaya gitmişti. Ve 3 haftadan erken dönmez dediler. Öyle çok profesyonel olarak tarım işiyle uğraştıklarını görmesem de kendilerine yetecek kadar ekip, biçtiklerini söyleyebilirim. Hayvancılık olaraksa tavuktan hindiye, inekten domuza kadar neredeyse hepsi var. Hepsi var ama köydeki bebeklerin belki de çoğunda yetersiz beslenmeden dolayı vücut bozuklukları gördüm. Kol ve bacaklar aşırı zayıf, karınları ise aşırı şiş. Bu kadar doğal ortamda yaşayıp, ellerinde de bu kadar imkan varken nasıl yetersiz besleniyorlar pek anlam veremedim. Ayrıca bu yiyecek, içecek konusunda Kolombiya hükümetinin de köylere yardımı oluyormuş. Erkekler zaten pek yemek yemiyor. Bunun en büyük sebebi videolarda da göreceğiniz gibi ellerinden hiç düşürmedikleri poporo denilen şey. Poporonun dış kabuğu bir meyveden yapılıyor. İçinde ise deniz salyangoz/kabuğunun kurutulmuş ve un ufak edilmiş hali var. Ellerindeki bir çubukla sürekli bu poporoyla oynayıp, un ufak edilmiş deniz kabuğunu yavaş yavaş yiyorlar. O sırada ağızlarında yine sürekli tuttukları koka yaprakları da var. Bu ikisi gün boyu onlara enerji verip, açlık hissini de gideriyormuş. Kadınlar bu poporoyu kullanamsa da her erkek, yetişkin olduktan sonra kullanabiliyor. Erkeklerin diğer bir belirgin özelliğiyse omuzlarında her daim bir çanta var. Bizim postacı çantaları gibi, çaprazdan asıyorlar ve içi boş olsa dahi her zaman o çantayı taşıyorlar. Boş çantayı niye taşıyorsunuz diye sorduğumda geleneksel, o yüzden taşıyoruz diyorlar. Şehire yakın birkaç köyde okul olsa da çoğu köyde yok. Bu okullarda ise solar enerji sistemleri var ve elektrik işini öyle çözüyorlar. Evlerde ise kesinlikle elektrik yok. Zaten elektrikle çalışacak herhangi bir eşyaları da yok. Ama pille çalışan fenerleri var ve bulunduğum köylerde kullandıklarını gördüm. Akşam 7-8 gibi yatıp sabah da 4-5 gibi kalkıyorlar. Merkeze yakın köylerde yaşayan bazı gençlerin elinde cep telefonu bile gördüm. Gördüm ama telefon sinyali olmadığı halde ne yaptıklarına pek anlam veremedim. Kadınlar ve çocuklar çanta yapıp merkezdeki mağazalara satıyorlar. Onların haricinde herhangi bir el işi ürün yapıp, sattıklarını görmedim. Genel anlamda parayla, pulla pek işlerinin olmadığını söyleyebilirim. Fotoğraflarını çekerken ya da çektikten sonra yardım maksatlı 4-5 bin peso (1-2 usd) veriyordum. Yanımdaki rehberde parayla ekmek alırlar, verirsen iyi olur diyordu. Yani her ne kadar şehirden, teknolojiden uzak, kendi hallerinde yaşıyor olasalar da öyle çok da dünyadan uzakta biryerde yaşadıklarını düşünmeyin. En uzak köye 3 gün yürüyerek gidebiliyorsunuz ve o köydekiler merkezde ne olup bittiğinin farkında. Bu Sierra Nevada bölgesine Kolombiya hükümeti pek karış mıyor. Yerliler ya da köy liderleri ne derse o geçerli. Konuştuğum herkes bu yerliler için zararsız, sen onlara birşey yapmazsan onlar da sana kesinlikle birşey yapmaz diyordu. En ufak bir hayvana bile zarar vermekten çekinirlermiş. Zaten onlarla geçirdiğim 3 gün süresince belki 20-30 kişiyle tanışmışımdır, bir tanesiyle bile kötü bir anım yok. İlk başta biraz çekingen olsalar da konuştukça açılıyorlar. Bu arada yerliler kendi Kogui dilini kullanıyorlar ama bir çoğu İspanyolcayı da biliyor. Sadece gördüğüm bazı yaşlı kişiler İspanyolca bilmiyordu o kadar. Köylerde ortalama ölüm yaşı 60-65 civarı. Seyviaka köyünün mamosu Alfonso'ya bu köylerde en yaşlı kim varmış diye sordum. Ben hiç görmedim ama dedem anlatırdı diyor. Önceden bu köylerde 150 yaşına kadar yaşayanalar varmış. Ama o yaşlarda artık gözleri görmüyormuş diye de ekliyor. Yine Alfonso'dan başka şeyler de öğrendim. Ciddi sağlık problemleri olursa merkeze hastaneye gitseler de doğal yöntemlerle şifa buldukları da oluyormuş. Kinakina, marambo, kalabala, duandualda ve romero bitkileri bir çok hastalığa iyi gelir diyor. Romero bitkisi ise en güçlüsüymüş. Zor bulunur ama her hastalık için şifa verir diyor. Diğer bir konuysa, hristiyanlığa geçenler hariç diğer tüm Kogui yerlilerinin bileklerinde ip ya da ipler var. Bu bileklikler köyün mamosu ya da büyük mamo tarafından çocuk doğar doğmaz bileklerine takılıyor. Onu kötü şeylerden koruması ve böcek, sürüngen gibi şeylerin de sokmaması içinmiş. Bunu öğrendikten sonra kime sorduysam hiçbirini ne bir böcek ne de başka bir sürüngen ısırmamış, sokmamış. Kadın ve çocuklar sürekli toprak üstünde yattıkları halde hiç böyle bir durumla karşılaşmamaları hem tuhaf hem de güzel. Köylerine gitmek için orman içinde toplamda 6 saat yürürken 15-16 tane keneyi bacaklarımdan çıkarmıştım. Üstümde pantolon, ayağımda da ayakkabı varken. Bu yerlileri ise o orman içinde yalınayak geziyorlar ve hiç bu tip problemleri olmuyor. Yukarıdaki köylerden sonra Uldezhaxa ve Duanmanak köylerini de ziyaret ettim. Tabi o sırada hem köylerden hem şehirden Kogui yerlileri ile ilgili öğrendiklerimin doğruluğunu da araştırdım. Yukarıda da yazdığım gibi önceden bir tane büyük mamo varmış ve bütün köylerin mamosundan o sorumluymuş. Ama sonradan köyler birbirine uzak olduğu için, iletişim kopukluğu ve hatta bazı köylerin kültürlerini bozması, kimisinin hristiyanlığa geçmesi gibi sebeplerden dolayı Kogui'lerin yaşadığı alan 3'e bölünmüş ve her bölgenin bir tane büyük mamosu olmuş. Yani şuan toplamda 3 tane büyük mamo var. Diğer bir detay; mamo ya da büyük mamo olacak kişiler küçükken belli oluyor ve çocuk yaşta birkaç yıl mağarada yaşadıklarını yazmıştım. Bu olay kesinlikle doğru. Kimi yerlerde çocuk bir yıl kimi yerlerde ise birkaç yıl hiç mağaradan çıkmadan yaşıyormuş. Sebebi ise hislerin gelişmesi ve daha da kuvvetlenmesi içinmiş. O hisleri ileride ayin yapmak ya da bir hastayı iyileştirmek için kullanıyorlarmış. Mamolar aynı zamanda köylerdeki hastaları da bir doktor gibi iyileştirmelerinin yanı sıra doğum yapacak kadınlara da ebelik yapabiliyorlar. Mamoların hepsi olmasa da %80-90'ında bu yetenekler varmış. Özellikle büyük mamolar için söylenen doğa üstü güçlerinin olması konusundaysa hem şehirde hem de köylerde kimle konuştuysam \"doğru, bazı doğa üstü güçlere sahipler\" denildi. Sadece Uldezhaxa köyündeki bir okul öğretmeni bunun gerçek olmadığını söyledi. Bu arada Uldezhaxa köyü tamamen eski kültürlerini bırakıp hristiyanlığa geçmiş ve diğer yerlilere göre biraz daha modern yaşıyorlar. Bahsettiğim öğretmen de bir Kogui yerlisi. Kogui'ler hakkında bildiğim herşeyi sorup, doğruluğunu ondan da teyit etmeye ve yeni şeyler öğrenmeye çalıştım. Büyük Mamo/lar için öyle, suyu havada gezdirmesi gibi şeylerin gerçek olmadığını ama hislerinin çok kuvvetli olduğunu söyledi. Bir hastayı iyileştirebilir, bitkileri iyi tanır, bitkilerden ilaç yapabilir ve senden benden biraz farklıdır dedi. Ve yine biraz da bazı mamolarda büyü yapabilme yeteneğinin olduğunu da söyledi. Diğer bir konu ise köyün mamosu ölürse aileden başka biri mamoluğa geçiyor. Ya oğlu ya da kardeşi gibi. Erkeklerin saçını hiç kesmemesi konusunda ise bazı bölgelerde 10 yaşına kadar kesilebiliyor, sonrasındaysa hiç kesilmiyormuş. Takipçilerimden birçok kişi saç bakımı için ne kullanıyorlar diye sormuştu. Bazı erkekler avokado meyvesinden kür yapıp kullanıyor bazıları ise sadece dere suyuyla yıkıyor. Kadınlar içinse çeşit çeşit meyve kullandıklarını söylediler. Bu insanların saçları bizim bildiğimiz türden değil. Mesala 50 yaşındaki kişi saçını hiç kesmemiş ama saçları ancak beline kadar geliyor. Genelde bu yerlilerde durum böyleymiş. Bir yerden sonra saçın uzaması duruyor diyorlar. Ama kimi erkeklerde saçların biraz daha uzun olduğunu söyleyebilirim. Araştırdım. Romero, bizdeki adıyla biberiye bitkisiymiş. Harika bir yazı olmuş Teşekkürler. Rica ederim. Evet biberiyeyi birkaç kişi daha söyledi. Köylerde dağlık alanlarda bulunabiliyormuş. ismi bile olmayan, başka bir köyden getirilen küçük anne, gerçekten çok etkilendim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kolombiya-gezi-notlari-1.html", "text": "Gece gündüz farketmeksizin sokakta yürürken her an bir yerlerden marijuana kokusu alabilirsin. Eğlenceye aşırı düşkündürler. Türk dizileri TV'lerinde çok yaygındır. Kızları güzeldir. Ülkenin farklı bölgelerinde halen yerli grupları vardır ve çoğu da kültürlerini devam ettirir. Anlamsız bir şekilde başkent Bogota ile diğer büyük şehir Medellin arasında hep bi' birbirini sevmemezlik, kötüleme durumu vardır. Sokaklarında evsiz insanları çok görürsün. En çok da Medellin şehrinde. Yoksullar genelde Pablo Escobar'ı sevse de ülkenin en az %50'si Escobar'dan nefret eder. Ülkenin geneli hristiyandır. Öğrencilik hayatı zordur. Kızları güzeldir. Üniversite öğrencilerinin tahminen %70'i hem okuyup, hem çalışır. Kimisi aynı anda iki farklı işte birden çalışır. Üniversitelerin neredeyse hepsi paralıdır. İnsanı çok sıcakkanlı ve misafirperverdir. Sokakta birşey sorsan herkes yardımcı olmaya çalışır. Ülkede gezilip görülecek çok yer varken uyuşturucuyla dünyada ün yaptığı ve Hollywood'un da bıraktığı kötü imaj sayesinde hakettiği değeri alamamıştır. Düzelmeye başlamış ve tahminen böyle devam ederse 10-15 yıl sonra Latina Amerika'nın gözde turistik yerlerinden biri olabilir. Türklerden vize istemez. Kızları güzeldir. Genel itibariyle tehlikeli sokaklara girip çıkmaz ve ben turistim, gelin beni soyun gibi gezmezsen kolay kolay başına iş açmazsın. Bazı şehirlerinde \"tolerans alanı\" denilen parklar vardır ve buralarda neredeyse her türlü uyuşturucuyu kullanmak serbesttir. Önünden polis geçerken bile uyuşturucu kullanabilirsin, kimse sana birşey demez. Yemekleri güzeldir. Bol et yerler. Hem yaşamak hem turistik gezi için Türkiye'ye göre ucuzdur. Eğlence ucuzdur. Deniz tatili yapılacak yerleri ise kısmen diğer bölgelere göre pahalı ve aşırı kalabalıktır. O sebeple deniz tatili için tercih edilecek bir yer değildir. Kızları güzeldir. Çetin kış şartları yoktur. Satranç oynamayı severler. En işlek yaya caddesinde bile yolun ortasına satranç masaları kurulduğunu görebilirsin. Alkol ucuz, kitap pahalıdır. Taksi ucuz, internet pahalıdır. Bazı site ya da evlerin etrafı güvenlik gerekçesiyle elektrikli tellerle çevrilidir ve bu Kolombiya için normaldir. Medellin şehri başta olmak üzere ülke kadınlarında estetik ameliyat çılgınlığı vardır. Bu çılgınlık öyle bir boyut almıştır ki 15 yaşındaki kızların operasyonla göğüslerini büyüttüklerini duyarsın. Hem de 18 yaşından küçük olduğu için ebeveynlerin izniyle. Bu olaya anlam veremezsin ama kızların daha zengin koca bulmak için yaptığı söylentisi yaygındır. Yine hayatım boyunca hiçbir yerde görmediğim kadar kızların diş teli kullandığını gördüm. Türkiye'de diş teli kullanan birisini ayda yılda bir görürken, Kolombiya'da her gün 10-15 kişide görebilirsin. Latin Amerika'da neredeyse her ülkeye yer edinip, market işleten Çinliler bu ülkede yoktur. İnsanı rahattır. Pazar günleri bazı AVM'leri kapalı görebilirsin. 1.600'lerden kalma çok iyi korunmuş antik köyleri vardır. Acılı yemekleri ve sosları severler. Hayvan dostudurlar. Toplu taşıma araçlarından tutta, marketlere bile evcil hayvanla girildiğini görürsün. Bisiklet aşığı ve bisiklet kullananlara inanılmaz saygılıdırlar. Pazar günleri başkentteki en işlek caddelerin tek tarafı sadece bisikletlilere ve yayalara açık, araç trafiğine kapalıdır. Her 3 sokakta bir kumarhane ya da tombala tarzı oyun oynatan yerler vardır. Erkek, kadın farketmeksizin dans etmeye bayılırlar. Normal bir cafede bile hoşlarına giden müzik çalarsa sıradan bir çiftin kalkıp dans ettiğini görebilirsin. 60 Yaşındaki amcalar bile dans eder. Kahve tarlaları deniz seviyesinden ideal yükseklikte olduğu için çok iyi kahve üretirler. Bizde çay neyse onlarda da kahve odur. Sokak başlarında sürekli ellerinde termosla sıcak filtre kahve satanları görürsün. Ülke çok yeşildir. Heryerde park vardır ve buralar insanlarla dolup taşar. Ve bu parklar özellikle haftasonları sokak sanatçılarının şovlarıyla adeta açık hava tiyatrosuna dönüşür. Parklarda alkol serbesttir ama içip de sapıtan birini hiç görmedim. Sokak sanatçılığı için ideal bir yerdir. Sadece Kolombiya için Türkiye'den kalkıp gitmek biraz lüks kaçabilir ama yanına bir, iki ülke daha eklenirse tadından yenmez. Sevişkendirler. Parkta, otobüste, AVM'de, sokakta kısacası heryerde çiftleri öpüşürken görürsün. Kimse dönüp bakmaz. Ortalama 50 Milyon nüfuslu ülkenin ana dili İspanyolca olsa da yerlilerin kullandığı dillerle beraber 60'ın üzerinde etnik dil vardır. TV ve gazetelerinde sürekli gasp, hırsızlık ve reytinge yönelik haberleri görürsünüz. Ve yine TV kanalları yetenek sizsiniz tarzı yarışmalarla doludur. Kızları güzeldir. Kolombiya'nın 3 dakikalık özet videosunu alttan izleyebilir, daha sonra Kolombiya Gezi Notları -2- 'den devam edebilirsiniz. Kizlari cok guzeldir. Kahveyide cok icerler ancak kizlari cok guzel. Daglari yuksektir ama kizlari guzel. Yazılarda paragraf olsa ne güzel olur. Kolombiyali arkadaslarimin demesine gore gidilmemesi gereken 2 sehrine gitmissiniz. Onlarin uyarisi Cali, Riseralda/pereira bolgesi gorulmesi gereken guzel kismi. hatta ulkede lubnan asilli kisilere rastlamak da mumkun oldugunu soylemislerdi. Guney amerika ulkeleri eglenceli ama cok dikkatli olmakta fayda var. iyi eglenceler. Diğer partları (2-3) okumadan yazayım, hazırladığınız video yazı sonrası şahane gitti ancak mobilde yarım görüntüleniyor, bilginize! Uyuşturucu konusunda bu kadar esnek yasaları olmamalı. Kolombiya'nın yemekleri hariç hemen her şeyi güzeldir. Yemeklerse hayal kırıklığıdır maalesef. kızların güzel olup olmadığı konusuna hiç değinmemiş. Kızların diş teli kullandığını gördüm ama kızlar güzeldir. Ön araştırma için yazınıza denk geldim umarım korona veya benzeri bir hastalık kapmadan döneriz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kolombiya-gezi-notlari-2.html", "text": "Kolombiya'nın Amazon bölgesi için linkteki yazıdan devam edebilirsiniz. Kolombiya'ya Panama'nın başkenti Panama City'den uçakla geçmiştim. Ülkeye nereden girmeye çalışırsanız çalışın size dönüş için uçak biletinizi soruluyor. Eğer gösteremezseniz ülkeye giriş yaptırmıyorlar. Yani anlayacağınız gibi dönüş biletiniz muhakkak yanınızda olacak. Eğer biletiniz yoksa büyük havayolu firmalarının internet sitesine girip sadece rezervasyon yaptırın ve onun çıktısını alın, o da iş görür. Benim zamanımda Panama'dan Kolombiya'ya olan feribot seferleri kaldırılmıştı o sebeple uçakla geçtim. Ama duyduğum kadarıyla şimdi feribot seferleri tekrar başlamış. Plan yaparken bunu da değerlendirebilirsiniz. Kolombiya bizden vize istemiyor ve 3 ay ülkede kalabiliyorsunuz. Eğer daha sonra benim gibi vizeyi uzatmak isterseniz şehir merkezlerindeki göçmenlik bürolarına gidip vizenizi 3 ay daha uzatabilirsiniz. Ücreti yaklaşık 27 USD'dir. Bu arada ülkenin para birimi Kolombiya Pesosu. 2016 Başında 1 USD = 33 Peso idi. Hem turistik, hem ekonomi hem de şehirdeki eğitim kalitesiyle Kolombiya'nın en önemli şehirlerinden biridir. Hatta Medellin'de yaşayanlar aslında başkentin Bogota değil burası olması gerektiğini söylerler. Medellin'i hem önemli yapan hem de dünyada duyulmasına sebep olan bir başka şeyse Pablo Escobar'ın burada yaşamış olması. Escobar hayranları için ya da bu adam kim ki diyenler varsa alttaki linkten tecrübelerimi detaylıca okuyabilirsiniz. Bu adamın polisten kaçarken silahını emanet ettiği kadınla bile görüşüp, onun hakkında bilgiler almaya çalışmıştım ve almıştım da. O sebeple yazı ilginizi çekebilir. Medellin çok büyük bir şehir olduğu için konaklama alternatifleri de çok geniş. Turistik yer ve gece hayatının çok hareketli olduğu Poblado bölgesindeki park lleras civarında konaklarsanız hosteller 8-10 USD'den başlar. Birkaç gün buralarda kaldıktan sonra güvensiz dedikleri şehir merkezine geçtim. Sebebi oradaki otellerin çok daha hesaplı olmasıydı. 9 USD'ye kocaman, size özel otel odasında konaklayabilirsiniz. Şehir merkezi denildiği gibi güvensiz bir yer değil. Defalarca gece yarısı dışarıda dolandım en ufak bir sıkıntı yaşamadım. Yeterki karanlıkta arka sokaklara girmeyin. Zaten 7/24 polisler var ve turiste karşı çok yardımseverler. O sebeple rahat olabilirsiniz. Ayrıca yerel insanlarla tanışıp, kaynaşmak için de ideal bir yerdir. Medellin Kolombiya'nın en iyi toplu taşıma sistemine sahip şehridir. İlk indiğiniz gün bir metro kartı alırsanız neredeyse her yere metroyla gidebilirsiniz. Taksi de çok hesaplıdır. Eğer 2-3 kişiyseniz toplu taşımaya hiç gerek kalmaz taksiyi kullanın derim. Metro kartınızla şehirdeki teleferiği de kullanabilirsiniz. Vaktiniz varsa plana ekleyin. Dışı boyasız, tuğla rengi binlerce evi tepeden görmek farklı gelebilir. Ayrıca teleferiğin devamında ziyaret edilebilecek büyük bir doğal park alanı da var. Çok aman aman bir yer değil ama vakit varsa gidilebilir. Bir de neredeyse tüm Kolombiya'da alttaki gibi şişman heykeller, figürler ya da resimler görebilirsiniz. Kolombiyalı bir sanatçının eserleridir ve çok meşhurdur. Beni pek etkilediğini söyleyemem. Müze gezmeyi seviyorsanız şehirde fazlasıyla müze var. Hostel ya da otelden edineceğiniz bir turist haritası ile hem müze hem de diğer gezilecek yerleri görebilirsiniz. Ayrıca şehirde \"walking tour\" denilen aktiviteler de çok yaygındır. Bu turlara katılıp gün içinde kabaca şehir merkezini rehber eşliğinde gezebilirsiniz. Tabi diğer yabancı gezgin/turistlerle beraber. Bu şehire gelmişken yakın civarda gidilecek en önemli yer Guatape'dir. Burasını uzun uzun anlatmayayım, alttaki fotoğraflar herşeyi özetliyor. Yani fantastik bir yer. Buraya Medellin şehir merkezindeki otobüs terminalden saat başı kalkan otobüslerle 4 USD'ye gidebilirsiniz. Dönüşü de aynı şekilde yapıp, hiç tura katılmadan kendiniz gezmiş olursunuz. Tepeye çıkış bileti ise 5 USD'dir. Sabah gidip, akşam dönülebilir. Hatta yarım gün bile yeterlidir. Çevrede hostel olsa da ben kalmamış, günübirlik gidip gelmiştim. Turlara katılmak isterseniz şehrin farklı yerlerindeki graffiti turları değerlendirebilir. Bu turlar genelde ücretsizdir, bahşiş usulü çalışırlar. Benim vaktim geniş olduğu için bu tip turlara katılmayıp, şehri kendim gezdim. Zaten bir sürü yerel arkadaş edindiğim için sağ olsunlar bana eşlik eden ya da gezdiren de olmuştu. Elektronik alışveriş için Monterrey Plazayı tavsiye ederim. Yine ihtiyacınız varsa şehirde birçok yerde büyük ve lüks AVM'leri de bulabilirsiniz. Park lleras: Poblado bölgesinde şehrin en turistik, en merkezi yerindedir. Onlarca bar, disko ve restoran bulabilirsiniz. Fiyatlar diğer bölgelere göre bir tık yüksek olsa da Türkiye'yle kıyaslarsanız hesaplıdır. Bu bölgede her zevke uygun müzik çalan yerleri bulabilirsiniz. Salsa'dan, teknoya, R&B'den jazza kadar hepsi vardır. Güven konusunda korkunuz olmasın burası şehrin en güvenli yeridir. İlla ki kapalı mekana girmenize gerek yok, park civarında takılıp yerel insanlarla da tanışıp, kaynaşabilirsiniz. Bu bölgede sürekli birileri gelip size marijuana ya da kokain satmaya çalışabilir. Normaldir. Park Periodista: Sevdiğim yerlerden biri de bu park ve civarıydı. Çünkü bu civarlarda turist görmeniz imkansıza yakındır. Restoranlar, barlar yereldir ve kısmen ucuzdur. Bu parkın diğer bir özelliği \"Tolerans bölgesi\" diye geçer. Park içinde marijuanadan tutunda bir çok uyuşturucuyu kullanmak serbesttir. İlk duyduğumda kesin tekin biryer değildir diyerek korka korka gitmiştim ama hiç öyle düşünmeyin, gayet güvenli ve eğlence bir yer. Hafta sonları park önündeki barlar müziği dışarı veriyor ve insanlar ortamı açık hava diskosuna çeviriyor. Civarda salsa barlarını bulmak da mümkündür. Velhasıl güzel ve eğlenceli yerdir. Uyuşturucu kullanmıyorsunuz diye eğlenceli olmayacağını düşünmeyin. Değerlendirin. 70. Cadde: Kaliteli restoran ve barları olan aynı zamanda üniversiteye de yakın olduğu için öğrenci mekanlarıyla dolu bir yer. Hafta sonları zaten hareketli olsa da hafta içi bile mekanlar dolu olabilir. Aryıca ilginiz varsa bir sürü salsa barını da buralarda bulabilirsiniz. 49. Sokak: Burayı nasıl tarif edeyim bilmiyorum ama hem pek parası olmayanların hem de sadece Kolombiyalıların olduğu bir yer. Haritadan bulup gidersiniz. 49. Sokak Colombia Cooperative Universitad'ın yanında. 5-6 Tane bar, disko arası mekanlar var. Ucuz güzel restoranları da var. Yukarıda bahsettiğim park periodistadan yürüme yarım saate gidiliyor. Ama öyle büyük beklentileriniz olmasın. Sonraki durağımız Salento. Otobüs bileti 14 USD. Burası Kolombiya'nın hem kahve tarlaları hem de dünyanın en uzun palmiyeleriyle meşhur bir şehridir. Biraz yüksekte olduğu için Medelline göre soğuktur. Şehir dedim ama aslında arnavut kaldırımları ve antik binalarıyla adeta eski bir köy havasındadır. Kolombiya'da sevdiğim yerlerden biri de kesinlikle burasıydı. Civarda doğa yürüyüşü yapılacak çok fazla parkur var. Zaten o palmiyeleri görmek için mecburen yürümeniz gerekiyor. Yanınıza sandviçlerinizi ve içeçeklerinizi alıp bir gününüzü buraya ayırın. Palmiyeler 65 metreye kadar uzandığı için dünyanın en uzun palmiyeleriymiş. Fantastik denilecek yerlerden biridir. Civarda yine kahve tarlaları için turlar da düzenleniyor. Ben katılmadım ama aslında eğlenceli olabilirdi. Tur fiyatları ucuzdur. 5-6 USD'ye yapabilirsiniz. Şehirde güzel el sanatı ürünleri satan ufak mağazalar da var. Ve tabi ki çok iyi kahve dükkanları da. Burada 2 gece kalmıştım ama imkan varsa 3-4 gece kalıp, kafa dinlenebilir. Şehirde otel ve hostel alternatifleri çok. Yanımdaki iki arkadaşla beraber özel bir otel odasında kalmıştık ve kişi başı 7 USD verdik. Olur ya yolda başka bir gezinle tanışıp, aynı yere gidiyorsanız bu şekilde otel alternatiflerini de değerlendirin derin. Hem hostelden daha konforlu olur hem de daha ucuz. Buradan Başkent Bogota'ya gitmek için önce Armenia'ya 1 USD'lik dolmuşla geçiyorum. Oradan da otobüsle Bogota yaklaşık 11 USD. Yalnız bu Bogota'ya gidiş yolu çok virajlı. Eğer mideniz hassassa hazırlıklı olun. heykeltraş olarak botero nun adını yazmayıp sadece kolombiyalı bir sanatcı diye geçmeniz olmamış. dünyaca ünlü bir ressam ve heykeltraş. heykeller ilginizi çekmese de adını yazmanız güzel olur."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kolombiya-gezi-notlari-3.html", "text": "Genel olarak konaklayacağınız iki bölgesi vardır. Biri en turistik ve eski tarihi şehir merkezi diye adlandırılan La Candelaria diğeri ise genelde şehrin zengin kesiminin yaşadığı Chapinero bölgesidir. Ben Chapinero bölgesini tercih edip kahvaltı dahil 7 USD'lik bir hostelde kalmıştım. Oda 6 kişilikti. Bahsettiğim her iki bölgede de fazlasıyla otel ve hostel alternatifleri var. Kesenize uygun bir çok yer bulabilirsiniz. Medellin'in toplu taşıma sistemi iyi demiştim ya aslında Bogota'nınki de iyi ama biraz karışık. Bizdeki metrobüs olayının aynısı onlarda da var. Ama duraklar çok karışık. Sistemi bir çözerseniz ulaşım sıkıntınız olmaz ama çözmek çok kolay değil. Yine bir metro kartı alırsanız otobüs ve metrobüslerde sıra beklemeden geçebilirsiniz. Çünkü bazı metrobüs durakları İstanbul'dakileri aratmaz. Ayrıca otobüslerde para geçerli değil o sebeple bu metro kartından muhakkak edinin. Diğer şehirlerde olduğu gibi taxi burada da hesaplıdır. Kullanmaktan çekinmeyin ve taksimetreyi açtırın. Güvenlik konusunda Bogota'nın bazı bölgeleri biraz sıkıntılı. Şöyle ki; La Candelaria bölgesinde iki Kolombiyalı kızla görüşmüş ve beni geleneksel bir restorana götürmüşlerdi. Akşam 9-10 gibi restorandan çıktığımızda kızlar cep telefonlarını giydikleri kot pantolonun içine kadar sokuyorlardı. Apış aralarına kadar. Bu kadar tehlikeli mi dediğimde akşamları problem olabilir dediler. Ve her ikisi de daha önce cep telefonlarını gaspa uğrayarak çaldırmışlar. Bunları duyduktan sonra tabi bende biraz tedirgin olarak o bölgelerde gezdim ama hiç onların anlattığı gibi bir tehlike sezmedim. Zaten genel kanı şöyle; önceden evet buralar tehlikeliydi ama artık günden güne daha güvenli hale geliyor. İşte geliyor ama sütten ağızları yandığı için yoğurdu da üfleyerek yiyorlar. La Candelaria'da çok arka sokaklara girmediğiniz sürece gündüzleri zaten güvenli yerdir. Akşamları ise tetikte olmak da fayda var. Bogota'da asıl tehlikeli olan başka mahalleler var. Gidersen direk soyulursun denilen. Ama oralarda zaten bir yabancıyı ilgilendirecek hiçbir şey yok. O sebeple çok dert etmeyin. Belki San Andresito denilen alışveriş plazalarına gitmek isteyebilirsiniz. Bu yerler kısmen ucuz alışverişin olduğu yerlerdir ama civarları pek tekin değildir. Ben en büyüğüne gündüz tek başıma gidip, heryerini gezmiştim. Kaliteli alınabilecek pek birşey olmasa da fiyatlar ucuzdu. Vakit varsa gidip, görülebilir. Yine Bogota için en önemli müzeler de bu La Candelari bölgesindedir. Ve ne tuhaftır ki bazıları ücretsizdir. Hem de içinde Leonarda Da Vinci'nin eserlerini bile sergiliyor olabilirler. Yani enteresan bir durum. Ayrıca ücretli olanların biletleri de 1 USD ancadır. Buradan sonra bir, kaç haftamı geçirdiğim Chapinero bölgesini anlatayım. Yeme-içme için hem elit restoranlar hem de yerel ve hesaplı restoranlar vardır. Civardaki birçok AVM'ye yürüyerek gidebilirsiniz. Elektronik ihtiyacınız varsa Unilago ve Centro Alta Tecnologia plazalarını öneririm. Zaten ikisi de yan yanadır. Kullandığım macbook proyu buradan almıştım. Hem uluslararası garantili hem de ABD'deki fiyattan bile daha hesaplıydı. Hafta sonu Usaquen bölgesine gidebilirsiniz. Çünkü iyi diyebileceğim bir sokak pazarı kuruluyor. Yanlış hatırlamıyorsam sadece pazar günleriydi. El sanatı ürünlerden tutun da, çantaya, antika ürünlere varana kadar birçok şeyi bulmak mümkün. La Candelari: Bizim istiklalin ara sokakları gibi irili, ufaklı bir sürü bar ve restoran görebilirsiniz. Turist çoktur. Aynı zamanda geleneksel yemeklerini bulabileceğiniz restoranlar da buradadır. Gece ara sokaklara pek girmeyin derim. Chapinero: Çok iyi gece kulüpleri, restoranlar ve barları vardır. Fiyatlar biraz yüksek olsa da Türkiye'yle kıyaslandığında yine de hesaplıdır. Güvenli yerdir. Çok geç saatler olmadığı sürece sokaklarda yürüyebilirsiniz, sorun olmaz. İşin aslı Bogota öyle çok aşırı turistik bir yer değildir. Ama şehir gezmeyi sevenler için eğlenceli olabilir. Diğer yandan Latin Amerika'da konuşulan en iyi ispanyolca Bogota'da denir. Gerçekten de Latin Amerika'da o kadar yer gezdikten sonra ben de aynı şeyi söyleyebilirim. Nasıl ki bizde İstanbul ağızı varsa Bogota'da aynı öyle. İnsanlar çok tane tane ve net konuşuyor. Kolayca anlaşabiliyorsunuz. Kolombiya insanının diğer sevdiğim bir yanı da altta gördüğünüz gibi heryerde satranç oynamaları. Kaldırım, yol ortası ya da cafe hiç farketmez. Birçok şehrinde çoluk çocuk, genç yaşlı böyle satranç oynayanları gördüm. Aynı Medellin'deki gibi burada da walking turlar vardır. Ben hiçbirine katılmadım ama böyle turları seviyorsanız değerlendirilebilir. Yine özellikle graffiti turları çok popülerdir. Bir de bisikletle şehiri gezdiren turlar da var. İlginizi çekebilir. Bogotadan sonra hemen 1-1,5 saat mesafedeki Zipaquira şehrine geçtim. Otobüs 1,5 USD. Burayı özel kılan şey eski bir maden ocağındaki tuz katedralidir. Yani öyle çok aman aman bir esprisi olmasa da buralara kadar gelmişken gidilebilir. Ben pek koştur koştur gezmeyi sevmediğim için bir hostel bulup iki gecemi burada geçirmiştim. Genelde gezginler sabah uğrayıp, akşam yola devam ediyorlar. O sebeple hostel alternatifi pek yok. Neyse gecelik 7 USD'ye kalmıştım. Tuz madenindeki kiliseye giriş ise 8 USD. Yaklaşık 2-3 saatte rahatlıkla heryerini gezebilirsiniz. Onun haricinde bu bölgede bir de çok çok iyi kuzu çevirme et yapan yerler var. Hem fiyatları çok makuldür hem de lezzetlidir. Muhakkak bunu atlamayın ve deneyin. Zipaquira'ya gitmeyecekseniz Bogota'dan direkt otobüs var onu kullanın derim. Burası Kolombiya'nın 400 yaşındaki en eski kasabası. Taş binaları ve yolları aynen korunmuş. 400 Yıllık yapıları görmek şaşırtıcı olabiliyor. Güzel restoranları, butik otelleri, el sanatı ürünleri ve hediyelik eşya dükkanlarıyla göz dolduran bir yer. Ufak bir aile otelinin özel odasında gecelik 14 USD'ye kalmıştım. 2 Gece burası için idealdir. Burada herşey dört dörtlük de beni hayal kırıklığına uğratan tek şey şuydu; tüm yapılar ve yollar 400 yıl öncesinden gibi ama insanlar yeni. Yani arkadaş insan bir tane geleneksel kıyafetli kimseyi göremez mi? Yok işte. Oraya has herhangi bir farklı kültür de yok. O yüzden kasaba bana çok ruhsuz gelmişti. Ama tabi dediğim gibi yinede kesinlikle gidilip görülmeyi hakeden bir yer. Zipaquira'da olduğu gibi burada da kuzu çevirme tarzı restoranlar çok meşhur. Hem fiyatlar hesaplı hem de çok leziz. Adamlar eti ekmeksiz löp löp yiyorlar. O sebeple porsiyonları da büyüktür. Bu kasabaya 2-3 km mesafede Kolombiyalı mimar Mendoza Morales'in yaptığı enteresan bir toprak ev de var. Evin yapımında çimento ve demir kullanılmamış. Mimarın amacı heryere topraktan bu tarz evler yapılabileceğini göstermek olsa da bir yandan işe sanatsal yönüyle dokunmadan da edememiş. Evi 14 yıl önce planlamış ama halen bitmedi, ziyaretçilerin yorumlarıyla daha de şekillenecek diyor. Eve giriş 2 USD. Birkaç saat ayırarak gidilebilir. Buradan San Gil'e geçiyorum. Geçiyorum ama yine bir sürü araç değiştirerek. Paylaşımlı odada 8 USD'ye bir hostelde bir gece kaldım. Bu şehirde yapacak çok şey yok ama çevresinde gidilecek güzel yerler var. Eğer doğa sporları ile ilgiliyseniz hostellerdeki turlardan birine katılıp çevredeki dağ, tepe gibi yerlere gidebilir, yamaç paraşütü dahil birçok ekstrem sporları çok hesaplı fiyatlara yapabilirsiniz. Benim ilgimi çeken yüksek adrenalinli birşey olmadığı için bunları es geçerek Barichara köyüne gittim. Terminalden yarım saatte bir kalkan otobüslerle köye gidiş 1,5 USD. Burası da Villa de Leyva gibi çok çok eski bir köy. Ama daha ufak daha bi' şirin. Günübirlik gidilip, dönülse de buraya gelmişken en az bir gece kalın derim. Benim gittiğim zaman yılbaşına yakın olduğu için otel fiyatları yüksekti. Küçük bir aile otelinde gecelik 18 USD'ye kalmıştım. Restoranları, eski bina ve birkaç kilisesiyle gezilip, görülmeyi hakediyor. Özellikle eski evlerin kapıları tam fotoğraflıktır. Buradan yine yarım saat uzaklıktaki Guana köyüne de gidebilirsiniz ama bence hiç gitmeyin derim. Köy sanki biraz daha eski gibi ama ne görecek güzel bir yapı var ne de ilgi çekecek birşey. O sebeple boş yere vakit kaybetmeyin derim. Barichara'dan önce San Gil'e dönüp, oradan da otobüsle Bucaramanga'ya geçtim. Otobüs bileti 4 USD. İşin özü bu şehirde yapacak hiç birşey yok. Yol üstü gideyim, dinlenirim diye uğradım. Yine yılbaşı zamanı olduğu için neredeyse tüm hosteller doluydu. İlk gece 8 USD'lik bir hostele yerleştim ama şehir o kadar sıcaktı ki klimasız odada 8 kişiyle beraber uyumak adeta işkenceye döndü. Ertesi gün 20 USD verip klimalı bir otel odasına geçtim. Büyük bir şehir olsa da gezilip, görülecek biryeri olmadığı için hostel alternatifi fazla yok. Eğer benim gibi Karayipler tarafına geçme niyetiniz varsa bu şehire hiç uğramayın, direkt pas geçin derim. Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim; Galiba Kolombiya'daki en güzel kızlar bu şehirdeydi. Buradan Santa Marta'ya otobüsle geçtim ama tatil sezonu olduğu için maalesef ulaşım aşırı pahalıydı. Bilete 32 USD verdim. Aklınızda olsun, normalde Kolombiya'da uzun yol otobüs bileti alırken, gişeye gidip her zaman pazarlık yapabilirsiniz ve indirim de yaparlar. Ama bu gibi tatil sezonlarında değil indirim, bilet fiyatlarını arttırıyorlar bile."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kolombiya-gezi-notlari-4.html", "text": "Burası hem Kolombiyalı hem de yabancı turistleri görebileceğiniz bir sahil şehridir. Bunun en büyük sebebi Karayiplere kıyısı olduğu için deniz tatili yapmak isteyenler genelde bu bölgelere geliyor. Hele Kolombiya'daki tatil günlerine denk gelirseniz bilin ki şehir insan kaynayacak, sahillerde yer bulamayacaksınız. Tıpkı altta paylaştığım fotoğrafdaki gibi. Şehirdeki Rodadero bölgesi aşırı turistik biryerdir. Konaklamayı burada yaparsanız kısmen biraz pahalı gelebilir. O sebeple şehir merkezini tavsiye ederim. Ya da benim gibi otobüs terminalinin karşısındaki otellerde geceliği 10 USD'ye de kalabilirsiniz. Heryere dolmuşla ulaşım mümkün ve ayrıca taksi de ucuz olduğu için buradaki otelleri tercih etmiştim. Şehir merkezi de yine sahili, restoran ve barları olan idare eder diyebileceğim biryerdir. Gündüzleri Rodadero'ya gidip normal bir deniz keyfi sürebilirsiniz. Ya da oradan botlarla çevredeki diğer sahillere de günübirlik geçilebilir. Yalnız o sahiller, size fotoğraflarda gösterecekleri tarzda kristal su, beyaz kum gibi değildir. Bence çok da esprisi olmayan, sıradan sahiller. Yani öyle büyük beklentileriniz olmasın. Akşamları Rodadero sahili pek hareketlidir. Hem sokak satıcıları hem de sokak sanatçılarıyla dolup taşar. Santa Marta'da illaki denize gitmek isterseniz Taganga tarafını öneririm. Denizi kısmen bana daha güzel gelmişti. Yine akşamları buradaki sahilde pek hareketlidir. Gelelim burayı önemli kılan diğer bir bölge Park Tayrona'ya. Bu park hem sahilleri, doğal güzellikleriyle ünlü hem de Kogui yerlileriyle. Yerliler her yıl bir ay süreyle bu parkı turistlere kapatıp, geleneksel ayinlerini yapıyor. Yine civardaki Sierra Nevada dağlık bölgesi de önemli yerlerden biridir. Bu dağlık bölge Kogui, Arhuaco ve Wiwa yerlilerine ev sahipliği yapıyor. Asıl ilgi alanım yerliler olduğu için bu bölgelerde neredeyse 2 ayımı geçirdim. Özellikle Sierra Nevada beni çok etkileyen yerlerden biriydi. Park Tayrona benzeri doğa güzelliklerini daha önce çok gördüğüm ve oradaki yerlilerde pek doğal hallerinde olmadığı için buraya gitmeyi tercih etmedim. Onun yerine tüm enerjimi Sierra Nevada'ya ayırdım. Buradan Cartagena'ya otobüsle geçtim. Bilet 9 USD. O kadar çok yabancı turist görüyorsunuz ki galiba Kolombiya'nın en turistik yeri burası diyebilirsiniz. E tabi durum böyle olunca fiyatlar da maalesef diğer Kolombiya şehirlerine göre pahalı oluyor. Çok da lüks olmayan bir hostel odasında 6 kişiyle beraber gecelik 13 USD'ye kalmıştım. Genelde tüm yabancıların kaldığı tarihi şehir merkezinden turistik heryeri yürüyerek gezebiliyorsunuz. Tarihi dokusu ve renkli binalarıyla göz kamaştıran bir yer. Bir sürü güzel restoran ve kafeleri var. 2-3 Gün buraya ayırabilirsiniz ama bu kadar turistik olmasından rahatsız olursanız pek umduğunuzu da bulamayabilirsiniz. Gece eğlencesi için onlarca bar ve gece kulübü var. Yani gecesi de çok hareketli diyebilirim. Bu yukarıda gördüğünüz tembel hayvan eski şehir merkezi dediğim yerdeki Centenario parkında yaşıyor. Hem de yanındaki 3-4 tane tembel hayvanla daha beraber. Başka ülkelerde bu hayvanı böylesine yakından görmek için bir dünya para isterlerken bu parkta ona dokunacak kadar yakın olmak biraz enteresandı. Çevredeki bir, iki kişiye bunları kim getirdi, nasıl gelmişler diye sordum ama kimse bilmiyor. Neyse, madem hazır Cartagena'ya geldiniz, bu hayvanları da ziyaret edin derim. Başka yerde böylesine yakından görmeniz pek mümkün olmayabilir. Cartagena civarında gidilebilecek bir, iki adadan bahsettiler ama benim ilgimi çekmediği için gitmedim. Eğer illa deniz, sahil, ada tatili isterseniz civarda böyle alternatifler olduğunu da bilin. Sırada Barranquilla var. Otobüsle geçiyorum ve bilet 4 USD. Bu şehiri ünlü yapan tek şey Latin Amerika'nın en büyük ikinci festivaline ev sahipliği yapması. Birincisi zaten bildiğiniz gibi Rio karnavalı. Şansıma tam da karnaval zamanı bu civardayım diye bu şehire de uğrayayım dedim. En büyük 2. karnaval dedikleri için ne yalan söyleyeyim beklentim biraz büyüktü. Maalesef hüsrana uğradım. Organizasyon çok kötü. Şehirde ciddi bir güvenlik sorunu var. Zaten aşırı tehlikeli bir yer. Bazı mahallelerine girersen, geri çıkamazsın diyorlar. Neyse sabah geldiğim bu şehirden akşam olmadan ayrıldım. Eğer beğenseydim kalacaktım ama bence büyük zaman kaybı. Es geçin derim. Buradan tekrar Santa Marta'ya, oradan da otobüsle Palomino'ya geçtim. Bilet 5 USD. Tam bir yazlık sahil kasabası. Eğer yerlilerle ilgilenmiyorsanız deniz haricinde yapılacak hiç birşey yok. Denizi de öyle kristal su, beyaz kum gibi değil, gayet sıradandır. Bölgede birçok hostel alternatifi var ve genelde de genç gezginlerle dolu. Yaşlı birini görmek çok zor. Ayrıca buralarda lüks otel arayışınız olmasın çünkü yok. Yerlileri ziyaret etmek isterseniz yakın çevrede birkaç köy var. Oralara gidebilirsiniz. Ama kendi başınıza gitmeye pek kalkmayın çünkü köylere girişte köy liderinin izni olmalı. Kafanıza göre girip çıkamazsınız. O sebeple ya bir tur acentesine gidin yada kaldığınız hostele danışın derim. Bu bölgedeki yerli ziyaretlerimi de yaptıktan sonra yine otobüsle Riohacha'ya geçtim. Bilet 3 USD. Merkezdeki PuraGuajira Hostel'inde kaldım. Kolay kolay hostel önermem ve gidin orada kalın demem ama burası için diyorum. Biri Kolombiyalı diğeri İtalyan olan yeni evli çiftin yeni açtığı bir hostel. Heryer tertemiz ve ferah. Ayrıca Cabo De La Vela ve Punta Gallinas bölgelerine gitmek için hesaplı tur organizasyonları da var. Hostel o kadar rahattı ki, 1 gece kalacakken 6 gece kaldım. O derece yani :) Bu arada hostelin klimalı odadaki gecelik fiyatı 10 USD. Buradan Urubia'ya 5 USD'ye dolmuşla geçiyorum. Burası için Wayuu yerlilerinin şehir hayatında yaşadığı kasaba diyebilirim. Yabancının ilgisini çekecek pek birşey yok. Ancak benim gibi Cabo De La Vella ve Punta Gallinas bölgesine kendi başınıza gidecekseniz mecburen uğramanız gereken bir yer. Buralarda hostel olmadığı için berbat bir otelde geceliği 16 USD'ye kaldım. Berbat diyorum çünkü Urubia'daki otellerde pek su yok. Bölge çöl iklimi gibi demiştim ya işte zor şartlar böylece başlıyor. Neyse bir gece kalıp ertesi gün Cabo De La Vela'ya geçtim. Kamyonet arkasında yerel insanlarla beraber yine berbat bir yolculuktu. Ücreti 5 USD. Çöl iklimini sonuna kadar hissettiğiniz ve yaşadığınız bir yer. Gündüzleri aşırı sıcak geceleri ise serin. Duş almak için tatlı su bulmanız çok zor. 5 USD'ye yine berbat bir odada kaldım. Çevrede gidebileceğiniz bir iki deniz feneri olsa da benim ilgimi sadece yerliler çekmişti ve onlarla ilgilenmiştim. Ertesi gün Punta Gallinas'a ciple geçtim. Buradan sonra öyle otobüs ya da minibüs alternatifi yok, sadece ciple gidiliyor. Bölgedeki birkaç cip sahibi benim gibi gelenleri toplayıp götürüyor. Kişibaşı ücret yaklaşık 17 USD. Aynı Cabo De La Vela gibi çöl iklimini yaşıyorsunuz. Gidilecek birkaç yer olsa da ben yine sadece yerlilerle ilgilendim. Konaklama alternatifiniz pek yok çünkü sadece bir tane hostel gibi bir yer var o kadar. Gecelik 8 USD vermiştim. İşte tüm buralara gelmemdeki asıl sebep Wayuu yerlilerinin merkezi olarak bilinen Nazareth köyüne gitmek içindi. Buradan sonra maalesef cip de yok. Yani var da sana özel tur istersen var. Çünkü kimse kalkıp da o köye gitmek istemiyor. Neyse zar zor 25 USD'ye beni oraya motorsikletle götürecek birini buldum. 3 Saat motor üstünde çölü geçtik. Yerli ziyaretimi bitirdikten sonra Maicao'ya giden bir cip buldum ve onlarla beraber sabah yola çıktım. Yaklaşık 7 saat berbat bir yolculuk yaptıktan sonra Maicao'ya geldim. Yol ücreti kişi başı 20 USD. Kolombiya'dayken hep Cali'ye gidip salsa kursuna başlayacağım diyordum ama olmadı. Çünkü 4 ay Kolombiya'da geçirdikten sonra ülkeden sıkılmaya başladım ve dans öğrenme hevesimde kaçmıştı. Dans diyorum çünkü Cali salsa dansıyla ünlü bir yer. Neredeyse her hostelde salsa kursları için aktiviteler var. Eğer dansla ilgiliyseniz bu şehre bayılacağınız kesin. Eğer dansla ilginiz yoksa işte o zaman Cali size çok sıkıcı gelebilir. Çünkü şehirde yapılabilecek pek birşey yok. Ayrıca pek tekin bir şehir de değil. Şöyle söyleyeyim; kaldığım hostel en güvenli denilen San Antonio bölgesindeydi. Ama bu bölgedeki çoğu restoranın kapıları gündüz bile demir parmaklıklarla kapalı ve kilitli. Restorana girecekseniz kapıyı sizin için açıyorlar ve girdikten sonra da tekrar kapatıyorlar. Yani tuhaf bir durum. Geceleri San Antonio bölgesinden çıkıp bir yere giderseniz de muhakkak taksi kullanmalısınız. Yürüyeyim demeyin. Bu arada kaldığım hostelin adı King Bird hosteldi. Yeni açılmış, temiz ve ferah bir hostel. Hafta sonları hafif parti havasında hafta içi ise sakin bir hostel. Cali'ye gelirseniz kesinlikle tavsiye ederim. Gecelik fiyat 8 USD. Rivayete göre 18. yüzyılda Maria Mueces kızıyla beraber bir geceyarısı bu kanyondaki mağaraya sığınıyor. Sığınmalarının sebebiyse gecenin aşırı yağmurlu ve fırtınalı olması. Biraz vakit geçtikten sonra kör ve dilsiz kızı birdenbire annesine dönüp \"Mestiza beni çağırıyor!\" diyor. Maria kızının söylediği tarafa bakıyor ve karşıdaki kaya üstünden Meryem Ana'nın kucağındaki çocuğuyla beraber onları izlediğini görüyor. Birkaç yıl sonra bu olayı öğrenen kör bir meczup köy halkından para toplayıp buraya ufak bir mabet/türbe yaptırıyor. Onun hakkındaki hikaye de en az Maria Mueces'inki kadar enteresan. Yine rivayete göre bu mabetin yapımı biterken meczup son tuğlayı koyuyor ve gözleri artık görmeye başlıyor. 1916 Yılında tekrar bağış toplanarak kilise inşaası başlatılıyor ve bitimi 36 yıl sürüyor. Sonrasında ise bu gördüğünüz gotik yapı hem kilise hem de ufak bir bazilika olarak kullanılmaya başlanıyor. İpiales'de yapılacak başka hiçbir şey yok. Ayrıca geceleri de tekin biryer değil dikkatli olun. Ekvador'a geçmek için terminalden kalkan dolmuşlara biniyorum. Sınır kapısına gidiş ücreti 50 cent. Benim bildiğim kara ile ulaşım yok. 5 yaşında ki kızımla beraber, 2 hafta sonra Küba'ya gideceğim, oradan da medeline gitmeyi düşünüyorum.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kopek-deyip-gecme.html", "text": "Alman bir gezginle beraber Meksika'nın Creel bölgesinde otostop çekiyoruz, olmadı yürüyoruz. Yine yürürken bu insan canlısı köpekle karşılaştık. Acayip zayıf. Dayanamadık çantadaki tortillalardan verdik bir tane. Tek yudumda yedi hepsini. Daha fazla vermek istiyoruz ama bizim de pek yiyeceğimiz yok. Şöyle söyleyeyim bir tane tortilla kalmış o kadar. Neyse kurabiye falan vardı onlardan verdik, ne versek canavar gibi yiyor. Yiyeceklerimizin 3'de 1 i ona gitti. O da orman içinde bulduğumuz eve kadar yaklaşık 4-5 km bizimle beraber geldi. Evi bize veren adamdan yiyecek istedik fazla bir şey yok, sadece bana yetecek kadar var dedi. Ama adam harbiden iyi niyetliydi. İşin kötüsü en yakın alışveriş yapılacak yer 4-5 km uzakta. Bulunduğumuz ortam şehirden uzak olduğu için pek yerleşim yeri de yok. Buraya gelmemiz çok plansız olmuştu. O sebeple hazırlıksız yakalandık. Ne yapalım şansımız yok dedik. Bu arada arkadaşlada konuşup, karnımız aç, köpeğe de bir sürü yiyecek verdik deyip gülüyoruz. Bir, iki saat sonra çorba yapmaya başladık. Benim gibi bir karadenizli ekmeksiz doymaz ama yapacak bir şey yok. Sonra dedim şu adamın evine gidip, şansımı tekrar deneyeyim. Gece zifiri karanlıkta adamın evine yürüdüm. Tam o sırada birisi ona yemek getirmiş ve bir sürü tortilla var. Adam 10 tanesini bize verdi. Tabi biz yine köpekle bir, iki tanesini paylaştık. Çorba ve tortillayla karnımız doydu yattık, uyuduk. Sabah oldu kapıyı bir açtım köpek halen kapıda bizi bekliyor. Derken işlerimizi halledip yola çıktık. 4-5 km yürümemiz gerekiyor. Kar o biçim, hava harbiden soğuk ama köpek de bizle beraber geliyor. Sonuna kadar tüm yolu yürüdü, arada bakış attı, oyun oynadık, sevdik. Köpek bildiğin bize yancı oldu. 2 Gün beraber gezip, toplamda 12-13 km beraber yürüdükten sonra adios deyip herkes kendi yoluna ayrıldı. Köpeklerin çok sadakatli olduğunu biliyorum ama bu harbiden bir başkaydı. Neredeyse peşimizden otobüsü takip edecekti. Köpek candır, kapıda bir gece beklemesi gayet normal, çünkü bir parça ekmek verdiğiniz için bir ömür bile bekleyebilirdi."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kosta-rika-gezi-notlari-1.html", "text": "Yaklaşık 1 ay kaldığım Kosta Rika hakkında tek nefeslik görüşüm. İspanyolca konuşulan ve yaklaşık 4,5 milyon nüfuslu ülkede 1949 yılından beri askeri birlik olmadığı için ülkede asker yok. Kosta Rikalılar yurtdışına gezmeye gittiklerinde asker görünce ilk başta korktuklarını sonra fotoğraf çekildiklerini söylüyorlar. İstihbarat için FBI benzeri bir örgütleri var. Eğitim şartları özellikle üniversite için çok iyi. Devlet okulunda konaklama, yeme içme ve hatta ulaşım giderleri bile karşılanabiliyor. Özel üniversiteye gidecek olursanız en iyi üniversitede yıllık 8.000 usd ye istediğiniz bölümde okuyabilirsiniz. Diğer bir detay Latin Amerika'da okuma bilmeyenlerin oranı en düşük bu ülkede. Ülkede zengin üst tabaka ya da fakir kesim yok denecek kadar az. Bulunduğum süre içinde bir tane bile üst sınıf lüks araç görmedim. Herkes genelde orta karar yaşıyor. O sebeple dünya mutluluk endeksine göre hep en üst sıradalar. İnsanları genel itibariyle sıcakkanlı ve yardımsever. Ülke bize göre aşırı pahalı. Market rafında kutu kola 1,5 usd. Şehirlerarası ulaşım ve konaklama da aynı şekilde pahalı. Genelde fiyatlar Avrupa'daki turistik bir yer gibi. Ülkede ABDli turist çok fazla. Bize göre pahalı olan bu fiyatlar tabi onlara göre pek pahalı gelmiyor. Öğretmen maaşı ortalama 1.500, doktor maaşı ise 6.000 usd. Asgari ücret kategorisine göre değişse de en düşük maaş 550 usd. Doğaya ve hayvana bu kadar değer veren başka bir ülke henüz görmedim. Şehir merkezlerinde bile her yerde parklar var, alabildiğince yeşil. Ülkenin geneline yayılmış bir şekilde çok fazla doğal park var. Bu parkların içi ise adeta jurassic park gibi. Hem doğası enteresan hem içerideki hayvanlar. Ülkedeki tüm hayvanat bahçeleri kapatıldığı için eğer hayvan görmek isterseniz bu doğal parklara gidebilirsiniz. Bu konuda o kadar hassaslar ki eğer ülkeye gelmek isteyen bir sirk, şovunda hayvan oynatıyorsa o sirk kesinlikle ülkeye giriş yapamıyor. Her kağıt paranın üstünde ülkeyle özdeşleşmiş hayvanların resimleri var. Yemekleri iyi, kızları güzeldir. Asker olmadığı gibi ülkede pek polis olduğunu da söyleyemem. İşlek caddelerde genelde turist polisleri var, onun haricinde polis gördüğümü hatırlamıyorum. Şu sıralar Türk dizileri kendi televizyonlarında gösterildiği için Türklere karşı sempatikler. Orta Amerika'da uyuşturucu trafiğini işletenler ellerini kollarını sallayarak giriş, çıkış yapabildikleri için en çok Kosta Rika'yı severlermiş. Yabancılar için güvenli bir ülke. Tatil günlerinde açık yer bulmak zor. Yemek yemek için bile açık restoran bulamayabilirsiniz. Meyveleri lezzetlidir. Yemek kültürü ise klasik Orta Amerika tadındadır. ABD vatandaşları ülkeye yüklü para getirip, bu parayı kreditörlere kullandırtıyor ya da faiz işletip büyük paralar kazanabiliyor. Kazanılan paradan ise ülkeye tek kuruş vergi vermeleri gerekmiyor. Bu sebeple konuyla ilgili ABDli işadamları Kosta Rika'yı çok seviyor. İnşaat sektörü gibi ağır işlerde çalışanlar ya Nikaragua ya da Kolombiya vatandaşları ve çoğu da legal olarak çalışıyor. Futbola çok düşkünler ve ülke tanıtımını en kolay futbol ile yaptıklarını söylüyorlar. Mikro klima iklimine sahip. 50 km mesafe arayla ciddi sıcaklık değişimi var. Bitki örtüsü çok zengin olduğu için ülkeye gezmeye ve eğitime gelen birçok yabancı biyolog gördüm. Ülke vatandaşlarının çoğu Katolik ya da Protestan. Azımsanmayacak kadar çok Çinli vatandaşa ev sahipliği yapıyor. Diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi Çinliler burada da genelde market işletiyor. Başkent başta olmak üzere çok fazla kumarhane var. Banka hesabında 60.000 USD gösterip 3 yıl oturma izni alabiliyorsun. Belediyecilik diğer Orta Amerika ülkelerine göre iyi olsa da bence yeterli seviyede değil. Sokaklarda kapağı olmayan kanalizasyon delikleri görebiliyorsun. 6 Ayı yağmurlu sezon olarak geçen ülkede, kuvvetli bir yağmur yağdığında ana caddelerde bile ufak göletler oluşuyor. O kadar pahalı bir ülke olmasının karşılığını size konforlu bir gezi olarak değil de sadece doğal güzellik olarak verebiliyor. Düşük bütçeli geziler yapıyorsanız size göre bir ülke diyemem ama doğa aşığıysanız bu konuda dünyadaki sayılı ülkelerden biridir. Türkiye'ye göre pahalı. Ülkenin kendi parasını da kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kosta-rika-gezi-notlari-2.html", "text": "Kosta Rika'ya gelecekseniz pasaport kontrolünde göstermek için yanınızda bir dönüş bileti olmalı. Yalnız bu bilet illaki Kosta Rika'dan olmak zorunda değil. Atıyorum Panama'dan x bir ülkeye olan bileti de gösterip, geçebilirsiniz. Eğer benim gibi karayoluyla devam edecekseniz herhangi bir havayolu firmasından sadece rezervasyon yapıp onun çıktısını göstermeniz de yeterli olur. Kimse gerçek bilet mi sahte bilet mi ona bakmıyor. Benim yanımda gösterecek herhangi bir biletim yoktu. Pasaportumu geri verip, giremezsin, dönüş biletini göstermen lazım dediler. Kenarda 5-10 dakika bekleyip görevlinin yanına tekrar gidip durumu izah ettim. Dünyayı gezdiğimi, buradan da Panama'ya geçeceğimi söyledim. Pasaportumu inceledi, burun kıvırarak damgayı basıp, iyi geç dedi. Siz işi riske atmayın, muhakkak yanınızda gösterecek bir bilet olsun. Eylül ayımın tamamını Kosta Rika'da geçirdim. Normalde bu ay yağmurlu sezon oluyor. Ve yağmurda ara ara yağıyordu ama o halde bile bir çok yerde sıcaktan uyuyamadığım oldu. Tekrar gelsem muhtemelen yine yağmurlu sezonda gelirdim. Sıcak olmasındansa yağmuru tercih ederim. Turistik yerlerin hepsinde Amerikan doları kullanılsa da ben her daim lokal para kullanmayı seviyorum. Bulunduğum zamanda 1 usd=545 colones yapıyordu. Eğer benim gibi sürekli internet ihtiyacınız varsa telefonunuza sim kart alabilirsiniz. Haftalık internet paketi ortalama 5 usd. Bu şehir genelde Latin Amerika'da güneye ya da kuzeye giden gezginlerin bir günlük uğrak yeri oluyor. Turistik hiçbir şey yok. Gezilip, görülecek bir şeyi de yok ama sosyal medya ve websitem için çalışmam gerekiyordu ve o yüzden 3 gece kaldım. Hostelde yatak fiyatı 4 kişilik odada 10 usd. Merkezdeki pazarda günlük çıkan yemek ve yanında bir içecek fiyatı 5-6 usd. Kosta Rika için hesaplı sayılır. Liberia ülkenin en sıcak şehirlerinden biri. Bulunduğum sezon sözde yağmurlu sezondu ama gece fanı açmadan uyumak imkansızdı. 3 Gün işlerimi hallettikten sonra La Fortuna'ya geçmek için yola koyuldum. Yalnız direk otobüs yok. Var da çok pahalı. O sebeple 3 otobüs değiştirerek gittim. Liberia'dan Canas'a 3 usd, Canas'tan Tilaran'a 1 usd, Tilaran'dan La Fortuna'ya 5 usd verdim. Bu ilçeler arasında otobüs seferleri çok az, günde biri iki sefer var o kadar. Öncesinden otobüs saatlerini muhakkak kontrol edin. Aslına bakarsanız burası köy gibi bir yer. Otellerle dolmuş, turistik bir köy. Her yer ABDli turistlerle dolu ve fiyatlar da onlara göre ayarlanmış. Ölü sezon olduğu için kahvaltı dahil hesaplı bir hostel buldum. 4 kişilik odada yatak fiyatı 10 usd. Normal sezondaki fiyat ise 15 usd. La Fortuna'nn en büyük özelliği Volcan Arenal'ın burada olması. Volkan aktif olduğu için zirveye çıkılmıyor, sadece etrafındaki doğal parkı gezebilirsiniz. Volkan aktif ama lav püskürtmüyor, arada duman çıkıyormuş o kadar. Yerli için giriş 2, yabancı içinse 15 usd. Bu doğal parkta altta fotoğrafını paylaştığım 400 yıllık ağaç dışında aslında hiçbir şey yok. Bence 15 usd değil en fazla 3 usd yi hak eder. Buraya yakın ve ücretsiz girilen termal su kaynakları var. Daha önce benzer yerlere çok gittiğim için bu sefer tercih etmedim. Bu bölgeye yakın en önemli turistik yer Rio De Celeste. Burayı önemli yapan; nehir suyunun turkuaz mavisi gibi bir renkte akması. İçinde ufak bir şelale de var. Ama bu maviliği görmeniz için genelde yaz aylarında gitmeniz gerekiyor. Eğer yağmurlu sezonsa, bir gün önce yağmur yağdığında su maviliğini kaybediyor. Benim bulunduğum zamanda genelde az da olsa her gün yağmur yağdığı için buraya gitmeyi tercih etmedim. Gidenler de o kadar parayı boşa verdiklerini, suyun mavi olmadığını söylediler. Eğer kendi aracınız yoksa buraya gidip, gelmek ve giriş ücreti kişi başı 70-80 usd ye mal oluyor. La Fortuna'da hesaplı yemek yiyecek pek bir yer yok. Ya marketten alıp kendiniz yapacaksınız ya da bir öğünü en az 7-8 usd ye çıkaracaksınız. Bir iki tane fastfood hamburgerci var. Onların kampanyası olursa bir menüyü 5 usd ye alabilirsiniz. 3 Gün burada kaldıktan sonra Monteverde'ye gitmek için yola koyuldum. Önce La Fortuna'dan Tilaran'a 5 usd ye, Tilaran'dan Monteverde'ye 3 usd ye gittim. La Fortuna'ya göre daha çok gezginin olduğu bir yer. Ufak bir merkezi var ve her yere yürüyerek gidebiliyorsun. Kahvaltı dahil idare eder bir hostelde 4 kişilik odada gecelik 10 usd ye kaldım. Buraya yakın 2-3 tane doğal park var ve hepsine giriş ücretli. İçlerinden Santa Elena bulut ormanlarını seçip sadece ona gittim. Öğrenci kartınız varsa giriş 7, yoksa 14 usd. Altta bu parkta çektiğim bir kaç fotoğrafı paylaşıyorum. Parkta farklı kulvarlar var. Benim gibi hepsini yürüyeceğim derseniz 5-6 saatinizi alır. Toplamda 10 km civarı bir parkur. İçeride çeşitli hayvanlar olsa da tavuk benzeri bir kaç kuş ve kelebek haricinde bir şey görmedim. Hayvan görmek istiyorsan rehber alman gerekli diyorlar. Çünkü onlar nerede olduklarını biliyorlarmış. Ama ben kafama göre gezmeyi sevdiğim ve bazı yerlerde fotoğraf çekmek için uzun uzadıya beklediğim için rehber almadım. Buraya gelirken yanınıza su ve atıştırmalık ekmek arası bir şeyler almayı unutmayın. Monteverde'yi en tepeden görebileceğiniz trail amigos diye bir tepesi var. Giriş ücreti yok. Çıkması yaklaşık 2 saat sürüyor. Vaktiniz varsa yapın derim. Monteverde'de içinde uzun köprüleri olan başka bir bulut ormanı daha var. Orman üstünden köprüyle yürüyorsunuz. Muhtemelen güzel bir deneyim olurdu ama giriş ücreti 30 usd olunca eksik kalsın diyerek girmedim. Aynı zamanda bu ormanlarda zip line ya da bungee jumping gibi atraksiyonlar da mevcut. 3 Gece burada kaldıktan sonra başkent San Jose'ye otobüsle geçtim. Bilet 6 usd. Gonulden tebrik ediyorum. basarilariniz daim olsun."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kosta-rika-gezi-notlari-3.html", "text": "Daha önce bana maddi destekte bulunan Kalesu Turizm, San Jose şehrinde 3 gece otel konaklamasını ücretsiz ayarladı. Onun için San Jose'deki ilk 3 gün konaklamaya para vermedim. Sonraki günler ve sonraki gelişimde ise 8 usd ye güzel bir hostelde kaldım. Merkezde çok fazla hostel alternatifi var. En fazla 10 usd ye güzel bir hostel bulabilirsiniz. Yaklaşık 7-8 günümü geçirdiğim şehirde kayda değer pek bir şey yoktu. Tanıştığım birkaç lokal insanla takılarak ülkeyi tanımaya çalıştım. O sebeple burada biraz uzun kaldım, normalde en fazla 2 gün kalınacak bir yer. Şehrin görünümü bizim 20 yıl önceki halimiz gibi. Bir kaç tane AVM haricinde her şey bize göre eskide kalmış. Ama şehrin güzel tarafı her yerde parklar var. Öyle 2-3 ağaçtan oluşan parklar değil, dolu dolu parklar. Öğle arasında yemeğini alıp parkta yiyen onlarca çalışan kişi gördüm. Bir kaç müzesi olsa da giriş ücretleri yabancıya aşırı pahalı olduğu için hiçbirine girmedim. Kayda değer çok önemli bir müzesi de zaten yok. Şehir merkezinde \"merkez cadde\" adında bir caddeleri var. Bizdeki istiklal caddesi gibi düşünebilirsiniz. Herşey bu caddede ve çevresinde toplanmış durumda. Tanıştığım lokal arkadaş bir akşam beni Cartago şehrine davet etti. O gün de Kosta Rika'nın bağımsızlık günü olduğu için şehirdeki kutlamayı ve konseri izlemeye gittik. Festival zamanı olduğu için eğlenceli bir akşamdı ama onun haricinde gidilip görülecek bir şeyi yok. San Jose'de çok fazla üniversite var. Olur ya buraya gelip okumak isterseniz devlet üniversitesine gidemiyorsunuz ama özel üniversitelere gidebilirsiniz. En iyi üniversitenin yıllık ücreti 8.000 usd. Daha düşüklerini de bulmak mümkünmüş. Şimdi ülkenin pasifik tarafına gideceğim. San Jose'den Quepos'a 10 usd ye otobüsle geçtim. Buraya gelmemin sebebi civardaki Manuel Antonio doğal parkına gitmekti ama oradaki hosteller pahalı olduğu için Quepos'a geldim. Zaten birbirlerine 5 km lik mesafedeler gidip, gelmesi kolay. 8 USD ye idare eder bir hostelde 3 gece kaldım. Manuel Antonio Doğal Parkına giriş 15 usd olunca girmekten vazgeçtim. Çünkü artık doğal parklar neredeyse birbirinin aynısı gibi gelmeye başladı. Ayrıca bu parkın hemen yanında upuzun bir halk plajı da olunca İlla ki parka girmeye gerek yok dedim. Öncelikli amacım tembel hayvan diye bildiğimiz slothu görmekti ama Karayip tarafına geçeceğim için o işi sonraya bıraktım. Çünkü tembel hayvanlar en çok ülkenin Karayip tarafında yaşıyor. İlk gün çevredeki irili ufaklı sahillerini gezdim. Hiçbiri ticarethaneye çevrilmemiş ağaç ve palmiyelerle dolu güzel plajlar. Ertesi gün ise altta videosunu paylaştığım gizli şelale denilen yere gittim. Buraya yaklaşık 1 saat orman içinden yürüyerek gidebiliyorsunuz. Bulması pek kolay değil ama muhakkak gidin derim. Videoyu izleyince bana hak vereceksiniz. Buradan sonra yine okyanusa sahili olan Uvita'ya geçerim diyordum ama bir sebepten dolayı mecburen başkent San Jose'ye dönmem gerekti. Otobüsle San Jose'ye 10 usd ye gittim. San Jose'de bir kaç gün daha kaldıktan sonra tekrar Pasifik tarafına dönmektense Karayipler tarafına geçtim. San Jose'den Cahuita'ya otobüs bileti 10 usd. Klasik sakin bir Karayipler kasabası. Akşam 9-10 dan sonra her yer kapalıdır. Lokal insanlar erkenden yatıp erkenden kalkar. İdare eder bir hostelde gecelik 10 usd'ye 6 gün kaldım. Güzel sahilinin yanı sıra Cahuita doğal parkı burayı özel kılıyor. Anlam veremediğim bir şekilde bu park girişi ücretsiz. İçeride şimdiye kadar Kosta Rika'daki hiçbir parkta görmediğim kadar hayvan gördüm. Aynı şekilde en çok istediğim tembel hayvanı da birçok gez gördüm. Park bir uçtan diğer uca yaklaşık 9 km. Bir taraf deniz, diğer taraf ufak gölet olunca park içindeki ağaçlar, bitki örtüsü ve hayvanlar da çok çeşitlilik gösteriyor. İki gün üst üste bu parka geldim. Altta fotoğraflarını paylaşıyorum. Doğal parka girmeden etraftaki ağaçlarda bir sürü maymun ve tembel hayvan da görebilirsiniz. Yalnız bu tembel hayvanı görmek, bulmak pek kolay değil. Bunların sevdiği bir ağaç türü var. O ağacın hangisi olduğunu öğrenip o ağaçların civarına bakmalısınız. Diğer bir problem yine bu tembel hayvanlar gündüzleri hava sıcak olduğu için pek hareket etmeyip, sadece uyuyor, geceleri geziyorlar. Yani biraz nazlı hayvanlar. Cahuita'ya yakın bir de Puerto Viejo ve Manzanillo sahil kasabaları var. Günübirlik her ikisine de gittim. Puerto Viejo bildiğiniz parti ve eğlence yeri. Sahili öyle aman aman değil. Burada da bir çok hostel olsa da ben Cahuita'da kalmayı tercih ettim. Manzanillo ise Cahuita'nın aynısı ama biraz aha ufak olanı. Sahili güzel ama yine öyle pek de aman aman, bulunmayacak bir sahil değil. Velhasıl Cahuita benim için idealdi ve sürekli orada kaldım. Daha önce dediğim gibi Kosta Rika'da bir çok önemli doğal park var. Bunların başında Corcovado doğal parkı geliyor. Bu park diğerlerine göre çok büyük ve içerideki vahşi yaşam çok zengin. İçeride puma, jaguar ve leopar görme ihtimaliniz bile var. Bu parka rehbersiz girilmiyor. Yani ben kendim giderim, kafama göre takılayım deme şansınız yok. Parkın günlük giriş ücreti 15 usd. Rehberin günlük ücreti ise kişi başı 75 usd. Günübirlik buraya gitmenin pek bir esprisi yok çünkü uzakta ve çok büyük bir park. Parkın içinde konaklamak için hazır kurulu çadırlı bir kaç istasyon var. Tabi orada konaklamaya da ekstra para veriyorsunuz. Ben en az 3 günlük gitmek istedim ama hesap kitap yapınca toplamda 400 usd ye mal oluyordu. O sebeple mecburen vazgeçtim. Evet Kosta Rika doğaya çok saygılı, hayvanat bahçelerini kapatmış, hayvanları da çok seven bir ülke ama bunun yanında bu doğal güzellikleri size çok yüksek rakamlara sunuyor. Aklınızda her doğal parka gitmek varsa cüzdanınız şişkin olmalı. Bir aylık Kosta Rika gezimden aslında memnunum. Tek problem şu; o kadar pahalı bir ülke olup ama size bu pahalılığın karşılığında aynı konforu vermemesi. O sebeple buraya gelirken beklentilerinizi düşürün ve sadece doğal güzelliklerini görmeye gelin. Dünyanın çeşitliliği en bol ormanlarına sahip. Hele doğaya aşık biriyseniz Kosta Rika'nın sizi cezbedeceği kesin. Cahuita'dan otobüsle 4 usd ye Panama sınırına gidip, Panama'ya geçtim. Gezip görmek istediğim yerleri gezmişsiniz. Uğraş verip bizim de tecrübelerinizden faydalanmamızı sağladığınız icin tesekkurler. Şelale çok eğlenceliye benziyor. Bir ülkeyi detaylıca dolaşıp blogunuza dökmeniz çok güzel ama yazınızda hostellere ve fastfooda ne kadar para verdiğinizden çok ülkede yapılacak şeylere odaklanırsanız daha aydınlatıcı seyehat rehberi oluşturmuş olursunuz. İyi günler. Gerçekten mükemmelsiniz tebrik ediyorum. Tüm gezilerinize keyifle göz gezdiriyorum. Uzun zamandır kosta rikayı kendimce netten takip etmeye çalışıyorum.. hep orda çalışmak istemişimdir türkiyede turizimdeyim tesadüfen yazınıza rasladım ve mükemmel bir geizinin hatıralarını büyük bir keyfle okudum.. ve dahada etkilendim.. sizce oradaki hotellerde iş bulma ve çalışma imkanı yakalayabilirmiyim ? Veya bana orada yardımcı olacak birilerini bulabilirmiyim ? Şimdeden teşekkür ederim.. Kosta Rika'dayim. Manuel Antonio'ya gittim. Cok nemli ve cok sicakti. 1 gun kalabildim. Plaja bile gidemedim cok kotuydu nefes almak imkansizdi. Ordan Monteverde'ye gelmeye karar verdim biraz serinlemek icin. Su an Monteverde'deyim ve nefes alabiliyorum mutluyum :)) Kosta rika biraz hayal kirikligi oldu bu kadar az gelismis bir ulke beklemiyordum.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/koy-lideri.html", "text": "-Kalabilirsin, benim için sorun yok ama askeriyeye haber vermemiz lazım. +Nasıl haber vereceğiz? Burada telefon sinyali yok. -Dağın tepesine çıkarsak bazen sinyal oluyor. Oradan senin eski rehberi ararız. O da askeriyeye haber verir. -Yürüme 1,5 saat, at/katırla 1 saat +Ok atla gitmek daha iyi. Evinde kaldığım ailenin atı var. -Yok o olmaz, başka atla gideriz. Niye o olmaz diye çok üstüne düşmedim. Ok, sorun değil, kaç lira diye sordum. Ne verirsen dedi. Onun gidip bulduğu yan komşunun atıyla dağın tepesine doğru çıkmaya başladık. O yürüyor, ben at üstündeyim. Yolun bazı yerleri abartısız dizlere kadar çamur. Patikada 45 derece yukarıya çıkarken benim gibi acemi birisinin at üstünde durması çok kolay değil. El değmemiş, aşırı yeşil ve değişik ağaçlarıyla biraz da ürkütücü bir orman. Neyse tepeye çıktık. Uğraş uğraş sinyal yok. Eğer yarım saat daha gidersek ileride kesin sinyal var dedi. Bu kadar da zorlamaya gerek yok diyerek, geri dönelim dedim. Köye döndük ve ertesi gün mecburen mouge köyüne, oradan da en yakın birliğe geçeceğim. Sabah oldu. Mouge köyüne gitmek, yürüyerek 4-5 saat sürüyor. Dedim dünkü at iyiydi, alıştım hem de yürümeyeyim şimdi. Çünkü yol yine çok berbat. Liderin yanına gittim dedim ben yine o atla gideyim. -Yok olmaz -Başka bir evden at bakalım. -Amigo. Buraya son bir yıl içinde sadece bir kez, 3 kişilik bir turist grubu geldi. Onlar da bir gece kalıp geri döndüler. Şimdi sen geldin ve bu evde kalıyorsun. İyi kötü uyumak ve yemek için onlara para veriyorsun. (Gecelik 3 usd, öğün başı da 2-3 usd veriyorum). At ihtiyacın olduğunda yine aynı aileden alırsan senin buraya gelmenden bir tek o aile faydalanır. Şimdi komşu aileler de senden faydalanmış olacak. Böylesi daha iyidir. vay be işte budur... super gercekten de... yalnız su durum var siz kalmak istemişssiniz askeriyeye vs.. haber vermeleri gerekiyor.. bu turistleri çok zorlayan bir durum o kadar az kişi gelmesine şaşmamak lazım...! onlarla anlaşacak kadar ispanyolca bilmen ne güzel. Gerçi 1 ay kurs aldın sonra aylarcada güney amerikada dolaştın ispanyolcayı anlaşacak düzeyde bilmen normal, artı olarak zeki adamsın. Lideri bende takdir ettim her eve faydalı olmayı düşünmek ne güzel davranış. Bizler onlara göre ultra lüks içindeyiz ama hala daha lüksünü isteriz ve asla mutlu olamayız bir türlü, onlar yokluk içinde tahta masa tahta kanepe ve gülen yüzleri görüyorum. Teşekkürler Mehmet anılarını bizlere paylaştığın için sayende bu insanları gördük. Harika. Okadar imreniyorum ki size bilemezsiniz. Umarım bir gün biz de zincirlerimizi kırıp bu şekilde dünyayı gezebiliriz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kullandigim-ekipmanlar.html", "text": "Sırtçantalının en önemli ekipmanı tabiki çantası. Kışın Moldova'ya yaptığım gezide valizin sapı koptu. Yaklaşık 1 km yerler buzlu ve hava da karlıyken valizi elimde taşımak zorunda kaldım. O günden sonra anladım ki; bu tip çanta ve valiz gibi ekipmanlarda iyisi neyse onu alacaksın, seni yarı yolda bıraktı mı gezinin tadı kaçıyor. Sırtçantalı olma sevdam 2011 yılında başladı. Bir çok ekipman satan mağazaya gidip tüm marka ve modelleri inceledim. Bana yeteceğini düşündüğüm 45 litrelik çantamı aldım. 2016'ya kadar hep aynı çantayı kullandım. Daha sonra 45 litrenin bana yetmediğini gördüm ve Columbia'nın 55 Litrelik Trail Elite 55l modeline geçtim. Özellikle çadır, uyku tulumu, şişme ped, hamak, hamak cibinliği gibi şeyleri de sürekli yanımda taşımam gerektiği için 45 litre artık yetmiyordu. Şu an bu çantadan aşırı memnunum! Bel ve kalça desteği çok iyi. Tüm kayışlarını sıktığınızda çanta adeta vücudunuzun bir parçası gibi oluyor. Üste kapanan bölümü ayarlanabildiği için, üst tarafını kısarak daha ufak bir çanta haline gelebiliyor. Yaklaşık 10 lt daha küçülüyor. Sırta gelen bölgesinde alüminyum çapraz çıtalar var. Bu çıtalar sayesinde çanta sırtınıza yapışmıyor ve arada hep boşluk kaldığı için sırtınızı terletmiyor. Bel kuşağı kalın ve üzerinde pasaport, telefon, cüzdan gibi şeyleri koymak için cepleri var. Çantanın altındaki gizli bölmede yağmur kılıfı var. Kılıfı çok dayanıklı ve çantanın dışını onunla sardığınızda istemsiz açılması pek mümkün değil. Bazı çantaların kılıfları harici oluyor ve uçak altına verdiğinizde çanta size gelene kadar kılıfı çıkmış olabiliyor. Aynı şey otobüs bagajına verdiğinizde de geçerli. Bunları defalarca yaşadım. O sebeple çantanın bu özelliği çok çok iyi. Üstünde, kenarında, ortasında ve içinde fazlasıyla göz var. Uzun bir geziye çıkacaksanız o gözlerin hepsi işinize yarıyor. Alt ve ortadan açılan fermuarları var. Çantanın içinden ya da altından birşey almanız icap ederse bu gözler işinizi kolaylaştırıyor. Benim kullandığım çanta siyah renkli ama ufak kayışlarını beyaz yapmışlar. E malum çantayı uçak ya da otobüs bagajına verdiğinizde o beyaz kayışlar anında kirleniyor. Yani onlar gri renkte olsa daha iyi olurmuş. Çanta seçerken bence ilk bakılacak şey kaç litrelik bir çantaya ihtiyacınız olduğu. Kimi gezgin 65+10 litrelik çantayla gezerken kimisi daha minimal takılabiliyor. Tabi tek çantayla bu iş olmuyor. Gezilerime ilk başladığımda gezginlerde bir tane büyük sırt çantası bir tane de önlerinde küçük çanta görürdüm. Bunlar işi bilmiyor, iki çanta gereksiz derdim ama kazın ayağı öyle değilmiş. Tek çantayla yaptığım Avrupa gezimde anladım ki 2. bir çanta şart. Çünkü gündelik kullandığınız eşyalar, elektronik ekipmanlar ve atıştırmalık yiyecekler için o ufak çanta süper iş görüyor. Amacınız sırtçantalı gibi gezmekse ufak bir de ön çanta almanızı öneririm. 