{"url": "https://oitheblog.com/2013/08/20/prag-ipuclari", "text": "Üniversite yıllarımın ilk yarısını \"gece dışarı çıkayım, biraz da alkol alayım\" çılgınlığında ya da \"büyüyünce özgür ruhlu bir sanatçı olacağım\" hayalleri ile geçirmiş olmanın beni elde var 0 noktasına getirdiğini fark ettiğimde 2010 yılındaydık. Bu ne yaptığını bilmemezlik durumu sonrasında arkadaşlarım ile karar verdik; başka ülkeler göreceğiz. Yeni tatlar, yeni insanlar, varlığından bile haberdar olmadığımız yerler keşfedeceğiz. 20 yaşına kadar Türkiye sınırları dışında hiçbir yere gitmemiş olmanın verdiği tedirginlik ile \"çok uzak olmasın, çok pahalı olmasın, e çok da büyük bir alanı kapsamasın\" kriterlerimiz doğrultusunda ilk durağımızı seçtik; Prag. Prag için yapılmış en klişe tanım tabi ki \"Masal Şehir\". Her klişe kötüdür genellemesine kapılmamak lazım, çünkü ilk yurtdışı gezimi gerçekleştirdiğim yer olduğundan mıdır bilinmez, Prag gerçekten de şu ana kadar gördüğüm yerler arasında bu tanıma en uygun olanı. Çok beğenmiş olmalıyım ki bir sene sonra dayanamadım, tekrar gittim zaten. Yukarıya doğru çıkıp, denizden uzaklaştıkça havanın soğumasından mütevellit, eğer siz de benim gibi soğuktan hoşlanmıyorsanız, Prag'a yazın gitmek en doğrusu. Yazın dedim diye, \"ağustosta gideyim, Türkiye çok sıcak, orası da en sıcak zamanını yaşar\" şeklinde düşünüp hayal kırıklığına uğramamanız için de uyarmış bulunayım; ben Ağustos ayında gittiğimde Prag 9 dereceydi. Evet, bildiğimiz 9 derece, yanına 1 koymayı unutmadım. O yüzden gitmeden önce hava durumunu kontrol etmekte fayda var. -Kışın gidiyorsanız mevcut en kalın kıyafetlerinizi yanınızda bulundurun. Evet, herkes güzel görünmek ister ve eminim kimse kendini üst üste giyilmiş kıyafet yığını içinde, modern zaman eskimosu kılığında iyi hissetmez. Ancak orada etrafı gezmek için ortalıkla koşuştururken soğuktan yüz felci olmak üzere olduğunuzu ya da bir elinizin donup işlevini kaybettiğini fark etmek, içinizdeki tüm güzel görünme isteğini, küfür etme isteğine bırakacaktır. Böyle durumlar yaşamaya gerek yok. -Yazın gidiyorsanız, hava maksimum 23-24 dereceyi buluyor. Akşam hafif bir serinlik olması da muhtemel. Türkiye'deki Nisan ayını (2013 nisanını bu durumun dışında tutuyorum) göz önünde bulundurarak yanınıza makul kıyafetler alabilirsiniz. -İlkbahar, sonbahar gibi ara dönemlerde gidiyorsanız boşa ümitlenmeyin, soğuk olacak. Doldurun kabanları, atkıları, bereleri. Bu tamamen kişiden kişiye değişen bir durum olsa da, kanımca özellikle diğer Avrupa şehirlerine kıyasla Prag'ın çok pahalı bir şehir olduğu söylenemez. Hatta bu yorum Orta Avrupa'daki tüm şehirler için geçerli olabilir diye düşünüyorum. Yeme içme işlerinizi ve hediyelik eşya alışverişinizi turistik bölgelerde yapmadığınız sürece maddi açıdan zorluk çekmeyeceğiniz bir tatil geçirebilirsiniz. Prag'da çok özellikli, \"ah bir olsa da yesek\" derdirtecek bir şeylerle karşılaştığımı söyleyemeyeceğim. Öncelikle her şey özellikle Türk mutfağına göre düşünecek olursak çok yağlı ve ağır. Bunun sebebi muhtemelen domuz yağı. Zaten domuz yağı ile ilgili bir sorununuz varsa bunu garsonlara belirtmenizde fayda var. Aksi takdirde yemeğiniz çok yüksek ihtimalle domuz içerikli olacaktır. -Turistik bölgelerde dünya mutfağından herhangi bir ürüne ulaşmanız mümkün. Ama ben Çek Cumhuriyeti mutfağı için buradayım diyorsanız, tavşanlar, ördekler ve bilumum avlanabilen hayvan oldukça popüler. -Kahvaltıyı otelde yapmak istemezseniz bunu çok normal karşılarım. Çünkü Türkiye'deki kahvaltılardan sonra otelde mısır gevreği, 1 tane peynir ve jöle kıvamındaki bi reçeli önünüze kahvaltı diye sunmaları gerçekten komik oluyor. He sanki dışarı çıkacaksınız da muhteşem kahvaltılara mı yelken açacaksınız? Hayır. Ama en azından Starbucks ve Starbucks benzeri kafe zincirlerinde daha güzel seçenekler bulmanız mümkün. Old Town Square'de ve bu bölgenin arkalarında hem Starbucks hem de adını hatırlayamadığım o tip kafelerden bulabilmeniz mümkün. Bu noktada \"ulan oraya kadar gidip Starbucks'ta mı kahvaltı yapacağım?\" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Haklısınız, ancak ben Prag'da kahvaltı yaptığım yerlerden baya hoşnutsuz ayrılmış olmalıyım ki, iş bu noktaya gelmiş. -Eğer bir Hard Rock Cafe severseniz, ya da hala dünyadaki en güzel hamburgerlerin orada olduğunu bilmeden yaşamınızı sürdürüyorsanız, Old Town Square'de bir adet mevcut. Öğle ya da akşam yemeğiniz orada yiyerek 2 gün tok kalabilirsiniz. Tavsiyem: California Burger. -İçki konusunda gelirsek, Prag diyince akıllara gelen ilk şey bildiğiniz üzere Absinthe. Zaten Türkiye sınırlarında namı alıp yürüdüğü için, orada denemeden dönmek olmaz. Fakat Prag'ın geleneksel biraları da oldukça ünlü. Özellikle Krusovice Dark Beer'i kesinlikle tavsiye ederim, hem sudan ucuz hem de çok lezzetli. -Unutmadan, Prag'ın yerel içkisi, şurup tadındaki Becherovka'yı da deneyebilir, ya da hediye olarak alabilirsiniz. Olmadı Listerine niyetine kullanırsınız, zira bence tadı Listerine gibi. Neyse. Prag, alışveriş konusunda beni en hayal kırıklığına uğratan şehirlerden biridir. Zaten yalnızca birkaç gün etrafı gözlemlediğinizde bile pek iç açıcı bir giyim anlayışları olmadığını anlayabilirsiniz. Dior, Chanel, LV gibi dünya markalarıyla ilgili herhangi bir bilgilendirme yapmama gerek yok, çünkü burada durum neyse orada da o. Ama yok ben illa ki oradan alacağım, Prag'dan aldım diye anlatırım diyorsanız, Parizska Caddesi'nde istediğiniz kadar bulabilirsiniz. Daha ortalama alışverişten bahsetmek gerekirse, durum vahim bir hal alıyor. New Yorker, H&M, Promod gibi Avrupa'da sık sık karşılaşabileceğiniz ortalama fiyatlı mağazalar bulabilmeniz tabii ki mümkün, ancak özellikle Türkiye'de bulabileceğiniz markalara dadanmak pek de mantıklı değil. Gönül isterdi ki muhteşem kıyafetler bulayım, Prag'da Alışveriş diye ayrı bir post yapayım. Ama yok arkadaşlar, olmayınca olmuyor. Hediyelik konusuna gelirsek, Prag'da kedi figürünün yaygın kullanımı sayesinde ortalık kedili tişörtten, bardaktan, küllükten geçilmiyor. Bir kedisever olarak bu beni oldukça mutlu etmişti. Bunun dışında Bohemia kristali ve Kafka baskılı üretimler de oldukça yaygın. En yaygın hediyelik seçeneklerinden birisi tabi ki kuklalar. Fiyatları 15 euro ile 200 euro arasında değişebiliyor. Bu fiyat değişimi de tamamen kuklanın büyüklüğüne ve hareket kabiliyetine bağlı. Bence almayın çünkü gece uykunuza sizi boğabilirler ama siz bilirsiniz. Evet. Prag'ın gece hayatı konusunda birçok seçeneği var. Oldukça fazla turist çeken bir şehir olduğu için, şehir merkezindeki bar ve pub'ların çoğu turistlerle dolup taşıyor. Bunlardan en bilineni kuşkusuz Karlovy Lazne. Bu 5 katlı club'ın her katında farklı bir konsept ve bununla ilişkili olarak farklı bir müzik tarzı hakim. Burası aynı zamanda Orta Avrupa'nın en büyük club'ı olarak biliniyor. Müthiş kaliteli bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim, ancak bu eğlenemeyeceğiniz anlamına gelmiyor tabii. Bunun dışında eğer size de benim gibi caz seviyorsanız, birçok caz bar bulmak mümkün. Biz Old Town Square'deki kilisenin hemen arkasındaki Ungelt Jazz Bar'ı denedik, ve gayet memnun kaldık. Beyler, hatta bayanlar, Prag'da çeşit çeşit Strip Club da mevcut. Çekinmeden girip türlü çılgınlıklara maruz kalabilirsiniz. Eğlenceli bir anı olarak yanınıza kar kalır. Prag yürümeye elverişli bir şehir. Ulaşım ağı da gelişmiş. Zaten çok büyük de olmadığı için, bütçenizden kısmak adına, merkezin dışındaki otelleri tercih edebilirsiniz. Emin olun hiçbir yere ulaşmakta güçlük çekmeyeceksiniz. O artan parayla da Absinthe alırsınız, tatlı yersiniz, i love Prague tişörtü falan alırsınız. Tavsiye isteyenler için, biz ilk gidişimizde Pyramida Hotel'de kaldık. Çok merkezi bir noktada olmamasına rağmen, merkeze ulaşımımız çok rahattı, hiçbir sorun yaşamadık. Ancak odalar koğuş gibiydi. Eğer siz de bizim gibi \"zaten odaya sadece uyumaya gidiyorum\"culardansanız, bu otelde kalabilirsiniz. Otele buradan ulaşabilirsiniz. -Prag 1'den 20'ye kadar giden bölgelere ayrıldığı için otel seçiminizi buna göre da yapabilirsiniz. Praha 1, merkez, geri kalanlar ise buna göre şekillendirilmiş. Yani Praha 1'de kalıyorsanız, iyi bir noktada olduğunuzu varsayabilirsiniz. -Turla gitmeye gerçekten hiç gerek yok. Şehir küçük, ulaşım kolay ve turlar sıkıcı. Üstelik asıl görmek istediğiniz yerler görmenizi geciktiriyorlar. Alın kitapçığınızı, açın interneti önünüze, çözemeyeceğiniz bir şey yok. -Ulaşım araçlarını kullanırken bileti okutmama gerek yok, kim görecek ki diye düşünmeyin. Biz sizin yerinize bunu düşündük. Kişi başı 250 kron ceza ödedik. Gördüğünüz gibi çok çılgın ve asiyiz. -Garsonlara bahşiş bırakmayı unutmayın. Unuttuğunuz takdirde arkanızdan bile koşabilir ya da aynı yerde yemek yemek durumunda kaldığınızda yemeğinizden çıkan sinek için, \"beni ilgilendirmez, dışarıda oturuyorsunuz, tabi ki sinek olabilir\" açıklaması bile yapabilirler. -Şehirde evsizler bile ingilizce konuşabiliyor. İngilizce biliyorsanız dil ve yer yol bulma konusunda sorun yaşamanız imkansız. -Hard Rock Cafe'ye gitme kararı aldıysanız, cuma ve cumartesi akşamları canlı müzik olma olasılığı çok yüksek, böyle bir ortam istemiyorsanız, gitmeyin. -Eğlenin, arkadaş edinin, kaybolun ve acele etmeyin, nasıl olsa bir daha gitmek isteyeceksiniz. Guzel bir yazi prag seyehtaim icin aklimda bulunduracagim tavsiyeler var cok tesekkurler."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/08/22/prag-nerelere-gitmeli", "text": "Öncelikle Prag gezisi için 4 gün civarı bir süre ayırmak gayet mantıklı olabilir. Tabi \"sıkıştırmak istemiyorum, kallavi kahvaltılar, ziyafet gibi öğlen yemekleri yiyeceğim\" ya da \"saat 11'den önce otelden çıkmam\" diyorsanız, onu 1 haftaya kadar uzatabilirsiniz. Bu tamamen tatilden beklentinize bağlı. Bana kalırsa en doğrusu, bunun bir dinlenme/eğlenme tatili mi, yoksa kültür turu mu olduğuna karar vermek, ve yola öyle çıkmak. Aksi takdirde,\" tamam gezdik gördük, ama gece dışarı çıkamadık\" ya da \"akşam o kadar içmişim ki, sabah 1de temizlikçi kapıyı çalınca uyandım, hiçbir yeri gezemedim\" gibi hayal kırıklıkları yaşayabilirsiniz. Gezecek çok yer var, zaten sokaklar, caddeler o kadar etkileyici ve o kadar \"eski\" kokuyor ki, düşünün ben ilk gittiğimde sokaktaki direkle fotoğraf çektirmişim. Espri olsun diye de değil, ciddi ciddi. Bir diğer adı Starometske Namesti. Burayı görmemek, İstanbul'a gelip Sultanahmet'i ya da New York'a gidip Times Square'i görmemek gibi bir şey diyebilirim. Adı üstünde, burası eski şehir bölgesinin meydanı, aynı zamanda Prag'ın simgelerinden biri. Şehrin yerlisinden çok turistlerin olduğu bölgelerden, ancak dediğim gibi, gidip de görmemek olmaz. Ulaşımı kolay ve oldukça merkezi bir noktada olduğunu düşünürsek, burada biraz dolandıktan sonra, başka yerlere kolaylıkla geçiş yapabilirsiniz. Hazır Old Town Meydanı'na gelmişken, ihtişamı ve büyüklüğü nedeniyle gözden kaçırmanızın neredeyse imkansız olduğu bu kiliseyi gezmenizde de fayda var. Sagra da Famlia'dan sonra gördüğüm en görkemli kiliselerden biri olan Meryam Ana Kilisesi'nin içi de dışı da oldukça etkileyici. Ayrıca arka sokaklarına dalmanızı da tavsiye ederim, şirin kafelere ve hatta gündüz de açık bir jazz bar'a ulaşmanız mümkün. -Yazın burada konserler olabiliyor. Yakalarsanız kaçırmayın derim. -Kiliseye 4'ten sonra girilemiyor. İçeriyi gezmek istiyorsanız, daha erken gitmelisiniz. Prag Old Town Meydanı'nındaki görmeden olmaz serimizin bir diğer nadide parçası da tabi ki Astronomik Saat Kulesi. Dünyada çalışır halde bulunan tek astronomik saat olma özelliğini taşıyan bu kule biçimindeki yapının tepesine çıkarak Prag'a güzel bir bakış atabileceğiniz gibi, çok güzel fotoğraf kareleri de yakalayabilirsiniz. Günün birinde\"Instagramda 50 like almanın sıradışı yolları\" adlı bir yazı yazmaya karar verirsem, bunu listede ilk 10'a koyacağım sanırım. Unutmadan, saat kulesinin üzerindeki Türkleri sembolize eden figürü gözden kaçırmayın. Adı üzerinde, içerisi vibratörlerden, kategorize etmenin pek de mümkün olmadığı seks oyuncakları ve makinalarına kadar birçok tuhaf \"şey\"le dolu. Girişte ne kadar \"sekse müsait\" olduğunuzu ölçen bir seks koltuğu mevcut. Korkulacak bir şey yok oturabilirsiniz. Biraz ilerlediğinizde karşınıza, içinde dünyanın ilk pornolarından birini izleyebileceğiniz küçük bir sinema salonu çıkıyor. Üst katlarda ise \"bu işler nasıl işler, benden habersiz işler\" gibi bir reaksiyon gösterebileceğiniz tuhaf tuhaf aletler var. Çekinmeyin gidin, eğlenceli, komik, tuhaf. Üzerinde Avrupa'nın aktif olan en eski sinagogunu, bir adet hukuk fakültesini ve ilginç bir Yahudi mezarlığını da bulunduran Parizska, buraların Bağdat Caddesi, Nişantaşı gibi bölgelerinden. Çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı bu cadde, pahalı kabul edilebilecek markalarla dolu. -Sinagog girişi paralı, ki bence bu gerçekten çok komik. -Yahudi Mezarlığı'nın içine giremiyorsunuz, ancak bence şöyle kenarından köşesinden bir bakmalısınız. Kat kat yapılandırılmış bir mezarlık, kanımca gerçekten ilginçti. Bu binanın özelliği, dışarıdan bakıldığında dans eden bir çifti andırıyor olması. Modern mimariye ya da değişik yapılara özel bir ilginiz varsa, Old Town Square'den buraya yürüyerek bile ulaşabilirsiniz. İçeriye girmeniz mümkün değil, çünkü ofis olarak kullanılıyor, ancak bence görmeye değer. -Bu bölgede gördüğünüz her hediyelikçiye ya da kafeye dadanmayın, ara sokaklara girin. Çünkü turistik bölge olduğu için her şey çok daha pahalı oluyor. -Yine bu civardaki money exchange'lere dikkat edin, cazip bir durum varmış gibi gösterip turist kazıklamaya yönelik çalışıyorlar. Para bozdurma işini mümkün olduğunca bu çevreden uzakta yapın. Hatta para bozdurma işini Türkiye'de halletmeniz çok daha doğru olur. -Bu meydandan Charles Köprüsü'ne yürüyerek ulaşmanız gayet kolay, hem ara sokakları da görmüş olursunuz. Ara sokak dediğime bakmayın, oralar da hep turistik yerler. Yapmanız gereken, astronomik saat kulesini arkanıza aldığınızda sağınızda kalan bölgeye doğru ilerleyip, Hard Rock Cafe'nin de bulunduğu binalar topluluğunun sağındaki sokaktan girmek, kalabalığı ve tabelaları takip etmek. Böyle ilkel yöntem olur mu demeyin, emin olun o kalabalığın %85'i Charles Köprü'süne doğru ilerliyor. \"Camiden sola dön, hemen manavın yanı\" tekniğinde, müthiş anlatımım sayesinde, artık Prag'da kaybolmazsınız diye düşünüyorum. -Wax Museum ve uzun süredir devam eden Salvador Dali Exhibition da bu bölgede. Ancak Özellikle Wax Museum büyük bir hayal kırıklığı, paranıza ve enerjinize yazık. Prag'da bir sürü köprü var. Şehrin orta yerinden nehir geçince bu durum kulağa hiç de mantıksız gelmiyor. \"E ben nasıl ayırt edeceğim Charles Köprüsü'nü?\" diyorsanız, çok kolay, hemen çözüm getirelim. Köprünün üzerinde yaklaşık 30 tane heykel var. Fakat bu şehirde sokaktaki direkler bile sanat eseri gibi olduğu için, siz sadece en kalabalık olan köprüyü tespit ederseniz bile Charles Köprüsü'ne ulaşmayı başarabilirsiniz. -Üzerine dokunarak dilek dilediğiniz, artık dokunulmaktan aşınmış, yeşil olmuş, rengi ruhsarı atmış heykeli görmeyi unutmayın, turistliğinizi bilin. -Köprünün Kafka Müzesi'ne doğru uzanan tarafında solda kalan Türk figürlü heykeli kaçırmayın. Kendisi göbekli, belinde kılıcı olan bir yeniçeri. -Garip bir uyarı olacak ama, fotoğraf çektirirken heykellerin kenarına köşesine oturmaya çalışmayın. Bizim bu girişimimiz, köprü üzerindeki dindar sanatçılar tarafından kovalanmamızla sonuçlandı. Bu şehir çok güzel olmakla yetinmiyor, yıllardır çok sevgili Franz Kafka'nın ekmeğini yemeye de hiç çekinmiyor. Bir Kafka sever olarak bu durum beni ilk gidişimde çok mutlu etse de ikinci gidişimde nedense ben ve benim gibileri kandırmaya çalışıyorlar gibi bir hisse kapılmama neden olmuştu. Şehirde birden çok Kafka müzesi var. Doğru olan müze size şu an anlatmakta olduğum, diğerlerini merak edip de içeri dalmayın bence, resmen turist kandırmak için yapılmışlar çünkü. Charles Köprüsü'nün, hemen ayağında bulunuyor bu müze. Hangi ayağı var demeyin, orada kocaman tabelası da var, biraz dolaşın, kolaycılık yapmayın. -Kışın gidiyorsanız montları ve büyük çantaları dolaba bırakmak durumundasınız. Sorun çıkarmayın, zaten ücretsiz. -Ben gittiğimde müzenin gift shop'unda Mustafa Sandal çalıyordu. Kafka ve Mustafa Sandal'ı kafamda aynı karenin içine koyabildiğim nadir anlardan birini yaşatan Kafka Müzesi çalışanlarına buradan ayrıca sevgilerimi gönderiyorum. İşkence müzesi, ortaçağdan kalma korkunç ama ilginç işkence ve öldürme tekniklerinin ve bunları uygulayabilmek için üretilmiş aletlerin bulunduğu bir müze. Hayır manyak değilim, ayıp ediyorsunuz. Bana kalırsa müze gerçekten ilginç ve ürkütücüydü, bence kesinlikle görmeye değer. Old Town Square'den Charles köprüsüne geldiğiniz istikamette, köprünün başlangıcının solunda kalan, pasaj gibi bir binanın içinde. Her yerde tabelası mevcut. -İçeride fotoğraf çekmek yasak. Bu yüzden içeride çektiğim fotoğrafları buraya koymayacağım. Ne demek istediğimi anladığınızı umuyorum. Öncelikle buranın diğerlerine kıyasla daha az hakim olduğum bir bölge olduğunu belirtmek isterim. Bana kalırsa bu bölgeyi bir rehber aracılığıyla gezmekte fayda var, en azından burayı gezecekseniz detaylı bir gezi kitapçığına sahip olmalısınız. Aksi takdirde size, güzel yapıların olduğu yüksek bir bölgeden başka bir şey ifade etmeyecektir. Konum olarak merkezden biraz uzak, ancak buraya düzenlenen turlar bulmanız bile mümkün. Benim bulunduğum dönemde kapsamlı bir tur yaklaşık 30 Euro civarındaydı. Burası dünyanın var olan en büyük antik kalelerinden birisi. Şu an devlet başkanlarının ofisleri burada bulunuyor. Hatta bizim Türkiye'de alışkın olmadığımız bir biçimde, önünüzden bisikletle geçebiliyor, baya haşırneşir olabiliyorsunuz kendileriyle, öyle de bir rahatlık. -Her saat başı kale muhafızlarının nöbet değişimi var. Turist olduğunuz için burada yüzüne bakmadığınız şey orada ilgilinizi çekecektir, izleyebilirsiniz. Kale bölgesinden çıkarken ulaşabileceğiniz Altın Yol, zamanında sanatçıların, zanaatkarların, entelektüellerin yaşadığı bir sokak-imiş. Tüm sokak minik, daracık evlerle dolu. Franz Kafka'nın bir dönem yaşadığı evi de burada görmeniz mümkün. Giriş paralı, ancak belli bir saatten sonra ücretsiz girebiliyorsunuz. O belli bir saatte de hediyelik eşya dükkanları kapanmış oluyor. Neden kale bölgesinde olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bu müzenin içi eski oyuncaklarla dolu. Müze birkaç kattan oluşuyor. İçinde her çeşit oyuncak var. Barbie'lerin evrimini, ikinci dünya savaşı döneminden kalma eski oyuncakları görmek bile mümkün. Giriş tabi ki paralı, artık bunu merak etmekten vazgeçin. Prag'a gitmek, aslında geçmişe ışınlanabilmek gibi bir şey. Ortalıkla dolaşan at arabaları, geceleri ellerinde gaz lambası ile dolaşan esrarengiz adamlar, eski binalar, muhteşem sokaklar, hepsi bu hisse kapılmanız için oluşuturulmuş bir film seti gibi adeta. Fakat pek tabi şehrin, günümüze daha uyarlanmış bir bölgesi ulan Yeni Şehir de var. Orada da bu \"büyülü\" olarak tarif edilebilecek hissi korumuş olmayı başarsalar da, Old Town'a göre daha modern görünümlü bir bölge olduğunu kolaylıkla fark edebilirsiniz. anlatacak kötü bir şey bulamadım diyecektim ama tüm avrupa ülkeleri içinde en boktan yemeklere sahip ülke. hadi akşamı filan halledersiniz ama kahvaltı menüsü olarak 4 yıldızlı otelde sadece bir kaç çeşit mısırgevreği vardı. eski şehir ve etrafı turist dolu yerli bulamazsınız. şu an adını hatırlamadığım yüksek alkollü ve tarçınla bekletilmiş bir içkileri var şat içiliyor. tavsiye ederim. yola koyulmadan önce internetten araştırıp varsa sparta prag yada slavia pragın buz hokeyi maçına gidin."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/08/24/bratislava-gormeden-once-olebileceginiz-100-sehirden-yalnizce-bir-tanesi", "text": "Çoğu insanın nereye gitsem diye düşünürken aklından bile geçirmeyeceği, \"5-6 kişi birleşip ülke kurmuşlar\" konseptli ülke, Slovakya'nın başkenti Bratislava, aslında sadece 5 cümleyle anlatsam yeterli olacak büyüklükte olsa da, gitmeyi düşünen ve merak edenler için biraz detaylandıralım istedim. Bakmayın tabi böyle yeriyormuş gibi bir giriş yaptığıma. Hem sempatik hem yakışıklı bir şehir Bratislava. Öyle ki, adımımı attığım andan itibaren kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına herkes adeta bir Elf gibi, bir Targaryen gibi dolaşıyordu ortalıkta, gerçekten herkes gereğinden fazla güzeldi. Bu gereksiz detayı bir kenara bırakırsak, Bratislava oldukça küçük ve sevimli bir şehir. Dar sokaklarında dolaşmak, küçük meydanlarında sıcak çikolata içmek, sempatik insanlarıyla vakit geçirmek oldukça keyifliydi. Bence gittiğime, gördüğüme kesinlikle değdi. Şehirde garsonlar ve çalışanlar haricinde, denk geldiğim kadarıyla İngilizce konuşan insan sayısı az. Ancak çok fazla insanla konuşmaya ihtiyaç duyacağınızı sanmıyorum, çünkü şehir gerçekten çok küçük, ve hiç kimseye hiçbir şey sormadan oradan oraya yürüdüğünüz takdirde, birçok yeri görmüş sayılacaksınız. Bu İngilizce sorunsalını, sosyalleşme amaçlı gidiyorsanız kafanıza takabilirsiniz ancak özellikle genç kesim, en azından \"derdini anlatabilecek kadar\" İngilizce konuşabiliyor, merak etmeyin. Şimdi geçelim Bratislava Gezi Rehberi 'ne. Öncelikle bu şehrin nerede olduğunu bile bilmeyip gizlemeye çalışanlar için, Bratislava, Macaristan, Avusturya, Çek Cumhuriyeti'nin ortasında bir noktada kalıyor. Dolayısıyla hava durumu Orta Avrupa ülkeleri genellemesiyle aynı seyrediyor diyebiliriz. Slovenya'yla karıştırmayın, ayıp. -Kışın gidiyorsanız, Türkiye'ye kıyasla daha sert bir kış olacağının bilincinde gitmelisiniz. En kalın neyiniz varsa, hepsi bavula. -Yazın gidiyorsanız, yanınıza rahatlıkla şortunuzu, tişörtünüz alıp gidebilirsiniz. Ancak bir Orta Avrupa klasiği olan gündüz 25 dereceyken, akşam 10 derece düşebilme özelliğini unutmayarak, yanınıza mutlaka hırka ya da ince bir mont almalısınız. Hava koşullarına göre hareket etmenizi, internet aracılığıyla oradaki hava durumunun gittiğiniz tarihlerde nasıl olacağına bakmanızı söylememi gerektirecek yaşı geçtiğinizi varsayarak şöyle bir tavsiyede bulunabilirim: Orta Avrupa'da genellikle herkes berbat giyiniyor. Dolayısıyla gezerken rahat edebileceğiniz, kendinizi rahat hissettiğiniz herhangi bir kıyafeti tercih edebilirsiniz. Tek dikkat etmeniz gereken gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı. Bratislava, günlerce kalmak, tüm tatilinizi tek bir şehre odaklamak için doğru bir yer değil. Çünkü çok küçük, benim derdim tarih diyorsanız gezecek çok fazla yer, alışveriş için yanıp tutuşuyorum diyorsanız değerlendirebileceğiniz çok fazla seçenek ve çılgın geceler peşindeyseniz eğlenecek çok fazla yer yok. Fakat şunu da eklemek gerek, eğlenecek fazla yer bulunmamasına rağmen Slovak gençlerin \"eğlenmeyi bildikleri\" söyleniyor. Bence denemeye değer. Bana kalırsa en doğrusu, Viyana, Budapeşte, Prag üçlüsünden herhangi birine gittiyseniz, buralardan Bratislava'ya geçmek ve 1 gününüzü burada geçirmek. Viyana-Bratislava arası: 1 Saat. Trenle gitmeniz mümkün. Prag-Bratislava arası: 4,5 saat civarı. Ucuz bilet bulmanız mümkün. Budapeşte-Bratislava arası: 2,5 saat civarı. Direkt tren bulmanız mümkün. Bratislava'nın pahalı bir şehir olduğu söylenemez. Ancak tüm şehirler için geçerli olan şu gerçeği göz önünde bulundurmak gerekiyor; turistik bölgeler, her zaman daha pahalı. Dolayısıyla otel seçiminizi, özellikle Old Town bölgesinin dışında tutmaya çalışın. Bu şekilde çok daha uygun fiyatlı yerler bulmanız mümkün. Aynı mantık yeme-içme ve alışveriş için de geçerli. Merkezden uzaklaştıkça her şey daha ucuz bir hal alıyor. Yine de, eğer çok kısıtlı bir bütçeye sahip değilseniz, Old Town, özellikle kısa süreli bir seyahat ise, şehri \"yaşamak\" için en güzel bölge. Şehrin modern bölgesine çok da hakim olmayan biri olarak, kısa süreli Bratislava tatilimde, tam bir turist mantığıyla hareket ederek çoğu zamanımı Old Town'da geçirdim. Zaten özellikle Old Town civarında her yer \"kime sorsan gösterir\" yakınlığında ve samimiyetinde olduğu için, oranın pub'lar sokağında birçok yiyecek seçeneğine ulaşabilirsiniz. Ben tercihen bir Irish Pub'a oturmuştum ve tercihimi lokal bir Dark Beer'dan yana kullanarak orada mutlu mesut ayrılmıştım. Hlavne Namesti, Old Town'da bulunan şirin ve güzel bir meydan. Burası, hatta tamamıyla Eski Şehir bölgesi, araç trafiğine kapalı. Bana kalırsa şehrin en güzel bölgesi. Öyle ki, Eski Şehir'in kapısı denilen noktadan çıkış yaptığınızda, o şirin, ayrılmak istemeyeceğiniz tatlılıkta ve samimiyetteki yer, bir anda sıradan bir Orta Avrupa kentine dönüşüveriyor. Michael Gate, şehrin kapısı şeklinde söz ettiğim nokta. Burada çıkıp bir köprüden geçerek Yeni Şehir'e doğru uzanıyorsunuz, ve olayın bütün rengi değişiyor. Bana kalırsa o kapıdan hiç çıkmayın. Bu şekilde Bratislava'yı hep muhteşem olarak hatırlayabilirsiniz. Buranın herhangi bir özelliği olduğunu söyleyemeyeceğim. Bildiğimiz kilise işte. (sığlık level 8000) İlginizi çekecekse içeride, St. Bilmemkim'in mumyası mevcut. Ben bu bölgeye gitmedim. Çünkü manzara görmek dışında beni çok çeken bir yönü yoktu. Eğer buraya gitmeyi düşünüyorsanız manzarayı kaçırmayın. Kaleye girişin ücretli olduğu da aklınızın bir ucunda bulunsun. Hiç mi müze yok, sabahtan akşama kadar Old Town mı dolaşalım diyorsanız Slovak National Museum, Arkeoloji Müzesi, Tarih Müzesi, Yahudi Kültürü Müzesi, Eczacılık Müzesi, Saat Müzesi gibi müzeler mevcut. 2012 yılında müze giriş ücretleri şaşırtıcı bir şekilde ortalama 4 euro civarındaydı. Eğer bunların içinden ilginizi çeken bir müze var ise, bütçe aşma gibi bir sorun yaşamadan rahatlıkla dolaşabilirsiniz. Şehir gerçekten ucuz. Eğer kalmak niyetindeyseniz kolaylıkla ucuz otel ya da hostel bulabilirsiniz. Geceliği 1o euro olan hostel bile mevcut. Burada bir yerde mutlaka sıcak çikolata için. Neden bilmiyorum ama sıcak çikolataları ayrı bir güzel. Zaten birçok yerde sıcak çikolata satıldığına dair tabela göreceksiniz. Eğer şansınız varsa bir gece orada kalın ve gece hayatını deneyimleyin. Eğlence + sosyalleşme garantisi veriyorum. Burada önemli olan tek nokta, haftaiçi değil, Cuma ya da Cumartesi dışarı çıkmak. Dünyanın en ince binalarından biri, Old Town bölgesinde. Ben gittiğimde bir fast food dükkanı+kebapçı olarak kullanılıyor olsa da, önünden geçerken şöyle göz ucuyla bakmalık, \"turistim ben, bunu çekmeden nereye gidiyorum? diyerek fotoğrafını çekmelik bir yapı. Barlar Sokağı denilen bölgede'deki Spanish Bar'da ya da Irish Pub'da oturabilirsiniz. Yemekleri lezzetli, ancak bahşiş bırakmayı unutursanız içlerindeki canavar ortaya çıkıyor, aman diyeyim. mukemmel bir ülke mükemmel bir şehir tek kelime ile.. herkesin mutlaka görmesi gerektiği gece hayatının olağanüstü olduğu ve yapıların inanılmaz görkemli olduğu ülke. hem vize konusundada hiçbir sıkıntı cıkartmıyorlar. gerçi ben http://www. globalvize. net/slovakya-vizesi adresinden naile hanımla almıstım. dilerseniz sizde bir inceleyin."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/04/schengen-vizesi-alma-sanati", "text": "Özellikle ilk kez yurtdışına çıkacaklar için, vize almak zor zanaat. Adını sanını duymadığınız belgeler, sizi terörist olup olmadığınızı düşünmeye sürükleyecek soru ve istekler, tam \"bu sefer bütün belgeler tamam, bitti bu iş\" dediğiniz esnada \"Anneannenizin 15 Temmuz 1932'de nerede olduğunu da kanıtlayın\" absürdlüğünde yeni talepler. Evet tabi ki yine abartıyorum, ancak genel olarak uğraştırıcı bir süreç olduğu da gerçek. Son 2 yıldır o kadar sık vize almam gerekti ki, \"bizim tanıdık var hepinize 6 aylık Schengen ayarlıyorum\" kolaylığında olmasa da, bu süreci daha katlanılabilir hale getirmek açısından küçük çaplı bir vize rehberi hazırlama kararı aldım. Tabi her ülke için ayrı vize yazısı yazamayacağım ve zaten her ülkeye nasıl vize alındığı bilgim dahilinde olmadığından bu seferlik size sadece Schengen Vizesi'nden bahsedeceğim. Amerika Vizesi yazısı da yolda. Schengen vizesine başvurabilmek için pasaport geçerlilik sürenizin, seyahat bitiş tarihinden en az 6 ay daha uzun olması gerekiyor. Aksi takdirde başvuramıyorsunuz. Pasaportunuzla ilgili bu detayı kontrol etmeden vize başvurunda bulunmayın. Neden? Çünkü yoğunluk yaşanabiliyor, belgelerde bir eksiklik çıkarsa ya da beklenmedik başka bir aksilik olursa, vize alım süreniz uzayabiliyor. Dolayısıyla yapmış olduğunuz otel/uçak rezervasyonunun boşa gitmemesi açısından, başvurunuzu kesinlikle en az 1 ay önceden yapın. İhtimalleri değerlendirmeden hareket etmeyin. Örneğin ben, Hollanda vizesi başvurumda, aracı kurum pasaportumu göndermeyi \"unuttuğu\" için yaklaşık 15-16 gün beklemek durumunda kalmıştım. Ders olsun size. Biliyorum, yukarıdaki cümle \"Tatile giderken yanınıza almanız gereken 10 şey: 1. Bikini\" tarzındaki gereksiz bilgi içerikli yazılar gibi oldu. Tabi ki istenen tüm belgeleri götüreceksiniz. Ancak yine de, aranızda benim gibiler olduğunu bildiğim için böyle bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Az önce söylediğim gibi, sizden çok fazla belge isteyecekler. Evet özellikle ilk vize başvurunuzda kendinizi çok fazla uğraş vermiş gibi hissedebilirsiniz, sonuçta bir sürü farklı yere gidip, bir sürü farklı belge edinmeniz gerekecek. Ancak ne olursa olsun belgeleriniz eksik gitmeyin. Aksi takdirde, özellikle önemli bir belgeyi eksik götürdüyseniz, pasaportunuz konsolosluktan geri dönebiliyor, belgenizin eksik olduğu söyleniyor, ve vize alma sürecinizi gereksiz yere uzatmış oluyorsunuz. Misal, \"sicil gazetesi fotokopisi ne abi, bunu almasam da olur\" demeyin. Alın onu da. Üşengeçliğe hayır. Bakın bir takım iyi insanlar schengen vizesi başvuru formu örneği doldurmuşlar. 4. Ne tür ve hangi ebatlarda fotoğraf istenildiğine dikkat edin. Bu konu da vize başvurularında sorun çıkarabilen küçük detaylardan. Siz gidiyorsunuz bir güzel vesikalık fotoğrafınızı çektiriyorsunuz, oh bütün belgelerim de hazır diyerek başvurunuzu yapmaya gidiyorsunuz, oradaki kadın belgelere bakıyor bakıyor ve acı gerçeği yüzünüze vuruveriyor: \"Fotoğrafınızın vesikalık değil biyometrik olması gerekiyor.\" Hadi bakalım, yeni bir soruna hoşgeldiniz. Bu yüzden, başvuruda bulunmadan önce, hangi ebatlarda ve ne tür fotoğraf istediklerine mutlaka dikkat edin. Çünkü bazı ülkeler biyometrik, bazı ülkeler bildiğimiz vesikalık istiyor ve fotoğrafın boyutuyla ilgili de bir takım farklı istekler oluyor. Biyometrik fotoğrafınızda zanlı gibi çıkarsanız da üzülmeyin, ben İspanyol pembe dizilerindeki hizmetçiler gibi çıkıyorum mesela, hiç sorun etmez oldum artık. 5. Ülkelerinde kalmaya meraklı olmadığınızı garantileyecek belgeler gösterin. Bu adamların bunca belgeyi istemesinin temel sebebi aslında bu. Yani siz, Türkiye'ye geri döneceğinizi, sizi burada bağlayan bir şeyler olduğunu kanıtlarsanız, istisnai durumlar haricinde vize almanızda herhangi bir sorun çıkmayacaktır. Bu yüzden, tapu, araba ruhsatı, ya da düzenli para hareketinin bulunduğu bir hesap cüzdanı fotokopisi gibi belgeler gösterebilmeniz, vizeyi almanızı son derece kolaylaştıracaktır. 6. İlk olarak giriş yapacağınız ülkeden vize almaya dikkat edin. Bu, her ülke için geçerli olmasa da karşılaşılabilen bir durum. Örneğin hem Almanya'ya, hem İtalya'ya gidecekseniz ve ilk olarak gideceğiniz ülke Almanya ise, vizenizi Almanya Konsolosluğu üzerinden alın. Çünkü bazen, x ülkeden aldığınız Schengen Vizesi'ni ilk kullanımda y ülkesinde kullanmak isterseniz, sorun çıkarabiliyorlar. Yine de bunun sık gerçekleşen bir durum olmadığını, ancak yer yer yaşanabilen bir sorun olduğunu bir kez daha vurgulayayım. Siz yine de gurbette yorgun düşmemek için bunu aklınızda bulundurun. 7. Seyahat sağlık sigortanızda cimrilik yapmayın. Diyelim ki, İtalya'ta gidiyorsunuz, seyahat sigortanızı da 10 gün geçerli yaptırdınız. Sonra gidip vizeye başvurdunuz ve evraklarınızı kontrol eden adam kendi kendine dedi ki \"Arkadaş ben bu adama bayıldım, doya doya dolaşsın İtalya'da, görmediği yer kalmasın.\" Tam size 3 hafta geçerli Schengen vizesini verecekken, sağlık sigortanıza bir bakacak, 10 gün geçerli.(MHP'nin 40. Yılı kutlu olsuna doğru gidiyoruz) Ne olacak bu durumda, 10 gün verecek vizenizi. Sizin yüzünüzden. Sizin suçunuz. Siz sorumlusunuz. Bununla yaşayabilecek misiniz? Yapmayın, sigorta konusunda cömert olun. Not: 4 günlük sağlık sigortası yaptırmış olmasına rağmen uzun süreli vize alabildiğini söyleyen biri oldu. Ancak bence işi ihtimallere bırakmak yerine garanti hareket etmek daha doğru olabilir. 8. Yakın zamanda başka bir Schengen ülkesine daha gidecekseniz, bunu belgeleyin. Bu şekilde, çok yüksek ihtimalle daha uzun süreli vize alarak, bir sonraki Avrupa ülkesinde gidişinizde tekrar vize işleriyle uğraşmanız gerekmeyecektir. İleriki tarihte gideceğiniz diğer ülkenin uçak ve otel rezervasyonunu ya da eğer mevcutsa davetiyenizi, başvuru belgelerinizin içine eklerseniz çok yardımı dokunacaktır. Bu arada, bu gibi bir rezervasyonu başvuru yapacağınız ülkeye tekrar gidecekmişçesine, yine aynı ülke için, belki başka bir şehrine vs, yaparsanız, uzun vize alma ihtimaliniz de daha yüksek. Gönül isterdi ki böyle şeylerle uğraşmayalım, hayat \"Imagine\" tadında ilerlesin, fakat maalesef öyle değil. Bazen mülakata çağrılmanıza neden olacak durumlar olabilir. Kulağa huzursuz edici gelse de, aslında vize almanızda kolaylık sağlayacağını göz önünde bulundurun. Size \"Ne amaçla bu ülkeye seyahat ediyorsun?\", \"Ne kadar kalacaksın?\", \"Türkiye'de ne işle meşgulsün?\" \"Gideceğin ülkede tanıdığın birileri var mı?\" gibi sorular sormaları muhtemel. Dürüst olun ve onları mümkün olduğunca \"benim sizin ülkenize kalmak gibi bir niyetim yok\"a ikna etmeye çalışın. -Vizeyi aldıktan sonra vizenizin geçerli olduğu tarihe baktığınız gibi \"duration of stay\"e bakmayı da unutmayın. Örneğin size 3 ay vize vermiş olabilirler, ancak duration of stay, yani ülkede geçirebileceğiniz süre 1 ay olabilir. -İngiltere Schengen vizesi kapsamında değil. Onun vizesi başka bir dünya, başka sorunlar, başka masraflar. Üzgünüz. -Ben bu işlerle uğraşamam diyorsanız sizi vizesiz gidilebilen ülkelere alalım. -Yunanistan son zamanlarda en kolay vize veren ülke olarak biliniyor, aklınızda bulunsun. Örneğin biz yakın zamanda en azından 6 ay kadar vize almış olduk. Tabi yukarıda anlattığımız taktiklerin hepsini uygulayarak. -Vize başvurusunu kendiniz yapabileceğiniz gibi, ikinci bir seçenek olarak iData, Vfs Global vb. aracı kurumları da kullanabilirsiniz. Çalışanlarının müthiş asık suratlılığı haricinde bir sorun yaşanmıyor. Zaten bazı ülkelerin size aracı kurum kullanmak dışında bir seçenek tanımadığını da göreceksiniz. -Yukarıda yazdıklarıma dikkat ederseniz, aslında o kadar da zorlu bir süreç olmadığını göreceksiniz, panik yok. İzlediğim savaş sanatı filminden sonra beni en çok etlileyen ikinci sanat gerçekten çok yardımcı oldu. Benim schengen vizesi ile ilgili çok büyük bir problemim var ve cevap verebilirseniz çok sevinirim. Durum kısaca şöyle; biz karayolu ile Balkan turu yapmak için Yunanistan'a schengen başvurusu yaptık ve yaklaşık 1 aylık schengen vermişler ama üzernde tek geçiş yazıyormuş ki bunun ne anlama geldiğini Yunanistan kapısında kalınca anladık:D Biz sırasıyla Bulgaristan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ve Macaristan üzerinden tekrar Makedonya yapıp Yunanistan üzerinden girmeyi düşünüyorduk ki biz o tek geçişi çoktan kullandığımız için alınmadık. Aslında tee Macaristan kapısından çevrilmemiz gerekirken oralarda problem yaşamadık. Yunanistan zaten kapıda yapacak işi olmadığından bizimle uğraştı uzun süre! Pasaportuma görevli schengen vizesinin karşısına işareti koydu ve arka odada yarı Rumca yarı İngilizce küfrederek bir şeyler yapıyordu. Şimdi sorum şu olacak ben bu pasaportla Yunanistan konsolosluğuna gidemem ama tekrar schengen almam gerektiğinde bir problem olur mu, bu olay başka zaman schengen almak istediğimde karşıma çıkar mı yoksa pasaportu değiştirirsem her şey hallolur mu? Cevap verebilirseniz çok sevinirim. Selamlar.... Bu konuda söyleyeceğim her şey sadece tahmin üzerine olacaktır. Çünkü bu post'u öyle bilirkişi olarak değil, sadece deneyimlerimi paylaşarak yazdım:) o yüzden kafama göre, tahmini bir bilgi vermek yerine, bir vize danışmanına sormanızı tavsiye edebilirim, iş biraz komplike bir hal almış çünkü. herhangi bir tur şirketini arayarak konuyla ilgili bilgi alabilirsiniz. umarım bir sorun yaşamazsınız. Merhaba, ben italyaya gidecegim fakat suan calismiyorum. Suan burada ogrenciyim fakat belgelerim tam olarak neler bu konuda herhangi ayrintili bir bilgi yok yardimci olabilir misiniz? Simdiden tesekkurlr.. Hiç sıkıntı yok, tekrar alırsınız fakat mümkünse o pasaportu vermeyin konsolosluğa pasaport değiştirin, hiç sorun olmasa da o yazı ve işaretler pasaportu inceleyn yetkilinin aklını çeler. Shengen vize başvurusunda 3 aylık SSK ve 3 aylık Maaş bordro isteniyor. A Grubu bir Turizm firmasında çalışıyorum. Benim bir sorum olucaktı. Abim danimarkada ikamet ediyor ve evli. Sanırım oranın vatandaşı değil ama çalışma ve oturma iNir var. Eşi ve çocuğu danimarka vatandaşı. Bana davetiye gönderdiler. Bundavetiye sayesinde anlatıldığı kadarıyla çok zor olan danimarka vizesini alabilirmiyim. Kısa süreli aile İyareti kapsamında. Orda. Hollanda ve almanyaya trenle geçmek istiyorum. Son turkıyey dönmek o üi ülkeden birisinden uçakla. Abim diyorum ama soyadlarımız farklı beni başka bir aile büyüymüş fakat bunu belgeleyelim. Bu konu hakkında görüşünüz olursa sevinirim. Acaba iş vizesi alıp da oradan bir bayan ile evlilik yaparsam orada kalma şansım var mı? Yani 3 aylık vizemin süresi bitince dönmem mi gerekecek. Ersinciğim bütün bu çektiğimiz eziyetler, topladığımız klasörlerce evrak, harcadığımız onca vize parası ve yaşadığımız stres hep senin gibiler yüzünden. sizin gibiler yüzünden bizler hiç biryere gidemiyoruz. azgın türkler her yeri sarmış. türküz demeye utanıcak hale sokuonuz insanı. faaliyet belgesi alıp, vergi levhası fotokopisi, banka hesap cüzdanı, varsa tapu ve ruhsatlara yükleniyorlar. geçen sene aldığınız 3 ay geçerli vizeyi, bir sonraki sene için kullanabileceğinizi hiç sanmıyoruz. ancak isterseniz bir profesyonele danışın, gerçekten çok önemli bir sorun. Passportunuzda vizenizin başlangıç ve bitiş tarihleri yazar. O tarihten sonra artık vizeniz geçerli değildir. Tekrar seyahat planladıysanız, seyahat türüne göre yeniden başvuru yapmanız ve yeniden vize talep etmeniz gerekmektedir. Daha önce Schengen Vizesi alanlara daha kolay vize veriyorlar diye tahmin ediyorum. Mantıken de böyle olması daha yerinde olur zaten. Hayır ben vizemi aldıktan sonra denk geldim yazınıza, pek zor olmadı benim için. Twitter'da karakter sınırı var bildiğiniz üzere, o yüzden burdan yazayım dedim. 90 Günlük zaten 6 aylık vize demek. 90 gün ve üzeri için ise 'İtalya National' ibaresi kullanılmış. Bu ayrı bir vize türü mü bilemedim. 5 yıl vizesi olan arkadaşının da kalma süresi 90 gündür. Sana 1 yıl verse kalmak süresi 365 gun olmaz maxımum 90 olur.. Italya natıonıal ıse sadece İtalya ulkesınde gecerlı vizedir.. Ben mart ayının sonunda Malta'ya seyahat edeceğim. Turistik vizeye başvuracağım. Malta'da bir kaç gün kaldıktan sonra ise Sicilya'ya feribot ile geçeceğim. Sicilya'da geçireceğim süre Malta'da geçireceğim süreden daha fazla olduğu için vizeyi İtalya Konsolosluğundan almam gerekiyor. Bunun yanısıra Temmuz ayında bu kez Floransa'ya bir konferansa gideceğim ve davet mektubunu başvuru dosyalarıma ekleyeceğim. Amacım uzun süreli (6 ay içinde 90 gün süreli) almak. Ancak sehayat sigortası konusunda kararsızım. Kaç aylık sigorta yaptırmak zorundayım? Daha önce kısa süreli (1 ay) ve uzun süreli (11 ay) vizelerim var. almanya konsolosluğundan bugüne kadar 8 adet shengen vizesi aldım. sonuncusu 1 yıllık 90 gün bu süre 1 yıl içersnde 90 günmü yoksa 6 aylık dönemlerde 90 günmü bunu öğrenmek istiyorum. ayrıca turistik vizede 1 yıldan fazla süre oluyormu bundan sonraki başvurumu 2 yıllık yapmak istiyorum bir sorun çıkarmı bilgi verirseniz sevinirim. Şimdi 6 aylık turistik vizelerinde max. kalış süresi 90 gün, 1 yıllık vizelerin de max kalış süresi 90 gün. Ben vize süresi uzayınca kalış süresi de uzar diye düşünmüştüm, öyle değilmiş. Konsolosluk direkt müracaat almıyor, yine iData üzerinden yaptım başvuruyu. Bıktım iData'nın saçma sapan ve ofisten ofise değişen kurallarından. Neymiş senin banka hesabın İzmir'deymiş, İzmir'den başvuracakmışsın. Lan ben İstanbul'da yaşıyorum! Bize ne biz almıyoruz senin başvurunu. E Ankara ofisiniz almıştı, son vizemi oran aldım. O Ankara ofisimizin sorunu biz almayız, bunu İtalyan konsolosluğuna iletmeyiz. Böyle saçma sapan işler. Sana ne neyim neredeyse, evraklarım tam mı, tam. Al o zaman. İnşallah bir sonraki vizem 5 yıllık gelir de iData ile uzuuuuun bi süre muhatap olmam.. Slm Seda, peki daha önce İtalya'dan vize almış mıydın. Bende 1 yıllık almak istiyorum ama bunun için bir ipucu var mıdır merak ediyorum. İlk Schengen'imi Almanya'dan almıştım bir fuar için. 1 aylık vermişlerdi. İkincisini Finlandiya'dan aldım. Yine 1 aylık verdiler. Üçüncüsünü İtalya'dan aldım. 6 aylık bu vize ile İtalya'ya 2 defa, İspanya'ya bir defa yolculuk ettim. Dördüncü ve son vizemi yine İtalya'dan aldım. Bu sefer 1 yıllık verdiler. Sanırım bir ipucu yok. Vize süresini belirleme şansımız yok İngiltere gibi. Fakat İtalya'yı bu konuda çok seviyorum ve beşinci Schengen'ime de oradan başvurmakta kararlıyım. Yine 1 yıl mı verirler, 2 yıl mı verirler yoksa 5 yıl verelim kurtulalım mı yaparlar bilmiyorum. Fakat aynı ülkeden tekrar eden başvurular yapmanın vize süresini uzattığını biliyorum. Merhaba. ben 6 aylik pasaport aldim. aile ziyaretine cikacagim15 gunluk. tekirdagda oturuyorum ist. basvurdum meger edirneye basvurulacakmis. sonradan ogrendim 6 aylik pasaportla kesinlikle vize alamazmiyim. esim cocuklar bir suru para odedik bosa mi gitti sizce. evet ne yazık ki boşa gitmiş paralar. En az 1 yıllık pasaport almanız gerekiyor, Schengen vizesi alabilmek için. Sayin yetkili ben esim ve iki yasini henuz. almamis. bebegim schengen vize. talebiyle wfs global sirketi araciligi ile evraklarimizi hazirlayip basvuruda bulunduk27/05/2014 tarihli basvjrumuz 03/06/2014 de. red. olarak. tarafimiza kapali birzarfta pasaportlafimiz. ve red. nedeni ile. alakali yaklasik 4 sayfalikbir mektup vardi evraklarimiz da bir. usulsuzluk yoktu evhanimiyim hatrisayilir. birmiktar. param. esimin isyeri evraklari kendisi bordrolu bi calisan simdi yeniden. basvurmak istiyorum nedir. yapmam. gereken. bide. basrumuzu bizim adimiza. wfs. golabal yapti biz. hic. konsolosluga gitmedik benim 2006 yilinda. hollanda. seyahatim oldu sorunsuz. giytim geldim vaktinde simdi sizden yardim istihorum beni yonlendirirseniz. bu aldigim red inanin psikolojik bir. buhranamacimiz. gezip ailemizle. vakit. gecirip gelmek illa. ev tapu arsa arabasi olanmi gider hollandaya anlamadim baglayici sebep neolmali yani ev midir arabamidir turkiyeye baglayan alti ustu ben 45. gun esim 15 gunluk bi tatil yapip gelicez sosyo ekonomik durum maas bankada. para olmasinin yani sira. evmidir. tum malvarligi ev kayinpederimde kayitli adimiza bi tasinmaz. olmadan. nasi gidip gelcez beni turkiyeye. baglayan baglari saymakla. bitmez. amacimiz. gezip gelmek ama. hollanda. devleti oyle. zorki napicaz. lutfen yardim i olun rica. ediyorum donus. saglarsaniz cok tesekkur. ederim methinizi cok duydum sosyalmedyada. imternette. yazili basinda. alamadiniz. vize. olmamis. lutfen yardimci olun. italya roma seyahati için shengen vizesine başvuracaz eşimle beraber 6 gunluk bir turistik gezi için, idata şirketine başvurmadan konsolosluğa başvuru kabul ediliyor mu ? ya da idata şirketine başvuruyu vekalet ile yapabilir miyiz? ilk shengen başvurumuz. bilgilendirirseniz sevinirim. Tanıdığınız birine vekalet verebilirsiniz ama ilk schengen ise şahsi basvuru yapmalısınız 2 yol ise schengenın yok ise acentaya verirseniz şahsi gelmenize gerek kalmaz.. Hollanda'dan Schengen vizesi almak istiyorum. Ankara mı Istanbul mu daha hızlı işlem yapıyor ? Randevu süresi mi daha uzun oluyor yoksa randevudan sonra pasaportları bekleme süresi mi ? Bu konuda görüşü olan var mı acaba ? Tşk. Şükrü Hollanda vizesi 7 iş gunünde çıkmaktadır. Bölge ayrımı yoktur istediğin sehirden yapabilirsin randevu usulü çalışıyorlar, randevuyu vfs Hollanda vıze başvurdu merkezinden alıyorsun.. Merhaba benim durmumum herkesten çok farklı ve bir çok bilenmezlerle dolu. Bangkok'ta yaşayan bir Türk'üm. 1 aysonra bir Alman vatandaşı ile Bangkok'ta evlilik yapacağım. Almanya AİLE BİRLİŞİMİ VİZESİ için dil şartını halen yürüklükte tutuyor. Oysa Avrupa Mahkemeleri bunu kaldırdı. Merhabalar değerli cevaplarınız için şimdiden çok teşekkür ederim. Ben 31 yaşında turizm sektöründe bir turistik tesiste eğlence müdürü olarak çalışıyorum fakat sigortam ve maaşım farklı sponsor bi firma tarafından karşılanıyor sigorta başlangıcım 17 mayıs 2014 ekim sonuna kadar sigortam devam edicek... maaşım asgari ücret üzerinden ödeniyor... hesabımda 20.000-30.000tl ayrıca euro hesabımda yaklaşık 5000 euro var! 2 tanede kendi üzerime arac var! Kız arkadaşım macaristanda şu anda bana resmi davetiye hazırlıyor... macaristanda yaklaşık 20 gün kalıcam ve daha sonrasında bikaç shengen üyesi ülkeyi gezmek istiyorum ilk. Shengen vizem olucak nasipse... gerekli evrakları temin edicemi biliyorum fakat benim problemim maaşım asgari ücret görünürken ve hesaplarımda fazlada para olması bi sıkıntı teşkil edicekmidir? Ve davetiyeyi gönderende genç bayan! Ve kış dönemlerinde sigortam yok yani çalışmıyorum... vize başvurumu kendimmi yoksa herhangi hi aracı merci ile mi yapmalıyım... bu konu hakkında bana bilgi verirseniz çok memnun olurum. Yorumları okuyorum da, ne enteresean bir milletimiz var. Burasını göçmen bürosu zannedip problemini yazan yazana. Buradan hangi resmi cevabı almayı umuyorlarsa? Bu schengen ülkelerine girerken çektiğimiz sıkıntılar hep bu kafadan insanlarımızın bütün saygınlığımızı altüst etmesinden.. Acaba iş vizesi alıp da oradan bir bayan ile evlilik yaparsam orada kalma şansım var mı? Yani 3 aylık vizemin süresi bitince dönmem mi gerekecek. 1 ay uğrasıp almıştım 🙂 sunu soylemek isterim seyahat sigortasını sadece 2 günlük cıkarmıstım 3 aylık vize aldım. ben işden yeni çıktım maddi durumum iyi kafamı dinlemek için biraz gezmeyi düşünüyorum maaş bodrom yok ne yapmam gerekir. Başvurunuzu planladığınız seyahat tarihinden en erken üç ay önceden yapabilirsiniz. Vize başvuru tarihinden en eski on yıl önce alınmış Pasaport ile yapabilirsiniz. Daha eski tarihli Pasaport ile yaptığınız vize başvurunuz işleme alınmayacaktır. Daha eski tarihli ve süresi uzatılmış pasaport ile vize başvurusu yapamazsınız. Bu gibi durumlarda yeni Pasaport çıkartmak durumundasınız. Başka dikkat edilmesi gereken konu ise vize başvurusunda bulunduğunuz Pasaportun en az iki boş sayfasının olmasıdır. Pasaportunuzun planlanan seyahatin Türkiye'ye dönüş tarihinden itibaren en az altı ay daha geçerli olması dikkat etmeniz gereken başka bir husustur. Vize başvuruşu için çektirdiğiniz fotoğraflar biometrik özellikte 45 x 35 mm. ebadında ve altı aydan eski olmamalı. Başvuru için gereken belgeler on günden eski olmamalı, eksiksiz olmalı. Eksik evrak ile vize başvurusunda ne yazık ki bulunamazsınız. Eksik doldurulmuş vize başvuru formları vize başvurunuzun olumsuz sonuçlanmasına neden olabilmektedir. TC Vatandaşları Schengen Bölgesinde bulunacakları tarihleri kapsayan Yurtdışı Sağlık Sigorta Poliçesinin orijinalini diğer istenilen evraklar ile birlikte ibraz etmeliler. Tercüme için Vizecinin altında Vita Tercüme var gayet hızlılar kullanabilirsiniz. Sağlık sigortası ile vize süresinin bir alakası yok. 4 gün kalacağım bir seyahat için 4 günlük sigorta yaptırdım ama uzun süreli vize alabildim.. merhaba arkadaşlar, benim nişanlım polonyalı ve bir çocuğumuz olacak inşallah 1 ay sonra ve 15 gün sonra evleneceğiz. evlendikten sonra kendime ve çocuğuma vize almak için bu kadar evrak ve ıspatlar şart mı ? veya ne tür bir vize verirler bize? çok teşşekkürler. Prag'a turistik vize başvurusu için evraklarımı tamamlıyorum, ancak konsolosluk sitesinde \"Otel rezervasyonları veya seyahat planını gösterir belgeler \" şeklinde bi uyarı var. Bunun için çözüm önerilerinizi alabilir miyim? Booking'den rezervasyon yapmayı düşünüyordum ancak şu an arada kaldım başka nasıl yapabilirim diye. Rezervasyonu yaptır. Otele mail at. Vize başvurusunda kullanılmak üzere senin ve varsa diğer misafirlerin tam adını gösterir rezervasyon belgesi iste. Çıktısını al. Vize başvuruna ekle. Seda hanım biz bugün aldık pasaportu bize kağıt verdiler beyaz ama içi yazı dolu taahüt belgesi yazıyor içinde yine kağıtlar pasaportta herhangi bir damgalama yok yani hala red almadık ama bu ne anlama geliyor neyapmak lazım bilemiyorum kardeşim davetiye yollamıştı bize ona o evraklarıda attık vize çıkmama ihtimali var mı yoksa çıkacakta bunuda mı istediler bizden. Fransa'dan 4 gunluk sigorta ile 6 aylık vize aldık. Pazartesi başvurduk, bugün teslim aldık. Kasacak birşey yok. Evrak tam olsun, hinlik düşünmeyin yeter. Hocam kolay gelsin ben bu yaz 10-15 günlüğüne almanyaya gitmek istiyorum lakin öğrenciliğim yeni bitti doğal olarak sigortalı değilim artık yaş 25 oldu gidip bir seyhat acentesine bahsettim işte öğretmenlik sınav aşamasındayım ama herhangi bir işte çalışmıyorum gereken mal varlığını gösterip gitme durumum nedir diye adam bana sana vize vermezler dedi sigortalı olman gerekiyor veya okuyor olman gerekiyor felan dedi almanyadan isteğimde geldi ama %90 red alırsın diyince konsolosluktan bende vazgeçer gibi oldum sanada sormak istedim nasıl yaparız yardımcı olursan sevinirim teşkkürler. %90 red alırsın gibi bir yorum saçma olmuş, koşullara bağlı tabi ki. ancak şu an hem öğrenci hem de çalışıyor olmadığınız için otomatik olarak \"bu adamı türkiye'ye bağlayan bir şey yok, bizim ülkemizde kalmaya mı geliyor?\" muamelesi yapabilme ihtimalleri de var, herhalde o sebeple öyle bir yorum yaptılar. bizce başvurmanızdan zarar gelmez, ancak belgeleriniz arasında geri döneceğinizi garanti edecek bir şey gösterebilirseniz vize alabilme ihtimaliniz de daha kuvvetli olur diye tahmin ediyorum. Almanyadan bir arkadaş istek yaptı. Arkadaşım alman vatandasi. Mayıs ayında İsviçre ye gitmek için 2 ay önceden yani martta İsviçre konsoloslığuna başvurdum. çalışıyordum bütün evraklarım tamdı. ayrıca ablam isviçrede yasıyordu ve davetiye de gelmişti. ilk sefer gideceğim için yaklaşık 1 ay kadar uğraştım. sonunda alabildim vizeyi ve mayıs 22 de zürihe uçtum. İsviçre ve özellikle Zürih şehri görmeye değer bir yer. kaldığım süre zarfında Almanya Hollanda ve Fransaya Parise gittim. oralarda çok güzel yerler ama İsviçre bambaşka bir ülke. Allah herkese vize almayı ve oraları gitmeyi nasip etsin. Ayrıca Zürih gece hayatı farklı bi dünya giderseniz Zürihe bir gece dışarı çıkmanızı tavsiye ederim. Schengen vizesi almak isteyen arkadaşlarıma kolay gelsin. Merhabalar yunanistan'dan multi vize aldım yunanistana ve ardından makedonya Sırbistan Arnavutluk kosova yapıp bi balkan turu düşünüyorum ve tekrar çıkış yapıp bir kaç gün sonra Düsseldorfa gitmek istiyorum 3gun için orada problem yaşarmıyımm ? Daha önce giris çıkışlarımda var şimdiden teşekkürler.. Yağmur hanım, bir sorun yaşamayacaksınız.. Aldığınız tarihte giriş yapmalısınız diye bir kural yok. iyi seyahatler. Durumunuz biraz riskli gözüküyor. Kesin Alamazsınız demiyorum.. ama alamayabilirsiniz. vize işlemlerinde rahat olun, düzgün ve kısa cevaplar verin yeterli... ben fransa ya vize aldım ve cok kolay oldu. üstelik ilk defa yurtdışına çıkacağım.. bir saglam davetiye işi çözer arkadaşlar. burada bir çok nedeni olabilir. örneğin yaşınzı medeni durumunuz gelir durumunuz eğitim durumunuz gibi bir çok etken oluşabilir. ancak danışman arkadaslarımızla iletişime geçerseniz sizden alıcakları bilgilerle gerçek nedenini size aktarabilirler. bunun için http://www. globalvize. net/yunanistan-vizesi adresinden iletişim kurabilirsiniz. minumum 4000 tl para göstermesi gerekecektir ancak siz yinede http://www. globalvize. net adresinde danışman arkadaslarımızla iletişime geçin gerekli bilgileri ücretsiz olarak vereceklerdir. ilk defa vize alacağınız için kesinlikle problem olucaktır. tavsiyem mutlaka vizeyi aldığınız ülkeden giriş yapmanız yönünde olucaktır. daha sonraki vizelerinizde hiçbir sıkıntı olmayacaktır. ancak ilk vizeniz ve pasaportta hiçbir işlem olmamış mutlaka hollandadan giriş yapıp oroadan fransaya geçmenizi öneririrm. daha detaylı bilgi için http://www. globalvize. net/hollanda-vizesi adresini ziyaret edebilirsiniz. saygılar. Merhaba, Size Almanya Vize Başvuru Formu İle İlgili Bir Kaç Sorum olacaktı. Baban-Annem, Eşim ve Ben, yeğenimin düğünü için Almanya ya gideceğiz. Annem ve Babama Kardeşim, Eşim ve Bana Kuzenim davetiye gönderdiler. Sorularım Başvuru Formundaki ; 24 ve 25. maddeleri nasıl dolduracağım, 29. Madde de giriş ve çıkışı davetiyedeki tarihleri yazmam yeterli mi, 33. Madde de masrafların karşılanması konusu, konaklama ve uçak biletimi davet edenler karşılıyor. Diğer masrafları biz karşılayacağız hangi seçenekleri işaretlemem gerekiyor. Uçak biletini vizemiz çıkınca almayı düşünüyoruz, bir sıkıntı olur mu. Merhaba arkadaşlar Şengen vizesi çıkarmak isteyipte çıkaramayan arkadaşlar çeşitli prosödürle başvuru işlemleriyle uğraşmanıza gerek yok arayın bizi vizenizi 6 aylık olmak üzere belli bir ücret karşılığında çıkaralım not vize çıkaracak arkadaş 30 yaşından aşağı olmamalı ayrıca daha önce herhangi bir Avrupa ülkesinde giriş yasağı olmaması lazım arkadaşlar dediğim şartlara uygun kişiler vize çıkarmak istiyorlarsa benimle iletişime geçebilirler not. 4 iş gününde vizeniz çıkarılır diğer şartları ise bize ulaşarak bilgi edinebilirsiniz iletişim 0534 248 0001 Yakup Eraslan. kendiniz çalışıyor durumda olduğunuz için sponsora ihtiyacınız yok direk masrafları kendini karşılıyormuş gibi gösterin benim önerim http://vizekapida. com/almanya-vizesi/ bunlar işini düzgün yapıyor bir arayıp fikir alabilirsiniz. Merhaba öncelikle yazınız icin teşekkürler. Ben öğrenciyim sponsor olarak anne babamı göstermem gerekiyor. Fakat babamın çalıştığı yer vergilevha fotokopisi, görev yazısı, ticaret sicil yazısı ve faaliyet raporunu vermiyor bunları götürmesem vize alamaz mıyım elimde olan bir durum değil. Arkadaslar shengen vizesi icin ilk kez vize alanlar istenilenleri hazirlayip sunmak zorunda diger vizelerde gittikce kolaylanmis oldugunu goreceklerdir. hollanda dan 8. Vizem ve artik neredeyse evrak vermeden vize aliyorum.3 aydan uzun sureli vize almak cok girisli icin bas vuru aninda multi vize istediginizi ve surenizi belirtmeniz yeterli. duzenli kullanim halinde artik vize islemleri eziyet olmakdan cikacakdir. su an 6 aylik multi vizemle hollandadayim ssk li degilim bankamda para gostermiyorum. ozetle acik ve net ne istedigini anlatirsaniz fatura yatiirir gibi bir hale doner. Merhabalar benim Romanya'da şirketim var. Ve henüz oturum kartın gelmedi. Şimdi Avrupa'ya seyahat için vize almam gerekiyor Türkiye'ye geldim. Yunanistan'a gitmek için başvurmak istiyorum. Bir sıkıntı yaşarmıyım cevaplarsanız sevinirim. Afedersiniz yanlış yazdım 3 gece viyana 4 gece Prag olacaktı. . En uzun kalacağınız ülkeden başvurunuzu yapmalısınız. 1) sallamasyon bir rota oluşturup bi ay kadar falan Avrupa otobüsle gezmek istediğimi söylemek. 3) isveçi sadece ucuz olduğu için tercih ettiğimi ima ederek benim işimin Polonya ile olacağını gösterecek dil kursu rezervasyonları vesaire, İlk defa dönüş bileti almadım oda aklımı kurcalıyor biraz. Merhaba, Ben Almanyadan ikinci kez red aldım. Kendim o ülkede master yaptım vs fakat o zamanlar oturumum vardı ve ondan beridir hiç schengen vizesine başvurmamıştım. İlk defa gecen sene başvurdum fakat red geldi. Sebebi de eski çalıştığım şirketin maaşımı asgariden göstermiş olmasıydı ve davetiyem de olmadığı için haliyle red yedim. Sonrasında itiraz ettim ve benden yeterli para göstermemi ve yeni otel rezervasyonu yapmamı istediler. Ben de hesabıma abimden aldığım 30 bin Euro yu koyup yeni bir otel rezervasyonu yaptım. Bunun üzerine bu gösterdiklerimin inandırıcılığının olmadığını ve vize veremeyeceklerini belirtip itirazımı reddettiler. Ben bu reddi olduğu gibi bıraktım cunku artık isteğim kalmamıştı ve sinirlerim bozulmuştu. Şimdi üzerinden 8 ay geçti, yeni bir işe girdim. Şirket beni Almanyadaki tesisleri için işe aldı ve hemen başlar başlamaz benim için Schengen vizesine başvurdu. Almanyadan davetiye vs vs hersey mevcut olmasına rağmen tekrar RED geldi. Sebebiyet olarak da Almanyada ne yapacağımı tam olarak anlamamış olmarıymış!!! Şimdi ben bu durumu temizlemek adına sağlam bir alman şirket sahibi arkadaşım da dahil olmak üzere referans mektupları yazdırdım. Çalıştığım şirketten de tekrar detaylı açıklayıcı davetiye istettim ve bunları elden Konsolosluga teslim ettim. Fakat henüz bir ses yok!! Benim ise zamanım yok iki hafta içinde seyahat etmem gerekiyor. slm arkadaslar. 8 yil once 1 aylik almanya vizesi aldim. Yine turistik vize icin Muracaat ettim. 8 aylik sgk bankada 8 bin var. diger evraklar tam teslim ettim. sigortamin az olmasi sorun olur mu acaba. ben bu ay ilk kez shengen'e başvuracağım İtalya için. Banka hesabımda 5000 TL'yi belgelemem gerekiyor mu? Bazı siteler de bu zorunlu gibi ama bazı sitelerde belirtilmemiş. Bir Türk firması ile Yurtdışında çalışıyoruım Türkiye de ise SSK yok. Bunun için schengen vizesi alamıyorum. 1- Schengen almak öyle efsane zor degil bütün belgeleri eksiksiz verirseniz büyük ihtimal alirsiniz. 2- Gerekli belgeler icin en saglam kaynak basvuracaginiz ülkenin konsolosluk web sitesi. 3- Belgelerinize bir de dilekçe ekleyin su yüzden gitmek istiyorum su kadarlık vize istiyorum vs seklinde, sansiniz artabilir özellikle vizenin süresi konusunda. 4- Mülakata cagirirlarsa sakin ve dürüst olun. 5- Schengen icin size kaç yillik vize verirlerse versinler, her 6 ayda 3 ay kalabilirsiniz. Kesintisiz 90 günden daha uzun kalmak istiyorsaniz Schengene degil oturum diye bilinen vize türlerine basvurmalisiniz. 6- Vizeye ilk gireceğiniz ülkeden basvurmalisiniz ve o ülkeden girmelisiniz, başka ülkeden tabiiki girebilirsiniz ancak bunu çok yaparsanız ileride basvuracaginiz vizelerde sikinti olur. 7- Davetiye ile alınan vizeleri almak daha kolaydir. Ticari vize yada gideceğiniz ülkede yasayan bir akrabanizin yollayacagi davetiye ile turistik vize gibi. 8- Birden fazla ülkeye gidecekseniz çok giris cikisli istediğinizi belirtmeyi unutmayın. 9- Ucak bileti ve oteli sadece rezerve etmeniz yeterli satinalmaniza gerek yok. 10 Tekrar söylüyorum zor degil sadece çok belge istiyorlar, belgeleri tamamlayın % 90 alirsiniz, onlara da turist lazım, günün sonunda bu bir sektör, ayrıca dünya Schengen ülkelerinden ibaret degil, CEKINMEYIN VAZGECMMEYIN DUNYA BIRSURU MACERAYLA SIZI BEKLIYOR. Merhabalar, 20 Nisanda Almanya için Schengen vize başvurumuz olacak. Dayım ve Amcam Almanya' da oturuyorlar fakat davetiye konusunda gelir, evin genişliği vb şeyler sorun olduğundan onlardan davetiye almak istemiyorum. Eşim 6 ben 4 yıldır aynı işyerlerindeyiz ve Türkiye şartlarına göre maaşlarımız iyi sayılır. Ev ve arabamız var ve kızımızı Türkiye de bırakacağız. Haziran ayında 9 günlüğüne otel rezervasyonu yaptık biletleri satın aldık, bu durumda ne gibi bir durum bizi bekler. Bankada da ikimizde toplam 14 bin var. Benim asıl diğer sorumda, dilekçe de akrabalarımızdan bahsetmeli miyiz? yada onlar akraba yada tanıdık var mı diye sorarsa ne yanıt vermeliyiz? Bilgi alabilirsem sevinirim. Başvuruyu kendimiz yapacağız. İlk kez schengen başvurumuza 6 aylık vize verildi. Makul oranda gelirinizi beyan ediyorsanız ve çalışma geçmişiniz var ise vize muhakkak veriyorlar. Bir önemli hususta gerçekten evrak. Evraklarınızı en güncel hali ve eksiksiz hazırlasanız sorun olmuyor. İşyeri faaliyet belgesi, imza sirküleri, izin belgesi, kredi kartı ekstreniz ailenize ait gelir ve tapu belgeleri, diğer istenen tüm belgeler ile başvurduğunuzda zorluk çıkarmadan veriyorlar. Benim 3 ayrı aile olarak akrabam olmasına rağmen ben 10 gün için turistlik olarak başvurdum."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/13/vizelerin-efendisi-amerika-vizesi", "text": "Daha önce yazdığım Schengen vizesi içerikli yazıya gösterilen çılgın ilgi sonucu, anladım ki bizim ülkece bu vize konusunda kafamız karışık. Zaten benim böyle bir yazı yazmaya karar verme sebebim de, ilk vize alma girişimim öncesinde kafamda oluşan onlarca soruya hiçbir net cevap bulamamış olmamdı. O yüzden, daha önce de söz verdiğim gibi, Amerika vizesi konusuna parmak basmaya karar verdim. Amerika vizesi, çoğu insana göre, tüm vizeler içinde en göz korkutanıdır. \"Ay mülakata gireceğim ne giysem?\" ya da mülakata gireceğinizi söylemeniz sonucu verilen \"Sakın annenin kuzeninin küçük oğlunun orada olduğunu söyleme, yoksa seni orada kalacak zannederler\" tavsiyeleri gibi türlü türlü saçmalıklar havada uçuşur genelde. Siz boşverin tüm o söylenenleri. Ben geçen sene, yaklaşık 3 dakika içinde 10 senelik vizeme kavuşmuş biri olarak, sizi mümkün olduğunca bu konuda aydınlatacağım. Başlamadan ekleyeyim, hangi vize tipi için başvuracak olursanız olun, toplamanız gereken belgelerin en güncel ve en doğru haline şuradan ulaşabilirsiniz. - Amerika Vizesi İçin Fotoğraf Öncelikle fotoğraf işini halletmenizde fayda var. Çünkü birazdan söz edeceğim elektronik başvuru formunu doldururken fotoğrafınıza ihtiyaç olacak. Eğer fotoğrafınız mevcut değilse ya da yanlış ebatlardaysa, doğru fotoğrafı mülakata gittiğiniz zaman yanınızda götürmeniz gerekiyor. Fotoğrafın nasıl olması gerektiğini, fotoğrafçılara gidip \"Amerika vizesi için fotoğraf çektireceğim\" şeklinde belirterek öğrenebilirsiniz. Öyle kafanıza göre gidip arkası mavili vesikalık falan çektirmeye kalkışmayın. Arka fon beyaz olacak, fotoğraf \"son 6 ay içinde\" çekilmiş olacak gibi kriterler mevcut. Gerçekleştireceğiniz en önemli adımlardan biri bu formu doldurmak. Başvurunuzun büyük bir kısmını bu adımda tamamlamış oluyorsunuz zaten. Bu formla ilgili en önemli nokta, formun randevu tarihinizden en az 3 iş günü önce tamamlanmış olması gerekmesi. O kadar önemsiyorlar ki, o şekilde yapılmadığı takdirde bir kez daha randevu almanız gerekiyor. Forma şuradan ulaşabilirsiniz. Başvuru için Kasım 2017 itibariyle 160$ gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücret, turistik vize harici vize türleri için daha da artabiliyor. Ödemeyi randevu alırken web sayfası üzerinden kredi kartı ile, ya da herhangi bir Akbank şubesine giderek yapabiliyorsunuz. Eğer bankadan hallederseniz, karşılığında size verilen dekontu başvuru belgelerinizin içine eklemeniz gerekiyor. Ücreti ödemeden randevu alamıyorsunuz ve vize ücretini elçilikte ödemek gibi bir imkanınız yok. \"Orada hallederiz\" diye gaza gelmiyoruz. Randevu almadan önce yukarıda söz ettiğim formu dolduruyorsunuz. Ardından https://usvisa-info. com/ 'a girerek, Türkiye seçeneğini seçtikten sonra, kendinize bir hesap oluşturuyor ve gereken bilgileri giriyorsunuz. Sonucunda size uygun olan randevu tarihlerinden birini seçiyorsunuz. Bu noktada dikkat etmeniz gereken 2 önemli konu var. Birincisi yukarıda da söylediğim gibi başvuru formunu en az 3 iş günü önceden doldurmuş olmak. İkincisi bu işlemleri Amerika'ya gidiş tarihinizden mümkün olduğunca uzun bir süre önce başlatmak. Neden derseniz, yoğunluk durumuna göre, randevu tarihini 2 -3 hafta sonraya da verebiliyorlar. Dolayısıyla olaylar beklediğiniz kadar hızlı ilerlemeyebiliyor. Geldik herkesin gerim gerim gerildiği, memura şirin gözükeceğim diye ağzını ayırdığı en heyecanlı kısma. Ne soruyorlar, nasıl bir ortam oluyor, baklava götürseniz vizeyi almanız garanti mi gibi soruları cevaplandırmadan önce size söyleyeceklerim var. Gerilecek bir şey yok. Öyle sandığınız gibi filtre kahve içen takım elbiseli bir adamla, boş bir odada masa başında 28 soru cevaplamayacaksınız. Bildiğiniz vezne gibi yan yana bölmelerin olduğu bir alanda, kalabalığın içinde 2-3 soru cevaplayacaksınız alt tarafı. Ortalıkla gözlüklü ajanlar, çatıda sniperlar falan da yok. Bekleme alanında ayağını poposunun altına almış oturan teyze de var, sakız çiğneyen taçlı gurbetçi de var. O yüzden sakin olun, panik yok. Bu arada, muhtemelen mülakata elinizde tapu, araba ruhsatı, hesap dökümü, artık Allah ne verdiyse gideceksiniz. Bunları sizden hiç istemeyebilirler. Bana sormadılar bile. Ama yine de yanınızda bulundurmanızda fayda var. Sonuçta amaç, Türkiye'ye döneceğinizi, orada kalmanız için bir nedeniniz olmadığını kanıtlamak. -Amerika'yı Ziyaret amacınız nedir? -Amerika'da Ne kadar kalacaksınız? -Şu anda ne işle meşgulsünüz? -Amerika seyahatiniz boyunca masraflarınızı nasıl karşılayacaksınız? -Amerika'da hangi şehre gideceksiniz? Bu tip soruları, ister Türkçe, ister İngilizce cevaplandıracaksınız. İngilizce konuşabilirseniz güzel olur, ama bu sizi panik yapacaksa Türkçe de konuşabiliyorlar, hiç sorun değil, tamamen sizin yönlendirmenize bağlı. Sorulara vereceğiniz cevaplar \"Hiçbir işle meşgul değilim, Amerika'da belki iş bulurum ve çaktırmadan yaşamaya başlarım, zaten halam da orada yaşıyor kalacak yerim de var\" şeklinde değilse, ve elinizde Türkiye'ye döneceğinizi garantileyecek belgeler varsa, bir sorun yaşamayacaksınız. Amerika Vizesi'nin en güzel yanı, öyle Schengen gibi 3-5 ay verip süründürmemesi. Veriyorlar 10 yıllık vizeyi, kafanız rahat ayrılıyorsunuz konsolosluktan. Zaten vizenizin onaylanıp onaylanmadığını size oracıkta söyleyiveriyorlar, yumurcak gibi sırıtıveriyorsunuz ya da çemçük gibi çıkıp gidiyorsunuz. İnanın Schengen ile uğraşmak daha sinir bozucu. Beklentilerine karşılık verdiğiniz takdirde, her şey yolunda ilerliyor ve alıveriyorsunuz vizeyi. -Öğrenciyseniz yanınızda öğrenci olduğunuzu kanıtlayacak bir belge ve transkript götürmeyi unutmayın. -Giderken biraz düzgün giyinmeniz size bir şey kaybettirmez. En azından ciddiye alıyor izlenimi verebilirsiniz. Öyle Oscar'a katılıyor gibi de gitmeyin tabi. -Konsolosluğa girerken içeri elektronik alet sokmamakta ısrarcı davranabiliyorlar. Buna telefon da dahil. Bu konuda bir çözüm üretmenizde fayda var. Ben tam konsolosluğun karşısındaki bir kafeye, 5 tl karşılığında bırakmak gibi bir çılgınlık yaptım. Döndüğümde hala oradaydı. -Eğer tatil amaçlı gidiyorsanız, tatilinizin planlanmış olması önemli bir artı. Kesin olarak ne kadar süre kalacağınız, hangi otellerde konaklayacağınız gibi bilgileri net olarak verirseniz, daha güvenilir bir ortam oluyor. -Pasaportum benim elime 1 hafta civarı bir sürede ulaştı ancak bunun 2 haftaya kadar uzadığına da şahit oldum, bu işin net bir süresi yok. http://turkish. turkey. usembassy. gov/gocmen_olmayan_vize. html şuradan her türlü bilgiyi edinmeniz mümkün. -Son olarak, tüm vize uygulamalarının allah belasını versin, açın Imagine falan dinleyin. Biliyorum. Saçma bir soru olacak ama, eşim bugün mülakata girdi turist vizesi için. Görüşmenin sonunda üzerinde \"vizeniz onaylandı\" yazan beyaz bir kağıt vermişler. Bizim sıkıntımız, eşimin Türkçesi biraz bozuk olan görevlinin en son söylediği cümleyi anlamamış olması. Yani \"vizeniz onaylandı\" mı dedi, \"iyi yolculuklar\" mı dedi ya da başka bir şey mi dedi bilmiyoruz. Sonuçta verilen bu beyaz kağıt resmi bir evrak değil. Bir yazıcıdan alınmış çıktı. Sorumu saçma kılan şey ise, bizim pasaportun elimize geçmesini beklemek yerine bu mesajı atıyor olmamız sanırım. öncelikle yazın için teşekkür ederim. oldukça yardımcı olan bir yazı. birde formdaki diğer soruları da yaklaşık olarak anlatırsan çok sevinirim. Çalıştığım iş yerinden ayrılıp askere gidip döndüm. Şuan çalışmıyorum ama eskı iş yerimden amerikadaki dil eğitiminden sonra bizimle çalışacaktır diye imzalı bir yazı aldım. Bunun bir faydası olur mu?Tek amacım 4 aylık bir dil eğitimi almak Amerikada. Vize görüşmesine gitmeden önce bu sitede yazanları ve daha birçok yerde yazılanları falan okudum. Açıkçası çok korkuyordum bugün randevum vardı (21.08.2015) Sıra bana geldiğinde. Şöyle bir diyalog gerçekleşti. -Merhaba -Evet birkaç kere Avrupaya gittim Bilgileriniz iç açıcı çok teşekkür ederim. Hayırlısıyla ben de aralık ocak gibi başvuru yapmayı düşünüyorum. Sanırım turist vizesinde pek sorun yok, sadece uzun süreli eğitim veya çalışma müsaadelerin de problem var gibi. Hepimize kolay gelsin arkadaşlar. Benim de 2010 yılında WAT deneyimim oldu. WAT programı için verilen vize tipi değişmediyse J1 diye geçiyor. Danışmanlık firması aracılığıyla baş vurmuşsundur diye tahmin ediyorum. O yüzden komplike bir durum olmadıkça vize almakta sıkıntı yaşamazsın. İngilizce mülakat konusunda endişelenmene gerek yok bence. Ben ileri düzey İngilizce bilgisi gerektirecek bir soruyla karşılaşmadım 🙂 kolay gelsin.. Türkçe konuşabiliyorsunuz sıkıntı olmuyor. http://www. vizekapida. com arayıp 7/24 destek alabilirsiniz. Merhaba, benim oğlum 9 yaşında ve disleksi yani öğrenme bozukluğu var. Fakat Türkiye de onun eğitim alabileceği hiç bir okul yok. Hatta dünyada sadece İngiltere ve Amerika da var. Onun eğitimi için diğer 2 çocuğum ile 4-5 yıl için amerikaya gitmek ve disleksi olan çocuğumun lise eğitimi tamamlanıncaya kadar kalmak istiyorum. Bu arada eşimin işi Türkiye de ve ben oradayken tek gelir kaynağımız onun geliri olacağından o burada kalacak. Benim sorum şu bizim durumumuza uygun olan vize türü nedir? Ve Almamız ne derece kolay/zor? Lütfen yardımcı olun. Çocuğum için çok endişeliyim. Onun bu eğitime ihtiyacı var. Haziran-Temmuz ayında eşimle Sanfrancisco-LA-LV gezmeyi planlıyoruz. Eşim kurumsal bir şirkette yazılım yöneticisi. Ben ise mimarım ancak 1 ay önce işten çıkarıldım kriz sebebiyle. Evimiz arabamız var ama ailemizin üzerine kendi üzerimize yok. Benim şahsıma ait sadece 10bin TL bankada birikmişim var. Daha önce 4-5 schengen vizemiz var ikimizin de ayrı ayrı. Merhaba, nişanlılık vizesi hakkında bilgi verirmisiniz. Yesil pasaportum var. devlet memuruyum. pasaport türüne other dedim. dogrumudur. Eşimde aynı sizin durumunuzda. Öğrenci vizesi için iki kez red aldı. Daha sonra 5 yıllık öğrenci vizesi aldı. Eğitimini tamamladı ve TR'ye geri döndü. Şimdi özel bir şirkette 3 senedir çalışıyor. Turist vizesi için başvuruyoruz. Sizin vize görüşmeniz nasıl geçti merak ediyorum. merhaba haftaya mülakatım var. devlet memuruyum 2.450 tl maaşım ve bankada 10 bin tl var davetyeyle gidiyorum daha önceden 3 aylık shengen vizem var. sıkıntı yaşarmıyım ailemden çok gidip gelen var uçak biletim gidiş dönüş alındı 24 gün kalcam ama yazıların bazılarını okuyunca kaygılandım. cevap yazarsanız sevinirim. Geçen sene Chicago'da 6 aylık bir dil kursu için mülakata gittim memur bey türkçe bilmiyordu yanında bir kız tercümanlık yapıyordu benden hiçbir belge istemedi sadece i-20 belgesine bakıyordu neden gittiğimi sordu daha önce yurt dışına çıkıp çıkmadığımı ve ingilizce seviyemi sordu bende cevap verdim. sonra üzgünüm vizenizi onaylıyamıyoruz dediler bende nedenini sorduğumda daha önce yurtdışına çıkmadığınız ve uygun koşullarda bulunmadığımı söylediler. selamlar, açıklayıcı bilgiler çok teşekkürler. Benim şöyle sorunum var 2007 yılında work&travel ile New York'a gitmiştim. Şimdi turistik amaçlı tekrar gitmek istiyorum ve gitmişken bir yoga merkezinde yoga dersleri alacağım. Bu yüzden forma gideceğim yoga merkezini de yazdım. Bu konuda bir sıkıntı olur mu? bir de work&travel için vize aldığımda parmak izimi aldılar mı hiç hatırlamıyorum, formda bu soru var. Ne yazmalıyım bilemiyorum. Ayrıca social security numaram da vardı o zaman ama hala geçerli değildir diye onu da forma yazmadım. Bu soruların cevabını nasıl öğrenebilirim. 1- SSN numaraniz omur boyu gecerlidir. Gittiginizde kullanabilirsiniz. 2-2007 de parmak izinizi mutlaka almislardir. Cevap evet alindi. 10 yillik vizeniz hala gecerlidir. Tekrar vizeye basvurmaniza gerek yoktur. Ben americayı kendim bu yaz gezmeye gidicem. Daha önce j1 ve f1 vizem var şimdi turiste başvurcam sadece b2 ye mi yoksa b1 b2 ye mi aynı anda başvursam daha iyi olur. Birde belirli bir planınız var mı dediğinde bir turizm şirketinden yapmış olduğum rezarvasyonla mı başvurayım. Merhaba başta şunu belirteyim vize işlemleriyle ilgilenen biri olarak abd vizesi vizelerin efendisi falan değildir, b1-b2 vizelereni passportunuzun süresi olmasa bile 10 yıl veren basvuru esanasında vize sonucunu oğrenebildiğin istanbul veya ankara olmak üzere sizin için hangi şehir uygunsa randevu seçeneği tanıyan ve almış olduğunuz vizeye göre fiyatı gayet makul olan bir vize türüdür. merhabalar ben şuan amerikada work and travel öğrencisiyim vize süremin dolmasına bir ay kaldı ama ben wattan sonra bir süre daha turist vizesi ile amerikada kalmayı planlıyorum bunun için ne yapmam gerektiğin konusunda bilgi verebilirseniz çok sevinirim teşekkür ederim. bugun gorusmem vardı, salonda 5 kişi onay aldı sadece. Özellikle 2. kez gitmek isteyen ogrenciler, orada akrabası bulunanlar red aldı. Bana once 'daha once hiçyurtdısına cıkmamıssın'dedi. Halbuki eski pasaportum yanımdaydı. Sonra tekrar baktı parayı zaten yeni koymussun dedi. Yani arkadaslar anlıycanız, red vermek için surekli bir şeyler soyledi. Bence su darbe olaylarından sonra boyle oldu, oncesinde herkes alıyordu. Şimdi almak mucize. butun bildiklerinizi unutun, kimseye onay vermiyorlar. Bekleyin su olaylar gecsin, sonra basvurun, acele etmeyin. Gercekten insanın siniri bozup sonra 'sen neden uzgunsun ' diye soruyorlar. Ben de dün red yedim hiçbir belgeme bakmadılar. Bağlarım yeterli değilmiş. Bakmadın ki belgelere. Adımıza tapu araba ne varsa gösterdik. Korkmayın vize az kişiye de olsa veriyolar gördüm alanları. Ama kafalrına göre takılıyorlar bence belgeleriniz tamamken bi daha başvurun. Bu arada yanınıza şirin bir bebek alın en çok ailelere veriyolar. Çocuklu bebekli. Arkadaşlar, maddeler halinde vize almanızı kolaylaştıracak şartları yazıyorum. Tabi istisnalar vardır elbette. 1- Hali hazırda mutlaka bir firmada çalışıyor olmalısınız. 2- Şu anda çalıştığınız bu firmada ne kadar uzun süre çalışıyorsanız o kadar iyi. 6 ay, 1 sene, 2 sene.... 3- Elinize geçen ücret önemli değil, önemli olan SGK'da gösterilen NET ücretiniz ne kadar yüksekse o kadar iyi. Yani ispat edebileceğiniz maaş önemli. Örnek: 2500 TL için yetersiz dedikleri olmuş. Tabi bir standartı yok. Örneğin net maaşınız 4000 olsun. Bu durumda şu izlenim çok önemli onlar için \" Adamın maaşı zaten yüksek o yüzden onu ülkesine bağlayan sağlam bir bağı var.\" Maaş ve çalışma süresi ne kadar yüksek ise o kadar az risk. Tabi her zaman diyorum asla bir standartı yok. 4-Vize başvurusundan kısa süre önce birden bire hesabınıza yatırılan yüklü miktarlar. Yani konsolosluk yetkilileri bunun sırf vize için sağdan soldan bulunup hesabınıza yatırdığınızı düşünüyorlar. Tabi 3 ay önce veya 6 ay önce hesaba yatırılıp vadeye konulan para şüphe uyandırmaz yada dikkat çekmez. Aksine çok olumlu bir durumdur vize için. 5- Adınıza kayıtlı tapu ve araç destekleyicidir. Ama sırf vize için aile fertlerinden kendi üzerinize aldıysanız ve yeni tarihli ise bu bile dikkat çeker. 6- Daha önceleri schengen vizesi ile ingiltere veya avrupa ülkelerine ne kadar çok giriş çıkışınız var ise o kadar iyi. 8- Sizi Türkiyeye geri dönmeye bağlayıcı güçlü sebepleriniz olmalı. iyi iş, iyi maaş, evlilik durumu, ev- araba vs. Sanırım mantığı iyice anlatabilmişimdir. 9- Son olarak ds-160 formunu gönderdikten sonra zaten. Sizin ile ilgili bütün ne varsa her şeyi öğreniyorlar, sağlam bir araştırma mutlaka yapıyorlar. Hiç bir araştırma yapmadan sadece mülakatta karar verdiklerine inanmak delilik olur 🙂 Bundan emin olabilirsiniz. Sizin bilgilerinize SGK sayfasından nerde, nezaman, ne kadar çalışmış, kaç para almış vs. tutunda nüfus bilgilerinize kadar herşeyi öğrenmeleri bir kaç dakikalarını alır. Zaten hali hazırda sizinle ile ilgili herşeyi bilerek size bunları soruyorlar. Mülakattan önce zaten vizesi kısmen hazır onaylanmış biri ds-160 formundan farklı yalan, eksik veya yanlış bilgi verirse aldığı vizeyide kaybedebilir, red alabilir. Yukardaki şartların çoğunu yerine getirdiğinizde vize almamanız çok başka sebeplere dayanır artık. Zaten bu sebepleride kendiniz biliyorsunuzdur. Evliyim ve bir kızım var. San Diego da arkadaşım var. Yıllardır yanına çağırıyor. Bu yıl sonu gitmek istiyorum. 4700 TL SGK dökümünde maaşım görülüyor. Hesapta 5-6 bin var. 10 gün kalmayı düşünüyorum. Üzerimde ev araba yok. 2007 yılından beri aktif çalışıyorum. Son 19 aydır da bu iş yerindeyim. Pasaportumu yeni alacağım. Daha sonra vize başvurusu yapacağım. Sadece kendime alacağım. Kızımın okulu ve eşimin iş ile ilgili yoğun bir programı var. Ben 1300 tl maaşla mart ayında şuanki şirketimde işe başladım. abim evli ve eşiyle Texas da yüksek lisans yapıyor. bende onların yanında dil okuluna gitmek için aynı şehirde kayıt yaptırdım. geçen sene kasım ayında turist vizesi için başvurdum ama ret yedim. bu ayın 27 nde vize görüşmem var okuduğum yorumlardan genel kanaat vize nin ret olacağı. Bende işyerinden bizim sponsorluğumuzda ve döndüğünde ihracat departmanında görevlendirmek için yurtdışına gönderiyoruz mektubu aldım. bu konuda bana tavsiyeleriniz nelerdir. Bende iki saat öncesi itibari ile onay aldım. Kısaca kendimden bahsedeyim. Bende araştırdığım ve edindiğim bilgiler vasıtası ile mülakata gittim ve umarım aynı şekilde bende başkasına yardımcı olabilirim. 22 yaşındayım. Üniden yeni mezun oldum. Amerika da dil eğitimi almak istiyorum 3 aylık. Bütün belgelerimi hazırladım ve 10 randevusu alımları için kapıda bekledim. İlk kapıdaki güvenlikten sonra girişe yakın bir güvenlik daha pasaportunuzu inceliyor ve eşyalarınızı koyup devam etmeniz için beyaz bir kutu almanızı söylüyor. İçeriye girdiğiniz eşyalarınızı beyaz kutuyabırakıp X-ray cihazından geçiyorsunuz. Vize katında iniyorsunuz ve mülakatın yapılacağı salona giriş yapıyorsunuz. Burada da danışman öncelikle pasaportunuzu ve başka belgeye alıp(benim F1 i aldı) katlayıp lastikleyip size veriyor ve gişeye yönlendiriyor. Burada da pasaportunuz inceleyip bakıyorlar ve parmak izi için yandaki bankoya gidiyorsunuz. Kırık tükçe aksanıyla çok tatlı bir beyefendi sizi karşılıyor. Pasaportunuzu istiyor. İsminizle hitap ediyor. Ve parmak izinizi alıyor. Türk konuşmasına karşılık ingilizce olarak yanıt verdim. Az çok ingilizceniz varsa tavsiye ederim konuşmanızı. Pratik olur hemde. Parmak izinizi alıyor ve sıra numaranızı verip yandaki gişeler yandığında mülakata gitmeniz gerekiyor. 1 saat bekleme süre zarfında 100 kişiden 3 kişi onay alabiliyordu. Ve reddedilen çoğu türkçe konuşanlardandı. Bende yetersiz olduğunu düşündüğüm için türkçe yapacaktım ancak ingilizce denemeye değer olduğunu farkettim. O kadar çok red alan oldu ki onay alan tek tük iş adamlarıydı. Neyse sıra bana yaklaştı. Kendimden emin ama korkuyla gişeye gittim. Hello, I am Sera, How re u dedim gülümseyerek. Ben ise ingilizceye döndürüp o an nasıl konuştuysam akıcı bir şekilde onu anlayıp kendimi ifade ettim. İngilizceyle başlayıp ingilizceyle bitirdim. Huhh Your visa is improvided deyip beyaz kağıdı uzatıverdi. Thank u have a nice day deyip şaşkınlıkla ayrılıverdim. Saatinde gidin! Çok süslenmenize gerek yok sade net temiz olun. Ortam cidden kalabalık. Redler moralinizi bozabilir. Ortamı mülakatı anlamaya çalışın. Kimler red-onay alıyor diye birazcık gözlem yapın. Bu sırada numaranızı da iyi takip edin. Pasif-yorgun gibi gitmeyin, enerjik, güleryüzlü, yapıcı olun. İngilizce hello, how are you u la bile başlamak karşınızdaki amerikalı ya güven veriyor. 26 ekimde mülakatım var, firma sahibi ile new york a gideceğim tüm masrafları şirket karsılayacak, gecen yıl haziran da bir red aldım, dilekçede de tüm masrafların firmaca karşılanacagı ve patronun amerika vizesi fotokopisinide ekledi aracı vize firması, 1650 lira ve yaklasık da 3 yıldır burada calısıyorum pasaportumda 4 schengen vizesi var, fikri olan firma sahibi ile daha önce bu şekilde başvurup nasıl neticelendiğini yazacak biri olursa çok teşekkür ederim, Merhaba arkadaşlar.. Ben B2 turizm/ tıbbi amaçlı vize için mülakat tarihimi aldım ekimin 8ine. 1./ Gerekli evraklar arasında türkiyeden bir doktordan hastalığın teşhisi ve tedavinin neden Amerika'da yapılması gerektiğine dair bir belge istendiğini gördüm bu nasıl bir belge olabilir fikri olan varmı? yardımcı olursanız sevinirim. Her türlü bilgiye ihtiyacım var.. Ve tıbbi amaçlı vize hakkında bilgisi olan varsa yararlanmak isterim. 10 kasımda Ankarada vize görüşmesine girdim B2 turistik vize başvurusu yapmıştım. Malesef vize onaylanmadı. 6 yıldır bir turizm şirketinde çalışıyorum. Ekonomik gelirimde fena değil. Geçtiğimiz yıl schengen vizesi de almıştım. 1.5 ay evvel esim vize gorusmesine gitti ve red aldi. benim 10 yillik vizem var ve 2 ay once isten ciktim. Sektor degistirmek istedim. Esin ve senin amerikada kalabilmek icon gelirin yetersiz demis vize gorevlisi. Orada halam yaaiyor ve amerika vatandasi. Esim turizm ile mesgul. Banka hesabinina bakmamislar bile. bu durumda esimin mali durumuna degil benimkine takilmislar gibi gozukuyor. tekrar basvuru yapmak istiyoruz. ne onerirsiniz. suan ben calismiyorum. Adima bir hesap acip para mi koymaliyim. 2 sene önce aldığım ticari vizem bir şikayet üzerine iptal edildi. Konsolosluk beni çağırdı gittim mülakata aldılar ne kadar açıklama yapsamda vizemi iptal ettiler ve tekrar başvurabileceğimi söylediler. Vizemi şikayet değilde gidipte dönmeyeceğime kanaat getirdikleri için iptal ettiklerini belirttiler. Vize alıp bazı özel sebeplerden Amerikaya gitmedim, yani giriş çıkışım olmadı.10 yıllık olduğundan işim olunca gideceğimi düşündüm. Bilgisi olan arkadaşlar bu konuda bana bilgi anlamında yardımcı olmalarını rica ediyorum.. Geldiğiniz için çok teşekkür ederim ama sizi şuan hazır görmüyorum. - Pasaportumu ve dosyalarımı alıp gittim. Çıkarken asansörün ordaki güvenlik alıp alamadığımı sordu. Alamadığımı söyleyince bu aralar çok reddediyorlar. En çok yaşlıları ve iş adamlarını onaylıyorlar dedi. Merhaba, Amerika'da 6 aylık dil eğitimi için eylül ayında başvurmuştum. Red yedim. Uluslar arası bir firmada 5 yıldır çalışıyordum. Maaş bordosu, şirketten izin kağıdı, dil okulundan gelen I-20 belgesi, tapu vs. her şey tamamdı. Sponsor olarak babamı gösterdim. Banka'da 100.000 TL gösterdim. . Daha önce Mısır ve Irak'a gitmiştim. Danışmanlık firması ds-160 formunu doldurturken, \"gittiğiniz yurtdışı ülkeleri yazınız\" kısmına sorun olabilir gerekçesiyle Irak'ı eklemememi söyledi. 3. pasaportumu çıkartmıştım. ilk pasaportumda Mısır, ikinci pasaportumda ise Irak girişleri vardı. -Los Angeles -Dil eğitimi için gidiyorum. İngilizcemi geliştirmek ve döndüğümde daha iyi bir kariyer için dedim. İşyerinden dil eğitimi için izin aldığımı da söyledim. -Uluslar arası bir firmada 5 yıldır çalışıyorum. bilgisayarda bir şeylere baktı. tekrar banka dökümlerini göstererek, bu kim annen mi dedi? hayır babam, eğitimim süresince masraflarımı karşılayacak, bunlarda onun banka hesap dökümleri dedim. Bir süre daha bilgisayarda bir şeylere baktıktan sonra, üzgünüm yeterli kriterleri karşılamıyorsunuz dedi. Red Nedeni olarak herhalde yurtdışı olarak Irak'ı göstermemiş olmamı zannediyorum. Bu arada Yüksek lisans öğrencisi oldum ve tekrar başvuru yapmayı düşünüyorum. Bu sefer öğrenci olarak başvuracağım ve yurtdışı çıkışı olarak Mısır ve Irak'ı belirteceğim. Çalıştığım kurumla ilgili belgelere gerek olmuyor çünkü bakmıyorlar. Direk yüksek lisans öğrencisi olarak, öğrenci belgesi, transcript vs. ile başvuracağım. bu arada dil okulundan alınan I-20 belgesinin geçerlilik süresi ne kadar? Yardımlarınız için şimdiden teşekkür ederim. Merhaba, 2 sene önce üniversiteden mezun oldum ve şuan bir işte çalışmıyorum. Newyork'ta dayımlar yaşıyor, yengem 6 ay önce riskli bir ameliyat geçirdi benim de ona yardımcı olmam gerekiyor. Bunu belirterek bana davetiye gönderseler vize alma şansım olur mu acaba? Ayrıca üniversiteyi ikincilikle bitirmiş olmam ve kpss puanım da bir işe yarar mı çünkü türkiyede devlet memuru olmak istiyorum amerikada kalmak istemiyorum. İyi günler haziran ayında 20 günlüğüne turist olarak new jersey'e gitmek istiyorum. Üniversite 2. sınıf öğrencisiyim turizm bölümüm not ortalamam iyi. Kalacağım yer evli bir aile dostumuz davetiye yolladı, kalacak yer ve buradaki masrafları karşılayacağını belirtti. Babam ve annem sponsor olacak belediye çalışanı babam, toplam aylık gelir 3.500 tl civarında ayrı olarak tarla, ev ve araba tapuları var bankada da 13 bin göstereceğiz ayrıca uçak bileti rezervasyonunu da yapacağım. Merhaba benim acaba turist vizesiyle aldıktan sonra kaç ay içinde ABD ye giriş yapmamız gerekiyor ? Benim seyahatim ekimin sonunda olacak ancak Ramazan sonrası başvuru yapmayı düşünüyorum. Yurtdışında çalışma vizesiyle yasal olarak çalışıyorum ve buradaki sponsorum ve işverenin dilekçe yazacak maaş bordrosu gösterecek bu tarz spesifik bir soru bulamadım aylardır araştırma yapıyorum bilgisi olan varsa aydınlatabilirse sevinirim iyi günler. Üniversiteden mezun olalı 2 yıl oldu. Özel bir şirkette yazılım mühendisi olarak çalışıyorum. Şirket Microsoft'un 4 günlük bir eğitimi için Amerika'ya gönderiyor. Merhaba bir kac hafta once tamamlanan vize basvurumun ayrintilarini paylasmak istedim sebebi ise bircok seyin anlatilanlar gibi olmadigini ve nasil dogru bir yaklasim icerisinde olmaniz gerekli asamalari ne ne yapmak gerekli ve ne yapmak gereksiz tepki alir bunu anlatmak istedim. ilk defa yurt disinia cikiyorsaniz ve bu amerika ise yanlis bir secim icerisindesiniz konsoloslugun ilk baktigi yurt disina cikis olmusmu ve zamaninda donmusmu ? yani amerikaya gitmek istiyorsaniz ilk once bir avrupa ulkesine giris ve zamaninda cikis yapmis olmaniz cok onemli hatta ne kadar cok giris cikis yaptiysaniz o kadar iyi puanlama yaratiyor, vize verme isleminin sistemsel ozelliklerini bilmiyorum bir yerden duyumda almadim ancak bir puanlama oldugunu saniyorum eger puanlamaniz tutuyorsa cok ugrastirmiyorlar yuzyuze gorusmede son noktayi koyup vizenizi ya veriyorlar ya vermiyorlar, diger olmazsa olmaz uzun suredir calisiyor ve ssk li olmaniz ne kadar az ssk boslugu o kadar iyi, hesapta yeterli bir miktar 5000 usd en az 3 ay gorunecek yani vize almak icin hesaba yattigi belli olmayacak, eger cocugunuz varsa esiniz ve cocugunuz burdaysa bosanmis olsanizda iyi donmek icin sebebinizi gosterir bir durum, kendinize ait araba ev arsa tapusu. benim defalarca dolmus 2 pasaportum var yurt disi deneyimim cok 3. pasaportta 5 seyahat var onceki pasaportumda kullanilmamis hic cikis yapilmamis amerikan vizem vardi gecen yil suresi bitmisti her zaman bir amerika vizem pasaportumda olsun mantigi ile basvuru yaptim, ilk once https://ais. usvisa-info. com/ adresine girip basliyoruz ds-160 formunu dolduruyoruz buradaki bilgileri doldurmadan once kendiniz ile ilgili e-devlet uzerinden tum evraklari cikartip hazir etmeniz isinizi kolaylastirmis olacak cunku formun donusu ve duzeltmesi yok buradaki sorulara vereceginiz cevaplar tanidigim var abim var aileden bir kisi var onu ziyaret edecegim kesinlikle olmamalidir varsa bile farkli bir sehire gideceginizi isaretleyin ve akraba ve arkadasinizin yanina gideceginizi hissettirecek bir algi icerisinde olmayin direk 1 soru sorup size vize veremiyoruzun sebebi budur her giden kisinin bir tanidiginin yaninda kalacagindan sistemin icine girmek icin herturlu yolu denemek isteyecegini ve kacak duruma dusmek isteyecegini bildiklerinden bu cok antipatik oluyor amerika diger ulkelerden turist istiyor siginmaci kacak yasayan degil daha sonra formu iyice kontrol edip elektronik imzalayip yolluyorsunuz unutmayin bunun donusu yok daha sonra sistemden randevu aliyorsunuz ki su an haziran ayina kadar dolu oldugunu konsolosluktan bizzat duydum gunde 300-400 vize basvurusu yapilan konsolosluk vize basvuru adetini 50 ye dusurmus durumda buda hazirlik yapmaniz icin yeterli bir zaman diyelim randevunuzu aldiniz sonra odeme kismina geciyorsununuz odemeyi bankadan yapiyorsunuz sonra sisteme sifrenizle tekrar giriyor kontrol ediyorsunuz bu arada size su gune kadar odeme yap diyor odeme yapmazsan tekrar randevu almak zorundasin ama ds-160 formun gecerli duruyor sonra randevu gununu bekliyorsunuz (cok detaya girmedim cunku zaten sistem sizi istediklerini yapmadiginiz zaman bir ileri duzeye gecirmiyor bu arada hesap dokumanini bankadan islak imzali aliyorsunuz imza sirku fotokopisini istemeyi unutmayin ben bir suru evrak yaptim yurd disi giris cikis kagidi gibi bir suru evrak hepsi e devletten barkodlu olarak alinabiliyor 1 ay suresi var evraklarin muhtara nufus a falan gitmenize gerek yok hesabinizda 5000 usd alti pek itibar gormuyor hesabinda 500 bin usd olan alamamisti ama sebebini bilmiyorum ki kapitalizim parayi sever cok parasi olan alinacak diye bir konu yok isim benzerligi adinin teror olaylarina karismis biri ile benzer olmasi gibi bir sebebten alamamis olabilir boyle bir durumda isin pesini birakmayin ek evrak ne istiyorsaniz getirebilirim sorun nedir? diyebilirsiniz, onelikle kendinize guvenin o hissi verin ezik olmayin sonucta amerika vizesi alamamis olmak dunyanin sonu degil bir suru ulke var vizesiz gidebileceginiz uruguay bunlarin basinda gelir 3 senede vatandas olan var uruguayda. ben cok arastirmaci biriyim bu konularin etiketleri olan en az 100 uzerinde blog yazisi okuyup dersime iyi calistim gerci benim bir hikayem vardi konsolosluga girdigimde sizinde makul bir hikayeniz olmali param var gecmek gormek yeni insanlar tanimak her yil bir eyaleti dolasarak ulkenizi tanimak istiyorum iyi bir hikayedir, randevu noktasina gelelim randevuyu sehir disindan geliyorsaniz sabah saati en erken olan 7.30 a almayin yetisemezsiniz istinye cok kolay gidilebilir bir yer degil metro dibine kadar gelmiyor ve vakit kaybediyorsunuz yada gec bir vakte alabilirsiniz 10,30 gibi ucak ile gelseniz en erken inen ucak 6.30 iniyor ben cok olmayan bir sefer olan 5.30 da inen ucak ile gelmeme ragmen 7,30 da kapida ancak olabildim ataturk hava limaninda yaklasik 50 km sabihadan da o kadar oldugunu tahmin ediyorum kapiya geldiniz diyelim ilk once dis kapida bir evrak kontrolu oluyor evraklariniza bakan kisi fotograf uygunmu degilmi ona bakiyor benimki uygun cikmadi mesela dedi karsidan cektir bu fotograf olmaz halbuki olculeri dogruydu sanirim ordaki esnafi kolluyorlar kapidaki gorevliler bu arada unutmadan konsolosluk karsisinda tum dukkanlar emanet alabiliyor cep telefonu veya en ufak bir sey iceri sokamiyorsunuz benim apple saatim kolumdaydi telefonumu tam karsisinda cay kahve tost yapan sonradan tanidigim iyi niyetli kahveciye biraktim adi mehmet abi guvenerek birakabilirsiniz ama yeni fotograf cektirip geldim 10 dakika surmedi( 25 tl 6 adet bilginiz olsun ) iceri girerken kolumdaki saati giris x ray de teslim alip bir kart verdiler yasak dediler asansor ile yukari ciktim vize verilen yere giris yaptim orda evraklara bakan 2 kisi evraklara bakti numara verdi siraya girip evraklari teslim etmek icin gisenin onune geldim o arada tam hatirlamiyorum cunki kulagim gorusme yapanlardaydi daha sonra bir yan tarafa parmak izi vermeye gectim parmak izini verdikten sonra salonda bir yere oturdum izlenimim herkezin pasaportunu geri alip asik bir surat ile ciktigiydi! beyaz kagit verilen yoktu ki 10 kisi olmustu vize alan yoktu sanirim son yasananlardan sonra artik vize almakta buyuk dert olmustu evraklarimi kontrol ettim ve sira bana geldi ilk once merhabalasma yasandi vize memuru amerikali bu arada yan taraftaki vize memurunun yaninda turk cecirmen vardi sanirim memur hic turkce bilmiyor yada az biliyordu bu arada sadece pasaportunuzu verin evraklari istemeyecektir ilk etapta versenizde almayacak istediginde ibraz edin ne evrak isteyeceginii veya istemeyecegini biliyor memur zaten siz gelmeden gunler once alip alamayacaginiz belli sadece oraya gelen sizmisiniz ne icin gitmek istediginizi vucut dilinden anliyor memur mesleginiz ne dedi soyledim ne sebeble gittigimi sordu soyledim is icin dedim gidecegim sirketin adini ve orada beni karsilayacak kisinin ismini soyledim sonra tekrar ne icin gidiyorsunuz sorusu! yine ayni seyi soyledim ekrandan bakarak daha once bir sirketiniz varmis dedi evet vardi kapattim dedim ithalatimi kendi ulkem uzerinden yapmami gerektirecek bir durum kalmadigini soyledim cok turkce bilmiyor sadece prosedur olsun diye soruyor izlenimi olustu bende sonra pasaportuma bakti honkong cim giris cikislarima bakti sonra tekrar ayni soru ne icin gidiyorsunuz! ben sikilmaya baslamistim ama belli etmedim yine ayni cevabi verdim elimde bir suru evrak var 1 tanesini bile isteyip bakmadi eski pasaportumu sordu uzattim eski usa vizeme bakti vize almissiniz gitmemissiniz dedi bende gitmemi gerektirecek durum olmadi orada calistigim firma gelmemi istiyor bir proje konusunda nasil calisabilecegimizi planlamak icin beni davet ediyor pek gidecegimi sanmiyorum ama acil durumda gerekebilir o yuzden vizemin hazir olmasini istedim ondan basvurdum isterseniz davetiye yollayabilirler ds-160 formunda telefon ve adresleri var dedim ne tur bir proje bu dedi kisa oz bir sekilde anlattim vermemek icin elinden geleni yapti diyebilirim ama vermemek icin sebebi kalmadi size vizenizi verdim iyi yolculuklar deyip beyaz kagit olan vizeyi nasil geri alabilecegimi anlatan bir kagit verdi salondan ayrildim 2 gun sistemi kontrol ettim son islem icin bekliyor gibi daha sonra isued yani yazdi tabiiki formlardan okudugum kadari ile isued yazsa bile pasaport geldiginde iptal cancel kaseside olabiliyormus teslim aldigimda 10 yillik vize sorunsuzdu. bu arada bir parantez acayim kacak duruma dusmus kisi herhangi bir olaya karismadan 5 yilini gecirmis olsada yesil kart sahibi olamiyor bu bir sehir efsanesi yani kacak bir kisiye amerika tamam gelmissin burada sikinti cikartmamissin hadi gel vatandasimiz ol demiyor yakaladigi yerde 15 yil yakalanmamis olsada bir anda ucaga koyulup deport ediliyorsunuz biraz olaya gercekci idealist bakalim herseyin cikis yolu mevcut ama bunun icin para gerekiyor en az 100 bin usd eger 100 bin usd paraniz varsa usa da yasamak vatandasi olmadan e2 vizesi ile isinizi yuruttugunuz surece sorun cikmadan yasayabiliyor bu konuda kesinlikle amerikada olan turk avukatlarindan destek alin yada bir avukat ile calisin her turlu cikis olabilir bu konunun cikis yollari var avukatlar sizin durumunuza gore sizi yonlendirecektir ortalama bu is icin avukat 2000 usd gibi bir para aliyor sirketin kurulmasi 2500 usd kadar e2 vizenizi amerikadan elde etmek isterseniz 2 yil alabilirsiniz ve her 2 senede bir yaptiginiz isin vergi odemelerini ityi para kazanip kazannamadiginizi vergisel anlamda amerikaya ne faydanizin olup olmadigina bakip 2 yilda bir ayni islemleri tekrar etmek sureti ile veriyor ama evraklarinizla turkiye konsoloslugundan almak isterseniz 5 yil e2 vizesi veriyor ve amerikadaki gibi yaptiginiz isleri ispat etme yukumlulugu var yanliz turkiyeden alamama gibi bir durumda var su an cunki istemiyorlar zorluk cikartiyorlar hikayenizi begenmiyorlar vermeme ihtimali yuksek denebilicek oranda biz ona %50 diyelim secim sizin daha detayli anlatmak isterdim ancak bu konuyu daha dagitmak istemiyorum onumuzdeki aylarda e2 vizesi ile ilgili deneyimlerimi yine buradan paylasmaya calisirim bu yazmis oldugun makaleyi uzun arastirmalar ve avukatlar ile goruserek elde ettim uzun bir zaman aldi kafadan atma tahmini bilgiler degildir sorulariniz olursa bir cevap yazin bolumune yazin cevaplamaya calisirim bildigim ve emin oldugum konulari aktarabilirim iyi gunler.. İnternet dünyası neredeyse sonsuz bir bilgi karmaşası. Gerçek hayatta olduğu gibi burada da, akıllısı var delisi de, doğrusu da var eğrisi de, iyi kalplisi dürüstü de var, çakalı da! Kişi olarak da firma olarak da... O nedenle sözlerimi objektif olarak okumanızı anlamanızı ona göre davranmanızı tavsiye ederim. Yoksa zararını yine siz çekersiniz. Tamamen kendi imkan ve cabalarımla internet üzerinden ABD Greencard çekilişine başvuru yapmış, kazanmış, 7-8 senedir düzenli olarak gidip gelen ve son 4 senedir de ABD'de (2 yıl Hawaii, 2 yıl Colorado) yaşayan, Hawaii'den LA'a, Seattle'dan NY'a Amerika'nın bir çok eyaletini ve şehrinde bulunmuş birisiyim. Şirket sahibi değilim. Burada paylaşacaklarım tamamen doğrudur ve herhangi bir çıkar ilişkisi amaçlı değildir. Web'de Greencard cekilişleri diye duyduğunuz, gördüğünüz sitelerin hemen hepsi hortumcu. Sizlere tamamen dürüstçe tüm gercekleri soylemiyorlar. Bilgiler eksik. Sizleri kendilerine bağladıktan sonra ilerleyen zamanda foyaları çıkıyor. Cunku sonucta onlar bir firma ve firmaların ayakta kalmaları icin kasalarına para girmesi gerekli. Internetten parasız kendi yapabileceğiniz bir basvuruyu, allayıp pullayıp laf ebelikleriyle onlarca $ para karşılığı yapmaları zaten dakka bir gol bir bunun gostergesidir! O nedenle Amerika ile ilgili herseyi bana sorabilirsiniz. Zamanım yettiğince size tüm bilgileri samimiyetle paylaşırım. Bugüne kadar yıllardır onlarca kişiye destek oldum. Lise mezunundan, evli barklı 2 cocuk sahibi ailelere kadar. Burada esas husus şu ki, ABD'ye gitmek, yerleşmek, yaşamak vs. konuları herkes için farklıdır. Cunku herkesin durumu birbirinden farklıdır. Ve kolay degildir. Fazla hayale kapılmayın. O yüzden internette abuk sabuk sitelerdeki her turlu bilgiyi okuyarak dogru bilgi sahibi olduğunuzu asla sanmayın. Doğru bilgi olmazsa fikir sahibi de olamazsınız. Kişinin dıdısının dıdısı zamanında hüküm giymiştir, kişinin bundan haberi bile yoktur, ama ABD hükümeti oyle bir inceleme yapıyor ki, FBI vasıtasıyla! zerre bir olumsuzluk varsa sizi almıyor! Size neden de gostermiyor. Bana \"ukosar76@hotmail. com\" email adresimden ulasabilirsiniz. Sizden tek ricam, düzgün cümlelerle, kibarca, Türkçeyi katletmeden kendinizi biraz tanıtarak sorulara gecmeniz. Aksi takdirde size cevap verebilmem icin 10 kere size email atmak zorunda kalmayayım. Kısaca kimsin nesin yaşın ne, nerede yaşıyorsun, egitimin, yabancı dil seviyen, maddi durumun, hayatında bugune kadar yurtdısına cıktın mı ?, yurtdışı ile ilgili amacın/hayalin ne? vs. ABD dedim başta ama Avrupa dusunenler icin de Almanya, Italya, Hollanda, Kanada ve İsvec'te tanıdıklarım var. O konularda da yardımcı olmaya calisirim. Türkiye'de -özellikle Istanbul, yabancı dil egitimi/kursu, takviye, özel ders vs. konularında da yardımcı olmaya calisirim. Şimdilik bu kadar. Bugün J1 vizesi için görüşmem vardı. Doktora sonrası araştırma için 2 yıllığına karşı tarafın sponsorluğunda Amerika'ya gideceğiz. Vize görüşmesi için bir sürü belge hazırladım, hem kendim hem de eşim ve çocuğum için (dosya 2 cm kalınlığa ulaşmıştı:D), ancak sadece DS-2019 formunu ve SEVIS ödeme belgesini sordular. Başka hiç bir belge istemediler. Bir kaç kısa sorudan sonra da vizeniz onaylandı dediler. Bu kadar belge hazırlamaya gerek yokmuş ancak hazırlıklı olmak her zaman iyidir diye düşünüyorum. Bir de 14 yaş altı çocukların göçmen olmayan vize görüşmesine gitmesine gerek yokmuş, bebeğimizi götürmemiştik bu bilgiye dayanarak, sorun da olmadı. Herkese bol şans dilerim vize konusunda."