1- Kaç litrelik çanta işinizi görecekse ona göre alın. Ne büyüğü, ne küçüğü olmasın. 3- Üstten ve alttan açılmasının yanı sıra yandan ve/ve ya ortadan da açılabilen bir model seçin. Her daim çantanın ortasında bir şey unutuluyor ve onu üstten almaya çalışmak eziyet. Bu ayrıntıyı kesinlikle atlamayın. 5- Üstünde, sağında solunda, bele bağlanan kemerinde ufak ceplerinin olması çok işe yarıyor. Dikkate alın derim. 6- Alacağınız çantaya kesin karar verdiğinizde hiç erinmeyin içini mağazadan bir şeylerle doldurun. Sırtınıza alın, ön bağlarını bağlayın. Tam belinize oturuyor mu oturmuyor mu iyi inceleyin. Bazılarında bel ayarı olabiliyor. Ama bel ayarı yoksa ve rahat hareket edemiyorsanız o çantadan vazgeçin. Yeri gelecek o çanta ile kilometrelerce yürüyeceksiniz. İlk kullanımda omuzlarınız 1-2 gün ağrıyacak, sonra ona alışacaksınız ama belde problem varsa onun çaresi yok. 7- Eğer 45 litre seviyesinde bir çanta işinizi görürse uzunluğunu da ölçün derim. Yurt dışındaki bir çok uçuşda kabin harici valiz ve çantalar için ekstra ücret alınmakta. Ama çantanız kabine girerse ekstra ücret vermemiş olursunuz. Bu tamamen kaç litrelik bir çanta alacağınız ile doğru orantılı. Uçaklarda kabin boyutu için max. uzunluk genelde 56 cm dir. 8- Modele karar verdiğinizde mağazadan almak yerine internetten fiyatı en ucuz neredeyse araştırıp oradan alın derim. Genelde mağaza fiyatları daha yüksek oluyor. Yine bu çanta da ihtiyaçlara göre seçilecek olsa da ortalama 25 litrelikler işinizi görür. Şu an Columbia'nın 28 litrelik bu linkteki modelini kullanıyorum. En büyük özelliği; laptop bölmesinin ayrı olması. Sürekli benim gibi bilgisayar kullananlar için güzel bir detay. İçinde ve dışındaki ekstra gözler de fazlasıyla yeterli oluyor. Kullandığım her iki çantadan da memnunum. Bence 2. önemli ekipman ise mont. Columbia'nın Diamond 89o Turbodown montunu kullanıyorum. Soğukta içime ince bir içlik/t-shirt tarzında bir şey giysem bile üşütmüyor. Ayrıca en sevdiğim özelliği ise; yazlık bir şehire gittiğinizde katlayıp çantanıza koyuyorsunuz ve kapladığı yer neredeyse bir ya da iki yumruk kadar bir şey. Montun bu denli sıcak tutmasının sebebi kaz tüyü olması ve dolum derecesinin yüksekliği. Bu tür teknik montlarda \"Down XXX+\" diye bir ibare vardır. Kabaca XXX değeri ne kadar yüksekse sizi o kadar sıcak tutacağı anlamına gelir. Ben 890 olanını kullanıyorum. Eğer yaşadığınız şehirde öyle abartı soğuklar yoksa bu derece teknik bir mont almanıza gerek yok. Ama soğuk bölgelere gidiyorsanız mont çok önemli. Hele benim gibi uzun gezilere çıkıyorsanız teknik bir mont almanız şart. Ayrıca bu montun içinde ufak gümüş noktalar var. Vücut ısınızı içeride hapsederek normalden %20 daha fazla sıcak tutabiliyor. Not: Hayvan sevgimi kelimelerle tarif edemem. Kaz tüylerinin nasıl yonulduğuyla ilgili bazı videoların internette dolandığını biliyorum. \"İyimser bir şekilde\" aldığım montun kazlara böyle bir eziyet vermediğini umuyorum. Maalesef bu tip bir mont için bildiğim kadarıyla kaz tüyünden başka bir alternatif yok. Kışın dağlara çıkmak gibi bir gezi planınız yoksa ya da bulunduğunuz yer çok soğuk olmuyorsa 700+ dolum derecesi fazlasıyla yeter. Katlandığında ne kadar yer kapladığına bakın. Su geçirmezlik durumuna da bakın diyeceğim ama bu montlar uzun yağmur altında su geçirebilir. Bu tip teknik bir mont düşündüğünüzde hangi markaya giderseniz gidin fiyatların baya yüksek olacağına hazırlıklı olun. Hafif serin havalarda polar iyi oluyor ama sert rüzgar gelince rüzgarı içine aldığından mont giymek gerekebiliyordu. İşte kullandığım bu polar rüzgar koruyucu özelliğiyle öne çıkıyor. İçi yukarıda bahsettiğim montta olduğu gibi gümüş noktalarla dolu. Dışı ise omni-heat teknolojisiyle kaplanmış. Rüzgarlı havalarda içime sadece bir t-shirt giyerek kulanabiliyorum. Çünkü aşırı soğuk olmadığı sürece rüzgarı içine geçirmiyor. İlla ki mont giymeye gerek kalmadan tek bu polarla bile birçok yerde idare edilebilir. Eğer gittiğiniz yer aşırı soğuksa; bu poların üstüne bir de kaz tüyü mont giyerseniz üşüme sorununu komple çözersiniz. Montum var, bu gerek olmaz diye düşünmeyin. Asya'da ya da orta Amerika'da yağmur sezonuna denk gelirseniz mont bir işe yaramaz. Şartlara göre her daim yanınızda bulunabilmesi için katlandığında yer kaplamayacak modellere yönelin derim. Kapüşonlu olursa tabi daha da güzel olur. Ben linkteki yağmurluğu kullanıyorum. Sıradan yağmurluklar gibi çok ince değil. İcabında serin havalarda bile kullanılabilir. Kumaşın özelliği neyse bilmiyorum ama dokunduğunuzda hafif süet gibi kaliteli bir his veriyor. Yağmurluğu farklı kılan ise kotluk altlarındaki fermuar kısmı. Asya ve Orta Amerika'da hem sıcağı hem yağmuru bol ülkelere giderseniz koltuk altını komple açıp efil efil gezebilirsiniz :) Yine diğer bir detay yağmurluklarda kapüşon kısmı hep geniş olur ve gözlerinize kadar inerdi. Bu yağmurlukta o olayı çözen güzel bir ayar mekanizması da var. Yağmurluğun gördüğüm tek dezavantajı katlayıp, çantaya attıktan sonra kullanmak isterseniz kırışık görünüyor olması. Ama giydikçe 10 dakika içinde düzeliyor. Diğer önemli bir detayda bu içlik meselesi. Hem alt hem üst olacak şekilde kesinlikle profesyonel bir içlik edinin derim. Onların da aynı montlarda olduğu gibi sıcak ve normal modelleri var. Artık gideceğiniz bölgedeki hava şartlarına göre seçiminizi yaparsınız. Ben üstüme uzun kollu normal siyah bir model seçtim. İcabında kollarını sıyırıp t-shirt gibi kullanıyorum, hava soğuduğunda ise o teknik montu üstüne atıyorsun ohh miss, kurşun geçirmez oluyor. Altlık ihtiyacı olmaz demeyin. Hiç ummadık yerde hava bozabiliyor. Almışken alt, üst takım alın. Kaliteli bir marka için fiyatlar yine pek hesaplı olmayacaktır. Yalnız bu ürünlerde bilinmedik markaların da baya bi' çeşitliliği var. Normal yünlü birşey ihtiyacınızı karşılar diye düşünmeyin çünkü soğuktan sizi korurken birden güneş çıkarsa bu sefer de sıcaktan bunaltmamalı. O sebeple teknik ürünlere yönelin diyorum. Niye öyle dediğimi yandaki fotoğraftan, ürünlerin içini görerek anlayabilirsiniz. Genelde gezilerime tek tip ayakkabıyla çıktığım için görünüşüne de önem veriyorum. Profesyonel dağcı ayakkabıları bana biraz kaba geldiğinden şimdiye kadar hiç almadım. Şu an bu linkteki ayakkabıyı kullanıyorum. En belirgin özelliği su geçirmemesi. Şimdiye kadar yanımda hiç bot taşımadığım için bu özellik hayat kurtarır cinsten. Diğer bir detay da hafif bir ayakkabı. Elinize alınca şaşırıyorsunuz. Tabi bu özelliklerin hepsi tek bir ayakkabıda olunca fiyatı da maalesef ucuz olmuyor. Ama uzun vadeli düşündüğünüzde bu tip teknik ürünler parasını hakediyor. Ayakkabı seçerken iki çifti de giyip biraz yürüyün derim. Birazcık bol olursa bile bence sıkıntı. Çünkü uzun yürüyüşlerde bol ayakkabı giyerseniz ayaklarınız su toplayabilir. Genelde küçük ayakkabı giyildiğinde olur zannedilse de tam tersidir. Olur ya bol ayakkabıyla uzun yürüyüşe çıktınız ve ayaklarınız su topluyor, yapacak en iyi şey iki kat çorap hatta duruma göre üç kat çorap giymektir. Böylece ayaklarınız rahatlar. Bir önceki ayakkabılarım ise yanda fotoğrafını gördüğünüz ve altta videosu olan modeldi. Aslında üç ayakkabının da arasında öyle ciddi teknik farklar yok. Üçü de aynı şekilde çok hafif ve su geçirmezlik özelliğine sahip. Not: Bu tip ayakkabılarda su geçirmez ibaresinin anlamı genelde belli bir seviyeye kadardır. Yani ayakkabının yarısını derenin içine sokup, çıkartırsanız su geçirmez. Ama o şekilde dakikalarca beklerseniz su geçirir. Linkteki pantolonu kullanıyorum. Kenarda kargo cepleri olsa da kesinlikle kaba durmuyor. Neredeyse keten pantolon gibi. İcabında üstüne bir gömlek giyerek akşamları sağa, sola ve eğlence mekanlarına giderken bile giyilebilecek cinsten. Bu sebeple uzun süreli gezilerde yanına fazla eşya almak istemeyenler için ideal. Pantolonun komple her tarafı esnek olduğu için normal yürüyüşlerin yanında dağ, tepe çıkarken de büyük rahatlık sağlıyor. Her adımınızda diz bölgesinden esnediği için trekking yürüyüşlerini kolaylaştırıyor. Ayrıca en can alıcı özelliği; dizlerden itibaren paça kısmını söküp, pantolonunuz bir şorta dönüştürebiliyorsunuz. Kumaşında nasıl bir özellik varsa yağmur yağdığında üstünde su tutmuyor. Nasıl su tutmadığına kendi çektiğim üsteki fotoğraftan anlayabilirsiniz. Çamurlu yerde yürürken de ayakkabıdan sıçrayan ufak toprak parçalarını hafif silkerek atabilirsiniz. Teknolojinin giydiğimiz kıyafetlerde bu kadar etkili olması hayatı gerçekten kolaylaştırıyor. Benzer özelliklerde olan bir önceki pantolonum için çektiğim tanıtım videosunu alttan izleyebilirsiniz. Şimdi t-shirt de tanıtılır mı demeyin. Uzun yürüyüşler ya da trekking seven biriyseniz kullandığınız herşey önemli olabiliyor. Columbia'nın da bu anlamda bir çok teknik t-shirtü var. Şu ana kadar 8-9 tane farklı modelini kullandım. İlk söyleyeceğim şey; eğer uzun yürüyüşler yapıyorsanız body tarzında vücuda yapışan modellerden uzak durun. Polo yaka olan modelleri hem yürüyüşlerde hem de akşamları biryere giderken bile kullanabilirsiniz. Kumaşını gördüğünüzde zaten normal t-sihrtlerden farklı olduğunu direkt anlayacaksınız. Şu ana kadar kullandığım en kaliteli teknik t-shirt istisnanız bu linktekidir. En sevdiğim aksesuar. Gezilerim boyunca 3 yıl bir terliği giymişliğim bile vardır. Standart parmak arası terlik alıp geçmeyin. Onda da rahat olanına yönelin. Sıcak bir ülkeye gidiyorsam sağlam ve rahat terlik benim için en önemli şeylerden biri. Önceleri pek gömlek kullanmıyordum ama sıcak yerlerde teknik gömlek kullanmanın daha kullanışlı olduğunu gördüm. İcabında yakasını kaldırıp, kollarını da açık bıraktığınızda kendinizi güneşten koruyabiliyorsunuz. Tabii normal bir gömlekten bahsetmiyorum. Teknik bir gömlek olunca trekking yaparken bile size esneklik ve rahatlık sağlıyor. İcabında içinde t-shirt giyerek duruma göre serin yerlerde de kullanabiliyorsunuz. 4-5 yıllık gezi tecrübemden sonra bu tip bir gömleği daha önce niye kullanmadığıma pişman olmuştum. Ne alaka demeyin. Uzun bir geziye çıkıyorsanız çantanızda ne kadar az şey olursa o kadar iyidir. Teknik havlular normal banyo havluları gibi yer kaplamaz. Katladığınızda bir avuç içine bile sığabilirler. Fiyatları ilk başta pahalı gelse de uzun vadede düşünürseniz çok iyi bir üründür. Uyku tulumunun nerede lazım olacağı belli olmaz. Zannetmeyin ki bir tek soğuktan korur. New York'ta aşırı böcekli bir yerde kalırken, hava sıcak olduğu halde uyku tulumunun içine girip yatmıştım. Diğer türlü böcekler üstümden atlıyordu, o derece. Uzun süre çadırda ya da çok soğuk şartlarda kalma planım hiç olmadığı için hafif bir uyku tulumu kullanıyorum. Hem ağırlığı yok hem de yer kaplamıyor. 6-7 Derecenin altında bir yere gidecekseniz sağlam bir uyku tulumu şart. Ama sağlam bir uyku tulumu da sağlam para demek. Uzun kamp gezilerimden sonra bu mat olayının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladım. Önceden klasik rulo olan matlardan kullanıyordum ama birkaç geceden sonra onlarda yatmak ölüm gibi geliyordu. Sabah kalktığımda her tarafım ağrıyordu. Daha sonra şişme pedli olan modellere yöneldim ve daha önce niye almadım diye kendime kızdım. Eğer kamp yapmayı seviyorsanız ya da uzun bir geziye çıkacaksanız fazla yer kaplamayan şişme pedlere yönelin. Kapladığı yer küçüldükçe maalesef fiyatları da artıyor. Belki bir çoğunuz suluk ne alaka diyebilir ama iş öyle değil. İlk başta katlanabilen plastik suluklardan almıştım. Boşken cebine bile girebilen tiplerden. Uzun vadede bu model suluklar kesinlikle kullanışlı değil ve 1-2 gün sonra koku yapıyor. Daha sonra sert plastikten yapılma bir suluk aldım. Onda da herşey güzeldi ama içindeki su 1-2 gün kalınca yine koku yapıyordu. Son olarak bazı gezginlerde gördüğüm Amerikan malı Nalgene markasına yöneldim. Tamam artık, suluk olayını çözdüm diyordum ama yine olmadı. Bu markanın ürünlerinde de eğer içindeki su 2-3 gün kalıyorsa yine kokmaya başladı. Artık plastikten vazgeçtim ve metal suluklara yöneldim. En azından su içinde bir hafta kalsa bile koku yapmıyor. Pek bilip, araştırmadan energizer 3 led headlight diye bir model aldım. Ne olsa fener işte işimi görür dedim ama maalesef öyle olmuyormuş. Feneri çantaya attığınızda açma, kapama düğmesi ufak bir sürtünmeyle açılıyor ve siz farkında olmadan pilleri bitiyor. Pilleri çıkartıp ayrı koymak isterseniz bu sefer de pil kapağını açmanız için insanüstü bir çaba sarfetmeniz gerekiyor. Energizer firması böyle bir kullanıcı düşmanı ürünü nasıl yapmış anlamak mümkün değil. İlk fırsatta daha kaliteli bir ürün alıp, detayları yine paylaşacağım. Kafa feneri alacaksanız beyaz led ışığının yanısıra kırmızı ışığın olmasına da dikkat edin. Böylece gece pek dikkat çekemeden işinizi görürsünüz. Ayrıca ortam karanlık olsa bile göz 5-10 dakikada ortama uyum sağlayıp çok az ışıkta bile görmenizi sağlıyor. Beyaz ledi yakıp kapattığınızda bu süreç yeniden başlıyor. Ama kırmızı ışıkta öyle bir durum yok. Aç-kapa göz yine aynı görüyor. Diğer bir detay da led ışığı kullanırken gücü ayarlanabilir bir model olursa pil tasarrufu için doğru bir tercih olur. Ekleme: Uzun araştırmalar sonucu 2 metre derinliğe kadar su geçirmez özellikli Fenix HL50 modelini aldım. İlk izlenimim çok iyi. Üründe kırmızı ışık yok ama beyaz led ışık için 4 farklı ayar kademesi olduğu için en alt kademede gayet hafif bir ışık veriyor. Geceleri dikkat çekmeden iş görebilecek şekilde. Ayrıca ürünü hem kafa feneri, hem anahtarlık gibi de kullanmak mümkün. Tamamen metal oluşu da uzun süreli kullanım için dayanıklı ve kaliteli hissi veriyor. Tek bir kalem pille çalışması diğer kafa fenerlerinin 3 tane ince pille çalışmasına göre çok iyi ve kullanıcı dostu. Ayrıca istenirse CR123A pil ile de kullanılabiliyor. Ekleme 2: Fenix HL50 kullanışlı bir fener ama -5 derecelerden sonra pili çok çabuk bitiriyor. Eğer soğuk hava şartlarında da kullanacağınız bir fener arıyorsanız başka modele yönelin derim. Soğuk havalarda zaten pil çabucak biter ama bu fenerde normalden daha hızlı bir sürede bitiyor. 5.000 Mah'lık bir model kullanıyorum. Cep telefonumu yaklaşık 3 kere tam şarj edebiliyor. Onun yetmediği durumlarda dizüstü bilgisayarın bataryasını kullanıyorum. Çadır hayatını hiç sevmesem de Kolombiya'nın Sierra Nevada dağlık bölgesine giderken mecburen bir çadıra ihtiyaç duydum. Sebebi ise kalacağım yerde normalde hamakta uyumak mümkündü ama o zaman da börtü, böcekten korunamıyordun. Büyük bir süpermarkete gidip 35 TL'ye fotoğrafta gördüğünüz çadırı aldım. İşimi fazlasıyla gördü. Tabi soğuk ve yağmurlu havalar için kesinlikle kullanışsız bir model. Bakalım ileride pro. bir çadıra yönelir miyim bilmiyorum. Zaman gösterecek. Çadır kullanmayı sevmiyorum dedim ya o yüzden öncelikli tercihim hamak. Gerçi hamakta uyumak da kolay değil ama bazen başka alternatif olmayabiliyor. Hamaklarda da birçok alternatif var. Yine az yer kaplayan ve rahat olan bir model isterseniz fiyatlar aşırı pahalı. İyi hamakların kumaşı aynı paraşüt kumaşı gibi oluyor. İnce, rahat ve dayanıklı. Uzun araştırmalar sonunda hem kaliteli hem hesaplı olan Bear Butt markasını buldum ve 30 dolara bir tane satın aldım. Uzun yıllar işimi görecek gibi duruyor. Eğer benim gibi amazon bölgesine ya da sivri sineklerin çok olduğu bir yere gidecekseniz hamak için cibinlik de alın derim. Benim aldığımın marka ve modeli \"Eno Guardian Bug Net\" diye geçiyor. İhtiyacı olanlar için bulunmaz bir nimet. Bilgilendirdiğiniz için teşekkürler. Ben sırt çantası olarak iyi bir markanın 75+10 modelini kullanıyorum. Bel kısmı sırt kısmı vs harika. Hem alttan, hem üstten hemde ön kısmı nerdeyse tamamen açılan bir model. Ama otomobile binmem gerekecekse otostop vs durumlarda, çantanın büyüklüğü sıkıntı yaratıyor. Keşke 50+10 gibi bir şey alabilseydim. Böyle durumlar da var dolayısıyla. 75+10 Benim için çok büyük, 50+10 mantıklı. Evet ben de hemen bugün karar verdim. Sahibinden de satılığa çıkarttım. Satıp 50+10 gibi bir çanta alacağım. Özellikle beli saran kemerin kalın olmasına dikkat edin. Belinizi ne kadar iyi sararsa sırtınıza o kadar az yük biniyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kullandigim-seyahat-uygulamalari.html", "text": "İstisnasız şuana kadar kullandığım en iyi harita uygulaması. İstediğiniz ülkenin haritasını indirip kullanabilirsiniz. Şuan ücretsiz. İnternetiniz olmasa bile offline çalışabildiği için harita üzerinde bulunduğunuz noktayı canlı olarak görebiliyorsunuz. Yeter ki telefonunuz uçak modunda olmasın. Gittiğiniz ya da gideceğiniz bölgeler üzerine pin bırakıp isterseniz kısa açıklamalar yazabiliyorsunuz. Haritası o kadar kapsamlı ki, bazı doğal parklardaki yürüyüş parkurlarını bile görebiliyorsunuz. Öncelikli olarak maps. me yi kullansam da bazen cafe, restoran ya da hostel ararken google daha detaylı sonuçlar veriyor. O sebeple bunu da muhakkak indirin derim. Offline kullanımı biraz kısıtlı. Şöyle ki; mesela internetiniz varken bir ilçeyi aradınız ve buldunuz. Daha sonra seçeneklerden indiri tıklayıp o bölgeyi telefona indirmiş oluyor ve internetiniz olmasa bile harita üzerinden kendinizi görerek, adrese gidebiliyorsunuz. maps. me de ki gibi komple ülke haritası indirilemiyor. Kullanıcı dostu bir uygulama olduğunu düşünmesem de bazen cafe, restoran ya da hostel adresi ararken çok kolaylık sağlıyor. Aradığınız mekanın ismini yazıyorsunuz, direkt harita üzerinde gösterebiliyor. Ugulama basit ve offline çalıştığı için kullanıcı dostu. Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe kelime çevirisi yapıyor. Kelime ve cümle çeviri için bildiğim en ideal uygulama. Çevrimdışı kullanmaya da izin verdiği için artık alternatifsiz bir numara diyebilirim. İlgilendiğiniz dilleri indirip daha sonra internet olmayan yerlerde de çok rahat kullanabilirsiniz. Offline çalışıyor. Sadece İngilizce İspanyolca ve İspanyolca-İngilizce kelime çevirisi yapıyor. İndirme linkleri: iOS. Andorid desteği var mı bilmiyorum. Türkçeyi düzgün kullanmak için Türk Dil Kurumu kaynaklı bir uygulama. İmla hataları ve kelime anlamları için faydalı. İndirme linkleri: iOS. Kendi kullandığım sözlüğün Android için olanını bulamadım. Buradaki Android için alternatif olabilir. Gideceğiniz ülkede yerel insanların evinde konaklamak ya da onlarla tanışmak için kullanılan web sitesinin mobil uygulaması. Couchsurfing nedir diyenler linkten okuyabilir. Yurt dışı gezileri için gayet kullanışlı bir uygulama. Bir şehirden diğer şehire toplu taşıma ya da özel araçla ortalama kaç saatte gidebileceğini rota üzerinden gösteriyor. Bunun yanısıra her zaman doğru olmasa da bilet fiyatlarını ve sefer saatlerini de listeliyor. Muhakkak indirin. Meşhur otel ve hostel arama sitesinin mobile uyarlanmış hali. Meşhur otel ve hostel arama sitesinin mobile uyarlanmış hali. Bilinen en yaygın hostel arama sitesinin mobile uyarlanmış hali. Hostelworld sitesinden hiçbir zaman rezervasyon yapmıyorum. Sebebini linkten okuyabilirsiniz. Sadece hostellerin puanlarına ve kullanıcı yorumlarına bakıp, direkt hostele gidiyorum. Popüler gezi uygulaması. Arama yaptığınız yerde nere gidilir, neresi güzeldir, restoran, cafe ve konaklama alternatifleri için kullanıcı yorumları ve değerlendirmeleri var. Ama uygulama aşırı ticari. Kesinlikle kullanıcı dostu değil. Son yıllarda popüler olan kalacak ev bulma platformunun mobile uyarlanmış hali. Gideceğiniz ülkede yerel insanların kiraladığı oda ya da evlerde konaklıyorsunuz. Bazen otel ve hostellere göre güzel bir alternatif olabiliyor. Couchsurfing'in paralı versiyonu gibi düşünün. Bulunduğuz ülke/şehirdeki namaz vakitleri ve kıbleyi gösteriyor. Ayrıca ramazan aylarında iftar vaktini kolayca öğrenmek için de ideal. İndirme linkleri: iOS. Android linkini bulamadım. Alternatifi için. Meşhur uçak bileti arama sitesi skyscanner'ın mobil uygulaması. Bulunduğunuz şehirde çevrenizdeki karşı cins kullanıcıları tek tek gösterir ve eğer sizin beğendiğiniz kişi sizi de beğendiyse mesajlaşmaya başlayabilirsiniz. Çöpçatanlık sitesi olsa da bu durum tamamen uygulamayı ne amaçla kullanacağınıza bağlı. Kimisi evlenecek kişiyi buradan ararken, kimisi sevgili, kimisi tek gecelik ilişki kimisi ise sadece arkadaş arıyor olabilir. Defalarca buradan tanıştığım kişilerle arkadaş oldum ve halen de görüşürüm. Hatta Kosta Rika'nın başkentinde tanıştığım avukat bir kız 3 gün boyunca beni kendi arabasıyla gezdirmiş, bununla da kalmamış beni erkek kardeşiyle tanıştırıp, bir gece de erkek kardeşinin evinde kalmıştım. Kosta Rika hakkında onlardan birçok şey öğrendim ve her ikisiyle de çok iyi arkadaş olduk. Halen görüşürüz. Faydalı bir uygulama diyelim. Meşhur görüntülü ve sesli görüşme programının mobil versiyonu. Skype hesabınıza 5-10 euro yükleyerek icabında dünyadaki istediğiniz her numarayı arayabilirsiniz. Yani yurt dışındayken köyünüzdeki sabit bir telefonu arayabilirsiniz. Sabit hat aramaları çok düşük fiyatlıdır. 4-5 dakikası tahminen 1 TL gibi. Cep telefonunu ararsanız fiyatlar biraz daha yüksek oluyor. Ortamda çalan müziği bu uygulamaya dinletiyorsunuz ve size şarkının ismini veriyor. %95 Çalışıyor. Hareket halindeyken cep telefonu ile time-lapse video çekmenizi sağlıyor. Kamera sarsıntılarını en aza indirgiyor. Full HD çektiğiniz videoyu HD kaydediyor. İndirme linkleri: iOS. Android için olanını bulamadım. Geziler için faydalı olabileceğini düşündüğünüz uygulamlar varsa lütfen yorum kısmına yazın, inceleyip bu listeye ekleyebilirim. Çok faydalı bir yazı olmuş teşekkürler. Eklemek istediğim birkaç uygulama var. \"Splittr\" uygulaması arkadaşlarla vs edilen seyahatlerde hesapların karışmamasını sağlamak için çevrimdışı da çalışan çok güzel bir hesaplama uygulaması, harcamaların miktarını ve kimin yaptığını giriyorsunuz size seyahat sonunda kim kime ne kadar alacaklı/verecekli direkt ayrıntılı rapor sunuyor. Ben sıkça kullanıyorum, bütün para birimleri var. Başka bir uygulama\" blablacar\", bir yerden bir yere arabayla seyahat eden ve aracında boş yer olanların ilan verdiği bir uygulama, ücretli ama duruma göre normal yollarla ulaşımdan daha konforlu ve ucuz olabilir. \"Aerobilet\" uygulaması var, her gün bir kampanya açıklıyor, uçak bileti, otobüs ve otellerde indirim vs kampanyaları oluyor, ciddi indirimler yakalamak mümkün, Interrail Türkiye grubunda pek çok insan sürekli 5-10 liraya Avrupa'ya uçuyor. Evet ama zoom yapınca göstermiyor diye biliyorum. Ancak 120.000 metrekarelik alan indirilebiliyormuş. maps. me de öyle bir sorun olmadığı için googleda hiç indirme gereği duymadım. Sonunda merak ettiğim bir konu hakkında yazdınız teşekkür ederim. Haritalar için microsoftun here maps uygulamasını da tavsiye ederim. Ek olarak: Sitenizde sağ tık ve kopyalama koruması var sanırım. Bu korumalar javascripti deaktif ederek aşılabilir. Çalan her türlü çalar yani hocam. Siz kalitenizden ödün vermeyin yeter. Bu kısmı yorumu onaylarken silebilirsiniz isterseniz. Triposo uygulaması offline gezi rehberi olarak çok kullanışlı. Haritalardan o ülkenin diline, yürüyüş rotalarına kadar herşey var. Momondo ve Kayak sitelerinin mobil uygulamaları uçak biletleri için kullanışlı. Wifi Map uygulaması ile bulunduğunuz bölgedeki şifreli wifi bağlantılarının şifrelerini daha önceden başka kullanıcılar tarafından paylaşılmışsa öğrenebilirsiniz, bayağı işimi gördü diyebilirim. blablacar cidden faydalı olabiliyor. ispanya'da denedim, otobüslerden daha hesaplı, yerine göre daha hızlı ve yerli insanlarla tanışmakta faydalı. adroid için ispanyolca-ingilizce offline sözlükler: Dic-o spanish-english veya BitKnights spanish english. İlkini kullanıyorum memnunum, ama internet bağlantısı varsa her dilde en iyisi wordreference. BitKnights e baktım. Fena durmuyor, teşekkürler. Smarttraver uygulamasi uzerinden Abd tarafindan verilen seyahat ve saglik onlemlerini takip edebiliyorum gezdigim ulkelerin. Tavsiye ederim. Dalis yapanlar da padi app uzerinden dalis bolgeleri ve dalis merkezlerinin bilgilerini alabilirler. hocam ingilizce-ispanyolca çeviriye ihtiyacınız olursa spanishdict uygulaması en iyisidir bana kalırsa. deyimleri de çevirir, kelime hazinesi çok geniştir. ispanyolcanın neredeyse tüm ağızlarında olan kelimeleri bulabilirsiniz. Mehmet öncesinde sadece facebook ile ilerliyordun fakat, böylesine bir blog yapıp, kullandığım ve tecrübe ettiğiniz değerli tüm bilgileri bu şekilde paylaşman ayrı şekilde takdir gerektiren bir davranış. Umuyorum ki web sitesi de yakın zamanda sana fayda sağlayacaktır. Web sitem yaklasik 2 yildir var. Siz yeni farketmissiniz. Bu faydalı bilgiler için çok teşekkür ederim Mehmet abi hepsini not ettim. İnşallah biz de senin gibi hayatı kendince yaşayanlardan oluruz.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/kuna-yala-yerlileri.html", "text": "Panama'da Kuna Yala yerlilerini ziyaret etmek için San Blas adalarının olduğu bölgeye gittim. Yabancılar genelde buralara fantastik Karayip adalarını görmek için gelse de benim öncelikli amacım bu yerlilerle yaşadıkları ortamda iletişime geçmekti. Kuna Yala bölgesi özerk bir yer olduğu için bu bölgeye girerken hem 20 USD vergi veriyorsun hem de bazı kontrollerden geçiyorsun. Bölgeye kafana göre girip, çıkamıyor olsan da yine de çok katı kurallar yok. San Blas bölgesinde irili ufaklı 300'ün üzerinde ada var. Adaların hepsinin sahibi Kuna Yala yerlileri. Hiçbir ada yabancı birine satılmıyor. Bahsettiğim adalar 3 metre uzunluğundan 1 km uzunluğuna kadar gidebiliyor. Çoğu ise 200 metre civarında ve içlerinde de Kuna Yala yerlilerinin kendi evleri var. Yani bu insanlar ömür boyu ufacık bir adada yaşıyorlar. Bazı adalar ise turistlere açılıp hostel tarzında konaklama imkanı da sunuyor. Yani adada 4-5 tane Kuna Yala ailesi varken 15-20 yataklı bungalov tarzındaki evlerde siz de konaklayabiliyorsunuz. Bölgeye gitmeden önce lokal insanlardan Kuna Yala yerlilerin yabancıları sevmediği, fotoğraf çektirmek için hemen para istediği ve dinlerinin imanlarının para olduğunu defalarca duymuştum. Olsun, iyi bir fotoğraf için her zaman para vermeyi göze aldığımdan sorun değil dedim. 3 Günümü geçireceğim Ina adasına öğlen 12 gibi vardım. Ada 200 metre uzunluğunda ve içinde de 7-8 tane Kuna Yala ailesi var. Elektrik ihtiyaçlarını güneş enerjisi ya da jeneratörden karşılıyorlar. Yerliler haricinde adada yabancı olarak sadece 4 kişiyiz. Diğer gezginler hemen o kristal su ve beyaz kumların olduğu fantastik sahile giderek hamakta takılmayı ve denize girmeyi tercih etse de ben kedinin yeni bir yere gittiğinde yaptığı gibi hemen adanın kıyısını, köşesini incelemeye başladım. Yanıma şeker ve çikolata alarak yerlilerin yanından geçiyor, çocuklara şeker verip ailelerle selamlaşıyorum. Selamlaşıyorum derken genelde onlar selamı almıyor, sen verdiğin \"merhabayla\" kalıyorsun. Ortamı anlamak için ilk gün kamerayı hiç onlara göstermedim. İkinci gün ise dışarı çıktığımda artık çocuklar peşime takılıyordu, hatta gülüp eğlenmeye bile başlamıştık. O sırada evlerinden kadınlar da dışarı çıkıp elini uzatıyor ki, çocuklara verdiğim şekerlerden onlar da nasiplensin. Seve seve şeker ve çikolataları veriyorum. Alan arkasını dönüp gidiyor. Teşekkürü geçtim bir tebessüm dahi yok. İçimden söyleniyor olsam da fotoğraflarını çekeceğim için dişimi sıkıyorum. Bu sırada inceden inceye kadınlara bakıyorum ki hangisi fotoğraflık, hangisinden istediğim kareleri alabilirim diye kafamda da kurguluyorum. Saat 17:00 gibi tam da ışığın fotoğraf çekmek için güzel olduğu bir zamanda daha önce gözüme kestirdiğim bir ailenin yanına gidip konuşmaya başladım. 30 Yaşlarında bir kadın ağaçtan yapılma, çatısı o bildiğiniz saman gibi solmuş uzun yapraklarla örtülü bir evin önünde oturup, kucağında da boncuk torbasıyla elişi şeyler yapıyor. Evin içindeki annesi de sandalyeye oturmuş o da kucağındaki boncuklarla uğraşıyor. Kadının bir de 5 yaşlarında bir çocuğu var."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/latin-amerika-insani-nasil-bu-kadar-mutlu-yasiyor.html", "text": "Farklı zamanlarda toplamda 1,5 yılımı Güney Amerika'da geçirip, genelde orta halli insanlarla tanışıp ve birçok ülkesini de ziyaret ettikten sonra bu sorunun cevabını bulduğumu düşünüyorum. Birkaç madde halinde sıralayacağım. Gençler genel itibariyle 18-20 yaşlarına geldiğinde kendi ayaklarının üstünde durabiliyor ve çalışmaya başlıyor. Hepsi olmasa da tahminimce en az yarısı aileden ayrı yaşayıp kendi hayatını kuruyor. Bu süre içinde ailesinin imkanı varsa çocuğa yardım ediyor ama bu her zaman görülen bir durum değil. Anne baba da aman çocuğum aç kaldı, evi yok, başka şehirde ne yapacağız, öldük, bittik gibi durumlara girmediği için bize göre çok büyük görülen bu dert onlar için pek de büyük değil. Hayata, eşyaya ve paraya bakışları bize göre çok farklı. Meksika'da bir doğum günü partisine davet edildim ve eve doğru gidiyoruz. Amerikan filmlerindeki gibi bir parti beklerken kaba inşaatı bitmiş, kapısı penceresi olmayan, neredeyse inşaat halinde bir eve geldik. Evde 6-7 nüfuslu bir aile yaşıyor ve uzun süredir de bu evde kalıyorlar. Partide yaklaşık 20 kişi var. Pastalar, yemekler, etler, barbekü, içecekler, süsler herşey eksiksiz. Ama dediğim gibi evde kapı ve pencere yok. Onların yerine perde germişler. Eşya deseniz o da yok. Çoğunluk hamakta yatıyor. Bir de buzdolabı ve televizyon var o kadar. Sonra eğlence başladı ama ben kendi kendime düşünüyorum. Arkadaş bizde böyle bir durum olsa aile büyükleri \"partiye harcayacağın parayla şu pencerenin birini alırız, otur oturduğun yerde\" der. Neyse tüm aile ve arkadaşlarla partide güzelce eğlendik, yedik içtik, kaldığım eve geri dönüyorum. Arkadaşa sordum, evde kapı ve pencere yok ama eğlenceye para ayırıyorlar, nasıl oluyor bu? Arkadaş \"Eğlenme zamanı eğlenilmeli, kapı pencere sonra da alınır\" dedi. Benzer örnekleri çoğaltabilirim ama genel itibariyle eşyaya ve eğlenceye verdikleri değer böyle. Paraya değer vermiyorlar mı? Elbet ki veriyorlar ama kesinlikle taparcasına değil. Dans etmeye bayılırlar. Genci, yaşlısı müziği duydu mu hiç çekinmeden cafede, restoranda, barda ya da sokakta dans eder, güler eğlenir. Gece bir mekana gittiğinizde, köşedeki masaya oturup, şişe açtıran, sağı solu kesip, oturduğu yerden eğlenen birini bulamazsınız. Latin amerika insanının hiçbir zaman acelesi yoktur. Ne bankada, ne markette, ne de sokakta. Mesela kocaman bir süpermarkete gidersin. 10 Tane kasa vardır ama onlardan sadece biri açıktır. Kuyrukta 20 kişi var ama biri de çıkıp \"ya arkadaş diğer kasaları niye açmıyorsunuz? İşimiz, gücümüz var\" demez. Bu olayı defalarca yaşadım, birinin de şikayetçi olduğunu görmedim. Ayrıca yine sokakta, birini biryere koşarken bile görmen çok zordur. Genelde hep yaparız, ederiz modunda takılırlar. Genel itibariyle Latin Amerika'nın büyük çoğunluğu kış yaşamıyor. Çok büyük bir etken olduğunu düşünmesem de mutlu olmalarında bunun da bir payı olabilir. Kendimce en önemli etkeni sona sakladım. Sosyal yaşam alanları çok fazla. Tabi bunların başında da parklar geliyor. Ama zannetmeyin ki ufak tefek parklar. En büyük şehirlerin, en merkezi yerlerinde bile kocaman parklar gördüm. Bu parkları sadece yeşillik ve ağaç olarak görmeyin. Haftasonları ağırlıklı olmak üzere her daim sokak sanatçıları performanslarını buralarda sergiliyor. Gece, gündüz farketmeksizin parklar çoluk çocuk, genç yaşlı insanlarla dolup taşıyor. Evet Latin Amerika insanında pek para yok ama eğlenceyi de zaten öyle gördüğünüz gibi parayla bulmuyorlar. Gelip bu parkları bir hafta inceleseniz var ya bizde niye böyle yerler yok diye kıskanırsınız. Tabi bizim parklara bakışımız da biraz farklı. Bizde hava karardı mı parka gidilmez. Çünkü o saatlerde parkta düzgün insan olmaz diye biliriz. Ya da mahalle aralarındaki 10 metrelik parklara beton döküp, iki tane kaydırak koymayla da o işler olmuyor. Elbet Latin Amerika'da da geceleri tekin olmayan parklar vardır ama geneli bu alttaki fotoğrafta gördüğünüz gibi, akşam 9-10'da bile ailelerle dolup, taşan yerlerdir. 1 ay öncesine kadar sürekli heryerde haber yapılıyordu ne oldu da bir anda bütün haberler kesildi. TV'de gördüğünüz hiçbir şeye inanmayın. Korkunuz, derdiniz virüsse zikadan çok daha tehlikeli virüsler var. Medyanın yazdığı her şeye inanıyor musunuz? Dünya Sağlık Örgütü ve CDC sayfalarına bakarsanız, Zika'ya yakalananların %70ini bunu farketmediğini bile, hastalığın \"MILD\" yani hafif seyreden bir hastalık olduğunu yazar. Hamileler için tehlikesi ise araştırılıyor. Geçen hafta kaldığım hostelde, hostel sahipleri karı-koca zika virüsü kapmış. E ne yaptınız dedim. Birşey yok, biraz halsizlik vardı, doktora gittik, ilaç verdi şimdi iyiyiz diyorlar. Dediğim gibi virüsten korkuluyorsa Latin Amerika'daki malaria virüsü daha tehlikelidir, zika değil. Vay anasını bir şey sorayım dedim bir küfür yemediğim kalmış. Bilgiler için teşekkürler. Bir daha yorum atmamam gerektiğini öğrettiğiniz için de teşekkürler. Ne alaka? Buluttan nem kapma psikolojisi var sende.. Ben en çok çocuklara bayılmıştım. Yanakları kırmızı kırmızı, gözlerinin içi gülen çocuklara... Ve mutlu annelerin bebeklerini kangurularda ayaklarını sarkıtıp, orasını burasını eciş bücüş yaparak değil, ya sırtlarına ya göğüslerine bağladıkları rengarenk örtülerde vücutlarına bütün halde temas ettirerek taşımalarına. Ağızlarında diş olmayan insanların yüzünde hep bir tebessüm, bazen de geniş bir gülümseme var. Güzel insanlar. Ve tespitleriniz de yerinde. İyi gözlemcisiniz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/marangozluktan-dunya-turuna.html", "text": "2013 Yılında kısa bir Güney Amerika gezisi yapmıştım. Uruguay'da hostelde kalırken iki Hollandalı kardeşle tanıştım. 33 yaşlarında ve ikizler. Futbolla da aşırı ilgili oldukları için hemen Galatasaray'dan ve Fenerbahçe'den sordular, muhabbet bir şekilde başladı. Daha sonra dışarıda bir iki tarihi yere beraber gittik, gezdik. O sırada tabi oradan buradan muhabbet de ediyoruz. Derken ne iş yapıyorsun, nasıl geziyorsun sorularına geldik. 5-6 yıl çalıştık ve şimdi işsizlik maaşı alıyoruz. O da gezmemize yetiyor. Sokağa çıkıp insanlara \"çok zengin olsanız yapacağınız ilk üç şey nedir?\" diye sorsanız, muhtemelen o üç şeyin birinde \"dünyayı gezme hayali\" vardır. Yani olma ihtimali bu kadar düşük olan o kocaman hayal, Hollandalı bir marangozun işsizlik maaşına denk geliyor. Ne yazik ki Turkiye de issizlik maasi aliyorsaniz yurtdisina cikamiyorsunuz. Aynı durum ora için de geçerli ama bir yolunu bulmuşlar."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/maya-yerlileri.html", "text": "Meksika gezime başladığımda Maya yerlileri ile ilk Yucatan bölgesinde tanıştım. Hem fotoğrafik bulduğum hem de bu tip yerlileri araştırmak artık daha da bir ilgimi çektiğinden Guatemala ve Honduras gibi ülkelerde de elimden geldiğince maya piramitlerini ziyaret ettim ve halen yaşayan maya yerlileriyle de irtibat kurmaya çalıştım. Maya yerlileri Meksika, Guatemala, Honduras ve Belize ülkelerinde halen yaşamlarına devam ediyor. Beni ilk şaşırtan şey o piramitlerdeki insan figürleriyle birebir sokakta, canlı canlı karşılaşmak olmuştu. Kısa boylu, kısa boyunlu ve çengel burunlu Maya erkekleri hemen dikkatinizi çekiyor. Bu insanlar yabancılara karşı genelde aşırı soğuklar. Oturup sohbet etmek, gülmek eğlenmek biraz zor. Sebebini yerel insanlara sorduğumda çekingen oldukları ve zamanında çok ezildikleri için bu şekilde tavır sergiliyorlar denildi. Meksika'nın Yucatan ve Chiapas eyaletinde yani Meksika'nın doğusunda yoğun olarak halen maya yerlilerini bulmak mümkün. Zaten bir çok maya piramiti de bu bölgede yer alıyor. Bu insanlar niye ve nasıl ezildi diye araştırdığımdaysa öğrendiğim şey şuydu; 1.800'lü yıllarda İspanyollar bu bölgelere gelince ilk ezilmeler başlamış ve öyle de devam etmiş. Yakın zamanda ise Meksika hükümeti bu piramitleri turistlere açınca mayalılara ait olan yerleri onların elinden alıp, karşılığında da dosdoğru hiçbir şey vermemiş. Ve sonrasında Mayalılar genel olarak diğer insanların içine karışarak hayatlarını sürdürmeye mecbur bırakılmış. Diğer ülkelerdeki bu durumun geçmişini bilmesem de benzer şekilde süregeldiğini tahmin ediyorum. Günümüze geldiğimizdeyse maya kadınları genel olarak el emeği, göz nuru çantalar, kazaklar, giysiler ve hediyelik eşyalar yapıp satıyorlar. Çok kaliteli iş çıkardıklarını söyleyebilirim. Bazılarınınsa ufak lokanta gibi yerlede yemek yaptıkları da oluyor. Erkeklerinse genelde ağır işlerde ya da inşaat işlerinde çalıştığını gördüm. İşin kötü tarafı maya çocukları da genellikle çalışıyor. Öncelikli yaptıkları iş turistlere birşeyler satmaya çalışmak. Maya aileleri genelde kalabalık oluyor. En büyük sebebi aile planlaması gibi şeylerle pek ilgili değiller. Çalışan kadınların sırtında bir bebek, sağında solundaysa diğer çocukları oluyor ve neredeyse gün boyu bu şekilde dolanıyorlar. Nasıl ki kangurular bebeklerini kucaklarında taşıyorlarsa Maya kadınları da çocuklarını hep sırtlarında taşıyor. Meksika haricinde Guatemala'nın çok farklı köylerinde yine Maya Yerlileriyle tanıştım. Ama ülke değiştirince Maya Yerlileri de ciddi anlamda değişiyordu. Alttaki fotoğrafda gördüğünüz gibi etek giyen Maya erkeklerini bir tek Guatemala'nın Nahuala köyünde gördüm. Bazı yerlerde hiç ayakkabı kullanmayan Maya Yerlileri de vardı. Çok geniş coğrafyaya yayıldıkları için sadece bir, iki ülkedeki yerlileri inceleyip Maya'lar hakkında net ve sağlam bilgilere ulaşabileceğini pek düşünmüyorum. Aynı şekilde yaptıkları piramitler de bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Kimi alçak boyutlu ve araziye genişçe yayılmışken kimisi ise çok yüksek boyutlarda ormanlık alan içinde olabiliyor. Ve yine kimisinde oynadıkları futbol oyunu için saha bulunurken çoğunda ise böyle bir şey yok. Bahsettiğim futbol oyunu ise bir hayli zor ve enteresan. Alttaki videodan hem Meksika Chichen Itza'daki Maya piramitlerini hem de bu bahsettiğim futbol oyunu için detayları izleyebilirsiniz. Önemli diyebileceğim tüm Maya piramitlerini ziyaret ettim. En çok sevdiğim Guatemala Tikal ve Meksika Palenque'deki piramitlerdi. Maya piramitleri farklı dönemlerde yapıldığı için son zamanlarda yapılanlar daha bir yüksek ve estetik açıdan da daha iyiler. Bir çoğu, ortam akustiği düşünülerek yapılmış. 70-80 Metre ileriden birisi normal konuşurken sanki yanındaymış gibi hissediyorsun. Bazı piramitlerin altında tüneller varken bazılarında böyle bir şey yok. Yine kimisinin çevresinde mezarlıklar varken kimisinde hiç mezar yok. O sebeple yukarıda dediğim gibi sadece bir ülkeyi gezerek Maya'lar hakkında kesin bilgilere ulaşmak pek mümkün değil. Bazı bölgelerde, ki bu genellikle Guatemala'da orman içinde olan yerlerde hala Maya Piramitleri olduğu biliniyor. Sıkı ormanlık alanda ve çoğu da toprak altında kaldığı için restorasyon çalışmaları yapılamıyor. Tabi bunda en büyük sebep Guatemala'nın bu iş için yeterli bütçeyi ayır maması. Benim gibi fotoğrafla ilgiliyseniz Meksika'nın San Cristobal bölgesi Maya Yerlilerini fotoğraflamak ve videoya çekmek için çok iyidir. Vaktiniz varsa ya da daha iyi fotoğraflar çekmek istiyorsanız Guatemala'nın köylerini gezip kültürlerini çok daha iyi korumuş Maya Yerlileriyle tanışabilirsiniz. Onların haricinde Belize ve Honduras'da Maya piramitleri dışında Maya Yerlilerini görmek pek mümkün değil. Çünkü bu ülkelerde pek yaşamıyorlar. Her ne kadar tarihi bilgilere pek girmesem de Maya İmparatorluğunun neden yok olduğunu sorduğumda, birleşemedikleri için tarihe karıştıklarını öğrendim. Büyük bir coğrafyaya yayılmışlar ama birbirlerinden kopuk yaşamışlar, bir olamamışlar. Ayrıca bulunduğum her piramit bölgesinde kralın olduğu vurgusu yapılıyordu. Ama bu piramitleri ev gibi değil de sadece gösteri ya da seremoni gibi şeyler olduğunda kullanıyorlarmış. Mayalılar kendi aralarında Maya diliyle konuşuyorlar. Ücra köylerdeki yaşlılar hariç diğer gördüğüm herkes aynı zamanda ispanyolca da biliyordu. Maya Yerlilerini dünyada ünlü yapan en büyük şey; maya takviminin 21 Aralık 2012 de dünyanın sonunun geleceğini belirtmesiydi. Bu gerçekleşmemiş olsa da onların duyulmasına büyük payı oldu. Maya Yerlilerini sevdiğimi söyleyebilirim. Her ne kadar fotoğraflarını çekmek kolay olmasa da hatta bazen hiç izin bile vermeseler de aşırı fotoğrafikler. Sokakta gördüğünüzde bir fotoğrafını çekeyim diye düşünmeyin çünkü genelde hemen yüzlerini çeviriyorlar. Fotoğrafa pek sıcak değiller. Ama onlara da hak veriyorum, her gün birileri gelip, fotoğraflarını çekmeye çalışıyor. Bu durumdan bunalmışlar. Kimisine 1-2 usd verirseniz fotoğrafını çektiriyor. Kimisi ise çok büyük paralar istiyor. Bu duruma rağmen çok renkliler ve tekrar tekrar fotoğraflarını çekmek isterim. Maya Yerlileriyle bu kadar ilgilenip aynı şekilde Maya piramitlerini de gezdikten sonra şans mı diyeyim, kader mi diyeyim bilmiyorum ama bir Maya piramitinde komple bir gecemi geçirdim. Hatta piramitin içindeki kralın mezarına kadar indim. Sosyal medyada aşırı ilgi gören o yazım; artık sadece Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri kitabımda. Akademik dille yazılmış bir kitapta ya da makalede bulamadığımız birçok şeyi gezi yazılarında bulabiliyoruz. Yani ayrı bir tadı var bu yazıların ya da ruhları... Bu sebeple size teşekkür ederim. Birde Amerika'daki yerlilerle ilgili Bartolomeo de las Casas isimli bi din adamının Yerlilerin Gözyaşları isimli kitabını okumuştum. İlginizi çekebilir diye düşündüm. Rica ederim. Aklımda olacak, sağ olun. Bu şekilde insanlar ile etkileşimi daha iyi bir seviyede tutman ve bunları en sade en yalın haliyle bizlere aktarman ayrı bir güzel, sosyolojik olarak çok değerli bilgiler bunlar. Maya yerlileleri de sanırım aile kurma olaylarında dışa kapalılar, asimile olmayan bir anatomi ile yaşamlarını sürdürüyorlar, güzel görsellerinde bu düşüncemi doğruladı sanırım. Tekrardan teşekkürler Mehmet, seni takip eden seven takipçilerin olduğunu unutma, videolara ağırlık ver, yolun açık olsun. Nadiren olsa da dışarıdan birileriyle evlendikleri de oluyor. Evinde kaldığım arkadaşın annesi Maya Yerlisi babası normal Meksikalıydı. O yazım artık sadece 'Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri' kitabımda var. Düzeltme için teşekkürler. San cristobal de las casas evet burası çok güzel ve mayalarda müslümanlar çoğalmış. Bebeğim burada Dünyaya geldi. Ailecek güzel vakit geçirdik. Sizin Meksika görüşlerinizi çok beğendim. Teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/meksika-gezi-notlari-1.html", "text": "Her daim bir yolu kapatıp, protesto yapıyor olabilirler. Bira, müzik ve tacos onlar için vazgeçilmez üçlüdür. Bunların yanına bir de futbol eklersen onlardan mutlusu yoktur. Amerikalıları sevmez, seni gördüğünde Amerikalı mısın diye sorar, Turco lafını duyunca hemen şekil değiştirip sıcak yüzünü gösterir. Sanata aşırı değer verir. Güvenli yerdir. Eğer illegal işlerle ilgilenmiyorsan uyuşturucu kartellerinin olduğu yerler bile güvenlidir. Efsane yemekleri, efsane sosları vardır. Ucuzdur. Meyveleri bile acı soslayıp yer. Hatta Gazoza bile envai çeşit sos katıp öyle içer. İlk başta saçma gelse de acıyı seviyorsan tadı güzeldir. Eyalet değiştirdiğinde kültür, müzik, yemek, insanlar her şey değişir. Sanki başka ülkeye gitmiş gibisindir. Tek ülke içinde sanki 10 ülke vardır. Otobüsle giderken yanındaki kadın bir şeyler yiyorsa sanada uzatır, al bir tane der. Sınır şehirlerinde gece yolculuğu yapmak pek mantıklı değildir. Cenoteleri, dünyanın en derin kuyuları, kanyonları, pasifik okyanusu, karayip denizi ve madenleriyle coğrafi olarak fantastik yerlere sahiptir. Kızların güzelliği bölgeden bölgeye değişir, 1 ile 10 arasında gidip, gelir. Müzikleri kötüdür. Son ses müzik dinlemeyi sever. Evlerinde buzdolabı büyüklüğünde hoparlörler vardır. Cuma ve cumartesi gecesi yan komşu sabaha kadar parti veriyor olabilir. Bundan kimse rahatsız olmaz, bu tip şeyler normalidir. Tembel, her daim yaparız modundadır. Özel sektörde çalışma saatleri çok ağır, tatilleri yok denecek kadar azdır. Restoranda bir çorba söylediğinde başka kimse yoksa bile 20 dakika beklemen olasıdır. Az maaşı vardır ama mutludur. Penceresi, kapısı olmayan evde yaşar yine mutludur. Belediyecilik diye bir şey yoktur. Ana yollar temizken arka sokakları çöp götürüyor olabilir. Yağmur yağdığında Mexico City'de bile en işlek caddede ufak göller oluşabilir. Geneli çevreci değildir, sağa sola çöp atar ama bunlara ters olarak her yerde park, bahçe vardır. Hayatında hiç görmediğin kadar polis görürsün. Polisler pick-up arabaların üstünde ellerinde ağır silahlarla gezer. Uyuşturucu kartelleri polisle kanka, askerle düşmandır. Uyuşturucunun döndüğü köylerde en kalitelisinden 1 kilo marijuanayı 50 usd ye alabilirsin. Aldıktan sonra da hayatını riske atarsın. Otostop yapan yabancıyı arabaya almayı sever. İspanyolca bilmesen bile senle konuşur, anlatır da anlatır. Şifreli futbol maçlarını internetten kırıp izler. Yeni doğan çocuk hem anne hem babanın soyismini alır. Yabancıya yardımı sever, Türkleri sever. Bir yerinde kar yağarken diğer yerinde hava 40 derece olabilir. Çoğu yerde şehirler arası ulaşım olması gerektiğinden pahalıdır. İnternet her yerde vardır. İletişim sektörü pahalıdır. Hizmet sektörü berbattır. Ülkede bankamatik eksiği vardır. Her daim bankamatiklerde kuyruk görürsün. Çoğu hükümeti sevmez ama siyasetle de ilgilenmez. Siyaset ve eğitime varana kadar bir çok şeyin Amerika'nın kontrolünde olduğuna inanır. Ham petrolü Amerikaya gönderip onlardan işlenmiş olarak geri satın alır. Evde yemek yapmaktansa genelde sokaktan yemeyi tercih eder. Tacosun 20 çeşidini yapar. Et yemeyi sever. Evlerinde içi gerekli, gereksiz porselen ve kadehlerle dolu vitrinler görebilirsin. Apartman hayatını değil, müstakil evde yaşamayı sever. Evcil hayvan dostudur. Muhtemelen bir köpeği vardır ya da daha önce olmuştur. Metro, otobüs, dolmuş, sokak, cafe nerede olursa olsun öpüşen bir çift görebilirsin, sevişkendir. Erkekler maço gibi görünse de evde kadının sözü geçer. Kadınlar çok çalışır. Ülke genelinde dilenci yok denecek kadar azdır. Serenat yapmak halen yaygındır ve kızlar buna bayılır. Gece hayatı çok hareketlidir. Ev partisini sever. Sigarayı zararlı bulup marijuanayı tercih eder. Meksika'da her şey mümkündür. Hayır diye bir şey yoktur. Evet vardır bir de hımmmmm.... evet, olabilir vardır. Onlara göre zaman kavramı değişiktir. Kimine göre gideceğin yer yürüme 5 dakikayken kimine göre aynı yer yarım saattir. O sebeple Meksika zamanı mı normal zaman mı lafını çok duyarsın. Her şeyi yarın yapmayı sever. Her şey yarın yapılır. Eve ayakkabıyla girer. Yaşam alanları titiz birisi için kesinlikle temiz değildir. İnşaatı tam bitmemiş, ev, restoran, yol görebilirsin ama herşey bitmiş gibi devam eder. Yarım yamalak iş yapmayı sever. Bölgeden bölgeye değişiklik gösterse de çok fazla gay barı vardır. Taksi fiyatları bir şehirde aşırı ucuzken başka bir şehirde aşırı pahalıdır. Çoğu katoliktir. Metro ve otobüs seyyar satıcılarla doludur. Halen sırrı çözülememiş piramitleri vardır. Her köşe başında bir eczane vardır. Parası olan eczane açabilir. İlaca düşkündür. Bayrağa aşıktır. Milliyetçidir. Dünyadaki kötü imajını hollywood ve televizyona bağlar. Korsan ürün satışında çığır açmıştır. Korsan piyasa pazarının uyuşturucu ve petrolden daha fazla olduğu söylenir. Her türlü reklamda yarı çıplak kadın unsurunu kullanır. Su deposu satan mağazanın bile dışında bikinili kadın fotoğrafı görürsün. Kahveyi sever, çay kültürü yoktur. Onun yerine tekila ve mezcal vardır. Ülke Çin mallarıyla doludur. Zengin kesimin alt tabakayla hiç işi yoktur, yan yana bile göremezsin. Genci, yaşlısı seninle tanıştığında önce küfür biliyor musun diye sorar, bilmiyorsan da ilk başta onu öğretmeye çalışır. Bu 5 aylık gezimde yaklaşık 3.000 parça video çektim. Neredeyse tüm gezimi içeren yaklaşık 4 dakikalık Meksika özetimi bu videodan izleyebilirsiniz. Para birimi Meksika Pezosudur ve 2015 itibariyle 1 usd=15 peso yapıyor. Konaklama için CouchSurfing'i kullanabilirsiniz. Yaklaşık 80 günümü Meksikalıların evinde misafir olarak geçirdim. Hiç ummadık ücra köşelerde bile CouchSurfing'i kullananlar var. CouchSurfing nedir, nasıl kullanır derseniz linkteki yazıyı okuyunuz. Yeme, içme ise Türkiye'ye kıyasla gayet hesaplı. İçi full dana eti dolu 5 tane tacosu 2 usd ye yiyebilecek yerler bulabilirsiniz. Ve bu 5 tacos sizi tıka basa doyurur. Yani buralara gelip, gezme planınız varsa konaklama ve yeme, içmeyi pek dert etmeyin. Meksika'da pahalı olan şey ise şehirler arası ulaşım. Ülkede benzin ucuz ama şehirler arası yolculuklar Türkiye'den daha pahalı. Çok istisnai yerlerde fiyatlar hesaplı olsa da bazen 3-4 saatlik yola 25 usd verdiğimi biliyorum. Otostop yapmak da yaygın ama coğrafya çok büyük ve her zaman kolay olmayabiliyor. Meksika'daki otostop tecrübelerime linkten bakabilirsiniz. Burada şöyle bir ipucu vereyim; eğer öğrenci kartınız varsa Meksika'daki tatil zamanlarında şehirler arası otobüslerde %50 indirim alabilirsiniz. Tatil zamanı dışında her otobüs firması indirim yapmıyor olsa da bazıları %20-25 indirim yine yapabiliyor. Bunu değerlendirin derim. Diğer ucuza yolculuk yapmanın yolu da ana terminallerin dışında tam legal olmayan tur firmalarını kullanmak. Atıyorum Oaxaca'dan Mexico City'e normal bilet 45 usd iken bu otobüsler sizi 20 usd ye götürüyor. Meksika'nın her yerinde olmasa da büyük şehirlere gidiş-gelişte bu alternatifi de kullanabilirsiniz. Gece eğlencesi için en kaliteli mekanlara gitseniz bile fiyatlar yine de Türkiye'den ucuz. O yüzden bunu da pek dert etmeyin. Elektronik ne pahalı ne de ucuz. Ama olur ya illaki bir şey almanız gerekirse linio. com. mx sitesini kullanın. Bizdeki e-ticaret siteleri gibi ama fiyatlar dışarıda bulamayacağınız kadar ucuzdur. Benim aldığım ürün 3 iş gününde elime geçmişti. Meksika'nın en köklü e-ticaret sitelerinden biridir, güvenlidir. Yazınızı okudum. Kültürü bize ne kadar benziyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/meksika-gezi-notlari-2.html", "text": "10 gün kalıp sonra başka ülkeye giderim dediğim ve sonunda 5 ayımı geçirdiğim efsane yer Meksika! Önceki gezi yazılarımda yaptığım gibi olayı yol hikayesi tadında anlat mayacağım. Çünkü öyle yapmaya kalkarsam bildiğiniz onlarca sayfa yazı, fotoğraf ve video çıkar. Şuan için böyle bir şeyi yazmaya maalesef vakit yok. Elimden geldiğince Meksika'da hangi bölgelere gidilir, nasıl gidilir, gezi maliyeti nedir, Meksika'da ucuza gezmek nasıl olur gibisinden şeylere yer vereceğim. Belize ve Guatemala dahil yaklaşık 6 ayda yaptığım rota alttaki gibiydi. Uçak bileti hariç, diğer her şey dahil Meksika gezim süresince aylık maliyetim ortalama 850 USD oldu. Eğer lüks bir gezi anlayışınız yoksa aylık maksimum 1.000 usd ye Meksika'da çok güzel gezebilir, iyi vakit geçirebilirsiniz. Eğer pasaportunuzda benim gibi Amerika vizesi varsa Meksika size sorgusuz sualsiz 30 günlük vizeyi kapıda veriyor. Yani Amerika vizeniz varsa hiç bir şey yapmanıza gerek yok direk Meksika'ya girebilirsiniz. İlk girişimde bana 30 günlük vize verdiler. Daha sonra Guatemala'dan tekrar girerken bu sefer 180 günlük verdiler. Bu yanlışlıkla mı oldu yoksa Amerika vizesi var diye mi verdiler bilemiyorum. Pasaport kontrolünde ülkede nerede ve kaç gün kalacağım ya da dönüş biletin var mı gibi hiç bir şey sormadılar. Gayet sorunsuz bir geçişti. Türkiye'den Meksika'ya direk uçuş maalesef yok. Ben Qatar Havayolları ile Miami'ye gittim oradan da ucuz bilet bulup Cancun şehrine geçtim. İnternet neredeyse her cafe ve restoranda olsa da eğer cep telefonunuzda sürekli internet olsun isterseniz sim kart alabilirsiniz. Buranın en iyi hattı Telcell ama bilinki hizmetleri çok kötü. Haftalık ve aylık olarak çeşitli paket seçenekleri var. 5 usd den 30 usd ye kadar gidiyor. Meksika coğrafyası çok büyük. Bir yerde kar yağarken diğer yerde hava 40 derece olabiliyor. Orada kar yağıyor mu ki demeyin linkten videoyu izleyin. O sebeple şu tarihte gidin diye bir şey diyemeyeceğim. Ama genel itibariyle bizde yaz olduğunda Meksiko City ve çevresinde yağmur sezonu oluyor. Ben Ocak ve Mayıs arası Meksika'daydım, genel itibariyle hava şartları idealdi. Meksika'dan karayoluyla ayrılacaksanız 335 pezo(22 usd) çıkış vergisi vermek zorundasınız. Maalesef bu parayı iki kere verdim. Eğer Meksika'da 7 günden az kalırsanız bu vergiyi vermiyorsunuz. Ödeme yaptıktan sonra size herhangi bir evrak verilmiyor. Hava parası gibi geldi bana ama ne yaptıysam da vermeden geçemedim. Aynı şekilde benle beraber geçen diğer gezginler de vermek zorundaydı. Tamamen plansız çıktığım yolda sonuç olarak ortaya hepsini karayoluyla yaptığım bu rota çıktı. Şehir 30-40 yıl önce kurulduğu için Meksika kültürünü görmek pek mümkün değil. Turistik bölgelere yakın olduğu için de aşırı turistik bir yer. Oteller pahalı. Deniz kenarındaki oteller bölgesinde konaklarsanız geziniz tatil köyü modunda geçer. O sebeple merkezde bir yerde ya da hostelde kalın derim. Ben Hostel Ka'beh Cancun'da kaldım, tavsiye ederim. Dünyanın en büyük sualtı müzesi burada. Bu tip şeylere ilgiliyseniz muhakkak gidin. Videosunu bu linkten izleyebilirsiniz. Benim gibi sadece şnorkel ile dalış yaparsanız fiyat 39 usd. Tüple dalış yaparsanız 80 usd civarı. Derinlik 8-10 metre. Buraya yakın Mujares Adası Meksika'daki en güzel yerlerden biriydi. Adanın geneli, denizin berraklığı, palmiyeler, fiyatların kısmen ucuz olması burayı güzel kılıyor. Relax bir yer. Muhakkak uğrayın hatta bir kaç gün kalın derim. Sadece günü birlik tur almak isterseniz bir kaç şnorkel dalışı ile beraber 30 usd ye tura katılabilirsiniz. Eğer yukarı Yucatan bölgesine çıkma niyetiniz yoksa Chichen Itza piramitlerine 40 usd ye turla gidebilirsiniz. Bu tura bir tane cenote, hediyelik eşya satılan yerler ve piramitler dahil. Ve fiyata tüm giriş ücretleri de dahil. Chichen Itza en büyük maya piramiti olsa da bence en iyisi değil. Benim için 1. sırayı Palenque'deki maya piramitleri alıyor. Chichen Itza videomu ve sonu ölümle biten futbol oyunlarını linkten izleyebilirsiniz. Ayrıca Cancun'da şimdiye kadarki en tatlı yemek arkadaşımla tanışmıştım. O videoyu da linkten izleyebilirsiniz. Aşırı güvenli bir yer olan Cancun 10 üzerinden 7,5 puanı hakediyor. Bildiğiniz sahil kenarında bir parti şehri. Şehrin merkezinde barlar ve gece kulüplerinin olduğu bir bölge var. Her gece full parti havası. Fiyatlar bir sırtçantalı için yüksek. Meksika kültürünü göremeyeceğiniz şehirlerden biri. Denizi çok aman amana değil. Bence bu şehri güzel yapan en iyi şey cenotelere çok yakın olması. Cenote nedir derseniz alttaki videoyu izleyin. Bu tip mistik ortamları sevdiğim, fotoğraf ve video çekmek istediğim için Meksika gezim boyunca 12-13 farklı cenoteye gittim. Hepsi de birbirinden güzeldi. Eğer dalış ile ilgiliyseniz bazı cenotelerin derinliği 150 metreye kadar çıkıyor. Tura katılmanıza gerek yok ana yola çıkıp dolmuşlarla her yere gidebilirsiniz. Cenotelerin giriş ücreti 5-10 usd arasında değişiyor. Buranın hemen karşısında bir de Cozumel adası var. Oteller ve alışveriş mağazalarıyla dolu bir yer. İlgimi çekmediği için buraya gitmedim. Playa Del Carmen'de iki farklı couchsurfing tecrübem olmuştu. Bu evde kalarak muhtemelen en konforsuz couchsurfing deneyimimi yaşadım ama diğer yandan hayatımdaki en iyi insanla tanışmış oldum. Daniela'nın bu evi ise benim için bir hayli rahattı. Aşırı güvenli olan Playa Del Carmen 10 üzerinden 7 puanı hakediyor. Meksika gezim boyunca bulunduğum en relax yerlerden biriydi. Burada bir tane disko yada benzeri bir mekan bulamazsınız. Sevgiliyle gidilip o eşsiz denizine karşı keyif çatılacak, kafa dinlenilecek bir yer. Fiyatlar ne pahalı ne ucuz. Kamp yapmak için sahil kenarında yerler mevcut. Günlük 3-4 usd ye çadırınızda kalabilirsiniz. Playa Del Carmen gibi bir çok cenoteye yakın olması buranın puanını arttırıyor. Sahile çok yakın bir de maya piramitlerinin olduğu bir bölge var. Oraya da gidilebilirsiniz. Gerçek Meksika kültürünü göremeyeceğiniz aşırı güvenli olan tulum 10 üzerinden 7,5 puanı hakediyor. Her ne kadar turistik bir yer olsa da eski binaları, biraz maya insanları ve gerçek Meksika yemekleriyle yavaş yavaş Meksika kültürünü görebileceğiniz bir yer. Yine burada en çok sevdiğim şeylerden biri de enteresan cenotelere yakın olmasıydı. Bu cenoteler Cuzama bölgesinde bulunuyor. Tura katılmanıza gerek yok terminalden Cuzama'ya otobüslerle 3-4 usd ye kendiniz de gidebilirsiniz. Erken saatlerde gitmeyi ihmal etmeyin çünkü aşırı kalabalık olabiliyor. Hele hafta sonuysa işiniz kötü. Fotoğraf ile ilgiliyseniz, özellikle sokak fotoğrafçılığını seviyorsanız Merida'yı da seveceksiniz. Gece hayatı için sağlam mekanları var. Fiyatlar hesaplı. Merida'da hostelde değil de yine couchsurfingden bulduğum birinin evinde kalmıştım. Ama benim için ne tecrübeydi, unutmam mümkün değil. Ev sahibim Norberto gezginlere yardım etmeye bayılıyor. Evi villa tarzında ve çok odalı olduğu için aynı anda 8 tane farklı gezgini ağırlayacak kadar melek birisi. Devamını bu videodan izleyin derim :) Güvenli diyebileceğim Merida 10 üzerinden 7,5 puanı hakediyor. Orman içindeki efsane maya piramitleriyle Meksika'nın en gözde yerlerinden biri. Şehrin çevresinde bir, iki tane şelale olsa da bence tek gidilecek yeri bu maya piramitleri. Zannetmeyin ki sadece piramit var. Çok büyük bir doğal park düşünün. İçinde irili ufaklı şelaleler, çok sayıda maya piramitleri ve aşırı doğal bir ortam var. Orman içinde günlük yürüyüşler yapabileceğiniz, süper otantik bir yer. Buraya sadece fotoğraf çekmeye gitmeyin, bir tam gününüzü ayırın. Yanınıza alın yiyeceklerinizi hem piramitleri gezin, hem piknik yapın hem de orman yürüyüşü. Şehirde gece hayatı pek yok gibi. Böyle bir arayışınız olmasın derim. Güvenli olan Palenque 10 üzerinden 9 puanı hakediyor. Benim gibi portre fotoğrafı çekmeyi seviyorsanız buraya bayılacaksınız. Maya insanlarının merkezi burası. Maya kültürünü ve o piramit duvarlarındaki maya insan figürlerini canlı canlı görmek için en ideal yerlerden biri. Ama yalnız merkezde takılırsanız sadece hediyelik eşya satmaya çalışan maya kadınlarını görürsünüz. Onun için arada çevredeki köylere gidin derim. Her yere dolmuş bulabilirsiniz. Rastgele binin birisine gidin, beğenmezseniz geri dönersiniz. Ben evinde kaldığım arkadaşla beraber gittiğimiz köyde maya evini ziyaret edip, yemeklerini yemiştim. Videosunu buradan izleyebilirsiniz. Ayrıca Meksika gezim boyunca gerçek el işi ve en az çin malı ürünü burada görmüştüm. Alacağınız bir şeyler varsa buradan alın derim. Not: Maya Yerlileri ile ilgili detaylı yazıma linkten bakabilirsiniz. Bu bölgede bir de 1.000 metre yüksekliğiyle ün yapmış etkileyici Canyon Del Sumidero var. Pek anlatmayayım, linkten videoyu izleyin derim. Buraya gidiş için 235 pesoya(15 usd) tur almıştım. Çünkü kendi imkanlarınızla gitseniz de aynı paraya denk geliyordu. San Cristobal'e yakın bir de meşhur Zapatista Köyü var. Hikayeleri, kuruluş amacı ve yaşam şekilleri ile efsane bir ordu. Videosunu buradan izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Buraya yakın bir de enteresan adetleriyle ün yapmış San Juan Chamula kilisesi var. Giriş 20 peso(1,5 usd). İçeride fotoğraf ya da video çekmek yasak. İçerideki atmosferi nasıl anlatayım bilmiyorum ama tabure ya da sandalyesi olmayan kocaman bir kilise düşünün. İnsanlar her yere yüzlerce farklı mum koymuş. Yerlere çimen serip üzerlerine oturuyorlar. Dua edip yanlarında getirdikleri canlı canlı tavuk, ördek ne varsa onları boğazlayıp öldürüyorlar. İşin daha da tuhaf tarafı bunu yaparken ya da yaptıktan sonra geleneksek olarak kola ya da fanta içiyorlar. Bu adet nasıl çıkmış, kim başlatmış bilmiyorum ama izlemesi enteresan bir tecrübe. Pek mantıklı gelmese de saygı duyup geçiyoruz. Gece hayatı için merkezde bir barlar sokağı var. Canlı müzik yapan yerlerden tutun da club ortamına kadar hepsini bulmak mümkün. Fiyatlar genel itibariyle hesaplı. Burada CouchSurfingden bulduğum evi linkten izleyebilirsiniz. Güvenli diyebileceğim San Cristobal özellikle aşırı fotoğrafik bir yer olduğu için 10 üzerinden 9.5 puanı hakediyor. ABD vizem sayesinde Miami'den gecmistim. Onun haricinde vize probleminiz yoksa her Meksika'ya ucan her ulkeden gidilebilir."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/meksika-gezi-notlari-3.html", "text": "San Critobal'in daha bir şehirleşmiş hali diyebilirim. Burada Mayalar yok Zapotec'ler var. Oların da kendi dilleri, kendilerine has kıyafetleri, yemekleri hatta piramitleri bile var. Kültür görmek için güzel ve sırtçantalı için ucuz bir yer. Şehir merkezinde bir çok eski kilise, gidilecek müze bulabilirsiniz. Kaldığınız yerden turist haritası edinip merkezdeki yerleri bir tam günde gezebilirsiniz. Şehrin çevresinde ise bizim pamukkale gibi Hierve El Aqua, 2.000 yıllık bir ağaç, bir çeşit alkol olan mezcal yapılan yerler ve Monte Alban piramitleri var. Monte Alban'a merkezden kalkan dolmuşlarla kendiniz gidebilirsiniz, tura katılmayın. Ama diğerlerine turla gitmek bana mantıklı gelmişti çünkü aynı fiyata geliyor. Güvenli diyebileceğim Oaxaca City 10 üzerinden 8 puanı hakediyor. Buraya niye gittim tam bilmiyorum. Muhtemelen okyanus tarafına ineyim diye geldim. Deniz kenarında sıradan bir yer. Hiç uğramayın derim. Yine couchsurfingden bulduğum evi linkten izleyebilirsiniz. Güvenli görünen bir yer. Puan vermiyorum. Buraya farklı zamanlarda iki kere geldim. Kesinlikle turistik bir yer değil. Hostel bulamazsınız sadece otel var. Gerçek Zapotec'leri görmek isterseniz ideal bir yer. Şehir merkezinde ün yapmış çok büyük bir kapalı pazar var. İçeride ayakkabıdan, pişirilmiş iguanaya kadar her şeyi bulabilirsiniz. Enteresan bir yer, enteresan bir şehir. Fotoğrafik açıdan iyi ama kültürle ve fotoğrafla ilgilenmiyorsanız burası size aşırı sıkıcı gelebilir. Güvenli görünen Juchitan 10 üzerinden 6 puanı hakediyor. Tam hippi mekanı. Gençlerin kafasına göre takıldığı, ben özgürüm diyen kızların üstsüz denize girdiği sahil kasabası. Fiyatlar hesaplı sayılır. Denizi güzel, sahil kenarındaki hostellerde kalmak apayrı bir güzel. Videoyu izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Etrafta pek yerleşim alanı olmadığı ve dolayısıyla pekte ışık olmadığı için geceleri okyanus sesiyle birlikte gökyüzünü seyretmek aşırı güzel. Yarım saat yürüme mesafesinde, gün batımını seyredeceğiniz çok güzel bir tepesi var. Erken saatte gidip, alın yanınıza yiyecek ve içeceğinizi manzaraya karşı piknik yapın. Meksika gezim boyunca en relax ve en güzel yerlerden biriydi. Mazunte'ye yakın bir de timsah ve iguanaları doğal ortamlarında görebileceğiniz bir nehir var. 10 usd ye tura katılıp oraya da gidebilirsiniz. Çok şahane olmasa da fena sayılmaz. Güvenli olan Mazunte 10 üzerinden 9 puanı hakediyor. Gece hayatı için sahil taraflarındaki barlar ilginizi çekebilir. Fiyatlar orta karar. Bu fantastik göle verdiğim puan 10 üzerinden 10, Puerto Escondido'ya ise 7. Şehir aynı bizim Antalya gibi. Uzun ve güzel sahilleri olan bir yer. Şehir özellikle hafta sonları Mexico City'den gelen yerli turistlerle dolup taşıyor. Hostel yok, oteller pahalı. Bir sırtçantalı için kesinlikle hesaplı bir yer değil. Couchsurfingden bulduğum havuzlu, enteresan kedilere sahip bir evde kalmıştım. Videosunu linkten izleyebilirsiniz. Bu şehri ünlü yapan şeylerin başında tehlikeli yamaç atlayışları geliyor. 30 Metreden denize atlayan sporucuları izlemek gerçekten zevkli. Linkten videoyu izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Gece hayatı merkez bölgede sahil kenarındaki bar ve klüplerde geçiyor. Ama ben sağlam yerde eğleneyim derseniz merkezden 3-4 km ileride ve biraz tepede kalan bir kaç mekan var. Ev sahibim sağ olsun beni oralara da götürmüştü. Bizim İstanbul'un gece boğaz manzarası neyse bu mekanlarında manzarası öyle. Ortam kalitesi ve manzaraya göre fiyatlar hesaplı. Arada sırada arkamı kontrol ederek yürümem gerektiği için Acapulco'yu çok güvenli bir yer olarak göremedim. Merkezden ayrılmazsanız sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyorum. 10 üzerinden 7 puan veriyorum. Esaretin Bedeli filminin son sahnesi burada çekilmişti. İşte o yüzden buraya gelip 3 gün kaldım. Klasik bir sahil kasabası. Herhangi bir sırtçantalı görmek mümkün değil. Turist var ama olanlarda yaşlı Amerikalılar. Film ile ilginiz yoksa hiç buraya uğramayın, direk es geçin derim. Güvenli diyebileceğim Zihuatanejo film için 10 üzerinden 7 yi hakediyor. Niye gittiğimi bilmediğim şehirlerden biride burası. Muhtemelen Puerto Vallarta'ya giderken bir soluklanayım diye uğramıştım. CouchSurfingden bulduğum Lucia'nın havuzlu evinde pek bir rahat edince 5-6 günümü burada geçirdim. Videosunu linkten izleyebilirsiniz. Yapılacak hiç bir şey, olamayan sıradan bir sahil şehri. Olur ya yolunuz düşerse merkezde iguanaların doğal ortamlarında yaşadığı ve girişi ücretsiz olan bir park var, oraya uğrayabilirsiniz. İçeride bir kaç farklı hayvan türü de var. Burada yaşadığım başka bir tecrübe de üniversitede çalışan bir öğretim görevlisinin beni bulup üniversiteye davet etmesiydi. Amaç üniversite öğrencilerine Türkiye'yi tanıtmak ve gezi tecrübelerimi onlarla paylaşmam. Linkteki videodan konuşma özetini izleyebilirsiniz. Güvenli olan yer Manzanillo'ya puan vermiyorum. Buraya yakın birde yine hippi mekanı denilen Sayulita bölgesi var. Denize sıfır hostel ve kamp alanları mevcut. Sırtçantalı için ideal ve hesaplı bir yer. Aşırı güvenli olan Punta De Mita 10 üzerinden 6 puanı, Isla Marietas ise 10 puanı hakediyor. Aşırı turistik ve genelde Amerikalı turistlerle dolu bir yer. Gece, gündüz her yerde onlara rastlamak mümkün. Bu durum beni biraz rahatsız ettiği için burayı pek sevemedim ama sanata aşırı değer veren bir şehir. Kaldırımlarda bile sanatın izleri var. Akşamları sahil kenarında keyifli yürüyüşler yapılabilir. Bizim İzmir kordon boyu gibi düşünebilisiniz. Fiyatlar hesaplı sayılır. Couchsurfingden bulduğum güzel bir evde kalmıştım. Videosunu linkten izleyebilirsiniz. Gece hayatı hareketli ama her yer turist dolu. Fiyatlar sırtçantalı için yüksek. Benim için Puerto Vallarta 10 üzerinden 7 puanı hakediyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/meksika-gezi-notlari-4.html", "text": "Belki de Meksika'da yaşanacak en güzel şehirlerden birisi Guadalajara. Şehir dediğime bakmayın baya baya büyük bir şehir. Sanata aşırı değer veren bir yer. Linkteki videodan şehrin sanata bakışını anlayabilirsiniz. Bir sürü eski bina ve gezilecek bir çok müzesi var. Çoğu merkezde olduğu için 2 günde hepsini yürüyerek gezebilirsiniz. Tek ihtiyacınız olan şey bir turist haritası. Haritada bulamayacağınız iki tane önemli yer var. Biri 220 yıllık, duvarları efsane resimlerle kaplanmış ve halen faaliyette olan Civil Fray Antonio Hastanesi, diğeri ise 1.950 yılında önemli bir iletişim binasını yaptığı mühendislik çalışmasıyla herkes içeride çalışırken 17 metre ileriye taşıyan Jorge Matute Remus'un binayı iterkenki heykeli. Her ikisi de şehir merkezinde, yürüyerek gidilecek yerler. Google maps ile rahatlıkla bulabilirsiniz. Bir de aklımda yer eden merkezde Mercado San Juan diye çok büyük bir market var. Oraya da muhakkak gidilmeli. Orta Amerika'nın en büyük marketi idiyorlar. Şehirde irili ufaklı çok güzel parklar da var. Normal park zannetmeyin çoğunda sincaplar, ördekler bilimum benzeri hayvanlar da var. Ve güzel olan tarafı bunları ellerinizle besleyebiliyorsunuz. Linkten videoyu izleyin muhtemelen gitmek isteyeceksiniz. Burada tanıştığım Tania beni bir, iki aile toplantısına davet etti. Biraz olsun Meksika kültürünü, yemeklerini, ev yaşantısını, barbekü partilerini ve saçma sapan tv programlarını görmek isterseniz alttaki videoyu izleyin derim. Güvenli diyebileceğim Guadalajara için puanım 10 üzerinden 8. Hayatım boyunca gördüğüm en renkli şehir. Daracık sokakları, sanat galerileri, şehrin altından geçen tünelleri ve aşırı fotoğrafik manzarasıyla etkilendiğim bir yer. Şehirde yabancı öğrenci sayısı çok fazla. Tanıştığım kişiler avrupadan buraya okumaya gelmişler. Hatta evinde kaldığım arkadaş da bir öğrenciydi. Evine gidişim ve hemen 5 dakika sonrasında salsa kursuna katılışımı linkteki videodan izleyebilirsiniz. Önceleri şehrin altında irili, ufaklı dere yatakları varmış. Dereler kuruyunca bu su yataklarını biraz modifiye ederek ulaşım için tünel haline getirmişler. Ama öyle böyle tünel değil bildiğin yerin altı örümcek ağı gibi. Eğer bir yerden bir yere giderken tünelleri kullanırsanız kestirme gidiyorsunuz ama yolları bilmiyorsanız peyniri arayan fare konumuna düşersiniz :) Tüneller her daim karanlık. Fotoğraf merakınız varsa burada günlerce kalıp fotoğraf çekebilirsiniz. Dar sokakları, renkli binaları ve eski kilisleriyle göz dolduran bir yer. Neredeyse heryere yürüme gidebilirsiniz. Kolay ve sırtçantalı için hesaplı bir yer. Bu şehirde bir de dünyanın en korkunç The Mummies Of Guanajuato müzesi var. 108 tane gerçek mumyaya sahip olduğu için harbiden dünyanın en korkunç müzesi seçilmiş. Hikayesi ise biraz tuhaf. Vakti zamanında kolera salgınından dolayı ölenleri mumyalayıp gömmeye başlamışlar. Devlet bu şekilde gömülenlere mezar vergisi uygulayıp yakın akrabaları da bundan sorumlu tutmuş. Tabi bir çok akraba vergiyi ödemeyince devlet harbi harbi gömülü insanları mezardan çıkarıp bir odaya almış. Daha sonra 1.900 yıllarında bu mumyalar turistlerin ilgisini çekmiş ve sonrasında burası resmi olarak müze haline getirilmiş. Müzeye girmek, bu ölü insanlara bakmak ahlaki mi değil mi bilemiyorum ama ölü bebeklerle selfie çekinenleri bir türlü anlayamadım. Linkten videoyu izleyip siz karın verin derim. Biraz öğrenci şehri olduğu için gece hayatı hareketli ama heryerde 18-19 yaşında hoplayıp, zıplayan aşırı hiperaktif gençleri görüyorsunuz. Bu durum bazen tuhaf olabiliyor. Fiyatlar ne pahalı ne ucuz. Güvenli olan Guanajuato 10 üzerinden 9 puanı hakediyor. Şehir olarak burada hiç bir şey yok. Genelde gezginler yol üstü olduğu için bir gece kalıp, sonra yoluna devam ediyor. Ben couchsurfingden keyifli bir ev bulduğum için bir kaç gün kaldım. Linkten videosunu izleyebilirsiniz. Burasını benim için güzel yapan şey Karla ile tanışıp hafta sonu yapılan drag yarışlarına davet edilmemdi. Meğersem Karla'da arabasıyla yarışa katılıyormuş. Ee tabi ben de ona copilot oldum. Videoyu alttan izleyebilirsiniz. Güvenli görünen ama insanları soğuk ve şehirde pek de yapılacak pek bir şey olmadığı için San Luis Potosi'ye puan vermiyorum. Bu ufak kasaba yaklaşık 200 yıl önce sadece yeraltı madenleri için kurulmuş. Madenler bitince de herkes burayı terketmiş. Nasıl olduysa sonraları birileri gelip tekrar buraya yerleşmeye başlamış. Son 10 yılda da baya baya turistlerin ilgisini çekmiş. Madencilikten kalma olduğu için kasabaya giriş sadece dar bir tünelden yapılıyor. Hani iki araba yan yana geçemiyor o kadar dar. Burası bir köy ama sonradan kurulduğu için gelenekleri ve yaşlı insanları olan bir köy değil. Hediyelik eşya almaya kalkarsanız neredeyse her şey çin malı. Çin malı ürünler taa buraya kadar nasıl gelmiş şaşırmamak elde değil. Kasabada hostel yok, 9-10 tane otel var. Ama benim gibi yaparsanız günlük 50 pesoya(3 usd) size özel odada kalabilirsiniz. Kaldığım ev ve köyün geneli için linkten videoyu izleyebilirsiniz. Buranın diğer bir özelliği de bölgeye has peyote kaktüsünün olmasıdır. Halüsinasyon görmenizi sağlayan peyote kaktüsleri. Manzarayı görmek için 2-3 saat tek başına çıktığım dağın tepesinde bu kaktüslerden yiyip, ayin yapan Huicholeslerle karşılaşmıştım. Meksika'da yaşadığım en tuhaf tecrübelerden biriydi. Alttaki videoyu izleyin derim. Aşırı güvenli ve sırtçantalı için çok hesaplı olan Real De Catorce 10 üzerinden 9,5 puanı hakediyor. Edward James'in 1.940 yılında yaptırdığı bahçesiyle ünlenmiş bir yer. Onun haricinde pek de bir esprisi yok. Merkezden yürüyerek 45 dakikada bahçenin olduğu ormana gidebiliyorsunuz. Burayı anlatmak pek kolay değil onun için linkten videoyu izleyin derim. Xilitla'ya günü birlik gidip oradan da Aquismon'a geçmiştim. İsterseniz bahçenin yakınlarında hostel ve kamp yapılacak yerler var. Uygun fiyatlara konaklayabilirsiniz. Biraz hippi mekanlarıdır. Güvenli olan Xilitla bu fantastik bahçesiyle 10 üzerinden 8 puanı hakediyor. Geldik tüm gezilerim boyunca beni en çok etkileyen yere ev sahipliği yapan şehir Aquismon'a. Şehri özel yapan şey Cave Of Swallow mağarasının burada olması. 372 metre ile bilinen en derin mağaralardan biri. Diğer bir özelliği de sabah 6 da onbinlerce kuşun dışarı çıkıp, akşam geri gelmesi. Mağarada iki tip kuş türü yaşıyor. Biri yeşil papağanlar diğeri ise siyah kırlangıç gibi kuşlar. Ve bu kuşlar içeriden sırayla çıkıp sırayla giriyor, aynı anda hareket ettikleri pek yok. Çok derin olduğu için kuşlar dipten çıkarken 1-2 dakika yukarıya doğru döne döne yükselmeleri gerekiyor. İçeri girmeleri ise çok daha atraksiyonlu. Son sürat dibe dalıp öyle giriyorlar. O kadar hızlı dalıyorlarki inişleri rüzgar sesi yapıyor. Gördüğüm en fantastik doğa olaylarından biriydi. Linkten videoyu izleyin derim. Tabi buraya gitmişken aşağıya da inmek istedim ama kuşların çiftleşme dönemi olduğu için imkansız dediler. Ben de başka bir mağara bulup oraya indim. Tüm gezilerim boyunca bulunduğum en etkileyici yer burasıydı. Hiçbir dağcılık tecrübem olmadığı halde 200 metre derinliğindeki mağaraya tek başıma indim. İnmesi kolay da asıl çıkması hayatımın en zor işlerinden biriydi. Ama içerideki atmosfer, yaşadığım tecrübe benim için paha biçilmezdi. Videoyu izleyin, hak vereceksiniz. Bu kuyuların haricinde şehire yakın bir de şelale var ama ben gitmedim. Vaktiniz varsa uğrayabilirsiniz. Aquismonda hostel yok sadece 2 tane hotel var. Onlarda hesaplı olmayınca turizm ofisine gidip uygun fiyatlı yer aradığımı ama bulamadığımı söyledim. Onlarda bana ücretsiz yer ayarlayabileceklerini söylediler. Ayarladıkları yerin evsizler yurdu olduğunu bilmiyordum :) Linkten videoyu izleyin derim. Güvenli olan Aquismon efsane mağaraları sayesinde 10 üzerinden 10 puanı hakediyor. Buraya sadece yol üstünde dinlenmek istediğim için uğradım. Hiçbir özelliği olmayan, sıradan bir yer. Ticaretin döndüğü, iş merkezlerinin bulunduğu soğuk bir şehir. Niyeyse burayı sevemedim. Bir kaç müze ve sanat galerisine gittim. Onlar güzeldi ama genel itibariyle çok da gidilip, gezilecek bir yer değil. Geceleri pek dışarıda bulunmadım. O sebeple gündüzleri güvenliydi ama geceleri için bir şey diyemeyeceğim. 10 üzerinden 4 puanı hakediyor. Chihuahua şehrinde aslında pek görülecek bir şey yok ama eyaletin geneline bakarsanız efsane yerleri var. Benim burada kaçırdığım şey kristal madenleriydi. Yolunuz buralara düşerse o kristal madenlerine de uğrayın derim. Değişik bir tecrübe olabilir. Güvenlik konusunda bir şey diyemeyeceğim, şehirde sadece bir gün kaldım. Yolunuz düşmediği sürece uğramanıza gerek yok. 10 üzerinden 3 puan veriyorum. Yüzölçümüyle Amerika'daki Grand Kanyon'dan 4 kat daha büyük olan Copper Kanyon'a sahip Creel şehrindeyiz. Buraya Chihuahua şehrinden Chepe isimli trenle de gelebilirsiniz ama maalesef bu tren biletleri yabancılar için aşırı pahalı. O sebeple ben karayoluyla gelmeyi tercih ettim. Eğer maddiyat önemli değilse kesinlikle tren ile gelin derim. Çünkü bu tren yolu sürekli kanyon çevresinde dolandığı için dünyanın sayılı güzel tren yollarından biri. Yüzün üzerinde tünel ve köprüden geçiyorsunuz. Okyanus tarafına inerken 6-7 saatlik kısmını yapmıştım. Gerçekten de güzel bir yolculuktu. Kanyon sayesinde aşırı turistik bir yer olsa da fiyatlar genel itibariyle uygun. Kanyonun en iyi görülebileceği yer bana göre Divisadero bölgesi. Eğer maddiyat sıkıntı değilse o efsane kanyon manzarası olan otellerde kalabilirsiniz. Hesaplı bir yer arasanız Divisadero'ya 20 dakika mesafedeki San Rafael bölgesinde de kalabilirsiniz. Amerikadaki Grand Canyon'u da görmüştüm. İkisini kıyaslamak ne derece doğru olur bilmiyorum ama Grand Canyon gözüme daha bir ürkütücü ve heybetli gelmişti. Copper Canyon daha bir yeşillik olduğu için kanyondan ziyade çok büyük bir dağ gibi görünüyor ama yine de çok efsanevi bir yer. Gidip, görmek gerek. Kanyon'da bir de 2.5 km uzunluğuyla dünyanın en büyük zipline hattı var. İpe asılıp 2,5 km yi saatte 80-130 km hızla iniyorsunuz. Videosunu alttan izleyebilirsiniz. Kanyonu aşıp karşıdaki Batopilas şehrine 3 gün yürüyerek ve kamp yaparak da gidilebiliyor ama bunu kesinlikle bir rehber eşiliğinde yapmalısınız. Yoksa %99 kanyonda kaybolup, geri dönemezsiniz diyorlar. Creel şehrinde konaklamak isterseniz burada hostel tarzında gecelik 6-7 usd ye kalabileceğiniz yerler var. Merkeze çok yakın Valley of Los Monjes kayalarına da gitmeyi ihmal etmeyin derim. Vaktiniz varsa bizim gibi Arareco gölü çevresinde bir orman evinde de kalabilirsiniz. Bir gün önce hava aşırı sıcakken ertesi gün karla uyandık. Linkten videosunu izleyebilirsiniz. Chihuahua eyaletinin bu bölgesi Meksika'daki en büyük uyuşturucu kartellerinin bulunduğu yer. Uyuşturucu trafiği bu kanyon çevresinde dönüyor. Dışarıya geceleri de çıktım ama güvenlik konusunda tuhaf bir yer. Normalde adamların senle, benle işleri yok, kendi trafikleriyle ilgileniyorlar. O sebeple herhangi bir güvenlik sıkıntısı hissetmedim ama derdiniz uyuşturucu bulmak yada benzeri şeylerse burada başınıza her şey gelebilir. Çünkü bazı köylerde 1 kilo marijuanayı 50 usd ye bulabilirsiniz. Adamlar her türlü trafiğin kendi kontrollerinde olmasını istedikleri için yabancıların bu tip şeylere girmesine karşılar. Yani bu tip illegal şeylerle işiniz yoksa başınız sıkıntıya girmez. Creel şehri efsane kanyonuyla 10 üzerinden 9,5 puanı hakediyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/meksika-gezi-notlari-5.html", "text": "Tanıştığım Alman gezgin Lars'la buraya gelmemizin tek sebebi Tarahumara yerlilerini bulmak içindi. Nasıl gittik, yerliler nasıldı hepsini videolardan 3 bölüm halinde izleyebilirsiniz. Tarahumara yerlileri ile ilgili detaylı yazıma ise bu linkten ulaşabilirsiniz. Batopilas köyünün nüfusu 2.000 civarı. Ama köyde onlarca lüks araba ve jeep var. Sebebi tüm Meksika hatta Amerika'da çalınan bazı arabaların buraya getirilip, parçalanarak satılması. Tabi bazı lüks arabaları parçalamayıp kendilerine ayırdıkları da oluyor. O sebeple enteresan bir köy. Köyün diğer bir geçim kaynağı da uyuşturu trafiğinden geliyor. illegal işlerle ilgili değilseniz başınıza bir şey gelme ihtimali çok düşük. Zaten fotoğrafçılık ve Tarahumara yerlileri ile ilgilenmiyorsanız buralara gelmeyeceğiniz kesin. İnanın buralara gelmek videolarda göründüğü gibi eğlenceli ve kolay değil. Güvenlik konusunda ekstra bir şey yazmayacağım. Eğer Tarahumrara yerlileriyle ilgileniyorsanız burası 10 üzerinden 10 puanı hakediyor. Eğer ilgilenmiyorsanız 0 puan. Buraya gelme sebebimizde aynı Batopilas gibi Tarahumara Yerlilerini bulmaktı ama maalesef umduğumuzu bulamadık. Bu köyde çıplak ayak ultra maraton koşup dünyada ün yapmış bir Tarahumara Yerlisi var. Onu ziyaret etmek istedik ama dağın tepesindeki evine gitmek bulunduğumuz zamanda çok tehlikeliydi, kesinlikle gitmeyin dediler. Bizde dağcılıktaki gibi yeri geldiğinde zirveden vazgeçmeyi bildiğimiz için gitmeyi denemedik :) 10 üzerinden 1 puan. Yaklaşık 17 günümü Creel ve çevresinde Tarahuma Yerlilerini bulmak için geçirdikten sonra okyanus tarafına doğru gitmek istedim. O sebeple Los Mochis'deyim. Buraya Creel'den trenle gelmek haricinde başka bir seçenek yok. Aslında köy yolu gibi bir yol var ama aşırı tehlikeli olduğu için kimse o yolu kullanmıyor. O sebeple Chepe treniyle geçmek zorundasınız. Creel'den Los Mochis'e tren 850 peso(60 usd). 6-7 saatlik tren yolculuğu için aşırı pahalı olsa da başka alternatif yok. Burada sadece bir gece konaklayıp sonraki durağa devam ettim. Nasıl bir yer, ne yenir, ne içilir hiç bilmiyorum. Şehirde hostel yok, yanımdaki arkadaşla beraber otelde kişi başı 12 usd ye bir odada kalıp, ertesi gün yolumuza devam etmiştik. Deniz kenarında sakin bir şehir. Özellikle sörfçülerin tercih ettiği ne pahalı ne de ucuz, pek esprisi olmayan bir yer. Meksikalı yerli turistlerin sevdiği bir yer olsa da bana pek cazip gelmedi. Şehirde bir tane hostel var. Genel olarak fiyatlar hesaplı. Gece hayatı sahil kenarındaki mekanlarda geçiyor ve hareketli. Bana güvenli gibi gelen ve sörf haricinde yapılacak hiç bir şey görmediğim Mazatlan 10 üzerinden 5 puanı hakediyor. Televizyondan, sağdan soldan duyduğunuz kaotik bir yer, her yer beton söylemlerini unutun. Şehir adeta müze yuvası, sanat dostu ve irili, ufaklı parklara sahip güzel bir yer. Aşırı kaotik bir otam beklerken böyle bir şehirle karşılaşmak beni şaşırttı. İşe gidiş, geliş saatlerinde şehir biraz karışıyor, bazen metroya binemiyorsunuz ama o kadar da olsun artık. Sonuçta 25 milyonluk bir yerden bahsediyoruz. Velhasıl ben burayı sevdim. Şu müzeye kesin gidin, burayı kesin görün gibi şeyleri sevmiyorum ama Meksika Antropoloji Müzesine muhakkak gidin. Orijinal eserlerleri görüp, ülkedeki önemli piramit, yerli insanlar ve Meksika tarihi hakkında çok detaylı bilgileri buradan edinebilirsiniz. Mexico City'de bir de Frida Kahlo'nun müzesi var. Başından geçen talihsiz kaza sonrası hayatı tüm dünyada duyulmuş birisi. Onun müze haline getirilen evine de gittim. Frida'nın evine giderken beklentiniz yüksek olmasın, çok az eseri var. Şehri gezmek için önce güzel bir turist haritası edinin. Sonra kaç gün kalacağınıza göre gideceğiniz yerlere uğrayın. Eğer rahat bir şekilde gündüzünü, gecesini herşeyini göreyim derseniz 5-6 gün yeterli olacaktır. Zengin, fakir her kesime hitap eden bir yer. Çok ucuz hostelleri, yemek yiyeceğiniz lokantaları da var çok uç noktadaki pahalı mekanları da. Yani Mexico City her kesime hitap eden bir yer. Metro hattı ve toplu taşıma sistemi iyi. Ulaşım fiyatları ucuz. Sürekli metroyu kullanacağınızı düşünersek bir metro kartı alın derim. İçine 60 peso(4 usd) yüklediğinizde 3-4 gün sizi idare eder. Böylece sürekli gişede bilet kuyruğuna girmek zorunda kalmazsınız. Şunu da söylemeden geçmeyeyim; Mexico City'de ki metro durakları şimdiye kadar bulunduğum en kötü kokan ve havasız metro duraklarıydı. Metro ağı iyi ama işletmesi berbat. Gece 12 ye kadar metro çalışıyor, 24 saat değil. Bu kadar berbat işletilen metro duraklarındaki sanat eserleri ve müze tarzındaki yerleri görmek ise gerçekten tuhaf ve güzel. Gece hayatı içinde her bütçeye uygun ne ararsanız var ama benim gördüğüm Meksikalılar dışarıda eğlenmek yerine ev partilerini daha çok seviyor. Buraya gelmişken La Reforma caddesindeki Atatürk heykelini de ziyaret edin derim. Şehrin gündüzü bence gayet güvenli. Gecesinde ise ara sokaklar sıkıntılı olabilir. Ben kötü bir şey yaşamadım, hissetmedim de ama tedbiri elden bırakmamak gerek. Sonuçta her telden insanın yaşadığı bir yer. Mexico City 10 üzerinden 9 puanı hakediyor. Eski şehir merkezinin güzelliği sayesinde 1 gün ya da en fazla 2 günlüğüne uğranılabilecek bir yer. Meksika'da fazla zamanınız yok ve hazır Mexico City'e gelmişseniz uğrayın derim. Onun haricinde çok da illa gelinip, görülecek bir yer değil. Güvenlik sıkıntısı hissetmedim. 10 üzerinden 6 puanı hakediyor. Burada sadece Veracruz şehrinde bulundum. Şehirin pek bir esprisi yok. Deniz kenarı ama denizi aman aman güzel değil. Şehir merkezini ise komple liman kaplamış durumda. Ve limanın kokusu insanı rahatsız eder cinsten. Veracruzun çevrelerinde orman içinde, denize yakın yerlerde konaklanabilecek bölgeler var. Benim pek vaktim kalmadığı için oralara gidemedim. Sadece Veracruz şehrinden bahsederek pek bir esprisi yok ama diğer bölgelerini gezerim, doğaya karışım derseniz gelinebilir. Hakkını vererek gezmediğim için puan veremiyorum. Burada konaklamamın sebebi; artık Guatemala'ya gideceğim için yavaş yavaş sınıra yaklaşayım diyeydi. Couchsurfingden bulduğum arkadaşta 2 gün kaldım. Ev hayatı Meksika'da gördüğüm en zor şartladan biriydi. Alttaki videoyu izleyin derim. Şehir hiç turistik bir yer değil. Görülecek birşeyi de yok. Benim yaptığım gibi günü birlik Juchitan bölgesine gidebilir ya da direk orada da konaklayabilirsiniz. Hostel maalesef yok. O sebeple otelde konaklamak sırtçantalı için pahalı gelebilir. Kendi halinde, sakin, bana güvenli bir yer gibi geldi. Puan vermiyorum. Burası en çok şaşırdığım yerlerden biriydi. Bir sürü sırtçantalı görürüm diyordum ama ne yolda ne de sınırı geçerken bir tane bile sırtçantalıyla karşılamadım. Anladığım kadarıyla gezginlerin pek kullandığı bir sınır geçiş noktası değil. Genelde Chiapas tarafından Guatemala'ya geçiyorlar. Sınır şehri olduğu için kültür görülecek bir yere benzemiyor. Güvenlik konusunda ise şüpheliyim. Size tavsiyem buraya gelirken kesinlikle gece otobüsü kullanmayın ve bu sınırı gece geçmeyin. Oaxaca City'de rastgele bir cafeye girdim. Kahve içerken birden Esengül çalmaya başladı! Meksikalıların çok sevdiği, benim de sevdiğim ama muhtemelen dünyanın en sağlıksız yemeklerinden biri, Tostilocos! Ayrıca bu gezimin ilk 2 ayını içeren bir video da hazırlamıştım. İlginiz çekebilir. Amerika gezimde San Diego'ya çok yakın olan Meksika'nın Tijuana şehrine de gitmiştim. Linkten o yazıma da ulaşabilirsiniz. Herkesi bilgilenmesi için Meksika hakkında bir sorunuz olursa lütfen alttaki yorum kısmına yazınız. Ilk once yeni buldum blogunu ve de gezilerinin devamini dilerim. Cok guzel olmus, eline saglik. Ben bi tek bu yolculuklarinin sonuna kac ayda kac liraya mal oldu, vize ve ucak bileti gibi masraflarla ne kadara geldigini gosteren ufak bi tablo yapmani istesem nasil olur? Cok ayrintili olmasina gerek yok sadece kaba bi hesap gormek icin bu uc kalemi yazsan yeter. Tekrar notlaein icin tesekkurler. Pardon ya zaten bundan bahsediyormussun? ben direk yazinin sonuna bakmistim boyle bi tablo icin. Tekrar iyi gunler. Her şey çok güzel de, videoların başındaki ve sonundaki müziği dinleyince kendimi Intel Pentium işlemcili Casper bilgisayar reklamı izliyormuş gibi hissediyorum. Şaka bir yana, müthiş videolar. Meksika yazini basindan sonuna kadar okudum, giris bilgileri acisindan Guzel Bir derleme olmus ama cogu bilgiye ; hostel durumuna ve gezilecek yerlere sadece iki siteden erisebiliyorsun ve Bazen kulaktan dolma bazende az bilinen yerlerle ilgili bilgileri barindiriyor. Bilgilerden ziyade sirtcantayla gezen ve bunlari Yazan biri oldugunu bilmek guzel cidden cunku ispanyolca konusulan ve meksikalilarin bile bulunmak istemedigi yerlerin oldugu buyuk Bir Kara parcasinda guvenlik tebbirleri, iletisim, ulasim sartlarinin genel durumunu da iceren Bir bolumun olmasi gerektigini de dusunuyorum. En nihayetinde notlarin bireysel cabanin urunudur, vakit ayirdigin ve gezerken aldigin notlari paylastigin icin tesekkurler. Gezmek sadece zenginlerin Isi degildir, budget traveler nasil olunur birilerinin anlatmasi lazim. Allah Selamet versin."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/misir-toplayan-teyze.html", "text": "Guatemala'nın bir köyündeyim. Hafta sonu pazarı kurulmuş hem geziyorum hem de fotoğraf çekiyorum. Pazar buralarda erken saatte bittiği için 3-4 gibi otobüslerin kalktığı yere giderken bu teyzeyi gördüm. Baktım fotoğrafik duruyor, çaktırmadan bir fotoğrafını çektim. Sonra izlemeye başladım. Anladım ki yerden birşeyler topluyor. Ama burası taşlı yol, ne topluyor derken hazır çatpat da ispanyolca öğrenmişim değerlendireyim diye yanına gittim. Merhaba, iyi günler. Ne yapıyorsun? dedim. Mısır topluyorum dedi. O an olayın ne olduğunu anladım. Gün boyu burada çuvalla mısır satan bir, iki tezgah vardı. Pazar kapanınca adamlar tezgahı toplayıp gitmişler. Gün boyu da yerlere dökülen mısır tanelerini bu teyzemiz topluyor. Sorduğuma da mahçup oldum. Dedim ailen, çocukların var mı? Var dedi. Ne yapacan mısırları dedim. Yemek yapacağım dedi. Tamam deyip cebimden 50 Quetzal(20 TL) çıkardım, kadına uzattım. Lütfen al, yemek yapmak için birşeyler alırsın dedim. Kadın almıyor. Lütfen al, yardım etmek için veriyorum, yemeklik birşeyler alırsın. Kadın bana bakıyor, ne gülümseme var ne bir şey. Gayet donuk bir şekilde almam, teşekkürler deyip, yerden taneleri toplamaya devam ediyor. Arkadaş öyle bir durum ki, tamam deyip yoluna gitsen bir dert yok illa ki al diye ısrar etsen başka bir dert. Biz bu şekilde cebelleşirken yok alır mısın, yok almaz mısın bu fotoğrafı çektiğim yerdeki dükkandan bizi izleyen bir kadın yanımıza geldi. Tabi o olayı anladığı için önce bana bakıp gülümsedi, sonra kadına döndü al al, kötü birşey değil sana yardım etmek istiyor dedi. Onun lafına istinaden teyzemiz kafasını eğerek aldı parayı. Teşekkür etti ama mahçupluktan gözüme bak mıyor. Kafasını eğerken çok hafif, tatlıca bir tebessüm etti o kadar. Belki milyonlarınız olabilir, lüks bir hayat sürebilirsiniz ama ne kadar iki büklüm yerden mısır topluyor olsa da bu teyzeninki gibi onurlu bir hayat, kolay kolay kimseye nasip olmaz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/nice-cannes-monaco-monte-carlo-gezi-notlarim.html", "text": "Napoli'den başladığım gezime Cenova üzerinden trenle Nice'e gelerek devam ediyorum. Tren istasyonu şehrin merkezinde olduğu için hostele yürümem 5 dakika. Gecelik 14 euro vererek 2 gece konaklıyorum. Konaklayacağınız yerin istasyona ya da merkeze yakın olmasına dikkat edin derim. Biraz ucuz diye şehir dışından yer tutmak genelde pek mantıklı olmuyor. İlk iş markete gidip, sandviç ya da benzeri şeyler yapmak için alış-veriş yapıyorum. Sürekli restorandan yemek biraz masraflı olabiliyor. Hostelde mutfak imkanı da olduğu için iki gün kendi yemeğimi kendim yapıyorum ve gezi masraflarım biraz daha düşüyor. Her şehirde olduğu gibi Nice'de de meşhur bir ana cadde var. Tren istasyonundan başlayıp deniz kenarına kadar giden bir cadde. Klasik olarak yol üstünde mağaza ve restoranlar mevcut. Fiyatlara biraz göz gezdiriyorum ve yine bizim ülkemize göre pahalı olduğunu anlıyorum. 10 eurodan aşağıya yemek yemek çok zor. MC Danoldslarda bile en ucuz menü 7-8 euro civarlarında. Yolu takip ederek şehri gezmeye başlıyorum. Yüksek binalar kesinlikle yok ve eski yapı güzel bir şekilde korunmuş. Her yerde bisiklet var. İtalya'da gördüğüm kültür aynen burada da devam ediyor. Maalesef Nice'te de evsiz sayısı çok. Akşam olunca nerdeyse her köşe başında yatan birilerini görmek mümkün. Kışın bu insanlar nerede kalıyor ne yapıyor anlamak güç. Ertesi gün hostelde kahvaltımı yapıp Cannes'a gitmek için yola çıkıyorum. Yürürken arkamdan Mehmet diye bağırmaya çalışan bir Asyalı sesi var. Nice'e gelirken trende tanıştığım arkadaş. O da Cannes'a gidecekmiş, yola beraber devam ediyoruz. Belediye otobüsüyle yaklaşık 1,5 saatte Cannes'tayız. Bilet 1,5 euro. Daha hızlı gitmek isterseniz treni de kullanabilirsiniz ama tren bileti otobüse göre daha pahalı. İlk iş film festivalinin yapıldığı yere gidip kırmızı halıda fotoğraf çektirmek ama şansımıza o gün orada başka bir etkinlik var ve kırmızı halı yerine siyah halı serilmiş. Pek esprisi olmadan fotoğraf çekinip Cannes'in tepelerine doğru yürüyoruz. Çünkü tepede kale gibi bir şey görünüyor ve dikkat çeken başka bir bölge yok. 15-20 dakikada tepedeyiz. Kale İçine giriş ücretli. İtalya'da fazlasıyla kilise, müze, kale ve benzeri yapılar gördüğümüz için içeri girmiyoruz. Yalnız tepeden Cannes manzarası çok güzel. Manzaraya doğru biraz dinlendikten sonra arnavut kaldırım taşlı yollardan ara sokaklara uğraya uğraya iniyoruz. Buralar biraz bizim çengelköye benziyor. Eski ve şirin evler mevcut. Tabi bölge zengin yeri olduğu için etrafta gözü rahatsız edecek hiçbir şey yok. Marinasında lüks yatlar, yollarında yine aynı şekilde lüks arabalarla dolu bir yer. Tekrar merkeze inip biraz da oralarda dolaşıyoruz. Kalabalık olan bir iki caddesi ve sahil boyunca uzanan güzel yürüyüş yerleri var. Ama bizim gittiğimizde hava hafif yağmurlu olduğu için sahil yolu boştu. Toplamda 3 saatte Cannesi gezip belediye otobüsüyle Nice' geri dönüyoruz. Bilet yine aynı 1,5 euro. Hostel'e dönüp karnımızı doyurduktan sonra Monaco'ya gitmek için belediye otobüslerinin kalktığı yere gidiyoruz. Otobüs yaklaşık 1 saate gidiyor ve yol manzarası çok iyi. Bilet yine 1,5 euro. Trenle gitmek isterseniz o da var ama bilet fiyatı daha yüksek. Monte Carlo durağında iniyoruz. Şehrin mi Ülken'in mi göbeğinde indik diyeyim bilemedim. Kadıköy kadar bir alanı ülke yapmışlar. Baştan sona neredeyse yürüyerek gezebilirsiniz. Biraz inişli çıkışlı bir yer. Ülke aşırı zenginle dolu. Bu kadar lüks yat ve arabanın aynı zamanda ev ve villanın olduğu başka bir yer var mıdır bilemiyorum. Elbet vardır da bu kadar küçük bir coğrafyada var mıdır bilmiyorum. Adım başı spor araba görmek burada çok sıradan. Düz yolu dahi olmayan bir yerde bu kadar lüks araba olması da ayrı bir durum. Formula 1 yarışlarının olduğu zamanlar normal olarak aşırı kalabalık oluyormuş ama biz gezerken insan kalabalığı yoktu. Bölge dağlık bir yer olduğu için üst sokaklar deniz seviyesinden yukarıda kalıyor. Neredeyse her sokak başında ya da bina içinde üst sokaklara çıkmak için asansörler var. Bu asansörleri kullanıp direk yukarılara çıkabilirsiniz. Yorulanlar için büyük kolaylık. Neyse biz normal belediye otobüsüne binip Nice'e geri döndük. Bilet yine 1,5 euro. Hostel'e gelip ertesi gün için çantamı topladım. Sabah Barselona'ya yolculuk var. Nice'de gece eğlencesi pek olmadığı için ya da bize hafta içi denk geldiğinden akşam yine hosteldekilerle yemek yiyip vakit geçirdim. Sabah belediye otobüsüne binip havaalanına doğru yola koyuldum. Bilet 6 euro. Aslında havaalanı önünden geçen başka belediye otobüsleri 1,5 euroya gidiyor ama havaalanına gideceğim dediğinizde \"bu içeri girmez\" deyip almıyor sizi. Mecburen 6 euro verip diğer otobüse biniyorsunuz. Barselona'ya giden uçak biletini Vueling airden almıştım. Bilet fiyatı 65 euro. Bu gibi low cost uçan havayollarında dikkat etmeniz gereken şey bagaj olayıdır. Eğer yanınızdaki çanta ya da valiz kabin ölçüsünde ve 10 kg ı geçmiyorsa sorun yok ekstra para vermezsiniz. Ama 10 kg ı geçiyorsa ya da boyutu kabin standartlarına göre değilse bagaj hakkı almanız gerekiyor ve bazı durumlarda bilet parası kadar bagaj ücreti kesiyorlar. Gezi planlaması yaparken bu detayı atlamayın. Benim çantam zaten 10 kg ı geçmediği için ekstra bagaj ücreti vermeden check-in işlemlerini yapıp uçağa bindim. Eğer yaz tatili, deniz, güneş için gelmiyorsanız 2 gün bu bölge için idealdir. 3. Gün kesin sıkılırsınız. Ama yazın gelip deniz keyfi yapacaksanız konaklama süresi size kalmış. Nice'de Fransız kültürünü tam anlamıyla görebildiğimi sanmıyorum. İtalya'ya çok yakın olduğu için sanki karma bir yer gibi geldi bana. Gezdiğim İtalya şehirlerine göre Nice sanki daha bir gelişmiş daha bir düzenli. Ayrıca kime ne sorduysam yardımcı oldular, hiçbir sıkıntı yaşamadım. Cannes, festival haricinde pekte bir esprisi olmayan yer gibi. Sadece Nice'e gelmişken buraya da uğrayayım diyerek gelinebilir. Bir de deniz kenarında olduğu için yazın deniz keyfi için de uğrak yeri olabilir. Monaco her ne kadar bana hitap eden bir yer olmasa da o şatafatlı yaşamı görmek zevkli oluyor. Bu üç bölgedeki gezim süresince en çok sevdiğim yer burasıydı. Oturup gelen geçeni izlemek, etraftaki yaşantıyı görmek bile eğlenceliydi. Bu taraflara gelirseniz ve vakit sıkıntınız var ise boş verin Cannes'ı zamanınızı Monaco'ya ayırın. Tabi bir de düşük bütçe ile tatil yapacaksanız, ancak benim gibi gezip geçersiniz, buralar sizin için sadece uğrak yeri olur. Konaklama ya da yeme içme biraz masraflı olacaktır."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/nikaragua-gezi-notlari.html", "text": "Vize problemi yüzünden sadece 6 gün kalabildiğim Nikaragua için çok detaylı bir yazım olamayacak. Guatemala, El Salvador, Honduras ve Nikaragua'nın kendi aralarında bir anlaşması var. Bu 4 ülkede toplamda en fazla 90 gün kalabiliyorsunuz. Ben de Nikaragua'ya gidene kadar 100 günü geçtiğim için Nikaragua girişinde sadece 5 gecelik vize verdiler. Kosta Rika'ya geçip geri gelirsen tekrar 90 gün kalabilirsin dediler. Ülkeye giriş ücreti 10-15 USD arası. Nikaragua emniyet ve konsolosluğuna gidip durumu izah ettiğim halde yok olmaz, ülkeden çıkıp tekrar girmelisin cevabını aldım. Ben de çıkarsam tekrar gelmem deyip, 6 günde hızlıca dolanıp Kosta Rika'ya geçtim. Nikaragua da genel itibariyle Orta Amerika ülkeleriyle benzerlik taşıyor. Fiyatlar hesaplı, hatta ucuz bile diyebilirim. İnsanlar sıcak kanlı, bir şey sorduğunuzda ilgileniyorlar. Gezilecek doğa güzellikleri ve pasifik sahili var. Karayip sahili için iyi değil demişlerdi gitmedim, görmedim. Ülkenin en kötü yanı çok fazla dilenci ve sokak çocuğu var. Özellikle gezilip, görülecek yerlerde sokaklarda rahat yürüyemiyor, sıradan bir lokantada bile rahat yemek yiyemiyorsunuz. Ya bir dilenci geliyor, ya sokak çocuğu ya da ısrarla bir şey satmak isteyen satıcılar. Bu konu haricinde olumsuz bir şeyle pek karşılaşmadım. Honduras ve El Salvador gibi tehlikeli bir ülke olarak anılmıyor. Zaten bu denli güvenli olduğu için heryerde Amerikalı turist görebilirsiniz. Bir çok mekanda USD geçerli ve menüler bile USD üzerinden. Honduras'ın başkenti Tegucigalpa şehrinden direk otobüsle Leon şehrine geldim. Otobüs bileti 22 USD. Ülkeye giriş harcı 15 USD. Bu harcı otobüs içindeyken topluyorlar. Normalde giriş ücreti 10 USD ama muhtemelen otobüs firması ve sınırdakiler anlaşmalı olduğu için her kişiden ekstra 5 USD alıp, parayı hiç ediyorlar. Sınırda Nikaragua için sim kart satanlar var. Oradan toplam 3-4 USD ye chip ve internet paketi alabilirsiniz. Leon sakin, güvenli, bir sürü oteli ve hosteli olan, Pasifik kıyısındaki plajlara yakın ve turistik bir yer. Benim gittiğim Ağustos ayında aşırı sıcaktı. Ve aslında şuan çok da sıcak değil diyorlardı. Neyse 5 USD'ye bir hostele yerleştim. Klima olmadığı için geceler uyumak sıkıntı olsa da iki gün idare ettim. Leon'da evler genelde tek katlı ve her şey merkezdeki meydanın etrafında toplanmış durumda. Denizi seviyorsanız sadece bir saatte pasifik tarafındaki plajlara gidebilirsiniz. Yeme, içme gayet ucuz ve gece hayatı da bir o kadar hareketli. Eğer merkezde bir hostelde kalırsanız heryere yürüyerek gidebilirsiniz. Yolunuz Nikaragua'ya düşerse en az 2 günlüğüne Leon'a uğrayın derim. Buradan başkent Managua'ya geçtim. Otobüs bileti 3 USD. Başkent pek turistik bir yer değil. Eğer alışveriş ihtiyacınız varsa şehirdeki 1-2 AVM'den ihtiyaçlarınızı görebilirsiniz. Hele buradan Kosta Rika gibi pahalı bir ülkeye geçecekseniz ne ihtiyacınız varsa Nikaragua'dan alın derim. Aslında genelde yabancılar başkente pek uğramıyor. Ben sadece bir günümü burada geçirip, yolumda devam ettim. Aynı şekilde heryer sokak çocukları ve dilencilerle dolu. Barların olduğu bir sokak var, eğlence için oralarda takılınabilir. Diğer bir detay da Orta Amerika'da fuhuşun bu kadar yaygın olduğu başka bir yer görmedim. Granada'ya otobüsle 1 USD ye geçtim. Muhtemelen Nikaragua'nın en turistik yeri burası. Eğer daha önce Antigua/Guatemala'ya gittiyseniz burası aynı oranın bir kopyası gibi. Yine tek katlı evler, taş kaldırımlar ve çevrede volkanik bir dağ var. Benim gördüğüm en önemli yer Volkan Masaya. Hava şansıma yağmurlu olduğu için gidemedim. Aslında biraz da gitmek istemedim çünkü daha önce çok fazla volkanik dağa çıkmıştım, şimdilik o kadar yeterli dedim. Bu şehirde çok güzel eski evler ve o evlerin de tam fotoğraflık kapıları var. Bana sanki biraz da bununla meşhur bir yer gibi geldi. Burada 6 USD ye bir hostelde kaldım. Heryer Amerikalı turistlerler dolu. Restoranlardaki menülerde bile fiyatlar USD yazıyor. Zaten o tip restoranlarda fiyatlarda ucuz değil. Arka sokaklardaki lokal yerlerde 2-3 USD'ye yemek yemeye devam. Kahve için ise ana caddeleri tercih edebilirsiniz. Nikaragua'da gezilip görülecek yerler olsa da artık Orta Amerika'daki ülkeler hep birbirine benzediği için illa da burada kalayım demedim. Çünkü ülke değiştiriyorsun ama yeni bir kültür yok. Binalar aynı, yemekler de neredeyse aynı olunca direk Kosta Rika'nın Liberia şehrine geçtim. Bilet 30 USD. Nikaragua'dan çıkış ücreti ise 5 USD. Nikaragua o bölgede Guatemala ile birlikte en beğendiğim yer idi, az kalmanıza üzüldüm. nicaragua'ya haksizlik edilmis biraz burda, gercek anlamda ulkenin guzelliklerini, insanlarini vs taniyip anlayabilmek icin tabiki 6 gunden daha fazla kalmak lazim ve klasik managua/leon/granada/ometepe vs rotasindan cikmak, guneyde harika koyler ve dogal guzellikler var, karayip kismi bambaska zaten. Bilmiyorum. Bir tek Guatemala'da tecrübem var."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ocagimiz-yok.html", "text": "4 Yıldır elimden geldiğince dünyayı gezmeye çalışıyorum. Son gezimin de bir bölümü dahil tüm gezi masraflarımı hep cebimden karşıladım. Belki de idare eder bir ev alabilecekken hiçbir yatırım yapmayıp herşeyimi bu gezilere ayırdım. Son zamanlarda ise hem takipçilerden hem de firmalardan gelen desteğin yanı sıra Columbia Türkiye'nin de ana sponsorluğuyla gezilerime devam edebiliyorum. Her ay yaptığım gibi bu ayda harcama detaylarıma baktığımda gördüm ki ilk defa gezilerimden elime geçen para o ay ki harcamalarımdan daha fazla olmuş. Yani ilk defa cebime para kalmış. 4 Yılın emeği, tecrübesi, hayalimin gerçekleşmesi olarak bana geri dönmeye başlamış. Madem öyle bu durumu kutlamak için şuan bulunduğum Kolombiya'da ihtiyacı olan bir aile bulup yardım yapalım dedim. Medellin şehrinde daha önce tanıştığım lokal birine durumu anlattım. \"Annemin yaşadığı mahallede çok fakir var, ona sorayım\" dedi. Velhasıl gerçekten ihtiyacı olan bir aileyi bulduk. 49 Yaşındaki Maria Lusero 22 yaşındaki akli dengesi bozuk oğlu Neider ile beraber tek oda bir evde yaşıyor. Hemen ertesi gün, bu aileye en az 1-1,5 ay yetecek mutfak ihtiyaçlarını marketten karşıladık. Tuvalet kağıdından pirince, kahveden patatese kadar herşeyi alıp, şehir merkezinden bayağı uzak, gecekondu mahallesindeki tek katlı bu evlerine geldik. İçeri girdiğimizde oğluyla beraber ayakta bizi bekliyordu. Selam verip poşetleri girişe bıraktık. Evi biraz gezeyim dedim ama pek gezilecek bir yeri yok. Tek odada beraber yaşıyorlar. Odada ise tek bir yatak var. Oturup konuşuyoruz, nasılsın, iyi misin gibisinden. Tabi yardımı da yaptık ya rahatım. + Yan komşunun ocağını kullanıyorum ama o da bazen çalışmıyor. Onun için kendi ocağım olsun istedim. Tamam ben yarın ocak alıp geleceğim, sorun değil. Evden ayrıldıktan sonra her zaman yaptığım gibi video kaydı yapıp, o an ki durumdan bahsediyorum ama anlamsız yere gülüyorum. Niye güldüğümü de halen tam kestiremedim ama muhtemelen artık o evde pişecek yemeklerin bizim götürdüğümüz ocakta pişecek olmasından olabilir. Yapılan bu yardımda bana destek olan takipçilerimin, firmaların, websitelerin ve sponsorun tek tek payı vardır. Not: Takipçilerden gelen destek ile 3 ay sonrası için bir tüp parası daha görüştüğüm lokal kişiye bırakılmış, alınan tüp bittikten sonra bıraktığım parayla tekrar doldurulacaktır. 1-2 haftadır. Sizin paylaşımlarınızı ve özellikle yardımlarınızı, emeklerinizi görüyorum. Rotasız bi yerlere varıp Gezip görmenin farklı boyutundasınız Gerçekten sizi anlatamıyacağım bi hislerle gıpta ile karşılıyorum. Her yazınızı okumak ve yaptıklarınızı görmek çok farklı bir his benim için inşallah herşey istediğiniz gibi olur. Ben fethiye'de yaşıyorum. Olurya kazara buraya yolunuz düşerse sizi karşılamaktan büyük bir keyif alacağım ve en mutlu insanlar arasında olurum diye ümit ediyorum. :) Kendinize iyi bakın fırsat buldukça size cevap yazmaya çalışacağım. Abi ağlattın beni. Boğazım düğümlendi yemin ediyorum. Yolun açık olsun. sizinle bugün ınstagram' da tanıştım ve sabahtan beri sitenizdeki yazılarınızı okuyorum. Allah yolunuzu açık etsin. çok mükemmel bir kalbiniz var. Abi süpersin gerçekten diyorum. Tek kelimeyle muhteşemsin. Allah yolunu bahtını açık etsin. Muhteşem bir iş yapıyorsun."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/otobusle-buyuk-avrupa-turu.html", "text": "Bugün sizlere özellikle üniversite öğrencilerinin ve genç çalışan kesimin düşük bir bütçe ile tek seferde neredeyse Avrupa'nın tamamını ekstra tur ücreti olmadan otobüsle rahatça gezmelerini hedefleyen yerli bir marka olan Interbus'tan bahsedeceğim. İçinde bir gezgin barındırsın ya da barındırmasın herkes başka ülkeler görmek ister. Ancak çoğu zaman nasıl vize alacağım, ne kadar masraf olacak, bilmediğim yerde nasıl gezeceğim gibi sorular hayallerimizi ertelememize neden olabilir. Uygun bir bütçeyle ve güvenli bir şekilde tek seferde neredeyse Avrupa'nın tamamını gezmenize olanak sağlayan, 10 yıllık tecrübesiyle Avrupa'yı otobüsle gezme fikrinin ilk örneği olan Interbus, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği'ne kayıtlı ve daha önce defalarca yurt dışı deneyimi yaşamış tecrübeli bir ekipten oluşuyor. Düşünün. Bundan 10-15 yıl öncesinde \"Bir otobüs Ankara ve İstanbul'dan hareket edecek ve seni neredeyse tüm Avrupa'da gezdirip getirecek.\" dense \"Olur mu öyle şey!\" diyebilirdik. Ama artık son zamanlarda bu durumun değiştiğini ve otobüsle Avrupa turunun ne kadar popüler bir hale geldiğini, siz de sanırım en az benim kadar gözlemlemişsinizdir. Şimdiye kadar otobüs, uçak, tren ve otostopla dünyayı gezen biri olarak söylemem gerekirse, ülkemizde ekstra tur ücreti mantığını ortadan kaldıran bir otobüsle Avrupa turu programı olan Interbus, yaz döneminde vakti olanlar ve daha önce yurt dışı deneyimi yaşamamış olanlar için değerlendirilmesi gereken bir yolculuk türü aslında. Interbus Programında Otel ve Ulaşım Masraflarının Tamamı Dahildir. Bu program dahilinde, sizin için vizenizi, kalacağınız otelleri ve rotanızı ayarlayan bir oluşumla gezmek elbette büyük kolaylık. Her ne kadar rota önceden belirlense de; klasik bir turun aksine, gidilen şehirlerde size verilen bolca serbest zaman sayesinde tek başınıza ya da arkadaşlarınızla özgürce gezebilecek zamanı da bolca bulabiliyorsunuz. Samimi, eğlenceli ve sizinle birlikte aynı deneyimi yaşayan bir otobüs dolusu arkadaşla birlikte bu yazdığım ülke ve şehirlerin hepsini geziyorsunuz. Konaklama ve rota organizasyonları için uğraşmanıza gerek kalmıyor. Hatta seyahatten önce size verdikleri listeler ile nelere ihtiyacınız olabilir ve mutlaka yanınıza almanız gereken şeyler nelerdir diye ipuçları veriyorlar. Kısaca 18 ülkelik bir gezi için kafanızı hiç yormuyorsunuz. Size sadece valizinizi hazırlamak ve televizyonlarda, kitaplarda denk geldiğimiz Avrupa'nın o turistik bölgelerinde gezmenin tadına varmak kalıyor. Sizin gibi macera ve deneyim peşinde koşan bir otobüs dolusu yol arkadaşı ile uzun zaman otobüste birlikte olmak ilk başta sizi korkutabilir. Sonuçta 20 gün aynı otobüste birlikte yol alacaksınız. Ancak bu korkunun yersiz olduğunu söyleyebilirim. Neden mi?Çünkü, katılımcılar özenle seçiliyor, her başvuru kabul edilmiyor. Ayrıca, tüm gezinizi otobüsteki yol arkadaşlarınız ile geçirmeniz gerekmiyor. Gittiğiniz şehirlerde de arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz. Mesela Paris, Roma gibi şehirlerde 1 gece 2 gün şeklinde kalınıyor. Bu sürelerde, çok güzel dostluklar oluşuyor ve uzunca serbest zamanlar sayesinde kendi keyfinize göre gezinizi şekillendirebiliyorsunuz. Ayrıca, otobüs içindeki zaman sizi çok yormuyor. Çünkü düzenli aralıklarla konaklamalar yapılıyor ve sık sık molalar veriliyor. Konaklamalar genellikle gidilen büyük şehirlerde 3 ve 4 yıldızlı gayet güzel otellerde yapılıyor. Avrupa'nın en güzel ülkelerini ve dünyaca ünlü yapılarını görebileceğiniz keyifli bir seyahat gerçekleştirmek, başka kültürleri keşfetmek ve bolca gezmek için yola çıkmanız yeterli. Interbus ekibi geri kalan her şeyi sizin için hallediyor. Çoğu noktaya otobüsle ulaşım sağlanıyor ve ulaşımı ya da \"Dil bilmiyorum. Acaba o ülkeleri gezebilir miyim ?\" endişesini düşünmenize gerek kalmıyor. Tek yapmanız gereken başvurduktan sonra arkadaş ortamı havasında Avrupa'yı keşfetmek için planlar yapmak ve bu güzel rotada Avrupa'nın tadını çıkarmak. Seyahate başlamadan önce ve tur esnasında tüm sorularınızı ve sorunlarınızı koordinatörler çözüyor ve ilgileniyor. Neredeyse her konuda destek görüyorsunuz ve bunu son derece samimi bir şekilde yerine getiriyorlar. Harika anılar ile geri dönebilmeniz için ellerinden geleni yapıyorlar. Yeme içme maliyetinizi düşürmek için otobüse uzun ömürlü yiyeceklerden bir koli hazırlamanız için yolculuktan önce sizinle bir ihtiyaç listesi dahi paylaşıyorlar. Klasik turların aksine nerede ne yemeniz ve ne almanız gerektiği konusunda sizi zorlayan bir ekip de yok. Nerede neyi kaliteli ve ucuza alabilirsiniz onun önerisinde bulunuyorlar sadece. İçinizdeki gezgini ortaya çıkarmak istiyorsanız ancak çekinceleriniz varsa ilk adımı Interbus ile atmak oldukça verimli ve büyük bir adım olacaktır. Hem tek başınıza geziyormuş gibi özgür; hem de her adımda sizinle ilgilenen insanların varlığıyla rahat gezin, keşfedin ve eğlenin. Çok güzel bir yazı olmuş emeğinize sağlık. çoook başarılı makale olmuş :) öğreci olasım geldi bi an. amaç gerçekten çok gezip çok görmekse güzel makale olmuş. Bu yaz katılmak istiyorum umarım olur. Abi ya çok teşekkür ederim çok gezmeyi isteyen biriyim ve yeni bir şey keşfettim. Interbus. Fakat öğrenci için çok büyük para olmaya devam ediyor. Umarım bir çözüm bulurum aklıma koydugum bir yol oldu. nurullah sendemi burdasın adamsın valla. Otobüsle hiç avrupa turu yaptınız mı? Yaptıysanız deneyimlerinizi yazdığınız bir yazıyı paylaşır mısınız? En ucuz yol otobüs gibi gözüküyor fakat bir yandan da işkence olur diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/otostopla-yolculuk-yapmak.html", "text": "Sonraki gezilerimde de otostop yapmaya devam edeceğim ama sadece otostopla gezen biri olabileceğimi pek sanmıyorum. Çünkü bu iş harbiden göründüğü gibi kolay değil."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/pablo-escobar-kimdir.html", "text": "Pablo Escobar Kolombiya'nın Antioquia eyaletinde doğup, büyüyen, yaşayan ve kendi şehri dediği bu eyalete bağlı Medellin şehrinde öldürülen bir uyuşturucu baronudur. Genelde de dünyanın gelmiş, geçmiş en büyük ve en zengin uyuşturucu baronu olarak bilinir. Bir aydır bahsettiğim bu Medellin şehrindeyim. Daha önce Escobar'ın adını duymuş olsam da ne bir filmini, ne bir dizisini ne de bir belgeselini izlemedim. İnternetten de en ufak bir araştırmasını dahi yapmadım. Bu şehre geldikten sonra öğrendim ki bu adam bayağı ünlüymüş. Madem doğduğu yerdeyim ve bu kadar da ünlü biri, yerel insanlardan bu adam hakkında bilgi toplayayım dedim. Tanıştığım neredeyse tüm Kolombiyalılarla muhabbet ilerledikçe Escobar'ı sordum. Bilgiler gelmeye başladıkça adamın abisi Roberto Escobar'ın hayatta olduğunu ve bu şehirde yaşadığını da öğrendim. Hatta 2012 yılının sonlarında Roberto Escobar ile tanışmak için turistik tur bile yapılmaya başlanmış. Bir şekilde hostellere sorarak bu tura ulaştım. Kiminle konuşsam tura katılma, çünkü Escobar'ı göremiyorsun, görmen garanti değil diyordu. Bu tur 3-4 yıl önce ilk başladığında çok fazla ilgi görmüş. Her gün yabancılar bu tura katılıp ağabey Escobar'la tanışabiliyormuş. Şimdilerde ve yaklaşık son 1-2 yıldır ise tura katılsan bile ağabeyi genelde göremiyorsun diyorlar. Çünkü turun sonunda ufak bir müze haline getirilen Pablo Escobar'ın evine gidiyorsun ve ağabey Escobar da orada olması gerekiyor. Ama, genelde kilisiye gitti, mezarlığa gitti gibi şeyler söyleyip es geçiyorlarmış. Durumu bildiğim için işi garantiye almak istedim. Benim gibi Escobar'la görüşmek isteyen iki İngiliz arkadaşla beraber bu turu yapanlara ulaştık. 'Biz garanti görmek istiyoruz, icabında fazla para da verebiliriz' dedik ama 'kaç lira verirsen ver görüşmeniz kesin değil' diyorlardı. Son 1 aydır hostelden tura katılanlar arasında da zaten görüşen olmamıştı. Sonra dünyayı böyle gezdiğimi, sosyal medya hesaplarımın olduğunu söyleyerek biraz daha ısrarcı oldum. 'Tamam, yarın zaten sizden başka tura katılan yok, büyük ihtimal görüşürsünüz' dediler. Yani normalde %10 görüşme ihtimali olan tura biz sanki özel tur yapıyormuş gibi katılıp, görüşme ihtimalimizi %90'a çıkardık. Normalde tur ücreti kişi başı 25 usd iken işi bu denli garantiye almanın başka detayları da vardı ama oraya gir meyeceğim. Velhasıl iş aradakilerde bitiyor. Evden ayrılmadan önce Escobar geldiğimiz için teşekkür etti. Bu turdan elde edilen paraların; öncelikle aids ile savaş için kullanılacağını ve evsizlere yemek olarak gideceğini söyledi. İyi, güzelmiş dedik. Peşine de kardeşinin bir kaç fotoğrafını bedeli karşılığında imzalayıp, parmak bastı. Parmak basmasına şaşırmış olsam da imzaya kıyasla daha bir değerli olduğunu düşünüyorum. İmzalattığım şeylerin bir kaçına buradan bakabilirsiniz. Ağabey Escobar tüm kariyeri boyunca bisiklet turnuvalarına katılan profesyonel bir sporcu. Pablo Escobar'la çalışmaya ise 1984 yıllarında başlamış. Kardeşinin ölmeden önceki son 10 yılında tüm para işlerini onun idare ettiği söyleniyor. Bahsedilen para 45-50 milyar dolar civarı. Bu paranın nakit mi yoksa tüm herşeyin toplam hacmi mi olduğu bilinmiyor. Ağabey Escobar'ı görmek istememdeki en büyük amaç; binlerce kişinin ölmesine sebep olan, dolaylı yoldan milyonlarca insanı zehirleyen bir oluşumda başrolde olup, şuan nasıl normal bir şekilde yaşadığını canlı canlı görmekti. Adamı ilk gördüğümde biraz şaşırdım. Şapkası, gömleği, belindeki anahtarlarıyla köşe başındaki bakkalı işletiyor gibi bir hali vardı. O da zamanında hapse girmiş olsa da son yıllarını tamamen hayır işlerine adayan biri. Ailenin böyle de tuhaf bir tarafı var. Anne, abi, kardeş bir şekilde aşırı kötü olaylara sebep oluyorlar; diğer yandan ise böyle hayır işleri yapıyorlar. Anlam vermek gerçekten de güç. Neyse ağabeyin tavırları ilk başta normal gibi görünse de yine de farklı bir durumu var. 5-6 dakikada elbet birini anlamak zor ama bence normal biri değil. Belki bu durum sağ kulağının duymadığı ve sağ gözünü kaybettiği için olabilir. Bilemiyorum. Daha önce elinde mektupla gönderilen bir bomba patladığı için yüzünden estetik ameliyat olmuş. Sağ gözünü kaybetmiş ve sağ kulağı da duymuyor. Ağabey hakkında anlatabileceklerim bu kadar. Olur ya Medellin'e gelip, siz de Roberto Escobar ile tanışmak isterseniz tura katılabilirsiniz. Ama görüşme ihtimaliniz %10 dur. Yani görüşmek çok kolay değil ama imkansız da değil. Dedesi zamanında Ekvador'dan Kolombiya'ya alkol getirip satıyormuş. Yani bu işler adamın genlerinde varmış!.. 16 Yaşında illegal işlere başlamış. Önce mezar taşlarını söküp, üzerindeki yazıları sildikten sonra tekrar satıyormuş. Peşine araba hırsızlığı ve ufak tefek çete işlerine girmiş. (16 Yaşındaki halini alttaki fotoğraftan görebilirsiniz.) Peşine Bolivya'dan Kolombiya'ya yine alttaki mavi arabasıyla kokain getirerek ilk uyuşturucu işini yapmaya başlamış. 1954 Model bu araba; onun ilk arabasıymış. Uyuşturucuları arabanın arkasına dizip, üstünü de meyve kasalarıyla kapatıyormuş. Bir kere bile yakalanmamış. Sadece bir seferinde ehliyet ya da kimliğindeki sorun yüzünden sınır polisleri bunu 3 gün karakolda tutmuş. Daha sonra evrakları tamamlanınca Escobar'ı salıp arabanın da anahtarını geri vermişler. Halbuki araba tamamen kokainle dolu olduğu halde kimse arabayı aramamış. Escobar'ın başından benzer şekilde çok olay geçtiğini ve bu anlamda şanslı bir olduğunu söylüyorlar. Tabi kokaini Bolivya'dan getirmek yetmiyor; onları Kolombiya'da işleterek ABD'ye gönderiyormuş. O zamanlar havaalanlarında sıkı kontroller olmadığı için her türlü fırsatı değerlendirmiş. Yine o zamanlar ABD'ye de vize almak zor olmadığı için kendince kokaini göndermenin bir yolunu da bulmuş. Gazetelere, sağa sola ilan vererek tüm Kolombiya'da ABD vizesi olanlarla kontak kurmuş. Her bir kişinin el çantasına 10 kg paketlenmiş kokaini veriyor, adam ABD'ye indiğinde onu biri karşılayıp nakit parayı alıyormuş. Bu şekilde ayda en az 100 kişiyi 10 yıl boyunca ABD'ye göndermiş. Taşımacılığı yapanlara ise her bir sefer için 1.000 USD veriyormuş. Böyle böyle çok büyük ve kolay paralar kazanmış. Taki bir kuryecisi ABD havaalanında yakalanana kadar!.. O kişiden sonra son 10 yıldır ABD'ye uyuşturucunun nasıl girdiğini ancak anlayabilmişler. Bu arada mavi araba ilk, kırmızı ise son arabasıymış. Gördüğünüz mezarlıksa kendisiyle beraber ailesinin mezarlığı. 16 Yaşlarında bu illegal işlere başladığında \"20 yaşımda milyoner olacağım\" diyormuş. 19 yaşına geldiğindeyse 1 milyar doları varmış. Pablo Escobar bu şekilde zengin olup yükselmeye başladıkça ünüde tüm ülkeye yayılmaya başlamış. Medellin başta olmak üzere tüm gençler Escobar ile çalışmak istiyor, kimse okula gitmek istemiyormuş. Adamın gençler üzerinde öyle bir etkisi varmış ki; o dönemlerde okula gitme oranı %25'e kadar düşmüş. Bunun en büyük sebebi; genelde korumalarını ve onun için çalışanları 14-18 yaş arasındaki kişilerden seçiyormuş. Tüm çalışanlara fazla fazla para veriyor, onun için çalışan herkes hayatından memnunmuş. Escobar'ın diğer bir özelliği futbol aşığı olması. Ama öyle böyle değil! Yanlış karar veren hakemi öldürtecek kadar acımasız biriymiş! Hem futbol sevdası hem de paraları aklamak için iki tane futbol takımı almış. Ve o dönemdeki paralarının bir çoğunu bu iki takım sayesinde aklamış. Escobar hiçbir zaman çek ya da banka hesabı kullanmamış. Her işini nakit gördüğü için paraları saklaması hep ayrı bir dert olmuş. Belki de onun bu kadar ünlü olmasına sebep olan en büyük şey de bu nakit paralarıydı. Ölümünden sonra ne kadar parası olduğu tam bilinmese de 45-50 milyar dolar civarı gibi bir rakamdan bahsediliyor. Bunun hep nakit mi yoksa yaptığı, satın aldığı herşeyin toplamı mı? Orası bilinmiyor. Bu paralar nerede diye insanlara sorduğumda ise hemen hemen tamamının Kolombiya Polisi tarafından bulunduğunu söylüyorlar. Çoğunluğu da Hacienda Napoles çiftliğinde gömülü olarak bulunmuş. Kadınlara aşırı düşkün olan Escobar 28 yaşındayken 14 yaşındaki eşiyle evlenmiş. Annesi ise lüks hayatı çok seviyor, Escobar nereye taşınsa o da peşinden gidiyormuş. Babasıyla ilgiliyse maalesef hiçbir bilgim yok. Escobar'ın yaptığı en büyük hatalardan birinin siyasete girmek olduğu söyleniyor. Tabi siyasete girdikten sonra boş durmamış. 200 yargıç, onlarca gazeteci ve binin üstünde polisi öldürtmüş. Daha sonra hapse girmiş. Hapis dediğime bakmayın. Adam kendi hapishanesini Medellin'in en tepesine inşa ettirmiş. İçinde yüzme havuzundan farklı ülkelerin ahçılarına kadar her türlü ultra lüks konfor varmış. Cezasının silinmesi karşılığında Kolombiya hükümetine dış borçlarınızı öderim demiş. Hükümet kabul etmemiş. Bahsi geçen dış borç o zaman 780 milyon dolarmış. Yaptığı diğer büyük hata ise ortağı olarak gördüğü adamı öldürtmesiymiş. O hapisteyken ortağının para çaldığını anlamış ya da duymuş. Sonrasında adamı öldürtmüş. Eğer öldürtmeseydi bu duruma düşmeyebilirdi diyorlar. Bu olaylar sırasında Escobar kartellerinin Cali kartelleriyle sürekli çatıştığı oluyormuş. Biri birinin evini bombalıyor, diğeri diğerine pusu kuruyormuş. Escobar ise kendi tarafından kaç kişi ölürse anında karşı taraftan en az bir fazla kişi ölene kadar işin peşini bırakmazmış. Ailesini güvende tutmak için onları Almanya'ya göndermiş. Latin Amerika mafyalarının Almanya'yla hiçbir bağlantısı olmadığı için bu ülkeyi seçmiş. Almanya ilk başta \"Ok, vatandaşlık veririz\" demiş. Aile uçağa binip gitmiş ama iki gün geçmeden Kolombiya'ya geri dönmüşler. Bir hafta önce \"vatandaşlık veriririz\" diyen Almanya'nın; birden 180 derece dönüp \"sizi alamayız\" demesinin sebebini halen kimse bilinmiyor. Daha sonra ailesini Arjantin'e göndermiş ve şuan günümüzde de ailesi hala orada yaşıyormuş. ABD sürekli Escobar'ı kendi mahkemelerinde yargılatmak ve hapse attırmak istiyormuş. Escobar ise FBI'nın arananlar listesine girdiğinde beyaz sarayın önünde fotoğraf çektirmiş. Bununla da yetinmeyip FBI'ın müzesine bile gidip, gezmiş. O anlamda çok cesur ve çılgın biriydi diyorlar. Beyaz saray fotoğrafını ve zamanında 2.000 konutlu yaptırıp, hepsini evsizlere verdiği Escobar mahallesini alttan görebilirsiniz. Normalde bu mahalledeki evleri yaptırırken hepsinin içine tam takım eşyaları da koyup, evsizlere öyle verecekmiş. Ama kaba inşaat bittikten sonra Kolombiya hükümeti Escobar'ın parasının kirli para olduğunu söyleyip artık bu tip mahalle ve ev yapmasına izin vermemiş. O sebeple burada oturanlar evlerini kaba inşatı bitmiş olarak alıp daha sonra kendileri tamamlamışlar. Bu tip yardımlarından dolayı Escobar'ı kahraman gibi gören bir kitle de var. Hem Kolombiya'da hem de dünyada. Bu anlamda adam harbiden tuhaf biri. Bir yandan kimsenin gözünün yaşına bakmadan herkesi öldürtebilirken diğer yandan böyle yardımlar yapıyor olmasını anlam vermek biraz zor. Bu kadar çok yardım yapmasının sebebini; çocukluğunu çok fakir geçirdiğine bağlıyorlar. Bir de doğru mu yalan mı bunu bilmiyorum ama \"çok kitap okuyan biriydi\" diyorlar. Escobar'ın ziyaretine sürekli çevre ülke siyasi liderleri ve ünlü kişiler geliyormuş. Sinatra beş kere ziyaretine gelmiş. Fidel Castro sık sık gelip, gidermiş. Rolling Stones ve Tom Cruise gibi kişiler de ziyaretine gelenler arasında. Ayrıca dünyadaki uyuşturucu trafiğinde ne denli büyük bir rol aldığını anlamak için Japonya, Çin, İtalya ve Rus mafyasıyla da her daim omuz omuza çalıştığını söylemek sanırım yeterli olur. ABD'nin sürekli Escobar'ı istediğini söylemiştim. Hapisten kaçmadan önce Kolombiya hükümetinin onu ABD'ye göndereceği bilgisini almış. Yetkililer gelmeden 1-2 saat önce hapisten kaçmış. Zaten kendi yaptırdığı hapishane olduğu için kaçmak çocuk oyuncağıydı diyorlar. Kaçtıktan 20 dakika sonra evsizler için yaptırdığı mahallesine gelip, aylarca benzeri mahallelerde saklandığı söyleniyor. O sıralarda Escobar'ı gören olursa ya onu koruyup, saklayacak ya da polise haber verip sonrasında da Escobar'ın adamları tarafından öldürülecekmiş. Bu düşünce neredeyse Escobar'ın tüm hayatı boyunca varmış. Ya onu seçeceksin ya da öleceksin! Onu seçersen para ve iyi bir hayatın olacağı için herkes tabii ki onu seçiyormuş. Escobar'ın yaptığı diğer en büyük hata ise polisten kaçtığı sırada oğluyla telefonda yaptığı 8 dakikalık konuşmasıymış. Bu kadar uzun süre telefonda kaldığı için polisler yerini bulmuş ve sonrasında da onu öldürmüş. İlk başta bacağından, sonra omuzundan vurduktan sonra yanına gidip bir de başından vurmuşlar. Yani isteseler öldürmeden yakalayabilirlermiş. Adam hakkında şehir efsanesi tadında onlarca hikaye dolanıyor. Hem bunları sormak hem de Escobar'la birebir konuşmuş kişileri bulmak için Escobar mahallesine Kolombiyalı bir arkadaşımla beraber gittim. Escobar bu mahalleyi ilk yaptırdığında 2.000 konut, bir okul ve bir de kilise varmış. Daha sonra annesi üst mahalledeki araziyi de satın alıp evsizlere vermiş ve onlar da kendi imkanlarıyla kendi evlerini yaptırmış. Şuan toplamda 3.500 ev olduğu söyleniyor. Mahalle ilk yapıldığından beri yani 32 yıldır sürekli orada yaşayan sadece 3 tane aile varmış. Bu ailelerden ikisini bulup görüştüm. Bahsettiğim bu iki aileden önce bakkala ve ufak bir iki lokantaya sorarak bir adamın adresini aldık. Bu adam için Escobar hakkında çok fazla bilgiye sahip ve yıllarca onunla beraber çalıştığını söylediler. Arkadaşım ve yoldan geçerken sorduğumuz bir kadınla beraber adamın evine gidip, içeri girdik. 60 Yaşlarında, kirli sakalları olan bu adam yürüyemediği için cam kenarında, tekerlikli sandalyesinde oturuyordu. Camdan gelip, perdenin arasından yarım yamalak süzülen bir ışıkla yüzünün sağ tarafının muhtemelen daha önce geçirdiği tuhaf olaylar sonucu yarık, dikiş izleri ve kafatası çöküğü gibi şeylerle dolu olduğunu görünce; doğru adamı bulduğumuzu anladım. Yalan yok biraz da tırstım. Çünkü adam tam filmlerde görebilecek tiplerdendi. Selam verip konuşmaya başladık. Kırık ses tonu da odadaki loş ortama fazlasıyla uyuyordu. Ne kadar alttan girip, üsten çıktıysam da adam Escobar hakkında tek kelime etmedi. Bırak kelime etmeyi dosdoğru yüzüme bile bakmadı. Daha fazla üstelemenin faydası olmayacağını anlayarak evden ayrıldık. Aslında bu adamda çok fazla hikaye olduğu kesindi. Ama eve girerken hata yaptım. Yolda tanıştığımız kadın direkt içeri girerek, \"merhaba, bunlar yabancı, seninle Escobar hakkında konuşmak istiyorlar\" dedi. Hiç selam, sabah demeden konuya böyle girince adam hemen ipleri kopardı. Halbuki önce merhaba, nasılsın? Ne yapıyorsun? Ben de Türkiye'den geldim, dünyayı geziyorum gibi inceden inceye bi' 5 dakika muhabbet etseydim, istediğimi alabilirdim. Şimdiye kadar bu tip durumlarda muhabbete böyle girip, istediğimi alamadığım hiç olmamıştı. Neyse... Büyük balığı kaçırdık diyerek biraz önce bahsettiğim o üç aileyi aramaya başladık. Sora sora önce bir aileyi bulduk. Evin sahibi 59 yaşındaki Luz Mery sağolsun diğer adam gibi çıkmayıp, gayet sıcakkanlı bir şekilde bizi içeriye davet etti ve yaklaşık 1 saat konuştuk. Kadında gerçekten enteresan bilgiler vardı. Escobar son zamanlarında polisten kaçarken 3 ayını bu mahallede geçirmiş. Ve her 2, 3 günde bir ev değiştiriyormuş. 3 gününü de birkaç korumasıyla beraber bu evde geçirmiş. Hatta evden ayrılırken silahını da kadına emanet bırakmış ve daha sonra gelip almış. Muhabbetimiz bittikten sonra diğer ailenin evine gittik. Tabi yine bi' 15-20 dakika evi aradıktan sonra! 55 Yaşındaki Rosio 32 yıldır bu mahallede yaşıyor. Escobar'ı birebir görmüş ama onunla hiç konuşmamış. Diğer konuştuğum ailelere sorduğum gibi ona da benzer soruları sordum. Fotoğraf çektirmek pek istemese de zar zor köpeğiyle beraber bir fotoğrafını çekebildim. Mahallede konuştuğum bazı kişileri alttaki fotoğraflardan görebilirsiniz. Tamam. Herşey güzel ama bu adam binlerce kişinin ölümüne sebep oldu, milyonlarca genci zehirledi. Nasıl oluyor da hala seviyorsunuz dediğimde ise, \"onun iki farklı tarafı vardı. Bir tarafı çok kötü, bir tarafı çok iyiydi. Ama, bize hiç kötü tarafını göstermedi. O sebeple çok seviyoruz\" diyorlardı. Escobar'ın paraları hala var mı ya da nerede gibi şeyler sorduğumdaysa genelde denilen şey şu; \"Kolombiya polisi hepsini buldu. Bulunmayan para artık pek yoktur.\" Buna ek olarak zamanında evsizler için yüzlerce ev yaptırırken bazı evlerin altına ya da bahçesine para gömmüş olabileceği de söyleniyor. 'Muhtemelen ara sıra bulanlar var ama kimse kimseye bu konuda birşey söylemiyor' diyorlar. Benim anladığım ise paranın neredeyse tamamı Kolombiya polisi tarafından bulunduğu yönünde. Kalanlar da öyle milyar dolarlar değildir diye düşünüyorum. Diğer bir şehir efsanesi ise; Escobar'ın polisten kaçarken bir dağ evine sığındığında kızını ısıtmak için yaktığı 2 milyon dolar para hikayesi. Bu soruyu Escobar'ı 3 gün evinde ağırlamış, silahını emanet almış Luz Mery'e sordum. \"Olayın tamamen doğru olduğunu, yakacak birşey bulamayıp parayı yaktığını ama 2 milyon mu 200 bin USD mi ne kadar olduğunu bilmiyorum\" dedi. Ayrıca Luz Mery'nin iki erkek kardeşi Escobar için çalışıyormuş ve ikisini de Kolombiya polisi öldürmüş. Hükümet bu ölümler için Escobar'ın kendisinin yaptığını söylese de; Luz Mery \"öyle olmadığını biliyorum, polisler Escobar için çalışan herkesi tek tek öldürmüştü\" diyor. Sokakta tanıştığım insanlarla konuştuğumda eğer yoksul tipli biriyse Escobar'ı seviyor, hali vakti yerinde ya da okumuş, tahsilli biriyse kesinlikle sevmediğini söylüyordu. Hatta sevmemeyi bırakın nefret ettiklerini söyleyenler de bir hayli fazlaydı. Bütün bu kadar konuşma, ağabeyiyle tanışma, evsizler için yaptığı mahalleye gitmemden sonra Escobar hakkında kendi görüşlerimi de yazayım. Escobar için diyebileceğim en iyi şey \"kötünün iyisi\" olduğudur. Bilemiyorum belki bu bile fazla iyimser kaçabilir. Direkt iyi bir insan olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Evsizlere ev vererek sadece günü kurtarmış. Yaşadığı dönemde Medellin'in dünyanın en tehlikeli şehri haline gelmesine sebep olmuş. Dolaylı yoldan gençleri okuldan soğutarak iki neslin hayatını olumsuz yönde etkilemiş. Uçak düşürmekten kafasına göre istediği siyasetçi, gazeteci ya da hukuk adamını öldürmesi gibi affedilemeyecek olayları var. Hele bir ara neredeyse Kolombiya'yı yönetme noktasına kadar gelmiş. Muhtemelen Kolombiya denilince aklınıza uyuşturucu geliyorsa telafisi on yıllarca sürecek bu kötü imajın sebebi; Pablo Escobar'dır. Pablo Escobar'ın ağabeyi tarafından imzalı ve parmak izli fotoğraflardan biri; İstanbul Zeytinburnu'daki Köyüm Yufka'ya satıldı. Gelen para Guatemala'daki bir hastanın ilaçlarını alması için yardım maksatlı gönderildi. Buraya kadar okuduklarınız Medellin şehrinde öğrendiklerimden ibaretti. Medellin'den ayrılıp yaklaşık 2 ay daha Kolombiya'nın Cali dahil başka şehirlerini de gezdim. Tanıştığım yerel insanlara Pablo Escobar'ı yine sordum. Medellinde'ki Escobar sempatisi başka yerlerde kesinlikle yoktu. Geneli sevmiyor diyebilirim. Sevenler de elbet çıkıyor ama Escobar'ın şehri olarak bilinen Medellin'deki kadar değildi. Zaten kimisi \"Escobar sadece Medellin'dekilere yardım etti, diğer şehirlere bir faydası yoktu\" minvalinde şeyler söylüyordu. En büyük hatası için; \"Paraya sahip olduktan sonra aynı şekilde gücü de elinde bulundurmak istedi ve Kolombiya'nın başkanı olmaya kadar zorladı. Bu onun sonunu getirdi\" diyorlar. Öğrendiğim diğer enteresan şey ise; Escobar'ı polislerin öldürmediği söylentisiydi. Escobar evlerin çatısında polislerden kaçarken, polisler bunu durduruyor ve silah doğrultuyorlar. Teslim ol diyorlar ama o olmuyor. Biliyor ki; teslim olursa direkt ABD'ye gönderilecek ve ölene kadar ABD hapishanelerinde çürüyecek. \"Teslim olmaktansa elindeki silahla başından tek el ateş ederek intihar ediyor. Sonrasında ise polisler onu vuruyor ama aslında o çoktan intihar etmişti\" diyorlar. Nereden biliyorsunuz dediğimde ise; \"otopside başından giren kurşunun çok yakın mesafeden ateşlendiği, polislerle arasında olan mesafeden böyle bir vurulma şeklinin olamayacağı sonucu çıktığını\" söylüyorlar. Tabii doğru mu? Yalan mı? Bilemiyorum. Ama, öğrendiklerimi yazdım. Yine ileride başka bir bilgi edinirsem yazıyı tekrar güncelleyeceğim. Not: Bu yazı ve görseller hiçbir web sitesi, hiçbir gazete ve gazete platformunda izinsiz kullanılamaz. . Escobar hakkında o kadar şey okudum, böyle gidip yerinde bu bilgilerin öğrenilebileceği hiç aklıma gelmedi. En iyi yöntem halbuki. Elinize sağlık. The Two Escobar belgeselini izlemiştim. Futbolcu escobar ile pablo escobarı anlatıyordu. Etkileyiciydi. Yazıyı hiç atlamadan sonuna kadar okudum. Direk yerinden bu şekilde bir araştırma için tebrikler. Yazı çok başarılı. Tebrikler. Narcos adlı diziyi izledikten sonra okuduğum için hepsi gözümde canlandı. Herkese tavsiye ederim. Çok gerçekçi, çok sürükleyici. Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler. Bütün parasını yöneten ağabey elbet biryerlere birşeyler zulalamıştır diye düşünüyorum. Ya da Pablo ölmeden önce ailesine gizli birşeyler kesin bırakmıştır. Abi selam facebook tanda takip ediyorum seni.. Bu yazınıda dünden beri bekliyordum.. Teşekkür ederim. Bu arada hürriyet gazetesine başlattığın haklı hukuksal sürecindede umarım herşey lehine sonuçlanır.. bende narcos dizisini izledim sizede tavsiye ederim. Dizide meclise girerken şöyle bir kısım vardı yanındakine gerçekten yoksullara yardım etmek istiyorum demişti. Suan ülke ne durumda bılmıyorum ama o zaman devlet fakirleri umursamıyormuş. Eğer escobar meclise girip başkan felan olsaydı suan kolombiya bambaska bi yer olabilirdi. Belki abd bile suan oldugu kadar güclü olamazdı cunku uyusturucuya bu kadar karsı olmasının sebebi milyarca doların kolombiyaya gitmesiydi. Elinize, emeğinize sağlık hocam yolunuz açık olsun!! Yazının sonundaki \"not\" ise neredeyse yazı kadar güzeldi. Sizi hem Instagram'da hem de Twitter'da takip ediyorum. Keşke çok öncesinde sizden haberim olsaydı. Bu yazıyı bekliyordum ve soluksuz okudum. İlk ağızdan bilgi almış olduk. Emeklerinize sağlık. Zevkle takip ediyorum. Dua etmedim. Fotograf cektim ve cekildim. Rica ederim. Yazida da belirttigim gibi Arjantin'deler. Narcos'u izledikten sonra böyle bir yazı dikkatimi çekmişti. Aynen devam kardeşim.. Çok güzel bir yazı olmuş. Umarım HACIENDA NAPOLES müzesine gitme şansın olur ve bizlere de anlatırsın. Hakikaten keyifle okunan bir yazı. Teşekkürler. emek vermişsin. Narcos, internetten ve Cervantes Enstitü'sündeki kültür okumaları dışında bambaşka bilgilerle doldum. Çok guzel yazı olmuş. Colombiya hakkinda al bilgi bulunan ülke gezmek icin. O nedenle verdigin bilgiler altin degerinde. Tek nefeste okudum! Okuması çok keyifli idi. Narkos dizisini izleyip Escobar'a sarmışken hele ayrı bir lezzet aldım. Kaleminize sağlık. Ne kadar kötü olursa olsun ne kadar hata yapmış olsada olsun ben bu adama her zaman saygıyla bakıyorum. O zamanlarda kolombiya hükümeti halkın fakirliğini umursamadığı için bu adamda geleceğini kendi çizmek ve zaamanındaki fakirliği hatırladığı için bunları yaptı. Her zaman saygıyla bakılması ve insanlara herşekilde öğüt veren bir yaşam hikayesi diyebilirim. çeşitli diziler ve yazıları okuyan ve kolombiyada birçok zamanındaki çalıştığı adamlar ve görüştüğü çoğu kişiyi bulan birisi olarak Tek hatası birden bire paranın gücünü anlayıp siyasete atılması bu birçok dizidede örnek gösterildi. Su testisi su yolundayken birden siyasete atılmaya kalkıp meclis önünde önceki yaşamından dolayı atılması sağlanıldığı için ve bir anda gözleri kendine çektiği için kaybetti. 