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/16/berlin-ipuclari", "text": "Özellikle son dönem Türk hipsterlarının uğrak noktası haline gelen Berlin, geçen seneye kadar ilgimizi çekmeyi başaramamıştı. Halbuki tarihse tarih, sanatsa sanat, gece hayatı arıyorsanız alası. Fakat nedense sanki hemen şuracıktaymış, Berlin'e gitmeden önce görmemiz gereken çok yer varmış, Türk popülasyonundan dolayı oraya Malatya'daki halamızın, karşı komşunun kaynının gitme ihtimali daha yüksekmiş gibi geliyordu. Berlin'i biraz gezdikten sonra büyük bir ikileme de son vermiş bulunduk; çok okuyan değil, çok gezen biliyormuş arkadaşlar. Çünkü Berlin saçma önyargılar bir kenara bırakıldığı takdirde, müthiş bir şehirmiş! Başka bir şehri ziyaret etmeden önce, her gittiğimiz yerin yerlisi gibi davranabilmeyi sevdiğimizden olsa gerek, o ülkenin dilinde birkaç cümle öğrenir, mümkün olduğunca kullanmaya çalışır, kendimizce türlü sempatiklikler yaparız. Fakat söz konusu şehir Berlin olunca, orada yaşayan sevgili gurbetçi vatandaşlarımızın vatandan uzak olma kaynaklı şiddetli Türkçe konuşma özlemi nedeniyle, Türkiye'de konuştuğumuz kadar Türkçe konuşmayı geçtik, yeni bir şiveyle geri döndük. Gerçekten inanılmaz fazla Türk var. Uçaktan indiğimizde bindiğimiz taksinin şoförüne, elimizdeki rehberle derdimizi anlatma hazırlığındayken adamın \"Abla nereye gideceksin?\" demesiyle başlayan Berlin seyahatimiz, çatpat Almancamızla büfeden su almaya çalışırken, büfe sahibinin \"Erikli var vereyim mi?\" sorusuyla son buldu. Başlamadan gelen önemli not: 2022 Berlin Gezi Notları, Alternatif Berlin Gezi Rehberi, Berlin'de Gezilecek Yerler, Berlin'e gidecek turistler için bir takım ipuçları yazılarımızı da görmek isteyebilirsiniz, onları da sizin için buraya bıraktık. Doğu ve Batı Berlin, şehir ışıklarından dolayı hala ayırt edilebiliyor. Berlin rehberinin eski halini okuduysanız tam olarak bu bölümde şu cümle ile karşılaşmış olabilirsiniz; \"Berlin Tegel Havaalanı'ndan şehre ulaşım çok pratik ve diğer şehirlerde olduğu gibi öyle 30km falan uzaklıkta değil, mesafe yalnızca 9-10km\". LOL. Şimdi bu yazdığımızı ve eğer Tegel sizin için tanıdık bir havalimanı ise bu ismi komple unutun. Çünkü artık böyle bir havalimanı yok ve tam da \"öyle 30km falan uzaklıkta\" olan Brandenburg Havalimanı isimli yeni bir havalimanı kullanılıyor. Mesafe olarak uzak evet ama Airport Express treni ile şehre ulaşmak çok da zor veya çok pahalı değil. Havalimanından kalkan bu tren şehrin birkaç noktasında duruyor, buralardan gideceğiniz noktaya göre başka bir trene/tramvaya transfer yapabilirsiniz. Zaten aşağıda da söz edeceğimiz gibi Berlin oldukça geniş bir toplu taşıma ağına sahip olduğu için muhtemelen istediğiniz noktaya toplu taşıma ile ulaşmanız pek zor olmayacak. Normal şartlarda size ayaklarınıza kara sular inene kadar yürüyün demek isteyeceğimiz bu şehirde bunun her zaman mümkün olmadığının farkındayız. Çünkü her ne kadar düz ayak olsa da, Berlin oldukça büyük bir şehir ve farklı bölgelere dağılmış durumda. Dolayısıyla, hava koşulları el verdiği sürece şehri bol bol yürüyerek keşfetmeye çalışın ama Berlin'in çok geniş bir metro ve tramvay ağına sahip olduğu gerçeğini de unutmayın. Öyle geniş bir ağdan söz ediyoruz ki, kelimelerle anlatamadığımız için onun yerine bir görselini eklemeye karar verdik. İnsan gerçekten hayret ediyor. Metro ağı A, B ve C olarak 3 bölgeye ayrılmış durumda ve biletinizi hangi bölgelerde ulaşım sağlamak istediğinize göre satın almanız gerekiyor. C bölgesi şehrin biraz daha dışında kaldığı için muhtemelen çoğunlukla yalnızca A ve B bölgeleri içinde bulunacaksınız. Dolayısıyla ya tek seferlik AB bileti, ya da gün içinde birçok kez kullanmayı düşünüyorsanız 24 saat geçerli olan günlük metro bileti almanız, hatta birkaç günden fazla kalacaksanız 7 gün geçerli olan bileti almanız da mantıklı olabilir. Bu noktada sizi uyaralım, aldığınız biletin başka toplu taşıma araçlarında geçerli olup olmadığına dikkat edin. Çünkü metro istasyonlarında alacağınız bazı biletler tramvay'da geçerli olurken, tramvayın içinden alacağınız günlük biletler U-Bahn ya da S-Bahn trenlerinde geçerli olmayabiliyor. Ek olarak alacağınız herhangi bir bileti ilk kullanımda istasyonlardaki makinelere okutmanız gerekiyor, aksi takdirde geçerli bir bilet sayılmıyor onu da hatırlatmış olalım. Üşendiğiniz bir ana denk gelir ve metro yerine taksi kullanmaya karar verirseniz, , Berlin'de Uber olduğunu hatırlatalım. Hatta şehirde birçok insan Uber'e alternatif olarak Freenow isimli bir uygulama kullanıyor. Biz 2022 gezimizde toplu taşıma harici bir şey kullanma ihtiyacı duymadığımız için denemedik ama son zamanlarda birçok Avrupa şehrinde yaygınlaşmaya başladığını duyduk, belki göz atmak isterseniz. Taksiye denk gelecek olursanız da zaten %90 Türk bir şoför ile karşılaşacağınız için, yolumuzu uzatırlar mı, nereye gideceğimizi anlarlar mı diye dert etmenize hiç gerek yok. Onun yerine \"abisi bizi bilmemneŞTRASSE'ye atıvericen mi?\" diyerek girebilirsiniz. Niye normalde yapmadığımız şeyler orada yapalım demeyin, bu da bir deneyim... Üstelik orada insana acayip bir gurbetçi şivesi de geliveriyor ve taksici abilerle diyalog bu şivenizi hayata geçirmek için müthiş bir fırsat. Yine de isimlerinin birbirine benzerlik gösterdiği sokaklar olabiliyor, dolayısıyla oraların yerlisi gibi davranmaya çalışırken sokak ismini biraz olsun yanlış telaffuz ederseniz, kendinizi şehrin bambaşka bir noktasında bulabilirsiniz, dikkatli olun. Kış: Berlin'de kış günleri çoğunlukla Türkiye'de haberlerde \"bugün hava inanılmaz soğuk, dışarı çıkmayın\" denilen günler kadar soğuk geçiyor. Havanın 3-5 derece olmasını yerliler \"bu hiçbir şey değil, şu an hava bahar gibi\" olarak değerlendiriyor olsa da, hissedilen soğuk eksi bilmem kaç olduğu için şartlar her halükarda zor oluyor. Berlin'de -20 derece ile karşılaşmak bile anormal bir durum değil. Hal böyle olunca kış aylarında Berlin'de kar ve buzlanma gibi durumlarda çok rastlanabiliyor. Zorlu hava koşullarına göz yumduysanız bu dönemde Berlin'e daha uygun bir bütçeyle gezi gerçekleştirmeniz mümkün. Çünkü bu soğuğa göz yumacak çok fazla insan bulmak zor iş. Yine de kış aylarında Almanya'da fuar dönemi olduğunu ve uçak bileti ve konaklamanın normalden pahalı olabileceğini hatırlatalım. Yani seyahat tarihine karar vermeden şehirde neler olduğuna bir göz atmanızda fayda var. İlkbahar/Sonbahar: Bildiğiniz üzere Almanya, Türkiye'ye kıyasla kuzeyde kalıyor. Haliyle hava koşulları da Türkiye'den daha zorlu. Biz Berlin'e ilk kez Nisan ortalarında, ikinci kez ise Mart sonlarında gitmiş bulunduk ve tüm gezi boyunca sanki bir havayolunun kilo sınırını aştığımız için ekstra para ödememek adına tüm kıyafetlerimizi son dakika üst üste geçirmiş gibi dolaştık. O yüzden bir Orta Avrupa klasiği olan \"her an donabilir, uyursam ölebilirim, ona göre yanıma bir şeyler alayım\"ı, ilkbahar veya sonbahar ortalarında bile olsanız aklınızda bulundurun. Eğer gezinizi bu dönemlere denk getirmek niyetindeyseniz, daha insancıl hava koşulları için Eylül sonu, Ekim başı ya da Mayıs ayında gitmeniz mantıklı olabilir. -Aşırı pis beyaz Air Max ya da Adidas Superstar -Anlamsız derecede uzun ve büyük palto -8. el eski görünümlü kıyafetler. -Tiftik tiftik, renkli ya da yağlı saç Çok güzel, artık siz de aşırı cool ve hip'siniz. Mini rehberimiz burada sona erdi. Sevgiler. Neden bu konuya değindiğimizi de soracak olursanız, Berlin'in gece hayatı, özellikle son dönemlerde tavan yapmış durumda. En popülerlerinden biri olan ve türlü türlü \"nasıl girilir\" rehberleri yazılmasına neden olan Berghain gibi kulüplere gitmek ve girme denemesinde bulunmak gibi bir niyetiniz varsa bu konuda bizi ciddiye alın. Bu uygulama her yerde mevcut değil, ancak şahsen biz kapıdan çevrilen insanlara birçok kez şahit olduğumuz için hatırlatma fayda var diye düşündük. Eğer Berlin'e ilk kez ayak basıyorsanız ve öncelikli olarak turistik görevlerinizi yerine getirmeye çalışıyorsanız, çok yüksek ihtimalle Berlin Gezilecek Yerler yazımızda da bahsettiğimiz bir takım müzeleri ve yerleri ziyaret ediyor olacaksınız. Eğer müzelere odaklı bir gezi yapacak olursanız, Berlin'de 60'ın üzerinde yere ücretsiz giriş ve sınırsız ulaşım sağlayan Berlin City Pass sizin için mantıklı bir seçenek olabilir. Bu şekilde hem giriş ücretlerini daha uyguna getirmiş oluyor hem de bilet almak için uzun sıralar beklemeyerek zaman kazanmış oluyorsunuz. Normal giriş ücretleriyle kıyaslandığında pass daha uygun bir seçenek gibi görünebilir, ancak satın almadan önce 2 veya 3 güne bu müzelerin kaçını sığdırabileceğinize veya hangilerinin ilginizi çektiğine bakmanızda fayda var. Zira ücreti diğer şehirlerdeki passlere kıyasla çok daha pahalı. Pass ile ilgili daha fazla detay için şuradaki sitelerine göz atabilirsiniz. Eğer Museum Island'daki müzelere odaklanacaksanız Museum Pass de ilginizi çekebilir. Bu pass ile Museum Island'a bulunan müzelere ve Yahudi Müzesi gibi başka birçok müzeye de ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Pass ile ilgili daha fazla detay için şuraya göz atabilirsiniz. Yukarı da bahsettiğimiz gibi Berlin'deki metro ulaşımı çok kolay olduğu için, yakınlarda bir metro/tramvay durağı olduğu sürece nerede konakladığınızın pek bir önemi yok. Çünkü gezilecek yerler ve denemek istediğiniz mekanlar şehrin dört bir yanına dağılmış durumda. Dolayısıyla özellikle şehir merkezi olan Mitte civarında kalmanız hayatınızda çok da bir şey değiştirmeyecek. Biz yine daire kiralama konusundaki ısrarcı davranışlarımızdan burada da vazgeçmedik ve son gidişimizde 2022 gezi notlarımızda da bahsettiğimz, hem lokasyon hem diğer konularda oldukça memnun kaldığımız şu Airbnb'de konakladık. Eğer özellikle otelde kalmak gibi bir niyetiniz varsa, Berlin'e gerçekleştirdiğimiz ilk seyahatimizde konakladığımız Park Plaza Wallstreet Mitte'yi de tavsiye edebiliriz. Dönem ile alakalı mıydı bilemiyoruz, ancak buranın fiyatları diğer otellere göre daha makul gibiydi. 10 adım ilerisinde metro olan, temiz ve gayet güzel bir oteldi. Aslına bakarsanız Berlin'e gerçekleştirdiğimiz 2. seyahatimizde çok daha fazla mekan deneme şansımız olduğu için yeme içme konusunu Alternatif Berlin Gezi Rehberinde daha detaylı paylaşmış bulunduk. Berlin'in çok da özellikli bir mutfağı olmadığından mıdır, git gide acayip bir kültür karmasına dönüştüğü için midir bilinmez, şehirde Alman restoranlarından çok Asya, İtalya, Meksika, Türk restoranları alıp başını yürümüş durumda. Hal böyle olunca, ilk seyahatimizde Almanya'nın yerel lezzetlerini tatmayı ihmal etmedik ama farklı mutfaklar da denemek istedik. Başlamadan gelen not: Berlin çok kalabalık bir şehir ve özellikle haftasonları restoranlarda yer bulmak oldukça zor olabiliyor. Dolayısıyla gideceğiniz restoranları gezinize başlamadan önce tespit edip rezervasyon yaptırmakta fayda var. Oraya özgü kabul edilen şeylerden biri \"Currywurst\". Bakmayın adının alengirli durduğuna, aslında kendisi bildiğimiz baharatlı ve ketçaplı bir sosis. Güzel bir lezzeti olmadığını söylersek yalan olur, ancak sosis işte, ne kadar farklı olabilir ki? Berlin'in sokaklarında Currywurst yapan birçok stant/büfe tipi yerler görmeniz mümkün. Eğer direkt en iyilerini denemek niyetindeyseniz şehrin en popülerleri olan Curry 36, Konnopke's Imbiss ya da Curry Mitte'ye uğrayabilirsiniz. Alman mutfağından devam edecek olursak, biraz da Berlin'in en meşhur Alman restoranlarından biri olan Marjellchen'den bahsedelim. Burada Prusya döneminden kalan geleneksel yemekler de var, günümüzdeki Alman mutfağından yemekler de var. Menüde çeşit çeşit et ve Alman kültürünün vazgeçilmezlerinden biri olan patates yoğunlukta denilebilir. Şahsen biz Alman mutfağı konusunda çıldırmıyoruz, ancak akşam yemeğinde yerel bir mutfak deneyimi yaşamak isterseniz, burası tam size göre olabilir. -Adres: Mommsenstrasse 9 Berlin'de birçok popüler hamburgerci olsa da, Kreuzburger bir şehir klasiği haline gelmiş durumda. Hamburger dedikten sonra sizi ikna etmek için konuyla ilgili pek de bir şey söylememize gerek yok sanırsak. Adından da tahmin edebileceğiniz üzere Kreuzberg bölgesinde bulunan bu hamburgerci civardayken bi' deneyebilirsiniz. Kreuzberg dışında ayrıca 2 şubeleri daha var. -Adres: Oranienstrasse 190 Berlin'e kadar gidip de Türk yemekleri yemek konusunda önyargılı davranabilirsiniz, bunu garipseyecek değiliz, biz de davranıyoruz. Ancak bu kadar Türkiye ile iç içe geçmiş bir ülkede Türk mutfağının nasıl olduğunu merak edip de denemek isterseniz, Alman Türk fark etmezsizin herkesin önerdiği Hasır Restoran'a gidebilirsiniz. Her daim kalabalık olan Hasır'ın şehirde birkaç farklı şubesi var. Ayrıca dönerini öve öve bitiremiyorlar. İstanbul'dan bile daha fazla dönerci restoranı barındıran Berlin'de döner denemek niyetindeyseniz burası tam size göre olabilir. -Adres: Adalbertstrasse 12 Hazır döner konusu açılmışken izninizle Berlin'in bu konuda en popüler olanı Mustafa's Gemüse Kebap'tan bahsetmek istiyoruz. Mustafa Abi'mizin Kreuzberg'deki bu küçük kebapçısının namı almış yürüyor efenim. Öyle yer ayırtacağınız, Vedat Milor ile yan yana masalarda yemek yiyeceğiniz bir yer zannetmeyin burayı, bildiğimiz seyyar kebapçı gibi. Yemeden olmaz, çünkü Berlin'de Türk yemeği övecek olmamızı yadırgayacak olsanız da, buranın dönerleri inanılmaz lezzetli. Üstelik bildiğiniz dönerlerden biraz daha farklı, çünkü sebzeli, peynirli, soğanlı ve içine limon sıkılan ULTRA MEGA ÜBER DÖNER deneyimi yaşamanızı sağlıyor. Yolunuz Kreuzberg taraflarına düştüğünde kime sorarsanız gösterir. Çılgın bir kuyruk olabiliyor, haberiniz olsun. -Adres: Mehringdamm 32 Bu arada, yukarıda Berlin'de İstanbul'dan daha fazla dönerci olduğunu söylediğimizde gayet ciddiydik. Berlin ile ilgili bilmediğiniz tuhaf gerçekler için şöyle buyrun. -Adres: Wrangelstrasse 42 Burası Berlin'in en değişik konseptli restoranlardan biri. Mother's Mother'ın amacı hangi kültürden, ülkeden olursa olsun, annelerimizin özenle yaptığı ve severek yediğimiz yemeklerini bir restoranın çatısı altında sunmak. İsterseniz siz gidip annenizin yemek tarifiyle başkalarına yemek yapabiliyorsunuz, isterseniz de başka bir annenin yemeklerini tadabiliyorsunuz. Uzun süredir kapalı olduğu için bir türlü deneyimleyemediğimiz Mother's Mother, Mayıs 2016 itibarıyla tekrar açılacak. Üstelik bu sefer restorana kendi kültür ve lezzetlerini paylaşmaları için mülteci anneleri davet edeceklermiş. Olur da bu dönemlerde Berlin'e ayak basacak olursanız, bu yemeklerden birine katılmak için şuradaki web sitesinden bilgi edinebilirsiniz. Burası aslında aşağıda alışveriş bölümünde detaylandıracağımız bir department store. Bu kısma da eklememizin sebebi, üst katında bulunan gurme katı. Burada çeşit çeşit yemekler ve tatlılar denemeniz mümkün. Turistik mi turistik, ancak kesinlikle lezzetli şeyler var ve öğlen bir şeyler yemek için çok ideal. -Adres: Tauentzienstrasse 21-24 Einstein, Berlin'de birkaç farklı yerde karşılaşabileceğiniz bir kafe zinciri. Buraya özellikle yazmamızın sebeplerinden biri kahvaltılarının oldukça lezzetli olması. Brandenburger Tor civarına gitmeyi planladığınız gün, yakınlarda bulunan Einstein Cafe'de güne güzel bir kahvaltıyla başlangıç yapıp, şehrin en turistik bölgelerinden birinde kazıklanmadan doyasıya karnınızı doyurabilirsiniz. Olur da başka bölgelerde de karşılaşırsanız, bir kahve molası için de değerlendirebilirsiniz. Berlinliler tarafından \"Ku'damm\" olarak da geçen Kurfürstandamm, buraların en işlek ve en büyük caddelerinden biri. Bu bölgede Zara, Pull & Bear gibi Türkiye'den aşina olduğumuz birçok klasik markalar, Urban Outfitters, Forever 21, & Other Stories gibi başka ülkelerden aşina olduğumuz ama Türkiye'de bulamadığımız markalar da var. Yukarı da biraz bahsettiğimiz gibi burası Berlin'in en pahalı, en ünlü department store'u olarak biliniyor. İçinde Hermes mi ararsınız artık Chanel mi Balmain mi Zegna mı hepsi var. Tekrar hatırlatalım, eğer Chanel çanta almak gibi bir niyetiniz yoksa bile bizce buraya gelin ve mutlaka gurme katına uğrayın. Burası Türkiye'de çeşitli örneklerine sık sık rastlayabileceğiniz, Pazarları hariç her akşam 9'a kadar açık olan bir alışveriş merkezi. (ki akşam 9'a kadar açık olması mucize) İçinde 200'e yakın mağaza var. Ayrıca Berlin'in en merkezi yerlerinden biri olan Alexanderplatz'a yakın olduğu için toplu taşımayla ulaşmak oldukça kolay. Kişisel fikrimizi soracak olursanız, alışveriş merkezine kapanacağınıza, direkt Ku'damm'ı tercih edebilirsiniz. Biraz daha alternatif markalar, orijinal şeyler bulabileceğiniz tasarım dükkanları arayışı içindeyseniz Hackescher Markt tam size göre. Mitte'deki Hackescher Markt bölgesinde hem caddelerde mağazalar, hem de birçok farklı mağazanın ve yeme içme mekanının bir arada bulunduğu, 8 avludan oluşan bir alan olan Hackesche Höfe bulunuyor. Bu alana Rosenthaler Strasse 40 adresinde bulunan geçitten ulaşabilirsiniz. -Bu civara kadar gelmişken başka mağazalar için Neue Schönhauser Strasse, Weinmesiterstrasse ve Münzstrasse'ye de göz atabilirsiniz. Burada da aynı şekilde Urban Outfitters, &Other Stories, Monki gibi mağazalar bulmak mümkün. S-bahn 'a binip Friedrichstrasse durağında inerek kolaylıkla ulaşabileceğiniz bu bölgenin bir ucu Checkpoint Charlie'ye, bir ucu Unter den Linden'e uzanır. Bu iki bölgeye de gitmeden Berlin'den dönmeniz saçmalık olacağı için, aslında hem turistik hem de alışveriş anlamında sizi tatmin edebilecek bir bölge. Bu cadde üzerinde H&M gibi klasik markalar, Gepetto Usta tarafından yapılmış gibi görünen ayakkabı markası Birkenstock ve Paris'ten tanıdığımız ünlü Galeries Lafayette bulunuyor. Bizim gibi ilginizi Cadde üzerinde Boss, Escada, eğer siz de Gepetto Usta tarafından yapılmış gibi görünen ayakkabıları giymek istiyorsanız Birkenstock ve Paris'ten tanıdığımız ünlü Galeries Lafayette'i görmek de mümkün. Ayrıca sizin de ilginizi çekiyorsa, cadde üzerinden kocaman bir Lomography Store bulunuyor. Girmeden dönmeyin, içerisi cennet gibi. Bu bölgedeki alışveriş konusunu detaylı incelemek isterseniz şuraya bir göz atabilirsiniz. -Berlin'in metro sistemi inanılmaz. Çekinmeden bol bol kullanın, şehrin her noktasına kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. -Birkenstock çılgınlığına kapıldıysanız, burada daha ucuz, alacaksanız buradan alın. -Varlığından bile haberdar olmadığımız Vietnam mutfağı Berlin'de çok yaygın. Deneyebilirsiniz. -Berlin Olimpiyat Stadı'nı merak ediyorsanız ayrıca şöyle bir yazı mevcut: Berlin Olimpiyat Stadı Berlin Gezi Rehberi yetmediyse, Berlin ile ilgili hazırladığımız diğer rehberler için şuraya göz atmanızda fayda var, çünkü Berlin gez gez bitmiyor. \"Erikli var vereyim mi?\" kısmında koptum. Benim gibi su seçen biri için yurtdışında doğru suyu bulmak her zaman sorun olmuştur. Bizim marketlerde elin Evian'ı satılırken Avrupa'da neden Erikli satılmaz merak ederim. Ama Berlin'de olduğunu duymuştum 🙂 Gezi yazılarınızın tarzını çok sevdim. Berlin de görülecek yerler arasında. Yazınızdan da en kısa zamanda faydalanmayı umuyorum! Berlin ile ilgili blog icinde yer alan bira fotografi bir bayern birasina ait olunca esasen pek eglendim. Berlin cok guzel, Almanya'nin da en buyuk sehri ancak kulturu oldukca farkli Bayern ve Munih'i de anlatan bir yazi yazilmasi cok iyi olabilir. Oncelikle Almanyada bira kulturunun dogum yeri Bayern'dir. Alp daglarinin eteklerinde, Italya'ya cok yakin ve Avusturya sinirinda olan bu sehir cok fazla turist de agirlar. ilk tatil olarak çıktığım şehir 🙂 çılgın eğlence hayatına dair duyumlarla büyük bir heyecana kapıalrak gittim. Ancak kız arkadaşımla gitmem büyük bir talihsizlik oldu sanırım 🙂 malesef bahsedilen çılgın eğlence hayatına giremeden sadece turistik bir gezi yaparak 4. günün sonunda Amsterdam'a doğru yola çıkmıştım. Ancak çok ilginçtirki eülencenin dışarıya taştığı noktayı göremedim şehirde. Bu şehir çok gizemli bir şehir. Eğlence tamamen underground mekanlarda 3 gün gece gündüz devam ediyor. İyi araştırmadan giderseniz siz de benim gibi şehirin sadece hayalet yüzünü görmekle yetinebilirsiniz! Bayern birasını yazmayacaktım ama başka bir arkadaş yazmış :)) Ben Berliner Kindl içerim veya Schultheiss. Almanya'nın meşhur Blockhouse Steak zinciri Berlin'de de var. Ben 3 biliyorum belki daha fazladır. Gulaş çorbasını tavsiye ederim. Mustafa's Gemüse Kebap çok popüler bir yer, bir ara kamera vardı canlı izleyebiliyordunuz kalabalık mı değil mi diye. Kreuzberg'de Curry36 vardır sosisci. KaDeWe ye yakın Wittenbergplatz'da da organik sosis ve bira içebileceğiniz kesinlikle tavsiye edeceğim Witty's var. Berlin'e gelen ünlüler yemeden gitmez derler. Kreuzberg'de ünlü Hasır kebapçı var, mercimek çorba ve kebap yiyebileceğiniz. Potsdam yazlık sarayların bulunduğu yer, gezilmesi gerekir. Şu meşhur saray yapılmadan önce değirmencinin yerini almak isteyip satmadığı için sarayın içinde kalan değirmenin olduğu yer. Berlin'in içine geri dönersek, gecekondusunda yaşayan türk amcanın evi de görülmesi gerekir. Kreuzberg'de. Yazılarda Gendarmenmark'dan bahsetmemişsiniz ama karşılıklı iki kilise ve ortada Kozerthaus Berlin'in olduğu meydan. Yazın sokak müzisyenlerinin ve restaurantların olduğu, kışın ise Noel paraının kurulduğu yer. Kış demişken Berlin 4 mevsim güzel, kışın noel pazarları ve karlı manzarası ile, yazın yemyeşil ormanları ve parkları ile. Benim tercihim Berlin'i bisikletle gezmek. bunun amacı ilk kez gideceğim için yer aramadan kolayca görmek istediğim yerleri görebileyim. zamandan tasarruf. bir kısım yoldaolmak ile aynı neden öyle olmuş aca. kim kimden apartmış çözemedim."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/18/amerika-tatili-plani-101", "text": "Burada görmeyi beklediğiniz yazımız oitheblog. com tarihinde en kötü yazılan rehberlerden biri olduğu için imha edilmiştir. 2018'de gerçekleştirdiğimiz son Amerika seyahatimizin ardından bu utanç ile daha fazla yaşayamadığımız için bu yazıyı sildik ve konu hakkında ÇOK daha iyi ve yepyeni bir rehber oluşturduk, lütfen şuraya buyurunuz. Alışveriş ürünleri konusunda yepyeni bir site açılıyormuş bu sitenin adı Buypasa'dır. Bu site de yok yok denecek kadar vardır. Çünkü bu sitede çok fazla ürün ve bu ürünlerin çeşitleri çok fazladır. Buypasa. com adresinden bu siteye girerek alışverişe başlayabilirsiniz. Merhaba, 13-14 günlük 2016 için abd seyahat planımız var eşimle birlikte. Newyorku mutlaka görmek istiyorum ve 3-4 gün zaman geçirmek istiyorum, aslında diğer bir gidiş amacımda tema parklar. Bu iki yere de zaman ayırmak isterim. Los angelestaki tema parklar orlandodakinin yerini tutar mı o konuda hiçbir bilgim yok, ya da niagara şelalesi için arabayla 14 saat git yol yapmaya değermi newyorktan ona da emin değilim. 2016 Eylüle planlıyoruz eşimle birlikte geziyi, korku temasının işlendiği halloween etkinliğinin ilktefa 18 eylül 1 kasım arasında orlando da yapılacak olması da ilgimi o tarafa yöneltiyor, ama havalar eylül sonuna doğru nasıl olur bilemiyorum o yüzden miamide kararsızım. Grand canyon oldukça ilgimi çekiyor, Tabi bunun yanında los angles, san francisco, las vegasta ilgi çekici. Sormak istediğim 13-14 günlük bir seyahati en optimum ve maliyeti arttırmadan nasıl planlayabilirim. Newyork, niagara, washington, orlando miami ile los angles, sanfrancisco, las vegas, grand canyondan hangilerini çıkarıp bir plan yapmalıyız ve 2 kişi için ortalama maliyet ne kadar olur, bu konularda beni aydınlatırsanız çok sevinirim."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/19/zaragoza-bizden-baska-kimsenin-gitmedigi-sehir", "text": "Aklınızdan geçeni aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Dünyada bu kadar yerin içinde Zaragoza'da ne işin vardı? Cevap veriyorum, bilmediğim her yer, benim için görmeye değer. Bu güzel laf kalabalığından sonra, çoğumuzun Zaragoza hakkındaki bilgi dağarcığının sadece Real Zaragoza ile sınırlı olduğunun bilincinde olarak, bir takım küçük bilgiler vermek istiyorum. Zaragoza, İspanya'da, Madrid ile Barcelona'nın ortasında, kuzey doğuda bir noktada yer alıyor. Burası, genellikle bu iki şehirden birine geçerken durulan, bir soğuk ayran içilen, soluklanılan bir nokta. Nüfus olarak İspanya'nın 4. ya da 5. büyük şehri olmasına karşın, şehirde dolanırken kendiniz dahil 20 kişiymiş gibi hissediyorsunuz. Bakmayın tabi şehri oraların Afyon'u gibi anlattığıma, mimari anlamda etkileyici yapılar ve tarih açısından tatmin edici geçmişinin yansımalarını görmek mümkün, birazdan söz edeceğim. Detaylara girmeden önce şunu söylemeliyim ki, Zaragoza'da çok uzun bir süre kalmadım. Ancak gördüğüm kadarıyla çıkardığım sonuç, 2 günden fazla kalırsanız, devreleriniz yanar. Şehir popülasyonunun gençler harici büyük bir kısmı İngilizce konuşmak konusunda başarısız. En azından benim konuştuğum insanlarda durum buydu. Ancak, İspanyollar genel olarak öyle sempatikler ki, kendi dillerinde de anlatsalar, beden dillerini son noktaya kadar kullandıkları ve sizin için seferber oldukları için, nereyi arıyorsanız buluyorsunuz. Yardımseverliğin doruklarındalar. Tuvalet sorunca bile öyle bir yardım etme çabasına giriyorlar ki, bıraksanız sizinle birlikte tuvalete gelirler. Zaragoza'ya gitmek için en iyi zaman ara dönemler, yani ilkbahar ve sonbahar. Hatta mayısın sonlarına doğru gezmek için çok sıcak bile olabiliyor. Tam bir \"yazın çok sıcak, kışın çok soğuk\" kenti. Yerel insanların söylediğine göre kışın genellikle kar yağmıyormuş, hatta 0'ın altına da düşmüyormuş, ancak sorun rüzgarlı olması-imiş. Bu noktada asıl önemli olan, ne zaman gitmemeniz gerektiği. Ağustos ayında Zaragoza nüfusu 19 kişiden 9 kişiye düşüyor. Çünkü o dönem tatil dönemi. Dolayısıyla şehir adeta terk ediliyor. \"Banane el oğlundan\" diyebilirsiniz, demeyin. Çünkü bu dönemde barlar, restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve yerel dükkanların bir kısmı kapalı oluyor. Oraya ilk gidişinizde, böyle bir durum yaşamak isteyeceğinizi sanmıyorum. Zaragoza'da gezilecek binlerce yer için 200 Euro'ya alabileceğiniz Zaragoza Pass.. Şaka şaka. Yok öyle bir şey. Yazıyı yarım yamalak okumayın diye yaptım. Tamam ciddi oluyorum. Zaragoza, çok da turistik bir şehir olmadığından, öyle pahalı bir şehir değil. Sadece \"Pilar Festival\" döneminde giderseniz, şehir normalden çok daha dolu olduğu için fiyatlar biraz daha uçabiliyor. Ulaşım açısından öncelikli tercihinizin \"yürümek\" olmasını tavsiye etmekle birlikte, gece 12:30'a kadar otobüsleri de rahat rahat kullanabilirsiniz. Biletler 1,30 Euro civarı. Ayrıca sabah 6'ya kadar kullanabileceğiniz gece otobüsleri de oluyor. Eğer \"biz turistiz illa kart alacağız\" diyorsanız, burada turistler için Zaragoza Card mevcut. 1 günlüğü 18 euro. Eğer uçakla geldiyseniz havaalanından taksi, 30 Euro civarı bir şey tutuyor. Eğer taksi kullanmak istemiyorsanız, saat başı kalkan otobüsler var, yolculuk 25-30 dakika gibi bir şey sürüyor. Zaragoza'dan Madrid'e ya da Barcelona'ya geçmek isterseniz, otobüs ya da treni kullanabilirsiniz. Madrid için: Tren 1,5 saat sürüyor ve 70 euro civarı. Otobüs 4 saat sürüyor ve 20 euro civarı. Barcelona için: Tren 1,5-2 saat sürüyor. 75 euro civarı. Otobüs 3,5 saat sürüyor, 20 euro civarı. İspanya sınırları içindeyken tüketmeniz gereken iki önemli şey var. Biri, şarapla hazırlanan geleneksel bir İspanyol içkisi olan canım Sangria, Diğeri İspanya'da birçok yerde karşınıza çıkabilecek, minik köşebaşı barları bulunan, bol bol da çeşidi olan minik atıştırmalıklar, yani Tapas. Tapas için özellikle, \"Taberna Dona Casta\" ya da \"Casa Lac\"ı tercih edebilirsiniz. Hem çok pahalı değiller, hem de oldukça lezzetliler. Bunun dışında çeşit çeşit et yemeği mevcut. Bu yemeklerin bazılarında yumurta da kullanıyorlar. Eğer bu et-yumurta birlikteliğinden hoşlanmıyorsanız, ya da denemek gibi bir niyetiniz yoksa, aklınızda bulunmasında fayda var. İçecek olarak ise Sangria dışında, Zaragoza'nın başkenti olduğu Aaragon bölgesine özgü çok güzel şaraplar bulabilirsiniz. Yukarıda da söylediğim gibi, Zaragoza'yı her türlü detayıyla, çok bilinçli bir şekilde gezemediğime eminim. Çünkü İspanya'dayken şans eseri oraya geçmeye karar verdim. Bu ani verilmiş karar ve şehire ayrılan kısa süre sonucunda yeterince fazla yeri keşfedememiş olabilirim. Ancak Zaragoza, aslında tarih boyunca birçok farklı kültürün bulunduğu bir bölge olduğundan, 1-2 gününüzü ayırmaya değer bir şehir diye düşünüyorum. Eğer sık yurtdışına çıkıyorsanız her gittiğiniz yerde kilise, şapel, katedral gezmekten bunalmış olmanız muhtemel. Fakat Zaragoza'daki en önemli turistik ve dini yapılardan biri bu görkemli ve devasa bazilika. İçerisi de dışı gibi etkileyici, Goya'nın ve Bayaeu'nun eserleriyle dolu. Bu bazilikanın oradayken öğrendiğim enteresan bir özelliği de, bilmemkaçıncı yüzyılda, Meryem Ana'nın burada görüldüğü. Bu rivayetten dolayı burası, İspanya'daki hıristiyanlar için neredeyse bir hac noktasına dönüşmüş durumda. Gezmek ücretsiz, içeride fotoğraf çekmek cinnet geçirecekleri derecede yasak. 3 Euro'ya kulelerden birine çıkıp manzarayı izlemeniz ve instagram'a ekmek çıkarmanız mümkün. Bazilika'nın önü kocaman bir meydan. Burada çeşitli sokak sanatlarına ve farklı aktivitelere denk gelmeniz de mümkün. Burası Zaragoza'nın Endülüs döneminden kalma bir saray. İçinde birçok islami motif görmeniz mümkün. Heybetli bir yapı, hatta tavanların bir kısmı altından yapılmış. Bana kalırsa, bir dönem o bölgede islamiyetin hakim olduğunu bilmek bile oldukça enteresan. Bu yüzden böyle bir yapıyı gezebilmek enteresan bir deneyim oluyor. Zaten saray Zaragoza'nın en turistik bölgelerinden biri. Buraya giden birçok otobüs bulmanız mümkün. Saray saat 7'de kapanıyor, bu yüzden çok geç gitmemenizde fayda var. Burası bir roma tapınağı, cami ve son olarak katedral olarak kullanılmış. Haliyle barok, gotik, neo-klasik artık ne ararsanız hepsi bir arada, aynı yapıda buluşmuşlar. En son ben de sinagog olarak kullanmayı denedim izin vermediler. Bu festival, Zaragoza'nın en turistik ve eğlenceli dönemi. Otellerin dolu olduğu, yer bulmakta güçlük çekeceğiniz tek dönemi bu olsa gerek. 9 gün süren bu dönemde tiyatro gösterileri, konserler, sergiler, çeşitli performanslar, ne ararsanız oluyor. Bence Zaragoza'ya gitmek için en ideal dönem olabilir. Festivalin amacıyla bağlantılı olarak yukarıda bahsettiğim bazilikada da, özellikle festivalin en önemli günü olan 12 Ekim'de \"çiçek bırakma\" seremonisi de gerçekleşiyor. Bazilika'nın hemen yanında bulunduğu Ebro Nehri'nin şehre görsel anlamda çok katkı sağladığı kesin. Üzerinde güzel bir köprüyü de bulunduran nehir, gece de gündüz de ayrı bir güzel. Civarında dolaşabilir, bazilikayı ve şehri farklı açılardan fotoğraflayabilirsiniz. -Alışveriş anlamında özellikle yazabileceğim bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ya da ben haberdar değilim. İspanya genelinde bulunan birkaç markayla ve özellikle bazilikanın meydan tarafından tam karşı sokağına girdiğinizde birçok hediyelikçiyle karşılaşmak mümkün. Ancak İspanya içinde daha büyük bir şehire geçiş yapacaksanız, buradan bir şey almanın bence hiçbir anlamı yok. Yine de illa ki istiyorsanız, alışveriş için gidebileceğiniz bölgeler: Francisco de Vitoria, San Ignacio de Loyola, Cadiz ve Isaac Peral. -Bana kalırsa Zaragoza için en doğru tercih, Barcelona-Madrid arası geçiş yaparken 1 gününüzü geçirmek ya da bir gece konaklamak. -Rehberlerde birkaç İspanyolca sözcük öğrenerek onları küçük sürprizlerle şaşırtın gibi şeyler söyleyip dururlar. Burada o gerçekten geçerli. İspanyolca konuşmaya çalıştığınız zaman size ekstra bir sevgi besleyebiliyorlar. -Gitmeden önce Goya ve Endülüs Emeviler'ini araştırmakta fayda var. Araştırmayacaksanız da Goya'nın Hayaletleri'ni izleyebilirsiniz mesela. -Ortalıkta çok fazla kilise var, ama bence hepsini görmeye vakit ayıracağınıza şehrin başka yönlerini keşfetmelisiniz. Madrid'den Andorra'ya gecerken 1 gun bu memlekette kalmayi planliyoruz, kismet bakalim. http://www. renfe. com/EN/viajeros/ ile de tren biletleri alınabilir."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/20/budapeste-bir-erasmus-ogrencisinin-yasantisina-dair-her-sey", "text": "Eğitim için, iş için ya da başka sebeplerden dolayı fark etmez, yurt dışında yaşamaya başlayacak herkesin ilk yaptığı şey kuşkusuz internet araştırması. Yüzlerce yorum, yüzlerce fikir ve öneri bulmak mümkün. Biz de düşündük taşındık, çeşitli sebeplerden dolayı yurtdışında yaşamaya başlayacak olan okurlarımız için, küçük çaplı bir rehber oluşturmaya karar verdik. İlk durağımız, Budapeşte. Son dönemlerde Sziget Festivali ile iyice popülerleşen Budapeşte ile ilgili, zevklerine ve tavsiyelerine rahatlıkla güvenebileceğiniz, yıllardır yakın arkadaşım olan Hakan Dağlıoğlu ile Budapeşte'de Erasmus meselesini enine boyuna konuştuk. Bir Erasmus öğrencisi için detaylı bir rehber hazırlamış olduk. Budapeşte'yi tercih etmemin nedeni öncelikli olarak derslerin denkliğiyle alakalıydı. Sonradan problem olmaması için %100 eşitlik olsun istiyordum, Ekonomik faktör de çok önemliydi. Mesela ben İngiltere, Almanya, Fransa, Danimarka vb. ülkelere de gidebilirdim fakat oralarda yaşayabilmem için hibeyi en az 2'ye katlamam gerekirdi. Buna bir Erasmus gezgininin Avrupa'da gezmesi gereken şehirler listesini de ekleyince, Erasmus periyodu bir anda finansal açıdan bir kabusa dönebilirdi. Budapeşte'yi tercih etmemin bir başka nedeni ise son olarak eğlence hayatı ve ortamıydı.. Kısacası fiyat performans açısından bir şehir aradım karşıma Budapeşte çıktı. Binek araç müşterisi gibi ifade ettim ama neyse. Yine seçme şansım olsa kesinlikle Budapeşte'yi tercih ederdim. Benim yaşadığım tonla maceradan ve anıdan sonra Budapeşte 2. evim gibi oldu. Her sene düzenli olarak hasret gidermek için oraya gidiyorum. International Business School Budapest adlı okulda eğitim aldım ve kesinlikle doğru bir tercihti. Türkiye'de İşletme lisansı eğitimi alıyordum. Okul tam bir \"Business School\" olmakla beraber, ilk yıldan sonra finans, pazarlama vb gibi uzmanlaşacağınız alanı seçebiliyorsunuz. Aynı zamanda okul Budapeşte'nin en pahalı okulu, yabancı öğrenciler yıllık 5000 gibi bir miktar ödemek zorunda ama okul Oxford Brookes University ile anlaşmalı yani IBS'ten mezun olduğunuz taktirde çift diploma sahibi oluyorsunuz. Sınavları İngiltere eğitim sistemine göre hazırlandığı için inanılmaz zor maalesef. Palinka denen geleneksel bir içkileri var, olmaz olsaymış! Macarların bile nefret ettiği Yunan rakısı Uzo'dan bile kötü dedikleri bir içki çeşidi Palinka. İçer içmez boğazdan başlayıp bütün iç organlarınızı kezzap dökmüşçesine yakan bir çeşit likör. Onun dışında bir tuhaflık yoktu aslında. Türk kültürüne benzeyen o kadar çok yönleri var ki. Mesela bazı kelimeleri bizden almışlar. Macarca'da kapu; kapı anlamına geliyor; kave, kahve demek; alma, elma demek vb. Ben şahsen ilk 1-2 hafta dışında hiç zorluk çekmedim, açıkçası alışmak kolay ve rahat bir süreçti. Hatta 3. haftadan sonra kendimi sanki orada doğup büyümüş gibi hissetmeye başladım. Bu nasıl oldu diye soracak olursanız Macarlar çok yardımsever bir millet. Örneğin sokakta birini durdurup bir şey sorduğunuzda 500 metre mesafedeki bir yeri tarif etmelerini geçtim oraya sizinle beraber eşlik edip geri dönenlere bile şahit oldum. Dil açısından pek problem yaşadım sayılmaz çünkü Macarca pek geçerli bir dil olmadığı için herkes yabancı dil olarak İngilizceyi öğrenmiş durumda. Okulda ve arkadaş ortamında hiçbir sıkıntı çekmedim. Çok nadir de olsa, bazı mekanlarda hiç İngilizce bilmeyenlerle karşılaştım tabi, bu normal çünkü yaşlı kesim pek İngilizce bilmiyor. 2. Dünya Savaşı sıralarında milliyetçilik yüzünden başka dil öğrenmek yasaklanmış. Adapte olma açısından bir problem yaşayacağınızı düşünmüyorum, gelip de geri dönene hiç şahit olmadım açıkçası. Bir genç ya da bir öğrenci için hatta normal bir insan için kesinlikle ve kesinlikle yaşanması gereken yer Peşte'dir. Budapeşte'yi Tuna nehri Buda ve Peşte olarak ikiye ayırmış durumdadır. Buda tarafında Tuna kıyı kesimi dışında pek bir şey yok açıkçası ve sıkıcı bir yer denebilir. Peşte kısmı sosyal ve kültürel açıdan fazlasıyla insana yetiyor. Peşte'de spesifik bir bölge söylemem gerekirse Oktogon bölgesi tam anlamıyla bütün ihtiyaçları karşılayacak bir yer. Buraya tramvayla 2-3 durak olan bölgeler de yaşam açısından çok avantajlı ve zevkli bir konumdadır. Maalesef Normal pasaporta sahip Erasmus öğrencileri için yasal olarak çalışma izni yok. Ama yeşil pasaport sahipleri tam emin olmamakla beraber söylüyorum haftada 10 saat çalışabiliyor. Elbette ki illegal çalışan öğrenci olabiliyor. Normal bir öğrenci riske girmek istemiyorsa sadece hibe ve aile desteğiyle yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Arkadaş ortamı olarak, sadece Erasmus arkadaş ortamı hakkında bilgi sahibi olduğum için yalnızca onun hakkında konuşabileceğim. Erasmus ortamında herkes birbirini yeni tanıdığı için ve 72 milletten insan bir ortamda buluştuğu için herkes farklı duygular içerisindeydi. Birbirinin kültürünü tanıma, yardımlaşma, beraber hareket etme gibi eylemler yaşandı. Erasmus arkadaşlığında genelde öğrenciler eğlenmeye geldiği için her günün bir akşamı oluyor ve o Erasmuslar her gece dışarı çıkmak istiyor. Zaten şehir yabancı, ortam keşfedilmeye açık, hadi kendimizi dışarı atalım orda parti var burada parti var şeklinde herkes birbirine haber veriyor. Türk, Fransız, İtalyan vb geceleri düzenleniyor, kültür alışverişi oluyor ve bir süre sonra Flat partyler yapılıyor Genel olarak 100 küsür kişi tanımış olsam da adam akıllı 5-6 kişi ile şu anda samimiyiz, gerçekten arkadaşız ve Avrupa'da gidecek birkaç kapım oldu diyebiliyorum. Etkinlik açısından Türkiye'yle hemen hemen aynı mesela Sziget Festival denen bir festival var ve her yıl yaz aylarında düzenleniyor. Sanırım Macaristan'ın en meşhur festivali kendileri. Onun dışında düzenli olarak etkinlikler, sergiler, konserler vs. oluyor. Konser açısından konuşmak gerekirse ben 68 liraya David Guetta konserine gitmiştim hem de sahne önünden. Aynı konser 1 sene sonra Türkiye'de oldu ve bilet fiyatı 200 küsür lira civarıydı. Gece hayatına gelince... Gece hayatı deyince bence aklınıza Avrupa'da ilk Budapeşte gelmeli. \"Hadi ordan\" dediniz değil mi? Budapeşte'de her kesime uygun gece kulübü mevcut ve bence Avrupa'nın en ucuz ve eğlencesi bol mekanlarına, ortamlarına sahip. Eğlenmemeniz mümkün değil yani. Şurada konu ile ilgili birçok öneri mevcut. Erasmus programı bence her üniversitesi öğrencisinin yararlanması gerektiğini düşündüğüm über bir hizmet. Keşke hibe miktarlarını Ulusal Ajans yukarı çekse de öğrencilerin maddi sıkıntısı hiç olmasa. Erasmus yapan öğrencinin hayata bakış açısı değişir, 72 türlü milletten 1001 çeşit arkadaş edinir, vizyonu genişler, özgüveni artar ve Erasmus, sizin hayatınızın geri kalanında hatırlayacağınız muhteşem anlar yaşatır. Ben Erasmus yapana kadar yaşamıyormuşum dedirtir insana bu şey. Erasmus sayesinde ben de gezme bağımlısı oldum. 30 yaşına kadar 30 ülke gezeceğim gibi hedeflerim oldu. İBbu program bana kendimi keşfetmemde büyük katkı sağladı. \"Okul uzayacak ya\" diye mızmızlanmayı bırakıp gidip yapın. Post-Erasmus Sydrome denen şey boşa çıkmamış. Var tabii ki olmaz mı. Madde madde sıralayayım, eksik kalmasın. Goulash Çorbası Kesinlikle Cafe Vian'da içmeniz tavsiye edilir. Zira diğer yerler bu kadar da iyi yapamıyor. Cafe Vian'a gitmişken muhteşem suflesinden yemeyi de unutmayın. Palatinus Lido Water Park Adından da anlaşılacağı üzere bir aqua park ama günlük 10 TL'ye sınırsız eğlence yaşatıyor. Dalga havuzu mu dersiniz, deniz suyundan oluşmuş havuz mu dersiniz, saatte hızı 80 km'ye çıkan kaydıraklı havuz mu dersiniz içinde muhteşem havuzlar ve olimpik havuzlar mevcut. Margit Adası'nda konumlanmış bu yere eğer ilkbahar ve yaz aylarında gidiyorsanız mutlaka gidin ve bu sınırsız eğlenceyi yaşayın. Tüm köprüler, özellikle Chain Brigde. Aslanlı Köprü diye de geçen bu köprü gece muhteşem oluyor. Tüm köprüleri hem gece, hem gündüz gezin, şehrin ışıklandırması bir başka oluyor. Bence Budapeşte Tuna'yı kullanan en iyi şehirdir. Parlamento Binası: Yine Tuna nehrinin Peşte kıyısında konumlanmış Parlamento Binası mimarisi ve ışıklandırmasıyla göz kamaştırıyor. İçinde 600 oda mevcutmuş. Fisherman's Bastion: Gotik mimariye sahip muazzam bir yapıdır. Matthias Kilisesiyle yan yanadır. Görülesi yerdir. Dohany Sokağı Sinagogu: Avrupa'nın en büyük Sinagogu olma unvanını taşımaktadır. Ayrıca bahçesindeki ağacın yapraklarında Hitler zamanında öldürülen Yahudilerin isimleri yer almaktadır. Szent Istvan Basilikası: Adı St Stephen Basilikası diye de geçer. İçi mükemmel devasa bir yapıdır. İçine girip en üst katına çıkmanızı tavsiye ederim. Ayrıca ışıklandırması da muhteşemdir. Andrassy Utca: Mümkünse bu caddede uzun uzun yürüyün. Kesin tavsiyemdir çok eğlenceli ve keyiflidir. Budapeşte'nin Champs-Elysees'i diye de geçer. Heroes Square: Kahramanlar Meydanı diye geçen bu meydan Andrassy Utca'nın sonunda yer alıyor. Büyük küçük ünlü sanatçıların heykellerinin yanı sıra, Koskoca upuzun bir Cebrail heykeli mevcuttur. Andrassy'nin başından bakınca ufukta o heykel gözükmektedir. Ayrıca meydanın ışıklandırılmış halini de görmenizi tavsiye ederim, dolayısıyla gece uğramakta da fayda var. Opera House: Yine Andrassy Utca'da yer alır. İçeri girip bir Opera izlemeseniz bile mimarisi nedeniyle binayı mutlaka görmeniz gerekiyor diye düşünüyorum. Yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Gellert Hill: Bu tepeye çıkmanızı ve Budapeşte'nin muhteşem manzarasının tadını çıkartmanızı şiddetle tavsiye ederim. Tepede Özgürlük Heykeli de mevcuttur. Yalnız en az yarım saat yürüyorsunuz kondisyonlu olmanız gerekiyor ama mutlaka gidin görün. Terör Müzesi: Dünyanın ilk ve tek terör müzesi olma unvanını taşımaktadır. İçerde 2. Dünya Savaşı resimleri ve simülasyonları vardır bence görülmeye değer bir yer. Gül Baba Türbesi: Hemen Buda Castle'in yanındadır. Bizden bir mimaridir kendileri. Budapeşte'de Erasmus yapanlar maalesef biz değiliz, röportaj yaptığımız kişi. dolayısıyla sizi konuyla ilgili bizim bilgilendirebilmemiz pek de mümkün değil. Yine de yararı olmasına sevindik. Güzel yorumlarınız için teşekkür ederiz. Gercekten cok icten olmus yazi ve resimlerle iyice renklenmis. Erasmus olarak gidenlere faydasi olur diye kiralik daire konusunda bakacaginiz asagidaki siteyi paylasmak isterim. Onceden kiralamaniz kotu merkezden uzak yerlerde oturmanizin onune gececektir. Macaristan'da Budapeste, Dunaujvaros, Pecs, Debrecen şehirlerinde Erasmus yapacak arkadaşlara 350 Euro karşılığında, havaalanı karşılama, özel araçla transfer, sehir oryantasyonu, gecici ve kalıcı konaklama ayarlanması hizmeti veriyoruz. Ayrıntılı bilgi için info@huneducation. com adresinden bize ulasabilirsiniz. Evler mobilyalı olup dilerseniz tek kisilik dilerseniz sadece oda kiralıyoruz. Budapeste harika ve masalsi bir yer. Kiralar biraz pahali olsada iki kisi icin yinede dneyim icin katlanilacak kadar hos. Kislari biraz titretsede yazlari o denli sicak. Okulun yurdunda kalmakta bir opsiyon tabiki her zaman sadece cok onceden ayarlanmasi gerekli. Deigism icin en ucuz yer polonya bu gunlerde cok onde. Onuda denemekte fayda var sanirim. \"Budapeştede alternatifleri ararken sitedeki resimlere bakıp birazda gaza geldik 🙂 Budapeştede bir turkçe rehber bulduk ve alternatif bir tur istedik. Tam anlamiyla harikaydi. Tüm resimdeki yerleri ve Budapeştenin alternatif sıra dışı mekanlarını iki gün boyunce gezdik. Budapeşte'nin Kalbinde TÜRK HOSTEL'i, Hesaplı & Temiz Konaklama Imkanı! Budapeşte'nin merkezinde Mayıs 2016'da açılan, Türk sermayeli Hostelimize kısa süreli iş gezisi, turistik gezi ve Erasmus amacı ile Budapeşte'ye gelen Türk misafirlerimizi bekliyoruz. Adres: 1074 Budapest, Dohany utca 57. Şu yorumlar altında iki tanesi var ki tamamen reklam amaçlı ve insanları aldatıcı reklam. Hun Education ve Kerim Yıldız yazdığı mesajlara itibar etmeyiniz.350 euroluk hizmeti kendi başınıza pekala çok daha ucuza halledebilirsiniz ve şu hostel yerine çok daha ucuz ve kaliteli konaklama imkanları bulabilirisiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/25/amsterdam-gezi-rehberi", "text": "Her Türk gencinin, \"Abi bu sene kesin gidelim ya\" muhabbetine maruz kalmaya mahkum şehir Amsterdam, inanın aslında çılgın eğlencelerin ve gece hayatının çok ötesinde. İnanılmaz güzel müzeleri, mimari açıdan gözlerinize bayram ettirecek bir görüntüsü, içinde biber gazı yeme ihtimalinizin çok düşük olduğu parkları ve \"demek vücudumun orası da üşüyebiliyormuş\" dedirtecek türden bir soğuğu var. Gittikten sonra dönmemek, döndükten sonra tekrar gitmek için 50 tane sebep üretmenize neden olacak, yer yer özgürlüğün -somut- bir kavram da olabildiğini hissettirebilecek cinsten bir şehir. Yavaştan konuya geçelim, karşınızda Amsterdam'da gezilecek yerler ve hayatta kalma rehberimiz. Başlamadan önce gelen not: Biz bunları yedik bitirdik canısı, sen bize daha lokal yerlerle, daha alternatif fikirlerle gel diyorsanız bizim yemeli içmeli, alışverişli, daha lokal bölgeleri kapsayan farklı bir Alternatif Amsterdam rehberimiz de var, ilgilenenler için buraya tık tık. Amsterdam'ın kişisel tarihimde önemli bir yeri var. \"Hayatım boyunca en çok üşüdüğüm şehir\" tanımlamasını yıllardır kimseye kaptırmayan Amsterdam'a, benim gibi yaz insanıysanız, mümkünse yazın gidin. Hadi yazın gitmediniz, sonbahar başı, ilkbahar sonu gidin. Biz Türkiye'de böyle bir soğuğa alışkın olmadığımızdan olsa gerek, orası 10 derece bile olsa, Türkiye'deki 10 dereceye kıyasla çok daha keskin ve vurucu bir soğuk oluyor. Kişisel deneyimimden yola çıkacak olursak, ben Amsterdam'a ilk kez Kasım ayında gittim. Her yurdum insanı gibi, internete girip hava durumuna baktım, Türkiye'den \"birazcık\" daha soğuk olduğunu gördüm ve kıyafetlerimi ona göre seçtim. Fakat oraya gittiğimde kıyafetlerim o kadar yetersiz geldi ki, 2 günümü kiraladığımız evde yatak döşek yatarak geçirdim. Benim bu muhteşem deneyimimden ders çıkarmak gerekirse, sıcak olmayan bir dönemde gidecekseniz, hava durumunu Türkiye ile bir tutarak değerlendirmeyin. Oradaki iklim bir başka. En kalın kıyafetlerinizi alın. Hatta bu tip iklime sahip yerlere daha önce gitmişliğiniz yoksa, önce gidip daha kalın kıyafetler satın alın ve onlarla gidin. Giyim konusunda göz önünde bulundurmanız gereken bir nokta da ani yağmurlar. Yanınızda mutlaka bir yağmurluk ya da şemsiye bulundurun. Ben ilk gün yanıma almadığım için saçım ve makyajımla Japon korku filmi karakterlerinde dönmüştüm. Instagram'a fotoğraf koyamazsınız sonra..... Son olarak eğer yazın gidecekseniz göz önünde bulundurmanız gereken tek konu büyük ihtimalle bisiklete binecek olmanız. İlk günler Amsterdam halkının yarattığı çılgın bisiklet trafiğine adapte olamayabilir, çeşitli düşme/çarpışma tehlikeleri atlatabilirsiniz. Bu gibi durumlarda bacaklarınızın yara bere içinde kalmaması açısından, şort, etek vs. yanında kot, pantolon gibi şeyler götürmenizde de fayda var. Önce sağlam kalın, sonra gezersiniz. -Kahve: 2,3 Euro civarı -Su: 1,5-2 Euro civarı -Ortalama, hafif iyiye çalan bir bir restoranda ana yemek: 14-20 Euro arası -Bira: 3-5 Euro arası -I-Amsterdam Card: Bu kart, Van Gogh Musem ve Stedelijk Museum gibi müzelerin de içinde bulunduğu yaklaşık 40 müzeye giriş, kanal turu, geçerlilik süresi boyunca toplu taşıma araçlarını limitsiz kullanma gibi çeşitli olanaklar sağlıyor. 24, 48 ve 72 saatlik olarak 3 farklı versiyonu var. Sırasıyla 42, 52, 62 Euro gibi bir fiyatlandırması var. Birçok şehirde bu \"turist kartı\" sistemi uygulanmasına rağmen, paranızın karşılığını en iyi şekilde alabileceğiniz şehirlerden biri kesinlikle burası. İnternetten satın aldıktan sonra, Amsterdam Schipol Havaalanı dahil birçok noktadan teslim alma imkanınız da var. Kesin bilgi: Bu kartı satın almak, kesinlikle daha az para harcamanızı sağlıyor. Daha detaylı bilgi için: http://www. iamsterdam. com/en-GB/experience/deals/i-amsterdam-city-card -Amsterdam'da ev kiralama ya da Hostel: Hostel, yurtdışında konaklamanın en uygun yoludur. Bu şekilde hem yeni insanlarla tanışabilir, hem konaklamaya ayıracağınız parayı başka şeylere harcayabilirsiniz. Ben bir takım hırsızlık olaylarının yaşanabilmesinden ve tek kişilik oda bulamadığım takdirde tanımadığım insanlarla aynı yerde uyumak durumunda kalmamdan dolayı, genellikle başka seçenekler bulmaya çalışanlardanım. Ama Amsterdam'da durum böyle değil. Çok da ucuz bir hostel olarak kabul edemeyeceğimiz St Christophers Inn at the Winston, kalabileceğiniz en güzel hostellerden biri. Zaten orada kalmasanız bile önünün her daim manyaklar gibi kalabalık olmasından ne kadar sevildiğini fark edeceksiniz. Konaklamayla ilgili otel dışı ikinci bir seçeneğiniz de ev kiralamak olabilir. Biz, PH Apartment Suits aracılığıyla, şehir merkezinde, klasik Hollanda stili binalardan birinde, gayet güzel dekore edilmiş bir dairede kaldık. Birkaç kişi kaldığınız takdirde, ödemeyi bölüştüğümüz için, makul bir fiyata denk geldi. Özellikle kalabalık gidecekseniz kesinlikle değerlendirebilirseniz, gayet güvenilir ve akıllıca. -Bunlar dışında eğer bizim gibi ev kiralamış bulunduysanız ya da Türkiye'ye dönerken peynir, stroopwafel, bira gibi Hollanda'ya özgü bir şeyler almak niyetindeyseniz adresiniz şehrin dört bir yanında bulunan Albert Heijn marketleri. Buradan daha uygun fiyatlı bulma ihtimaliniz düşük. Yukarıda da söylediğim gibi, uyuşturucu kötüdür, uyuşturucu kullanmayın, uyuşturucu tüm kötülüklerin anasıdır ve yerin dibine batsın-dır. Sosyal mesajımı verdikten sonra, her ne olursa olsun, Amsterdam rehberi hazırlayıp Coffee Shop'lardan bahsetmemek biraz garip olacağı için küçük çaplı bahsetmek isterim. Amsterdam'da sabah 8'de kahvaltı yapmak için dışarı çıktığınız andan itibaren, özellikle turistik noktalarda dolaşırken sokakta bulunduğunuz süre boyunca her daim burnunuza \"ot kokusu\" gelecek, kaçarınız yok. İlk başta \"yok canım, sabahın köründe de içmiyorlardır artık\" falan diyorsunuz ama yok, gayet de içiyorlar. Herhangi bir köşe başında, bir ara sokakta ya da caddede Coffe Shop görmeniz mümkün. Anladığım kadarıyla, özellikle turistler arasında en popüler olanı \"The Bulldog\". Bir zincir olduğu için, Red Light Disctrict dahil birçok yerde görebilmeniz mümkün. Coffee shoplarda kesinlikle alkol satılmıyor. Bu konuda çok katılar ve özellikle turistik olanların girişlerinde belirtiliyor. Bildiğiniz üzere Hollanda'da 18 yaşın üstünde bir Avrupa Birliği vatandaşıysanız legal olarak seks işçisi olabiliyorsunuz. Red Light District, Türkçesiyle, \"Kırmızı Fener Mahallesi/Bölgesi\" ise çoğumuzun bildiği gibi Amsterdam'da bulunan, bu işlere ayrılmış, bu nedenle dünya çapında şanı alıp yürümüş olan bölge. Bu şekilde tanıtıldığında kulağa ürkütücü bir ortam olma ihtimali varmış gibi gelse de aslında civarında Amsterdam'ın en eski kiliselerinden Oude Kerk'in, coffee shopların, kafelerin bulunduğu, son derece turistik ve güvenli bir bölge. Öyle ki, insanlar gecenin bir vakti çocuklarıyla bile gelip dolaşıyorlar, camlı odalara bakıyor ya da sırf yollarının üstü olduğundan kafalarını bile kaldırmadan geçip gidiveriyorlar. -Kesinlikle -vitrinlerin- içindeki kişilerin fotoğrafını çekmeyin, büyük bir tepki ile karşılaşabilir hatta gerçekten de kovalanabilirsiniz bile. -Bölgede çeşit çeşit show'lar mevcut. Özellikle \"Casa Rosso\" benim aylarca \"Dünyanın bir yerinde böyle bir şeyin mütemadiyen devam ettiğine inanamıyorum\" diye dolaşmama neden oldu. Eğer seks turizmi etik değerlerinizle hiçbir şekilde bağdaşmıyorsa gitmeyin. Çünkü \"Casa Rosso\", \"Live Sex Show\" olarak adlandırabileceğimiz bir etkinlik. Oldukça dürüst bir adlandırma oldu, çünkü etkinliğin içeriği tam olarak bu. Coffee Shop'lar ve Red Light District gibi enteresan bölgeleri keşfettikten sonra ani bir kararla müzelere geçiş yapıyoruz. Rijksmuseum, Hollanda'daki en büyük sanat ve tarih müzesi. Diğer önemli müzelerin de bulunduğu Museumplein bölgesinde. Müzenin bir kısmı, çok uzun süredir tadilattaydı ancak 2013 yılında tekrar kullanıma açıldı. Özellikle Vermeer, Rembrandt, Jan Steen gibi sanatçıların eserlerini görmek isterseniz, kesinlikle ziyaret etmelisiniz. -Her gün 9 ile 17:00 arası açık. I-amsterdam Card ile kapıdaki sıraları atlatabiliyorsunuz. Giriş 15 euro. -Orada tanıştığımız Hollandalı arkadaşlar buranın adını \"RAYKS\" diye telaffuz ediyor. Öyle söylemezseniz de genellikle anlayamıyorlar. Aklınızda bulunsun. Çoğu insanın, civarındaki diğer müzelere kıyasla küçük bulmasına rağmen, benim Van Gogh'a karşı boş olmamam nedeniyle, öncelikli olarak gezdiğim müzelerden biri oldu burası. Rijksmuseum ile Stedelijk Musem arasında konumlanmış Van Gogh Müzesi'nin girişinde, genellikle çılgınlar gibi sıra oluyor. Fakat I-amsterdam card ile bu sırayı atlayıp, bekleyenlere sinsi sinsi gülümseyerek, \"zorunuza mı gitti hee?\" bakışları atarak tuhaf bir gurur içinde yanlarından geçip gidebiliyorsunuz. \"Potato Eaters\", \"The Bedroom\", \"The Yellowhouse\" gibi \"bunların orjinalini gördüğüme inanamıyorum\" şeklinde çığlık attırabilecek eserlerini, bu müzede görmeniz mümkün. \"The Starry Night\"ı görmek isteyenler, sizi Moma'ya doğru alalım. -Her gün 9 ile 6 arası açık. Giriş, I-amsterdam Card dahilinde. Kişisel yorumumu söyleyecek olursam, Van Gogh müzesi ile birlikte Hollanda'da gitmiş olduğum en iyi müzelerden, Amsterdam'ın modern sanat müzesi. Bu da Museumplein bölgesinde bulunuyor. İçeride Pollock, Kandinsky, Marlene Dumas, Gilbert&George eserleri görüp sevinçten çıldırmanız mümkün. Modern sanata ilginiz var ise, kaçıracağınızı sanmıyorum. -Her gün 9 ile 18:00 arası açık. I-amsterdam Card dahilinde. Anne Frank'i çoğunuz biliyorsunuzdur. Bu küçük Yahudi kız, İkinci Dünya Savaşı dönemi Nazi işgali sırasında, Amsterdam'da saklandığı yerde bir günlük tutmaya başlar. İçeride onunla birlikte hayatlarını kurtarmak için saklanmaya çalışan 8 kişiden, yalnızca bir kişi sağ kurtulabilir. Bu kişi Anne Frank'in günlüğünün günümüze kadar ulaşmasını sağlar. Kanımca Amsterdam'a gittiğinizde görmeniz gereken en önemli yerlerden biri olan Anne Frank Huis, insanın üzerinde inanılmaz bir etki bırakıyor. -I-amsterdam Card burada geçerli değil, ve hava isterseniz -10 derece olsun, kapıda inanılmaz fazla sıra oluyor. Bu durumu atlatmak için çözümünüz kesinlikle online bilet almak. Ancak onu almak bile baya sancılı bir süreç olduğu için gitmeden önce sık sık şurayı kontrol etmeniz gerekiyor. Aksi takdirde 1,5 saat civarı bir bekleme süreci geçirebilirsiniz, bu konuda gayet ciddiyiz. -Biletler 9 Euro. Her gün 9:00'dan 19:00'a, Cumartesi 21:00'a kadar açık. -Meydanda özellikle turistlere yönelik çeşitli şovlar ve atraksiyonlar olabiliyor. Bu sırada çeşitli hırsızlık olayları yaşanabiliyor. Öyle ağzınızı açmış etkinlik izlerken cüzdanınızdan olmayın. -Daha önce başka bir şehirde Madame Tussauds Müzesi'ne gittiyseniz artık Allah aşkına şurada gitmeyin. Yapacak 50 tane şey var, daha kaç kere balmumundan Tina Turner göreceksiniz arkadaşlar lütfen ama. -Nieuwe Kerk'in içinde son zamanlarda çeşitli etkinlik ve sergiler oluyor. Örneğin benim orada olduğum dönemlerden birinde Andy Warhol Exhibition vardı. Geçerken bir göz atmakta fayda var. Üstelik buradaki etkinlikler I-Amsterdam Card dahilinde. Burası Amsterdam'ın en turistik caddelerinden biri olarak biliniyor. Musallat olan sokak müzisyenleri, bakın ben havada duruyorumculuk yapan sokak sanatçıları, Urban Outfitters, Forever 21 gibi Türkiye'de bulamayacağınız türlü türlü mağaza ve çeşit çeşit restoran cadde üzerinde mevcut. Özellikle Dam Square civarındaysanız buraya da bir göz atabilirsiniz. Burası adından da anlaşıldığı üzere erotizm üzerine kurulmuş bir müze. Benim buraya girmemin öncelikli sebebi, daha önce Prag'da görmüş olduğum \"Sex Machines Museum\" tadında bir şey beklentimin olmasıydı. Orası gerçekten enteresan şeylere şahit olduğum bir müzeydi çünkü. Fakat Prag'dakinin aksine burası, biraz ticari kaygılarla kurulmuş, \"Sex Sells\" mantığıyla yapılmış bir müze gibiydi. İçeri girince kıkırdayıp eğleneceğiniz ya da enteresan bulabileceğiniz içerikler tabii ki mevcut. Ancak bence gitmenize gerek yok. -Giriş 7 Euro. Gece 1'e kadar açık. Bu bölge adeta bir ikinci el cenneti. Üstelik yalnızca kıyafet değil, elektronik, kitap, hediyelik, plak ve daha aklıma gelmeyecek bir sürü \"ıvır-zıvır\"a buradan ulaşabilirsiniz. Dam Square'den 15 dakika yürüme mesafesi, Red Light District'in hemen arkasında kalıyor. -Buraya kadar gitmişken Rembrandt House'un yakınlarında olduğunuz için orayı da es geçmeyerek, hem Rembrandt'ın evini, hem de eserlerini görebilirsiniz. Giriş 10 euro, I-Amsterdam Card geçerli. -Buraya gitmişken bölgede uğrayabileceğiniz birkaç başarılı restoran adı vermek istiyorum; Los Pilones, Japanese Pancake World ve Anne Frank Huis yakınlarındaki Proeverij 274. Geldik çoğu insanın ilgisini çeken, benim ise bir heves gidip, kapıdaki kuyruğun da etkisiyle beklentilerimin yükselmesinin ardından, sıkıntılar içinde çıktığım yere. Efendim burası ünlü bira markası Heineken'in fabrikası. Ancak adamlar burayı, zekice bir pazarlama tekniği geliştirerek, insanların gezebileceği, biranın yapım aşamasını öğrenebileceği, beleş bira içebileceği, eğlenebileceği bir alana dönüştürmüşler. Giriş 17 Euro civarı bir şey. Mutlaka gidin diyebileceğim bir deneyim olduğunu söyleyemeyeceğim, ayrıca özellikle çok kalabalık olduğunda beklemeye değmez diye düşünüyorum. Şehrin en ünlü ve en güzel parklarından Vondelpark'ta vakit geçirmeden Amsterdam'dan dönülmesini kabul etmiyoruz. Hava kötüyse belki aktiviteleriniz daha kısıtlı olabilir ancak yine de şöyle bir içinde turlamayı ve kıskanmayı es geçmeyin, harika oluyor..... Siz de benim gibi her gittiğiniz şehirde bir süpermarkete uğrama alışkanlığı edinin. Çok farklı tatları, diğer yerlerde alacağınızdan çok daha ucuza bulabilirsiniz. Örneğin Amsterdam'dan, 3-5 euro'ya kafam kadar Gouda Peynirinizi almadan dönmeyin. Hayatınızın en iyi elmalı tartlarından birini yemek isterseniz mutlaka Cafe Winkel'e uğrayın. Bisiklet trafiğine gerçekten çok dikkat edin. Çünkü çok alışmışlar, çok hızlılar, çok hayatlarının içinde. İşe gidiyorlar, arkadaşlarıyla buluşmaya çıkıyorlar, alışveriş yapıyorlar ve bunların hepsini bisikletle yapıyorlar. Bu yüzden dikkatli olmazsanız, size bir bisikletin çarpma olasılığı, bir arabanın ya da otobüsün çarpma olasılığından çok daha fazla. Evet tamam itiraf ediyoruz, aramızdan birine bisiklet çarptı. Herkes sular seller gibi İngilizce konuşuyor. O konuda bir çekinceniz olmasın. Çok güzel vintage mağazalar var, eğer ilgi alanınız ise, mutlaka birkaçına uğramalısınız. Good Idi.. But why didn't you mention your cousin who lives there. It would have added a personal touch.. Oradaki günlerim aklıma geldi. En kısa sürede tekrar gitmek istiyorum. Bir diğer konaklama seeneği de couchsurfing olabilir, yerel halk ile birlikte çok ekonomik ve kaliteli zaman geçirebilirsiniz. Çok güzel ve kapsamlı bir yazı, özellikle müzeler hakkındaki merakımı giderdi. Blogunuza denk geldiğim için mutluyum :). Teşekkürler! gitmeden önce o senenin kupa kazanan mahsüllerini ve modlarını araştırın, biraz da eve götüreyim moduna girmeyin bazı uçuşlarda dehşet arama var. Ama valizde kek getirilebilir. 5 gün boyunca uçmuş vaziyette gezdiğim için sadece van gogh müzesi ve mum heykel müzesini hatırlıyorum. red light districte ise enterasan olarak ; benim 3 katı ağırlığımda ablanın olduğu bölüm, bayramda elini öpeceğim teyzenin olduğu bölüm, duvarlarda oyuncak değilde bildiğin kovboy kırbaçlarının olduğu haşin ablanın bölümü vardı. Fotoğraflarınız da çok güzel, anlatımınız da. Hava soğuk ve bazen yağmırluydu birazcık üşüdük akşamları. Şehir yürüyerek iki günde çok rahat geziliyor. Göndermelere bayıldım. 1 sayfa dolusu not aldım haziranda gidiyorum. Ve madem blog unuzu yine buldum, bu sefer teşekkür etmek istedim. Hem emeğiniz hem tavsiyeleriniz için. hahaha ne tatlı yorum bu ya, sesli gülerek okuduk :)) alternatif amsterdam rehberine de bakın bari, orada yeni şeyler de var belki işinize yarar 🙂 iyi gezmeler, öpücükler! Amsterdam güzel yer ama pahalı. Amsterdam-Centrum'da Hotel Nadia diye bir otel vardı. Odaları küçük ama kendi klasmanında en iyilerden ve görece ucuz. . Merkezi ve ucuz otel arayanlara tavsiye ederim. Selamlar hanimlar! Bir suredir bir arkadasim sayesinde once instagram hesabinizi, sonra da blogunuzu takip etmeye basladim. Bu sene dogum gunumde kendime hediye olarak verdigim ilk Amsterdam seyahatimde de blogunuzdan bol bol yararlandim. Ozellikle I-Amsterdam Card konusundaki tavsiyenizden dolayi hem cok tesekkur etmek istedim, hem de faydali olabilecegini dusundugum kucuk bir yeni bilgi vermek istedim. 2018 itibariyle Rijksmuseum girisi de I-Amsterdam Card'a eklenmis durumda! Yani resmen en onemli muze atraksiyonlarinin neredeyse tamamina sadece bu karti alarak erismek mumkun hale gelmis. Sizin vasitanizla herkese duyurulur."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/29/san-francisco-bir-yerelin-gozunden-yasam", "text": "\"Kızlar yemek yapan erkekleri seksi bulurlar\" cümlesinden yola çıkarak hayatına yön veren ve San Francisco'da \"Mutfak Sanatları\" okuduktan sonra kariyerine Do&Co'da devam eden Oğuzhan Kitapçıoğlu ile biraz San Francisco, biraz New York üzerine konuştuk. Özellikle California'da eğitim almayı ya da yaşamayı düşünenler için güzel bir rehber ortaya çıktı. Aslında çok spontane gelişti. Oraya yerleşmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Bi' hafta sonu arkadaşımla buluşmak için Bağdat Caddesi'ne gidiyordum, dolmuşta '' AMERIKA'YA YOLLUYORUZ!'' tarzında bir ilan gördüm. O aralar ben de mutfak sanatlarıyla ilgili bir okul araştırıyordum ve Türkiye'de bu konuyla ilgili pek seçenek olmadığından ciddi anlamda ümitsizliğe kapılmıştım. Yeditepe'ye gideceğim herhalde diye hüzünlenirken, San Francisco'nun biraz dışında 'Bay Area da Diablo Valley College' adlı okulu buldum, fiyatta anlaştık ve transfer oldum. Yaklaşık 5 dolu dolu sene. Kesinlikle öyle. Amerika'da hayat tecrübesi kazanmak istiyorsanız ve kafanızda \"Acaba California'da nerede yaşanır?\" gibi bir soru varsa, hiç düsünmeden San Fransisco'yu tercih etmelisiniz. Bir daha olsa, kesinlikle yine orayı tercih ederdim. İlk etapta \"Galiba zorlanacağım\" diye düşündüğüm anlar oldu. İlk gittiğim gün, uçaktan indim, okul ile bağlantısı olan bir adam beni havaalanından aldı ve gecenin 1'inde, 65 yaşında, siyahi bir babaannenin evine bıraktı. Hiç tanımadığınız bir kültürün içinde, hiç tanımadığınız bir insanla yaşamak ilk etapta ürkütücü görünse de, Amerika'daki ilk 6 ayımı bu host family'de, hayatımda tanıdığım en tatlı kadınlardan biriyle yaşayarak geçirdim. Benim açımdan çok eğlenceli bir deneyimdi ve her konuda bana çok yardımcı oldu. Bence ilk dönemimde, oranın kültürüne alışmak için oldukça doğru bir tercihti. İlk zamanlar senin için zor muydu? Çete savaşlarına karışıp, büyük altın kolyeler takmaya başladın mı? Biz böyle biliyoruz çünkü burada. Zamanla oturuyor arkadaşlık anlayışı. Tabi Türkiye'de daha samimi ve sıkı buraya göre. Belki de buradaki insanlarla çok fazla bir geçmişin olmadığından da öyle geliyor olabilir. Hesap ödeme, arabaya benzin atma ya da ortak yapılabilecek bir takım aktivitelerde Alman hesabına giriliyor. Bu durum ilk başlarda tuhaf gelse de, sonradan sen de o kültürün gereklerine uyum sağlıyorsun bir şekilde. Ama tabi şu açıdan da yaklaşmak lazım, uzun bir sürenin sonunda herkes birbirine alıştıktan sonra belirli bir çevren oluşuyor ve Türkiye'de durum neyse orada da aynı oluyor işte. Sadece konuşulan şeyler ve espri anlayışı farklı. Kırmızı bardak altın kuraldır. Kırmızı bardaksız ev partisi, ev partisi değildir. Şaka bir yana, orada yapılan ev partileri, üniversite döneminde başınıza gelebilecek en güzel ve eğlenceli şeylerden biri bence. Özellikle ev sahipliği de yapıyorsanız çok tuhaf şeyler yaşayabiliyorsunuz. Her kapitalist, metropol, büyük şehirdeki gibi burada da yaşam pahalı. Şahsen ben Türkiye'de daha çok para harcıyorum, sanırsam dışarı çıkma bazında yaklaşıyorum olaya. Fakat gece hayatını baz almazsak, giyim kuşam, market alışverişi gibi şeyler kesinlikle Amerika'da daha ucuz. Bana en garip gelen şey, sebzenin etten daha pahalı oluşu. Kesinlikle. Günün her anı, ücretli ya da ücretsiz, bir galeride, kalabalığın ortasında ya da kuytu bir köşede bir sanatçıyla ya da sanat eseriyle karşılaşmak mümkün. Bence bu şehrin diğerlerinden farklı kılan, ona karakteristik bir özellik kazandıran en önemli özelliği de bu zaten. Herhangi bir sanat dalına ilginiz var ise, kesinlikle SF 'yi tercih etmelisiniz. Net bir cevap olsun; evet kaçırabilirsiniz. Yine de burada 5 senedir yaşayan bir olarak, gece hayatının bundan 2 sene önceye kadar daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Her hafta sonu bir elektronik parti ya da \"rave\" partiler oluyordu. Özellikle \"Love Fest\" döneminde şehir müthiş oluyor. Ayrıca bu gibi festival haftalarında, şehirde bol bol ünlüyle de karşılaşabiliyorsunuz. Ancak son dönemlerde bahsettiğim büyük rave'ler iptal olmaya başladı. Bunun sebebi, her sene genç yaştaki insanların overdose'dan hayatını kaybetmesi. Yine de hala lokal etkinlik alanları ve club'ları takip ederek, kaliteli bir eğlence hayatının içine dahil olabilirsiniz. Özellikle ''Mezzenine, 1015, Rickshaw Stop ve Mighty'' favorilerim arasında. Ben daha New York'ta yeniyim ama benim gözlemlediğim kadarıyla da iki yaka arasında büyük farklar var. Zaten, aldığım iş teklifini bir kenara koyarsak, San Fransisco'dan New York'a gelme nedenlerimden biri de bu yakayı, yaşam biçimini tecrübe etmek istememdi. Şu ana kadar ayırdına vardığım en büyük fark: New York'un acelesi var. İnsanlar koşuşturuyor, bir dakika durmuyorlar, her şeyden para kazanma derdindeler. Ben İstanbul'dan sonra ilk kez New York'ta otoyolda soğuk su satan adamlar gördüm. California daha \"chill\" diyebiliriz. Herkes keyifli ve sakin. Bunda \"Medical Marijuana\"nın yasal olması da kesinlikle büyük bir etken. New York tam anlamıyla bir metropol yaşantısı. Ben İstanbul'a çok benzettim. Orada olduğu gibi New York'ta da farklı bölgelerde farklı yaşam tarzları, sınıflar, gözle görülür biçimde birbirlerinden ayrışıyorlar. Bunu tuhaf diye adlandırmak yanlış olabilir, daha çok yüzümde bir gülümseme oluşmasına neden oldu diyebilirim ama, şehire ilk geldiğim dönemlerde yaşadığım bir olayı hiç unutmadım. Oldukça soğuk bir kış akşamı, üzerinde sadece hırkası olan bir adam, yolda gördüğü bir ağaca \"Sen üşümüşsün, al hırkamı giy\" diyerek üzerindekini çıkarıp ağaca bağlamıştı. Guzel anlatmisiniz daha detayli olarak mesela egitm ve calisma ücret kira ucrtini de anlatirsaniz bilgi sahibi olmak isterim. Çalışma ücreti olarak neyi kast ettiğini anlamadım ama zaten öğrenci vizesiyle Amerika'ya gidildiğinde yasal bir çalışma imkanı olmuyor. Okul içerisinde kütüphane gibi yerlerde çok düşük bir ücretle part time çalışabiliyorsun ama. Eğitim ücretleri için bir genelleme yapmak çok zor, her okula göre değişiyor. Ama genel olarak Amerika'da eğitim çok pahalı. Özellikle yurt dışından gelen öğrenciler için daha da yüksek bir ücret alıyorlar. Burs imkanları var tabi ama genel olarak vatandaşlarına veya oturma izini olanlara öncelik veriyorlar. Kira olarak da San Francisco dünyanın en pahalı şehirlerinden biri. Ben orada 3 ay yaşadım ve gayet sıradan bir semtinde 2 odalı bir daireye aylık $2500 kira ödedim. Ki bu diğerlerine göre çok ucuz kalmıştı. Ote yandan, San Francisco'da craigslist veya airbnb'den, aylik $900-$1500 arasi degisen bir fiyat araliginda yasanabilir/guzel odalar bulmak da mumkun. Cogunlukla, 4-5 odali evlerde, bosalan bir odayi \"room mate interview\" ya da \"open house\" yaparak, oncelikle insanlari taniyip daha sonra adaylarin arasindan kafa dengi ve guvenilir olan birini secerek \"sublet\" ediyorlar. Uygun fiyat bulunduktan sonra gecilmesi gereken daha buyuk kritik asama da bu.. Bu arada bende bütün bir yıl boyunca aile yanında kalıp önümüzdeki diğer yaz ayına doğru daire tutmayı planlıyorum. İlk kez bir aile yanında kalacağım umarım herşey iyi olur XD! Merhabalar ben 2014 yilindan beri SF deyim. Dil egitimi icin gelmistim simdi yuksek lisans yapiyorum.. biraz yasam standartlarinda bahsetmek istiyorum. hayat cok pahali normal bir ogrencinin gecinmesi icin ayda $3000'a ihtiyaci var okul, ev kirasi ve kendi masraflariyla.. bu yuzden pek tavsiye etmiyorum los angeles yada san diego taraflari biraz daha mahkul. ayrica havasi her daim soguk ve sisli!"} {"url": "https://oitheblog.com/2013/09/30/sinsi-bir-gezgin-sorunsali-yurtdisinda-bahsis-vermek", "text": "Yurtdışına tatile gitmek zahmetli iştir, bol hazırlık gerektirir. Ülkenizden ve ana dilinizden uzak olacağınızı bilmenin getirdiği son derece gereksiz \"ulan bir şey unutmayayım şimdi orada bulamam\" paniğiyle, en tuhaf ihtimalleri göz önünde bulundurarak, abuk subuk detayları düşünür, alakasız şeyleri bile yanınıza almaya çalışırsınız. Eğer benim gibi \"ya görmek istediğim bir yeri unutursam?\" ya da \"ya benim bilmediğim çok güzel bir yer varsa ve kaçırırsam?\" sorularını düşünecek kadar kontrolden de çıktıysanız, her şeyi, her yeri araştırmaya başlarsınız. Fakat bazen arada küçük detaylar gözden kaçabiliyor. Bunlardan bir tanesi de şüphesiz ki bahşiş meselesi. Oraya gidene kadar aklınızın ucundan bile geçmez. Hem niye onu düşünesiniz ki? Fakat X ülkesine gidip, Y kafesine bir masaya oturduktan, güzelce yemeğinizi yedikten sonra birden aklınıza geliverir, \"Ben şimdi bunlara ne kadar bahşiş bırakacağım?\". O yüzden, gitme ihtimaliniz olabilecek birkaç ülkede, ne oranda bahşiş vermeniz gerektiğine dahil küçük bir rehber hazırladık ve bu saçma soruna çözüm getirmeye karar verdik. İşte OitheBlog'dan DEV HİZMET. AMERİKA: Amerika'da bahşiş, garsonların geçim kaynağı. Dolayısıyla bahşiş konusunda en cömert davranmanız gereken ülke Amerika. Evet beklentileri büyük, evet az bırakırsanız sizden nefret edebilirler ve bir dahaki gidişinizde yemeğinize tükürebilirler. FRANSA: Burada bahşiş durumları daha bize göre. Zaten genellikle getirilen hesaba servis bedeli ekliyorlar ama yine de bahşiş beklentisi söz konusu. Sakın burada yaptığınız gibi hesabı inceleyip \"Bi' dakka birader ya servis bedeli ne oluyor?\" diye efelenmeyin. Orada durum bu. Paris'teyken gözlemlediğim kadarıyla, özellikle kafelerde bahşiş bırakmadan kaçanlar çok oluyor. Siz yapmayın tabi. arada yazmamın nedeni \"çekik\" olmaları değil. Rica ederim ırkçılık yapmayın. Bunları bir trio halinde yazdım çünkü, bu tatlışlar cebinizin dostu ülkeler. Kimsenin bahşiş beklentisi falan yok, kafanız rahat. Yiyin, için, yediğinizin parasını verip kalkıp gidin. \"Az mı bıraktım\", \"Çok mu oldu birazını alayım\" falan diye düşünmeye hiç gerek yok. Kültürlerinde bahşiş bırakmak diye bir şey yok çünkü. AVUSTURALYA: Burada bir 10-15 yıl öncesine kadar bahşiş vermek gibi bir durum yokmuş. Ancak son zamanlarda böyle bir beklenti başlamış. Halen bir zorundalık halinde olmasa da, özellikle çok memnun kaldığınız bir hizmet alırsanız, abartmayacak şekilde bahşiş bırakabilirsiniz. ÇEK CUMHURİYETİ: Burada durum Amerika kadar vahim olmasa da, sakın bahşiş bırakmadan kalkmayın, bakın benden size bir dost tavsiyesi. Ben bahşiş bırakmayı unuttuğum için arkamdan koşup, beni tüm Çek alemine rezil ettiler. Aman diyeyim. İSPANYA: İspanya'da yapacağınız şey belli: Yuvarlayın. 23 euro mu geldi? Yapıştırın 25'i. Neden? Çünkü burada bahşiş verseniz de oluyor, vermesiniz de. Ama özellikle turist olduğunuz bilincindelerse, genellikle bir bahşiş beklentisi söz konusu oluyor. Verin şu bahşişi de bizi maskara etmeyin elin ülkesinde. BREZİLYA: Eğer hesabınıza %10 servis bedeli eklenmişse, bahşiş vermenize gerek yok. Baktınız eklenmemiş o zaman aynı oranda bahşiş bırakabilirsiniz. Öyle çılgın bir beklenti yok. Görüyorsunuz, her şey Amerika'nın başının altından çıkıyor. İTALYA: İtalyanlara kendimizi benzetme çabalarımızın zaferle sonuçlanabileceği sayılı konulardan biri bahşiş. %10 gibi bir oran gayet yeterli ve makul. Eğer garson çok yakışıklı ya da güzelse öpebilirsiniz de bence. İNGİLTERE: İngilizler bahşişi hiçbir şekilde hoş karşılamazlar, sakın bırakmayın. Şaka şaka, İngilizler biraz daha para kazanma fırsatını hiç geri teperler mi? Bu ırkçı esprimden yola çıkarak, İtalya ya da Brezilya'da olduğu gibi servis bedelinin eklenip eklenmediğine bakın ve duruma göre bir şeyler bırakın. Bahşiş Beklentisi: 3 de yetmez 5 tane. MISIR: Burada öyle çok büyük bir beklenti yok ancak hiç bırakmamak da olumlu karşılanmayabilir. %5 yeterli olacaktır ama çok bonkör gününüzdeyseniz %10a kadar çıkabilirsiniz. Amerika'da yıllarca garsonluk yapmış biri olarak bahşiş bizim hakkımız söke söke alırız 😀 Şaka bir yana Amerika'da tip olayının bu şekilde olması birazda işletmelerden kaynaklanıyor. Calisan garsonlara verilen saatlik ucret cok dusuk miktarlar ( saatlik 2.5-4 dolar gibi ). O yuzden tip cok onemli garsonlar icin. Ayrica iyi tip alabilmek icin servisi kusursuz yapmaya calisiyorsunuz ve misafirde mutlu bir sekilde ayriliyor. Eğer ülkenin bahşiş uygulaması hakkında bir fikrim yoksa basitçe hesabın %5-10'u kadar bir miktarı bırakmaya özen gösteriyorum. Çoğu yerde kabul gören bir uygulama."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/01/sidney-dunyanin-obur-ucunda-yasam", "text": "Türkiye'den bakınca, özellikle belgesel izleyicileri üzerinde \"börtü böcek ve ölümcül hayvan diyarı\" izlenimi bırakan, ünlü opera binası ile aklımıza kazınmış olan Sidney, bol bol reklamı yapılan, gitmeye özendirilen bir şehir. Fakat orayı yerlisinden dinleyince işler biraz daha karmaşık görünüyor. Benay Örmeci, yaklaşık 1 yıldır Sidney'de yaşıyor. Liseyi bitirdikten sonra eğitimi için oraya yerleşmiş. Hem üniversitede okuyor, hem bir gazetede, hem de bir kafede çalışıyor. Biz de sizin gibi \"nasıl bu kadar işi bir arada yapıyor?\" diye düşündük ve şu cevabı aldık: \"Burada çok fazla haber olmadığından dertsiz ve rahat\". Benay her şeyi oldukça realist bir biçimde aktardığı için, özellikle orada yaşamayı ya da okumayı düşünenler için oldukça enteresan ve rehber niteliğinde bir söyleşi ortaya çıktı. Not: Daha fazla Avustralya diyenler için şurada bir röportaj daha var. Aslında ben tercih etmedim, hatta nefret ederek geldim. Abim lisedeyken sürekli \"ben yurtdışında okumak istiyorum\" derdi. Annem ve babam nerede okumak istediğini sorarlardı ama kararsızdı biraz, Amerika ya da Kanada gibi düşünceleri vardı. O dönemde, uzak bir akrabamız \"Avustralya'yı niye düşünmüyorsun hem biz de varız\" diye bir teklifte bulundu. Abim bu teklifi değerlendirdi, beğendi ve okulunu bitirdi. Ailem geleceğim açısından benim de yurtdışına gitmemi istedi. Ben de liseyi bitirince gidecektim. Bana böyle bir seçenek sunulmuştu, bu yüzden benim de kafam da başka bir ülkeye gitmek yerleşmeye başlamıştı. Başlarda İsveç'i düşündüm, ama oranın dilini bilmediğim için kendi anti tezimi yaratarak bu fikri çürüttüm. Biz çekirdek bir aileyiz, başka kardeşimiz yok. Dolayısıyla anne ve babam \"Abin orada, hem birbirinize destek olursunuz hem de düzeni biliyor, sıfırdan başlamazsın\" demeye başladılar. Özetle, aile zoruyla geldim. Normalde hiç yapmadıkları şeydir fakat bizim ailede okumayanı dövdükleri için bu sefer beni biraz yönlendirmek istediler sanırsam. Okumamak gibi bir düşüncem de yoktu tabi, bu işin şakası. Sonra her şey çok hızlı gelişti, bir baktım ki veda toplanması yapıyorum, bir baktım Avusturalya'dayım. Bana kalırsa bir kültürleri yok, gerçek Avustralyalılar yani Aborjinler hep katledilmiş. Kalanları ise Sidney'de yaşamıyor. Avustralyalıyım diye geçinen beyaz tenli, sarışın, mavi gözlü insanlar da var, çekik gözlü esmerler de. Topkapı Sarayı'nda gibi hissediyorum bazen. Sidney, dünyanın gözünde Türkiye'nin İstanbul'u gibi. Ama bana kalırsa Samsun gibi, sakin. Özellikle öğrenciler için oldukça ön plana çıkmış olmasına rağmen hiçbir şey yok burada. Üstelik her şey çok pahalı. Melbourne için çok güzel diyorlar, sadece iklimi buradan da kötüymüş İklim deyip geçmeyin, burada bir günde 3 mevsimi birden yaşıyoruz biz! Eğer ülkeye \"work and holiday/travel\" diye bilinen çalışma ve tatil/seyahat vizesiyle gelmediyseniz şunu bilmelisiniz: \"Burada hayat Avustralyalıya güzel\" Biz kendimize öğrenciyiz diyemiyoruz. Çünkü hükümetin bize yapıştırmış olduğu bir ön isim var: Uluslararası Öğrenci. Öğrenci bileti almamız dahi yasak, onu Avustralyalı öğrenciler kullanabilir sadece. Uluslararası öğrenciler burada en alt tabaka muamelesi görüyor devlet tarafından. Burslu öğrenciye yapılan baskıların daha da şiddetlisini para vererek yaşıyorsunuz. Ülkenin en hareketli şehrinde yaşıyorum ama, Türkiye'nin en sakin şehrinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bence Avustralya vatandaşı olmadığınız sürece, burada yaşanmaz. Öğrencilere haftada 20 saat çalışma hakkı veriliyor, turist vizelerine ise çalışmak yasak. Asya ülkelerinden oldukça ucuza, \"köle\" gibi çalışan bir sürü insan buraya akın ettiğinden, çok iyi ücret kazanamıyorsunuz. Hem okuyayım hem çalışayım olayı yok yani. Buradaki en ucuz okulun bir dönem ücretini bile kazanmanızın mümkünatı yok. Olur da 20 saat sınırını geçerseniz, buna bağlı olarak notlarınız düşerse ve iki dersten kalırsanız okuldan atılabiliyorsunuz. Sonrasında okul bulamazsanız, öğrenci vizeniz iptal oluyor ve ülke dışına uğurlanıyorsunuz. Öncelikle, burada konuşulan İngilizce bambaşka. Ben buraya orta derece İngilizce ile gelmiştim. Fakat Amerikalı ya da İngiliz olmayan biriyle iletişim kurmak tam bir işkenceydi. Hala, bazı anlayamadığım şeyler olabiliyor. Ben geldiğimde sosyalleşmek için kafelere giderdim, çakmak isterdim insanlardan ama yok, kimse konuşmuyor arkadaş. Okul bitince herkes dağılıyor evlerine, işlerine. Ama en büyük sorunum yemek oldu. Üstelik buraya gelene kadar yemek seçen insandım. Ama bunda sonra, eve döndüğümde o tek tek ayıkladığım pişmiş havuçlara bile hiç ses çıkarmayacağım. Burada sabah kahvaltısında sushi yediğim günler bile oluyor. Araştırmalara göre dünyanın en pahalı ikinci şehriymiş burası. Ev kiraları haftalık ödeniyor, şehir merkezinde oturmamama karşın kalorifersiz eve Nişantaşı kirası ödüyoruz; haftada 450 Avustralya Doları yani ayda 1800$. Yani ayda ortalama 3240 TL gibi bir kira veriyoruz. Haftalık otobüs ve tren bileti 44$. Öğrenciler için ise 22$. Gümrükten alınmış kaçak sigara 12.40$. Yemek olayı tabi ki gideceğiniz yere göre değişiyor, ama 10$'dan açarım. Türkiye'yle kıyaslayacaksak, köyümle falan kıyaslamalıyım herhalde, yani koca bir hiç. Çok iyi arkadaşlıklarım oluştu burada, bu konuda şanslıyım. Gezi Parki Direnişi sayesinde tanıştık, onun öncesindeki zamanlar çok bunaltıcıydı. Bizim yemek ve kültürlere yakın milletlerle buluşmayacaksam kahvaltı vakti buluşmamaya çalışıyorum, aç kalmayayım diye. Onun dışında gidip çay, kahve ya da alkollü bir şeyler içilir, yemek yenir, zaten yapılabilecek şeyler belli. Aşırı monoton bir hayatım var burada, sistem adeta makineleştiriyor. Dünya mutfağından ne isterseniz bulabilirsiniz, İçli köfteden tutun, domuz kulağına kadar aklınıza gelebilecek her şey var. Ama mahallesine göre değişiyor, 1960'larda göçmen alımları zamanında insanlar, İngilizce bilmeden geldikleri için birbirlerine kenetlenmiş ve birbirlerine yakın alanlara yerleşip kalmışlar. Dolayısıyla ne isteniliyorsa ona göre mahalle seçimi yapıyorum. Tabi ilk geldiğimde bunu bilmediğimden ya aç kalıyordum ya da sürekli çikolata, abur cubur. Buranın en iyi gece kulübü, İstanbul'un en kötüsüdür diyebilirim. Club olayını sevmeyen bir insan olmama rağmen söylüyorum bunu, siz düşünün artık. Barları fena değildir ama. Ben Yunan restoranlarını tercih ediyorum genelde. Şehir merkezinde okyanus kenarında \"Cyren\" adlı bir restoran&bar var, biraz uzak olsa da hiç üşenmeden oraya giderim. Evdeysem yaklaşık 20 dakika yürüme mesafesinde olan \"Meet The Greek\"e giderim. Güzel bir rakı sofrası ile keyif yapar, üzerine kahvemi içer gelirim. Dönmeden mutlaka görün denilebilecek bir yer yok aslında. Bu konuyu daha önce arkadaşlarımla da çok konuştuk. Annesi gelen \"Nereye götürsek yahu?\" düşüncelerine boğuluyor. Doğa yürüyüşü sevenlere 3 Sisters ve Blue Mountain diye iki farklı ismi olan alanı tavsiye ederim. Fakat giderken su ve yemeklerini yanlarında götürsünler, çünkü oralarda bunları sağlayabileceğiniz bir alan yok. Reklamlara aldanılmasın mesajını vermek isterim. Burası müthiş bir ülke falan değil, sadece ekonomisi güçlü onda da uluslararası öğrencilerin katkısı büyük. Eğitimi de eğitim değil bana kalırsa. Mühendislik okuyorum ama Türkiye'nin en düşük eğitim seviyesinde olan üniversitesi önüme sınav kağıdı koysa kalem kıpırdatamam. Bulunduğum bölge orman ve çöllerden uzak olduğu için o durum pek yok. Ama her yaz ayağı, bacağı köpekbalığı tarafından ısırılan sörfçü haberleri görüyoruz mutlaka. Ben hayvansever sanıyordum kendimi; burada uçan hamam böcekleri yüzünden acımasızca öldürüyorum dayanamayıp. Ama yerlisi umursamıyor pek. Çalıştığım kafede bir gün kalabalık bir grubun masasındaki bir tabaktan kızarmış hamam böceği çıkmıştı, adam sadece sessizce gösterdi mesela. Tavsiye niteliğinde: Çin ya da Vietnam mahallelerinde yaşarsanız hiçbir şekilde börtü böcek, ölümcül hayvan derdiniz olmaz. Hayvanat bahçelerine karşı olmama rağmen, demin de söylediğim gibi gezilecek yer sorunu olduğu için, annem Avustralya'ya geldiğinde beraber hayvanat bahçesine gidene kadar hiç gerçek kanguru görmedim. Ama hayvanın tüyünden derisinden, kolundan bacağından yararlanıyorlar. Hediyelik eşya satılan her yerde kanguru eli görürsünüz mesela. İlk başlarda sahte olduklarını sanıp incelemeye kalkışmıştım, Allah'tan öncesinde sorma kararı almışım, çünkü gerçekmiş. Sokakta cennet papağanı, kargalar ve hindi gibi tuhaf bir kuş türünden başka bir hayvan göremezsiniz. Türkiye'de sokak kedisi diye dışlanılan tekir cinsi kediler burada 200$'dan satılıyor ve size ait bir eviniz yoksa almanız yasak. \"Sokakta kediler olsa bu böcek sorunu da çözülür\" diye bir cümle kuracaktım ama, aklıma kedi köpek barbeküsü yapan insanlar gelince vazgeçtim. Avustralya PR alan kişiler, hayatlarından gayet memnun. Avustralyalı hiçbir müşterim ülkeleri hakkında kötü yorumda bulunmadılar. Kendisi herşeyi istanbulla karşılaştırmış, geçiniz. Eğitim sistemine bile laf edilmiş. Yok artık. Türkiye ve Avustralya arasındaki farkları anlamadan laf edilmiş, nişantaşı kirasi falan diye. İsveçte yaşasaydı aşağı yukarı aynı kirayi verecekti. Sydney gibi dünyaca tanınan bir metropolde yapacak şeyler ne sorusuna koca bir hiç cevabı vermek komik. Pahalılıktan şikayet edilmiş. Kendisine türkiyeye dönüp dünyanın en pahalı benzini/interneti/elektriği/doğalgazı ve suyunu kullanmasını tavsiye ederim. bir kültürleri yok demek, ABD'ye hacı 300 sene önce ülke kurmuşlar ne kültürü demekle aynıdır, saçma sapanlığın daha ötesindedir. Kendisi adapte olamamış avustralyaya, en kısa zamanda o çok karşılaştırdığı istanbula dönmesini temenni ederiz. bunlar kisisel yorum, kimsenin \"musterileriniz\" gibi dusunmesi gerekmiyor. bana kalirsa sizin yorumlariniz da tam bi \"yurtdisi ozentisi\" mantiginda. o kadar onemsiyorsaniz, bence gidip orada yasamalisiniz. Yuzde yuz haklisin, analizi yapan insanin her zaman once kafa yapisini bilmek gerekir, yorumlar degiskendir, medeniyet seviyesini monotonluk olarak yorumlamak, koy olarak yorumlamak, afedersiniz hadsizliktir cahilliktir. Sydneyde yapacak birşey yok demek, kişisel yoruma girmez. Saçma sapandır. Ben herhangi birisine istanbulda yapicak bişey yok hacı dersem, herkes saçma sapan konuşuyorsun der, salaksın der, kimse kişisel yorum demez. Yurtdışı özentiliğiyle alakası bile yok. Çok fazla avustralyalı ile çalıştım, ülkenin emeklilik sistemine kadar bilgim mevcut. Hiçbirisi ülkeye laf etmedi. Herşeyi istanbulla karşılaştırmak inanılmaz saçma sapan. Bu huy sadece bizde ve hintlilerde mevcut. Onu geçtim, gelişmiş bir ülkenin en büyük şehriyle,3. dünya ülkesinin amiyane tabirle nüfustan o. spu olmuş şehrini karşılaştırmak abesle iştigaldir. herkeste aynı şeyi söylecektir. Önemserim çünkü insanlar bunu okuyup hacı avustralya yalan yermiş diyecek, yalan yanlış bilgilerle doldurulacaklar. Her yıl binlerce öğrencinin geldiği bir ülkenin eğitim sistemine bile laf edilmesi bilgisizlik/saçma sapanlık değilde nedir? Kişisel yorum kısmını geçelim lütfen. Kendisi zorla gitmiş, adapte olamamış, herşeyden şikayet eder duruma gelmiş. Ya PR alacak puan sistemiyle, yada türkiyeye dönecek. Öbür türlü şikayet etmeye devam eder. Kendisine çok şikayet etmemesini, burnunda tüttüğü Türkiyesine en kısa sürede dönmesini temenni ederim. Cafe köşelerinde harcanmasın. Adapte olma sorunu kişiseldir bir şehir gibi şehri enterese etmez.... blog güzel ama eleştirileri kaldırmanız önemli. Kendi blogumdaki eleştirilerin hiçbirini silmedim ve teşekkür ettim kendilerine, ne kadar ağır olursa olsun. Amerikada yaşamış birisi olarak bunu anlamanız gerek. Elestriyi biz ya da blog uzerine yapsaniz, sorun etmezdik. İstediginiz gibi elestirebilirsiniz, bize katkisi bile olur. Ancak roportaj yaptigimiz kisiyle ilgili abuk subuk yorumlar yapmanizi elestiri olarak kabul etmiyorum. Kimsenin kisisel gorusunu ya da yasadiklarini elestirme hakkina sahip degilsiniz, cok yersiz. Bana kalirsa da karamsar bir yorum getirmis, ben de sasirtici buldum. Ancak bu farkli yorumlara boyle tepki gosterecek degilim. Bunun yerine, baska bir roportaj daha yaparak, baska bir bakis acisini da koymaya karar verdik bloga. Kimseye \"sen ne sacmaliyorsun nasil oyle dusunursun demedik\". siz burada baskici rejime fazla alistiniz herhalde. Bence yurtisi hayranliginiza bir cozum getirin. Amerika'da yasamis olmakla konunun hicbir alakasi yok. Turkiye'de yasayan biri olarak da soylediklerinize ayni sekilde bakiyorum. Bence cok komik, ozentice bir bakis acisi. Zaten Amerika'da yasamissiniz cumlenizden sonra bu konusma ciddiyetini de kaybetti benim icin. Bence gercekten cok acil baska ulkeye tasinin ve rahatlayin. Blogla ilgili yorum icin tesekkur ederiz, lutfen geri kalan yorumlari daha sakin ve duzeyli tutalim. Bu kadar samimiyete gerek yok. Dünya müziğininin, sanatının, mutfağının kalbinin attığı yerlerden birisi olan Sydney'de yapacak birşey bulunamaması kişinin kendi başarısızlığıdır. Muhtemelen İstanbul'a veya başka bir kente geldiğindede of Avustralya'dan sonra burasıda hiç çekilmiyor triplerine girilecektir. Dünyanın öbür ucundaki yaşam bu değil. Arkadaşın yaşamı Yozgat'ta yaşam falan başlığında falan yazılabilir. 