8 dakikalık görüşme yaptığı oğlu uzun zaman arjantinde yaşadıktan sonra tekrar kolombiyaya dönüş yaptı paranında %40 lık bir kısmını polis ele geçirdi buda klasik olan tahmin edilebilecek evinin malikanelerinin altı fakat hala 12 milyar dolar para bulunamadı bunun 4 milyar dolarını escobarın gömen adamlarından biri hala medellinde yaşıyor bu bilgi pek bulunamaz diyebilirim birçok sağ kalan adamı birbirleriyle irtibat kurup gömdükleri paraları çıkarmaya calısmak istediklerinde paraların tekrar yer değiştirdiği görüldüki bunuda ölmeden önce kardeşi yaptırmıştır. Adamlarının itaatsizlik edip kazık atmaması için. Kolombiya başta olmak üzere latin amerika ülkelerinde hiçbir zaman bu kirli para ve uyuşturucu olayı bitmeyecek bu bir gerçek. görmek ve bu konuda araştırma yapmak için kolombiyaya giderseniz konsolosluklarda ve polis istasyonlarından bilgileri çok rahat bir şekilde alıp ulaşabilirsiniz ama kimi insanlar yaşlarından dolayı bir nevi paslandıysalarda bazılarıda hala o dönemdeki acımasızlığını sürdürüyor. kitap yazıp anlattığı gibi hiçbirşekilde 0 a döndüğü söylenemez hala etrafında silahlı korumalar var. Roberto Escobar ile görüşme olasılığı %10 demişsiniz. Aşağıdaki linke bakmanızı tavsiye ederim. 2013 Yilinda herkesle gorusuyor olabilir, 3 yil once ne yaptiklarini arastirmadim. Ben 2016 yilinda gittim ve soforun dedigi gorme ihtimalinin bu kadar dusuk oldugudur. Benden sonra giden arkadaslar para verip tura katildigi halde goremediler. Şans işi. Harika bir yazı olmuş tebrik ederim. Telif hakları konusundaki emek savunuculuğunuz da takdire şayan. Pablo Escobar gibi birinin parasız kalmasına ihtimal vermiyorum. Size de iyi günler. Yazınız muazzam. Bu yazı için hiç yardım aldınızmı?Gerçekten anlaşılabilir ve akıcı yazmışsınız. İkinci sorum böyle tehlikeli bir şehirde nasıl rahatça gezebildiniz ve sorular sorabildiniz. İyi cesaret doğrusu. Bu cesaretinizden dolayı tebrik ederim. Son olarak Amerika hakkında oranın halkı neler düşünüyor? Teşekkürler. Sitedeki tüm yazılar bana aittir. Yardımlık bir durum yok. Latin Amerika'nın genelinde ABD sempatisi vardır. Kolombiyalılar hakkında katılırım da Latin Amerika'da ciddi bir antipati de var. Genel demeyelim ama oranı belki azalan artandır. Ustam öncelikle Pablo Escobar hakkında bize sunduğun bu yazı inanlımaz hoşuma gitti. Sizi Narcos dizisinin 2. sezon finalindeki dizi yorumlarındaki beni buraya sürükleyen bir yorumla keşfettim. O arkadaşada burdan kendimce teşekkür ederim. Siz işinizde çok başarılısınız bu aşikar. Escobar a gelince dizinin ilk sezonunda karaktere o kadar ilgi beslemesemde 2. sezonunda biraz nefret biraz şefkat duyguları besledim ancak dizi kendi açıklamasındada olduğu gibi gerçeğe yansıtılmayan şeyler var. Yazınızı başından sonuna kadar eksiksiz okudum ve mest oldum. Fotoğraflar fevkalade cümleleriniz anlatım tarzınıza diyecek yok. Ülke Ülke gezmek mükemmel birşey olmalı. İşinizde başarılar ve güzel anlar diliyorum. Belkide işinizden cok hobinizdir. Bu arada köpeğiyle fotoğrafını çektiğiniz bayanın arkasında Hz. Ali nin kılıcı Zülfikar a cok benziyen birşey var dikkatimi çekti. :) Başarılarınızın devamını temenni ederim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/panama-gezi-notlari-1.html", "text": "Bir ayımı geçirdiğim Panama hakkındaki tek nefeslik görüşüm. Aşırı kozmopolit bir yer. Bunun en büyük sebebi; Panama Kanalı inşasında dünyanın her yerinden işçiler gelip çalıştığı ve sonrasında da ülkelerine dönmediği için hiç ummadık yerde ummadık milletten insanla tanışabiliyorsun. Tabi yine ağırlıklı olarak Asyalı ve Çinliler mevcut. Diğer orta Amerika ülkelerinde olduğu gibi Çinliler burada da marketleri işletiyor. Marketin yanı sıra bir çok restoranı da işlettiklerini gördüm. Çinliler Panama'ya öyle bir yayılmışlar ki ufak bir adaya gidiyorsun, hepi topu iki tane market var ikisi de Çinlilere ait. Ülkeye ilk geldiğimde bu zengin insan çeşitliliğinin güzel olabileceğini düşünmüştüm ama bir ayımı burada geçirdikten sonra kararım değişti. Hala ülkede çok fazla yabancı çalışan var. Pahalı bir ülke olduğu için özellikle Kolombiya ve Venezuela'dan birçok kişi buraya çalışmak için geliyor. Karayip tarafında yaşayan Karayip siyahileri ise pek çalışmayı seven tipler değil. Günde 4-5 saat çalıştı mı bu onlar için fazlasıyla yeterli. Gördüğüm kadarıyla uyuşturucu işinden gelen kolay paraya fena halde alışmışlar. Ülkede bembeyaz tenli kişiler de var simsiyah tenli kişiler de. Ama şunu çok rahat söyleyebilirim; şimdiye kadar hiçbir yerde bu kadar soğuk ve yabancıyı sevmeyen siyahileri görmemiştim. Onlar için eğer sen beyazsan, gringo'sun yani ABD vatandaşısın, paran var ve yontulacak kazsın. Bastimentos adasında akşam bir mekana girerken gözümle şahit oldum, eğer beyazsan siyahilere göre iki kat giriş parası ödüyorsun. Sürekli ırkçılıktan şikayet eden siyahileri bu şekilde görmek ne yalan söyleyeyim beni biraz şaşırttı. Ülkenin bana tuhaf gelen diğer bir özelliği de bazı bölgelerinin yerlilere ait olması ve o bölgelerin Panama'dan ayrı bir ülkeymiş gibi işlev görmesi. Kuna Yala ve Embera yerlilerinin kendilerine ait özerk bölgeleri var ve buralara pasaport kontrolüyle giriş-çıkış yapılıyor. Yerlilerin kendilerine has polisleri ya da güvenlik güçlerinin olduğu söylense de pratikte bunu görmedim. Yani kağıt üstünde sanki o bölgeler Panama'dan ayrı bir cumhuriyetmiş gibi gösteriliyor ama gerçekte her şey yine Panama Hükümeti kontrolünde. Ayrıca parlamentoda bu yerlilerin temsilcileri olduğunu da belirteyim. Bahsettiğim yerliler ise geleneklerini bayağı bir korumuşlar. Günden güne yaşam şekilleri modernleşiyor olsa da bu tarz gezi sevenler ve yerlilerle iletişim kurmak isteyenler için Panama hala bulunmaz bir nimet. Kosta Rika'dan sonra Orta Amerika'nın en pahalı ülkesi. Dolayısıyla bize göre de biraz pahalı diyebilirim. Son yıllarda Panama Kanalının işletmesi Panama'ya geçtiği için ülke ekonomisinin daha da iyiye gittiği söyleniyor. Ülkedeki şehirleşme ise biraz tuhaf. Panama City haricindeki diğer şehirler bizdeki ilçe tarzındaki yerler gibi. Panama City ise ayrıca ele alınması gereken bir kent. Şehrin bir tarafı gökdelen, iş merkezi ve AVM'lerle donatılmışken diğer tarafı gecekondu mahalleleriyle dolu. Arada uçurumlar var. Panamalılar bu modern bölgelerle övünüyor olsalar da trafikte ya da toplu taşımada bu iki grup insan e nihayetinde yan yana geliyor. Sen istediğin kadar şehrin bir bölgesini modern yap, diğer tarafa hiç dokunmayınca ülke maalesef sınıf atlayamıyor. 4 Milyon nüfusa sahip Panama'da anadil İspanyolca. Kendi paraları olsa da herkes Amerikan Doları kullanıyor ve ülkenin ana para birimi ABD doları gibi bir şey. 2.000 USD ile Orta Amerika'daki en kolay oturma izni veren ülke burasıymış. Son zamanlarda Türk dizileri Panama TV'lerinde boy göstermeye başladığı için diziler sayesinde bizden haberdarlar. Şehir merkezi ya da dışı farketmeksizin ülkenin heryerinde kumarhane görmek mümkün. Aşırı güzel Karayip adaları ve doğal parkları olsa da kendisini turistik olarak henüz tanıtamamış bir ülke. 300 Den fazla irili ufaklı San Blas adalarının olduğu bölge eğer Avrupa'da olsaydı bir Pisa Kulesi ya da Venedik gibi tatil denilince akla gelebilecek ilk 10 yer arasına muhakkak girerdi. Eğitim sistemi ise genel olarak diğer Orta Amerika ülkelerinde olduğu gibi paran varsa özel okula gidip iyi eğitim alıyorsun, paran yoksa devlet okuluna gidip iyi eğitimden mahrum kalıyorsun. Kağıt üstünde ülkede asker olmadığı söylense de Kolombiya sınırına yakın yerlerde tanıştığım asker görünümlü kişiler, kendilerinin profesyonel asker olduğunu söyledi. Yani araştırma yaptığında askerlerini lav ettiği bilgisine ulaşılsa da pratikte öyle olmadığını söyleyebilirim. Uyuşturucu trafiğini engellemek ya da sınır geçişlerindeki kontrolü sağlamak için asker görünümlü polisleri kullanıyorlar ama dediğim gibi onlarla konuştuğumda da polis olmadıklarını, profesyonel asker olduklarını söylüyorlar. Ülkeye giriş ve çıkışımda yerlilerin ciddi protestolar yaptığına şahit oldum. Ana yolları kapatıp, günlerce araç trafiğini durduruyorlar. Ta ki istekleri gerçekleşene kadar. Problemin derinine çok inmesem de konuştuğum lokal kişiler bu tip eylemlerin sık sık yapıldığını söyledi. Güvenlik konusunda eğer kurallara uyarsan sıkıntı yaşamazsın. Karayip taraflarında kapkaç olayları çok meşhur. Sahilde çanta ya da değerli eşya bırakmak pek mantıklı değil. Panama City'de ise gündüzleri bile girilmemesi gereken çok tehlikeli sokakları var. Bahsettiğim kurallar; bu sokaklara girmemek, kapkaç olaylarına karşı hazırlıklı olmaktır. Sadece Panama'yı görmek için Türkiye'den buraya gelip, gitmek biraz lüks kaçabilir. Ama olur ya civar ülkelerine gelinirse Panama yerlilerini görmek ya da San Blas adalarına gitmek için listeye muhakkak eklenmeli. Alttaki videodan kısa bir Panama özetini izleyebilirsiniz;,"} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/panama-gezi-notlari-2.html", "text": "Kosta Rika'dan Karayipler tarafındaki sınırı kullanarak kara yoluyla Panama'ya geçtim. Türk vatandaşlarından vize istemediği için giriş sıkıntısız olsa da dönüş biletinizi görmek istiyorlar. Hangi yoldan gelirseniz gelin yanınızda muhakkak bir dönüş bileti örneği olsun. Ben de tabi ki yoktu. Geçemezsin, geri dön, uçak bileti ya da otobüs bileti al öyle gel dediler. Yine uğraş, et yok ben dünyayı geziyorum, pasaporta bak, kredi kartım, vs diye söylenip bir şekilde geçtim. Ama benden bir gün önce Avusturalyalı bir kızı geri döndürmüşler. Siz işi riske atmayın. Sınırdan geçerken 4 usd giriş vergisi alıyorlar. Buradan sonra muhtemelen herkes gibi siz de Bocas Del Toro'ya geçeceksiniz. Ben geçerken yerlilerin eylemi vardı ve yol birkaç gündür trafiğe kapalıydı. O yüzden biraz çetrefilli bir geçiş oldu. Önce, eylemin olduğu bölgeye kadar 4 kişi anlaşarak bir taksi tuttuk. Daha sonra eylemin olduğu yerde inip, 2 km sırtçantalarıyla beraber yürüdük. O bölgeyi de geçip bir otobüse bindik. Taksi kişi başı 3, otobüse ise 1 usd idi. Otobüsle direkt Bocas Del Toro adasına giden feribotların olduğu yerde inip, ilk feribot için biletimizi aldık. Kişi başı 6 usd. Buradan sonra Bocas'da kalmayıp Direk Bastimentos adasına geçtim. Adaya geçiş 2-3 usd. Siyahilerin yaşadığı bir Karayip adası. İspanyolca biliyor olsalar da kendi aralarında Karayip ingilizcesiyle konuşuyorlar. Ada aşırı turistik olmadığı için pek fazla konaklama alternatifi yok. Bir kaç hostelden en ucuz olanı Bastimentos Hostelde geceliği 7,5 usd den 1 hafta kaldım. İsmini umarım yanlış hatırlamıyorumdur. Konum ve manzara olarak süper olsa da geceleri böcek ve farelerin istilasına uğradığı için uzak durun derim. Eğer bu tip şeylerden çekinmiyorsanız adadaki en ucuz hostel bu. Özellikle Panama'nın pahalı bir ülke olduğunu düşünürsek 7,5 usd bayağı bi' hesaplı. Adadaki insanlarla her ne kadar kaynaşmaya çalışsam da yabancıya karşı aşırı soğuklar. Hatta soğuğun da ötesinde neredeyse nefret ediyorlar. Diğer yandan da sürekli kokain satmaya çalışan siyahilerin hedefindesiniz. Çünkü onlara göre siz yabancıysanız paranız var ve kokain arıyorsunuz. Bu gibi şeylerin çokluğu güzelim adadan nefret etmenize sebep oluyor. Adada kristal su ve beyaz kuma sahip güzel bir sahil de var. Ama buraya yürüme gitmek istersen yanına değerli hiçbir şey alma diyorlar. Çünkü giderken ormanın içinden geçiyorsun ve adada hepi topu 1-2 bin nüfus varken soyulma ihtimalin var. İlla kamera vs. götürmek istersen para verip, kayıkla gidebilirsin. Ufacık adada kafana göre gezememek de apayrı bir soru işareti. Bahsettiğim bu sahilin yanında bir de doğal park var. Gidenler güzel olduğunu söylese de Kosta Rika'da çok fazla doğal parka girdiğim için burayı es geçtim. Yemek konusunda ise eğer hostelde kendi yemeğinizi yapmayacaksanız durum biraz sıkıntılı. Dışarıda ucuza yemek yenecek pek bi' yer yok. Aslında bir iki tane lokal lokanta gibi yerler var ama akşam 6 da açıp 9 da kapatıyorlar. Sahiplerine bu kadar yabancı var, ucuz yemek için yer arıyorlar niye gündüz açmıyorsunuz dedim. 4-5 Saat çalışıyoruz daha ne olsun, bir de gündüz açamayız dediler. Adadaki marketleri işleten Çinliler içinse onlar çok çalışkan diyorlar. Çalışkan demelerinin tek sebebi adamların marketleri sabah açıp, akşam kapatmaları. Yani tam gün çalışıyor olmak bu adadakiler için \"çok çalışkan\" olmak anlamına geliyor. Velhasıl tavsiye etmeyeceğim bir ada. Benim 1 hafta kalmamın sebebi tamamen sosyal medya ve websitemle ilgilenmem gerektiği içindi. Kayıkla merkez ada diyebileceğim Bocas Del Toro'ya geri döndüm. Bilet 3 usd. Bol böcek ve fareli 6 günden sonra düzgün bir hostel bulma ümidiyle 10 usd ye kliması olan bir hostele yerleştim. Herşey güzeldi ama bu seferde yatak böceklerini farkettim ve ertesi gün Selina Hostel'e gittim. Aynı zamanda burada civardaki turistik geziler için tur organizasyonu da yapılıyordu. Görevliyle konuşurken böyle gezdiğimi, sosyal medya mecralarımın olduğunu ve videolar çektiğimi söyleyince bana ücretsiz oda vermek istediler. Karşılığında da beni bir, iki kere Zapatilla adasına götürecekler ve ben de onlar için video çekecektim. Tabi ki direkt kabul ettim. Çetrefilli geçen 1 haftanın sonunda özel odada 3 gün kalmak rüya gibi geldi. Bu hostel söylenene göre Latin Amerika'nın en büyük hosteliymiş. Zaten aşırı profesyoneller ve hizmetleri de çok iyiydi. İllaki özel oda almanıza gerek yok. Paylaşımlı odada güzel bir kahvaltı dahill gecelik konaklama ise 14 USD. Olur ya bu adaya gelirseniz bence hostel olarak kalınacak en iyi alternatif burasıdır. Burada da aynı Bastimentos adasındaki gibi sürekli kokain satmaya çalışanlarla uğraşıyorsunuz. Bazen o kadar rahatsız ediyorlar ki kavga edecek duruma bile gelebilirsiniz. En iyisi görmezden gelip yolunuza devam etmek. Bu ada ve civarındaki en güzel atraksiyon bence Zapatilla adası. Eğer turu Selina Hostelden satın alırsanız(25-30 USD) sloth denilen tembel hayvanların yaşadığı ufak bir adaya gidip, onları kucağınıza bile alabilirsiniz. Bunu sağlayan şey; Selina Hostel değil kaptanın bu hayvanlarla arasının aşırı iyi olması. Adam ağaca çıkıp, hayvanı kucaklayıp aşağıya iniyor. Kosta Rika'da sloth görmek için onlarca dolar harcamanız gerekirken burada bedavaya kucağınıza alıyorsunuz. Zapatilla adası için video ve fotoğraflara alttan bakabilirsiniz. Zapatilla adası haricinde civarda başka atraksiyonlar olsa da benim pek ilgimi çekmedi. Yürüme ya da dolmuşla gidilebilecek mesafede güzel sahilleri var. Ama buranın en büyük problemi sahildeki kapkaç olayları. Bu kadar turistik yere neden bir, iki polis koymazlar anlamış değilim. Olur ya sahile giderseniz dikkatli olun. Gece hayatı ise hareketli desem de lokal insan pek olmadığı, heryer 20 yaşlarında sırtçantalılarla dolu olduğu için biraz bu olayın dışında kaldım. Yani aslında Bocas Del Toro için parti adası diyebiliriz. Eğer benim gibi Kosta Rika'dan geliyor ya da Kosta Rika'ya gidecekseniz buralara da uğranılabilir. Onun haricinde pek de ayrıcalığı olan yerler değil. Hele San Blas adalarına gidecekseniz Bocas Del Toro civarındaki deniz ve sahil gezilerinizi komple iptal edebilirsiniz. 4 Gece bu adada kaldıktan sonra önce botla Almirande'ye geçtim. Bilet 6 USD. Bottan indikten sonra taksiyle 1 USD ye terminale gittim. Oradan da David şehrine minibüsle 9 USD ye gittim. Buraya gelirken şehre bir saat kala doğal bir park var. Yine burası da gezginlerin uğrak yeri. İçinde ve civarında hostel imkanı da var. Ama yukarıda da dediğim gibi Kosta Rika'da fazlasıyla doğal park gördüğüm için burayı da es geçtim. Şehre öğlen saatlerinde indim. Çantayı emanetçiye bırakıp biraz dolanayım, beğenirsem kalırım dedim. Merkezi zaten ufak bir yer. 4-5 Saatimi böyle geçirdikten sonra anladım ki; burada beni cezbedecek bir şey yok direkt gece otobüsüyle Panama City'e geçtim. Bilet 19 USD. Sabah bayağı bi' erken saatte şehre indim. Terminalde biraz soluklanıp, kahve içtikten sonra toplu taşımayla iki otobüs değiştirerek eski şehir denilen yerdeki hostelin olduğu bölgeye gittim. Panama City yeni ve eski şehir diye ikiye ayrılıyor gibi düşünebilirsiniz. Yeni taraf gökdelenler ve AVM'lerle doluyken diğer taraf daha bi' eski ve hafif de bi' tarihi havası var. Ama bu eski şehrin kötü yanı; ana caddeler haricindeki ara sokaklar aşırı tehlikeli. Gündüz bile kesinlikle girmeyin diyorlar. Benzeri şekilde olan bir sokağın önünden geçerken baktım tam fotoğraflık. İçeri de girmek istemiyorum ama bir yandan da şeytan dürtüyor. Sağı, solu kontrol edip yavaşça içeriye doğru girdim. Çantadan kamerayı çıkardım, iki fotoğraf çekmeden beyaz bir araba yanıma gelip durdu. İçerideki iki tane sivil polis kimliklerini gösterip sen ne yapıyorsun burada dediler. Fotoğraf çekip hemen geri döneceğim. Çekme, herşeyini çaldırırsın dediler. Ben de tıpış tıpış geri dönüp, yoluma devam ettim. Dediğim gibi Panama pek hesaplı bir yer olmadığı için hosteller de maalesef hesaplı olmuyor. 4 Kişilik odada gecelik 15 USD ye kaldım. Şehirde bir çok lüks AVM var. Alışveriş ihtiyacınız varsa buralardan karşılayabilirsiniz. Onun haricinde bir de meşhur Panama Kanalı var. Buraya gitmek için özel turlar olsa da kendi imkanlarınızla da gidebilirsiniz. Eğer 3-4 kişiyseniz hiç düşünmeden taksi tutun. Eğer tekseniz direkt Panama Kanalına giden belediye otobüsü de var, onu kullanabilirsiniz. Kanalın olduğu bölgeye girmek 15 USD. Öğrenci kartınız var 10 USD. Bazı zamanlar kanaldan gemi geçmediği de oluyormuş. Öncesinde nasıl öğrenilir bilmiyorum ama gemi geçişi görmeden oradan ayrılmanın pek mantıklı olacağını düşünmüyorum. Benim şansıma 3-4 tane gemi geçişi oldu. Ayrıca yine aynı yerde kanal yapımını anlatan belgeseli de izleyebilirsiniz. Şehirin gece hayatı ise bayağı bi' hareketli. Ufak bir şehir olmadığı için 3-4 farklı bölgede kafanıza ve kesenize göre eğlence yerlerini bulabilirsiniz. Genel itibariyle ucuz bir ülke olmadığı için gece hayatının da pek hesaplı olduğunu söyleyemem. Geceleri de yine aynı şekilde dikkatli olmakta fayda var. Bilmediğiniz yerlerde pek yürümeyi tercih etmeyin. Kolay kolay bir yer için tehlikeli demesem de benim de kaldığım bu eski şehir denilen bölgeye gidip gelirken biraz sıkıntılı yerler vardı, dikkatli olmak gerek. Ama hep dediğim gibi bu kurallara uyarsanız ve illegal şeylerle de ilginiz yoksa başınıza bir iş gelmesi bir hayli zordur. Lokal insanlara sora sora Panama'daki gerçek yerlilerin Darien bölgesinde yaşadığını öğrendim. Öğrendim ama oralara gidip gelmek maalesef bir hayli çetrefilli. Rehber olmadan kafanıza göre, gidip gelinmeyen yerler. Neyse ben bu tip şeyleri sevdiğim için bir yolunu bulup Darien bölgesine gittim. Bura için yani Embera yerlileri hakkında daha önce detaylıca bir yazı paylaşmıştım. Tüm gezilerimde benim için önemli bir yer teşkil eden Embera yerlilerini anlattığım yazı, fotoğraf ve videolarım için linkten devam edebilirsiniz. Embera yerlilerini ziyaretimden sonra Panama City'e tekrar döndüm. Kaldığım köy evlerinde tahta kurularının istilasına uğradığım için bir haftada kendime ancak gelebildim. Gerçi kaşıntılar abartısız 1 ay sonra bile halen ufak ufak devam etse de ilk hafta çektiklerim çok fenaydı. Biraz toparlandıktan sonra Panama'daki son durağım olan San Blas bölgesine gitmek için yola koyuldum. Yola koyuldum ama maalesef buraya da kafanıza göre gidemiyorsunuz. Ya özel 4x4 aracınız olacak ya da mecburen bir tura katılacaksınız. Tura katılmak da pek bana göre şeyler olmadığı için onun yerine sadece San Blas bölgesine ulaşım hizmeti aldım. Tur satın alanların yanında aynı araçla siz de botların kalktığı bölgeye kadar gelebiliyorsunuz. Daha sonrasın da ise onlarca adadan hangisini istiyorsanız o adaya botla geçeceksiniz. Kolombiya'ya kara yoluyla geçiş olmadığı için Medellin şehrine uçakla geçtim. Uçak biletimi ise Türkiye-Amerika arası indirimli bilet satan Nil Travel karşıladı. Kendilerine tekrar teşekkürler. Kolombiya'ya gitmek için başka bir alternatif olana Karayip denizinden katamaranla da geçebilirsiniz. 5-6 Günlük tur ücreti San Blas adalarına da uğramalı 500 USD'den başlıyor. Hem fiyatı yüksek hem de 5-6 gün denizde olmak istemediğim için tercih etmedim. Not: Kolombiya'ya geçecekseniz yanınızda ülkeden çıkacağınızı gösteren bir bilet örneği olsun. Bana sormadılar ama daha önce sorulan bir çok kişi var."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/panama-san-blas-adalari.html", "text": "2 Gece 3 günümü geçirdiğim Ina adası. Bu ada Panama'nın Karayip bölgesindeki San Blas adaları içinde yer alıyor. Boyutları 3 metreden 1 km ye kadar uzanan benzeri şekilde 300'ün üzerinde ada var. Bu adalara ulaşım genelde Panama City'den yapılıyor. Git-gel tüm masraflar 100 USD. Daha sonra kalacağınız adaya göre günlük 20-30 USD arası para veriyorsunuz. Benim kaldığım bu Ina Adasından örnek verirsek 3 öğün yemek dahil, paylaşımlı odada gecelik fiyat 20 USD idi. İki kişilik özel bungalovlar ise gecelik toplam 45 USD. Yine 3 öğün yemek dahil. İsterseniz gelip birkaç gün bu adada kalabilir daha sonra başka adalara da geçebilirsiniz, tamamen size kalmış. Bu adaların sahibi Kuna Yala yerlileri. Ve dediklerine göre adalar bu yerlilerin haricinde kimseye satılamıyor. Bazı adalarda 4-5 tane Kuna Yala ailesi olabilirken bazılarında ise sadece gelen yabancılar var. Adalarda elektrik güneş enerjisi ve jeneratörlerden sağlanıyor. Akşam 8 den sonra ise bir kaç lamba haricinde yapay ışık görmek zor. Tatlısu ise çevredeki büyük adalardan ya da karaya en yakın yerlerden teknelerle getiriliyor. Aşırı sakin olan bu ada geceleri ise daha da bi' sakin. Dolunay olduğu vakit ada resmen rüya gibi bir yer haline gelip her yer ay mavisi oluyor. Gündüzleri ise ister palmiyeler arasındaki hamakta uzan ister o kristal suya şnorkelle dalış yap. Bot ile 15-20 dakikada çevre adalarını gezmeye ya da deniz yıldızları ve zengin resif çeşitliliğinin olduğu bölgelere de gidebilirsiniz. Verilen 3 öğün yemek genelde deniz mahsülü ve karın doyuracak cinsten. Hatta bazı öğünler lüks restoranlarda yapılan deniz ürünü yemekleri gibi. İsterseniz 1.5 USD ye soğuk içeceğinizi de alabilirsiniz. Denizin ortasında bir adada olduğunuzu düşünürsek soğuk bir kutu kola için 1.5 USD gayet hesaplı bir fiyat. Adada wi-fi ya da internet hizmeti yok ama bazı cep telefonu hatları az da olsa çalışıyor. İllaki internet ihtiyacınız varsa bir tane lokal sim kart ve 3-5 günlük internet paketi almanız yeterli. Herhangi bir tura katılmadan benim yaptığım gibi istediğiniz adaya gidip istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Sıkıldıkça başka adalara da geçebilirsiniz. Adalarda kaldığınız sürece ayakkabı ve terliğe ihtiyacınız yok. Çünkü ayak bastığınız her yer beyaz plaj kumu. Yalnız bu tip ada gezileri ve konaklamaları lüks ya da konfor arayanlar için pek cazip değil. Olur ya plan yaparsanız bunu göz önünde bulundurun. Bu bölge nasıl olmuşsa halen turistik bir yer haline gelmemiş. Düşünün Karayipler denizinde 300'ün üzerinde böyle bir adalar topluluğu var ve internetten araştırma yapsanız ele avuca gelir hiçbir bilgi yok. Bugün 20 usd ye 3 öğün yemek dahil konaklayabildiğiniz bu adalarda 4-5 yıl sonra 100 USD den aşağıya kalamayabilirsiniz. Eğer böyle bir adada günlerinizi geçirmek istiyorsanız San Blas adaları dünyada bunu tecrübe edebileceğiniz nadir yerlerden biridir. buralarda köpek balığı var mıdır acaba? ben hep böyle muhteşem dünya denizlerine bakarken bunu düşünürüm, gerçi biz onlardan daha tehlikeliyiz ama.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/paraguay-gezi-notlarim.html", "text": "Kiminle konuştuysam oraya gitme, yapılacak bir şey yok, çok sıkılırsın dediği, benim ise olur mu canım öyle şey elbet yapılacak bir şeyler bulunur dediğim Paraguay'dayım. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Kalkıp Güney Amerika'ya gelmişken Bolivya'ya geçmeden buraya da bir uğradım. Brezilya Foz Do Iguaçi'den otobüsle gelişim 5 saat sürdü. Her zamanki gibi terminalde tourist informatina gidip bir şehir haritası aldım. Ufak bir miktar döviz bozdurup hostele doğru yola koyuldum. Gidişim yine belediye otobüsüyle oluyor. Bir bilet 2.400 guarini yaklaşık 1 TL. Şoföre nakit olarak verebiliyorsunuz. Güzel temiz bir hostel. 6 kişilik odada kahvaltı dahil gecelik yatak fiyatı 30 TL. Normal bir mekana girip yumurta ve patates kızartması yaptırıyorum. Fiyatlar gayet makul, 4-5 TL civarı. Daha sonra hostele dönüp burada ne yapılır nereye gidilir öğrenmek için bilgi alıyorum. Anlaşılan gidilecek pek bir yer yok. Evet ülkenin başkentindeyiz ama nasıl oluyorsa hiçbir şey yok. Adına müze dedikleri eski bir ev ve bir de tren müzesi var. İkisini 15 dakikada gezip bitirebilirsiniz. Yabancılar için başkada gidilip görülecek bir şey yok. Dedim bu böyle olmaz, elbet arada derede ilgi çekici bir şeyler bulurum ama yok. 3 gün boyunca sokak sokak yürüdüm, kayda değer hiçbir şey bulamadım. Siz siz olun mecburi kalmadığınız sürece buraya uğramayın. Benim gibi Bolivya'ya geçecekseniz gelin bir gece kalın, dinlendikten sonra yolunuza devam edin. Ama derdiniz gece hayatıysa burada her akşam eğlenilecek yer var. Yani geceleri pek sıkılmazsınız. İnsanı eğlenmeyi biliyor. Tabi birde ülke genelde baya ucuz. En iyi gece kulüplerine sadece 10 TL vererek girebiliyorsunuz. Mekanlarda içecekler 4-5 TL den başlıyor. Düzgün bir restoranda düzgün bir öğle yemeğini 15 TL ye yersiniz. Yok daha hesaplı bulayım derseniz 5-6 TL ye bile karın doyar. O derece ucuz. Allah'tan hostelde kafa dengi birkaç kişi vardı da onlarla vakit geçirdim. Yoksa muhtemelen sıkılıp daha fazla kalmadan yoluma devam edebilirdim ama 3 gece kalmamın sebebi Bolivya'ya gidiş 30 saat sürüyor ve cuma, cumartesi günlerimi yolda geçirmek istemedim. Mecburen pazar gününe kadar burada kaldım. Paraguay denilince aklıma gelen ilk şey rengarenk belediye otobüsleri ve içindeki işportacılar. Gezginler için bu otobüsler eğlenceli görünse de iş çıkış ve gidiş saatlerindeki kalabalığı görünce fikrim değişti. Hele ki yazın 45 derece olduğunda bu otobüslerin halini tahmin bile edemiyorum. Bir de gördüğüm duvar grafitleri atlamayayım. Müstakil evlerin dışlarına kocaman kocaman ama bir o kadar güzel sanat eserleri yapılmış. Seviyorum bu tarz şeyleri. Ülkenin diğer bir özelliği ise Güney Amerika bölgesindeki kaçak elektronik ticaretinin bu ülke üzerinden dönmesi. Fiyatlara hiç bakmadım ama denilen şey Güney Amerika'da en ucuz elektronik Paraguay'da var. Fotoğraf makinesi ya da benzeri şeyleri hesaplı bulabilirsiniz. Öyle ki günü birlik Arjantin ve Brezilyadan Paraguay tarafına sadece alış-veriş için gelip gidenler varmış. Böyle bir ihtiyacınız olursa bu detayı atlamayın derim. Bolivya Santa Cruz'a gitmek için terminale gidiyorum. Yol 28 saat sürüyor. Bilet fiyat 125 TL. Başka bir alternatif yok çünkü tek firma gidiyor. Yazılarınızı zevkle okuyorum, ve sıkı takipçiniz oldum. Bende kendi çapında, yalnız gezen bir gezginim.2012, de sizin gezinize benzer bir güney Amerika rotası yaptım 2 aylık. Ben yazı yazmayı sevmediğim için sizin gibi anılarımı, bilgilerimi paylaşacak bir site kurmadım. O nedenle sizi ve diğer yazanları çok takdir ediyorum. Asuncion, da başıma gelen bir olayı burada paylaşırsam faydalı olur düşüncesiyle bunu yazıyorum. Akşam üzeri otobüsle ulaştığım bu şehri gezmek için vaktim yoktu. Akşam otele yerleştikten sonra gezmeye çıktım. Saat 20.00 gibi. Ortalık çok sakindi, pek yürüyen yoktu. Yemek yedim, tekrar gezmeye devam ettim. Bir parkta müzik sesleri geliyordu, oraya bakayım dedim. Ama anlaşılan olay bitmiş, tesisatı toplayan adamlardan başka kimse yoktu. Biraz daha ilerlediğimde bir çocuk gurubunu gördüm. Daha önce okuduğum için hemen yönümü değiştirip hızla yürümeye başladım. Ama birisi beni fark etti, bağırdı ve bana doğru koşmaya başladı. Önüme geçtiğinde bana bıçağını gösterdi, bu çocuk 13-14 yaşlarında gibiydi. Arkama baktım bir küçük çocuk daha vardı, o, da 9 -10 yaşlarında gibi gösteriyordu. Elimde marketten aldığım içinde küçük sular ve muz, un olduğu paketimi bunlara sallayarak koşmaya, ve polis diye bağırmaya başladım. Tabi bu arada Türkçe küfürlerde savuruyorum:)) Bu didişmemiz ve koşuşturmamız 5 dakika civarlarında sürdü. Sonra ya Türkçe küfürlerimden yada ne nedenle olduğunu bilmediğim bir nedenden beni bırakıp geri döndüler. Halbuki park, ta o anda tesisatı toplayanlar olayı gördüler, ama yardım etmediler. Ben koşmaya devam edip ana caddeye ulaştım. Otelim meydana çok yakındı hemen odama geçtim ve sabah erkendende bu şehirden ayrıldım. İyiki, de öyle denk geldi, sizin yazınızdanda, gezilecek birşey olmadığını anladım. Sizin böyle birşeyle karşılaşmadığınızada sevindim. Size ömrünüz boyunca boool gezmeler dilyorum. Ilginize tesekkurler. Gecmis olsun, iyi atlatmissiniz. Orada kaldigim surece guvensiz bir sey hissetmemistim ama bu olay bir cok ulkede yasanabilir. Çok haklısınız, bu olay heryerde olabilir. Gezginleri korkutmak için yazmadım. Geçen Belize yazınızı okudum, oradaki hissinizi bende Lapaz, da hissetmiştim. İyi gezmeler, video, larınız ve yazılarınızla çok faydalı bir iş yapıyorsunuz. Emeklerinize sağlık. Nasıl gezeceğinize göre değişir. Meksikayı 5 ayda anca gezebildim. Su an Paraguay'dayim ve dediklerinizin hepsi dogru...."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/parasiz-dunyayi-gezmek.html", "text": "Para olmadan elbet gezilmez de ücretsiz konaklama yöntemlerini ve gezerken ihtiyacınız olan parayı nasıl kazanacağınızı anlatacağım. 4 Yıldır elimden geldiğince dünyayı gezmeye çalışıyorum. Yüzlerce insanla tanıştım. İçlerinde çok uçuk olan kişiler de vardı, senin benim gibi normal olan kişiler de. Edindiğim bu tecrübeleri biraz anlatayım. Gezerken para kazanmanın birkaç yöntemi var. Gönüllü çalışmaktan başlayalım. İngilizce adı voluntary olarak geçer. Aracı web siteleri sayesinde ya da gittiğiniz bölgedeki hostel ve belediyelere sorarak bu işleri bulabilirsiniz. En çok bilinen web siteleri workaway, helpx ve wwoof dır. Başka web siteleri de var ama benim gördüğüm en yaygın olanları bunlar. Yalnız bazılarında üyelik ücretlidir. Bu sitelerde iki tip kullanıcı var. Biri iş veren diğeri de gönüllü olarak çalışmak isteyenlerin açtığı profiller. Mesela adamın Kolombiya'da bir hosteli var ve bu hostel için gönüllü çalışan arıyor. Bu sitelerden birine ilan bırakıyor ve siz de o ilana aynı iş arıyormuş gibi başvuruyorsunuz. Daha sonra ilan sahibi sizin profilinize bakıyor, daha önceki çalıştığınız yerlerden olumlu yorumunuz varsa ve sizi de uygun görürse tamam gel başla diyor. E peki daha önce hiç bu şekilde çalışmadıysanız profilinizde referans olmayacaktır. İşte orada devreye web sayfanız, couchsurfing ve facebook hesabınız giriyor. Yani bunları referans olarak gösteriyorsunuz. Adam size inanırsa talebinize olumlu cevap veriyor. Genelde resepsiyon elemanı ararlar ve İngilizce bilmeniz yeterli olur. Dil deyince öyle aman aman çok iyi seviyede bilmenize gerek yok, gözünüzü korkutmayın. Hostele gelen, giden kişilerin kayıtlarını tutar, odalarını gösterirsiniz. Genelde temizlik işi yaptırılmaz. En fazla sağı solu süpürüyor olursunuz. Öyle tuvalet temizleyenini hiç görmedim. Zaten ilan açıklamlarında da ne istenildiği detaylıca yazar. Günde ortalama 5-6 saat çalışırsınız. Graffiti sanatçısı, web tasarımcısı ya da iç mimar da aranabilir. Bazı hosteller vardır ki aynı sanat evi gibidirler. Duvarlarında çok iyi greffitiler var. İşte onları genelde bu tip gönüllü çalışan sanatçılar yapar. Bazen de yeni kurulan hosteller iç dizayn için bu konulardan anlayan birilerini de arıyor olabilir. Aynı şekilde web tasarımı için de. Bu yapacağınız işin karşılığında genelde size konaklamayı ücretsiz verirler. Bazı yerlerde 3 öğün yemek verenleri de vardır. Bu işlerden para kazanacağınızı pek düşünmeyin. Şimdiye kadar para verenini hiç görmedim, duymadım. Resepsiyon işinde genelde uzun süreli çalışabilecek olanları ararlar. Öyle 1-2 haftalık eleman pek işlerine gelmez. İlanlarda en az 1 ay ya da daha fazla çalışma şartı olabilir. Gidip 2 hafta çalışıp, sonra ayrılırsanız iş veren sizin hakkınızda olumsuz yorum yazabilir ve ileride bulabileceğiniz potansiyel işleri riske atmış olursunuz. Hostellerde daha önce benim yaptığım gibi şunları da yapabilirsiniz; Gezi yazarı olduğunuzu, web sitenize o ülke hakkında yazı yazarken sizin hostelin sitesini de eklerim deyin. Bazıları bunun karşılığında ücretsiz konaklama verebilir. Ya da fotoğraf ve video çekme kabiliyetiniz varsa hostelin fotoğraflarını da çekebilirsiniz. Panama'dayken kaldığım hostelin, çevredeki adalara tur hizmeti vardı. Size bu tur için video çekebilirim dedim. Şansa onların da ihtiyacı varmış. Çektiğim bu bir dakikalık video sayesinde 3 gün beni çok iyi ağırlamışlardı. Hosteldeki işler genelde böyledir. İkinci popüler olansa çiftliklerde çalışmak. Atıyorum adamın Meksika'da bir çiftliği var ve gönüllü birini arıyorsa yine bu sitelerden birine ilan bırakıyor ve siz de başvuruyorsunuz. Öyle ırgat gibi çalışacağınızı düşünmeyin :) Yine genelde günde 4-5 saat çalışırsınız. Tarla ekip, biçiyor olabilirsiniz, fidan dikebilirsiniz. Öyle ağır işler olmadan, yapabileceğiniz şeylerdir. Bazı ülkelerde öğrencilerin yabancı dil eğitimi için bu tip gönüllü çalışanlar da aranabiliyor. İngilizceniz biraz düzgünse ilkokul seviyesinden üniversite seviyesine kadar benzer işleri bulabilirsiniz. Bu ilanları bahsettiğim web sitelerinden, hostellerden ya da belediyelerden bulabilirsiniz. Şanslıysanız ufak da olsa para kazanabilirsiniz. Yine bazı ülkelerde sakat çocukların bakımı için de gönüllü çalışanlar aranabiliyor. Bu bazen hastanede bazen de bakım evlerinde olabilir. Yalnız buralarda çalışmak güçlü psikoloji ister, herkesin yapabileceği şeyler değildir. Özellikle gelişmemiş ülkelerde böyle ihtiyaçlar da olabiliyor. Kimi hastanelerde tam zamanlı çalışanları bile duydum. Bazen para verenleri var tuhaf ama bazen üste para isteyen kurumlar da var. Bazen hayvan barınakları bazen de normal bir evdeki evcil hayvana bakmak için de olabilir. Hayvanları seven birisi için bulunmaz nimettir. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Belli başlı olanları yazdım. Bu gibi gönüllü işlerin bence en büyük avantajı dil öğrenmenize faydası olur. Dünyanın her yerinde 20 yaşındaki Avrupalı gençleri bu tip gönüllü işleri yaparken görmek mümkündür. Bunda utanılacak, sıkılanıcak bir durum yok. Size kazandıracağı tecrübe parayla, pulla ölçülmez. Hiçbir üniversiteden alamayacağınız eğitimi ve hayat tecrübesini bu şekilde çalışarak kazanabilirsiniz. Diğer bir ücretsiz konaklama şekli de Couchsurfing yapmaktır. Gittiğiniz ülkede yerel insanların evinde misafir olarak kalıyorsunuz. Couchsurfing nedir, nasıl kullanılır bu yazımda detaylıca bahsetmiştim. Gelelim gezerken ihtiyacınız olan parayı kazanmanın bir yolu olan sokak sanatçılığına. En klasik yöntem takı, toka ve bileklik gibi şeyleri yapıp, satmaktır. Aynı 10 yıldır dünyayı gezen Fabiana gibi. Eliniz bu işlere yatkınsa, bulunduğunuz ülkedeki turistik yerlerde tezgah açarak yapılacak bir iştir. Belki cebinize ekstra para kalmaz ama dünyayı gezersiniz. Sokaklarda performans sanatçılığı yaparak da ihtiyacınız olan parayı kazanabilirsiniz. Şarkı söylersiniz, gitar, flüt ya da benzeri şeyler çalarsınız, komedi şovu ya da sihirbazlık gösterisi yaparsınız. Yani bu işin sonu yok. Yaratılıcılığınızı konuşturup bırakın dünyayı gezmeyi üstüne para bile kazanabilirsiniz. Alttaki videoyu izleyin. Bu performansı dünyanın neresinde görsem para veririm. Sokak sanatçılığının en büyük problemi her ülke ya da her şehrin buna izin vermemesi. Nasıl ki bizde taksimin orta yerine gidip kafanıza göre sokak sanatçılığı yapamayacağınız gibi diğer ülkelerde de benzer durumlar vardır. Ama Genel olarak Latin Amerika'da böyle bir sıkıntı olmadığını söyleyebilirim. Neredeyse bulunduğum her ülkede benzer şekilde sokak sanatçılığı yapıp dünyayı gezenlerle karşılaştım. Yani böyle bir şeye niyetiniz varsa Latin Amerika'dan başlayın, hem ucuz yerdir hem acemiliğinizi atarsınız. Gönüllü olarak çalışma değilde couchsurfing işlemi en iyisi olacaktır keza gezerken yeni insanlar ile tanışmaktan kasıt onların yani yerel halkın içerisinde kültüründe odasında yaşamak daha güzel ve eğlenceli olur diye düşünmekteyim. Güzel bir paylaşım olmuş, anlattıklarınızın bir çoğunu yapmanın gururunu yaşadım yazıyı okurken. Yolda karşılaşmak dileğiyle.."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/patagonya-1.html", "text": "Patagonya şüphesiz ki Latin Amerika'nın en özel bölgelerinden biri. Gidilip, görülecek çok fazla yeri var. Ama bu güzelliklerinin yanı sıra birçok olumsuz yönü de var. Önce Patagonya tecrübelerimden biraz bahsedeyim, sonra şehir şehir gittiğim yerleri anlatacağım. - Düşük bütçeli bir gezi yapıyorsanız bilin ki Patagonya sizi çok fazla yoracak. Yeme-içme ve konaklama Latin Amerika'ya göre aşırı pahalı. Arjantin'in son yıllarda yaşadığı ekonomik sıkıntılar Arjantin'in Patagonya tarafında fazlasıyla hissediliyor. Kanadalı ve Avustralyalı gezginler 'burası bizim ülkeden bile daha pahalı' diyorlar, gerisini siz düşünün. Ulaşım ise yine inanılmayacak kadar pahalı. Mesela Arjantin tarafında 15 saatlik bir otobüs yolculuğu için yaklaşık 100 dolar ödemeniz gerekebilir. Ve tüm otobüs firmalarında fiyatlar aynı. Ucuzu geçtim, ekonomik bilet bulmanız mümkün değildir. Konaklama derseniz o da pahalı. - Sırtçantalı gibi gezerim derseniz muhakkak çadır, uyku tulumu ve matınız olsun. Ara sıra hostelde ara sıra da çadırda kalırsınız. Zaten uzun doğa yürüyüşleri yapacaksanız mecburen çadırınız olmalı. - Otostop çekmeyi göze almalısınız. Bölgede pek yoğun bir kara ulaşımı olmadığı için bazı yerlerde iki, üç günde bir otobüs oluyor. Bu gibi durumlar ya da gezi maliyetlerini düşürmek için otostop şart. Eğer tek geziyorsanız otostopta şansınız yüksek olur. Ama 2-3 kişiyseniz arabaların durma ihtimali azalır. Her ne kadar bölgedeki halk ya da araçla gezmeye gelenler otostopçuları alsa da yine de saatlerce yol kenarında bekleyebilirsiniz. Çünkü sizin gibi onlarca gezgin de aynı yöntemle gezmeye çalışıyor. Defalarca aynı noktada 20 kadar gezginin otostop çektiğine şahit oldum. Ben 7-8 kere otostop yaptım ve hepsinde de araç buldum. Bu arada tüm Patagonya'yı sadece otostopla gezen gezginlerle de tanıştım. Yani vaktiniz varsa yapılmayacak şey değil. - Eğer kıtanın en güneyine yani Ushuaia şehrine kadar gitmeyi planlıyorsanız bir yönü uçak ile halledebilirsiniz. Yani Buenos Aires'den direkt Ushuaia'ya gidip oradan yukarı çıkabilir ya da benim yaptığım gibi Bariloche'den başlayarak en aşağıya inip sonra uçakla yukarı çıkabilirsiniz. Uçak yolculuğunu Şili tarafından da halledebilirsiniz. Çünkü Şili her anlamda daha hesaplı oluyor. - Bölgeyi Ocak ve Şubat aylarında gezdim. Buranın yaz sezonuna denk geldiği için hava sıcaklığı gezmek için çok iyiydi. Ama genellikle yerli ve yabancı turistler de bu sezonda gezdiği için heryer aşırı kalabalık oluyor. Kasabalarda bile kalacak yer bulmakta zorluk çektim, çünkü tüm pansiyonlar doluydu. - Hem düşük bütçeli geziler yapıp hem de otostop çekmez ve çadırda kalmam derseniz Patagonya'ya gitmeyin. Çünkü orada harcayacağınız parayla Latin Amerika'da başka bölgeleri çok daha rahat ve uzun süreli gezersiniz. Buenos Aires'den otobüsle Bariloche'ye gitmek için terminalden bilet fiyatlarına baktım. İlk şoku burada yaşadım. Çünkü 20 saatlik yol için otobüs fiyatı 100 dolardı. Ve yer yoktu!.. Ancak iki gün sonrasına yer bulup, bileti aldım. Arjantinliler burayı aşırı seviyor. Türkiye'de nasıl yaz aylarında herkes güneye gidiyorsa Arjantin'deki durumda buna çok benzer. Özellikle gençler okul tatilinden sonra Bariloche'ye gitmek istiyor. Bariloche bu kadar çok talep gördüğü için Arjantin'in en pahalı şehri deniliyor. 23 dolara kötü diyebileceğim bir hostelde kaldım. Oda 8 kişilikti. Daha sonra hosteli değiştirdim ama onda da fiyat ve kondisyon aynıydı. Bu fiyat civarında maalesef başka alternatifler de yok. Dışarıda sıradan bir öğle yemeği yiyeyim derseniz 9-10 doları gözden çıkarmalısınız. Bariloche doğasıyla ünlenmiş. Dağlar, ormanlar, trekking rotaları ve gölleriyle meşhur. İsviçre'ye gitmedim ama genel kanı orayla çok benzer olduğu yönünde. Bana göre öyle aman aman inanılmaz güzellikte bir manzarası ya da görülecek bir yeri yok. Tamam doğası güzel ama az çok gezen biri için öyle pek de özel bir yer değil. Yola devam etmek için Şili tarafına geçmeyi tercih ettim. Bariloche'den Puerto Montt'a otobüs bileti 30 dolar. Burada yaşayan Emre ve Gülşah çifti sağolsun beni misafir ettiler ve onlarda kaldım. Puerto Montt'a öyle çok turistik bir yer yok. Civarda haftasonları piknik yapılacak bir, iki göl var. Eğer bir de volkanik dağ görmek, hatta tırmanmak isterseniz yaklaşık 3 saat mesafedeki Pucon'a gidebilirsiniz. Merkezde yürüyerek gidilebilecek bir balık pazarı var. Deniz ürünleri yemek için ideal. Aynı yerde deniz aslanlarını da görebilirsiniz. Puerto Montt'an Castro şehrine geçtim. Otobüs bileti 10 dolar. Burası eski ve ahşaptan yapılma kilisleri ile ünlü ufak bir şehir. Yola Şili üzerinden devam edecekseniz uğranabilir. Zaten bölgedeki feribotlar da buradan kalkıyor. Yalnız her gün feribot yok. Benim yaşadığım problem gibi; iki gün sonrası için feribot bulabilirsiniz ama onda da yer olmayabilir. O sebeple buraya gelmeden önce internetten feribot biletini ayarlarsanız iyi olur. Castro'da Couchsurfing'den bulduğum yerel bir arkadaşın evinde kalmıştım. İşin özü şehirde turistik pek atraksiyon yok. Meydanda bir tane kiliseleri var o kadar. Castro'dayken günübirlik Achao'ya geçtim. Oranın özelliği de yine tamamen ahşaptan yapılan bir kiliseye sahip olması. Maalesef sonraki feribot 4 gün sonra olduğu için mecburen Puerto Montt'a geri dönüp, oradan otobüsle Chaiten'e geçtim. Bilet ücreti 17 dolar. Burası ufak bir kasaba. Eğer Arjantin tarafına çok yakın olan Futaleufu şehrine gitmek isterseniz buradan devam edebilirsiniz. Ama otobüs bulmak kolay değil. Gün ve saatlerini bilmek lazım. Futaleufu benim ilgimi çekmediği için gitmedim. Burada tüm hostel ve pansiyonlar dolu olduğu için kalacak yer maalesef bulamadım. Zar zor bir hostelin resepsiyonunda yere yatak sererek bir gece geçirdim. Civarda büyük bir volkanik dağ var. Kendiniz ya da bir turla dağa çıkabilirsiniz. Dağ halen aktif olsa da lav püskürtmüyor. Kasabada doğanın yeşilini görebilirken dağa doğru tüm ağaçların külle kaplandığını görüyorsunuz. Daha önce çok volkanik dağ gördüğüm ve kimisine çıktığım için burası pek ilgimi çekmedi."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/patagonya-2.html", "text": "Buradaki konaklama alternatifleri pahalı olsa da kısmen uygun diyebileceğim bir pansiyon bulup, geceliği 15 dolara özel odada kaldım. Civarda ilgi çekecek bir göl var, o kadar. O da pek önemli diyemem. Asıl önemli olan yer; altta fotoğrafını gördüğünüz şelale. Buraya gitmek için ya otostop çekmelisiniz ya da her sabah Puyuhuapi'den kalkan minibüse binmelisiniz. Ben vakit kaybetmemek için sabah minibüsle gidip, akşam 5 gibi yine aynı araçla geri dönmüştüm. Şelalenin olduğu parka giriş 8 dolar. Eğer yer varsa parkın içinde kendi çadırınızla kamp yapabilirsiniz. Şelaleyi paylaştığım bu fotoğrafın çekildiği yerden görmek isterseniz yaklaşık 1-1,5 saat dağda yürümeniz gerekiyor. Yağmur yoksa yürüyüş güzel geçer. Son yarım saat biraz yorucu olabilir çünkü eğimli bir yeri çıkıyorsunuz. Bu şelalenin altında bir de göl var. İsterseniz kano kiralayıp, gezebilirsiniz. Puyuhuapi'de ilgi çekecek başka birşey yok. Buradan Coyhaique'ye otostopla geçtim. Otobüs de var ama sadece sabahları ve bilet bir gün önceden tükeniyor. Burada yine Couchsurfing'den bulduğum bir arkadaşın evinde kaldım. Civarda doğa yürüyüşü yapılacak birkaç yer ve bir de milli park var ama benim pek ilgimi çekmediği için hiçbirine gitmedim. Ertesi gün Villa Cerro Castillo'ya otobüsle geçtim. Eğer siz de aynı yolu yapacaksanız otobüs biletini muhakkak bir gün önceden alın. Sabah giden otobüs ya da minibüste yer bulmanız çok zor. Otobüs bileti 15 dolar. Bu köy tüm Patagonya gezim boyunca internet erişiminin en kısıtlı olduğu yerdi. Sadece bir hostelde internet var o kadar. Tabii ben de orada kaldım. Paylaşımlı odada kişi başı ücret 15 dolar. Alttaki gölün olduğu yere gitmek için sabah saat 10'da yola çıktım. Gölün oraya kadar tüm yol yaklaşık 3 saat sürdü. Son 1 saat yorucu geçiyor. Buraya gelirken yanınızda muhakkak yiyecek olsun. Oturup bir günü burada geçirebilirsiniz. Fazlasıyla hoşuma giden biryerdi. Ayrıca kamp yapmak isteyenler; bu manzaraya karşı çadırlarını kurabilirler. Yalnız gündüz bu güneşte bile üşüyorken gece nasıl soğuk olur kestiremiyorum. Hazırlıklı gitmek gerekir. Hostele dönüp güzel bir duş sonrası dinlenmeye geçtim. Ertesi sabah otobüsle Rio Tranquilo'ya geçtim. bilet 8 dolar. Öğle saatlerinde buraya gelip ilk bulduğum tur acentesiyle anlaştım. Çünkü mermer şapelleri görüp, aynı gün yoluma devam etmek istediğim için vakit kaybetmek istemedim. Şapellere giden birkaç farklı tekne turu var. Ben uzun süreli olanını tercih ettim. Aynı firmanın özel aracıyla da tur sonunda Chile Chico'ya geçmek için 60 dolar verdim. Bu parayı tur ve yol dahil. Aslında 60 dolar normalinden fazla ama vaktim olmadığı için diğer alternatifleri değerlendiremedim. Tekneyle buraya gidiş yaklaşık yarım saat sürüyor. Hava ne kadar güneşli olsada teknedeyken üşüyorsunuz. Hazırlıklı gidin. Ortam fotoğraflarda gördüğünüz gibi etkileyici. Ama yolunuz buralardan geçmiyorsa illa ki dönüp, buraya gelin demem. Patagonya planınızı yaparken dikkate alabilirsiniz. Tur bittikten sonra aynı acentenin aracıyla Chile Chico'ya geçtim. Oradan da Şili sınırından çıkıp Arjantin tarafına doğru yola koyuldum. Yolda bir arabaya otostop çektim ve onunla Arjantin sınırına kadar gittim. Sınırı geçtikten sonra Los Antiguos'dasınız. Geceliği 20 dolara paylaşımlı bir hostel odasında kaldım. Burası benim için sadece dinlenme yeri oldu. Civarda yapılabilecek tek atraksiyon; balık tutmak. Eğer ilginiz varsa değerlendirebilirsiniz. Sonraki durağım El Chalten. Sanırım Patagonya'nın en özel yerlerinden biri burası. Çok iyi trekking rotaları var. Ayrıca kamp yapmayı sevenler için de çok ideal. Çünkü günlerce sürebilen trekking rotalarında çadır kurmak ücretsiz. Herhangi bir park giriş ücreti de yok. Ben kamp yapmadan merkezde bir hostelde kaldım. Geceliği 20 dolardı. Orada bulunduğum vakit hava sadece bir gün güneşli görünüyordu. Ben de fotoğraf ve video çekmek için o günü bekledim. Normalde iki günde yapılacak rotayı 38 km yürüyerek bir günde yaptım. Son saatler aşırı yorucu olsa da buna değdi. Bölgede çok fazla gidilecek yer var. En iyi manzaranın olduğu söylenen Fitz Roy ve Laguna Torre'ye gittim. Alttaki fotoğraflar bu iki yerden. Yorgun bir şekilde hostele döndüm. Tüm Patagonya gezim boyunca bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Ertesi gün El Calafate'ye geçtim. Burası muhtemelen Patagonya'nın bir numaralı yeri. Çünkü kuzey kutbu ve Antarktika hariç dünyada buzulları böylesine görebileceğiniz başka bir yer yok. Paylaşımlı odada geceliği 20 dolara bir hostelde kaldım. Ertesi gün sabah terminalden her yarım saatte bir kalkan otobüslerle buzulların olduğu Perito Moreno'ya gittim. Gördüğünüz buzullar arkadaki dağlardan itibaren 5 km sürüklenerek en uca kadar geliyor. Ve buz parçaları sürekli ana kütleden koparak suya düşüyor. Ama buzlar eriyor diye, biteceğini düşünmeyin. Çünkü önden eridikçe arkadaki dağlardan yeni buz kütleleri sürükleniyor. Buraya kesinlikle bir tam gününüzü ayırın. Yürüyerek belki her tarafını bir saatte gezersiniz ama buzulların kırılıp, suya düşmelerini izlemek çok güzel tecrübelerdi. Alttaki videodan ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Perito Moreno'yu gördüyseniz burada yapılacak pek birşey kalmıyor. Ertesi gün Puerto Natales'e geçtim. Otobüs bileti 35 dolar. Burası da Torres Del Pain civarındaki trekking rotalarıyla ünlü. Patagonya'nın en önemli yerlerinden biri. Eğer günübirlik değil de uzun süreli trekking yapmak için geliyorsanız \"W\" ve \"O\" denilen iki tür rotası var. Görülecek çok fazla yer olduğu için öncesinde bu rotaları inceleyip öyle karar verin. Ben buraya gelene kadar çok fazla trekking yaptığım için sadece en meşhur manzaraya sahip Torres Del Pain'e günübirlik gidip geldim. Manzara El Chalten'deki Fitz Roy rotasına çok benziyor. Hangisi daha iyi derseniz Fitz Roy derim. Torres Del Pain'e terminalden kalkan otobüslerle gidebilirsiniz. Gidiş-geliş ücreti 18 dolar. Parka giriş ücreti ise 30 dolar. Ben günübirlik gidip gelmiştim. Biraz yorucu oluyor ama uzun süreli kamp yapmak istemeyenler için başka yol yok. Buradan Puerto Arena'ya otobüsle geçtim. Bilet 10 dolar. İşin özü burada ilgi çekici pek birşey yok. Eğer outdoor ekipman ihtiyacınız varsa kısmen Patagonya'ya göre hesaplı ürünleri bulabileceğiniz mağazaları var, o kadar. Ushuaia'ya devam edecekseniz otobüs biletinizi muhakkak önceden ayarlayın. Terminale gidip son dakikada yer bulmanız pek mümkün değil. 50 dolara üç gün sonrası için aldığım otobüs biletiyle Ushuai'ya geçtim. Buraya gelene kadar Patagonya beni bir hayli yorduğu ve sonraki durağım da Antarktika olduğu için Ushuaia'yı gezmedim. Çevresinde güzel bir milli park olduğunu ve penguenleri görmek için birkaç adaya tur düzenlendiğini de biliyorum. Yani Ushuaia'da vaktiniz varsa 1-2 gün yapacak şeyler bulabilirsiniz. Yazının başında da dediğim gibi Patagonya; güzel, etkileyici, fantastik yerlere sahip ama zor, pahalı ve yorucu bir bölge. Antarktika yazısını, bol resim ve video görsel ile, merakla ve heyecanla bekliyoruz Mehmet!"} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/peru-gezi-notlarim.html", "text": "Peru'nun Amazon bölgesi için linkteki yazıdan devam edebilirsiniz. Geziye başlarken hiç planımda olmayan ve artık nasıl bir rüzgara kapıldıysam beni taa savurup \"orası gezginlerin haccıdır\" denilen Macchu Picchu'ya gitmek üzere Peru'dayım. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Bolivyadan buraya gelişim yaklaşık 10 saat sürdü. Rahat bir yolculuktu. Tek problem sabah 5 de terminale inmek. Hostel ayarlamadan, spontane bir şekilde buraya geldim. İspanyolcam da yok ne yapacağım şimdi sabahın 5'inde derken arkadan biri dizlerimin hizasına hafifçe vurarak şakayla beraber \"Hi bro\" diye seslendi. Kim bu manyak sabahın köründe şaka yapıyor, Türkiye'de miyiz ki diye düşünürken aslında bizim kültürümüze pek de uzak olmayan İtalyan Roby olduğunu gördüm. Kendisiyle La Paz/Bolivya'da hosteldeyken tanışmıştık. 5-10 dakika muhabbetimiz vardı o kadar. Kısa bir sohbetten sonra kişi başı 3 TL ye bir taksi tutup hostel aramaya başladık. Merkeze gelip birkaç hostel bulduk ama hiç biri erken check-in e izin vermedi. İzin verenler de pahalıydı. Çantaları hostelin birine bırakıp, gidelim bir çorba içelim sonrasına bakarız dedik. Sabah 6 da kurbağalı çorbayı görünce ne mi yaptık dersiniz. Videoyu izleyin sonra devam edelim. Cusco'yu şehre indiğim ilk andan itibaren çok sevdim. Sanki eski çağda yaşıyormuşsunuz gibi bir havası var. Özellikle merkez bölgede tarihi yapılar çok iyi korunmuş. İnsanlarda sanki eskiden gelme gibi giyim kuşamları genelde yöresel. Sanki teknolojiden uzak, her yerde organik şeyler olan tarihi bir şehirdeymişiz gibi. Her yer arnavut kaldırımlı taşlarla yapılmış. Yaşlı teyzeler acayip tatlı. Vallahi ne diyeyim burası bende çok olumlu bir hava bıraktı. Meşhur çorbamızı içtikten sonra güzel bir hostel ayarladık. Özel oda gecelik fiyat 20 TL idi. Hem de şehrin tam göbeğinde. Gerisini videodan izlemişsinizdir zaten. Bu günü Cusco'yu gezerek geçirdik. Asıl planımız ertesi gün Machu Picchu'ya gitmek. Gitmek diyorum ama yol biraz sıkıntılı. Sadece trenle gidiliyor ve tren biletleri aşırı pahalı. Peru hükümeti bilerek Machu Picchu'ya kara yolu yapmıyormuş. Tabi bu pahalı bilet sadece yabancılar için geçerli. Eğer peru pasaportunuz var ise treni normal fiyattan kullanabilirsiniz. Durum böyle olunca alternatif yollara başvurarak alttaki rotayı çıkardık. Toplam yol beklemeler ile birlikte 10-11 saati buluyor. Bu rota ile her şey dahil 35 TL ye Cusco'dan Machu Picchu'ya gitmiş oluyorsunuz. Dönüşü de aynı şekilde yaptığınızda kişi başı toplam maliyet 70 TL. Eğer bu yolu tren ile yapmış olsaydınız vereceğiniz para minimum 300-350 TL idi. Ve hiçbir yol maceranız da olmayacaktı. Aslında hostellerde bu yaptığımız rotayı paket tur halinde satıyorlar. Ama onların fiyatları da kendi başınıza gitmenize göre yüksek kaçıyor. Hayatımın en iyi yol macerası, Machu Picchu'ya giderkenki yaptığım bu yoldur. Gidecek olursanız kesinlikle bu rotayı yapın ve kendiniz yapın. Tek başına belki sıkıcı olabilir ama yolda birilerini bulma ihtimaliniz çok yüksek. Eğer bir de bizim yaptığımız gibi yürüme yolunu geceye bırakırsanız işte o zaman işin zevki katlanır. Roby'nin daha önce ki gezilerinden tanıştığı arkadaşı Yuli'de akşam bize katıldı. Ve sabah kalkıp yola koyulduk. Videoyu izleyin, devam edelim. Şimdiye kadar hiçbir arkadaşıma şuraya kesin gidin, burayı kesin görmelisin demedim ama bu saatten sonra \"gençken Machu Picchu'ya gitmeye çalışın, araya Bolivya'yı da katın\" diyorum. Tren'e otostop çekip durdurduk ya, artık her hangi bir gezimde ufo ile karşılaşsam şaşırmam herhalde. O lokomotif nasıl durdu, nasıl bir şansımız vardıysa geziyi belkide benim için efsane yapan şeylerin başında bu iş geliyor. Lokomotiften indiğimizde Machu Picchu merkeze gelmiştik. İlk iş bir hostel ayarladık. 3 kişilik özel odada kişi başı gecelik 15 TL. Daha sonra çıkıp ertesi gün için Machu Picchu'ya biletlerimizi aldık. Birkaç alternatifli bilet alınabiliyor ama bizim tercih ettiğimiz Machu Picchu ve Machu Picchu Mountain'i kapsayan 140 sol yani 110 TL lik bilet idi. Kişi başı fazla gibi görünse de son kuruşuna kadar değiyor. Machu Picchu'nun tepesi, aşağıdayken gece çıkıp gezmesi, o nehrin sesi ve ay ışığı eşliğinde dağlardaki kayalardan süzülen suları görmek acayip güzel bir şey. Bu nasıl tarif edilir bilemiyorum ama hani yüzüklerin efendisi ve hobbit filmlerinde dik kayalıklı dağlar var ya buraları gördüğümde aklıma gelen ilk şey o filmlerdeki sahneler oldu. Zamanında o insanlar buralara nasıl çıkmış anlamak gerçekten zor. Bu dönüş yolunda bir de ekstradan açık havada bir termal banyoya gittik. Hidro denilen yere 1 saat mesafede. Bu doğal kaynak suyu daha önce gittiğim termal banyolara göre çok daha iyiydi. Suyun şifalı olup olmadığını bilmiyorum ama ortam ve manzarası çok iyi. Biz birde gece ay ışığı eşliğinde girdik. Şort ve havlu kiralamak 3, giriş ise 2 TL. Vaktiniz olursa muhakkak uğrayın derim. Gün boyu tepedeki yorgunluğunuzu burada atmış olacaksınız. Gitmek isterseniz Santa Terasa Hot spring diye sorun herkes biliyordur. Hayvanın tadı aslında lezzetliydi. Tavuktan farkı yok gibi. Ama tekrar yer misin deseler yemem herhalde. Şili tarafına gideceğim için yol üstünde olan Arequipa şehrine doğru yola koyuldum. Yolculuk 10 saat sürüyor, otobüs bileti 75 TL. Şehre inişimiz erken bir saatte olduğu için hostele check-in yapmak sıkıntı oldu. Yine otobüste tanıştığım biriyle terminalden şehir merkezine beraber taksi tutup geldik. Kişi başı fiyat 4 TL. İlk gittiğimiz hostel erken check-in yapmayınca başka bir hostel buldum ve oraya yerleştim. 6 kişilik odada, kahvaltı dahil gecelik fiyat 20 TL. Ufak bir dinlenme ve duş sonrasında çıkıp şehri gezmeye başladım. Burası da hafif Cusco tadında bir yer. Eski yapılar yine çok iyi korunmuş, bazı insanlar yine sadece yöresel kıyafetler içinde geziyor. Güzel bir central marketleri var. Burayı da sevdim diyebilirim. Hediyelik eşya ya da alpaka yününden yapılmış giysi almayı düşünüyorsanız buradaki fiyatlar Cusco'dan biraz daha ucuz. Almak istediklerinizi burada da bulabilirsiniz. Benim orada olduğum zamanda bir de Hristiyan bayramı mı ne öyle bir şey vardı. Kaldığım 2 gün atraksiyonlu ve eğlenceli geçti. Gece hayatı da baya hareketli ve fiyatlar uygun. Daha sonra Şili'ye geçmek için önce Tacna sınır şehrine gittim. Gittim diyorum ama yine çetrefilli bir yolculuk oldu. Otobüs bileti 15 TL yol 6 saat sürüyor. Normalde bu şehirde hiç kalmayacaktım ama gelirken otobüs bozulduğu için tüm planlarım alt üst oldu. Mecburen bir gece burada konakladım. Şehirde pek hostel anlayışı yok. En hesaplı bulabildiğim misafirhane gibi bir yere gecelik 30 TL verdim. Madem buraya geldik sabah kalkıp şehri gezeyim dedim. Sokak ve caddelerinde dolandım, adım başı olan iş hanlarını gezdim. Pek bir esprisi olmayan sıradan bir yer. Kesinlikle buraya vakit ayrılmadan geziye devam edilmeli. Öğlen olunca artık Şili'ye geçeyim dedim ve terminale doğru yola koyuldum. İlk başta Şili'deki Arica şehrine geçeceğim. Terminalde hem otobüs hem de binek araçlar Arica şehrine gidiyor. Otobüsle giderseniz bilet 10 TL, binek araçlar ile giderseniz 15 TL. Daha fazla zaman kaybetmek istemediğim için binek aracı tercih ettim. Araç 5 kişiyi buldun mu yola çıkıyor. Ön koltuk çiftli ve iki kişi oturuyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/portekiz-gezi-notlarim.html", "text": "Güney Avrupa gezimin son ülkesi olan Portekiz'deyim. Madrid'den Porto'ya yolculuğum uçak ile 1 saat sürdü. Öğlen civarı Porto havaalanındayım. Merkeze metro ile rahat bir şekilde geçerek hostele ulaştım. 4 kişilik odada kahvaltı dahil gecelik yatak ücreti 13 euro ödeyerek odaya yerleşiyorum. Alttaki videodan da izleyeceğiniz gibi hostelin dekorasyonu ve konsepti tamamen sinema üzerine. Her oda ayrı bir film için yapılmış. Ortak alanlar da yine aynı şekilde dekore edilmiş. Şimdiye kadar kaldığım en yaratıcı, rahat ve kahvaltısı en güzel olan hostellerin başında artık burası geliyor. Çantamı odaya bırakıp tam hostelden çıkarken ücretsiz walking turun başladığını gördüm ve direk onlara katıldım. Walking tur ney biraz anlatmam gerekiyor. Bir rehber, hostelleri gezerek walking tura katılmak isteyenleri topluyor. Daha sonra hep beraber yürüyerek merkezde gidilecek yerler geziliyor. Tarihi önemi olan yerler hakkında rehber bilgi veriyor, şehri anlatıyor vs. Yani bildiğiniz şehir turu ama yürüyerek yapılanı. Bunun için bir ücret ödemiyorsunuz sadece gezi sonunda rehbere bahşiş veriyorsunuz o kadar. Eğer gittiğiniz hostellerde böyle bir alternatif olursa muhakkak katılın derim, hem diğer katılımcılarla sosyalleşirsiniz hem de şehri kabaca bir tanımış olursunuz. Genelde tüm yazılarımda olduğu gibi şuraya gidin, burayı gezin gibi yazılar yazmamaya çalışıyorum. O sebeple rehber eşliğinde yaptığımız yürüyüşü pek detaylandırmayacağım. Kısaca şunları söyleyeyim, eski tren istasyonunu ve saat kulesi görülebilir. Riveira bölgesine gidip hem köprü üzerinden hem nehir kenarından manzara izlenilebilir. Özellikle renk renk evlerin penceresinden sarkan çamaşırları görmek eğlenceli ve şaşırtıcı. Daha sonra ufacık ara sokaklara dalıp kaybolabilirsiniz. Bir de tabi tarihi kitapçı dükkanına uğranılmalı, etkileyici bir atmosferi var. İnsana sanki raflarda büyücülük ile ilgili binlerce yıl öncesine ait tozlu kitaplar duruyormuş gibi geliyor. Rehber ile yapılan gezi yaklaşık iki saat sürdükten sonra tekrar hostel civarına dönerek bizdeki istiklal caddesi gibi olan birkaç caddesini ve çevresini dolanmaya başladım. Bu Cedofeita ve Santa Caterina caddeleri trafiğe kapalı caddeler. Alışveriş için aradığınız hemen hemen her şeyi buralarda bulabilirsiniz. Yine Avrupa şehirlerinde olduğu gibi buralarda da sokak sanatçıları çok. Onları izleyip mağazaları dolanarak, belki oturup bir iki kahve içerek yarım gününüzü geçirebilirsiniz. Kahve demişken Portekiz'de içtiğim tüm kahveler aşırı güzeldi. Genelde gördüğüm şey, insanlar ayaküstü bir cafeye giriyor, her hangi bir kahve söyleyip yine ayaküstü içip hooop yoluna devam ediyor. Sanki kahve, Portekiz'lilerin olmazsa olmazı gibi. Hem fiyatları makul hem de dediğim gibi çok leziz. Portekiz'lilerin yemekleri ve çay, kahve yanında yenilen poğaça, börek ve tatlı tarzı şeyleri de çok lezzetli. Ne zaman bir tanesini deneyeyim desem peşinden ikincisini de aldım. Gördüğünüz kek, tatlı gibi şeyleri denemekten kaçınmayın. En basitinden ekmekleri bile o kadar lezzetli ki her şeyi ekmekle yemek istiyorsunuz o derece. Porto genel anlamıyla diğer Avrupa şehirlerine göre daha ucuz bir yer. Hem konaklamayı hem yeme içmeyi bütçeyi sarsmadan halledebilirsiniz. İnsanları ise aşırı sıcak. Kime ne sorduysam yardımcı oldu. Hatta kimisi İngilizce bilmediği halde bir şekilde yardım etti, yol gösterdi. Gelemden önce bu kadar cana yakın olacaklarını tahmin etmiyordum. Çok iyi ayakkabı yaptıklarına da değinmem gerek. Çanta ve ayakkabı seven birisi olarak gittiğim her yerde bu tür ürünleri incelemeye ve bütçem elverdikçe almaya çalışıyorum. Cadde üzerlerinde kendi üretimleri olan ayakkabı ve çanta mağazaları var ama fiyatlar maalesef pek makul değil. 300 euroadan aşağıya bahsettiğim kalitede bir ayakkabı göremedim. Bizim için hiç duyulmadık Portekiz markalarıydı ama kalite olarak abartmış olmayayım belki de Gucci ve LV den aşağı değillerdi. Ayakkabı sever ve parası olanlar için Portekiz bence çok iyi bir alternatif. Bir de tabi Portekiz'lilerin meşhur Fado'su var. Fado dinlemeden oradan dönmeniz imkansız çünkü neredeyse her yerde bu canlı müziği icra ediyorlar. Akşam restoranda, gündüz dışarıda, gece barda her yerde fado var. Bunu gördükten sonra insan bizde niye böyle cafeler, mekanlar yok diye kıskanmıyor değil. Birde o kadar iyi söylüyorlar ki anlatılmaz yaşanır. Zaten Lizbon videosunu izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Daha sonra 6 Euroya ufak bir restoranda akşam yemeğimi yiyerek hostele doğru gidiyorum. Sabah Lizbon'a otobüsüm var ama bir yandan da Porto'nun gecesini de görmek istiyorum. 1-2 saatliğine de olsa mekanın birinde canlı müzik dinleyerek, şimdiye kadar gittiğim tüm canlı müzik yapan yerleri kafamdan sildiğimi hatırlıyorum. Bu güney Avrupa gezimi yaparken neden Portoya bir gece ayırmışım halen kendime çok kızıyorum ama 20 günde bu kadar şehri gezmenin başka bir yolu yoktu. Nede olsa Porto'ya tekrar gelirim diyerek uyuyorum. Sabah hostelde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra merkezde olan otobüs istasyonuna gidiyorum. Bileti bir gün önceden almıştım. Yol yaklaşık 4 saat sürüyor, Bilet fiyatı 20 euro. Öğleden sonra Lizbon'a varıyorum. Metro yine otogara yakın olduğu için merkeze ve hostele gitmem çok kolay oluyor. Metro bileti 2 euro. Hostele ise 2 gece için 28 euro ödüyorum ve kahvaltı dahil. Bu hostel de, yine kaldığım en iyi yerlerden biriydi. Alttaki videoyu izleyince bana hak vereceksiniz. Çantamı bırakıp biraz dolanmak ve bir şeyler yemek için dışarı çıkıyorum, tabi her zaman olduğu gibi resepsiyondan bir şehir haritası alarak. Lizbon için Bairro Alto bölgesinde konaklamanızı öneririm. Hem gündüz gezmelerine buradan rahatlıkla başlar hem de gece eğlencesinin göbeğinde olursunuz. Zaten bu civarlarda hesaplı ve iyi hosteller mevcut. Ucuz konaklama için sıkıntı yaşamazsınız. Lizbon merkezini ve civarını yürüyerek gezmek mümkün. Birçok meydan, kule, katedral, kilise, eski binalar ve şehir manzarasını izleyeceğiniz güzel tepeleri mevcut. Şehir haritası eşliğinde bir tam gününüzü yürüyerek zevkle geçirebilirsiniz. Yine bizim istiklal ve Bağdat caddelerimiz gibi birkaç meşhur caddesi var. Bir şekilde dönüp dolaşıp buralara tekrar çıkıyorsunuz. Alışveriş ve yeme-içme için buralarda alternatifler çok. Elbet kesenize uygun bir şeyler çıkar. Daha önce söylediğim gibi Portekiz diğer Avrupa ülkelerine kıyasla hesaplı bir yer olduğu için bütçeyi pek sarsmıyor. Ana cadde ve meydanlarda yine sokak sanatçıları meşhur. Her ne kadar bir iki kez gördükten sonra artık sıradan gelse de yine de şehre ayrı bir tat katıyor. Diğer yandan Porto'da yediğim güzel yiyecek ve kahve kültürü aynen burada da devam ediyor. Çok iyi yapılan kahve eşliğinde yine çok iyi yapılan kek ve poğaça tarzı şeyleri muhakkak deneyin, pişman olmazsınız. Yoruldukça bir cafede oturup kahve molası verdim. Kahve ve yanında yiyecek ufak bir şeyler için fiyat 2-3 euroyu geçmiyor. Akşam olunca ise açık hava restoranlarda fado ve benzeri müzikler çalmaya başlıyor. Sakin sakin dinleyerek buralarda takılmak büyük bir zevk. Daha sonra hostele geçip akşam için biraz daha ortama uygun giyinip dışarı çıkıyorum. Bairro Alto bölgesi eğlence için gidilecek en iyi bölge. Tüm mekanlar dar sokaklarda toplanmış ve genelde ufacık barlar. Bir yeri sevmezseniz diğerine geçersiniz. Mekanlar ufak ama eğlence çok büyük. Yine videoyu izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Geceye tarihi önemi olan ve çok otantik bir atmosfere sahip Pavilhao Chines bar ile başlıyorum. Yazılarımda pek mekan önermesem de burası kesinlikle gidilmesi gereken bir yer ve Bairro Alto'ya sadece 10 dk yürüme mesafesinde. İçeride binlerce figür ve oyuncaktan yapılmış farklı dekorlara sahip odalar var. Adeta 110 yıllık tarihe sahip bir müze diyebilirim. Fazla anlatmayayım, merak edenler google yazıp görsellere bakabilir. Buradan sonra Bairro Alto sokaklarına dalıyorum. Her mekanda ayrı bir canlı müzik var. Hangisine gitsem, nasıl bu kadar iyi söylüyorlar diye şaşırıyorum. Mekanlara girdiğinizde illaki bir şeyler içmek zorunda değilsiniz. Yan taraftan aldığınız içecek ile başka mekana gidip oturabilir, kafanıza göre takılabilirsiniz. Ya da çoğunlukla diğerlerinin yaptığı gibi sokakta da eğlenebilirsiniz. İçecekler de cep yakmayan cinsten. 1-2 euroya soft içecek ya da bira almak mümkün. Elinden geldiğince dünyayı gezmeye çalışan biri olarak şimdiye kadar bu kadar eğlenceli gece hayatına sahip başka bir yer görmedim. Belki bu kadar etkilenmem, canlı müzik sevmemden kaynaklanıyor olabilir ama adamlar işlerini çok çok iyi yapıyor. Videoda göreceğiniz gibi hem söyleyenler hem çalanlar çok iyi. Portekiz insanı zaten ayrı bir sıcak, sosyalleşmek de çok kolay. Mekan mekan dolaşırken yaklaşık üç saatimi böyle geçiriyorum. Saat 02:00 gibi gençler buralardan çıkıp clublara gitmeye başlıyor. Ama nasıl gitmek, adeta sürü şeklinde. Bu saatten sonra nereye gideceğinizi bilmiyorsanız kalabalık grubu takip edin, doğru yere çıkacaksınız. Clublara giriş 5-10 euroa arasında değişiyor. 10 euroluk yerlerde girişte size bir kart veriyorlar ve bu kart ile 10 euroluk içki alabiliyorsunuz. Daha fazla içecek alırsanız giriş ücretinin üzerine artı olarak ekstra içtiklerinizi ödüyorsunuz. Tüm ödemeler çıkışta yapılıyor. Birde sokakları gezerken elinde eroinle size gelen tipleri görürseniz şaşırmayın. Adamlar ayaküstü eroin ve benzeri şeyleri satıyorlar. Bu kadar ağır uyuşturucuyu, çikolata satıyormuş gibi satan bir yer daha önce görmemiştim. Ama en azından kafa sallayıp hayır dediğinizde kimse size yapışmıyor, rahatsız etmiyor o yönden zararsız tipler diyebilirim. Hiçbir olumsuzlukla karşılaşmadığım Portekiz'de güvenlik ile de ilgili bir sıkıntı yaşamadım. Akşamları genelde merkezde takıldığım için riskli bir durumum hiç olmadı. Ama daha sonra Saray Bosna gezimde tanıştığım Portekiz'li bir arkadaş, şehir dışındaki bölgelerin pek tekin yerler olmadığını, gece olunca ben bile oralara gitsem donuma kadar soyarlar dediğini hatırlatayım. Her ihtimale karşı bu da aklınızda bulunsun. Daha önce hiç Brezilya'ya gitmedim ama Portkiz'de bildiğiniz bir Brezilya havası var. Sokakları, insanları, kıyafetleri bana hep o tarafları çağrıştırdı. Bilmiyorum belki yanılıyor da olabilirim ama Brezilya'ya gidince durumu daha iyi anlayacağım gibi. Sabah hostelden check-out yapıp havaalanına doğru gidiyorum. Ama önce yol üstündeki Vasco Dema köprüsünü de bir göreyim dedim. Köprüyü izleyebileceğiniz yerde büyük bir avm var ve metro durağı hemen bu avmnin altında. Yani ulaşım yine çok kolay. Deniz seviyesinden köprünün sonunu göremiyorsunuz o kadar uzun. Vaktiniz varsa yan taraftan kalkan teleferik ile manzara daha bir güzel olabilir ama benim vaktim olmadığı için teleferiği es geçtim, bir dahaki sefere artık. Portekiz'den çok keyifli bir şekilde ayrılarak güney Avrupa gezimi bitirmiş oldum. Bu gezdiğin yerler arasında hangisine tekrar gitmek istersin deseler hiç düşünmem direk Portekiz derim. Benim sevdiğim kadar sizin de Portekiz'i sevmeniz dileğiyle. Lizbon'daki Lisb'On Hostel, Porto'daki Rivoli Cinema Hostel. Diğer yandan Lizbon'a ikinci kez gittiğimde Yes! Lisbon Hostel'de kaldım. Orası daha bir eğlenceliydi diyebilirim. lisbon ve portoda kaldıgınız hostellerin ismini alabilir miyiz? çok teşekkürler, Tekrar gitmeyi istediğim ve gittiğim nadir ülkelerden. Şimdiden yolunuz açık olsun. Portekiz Porto ve Lizbon dışında önerebileceğim şehirler arasında Algarve bölgesi var. En güneyinde 3 saatlik bir tren yolculuğu ile kolaylıkla gidilebiliyor. Lagos ve Faro çok küçük şehirler olmasına rağmen gerçekten öğrenci şehirleri diyebileceğimiz eğlenceli denizi güzel şehirler. Kesinlikle çok uygun fiyatlara çok kaliteli hosteller bulabilirsiniz. 22 kasım da portekiz gezisinden döndük. En kısa zamanda tekrar gitmeyi düşündügümüz bir ülke lizbon-porto-sıntra-carcais 1 hafta yetti. Carcais cok begendık atlas okyanusu kıyısında gıdersenız 1 gun ayırın. Benim merakım şu mayıs sonu hava koşulları nasıl ne kalınlıkta giysi götürelim sizce.. Geçmiş yılların hava raporlarını veren sitelere bakabilirsiniz. Genelde önümüzdeki 2-4 haftanın hava tahmin raporunu da sunarlar. Aradan o kadar zaman geçmiş ki; Porto'da gece kulübüne gidip, gitmediğimi bile hatırlamıyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/rusya-vizesi-nasil-alinir.html", "text": "- Rusya'ya giriş yapacağınız günden itibaren en az 6 ay geçerli bir pasaport - 35x45mm ölçülerinde biyometrik fotoğraf - Nüfus cüzdanı fotokopisi - Rusya Vize Bilgi formu Rusya, bize vize uygulamaya başladığında vize ücretleri ortalama 30-50 dolar arasıydı. Gün gün bu fiyat yukarıya doğru tırmandı. Ben Rusya vizem için yaklaşık 160 dolar verdim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/saglikli-seyahat-icin-hangi-asilar-yapilmali.html", "text": "Her ülke için aşı gerekliliği olmasa da bazı bölgeler ya da ülkeler için aşı yaptırmanız faydanıza olabilir. En çok sorulan Tayland için aşı yaptırmanıza gerek yok. Ya da Kamboçya için de illaki aşı olmanız gerekmez. Ama Amazonlar gibi bazı bölgeler vardır ki sarı humma aşısı olmadan o bölgeye giriş yapamazsınız. Hava alanından girerken aşı cüzdanınızı görmek isterler. Kara ya da deniz yolunu kullansanız da aşı kontrolü yine yapılmaktadır. İngilizce adı yellow fever diye geçer. Sıcak bölgelerde sivri sinekler aracılığıyla bulaşan bir hastalıktır. Hepsi değil, sadece bir kaç tür sivri sinek bu virüsü taşıyabilir. Genelde Afrika ve Amazonlar bölgesi gibi yerlere gidecekseniz sarı humma aşısını yaptırmanız zorunludur. %100 Koruma sağlamasa da büyük ölçüde önleminizi almış olursunuz. Aşıyı yaptırdıktan sonra 10 yıl boyunca geçerliliği var. Aşı cüzdanınıza yaptırdığınız bu sarı humma aşısını işletmeyi unutmayın. Cüzdan üzerine etiket yapıştırıp, tarih yazıyorlar ve gerekli kontrollerde bu cüzdanı gösteriyorsunuz. Bu aşının zorunlu olduğu bir bölgeye giriş yaptıysanız ve daha sonra da X bir ülkeye gidecekseniz aşınızın olup, olmadığını kontrol edebilirler. O sebeple böyle bir bölgeye girdikten sonra artık aşı cüzdanınız her daim pasaportunuzun içinde olmalıdır. Yoksa Türkiye dahil birçok ülke girişinde sorun yaşayabilirsiniz. Sarı humma aşısı Türkiye'de ücretsiz yapılabiliyor. Ben Kolombiya'da ücreti karşılığında oldum. Aşı olduktan sonra hiçbir acı ya da ağrı hissetmedim. Gecesinde ya da ertesi günlerde de en ufak bir ağrım olmadı. Tek bir aşı içinde hem hepatit a hem hepatit b aşısını içeriyor. Hepatit a virüsü içecek ve yiyeceklerden bulaşıyor. Hepatit B virüsü ise ise genelde kan yolu ve cinsel ilişkiyle bulaşıyor. Bunun yanında dövme ve piercing yaptırmak ya da yeteri şekilde sterilize edilmemiş teknik ekipmanla diş operasyonu geçirmek gibi durumlarda da bulaşma ihtimali var. Aşıyı ilk vurulduktan 1 ay sonra ikinci aşıyı yaptırıyorsunuz. İkinci aşıdan sonra 6 ay içinde üçüncü aşıyı da yaptırırsanız kendinizi bu virüse karşı 5 yıl korumuş oluyorsunuz. Türkiye'de bebeklere ve risk grubundakilere direkt olarak ücretsiz yapılabiliyor. Aile hekimlerine başvurarak yetişkinler de ücretsiz olarak yaptırabilirler. Aşıyı olduktan sonra herhangi bir acı ya da ağrı hissetmedim. Gecesinde ya da ertesi günlerde de en ufak bir ağrım olmadı. Aşı karnenize bunu da işletmeyi unutmayın. Not: Ben bu aşıyı Latin Amerika'da yaptırdım ve yaptırdığım aşı hem A, hem B'yi içeriyordu. Türkiye'den bir takipçim ise aynı aşıda ikisinin olamayacağını söyledi. Aşı karnemde tek aşıda her ikisi de var. Sağlıkçı olmadığım için kesin bir şey söyleyemiyorum. Konuyu değerlendirirken bu durumu da dikkate alınız. İngilizce adı typhoid fever diye geçiyor. Virüs yiyecek ve içeceklerden bulaşıyor. %100 Koruma sağlamasa da büyük ölçüde önleminizi almış olursunuz. Türkiye'de ücretsiz yapıldığını okudum. Doğruluğunu bilmiyorum. Aşıyı yaptırdıktan sonra 3 yıl geçerliliği var. Şuana kadar bana ağrı veren tek aşı buydu. Aşıyı vurulduktan sonra o gece kolum ciddi ciddi ağrıdı ve hafif ateşlendim. Ertesi gün ise ağrı azalarak kayboldu. Aşı cüzdanınıza işletmeyi unutmayın. İngilizce adı malaria diye geçer. Birkaç çeşidinin olduğu bilinmektedir. Dünya üzerinde milyonlarca kişi sıtma yüzünden hala ölmektedir. Bu hastalığın maalesef koruyucu bir aşısı yok. Piyasadaki aşılar ya da haplar bu virüsün bulaşmasını çok ufak bir oranda engelleyebiliyor. İlaçlarla kesin ya da büyük ölçüde korunmak mümkün değil. Genelde bataklık tarzı yerlerdeki sivri sineklerden bulaşıyor. Başta Afrika olmak üzere Güney Amerika'da da sıklıkla görülen bir hastalıktır. Korunmak için sivri sinekleri vücudunuzdan uzak tutmalısınız. Deet oranı yüksek losyonlar kullanarak kendinizi koruyabilirsiniz. Piyasadaki standart sivri sinek ilaçlarında bu oran genelde %15 dir. %30 ve üzeri deet içeren losyonlar sıtma riski taşıyan yerlerde daha iyi bir koruma sağlar. Bunun yanında uzun kollu giyinmek de bir nebze olsun korunmanızı arttırır. Tüm bunları yaptıktan sonra eğer gideceğiniz yer Afrika ya ada Amazon gibi yüksek risk taşıyan bölgelerse sürekli B vitamini kullanarak da koruma sağlayabilirsiniz. İçeriğinde \"tiamina\" bulunan B vitaminini kullanmaya başladıktan bir hafta sonra vücudunuz insanların algılayamayacağı bir koku salıyor. Ve sivri sinekler bu kokuya gelmiyor. Yapmanız gereken şey; tok karnına her 8 saatte bir b vitamini almak. Henüz bunu tecrübe etmemiş olsam da daha önce Amazon'a gidip, bu yöntemi kullananlardan çok olumlu şeyler duydum. Aynı zamanda Amazon'a yakın bölgelerdeki eczanelere de bu durumu sorduğumda hepsi olmasa da bazıları evet doğru, b vitamini kullandığında vücudun koku salıyor ve sivri sinekler artık sana gelmiyor tarzında şeyler söyledi. Durumu tecrübe ettikten sonra bu yazıyı güncelleyeceğim. Güncelleme: Bu yöntem Amazon'da işe yaramıyor. Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Not: Aşılar hakkında araştırma yaparken ve aşı olurken öğrendiklerimi anlatmaya çalıştım. Tıbbi bir bilgim yoktur. Verdiğim aşı geçerlilik süreleri vurulduğunuz aşıya göre değişebilir. Bu tip virüslerle bulaşan hastalıkların Türkiye'de ücretesiz yapıldığını birçok kişiden duydum. O sebeple riskli bölgelere geziye çıkmadan önce Türkiye'deyken bu aşıları olmakta fayda var. Gelelim son zamanların en çok haber yapılan virüsü zikaya. 1,5 yıldır Latin Amerika'dayım. Bu virüs öncelikle Brezilya üzerinden yayıldı ve daha sonra Kolombiya ve Arjantin başta olmak üzere diğer Latin Amerika ülkelerinde de bolca görüldü. Bilinen etkisi yeni doğan çocukların kafalarında şekil bozukluğu olması. Yani benim araştırmalarımdan anladığım sadece kadınlar üzerinde etkisi var ve hamile olursanız çocuk sıkıntılı doğuyor. E tabi erkekte bu virüs varsa kadına bulaşması da muhtemeldir. Zika virüsüne karşı henüz bir aşı geliştirilmedi. Uzmanlar da önleyici aşı üretmenin yıllar alabileceğini söylüyor. Peki durum haberlerdeki kadar vahim mi? İşte orası biraz muamma. Son 1,5 yıldır sürekli yerel halkla iç içeyim ve insanların zika virüsünü pek de umursadığını söyleyemem. Kolombiya'da o kadar zika virüsü vakası yaşandı ama TV kanallarında Türk TV'lerindeki kadar haber yapıldığını görmedim. Hatta yine Kolombiya'da yeni evlenmiş bir çiftle konuşurken zika virüsünü atlattıklarını öğrendim. Grip olduklarını zannedip hastaneye gitmişler. Doktor size virüs bulaşmış demiş. Aynı soğuk algınlığı geçirir gibi bir, iki ilaç vermiş ve bir hafta sonra düzelmişler. Çocuk yapmak istediğimizde gidip tekrar muayene olup, işi garantiye alacağız diyorlar. Yani her şey bundan ibaret. Hatta tanıdığım bir gezgin de benzer şekilde grip olduğunu sanırken zika virüsü bulaşmış ve 1-2 haftada gripi atlatır gibi onu da atlatmıştı. Bu virüs yine biraz önce bahsettiğim çoğu virüs gibi sivri sinekler aracılığıyla bulaşıyor. Deet oranı yüksek losyon alıp, Latin Amerika'ya gelmeden 1 hafta önce de B vitamini kullanmaya başlarsanız kendinizi büyük ölçüde sivrilere karşı korumuş olursunuz. Şimdiye kadar hiçbir gezi planımı bu tarz hastalıklar yüzünden değiştirmedim. Naçizane tavsiyem siz de önleminizi alın ve boş yere planınızı değiştirmeyin. Hepimize sağlıklı, sıhhatli ve sivri sineksiz geziler. Abi bir yazım hatası olmuş herhalde \"yellof fever\" yazmışsın, yellow olacak değil mi? yardımcı olayım dedim :) Kendine iyi bak bilgiler süper. Ben de bir ekleme yapmak istiyorum. Senelerdir Afrika ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde çalıştım, çalışıyorum. Tedbir amaçlı ben ve tanıdıgım birçok kişi de bu aşıları vuruldu. Gereklidir de, ancak hasta olacagım endişesi hiçbir zaman taşımadım. Bu sebeple de planlarımı hiç değiştirmedim. Afrika'ya ilk gittiğim dönemde farklı zamanlarda iki defa Malaria'ya yakalandım. O zamanlar Malaria nın aşısı yoktu. Bu yazıyı okuyana kadar da çıktığını bilmiyordum. Hutut ve sahiller saglık kurulundan aldığım malaria tabletleri çok kısa sürede iyileştirdi. Genel olarak benim gözlemlediğim özellikle sarı humma ve tifo için, bizler gibi iyi beslenen bünyelere daha zor bulaştıklarıdır. Evet hala sıtmanın bir aşısı yok. Proguanil vb. ilaçları uygun şekilde kullanarak veya bildiğimiz sinek kovar spray lerden kullanarak, sineklerin yoğun olduğu bölgelerde ağız-burun ve yüzünüzün diğer bölgelerini kapatarak korunabilirsiniz. Mesleğim icabı bu bölgelere oldukça seyahat ediyoruz. Şu ana kadar ben gemide çalışanlarda buna yakalanana kendim şahit olmadım. Ama yine de iyi önlem almanın elzem olduğunu düşünüyorum. El Salvador'dayken Guatemala'dan gelen bir gezginin malaria virusune kapildigini gordum. Ayni hosteldeydik. Cok sıkıntılı bir süreç. Ve ciddi ciddi olum tehlikesi var. Üst üste olacak belki ama, gideceğiniz ülke için ne gibi önlemler almanız gerektiğini WHO, CDC ve gündelik dilde Sahil Sıhhiye olarak bilinen Hudutlar ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü'nden öğrenebilir, yine burada aşılarınızı yaptırabilirsiniz. Seyahat Sağlığı Danışma Hattı: 4447734. İlgili kurumun baş tabipliği Tele Sağlık'tır. info@telesaglik. gov. tr 'den ve 0212 4448353 nolu telefondan ulaşabilirsiniz. Çok aktif çalışırlar ve gerçekten yardımcı olmak için tüm çabalarını gösterirler. Biz denizcilerin kötü gün dostlarıdır. Detayli bilgiler icin tesekkurler. Elbet birilerinin isine yarayacaktir."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/sili-gezi-notlarim.html", "text": "Geziye başlarken hiç planımda olmayan Şili'deyim. Artık nasıl bir rüzgara kapıldıysam buralara kadar geldim. Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Peru Tacna'dan dan Arica'ya gelişim yaklaşık 2 saat sürdü. Burada kalmayı planlamıyorum, gece otobüsü ile Antofagastaya geçeceğim ama 8-9 saat zamanım var, gidip şehri biraz gezeyim dedim. Pazar günü ve bir de öğlen saatlerine denk geldiğim için her yer kapalıydı ve dışarıda insan yoktu desem yeridir. İnterneti olan bir yer bulup hem karnımı doyurdum hem de biraz vakit geçirdim. Tabi bu arada couchsurfing üzerinden birkaç kişiyle yazışıyorum ki başkent Santiago'da kalacak bir ev bulayım. Şehirde denize doğru uzanan çok büyük bir tepe var. Eğer orayı gördüyseniz buranın başka görülecek bir yeri yok. Yine sokak sokak gezdim, yürüdüm ama kayda değer pek bir şey bulamadım. Akşam saatlerine doğru insanlar dışarı çıkmaya başladığı için şehir biraz hareketlendi. 8-9 a kadar merkezde vakit geçirip terminale geri döndüm. Yol yaklaşık 10 saat sürüyor, bilet fiyatı 45 TL. Gece otobüslerinde yolda uyumaya alıştığım için otobüs yolculukları zor gelmemeye başladı. Varacağımız yere bozulmadan gitsin yeter, tek derdim buydu. Sabah terminale indiğimde yakında bir hostel baktım ama maalesef bulamadım. Belediye otobüsüyle merkeze gittim. Bilet 60 kuruş, şoföre nakit verebiliyorsunuz. Sıcak havada sırt çantası ile hostel aramayı sevmesem de bazen yapacak başka bir şey kalmıyor. Bu bölgede hostel anlayışı pek yaygın değil. Hatta hiç yaygın değil. Yaklaşık 1-2 saatlik arayıştan sonra merkezde bir misafirhane buldum. 8 kişilik odada gecelik yatak ücreti 45 tl. Ama koca yerde benden başka kalan yok. Zaten turistik bir şehir değil. Benden başka ne bir sırt çantalı gördüm ne de bir turist. Eşyaları bırakıp şehri gezmeye başladım. Deniz kenarda, ikinci el ve antika eşyalar satan bir pazar var. Önce buraya gittim, sonra hemen yanındaki central markette öğle yemeğini yedim. Bu bölgede fiyatlar gayet makul ve yemekler düzgün. Birkaç kişiye daha sorduktan sonra şehirde pek görülecek bir yer olmadığını anladım. Bir iki tane alış-veriş merkezi ve parkı var oraları gezdim. Fiyatlar bizim ülkeden ucuz değil. Yani alış-veriş pek avantajlı olmuyor. Yaklaşık 40 gündür full tempo devam ettiğim geziye artık bir gün de hostele erkenden gidip yatayım, dinleneyim dedim. Öyle de yaptım. Çünkü ertesi gün başkent Santiago'ya gideceğim ve yol pek kısa değil. Şimdi bu couchsurfing nedir derseniz bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım ama kabaca şunları söyleyeyim; facebookun gezginler için olan versiyonu gibi düşünün. Gideceğiniz yerdeki profillere ya da panoya şu tarihte geleceğim, bana evini açacak olan var mı diyorsunuz. Onlarda sizin profilinize bakıp, duruma göre buyur gel kardeşim ya da müsait değilim diyor. Tabi kimisi hiç cevap da vermeyebilir. Sizin için bir host bulduğunuzda bu işin gizli kuralları vardır, onları yapmanızı öneririm. Eve gelen adam mutfağa bir şeyler alır ve evde yemek yendiğinde bulaşığı o yıkar. Yani biraz alt devre muamelesi görebilir (: Ama gittiğiniz yerin gerçek kültürünü görmek istiyorsanız en iyi yol bence bu. Rosario beni eve bıraktıktan sonra işe döndü. Haftalar sonra gerçek bir evde duş alıp dışarı çıktım ve şehri gezmeye başladım. Santiago baya kalabalık ve modern bir şehir. Metro ağı gelişmiş, toplu taşıma iyi. Her ne kadar binalarla çevrilmiş olsa da yeşilliği de korumayı bilmişler. Ev şehir merkezinin göbeğinde olduğu için her yere yürüme mesafesindeydi. Merkez bölgede birbirini kesen o kadar çok işlek cadde var ki neredeyse hepsi bizim istiklal caddesi gibi diyebilirim. Ve çok iyi sokak sanatçıları var. Canınız sıkılıyor ve yapacak bir şey bulamadıysanız oturup onları izleyin yarım günü öyle geçirirsiniz. Şili insanı da diğer Güney Amerika ülkeleri gibi sıcakkanlı ve cana yakın. Tabi bir Brezilya değil ama yine de iyiydi. Ne zaman birine bir şey sorsam dil bilmesek bile bir şekilde yardımcı oldular, yol gösterdiler. Evde kaldığım için şehir haritam yoktu ama merkezde gördüğüm bir hostele gidip hem harita istedim hem de nereye nasıl gidilir biraz öğrendim. Genelde yürüme mesafesinde yerlerdi. Tabi büyük şehir olunca gece hayatı da ona göre büyük oluyor. Yan yana iki tane büyük caddesi var. Birinde pahalı mekanların bulunduğu ve muhtemelen sosyetenin takıldı yerler diğerinde ise gençlerin takıldığı daha hesaplı mekanlar mevcut. Her ikisini de gidip güzel vakit geçirilebilir. Çok iyi canlı müzik yapan yerler var. Her ne kadar sosyete dediysem de fiyatlar yine İstanbul'dan daha ucuz diyebilirim. Salıdan pazar gününe kadar dolu ve eğlenceli bir gece hayatı var. Öğlen şehre iniyorum. Muhtemelen deniz kenarı olduğu için Santiago'ya göre baya soğuk. Allahtan Rosario, üstüne sağlam bir şeyler al dediği için montum yanımda. Yoksa muhtemelen soğutan hasta olabilirdim. Fazla vaktim olmadığı için terminaldeki informationa, buralarda free walking tour var mı diyor sordum ve bir harita aldım. 45 dakika sonra merkezde bir parkta buluşma noktası varmış. Geze geze oraya gittim. Bu walking tourda nedir derseniz. Genelde hostelde kalanlar bilir. Merkezde bir noktada toplanılır ya da adamın biri hostelden herkesi toplar. Daha sonra yürüyerek gidilebilecek mekanlara, tarihi bölgelere sizi götürür ve oralar hakkında bilgi verir. Gezi sonrasında muhtemelen daha önce anlaşmalı olduğu bir restorana götürür, isterseniz burada yemek yiyebilir, isterseniz de gezi bitti ayrılabiliriz der. Ayrılırken de 3-5 bahşiş verirsiniz o mutlu siz mutlu geçip gider. Zaman sıkıntım olduğu için bu walking tour işimi baya gördü. Videoda izlediğiniz gibi şehir cıvıl cıvıl. Güney Amerika'da grafiti sanatı baya yaygın ama buradakiler gerçekten de bir başka güzel. Özellikle evlerin çatısına yapılmış, kurgulu grafitiler beni benden aldı. Şehir çok ciddi deprem bölgesi olduğu için evlerin yapısında beton yada tuğla pek kullanılmıyor. Ahşap dışını bildiğiniz tenekeler ile kaplayıp ev yapmışlar. Sebebi de hem depreme dayanıklı olsun, yıkılırsa göçük altında kalınmasın hem de hesaplı olsun diye. Yaklaşık 4 saat gezdikten sonra turu bitirdik ve Santiago'ya geri döndüm. Hazır gelmişken gecesini de görmek isterdim ama Santiago'ya gitmem gerekiyordu. Mecburen tur bitimi terminale döndüm. Gerçi bazı sırt çantalılar günübirlik buranın yeterli olacağını, illaki gece kalmaya gerek olmadığını söylediler ama vaktiniz varsa yine de bir gece kalın derim. Valparaiso'dan döndükten sonra burada iki gün daha kaldım. Normalde Şili'ye gelmeden önceki planım, Santiago'da en fazla iki gün kalmaktı ama toplamda 5 gün kaldım. Hem ev güzeldi, hem şehir güzeldi bir de sağa sola gidecek arkadaş çok olunca bu 5 gün çok eğlenceli geçti. Santiago'yu beklediğimden daha çok sevdim. Şehre ayak basmadan önce ora hakkında hiçbir şey bilmiyorken, şimdi ise İstanbul tadında eğlenceli bir yer olarak aklımda kaldı. Buradan Arjantin Mendoza'ya geçeceğim. Otobüs bileti 70 TL, yol 6 saat sürüyor. şilide santiagoda 4 gün 3 gece olacağız. sizce valparaısoda kalmak gerek var mı? deniz kum günes vs."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/sponsor-nasil-bulunur.html", "text": "Bu yazıyı okumadan önce lütfen linkteki \"Gezi Yazarlığı Nasıl Yapılır?\" yazımı okuyunuz. Şimdi işin en zor kısmındayız. Türkiye'de bu şekilde gezip, gezi masraflarını sponsor aracılığıyla karşılamak neredeyse imkansıza yakındır. Genelde insanların düşüncesi \"ohh adam ne güzel geziyor, biz ona para gönderiyoruz\" modunda olduğu için bu zorluk bir türlü kırılamıyor. Ama elbet işinizde iyi olursanız, gezilerinizin ana teması da güzelse uzun vadede sponsor bulma ihtimaliniz var. Var ama önce kabaca sosyal medya hesaplarınızda minimum gerçek 75.000 takipçi ve web sitenizde de günlük minimum 600-750 tekil ziyaretçi olmalıdır. Olmalı ki; sponsor firma vereceği desteğin bir karşılığı olduğunu bilsin. Burada temel kaynakların facebook, instagram ve web sitesi olduğunu söyleyebilirim. Elbet ki twitter ve youtube da dahil edilecektir ama paylaşım şekli kısıtlı olduğu için bence ilk üçe giremiyorlar. Facebookdaki takipçilerinizin çoğu 20 yaş altıysa ya da 40-50 yaş üstüyse bu pek iyi bir durum değildir. Olası sponsorların hedef kitlesi 20-40 yaş arasıdır diye düşünüyorum. Ya da en azından benim tecrübe ettiklerim hep bu yöndeydi. Sonra firmayla görüşmelerde bu gibi teknik raporları da sunarsanız hem işi ne derece ciddiye aldığınızı gösterir hem de takipçilerinizle ilgili güzel bir istatistiki bilgi vermiş olursunuz. Yukarıda bahsettiğim koşulları sağladığınızda sponsor bulmak bir tık daha kolay olabilir. Ama bilin ki hala çok zor bir iş. Bu durum sponsordan beklentinizin ne olduğuyla da doğru orantılıdır. Sadece ekipman istiyorsanız sponsor bulmak daha kolay olabilir. Ama gezilerinizi yapmak için maddi destek de istiyorsanız işte o zaman işler zorlaşıyor. Çok iyi bir projeniz vardır. Firmalarla görüşürken kendinizi iyi ifade edip, sizi anlayabilecek kişilerle de iletişim kurduysanız elbet ki olma ihtimali vardır. Vardır ama bana sorarsınız aşırı düşük bir ihtimal. İnternet hayatımıza öyle bir girdi ki, artık parfüm alacak olsak bile internete girip, kullanıcı yorumlarını bakıyoruz. Ya da araba alırken ya da bilgisayar ve telefon alırken de. Aynı durum gezginlerin kullandığı ekipmanlar için de geçerli. Web sitemde en çok okunan sayfalardan biri kullandığım ekipmanları yazdığım sayfadır. En basitiyile markaların ürünlerini burada göstermek ve tanıtmak bile firmaları size çekmek için başlı başına bir sebep olabilir. Ya da takipçi sayınız çoksa bazen paylaştığınız çok iyi bir fotoğraf 2 milyon kişiye erişebilir. O fotoğrafda markanın logosunu gösterdiğinizi düşünün. Dünyada 2 milyon nüfuslu ülkeler varken sizin tek bir gönderiniz bu kadar insana erişebiliyor. Neredeyse TV gibi. İnternet ve sosyal medyanın bu denli güçlü olduğunu gören firmalar zaten sosyal medya çalışmalarını yapıyor. Yapıyor ama bu olay Türkiye'de henüz pek yaygın değil. Eninde sonunda Türkiye'deki firmalar da profesyonel olarak blog yazarlığı yapan kişilerin değerini anlayacaktır. Markalar TV'ye istediği kadar reklam versin, blog yazarı o ürün için \"Çok da memnun kalmadım. Parasını hak etmiyor\" derse onun takipçileri o ürüne yönelmez. Olayı sadece gezi blogları için düşünmeyin. Profesyonel olarak blog işiyle uğraşan hemen hemen herkes bu çerçeveye dahil edilebilir. Not: Burada bir ekleme yapmam gerekiyor. Sponsorların ürününü tanıtırken gerekesiz yere abartılı kelimelerden kaçınmak gerek. Beğenmediğiniz bir ürünü sırf size sponsor oldular diye övmek de pek gerçekçi olmayabilir ve ileriye dönük insanların gözündeki itibarınızı da zedeler. Ama zaten bir gezgine sponsor olabilecek markaları düşündüğümüzde, ürünlerin belki de %95'inde böyle bir sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyorum. Yani ben en azından şimdiye kadar beğenmediğim hiçbir ürünü tanıtmadım. Diğer yandan 7 aydır aşırı beğenerek giydiğim bu ayakkabıyı da düzgün bir şekilde överek anlattım. Son gezime çıkmadan önce sosyal medyada 15-20 bin takipçim ancak vardı. Projemi hazırladım ve potansiyel sponsor olabilecek firmalarla görüşmeye çalıştım. Kimine mail gönderdim, kimine telefon açtım kimiyle de yüz yüze görüştüm. En az 100 firmayla kontak kurmuşumdur ama bir tanesi hariç hiçbirinden olumlu cevap alamadım. Biz sana destek veririz diyen tek firma Katar Hava Yolları Türkiye ofisi oldu. Ve gerçektende son gezimde kullandığım İstanbul-Miami uçuşunu onlar sağladı. Genel olarak da İstanbul çıkışlı ve varışlı biletlerde desteğimiz devam edecek dediler. Onlarca firmadan olumlu bir cevap alamazken dünya devi bir firmadan böylesine destek görmek beni çok mutlu etmişti. Bunları niye anlattım. Yani yeri gelecek yüz tane firmaya başvuracaksınız ama hiçbirinden olumlu cevap alamayacaksınız. Siz yine de ümidinizi yitirmeyin ve işinizi düzgün yapmaya devam edin. Daha sonra anladım ki siz firmalara gidince hiçbir değeriniz yok. Ama sosyal medyadaki takipçi sayınız ve web sitenizin hiti arttıkça firmalar sizi bulmaya başlıyor. Çizginizi bozmayın, işinizi düzgün yapmaya devam edin, firmalarla görüşmelerinizi de aynı ciddiyetle yaparsanız sponsor ya da destek bulmanız olasıdır. Ama bilin ki yine de çok zor. Kamera markalarından sponsorluk ya da ekipman desteği almak isterseniz öncelikle fotoğrafçı olmalısınız. Ya da hobi olarak da olsa fotoğraftan iyi anlamalısınız. Aksi taktirde firmanın ürününü kötü tanıtıyor olabilirsiniz. Düşünün yeni çıkmış, pahalı bir kamera, fotoğraftan pek de anlamayan bir gezginin elinde. Gezgin arkadaşımız fotoğraf paylaşıyor ama çok da kaliteli kareler değil. Muhtemelen takipçilerin diyeceği ilk şey \"bu makine böyle mi çekiyormuş\" olacak. Yani size destek veren firmaya faydadan çok zararınız olabilir. O sebeple kamera desteği almak için fotoğrafda kesinlikle iyi olmalısınız. Kameranın dışında potansiyel sektörler giyim ve outdoor ekipman markaları, turizm firmaları ve havayolu şirketleri olabilir. Bunların yanında dergiler de size gelip, yazı ve görsel isteyebilir. İsteyebilir ama şimdiye kadar bana gelen 13-14 tane dergi de, en ufak bir maddi destek veremeyeceğini söylemişti. Tek dertleri senin ürettiğin içerikleri kullanarak patronlarını biraz daha zengin etmek. Sponsor firma size destek verecekse siz de bir şekilde bunun karşılığını vermelisiniz. Kimse size tamam, sen kafana göre gez, biz senden birşey istemiyoruz demez. Yani inşallah diyen birini bulursunuz ama bence demez. O sebeple alacağınız desteğin karşılığını ya web sitenizde ya da sosyal medya paylaşımlarınızda göstermelisiniz. Bu bazen fotoğrafta marka logosunu göstererek bazen marka ismini yazarak bazen de direkt markanın promosyonunu paylaşarak olabilir. Bu paylaşımlardan rahatsız olan takipçiniz varsa hiçbirini ciddiye almayın. Hatta direkt engelleyin derim. TV'de reklam görür birşey demez, facebookta dolanırken ekranın yarısı reklamdır gıkı çıkmaz, instagramda her beş gönderiden biri yine reklamdır ve yine gıkı çıkmaz ama sen, hayallerine ortak olan firmayla ilgili bir gönderi paylaşırsın o saçma sapan konuşur, niye reklam yapıyorsun der. Hep bana hep bana diyen bu zihniyet varsın sizinle olmasın. Geziye başlamadan önce yüzün üzerinde firmayla irtibat kurdum dedim ya. Gezerken de en az bir yüz tane daha firmayla görüştüm. Belki de daha fazlasıyla. Sonuç olarak oradan da ana sponsorum Columbia Sportswear Türkiye, Canon Türkiye ve Dore Sigorta ile anlaşarak sponsorluk çalışmalarına başladık. Sağ olsun Özdağ Ferforje'de her daim desteklerini esirgememiştir. Ama zannetmeyin ki bu sponsorlar sadece 15 aylık bir çalışmanın ürünü. 2011 Yılından beri dünyayı gezmeye çalışıyorum ve ilk 3 yıl yaptığım gezileri hiç paylaşmamıştım. O 3 yılın birikimi ve tecrübesiyle bu son 15 ayımı dolu dolu geçirdim. O sebeple bir yıl uğraşıp ben sponsor bulamadım diye pes etmeyin. Arayışınız aylarca, yıllarca sürebilir. Güzel benzetme :) Rica ederim, selamlar. Gerçekçi, cesaret verici bir yazı olmuş, teşekkürler Rotasız Seyyah. Sizin yolunuzda gitmek isteyenlere rehberlik yapabilecek kadar doğru bilgileri aktarmanızı takdir ettim. Sanıyorum bu tür bilgileri kendilerine saklayanların dönemi de uzun süre devam etmez. Yolunuzda işinizde başarılar dilerim. 1976 1992 Yılları arasında Türkiye'nin tüm illerini, ilçe bazında da %75 ini işi gereği gezen bir ağabeyden.. Elimden geldiğince bildiğim ne varsa anlatmaya, gezmek isteyenlere faydalı birşeyler sunmaya çalışıyorum. Teşekkürler, selamlar. Sponsor olayı kesinlikle çok uzakta duran bir ihtimal. Ve eskisi kadar bloglara ilgi kalmadığını rahaltlıkla söyleyebilirim. İnsanlar sosyal medyadan başlarını kaldıramıyorlar. Ne yazık ki araştırma çağı çoktan gerierde kaldı. Dönem sosyala medyada paylaşım dönemi. Bloglara genelde google vesilesiyle ulaşılıyor. Sosyal medya ön planda olsa da bence uzun soluklu olması için web sitesi bunlardan en önemlisi. Yazıda da belirttiğim ve sizin de düşündüğünüz gibi eninde sonunda firmalar bu işin farkına varacaktır. Böylece gezginler daha rahat gezecek, gidemeyecekleri yerlere de gidebilecekler. Kolay ve hemen olmayacak ama uzun vadede olacaktır. Gezmeyi, yeni kulturler ogrenmeyi hayat felsefesi edinmis biri olarak, bu gibi bir tecrubeyi cogu kisi kendine saklarken sizin herkese paylasmaniz, boyle bir yola cikmak isteyen baskalarina yol gostermeniz beni cok etkiledi. Bence gonlunuzun guzelligini gosterdi. Basarilarinizin devamini dilerim. Hocam merhaba, benim size bu işlerden anlayan birisi olarak birkaç tavsiyem olacak. Öncelikle, senin 'reklam' aldığını sanan arkadaşlara ufak bir çift lafım var. Benim 16 yaşında arkadaşım 'twitch' adlı platformda oynadığı oyunun yayının yaparak günde 600$ para kazanıyor. Evet bildiğimiz cash 600$ NAKİT PARAYI HER GÜN, SADECE OYUN OYNAYARAK kazanıyor. Ekranın yarısı reklam ve sponsor. Sen tabiri caizse kendini yırtmışsın sponsor bulacağım diye, ona da anca bir bilet firması dönmüş. Yazdığın tüm sponsorlara baktım verdikleri paralara da baktım, bu sektörde bulunan biri olarak şu kadarını söyleyeyim ki orada bulunan sponsorlardan ve reklamını yapan kurumlardan hiçbirinin verdiği para para değil. Komik sayılar hepsi, onları reklam olarak görüp tabiri caizse 'hep reklam alıyosun yeeeağ, bırak bunları artık' tarzı konuşan kişileri takmadan engellediğin için eline sağlık. Öncelikle Youtube olayını hemen aradan çıkartıcam. Abi Youtube'dan çok temiz para kazanırsın, fakat çok zor. Uruguay'da gir bir part-time işe daha iyi yani. Sana bu konuda tek tavsiyem, eğer bir videon ivmeli şekilde sağlam izlenmeye başlarsa, ona hemen reklam al. Hesabını Google-adsense ile ilişkilendir ve örneğin bir videon 2 haftada 100k izlenmeye ulaştı ve ivmeli şekilde artıyorsa direkt o videoya reklam al acıma bile. Hatrı sayılır bir miktar kazanırsın, onun dışında ki videolar sana 20-30$ anca kazandırır uğraştığına değmez. Bu şu demek, gönderilerini düzenli olarak kaç kişi beğeniyor, paylaşıyor, re-tweet yapıyor? Asıl önemli olan bu. Mesela benim 500k takipçim olsun, fakat gönderilimi ortalama 5k kişi beğensin. Senin 70k takipçin olsun ve gönderilini ortalama 15k kişi beğensin. Sen benim en 5 katım reklam alırsın. Ama sakın takipçilerini 'beğenelim-paylaşalım' cümlelerine boğma. Sadece arada izah et, de ki böyle böyle arkadaşlar, siz beğenirseniz paylaşırsanız benim sponsor bulma reklam alma ihtimalim artar, e o artarsa gezilerim daha rahat geçer vs. Özellikle Twitter ve Instagram, reklam için bu mecralara önem ver hocam. Reklam verenler en çok oraya bakıyor artık, zira facebook kullanıcı kitlesi 'ölü kitle' olarak görülüyor. Bir de özel işler için barınaklara veya yardım kuruluşlarına para bağışı istemen hayatımda gördüğüm en yakışıklı olay. Tebrik ederim, naçizane tavsiyelerim umarım yardımcı olur."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/surinam-gezi-notlari.html", "text": "Surinam Latin Amerika'daki ufak bir ülke. Bizdeki bir şehir kadar ancak diyebilirim. Yıllarca Hollanda sömürgesi altında kaldıktan sonra 1975 yılında bağımsızlığını ilan etmiş. Her ne kadar bağımsız olsalar da ülkedeki siyasi kadronun ve yüksek hacimli şirketlerin halen dış devletler tarafından yönetildiği biliniyor. Nüfusun %15'i Müslüman. O sebeple kilise ya da sinagog yanında bir camii görmek çok normal. Aşırı kozmopolit bir ülke. En az Surinamlılar kadar Hintli, Çinli ya da Hollandalı görüyorsunuz. İngilizce bilenlerin oranı gördüğüm kadarıyla yüksekti. Ama genel konuşulan dil Felemenkçe. Pahalı olmasa da ucuz bir ülke diyemem. Gezilip görülecek pek bir yeri yok. Buraya gelmemin sebebi; ülkenin Amazon bölgesine yakın yerlerde yaşayan yerlilerini ziyaret etmekti ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Surinam Türk vatandaşlarından vize istiyor. Vizemi Guyana'daki Surinam konsolosluğundan 35 dolar karşılığında, bir günde aldım. İki fotoğraf haricinde başka birşey istemiyor ve sormuyorlar. Guyana'nın George Town şehrinden Surinam'ın Paramaribo şehrine ufak bir minibüsle geçtim. Bilet fiyatı 35 dolar. İki ülke arasındaki nehri ise günde bir sefer olan feribot ile geçebiliyorsunuz. Onun ücreti ise 20 dolar. Feribottan sonra başka bir minibüse biniyorsunuz ama ona ücret vermiyorsunuz çünkü ilk ödediğiniz 35 doların içinde şimdiki aracın ücreti de dahil. Tüm bu yolculuklar aşırı konforsuz ve uçak haricinde başka bir alternatif de maalesef yok. Ama uçak aşırı pahalı. Surinam'ın kendi para birimi olsa da her yerde USD kullanabilirsiniz. Ülkede hostel kültürü yok. En düşük 20 dolara bir pansiyon ya da otel odası bulabilirsiniz. Ama yazının başında da dediğim gibi ülkede yapacak birşey yok. Benim amacım Brezilya sınırındaki Amazon bölgesine gidip, yerlileri ziyaret etmekti. O bölgelerde ufak köyler var ama maalesef oralara kara yoluyla ulaşım yok. Sadece 6 kişilik uçaklarla özel olarak gidilebiliyor. Birkaç gün bölgeye gitmek için uğraştım ama uçağın tek yön gidişi için 1.500 dolar istediler. Bir de bunun geri dönüşü olacaktı. O kadar büyük bir bütçeyi ayıramayacağım için bir hafta kaldıktan sonra geldiğim gibi geri döndüm. Eğer yerliler ile ilgilenmiyorsanız ve dünyadaki tüm ülkelere ayak basmak gibi bir amacınız yoksa; Surinam'a kesinlikle uğramayın. Harcadığınız paraya ve ayırdığınız zamana yazık. İş yapmak için ülkeye gelmek isteyenler bile ulaşım probleminden yakınıyorlar. Ülkede öyle ciddi bir güvenlik problemi yok. İstisnai sokaklara girmemek kaydıyla kamerayı boynunuza asıp, gezebilirsiniz. Her yerde kumarhaneler var. Havası genelde sıcak ve nemli. Zaten ülkede kış ayı diye birşey yok. Olur ya buralara kadar gelmişken Guyana ve Fransız Guyana'sına da gitmek isteyebilirsiniz. Fransız Guyanası için Schengen vizesi gerekiyor. Guyana içinse yine vize almalısınız ama kısmen Schengen'e göre daha kolay. Yazılarını merak ve ilgiyle izliyorum, bu da çok iyi olmuş. Başarılar dilerim. Her ne kadar sıkıntılı geçsede sizin için güzel bir deneyim olmuş. Mehmet yazigi hic begenmedim Bir seyyaha yakismayacak bir yazi. Yazinzi begenelerinde hoic gezmeyen ve gezmeyecek arkadaslar olduguna eminim. Şimdi burada ben bir iş yeri açsam değmez mi? Kafam karıştı. Brezil yaya kara yolu yok. Yol ancak pomigron denen bir yerleşimden sonra kanolar ile sağlanıyor. Burada Amazon un en büyük kolu olan surinam river var. Bu nehir boyunca bir sürü köyler var ulaşım sadece kanolar ile sağlanıyor. Kendilerine amariller denen buranın yerli insanları var bir kısmı hala ilkel yasam sürüyor. Buradan brezilyaya nehir yolu. sonrasında da yaya olarak 6 haftada gidiliyor insanlar buralara altın aramak için Brezilyadan bu şartlarda geliyor. Ben bu rada mühendis olarak bulunuyorum hafta sonu kano ayarladim( ocak 2021) bu nehir boyunca bu insanlara ulaşmak için yola çıkacağım. Suriname'dan, Fransiz Guyanasi'ndan ve Guyana'dan Brezilya'ya karayolu ile ulasilabilir. Suriname'in guneyinden yaya olarak mumkun ancak. Guyana'dan ise, baskent George Town-Lethem arasi calisan minibus benzeri araclar ile Brezilya sinirina ulasilir. Bu yol tehlikeli olabiliyor dikkatli olmak gerek. Lethem'den Bonfim'e gecip Boa-Vista yol ayrimi olarak kullanilabilir. Chavezin ulkesi Venezuela'ya devam etmek isteyenler Boa Vista'dan, Pacaraima sinir kapisina ulasip kendilerini Santa Elena de Uairen'e atabilirler. Paramaribo Albina minibus ya da taksi dolmuslari Albina'ya gidin. Albina Saint-Laurent-du-Maroni bot ile. Sizi goturen soforun tanidigi bir bot vardir mutlaka. Bot surucusune pasaport ile cikis yapacaginizi soyleyin ki sizi pasaport polisinin oldugu yere goturup isleminiz bitinceye kadar beklesin. Suriname cikisinizi pasaportunuz ile yapin. Bot surucusune Saint-Laurent-du-Maroni'de de pasaport polisinde islem yaptiracaginizi soyleyin ki sizi orada da polis noktasinda beklesin. Saint-Laurent-du-Maroni'den kalkan minibusler ile Cayenne'e gidin. Cayenne'de minibusun sizi biraktigi yerde St Georges Oiapoque araclarini sorun. Fransiz Guyanasi'ndaki St Georges Oiapoque da, Fransiz polisinden Fransiz Guyanasi cikisinizi yaptirin. Sofor sizi Oyapok River kenarindaki botlara birakacaktir. Buradan bir bot ile Brezilya'daki Oiapoque 'a gecin. Ucret yaklasik 4 Euro civarinda olacaktir. Bot surucusu sizi Brezilya Oiapoque taki ana caddenin nehirle birlestigi yere bikacaktir sizi. Yokus yukari ana caddeden cikin, tepede sagda polis karakolunda Brezilya girisinizi yaptirin. Size bir kagit/belge verecekler. Bunu kaybetmeyin, cikista soracaklar. Kaybederseniz cikista ceza odemek durumunda kalirsiniz. Brezilya Oiapoque kucuk bir yer. Amazon yerlilerini goreceksiniz. Otel bulabilirsiniz. Sabahlari sokakta kahvalti veren kucuk seyyarlar vardir. Eger daha ileriye devam etmek istiyorsaniz dolmus usulu calisip ordek arayan pikap lar gorebilirsiniz, genelde sabah saatlerinde. Bunlar BR-156 yolunu kullanarak Amapa eyaletinde, Amazon'un okyanusa acildigi agizdaki Macapa sehrine goturecektir. Yol Amazon'un icinde 12 saatten uzundur. Genelde toprak yoldur ve yagmur donemlerinde yolda kalma, araci camurda itme riski vardir. Macapa dan Brezilya'nin guneyine edevam edebilir ya da Macapa-Manaus arasinda bir hafta suren bir bot yolculugu ile Guyana uzerinden Suriname'a donebilir ya da Venezuela'ya devam edebilirsiniz. Eger Paramaribo / Suriname'dan sabah erken saatlerde cikabilirseniz aksamina buyuk bir ihtimal ile Brezilya Oiapoque 'ta bir otele kapagi atabilirsiniz. Ben kendi hesabima bir gece Cayenne'de otelde kaldim (Minibusun sizi biraktigi civarda 40 Euro geceligi) ve sabah devam ettim. Fransiz Guyanasi'na gitmek icin Schengen vizesi gerekmez! Suriname'daki Fransiz konsoloslugundan bir hotel rezervasyonu, saglik sigortasi v. s belgeleyerek vize alabilirsiniz. Eger Fransiz Guyanasi'ni kullanarak baska bir ulkeye gitmeyi dusunmuyorsaniz Paramaribo'dan Albina'ya giden taksi dolmuslar ile Albina'ya gidebilirsiniz. Guney Amerika'da genelde ulkelerin sinirlarini nehirler belirledigi icin 4 Euro odeyerek Fransiz Guyanasi'ndaki karsi sehir Saint-Laurent-du-Maroni'ye otantik kayiklar ile gecebilirsiniz. Ne yaparsiniz orada?Eger Carsamba ya da Cumartesi gunu ise lokal pazar/market ilginizi cekebilir. Bunun disinda supermarket Super U yu ziyaret edip ucuz Fransiz saraplari ve envai cesit Fransiz peynirlerini bulabilirsiniz. Pasaportsuz, vizesiz Cayenne ya da uzaya fuze gonderen merkez Kouru'ya gitmenizi tavsiye etmem. Yolda cok ciddi polis kontrolleri var. Bir kullanici Brezilya'ya karayolu yok demis. Ona da yanit veriyorum birazdan."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/tahta-kurusu-bed-bug-ve-keneden-korunma-yontemleri.html", "text": "Eğer otel ve hostellerde çok konaklıyorsunuz tahta kurusu ya da İngilizce adıyla bed bug denilen böceklerle karşılaşmanız muhtemeldir. Bu tür böceklerin sadece hostellerde olduğunu sanmayın, otellerde de görebilirsiniz. Bu böcekler ışık varken kolay kolay ortaya çıkmazlar. Ne zaman ki siz yatakta yatmaya başlarsınız, artık insan kokusunu mu alıyorlar, ne yapıyorlarsa yavaş yavaş gün yüzüne çıkarlar. Üstünüzde gezinse bile hissetmezsiniz, o kadar berbat bir durumdur. Pire kadar çok ufak olanlarını görmüş olsam da genelde alttaki fotoğraf ve videoda da göreceğiniz gibi çıplak gözle de baya baya görünürler. Odadaki yer, tavan, yatak ve benzeri şeyler ne kadar tahtadan yapılmaysa bu böceklerin bulunma ihtimali de aynı oranda artar. Klasik olarak ilk bakacağınız yer yatağın altıdır. Altı derken zemini kastetmiyorum. Yatağı elinizle kaldırın, bazanın içine bakın. Sonra da yatağın altına. Genelde yatak ve yastığın dikiş birleşim yerlerinde gezinirler. Eğer böcekleri 3-5 saat sonra ya da ertesi gün farkettiyseniz en temizi; bütün çantanızı başka bir odaya götürüp, tek tek eşyaları kontrol etmektir. Farkına varmadan böcekleri çantanızda taşıyor olabilirsiniz. Başınıza gelecek en kötü şeylerden biri de budur, çünkü uyduğunuz her yere böcek götürmüş olabilirsiniz. Yine böyle bir durumda eşyaları yüksek dereceli suyla yıkamakta da fayda vardır. Eğer bu tip böceklere karşı ortamdan şüpheliyseniz vücudunuza böcek ilacı sürüp o şekilde yatın. Ama uzun bir geziye çıkıyorsanız ne yaparsanız yapın eninde sonunda bu hayvanlar sizi bir şekilde buluyor. Olur ya tahta kuruları tarafından ısırıldığınızı anlarsanız başka bir problem daha ortaya çıkıyor. Oteli ya da hosteli değiştirmiş, banyo etmiş bile olsanız psikolojik olarak kaşınıyor ya da sürekli sağı solu, eşyalarınızı kontrol ediyorsunuz. Bu durum psikolojinize göre birkaç gün sürebilir. Guatemala'da Volcan De Acetenango'ya çıkıp bir gece kamp yaptığımızda ABD'li bir kızla tanıştım. Boynundan aşağısı ayaklarına kadar böcek ısırıklarıyla doluydu. Daha önce böcekler tarafından bu denli yenmiş birini görmemiştim. Hepsi bir gecede olmuş. Kızın her tarafı benek benekti. İlaç almış ama yine de tatlı tatlı kaşınıyor diyordu. İşin kötü tarafı ise dediğim gibi psikolojik sorun büyük sıkıntı. 3.600 Metrede, çadır içinde uyurken bile kalkıp sağı, solu kontrol ediyor, tahta kurusu var mı diye bakınıyordu. Şimdiye kadar farklı zamanlarda 4-5 kere bu tip böceklerin ısırıklarına maruz kaldım. Çok abartı şekilde yenmediyseniz yani atıyorum sadece bir kolunuzu yedilerse bence olayı çok büyütmeye gerek yok. Kaşımamaya çalışın, bir haftaya geçer. Ama biraz daha fazla ısırıldıysanız kaşıntılar bir ay bile sürebilir. Onun için böyle bir durumda direkt ilaç tedavisine başlayın ya da doktorda gidin. Şimdiye kadar bir kere ilaç kullandım. Panama'da Embera yerlileriyle kalırken ne tür bir böceğin istilasına uğradıysam belden aşağım komple yenmişti. Öncesinde ve sonrasında defalarca sağı, solu kontrol ettiysem de böcekleri göremedim. Neyse şehir hayatına döndüğümde direkt eczaneye gidip APO-CETIRIZINA 10mg lık haptan aldım. 8 Saatte bir kullanmak gerekiyor. Kaşıntı hissini %100 kesmese de %85'e indirmişti. Bir de bunun yanında ısırıkların üzerine sürmek için merhem de aldım. Maksat o bölgeler enfeksiyon kapmasın diye. Ne kadar ilaç kullansam da ilk bir haftam çok zor geçti. Abartmıyorum yürürken bile bacaklarım kaşındığı için hareket etmek istemiyordum. Neyse ilaçları bir hafta ya da 10 gün kadar kullandım. Sonrası kaşıntılar dindi ama 1 ay sonra bile halen bazı ısırıklar kaşınıyordu. Bu ilacın iyi olup, olmadığını bilmiyorum. İlacı alın diye yazmadım, sadece kullandığımı belirtmek istedim. Muhtemelen daha etkili ilaçlar vardır. İşin daha kötü tarafıysa aradan neredeyse 6 ay geçmesine rağmen hala bazı yerlerde ısırık izleri var. Kırmızı benekler, yerini çok ufak morluk ya da yeşil lekelere bıraktı. Ama öyle büyük değil, çok dikkatli bakılınca anlaşılıyor. Muhtemelen 1-2 aya tamamen giderler. Not: Eğer bildiğiniz etkili ilaçlar varsa lütfen yorum kısmına yanızın, hepimiz için kaynak olabilir. Gelelim diğer bir sıkıntı kenelere. Eğer orman, dağ tepe gezmeyi seviyorsanız keneler de başınıza bela olabilir. Kolombiya'nın Sierra Nevada dağlık bölgesinde Kogui yerlilerini ararken çok büyük acemilik yaptım ve paçalarımı, çorabın içine sokmadan ormana girdim. O dönem de tam kenelerin dönemiymiş. Yani yılın her ayı bu hayvanlar olmuyor. Bildiğim sadece yaz aylarında çıkıyorlar. Neyse onları farkettiğimde aynı anda bacaklarımda yaklaşık 10 tane kene vardı. Hemen soyunup, hepsini tek tek çıkardık. İlk kene deneyimim olduğu için bacaklarını koparmadan çıkartmaya çalışıyordum ama sonra gördümki bu hayvanın yapısı öylesine tuhafki bacağını koparmak istesen bile kopmuyor. Yani gördüğünüzde çok dert etmeden çıkartın derim. Kimi yerlerde döndüre, döndüre çıkartın diyolar ama ben öyle uğraşmadım. Neyse o gün vücudumdan yaklaşık 16-17 tane kene çıktı. Bir tanesi çok büyüktü ve baya içeri girmişti. Onu da çıkarttım ama 2 gün sonra o bölge bozuk para büyüklüğüne kızarıp, morardı ve hafif de ağrıyordu. Sonra yavaş yavaş geçti. Kenelerin hepsi öyle iri zannetmeyin. Bazısı o kadar ufakki neredeyse gözle bile görünmüyor. Ormanda yürürken üstüne nasıl çıkıyor ki diyenler için şöyle anlatayım; bildiğiniz ufak bir otu düşünün. İşte o otun üstünde 100 tane kene olabilir. Bu hayvanlar hareketsizken örümcek gibi kapanıyorlar ve hiç göremiyorsun. Ota ayağın sürttündüğünde üstüne atlayıp harekete geçiyorlar. Korunmanın en temiz yöntemi paçalarınızı çorabın içine geçirmektir. Yola çıkmadan önce ayakkabı ve pantolonunuza böcek ilacı da sürerseniz en temizi olur. Ama ben bunları yaptığım halde bile bir tanesi bacağıma yine girmişti. Nasıl oluyor anlamadım. Meksika, Panama ve Kolombiya'da yerlileri ararken toplam 4 kere yılanla karşılaştım. 3'ü boyum kadardı. Hepsinde de güneşleniyorlardı ve onlara 1-2 metre kala ancak farkedebildim. Beni/bizi görür görmez kaçtılar. New York, San Diego, Kolombiya, Panama ve Meksika'da kaldığım hostel ve otellerde yatak böcekleri tarafından defalarca ısırıldım. 1-2 Hafta kaşındım, ısırık izleriyse bir ay içinde geçti. Panama'da Embera yerlileriyle beraber onların köylerinde kalırken gece boyunca belden aşağım komple tahta kuruları ve benzer böcekler tarafından hunharca yendi. İç çamaşırımın içine kadar nasıl girdiler ve farketmedim hala anlamış değilim. İlaç kullandığım halde kaşıntılar 1 ay sürdü ve ilk bir hafta kaşıntıdan yürüyemiyordum. O sıralar ne çektiğimi bir ben bir de Allah bilir. Aradan 6 ay geçti ama halen bazı bölgelerde az da olsa ısırık izleri var. Kolombiya'da Wayuu yerlilerini ziyaret ettiğimde ilk gece tek odalı bir yerde kaldım. Oda hepi topu 5 metrekare ancaydı. Gece uyandığımda farkettim ki tuvalette fare var ve odanın içine girip, çıkıyor. Tuvalette kapı yok, perdeyle kapalı. Ayağa kalktım ve dış kapıyı açtım. Elektrik olmadığı için telefonun ışığını kullanıyorum. Işığı ona tutunca nefes alıp vermesinden, karnının şişip, inmesinden çok korktuğunu anlıyorum. Halbuki ben ondan daha fazla korkuyorum, haberi yok. Neyse sağa sola kovalayarak o benden, ben ondan korka korka fareyi dışarı çıkarttım. Hazır kapıyı açmışken bir, iki dakika içeri hava girsin dedim. Der demez dışarı kovaladığım fare elini kolunu sallaya sallaya ayaklarımın yanından tekrar içeri girdi. Ne yaptıysam geri çıkartamadım. \"Burası benim yerim\" dercesine inat yaptı ve mecburen ben dışarı çıktım. Dışarıdaki hamakların birinde uyukladım. Sabah kalkıp odadaki çantamı almaya gittiğimde yatağın üstü fare pisliğiyle doluydu. Panama'nın Bastimentos adasında hosteldeyim. Hostelin her tarafı açık ve tahtadan olduğu için bu kadar çok hayvan ve böcek çeşitliliğini daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Gece mutfağa girip, ışığı yaktığımda hamam böcekleri papatyanın açılması gibi etrafa kaçışıyordu. Yine gece olunca tuvalete gitmeye çalışırsam, koridordan yürüyüp, neredeyse bir kedi büyüklüğündeki ölmüş farelerin üzerinden atlamam gerekiyordu. Çünkü sokak köpekleri gece hostele girip, fareleri öldürüyordu. Tuvalete girmekle de iş bitmiyor. Bu sefer de kurbağa ya da kurbağaları dışarı çıkartmak gerekiyordu. 5 gecemi geçirdiğim hostel bana hayatımda gördüğüm en büyük fareleri göstermişti. Kolombiya'nın Palomino kasabasında hosteldeki odama girdim. Akşam yorgunluğu olduğu için yatağın üzerindeki pijamamı giyip direkt yattım. Uzanır uzanmaz anladım ki pijamamın içinde birşeyler kıpırdıyor. Anında yataktan fırlayıp ayağa kalktım. İç çamaşırımın oralardan başlayıp, bacaklarımı otoban gibi kullanarak paçamdan dışarı çıktı. Neredeyse parmağım kadar büyüktü. Daha önce bir hamam böceğiyle hiç bu kadar yakın temas kurmamıştım. Yine aynı hosteldeyken başka şehire gitmek için eşyalarımı hazırladım. Büyük çantamı sırtıma attım ve odadan çıkmak üzereyim. Aklıma odada birşey unuttuğum geldi. Çantayı geri yere bıraktım. Tam o sırada çantanın içinden simsiyah bir akrep çıktı. Boyu çok büyük değildi ama daha sonra Gürkan Genç'le konuşurken akrepin kuyruğundaki boğumlardan bir hayli zehirli olabileceğini anladım. Çünkü kuyruğu neredeyse hayvanın başına değiyordu. Kolombiya'nın Seyviaka köyünde Kogui yerlilerinin evinde kalırken, herkes gibi ben de gece olunca hamakta uyudum. Tahta evdeki tavandan üstümüze doğru pisleyen fareler eşliğinde. Kolombiya'da Arhuaco yerlilerini aramak için ormanda yürürken bir gün içinde toplamda 16-17 tane kene bacaklarıma girdi ve hepsini tek tek çıkardım. Genelinde hiçbir sorun olmadı ama sadece bir ısırık iki gün içinde bozuk para büyüklüğünde morardı ve ağrı yaptı. Bir hafta sonra o da geçti. O bölgede kaldığım bir hafta süresince neredeyse her gün bacaklarıma girmeye çalışan bir, iki keneyi çıkardım. Ekvador'un Otavalo şehrinde yeni geçtiğim hostel odasında yatakta uzanıyorum. Öğlen saatleri. Sol kolumun arkası tatlı tatlı kaşınmaya başladı. 10 Dakika sonra kafama dank etti ki bu kaşıntı normal değil. Yatağın kıyısını, köşesini kontrol ettiğimde yastığın içine varana kadar her tarafın ufak böceklerle dolu olduğunu gördüm. Odayı değiştirdim. Kolumun arka tarafı ise yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi ufak ufak şişmişti. 2-3 Saat kaşıntı devam etti. Daha sonra geceye kadar sanki kolumdan aşı olmuşum gibi ağrı yaptı. Ertesi gün uyandığımda herşey normale dönmüştü. Yola çıkmadan önce bunlardan daha fazlasını göze aldığım için hiçbirinden şikayet etmedim. lavanta konulan yerden uzaklaşır bed bug ve keneler. çarşafları örtüleri lavanta suyuyla yıkayıp yatağın köşe kısımlarına kuru lavanta keseleri konulduğunda giderler. çantanızda lavanta keseleri bulundurursanız kaldığınız yerde tedbir amaçlı hemen köşelere yastık çevresine koyarak 20 dk kadar bekleyip yatabilirsiniz. yine lavanta yağı ile tütsülenebilir yatak. Abi okurken bile kaşıntı hissi geldi ya. Nasil dayandin bu kadar bocege helal. Kızım geçen yıl Floransa'da kaldığı bir hostelde tahtakurusu saldırısına uğramış, iki günde berbat olmuş ve Roma'ya adım atar atmaz dört gün sonraki uçağı iptal edip anında dönmüştü. Havaalanından aldığım gibi acile götürdüm, serum takıldı, sonrasında da alerji gelişti. Halini görseydiniz ağlardınız :( Kızımı direk üstüyle başıyla banyoya soktum, sırt çantasını bir poşetin içinde aldım eve, banyo küvetinde açtım ve yıkanabilecek her şey makinada kaynama derecesinde yıkandı. Atmaya kıyamadığı yıkanamayacak şeyleri de poşetlerle derin dondurucuya koyup bir hafta beklettim. Yatağı yorganı özellikle dikiş yerlerinden epeyce bir takip ettik. Şu an yurt dışında ve hostelde kalıyor ama artık ayrılmaz bir parçası gibi olan Arveles'i hep yanında taşıyor. Sürerek kullandığı bir ilaç daha var, gelsin, öğrenip yazacağım. Tedbiren ahşap başlıklı yatakları olan hostelleri tercih etmiyor korkudan. İyi dayanmışsınız o saldırıya. Resmen işgal edilmişsiniz ya. Benim tahta kurusu ısırıklarım maalesef başıma iş açtı, vücudum ciddi alerjik tepki verdi. Kollarım, boynum, bacaklarım ve yüzümdeki ısırıkların çoğu şişti, kollarım ve ayaklarımdakilerde su keseleri oluştu. Tedavi başlanması gerektiği için İstanbul'a döndüm, tedavinin onuncu günü bittiğinde su keseleri yeni yeni kayboluyordu. Ayrıca bu alerji bağışıklık sistemimde sıkıntı yarattı. Sonraki aylarda sivrisinek ısırıklarına bile alerjik tepki vermeye başladı ve lenf yolu iltihabı olan lenfanjite dönüştü. Uzun süre en ufak ısırıkta bile eklem şişmesi, kızarma, parmağı bükemeyecek derecede sertleşme yaşadım. Isırılmamı takip eden 4 ay içinde yaklaşık 4 kere lenfanjit geçirdim. Lenfanjite varmayan ama kaşıntı ve şişme ile seyreden alerjik reaksiyonları saymıyorum bile. Psikolojik anlamda çok yıprattığına kesinlikle katılıyorum, bu durumu kabullenene kadar en ufak kızarıklıkta \"yine şişeceğim, yine kabaracak, yine alerjiye dönecek\" panikleri yaşıyordum. Geçtiğimiz günlerde tatile gittiğimde böcek ilacıyla banyo yaptım resmen, uykudan uyanıp ilaç sıkar vaziyetteydim. Böcek ısırıklarına verdiğim tepkinin yayılmasını engellemek ve söndürmek için doktorum Dermovate verdi, ancak kortizonlu bir ilaç olduğu ve bazı yan etkileri olabildiği için doktor kontrolünde kullanmak gerekli. Ayrıca üç kremin karışımından oluşan bir ilaç da kullandım. Alerjilerim lenfanjite dönüştüğü için, lenfanjiti önlemek için Arveles ve solüsyon kullanıyorum. haşerelerden kurtulmak için bir firmanın reklamı da düşünülebilir.. Çok eksik ve yanlis bilgi verilmis. Doğruları yazarsanız ben ve okuyucuları bilgilendirmiş olursunuz. bacağınızı gösterdiğiniz fotoğrafta kıl kökü iltihabı görülmüş. Hepsi ısırık değil. Muhtemelen sürdüğünüz bir şey kıl köklerini yakmış ve kızarıklık oluşmuş."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/tarahumara-yerlileri.html", "text": "Tarahumara Yerlileri merkez bölgelerden çok uzak, gitmesi gelmesi zor, Meksika'nın Chihuahua eyaletindeki Copper Kanyon civarında yaşıyorlar. Bu kanyon genel boyutuyla ABD'deki Grand Kanyon'dan 4 kat daha büyük. Bazı ufak köyler ya da bazı evler kanyonun içlerine doğru yayılmışken diğer köyler ise kanyonun çevresinde bulunuyor. Copper Kanyon turistik bir yer olduğu için ulaşım sorunu pek yok ama yerlilerinin yaşadığı bölgelere gitmek çok çok çetrefilli. Ya özel cipiniz olacak ya da Alman arkadaşımla yaptığımız gibi sürekli otostop çekeceksiniz. Çünkü planlı programlı bir otobüs ya da minibüs yok. Diğer bir problem; Chihuahua eyaletinin bu bölgeleri Meksika'daki uyuşturucu trafiğinin en yoğun ve en tehlikeli olduğu yerler. Hatta bu anlamda dünyadaki en tehlikeyi yer olduğu da söyleniyor. Uyuşturucuyla ilgilenmiyorsanız sorun yaşamanıza pek ihtimal vermesem de bölgedeki tuhaf cipler ve ellerindeki ağır silahlarla dolanan maskeli adamlar biraz insanı ürkütüyor. Tarahumara Yerlilerini bulmak için kanyon civarında 3 haftamızı geçirdik. Bulunduğumuz yer ve bölgeler genel itibariyle şöyleydi; Batopilas ve Satevo köyü, Divisadero kasabası, Urique köyü ve Creel şehri. Bu bölgelerde tuhaf bir iklim var. Çoğu çöl iklimi gibi olsa da Creel şehrinde bir gün önce hava aşırı güneşliyken ertesi gün lapa lapa kar yağıyordu. Tabi çöl iklimi diyorum ama o da biraz tuhaf. Gündüzleri aşırı sıcak oluyor akşamları ise serin ya da soğuk diyebilirim. Yani bu yerlileri bulmak her koşulda insanı zorluyor. Belki de şuana kadar yerlileri ararken en çok efor ve zamanı Tarahumara Yerlileri için harcamışımdır. Bazı günler sırtta çantayla 15 km yürüdüğümü biliyorum. Zaten bu yürüyüşlerde aşırı zorlamaktan iki ayak tırnağım da kopmuştu. Yaklaşık 15-20 tane Tarahuma Yerlisinin yaşadığı evleri ziyaret ettik. Kimi aileler yavaş yavaş dünya düzenine uyup, kültürlerini ve yaşam şekillerini değiştirmiş olsa da hiç değişmeden kalabilen bir kaç aileyle de tanışıp, yemekelerini yedik, sularını içtik. Bu birkaç aile halen para kullanmıyor. Evlerinde elektrik ya da su yok. Tarlalarında yetiştirdikleri fasulye ve mısır gibi mahsülleri takas için kullanıp hayatlarına devam ediyorlar. Avrupa'yı, Amerika'yı bilmiyorlar. Meksika haricinde hiçbir yeri bilmiyorlar. Kendi aralarında Tarahumara dilini kullansalar da içlerinden ispanyolca bilenler de bir hayli fazla. O sebeple onlarla anlaşmak için ispanyolca bilmek genelde yeterli oluyor. Aileleri ziyaret ettik dedim ya. Zannetmeyin ki evler yan yana. Biri bir dağda, diğeri öbür dağda. Niye evleriniz yan yana değil diye sorduğumuzda \"herkesin evi tarlasına yakın, o sebeple arada mesafe var\" dediler. Bir evden çıkıp diğerine gitmek ortalama bir saat sürüyordu. Ama bu kadar uğraşa değdi ve istediğimiz fotoğrafları alarak Tarahumara Yerlilerini tam anlamıyla tanıdık diyebilirim. Yerlilerinin evlerinde herhangi bir eşya yok. Ufak kilim gibi bir şeyler var. Gece yatacakları zaman onu yere seriyorlar, üstlerine de battaniye tarzı birşey alıyorlar, herşey bundan ibaret. Mutfak yok. Yemekleri dışarıdaki ateşte yapıyorlar. Evde su yok. En yakındaki dereyi kullanıyorlar. 3 Bölüm halinde altta paylaştığım videolarda bunların hepsini görebilirsiniz. Tanıdığım diğer yerliler gibi Tarahumara Yerlilerinde de aile planlaması diye bir şey pek yok. 15 yaşlarında evli çiftleri çocuklarıyla beraber görmek pek bi' mümkün. Ya da fakirlik içinde yaşarken bir evde 8-9 çocuğun olması da onlar için normal şeyler. Yaşam şartları da bizlere göre bir hayli ağır ve zor. Tarahumara Yerlileriyle ilk tanıştığınızda size soğuk gibi görünseler de biraz konuştuktan sonra çok sıcak insanlar olduklarını anlıyorsunuz. Hatta şuana kadar ki tanıdığım yerliler içinde en sıcakları onlardı diyebilirim. Tabi bu durum köyden şehire gelmiş ya da gelip giden yerliler için pek geçerli değil. 2015 Yılının başlarında bu yerlileri ziyaret ettim. Onlarla ya da civardaki insanlarla konuşurken üzücü şeyler öğrendiğimiz de oldu. Yakın zamanda bazı ailelerin kuraklıktan dolayı yiyecek bulamadıklarını ve intihar ettiklerini duyduk. Kimisi toplu intihar edildiğini bile söylese de bu konu hakkında kesin bilgiye ulaşamadım ama insanların açlıktan ve ailesine bakamamaktan intihar ettiği bilgisi doğru. Çöl iklimi gibi demiştim ya. Bu bölgede yaşıyor olmanın acı sonuçlarından biri de bu olsa gerek. Tarahumara Yerlilerini dünyada ünlü yapan en büyük etkenlerden biri de erkeklerinin çok iyi koşucu olmaları. Zaten bölgede onlara Tarahumara değil Raramuri deniyor. Kendi dillerinde Raramuri \"koşucu\" anlamına geliyormuş. Çok iyi koşucu diyorum ya, yaptıkları koşular adeta insanüstü. Katıldıkları her ultra maraton (80 kmlik koşular) koşularında onlardan biri birinci gelirmiş. Yaşadıkları evler dağlarda olduğu ve sürekli bu dağları inip çıktıkları için en profesyonel sporculardan bile daha iyi idmanlılar. İyi koşucu olmalarının bir sebebi bu. Diğer sebebiyse yılda bir kez festival şeklinde kutladıkları bir etkinlik var. Bu etkinlikte tahtadan yapılma bir topun peşinden hiç durmadan saatlerce koşuyorlar. Bu koşma için kimisi 200 km den bahsediyor kimisi ise daha çok km lerden. İşin daha da ilginç tarafı bu adamlar koşularda ayakkabı kullanmıyor. Ya yalınayak ya da el yapımı sandalet tarzı bir terlikle koşuyorlar. Aynı şekilde bahsettiğim tahtadan yapılma topla oynanan oyunda da ayakkabı kullanmıyorlar. Gördüğüm fotoğraflarda bazı oyuncuların ayakları kan revan içindeydi. Tabi bu gibi durumlara anlam veremesek de saygı duymaktan başka yapabileceğimiz birşey yok. Ultra maraton koşularında birinci geldiği için daha önce ünlü spor dergilerine kapak olmuş bir Tarahumara yerlisinin Urique köyünde yaşadığını öğrendik. Alman arkadaşım Lars'la birlikte dedik gidip bu adamı bulalım. Haritadan kuşbakışı bakınca yakın gibi görünse de ulaşım sorunu yüzünden köye gitmek yaklaşık 2 günümüzü aldı. Ya yerel bir rehber tutup kanyonun içinden geçecektik ya da karayoluyla yavaş yavaş gidecektik. İşte parasızlığın gözü kör olsun ki o zaman bir rehber tutup kanyonu kamp yaparak 3 günde geçme fırsatını ve tecrübesini kaçırdık. Ayrıca kanyon geçisi sırasında muhtemelen çok çok zor bulunabilecek ve orada yaşayan Tarahumara Yerlilerini de görme şansımız olacaktı ama artık sineye çekip yolumuza devam ettik. Bir ara kanyonu kendimiz geçelim dedik ama kiminle konuştuysak rehberiniz yoksa kanyona iner ve çıkamazsınız, %99 ölürsünüz dediler. Kara yoluyla otostop yapa yapa Urique köyüne gittik. Dergiye kapak olmuş bu Tarahumara koşucusunun izini de bulduk. Bulduk ama adam civardaki en yüksek dağların birinde yaşıyor. Gideyim desen sadece gidiş yürüyerek 3-4 saat sürüyor. E bunun bir de geri dönmesi var. Neyse, dedik geldik buraya kadar gideceğiz bir şekilde. Kime sorduysak o dağlar çok tehlikeli, rehbersiz sakın gitmeyin dedi. Biz yine gözümüzü karartmıştık ama henüz iki gün önce uyuşturucu kartelleri o dağlarda çatıştığı ve sürekli ölü haberleri geldiği için adamın yanına gitmekten vazgeçtik. 3-4 Günümüz heba olsa da, bile bile bu kadar riske girmeyelim dedik ve mecburen geri döndük. Tarahumara erkeklerinin diğer bir özelliği de etek giymeleri. Tabi hepsi değil. Yazının başında da bahsettiğim gibi kültürü bozulanlar kıyafetleri de değiştirmiş ve normal kot pantolon giyiyor. Ama dağın tepesinde yaşayanların bazıları halen etek giyiyor. Zor da olsa yaklaşık 6-7 tane etek giyen erkekle tanışmıştık. Tarahumara kadınlarıysa aşırı renkli kıyafetleri seviyor. Aynı zamanda çok da fotoğrafikler. Benim gibi fotoğrafa ilgiliyseniz bu yerliler sizi fazlasıyla etkileyecektir. Şu anımı da anlatamdan geçmeyeyim. Satevo köyünde yoldan 700-800 metre içerideki bazı yerli aileleri ziyaret ettik. Bizi çok iyi karşıladıklarını görünce civardaki diğer evlere de uğradık. Fotoğraf ve video çektik. Çocuklara çikolatalar verdik, güldük eğlendik. Artık geri dönme zamanı gelmişti. Hepsine teşekkür edip, evlerden ayrıldık. Yola doğru iniyoruz. O sırada arkamı dönüp bir de uzaktan evlerin fotoğraflarını çekeyim dedim. Bir baktım ki aralarından birkaçı evlerinden çıkmış, yolu baya yarılayıp bir kayanın üzerinden bize el sallıyor. El salıyor ama biz hiç arkamızı dönmedik. Tesadüf eseri öylesine bir fotoğraf çekeyim diye dönmüştüm. Hemen arkadaşım Lars'a dedim baksana bize el sallıyorlar diye. O da çok şaşırdı. Şaşırmayı bırak bu olay bizi gerçekten çok etkiledi. Geri dönüş yolunda hiç konuşmadık gibi birşey. Arasıra tekrarlayarak şaşkınlığımızı dile getirdik o kadar. O bahsettiğim anın fotoğrafını da alttan görebilirsiniz. Meksika hükümeti bu yerliler için tren ulaşımında indirim sağlıyor olsa da onun haricinde pek bir desteği yok. Halbu ki kültür kaybolmak üzere. Bölgeye ulaşım çetrefilli olduğu için turistik bir yer haline gelmesi de pek kolay değil. 15-20 Yıl sonra Tarahumara Yerlilerinden kültürünü bozmadan yaşayan kalır mı? Pek sanmıyorum. Çünkü çoğu ailenin çocukları okula gitmeye başlamış. Okula giden çocuklardaki değişimi zaten direk görüyorsunuz. Aileler de çocukları okutmak için merkez bölgelere çalışmaya gidiyor. Hatta bazı tanıştığımız kişiler köyü bırakıp komple merkeze taşınmışlar. Son olarak şunu da ekleyeyim. Tarahamura yerlilerinin ilk çıkış yeri ve nasıl oluştuğunu kesin öğrenemesem de insanların yüzleri ve vücutları o eski western filmlerinde gördüğümüz kızılderililere çok benziyor. Hele bazılarının yüzleri ve bakışları birebir aynı. Muhtemelen kızılderililerden geldiklerini düşünüyorum. Ayrıca kızılderililer hakkında daha önce duyduğum o naiflik ve insancıl tavırların hepsini bu yerlilerde de gördüm. 200 km koştuklarına inanasım gelmedi. Bünye kaldırmaz. Hiç durmadan 24 saat koşabildiklerini söyleyenler de var."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/tayland-gezi-notlari-1.html", "text": "Lütfen tüm ön yargılarınızı bir kenara bırakıp yazıya öyle başlayın. Aklınızda orada sadece sex var, onlar böcek yiyor gibi alışılagelmiş şeyler olmasın. Farklı zamanlarda 7-8 kere Tayland'da bulundum. Bazen Kamboçya'ya giderken, bazen Filipinler'e geçerken bazen de sadece burayı gezmek için geldim. Benim gibi düşük bütçeli gezenler için Tayland on numara memlekettir. İnsanı yabancıyı sever, kibardır, hayat ucuzdur, doğa güzelliği süper, eğlencesi bol bir ülkedir. Tabi bizden vize istemediği için de ayrı bir güzeldir. Şimdi gelelim en çok sorulanlardan biri \"hangi sezonda gidelim?\". Tayland'ın sıcağı maalesef kötüdür. Hem sıcak hem de nem birleşince benim gibi aşırı sıcağı sevmeyenlere çok bunaltıcı gelebilir ama kapalı mekanlar hep klimalıdır. İçeri girdiğinizde ferahlarsınız. Hava durumunu aylara bölersek haziran ve ekim arası yağmurlu, mart ve mayıs arası aşırı sıcak, kasım ve şubat arası ise ideal sezon diyebilirim. Şimdiye kadar hava kötü olacak ya da sıcak olacak diye hiçbir gezi planımı değiştirmedim. Siz de hava şartları yüzünden planınızı değiştirmeyin derim. Nasıl ki İstanbul'un her mevsimi ayrı bir güzelse Tayland'ın da her mevsimi farklı güzeldir. Yağmur yağar diye dert etmeyin. Tamam yağıyor ama yarım saat sonra geçip gidiyor. Bence çok problem değil. En sevdiğim şehri galiba burası. Eğlenceyi de alışverişi de sanatı da burada bulabilirsiniz. Şehirde taksi ücretleri çok ucuz olduğu için otel seçiminizi illaki şehrin göbeğinden yapmak zorunda değilsiniz. Biraz şehir dışında, iki kişilik odayı günlük 30 TL ye tutabilirsiniz. Yani kişi başı 15 TL ye gelir. Eğer hostel tercih ederseniz Khao San Road bölgesinde çok ucuz alternatifler bulunabilir. Taksiler neredeyse metro ile aynı fiyata gelir. Hele iki kişiyseniz kesinlikle taksiyi tercih edin. Ama bir problem var, o da taksicilerin taksimetreyi pek açmak istememesi. Bangkok'taysanız bu detay çok önemli; taksimetre açılsa 2 usd ye gideceğiniz yere ısrarla sizi 5 usd götürmek isteyebilirler. Taksimetreyi aç dediğinizde de genelde olumsuz cevap verirler. Bunun için şu yöntemleri yapabilirsiniz; kaldığınız otele, taksi istediğinizi ama taksimetreyi açma şartıyla kabul edeceğinizi söyleyin. Olumsuz cevap gelirse dışarı çıkın. Tek tek taksicilere taksimetreyi açma şartıyla gidebileceğinizi söyleyin. 5-6 taneden bir tanesi kabul edecektir. Eğer işlek caddelerde bu işi yapacaksanız 30-40 metre ileri ya da geri yürüyün. Yani kalabalıktan biraz uzaklaşın ve taksileri durdurup sormaya başlayın. Elbet taksimetreyi açmayı biri kabul eder. Ama bazı durumlarda metroyu kullanmak daha iyidir. Çünkü buranın trafiği yeri geldiğinde İstanbul'u aratır. Eğer yolunuzun üstünde metro ya da sky train durağı varsa buradaki metro haritasından bakıp ona göre bir plan yapabilirsiniz. Meşhur tuktukları da es geçmeyelim. Bu aletler motosikletin 3 tekerli olanı. Genelde taksilerden daha pahalıya götürür. Ve pek güvenli oldukları söylenemez. Her tarafı açık olduğu ve şoförlerin çılgınca aracı sürdükleri için olası bir kazada ciddi kötü sonuçları olabilir. Eğlence olsun diye bir, iki kere binin ama fazla abartmayın derim. Şehrin en merkezi yeri Siam bölgesidir. 4-5 tane alışveriş merkezi, bir tane kültür binası ve benzeri atraksiyonları burada bulabilirsiniz. Bangkok'ta kaldığınız sürece muhtemelen 2-3 kere buraya uğrarsınız. En lüks markaları yine buralardaki alışveriş merkezlerinde bulabilirsiniz. Khaso San Road bölgesi özellikle genç turistlerin takıldığı bölgedir. Gündüz sakin olur, akşam 8 den sonra hareketlenmeye başlar. Bizim istiklal caddesi gibi düşünebilirsiniz. Sağlı sollu tezgahlar, gece pazarları, restoranlar, bar ve clublar vardır. Bangkok'a gelip yapacak bir şey bulamadığınızda atlayıp gelin buraya bir şekilde vakit geçer. Ülke geneli Budist olduğu için birçok Budist tapınağı görebilirsiniz. Kısaca bir iki tanesini anlatacağım. Tarihi detaylara vs. ye girmiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim. Şehrin içindeki bu tapınaklara günlük tur alıp gidebilirsiniz. Ama bence kendi imkanlarınızla gidin. Bulması kolaydır. Hem bu şekilde daha ucuza gezmeyi öğrenirsiniz hem de toplu taşıma sayesinde insanların içine karışarak alışılagelmiş gezi kültüründen biraz sıyrılırsınız. Tapınaklara giriş ya ücretsiz ya da 1-2 usd oluyor. Giriş ücretini dert etmeyin. Yok hala biz kendimiz gidemeyiz derseniz buyurun buradaki haritayı indirin. 