3 hafta önce Sydney'den dönen bir turist olarak bu röportajı ilgiyle okudum. Avustralya şehirleri mimari olarak Avrupa'ya, tarihi olarak da Türkiye'ye göre zayıf kalıyor bu doğru. Belki yeni bir kıta olması bakımından Amerikan şehirleri ile kıyaslamak daha doğru olabilir. Burada da Amerika teknoloji, bütçe ve nüfus gibi avantajlara sahip olduğu için daha iyi işler çıkarıyor. Sydney turistik bir şehir değil demek haksızlık olur çünkü rakamlar öyle demiyor. Ancak biz Türkler açısından çok ilginç gelen bir atraksiyonu yok. Mesela $235 verip harbour bridge'e tırmanabilirsiniz. Veren var mı bu parayı ? Var vallahi. çok teşekkür ederim şu röportajın altına, bu söylemlerin \"bir kişinin fikirleri\" olduğunu göz önünde bulundurarak yorum yaptığınız için. Yazı kısmı güzel.. sonuçta kişisel bir bakış açısına göre değerlendirildiği fikrini de katılıyorum. Ancak yorumlar daha ilgi çekici olmuş :)) kolaylıklar dilerim. Sydney'de yaklaşık 2 sene yaşadım (96-98 döneminde). Çokkültürlü olması, en büyük avantajı bence. İnsan 'Keşke Türkiye de öyle olsa' diyor. Yemekler süperdi. Gece hayatı konusunda, röportaj yapılan arkadaş gibi düşünmüyorum; İstanbullu'yum ben de, ve İstanbul'dan daha çok beğendim ordaki gece hayatını; bir kere, özentilik ve club'larda 'Yok kardeşim, tek başına giremezsin içeri' olayı yok; en azından, gittiğim birçok mekanın hiçbirinde bu, başıma gelmedi. Pub'ları deseniz, çok güzel ve her pub'da mutlaka en az 4-5 farklı çeşit fıçı bira vardı orda. İstanbul'da genelde sadece ya 1 ya 2 çeşit fıçı bira olur barlarda. Kış zamanlarındaki ısıtma sorunu ve genelde fiyatların yüksekliği konusunda arkadaşa katılıyorum. Genelde sevdim orayı. Niye göçmenlik başvurusu yapmadığıma gelince, o zamanlar Türkiye'de siyasi filan durumlar, şimdiki gibi kötü değildi. Ayrıca, puan sistemi vardı göçmenlik için o zaman ve kendimi test etmiştim ve göçmen kabul edilmem zor gibiydi ve de uğraşmak istemedim, araya avukat filan koyup ; ve döndüm Türkiye'ye. Biraz pişmanım uğraşmadığıma ve artık oraya gidip bunu denemem orta yaştan sonra iyice zor; ama sağlık olsun, diyeyim. 2 sene, 2 senedir; yaşandı genelde güzel olarak ve bitti. Ha, bir de 'rahatlık' var. Şehir merkezinde veya banliyölerinde, ister İslami kıyafetle gezin, ister Hindu kıyafetiyle, ister ültra seksi; kimse ters veya garip bakmıyor. Ha, illaki var, ters bakanlar ama yüzdeleri çok çok az. Çıplak ayak takılan da çok var, her yaştan. Parasızlıktan değil; rahatlık ve zevk diye yani. ben 7 aydır burdayım.2o saat calısıp okulumu odeyip kira odeyip sigara içip haftasonu dısarı cıkıp geciniyorum. eğer biraz sıkarsanız 2. işe girerseniz ozaman herşeyi yaparsınız. ama sistem kölesi oldugunuzu anlarsınız. robot gibi hissediyorum bazen evden 8 de cıkıyorum aksam 9 da evdeyim. iş ve okul. 3 buçuk senelik birr post olduğunun farkındayım. eğer denk gelirde görürsen iletişime geçmek istiyorum seninle. Genellikle burada aksamlari cuma ve cumartesi aksam 10`dan sonra kimse kalmaz. Hatta ana caddede (e5 gbi dusunun) isik beklemeden bile gecebilirsiniz. Burda suburban hayati vardir. O nedenle sehir ozellikle trenlerin son saati olan 11`den once bosalir. Her kose basinda mutlaka pub vardir. Icmek icin kesinlikle dogru yer. Evet gercekten pahali bir ulke. part-time calisarakta tamamen carki dondurmek mumkun olmuyor. Yasadiginizdan bi sey de anlamiyorsunuz. Iyi yanlarida var mesela burada ki insanlar cok kibar, bazen o kadar kibarlar ki rahatsiz oluyorsunuz. Genel olarak cogu yer birbirinin ayni sistemde insa edilmis. Iyi bir planlama gibi gozukuyor basta ama bana kalirsa sikici, nerede oldugunuzu anlayabileceginiz tek spesifik yerler tren duraklari. Merhaba. Evet biraz yazik olmus, Avustralya gibi bir ulke bu arkadas sayesinde \"tu kaka\" olmus. Ama deneyimden deneyime fark var, mesele bu. Bu Avustralya kotu demek olmamali, ama arkadas da kendince hakli. Ben 10 senedir Kanada'dayim. Buraya \"acik hava hapishanesi\" diyorum. Ben de Turkiye'de olsam kesinlikle yasamayacagim kabus gibi bir hayat yasadim. Saatlerce sogukta yurudum, 16 yasimda ailem yalniz birakip Turkiyeye dondu, ac kaldigim gunler de oldu, aylarca kimseyle konusmadigim, yalniz kaldigim zamanlar da. Toronto disina cikisim sayilidir. Ben de \"ne yapiyorsunuz?\" diyenlere bos bos bakip \"koca bir hic\" diyordum. Hayatim yeni yeni duzene giriyor, ve sonunda aslinda hic gelmemis olmam gereken bu ulkeden yakinda donuyorum. Turkiye'de olsaydim tanisacak oldugum yuzlerce insan vardi eminim, bana asik olacak, asik olacagim bircok insan olacakti. Bilirsiniz kadinlar icin erkegin gorunusunden cok agzinin laf yapmasi onemlidir. Ana dilim olmadigi icin ingilizcem ne kadar iyi de olsa, insanlari etkileyecek derecede olmayacak, ve bu beni bir engelli yapiyor, onumde hep bir duvar var. Iste bunlari dusunup uzulurum hep. Ama biliyorum bunun sebebi ailem ve benim hatalarimiz. Bu ulkenin degil. Yani roportaj, \"ailenizden ayda 3000 lira falan gelmiyorsa boyle yasiycaksiniz, hemen hayallere kapilmayin\" diyor bence ve bu onemli bir mesaj. \"Kanada kanadalilalara guzel\" lafini da ben kendim uydurdum saniyordum. Yani ibretlik bir roportaj aslinda, o yuzden sevdim. Cok paraniz yoksa yurtdisi hayal ve rezillik der, altina imzami basarim. Imkanlari olcusunde cevap vermis. 5 yildir buradayim, oldukca iyi bir isim var ve yasadigim Sydney hayati Benay'inkinden oldukca farkli. Tavsiyem okulunu bitirip iyi bir ise girmesi, bu problemlerin cogu kendiliginden cozulur. Hayat standardinin oldukca yuksek oldugu, iyi bir duzen ile ev is arasini 20 dk'ya indirebileceginiz, haftasonlarinin plajda gececegi bir yer burasi. Cok calisirsaniz ve belli bir uzmanliginiz varsa firsatlar acik, yetenek/kabiliyetleriniz kisitli ise isiniz cok zor. Aileler icin oldukca iyi, hem tikis tikis apartmanlar dunyasi degil, yemyesil, parklari vs ile nefis bir ortam, hem de insanlar oldukca arkadas canlisi. Irkcilik acisindan pek bisi yasamadim, ne yazik ki Hintliler, Vietnamlilar vs daha cok hedef aliniyor. Sinif farki sen nelere kadirsin yada gocmen devsirmelerin ideal ulke anlayisi nedir? konulu sempozyuma ibace olabilecek bir roportaj olmus. Nedense bu Suadiye, Florya, Tarabyadan nesiller boyu inmemis yurtdisina \"ya bi ugrayip geleyim\" diyebilen gocmen devsirmeler buraya geldiklerindede North Sydney, Kirribilly Manly den ileriye hic gitmezler. Gel kardesim Auburna gel Granville de ulkende o arka sokaklarda zabitalarin kovaladigi seyyar satici veya sirtinda 100 kiloluk yuk tasiyan hammallarin nasil yasadiklarini gor. Ulkende sehrimin otantizmi ne kadar cekici diye karsisinda o siktiriboktan tabureler uzerinde diger devsirmelerinle cay icip seyrettigin o insanlarin satolarini ve arabalarini gormen sana iyi gelmeyecek. Aaaa nasiul ayaklar bas olur yea? naralarinla o adi yerdeki esitsizligi burada bulamaman ve a nerde kedilerle dolu Beyoglu? nerde balik ekmek yedigim Eminounu diyememendir aslinda Sydney. Guzel ulkemin bu halde olmasinin tek nedeni var senin gibi ozentili devsirme gocmenler. Bi bitmediniz amk! Subat 2012 den beri Sydney de yasiyorum. Ben de roportaji veren arkadas gibi ogrenci olarak geldim. Roportaji veren arkadasin soylediklerine kesinlikle katiliyorum. Dunyanin en pahali sehri, ve yasam olanaklari cok kisitli. Uluslararasi ogrenciyseniz, kira-yemek-sigara zaten tum gelirinizi bitiriyor. Eger 2. yada 3. is bulayim derseniz o zaman da aldiginiz derslerden kaliyorsunuz. Ayrica Sydney de uzun zamandir yasayan Turkler de sizin ogrenci oldugunuzu bildigi ici sizi normalden daha cok somuruyor. Ben ilk geldigimde saati 12 dolara kebabcida calistim, ama bunu Avustralyali yapmiyor en az saatin 18 dolar oluyor. Yani yine her yerde Turk-Turku s... kiyor. Demem o ki sakin Auburn taraflarina gidip is aramayin, yabanci insanlar daha yardimsever. Sehrin merkezinde ucuz kalmak icin 8-10 kisiyle ayni odayi paylasiyorsunuz, Egitim kalitesi de soylendigi gibi dunya standartlarinda degil. Cok fazla Asyali oldugu ucun ulkede, egitim kalitesi de o yonde negatif bir sekilde degisiiyor. Sonucta Asyalilar yada uluslararasi ogrenciler musteri konumunda, arz-talep iliskisiyle dusunurseniz ogrenci sayisi yada musteri arttikca egitiminin kalitesi dusuyor. Sanki dünyanın neresine gitse mutsuz olacak gibi.. Sen onunden gecen mersolari saymayi birakta toplumsal kalkinma nedir, bir ulke neden bu kadar gocmenlige duskundur onun olgunluguna eris ondan sonra nargile cekmeye bak. Belli her semti dolastigin. Granville de nargile, Manly de balik, Paddingtonda...... boslugu sen doldur. Iyi doyumlar. Ah keske Tarlabasinda kedilerle birlikte kafede arkadaslarla....... oeh be! Reportaj biraz karamsar olmuş gibi geldi bana da. Ama herkes kendi yaşadıklarını yazıyor tabiki. Ben şu an tr de yaşamaya çalışan, ilaç sektöründe 4 yılı devirmiş ama mutlu olmayan, 30 yaşını devirmiş ama Avustralya ya gitmeyi ciddi ciddi düşünen birisiyim. Bu yaştan sonra bile bunu düşünebiliyorsam korkarım bunu yapacağım demektir. Ben de şu an aşağı yukarı seninle aynı durumdayım. Ciddi ciddi ne yaptın merak ediyorum gerçekten, epey bir zaman geçmiş mesajının üstünden. 5.5 yildir burada biri olarak arkadasin yorumlarinin coguna katilmiyorum. Kendisi icin uzuldum, dunyanin imrenek baktigi bir ulkede mutsuzluk cekiyor. + Cidden, evden disari cikman ve nereye gidecegini bilmen lazim... Biraz abarti olmus. Üstelik her şey çok pahalı. + Herseyi TL/AUD kurundan hesaplamamak lazim. -Türkiye'yle kıyaslayacaksak, köyümle falan kıyaslamalıyım herhalde, yani koca bir hiç +Koyun neresi cok merak ettim, Sydney'den iyi olduguna gore Kanada'da bir yer herhalde. -Aşırı monoton bir hayatım var burada, sistem adeta makineleştiriyor. -Burası müthiş bir ülke falan değil, sadece ekonomisi güçlü onda da uluslararası öğrencilerin katkısı büyük. -Eğitimi de eğitim değil bana kalırsa. Mühendislik okuyorum ama Türkiye'nin en düşük eğitim seviyesinde olan üniversitesi önüme sınav kağıdı koysa kalem kıpırdatamam. + Artik burada saka yaptigini saniyorum. Bizim ulkenin bilim seviyesine bak bir de Avustralyanin. Zaten sinavda kalem kipirdatmaya dayali egitim sistemimiz oldukca daha cok geri kaliriz. Bir abin olarak tavsiyem, biraz gercekci ol. Bu bakis acisiyla gidersen, hicbir zaman mutlu olamazsin. FT Bey.. Yorumunuzu asiri derece begendim o denli ki kitap yazsaniz okurum, samimi soyluyorum.. Bir gun olur da Au'ya gelirsem sizin gibi yapici ve samimi insanlar olsun isterim etrafimda. Bir blog olarak siz de Au maceranizi bastan sona anlatsaniz cok iyi olur kanimca. Veya anlatilmisi varsa link verirseniz sevinirim.. Roportaj tabii ki guzel, herkesin dusuncesine saygim var. Ben sadece arkadasin yaptigi yorumlara karsi yorumlarda bulundum, burada 5.5 yildir yasayan biri olarak. Ayrica, burasi genc insanlara da cok guzel, tamamen hayati nasil algiladigina bagli. Yorumlarınızı çok beğendim. Şayet röportaja yorum yazmak isteseydim sizinle aynı yorumları paylaşırdım. Bizde şansımız varsa gelmeyi planlıyoruz. 16 aylık bir bebeğimiz var. Birçok arkadaşımız şuan orada ve farklı farklı şehirlerde yaşıyorlar. Gayette mutlular. Hatta 3 hafta önce arkadaşımızı eşiyle birlikte uğurladık. 2 hafta gezdiler iyice alıştılar ve yaptığı ilk iş başvurusunda kabul edildi. 12 senedir orada yaşayan eşimin arkadaşı gayet memnun hatta gelin gelin diye ısrar ediyor. Sözün özü yapıcı yorumlar özenti oluşturmaz. Tavsiye niteliğinde katlı sağlar. merhabalar girne amerikan universitesi sivil havacılık 1. sınıf öğrencisiyim kıbrısta öğrencilik hayatımı sürdürüyorum. Australia lı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine araştırmalara başladım ama röportajı çok iç karartıcı buldum, sonuçta gelişmiş diye düşündüğümüz amerikada bile saatliği 8-10 dolara çalışıyosun ki 18-20 dolarlardan bahsediliyor aust. da. ? benimde fazla bir gelirim yok. ailemin şuan ödediği 3,200 euro okula ve ayda 1,200 tl gib bir rakam. henüz australia daki universiteler ile bağlantı kuramadım ama röportajınıza bakılırsa durum vahim.... inanın bilinçsiz ve kararsız olmak benim gibi çok zor. merhaba; yukarıda yazılanların hepsini teker teker okudum. kimisi gerçekten samimiyetimle söylüyorum; mükemmel derecelerde bilgilerini yazmışlar. kimiside gerçekten au da yaşadığına şükretmeyip yorum yazmış. öncelikle olumlu veya olumsuz yazan elleriniz dert görmesin. bir kaç bilgi sahipliğim vardı bunlarda artılar oldu. ben kendimden bahsedecek olursam; yaklaşık 2 seneden itibaren au'ya gitmeyi düşünen ama bunu bir türlü başaramayan, nedense her seferinde dememe rağmen gidemememdir. neden ise kendime yeterince öz güvenim var, dil okulu ile gitmeyi düşünüyorum. ama herşey den önemlisi kendi kendimi amorti ettirmek istiyorum. lisans mezunuyum, au nun istemiş olduğu meslek listesinde benim denkliğim yok gibi, oraya gidip oranın vatandaşı olmam için bunların hepsi göz önüne alınarak vatandaşlık veriliyor diye biliyorum bunlar size göre zormudur yapılabilirmi? orada sizce(lütfen au da yaşayıp veya yaşamakta olan arkadaşlarımız msj cevplar iseniz çok teşekkür ederim. ilginiz için. En güzel şey yorumları ve röportajı subjektif olduğunu bilerek okuma. Anlattığımız birçok şey \"bence\" kelimesiyle ifade edersek daha kolay anlaşılabiliriz. Misal ben İstanbul'da yaşamak zorunda olan birisi olarak bugünlerde metro'ya yada kalabalık yerlere gitmeye korkuyorsam İstanbul'un oradan çok daha eğlenceli olması umrumda olur mu?Olmaz! Ben hatta o kadar hareketsiz bir yerde yaşamak istiyorum ki Hollanda'nın Vlaardingen kasabası bile olabilir. Bence bir şekilde Türkiye'den uzakta olup yaşayabildiğiniz her günün kıymetini bilin ve bir şekilde tırmalayıp oralarda kalın. ornegin gidipde bir magazadan 20 dolara esofman alsan ve pacasini yaptirmak istesen en asagi 20 dolarda terziye verirsin. isciligin her turlusu ama her turlusu astronomic pahali. iste bu yuzden bu pahali iscilik ve vergilerden dolayai avustralya buyuk sanayi tesislerinin hepsi kaybetmeye baslamistir. MITSUBISHI, FORD, TOYOTA, HOLDEN, NISSAN, SHELL RAFINERI, VB.. daha kucuk ve orta buyuklukteki binlerce kapanmis veya asyaya gitmis isletmeleri saymiyorum bile. burada ucuz olan tek sey var et ve benzin hepsi bu. insanlar tembel calismak istemiyorlar bir kisiye is yaptirsan iligini somurur.. gecen yil evimi tasidim ve dogal olarak adresim degisti, yani adresimi arac kasko sirketime bildirmek istedim ve bir email yazdim, evimi tasidim yeni adresim su bilgilerinize. ne oldu biliyormusunuz sigorta sirketi benden extra 70 dollar para talep etti neymis adre degisikligini kayda gecireceklermis aynen boyle abartmiyorum. varin gerisini siz dusunun artik. onun icin buyuk isletmeler kucuk isletmeler tamamen kapaniyor burada iscilige oyle yel babadan calismadan para vermeye hicbir insaf sahibi razi olmaz. ve sonuc avustralya da issizlik hizli bi sekilde yayilmakta ozellikle gencler ve vasfsizlar arasinda. ulkede alkol uyusturucu kullanimi son derece yaygin. bir firmada isa girerken cogu size drug testi denilen uyusturucu testleri ister, ayni sekilde trafikde polisler ozel olarak uyusturucu testi yaparlar cunki cok yaygin. universitede hoca olupda hap atan uyusturucu kullanan taniyorum. varin dusunun gerisini. kumar ve kumarbazlik faaliyetleri cok yaygin, neredeyse her mahallede tabaret adi verilen kumarhane gormek mumkun, ellerinde bastonlariyla kumar makinelerinin onunde titreyen 80 lik yaslilari cok gorursunuz, tabi agac yasken egilir diyerek burada cocuklar bile kumar makinasina benzeyen ici seker ve oyuncak dolu makinelerin onunde oyansir dururlar onlarda cekirdekten yetistirilmektedir, makinanin icine 2 dollar atip joistik bir duzenekle makinadaki 50 centlik cikolata icin bebeler mucadele verirler halbuki annesi o 2 dolari markette harcasa 4 cikolata alabilir. alkol urunleri dunyanin en ucuzu diyebilirim kola fiyatina bira bulmak mumkun. turkiyede 80 90 liraya satilan viskiyi buradan 25 dolara alirsin en pahalisi, digerleride bunun gibi. icki reklamlari serbest cunki halkin uyusmasi, dusunememesi lazim. bilboardlar afisler, albenili reklamlar hersey tesvik niteliginde burada birine ickinin zararlarini annatmaya kalksan aptal aptal yuzune bakarlar veya kiminden anasina avradina kufretmissin gibi tepki alirsin. sadece kafayi sigara ile bopzmuslar sigaraya zinhar dusman devlet ama cok ilginc alkol drug boyle degil cek cekebildigin kadar. kisacasi sigarayi hedef gosterip sulandirip toplumlarini digger kotu aliskanliklarla curutuyorlar. daha gecen gun bir kadin uyusturucuyu cekip kafasi bir milyonken 8 cocugunu dograma yapti burada hepsini oldurmus. cok ilginctirki buradaki hulumet su anda bile bir tur uyusturucu olan marihuannayi serbest birakip yasallastiriyor. eee ne diyelim kendi dusen aglamaz. belki milyonla kisi bosanmis koca es bisey yok evlilik yok, aile yok, devlet bu durumdan o kadar muzdarip olmuski ben 2 yil birlikte yasan kadin ve erkegi cocuklarida varsa evil sayar ve evlilik hukumlerini uygularim diyor. yoksa bas gelemiyor. simdi canlar kimin icin caliyor?yani buranin gunesi batti batmak uzere diyebiliriz mal ve zenginlik hersey degil kaldiki zenginlikleri gidiyor bu ulkenin isgucunu ve sanayi tesislerini kaybediyor bu boyle sonsuza kadar surmez birakin sonsuzu bence onumuzdeki 20 yil icinde avustralya bugunki bulgaristan polanya gibi ulkelerden farki kalmayacak belki dahada asagi dusebilir. uretmezsen ne yiyebilirsinki. bir kilo dometes yilin 9 ayi ortalama 8 10 dollar, bi kilo sogan 4 dollar begenmedigimiz patetes 4 dollar, sebze ve meyve asiri pahali cunki uretmiyorlar calismiyorlar. sadece et ve benzin ucuz et olayindada sadece kiyma ve bazi parcalari ucuzdur etin digger kisimlari degil. ornegin burada 1 kg pirzola 28 dollar yani 56 lira yapar. artik dusunun ne kadar ucuz et olayida. sadece kiyma ve turevleri 8 dollar civari. Ben de melbourne yasiyorum ve burada bir garsonun haftalik kazanci 1000 dolar civarinda. Yani aylik 4000 dolar ediyor bu. ve kazanc harcama oranina baktigin zaman burada vasifsiz bir isci bile para biriktirip her yil yurt disinda tatil yapabiliyor. Ne kadar miz miz insanlar? Türkiye'de kraliyet yaşantısı mı sürdürüyordunuz da beğenmiyorsunuz Avustralyayi? armut pis ağzıma duş olmalı- sizi tembeller. Avustralyalilar sizin icin turkce öğrensin. Siz İngilizce öğrenmeyin. Ayırımcılık konusuna gelince, avustralyalilar tarafından ayırımcılığa maruz kalındığını görmedim. Ayırımcılığı uygulayanlar dışardan gelen göçmenler özellikle üçüncü Dunya ulkelerinden gelenlerin cahil ve tembel olanları. merhaba. ben vasıflı göçmen işçi olarak başvuru yapmayı düşünüyorum. sağlık sektöründeyim. orada yaşayan arkadaşlar yardımcı olabilirler mi? nasıldır, çalışma iş imkanları nasıldır? maaşları ne kadardır? kazandığın maaşın alım gücü nasıldır? orada düşük, orta ve üst sınıf bir ailenin aylık masrafları, giderleri ne kadar oluyor tahminen. Ustunden cok zaman gecmis ama ben de Avustralya'ya tasinan biri olarak yorum yapmak istedim. Cok degil daha 6 ay kadar oldu geleli, benim babam gencken burada 8yil kadar yasadigi icin vatandasligi varmis, ben de kizi oldugum icin dogdugumdan beri vatandasiyim, ne burda dogdum ne de daha onceden gelmistim, herneyse. Kendimi bildim bileli Istanbul'da oturduk, guzel de yerlerinde oturduk, sansima guzel de bi universite kazanmistim, Sabanci'ya gidiyordum. Sonradan, aslinda yillar boyu suregelen Avustralya'da egitim muhabbeti tekrar dile geldi ve neden bu sansini kullanmiyorsun vatandasisin laflarina hak verdim, Sabanci'yi da dondurmustuk her ihtimale karsi, olur ya belki bir seyler ters gider. Avustralya'daki universiteleri arastirdim, NSW ve VIC eyaletlerindeki bazi universitelere basvurdum ve egitimimi Turkiye'de aldigim icin Turk diplomamin burada gecerli olmayacagini ve 1 yil foundation yani lise derslerinin tekrarini okumam gerektigini soylediler. Burda egitim yili Mart ayinda basliyor ben de en yakin tarihte baslayabilecegim foundation olan okulu buldum ve 1. donemimi bitirdim, 2. doneme basladik burada, NSW eyaletindeyim, Sydney'e yaklasik 80km uzaklikta, heryerden okyanusa 2dakikada ulasilabilen bi yerdeyim, Wollongong'dayim. Turkiye egitimini ve Avustralya egitimini karsilastirabileceklerini zannetmiyorum cunku direk lisansa gectiklerini anladim yazilardan. Ben 2. kere lise goren biri olarak buranin lise bilgileri Turkiye'dekinin 10da 1i diyebilirim. Derslere gitmesem de 90 alirim, siz de alirsiniz cok dert degil cunku biz ter doktuk bunlara LYS, YGS icin. Herneyse basit olmasini artik yadirgamiyorum cunku foundation her duzeyden insana verildigi icin sil bastan ve cok aciklayici olmak zorunda, zorlayici olmamali. Istedigi bolume girememis, ya da okumaya ara vermis aussie insanlar icin de yapilan bir sey. Ayrica aussielerin gercekten okula gitme, okuma dertleri yok, ona da deginilmis hem de 2gunluk bir gozlemden deginilmis, cok dogru. Burda mesleginiz ne olursa olsun derseniz de gecinirsiniz, o yuzden boyle burasi. Riskli isler de en fazla para getiren meslekler aslinda. Ben de aslinda karamsar dusunuyorum bu ulke hakkinda, ama her olumsuz cumlemin sonunda konustugum insana \"Ama sen olsan cok seversin yaaa, iste ben sevemedim napayim..\" diyorum. Cunku gercekten de ne istedigine ne bekledigine bagli. Ben arkadasligi cok onemli tutan ve cok canayakin bi insanimdir, herkesle tanisir dost edinirdim, burda oyle yakin arkadaslik, hadi gel takilalim olayi nerdeyse 1-2 kere oldu. Aksam saat 8'den sonra da sokakta ancak 1 ya da 2 insan gordugumuz icin haliyle artik cok sikici bi hal aliyo ve ben buna dayanamayacagimi dusunerek geri donmek istedim, ama donemedim benim de baska sorunlarim cikti, begenmiyosan don hadeeee olmuyo malesef -TURKIYEDEKI UNIVERSITEMI DONDURMUS BIRI OLARAK DONEMIYORUM- Ben de geri donemeyecegimi anladigim gunden beri kendimi sakinlestirmeye calisiyorum, artik alistim, yalnizliga sikiciliga. Ilk aylar gezip gordum, ama arkadaslar demis ya gezmesini bilmek lazim bidi bidi yapmak lazim, 30yilimi gezerek geciremem, demekki insan o kadar cok boslukta hissediyosa gercekten BOSmus yani. Gerci ben yine city'de oturmuyorum arkadas Sydney'deymis, orada cok daha fazla sey olsa gerek, herneyse bossa bostur. Evet crime rate cok daha az, yuzlerce olum haberleriyle uyanmiyorum burda, hem ulkemi ozledigim icin agladigim hem de ulkemde yuzlerce insan olduruluyo ben nasi donucem belki de gercekten gitmemeliyim diye agladigim da olmustu yani, e zor tabi. Hic bi yer ev gibi de olmuyo, eve gitsen de olmuyo, oyle bi garip, gecmiyo o duygu. Ben de hic dusunmemistim Istanbul'umun lanet trafigini ozleyecegimi. Benim gunlerim de tatilde tekrar evime donup cay demleyecegim hayaliyle geciyor. NOT: BURDAKI TURK BAKKALLARDA CAY VAR DA SIZ NE DEDIGIMI ANLADINIZ, tsk. Merhaba. Yaklaşık 1 saate yakındır baştan sona tüm yazılanları okudum. Herkesin emeğine sağlık. Yaklaşık 3 aydır Avusturalya'ya gitme planları yapan, hayaller kuran ve ilgili kurum ve kişilerle irtibat kuran biriyim. Yakın zamanda düğünüm olacak. Ardından Eylül ayı gibi de eşimle beraber Avusturalya'ya gitmeyi planlıyorum. Hem internet üzerinden olsun, hem de tanıdığım insanlardan olsun; herkesten bilgi almaya, Avusturalya'nın bizim için doğru bir tercih olup olmadığını araştırıyorum. Ancak aldığım her yeni bilgi beni biraz daha çıkmaza sokuyor. Yukarıda ki tüm yazılanlarda buna örnek teşkil edebilir. Amacım 1 yıllık bir dil eğitimi almak ve ardından mümkün ise o ülkede kalmak istiyorum. Çünkü İstanbul'un artık çekilmez olduğunu, mevcut siyasi konjektörün bu ülkeyi ve vatandaşlarını gittikçe daha fazla bir girdaba mahkum ettiğini düşünmekteyim. Bu da beni fazlasıyla huzursuz etmekte. Bunun yanında tanıdığım çoğu insandan kaçmak, yeni bir hayat kurmak ve risk alma isteği beni bu yöne itiyor. Elbette orası da güllük gülistanlık değil, elbette zorlukları var. Mühim olan bunlarla ne kadar mücadele edebileceğimiz bir ruha sahip olduğumuzdur. Onun içindir ki; işin özüne gelirsek, Sydney'de yaşamış, bilgi ve deneyim sahibi olan, dil okulları hususunda yönlendirebilecek ve bunun yanında iş olanakları ile ilgili detay verebilecek arkadaşların rehberliğine ihtiyaç duymaktayım. Lütfen objektif ve gerçekçi değerlendirmelerinizi paylaşırsanız çok ama çok müteşekkir olurum. Sevgi ve saygılarımla. Bilal bey, bende Eylül gibi gitmeyi planlıyorum ve yorumları okudukça tereddütlerim artıyor. Dil okuluna gidip, iş imkanı olursa kalmayı bile düşünebilirim. Detay verebilecek kişilerden öğrenebildiklerinizi aktarırsanız sevinirim. Bilal Bey, merhaba ben de sizden detaylı bilgi almak istiyorum bu konuda, Teşekkürler.. Kendi mahallenin dışında yaşayamıyorsan yurtdışına çıkmayacaksın. Paran yoksa yurtdışı eziyete dönüşür;ikinci üçüncü iş derken bilmem kaçıncı dünya vatandaşı oluverirsin. İletişim becerileriniz zayıfsa yurtdışında özellikle avrupalılar tarafından dışlanırsınız, net. Yurdışında ortadoğu ülkesi vatandaşlarından uzak durmak faydalı. Yurtdışı eğitim daha çok yüksek lisans ve doktora için tercih edilmeli. Kusura bakmayın ecnebi dedikleriniz her gün çılgınlar gibi club'larda sabahlamıyor. Bu beklenti yanlış. İşçi olarak gidip şikayet edenler de çok fazla. Tekrarlıyorum İŞÇİ. Samsun ile Sydney'i karşılaştırmayın gözünüzü seveyim. Sydney'in pahalı bir şehir olduğunu bilmeden gidiyorsanız o sizin cahilliğiniz. Eğitim kalitesi her ülkede olduğu gibi üni'den üni'ye değişir. İsviçre'de bile eğitim kalitesi bizim iyi üni'lerden düşük yerler var evet ama bunun ülkeye genellemeyin. Son olarak bu yurtdışı meselesi maddi ve manevi olarak kişiseldir onun için yurtdışı düşünenler tarafsız kaynaklardan yararlanıp kendi ekonomik durumuna göre gerçekçi karar vermeli. Bilal bey bende hemen hemen sizinle ayni durumdayim. Bende esimler birlikte gitme dusuncesindeyim. Eger konusma sansimiz olursa cok memnun olurum. burada dairemiz ve dukkanimiz var kendimize ait yani borcumuz yok yinede avusturalyada geçirdiğim iyi kotu 15 yili cok ariyorum, sonucta 15 yil orada calisip çabalamasam su anda bu durumda olmazdım sukurler olsun, Öncelikle düşüncelerinize saygım sonsuz. Otoritelerin hayranlık ile bahsettikleri bu güzelim ülkeyi bu kadar küçümsemek bir vizyon sorunu olabilir mi? Hayata biraz daha iyimser bakmanızı öneririm. Yazılanların tamamını okuduğumu ve küstahça insanların fikirlerini önemsizleştirmek ve yol göstermek için beğenmiyorsanız geri dönün gidin buradan demekten başka bir şey bilmeyen acizler hariç her tecrübe paylaşımı yapan arkadaşlara hak verdiğimi ve dediklerinin doğru olduğunu teyit etmek isterim. Bir çok defa Sydney de olan ( 8 kez ) ve sadece son defasında 1 sene kadar orada yaşamış biri olarak şunu demek istiyorum ki aklında gitmek gibi bir niyeti olan arkadaşların muhakkak tecrübe etmeleri gereken bir yer. Eleştirilerin çoğu maalesef sistem ve geçim derdi dolayısıyla oranın güzelliklerinin farkına varamayan yaşayamayan arkadaşlardan gelse de ben fikrimce şunu beyan etmek istiyorum ki insan isterse her şeye ama her şeye zaman da fırsat da bulabiliyor. En cezbedici tarafı son derece rahat ve özgür bir ülkedir. Hatta alışkın olmadığınız bir özgürlük mevcuttur. Dünyanın her tarafında olduğu gibi ( 56 ülke gezmiş biri olarak bunu söylüyorum ) yeni, yabancı, çalışma izni vizesi vb. bazı haklara sahip olmayanlar için istismarcılar maalesef orada da mevcuttur gerek iş gerek konaklama gerek yaşamsal konularda!!! Pahalılığa gelince evet dünyanın en pahalı ülkelerinden birisidir fakat ona göre de gelir elde edebileceğiniz bir yerdir. En kötü şartlarda saat ücreti olarak 15 20 aud alabilirsiniz hatta biraz kompedanı olursanız orada yaşamanın daha fazla gelir elde etmeniz mümkündür. Çalışmak niyetinde olan herkesin kolayca iş bulabileceği bir yerdir. hangi işte çalışırsanız çalışın her insan Avustralya Sidney de hafta da minimum 1000 aud gelir elde edebilir. Ödemeler hayatın her alanında haftalıktır. maaşlar kiralar aidatlar vs. konaklama konusunda şunu söyleyebilirim. 5 yıldızlı oteller istanbul dan daha ucuz gecelik 100 120 aud ye kalabilirsiniz ki bu rakamlar istanbul da standart odalarda 150 usd gibidir. ama isteyen arkadaşlar hostellerde dünyanın her tarafından okumak çalışmak için gelen yabancı gençlerle de beraber aynı odalarda 3 4 kişi olarak geceliği 25 aud ye kalabilirler. Yemek konusu biraz sıkıntılı bizim damak tadımıza hiçbir şey uymuyor. Türk yemekleri yiyebileceğiniz türk restoranlarında bile aradığınızı bulamayacaksınız bunu bilerek ve kabul ederek gitmenizi tavsiye ederim ama zamanla kendinizce bir beslenme şekli geliştireceğinize eminim. Benim tercihim her zaman lübnan ve greek restoranları olmuştur. ya da Sydney fish market den aldığınız balıkları veya karidesleri sahil kenarlarında ki parklarda olan otomatik elektrikli mangallarda kendiniz bir folyo üzerinde pişirerek yine orada bulunan masalarda yiyebilir yanında da aldığınız bir içkiyi denize karşı yudumlarken bu işin bile küçük bir çözümle tadını çıkarabilirsiniz. Deniz ürünlerinde taze olarak bulamayacağınız hiçbir şey yok ama sakın bir balık restoranına özenip girmeyin zira bizim balık restoranlarının yanından geçemezler o canım balıkları kalamarları vs. ziyan ediyor berbat ediyorlar. yine 20 40 aud ye aldıgınız bir balıgı orada pişiren yerler de pişirtmeyin sadece pişirmek için 20 aud alıyorlar. Ama farklı tatlar seven ve denemek arzusunda olanlar için uygur mutfağından tutunda hint spanish greek arap asian mutfaklarının her türlüsünü bulabileceğiniz bir ülke. Casino lar her yerde değil anlatılan gibi benim bildiğim tek ve en büyük casino Star Casino diye bir yerdi Pyrmount da Darlig Harbour a yakın bir yerde ama otomatik makinelerin bulunduğu küçük noktalar evet birçok yerde vardır. Sigara fiyatları 17 aud den başlar ve yukarı doğru çıkar fakat aussie lerin büyük çoğunluğu tütün içer ve elde sigara sarar daha da düşük maliyetli olabilir. Uyuşturucu maddeler çok yaygın ve temini kolaydır. İçki fiyatları ise uygundur. İş konusunda sakın Türklere bulaşmayın genelde Türklerin kurduğu kebabçı diye nitelendirilen çakma neydüğü belirsiz dönercilerden uzak durun bilin ki gurbette sikeceklerdir sizi. Hatta o noktalardan özenip de döner filan almayın zira o döner denen şeyin için de bir siz bir biz yokuz herhalde ekmek kırıntısına kadar herşey mevcut olduğu gibi spatulayla vuruldugunda bile kopmayan lastik gibi ve hiç bir şekilde et tadı alamayacağınız tarifi olmayan bir şeydir. Auburn denen Türklerin mahallesine sakın uğramayın. 1970 li yıllar da işçi göçleriyle oraya giden insanların yaşadığı o yerde ki yaşayanların daha sene 1971 i yakalayamadığını göreceksiniz. Pisliği çarpıklığı düzensizliği de hemen gözünüze batacaktır. Dini inancınız baskınsa ve cami atmosferi solumak isterseniz cuma dan cuma ya namaza gidebilirsiniz sadece ama ötesi olmasın zira tek camiye benzeyen yapı oradadır. Başka yerlerde ki camiler ise mescit diye nitelendirebileceğimiz tarzdadır. Cemaatlerin inanılmaz yoğun ve kuvvetli olduğu bir yerdir. Menzilciler Süleymancılar Fetocular şunlar bunlar hepsi vardır ve gayet de faal çalışmalarını sürdürmektedirler. Orada yaşayan eski Türkler ne yazık ki zerre kadar medeniyet den nasiplerini alamamışlar hatta kendi köy ve düzensiz mahalle kültürlerini de oraya taşımışlardır. Dedikodu, yalan, riya, gıybet gibi her türlü kötü huy onlar da olduğu gibi burunlarından da asla kıl aldırmaz kibirli bir yapıya sahiptirler. Ha bir de özenti olduklarından klasik ingilizmiş gibi eksiksiz herkesin bir şeylere alerjisi vardır. Alerjik bir toplumdur. Orada yetişip büyüyen nesil ise inanılmaz saf bir nesildir temizdir çoğu ama maalesef ikilemde kalmış ne olduğunu bilmeyen kimlik sorgulaması bocalaması yaşayan bir haldeler. Etniklerin olduğu noktalar yani hintlilerin asyalıların trklerin filan mahallelerde hijyen vs. gibi şeyleri aramayın onun haricinde çok güzel parkları olan günün her saati o parklarda ve caddelerde spor yapan insanları görmeniz mümkündür. Eğitim seviyesi olarak denilenler doğrudur. Ama bu durum bizim için insanlar için böyledir gerçekten de Türkiye de özellikle bir dönem verilen eğitim mezunları için sadece Avustralya değil dünyanın bir çok ülkesinde ki eğitim hafif kalabiliyor örneğin Türkiye de Tayyip döneminden önce liselerde verilen fizik matematik kimya vs. fen matematik ağırlıklı eğitimleri amerika da üniversiteler de 2. yıldan sonra görebileceğiniz gerçektir. Çok aman aman bir eğitim seviyesi olmadığı gibi ezbercilikten uzak araştırmaya teşvik eden bir yapı mevcuttur. En önemli ve güzel yanlarından birisi hayatınızdan oraya gittikten sonra tv çıkacaktır. Medya da şerefsiz politikacıların böğürtülerini iğrenç sapkınca vahşice haberleri duymayacaksınız. Suç oranı düşük bir yerdir tabi ki bu bize kıyasla 🙂 İnsanlar saygılıdır her şeyden sonra ama aklınıza gelen her şeyden sonra herkes birbirine teşekkür eder hatta bazı banliyö kesimlerde yollarda yürürken bile o sokağın sakinlerinden selam alabilir haliniz hatırınız sorulabilir. Statü farkı yoktur yani gerçekten kim aşırı zengin kim değil fark edemezsiniz zengini de fakiri de yalın ayak çıkıp dolaşıp marketlerden alışveriş yapabiliyor ve herkesle konuşabiliyorlar. Sosyal haklar yaşama izni olanlar ve vatandaşlar için çok fazlaca mevcuttur. Sorun sadece hizmet almak için aradığınız birimin call centerının india dan cevap veren berbat ingilizceli ve oraları bilmeyen elemanlarıyla konuşmanızdandır. Ha bu arada plajları çok fazla ve meşhurdur ama okyanusta yüzmek gibi bir hayaliniz olmasın köpek balığı saldırısı ve dalgalar maalesef buna müsaade etmiyor. Genel de okyanusların içinde kara ile bağlantılı havuzlar mevcuttur ve o belirlenen alanda sadece yüzebilirsiniz. Dünyanın her tarafından insan bulabilir ve kültürel etkileşimler deneyimler yaşayabilirsiniz. Özellikle Kuzey Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinden çok insan vardır. Oralara gidip de Brezilyalı Finlandiyalı Almanlar ile evlenen çoktur. Gece alemi ise İstanbul da ki gibi değildir. Sydney de gece yaşamının çoğu King Cross denen bir bölgede ki bayağı Beyoğlu gece kulüpleri ve barları gibi olan mekanlardan ibarettir. City center ve çevre de gidilecek daha kaliteli yerler de vardır george street de ki ivy club ve Star casinonun içinde ki Marquee club gibi ama yine de bence bu show business işi dünya da en iyi ve kaliteli yapan millet Rus ve Slav kökenli milletlerdir. Ben daha oradakiler gibi clubleri barları restoranları kaliteyi dünyanın başka hiç bir ülkesinde görmedim. Bu ara da çok fazla evsiz ve dilenen görebilirsiniz etrafta ama bu onların umarsızlığı ve boşvermişliğiyle alakalı yani kuaförlerin olduğunu bilip saçı sakalı birbirine karışanların durumu arasında ki bağ size olayı anlatacaktır diye umuyorum. Orada yaşayan Türkler ile sakın evlenmek gibi bir yanılgı veya hataya düşmeyin bu aynı zaman da Avrupa da büyüyüp yetişmiş Türkler için de geçerlidir. Kültür hayata bakış umarsızlık o kadar farklıdır ki %90 oranın da boşanma olacaktır. Kısacası İstanbul da yetişmiş bu şehrin tozunu yutup suyunu içmiş bir hayat kurnazı iseniz orada yaşayamamak konusunda bence kendinizi eleştirmelisiniz. Ama muhakkak ilk etapta zor dönemleri atlatabileceğiniz kadar parayla gitmenizi tavsiye ederim. Gezmeyi severseniz bilin ki göreceğiniz şeyler sizi etkileyecektir ve keyif alacaksınız. her hangi bir konu da çok daha detaylı bilgi almak isteyen arkadaşlar da olursa lütfen beni skype dan aykuttas_tr@hotmail. com veya aykut_tas olarak aratıp eklesinler. Doyurucu açıklamalarınız için teşekkür ederim. Ayrıca daha fazla bilgi almak isteyen arkadaşlara destek vermek isteğinde olmanız çok hoş. Sevgiyle kalın. Arkadaslar burada bir isten kazanacaginiz saatlik ucret devlet kontrolu altindadir, oyle kole gibi gelenler yuzunden isler hede hodo degil. Saatlik ucret minimum 14 Dolar civarinda yanilmiyorsam. Ayrica Nisantasi seviyelerinde kira oduyoruz falan da yanlis. Sydney uzerinden gidersek, sehrin cok iyi bir ulasim alt yapisi var ve siz biraz merkezden uzaktaki semtlere giderseniz 180-200 dolar haftalik muthis bir evde guzel bir oda bulabilirsiniz. Burada evler genellikle villa tipi cok odali ve banyolu, dolayisiyla insanlar evleri paylasiyorlar. Evin kirasi haftalik 550 Dolarsa 3 kisi pasa pasa yasiyor kocaman evde. Bu yaziyi yazan arkadas ciddi bir uyum sorunu yasiyor, yoksa Sydney ciddi anlamda dunyanin en guzel 3 5 sehrinden birisi ve yasamasi da gezmesi de inanilmaz keyifli bir yer. Yazidaki negatif tona fazla takilmayin derim. Veya Newtown civarindaki universite ogrencilerinde birkac kisiyle tanis, gerekli bilgileri vereceklerdir. Sydney! 2011den bu yana burda yasiyorum. ben her gecen gun daha cok seviyorum, burayi neden mi?anlatayim cok rahat yeterki biraz calis. cok cesitlilik var asyali avrupali amerikali yani Her milleten var bundan dolayi sizde kendinizi burali gibi hisetme duygusu olusur ve burali gibi davraniyorsunuz. bu cok avantajli bir sey insanlar cok rahat ve hic tanimadiginiz insanlarla cok kolay iletisim kurabilirsiniz muhabet edip Beraber bir yerlere Gidip birseyler icebilirsiniz. is imkanina gelince inanin cok kolay yeterki kendinize guvenin ve insanlara karsi durust davranin! Bizim burada Her milleten calisan var cogu ingilizce bilmiyor bunu musterilerde anlayisla karsiliyor bizlerde yeterki biraz gulumseyin ve vucut dilinizi Iyi kulanin zamana birakin her sey daha iyi olur cunku Australia insani o kadar iyi ki bunlari sorun etmiyor yeterki siz onlara karsi saygili olun ve onlarin kurarlarina uyum saglayin dunyanin en iyi insanlari ause lerdirler, ve dunyanin en iyi sehride Sydney dir diyorum. Bütün blog daki arkadaslara selam ve saygi ile emeklerine sağlık. Özgür bey sizinle nasıl iletişime geçebilirim. Naçizane bir kaç sorum olacak yardımcı olursanız sevinirim. Yazılanların tamamını okudum, herkese teşekkür ederim. Ben lisans ve yüksek lisans eğitimlerimi İstanbul'da bitirdim. Bir ay önce istifa ettim. İngilizce durumum; YDA liseden mezunum ve intermediate seviyesindeyim. Büyük oranda anlıyorum ve biraz da konuşuyorum aslında. İngilizcemi işimden istifa etmiş iken fırsattan istifade iyi bir şekilde ilerletmek ve başka bir ülke kıtada yaşamı deneyimlemek istiyorum. İklim ve doğasından dolayı orayı düşünüyorum. Yapmayin, etmeyin.. Her okudugunuzun, her duydugunuzun ruzgarina kapilarak, on yargilar edinmeyin. Avustralya hakkinda en saglikli bilgiyi, ancak orada bir sure gecirip, edindiginiz deneyimlerle elde edebilirsiniz. Maddi durumunuz uygunsa, alin turist vizenizi, vizenizin gerektirdigi gibi olun ve gumruk gecisinde de tamamiyla durust olun; gidip soyle guzelce bir gezin dolasin, ilk elden bilgiler edinin. Daha sonra, \"hah evet Avustralya'da yasanir, egitim hayati baslar, calisilir, is yapilir\" diye karar verin. Bu, asagi yukari her Ulke icin gecerli bir durumdur.. Ve sunu asla asla unutmayin.. Dogru duzgun bir yabanci dile sahip degilseniz, isiniz zor, hem de hakikaten zor. Ben 30 yildir Londrada yasayan Hintli birini tanidim, adam hala agzinda bilye varmis gibi Hint Ingilizcesiyle konusuyor. Ohaa ya ohaa.. 30 yil olmus! Ingilizceyi yalnizca okuma-yazma kiskacina sikistirmayin. Anlasilir akici bir Ingilizceniz yoksa, anadili Ingilizce olan birinin konustugunu da anlayamayacak durumdaysaniz, dogru duzgun kaynaklardan, konusma-anlama konusunda da egitiminizi alin.. Calisin, hem de cok. SONUC: Avustralya guzel bir ulkedir, gelecek vaat eder. Cocuk sahibi olursaniz, ya da kucuk cocuklariniz var ise, guzel ve guvenli bir gelecek icinde yasamalari kuvvetle muhtemeldir. röportaj eski, karşıdaki ses umarım huzur bulmuştur, ya da en azından az mutluluk fırsatı yaratmıştır kendi kendine. ama tarafsız olmaya çalışsam da olamayacağım okurken aklımda kalan şeyi dökeceğim buraya. ben bu yazıyı okuduğumda görece yüksek bir sosyo-ekonomik sınıfta doğan bir insanın hayatın ilk dönemlerinde her şeye kolay ulaşmasını ve bundan cesaret alıp büyük işlere girmesini gördüm. ve anladığım kadarıyla aile ve yakın çevreden kaynaklanan sosyal yastık, baloncuk dağılınca yüzleşme sert olmuş. ki olur, daha doğal bir şey gerçekten yok. ama bir yandan da kendime sormadan edemiyorum. o baloncuğun içinde ben olsam bunalmış halimle şikayet etmeye devam mı ederdim yoksa başka başka hayatlar ve olasılıkları da düşünüp elimdeki bu fırsatı güzelleştirmek için çalışır mıydım? direk aynı senaryonun içinden gelmedim fakat ikincisini yapmayı seçtiğimi fark ettim. Sydney'de bankalarda guvenlik memuru ve AVM'lerde Xray cihazlari yok bu arada. Birde Eastern Suburb plajlari inanilmaz. Bence bu kadar mutsuzsa turkiyeye donmelidir.. Nerede olursak olalım hayatı hangi koşullarda yaşadığımıza bağlı mutluluk ve memnuniyet.. Buna kafa dengi bir çevre, maddi olanaklar ve kişinin kendi kişisel özellikleri büyük etken. Merhaba. 23 yaşındayım. Wollongong'daki bir Türk'e aşık oldum. Kendisiyle evlenmeyi düşünüyoruz ama oraya gitmek konusunda endişelerim var. Alışma süreci nasıl olacak, neler yaşayacağım. Kafamda daha birsürü problem. O blog senin, bu forum benim geziyorum. Görüşleri okuyorum ama her kafadan bir ses... Yardım edebilecek, biraz olsun bilgi verebilecek birileri varsa ve cevap verirse çok sevinirim. Öyle ya da böyle gideceğim. Ama 0 bilgiyle gitmek istemiyorum. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler. Roportajı yapan ve veren arkadaşlara ve yorum yazanlara cok teşekkürler. Ben Turkiyede bir akademisyenim ve daha önce 2 sene abd de Boston da post-doc vesilesiyle yaşadım. Ayrıca bir startup şirkette de çalıştım orada. Ülkemin içinde bulunduğu duruma kendimi bildim bileli hep üzülürdüm ama ABD deneyimim bunu malesef tiksinme seviyesine getirdi. Artık ne ailem ne de ben her geçen gün karanlığa daha çok gömülen ülkemizde yaşamak istemiyoruz. Her zaman vefa borcum olduğunu hissettiğim ülkem malesef bu borcu ödemem için hiç bir imkan tanımıyor, git buradan gibi bir tavrı var. Avustralyayı ciddi olarak düşünmekteyiz. Akademik olarak orada iş bulmam hayli mümkün. ABDde yaşamak ta istemiyorum çünkü oradaki sistem tam bir kölelik sistemi. Kendi ülkem olsa veya en azından oradaki vatandaşa hizmet edecek olsam helal olsun gene derim ama malesef oradaki hizmetlerinizin karşılığını alamıyorsunuz, yaptığınız fedakarlıklar da sonuçta donald trump vb. ultra zengin sömürücülerin kasasına gidiyor. Diğer yandan avrupanın da çok yerini gezdim gördüm. İş hayatı cok daha medeni ancak orada da ırkçılık problemi hemen hemen her yerde. Brexitten sonra daha da alevlenecek gibi hatta. Bunları düşününce Avustralya çok mantıklı görünüyor. ABD ve Avrupanı iyi olan yonlerinin biesimi gibi görüyorum orayı. Acaba hayal mi görüyorum? Bu konulardaki yorumlarınızı merak ediyorum. Özellikle oralarda yaşayanlarınkileri. Herkese sevgi ve selamlar. Genelde buraya gelen Turkler sadece buyuk sehirleri tercih ediyor ve her acidan yorumlar bu tercihe gore yapiliyor bir yili gecti buradayiz ve hep kasaba gibi yerlerde kaldik yasadik is bulduk calistik sehirleri hic tercih etmedik bundan dolayi yapilan yorumlar hep farklilik gosteriyor bizimki bambaska bir deneyim. 2-Ben Perth şehrini düşünüyorum. Orada bulunmuş olan varsa deneyimlerini öğrenmek isterim. 3- Avustralyaya dil okuluna gitmek ( 6 aylık 13000tl lik gibi bir fiyat verildiğini düşünürsek) ile Amerikada dil okuluna gitmek( 6 Aylık 18000 tl falan diyelim yaklaşık bir okul- araştırmalarıma göre-) bu ikik ülkeyi deneyimlerinizle kıyalayabilirmiisniz ? Tabiki çalışma faktörü çok önemli. Geçimimi kendim sağlamam gerek. Arkadaşlar bu yazıma deneyimli olanlardan cevap alabilirsem çok sevinirim. Gerçekten karar aşamasındayım. İnternette yazılan her yazıyı okumaya iyi bir araştırma yapmaya çalışıyorum. Bu konuda bana yardımcı olursanız çok sevinirim. Ve tavsiyelerinizide almak isterim. 2 seçeneğim var. 1. Amerikada au-pair programına katılıp 6 ay kalmak ( bebek bakmak aile yanında kalıp yemek ve konaklamak para vermemek aileden haftalık 200$ cep harçlığı program ücreti 3000$ uçak bileti onlardan ama 1 yıllık program olduğu için 6. ayda dönersem dönüş biletim benden yani program için vereceğim para+ 1 aylık idare etmek için cep harçlığım ile 7000-8000 tl Tabi bu programın zorluguda hergün katlanılmak zorunda olunan aynı iş çocukla uğraşmanın zorluğu vb... Ama ekonomik. Konaklama ve dil eğitimini karşılarak avustralyaya giderecek çalışarak cep harçlığı kazanma ? Orda da yakınım mevcut her türlü yardım yapabilecek. Offf çok konuştum kusura bakmayın. Kararsız ve hergün 5-6 saat internette araştırma yapmaktan beyni sulanan bu kızı mazur görün. Görüşlerinizi, deneyimlerinizi ve tabiki sorularıma cevapalarınızı bekliyorum. Avustralya bazılarının yazdığı gibi ne cennet ne de cehennem... Her şey insanın kafasında bitiyor.. Kimsenin yazdığının etkisinde kalmayın. Gelmek istiyorsaniz imkaniniz varsa ilk önce turist olarak gelin ve ülkeyi gözlemleyin. Yazmadan edemedim. Bir sehre bir ulkeye bukadar haksizlik edilmez. Yazan kisinin yasina, Turkiye'deki gecmisine ve tecrubesizligine yeriyorum. Umarim yeni edinecegi tecrubelerle yasami daha objectif gorecektir. Farkli bir gorus icin sizi 'Uzaktaki Minik Kiz'i' takip etmenizi oneriyorum. Her insan farklıdır, her hikaye de farklı. 2002'de Londra'da 3 yıl yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki, yaşadığım deneyime bakışım bile yıllarca değişti. gençken farklı saikelrle dönüyorsun, hava, iklim aile.... ama büyüdüğün zaman sosyal devlet, hukuk devleti gibi kavramların önemini anladıgın zaman. bu ülkelerde yaşam isteği, kendi vatanının romantizmini geçiyor. biz 2 kız arkadaş, gayet kurumsal ve iyi olan işlerimizi bırakıp, Melbourne' a gidicez. zor hayat.... olabilir umrumda değil. farklı ülkede yaşam pratiğin varsa, hayatını kurmadaki yaşayacakların ortalama aynıdır. kişinin ne istediğini bilip ona göre yaşaması en dogrusu. ben olumlu olumsuz tüm yorumları okudum. herkese teşekkürler. biz Ocak 2017'de ordayz ve ne istediğimizi bildiğimiz için daha iyi olacağımızı biliyoruz. Hosgeliyorsunuz. Tam da sıcak havalara denk geliyor. Umarim her şey dilediğiniz gibi olur. Arkadaşımız zaten istemeden gittiğini en başta söylemiş, yaptığı eleştirilerin en büyük sebebi bu bence. Ben 1 yıldır araştırıyorum, önce İngiltere sonra Kanada derken Brisbane'da karar kıldım. Kasım ayı ortasında öğrenci vizesi başvurumu yapmayı planlıyorum, 10 ay dil eğitimi sonrası 42 haftalık \"leadership and management\" diploma programını düşünüyorum. Bu ülkenin arsız siyasetçilerinden, çocuk tecavüzcülerinden, lanet trafiğinden, yolda çıkan metrobüslerinden biraz uzaklaşmak geçici süre bile olsa gidenlere iyi gelir diye düşünüyorum. Orada da her şey mükemmel olmayacak belki ama güzel bir tecrübe olacağını ve her milletten insanla tanışıp onların kültürlerini öğrenmenin müthiş bir vizyon katacağını düşünüyorum. Çevremdeki bir çok arkadaşımda da aynı arayışı görüyorum ve bu gerçekten çok üzücü. Bence gidenlerin ileride muhakkak tekrar ülkeye dönmesi, tecrübelerini aktarması önemli. En basitinden çevre düzeni ve mimarisi gibi konularda bile faydalı olacağını düşünüyorum. Buraya gelmeden evvel dayım bana şöyle dedi: yiğen, nereye gidersen git, buraya ülkene gel, yaşanacak yerler burasıdır. İşte o zamanlar ben içinden, hadi len dedim, Türkiyemi yaşanacak yermiş? Cahillik işte. Bu kız cağizin söyledikleri yüzde yüz doğru hatta eksikleri bile var. 16 seneden beri Avustralyada yaşıyorum, 16 sene geçti hala alışamadım, her geçen gün dahada bunalıyorum memleketim gözümde tütüyor. Bi yaşlı amca vardı arasıra konuşurduk, nasılsın amca dediğimde: ne olsun işte, açık ceza evinde yaşıyoruz derdi. İşte burası tamda amcanın dediği gibi açık ceza evi. Ben Melbourne da yaşıyorum ve burası Sidney den daha berbat. Türkiyede özgürlük için tepinenler buraya gelsinlerde özgürlük görsünler! Hiçbirşey dışardan göründüğü gibi değil, reklamlara aldanmayın. 2. İşsiz kalırsanız devlet, siz iş bulana kadar size hertürlü yardımı yapar. 3. Gelir paylaşımı Türkiyeye nazaran daha iyi, alım gücü yüksektir. Bunların dışında burda hayat inanılmaz derecede sıkıcıdır. Artık belirli bi zaman sonra kendi kendinize konuşmaya başlarsınız. Burda her yer çitle çevrilidir ve her yer özel arazidir. Hani buranın çok büyük olduğundan bahsederlarya hep, işte o büyüklük size yaramaz çünkü heryere giremezsiniz. Mesela arabanızla gidiyorsunuz bi köprüye geldiniz ve köprünün altından koca bi nehir akıyor, dedinizki şurda bi durayım balık yakalayım, hiç aklınızdan bile geçirmeyin, çünkü köprünün altı tel örgü ile çevrilidir giremezsiniz. Nehirlerin büyük bi bölümü halka kapalıdır hep özel araziden geçer ve siz o araziye giremezsiniz. Bende av tutkusu vardı çocukluğumdan beri işte buraya geldiğimde ilk işim tüfek almak oldu. Tüfeği aldık eee nerde avlanacağız, hani burası koooocaman bi kıtaydı, işte siz bu kocaman kıtada mumla avlanacak yer ararsınız bulamazsınız. Arabayla uzun yola giderken yolun iki tarafında göreceğiniz şey tel örgüdür. Bakarsınız yemyeşil yerler ama sadece bakarsınız asla giremezsiniz, çünkü tel örgünün arkasındadır. Adamlarda hastalık var, boş biyer görmesinler hemen tel örgüyle kapatırlar. Bi video seyrettim, adam motorsikletle İstanbuldan memleketine gidene kadar 140 160, saatlerce bastı gitti. Burda yapsaydı bidaha güneş yüzü göremezdi. Tabi herşey kişiye göre değişir. Ben buraya gelirim, sabah işe giderim, akşam eve gelirim, geliver ayvazım gidiver tingozum tarzı bi hayat bana koymaz diyorsanız burası tam size göre. Not: Bu yazılanlar memleket hasretinin verdiği bunaltıdan değil gerçeğin ta kendisidir! Her geçen gün daha da bunaltıcı oluyor burası.17 sene geçmiş buraya geleli hala alışamadan yaşamaya devam ediyorum. Buraya gelmek isteyen arkadaşlar hiç birşey dışardan gözüktüğü gibi değil, biz bulaştık bu Avustralya işine siz yol yakınken hiç bulaşmayın. neden göründüğü gibi değil? ben düşünüyordum bikaç ay içinde. değilse neresi olabilir. tr de çok süper yaşanılası bir yer değil ki artık. Burası gelecek vaad eden bi ülke olmaktan çıktı. Geleceğini düşünüyorsan buradan uzak dur. Türkiye gibi dünyanın en güzel ülkesini bırakıp bu kasvetli ülkeye gelme. Elbette Türkiyede çarpık sistemin verdiği rahatsızlıklar ve ülke gelirinin bir kaç vampir aile tarafından talan edilmesi, insanların asgari ücret adı altında köleleştirilmesi gibi sorunlar vardır. Bu sorunlar sisteme dayalı sorunlardır. Fakat Türkiye hergeçen gün gelişen büyüyen ve gelecek vaad eden bi ülkedir. Mesela burda 20 veya 30 sene çalıştınız emekli oldunuz (yaşınız 65 şi geçmeden emekli olamazsınız. Hadi diyelim malülen emekli oldunuz yaşınız 50 veya 45) ve Türkeyeye gidip emekliliğin tadını çıkaracaksınız Avustralyadan çıkış yaptığınız taktirde emekli maaşınız sadece 2 ay ödenir. Bazı emekliliklerde hiç ödenmez, çıkış yaptığınız an kesilir. Yani tambir açık ceza evi. Ben burda yaşı 65 şi geçmiş ve hala emekli olmayı bekleyen Türkiyede öğretmenliği bırakıp buraya gelmiş ve bin pişman olmuş insanlarlada tanıştım. Yahu amca dedim, sen Türkiyede olsaydın şimdilerde çooktan emekli olmuştun ve devletin öğretmenlere verdiği avantalar içindedin, sen ne yaptın böyle dediğimde, çok pişman olduğunu söylemiş ve bi b k yedik işte demişti. Yani uzun lafın kısası, eski çamlar bardak oldu. Buraya turist olarak gelip 3 5 ay kalıp, burayı ballandıra ballandıra anlatanlara aldanmayın ve kendinizide kandırmayın. Sonra Türkeyedeki özgürlüğünüzü ve yaşantınızı burda çok ararsınız. 3-5 ay bi ülkede kalıp orayı anlayamazsın. Tıpkı 3-5 ay Bodrumda Marmariste turist olarak kalmak tatil yapmak başkadır, birde bu illerde çalışmak ve orada yaşamak başkadır. Bana 15 sene evvel Avutralyaya geleyimmi diye sorsaydınız eh gel bi dene derdim. Fakat şimdi bu soruyu soranlara gelme, hayatını zından etme derim. Yazıların büyük bir kısmını okudum. Bir süredir benimde Avusturalyada yaşamayı aklına koymuştum. eşim emekli benimde bir yılım var. Çocuklarımın daha iyi ve demokratik bir ülkede yaşamaları düşüncesiyle nedense aklımdan Avusturalya geçmekte. Artık Türkiye eski Türkiye değil. Şimdiki Türkiyeyi Irakla, Mısırla, Libya ile bir tutabilirsiniz. Ülke güzel ama artık burada özgürce yaşamak düşünmek imkansız. Özgürlük olmadığı sürece insan kendini nefes alamaz hissediyor. Yapılan her yanlışa burada alkış tutan insan o kadar çok ki anlatamam. O nedenle en kısa bir sürede bu ülkeden çoluğu çocuğu alıp gitmek var. Hergün şiddet, hergün cinayet her gün şehit cenazeleri. Artık basını takip etmek imkansız. Yoksa kafayı yersiniz. İnsanların birbirine saygısı ve sevgisi yok. Yani kısaca Türkiye yaşanılacak ülke olmaktan çıktı. Eğer Avusturalyada yaşıyorsanız yaşadığınız yerin kıymetini bilin. Avusturalyayı seçmemin birinci nedeni demokratik saygı ve sevgi ortamının olmasıdır. Yoksa hayat her yerde aynıdır. ikinci nedenim ise Türklerin daha az olduğunu düşündüğümden Avusturalyayı tercih etmekteyim. Merhaba ben 7 aylıık dil programıyla gitmeyi dusunuyorum fakat söylenenleri yarım yamalak anlayıp yarım yamalak konuşabiliyorum. Girişkenliğimde vs. bir sorun yok fakat bu şartlarda iş bulabilmem mümkünmüdür bilgilendirebilirmi giden bir arkadaş beni. Bu konu beni ürkütüyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/03/paris-romantik-olmak-zorunda-degilsiniz", "text": "Biliyoruz, bu sayfaya gelirken böyle bir şey okumayı beklemiyordun ama izninle hemen, şimdi, şu anda bir şey itiraf etmemiz lazım. Daha önce burada var olan Paris gezilecek yerler rehberimizi yıllar sonra bir daha okuyunca \"ALLAH KAHRETSİN BU REHBERİ NASIL BURADA TUTMUŞUZ BUNCA SENEDİR\" şeklinde bir utanma anı yaşayarak bu korkunç kötü rehberimizi imha ettik. Hatta yetmedi, Paris'e tekrar gidip çok daha kralından bir Paris Gezi Rehberi çıkardık ve tüm bilgileri güncellemiş olduk. Belki şimdi içinde \"ulan acaba nasıldı ki eski rehberleri\" diye bir merak oluştu ama, boşver, bizce onu görmemen senin için de daha iyi oldu. Yeni Paris Gezi Rehberi için buraya tık tık. Tüm makalelerinin parçası olduğum için çok mutluyum. Lalala oitheblog' la gezmek çok güzel:)) Bu arada Marie Curie ' yi unutmuşsun, ayıp etmişsin!! Champs Elysees kadar boktan bir yer görmedim, 4 şerit gidiş 4 şerit geliş 8 şeritli yol ve etrafında testisli markalar. bir an E5 te işe çıkmış gibi hissettim. keşke aklımda hep Arc de Triomphe nın altından geçen SS tugaylarıyla kalsaydı. oscar wilde in anıt mezarı silinmiş bir de etrafına cam muhafaza yapmışlar. Sacre Coeur un ta a. ına koyum ben, bulunduğu tepe paris komininin başladığı yerdir ve kominin dağıtılmasından sonra buraya kocaman beyaz bir kilise yapmışlar. Bir çeşit zafer anıtı. Louvre Müzesinde ise doyuma ulaştığınız için bir süre sonra seçici olmaya başlıyorsunuz. ne nankör köpek çıktım. teorik olarak istanbulda kedi kafe açsanız müşteri bulamazsınız ama maymun kafe açsanız büyük ihtimalle kapıda sıra oluşur. çoğu avrupa kenti gibi pariste de sokakta kedi bulamazsınızın. bu yüzden her yer fare dolu. evde 3 sokakta 15 kedi babası olarak bir süre sonra depreşen tırlama ihtiyacımı gidermek ümidiyle gittim buraya, 10-15 kediden bir tanesi bile benimle ilgilenmedi. 29'unda geldim, burada yazılan birçok şeyleri bir araya getirerek kendime güzel bir gezi planı hazırladım, tüm aile sıkıntı yaşamadan 5 gün gibi bir zaman geçirdik, ama kış günü soğuk nedeniyle birçok aktiviteyi es geçmek zorunda kaldık. Mayıs ayında tekrar gideceğim o zaman kalanları tamamlarım. Bende Paris'de gezdiğim yerlerden b, ir video derledim izlemek isteyen olursa. https://www. youtube. com/watch?v=rySEkNx2MWM Gerçi daha hepsi değil ama yakında diğerlerini de eklerim. Güzel bilgiler için çok teşekkür ederim. Bizde Şubat'ın başında gideceğiz.. Umarım hava güzel olur. Çok güzel bir anlatım olmuş. Özellikle esprili dil çok hoşuma gitti. Nisan sonu gibi gideceğiz. Umarım güzel bir gezi olur bizim için. Çok teşekkürler. olur tabii ki, biz gezilerin %90'ını Air Max ile geçiriyoruz resmen haha 🙂 Ama bazı yerlere yemeğe giderken bir tık daha şık bir şey gerektirebilir tabii ki. Yazınıza bayıldım. Teşekkür ederim. Geç gördüm ama yine de işime yarayacağını düşünüyorum. Yarın gidiyorum Paris'e. Artık listeni, n ne kadarını yapabilirsem:)) Teşekkür ederim paylaşımınıza.. sanırım bu blogun müptelası oldum 🙂 bir ekleme yapmak isterim, pompidou kültür sanat merkezi de kesinlikle bu listeye eklenmeli. ekim'de paris gezisi planlıyorum, farklı kaynaklardan ve arkadaş tavsiyelerinden liste oluştururken burda olmadığını farkettim, büyük eksik."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/06/unlu-ressamlarin-eserlerini-bi-bakista-tanima-kilavuzu", "text": "Burada o müzeye gidin, şu müzeyi mutlaka görün, Louvre'a gitmezseniz küseriz, Orsay'a gitmezseniz yüzünüze bile bakmayız diye atıp tutuyoruz. Peki bu müzelere gittiğinizde hangi eserin kime ait olduğunu nasıl anlayacaksınız? OitheBlog'dan DEV HİZMET. Artık ressamları ayırt etmek çok kolay. Aşağıdaki rehberin bir benzeri olan Ünlü Eserlerin Arkasında Yatan Hikayeler için şuraya tık tık. Gördüğünüz gibi Tuğba Özay'ı da çizmiş. Eğer dün gece \"kafanız iyi\" yattığınızda rüyanızda gördüğünüz saykodelik görüntüler ile bağdaştırabiliyorsanız tabi ki DALI. \"Yeminle çok bunaldım\" bakışını yakalayabildiniz mi? İşte TITIAN. çok değişik bir anlatım.. emiğinize sağlık.. ünlü ressamlar ve ressamların hayatları için en şirin siteler var.. bunlar arasında http://www. ressamlar. gen. tr çok güzel.. Great blog you have here.. It's hard to find high-quality writing like yours nowadays. I truly appreciate individuals like you! Take care!! 🙂 oldukça güzel bir anlatım."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/21/banglades-yalniz-tisortlerinizin-etiketinde-yazmayan-ulke", "text": "Çoğu insanın hakkında pek de bir şey bilmediği, tişört etiketlerimizin \"made in..\" bölümünün baş tacı, \"fakir ülke\", \"ucuz işçi kaynağı\" ithamlarına maruz kalan bir garip ülke Bangladeş. Ben adını bile düzgün söyleyemezken, pek sevgili arkadaşım Barış Kabarık, aylardır iş için oralara gidiyor geliyor. Arıyorum, \"Bangladeş'teyim\" diyor. İçimden \"vay arkadaş\" diyorum, ona çaktırmıyorum. Sonra da pek tabi bu fırsatı kaçırmıyor ve kendisini türlü tuhaf sorularımla darlıyorum. Ziyaret etmeyi, iş yapmayı, orada okumayı düşünenler, gelin bakın burada ne var. Bangladeş'e 2012 yılında iş dolayısıyla gitmeye başladım. Değişen dünya ve tekstil pazarı beni Bangladeş macerasına itti. En az iki ayda bir mutlaka 10 gün kalıyorum, kimi zaman 45 gün aralıksız kaldığım da oldu. İlk gittiğim günü hatırlıyorum, havalimanının kapısından çıktım karşımda uzun bi' demir parmaklık ve demir parmaklıkların arkasında gelenleri bekleyen yüzlerce insan, \"The Walking Dead\" için potansiyel set gibiydi. Ancak zamanla uyum sağlayıp alışıyorsunuz. Bangladeş'de kalınabilecek tek yer Dakka'dır. Aynı zamanda Bangladeş'in en kalabalık şehri ve başkenti. Dakka'nın içinde Baridhara denilen konsoloslukların bulunduğu güvenli bir bölgede yaşıyorum, birçok yabancı zaten ya Baridhara bölgesinde ya da Gulshan bölgesinde yaşıyorlar, Gulshan daha merkezi ve orada da konsolosluklar bulunuyor ancak Baridhara'nın güzel yanı daha sakin ve giriş çıkışların kontrol noktalarından denetleniyor olması güvenlik için bir artı. Onun dışında daha çok yerel halkın kaldığı Uttara bölgesi tehlikelidir ancak bazı Türkler orada yaşamayı seçiyorlar çeşitli sebeplerden ötürü. Dakka içerisinde güvenle dolaşacağınız yerler Gulshan, Banani, Baridhara ve Baridhara DOHS bölgeleridir, tabi güvenli dediysek Bebek sahilinde geziyormuşçasına rahat olmayın. Öncelikle Hint kökenli olduklarından ve Hint kültürünün de oldukça köklü olması nedeniyle oturmuş bir yapıları var. Tabi İngilizlerin de işgalden kalma izlerini görmek mümkün, kriket ülkenin milli sporu gibi. Sütlü çayı da unutmamak lazım tabi... Ancak bizden çok büyük farkları yok desem yanlış olmaz. En az bizler kadar duygusal bir toplum. En ufak şeye alınabilirler o nedenle Bengallerle konuşurken biraz daha dikkatli olmakta yarar var. Çok yardımseverler. Bir de bizim gibi \"hallederiz abi\" ciler çok fazla. Eğer ucunda para kazanmak varsa isteyebileceğiniz her şeyi yapabilecek potansiyeldeler ve gerçekten de başarabilirler. Bunun dışında, eğitimli olan Bengaller eğitimsizlerine göre çok farklı, eğitimli olanlarda daha fazla vefa, ciddiyet, gurur, özveri ve onur var, eğitimli olanlar ne kadar iyi ve normalse eğitimsiz olanlarda bir o kadar şımarık yüz vermeye kesinlikle gelmeyen ve sürekli baskıcı davranmak zorunda olduğunuz insanlar. Yemek kültürü bizimle biraz farklı, her yemeğe Hint kültüründen kalma etkisi olsa gerek çok fazla baharat koyuyorlar. Yalan günlük hayatta en sık karşılaşacağınız şey, her soruyu kelimelerin yerlerini değiştirerek bir daha sorun, çoğu zaman farklı cevaplar aldığınızı göreceksiniz. Yolda yürürken kendinizi film yıldızı gibi hissedebilirsiniz çünkü etrafınızda sizin fotoğrafınızı çeken insanlar ve gelip sarılan çocuklar olacaktır. Gece cadde kenarında beklerken çeşitli insanlar gelip istediğiniz her şeyi temin edebileceğini söyleyerek size tekliflerde bulunabilir. Mesela bir gün apartman görevlisiyle konuşurken kendimi bir anda bulaşık makinasının ne olup ne işe yaradığını anlatırken buldum. Bu tip şeylere alışık olmadığımdan her günüm ilginç olaylarla geçiyor. En son ziyaretimde Bangladeş'de çeşitli siyasi karışıklıklar nedeniyle yoğun eylemler vardı ve yolda geçen araçlara saldırılıyordu, havalimanına indim şoför karşıladı beni, bir ambulansın içine sedyenin üzerine yatırdı o şekilde şehir içinde ilerledik, En \"saf\" olarak değerlendirebileceğim bir başka anımdan da söz etmek gerekirse, bir gün Westin otelinde hamburger yemeye gittim. Herkes oranın hamburgerini çok över, ben de bi' deneyeyim dedim. Siparişi verdim, eti iyi pişmiş sevdiğimi garsona belirttim, garson da buna cevaben \"efendim zaten etlerimizi iyi pişiriyoruz çünkü hepsi bakterili, iyi pişmezse ölmezler\" dedi. Tabi ben boş gözlerle adama baktım adam gülen bir yüzle teşekkür etti ben de afiyetle hamburgeri yedim. Yaşam koşulları? Hayır öyle bir koşul yok. Şaka bir yana sokakta çok büyük acılar görebiliyorsun, göremediğin ve duyduğun şeyler ise çok daha korkutucu. Çocuklarını \"dilendirme mafyasına\" satan aileler var. Bu \"mafya\" denen kişiler de, daha çok para kazansınlar diye bu çocukların uzuvlarını kesip vücuduna asit döküp sokağa salıyorlar Bengallerin anlattığına göre... Sokakta o kadar kolsuz bacaksız insan gördükten sonra bu anlatılanlara inanmamak da pek mümkün değil zaten. Açlıktan ağaç kabuğu yiyenler, tüm ihtiyaçlarını sokakta giderenler.. Daha sayayım mı? Hayat gerçekten Bengaller için hiç ama hiç kolay değil. Ucuzluk olarak bakacak olursak; Bangladeş'in para birimi \"Taka\". ve 1 taka yaklaşık 3 kuruş gibi bir şey ediyor. Bu tabloya bakacak olursak hayat ucuz gibi gözükebilir ancak doğrusunu söylemek gerekirse yaşamak istediğin hayat tarzına göre değişiklik gösteriyor. Standart bir insan gibi yaşamak istiyorsan Türkiye'den bir farkı yok. Hatta restoranlar Türkiye kalitesinden biraz daha altta olsa da fiyatları bizi geçiyor. Standart bir tavuk restoranında iki kişi yiyeceğin bir yemek 85-100 TL arası değişiyor. Ama tabi çoğu Bengal'in yaşadığı hayatı tadayım, maceracı ruhum konuşsun dersen, örneğin bir çay ve sandviçe toplam 60 kuruş ödeyerek karnını doyurabilirsin. İkinci seçeneği pek düşünmeyeceğinizi tahmin ettiğim için; hayır kesinlikle ucuz değil Türkiye'yle kafa kafaya diyebiliriz. Bulunduğu konum nedeniyle elbette bize göre oldukça ters bir iklimi var. Tipik bir muson iklimi hakim. Oldukça nemli ve insanı daraltan bir havası var. Her mevsim sıcak ve sıcaklıklar 40 derecelere kadar çıkıyor. Yaz başından sonbaharın sonuna kadar şişme botlarınızı hazır tutmanızda fayda var çünkü her an sokaklar su ile dolup taşabilir. Bu dönemde yağışların en sık görüldüğü dönemler ve hem yağış fazlalığından hem de ülkenin alt yapısının yok denecek kadar yetersiz olmasından dolayı yağışlar sokakları küçük bir dereye çeviriyor. Ama açıkçası bu yağış dönemi yabancıların da en sevdiği ve güven içinde olduğu dönem çünkü sivrisinek sayısında büyük bir düşüş yaşanıyor. Sivrisinek deyince bizim Avrupalı kibar sinekler gibi ısırıp gitmiyorlar tabi. Üzeri çizgili ufak o bölgeye özgü bir sivrisinek var ve ısırdığı kişiye Dengu denilen bir hastalık bulaştırıyor. Herhangi bir tedavisi veya aşısı yok, ölüm riski düşük olsa da var. Ben de bu hastalığı kapmış ve 4 gün Bangladeş hastanelerinde kalmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki, hayatımda hiç bu kadar ağrı çekmedim. O nedenle ziyaret edecek kişiler vücudu kapatacak giysiler tercih etmeli. Sakın sinek kovucu spreylere güvenmeyin, Bengal sineklerine etkisi olmuyor. Evet gelelim Bangladeş'in yararlarına! Aradıktan sonra bulunmayacak marka yok, 5'de 1 i fiyatına Calvin Klein, Armani, Abercrombie, Zara, Tommy Hilfiger ne ararsanız bulabilirsiniz. Hepsi de tamamen orijinal! Üretim fazlası, fabrikadan çalınan veya çok ufak defosu olan ürünler ölü fiyatlara mağazalarda satılıyor. Bu mağazaları bulmak yalnız kolay değil, mutlaka bir rehbere ihtiyacınız var. Bangladeş büyük AVM'leri olan bir ülke ancak AVM deyince bizim İstinye Park gibi yerler gelmesin aklınıza. Bina AVM evet ama içi Doğubank İş Hanı. Yani şöyle bir gezeyim mağazaları alışverişimi yapayım demeye kalkarsanız oldukça zorlanacağınızı garanti edebilirim. Benim için sıradan bir gün sabahtan akşama fabrika dolaşıp toplantı yapmakla, akşam da parti varsa kulübe gitmekle, yoksa evde oturup dinlenmekle geçiyor. Genel olarak yabancıların hayatı sabah iş, gece parti, parti yoksa evde dinlenmek. Gece hayatı aşağı yukarı her hafta Cuma günü çeşitli kulüplerde partiler oluyor. Kulüp deyince aklınıza Reina, Ulus 29 gibi yerler gelmesin, daha lokal yerler. Genelde her ülkenin kendine ait bir kulübü var. Örneğin Dutch Club, German Club, Nordic Club, American Club gibi yıllık üyelikle ve yalnızca referansla girebileceğiniz, yerli halkın alınmadığı sadece yabancılara özel olan yerler. Bu kulüplerin yanı sıra Radisson ve Westin gibi büyük otellerin salonlarında herkesin girebileceği çok sık olmasa da düzenlenen partiler oluyor. Kulüplerin ve otellerin dışında özel ev partileri yapılıyor, birleşmiş milletler gibi bir ortamda gayet güzel eğlenme fırsatını yakalayabiliyorsunuz. Yukarıda anlattıklarımla bu anlattıklarım birbirine ters gözüküyor evet, ama dediğim gibi Bangladeş ilginç bir ülke. Alkol kullanımı ülke genelinde yasak. Ama kime? Yerli halka. Örneğin ben içkimi evden alıp KFC'de kova tavuk eşliğinde içebilirim kimse de gelip ne yapıyorsun demez. Bunun dışında bahsetmiş olduğum kulüplerde ve otellerde alkol satışı yapılıyor. Polisler görmediği sürece buralarda yerli halka da satış gerçekleştiriliyor. Marketlerde ise alkol satışı yok, alkol sadece warehouse'larda, pasaportla girebildiğiniz içerisinde alkol satışı değil de silah kaçakçılığı yapılıyormuş hissiyatına kapıldığınız yerlerden, temin edebiliyorsunuz. Buralarda alkol fiyatları biraz yüksek olsa da bizim ülkemize göre daha düşük olduğu kesin! Bangladeş seyahatleri bana çok şey kattı, gerçekten insanın hayata bakış açısını değiştiren bir ülke. Şikayet ettiğiniz onca şeyin aslında çok ufak problemler olduğunu hatırlatan, insanların yaşayışlarını gördüğünüzde halinize şükretmenizi sağlayan bir yer. Tek günlük bile olsa mutlaka gidilip o hayat şartlarını görmelisiniz. Türkleri çok seviyorlar, emin olun Mustafa Kemal Atatürk'ü en az bizim kadar biliyorlar ve başkentte Mustafa Kemal Atatürk adında bir cadde bile var... İnsanları da çok iyi ve temiz kalpliler. Yaptıkları yanlışları bile çoğu zaman bilmeden yapıyorlar. Yaşam şartları ve eğitim şartları çok uygun olmasa da uluslararası firmaların ofislerinde çalışmak zevkli diye duydum. E maaşları da güzel. Çalışmak isteyen düşünmesin kontratını yapıp biletini alsın! Açıkçası benim sabahtan akşama kadar vaktim dolu olduğundan ötürü turistik yerlere gitme fırsatına pek erişemedim. Ancak Bangladeş'e gittiğinizde mutlaka rikşa denen bisikletle gittiğiniz taşıma aracını ve CNG denilen kafes içindeki taksileri denemeniz lazım. Cox's Bazaar denen bölgeye seyahat etmenizi kesinlikle öneririm, dünyanın en uzun sahili ve Türkiye'nin Bodrum'u gibi bir yer ancak başkent Dakka'dan uzakta. Asya kıtasının en büyük AVM'lerinden biri olan Bashundhara Shopping Mall'u alışveriş yapılabilecek en düzgün yerlerden biri ancak bahsettiğim marka ve ucuz ürünleri buralarda bulmanız zor. Artisan adındaki mağaza zincirinden bu ürünleri temin edebilirsiniz. Yeme içme konusuna gelecek olursak; Sura adında gerçekten çok beğendiğim bir Kore restoranı vardır, Asya mutfağı seviyorsanız çok ideal bir mekan hem de gözünüzün önünde pişiriyorlar. Tavuk seviyorsanız ve kısıtlı zamanınız varsa yemeklerinizi Nando's da yiyebilirsiniz temiz hızlı lezzetli ve Türk'lerin en çok tercih ettiği mekan diyebilirim. Olur da canınız güzel ülkemizin kebaplarından çekerse İstanbul Restaurant adında Türklerin açmış olduğu yeri önerebilirim, ustaları da Türk! Ayrıca başka bir Türk restoranı Turkish Bazaar var, sahibi Bengal, ancak ustası Burhan Usta, yemek yemeseniz de kendisiyle muhabbet etmenizi kesinlikle öneririm! Referansınız olmadan kulüplere girmeniz çok zor olduğu için Westin otelinin en üst katında içkinizi içip müziğinizi dinleyebilirsiniz, sakin hoş bir ortamı vardır. Bunun dışında dikkat etmeniz gereken unsurlar; herkese gülmeyin, tanımadığınız kişilere yardım etmeyin, her denilene inanmayın, hava karardıktan sonra toplu taşıma aracı kullanmayın, biri sizden açık açık \"bahşiş\" isterse zorlamayın verin, gitmeden önce mutlaka acenta aracılığıyla kalacağınız süre boyunca size temin edilecek bir şoför ayarlayın havalimanına girerken ve çıkarken valizlerinizi gözünüzün önünden kesinlikle ayırmayın. harika yazı elinize saglık. Merak ettiğim bir cok soruya yanıt oldu. Sizinle konusmam lazim. Benim aize soracak seylerim var. Bende oraya gitmek istiyorum. Orada arkadasim var onu bulmam icin. 2 küçük çocuğum var türklere ait okul bulabilirmiyim ilkokul mesela. Çocuklar acisindan sikinti çekilir mi. Aman kardeş. Ne yapacaksın Bangladeş'te? Ne okulu? Sakın deyim sakın! Türk'lere ait okul bulabileceğini zannetmiyorum. Hayallerini yıkmadığımı, aksine kurtardığımı düşünüyorum 🙂 Selamlar. Merhaba, yüksek lisans için Dakka Üniversitesini araştırıyordum ki yazınıza denk geldim. Bu konuda bilgi verebilirmisiniz. bengalli bir arkadasım var o cok iyi diyor bir sorun olmazmış. burs da veriyorlarmış. Merhaba, öncelikle röportaj çok güzel, elinize sağlık. Röportaj yaptığınız beyefendinin e-mail adresini tarafıma gönderirseniz çok sevineceğim. Emeğinize sağlık tekrar. Selamlar. Merhaba, bende birkaç aylığına başkentte çalışmaya gideceğim muhtemelen. Biraz daha bilgi almak ve tanışmak için röportajı yaptığınız beyefendinin mail adresini alabilirsem makbule geçer. Merhaba rica etsem röportaj yaptığınız beyefendinin e-posta adresini gönderir misin lütfen. Çok önemli ve çok acil danışman gereken bir konu var. ben bangladeşliyim. herhangi bir sorun için benimle danişabilirsiniz 🙂 ayrica yazilari okudum ellerinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/21/yerlisinden-budapeste-gece-hayati-tavsiyeleri", "text": "Pek sevgili Budapeşte bağımlısı arkadaşımız Hakan Dağlıoğlu ile yaptığımız Budapeşte röportajından sonra şimdi de yerlisinden budapeşte gece hayatı tavsiyeleri aldık. Öyle ki, gaza gelip hepsini birinci tekil şahıs aktarıyoruz, çünkü sayesinde gitmiş kadar olduk. Önümüzdeki dönemlerde Budapeşte'ye gitme niyeti olanlar için eğlenebileceğiniz, güzel vakit geçirebileceğiniz türlü türlü mekan aşağıda mevcut. Studio: Budapeşte'nin en iyi club'ıdır. Bana göre eğlencenin tek adresidir ve içerisi bayağı bir büyüktür. Yaz ayları hariç her ay açıktır. Ben anlatmayayım siz en iyisi şuradan izleyin. Özellikle belirtmek isterim ki link özel bir partiden değildir, çünkü bu club her zaman böyledir, şahanedir, müthiştir. White Angel: Bu adam hiçbir şey söylemiyor diyeceksiniz belki ama, ben yine bir şey söylemeyeyim. Benim de bulunduğum Halloween'den bir video şurada mevcut. Mekan hakkında size yeterince fikir verir sanırım. Dokk Beach: Kendileri tam bir \"open air disco\" olarak tanımlanabilir. İçinde bir de sarhoş olan insanların atladığı havuz vardır ve mekan bu özelliği ile nam salmış durumdadır. Buradan Tuna nehrinde gece gezmek için kısa süreli sürat tekneleri de kalkar. 3-4 kişi birleşip tekneye girin derim, zira eğlenceli ve unutulma bir deneyim oluyor. Unutmadan ekleyeyim, yalnızca yazın açık. Bed Beach: Dokk Beach benzeri, içerde beyaz koltukları ve adından da tahmin edebileceğiniz üzere yatakları olan, güzel müzikler çalan zaman zaman özel partiler olan ve özellikle o zamanlar gidilmesi gereken bir mekan. Bu da Dokk Beach gibi yalnızca yazları açıktır. Dokk Club: Dokk Beach'in kış alternatifi olarak tanımlanabilir. Bu kulüplerin hepsi Arpad Hid denilen Budapeşte'nin Margit dışında bir diğer adasında konumlanmıştır. İçeri girişler genellikle 1500-2500 Forint arası değişir. Adada yalnız gece kulüpleri olduğu için adına zaman zaman Parti Adası da denilir. Burada ki gece kulüpleri genelde Cuma-Cumartesi günleri açıktır. Szimpla Kert: Tam bir rahatlama, sakin bir akşam geçirme mekanı. Mutlaka gidilesi pizzası yenilesi birası içilesi yerdir. İçerideki konsept tasarım bambaşka, hiçbir yerde yoktur sanırım. İçeri giriş ücretsizdir. Corvintetö: Techno müzik sevenler için ideal bir mekan. Kapalı bir mekan olmasına karşın terası da mevcuttur. Erasmusluların uğrak yeri. İçeri giriş ücretsizdir. Morrison's Music Pub 1-2-3: Morrison's 1 küçük şirin bir pub olmakla beraber içeride ortalama bir dans pisti de vardır. Karaoke için biçilmiş kaftandır. Morrison's 2 açık terası olan aynı zamanda 4-5 farklı dans pisti olan altlı üstü fazlasıyla eğlendiren bir pub-bar karışımı yerdir. Mutlaka aşağıdaki dans pisti açık olduğu zaman gidilmelidir. İçeri giriş 10'a kadar 500 forint ve bu fiyatın içine 3 bira dahil. Instant: Yine bir Erasmuslu mekanıdır. İçeri giriş ücretsizdir. Doboz: Retro bir mekandır kendileri. İçeri giriş ücretsizdir. Gödör: Bahçesinde sandalyeleri masaları olan yazın uğrak yeri. Bence kesin gidilmeli. Piaf: Instant'ın sokağında yer alan belki yarım saat bir saatlik uğranılması gereken bir mekandır. s me time now nd finally got the courage to go ahead and g ve you a shout out f om Austin Texas! ust w nted to sa k ep up the great w rk! Mrb. Orta avrupa turu için rehbere ihtiyacımız var. Lütfen iletişime geçelim. Budapeştede alternatifleri ararken sitedeki resimlere bakıp birazda gaza geldik 🙂 Budapeştede bir turkçe rehber bulduk ve alternatif bir tur istedik. Tam anlamiyla harikaydi. Tüm resimdeki yerler ve artı bir sürü yeri iki gün boyunce gezdik. En çok hoşumuza gidende ikinci el dükkanları ve bit pazarıydı. Harika yağlı boya tablo buldum 80 euroya....."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/24/berlin-gezilecek-yerler", "text": "Başlamadan gelen not: Berlin gezilecek yerler rehberine başlamadan, konaklama, ulaşım, bütçe gibi bir takım ipuçları için şu yazımıza ve alternatif Berlin rehberi için şuraya göz atmanızda fayda var. Gitmişken çılgın gece hayatınıza kapılmak niyetindeyseniz Berlin gece hayatı rehberimize ve Berlin hakkında tuhaf gerçekler öğrenmek isterseniz şu yazımıza da bakabilirsiniz. Eğer Berlin ile ilgili diğer yazılarımıza göz atmış bulunduysanız, şehirle ilgili düşüncelerimizi aşağı yukarı biliyorsunuzdur. Berlin'in kasvetli bir yapıya sahip olmasından mıdır, tarihiyle ilgili andığımız olayların sarsıcı etkiler yaratmasından mıdır, burayı gözümüzle gördüklerimizden çok, kültürü, sanatı, mekanları ve farklı bir eğlence anlayışı olmasıyla benimsedik ve sevdik. Ancak bize kalırsa bir şehirde oranın yerlisi gibi davranmaya çalışmadan, sokakları keyfi dolaşıp alternatif mekan arayışına girmeden önce o şehri tarihiyle ve kültürüyle tanımak gerekir. Berlin'de de bu noktaya ulaşabilmek için öncelikle bir takım yerleri gezerek turistlik görevini yerine getirmeniz gerekiyor. Eğer turist kafasında değilseniz veya şehirde alternatif bir gezi yapacak da zamanınıza varsa, bu yazıyı alternatif Berlin rehberiyle birlikte okumanızda fayda var. Zira şehre ikinci kez ayak bastığımızda çok daha fazla yer keşfetme şansımız oldu. Lafı fazla eveleyip gevelemeyin dediğinizi duyar gibiyiz, karşınızda Berlin'de gezilecek yerler! Gezilecek yerlerden ayrı ayrı bahsetmeden önce, Berlin'de çoğunlukla vakit geçireceğiniz bölgeleri kısaca tanıtalım istedik. Mitte: Burası özetle Berlin'in merkezi kabul edilen, turistik aktivitelerin yoğunlaştığı en büyük bölge. Bu civarda konaklamak turistik yerlere yakın olması sebebiyle mantıklı olabilir, ancak fiyatlar diğer yerlere kıyasla daha pahalı olabiliyor. Alışverişe odaklanacaksanız Mitte bu konuda çok fazla seçenek sunuyor. Restoranlar ve kafeler şehrin dört bir yanına dağılmış durumda ve burada da birçok seçenek bulmak mümkün. Ancak gece eğlenme peşindeyseniz son dönemlerde gece hayatı Kreuzberg taraflarına kaymış durumda, onu da belirtmekte fayda var. Charlottenburg: Adından da yola çıkabileceğiniz üzere Charlottenburg Sarayı'nın da bulunduğu bölge. Biz bu civarda Berlin'in ana alışveriş caddelerinden biri olan Kurfürstendamm dışında çok da vakit geçirmeye değer bir şey bulduğumuzu söyleyemeyeceğiz. Zaten bu caddeye gitmeyi planlıyorsanız civarında bulunan Kaiser Wilhelm Kilisesi, alternatif Berlin rehberimizde söz ettiğimiz C/O Gallery gibi yerler de Charlottenburg'da sayılabileceğinden aslında ucundan köşesinden bile olsa bu bölgeye ayak basmış olacaksınız. Friedrichshain: Burası aslında Kreuzberg bölgesiyle neredeyse iç içe olduğu için son yıllarda Kreuzberg-Friedrichsain olarak geçiyor. Friedrichsain de Kreuzberg gibi popüler gece mekanların, 3. dalga kahvecilerin ve restoranların bir arada olduğu bir bölge. Ancak turistlerin en yoğunlaştığı kısımlardan biri tabii ki Berlin Duvarı. Burası Spree nehrinin diğer tarafında kalıyor ve eğer Kreuzberg tarafından geçecek olursanız, bölgenin meşhur Oberbaumbrücke köprüsü üzerinden geçebilirsiniz. Bu bölge aynı Kreuzberg gibi bolca sokak sanatı ile karşılaşabileceğiniz bir bölge. Sokak sanatı sizin de bizim kadar ilginizi çekiyorsa özellikle Neue Heimat civarında dolanmanızı öneririz. Neukölln: Burası da aslında Kreuzberg'in bir başka versiyonu. Gece hayatının, popüler mekanların ve hipsterlerin yoğunlaştığı bir bölge. Bu civarda da Kreuzberg gibi Türk popülasyonu oldukça yoğun. Buranın Kreuzberg ve Prenzlauger Berg bölgelerine kıyasla biraz daha sakin olduğunu düşünebilirsiniz ama eminiz burası da ilerleyen dönemlerde oralar kadar popüler ve kalabalık bir hale gelecektir. Ne var ne yok merak ediyorsanız bu civar için verdiğimiz mekan önerilerine bir göz atabilirsiniz. Prenzlauer Berg: Burası da 3. Dalga kahveciler ve barlarıyla son zamanlarda popüler bir bölge haline gelmiş. Olur da civarında dolanırsanız sakinliği karşısında \"ulan yanlış yere mi geldik\" endişesi taşıyabilirsiniz. Zira bölge daha çok insanların yaşadığı bir bölge olarak tanınıyor. Alternatif rehberimizde bu bölgede gidebileceğiniz bolca mekan önerisi vermiş bulunduk. \"Bize ilk olarak hamburgeci mi öneriyorsunuz heheheh\" esprisi patlak vermeden, hemen konuya girelim; Brandenburg Kapısı Berlin'in ve hatta Almanya'nın ana simgelerinden biri. Yaz-kış fark etmiyor, burası her daim kalabalık ve Berlin'in en çok turist ve turistleri avlamaya gelen kapkaççı çeken bölgelerinden. Kapının bir yanı Berlin'in ana caddelerinden biri olan Unter den Linden'e, bir yanı da şehrin en büyük parkı olan Tiergarten'e uzanıyor. Burası aynı zamanda her türlü dev şehir etkinliğinin ve yılbaşı kutlamasının vuku bulduğu yer. Buranın hemen önünde aslında tam bir turist tuzağı olan, asker görünümlü tipler dolaşıyor. Onlarla fotoğraf çektirmek ister misiniz bilemiyoruz ama, istemeseniz bile gidin konuşun. Çünkü patır kütür Türkçe konuşuyorlar ve bazen konu çok komik noktalara gidebiliyor. Örneğin bize \"Abla bayram bitmedi mi hala?\" diye sordular. Düşünün o derece. Üstelik sanırsak bunu kendilerine bir kariyer olarak benimsemiş olacaklar ki, yıllar sonra şehre tekrar ayak bastığımıza aynı askerlerle karşılaştık. Şansınız varsa burayı gece de görün, çünkü ışıklandırması çok güzel oluyor. Eğer güne bu civarda başlayacak olursanız, Unter den Linden üzerinde bulunan Einstein Cafe'de güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Brandenburger Tor'un yakınında bulunan Reichstag, aslında Almanya'nın parlamento binası. Ama bunu okuyup \"banane elin parlamentosundan\" diyerek geçmeyin. Çünkü burayı ziyaret etmeye değer kılan bir özelliği var; tepesindeki cam kubbe. Hem oldukça enteresan ve etkileyici bir yapı, hem de size şehrin panoramik manzarasını sunuyor. Evet şehrin panoramik manzarasının çok da özel olmadığını itiraf edebiliriz, ancak mimarisi kesinlikle görneye değer. Gezerken mutlaka audio guide alın, çünkü dolaşırken şehirdeki ve civarda görünen diğer yapılarla ilgili detaylı bilgi edinebiliyorsunuz. Üstelik tuhaf bir sistem yapmışlar, siz yürüdükçe audioguide bulunduğunuz noktayı algılıyor ve karşınızda görünen yapıya göre size anlattığı konu değişiyor. Reichstag'ın tepesindeki cam kubbe insanda tam bir \"Alman mühendislik harikası\" etkisi yaratıyor ve Almancası kısıtlı biri olarak etrafta DAS AUTO ULAN diye bağrarak dolaşasınız geliyor. Burayı yalnızca turistik açıdan ilgi çekmek için değil, kubbeye vuran ışığın parlamento salonuna yansıması ve aydınlatması için farklı açılardan yerleştirilen aynalarla, üzerine inen yağmur suyunu kullanmak için oluşturdukları arıtma sistemiyle ve elektrik elde etmek için üzerine yerleştirdikleri güneş panelleriyle de çok amaçlı bir bina olarak kullanıyorlar. Vur deyince öldürmüş elin oğlu. -Tepesinde 09:30-16:30, 18:30-24:00 arası açık olan bir rooftop restoranı var. Bir şeyler atıştırmak ya da akşam içkisi için değerlendirebilirsiniz. Giriş: Ücretsiz ancak Reichtstag'a girmek için önceden şuradan rezervasyon ve kayıt yaptırmanız gerekiyor. Güvenlik sebepleri nedeniyle bu konuda oldukça ciddiler, kapılarına dayanıp \"abi bi' arkadaşa bakıp çıkacağım\"cılık yapamıyorsunuz. Ayrıca rezervasyonu onaylamış olsalar da, güvenlikle ilgili bir durum olduğu takdirde son dakika iptal edebiliyorlar. Üstelik bununla ilgili önceden herhangi bir bilgilendirme yapmıyorlar, gittiğinizde sürpriz olmaması için hatırlatalım istedik. Saatler: 08:00-24:00. En son giriş saat 22:00'de. Gün batımını izlemek ve fotoğraflamak için çok uygun bir yer. Hem civardaki binaları gündüz gözüyle görmek hem de gün batımından sonra gece görmek isterseniz akşam üstüne bir saate rezervasyon yapabilirsiniz. Adından da anlaşılabileceği gibi, Holocaust Memorial, Yahudi soykırımında hayatını kaybeden yaklaşık 6 milyon Yahudiye adanmış bir anıt. Brandenburger Tor ve Reichstag yakınlarında, yaklaşık 19.000 metrekarelik devasa bir alana yapılmış. Böyle anlatınca sıradan, yalnızca \"yapmaları gerektiği için\" yapılmış gibi dursa da, aslında yapının mimarisi oldukça ince düşünülmüş. Aslında bu kadar büyük yapmalarının ana sebebi yaşanan katliamın ne denli büyük bir olay olduğunu yansıtmak. Ancak taşların farklı ebatlarda oluşundan ne anlam çıkarılacağı da tartışmaya açık bir konu. Burası dış mekanda yer aldığı için günün herhangi bir saatinde gidebilirsiniz. Ayrıca Holocaust dönemi ile ilgili biraz daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, saat 19:00'a kadar açık olan sergi alanını ziyaret edebilirsiniz. Ulaşım: U-Bahn Brandenburger Tor durağı. Şehrin en büyük parkı olan Tiergarten buraya çok yakın olduğundan, önce orada bir şeyler atıştırıp vakit geçirdikten sonra parkın içinden yürüyerek buraya ulaşabilirsiniz. Hazır konusu açılmışken, yerine Barok bir operanın yapılmasının kararlaştırıldığı şehrin en büyük parkı olan Tiergarten'den de söz etmeden olmaz. Burası her mevsim ayrı güzel. Özellikle arkadaşlarınızla gittiyseniz kapın biranızı şarabınızı, yayılın çimlere ya da banklara ve keyfinize bakın. Kimse içki içiyorsunuz diye size kızacak değil, sorun yok. Hatta içki içmiyorsunuz diye bile kızabilirler, o derece. Park şehrin çok büyük bir alanını kapladığı için birçok noktadan girebilmeniz mümkün. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Brandenburger Tor civarını gezdikten sonra park buraya çok yakın olduğu için dinlenebilmek adına ideal bir nokta olabilir. Ayrıca Reichstag'ın tepesinden buranın ne denli büyük bir alana yayıldığını daha net şekilde gözlemleyerek \"bizde niye yok\" diye içlenebilirsiniz. Berlin'in en ünlü meydanlarından biri olan Postdamer Platz da bu civarda bulunuyor. Burada sokak performanslarına ve çeşitli açık alan sergilerine rastlamanız muhtemel. Örneğin bizim gittiğimiz dönemde Berlin duvarından kalan birkaç parçayı sergiliyorlardı. Hatta bir tanesinin üstüne geleneksel olarak sakız yapıştırıyorlardı, nedenini hala çözmüş değiliz. Burada aynı zamanda tepesi alengirli olan Sony Center bulunuyor. İçinde birçok restoran ve Film Müzesi'ni de barındıran enteresan bir yapı. Film müzesi 10:00-18:00 arası açık ve ücreti 7 Euro. Sony Center gece geç saate kadar da açık, ilgileniyorsanız ışıklarını da görmek için bir akşam uğrayabilirsiniz. Bu arada, Potsdamer Platz'da Avrupa'nın ilk trafik ışıklarının bulunduğunu biliyor muydunuz? Berlin ile ilgili başka şaşırtıcı gerçekler için şuraya tık tık. Potsdamer Platz'a uğradıktan sonra, Berlin'in en turistik noktlarından biri olan Checkpoint Charlie'ye doğru ilerleyebilirsiniz. Burası Soğuk Savaş döneminde Doğu Berlin ve Batı Berlin arasındaki ana geçiş noktası olarak kullanılmış. Savaş yıllarında, aradaki geçişlerin engellenmesi açısından bir zamanlar bu noktada Amerikan ve Sovyet askerleri nöbet tutuyor-imiş. Kısaca bir kontrol noktası diyebiliriz. Buraya kadar gitmişken Haus am Checkpoint Charlie'ye de uğrayabilirsiniz. İçinde savaş döneminde kaçmak için kullanılan tekniklere ve savaşa dair görseller var. Enteresan bir şekilde Avrupa'daki birçok şehirde spesifik olarak Yahudilere odaklanan bir müze görebilmek mümkün. Eğer bir gün bir tanesini ziyaret etmeye niyetlenirseniz, tercihinizi Berlin'deki müzeden yana kullanmanızı tavsiye ediyoruz. Yahudilerin Berlin tarihindeki yerini anlatmamıza pek de gerek yok diye düşünüyoruz. Ancak bu müzede Alman tarihindeki Yahudiler ve soykırım ile ilgili çok daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Üstelik binanın yeni mimarısı oldukça ilginç ve içinde insanı etkileyen interaktif sergiler de var. Berliner Dom, adından da anlaşıldığı üzere Berlin katedrali. Avrupa başkentlerinde görebileceğiniz en etkileyici katedrallerden biri diyebiliriz. Bizce vaktiniz varsa mutlaka içine de girin, hatta üşenmeyi merdivenlerini tırmanın. Çünkü en tepeye çıkmayı başardığınızda, oldukça güzel bir Berlin manzarası ayaklarınızın altında oluyor. Berlin'in silüeti çok güzel olduğundan değil ama, bir şehire gitmişken illa ki panaromik manzara peşinde olduğumuz için, bizce bu hedefinizi gerçekleştirebileceğiniz en doğru yerlerden. Berlin'e gidip burayı görmemek= İstanbul'a gelip Ayasofya'yı görmemek. Giriş: 7 Euro. Sabah 9 akşam 20:00 arası açık. Burası Berlin Katedrali'nin hemen karşısında bulunan ve Berlin'de en çok ziyaret edilen müzelerden biri. Sebebi ise savaş döneminde Doğu Berlin'deki insanların günlük hayatlarını oldukça interaktif bir biçimde yansıtması. O dönemde neler yaşandığını, insanların ne hissetiklerini tam anlamıyla kavramak mümkün değil tabii. Ancak müzede gördüklerinizden o dönemdeki yaşam tarzlarına ve insanların nelere maruz kaldıklarına biraz olsun şahit olabiliyorsunuz. Berliner Dom'a gittiğinizde aslında Berlin'in Müze Adası'na da ayak basmış oluyorsunuz. Müze Adası, Berlin'in orta yerinde, Spree nehri üzerinde oluşturulmuş, üzerinde 5 adet müzenin bulunduğu, küçük bir adacık. Önemli müzelerin bu şekilde bir arada tutulması bir turist olarak işinizi çok kolaylaştırıyor. Üzerinde Bizans dönemine ait sanat eserleri görebileceğiniz Bode Museum, Mısır tarihi, papirusler ve tarih öncesi döneme odaklanan bir müze olan Neues Museum, 19. yüzyıl sanat eserlerinin sergilendiği Alte Nationalgalerie ve Yunan ve Roma döneminde ait sanat eserleri görebileceğiniz Altes Museum bulunuyor. Gelelim bu adada en çok ilgi çeken müzeye; Pergamonmuseum. Evet tahmin ettiğiniz gibi, burası bildiğimiz \"Bergama Müzesi\". İçerisi 3 bölümden oluşuyor: Klasik Antik Çağlar Koleksiyonu, Eski Yakın Doğu Müzesi ve İslam Sanatı Müzesi. Bu bölümler kapsamında türlü türlü kalıntıların bulunmasının yanı sıra, inanılmaz etkileyici bir \"Zeus Sunağı\" var. İçinde Türkçe seçeneğin de bulunduğu audio guide'lardan birini alarak, uzun bir sürenizi burada geçirebilirsiniz. Gerçekten müthiş ihtişamlı bir yapı. Müze de kaldığınız süre boyunca \"bunlar bizim geri verin\" tribinden, \"abi adamlar koruyor, bizde olsa darmaduman olurdu\" tribine kadar bir çok farklı düşünce arasında kaybolup gideceksiniz. Bize kalırsa müze adasındaki en görülesi yer burasıdır. Bu arada bu müzede büyük bir renovasyon olduğunu ve belli kısımlarının 2019 yılına kadar kapalı olacağını duyduk, bizden söylemesi. Giriş: 12 Euro. Perşembe 10:00-20:00, diğer günler 10:00-18:00. Eğer yukarıda söz ettiğimiz müzelerin birkaçına girmek gibi bir niyetiniz varsa 24 'ya bir Museum Pass almanız mantıklı olabilir. Bu pass ile Museum Island'a bulunan müzelere ve Yahudi Müzesi gibi başka birçok müzeye de ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Pass ile ilgili daha fazla detay için şuraya göz atabilirsiniz. Burayı yazmamıza ya da gidip görmeniz için dil dökmemize gerek var mi bilemiyoruz. Çünkü Berlin Duvarı'nın varlığından haberdar olmamanızın veya gitmişken görmeme kararı almanızın bir ihtimal olduğunu düşünmüyoruz. Berlin Duvarı'nın 1989 yılında yıkılması yönünde karar alındıktan sonra, 1990-1991 yıllarında 100'ün üzerinde sanatçı duvarın yaklaşık 1,4km'lik kalan kısmının üzerine duvar resimleri çalışmış. Sonraki yıllarda insanlar üzerlerine isimlerini karalamaya başladığından mıdır, son gidişimizde duvarın önüne tel çekmişlerdi. Dolayısıyla duvarın fotoğrafını çekmek konusunda biraz zorluk yaşayabilirsiniz. Biraz ileriye doğru yürürseniz, duvarın sonlarında tel olmayan bir bölge vardı, fotoğraf çekmek için ideal. Berlin'in en bilinen meydanlarından bir diğeri de, yerlilerin deyimiyle \"Alex\" bizim deyimimizle Alexanderplatz. Burası Mitte bölgesinin en merkezi meydanı ve lokallerin buluşma noktalarından biri. Zaten siz isteseniz de, istemeseniz de bir şekilde bu bölgeye düşecektir. Berlin'in ulaşım merkezi olmasının yanı sıra, tepesine çıkmak isteyebileceğiniz, TV kulesi Berliner Fernsehturm ve şehrin popüler alışveriş merkezi Alexa da bu civarda bulunuyor. Şehri tepeden görmek niyetindeyseniz tepesindeki restorana çıkabilirsiniz. İlla çıkacağız diyorsanız en azından gece çıkın, bir de şehri gece görmüş olursunuz. Kule saat 24:00'e kadar açık. Ku'damm da bulunan bu kilise, 2. Dünya Savaşı'nda büyük zarar görmüş ve günümüzde hala restorasyonu tamamlanmamış bir kilise. En azından Berlin'e ilk ayak bastığımız yıl olan 2013'den beri tadilatta olduğuna eminiz. Dolayısıyla dışından görmek ve fotoğraf çekmek biraz zor olabiliyor. Ancak içine girerseniz hem kiliseyi hem de 2. Dünya Savaşı'nı anmak üzere yapılmış bölümü gezebilirsiniz. Berlin'de Yahudi Soykırım gibi bir gerçeğin yakın zamanda gerçekleşmiş olduğunu yüzünüze vuracak birçok yer ile karşılaşabilirsiniz. Ancak bunlardan en sarsıcı olanı kuşkusuz Sachsenhausen. Burası 1936-1945 yılları arasında 200.000 binden fazla kişinin esir tutulduğu ve binlerce kişinin öldüğü, Berlin'e yaklaşık 30km uzaklıkta bulunan bir Nazi toplama kampı. İnsan burayı gezerken gerçekten ne yapacağını, ne hissedeceğini, ne söyleyeceğini bilemiyor. Özellikle Auschwitz'e göre çok daha \"konforlu\" olduğunu öğrendiğimizde dumura uğradığımızı söyleyebiliriz. Bizce mutlaka gidip görmelisiniz ama burayı son güne bırakmanızda fayda var. Zira sonrasında insan normal yaşantısına dönmekte güçlük çekebiliyor. Giriş: Ücretsiz. Eğer rehber eşliğinde gezmek isterseniz 15 kişiye kadar ücreti 15 . Ulaşım: S-Bahn Oranienburg durağı. Tren Berlin merkezinden yaklaşık 45 dakika sürüyor. Bu noktadan Sachenhausen'e ulaşmak için ya otobüse binmeniz ya da 1,7km gibi bir yol yürümeniz gerekiyor. Bizce otobüse binmek çok daha mantıklı bir seçenek olabilir zira kampı gezerken de bayağı bir yürümeniz gerekecek. Saatler: Kış aylarında Pazartesi günü kampın belli bir kısmı kapalı oluyor. Normalde 15 Mart-15 Ekim arası 08:30-18:00, 15 Ekim-15 Mart arası ise 08:30-16:30. Buraya gidip geliş sürenizi de dahil ettiğinizde, birkaç saatinizi ayırmanız gerektiğini göz önünde bulundurun ve gününüzü ona göre planlayın. Ayrıca kampın dış alanlarını da gezeceğinizi göz önünde bulundururak yağışsız bir günde gitmekte fayda var. Gezilmesi ve görülmesi gereken bir yer. Ulaşım ve detaylı bilgi için civanmert. org adresinden ulaşabilirsiniz. Bu yazının aynısını, hatta kelimelerine kadar yoldaolmak. com sitesinde gördüm. Kim kimin yazısını kopyalamış bilmiyorum ama en azından yapan altına bilgi yazsaydı. Cok yararli bir paylasim olmus tesekkur ederim. Hangi sirayla ziyaret etmemiz gerektigini de yazsaniz daha da guzel olabilirdi. Ayni bolgede bulunanlari bir grupta toplayip 1 gun icin sunlar. 2. gun icin sunlar gibi."