1 numaradan başlayıp 9 a kadar giderek, hemen hemen bütün görülmesi gereken tapınakları görmüş olursunuz. Wat Pho altın buda heykelini duymuşsunuzdur. Bangkok'daki en turistik tapınakların belki de başında geliyor. Muhtemelen bu kadar büyük altın parçası daha önce görmemişsinizdir. Burada sadece yatan buda değil yanındaki ufak tapınak gibi yerlerde de görülecek şeyler var. Wat Arun da Bangkok'daki en önemli tapınaklardan biri. Bu yapı komple Kamboçya'dan getirilmiş. Eğer Kamboçya Angkor Wat'a gittiyseniz benzerliği hemen fark edebilirsiniz. Dik merdivenleri kullanarak tapınağın en üstüne çıkabilirsiniz. Hafif yorucu olsa da yukarıya kadar çıkın derim. Diğer tapınaklara değinmeyeceğim. Dediğim gibi haritadan bakıp hepsine sırayla gidebilirsiniz. Hangisine gideceğinize karar veremiyorsanız birçoğunda video çekmiştim, işinize yarayabilir. Yemek konusu ise hiç de sandığınız kadar kötü değil. Eğer ön yargıları bir kenara bırakırsanız thai yemeklerini sevebilirsiniz. Elbet hepsinden bahsetmiyorum ama bizim damak tadımıza uygun güzel yemekleri var. Hiç biri olmazsa tavuklu nodul çorbası deneyin. Papaya salatı deneyin. Kızarmış tavuklarını deneyin. Deniz ürünlerini deneyin. Yok aman kalsın derseniz KFC, McDonalds ve Burger King gibi tüm fastfood zincirleri fazlasıyla var. Bir şekilde karnınızı doyurursunuz. Tüm Tayland genelinde tropikal meyveleri görebilirsiniz. Bazen sokakta satarlar bazen pazarlarda. Ne gördüyseniz deneyin derim. Bir daha o tür meyveleri bulma şansınız olmayabilir. Bir de hormonlu şeyler buraya pek uğramadığı için ne yerseniz genellikle acayip lezzetlidir. Gelelim şu meşhur böcek yeme konusuna. Gece pazarlarında özellikle de Khaso San Road'da tezgahta pişmiş böcek, akrep ve çekirge satanları görebilirsiniz. Bir tanesine sordum bunu nasıl yiyeceğiz diye. Adamın dediği, bilmiyorum ki biz bunları yemiyoruz, gelen turistler yiyor. Gerisini siz düşünün. Ama gerçekçi olayım. Böcek yemiyorlar mı, yiyorlar. Tanıştığım Tayland'lı bir kız, yanımda bir kase böcek alıp arkadaşlarıyla beraber yedi. Ama aldığı böcek ufak, çekirge gibi tuhaf bir türdü. Neden o büyük böceklerden, çekirgeden, akrepten ya da hamam böceklerinden almadın dediğimde onlar pis, yenmez cevabını verdi. Artık yorumu size bırakıyorum. Gelelim burada en çok sevdiğim şey alışveriş konusuna. Bangkok alışveriş için hem kadınlara hem erkeklere hitap eder. Sokak ve gece pazarlarında özellikle kadınlar için şal, çanta ve giysileri gerçekten Türkiye'ye göre çok ucuza alabilirsiniz. Bu pazarlarda pazarlık şarttır. Satıcı size 100 baht derse ben 30 bahtlık bir şey bakıyorum deyin. En son tezgahtan ayrılırken arkanızdan ineceği son rakamı size söyleyecektir. Hesabınıza geliyorsa alırsınız. Yine deri ürünlerini de buralarda çok hesaplı bulabilirsiniz. Hem erkek hem kadın için cüzdan ve çanta alternatifleri fazlasıyla var. Bu alışveriş konusu önemli olduğu için biraz detaylı anlatayım. Sadece Bangkok değil Tayland'ın neredeyse her yerinde gece pazarlarını görmek mümkün. Pazardan kastım yol kenarlarında sağlı sollu açılan tezgahlar. Çok kaliteli şeyler olmasa da arada enteresan şeyler bulabilir, hediyelik eşya işini buralardan halledebilirsiniz. Daha önce dediğim gibi pazarlık olayını sakın es geçmeyin. Gece pazarı için bana göre en iyi 3 tanesini söyleyeceğim. - Khaso San Road: Daha önce dediğim gibi burası zaten akşamları hareketlenen bir yer. Gece alışverişini burada yapabilir, sonrasında bir ayak masajı ve daha sonra da hesaplı bir yemek yiyebilirsiniz. Gece pazarı orta kalitedir. - Patpong Night Market: Burası kopya saat ve çantaları bulabileceğiniz en ideal yer. En pahalı markaların nerdeyse birebir benzerlerini bulabilirsiniz. - Asiatique Market: Burası da gündüz sakin, akşam ise hareketlenen yerlerden. Bence en kaliteli ve düzgün pazar burasıdır. Hem açık hem kapalı alanı olduğu için kötü hava koşullarından etkilenmez. Fiyatlar diğer gece pazarlarına göre azıcık yüksek olsa da buraya bayılacaksınız. Ayrıca devasa büyüklükteki dönme dolapta ilginiz çekebilir. Chatuchak Weekend Market: Burası bildiğim kadarıyla dünyanın en büyük pazarı. Sadece hafta sonları gündüz açık oluyor. İçerisi o kadar büyük ki bir tam gününüzü ayırsanız yine de hepsini gezemezsiniz. Onun için girişteki danışma bölümünden pazarın bir haritasını alın. Yok biz gitmeden haritayı görelim derseniz buradan indirin. İçeride outdoor ürünlerinden, çiçek pazarına, ikinci el ayakkabıcıdan enfes yağlı boya tablolara varana kadar her şeyi bulabilirsiniz. Alışveriş için vakit varsa bir tam gün burada geçirilir. Terminal 21: Eğer tarz kıyafetler istiyorsanız ve marka takıntınız yoksa bu alışveriş merkezi tam size göre. Envai çeşit t-shirt, ayakkabı ve deri çantaları burada bulabilirsiniz. Pek pazarlık olayı yoktur ama yine de ufaktan bir zorlarsınız. Ayrıca alışveriş merkezinin bir katı İstanbul konseptiyle dizayn edilmiştir. O da ayrı bir güzellik. Siam Paragon: Burası büyük bir alışveriş merkezi ama özelliği içinde kocaman bir departman store var. Bizdeki YKM gibi düşünebilirsiniz. Zaman zaman kendine has indirimler yapabiliyor ve bünyesinde en lüks markalar bile var. Zaten merkezde bir yer olduğu için buraya da bir uğrayın derim. MBK Center: Gece pazarlarında bulabileceğiniz birçok şeyi alışveriş merkezi konseptinde istiyorsanız geleceğiniz yer burası. Büyük bir yer. Gezmek çok zaman alır. Yüksek kalite beklemeyin. En üst katta elektronik ve fotoğraf makinesi için neredeyse her marka var. Amarin Plaza: İşte en sevdiğim alışveriş merkezlerinden biri de bu. Sebebi en geniş outdoor ürünlerini burada bulabilirsiniz. 2. katta sadece outdoor ürünleriyle ilgili bir departman store var ve içeride ne ararsan bulursun. Ayrıca Helly Hensen, Marmot gibi markaların defolu, outlet ürünleri de var. Şanslıysanız çok düşük fiyatlara bu markaların ürünlerini de alabilirsiniz. Labrador Factory: Deri ürünlerini aşırı sevdiğim için bu mağazaya bayılıyorum. Orijinal bir şeyler istiyorum derseniz kesinlikle burayı es geçmeyin. Terminal 21 ve Siam Complex'in içinde şubesi var. Pantip Plaza: Computer center diye geçiyor. Elektronik, bilgisayar ve fotoğraf ekipmanları için hepsini tek çatı altında bulabilirsiniz. Çok turistik bir yer olduğu için ürün alırken dikkatli olun. Kesinlikle kutu içerisindeki aksesuarlar tam mı, orijinal mi bakmadan almayın. Özellikle fiyat sorduğunuzda size tax free düşmüş halini söyleyebilirler. Çok ucuzmuş diye hemen aldanmayın. Fiyatlar Türkiye'ye göre ucuzdur ama %50 fark beklemeyin. Floating Market: Burası fotoğraf sevdalıları için çok ideal bir yer. Enteresan kareler yakalayabilirsiniz. Pazar olarak beni çeken pek bir özelliği olmasa da fotoğraf için bu yüzen marketlerin birine uğrayın derim. Alışverişte eğer yüksek meblağlı bir şey alacaksanız tax free olan yerden yapmayı unutmayın. Çünkü ülke dışına çıkarken hava alanında %6 vergi iadesi alabilirsiniz. Alışveriş konusunu da haletlikten sonra gelelim dillere pelesenk olmuş gece hayatına. Tayland insanı kadın-erkek ilişkilerinde hatta eşcinsel ilişkilerde çok geniş olduğu için bu durum gece hayatına da yansıyor. Hatta ülkedeki transseksüellik o kadar sıradan bir durum ki bankada, markette ya da alışveriş merkezlerinde çalışan birçok eşcinsel var. Anket ya da başvuru formlarının cinsiyet bölümünde kadın/erkek yanında eşcinsel seçeneğini de görebilirsiniz. Bizim için tuhaf bir durum olsa da görüşlerine saygı duyup devam ediyoruz. Nana Plaza: Hayatımda en nefret ettiğim yerler listesinde ilk üçe girer. Burasını normal bir alışveriş merkezi gibi düşünün ama içeride mağaza yok sadece bar ve gece kulüpleri var. Aynı şekilde bu nana plazanın çevresinde de benzer mekanlar mevcut. Paralı sex istiyorsanız burası bu işin merkezi. Ama kadınlar kadar eşcinseller de var, dikkatli olun. Burası genelde Avrupa ve Amerika'dan gelmiş orta yaş ve üstü insanlarla doludur. Patpong: Nana plazaya göre daha düzgün bir bölgedir. Go go barlar ve yine paralı sexten başka pek bir şey bulamazsınız. Soi Cowboy: Üstte sıraladığım iki mekana göre en düzgünü burasıdır. Ama yine buralarda da normal bir eğlence olmaz. Aradığınız şey bu tarz bir eğlenceyse nokta atışı yaptınız. Bu saydığım 3 yer belli başlı en bilindik yerlerdir. Parayla eğlenceyi satın almak isteyenler buraya gelir. Kimseye buraları tavsiye etmiyorum ama illaki gelip ben burada eğleneceğim, paralı sex yapacağım derseniz bilin ki tüm dünya bu iş için buraya geliyor. Her türlü hastalıkla karşı karşıyasınız. Alkol kullanmayın ve gerekli tüm önleminizi alın. Kardeşim Bangkok'da bildiğimiz normal gece eğlencesi yok mu derseniz elbet ki var. Khaso San Road bölgesi zaten yabancı gençlerin mekanı demiştim. Gelin buraya. Burada hem barlar hem gece kulüpleri var. Dilediğiniz gibi eğlenin. Nana civarında bir yer arıyorsanız Club Level'i öneririm ama orası ilk açıldığı zamanlar çok daha iyiydi. Şimdi günden güne turistik bir yer olduğu için güzelliği kaybolsa da, Bangkok'da gidilebilir iyi clublardan biridir. İçeride 3 farklı konsept var. Biri tekno, diğer ikisi pop ve r&b tarzında. Ayrıca açık terası olduğu için de ayrı bir güzel. Şimdi videoyla kısa bir Bangkok turu yapıp konumuzu bitirelim. Vaktiniz varsa Bangkok'a kadar gelmişken burayı da ziyaret edin derim. Şehir merkezine araç ile 2-3 saat mesafede bir yer. Ben gittiğim zaman yanımda iki arkadaşım daha vardı. Kişi başı 100 usd ye her şey dahil bir tur aldık. Sabah 7 de otelinizden alıp akşam otele geri bırakıyor. Önce savaştan kalma büyük bir mezarlığa uğruyorsunuz ama buranın pek bir esprisi yok. Daha sonra Tiger Temple'a gidiliyor. Tura dahil olduğu için giriş ücreti vermiyorsunuz. 20 şer kişilik gruplar halinde kaplanlarla beraber yürüyerek asıl yere gidiliyor. Burada sırayla fotoğraf çekiliyorsunuz. Eğer kaplanlarla birlikte alttaki gibi daha özel fotoğraf çekinmek isterseniz ekstra 4-5 USD ekstra vermeniz gerekir. Burada işiniz bittikten sonra fil safarisi yapmaya geçiliyor. Orayı da bitirip, otele gitmek için yola koyuluyorsunuz. Herkesin aklına bu kaplanlar uyuyor mu ya da ilaç mı almışlar sorusu gelebilir. Benim gördüğüm kaplanlar uyumuyor. Zaten tasmasından sırayla tutup beraber yürüyerek geliyorsunuz. Sonrasında ise sıcaktan hayvanlar mayıştığı için hepsi uykulu bir halde yerde yatıyor. Tahminim buraya gelmeden önce hepsinin karnı bir güzel doyurulduğu için kaplanlar relax bir şekilde takılıyor. Bilemiyorum belki yanlış düşünüyorum ama umarım herhangi bir uyuşturucu ya da benzeri şey vermiyorlardır. Bu turu almadan önce başka alternatiflere de bakın derim. Eğer yavru kaplanları elinizle beslemek isterseniz fiyat artacaktır. Daha hesaplı turlarla da buraya gelebilirsiniz. Onlar büyük otobüs tutup geliyorlar. Khaso San Road bölgesinde birçok turizm acentesi var. Oraları gezerek detaylı fiyatları öğrenebilirsiniz. Gitmek isterseniz bir tam gününüz burada geçer. Sabah gidip öğlen gelirim gibi bir düşünceye kapılmayın. Kamboçya'ya giderken buraya da bir uğrayayım, duruma göre 3-4 gün kalırım diyordum. Ama o hiç bana uymayan gece hayatını gördükten sonra ve burada başka da bir şey olmadığını anladığımda sadece bir gün kalıp yoluma devam ettim. Göbekli 50-60 yaşlarındaki Avrupa ve Amerikalı tiplerin kucağında belki de reşit olmayan o kızları görmek beni utandırdı. Şimdiye kadar gördüğüm en berbat yerler listesinde burası başı çeker. Tabi bu işler görecelidir. Gelip burayı sevebilir, belki de güzel bir 10 gün bile geçirebilirsiniz. Dediğim gibi şehir bana hitap etmediği için 1 gün kalıp yoluma devam ettim. Teşekkürler, eksik olmayınız. Elimden geldiğince düz ve sıkmadan anlatmaya çalışıyorum. Bilgiler işinize yarayacaktır. Şimdiden iyi yolculuklar."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/tayland-gezi-notlari-2.html", "text": "Tayland'ın belki de son zamanlardaki en popüler şehri burası. Bangkok, Phuket ya da Pattaya'ya göre çok daha farklı bir yer. Daha bir lokal, daha bir kültürel. Hele tapınak ve eski Tayland'ı, belki de gerçek Tayland'ı görmek istiyorsanız sanki burası aradığınız yer gibi. Ama işin kötüsü şehir günden güne daha da bir turistik yer haline gelmiş. Ne kadar erken gelinirse sanki o kadar iyi. Popüler bir destinasyon olduğu için Bangkok'dan buraya 30-40 usd ye uçak bileti bulabilirsiniz. Yol 1 saat sürüyor. Merkez bölgede konaklarsanız her yerde turist görmeniz mümkün. Ama siz yinede merkezde konaklayın. Yeni yapılmış butik bir otelde gecelik 9 usd ye güzel bir odada kalmıştım. Konaklama için çok fazla alternatif var. İllaki önceden rezervasyona gerek yok. Çat kapı gelip, daha güzel ve ucuz alternatifler bulabilirsiniz. Şehrin merkezi dediğim yer kocaman kare şeklinde bir yer. Haritadan bakınca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Eğer konaklamanızı o karenin içinde yaparsanız görülecek her yere yürüyerek gidebilirsiniz. Paylaştığım bu haritadan kabaca merkezde gidilecek tapınak ve ana caddeleri bulabilirsiniz. Bir tam günde yürüyerek hepsi gezilir. Tek tek tapınakları anlatmayacağım. Hepsini gezdim. Diğer gördüğüm tapınaklardan pek de farklı değillerdi. Neredeyse Tayland'ın her bölgesinde olduğu gibi burada da gece pazarları var. Biri sadece hafta sonları kuruluyor ve tam merkezde. Diğeri ise merkezdeki kareye 15 dakika yürüme mesafesinde yer alıyor. İkisi de baya büyük. Ben merkezin biraz dışında olan ve haritada \"night bazaar\" yazan yeri daha çok sevdim. Her şey daha bir derli toplu. Tabi burayı sevmemdeki asıl sebep çok iyi kara kalem resim yapanların burada olmasıydı. Alttaki videoda biraz paylaşıyorum, izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ve fiyatları da o işçiliğe göre bence çok ucuz. 80-90 cm lik bir portre çalışmasını 70 usd ye alabilirsiniz. Burada her kesime hitap edecek gece hayatı var. İsterseniz normal bir bara ya da gece kulübüne gidip eğlenirsiniz, isterseniz eğlenceyi satın alabileceğiniz mekanları da bulursunuz. Tercih size kalmış. Genel itibariyle buradaki fiyatlar Bangkok'a göre bir tık daha düşük. Yeme içme konusunu da dert etmeyin. Her türlü restoran ya da sokak yiyeceklerini bulabilirsiniz. Şehir artık baya popüler olduğu için her yerde ufak bir turizm acentesi görebilirsiniz. Çevrede nasıl etkinlikler var, ne yapabilirsiniz gidin buralara, hepsinden birer broşür alıp öğrenin. Raftingden, bungee jumpinge kadar her şey var. Benim bu acentelere gitmemdeki sebep, Chiang Raiy'ye gidip meşhur White Temple'ı görmek için tur bakmamdı. Birkaç farklı tur paketleri var. Chiang Mai içindeki Long Neck denilen bölgeye gidebilirsiniz. Burada uzun boyunlu kadınlar var. Ama Chiang Rai'deki daha iyi olduğu için ben orayı tercih etmiştim. Aldığım pakette Chiang Rai'ye gidiş, hot spring, White Temple, Black House, Long Neck Karen ve Laos tarafına giden bot turu var. Hepsi için verdiğim ücret 1.000 baht o da yaklaşık 35 USD yapıyor. Sabah 7 de hareket edip akşam 10 gibi geri geliyor. Öğle yemeği fiyata dahil. Bu tur için size tavsiyem Laos tarafına botla geçişi hiç almayın, çok gereksiz bir yer. Sadece ufak bir pazar yeri var ama pazardaki ürünler çok kalitesiz. White Temple için burayı görmeden tapınak gördüm deme diyorlardı, gerçekten de güzel tapınakmış. Diğer tapınaklar gibi tarihi bir özelliği yok çünkü yeni yapılmış. Yaklaşık 1 saatte içini, dışını komple gezersiniz. Fotoğraf meraklıları için çok güzel kareler yakalanabilir. Blakc House ise tamamen ahşaptan yapılma kocaman bir ev. İçinde envai çeşit hayvanın postu ve kurutulmuş halleri var. Dışarıda ise kocaman bir yılandan tutunda baykuşa kadar birçok canlı hayvan mevcut. Benim favorim baykuştu. Gelelim uzun boyunlu kadınların olduğu Long Neck Karen bölgesine. Buradaki kadınlar Tayland'lı değil Burma'lılar. Ama gördüğüm kadarıyla iş artık sadece turistik bir atraksiyon haline gelmiş. Ufak köy gibi bir yerde hepsinin bir tezgahı var ve tek gelir kaynakları bu. Çok nazik, kibar insanlar. Ama zannetmeyin ki eski bir geleneği yerine getirip, boyunlarına o ağır demir parçalarını takıyorlar. Birkaç yaşlı kadın haricinde diğerleri turistler gittikten sonra halkaları boyunlarından çıkarıyor. Zaten önceden takmalarındaki sebep, kaplan ve vahşi hayvanlara karşı korunmak içinmiş. Kimisi de güzel görünmek için taktıklarını söylüyor. Neyse onları öyle görünce insan üzülüyor. Çünkü hiç rahat görünen bir şey değil, eziyet gibi sanki. Her ne kadar kültür ve gerçeklikten uzak bir yer olsa da yine de buraya gelin derim. Özellikle fotoğrafçılar için çok renkli kareler çıkacağı kesin. Dönüş yolu ise yaklaşık 4 saat sürüyor. . Chiang Mai beklediğim kadar iyi çıkmadı. El değmemiş bir kültür bulacağım derken bildiğin turistlerin içine düşmüştüm. Şehrin dışına çıksan yapılacak pek atraksiyon yoktu, içinde kalsan %90 herkes yabancı. Yani buraya gelirken benimki gibi düşüncelerle gelmeyin. İyi planlanmış bir 3 gün burası için yeterlidir. Gelelim Tayland'ın en meşhur yerlerinden biri Phuket adasının da bulunduğu Krabi şehrine. Diyeceğim o ki, buralara gelme planınız varsa ertelemeyin, bir an önce gelin. Çünkü 5-10 yıl sonra muhtemelen fiyatlar daha da çok artacak, ülke daha da çok turistik bir yer haline gelip eskisi kadar tat vermeyecektir. Patong denilen bölge phuketin merkezidir. Konaklamayı burada yaparsanız güzel bir seçim olur. Gece pazarları ve gece yapılacak hemen hemen her atraksiyon bu bölgede oluyor. Konaklama için otel bulma sitelerinden 1-2 tane fiyatı uygun yer seçip adresini alın. Daha sonra otele gelirken yol üstünde diğer gördüğünüz butik otelleri de değerlendirin derim. Bazen bu sitelerde 30 TL olan bir oteli çat kapı giderek daha ucuza alabilir ya da yanındaki daha güzel bir otelde 20 TL ye oda bulabilirsiniz. Odalar çift kişiliktir. İster tek kalın ister çift kalın fiyat değişmez. Burada da gündüz ve gece pazarları olsa da Bangkok ile kıyasladığımda sönük kalıyor. Eğer yağlı boya tablo ve benzeri şeyler arıyorsanız güzel örnekler bulabilirsiniz. Tabi birde dövme yaptırma durumu var. Eğer dövme yaptırmak isterseniz Tayland'ın belki de her yerinde birçok dövmeci bulabilirsiniz. Ama işçilikleri nasıldır, steril midir bilemiyorum. Çok ilgimi çeken bir konu olmadığı için yorum yapamayacağım. Phuket'i bu bölgenin merkezi gibi düşünüp devam edelim. Gece hayatı walking street denilen araçların giremediği caddede yaşanıyor. Sağlı sollu bir sürü bar ve gece kulübü var. Alkol kullanmasanız bile o bar senin bu bar benim gezip durun. Beğendiniz bir tanesinde takılıp güzel vakit geçirebilirsiniz. Önceden kulüplere giriş ücretsizdi ama son yıllara doğur 3-4 usd giriş ücreti koymaya başladılar. Duruma göre bakıp karar verirsiniz. Bangkok yazısında yazdığım gibi go go barları, strip kulüpleri ve paralı sexi arıyorsanız burası da sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Daha fazla detaya girmeyip devam edelim. Merkez Patong bölgesinde sahil vardır ama denize girmek için pek uygun değil. Girenler yine oluyor ama Tayland'a geldiyseniz o meşhur beyaz kumlu, tropikal plajlara gitmek gerek. Bu merkez bölgede birçok turizm acentesi göreceksiniz. 4-5 tanesine gidip hepsinden broşürler alın. Yakın sahillere günü birlik gidebilirsiniz. Ya da hayvanat bahçesi ve doğa yürüyüşü gibi atraksiyonları da yapabilirsiniz, artık hangisi ilginizi çekerse. Burada size şöyle bir tavsiyem olsun; günlük turlarda 4-5 ada görmeli paketler bulabilirsiniz. Sabah 7 de başlayıp akşam saatlerinde geri döner. Sakın o kadar çok yere uğramalı turlardan almayın. Çünkü hepsine gideceğiz diye adalarda 30 dakika duruyor hiçbir şey anlamıyorsunuz. Tercihleri 1-2 adaya ya da sahile düşürüp o yönde karar verin. Tabi her zaman olduğu gibi pazarlık yapmayı da unutmayın. Eğer fazla vaktiniz yoksa ve nereye gidelim derseniz Phuket'e uzak olsa da Maya Beach'i görün derim. Leonardo Di Caprionun oynadığı filmin çekildiği yer. Her ne kadar yüzlerce turist olsa da orası görülmeye değer. Bence en güzel alternatifi sorarsanız, Koh Phi Phi adasına geçin. 3 gece orada kalın. Bungalovları gecelik 10-15 USD ye kiralayabilirsiniz. Maya beach'e ve çevredeki diğer gidilecek ufak adalara buradan botlarla gitmek çok daha mantıklı olacaktır. Hatta vaktiniz varsa her gün bir adaya gidip gönlünüzce rahat rahat vakit geçirin. Özellikle bir günü sadece maya beache ayırın derim. Hem yüzer hem ufak tropikal ormanında yürüyüş yapıp çok güzel vakit geçirirsiniz. Koh Phi Phi adasının geceleri de güzeldir. Ama buralarda pek paralı sex ve go go barlar olmaz. O yönde bir arayışınız varsa hüsrana uğrayabilirsiniz. Geceleri sahillerin önündeki restoranlar bara ve müzik çalan güzel mekanlara dönüşüyor. Birçoğunun önünde de ellerinde ateşli çemberlerle şovlar sergileyenleri görebilirsiniz. Oturun minderli bir mekana, izleyin bunları. İlerleyen saatlerde ise sabaha kadar süren partiler başlıyor. Genel popülasyon yabancı ağırlıklı olsa da her milletten insanı bulmak güzel oluyor. Tanışabildiğinizle tanışın, sohbet edin, eğlenin. Bu ada ve çevresinde gidilebilecek yerleri detaylıca yazmayacağım. Dediğim gibi birkaç turizm acentesinden toplayacağınız broşürler ile nereye gideceğinize karar verebilirsiniz. Merak etmeyin 3 hafta da burada kalsanız gidecek yer bulunur o kadar çok alternatifiniz olacak. Buraya beni Tayland'lı arkadaşlarım getirmişti. Ne olsa onlar burayı biliyor diye ada hakkında hiçbir araştırma yapmadan gelmiştim. Ama anladım ki Tayland'da birçok adada oteli, gece hayatı, kumsalı, pazarları birbirine çok benzer. Burası da aynı Koh Phi Phi gibi ama sanki biraz daha az turistik ve yerel halk da tatil için buraya gelmeyi seviyor. Gece hayatı için go go barlar ve paralı sex burada yoktur. O düşünceyle gelmeyin derim. Sahildeki restoranlar akşam olunca ateş gösterileriyle şenlenir. İzlemek eğlencelidir. İlerleyen saatlerde ise yine sabahlara kadar süren sahil partileri başlar. Genel olarak bu tip sahil partilerine full moon partiler diyorlar. Ay ışığı da tepedeyse harbiden buralar hiç dönmek istemeyeceğiniz yerlerden oluveriyor. Kamboçya'ya geçmeden önce uğradığım ve galiba Tayland'da gittiğim en sakin adaların başında burası yer alıyor. Tabi bu durum ölü sezonda geldiğim için de olabilir :) Adaya geliş için kullanılan feribot çok sık işlemiyor ve akşam 5-6 gibi son seferini yapıyor. Yola çıkmadan önce muhakkak feribot saatlerini öğrenin derim. Konaklamayı illaki önceden yapmanıza gerek yok. Çat kapı bungalovları gezerek hem güzel, hem hesaplı olanı seçebilirsiniz. Gecelik 7-8 usd ye kalacak yer bulunur. Ada dediğim gibi biraz sakin olduğu için ulaşım konusunda biraz sıkıntılı. En iyi yol, bir scooter kiralamak. Hiç abartmıyorum burada günlük 3 usd ye scooter kiralamıştım. Sonrasında adanın her tarafına gittim. Yalnız yollar baya virajlı ve inişli-çıkışlı. Motor kullanırken dikkatli olun. Saklı güzellikleri ve doğası olan bir yer. Hatta doğası baya fazla, yolda yürürken maymunları doğal ortamında bile görebilirsiniz, o derece. Ada bir Phuket ve Pattaya kadar popüler olmadığı için gece hayatı da pek hızlı değil. Ama eğlenmek isteyen her türlü eğlenir o ayrı. Sahil tarafında güzel cafe ve barlar mevcut. İç kısımda ise daha çok tek gezenlerin takıldığı barlar var. Burada görülecek yerler arasında bir şelale var ama boş yere gitmeyin derim. Sıradan bir yer, pek esprisi yok. Ama derseniz ki o buz gibi sularda yüzmek istiyorum o zaman hoşunuza gidebilir. Tanıştığım kişiler genelde buraya dalış yapmak için geldiklerini söylüyordu. Tüplü dalmadım ama şnorkel dalışı bile zevkliydi. Gerçi benim gördüğüm Tayland'ın her adasında şnorkel dalışı zevkli. İllaki tüple derinlere inmeye gerek yok, 3-4 metrede bile o belgesellerde izlediğiniz su altı yaşantısını canlı canlı görüyorsunuz. Buranın adı aslında fil adasıymış. Kuşbaşı görünüşte file benzediği için bu adı koymuşlar. Adanın en güzel plajı da isminden de anlaşıldığı gibi white sand beachtir. 3 gece burada kaldıktan sonra Kamboçya'ya doğru yola devam etmiştim. Niyeyse bu ada hakkında ilk motosiklet kullanmam haricinde aklımda pek bir şey kalmamış. Farklı zamanlarda 7-8 kere Tayland'da bulundum. Başıma en ufak bir problem gelmedi. Yani güvenlik problemi olmayan bir ülke diyebilirim. Uyuşturucu ve illegal işlere bulaşmadığınız sürece başınıza bir iş gelmesi imkansıza yakındır. Ülkenin adı sex turizmi ile yayıldığı için genelde ön yargıyla yaklaşılıyor. Hakbu ki Tayland gezmek için süper bir rotadır. İlk yurt dışı tecrübeniz olsa bile, ingilizce bilmeseniz bile hiç düşünmeyin gidin derim. Çünkü çok kolay bir yerdir. Hayat ucuzdur. İnsanı yabancıyı sever. Polislik bir olay yaşarsanız %99 turist hep haklıdır. Deniz, kum, doğa, meyveler ve tropikal içecekler efsanedir. Hatta Thai yemeklerine bile alışabilirsiniz. Baharatlı, acılı çok güzel yemekleri var. Zannetmeyin ki böcek, yılan yiyorlar. O tip şeyleri arasanız bile bulmanız zordur. Sadece turistik caddelerde satılır ve gördüğüm kadarıyla çoğu Tayland'lının onlarla işi olmaz. Şimdiye kadar 7-8 arkadaşımı Tayland'a götürdüm. Kimisiyle tekrar gittik kimisi de hala ne olur Tayland'a yine gidelim der. İnternetten gördüğünüz saçma yorumlara, alışılagelmiş orada sadece sex var söylemlerine aldırış etmeyin. Hele bir gidin, sonra tekrar gitmek isteyeceğiniz kesin. 2017'de Gelen Ekleme: Yanılmıyorsam Tayland'a ilk 2010 yılında gitmiştim. Sonraki uzak doğu gezilerimde de Tayland'a uğrayıp, tekrar gezdiğim olmuştu. 2017 yılında bu ülkeye tekrar geldiğimde çok şaşırdım. Herşey eskisine göre 2-3 kat pahalanmıştı. Tabii bunda döviz kurunun da etkisi vardı ama otel ve ulaşım en az iki kat artmış. Yani Tayland için öyle eskisi gibi \"çok ucuz\" diyemem. Avrupa'yla kıyaslandığında hala hesaplıdır ama eski ucuzluk maalesef artık yok. Tayland herzaman gitmek istediğim yerlerin başında gelmiştir. yazınız bir harika ve aydınlatıcı.. güzel ve sade anlatım.. çok güzel rehber niteliğinde yazılar ve vidolar.. zaten sizin en çok sevdiğim yanınızda kurgusuz anı yakalayan videolarınız. eğer olurda yurtiçinde Bursa'ya gelirseniz bi acı kahvemizi içmeye bekleriz... keyifli gezmeler.... Telefonunuza Turkce- Ingilizce sozluk indirin. Dert etmeyin gidin. Yolunuz acik olsun."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/tedx-konusmacisi-olmak.html", "text": "1.000 gün süren dünya gezimi bitirip, Türkiye'ye dönmek üzereyken birçok TEDx etkinliği için organizasyonu yapan kurumlar bana ulaşarak, konuşmacı olmamı istedi. İlk başta çok heyecanlandım ve sevindim. Ama, sonra anladım ki; Türkiye'de neredeyse onlarca kurum ya da okul son yıllarda TEDx etkinliği yapmaya başlamış. Bazı videoları YouTube'dan izledim ve o an heyecanımı yitirdim. Çünkü merdiven altı dükkanları gibi TEDx etkinlikleri gördüm. 70-80 kişilik ufacık salonlarda bu tip etkinliklerin yapılıyor olması sanırım TEDx konuşmalarının kalitesini de düşürmeye başlamıştı. Konuşmacıların \"İlham veren konuşmalar\"a bir hayli uzak anlattıkları da bu düşüncemi destekler nitelikteydi. Velhasıl sanki önüne gelen TEDx konuşmacısı olmuş gibi bir hava vardı. Dolayısıyla gelen konuşmacı tekliflerine pek sıcak bakmadım. Daha sonra ODTÜ'nün düzenlediği TEDxMETUAnkara'dan benimle irtibata geçtiler. Onların etkinliği ve konuya yaklaşımları, gözüme daha bir profesyonel göründüğü için o etkinlikte yer almak istedim. Türkiye'deki birçok TEDx etkinliği 100-150 kişilik salonlarda yapılırken onların salonu 800 kişilikti. Ki etkinlik günü koltuklar tamamen doluydu ve ayakta da yaklaşık 100 kişi vardı. Velhasıl bu etkinliğe katıldığım için hiç pişman olmadım. Aksine onur duydum. Hazır yeri gelmişken TEDxMETUAnkara 2017 etkinliğinde emeği geçen herkese de tekrar teşekkürler. Daha önce katıldığım TV programlarındaki konuşmalarımı ya da bu TEDx konuşmamı eleştirenler çok oldu. Oturdukları yerden profesyonel konuşmacı kesilen eleştirmenler; diksiyonumdan, konuşmayı bilmediğime, hareketlerimden, anlattıklarıma varana kadar hakaret ve dalgayla karışık \"sözde\" beni eleştirdiler. 4 yıldır yoğun bir şekilde sosyal medyayı kullandığım için tabii ki bunlara alışıktım. Ama olur ya içinizden böyle bir konuşma yapacak olanlar varsa; fikir vermesi açısından konu hakkında birkaç şey söylemek isterim. Katıldığım TEDx etkinliğinde 16 tane konuşmacı vardı. Bunların kimi ünlü kimi de benim gibi ünsüz kişilerdi. Yanlış anlaşılabilir diye kim olduğunu söylemeyeceğim ama konuşmacıların en ünlüsü; 1.000'in üzerinde tiyatro oyununda sahne almış, birçok dizi ve filmde de rolü vardı. O kişi kendi konuşmasını yaparken heyecandan anlatacaklarını unuttu ve konuşmasını yarıda bırakarak sahneden ayrıldı. Herkes ondan öylesine iyi bir konuşma bekliyordu ki; belki de sadece onun için bile izlemeye gelenler vardı. Ben dahil, neredeyse tüm izleyiciler fazlasıyla şaşırmıştı; çünkü kimse bu kadar profesyonel birinden böylesine yarım bir konuşma beklemiyordu. Diğer konuşmacılardan da sahnede aşırı heyecanlananlar vardı. Ben de heyecanlanmadım desem yalan olur. Muhtemelen bu yazıyı okuyan birçoğunuzun topluluğa karşı hiç hitap etmediğini varsayarsak; böyle bir sahnede, tepenizde onlarca ışık, karşınızda da neredeyse size bakan 1.000 çift göz varken evdeki rahatlığınızda konuşamayacağınızı bilin. Bu gibi etkinliklerde konuşmacı olsanız ya da TV'deki canlı yayınlara konuk olsanız; eminim içinizden adını söyleyemeyecek kişiler bile çıkar. Bu da ayıp bir şey değildir. Profesyonel konuşmacı değilseniz, ki öyle olsanız bile bu tip şeylerin yaşanması bence gayet doğaldır. Sanırım bu gibi konuşmaları başarılı bir şekilde yapmak için; sahnede onlarca kez konuşma tecrübesi gerekli. Katıldığım bu TEDx organizasyonuna kadar yaklaşık 10 etkinlikte konuşmacı olarak yer almıştım. Yer aldığım her etkinlikten sonra daha da tecrübelendiğimi düşünüyorum. Gelelim herkesin TEDx konuşmacısı olmasına. Yazının başında da dediğim gibi bu duruma ben de şaşırıyorum. TED konuşmaları benim için \"İlham veren konuşmalar\"dır. Ama, Türkiye'deki birçok TEDx videosunu izlediğimde, ilham alınacak pek bir şey bulamıyorum. Belki konuşanlar alanında başarılı kişiler ama ilham verecek bir konuları yok. Değindikleri şeyler değerli olsa da \"ilham vermediği\" için haddim olmayarak böyle konuşuyorum. Elbet ki benim konuşmamı da vasat ve ilham vermeyen konuşmalar arasına katacak birçok izleyici çıkacaktır. Yaptığım konuşmayı ve içeriğini benim yorumlamam doğru olmaz. Her zaman olduğu gibi beğenenler kadar beğenmeyenler de var. Ama, şu örnekle bitirmek istiyorum; Honduras'ın Utila Adası'nda yaşayan 50 yaşındaki bir Alman gezginle tanışmıştım. Adı Reiner'dı ve hikayesi de çok ilginçti. Yaklaşık 20 yıl önce o adayı görmüş ve her şeyini geride bırakarak artık o adada yaşamaya karar vermiş. O gün bugün de o adada yaşıyordu. Onunla beraber çektirdiğim fotoğrafı ve hikayesini sosyal medya hesaplarımdan paylaştığımda; konu çok fazla ilgi görmüş, neredeyse 1 milyon kişi artık Reiner'ı tanır hale gelmişti. Ertesi gün Reiner'ın yanına gittiğimde bu durumu ona anlattım ve cep telefonumdan o paylaşımı gören kişilerin sayısını da Reiner'a gösterdim. Reiner dedi ki \"Eğer o bir milyon kişiden sadece bir kişiyi etkileyebildiysek, hayat görüşüne olumlu anlamda bir şey katabildiysek, biz iyi bir şey yaptık\". İşte Reiner'ın da dediği gibi; eğer benim bu konuşmamdan etkilenip, hayat görüşüne pozitif anlamda katkı sağlayan bir kişi bile olsa iyi bir şey yaptım demektir."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/turkiyede-kitap-yazmak-ve-yayinlamak.html", "text": "'Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri' kitabımı yayınlarken; Türkiye'de kitap yayınlamanın ne derece sıkıntılı olduğunu yaşayarak öğrendim. Tecrübelerimi dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Rotasız Seyyah sosyal medya hesaplarımdan 'kitabımı bitirdim, yayınevi arıyorum' diye duyuru yaptığımda yaklaşık 25 tane yayınevi kitabımı basmak için benimle irtibata geçti. Hatta bir tanesi en büyük yayınevlerinden biriydi ama çeşitli sebeplerden dolayı onlarla çalışamadım. Diğerleri arasından büyük olan iki üç tanesiyle detaylıca görüşmeye başladık. Kitabımı onlara gönderdim ve editörleri tarafından beğenildi. İş artık sözleşme tarafına geldiğinde sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Çünkü yayınevlerinin öyle kabul edilemez istekleri vardı ki, sözleşmeyi imzalam mümkün değildi! Kitabın her türlü formattaki yayın haklarını, film, dizi ya da çizgi filme uyarlanma haklarını, kitaptaki herhangi bir karakterden bilgisayar oyunu yapmak ya da o karakterden oyuncak yapma haklarını, yurt dışı satış hakkını, sonraki olası kitapların haklarını ve daha onlarca maddeyle sıralanmış telif haklarının hepsini almak istiyorlardı. Yani benden bir tek evle, arabanın anahtarlarını istememişlerdi!.. İşin daha da trajik tarafı ise; bu kadar şeyi istemelerine rağmen verdikleri telif ücreti de kitap başına ortalama 1 TL kadar ancaktı. Ve bu para için 'sen yeni yazarsın, iyi para veriyoruz haa' demeyi de ihmal etmiyorlardı. Kitabı yazarken para kazanmak gibi bir düşüncem yoktu. Yani elbet satışlardan birşeyler gelir diyordum ama yazma amacım bu değildi. Daha sonra sözleşme örneklerini görünce adiliyet duygum beni farklı düşünmeye itti. Mesela kitabın rafdaki satış rakamı 20 TL olsun. Bunun 10 TL'si satışı yapan kitap marketine gidiyor. 5-6 TL'si basım, kargo ve benzeri işlere gidiyor. Kalan 3-4 TL'de yayınevi ve yazar arasında bölüştürülüyor. İşte oradan yazara kalacak para; stopaj, vergi ıvır zıvırı düşünce yaklaşık 1 TL oluyor. Tabii bu durum tüm yazar ve ya kitaplar için aynı olmasa da genel işleyişten bahsediyorum. Yani ortada bir pasta var, bu pastayı yapan sizsiniz ama tadına baktırmıyorlar. Sizden başka herkes bu pastayı yiyebiliyor!.. Üç aylık görüşmelerim sonucunda bu kadar saçma şartlarda kitabımı yayınlamam dedim ve yayınevleriyle olan tüm görüşmelerimi bitirdim. Sebep para değil, elimdeki herşeyi istemeleriydi. Yalnız bunlar olurken kitabımın editörlük ve redaksiyon işleri için gönüllü olan, şimdiye kadar 8 tane kitap yazmış Neval Konuk ve Dünya Değişmeden Yayınevi'nin hakkını teslim etmeliyim. Hiç tanışmamış olsak da internetten beni takip ediyorlarmış ve verdikleri destek de çok dostaneydi. Ve yine kitabımı kendim basmam için bana olan desteklerini esirgemeyen Dece Yazılım A. Ş.'yi de unutamam. Hepsine tekrar tekrar teşekkürler. Bu gönüllü destekler sayesinde paçaları sıvayıp, kitabımı kendim yayınlamaya karar verdim. Önce ISBN numarasını alma işine giriştim. Bu numarayı kendiniz alıp, kitabınızı yayınlayabiliyorsunuz. Yani illa ki yayınevleriyle çalışmak zorunda değilsiniz. İnternetten gerekli işlemleri yaparak ISBN kodunu bir haftada aldım. Daha sonra bir matbaa buldum. Tabii tüm bunları; dünya gezime devam ederken yapmaya çalıştığım için işler daha da bir zor olmuştu. Kitabımı tam kendi imkanlarımla basmaya başlayacakken şimdiki yayınevimden biri bana ulaştı. Başımdan geçen kötü yayınevi tecrübelerimi anlattım. Uzun uzun telefon konuşmaları sonunda kendileriyle orta yolu bularak anlaşmaya karar verdik. Kendime yazar demesem de; editörlerin kitap üzerindeki düzeltmelerinden sonra nasıl kitap yazılacağını daha iyi anladım. Mesela hem geçmiş hem de şimdiki zamanı aynı paragraf içinde çok kullanmışım. Editörler bunları düzelttikçe de yazının akıcılığı bozuluyordu. Mecburen birçok hikayeyi yeniden yazmam gerekti. Kitabı defalarca tekrar tekrar okudum. İstisnasız her okumamda bazı yerlerini ya düzelttim ya da değiştirdim. Okudukça hata çıkıyordu. Şimdi bir kitap yazacak olsam bunlara en baştan beri dikkat edeceğim için işimin daha kolay olacağını düşünüyorum. Kitabım satışa çıktıktan sonra kitap yazmak ve yayınlamakla ilgili çok soru geldi. Kabaca bu sorulara da cevap vereyim. Yukarıda bahsettiğim gibi ISBN kodunu almalısınız. Daha sonra kitap basma yetkisi olan bir matbaa ile anlaşarak kitabınızı bastırabilirsiniz. Satış için mali işleri de bir muhasebeciye danışarak halletmelisiniz. Kitabınızın o büyük kitap marketlerinde olmasını istiyorsanız güçlü bir yayıneviyle çalışmanız gerekir. O marketler maalesef bireysel kişilerden kitap almıyor. İlla ki yayınevi olmalı. Küçük yayınevleri de bu marketlere kitap verebiliyor ama tüm Türkiye'ye yayılsın istiyorsanız bu ancak büyük yayınevleriyle oluyor. Ayrıca yine yayıneviyle çalışırsanız kitabınızın reklamı da yapılabilir. Mesela Ankara ve İstanbul'daki birçok toplu taşıma araçlarında benim kitabımın reklamı döndü. Kitabınızın daha çok kişiye ulaşmasında elbet ki yayınevlerinin bu gibi reklam çalışmaları da etkilidir. Türkiye'de yeni bir yazarın kitaptan para kazanması aşırı düşük bir ihtimal. Tabii bunun birçok sebebi var. Bazı yayınevleri ilk baskı için yazara herhangi bir ücret ödemiyor. Sonuçta yayınevleri kitabınız için para harcıyor ve bu paranın geri dönüşünü görmezlerse kitabınızı yayınlamak istemezler. Bu gibi sorunlar yüzünden bazı yazarlar kitapları basılsın diye yayınevine üste para veriyor. Karışık bir durum. Naçizane tavsiyem kitap yayınlamak istiyorsanız bunu para kazanmak düşüncesiyle yapmayın. Kitap belki size direkt para kazandırmaz ama onun yerine başka kapıları açabilir. Bu iki konu da kitap için çok önemli. İyi yazıyor olabilirsiniz ama kitabınızın daha değerli olması için bence editör ve redaksiyon işlerini profesyonel kişiler yapmalı. Kitap marketlerinin aldığı oran genelde satış rakamının %40-50'si gibi oluyor. Neden pastanın büyük dilimini onlar alıyor işin özü ben de tam olarak bilemiyorum. Büyük ihtimal mağaza giderlerinden dolayıdır. Kendimce benzer durumlar yurt dışında nasıl oluyor diye de araştırmaya çalıştım. Kabaca öğrendiğim; gelişmiş ülkelerde yazarın payı %25-30 civarlarında olabiliyor. Türkiye'de bu oranı sanırım tepedeki ilk on yazar ancak alır. Bazı yayınevleri en az 8 yıllık sözleşme yapmak isterken bazıları daha esnek olabiliyor. Yukarıda belirttiğim gibi kitap haricinde her konuda telif haklarını elinizden alabilirler. Burada iyi düşünüp, mantıklı hareket etmek gerekiyor. Kitabım raflarda olsun diye elinizdeki herşeyi karşı tarafa vermeyin. Kitabınızı yayınlamak istediğinizde içeriği ne türse o konulara yönelmiş yayınevleriyle görüşmeniz işleri kolaylaştırır. Mesela şiir kitabı yayınlamak istiyorsanız o kategorideki yayınevleriyle görüşmelisiniz. Ama bilin ki; yeni bir yazarın kitabını güçlü bir yayınevine kabul ettirmesi pek kolay olmayacaktır. Bence kitaptan kazanç sağlamanız en doğal hakkınız. Yalnız bu kitap marketleri ne kadar yüksek bir oran alıyormuş satıştan. Ephesus yayınevi ile orta yolu bulduk demişsiniz, merakımdan soruyorum sadece nasıl bir oranda orta yolu buldunuz?Bu arada gerçeklerle toz pembe hayallerin ne kadar farklı olduğunu bir kez daha gösterdiniz. Hayallerinin peşinden giden biri olarak zorluklar karşısında yılmayıp vazgeçmediğiniz için de tebrik ederim. Sözleşme şartlarında orta yolu bulduk. Kaç lira maaş aldığınızı ulu orta sormak ne kadar yanlışsa kitap başına alınacak parayı sormak da o kadar yanlıştır. Adem Altındiş'in tepkisi doğru. Sizin yaklaşımızı daha sonra da yanlış. Yok \"yaklaşık olarak\" demeliydi de, falan filan yerine yanlış anlama durumlarında özür dilemeyi öğrenin. Verdiğiniz cevap ben kendimi kurtardım diğerleri beni ilgilendirmiyor demek gibi bir şey. Sen gizli tut o gizli tutsun sonra yeni başlayanları düdüklemeleri daha kolay olsun bu da yayınevlerinin bir talebi olsa gerek. Aman açıklama ha diye tembihlemişlerdir kesin. Şu cevaptan sonra, sonraki yorumları okumak istemedim. Üsluba bak. % olarak kaça kaç anlaştınız diye öğrenmek istemiş. Ben Kitapyurdu DY ile çalışmayı düşünüyorum artık. %50 ye %50 yapıyorlar. %17 yasal kesinti varmış. Ne kadar doğru bilmiyorum. İki tarafa da %41,5 düşüyor. Kitabınızı okudum ve çok beğendiğimi baştan söyliyeyim. biraz amatörce yazılmış olması daha bir hoşuma gitti. mesela bazı kelimeleri çok sık kullanmışsınız. kitabın bir yerindede rehberin babaannesi olduğunu söylediğini fakat teyzesinin babaannesi olduğunu sonradan öğrendiğinizi yazmışsınız. neden rehberin annesinin babaannesi değil )). hepsi biryana gerçekten başarılı bir çalışma olmuş devamını dilerim. Saygılar. Çünkü bahsettiğiniz hikayenin geçtiği bölgede 20 tane eşi olan adam bile var. Teyzesi ile annesi öz kardeş olmayabilir. Rehberin dediği neyse onu yazdım. Kitap baskı fiyatlarını biraz arastırdım bu makale sayesinde ki hiç ilgim bilgim yoktu merak ettim. fiyatı etkileyen çok değişkeni varmış mesela ebat, kagıt cinsi, baskı rengi, cilt çeşidi, editorial düzenleme, isbn bandrol, kapak tasarım, baskı adeti, mizampaj vs. İnternette online hesaplama ile 300 sayfa renkli, a5 boyut, 80 gr 1. hamur, editorial inceleme var, isbn, kapak düzenleme,280 gr selefonlu amerikan cilt olsun dedim ve 1000 adet fiyatı 30 bin tl tuttu ve tüm herşey aynı sadece baskı rengi siyah beyaz olunca 6000 tl oluyor. Renkli işi çok pahalı altından kalkmak zor, bundan sonra kitablara pahalı demem. Dünyayı gezerken elimden geldiğince kitapçılara girip, dergi ve kitap fiyatlarına bakıyorum. Abartısız söylüyorum; ben şu ana kadar Türkiye'deki kadar ucuz kitap ve dergi fiyatı başka bir ülkede görmedim. Normal bir kitap için ortalama fiyat genelde 10 dolar civarı oluyor. Kitap marketlerin payının bu kadar çok olması ekonomik nedenlerden dolayı. O yüzden büyük kitap marketleri bile ağırlığı online satışa yöneltmişler. Oradaki yüzde 40 iskontoya satıcının mağaza kirası, personel maaşı, elektrik, su, ısınma giderleri, vergiler, amortisman payı artı kar payını koyduğunuzda geriye bir şey kalmıyor. Bir yerlerde bir yanlışlık var ki pazarda da görüldüğü üzere yüzde 40 iskonto ile dahi kitap marketler ayakta kalamıyor. D&R gibi büyük marketler bile kitap yanında ek ürünlerin satışına ağırlık veriyor. Öncelikle tebrik ederim yaşamınıza bir hoş seda bırakmak en önemlisi.... izninizle bir kaç şey danışmak isterim, ISBN nosu aldıkrçtan sonra 6 nüshasını derleme kuruluna gönderdim satış için bu gerekli mi ? İnternet satış platformlarına kendim başvurabilirmiyim? herhangi bir yayınevi ile anlaşmam yok. Kitabınızı en yakın zamanda okumak isterim. Bunu, hayatinda muhtemelen 10 kitap okumamis siz dusunuyorsunuz. Herkes, z ile degil s ile yazilir guzel kardesim. Bildiginiz is alani ile ilgili yorum yapin. Abi kitabını tek solukta okudum diyebilirim. Şahane olmuş gerçekten tanıdığım gezmeyi seven herkese tavsiye ediyorum ikinci kitabını sabırsızlıkla bekliyorum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/uc-ekmek-bir-kahve.html", "text": "Panama'nın Llana Bonito köyündeyim. Embera yerlilerinin yaşadığı bu köyde toplam 18 hane var. Öğle saatlerinde köye gelip bir ailenin yanına yerleştim. Evin annesi ilçe merkezine pazara gittiği için evde yok. Hava kararmak üzereyken elinde poşetlerle anne geliverdi. Selamlaştık, tanıştık sonra da az bir ışıkla aydınlatan lambanın altında, tahta zemine hep beraber oturduk. 4 çocuk bir anne baba ve bir de ben, bağdaş kurduk bekliyoruz. Oturduk diyorum ama zemin o kadar sert ki 2 dakikada bir pozisyonumu değiştiriyorum. Bizdeki gibi minder kültürleri de yok. Evde zaten herhangi bir eşya da yok. O sırada çat pat ispanyolcamla konuşmaya çalışıyorum. Derken herkesin önüne boş bir tabak verdiler. Çocuklar birden şenlendi. Her tabağa 3'er tane şehirden gelme o marketlerde satılan sandviç ekmeklerinden koydular. Yanına da tencerede pişirme kahve. Dedim herhalde yemek de gelecek. Baktım birşeyin geldiği yok. Ocakta pişen başka birşey de yok. Bütün ev ahalisi o sandviç ekmeklerini kahveye banıp yemeye başladı. Ortama uymak için ben de kahveme banıp ekmekleri tek tek yiyorum. Hımmmm çok da güzelmiş diyorum. Herkes neşeli, mutlu. Sandviç ekmeğini bekleyen çocukların mutluluğu ise bambaşka. Babam yıllar önce anlatırdı; küçükken Samsun'nun Gölyazı köyünde babaannem pazara gittiğinde o evde gelmesini beklermiş. Hatta fıraktının üstüne çıkıp öyle beklerdim derdi. Beklermiş ki babaannemin getireceği şehir ekmeğinden yesin. İçimden derdim ki; arkadaş şehir ekmeğini ne yapacaksın, ne güzel köy ekmeği var işte. Ama öyle demeyle olmuyormuş. Babamın 50 yıl önce ne yaşadığını bugün kendim yaşayarak anladım. Dünyayı gezmeye çalışırken zamanda yolculuk yaptım. Şehir ekmeği yenip, kahveler içildikten yaklaşık bir saat sonra normal yemek de yendi. Kiskandim! :( Hep yapmak isteyipte suana kadar yapamadigim seyler. Simdi yapayim diyorum alayim oglumu gideyim ama daha 3 yasinda bir cocukla gidecegim yerleri daha dikkatli secmem gerekiyor sanirim. Buraya gitmeyi cok isterim? Benim durumumda biri icin ne tavsiye edersiniz. Oralar nasıl, nasıl gidilir detaylıca yazdım."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ucak-yolculugu-icin-tavsiyeler.html", "text": "- Uçaklarda arka koltuklar genelde üçlü olur. Check-in sırasında güler yüzlü olursanız, o üçlü koltukların en ortasından yer alabilir ve o koltuğun sağ ve soluna bloke koydurabilirsiniz. Böylece yatarak yolculuğunuzu yaparsınız. - Check-in sırasında acil çıkış koltuğunu isteyebilirsiniz. Böylece ayak boşluğu geniş olur. Rahat bir yolculuk yaparsınız. - Bazı havayollarında uçuştan bir gün önce değil de, çok önceden bile telefon açarak koltuk seçimi yapabilirsiniz. - Kullanacağınız havayollarının uçuş kartından çıkartın. Ücretsizdir. Uçuş yaptığınızda mil puan kazanırsınız. Bazen bindiğiniz uçakta ekonomi sınıfı tamamen dolu olabilir. Bu gibi durumlarda ekonomi sınıfından birkaç kişiyi ücretsiz olarak business tarafa alırlar. Bu ücretsiz yükseltmeyi yaparken öncelikli olarak havayolunun üyelik kartına kim sahipse onlardan başlarlar. Genelde bu kartı yeni çıkartmış olsanız bile geriye dönük bir yıl içindeki uçuşlarınızı da ekleyebilir ve mil puan kazanabilirsiniz. - Havaalanına gitmeden önce muhakkak on-line check-in işlemini yapın. Havayolu firmaları uçakların kapasitesinden çok bilet satışı yapabilirler ve bu yasaldır. - Uçağınız uzun süreli rötar yaparsa havayolu firması yeme, içme ve konaklama masraflarını karşılamak zorundadır. Gideceğiniz destinasyona başka havayolu aynı gün gidiyorsa o uçaktan size ücretsiz bilet ayarlayabilirler. - Valiziniz kaybolursa tazminat alabilirsiniz. Valiziniz bindiğiniz havaalanında ya da aktarma yapılan yerde kalırsa; bir, iki gün içinde varış yaptığınız şehirdeki adresinize kadar size ulaştırırlar. Dilerseniz o gecikme süresinde kıyafet satın alıp, fatura ibraz etmek şartıyla belli bir tutara kadar parasını havayolundan alabilirsiniz. - Uçuşunuz ertesi güne, yani çok uzun süreli rötar yaparsa tazminat alma durumunuz olabilir. - Havaalanında check-inden sonra uçağa binmek icin acele edip, boş yere kapı önündeki kuyruğa girmeyin. En yakındaki koltuklara oturup, bekleyin. Son 10-15 kisi kalınca kalkıp, gidersiniz. - Uçaktayken hosteslerden size kral/kraliçeymişiniz gibi davranmalarını beklemeyin. Uçmak artık bir statü göstergesi degil. Herkes havayolu kullanabiliyor. Hosteslerin de bir çalışan olduğunu, onlarca yolcunun onlardan tuhaf isteklerde bulunduğunu unutmayın. Yemeğini bitirir bitirmez tepsiyi koridorda, yere bırakanları da gördüm, içip içip sarhoş olanını da. Daha fazla içki vermeyince sorun yapanını da. - Uçağın tekerleri yere değer değmez ayağa kalkıp eşyalarınızı yukarıdan almaya çalışmayın. - Uçak park ettiği anda yine acele edip ayağa kalkmayın. Kapının açılmasına en az 5 dakika daha var. Boş yere koridorda tıkış pıkış ayakta beklemeyin. En önce inenle en son inen arasındaki zaman farkı 5 dakikayı geçmez. - Free shoplarda şimdiye kadar dışarıdan daha uygun fiyatlı birşey gördüğümü pek hatırlamıyorum. . - Kabin içine 100ml den yüksek sıvı hiçbir şey alamazsınız. Ufacık da olsa çakı ve kesici aletleri de kabin içine almazlar. - Başkasının koltuğuna oturmayınız. Koltuğun gerçek sahibi gelirse boş yere tekrar yer değiştirmek zorunda kalırısınız. Herkes uçağa bindikten sonra kabin amiri \"Tüm yolculuklar uçakta\" diye bir anons yapar. Bu hostesler icin bir uyarıdır. Herkes uçakta demektir. Bu anonstan sonra yerinizi değiştirirseniz genelde sorun yaşamazsınız. Not: Bir uçak görevlisinin uyarısı üzerine; uçak kısmen boşsa yolcular uçağın balansına göre koltuklara oturtulmuş olabilir. O sebeple uçak iniş ya da kalkış yaparken kendi koltuğunuzda oturmanız gerekebilir. Düz uçuşta ise yer değiştirebilirsiniz. - Kısa yolculuklarda business sınıfının pek cazibesi yoktur ama uzun yolculuklarda business sınıfı yolculuk yaparsanız yorgunluk diye bir şey pek olmaz. Koltuğunuz komple yatak haline geldiği için rahat bir şekilde uyuyarak yolculuğunuzu tamamlarsınız. Uzun business sınıf yolculukları pahalıdır ama çok rahattır. - Çocuk ağlama sesinden ya da uğultudan rahatsız oluyorsanız kulak tıkacı kullanmayın. Farkında olmadan kulaklarınızda basınç eşitlemesi yapamayabilirsiniz. Ve kulak zarı yırtılmasına kadar kötü sonuçlarla karşılaşılabilir. Çok rahatsız oluyorsanız kulaklık takıp, müzik dinleyin derim. - Bazı havayollarında on-line check in yaparken yemek tercihinde bulunabilirsiniz. Uçaktayken adınıza hazırlanmış özel tepsi size gelir. - Uzun uçak yolculuklarında ayakkabınızı çıkartmanız normaldir. Bunda utanılacak bir şey yok. Ama, öncesinde ayağınızın ve çorabınızın kokmadığına emin olun. - Türbülans olduğunda \"koltuğunuza dönün ve kemerinizi bağlayın\" uyarısı yapılır. Bunu ciddiye alin. Güçlü türbülans yüzünden koridorda yere düşen hostes bile gördüm. - Bazen havayolu firmaları ucuza bilet satar. Ama valiz hakkı vermez. Ufak bir valiz icin ekstra 20 dolar ödemek zorunda kalabilirsiniz. Bu gibi durumlarda düşük fiyatlı uçuşlar yapan firmalar yerine büyük havayollarına da bakın. Belki valiz için vereceğiniz ekstra para ile toplam tutar, daha kaliteli ve ücretsiz valiz hakkı veren diğer havayolları ile aynı seviyelerde olabilir. Hem de uçaktayken yeme-içme servisi de olur. Valizden para isteyen firmalar genelde ücretsiz su bile vermezler. - Uçak yolculuklarında mideniz bulanıyorsa uçağa binmeden önce, mide bulantısı önleyici ilaç için. - Uçaktan güvenlik gerekçesiyle korkmayın. Uçak, trenden bile daha güvenli bir ulaşım aracıdır. -Uçağa geç binince bazen el bagajını koyabilecek yer kalmayabilir veya çok uzak koltuk üstü kabin bagajına koymak zorunda kalabilirsiniz Bagajınız yolculuk sırasında herhangi bir şekilde hasar görmüşse bagajınızı aldıktan sonra uçtuğunuz şirketin kayıp eşya bürosuna başvurursanız dolduracağınız bir form sonrasında kendi valizinizle aynı boyutlarda yeni bir valiz alma imkanınız var. Not. Bu arada tekeri veya kulpu kırık valizle uçağa binip indiği yerde bunun taşıma sırasında olduğu iddiası ile valizini yenileyenler olduğunu da duydum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ulkelerin-fiyatperformans-testi.html", "text": "Sürekli en ucuz ülke neresi, az parayla neresi gezilir gibi şeyler soruluyordu. Nasıl ki bir telefon, bilgisayar hatta araba alırken bile internetten saatlerce araştırma yapıp, inceleme yazılarına ve videolarına bakıyorsak bende benzer şeyleri ülkeler için birkaç cümlelik açıklamalarla yapayım dedim. Burada yazdıklarım ansiklopedik bilgiler değil tamamen kendi düşüncelerimdir. Ülkenin kısmen ucuz olması ve size verdiği kültürel güzellikleri listedeki ilk sırayı almasını sağlıyor. Bunun yanısıra yemekleri, el sanatları, hediyelik eşyaları, Cusco gibi bir şehrin resmen 70-80 yıl öncesinden kalmış görüntüsü, ayahuasca çayı, Amazonlar bölgesi ve fotoğraf severler için aşırı renkliliğiyle Peru unutulmayacak ülkelerden biri. Tabi bunda Machu Picchu'nun da payı yok değil. Sadece bu ülkeyi görmek için bile Türkiye'den kalkıp gidilir. Bolivya'yla beraber bulunduğum en ucuz ülke burasıydı. Turistik yerlerden hafif sıyrılıp yerel insanların arasına karıştığınızda herşeyin nasıl bu kadar ucuz olduğuna şaşıracaksınız. Bunun yanı sıra Sihanoukville gibi güzel bir sahil şehri ve Angkor Tapınaklarına ev sahipliği yapması Kamboçya'yı listenin 2. sırasına çıkartıyor. Ayrıca el sanatları ile ilgiliyseniz işçiliği çok iyi tahtadan oyma heykeller ve yağlı boya resimleri bulmak mümkün. Yine bunlar da Türkiye ya da bir Avrupa ülkesiyle kıyaslandığında aşırı ucuz geliyor. Bahsettiğim bu el sanatı ürünler için ileride kesinlikle tekrar gideceğim ülkelerden biridir. Türkiye'den kalkıp buralara kadar gelirseniz Tayland'ı da plana dahil edin. Zaten komşu ülkeler. 2011 yılında gittiğimde bir ülke nasıl bu kadar güzel olup da böylesine ucuz olabilir ki diyordum. 3 yıl sonra tekrar gittiğimde ise fiyatların gözle görülür bir şekilde arttığına şahit oldum. Hele 10-15 yıl önce Tayland'a gidenler ise asıl o zaman gelecektin, şimdi buralar bozuldu, hem o zamanlar herşey neredeyse bedavaydı diyor. Aşırı turistik olduğu için her ne kadar günden güne bozuluyor, fiyatlar artıyor olsa da halen düşük maliyetle çok iyi tatil yapılacak yerlerin başında geliyor. Yeterki lüks arayışınızı biraz kenara bırakın ve hafif de olsa yerel hayata karışın. Tapınakları, kültürleri ve fantastik sahilleri burayı özel kılarken, konaklama ve yeme-içme halen ucuzdur. Eğlence sektörü günden güne pahalılaşıyor olsa da Türkiye'ye kıyasla hesaplı bir ülke. Tüm bunların yanı sıra aynı Kamboçya'da olduğu gibi hediyelik eşya ve el sanatı ürünleri çok iyi ve hesaplı. Turiste önem veren bir ülke olması da ayrı bir konu. Tekrar gidilecek ülkeler listesindeki Tayland ilk 3'e giriyor. Bir Kamboçya ya da Bolivya gibi ucuz olmasa da Türkiye ya da Avrupa ülkeleriyle kıyaslarsak kesinlikle hesaplı bir yer. 4. sıraya çıkmasının en büyük sebebi; ülkede ne ararsan bulabiliyorsun. Derdin kültürse 3 ülkeye yetecek kadar farklı kültür var. Yemek istiyorsan unutulmayacak tatlar burada. Karayip sahilleri ayrı bir güzel. ABD'deki Büyük Kanyon'dan 4 kat daha büyük Copper Kanyon'a sahip. Cenote denilen ufak göletleri var ki muhtemelen dünyada başka benzerleri yok. Bir de bunların yanına insanların sıcaklığını eklediğinizde yeme de yanında yat oluyor. Güvenlik konusundaysa TV'deki haberler ve Hollywood yüzünden kötü bir imaja sahip. Aslında bir kaç şehri haricinde sıkıntılı denebilecek biryeri bence yok. E bu kadar güzelliğinin yanında niye daha üst sıralara çıkarmadın derseniz; ülke çok büyük. Şehirler arasında karayoluyla ulaşım yaparsanız çok vakit alıyor. Uçak kullanırsanız da bu sefer fiyatlar yükseliyor. Velhasıl Meksika 4. sırada. Bu ülkeyi Tayland'a çok benzetiyorum. Efsane güzel adaları ve fantastik sahilleri var. Yeme-içme, konaklama, alış-veriş yani ne ararsanız ucuz. Tek problem ülke turistik bir yer olabileceğinin pek farkında değil. Ya da farkında ama o şekilde yönetilmiyor. Sokakları temiz değil ve bazı bölgeleri ise tehlikeli. Tayland gibi olabilmesi için on yılların geçmesi lazım. Ama herşeye rağmen madem konumuz fiyat/performans, sunduğu güzellikleri karşılığında gezmesi bu kadar ucuz olduğu için listenin üst sıralarını hak ediyor. Her ne kadar Türkiye'den sadece Bolivya'yı görmek için gelinir demesem de ülkenin aşırı ucuzluğu ve fotoğrafik açıdan da güzel olması sebebiyle 6. sırayı hak ediyor. Farklı kültürleri görmek için güzel bir yer. Konaklama, yeme-içme ve alış-veriş için gördüğünüz fiyatlara şaşıracaksınız. Ayrıca Salar De Uyuni gibi dünyaya ün salmış bir tuz gölüne de ev sahipliği yapıyor. Dağcılık ile ilgili burada bir tecrübem olmadı ama çıkılabilecek fantastik dağları olduğunu da biliyorum. Bir üstte Türkiye'den sadece Bolivya'yı görmek için gelinmez dedim ya işte Guatemala için gelinir. Aktif volkanik dağları, rengarenk geleneksel insanları, Maya piramitleri, farklı farklı kültürleri, yemekleri, içecekleri ve tabi ki aşırı fotoğrafik olmasıyla o kadar yolu katetmeye kesinlikle değer. Aynı şekilde alışveriş için el sanatı ürünleri de atlamayayım. Guatemala beni şaşırtan ülkelerin başında geliyor. Bize yakın olması ve genelde hesaplı uçak bileti bulunabilmesiyle üst sıraları hak eden bir ülke. Binalarda halen savaşın kalıntılarını görmek tuhaf olsa da yerel insanlar bu şekilde yaşamaya alışmış. Savaş yıllarında Bosnalıların kötü tecrübeleri olduğu için imkan buldukça eğlenmeyi tercih ettiklerini söylüyorlar. O sebeple güzel cafe ve eğlence mekanlarının da bolca olduğunu söyleyebilirim. Yemekleri de güzel ve ucuzdur. Ayrıca yalan yok kızlarının güzelliğini de es geçmemek lazım. Başkent Moskova'nın çok pahalı olduğunu söyleseler de toplamda 15 günümü geçirdiğim Rusya'nın pahalı bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Yeterki ana caddelerden sıyrılın ve turistik yerlerden biraz olsun uzaklaşın. Tarihi yerleri, St. Petersburg'un beyaz geceleri, müzeleri, sanat sever olmaları, sokak sanatçıları, yemekleri ve eğlenmeyi belki de en iyi bilen bir ülke olmasıyla Rusya her daim gidilip, görülmesi gereken ülkeler arasında. Çok büyük bir coğrafya. Hepsini gezmek aylar sürebilir ve maalesef sadece iki hafta kalmış olsam da Rusya'nın her daim üst sıraları hak ettiğini söyleyebilirim. Neredeyse Latin Amerika'nın yarısını kapladığı için Brezilya'yı tek bir ülke gibi ele almamak gerekiyor. Her tarafını gezeyim dersen bir yılını alır. Brezilya denilince aklıma gelen ilk şey insanlarının aşırı sıcak olması, ikinci gelen şeyse yeme-içme ve konaklamanın pahalılığı. Düşük bütçeli geziler için Brezilya maalesef bütçeyi zorlayacaktır. Amazon bölgesini gezmek isterseniz fiyatlar yine hesaplı değil. Ama derdiniz gerçek yerli kabilelerini bulmaksa Brezilya o konuda dünyada ilk üçe girer. Diğer bir konu da tabi ki eğlence hayatı. Eğlenmeyi çok seven bir millet. Ama zannetmeyin ki sadece kapalı mekanlarda. Brezilya gezim boyunca sevdiğim en güzel şey sokak partileriydi. Bulunduğunuz tarihte sokak etkinlikleri olursa Brezilya'yı çok sevip döneceğiniz kesin. Kimisine göre belki de listenin en üst sıralarını hak edecekken bence 11. sırada olması iyidir. Bunu söylememin en büyük sebebi; tamam 4-5 şehrini gezdim, güzeldi, iyiydi ama bu şehirlere tekrar gitme isteğim hiç yok. Tarihte yürür gibi sokak ve meydanlarının olması, müzeleri, muhtemelen hayatınızda yiyeceğiniz en iyi pizzası, o klasik İtalyan stiliyle sizi cezbedeceği kesin. Ama dediğim gibi gel gör ki bende ikinci kez gitme isteği uyandırmadı. Tüm bunların yanı sıra bize göre pahalı bir ülke olduğu için de listede İtalya'yı sıralamak bir hayli zor. Eğer tarihi ve müzeleri seven biriyseniz sadece Floransa şehri bile unutulmayacak yerler arasına girer. \"İtalya mı İspanya mı?\" deseler muhtemelen İtalya'yı seçerdim. İkisi de klasik Avrupa ülkesi. Aklıma tabi ki ilk gelen Barselona şehri oluyor. Sokak sanatçıları, Sagrada Familia'sı, İstanbul'a benzerliği ve müzeleriyle süper bir şehir. Ama gel kör ki derdimiz fiyat/performanssa İspanya'da maalesef biraz pahalı kaçıyor. İtalya ve İspanya için en büyük avantaj uygun fiyatlı uçak bileti bulunabilmesi. Konaklama ve yeme-içmek için keseyi bolca açmanız gerekecek. Bosna Hersek gibi bize yakın olması ve ucuz bilet bulunabilmesi güzel bir avantaj. İnsanları biraz iri olsa da görünüşlerine aldanmayın, sıcak insanlar. Yemekleri güzel, büyük porsiyonlu ve ucuz. Konaklama da aynı şekilde ucuz. Müze olarak aklıma bir tek Tesla'nın müzesi geliyor. O da gidilip, görülmeyi hak eden bir müze. Diğer bir detay Sırbistan'ın gece hayatı da çok hareketli. Hiç ummadık mekanları burada gördüm. Özellikle de elektronik müzik yapan yerleri. Bunların hepsini size hesaplı sunduğu için fiyat/performans olarak Sırbistan bir çok ülkenin üstünde yer alıyor. Ülkenin en büyük dezavantajı bize çok uzak olduğu için ucuz uçak bileti bulunamaması. Yoksa daha üst sıraları hak eder ama konumuz fiyat/performans ise maalesef ortalarda yer alıyor. Olur ya buralara kadar gelirseniz plana ya Şili'yi ya da Brezilya'yı da dahil edin. Ya da sadece Peru'yu dahil ederseniz de güzel olur. Ülke insanı yine klasik Latin Amerika sıcaklığındadır. Dansı ve eğlenmeyi severler. Yemek yemeye ise bayılırlar. Muhtemelen hayatınızda yiyeceğiniz en iyi hamburger ve steakler Arjantin'den olacaktır. Arjantin'in bir de kutuplara yakın Ushuaia bölgesi var. Henüz gitmedim ama buzulları görmek için en iyi alternatiflerden biri olduğunu biliyorum. Direk uçuş olmadığı için bu bölgelere gelmek maalesef biraz çetrefilli ve biraz da fiyatlı. Ama tüm bunlara rağmen Kolombiya insanı, sıcaklığıyla sizi etkilemeyi başarıyor. Ülkenin önceki yıllardaki kötü imajı yüzünden hala güvensiz bir ülke zannedilmesi büyük bir talihsizlik. Beni şaşırtan ülkelerden biri de kesinlikle Kolombiya'dır. Doğal güzellikleri, yeme-içme ve konaklamanın ucuz olması, Karayipler bölgesi ve tabi ki kahvesiyle yabancı olarak buraya gelen birini tatmin edeceği kesin. Ayrıca kadınlarının güzelliğini de atlamamak gerek. Sadece Kolombiya için Türkiye'den kalkıp gelmek biraz lüks kaçabilir. Yanına bir kaç ülke daha eklenirse güzel olur. Benim gibi elektronik ve bilgisayar manyağı biriyseniz Hong Kong çok daha üst sıraları hak eder. Ama bu tip şeylerle değilde dünya markaları ürünlerinin alışverişiyle ilgileniyorsanız burası listede orta sıralarda ancak yer buluyor. Eğer alışverişle hiç işiniz yoksa genel itibariyle Hong Kong size yüksek binalar haricinde hiçbir şey vermez. Bazı ülkeler için dediğim gibi olur ya kalkıp bu bölgelere gelecekseniz listeye Tayland, Kamboçya ya da Filipinleri de eklemeye çalışın. Tek başına Hong Kong için gelmek lüks kaçar. Diğer saydığım ülkeler için yerel havayollarıyla uygun fiyatlı ara uçuşlar bulabilirsiniz. Yeterki planlamanızı birkaç ay öncesinden yapın. Hong Kong'da fast food ucuz olsa da konaklama aşırı pahalıdır. Bu pahalılığa rağmen çok çok ufak otel odalarınız olacak. Velhasıl alışveriş ile ilgiliyseniz üst sıraları hak eden bir ülke. Ama alışverişle ilgili değilseniz listenin sonlarına doğru gider. ABD için yorum yapmak gerçekten biraz zor. Öncelikle bir Amerikan rüyası beklemeyin, hayal kırıklığı olur. Ama diğer yandan coğrafyası çok büyük ve görülmesi gereken çok iyi doğal parkları var. Büyük Kanyon'un o heybetli duruşu için bile ABD gidilecek ülkeler listesine eklenmeli. Onun haricinde Las Vegas gibi ikonlaşmış bir eğlence şehrine sahip. Okyanus bölgesinde uçsuz, bucaksız sahilleri var. Los Angeles'ı, New York'u da atlayamayız. Ama gel gör ki konaklama çok pahalı. Hizmet sektörü de aynı şekilde pahalı. Yemek işini fast food ile hesaplı çözersin ama genel itibariyle kesenin ağzını biraz bir hayli açmak gerekiyor. Tüm bunların yanısıra ABD'nin en büyük güzelliği alışveriş için ne ararsan bulabiliyorsun. Ve bu bulduklarınız genelde dünya fiyatlarına göre hesaplı olacaktır. Eğlence hayatının ise Las Vegas haricinde pek hesaplı olduğunu söyleyemem. Şehirler arası ulaşım da bir hayli sıkıntı. Ya arabanız olacak ya da uçak bileti alacaksınız. Otobüs ile ulaşım maalesef iyi değil. Size hesaplı bir gezi çıkartmayacağı için ABD ancak orta sıralarda yer alıyor. Portekiz de konumlandırılması zor bir ülke. Burasıyla ilgili aklıma ilk gelen şey; Lizbon'un gece hayatı ve canlı müzik yapan mekanları. Onun dışında İspanya ve İtalya'ya göre bir tık daha hesaplı bir yer. Tabi yine de bize göre pahalı diyebilirim. Ufak bir ülke ve gezmesi kolay. Avrupa gezisi yapılacaksa plana dahil edilmeli ya da çok hesaplı bilet bulunursa sadece bu ülke için bile gidip görülmeye değer. Şehirleri ve insanları ilk başta bana Rusya gibi görünse de aslında pek de Rusya'yla kıyasalanabilecek bir ülke değil. Tamam kadınları güzel, gece hayatı da iyi ama bunların haricinde size öyle çok aman aman bir şey verdiğini pek söyleyemem. Hayat ucuz, yeme-içme ve konaklama da ucuz. Lviv'deki cafe ve canlı müzik yapan yerleri çok iyi. Başkent Kiev'i henüz görmedim. Belki oradan sonra listede üst sıralara çıkabilir ama şimdilik 19. sıra iyidir. Venezuela'yı listede konumlandırmak çok zor. Eğer Angel Şelalesi ve Roraima Dağı'nı düşünürsek listede ilk beşe girer. Ama bunların yanı sıra ülkede banka kartlarının kullanılmadığını, yeme-içmenin kısmen sıkıntılı ve neredeyse her şehrinin yabancı için aşırı güvensiz olduğunu düşününce işler değişiyor. Her şeye rağmen Venezuela kesinlikle ziyaret edilip, gezilmeli. Yerel bir arkadaş bulursanız işleriniz çok daha kolay olur. Ukrayna'yla aynı özellikleri taşıyan daha az gelişmiş bir ülke. Fiyatları ise daha hesaplı. Olur ya bu bölgelere gidecekseniz Ukrayna ve bir, iki ülkeyi de listeye katıp gezebilirsiniz. Onun haricinde Moldova'yı görmezseniz bir kaybınız olmaz. Ülkenin merkez şehirlerini ve insanlarını genel olarak sevememiş olsam da fantastik ve belki de dünyada eşi benzeri olmayan San Blas Adalarına ev sahipliği yaptığı için son sıralardan kurtuluyor. Hele benim gibi fotoğraf ve yerlilerle ilgiliyseniz Embera ve Kuna Yala yerlileri için Panama gidilecek ülkeler listesine girer. Girer ama sadece Türkiye'den kalkıp da tek bu ülke için gelinecek kadar değil. Ülkede Amerikan doları kullanılıyor ve fiyatlar pahalı. Bunun yanında insanlarının da çok cana yakın olduğunu söyleyemem. Orta Amerika'ya gelirseniz plana dahil edilebilir. Listenin ortalarında olmasının sebebi sadece bu ülke için Türkiye'den kalkıp gitmek biraz lüks kaçacaktır. Latin Amerika'ya gelcekseniz plana dahil edilecek ülkelere kesinlikle girer. Doğası, insanları ve güneyindeki buzulları sayesinde görülmesi gereken ülkelerden biridir. Ucuz bir ülke olmasa da öyle çok pahalı olduğunu da söyleyemem. Orta karar diyelim. Listede bu ülkeyi konumlandırmak çok zor. Çünkü eğer doğa aşığı biriyseniz ve parayı da çok önemsemiyorsanız Kosta Rika ilk 3'e bile girer. O derece güzel doğal parkları, doğayı ve hayvanları seven insanları var. Ama derdimiz ekonomik tatilse Kosta Rika sizi bir hayli üzecektir. Hele turistik yerlerde konaklama, yeme-içme ve doğal parklara giriş ücretleri cep yakan cinsten. İnsanları sıcak kanlı, yabancı için sorunsuz ve güvenli bir ülkedir. Orta Amerika'ya gelinirse lüks tatil arayışı bir kenara bırakılıp, bütçeyi de hafif zorlayarak uğranılabilir. Ama bilin ki doğal parkları ve biraz da plajları haricinde size pek birşey vermeyecektir. Avrupa birliğine girdikten sonra ciddi anlamda pahalılaşan bir ülke. Neredeyse İspanya ve İtalya'yla aynı seviyelerde diyebilirim. İnsanları diğer Avrupa ülkelerine göre bana daha bi' sıcak gelmişti. Plitvice göllerine ev sahipliği yaptığı için gidilmesi gereken ülkelerden biri. Yanına Macaristanı da dahil edip gezilebilir. Aklıma ilk gelen şey Budapeşte şehri. Fantastik derecesinde güzel cafe ve barları var. Tekrar gidecek olursam kesinlikle bu cafeleri görmek için olacak. Türkiye'de gençlere yönelik bir mekan açmak isteyen varsa öncesinde gidip bu şehirdeki mekanları görmelidir. Klasik Avrupa ülkesi tadında, fiyatları bize göre pahalı, gezmesi ise sorunsuz bir ülke. Çok ucuz bilet bulunursa sadece Budapeşte için bile gidilmeye değer. Onun haricinde yanına bir, iki ülke daha muhakkak ekleyin. Ülkeyi hakkını vererek gezdiğimi söyleyemem ama Malezya denilince aklıma temiz olmayan restoranlar ve sokaklar geliyor. O sebeple hep buraya bir tık soğuk bakıyorum. İleride yolum çevre ülkelerine düşerse tekrar uğrarım ama illaki de gideyim demem. Yeme-içme, konaklama ve gezmenin ucuz olduğu bir yer. Komşu ülkeler gezilirken burası da ziyaret edilebilir. Ayrıca Türkleri sevdiklerini de söyleyebilirim. Klasik bir Orta Amerika ülkesi. Guatemala ve Honduras'da yaşam nasılsa burada da aynı öyle. Kültür, yeme-içme, eğlenme ve konaklama birbirinin benzeri. Hayat ucuz ve yabancı için kolay bir yer. Ama buraya gelmek yerine tercihimi Meksika ve Guatemala'dan yana kullanırım. Olur ya Orta Amerika'yı komple gezecekseniz elbet o zaman Nikaragua'ya da uğramak gerek. Bu ülkeye gezilerime ilk başladığım zamanlar gitmiştim. Bir kaç şehrini de gezdim. Aslında hesaplı bir ülke. Taksiler ucuz, yeme-içme de ekonomik ama ülke size pek birşey vermiyor. Önceden dünyanın en yüksek binası sayılan Taipei 101'i vardı ama artık o rekoru da elinden alındı. Buraya gitmek yerine Hong Kong'u tercih ederim. Eğer Galapagos Adaları ile ilgileniyorsanız Ekvador sizin listenizde en üst sıraları hak edebilir. Ama bu adalar benim pek ilgimi çekmediği için; civar ülkeleri gezmeye geldiyseniz Ekvador'a da uğrayın derim. Kısmen pahalı olması ve buna karşılık büyük şehirlerin güvensizliği fiyat/performans açısından iyi bir sonuç vermiyor. Doğası, yeşilliği, şelaleleri ve meşhur salıncağı için bir hafta ya da on gününüzü buraya ayırabilirsiniz. İşin özü Katar'da sadece bir günümü geçirdim. Elbet yorum yapmak için yeterli değil ama beni misafir eden arkadaş tüm Katar'ı bana anlatıp tüm Doha'yı da gezdirdiği için kendimde biraz olsun yorum yapma hakkı buluyorum. Heryeri aşırı temiz, binaları güzel, gidilecek bir, iki müzesi ve tarihi çarşıları olsa da ülkede birşeyler eksik. Aynı Singapur'daki gibi herşey çok yapay görünüyor. Katar'ın yerlileri zengin olduğu için herhangi bir işte çalıştığı pek görülmüyormuş. Çalışanların neredeyse hepsi diğer ülkelerden gelen kişiler. Ve arkadaş \"ülkede gizliden gizliye kast sistemi var\" diyor. Katar'da en ufak bir olumsuz durum yaşamamış olsam da tekrar gidip, görmek isteyeceğim ülkelerden biri değil. Ülkenin Karayipler bölgesindeki adaları ve Guatemala'ya sınır bölgesindeki Maya piramitleri haricinde pek de görülecek bir yeri yok. Fiyatları ucuz, insanları ne kadar iyi de olsa da listenin sonlarından kurtulamıyor. Her yer ter temiz, yeni yapılmış, binalar güzel, insanlar saygılı, ulaşım sistemi iyi ama gel gör ki ülkede birşeyler eksik. Herşey size yapay geliyor. Bir de bunların yanında fiyatlar pahalı olunca Singapur'u üst sıralara koyamıyorum. Paranız var ve lüks bir tatil istiyorsanız ihtiyaçlarınızı sonuna kadar karşılayacak ve dünyanın en ünlü markalarını size sunacaktır. Olur ya bu bölgeye gelirseniz 3-4 ülkenin yanına eklenebilir. Onun haricinde tek bu ülke için kesinlikle gelmeye değmez. Ufak bir ülke. Bizdeki bir ilçe kadar ancak. Gece hayatı ve kumarhane haricinde size pek birşey vermez. Buraya gitmemdeki öncelikli sebep; 233 metrelik kulesiyle dünyada sabit platformdan bungee jumping yapılabilecek en yüksek yere sahip olmasıydı. Onun haricinde diğer bir detay da; bahsettiğim kumarhaneler Las Vegas'daki kumarhane ve otellerin birebir kopyasıdır. Binaların mimarisi ve o ışıltılı görüntüsünden etkileneceğiniz kesin. Olur ya Hong Kong'a gelirseniz bir saatlik vapur yolculuğuyla uğranabilecek bir ülke. Amaç bungee jumping yapmaksa en iyi alternatifden biridir. Ülke çok pahalı değil ama çok ucuz da değil. Peki size ne verecek dersem bir tane volkanik dağı haricinde pek bir esprisi yok. O volkanik dağın özelliği de içinde sülfürik asitten oluşan bir göl olması. İnsanları iyidir ve yabancıyı sever. Orta Amerika'ya geldiniz, vaktiniz var ve bu ülke de yol üstündeyse uğrayın. Onun haricinde pek gezilip, görülecek bir yeri yok. Bizdeki mahalle boyutunda bir ülke. O kadar küçük ama buna ters oranla bir o kadar da jet sosyete. Sürekli spor arabalar, lüks mağazalar görebilirsiniz. Denizdeyse lüks yatlar sıra sıra dizilmiştir. Amaç fiyat/performans olduğu için listenin sonlarını hakediyor. Fransa'nın Nice şehrine geldiyseniz buraya da uğrarsınız. Onun haricinde çok da bir esprisi yok. Ucuz bir ülke. Hem de bayağı ucuz diyebilirim. Ama gel gör ki bir ülke insana hiç mi bir şey vermez? Tek hatırladığım şey iyi hamburger yaptıklarıydı. Her ülkede ya da şehirde önemli bir cadde olur ve insanlar orada yürür, alışveriş yaparlar ya işte bu ülkede o cadde bile yok. Başkentinde gidebileceğiniz elle tutulur bir müzesi de yok. Öyle bir yer. Ayrıca aşırı sıcak. İlla ki bu ülkede gidilecek bir yer arıyorsanız o da Brezilya ve Arjantin sınırındaki Foz De Iguazu şelaleleri olur. Ama siz beni dinleyin burayı es geçin. Yalan yok bu ülkede sadece 3-4 günümü geçirdim. Böyle bir tespit yapmak için kesinlikle yeterli bir süre değil. Ülkede kötü hiçbir tecrübem olmadı ve sadece iki farklı şehrinde bulundum. Ama madem konumuz fiyat/performans bu pahalılığa göre listenin sonlarını hakediyor. Kaieteur şelalesi haricinde başka bir özelliğini görmedim. Ayrıca vize alırken böylesine sorguya çekildiğim başka bir ülke de olmamıştı. Konaklama ve yeme-içme gereksiz yere pahalı. Ülkeye ulaşımın da pek kolay olduğunu söyleyemem. Dünyadaki her ülkeyi göreceğim gibi bir düşünceniz yoksa burayı direkt es geçin derim. Bu kadar pahalılığıyla size deniz dalışı haricinde hiçbir şey vermiyor. Eğer sualtı ile ilgilenmiyorsanız direk burayı es geçin. Kötü bir tecrübem olmasa da insanlarının yabancılara karşı aşırı soğuk olduğunu söyleyebilirim. Vaktinizi ve paranızı başka ülkeler için harcayın. Yapacak hiçbir şeyin olmadığı ülkelerden biri daha. Ülkeye ulaşım kolay değil ve pahalı. Civar ülkelerde olsanız bile Surinam'a gitmek için çetrefilli bir yol sizi bekliyor. Eğer havayolunu kullanırsanız fiyatlar gereğinden çok yüksek. Ben dünyadaki her ülkeyi göreceğim gibi bir düşünceniz yoksa burada vakit kaybetmeyin. Yeni ülkeleri yorum yapabilecek kadar gezdikçe bu listeyi güncelleyeceğim. Tayland ilk durağımız olacak sanırım, fakat şuan zamanı değil, yılın hangi döneminde gitsek bizim için en iyisi olur yazın biraz zor geçeceği söyleniyor gezintinin. Detaylı notlar için teşekkürler. Teşekkürler yine güzel bir yazı olmuş :) çoğuna hiç gidemeyecek olsam da zevkle okudum."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ulkelerin-guzel-yanlari.html", "text": "4 Yıllık gezi tecrübemde gözüme takıldığı kadarıyla ülkelerin güzel yanları. İtalya: Bildiğin açık hava müze. Tarihte geziyorsun. Rusya: Eğlenmeyi çok ama çok iyi biliyorlar. Filipinler: Doğası, denizi ve plajları süper. Yabancıları seviyorlar. Bosna Hersek: Yemekler güzel. İnsanı güzel. ABD: Aradığın her şeye ulaşabilirsin. Alışveriş yapmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı. Portekiz: Çok iyi canlı müzik yapan mekanları var. Geceleri güzel. Hong Kong: Elektronik, Bilgisayar ve Kamerayı buradan daha ucuza bulamazsın. Brezilya: Çok kibarlar. Güzel insanlar. İletişim kurmak, yeni insanlarla tanışmak çok kolay. İspanya: Sevmek için Barselona bile tek başına yeterli. Singapur: Her yer o kadar temiz ki, sokakta yat uyu o derece. Peru: Sadece Machu Picchu yeterli olsa bile tarihi yapısı çok güzel korunmuş şehirleri de var. Uruguay: Jose Mujica gibi biri zamanında ülkenin devlet başkanı olmuş. Daha ne olsun. Tayland: Kitabı her açtığında başka bir güzellik, başka bir macera. Hırvatistan: Böyle acayip şirin bir yer. Arnavut kaldırımları falan. Macaristan: Sadece Budapeşte'nin cafe ve barları için ülkeye gidilir. Paraguay: Herkes yaparız ederiz modunda, relaks. Fransa: Kız, erkek tanıştığım gençlerin hepsi acayip enerji dolu, fırlama tiplerdi. Şili: Çok iyi sokak sanatçıları var. Bolivya: Buradan daha ucuz bir ülke görmedim. Sırbistan: Bir kişilik yemek söylüyorsun, gelen porsiyonla 3 kişi doyar. Kamboçya: Angkor tapınakları burada. Ötesi yok. Macau: 233 Metre yüksekliğiyle dünyadaki sabit platformlu bangee jumping yapılabilecek en yüksek kuleye sahip. Moldova: Merkezde çok ucuza haftalık ev kiralarsın. Taksi, yeme-içme ve eğlenme ucuzdur. İyidir. Ukrayna: Kadınların güzelliği insana hayatı sorgulatır. Monaco: Jet uçağı satın almak istersen ara sokakta satış ofisi var. Katar: Her yer yeni yapılma, tertemiz. Meksika: Efsane acılı yemeklerinin yanı sıra insanları çok iyi, sıcak, misafirperver. Belize: Ada almak isteyenler için, dünyanın en kolay ada satan ülkesi. Guatemala: 4.000 Metreden önündeki aktif volkanik dağın patlamasını ve lav püskürtmesini izleyebilirsin. El Salvador: Yabancılara karşı çok iyiler, sıcaklar. Nikaragua: Tarihi şehirleri, binaları, mimarisi ve antika görünümündeki kapıları. Kosta Rika: Ülkedeki tüm hayvanat bahçeleri kapatılarak, hayvanlar sistematik bir şekilde doğaya bırakılıyor. Panama: Karayip denizindeki irili ufaklı 300'ün üzerindeki San Blas adalarına ev sahipliği yapıyor. Honduras: Dünyanın en tehlikeli şehri olan San Pedro Sula'da, gece-gündüz sürekli arkanı kontrol ederek yürüdüğün için ekstrem spor yapar gibi çok ekstrem günler yaşayabilirsin. Kolombiya: Kadınlardaki göğüs, bel ve kalça oranının daha güzel olabileceği başka bir ülke yoktur. Ülkelerin Olumsuz Yanları da ilginizi çekebilir. Her ülke için yazı yazacak kadar vaktim yok. Kolombiya'daki göğüs kalça oranı sanırım estetiktne kaynaklı. Venezuela da aynı şekilde olabilir. Hep zengin koca avındalar."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/ulkelerin-olumsuz-yanlari.html", "text": "4 Yıllık gezi tecrübemde gözüme takıldığı kadarıyla ülkelerin olumsuz yanları. İtalya: Her an bir erkeği sokağın köşesinde işerken görebilirsin. Rusya: Büfeden alacağın şişe su, biradan daha pahalı. Brezilya: Sanki geceleri pek tekin değil. Bosna Hersek: Her yerde savaşın kalıntıları var. ABD: Özel araban yoksa ülkeyi gezmek eziyete dönebilir. Portekiz: O kadar iyi canlı müzik yapan mekanları var ki daha sonra başka yeri beğen miyorsun. Hong Kong: Bizim için yemek bulmak büyük sıkıntı. Arjantin: Kap kaç ya da benzeri durum yaşama ihtimalin var. Monaco: O kadar çok lüks şey görüyorsun ki fiyatların uçuk olacağı korkusuyla restorana bile giremiyorsun. Peru: Ülkede her şey ucuz, Machu Picchu'ya giriş pahalı. Tayland: Yaz sıcağı insan işi değil. Paraguay: Yapacak bir şey bulman çok zor. Fransa: İngilizce bir şey sorarsın, anlar ama Fransızca cevap verir. Bolivya: Konforlu bir gezi istiyorsan burası hiç sana göre değil. Sırbistan: Kadın, erkek herkes iri. Bir mekana girdiğinde minyon kalıyorsun. Kamboçya: Karayolu berbat. Otobüsün altı vuruyor. Macau: Kumar ve gece eğlencesinden başka hiç bir şey yok. Katar: Toplu taşıma yok gibi bir şey. Meksika: Meksika saati diye bir kavram var. 10 Dakikaya geliyorum deyip 1 saat sonra gelirler. Belize: O kadar pahalılığa göre neredeyse sana verdiği hiçbir şey yok. Honduras: Metrekareye düşen cinayet oranıyla dünyanın en tehlikeli şehri olan San Pedro Sula'ya ev sahipliği yapıyor ve bu şehir gerçekten de çok tehlikeli. Kosta Rika: O aşırı güzel olan doğal parklarına giriş ücretleri de aynı oranda aşırı pahalı. Panama: Her yerde size kokain satmaya çalışanlardan rahatsız olmaman mümkün değil. Guatemala: Hastanelerine gidersen, grip de olsan kanser de olsan aspirin verip geri gönderiyorlar. El Salvador: Kadınları derin göğüs dekoltesini aşırı seviyor. Kötü olanı ise 60 yaşındakilerin de sevmesi. Ülkelerin Güzel Yanları yazım da ilginizi çekebilir. Belçika için ne diye bilirsiniz? oraya okumaya gideceğim. hangi dile ağırlık vermem gerektiğini açıkçası bilmiyorum!"} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/uruguay-gezi-notlarim.html", "text": "Not: Eğer bu gezim için paylaştığım ön yazıyı okumadıysanız öncelikle ona göz atmanızı öneririm. 60 günlük rotamı, yanıma aldığım eşyaları ve gezinin toplam maliyetini görmeniz açısından faydalı olabilir. Buenos Aires'ten buraya Feribot ile geçiyorum. Yol yaklaşık 1,5 saat sürüyor, bilet fiyatı 85 TL. Buraya gelmeden önce belki sevmezsin orayı demişlerdi ama Montevideo'ya giderken buradan geçeyim dedim. Ve maalesef dedikleri gibi oldu burayı pek sevmedim. Yani pek tek başına gelinecek bir yer değil. Ya sevgilinizi alıp gelin, ya da kafa dinlemeye ihtiyacınız varsa gelin. Onun haricinde tavsiye etmiyorum. 2 saat sahili ve turistik yerleri gezip bitiriyorum. Daha sonra hostelden tanıştığım iki tane Hollandalı ikiz çocukla merkeze biraz uzak bölgede olan collesiuma gidiyoruz. Normalde buraya belediye otobüsüyle gidebilirsiniz ama biz yürümeyi tercih ettik. Gidiş geliş toplam 4 saat sürüyor. Dinlene dinlene gidilir, güzel bir yol. Gerçi collesium deyince aklıma Roma'daki gibi bir şey gelmişti ama pek onunla alakası yok. İçi dışı boş bir yer. Alttaki videodan detayları görebilirsiniz. Keşke burada kalmayıp direk Montevideo'ya devam etseydim dediysem de bir gece burada kalıp ertesi gün Montevideo'ya devam ettim. Kahvaltıyı yaptıktan sonra terminale gidiyorum. Montevideo'ya otobüs bileti 30 TL yol 3 saat sürüyor. Hostelde 8 kişilik odada, kahvaltı dahil gecelik yatak ücreti 30 TL. Çantayı bırakıp hemen tekrar resepsiyona geldim. Dedim hepi topu 2 günüm var nereye gideyim, ne yapılır tavsiyeleriniz nedir? Cevapları aldıktan sonra bir harita da alıp dışarı çıktım. Görülecek yerleri gezdim. Tabi zaman daraldığı için pek rahat bir gezi olmadı. Ama ne yapalım en azından 1,5 gün burayı da görmüş olduk. Gelmeden önce Uruguay'ı daha fazla eğlenceli, hareketli ya da ne bileyim daha farklı bir yer bekliyordum. Öncelikle fiyatlar bize göre baya pahalı. Normal bir mc donalds menü bile 20-25 TL civarı. Alış-veriş deseniz keza öyle. Ülke neden bu kadar pahalı anlam veremedim. Yani gelişmişlik olarak baksanız öyle bir durumu da yok. Neyse gün boyu, önemli caddelerini, birkaç binayı ve parkı gezerek bitirdim. Akşam ise Colonia'da tanıştığım Hollanda'lı ikizlerle dışarı çıktık. Ama hafta içi Salı gününe denk geldiği için pek bir atraksiyon bulamadık. Hostel'de takılıp yemek yaptık, sohbet muhabbet derken gece 3 oldu. Sabah kalkıp tekrar şehri gezdim. Öğleden sonra ise Arjantin'e geri dönmek için yola koyuldum. Ülke hakkında yorum yapmak için 3 günün yeterli olmayacağını biliyorum ama nedense burayı pek sevemedim. Yani buraya geleceğime ya Brezilya ya da Arjantin'e giderim daha iyi. Ama olur ya bu bölgeye tekrar gelirsem hippi köyü denilen bir yer var. Vakitsizlikten oraya gidemedim. Köyün özelliği teknolojik hiçbir şey yok. Zaten her şeyden önce köyde elektrik yok. Her kes kafasına göre takılıyor ve çok relax bir yer olduğu söyleniyor. Aklımda burası kalarak Uruguay'dan ayrılıyorum. Direk feribot ile Buenos Aires'e giderseniz sadece bir şirket gidiyor ve fiyatı baya yüksek. Ben de ucuz olan Colonia Express'den bilet alıyorum. Önce otobüs ile Colonia'ya gidliyor oradan feribot ile Buenos Aires'e geçiliyor. Yani 3-4 saat zaman kaybınız var ama fiyat yarı yarı daha hesaplı. Yol 7-8 saat sürüyor, bilet fiyatı 85 TL. 2 aylık gezim bugün bitiyor. Dönüş uçağım Qatar Hava Yolları ile Buenos Aires'ten olduğu için önce Uruguay'dan Buenos Aires'e oradan da Katar aktarmalı İstanbul'a gideceğim. Tabi yazarken kolay oluyor ama Uruguay'dan başlayan dönüş yolculuğum biraz uzun sürecek. Gezi anılarını düşüne düşüne yol biter herhalde. Bu soruya cevap vermek zor. Bir ulkeyi bir haftada da gezebilirsiniz 6 ayda da. Soylediginiz ulkeler icin minimum 2 ay gerekir gibi. Hakkiyla gezilmez ama. Slmlar. bloğunuz çok iyi olmuş tebrik ederim. uruguay hakkında hep başka düşünürdüm, yazdıklarınız benim için bilgilendirici oldu. Teşekkürler. Uruguay benim için de hayal kırıklığıydı. Belki uzun süre kalıp, tecrübe etmedim ama 4 gün içinde gördüklerim ülkeyi anlamama biraz yetti diye düşünüyorum. Pahalı olması, öyle çok da görülecek pek bir yerinin olmaması... ne bileyim sevemedim bir türlü. Kesinlikte Türkiye'den kalkıp da tek Uruguay için gezmeye gidilmez, değmez. Ama vaktiniz vardır, Arjantine gitmişinizdir, e oralara gitmişken de Uruguay'a da uğranılabilir. Fazlası değil. Özellikle Uruguay'a gitmeyi düşünüyordum fakat şimdi Peru bana daha çekici gelmeye başladı. sırf turistik amaçlı değil lokal yaşantıya katılmak için uygun olabilir diye düşünüyorum. 1 haftadır bu yazı dizisinin etkisinden çıkamadım nefis bi macera. Yazilariniz cok ilham verici suan Dominik Cumhuriyetinde okuyorum buraya ugrarsaniz misafir etmek isterim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/uzun-sureli-bir-gezi-dusunenlere.html", "text": "Tuhaf gelecek belki ama bazen yolda karşılaştığım gezginler geziden sıkıldığını ve ülkesine dönmek istediklerini söylüyor. Hani çok değil ama son bir yılda 4-5 yabancı, 1-2 tane de Türk gezginden benzer şeyler duydum. Yine özel mesajla iletişime geçen bir, iki Türk arkadaşımız da benzer durumdan şikayetçiydi. Hani olur ya herşeyi bırakıp uzun bir geziye çıkacağım derseniz iki kere değil oniki kere düşünün. 3. Ayda ya da 6. ayda ya da benim gibi 11. ayda yorulup, pes edebilirsiniz. Hiçbir zaman geziyi bırakıp geri dönmeyi düşünmesem de dediğim gibi yolda bu sorunları yaşayan bazı gezginlerle karşılaştığım oldu. Kimisi aile özlemi kimisi ise umduğu tadı alamadığı için dönmek istiyordu. Ama çoğunluk, bu umduğunu bulamayanlara giriyor. Geziden beklentiniz nedir bilmiyorum ama zannetmeyin ki her daim işler yolunda gidecek. Tamam çok güzel yerler göreceksiniz, enteresan tecrübeleriniz de olacak ama oralara gidene kadar da bazen sıkıntılı şeyler yaşayacaksınız. Bazen değil maalesef genelde yaşayacaksınız. Bulunduğu geziden sıkılanlara ilk dediğim şey o şehri ya da ülkeyi direkt terket. Ne kadar güzel yer olursa olsun demek ki sana göre değilmiş diyorum. Şimdiye kadar sıkılacak pek zamanım olmadı. Çünkü gezmekten yorulsam bu sefer oturup yazı yazmam, fotoğraf ve video düzenlemem gerektiği için uğraşacak birşeyler hep buldum. Ama bulunduğum şehirden sıkıldığımda da tek bir gün bile fazladan durmayıp, rastgele başka bir şehire geçtim. Bu kendimce koyduğum en önemli kurallarımdan biridir. 1-2 gece sokakta kalmayı bile göze alın. İlla ki sokakta uyuyun demiyorum ama hiç uyumadan o geceyi dışarıda geçirmeye hazırlıklı olun. Yeri geldiğinde çok pis banyo ve tuvalet kullanacağınızı bilin. 35 derecede öğlen sıcağında sırtça bir çanta önde başka bir çantayla ucuz hostel arayacağınızı da bilin. Ortalama her 4-5 günde bir yattığınız yer, hotel, hostel ya da ev değişecek. Belki de en zor olanı bu. Bu konuyu iyi düşünüp, yola öyle çıkın. Hasta olduğunuzda yanınızda kimsenin olmayacağını bilin. Sürekli eşyalarınızın güvenliğini sağlamak zorunda olacaksınız. Bir sürü kişiyle tanışacak olsanız bile muhtemelen hiçbiri ailenizden ya da arkadaşlarınızdan biri gibi olmayacak. Çay demleyip onlarla yaptığınız sohbetin tadını alamayacaksınız. Ekonomik demiştik ya. Sürekli herşeyin hesabını iyi yapmak zorundasınız. Yemenizden, içmenize kadar herşey ekonomik olmalı. O efsane Türk kahvaltısını ve kahvesini bulamayacaksınız. Herkese selam, gerçek anlamda bunları tahmin edebildiğimizi düşünüyorum, ama siz bize sabırlı, azimli, mücadeleci hayalperest, ve maceracı olarak ayna tutuyorsunuz. bu kolay değil bence de bazı şeyleri kafasına koymuş arkadaşlar o aynaya iyi bakmalı ve gerçek anlamda düşünürken bazı şeyler hissedilmeye çalışımalı. Mehmet bey, bu tecrübelerizi o güzel vaktinizi ayırarak bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Bence en güzeli vaktiniz ve uçak biletine verecek paranız varsa 3-6 aylık yolculuklara çıkıp dönmek. Freelance çalışan ya da sezonluk işlerde çalışan çok gezginle tanıştım. Arada gidip, para kazanıp dönüyorlar. Ya da öğretmenseniz her sene 1 ay 1 ülkeyi gezmek şahane. Bkz: Çelebi Alper. Yazdığın ilk madde hepsine bedel zaten. Normal hayatta da ne kdr az beklenti o kdr mutluluk! \" Davulun sesi uzaktan iyi gelir \" diye bir atasozu vardir. Isinden ayrilip uzun seyahatlere cikan pekcok kimse seyahatleri hakkinda umumiyetle iyi seyler yaziyorlar, gittikleri yerlerin ne guzel, sahane oldugunu soyluyorlar, methediyorlar. Bu gibi yazilari okuyan pekcok kimsede boyle guzel bir seyahatin hayalleriyle kendilerini hazirliyorlar. Maalesef pek nadir olarak -perde arkasi- iyi olmayan durumlar hakkinda yazilar var. Pekcok gezgin bu iyi olmayan durumlar hakkinda yazmak istemiyorlar buna sebepte onlarin seyahatlerini takip eden arkadaslarinin, ahpap ve aile efradinin onlarin hakiki durumunu bilmesini istememelerinden. Mehmet beyin yazdiklari dogru. Yukarida yazilanlara bende ilave edeyim. Hostellerde kalabalik odalarda geceleri -horlayan- bircok kimseyle kalmak pek kolay degil. Insan buna bir muddet katlanabilir fakat haftalarca, aylarca buna katlanmak zor. Tuvalete gitmek icin, dus almak icin beklemelere insan sadece bir muddet katlanir. Bunun yani sira lisan bilmemek zorunlugu var. Ne kadar muhabbet etseniz bile kendi lisaninizda oldugu gibi olmaz. Butun bu zorluklarla karsilasinca insan, kendisine \" ben bunu neden yapiyorum, neden bu zorluklarla katlaniyorum \" diye sormaya baslar. Ben 75 yasinda, 23 yasindan beri hala gezilere cikan bir kimseyim. Gencligimde calismak mecburiyeti oldiugu icin kisa muddetli fakat cokca seyahatler yaptim. 55 yasindan itibaren de senede 2 defa 3-4 aylik seyahatler yapiyorum. Simdiye kadar 72 ulke ziyaret ettim. Bircok ulkeye sevdigim icin birkac kere gittim. Bunun yani sira gayet iyi konustugum 5 lisan ogrendim. Insan nekadar gezmeyi severse sevsin, evine donup bir muddet rahat etmesi, dinlenmesi gerekiyor. Bu hususta yazilacak, soylenecek cok sey var fakat burada uzun olur. Dediklerinize katılmamak mümkün değil, aynı şekilde düşünüyorum, Mehmet'in sevenleri ve yakın takipçileri için bazı konuları atlıyor olabilir ama sanırım bu bir zorunluluk ve bu kadar güzel yerleri görmenin, farklı insanlar ile tanışmanın cefası olsa gerek. Ama yazıda da geçtiği üzere, bence de gezilerde sıkılıp sıkılmamak yada yorulmak, tamamıyla beklenti ile alakalı bir durum. Yazı için teşekkürler Mehmet hocam. abi, youtube da mümkün olduğunca aktif olsan keşke.. yani mutlaka fırsatın olmuyodur gezilerinde, belki de boş videolar atmak istemiyosundur, ama yolda yürürken attığın videoları bile keyifle izliyorum dinliyorum.. sen at biz izleriz yeter, keyifli gezmeler. Videolar izlenmiyor. Çok fazla vakit ayırıp izlenmediğini görünce video tarafını en arkalara attım. Olduğu kadar artık. Bu başlık, gezi blog ve forumlarında rastladıklarımın en faydalı ve hatta çarpıcısı. Tebrikler! Ben (66)ve eşim (63) emekli olduğum son üç senede kışları, 3,5 ay kadar 20 senedir geldiğimiz uzakdoğuda, yazları ise karavanımızla 4,5 ay kadar güney Avrupa ağırlıklı yani toplamda senede 8 ay yollarda geçirmekteyiz. Yukarıdaki yorumlara paralel olan bizim de tecrübemiz; bilimsel dayanağını bulamadığım dolayısı ile herkez için geçerliliğini idda edemiyeceğim \"gezilerde 3 ay limiti\"nin varlığı yönünde. Gezilerimizde yaşantı ve beklentilerin artık saman tadı vermeye başladığı bu bilinç halinin hep son iki haftada peyderpey ortaya cıkışını gözlemliyoruz. Bence bu fenomenin alışılmış fiziksel ve sosyal çevreye özlem, paradoks olsada \"yeni\"nin yeknesaklığı ve yorgunluk dışında da özgün bir dinamizmi olmalı ? Artık oğlumun 10 sene kadar önce sırtçantalı uzakdoğu ve okyanusya turundan daha fazla kalabilecek iken sadece 6 ay sonunda dönmesini daha iyi anlıyabiliyorum. Böylelikle tecrübelerimizin ışığında, iki senedir yaz gezisinin zirvesini bölünmüş olarak 1-1,5 Ay kadar evimizde geçirmek keyifli bir uygulama oldu. Dediğiniz gibi bu herkeste farklılık gösterse de benim anladığım; gezen kişiler 3 aydan sonra ya sıkılıyor ya umduğunu bulamıyor ya evini özlüyor ya da başka bir sebep bulup eve geri dönme yoluna giriyor. Genelde gördüğüm bu başka sebepler de ele avuca alınmayacak şeyler. Yani dönmek istiyor da bahane arıyor gibi. Bendeyse böyle bir durum şuana kadar hiç olmadı. Sadece 11. ayda anladım ki; soluksuz böylesine gezmek çok da kolay değil, yoruluyorsun. Şuan 13. ay da bitti, aynı tempoyla devam ediyorum. Bırakın benim ona 9 yıl, sizin ona yetişmeniz için bile daha bir çeyrek yüzyıl var önünüzde! Söylememe müsaade ederseniz, gitmediyseniz ve ilginizi çekiyorsa bence başlangıç olarak da, bir ayda Chiang Mai-Singapur rotası, güney Amerika'ya göre belki daha renkli ama kesin yine daha ucuz, kolay, kısa etaplı dolayısı ile yoğun ve keyifli olabilir ? Bu rotada sizin gibi birçok kişinin yollarda olacağını hesaplayın. Az eşya ile yola çıkmak ise çok isabetli bir karar. Benim de eşimle kışları gezerken yaptığım bir çeşit \"80 litreyle devr-i alem\" Ikimizinde yanında 3-3,5 ay için sadece 40ar litrelik, sonuçta ~7 kg ağırlığında sırt çantası da olabilen birer kabin çantası var. Bende en fazla 3 aylık gezilere sıcak bakıyorum. Aile özlemi yaşayabilirim yada herşey aynı gelmeye başlayabilir, bari orayıda göreyim gelmişken modu yani, o anı yaşamak tadını çıkarmak için değilde. Avrupa gibi yakın yerler uçak biletinin ucuz oldugu yerlerde 3-4 hafta gezersin ülkeye döner yine gidersin. Ama uzak doğu ve amerika kıtası sürekli uçakla ülkeye sık sık dönmek maddi olarak yıpratır. Ekonomik gücün varsa problem yok. Ben en fazla 3 ay geziye dayanabilirim sürekli mekan değiştirecemsem. Gidersin Redang, langkawi, bali gibi adalarda 10'ar gün kafayı dinlersin o zaman zaman akar geçer ama rotasızseyyamız gibi dolaşırsan zorlanırım zaten yazmış sebeplerini."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/venezuela-gercekleri.html", "text": "4 farklı bölgesinde bulunarak 45 günümü Venezuela'da geçirdim. Hatta 20 gün yerel bir ailenin evinde kaldım. Güvenlik problemleri ve pek de ilgimi çeken birşeyi olmadığı için başkent Caracas'a gitmedim. Ülkede bulunduğum sürece hep yerel insanlarla arkadaşlık kurarak orada ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. Televizyon ve internetteki haberlere pek itimat etmediğim için genelde gittiğim ülkelerde bu yöntemi uyguluyorum. Zaten Venezuela'yı da gördükten sonra televizyonun tamamen bir yalan makinesi olduğunu daha da iyi anladım. Ülkedeki ekonomik kriz ve güvenlik problemleri Chavez öldükten sonra değil, öncesinde de zaten had safhadaymış. İnsanlarla konuştukça Chavez hakkında duyduklarıma ilk başta inanmakta güçlük çeksem de, sonlara doğru durumu daha iyi kavradığımı düşünüyorum. Şimdi ülkede ne olup, bittiğini canlı canlı gördüğüm ve sadece yerel insanlardan öğrendiğim şekliyle maddeler halinde yazacağım. 1- Şu an ülke aşırı güvensiz. Hele turistseniz direkt hedef olma potansiyeliniz var. O sebeple hiçbir şehrinde kamerayla çekim yapmadım. Bu güvensiz durum; bazen hırsızlık ve gasp bazen de adam öldürme şeklinde olabiliyor. Tanışıp, \"daha önce başına kötü birşey geldi mi?\" diye sorduğum herkesin istisnasız en az birkaç hırsızlık ya da gasp anısı vardı. Hele evinde kaldığım arkadaş 5-6 kere sokak ortasında soyulmuştu. Tanıştığım bir arkadaş ise arabasını aynı filmlerde olduğu gibi yolun ortasında çaldırmış. Adamlar silah zoruyla güpegündüz arabayı durdurup, arkadaşı aşağı atmışlar. Araba öylece elinden gitmiş. Bu denli güvensiz bir yer olduğu için; insanları dışarıda cep telefonuyla konuşurken bile görmek mümkün değil. Elbet alışveriş merkezi gibi yerlerde insanlar daha rahat hareket ediyor ama sokaktaysanız işler değişiyor. Hele ki hava karardıktan sonra hareketlerinize daha fazla dikkat etmelisiniz. Yine kaldığım evdeki diğer bir arkadaş cep telefonunu sadece evde kullanıyor, hiçbir zaman dışarıya çıkartmıyordu. Bu güvenlik sorunları yeni olan bir durum değilmiş. Chavez varken, 10-15 yıl önce bile bu sorunların olduğunu söylüyorlar. Sadece şu an biraz daha ayyuka çıkmış durumda, o kadar. Mesela aşağıdaki videodan yaklaşık 20 gün kaldığım eve nasıl girildiğini izleyebilirsiniz. Apartmanlarda yaşayanlar sanki hapishanede yaşar gibi, 4-5 tane demir kapıdan geçtikten sonra dairelerine ulaşabiliyor. Ve bu apartmanlar 20-30 yıl önce yapılmış. O sebeple aslında o yıllarda bile Venezuela'da neler olup bittiğine dair az çok bir fikir edinebilirsiniz. 2- Ekonomik sıkıntı genel olarak enflasyon yüzünden yaşanıyor. Kendi paraları bir yılda 10-15 kat değer kaybetmiş. Mesela bir yıl önce 1 dolar 50-100 bolivarken şimdi 1 dolar 1.000 bolivar ediyor. Halkın sıkıntı çekmesinin sebebiyse; maaşlarına zam yapılmaması. Mesela Türkiye'de bir yıl önce sıradan bir yemeği 20 TL'ye yerken şu an 200 TL olduğunu düşünün. 10 kat zamlanmış. Ama aldığınız maaş 1.000 TL'den sadece 2.000 TL'ye çıkmış. Yani bir maaşınızla sadece on kere sıradan bir öğle yemeği yiyebiliyorsunuz gibi. Ülkede öğretmen maaşı 65 dolar, asgari ücret ise 35-40 dolar. Bu maaşlarla yaşayabilmenin imkanı yok. O sebeple insanlar elinden geldiğince ikinci ya da üçüncü bir işi daha yapmaya çalışıyor. Ya da çoklarının yaptığı gibi ülkeden kaçma derdindeler. Latin Amerika'yı gezerken Meksika, Panama, Kolombiya ve Ekvador gibi ülkelerde Venezuelalı kişilerle çok kez tanıştım. Hepsi bu saydığım sebeplerden ötürü ülkelerini terk etmiş ve kesinlikle geri dönmek istemiyorlardı. 3- Ekonomik problemin yanısıra evlerdeki elektrik, su, gaz ve internet giderleri yok denecek kadar az. 1-2 TL'ye bunların hepsi ödenebiliyor. Bulunduğum bazı yerlerde sürekli suların kesildiğine şahit oldum. İnternetin de birçok kez çalışmadığını gördüm. Benzin ise muhtemelen dünyanın en ucuz benzini. Arabanın deposunu sadece 1 TL'ye doldurabilirsiniz. Benzin istasyonları askerlerin kontrolünde. Bazı istasyonların önünde yüz metrelerce kuyruk olabiliyor. Bunun en büyük sebebi; insanlar benzini alıp, komşu ülkelere satmaya götürüyor. Bu durum genelde sınıra yakın yerlerde oluyor. 4- Normal bir markette pirinç, şeker, kahve, yağ, yumurta ve un gibi en basit ama en önemli besin kaynaklarını bile bulmak imkansız gibi birşey. Aynı zamanda bebek bezi ve kadın pedi de bulunamıyor. Bu saydıklarımı almak isterseniz genelde karaborsaya yönelmeniz gerekir. Karaborsadaki fiyatlar; sana, bana göre yüksek gelmese de 70 dolar maaş alan birine çok yüksek geliyor. Evinde kaldığım arkadaş 1 yaşındaki bebeğini normal bezle bezleyip, kirlenince yeniden yıkayarak kullanıyordu. Marketlerde düzgün bir çikolata ya da atıştırmalık birşeyler bulmak da zor. Tek tük pastanelerde bulduklarınız da yine pahalı oluyor. Restoranlarda ise zengin menü çeşitliliği olmasa da yine de yemek bulunuyor. 5-6 dolara güzel yemekler yiyebilirsiniz. Yemek bulma konusunda bir sıkıntı yaşamadım. 5- Ülkede defalarca uzun kuyruklar gördüm. Galiba Venezuela denilince aklıma ilk bu kuyruklar gelecek. Arada sırada devlet kanalıyla pirinç, şeker, yağ ve un gibi ana besin kaynakları paket halinde halka düşük fiyattan satılıyor. Genelde herkes ya da herbir aile sadece 1-2 kilo alabiliyor. Yani paranız olsa bile gidip de 5-10 kilo pirinç alamıyorsunuz, vermiyorlar. İşte bahsettiğim kuyruklar da bu ürünleri alabilmek için oluyor. Venezuela'da bulunduğum her şehir aşırı sıcaktı. Gün içinde ortalama 35-40 dereceyi görüyordunuz. İşte insanlar sadece birer kilo pirinç, un ve yağ alabilmek için gün boyu bu kuyruklarda bekliyordu. İşin kötü tarafı; bazen gün boyu bekleseniz de sıra size gelene kadar ürünler bittiği için eli boş dönebiliyordunuz. İşte bu kuyruk mevzusu için konuştuğum herkes Chavez döneminde de yaşandığını söylüyordu. Evinde kaldığım arkadaş 2 gün tek bir sırada beklediğini bile dile getirdi. Bu bahsettiğim düşük fiyatlı ürünlerin satışını ve kontrolünü yapan kişileri/askerleri tanırsanız ürünlere ulaşmanız daha bir kolay oluyor. Yani iş biraz da bu ürünleri dağıtan kişilerin insiyatifine kalmış. Bazen o kişilerin ürünleri halka satmayıp, karaborsaya yaydığını da söylüyorlar. Her gün gördüğüm sıralardan biri ve 140 dolar karşılığı aldığım Venezuela paraları. 6- Ülkeye yurt dışından birşeyler sokmak imkansıza yakın olduğu için arabalar hep külüstür vaziyette geziyor. Yani yedek parça bulmak çok zor. Bindiğim taksilerin en az yarısında kapı kolları çalışmıyor ya da başka aksaklıklar vardı. Yedek lastik ve jant bulmak da aşırı pahalı olan şeyler. Aynı durum elektronik ürünler, beyaz eşyalar için de geçerli. Zaten ülkede kalifiye eleman bulmak da zor olduğu için evdeki bir eşyanız bozulursa yaptırması da çok zor. Yine evinde kaldığım arkadaş arızalı buzdolabı için defalarca servisle görüşmüş olsa da 3 aydır yapılmasını bekliyordu. Yani birşeyiniz bozulursa işiniz kötü. 7- Sağlık hizmetleri devlet hastanelerinde ücretsiz olsa da ilaç ve ekipman bulmak imkansız gibi birşey. İlaçlar; verdikleri petrol karşılığında Küba'dan geliyormuş. Eğer bir rahatsızlığınız varsa ilaçları da genel olarak karaborsadan tedarik etmelisiniz. Yine evinde kaldığım arkadaş bebeği hasta olduğunda gerekli ilacı Facebook'daki bir takas sayfasından bulduğunu söyledi. Birkaç kilo pirinç ve yağ karşılığında ilacı alabilmiş. Hastanelerin önünde hep askerler görüyordum. Bu durum için de; \"yenidoğan bebeklerin kaçırılmasını önlemek maksadıyla\" olduğunu söylediler. Hasta olduğunda devlet hastanesine gideceğine, öl daha iyi diyorlar. Özel hastanelerde 5-10 dolara muayene olabiliyorsunuz ama ilaç bulunup, bulunmadığını bilmiyorum. 8- Ülkedeki birçok fabrika şu anki hükümetin uyguladığı kötü politikalar yüzünden kapanmış durumda. Mesela hükümet yumurta üreten fabrikaya diyor ki; \"ya yumurtanın tanesini 10 kuruşa satacaksın ya da üretime devam edemezsin\". Fabrika sahibi; \"o fiyata satmanın imkanı olmadığını\" söylüyor ve mecburen fabrikayı kapatıyor. Ya da göstermelik olsun diye hükümetin belirlediği fiyattan biraz yumurta satıp, diğer ürettiklerini karaborsaya yüksek fiyattan sürüyor. Benzer durum neredeyse üretim yapan tüm fabrikalar için geçerli. O sebeple artık ülkede üretim de yapılamıyor. Ekleme: Bu maddenin nesi kötü diyorlar. Fabrikanın 5 TL'ye mal ettiği ürünü hükümet aynı fabrikanın 1 TL'ye satmasını istiyor. O sebeple ülkede üretim yok. 9- Ne derece doğrudur bilemiyorum ama Venezuela'daki bu krizin yaşanmasında Çin'in de etkili olduğu söyleniyor. Çin ülkedeki yeraltı kaynaklarına göz diktiği için yıllardır hükümete para gönderiyormuş. Ama tabi bu para hiçbir zaman halkın yararına kullanılmamış. Gelen paralar hükümet üyeleri ve hükümet yanlısı kişilere pay ediliyormuş. Ve yine bu paraların hükümetin yaptığı manipülasyon ve propagandalarda da kullanıldığı söyleniyor. 10- Ülkedeki işsizlik oranını rakamsal olarak bilmiyorum ama had safhada olduğu kesin. Bundaki en büyük sebebin yine yanlış politikalardan kaynaklandığı söyleniyor. Mesela sigortalı bir çalışanı işveren işten çıkartamıyor. Ancak işçi kendi rızasıyla çıkmalı. İşte bu sebepten dolayı işverenler yabancı birini işe almak yerine ya ailesinden ya da akrabalarından olan kişileri işe alıyor. Yani kabaca eğer ailenizde işveren biri yoksa iş bulma olasılığınız da düşüyor. 11- Ülkede uluslararası bir işlem yapmak pek mümkün değil. Turist olarak en önemlisi; banka kartlarınızı kullanamıyorsunuz. Yanınızdaki doları ise devlet kurundan bozdurursanız çok zarar edeceğiniz için mecburen yine karaborsaya gidiyorsunuz. Sınır şehirleri haricinde parayı bozduracak güvenilir kişileri de ancak yerel insanlarla tanışarak bulabilirsiniz. Yani turist olarak ülkeye girecekseniz kesinlikle yerel bir tanıdık bulmanız faydanıza olacaktır. Yurt dışına bir posta göndermek isterseniz henüz ülkeden çıkmadan kaybolma ihtimali var. Aynı şey yurt dışından gelecek postalar için de geçerli. Bazı büyük hava yolu firmaları Venezuela'ya olan uçuşlarını süresiz iptal etmiş durumda. Eğer hava yolu ile ülkeden çıkacaksanız 6-7 saat öncesinden hava alanına gitmenizin gerektiğini söylüyorlar. 12- Ülkede sistemli birşey bulmanız biraz zor. Her zaman her yerde saatlerce hatta günlerce bekelemeye alışık olmalısınız. Mesela devlet dairesine işiniz düşerse o işi bir günde yaptırma ihtimaliniz var. Ama o işinizi rüşvet karşılığında yaptırmaya da zorlanabilirsiniz. Evrak başı 15.000 bolivar(15 dolar) verdiğinizde işiniz hemen yapılabilir. Eğer rüşvet vermem derseniz o zaman \"internet sitesinden işlemlerini yap\" diyebiliyorlar. Ama tuhaf olan şey ise; dedikleri internet sitesi hiçbir zaman çalışmıyor. Mecburen rüşvet vermek zorundasınız. Özellikle diploma ve benzeri şekilde kilit konulardaki evraklar için işlemleri rüşvetsiz yapmıyorlar. Bu verdiğim örnek elbet ki her devlet dairesi için geçerli değil. Tanıştığım kişilerin başından geçen olaylara dayanarak bunları anlatıyorum. 13- Diploma ve benzeri evraklarınızı resmi olarak alıp, ülkeden ayrılmak isterseniz en az 1-2 ay uğraşmayı ve rüşvet vermeyi göze almalısınız. Eğer illegal yollardan ülkeden ayrılırsanız tekrar ülkeye döndüğünüzde çok ciddi sorunlar yaşıyorsunuz. Gerçi resmi yollardan ayrılanlar bile ülkelerine dönmek istemiyordu çünkü; hepsinde geri ülkeden salmazlar korkusu vardı. 14- Akşam 9'dan sonra sokaklarda insan ya da araba görmeniz çok zor. Birinci sebebi; güvenlik problemi diğer sebebi ise insanlarda dışarı çıkacak paranın olmaması. Latin Amerika insanı her halükarda eğlenmeyi, dans etmeyi, sosyalleşmeyi, parkta bahçede oynamayı sever. 2 yılımı Latin Amerika'da geçirdim. Ve bu durumun görülemediği tek yer Venezuela'ydı. 15- Venezuela halkı asker, polis ve hükümet üçlüsünden hiçbirini sevmiyor. Polisle asker de birbirini sevmiyor. Gerçi ülkede 45 gün kaldım ama sadece Ciudad Bolivar şehrinde bir iki tane polis gördüm, o kadar. Karayollarının ve havaalanlarının kontrolü anladığım kadarıyla hep askerin elinde. Sürekli asker görüyorsunuz. Askerler ise yukarıda bahsettiğim devlet dairelerindeki gibi rüşveti çok seviyor. Abartısız söylüyorum bu 45 gün içinde en az 20-25 kere asker kontrolünden geçmişimdir. Birkaç kez yabancı olduğumu anladıklarında çantamı didik didik dakikalarca aradılar. Rüşvet vermemi bekliyorlar ve onu ima ediyorlardı ama vermedim. Bir keresinde ise çok ısrarcı oldular ve beni bir odaya götürüp, \"Bu şekilde geçemezsin. Seni kelepçeleyip, nezarete atmamız gerek\" dediler. Blöflerini gördüm ve \"Tamam, nezarete gidebiliriz\" dedim. Daha fazla üstelemeyip yine beni saldılar. Askerler bu tip aramalarda marijuana ya da uyuşturucu bulmaya çalışıyor. Diğer gezginlerden duyduğum ise; bazen kendi ceplerindeki marijuanayı sanki senin çantandan çıkmış gibi gösterip, rüşvet istedikleri yönündeydi. Şu ana kadar gördüğüm en sevimsiz askerler Venezuela'daydı. Zaten yerel halk \"askere sakın soru sorma, onlar senin arkadaşın değil, görmezden gel\" diyorlardı. 16- Pazar günleri bazı meydan gibi yerlerde bit pazarları kuruluyor. Sabah 4'de insanlar burada tezgah açmaya başlıyorlar. Satıcıların çoğu evlerindeki eski eşya ya da kıyafetleri satmaya çalışıyor. Hepsi sıradan senin, benim gibi insanlar. İşleri satıcılık değil. Maksat kullanmadıkları şeyleri paraya dönüştürmek. 17- Venezuela gezim süresince hiçbir evde LCD TV görmedim. Hepsi 37 ekran eski televizyonlardı. Yine aynı şekilde hiçbir çocuğun elinde akıllı telefon ya da ipad benzeri şeyler de görmedim. Bırakın çocuğu büyükler de bile o bilindik markalı akıllı telefonları görmek çok zor. 18- Alışveriş merkezlerine de gittim. Mağazalar açık olsa da alışveriş yapanları pek gördüğümü söyleyemem. İnsanlar serinlemek ya da vakit geçirmek için buralara gidiyor. Pastane ya da bazı marketlerde bulunan çikolata, diş macunu gibi ufak ama Venezuela için değerli olan şeyler özel bölümlerde satılıyor. O rafların olduğu yerlere siz giremiyorsunuz. Görevli istediğiniz ürünü size uzatıyor. 19- Gördüğüm kadarıyla ülkede ciddi bir nakit problemi var. Bankamatikten bir günde en fazla 1-2 bin bolivar(2 dolar) çekebiliyorsunuz. Gişeye giderseniz daha yüksek tutarları çekmek mümkün ama bazen bankalar hiç para vermiyor. Alışveriş yaparken bankamatik kartınızı kullanıyorsunuz. Ama işin kötü tarafı; ki bunu defalarca yaşadık; sistem olmadığı için pos cihazları bazen çalışmıyor. Saatlerce çalışmasını beklemen gerekiyor. Yani paran var ama bankadan çekemiyorsun, pos cihazı da çalışmıyor. Böyle berbat bir durum. 20- Eğer Chavezci yani 'Chavista' ya da şu anki devlet başkanı Maduro'yu destekliyorsan hayat senin için biraz daha kolay olabilir. Evin güvenlidir. Aradığın yiyecekleri daha kolay bulabilirsin. Hatta yiyecekler kapına kadar gelebilir. Yani Venezuela'da yaşamak istiyorsan hükümeti desteklemek zorundasın. Kesinlikle eleştirmen bile sıkıntıdır. Bazen insanlarla dışarıda bu konuları konuşurken, kısık sesle, sağa sola bakarak konuşuyorlardı. Kimse görmesin, duymasın diye. Şaşılacak bir durum... Daha da şaşılacak şey ise; tanıştığım onlarca kişiden biri bile ne Chavez'i ne de şu anki devlet başkanını seviyordu. Hatta nefret ediyorlardı. Ülkenin bu hale gelmesinden tamamen Chazvez'i sorumlu tutuyorlar. \"Ee mitinglerde yüzbinlerce insan görüyorduk, seçimlerde hep birinci çıkıyordu\" dediğimdeyse; \"Tüm seçimlerde manipülasyon vardı, hiçbiri gerçek sonuçlar değildi. Mitinglerdeki insanlar da paralı kişilerdi\" dediler. Şu anki başkan Maduro için de aynı şeyi söylüyorlardı. Mesela benim de Venezuela'da olduğum sırada, 1 Eylül günü ülke çapında çok büyük hükümet protestoları yapıldı. Aynı gün başkan Maduro'da kendi mitinglerini yaptı. Belki de yüzbinlerce insanı toplamıştı. Gidenlerin çoğu; \"Yemek dağıtıldığı ve genelde de kişi başı 10-20 bin bolivar(10-20 dolar) verildiği için gittiler\" deniyor. \"İnsanlar aç. O para için gün boyu mitingde durur\" diyorlar. \"Ee o kadar para nereden geliyor?\" dediğimdeyse o zaman da yukarıda bahsettiğim Çin örneğini veriyorlardı. Yıllardır bu olaylar tekrar ettiği için gençler artık hayatlarından bezmiş ve hepsi ülkeden kaçmanın peşinde. Evinde kaldığım arkadaşın babası kanser. Adamın 4-5 yıl daha bir ömrü kalmış. Kızına \"ülkeden kaç, kendini ve çocuğunu kurtar\" diyordu. Kızının ülkeden çıktığında tekrar geri dönmeyeceğini bildiği halde. 21- Gençlerle bu tip konuları konuştuğumda \"İşte sosyalist devletin sonuçlarını gör\" diyorlardı. Tanıştığım bir kaç kişi son yıllarda 10-15 kilo zayıflamış ve buna 'Maduro Diyeti' sebep oldu diyordu. Gerçekten de yiyecek bulamadıkları için bu kadar zayıflayanlar vardı. 22- Chavez'in Küba'yı çok sevdiğini ve Venezuela'dan çok Küba'da durduğunu söylüyorlar. Komplo teorisi gibi geldi bana ama; Fidel Castro'nun Chavez'i sevmediğine, hatta Chavez'in ölümü için de Fidal Castro'nun azmettirici olduğuna inanıyorlar. Buna delil niteliğinde de; \"Chavez'in Küba'da öldüğünü ve daha sonra Venezuela'ya getirildiğini\" söylüyorlar. Chavez'in bu kadar çok Küba'ya gidip gelmesini hem tedavisine hem de uyuşturucu ticaretine bağlıyorlar. Tabii bunlar çok ağır ithamlar. Derinlemesine araştırmak lazım. Beni aşan bir durum. 23- Siyasetten bu kadar konuştuktan sonra herkese olmasa da birkaç kişiye \"Che Guevara'yı seviyor musun?\" diye sordum. \"O bir katildi. Katili niye seveyim!\" diye cevap verdiler. 24- Bazı konuştuğum kişilere; \"Venezuela'daki bu sıkıntılara ABD sebep olabilir mi?\" diye sordum. Hepsi de \"Siyasilerin yanlış politikaları ülkeyi bu hale getirdi. ABD ile ne ilgisi var\" minvalinde şeyler söylüyordu. 2012 yılında İtalya gezimde bir hostelde iki Venezuelalı gezginle tanışmıştım. Ayak üstü Chavez'i sorunca ikisi de sert bir şekilde sevmediğini söylemişti. O zamanlar bu duruma pek anlam vermemiştim. Daha sonra bir çok Latin Amerika ülkesinde Venezuelalılarla yine tanıştım. Venezuela'yı gezerken de onlarca kişiyle konuştum, bazılarıyla da arkadaş oldum. Bir Allah'ın kulu bile Chavez'i sevdiğini ya da sempati duyduğunu söylemedi. Bütün bunları gördükten sonra yazının başındada dediğim gibi; ülke ayırt etmeksizin hiçbir televizyon kanalının haber bültenlerine inanmıyorum. O kutu; evlerimizin içine girmiş bir yalan makinesidir. Olayları abarttığımı düşünenler olabilir. Gelip Venezuela'da bir ay yerel insanların evinde kalın, ne olup bittiğini anlayın derim. Paranız varsa Venezuela'da bir nebze olsun yaşanabilir. Ama yerel halk gibi yaşam sürmek Türkiye'de yaşamış biri için imkansıza yakın. Marketteki kasiyerin önünde 5 dakika bile bekleyemeyen bizler, her gün her yerde sıra bekleyerek yaşayamız. Yazdıklarım ansiklopedik bilgiler değil, tamamen tanıştığım kişilerin anlatmasıyla öğrendiğim şeylerdir. Evinde kaldığım, doğum günü partisine katıldığım ve evlerini ziyaret ettiğim kişilerden bahsediyorum. \"Bu kadar kötü şeyden sonra hiç mi iyi birşey yok?\" diyenler için; yok arkadaşlar. Gerçekten yok. Venezuela insanı klasik Latin Amerikalılar gibi sıcak olsa da sanırım artık bu olaylar yüzünden onlar da başkalaşmış. Evlerine gittiğinizde iyiler ama sokakta mutlu birini görmek imkansız. Turist olarak olaya bakılırsa Venezuela'da gidilecek üç tane önemli yer var. Margarita adası başta olmak üzere Karayip tarafı, 'Kayıp Dünya' olarak bilinen Roraima Dağı ve tabiki dünyanın en yüksek şelalesi olan Angel Şelalesi. Benzer adalarda daha önce çok bulunduğum için Karayip bölesini es geçerek Roraima Dağı'na çıktım ve Angel Şelalesi'ne gittim. Bu iki yer için bile kalkıp Venezuela'ya gelmeye değer. Ama biraz geniş vakit ayırmalısınız ve yerel birini de tanıyorsanız işler daha kolay olur. Bu yazdıklarım 45 günlük Venezuela gezimde; makine mühendisi babanın, haftanın 7 günü sabah 8 gece 11 çalışan garsonun, üniversite öğrencisinin, annelerin, bakkalın, taksicinin, tezgahtarın, Ekvador'daki bir petrol şirketinde yönetici olarak çalışan Venezuelalının, Panama'da kasiyer olarak çalışan başka bir Venezuelalının ve daha saymadığım birçok kişinin yaptığı yorumlardan bir harmandır. Yazıda tek kendi yorumum; son paragrafdaki gezilecek yerlerle ilgili olan bölümdür. Ne Che'yi ne Chavez'i internet siteme konu etmem. Mevzubahis Venezuela ise mecburen bu kişiler konuya dahil oluyor. Bu kadar fanatiği olan Che ve Chavez hakkında olumsuz söylenenleri yazıp, risk almam; gördüklerimi, yaşadıklarımı artısına, eksisine dokunmadan anlatma tarzımdandır. Giden gitsin, kalan sağlar bizimdir. Evet böyle bilmiyorduk. Caracas'ta yaşayan bir arkadaşımın yaşam tarzı takip ettiğim kadarıyla tam tersi. Ulaşabilirlikleri çok fazla."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/venezuela-gezi-notlari-1.html", "text": "Brezilya'nın Boa Vista şehrinden Venezuela sınırına ufak dolmuş gibi bir taksiyle geldim. Ücreti 10 dolar. Önce pasaportuma Brezilya'dan çıkış damgasını bastırdım. Ama bu sınır; Venezuela'dan Brezilya'ya geçmek isteyenlerle dolu olduğu için yaklaşık 1,5 saat bekledim. Aynı şekilde ülkeden çıkarken de kalabalık vardı ve yine yaklaşık 2 saat kadar bekledim. Bu sınırı kullanacaksanız böyle bir durum var. Ayrıca sınır sadece mesai saatlerinde açık oluyor. Daha sonra Venezuela tarafına yürüyerek geçtim ve pasaportuma ülkeye giriş damgasını bastırdım. 'Nereye gidiyorsun, ne yapacaksın?' gibi hiçbir şey sormadılar. Sonra gördüğüm bir taksi dolmuşla en yakın şehir olan Santa Elena'ya gittim. Dolmuş ücreti 1 dolar. Venezuela'da çok ciddi ekonomik sorunlar olduğu için para bozdurmak da büyük bir dert. Her gün hatta her hafta dolar kuru değişiyor. Eğer hükümetin bankalara verdiği kur ile dolarınızı bozdurursanız ciddi zararınız oluyor. O sebeple döviz bozdurma işini karaborsadan yani sokaktan yapmanız gerekiyor. Sınır şehirlerinde dolar bozdurmak sorun olmasa da ülkenin içine girmeye başladıkça işiniz zorlaşıyor. Ne vahim bir durum olduğunu göstermek için alttaki iki fotoğrafları paylaşıyorum. Biri 150 dolar karşılığında aldığım Venezuela paraları, diğeri ise tek kişilik bir yemek hesabını öderken verdiğim paralar. Aslında bu şehirde yapacak hiçbir şey yok. Ama civardaki gidilebilecek şelale ya da Roraima Dağı gibi yerlere gitmek için burada birçok acente var. Şehirde kalma sebebim de zaten buydu. Günlük 10-20 dolarlık turlarla yakın mesafedeki şelalelere gidebilirsiniz. Öyle çok aman amana yerler olmasa da vaktim varken gideyim dedim. Gece hayatı her Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Venezuela'da da aktif. Santa Elena kasaba tarzında ufak bir şehir olsa da 2 tane gece klubü var. Eğlenmek isterseniz cuma ve cumartesi geceleri aktif oluyor. Fiyatlar Türkiye'ye göre çok ucuz. Santa Elena'da otel alternatifleri çok. Ben ilk gün geceliği 25 dolara bir otelde, daha sonra 6 dolara hostel tarzında bir yerde kaldım. Roraima Dağı'na gitmek için bir acenteyle anlaşarak yola koyuldum. Bu dağ 'Kayıp Dünya' olarak ün salmış. Şekil itibariyle de bir hayli tuhaf. Venezuela'ya gelmemdeki en büyük sebeplerden biri; bu dağın tepesine çıkmaktı. 6, 8 ve 9 günlük seçenekler var. Eğer dağın zirvesindeki her yeri görmek isterseniz en az 9 günlük bir trekkinge katılmanız gerekir. Ben 380 dolara 8 günlük bir trekkinge katıldım. Bu fiyata çadır, günde üç öğün yeme ve içme dahil. Çadırı ve yemekleri siz değil, taşıyıcılar taşıyor. Fiyata dahil olmayan şeyler ise uyku tulumu ve mat. Yola başladığınızın 3. gününde dağın zirvesine varıyorsunuz. Daha sonra grubun isteğine göre zirvedeki farklı yerlere gidiyor ve yine farklı yerlerde kamp yapıyorsunuz. Eğer trekking tecrübeniz varsa Roraima Dağı sizi pek zorlamaz. Ama daha önce benzer bir tecrübe yaşamadıysanız sizin için biraz yorucu ve belki de zor geçebilir. Bu dağa çıkmak istiyorsanız her türlü konfor beklentinizi sıfıra indirin. Hatta her gün sağanak yağmur altında bile kalıyor olabilirsiniz. 8 günlük gezimin neredeyse yarısında yağmur yağıyordu. Bunları göze alarak yola çıkın. Ben defalarca benzer tecrübeler yaşadığım için Roraima Dağı bana kolay bile geldi diyebilirim. Dağın zirvesi bazen gün boyu sis altına olabiliyor. Ve genel olarak görüntüsü de üstte gördüğünüz fotoğraftaki gibi. Güneş açtığında ise bu sefer de kavurucu oluyor. Sürekli güneş kremi kullanmak zorundasınız. Bu tip dağlarda havanın ne zaman açıp ne zaman kapatacağı pek belli olmuyor. Her türlü koşula hazırlıklı olmalısınız. Elimde gördüğünüz hayvan ise dünyanın en küçük kurbağası ve sadece bu dağda yaşadığı söyleniyor. Ayrıca sadece bu dağda bulunan farklı bitki ve ağaçlar da var. Dağın bana göre en güzel yeri ise alttaki uçurum noktasıydı. Dağdaki en güzel yerlerden biri de jakuzi gibi görünen bu ufak göletlerdi. Jakuzi dediğime aldanmayın su aşırı soğuk. Şansınıza güneşli bir havaya denk gelirseniz biraz daha sıcak olma ihtimali var. Kamp süresince taşıyıcılardan biri ahçılık da yapıyor. Öyle sürekli kuru sandviç tarzında şeyler değil baya bildiğiniz sulu yemekler de yiyorsunuz. Yemek konusunda beklediğimden iyiydi. Dağdaki manzara noktalarında gün boyu bulut ya da sis olabiliyor. Birkaç kez uçurumun görüldüğü yerlere gittik ama bulutlar yüzünden hiçbir şey göremedik. Üstteki fotoğrafı ise sabah 6'da çektirmiştim. Çünkü genelde sabah 6 ve akşam 6 da bulut ya da sis olmuyor. Bizden önce çıkan grup hiç böyle bir manzara görememiş ve sürekli yağmur yağmış. Roraima Dağı bazen böylesine acımasız olabiliyor. Roraima Dağı maceramı bitirip Santa Elena şehrine geri döndüm. Buradan Puerto Ordaz şehrine taksi dolmuşlarla geçtim. Fiyatı 30 dolardı. Aslında bu para Venezuela için çok olsa da güvenli diye bu yolu seçtim. Otobüsler aynı yolu 5-6 dolara gidiyor. Ama ülkede şöyle bir problem var; bebek bezi, kadın pedi, pirinç, un, şeker, yağ ve kahve gibi ana ihtiyaç kaynakları bulunmadığı için bazı kişiler iç kesimlerden sınır şehirlerine bu ürünleri almaya ve daha sonra kendi şehirlerinde satmaya çalışıyorlar. Ve geneli de bu otobüsleri kullanıyor. İşte hırsızlık yapacak kişiler de bu otobüslerde üzerinde nakit taşıyan kişiler olduğunu bildiği için otobüsler güvenli olmuyor. Venezuela'yı gezecekseniz otobüs yerine bahsettiğim bu taksi dolmuşları kullanın. Bir şehirden başkent Caracas'a gidecekseniz çok hesaplı fiyatlara uçak bileti bulabilirsiniz. kolombiya üzerinden lyatin amerike'da gezmek istiyorum. bu konuda hiçbir bilgiye sahip değilim. nasıml bilet alacağım, nere üzerinden aktarmalı yapacağım vs. uzun süreli bir gezi düşünüyorum aslında. arkamda ağlayanım yok ve zaman diye bir sorunum da. yanıtlarsan sevinirim. ya da sanal ortam üzerindenbu sorularıma yanıt verecek bir yer adresi de olur. teşekkürler. Tek hayalim yurt dışı seyahatine çıkmak ama maddi imkansızlıklar yüzünden bunu gerçekleştiremiyorum. Eğer imkanı olan biri varsa seyhat arkdaşı olabilirim ingilizcem iyi derecededir."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/venezuela-gezi-notlari-2.html", "text": "Burada yerel bir arkadaşın evinde kaldım. O sebeple otel ya da hostel alternatiflerini bilemiyorum. Sıradan bir şehir. Ne küçük ne de büyük. Yabancı olarak burada yapacak pek birşey yok. O sebeple bu şehire uğramanızı tavsiye etmem. Şehirde birkaç tane büyük alışveriş merkezi var. Bulabildiğiniz şeyler kısıtlı olsa da hiç yoktan iyidir. Şehir içi ulaşımda hep taksi kullandım çünkü aşırı ucuz. Neredeyse 1 dolara istediğiniz her yere gidebiliyorsunuz. Gündüzleri güvenlik sıkıntısı görmesem de geceleri işler değişiyor. Akşam 8'den sonra sokaklarda hareketli birşey görmek zor. Bırakın insanı araba bile göremiyorsunuz. Kaldığım ev şehrin tam merkezindeydi. Akşam yemeği için evinde kaldığım arkadaşla beraber bazen sokaktaki büfelerin olduğu yere gidiyorduk. Üstümüze değerli hiçbir şey almıyorduk. Çünkü bazen ellerinde silahlı adamlar büfelerin olduğu sokağa arabayla gelip, kim var kim yoksa silah zoruyla soyuyorlarmış. Böyle sıkıntılı bir yerdi. Venezuela gezim boyunca en turistik yerler dahil hiç polis görmedim. Yani güvenliği sağlayacak herhangi bir personel yok. Karayollarında heryer askerlerle dolu ama şehir içinde güvenlik sıfır. Puerto Ordaz şehrine gelme sebebim dünyanın en büyük şelalesi Angel Şelale'sine gitmek içindi. Ama ülkede artık turist olmadığı için buradan giden turlar da neredeyse yok denecek kadar azdı. Olanlar da maalesef pahalıydı. Ben de yine taksi dolmuşları kullanarak bir saat mesafedeki Ciudad Bolivar şehrine gittim. Buraya farklı zamanlarda 3 kere gidip geldim. Birkaç müzesi olan ve Venezuela tarihi için de önemli bir şehir. Ama güvenlik problemleri bu şehri de sarmış durumda. O sebeple burada pek zaman harcamadım. Angel Şelale'sine gitmek istiyorsanız en hesaplı turu bu şehirde bulabilirsiniz. Dünyanın en yüksek şelalesi Venezuela'daki Canaima Milli Parkı'nda bulunuyor. İspanyolca adı Salto Angel diye geçse de dünyadaki bilinen adı; Angel Falls. Fakat şelaleyi görmek öyle çok da kolay değil. Çünkü Canaima Milli Parkı'na kara yoluyla gidiş yok. Mecburen havayoluyla gitmelisiniz. Ama düzenli uçuş seferleri de yok. Tur satın alarak 4 ya da 6 kişilik uçaklarla bölgeye gidilebilirsiniz. 2 gece 3 gün ya da 3 gece 4 günlük turlardan istediğinizi alabilirsiniz. Ben Ciudad Bolivar Havaalanından 330 dolara 2 gece 3 günlük bir tur satın aldım. Bu fiyata Ciudad Bolivar'dan Canaima Milli Parkı'na gidiş-geliş uçak bileti, 2 gece konaklama, kano yolculuğu, yeme ve içme dahil. Eğer en düşük fiyatlı turu arıyorsanız nasıl yapacağınızı söyleyeyim. Ciudad Bolivar otobüs terminalinde buraya tur satan bir acente var. 2 Gece 3 gün için verdikleri fiyat 300 dolar. Oradan tur satın alıp, milli parkta tanıştığım birkaç kişi olmuştu. Canaima Milli Parkı'na indikten sonra kalacağınız otele geçiyorsunuz. Tabii burada lüks diyebileceğim oteller de var. Eğer 500-600 dolarlık turlardan alırsanız lüks otelde kalıyorsunuz. O günkü plana göre ya direkt Angel Şelalesi'ne ya da çevredeki diğer şelaleleri görmeye gidiyorsunuz. Buralar resmen şelale cenneti. İki gün boyunca şelaleye fazlasıyla doyacaksınız. Sıra geldi kanoyla 4 saat boyunca Angel Şelalesi'ne doğru nehir üzerinden yol almaya. Ama nehrin ters istikametine gittiğiniz için çetin bir yolculuk oluyor, komple ıslanıyorsunuz. Yanınızda panço olursa sudan korunabilirsiniz. Şu ana kadar Foz de Iguaçu dahil birçok şelale görmüştüm ama benim için artık bir numarada kesinlikle Angel Şelalesi var. Büyüleyici bir yer. Suların 980 metreden aşağıya düşmesini izlemek; insana ağır çekim video izlermiş gibi bir his veriyor. Heybetini anlatmaya ne fotoğraf ve de videolar yetmez. Gidip görmek lazım. Angel Şelalesini gördükten sonra isterseniz sularında da keyif yapabilirsiniz. Gece ise şelaleye yakın yerlerde hamakta yatılıyor. Eğer daha önce hamakta uyuma tecrübeniz yoksa biraz sıkıntı çekebilirsiniz. Akşam yemeğinden sonra yorgunluktan direkt uyumuştum. Sabah ise erken saatte kalkıp, yola koyulduk. Kano ile dün yaptığımız yoldan geri döndük. Dönüş yolunda hava güneşli olduğu için böyle güzel manzaralara de şahit olduk. Şimdi sıra civardaki diğer şelalelere geldi. Yine kanoyla ama bu sefer 10-15 dakikalık yolculukla alttaki şelaleleri ziyaret ediyorsunuz. Buralardaki suyun debisi çok yüksek. O yüzden biraz ekstrem dakikalar sizi bekliyor. Angel Şelalesi'nin sütten görüntülerini ise uçaktan çektim. Canaima Milli Parkı'ndayken eğer 2-3 kişi daha bulabilirsiniz kişi başı 100 dolara uçakla şelalenin üstünde birkaç tur atabiliyorsunuz. Eğlenceli bir uçak yolculuğuydu. 3. gün yine uçakla bölgeden Ciudad Bolivar şehrine geçtim. Daha sonra Puerto Ordaz üzerinden sınır şehri olan Santa Elena'ya gittim. Bu kadar kara yolculuğunda defalarca asker kontrolüne takıldım. Yabancı olduğumu anladıklarında beni didik didik arıyorlardı. Birçok kez de rüşvet istediklerini ima ettiler ama hiçbirinde vermedim. Venezuela gezinizde asker görürseniz, bilin ki onlar sizin arkadaşınız değil. Yüzlerine bakmadan, yolunuza devam etmeye çalışın. Aynı şey polisler için de geçerlidir. Gerçi polis görmeniz zaten zor ama yine de aklınızda olsun. Yazının başında da dediğim gibi Venezuela şu an yabancılar için pek cazip bir yer olmasa da Roraima Dağı ve Angel Şelale'si için yine de gidilmeye değer. Eğer ülkeye uçakla gelecekseniz muhtemelen ilk durağınız Caracas olur. Burada fazla oyalanmamaya hatta havaalanından hiç çıkmadan gideceğiniz şehre uçakla gitmeye çalışın. Caracas hakkında duyduğum güvenlik problemleri çok iç açıcı şeyler değildi. Eğer Margarita Adası'na gitmek isterseniz bilin ki şu sıralar orada da yiyecek sıkıntısı var. Öncesinde muhakkak durumu öğrenip, gidin."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/vietnam-gezi-notlari.html", "text": "3 Haftalık Vietnam gezim sonrasında bugüne kadar gezdiğim en güzel yerlerden biri Vietnam'dı diyebilirim. Tabii bu güzellik kavramı görecelidir ama Vietnam'a gidip de pişman olan bir gezgin henüz görmedim. Şimdi ülkeye girdiğim günden itibaren izlediğim rotayı ve gördüklerimi anlatacağım. Vietnam maalesef birçok ülkeden istediği gibi bizden de vize istiyor. Vietnam vizesiyle ilgili internette karmakarışık bilgiler var. Vizeyle ilgili tüm detayları bu yazımda anlattım. Bir göz atın derim. Vizeyi aldığımıza göre artık ülkeyi gezebiliriz. İstanbul'dan önce Doha'ya oradan da Ho Chi Minh şehrine giderek gezime başladım. Katar Havayolları ile yaptığım yolculuk fazlasıyla rahattı. Hatta bugüne kadar bindiğim en rahat ekonomi sınıfıydı diyebilirim. Daha önce koltuk diz mesafesi böylesine geniş bir ekonomi uçuşum inanın olmamıştı. Ayrıca Doha aktarmasında da hiç beklemediğim için sıkıntısız bir yolculukla Saigon olarak da bilinen Ho Chi Minh şehrine indim. Vietnam'a iner inmez havalimanından bir sim kart ve internet paketi aldım. Bir sürü gsm şirketi var. İlk başta hangisini ve hangi paketi alacağınızı şaşırıyorsunuz. Ben bildiğim halde yanlış paket aldım. Nasıl olduğunu anlatayım. Vietnam'daki en iyi şebeke hizmetini Viettel veriyormuş. Yabancı forumlarda hep bu şirketin ismini görüyordum. Doğruymuş da. Neredeyse Vietnam gezim boyunca her yerde çekiyor ve data hizmeti veriyordu. Hatta çoğu zaman 4G çok iyi çalışıyordu. Paketi alırken sim kart dahil 10 USD verdim. Sınırsız internet var dediler. Tabii sınırsızı duyunca diğer detaylara bakmadım. Ama 10 gb sonrasında internet hızı 2G'ye düşüyor ve artık interneti kullanmanız imkansız hale geliyor. Mecburen yeniden para yükleyip, paket almanız gerekiyor. Velhasıl siz sim kart alırken paketin detaylarına iyice bakın. Sadece ülkeye giriş ve çıkış şehrim belliydi. Alttaki rota tamamen spontane olarak ortaya çıktı. Vietnam'da şehirlerarası yolculukları tren, otobüs ve uçakla yapmak mümkün. Tren ve uçak bileti fiyatları neredeyse aynı olduğu hatta bazen uçak biletleri daha ucuz olduğu ve zamandan da tasarruf etmek için Ho Chi Minh'den Da Nang'a daha sonra oradan da Hanoi'ye uçakla geçtim. Daha otantik bir gezi olsun derseniz treni kullanabilirsiniz. Uçak bileti alırken eğer valiziniz kabin içine sığmaz ya da 9-10 kilodan daha ağırsa mecburen uçak altına vermeniz gerekir ve ekstra ücret ödeyebilirsiniz. Bilginiz olsun. Ho Chi Minh'de daha önce irtibat kurduğum Caravelle Saigon otelinde kaldım. 5 yıldızlı bu otel şehirde bulabileceğiniz en iyi otellerin başında geliyor. Odası ayrı güzel, kahvaltısı çok çok iyi, konumu zaten şehirde olabilecek en iyi yerde. Gerçekten otelin özelliklerini saysam bir sayfa yetmez. Sağ olsunlar beni 3 gün misafir ettiler. Eğer bütçeniz elveriyorsa hiç düşünmeden Caravelle Saigon'da kalabilirsiniz. Daha hesaplı alternatifler için bu otel civarına bakabilirsiniz. En azından konum olarak iyi bir yerde kalmış olursunuz. Bence bu şehire gelince gidilecek en önemli yer Cu Chi Tünelleri'dir. ABD ile yaptıkları savaşta Vietnamlılar hayatta kalmak ve savaşabilmek için bu tünelleri yapmışlar. Ama tabii oraları böyle yazarak anlatmak pek mümkün değil. YouTube kanalımda burayla ilgili paylaştığım videoyu bulabilirsiniz. Şehir merkezindeki savaş müzesine de gittim. Giriş ücretini tam hatırlamıyorum ama 1-2 dolar arası bir şeydi. Bu müzede de savaş zamanında neler yaşandığını, ABD'nin kullandığı portakal gazının nasıl Vietnam'daki 4 nesili etkilediğini iliklerinize kadar hissederek görüyorusunuz. Eğer bu tip şeylerden kolay etkileniyorsanız bu müzeye hiç gitmeyin derim. Keyfiniz kaçacak, orada gördüğünüz fotoğraflar muhtemelen birkaç hafta aklınızdan çıkmayacak. Yazıya başlar başlamaz böyle can sıkıcı konulara girdim ama Vietnam denilince insanın aklına ilk savaş geliyor. Bunları da anlatmak gerekli. Şehirde alışveriş yapılabilecek en büyük lokal yerlerden biri Ben Tanh Market. Ama burası o kadar turistik olmuş ki; bir dükkana gittiğinizde ürünün gerçek eder fiyatı ne, öğrenemiyorsunuz. Herkes önce yüksek fiyat söylüyor, sizin pazarlık gücünüze göre fiyatı aşağıya çekiyorlar. Ama bu durum bir yerden sonra can sıkıcı oluyor ve sizi yoruyor. Alışveriş yapmak istemiyorsunuz. O sebeple bu pazara bakın, gezin ama alışveriş işini başka yerden yapın derim. Yine bu pazara yakın güzel bir yemek yenecek alan da var. Adı Street Food Market. Vietnam'a has birçok yemeği kısmen hijyenik olarak burada bulabilirsiniz. Aslında yine de çok hijyenik değil ama Vietnam'da 3 hafta gezdikten sonra buranın hijyenik olduğunu söyleyebilirim :) Vietnam yemeklerini sevmediyseniz burada hamburger, pizza ve makarna yapan yerler de var. Velhasıl bir şekilde karnınızı doyurur, aç kalmazsınız. Fiyatlar Vietnam ortalamasına göre yüksek. Şehir merkezinde bir opera binası da var. Gezi yazılarına bakınca orayı da paylaşmışlar hep ama bence pek bir esprisi yok. Sıradan bir opera binası işte. Kaldığım otel bu binanın yanında olduğu için her gün önünden geçiyordum :) Pazar günü sabah toplanıp binanın önünde etkinlik yapmışlardı. Belki ilgisini çekenler olabilir diye paylaşıyorum. Şehirde gidilebilecek bir diğer yer de yine merkezdeki postane. İçinde aynı zamanda hediyelik eşya satan küçük dükkanlar da var. Buraya kadar gelmişken postaneyi de göreyim dedim. Vaktiniz varsa görün, yoksa hiç zorlamayın. Bu postanenin hemen yanında altta göreceğiniz katedral de var. Benim gittiğimde tadilatta olduğu için içeri almamışlardı. Sağdaki fotoğraf ise postanenin içinden. Ho Chi Minh şehri Vietnam'ın belki de en düzgün, temiz, gezmesi rahat şehirlerinin başında geliyor. Gitmeden önce kapkaç ve benzeri olayların olabileceğini duymuştum. Motosikletle yanınızdan geçerken cep telefonunuzu çalabilirler diyorlardı. Ben gece gündüz şehri gezdim. Burası tehlikeli diyemem. Elbet ki siz kendi güvenliğinizi ve tedbirinizi yine de alın. Ülkede neredeyse her yerde kredi ya da banka kartınızı kullanabilirsiniz. Döviz bozdurmayı ise hem bankalarda hem otelinizde hem de birçok turizm acentesinde yapabilirsiniz. Tabii bu saydığım yerler arasında kur farkı olabiliyor. Öncesinde birkaç yere bakıp, parayı öyle bozdurmak daha mantıklı olur. Zaman probleminiz varsa bu şehirde bir tek Cu Chi Tünellerine gidip, yolunuza devam edebilirsiniz. İyi plan yaparsanız iki günde şehirdeki görülecek birçok yeri görürsünüz. Ama ülkeye uzun uçuş yaparak bu şehirden girerseniz yol yorgunluğunu da hesaba katmanız gerekir. Buradan direkt uçakla Da Nang'a geçtim. Havalimanına gidiş ve gelişlerde taksi kullanabilirsiniz. Tabii öncesinde pazarlık etmeyi unutmayın. Ama size tavsiyem taksiye hiç bulaşmayın. Onun yerine uzak doğuda pek yaygın olan Grab'i kullanmanızdır. Bu uygulama Über'in benzer bir versiyonu ve Vietnam'da da gayet güzel çalışıyor. Vietnam'da gidilecek o kadar çok yer var ki; sakın öyle 2-3 haftada her yerini gezerim diye düşünmeyin. Benim dönüş biletim belli olduğu için bu gezimi mecburen 3 haftaya sıkıştırmak zorunda kaldım. O sebeple arada bazı şehirleri es geçtim. Bu şehirin son zamanlarda bu kadar popüler olması o meşhur iki el üzerinde duran köprüdür. Adına Golden Bridge diyorlar. Yalnız zannetmeyin ki orada sadece köprü var. Devasa boyutta, teleferiklerle ulaşılabilen bir park yapmışlar. Bir tarafı şato görünümlü otellerle dolu, bir tarafı dağlık alan, başka bir tarafı da işte bu köprü. Buraya kendi imkanlarınızla gelebilirsiniz. İlla ki tur almanıza gerek yok. Da Nang merkezden taksi tutsanız hele bir de 2-3 kişiyseniz ücreti bölüşürsünüz, hesaplı olur. Yalnız bu köprünün olduğu alana girmek Vietnam ortalamasına göre bir hayli pahalı. Yaklaşık 30 USD civarı. Ama dediğim gibi bu parayı sadece köprü için değil, oraya giden teleferikler ve civardaki diğer atraksiyonlar için veriyorsunuz. Eğer Da Nang'a ya da civarına gelirseniz buraya da muhakkak uğrayın derim. Da Nang şehir merkezinde görülecek pek bir yer yok aslında. Bir tek yerel bir pazara gitmiştim. Orası da ufak ve ağır kokulu bir yerdi :) Zaten şehir merkezinde kalacağınızı düşünürsek siz de o pazara bir şekilde uğrarsınız. Adı Han Market. Bir de bildiğim kadarıyla deniz ürünleriyle ilgili bir pazar alanı da varmış ama ben oraya gitmedim. Asıl güzel olan yer bu şehire yarım saat uzaklıktaki Hoi An şehri. Oraya kaldığım hostelden ayarladığımız bir taksiyle geçtik. Yanıma birini daha buldum ve ücreti bölüştük. Aslında ufak otobüsler de gidiyor ama dediğim gibi takside 2-3 kişi olursanız hem daha hızlı hem de daha hesaplıya geliyor. Burası sanırım Vietnam'ın en turistik yeri. Bu eski şehirde yerel halktan çok turist görüyorsunuz desem abartmış olmam. Buraya ulaşım Vietnam'ın kuzeyine göre daha kolay olduğu için genç yaşlı turistler akın ediyor. Özellikle de Çinli turistleri gruplar halinde burada görebiliyorsunuz. Kimisi buraya günübirlik geliyor kimisi daha fazla kalıyor. Her ne kadar çok turistik olsa da böyle eski şehirleri sevdiğim için burada iki gece kaldım. Eğer fotoğraf çekmeyi de seviyorsanız en az bir gece hatta zaman varsa iki gece kalın derim. Kısmen Vietnam'ın diğer yerlerine göre yeme ve içme bir tık pahalı olsa da yine de kabul edilebilir seviyelerdeydi. Burada maalesef satıcılar yakanızdan düşmüyor. Sürekli size bir şey satmaya çalışıyorlar. Kadınlar ise sürekli para karşılığı fotoğraf çektirtmek istiyor. Siz hiç ilgilenmeseniz dahi maalesef çok fazla ısrar ediyorlar. Bir yerden sonra artık bunalıyorsunuz. Tabii şehrin turistik yerlerinden uzaklaştıkça bu durum azalıyor. Aslında şehir dediğime de bakmayın, burası ancak bir mahalle kadar diyebilirim. Konaklama içinse ister hostel ister otel, her bütçeye uygun alternatifler var. Birçok uzak doğu şehrinde olduğu gibi burada da bir gece pazarı var. Akşamları yürüyüp, vakit geçirmek için ideal. Hoi An her ne kadar turistik olsa da bence görülmeyi hak ediyor. Vietnam planı yapıyorsanız burayı da listeye dahil etmeye çalışın. Bu şehirden sonraki amacım Vietnam'ın orta bölgelerine doğru gitmekti. Çünkü oralarda dünyanın en büyük mağaraları var. Hatta biri çok meşhur, belki bilenleriniz vardır. Adı Son Doong mağarası. Ama buraya senenin her ayı gidilemiyor. Sadece Ocak-Ağustos arasında turlar düzenleniyor. Ben de Kasım ayında Vietnam'a geldiğim için gidebilmem mümkün değildi. Diğer bir problem bu mağaraya sadece 4 günlük bir tura katılıp gidebiliyorsunuz. Ve o turun ücreti 3.000 USD. Evet yanlış duymadınız tam üç bin dolar! Buranın civarında başka büyük mağaralar da var. Oralara da 3-4 günlük seferler düzenleniyor. Onların fiyatları ise ortalama 400-500 USD civarı. Kısmen daha hesaplı. Ama maalesef aynı sezon sorunu o mağaralarda da olabiliyor. Velhasıl amacınız bu mağaraların olduğu bölgeye gitmekse; öncesinde muhakkak sefer tarihlerini araştırın. Sonuç olarak daha fazla vakit kaybetmeyeyim diyerek direkt uçakla Vietnam'ın kuzeyine geçtim. Hoi An'dan anlaştığım bir taksiyle direkt Da Nang havalimanına geçtim. Oradan da başkent Hanoi'ye. Hanoi'de Old Quarter denilen eski şehir merkezinin olduğu bir bölge var. Bu civarda konaklamanızı ayarlarsanız neredeyse her yere yürüyerek gidip gelebilirsiniz. Zaten şehirdeki otel ve hostellerin çoğu Old Quarter'da toplanmış durumda. Tabii ki Hanoi'de de gece pazarları var. En bilineni Old Quarter'ın göbeğinde olanı. Akşamları yine yürüyüp vakit geçirmek için eğlenceli yerlerden. Doğruyu söylemek gerekirse Hanoi şehrinde de öyle aman aman kesin görün diyeceğim bir yer yok. Sadece Ho Chi Minh şehrine göre biraz daha otantik ve Vietnam kültürünü daha iyi yansıtıyor. Asıl görülecek yerler hep bu büyük şehirlerin civarında ya da Vietnam'ın kuzeyinde oluyor. Hanoi'ye gelmişken muhakkak kısmen yakın sayılabilecek Ha Long Bay'e kesin gitmelisiniz. Buraya genelde Hanoi'den tur alarak geliniyor. Aslında kendi başınıza motor kiralayarak ya da toplu taşımayı kullanarak da gelebilirsiniz ama bana sorarsanız en mantıklısı tur alıp gelmek. Çünkü Ha Long Bay'ı hakkını vererek gezmek için en az 1 gece 2 günlük bir cruise turuna katılmak gerekiyor. Bu tip bir tura katıldığınızda sizi Hanoi'deki otelinizden gelip alıyorlar, Ha Long koyuna götürüyorlar, oradan gemiye geçiyorsunuz, bir iki gün gezip sizi geri otelinize kadar bırakıyorlar. Yalnız bu turların o kadar çok çeşidi var ki; kimisi kişi başı 80 dolar kimisi 400-500 dolar. Karar vermek çok zor. Acentelerdeki kataloglara bakıp aldanmayın sakın. 