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/10/26/cosenza-mafyalarla-erasmus-keyfi", "text": "Hakkında daha önce hiçbir şey duymadığım bir yerdi Cosenza. Geçen gün arkadaşım Yasemin Kennedie ile başka bir konu üzerine konuşurken, konu konuyu açınca, onun orada Erasmus yaptığını öğrendim ve çok ilgimi çekti. Kendisi de bu söyleşiye vakit ayırabileceğini söyleyince, konunun derinliklerine indik ve size keyifli bir rehber hazırladık. Demek bilmediğimiz yerlerde, bir takım güzel şeyler oluyormuş. Önce okuyup, sonra deneyip göreceğiz. Muhtemelen daha önce kimsenin duymadığı bir isim, güney İtalya'da Calabria Bölgesi'nde, Cosenza'da kaldım. Çizme diye bahsedilen bölümün burnuna doğruydum denebilir. Basit bir hesapla; Roma'ya ulaşmak için 4 saate yakın tren yolculuğu yapmam gerekiyordu. Bu bölge benim tercihim olmadı. Okulumda Erasmus çok da üstüne düşülen çok da bilinen bir şey olmadığı için bölümümün başka okullarla anlaşması yoktu. Bir kişilik İspanya kontenjanına da güveniyordum fakat başvuru yaptığımda o anlaşmanın süresinin bittiğini öğrendim. Haliyle başka seçeneğim kalmamıştı. Tamamen \"ya burası ya burası\" şeklinde bir seçim yaptım. Her zaman içimde bir İtalya aşkı vardı, \"keşke yaşasam\" \"keşke bir süre İtalya'da çalışsam\" diyordum. Fırsat bu fırsat, hazır devlet de üstüne para veriyorken bence gitmeliyim dedim ve gittim. Aslında gitmeden 15 gün öncesine kadar \"acaba o kadar güneyde ne yaparım?\" diye korkuyordum ama şimdi diyorum ki iyi ki korkuma yenilmemişim. Hep televizyonlarda gördüğümüz \"hangi köye gitseniz size kapı açarlar, yemek yaparlar\" olgusu vardır ya Türkiye'de; işte o olgu güney İtalya'da da var. Metropol olmaktan çok uzak. Sicilya ve deniz yollarına çok yakın olduğu için legal ve illegal olarak en çok göçmen alan bölge. İtalyan insanları genel olarak sıcakkanlılar ama 3 İtalyan ile ev paylaşmış biri olarak güney insanlarının daha sıcak ve samimi olduklarını söyleyebilirim. Ev yapımı salçalara, mezelere, kurutulmuş etlere ve şaraplara bu bölgede çok kolay ulaşabilirsiniz. Ben şanslıydım, ev arkadaşlarımdan biri babasının yaptığı salça ve şaraplardan getirmişti Türkiye'ye getirmem için. Yerleşim ve mimari olarak bakarsak da kaldığım şehir olan Cosenza'da dikkat çekici bir şey yoktu. Fakat \"Cosenza Vecchio\" dedikleri eski şehir kısmı oldukça güzel. Ve tabi ki İtalya'nın genelinde olduğu gibi güzel meydanları ve kiliseleri var, sadece boyutları daha küçük. Yalan söyleyemem, eğitim almadım desem yeridir. Daha doğrusu alamadım. Belki İtalyancam çok iyi olsaydı doğru bir tercih olabilirdi, ama İngilizce eğitim olmadığı için ve 9 ay gördüğüm İtalyanca kursum yetmediğinden dolayı bir eğitim alamadım. Dil konusunu çok iyi araştırmak lazım Erasmus'a gitmeden önce. Ben çok da kredi ve ders peşinde olmadan gittim Erasmus'a. Ders vermesem de çok sorun etmeyecektim, zaten okulda tercih eden olmadığı için hibe de geri alınmayacaktı elimden. Fazla kafam rahattı diyebilirim. Ama ders ve kredi konusu sizin için önemliyse eğitim dili çok önemli bir nokta. Birkaç ay gittiğiniz herhangi bir dilin kursu sizin orada eğitim almanıza yeterli olmuyor. Eğer okulu uzatmış olsaydım başka bir yeri tercih ederdim diyebilirim, ama son dönem fazlaca ders alarak tam zamanında mezun olduğum için \"yine olsa yine yaparım\" diyorum. Henüz tekrar gidemedim, Erasmus sonrasında en yakın ve uygun zamanda gidip biraz da uzaktan bakmak istiyorum Cosenza'ya. Kesinlikle çok uygun. Etrafta her yerde olduğu gibi çok fazla Türk olmasına rağmen benim okulumda Erasmus'a gelen öğrencileri İtalyanlarla aynı evlere yerleştirmeye dikkat ediyorlardı. Ben 3 İtalyan ile birlikte kaldım tam 6 ay boyunca. Hiç abartmıyorum toplamda 10 kelime İngilizce bilmiyorlardı. İlk haftalar kabus gibi geçti, elimde sözlükle bir oraya bir buraya koşturdum derdimi anlatabilmek için. Ama 2 hafta sonra sanki beyninize bir çip yerleşmiş gibi İtalyanca konuşmaya başlıyorsunuz. Mecbur olunca insan daha kolay öğreniyor sanırım. 3 kur İtalyanca kursuna gitmiştim ama 10 kur da gitsem orada geçirdiğim 6 ayın yanından bile geçemez. Tek sorun İtalya'da her bölgenin kendi lehçesi var. Bizde Ege ve Karadeniz arasındaki fark gibi. Eğer olur da bu İtalyanca'nın konuşulduğu bir ortama düşerseniz herhangi bir şey anlamanız çok ama çok zor. Dediğim gibi çok sıcakkanlılar. Yardımseverler ve senin orada misafir olduğunun o kadar farkındalar ki sana her şeyin en iyi ve en güzelini yaşatmak istiyorlar. Arkadaşlarıyla çıktıkları yemeğe çağırıyorlar, sana yemek yapıyorlar ya da sana kendi yemeklerini yaptırıyorlar. Muhabbet etmeye çok açıklar. Seni dinlemek ve sana anlatmayı seviyorlar. Hatta çoğu zaman aynı dili konuşamadığınız için birbirinizi anlamakta zorlansanız bile konuşmanın sonu bol kahkahayla bitiyor. İtalyanlar zaten neşeli insanlar, güneydekiler daha da neşeli. Kültürel anlamda daha da benziyoruz birçok Avrupa ülkesine göre. Ev arkadaşlarım erkek arkadaşlarını abilerinden ve babalarından saklıyorlardı. Sevgiliyle olan ilişkilerinde de oldukça temkinli ve geleneksel bir yaklaşımları var. Dinlerine de çok bağlılar. Çantalarında dua taşıyanlar çok, Pazar günleri kiliseler dolu ve bayramlarını da mutlaka aileleriyle geçiriyorlar. Yaşam pahalı değildi, yurdum özellikle çok ucuzdu. Yurt yerine müstakil ev demek daha doğru olurdu aslında. Benim evim 2 oda 1 salondu. Mutfağımız ve banyomuz gayet büyüktü. Evden büyük terasımız vardı. Odalar hep iki kişilikti ve ben Erasmus öğrencisi olarak ayda 150 Euro kira veriyordum. Orada okuyan İtalyan öğrenciler gelir durumlarını beyan ederken çok daha ucuz ve hatta bedavaya kalıyorlardı. Mutfağım oldukça büyüktü ve ben de yemek yapmayı çok sevdiğim için çoğunlukla evde yemek yaptım. Yemekhaneden yediğimde ise bir öğüne 3,14 Euro veriyordum. Yemekler de gayet güzel oluyordu. Market alışverişlerinde ise komik fiyatlar vardı. Hayat kurtaran Mozzarella peyniri 90 cent, kıymanın kilosu 6 euroydu. Hazır yıkanmış kıvırcık salataların 250 gramlık paketi 1 eurodan satılıyordu. İçki zaten inanılmaz ucuzdu, su almak yerine şarap içseniz belki daha karlı bile olabilirsiniz. Kıyafet alışverişi çok yapan biri olarak söyleyebilirim mağazalar da gayet uygun fiyatlıydı. H&M neredeyse hep indirimdeydi. 25 Haziran'dan sonra ülke genelinde bir indirim yapıldı ki benim aklım gitmişti diyebilirim. Yurda çok yakın bir mesafede Forno vardı. Bu fırın okul civarında 24 saat boyunca açık olan tek yerdi. Koca bir tepsi pizzaya 12 euro verip 5 kişi çok rahat karnınızı doyurabiliyorduk. Jambonlu ya da peynirli sandviçler 3 euro civarındaydı. Yine okula çok yakın mesafede Anna Maria isimli bir pizzacı vardı. Traktör tekerleği boyutuna yakın boyutta pizzaları maksimum 5 euroydu. Hep sıra olurdu ve en az yarım saat sıra beklerdik, ama değerdi. Bu kadar ucuzluğa rağmen eğer hibe yetiyor dersem yalan söylemiş olurum, aile desteği olmadan Avrupa'da yaşamak zor. Hele aşırı rahat bir hayat olarak Erasmus hayatını geçirmek sadece hibeyle daha da zor. Çok fazla iş imkanı olan bir bölge değil. Part time çalışan arkadaşlarım vardı ama hiçbiri Erasmus öğrencisi değildi. Ailesinden uzakta okuyan öğrencilerden part time çalışanlar vardı. Daha önce de dediğim gibi kimse İngilizce bilmediği için ve herhangi bir Erasmus öğrencisinin İtalyancası da çok mükemmel olmadığı için part time iş bulmak çok da kolay değil. Öğlen uyanıyordum, derse gitmiyordum anlamadığım için dersleri. Evde kahvaltı yapıyordum, eğer çok üşenirsem yemekhaneye gidip yiyordum. Seçenek çok olduğu için ve kahvaltıda pide yiyebilen bir millet olduğumuz için kahvaltıda pizza yemeye de baya alışmıştım. Saat 2 3 civarında okulun \"Anfiteatro\" dediğimiz yerinde oturup kahve içerdik. Hele hava güzelse burası güneş alan bir yer olduğu için saatlerce oturduğumuzu bilirim. Ben Erasmus'a martta gittiğim için başta hava baya soğuktu. O zamanlarda Anfiteatro'da oturamadığımız için birinin evinde toplanıyorduk. Akşamüstü mutfak alışverişi ya da biraz dolanalım diye Cosenza şehir merkezine ya da yakındaki semt Quattromiglia'ya giderdik. Anna Maria'da pizza yerdik ya da herhangi bir barda kahve içerdik. Akşamüstü eve dönüp alışverişleri yerleştirip biraz temizlik yapardım. Aslında haftada 2 gün temizlik sıram oluyordu fakat mutfak ve banyoyu her gün temizliyorduk. Sonra 7-8 gibi tekrar yemekhaneye gidip yemek yiyorduk ve yemekten sonra da varsa partiye gidilirdi, yoksa da parti yapılırdı. Teraslarımız çok büyük ve evlerimiz de müstakil olduğu için arkadaşları bir yere toplamaya çok müsaitti. Havalar ısınmaya başlayınca öğlen denize gitmeye başladık. En yakın semt olan Quattromiglia'dan trene binip 40 dakikada gayet güzel bir kumsala varabiliyorduk. Denize gidince gün bir anda geçiyor zaten. Yorgun argın okula dönüp yemek, yıkanma vs. derken yine akşam oluyordu. Böyle anlatınca sanki emekli hayatı yaşamışım gibi duruyor belki ama, aslında hiç de öyle değildi. Ben ne kadar anlatsam da gitmeden bunu anlayabileceğinizi sanmıyorum. Her gün denize bile gitseniz, her gün farklı insanlar geliyordu ya da farklı bir kumsala gidiliyordu. Haliyle her yeni gün, Erasmus'ta yeni macera demek aslında. İtalya'da Cosenza, Napoli, Pompeii, Bari, Floransa, Milano, Roma, Bolonya, Venedik ve Pisa gezdiğim şehirler. Biraz daha kuzeye çıkarsak Floransa'ya aşık oldum. Tek kelimeyle bu şekilde açıklayabilirim. Venedik falan yalan geldi Floransa'yı görünce. Sarımsı gökyüzü, duvarları ve paket taşlarıyla havası çok farklı bir şehir. Hem çok tarihi hem de bir yandan çok modern ve yaşanılası bir yer. Keşke bir imkanım olsa da bir Erasmus süresi kadar da Floransa'da yaşayabilsem. \"Salsiccia Calabrese\" yemeden dönmeyin. Bizim sucuğa benzemekle birlikte daha yağlı olduğunu söyleyebilirim. Domuz etinden yapıldığını söylemem gerekmiyor sanırım, zaten İtalya'da şarküterinin %80'i domuzdan yapılıyor. Ona göre hazırlıklı olun. Açık hava festivallerini ve şehir kutlamalarını kaçırmayın. Yemek ve eğlence hepsi bir arada oluyor. Cosenza Vecchia denen \"Eski Cosenza\" bölümünü mutlaka ziyaret edin. Eski evler, yıkılmak üzere olan duvarlar ve minik köprüler gerçekten çok güzel ve sevimli. Fotoğraf çekmek için mükemmel fon hepsi. Ristorante Greco'ya gidin. İtalya'ya gidip de Yunan restoranına mı gidilir demeden, önyargısız gidin. Hazır Türk yemeklerini de özlemişken o minik restoranda biraz keyif yapın. Yazın gidiyorsanız her köşeden denize girebileceğinizi unutmayın. Calabrialı İtalyan arkadaşlarınız olursa bir şekilde kendinizi onların evlerine davet ettirin. Ben yapamadım ama giden arkadaşlarım anlata anlata bitiremediler günler o evdeki misafirperverliği ve yemekleri. Aklıma gelenler bunlar, her nereye giderseniz umarım çok mutlu olursunuz. Orası çok kuzey, burası çok soğuk, şurası çok uzak demeyin; sadece gidin!"} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/03/hangi-ulkede-hangi-ickiyi-denemelisiniz", "text": "Başka bir ülkeye gitmenin en keyifli yönlerinden biri de, yeni tatlar keşfedebilmek. \"Ben böyle bir şeyin varlığından haberdar olmadan nasıl yaşıyordum?\" dan başlayıp \"Bunu yiyen insan olamaz\" eşiğine kadar uzanabilecek her türlü şeyle karşılaşabiliyorsunuz. Tabi bu noktada özellikle genç kesimin ilgi alanı olan \"alkollü içkiler\" büyük bir merak konusu olabildiği gibi, oraya gitmişken \"bakalım bu beni sarhoş edecek mi?\" deneyleri de vuku buluyor. Biz de karar verdik, denediğimiz, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz içkileri de göz önünde bulundurarak, küçük çaplı bir rehber oluşturduk. Bu rehberi okurken, bizim bu konuda herhangi bir iddiamız olmadığını, tamamen kişisel yorumlar üzerine yazdığımızı ve türlü türlü saçma yorum ile karşılaşabileceğinizi aklınızın bir köşesinde bulundurun. Şimdiden afiyet bal şeker olsun. Becherovka: Bende daha çok öksürük şurubu etkisi yaratan, ama kişisel yorumlara açık olan, tarçınlı likörümsü Çek içkisi. Absinthe: Türk gençlerinin \"Kanka dayım Prag'dan dönerken absinthe getirmiş, içince kendimi havada gördüm\" cümlelerine maruz kalan Absinthe'i bilmeyeniniz yoktur. Özellikle Prag'da solucanlısından, alkol oranı çıldırmış olanına kadar birçok çeşidini bulabilirsiniz. Şeker eritme, özel kaşığını kullanma gibi atraksiyonlara girişmeniz gerekebilir. Krusovice: Özellikle dark versiyonu en sevdiğim biralardan biri olma özelliğini taşıyan bu birayı, oralara kadar gitmişken denemeden dönmemelisiniz. Belçika'da en ön plana çıkan alkollü içki kuşkusuz bira. Çeşit çeşit bira bulabilmeniz mümkün. Kriek: Genel olarak biranın tadını sevmeyenlerdenseniz, bu vişne aromalı, hafiften vişneli sodayı anımsatan lezzetli bir içecek. Oralarda \"kız birası\" diye biliniyor, erkeklik tribine girecekseniz başka şişeye koyup için. Biliyorsunuz ki Almanya'nın olayı bira. Öyle ki, memlekette 200'e yakın çeşidi mevcut. Dolayısıyla, \"ben şunu beğendim şunu için\" gibi bir şey söylemem yanlış ve haksızlık olabilir. Ayrıca bu dosyayı aralamak istiyorsanız, şöyle bir şey mevcut ve benim çok hoşuma gitti. Schnaps: Yemekten sonra sindirim amaçlı, shot olarak tüketilebilen, über sert lavabo açıcı tadındaki bu içkiyi, bu muhteşem yorumlarımdan sonra, dilerseniz tüketebilirsiniz. Siz bana bakmayın, ben bu işin üstadı falan değilim, tadında göre yargılıyorum işte. Budapeşte'ye giderken orada yaşayan, ya da daha önce gitmiş olan arkadaşlarımdan duyduğum tek bir cümle vardı: \"Palinka diye bir içki var, onu sakın içme!\" Tabi hal böyle olunca ben hemen Budapeşte'ye gidip, Palinka içtim. Palinka, shot olarak tüketiliyor, armutlu, elmalı, muzlu diye uzayıp giden birçok çeşidi var. Bakmayın tabi böyle şirin durduğuna, içtikten sonra iç organlarınıza olan etkisini teker teker hissediyorsunuz maşallah. İspanya denince akıllara gelen içki Sangria'dır. Bir \"şarap kokteyli\" olarak tanımlayabileceğimiz Sangria, doğru düzgün bir versiyonunu içtiğinizde, oldukça lezzetli, hafiften meyve suyu gibi bir tada sahiptir. Şu ana kadar deneyip de sevmeyen insan ile karşılaşmadım, denemeden dönerseniz peşinizdeyim. İçki konusunda pek çok seçeneğe boğulabileceğiniz ülkelerden biri de İtalya. Yaklaşık 2 hafta önce oradan dönmüş biri olarak, \"onu mu denesem bunu mu denesem?\" manyaklığında, bütün gün alkollü dolaştığımı fark ettim. Şarap: Benim favorilerim Montepulciano ve Chianti. Ancak neyin damak tadınıza uygun olacağını bilemiyorum tabi, çok çeşit var, şaraba özel bir ilginiz varsa, daha detaylı bir araştırma gerektirebilir. Limoncello: Türkiye'de \"Eyüp Sabri Tuncer\" adıyla bulabileceğiniz bu İtalyan likörü, bana kalırsa limonata ile kolonya karıştırılarak hazırlanmakta. Zaten orjinalini açtığınız anda ortamı bir kolonya kokusu sarıyor. Sek içerseniz de adamı devirir. İtalya'da her yerde çeşit çeşit şişesiyle boy göstermektedir. Grappa: Yemekten sonra shot yapmalı içkilerin İtalyan versiyonu olan Grappa için yine güzel bir tanımım var: Üzümden yapılan kezzap. Afiyet olsun. Fransa'ya gidip de \"Ay ben burada ne denemeliyim?\" diyeceğinizi sanmıyoruz. Biliyorsunuz, buranın olayı şarap. Bizim oradaki şarap tüketimimiz, \"her gün farklı bir şarap deneyelim\" sığlığında gerçekleşti ve içip de beğenmediğimiz bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu konuyla ilgili \"konuştukça batıyorsun\" durumunu yaşamamak için, işi bir bilene soramasak da, ona yönlendirdik. Buyrun. Çekik ırkların kafayı pirinçle bozmasından mütevellit, ülkenin en ünlü içkisi olan \"Sake\" de pirinçten yapılıyor. Ben pirinçten pilavı bile zor yaparken, adamların pirinçten içki üretmesini gerçekten saygıyla karşılıyorum. Tadını soracak olursanız, yüksek alkol oranına rağmen içimi kolaydır, kezzap içmiş hissi uyandırmaz, gönül rahatlığı ile deneyebilirsiniz. Ülkemiz sınırları içinde de gayet popüler olan, kusmalı bayılmalı anıların baş tacı \"Tekila\", Meksika'nın milli içkisi. Tadını, tuzunu, içimini çoğunuz biliyorsunuz. Yine de gidip yerinde denemekte fayda var. Bir de orada, \"şişe açıldı mı bitirmeli\" gibi bir durum var, sanıyorum turistlerden pek hoşlanmıyorlar ve alkol komasına girmemizi istiyorlar. Küba'nın olayı, çoğumuzun bildiği üzere Rom. Ancak bu işin orijinalinin kesinlikle Bacardi değil, Havana Club olduğunu da bilmelisiniz. Türkiye'deki en popüler, 30 liradan ucuza bulunca sevinmeli içkiler kategorisinden Mojito, Küba'nın yerel içkilerinden biri. Üstelik orada çok sıradan olduğu için pek de ucuz. Bunun dışında sabahtan akşama kadar kokteyle boğulma ihtimalinizin çok yüksek olduğu Küba'da içebileceğiniz en güzel iki içki Pina Colada ve Daiquiri. Pek tabi ülkede bol bol tüketilen kola, lim ve rom karışımı Cuba Libre'yi de unutmamak gerek. Özellikle Pina Colada konusunda algınızı değiştirecek Küba'da, kokteyl konusunda kendinizi kaybetme hakkına sahipsiniz. Yumulun. Stolichnaya, Moskovskaya, Russki Standart gibi türevlerini bulabileceğiniz votka, Rusya'nın yerel içkisi. Genellikle sek içildiği gibi, kokteyl versiyonları da ne içtiğinizi fark ettirmeden adamı Leyla'ya çevirip, eski sevgiliye mesaj attırıp, ertesi gün çaresizlikten \"ay cnm kuzenm yazmş ya:))\" dedirtebilir. -Guinness: Bana kalırsa İrlanda'nın ve dünyanın en güzel biralarından biri olan Guinness, İrlanda'ya özgü bir bira. Türkiye'de de mevcut, ama İrlanda'da daha ucuz. O yüzden gitmişken keyfini çıkarın. -Whiskey: İrlanda'da ona \"whisky\" değil \"whiskey\" denir tartışmalarına sık sık maruz kalan bu içkinin, ilgi alanı olanlar tarafından bilinebileceği, Jameson, Bushmills gibi gayet başarılı versiyonları mevcuttur. Orada daha ucuz olduğu da bir gerçektir. Amerika'dan çıkma çeşit çeşit içki var. Bildiklerinizi sıralamak yerine, iki favorimi sizinle paylaşayım, belki sizin de iki yeni favoriniz olur. Blue Moon: Belçika usulü Amerika birası. Şahsen portakallı şeyleri hiç sevmiyor olmama rağmen, bu birada hiç rahatsız etmeyen bir aroma vardır. Bardağın kenarına portakal iliştirmek de adettendir. Mutlaka deneyin. Dirty Martini: Daha sıradan bir biçimde açıklayacak olursa; zeytin sulu votkalı martini. Türkiye zeytin cenneti olmasına rağmen bu içkiyi burada nerede denersem deneyeyim, bir türlü olduramıyorum. Amerika'da bu ve bunun gibi kokteylleri çok güzel hazırlıyorlar. Özellikle bazı yerlerde martini ile servis edilen zeytinler peynir dolgulu, MUTLAKA deneyin. Biraz da çalıp bana getirin. Grappa, üzümden değil üzüm sapından yapılıyor yanlış bilmiyorsam. Zaten içince de insanın ağzına gelen tat bu yönde. Yemekten sonra sert içki içmek, sindirimi kolaylaştırırmış, o nedenle içiyorlar böyle saçma sapan şeyler. Bu dağ yolunun hangi ülkede olduğunu biliyorsanız bizimle paylaşın! \"Gerçekten Budapeşte harika ve sakin bir şehir. Tekrar gitmiş gibi olduk:) Ben gItmeden önce rehber ayarladım. Arkadaşlar süperlerdi. Havalimani transferini ve şehir turu kusursuzdu ve fiyatları uygundu. Vaktinizi iyi kullanmak için kesinlikle aynısını yapın derİm. Şehri hikayeleri ve tarihiyle gezmek çok zevkliydi. Estergona gelmiş gidin derim."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/07/tomorrowland-kizli-erkekli-tehlikeli-bir-festival", "text": "18 yaşımızdan beri her sene, 'Bu sene kesin gidiyoruz abi' deyip bilet alma kararı aldığımız ama istisnasız her seferinde bilet satışının tam olarak ne zaman başladığını kestiremediğimiz için bir sonraki seneye ertelediğimiz 'Tomorrowland' Festivali eminim bir çoğunuzun ilgisini çekiyordur. Bilmeyenlerin ise bu yazıyı okuduktan sonra çekecektir. Gördüğünüz gibi biz 5 yıldır her sene Tomorrowland'e gideceğimizi iddia ediyoruz. Siz de edin. 2014 Line Up için şuraya tık tık. Tomorrowland'i sadece bir festival olarak düşünmeyin. Muhtemelen hayatınız boyunca dahil olabileceğiniz en enteresan ve 'özgür' ortamlardan biri burası olsa gerek. Hayal gücünüzü zorlayacak bu festival, 'Dreamville' adıyla, ses, ışık ve görselleriyle 'gerçek dışı bir dünya' deneyimi yaşatıyor. Nasıl bir ortam olduğunu daha iyi ifade edebilmemiz için yukarı koyduğumuz video'yu izlemeniz daha açıklayacı olacaktır. Biz böyle kızlı erkekli şeyleri çok detaylı anlatmayı sevmiyoruz.. Festivalde 20 tane sahne var ve hepsinin kendine özgü bir teması var. Elektronik müziğin kendi içinde 50 tane kategoriye ayrıldığını düşünürsek, sahnelerin bu kategorilere göre düzenlenmesi de oldukça mantıklı bir karar. -Bu noktada aklınızda bulundurmanız gereken önemli bir konu var. O da Belçika'nın havasının sağının solunun belli olmaması. Şöyle açıklayalım, Belçika'da yaz aylarında sıcak olmasını beklediğiniz bir günde ortam bir anda yağmur çamur olabiliyor. -Eğer festival alanında konaklamayı düşünüyorsanız yanınıza mutlaka yağmur çizmesi ve benzeri şeyler alın. Tomorrowland'in festivalcilere sağladığı bir meteroloji uzmanı da mevcut ve size ne zaman çadırda kalmanız gerektiğini, ne zaman göl kenarında eğlenebileceğinizi haber veriyor. -Festival alanında yüzbinlerden uzaklaşarak rahatlamak ve kafa dinlemek için gidebileceğiniz göller ve yeşil alanlar var. Burada bot kiralayabilir, ya da göl kenarına bayılıp çılgın kalabalıktan biraz olsun uzaklaşabilirsiniz. Konaklama ile ilgili ayarlama yaparken, festival alanında çadır ayarlayabileceğinizi de seçenekleriniz arasında bulundurun. Biraz paraya kıyıp daha rahat bir ortamda konaklamak istiyorsanız, 'Dreamville Mansion' adında sunulan seçenek ile 12 kişi beraber bir pass alıp, 12 yatağın, size özel bir yemek alanının ve jakuzinin bulunduğu bir 'mansion'da kalabilirsiniz. -Festival alanına ulaşım için birkaç seçeneğiniz var. Brüksel ya da Charleroi Havaalanı'ndan toplu taşımayı kullanabilirsiniz. Eğer festivalin gerçekleştiği haftasonundan önceki Perşembe Brüksel Havaalanı'nda olacaksınız, havaalanından trenle Mechelen'e gidebilir ve buradan Dreamville'e özel olarak giden trene binebilirsiniz. Birçok bilet kategorisi mevcut. Bilet fiyatları genelde 200 Euro'dan başlıyor. Biletlerin ne zaman satışa çıkacağını ve ne kadar olacağı konusunda haberler almak için şurayı kontrol edebilirsiniz. -Festival alanında süpermarket, barbekü alanı, duş, doktor gibi hizmetler mevcut. Ayrıca kamp alanına dışarıdan yiyecek ve içecek de sokabiliyorsunuz. Tomorrowland, her sene genelde Temmuz ayında gerçekleşiyor ve biletleri Şubat ayında satışa çıkıyor. Gördüğünüz gibi o kadar iyi insanlarız ki biletler 1 gün içinde satılıyor olmasına rağmen 'bizim biletlerimizi kaparlar mı' diye düşünmeden size de haber veriyoruz. Kesin olmamakla birlikte 2014 yılında 18-27 Temmuz'da gerçekleşecek olan bu festivali kaçırmayın deriz. merhablar. tomorrowland 2014'e katılmam için bana yardımcı olma imkanınız varmıdır acaba? mesela ben bileti aldım diyelim bileti almadan önce vize işlerini mi halletmem gerekli. vizeyi hallettim diyelim ya bilet kalmazsa yada bileti aldım diyelim ya vize işlerinde aksilikler çıkarsa... gibi gibi sorular var kafamda. yardım ve ilginiz için şimdiden teşekkürler. Bunlar herkesin yaşayabileceği şüphe ve aksilikler, size kesinlikle şöyle yapın, böyle yapın diyebilmemiz mümkün değil. Ancak vizeye biletler satışa çıkmadan aylar önce, yurtdışına çıkmak istediğiniz tarihi spesifik olarak belirterek de başvurabilirsiniz, böylece bilet alana kadar vizeyle ilgili problem yaşayıp yaşamadığınızı görebilir ve bileti de ona göre alabilirsiniz. Dimitri Vegas diye diye dilimizde tüy bitti, fakat işten izin alamayıp, alsakta cepte para olmadığından, ekranda kopmaya devam ediyoruz. Ya şuandan para biriktirmeye başlasam yine iyi. De orada ki kılzar ne öyle çirkin ördek yavrusu gibi gözükürüm orada ben. Ya şuandan para biriktirmeye başlasam yine iyi. De orada ki kızlar ne öyle çirkin ördek yavrusu gibi gözükürüm orada ben. 2015 in planlarını yapmaya başladık bile. 24-25-26 temmuz tarihler. ben dreamville pakedi alıp bildiğin ormancı modeli takılmayı düşünüyorum ki avantajım şu festivalden 1 hafta önce almanyada olacağım ordan da arabayla geçmeyi planlıyorum avantaj olarak havayollarındaki 20kg lık bagajdan kurtulup kamp alanına buzluk vs gibi ekstra donanımlarla gidip hatta ve hatta bi büyük rakımıda yanımda götürmeyi planlıyorum öte takdirde içerisi gerçekten fiyatlı... ben şimdilik kuzenimle gitmeyi planlıyorum katılmak isteyen, eşlik etmek isteyen arkadaşlar olursa seve seve bize katılabilir gerekirse planlarımızı değiştirir 3 kişilik olan çadırımızı 5 e çıkartabiliriz.... tomorrowlandın orjinal sitesinde satışta.2015 atlantadakı eylul ayında. belçikadaki 9 subatta satısa cıkcak. brzılyada kı maalesef tukendı. arkadaşlar türkiyeye asla gelmicek öncelikle onun bilgisini size veriyim.. biletler aynı gün tükeniyor benim size tavsiyem önce vize almanız bunu takip eden firmalar var adres vermiyim. : ) inanınki şuna dünya üzerindeki en güzel organizasyon 2012 de katıldım nasipse bu senede ordayız.. arkadaşlar belçika atlanta kıne gore daha pahalı. belçikaya 2014 yılında katıldım. antwependeki crownw plaza otelde kaldım uygun fiyatları 400 aouro falandı. dreamwılle deki fiyatlar uçuk. bide 2014 kalan arkadaslarım vardı. yağmura denk geldiler heryer camur oldu. kAALDIKLARINA PİŞMAN OLDULAR. ERKEN rezervasyonda antwerpen veya brukselden uygun fiyata hostel veya otel bulabılırsınız. su an 150 aouro ya 5 gecelık hosteller bıle mevcut. Benim Size Bir Sorum Olacak. ama ütfen cevapayın. peki bu sahneye çıkan dj ler nasıl oluyorda oraya çıkma hakkı kazanıyorar. mesela türk bir dj oraya çıkabilirmi veya nasıl çıkabilir. cevaplarınızı bekliyorum. ulliminatinin organize ettigi tommorrowland insanlarin beynini yikayip seytana taptirmaktadir. tommorrowland symbolu deccali ve galibiyet tanricasini temsil eder musluman insan seytana tapmaz. ilginize sunari ve arastirmanizi tavsiye ederim. doğru söylüyorsunuz biz bu noktayı gözden kaçırmışız mutlaka \"ulliminati\" ve tomorrowland arasındaki ilişkiyi kapsayan bir yazı yazacağız. teşekkürler, sevgiler........... 2 sene tomorrowlande gittim böyle kafa görmedim. 🙂 Arkadaşı sırlarını paylaşması için gelecek sene tomorrowlande davet ediyorum. Aynen 2017de gidecek olanlar toplanırsak çok sevinirim ve daha detaylı bilgilendirilirsek iyi olur. Tomorrowland'e giden kişiler var, fakat bileti nasıl aldıklarına dair hiç bilgi vermemişler....... ? nasıl aldınız en önemli noktayı atlamışsınız. Arkadaşlar bu blogtan bi çok arkadaş bana ulaştı elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. 2014 yılında gitmiştim 2017 ye çok umutlandık ama olmadı 2018 de 4 kişi kesin gidiyoruz. Sorusu olana yardımcı olurum. Bir uçak dolusu bir grubumuz olabilir! Selamlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/10/roportaj-biraz-grenoble-biraz-paris-bol-bol-fransa", "text": "\"Paris is always a good idea\" cümlesine, şehrin sokaklarında doyasıya kaybolmalarımın etkisiyle yürekten katılan biri olarak, Paris'te yaşamak nasıl olur hep merak etmişimdir. Çünkü gitmeden önce \"abartılıyor\" diye düşündüğüm bu şehrin aslında her noktasının ne kadar güzel olduğunu fark etmem, çok da uzun bir süremi almamıştı. Şimdi her boş vaktimde Paris'e bir kez daha gidesim geliyor. Benim gibi merak edenler için, Burcu Kantarcı ile Paris ve Fransa üzerine küçük bir söyleşi hazırladık, çok da iyi oldu, çok da güzel oldu. Özellikle orada yaşamayı ya da okumayı düşünenler, bakın Paris'te neler oluyor, kimler İngilizce konuşuyor, kimler konuşmuyor. Fransa'ya ilk gidişim dil kursu için oldu ve Paris'te yaklaşık bir buçuk ay kadar kaldım. Erasmus sürecinde iki kez daha gittim ve bu seferlerde de birkaç hafta kaldım. Toplamda Paris'te iki ay kadar bir süre geçirmişimdir. Paris'e ilk gidişim tam anlamıyla benim seçimimdi. \"Dil kursuna gidiyorum ve uzun süre kalacağım o halde neden herkesin görmek istediği, dünyanın en romantik şehirlerinden birinde kalmayayım? diye düşündüm. Çok istekli gittim ancak şehir o kadar turistik bir şehir ki, birinci haftanın sonunda suni bir tad vermeye başlıyor. Erasmus için okul bakarken Paris'i son sıralara attım bu sebeple ve tam bir öğrenci şehri ve Orta Avrupa mimarisi örneği olan ufak ancak eski bir şehir olan Grenoble'ü seçtim. Bu kısımda beklenen cevabı vermemiş olabilirim ancak Paris ilk gidişte birinci tercihim olmasına rağmen, sonraki gidişlerimin tek sebebi arkadaşlarımdı. Orta yaşlı fransızların bir kısmında zevk düşkünlüğü ve boheme çalan bir yaşam şekli var, bu da dışardan kendini beğenmişlik izlenimi veriyor. \"Fransızlar fransızca dışında dil konuşmaz\", \"kendilerini beğenmiştirler\" vs gibi genellemeler külliyen yalan diyebilirim. Kahvaltı. Koca bir tas acı kahve ve yağlı-reçelli kızarmış ekmek. Kızlar. Kar yağıyor deli gibi, biz montla, çizmeyle donarken onlar kısacık şort ayakta babetle bisiklete binebiliyorlar. Peynirler ve şarküteri berbat kokuyor ama onlar bayılıyorlar. Kalacak yer ve ulaşım masrafı dışında günlük yeme bütçesi ayırmak kontrollü oluyor. Alışveriş için bir gün belirleyip o gün alışveriş yapıyordum. Böylece aniden alıp da pişman olduğum bir şey olmuyordu, hem de kafamda belirlemiş oluyordum toplamda bana kaça patlayacağını. Bu arada harcamaları şişiren tek bir handikap kalıyor ki o da yeni bir şeyler deneme isteği. O noktada yapacak bir şey yok, özellikle yeme içme konusunda farklı şeyler denemeden dönmemek adına plan dışı harcamalar yapılıyor. Çok iyi, kesinlikle bizden daha sıcaklar ve daha hızlı kaynaşıyorlar. Farklı olanı merak ediyorlar ve aralarına alıyorlar. Gezmeye, yeni yerler görmeye, farklı şeyler denemeye çok hevesliler. Tek sorun bizden daha disiplinliler. Planlı ve programlı yaşıyorlar. Onlara ayak uydurmak gerekiyor. Metro, metro, sonra yine metro, bisiklet, bisiklet, yürüme. Öğlen parkta panini atıştır. Metro, iş, okul, metroda grev, ev. Hazırlan akşam yemeği genelde evde yeniyor ya da varsa arkadaşlarınla birlikte yapıp yiyorsun. Çok sıkılmışsan o gün ve hava güzelse köprülerden birinde şarap alıp muhabbet ediyorsun. Çalışma saatleri bizden az, grev olmadığı sürece metro ile ulaşım hızlı. Özellikle akşamın büyük bir kısmı insana kalıyor. Dil kursuna gittiğimde aile yanında kalmıştım. Sabah kahvaltısı hafta içi hızlıca yapılıyor. Haftasonları ise bizdeki gibi biraz daha keyifli. Grenoble'de pastane ürünleri çok tüketilirdi, sabah erken kakıp pazara ve pastaneye uğrar hamur işi ve taze meyve sebze alırdı insanlar. Paris'te birkaç semt pazarı gördüm haftasonları, ama çok ufaklardı, pastane ürünlerini de kaldığım ev halkı pahalı ve hamur işi olduğundan tercih etmiyordu. Ev temizliği konusunda biraz eksikler. Büyük toz parçaları duvar kenarlarında topaklanmadığı sürece süpürge çalıştırılmıyor. Bir de şöyle bir sorun var, çoğu akşam yemeği suşi, üzerine de meyveli yoğurt gibi basit ve hazır şeylerle geçiştiriliyor. 3. zone'a çıkmamalı, çok uzak ve metro bitiyor ancak RER beklemek gerekiyor ki sürekli bir şekilde metroda hep grev oluyor. 2. Zone'da kalınırsa iyi. Ben Boulogne Billancourt'da kalmıştım, çok yakındı ve uygundu. Onun dışında Montparnasse'dan St michel'e kadar uzanan bölge de yine Sorbone'dan ötürü öğrenci ağırlıklıdır. Düşünülebilir ama fiyatlar çok da uygun değldir merkeze yakın olduğundan. Benzer yönden ziyade fark olarak gördüğüm, gece hayatındaki yaş ortalaması türkiye'dekinden biraz daha yüksek. Ya da biz hep öyle mekanlarda takılmışız, bilemiyorum. İlki kendimden utanıyorum çünkü resmen tükürdüğümü yalıyorum ama, Disney! İlk gidişimde \" o kadar para bayamam Paris'e gelmişim ne alaka ya\" diyerek küçümsediğim o cennet, ikinci gidişimde hayata bakış açımı değiştirdi. Yeniden doğmuşum ve rollercoster bağımlısı bir birey olarak hayatıma devam ediyor gibiyim. İkincisi de Sacre Coeur'de noel ayinine katılın. Avrupa'da bayram nasıl kutlanırın tam karşılığı. Not olarak mümkünse diğer izleyen ve fotoğraf makinesi tetikte pozlama peşinde koşan turistleri de görürseniz uyarın, ortamı bozmalarına izin vermeyin. Pastis için, hep şarap içmeyin. Pastis bizim rakıya benzer bir içki, su ile seyreltiliyor ancak su ile takviyeli içilmiyor. Daha sarı, daha az tatlı ve anasonlu. Isınmak için özellikle dış mekanlarda, konserlerde, festivallerde büyük su şişelerine yapıp ellerinde gezdirirler. Erasmus sırasında bir konserde içme şansı bulmuştum bende. Büyük bir su şişesi dolaşıyordu elden ele. İnsanlar ellerindeki bira kaplarına, biranın içine ya da boş bardaklarına koyduruyorlardı. Hem ısınıyorlar hem de bu vesile ile tanışıp muhabbet ediyorlardı. Mümkünse konser vb bir aktivite yakalarsanız gidin derim, eğlenceli oluyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/12/floransa-stendhal-sendromunun-baskenti", "text": "Stendhal Sendromu'nun başkenti güzeller güzeli Floransa'ya gidip de sevmeyen var mıdır acaba? Sanat, tarih, mimari ne ararsanız alasını bulabileceğiniz bu şehre bir kere ayak bastıktan sonra buranın güzellik seviyesine eş bir yer bulmak gerçekten de zor oluyor. Güzelliği bir kenara koyacak olursak bir de şu açıdan bakın; Michelangelo'nun, Da Vinci'nin hatta Dante'nin dolaştığı sokaklarda dolaşıyorsunuz? Bu arada, eğer daha önce Assassin's Creed oynamış bulunduysanız, her yerin tırmanılacak yer potansiyeli taşıdığını da fark edebilirsiniz, tabii bu çok spesifik oldu, ben konuya geçiyorum. Bu soruyu İtalya içeriklerine özgü olarak revize etmek gerekirse, şöyle bir şey çıkabilir: İtalya'ya ne zaman gidilmez? Cevap veriyorum: Yaz ayları. Aslında İtalya'ya ya da başka bir ülkeye giderken göz önünde bulundurduğunuz en önemli şeyin hava durumu olduğunu düşünürsek, buraya ne zaman gideceğinizi belirlemekte çok da güçlük çekmeyeceksiniz. Çünkü hava durumu Türkiye ile, en azından Türkiye'nin batı kısmı ile paralel ilerliyor. Bana kalırsa gitmek için en ideal aylar Eylül-Ekim, ya da Nisan- Mayıs. Evet yazın gitmek çoğunuz için bir seçenek olabilir, ancak Floransa bu anormal güzellik seviyesi ile adeta bir \"turist magneti\" olduğu için yüzlerce fotoğraf makinalı turist ile kol kola dolaşmak ve her fotoğraf karenizde yanınızda tanımadığınız insanlar görmek istemiyorsanız bence turist sezonlarından uzak durmayı tercih etmelisiniz. Bir de unutmadan, eğer \"sana mı soracağım ulan ne zaman gideceğimi?\" diyerek yazın ya da bayramda seyranda gidecekseniz yurtdışında rahat küfür etme alışkanlığınızdan vazgeçin deriz..... Çünkü etrafınızdaki insanların büyük bir kısmı Türk olacak. Yemek yerken arka masaya uzanıp \"abi tuzu uzatsana\" diyebileceğiniz derecede Türk olacak. Demedi demeyin. Floransa bol bol yürümeli, toplu taşıma kullanmamalı, ayaklarınıza kara sular inmeli bir şehir. Dolayısıyla ne giyeceğiniz konusunda en önemli nokta ayakkabı seçiminiz. Rahat edeceğiz diye Türkiye'ye gelen beyaz çorap üstü terlik giyen turistler gibi giyinin demiyorum ama önceden kullandığınız, ayağınızın anasını ağlatmayacak bir şeyler seçerseniz iyi olur. Bunun dışında, Türkiye'den bir pilot şehir seçip, oranın hava durumu koşullarını göz önünde bulundurarak, Floransa'da giyeceklerinizi kolaylıkla seçebilirsiniz. Gece hayatı pek de aktif olmadığı için, yanınıza gece çıkarken giyebileceğiniz bir şeyler almanıza gerek olduğunu sanmıyorum. Evet geldik zurnanın zırt dediği yere. Floransa pahalı mı? Burası için bu sorunun cevabını vermek çok zor. Çünkü mekan tercihlerinize göre değişiklik gösteriyor. \"E bu her şehir için böyle\" diyebilirsiniz, ama Floransa'da bu durum gerçekten çok fark ediyor. Tabii ki turistik yerler daha pahalı, ancak bence İtalya'nın diğer turistik şehirleriyle, örneğin Venedik'le kıyaslanınca, Floransa'nın o kadar da pahalı olduğu söylenemez. Bunları baz alarak kendinize ortalama bir bütçe çıkarabilirsiniz. Tabii ki bu söz ettiklerimin hepsini daha ucuza çekmek mümkün. Neticede İtalya'dasınız, her gün müthiş pizzalar, harika şarküteri ürünleri ve peynirler içeren sandviçler, nefis makarnalar yiyebilir bir yandan bütçenizi hafifletip bir yandan hala üst düzey yemekler yiyebilirsiniz. Birazdan aşağıda sıralayacağım müze, kilise vb. yerlere girmek, hatta sırada bekleyen bilinçsiz turistlere el sallayarak hop diye sırayı atlamak ve gezginlerin en büyük sorunlarından biri olan internet erişimini sağlayabilmek için, Firenze Card kullanabilirsiniz. Olur da kullanacak olursanız, toplu taşıma araçları da kart dahilinde. Bu kartı almadan önce nereye gidip gitmeyeceğinize karar vermeniz daha mantıklı olacaktır, çünkü arada ilgi alanınız olmayan şeyler de çıkabilir, durduk yere Pass'e o kadar para bayılmış olursunuz. 2013 yılı itibariyle Firenze Card'ın ücreti 72 Euro. 72 saat boyunca geçerli. Floransa'ya ulaştığınızda kartınızı alabileceğiniz çeşitli noktalar mevcut. Onları için şuraya bir göz atabilir ve size en yakın olanı tercih edebilirsiniz. Hangi müzelerin karta dahil olduğu ve daha fazla bilgi için ise şuraya göz atmanızda fayda var. Floransa oldukça küçük bir şehir. Dolayısıyla, kalmak için nereyi tercih ederseniz edin, hiçbir zaman şehir merkezine çok da uzak olmayacaksınız. Ancak şu ana kadar en doğru tercih yaptığım otellerden biri olduğunu düşündüğüm Piazza Della Signoria bölgesindeki, Casa del Garbo'yu kesinlikle tercih edebilirsiniz. Bizim kaldığımız odanın kendine ait bir mutfağı ve 2 odası vardı. Üstelik inanılmaz merkezi bir noktadaydı, yakınında market vardı, çok güzel bir şehir manzarasına sahipti ve civarı oturabileceğiniz sevimli kafelerle doluydu. Böyle anlatınca sanki oteli ben işletiyormuşum gibi oldu ama, gerçekten harika bir seçim yapmışız diye düşünüyorum. Eğer burada yer bulamazsanız da şu bölgede otel araması yapmak mantıklı bir seçim olacaktır ki sağa sola rahat rahat yürüyerek gidebilin. Not: Kaldığımız yerin yakınındaki kilisenin çanı o kadar yüksek sesle çalıyor ki, ilk gecenizde korkudan gerçekleştireceğiniz eylem sonucu çarşaf ve iç çamaşırı değiştirmeniz gerekebilir. Daha fazla bilgi için sizi şöyle alalım. İtalya'da yemek yeme meselesi, hassas bir konu. Öyle Mehmet Yaşin gibi her şeyi yiyemezsiniz. Vedat Milor'leşeceksiniz, seçici olup, şarabı içtikten sonra tüküreceksiniz. Evet abartıyor olabilirim, ancak yemek konusu gerçekten hassas. Çünkü tüm dünya halkları olarak \"pizzayı İtalya'da yiyeceksin arkadaş\" ya da \"hadi biraz İtalya'nın şaraplarını övelim\" tavrımız yüzünden buraya beklentilerimiz büyük gidiyoruz. Bu beklentileri karşılamadan dönmemeniz için, size kendimce birkaç yer ve şarap tavsiye edeyim, beğenmezseniz üstüme gelmeyin. Gusta Pizza: Açlıktan ölme sınırındayken gittiğimden midir bilinmez, \"Hayatımda yediğim en lezzetli pizza\" sıfatını hiçbir yere kaptırmıyor Gusta Pizza. Ancak şimdiden belirteyim, öyle çıtır çıtır, üstüne malzeme abanılmış bir pizza ile karşılaşmayacaksınız. Aksine incecik, yumuşacık, hafif pideye çalan bir şeyler geliyor önünüze. Kapıda çılgın bir sıra ile karşılaşmanız mümkün, çünkü mekan çok küçük ve numara sistemi mevcut. Sıra size geldiğinde oturuyorsunuz. Popüler bir yer olduğu için Türkler ile karşılaşmanız mümkün. Ancak ben orada tanıştığım insanları pek bir sevdiğim, hatta dostluğumu Türkiye'de de devam ettirme noktasına geldiğim için bu konuyla ilgili bir problemim olmadı. Gusta'da pizza yedikten sonra, bir arka sokağına geçip, gayet lezzetli içkiler deneyebileceğiniz sevimli bir yer Volume. İsterseniz içeride takılıp müzik dinleyebilir, bardaki salatalıktan zeytine uzanan alakasız yiyeceklerden atıştırabilir, isterseniz içkinizle dışarı çıkıp hemen önündeki meydanda takılabilirsiniz. Floransa'ya kadar gitmişken \"Fiorentine Steak\" yemeden dönmemelisiniz. Biz bunun için küçük çaplı bir araştırma yapıp Trattoria Nerone'yi tercih ettik. Dekorasyonun orta çağdan fırlamış, insanı ekmek yoksa pasta yemeye iten bir havası var. Eti de oldukça lezzetli. Ama etten daha çok sevdiğim bir şey varsa o da fırında sarımsaklı ve baharatlı patatesi. Bence oraya gidip direkt 10 kase patates söyleyebilirsiniz. Unutmadan, servis çok yavaş. Tavsiyem, bol bol şarap için. Yavaş olduğunu ertesi gün fark ediyorsunuz. Şarap kritik konu arkadaşlar. O yüzden bu yorumları hiçbir uzmanlığım ve bilgim olmadan, \"hmm gerçekten odunsu bir şarap\" ya da \"oo kekremsi!\" tadında değil de, sadece \"bu güzelmiş, bu değilmiş\" şeklinde yaptığımı göz önünde bulundurmanızı isterim. Bizim burada en sık, hatta sudan çok içtiğimiz iki şarap: Chianti ve Montepulciano. Bunlar çok büyük ve özel keşifler değil bu arada, eğer şarapla ilgili birazcık bir şeyler biliyorsanız zaten ikisini de mutlaka duymuşsunuzdur. Kahve için size spesifik bir yer önermeyeceğim. Çünkü burada içtiğim her kahve gerçekten muhteşemdi. İsa mı kutsamış Musa mı üflemiş ne olmuş bilmiyorum ama, makinadan aldığınız ayak üstü kahveden öylesine oturduğunuz bir kafede içtiğiniz kahveye kadar hepsi fazla güzel. Dayayın espressoyu, dayayın latteyi. Burayı gidin diye değil de, yok yere vaktinizi ayırıp gitmeyin diye önermek daha doğru olacak sanırım. Bir kere nedensiz bir şekilde aşırı turistik. Eğer siz de küçük bir araştırma yapacak olursanız, bu kafeyle ilgili bir şeyler mutlaka karşınıza çıkacaktır. Bana kalırsa bir özelliği yok. Üstelik gereksiz pahalı. Öyle ki, çok yorulduğumuz bir anda \"hadi bi oturalım bari neymiş bu kadar?\" şeklinde isteksizce oturmuş olmamıza rağmen, burada çalışan garsonun bize \"Neden burada takılıyorsunuz ki, gidecek çok daha güzel yerler var, burası gereksiz derecede turistik bir yer\" demesi bile yeterli oldu. Oturduğumuz 15 dakikayı da pişmanlık içinde geçirdik. Floransa'da nereyi gezeceğinizi doğru belirlemek büyük önem taşıyor. Zaten sizin \"aa şuna bak şaheser!\" diye yorumladığınız şey, Luigi'nin, Caterina'nın evi çıkıveriyor. Olur da yukarıda söz ettiğim Firenze Card'ın sitesine bakacak olursanız, küçücük şehirde 60'ın üzerinde müze var. Hepsini gezmeye kalkışırsanız aklınızı kaçırırsınız arkadaşlar. Burası, Floransa'nın simgelerinden biri haline gelmiş, Floransa temalı her türlü filmde görebileceğiniz, üzerine evler olan \"o köprü\". Tabii o üzerindeki yapılar ev değil, çoğunlukla kuyumcu ve hediyelik eşya dükkanı olarak kullanılıyor. Kuyumcuların da bir olayı yok, öyle bildiğimiz altın kolye, küpe falan satıyorlar işte. Bu köprü, görmeden dönmenizin bir tuhaf olacağı Palazzo Vecchio ile Palazzo Pitti'yi birbirine bağlıyor denilebilir. Buradan istediğiniz gibi, 5-10 kere geçebilirsiniz. Herhangi bir ücreti yok. Orjinal adıyla Galleria Degli Uffizi, kapısından kuyruğun eksik olmadığı, eğer sanata özel bir ilginiz varsa \"Ulan unuttuğum bir yer kaldı mı?\" şaşkınlığında, ayaklarınız kopana kadar gezebileceğiniz belki de dünyanın en önemli müzelerinden biri. İçeride Leonardo, Michelengelo, Raffaello, Caravaggio, Goya, Botticelli ve daha aklıma gelmeyen birçok ünlü sanatçının eserlerini görebilmeniz mümkün. Bunları görebilmek o kadar heyecan verici ki, yazarken bile inme iniyor. -İçerideki en önemli ve en ilgi gören eserlerden biri kuşkusuz, Botticelli'nin \"The Birth of Venus\" adlı eseri. Biz her detayı inceleyebilmek adına, önünde bi' 20 dakika geçirmişizdir diye tahmin ediyorum. -Uffizi'nin kapısında, yılın her dönemi ciddi bir sıra oluyor. Eğer Firenze Pass alırsanız bu kuyruğu atlama şansınız oluyor. Onu da almayacaksanız, internet üzerinden rezervasyon yapma şansınız var. Bunları yapmıyorsanız, müzeye giderken yanınıza yorgan, döşek ve yiyecek almayı unutmayın. -Bilet fiyatı 9,5 Euro. Firenze Card'ı olanlar için ücretsiz. -Pazartesileri kapalı. Diğer günler 8:15-18:50 arası açık. Saat seçimleri tuhaf ben de farkındayım. Adını söyleyince bir an için İtalyanca konuşabiliyormuş gibi hissedebildiğiniz, Floransa'nın bir diğer simgesi olan bu katedralin, sizi Scarlett Johansson görmüş ağzı açık ayran budalasına çevirecek güzellikte olduğunun garantisini verebilirim. Kendisi \"Duomo\" olarak da biliniyor, ancak duomo İtalyanca'da katedral demek-miş, bu yüzden kafanızın karışmaması için, yukarıda gördüğünüz gibi orijinal bir adı da mevcut. -Hemen yanında bir çan kulesi bulunuyor, onun tepesine çıkabilmeniz mümkün. -İçeri girmek ücretsiz. -Katedral şehrin birçok yerinden görülebiliyor, kaybolduğunuz anlar için burayı kutup yıldızınız olarak belirleyebilirsiniz. Michelengelo, heykel, sanat şeklinde özelden genelde doğru ilerlerken, her evrede aklınıza gelebilecek eser, \"Davut\"u görebilmeniz için gitmeniz gereken yer Galleria del'Accademia. Onun dışında içeride tabii ki Michelengelo'nun birçok eserini görme şansınız da var. Ancak lokaller tarafından bile \"Davut için oluşturulmuş müze\" olarak bilindiğini düşünürsek, geri kalan kısmıyla çok da ilgilenmeyebilirsiniz. Tabii ki bu işe özel bir ilginiz varsa benim bu sığ yorumumu bir kenara bırakın. -Davut heykelinin fotoğrafını çekmek yasak. Nedense öyle heyecan peşinde düşüp çekesi geliyor insanın ama. Olsun siz çekmeyin, ayıp. -Pazartesileri kapalı. Onun dışında 08:00-18:00 arası açık. Firenze Card'a ücretsiz ve sıra yok. -Giriş: 6,5 Euro Medicilerin Silivri'de olması beklenirken Floransa'ya yaptırdıkları \"yazlık sarayları\" Palazzo Pitti'nin dışarıdan bakıldığında pek de güzel göründüğünü söyleyemeyeceğim. Ama bu konu için Medici'leri suçlamıyorum, çünkü burayı ilk yaptıranlar onlar değil-imiş efendim. Şu anda bu devasa sarayın içinde Costume Gallery, Paletine Gallery, Gallery of Modern Art gibi bölümler mevcut. Medicilerin çanağı, çömleği artık neleri varsa sergileniyor. -Kostüm Galerisi ilginizi çekiyorsa, uyarmış bulunayım, 3,4 tane dönem kostümü gördükten sonra, iş saçma bir hal alıyor, 2000'li yıllara kadar uzanıyor ve son dönem tasarımcıların kıyafetlerini falan sergilediklerini fark ediyorsunuz. Bence çok saçma, vaktinize yazık. -09:00-17:00 arası açık. Palazzo Vecchio'ya ve temsili Davut heykeli de dahil birçok heykele ev sahipliği yapan çok güzel bir meydan burası. Aynı zamanda Floransa'nın en büyük meydanlarından biri. Burada vakit geçirmek \"Ay ben gerçekten Floransa'dayım\" hissi yaşamanızı sağlayabilir. Meydanda yemek yiyebileceğiniz ya da bir şeyler içebileceğiniz birçok kafe mevcut, turistik falan demeden meydanın keyfini çıkarmak üzere birine çökebilirsiniz. -Palazzo Vecchio da tabii ki Medicilere ait. Sanıyorum Floransa'daki her şey Medicilere ait. -Yukarıda söz ettiğim otelimiz bu meydanda bulunuyor. -Geceleri bu bölgeye bir sarhoş yığılması oluyor, siz de sarhoş olursanız buraya gidip Davut'a dert yanabilirsiniz. Sevgili İlahi Komedya okuyucuları, tahmin ediyoruz ki Dante'nin evini görmek ilginizi çekebilir? Doğruyu söylemek gerekirse biraz \"zorlama\" bir müze olmuş, ama en azından gidip bi' dışından da bakabilirsiniz. Burası şehrin güzel ve turistik meydanlarından bir diğeri, bu civardan geçerken buraya da şöyle bir bakmayı ihmal etmeyin. Şehre tepeden bakmak, bir yandan güzel fotoğraflar çekerken bir yandan içeceğinizi yudumlamak için harika bir nokta. Mümkünse günbatımı saatlerine yakın ve yanınıza atıştırmalık bir şeyler alarak gidin ve merdivenlere oturup Floransa'da oluşunuzun tadını çıkarın. Gezinin en unutulmaz anlarından birini burada yaşayacak olabilirsiniz. -Secret Bakery keşfetmeyi unutmayın. Nedir bu diye soracak olursanız, Floransa'da yerleri tam olarak belli olmayan, hatta dönem dönem mekan değiştiren yerler var. Ne bir isimleri, ne de tabelaları mevcut. Gecenin bir vakti, kokuyu takip ederek bu yerleri buluyor ve oradan üretilen ürünlerden yeme şansı buluyorsunuz. Eğer yaygara çıkarırsanız, gürültü yaparsanız size hiçbir şey satmadıkları da oluyor. Bence çok eğlenceli ve denemeye değer. Bulamayanlar için, bir tanesi Santa Croce civarında, kilisenin yanından sola dönünce. -Bence her yeri yürüyerek keşfetmelisiniz. Çünkü ara sokaklar ve turistik olmayan bölgeler gerçekten çok güzel. -Eğer burayı \"lokalmiş gibi yaşayayım\" diye bir derdiniz yoksa, ve müzeleri çok detaylı gezmeyecekseniz, 2-3 gün Floransa için yeterli bir süre. -Alışveriş konusunda, şehir merkezinde çok çılgın seçenekler olduğunu söyleyemeyeceğim. Avrupa'da her yerde karşılaşabileceğiniz mağazalar mevcut. Roma'ya planladığımız seyahat için onlarca farklı blogda kafa karışıklığından ne yapacağımızı şaşırmışken ilaç gibi gelen blog. Elinize sağlık, çıktısını aldık, koltuğumuzun altına koyduk, uçak saatini bekliyoruz. Evet, prego'yu çok kullanırlar. Bizdeki karşılığı için 'rica ederim' diyebiliriz. Birine teşekkür ettikten sonra 'rica ederim', yol istedikten sonra da 'buyrun' olarak kullanılıyor. Bologna'ya yolumuz kısa süreli de olsa düştü, ama en yakın zamanda şöyle rahat rahat gezebileceğimiz bir seyahat planlayacağız, dolayısıyla öneriler şahane olur! görülmesi gereken olağanüstü güzelliklerle dolu ülke. vizesi için yardıma ihtiyaçınız olursa http://www. globalvize. net/italya-vizesi adresini inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/15/finlandiya-soguk-ama-sempatik", "text": "Biz soğuk havasıyla ve intihar oranlarıyla uğraşa duralım, Ercan Topçu Finlandiya'da hem yaşıyor, hem okuyor hem de Finlandiya 2. Lig'inde futbol oynayacak kadar aktif bir hayata sahip. Röportajı okuyunca insanın soğuk havayı falan bir kenara koyup, oralara bir yere gidesi geliyor adeta. Zaten fotoğraflarına bakarken bile doğasından etkilenmemek elde değil. Biz daha ziyaret etmeye çekinirken, kendisi bize her türlü detayı anlatarak ilgimizi Ville Valo dışında bir şeylerin üstüne çekmeyi başardı. Finlandiya'nın Northern Savonia diye adlandırılan bölgesinde Kuopio şehrinde yaşıyorum. Açıkçası, ana neden okul ancak daha önce Kuzey Avrupa'daki yaşamı bildiğimden, elime geçen okul fırsatlarında Finlandiya'ya öncelik verdim. Kuopio gelişmekte olan bir şehir. Gerçekten yaşanılası bir yer. Özellikle doğası ve insanlarıyla bunu size hissetiriyor, ancak tabi ki Türkiye'de doğmuş ve büyümüş bir birey olarak, soğuktan ara sıra şikayet etmemek mümkün değil. Genel açıdan burada çok mutluyum. Tek eksik ailem ve yakın arkadaşlarım. Ama insan her istediğini her yere taşıyamıyor, buradaki güzellikleri görüp, eksik ve yoksun olduğum şeylerin üstünü örtüyorum. Türkiye ile kıyaslamak çok yanlış olur. Ciddi anlamda pahalı. Yani aslında klasik deyimle burada 1 Türk Lirasını, 1 Euro yerine koyarsak, o zaman her şey mantıklı geliyor. Kaldı ki kur değerini şimdi hepimiz biliyoruz. Yani ortalamaya vurursak, her şey en az 2 -3 kat daha pahalı. Yeri geldiğinde domatesin kilosu 7 euro'ya kadar çıkabiliyor, hatırlarım Türkiye'deki pazarlardada kilosunu 50 kuruşa almayanı döverlerdi. En basitinden günlük hayatta çok sık kullandığımız toplu taşıma araçlarının tek biletlik seyahat ücretinden örnek verebilirim. Gittiğimiz mesafeler 4 ile 20 km arasında değişmekte ve ücret gündüz 3.20 euro, gece 4.40 euro. Bunlara kıyasla, buraya gelecek insanların bunları göze alması gerekiyor. Burada kazanılan maaşlarla, geçim hiç de zor değil, bir şekilde çark dönüyor insanlar için ancak öğrenciler için hele de dışarıdan gelenler için ciddi anlamda pahalı bir yer. Daha önce de belirttiğim gibi, aile en büyük özlem kaynağı, onun dışında bazen rakı, baklava, sarma ve mantı özlenmeyecek şeyler de değil hani. Buradaki kültüre yaşam koşullarına ve insanlara alıştım. Kuzey insanı biraz daha içedönük. Yani kolay kolay konuşmuyorlar. Daha önce İsveç kültürünü de tanıdığımdan, bence Finler ile Türklerin ortak yanları var. Çok ciddi farklarımız yok denecek kadar az ancak burada doğaya muhteşem dikkat ediliyor ve önem veriliyor. Dolayısıyla, bu konuda kuzey Avrupa'dan öğreneceğimiz çok şey var bence. Öğrenci hayatı yaşadığımdan, genellikle mesai saatlerinde okulda tezimle ilgili deneyleri yapıyorum tabi eğer aynı zamanda dersim devam etmiyorsa. Buradaki yaşam Türkiye'dekine nazaran çok sakin, günlük yapılan işler daha rahat geliyor bana. Bazı günler sauna etkinliklerimiz veya ev partilerimiz oluyor. Eğlenceye geldiğinde konu, ben burada daha fazla keyif aldığımı düşünüyorum açıkçası. Her gün öğlen saat 2'de çay ve kahve molamız oluyor bütün araştırma grubuyla, hafta sonları ise koşu ve sosyal hayata daha çok önem veriyorum. Burada günlük yapılan aktiviteler arasında sporu da çok kolay ekleyebiliyorsunuz. Hemen hemen her eğitim kurumunun kendi çalışanlarına ve öğrencilerine sağladığı spor tesisleri ve imkanları var. Her gün herkesin bisiklet kullanarak okula işe gitmesini bir kenara bırakırsak, burada yapılan sıradan günlük aktiviteler bile bazen sizi mutlu edebilir. Biz iklim koşullarından dolayı oraya gelmeye korkarken sen orada yaşamayı başarıyorsun? Türkiye'den giden biri olarak bu konuda zorluk çekmiyor musun? Hem çok soğuk hem de çok depresif bir havası olduğu söyleniyor. Kendi kendimi buraya gelirken bir şekilde motive ettim, bir şekilde bunu kolayca başardım, çünkü insan vücudu belli bir noktadan sonra iklim koşullarına ayak uyduruyor. Ara sıra Türkiye ziyaretlerinde dondurucu havada tişört ile dışarı çıkmak çok büyük bir etki yaratmıyor ama tabi buna arkadaşlarım şaşırmıyor değiller. Bazen sosyal ağlarda arkadaşlarımın güneşli günler yaşadığını görünce tabi ki içten içe bir soru sormuyor değilim kendime. Hele de yılın sonbahar ve kış mevsimlerinde gün ışığını görmekte güçlük çekiyoruz. Saat 9 gibi karanlık yerini gri ve mavi gökyüzüne bırakıp öğlen 14.30 gibi yeniden kendini gösterdiği de oluyor. Ama bunu kabullenmek ve çok kafa yormamak lazım. Şahsen geçen sene bir veya iki hafta çok kafa yormuştum, sonuçları çok iyi olmadı. Olduğu gibi yaşamak gerekiyor bazen. Bunların aksine, yazın temmuz-haziran gibi 24 saat gündüzü yaşayınca, insan ekstra enerji ile yüklü oluyor. O zaman hissettiğim mutluluğu sanırım kendi ülkemde bile hissedememiştim. Şimdilerde sonbaharı yaşarken, yazın hayallerini kuruyorum. Kışın ve sonbaharın en büyük getirisi kuzey ışıkları bence... Gökyüzündeki doğal ışık şovu, insanı farklı duygulara sürüklüyor. Buraya gelecek olanların kesinlikle araştırması gereken bir şey. Daha sıcak, özellikle vaktin sokaklarda harcanabildiği yerlerde yaşamak bana göre daha mantıklı. Ben kendimi sosyal ilişkiler bakımından açık bir insan olarak görüyorum. Burada biraz daha evlerde ve kapalı alanlarda vakit geçiriyorum ve bunun benden bir şeyler götürdüğünü düşünüyorum. Genç ya da öğrenci olan insanların daha çok doğa ile diğer insanlar ile kucaklaşması gerekiyor kanımca. Bu yüzden Akdeniz ülkelerinde bu durum daha elverişli. Sanırım bilim bu kadar ilerlememiş olsa, kimya eğitimi ve olanakları bu kadar gelişmemiş olsa, Finlandiya'ya belki de hiç gelmezdim. Arkadaş ortamı konusu çok derin ve ucu açık bir konu. Çünkü samimiyet kişilik ile bağlantılı bir durum. Ben arkadaşlık konusunda burada daha iyi şeyler başardığımı düşünüyorum. Dostlar ve çocukluk arkadaşları ayrı kefededir benim için onların yerini kimse dolduramaz ama kişisel olarak yanıtlamam gerekirse, İstanbul'da okurken sahip olduğum arkadaş çevresinden çok daha iyi bir arkadaş çevrem oluştu burada. Saygı temeline oturmuş ilişkiler her zaman insan hayatında daha derin yerlere sahip oluyor. Sanırım benim burada elde ettiğim arkadaşlıklar bu yüzden beni mutlu ediyor. En azından benim için, kültür farkı ile samimiyetin ve arkadaşlığın pek bir bağlantısı bulunmuyor. Gece hayatının bazı kulüplerde 2 bazılarında 3'te bitiyor olması benim \"ah nerede o İstanbul geceleri\" dememe sebep olsa da, partilerin içeriği ve insanların eğlence konusundaki tutumları hoşuma gidiyor. Etkinlikler, gerek sanatsal gerek sosyal açıdan çok memnun edici. Hatta ve hatta herhangi bir fikri resmi makamlara iletseniz, sizin temanızda bir etkinlik bile düzenlenebiliyor. Bu yüzden Kuopio'daki gece hayatı ve etkinliklerden son derece memnunum. Öğrenciler için de öğrenci birliklerinin anlaşmalı gece kulubü ve barlarında indirimler ücretsiz girişler bir takım sürprizler olabiliyor. Her şey çok düzenli işliyor. Açıkçası gece hayatı kültürü bakımından çoğunlukla beğendiğim söylenebilir. Çok net söyleyeyim, eğer hayatınız boyunca veya en az 5 yıl kalmayacaksanız, girişmeyin derim. Çünkü zaman gerektiren bir dil. Türkçemiz gibi gramer bakımından oldukça karmaşık. Ve ciddi anlamda dikkatinizi vermek gerekir. Ben okuldaki işlerle yeterince yoğun olduğumdan sadece bir tek ders alabildim ve güzel, yararlı şeyler öğrendim. Bunun dışında kültür merkezinin sağladığı dil kursuna da elimden geldiğince gidiyorum. Benim en büyük avantajım burada Finlandiya 2. Futbol liginde bir takımda oynamak oldu. Takım arkadaşlarımla genelde Fince konuştuğumuzdan dolayı, her gün birkaç yeni kelime öğrendim. Sanırım bunların dışında pek de çaba harcadığım söylenemez. Bu dilin insanı en çok uzaklaştıran yanı dünyada sadece 5 milyon kişi tarafından konuşuluyor olması. Daha önce İsveççe öğrendim, buradaki ikinci resmi dil İsveççe, bunun da yardımı dokunuyor ancak İsveççeyi onlar da iyi konuşmadığından o yanım da köreldi zamanla. Eğer doktora çalışmalarına ve iş hayatına burada başlarsam, o zaman Finceyi a'dan z'ye öğreneceğim diye kendime söz verdim. Tavsiyem 2 yıllık bile gelseniz, temel şeyleri öğrenin. Ancak çok derine girerseniz, kendi çalışmalarınızdan ödün vermeniz gerekebilir. Bir şekilde güzel kelimeleri sarf edip karşınızdaki yerli halkın size gülümsediğini görmek bence sizin için bir takdir olacaktır. Yazıldığı gibi okunduğundan, Türkler çok büyük bir sıkıntı çekmiyor telaffuz konusunda. Finlandiya'nın eşsiz doğasını keşfedin, göl kenarında bir haftasonu bile olsa bir kulübe kiralayın. Belki balık tutmayı seversiniz, bunu yapın. Kesinlikle saunaya girin, sonra da buz tutmuş göle atlayın. Güzel bir tecrübe bunu yapın. Fin kahvesini de deneyebilirsiniz. Buz hokeyi maçına gitmemek olmaz. Mevsime bağlı olaraktan kendi şehrimden bahsetmek gerekirse, Kuopio'ya eğer yazın geldiyseniz mutlaka ama mutlaka göl üzerindeki tur yapan gemilere binin. İnsanın içini huzurla kaplıyor o tekne gezintisi. Hemen ardından ama yürüyerek ama bisikletle o kıyı şeridini bir turlayın derim ben size. Finlandiya'nın ünlü içkisi Salmiakki'yi deneyin. Yabancıların çoğunluğu sevmiyor ama bence nefret edilecek kadar da kötü değil. 2013 yazında gitmiştim Kuopio'ya. Maalesef sadece 10 gün kalabilmiştim. Şimdi bu yazıyı okuyunca ne kadar özlediğimi farkettim."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/17/tatlilikta-sinir-zorlayan-program-two-greedy-italians", "text": "Two Greedy Italians, bir Pazar sabahı, annem ve babam ile beraber kahvaltı yaparken keşfettiğim bir program. Türkiye'de Bloomberg'de yayınlanıyor, ancak normalde BBC çıkışlı-imiş, bunu programı izledikten sonra araştırırken öğrendim tabi. İki ünlü İtalyan şef Gennaro Contaldo ve Antonio Carluccio, beraber İtalya'yı dolaşıyor, çeşit çeşit yemeğin tadına bakıyor, aynı zamanda izlerken kendinizi kaybedeceğiniz güzellikte yemekler hazırlıyorlar. Tabi bunu öyle klişe yemek programları gibi hayal etmeyin. Contaldo tam bir İtalyan mafya babası tipinde.. Carluccio ise \"bu nasıl şirinlik ulan\" diye yanağını sıkabileceğiniz, yer yer Aziz Nesin'e benzettiğim müthiş sevimli bir adam. Öyle \"mutlaka portakallı ördek yemelisiniz\" triplerine de girmiyorlar hiç, sokaklarda aylaklık ederek, gezdikleri büyüdükleri bölgelerde, harika yemekleri tanımamızı sağlıyorlar. Büyük ve ihtişamlı restoranlar umurlarında bile değil. Gittikleri \"Michelin Yıldızlı\" restoranların küçük porsiyonlarıyla dalga geçip, doyabilmek için 3,4 tabak söylüyorlar. Yemek yerken \"hmm kekremsi..\" tripleri yerine, bir yandan tabağa ekmek banarken, bir yandan önlerinden geçen güzel kadının arkasından bakakalıyorlar. Benim son izlediğim bölümde ise üzüm çalarak çığır açtılar. Oldukça doğal ve komikler. İkisi de tam olarak kafamızdaki Akdeniz insanı/İtalyan tiplemesi. Program, insanın içinde o kadar büyük bir İtalya'ya gitme isteği uyandırıyor ki, aklınızı kaçırırsınız. Ben İstiyorum ki, Ayham Sicimoğlu ile bu abiler bir araya gelsin, hep beraber program yapsınlar, tarihin en keyifli gezmeli görmeli, yemeli içmeli programı çıksın ortaya. İlgisini çekenler için, aşağı bir bölümünü koyuyorum. Mutlaka izlemelisiniz, ben bayıldım! altyazılı bölümlerini bulamıyorum, bilginiz var mı? Şimdiden teşekkür ederim.."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/20/antwerp-gezi-rehberi", "text": "1-2 hafta önce Belçika'daydık. Çok büyük bir Brüksel fanı olmadığımız için, hadi farklı bir yerlere gidelim arayışıyla, atladık Brüksel'den trene, Antwerp'e, Antwerpen'e, Anvers'e, ya da siz her demek istiyorsanız oraya geçtik. Üçünü de kullanabilirsiniz. Orada sadece 1 günümüzü geçirdik ve akşamında tekrar Brüksel'e döndük. Bu yüzden, büyük ve detaylı bir Antwerp gezi rehberi beklentisine girmemenizi şimdiden söylemeliyim diye düşünüyorum. Zaten 10 yıl da kalsam orayla ilgili büyük ve detaylı bir rehber çıkaramazdım sanıyorum. Antwerp'e direkt uçak ile gidebildiğinizi hiç sanmıyorum. En azından Türkiye'de böyle bir imkanınız varmış gibi görünmüyor. Bu yüzden, Brüksel'e gidip, oradan treni kullanarak yaklaşık 45 dakika içinde Antwerp'e ulaşabilirsiniz. Eğer öncelikli isteğiniz Antwerp'i gezmek ise Brüksel havaalanından oraya giden otobüsler bulmanız bile mümkün. Ancak Brüksel'de kalıp günübirlik oraya geçecekseniz Brüksel'deki Gare de Central'a ulaşmanız yeterli, ki kendisi tam olarak şurada bulunuyor. Grand Place'e oldukça yakın. Oraya ulaştıktan sonra, mantığını çözememe ihtimalinize karşın, daha da detaylı açıklayayım. Öncelikle garın içinde bulunan çeşitli ekranlardan, hangi destinasyona gideceğinize göre size uygun olan saati buluyorsunuz. Merak etmeyin İngilizce seçenek mevcut. Ardından yine garın içinde bulunan cihazlardan kendiniz, ya da gereksiz yere sıra bekleyerek gişelerden, biletinizi alıyorsunuz. Ardından gişelerin hemen üstündeki devasa, çalışmıyor gibi görünen ama aslında aslanlar gibi çalışan ekrana bakıyorsunuz ve treninizin kaç numaralı alandan çıktığını öğreniyorsunuz. Bunların hepsini yaptıktan sonra treniniz geldiğinde ise, öyle koltuk numarası falan bulmaya çalışmanıza gerek yok, rastgele oturabilirsiniz. Bilet fiyatları 2 hafta öncesine kadar 10 Euro civarıydı. Tren istasyonunun önündeki caddeden kaptırıp giderseniz, karşınıza Antwerp'in alışveriş caddesi olan Meir çıkacak. Burada Urbanoutfitters ve Forever 21 gibi Türkiye'de bulamayacağınız mağazalar da dahil, yüzlerce yer mevcut. Dolayısıyla sırf alışveriş için bile bu şehre gelen insanlar oluyor. Kişisel fikrimi soracak olursanız cadde boyunca çok özel butik ya da farklı markalar olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak hazır giyim ile ilgili bir derdiniz yoksa, bence oldukça fazla alternatife sahip olduğunuz bir bölge. Çoğunlukla trafiğe kapalı olduğu için, cadde üzerindeki waffle'cılardan birinden elinize waffle'ınızı alıp, ortalıkta rahat rahat dolaşabilirsiniz. Üstelik tekrar Brüksel'e dönmek ya da başka şehre geçmek gibi bir niyetiniz varsa, tren istasyonuna yakın olması da size elinizde torbalarla oradan oraya savrulmamanız açısından büyük kolaylık sağlıyor. Burada dolaşırken sadece ana cadde üzerinde ilerlemeyin tabi. Mümkün olduğunda ara sokaklara dalın. Karşınıza bir şey atıştırabileceğiniz kafeler, ve çağımız itibariyle artık \"instagramlık\" gözüyle baktığımız pek güzel sokaklar çıkması muhtemel. Alışveriş severlere önemli not: Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi burada da hayat erken bitiyor arkadaşlar. O yüzden alışveriş yapacaksanız, işi 6'dan sonrasına bırakmayın. Her yer kapanıveriyor, şaşırdığınızla kalıyorsunuz. Welcome to Medeniyet. Antwerp ile ilgili oldukça ilgi çekici bir gerçek var: Burası ünlü ressam Rubens'in şehri. Dolayısıyla Antwerp'e kadar gelmişken, onunla ilgili bir şeyler görmeden dönmeniz hata, dönünce de içinizde dev bir pişmanlık olur. Rubens Huis, Rubens'in zamanında yaşamını sürdürdüğü evi, günümüzde müzeye dönüştürülmüş. İçinde hem eserlerini, hem kullandığı eşyaları görmeniz mümkün. Tren istasyonundan yürüme mesafesinde. Pazartesileri kapalı. Geri kalan günler 10:00-17:00 arasında açık. Giriş 8 Euro. 26'dan küçükseniz \"Young Adult\" sayıldığınız için 1 Euro. Antwerp ile ilgili bilmeniz gereken bir diğer konu ise, bu küçük şehrin Avrupa genelinde elmas endüstrisinin başkenti olduğu. Anladığımız, okuduğumuz ve Snatch'den hatırladığımız kadarıyla, sektör Yahudilerin elinde. O yüzden \"hoşçakalın arkadaşlar, ben yurt dışına çıkıp biraz elmas alacağım\" gibi bir planınız varsa, Diamond District'e gidip, oradaki türlü türlü mağazadan kafanıza göre bir şeyler bulmanız mümkün. Antwerp'ten önce bulunduğumuz Brüksel'de bir adet Grote Markt bulunmasından mütevellit, anladığımız kadarıyla Belçika'da şehir merkezlerine \"Grote Markt\" adını vermeyi seviyorlar. Antwerp'deki Grote Markt, tıpkı Brüksel'de olduğu gibi, yine güzel binaların, çikolatacılar, dantelcilerin çevrelediği, bir güzel meydan. Muhtemelen şehrin en ünlü ve turistik bölgelerinden biri, bu yüzden turistliğinizi bilip, orayı görmeden dönmemelisiniz. Evet, hızlandırılmış Antwerp turumuzun sonuna geldik. Gezdiğimden fazlasını yazarak \"ay şurası çok güzel!\" diye uydurmak istemediğim için, 1 gün içinde ne yazdıysam buraya yazmış bulundum. 1 yıl boyunca değişim öğrencisi olarak yaşadığım muhteşem şehir. turistik olarak daha nice yerleri olması yanında yaşayan ve gençler tarafından haftanın 3 günü yaşatılan bir şehir. Grote Markt kelime anlamı ile büyük market ya da büyük pazar alanı anlamındadır. eskiden şehir pazarları kermesler ve eğlenceler o alanlarda yapıldıgı için hala önemini kaybetmemiştir. Brükselde ressamlar, sergiler bulabileceginiz Grote Markt; Antwerpen'de buluşma mekanı, kermes ve panayır alanı olarak kullanılmaktadır."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/21/isvec-malmo-lund-ve-goteborg-uzerine", "text": "İsveç, \"İşte dünyanın en yaşanılası 10 ülkesi!\" başlıklı haberlerin tartışmasız isimlerinden. Eğer ideal yaşam diye bir şey varsa, bunu gerçekleştirmek, oralara bir yerlere gittiğiniz takdirde mümkünmüş gibi geliyor insana. En azından bende bıraktığı izlenim buydu. O yüzden, Nilay Kılınç ile gerçekleştirdiğimiz bu röportaj, benim tüm merakımı giderip yerini en yakın zamanda İsveç'i ziyaret etme isteğine bıraktı. Nilay, her şeyi o kadar güzel anlatıp detaylandırdı ki, Halkalı Çöplüğü'nü bu şekilde anlatsa, oraya da ilgi göstermeye başlardım herhalde. Okumaktan inanılmaz keyif alacağınız bir söyleşi olduğunu düşünüyorum, ve İsveç'e özel bir ilginiz varsa, Nilay'ın bloguna da kesinlikle göz atmanızı tavsiye ediyorum. İsveç'e gelmemin arkasında esrarengiz olaylar var! Henüz okuma yazma bilmiyorken, babama ait Kanada ile ilgili bir kitapta doğa resimlerine bakıp, \"geyiklerin, göllerin olduğu, sürekli kar yağan bir yerde yaşasak keşke...\" diye düşünürdüm. Daha sonraları bir Finlandiya romantisizmi başladı ve liseye geldiğimde artık Finlandiya, aile ve arkadaşlar tarafından benle özleştirilen bir ülke olmuştu. Kalevala başucu kitabımdı; Fin folklorik müzikleri dinler, metal gruplarını takip ederdim. Bu dönemde genel olarak tüm İskandinavya ülkelerinin edebiyat ve sanatıyla ilgilenmeye başladım. Üniversite yıllarımda İsveç ve Danimarka'nın göç politikalarıyla haşır neşir oldum. Bu konuları incelerken İsveç'in yüksek lisans için uygun bir ülke olduğuna karar verdim. Doğa dostu, kadın ve LGBT hakları savunucusu, bilim düşkünü İsveç! Sürekli gelişmeye çabalayan bir ülkede okumak beni ideallerim doğrultusunda besler diye düşünüp Lund Üniversitesi'nde Avrupa Çalışmaları yüksek lisansına başladım. Aynı zamanda Malmö Üniversitesi'nde göç üzerine çalışıyordum. An itibariyle yine aynı alanda, bu sefer Göteborg'daki bir akademik projede araştırma asistanı olarak çalışyorum. İki buçuk senedir İsveç'te olmama rağmen Finlandiya'ya hiç gitmedim. Ben insiyatif almadan, olayların beni oraya sürüklemesini bekliyorum, Finlandiya konusunda çok romantiğim. En nihayetinde çocukluk aşkım! Lund'un benim neznimde yeri ayrı olmasına rağmen Göteborg'u tercih ederim. Göteborg, Malmö ve Lund ile kıyasladığımda bana daha bir \"İsveç kenti\" hissi veriyor. Aynu zamanda Göteborg İstanbul'u anımsatıyor bana. Deniz kokusu, balık kokusu, köprü, hareketlilik, şehirdeki tezatlıklar... Lund, öğrenciler için biçilmiş kaftan fakat üniversite ile ilişiğiniz kesildiğinde çok sıkıcı bir yer haline geliyor çünkü bütün şehir öğrenciler üzerine kurulu. Eğer öğrenci değilseniz gidebileceğiniz bar sayısı bir elin parmaklarını geçmez, sinema deseniz iki tane var, ev bulmanız zorlaşır. Öğrenci kulüpleri Lund'un dinamosu ve onlara erişiminiz olmadığı sürece emekli hayatı yaşamaya mahkumsunuz. Malmö, Lund'a göre daha hareketli ve çeşitliliğin daha fazla olduğu bir yer. Lund'daki etnik çeşitlilik sadece üniversite kaynaklıyken, Malmö dünyanın her yerinden farklı etnik gruplara ev sahipliği yapıyor ve bu da Malmö'yü daha renkli bir şehir haline getiriyor. Malmö, bu üç şehir arasında en ucuza yaşayabileceğiniz şehir ayrıca. Kopenhag'a yakın olması da cabası! Fakat yine de küçük bir şehir ve bir sene sonunda orada da başa sarıyorsunuz. Ben buraya soğuğu için geldim ama aradığımı bulamadım. Lund ve Malmö güneyde olduğundan kar pek nadir yağar, havanın da -10'dan aşağısına düştüğünü görmedim. Hatta kar yağdığında trenler gecikir, kuzeydekiler de bu sebeple güneyle dalga geçer. Sürekli yağan yağmur ve gri gökyüzü Amsterdam, Berlin ya da Londra'dan farklı değil. İsveç'in kuzeyindeki şehirlere gittiğimde tam da istediğim havayı buldum. Kar her yeri aydınlatıyordu ve kuru soğukta daha az üşüdüğümü farkettim. Güneyin nemli ve rüzgarlı havasında ne giyerseniz giyin soğuk kemiklerinize işliyor, fakat kuzeyde sıkı giyinirseniz kesinlikle üşümüyorsunuz. İstanbul standartlarına göre hava tabii ki oldukça sert. Kışın rüzgara karşı savaşı kaybedip bisikleti yan yatan çocuk ve yaşlılar görebilirsiniz. Ben artık İstanbul ziyaretlerimde mont taşımıyorum, gerçekten de İsveç'ten sonra çok sıcak geliyor. İsveç'te kalmayı istememin temel sebebi yüksek yaşam kalitesidir. Toplu taşıma her zaman iyi işler, sokaklar temizdir, sağlık sistemi sizi yarı yolda bırakmaz, hava ve su bedavadır ve en önemlisi de bütün sistem sizin kendinize ve ailenize zaman ayırabileceğiniz şekilde düzenlenmiştir. Türkiye'de ne kadar zengin olursanız olun, o Porsche'yle iki saat trafikte kalacaksınız kaçarı yok. İsterseniz en güzel köşkte yaşayın, kaldırımlarınız yine bozuk olacak. En iyi restauranttan eve dönüşte taksiciye sigara uyarısında bulunun, adam yine bildiğini okuyacak. İşten eve sekizde varan insanın nasıl bir sosyal hayatı olabilir? O yüzden herkes eve döndüğünde yemek yiyip, dizi izliyor. Türkiye'de yaşam kalitesi paraya endeksleniyor, halbuki yaşam kalitesi insanların en basit ihtiyaçlarını sorunsuz giderebilmesiyle ilgili. İsveç'te suyu musluktan içersiniz, Türkiye hesapta su kaynaklarının bol olduğu bir yer iken, suyu plastik tüplerde alıyorsunuz. Yürümek, koşmak isteseniz bunları yapabileceğiniz düzgün yollar yok, ki yol olsa dahi insanlar size aklınızı kaçırmışsınız gibi bakıyorlar. İsveç'ten İstanbul'a ziyarete geldiğimde nefes darlığı çekiyorum çünkü İstanbul'un havası boğazımı yakıyor. Bu bahsettiklerim basit ve temel ihtiyaçlar ama maalesef Türkiye böylesine basit gereksinimleri bile karşılamayan bir yer. İyi örnekler yok değil, mesela Eskişehir bisiklet ve yürüyüş yolları, müze ve sanat evleri, mimari yapılarıyla yaşanılabilecek bir şehir. İsveç öyle pahalı ki, her aldığının Türk lirası karşılığını hesaplayan bir arkadaşın saçları beyazladı! Şaka bir yana, İsveç'te yaşayacaksanız burada çalışmanız şart. Maaşınızı İsveç standartlarında aldığınız sürece iyi bir hayatınız olur ama paranız Türkiye'den aile ya da devlet eliyle geliyorsa zorluk çekebilirsiniz. Kira fiyatları oldukça yüksek. Bir öğrenci odasının kirası 700-800 lira civarı tutuyor. Dışarıda yemek yemek ve içki içmek de lüks sayılıyor. Ama mesela toplu taşıma en azından İstanbul'a nazaran daha ucuz. İnternet aylık ücretleri de Türkiye'ye nazaran çok düşük Ama Sefiller'i yaşamadan da oluyor. Mesela her İsveçli gibi öğle yemeğinizi lunch box'a koyarsanız, kahvenizi termosunuzda getirirseniz, sadece cuma ya da cumartesi akşamları çıkarsanız bütçenizi bir nebze rahatlatırsınız. Ben bu şekilde yaşıyorum ve böylece bütçemi sıkıntıya sokmadan geçinebiliyorum. İsveçliler para konularında dikkatli davranırlar. İşlerini görecek iyi kalitede bir mal alıp iyice eskiyene kadar onu kullanırlar, az ama öz yaşarlar. Yemek konusunda da aynılar. Önden çorba, ana yemek, yanında salata, akabinde tatlı gibi bir menü asla olamaz. Bir öğünde bir çeşitle geçiştirirler. Türkiyeliler'in Avrupa'da yaşadığı, \"abi, adamlar domatesi sayıyla alıyorlar!\" travması bundan yani! Türkiye'deki bolluk bereket burada yok. Kültürel adaptasyondan ne anladığımıza bağlı. Benim için bu, buradaki eğitim sisteminde başarılı olmak, iş bulmak, az buçuk bir arkadaş grubu edinebilmek, dili ilerletmek, buranın kültür ve sanatı mevzu olduğunda iki kelam edebilmekti. Bazı konularda kendimi değiştirdim. Mesela yalnız yaşamak bana kendimle geçinebilmeyi, planlı yaşamayı ve zamanın değerini öğretti. Batı'nın iyi yönlerini almak lazım. Çünkü eğer her şeye adapte olmak isterseniz, bu kendi doğrularınızdan vazgeçmek anlamına geliyor. Mesela burada yaşlılara yer vermek, para almadan bir yemek tertip etmek, yolda birine yardımcı olmak, tanımadığınız biriyle konuşmak pek de kolay rastlanacak şeyler değildir. Ben bunlara özellikle adapte olmak istemedim. Evimde yemeğe davet ettiğim insandan para istemem gibi bir durum olamaz. Ya da, ben yine de yaşlı birine yer vereyim, isterse o oturmasın ama bu, artık onun derdi. Yolda yardıma muhtaç birini görürsem tepkimi gösteririm, beni İsveçliler'in bu durumlarda ne yaptığı hiç ilgilendirmiyor. Bu tür sosyal kodlara uymam, çevremdekilere de, başka bir yaşamın mümkün olduğunu gösteririm. En garip bulduğum şey Dr. Jekyll & Mr. Hyde durumu. O da İsveçliler'in alkol aldıklarında normalin çok üstü bir seviyede sosyalleşmeleri ve samimileşmeleri. İsveçli arkadaşınız size alkollüyken, \"sen benim şöyle kankamsın, böyle ciğerimsin\" derse, ertesi sabahı bekleyin. Koridorda yanınızdan geçerken, göz teması kurmadan selam verip gider. Bu anormal karakter değişimleri dışında garip bulduğum bir durum olmadı. Zaten adapte gelmiştim, adapte devam ediyorum. İsveçliler arkadaşlıklarını yavaş yavaş ilerletirler. Sanırım ben de böyle olduğumdan bana bu ağırdan almacılık hiç rahatsızlık vermedi fakat bundan şikayet eden insanlar tanıyorum. Geriye dönüp baktığımda dostlar edindiğimi görüyorum, bu beni mutlu ediyor. Mesela iş için İsveç dışına çıktığımda buradaki arkadaşlarımı özlüyorum. Ama belirtmeliyim ki, İsveçliler'in arasına karışmak, bir grubun parçası olmak o kadar da kolay değil. Sabır ve emek istiyor. Her adımı karşı taraftan bekleyen biriyseniz, işiniz zor demektir. Lund'un eğlence hayatı bellidir. Öğrenciyseniz önce birinin evinde förfest yani partiye ısınma yaparsınız. Akabinde öğrenci barlarından birine gider, kapıdaki kuyrukta uzunca bir süre bekledikten sonra sanki içeride harika bir olay dönüyormuş gibi bir heves bara dalarsınız. Bar 2 gibi kapanır sonra efterfest, yani parti sonrası eğlencesi başlar. Yine birinin evine/odasına gidilir, herkes zom olmuş durumdadır, kimse de \"yahu biz bu gece elle tutulur ne yaptık?\" demez. Şanslıysanız bir kısa film gösterisi, iyi bir DJ vs. olabilir o gece. Malmö'de de durum farklı değil. Orada da öğrenci barı yerine normal barlara gidiliyor, bazı barların iyi etkinlikleri olabiliyor fakat tabii 25-30 lira gibi bir ücreti sadece girişte vermeyi göze alırsanız. Göteborg'da alternatif daha çok, en azından club sevmeyen pub'a gider, canlı müzik seven o tarz bir yere koşar vs. Kültürel etkinlikler konusunda Göteborg yine büyük bir şehir olarak daha çok alternatif vaadediyor. Burada bir çok müze var ve hepsi 25 yaş altı için bedava. Ben genelde eğlence açlığımı Kopenhag'a saklıyorum. Kopenhag'da eğlence bambaşka! İsveç'e göre daha rahat ortamlar var. Hatta hiçbir yer kesmezse, Seven Eleven'dan bira alıp street fest yaparsınız. (İsveç'te alkol sadece System Bolaget denilen tekellerden alındığından öyle bir şansınız yok, zira haftaiçi 7'de, cumartesileri 3'te kapanıyorlar) Mesela geçen hafta Kopenhag Pumpehuset'te YoungBlood Brass konserine gittim, hem konserden hem de konser mekanından çok keyif aldım. Uzun bir aradan sonra Kopenhag çok iyi geldi. Güneyde konuşulan lehçe dilime yapışmasın diye çok uğraştım ama tabii sürekli o lehçeyi duyduğum için bölgeye özgü bazı deyişler ve teleafuz biçimleri ister istemez yer etti. Eğer çok derin bir muhabbet dönmüyorsa İsveççe konuşurum ama hala kendimi İsveççe konuşurken çok da rahat hissetmiyorum. Göteborg'da konuşulan İsveççe'yi çok sevdim, o şekilde konuşmaya çabalıyorum. Üniversite etkinlikleri Lund'da oldukça yoğun olmasına rağmen genel anlamda çok da tatmin edici değil. Malmö biraz daha faal ve her geçen gün daha da iyiye gidiyor. Göteborg ise sanırım her türlü beklentiyi İsveç standartları içinde karşılar. Burada da üniversite önemli bir etkinlik merkezi ama üniversite dışında şehrin her köşesinde sanat, kültür, spor faaliyetleri bulunabilir. Lund, çok şirin bir öğrenci şehri ve aynı zamanda Danimarka Krallığı altında bulunduğu yıllarda önemli bir ticaret ve dini merkez olduğundan çok eski mimari yapılarının günümüze kadar bozulmadan gelmiş olduğu bir yer. Lund'da üniversite binalarının, kalenin ve Lund Kilisesi 'ın bulunduğu Lundagard'u mutlaka gezin ve İskandinavya'nın en büyük açık hava müzelerinden biri olan Kulturen'i ziyaret edin. Oradan Botanik Bahçesi'ne yürüyün ve sera kısmında Amazon Ormanları bölümünü görün. Üniversite'nin muazzam kütüphane binası için Helgonabacken'e gidin ve hazır gelmişken Skissernas Museum'da bir sanat turuna çıkın. Şehrin gençlerinin takıldığı Ariman Cafe'de Nils Oscar birası için, Ebbas Skafferi ya da St. Jakobs'ta bir kahve molası verin. Kahvenizin yanında İsveç usulü bir tatlı alın, mesela semla, vaniljhjartan, kanelbulle, mazarin vs. En önemlisi, Lund'un arnavut kaldırımlı dar sokaklarında kaybolun, yolunuz elbet merkeze çıkacaktır nasıl olsa. Eğer Lund'da yaza kadar kalacaksanız, şehrin en büyük şenliği olan Valborg için Stadsparken'e gidin. Malmö'de Moderna Museet'i ziyaret edin, mutlaka iyi bir sergiye denk gelirsiniz. Malmö'nün tarihine kısa bir yolculuk için Malmö Hus'e gidin. Kafe ve barlarla dolu Lilla Torg'da yemek yiyebilirsiniz. Moriskan'ın websitesinden akşam için ne var ne yok bakıp, oraya eğlenmek için gidebilirsiniz. Eğer hava güzelse önce Folkets Park'ın çimlerinde oturup, müzik yapan gençler eşliğinde biranızı yudumlayıp, sonra Moriskan'a geçebilirsiniz. Kanalda kanoyla gezebilir ya da küçük bot turlarına katılabilirsiniz. Yine hava güzelse Limhamn plajına gidip, denize girebilirsiniz. Orada sauna imkanı da var. Büyük bir arkadaş grubuyla gidip, mangal yakmak için de ideal bir yer. Kreuzberg havasında takılmak için Möllan'a gidip, Simpan'da kahve ya da bira içebilir, Ölkafeet'de oldukça ucuza förfest yapabilirsiniz. Malmö'de sadece şehir merkezinde dolaşacaksanız her yer yürüme mesafesidir. Aksi halde bir Jojo kart edinmeniz şart. Jojo hem Malmö hem Lund'da kullanılabilir. Ağustos ayının son haftası Malmö'deyseniz, şehrin en iyi zamanında denk geldiniz demektir. Malmöfestivalen kapsamında şehrin her yeri konser, seminer, workshop ve bir çok başka etkinlikle doluyor. Mesela the Hives gibi bir grubu bedavaya izleyebilirsiniz. Göteborg'dayken sushi ve Thai restaurantlarına gidin, oldukça ucuzlar. Göteborg'da yapılacak çok fazla şey var ama vaktiniz kısıtlıysa en azından Göteborg Müzesi, Göteborg Sanat Müzesi ve büyük bir alana yayılan eğlence parkı Liseberg'i ziyaret edebilirsiniz. Alternatif müzik dinleyen ya da Berlin hipsterlığı peşinde koşan biriyseniz, Andra Langgatan'da takılın. İkinci el dükkanlar, coffee baristalar, ucuz publar mevcut. Benim favorilerim, Jarntorget'in köeşindeki Pustervik, Andra Langgatan'daki Publik ve Kelly's. Kahve molası ve birbirinden güzel dükkanlar için Haga'ya gidebilirsiniz. Le Petit Cafe'nin tatlıları taze ve lezzetli. Cam kenarında oturup, yoldan geçenleri izlemek de oldukça keyifli. Bence şehrin en güzel caddesi olan Linnegatan'ı baştan sona yürüyüp, Hagabion barda vegan bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Barın üstü sinemadır, şanslıysanız İngilizce ya da anladığınız başka dillerde bir sanat filmi izleyebilirsiniz. Şehir cuma ve cumartesileri nasıl kendinden geçiyor, onu merak ediyorsanız Avenyn'deki pahalı bar ve club'lara gidebilirsiniz. Eğer şehirden uzaklaşmak isterseniz, şehrin güney ucu Saltholmen'den adalara feribot kalkıyor. Simit ve çay yok ama yine de bir İstanbul havası veriyor. Ben Brannö adasını seviyorum, fakat kışın çok tenha oluyor. Son olarak Göteborg denildi mi müzikten bahsetmemek olmaz. Öncelikle bir Hakan Hellström ve bir Broder Daniel CD'si mutlaka edinin. Ve Ağustos başı gibi Göteborg'daysanız, Way Out West festivalini kaçırmayın! İsveç'in yeme ve içme kültürüne dair daha fazla şey öğrenmek isterseniz blogumdaki iki yazı işinize yarayabilir. \"Ne yemeden dönmeyelim, neyi yemeyi es geçelim?\" için http://pippilongscarf. wordpress. com/2012/06/13/yemek-kulturu-101-6/, İsveç'in içki adabı nedir öğrenmek için, http://pippilongscarf. wordpress. com/2012/06/24/haydi-iciyoruz-skal-2/ ve http://pippilongscarf. wordpress. com/2012/06/27/ol-yanlis-anladiniz-ol-isveccede-bira-demek-2/. Ben de 9-10 yaşlarında Halmstad'daydım, güzel bir yerdi. Beraber gidelim finlandiya ya bende seviyorum o ülkeyi 🙂 keşke ulusalcı olsalar zorlaştırmasalar vize işlemlerini. türkiyeye dönerken çalışırken ödediğim vergiden iade alabiliyormuyum. sizce ilk yerleştiğimde neler yapmalı, nelere dikkat etmeliyim. turkiyeliler ne sacma bi kelime ya, turkler iste biz, turkiye'de yasayanlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/23/disney-world-tavsan-deliginden-gecmenizi-gerektirmeyen-harikalar-diyari", "text": "Disney World deyince aklınıza çoluklu çocuklu, bol Mickey'li Minnie'li, bol roller coasterlı, bol atraksiyonlu bir eğlence merkezi geliyordur diye tahmin ediyorum. Paris'de bulunan Disneyland'a 2 kere gitmeme rağmen, Disney World'e giderken 10 yaşında bir çocuğun gösterdiği heyecanı, 22 yaşında gösterdiğim yerdir burası. 22 yaşında eşek kadar bi' kızın Mickey Mouse kostümüyle ortalıkta dolaşan birine sarılıp fotoğraf çektirmesi saçma mı? Yok canım. Amerika'nın Florida eyaletinde, Orlando şehrinde bulunan Disney World, kendine ait bir şehir üzerine kurulmuş resmen. Gez gez bitmiyor, insanın ayaklarına kara sular iniyor. Park 150 hektarlık Lake Buena Vista bölgesinde 4 ana tema parkından ve 2 su parkından oluşuyor. Çok hırslıysanız, illa ben parkın her karesini gezeceğim diyorsanız burada 1 hafta bile geçirmek mümkün. Ama şahsen bence, burada ilginizi çeken parkları belirleyip 2-3 gün geçirmek ideal. Orlando dengesiz hava koşullarıyla ünlü. Dönemsel yağmurlara, kasırgalara yakalanmayı riske etmek istemiyorsanız Haziran ile Kasım arası aylarda gitmeyin. Zaten yaz aylarında inanılmaz bir sıcağa ve rutubete maruz kalıyor burası, ıstakoz gibi pişmek istemiyorsanız, sıcakta ridelara sıra beklerken buhran geçirmek istemiyorsanız Mayıs gitmek için en ideal zaman. Eğer pişmiş bir ıstakoz istiyorsanız ise, onu bile parklarda bulmanız mümkün. Orlando havaalanından Disney World'e ulaşmanın birkaç yolu var. Biz Universal Studios ve Outlete, oradan da Miami'ye geçeceğimiz için havaalanından araba kiralamıştık mesela. Gördüğünüz gibi çok havalıyız. Zaten Orlando'ya kadar gelmişken, meşhur outlet'i 'Premium Outlet' ve Universal Studios parkını ziyaret etmezseniz sizinle olan ilişkimizi bi' gözden geçirmemiz gerekecek. World Disney'in yeri ayrı ama Universal Studios tarif bile edemeyeceğim bir yer, mutlaka, MUTLAKA gidin. Outlette güzel bir şeyler bulma potansiyeliniz farklılık gösterebilir, burayla ilgili çok büyük bir iddiam yok açıkçası. Orlando'ya sadece Disney için geldiyseniz ve dönüşte tekrar havaalanına gidecekseniz araba kiralamanız pek mantıklı değil. Çünkü arabaya verdiğiniz günlük ücret dışında bir de orada kaldığınız süre içinde otoparkta bekleyen arabanız için boşu boşuna günlük $15 vermiş olursunuz. Parklar arası mesafeler yürüme mesafesi olmadığı için arabayla daha kolay ulaşabileceğinizi düşünebilirsiniz, düşünmeyin. Parkın içinde birçok noktadan sürekli otobüs ve tekne kalkıyor. Aşağıda biraz daha detaylandıracağım bunu, merak etmeyin. Yine de araba konusunda ısrarlıysanız aklınızda bulunsun parkın içindeki herhangi bir otoparkta günlük ücreti ödediğinizde diğer otopark noktalarında tekrar ücret vermeniz gerekmiyor. Bir başka seçenek de tabi taksi veya havaalanında karşılaşacağınız özel taksiler. Havaalanından Disney World yaklaşık 30km. Taksi ücreti de yaklaşık 50 dolardı en son. Son olarak Disney, havaalanından ulaşım için Disney's Magical Express diye ücretiz bir servis sunuyor. Akbiliniz varsa indirimli olarak kullanabilirsiniz. Bu servisten yararlanmak için Disney'in kendi bünyesindeki otellerde konaklamanız gerekiyor. Havaalanında ana terminalin B kısmında, 1. Katta bulunan ofislerine giderek bu servisten yararlanabilirsiniz. Ama yerinizi garanti etmek istiyorsanız (407) 939 62 44 nolu telefondan rezervasyon yapmanızı öneririm. Dönüş için de ulaşım aynı şekilde ücretsiz: bu rezervasyonu da yine telefondan veya otelinize danışarak gerçekleştirebilirsiniz. Bu servisin şöyle bir sıkıntısı var yalnız: havaalanında ofislerine gittiğinizde bavullarınızı onlara teslim etmeniz gerekiyor ve neden ben de bilmiyorum bavullar siz otelinize ulaştıktan 3 saat sonra odanıza varıyor. Otele gittiğinizde hemen ihtiyacınız olacak şeyler varsa yanınıza almayı unutmayın. Otel fiyatları gecelik $100-$600 arasında değişiyor. Gördüğünüz gibi değişmelere doyamayan, pek geniş bir aralık. Hatta 50 dolara kamp yapabileceğiniz bile bir alan var ama bu seçeneği değerlendirmek isteyeceğinizi düşünmediğim için çok üstünde durmuyorum. Tabi döneme göre de farklılık gösteriyor bu fiyatlar. Parklara giriş ücretleri ise $90 civarında. Fiyatlar parklara göre değişiyor. Günlük bilet almayıp, birkaç günlük bilet paketi satın aldığınızda fiyatlar daha uyguna geliyor. Ama bu şekilde günde sadece 1 parka giriş yapabiliyorsunuz. Gerçi parkların büyüklüğünü göz önünde bulundurduğunuzda günde birden fazla park gezmeniz pek mümkün değil, ama hızlandırılmış bir tur yapacaksanız 'park hopper' opsiyonu ile diğer parklara geçiş yapabiliyorsunuz. Bu opsiyonun $50 gibi ekstra bir ücreti var. Su parklarına da ayrıca bilet alınması gerekiyor bu arada. İnternetten bilet satın almak mümkün, ama en kolayı gittiğinizde almak bence. Hatta biz otelden satın almıştık, tahmin ediyorum ki çoğu otelin bu servisi vardır. Disney World içinde konaklaylayabileceğiniz bir çok otel seçeneği var. Tabi bu seçenekler park dışındaki diğer Orlando otellerine kıyasla epey pahalı. Ama otellerin hepsinde farklı farklı Disney konseptleri var ve burada konaklamak hem eğlencenin içinde olmanızı, hem de ulaşım açısından kolaylık sağlıyor. Oteller bulundukları parklara göre kategoriye ayrılıyor. Hangi parkın içinde kaldığınızın hiç bir önemi yok aslında. Kafanıza yatan, bütçenize uyan, ulaşım araçlarının kalktığı noktalara yakın bir otel seçin. Biz Epcot parkındaki Walt Disney World Swan otelinde kaldık ve oldukça memnun kaldık, tavsiye edebiliriz. Hem diğer oteller arasında fiyat olarak en uygun hem de seyahat sitelerinde en çok puan almış otellerden biri olduğu için orayı seçtik. Ulaşım hakkında biraz bilinçsiz olsak da bu konuda baya iyi bir yere kapak atmışız. Otel gölün hemen önünde olduğu için teknelerin kalktığı bir durağa 3 dakikalık bir yürüme mesafesinde. Bir de burada yaşadığımız saçma bir anıyı paylaşmadan duramıyacağım. Otelde standart bir oda rezervasyonumuz olmasına rağmen, check in sırasında suit odalarında ücretsiz konaklama teklifinde bulunuldu. Bir de üstüne parkta yeme içme, ıvır zıvıra kullanabileceğimiz 100 dolarlık bir hediye kartı verildi. Biz de anlamadık ama fazla da sorgulamadık. Sabahları fazla vakit harcamak istemiyorsanız, muhteşem olmasa da otelde kahvaltı yapabilirsiniz. Kahvaltı genelde oda fiyatına dahil olmuyor. O yüzden otelde kapalı alanda vakit harcamak yerine, o gününüzü geçireceğiniz parklardan birinde, daha farklı bir atmosferde kahvaltı yapmanız daha keyifli olacaktır. Parklarda yemek yiyebileceğiniz bir çok seçenek mevcut. Otel rezervasyonunu Disney'in kendi sitesinden yapabilirsiniz. Biz Expedia'dan yapmıştık. Bazen bu site daha uygun oda fiyatları sağlayabiliyor, karşılaştırmakta fayda var. Ayrıca Expedia, Cheap tickets gibi sitelerde uçak+otel paketleri satın alabileceğinizi de tekrar hatırlatmak isterim. Aşağıdaki linkte bütçenize göre, bulundukları park ve bölgeye göre ayrılan otel seçeneklerini bulabilirsiniz. -Magic Kingdom Disney'in ana konseptini içeren ve özellikle çocuklar arasında en popüler tema parkı. Çocuklar diye özellikle vurgulamak istiyorum çünkü genel olarak baktığınızda burası yetişkinlerin çok ilgisini çekecek, veya gitmese aklında kalacak bir yer değil. Ama rollercoaster ve adrenalin odaklı değilseniz, Disney'in genel konsepti ve atmosferinde bulunmak istiyorsanız ve instagram'a \"ben şok tatlıyaaaam\" temalı fotoğraf koymak istiyorsanız mutlaka gitmek isteyeceğiniz bir yer. Disney karakterleri, Disney geçit töreni, Cinderella Şatosu gibi Disney'in ana sembolleri sayılan atraksiyonlar bu parkta bulunuyor. Bu parka gidecekseniz de yetişkin tribine girmeyin. Çocuklaşın, eğlenin. Çocuklara yönelik, bizim de çocukluğumuzun büyük bir parçası bir çok Disney karakteri ve filmleri üzerine kurulu dev bir set olan Magic Kingdom parkının bazı ana atraksiyonları/roller coasterları: Space Mountain, Tea Cups, Peter Pan's Flight, Pirates of the Caribbean. Bir de, burada geceleri Cinderella şatosu çevresinde muhteşem bir havai fişek gösterisi oluyor. -Epcot açılımı Experimental Prototype Community of Tomorrow olan, Magic Kingdom Parkının 2 kat büyüklüğünde bir parktır. Future World ve World Showcase adında 2 bölümden oluşuyor. Future World çocukları bilim ve teknoloji hakkında bilgilendirmek ve sevdirmek üzere kurulmuş. Girişinde bulunan küre Spaceship Earth, Epcot parkının ikonik sembolüdür. Parkın öbür kısmı World Showcase, farklı ülkeler ve kültürler tanıtmak üzere 11 farklı ülkenin konseptini içeriyor. Burada bu ülkelere özgü yemekler, danslar, etkinliklerle karşılaşmak mümkün. Gördüğünüz gibi bu park da pek yetişkinliklere cazip bir yer değil. Özellikleri \"ride\" tutkunları için şunu da belirtmekte fayda var: bu parkta hiçbir rollercoaster yok. Bu park da geceleri yapılan havai fişek gösterisiyle meşhur. Disney World bütün servetini havai fişeklere yatırıyor herhalde. Bu gösterinin saati için oradayken bilgi almanız daha doğru olur, döneme göre değişiyor. -Disney's Hollywood Studios 'Lights, camera, action!' Bu parkta adından da anlaşılacağı gibi, dev bir film stüdyosunda buluyorsunuz kendinizi. Bazı meşhur film sahnelerinin canlandırıldığı şovlarla/setlerle dolu bir park. Üstüne bir de kendimize göre rollercoaster/ride bulunca burası şahsen bizim en ideal ve en eğlenceli bulduğumuz park oldu. Özellikle Hollywood Tower'daki asansör düşüşü, Rock 'n' Roller Coaster gerçekten efsaneydi. Adrenalin tutkunları buraya! Ayrıca heyecan verici olmasa da 'The Great Movie Ride', bizim bugüne kadar en etkilendiğimiz şeylerden biri oldu. Ufak bir tren ile klasik Hollywood filmerinden bazı sahneler ve karakterler canlandırıyor. Not: Aerosmith ile ortak bir proje şeklinde geliştirilmiş, içeride neredeyse \"ulan bu gerçek mi?\" diye düşüneceğiniz gerçeklikte hologramlar mevcut. Buraya kadar her şey iyi hoş, çünkü oraya ilk kez giden biri olarak, içine girip leyla gibi dolaştığınız aletin, akabinde bir kapalı alan rollercoaster'ına dönüşeceğini bilmiyorsunuz. Aklnızda bulunsun, neler oluyor diye panik olmayın. Disney's Animal Kingdom kocaman bir hayvanat bahçesi sayılabilir. 1700 tane hayvan varmış bu parkta. Ayrıca burada da rollercoaster/thrill ride bulmak mümkün. Ne yalan söyleyeyim biz Hollywood Studios'dan sonra Disney'e doyduk, oradan Universal Studios'a geçtik. Yine de vaktiniz varsa, değişik bir atmosfer olabilir. Dediğim gibi Disney bütün sermayesini havai fişeklere yatırıyor sanırım. Ama gerçekten büyüleyici bir ortam oluyor, mutlaka birini yakalamaya çalışın. Bunun dışında Disney'in ikonik etkinliklerinden biri haline gelen Disney karakteriyle dolu geçit törenini de kaçırmayın derim. Bu geçit günde 2 kere Magic Kingdom parkında gerçekleşiyor. Saatleri gittiğiniz güne göre kontrol edebilirsiniz. Ayrıca dönem dönem farklı etikinlikler/şovlar düzenleniyor. Otellerde, parklarda turistik bilgi alabileceğiniz bir çok nokta var. Broşürlere, afişlere bir göz atın derim. Örneğin biz bir gece Hollywood Studios'daki 30 dakikalık 'Fantasmic!' şovunu izlemiştik. Son olarak Disney'in parklar dışında bir de Downtown bölgesi ve burada bulunan bir 'Boardwalk' var. Burada hediyelik eşyalar satın alabileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz yerler var."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/11/24/botswana-jakuzinizde-uzanirken-aslanlari-izleyebileceginiz-ulke", "text": "Geçen ay Amsterdam'a dönmeden önce evimize kalmaya gelen Edvar Ter Haar ile çok sevdiğimiz Yakup'ta, keyfimiz yerinde, karşılıklı rakı içiyorduk. Garsonlarla Türkçe konuşma çabasını \"Türk kızlarının Türkçe konuşmaya çalışan turiste verdiği tepki\"den aşina olacağınız hayranlık eşiğinde izlemeye devam ederken, birden kafamızın üzerinde bir ampul belirdi; Bizim Edvar ile Amterdam üzerine değil, Botswana üzerine bir röportaj yapmamız lazım! Edvar, Benetton kataloğu gibi bir çocuk. İngiltere doğumlu, babası Hollandalı, annesi Türk, Belçika ve Çek Cumhuriyeti'nde büyümüş ancak şu an Hollanda'da yaşıyor ve Botswana'da iş yapıyor. Biz daha bunları bile hazmedememişken, bir de bize 2 tane Botswanalı abisi olduğunu söyleyince, koyduk kafamıza, hemen soruları hazırlamaya koyulduk. Botswana hakkında o kadar çok şey öğrendik ve o kadar ilgimizi çekti ki, aklımızın ucundan geçmeyen bir yer, bir anda gitmeyi planladığımız destinasyonlardan birine dönüştü. Botswana kültürü, safari, yaşam koşulları ve gezilecek yerlere kadar bir sürü konu, Edvar'ın samimi anlatımı ile karşınızda. Özellikle safari ile ilgili anılarını okurken büyüleneceksiniz, bizden söylemesi. Before going back to Amsterdam last month, Edvar Ter Haar stopped by Istanbul to spend a few days at our house. While we were toasting our rakıs, having a good time at one of our favorite spots Yakup we suddenly had a light bulb appear above our heads; we have to interview Edvar about Botswana! Edvar, all by himself could make this season's Benetton catalog. Born in England, has a Dutch father, a Turkish mother, grew up in Belgium and Czech Republic and now lives in Holland and does business in Botswana. Before we even got to sink in all this information, he told us he as 2 brothers from Botswana. And then we really set our mind to doing the interview, and came up with the questions as fast as we could. We found out so many interesting things about the country, that it quickly became a must see destination for us. Here you have it, a genuine interview that will let you explore the Botswana culture, Safari, living conditions, and much more. Enjoy! Botswanalı 2 abim var ve uzun süre İngiltere'de yaşadıktan sonra memlekete taşınmaya karar verdikleri için, 1999'dan beri Botswana'yı sık sık ziyaret ediyorum. Orada olmaktan o kadar keyif alıyorum ki, Belçika'da liseyi bitirdikten sonra okula 1 sene ara verdim ve 6 ay orada kaldım. Bu sürede bir sivil toplum kuruluşunun çitaları korumak adına başlattığı projeye yardım için ülke çapında bulunan safari localarında 2 ay kamp yaptım. Aslında babamın ayak izinden gidiyorum diyebilirim. O gençken, (1970-1980 yıllarında), henüz Botswana'nın tamamında 3 km yol varken orada 10 sene yaşamış. Ben de yıllarca Afrika ile ilgili hikayeler dinleyerek büyüdüm ve ilk fırsatta oraya gitmeye karar verdim. Botswana is located in Southern Africa roughly between South Africa, Namibia, Zambia and Zimbabwe. As such, it is a landlocked country which means it has no access to the sea and therefore no beaches. The country is about the size of France but only has a population of 2m people. As you can imagine, it has a lot of uninhabited land. Thankfully, much of the land has been given 'Nature Reserve' status, allowing Botswana wildlife to flourish. Much of the land, about 80%, is covered by the Kalahari Desert. However, you pretty much come across someone wherever you go. On a motorbike trip we were literally hundreds of kms from the nearest town and someone was just happily walking through the Bush with a big smile and friendly wave. Bana göre Botswana'yı tanımlayan en önemli şeyerinden biri, ülkenin vizyonunun geniş, siyasi açıdan istikrarlı olması ve zengin doğal kaynaklarına çok önem verip, başarılı bir şekilde yönetilmesi. Ama tabi turistik açıdan yaklaşıldığında, Botswana olağanüstü doğası ve yabani hayatı ile meşhur. Üstüne dünyanın en büyük elmas kaynaklarından birine sahip olması da cabası. Ülke doğru kararlar ve liderlikle bütün bu varlıklarını korumayı ve kendini geliştirmeyi başarmış. Bence bu yüzden bütün bunlar Botswana'yı çok önemli kılıyor ve Afrika'da örnek ülkelerden biri olmasını sağlıyor. Ki maalesef Afrika'da kötü örnek çok, hikayeleri hepimiz duyuyoruz. To me what defines Botswana is the successful way in which it has managed its rich natural resources thanks to its political stability and vision. Botswana is famous for its beautifully preserved wildlife and nature, in addition to its huge diamond reserves. Wise leadership has protected both of these valuable assets. Given some of the bad examples in Africa, to me this is what defines Botswana and makes it inspiring in Africa. Botswana'yı kocaman bir doğa parkı olduğunu düşünün. Bu kadar büyük bir ülkede sadece 2 milyon populasyon olunca, hayvanlara da çok büyük bir yaşam alanı kalıyor. Burası diğer Afrika ülkeleri aksine hiç agresif, yoğun, ve gürültülü bir yer değil. İnsanlar nazik, yardımsever ve uysal. Buranın en yoğun ve iş merkezi olan Gaborone bölgesinde bile insanlar birbiriyle muhabbet etmeye, şakalaşmaya vakit ayırıyor, hayatlarını yavaş bir tempoda ve mutlu yaşamayı tercih ediyor. Ben Batswana insanları kadar kibar ve arkadaşca bir toplulukla daha önce karşılaşmadım ve bu yüzden sürekli geri geliyorum. Ama buradaki en ilgi çekici şey tabiki Safariler.. Afrika'nın doğasını gerçekten anlamak için yapmanız gereken, kamp yapmak dışında, Safari'ye çıkmak. Şahsen beni en heyecanlandıran tarafı, tura çıkmadan önceki o macera hissi. Neyle karşılaşacağını, ne göreceğini tahmin edemiyor insan. Bir de her seferinde farklı şeylerle karşılaşabilyorsunuz. Bu kadar vahşi hayvanın arasında, doğanın ortasında nerede kalacağınızı merak ediyor olmalısınız. Bu Safarilerde neyle karşılaşacağınızın hiç bir garantisi yok ama en azından çevre tamamiyle vahşi olmasına rağmen konforlu ve lüks bir konaklamanız olacağı garanti. Safari boyunca size özel küçük bungalov tipi evlerde kalıyorsunuz. Bazılarında size özel jakuzi ve havuz bile oluyor. Bu evlerin inanılmaz bir mimarisi var; rüstik mobilyalar, otantik dekorasyanlar, samandan çatılar.. Burada rahat rahat uyuyup, kafanızı dinleyip, duşunuzu alabilirsiniz. En son Safariye çıktığımda havuz ya da jakuzi yoktu ama inanılmaz bir açık hava duşu vardı. Dışarda duşumu alırken bir anda bana doğru gelen bir aslanı görünce ne yapıcağımı şaşırmıştım. Bu evlerde minibar, bir de uzaktan vahşi hayvanları gözlemleyebileceğiniz teraslar oluyor. Safari tur organizasyonlarında detaylara gerçekten çok önem veriliyor. Vahşi ortama ve doğaya çok çabuk alışıyor insan. Sabah 5'de kalkıyorsunuz, kendinize gelmek için bi' kahve ya da çay içip, ufak bir şey atıştırıyosunuz ve hemen 4x4 arabalara atıyorsunuz kendinizi. Dışarısı kapkaranlık oluyor ama safari rehberiniz gününe başlayan vahşi hayvanları ayırt etmenize yardımcı oluyor. Sonrasında muhteşem bir Afrika gündoğumuna şahit oluyorsunuz. Konaklama alanınıza geri döndüğünüz de sizi bir sürü farklı yemek çeşidinin bulunduğu bir kahvaltı bekliyor. Kahvaltınızı yaparken hayvanları ve doğayı izleyebiliyorsunuz. Kahvaltı bittikten sonra herkes odalarına dönüp birkaç saat kestiriyor, biraz havuza giriyor, öğle yemeği yiyor ve tekrar arabalara binip tura çıkıyor. En güzel dakikalardan biri de arabanızı kullanan tur rehberinizin aniden durup, çalılıkların, doğanın ortasında size günbatımına karşı bi' gin tonik servis yapması. Akşam yemekleri de ayrı bir keyif. Bazen hava soğuk olduğunda ateş yakılıyor ve Safari'deki herkes bir araya toplanıyor. Tur rehberinize daha önce yaşadığı hikayeleri sormayı unutmayın, inanılmaz hikayeler duyacaksınız. Safari macera ruhlu değilseniz size göre gelmeyebilir ama herkesin mutlaka hayatında en az bir kere yaşaması gereken bir şey. Personally what makes Botswana, in my opinion, truly special and stand out from the crowd is its wildlife. One of the best ways to enjoy African nature, apart from camping in the wild, is by going on safari. What excites me the most about Safari is the sense of adventure leading up to the trip. There is always a great sense of the unknown you never quite know what you will see or experience and each trip is different as you set out on your African adventure. One thing you are guaranteed is a luxury stay in the middle of an otherwise completely wild environment. When on safari in Botswana the equivalent of a hotel room is a cottage. In other words, you have your own haven, a private cottage in which to relax, observe nature, sleep, wash and have a drink. The cottages are always beautifully designed, with thatch roofs, rustic wooden furniture and authentic interiors. They can be extremely luxurious, sometimes with private Jacuzzis and swimming pools. Last time I went there was no swimming pool or Jacuzzi, but I did have an amazing outdoor shower though I jumped inside when I saw a lion approaching in the distance. Each cottage has a terrace and a mini bar so you can enjoy a sundowner overlooking the wild animals from a safe distance. When on safari you are really well looked after. Your whole stay will be extremely organized you adapt to the rhythm of nature and the wild animals. At 05.00 am you will wake up, have morning coffee or tea, a small snack, and then jump onto your 4x4 where your game ranger will start your morning game drive. It's pitch dark but your game ranger will help you spot the wildlife waking up. Soon you will experience the African sunrise over the horizon and nature will come alive. When you get back from your morning game drive at 09.00 am a huge breakfast is laid out for you with every food you could imagine. Your breakfast area always overlooks a watering hole, so you just keep watching the animals. After eating, everyone heads back to their cottage and gets a few hours of sleep. Then its time to wake up again, head to the swimming pool, eat lunch and then join on your afternoon game drive. Its always a special moment when the game ranger stops the car, sets out a table for you in the middle of the bush, and serves you a gin and tonic to enjoy as the sun sets across the hills in the distance. When you get back to camp everyone is offered a glass of port or another refreshment and after discussing the events of the game drive everyone heads out to dinner. Dinner is always in a special location of the lodge the place with the best view. Last time I was there it was still chilly at night, so the huge bonfire keeping us warm was a welcome treat. Everyone who joined you for your game drive is arranged to sit with you over dinner, along with your game ranger, so you can discuss in further detail the wildlife you saw and ask any questions you have. Often, I ask the game rangers about stories or experiences they have had in the past. Remember, they have been guiding people in the wild for many many years and often have a great story to tell. So ask them! Going on safari, to me, is one of the best holidays imaginable. The combination of the excitement of a game drive and the peace and quiet of nature you experience from the comfort of your cottage is unbeatable. What I would say is that it is not for everyone, only those with an adventurous spirit. But even for those of a more sensitive disposition you have to experience it at least once in your life. Botswana'nın doğasıyla ve hayvanlarıyla meşhur olduğuna ikna olmuşsunuzdur artık bu noktada. Safariler dışında bence mutlaka kamp yapmalısınız. Bu vahşi doğada kamp yapmak kendi rotanı çizdiğin, kendi maceranı yarattığın bir Safari'ye çıkmak gibi bir şey. Kesinlike çok farklı bir heyecanı ve hissi var. Tabi bu şekilde sizi sırtlanlar, aslanlar, leoplarlar, fillerden sadece bir parça naylon ayırıyor, ama bunun insana yaşattığı adrenalin inanılmaz bir şey. En son bu şekilde bir kamp yaptığımda abim yanında tüfek getirmişti, 'kendimi korumak için bana nasıl bi' silah vericeksin' dediğimde bana küçük yarı boş bi' biber gazı spreyi fırlatmıştı. Sonra tabi başıma bir sürü acayip şeyler geldi: tek gözlü bir sırtlanın et pişirirken bana saldırması, çalılıklar arasında yıkanmaya çalışırken birden karşıma turist dolu bir 4X4 gelmesi ve çıplakken fotoğraflarımı çekmeleri, arabayla nehir üzerinden karşıdan karşıya geçmeye kalkışmadan arabadan timsah dolu bir suyun içine atlayıp ne kadar derin olduğunu anlamaya çalışmam, yengemi, yemeğimizi çalmaya çalışan maymunların arasından kurtarmam, bütün gece çiftleşen aslanların sesi yüzünden uyuyamam, her sabah kahveyle Amarula içmem gibi bir sürü acayip anım var. Let's be honest what attracts most people to Africa if they are a tourist is the nature and wildlife. Apart from staying in a safari lodge, I would absolutely recommend that you also have a camping safari experience. Basically, camping in the wild of Botswana is like taking your traditional safari lodge experience, and turning the adventure/excitement switch to full blast. Trust me, it is a completely different feeling. Rather than living, sleeping and driving from a position of safety, you are living in the middle of the bush. When you are camping on the ground and nothing but a piece of nylon is separating you from Hyenas, Lions, Leopards and Elephants now that's an adventure. Last time I went camping my brother brought his shotgun just in case. When I asked him what I would get as protection, he threw me a small, half empty bottle of pepper spray. Now that's brotherly love. When you are on a camping safari, way more funny, scary and exciting things happen to you. Last time I had the following experiences: being attacked by a one-eyed Hyena whilst grilling a steak ; coming face to face with a 4x4 carrying 8 tourists who were on a game drive whilst I was naked having a \"Bush shower\" they took lots of pictures; being ordered by my older brother before a river crossing: 'get out of the car and test how deep the water is before I try to drive through it' it was pretty deep and there were crocodiles; saving my sister in law from a group of Baboons who stole our cheese crackers; getting up in the morning after having been kept awake all night by mating Lions to find fresh Leopard tracks surrounding your tent; the warmth of a huge log fire on an African winter night, and drinking Amarula with coffee first thing in the morning every morning. Başka şehire gitmeyin! Hemen, şimdi eşyalarınızı toparlayıp size en yakın Safari noktasına gidin. Eğer Gaborone şehrine gidiyorsanız, Johannesburg, Güney Afrika aktarmalı uçmanız gerekiyor. Vaktiniz varsa orda birkaç gün kalabilirsiniz. Ya da Cape Town'a uçabilirsiniz, orası da çok güzel ve görmeye değer bir şehir. No! My advice would be get your shoes, khakis and shades on, hop into a small plane and fly to your nearest safari destination ASAP. If you are flying to Gaborone, the capital city of Botswana, then you are going to go via Johannesburg, South Africa. If that's the case, then spend some time there and if you can fly over to Cape Town, which everyone agrees is stunningly beautiful. Botswana 1966 yılında bağımsız bir ülke ilan edildiğinden beri çok hızlı gelişiyor. Ekonomik başarısı çok partili demokratik bir yönetim biçimi olmasına dayanıyor. Bağımsızlığını ilan ettikten kısa bir süre sonra da çok büyük bir elmas kaynağı olduğu keşfedilmiş. Bugüne kadar demokratik olarak, seçimle gelmiş 4 cumhurbaşkanı bu kaynakları çok iyi yönetiyor, koruyor ve kazançlarıyla ülkenin ve halkın yararına yatırımlar yapıyor. Botswana ve bu yönetim biçimi Afrika'daki diğer ülkelerin doğal kaynaklarını nasıl koruması ve gelişmesi gerektiği konusunda çok önemli bir örnek. Bugün, turizm, tarımcılık çok önemli sektörler arasında. Ama dediğim gibi en önemli ekonomik destek elmas kaynaklarından geliyor. De Beers kısa süre önce merkez ofisini buraya taşıdı. Özetle, burası çok başarılı ve güvenli bir ülke. Botswana has been one of the fastest developing countries in the world since independence in 1966. Their economic success is closely tied to their political status as a multi-party democracy. In fact, shortly after independence Botswana discovered diamonds. Since then, a succession of four democratically elected presidents have used their wise leadership to preserve this natural resource and reinvest the proceeds for the benefit of Botswana and its people. Botswana is an example to Africa of how natural resource wealth, in combination with sound governance, can develop a nation. Today, key economic sectors include tourism and agriculture but the biggest economic boost in Botswana is of course diamonds they are the largest producer of diamonds by value in the world. In fact, De Beers has just relocated their global HQ to Botswana's capital city. In other words it's a safe and successful country! Evet, baya kötü bir espriydi gerçekten. İnsanlar değil ama gülücükleri elmas gibi parlıyor. Bu esprinin de bizimkinden aşağı kalır bi' yanı yok. Ciddi olacak olursak, üzülerek söylüyorum ama hayır, orada hiç de ucuz değil. Elmas üretimi çok sıkı bir denetim altında. Hatta elmas satın almak isteyen herhangi biriyseniz elmasın yanına bile yaklaşamayabilirsiniz. Devlet şu anda elmas sektörünün alt segmentlerini canlandırmak için mücevher firmalarını teşvik etmeye çalışıyor. O yüzden kim bilir belki ilerde indirimli mağazalar olabilir, ama ben pek umutlu değilim. Yes that is a horrible joke. They don't shine bright like a diamond, but their smiles do. Ok, I admit, an equally horrible answer. But on a more serious note I hate to tell you this but no, jewelry isn't much cheaper there. The diamond production process is tightly controlled. In fact, if you are just a normal person looking to buy diamonds you probably wont get anywhere near diamonds. That said, the Botswana government, in their attempt to stimulate the downstream diamond industry in Botswana is looking at bringing more jewelers to the country. So who knows, perhaps soon there will be discount diamond stores, but I'm sorry to say it's not that likely. Bence kültürlerinin en değişik özelliklerinden biri tarihlerindeki kabile kavramının insanların üzerinde yarattığı politik ve sosyal etkiler. Kabilelerin sosyal açıdan önemi bugün hala kültürlerine ve geleneklerine yansıyor. İnsanların hangi kabileye ait olduğu hala toplumların oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Kabilelerin şekillenmesi Botswana demokrasinin yaygınlaşmasında da katkısı oluyor; kabilelerde Kgotia olarak bilinen kabile toplumu içinde gerçekleşen geleneksel toplantılarda belirli kararlar alınıyor. Bu toplantılarda açık müzakereler aracılığıyla üyeler alınan kararları onaylamak için fikirlerini, görüşlerini tartışıyor. Baya uzun demokratik bir süreç haline geliyor yani anlayacağınız. Toplumda büyük önem taşıyan başka bir özellik de ki bu aynı zamanda kökünü kabile hayatından almış sayılabilir, insanların doğaya gösterdiği saygı ve değer. Bu özellikler Setswana diline de yansımış. Ben dili bilmiyorum ama duyduğuma göre bir çok sıfat kökenini ve anlamını doğada gerçekleşen olaylardan ve vahşi hayvanların davranışlarından alıyormuş. Botswana, kültürünü, kabile geleneklerini ve doğalarını yüz yıllar önce nasıl koruduysa bugün de aynı biçimde koruyor. Tabi bunlar benim kendi görüşlerim. Botswanalıların bugün hala büyükbaş hayvan sahibi, haftasonları zamanlarının çoğunu hayvan sürüleriyle ilgilenerek geçiren insanlar olması doğaya verdikleri önemi bir kez daha vurgulamış oluyor. In my opinion the most unique feature of their culture is the historical importance that the tribe has played as a political and social force for the people of Botswana. Many aspects of their culture today still reflect the social importance of the tribe. Which tribe you belong to is still very much a feature of present day society. The structure of the tribe has also contributed to the prevalence of democracy in the country decisions within the tribe are made during a traditional meeting of members of the tribal society known as a Kgotla. This meeting is in essence an open discussion where all members can voice their opinion so that the tribe can come to agreement-it's a hugely democratic process. What also still features heavily in society, and this too finds its roots in tribal life, is the appreciation and reverence they have for nature. This manifests itself in many ways, but perhaps most specifically in the Botswana language. Although I cannot speak Setswana I have heard that many of the adjectives in the language find their origin and meaning in the observations stemming from occurrences in nature or behaviors of wild animals. The emphasis in Botswana on safeguarding Botswana culture through preserving tribal traditions and the natural environment seems as important today as it was hundreds of years ago. This is in my opinion one of the most special elements of their culture. Highlighting this is the fact that many Batswana today still own cattle and to this day spend much of their weekend tending their herd at one with nature again. Botswana'dan daha yeni 3 haftalık, bol bol iş görüşmeli ve toplantılı bir seyahatten döndüm ve size günlerimin nasıl geçtiğini anlatsam heralde sıkıntıdan ölürsünüz. Burada ideal bir günü size şöyle güzel bir hikaye kıvamında anlatayim. Yılın 340 günü hava güneşli, yani hergün mutlu, süper bir havaya uyanıyorsunuz. Bence sabahları günün en güzel zamanı, özellikle yaz aylarında sıcaklığın öğleden sonra 38-40 derece olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda.. Bu yüzden yerliler güne erken başlamayı seviyor, hatta sabah 5'de bütün halkı ayakta görmek mümkün. Zaten Afrika'da güneş erken doğduğu ve güneş ışığı sabahın köründe ağzınızın içine girdiği için erken kalkmak pek de zor olmuyor. Sabahları insanların en aktif olduğu zaman, ben de o yüzden iş görüşmelerimi kahvaltıda yapmaya çalışıyorum. Dikkatimi çeken bir başka şey de insanların biribiriyle olan ilişkilerine verdiği önem. Mesela iş görüşmelerini bi' kahve içerek, bi' öğle yemeğinde yapmayı tercih ediyorlar. Bu samimiyeti Amsterdam'da ya da Londra gibi şehirlerde bulmak mümkün değil. Orada herkes telefonla görüşmekten, email yazmaktan böyle küçük şeylere önem vermiyor. Burada bir de çok aktif bir expat topluluğu var. . Özellikle De Beers firması merkez ofisini buraya taşıdıktan sonra bu topluluk iyice büyüdü. Konuyla ne alakası var diyorsanız, bu gruptaki kişiler sürekli bir aktivite peşinde. Hemen her gün birisi sizi yemeğe, birşeyler içmeye davet ediyor. Having just returned from a three-week trip to Botswana I can tell you exactly what my routine was but it would bore you to death as I was in meetings all day. Instead, I can tell you what my ideal day in Botswana would be. With about 340 days of sun a year, you can pretty much count on a beautiful, bright morning. Mornings are the best time of day, especially in the summer, when afternoon temperatures can rise to 38-40 degrees Celsius. As such, the majority of people are up at 5 am, which is easy in Africa because the sun rises early and you want to get out of bed. Because everyone is active in the morning, I would generally have a breakfast meeting for business or even better have lunch with one of my brothers who live there. One thing I noticed in Botswana is that people there are happy to meet up for coffee or lunch to discuss business. There is still very much an emphasis on people to people relationships. I have sometimes missed this approach in Amsterdam or London, where everyone is so busy making phone calls and sending emails that they don't have the time for a good cup of coffee. You can learn so much more over coffee than between screens. There's also a vibrant expat community in Botswana, which has just expanded by about 80 families who have moved to Gaborone along with the De Beers relocation. Almost every night someone invites you to have dinner at their place where you can sit outside and enjoy the cool breeze of sunset with a cold beer. Buradaki gençler dünyadaki diğer gençler normalde ne yapıyorsa aynen onu yapıyor: bol bol içip, bol bol arkadaşlarıyla takılıyor. Buranın asıl içkisi Chibuku adında özel bir şekilde mayalanan bir bira. Ama insanlar genelde Afrika'nın geneline özgü biraları tercih ediyor. Aklıma gelen birkaç marka St. Louis, Hansa ve Castle. Gece hayatına gelince, Johannesburg ve Istanbul'dan şaşmayın ve burası için fazla bir beklentiye girmeyin. A lot of the youngsters do exactly what many youngsters do for entertainment spend a lot of time drinking the local alcoholic beverage and chilling out together. Actually, the truly local drink is called Chibuku, which is basically a specially brewed thick beer. However, I think most people choose just to drink locally brewed African beer. Well-known African brands I remember you can get there include St. Louis, Hansa and Castle. In terms of nightlife I would stick to Johannesburg or Istanbul! Orada başına gelen en tuhaf olay neydi? Yani en azından bizim garip bulacağımız bir durum. Neden bilmiyorum ama Botswana'da başıma pek tuhaf bir şey gelmiyor. Tamam, gecenin bir yarısı bir su aygırının beni kovalaması, tuz gölünde kamp yaparken bir kum fırtınası ortasında kalmam ve yatağımda akrepler bulmam biraz heyecan verici ve alışılmadık olmuş olabilir.. . Bir kere de bi' motosiklet kazasında omzum çıkmıştı ve eve dönmek için motosikleti 800 km tek elimle kullanmak zorunda kalmıştım. Bu tabi tuhaf bir durumdan daha çok acı verici bir durum. For some reason weird things rarely happen to me when I am in Botswana. Ok apart from a few exciting moments in the wild when I have been chased by a hippo at night, experienced a sand storm in the salt lakes whilst camping and found scorpions in my bed. One time I dislocated my shoulder in a motorbike accident, so riding the 800kms back home one handed was pretty weird I suppose. Actually it was more painful than weird. Not: Röportajın orijinalini İngilizce yaptığımız için, anlamını yitirmemesi açısından Türkçe'ye birebir çevirmek yerine kendimizce küçük değişiklikler yaptık. Sincerely Yours, I read your blog named \"Botsvana: Jakuzinizde Uzanırken Aslanları İzleyebileceğiniz Ülke | Oi the Blog\" daily. Your humoristic style is awesome, keep doing what you`re doing! And you can check my website about ."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/01/kuzey-kore-gidemesek-de-goremesek-de", "text": "Geçen gün, yeni röportajımızı kimle yapsak kimle yapsak diye düşünürken, cevabın sorunun içinde olduğunu fark ettik ve yeni röportajımızı Kim'le yaptık. Kim Jong-un. Kendisini az çok tanırsınız, Kuzey Kore'nin dünyalar tatlısı, munis lideri. Gördüğünüz gibi yine çok şakacıyız. Aslında bakarsanız, Kuzey Kore ile ilgili ulaşılabilecek veri sayısı oldukça az. Çünkü oldukça kapalı hatta dünyayla bağlantısını koparmış bir şekilde yaşadıklarını bile söyleyebiliriz. Öyle ki, buraya turistik amaçlı gidebilmeniz için farklı bir başvuru düzeneği var. Zaten olur da buraya gitmeyi başarabilirseniz, yani kabul edilebilirseniz, bu geziyi devlet memurları gözetiminde yapabiliyorsunuz. Otelden tek başınıza çıkmanız, sokaklarda kendi kendinize dolaşmanız ya da çoğu yerin fotoğrafını çekmeniz yasak. Aldığınız vize bile, pasaportunuza basılmıyor, ayrı bir belge olarak veriliyor. Aslına bakarsanız, Google Earth'te adını yazdığınızda bile, ülkeye dair en ufak bir şey görmeniz mümkün değil. Ülkenin ne kadar katı kurallarla idare edildiğini anlatabilmemiz açısından geçen ay ülkede, Güney Kore yapımı dizi ve programları izlediği öne sürülen 80 kişinin idam edilmesi oldukça çarpıcı bir örnek olabilir. Tabi haberin doğruluğunu da sorgulamak gerek ama, yine de pek ürkütücü bir ülke izlenimi verdiği kesin. Neyse, biz konumuza dönelim. Bu kadar gizemli bir ülkeyi merak etmemek elde değil. Ama dediğimiz gibi, ne internete girip binlerce fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz, ne de \"hadi gidip Kuzey Kore'yi gezelim check-in de yaparız\" diyebiliyorsunuz. Bu yüzden, dünyaca ünlü foto muhabir, David Guttenfelder'in geçtiğimiz aylarda, Kuzey Kore'de çektiği fotoğraflar oldukça ilgimizi çekti. Aslına bakarsanız öyle \"muhteşem, ben şunu bi' wallpaper yapayım\" tadında fotoğraflar değiller. Aksine, son derece gerçekçi ve günlük yaşamı yansıtan fotoğraflar var. Zaten fotoğrafların hepsi, bir akıllı telefon ile çekilmiş ki ülkeye yabancı birinin akıllı telefon sokmasına da ilk defa izin verildiği söyleniyor. Not: Kuzey Kore seyahati hakkında daha fazla şey öğrenmek için, buraya gitmeyi başarmış sevgili Çelebi Alper'in yazdıklarına şuradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/04/avustralya-bir-de-yerlisinden-dinleyin", "text": "Avustralya ile ilgili yaptığımız ilk röportaj, o kadar farklı tepkiler aldı ki, 1 tane röportaj ile sınırlı kalmamamız gerektiğini düşündük. Anladığımız kadarıyla orayı ciddi anlamda merak edenler sadece biz değiliz. Bu süreçte Türkiye'den Avustralya'ya yaşamaya ya da okumaya gitmeyi planlayan ne kadar çok insanın olduğunu da fark ettik. Bu açıdan, Serden Nayın ile yaptığımız bu röportajın büyük faydası olacağını ve merakınızı büyük ölçüde gidereceğini düşünüyoruz. Not: Avustralya'yı okumalara doyamadım diyorsanız, bir diğer röportajımız da şurada. Yaklaşık 11 sene kadar Avustralya'da kaldım. Üniversite eğitimi için yurtdışını düşünüyordum ve ilk tercihim doğrusunu söylemek gerekirse Amerika idi. Tabi bu senenin 2000 olduğu, internetin hayatımıza henüz hakim olmadığı ve bilgiye erişmenin ansiklopedilerle sınırlı olduğu bir döneme denk geldiği için neden Amerika dediğim daha iyi anlaşılabilir, lakin diğer bütün ülkeler kara kutu gibiydi. Araştırmalarımı yaparken girdiğim bir acenta sayesinde Avusturalya ile tanıştım, bugün baktığımda da iyi ki o acentaya girmişim diyorum. Central Queensland University'de işletme eğitimi aldım. Avustralya, üniversite eğitim kalitesi konusunda dünyada ilk 5 ülke içindedir. Şimdiye kadar yapılan gerek bilim, gerekse tıbbi buluşların birçoğunun çıktığı yer Avustralya'nın çeşitli üniversiteleridir. Tamamıyla araştırmaya dayalı, ezberden uzak ve gerçekten bir öğrencinin okurken zevk aldığı bir eğitim sistemi benimsenmiştir. Bu sistemin bir öğrenciye en büyük artısı, eğitim hayatının sonunda dahi kendinden öğrenilmesini istenenleri makro seviyede hatırlayabilmesi ve ileride uygulayabilmesine olanak sağlamasıdır. Gerçekten sıkılmadan, bunalmadan, eğlenerek başarılı olunabilecek bir sistem diyebilirim. En büyük eksik vize. Eğitim boyunca öğrenci vizeniz geçerli ve çalışma izniniz haftada maksimum 20 saat. Okul bittiğinde ise eğer oturma izni ya da vatandaşlığınız yoksa size birisi sponsor olmadığı takdirde ülkeden ayrılmanız gerekiyor. Neyse ki benim oturma iznim olduğundan dolayı böyle bir zorlukla karşılaşmadım. Eğitim hayatım boyunca yurtdışına gitmiş birçok öğrenci gibi ben de çok ilginç işler yaptım diyebilirim. Çalışma izni 20 saat olunca tabi insan maksimum getiri kazanmak istiyor bundan. Fast food kebapçılardan taksi şoförlüğüne kadar ilginç bir yelpazede çalıştım, gerçekten enteresan deneyimlerdi benim için. E okul bitince şartlar birden değişiyor tabi ki. Son 4 senemde uluslararası bir firmada eğitim danışmanlığı alanında eyalet müdürü olarak çalıştım. Avustralya'da iş hayatındaki en dikkat çekici farklılık ast-üst ilişkisi sanırım. İnsanlar o kadar saygılı, o kadar bilgili ve bir o kadar da kaprissiz ve rahat ki, yeni bir iş ortamına girdiğinizde kim kimin müdürü, kim personel kim idareci anlamanız bazen zaman alıyor. En azından benim çalıştığım firmada böyleydi diyebilirim. Ama genel bir bakışla iş hayatını Türkiye ile kıyaslarsak, biz gerek mantalite, gerek ekonomik anlamda çok ama çok gerideyiz. Bizim ülkemizde en ağır işi yapan kişi en az ücreti alırken, Avustralya'da bunun tam tersi bir sistem işliyor ve yeri geliyor, bir mavi yakalı ayni firmadaki bir beyaz yakalıdan çok daha fazla kazanabiliyor. İyi para kazanıp iyi şartlarda yasayabilmek için Türkiye'de olduğu gibi iyi üniversiteler bitirip, bir kaç diploma alıp iyi pozisyonlar kovalamak ve şanslıysanız bulmak zorunda kalmıyorsunuz. Avustralya bir sıvacının, duvar ustasının, tesisatçı ya da fayansçının bir banka memurundan çok daha fazla kazandığı bir ülke. Yeter ki ne yapmak istediğinizi bilin, işinizden zevk alın ve onu iyi yapın. Yaşam pahalı gibi gözükse de aslında bizimkinden standart olarak çok çok daha yüksek. Evet Türkiye'de kiralar çok daha ucuz, yeme-içme de daha ucuz ama unutulmamalıdır ki, buradaki gelir ile giderler de paralel ilerliyor. Yani kazancınız, iyi koşullarda yaşamanızı kolaylıkla sağlayabiliyor. Türkiye'de asgari ücretle 3 depo benzin alınabilirken, Avustralya'da bu oran yaklaşık 30 depoya denk geliyor. Dolar-lira kuru olarak bakıldığında çok pahalı gözüken hayat orada kazanıp yaşadığınız sürece emin olun size buradakilerden çok çok daha fazla imkan tanıyacaktır. Şu an için Queenland eyaleti en popüler eyalet ve başkenti Brisbane de en popüler şehri diyebilirim. Her ne kadar insanlar genelde Sydney ya da Melbourne'u bilseler de, Brisbane su an için bu iki şehirden en çok göç alan şehir konumunda. Bunun en büyük etkisi sanırım tropik iklimi ve insana mutluluk veren doğası ve yaşam tarzı. Sydney ve Melbourne biraz daha İstanbul vari diyebilirim, inceden bir kaos hakim hayata. Stresten uzak düzenli yaşamak isteyen birçok insan Brisbane şehrini tercih ediyor. Ben de bunlardan biriyim. Ben çabuk alıştım diyebilirim. Bunda en büyük etki herhalde 19 yaşında liseyi bitirir bitirmez böyle bir maceraya atılmak oldu. O yaşlarda dünya pek umurunda olmuyor, her şeyi heyecan veren bir oyun gibi yaşadığın için bu farklılıklar aslında hayata renk katıp zevk veriyor, en azından ben öyle hissettim. Oradan buraya gelen biri kültür şoku yasayabilir ama buradan oraya giden biri için ben aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Eğer dünya görüşü medeni seviyede olan, açık fikirli ve özgürlük düşkünü biriyseniz \"ben burada ne yapıyorum ulan?\" yerine kesinlikle \"iyi ki gelmişim lan\" dersiniz. Ama belirtmeden geçemeyeceğim, en büyük sorun yemekler. Eğer mutfakta iyi değilseniz aradığınız tatları dışarıda bulmanız ne yazık ki biraz zor. Sanırım bizim onlara göre en büyük artılarımızdan biri mutfağımızın zenginliği. İşte bu kısım işin en zor kısmı. Benim İngilizcem süper diyeni gelişine alnından karışlayan bir ülke Avustralya. Ben kolej mezunuyum ve hayatım boyunca İngilizce okudum diyebilirim. Giderken de İngilizceme çok çok güvenerek gittim. Ama daha ilk gün kendime sorduğum ilk soru \"bize okulda ne öğrettiler lan bunca sene\" oldu. Bir kere hiç bir terimi bizim öğrendiğimiz gibi kullanmıyorlar, olayları ifade edişleri, kullandıkları kelimeler çok çok farklı ve içinde yasamadan kesinlikle başka bir yerden duyup öğrenebileceğiniz bir yapıda değil. Örnek vermek gerekirse, İstanbul'da çekirdek dediğimiz şeye İzmirliler çiğdem derler. Hayatınızda bunu hiç duymadan İzmir'e giderseniz \"gelirken çiğdem al\" dediklerinde \"Çiğdem kim?\" cevabını vermeniz hiç de abes kaçmaz. Şimdi düşünün ki yabancı bir ülkede ve dilini çok da iyi bilmediğiniz bir yerde karşınıza sürekli çiğdemler çıkıyor. Bunun üstüne bir de aksanları da kendine özgü olmaz mı? Aslında alışınca çok yumuşak ve güzel bir tınısı var fakat alışana kadar ne yazık ki anlamakta çok güçlük çektiğiniz bir aksanları var. Ama her şeye rağmen dil öğrenmek için mükemmel bir yer diyebilirim. Bir kere çok kozmopolit. Bir günde herhalde minimum 5-7 değişik ülkeden insanla muhatap oluyorsunuzdur hayatın normal akışı içerisinde. Asyalısı, Hintlisi, Avrupalısı, Afrikalısı, Güney Amerikalısı, o kadar çok milletten o kadar çok değişik insan o kadar çok değişik aksanla İngilizce konuşuyorlar ki, başta çok zorlasa da öğrendikten ve alıştıktan sonra dünyadaki her aksanı kendi ana diliniz gibi algılamaya başlıyorsunuz ve bu bence gerçekten çok büyük bir şans. Öncelikle şu bir gerçek ki, Türkler her yerde ve Türk'ün olduğu yerde kardeşlik derecesinde dostlukların oluşmaması mümkün değil. Ama biz toplum olarak biraz fazla bağlıyız birbirimize, arkadaşım dediğimiz insanlara her şeyimizle güveniriz, her şeyimizi emanet edebiliriz. Bu bizi biz yapan karakteristik özelliklerden birisi olsa da bu yakınlığı bir yabancıyla yakalamak gerçekten çok zor. İmkansız değil, bizim de zaman içinde Türkleştirdiğimiz çok kişi oldu ama genel anlamda bizim 1 haftada kuracağımız o yakın bağı, bir yabancıyla kurmak aylar alabiliyor. O bağlamda bazen insan çok güvenebileceği insanları özlüyor, keşke onlar da burada olsa diyebiliyor. Ama her şeye rağmen hayat orada da devam ediyor ve gerçek, yakın dostluklar sınırlı sayıda da olsa yine de ortam çok iyi diyebilirim. Melbourne Sydney'e göre daha karakteri olan bir şehir. Avustralya'nın Avrupası diyebiliriz. Sadece çılgın bir iklimi var, bir günde 4 mevsim yaşabiliyorsunuz. 4 mevsim derken mecaz anlamda değil, gerçekten sabahında 35 dereceyle çıktığınız evinizden akşam 5 derecede dolu yağarken dönebiliyorsunuz. Ama yine de kişisel tercihim kesinlikle Melbourne'den yana olurdu. Bak bunu Melbourne olarak cevaplayabilirim. Kesinlikle Crown Casino'ya uğramadan gelmeyin. Kumar sevmiyorsanız da şovlarından etkilenebilirsiniz. Onun dışında 'Great Ocean Road' kesinlikle görülmesi gereken bir yer diyebilirim. Tabi bir de 'Sydney Road' üzerindeki bir Türk restoranında yemek yemeyi de unutmayın. Arkadaslar onlarca soru ve ekleme talebi aliyorum facebooktan. Ozellikle belirtmek isterim ki sorulan sorularin 90%'i sadece konsolosluk calisani ya da egitim atesesinin cevaplayabilecegi turden sorular. Sistem ve kanunlar surekli degisiklik gostermekte, ve benim geldigim zamandaki kanunlarin bir cogu daha sikilastirilmis sekilde update olmus durumda. Her ne kadar yardimci olmak istesem de burada yasiyor olmak ne yazik ki butun gocmenlik kanunlarini biliyor olmak anlamina gelmiyor. Ozellikle goc, egitim, kalifiye gocmenlik konulari icin lutfen konsoloslukla iletisim kurunuz, sizleri yanlis yonlendiren olmak istemem. Serden bey bir sorum olucak. Yasam ne kadar keyifli sizce orada. Eski bir karavan alsanız sorarlar adama bunu nereye park edicen ve yasayacaksın diye 🙂 Tabi buraların usulünü bilmediginiz icin normal bu sorular. Mesela paylaşımlı evlerde 1 evi 3-4 kişi paylasarak kirayı düşürebilirsiniz. Genelde yapılan bu. İki sefer malbourne gitmiş birisi olarak Dünyanın en güzel ve şahane ülkesi. insana verilen değerde ve devletin sosyal sistemiyle vatandaşına maksimum güvence sağlayan ülkesi. geniş tek katlı müstakil evleri doğası yeşilliği hayvanları denizi plajlarıyla mükemmel bir ülke.. Türkçe öğretmenisin, ama noktadan sonra boşluk bırakmıyorsun. Enteresan. Selam herkese ve herkese bol sanslar) Melbourneye turistik vizesi ile gidipde orada islem yapib oturum gibi falan yani kalmak olurmu ?? Zahmet olmazsa plz.. Avustralyada yasanilacak en guzel eyalet Melbourne. Yillarca sydney de yasamis biri olarak soyluyorum yaklasik 3 ay oldu sydneyden melbourne tasinali. Queensland irkci insanlarin cogunlukta oldugu bi eyalet sahsen defalarca gitmeme ragmen hic sevmedim havasi disinda. Sydney de kiralar oldukca pahali melbourne de daha uygun ve burdaki insanlar daha samimi icten sadece buranin havasini sevmedim birden cok sicakken birden donabiliyoruz. Ingilizcenizin mutlaka iyi olmasi gerekiyor yoksa sadece kebab islerinde calisirsiniz. Tek basina yasam burda kolay degil aileniz esiniz felan illa biri olmali paylasim olmasi maddi anlamda iyi olmanizi saglar. Ha tek basinizada olur ama birikim yapamadan hayatiniz gecer gider. Bu ulkede yasadiktan sonra insan oldugumu anladim:) inanilmaz haklariniz var insan cani kiymetli turkiyedeki gibi cukur kazip uyari koymadan is yapmiyorlar. Kendinizi guvende hissediyorsunuz. Emekli olayim derdine dusmuyorsunuz. Hastalaninca kim bakacak bana kendimi nasil gecindirecem derdi yok zor durumlarda devlet herzaman yardim ediyor bakici bile bulunup oduyorlar. Turkiyeyi zaman zaman ozlesemde arkadaslik ortamlarini yemeklerini yinede trde 1 aydan fazla zaman gecirmek istemiyorum. Kimse kusura bakmasin cunku orda insana deger verilmiyor calisiyorsun agir islerde biyerini sakatliyorsun hop issizsin ustune hastane masraflarinda bogulup gecim derdine dusuyorsun basina ne gelecegi hic belli degil trafik kurallari yok sansa yasiyorsun sadece. Merhaba. Ben Ankara dogumlu, ODTU mezunu muhendisim. 24 yil Istanbul'da 17 yil da Sydney'de calisarak yasamis biriyim. Turkiye'de guzel vakitler gecirmis, sorunlarini, kapasitesini ve potansiyelini bilirim. Buradan Avustralya'ya okuyup sonra kalmak isteyenlerin durumu ile Permenant Residency alip gelenlerinki farklidir. Ilk kisimdaki gelenler zorluk ve umitsizliklerle bogusuyorlar. Ikinci kisimdan gelenler devlet garantisi altinda olduklari icin daha rahatlar. Avustralya refah seviyesi yuksek rahat bir ulkedir. Dunyadaki Kaliteli yasam endeksi icinde ya birinci ya da ikincidir. Unutmayalim orayi dunyanin en gelismis ulkelerinden Ingiltere kurmustur. Onun icin gelismis sanayi, tarim-hayvancilik, saglik, hukuk, egitim v. s. vardir. Zaman gecirmek icin de guzel yerler coktur. Bircok kulube $3 odeyerek uye olursunuz, halbuki Kalamis Deniz Kulubu gibi yerlere en az 35.000 TL odemeniz gerekir. Arastiran kisi en iyi eglenme sekillerini de orada bulur. Turkiyede cevresi ve maddi durumu iyi olan bircok kisi orada da guzel vakit gecirir. Yalniz Istanbul, Ankara gibi sehirler cok kalabalik ve zor sehirler oldular. Eskiden daha iyiydi. Benim tavsiyem her iki ulkeye de iyi bakmaktir. Avustralya oturmus, sakin ve huzurlu bir ulkedir. Her turlu eglence de vardir. Ayrica 160 cesit millet baris icinde yasamakta ve kultur zenginligi vermektedir. Turkiyenin zenginlikleri de coktur ve arayan bulur. Tabi gecim sikintiniz yoksa."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/09/roportaj-cok-yazanlar-kulubunden-hazal-yilmaz", "text": "Bir dergiyi, gazeteyi ya da yeni bir web sitesini açtığınızda, \"Aa burada da yazıyormuş\" cümlesini kurdurtan, şu röportaja kadar kişisel olarak tanışmamış olsak da, özellikle bir yere gitmeden, ya da yeni bir mekanı denemeden tavsiyelerini \"sanki yakın bir arkadaşım önermişçesine\" değerlendirdiğim bir isim Hazal Yılmaz. Çoğumuz kendisini \"Çok Gezen\" olarak tanısak da, benim gözümde o tam bir \"Çok Yazan\" ve kanımca bu kadar aktif olması gerçekten müthiş. Üstelik hem eğlenceli, hem söyleyecek, anlatacak çok şeyi var, hem de tam bir tespit insanı. Kendisiyle Çok Gezenler Kulübü, hazalyilmaz. com, İstanbul ve bir takım şehirler üzerine konuştuk, okuması sizden. Reklamcıydım ben. Konserlere gidemez, kitap okuyamaz, sergileri gezemez hale gelince yeter dedim. İstifa ettim. 2009 Mayıs ayıydı. Hali hazırda yazdığım bir blog'um vardı ama daha çok edebiyat üzerineydi. Tipini değiştirdim, süsledim, hazalyilmaz. com altına taşıdım. İstanbul hayatını, kısaca kendimi yazmaya başladım. Benim gibi hiçbir şeye vakti olmayan insanlara bir rehber olarak başladı. 5 yıl geçti. Bendeki keşfetme heyecanı bitmedi. Basılı Medya: Hürriyet Seyahat, Pegasus Dergi, İstanbul Life, Vodafone Freezone, Base Post. Online: Kendi blogum http://hazalyilmaz. com/anlamarama/; Çok Gezenler Kulübü http://www. cokgezenlerkulubu. com; Miles & Miles Dergi, http://www. garanti. com. tr/tr/bireysel/ozel_bankacilik/ozel_bankacilik_urunleri/masters_online_magazine. page. Proje dünyayı gezme hayallerim sayesinde başladı. Bunu yapabilmek için genç, dinamik, vizyoner partnere ihtiyacım vardı. İlk olarak Pegasus'a sundum, bir ay sonra start verdik. Projeyi ilk anlattığımda adı yoktu. Tolstoy gibi bir gece rüyamdan uyanıp başucu defterine not almışım. İki gün sonra Çok Gezenler Kulübü olarak ismini tescile yolladım. 2) Günde 20 km, omzunda fotoğraf makinen, elinde not defterinle yürümek. Çünkü sokaklarında yürümeden bir şehri keşfetmenin imkansız olduğuna inananlardanız. 3) Seyahati tatil değil, iş haline getirmek. 4) Yazmaya tutkun, aşık olmak. Yazmadan duramamak. Bu dört kriter bende var diyen herkes hazalyilmaz1@gmail. com adresine mail atsın. Gittiğimiz her şehirde ekip değişiyor çünkü başka vizyonlar katmak hem yaptığımız işe, hem birbirimize ilham veriyor. Ben Çok Gezenler Kulübü olarak Pegasus'la bir anlaşma yapıyorum, ardından gelen herkese belli bir harcirah sunuyorum. Kalanı tamamen kişisel zevkler. Hostelde mi, evde mi otelde mi kaldın. Baleye mi konsere mi dansa mı gittin. Tek mühim nokta sabah 08:30 mesai başında olmak. Üç dört gün vaktimiz olduğundan kaybedecek bir dakikamız yok. Onun yerine dünyada içtiğim en iyi iki bloody marry'nin adresini vereyim ben size. 1) Berlin White Trash. İçinde kereviz sapı değil, ağacı var adeta. 2) Londra The Dove. Guiness'li özel bir karışım yapıyorlar. Ben daha çok İstanbul'la sevgi-nefret ilişkisi olanlardanım. Bu şehrin çok potansiyeli olduğunu ama yeterli derecede kullanmadığımızı düşünüyorum. Daraldığımda İstanbul'dan kaçarım, özleyince Boğaz kıyısında tura çıkarım. İşletmecilere, otelcilere \"Brüksel'de Fred Nikolay harikalar yaratmış\" ya da \"Buenos Aires'de Frank's diye bir yere gittim bir baktım 1930'lardayım\" diye anlatmışlığım çoktur. Her sabah House Cafe Corner; öğle yemeğinde Kahve 6 ya da Kantin, akşam Yeni Lokanta, gece dans için Babylon, Kiki favorilerim. Bir de bu aralar Kadıköy-Moda'nın kozmopolit hayatına takılmaktayım. En 'ben niye burada doğmadım ulan' şehir: Zamanda da değişiklik yapma hakkını kullanıyorum. 1970'lerin New York'u. Gece hayatı en eğlenceli şehir: Galerilerin bara dönüştüğü, yeşil kapılar arkasında muhteşem kokteyllerin yapıldığı, herkesin 7/24 dans ettiği Berlin. En obez olmaya müsait şehir: Tapas, chorizo, patatas bravas, manchego, cavas sekiz öğün gider bıraksan. Tabii ki Barselona. En dost canlısı şehir: Kozmopolit olduğu için sanırım. Londra diyeceğim. Yok dur Amsterdam da olabilir. Ya yerlisiyle tanıştın mı bana herkes dost. İstanbul'da en sevdiğin rakı balık mekanı: Aralık ayının birincisi Kadıköy'deki Meyhane. İki kişi, palamut dahil, 80 TL ödeyip kalkıyorsun. Şaka değil. İstanbul'da en sevdiğin kahve içmelik mekan: Kahvenin tadı Bebek, Cup of Joy'da çok iyi. Mekan olarak soracak olursan Karaköy, Karabatak. İstanbul'da gece çıktığında uğramadan dönmem dediğin mekan: Avrupa yakasında Aztek, Anadolu tarafında Zeplin. Tabii oralara varana kadar sekiz-on ayrı mekan gezilmiş oluyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/10/bobrekleri-caldirmadan-couchsurfingi-kullanma-rehberi", "text": "Couchsurfing. org adresinden ulaşabileceğiniz bu internet sitesi, kendi tanımıyla \"uluslarası bir misafirperverlik sitesi.\" Evet, bu tanım çok da açıklayıcı olmadı biliyoruz. \"Biz bunu anlamadık, bize Türkçesini söyleyin bunun\" diyecek olursanız, o da pek bir şey ifade etmiyor; Kanepe Sörfü. En iyisi biz daha makul bir tanım yapalım. Couchsurfing, gittiğiniz başka bir şehirde, sizi ağırlayabilecek bir yeri olan kişilerle tanışmanızı ve iletişim kurmanızı sağlayabilecek bir gezgin ağı. Örneğin Viyana'ya gideceksiniz ve konaklamaya para harcamak istemiyorsunuz, o zaman giriyorsunuz siteye, üyeliğinizi oluşturup orada kriterlerinize göre sizi ağırlayabilecek birilerini bulup iletişime geçiyorsunuz ve bedava konaklayacağınız bir yeriniz olmuş oluyor. Böbrekleri çaldırıp çaldırmayacağınızı merak ediyorsanız, o konuya aşağıda parmak basacağım, ama şimdiden söyleyeyim, sorumluluk kabul etmiyoruz. Güvenli olup olmadığını bir kenara koyduğunuzda, aslında farklı bir kültürün tam anlamıyla parçası olabilmek ve yeni insanlarla tanışabilmek için oldukça güzel bir yöntem gibi görünüyor. Üstelik konaklamaya para harcamak zorunda kalmamanız da cabası. Özellikle benim gibi başka bir şehirdeyken evlerin içini görmeye çalışan, \"acaba sıradan bir Perşembe gecesini nasıl yaşıyorlar\" sorusunu cevaplandırabilmek için neredeyse insanların evine dalacak olan bir tipseniz, bence kesinlikle göz önünde bulundurabilirsiniz. -Öncelikle couchsurfing. org'a girerek kendinize bir profil oluşturun. Bu profili oluştururken, siz insanların evine kalmaya gidebildiğiniz gibi, onların da size kalmaya gelebileceğini aklınızda bulundurun. Tabi ki bu tamamen sizin isteğinize bağlı, sitede bununla ilgili bir seçenek mevcut. Bu yüzden profiliniz oluştururken sizi, evinizi ve yaşam stilinizi tanıtabilecek nitelikte fotoğraflar eklemeyi de unutmayın. Böylece en azından sizinle iletişim kuracak insanları küçük çaplı elemiş olursunuz ve aynı kafa yapısında olduğunuz birilerinin sizinle iletişim kurmasını sağlarsınız. -Evinizle ilgili detayları bildirirken, evcil hayvanınızı getirebilirsiniz ya da sigara içerseniz ağzınızı kırarım gibi kişisel detayları eklemeyi unutmayın, sonradan terslik çıkmasın. -Evinizde kaç kişiyi ağırlayabileceğinize dair bilgi verin. -Sitede dahil olabileceğiniz gruplar mevcut. Bu şekilde daha çok insan ile iletişim içine girebilir, aynı zamanda tam anlamlandıramadığınız konuları soracak, bu konuda sizden daha deneyimli insanlara ulaşabilirsiniz. Profilinizi oluşturduktan sonra, artık couchsurfing dünyasına dahilsiniz. \"Ben elalemin evinde kalacağım, bedavacıyım, 2 böbreğim var, birini çalsalar bir şey olmaz mı\" diyorsunuz? O zaman onlar gelip sizde kalacağına, siz de gidip başkasının \"koltuğunda\" kalabilirsiniz. Şaka bir yana, bir şehri, bir kültürü en iyi şekilde tanımanın yolunun lokaller ile vakit geçirmek olduğunu düşünürsek, bundan daha iyi bir fırsat olamaz. Üstelik konaklamaya para vermeyecek olmanız da cabası. Bunun için sistem belli, insanların profillerine girerek evlerini, nerede kalabileceğinizi ve kişisel özelliklerini inceliyor, konaklayabileceğinize inandığınız insan ile iletişime geçiyorsunuz. İletişime geçmek derken, yapmanız gereken şey \"request\" yani talep göndermek akabinde özel mesaj ile iletişime geçerek, olur mu olmaz mı, kalsam nasıl olur diyaloglarına geçmek ve karşılıklı anlaşıp anlaşamadığınızı algılamaya çalışmak. -Kimin evinde kalacağınızı seçerken ortak ilgi alanlarınız olup olmadığına bakarak arkadaşlık kuracağınız kişiyi de kendinize uygun şekilde seçebilirsiniz. -Seçim yaparken evde sigara içip içmediğinizden evcil hayvanınızı götürüp götüremeyeceğinize kadar birçok detaya ulaşmanız mümkün. Bu tip konulara dikkat edin. Elin evine gidip lak diye sigara yakmak olmaz. -Diyelim ki evine gideceğiniz kişiyi belirlediniz, ancak son anda bir aksilik çıktı ve gidemiyorsunuz. Böyle bir durumda mutlaka gidip gidemeyeceğinizi belirtin. Öncelikle ayıp. Ancak etik değerlerinizi sorgulayacak değilim, o yüzden ben işimize gelmeyen kısmını vurgulayayım. Sitede oylama ve yorum sistemi olduğu için, böyle bir durumda hakkınızda ileri geri konuşarak sizi ele güne rezil ederler arkadaşlar. Bakın çok net, tam mahalle ağzıyla anlatmış bulundum, o yüzden bu tip şeylere dikkat edin. -Tabi ki öncelikle girip profilini bir inceleyeceksiniz. Kimdir, kimlerdendir, Seferoğullarından mı Tellioğullarından mı bunlar önemli detaylar. Tipine ve ilgi alanlarına bakarken, referanslarını iyice incelemeyi unutmayın. -Bence abartın, Facebook, Google, Twitter, Allah ne verdiyse hepsinden adamı araştırın. Nedir, ne değildir, doğru mu söylüyor daha detaylı bilgi edinmiş olursunuz. -Sonra size gelmeyip talep ettiği tarihin size uyup uymadığına emin olun. Sevdiyseniz ve tarih uyuyorsa sorun yok, sevmediyseniz tarih uymuyor diyerek elveda diyebilirsiniz. Bu gibi durumlara düşmemek için güvenlik meselesine dikkat etmeli. - Referans Sistemi Adından da anlaşılacağı üzere birbirinin evinde konaklayan ya da bir şekilde tanışıklıkları olan insanların birbirlerine referans yazısı yazmasıyla ilerleyen bir sistem. Yani Jack gelip sizde kalıyor, siz Jack'i krallar gibi yaşatıyorsunuz, annenizin yaptığı yaprak sarmasını verip, gece kendi yatağınızda yatırıp siz salonda uyuyorsunuz, Jack de eve dönünde giriyor sizin profilinize \"Ahmet müthiş, kesin Ahmet'te kalın God Bless Ahmet\" yazıyor, böylece insanların gözünde güvenilirliğiniz artıyor. Katil ya da sapık olup olmadığınızı anlamalarını sağlıyor. Dolayısıyla bol bol referans almaya bakın ve kalacağınız kişiyi seçerken mutlaka referanslarını inceleyin. Bu da tamamen birbirine \"kefil olmak\" üzerine kurulu bir sistem. Onu da hemen örneklendireyim. Diyelim bu sefer de siz Jack'e gidip onda kaldınız, sizi Fish n Chips'e boğdu, klozete taharet musluğu ekletmiş, hatta eve sizin için gazsız su bile almış. Dönünce hemen siteye giriyorsunuz, Jack'in profiline giriyorsunuz ona +1 Vouch veriyor ve kefil oluyorsunuz. Jack benim adamım, Jack'ten zarar gelmez demenin sayıyla ifade edilen hali. Birine gidip kalacağınız zaman, bunu da mutlaka göz önünde bulundurun. -Adresini teyit ettirmiş profillerin de güvenilirlik oranı çok daha yüksek oluyor, bunu da göz önünde bulundurabilirsiniz. Siz de adres teyidinde bulunmak istiyorsanız, bir miktar para ödemeniz gerekiyor. -Bunun dışında profili boş olanlarda, acayip taleplerle gelenlerde, ev adresini vermek istemeyenlerde kalmaya çalışmayın, aynı şekilde evinizde kalmalarına da onay vermeyin. Ayşe come stay with me, ama gelirken kırbaç da getir diyenlere yanaşmayın. -Ayrıca bana kalırsa mutlaka alternatif bir planınız olmalı. Olur da hoşlanmadığınız, güvenemediğiniz, görünce \"ulan bu fotoğrafta böyle değildi\" dediğiniz biri olursa, mutlaka kalacağınız, gideceğiniz bir başka yeriniz olsun. Civarda en azından bütçenize uyabilecek birkaç otel ya da kalabilecek bir dayı falan olursa, huzursuz olduğunuz takdirde sokakta çaresizce kalmazsınız. Bobrekleri caldirmak bir yana, couchsurfing'den koca bulmus bir gezgin olarak bu platformu herkese oneriyorum 😉 Yanlis anlasilmasin, site online dating platformu olarak kullanilmasin, bu isler tamamen kader kismet. selam... 3 yıl içinde 53 çok olumlu referans almam rağmen.. hiç bir sebep yokken sayfamı kapattı cs yönetimi.. sanırım facebook tek paylaşımlarımı beğenmediler.. onlara göre usa yı çok sevmek zorundasınız... bunada dikkat..) . ikinci bir konu.. o kadar yabancıyı misafir ettim.. bizde yiyip içtiler.. a rabayla otogardan alıp tekra otogara bırakıyodum enayi gibi... 3-4 gün kalanlar bile oldu.. ama biz ailecek ne zaman avrupayı dolaşimaya çıksak biride yardımcı olmadı bize.. halbuki karavanla gitmiştik orlara.. biride kahve içmeye barı çağırsa çok mutlu olurduk.. özetle avrupa ve amerika vatandaşalarıda bizi kullanmayı seviyolar... kendinizi enayi yerine koydurmayın.. burda yüzüne gülüyorlar.. ama orda yüzüne bile bakmazlar... denemesi bedava.. Evet Murat Filiz çok doğru yazmış, 2 aydır Avrupa'yı turluyorum, gideceğim şehirler'deki tüm kullanıcılara en az 1 ay önceden talep yoluyorum ama gel görki kahve içmeye bile çağıran yok, anlaşılan bizleri bunlar kullanıyorlar, ben Antalya'da hergün dünya'dan birilerini evimde konuk ediyordum CS üzerinden, ama artık etmeyeceğim baba gitsin otelde kalsın...."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/19/yilbasini-gecirebileceginiz-en-eglenceli-9-sehir", "text": "Bana soracak olursanız, yılbaşı dünyanın en abartılan kutlaması. Ortada \"eğlenme zorunluluğu\" gibi bir durum olduğu için karamsarlık level'ımı son noktaya çıkararak, ölüme bir adım daha yaklaştığımız için havai fişek patlatıyoruz gibi hissediyorum. Üstelik yılbaşı dediğimizde her sene 'Bu sene ne yapacağız?' derdi, hadi diyelim bir şeyler yapmaya karar verdik, nasıl gideceğiz, nasıl döneceğiz, taksi bulabilecek miyiz, akabinde 'ulan yaşlandık he' hissi gibi sorunlar çıkıyor başımıza. Hadi oldu da bir çılgınlık yaptınız Taksim'e gittiniz o zaman da 'zaman kötü kolla götü' endişesi. Gördüğünüz gibi gerçek bir kaos. En güzeli evde oturup memedalierbil izlemek. Benim gibi hissetmeyen insanlar, yılbaşını dünyanın birçok şehrinde dev organizasyonlarla kutluyor. Belki başka bir şehirde yılbaşı kutlamayı ben bile sevebilirdim diye düşünüyorum. Yılbaşını farklı bir ülkede, farklı insanlarla, farklı bir ortamda kutlamak gerçekten çok değişik ve eğlenceli bir deneyim olabiliyor. Bu deneyimi yaşayabileceğiniz ve dünyada yılbaşı organizasyonlarıyla ön plana çıkmayı başarmış birkaç şehirden söz etmek gerekirse. Burada, gece yarısı yani yeni yıla girerken gerçekleşen 'Times Square top düşüşü' ile ünlenmiş bir kutlama oluyor. Tamam iyi hoş, ışıl ışıl bir top bu ama geri sayım yaparken bu topun hareket etmeye başlaması bu kadar insana neden bir anlam ifade ediyor ben de bilmiyorum. Hava Aralık ayında ortalama 0 derece olmasına rağmen her sene milyonlar akın ediyor buraya, gece boyu süren birçok konser ve etkinlikle eğlenceli bir kutlama oluyor. Paris, klasikleşmiş bir başka yılbaşı kutlamasına ev sahipliği yapıyor. Eyfel Kulesi'nin etrafında gerçekleşen havai fişek gösterisi görsel olarak gerçekten çok hoş. Ayrıca bu dönemde Paris ışıl ışıl süslenmiş sokaklarıyla, dekorasyonlarıyla gezmesi çok keyifli. Havai fişek gösterileriyle ön plana çıkmış bir başka şehir de Londra. Brezilya'da yılbaşı kutlamak isteyenler gördüğünüz gibi Copacabana plajına adeta akın ediyor. Tabi ki havai fişeksiz yılbaşı kutlaması olmaz. Ama burası hem aktivite, hem eğlence, hem hava koşulları göz önünde bulundurulduğunda yılbaşı kutlamak için en ideal şehirlerden biri. Yılbaşını dışarda şort tişörtle geçirmek isteyenler buraya. Yeni yıla ilk giren şehirlerden biri olduğu için, 'Amaaan Sydney'i her sene haberlerde izliyoruz zaten' diyor olabilirsiniz. Ama burada da Aralık ayında mevsimin yaz olması bence gitmek için yeterli bir sebep. Konu eğlence olunca Berlin'de zaten her gün yılbaşı. Yılbaşına özel fazladan da bir sürü organizasyonlar, konserler, çılgın kulüp partileri oluyor. Disney World genellikle çocuklu ailelerin tercih edeceği bir destinasyon gibi gelse de, burada yılbaşı için yetişkinlere özel birçok aktivite ve eğlence oluyor. Hava da ortalama 25 derece ve Orlando'ya tatil için çok ideal bir dönem. Amsterdam'da normalde çılgın havai fişek gösterisi olmuyor. Daha çok sokakta kendi kendine havai fişek patlamaya çalışan, normal bir günde yaptıklarını görsek 'bir yeri yakacak bu gerzekler ulan' diyeceğimiz insanlar doluşuyor. Sokaklarda, barlarda, kulüplerde, nereyi boş buluyorsa eğleniyor zaten bu halk. Las Vegas, herşeyin en iyisini, herşeyin en pahalısını, en büyüğünü yapmazsa olmaz. Aşağıda da görebileceğiniz gibi hayat pahasına da olsa abartı performanslar, Rihanna'nın ev sahipliği yaptığı partiler, efendim başka bir yerde Jay-Z konseri gibi etkinliklerle karşılaşmak mümkün. Gece yarısı da 6-7 otelden aynı anda atılan havai fişekler gördüğünüz gibi çok güzel bir sahne oluşturuyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2013/12/22/las-vegas-kumarhaneleriyle-ilgili-6-tuhaf-gercek", "text": "İnkar edilse ya da tartışmalara yol açsa da, Vegas kumarhaneleriyle ilgili en enteresan gerçeklerden biri, kumar oynanan mekanlara, özel havalandırmalar aracılığıyla oksijen pompalanması. Bu şekilde, uykunuzun gelmemesini ya da daha geç gelmesini sağlayarak, daha fazla kumar oynamanızı sağlıyorlar. Yani normalde, ağzınızdan salyalar akıtarak uyuma aşamasında olacakken, kumarhanede kadın görmüş Adnan Oktar cinliğinde oturmaya devam ediyorsunuz. Çok uzun süre ayakta kaldığınızı fark edip, saate bakma ihtiyacı duyuyorsunuz fakat yoo yoo, bakamazsınız. Çünkü buna da bir çare bulmuşlar, kumarhanelerde saat diye bir şey yok. \"Zaten kim saat kullanıyor bu devirde, en yenisini alacağım diye 5 yıldır değiştiremediğim ayfonum var benim, oradan bakarım\" diyorsunuz di mi? Kumar masalarında cep telefonu kullanmak da yasak. Geçmiş olsun. Susadınız mı? Canınız bir bira, bir kokteyl mi çekti? Yalnızca 15 kupona, kokteyliniz gazetenizle bedava. Şaka şaka, hiç sorun değil. Burada istediğiniz içki ayağınıza geliyor, üstelik para da almıyorlar. Yeter ki kumar oynamaya devam edin. Bunu ne kadar sinsi ya da kötü bir plan olarak düşünüyorsunuz bilmiyoruz ama, Las Vegas kumarhanelerinde, her daim ortalıkta dolaşan manken fizikli, yarı çıplak, striptizci tadında ama salon kadını çizgisinden de çıkmayan kızlar mevcut. Hatta abartıp, masaj yapmayı teklif ettikleri bile oluyor. Hiçbir yere gitmiyorsunuz beyler, kumara devam. Vegas'taki kumarhanelerin bir diğer özelliği de, labirent gibi tasarlanmış olmaları. Bunun sebebi, ortamı terk etmenizi zorlaştırmak ve başka kumar aktivitelerine ilginizi çekerek daha fazla para harcamanızı sağlamak. Yani siz kumara, içkiye, kızların yarattığı görsel şölene doyduktan sonra kumarhaneden çıkacak gücü kendinizde bulunca, bu sefer de çıkış kapısını bulamıyorsunuz. Bu içerik Listelist için hazırlanmıştır."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/01/02/hans-brinker-dunyanin-en-kotu-oteline-hosgeldiniz", "text": "Öncelikle, başlıktan dolayı ön yargı oluşmaması için şunu bir açıklığa kavuşturmakta fayda var. Hans Brinker hosteli bizim gidip de \"off burası çok kötü hemen blog'a yazalım da insanlar gitmesin\" dediğimiz bir yer değil, otel kendini \"dünyanın en kötü oteli\" olarak tanıtıyor ve bu özelliğiyle övünerek birçok insanın ilgisini çekmeyi ve sürekli dolu olmayı başarıyor. Hatta otel dünyanın en kötü otel sıralamasında bir numara olmak için özellikle ekstra kötü şartlar sunuyor. Evet biz de ilk duyduğumuzda şaşırmıştık. Genel olarak hostellerin gecelik ücretlerinden bile yola çıkarak konaklamanızda sizi nasıl bir deneyim beklediğini tahmin edebilirsiniz. Genel konsepti birçok kişiyle aynı odada kalmalı olan, uygun fiyata konaklama sağladığı için genç ve öğrenci popülasyonun yüksek olduğu dolayısıyla bol içmeli dağıtmalı bir ortam olan hostellerin, güvenlik ve hijyen açısından pek yüksek standartlar sağlamadığı aşikar. Amsterdam'da bulunan Hans Brinker Hosteli bu gerçeği kabullenerek, insanları alaycı bir şekilde ve kişisel fikrimi soracak olursanız, dünyanın en dahi reklam kampanyalarından biriyle otelde kötü şartlar olduğuna dair uyarıyor. O kadar kötü şartlardan söz ediyoruz ki, bazı hosteller yanında 5 yıldızlı otel gibi bile kalabilir. Konsepti kavramanız için sizi reklam kampanyalarının içerikleri ve diğer görsellere baş başa bırakıyorum. Tebrik ederim bayanlar, 1 sene yaşadığım halde bu otelin varlığından haberim yoktu. Konsept olarak çok başarılı çalışmışlar. Bir daha ki ziyaretimde burada kalacağım. Başarılar dilerim."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/01/05/sziget-festival-yasasin-ozgurluk", "text": "Hazır Tomorrowland ile festival dosyasını aralamışken, bir başka akın akın gittiğimiz ya da her sene plan yapıp sonra Rock'n Coke'da son bulduğumuz, bir başka festival olan Sziget Festival 'ın detaylarına da bir göz atalım dedik. Öncelikle 2013 Aftermovie'ye bakıp şöyle güzelce bir kıskanıyoruz. Elbet aranızda \"Sziget ne ulan küfür kısaltması gibi?\" diyecek olanlar vardır. Öncelikle onlar için durumu açıklamakta fayda var. Sziget Festival, 93 yılından beri yapılmakta olan, ödüllü bir festival. Her yıl çeşit çeşit ülkeden yüzbinlerce kişi katılıyor ve ortalık adeta Benetton kataloğu gibi oluyor. Festival genelinde, yaklaşık 50 farklı etkinlik alanı ve günlük 200'e yakın farklı program bulunuyor. Budapeşte'nin orta yerindeki bir \"adacık\"ta gerçekleşen festival, haliyle size Budapeşte'yi gezme imkanı da tanıyor. Gördüğünüz gibi, Festival+Yeni Bir Şehrin Sokakları= Mükemmel Kombinasyon. Festival bu sene 11-18 Ağustos tarihleri arasında. Ancak henüz hangi isimlerin katılacağı açıklanmadı. Ancak izninizle geçen sene katılan birkaç ismi sıralamak istiyorum, ondan yola çıkarak bu seneyi de öngörebilirsiniz; Azelia Banks Blur, Empire of the Sun, Dub FX, Parov Stelar, Erol Alkan, Tame Impala, Booka Shade, Boys Noize, Bat for Lashes. Bu sene Sziget'i gönlüne yazmış olanlar için, birinci adımımız acil bir şekilde biletlere girişmek. Bileti festivale gittiğinizde orada almanız da pek tabi mümkün. Ancak online olarak alabiliyorken öyle bir atraksiyona girmenize hiç gerek yok. Bunun için şuraya girmeniz yeterli olacaktır. Tabi bir de paranızın da olması lazım. Evet. Bunların içinden bütçe ve konaklama şeklinize göre seç beğen al yapabilirsiniz. Online alırken herhangi bir sorun yaşarsanız, sitede yardım için iletişim kurabileceğiniz birileri de mevcut. O kişiler biz değiliz. Onu da belirteyim. VIP Camping nedir, yeri gelmişken onu da basit bir cümleyle açıklayayım; festival alanı kayırmacası. Yani, satın aldığınız festival biletinizin üstüne vereceğiniz bir 109 Euro'nuz daha var ise, festival alanında kurulmuş, içinde yüzme havuzu, sayıca fazla duşlar ve tuvaletler, güvenlik kasaları, cep telefon şarj üniteleri, internet, Wi-Fi, bakkal, büfe, 7/24 resepsiyon, güvenlik vs. bulunan bir alana giriş hakkına sahip oluyorsunuz. -Diyelim ki festivalin 2 gününe gideceksiniz, dolayısıyla 5 günlük kamp biletini almak istemiyorsunuz. Hiç sorun yok. Eğer üst üste 2 gün için bilet aldıysanız, size kamp olanağı tanıyorlar, o kadar da acımasız değiller. Ayrıca oradayken kampsız bileti kamplıya çevirme şansınız mevcut. Gördüğünüz gibi tam bir \"adamlar yapıyor işte abi..\" anı. Bizdeki gibi sorun çıkarmak için yer aramak yerine, insanların keyfini kaçırmamak ya da yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. -Bileti online olarak almanın bir diğer faydası da, olur da biletinizi kaybederseniz, oradaki problem çözüm masasına gittiğinizde, sistemlerinden bileti alıp almadığınızı görüntüleyerek, bu probleminize çözüm getirebilmeleri. Bence çok önemli bir detay, zira bilet kaybetmeye son derece meyilli bir ortama gidiyorsunuz. Festival alanına girdi çıktı yapma ihtimaliniz de çok yüksek, dolayısıyla kesinlikle işinize yarayabilir. -Konaklama için iki seçeneğiniz mevcut; ya kamp yapacaksınız ya da Budapeşte'deki otellerde veya hostellerde kalacaksınız. Kamp yapacaksanız, yanınıza ekipmanınızı almanızı söylememe gerek yok sanıyorum. Yapmayacaksanız, Budapeşte'de kalabileceğiniz otellere yalnızca bir \"köprü\" uzaklığında olan festival alanına yakın bir otelde kalacaksınız. -Eğer karavanınız varsa, festival konaklama alanında karavanlar için de özel bir bölge ayrılmış bulunuyor. Ayrıca karavanınız olduğu için sizi çok kıskanıyoruz ve sizinle arkadaş olmak istiyoruz. Selam :)))))) -Sziget için Türk organizatörler ve tur şirketleri tarafından düzenlenen turlar da oluyor, uğraşamam benim yerime halletsinler diyenler için daha kolay bir alternatif olabilir. Bu işte hangisinin daha iyi olduğunu bilmediğimiz için uydurma bilgi vermek istemeyiz tabi. Budapeşte'ye nasıl ulaşacağınız aşikar. Bu başlık daha çok, Budapeşte'ye ulaştıktan sonra, festival alanına nasıl ulaşacağınızla ilgili. Bunun için treni, tramvayı ya da festival shuttle'ını kullanabilirsiniz. Ayrıca festival alanına kalkan, belli saatleri olan bir bot da mevcut. Bu gibi detaylar, tarih yakınlaştığında netleşiyor, şimdilik shuttle ve bot saatleri belli değil. -Eğer blog'u biraz olsun takip etmişliğiniz varsa, özellikle ilk kez gittiğim şehirlerde genellikle edindiğimi fark edebileceğiniz \"City Pass\" almanızda fayda var. Böylece kaldığınız süre boyunca her türlü toplu taşıma kullanımı, ve hatta vakit bulabilirseniz gezeceğiniz müze vs. için para ayırmaya çalışmazsınız. Önceden bu işe bir çözüm getirmiş olursunuz. City Pass'i havaalanından, tren istasyonlarından ya da festival alanında girişten temin etmeniz mümkün. Pass'i internetten alıp, yanınızda satın aldığınıza dair bir çıktı götürürseniz size kolaylık sağlayabilir. -Eğer Rock'n Coke ile kıyaslayacak olursak, tuvaleter burada \"bir tık\" daha iyi durumda. En azından daha sık temizleniyor. Yine de büyük beklentiniz olmasın tabi. -Festival alanında sigara alabileceğiniz bir yer mevcut. Sigara alırken genellikle kimlik göstermeniz isteniyor. -Yine Rock'n Coke kıyaslaması yaparsak, öyle manyak gibi yemek kuyrukları, akabinde yemeğe ulaşamayıp açlıktan bayılanlar falan olmuyor, bu konuda sistemi oldukça iyi oturtmuşlar, koşullar daha insancıl. Harcamalarınızı, festival alanında edindiğiniz ve içine para yükleyip festival boyunca kullandığınız kart üzerinden yapabiliyorsunuz. -Festival alanında bavulunuzu ve önemli eşyalarınızı bırakabileceğiniz ayrı bir alan ve 24 saat kullanabileceğiniz ATM'ler bulabilmeniz mümkün. -Alana içki sokmanız yasak, ama yiyecek ve alkolsüz içecek sokabilirsiniz. Sadece belli bir limiti var, onu da çok sallamıyorlar. -Şarj alanları da mevcut, panik yok. Ancak yanınıza çoklu priz alma sinsiliğinde bulunarak, birkaç kişi aynı anda şarj edip, etrafınızdakileri zekanıza büyüleyebilirsiniz. -Bunun dışında Budapeşte gece hayatı ile ilgili detayları merak edenler için: https://oitheblog. com/2013/10/21/yerlisinden-budapeste-gece-hayati-tavsiyeleri/ -Ben abartıp Budapeşte'de yaşayacağım/okuyacağım diyenler için: https://oitheblog. com/2013/09/20/budapeste-bir-erasmus-ogrencisinin-yasantisina-dair-her-sey/ \"Gerçekten Budapeşte harika ve sakin bir şehir. Tekrar gitmiş gibi olduk:) Ben gItmeden önce rehber ayarladım. Arkadaşlar süperlerdi. Havalimani transferini ve şehir turu kusursuzdu ve fiyatları uygundu. Vaktinizi iyi kullanmak için kesinlikle aynısını yapın derİm. Şehri hikayeleri ve tarihiyle gezmek çok zevkliydi. Estergona gelmiş gidin derim."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/01/15/avrupada-gorebileceginiz-en-degisik-17-yapi", "text": "Gezi Olayları döneminde başlayan Barok Dönem hayranlığımız, biz Türk gençlerini dünyadaki diğer enteresan mimari akım ve yapıları araştırmaya itti. Özellikle Avrupa'da çok değişik binaların, Instagram'da 100 like garantili yapıların var olduğunu fark ettik. Karşınızda \"Ulan buna amma elektrik gidiyordur\" ya da \"Abi, adamlar yapıyor\" muhabbeti çevirebileceğiniz 12 yapı."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/01/20/roma-yerlisinden-cok-turistin-oldugu-sehir", "text": "\"Bi' yurtdışı gezisi mi planlasak\" deyince akıllara gelen ilk 3'ün içinde çok yüksek ihtimalle yer alan şehir, Roma. O yüzden son dönemlerde söz konusu Roma olunca \"ya çok turistik ben dayanamıyorum\" ve \"ben ne olursa olsun seviyorum\" diyenler şeklinde bir ikiye ayrılma durumu bile ortaya çıktı. Merak etmeyin, hevesini kaçırmayacağız, biz kesinlikle ikinci gruba dahiliz, Roma'yı çok seviyor, öv öv bitiremiyoruz. Ayrıca lokal yerleri keşfetmeyi seviyor olabiliriz ama, neticede ne olursa olsun kendimizin de birer turist olduğunun farkındayız ve insanları Roma'yı görmek istedikleri için suçlayacak değiliz. O yüzden Roma gezisine çıkma kararı aldıysanız hep destek tam destek, arkanızdayız! Burada size Roma'nın güzelliğini övmemize, methiyeler düzmemize gerek yok diye düşünüyoruz, biliyorsunuz Google diye bir şey çıktı, görseller kısmına girdiniz mi zaten her şey apaçık ortada, burası tartışmaya açık olamayacak bir biçimde güzel. O sebeple biz aşağıda daha çok Roma'ya ilk kez gidecek bir turistik neler yapabileceğine, aslında uzayıp giden kocamaaaan bir liste olan Roma gezilecek yerler listesinin herhangi bir turist grubu tarafından uyarlanabilir haline odaklanacağız. Lafı uzatmayalım, konuya geçelim. -BAŞLAMADAN GELEN ÖNEMLİ NOT: Bu yazıyı 2017'de gerçekleştirdiğimiz 2. Roma seyahatinin ardından güncelledik yani bilgiler eski değil. -Başlamadan başka bir not daha yazarsak şrfsziz: Bizi Instagram'da takip etmiyorsanız büyük ayıp ediyorsunuz. Tam olarak şuradayız. Başlamayacağız sandınız di mi, korkmayın başlıyoruz. -İlkbahar/Yaz: Roma'nın konumunu göz önünde bulundurduğunuzda, ilkbahar ve yaz dönemlerinde gitmenin daha mantıklı olduğunu düşünebilirsiniz. İlkbaharın başları için olumsuz bir şey söyleyemeyeceğimiz gibi, tavsiye bile ediyor olsak da, yaz için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, yaz ayları Roma'nın en fazla turist ağırladığı dönem. Özellikle Ağustos ayı İtalyanların resmi yaz tatili olduğu için şehir lokaller tarafından terk edilip, yerine turistlere bırakıyor. Hem fiyat olarak, hem de kalabalık açısından yoğun sezonun allahına maruz kalacağınız bu dönemde, sokakta herhangi bir tarafınıza dönüp rastgele birine \"abi bi' fotoğrafımızı çeker misiniz?\" diyebileceğiniz derecede fazla sayıda Türk ile karşılaşabilirsiniz. Tabii beyaz çorap üzeri terlik giyen Amerikalılar ve 30 cmlik objektifleriyle Roma'dan Sivas'taki dayınızın bile fotoğrafını çekebilen Asyalılardan söz etmiyoruz bile... Çek kardeşim çek, çek her yeri de rahatla. Neyse. Sonbahar/Kış: Sonbaharda özellikle Eylül ve Ekim aylarında hem yaz aylarındaki kalabalık bir tık daha az olduğu hem de hava koşulları gezmeye daha elverişli bir ortam sağladığı için gitmek için en ideal dönem sayılabilir. Kışın ise Roma'nın turistik açıdan en az tercih edilen ve yağmur ihtimalinin en yüksek olduğu dönemi. Fakat bu noktada yararınıza olacak şey otel fiyatlarının daha düşük olması ve şehri çok daha rahat gezebilecek olmanız. Soğuk ve yağmur beni ilgilendirmez diyorsanız kışı tercih edebilirsiniz. Biz Roma'ya 2. seyahatimizi Aralık ayında gerçekleştirdik ve hava çok soğuk olmasa da gezimizin 1-2 günü ortalıkta bir sel olma paniği yaşanıyordu, o derece bir yağmura maruz kaldık. Diğer günler daha şanslıydık ama özetle şunu söyleyebiliriz; Aralık ayında Roma'da düzgün bir hava yakalamak biraz şansınıza kalmış. Roma'nın hava durumunun Türkiye'nin batı kesiminden çok da büyük bir farkı yok. Yazın oldukça sıcak, kışın ise İstanbul'da ne derece soğuk oluyorsa burada da durum aynı. Dolayısıyla kıyafet seçiminizi de bu yönde yapabilirsiniz. Ara dönemler için ise durum biraz farklı olabiliyor, bu yüzden ilkbahar veya sonbaharda gidecekseniz hem tişört hem kazak alarak iki hava durumu ihtimalini de ne olursa olsun göz önünde bulundurmalısınız. Yani gitmeden internete \"roma hava durumu\" yazıp, \"aa 20 dereceymiş, ben yanıma sadece tişört alayım\" diye düşünmeyin çünkü işler bir anda değişebiliyor, her zaman için iki duruma da hazırlıklı olun. Eğer iyi restoranlara gideyim, Michelin yıldızlı yerlerde yiyeyim diyorsanız yanınıza birkaç şık kıyafet almanız gerekebilir çünkü restoranların bu tip talepleri olabiliyor, aklınızda bulunsun. Pass 3. gün gece 12'de geçerliliğini yitirerek balkabağına dönüşüyor. Kolezyum ücretsiz giriş yapabileceğiniz yerlere dahil, dolayısıyla oluşan aşırı kalabalık ve saatler sürebilecek sırayı atlamak için hakkınızı buraya kullanmanızı tavsiye ediyoruz. Online veya turist info'lardan satın alınabiliyor. Havaalanındaki turist information en kolay ulaşabileceğiniz noktalardan. Ücretsiz gireceğiniz müzeleri şuraya bakarak çözebilirsiniz. İlk iki müze dışında şu müzelere de ücretsiz giriş yapabilirsiniz: Museo della Repubblica Romana e della Memoria Garibaldina, Museo Bilotti a Villa Borghese, Museo Cananica, Museo delle Mura, Museo Napoleonico ve Villa di Massenzio. Pass ile daha ayrıntılı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Bunun dışında, en çok rağbet gören müzelerde hem sırayı atlamak hem de indirimli bilet alabilmek için gitmeden önce internetten rezervasyon yapabilirsiniz (bazen de internetten alınca 1-2 euro gibi bir servis ücreti ekleniyor ama sıra atlamak için değeceğini düşünüyoruz). Kolezyum ve Vatikan için önceden almanızı özellikle tavsiye ediyoruz. Kolezyum için şuradan Vatikan için buradan rezervasyon yapabilirsiniz. Vatikan için belli dönemler gece ziyareti yapabilmeniz mümkün, biz bunu tercih ettik çünkü oldukça mistik ve etkileyici bir havası oluyor. \"İçeri gireyim de şifreler çözeyim, gizli kapılar bulayım\" tribine girebiliyorsunuz, oldukça eğlenceli oluyor. Bazı müzeler için de bileti önceden internetten almak zorundasınız. Bu durum gitmeyi düşündüğünüz başka müzeler için de geçerli olabilir, gitmeden bakmakta fayda var. Öncelikle işin Türkiye'den Roma'ya ulaşım kısmını düşünecek olursak bildiğiniz üzere Roma'ya pek çok farklı firmanın uçuşu mevcut. Dönemine göre ise fiyatlar bayağı uçuk noktalara ulaşabiliyor. Biz 2. gidişimizde Pegasus Hava Yolları ile gittik. Hakkında çok soru aldığımız için bir konuya da açıklık getirelim, Pegasus da Roma'nın ana havaalanı olan Fiumicino Havaalanı'na uçuyor. Roma'da Fiumicino ve Ciampino olarak 2 farklı havaalanı olduğu için biraz kafa karışıklığı yaratabiliyor, konuya bi' açıklık getirmek faydalı olabilir diye düşündük. Promosyon bilet kapmak ya da en azından geziniz için turistik dönemlerin dışında bir tarih seçmek bütçenizi biraz olsun hafifletebilir, bunu da tekrar hatırlatmadan geçmeyelim. Leonardo Express: Bu havaalanından kalkan ve direkt merkezde bulunan Roma Termini İstasyonu'na ulaşan hızlı tren seçeneği. Yarım saatte bir kalkıyor, yolculuk 30 dakika sürüyor ve ücreti 14 Euro. Trenle: Bir tık daha uyguna getirmek isterseniz normal tren seçeneğini de kullanabilirsiniz. 15 dakikada bir kalkıyor, yolculuk 1 saate yakın sürüyor, ücreti 8 Euro. Taksi ile şehir merkezine ulaşmak için 48 Euro gibi sabit bir ücret söz konusu, özellikle birkaç kişiyseniz tren ile uğraşmamak adına taksi kullanmanız mantıklı olabilir. Dolmuş taksi: İkinci seyahatimizde hala var mıydı dikkat etmedik ama Roma'ya ilk gidişimizde fiyat olarak daha uyguna geldiği için dolmuş taksi kullanmıştık. İndiğinizde terminalde bi' bakınırsınız, sorarsınız varsa taksiden daha mantıklı olabilir. Roma içinde ulaşım içinse öncelikli olarak kendinizi şuna hazırlamalısınız; evet ayaklarınıza kara sular inene kadar yürüyecekseniz. Roma'dasınız yahu, her döndüğünüz sokakta ayrı bir güzellik, ayrı bir fotoğraf karesi, ilginizi çekecek ayrı bir şey yakalıyorsunuz. Doğruya doğru, bir noktada toplu taşımaya ihtiyaç duyacaksınız, çünkü Roma hiç de küçük bir şehir değil. Özellikle turistik noktaların dışına çıkacaksanız ve Roma'da alternatif yapılacak şeyler arayışına girdiyseniz yürüyerek ulaşamayacağınız noktalar olacak. Bu noktada şayet Roma Pass'i satın almayı düşünmüyorsanız, Roma'da ulaşımı uyguna getirmek için her metro durağının girişinde satın alabileceğiniz birkaç tip bilet var. 1 günlük bilet: 7 Euro ve 24 saat geçerli olacağını düşünebilirsiniz ama saat kaçta alırsanız alın gece 12'ye kadar kullanabiliyorsunuz. Not: Karta adınızı soyadınızı yazmayı unutmayın. Eğer toplu taşımayı çok sık kullanacağınızı düşünmüyorsanız tek seferlik bilet de alabilirsiniz, ücreti 1,50 Euro. Roma'nın turistik yerlere yakın bölgelerinde çılgın turist popülasyonundan dolayı konaklayabileceğiniz yüzlerce otel var. Bunlar tahmin edebileceğiniz gibi özellikle yoğun sezonlarda gereksiz pahalı olabiliyor. Bu noktada bizce en önemli kriter yukarı da bahsettiğimiz \"ayağa kara sular\" inme durumunu en miminuma indirmek için bir metro durağına yakın konaklamaya özen göstermek. Biz ilk gidişimizde Bernini meydanında bulunan Hotel Alexandra'da konakladık. Hem Bernini metrosuna yakınlığından hem de fiyat açısından diğer otellere göre daha uygun olduğu için iyi bir seçim olduğunu düşündük. Ta ki kendi eksenimizde bile dönemediğimiz koğuş gibi bir odada 4 gece konaklayıncaya kadar. Yine de odada çok fazla vakit geçirmeyeceğinizi düşünürseniz çok da kötü bir seçim değildi. Ayrıca çalışanlar da oldukça sempatikti, bir soru sorunca sanki annelerine küfür etmiş gibi bakmak yerine mümkün olduğunca yardı etmeye çalışıyorlardı. İkinci Roma gezimizde çok daha nokta atışı bir tercih yaparak Sweet Inn Apartments'ın Via degli Specchi üzerinde bulunan dairesinde konakladık. Dairenin kendisi ve civarı aşırı tatlı, bulunduğu lokasyon da birçok noktaya yürüme mesafesinde olması sebebiyle çok ideal. Burayla ilgili tek sorun da binada asansör olmaması ve dairenin 3. katta olması. Büyük bavulla seyahat ediyorsanız çileye dönüşebilir, ama artı eksi listesi yapınca artılar kazandığı için yine de mantıklı bir seçenek olacağını düşünüyoruz. -Parco del Colle Oppio'nun en uç noktası -Via Nicola Salvi -Via Degli Annibaldi üzerindeki minik köprü Kolezyum'un hemen yanında bulunan Foro Romano, antik Roma döneminde bir pazar alanı olan ve günümüzde, kalan önemli binaların ve yapılan sergilendiği bir yer. Ayaklarınıza kara sular inmeli, \"yaşlandım mı ulan ben\" sorgulamasında bulunmalı, bol yorulmalı bir bölge. Özellikle sıcakta dikkatli olmanızı öneririz. Giriş: Kolezyum'a girdiyseniz, orada aldığınız bilet dahilinde. Kolezyum'a girmeseniz de aynı bileti almak durumunda olduğunuz için zaten 12 Euro vermeniz gerekiyor. Roma'nın en bilinen meydanlarından biri olan Piazza di Spagna'da bulunan bu merdivenler için lokallerden birine \"buranın adı neden İspanyol Merdivenleri?\" sorusunu sorduğumuzda \"çünkü yanında İspanya Konsolosluğu var\" cevabını aldığımız bu merdivenleri görüp de neresi olduğunu anlamamanız mümkünatsız. İtalyanlar için bir buluşma noktası olarak kullanılan, turistlerin akın ettiği, merdivenlerinde öğle yemeğini yiyen ya da içkisini içen insanlar görebileceğiniz bu bölge, oldukça sevimli ve görmeye değer. Şarabınızı, biranızı kapıp yığılabilirsiniz. Tabii hiç tanımadığınız insanlarla neredeyse kucak kucağa olmayacağınız bir yer bulursanız. -Trevi Çesmesi buraya 10 dakika yürüme mesafesinde. -Merdivenlerin tam karşısında alışveriş yapabileceğiniz Via Condotti ve Via del Corso caddeleri var. -Burada özellikle akşamları gençler yoğunlukta olduğu için, parti davetiyeleri bulabilmeniz ya da akşam nerede hangi etkinlik olduğunu öğrenebilmeniz mümkün. Ayrıca merdivenlerin arkasında gizli partiler dönüyor, bizden söylemesi. -Merdivenlerin bulunduğu Piazza di Spagna meydanı alışveriş için tercih edebileceğiniz bir bölge. Her görüşümüzde ağzımız bir karış açık şekilde bakakaldığımız heybetli mi heybetli Pantheon, şehirdeki en iyi şekilde korunmuş yapılardan biri olan, Antik Roma döneminden kalma bir tapınak. \"Var olmuş tüm tanrılara adanmış\" bu tapınağın 100'lü yılların başında yapıldığı biliniyor. (o kadar eski ki, cümleyi kurarken bile adama garip geliyor, 100'lü yıllar nedir ya) Pantheon'a girdiğinizde kafanızı kaldırıp da tavana bakmak istememeniz biraz olasılıksız ama biz yine de belirtmeden geçmeyelim, tepeye baktığınızda bir delik göreceksiniz. Bu \"Oculus\" olarak bilinen ve kubbeden içeri ışık girmesini sağlayan bir delik. İnsanda merak uyandıran ve çok saçma bir soru olduğundan şüpheleneceğiniz için sormaya çekineceğiniz başka bir şeye de açıklık getirelim, evet yağmur yağınca tapınağın içine giriyor ama tüm su yerde görebileceğiniz küçük deliklere akıyor. Saatler: Her gün 19:30, Pazar 18:00'e kadar. Ulaşım: Novana Meydanı'na yakın olan metro durağında inin. -Buradan Novana'ya geçiş yaparak bir şeyler içebilir, sokak sanatçılarına doyabilir, turistliğin tadını çıkarabilirsiniz. -Çantanıza, telefonunuza dikkat edin, bu bölge gerçekten oldukça turistik ve Roma'da hırsızlık olayları sık yaşanıyor. Orta yerinde Quattro Fiumi Çeşmesi bulunan, ihtişamlı ve her daim kalabalık olan bu meydan, sokak sanatçıları eşliğinde son derece turistik bir ortamda bir şeyler yemek ve içmek için gidebileceğiniz oldukça keyifli bir yer. Turistik olduğu için fiyatlar normalin biraz üstünde, o bir gerçek. Hem gün içinde, hem de gece yapacak bir şey bulamadığınızda gidebilirsiniz. Ayrıca biz burada James Dean'e çok benzeyen bir çocuk görmüştük, görürseniz onu da kargoyla bize gönderin. Karşı ödemeli olur, sorun değil. Roma Christmas pazarlarıyla çok ünlenmiş bir şehir değil, dolayısıyla özellikle Almanya, Avusturya gibi ülkelerde görebileceğiniz öyle dev Christmas pazarlarını burada görmeyi beklemeyin. Var olan Christmas pazarlarının Roma'daki en bilineni normalde Piazza Novana'da kuruluyor. Normalde diyoruz çünkü biz 2. gezimizi Christmas'a yakın bir zamanda gerçekleştirmiş olsak da belediye ile yaşanan bir sorundan ötürü pazar kurulamamamış. İpuçları: Yeme-içme bölümünde daha detaylı anlatacağımız, Roma'nın en ünlü kafelerinden ikisi bu meydanda bulunuyor. Villa Borghese, Piazza del Popolo meydana tepeden bakan ve aslında günümüzde Roma'nın en büyük parklarından biri olan büyük bir alan. Öyle gidip sadece çimlerine bayılabileceğiniz sıradan bir parktan söz etmiyoruz ama. Dev bir açık hava müzesi tadında olan ve kapsamında heykeller, bahçeler, anıtlar, göller, bahçeler bulunan bir parktan söz ediyoruz. Bu kadar da değil, aynı zamanda bölgede parkla aynı ismi taşıyan Villa Borghese binasında bulunan, Titian, Rubens, Bernini, Raphael gibi dev isimlerin önemli eserlerini görebileceğiniz, Roma'nın en önemli müzelerinden biri olan Galleria Borghese bulunuyor. Parkın kapsamında bulunan bir başka önemli müze de modern ve çağdaş sanata adanmış Galleria Nazionale d'Arte Moderna müzesi. Bunlar bana yetmez diyorsanız buradan Pincio Tepesi'ne geçebilir, Pincio Bahçeleri'ni gezebilir, şehri tepeden görebileceğiniz çok güzel manzaralar yakalayabilir, günümüz mantığıyla bakacak olursak Instagram'a ekmek çıkarabilirsiniz. Saatler: 19:00'a kadar açık. Pazartesi kapalı. Eğer Roma'nın en turistik bölgesinde dolanıyorsanız nereye giderseniz gidin, sola dönünce sağa dönünce düz gidince bir anda karşınıza çıkabilecek olan bu uzun caddenin bir ucunda Piazza Venezia, bir ucunda ise Piazza del Popolo bulunuyor. Özellikle alışveriş ile ön plana çıkan bu cadde, akşama doğru araç trafiğine kapanarak daha da rahat bir hal alıyor. Avrupa'da İstiklal kadar kalabalık olduğunu görebileceğiniz sayılı caddelerden olan Via del Corso'nun ara sokaklarından turistik birçok mekana ulaşabilmeniz de mümkündür. Alışveriş kısmı için o kadar da heyecanlanmanıza gerek yok, çünkü çoğunlukla Türkiye'de de bulunan mağazalar mevcut. Ulaşım: Spagna ya da Flaminio Durağı. Bu meydan devasa Vittorio Emanuele Anıtı ile biliniyor. Devasa ki ne devasa, bildiğinizi tüm diğer anıtları unutun bizce. İtalyanlar tarafından pek de sevilmeyen bu anıtın önü her daim turist gruplarıyla dolu ve toplu taşıma araçlarının neredeyse 2/3'si buradan geçiyor. Bu civarda aynı zamanda bir müzeye çevrilmiş olan ve Mussolini'nin halka seslendiği konuşmalarını yaptığı balkonun da yer aldığı Palazzo Venezia'yı görebilirsiniz. Vatikan bambaşka bir dünya, hatta ayak bastığınızda bambaşka bir devletin sınırlarına geçtiğiniz, bugüne kadar gidip de etkilenmeyen bir insanın olduğunu sanmadığımız bir yer. Bir iki cümle ile hakkını veremeyeceğimiz, kapsamında gezebileceğiniz birçok önemli yere sahip olan Vatikan için ayrı bir post hazırladık, onu da şuraya bırakalım. Hadi yine iyisiniz. Roma'nın 7 tepesinden en yükseği olan bu tepede aynı ada sahip birçok galeriden oluşan Capitoline Museums adında bir müze kompleksi de bulunuyor. Piazza del Campidoglio meydanında bulunan bu müzenin dünyanın en eski ulusal müzelerinden biri olduğu söyleniyor. Roma'daki en önemli müzelerden biri olarak düşünebileceğiniz müzede Antik Roma dönemine ait önemli eserler kapsayan geniş bir koleksiyon mevcut. Ayrıca bu alanın büyük bir kısmı Michelangelo tarafından biçimlendirilmiş. İpucu: Buraya akşam saatlerine doğru gidip hem gündüz, hem gece manzarasını görmenizi tavsiye ediyoruz. Meydan çok güzel şekilde ışıklandırıldığı için harika görünüyor. Burası Papa'nın evinden, hapishaneye kadar geniş bir yelpazede kullanılmış olan, tarihi 100'lü yıllara dayanan eski bir kale. Hatta illa bizim ülke ilişkilendirecek olursak Cem Sultan da burada hapis yatmış kişiler arasında-imiş. İlginç bir bilgi olarak, kaleyi Vatikan'a bağlayan gizli bir geçitin var olduğu da söyleniyor, bulursanız bize de haber verin. Papa'nın olası bir durumda Vatikan'dan kaçabilmesi için bu geçitin yapıldığı iddia ediliyor, artık uyduruyorlar mi bilemeyiz... Bizim hoşumuza gitti, inanmayı tercih ettik, siz de inanın, güzel oluyor. Günümüzde kaledeki odaları gezebileceğiniz bir müze de mevcut, aynı zamanda Roma'ya tepeden bakan bir teras da var, aklınızda bulunsun. Saatler: 09:00-18:00 arası açık, Pazartes kapalı. Filmlerden de hatırlayabileceğiniz, ve rivayete göre, yalan söylediğiniz takdirde elinizi koparacağına inanılan, ama şu ana kadar kimsenin zarar görmediği bir heykeli barındıran bu bazilikanın yüzüne bakan yok. Çünkü birçok insan bazilikanın içinde bulunan ve \"Bocca della Verita\" olarak adlandırılan bu heykel ile fotoğraf çektirmeye, türlü komiklik ve şakalar yapmaya gidiyor. Trastevere, bizim Roma'daki favori bölgelerimizden. İlk gidişimizde daha az keşfedilmiş bir bölgeydi, şu an artık çok daha fazla insanın uğradığı, bir tık turistik bir bölgeye dönüşmüş durumda. Ama ne olursa olsun, buraya gitmeniz konusunda ısrarcıyız. Trastevere bol bol lokal restoranlar ve barlar bulabileceğiniz, kalabalığa karışıp İstanbul'u anabileceğiniz, \"Aa aynı eski Asmalı\" muhabbeti çevirebileceğiniz, sevimli dar sokaklarına hayran olunası, bohem bir yer. Burası özellikle yaz aylarında insanların sokaklarda içkilerini içtiği, takıldığı çok daha hareketli ve eğlenceli bir hale bürünüyor. Ulaşım: Campo dei Fiori'den Ponte Sisto Köprüsü'ne yürüyün, karşıya geçtiğinizde Trastevere'ye ulaşmış olacaksınız. Ya da taksiye binin işte, uğraşmayın, fiyatlar saçma değil. Tek müze adı gibi dursa da, aslında Roma'nın farklı bölgelerinde bulunan birkaç müzeyi kapsayan Museo Nazionale Romano, antik Romayla ilgili tarih, arkeolojik ve sanat içerikli eserleri kapsıyor. Crypto Balbi, Palazzo Altemps, Palazzo Massimo alle Terme ve Baths of Diocletian, müze dahilindeki yerler. Böyle tek cümlede özetlediğimize bakmayın, özellikle Antik Roma dönemine ve tarihi eserlere ilginiz varsa bizce bu noktaların hepsini ayrı ayrı ziyaret etmek isteyeceksiniz. Giriş: 3 günlük, müzelerin tamamını kapsayan bilet 12 Euro. Cafe Rosati ve Cafe Canova: Piazza Popolo'da bulunan ve şehrin en eskilerinden olan bu iki kafe aynı zamanda Roma'nın en turistik ve en fiyatlı kafeleri olarak değerlendirilebilir. Özellikle Cafe Rosati hakkında şöyle bir yorum getirebiliriz: İlk gezimizde deneyip beğendiğimizi iddia ettiğimiz kahveyi bir kez daha önerilmesi üzerine tekrar denedik ve aslında hiçbir olayı yokmuş. Meğer hayat yalanlarla doluymuş.... \"E ne diye bize öneriyorsunuz, bir de utanmadan ilk sıraya koydunuz\" diye düşünmeye başlamış olabilirsiniz. Ama sanırsak zaten buranın olayı kahvesi değil, Roma'nın pek güzel bir meydanına karşı oturup insanları gözlemlemek ve \"ya valla geldik Roma'dayız\" dedirten cinsten bir ortamı olması. Böyle deyince yine kanımız ısındı. Yine de Roma'da en iyi kahve için diğer rehberlere gitmenizde fayda var. Cafe Greco: Yukarıda söz ettiğimiz Via Condotti -yazıyı dikkatli bir şekilde okuyor musunuz diye sizi test ediyoruz- üzerindeki bu kafe, zamanında Stendhal'ın, Goethe'nin, Andersen'in, Casanova'nın gidip bir kahve içtiği, vakit geçirdiği kafelerden. Bir zamanlar bu gibi isimlerin gittiği bir yerde bulunmak bizi çok heyecanlandırıyor, sizde de aynı his uyanıyorsa, İtalya'nın bu en ünlü kafelerinden bir diğerine uğrayabilirsiniz. Pizzarium: Buranın adı konusunda biraz şüphelerimiz var, çünkü pizza yapan her yere mantıklı olarak Pizzarium adını veriyorlar. Bu yüzden doğrusunu bulabilmeniz için direkt verdiğimiz adrese yönelin. Burası Vedat Milor'un de önerdiği, \"tava pizzası\" yapan, ayakta ya da önündeki banka oturarak pizza yiyebileceğiniz küçücük bir yer. Sürekli olarak taze ve yeni çeşitler geliyor, hızlı bir öğlen yemeği için Vatikan'a gitmeden önce buraya uğrayabilirsiniz. Zaten yukarıda da söz ettiğimiz \"gitmezseniz gerzeksiniz\" önerileri arasında burayla bol bol karşılaşacağınızı düşünüyoruz, Roma'da yerine getirmeniz gereken turistik görevlerde ilk sıralarda geliyor. Ulaşım: via Della Meloria 43, Cipro Durağı'nda inin. Pastificio: Geçtiğimiz yıllarda yediğimiz en lezzetli makarnalarda ilk 3'e girebilecek bu küçük ve lokal mekan da, artık turistler tarafından keşfedilmiş durumda. İspanyol Merdivenleri'nin karşısındaki Via della Croce'de bulunan ve her gün yalnızca 2 çeşit makarnanın çıktığı bu mekanda oturmaya çalışmak yerine, makarnanızı ve şarabınızı kapıp, İspanyol Merdivenleri'ne bayılın ve \"İşte İtalya'dayım\" diyeceğiniz anlardan birini yaşayın. Hostaria del Moro: Trastevere'de, oldukça lokal ve harika yemekleri olan bir yerde yemek isterseniz, sizi şöyle alalım. Dünyalar sempatiği restoran sahibi daha önce denemediğiniz yemek çeşitleri, etrafınızda İtalyanların gürültülü akşam yemeklerinden gelen konuşma ve çatal bıçak sesleri, mutlu olmanız için gayet yeterli oluyor. Mutlaka uğrayın. Gelato: Türkiye'de her yerde gördüğümüz \"Roma Dondurması\" denilen şeyin Roma'daki adı Gelato. Gelatonun en iyi ve orjinalinin nerede yendiğini biliyoruz dersek yalan söylemiş oluruz, çünkü bu konuda her kafadan bir ses çıkıyor. Ama Via Uffuci del Vicario'daki Giolitti'yi tercih edebilirsiniz, en azından kötü değil. Limoncello: Kolonyalı limonata tadı alabileceğiniz, şehrin her yerinde satılan, çeşit çeşit şişe biçimi olan bu yerel içki, gördüğünüz gibi bizim pek de favorimiz olmadı. Bunun dışında deneyip de sevme ihtimalinizin yüksek olacağı birkaç yer: Felice, L'Orso ve Le Mani in Pasta. Roma'da motor kiralamak konusunda muhtemelen bol bol öneri alacaksınız. Teori olarak kulağa çok hoş gelse de ve bu sayede Instagram için bol bol renkli duvar/pencere önü Vespa fotoğrafı çıkarabilecek olsanız da, işin gerçeği bizce Roma'da Vespa ile dolaşmak öyle çok da kolay bir mesele değil. Bu noktada şu soruyu düşünerek kiralayıp kiralamayacağınıza karar verebilirsiniz; İstanbul'da motor kullanır mıydınız? Eğer bu soruya cevabınız hayırsa bizce Roma'da da bu işe pek girişmeyin, çünkü İtalya'daki yol koşulları, sürücülerin çılgınlığı İstanbul ile eş seviyede tutulabilir. Eğer cevabınız evet ise sizi çılgınlığınız ve cesaretinizden ötürü tebrik ederek buradan yavaşça uzaklaşıyoruz. Bol bol kahve için, bol bol kahve alın değerini Türkiye'ye dönünce anlayacaksınız. Eğer İtalyan kahve kültürünün gerçek yüzüyle tanışmak istiyorsanız kahvenizi nasıl sipariş edeceğinizi, nerede ne zaman içeceğinizi çok iyi bilmeniz gerekiyor. Neyse ki ailenizin blogu OitheBlog bu konuda da imdadınıza yetiştiği için konu hakkında şöyle bir içerik oluşturduk, göz atmayı unutmayın valla kırılırız. Kızlar, yerinizde olsak topuklu giymeye çalışmayız, aksi takdirde Roma'dan pek sağlam ayrılabileceğinizi sanmıyoruz, kaldırımlar hiç elverişli değil. Roma gezilecek yerler postunu okumak kesmedi, ben abartıp İtalya'da yaşayacağım diyorsanız, kocaman bir çılgınsınız, o zaman da şuradaki röportajımıza bir göz atın. Cok guzel bir dille ve ayrintili yazmissiniz gezi yazilarinizi. Gecen hafta 11 aylik bebegimizle Barselona ve Romaya gittik her iki yazinizdan da cok faydalandik. Tesekkurler.. Gerçekten internette yazılmış birçok Roma yazısından daha faydalı buldum. Hayatımızın hatasını yapıp 2 günlük bir gezi ayarladık. Fellik fellik gezilecek güzel yerleri azaltmaya çalışıyorduk. Bunlar arasından seçim yapacağız artık. Teşekkürler. biraz yorucu bir gezi olabilir, ama bizce kendinizi biraz zorlarsanız 2 güne birçok yeri sığdırabilirsiniz 🙂 işinize yaramasına sevindik, müthiş bir gezi olsun! 