2 yıldızlı gemi de var 5 yıldızlısı da var. Ben işin içinden çıkamayınca 3 yıldızlı olan bir turdan satın almıştım. 1 gece 2 gün için her şey dahil bir tura kişi başı 85 dolar verdim. Hanoi'den bir acenteye giderek Ha Giang'e geçmek için bilet aldım. İsterseniz yataklı otobüsle isterseniz limüzin denilen kısmen daha konforlu olan 7-8 kişilik minibüslerle gidebiliyorsunuz. Fiyatların arasında sadece 3-5 dolar olduğu için ben konforlu ve daha hızlı olan limüzin alternatifini seçtim. Hanoi'den buraya yaklaşık 7 saatte geldim. Direkt bir hostele yerleşip civarı tanımaya çalıştım. Ha Giang merkezde pek görülecek bir yer yok. Genelde gezginler buraya geliyor, motosiklet kiralayıp \"Ha Giang loop\" denilen rotayı 3-4 günde yapıp, geri dönüyor. Ben de bunun bir benzerini yaptım. Yalnız tabii burada bazı detayları açıklamam gerekiyor. Öncelikle motosiklet tecrübeniz yoksa çok çok dikkatli olmalısınız. Ben 4 günlük motor maceramda 2-3 tane kaza gördüm. Yollar kısmen düzgün olsa da bazı yerleri bir hayli riskli. Çünkü karşıdan gelen araçlar senin iyi bir sürücü olduğunu düşünüyor ve yanından teğet geçiyorlar. Gerçi benim de pek motor tecrübem yoktu ama yavaş yavaş giderim deyip, yola öyle çıktım. Şükür ki 4 günlük gezimde hiç düşmedim, kaza yapmadım. Ben tek gezemem derseniz hostellerde 8-10 kişilik tur da yapılıyor, onlara da dahil olabilirsiniz. Yine motosikleti kendiniz kullanıyorsunuz ama grup halinde geziyorsunuz. Diğer bir alternatif de motosikleti sürücüsüyle beraber kiralamak. O şekilde gezenler de vardı. Araba kiralamayı unutun, çünkü burada sürücüsüz araba kiralamıyorlar. Zaten doğruyu söylemek gerekirse burayı arabayla gezmek de bence iyi bir düşünce değil. En iyisi motosiklet kiralamaktır. Vietnam'ın diğer meşhur bir yeri ise Sa Pa bölgesi. Burası da Vietnam'ın en kuzey batısı oluyor. Genelde Hanoi'ye gelenler Sa Pa ya da Ha Giang arasında kararsız kalır. Benim size tavsiyem şöyle; eğer Vietnam'ın daha bakir yerlerini görmek ve biraz da maceralı bir gezi yapmak isterseniz Ha Giang'a gidip motosiklet kiralayın ve öyle gezin. Ama ben öyle zora gelemem, motosiklet de süremem derseniz Sa Pa sizin için daha iyi bir alternatif olur. Şunu da ekleyeyim; hangisine giderseniz gidin pişman olmazsınız. Ha Giang'da kaldığım hostel aracılığıya Sa Pa'ya yataklı otobüs için bilet aldım ve akşam 20.00'de yola çıktık. Maalesef bu otobüs gece 4'te Sa Pa'ya indi. Başka alternatif de pek yoktu. Tabii o saatte şehre inince ne yapacağınız biraz sıkıntı oluyor. Benim otel rezervasyonum vardı. Otele gittim ama odalar sabah boşalacağı için lobide yatmak zorunda kaldım. Olur ya siz de bu saatlerde gelecekseniz planlamanızı tekrar gözden geçirin derim. Vietnam denilince aklınıza o yamaçlardaki pirinç tarlaları geliyorsa işte o tarlaları Sa Pa civarında görebiliyorsunuz. Ama tabii bunun da bir sezonu var. Benim gibi Kasım ayında giderseniz muhtemelen göremeyebilirsiniz :) Tek tük yine oluyor ama doğruyu söylemek gerekirse o kadar da etkileyici değil. Ayrıca Kasım aylarında Sa Pa ve Ha Giang bölgesi daha doğrusu Vietnam'ın kuzeyi soğuk oluyor. Geceleri sıcaklık 10 derecenin bile altına düşebiliyor. Aynı dönemde ise Hanoi ya da Ho Chi Minh'de hava sıcaklığı 30 dereceleri bulabiliyor. Vietnam gezinizi planlarken, çantanızı yaparken bu gibi detayları atlamayın derim. Hele kuzeyde motosiklet kiralayacaksanız muhakkak yanınıza ona göre giysiler alın. Şehir merkezinden yürüyerek Cat Cat köyüne gidebilirsiniz. Taksi ile de Lao Chai ve Ta Van köylerine gidilebilir. Ben bu üç köye de yazdığım şekilde gittim. Cat Cat baya bi' turistik olsa da yürüme mesafesinde olduğu için gidilir. Diğerleri de kısmen turistik ama yine de gidilir :) Alttaki videodan bu üç köyü de izleyebilirsiniz. Sa Pa'da şehir merkezindeki tren istasyonundan teleferikle 3.147mt rakımlı Fansipan Dağı'na çıkabilirsiniz. Ben vaktimi köylere gitmeye ayırdığım için buraya çıkmamıştım. Hangi ay geleceğiniz Vietnam'ın hangi bölgesine gideceğinize göre değişir. Kuzeyine gidecekseniz Temmuz ve Ağustos aylarının ideal olduğunu duydum. Ama o aylarda da güney tarafı sıcak olacaktır. O sebeple bence hava koşullarını pek dert etmeyin. Vietnam'ı gezecekseniz uçak biletini ayarlayın ve gezin. Bence hangi ay olduğunun pek önemi yok. Sonuçta ülkede kar yağmıyor, öyle çetin kış şartları olmayacak. Ho Chi Minh: Vakit probleminiz varsa burada bir tek Cu Chi tünellerine gidin, sonra sıradaki durağınıza geçin. Vakit varsa burası için 2-3 gün idealdir. Da Nang: Şehir merkezinde hiçbir şey yok. Golden Bridge'e gitmek için burada en az bir gece konaklamak gerekir. Ya da vakit sıkıntınız varsa çok iyi bir planlama yapıp direkt Golden Birdge'e oradan dönüşte de Hoi An'a geçebilirsiniz. Hoi An: Ben deli gibi fotoğraf çekerim derseniz burada en az 2 gece kalın. Yok sadece görüp geçeyim derseniz bir gece kalın. Hanoi: Şehir merkezinde illa ki görün diyeceğim bir yer yok. Ama Ha Long Bay ve civardaki yerleri görmek için bu şehirde en az bir gece konaklamanız gerekir ki tur satın almak ve planlama yapmak için zamanınız olsun. Vaktiniz varsa 3 gece kalınır, aylak aylak gezilir. Ha Long Bay: 1 gece 2 günlük bir cruise turu yeterli olur. Günübirlik tur yorucu olur ve tadını tam alamazsınız. 2 gece 3 günlük curise turu da bence fazla. Ha Giang: Şehir merkezinde yapacak ya da görülecek bir yer yok. Motosiklet kiralayıp Ha Giang Loop rotasını yapacaksanız en az 3-4 gecenizi bu bölgeye ayırın. Motosikletle ben gez mem diyorsanız Ha Giang'a hiç gelmeyin. Vakit kaybı olur. Sa Pa: Burayı bence aceleye getirmeyin. Çünkü manzaraya karşı oturup bir kahve içececeğiniz, yemek yiyebileceğiniz çok güzel mekanlar var. Civarda da dediğim gibi gidilecek köyler, güzel manzara izleme noktaları var. O sebeple en az 3 gecenizi buraya ayırın derim. Vietnam bence güvenli yerdir. Siz tedbirinizi aldığınız sürece başınıza bir şey gelme ihtimali birçok ülkeye göre daha düşüktür. Güvenlik sebebiyle Vietnam gezinizden sakın vazgeçeyim demeyin. Elbet bir Avrupa ülkesi kadar olmasa da Vietnam ailecek gezilebilir. Türkiye'yi referans alırsak Vietnam'ı gezmek hesaplıdır. Bir seyahat acentası işletmecisi olarak yazılarınızı çok seviyor ve gönülden takip ediyorum. Özellikle Youtube kanalınızdaki videolarınız gerçekten çok güzel. İnşallah çok daha iyi ve güzel yerlere gelirsiniz."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/vietnam-vizesi-nasil-alinir.html", "text": "Evet hepinizle aynı düşüncedeyim; gitmek istediğiniz ülke bizden vize istiyorsa canımız biraz sıkılıyor. O vize alma süreciyle uğraşmak istemiyoruz. Kimi ülkeler onlarca evrak isterken kimi ülkeler kapıda direkt ücreti karşılığında vize verebiliyor. Vietnam vizesi ise bu iki durumdan da biraz farklı. İnternette dolanırken Vietnam vizesiyle ilgili karmakarışık bilgiler görüyorsunuz. Şimdi size Vietnam vizesini almak için en zahmetsiz yollardan birini anlatacağım. Vietnam vizesi için öncelikle 'Vietnam vize onay mektubu' gerekiyor. Zaten bu mektubu aldığınızda aslında vizenizi de almış oluyorsunuz. Peki vize onay mektubunu nasıl alacaksınız? Bunun için yerli yabancı birçok aracı kurum var. Ama benim size önerim; Vietnam'da yerleşik olarak vize ve seyahat danışmanlığı yapan tek Türk firması olan Vietnam Rehberi'dir. Onlar aracılığıya birkaç gün içinde vize onay mektubunuzu sorunsuzca alabilirsiniz. Süreci kısaca anlatayım. Önce uçak bileti rezervasyonunuzu yapın. Bu aşamada uçak bileti satın almanıza gerek yok. THY'nin sitesine girip, Vietnam'a gidiş-dönüş uçak bileti rezervasyonu yapın ve rezervasyon örneğini bilgisayarınıza kaydedin. Pasaportta bilgilerinizin olduğu ilk sayfanın güzelce bir fotoğrafını çekin. Sonra Vietnam Rehberi şirketinin resmi sayfası vietnamrehberi. com adresine girip, vize başvurusu bölümünden gerekli alanları doldurun. Site Türkçe olduğu için hiçbir zorluk çekmeyeceksiniz. Uçak bileti rezervasyonu ve pasaportunuzun fotoğrafını başvuru sayfasındaki dosya yükleme bölümünden yükleyin. Başvuru sayfasında size Vietnam'a hangi havalimanından gireceğiniz soruluyor. Uluslararası bir havalimanı seçmelisiniz. Zaten merak etmeyin Türkiye'den uçacaksanız uluslararası bir havalimanına ineceksiniz demektir. Sonra \"Başvur\" ikonuna tıklayarak ilk işlemi yapmış oluyorsunuz. Gördüğünüz gibi bu aşamaya kadar hiçbir ücret ödemediniz. Zaten vizeniz çıkana kadar da sizden ücret talep edilmiyor. Başvuru sonrasında 4-5 iş günü içinde vize onay mektubunuz mail olarak tarafınıza gönderiliyor. Ondan sonra bu işlemler için 80 USD ödeme yapmanız gerekiyor. İsterseniz banka havale/eft yöntemiyle isterseniz kredi kartınızla ödeme yapabiliyorsunuz. Vietnam vizeniz çıktı ama vizeyi pasaportunuza yapıştırtmanız gerekli. Bu işlemi de en hesaplı; Vietnam'a girerken havalimanında yaptırabilirsiniz. Türkiye'den uçağa binmeden önce vize onay mektubu, uçak bileti ve ilk birkaç günlük otel rezervasyonunuzun çıktısını yanınıza alın. Tabii bir adet fotoğrafınızı da unutmayın. Vietnam'daki Ho Chi Minh City, Hanoi, Danang ya da Nha Trang havalimanlarından herhangi birine indiğinizde vize gişelerinden birine gidip pasaport, bir adet fotoğraf, vize onay mektubu, vize başvuru formu ve 25 USD vereceksiniz. 25 USD'yi mühür ücreti olarak alıyorlar. Vietnam vize başvuru formunu ise gitmeden önce Vietnam Rehberi size gönderecek. Aslında bu form havalimanında da var ama orada form doldurmayla uğraşmak yerine hazırlayıp gitmek işleri hızlandırır. Havalimanında bu işlemler için bekleyeceğiniz süre yoğunluğa göre değişse de ortalama 20 30 dakikadır. Başka bir yöntem de vize onay mektubunuzu aldıktan sonra vizenizi isterseniz bir Vietnam konsolosluğuna gidip pasaportunuza yapıştırtabilirsiniz. O zaman Vietnam'a girerken 20-30 dakika uğraşmamış olursunuz. Yalnız bu işlemin de bir ücreti oluyor tabii. Ben vize onay mektubunu aldıktan sonra Ankara'daki Vietnam konsolosluğunu aradım ve benden bu işlem için 125 USD talep ettiler. Halbuki aynı işlemi havalimanında sadece 25 USD'ye yaptırabiliyordunuz. Ben de öyle yaptım. Ho Chi Minh City'e indiğimde pasaport görevlisine gerekli evrakları ve 25 USD'yi verdim. 30 dakika içinde vizemi, pasaportuma yapıştırılmış bir şekilde aldım. Ben Vietnam'da 21 gün kalmıştım. Vizeyi de tam uçak biletimin gidiş ve dönüş tarihine göre vermişlerdi. Tabii bu 80 USD'lik ücret tek girişli vize ücreti. Eğer çok girişli isterseniz fiyat 100 USD'ye çıkıyor. Acil tek girişli vize isterseniz 3 iş gününde alabilirsiniz ve o zaman da fiyat 140 USD oluyor. Firmanın belirlediği Vietnam vizesi 2020 yılı ücret tablosu bu şekilde, 2021 yılı ve daha sonrası için firma ile görüşüp net bilgi alabilirsiniz. Sonuç olarak Vietnam vizesi için toplam 105 USD harcıyorsunuz. Ama ülkeyi gezince vize ücretine de değiyor, kalkıp Türkiye'den taa oralara kadar gitmeye de :) Bugüne kadar gezerken en keyif aldığım ülkelerden biri Vietnam'dı. Bu arada şu an Vietnam vizesi başvurusu yapan herkes günübirlik düzenlenen Cu Chi tünelleri turuna ücretsiz olarak katılabiliyor. Normalde bu turun diğer firmalarda satış fiyatı 25USD civarı. Ayrıca Vietnam turu hizmeti de verdikleri için eğer Ha Long Bay, Ninh Binh, Mekong Delta gibi turlara da katılmak isterseniz online olarak direkt internet siteleri üzerinden rezervasyon yapabiliyorsunuz. Evet. İşlemler zaten on-line yapılıyor. Vietnam'a uluslararası bir havalimanından girecekseniz hiçbir sorun yok, dünyanın neresinde olursanız olun Vietnam Rehberi aracılığı ile Vietnam'a vize başvurusunu on-line yapabiliyorsunuz. Vize onay mektubunuzu aynı yöntemle alabilirsiniz. Ama karayoluyla ülkeye girişte vizenizin pasaportunuzda yapıştırılmış olması gerekiyor. Onu da Vietnam'a komşu hangi ülkeden girecekseniz o ülkedeki Vietnam konsolosluğuna 'Vize onay mektubu' ile giderek yapıştırtabilirsiniz. Ayrıca Vietnam Rehberi şirketi vize onay mektubunuzun bir kopyasını konsolosluğa fakslıyor. Oradaki konsolosluk bu işlem için ne kadar ücret alır ben de bilmiyorum. Ben bugüne kadar Vietnam vizesi çıkmamış birini görmedim, duymadım. Benim gördüğüm Vietnam sadece bizden değil Avrupa ve Amerika ülkelerinden de vize istiyor. O sebeple bu vize konusu sadece bize has sanmayın. Aynı işlemleri Avrupa ve Amerika vatandaşları da yapıyor. Eğer vizenizin tarihi dolmadan ülkeden çıkarsanız bir sorun yaşamazsınız. Bir cok soru işareti aklımdan silindi, teşekkürler aydınlattıgınız icin."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/wayuu-yerlileri.html", "text": "Genellikle Kolombiya'nın La Guajira eyaletinde yaşayan Wayuu Yerlilerini Venezuella'nın batısında da görmek mümkün. Ama asıl merkezleri Kolombiya'da diyebilirim. Bu yerlilerin yaşadığı bölgeler ya çöl ya da yarı çöl iklimine sahip. Buralarda yaşamak normal şehir hayatına alışmış kişiler için bir hayli zor. Çünkü her daim elektrik ve su problemi var. Elektriği hadi güneş enerjisiyle kısmen çözüyorlar ama su biraz sıkıntı. 2 Günümü geçirdiğim Cabo De Le Vella kasabasına 4 yıldır tek bir damla yağmur yağmamış. Aynı şekilde Nazareth köyünde yılda bir yağan yağmur için de yerleri bile ıslatmadı diyorlar. Aslında neredeyse her bölgede topraktan su çekiliyor ama denize yakın olduğu için yerin altında tuzlu suyla, tatlı su karışıyor, o sebeple bazen su içilmiyor diyorlar. Toplamda bir haftamı geçirdiğim bu bölgede o sebeple duş almak hep bir sorundu. Hadi içecek suyu bakkaldan parayla alıyorsun ama tuzlu suyla duş almak biraz sıkıntı. Neyseki 3 gün kaldığım Nazareth köyünde kuyudan çekip yıkandığım su, tuzlu değildi. Kuyu suyunda sinek ve ufak böcekler olsa da en azından tatlı su olduğu için bu durum sineye çekilebiliyor. Wayuu yerlileri hem Kolombiya hem Venezuella'da yaşadıkları için bu iki ülke arasında pasaportsuz gidiş-geliş yapabiliyorlar. Erkekleri normal modern şekilde giyinse de kadınları halen rengarenk geleneksel kıyafetleri içinde görmek mümkün. Zaten wayuu yerlilerinin en büyük özelliği aşırı renkli giyinmeleri ve aynı şekilde rengarenk el örgüsü çantalarıdır. Kadınlar başka işle uğraşmayıp, sadece çanta örerse bir çantayı bir haftada bitirebiliyor. Çantaların fiyatları ise kalitesine göre 15 ile 60 USD arasında değişiyor. Diğer çoğu yerlilerde olduğu gibi bu tarz el örgüsü işlerle geçimlerini sağlıyorlar. Bunun yanı sıra erkekler balıkçılık ve hayvancılık yapıyor. Hayvancılık dedim ama iklim şartları çok zor olduğu için bölgede genel olarak bir tek keçi yetişiyor. O sebeple heryerde keçi görmek mümkün. Çöl iklimi ise toprakta birşey yetiştirmeye pek müsade etmiyor. Bir haftamı geçirdiğim Wayuu yerlileriyle olumsuz en ufak bir anım yok. Hatta şimdiye kadar gittiğim yerliler arasında sürekli olarak \"Tekrar ne zaman geleceksin\" diyen sadece bu yerlilerdi. O anlamda aşırı sıcakkanlı olduklarını da söyleyebilirim. Wayuu yerlilerinde en çok dikkatimi çeken şey yaşlı insanların çok olmasıydı. Ortalama ölüm yaşını sorduğumda 85-90 diyorlar. Köylerdeki evleri gezerken 100 ve 104 yaşlarındaki iki kardeşle tanıştım. Alttaki videodan izleyebilirsiniz. Çok sağlıklı göründükleri için ilk başta inanamamış olsam da köylerdeki diğer insanlarla konuştuğumda gerçek olduğunu söylediler. Hatta köyün yukarısındaki evlerde 120 yaşında, gayet sağlıklı olan başka bir kadın daha var dediler. Ziyaret etmek istedim ama 1-2 haftalığına Venezuella'ya gittiği için göremedim. Diğer yerlilerde olduğu gibi Wayuu yerlilerinde de enteresan gelenekler var. Mesela kızlar ilk regl döneminde 4 tarafı da kapalı tek oda bir eve konuluyor ve regl dönemi bitene kadar burada tek başına kalıyor. Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını sadece annesi getirebiliyor ve yine bu dönemde sadece annesiyle görüşebiliyor. Tabi yiyecek derken yiyebileceği şeyler de bir hayli kısıtlı. Et, şekerli ve tuzlu hiçbir şey yiyemiyor. Odada kaldığı sürece yulaf ve kaplumbağa eti ana besin kaynağı oluyor. Su ve mısırdan yapılma çiça içeceğini de içebiliyorlar. Saçları erkek saçı gibi kısa kesiliyor. Regl dönemi bitip evine geri döndüğünde o güne kadar ki giydiği tüm eşyaları atılıp yerlerine yenisi alınıyor. Uzun süre pek bir şey yiyemediği için evine geri geldiğinde de bir dediği iki edilmiyor, ne isterse yapılıyor. + Kaplumbağalar çok uzun yıllar yaşar ve bu dönemde kaplumbağa eti yiyen kızlar da yaşlılıklarında kendilerini genç hissederler. 50'yse 30, 80'se 60 yaşında gibi. Bu gibi şeylere inanmak zor olsa da köyde tanıştığım bazı kadınlar bu durumu doğrular nitelikteydi. Mesela altta, çocuklarıyla beraber fotoğrafını gördüğünüz Mariana 55 yaşında ve 7 çocuğu var. En küçükleriyse bir yaşında. 54 Yaşındayken doğum yapmak normal mi diye soruyorum ve \"bize göre normal\" diyor. Bu konularda bilgim olmadığı için birşey diyemiyorum ama bazı takipçilerim uzun ömürlü kadınların 60 yaşında bile doğum yapabileceğini söyledi. Bu anlamda şuana kadar ziyaret ettiğim yerliler arasında en yaşlı ve sağlıklı insanlar Wayuu yerlilerindendi. Özel yaptığınız birşey var mı, ne yiyor, ne içiyorsunuz dedim ama ekstra yaptıkları hiçbir şey yok. Sadece doğal besleniyoruz diyorlar. Doğaldan anladığım genel olarak keçi ve balık eti. Çöl iklimi demiştim ya. Gündüzleri hava aşırı sıcak oluyor. Güneşin altında durmanızın imkanı yok. Kadınlar da bu güneşten yüzlerini korumak için migoraja bitkisinden bir maske yapıyor. Altta fotoğrafta gördüğünüz gibi siyah bir maske. Birçok kadında bunu görmek mümkün. Evlilik olayları ise biraz karışık. Erkek tarafı kız almak için en az 200 keçi, yaklaşık 1.000 USD karşılığı nakit para ve kadının annesine de altından bir kolye vermeli. Bu adet modern hayata geçmiş ailelerde pek olmasa da köylerde halen görülüyor. İşin başka tuhaf bir boyutuysa parası olan kişilerin bu istekleri yerine getirip onlarca kadınla evlenebiliyor olması. Urubia kasabasında 100'ün üzerinde çocuğu ve yaklaşık 20 tane eşi olan bir adam bile var dediler. Dediler ama benim genel gördüğüm herkes tek eşliydi. Genel anlamda evangelizm, katolik ve ya hristiyanlığa inanıyorlar ve köylerde kilise görmek de mümkün. Ama anladığım kadarıyla öyle çok koyu dindar olduklarını da söyleyemem. Çocukların eğitimi içinse köylerde okullar var. Üniversite eğitimi içinse kimi gençler Venezuella'ya gidiyor kimisiyse en yakın şehir merkezinde okuyor. Yerlilerin merkezi olarak bilinen Nazareth köyüne ulaşım çok çetrefilli. Yolun yarısından çoğu çöl olduğu için jip ya da pick-upla gitmeniz gerekiyor. Arabanın ne zaman, hangi gün, saat kaçta kalkacağı pek belli değil. Tamamen şansınıza bağlı. En yakın şehir merkezinden köye gidiş ortalama 8-9 saat sürüyor. Köye gittiniz, istediğiniz gün geri dönemiyorsunuz. Çünkü araba hangi gün dönecekse onlara uymak zorundasınız. Olur ya içinizden biri buralara gelmek isterse en az 1 haftasını ayırmak zorundadır. Ya da jipi olan bir rehber bulacaksınız ve kafanıza göre gezeceksiniz. Maliyeti ortalama 800 USD'dir. Ben ise sadece Nazareth köyündeyken evleri gezmek ve çöl bölgesine gitmek için rehber aldım. Çünkü rehbersiz gidişe izin vermiyorlardı. Ondan sonraki heryerde kendi imkanlarımla, yerlilerin arasına karışarak gittim. Alttaki videodan nerede kaldım, nasıl yolculuk yaptım, ne yedim, ne içtim gibi tüm detayları görebilirsiniz. Öyle pek de ilkel şartlarda yaşamayan Wayuu yerlileri sıcak kanlı olmalarıyla beni cezbetti. Olur ya La Guajira eyaletine gelirseniz bu köyleri de ziyaret edin derim. Tabi bu iş için ayıracağınız bir haftanız varsa."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yabanci-gezginlerin-davranislari.html", "text": "Yaklaşık 3 yıldır bir şekilde dünyayı gezmeye çalışıyorum. Haliyle de bir çok gezginle tanışma ve onları gözlemleme fırsatım oluyor. Genelde gördüğüm tek başına gezen kadınların erkeklerden daha çok olduğu. Erkekler ya sevgilileriyle ya da bir, iki arkadaşıyla beraber geziyor. Diğer bir konu da tanıştığım çoğu gezgin herhangi bir dine mahsus değil. Kimisi yukarıda birisinin olduğuna inanıyor ama hiç bir dine yakın değil. Ateist de değil. Hristiyan olan da genelde dininin gerektirdiği hiç bir şeyi yapmıyor, sadece aileden geldiği için hristiyanım diyor. Şimdi aklımda yer eden gezginlerin belli başlı tavırlarını paylaşacağım. Almanlar kadar çok gezenini görmedim. Hiç ummadığınız yerde 19-20 yaşındaki bir Alman gezginle karşılaşabilirsiniz. Uzun süre gezip, para bitince Almanya'ya geri dönüyor, 3-4 ay çalışıp tekrar uzun süreli geziye çıkabiliyorlar. Su içme konusunda aşırı titizler. Her daim yanlarında 2 litre su vardır. En az 2-3 dil bilir ve aşırı tutumludurlar. Restoranda yedikleri yemek artarsa direkt paket yaptırıp çantaya atarlar. Elektronik müziği severler. Erkekleri biraya bayılır. Kadınları ise tek başına gezip, harbiden nasıl gezileceğini çok iyi bilirler. Yanınızda Alman bir gezgin varsa kafanız rahat olsun. Tek kötü yanları onları Alman usulü mantığından çıkarmanız biraz zaman alıyor. İletişim kurulacak en kolay milletlerden biri olan Amerikalılar da biraz tuhaf. Gelir senle tanışır, muhabbet eder hemen kanka olur ama 5 dakika sonra seni tanımaz. Mimik ve sesleriyle Amerikalı kadınlar olaylara aşırı tepki verir. Zannedersin ki film setinden fırlamış gibidirler. Amazing lafını uzata uzata çok kullanırlar. Mesela giydiğin normal bir ayakkabı ya da t-shirt için aauuuvvv inanılmaz, harika, efsane güzel gibi şeyler söyler. Halbu ki üstündekiler gayet sıradan şeylerdir. Bu şekilde abartarak tepki vermeye bayılırlar. Restoranda yada cafede her daim bahşiş bırakırlar. Hollandalı erkekler futbola aşırı düşkündür. Alkolü sever ve işsizlik maaşıyla dünyayı gezenleri vardır. Tek gezenine rastlamadım. Kanadalı erkek gezginde marijuana, lds ya da benzeri şeyler hep vardır. Yoksa da bulur. Alkolü sever. Kadın gezginler ise nerede bir sıcak kum, deniz var oraya gideyim der. Fransız gezginlerde genelde düzenli, planlı gezen tiplerdir. Her daim yanlarında bir gezi kitapı ya da harita vardır. Gördüğüm kadarıyla Türkleri severler. Erkekleri hostelde ortalık yerde donla gezmeye bayılır. İtalyalı erkek iyi sigara içer. Derbi maçı varsa ne yapar eder izler o maçı. Türklere benzer yanları vardır ve tahminimce beraber kısa süreli geziler yapılabilir. Avustralyalı erkek marijuanaya düşkündür. Elinde hep bira vardır. Relax, kafa rahat gezmeyi sever. Sörf yapar. Japon gezgin hostelde pek konaklamaz. Konaklasa da gece hayatına falan takılmaz. Akşam 8 dedimi hostele gelir, erkenden yatar. İletişim kurmak kolay değildir. Harbiden fotoğraf manyağıdır. Daha iyi fotoğrafı olsun diye gittiği turistik yere 7 gün üst üste tekrar gidenini gördüm. Çinli gezginlerle de aslında baya tanıştım ama ne bileyim biraz farklılar, çözemedim. Sabah 8 de kış soğuğunda üstünde sadece bir donla ortalıkta gezip, kahvaltı yerine bira içenini de gördüm, günlerce yan taraftaki ranzada yatıp tek kelime konuşmayanını da. Sessiz, sakin, zararsızlar. İsrailli gezgin Türklere biraz çekinerek yaklaşır. Genelde yemeğini kendi yapıp yer. Grup halinde gezer. Gittiği yerde kendi ülkesinden gezginleri bulup grubu daha da büyütürler. Böyle bir grup görünce ortamdan uzaklaşın. Türk kadın gezgin, genelde senin Türk olduğunu görünce senden kaçar. Erkek gezgin ise tam tersi. Arjantinli kadın gezgin rahattır. Otostop yapar, gece hayatına akar, şuraya gidelim dersin gelir, ortama uyar, kafa dengidir. Erkekleriyle pek karşılaşmadım ama tanıştıklarım da benzer özellikleri taşıyordu. Brezilyalı erkek gezgin sporcudur, eşofman yada şortla gezmeyi sever. Erkeği, kadını aşırı sıcak ve canayakındır. İsviçreli gezgin. Çok net söylüyorum eğer sabah 7 de kalkıp, bir yere gidilecekse, isterse gece 5 de yatmış olsun sabah 7 de üstünü başını giymiş, çantasını hazırlamış seni bekler vaziyettedir. Bu kadar dakik başka bir millet görmedim. İşsizlik maaşıyla dünyayı gezenleri vardır. Rus gezginler çok fazla olmasa da gördüğüm kadarıyla erkekleri macera manyağı, gözü karadır. Kadınları ise anlam veremediğim bir şekilde suşi çılgınıdır. Ve hangi şartlarda olursa olsun bu kadın gezginlerin sırt çantasında her daim bir topuklu ayakkabı vardır. Gördüğüm gezginlerin %99'u zararsız, çevreci, dışarıya saygılı, kafası çalışan, aklı başında tiplerdi. Eğer dünya gezginlerin elinde olsaydı inanın bambaşka bir dünya olurdu. ilginç. bende bunca yıllık gezgin olarak en rahat ingilizlerle iletişim kurdum şimdiye kadar. artı adamlar hiçte altta falan kalmıyor senin jestlerine bir şekilde onlarda karşılık veriyor. Güzel bir yazı olmuş. Özellikle Çinliler ile ilgili olan analize bir şeyler katmak istiyorum. Milyar nüfuslu insanları bir kaç cümlede açıklamak zaten mümkün olamazdı. :) Gürcü gezginleri de sevdim. Sıcak kanlılar. Yazılarınızda hiç tarih yok. Ya da ben göremedim. Yazınızı okurken ne zamanmış diye merak ediyorum. İspanyollarla ilgili yazmamışsınız. Onu da ben yazayım müsadenizle :) Benim karşılaştığım İspanyollar bizlere çok benziyordu hem fiziksel olarak hem de beden dilini kullanmak anlamında. Sıcak kanlılar ve iletişime açıklar. En sevdiğim yanları yabancı olmanıza rağmen yardımcı olmak noktasında tereddüt etmiyorlar. Portekizliler ise çok soğuk ve mesafeli izlenimi veriyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yasindan-buyuk-cocuk-edvard.html", "text": "Edvard Kolombiya'nın Sierra Nevada dağlık bölgesinde yaşıyor. Bu bölgede elektrik, telefon sinyali ya da internet yok. Okula gitmek içinse dağ yolunda ortalama 1,5 saat yürümesi gerekiyor. Eğer yağmur yoksa akşam eve geri dönüyor, yağmur varsa okulun ordaki evlerde kalıyor. Edvard her daim ailesine yardım ediyor. Ormandan odun topluyor, babasının kestiği odunları eve getiriyor. 1 ve 4 yaşındaki kardeşlerini dereye götürüp, onlara göz kulak oluyor ve bazen de yıkıyor. Anne, babası evde yokken yine kardeşlerine o bakıyor, karınlarını doyuruyor. Annesine yardım için kirli çamaşırları yıkıyor. Atları dereye götürüp su içirtiyor, onlarla ilgileniyor. Ormandan yiyecek toplamaya gittiği de oluyor. Evlerinin civarında yılan olursa boyu kadar bile olsa onu öldürebiliyor. Çanta örmeyi de biliyor ama erkekler çanta örmediği için yapmıyor. Otlamaları için inekleri sağa, sola götürüyor. Evin su ihtiyacı dereden karşılandığı için her dereye gitmeye içi dolu ufak bir bidonla geri dönüyor. Boş vakitlerinde de yine kardeşleriyle oynuyor, dereye gidip yüzüyor. Yorulmak nedir bilmiyor. Onun lugatında \"yorulmak\" ya da \"ben yapamam\" yok. Edvard Arhuacos yerlisi. Edvard 7 yaşında. Yukarıdaki fotoğraflarda Edvard'ın evini görebilirsiniz. Çantası da her daim omzundadır, çalışırken bile. Sizi bir süredir instagram aracılığı takip ediyordum. Blogunuz da güzelmiş. Edvard ile ilgili söyleyecek bir şey bulamıyorum. Hayata karşı bu yaşta, bu şartlarda dimdik durması takdir edilesi bir şey. Böylesine kıyıda köşede kalmış hayat hikayelerine şahit olmanız müthiş bir deneyim ve onları bizlere ulaştırdığınız için teşekkürler. Herşey bir yana günde bir buçuk saat yürüyüp okula gitmesi takdire şayan peki aldığı eğitimle hayatına nasıl devam edeceğini merak ettim açıkçası iyi bir yerde eğitim mi görmek ister yoksa hala o topraklarda yaşamayı mı ya da düzen onu oraya mı hapseder herkesin ilginç bir hikayesi olduğuna inanıyorum ama sanırım bu çocuğunki fazlasıyla ilginç ve anlamlı umarım o saf ve temiz dünyasında dünyaya yararlı bir insan olur. Bizde olsa bir erkek çocuğuna bu kadar iş yaptırmazlar. Obez, bilgisayarda oyun duskunu, maalesef asosyal sehir cocuklarindan sonra bu gercek bir cocuk gibime geldi. bizim cocuklugumuzda biraz bu turdendi. sabah cikar aksam donerdik. hey gidi gunler hey... bahti acik olsun yuzu hep boyle gulsun... belki birgun dinimizide tanima şansi da olur inşallah. kalben temiz cocuk oldugu icin bu din ona agir gelmez."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yelkenliye-otostop-ceken-barbaros.html", "text": "Ekvador'un başkenti Quito şehrine geldim ve çatkapı bir hostele girip, resepsiyona çıktım. Bir de ne göreyim, resepsiyonda çalışan arkadaş İzmir'den bir Türk gezgin. Dedim hele şu çantamı falan bi' bırakayım, odaya yerleşeyim, sonra konuşuruz. Akşam Barbaros'la sohbet etmeye başladık. İzmirli olan Barbaros Uçar 23 yaşında ve tıp bölümü 5. sınıfta okuyor. Okuyor ama hep hayalini kurduğu geziye çıkmak için 5. sınıfta okulunu dondurup, bu bir yıllık geziye çıkıyor. Hem de ne çıkış! + Bizde son sınıftan sonra 4-5 yıl boş vaktin olmuyor. Çok istiyordum böyle bir geziye çıkmayı ve karar verip yola koyuldum. Ailem sadece 1-2 aylığına git, daha fazlası için izin vermiyoruz gibi şeyler söylese de benim kararlılığımı görünce onlar da desteklerini esirgemedi. + 5 aydır yoldayım. İspanya'nın Kanarya Adalarından başladım. + Yelkenli otostopu yaparak geldim. Atlantik okyanusunu yelkenliyle geçtik. Barbados'ta yelkenliden ayrıldım. + Kanarya Adalarında limanda bekleyen bir sürü yelkenli oluyor. Neredeyse hepsiyle gidip konuştum. Biri beni kabul etti. Bu tip otostopa teknestop deniliyor. Yanımdaki Fransız arkadaşla beraber o tekneyle 1 ay boyunca Atlantik okyanusunu geçtik. Arada bir tek Capo Verde ülkesinde mola verdik, sonra direkt Barbados'a geldik. Barbados'tan da Kolombiya'ya uçakla geldim. 2 Ay Kolombiya'yı gezdim. Oradan 3 haftalığına Küba'ya geçtim. Sonra tekrar Kolombiya'ya dönüp Ekvador'a geldim. + Evet ücretsiz. Sadece yola çıkmadan önce ortak para koyup yiyecek aldık. Ama tabi yan gelip yatmıyorsun. Dönüşümlü herkes yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor ve yine her gece 3 saat dönüşümlü tekne nöbeti tutuyor. + Hayır bilmiyordum. Sadece ingilizcem vardı. Şimdi bu hostelde gönüllü çalışmaya başlayınca 3 haftadır ispanyolca kursuna da gidiyorum. Gezecek, tüm işlerimi görecek kadar İspanyolcayı da öğrendim. + Resepsiyonda duruyorum. Günde 5 saat çalışıyorum, sonra serbestsin. + Net olmasa da 10 bin TL civarı harcadım. + Herşey dahil, bir tek bu başladığım ispanyolca kursu için 200 USD dahil değil. + Aylık ortalama bin TL'den 5 bin TL harcardım. + 1 Hafta daha bu hostelde çalışıp, sonra Peru'ya geçeceğim. Oradan da Amazonlar'a gitme planım var. Yıl sonu da Türkiye'ye döneceğim. Gezme şeklin nasıl peki? Çünkü harcamaların düşük. + Bu 5 ay içinde yaklaşık 15 kere otostopla yolculuk yaptım. Konaklama için de yine yaklaşık 15 kere couchsurfing aracılığıyla yerel insanların evinde kaldım. Önceden sadece yumurta kırabilirken özellikle bu 1 aylık tekne maceramda yemek yapmayı da öğrendim. Şimdi çeşit çeşit yemek yapabiliyorum. Bu gibi sebeplerle gezi maliyetim bir hayli düşük oldu. Barbados'tan Kolombiya'ya geçiş ve Küba'ya gidip-gelme için uçak biletleri olmasaydı harcamalarım daha da düşerdi. + Herkes okul bitsin ondan sonra giderim ya da önce bir çalışayım sonra giderim gibi şeyler söylüyor. İmkan ve böyle bir istek varsa ertelemesinler derim. Birkaç gündür Barbaros'la uzun sohbetler ettik. Adamın 23 yaşında bu denli maceralı bir gezide olması gerçekten kıskanılacak hem de övgüyle bahsedilecek cinsten. Okyanus geçişindeki maceralarını, nezarete düşmesini, couchsurfing ve otostop tecrübelerini anlatsa orataya ufak bir kitap çıkar. Hep derdik 18-20 yaşlarındaki avrupalı gençler dünyayı geziyor diye. İşte Türk'le de karşılaştık. Daha da karşılacağız inşallah. Umuyorum ki Türkiye'ye döndükten sonra okuluna kaldığı yerden devam edip, iyi bir doktor olacak. Ayrıca ailesini de bu denli ileri görüşlü olduğu için tebrik ediyorum. Biliyorum aranızda başka Barbaros'lar da var! Yolda nice Barbaros'larla karşılaşmak ümidiyle. bu yaz türkiye turu ve seneye interrail için sırt çantası ve ayakkabı konusunda ikilemdeyim.. çanta için, minimum eşya almayı düşünüyorum.. 35litre yeterli olur mu acaba? tek mevsimlik olacağı için, yazın tişört şort ya da kışın pantolon mont şeklinde gezmeyi düşünüyorum.. kamp için sadece ufak bi çadır ve tulum, önceliğim hosteller.. Bunlar için yeterliyse eğer 35 litre alacağım.. Yetmezse, senin tavsiyelerini bekliyorum.. Otostop belli başına sıkıntı olan bir konu zaten, özellikle senin bir tecrübende adamın arabayı durdurup sizden para istemesi ve sornasında yaşananlar biraz ironikti :) Denizde tek bir teknede ufak alanda bir yabancı ile yol almak biraz daha sıkıntılı bir durum sanki :) Umarım arkadışımız kazasız belasız yoluna devam eder."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yurt-disinda-kredi-karti-kullanimi.html", "text": "Yurtdışında kredi kartı ve bankamatik kartı nasıl kullanılır? Avantajı ve dezavantajları nedir? Nelere dikkat edilmeli? Kart bilgileriniz çalınıp, sizden habersiz harcama yapılırsa ne olur? Biraz bu konulara değinelim. Yurtdışında bankamatik kartı kullanarak hiç alışveriş yapmadım. Takipçilerim yaptığı yorumlarda alışveriş yapılabildiğini de yazmış. Ben tecrübe etmedim. Bankamatik kartımı sadece bankamatikten para çekmek için kullanıyorum. Eğer çalıştığınız bankanın dünya çapında şubeleri varsa gittiğiniz ülkeden o şubeleri bulup genelde hiçbir komisyon ödemeden para çekebilirsiniz. O bankanın şubesi yoksa ve bankanız uluslararası geçerliliği olan bilindik bir bankaysa yine bazı bankamatikleriden komisyonsuz para çekiyor olabilirsiniz. Peki bunu nasıl anlayacaksınız? Şöyle; bankamatikten para çekerken son aşamaya gelindiğinde şu kadar komisyon ödeyeceksiniz gibi bir bilgi veriliyor. Bu komisyon genelde tek çekim için 1-5 USD arasında değişir. Ama ben yeni bir ülkeye gittiğimde ne yaptığımı ve genelde nasıl komisyon vermediğimi anlatayım. AVM gibi ya da bankamatiklerin çok olduğu bir bölgeye gidiyorum. Bankamatikleri tek tek deneyip hangisinin ne kadar komisyon aldığına bakıp, hangisi işime geliyorsa sonra da hep o bankayı kullanıyorum. Çalıştığım banka uluslararası geçerliliği olan bir banka olduğu için bankamatikleri kullandığım ülkelerin %90'ında hiç komisyon vermedim. Benim gibi uzun vadeli geziye çıkanlar için bu detay çok önemlidir. 1-2 USD komisyon bir şey değil gibi düşünmeyin bunu aya, hatta yıla vurursanız 400-500 USD para yapar. Bankadaki statünüz üst seviyelerdeyse yurt dışında x bir bankamatiği kullanırken para çekme ücreti vermezsiniz. Ama normal statüdeyseniz aynı Türkiye'de başka bir bankamatiği kullanıyormuş gibi yurt dışında da kullandığınız her bankamatikte 5-10 TL arası bir kullanım ücreti kesilir. Diğer bir detay; yurt dışında para çekerken sadece Türkiye'deki TL hesabınızdaki parayı çekebilirsiniz. Yani sizin euro ya da usd hesabınız olsa bile yurt dışında direkt o hesapları kullanıp o cinsten para çekemezsiniz. TL hesabınızı kullanıp bulunduğunuz ülkenin para birimini ya da bir ihtimal usd çekebilirsiniz. İngilizce bilmeyenler için yurtdışındaki bir bankamatikten, Türkiye'deki bankaya bağlı bankamatik kartınızı kullanarak nasıl para çekilir kademe kademe, alttaki görsellerle birlikte anlatıyorum. Yani şimdi Türkiye'deki hesabımızdan para çekme noktasına kadar geldik. Devam ediyoruz. Şimdiki ekranda hangi para işlemini yapacağımızı soruyor. Biz nakit çekmek istediğimiz için \"Cash Withdrawal\"ı seçiyoruz. Devamında kaç lira çekmek istediğinizi soracak. Bazı ülkelerde lokal para mı yoksa USD mi diye bir seçenek de çıkıyor. Hangisini isterseniz onu seçip devam edersiniz. Benim gösterdiğimde sadece lokal para seçiyoruz. Ayrıca \"$\" işareti sizi yanıltmasın. Bir çok Amerika ülkesinde para birimi \"$\" simgesi ile gösterilir. Neyse, devam ediyoruz. İstediğimiz para miktarını seçiyoruz. Sonraki ekranda yine yurtdışında çok yaygın olan bir menü geliyor. \"Bağış yapmak ister misin?\" diyor. \"No\" yu seçip devam ediyoruz. Ve nakit paramızı alıyoruz. Yine bu bahsettiğim 3 kademeyi de alttaki fotoğraflardan görebilirsiniz. Böylece Kolombiya'dayken, Kolombiya bankasını kullanarak, Türkiye'deki hesabımından tek kuruş komisyon ödemeden nakit para çektim. Bir kaç gün sonra hesap bilgilerimde çektiğim paranın TL karşılığı ne, görebileceğim. Kredi kartı kullanımına oranla bu tip para çekimlerinde kur farkı hep daha iyi oluyor. Peki komisyon vermemiz gerekirse onu nasıl göreceğiz? Para çekme aşamasından bir önceki adımda ekrana \"Transaction can be charged\" yazısı gelir. Linkteki görüntü gibi. Sol alttaki \"Check\" ikonuna basıp ne kadar komisyon istediğini görebilirsiniz. Komisyon yüksek gelirse ya da yukarıda dediğim gibi diğer bankamatikleri kontrol etmek isterseniz bu aşamadan sonra direkt \"No\" ya basıp işlemleri iptal edebilirsiniz. Herhangi bir ücret ya da komisyon kesmez. Dünyanın neresinde olursanız olun bankamatiği kullanırken ingilizceyi seçtiğinizde yukarıda bahsettiğim seçenek ve menüler gelir. Sıraları ve biçimleri farklı olsa da ingilizce açıklamaları %99 aynıdır. Böylece yurtdışında bankamatik kartı nasıl kullanılır öğrendik. Gelelim kredi kartı konusuna. Şu ana kadar gittiğim her ülkede kredi kartı kullanarak alışveriş yapabildim. Master ya da Visa farketmez ikisi de dünyada çok yaygın kartlar. Sadece American Express kartınız varsa o biraz sıkıntı, çünkü onun post cihazı her mağazada olmayabiliyor. O sebeple American Express kartına güvenip yola çıkmayın. Eğer kredi katınızın ekstresi sadece TL olarak geliyorsa dünyanın neresinden alışveriş yaparsanız yapın harcamanız kartınıza TL olarak yansır. Mesela ABD'ye gittiniz. Aldığınız ürün 100 USD idi. Bunu ekstrenizde TL olarak göreceksiniz. Ama tabi burada döviz çevrimi yapılırken banka hep kendine yontacağı için kurdan zararınız olacak. Bu zarar %1-10 arasında değişebilir ve bankadan bankaya farklılık gösterir. Eğer kredi kartı ekstrenizi USD olarak alıyorsanız yurtdışı harcamalarınız ekstrenize USD olarak yansır. Mesela ABD'den 100 USD lik bir ürün aldınız, ekstrenizde aynı şekilde 100 USD görürsünüz ve USD hesabınızdan kart ödemenizi de yine bu rakam üzerinden yaparsınız. Gördüğünüz gibi kurdan dolayı hiçbir zararınız olmadı. Eğer İtalya'dan 100 Euroluk bir alışveriş yaparsanız bu harcamayı USD ekstrenizde göreceksiniz. Aynı TL'ye çevrilirken uğradığınız kur farkı zararı burada da geçerlidir. Banka 100 Euroyu, kendine yarayan kurdan USD'ye çevirerek size yansıtacaktır. Burada da zararınız %3 ila %10 arasında gidip, gelebilir. Tamamen çalıştığınız bankaya bağlı. Diğer bir alternatif de ekstrenizi Euro almak. Zaten bildiğim kadarıyla yabancı para birimi olarak sadece USD ve Euro cinsinden ekstrenizi alabiliyorsunuz. İtalya'da yaptığınız 100 Euroluk harcama ekstrenize aynen 100 Euro olarak yansır. ABD'de yaptığınız 100 USD lik harcama bankanızın belirleyeceği kura göre ekstrenize Euro olarak yansır. Yine kurdan zararınız olur. Ayrıca kredi kartını kullanarak yurtdışındaki bankamatiklerden nakit para da çekebilirsiniz. Genelde çekeceğiniz para o ülkenin yerel para birimi olur. Çok nadir bazı ülkelerde USD de çekebilirsiniz. Burada kurdan dolayı yine zararınız olacak. Aynı şekilde bankamatik kartı değil de kredi kartı kullandığınız için ayrıca bankanız da her çekim başına sizden komisyon kesecek. Parayı çektiğiniz bankamatiğe ait banka da sizden her çekim başına komisyon kesebilir. Bu durum çalıştığınız bankanın uluslarası bankalarla ilişkisine göre değişir. Daha detaylı olarak bankamatik kartı kullanımında anlattığım gibi. Kredi kartınızı yurtdışında olur olmadık yerlerde kullanmayın. Restoranda hesap öderken kredi kartınızı garsona verip göndermeyin. Hiç farkında olmadan iki saniye içinde cep telefonuyla arkalı önlü bir fotoğrafı çekilip, tüm bilgilerinizi çaldırıyor olabilirsiniz. Bazı ülkelerde pos cihazları biraz tuhaf olabiliyor. Sizin kart bilgilerinizi önlü arkalı bir fişe yazıp, kartınızdan parayı öyle çekiyorlar. Ve o fiş mağazada kalıyor. Fiş üzerinde ise kartınızın önlü arkalı tüm bilgileri var. Kötü niyetli bir çalışan yine kart bilgilerinizi bu şekilde çalabilir. Bu tip ödeme şeklinden kesinlikle kaçının. Niye derseniz başıma geleni anlatayım. ABD gezime çıkmadan önce özellikle Las Vegas'da kredi kartı bilgilerini çaldıran bir çok kişin internette yazdıklarını okumuştum. O sebeple Las Vegas'da hiç kredi kartımı kullanmadım. Ta ki kaldığım hostelde konaklama ücretimi ödeyene kadar. Hostelde bildiğimiz tarzda bir pos cihazı yoktu ve biraz önce anlattığım fişe yazma yöntemiyle kredi kartımdan ödemeyi çektiler. Sorun yok, herşey yolunda. Gezim bitti ve Türkiye'ye döndüm. 2 Ay sonra kartımın güncel detaylarına bakarken önce 1 USD, sonra 400 USD sonra da 800 USD lik harcama yapıldığını farkettim. Harcamayı benim yapmadığıma eminim. Açıklama kısmındaki kısa yazıyı google'a yazınca Las Vegas civarlarında bir firmaya ait olduğunu gördüm. Firmanın ne olduğunu bilmiyorum. Durumu ABD'deki arkadaşıma anlattım. O anında bakıp dedi ki bu bir enerji-elektrik firması. O an kafama dank etti. Muhtemelen kaldığım hostel elektrik faturasını benim kartımdan ödemişti. Las Vegas aşırı sıcak olduğu için hostelde her taraf klima doluydu. O denli yüksek elektrik faturası gelmesi çok normal. Neyse vakit kaybetmeden hemen bankamı aradım. Dedim böyle böyle, bu harcama bana ait değil. Araştırdığım ve anladığım kadarıyla 2 ay önce Las Vegas'dayken kart bilgilerimi çalmışlar. Önce hemen kartı kullanıma kapattılar. Daha sonra görevli beni başka bir birime aktardı. İlettiği sorularla alışverişi benim yapıp, yapmadığımı anlamaya çalışıyordu. Düzgünce durumu anlattım. En önemlisi alışverişte bir imza, şifre ya da 3D güvenlikli bir giriş yapılmadığına emindim. Ve durum böyle olunca her zaman siz haklı oluyorsunuz. Görevli ödemeyi askıya aldığını, ekstre için bu tutarı ödemem gerekmediğini ama durumu ABD'de ki konu ile ilgili birime iletip, sonrasında olumsuz bir şey çıkarsa bana haber vereceğini söyledi. Velhasıl alışverişte bir imzam, şifre girişim yada 3D güvenliği de olmadığı için haklı bulundum ve bu durum için 1 USD bile ödemedim. Gördüğünüz gibi ne kadar dikkat ettiysem de kart bilgilerim bir şekilde çalınmış. Siz de benzer durumlar için dikkatli olun derim. - Maksimum 3-4 haftalık bir geziye çıkıyorsanız yanınıza ya Euro ya da USD olarak nakit alın. Bankamatik kullanarak komisyon vermekten ya da kur zararından kaçınmış olursunuz. İlla ki alışveriş yapacaksanız bahsettiğim şekilde kredi kartı kullanırsınız. - Gezileriniz ABD'ye sık oluyorsa muhakkak USD ekstresi verebilen bir banka ile çalışın. Yaptığınız hiçbir harcama için ekstra komisyon vermemiş olursunuz ve tabi ki kur farkı ile de işiniz olmaz. - Yurtdışına sık geziler yapıyorsanız yerel bankalar yerine yukarıda da dediğim gibi dünya çapında şubeleri olan bankalarla çalışmayı deneyin. Nakit çekimlerinde komisyon vermez ya da verseniz bile az bir oranla kurtulursunuz. - Olur ya yurtdışında tüm kartlarınızı çaldırdınız. İlk iş bankanızla görüşüp tüm kartları iptal ettirin. Türkiye'ye dönmeniz yakın değilse ve çalıştığınız banka da uluslararası bir bankaysa sizi mağdur etmemek için bulunduğunuz adrese 3-4 gün içinde kredi kartı ya da bankamatik kartınızı gönderebilir. Hem de hiçbir ücret almadan. Eğer adres vermekte sıkıntınız varsa bulunduğunuz bölgedeki Türk konsolosluğuna durumu anlatın. Daha sonra bankaya konsolosluğun adresini verirsiniz ve kartınız gelince gidip alırsınız. Eğer bankanız bu gönderimi yapmıyorsa ailenizden birine kartı göndertin, daha sonra aileniz konsolosluğa kargoyu yapar. - Arjantin ve Venezuella gibi ülkelerde bankaların kullandığı kur ile sokaktaki kur arasında %30 ya da daha ciddi seviyelerde kur farkı vardır. Bu gibi ülkelerde kredi kartı ve bankamatik kartı kesinlikle kullanmayın. İlla ki kullanacaksanız bilin ki her kullanımda en az %30 zarar edeceksiniz. Yapılacak en iyi şey; o ülkeye geçmeden önce yanınıza nakit almaktır. - Tüm bankamatik kartlarınızı tek bir cüzdana ya da tek bir çantaya koymayın. Yani tüm yumurtalar tek bir sepette olmasın. - Oldu ya kartlarınız çalındı, paranız da yok. Telaşlanmayın, başka bir çözüm daha var. Türkiye ya da başka bir ülkedeki tanıdığınız Western Union aracılığıyla bulunduğunuz ülkeye sizin adınıza para gönderebilir. Parayı göndermek için gönderici Western Union şubesine gidecek. . Bulunduğunuz ülkenin adı, isminiz ve pasaport numaranızı vererek parayı gönderecek. Tutara göre %10-15 arasında komisyon kesilir. Kur farkından da bi' %5 zararınız olur. İşlem yapıldığı an bulunduğunuz ülkeden parayı çekebilirsiniz. Yani herşey 10-15 dakika içinde halloluyor. Western Union şubeleri neredeyse dünyanın heryerinde var. Hizmetleri pahalı olsa da zor durumlarda hayat kurtarır. Benzer hizmetleri veren başka firmalar olsa da hepsi tam anlamıyla dünya çapında yaygın olmadığı için detaylarına girmiyorum. - Zor durumlar için her zaman cüzdanınızın bir köşesinde 100 USD bulundurun. Yurtdışı gezileri yapan biriyseniz o para hiç ummadık yerde işinize yarayacaktır. Kullandıktan sonra tekrar yerine koymayı da ihmal etmeyin. Yurtdışından bankamatik kartıyla alışveriş yapılabiliyor. Otomatik olarak bankanın döviz kuru Türk lirasına çevirilerek hesabınızdan düşüyor. Yaşadığım bir sıkıntıyı anlatayım. Belki başka arkadaşlara yardımcı olmuş olurum. 2014 Macaristan F1 yarışını izlemeye gittiğimde takımımın standından bir kaç giysi almıştım. Ödemeyi bankamatik kartımla yaptım fakat şifresiz çekim gerçekleştirmişlerdi. Aynı günün akşamı otelin atm'sinden para çekmek istediğimde işlem onayı vermiyordu. Günlük limiti doldurduğumu düşünüp sabah tekrar denedim yine aynı durumla karşılaşınca hizmet aldığım bankayı aradım. Şifresiz işlem yapıldığından güvenlik sebebiyle kartıma bloke koymuşlardı. Neyseki telefon görüşmemde blokeyi kaldırdım. Kısaca bankamatikle para çekimi ve alışveriş yapabilirsiniz. Tek gereken Türkiye'deki bankanızın müşteri hizmetlerini arayabileceğiniz bir telefon. Türk Dil Kurumunun internet sitesinde ATM diye bir kelime maalesef yok. Bankamatik var ve açıklaması da şöyle; bankaların para işlemlerini günün her saatinde otomatik olarak yapan makine. Türkçe kelime kullanmaya o kadar dikkat ediyorsan neden \"lokal\" kelimesini aşırı bir şekilde kullanıyorsun? Fransızcadan geçme bir kelime tamamen. Türkçesi ise yöresel, yerli kelimeleridir. Türkçemizi korumak önemliyse, TDK kurallarına dikkat ediyorsak buna da dikkat edelim. ATM kelimesinin kullanılmasını çok daha doğru buluyorum. Yurtdışına gidince aletlerin üzerinde ATM yazar, bankamatik yazmaz. Ülkemizde ise bankamatik kelimesini İşBankası kullanır. Her banka olmamakla birlikte bankaların çoğu da ATM kelimesini kullanır. TDK'nın sitesinde \"bankamatik\" kelimesini yazınca İngilizce karşılığı olarak ATM olarak yazıyor. İnanmıyorsan girip bakabilirsin tekrardan. Kaldı ki, TDK'nın yazdığı her şeyin doğruluğuna inanmamanı tavsiye ederim. İlköğretimde alınan Türkçe derslerinden bakarsan \"bankamatik\" diye bir kelimenin büyük ünlü uyumuna bile uymadığını dolayısıyla başka dilden devşirilmiş bir kelime olduğunun bariz olduğunu görürsün. TDK'ya güvenme dememin sebebi ise, örneğin \"Rus\" kelimesini Büyük Türkçe Sözlük'te arat. \"Rus\" kelimesinin tanımı olarak \"Moskof gavuru\" yazan bir siteden kelimelerin Türkçeliğini ölçmek ne kadar doğru bilemiyorum. Elimden geldiğince TDK'ya göre yazmaya çalışıyorum. Hangimiz acaba günlük konuşmamızı TDK ya göre yapıyoruz.. sen gayet net ve anlaşılır anlatmışssın.. saçma teferruatlara takılanlara aldırma.. salla böyle adamları ya.. sanki herkes roman yazıcak.. kendini ifade etmişmi.. ha bankamatik ha atm.. Serhat sen ne uniq bir adamsın kardeşim. İnsan bir eline emeğine sağlık der. Gerçi bunu yazdıktan sonra bir daha girip okuduğundan şüpheliyim ama. Ne kadar gereksiz bi yorum olmus dikkat cekmeye mi calisiyosun?begenmiyosan burda gevelemene gerek yok adam Tdk baskani degil sanane! Western Union ertesi gün ödeme seçeneği ile çok ucuz a uluslararası para transferi hizmeti veriyor. Işlemi yaptırırken sadece ertesi gün ödeme ek hizmeti olacak demeniz yeterli. Bazı ülkeler dışında birçok ülke bu ek hizmeti kullanıyor. Bunu bilmiyordum. İşe yarayacak bir bilgi. Teşekkürler. Teşekkürler Mehmet, verdiğin bilgiler kafamdaki soru işaretlerini giderdi. Bir de yurtdışında sigorta, hasta olma, hastaneye gitme olaylarına da tecrübelerinden anektodlar aktararak bir yazı ayırsan harika olur. Yazacak çok yazı var da vakit buldukça artık ekleyeceğim. slm. arkadaslar, bu yorumu aslinda face'de yazmistim. ama rotasız seyyah burayada yazmami istedigi icin tekrar ediyorum.. bir cok yerde cek paradan daha yuksek kurdan islem görür..... çekler sigortalidir çalınma kaybetme vs. gibi durumlarda zarar gormezsiniz.... ama isi kolaylastirmak icin cek numaralarini ve kac paralik cekler oldugunu bir kenara not etnek gerekir.... Facebookta da dediğim gibi bunu bilmiyordum. Elbet birilerinin işine yarar. Teşekkürler. WU ile para gönderirken gönderilecek kişinin sadece adı soyadı ve bulunduğu ülke yeterli. Sonra para gönderen tutarı ve mtcn kodunu alıcıya bildirmesi gerekiyor, alıcı da bj bilgilerle ve geçerli bir kimlikle parayı çekiyor. Evet aynen öyle. Diğer bir takipçim ertesi gün parayı çekilecek gibi gönderirsen daha az komisyon verirsin dedi. Bunu bilmiyordum, güzel oldu."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yurtdisinda-calismak-ve-yasamak-istiyorum-ne-dersin.html", "text": "Medyanın ne kadar etkili olduğunun bence en güzel örneği bu Uruguay meselesi. Ciddi ciddi Uruguay'a gidip çalışmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum, ne önerirsin gibi mesajlar geliyor. Diyorum ispanyolca biliyor musun? yok bilmiyor. Peki ülke hakkında bir şey biliyor musun? yok onu da bilmiyor. Ama gel görki medyadan duyup, okuduklarıyla Türkiye'den çıkıp Uruguay'a yerleşmek istiyor. Tamam ülkenin cumhurbaşkanı çok sempatik, yaptıklarını ben de taktir ediyorum ama kazın ayağı maalesef öyle Türkiye'den göründüğü gibi değil. Uruguay'ın işsizlik oranı 2015 itibariyle %8 civarında. Sokaklarında boş boş gezen bir sürü genç görüyorsun. Toplu taşıma aşırı ucuz ama gel gör ki mcdonalds menü 20 TL den başlıyor. Markete gidiyorsun ucuz bir şey yok. Yani bize göre pahalı bir ülke. Ve kimse Türkiye'den biri gelse de işe alsak diye beklemiyor. Ha gidip yaşanmaz mı? Elbet yaşanır. İmkanın vardır, seni ilk 1 yıl geçindirecek paran da vardır, o sırada ispanyolca öğrenirsin, gerekli prosedürleri yerine getirip çalışma izni alırsın ve iş bulup başlarsın. Hay hay ne güzel. Ama bilin ki bu işler öyle kolay değil. İllaki başka ülkede yaşamak istiyor ve imkanlarınız da kısıtlıysa Uruguay'ı direk es geçin. Öncelikle gitmek istediğiniz ülkenin dilini bilmelisiniz. Dil bilmiyorsanız o ülkeye giderek bir kursa yazılmalı ve dilini öğrenmelisiniz. İstediğiniz üke İngiltere gibi pahalı bir ülkeyse cebinizde hatrı sayılır bir para olmalı. Ayrıca buna karar vermek aşırı ciddi bir iştir. Öncesinde muhakkak o ülkeye gidip biraz zaman geçirmenizi öneririm. Medyadan, sağdan soldan duyduklarınızla hayatınıza yön vermeyin. Anlayacağınız üzere en büyük etken dil. Düşünün Portekiz'den biri Türkiye'ye çalışmaya geliyor ama bildiği tek dil Portekizce. Türkiye'de bu arkadaşa kim, niye işe versin? Türkiye'de bir Portekiz firması bulacak da oraya başvuracak da... Yani zor işler. Yabancı diliniz varsa işler biraz daha kolaylaşıyor ama zannetmeyin ki sadece dil yeterli. Mesleğinizde iyi değilseniz, ustası olduğunuz bir işiniz yoksa gideceğiniz ülkede de iş bulmanız tabiki kolay olmayacaktır. Derseniz ki ben servis elemanı olurum, basit işlerde çalışıp kendimi geçindirecek parayı alayım yeter, o zaman eyvallah. Burada kimsenin cesaretini kırmak istemem. Belki ilk başta bir pizzacıda çalışıp şartları ve ülkeyi öğrendikten sonra daha iyi işler bulup, daha iyi yerlere gelebilirsiniz, neden olmasın. Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim; yurtdışında tanıştığım Türklerin en az yarısından çoğu işsiz kalsa kenarda 2 ay geçinecekleri paraları yoktu. Toparlayacak olursak dil bilmeli ve işinizde iyi olmalısınız. Bunlar ne kadar iyiyse işler o kadar kolay olur. Maksimum 27-28 yaşına kadar şansınızı deneyin. Sonrası için tavsiye etmem. Kesinlikle öncesinde gidip ülkeyi görmelisiniz. Maalesef o toz pembe hayaller, Türkiye sınırını geçtiğinizde yok olacak. Gideceğiniz ülkede tanıdığınız biri yoksa, işiniz orada hazır değilse ya da konaklamayı da ücretsiz yapamıyorsanız bilinki imkansızı zorlayacaksınız. Dünyada 200 küsür ülke var. Ben %20 sini ancak gördüm. Gördüklerimden de bu para ile bir ay boyunca Peru, Bolivya, Paraguay, Tayland, Filipinler, Kamboçya ve Moldova'da yaşanabilir. Lüks bir yaşam olmaz ama sefalette çekmezsiniz. Paraguay, Bolivya ve Moldova'yı es geçin, uzun vadede sıkılırsınız. Hep tatil modunda deniz, kum olsun derseniz Filipinler ve Tayland'ı, yok ben 1.940 larda yaşamak istiyorum derseniz kesinlikle Peru'nun Cusco şehrini öneririm. Bu konuda uzman değilim ama gördüğüm ve genelde de yerel insanların evinde kaldığım için kabaca bir kaç şey söyleyebilirim. Grafikerseniz Amerika'da ya da gelişmiş ülkelerde iş bulma ihtimaliniz olabilir. Tesadüf mü bilmiyorum ama Amerika'da bir çok grafikerle tanıştım ve aldıkları maaşlar çok iyiydi. Aşçı ya da şefseniz iş bulma potansiyeliniz yine yüksektir. İngilizceniz iyiyse bir çok asya ülkesinde yabancı dil öğretmenliği yapabilirsiniz. Özellikle Tayland'da öğretmenlik yapan bir çok Türkle tanıştım. Turizm sektöründen geliyorsanız otellerde iş bulabilirsiniz. Daha önce tanıştıklarım, maaşlar iyi değil ama bahşişler iyi diyordu. İyi bir müzisyenseniz ve farkındalık yaratabiliyorsanız sokak sanatçılığı yaparak bırakın başka ülkede yaşamayı, dünyayı bile gezebilirsiniz. En güzeli ve kolay olanı bu. İngiltere gibi ülkelere gidip bebek bakıcılığı yapan bir çok arkadaşım oldu. Hem dil öğrendiler hem güzel tecrübelerle geri döndüler. Amaç dil öğrenmekse ve yaşınızda 26-27 yi geçmediyse hangi işi bulursanız bulun hiç düşünmeden gidin derim. Klasik olacak ama dil, en güzel yerinde öğreniliyor. Böyle bir şeyi yapmak için en basit yöntem daha önce giden bir arkadaşı bulup onun izinden gitmektir. Genelde 6 ay ve ya 1 yıl oturum izni almak için resmi olarak dil kursuna ya da bir okula yazılmalısınız. Kimi fimalar siz Türkiye'deyken dil kursunu ve işinizi bile ayarlayabiliyor. Hatta resmi evrak işlerinizi bile hallediyorlar. Ama maalesef bu konuda firma bilgim yok. Araştırması artık size kalıyor. Gerçekçi ve gördüklerimi direk söyleyen birisiyim. Hatrı sayılır ülke görmüşümdür ama uzun süreli \"ben burada yaşarım\" dediğim bir ülke henüz olmadı. En büyük sebebi bütün ailenin, eş ve dostun Türkiye'de olması. Ee gittiğin yerde de arkadaş bulursun diyebilirsiniz. Elbet bulunur ama yurtdışında tanıştığım Türklerin arkadaşlarıyla, onların çevresiyle de tanıştım. Ve neredeyse hepsi yine Türktü. Henüz yurtdışında yaşayıpta yabancı bir dostu olan kimseyi gördüğümü hatırlamıyorum. Velhasıl ikinci bir diliniz varsa ve mesleğinizde iyiyseniz işler tıkırında gidebilir. Onun haricinde elbet yine iş bulabilirsiniz ama ancak kendinize bakarsınız. Kenara bir şey koymanız zor olur. Bu yazdığım tüm olumsuz şeyleri düşünüp yok arkadaş ben yine de gideceğim, yaparım derseniz bence hiç durmayın. Bu kadar olumsuzluğa rağmen istekli olan biri her şeyi başarabilir. Not: Yorum kısmında bazı arkadaşların soru soran kişiler için yazdığı bilgiler benim bu yazımdan daha değerli. O sebeple gitmek istediğiniz ülke için ya da aklınızdaki soru için yorum kısmına detaylıca yazarsanız o ülkeden biri size cevap veriyor olabilir. Sonunda biri çıkıp gerçekleri yazmış, ellerinize sağlık. Bu \"hadi gidip Uruguay'da yaşayalım\" modasına ben sadece çok gülüyorum. Bu konudaki çoğu haber insanlara anlamsız yere ümit vermek dışında bir işe yaramıyor."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yurtdisinda-is-yapmak-istiyorum-ne-onerirsin.html", "text": "Bu sorulara net cevap verebilmek için uzman olmak gerekir ama gelen sorulara istinaden gözlemlerimi paylaşayım dedim. Bulunduğum ülkelerin geleneksel yemekleri neyse hepsini denemeye çalışıyorum. Yiyecek ve içecek konusunda ilk aklıma gelen yer Meksika. Biz de acı sosları seven bir millet olduğumuz için damak tadlarımız birbirine çok yakın. Bu konuda ilk önerebileceğim şey Meksika'nın linkteki Rusa içeceği. İster alkollü, ister alkolsüz yapılabiliyor. Tam bir yaz içeceği. Bence yurtdışından getirilip Türkiye'de tutacak en mantıklı şeylerin başında geliyor. Listenize ekleyin derim. Bunun haricinde şu yemek ya da şu içecek Türkiye'de tutar diyemiyorum. Dışarıdan getirip ne satabiliriz? Dünyanın neresine gidersem gideyim her yer Çin malı ürünlerle dolu. Hani şöyle yöresel bir şeyler alıp Türkiye'de ne satılır diye düşündüğümde aklıma ilk Meksika ve Guatemala bölgesinde Maya yerlilerinin yaptığı el işi çantalar, cüzdanlar, otantik kıyafetler, kazaklar geliyor. Aynı şekilde benzeri şeyleri Peru ve Bolivya'da da bulmak mümkün. Ürünler çok kaliteli ve bir o kadar da ucuz. Ve bu bahsettiğim ürünlerin Türkiye'de tek bir eşi, benzeri yok. Öngörüm şöyle; butik bir mağaza açacaksınız. Herşeyi prosedürüne uydurduktan sonra bu saydığım ülkelerden otantik el yapımı çanta, kıyafet, şal, hediyelik eşyaları toplayıp Türkiye'ye getireceksiniz. Toplayıp getireceksiniz derken valize koyup getirmekten bahsetmiyorum, baya baya ticaretini yapacaksınız. Abartmıyorum bire alıp beşe satarsınız. Sanatla ilgili biri olarak Tayland'da öyle efsane kara kalem ve yağlı boya çalışmaları gördüm ki baktığınızda yuh, çok iyi diyorsunuz. Aynı şekilde benzeri şeyleri Kamboçya'da da görmek mümkün. Bunların yanında ağaç oyması, çok incelikle yapılmış figürler de bulmanız olası. Bu bahsettiğim eserler Avrupa'da olsa fiyatları abartmıyorum 10 katı daha fazla olurdu. Sanat galeriniz varsa ya da bu tip eserlere yönelik bir yer açmak istiyorsanız Tayland ve Kamboçya'da size yıllarca yetecek malzeme var. Hele yukarıda bahsettiğim butik mağaza açma niyetiniz varsa kesinlikle bu tip sanat eserlerini de ürün listenize ekleyin. Aynı şekilde bire beş kazanma ihtimaliniz var. Ağır bir soru olsa da görüşlerimi paylaşayım. Neredeyse her ülkede bir İstanbul Kebap görmek mümkün. Hatta bazı restoran sahipleri Türk bile değil sadece ismi ve bizim yemeğimizi kullanıp para kazanıyorlar. Yani kebap restoranı yüksek ihtimalle tutar. Gezilerimde tanıştığım yabancılara Türkiye hakkında ne biliyorsun diye sorduğumda neredeyse hepsi Turkish Kebapı biliyor. Nereden biliyorsun dediğimde bizim orada restoranı var diyor. Yeni Zelandalısı da bunu diyor Perulusu da. Yurtdışına götürülebilecek diğer bir şey de maraş dondurması. Neredeyse her yerde dondurma yemişimdir ama inanın bizim maraş dondurmasının tadı bir başka. Özellikle sıcak asya ülkelerinde bu dondurmanın acayip tutacağına inanıyorum. Maraş dondurmasını şimdiye kadar bir tek Tayvan'nın ufak bir adasında gördüm. Abimiz zamanında Türkiye'den oraya gidip ufak bir dükkan açmış. Tek başına çalışıyor. Tezgahın önünde abartmıyorum 30-40 kişi sıra bekliyor ve bu durum neredeyse her gün böyleymiş. Maraş dondurma işi aklınıza yattıysa bunun yanına meyveli yoğurt olayını da ekleyin. Yine bu asya ülkelerinde özellikle kadınlar çılgınlar gibi meyveli yoğurt yiyor. Dükkanı uygun bir yerde \"kahve dükkanı\" formatında açtığınızda tutmamasına ihtimal vermiyorum. Hele birde hani dondurmayı verirken turistleri şekilden şekilde sokan pala bıyıklı, tombik dayılardan birini de götürürseniz, dondurmacılar kralı olmanız olasıdır. Bizdeki altın ve gümüş işçiliğini yurtdışında hiç bir yerde görmedim. Bu konuda gerçekten çok iyiyiz. Kıymetli eşya ticareti nasıl yapılır bilemiyorum ama bu sektördeyseniz sanatçılarımızın eserleri yurtdışında kesinlikle tutabilir, değerlendirilmeli. Rusya, Moldova ve Ukrayna gibi ülkelere Türkiye'den tekstil götüren çok kişi var. Anladığım kadarıyla bu işi yapan o kadar çok var ki 5-6 farklı kişiyle uçakta ya da o ülkelerde tanıştığım oldu. Yani tekstil işi tutabilir ama çok yapan olduğu için riskli görüyorum. Tayland, Filipinler, Moldova, Ukrayna ve Rusya'da daire satın alıp günlük ya da aylık olarak ülkeye gelecek yabancılara kiralayabilirsiniz. Her ülkenin yabancıya mülk satış prosedürü farklı olsa da bu işi yapan bir çok Türkle tanıştım. İlk başta bir daireyle başlayıp daha sonra 4-5 daire alan hatta villa alıp, kiralayını da gördüm. Ayrıca Ukrayna ve Moldova'da kendimde ev kiralamıştım. Bu işte hiç ummadığınız kadar güzel para var. Ev fiyatları da hiç Türkiye'deki gibi yüksek rakamlar değil. Peki evi aldık, nasıl kiraya vereceğiz derseniz en kolay yolu airbnb. com sitesinden evinizi kiralamaya başlamak. Bu şekilde sadece Türklere değil dünyanın her yerinden o ülkeye gelecek yabancılara ulaşmış oluyorsunuz. Devamında bir web sayfası açıp evi tanıtabilir, detaylıca bilgiler verebilirsiniz. Bunlara ek olarak sahibinden. com da bile kiralık ilan açabilirsiniz. Bu gibi pazarlama örneklerini çoğaltmak mümkün. Ağır bir konu. Yurtdışında iş yapmanın ucu çok açık. Konuşulsa konu sabaha kadar uzar gider. Diğer yandan yurtdışında çalışmak isteyenler için bu yazım da ilginizi çekebilir. Not: Yorum kısmındaki herhangi biriyle iletişim kurmanız tamamen sizin sorumluluğunuzdadır. Hocam tam bir gönül insanısınız. Bu bilgileri derleyip toparlayarak, muhakemesini yapmak ve paylaşmak oldukça zahmetli bir iş. Emeklerinize sağlık. Her ne kadar ticaret yapma kısmı ile ilgilenmesemde, yapmayı düşünenler için çok önemli bilgiler. Teşekkürler. Rica ederim. Konuyla ilgili sorular geliyordu ben de bildiklerimi yazayım dedim."} {"url": "https://www.rotasizseyyah.com/yurumekten-ayaklarin-sistigi-zamanlar.html", "text": "Meksika'nın en tehlikeli bölgelerinden olan Chiuhahua eyaletinde Creel şehrindeyim. Tehlikeli diyorum çünkü uyuşturucu trafiği bu bölgedeki kanyon ve cevresinde geçiyor. Neyse şehire indim. Şehir dediğime bakmayın kasabadan hallice. Merkezini boydan boya yürüyerek 5 dakikada bitirirsin. Kalacak ucuz yer arıyorum ama henüz bulamadım. Pek turist olmadığı için de yabancılar hemen sırıtıyor. Sokakta yürürken Lars'ı gördüm. Baktım sırtçantalı bir tipi var \"merhaba, ucuz kalacak yer biliyor musun?\" dedim. \"Benim kaldığım yer güzel hem de ucuz 100 peso(7 usd)\" dedi. Beraber bulduğu yere gittik ve ben de odaya yerleştim. Lars Almanyalı bir gezgin. Benim gibi fotoğraf ve macera peşinde gezmeye bayılıyor. Baktık kafalar da uyuştu yaklaşık 17 gün beraber gezdik. Dağ, tepe, bayır kilometrelerce yürüyüşü, onlarca otostop tecrübesini ve en güzeli de Tarahumara köy ziyaretlerini hep beraber yaptık. Adam bildiğin üstün Alman teknolojisi. Kaçta yatarsa yatsın sabah 7-8 de kalkar, sobayı yakar, yemek pişirir, çay yapar, çantasında her daim yiyecek bir şeyler vardır, yanında aç kalmanın imkanı yok. Survivora katılsa birinci olur, o derece. Önceki gezilerimde de sürekli birileriyle tanışıyordum ama son bir yıldaki gezilerimde uç noktadaki insanlarla çok tanıştım ve kısa süreli de olsa gezilere beraber devam ettik. Öncekilerde olduğu gibi Lars'dan da hem gezi hem hayat adına bir çok şey öğrendim. Bu fotoğraf ise Batopilas kasabasında insanların o dağlara gitmeyin, tehlikeli dediği yerlerde köy bulmak için saatlerce dağ, tepe yürüyüp sonunda Tarahumara evlerini bulup, onların fotoğraflarını çekip, çocuklarıyla oynayıp, kaldığımız yere geri dönmek için otostop çeker halimiz. Yürümekten ayaklar şişmiş, sıcaktan amele yanığı olmuşuz ve saatlerce tek bir aracın gelmesini bekliyor olsak da yüzümüzde, istediğimiz fotoğrafları almamızın tebessümü var."}