1 hafta sonra gidiyorum Roma'ya.. çok çok güzel bi rehber oldu benim için. Teşekkür ederim. kıskanmakla mutlu olmak arasındaki ince çizgideyiz. hahaha, çok sevindik işinize yaramasına, müthiş bir gezi olsun! Gerçekten çok faydalı bir site olmuş, tebrik ederim. Biz de 3 hafta sonra kısmet olursa eşim ve 11 yaşındaki kızımızla Roma, Floransa ve Venedik turu yapacağız. Benim öğrenmek istediğim şey Roma da çocuklar için de roma pass almak gerekiyor mu? Çocuklar toplu ulaşım araçlarında indirimli mi seyahat etmekte? Müzeler indirimli mi girmekte? Bilgi verebilirseniz Memnun olurum. 5 Ağustos'ta 7 günlük bir gezi için ailece, ben eşim ve 6 yaşındaki kızım Roma-Floransa-Venedik'te olacağız.3 günlük Roma bölümünde, yazdığınız yazılardan epeyce faydalanacağımı söyleyebilirim. Emeğinize sağlık. Teşekkürler. Floransa ve Venedik rehblerimize bakmayı da unutmayın 🙂 müthiş bir gezi olsun, sevgiler! Konumu oteller bölgesinde tren terminaline ve metroya yakın, gezilecek mekanlara yakın ve havalimanına kolay ulaşım imkanı sunuyor. Küçük oda tercihi yapmıştım. Ancak bu kadar küçük olacağını hiç tahmin etmemiştim. Kapıdan direk yatağa geçiyorsun bavulu oda zor içeri aldık. Bir odanında min. olması gereken bir sınırı olmalı. Ortopedik hareketli yatak vardı. Kahvaltısı iyiydi. ilgili ve güleryüzlü otel personeli yardımcı olabilecek donanımdaydı. Roma yaşayan tarihi ile turistler için tam bir çekim noktası. Geçmişten gelen yapılarını günümüze kadar çok iyi muhafaza etmişler. Müze ve tarihi yerleri sıra beklemeden gezemiyorsunuz. Tarihin içinde yaşıyorsunuz adeta her bir köşe başı ayrı bir kültür abidesi. Bir kent tarihi ile bu kadar mı iyi korunur. Roma'yı gördükten sonra tarihini görmezden gelen her köşebaşına gökdelen yapılan ve inşaata dönüşen kentleri görüp üzülmemek elde değil. Yemek ise Akdeniz mutfağının tüm güzelliklerini sunuyor. Asla aç kalmıyorsunuz. Bir çok yerde pizza yedim. Beklenti Lezzet ise Benim pizza için favorim ayak üstü servisi ile Alice pizza. Diğerlerinde ayrılıyor. Eğer yerini bulabilirseniz ve içerde pizza kalmış ise mutlaka tadın derim. Dondurma'da ise diğerlerinden ayrılan nokta Punto Gelato. Ben turistik değil Roma'da yaşayanların gittiği doğal bir restauranta gitmek istiyorum diyorsanız Trattoria Pizzeria Da Giuseppe deneyebilirsiniz. güzel yazınız için teşekkürler haikaten çok derleyip toparlayıcı oldu 🙂 bir de şunu sormak istiyorum gidince roma pass almak istiyorum ve gideceiğim müzelerde 1. si tabiki collesum 2. si ise galleria borghes. galeria borghese ziyaretçilerini randevu sistemiyle alan bir müze imiş ve bir hafta önceden alınız diye yazıyor bütün forumlarda acaba orda da collesum gibi ayrı bir roma pass geçişi var mı bir bilginiz var mı? şimdiden teşekkür ederim. Gerçekten harika bir rehber olmuş, ellerinize sağlık. Pizzarium diye geçen pizzacının adı Bonci. Gittik, gördük, yedik ve kendimizden geçtik. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Bir başka ülke tecrübemi yine burada paylaşayım dedim. İtalya'nın Roma kenti; Roma İmparatorluk döneminde oldukça görkemliymiş. Antik dönem arkeolojik kalıntılarının beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Kötü yakalandım! Etkilendim! Kolozyumu ve karşısındaki Roma Forumu'nu mutlaka gezin. Kolozyum, Roma Forumu ve Forum içindeki müze Palatino'ya giriş bileti 12 Euro. Yani 12 Euro'yu bastırdığınızda, bu üç yeri aynı anda gezebilecek bileti alıyorsunuz. Lakin benim tavsiyem; her ayın ilk pazar günü Roma'daki müzelere giriş ücretsiz, bunu kullanın, paranızı kaptırmayın fazla. Bir günümü sadece bu üçlünün detaylı gezisi yedi. Ama Forum'daki Antik Dönem binalarının etkileyici yüksekliğine değerdi. Günümüz Roma'sını ise sönük gördüm. İtalyan estetiğini ise göremedim ortalıkta. Roma denilince, beraberinde anılan pek çok güzellik yok artık. Roma'nın bugünkü halinin ayırdına varmamla beraber, aklıma gelen şey şu hadis oldu : \" İki Roma da fetih olunacaktır. -Hangisi önce ya ResulAllah? Konstantin'in şehri.\" Allah, Roma'nın üstün niteliklerini çekip, almış. Boşuna değildir... Roma Şehri sokakları oldukça kirli idi. Roma'nın halkı, yüz ve fizik olarak Türklerin neredeyse aynı. Ee, ne de olsa ikimiz de Roma İmparatorluk halkıydık... Roma sokaklarında oldukça Türk turist var. \"İşte İtalyan güzeli\" diye yanaşıp, iş attığımız çekici&seksi kızlar Türk çıktı kaç kere yaa. Neyse, tanıştık onlarla da. Fontana di Trevi oldukça fotojenik ama son derece boş bence. İspanyol Merdivenleri de havagazı fakat önündeki gemi şeklindeki çeşme güzel. Pantheon'a mutlaka gidin. Fontana di Trevi'nin yakınında ve giriş ücretsiz. Roma'yı döndürenler, çalışan kesim müslümanlar. Bakkalları Bangladeşliler çalıştırıyor. Zencilerin çoğu müslüman. Oturduğumuz lüks restoranın havalı İtalyan edalı garsonları meğer Arnavut müslümanlarıymış, mutfakta ise Pakistanlı ve Bangladeşli müslümanlar çalışıyordu. Castel Sant' Angelo'yu gezmek tavsiye edilir. Vatikan'ın ilerisinde. Vatikan'da özel bir ayine denk geldik. Ne kadar fanatik varsa oradaydı. Tam Haçlı Ordusu idi. Papa da konuştu. İtalyanlar genelde iyi idi, sevdim. Vatikan'daki fanatikleri sevemedim. İçlerinde sevgi yoktu ve kafalarında zeka. Sağlam bir düşman için kolay lokmalar. İtalyan kızları sizi sempatik/samimi/iyi bulursa dokunarak konuşuyorlar. Keşfetmemle beraber tüm şeker kızlara sorular sordum, boolca yumuşak dokunuşlara gark oldum. İyi. Roma'da çok sayıda Antik Dönem yapı kalıntısı mevcut, keşfedin ve görebildiğinizi görün, bir fazlası bir fazla kazançtır. Roma'da 6 gün kaldık fakat yetmedi. Çok da pahalı gelmedi bize veya biz zenginiz. İyi restoranlarda lazanya, risotto, spagetti, pizza, panna cotta, tiramisu, roma dondurması yedim lakin İtalya sınırları dahilinde yediğim en lezzetli yemek; THY'nin uçakta verdiği köftelerdi. Ben, Romalılardan daha güzel pizza yapıyorum. Fiumicino Havalimanı'ndan, şehir merkezindeki Termini İstasyonu'na 6 Euro'ya gittik otobüs ile. Dönüşte, Termini İstasyonu'ndan Fiumicino Havalimanı'na gidiş için 4 Euro verdik. Bu otobüsler tavsiye edilir. Yazınız bize orada çok yardımcı oldu. Çok teşekkürler. Yeni yazı yok mudur yeni yazı 🙂 geçen gittiniz gördüm. Kesin bilgi; 1 günlük bilet (Roma 24h) ilk defa binip bileti onaylandırtaktan sonra 24 saat geçerli. Bu arada Roma yazılarınızdan çok yararlandım, 3 gün kaldım. Alternatif önerilerin bir kısmını denedim, yorumlarımı o yazının altına ekleyeceğim. 13 Nisan'da eşimle Roma'ya gidiyoruz. 4 gün kalacağız. Ben de bloğunuzu yeni keşfettim ve çok işlevsel buldum. Elinize sağlık, teşekkürler. Galleria Borghese artık Roma Pass ile ücretsiz giriş sağlamıyor maalesef. İlgili resmi web sitelerinde durum açıklanmış."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/01/29/roportaj-brighton-ve-ingiltere-uzerine", "text": "Ben Brighton' a önce dil okulu için daha sonra master için gittim. 2010 yazında bir arkadaşım \"dil okulu için İngiltere'ye gidiyorum sen de gelsene\" deyince, ben de neden olmasın dedim. Brighton'a gidip de oranın büyüsüne kapılınca masterımı da burada yapmalıyım dedim. Dönünce de direk üniversite için başvurdum. 2011 de artık master öğrencisiydim. Brighton tam bir öğrenci şehri aslında. Londra'ya sadece 55 dakika uzaklıkta sahil kesiminde tam bir yazlık öyle ki İngilizler Brighton için \"London by the Sea\" derler. Daha çok İngiltere'nin ünlü oyuncuları, tiyatrocuları, ressamları gibi marjinal tiplerinin, zenginlerinin ve tabii ki öğrencilerin yaşadığı bir yer. Festivallerin, sanatın, eğlencenin ve gece hayatının çok yoğun olduğu bir şehirdir. Brighton bir nevi İngiltere'nin oyun parkı. Her Cuma Londra'dan trenle yüzlerce insan gelir direk publara ve clublara gider hafta sonu plajda keyif yapıp Pazar Londra'ya geri dönerler. University of Sussex' de Uluslararası Ticaret Hukuku alanında master yaptım. Eğitimi, hocaları çok iyi bir okuldur. Lokasyon olarak da şehir merkezine yakın olması büyük avantaj. Her ne kadar Türkiye'de namı pek duyulmamış olsa da İngiltere'nin iyi üniversitelerinden biridir. Bir kere sizi ezbere dayalı değil düşünme ve analize dayalı bir eğitime zorluyorlar. Sunum yeteneğinizi zorlarlar. Ortaya bir argüman koymak ve bunu tez, anti tez ve sentez şeklinde hocalarınıza sunmanız gerek. Bu süre boyunca okulda en hoşuma giden kütüphane hayatı olmuştur. Böyle söyleyince kulağa itici geliyor biliyorum ama İngilizler için kütüphanenin çok farklı bir anlamı var. Bir kere örneğin halk kütüphanesi denen olay sadece kitaplardan oluşmaz onlarda. Xbox için ayrı oyun odaları vardır. Film izlemek için, bilgisayarda çalışmak için, müzik dinlemek için farklı farklı bölmeleri vardır. İnsanlar sosyalleşme yeri gibi görür kütüphaneleri orada buluşurlar arkadaşlarıyla hatta okul kütüphanesinde özellikle sınav zamanları sabaha kadar takılırlar kütüphaneye yemek söylerler içki içerler muhabbet ederek ders çalışırlar. Durum böyle olunca eğitim de zevkli hale geliyor tabi. Brighton yaşamak için mükemmel bir şehir. Brighton'a gidip de sonrasında geldiği yeri özleyen yoktur. Bir kere şehirde stres diye bir şey yok. Herkes duyarlı, anlayışlı, saygılı trafik yok acele etmeye gerek yok. Otobüsler zaten saatli. Huzurlu yemyeşil bir şehir ve üstelik Londra'ya çok yakın olup Londra kadar pahalı bir şehir de değil. Yine olsa kesinlikle yine yapardım. Türkiye ile kıyaslama yaparsak 1pound bugün 3 TL nin üzerinde. Dolayısı ile İngilizler için en ucuz şeyler bile bize pahalı hale geliyor. Ben dil okulu için gittiğim zaman bir ailenin yanında kaldım. İçinde sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil oluyor. Kaldığım ev ailenin misafir evi olduğu için aslıda kendi evimde kalmış gibi oldum. Öğle yemekleri zaten dışarıda geçiyor. Haftalık 90 pound gibi bir para tutuyor bu tip bir kalma. Ama evlerinin odalarını kiraya veren insanlarda var ki o zaman maliyet daha da düşüyor. Arkadaşla ayrı eve çıkma benim pek tercih edebileceğim bir seçenek olmadı o yüzden kira fiyatları konusunda bilgim yok. Master zamanı ise okulun yurtlarında kaldım. Yurtlar apart otel şekliden dizayn edilmiş ortak mutfak kullanımı var ama banyo ve tuvalet odanın içinde. Buna yemek dahil değil. Şehirde metro vs. olmadığı için ulaşım iki katlı otobüslerle sağlanıyor. Günlük sınırsız bilet alındığında 3,5 pound ile her yere istediğiniz kadar gidebiliyorsunuz. Bir de haftalık ve aylık biletler var biraz da ucuza geliyor uzun kalanlar için. Yaşam koşulları olarak bakıldığında İngiltere'nin en sevdiğim yönü en lüks yerlerin bile belli bir fiyat skalasının üstüne çıkmaması. Çünkü zengin İngilizler bile paralarını neye verdiklerine ve karşılığını tam alıp alamadıklarına çok dikkat ederler ve gösteriş yapmak uğruna fahiş fiyatlar ödemezler. Brighton'da sabahın 4 ünde tek başınıza yolda yürüyün kimse size dönüp bakmaz bile. Yüzde doksan güvenli bir şehir zaten her yer CCTV dedikleri güvenlik kameraları ile izleniyor. Ama Hove bölgesi daha çok ailelerden oluştuğu için en güvenli ve merkezi bölge diyebilirim. İngilizlerin en belirgin özellikleri belki de bencillikleridir. Bencillikten kastım aslında kötü manada değil. Work-life balance dedikleri bir iş-hayat dengeleri vardır. Hayatları onlar için çok değerli çok kıymetlidir ve ne iş ne de başka bir şey onun önüne geçmez. Mesai saatleri çok makuldür. Saat 4 ten sonra herkes sokaklara dökülür; ya koşuya ya tenise. Yediklerine de dikkat ederler. Amerikan fast food zincirleri hiç popüler değildir İngilizler arasında zararlı bulurlar. Aslında çelişkilerle dolu bir millet diyebiliriz. Çünkü İngiltere'de uyuşturucu kullanma yaşı oldukça düşüktür ve büyük çoğunluğu sigara yerine ot içer. İnanılmaz bir alkol tüketimi vardır. Hükümet alkole tüketimi azaltmak için zam yapmaya kalktığında kıyamet koptu. Öte yandan hayatları o kadar kıymetlidir ki onlar için hiçbir güvenlik tedbirini es geçmezler, arabaya bindiklerinde arka koltukta bile otursalar kemer bağlarlar. Her mekanda yangın söndürücü tüpler göze çarpar, Londra' da metroda \"mind the gap\" diye bir anons yapılır, her giden unutmaz bu cümleyi. Bu anons metro ile istasyon/durak zemini arasındaki boşluğa dikkat etmeniz için yapılır yani boşluğu görmeyip ayağınız araya sıkışmasın diye. Ayrıca diğer Avrupalı ülkeler gibi çok rahat bir millet her şey normal onlar için sokakta çıplak gezseniz kimse dönüp bakmaz size. Erkekleri dövme hastasıdır, büyük çoğunluğu dövmelidir. Kızları ise daha çok salaş ve trashy dedikleri bir görüntüye sahip olmaktan hoşlanır. Paraları kıymetlidir onlar için harcarken dikkatlidirler, en gençleri bile israfı hiç sevmez yere düşen 1 penny bile olsa alırlar. Bir gece kulübünün girişine 5 pound vermemek için eve dönenine bile şahit oldum. Ünlülerin yaptığı astronomik harcamaları eleştirirler. Parayı giyim kuşam, iyi araba, iyi eşyalar yerine dünyayı gezmeye ayırırlar. Aile bağları güçlüdür. Aslında çok tuhaf bulduğum bariz bir şey olmadı ama ilk gittiğim zaman evde iki ev arkadaşım vardı bir Japon asıllı İngiliz ve bir İrlandalı. Hep birlikte dışarı çıktık. Önce bir pub a girdik. Biri gitti içkileri aldı geldi. Parasını vermeye yeltendiğimde bu tur benden dedi. Oturduk sohbet muhabbet içkiler bitince hadi dediler çıktık. Biraz yürüdük başka bir pub a girdik. Bu sefer diğeri gitti içkileri aldı geldi. O an dank etti bunların geleneksel yaptıkları bir takılma biçimi gece çıkıldığında her turda biri gidip bütün gruba içki alıyormuş meğerse. Üçüncü pubta da ben sıramı aldım tabi. İngiltere'ye gittiğiniz zaman bu önyargının nasıl çürüdüğüne şahit olacaksınız. Tabi bu onlara nasıl yaklaştığınızla da alakalı kendiniz gibi olduğunuz sürece hiç sıkıntı yok. Ama Türklerin bazıları yurtdışına çıkınca oradaki insanları küçük görmeye ve ona göre muamele yapmaya başlıyor sanırım sıkıntılar ve önyargılar o noktada ortaya çıkıyor. İngilizler çok sıcak, çok kibar, çok milliyetçidirler. Kibarlık o kadar önemlidir ki restoranda siparişinizi alan garsona ya da marketteki kasiyere teşekkür etmezseniz sizi fena bozarlar. Herkesin herkese sürekli \"thank you\" dediği saygılı, anlayışlı bir ortam var. Çoğu zaman aynı anlama gelen thank you yerine çok İngiliz kokan \"cheers\" kullanılır. Bu kelime İngiltere'de bulunduğunuzun ve onların kültürünü aldığınızın markası gibidir. Almanlar kadar kuralcı değiller o bakımdan biraz bize benziyorlar mesela araba gelmiyorsa kırmızı ışıkta geçerler. İngilizlerin olduğu yabancı bir ortama girdiğinizde sizi dışlamazlar sizi tanımak isterler bir sürü soru sorarlar ve sizi konuşturmak isterler. Muhabbetleri kimi zaman entelektüel seviyededir. Kültür, sanat, din, felsefe ama tabi kimi zaman dedikodu, futbol şeklinde geçer. Konuyu biraz dağıttım ama İngilizler aslında zannedilenin aksine çok samimi ve sıcaktırlar. Soğukluk dereceleri sizin yaklaşımınız ve tepkileriniz ile doğru orantılı olarak artar ya da azalır. Onların dostluk ve aile gibi bağları çok gelişmiş olduğu için bireysel olarak takılma, başkalarıyla muhatap olmama diye bir şey pek mümkün değildir. İngiliz olarak çok yakın dost olduğum biri olmadı ama girdiğim ortamlarda çok koyu muhabbetler ettiğim ve yeniden karşılaşınca aynı samimiyeti yakaladığım insanlar çok oldu. İngiltere benim İngilizcem konusunda dönüm noktam oldu diyebilirim. İngiliz İngilizcesine alıştıktan bir süre sonra Amerikan İngilizcesine katlanamaz hale geliyorsunuz ama. Dil öğrenmek insanın içinde olan bir şey aslında. Benim en sık rastladığım yalnız kalmaktan korkarak bulduğu Türklere yapışıp koloni halinde gezen Türk tipidir. Bunlar yeniliklere açık olmaz yabancılarla konuşmaz kapalı kutu gibidir. Oraya kadar gitmişken her şeyi denemek, kültürü öğrenmek, gözlemlemek ve kendinize yeni bir perspektif kazandırmanız gerek. Mesela Hintli bir arkadaşımın verdiği bir tüyo sayesinde Wimbledon Tenis Turnuvası'nı 15 pound gibi küçük bir paraya canlı izleyebildim mesela. Dolayısı ile Türkçesini daha da pekiştirip ülkesine geri dönenlerden olmamak lazım. Kendinize yabancılardan oluşan bir grup bulun ve peşlerine takılın. Zaten dil okulu ortamında herkes yalnız olduğu için çabuk kaynaşılır. İngiltere size tüm imkanlarını sunar dili öğretmek için okullarda size kültürlerine dair her şeyi verirler ama girişken olmanız gerek. Muhteşem İngiliz aksanına sahip olmak mümkün ama benim sık rastladığım aksan yapmaya çalışarak ağzını burnunu karıştırarak konuşmaya çalışanlar oldu. Şu an Türkiye'de özellikle iş hayatında önemli pozisyonlarda yer alan insanların İngilizceyi sanki bir kağıttan okur gibi konuştuklarını fark ettim. Türkçe' de günlük hayat konuşmamız nasıl düz bir çizgi gibi değilse aslında İngilizce de öyledir. Kendi içinde vurguları var. Bol dizi, film izlemek, insanları dinlemek o vurguları yakalamanıza yardımcı olur. Aksanın oturması uzun zaman alır öyle 1 aylık dil kursuyla edinemezsiniz. Ben çoğunlukla otobüste ya da trende giderken konuşanları dinler sonra kendi kendime onların telaffuzlarını tekrar ederdim. Çok faydasını gördüm. İngilizlerin çok konuşma huyları bazen faydalı olabiliyor bu şekilde. Bir de hangi bölgenin aksanını örnek aldığınıza dikkat etmeniz lazım. En güzel aksan bence Londra'yı da içine alan güney bölgesi aksanıdır. Kuzeylere çıktıkça aksan değişir ve anlaşılması zorlaşır. İngilizler aksanınıza çok dikkat etmez aslında onlar için ana dilinizin dışında başka bir dil konuşabilmeniz bile yeterince etkileyicidir çünkü İngilizlerin büyük çoğunluğu ikinci bir dil bilmezler. Brighton'ın gece hayatı çok aktiftir. Her clubın kendi tarzı vardır ve müzikler clubtan cluba çeşitlilik gösterir. İngilizler elektronik müzik hastası özellikle drum and bass dedikleri tarza bayılırlar. İngiltere'nin kıyı kesiminde yer aldığı için hemen hemen bütün clublar sahildedir. Londra'dan hafta sonu akın akın insan gelir Brighton geceleri için. İlk gittiğim sene sanki Bodrum'a gitmişim gibi hissetmiştim Brighton'da. Ama tabi clubların en güzel zamanı yazındır. Kışın rüzgarı fena olur Brighton'ın o yüzden yaz mevsimi şiddetle tavsiye edilir. Brighton'da boş bir gün özellikle haftasonu genelde sahilde geçer. Churchill Square' de muazzam dondurma yapan bir dükkan var Thorntons diye zaten dükkanlar zinciri olduğu için her yerde bulabilirsiniz aslında. Chocolate Heaven denen çikolatalı dondurmanızı alır sahile doğru yavaş yavaş yürürsünüz. Hava güneşliyse zaten sahil insan kaynıyordur. Basket oynayanlar, board da kayanlar, koşanlar, köpek gezdirenler, pub bahçelerinde canlı müzikler, envai çeşit içkiler, güneşlenenler... Bir de Brighton Pier denen bir yer vardır sahilde. Kocaman bir iskele ve iskelenin ucunda lunaparkı vardır. Çocukları olanlar bu tip yerleri tercih eder. Ailecek tenis oynamaya gidenler ya da şehir dışına kırsal alana çıkanlar da vardır uzun yürüyüşler için. Gençler genelde plajda oturup içmeye başlarlar erkenden. Akşamüzeri neredeyse tüm mekanlarda açık havada canlı müzik başlar. Sonra clublara geçilir. Haftasonu ailecek geçirme gibi bir huyları vardır. Özellikle Pazar sabah kahvaltıları ve akşam yemekleri mutlaka ailecek hatta arkadaşlar da dahil edilerek büyük sofralarda yenilir ve genellikle akşam yemeği rosto olur. Amerika ya da diğer Avrupa ülkelerine nazaran içinde oldukça fazla alternatif barındıran bir ülke İngiltere. Her ne kadar kendi mutfaklarında geleneksel yemekler yok denecek kadar az olsa da tüm dünya mutfaklarına ait yemekleri makul fiyatlara bulabileceğiniz çeşitli restoranlar mevcut. İngilizler için fish&chips her ne kadar geleneksel ve vazgeçilmez olarak düşünülse de aslında günlük hayatlarındaki yemek tercihleri çok daha sağlıklı ve farklıdır. Örneğin İngilizler Hint yemeklerine çok düşkündür. O kadar ki curry sevmeyen bir İngiliz yoktur diyebiliriz. Bunun yanı sıra İtalyan, Çin, Japon, Tayvan, Kore, Tayland, Yunan ve Türk restoranları mevcut. Ama İngiltere'ye kadar gelmişken tecrübe etmeniz gereken en güzel deneyim \"English Cream Tea\" dedikleri tipik İngiliz beş çayı dedikleri sütlü İngiliz çayı ve yanında servis edilen muhteşem lezzette \"scone\" adı verilen İngiliz çörekleridir. Bunu en iyi yapan mekan Pool Valley yolu üzerindeki Mock Turtle' dır. İngiltere'de tecrübe edilmesi gereken bir diğer şey ise publardır. Publar İngilizler için vazgeçilmez. O kadar ki her gün iş çıkış saatlerinde başlamak üzere gece yarılarına kadar hafta içi hafta sonu fark etmeden mekanlar ağzına kadar doludur. İngilizler pub hayatına çok önem verdikleri için olsa gerek pub da servis edilen yemekler son derece lezzetli ve makul fiyatlardadır. Publar özellikle et ve tavuk yemekleri konusunda gayet başarılılardır. Meat pie, mince pie ya da chicken pie adı verilen bir diğer muhteşem lezzet de döndükten sonra bile arayacağınız tatlardandır. Bunlar tuzlu turta çeşididir ve içlerinde genellikle kuşbaşı et parçaları, kıyma ya da tavuk olur. Noel zamanları ise balla kaplanarak fırınlanmış rosto en klasik Christmas yemekleridir. Yemekleri bir tarafa bırakırsak soslar da büyük yer tutar İngiliz mutfağında. En başta gravy sos et yemekleri ve meat/mince pie ile yenilirken fish&chips için tartar sauce tercih edilir. Custard sauce ise kesinlikle kaçırılmaması gereken bir lezzet. Artık ülkemize de yavaş yavaş girmeye başlayan custard aslında İngilizlerin bir çeşit vanilya aromalı kremamsı soslarıdır. Özelikle sıcak elmalı turta üzerine soğuk custard sosu vazgeçilmez. Fish&chips konusuna gelirsek Brighton sahilinde \"take away\" dedikleri sadece paket servis yapan büfelerden denemediğiniz sürece son derece lezzetli ama bir o kadar da ağır bir yemek. Kızartılmış Norveç uskumrusu yanında tartar sos ve haşlanmış bezelye bu yemeğin en tipik servis şeklidir. Yemekleri bir tarafa bırakalım içeceklere gelelim. İngilizlerin olayı pub olunca haliyle alkol tüketimi de bir o kadar çeşitleniyor ve artıyor. Bira ve şarap en sevilen içkilerdir. Ancak onlar bizde bilinen biranın yanı sıra ya Guinness dedikleri malt biraları ya da cider dedikleri elma şarabı ile bira arasında tadı olan içkilerini tercih ederler. Brighton' da Hobgoblin diye bir mekan vardır kendi birasını kendi üretir marketlerde de satar, değişik bir tat. Sparkling wine davet edildiğiniz İngiliz evlerine giderken yanınıza almanız gereken en güzel hediyelerdendir. Çay bizdeki gibi ocakta fokur fokur kaynamaz. Porselen demlik içinde çoğunlukla Earl Grey çayı üzerine kaynamış su dökülür ve bir süre bekledikten sonra ılık süt ile beraber servisi yapılır. Mutlaka görün denen şeyler genelde kişinin zevkleriyle alakalıdır ama yine de Brighton'a gitmişken Brighton Beach, Brighton Pier, Churchill Square, Lanes, North Lanes, Brighton Marina ve Brighton'ın biraz uzağında Seven Sisters mutlaka görülmeli. Yaz dönemi en güzel zamanlardır Brighton'ı görmek için. Her ne kadar denizine girilmesi pek mümkün olmasa da plaj çok keyiflidir. Özellikle dil okuluna gidenler neredeyse bütün boş zamanlarında plajdadır. Gruplar orda toplanır, mangal partileri, vs. yapılır ateşler yakılır. Gece kulüplerinin çoğu sahil boyunca yer aldığı için club öncesi ve sonrası plaj iyi bir buluşma mekanıdır. Brighton yılın hemen her dönemi bol festivalli geçen bir şehirdir. Yemek festivali, çikolata festivali, bira festivali ve daha birçok festival gerçekleşir. Ağustos ayında Gay Pride gerçekleşir. Dünya üzerindeki bütün eşcinseller ve dernekler Brighton'da toplanarak yürüyüş yaparlar ancak bu yürüyüşler tam bir festival havasında geçer. Alkolün sabah 11 den itibaren su gibi aktığı pembe tütülerin ve daha birçok farklı aksesuarın takılarak bol bol fotoğraf çektirildiği bir etkinlik bu. Ama eğer Brighton'a uzun süreliğine gidiyorsanız mutlaka ama mutlaka gidin diyebileceğim en önemli etkinlik 5 Kasım da Bonfire Night adı verilen Guy Fawkes'u anma gecesi olur. Guy Fawkes kimdir diyenler için 5 Kasım 1605' te Muhafazakar Protestan Kral I. James'e, kraliyet ailesine ve tüm diğer aristokratlara karşı İngiliz Parlamento Binasını barut fıçıları ile havaya uçurma planı yaparken yakalanan Katolik bir İngiliz'dir. İngilizlerin özellikle devlete karşı haklarını savunmaları gerektiği konusunda ilham verici bir karakter olması nedeniyle çok sevilir ve saygı duyulur. Brighton'a trenle 15 dakika mesafede Lewes kasabasında bu gece en görkemli şekliyle kutlanır. Bu gecede on binlerce havai fişek atılır, \"Bonfire Society\" denilen gruplar farklı farklı kostümlerle yürüyüş yaparlar. Brighton konum olarak çok elverişli bir yerdedir. Trenle Londra 55 dakika sürer ve eğer off-peak hours dedikleri günün yoğun olduğu sabah 6-11 arası ve akşam 4-7 arası dışında kullanmak üzere bilet fiyatları neredeyse yarı yarıya düşer. Merhaba inanın bu yazdıklarınız içimi rahatlattı. Ben ekim sonunda 6 aylık bir dil eğitimi için gitmeyi düşünüyorum aslında önerebiliceğiniz bir okul varsa sevinirim. Yazıyı okurken yorumunu gördüm. Ben suanda eurocentres dil okulunda eğitim alıyorum. Brighton güzel şehir ama 6 ay için sıkıcı olabilir. Bu yüzden ben de 6 ay kalacağım için Londra'ya geçiş yapmaya çalışacağım. Çünkü haftasonun burda yapacak pek bir şey yok. Sormak istediğin soru olursa yine cevaplandırım seve seve. londra çok pahalı geliyor bütçeme 🙁 ben kasımda geliyorum hafta sonları gezerim londrada fln diye düşünmüştüm. Brightona karar kıldım hem Londra'ya yakın hemde sahil ve daha uygun gibi 9 kasimda uçuyorum inşallah. Dil okulundan memnun kaldın mı nasıldı eğitim? Ben de yaklaşık iki hafta sonra Brighton a gideceğim fakat dil okuluyla ilgili bi netlik yok o nedenle araştırmaya devam ediyorum. Geri dönüş yapabilirsen çok sevinirim. 12 senedir Brighton'da yasiyorum, sehri gercekten mukemmel tarif etmissiniz. merhaba, cok güzel ve ingiltereye egitim amacıyla gitmek isteyenler icin faydalı bir yazı olmus tesekkurler 🙂 bende 6 aylıgına gitmek istiyorum internetten ve bir cok yerden arastırdım bournemouth cok ekonomik bir yer gibi ama brightona karar verdim özellikle bu yazıdan sonra. yaşam masrafı olarak londra cok pahalıymıs falan evet ama brighton icin de bu böyle mi. Brighton'in cok ucuz biryer oldugunu soyleyemem. Ortalama oda fiyatlari £400 ile £600 arasinda. Hemen hemen butun dil okullari sehir merkezinde oldugu icin, yurunebilecek mesafede bir oda tutmani oneririm. Boylece transporta para odememis olursun. Barinma ve yolculuk haricinde ki masraflarin, Ingiltere'nin hangi sehrinde yasarsan yasa farkli olmayacaktir. Tabi luks mekanlarda yemek yemek ya da pahali clublarda eglenmek gibi bir amacin yoksa. merhaba. oncelikle suana kadar karsilastigim en kapsamli brighton yaziniz icin tesekkurler. bende dil gelisimi icin esim ve oglumla kasim ayinda bir ayligina gelmeyi dusunuyorum. konaklama konusunda nerede kalinir, kaca kalinir bilgisi olan paylasirsa sevinirim.."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/02/05/paris-alisveris-yapmadan-doneni-doverler", "text": "Dünya çapında Paris ile ilgili bol bol dayatma yapılır. Bunlardan en öne çıkanı ise pek tabi \"aşıklar şehri\" dayatmasıdır. \"Romantizmden öleceksiniz\", \"Sevgilisi olmayanlara kezzap atıyorlarmış\" şeklinde üzerimize gelip dururlar bu konuda. Halbuki herkesin Paris'i başka işte, ne yaşamayı bekliyorsan, o yöne çevirebiliyorsun bu güzel şehri. İkinci dayatma ise tabi ki, \"Paris'te alışveriş keyfiii :)))\". Zorunda mıyız? İlla Champs Elysees'deki Louis Vuitton'un önünde, elimizde içinde sadece anahtarlık olmasına rağmen kocaman görünen poşetlerimizle fotoğraf mı çektireceğiz? Evet, hepimizin bunu yapması gerekmiyor ama, hazır gitmişken güzel bir şeyler bulamayacağınızı söylersem de haksızlık etmiş olurum sanırım. Bu yüzden, küçük çaplı bir alışveriş postu hazırlamak iyi olabilir diye düşündüm. Şuradan şunu aldım, buradan bunu aldım diye fotoğraf paylaşmak gibi bir eyleme girişmeyecek olsam da, nerede ne bakınabilirsiniz küçük ipuçları vermiş bulundum. Buyursunlar. Daha başlamadan gelen not: \"Dur önce bi' gezelim, ne alışverişi?\" diyenler için, Paris Alışveriş Rehberimize sızmadan önce Paris gezi rehberimiz şurada. O kadar alakasız harfin bir araya gelişinden \"Şanzelize\" okunuşunun nasıl çıktığına akıl sır erdiremediğim bu dev caddenin bir ucu Concorde Meydanı'na, bir ucu Arc de Triomphe'a uzanıyor. Büyük ihtimalle dünyanın en ünlü caddesi olan Champs Elysees'nin güzelliğinin pek de tartışılabilir bir yanı olmadığı aşikar. Öyle ki, ilk defa, \"çok güzel, bayılırsın, aman allahım\" şeklinde övülen bir yer için ben de aynı hisleri besler oldum. Her neyse, konumuz alışverişe dönelim. Champs Elysees'de bulabileceğiniz mağazalar, çoğunlukla \"pardon bu yalnızca bir ayakkabının fiyatı mı?\" şeklinde sorular sordurabilecek türden. Louis Vuitton, Cartier, Valentino, Hugo Boss, Guerlain, Chanel, Mont Blanc, Furla, Burberry, Versace, Chloe, Dior, Escada, Zegna, Givenchy, Gucci, Kenzo, Lanvin, Sergio Rossi, Cavalli şeklinde ilerleyen, dünyaca ünlü birçok markayı burada bulabilirsiniz. \"Bunların çoğu Türkiye'de var, ben niye burada alayım ki?\" diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız haklısınız da. Fiyatlar konusunda herhangi bir fark da yok üstelik. Bu noktada oradan alışveriş yapmanın tek avantajı Tax Free şansınızın olması. Fiyatlarını biraz daha makul olarak değerlendirebileceğiniz Levi's, Abercrombie, Gap, Adidas, H&M, Etam, Sephora, Yves Roches, Nine West, Promod, Zara gibi mağazaları bulabilmeniz de mümkün. Welcome to züğürt tesellisi. Hediyelik eşya alışverişi konusunda, Champs Elysees üzerinde ve ara sokaklarında birçok alternatif bulabilmeniz mümkün, ancak özellikle cadde üzerindekiler gereksiz pahalı. Turistik noktalardan uzaklaştıkça çok daha makul fiyatlısını bulabilecekken buradan almanın alemi yok. Yok ben uğraşamam aramakla diyorsanız, en azından ara sokaklara şöyle bir kafa uzatın, ve oradakilerden alın. Arcades des Champs-Elysees adlı pasajda, Starbucks'ın arkasında kalan noktada, oldukça sevimli hediyelikler bulabilirsiniz. -Cadde üzerindeki Disney Store, Disneyland'in içindeki mağazaya göre oldukça az çeşide sahip. Çoğunlukla çocuklara/bebeklere hitap eden ürünler var. -Kızlar, Abercrombie'nin girişinde sizi karşılayacak olan steroid basılmış ergenlere şöyle bir bakabilirsiniz bence. Abercrombie'nin cadde üzerindeki yerini söylememe hiç gerek yok, parfüm kokusundan boğazınız yanmaya başlayınca sağınıza bakın, hemen oracıkta göreceksiniz. -Bu caddedeki mağazalar çoğunlukla 10:00-21:00 arası açık, zamanınızı ona göre planlayın. -Caddenin orta yerinde inmek için metroya binip 1. hattı kullanarak George V durağında inebilirsiniz. -Bir gününüz burada geçirmeyi düşünüyorsanız, klişe ama sevimli bir tercih olan Laduree'nin kahvaltısı ve kruvasanları gayet lezzetli. Makaronları için kötü diyemeyeceğim ama, çok daha güzellerini sokak pazarlarında bulabilirsiniz. Bunun dışında bir şeyler yiyip içebileceğiniz çeşit çeşit mekan cadde üzerinde mevcut. Chez Clement adlı mekanda, alışkın olduğumuzdan biraz daha farklı, Brüksel'dekine benzer bir midye&patates deneyimi hoşunuza gidebilir. Lokal yer arayışındaysanız, bu mekan oldukça turistik, aklınızda bulunsun, sonra kızmayın bana. -Çay seviyorsanız, cadde üzerindeki Kusmi Tea Store'da değişik çeşit ve aromalarda çaylar bulabilmeniz mümkün. Ben eve de aldım, ve bayılarak içiyorum, tavsiye edebilirim. -Gitmişken Arc de Triomphe'a çıkıp, etrafa şöyle bir bakınsanız güzel olur sanki. -Yine cadde üzerindeyken gerçekleştirebileceğiniz pek acayip bir etkinlik daha var. O da sağda solda görebileceğiniz fazlasıyla ilgi çeken spor arabaları kiralamak. 2013 itibariyle 20 dakikası 80 euro civarı bir şeydi. O kadar istiyor olabilir misiniz? Marcel Proust'un senelerce yaşadığı Boulevard Haussman, Champs-Elysees'den sonra Paris'te alışveriş için en çok tercih edilen ve en popüler bölgelerden biri. Bunun ana sebebi kuşkusuz, pek ünlü Galeries Lafayette ve Primtemps'i üzerinde bulunduruyor olması. Galeries Lafeyette'te kozmetik, ev, giyim ve yiyecek gibi birçok farklı ürün bulabilmeniz mümkün. Anlatmak için çok klişe ve bayağı bir tanım olacak ama, \"Boyner'in güzel olanı\" olarak düşünebilirsiniz mesela. Fiyatlar tabi ki Champs Elysees'dekileri aratmıyor. Zaten ürünleri de Champs Elysees'dekilerin tek bir mekanda toplanmış hali olarak düşünebilirsiniz. Çeşit çok, fiyatlar da çok, ama oldukça güzel şeyler bulabilmeniz pek tabi mümkün. Mimari açıdan inanılmaz olduğu gerçeğini de unutmamak lazım, insan alışveriş mi yapsın, binayı mı incelesin karar veremiyor. İçeride ne var ne yok merak ediyorsanız, şuraya bir göz atmalısınız. Pazar kapalı. Onun dışında her gün 9:30-20:00 arası açık. Printemps ile Galeries Lafayette birbirlerine komşular. Ancak aralarında içerik olarak ne fark var da yan yana böyle devasa iki mağaza koymuşlar diye soracak olursanız, inanın ben de bilmiyorum. Bana kalırsa aynısının lacivertiydi işe. Printemps'in içinde hangi marka ve tasarımcılara ulaşabilirsiniz merak ediyorsanız, şurada detaylı bir liste mevcut. Pazar kapalı. Onun dışında her gün 9:30-20:00 arası açık. Perşembeleri bir çılgınlık yapıp 10'a kadar açık kalıyorlar. -Bu bölgeye, metroya binip, Chaussee d'Antin, Trinite ya da Opera durağında inerek ulaşabilirsiniz. -İndirim dönemine denk gelirseniz, her şey çok daha güzel olabiliyor. Ancak manyakça bir kalabalığa hazırlıklı olun. -Bu bölgede hediyelik, ıvır zıvır alabileceğiniz birçok dükkan ve yemek yiyebileceğiniz sevimli kafeler mevcut. Ayrıca orada burada makaron deneyerek en güzelini tespit edebilirsiniz. -Galeries Lafayette'in en üst katındaki uzak doğu restoranı her daim gereksiz kalabalık oluyor. Sushileri güzel, ama öyle çok büyük bir olayı yok. Çıkın sokaklarda oturun, ne kendimizi AVM'ye kapamaya meraklı halkız biz arkadaş! Bir dönem Hemingway'in ve James Joyce'un yaşadığı, Oscar Wilde'ın öldüğü, Picasso'nun Guernica'yı tamamladığı, ressam ve diğer sanatçıların cirit attığı Paris'in bir diğer aşık olunası bölgesi Quartier Latin. Böyle okuyunca alışveriş yapmak yerine çok daha farklı şeyler yapası geliyor insanın tabi ama, tamam, ben konumuzdan sapmıyorum. Bu bölgede daha makul fiyatlı alışveriş yapabilmeniz mümkün. Ancak bu da, farklı seçenekler bulmaktan çok, bildiğimiz hazır giyim mağazalarına maruz kalmanıza neden oluyor. Before Sunset'ten de hatırlayacağınız, dünyada en sevdiğim kitapçılardan biri olan Shakespeare & Co, Üstelik gezginler için dükkanın üst katında, birkaç saat orada çalışmaları karşılığında konaklayabilecekleri küçük yataklar bile var. İnsanın sevdikçe sevesi geliyor. Cafe de Flore ve Les Deux Magots bu bölgede. -Bölgeye ulaşmak için Notre Dame'ın bulunduğu noktadaki bir köprüden karşıya geçivermeniz yeterli. Ya da metroya binip St Michel durağında inebilirsiniz. -Bu tarafa gelmişken, sokaklarda keşif turuna çıktıktan sonra Jardin de Luxembourg'a giderek dinlenebilir, çimlere bayılabilir, biber gazına maruz kalmadığınız bir parkın keyfini çıkarabilirsiniz. -Bence burada alışveriş yerine yapacak çok şey var, boşverin alışverişi diyecek noktaya geldim galiba. Aynı zamanda konaklamayı tercih ettiğim bölgelerden biri olan Saint Honore, müthiş şirin bir bölge. Alışveriş konusunda ise, sizin için ne kadar tatmin edici olacağını bilemesem de, bilmediğiniz duymadığınız onlarca küçük tasarımcı ve butik bulabileceğinizin garantisini verebilirim. Bu bölgede, ev dekorasyonu konusunda da birçok seçenek var. Colette, Comptoir des Cotonniers, Cotelac ve Tosca Blu, uğrayıp beğenebileceğiniz destinasyonlar. Fiyatlar konusunda olumlu bir şey söylememi bekliyorsanız, söylemeyeceğim Lavinya. -Buraya Champs Elysees'den yürüyerek kolaylıkla ulaşabilirsiniz. -Bu bölgede bulunan La Castiglione'de öğlen bir şeyler yiyebilirsiniz. Paris'in en güzel, sevimli ve bohem bölgelerinden biri olan Marais, en farklı butik ve tasarımcıları keşfedebileceğiniz bölgelerden biri. Bana kalırsa, Paris'te alışveriş yapacağım ve farklı bir şeyler bulmak istiyorum diyenler için de, Paris sokaklarına kaybolmak, güzel fotoğraflar çekmek, şirin bir kafede kitabımı okumak istiyorum diyenler için de gidilmesi gereken ilk bölgelerden biri burası. Fiyat aralığı oldukça geniş, ancak genel olarak \"hesaplı\" bir şey bulabilmeniz pek de olası değil. İç sesiniz Euro'yu TL'ye çevirdiği sürece huzur bulma ihtimaliniz yok zaten. -Les Petites, Ba&Sh, Comptoir des Cotonniers gibi butiklere mutlaka uğrayın. -Gitmişken Fabien Brevuart'a uğrayıp, günlük sanat dozunuzu alabilirsiniz. Forum des Halles adlı \"yeraltı alışveriş merkezi\"nin bulunduğu bu bölgede, birçok butik ve sanat galerisine rastlayabilirsiniz. Alışveriş merkezini ise, şahsen sevmemiş olsam da, içinde H&M, Zara, Etam, FNAC, Muji, Sephora gibi birçok bilinen markayı bulabilmeniz mümkün. Kişisel fikrimi soracak olursanız, alışveriş için en son tercih edeceğim bölgelerden biri diyebilirim. Pimkie ve Promod Türkiye'de pek sık görülmüyor. Belki bir ihtimal oralardan, makul fiyatlı bir şeyler bulabilirsiniz. -Ulaşım için metroya binip Les Halles durağında inebilirsiniz. cok tesekkurler anlatiminiz cok guzel... faydali olacaktır."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/02/12/bir-bilene-sorduk-3-ulke-3-sehir-ve-bol-bol-bira", "text": "OitheBlog olarak gittiğimiz ülkelerde farklı içkileri de deneme meraklısı olduğumuz, 1-2 yazımızı okuduktan sonra kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle tıksırana kadar kızlı erkekli içmek gibi bir hevesimiz var, yapacak bir şey yok. Aynı hevesle, Almanya'ya gitmeden önce giriştiğimiz \"ne içsek, nerede içsek\" araştırmamızda karşımıza çıkan ve bize \"insanlar ne güzel bloglar oluşturuyorlar yahu\" dedirterek, akabinde site sahibi Cihangir Gümüştaş ile iletişim kurmamıza kadar uzanan bir hikayenin ana kahramanı Bira Sevdası. Konuya ilgisi olanlar için harika bir kaynak, çeşit çeşit bira, çeşit çeşit yorum, üstelik bu işlerden anlayan, neyin en olduğunu bilen, bizim \"abi 3 tane kırmızı Tuborg içtin mi bitti\" mantığımızın çok ötesinde biri. Biz bu blog'u öyle sevdik ki, kendilerinden \"bizim için şöyle küçük bir rehber hazırlar mısın?\" ricasında bulunduk ve sağolsun o da bizi kırmadı. Hadi yine iyisiniz. Her ne kadar Türkiye'de son zamanlarda bira raflarının çeşitlenmesiyle birlikte bir bira devrimi yaşanıyor olsa da, hala yeterli çeşitte bira yok bence. Misal, canınız bir Weissbier ya da Kölsch içmek istediğinde içecek bir bira bulamayabiliyorsunuz. Schneider Weisse ülkemizde satılıyor ama bulunulabilirliği biraz sorunlu. Ya da güzel bir Beer Cafe'ye gidip tap'ten çeşit çeşit pastörize edilmemiş taze bira içmek için de alternatifler sınırlı. Biz geçtiğimiz Ekim ayındaki 10 günlük Kurban Bayramı Tatilinde Avrupa'yı bir gezelim istedik. Almanya-Belçika-Hollanda hattında güzel bira ve bira mekanlarının izini sürdüğümüz bu gezide tadı damağımızda kalan üç bira mekanını sizinle paylaşmak istedim. Haydi başlayalım. Bence Almanya'nın en gotik şehri olan Köln bira konusunda da kendine has bir kültüre sahip. Sadece Köln'de üretilen ve servis edilen Köln'ün yerel birası olan Kölsch şehrin bira kültürünün büyük bir kısmını, belki de tamamını, oluşturuyor. Her ne kadar akşamları REWE'den aldığım Paulaner'leri içtiysem de gün içinde oturduğumuz mekanlarda Kölsch'ten kaçmak imkansız gibi. Çok fazla acılığı olmayan bu yerel bira lager ve pilsnerlerin domine ettiği Almanya'da Weissbier'le birlikte azınlıktaki ale tipi biralardan biri. Almanya'da içilen her 20 biradan 1 tanesi Kölsch ama Köln'de bu sayı 19/20 olabilir. 0.2'lik küçük bardaklarda servis edilen Kölschleri tatmak için tercih ettiğimiz mekan Altstadt'ta yer alan Paffgen isimli bira evi. İçeri girmenizle Köln'ü saran gotik hava sizi burada da yakalıyor. Şehir merkezinde yer alan meşhur Köln Katedrali'nin 509 basamağını tek tek çıkıp sonra da aynı basamaklardan indikten sonra, vücudunuzda kalan son enerjiyle kendinizi atıp birer yorgunluk birası içmek için ideal bir mekan. 0.2'lik bir Kölsch'ün fiyatı 1.70 . Tadı ise kesinlikle çok yumuşak içimli ve serinletici. Garson abi de gördüğünüz gibi çay tepsisini andırır şekilde dizilmiş Kölschleri mütemadiyen birahanede gezdirerek masalara dağıtıyor. Unutmadan, Kölsch içerken şöyle bir kural var, eğer bardağınızın üzerini kapatmazsanız size sormadan koyuyorlar masanıza birayı. Aklınızda olsun. Bir not da Köln'ün komşusu Düsseldorf ile ilgili. Bu iki komşu şehir arasında süregelen bir çekişme var. Bu futbol müsabakalarına bile yansımış. Benim için önemli olan nokta ise, iki şehir arasındaki bu çekişmenin bira kültürüne de yansımış olması. Birbirinden sadece 30 dakika uzaklıktaki bu iki şehirde farklı türde iki bira var. Köln'ün Kölsch'üne Düsseldorf'un cevabı Altbier olmuş ve Düsseldorf'ta bir yere oturduğunuzda Kölsch isterseniz tip tip bakıyorlar. Hatta laf sokan bile oluyormuş. Bu şehir için o meşhur iki klişe tanımı yapmazsam ölürüm herhalde! \"Orta Çağ'dan kalma bir masal şehri\" ve \"Kuzeyin Venedik'i.\" Klişe ama gerçek! Şehre açılan tarihi kapıdan girdiğiniz anda çok farklı bir yere geldiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Adım başı üzerinden geçtiğiniz köprüler ve alttan akan kanal size Venedik'i andırmıyor değil. Zaten Brugge de köprüler anlamına geliyormuş. Hayatın yavaş yavaş aktığı, çikolata, dantel, waffle, patates ve de biranın temel taşlarını oluşturduğu bu şehirde gezilecek yerler görece az olsa da bira içilecek yerler çok fazla. Hatta bu şehrin bir bira duvarı bile var! Biz tercihimizi t'Brugs Bieratelier'den yana kullandık. Burası her çeşit Belçika birasının bulunabileceği bir yer değil. Tematik bir yapısı var aslında t'Brugs Bieratelier'in. Her ay 12 farklı bira sunuyorlar ve konuklarına bira tadımı yaptırıyorlar. Mekan Brugge'ün hemen girişinde sayılır ama tarif edemeyeceğim çünkü zaten her sokağı birbirine benzeyen bir şehir. O yüzden web sayfasından bakmak en doğrusu. Kaldırımın üzerine atılmış 2-3 masa ve kocaman bir Beer Tasting panosuyla bizi cezbetti burası ama önce şehri gezmeye, sonra da yorgunluğumuzu atmak için günün sonuna doğru gelmeye karar verdik. Zevkli bir Brugge turundan sonra akşam saatlerine doğru, çok da güzel bir havada masamıza t'Brugs Bieratelier'deki masamıza kurulduk ve biralarımızı beklemeye başladık. 6 farklı bira denedik ve bu tadımın fiyatı 16 . Aslında Avrupa'da yediğimiz tek kazık da bu oldu diyebilirim. Her biri 0.20'lik olan 6 biraya bu para normal şartlarda biraz fazla. Fakat, mekanın ortamı ve sokağın havası bu kazık yeme hissinin çok kısa sürmesini sağladı ve gerçekten de unutamayacağımız bir akşam oldu bizim için. Biralara gelirsek, Ekim ayı menüsünde De Ranke, Carolus, Dupont, Fort Lapin, Timmermans ve Bourgogne des Flanders vardı. Biraların yanında bir de bira menüsü geliyor. Menünün içinde o an içtiğiniz biralara ait bilgiler mevcut. Hangi maltlar ve şerbetçiotları kullanılmış, nasıl bir tada sahip, kaç derece içilmeli gibi. Bu sayede siz de damak jimnastiği yapabiliyorsunuz. Biz önce içip yorumlarımızı yaptık ve daha sonra menüden destek aldık. Şunu bilmişiz, aa bu tat demek ki şuymuş şeklinde oldu bizim tadım pratiğimiz. Eğer hava güzelse ve 6 adet 0.2'lik bira için 16 'yu gözden çıkarabiliyorsanız (3 tanesini 8 'ya almak da mümkün) kesinlikle uğramanızı tavsiye ederim. Aslında çok daha farklı şeyleriyle meşhur olan bu şehir bir bira sever gözüyle bakılırsa çok daha farklı bir portre çizebilir. Amsterdam'ın \"meşhur\" özellikleriyle bir alakamız olmadığı için şehre geldiğimiz ilk günden itibaren bira avına çıktık ve bu doğrultuda iki harika mekan gezdik. Bunlardan ilki bir bira dükkanı, diğer ise yine bir Beer Cafe. Türkçesi Bira Kralı olan bu mekandan İçeri girdiğiniz an dünyayla iletişiminiz kopuyor, en azından benim için öyle oldu. Dünyanın her yerinde yüzlerce çeşit birayı bulabileceğiniz bir dükkan burası. Belçika, Alman ve İngiliz biraları zaten olmazsa olmaz ama kilometrelerce uzaktaki Amerikan biraları da raflarda sizi bekliyor. O meşhur randevu almak zorunda olunan ve neredeyse karneyle alınan Westvleteren de De Bierkoning'de sahiplerini bekliyor. Bu dükkan bira seviyorsanız kesinlikle uğramanız gereken yer! Marketlerde Westmalle, Chimay ya da Paulaner gibi iyi biraları bulmak mümkün ancak Heineken'in domine ettiği bu şehirde çok fazla çeşitle kendinizi şımartmak ve bavula da birkaç bira atıp Türkiye'ye getirmek istiyorsanız De Bierkoning'e uğrayın derim. Ayrıca, birçok markanın kendine ait bardağının satışını da yapıyorlar. Fiyatlar ise çok uygun. 33'lük Westmalle 1.50 iken 50'lik Alman Weissbier'leri 2 'dan başlıyor. Benim tavsiyem, eğer Amsterdam'da uzun süre kalacaksanız daha ilk günden itibaren bu dükkana gelmeniz ve stoğunuzu yapmanız yönünde olacak. Daha sonra da çantanıza attığınız biraları kanal turunda, parkta ya da bisiklete biraz ara verdikten sonra yudumlamanız. Dönerken de tekrar uğrayıp bavula sığdırabildiğiniz kadar bira almanız. Unutmadan, De Bierkoning sadece Pazartesi günleri 21:00'a kadar açık, onun dışında ise 18:00'a kapanıyor. Bira Kralından sonra şimdi sırada Bira Tapınağı var! Bu mekanı Foursquare aracılığıyla bulmuştum. Foursquare'de Beer Cafe'leri aldıkları puana göre en yüksekten başlayacak şekilde sıralattığınız zaman en tepede yer alan mekan The Beer Temple. 9 Eylül 2009 yılında açılmış bu genç mekan için çok ama çok iyi bir performans bence! Dam Meydanı'na da oldukça yakın olan mekanda birçok bira mevcut. Menüyü de duvardaki kara tahtadan takip edebilirsiniz. 30'dan fazla birayı tap'ten içebilmek mümkün. Ayrıca, birçok Amerikan birasına da Amsterdam'ın göbeğinde ulaşabiliyor olmak gerçekten de sevindirici. Bu zengin menüde Westvleteren'e de yer var. Fiyatı 15 . Eğer bu parayı gözden çıkartırsanız Amsterdam ziyaretinizde birçok otorite tarafından dünyanın en iyi birası olarak gösterilen bu birayı da içebilirsiniz. İçerisi biraz karanlıkça ve loş bir ortama sahip. Ben o zaman daha Türkiye'ye gelmemiş olan Brewdog PUNK IPA almaya karar verdim, eşim de klasik Leffe tercihine sadık kaldı ama bu sefer Leffe'miz şişeden değil, musluktandı. Duvarlardaki resimler ve tavana asılı olan bira içerikli dekorlar mekanı gerçekten de bir bira tapınağına dönüştürüyor. Çok keyifli bir yazı olmuş. Mutlaka uğrak yerlerim arasında olacaklar. Paylaşımın için teşekkürler. Gerçketen harika bir yazı olmuş ama hiç kimseye mesai saatinde okumasını tavsiye etmem, resmen ağzım sulandı ve saat 15.39! Gerçekten harika bir yazı olmuş ama hiç kimseye mesai saatinde okumasını tavsiye etmem, resmen ağzım sulandı ve saat 15.39! Brugge, Gent, Brüksel.... Bu üç şehir Belçika'nın en çok görünen şehirleri sanırım... Çok sevmiştim... tekrar gitsem biraz daha kuzeye çıkıp Antwerp'i gezerim sanırım... Bakalım bir gün elbet... Yazıyla da o günlere, keyfe geldim.. teşekkürler.. Çok güzel bir paylaşım. Benzer programı Kasım ayında biz de yapacağız. Çok güzel bir bloğunuz var bundan sonra severek takip edeceğim."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/02/19/amerika-work-and-travel", "text": "Bu arada, bakmayın başlıkta öyle sefalet falan yazdığımıza, birçok insan \"Work and Travel\" yaptığı dönemi, hayatının en eğlenceli ve unutulmaz dönemleri olarak hatırlıyor. Evet, sonuçta hiç kimse \"hadi bu yaz çalışayım, bayılıyorum yazın çalışmaya\" diye düşünmeyebilir, ancak bu kadar farklı bir ortam ve çevre ile edindiğiniz kazanç, dostluk, ve eğlenceli anıları birleştirince, aslında gerçekten güzel bir deneyim kazanmış oluyorsunuz. Amerika'da birkaç adam oturmuş \"Biz bu dünyadaki genç kesime güzel bir deneyim yaşatalım, gelsinler biraz para kazansınlar, ülkemizi gezsinler, dillerini geliştirsinler, eğlensinler mutlu olsunlar, başka ne isteriz\" demiş ve 1960'lı yıllarda bu programı başlatmış. Hayır, tabi ki başka bir niyet söz konusu, bunlar hep Amerika'nın oyunları. Şaka maka \"kültürler arasında yakınlaşma sağlamak\" amacıyla başlatılmış bu program, aslında yoğun sezonda genç insanları düşük vasıflı pozisyonlarda işçi gibi çalıştırmak için iyi bir teknik olarak görülebilir. Bu kadar itin poposuna soktuktan sonra bu yazıyı okumaya devam edecek misiniz bilmiyorum ama, yukarıda saydıklarımın hiç biri kötü bir deneyim yaşayacağınız anlamına gelmiyor. İşin ciddi kısmına gelecek olursak, Work and Travel, Amerika'da yasal olarak yaklaşık 3 ay çalışıp, çalışma süresini doldurduktan sonra 1 ay turist olarak kalmanızı sağlayan bir program. 18-30 yaş arası lisans veya yüksek lisans öğrencileri programa başvurabilir. Not ortalamanız ile ilgili de bir kısıtlama var ama çok da ciddiye alınan bir kriter değilmiş, öyleyse de başvuru sırasında bilgilendirilirsiniz. Zaten şu an bu kriteri dert edecek kadar düşük notlarınız varsa oturun oturduğunuz yerde biraz ders çalışın. Programa katılmak için en az orta seviye İngilizceniz olması gerekiyor ama ben bu program arasında sadece \"hello, how are you\" diyebilen kişileri de gördüm, fazla panik olmayın ama yine de Oi the Blog sorumluluk kabul etmiyor. Bu sektör son zamanlarda birçok kişiye \"güzel iş hee\" dedirten bir nitelikte olmalı ki herkes üşüşüp bir sürü danışmanlık şirketi kurmuş. Eskiden seçenekler arasında 2-5 şirket varken şimdi onlarca firma öğrencileri Amerika'ya göndermeyi vadediyor. Bu danışmanlar Amerika'da çalışma vizesini ayarlayan sponsorlarla, sponsorlar da işverenlerle çalışıyor. Bu sponsorlar firmalar dışında bireysel vize başvurusu kabul etmiyor dolayısıyla bu danışmanları es geçemiyorsunuz. Danışmanlar size vize sürecinizde (DS-2019 izin belgesi) , sigortanız gibi formalite prosedürlerde yardımcı oluyor. Ayrıca konaklama, uçak bileti, iş seçimi gibi birçok önemli detayda da sizi doğru yerlere yönlendiriyor. Farklı danışmanlar farklı bölgelere hakim dolayısıyla farklı iş olanakları sunuyor ve bu sebeple ücretlerde birbirinden değişiklik gösteriyor. Bu danışmanlık firmalarından birini seçerken sadece ücretleri kıyaslamayın, sizi Amerika'da yönlendirecekleri bölgelere ve işlere de mutlaka dikkat edin. Son zamanlarda bu danışmanların ücreti 1500-2500 USD arasında değişiyormuş. Bu ücretlere vize ücreti (yaklaşık 140 dolar), konaklamanız ve uçak biletiniz dahil değil. Öğrencilik hayatı boyunca birkaç kez bu programa katılan kişiler Amerika'daki bazı işverenlerle samimi olup, bir sonraki yaza bir pozisyon için anlaşıyor. Bu durumda Türkiye'deki firmaya işi kendinizi bulduğunuzu söylerseniz, danışmanlık ücretini daha makul bir fiyata anlaşabilirsiniz. Başvurular için belli dönemler var. Erken kayıt Ekim ayında başlıyor ve başvurular Nisan ayına kadar devam ediyor. Ne kadar erken başvurursanız o kadar kabul edilme şansınız artıyor ve daha çok pozisyon arasından iş seçme avantajınız oluyor. Konaklamayı genellikle işverenler sağlıyor ve haftalık alacağınız ücretten düşüyor. Danışmanınız size gideceğiniz grupla ortak bir evde kalmanız konusunda da yardımcı olabilir, birkaç kişi girerseniz işverenin sağlayacağı evden daha uygun fiyata kalabilirsiniz. Fakat bu seçenek gittiğiniz bazı bölgelerde mantıklı olmayabiliyor ve herkes \"kim olduğu nereli olduğu belirsiz\" diye nitelendirdikleri yabancılara evini sezonluk kiralamak istemeyebiliyor. Konaklayacağınız yer için çok bir beklentiniz olmasın, kalınmayacak gibi değil ama harika da olduğunu söyleyemeyeceğiz. Normal şartlarda dolar almış başını gidiyorken, biraz para kazanayim mantığıyla yaklaşmanızın çok da saçma olmayacağı bu programı sadece para kazanma fırsatı olarak görmeniz sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Danışmanlık ücreti, vize ücreti, uçak bileti, yanınıza aldığınız harçlık, konaklama ücreti derken sadece programa katılmak için 3000-3500USD civarında bir harcama yapıyorsunuz ve orada bulunduğunuz süre içinde kazandığınız para anca harcadığınızı çıkartıp, orada geçinmenize ve belki de sonrasında Amerika'da biraz seyahat etmenize yetecek kadar oluyor. Tabi bu genelleme üzerine kurulmuş bir senaryo. Ama program asıl eğlence/macera maksatlı olduğunu unutmayın ve kendinizi para kazanacağım diye hırpalamayın. Program ücretlerini bir kenara koyun, orada kazandığınız parayı gezmeye tozmaya rahat rahat harcayın. Daha önce bu programa katılmış arkadaşınız varsa, veya ekşi'ye bakmış bulunduysanız Alaska ile ilgili bazı sorular sormaya başlamış olabilirsiniz. Alaska'da geçen seneye kadar balık fabrikalarında çalışma olanağı vardı ve söylentilere göre 3 ayda ciddi para kazanılıyordu. Ama daha sonra memlekette balıklar azalmış, fabrikalar sezonluk işçi sayısını azaltmış ve programa dahil olmak istememiş. Tabi bu tarafımızdan uydurulmuş bir senaryo, arkasında başka bir sebep yatıyor olabilir. Diğer işlere göre daha ağır şartları olmasına rağmen Alaska, öğrenciler arasında epey popülerleşmiş, millet sorup duruyor tekrar dahil olacak mı programa diye.. biz de buna dair bir takım söylentiler duyduk.. Programda bir çok farklı iş olanakları mevcut. Genelde saatlik bir ücret karşılığında ve ekstra bahşişlerle kazanç sağlanıyor. Amerika'da şu anda saatlik asgari ücret yaklaşık 8 dolar, yani bu ücret referans alınabilir. Çalışma saatleri de haftada 35-40 saat arası değişiyor. Yasal olarak çalışma saatlerinizin belli bir süreyi aşmaması gerekiyor, veya aşınca saatlik ücretin bir buçuk katı alıyorsunuz. O yüzden para kazanma odaklı gidiyorsanız uzun saatler çalışmak isteyebilirsiniz, tabi bu biraz da çalıştığınız yere ve iş vereninize kalmış bir şey. Ayrıca garsonluk için durum biraz değişik. Garsonlar asgari ücretin çok altında bir ücret (yaklaşık 2 buçuk dolar) artı bahşiş ile kazancını sağlıyor. Amerika'da restoranlarda bahşiş ortalaması %15-%20. Bunun dışında iş seçenekleri arasında can kurtaranlık, eğlence parkları, otel gibi bir çok pozisyon var. Amerika'da bu program sürecinde yasal olarak çalışabilmeniz için size verilen vize sayesinde bir sosyal güvenlik kartı alıyorsunuz. Bu kart size Amerika'nın bütün bölgelerinde, bütün iş yerlerinde yasal olarak çalışma hakkı veriyor. Dolayısıyla, ben illa kendimi yırtıp para kazanacağım diyorsanız çalışmaya başlayacağınız pozisyon dışında, ekstra bir kazanç için part-time çalışabileceğiniz diğer işleri de araştırabilirsiniz. 3 aylık çalışma döneminiz bittikten sonra, 1 ay Amerika'da turist olarak kalma hakkı kazanıyorsunuz. Bu dönemde kazandığınız parayı, ya da yanınızda sırf bu sebeple getirdiğiniz parayı, doya doya harcayın. Tüm eyaletleri şehirleri gezin demiyorum tabi ama en çok ilginizi çeken yerlerle güzel bir rota belirlerseniz, 1 ay Amerika'da gezmek için çok ideal bir süre. Rota belirlemenizde ve bu seyahati planlamanızda yardımcı olabilecek şu rehberimize de göz atmayı unutmayın. Akıllı davanıp çalışma süreniz bitmeden önce işten ayrılıp hiç bir şey olmamış gibi ülkede gezip tozacağınızı düşünmeyin. Program sürecinde işten ayrılırsanız, iş vereniniz sponsorlarla iletişime geçip durumu bildiriyor ve başka bir işe geçmezseniz ülkeyi belli bir süre içinde terk etmeniz gerekir. Üzgünüm... Pozisyonunuzdan memnun kalmadığınız için iş değiştirmek istiyorsanız iş verene mutlaka 2 hafta öncesinden haber verip, yeni bir iş bulma konusunda yardım isteyebilirsiniz. Bunu samimi bir şekilde dile getirirseniz iş veren size acımasız davranmayacaktır, korkacak bir şey yok. Program hakkında en çok sorulan sorulardan bir tanesi de \"İngilizcemi geliştirmeme yardımcı olur mu?\". Bence 3-4 ay başka bir ülkede yabancı bir dil geliştirmek için çok ideal bir süre. Özellikle çalışma ortamında olacağınız, ve Amerika'lılarla işiniz gereği iletişim içinde olmak zorunda olduğunuz için baya bir pratik yapacaksınız. Tabi zoraki iletişim kurup, minimum derecede İngilizce konuşmak için çabalarsanız gittiğiniz İngilizce seviyesinde geri dönebilirsiniz. İş dışında arkadaş ortamı da önemli tabi. Programa katıldığınız Türklerle dip dibe dolaşırsanız gittiğiniz İngilizce seviyesinin çok daha altında bir seviyede bile dönebilirsiniz. Los Angeles a gelmeyi planlayan veya gelecek olan arkadaslara her konuda yardimci olabiliriz. Firma olarak arac kiralama ve barinma imkanlarini saglamaktayiz. bize +1 714 804 4760 nolue telden yada ebysrentacar@gmail adresinden ulasabilirsiniz. Tesekkurler."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/02/26/karanlikta-diyalog-gormenin-yeni-yollarini-kesfedin", "text": "Özellikle İstanbul'da yaşayanlar, bir şekilde reklamlarını görmüş, hakkında konuşulduğunu duymuş ya da bir yerlerde okumuş olabilirsiniz. Biz de aynı durumdaydık. Öyle ki, bu farkında olma durumunu bir ileri noktaya taşıyarak internette araştırıp \"neymiş bu\" noktasına kadar da ilerlemiştik. Geçenlerde aldığımız bir mail ve akabinde gelen davet sonucunda, bu etkinliği deneyimleme şansı bulduk ve merak edenler için konuyu sizinle paylaşmak istedik. Bize bu kalbiniz kadar temiz sayfayı açtığınız için teşekkürler dememize kalmadan, bu cümleye burada son veriyoruz. Son zamanlarda dahil olduğumuz en farklı ve anlamlı deneyimlerden biri olan Karanlıkta Diyalog'un Türkiye'de de kalıcı bir sergi haline gelmesini umut ederek, vaktiniz olduğunda mutlaka uğramanızı öneriyoruz. Biz, bu deneyimin bir parçası olabildiğimiz için gerçekten çok mutlu olduk, ve rehberlerimizin samimiyetine hayran kaldık. Oradayken öğrendiğimiz kadarıyla Almanya çıkışlı olan bu projeyi kendi bakış açımızla ifade edecek olursak; İstanbul'un sembolleşmiş kentsel mekanlarını, bir fili bile göremeyeceğiniz, kapkaranlık ve kocaman bir alanda deneyimlemek üzerine kurulu. Ancak bunu yapıyor olmamızın tabi ki bir nedeni var. Yani o \"karanlıkta yemek\" gibi daha eğlence üzerine kurulu organizasyonlardan olduğunu düşünmeyin. Amaç, bu kocaman alanda, görme engelli rehberleriniz yardımıyla bu deneyimi yaşamak ve olaylara biraz olsun onların bakış açısından yaklaşabilmek. Efendim şöyle ki, gittiğinizde alana girmeden önce, görme engelli arkadaşlarımızın, elinde daha önceden de görmüş olabileceğiniz beyaz bastonlarınızı alıyor ve zifiri karanlıkta, labirent gibi bir alana dalıveriyorsunuz. İlk etapta insanın içinde \"nasıl yapacağım, nasıl edeceğim\" gibi tuhaf bir endişe de olmuyor değil hani. Çünkü gerçekten kolay değil, ama bu sizi bunaltacak, rahatsız edecek, \"geldik de başımıza iş çıkardık\" dedirtecek bir zorluk derecesi de değil tabi, sakın öyle düşünmeyin. Öyle ki, ilk girdiğinizde gerçekten saçmasapan hareket etseniz ve solunuzdaki duvar ile bütünleşerek ilerleseniz de, zamanla bir şeyler anlamaya başlıyorsunuz. Örneğin deneyim esnasında karşınıza çıkabilecek Araba, ATM, bank ya da manavdaki domates, biber gibi öğelerin, zamanla ne olduğunu algılamaya başladığınızı, dünyayı farklı bir göz ile tanımaya başladığınızı fark ediyorsunuz. Deneyim süresince, İstiklal'de tramvaya binmekten, arkadaşlarınızla İstanbul'un ortasında bir banka oturmaya, pazara gitmeye, hatta uçakta yerinizi bulup yolculuk yapmaya kadar uzanan, sesler aracılığıyla daha da gerçekçi hale getirilmiş oldukça sıradışı bir deneyim yaşıyorsunuz. Deneyimin en önemli ve beklenmedik özelliklerinden biri ise, hiç tanımadığınız, daha önce yüzünü bile görmediğiniz insanlarla aranızda oluşan o enteresan samimiyet. Kendinizi görme engelli rehberinizin ellerine teslim etmeniz bir yana, içeride grup halinde içeri girdiğiniz insanların suratını, kafasını ne bileyim kolunu istemdışı kavramanız sonucu, oldukça gülünç durumlar yaşanabiliyor. İki arada bir derede, \"ben de Öykü bu arada\" şeklinde bir tanışma merasimi yaşayıp, kaybolduğunuzu düşündüğünüz anlarda, \"Esra burda mısıııın?\" şeklinde çığırarak, hala aynı grup ile bir arada olduğunuzu anlamaya çalışıyor ve kontrolsüzce arkadaş ediniyor, samimiyet kuruyorsunuz. Aksi takdirde, karanlıkta ne yaptığınızı pek de bilemediğiniz, ve duruma alışkın olmadığınız için, kendinizi turistlerin arasında falan bulma ihtimaliniz olabiliyor. -İçerik ışık kaynağı olabilecek herhangi bir şey sokmanız yasak. Böyle bir girişimde bulunduğunuz takdirde sizi konuyu \"hiç anlamamış\" kabul ediyorum. Eminim oradakiler de öyle düşünüyordur ama kibar oldukları için söylemiyorlardır. Ben onların yerine söyleyeyim. -İçeride 1,5 saat kadar vakit geçireceksiniz. Zamanınızı ona gör ayarlayın. -Yukarıda yazdıklarımı okuduysanız, sergiye topukluyla gitmek gibi bir davranışta bulunacağınız sanmıyorum. Israrcıysanız büyük ihtimalle düşersiniz, sizin açınızdan ne kadar komik olur bilmem ama, ben şahsen düşene çok gülerim. -Bastonunuz ile ilgili dikkat etmeniz gereken bir nokta var, o da bastonu hiçbir şekilde yerde kaldırmamak. Zaten kullanmaya alıştıkça anlayacaksınız ki, size gerçekten inanılmaz büyük bir katkısı oluyor. O \"yalnızca bir baston\" olarak gördüğünüz şey, aslında birçok şeyi algılamanızda büyük bir fayda sağlıyor. -Rehberlerinize ne istiyorsanız sorun. O kadar samimi ve sıcakkanlılar ki, sorduğunuz hiçbir soruyu yadırgamadan, size mümkün olduğunca her şeyi açıklamaya çalışıyorlar. -İçeri girmeden önce montunuzu, çantanızı ve size sıkıntı çıkarabilecek eşyalarınızı dolaplara koymayı unutmayın. -Sergi Gayrettepe Metro İstasyonu Sergi Alanı'nda. -Saatler: Pazartesi Cuma: 10:00 19:00 Zifiri karanlık odalara girmeden önce küçük bir eğitim veriliyor ve görme özürlü bir arkadaş ile birlikte odalar dolaştırılıp cisimleri tanımamız, heykel tarzı İsveç kültürüne ait eserleri tahmin etmemiz istendi. En sonda ise bir bar ortamında oturup müzik eşliğinde bir şeyler içmiştik. Hepsi zifiri karanlıktaydı."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/02/unlu-eserlerin-arkasinda-yatan-hikayeler", "text": "Aylardır müze müze geziyor, şu ülkede şuna gidin, bu ülkede bunu görün diye kendimizi yırtıyoruz. Bunca resim, bunca heykel görüyor \"Ulan acaba bu adam bunu yaratırken ne düşünmüş acaba\" diye düşünüp, kendimizce bir takım kurgular yaratıyoruz. Kafamızda saçma sapan fikirler üreten bir tek biz değilmişiz ki, birisi çıkıp bir takım ünlü eserlerin arkasında yatan hikayeleri görsel bir biçimde ifade etmiş. Blogu az biraz takip edenler bilir, biz saçmalık severiz, gördüğümüz saçmalıkları da sizinle paylaşmayı çok iyi biliriz. Not: Ressamların eserlerini bir bakışta tanıyıp, Cihangir, Karaköy semalarında caka satmak için şu rehberimize bir göz atabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/03/barselona-gezilecek-yerler", "text": "Barselona deyince akıllara onlarca şey gelebilir. Eğlence, güzelliğine hayran kalacağınız daracık sokaklar, Picasso, Messi, Gaudi, Joan Miro şeklinde ilerleyen uzun bir liste yapabilirsiniz. Ancak geçen haftalarda şehre gerçekleştirdiğim bir başka ziyaretimden sonra, Barselona'nın aklıma \"kazımayı\" başardığı en dikkat çekici nokta, ekonomik krizin bir ülkeyi/şehri, ne denli etkileyebildiği. Hayatımda ilk defa bu kadar somut bir örneğiyle karşı karşıya kaldığım bu durum, sanırım Barselona'nın gözümdeki tüm imajını kalıcı olarak değiştirdi. Evet sokaklarında kaybolmak muhteşem, evet hayran kalacağınız onlarca yer görebilirsiniz, evet yazın sokaklarda çılgınlar gibi eğlenebilirsiniz ancak sokaktaki evsizleri, dilencileri ve zorluk çektiğini kolaylıkla anlayabileceğiniz yüzlerce insanı görünce, olaya bakışınız biraz daha değişiyor. Bu durum benim şehirdeki son günümde soyulmama kadar ilerleyen, sinir bozucu bir hal alsa da, döndüğümde kendimi paramı çaldırmış olmama değil, insanların durumuna üzülürken bulmamla sonuçlandı. Barselona'da tanıştığım 6 dil bilen, güzel sanatlar mezunu ancak işsiz olan arkadaşa \"what the fuck is going on\" diye sorduğumuzda, içinde bulundukları durumu şöyle anlattı: \"Öncelikle şunu vurgulamakta fayda var, biz İspanyol değiliz, Katalanız. Dünyanın bizi İspanyol olarak tanımasından da oldukça rahatsızız. Fakat yanlış anlamayın, derdimiz İspanyol insanıyla değil, İspanya hükümetiyle. Çünkü onlara en çok katkıyı sağlayan biz olmamıza rağmen, en az geri dönüşü alan biziz. İnsanlar yokluk içinde yaşıyor ve bana kalırsa İspanya'dan ayrılmamız dışında bu işin bir çözümü yok\". Uzun süredir İspanyollar ve Katalanlar arasındaki sorunun ne olduğunu çözmeye çalışmakla uğraşan benim için bunları duymak oldukça ilginçti. Zaten gittiğiniz takdirde siz de tüm bu durumu oldukça garipseyecek ve fark edeceksiniz. Çünkü Starbucks'tan, oranın en ünlü restoranlarına ya da caddelerine kadar her yerde, \"Dikkatli olun, hırsızlık bölgesi\" gibi uyarılar göreceksiniz. Dışarıda bir masada oturduğunuzda 1 saat içinde en az 3 dilenci yanınıza gelecek ve konuştuğunuz insanlar sizi sürekli olarak \"çantanıza, telefonunuza dikkat edin\" şeklinde uyararak paranoyağa çevirecekler. Evet, sizi bu konuda yeterince korkuttuğuma göre, şimdi işin güzel kısmına geçiş yapabiliriz. Bunlar hep iyiliğiniz için. Yaşasın dünya barışı. Karşınızda, Barselona Gezi Rehberimiz! Nisan 2017'de gerçekleştirdiğimiz bir başka Barselona seyahati üzerine Barselona Gezi Rehberi 'nde bir takım değişiklikler yaptık ve aşağıdaki konaklama, bütçe, ulaşım gibi konuların çoğunu güncelledik. Klasik Barselona gezisi yapmanın ötesine geçmek ve Barselona'da daha alternatif yerler keşfetmek niyetindeyseniz Alternatif Barselona Gezi Rehberi' mize de bekleriz! Ayrıca şurada Barselona'nın en iyi kahvecileri listesini kapsayan bir rehberimiz de mevcut, hadi yine iyisiniz.. İlkbahar/Sonbahar: Barselona'ya bahar dönemlerinde gidecek olmanın çeşitli avantaj ve dezavantajları var. Eğer denize girmek, güneşlenmek yerine kültürel ağırlıklı, şehri tanımaya yönelik bir gezi hedefiniz var ise, bizce gidebileceğiniz en ideal zamanlar bunlar. Öte yandan olur da Eylül ayına denk getirirseniz, hem denize girme hem biraz daha insancıl bir sıcaklıkta dolaşma şansını bile yakalayabilirsiniz. Mayıs için deniz ihtimali genelde biraz düşük olabiliyor ama hava durumu 20 dereceyi görünce hemen soğuk denizlere koşmayı seven biriyseniz Mayıs ayında da denize girmeyi değerlendirebilirsiniz. Yaz: Yazın Barselona'ya gitmek = Deniz, plaj, kum üçlüsü artı sabaha kadar şehrin çeşitli bölgelerinde eğlence. Tabii ki şehirde turistik bir keşif de yapabilirsiniz ancak bunu 28-30 derece sularındaki bir sıcaklıkta gerçekleştirmeniz gerekeceği için bunalma ihtimaliniz yüksek. Öte yandan, yazın turist akını gerçekleşen bir şehir olduğu için lokallerden çok turistlerle vakit geçirme ihtimalinizi de göz önünde bulundurmalısınız. Kış: Kışın Barselona'ya gitmek, turist sayısının minimum olduğu, 12-15 derecelerde, yağmur ihtimaline de hazırlıklı olduğunuz takdirde, donmadan atlatabileceğiniz bir gezi demek. Aynı zamanda Sagrada Familia gibi çok çok turistik olan noktalardaki 1-2 saati bulan sıraları da göz önünde bulundurduğunuzda, bunlara minimum seviyede maruz kalacağınızı bilmek de mutlu edici oluyor. Örneğin biz bir seyahatimizi Ocak ayında, diğer seyahatimizi ise Mart sonunda gerçekleştirdik. Ocak ayında gerçekleştirdiğimiz seyahatimizde çok nadir üşüdüğümüzü söyleyebiliriz. Mart ayında gerçekleştirdiğimiz gezi ise yer yer sıcaktan bunalmakla akşamları yer yer üşümek arasında kaldığımız bir gezi oldu. Gün içindeki sıcaklık şehir keşfi yapmak için olabilecek en ideal sıcaklıktaydı, ancak akşamları soğuk olabileceği için bir kıyafet karmaşasına girebiliyorsunuz. İki hava koşuluna da uygun olabilecek kıyafetler götürmekte fayda var. Bize kalırsa kışın gitmenin kötü yanı, hava koşullarından çok, Barselona'nın günlük güneşlik dönemlerindeki daha eğlenceli gece hayatını ve aktif günlerini kaçıracak olmak. Yine de kışın ziyaret etmek için kesinlikle kötü bir seçim değil. Barselona'da ne giyeceğiniz tabii ki şehre hangi dönemde gittiğiniz ile doğrudan bağlantılı. Şehrin metro sistemi gayet gelişmiş, dolayısıyla tercihinize göre öyle ayaklarınız kopana kadar yürümek durumunda kalmıyorsunuz. Ne giymeli başlığının altında neden bunları anlatıyorsunuz diyecek olursanız, hedefimiz konuyu ayakkabı seçimine bağlamak. Eğer çok yürümeyi hedefliyorsanız yanınıza mutlaka yürürken rahat edebileceğiniz bir şeyler alın. Kışın gidiyorsanız ani yağmurlara hazırlıklı olmalısınız. Ancak merak etmeyin, yukarıda da belirttiğimiz gibi öyle yün kazaklı, kat kat dolaşmanızı gerektirecek donucu bir soğuktan söz etmiyoruz. Hatta Avrupa'da kışın gidebileceğiniz en ılık yerlerden biri olduğu için çok yüksek ihtimalle ortalama bir mont/kaban vs. almanız yeterli olur. Tabii siz yine de gitmeden hava durumunu kontrol edin, sonra hasta olursanız sorumluluk kabul etmiyoruz. Yaz için ise dayayın şortları, tişörtleri, bikinileri. Ay lav yaz tatili bavulu hazırlamak. Barselona'da size çeşitli müze ve restoranlarda indirim sağlayacak, ulaşımın da içine dahil olduğu Barcelona Card işinize yarayabilir. Bu şekilde, the Museo Nacional d'Art de Catalunya, Fundacio Joan Miro, Museo d'Art Contemporani gibi Barselona'nın ünlü müzelerine ücretsiz girme ve en önemlisi, kapıda oluşan sıraları atlatma şansınız olabilir. Bunun dışında kart, Camp Nou, Casa Batllo, Gaudi Müzesi, Erotik Müze gibi yerlere de indirim sağlıyor. Ancak kart Park Güell gibi bazı noktalarda geçerli değil ve Sagrada Familia gibi birçok noktada sadece indirim sağlıyor ve sıra atlama opsiyonu sunmuyor. Dolayısıyla kartı gezeceğiniz yerleri göz önünde bulundurarak satın almanız daha mantıklı olur, aksi takdirde daha hesaplı olmayabilir. Başka birçok şehirdeki kartlara kıyasla her yere bedava giriş sağlamıyor ve çoğunlukla indrim özelliği ön planda. Detaylar için şurada bulunan listeye bir göz atın. -Barselona Card'ı isterseniz gitmeden yukarıda paylaştığımız web sitesi üzerinden, isterseniz de havaalanındaki T1/T2 terminallerinden ya da şehrin merkezi noktalarından biri olan ya da Plaça Catalunya'dan temin edebilmeniz mümkün. -Kartla birlikte gelen metro haritasını almayı unutmayın. Barselona metro hatları pek komplike değil, çözmesi kolay. Ben sadece ulaşım için kart istiyorum diyorsanız, o da var elimde, onu vereyim abime. Eğer Barselona gezinizde metro, otobüs gibi toplu taşımayı bol bol kullanmak niyetiniz varsa günlük ulaşım kartı almanız çok mantıklı olur. Bu kartları yukarıda da söz ettiğimiz Tourist Info noktalarından satın salabilirsiniz. Ayrıca birçok yerin aksine, burada kartın içine havaalanı ulaşım hattı da dahil. Öyle uzağa gidiyorsunuz diye insafsızlık yapmıyor canlarım. -Ben bu işlere girişmeyeceğim diyorsanız, tek kullanımlık metro veya otobüs bileti 2,15 Euro, 10 kullanımlık bilet ise 9,95 Euro. Bu 10 kullanımlık kart T-10 olarak geçiyor ve herhangi bir metro istasyonundaki bilet makinelerinden satın alabiliyorsunuz. Bu arada kartı birden fazla kişi kullanabiliyor. Örneğin 2 kişi seyahat ediyorsanız kişi başı 5'er kez kullanabilirsiniz. Ulaşım için Barselona'daki diğer iki alternatifiniz tabi ki scooter ve bisiklet. Zaten şehrin her yerinde öbek öbek bisiklet ve scooter ile karşılaşacak, bol bol özenecek, \"Türkiye'ye gidince şunlardan alalım abi\" muhabbetine girip akabinde ülkemizde bu iki aracın birer \"ulaşım aracı\" olarak kabul edilmediğini ve magandaların bilinci olarak bu araçların üzerine sürdüğünü fark ederek vazgeçivereceksiniz. Ama oradayken vazgeçmeyin, bisiklet ve scooter kiralamak için şehirde birçok alternatif bulabilirsiniz. Bunlardan en \"official\" olanı için şuraya bir göz atın. Barselona ulaşım açısından oldukça fazla seçeneğiniz olan bir şehir, dolayısıyla kaldığınız yer uzak olsa bile merkezi noktalara ulaşmakta güçlük çekmeyeceksiniz. Bu şekilde fiyat olarak daha ekonomik yerlerde kalma seçeneklerini de değerlendirebilirsiniz. Ancak yine de sürekli bir yerlere ulaşmaya vakit ayırmak istemiyorsanız ve daha merkezi bir noktada kalmak istiyorsanız bütçenizi bir tık daha arttırmak durumunda kalabilirsiniz. Barselona bayağı turistik bir şehir olduğu için özellikle yaz aylarında fiyatlar artış gösterebiliyor, bu da aklınızda bulunsun. Merkezi yerde kalacağım diye La Rambla'da kalmanıza gerek yok. Çünkü caddenin üzerindeki oteller genellikle sırf o caddenin üzerinde oldukları için gereksiz pahalı oluyorlar. Bunun yerine çok yakınında bulunan Plaça de Catalunya ya da Portal de l'Angel bölgelerini tercih edebilirsiniz. Eğer daha deniz güneş, eğlence odaklı bir tatil planlıyorsanız, Barceloneta bölgesine yakın bir noktada kalmanız sizin için daha doğru bir tercih olur. Biz önceki Barselona seyahatimizde Portal de l'Angel üzerindeki Portal de l'Angel Hotel'de kaldık. Oldukça memnun kaldığımızı söyleyebiliriz, bizce değerlendirebilir. Son gerçekleştirdiğimiz Barselona seyahatimizde ise şehir merkezinin bir tık dışında kalan Gracia bölgesinde Sweet Inn'in bir dairesinde kaldık. Kaldığımız daire hakkında o kadar çok soru aldık ki hakkında şöyle bir yazı da paylaştık. Eğer daire kiralamak niyetindeyseniz Sweet Inn'i değerlendirebilirsiniz, biz çok memnun kaldık, detayları zaten diğer yazıdan okursunuz. Dediğimiz gibi Gracia bölgesi şehir merkezinin biraz dışında kalıyor ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi şehrin toplu taşıma ağı oldukça geniş olduğu için ulaşım konusunda bir sıkıntı çekmedik. Hatta şehir dışında daha lokal bir bölgede, turistlerden uzak bir noktada kalmak bizim çok daha hoşumuza gitti diyebiliriz. Ayrıca Gracia'da alışveriş, restoran, cafe ve bar yoğunluğu da var, öyle hiçlik ortasında kaldığınızı düşünmeyin. Bu bölgede kalmasanız bile eminiz buralara yolunuzu düşürmek isteyeceksiniz. Barselona'ya havası, suyu, mimarisi, müzeleri, gece hayatı şeklinde uzayıp gidebilecek uzuuun bir listedeki sebeplerden ötürü gitme kararı almış olabilirsiniz. Ancak kadın erkek fark etmeksizin buraya ayak basmanızdaki en büyük sebeplerden biri de tabii ki FC Barcelona'nın bir maçını izlemek olabilir. Sonuçta bu iş Arda Turaan oleeey lölölö, IRMAĞININ AKIŞINA ÖLÜRÜM TÜRKİYEM'cilik yapmakla bitmiyor, gidip görmek, kendi gözünle izlemek ayrı bir mesele. Hal böyle olunca, maçları bu kadar ilgi gören bir takımın biletini önceden almadan maça gitmeye kalkışmak da çılgınlık olabilir. Bu noktada sizi yabancı sitelerle hiç uğraştırmadan, tamamen güvenilir bir şekilde bilet alabileceğiniz Pop Event'e yönlendirmek isteriz. Böylece hem dil bariyeri olmadan, hem de \"kandırılıyor muyuz?\" endişesine kapılmadan huzur içinde FC Barcelona maçınızı izleyip instagram'ı fotoğrafa boğabilirsiniz. Bu yeme içme konusunda Barselona'nın olayı nedir baştan söyleyelim; Tapas, Paella ve Sangria. Tapasınızı yiyin, Sangrianızı için dönün. The End. Daha alternatif yeme içme önerileri isterseniz Alternatif Barselona Gezi Rehberi' mize ve Barselona'nın En İyi Kahvecileri listemize göz atabilirsiniz. Port Vell'den plaja doğru yürürken karşınıza çıkabilecek bu küçük ve egzotik mekan tam bir öğrenci yeri. Ancak özellikle kışın gece 1'de bile açık olabileceğine şahit olacağınız sayılı yerlerden olan Maka Maka, asık suratlı şırfıntı garsonuna rağmen, oldukça lezzetli burgerler yapıyor. Akşam alkol aldıktan sonra ıslak hamburger yiyemeyeceğiniz için yerine burayı tercih edebilirsiniz. -Özellikle Passion Fruit gibi tatları seviyorsanız mekanla aynı adı sahip içkilerini denemelisiniz. -Sosyalleşmek için oldukça uygun bir mekan. Birileriyle tanışalım, arkadaş edinelim diyorsanız içeride samimiyetin dibine vurabilirsiniz. -Bu mekanın oldukça ısrarcı bir delisi var. Sigara veriyorsun yere atıyor, derdini soruyorsun İspanyolca anlatıyor, İspanyolca cevap veriyorsun beğenmiyor. Onun derdini anlamaya çalışmamanızı tavsiye ediyoruz. Çünkü hararetli diyaloglarımız sonucunda çıkardığımız bir sonuç, arkadaşın hiçbir derdinin de olmadığı. La Rambla üzerinde yer alan La Boqueria, Barselona'nın en ünlü pazar yeri. İçinde egzotik meyveler, bildiğimiz yurdum meyveleri, çeşit çeşit et ve yemek yiyebileceğiniz yerler bulabilirsiniz. Özellikle ne olduğunu bilmediğiniz acayip acayip meyveleri denemenizi tavsiye ederiz çünkü çok lezzetliler. Eğer domuz eti seviyorsanız şehirde bulabileceğiniz en lezzetli domuz eti alternatiflerini burada bulabilirsiniz. Sabah 08:00-20:00 arası açık. Pazar günleri kapalı. Barselona'daki favori bölgelerimizden biri olan, her sokaktan sevimli kafelerin ve sokak sanatının fışkırdığı Barri Gotic'de bulunan Milk, bize kalırsa Barselona'da kahvaltı için gidebileceğimiz en iyi mekanlardan. Özellikle \"Recovery Brunch\" menülerinde bulunan çoğu şeyine kefil olabileceğimiz mekan, oldukça küçük olduğu için yer bulma problemi yaşayabilirsiniz. 9:00'dan 16:00 a kadar kahvaltı servisi yapıyorlar. Tabi 4'tekine artık kahvaltı demiyoruz, oha diyoruz. Carrer dels Tallers'e çok yakın bir noktada bulunan bu mekan bir vejetaryen restoranı. Milk'e olan sevgimizin yeri bambaşka olsa da, Barselona'da güzel bir kahvaltı yapabileceğiniz ve taze meyve sularının dibine vurabileceğiniz bir başka mekan. Fiyatlar makul, yer olarak merkezi. Şehir turuna başlamadan önce güne başlamak için ideal. -Adres: Carrer de Jovellanos, 2 Taller de Tapas, Barselona'da zincir halinde bulunan ve asla gitmemeniz gereken bir yer. Bunu da buraya uyarı amaçlı yazmak istedik. Hem yemekler berbat hem de servis yavaş. Tapas diye gelen şey ise çok yüksek ihtimalle herhangi bir et ürünü üzerine mayonez koyulmuş, annenizin \"ben sana onu evde yaparım\" diyeceği türden abuk subuk bir şey çıkacak. Üstelik mekanlarından birinde otururken sokaktan geçen biri tarafından masadan paramızın çalınması sonucu kendileri bizi \"hesabı hiç ödememiş olmakla\" ve \"yalan söylemekle\" suçlayıp bir kez daha para ödememiz konusunda ısrarcı davrandılar. Biz olayın şaşkınlığıyla kamera kayıtlarına bakmamızı ya da en azından polis çağırmamız gerektiğini söyleyince ise, \"polis çağırırsanız parayı ödemediler deriz\" şeklinde basbayağı tehdit edildik. \"Banane sizin kişisel anınızdan şimdi\" demeyin, gerçekten oldukça sinir bozucu durumlar yaşatabiliyorlar. Kesinlikle GİTMEYİN. -Gidemeyin diye yerini de yazmıyoruz. Oh. Barselona sınırları içinde yiyebileceğiniz en iyi Paella'lardan birini yapan 7 Portes, bir şeyler yiyebilmek için kesenin ağzını biraz daha açmanız gereken, ama yağ içinde yüzen pirinç taneleri yerine düzgün bir Paella denemek istiyorsanız buna değecek bir mekan. İçeride piyano eşliğinde, sivri burunlu kibirli garsonlarla yemek yiyecek olsanız da, aslında turistler tarafından da ilgi gören bir mekan olduğu için spor ayakkabı içine beyaz çorabı çekmiş İngiliz abilerle takılmanız olası. Yani öyle kasılmanız bunalmanız gereken bir mekan değil. -Sigara içiyorsanız dışı mevcut. -3,4 kişi paella yiyecekseniz dev bir tavada servis yapıyorlar. Ancak siz nasıl bir 3-4 kişilik ekipsiniz bilemem ama, önünüze \"insan olan bunu bitiremez\" ebatlarında bir şey gelebiliyor. Önceden insancıl boyutlarda bir şeyler getirmelerini rica etmekte fayda var. -Mekan, Port bölgesine doğru ilerlediğinizde, Paseo Isabel II adlı bir pasajda yer alıyor. Önünde mütemadiyen taksi bulunduğu için ulaşım kolaylığı da sağlayabilir. -10:00 ile 00:00 arası açık. 5'ten sonra tapas servisi yerine akşam yemeği havasına geçiliyor. -1 Tapas= 3 Euro. -Adres: Placeta de Montcada, 1 Tapas'ın dibine vurabileceğiniz bir başka mekan ise, Picasso Müzesi'ne çok yakın olan, ve haliyle yine El Born'da bulunan Xampanyet. Genellikle genç kesimin ilgi gösterdiği mekan ve genellikle çok kalabalık oluyor. Çünkü hem fiyatlar uygun, hem de lezzetli. -Adres: Carrer de Montcada, 22 Kokteyl severler, dünyanın en iyi bilmemnesi olan iddialı mekanların peşine düşenler, koşun, Barcelona'da dünyanın en iyi barları listesinde yer alan bir bar var; Dry Martini. Daha önce birkaç farklı şehirde dünyanın en iyi 50 barı listesinde var olan bir takım barları merakımıza yenilip denemeye karar vermiştik. Bu barlardan birindeki son deneyimimiz içeri girmek için yaklaşık 2 saat sıra bekleyip kokteyllerini çok abartılmış bulmamızla sonuçlanınca bu listedeki barlara biraz fobimiz oldu desek yeridir. Bekledik işte 2 saat ne var kardeşim, git başkasıyla dalga geç............. Tamam gerçekten manyaklıktı kabul ediyoruz, hala da bazen aramızda \"ulan nasıl 2 saat beklemiştik\" diyecek kadar garipsiyoruz bu olayı. Neyse, sonuç olarak Dry Martini de bu listede yer alıyor ve diğerleri kadar övülüyor, diğerleri kadar MUHTEŞEM kabul ediliyor. Sonuç? Bilmiyoruz arkadaşlar, bu kadar yazdık yazdık ancak biz Dry Martini'ye gitmedik. Böyle bir yer olduğunu bilip de size haber vermemiş olmak istemediğimiz için paylaşalım istedik. Aklımızda kalmadı, kokteylleri merak etmiyoruz desek yalan olur. Gitme fırsatınız olursa nasıl olduklarını bize de söyleyin. Bu arada adından da anlayabileceğiniz üzere buranın Martini'si bayağı ünlü, ancak diğer kokteylleri de martini kadar övüyorlar. -Patatas Bravas denilen şey, aslında çok sıradan olsa da çok lezzetli, gelenekçiyseniz deneyebilirsiniz. Her yerde karşınıza çıkacak o yüzden şimdiden açıklamak istedik. -Karides içerikli tapaslar genellikle çok güzel çıkıyor. Konuya giriş için onları deneyerek başlayabilirsiniz. -Paella'yı öyle önünüze gelen, rastgele bir yerde yerseniz iğrenç bir şeyle karşılaşabilirsiniz. Bu konuda başarılı olan yerlerde yemelisiniz. -Tatlı içkilerle bir sorununuz yoksa, hayatımızın aşkı olan Sangria'yı bol bol için. Hatta içinde kocaman meyve parçalarının yüzdüğü, büyük sürahilerden söyleyin ve topluca için. En kötüsü bile güzel. Kedi canını senin. -Taller de Tapas'a giderseniz küseriz. Bir daha söyleyelim dedik. Barselona deyince akıllara gelen ilk yerlerden biri olan, kocaman, turist akınına uğrayan, uzun bir cadde La Rambla. Üzerinde sokak sanatçıları, türlü türlü turistik atraksiyon bileti satan kişiler, bol bol fotoğraf makinalı Asyalı turist, La Boqueria ve Erotik Müze'yi de barındıran cadde, şehrin kalbi denilebilir. Bir tarafı Plaça Catalunya, bir tarafı Port'a, gözden kaçırmanızın mümkün olmadığı Colomb Heykeli'nin bulunduğu noktaya doğru uzanan bu caddenin civarında alışveriş için birçok seçenek ve turist kazıklamalı birçok atraksiyon bulabilirsiniz. -Cadde üzerinde bulunan balmumu müzesine girmeyin. Gerçekten bitik, tamamen turist kandırma atraksiyonu. Picasso'yu herkes bilir. Bir ressam söyle deseniz aklınıza gelecek ilk 3 kişiden biridir. Ancak Picasso'ya \"ay normalde çok güzel çiziyormuş da sonradan buna dönmüş\" sığlığında bir yaklaşımın ötesine gidebilmek için bu müzeyi kesinlikle görmelisiniz. Çünkü bu müzede Picasso'nun eserlerine baka baka \"aa ne güzel resim\" diye dolaşmayacaksınız, Picasso'nun ne yapmaya çalıştığını, derdinin ne olduğunu \"mümkün olduğunca\" anlamanızı sağlayacak. Bizim Avrupa'daki favori müzelerimizden. -Giriş: 11 Euro -Pazartesi kapalı. -Saatler: 09:00-19:00 -Müze kapanmadan yarım saat önce bilet gişesi kapanıyor. Barselona deyince Gaudi ve Picasso'dan sonra akıllara gelen bir diğer kişi olan Joan Miro'ya ait bu müze, \"bu ne lan amipe benziyor, bunu ben de çizerim\" yaklaşımlarının ikinci ayağı. Türkiye'deki Miro sergisinin sahte çıkmasından sonra daha bir ilgi gören Miro eserlerini audio guide eşliğinde gezdiğiniz takdirde daha bir anlamlı hale gelebilecek bu müze, biraz dıdısının dıdısında yer alsa da, konuya ilgisi olanlar için dikkat çekici. -Muntjuic tepesinde bulunan müzeye ulaşmak için Placa Espanya civarındaki bir metro durağına inip füniküleri kullanmanız en doğrusu. Ya da merdivenleri kullanarak çürüyebilirsiniz, karar sizin. -Pazartesi kapalı. -10:00-19:00 arası açık. Barselona'nın en ünlü caddelerinden biri olan Passeig de Gracia, Gaudi'nin görünce tanımamanızın mümkün olmadığı iki önemli eseri Casa Batllo ve Casa Mila'yı üzerine bulunduran, pek güzel, pek kalabalık bir cadde. Plaça Catalunya'dan başlayıp cehennemin dibine kadar uzanan caddede alışveriş ve yeme içme için bol bol seçeneğiniz mevcut. Turistlerin kutup yıldızı niteliğinde. -Üzerinde genellikle pahalı kabul edilebilecek mağazalar yer alıyor. Yine de sadece cadde üzerinde dolanmak yerine ara sokaklara dalarak farklı mağazalar bulabilmeniz de mümkün. He onlar ucuz mu, yoo alakası bile yok, hani olur da bir çantaya ne bileyim bir ayakkabıya falan vurulursanız diye söyleyelim dedik. -Diagonal metro durağında inerek buraya ulaşabilirsiniz. Burası tüm ulaşım hatlarının birleştiği, havaalanına giden otobüslerin kalktığı, türlü türlü otobüsün geçtiği, çok merkezi bir nokta. Gezilecek yer olmaktan çok, her türlü ulaşımı gerek yürüyerek, gerek toplu taşıma aracılığıyla sağlayabileceğiniz, kaybolduğunuzda metroya atlayıp burada inerek eve gelmiş gibi hissedebileceğiniz bir yer. -Hard Rock Cafe ilginiz var ise, kendisi tam da burada yer alıyor. -Buraların ünlü bir \"departmant store\"u olan eşek gibi bir El Corte Ingles'i meydanın tam ortasında bulabilirsiniz. Meydanın yakınında Türkiye'de bulabileceğiniz birçok marka olduğu gibi Urban Outfitters benzeri markalar da var. -Buranın bir tarafı La Rambla'ya, bir tarafı Passeig de Gracia'ya, bir tarafı portal de l'Angel'e diğer tarafları da artık başka Barselona'da ne kaldıysa oraya uzanıyor. Gerçek bir turist magneti. El Born/Barri Gotic bölgeleri, bizim Barselona'yı sevme nedenlerimiz olabilirler. Her köşeden sevimli bir pub ya da cafe fışkırması, bir yerde sakince kitabınızı okurken, bir başka noktada dans edip eğlenebileceğiniz bir yerle karşılaşabilmeniz ve daracık, orta çağ havasını kaybetmemiş sokakları ile bağrımıza basasımız geliyor burayı. Sokak sanatına özel bir ilginiz varsa burayı akşam saatlerinde bir kez daha keşfetmek isteyebilirsiniz. Çünkü özellikle bazı mağazalarının kepenklerinin üzerinde farklı farklı sokak sanatı, stencil çalışmaları, sticker gibi ilginizi çekebilecek görseller yakalayabilirsiniz. Bölgede gündüz saatlerinde de kapılarda duvarlarda birçok çalışmayla karşılaştık ancak dediğimiz gibi akşam saatlerinde daha fazlası ortaya çıkıyor. Bölgede ayrıca birçok sevimli butik ve mağaza bulabilmeniz de mümkün. Hafiften bir Cihangir havası da var hani. -Tapas denemek istiyorsanız onlarca seçenek burada mevcut. Zaten Taller de Tapas'a gitmeyeceğiniz için onun yerine buralarda yersiniz........... Dİ Mİ? -Alışveriş yapmadan önce bu bölgeyi de mutlaka değerlendirin. Bilindik mağazaların aksine daha eşsiz ve size özgü bir şeyler almak isterseniz, burada birçok butik mevcut. -Carrer de la Princesa üzerinden bulunan Meksika restoranı La Hacienda'da bir şeyler atıştırın, nachos'una kurban. -Bu civardaki barlarda mutlaka vakit geçirin. Özellikle gençlerin akın ettiği bölge, gece 11'den sonra çok eğlenceli bir hal alıyor. İçinde dantelli masaların bulunduğu ama seviyesizliğin gırla gittiği, 3 metrekare olmasına rağmen herkesin dans ettiği ve eğlenmemenizin imkansız olduğu mekanı bulmayı başarırsanız bizi hatırlayın, adını hatırlayamadık. Banklarda, aydınlatmalarda, binalarda ve Barselona'da görebileceğiniz her detayda etkisi olan Gaudi'nin tamamlayamadan aramızdan ayrıldığı, dünyanın en ünlü kiliselerinden biri olan La Sagrada Familia'nın görüntüsü, nedense bizi çok korkutuyor. Bu hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir mimariye sahip, devasa, heybetli, fotoğraf karelerine tamamını sığdırmanın imkansız olduğu Instagram düşmanı yapıyı görmeden Barselona'dan dönmek= Linç edilmek. Günümüzde hala tamamlanmamış olan eserin içini görmeyin diyenleri de dinlemeyin, çünkü böyle bir ışıklandırma ve akustiği hayatınız boyunca bir daha görme ihtimaliniz olmayabilir. -Online bilet alın. Çünkü özellikle yazın MANYAK gibi sıra oluyor. Bakın öyle 20 dakika falan değil. Baya 1 saati 2 saat süren, sıralardan bahsediyoruz. -Audio Guide almadan dolaşmayın. Binada neyin ne olduğunu algıladığınızda her şey daha etkileyici hale geliyor. -Eğer yükseklik korkunuz ya da dar alanda kısa paslaşmaktan hoşlanmayan bir haliniz varsa tepesine çıkmayın. Bize inme iniyordu. Bir de içindeyken çan çalmaya başlayınca hayat ışığımız söndü. -Metroda durağının adı Sagrada Familia. Tam olarak önünde iniyorsunuz. -Giriş: 20 Euro. Audio Guide alınca siz ona 3 euro civarı bir şey daha ekleyin. Tabii ki yine uyuşturucu kullandığına neredeyse emin olduğumuz Gaudi'nin parmağı olan bir başka yerdeyiz, Park Güell. Bol mozaikli, bol renkli, şu ana kadar gördüğünüz parklardan oldukça farklı ve aslında bir yerleşim yeri olarak tasarlanıp sonradan işlerin karıştığı ve Barselona'nın yanına kar kaldığı bu yerde, çekik halklardan fırsat bulabilirseniz oldukça güzel fotoğraf kareleri yakalayabilirsiniz. Ayrıca Gaudi'nin doğa hayranlığını ve bir takım doğa esinlenmelerini, parka karşınıza çıkan figürlerden çözümlemeye çalışırken mantar kullanıp kullanmadığını tartışabilirsiniz. Biz tartıştık, kullanıyor. -Ulaşım için Vallcarca ya da Lesseps duraklarından birinde inip bir miktar yürümeniz gerekecek. -Burada Gaudi'nin olduğunu iddia ettikleri saçmasapan bir ev mevcut. Hala aynı saçmalıkta mıdır bilemiyoruz ama, bizce 1 yatak iki koltuk görmek için para vermeye gerek yok. Çok ciddi söylüyoruz içeride sadece bunlar var. -Giriş: 21,50 Euro -Ulaşım: L2, L3 ya da L4 hattını kullanarak Passeig de Gracia'da inin. -Saatler: 09:00-21:00 -Tepesinden bizim çok da hayranı olmadığımız bir Barselona manzarası görmek mümkündür. Daha fazla Gaudi'den bahsetmeyeceğimize söz vererek izninizle son Gaudi'li eser olan Casa Mila'dan bahsetmek istiyoruz. Yukarıda söz ettiğimiz yerleri gördükten sonra \"Burayı kesin Gaudi yapmıştır\" diyebileceğiniz bir diğer güzel yapı olan Casa Mila, diğer adıyla Le Pedrera, Gaudi'nin hayalgücüne ve yaratıcılığına hayran kalmanız için bir başka sebep. Casa Batllo'ya o kadar para verdim buna da girmeyeyim artık demeyin, derseniz de en azından karşısındaki bir banka oturup uzun uzun inceleyin. -Giriş: 16,50 -Ulaşım: L2, L3 ya da L4 hattını kullanarak Passeig de Gracia'da inin. -Saatler: Yazın 09:00- 20:00 Bence futbolla ilgilenin ya da ilgilenmeyin, Camp Nou Experience, gidip keşfetmenin oldukça zevkli olduğu, size \"vay anam vay neler dönmüş serhat ya\" dedirtecek bir deneyim. Özellikle erkekler futbol seviyor diye futbola aşıkmış gibi yapıp, Barselona'nın ilk 11'ini ezberlemeye çalışan kızlar için altın niteliğinde bir fırsat. Basın alanlarından, soyunma odalarına, FC Barcelona Müzesi'nden, stadın içindeki çime kadar neye istiyorsanız ulaşabileceğiniz bu deneyim, bizce kaçmaz. Hatta oldu olacak maça da gitmelisiniz bizce, bizim aksimize gol olunca sakince alkışlayan taraftarlarla maç izlemek nasıl oluyormuş görmüş olursunuz. -Çim koparmaya çalışmayın arkadaşlar bu normal bir davranış değil. -Giriş: 23 Euro -Saatler: Genellikle 9:30-19:30, ancak maç olduğu günler maçın 3 saat öncesinden kapanıyor. -Ulaşım: Line 3 ile Palau Reial ya da Les Corts 'da inin Line 5 ile Collblanc ya da Badal'da inin. Sonra biraz yürüyün. Barselona'nın içinde alışveriş merkez, restoran, IMAX sinema ve türlü türlü yeşil, üzerine bayılmalık çimen barındıran liman bölgesi Port Vell. Kaptırıp yürürseniz Barceloneta bölgesine ulaşırsınız. -Bisiklete binip deniz kenarında takılmak için ideal bir bölge. -Eğer merak ediyorsanız Barselona Akvaryum'u burada. Belki \"de get lan\" diyeceksiniz ama gerçekten bizim Florya'da bulunan akvaryum daha güzel. -Maremagnum isimli alışveriş merkez burada bulunuyor. Ama allah aşkına taa Barcelona'da da alışveriş merkezine girmeyiverin ya. Geldik plajın, barların, yüzmeli, kuma gömülmeli aktivitelerin vuku bulduğu bölgemize. Burası özellikle yazın inanılmaz canlı ve eğlenceli olabilen bir bölge. Öyle saçma olmayan bir ücret karşılığında şezlong ve şemsiye kiralayabiliyorsunuz. Fakat denizin çok temiz olduğunu söyleyemeyeceğiz, bizce kontrol etmeden girmeyin. Biz bu bölgeyi çok iyi biliriz. Fakat bir diğer önerimiz ise, özellikle kışın, gece vakti buralarda çok da vakit harcamamanız. Çünkü yaz kalabalığının aksine, kışın burada in cin beach volley oynuyor. Bahar ve sonbahar gibi arada kalan, havanın ne olacağı belirsiz dönemlerde ise güneşi gören insanlar burayı pek affetmiyor diyebiliriz. Zira Mart ayında son gidişimizde havanın bayağı güzel olmasından mütevellit birçok insan plajda ve civardaki mekanlarda takılıyordu, hatta denize giren bir takım çılgınlar bile vardı. Yazın olduğu kadar çılgın olmasa da ılık günlerde burada kalabalıkla karşılaşmanız olası. Barceloneta'daki plajda turistler tarafından en çok ilgi çeken noktalardan biri L'Estel Ferit, bir diğer adıyla da \"The Wounded Shooting Star\" eseri. Eser diye genel bir tanım yapınca tam olarak nasıl bir şeyden söz ettiğimizi anlayamamış olabilirsiniz normal olarak, fotoğrafa bakınca daha anlaşılabilir olur muhtemelen. Çarpık şekilde yerleştirilmiş 4 çelik küpten oluşan bu 10m uzunluktaki eser Alman sanatçı Rebecca Horn tarafından 1992 yılında yapılmış. Baktığınızda görsel açıdan değişik olduğu için insan ister istemez etkileniyor ama öyle boş boş bakınca pek bir anlam ifade etmeyebiliyor. Eserin ne anlam ifade ettiği konusunda Barcelonalıların bile kafası karışıkken biz ne anlam çıkarmalıyız bilemiyoruz gerçi ama hikayesi şöyle. Barcelona'da gerçekleşmesine karar verilen 1992 olimpiyatları için o dönemde şehir genelinde kentsel gelişim projeleri başlamış ve bazı bölgelerin yenilenmesine karar verilmiş. Ayrıca sanata yönelik çalışmalar da yoğunlaşmaya başlamış. Herhalde belediye başkanı \"Ramon, Jose, şuralara birkaç sanat eseri dikiverin\" demiş olmalı.... Neyse, sonuç olarak bahsettiğimiz bu eser de bu dönemde ortaya çıkıyor ve denizcilikle ünlü olan Barceloneta'nın değişiminin bir sembolü haline geliyor. -Carrer del Judici'den plaja doğru yürüdüğünüzde eseri direkt karşınızda göreceksiniz. Gerçi kendisi 10m yüksekliğinde olduğu için plajın diğer noktalarından da görmeniz mümkün. Flamenkoya olan ilginiz, ya da konuyla ilgili bilginiz nedir bilemiyoruz ama, Plaça Reial'de bulunan bu küçük, sevimli ve samimi mekan, bizde büyük bir yer etti. Her gün farklı bir dansçının, arkalarınca canlı müzik eşliğinde performansını sergilediği Los Tarantos'a, bir akşam, yarım saat süren gösterilerden birini izlemek için mutlaka uğramalısınız. Biz hayran hayran izlerken bırakın konuşmayı, elimizdeki içkiyi bile içemedik. -Giriş 10 Euro. İçki dahil değil. Bugüne kadar gezdiğimiz neredeyse tüm Avrupa şehirlerinde aramızda kesin olarak şöyle bir diyalog geçmiştir: Ulan bizde niye böyle park yok? Gün geçmiyor ki bir Avrupa şehrinin daha parklarını, yeşil alanlarını, çimlere bayılan halkı kıskanmayalım. Konunun nereye bağlanacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur, Barcelona'daki kıskanmalık parkımız da Parc de la Ciutadella. Burada 1869 yılına kadar bir hisar/kale varmış ve yıkımından sonra 1888 yılındaki Expo'nun yer alacağı bir parka dönüştürülmüş İlginizi çekerse parkın içinde Parlamento binası ve hayvanat bahçesi bulunuyor. Aynı zamanda parkın sembolü haline gelen \"şemsiyeli kadın\" olarak adlandırılan bir heykel var. Park El Born bölgesi civarında bulunduğu için oraları keşfederken bir uğrayabilir, bizim gibi kıskanma temalı diyaloglar kurabilir, ya da vaktiniz varsa çimlere bayılabilirsiniz. Parkın hemen yakınında, Arc de Triumf olarak adlandırılan bir tak var. Bu tak yukarıda söz ettiğimiz 1888 yılında parkta gerçekleşen Expo alanının ana girişi olarak inşa edilmiş. 1888 yılında gerçekleşen fuarın ana girişini ne yapalım demeyin, bizce görsel açıdan görmeye değer bir yapı. Sanata biraz olsun ilginiz varsa, Katalan Ulusal Müzesi'ne uğramak isteyebilirsiniz. Burada yaklaşık 1000 yıllık, farklı dönemlere ait Katalan sanat eserleri görebilmeniz mümkün. Roma döneminden tutun, Gotik, Rönesans, Barok, Modern Sanat, allah ne verdiyse hepsi var. Müzede kalıcı serginin yanı sıra sık sık geçici sergiler de oluyor, aklınızda bulunsun. Müze Palau Nacional binasında bulunuyor. Buraya metroyla gidecekseniz Pl. Espanya durağında inip yaklaşık 10 dakika yürümeniz gerekiyor. Giriş 12 Euro, geçici sergiler ve audio guide için ekstra bir ücret ödemeniz gerekiyor. Öğrencilere indirim var öğrenci kartınız varsa affetmeyiniz. Cumartesi günleri saat 3'ten sonra, ve her ayın ilk Pazar günü giriş ücretsiz aklınızda bulunsun. Müze Pazartesi günleri kapalı, diğer günler de hangi dönemde olduğunuzda göre açılış ve kapanış saatleri değişiyor. Gideceğiniz döneme göre saatleri şuradan kontrol edebilirsiniz. Barcelona'da Picasso, Miro gibi ünlü İpsanyol sanatçıların eserlerini görme ihtimalinizin bayağı yüksek olduğu aşikar. Yukarıda Picasso ve Miro'nun eserlerinin olduğu müzelerden bahsetmiştik. Ancak Modern ve Çağdaş Sanata ayrı bir ilginiz varsa, Barcelona'da gezilecek yerler listenize bir yeri daha mutlaka eklemeniz gerekiyor; MACBA. Katalan sanatçılarla birlikte dünyaca ünlü birçok sanatçının eserlerini bir arada görebileceğiniz bir müze burası. Bana Picasso, Miro, Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Richard Hamilton gibi modern sanat akımının öncülerinin eserlerini bir arada gösterin derseniz burası doğru bir adres olacaktır. Ayrıca İspanya'nın Antoni Tapies gibi başka meşhur sanatçılarını da tanımak isterseniz burada eserlerini görebilirsiniz. Müze Salı günleri kapalı, Pazar günleri saat 10:00-15:00, Cumartesi günleri 10:00-21:00 diğer günler de 11:00-19:30 arası açık. Giriş 10 Euro, öğrenci 8 Euro. Adres: Plaça dels Angels, 1. Metroyla gidecekseniz Catalunya, Liceu ya da Universitat duraklarından birinde inebilirsiniz. Müze bu durakların hepsinden neredeyse aynı yürüme mesafesinde, yaklaşık 500m uzaklıkta. Şehre bir lunapark yapılacak olsa nereye yapılır? Tabii ki en mantıklı olan bir dağın tepesine yapmak... Yükseklik korkunuz varsa Barcelona'da gezilecek yerler listemizdeki bu yeri komple es geçebilirsiniz. Çünkü Tibidabo Dağı Barcelona'nın en yüksek tepelerinden biri. Şehirden yaklaşık 520m yukarı çıkmak yetmezse, tepede bulunan lunaparktaki dönme dolaba ya da rollercoaster'a binebilir, daha da yükseklere çıkabilir ya da türlü türlü atraksiyonlara girişebilirsiniz. Lunapark 1900'lü yılların başında tamamlanmış, buradaki atraksiyonlar da bu kadar eski mi bilmiyoruz ama çok da atraksiyona girmeseniz de olur bizce. Lunapark her gün açık olmayabiliyor, gitmeyi düşünüyorsanız şuradan günleri ve saatleri kontrol etmenizde fayda var. Lunaparkın orada aynı zamanda Sagrada Corazon adlı bir kilise var. Tibidabo'ya ulaşmak biraz meşakkatli. Merak etmeyin 500 metre tırmanmanız gerekmeyecek. Tepeye ulaşmak için 2 aşamadan geçmeniz gerekiyor. Önce \"Tramvia Blau\" yani mavi tramvaya binerek dağın bir kısmını çıkmanız gerekiyor. Oradan en tepeye ulaşmak için oradan da bir fünikülere binmeniz gerekiyor. -Sagrada Familia tarafına gittiğinizde yakınlarda bayağı uzun, yuvarlak, seviyesiz muhabbetlere maruz kalacak türden bir bina görürseniz, o bina Torre Agbar. Kendisi ofislerden oluşan bir plaza, dolayısıyla bu noktada pek görecek bir şey olduğu söylenemez ama şehrin birçok noktasından göründüğü için ne olduğunu paylaşalım istedik. -Eğer Barselona ile ilgili daha güncel ve lokal ipuçları peşindeyseniz, OitheBlog Instagram sayfamızda yeni ipuçları paylaşmaktan geri kalmıyoruz, bekleriz. -Barselona'nın dili Katalanca. Evet İspanyolcaya benziyor, ancak yine de belirgin farkları da yok değil. İspanya hükümeti ile olan gerginlik nedeniyle de, İspanyolca konuşmaya çalıştığınızda hafiften bir sinirlenme durumu olabiliyor. -İspanya deyince aklınıza boğa güreşleri gelebilir. Ancak bu nefret ettiğimiz, anlamsız, gerzekçe aktivite çok şükür artık gerçekleştirilmiyor ve bunun için oluşturulmuş arena, artık bir alışveriş merkezi olarak kullanılıyor. Bir alışveriş merkezinin varlığına sevineceğimizi düşünmezdik. -Olur da yemek yemek, ya da Los Tarantos'a gitmek için Plaça Reial'e yolunuz düşerse, o bölgenin geceleri pek güvenli olmadığını aklınıza bulundurun. Genelde meydanda polis oluyor zaten, ama siz yine de dikkatli olun. -Yukarıda da söz ettiğimiz gibi hırsızlık gerçekten çok sık yaşanıyor. Bu genelde her ülkeye giderken dikkatli olmanız açısından söylenebiliyor ama, burada durum başka. Çünkü orada tanıştığımız tüm yerliler bile şu an size bulunacağımız uyarılarda bulunuyorlar ve aynı özeni kendileri de gösteriyorlar. Telefonunu masada bırakmayın, hesabı garsonun eline vermeden masadan kalkmayın, çantanızı yere koymayın/rastgele bir yere asmayın, hep gözünüzün önünde bulundurun, metroda çantanıza çok dikkat edin. -Mutlaka Barselona'nın sabaha kadar eğlendiğine dair bir şeyler duymuşsunuzdur. Bunu deneyimlemek istiyorsanız, gece dışarı çıkmak için Cuma ya da Cumartesi'yi tercih etmelisiniz, aksi takdirde kendinizi Nuri Bilge Ceylan filmi karakteri gibi bir başınıza bira içerken bulabilirsiniz. Nisanda gideceğiz, çok yararlı olacak bu yazı. Teşekkürler. Gerçekten çok içten ve görevini tam yapan bir yazı olmuş. Nisan başında bir aksilik olmazsa gideceğim. O zaman bu yazı rehberimiz olabilir. Teşekkürler. bu guzel bilgiler icin cok tesekkur ederim, daha once italya ile ilgili blog yazilarinizi okumustum cok faydali oldu, yeni dondum. Yakin zamanda da Barcelona planliyorum. Cok Tesekkurler, Daha önce söylediğim üzere gittim ve geldim. Ben Barcelona'nın çok gözde büyütülmüş bir şehir olduğunu düşünüyorum. Hele ki tarih sevenler için Roma, Floransa yanında çok da bir şey sunmuyor. Şehir kalitesi olarak da bir Stockholm asla olamaz. Ancak sizlerin burada verdiği tavsiyeler gidecek olanlar için gayet iyi. 25 Temmuz 30 Temmuz tarihleri arasında oradaydım. Blog'dan otel seçimi konusunda tavsiye aldım ve buradaki bilgilerde yeri geldiğinde yardımcı oldu. Bu nedenle bu güzel blogu kuranlara teşekkür ederim. Ben Petit Palace Barcelona adlı otelde kaldım. Konum olarak Plaça de Catalunya'ya ciddi anlamda yakındı. Bakına bakına yürüme mesafesiyle 20 dk gibi bir sürede meydana gidilebiliyordu. Kendi izlenimlerim ve tavsiyelerim ise eğer ailecek gidecekseniz özellikle hafta sonuna doğru akşamları La Rambla'yı pek beğenemedim. Bunun sebebi yerli halkın aksine biraz it kopuk vardı. Yolda yürürken sürekli çalıştıkları bara müşteri çekmeye çalışan zenciler, ellerinde bira ile seyyar satıcılık yapmaya çalışan tipler. Fakat gündüzleri gerçekten çok güzel ve bir o kadar da nezih. Bunun haricinde hırsızlık vb. durumlara yeltenen herhangi bir tip görmedim. Tabii biz 3 kişiydik ve mümkün olduğunda akşam 11'den sonrayı otelde geçirmeye çalışmıştık. Bunun da etkisi olabilir. Diğer bir önerim ise hediyelik eşya konusunda olacak. Muhtemelen her yerde okumuşsunuzdur fakat yine de belirtmek isterim ki hediyelik eşya işini La Rambla'nın sokaklarındaki satıcılardan halledin. Geneli Hindistan vatandaşı oluyorlar ve siz çaktırmasanız da onlar sizin konuşmanızdan hemen Türk olduğunuzu anlıyor. Benim hediyelik eşya konusunda tavsiyem La Rambla üzerinden sahile doğru yürürken sol tarafta kalan bir dükkan. Bu dükkanın tabelası gri renkte ve beyaz renkte\"Souvenir\" yazıyor. Biz girdiğimizde etiket üzerinden anında 5 indirim yaptı. Kendileri gayet sıcakkanlı ve Türkçe'de bir çok kelimeyi de biliyorlar. Yani pazarlık işi biraz daha kolay. Alışveriş konusunda diğer bir önerim, özellikle bayanlar için Bershka, H&M, Zara ve Pull and Bear ciddi anlamda ucuz. Kız arkadaşım 10 'a H&M'den pantolon falan almışlığı var gözümle şahit oldum yani \"Yok aşkım vallahi 10 'cuk\" olarak bildiğimiz ama aslında 30 olan pantolonlardan değil, gerçekten 10 🙂 Alkol konusunda herkesin bahsettiği gibi Sangria'yı deneyin derim. Ben La Rambla'nın başladığı bölgedeki Cafe Zurich'te içtim ve gayet güzeldi. Vodka bardağında içerseniz 4.5 , bir büyük boyu 7 . Onun dışında kahvaltı için sandviç ve kahve ortalama 5 , akşam yemekleri de çok şık olmayan bir yerde ortalama 14-15 . Tabii bunlar kişi başı ücretler. Ulaşım konusunu ben Barcelona Kart ile hallettim. 4 günlük kartı 45 'ya satın aldım ve bence mantıklı da yaptım. Deli gibi metro otobüs kullandım ve o para kendini amorti etti. Kartı internetten alabilirsiniz. Aldıktan sonra size gönderilen elektronik bilet ile Catalunya'daki Barcelona Tourisme bürosuna giderek gerçek kartlarınız alabilirsiniz. Son olarak taksi fiyatları çok uçuk değil. Havaalanından Catalunya'ya 30 'a götürdü. Yani ortalama kilometre başına 2 gibi bir fiyat yazıyor. Son olarak ufak bir hatırlatma yapmak isterim. Eğer dışarıda parkta oturup içki içmek istereniz, marketlerde akşam 11'den sonra alkol satışı yasak. Sigara almak isterseniz bazı restoranların içerisinde sigara makinesi var. Paranızı atm mantığı ile verip tuşa basıp alabiliyorsunuz. Ya da \"Tabac\" dükkanlarından alabilirsiniz fakat bazen bulması çok zor oluyor. La Rambla üzerindeki sokaklarda bolca var. Fakat ben Catalunya'daki alışveriş merkezinin en alt katından aldım. Eğer Marlboro Light içiyorsanız orada onun yerine Camel Soft alın. Çünkü sigaranın tadı üretildiği her ülkeye göre farklı olabiliyor. Marlboro Light=Winston Light, Camel Soft=Marlboro Light. Herkese iyi tatiller! La Rambla için 3 Alternatif var. Birisi Metro fakat yolculuğun yorgunluğundan dolayı hiç uğraşmayın derim. İkincisi Aerobus'lar var. Bunlar T1 ve T2 olarak ikiye ayrılıyor. T1 birinci terminalden kalkıyor ve T2 de ikinci terminalden kalkıyor. La Rambla'ya giderken ikisine binsenizde olur fakat dönüşte uçağınız hangi terminalden kalkıyorsa o T hattına binmeniz gerekiyor. Aerobus ile tek yön fiyatı 9 , Gidiş-Geliş fiyatı 15 idi. Dönüş biletiniz sanırım 6 gün geçerli. Diğer bir seçenek ise Taksi. Havaalanından La Rambla'ya gidiş 30 tutuyor. Eğer 2-3 kişi gidecekseniz en mantıklısı bu bence. Hem de çok kısa sürede La Rambla'ya ulaşmış oluyorsunuz. sayenizde süper bir gezi planı yaptığıı düşünüyorum, Yazım stilinizle verdiğiniz bilgiler birleşince ortaya okuması çok keyifli ve insanda merak uyandıran bir yazı çıkmış, tavsiyeleriniz için teşekkürler, Gitmeden hep çalışır bir sürü blog okurum. Çocuk söz konusu olunca aylaklık yapamıyorsunuz, programlı olmak zorundayız. İspanya'dan ayrılmak için yapılan referanduma, Katalanların %21'i katılmış. Yarın yola çıkıyorum. Gitmeden önce baktığım gezi notları arasında en detaylı ve en faydalısının bu olduğunu düşünüyorum. En kapsamlısı kesinlikle. Emeğinize sağlık, çok teşekkürler. Merhaba hocam çok iyi anlatmışsın fakat ben kaç gün kaldiginizi merak ediyorum. Bu yerlerin hepsini gezebilmek için kaç gün yeterlidir acaba? Teşekkürler. Merhaba; internette gezinirken bu sayfayı görmek bana müthiş iyi geldi. 4 bayan gideceğiz turla ama kafamıza göre takılmayı barcelonada yollarda kafamıza göre dolaşmayı düşünüyoruz. Tek derdimiz dürüstçe söylemek gerekirse dil. ingilizce en kolay nasıl çözülür ?? ne yapalım hocam. Emeğinize sağlık kesinlikle rehberimiz olacaksınız. Kısa kısa ama her şeyden bahseden çok emekli bir yazı olmuş, gezinize sağlık. Okurken çok keyif aldım. 10 Haziran'da 2 gün Roma, 1 buçuk gün Floransa, 2 buçuk gün Barselona'ya gidiyoruz. Eşim ve annem ile. Çok işimize yarayacak. 3 yazı hatta Vatikan'ı da çıktısını alıp yola çıkacağım. Madrid'den yeni döndüm, Barselona'ya ise en en en yakın zamanda gitmeyi planladığım için araştırmalara şimdiden başlamıştım ki bu yazı karşıma çıktı, süper olmuş, bayıldım! güzel bir çalışma olmuş elinize sağlık. Daha önce gideceğimi yazmıştım. Gittik ve geldik, yaklaşık 6 günlük seyahatimde kesinlikle en keyif aldığım, gezerken en hoşlandığım, en güzel şehirdi Barselona. Bu yazdıklarınız ışığında gidebileceğimiz bir çok yere gittik. Çok çok ama çok teşekkür ederiz. Kafamız karışmadan tek tek heryeri bulduk ve çok keyif aldık. Harika şehir, harika ortamlar, harika bir yazı ile süper oldu. En keyif aldıklarımız, Catalunya plajında denize girmek, o görkemli caddelerde yürümek, meşhur caddede alışveriş yapmaya çalışmak(Magnet almaya kalkmayın çoook pahalııı. 3.9 tanesi aman aynaşmayın. Ara sokaklarda 1euro ya aynıları var :)) ) Cam Nou ya girmek, o istişhamı yaşamak ve Gaudi'nin harika eserlerinin yanında olmak müthiş bir histi. -Endülüs harikadır, ancak bu noktada ya endülüs ya barcelona&madrid arasından bir seçim yapmanız gerekir çünkü 6 gün yeterli olmayacaktır, endülüs başka bir dünya. ikisinden de bir parça göreyim derseniz madrid'den günübirlik toledo'ya geçebilirsiniz ama. -barselona'da konaklama ile ilgili önerilerimiz yazının içinde mevcut aslında, ancak kişisel fikrimizi soracak olursanız biz evde konaklama meselesini daha çok seviyoruz, o tamamen tercih meselesi. selamlar, nasıl güzel bir anlatımınız var. su gibi aktı gitti onca yazı. Unuttum yazmayi coook gecmis olsun hirsizlik konusunda ve uyarilarin hic cok degil, butun resmi websiteler de bile yankesicilere dikkat seklinde uyarilar var ve maalesef yunanistandan sonra ispanya ve italyanin da durumu icler acisi. Kuzey ulkelerdeki sirketler de \"diversity\" adi altinda ispanyol ve italyan kadinlari ise alma yarışındalar. Tesekkurler gerçekten kendi planimi hazirlarken çok isime yaradi. elinize sağlık bizim de planımız var resmen listemizi belirlediniz. Cok faydali bir bilgi paylasimi olmus. çok güzel özetlenmiş net bir yazı.. eline sağlık.. 1-4 subat arasi barselonadayiz kismetse. tesekkurler bilgiler icin. midillide agustosta sardalye festivali var bende orayi tavsiye edeyim bari:) midilli de yedigim sardalyeyi hicbiryerde yiyemedim. kalamar ve ahtapot az pismis gibi ama yinede super. birde balik corbasina bayildim ama o kavalada daha iyiydi.. sirf sardalye yemek icin midilliye gidilir. ulasim ayvaliktan. iki kart almanız gerekiyordu en son eğer sistem değişmedi ise. 1 kart 1 kişi için geçerli. Barcelona ve Madrid gezimiz öncesinde pek çok gezi sitesinin yazısını okudum. Sizinki gerçekten mükemmeldi. paylaşımınız sayesinde pek çok yeri gezdik. Elinize sağlık, çok güzel bir yazı. merhaba. 19-23 mart tarihleri arasında barselona seyahatimiz olacak eşimle. otelimiz l'eixample bölgesinde. haritadan merkezi yerlere yürüme mesafesi gibi görünüyor. sizce havalimanından merkeze ulaşım için aerobus bileti alıp, şehir içi ulaşım için de t10 bileti yeterli midir? bir de t10 biletlerinde aktarma ne kadar zaman için geçerlidir? Teşekkür ederim. bu nasıl güzel bir anlatım hayran oldum size aşırı tatlısınız. Picasso kısmında Umut sarıkaya sevenlere selamınızı daha okumadan içimden \"istesen kralını çizersin ama çizmiyorsun di mi abi\" dedim. yazınızdaki samimiyete bayıldım, haftaya gidiyorum. Söz taller de tapas a gitmeyeceğim, kahkahayla güldüm, çokmu üzdüler sizi :). Yazının çıktısını alacağım. teşekkürler samimi blok.. T10 biletleriyle havaalanına ulaşım geçerli değil, ayrı satılıyor, makineden alınabiliyor. T10la gitmeye çalışırsanız kapıdan geçemezsiniz. İlk defa yurtdışıtatilinde aç kalmadım, üstelik kilo almışım. Domatesli ekmek yemeden kimse dönmesin. Çok tatlı bir üslupla, çok yararlı bilgiler paylaşmışsınız. Okurken yüzümde sıklıkla bir gülümseme belirdi. Hem paylaşımlarınız, hem samimiyetiniz için teşekkür ederim kendi adıma. Eminim Barcelona gezimizde sizi minnetle anacağım. yiğidim sen kimsin ya? bugüne kadar yüzlerce gezi yazısı okudum, bu kadar faydalı, bu kadar aydınlatıcı, bu kadar her şeyi düşünüp linklerle süslenmiş bir yazıya rastlamadım. beni bul yiğidim! yani bu kadar detaylı anlatanada ilk defa rastlıyorum.. Yazının çıktısını almak yararlı olacaktır ağzınıza elinize sağlık gülümseyerek okudum çan mevzusunda sesli güldüm :)) 2 haftaya 5 aile çoluk combalak gidiyoruz bizde önerilerinizi değerlendireceğiz çok teşekkürler.. Ya çok tatlısınız. 🙂 5-7 Nisan'da gideceğiz, ama aslında 1 tam gün kalacağız. Çok yararlı oldunuz. 3 Barcelona yazınızla da. Vallahi çok yaşayın, billahi çok yaşayın. Suan Barcelona'dayim binlerce blog okudum, boylesini gormedim. Cok dogru, cok gercekci, cok yararli bir yazi olmus. Cok tesekkurler!! Okuduğum en iyi Barcelona yazısı sanırım, daha önce gitmeme rağmen, sizin yazınızla gitmemişim sanırım dedirtti bana 🙂 Detaylar, samimiyet ve her akıldaki soruya cevap verdiğiniz için çooook teşekkür!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/05/hogwartstan-firlamis-gibi-gorunen-12-muhtesem-kutuphane", "text": "Özellikle aynı nesilden olduğumuz okuyucularımız, siz de Harry Potter'ı izlerken Hogwarts'da okumaya özenmediniz mi? Siz de \"ulan bana da bi' baykuş mektup getirse de hayatım kurtulsa, Muggle değilim ben en çok bana soracaksınız!\" diye kendi kendinize triplere girmediniz mi? Bizim küçüklüğümüzün büyük bir kısmı bu şekilde geçti diyebiliriz. Bunun üstüne biraz daha realistik olan \"kitap kurdu\" olma durumumuz da eklenince, aşağıdaki kütüphaneleri adeta \"dibimiz düşerek\" inceledik. Sizin de bu ülkelerden birine yolunuz düşecek olursa, mutlaka ziyaret etmeniz için, sizlerle de paylaşmak istedik. sadece 12 numara trinity collage a gittim, resim yok, dokunmak yok, banka ilişmek yok. şu an kütüphane sayılmaz yani. Kütüphane kategorisinde değil ama bu başlığı görünce aklıma Porto'daki Livraria Lello Kitapçısı geldi. Harry Potter Serisi'nin bazı sahneleri de burada çekilmiş."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/20/tomorrowland-2014-line-up", "text": "Aylardır Tomorrowland çok çılgın, kızlı erkekli çok eğlenceli bir ortam, mutlaka gidin, biletlerinizi erken alın diye kendimizi yırtıyoruz. Bizi dinlemeyen, erken davranmayanlar için kötü bir haberimiz var: biletler tükendi. Erken davranıp bilet alanlara iyi bir haberimiz var: 2014 Line Up açıklandı. \"Kızlı erkekli bu kadar tehlikeli bir festivalde nasıl hayatta kalacağız\" diye tedirginlik yaşıyorsaız, ulaşım, konaklama ve ipuçları için şuraya tık tık."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/26/izlanda-curumus-kopekbaliklari-ve-bir-takim-guzellikler", "text": "İzlanda'nın \"Yazın nereye gitsek?\" deyince akla ilk gelen yerlerden biri olmadığı kesin. Ama şahsi ilgi ve merakımı bir kenara koyacak olursak, eminim birçok insanın da \"Orada neler dönüyor Kamil?\" diyeceği cinsten bir ülke İzlanda. Türkiye'den gideni de, göreni de az. Fakat şanslıyım/şanslıyız ki, hem kafasına, hem zevklerine, hem önerilerine kesinlikle güvenebileceğimi bildiğim, pek sevgili arkadaşım Erdem Gökçek, bizim yerimize oraları gezip görmüş bulundu ve bu röportaj için vakit ayırabildi. Birazdan buradan kendisine öpücüklerimi yollamaya başlamadan röportaja geçelim ve İzlanda'nın derinliklerine kaybolalım derim. Öncelikle yıllardır İskandinav ülkelerine/Nordik ülkelere bir zaafım vardı, tasarım olsun, lütheryen dini bakış açıları olsun, doğanın harikalığı falan... Geçen sene sırasıyla bu ülkeleri gezmeye başladım. İlk olarak Finlandiya, ardından Danimarka sonrasında Norveç ve İzlanda birlikte ve son olarak İsveç. İzlanda'yı tercih etmemin asıl sebebi ise doğasının inanılmaz güzelliğidir. Filtre kullanmadan instagramlık fotoğraflar veren inanılmaz bir doğa.. Ben de makinamı kaptım ve sevgilimle bu ülkeyi gezmeye gittim. Reykjavik ve Akureyri şehirlerinde kaldım. İnanılmaz şehirler ikisi de. İzlanda'nın toplam nüfusu 300000 civarında, yani \"fazlasıyla az\". Bu nüfusun üçte ikisi Reykjavik'te, yani bir Beyoğlu kadar falan. Akureyri ise İzlanda'nın en kuzeyindeki büyük fjordun içinde bulunan inanılmaz küçük bir şehir. Doğası açısından Akureyri'ye hayran kalmamak mümkün değil. İnanılmaz heybetli dağ sıralarını yaran gri bir denizi var ve iki tarafı karlarla örtülü bir şehir. Gerçekten insan kendin önemsiz hissediyor ve doğanın büyüklüğünü ve ulu yanını her hücresinde hissediyor. Bu kadar yer gezdikten sonra ilk defa kendimi dünyanın gizemli bir yer olduğuna inanırken yakaladım. Reykjavik te aynı şekilde inanılmaz zaten ülkedeki çoğu ikonik doğa harikası Reykjavik ve civarında. Reykanes yarım adası inanılmaz güzel. Orada yaşasam ne yapardım diye baya bir düşündüm ve tek bir sonuca varabildim, hafta içi fazlasıyla çalışmak ve para kazanmak, kendime doğa içinde bir tatil evi almak veya kiralamak ve hafta sonlarımı doğanın içinde geçirmek harika bir fikir olarak geldi. İnsanın öyle bir doğa içinde bir şeyler üretmemesi imkansız sanki. Mutlaka resim, müzik, edebiyat bir şeyler çıkar insanın içinden. Kültürel açıdan ise fazla küçük bir toplum olmasından dolayı genelde insanlar birbirlerini ya tanıyor ya da bir göz aşinalıkları var. Bu beni rahatsız edecek bir durum değil ancak bundan fazlasıyla rahatsız olabilecek insanlar için İzlanda'da yaşamayı tavsiye etmem. Çalışma saatlerinin uzun olduğunu duydum bu konuda tembelseniz veya inanılmaz zengin ve popüler olmak gibi hayalleriniz varsa İzlanda'dan uzak durun. Çünkü 2008 krizinden sonra İzlanda toplumu diğer ülkelerin vatandaşlarından farklı bir refleks geliştirmiş ve köklerine dönmeye, Viking ruhunu tekrar yüceltmeye mutabık olmuşlar. İflas eden bankalar kurtarılmamış ve o bankaların ve finans kurumlarının müdürleri hapis ve para cezası almış. Kaybettikleri oyuna geri dönmekten vazgeçmiş ve daha mütevazi bir hayata yönelmiş bir halktan bahsediyorum. İzlanda ile İstanbul'un tek benzer yönü fiyatlar galiba İstanbulda yaşamış birinin biraz yalnızlık hissi yaşayacağını düşünüyorum. Daha çok iş ev ev iş bir hayat söz konusu denilebilir. İlginç bir şekilde Amerika'yı ve Amerikan kültürünü fazlasıyla seviyorlar. Birlikte gezdiğim Amerikalı kişi İzlanda yaşam tarzını Amerika'nın orta batı tarzına benzetmişti. Tabii ki fazlasıyla Avrupa tarzı sofistike bir kültürle harmanlanmış. Ancak Türk modeli yarını düşünmeden yaşamak orada pek mümkün değil eğer insan kendini bir şeylere adamaz ve bir şeyler için çalışmaz ise kısa yoldan delirebilir. Şehir kültürü olarak bazı odak noktası kafe ve barlar var. Burada insanlar sosyalleşmekte. Bunun dışında iklim koşullarından dolayı kışın sokak kültürü pek yok yine de şaşırtıcı biçimde insanlar sokaklardan soğuğu bahane ederek kaçmıyor. Yazın hayatın tamamıyla duvarların dışına taştığı bariz. İstanbul ile ilgili bir başka ilginç benzerlik ise kapalı arkadaş grupları. Bir gruba dahil olmak sizi sosyal açıdan sıkıntıdan kurtarabilir ancak bu arkadaş grubuna dahil olmanız fazlasıyla aman ve çaba gerektiriyor. Ve bir arkadaş grubuna dahil olduğunuzda dostluğunuz baki kalıyor. Bunu birkaç İzlandalıdan birkaç sefer duydum ve bana İstanbul'un sosyal ortamını anımsattı. 2008 öncesi Japonya kıvamında pahalı bir ülkeymiş ancak krizden sonra İstanbul seviyesinde görünmekte. Gıda fazlasıyla ucuz. Gece hayatı fiyatları da çok normal ve diğer İskandinav ülkelerine göre uygun. Örenğin ıstakozlu balinalı bir yemekte kişi başı 45 euroya çıkabilirsiniz. Bir barda bira içmek ise 5-6 euro civarında. Et, süt, tereyağı, sebze gibi şeyler içeren bir market alışverişinden kolayca 30 euro civarında çıkabilirsiniz. Yani hayat uygun. Doğanın bu kadar heybetli olduğu coğrafyalarda insanların daha dingin, mert ve saygılı olduğu gibi bir gözlemim vardı. İzlanda bu gözlemi benim için daha güvenilir ve doğru kıldı. Şehrin merkezi bile doğanın içinde olduğu için bu gerçekten kaçmak şansı yok. Kendinizi hiçbir zaman Mecidiyeköy veya Taksim'deki gibi tamamıyla doğadan kopuk hissedebileceğiniz bir durum söz konusu değil. Bu gerçek aslında sert bir gerçek, insanlar daha sert mizaçlı ve daha direkt, gereksiz yalanlar, entrikalar, içten olmayan gülümsemeler tamamen anlamını yitiriyor bu tarz yerlerde. Bunun politik hayata bile yansıyışı harikulade. Sosyal açıdan büyük artılar oluşturuyor. Eğer ekmeğinizi denizden kazanıyorsanız tabii ki ekonomik açıdan da tatmin edici. Diğer taraftan İzlanda'nın doğası evet harika ancak bir ağaç severseniz burada barınmanız imkansız çünkü ağaç neredeyse yok. Eski zamanlarda Vikingler tarafından gemi üretimi sebebiyle ağaç ülkede neredeyse bitmiş. Sonrasında sert iklim koşulları ve hayvanların gelişmekte olan ağaçları yemesi sebebiyle ormanlar geri kazanılamamış. Ve İzlanda halkı ağaçların doğanın ağaçlar tarafından engellenmemesini sevmekteler. İnsan taşa toprağa yosuna doyuyor inanılmaz gayzerler, buzullar, şelaleler, lav çukurları görmeniz çok olağan. Ancak doğa arzuluyorsanız önce doğa algınızı biraz gözden geçirmeniz gerekebilir. Benim İzlanda'yı ziyaret ederken en çok üzüldüğüm iki şey, kuzey ışıklarını bir türlü görememiş olmam oldu. Diğeri ise yazın 21 haziranda yapılan Eclipse partileri kaçırmış olmam çünkü şubatta gittim. Eğer İzlanda'ya gidilecekse muhakkak bir kere yazın ve bir kere kışın gitmek lazım. Tamamen farklı iki İzlanda görülecektir. Şubat ayında gittiğimde güzel müzik çalan gece kulüpleri vardı. Publarda eğlenceli. Ancak yazın gittiğinizde kendinizi gece 12 de apaydınlık bir günde, bir kaplıcanın içinde içip harika dj performanslarıyla dans ederken bulabilirsiniz. Veya buzulları direk gören bir tepede bir müzik festivalinde hayatınıza şükrediyor olabilirsiniz. Ancak gece hayatından etkinlik beklentileriniz var ise yerel insanlardan birini tanımanız gerekli böylece çok güzel bir ev partisine katılabilirsiniz. Ben Blue Lagoon kaplıcasında yapılan 21 Haziran Eclipse partisini herkese tavsiye ederim zaten seneye ben de muhakkak orada olacağım. Öncelikle konu çiğ balıksa benim zorluk çekmem gibi bir durum konusu değil. İzlanda'da yemekler çok lezzetli, tereyağ lezzetli patates, havuç çok lezzetli et çok lezzetli ve balık harikulade derecede lezzetli. Ünlü bir hotdog sokak restoranları var adı B jarins Beztu Pylsur, muhakkak denenmeli. Bunun dışında eğer farklı lezzetleri ve balığı seviyorsanız rir Frakkar adlı restoranı mutlaka ziyaret etmelisiniz. At, balina, puffin, balık omleti, alabalık gibi çok lezzetli ve değişik etleri çok ustaca pişiren bir aşçının ayrıcalığı ile yemek büyük bir keyif. İzlanda'nın en ilginç yemeği ise çürümüş köpek balığı yemeğidir herhalde, bir kere deneyip kusmak bence her İzlanda'ya giden insanın yaşaması gereken bir deneyim. Bu arada çürümüş aslında yanlış bir açıklama. Köpek balığının etinden bulunan idrarın amonyağı ile fermante olmuş demek daha doğru. Küçük küpler halinde kokteyl tabağında geliyor. Bi' kere denenebilir ancak beğenip tabağın tamamını yiyebilecek biri var mıdır bilmiyorum. Garipsemekten çok hayran kaldığım birkaç şey var. Örneğin kadınların sosyal hayattaki gücü. Kadınlar gerçekten toplumda çok güçlü ve bunu baya derinden hissediyorsunuz. Bu zamana kadar gittiğim ve Türk toplumunun rol model aldığı çok gelişmiş Avrupa toplumlarında bile kadının böylesi eşit bir sosyal statüde duramadığını fark ettim. Kadınlar tır kullanabilir, madencilik yapabilir, ülkeyi yönetebilir, meclisin çoğu koltuğuna sahip olabilir ve bu sorgulanıp üzerine düşünülecek bir konu bile değil. Bir gerçek. Bunun dışında başbakanlarının bir LGBT bireyi olması ve seçim sırasında bunun bahsinin bile geçmemiş olması bence tüm dünyaya ders olması gereken bir şey. Evliliğin bir kadın ve bir erkek vatandaş arasında değil iki vatandaş arasında tanımlanması, Gay evliliğini hala büyük sancılarla yasallaştıran batı toplumlarına ders verecek nitelikte ve toplum bunu olması gerektiği gibi sorgulamıyor bile, bu durum onlara göre hayatın bir gerçeği. Son olarak ilginç bir gözlemi ise hizmet sektörü konusunda yapmak isterim, size restoranda uçakta dükkanda hizmet veren kişiler fazlasıyla cana yakın görünseler de asla laubali olmuyorlar ve profesyonelliklerini bozmuyorlar. Bence çok takdir edilesi bir tavır. İnsanlar sıcakkanlı. Dostane bir yaklaşımları var. Duvarları yok. Aslında ben Türk toplumunun samimiyetten uzak olduğunu düşünen biriyim. İzlanda'da geçirdiğim süre içinde tanıştığım ve İstanbul'da tanıştığım İzlandalıların hepsinde dost canlısı bir hava hissetim. Ve laubali değiller. İnsan bir başkasından daha ne isteyebilir ki. En önemli olduğunu düşündüğüm tavsiyem muhakkak araba kullanmasını bilen biriyle gidilmesi ve araba kiralanarak gezilmesi. Eğer 5 gün gibi bir süre kalıyorsanız arabayla çok farklı yerler gezip görebilirsiniz. Fazlasıyla ekonomik de olur. Hırkalar montlar çantalar taşımak zorunda kalmazsınız. Havalimanı Reykjavik'ten baya uzak olduğu için araba kiralamış olmanın mutluluğunu fazlasıyla yaşadım. Blue lagoon kaplıcalarına muhakkak gidilmeli buz gibi açık havada sıcacık suyun tadını çıkarıp bira içmek inanılmaz bir deneyimdi ve kaplıcadan sonra 1 hafta kadar cildim gerçekten mükemmeldi. Otelde kalmak yerine Airbnb gibi sitelerden ev kiralamak mantıklı ve ekonomik bir çözüm. Ev sahipleri de diğer hizmet sektörü çalışanları gibi fazlasıyla profesyonel, biz ev sahiplerini görmedik bile. Geysir gezilmeli, Reykanes yarım adası gezilmeli eğer daha sıcak mevsimlerde gezecekseniz mutlaka büyük buzula ve volkanlar bölgesine gitmelisiniz. İsofjordur bölgesi tam anlamıyla bir elfler bölgesi gibi. Rüya bir yer. Emeğinize sağlık ne kadar güzel yazmışsınız."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/03/28/kuba-1-yerlisinden-dinlediklerim-ve-sistem-uzerine", "text": "Hayatım boyunca dünyada en çok görmek istediğim yer oldu Küba. Gözümde büyüttüm de büyüttüm, yücelttim de yücelttim, adeta bir ütopya oldu benim için. Özellikle lise döneminde okumaya başladığım yazarlar, Sartre, Nazım Hikmet, Hemingway ve niceleri, beni küçükken sokakta oynamaya çağıran arkadaşlarım gibi Küba'ya davet ediyorlardı sanki. Sonra gün geldi, 23 yaşıma geldim ve benim bile nasıl olduğunu anlamadığım bir hızda gelişen karar sürecinin sonucunda kendimi uzun bir Küba macerasının içinde buldum. Tabi şimdi kafalarda oluşacak ilk soru \"Beklediğin gibi çıktı mı?\" olacaktır. Kafamda bu kadar beklentiyle gittiğim ve bırakın beni hayal kırıklığına uğratmamayı, hayatımda gittiğim en güzel yer olarak kafama kazındı bile. Öyle ki ülkece delirmenin eşiğine geldiğimiz bu dönemde, Küba'dan geri dönüşüm bir kabus etkisi yarattı bile denilebilir. Rüyalarımda ve İstanbul sokaklarında aylaklık ederken daldığım hayallerimde, hala Küba'da yaşıyorum. Küba'yı anlatmak da, gezip görmeden anlamak da zor. İnternette faydalı bilgi az, laf kalabalığı çok. Komünizme sallayanı, insanların mutsuz ve aç olduğunu uyduranı, kısaca konuyla ilgili hiçbir fikri olmayanı bulmaktan kolayı da yok. Dolayısıyla olayın küçük bir yazı dizisi tadında ilerleyeceğini şimdiden söylemeliyim. Çünkü ne biliyorsam yazmak, elimde olsa bütün dünyaya haykırmak istiyorum. Özellikle oradayken tanıştığım insanlardan edindiğim bilgileri de paylaşmaya çalışacağım. Çünkü Küba'yla ilgili oldukça az bilgiye sahibiz ve bence mutlu insanların güzel ülkesini daha fazla tanımayı herkes hak ediyor. - Küba ile ilgili bildiğimiz en yaygın gerçek, \"Komünist\" olmaları. Birçok insan komünizmi baskıcı ve kısıtlı bir rejim olarak algılama yanılgısına kapılsa da, Küba'da işler hiç de öyle sandığınız gibi yürümüyor. Kulağa abartı gibi gelecek olsa da kesinlikle arkasında duracağım bir gerçek var; Küba'da gördüğüm, tanıdığım, birlikte vakit geçirdiğim insanlar, hayatımda gördüğüm en mutlu insanlardı. - İnsanların fakir/aç/çaresiz olduğu düşüncesi gerçek bir yanılgı. Emin olun, diğer tüm ülkelerde bu sorun çok daha ileri noktadadır. Çünkü burada gerçekten inanılmaz bir eşitlik hakim. Konuyu şöyle özetlemek gerekirse: - Her Küba vatandaşının devlet tarafından verilmiş bir evi var. - Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz. - Her ay, her Küba vatandaşına, belirlenen miktarlarda süt, beyaz et, kırmızı et, şeker, tuz, un, yumurta vs. gibi gerekli ihtiyaçları veriliyor. Çocuklar için yaşlarına/gelişim süreçlerine göre hangi yiyeceklere daha çok ihtiyaçları olduğu tespit edilmiş ve onlar için daha farklı bir sistem oluşturulmuş. Yani Küba'da kafanızı yastığa koyduğunuzda, sokakta aç insanların olduğunu düşünmek zorunda değilsiniz. - İnsanların ne kadar maaş aldığına dair dolaşan söylentiler sonucunda dayanamayıp bunu da sorduk ve söylenene göre ortalama bir maaş 400 CUP, bir doktorun maaşı ise 1200 CUP'a kadar ulaşabiliyor. Alım gücünün ne olduğunu anlayabilmek için konunun daha detayını sorguladığımızda bir litre sütün 4,7 Peso olduğunu öğrendik. Ben hesabına giremiyorum, orasını size bıraktım. - Fidel Castro halk tarafından inanılmaz seviliyor. 1959 yılında Che, Camilo, Raul ve diğer kahramanlarla, \"Amerikan uşağı\" Batista'ya karşı gerçekleştirdiği devrim sonrası, halk minnet duygusunu hiçbir şekilde kaybetmemiş. Öyle ki, Fidel bir süredir hasta olduğu için dışarı çıkamamasına rağmen, yakın zamanda 1 kereye mahsus sokağa çıkmasıyla, tüm halk sokaklara dökülerek Fidel'i görmek ve selamlamak için adeta akın etmiş. - Fidel gerçekten de müthiş bir adam. Devrim yapmak için dünyaya gönderilmiş gibi. Devletin başında olduğu dönemle ilgili orada dinlediğim bir şey inanılmaz hoşuma gitti. Kendileri şehrin biraz dışında kalan bir bölgede bir inşaat başlatıyor ve birkaç konut inşa edilmesini sağlıyor. Bu konutların özelliği ise, evi olmayan kimseler tarafından inşa edilmesi. Proje tamamlandıktan sonra ise, evi inşa eden herkese, binadan bir daire veriyor, kısaca kendi evlerini kendilerinin yapmasını sağlamış oluyor. Bence müthiş fikir. - Konusunu açmışken değinmeden geçmeyeyim. Che, Raul ve Camilo'ya da inanılmaz bir sevgi besliyorlar. Özellikle Santa Clara bölgesinde her noktada Che'ye dair bir şeyler görebilmeniz mümkün. Camilo ise ülkemizde tanınmamasına rağmen, Küba Devrimi'nin önde gelen liderlerinden biri ve o Che'nin kocaman siluetinden tanıyabileceğiniz devrim meydanındaki diğer kişi Camilo Cienfuegos. Kendisi maalesef 27 yaş lanetiyle, kendi kullandığı uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybediyor ve izine rastlanamıyor. - Ülkenin her yerinde ve televizyon kanallarında sürekli karşınıza çıkacak bir diğer isim ise, dünya tatlısı lider Hugo Chavez. Ölümünden önce Küba'da petrol çıkarılmasından, eğitim oranlarının yükseltilmesine kadar birçok konuda o kadar çok destek olmuş ve o kadar yatırım yapmış ki, Küba halkı tarafından çılgınlar gibi seviliyor. Zaten sabah kalkıp televizyonu açtığınızda, Fidel ile Chavez'in birbirlerine sarıldıkları, orada burada beraber yürüdükleri görüntüler izlemeye başlıyorsunuz. - Ülkenin başında dönem itibariyle Fidel'in kardeşi Raul Castro var. Raul da tıpkı Fidel gibi, devrimin önde gelenlerinden, \"Comandante\" tabiriyle anılan bir önder. Fidel'e göre daha az otoriter, daha yumuşak olduğu söyleniyor. Kübalıların Raul Castro devletin başına gelene kadar, iş ile bağlantılı bir sebepleri olmadığı sürece yurtdışına çıkma yasağı vardı. Ancak Raul'un gelmesiyle bu yasak kaldırıldı. Fakat Tony ve diğer Kübalılar, ülkeleri tarafından kendilerine böyle bir şans tanınmış olsa da, gitmek istedikleri ülkelerin kendilerine vize vermemelerinden yakınıyorlar. Bu sebeple Türkiye Küba'da çok popüler. Çünkü bizden vize almakta güçlük çekmedikleri için burada gelip yaşadığını söyleyen birçok Kübalı ile tanıştım. \"Aa Bodrum'a gidince Doktor Özgür'e selam söyle\" diyen bir müzisyen bile oldu. - -Kübalıların cep telefonu/televizyonu olmadığı düşüncesi saçmalık. Gördüğüm evlerin neredeyse hepsinde televizyon vardı. Cep telefonu ise herkeste olmasa bile, birçok insanda görülebiliyordu. - Raul döneminde ülkeye gelmesi umulan yeniliklerden biri de internet. Başkent Havana dışında ülkenin hiçbir yerinde internet yok. Havana'da ise şahsen internet bulabilmeyi başardığım tek yer kaldığım otel oldu. Onun da yarım saati 5 CUC, yani 5 Dolar gibi bir şeydi. Eylül 2014 itibariyle insanların kendine ait birer emaili olması planlanıyor ancak henüz kesinleşmemiş. İnternet yaygınlığının ise zamanla gelişmesini hedefliyorlar. - Özellikle başkent Havana'ya inanılmaz bir turist akını var. Çünkü Herkes \"Fidel'in Kübası\"nı görme peşinde. Orada tanıştığım ve sayesinde çok şey öğrendiğim Kübalı bir rehber olan Tony Morfa, tüm turistlerin Fidel'in Küba'sını görmek için geldiğini, ve bu yüzden turizm konusunda adeta bir patlama yaşandığını söylüyor. Turizm Küba için inanılmaz bir gelir kaynağı. - Ülkenin en önemli şehirleri Havana, Santiago de Cuba, Trinidad, Santa Clara ve Cienfuegos olarak kabul edilebilir. Varadero'yu kişisel olarak sevmesem de, turizm anlamındaki katkısından dolayı o da listeye dahil edilebilir. - Birçok Kübalı'nın aksine, orda bir rehber olan Tony'nin Çek Cumhuriyeti, Fransa, ve birkaç ülkeye daha gitme şansı olmuş. \"Oralarda yaşamak ister miydin?\" diye sorduğumda bana verdiği cevap şu oldu: \"Biz ülkemizi çok seviyoruz. Burada çok mutluyuz. Yalnızca ekonomik açıdan problemler yaşadağımız dönemlerde zorluk çektiğimiz oluyor. Ancak bu sorun dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanabilir. Ülkemden gitmek gibi bir isteğim yok.\" - O filmlerde, belgesellerde, internete gördüğünüz eski Amerikan arabaları tabi ki gerçekten o kadar yaygın. Üstelik \"ay bugün de şu renklilerden birine mi binsek Ertuuu\" demenizi gerektirecek türden değil. Her yerdeler, bineceğiniz taksiler, halkın kullandığı arabalar hep eski Amerikan arabaları. Tabi ki yeni arabalar da var, ancak oradayken onları kullanmak isteyeceğinizi sanmıyorum. Eski Amerikan arabalarının tek sorunu arada bir sizi yarı yolda bırakabilme ihtimalleri, ki bence bu riski almaya kesinlikle değer. Hem merak etmeyin, her gün defalarca kullanmama rağmen bir kez bile başıma böyle bir durum gelmedi. - Küba'da evlerin ve binaların %95'inde cam yok. Panjur ya da demir kullanıyorlar. Zaten hırsızlık gibi durumlar özellikle diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla çok az gerçekleştiği için, tüm evlerin kapıları camları açık. Geçerken hepsinin içini görüyor, anlık da olsa hayatlarına dahil olmuş gibi hissediyorsunuz. He içeri girip \"hele bi' soğuk ayranını içelim\" derseniz de reddetmezler zaten. Öyle girişimlerde bulunabilirsiniz. Ayran yerine şeker kamışı suyu falan isterseniz daha iyi olur. - Küba'da evler oldukça küçük. Zaten ülkede hiçbir şeyin aşırısı yok. Her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği kadar. Evlerde çok az eşya var. İşin bir diğer enteresan tarafı ise herkesin sülalece yaşaması. Örneğin siz Kübalı bir ailenin çocuğusunuz. Evde anne, baba, kardeşler, anneanne, dede şeklinde bir yaşam sürdürüyorsunuz. Evlenirseniz eşiniz de yanınıza geliveriyor. Daha da büyük bir aileye dönüşüyorsunuz. Evlendiğiniz zaman ayrı bir evde yaşama hakkınız var, ancak maddi açıdan topluca yaşamak daha elverişli olduğu için, insanlar genellikle birlikte yaşamak durumunda kalıyor. Bu gibi durumlar için alternatif çözümleri ise, evlerinin üzerine kat çıkmak. Gördüğünüz gibi tam bizim kalemimiz. - Evlilik konusu gelmişken yine yerlisinden öğrendiğim enteresan bir devlet girişimi ve sonuçlanma sürecini de anlatayım. Küba'da insanların, yine işle bağlantılı olmadığı sürece, otelde kalmak gibi bir şansı yok. Çünkü maddi açıdan buna ayırabilecekleri bir bütçeleri de yok. Bu sebeple Fidel abimiz, \"durmak yok yola devam\" diyor ve yeni evlenenler için ortaya bir fikir atıyor. Yeni evlenenler, 2 gün boyunca otelde kalma şansına, ve odalarında soft içecekler+bir adet pastaya erişim hakkına sahip oluyorlar. Devletten balayı paketi kıyağı gibi düşünün. Ancak bazı hüloğ Kübalılar, bu işi fırsat bilip, aynı hizmeti birkaç kez alabilmek için defalarca evlenip boşanmaya başlayınca, bu sistem kaldırılıyor. - Ülkenin ulusal sporu beyzbol. Sokaklarda Real Madrid/Barcelona formalarıyla futbol oynayan çocuklar da görebilirsiniz, tüm bacağını Ronaldo dövmesi ile kaplatmış bir adam da. Ama yine de beyzbol çoğunlukta. Bunun için ayrılmış sahalarda, meydanlarda beyzbol oynayan çocuklar görebilmeniz mümkün. - Küba'nın en önemli kaynaklarından ikisi şeker kamışı ve tütün. Şeker kamışını nasıl yiyeceğiniz ve puro meselesine ise bir sonraki post'ta detaylıca değineceğim. - Ülkedeki okuma yazma oranının günümüz itibariyle rakamsal değerini veremesem de, bu konuda inanılmaz iyi bir noktada olduklarını biliyorum. Ülkece eğitime ve sanata çok önem veriliyor. Zorunlu eğitim 12 yıl. Binlerce çocuk, daha çok küçük yaşlardan itibaren salsa eğitimi alıyor ve sanatla uğraşmaya teşvik ediliyorlar. - Kübalılar, inanılmaz sıcakkanlı insanlar. Evet bu genellemeyi yapabileceğiniz kadar sıcakkanlılar. Sokakta bir anda yanınıza gelip oturabiliyor, sizi beğendilerse öpücükler gönderiyor, gece dışarı çıktığınızda mutlaka sizi dansa kaldırıyorlar. Sokakta göz göze gelirseniz iyi günler/iyi akşamlar diyorlar. Bizdeki gibi elinizin tersini hazır etmeyin, saçmalamayın. Küba'dasınız, kalkın biraz salsa öğrenin, dans edin. Nerelisin diye sorup Türkiye cevabını aldıklarında ise genellikle söyledikleri 3 şey var; Atatürk, İstanbul, Bodrum. - Eklemeden edemeyeceğim, Küba halkı müthiş flörtöz. Ama bunu sevimli bir biçimde yapıyorlar. Dolayısıyla rahatsızlık duymak yerine durumu sevimli bulmaya başlıyorsunuz. Yine de son günlere doğru bir bunalma durumu yaşanabiliyor tabi. - Küba'da müziksiz bir gün geçirmenizin imkanı yok. O popoyu sallayacak, o ayağınızla ritim tutacaksınız arkadaş. Her sokaktan yükselen Guantanamera, Comandante Che Guevera ve Chan Chan seslerine eşlik edecek, kendi sözlerinizi uyduracaksınız. Ara sokaklarda yürürken evlerin içinden sokağa taşan müzik sesi ile dans eden Kübalıların arasına karışacak, \"Ben de bu kadar mutlu olmayı hak ediyorum\" diye düşünecek, \"Ah ulan biraz daha kalsaydım\"ın hayallerini kuracaksınız. - Bir önceki maddede kendimi kaybettim, işin bilgi içerikli yanına geçiyorum. Ülke de müzik gerçekten önemli bir yer tutuyor. Ülkenin en önemli sanatçısı olarak Beny More'u kabul ediyorlar. Tabi Buena Vista Social Club'ın da önemi büyük. Şahsen oradayken bir konserlerine denk gelip kendileriyle küçük çaplı tanışma, hatta ricaları sonucu sahnelerine tırmanıp dans etme fırsatım oldu. Siz de tırmanın, siz de dans edin. Ama kadınsanız. Evet. - Gittiğiniz mekanlarda çalan müzisyenler, şarkıları bittikten sonra para toplamaya girişiyorlar. Bu onlar için önemli, dolayısıyla 1-2 CUC vermekten çekinmeyin. Ayrıca %90'nın CD sattığını da göreceksiniz. Bunlar bizim buralarda \"korsan\" diye tabir edeceğimiz tipte CD'ler olacaklar. İnsan ilk başta dandik midir, çalışmaz mı diye düşünüyor ama aslında bunun sebebi kayıtlarını kendileri yapıyor olmaları ve imkanların bu kadarına el vermesi. Ben 3-4 tane aldım ve şu an bu yazıyı yazarken onlardan birini dinliyorum. Gayet de güzel. Bence almaya değer. - Küba'yla ilgili bir şeyler izlemek isterseniz, yine yerlisinden aldığım bilgiler sonucu size şöyle bir şeyler önerebilirim; - Siz de benim gibi sokak sanatı seveniyseniz, Küba sizi bu konuda oldukça tatmin edecektir. Sokaklarda Avrupa ve Amerika'da görebileceklerinizin aksine, komünizm ile yoğurulmuş, sistemi yansıtan, size \"Ben Küba'dayım\" dedirtecek eserler görebilmeniz mümkün. Sık sık görebileceğiniz duvar yazıları ise, \"Hasta la Victoria Siempre\" ve \"Patrio o Muerte\". Yani diyor ki, \"Vatan ya da Ölüm\". - Garip bir bilgi olarak, Küba'ya Amerika tarafından uygulanan ambargonun, çeşitli sebeplerle birleşmesiyle, zamanında ülkede tuvalet kağıdı erişimi konusunda bir kriz yaşanmış. 2014 itibariyle dışarıdaki tuvaletlerde tuvalet kağıdı bulma ihtimaliniz biraz düşük. Artık yanınıza 36'lı tuvalet kağıdı mı alırsınız ne yaparsınız bilmiyorum ama, en azından bir otelde kalırsanız böyle bir sorun yaşamayacağınızı söyleyebilirim. - Tabi ki ülkede her şey toz pembe, hiçbir sorunları yok, sabahtan akşama kadar buzlu badem gibi bir durum yok. Zaman zaman dilenen insanlar görebilirsiniz. Turist olduğunuzu fark edip yanınıza gelerek sizden onlara bir şeyler vermenizi isteyecek insanlar olabilir. Eğer imkanınız varsa bence yardımcı olmanızın bir sakıncası yok. Ancak Fidel bu duruma çok kızıyor-imiş, \"bu ülkede emek verirsen karşılığını da alırsın\" demiş-imiş, benden söylemesi. Bana bu kadar Küba yetmedi daha fazlasını istiyorum diyenler için şöyle bir şeyler önereyim; Küba ile ilgili yeme içme, konaklama, ulaşım gibi detaylar için şuraya, Havana gezi rehberimiz için şuraya, Cienfuegos, Santa Clara, Trinidad ve pek de Küba sayılmayan bölge Varadero'yu kapsayan bir rehber için ise buraya bakabilirsiniz. Adios amigos. Hem fotoğraflar hem de yazı sayesinde epey bir konakladım burada:) Elinize sağlık! Ben de Havana ve Trinidad'a gitmiştim, yazıyı okuyunca müthiş bir özlem duydum. Sokaklarda söylenen şarkıları, sabahın köründe içtiğim, ikram edilen ev şarabını hatırladım. Küba aslında bende karmaşık duygular uyandırmıştı. Evinde kaldığımız Alejandro ile Maria'nın avukatlıktan bir ayda kazandıklarını turizmden bir günde kazanmaları üzerine işlerini bırakmış olmalarını nasıl yorumlayacağımı bilememiştim mesela... Duş dünyanın baskısına çok dayanamayacağını düşündürtmüştü bana. selamlar, oldukça bilgilendirici ve güzel bir yazı olmuş. ben de küba'da iki haftalık bir geziden yeni döndüm, bir iki ek yapmak istedim. birincisi kübalılar abd ambargosu değil, ablukası diyorlar, ambargo uluslar arası bir kuruluşun kararıyla ve belli bir süre için ekonomik bir yaptırım olabilir ancak ve uluslar arası hukukta sınırları tanımlanmıştır ama ABD'nin yaptığı bunun çok ötesinde bir şey. bir de, internet diğer şehirlerde de otellerde vardı ve Bayamo gibi turistik olmayan bir şehirde rehber oradan ayrıldıktan birkaç saat sonra bana mail attı, o yüzden çok belli olmasa da eskiye göre daha iyi olduğu söylenebilir belki. Bir de bu konudaki sıkıntıları da yine ABD, nin bütün uydu bant genişliği vs gibi birsürü şeyi kontrol edebiliyor olmasından kaynaklı imiş. Sokakta dilenenler ise can sıkıcı ama şu açıdan, küba'da herkesi istihdam edebilen bir ülke, tarım ve inşaat yanılmıyorsam her zaman iş bulunabilecek iki sektör. Dolayısıyla insanlar bunu başka çareleri olmadığından değil, daha kolay para kazanabilmek için yapıyorlar. Eğitimle halletmeye çalıştıkları bir kültürel yozlaşma yani aslında. Her gün bir CUC kazansa çalışarak 1 ayda kazanacağı paraya denk geliyor neredeyse. Ikili para biriminden de kurtulmak istiyor zaten Küba devleti bildiğim kadarıyla, turizmin potansiyel zararlarını önlemek için yakın zamanda yapabilirler umarım. Küba ile ilgili izlenimlerimi ben de aşağıdaki adreste paylaştım. Yazi guzel lakin bazi yanlis noktalari duzeltmem gerek. -saglik sistemi oyle aman aman mukemmel degil, sadece doktorlar gayet saglam. beyin kanamasi geciren mauriutuslu arkadasa ambulans gelmesi 6 saati buldu. Bunun ustune birde 1500 dolari cash olarak almadan elemani birakmadilar. -fidel zannedildigi kadar aman aman super bir insan degil. Ailesi toprak agasi ve 200 donum arazileri mevcut holguin taraflarinda ve hala o topraklar kendisine ait. Komunist bir insanin kendisine ait topragi olmasi ne kadar garip. -internet olmamasinin en buyuk sebebi hala uydu internetiyle takilmalari. venezueladan fiber cekilince bu sorun bitecek deniyor. -Turistler icin cup almak mumkun lakin baya zor. Cup alinirsa cok ucuz fiyatlara(20 30 cent falan) karin doyurulabilir. -eski amerikan arabalari hala yaygin, lakin ulkenin elit kismi catir catir disardan getirilmis araba kullaniyor. Mesela ekonomi bakaninin ford kia'si mevcut. -her sokakta bulunan 'devrimi koruma' komitelerinden bahsetmemissiniz. gizli polis gorevi gorur bu arkadaslar. Kimin bu komitelerde takildigini bilinemedigi icin, sokaktaki kubalilar paso 'fideli severiz, kubada cok mutluyuz' ayagina yatarlar. Obur turlu baslarina ne gelecegini bilmek istemezsiniz. Ulke disina cikmis kubalilara ayni sorulari sorarsaniz alacaginiz cevap cok farkli olacaktir. Buna ragmen ulkedeki mutlu insan sayisi genel konusursak fazladir. -ulkeye son zamanlarda ciddi ithal urunler yagmis durumda, lakin bunlar pahali. gnocchini bile bulduk biz santiago'da. -pasaport alip yurtdisina cikmak kolay zannediliyor, lakin cok degisen birsey yok. Hala cok ciddi burokratik bir engel pasaport alabilmek ve is disinda hakikaten zor. -ulke disinda calisan kubalilar maaslarinin yarisini devlete vermek zorundadir. -su an kubada bant, tuvalet kagidi ve sabun bulmak imkansiza yakin. -ortalama maas 15 cuc civari. Calistigim geminin yarisi kubali ve mart sonuna kadar her hafta kuba cruiselari yapmaktayiz. Yazınızı okurken içimin yağları eridi resmen. Geçen yaz Küba'ya gittim ve gitmeden önce hep yukardaki yazı gibi yazılar okumuştum. Oradaki insanlarla konuşunca işlerin çok farklı olduğunu öğrendim. Bu yazı 2014 senesinden fakat hala aynı şeyleri yazıp duranlar var. Ben mi gezemedim ben mi yanlış anladım demeye başladım kendime. İnsanlar kendilerini bunlara mı inandırmak istiyor yoksa başka bloglardan yazıları mı kopyalıyorlar hala anlayamıyorum. Arkadaşlar hangi gözle, hangi filtreyle gezdiniz sokakları bilmiyorum ama ben daha çok korkunç şeyler gördüm Havana'da. Bütün bir halkın dilenci olduğunu, kadınların kocalarının yanında bile fuhuşa hazır olduklarını, hijyene önem vermeyenin bile midesini bulandırabilecek tehlikeli yiyecekler, içecekler, aslında karınlarının epey bir tok olduğunu, devamlı yaş pasta, pizza, kek vs. ile karınlarını doyurduklarını, gurursuz, onursuz koca bir halk gördüm ben. Hotel Inglaterra'da kaldık biz 1 hafta ve Centra Habana dahil her yeri arşın arşın yürüyerek saatlerce gezdik. Güzel taraflarını zaten herkes konuşuyor. Hemfikir olduğum şeyler, binalar, Güney Amerika'ya ve Meksika'ya kıyasla gene de bir düzenli ve güvenli, çok ilginçtir sinek yok. yinede herşeye ragmen kübaya gitmek isterseniz vizesini almak sadece 2 gün sürüyor. iletişim için http://www. globalvize. net7kuba-vizesi adresine ulaşabilirsiniz. saçma sapan hikayelerle bana biletimi yaktırdılar. Bilginize. Öncelikle bilgilendirme için çok teşekkürler. Cuma günü Kubaya gidiyorum. Bir gazetede belli bir konu üzerine arştırma yapıp, aylık yazılarım yayınlanıyor. 5. forografı neresı oldugunu soylersen cok ama cok sevinirim. Çok bilgilendirici bir yazı. Ben gerçekten Küba hakkında çok kötü şeyler duyuyorum ve bazı üzücü yorumları okuyorum. Ama Küba'nın nasıl bir yer olduğunu merak ediyordum. Bu İnternet sitesi sayesinde baya bilgi edindim teşekkür ederim. Çok güzel açıkladın Kübayı Oraya gerçekten gitmek istiyorum. anlatacağım. Kübayı kötüleyenlere bu İnternet sitesini önereceğim. Tekrardan teşekkür ederim 🙂 ."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/04/08/kuba-2-ulasim-konaklama-ve-aclik-oyunlari", "text": "Küba ile ilgili anlatacak çok şey, söyleyecek çok söz var. Ülkenin kendisi başlı başına enteresan bir yer olduğu için, Küba gezisi yapmış bir turistin anlatacağı şeyler bir türlü bitmek bilmiyor. E hal böyle olunca bizim de söyleyeceklerimiz var tabii, ancak detayları kaçırmamanız adına bu söyleyeceklerimizi bölümlere ayırma gibi bir karar aldık, en azından oradan kurtarıyorsunuz. Başlamadan önce size Küba ile ilgili sitede ne var ne yok bir dökelim, zira yakın zamanda 2. Küba seyahatimizi gerçekleştirince bazı konularda işler değişti, bunların hepsi de güncellenmiş rehberler. Küba Karayiplerde bulunması nedeniyle tropik iklimin hakim olduğu bir ülke. Dolayısıyla havanın 20 derecenin altına düştüğü nadir görülen bir durum. Bu açıdan yaklaştığınızda ne zaman gittiğinizin çok da bir önemi olmuyor, çünkü ne olursa olsun hava sıcak olacak. Örneğin ben Mart ayında Küba'daydım ve hava genellikle 28 derecenin altına düşmedi. Tabi havanın sıcak olması yağış olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu konuda hazırlıklı olmalısınız, ancak öyle uzun soluklu yağmurlar olduğuna şahsen şahit olmadım, benim gibi evde olmadığı sürece yağmur sevmeyenler için pek de rahatsız edici bir boyuta ulaşmıyor. Ne zaman gidileceğinden daha önemli bir nokta varsa, o da ne zaman gidilmeyeceği. Çünkü adıyla adama inme indiren fırtına sezonuna diye bir şey var. Karayiplerde yer alan her ülke gibi Küba'da da zaman zaman böyle durumlar yaşanabiliyor. Küba için olası kasırga dönemi, Ağustos ile Ekim arası olarak biliniyor. O dönemde gidip götü başı dağıtmak istemiyor, Discovery Channel'a belgesel malzemesi olmaya heveslenmiyorsanız, başka tarih aralıklarını seçmeniz sizin ve sevenleriniz açısından daha mantıklı bir tercih olacaktır. -Sorumluluk kabul etmeden gelen not: Fırtına sezonunda kesinlikle fırtına çıkacak, tsunamiye doyacaksınız diye bir garanti yok tabii. Ancak yine de bu dönem turistik açıdan en az tercih edilen dönem olduğu için, Küba tatilinizi en ucuza getirmenin tehlikeli bir yöntemi olarak da kabul edilebilir. Hava koşulları sapıtmazsa bu oldukça pahalı olabilecek tatili, biraz daha ucuza getirebilirsiniz. Yine de atraksiyona gerek yok tabii, bence yapmayın. -Küba'ya gitmek için en güzel dönemlerden biri de tabii ki 1 Mayıs. 1 Mayıs gibi bir tarihi, biber gazı, tazyikli su ve plastik mermiye maruz kalmadan, mutlu mesut bir şekilde kutlamak istiyorsanız gidebileceğiniz en ideal yer tabii ki komünizmin göbeği olan Küba. Devrim Meydanı'ndaki kalabalığı ve coşkuyu düşündükçe insanın tüyleri diken diken oluyor. Olur da tur ile gitmeye karar verirseniz, bu dönemde turların birazcık daha pahalı olduğunu da eklemeliyim. Cevap veriyorum, Türkiye'de \"giyemediğiniz\" her şey ve en rahat ayakkabılarınız. Acı ama gerçek, yazlık bir bölgede yaşamıyorsanız, ya da götümü de kesseler, -10 derece de olsa, ben hangi kıyafetimi istiyorsam onu giyeceğim, mevsimin de, yasaklar yüzünden cinselliğini bastıra bastıra devreleri yanmış sapıkların da hiçbir önemi yok diye düşünen bir moda blogger'ı değilseniz, Türkiye'de istediğiniz gibi giyinmek zaman zaman zorlu olabiliyor. Fakat Küba'da bu konu hiç kimsenin umurunda değil. Zaten sıcağı da göz önünde bulundurduğunuzda, ne giyeceğiniz aşikar. Ayakkabı meselesi önemli. Çünkü Küba'yı tanımak istiyorsanız, pek çok yürüyeceksiniz. Yorulunca bir adet Bicycle Taxi ya da Coco Taxi'ye atlayıp istediğiniz yere pek tabii ulaşabilirsiniz. Ancak yine de yürüyerek gezip, özellikle fotoğrafçılar için adeta bir cennet olan bu ülkeyi sokaklarında kaybolarak keşfetmek en güzeli. -Not: Eğer yine sümüklü çocuk ve ihtiyar balıkçı fotoğrafı çekme peşindeyseniz buraya kadar zahmet etmeyin. Yeter. Geldik Küba ile ilgili sıkıntılı konulara. Küba'ya gitmek inceden zorlu bir iş, ama korkacak bir şey de yok tabii. Türkiye'deki havayolu firmalarından Küba'ya uçan yok. Benim araştırdığım kadarıyla, Türkiye'den Küba'ya ulaşmak için size en sorunsuz/rahat uçuşu sağlayabilecek iki firma var; Air France ve KLM. Bunlar için de minimum 1900 TL ve üzerinde bir harcama yapmanız gerekeceğini şimdiden aklınızın bir köşesine yazın. -Gideceğiniz tarih aralığını birkaç ay önceden belirleyebilmek gibi bir şansınız varsa, biletler daha ucuza gelecektir. -1 kez aktarma yaptığınız normal koşullarda ilerleyen bir uçuş yaklaşık 14-15 saat sürüyor. Örneğin Air France ile Paris aktarmalı uçtuğunuzda, İstanbul'dan Paris'e 4 saat, oradan Havana'ya ise yaklaşık 10-11 saat. -Eğer aktarma süresinin uzamasını sorun etmiyorsanız ya da hangi havayolu ile uçtuğunuz umrunuzda değilse, belki biraz daha uygun fiyata bilet bulabilirsiniz. Ancak böyle bir durumda 14 saatlik yolculuğun 53 saate çıkması ya da berbat yemekler ve zorlu koşullarda uçma ihtimaliniz artar. He Air France'ın yemeklerinin çok mu hastasıyız? Hayır. Ama Amerika'da ülke içi uçuşlarda verdikleri cipsten iyidir değil mi? -Küba'ya ulaşım meselesi, Küba ziyaretinizle ilgili yapacağınız en büyük harcama. Geri kalan her konuda ucuza getirme imkanınız var. O yüzden bu kısımda biraz paraya kıymanız gerekiyor maalesef. -Küba'da şehirler arası geçiş yapmak istiyorsanız ise kullanabileceğiniz, sizi her noktaya ulaştıracak güvenilir bir otobüs firması var; Viazul. İnternet üzerinden önceden rezervasyonlarınızı yapabilirsiniz Şuraya tık tık. -Bu noktada yine çok daha güncel olan Bireysel Küba Seyahati Planlama rehberimizde ulaşıma dair de daha işe yarar bilgiler olduğunu ekleyelim. Otel: Küba'da otelde kalmanızın, başka ülkelerde olsa \"Ulan bu mu avantaj?\" diyeceğiniz, ama Küba'da olduğunuz için zaman zaman birer ayrıcalığa dönüşecek bir takım artıları olabiliyor. Havana dışında herhangi bir yerde internet bulmanızın mümkün olmadığı Küba'da, Havana'daki bazı otellerde internet erişimi sağlayabiliyorsunuz. Ancak tabii ki ücretli. (Yarım saati 5 CUC) Bunun dışında Küba'da, özellikle dışarıda kullanacağınız tuvaletlerde zaman zaman büyük bir soruna dönüşen tuvalet kağıdıya da sabun bulunmaması gibi problemleri, otelde kaldığınız takdirde yaşama ihtimaliniz yok. Havana'da kalacaksanız Hotel Nacional ya da Melia Habana'yı tercih edebilirsiniz. Nacional oldukça ünlü ve yıllardır var olan bir otel olduğu için ucuz değil, gecelik 108 Euro civarı. Melia Habana ise Havana merkeze 20 dakika gibi bir mesafede olduğu için pek avantajlı gibi görünmese de, iyi bir otelde verilebilecek her türlü hizmeti sağlıyor. Varadero'da kalacaksınız, bana göre merkeze yakın olmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü Varadero okyanusun güzelliği dışında saçma bir yer. Dev bir otel animasyonu şehri gibi düşünün. Ancak ben yine de kalacağım derseniz Tryp Peninsula'yı tercih edebilirsiniz. Bildiğimiz tatil köyü işte. Casa Particular: Eğer Küba halkından insanlarla aynı evde, lokal bir yaşantının içine dahil olarak ve şehir içinde bir noktada kalmak istiyorsanız, yapmanız gereken şey bir Casa Particular'da kalmak. Yine devlet kontrolünde olduğu için gayet güvenli de olan bu evlerde kalırsanız, hem tatiliniz daha ucuza gelir, hem de yeni, lokal insanlarla tanışma fırsatınız olur. Bazı Casalarda, \"Ben akşam 8 gibi geleceğim, bana yemek hazırlar mısınız?\" tarzında isteklerde bile bulunabiliyorsunuz, çünkü bu insanları işi o. -Küba'da Casa Particularlarda kalmak bayağı popüler bir mesele. Dolayısıyla özellikle yoğun bir dönemde gidiyorsanız çat kapı bir casaya gidip yer bulamama ihtimaliniz oldukça yüksek. Bunu göz önünde bulundurarak konaklayacağınız yeri gitmeden garantilemenizde fayda var. İspanyolca namına bildiğiniz tek şey \"Merhaba, tuvalet nerede\" demenin ötesine geçemiyorsa ve \"ulan şimdi bu adamlara derdimizi kilometrelerce öteden nasıl anlatacağız, telefon da ÇOK YAZDI\" paniği yaşamak istemiyorsanız alternatif bir çözüm önerelim; Küba'da yaşayan Türkler tarafından işletilen ve Küba'nın farklı noktalarında Casa Particular ayarlayabileceğiniz şu siteye göz atabilirsiniz. -Casaların çeşit çeşit olduğunu unutmayın. Aile yanında kalacaksanız onlarla ortak banyoyu kullanma ihtimaliniz yüksek. Kendinize özel banyonuz olacaksa, daha fazla ücret ödemeniz bekleniyor. -Casalarda fiyatlar gecelik 30 Dolardan, 70 Dolara kadar çıkabiliyor. -Bu konuyla ilgili tüm tavsiye ve deneyimlerimizi bir araya topladığımız Küba'da Konaklama yazımız da çok daha güncel ve işe yarar bilgiler olduğunu ekleyelim. Küba'da doğru yerleri bulmadığınız takdirde pek de \"ay bir Küba yemeği olsa da yesem\" diyecek noktada gelmeniz pek olası değil. Nokta atışı yerlere gitmeniz lazım, onu da ayrıca Küba yeme içme rehberimizde detaylıca anlatacağız zaten, iyisi mi aşağıda anlattıklarımızla sınırlı kalmayın. Küba'da deniz ürünleri ve tavuk ağırlıklı bir mutfakla karşılaşacaksınız. Tabii ki kırmızı et ve domuz da var ancak diğer ürünler çoğunlukta. Ayhan Sicimoğlu \"Küba mutfağı yok\" diyor diye de önyargılı yaklaşmayın. Dediğim gibi, doğru yerlere gittiğiniz takdirde emin olun bayağı güzel şeyler bulabilirsiniz. -Tropik meyvelerin hepsi çok güzel, orada bol bulmuşken dilediğinizce tüketin. Özellikle Hindistan cevizi suyunuzu içtikten sonra tepesini kestirmeyi unutmayın, içi inanılmaz lezzetli. -Fiyatlar konusunda ortalama bir şeyler vereyim, aklınızda bulunsun: - Su: 1-2 cuc - İçki fiyatları: 3-4 CUC civarı - Yemekler: 10-20 CUC arası - Kahveler: 0,75-1,5 CUC arası - Paladar la Fontana - El Floridita - Cafe Taberna - Paladar los Mercaderes - Casa Miglis - Cafe el Escorial - Cafe Paris (Başlarım Küba mutfağına diyerek dandik turist yemeği yemek isterseniz, Calle Obispo'da. - El Jigue - Vista Gourmet ( Callejon de Galdos'ta, ortalama yemek fiyatı 12-18 CUC arası) - El Tranvia ( Calle 37, Avenida del Prado) -Bunun dışında neredeyse düşmanı kesildiğim Varadero'yu ve Santa Clara'yı da gezmiş olsam da, orada yemek yiyip \"Hadi burayı da önereyim\" diyebileceğim bir yer olmadı. Üzgünüm, artık balık tavuk falan ne bulursanız. -Küba kahvesi olan Cortadita'yı denemeyi unutmayın. Kahve uzmanı ve bağımlısı arkadaşımız Cansu beğendiğine göre, iyi bir kahve olmalı. -Küba'da en çok üretilen ürünlerden biri olan şeker kamışını da mutlaka denemelisiniz. Yerliler tabii ki şeker kullanıyor, ancak bazen içeceklerinin yanında şeker kamışı kemirdikleri de görülebiliyor. Şahsen bu işi çok sevdim. -Şeker kamışı demişken Guarapo denemeyi de unutmayın. Yani şeker kamışı suyu. Canım Küba'nın içkileri de kendisi gibi harika. Mojito, Daiquri, Cuba Libre ve Pina Colada'nın anavatanı olan Küba'da kontrolsüzce kokteyl tüketeceksiniz. Hayatınızda içebileceğiniz en güzel Pina Coladaları burada bulacağınızın garantisini veriyorum. -Yerel biralarının adı Bucanero. Bayağı da güzel, denemeden dönmeyiniz. -Küba'nın en büyük olaylarından biri Rom. Eğer hayatınızın bir döneminde bir yerden Türkiye'ye rom taşıyacaksanız, o yer Küba olsun. Alabileceğiniz birkaç yerli rom çeşidi olsa da bunlardan en iyisi Havana Club olarak biliniyor. \"Romu nasıl seçeceğim, hangisini alacağım?\" diyorsanız onu da öğrendim. En açık renkli olan ve ondan birazcık daha koyu ve 3 yıllık olan romlar kokteyl için kullanabilecekleriniz. 7 yıllık olan rom ise, sek içmenin daha mantıklı olduğu, daha da kaliteli rom. Yani kokteyl için 7 yıllığı kullanmanıza gerek yok. Ayrıca fiyatlar çok uygun. 20 Yıllık rom da gördüm, ancak onunla ilgili o kadar bilgi sahibi değilim, sallamak istemiyorum. İyisi mi siz şu rom rehberimize bakın da konu kafanızda netleşsin. -Ne kadar Rom alabileceğiniz konusunda ise Küba tarafından herhangi bir sınır yok, ne kadar alırsak onların o kadar işine geliyor tabii ki. Ama Türkiye'ye girerken bu işin belli bir sınırı var tabii, ona dikkat etmek gerek. -Yolunuz Trinidad'a düşerse, La Canchanchara adlı mekana gidip, aynı isimli içkiyi içmeden dönmüyorsunuz. İçinde rom, bal ve şeker kamışı liköründen yapılan bir içki. Tadı o kadar güzel ki, Trinidad'dan döneceğimiz gün sabahın 9'unda elimde o içkiyle ortalıkta dolaşıyordum. Adres: Plaza Santa Ana'ya 3-4 dakika mesafede, kime sorsan gösterir popülerliğinde. \"Kançançara\" diye okunuyor. Hani sorarsanız diye söylüyorum. Küba deyince akıllara gelen ilk şey olan puronun her çeşidini Küba'da bulmanız mümkün. Orada söylenene göre en iyi 3 puro markası, Cohiba, Romeo y Julieta ve Montecristo. Cohiba hem dünya hem de Küba çapında en çok bilinen puro markalarından biri olabilir, çünkü Fidel'in \"Küba ekonomisi için yararlı ama benim sağlığıma zararlı\" diyerek sık sık tükettiği puroyu bırakmadan önce tercih ettiği marka Cohiba. -Puroların fiyatlandırması boyutuna, markasına ve pek tabii sayısına göre değişiyor. -Tekli Romeo y Julieta almak ve denemek istiyorsanız 3,5 CUC vermeniz yeterli oluyor. Tabii öyle en muhteşemini alıyor değilseniz. Zaten orada satış yapan kişi konuya hakimse, daha önce puro içip içmediğinizi, normalde sigara kullanıp kullanmadığınızı soruyor ve ona göre sizi ya da hediye alacağınız kişiyi Darth Vader'a çevirmemek için yardımcı oluyor. -Dediğim gibi, puro fiyatlarını değiştiren birçok etmen var. 5'li Kutusu 45 CUC olan Cohiba bulabilmeniz de mümkün, 350 CUC olanını da görüp sakince yerine bırakmışlığım da oldu. O yüzden öyle kazıklandığınızı falan düşünmeyin, gerçekten iyi kabul edilenler, ciddi anlamda pahalılar. -Puro aldığınızda unutmamanız gereken iki önemli şey var: - Aldığınız yerden mutlaka fatura isteyin. Ülkeden çıkış yaparken sahte puro aldığınızı düşündükleri takdirde yaygara çıkarabilir ve puronuza el koyabilirler. - Yine ülkeden çıkış yaparken puroyu bavulunuza koymayın, yanınıza alın. Aksi takdirde bavulunuzu açıp aramak ve puroları kontrol etmek gibi bir olaya girişebiliyorlar. Adrenaline gerek yok. -Unutmadan, özellikle orijinal puro satıcılarının yakınındaki bölgelerde, sokakta size puro satmaya çalışan insanlar olacak. Onlardan puro almayın. Çünkü büyük ihtimalle sahte olacaklar. Diliniz düşer valla, atraksiyona girmeyin. -Şimdi yukarıdaki cümlemi küçük çaplı yalanlayacak bir şey söyleyecek olabilirim ama, yolunuz Real Fabrica de Tabacos Partagas'a düşerse ve kapısındaki güvenlik size \"Gel bak sana daha ucuza puro ayarlayabilirim orijinal\" derse, ülkeden çıkarmak üzere değil ama, orada denemek üzere o adamı takip edip puro alabilirsiniz. Çünkü evet orijinal. Abi oranın güvenliği ya, artık ne işler çevirdiyse bir yolunu bulmuş. Böbreğinizi çalmaya falan da çalışmayacak. Aramızda kalsın. (Güvenlik değiştiyse bilemem, bu yazıyı Mart 2014'te yazdığımı göz önünde bulundurun, sonra ben suçlu olmayayım) Fabrica de Tabacos Partagas Adres: Obrapia yönünden Capitol'e doğru geldiğinizde, Capitol'un tam arka tarafında kalan Industria Caddesi'nde. Güvenliğe selamlar. -Para birimi konusunda kafanız karışmasın. Küba'da iki para birimi var, biri CUP, birisi ise CUC. Sizin kullanacağınız CUC, yani turistler için olan para birimi. 1 CUC= 1 Dolar gibi düşünerek, harcamalarınızı ona göre ayarlayabilirsiniz. -Yanınızda cep telefonunuz var ise Türkiye ya da başka bir ülke ile iletişim kurmak konusunda hiçbir problem çekmezsiniz. Ancak fiyatlar çok. Siz ararsanız dakikası 8 TL'ye yakın, karşı taraf ararsa 2 TL. Mesaj ise 1 TL. Dolayısıyla daha mantıklı bir tercih olabilir. -Yanınıza dolar götürmeyin, Euro'yu tercih edin. Dolar bozdurmaya çalışırsanız %20 komisyon uyguluyorlar. Amerika'nın borusu burada pek ötmüyor. -Yanınıza kozmetik ürünleri satan mağazalardan edinebileceğiniz kağıt sabunlardan almakta fayda var. Çünkü her yerde sabun da bulamayabiliyorsunuz. -Prizlerimiz farklı. Otellerde 220'ye göre ayarlanmış prizler bulma ihtimaliniz çok yüksek ancak evde kalacaksanız yanınıza mutlaka dönüştürücü almalısınız. D&R'da bütün dünyayı birbirine dönüştüren über bir dönüştürücü buldum. Onu değerlendirebilirsiniz. -Pazar günü birçok yer kapalı olabiliyor. Hediyelik işini pazara bırakmayın. Bulabileceğiniz açık yerler ise maksimum 14:00'e kadar açık olacaktır. -Küba gezisi boyunca insanlarla iletişim kurmaktan çekinmeyin. Herkesin dost canlısı olması biz büyük ve kaotik şehirlerden gelenleri \"Bunlar organlarımı mı çalacak\" gibi saçma sapan bir tribe soksa da, o bizim salaklığımız. Evet dünyada gerçekten iyi insanlar da var. Ben en erken Şubatta gidebileceğim ve ben Amsterdam'da yaşıyorum, o nedenle burdan direk uçuşlar var onlarla gideceğiz eşimle. Ancak bizim durumumuz pek net değil. Yoksa güzel olurdu. Halil bey ben de bir arkadaşımla 9 ve 15 ocak 2017 de kübayı gezeceğiz, orada birbirimize yardımcı olabilir iletişim kurabilirsek.. otobüs razervasyonu için açıklama yaparsanız memnun olurum. bu nasıl bir yazı arkadaş! kübaya gitmek istediğimi söyleyince ilk duyduğum ve cinnete yaklaştığım soru: Küba da ne var. niye Küba? artık cevap vermekle uğraşmayacağım,, bu yazıyı okutacağım. elinize sağlık, çok iyi geldi. merhaba, samimi yazınız için teşekkürler. Yakında Küba'ya gitmeyi düşünüyorum ancak böcek fobim olduğu için biraz tereddütlüyüm. Otellerdeki temizlik konusunda biraz daha detay verebilir misiniz. biraz özel bir istek gibi oldu kusura bakmayın. şimdiden teşekkürler. selam, hiç sorun değil, inanılmaz kibar bir biçimde sorduğunuz için biz ayrıca teşekkür ederiz:) biz de böcek fobisi olan insanlarız, sizi çok iyi anlayabiliyoruz! bu aslında biraz kalacağınız bölgelere bağlı. biz hiç böyle bir durum yaşamadık ancak bu tamamen şansa olabilir. çünkü özellikle trinidad ve varadero gibi bölgelerde börtü böcek ihtimali biraz yüksek, dolayısıyla odaya da girebilir tabii ki bir ihtimal, ama pis olmasından kaynaklı böcek olacağını hiç sanmıyoruz. havana'da ise orta seviye ve üzeri bir otelde kaldığınız takdirde hijyen konusunda sorun yaşamazsınız. Merhaba su an kanadadayim. cad kullaniyorum 3 gunlugune sadece haftasonu icin kubaya gitmeyi dusunuyorum. vize sorunum olur mu? Ne kadar para almam gerekli sizce? Ve kanada dolari cok komisyonlu olur mu? Eger ki gidersem 3 gun icin cubada nereye gitmem gerekli sizce simdiden tesekkurler. Kuba dan yeni gelen birisi olarak bazı eklemeler yapayım. Şehirler arası seyahat için Taksi kollektiva denen bir sistem var ve fiat olarak oldukça iyi. Sizi kaldığınız yerden alıp gideceğiniz otel veya casa ya bırakıyorlar. Yemek konusunda söylenenlere katılmıyorum çünkü cidden çok iyi restaurantlar var. TripaTripadvisor cuba gitmeden yüklerin mutlaka. Bir de offline cuba haritası. Dört çantanızı alıp hsvsnaya inseniz kalackalacak yer kesin bulursunuz. Havaalanından şehre Taksi 20_ 25 cuc. Casa partikulare fiyatları 25-40 arası. Taksi partikulare ile havanada trinidad 25 cuc civarı. Cuba oldukça güvenli bir ülke. Otel yerine casa da kalmanızı tavsiye ederim. Casa larda ilk girişte 1 veya 2 gün rezervasyon yaptırın beğenirsiniz uzatiuzatır yoksa başka casa ya ve gecersiniz. Tuvalet kağıdı ve sabun işini abartmayın. Tuvalet kağıdı ve sabun olmayan casa veya restaurant görmedim. En kötü otelin birine gir tuvaletini kullan. fiatlar genel olarak birbirine yakın. En pahalı icki Floridita da ki daikiri. 6 cuc onun dışında 3 cuc civarı. Bol pazarlık edin. Çekip gitmeyi göze alırsanız mutlaka peşinizden gelirler. Puro meraklıları fabrika çevrelerinde birileri yanınıza yaklaşıp puro satmak isteyisteyebilir. Güvenle davet ettikleri eve gidip bakabilirsiniz. Resmi satış sitesi den çok ucuza alabilirsiniz. 25 ki cohiba splendid 30 cuc mesela. Sahte mi? Belki ama sonuçta cuba da üretilen bir puro. Iyi puroyu ayırt edebilirseniz ucuza almış olursunuz. Yemekler konusunda bir kaç ekleme. Şehirler arası seyahat sırasında bu ülkede büyük ve küçük baş hayvanların doğal otlaklarda serbestçe gezdiğini görürsünüz. Bu taşlarına da yansıyor doğal olarak. En lezzetli et ve tavuğu küba da yersiniz. Bir de balık ve ıstakoz var ki... Trip advisadvisor daki siralamalar genelde güvenilir. Habana61 mutlaka deneyin ama rezervasyon gerekir. Son olarak internet bağlantısı için ekleme yapayım. Cep telefonunu mobil dolaşıma açmayı düşünmeyin iflas edip dönersiniz. Wi-fi bağlantısı olan bazı yerler var. Tüm oteller ve bazı alanlar gibi. Sonuçta tüm wi_fi tek sağlayıcı tarafından sağlanıyor. Üzerinde kullanıcı adı ve password olan bir kar alıyorsunuz. Kart 31 saat geçerli Bitirmezseniz 30 gün geçerli. 10 dk bursa kalanını başka yerde kullanayim diyebilirsiniz. Kartlar otellerde 5 cuc satiliyor. Bunun dışında birde telekominikasyon merkezlerinden 2 cuc a alabilirsiniz. Aynı kart tüm wi-fi lerde ve erli. Bazen ilk bağlantı sonrası baglanti problemi olabiliyor o zaman internet sayfasına bağlantı sayfasını web adresini direk yazmanız olayı çözüyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/04/11/vize-istemeyen-ulkeler", "text": "Sanki babamızın yeriymişçesine toprakları sahiplenip ülkelere ayırdığımız dünyada, Türk vatandaşı olduğumuz için izin isteyerek girdiğimiz allahın cezası bir sistem olduğundan hepimiz haberdarız. Biz de ceza olarak birçok görevliyi muhteşem biyometrik fotoğraflarımıza maruz bıraksak da, insan yine de sinirlerine hakim olamıyor. BABANIZIN YERİ Mİ YA BENİM GEZEGENİM BENİM KARARIM. Neyse, konuya dönelim, karşınızda Vize İstemeyen Ülkeler! - Antigua ve Barbuda Adaları - Arjantin - Bahamalar - Barbados - Belize - Bolivya - Brezilya - Britanya Virjin Adaları - Dominik - Dominik Cumhuriyeti - Ekvador - El Salvador - Guatemala - Haiti - Honduras - Jamaika - Kolombiya - Kosta Rika - Montserrat - Nikaragua - Panama - Paraguay - Peru - Saint Kitts ve Nevis Adaları - Saint Lucia - Saint Vincent ve Grenadinler Adaları - Şili - Trinidad ve Tobago - Turks ve Caicos Adaları - Uruguay - Venezuela - Arnavutluk - Gürcistan - Karadağ - Kosova - KKTC - Makedonya - Sırbistan - Ukrayna - Bosna Hersek - Doğu Timor - Filipinler - Hong Kong - İran - Japonya - Kazakistan - Kırgızistan - Güney Kore - Lübnan - Makao - Maldivler - Malezya - Singapur - Sri Lanka - Suriye - Tayland - Ürdün - Botsvana - Fas - Güney Afrika Cumhuriyeti - Libya - Mauritius - Seyşel Adaları - Svaziland - Tunus - Cook Adaları - Fiji - Mikronezya - Niue - Palau - Samoa - Tuvalu Not: Ben Schengen'imi alıp Avrupa'ya gideceğim diyenlere şurada, Amerika'dan başkasını tanımam diyenlere şurada pek detaylı vize alma rehberlerimiz de mevcut. Özel ilgi alanım olan ülkelerden başlamak gibi bir arzum olmasaydı eğer, kesinlikle listeden bir ülke seçip, kendimi vize alma stresinden azad ederdim.. Çok faydalı bir paylaşım olmuş. Teşekkürler.."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/04/14/hindistan-buranin-acisi-tanimadigimiz-bir-aci-altan", "text": "Hindistan ile ilgili gerçek bakış açımızı utanmadan itiraf edecek olursak, açıkçası gitmeye biraz çekindiğimiz bir ülke olduğu söylenebilir. Evet oldukça farklı bir kültür, evet belki evimize onlarca güzel anı ile dönme ihtimalimiz çok yüksek, ancak yine de insan başkalarından duyduklarından, bir şekilde gördüklerinden etkileniyor işte. Dolayısıyla uzun süredir içimizde bir gizem olarak kalan bu enteresan ülkeyi bir bilene danışmakta fayda var diye düşündük. Sonuçta Cihan Can Şahin ile şans eseri gerçekleşen tanışıklığımız, bizi oldukça ilgi çekici bir röportajın orta yerine sürükledi. Eminiz ki, siz de bayıla bayıla okuyacaksınız. İşi, yaşadığım yeri, arkadaşlarımı bıraktım geldim ve şu an hala buradayım. Chennai'de yaşıyorum. Mumbai ve Goa'yı da gezme fırsatım oldu. Goa'yı ayrı tutarak söylüyorum bunları: Açıkçası turist olarak görecek çok şey var burada. Fotoğraf sevdası olan birini çıldırtacak kadar çok ilginç kare var, nicelerini Instagram fenomeni yapacak malzeme var. Tecrübe edilecek bir ton deneyim ve keşfedilecek zengin bir kültür var. Başlarda çok fotoğraf çektim, görünce heyecanlandığım çok şey vardı, meraklıydım ve çok insanla konuşuyordum. Sanırım belli bir zaman geçtikten sonra duyarsızlaşmış olmalıyım. Hakkaten etrafta çok enteresan şeyler oluyor ama yanından geçip gidiyorum. Alıştım sanırım. Bir de buraya ilk geldiğimde daha havaalanında başlayan bir koku vardı, tüm şehre yayılmış gibiydi. Böyle baharatlı, dilini dışarı çıkartsan tadını alabilecek kadar yoğun bir kokuydu. Onu almıyorum bir süredir. Mesela o koku kaybolmuş olamaz, ona da alışmışım sanırım. Alışıyor insan. Eğer yaşamaktan bahsediyorsak önce biraz düşünmek gerek. 9 ayım dolmak üzere burada ve sevdiğim hiçbir arkadaşıma burada yaşamayı tavsiye edeceğimi düşünmüyorum. Hijyen, sosyal hayat ve trafik gibi konular sıkıntılı bana göre. Gelirken beklentim yüksek değildi tabii, bu sebeple çok şikayetçi değilim. Bu yönlerden oluşabilecek eksikliklerin olacağını biliyordum ama Hindistan'ın ruhsal açıdan daha tatmin edici olmasını bekliyordum ve bu fiziksel şartları telafi edecekti. Goa ayrı bir yer, farklı bir tadı var. Başka bir parantez açmak gerekir. 2 kez gitme fırsatı buldum. Ruhu ve güzelliğiyle bende orada yaşama isteği uyandırdı. 70'lerden beri oraya gidip yerleşmiş olan turistlerin, hippilerin ve hippi kalanların orada gördüğü şeyi ben de gördüm sanıyorum. Eğer yapacak uygun bir iş bulursam, \"neden olmasın\" dediğim yer Goa'dır. Benim buradaki anlaşmama göre yemek, ev ve ulaşım ücretim karşılanıyor. Sosyal hayat çok zengin değil bu sebeple para harcayacak çok bir yer bulamıyorum. Parayı daha çok seyahatlerde harcıyorum. 1 Lira = 30 Rupi. Chennai'de 3000 rupiden 45.000 rupiye kadar ev kiralayabilirsiniz. Su 4 Rupi, kutu kola 10 rupi, otobüs 1-2 Rupi, bir karton Marlboro 1500 rupi. Yani oldukça rahat finanse edilebilir ucuz bir yer. Hatta zamanında Goa'da, oranın şartlarına göre lüks yaşamak için aylık 1000 liranın yeteceğini hesaplamıştım. Evet Goa hakkında ciddi düşünüyorum. Kesinlikle farklı bir yaşam tarzı. Her şey daha yerel ve bakir geliyor. Yetinen, sakin ve çoğunlukla çok hırslı olmayan insanlar yaşıyor burada. Reenkarnasyon inancının etkisi çok büyük diye düşünüyorum. Toplumun ve sosyal hayatın en ufak alanında Kast sistemi etkisinin nasıl doğal bir şekilde yürüdüğünü görmek mümkün. Biraz zengin bir aileye mensup ya da biraz daha beyazsan üstünsün. Motor üstündeysen yayaya karşı üstünsün. Araba üstündeysen motora karşı üstünsün. İçki içmek değil ama kadının içki içmesi şaşkınlıkla karşılanabiliyor. Çok fazla kadını araba kullanırken görmedim. Makineler, binalar, yapılar saygı görüyor. Makinelerin kutsandığı bayramlar var. Ofislere, arabalara, evlere, kliniklere olan saygıdan dolayı buralara adım atmadan ayakkabılar çıkartılıyor. Kısacası dünyanın başka bir yerinde olduğunu kesinilikle anlıyorsun. Bunaldığım anlar olmuyor değil ancak farklı bir yeri keşfediyor ve yaşıyor olmak kötü gelmiyor. Ayrıca burada \"sir\" oldum. İnsanlara hep diyorum, artık kaldıralım bu sörleri aradan diye.\"Bana Cihan de\" diyorum ama ı-ıh olmuyor. Anne ben \"sir\" oldum eve gelmiyorum. Sosyal hayat ve gece aktivitelerini anlatırken yine cennet vatan Goa'yı ayrı tutuyorum. Hindistan genel olarak küreselleşmeden nasibini alamamış ama araştırdığım kadarıyla benim yaşadığım bölge bu konuda biraz daha yerel kalmış. Bunun yanında güneş batmadan yapılacak aktiviteler oldukça sınırlı çünkü acayip bir sıcak var. Kış dedikleri zamanlarda 30 derecenin altına düşmeyen bir sıcak. Hiç mevsim değişiminden dolayı saç dökülmesi yaşamayacağınız bir iklim. Çünkü hep sıcak! Sabah 9 ve akşam 5 arasında klima olmayan bir ortamda durmak zor iş. Krikete gönül vermiş Hint gençlerini sabah 5'te arsalarda sopalarıyla görebilirsiniz. Güneş sıcağını hissettirene kadar sahada kalıyorlar. Onun dışında tabii büyüklü küçüklü alışveriş merkezleri var. Haftasonları çok kalabalık oluyor buralar. Hatta insanlar sırf serin olduğu için alışveriş merkezlerine doluyor. Turist olmayanlardan giriş parası alan yerler bile var kalabalığı önlemek için. Ben alışveriş merkezlerini pek sevmiyorum, ihtiyaç dışında pek gitmiyorum. Yalnız geçtiğimiz aylarda Chennai Hard Rock Cafe açıldı büyük bir alışveriş merkezinin içinde. Sosyal aktivite ve müzik açısından iyi oldu benim adıma. Funk, blues ve rock konserleri oluyor düzenli olarak. Onları izlemeye gidiyorum. Gece hayatı Chennai'de 5 yıldızlı otellerin barları ve diskolarıyla sınırlı diyebiliriz. Çok fazla alternatif yok. Ayrıca üniversitelerin dönemlerine göre plajlarda parti oluyor. Çok tatmin edici olduğu söylenemez. Otel barlarındaki gece hayatı daha çok ekonomik anlamda üst seviyedeki Hint'in katıldığı aktiviteler. Batılaşmış nadir ortamlar buralar. Çok sevdiğim bir eğlence tarzı değil ama folklörik kıyafetlerin yerine kadınların elbise, adamların ayakkabı giydiği yerler burası. Açıkçası güzel elbise giymiş kadınları özlüyorum. Bu mekanlar turistlerle de sıkça karşılaşabileceğiniz yerler. Dolayısıyla nadiren de olsa kendimi atıyorum otellere. Oturduğum yer şehir dışında ve tek tük TOKİ tarzı sitelerden biri burada. 8-9 binadan oluşan bir yerleşim yeri. Hemen sitenin dışında buranın büyük üniversitelerinden biri var. Site nüfusunun önemli kısmını da üniversite öğrencileri oluşturuyor. Daha çok ev toplanmaları ve partileri şeklinde bir sosyal hayat var. Arada sırada o gençlerle kaynaşıyorum. Onun dışında burada geçirdiğim geniş zamanı spor yapmak, okumak, yazmak, film-dizi izlemek, oyun oynamak için bana hediye edildiğini düşünüyorum. Sakinliği ve boş zamanı kabul ettim ve keyfini çıkartıyorum. Kast sisteminden dolayı farklı ilişki dengeleri var. Bir yabancı olarak ben nasıl davranıyorsam aynen karışılık alıyorum. Gülümsediğim ya da yanına gidip konuştuğum kimseden olumsuz bir davranış görmedim. İnsanlar sıcakkanlı diyebilirim. Şahsım adına memnunum. Kendi aralarında olan alt-üst sınıf durumu çok doğal bir şekilde işliyor ve kimse şikayetçi değil. Durumdan memnunlar. Bize de söyleyecek bir şey kalmıyor. İnsanlar genelde sakin ve kavgacı değil. Zaten kertenkeleyi, yılanı bile öldürmek istemeyen insanlardan zarar beklemiyorum ama dikkatli davranıyorum elbette. Uluslararası basında da son zamanlarda çıkan toplu tecavüz haberlerini burada kime sorduysam hiçbiri durumu hazmedebilmiş değil. Zaten büyük protestolar oldu o konuyla ilgili. Aslında hafif uyuşturucu kullanmanın uygun olup olmadığını ağzından almak için, Chennai emekli emniyet müdürüne yaygın suçları sormuştum. En çok ev soygunlarıyla karşılaştıklarını söylemişlerdi. Nispeten zengin mahallelerdeki evlerden yiyecek ve para çalınıyormuş. 1.5 milyar nüfusu olan bir yer Hindistan. Ben herkesin sayılmış olduğunu asla düşünmüyorum. Chennai'in bulunduğu Tamil Nadu eyaletinin nüfusu Türkiye'ye eşit. Girmek istemeyeceğiniz bir kalabalık var açıkçası. Burada da şu sıralar seçim var. 1 ay sürüyor toplamda seçimin tamamlanması. Burada da sosyal bilinçlendirme kampanyaları yürütülüyor. \"1 oy çok şey değiştirir\" tadında sloganlar var. Açıkçası \"1 oydan ne olacak\" diyen adama burada pek bir şey diyemem. Ben şehir merkezinden biraz uzakta yaşadığım için büyük kalabalığa çok maruz kalmıyorum. Trafik için ayrıca konuşmak lazım. Arabalar ve motor kullanıcıları aynaları pek sevmiyor. Bilmiyorum yıldızları barışmamış olabilir aynayla. Aynalar çoğunlukla kapalı araçlarda. Bazı araçlarda ise hiç ayna yok. Bu garip ve tehlikeli aslında o kadar yoğun trafikte. Sadece yoğun değil, bir düzensizlik de var. Şerit anlayışı yok. Normalde iki şerit olan bir yolda 4-5 şerit halinde araç hareket ediyor ve inanılmaz bir şekilde yavaşlama, duraklama yok. Tüm araçlar aynı hızda devam edebiliyor. Kayan yıldız grubu gibi akıyor herkes. Ayna kullanmıyorlar diyorum ya, işte o açığı kornayla kapatıyorlar. Neredeyse tüm araçların arkasında \"sound horn\" yazıyor. Kendisinin orada olduğunu diğer şoförlerin anlaması için yapılan duyarlı bir davranış burada korna çalmak. Kibar bir hareket ayrıca; asla agresif bir tepki ya da önüne bir anda çıkan arabaya küfür etmek anlamında değil. Aksine diğer araçlardan gelen bir istek. Trafikte o kadar insanın elinin kornaya basılı olduğunu hayal etmeye çalışın. Başta çok sinir bozucuydu, tek tek arabaların içine girip \" peki şu an neden kornaya basıyorsunuz acaba beyefendi\" demek istiyordum. Sonraları buna da alıştım. Gözünüzde biraz canlanması için trafiği şöyle tarif etmeye çalışayım: İstanbul'un bütün bıçkın taksicilerinin aynı düğün konvoyunda olduğunu hayal edin. İşte Hindistan'daki trafik o. Gürültülü, düzensiz ve tehlikeli. \"Korna çalıyorum öyleyse yoldayım\". Not: Şu ana kadar bir motor üstünde gördüğüm insan sayısı en fazla 5. Hijyen konusu sıkıntılı hakkaten. Estetik olarak da üzücü görüntüler var. Yollarda işeyenlere alıştım artık. Aklıma takılan şey yollarda işeyenlerin sadece erkekler olması. Yani bu demek oluyor ki bu insanların ihtiyacını karşılayabildiği yerler var ki kadınlar orada yapıyor. Dolayısıyla keyfi ve aldırışsız bir durum bu. Hint evlerinde ve çalıştığım yerde de gözlemlediğim şeyler de bunu destekliyor. Bir yerde yeni temizlik yapılmış olduğuna asla inanmazsınız. Sanki toz ve kir, pislik kavramı içine dahil olmayan şeyler gibi burada. İnsanlar da gayet memnun bu hal içinde. Devlet daireleri ve hastanelerde odaya girerken ayakkabımı çıkarmama tartışmasına giriyorum sürekli. Görevlilere \"e dostum pis ama içerisi\" derken buluyorum kendimi. Kesinlikle hijyen normlarımız tutmuyor birbirine. Bir de burada eve giren ustanın ayakkabı çıkarması mı iyi çıkarmaması mı gibi bir çelişki yaşıyorum. Not: Buradaki insanların başparmak tırnaklarını uzun bıraktığını görebilirsiniz. Bunun sebebi yemekleri elle yemeleri ve başparmak tırnağının bu konuda yardımcı olması. Çok fazla din ve dil var açıkçası. Ne kadar farklı inanış olsa da benim görebildiğim kadarıyla hoşgörü ve saygı hakim. Araştırdığım kadarıyla benim yaşadığım bölgede bu rahatlık daha fazlaymış. Din ülkenin kültürüne çok net bir şekilde yansımış. Kast sistemi sosyal yaşamın her hücresine işlemiş durumda. Hristiyan ya da Müslüman olan insanlar da bu kültürü yaşıyor. Reenkarnasyon inancından dolayı tüm canlılara saygı var. Benim iş yaptığım yerin sahibi Jainist olduğu için canlılara saygı ve veganlık değişmez kural. Fabrika sınırları içinde kesinlikle et yenmiyor. Buna rağmen ortağım telafi etmek için beni et restoranına götürüp kuzu ısmarlıyor. Böyle de saygı ve hoşgörü var. İnek hassasiyeti bilindiği gibi. Yolda ortasında duran inek yüzünden felç olan trafik gördüm ben. Herkes kendiliğinden gitmesini bekledi hayvanın. Et olan restoranlar var yalnız ben hiçbir restoranda inek eti olduğunu görmedim. Buradaki müslümanların gizlice kesim yaptığını biliyorum. İnek kutsal. İş yerinde Türkiye'de inek yediğimizi öğrenen çalışanlar durumu algılamada zorlandı baya. Bir süre sonra gelen tepkilerden sıkıldım ve Türkiye'de insan eti de yediğimizi ve çok lezzetli olduğunu söyledim. İnsanların dış kolunun olduğu bölgedeki etin en lezzetli yer olduğunu anlattım. Türkiye'deki fakir insanların vücudunun bu bölümünü kesip sattığını söyledim. Ertesi gün beni gördüğünde kollarını saklayan çocuklar var iş yerinde. Buna rağmen bu kişilere inek yiyor olmamız daha garip geliyordu. Sonra söyledim şaka yaptığımı, sıkıntı yok. Dediğim gibi başlarda her şey tuhafken yavaş yavaş alışmaya başlıyorum. Yine de unutamadığım bir iki şey var. - Ufak bir sıkıntı sebebiyle, gece yarısı hijyen şartları ve sağlık hizmeti pek de iyi olmayan bir hastaneye gittim. Burası için ortalama üstünde bir yer. Koridorda beni yakalayan entarili yaşlı amca nereden olduğumu sordu ve cevap verdiğimde, Hindistan'a tedavi için mi geldiğimi sordu. Ben etrafıma ve adama baktım. Adam ciddiydi. - Asla unutamayacağımı düşündüğüm olay sanırım asansörde terliğini çıkaran adamlar. Evlere, bürolara hatta arabaya binerken çıkıyor o ayakkabılar, terlikler ama asansörde çıkaran adamlar büyük çelişki ve şüphe içindeler. Üst kata da çıkınca terlik lazım olacağı için çıkartıp asansörün içine yayıyorlar terlikleri gidecekleri kata kadar. Goa'ya gidin. Hint yemeklerinden yiyin ve acımı paylaşın. Geldiğiniz yerde yabancılık hissetmemek için önce bir sokakta işeyin. Pazarlarda dolaşın, herhangi bir satıcıyla pazarlık yapın. Çok beklentiniz olmasın ama geri döndüğünüzde Hindistan'ın size bir şey kattığından emin olun. Goa'ya gidin. O kadar keyif aldım ki bu röportajdan. Keşke sizinle şahsen tanışma şansım olsaydı. Rehberim olmanızı çok isterdim. Guzel bir röportaj olmuş. Akıl Goa da kalmis galiba, bu arada 1000 tl goa da standart bi hayat!! dusunmek lazim.. goa ya gitmişseniz hindistana gitmiş sayılmazsınız, eski portekiz kolonisi olan bu bölge genel olarak güzel ama biraz fazla portekiz. hatta direk portekizliler burada sevişmiş diyebiliyorsunuz. doğal güzellik açısından ise benzersiz. ilkokul ve ortaokul yıllarında sosyal bilgiler dersinde bizi yeşil vatanımız diye aldattıkları için aslında yıllardır hiçte sahip olmadığımız bir şeyle övünüyoruz. Mumbai ve delhi ise biraz fazla metropol, büyük şehirlerdeki yavşaklaşma buralarda da kendini hissettiriyor. konu hindistan olunca benim favorim varanasi, jaipur, agra. varanaside ki dinginliği hiç bir yerde bulamazsınız. hintliler hakkında onlarca sayfa yazılabilir ama bizim algoritmalarımızla onları anlamamız imkansız. abidin dino mutluluğun resmini yapmaya kalksa çok küçük şeylerin bile insanları mutlu edebildiği bu ülkede kafayı yerdi herhalde. ya da marx ganjın kirli sularına bırakırdı kendini ataletsizliğe karşı duyduğu hırstan. korna seslerine alışmak biraz zaman alıyor. Korna çalmazsan ayıp sayılıyor. bir şeye dokunmadan önce izin isteyin, sadece sevgilin eli değebilecek bir çuval \"sindoor\" un ırzına geçiyor olabilirsiniz. çocuklara para vermeyin ama yiyeceğinizi paylaşabilirsiniz. bir yabancı için abuk sabuk saatlerde abuk sabuk yerlerde bulunmazsanız güvenli sayılır. temiz su hindistanın en önemli sorunlarından birisi, kapalı şişede su için. gıda konusunda ne kadar risk alacağınız size kalmış. yiyecek konusunda çok hassassanız yanınızda bol bol kuru yemiş bisküvi.. vs götürün. insanlar et yemiyor hatta sithler bu konuda o kadar hassas ki ağızlarına sinek kaçar diye tülbentle dolaşıyorlar. baharat kokusu heryere herkese hakim, siz de eve döndüğünüzde kokuyor olacaksınız. her şey çok acı ama bizde ki gibi anlamsız bir acı değil damakta farklı bir tat bırakıyor, bir süre sonra alışıyorsunuz. sokakta yaşayan bir çok insan var, ama saygı duyun bu insanlar sizin 1 yaşını çıkaramayacağınız şartlarda yaşlanmışlar. genetik olarak sizden üstünler. hizmetçi tutmak elektrikli süpürge almaktan daha az maliyetli o nedenle bir çok evde çalı süpürgesi kullanılıyor. bir süre sonra sizde kafanızı sallayarak konuşmaya başlıyorsunuz. ineklere taptıkları filan yok, tüm canlılara saygı duyuyorlar. bütün hayvanlar sokakta özgürce sahipsiz dolaşıyor. Budhanın annesi tam bir taş. Ve daha aklıma gelmeyen onlarca şey. Hindistanı ya çok seversiniz ya da hiç sevmezsiniz. Hiç bok atmamamdan anlaşılacağı gibi ben çok sevdim. Evimizde Hindu olmadığına göre çocukken izlediğim yada okuduğum bir şeylerden kaynaklanması muhtemel hayatım boyunca ganj kelimesinin beynimde oluşturduğu ilk olgu ruhu temizlemek oldu. Hindular ölümü yaklaşan yaşlılarını Varanasiye / ganja getiriyorlar. Son günlerini huzurlu geçirmesi ve arınması için ve ölümün ardından bedeni ganj kıyısında yakıyorlar. Yanan bir beden görmek insanı ürpertiyor. Koku, alev vs gibi faktörlerden bahsetmiyorum. Bir gün önce canlı olması muhtemel birisinin gözünün önünde form değiştirdiğini algılamak asıl ürperten. oysa gömülen beden ile fiziksel ilişkin bir kaç kürek topraktan sonra kayboluyor. İzlediğim bir bollywood filminde kadının ruhu öldürüldükten sonra yakılmak yerine gömüldüğü için dünyayı terkedemiyordu ta ki kahraman polis kadının bedenini bulup yakana kadar. Bir yeşilçam filmi olsaydı tam tersi olurdu konu büyük ihtimalle. İzlediğin filmin adı Talaash.. Oyuncular Aamir Khan, Kareena Kapoor, Rani Mukerji.. Gerçekten güzel film.. Bu arada yazı müthiş.. Ya bende gitmek istiyorum Hindistan'a Cihan sen böyle konuştukça daha da heveslendim. Gerçekten merak edilesi bir ülke. Hindistan hakkında hep okuyup araştırıyorum. Gitmeyi dilediğim ilk ülke. Kültürü, filmleri, dansları, müziği çocukluktan beri beni celb etmiştir. Sizin bilgilendirmeniz de mükemmel oldu. Teşekkürler. Merhaba ben elif trabzonluyum 18 yaşını doldurduktan sonra hindistana gittim.. En acısı otel rezervasyonu yaptırmadım geceyi tacmahalin önünde geçirdim. Türkiye ye dönmek zor oldu.. eğer giderseniz gitme planları kuruyorsanız giden birisine mutlaka görüşün.. 6 ay boyunca Türk parasıyla 1332,45 bence yaz Hindistan para birimi iyi ama yetmiyebilir."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/04/28/havana-gezilecek-yerler", "text": "Havana, orijinal adıyla \"La Habana\", bildiğiniz üzere Küba'nın başkenti. Pek tabi gezecek görecek yeri çok, ancak burada ilginizi çekecek öncelikli şey, müze vb. şeylerden çok sokaklar, caddeler ve insanlar olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü ne kadar gezmiş olursanız olun, hiç bilmediğiniz, hiç görmediğiniz, daha önce hiç karşılaşmadığınız bir ortamla karşı karşıya kalacağınızın garantisini verebilirim. Yalan söylemeyeyim, şehre ilk ayak bastığımda öyle \"Of hayatımın şehri, beni Havana'nın yağmurlarında yıkasınlar\" gibi bir hisse kapılmadım. Hatta \"Ulan burası güvenli mi acaba?\" gibi bir his bile oluşuyor. Ancak bu durum tamamen, kapitalizmin göbeğinde doğmuş ve büyümüş olmanın bir etkisi. Özellikle sokakların tadına varmadan önceki \"Abi burası yıkık dökük ya\" duygusunu atlatmadan, saçma bir şekilde, turist olduğunuz için herkes sizi soymak isteyecek sanıyor, insanların umursamaz ve mutlu halini kavrayamadan önceki aşamada, herkesi potansiyel birer suçlu olarak görebiliyorsunuz. Bunun Küba'yla ilgisi yok tabi, bilmediğiniz bir ortamda, bilmediğiniz insanlarla, hakim olmadığınız bir dilin içinde olmanın çok da anormal olmayan bir etkisi olarak da nitelendirilebilir. Fakat zaman geçtikçe ve Küba'da olduğunuzu kavradıkça, işler öyle bir tersine dönüyor ki, insana gün geçtikçe müthiş bir rahatlık çöküyor. Ne gerginlik kalıyor, ne herhangi bir endişe. Çünkü orada kimsenin derdi siz ya da paranız değilsiniz. Çünkü Küba'da böyle bir düzen yok. Çünkü burada herkes kendi derdinde, çünkü burada hakim olan daha güzel bir şeyler var. Bizde pek de olmayan bir şeyler. Küba'ya gitmeden tam olarak kavrayamayacağınız şeyler. Küba'ya aşık oldum. Anlayın beni. Konuya dönüyorum. Havana 3 ana bölgeye ayrılıyor. Havana Vieja yani Eski Havana, Centro Habana yani Havana Merkezi ve Vedado yani daha modern ve yeni olan bölge. Sizin işiniz çoğunlukla Vieja ve Centro Habana ile olacak. Vedado'da da uğramalık yerler var tabi ki aşağıda bildiklerimden söz edeceğim. Katedral Meydanı, Havana'yı gezmeye başlayan bir \"turist\" için ideal bir başlangıç. Etrafta dolaşan ve sizi at arabasıyla gezdirmek için darlayan, hatta purosuyla ve yerel Küba kıyafetleriyle fotoğraf çektirmek için bekleyen insanlar, tabi ki buraya da ulaşmış olan çekik ırk mensubu turistler ve civardaki minik kafeler ile tam bir turist meydanı. -Meydandaki katedralin adı, San Cristobal de la Habana. -Katedrali arkanıza aldığınızda sağınızdaki sokaktan devam ederseniz ulaşacağınız \"La Bodeguita del Medio\" Hemingway'in Küba'da yaşadığı dönemlerdeki favori barı. Fazlasıyla turistik. Ama bir daiquri içmeye değer. Havana'daki en güzel meydanlardan biri olan Armas, cafeler, müzisyenler ve kitapçılarla dolu. Nerede ne yiyelim karmaşasına düşerseniz buradaki kafelerden birine rastgele oturabilirsiniz. -Eski bir tapınak olan El Templete burada. Castillo de la Real Fuerza'ya yani kaleye buradan kolaylıkla ulaşabilirsiniz. -Armas'ta bulunan Palacio de los Capitanes Generales, günümüzde Havana Kent Müzesi'ne ev sahipliği yapıyor. İçine girmeyeceksiniz bile avlusu çok güzel olduğu için şöyle bir göz atmalısınız. -Kitapçılarda İspanyolca'nın yanı sıra İngilizce eserler bulabilmeniz de mümkün. Orijinal bir şeyler bulabiliyorsunuz, bence mutlaka göz atın. -Burada bulunan Camara Oscura'nın tepesine çıkarak, Küba'ya şöyle bir tepeden bakabilirsiniz. -Meydanda yukarıda adını verdiğim güzel kahve içebileceğiniz bir mekan ve yemek yiyebileceğiniz bir kafe de var. -Bölgede bol bol hediyelikçi de var. Hediyelikçiler her şeyi içeride satıyor, dışarıda dizilmiş kartpostallar vs. görememe ihtimaliniz yüksek. İçerilere dalın. Plaza Armas'tan Parque Central'e doğru uzanan sokak Obispo, Küba halkının içine karışabileceğiniz, günlük yaşamlarını bir nebze de olsa inceleyebileceğiniz bir sokak. Hep canlı, hep kalabalık bir sokak. Ancak yine de, turistten arındırılmış ortam istiyorsanız, tam da doğru adreste olduğunuzu söyleyemeyeceğim. -Yolun sonu El Floridita'ya ulaşıyor. Bu da içinde Hemingway'in gerçek boyutlu bir heykelini bulabileceğiniz, kendilerinin favori içkisini barındıran mekan. Yemek yiyecekseniz fiyatları Küba geneline göre yüksek. -Obispo üzerindeki sokak pazarına uğrayıp hediyelik ve eve asmalık güzel resim/afişler bulabilirsiniz. Pazarlık payı kesinlikle var, aklınızda bulunsun. Malecon Havana'nın yaklaşık 8 km boyunca uzanın sahil şeridi. Akşamları özellikle gençler buraya akın edip deniz kenarına oturuyorlar ve muhabbet ediyorlar. Bunu ilk Ayhan Sicimoğlu'ndan duymuştum ve kendi kendime niye orada otursunlar, oturup ne yapacaklar diye düşünmüştüm ama hakkaten yapıyorlar. Ama şimdi okyanusu doldurup miting alanı yapacaklarmış. Şakacıyım. -Havana'da bulunan Mustafa Kemal Atatürk büstünü, Malecon'un üzerinde, Plaza Armas'a yakın diyebileceğimiz noktasında ziyaret edebilirsiniz. Capitolio, Washington DC'deki Capitol'ün nerdeyse aynısı olan eski hükümet binası. İçine girebilmeniz mümkün. -Buradaki binalar ve hemen Capitolio'nun önünden akan eski Amerikan arabalarıyla dolu trafik, şahsi fikrimi soracak olursanız Capitolio'dan çok da ilgi çekiciydi. Capitolio'yu dolaşacaksanız bile, sonrasında bölgede mutlaka dolanın, ara sokaklara dalın, evlerin önünden geçerken içeriyi kesin, Küba'yı yaşayın. -Capitolio'dan Paseo de Marti yani Prado bölgesine doğru ilerleyecek olursanız, biraz daha dikkatli davranabilirsiniz çünkü burası hafiften turist tuzaklı bir bölge. Sonu ise yine Malecon'a ulaşıyor. Küba'ya gitmeden önce özellikle Kübalı ressamlar ile ilgili pek de bir bilgim yoktu. Ancak burayı gezdikten sonra not alıp Türkiye'ye döndüğümde araştıracak kadar ilgimi çekmeyi başaran birkaç isim bile oldu. Kapıdan çıkarken birbirimize \"Bu işi de başarmışlar\" dediğimizi hatırlıyorum. Mutlaka uğramalı ve yer yer devrim ile iç içe oluşturulmuş eserleri, yer yer Avrupa'ya hatta spesifik olarak İspanya'ya bir öykünme dönemi yaşandığını sezebileceğiniz resimleri mutlaka inceleyin. Biz yaklaşık 1,5 saatimizi buraya ayırdık. -Pazartesi kapalı. -Salı-Cmt 10:00-18:00, Pazar 10:00- 14:00 arası açık. Havana'daki favori müzem olan Devrim Müzesi Fidel ve dostlarının gerçekleştirdiği devrimi tüm detaylarıyla anlatıyor. Kesinlikle ziyaret etmelisiniz, gerçekten çok çok etkileyici. -Giriş 3 CUC. En az 1 saatinizi ayırmanız gerekeceğini göz önünde bulundurun. -İçerideki kitapçıya mutlaka göz atın. Küba Devrimi'ni, Fidel'i ve Che'yi oldukça güzel anlatan İngilizce kitaplar bulabilirsiniz. Vedado bölgesinde bulunan bu müze, Fidel'in CIA'in Küba üzerinde oynadığı oyunları afişe etme yöntemi. Evet bildiğimiz, son 40 yıldır CIA Küba'ya dair ne yapmaya çalışıyorsa, bunların hepsi çeşitli belge ve görsellerle sergileniyor. Aslında oldukça değişik ve cüretkar bir müze, bana varlığı bile müthiş ilgi çekici geldi, dolayısıyla kesinlikle ziyaret etmeye değer. -Giriş 3 CUC. -Pazar-Pazartesi kapalı. Diğer günler 8:30-17:00 arası açık. Yukarıda bahsettiğim Plaza Armas'tan deniz kenarına çıktığınızda karşınızda göreceğiniz kale, ilk yapıldığında amaç korsanlardan korunmakmış, fakat sonradan devlet arşivi, hatta kütüphane olarak bile kullanılmış. Günümüzde tahmin edeceğiniz üzere müze olarak kullanılıyor. İçine girecek kadar ilgimi çekmediği için daha fazla detay veremesem de, meraklısı için rehberli turlar doğru bir tercih olabilir. Küba'yı Küba yapan, Havana denilince akıllara gelen ilk yerlerden biri \"Devrim Meydanı\". Etrafında Batista döneminde yaptırılmış çirkin ve kocaman bakanlık binaları bulunsa da, Che ve Camilo'nun silüeti ile Jose Marti anıtının heybeti bir araya geldiğinde, geri kalanları pek de önemsemiyor insan. -Aynı bölgede Küba halkının kahramalarından Jose Marti'nin hayatına dair bir müze de mevcut. Pazar, Pazartesi kapalı. Diğer günler 09:00-17:00 arası açık. Siz de benim gibi Hemingway seviyorsanız, Küba'da bulunduğu dönemde yaşadığı evi görmek isteyebilirsiniz. Yaşlı Adam ve Deniz'i tamamladığı bu ev, günümüzde Hemingway'in en son bıraktığı haliyle ziyaret edilebiliyor. -Müze Pazar hariç her gün 10:00-16:00 arası açık. -Giriş 3 CUC. -Buraya gidecekseniz Havana'nın biraz dışında kaldığını göz önünde bulundurarak gününüzü ona göre planlayın, bana kalırsa sona bırakmayın. Yukarıda bahsettiğim Plaza Vieja'da bulunan Camara Oscura, tepelere çıkıp panaromik fotoğraf çekme meraklısıysanız, \"fotoğrafta gelenekçiyim, tepeden manzara, sümüklü çocuk ve buruşmuş yaşlı suratından başka fotoğraf çekmem\" diyorsanız, tam da sizin için. Buranın tepesine çıktığınızda Havana'ya tepeden bakma imkanınız olacak. -Giriş 2 CUC. -Pazartesileri kapalı. 17:00'den sonra almadıklarını iddia etseler de, ısrar ederseniz alıyorlar. Centro Habana bölgesinde bulunan Casa de la Musica, orada tanıştıklarımızca \"gitmeyin, ortalıkta fahişeler cirit atıyor, orası size göre değil\" şeklinde babacan tavırlarla kötülense de, gittiğimizde hiç de söylendiği gibi olmadığına karar verdik, çünkü çok çok eğlendik. Havana'nın en popüler gece kulüplerinden biri deniliyor ama bakmayın tabi \"gece kulübü\" denmesine. Girişte onu bunu içeri almadıklarına bile şahit olsak da, içeri girdiğimizde büyük bir sahne, sevimli bir bar, ve çay bahçesi tadında bir ortamla karşılaştık. Lakin olsun, hayatımızda bu kadar güzel dans eden, bu kadar neşeli insanları bir arada görmemiştik. Üstelik bize de dans etmeyi öğretmeye çabalamaya başladıklarında işler daha da eğlenceli bir hale geldi. Bence gece dışarı çıkma niyetindeyseniz buraya mutlaka uğramalısınız. -Giriş 5 CUC. -Kapının önünden taksi bulurken resmi taksilere binmeye dikkat edin. Aksi takdirde sizi kandırabilecek tipler oluyor ortalıkta. -Sizinle dans etmek isteyen insanlara potansiyel sapık muamelesi yapmayın. Bu insanlar gerçekten dans etmek istiyor. Küba'da, Plaza Armas'ta otururken tanıştığımız ve çok sevdiğimiz Lale Nişancı bizim hayalimizi gerçekleştirmiş, ve bir süredir Küba'da yaşıyor. Kendisini kıskanmak üzereyken, bir akşam bizi davet ettiği 1830 adlı mekana gittiğimizde, samimiyeti ve sempatikliği sayesinde kıskançlığımız yerini sevgiye bıraksa da, yerinde olmak için birçok şeyden vazgeçebileceğimizi söylemeliyiz. Konuya dönecek olursam, 1830 yoğun olarak Kübalıların bulunduğu, dans edebileceğiniz ve çok eğlenebileceğiniz bir mekan. Lale Hanım olmasaydı orayı keşfedebilir miydik bilmiyorum, çünkü gerçekten lokal bir havası vardı. Kesinlikle denemeye değer. -Giriş 5 CUC. -23:00'den önce gitmenin hiçbir alemi yok, geç gidin. -Özellikle Devrim Müzesi bölgesinde, \"Kübalı mısın, ne kadar da Kübalı'ya benziyorsun!\" şeklinde muhabbete giren, akabinde \"nereden geldin, sana çok güzel bir yer tavsiye edeyim, şurada parti var, burada festival var\" şeklinde uydurma muhabbetler kuran çiftler oluyor. Onları sıradan, dostcanlısı Küba'lı insanlar sanmayın, sizi karşılığında komisyon aldıkları yerlere yemek yemeye götürmek için zorlamaya çalışıyor olacaklar. Biz yemedik, ancak aynı bölgeden farklı günlerde geçip her seferinde aynı diyaloga giren çiftleri görünce olaya uyandık. YEMEZLER. -Gitmeden önce Küba tarihinde, Fidel'e, Che'ye hatta Camilo'ya ilişkin bir şeyler okumakta fayda var. Bu şekilde şehir size çok daha fazla şey ifade edecek. -Havana'yı mümkün olduğunca yürüyerek dolaşmalısınız, çünkü buranın en güzel yönleriyle, sokaklarında yürürken karşılaşacaksınız. Granma adlı gazetelerine bir göz atmayı unutmayın. İspanyolca bilmiyorsanız sorun yok, çünkü gazetenin İngilizce hatta Türkçe versiyonu bile var. -Çok fotoğraf çekin. Normalde çektiğinizin 5 katı çekin. Küba'dasınız yahu! Çok güzel yazmışsınız, elinize sağlık. Yazınız çok güzel kısa ve öz. Geçtiğimiz temmuz ayında balayı için Cuba'yı sectik. Düğün koşturmacasından Cuba için sadece uçak bileti, otel, ulaşım vs ayarlayabildik. Nereye gidilir, ne yapılır hiç bakma, okuma fırsatımız olmadı. Uçağa binmeden önce tüm Cuba yazılarınızı indirdik 🙂 Yol boyunca okuyup notlar cıkardık. Balayının Havana kısmını size borçluyuz. Çok bir teşekkür etmek isterim. Emeğinize sağlık.. Harika bir Havana rehberi olmuş, ellerinize sağlık 👍🏻😉 Kısmetse 4 yaşındaki ikizlerimizle Eylül ayında Havana'ya gideceğiz. Yazdıklarınız bizim için iyi bir gezi rehberi olacak."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/04/29/yaz-2014-konser-ve-festival-rehberi", "text": "Varımızı yoğumuzu konserlere, festivallere ayıracağımız bir yaz dönemine hoş geldiniz. Neredeyse ARTIK DAHA FAZLA KİŞİ GELMESİN diye haykıracağımız bir noktaya gelen durumu, hem kendimiz hem de sizler için bir listeye dönüştürmeye karar verdik. Yeni konserler, festivaller açıklandıkça ya da gözden kaçırdıklarımızı fark ettikçe burayı mümkün olduğunca güncellemeye çalışacağız. Tavsiyelere açığız. Şimdilik durum bu. Geçmiş olsun. Massive Attack, Kaiser Chiefs, Trentemoller, Wild Beasts gibi \"ALLAHIM O DA MI GELİYORMUŞ?\" tadında tepkiler verdirtecek grupları ağırlayacak festival, bu yaz asla kaçırılmayacaklar listemizde ilk sıralarda. Anneannelerimizin bile bildiği, özellikle lise dönemlerimizin kralı, duvarlarımızın posteri, çayımızın şekeri, gitarımızın teli olan Metallica, bir kez daha Türkiye'ye geliyor. Pogo meselesini aştığımızı, zarar görmeden sağ salim gidip döneceğimizi umarak, biletlerimizi aldık bile. \"Bu adamdan bu kız nasıl çıktı\" muhabbetlerinin kralını yaptıran Steven Tyler'ın solistliğini yaptığı Aerosmith, ilk kez mi Türkiye'ye geliyor bilmiyoruz ama, değilse de biz geldiklerini ilk kez fark ediyoruz. Ölmeden önce gitmeniz gereken konserler listesine eklemekte fayda var. İçinde bulunduğumuz kuşağın yıllarca hayallerini süslemiş, Nsync'deki kıvırcık saçlı haliyle bile kabulümüz olan, Jessica Biel ile evlenince sanki onunla evlenmese bizim olacakmış gibi üzüldüğümüz Justin Timberlake, ilk kez Türkiye'ye geliyor. Biletlerinin kol gibi olduğu bu konseri kaçırmaya gönlümüz el vermiyor. Bu festivalin kadrosunda Savages, Thought Forms, The Away Days ve Spring of War klibiyle ekstra sevgimizi kazanan The Ringo Jets bulunsa da siz festivali genel olarak şu şekilde duymuş olabilirsiniz: \"ABİ PORTISHEAD GELİYORMUŞ\". Evet, doğrudur, Portishead geliyor, saldırınız. Gün geçmiyordu ki bir sevindirici konser haberi daha almayalım. Yıllardır hep sevdiğimiz, pek sevdiğimiz Travis, kalkmış İstanbul'a geliyor. Canım benim. Bekleyin bizi. \"Babylon'da babam çıksa dinlerim\" felsefesiyle yıllardır Soundgarden'dan herhangi bir şüphesi olmayan sevgili hipster alemi, bu sene de festivalin İstanbul ayağında gayet güzel şeyler oluyor. Pet Shop Boys, Sky Ferreira, FM Belfast hatta ve hatta ani bir kararla CİGULİ'nin bile dahil olacağı festival, deneyimler üzerine söylenebileceği üzre, eğlence garantili. Son dönemlerde yılın en mutlu ve huzurlu pazarlarını yaşatan Chill Out Festival'ın bu yılki assolisti bizim için Goldfrapp. Ancak yeniliklere açık insanlar olarak, diğer alternatifleri de değerlendirmeye başladık bile. Chill-Out Festival'a her zaman varız. Türkiye'ye ayağı alışan ve gerçek bir tatlış olan Beirut, yine geliyor. Aynı zamanda yılın \"Bir kıza yazma amaçlı konsere götürme dalında en iyi alternatifi\" olarak seçtiğimiz Beirut'u bir önceki gelişinde kaçıranlar, ya da geç keşfedenler için listemize aldık. Saygıda kusur etmeyip her daim sevdiğimiz Tori Amos, adını okumaya hafiften çekindiren Unrepentant Geraldines adlı yeni albümü için çıktığı turnesi kapsamında İstanbul'a uğramayı da ihmal etmiyor. Haliyle biz de gitmeyi ihmal etmeyeceğiz. Tori bunun parasını sen ver biz sana sonra verelim elde avuçta kalmadı. Konsere gelecek haberini öğrendiğimizde trolleniyoruz sandığımız, çünkü halen hayatta olup olmadığına tam emin olamadığımız, \"yaşayan\" efsane Bob Dylan Türkiye'ye geliyor. Özellikle mekanın muhteşem fikri \"Kısıtlı Görüş Tribün\" kategorilerini öneriyoruz, gerçekten harika bir muamele. Şehrin en \"ne yapmaya gittiğinizin çok belli olduğu ve asla gizleyemediğiniz\" mekanlarından Suma Beach'te gerçekleşecek festivalde Vitalic dışında, kim olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı Monika Kruse, Wolf + Lamb gibi isimler yer alacak. Çoğu kızdan güzel saçları olmalarına rağmen adam öldürmekte 1 saniye bile tereddüt etmeyecekmiş gibi görünen Manowar, beraberinde Arch Enemy ve Pentagram ile bu festivalde yer alacak. Ertesi güne boyunlukları hazır edin, belli ki o kafa \"Hail and Kill\" eşliğinde sallanacak. Büyük bir kısmımızın Fight Club'dan öğrendiği, o noktada kalanların, konser boyunca yalnızca \"Where Is My Mind\" bölümünde haykıracağı, aslında tanısanız seversiniz grubu Pixies, Türkiye'ye ilk kez geliyor. Dinleseniz de dinlemeseniz de bütün şarkılarını her daim duymak ve kontrolsüzce ezberlemek durumunda bırakıldığımız Bulgar teknik direktör tipli adam, David Guetta İstanbul'a geliyor. Normal koşullar altında dans etmek açısından eğlenceli olabilecek bu konser, Türkiye'de locada gerdan kırıp içki açtırmaya dönebilir, o yüzden ne kadar gidilesi olur bilemiyoruz ama, sevenlerinin haberi olsun tabi yine. İleride torunlarımıza \"Bu kadın gençken üstüne et giymişti\" diye anlatacağımız bir garip Lady Gaga, ilk kez Türkiye'ye geliyor. Artık ağzından adam mı çıkarır, göbeğine ıspanak mı dolar ne yapar bilemiyoruz ama, iyi ve enteresan bir performansa şahit olacağımız kesin gibi görünüyor. Türkiye'de gerçekleşen elektronik müzik festivallerinin kaderini hepimiz aşağı yukarı bilsek de, sevenleri \"Ulan belki bu sefer güzel olur be\" diyerek şans vermekten vazgeçmiyor. Azminizi takdir ediyoruz. Steve Aoki, Avicii, Axwell, Afrojack, Paul van Dyk, Ingrosso, Above & Beyond, Paul Oakenfold gibi bu alanda isim yapmış abiler Isle of Dreams'de sahne alacak. Aoki'yi yedirmeyiz. Son dönemlerde festival piyasasında kendine yer edinmiş olan Ekşi Fest, bu sene de küçük ama işlevsel bir line up'a sahip. Adını okurken tereddüte düşüp sinsice geçiştirmeli gruplardan Manu Chao, 21 Haziran'da \"Manu Chao'ya Gönül Vermiş Türkler Derneği\" ile buluşacak. Megadeth, Haggard, Amon Amarth gibi alanında nam salmış isimleri bir kenara koyacağız diye bize kızacaksınız biliyoruz ama, bizim için Rock Off Festival'ın en heveslendiren grubu kesinlikle HIM. Küçüklükten kalma Ville Valo aşkımız tekrar alevlendi diyebiliriz. Heartagramlı tişörtlerini saklayan varsa, dönem onların dönemi. Fotoğrafını görünce \"Aa bu ses bu kadından mı çıkıyormuş?\" tepkileri verdirten, sevilesi, bağıra basılası grup Blonde Redhead, bu seneki konser çılgınlığının son sürprizlerinden."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/05/20/vatikan-ulke-mi-sehir-mi-bir-turlu-karar-verilemeyen-yer", "text": "Ülke mi şehir mi ikilemlerinin içinden bir türlü çıkılamayan, çok küçük olması nedeniyle ülke olması bir türlü kabul edilemeyen Vatikan, hangi inancı benimsemiş olursanız olun, \"Abi adamlar yapıyor\" şeklinde dolaşacağınız, inanılmaz ihtişamlı ve etkileyici bir yer. Saymaya kalkışırsanız gezecek az yeriniz varmış, şipşak bitirirmiş hissine kapılsanız da, pratikte işlerin hiç de öyle ilerlemeyeceğini, özellikle sanata ve mimariye ilginiz varsa, olayın ayaklarınıza kara sular inme noktasına geleceğini şimdiden söylemeliyim. Vatikan, bildiğiniz üzere, Roma'nın orta yerinde bulunuyor ve ikisini ayıran şey şehrin orta yerinde uzanan koca duvarlar. Oradan geçtiniz mi, başka bir devlet oluyor, öyle mantıklı, öyle makul bir durum söz konusu. Lakin olsun, anlık yaşanan \"vay be başka bir ülke daha gördüm\" hissi insanın hoşuna gitmiyor değil. Yazar burada demek istiyor ki, Vatikan geziniz= Roma gezinizin bir parçası. Vatikan gezi rehberimize başlamadan önce gelen not: Roma'yı da aradan çıkaralım diyenler için şurada çılgınca yazdık. Vatikan'ın Roma'nın bir parçası olduğunu düşünürsek ve siz de tatilinizi hava koşullarına göre belirleyenlerdenseniz Roma'nın hava koşullarını göz önünde bulundurmanızda fayda var. Bu noktada asıl önemli olan, kalabalığa tahammül oranınız. Yani eğer metrekareye 26384 insanın düştüğü, hiç tanımadığınız insanlarla gereksiz yere sürekli temas halinde olduğunuz bir tatil sinirlerinizi tepenize çıkarmayacaksa, çekinmeyin Vatikan'a da, Roma'ya da yazın gidin. Fakat bu konuyu sorun edenlerdenseniz, Avrupa'nın geri kalanına göre çok daha ılıman bir iklime sahip olan İtalya'ya, kışın bile gidebilirsiniz. Benim kişisel tercihimi soracak olursanız, Türkiye'de bayrama denk gelmeyen dönemler ve hatta mümkünse ilkbahar/sonbahar dönemleri, hem Vatikan'ın hem de Roma'yı ziyaret etmek için ideal. Roma'nın ve dolayısıyla Vatikan'ın hava durumu, Türkiye'nin batı kesimiyle paralel ilerliyor denilebilir. Haliyle kıyafetlerinizi buna göre kolaylıkla şekillendirebilirsiniz. Ancak konumuz Vatikan olduğu için dikkat etmeniz gereken önemli bir nokta var; Vatikan'da kiliselere kısa şortlar, etekler, göğsü bağrı açık tişörtler ile giremiyorsunuz efendim. Hatta bu durumun Vatikan'ın dışına çıkıp, Roma genelinde birkaç kilisede geçerli olduğunu da söyleyebiliriz. Böyle bir durumda sizden üstünüzü herhangi bir şeyle örterek dolaşmanızı istiyor ya da \"git buradan, sen bacaklarını açarak kilisede nasıl dolaşırsın SAYGISIZ KADIN\" demek yerine, üstünüze ameliyat önlüğümsü bir şey verebiliyorlar. Dolayısıyla Vatikan ziyaretinizi gerçekleştirirken bu detayı göz önünde bulundurmakta fayda var. Bu arada, bu kısa şort meselesi kadın erkek fark etmiyor, beyler. Siz de ona göre giyinin gidin. Tamamen salladığım oranlara göre Vatikan'ı görmeye gidecek insanların %98'i, Roma ve Vatikan gezisini birleştiriyor. Yani\" Hadi bir Vatikan'a gideyim de orada konaklayayım\" diyen insan çok az. Çünkü ne kadar ilgi çekici olursa olsun, Vatikan'da günlerinizi geçirmenin bir alemi yok. Eğer daha farklı bir sebebi yoksa, ya da sanat tarihi konusunda üstad falan değilseniz, çok çok ilginizi çektiği takdirde Roma'da kaldığınız iki gününüzü buraya ayırırsınız olur biter. Dolayısıyla konaklama meselesini öncelikli olarak Roma gezinizi göz önünde bulundurarak planlamalısınız. Bunun için şurada bulunan, adeta Derya Baykallı yemek programı gibi önceden hazırladığımız Roma rehberimize bakarak konaklama önerilerimize bir göz atabilirsiniz. Vatikan'a da paşalar gibi metroya binip ulaşırsınız. Vatikan'ı gezme kararı aldıktan sonra gerçekleştirmeniz gereken en önemli ikinci şey, internet üzerinden bilet almak. Aksi takdirde, özellikle turistlerin yoğun olduğu bir dönemde gitmiş bulunduysanız, çılgın kuyruklarla başa çıkmak durumunda kalabilir, sıcak bir güne denk geldiyseniz İsmail Türüt gibi terleyebilirsiniz. Size müzeler ve şapele giriş + sıra atlama şansı sağlıyor. Bileti alırken hangi gün ve hangi saatte gideceğinizi belirlemeniz gerekiyor. -Giriş: 16 Euro -Tur başlangıcından bi' 15-20 dakika önce orada bulunursanız işler kolaylaşır 2014 itibariyle, Vatikan ziyaretiniz 3 Mayıs-26 Temmuz ve 6 Eylül- 25 Ekim tarih aralıklarına denk geliyorsa, yukarıda bahsettiğim turun, akşam 19:00 ile 23:00 arasında gerçekleştirebileceğiniz versiyonu mevcut. Vatikan'ın mistik bir havası olduğu için biz tercihimizi gece gitmekten yana kullanmıştık ve kesinlikle doğru tercihti diyebilirim. -Giriş: 16 Euro Kalabalık bir grup (max. 20 kişi) oluşturulduğunda gerçekleştirilen ve normal tur kapsamında göremeyeceğiniz yerleri görebilmenizi sağlayan bu turu bir rehber aracılığıyla gerçekleştiriyorsunuz. Deneyimlemediğim için daha fazla detaylandıramasam da, ilgi çekici görünüyor. -Müze bölümü pazarları kapalı. -Biletleri almanız gereken site şurası. Orada anlattıklarım dışında daha farklı seçeneklere de ulaşabilirsiniz. -Online rezervasyonda normal fiyatlar + 4 Euro ödüyorsunuz ancak gitmeyi tercih ettiğiniz döneme göre hayatınızda değerlendirdiğiniz en anlamlı 4 Euro harcamalarından biri olabilir. -Online bilet aldıysanız, bileti satın aldığınıza dair bir çıktıyı yanınızda götürmeyi unutmayın. Aziz Petrus Meydanı olarak da isimlendirilen bu meydan, televizyonda Vatikan ile ilgili herhangi bir şey gördüğünüzde Papa'dan sonra karşınıza çıkan ikinci görüntü olarak anlatılabilir. Bu kadar sığ bir anlatımla yetinmeyecekler için, Bernini tarafından tasarlanmış, sütunlarla çevrili, Papa'nın halka seslendiği, ya da çeşit çeşit organizasyonun gerçekleştirildiği önemli bir meydan olarak da tarif edilebilir tabi. 60.000 kişi kapasitesi ile ile dünyanın büyük kiliselerinden biri olan ve Roma'nın silüetinde yer edinen San Pietro Bazilikası, Vatikan'da göreceğiniz en önemli yapılardan bir diğeri. İtalya sınırları içinde bulunduğunuz süre içinde saygıda kusur etmeyeceğiniz, her bir eserini gördüğünüzde daha da hayran kalacağınız Michelengelo tarafından tamamlanmış. Vatikan Müzeleri deyince aklınıza birkaç müzenin bulunduğu bir bölge gelse de, aslında birbiriyle bağlantılı dev bir müze kompleksi olarak tarif edilebilir. Tavanından gözlerinizi alamayacağınız, güzeller güzeli meşhur Sistine Şapeli'ni de içinde bulunduran bu alanda kendinize bir gezi planı oluşturmanız şart. Aksi takdirde bir şeyleri mutlaka gözden kaçırıyorsunuz, çünkü gezecek görecek çok fazla alan var. Örneğin Pinacoteca'da Rafael, Leonardo da Vinci, Caravaggio gibi ünlü sanatçıların eserlerini görebilmeniz mümkün. -Pazar kapalı. Diğer günler 09:00-18:00 arası açık. İçeriyi gezmek oldukça uzun süreceği için bilet alımı kapanış saatinden daha erken bitiyor. -İlgilenenler için Michelengelo'nun \"Pieta\"sı burada yer alıyor. Roma'da kalıyorsanız Vatikan'a ulaşmak için inmeniz gereken metro durakları: Ottaviano San Pietro- Mueso Vaticani ya da Cipro. -Vatikan'a girmek için ayrıca vizeye ihtiyaç var mı diye merak edenler oluyor. Hayır, ekstra bir vizeye ihtiyacınız yok. İtalya'ya girdiyseniz ve Mehmet Ali Ağca değilseniz, Vatikan'a ekstra bir uğraş vermeden girebilirsiniz. -Gitmeden önce Vatikan'la ve göreceğiniz yerlerle ilgili bir şeyler okumakta fayda var. Bu şekilde içeride görecekleriniz size çok daha fazla şey ifade edecektir. -İçeride yorulduğunuzda oturabileceğiniz bir kafe mevcut. Kahveleri de tüm İtalya çapında olduğu gibi çok lezzetli. Özellikle gece turunu gerçekleştirecek olursanız ve dolunaya denk gelirseniz, kafenin dış bölümünde oturmak oldukça değişik bir deneyime dönüşüyor. -Vatikan'ı hatırlatacak bir hediyelik alma niyetindeyseniz, illa ki buradan almanıza gerek yok. Çünkü gereksiz yere fazla para bayılırsınız. Bunun yerine Roma'da merkezden daha uzak noktada bulunan küçük hediyelikçileri tercih edebilirsiniz. Ağzım açık gezmiştim. Saatlerce sıra bekledim. Pişman mıyım? Hayır! her ayın son pazarı giriş ücretsizdi ama nasıl bir sıra olur bilmiyorum. -daha düşük yoğunlukta insan seliyle hareket etmek için her halükarda internetten alınan biletle erkenden orada olmak mantıklı, zira çoğu zaman gezi lunaparktaki korku tüneli ile aynı mantıkta işliyor bir yerden giriyorsunuz bir yerden çıkıyorsunuz. kompleksli olması muhtemel papanın birisi vatikandaki tüm heykellerin pipilerini kırdırmış, yerlerine yapraklar koydurmuş. 80 li yıllarda bu traşlanan parçaların sergilendiği bir\" kırık pipiler duvarı\" varmış. şimdi \"kırık pipiler sandığında\" oldukları rivayet ediliyor. İsviçreli muhafızlar taş olmalarına rağmen 4-5 arkadaş birleşse rahatlıkla ödenebilecek düşüklükte bir ücretle çalışıyorlar. bir çeşit gönül bağı var herhalde. her kutsanmış organizasyon gibi Vatikan da yeniliğe çok açık olmadığı için yeniden gitmemi gerektirecek bir değişiklik öngöremiyorum. bir rainbow fest yaparlarsa tarihe tanıklık etmek için giderim yoksa önümüzde ki 20 yıl tekrar gitmem herhalde. çok teşekkür ederiz! kopun turdan, kendiniz gezin, daha güzel gezeceğinize eminiz! 🙂 şimdiden iyi gezmeler, müthiş bir tatil olsun. selam, çok sevindik beğenmenize! 🙂 maalesef oralarla ilgili bir yazı mevcut değil henüz, umarız en yakın zamanda 🙂 sevgiler, öpücükler. Merhabalar, bu satırları şu an Roma'dan yaziyorum, yarın Vatikan'ı gezeceğimiz için tekrar bu sayfaya göz atmak istedim.. 2 gündür Roma'dayız ve şunu belirtmek isterim ki Roma'yı anlatan sayfanızı öyle ilgiyle ve dikkatle okumuşum ki, eşim sen buraya daha önce geldin mi diyor 🙂 meydanlara caddelere varıncaya kadar tanıyorum çünkü, detaylı ve müthiş anlatımınız sayesinde. her yerde italya yazısı var ancak ince noktalara çok az değinen sayfalar var. vatikan konusunda bir sorum olucak \"3 Mayıs-26 Temmuz ve 6 Eylül- 25 Ekim tarih aralıklarına denk geliyorsa, yukarıda bahsettiğim turun, akşam 19:00 ile 23:00 arasında gerçekleştirebileceğiniz versiyonu mevcut.\" yazmışsınız bu günler arasında tek gece gezip ince bir gezi yapabilirmiyiz yeterli olur mu? iyi çalışmalar elinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/06/02/avustralyada-yasam-serisi-no-3", "text": "Kendisine teşekkürü bir borç biliyoruz, siz de bilin, çünkü pek detaylı pek işe yarar bir röportaj çıktı ortaya. -Kanada'nın soğuğu yerine başlıca şehirlerinde yaz kış tropikal bir iklimi olması -Avrupa'dakinin aksine Türk sayısının oldukça az olması fakat Türk-Avustralya halklarının ortak bir tarihi geçmişle birbirine bağlı olması -Faşizm ve cehaletin minimum şekilde hissediliyor olması ve genel toplum yapısı ve kültürü içinde yerinin olmaması. -Dünyanın 4 bir köşesinden gelen kültürlerin kesişme noktası olması. Kendini tanıyıp anlayabilmek için \"konfor bölgesi\" dışına çıkarak farklı kültürler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Avustralya'da eğitim almak isteyen Türklere bir tavsiye verecek olursam, bence işinin ehli bir kurum olan Hub Education mutlaka değerlendirilmeli. Bana eğitim kelimesinin gerçek anlamını öğreten bu kurum, işine tutkuyla bağlı başarılı bir Türk tarafından yönetiliyor. Pek çok insan gibi dizileri altyazısız izlemeyen, şarkı sözlerini anlamak için çabalamayan bir insandım. Hangi yabancı dil olursa olsun, tembelliği bırakıp duymaya, anlamaya çalışmak gerek. Sydney İngilizce öğrenmek için bence doğru bir tercih. Fakat belli bir seviyeye gelmeden biletinizi alıp kalkıp giderseniz zorluk çekersiniz. Aksan farklılıkları her yerde var. Türkiye'deki gibi düşünün. Büyük şehirlerde az, küçük yerlerde daha çok karşılaşılıyor. Aksan farklılıkları bence zorlanmak için değil dili renklendirmek için var ve bence oldukça keyifli. \"No worries, no dramas\". İnsan hayatında endişe ve dramın yeri olmamalı. Devlet burada bunu sağlamış durumda. 3. Dünya ülkelerinde insan hayatının gerçekten değeri yok. Burada birisi ölürse 1 hafta haber yapıyorlar, hakkında belgeseller çekiyorlar. Kimsenin TV izlediği yok ya o da ayrı konu. Nerede yaşarsanız yaşayın evinize 5-10 dakika yürüme mesafesinde Gezi Parkı'nın onlarca katı büyüklüğünde parklar var. Kaldırım ile yol arasında şehir içi hariç her bölgede yeşil alanlar var. Kaldırıma park eden araba göremezsiniz. Sıradan sokakların hepsinde 100-200 yıllık tarihi ağaçlar var. Ambulans itfaiye araçlarının ihtiyaç halinde gelmesi saniyelerle ölçülüyor. Toplu taşıma İstanbul'dakine kıyasla en az 20 gömlek ötede. Otobüslerde ayakta yolcu taşıma limiti var (18 kisi). Kanunlar herkes tarafından takip ediliyor. Kurnaza, tilkiye, mafyaya, kabadayıya, sapığa yer yok. Gece-gündüz güvenli. Her türlü mekana sarhoş değilseniz elinizi kolunuzu sallaya sallaya girebilirsin, kimse size yanında kadın yok diye ikinci sınıf insan muamelesi yapmaz. Kadın-erkek 7'den 70'e herkes eşit şartlarda yaşıyor. Herkes vergisini ödüyor ve ödenen vergiler halka bir şekilde geri dönüyor. Halk arasında gelir eşitliliği var ve bunun kültüre bariz yansımaları var. Çöp toplayanla ofis işi yapan arasında gelir eşitliği ve sosyal statü eşitliği var. Herkes birbirine saygılı. Türkiye gibi ülkelerde var olan parayla statü sahibi olmaya çabalayan insanlar yok. Para bir amaç değil. Hiç birinizin aklına gelmemiştir belki ama beyaz çorap giyen insanları hor görüp burun kıvırmak statü farkının kültüre nasıl yansıdığının bir göstergesi. Türk kültüründe insanlar birbirini yükseltmeye değil içten içe yermeye uğraşıyor. Burada tam tersi. Daha lisede bu düşünce yapısının temelleri veriliyor. Amaç hayatı güzel yaşamak ve mutlu olmak, tutkulu olduğun şeyi yapabilmek, tutkun yoksa da mutlu yaşayabilmek, ve en önemlisi eğlenmesini bilmek. Bazen içkiyi fazla kaçırıyorlar orası ayrı konu. Umarım Türkiye gibi ülkelerde mevcut ekonomik düzenin anapara yerine eşitlik üzerine dayalı olduğu, demokrasinin pratikte doğru kullanıldığı, ve sınırların kalktığı bir dünyayı kurabiliriz. Tüm insanların bir birey fakat bir bütün olduğu bir dünyada bunu yapabilmek için tek yapmamız gereken birbirimizi anlayabilmek. Bu yüzden evet, yine olsa yine yaparım. Taşıma suyla değirmen dönmez demişler. Bir 3. Dünya ülkesinde kazandığın para ile burada değirmenin çarkını anca ıslatırsın. Tavsiyem, doğru vizeyle gelip hayatınızı burada kazanmanız. Öğrencilerin haftada 20 saat çalışma izinleri var. Gelip bir şekilde okulunu ödeyebilen ve hayatta kalabilen başarılı öğrencilerin hikayelerini dinledim. Muhtemelen en zor yolu seçmiş olursunuz, hazır olun. Ama onlar yapabiliyorsa siz de yapabilirsiniz. Mutfağa girmem ama evde yerim diyorsanız donmuş gıda üyelikleri 6 öğün için haftalık $20 civarında eve teslim ediliyor. Suyu musluktan içiyoruz. Sokakta, parklarda ve toplu taşıma noktalarında halk için musluklar var. Veya herhangi bir içki satılan yere girin, kimseye sormadan bardağınızı alın, bardan suyunuzu doldurup için. Kanun gereği içki servis eden yerler halka açık olarak su vermek zorunda. Orta Doğu'nun kurnaz kültürüne alışmış Türkler için buraya alışmak çok kolay. Her şey kurallı ve herkes tarafından takip ediliyor. Karmaşık hiçbir şey yok. Sosyal yaşam çok basit. Evetse evet, hayırsa hayır. İstiyorsan istiyorsun istemiyorsan istemiyorsun. İlk başta biri tarafından reddedilme duygusu Türk kültürü için ağır gelebilir ama geniş düşünürseniz ilerde oluşabilecek her türlü komplikasyonu baştan engelliyorsunuz. Ön yargılardan kesinlikle kurtulmak ve karşındakini anlamak ve saygı duymak gerek. Elbette ahmaklar ve muhattap olmayacağınız insanlar olacak fakat bu her yerde böyle. Kabuğundan sıyrılabilirseniz saf ve temiz arkadaşlıklar ve güçlü bağlar başlangıcına hazır olun. Anlayış, çeşitliliğe saygı, hoşgörü, açık fikirlilik, ve pozitif duygularla yaklaştığınız sürece hayattan da aynı geri dönüşü alıyorsunuz. Bir Aussie'nin Türkiye'ye gelip alışmaya çalışması bence çok zor olurdu ama bahsettiğim kafa yapısına sahip Türkiye'den Avustralya'ya giden biri için adaptasyon çok daha kolay. Casual işlerde haftada 24/32 saat çalışarak geçim sağlıyorum. 40 saat çalıştığım zamanlar daha fazla vergi ödüyorum ve neredeyse aynı hesaba geliyor o yüzden kasmanın bir anlamı yok. Tam zamanlı ofis işi yapanla veya hiç çalışmayanla benzer paralar kazanıyorum ve halkın geri kalanıyla eşit bir hayat standardına ve sosyal yaşantıya sahibim. Paranın ikinci planda olduğu bir düzende insanin kendi yolculuğuna odaklanabilmesi her şeye değer. \"Supporting the mateship\". 2005 yılında Canberra'da parlamento binasında çalışan güvenlik görevlilerinin insanları \"mate\" diye çağırmaları yasaklanmış ve bu yasak yalnızca 24 saat sürmüş. Polisinden milletvekiline herkes sakin, hoşgörülü ve doğal. İnsanları meslek gruplarına göre ayırmanın bile ayrımcılık yaratabileceğini düşünebilen bir millet içinde çevre edinmek gerçekten çok kolay. Fakat yüzeysellikten kurtulup bir sonraki aşamaya geçebilmek için insanlarla vakit geçirmeniz gerek. Kendiniz gibi maceraya atılmış pek çok insan bulabilirsiniz. Meetup, Internations gibi online platformları kullanmak sosyalleşmenizi çok daha hızlandırıp konu odaklı hale getirebilir. Hayat burada çok eğlenceli geçiyor. Yapılacak aktivitelerin sınırı yok. Türkiye'de maddi yük getireceğinden dolayı farklı şeyleri denemeye korkarız genelde. En basitinden örnek vereyim, Golfe zengin sporu deriz. Burada zengin fakir sporu diye bir şey yok. Spor gerçekten insanların hayatının büyük bir bölümünü oluşturuyor. Ve spordaki çeşitlilik muazzam. İlgi duyduğunuz herhangi bir spora yönelmek çok kolay. Veya personal trainer tutup boot camp'lere katılmak oldukça yaygın. Tek bir spordan ziyade farklı farklı alanlara yönelebilirsiniz. Ben kendi adıma Capoeira, Yoga, ve Fitness yapıyorum. Spor haricinde her hafta yapılacak bir aktivite oluyor. Mangal kültürü inanılmaz yaygın ve halka açık parklarda elektrikli mangal sistemleri var. Arkadaşlarla Pazar günü 957 km2' lik bir parkta toplanıp mangal yapıp içerek bütün günü geçirebilirsiniz. Açık havada vakit geçirmek kültürlerinde çok yaygın. Veya pub'da tanımadığınız insanlarla çeşitli konularda sohbetlere dalabilirsiniz. Ev davetlerine katılabilir, veya kendiniz davet verebilirsiniz. İstanbul'da sosyalleşmek için ekstra bir çaba sarf etmek gerekiyor çünkü trafikte geçirdiğiniz süreyi ve iş saatlerini topladığınız zaman geriye anca uyumak için vakit kalıyor. Bu da hayatı neden yaşadığınızı sorgulamanıza yeter. Muazzam bir yemek kültürü var. Dünyanın 4 bir yanındaki kültürlerin kesişme noktası olan bir şehirde her türlü dünya mutfağını bulmak mümkün. Ben geldiğimden beri Türk restoranına gitme gereği hissetmedim. Canımın çektiğini evde kendim yapabiliyorum zaten. Thai, Japanese, Chinese, Brazilian, Indian, Greek, Mexican, Lebanese, Italian, Turkish... ne ararsanız var ve kaliteli yemek bulmak zor değil. Tek sıkıntı taze balık kültürü zayıf. Genelde donmuş balık alım satımı yapılıyor. Kabuklu deniz hayvanları sık tüketiliyor. Kanguru eti çok doğal ve faydalı bir et. Ama herkes yiyemez çünkü oldukça sert ve kanlı. Kokoreçten vazgeçmeniz gerekebilir ama kazandığınız çeşitliliğin yanında o kadar da koymayacaktır. Midenizi 10 dolara tıka basa güzel yemekle doldurmak için Pub'larda yerliler için yapılan indirimli saatleri takip edin. Gece hayatı yeni kanunla birlikte NSW genelinde gece 1.30 'da lock out, 3.00' de son içki şeklinde. Farklı bölgelerde farklı gece hayatları var. Oxford street'de Gay Bar'larda eğlenip kaliteli canlı müzik dinleyebilir, Newtown'da Jazz kulüplerine takılabilir, City'de Ivy club'da dans edebilir, veya Kings Cross'da Taksim karmaşasını yaşayabilirsiniz. Etraftakileri rahatsız edecek şekilde sarhoş olursanız size daha fazla içki servis edilmeyecektir ve binanın 50 metre yakınına o gece için yaklaşmanız yasaklanacaktır. İtiraz etmeniz durumunda $550 ceza ödemek durumundasınız. Kanunen $11 bine kadar ceza arttırılabilir. Tavsiyem bu durumda gurur yapmayıp taksi çağırmanız. Alkollün girdiği yere kavga da girebiliyor. Örneğin birisine çarptınız birası üzerine döküldü, özür dilediniz müzikten ve sarhoşluğundan sizin özrünüzü duymadı ve arkanızı dönüp gittiniz. Başınıza gelebilecek en kötü şey yumruk yemek olur. Ama bir yumruk bile insanı öldürebileceği için yumruk atmanın cezası hapis. Vize iptali ve sınır dışı edilmekten bahsetmiyorum bile. Siz siz olun asla saldıran taraf olmayın. Olur böyle şeyler deyin geçin. İkonik olarak görmeniz gereken yerler; Opera House, Bondi Beach, Harbour Bridge, Sydney Tower, Manly Beach, Watsons Bay, Botanical Gardens, Bondi Coogee Coastal Walk, Blue Mountains. Bunlar haricinde Sydney Vivid, New Year's Eve, Bondi Winter Magic ve gerçekleşen sayısız müzik festivallerini kaçırmayın. Bu festivalleri bulmak web'e Sydney Festivals diye yazıp aratmak kadar kolay. Uçak biletlerini iyi araştırın; Jetstar, Virgin, Tigerair gibi firmaların ucuz biletleri oluyor. Ayrıca haftasonları Melbourne'a veya Brisbane'a gidip gelebilirsiniz. Su ana kadar Au ile ilgili okudugum en saglam yazi. Emeginize saglik arkadaslar.. HUB Educationa keisnlikle guvenmeyin. 2005 yilindan 2012 yilina dek tam 7 yil kaldim. 3. Eglence hayati olduca pahalidir. Icki icmeyi egleneden sayiyorsniz o baska. Opera house gibi yerleri gezmek ciddi rakamlara mal olur. 4. Tren ve otobus ucretleri bildigin el yakar! Tr dn nefret eden biri olarak: kesinlikle ama kesinlikle lanet bir ulkedir, gitmeyin, gittirmeyin. Biraz fazla iyimser bir yazı olmuş, katıldıgım ve katılmadıgım tarafları var.. Avustralyalıyım, degısık sehirlerinde yasadım, oradayken yasam standartlarım yuksek, oturdugum muhit, oranın en iyilerinden biri olmasına ragmen, Sydney dahil dunyanın en sıkıcı ulkelerinden biri, hele Sydney dışındaki yerlerde sıkıntıdan ölürsünüz, tarih kültür yok gece olu bir sehir, bir de 3. dunya ulkesine ait faktorler var Turkiye o kadar mı geride.. Kusura bakmayın ama Istanbul, Sydney ve Melbourne'u bırlestirin 10la carpın o derece ılgınclıkte ve birçok açıdam daha ilerde olan ve global bir sehir, ha hayat ve calısma kosulları zor olabilir o ayrı.. Avustralya'da internetin hızı ve fiyatın nasıl arkadasım Avrupa ve turkiye'ye gore, evlerde Melbourne gibi soguk yerlerde bile ısı yalıtım var mı? Sydney'de pek kıs yapmaz, Antalya gibidir ama ısı yalıtım olmadıgından içerinin ısısı dısardan daha yuksektir, uşuyebilirsiniz.. TV izlemezler tabi 4-5 tane kıytırık kanal var, extra 20-30 Ingılızce kanal almak ıcın ayda 60-80 dolar gıbı rakamlar, 3-5 turk televizyonu ızlemek ıcın gene 70-80 dolardı yanlıs hatırlamıyorsam.. Avrupa'dan sonra çekilecek bir ulke değil bana sorarsanız, insanları da yapmacıklı ve ırkçının onde gideni. Ha yasam kalitesi yuksek, saglık standartları da oyle ama bir kanal tedavisi 2000-2500 dolar burda 100-200 liraya yaptıracagın sey ve devlet karsılamıyor. Hele o aksanları yok mu, hepsi koylu gibi konusuyor, TV haber spikerleri bile, ağızlarına çarpası geliyor insanın içim bir tuhaf oluyor 🙂 Abartmayın ne olur.. dunyada cok daha ilginç şehirler ve ülkeler var. Can'a kesinlikle katiliyorum. Fazla pembe bir resim cizmisler. Heryer 5'de kapanir. Avustralyalilarin Kendi tabirleriyle \"true blue\" olanlari zaten son derece irkcidir. O kadar kanunun konulmasi da iste bu irkcilik yuzundendir. İs basvurunuzda anglo-sakson isminiz olmamasi nedeniyle elerler. İnsanlarin kibar olmalari ise tamamen kendilerini sizden ustun gormesindendir ve gercekten cok yuzeyseldirler. Sadece icip, yuzeysel muhabbet edebilirsiniz. Afrikan kokenli nerdeyse hic yoktur ve rastlarlarsa dik dik bakarlar hem de Sidney sehir merkezinde. Burada en yaygin ikinci nufus olan Uzakdogululari bile asagilarlar. Haftada 20 saatten fazla yasal calisamazsiniz ve o da ancak ev kiraniza yeter. Gercekten inanilmaz pahalidir ve Tokyo bile kira, gida ve yasam konusunda burdan ucuzdur. Bir paket en kotu sigara 20 AUD, yani 40 TL'dir. Otobus, tren biletleri en yakin mesafe tek yon 3,50 AUD'dir ve uluslararasi ogrenci olmaniz Sidney'de hicbirseyi degistirmez, tam parasi odersiniz. Surekli kontrol vardir ve acimadan aninda 200 AUD ceza keserler. Saglik sistemi rezalet otesidir. Burda sizi once Genel Hekime gonderirler ve cok az vaka gorduklerinden dolayi yanlis teshis koyarlar. Hekim gercekten hasta oldugunuza inanmadan size bir uzman icin referans mektubu vermez ve ne yazik ki uzman da birsey bilmemektedir. Turkiye'deki stajyer doktor bile buranin uzmanindan iyidir. Hayat sadece icmek uzerine kurulmustur. İnsanlar bagira cagira konusur. Alkolik ve uyusturucu bagimlisi, evsiz ve kumarbazi coktur. Herkes yanlizdir. Butun sehirleri birbirine benzer ve tekduzelikte yarisir. Oysa Turkiye'deki her sehrin bir sokagi, digerinden farklidir. Sydney guney yarimkuredeki Londra'dir, yaz, kis bol yagisli, deli gibi ruzgarli ve firtinalidir. \"Agzi olan konusuyor\" deriz ya, bu yorumlarda da durum ondan ibaret. Bu kadar bariz yalan soyleyen bir kisinin yorumlari ne kadar kayda degerdir, takdirinize birakiyorum. 2011 den bu yana burdayim ve yakin zamanda donmeyi dusunuyorum, Avusturalya muhtesem bir ulke ama ne konuda ? doga olarak super ama bortusu bocegi cok, manzaralar muhtesem eskiden windows bilgisayrimizin masa ustu goruntulerinden kat kat guzel manzaralar var garantisini verebilirim, gecenin bir yarisi tek basiniza ara sokakta gezin bir allahin kulu bise demez, onunuze cikip kimse bana para versene demez yani :D, is konusunu sorun etmeyin yasal olarak 20 saat calisma hakkiniz var ama yillarca 20 saatten fazla calistim parayi elden aliyosunuz yani el altindan yasal olmayan is cok donuyo. is bulamam korkusu yasamazsiniz heryerde donerci var hepside Turk eleman ariyo eliniz ogrenmeye yatkinsa cok rahat is bulabilirsiniz( kesinlikle saati $15 alti calismayin Turk olsada sizi kandircak cok kisi var) is, ev, hayat konusunda sydneye gelecek herkese yardimci olmaya calisabilirim. America da arkadaslarim var Ingilterede felan inanin sydney daha pahali oralara nazaran AMA burda para kazanma ihtimaliniz daha cok saatine $20 kazanabileceginiz baska bi ulke oldugunu sanmiyorum ama bun yani sira hersey haftalik odenir sigara paketi 25li iciyorum ben $18.50, en ucuz yemegin menusu $10, kira $200 dan asagi zor. AMA bunlarin disinda en onemlisi kendini alkol, uyusturucu ve KUMAR konusunda kntrol edemiyicegine inaniyosan hic gelme cok adam gordum hayatini burda perisan eden. hele bide yanlizligi sevmiyen bir adamsan isler daha da zorlasir burda kimse kalici degil herkes gecici yada kalanda senle belli bi yere kadar muhatab olur. cok koyu irkci bir millet olup bunun yasak oldugunu idda ederler yani gizli irkcilik vardir WOG derler bize. Oncelikle, sigara fiyati verdigin link bir toptanci ve bu fiyatlar sadece toptan alim yapan bayiler icin gecerli, lutfen derinlemesine arastirma yapmadan ve İngilizce bilmeden insanlara yanlis bilgiler verme. İkinci olarak, ben tren bileti fiyatlarindan bahsettim, az bile soylemisim, otobus bilet fiyatlari listesini koymussun. Tek yon bilet fiyati 4 AUD. Sayfayi goruntulemek icin uyelik gerektirdiginden oturu link vermedim. Isterseniz kendiniz de uye olarak kontrol edebilirsiniz. Bir de arkadaslarimin ictigi \"Rotsman\" marka 25'li sigara da $15.5. Lakin online alisveris sitesinde yok. Avustralya'da iseniz herhangi bir Woolworths'den kontrol edebilirsiniz. \"Otobus, tren biletleri en yakin mesafe tek yon 3,50 AUD'dir\" Bunu yazan sizsiniz. Ardindan da \"İkinci olarak, ben tren bileti fiyatlarindan bahsettim, az bile soylemisim, otobus bilet fiyatlari listesini koymussun. Tek yon bilet fiyati 4 AUD.\" bunu diyen de sizsiniz. Sanirim ne yazdiginizdan haberiniz yok. O yuzden cevap vermeden once, onceki mesajinizi okumanizi tavsiye ederim. Opal Card denilen seyden haberiniz vardir. Bununla \"peak (7-9 am, 4-6.30 pm)\" saatlerde $3.38 odersiniz. Bu saatler disinda $2.36 odersiniz. Ayrica diyelim ki her gun duzenli olup takip ettiginiz bir rota var. Is veya okula gidip geldiginizi farzedelim. Haftanin 4. gununden (8. ucretli yolculuktan) sonra ayni hatta ucretsiz seyahat edersiniz. Bu sekilde de ulasima harcadiginiz para ortalama olarak cok daha uygun olur. Ben haftada $25'dan fazla para asla vermiyorum. Bunlar ufak detaylar, lakin yanlis bilgi vermeniz kabul edilemez. Avustralya, ozellikle Sydney pahali bir yer. Turkiye'den buraya dil ogrenmek icin gelecek ve ailesi tarafindan finanse edilecek birine ben de buraya gelmesini tavsiye etmem. Lakin calismak gibi bir gayesi varsa, buradan daha rahat hayatini idame ettirebilecegi bir yer de yok. Saatlik $15'dan 30 saat (yasal sinir 20 lakin fazlaca calismak isterseniz bir suru seceneginiz var) dahi calissa, her turlu giderini rahat rahat karsilar. Onun disinda burada eli yuzu duzgun bir isiniz varsa, yasam standartiniz gercekten cok yuksek. Elbette bu tamamen sizle alakali ama bu dunyanin neresine giderseniz gidin, sizle alakali olacaktir. Saglanan kosullar acisindan burasi gercekten cok ilerde. Bunu da her yil dunyanin en yasanabilir yerler listelerinde en tepelerde yer bulmalarindan anliyoruz. Avrupa'yla kiyasladigimizda ben de Sydney'i pek sevmem. Pek ruhu olduguna inanmiyorum sehrin. Dunyanin en iyi yeri oldugunu asla iddia etmiyorum. Ama kesinlikle huzurla yasanabilecek bir yer. Hele bizim ulkemizin su anki durumu goz onune alininca, tum olumsuz yanlari bir anda yok olup gidiyor. Ayhan'in dedikleri genel olarak dogru. Dil bilmiyorsaniz gelmeyin, bir halt yapamazsiniz. Haftada 20 saat calisma siniri lafini edenler zaten duzgun bir isi olmayan, dil okulundan kapak atmaya calisip beceremeyenler; dolayisiyla biraz kuyruk acisi olmasi normal. Avustralya genel olarak rahat ve huzurlu bir yer. Kafa dinlemek icin veya cocuk buyutmek icin nefis. Daha okuldan yeni ciktiysaniz ben Avrupa tavsiye ederim. Yok bundan sonra ailemle kafam rahat takilacagim yer ariyorum diyen 30-40 yas arasi bir kisiyseniz Avustralya'yi da degerlendirin. Dil kursu için sanırım öğrenci vizesi almak gerekiyor. Sonrasında temelli yerleşmek için orada kalman için bir geçerli bir sebebin olması gerekmiyor mu. Özellikle çalışmak için çalışma vizesi gibi şeyler. bir de sen oradayken turist vizesi halindeyken çalışma vizesi alabiliyormusun. Tr ye geri dönmen gerkemiyor mu. Kanada vatandaşlığım var.2011 yılından beri Tr de yaşıyorum ve mutlu değilim. Avustralya'ya yerleşmeyi düşünüyorum ve araştırma aşamasındayım. Kanada ile Avusturya arasında bir antlaşma var mı, Kanada vatandaşlığım bana bir ayrıcalık verir mi?Bu ve benzeri konularda nereden ve nasıl bilgi alabilirim. Yardımcı olabilecek arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim. Ben sürekli Kanada Avustralya karşılaştırması yaparım ve bu iki ülkeyi birçok yönden denk görürüm. O nedenle yorumunuz ilgimi çekti. Şuan İstanbul'da yaşayan bir lise öğrencisiyim ve üniversiteyi Avustralya'da okumak istiyorum bu yüzden detaylı bir araştırma yapıyorum. Bu sitede okuduklarım bana 'Avustralya doğru bir seçim.' dedirtti. Fakat meraktan aşağılara inip yorumları da okudum ve gerçekten neye inansam bilemedim. Bu siteye girmeden önce Avustralya ile ilgili: Hayatın pahalı ama buna karşılık maaşlarında ona göre verildiğini, mutlu bir ülke olduğunu, suç oranının az olduğunu, göçmen ülkesi olduğundan dolayı insana daha özel olarak 'farklı insana' saygılı ve hoşgörülü olduğunu, eğitimin kaliteli olduğunu biliyordum ama şuan Avustralya ile ilgili olan tüm bilgim resmen sıfırlandı. Anlatımda olumsuzluk daha çok etki bırakır olumluya göre. Olumsuzlukları da yararlı olsun diye yazdığınızı farkındayım ve teşekkür ederim ama senelerdir Avustralya hayali olan biriyim. Dolayısı ile hayallerim hakkında şüpheye düştüm. 'Gerçek anlamda' yardımı olabilecek olan biri tarafsız ve düz, yorum katmadan, anlatabilir veya en azından bir kaynak önerebilirler mi? Umarım bu yardımı esirgemeyecek insanlar çıkacaktır. Yeni nesil lise öğrencileri sizin gibiyse memleketin geleceğinden umutlu olmak lazım. Tebrikler. irkcilik yapildigi dogru birkac kendini bilmez tarafindan, ama bizim ulkemizde rum ermeni ve diger azinliklara yapilan irkciliga ne demeli?? hem de yuzyillardir istanbulda yasadiklari halde?? ben hicbir irkcilikla karsilasmadim avustralyada ama turkiyeye cok uzak ve fazla bireysel bir toplum. insan bazen bnalima dusuyor aile ve arkadas cevresinden uzak oldugu icin. bizde de dinci kabadayilar problemi var yani karar vermek cok zor. gene de eger gecim sorunu yoksa en iyisi kendi ulkemizde yasamak derim. Avustralya ile yapilan yorumlara istinaden yazmak istedim. Oncelikle yazi gercekten iyimser fakat bu Avustralya yi diger basilica rakip ulkeler Kanada, Ingiltere, ABD, Irlanda, Malta arasinda kotu yapmaz. 8 yillik sure icerisinde Sidney ve Adelaide sehirlerinde kaldim. Gayet huzurlu, mutlu bir ulke. Turist ve ogrenci olarak keyif alabileceginiz bir ulke bunun yaninda calisma hayati derseniz bircok native ulkelerin yaptigi gibi once kendi vatandaslarini ve ana dili olan basvurulari degerlendiriyorlar ama bunu size hayatta yansitmazla o guler yuzlu yapilariyla hatta isi bile aldim diye dusunebilirsiniz. Fakat bunlar bu konular butun ulkeler de var, lutfen biraz empati yapin. Arkadaslar, kendinizi gelistirmeye, daha cok gelistirmeye calisin!! Yeteri kadar iyi olmak isi almaya yetmez, diger adaylardan daha iyi olmak isi almaya yeter. Bir defa dil buyuk problem, cunku ana dilin degil. O zaman IELTS sinavindan 8'i zorlamalisiniz. Bunun icin egitimler alinabilir. Buraya universite okumaya gelen arkadaslar, lutfen gelmek icin gelmeyin. Buranin en iyi 8 universitesini zorlayin. Bunlar Au da ki buyuk firmalar icin onemli kriterler. Basvuran diger rakiplerinizin bir cogu asyali, hintli ve yerlisi, AU ya gelme firsatiniz olursa, kutuphanelerde nasil nefes almadan calistiklarina sahit olabilirisiniz Asyalilarin. Lutfen empati yapin, eger sen daha iyi bir personelsen neden seni sirket almasinda senden daha basit bir egitime, bilgi ye sahip birini alsin. Bu yazdiklarimi 2 farkli sehirin havalimaninda yonetici olarak calismis biri olarak soyluyorum, lutfen yanlis anlasilmasin. HUB-EDU ya gelince, 10 yil evel, tek basina calisan, butun isleri telefonuyla cozmeye calisan, ofisi olmayan bir kisiydi. Sahibinin adini paylasmiyorum. Fakat son zamanlarda kendini gelistirdi, Ilgili ve alakali biriydi fakat isleri simdi bayagi buyuttu emin degilim ilgisi devam ediyor mu. Benim arkadaslara tavsiyem, calisacaklari egitim danismanlarinda ISO 9001 belgesi olup olmadigina baksinlar. Istanbul, Ankara, Antalya, Izmir gibi bir cok yerde bu belgeye sahip sirketler var ve son bir not daha ekliyim, eger sizden danismanlik ucreti talep ediliyorsa arkaniza bakmadan cikip gidin. Egitim danismanlik sirketleri ucretlerini ogrenciyi gondericekleri universiteden alirlar, sizin danismanlik sirketine para vermeniz soz konusu olmamali. Bircok Turk ogrenci, kebabcilarda saatlik cok ucuz paralara cash hand yapiyor ve yasal olarak odenmesi gereken vergisini odemiyor kebabcilar. tavsiyem, girip bir italyan kahvecisinde, woolworths'da, coles da vs. ccalisin ama verginizi tam odeyin. Kebabcilarda zamaninizi yada emeginizi harcamayin. Biz Avustralya'ya göçme hazırlıkları yapan 3 kişilik bir aileyiz. Herkesin kendi mesleğine, durumuna göre olumlu veya olumsuz yorumları olabilir. Önemli olan insanın kendi doğrularını bulabilmesidir. Oraya gidip yerleşen arkadaşlarımız da var. Kmi 3 ay kimi 6 ay kimi en fazla bir sene zorluk çekiyor. En önemlisi orada bir işiniz olması ve yeterince kazanabilmeniz. İlk işimizi bulmak zor olacak bunu biliyoruz, umarım fazla uzun sürmez. İnşallah oraya gittikten sonra buraya gelip tecrübelerimi aktarmak üzere tekrar yorum bırakırım. Toplu taşıma, benzin-mazot TR'de çok mu ucuz? İstanbul2da metrobüse 3,5 TL para verdim. Avustralyada 3,5 AUD hatta 4 olsun. Orada AUD olarak kazanıyorsunuz. Para birimini neden tekrar TL'ye çeviriyorsunuz? Tek yön bilet dünyanın neresine giderseniz gidin pahalıdır. Onun yerine haftalık veya aylık bilet alarak daha ekonomik seyahat edersiniz. Kusura bakmayın ama bizim ülkemizin düzeleceğine artık ben inanmıyorum. Türkiye'deki cahil, faşist insanlarla birlikte yaşamaya devam edeceğime, her gün trafikte saygısız insanların makas atmalarına maruz kalıp stres çekeceğime orada otobüse trene fazladan 1-2 dolar vermeyi, yeğlerim. Bence önemli olan nerede yaşarsak yaşayalım hayata olumlu yönlerden bakabilmek. Kendi olumsuz düşüncelerinizle başkalarını etkilemeye çalışmayın. Elinize iyi birşey geçmez, orası kesin. bizde sizin gibi 3 kişilik bir aileyiz ve Avustralya'ya yerleşmek için hazırlık yapıyoruz. Tecrübelerinizi paylaşmak üzere görüşebilirmiyiz. merhaba arkadaşlar ben elektrik mühendisiyim bir yıldır çalışıyorum nitelikli mühendis vizesi ile avusturalya ya gidecem 6 ay içerisinde. yani en geç eylül 2017 de orda olacam. melbourn da bulunan türk arkdaşla la iletişime geçmek istiyorum. bu mail (bekirtumuc1202@gmail. com) den ulaşabilirsiniz bana. merhabalar blogda yazan tüm yorumlarınızı okudum. Avustralyada yasayan sizlere birtakım sorularım olucak ilgilenirseniz çok sevinirim. Her zaman karsılastıgınız sorulardır muhtemelen. Ben Ege Üniversitesi su ürünleri mühendisliğinden mezun oldum ve Avustralyada çalışıp orada yasamak istiyorum bunu nasıl gerçekleştirebilirim. Çalışma izni almak zormudur şartları nasıldır bu konu hakkında konsolosluk pek bir bilgi vermiyor. Yardımcı olabilirseniz çok sevinirim. Avustralya aile ziyareti vizesi için davetiye zorunlu evraktır. Avustralya vizesi için Davetiye içeriğinde, davetiye gönderen kişiye ait iletişim bilgileri ve başvuru sahibi ile ilgili yakınlık derecesi mutlaka yazılmalıdır. Avustralya aile ziyareti vizesi için davetiye gönderen kişin vatandaşlık durumunu beyan eden pasaport veya kimlik kartına ait bilgiler gereklidir. Eğer 1. Derece akrabalık bağı var ise bunu kanıtlayıcı belgeler gerekli dokümanlar arasında yer almaktadır. Avustralya aile ziyareti vizesi elektronik vize uygulamasına tabidir. İşlem süresi 72 saat ile 7 iş günü arasında değişmektedir. Avustralya konsolosluğu Bu süreç istisnai durumlarda bazen daha uzun veya daha kısa olabilir. avustralya vizesi Kişinin şahsen başvuruya gelmesine gerek kalmadan elektronik ortamda vize başvurusu tamamlanmaktadır. Avustralya aile ziyareti vizesi sonucu kişinin beyan ettiği e-mail adresine avustralya konsolosluğu tarafından elektronik ortamda gönderilir. Bu elektronik vize ile yurt dışına çıkış yapılmaktadır. Daha detaylı bilgi için lütfen http://www. globalvize. net/avustralya-vizesi adresini ziyaret ediniz. Enuygun. com ve ucuzabilet. com. Bu sitelerden bilet alan varmı? Şikayet. com da bir sürü yorumlar var neredeyse tüm siteler için geçerli. pazartesi rezervemiz doluyor. Bileti almamızda lazım önerisi olan varsa çok sevinirim. cheaptickets. com'a baktım bahsettiğim sitelerden daha pahalı biletler. Vizeyi 2 günde hemde 1 yıllık aldım, uçak biletini 10 gündür hala alamadım ona yanıyorum. borsa gibi iniş çıkışları var. Bugün artık rezerveli biletimi alacağım. Şu Avustralya'da ırkçılık yok diyenler harbiden tepemin tasını artırıyorlar. Ben de sosyal hayatımda tövbe hissetmedim, çunku yapmacıklılari, yapaylıklarıyla hissettirmezler. Dunyada kac ulkede bulunduysam, yasadıysam, Avustralya acık ore en ırkçıların basında geliyor. Aksanları bile ırkçılık kokuyor. 2001-2005 arasında Sidney'de üniversite okudum. Başörtülü bir genç kadın olarak hem de 11 Eylül'ün hemen akabinde ırkçılıkla hiç karşılaşmadım. Herkesin yaşadığı yere, muhatap olduğu kitleye göre tecrübesi farklı olabilir. Belki ben üniversite çevresinde daha ziyade gençlerle vakit geçirdiğim için tecrübem bu doğrultudaydı fakat Ingiliz aristokrasisi kökenli yaşlı Avustralyalılarla bile arkadaşlık ettim, günlük küçük sohbetler zaten gayet tatlı ve normal, onun haricinde komşuluk, karşılıklı bayramlarımızı tebrik etmek, hediyeleşmek, ihtiyacım olduğunda hemen yardıma koşmaları vs çok güzel zamanlar geçirdim. Ülkenin ortasında oldukça ıssız olmasıyla meşhur Alice Springs'te çölde bir pazar günü aniden yüz felci geçirdim mesela, yapayalnız gittiğim bir turda. Hastane falan yok, düşünün. Çöldeyiz, otelde bile kalmıyoruz, uyku tulumları var çadırlar var. Sağlık ocağı tarzı bir yere gittik, orada orta yaşlı, epey tecrübeli bir hemşire hanım vardı, mesaisi bitmiş eve gidiyordu, merkezde başka genç bir hemşire kalacaktı. Benimkinin yüz felci olduğu kesindi, turdaki Kanadalı bir doktor teşhisi zaten koydu, kortizon verip gözümü nemlendirmekten başka yapmaları gereken bir şey kalmamasına rağmen o hemşire hanım, moralim bozulmasın, manevi destek olsun, kendimi güvende hissedeyim diye beni evine götürdü ve yarım gün evinde müşahadeye aldı. Bana kurabiye yaptı, yemek yedirdi, sohbet ettik. Ailemden uzak yalnız başıma böyle bir şeyle başa çıkmamı çok kolaylaştırdı. Outback denen ücra yerde orta yaş üzeri bir beyazın tavrı dahi böyleydi. Sidney çevresinde, Lakemba'dan Granville'e Liverpool'dan Bondi ve Manly'ye çok yerde gezdim, alışveriş yaptım, işim düştü mecburen gittim. Hiç mi olumsuz bir şey olmadı? Irkla dinle ilgisiz, her yerde maalesef kadınlara yapılan sarkıntılıklar bana da yapıldı, sarhoş tiplerden Kings Cross'ta laf yemek gibi şeyler yaşadım. Okuduğum bölüm medyayla ilişkiliydi ve yabancı öğrenci neredeyse hiç yoktu, buna rağmen hep kucakladılar hep desteklediler. Üniversite son sınıfta PR dersi hocam mezun olunca kalayım diye full time PR/medya işi bile bulmuştu. Buraya dönmek benim kararımdı, buradaki şartlarımdan ve sevdiklerimden ve İstanbul'umdan vazgeçmek istemedim. Ben 20 yaşımdaydım ve yalnızdım, Ingilizcem çok iyiydi diyebilirim Anadolu Lisesi + Boğaziçi Ünide 2 yıl okuduktan sonra gitmiştim. Bizim zamanımızda Anadolu Lisesi ekstra iyi bir şeydi 😄. Aksan işi tam bir şoktu, konsolosluktakiler TVdekiler falan yine iyi, ilk gün bindiğim otobüs şoförüyle başlayan aksan şokum bir kaç gün sürdü. Allah'ın ketçabına neden tomato sauce dedikleri gibi bazı mevzuları 20 sene sonra hala çözebilmiş değilim. Oturduğum ev kampüse yakın, merkezi, bir kaç küçük apartmanlı bir siteydi, 1. Katta balkonuma rengarenk papağanlar doluşuyordu her zaman. Bitki örtüsü, hayvanlar ve doğa çok çok güzel, rüya gibi. Yemyeşil parklarla dolu. Evden kampüse giderken yürüdüğüm yollar bile içimi açıyordu. Pembe-gri papağanlar, sarı ibibikli tropikal kuşlar, rengarenk cennet papağanları vs vs. Şehrin ortasında, sokakta, bir sürü. Baharda devasa Jacaranda ağaçları, sümbüle benzer eflatun çiçekleri. Okaliptüslerin serin, huzurlu gölgesi. Yiyeceklerden bahis olmuş, bazı 'aç kaldım' tarzı yorumlara inanamıyorum, Dünya Mutfaklarından Sidney'de bulamayacağınız heralde yoktur. Japon, Thai, Afghan, Kuzey Hint, Güney Hint, Fas, Malay, Türk, Lübnan, İtalyan, Çin... Bir kaç örnek: Newtown'da Thai lokantası, Lidcombe'da yine helal harika bir İtalyan, China Town'da helal Çin lokantaları, Koşer ve Budist restoranlarda da çok rahat ediyordum ben. Dini hassasiyetler de olmadığında hele Sidney'de nasıl aç kalınır, aklım ermiyor. Evde yiyeceksem, iri beyaz etli taptaze okyanus balıklarından, Fransız pastane işlerine, envai çeşit Avrupa peynirinden, tropikal meyvelere, baklava yufkasından, kök kerevize kadar her şeyi Woolworths'de ve evimin hemen yakınındaki AVM'de bulabiliyordum. Aşçılığım fena değildi, şahana dolması da irmik helvası da yapabilecek malzemeyi buluyordum. Aynı AVMde helal döner de vardı, muhteşem bir suşi/tempura lokantası da, Uzak Doğu mutfağına has malzemeler satan bir gurme dükkanı da, odun fırınında pizza yapan daha posh bir İtalyan lokantası da, Pizza Hut da, butik küçük bir pastane de vardı. Hatta o pastanenin aşçısıyla çok tatlı bir hatıram var, tiramisu vardı vitrininde, dersten çıkmıştım bir gün ve vitrini ısırmaya çalışan gözlerle sordum: \"Tiramisuyu neyle yapıyorsunuz, alkol var mı?\" \"Var, Bailey's koyuyoruz\" demesiyle nasıl yıkıldıysam, \"yarın gel sana alkolsüz yapıp ayırıcam sadece kahve ve sütle.\" deyiverdi kadıncağız. Sonra neredeyse 1 sene boyunca perşembeleri benim için 1 porsiyon alkolsüz tiramisu yapıp ayırdı, oradan ayrılırken ona da haber verip vedalaştım ki sonraki perşembe yapmasın. Kampüsteki food court da alternatif açısından zengindi, benim için gayet zengindi, mantarlı peynirli ravioli, buharda sebzeler, vejetaryen noodle, 1 dolara satılan ayaküstü soya döküp ısırarak yediğim suşi, say say bitmez. Boğazıma feci düşkün olduğum hala anlaşılmadıysa yapacak bir şey yok. Çok uzatmak istemiyordum, elde değil uzadı. Daha çoook şey var aslında. İş imkanları, çalışma ahlakı, maddi konular, eğlence, arkadaşlık vs. Tabii ki olumsuz şeyler de var, tarih yok, şehirlerin bir ruhu yok, Avrupa'ya ve buraya çok uzak, sevdikleriniz uzakta, ben de kalmadım, döndüm geldim zaten. Dünyanın çok farklı yerlerini gezip gördüm bu yaşıma kadar, Çin, Hong Kong, Singapur, Mısır, Dubai, Kuzey Avrupa, Tayland, Malezya, ABD, İspanya, İngiltere, Portekiz, Hollanda, Danimarka, Belçika, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Avusturya, Somali, Fas, Rusya, Ukrayna, Brezilya, Makedonya, Çekya, Macaristan vs vs vs... gittiğim yerlere de öyle turla falan değil, yerlisi gibi gezmeye çalışarak gittim. Detaylı, şehrini/kırsalını gezdim bu yerlerin. Avustralya'ya, Sidney'e \"dandik, sıkıcı, kötü insanların ülkesi\" vs diyecek olanları şaşkınlıkla ve hayretle karşılıyorum. Dil çok önemli, açık görüşlü, kişilere ve farklılıklara saygılı, eşitlikçi ve pozitif olmak çok önemli. Yemek kültüründen, insan ilişkilerine, iş hayatından, eğitime, her alanda. avusturalya diyenler bence bir kez daha düşünsünler, bu ülke hiç görüldüğü gibi bir ülke değil medeniyet fasafiso yalanlarına inanmayın oğlum için vize başvurumuzun cevabını 2 ay içinda ancak cvp alabildik. bu yüzden 1 sezon kaybetti okulundan, umursamıyorlar türk olduğun için, muhatap yok. insan hakları konusuna gelince içi boş bir kavram. Selam, ben anestezi doktoruyum, eşim de çocuk hastalıkları doktoru, bir de 2 yaşında oğlumuz var, gocmenlik basvurusu yapmak ve avustralyada yaşamak istiyoruz. Dil acisindan eşim daha iyi benim daha fazla ingilizce calismam gerek, icinizde bizim durumumuzla ilgili bilgisi olan, yol gosterebilecek olan varsa iletisim kurabilir miyiz? Tam olarak nereden ve nasil baslamaliyiz? Sehir nasil secmeliyiz, tanidiginiz doktor arkadaslariniz var mi bizim gibi giden? Simdiden tesekkurler. Gold coast'a gelmeyi dusunen ve bilgi almak isteyen varsa sorabilir. Merhaba, size çok merak ettiğim bir şeyi sormak istiyorum. Gold Coast fotoğrafları cidden büyüleyici fakat biraz fazla tatil beldesi görünümünde sanki. İş yok Gold Coast'ta hospitality dışında. Yaşamak için belki de Avustralya'nın en iyisidir bana göre. Ama hospitality işleri icin bile rekabet vardır. Merhaba Arkadaşlar, yüksek lisans programı ile Avustralya'da bir süre bulunup daha sonra eşim ve 2 yaşındaki kızım ile orada yaşamımızı sürdürmek istiyoruz. Eşim banka müdürü ben ise Ankara üni. Dilbilimi mezunuyum fakat şu an herhangi bir işte çalışmıyorum. Şartlar uygun olduğunda eşim de istifa ederek gelecek Avustralya'da... Evimiz arabamız bir miktar da birikmişimiz mevcut bankada gerekirse de evi arabayı sayacağız. Durumunuza ilgili ne dersiniz? Yorumlarınızı bekliyorum... Bu arada yaşım 34. Planınızı gerçekleştirdiniz mi diye merak ediyorum. Seninle neredeyse aynı durumdayız. Sürecini benimle de paylaşabilirsen çok memnun olurum.. Herşey insanın kafasında bitiyor gelip mutlu olanda var hayatını zindan edende var. Gelecek olan arkadaşlara tavsiyem kimsenin etkisi altinda kalmayın bu hayatı yaşayan ve yasayacak olan sizsiniz.. Melbourne gelecek olan olursa biz buradayız bekleriz.. katlari tavsiye ederim. Ben simdiye kadar hic bir problemle karsilasmadim. Cok eski evlere cikmadiginiz muddetce Melbourne'de de karsilasmayacaginizi dusunuyorum. Merhabalar, sizi facebook sayfanizdan da takip ediyorum, güzel yazılar yazıp paylaşıyorsunuz. Sormak istediğim şu, Avustralya'da yaşayan aynı aileden birisi varsa örneğin, diğer kardeşine nasıl faydası olabilir, oraya gitmesi konusunda. İstek için kardeşten ziyade anne-baba için yapılabiliyor diye biliyorum. Ben tek katlı bahçeli evde oturuyorum, böcek yok diyemem ama öyle abartıldığı gibi değil. Kesinlike abartmıyorlar. Melbourne gibi soguk yerlerinde fazla sorun olmaz. Ama Sydney ve yukarısı, hamam böceği falan kaynar her yer. Gece uyurken agzıma giriyordu koca bir karafatma birinde. Sivrisinekleri de fenadır. Melbourne'da yazın şehir merkezinde bir suru yapıskan kara sinek vardır. Çeşit çeşit saldırgan hayvan oldugu da dogru. Merhaba Bayx ve Uzaktaki Minik Kiz bende dil okulu ile 4 aylığına avustralyaya gelmek istiyorum ve orda hayatımın kalanına devam etmek istiyorum. türkiyede mesleğim inşaat teknikeri 2 yıllık yüksek okul bitirdim. Orda kendi mesleğimi yapabilirmiyim? Ve 4 aylık dil kursu vizem ile avustralyada kalmak içib yeterli olurmu. Birde sizlerlede tanışmak isterim email adresim armagan. adiguzel@hotmail. com lütfen bana yazarmısınız. Üniversiteyi avusturalyada okumak istiyorum üniversiteleri hakkında bilgilendirme yaparsanız çok mutlu olurum. Merhaba Yılmaz Bey. Nitelikli bir mesleğin yoksa nitelikli göçmen olarak gidemezsin doğal olarak. Eğitim amaçlı gidip oralarda kalmanın yollarını araştırabilirsin. Bunun haricinde durumuna uyuyorsa siyasi sığınmacı olarak gidebilirsin. Merhabalar.. Ben de yildir Perth de yasamaktaydim aynen baslarda hersey muhtesemdi gercekten cok huzurlu bir yer hatta daha sonralari huzur batmaya basliyor size bortu bocek sesleri bile cok ilginc.. Katiliyorum arkadaslara ciddi olarak pahali biryer Avustralya ki biz WA da yasiyoruz Melbourne ve Sydney e gore daha ucuz bir sehir. Dogasi inanilmaz kartpostallada gorebilecegim guzelliklere sahip ama Istanbuldan gelen biri olarak zamanla sessizlik sizi yoruyor cok ilginc. Irkcilarmi bilmiyorum tamami icin konusamam ama evet yasadigimiz ornekler var ve aynen sadece international people ile Turk aile ve arkadaslarinizla dialog kurabilirsiniz Turkiyedeki gibi bir ortam hayal bile etmeyin. Genelde ikinci sinif isler ogrencilerin ve yabancilarin yaptigi isler evet gzl para kazanabilirsiniz ama masraf cok evliyseniz kari koca calismak zorundasiniz.. Bir de uzaklik var tabi ha deyince donemiyceginiz bir yer ulkeniz gidis donus ucak biletleri 1300-1500aud tabi zamana gore degisir. Gecen haziranda esim 1750aud verdi aud nin 2.80tl kuru uzerinden hesap yapabilirsiniz.. cok dogru tespitler. Avustralyada toz pembe bir hayat yok gerçi bu tum ulkeler icin gecerli. Herşeyden önce bir turist olarak gelip gorun yerinde realitede deneyimleyin sonra karar verin. özellikle ortadogu ve ucuncu dunya vatandaslaeına umuda yolculuk formatında ve altın tepside sunulan ulkeler bunlar. Ama tamamen ticari. Gönderilen her ögrenciden ve kişiden komisyon alan firmalar kanada amerika ve avustralya gibi ulkeleri gerçekten cok farklı gösteriyorlar. Bir pazarlama stratejisi. Gelenlerin cogu pişman ama bir sekilde finansman harcamıslar mecburen bi sure kalıp turkiyeye geri dönuyorlar. Yurtdışı kavramı öznel bir durumdur. Yani; her kişinin bakış açısı, yaşam tarzı, beklentisi, yaş durumu v. b. kriterlere göre değişkenlik gösterir. Sana güzel gelen bir ülke-şehir başaksı için güzel olmayabilir. O nedenle her kişi kendi bakış açısı ile değerlendirir. 35'in uzerinde ülke gezdim gordum yerinde deneyimledim. Tek kriter PARA MADDİ DURUM. Eger maddi durumunuz iyi ve para sorununuz yoksa Turkiye'de çağdaş ve modern bir hayat yaşar, dunyanın istediginiz ğlkesine uçağa biner gidersiniz. Avrupa ulkeleri 2-3 saatlik mesafede, deniz aşırı ülkeler icin zaten vizeler 10 yıllık veriliyor. Amerika, kanada v. b. herşey parana bağlı. Turkiyedeki yaz mevsimi, deniz, güneş muhtesem doga hiçbir yerde yok. Bodrum marmaris fethiye v. b. yerler deniz nerede var ? Avustralya kanada amerika'da denize girmek icin okyanusda köpek balıkları ile mücadele edersiniz. Avustralya'da cahil ve yobaz kesim olmamasına çok ama çok sevindim. Aklımda Yeni Zelanda vardı ama malum hadise 'den ötürü bundan vazgeçtim. Ben Türkiye'de insanların çevreye saygı duymamasından, yeşili hunharca katletmesinden çok ama çok rahatsızım. Ben yere asla çöp atmam, suyu israf etmem, gereksiz yere kullanmam ve kirletmem. Ama çevremdeki insanların umursamadan yere çöp atması doğayı kriletmesi beni rahatsız ediyor. Ve özellikle cahil insanlar topluluğu, stresten saçlarmın dökülmesine sebep oluyor. Bu sebeple Twitter ve YouTube dışında sosyal medya kullanmıyorum. Avustralya'da yaşamak isiyorum. Gerçi mesele Avustralya değil, mesele başka bir ülkede yaşamak.."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/06/09/helsinki-gezilecek-yerler", "text": "Başlamadan gelen not: Bu yazı, 2017'de #HelsinkiSecret projesi kapsamında gerçekleştirdiğimiz 1 haftalık Helsinki keşfimizin ardından güncellenmiş, misler gibi olmuştur, eski sanmayınız. -Donmadan gezmek isteyen, ama biraz daha pahalı dönemi kabullenenler için ideal dönem: Mayıs sonu-Haziran-Temmuz -Ben donayım, parmak uçlarım uyuştu mu benden mutlusu yok, karların içinde yuvarlanmak istiyorum diyenler için: Komple Ekim-Nisan arası doyasıya donulabilir. -Daha uygun bütçeli ve küçük bir ihtimal de olsa insancıl havada gezeceğim diyenler için: Eylül-Ekim -Hava saat kaça kadar aydınlık oluyor diye merak eden çok oldu, onu da belirtelim, en azından Mayıs sonu için gece 12'ye kadar kararmıyor. Eylül'de ise Türkiye'de durum ne ise orada da durum aynıydı. Ne giyileceğini sizden önce Finlandiya'daki insanlarla açıklamak isteriz. Neden? Çünkü siz normal insanlar gibi sıcaksa ince, soğuksa kalın giyiniyorsunuz. Fakat onlar? Biz orada üst üste 2 kazak, kimselere söylemeyeceğimiz çirkinlikteki içlikler ve üstüne Norveçli balıkçı montu ile dolaşırken, onlar askılı ve şort ile dolaştılar. Gerçekten bir noktada gidip üşüyorsun, ceketimi al Lavinya diyerek üzerlerine bir şey verecektik. E adamlar alışkın tabii ama, biz buna şahit olmaya alışkın olmadığımız için Helsinki gezisi boyunca mütemadiyen birbirimize kaş göz yaparak \"baksana terlik giymiş sdfsf\" gibi reaksiyonlar gösterdik durduk. Helsinki'de geçen günlerimizin tamamı \"Bu havada nasıl böyle dolaşılır?\" sorusunu cevaplayamamakla geçse de, durumun tamamen koşullara alışmış olmalarıyla ve bizim daha ılıman bir iklimden geliyor olmamızla ilişkili olduğu aşikar. Sonuç olarak, ne giyeceğiniz belli, eğer şans eseri sıcak bir döneme denk gelmiyorsanız, en kalın ne varsa bavula. Helsinki bütçenizi oluştururken aklınızda bulunması gereken en önemli konu, tüm Nordik ülkeler gibi Finlandiya'nın da birçok ülkeye kıyasla oldukça pahalı olduğu. Yani tutup da Berlin bütçenizle ya da Belgrad bütçenizle kıyaslayamazsınız. Kıyasladığınız takdirde büyük ihtimalle gitmekten vazgeçersiniz. Helsinki tartışmaya açık olmayacak şekilde pahalı bir şehir. Dost acı söyler........ Bütçenizi hafifletmek açısından, eğer müze ve turistik bölgeleri gezmeyi planlıyorsanız, Helsinki Card işinize yarayabilir. Bu kart, aşağıda anlatacağımız bir takım turistik yerlerin yanı sıra, ulaşım ve Suommenlina Adası'nda gezeceğiniz yerleri de kapsıyor. -24 Saatlik Pass: 46 Euro -48 Saatlik Pass: 56 Euro -72 Saatlik Pass: 66 Euro -Kart, üzerine yazdığınız tarih ve saate göre, ilk kullanımız ile birlikte aktive oluyor. Aklınızdan geçeni biliyoruz, sinsilik kovalamayın. Ayıp. -Nereden alacağım ben Helsinki Card'ı diyorsanız, en kolay opsiyon havaalanına indiğinizde almak. Kartı alacağınız noktadan, müzelerle ilgili broşürler ve şehir haritası edinebilmeniz de mümkün. Para vermeye çalışmayın, orada göreceğiniz broşürlerin tamamı ücretsiz. -Daha detaylı bilgi için tık tık. Biz ilk Helsinki ziyaretimizde konaklama meselesinde garantici davrandık ve Holiday Inn City Center'ı tercih ettik. Hemen Central Station'ın yanında olduğu için tüm toplu taşıma seçeneklerine 12 saniyede falan ulaşabildiğinizi, acayip merkezi bir lokasyonda, dolayısıyla kesinlikle orayı tercih edebilirsiniz. Ancak bizce sizi ilgilendiren kısmı ikinci Helsinki çıkarması esnasında kaldığımız ev, zira Instagram'da paylaştığımızda bayağı hoşunuza gittiğini fark ettik. Orası da Aalonkoti Apartments olarak geçiyor ve yukarıda bahsettiğimiz Holiday Inn'den 400 metre kadar uzak, yani yine gayet güzel bir lokasyonda. -Ulaşım konusunda gelecek olursak, zaten eğer yukarıda bahsettiğimiz Helsinki Card'ı aldıysanız, ulaşıma ekstra para ödemeniz gerekmeyecek. Ancak eğer almadıysanız, bazı toplu taşıma fiyatları şu şekilde; -Eğer havaalanından merkeze, ya da merkezden havaalanına ulaşmak için taksi kullanmak gibi bir niyetiniz yoksa, ki taksi merkeze 45 euro gibi bir şey tutuyor, sizi Helsinki Havaalanı'ndan Central Station'a yarım saatte ulaştıran ve ücreti 5 Euro olan havaalanı trenini kullanabilirsiniz, gayet mantıklı bir tercih. Taksiye 45 euro verip de tüm mal varlığınızı oraya bırakmak istiyorsanız bilemeyiz tabi.......... Trene binmeden önce bilet almanız gerekiyor, trenin içinde bilet alma imkanınız yok aklınızda bulunsun. Helsinki'den Tallinn'e ulaşım: Helsinki'den Tallinn'e geçişinizin feribot ile olacağı ve en az 2 saat süreceği kesin ancak geçiş kısmında kullanabileceğiniz birkaç farklı firma mevcut. Hiç laf kalabalığı yapmadan bizim hangisin kullandığımızı söyleyelim: Megastar. 7 numaralı tramvay ile hemen önünde inebileceğiniz yeni West Harbor Terminal 2'den kalkıyor ve 2 saatte Tallinn'e ulaşıyorsunuz. Ücretleri ise değişiklik gösteriyor ancak 15 Euro'ya kadar düşen versiyonları olduğunu söyleyebiliriz, onu gideceğiniz güne göre tespit edersiniz. Online bilet alabileceğiniz linklerini şöyle bırakalım. Helsinki'den Stockholm'e ulaşım: Helsinki'den Stockholm'e ulaşmak, Tallinn'den biraz daha uzun zamanınızı alıyor. Ancak yine de zorlanacak bir durum yok. Mesafe Tallinn'e kıyasla çok daha uzun olduğu için fiyatlar biraz daha fazla olabilir. Yolculuk süresiyle geç saate bilet alıp sabah sularında Stockholm'e ulaşmak en mantıklısı, aklınızda bulunsun. Tahmin edeceğiniz üzere Helsinki öyle müthiş turistik bir şehir değil. Gidebileceğiniz en turistik noktalarında, en kalabalık döneminde bile tipik bir turist şehrinden çok daha az insanla karşılaşacak, Asyalı turistler ile boğuşmayacak, her fotoğraf karenize giren heyecanlı insanlarla cebelleşmeyeceksiniz. Bu açıdan bizi BÜYÜK kazandın Helsinkiciğim. Helsinki tam anlamıyla bir \"tanısan seversin\" şehri. Zaten çok yüksek ihtimalle Helsinki gezisine çıkmaya karar verdiyseniz daha alternatif yerler peşindesiniz ve beklentileriniz de bu yönde, dolayısıyla sizi \"burası Paris gibi olmayacak\" diye uyarmamıza gerek yoktur diye düşünüyoruz. Tekne ile Helsinki'den 15 dakika mesafede olan bu Shire tadındaki minik ada, Helsinki'nin en turistik bölgelerinden biri diyebiliriz. Adanın üzerine çeşitli müzeler, köprüler, kale ve hatta denizaltı kalıntısı bile bulunuyor. Bunlar dışında tabii ki vakit geçirebileceğiniz restoranlar ve kafeler de mevcut. Farkındaysanız bizim çok da ilgimizi çekmemiş olacak, pek de hevesli anlatamıyoruz sdfsj. Ancak bakmayın siz bize, belki hoşunuza gider, gitmezse de 15 dakikada dönüverirsiniz. -Eğer kışın gidecek olursanız tekneniniz buz kütlelerine çarpa çarpa ilerlediğini fark edeceksiniz, panik yok, tadını çıkarın, Titanik'i unutun. -Suomenlinna ulaşım ücreti Helsinki Card'a dahil. Hadi yine iyisiniz. Helsinki'nin birkaç turisti bir arada görebileceğiniz sayılı bölgelerinden olan Senato Meydanı, şehrin görsel açıdan en güzel noktalarından biri olsa da, eğer özel bir ilginiz yok ise, şöyle bir etrafınıza bakınıp 15 dakikada \"görülecek yerler\" listenizde bir tik daha atabileceğiniz görsel olarak pek güzel bir meydan. Meydanın merkezinde tüm ihtişamıyla yükselen güzeller güzel yapı Helsinki Katedrali'nin da kendisi. Katedrali dışarıdan görmekle kalmayıp gözünüzde büyüyecek o merdivenleri çıkarak içini de görebilirsiniz, gayet sade, gayet \"Nordik\" bir mimarisi var. Meydanın bir diğer yanında da Helsinki Üniversitesi'nin bir binası yer alıyor. Bu binaya girecek olursanız ücretsiz bir şekilde pek güzel bir kütüphane görebileceğinizi ekleyelim, onu atlamayın, pişman olursunuz. Bu arada, Senato Meydanı'ndan Market Square'e kadar olan \"eski şehir bölgesi\" ve civar sokakları ikinci gezimiz itibariyle aynı zamanda \"Tori Quarters\" olarak anılıyor, bu sokakları da şöyle bir dolanabilirsiniz. Helsinki'de gördüğümüz en güzel yapılardan biri olan ve Rusya etkilerini net bir şekilde hissedebileceğiniz Uspenski Katedrali, Senato Meydanı'ndan denize doğru ilerlediğinizde, hemen dikkatinizi çekecektir. Gidip içine girer misiniz bilmiyoruz ama, en azından dışından mutlaka görmelisiniz, sebebini fotoğraf açıklıyor diye düşünüyoruz. -Giriş ücretsiz, ancak 16:00'ya kadar açık olduğunu unutmayın, daha geç gidip kapıda kalmayın. -İçine girmek için merdivenle yukarı çıkmanız gerekiyor, merdiven hafiften izbe bir noktada, merak etmeyin orada kimse organlarınızı çalmaya çalışmayacaktır. Tam bir \"görmeden dönmeyin\" yeri olan Temppleiaukio Kilisesi, daha basitleştirilmiş adıyla Rock Church, adından da anlaşılacağı üzere kayaların içine oyulmuş, ve şu ana kadar gördüklerinize hiç ama hiç benzemeyen, mimarı açıdan oldukça enteresan bir kilise. Yeter artık 50 tane kilise söyledin diyebilirsiniz, ancak bence kesinlikle görmelisiniz. -Tuhaf Bilgi: Havanın güzel olduğu günler kilisenin tepesindeki çim alanda güneşlenen insanlar görebilmeniz mümkün. Müze mağazasıdanki kitaplar ile özellikle kalbimizi çalan, Helsinki'nin Çağdaş Sanatlar Müzesi olarak tarif edilebilecek Kiasma, Helsinki'deki favori müzelerimizden. Hem mimari açıdan hem de içerik olarak oldukça etkileyici ve tuhaf bir şekilde \"eğlenceli\" olarak tanımlayabileceğimiz bir müze, ihmal etmeyiniz. -Pazartesi kapalı. -Giriş 10 Euro -10:00-17:00 arası açık. Tüm ulaşım yollarının kesiştiği Rautatientori'de bulunan \"Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi\" Ateneum, fin ressamlarını tanıyabileceğiniz ve özellikle kadın ressamlara bol bol yer vermesiyle kalbimizi çalmış bir müze. -Pazartesi kapalı. Salı-Cuma 10:00-18:00, Çarşamba-Perşembe 09:00-20:00, Cumartesi-Pazar 10:00-17:00 arası açık. Biraz daha alternatif işler peşinde düşmek, Helsinki'de yerlisi gibi takılmak isterseniz bu aralar büyük bir değişim içinde olan Kallio Bölgesi'ne yolunuzu düşürmek isteyebilirsiniz. Kallio'nun size tanıdık gelecek bir hikayesi var, çünkü artık neredeyse her şehrin böyle bir bölgesi var galiba. Burası eskiden daha tekinsiz sayılabilecek, inceden \"Ulavcığım, annecim oralara gitmiyoruz tamam mı canım\" bölgesiyken günümüzde 30 derecede bile bere takan hipsterların cirit attığı bir bölgeye dönüşmüş. Günümüzde kahveciler, vintage ürünler satan dükkanlar, barlar, restoranlar bu bölgede yoğunlaşmış durumda. Açıkçası akşamları yer yer muasır medeniyetler seviyesinin de üzerindeki bu şehirde bir anlık da tedirgin olabileceğiniz tek yermiş gibi hissettirdiği oluyor, ancak yine de tabii ki öyle \"aman gitmeyin\" diyecek bir durum yok. Sadece gece vakti cigaratörlerin de piyasaya çıktığını ve bilinçsiz sarhoş sayısında büyük bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Kallio'da nerelere uğrayabileceğinizden Helsinki'de yeme içme ve Helsinki'de Alışveriş rehberlerimizde bahsedeceğiz, oralara da bekleriz. Yine bölgesel bir keşif yapmak isteyenler için güzel haberlerimiz var. Özellikle \"Nordik ülkelerdeki tasarım sevgisi\" temalı diyalogların vazgeçilmez yıldızı sizseniz, \"minimalizm diye ÖLEYRUM, yaşasın Nordik tasarımlar\" diye kendinizi yırtıyorsanız Design District kesinlikle ilginizi çekecek. Design District oldukça büyük bir bölgeyi kapsadığı için her noktasını keşfedebilir misiniz bilemiyoruz, ancak tasarım dükkanların, galerilerin ve mağazaların en yoğunlaştığı bölgeler olarak Uudenmaankatu ve Fredrikinkatu civarını baz alabilirsiniz. Biliyorsunuz, biz gittiğimiz şehirlerde kütüphaneleri de gezmeye bayılıyoruz. Helsinki Üniversitesi'nin kütüphanesi de gezdiklerimiz içinde en etkileyici olanlardan birisiydi galiba. Avrupa'daki şehir kütüphaneleri genellikle daha klasik görüntüde olduğu için Helsinki Üniversitesi'nin modern mimarisi burayı kesinlikle farklı kılıyor. Tabii bunu anlayabilmek için dışarıdan bakmakla yetinmeyip mutlaka içine de girmeniz gerekiyor ki zaten halka açık olduğu için istediğiniz gibi içeride cirit atabilirsiniz. Üst katlara çıkıp terasa çıkarsanız Helsinki Katedrali'nin güzel bir görüntüsü de sizi bekliyor olacak. Fazla gürültü yapmayın, bizi gurbet elde rezil etmeyin. Saksıdan tutun sürahiye kadar 232 çeşit şeye benzetebileceğiniz bir acayip mimariye sahip, şehrin en işlek noktalarından birine konumlandırılmış, görüp görebileceğiniz en enteresan şapel Kamppi. Böyle bir noktada bulunması da tesadüf değil zaten, çünkü adından da anlayabileceğiniz üzere yalnızca şapel olarak hizmet vermesi için değil, aynı zamanda şehrin karmaşasından kaçıp sessizlik içinde oturabilmeniz, soluklanabilmeniz için de yapılmış. Turistik aktivite istiyorsanız bir tane daha güzelinden verelim abimize. Esplanade Park'ın bitimine, liman tarafında her gün kurulan bir pazar mevcut. Ancak bu sadece bir meyve/sebze pazarı değil aynı zamanda lokal yemekler deneyebileceğiniz, hediyelik eşyalar alabileceğiniz, hem turistlerin hem lokallerin bol bol ziyaret ettiği, tatlı mı tatlı bir pazar. Öyle kışın gidilmez diye düşünüp gitmemezlik de etmeyin, soğukta güzel bir somon çorbası içerken etrafı izlemek bayağı zevkli oluyor! Müze gezmelere doyamadıysanız Helsinki Art Museum ve Kunsthalle Helsinki'deki sergileri kontrol etmeniz de önerimizdir. Daha lokal bir şehir pazarı gezmek isterseniz Hakaniemi'ye uğrayabilirsiniz. Biraz daha Nordik dizayn ve tasarım övmeden yaşayamacaksanız Design Museum'a uğramak iyi bir fikir olabilir. Adını ünlü Fin besteci Jean Sibelius'tan alan Sibelius Park'ı ve parkta yer alan Sibelius Anıtı'nı görmeye gidebilirsiniz. Güzel ve buram buram Nordik ülke kokan bir fotoğraf çekmek isterseniz Kamppi Metrosu'na inmenizi öneririz, nasıl bir fotoğraftan söz ettiğimizi anlamak için şuraya tık tık. Aklınızda bulunsun, aramızda saat farkı yok. -Bunca story paylaşmanın üzerine haklı olarak \"ABİ NEDİR BU İNTERNETİN KAYNAĞI\" \"diye sordunuz. Cevap veriyoruz: Havaalanındaki R-Kioski'den Prepaid sim kart almak. 7 günlük fiyatı 4 euro ve sınırsız internet imkanı sağlıyor. -Bazı mekanlara girerken 24 yaş sınırıyla karşılaşıp, 24 altıysanız yüzünüzde oluşan kırmızı-mor arası renkle ortamı terk edebiliyorsunuz. Bu genel bir uygulama mıdır bilmiyorum ama, bazı yerlerde de bu durumu pek sallamıyorlar. Yine de aklınızda bulunsun. -Helsinki eşcinsel dostu bir kent. Tıpkı olması gerektiği gibi, kimin kiminle ne yaptığı hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Bu konuda en rahat ve özgür hissedebileceğiniz, en medeni şehirlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. helsinki ile ilgili en güzel şey Seurasaari parkında sincapların elinizden yiyecek birşeyler almasıydı. O nedenle yanınıza fotograf makinası ve fındık fıstık alarak gidin. insanlar genel olarak meymenetsiz, kadınlar güzel ama çok kumral/sarılar bir süre sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor. Kasımda çok soğuktu bir daha da gitmem. Yazıyı büyük bir hevesle okumaya başladım. Bittiğinde ise Finlandiyaya gitme hevesim kaçtı.. Samos adasında bundan çok daha fazla mutlu olunur. Buzuki dinleyerek kalamar ve uzo eşliğinde çok daha mutlu olmuştum.. Teşekkürler admin. bu yılki ramazan bayramında helsinkiye gitmeye karar vermiştim.. iyi kide yapmışım.. yazınız benin aradığım bilgileri içeriyor.. teşekkürler, \"bir halta benzemiyor...\" bu cümle hemen şarklılığını ortaya çıkarmışsın... sizin gibilerin avrupaya girişinin yasaklanması lazım. bir dahaki vize başvurumuzda bu yorumu mutlaka belgelerimizin arasına ekleyeceğiz, umarım bu onlata bir ders olur ve bir daha bizim gibileri Avrupa'ya almazlar, yerimize sizin gibi çok özel insanlar gider 🙁 imza, Şarklı Öykü. Ah keşke imkanım olsa da gidip hatmetsem oraları.. paylşımlarınız için teşekkür ederim 16-24 nisanda Helsinkide olacağım. Akıcı bir dil ve samimi, yanındaki arkadaşına anlatır gibi bir yazı. Yazınız bizim için çok bilgilendirici oldu. Emeğinize sağlık. Finlandiya'ya gelip turistik noktalar bulup oralara koşma peşinde olmamak lazım gerçekten de, genel olarak güzel, temiz ve gelişmiş bir ülke. 15 Mayıs haftasında 2 defa Helsinki de olan biri olarak yazayım. Eğer amacınız sadece şehir merkezini gezip, görmek ise 2 gün yeterli bir zamandır. Haziran ayı görece sıcak bir zaman ama ben Mayıs ayında akşamları polarsız dışarıda duramadım. Orada şortla, tshirt ile gezenlere bakıp da aldanmayın, genel Türk bünyesi için bir yazın bir Uludağ havası vardır. Aslında yeterli değil ama sizin zevkinize bağlı. Broşürde tam 23 tane müze ve 4-5 tane eski kilise var. Hepside birbirinden güzel. Helsinki turuncu region kartının mutlaka alınması gerekir. Tabiki grup olarak gelmezseniz. Havaalanında informationda satılmakta ve yetişkinlerin ücreti 3 günlük 74 euro. Ben 3 günde aşağı yukarı 150 euroluk bu kartı kullandım. Ayrıca metroda buranın halkı hiç ücret ödemiyor. Metroda sadece biz kartı okuttuk. Hotel uzak bir yerde de olsa burada hiç sorun değil. Çünkü metro heryere gidiyor ve Ateneum sanat müzesini mutlaka görün. Orada çok değerli tablolar mevcut. Ayrıca hop on hop off tur otobüslerini ve kanal tur tekneleriyle gezebilirsiniz. Zaten size helsinki kartını aldığınız yerden birçok broşürler verecekler. Santral station alanında 6 euroya dürüm döner veya 6 euroya pizza ile türk dönercilerden alarak günü geçiştirebilirsiniz. Market square yerinde de balık ve patates alarak 10 euro ile karnınızı doyurabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/06/11/istanbul-101", "text": "I think the introduction also deserves a brief analysis of some of the current topics of Turkey which are most likely popping up on your local news or social media. . I just think it is in place to remind you that the media channels have their ways to give you wrong impressions of a certain place or certain things, for the good of themselves, or their governments. Travel alerts to Turkey that are the result of the tension on the Turkish borders of Syria and Iraq, do not affect İstanbul or most of the cities in Turkey. Of course I don't want to underestimate the seriousness of the situation Syria and neighbor countries are going through but if saying \"İstanbul is a dangerous city to be in right now\" is necessary, then we surely should not be going to New York either. Before you are reading my words as blah blah blah, let me stop here. In summary, -and excuse my language- shit can happen anywhere at anytime, and we shouldn't let the news manipulate us and keep us from taking the best Instagram pictures ever. There are 2 international airports which you could use to arrive in İstanbul. The main one \"Atatürk Airport\" is located on the European side and is about 20 km from the Old Town\"/Sultanahmet area which is considered as the city center, as most of the tourits attractions are concentrated in this area. Some of the other main areas of İstanbul such as Taksim/Beyoğlu, Eminönü, Bosphorus coast line are also in close proximity to the Old Town, so if you are going to focus on these areas during your trip, Atatürk Airport will be much more convinient to use. The second airport, Sabiha Gökçen Airport is in the Asian side of the city and is almost 50 km away from the center. Let us warn you from the beginning, a 50 km trip in İstanbul could take you several hours. We're not referring to an \"Indian kind of traffic\" but it could definetly become unbearable. Even though there are cheaper flight alternatives to Sabiha Gökçen, if you are travelling to İstanbul for pleasure, you don't want to start off your trip sitting around in the car for hours, especially after a long flight. Havataş: There is an airport shuttle service called Havataş which could take you either to Kadıköy or Taksim. This service is 8-13TL per person. By airport shuttle: You could also consider a private airport shuttle, which your hotel could be providing, or is given as an option in your travel package. We have no idea how you are planning your trip or where you are staying in İstanbul so we can't compare this option's cost with others. By Taxi: Finally, you will of course have the option to cab it to the city center which could range from 85-120TL depending on traffic. By taxi: There will be maybe hundreds of taxis welcoming you when you step outside of the airport. Of course taking a taxi is always the most practical option to get to your destination in an unfamiliar city. But at the same time it's the most costly option, especially if the cab driver not only has a drivers license but also has a license to proffesionally trap tourists. To Taksim Square, it should cost around 40 TL, to The old city/sultanahmet area around 40-50TL, depending on which point of the area you're going to. By metro: If you take the metro from the airport, the furthest stop on this line is Aksaray station, which is a 10 minute taxi ride away from the old city area. From this stop we suggest taking a taxi directly to your hotel to avoid any more hassle. If you're staying in the Sultanahmet area and insist on using the public transportation, you have to transfer from the metro to the tram line at the Zeytinburnu station. Then hop off at the Sultanahmet station. The Metro ticket one way is around 3TL. Look below for more detailed pricing options for public transportation. By Havataş airport shuttle: The same shuttle service that is in Sabiha Airport is also in the Atatürk airport. This shuttle can take you to Taksim, which also passes through Aksaray. It costs 10TL per person. Be sure to tell the driver where you would like to be dropped off. Keep in mind, you will get a %25 discount per ride if you use the İstanbul Card (which is 1.95TL per ride, and 1.25 for transfer rides after), so it makes sense to use this card during your stay. Taxi: One of the most popular ways to get screwed over as a tourist anywhere in the world is taking the taxi. The taxi fares in Turkey are calculated as the following: around 3 TL base fare+ around 1.85TL per km. . These fares could vary depending on traffic. It is also important to note that there are several routes that could be taken to a certain destination in İstanbul and the taxi drivers love taking back roads and shortcuts that might come off sketchy so dont directly jump to the conclusion that you are being cheated or going to be robbed. There is a very useful phone app called \"Bitaksi\" which you could use to locate the nearest taxi, and calculate approximate fares. Underground Metro: Although we have a couple of metro lines, they're not really connected to each other so you will find that the metro is not a very practical way to get around in İstanbul. The main stations that you might use are the Airport, Aksaray, Taksim, Osmanbey. Price: around 3 TL one way. Transportation by Water : There is a ferry line called İDO, which is a a fancy word for our sea bus. This is one of the fastest and easiest way for transportation between the European and the Asian side because it cuts through the Bosphorus. The stops in the European side are Bakırköy (about 10 minutes with a taxi from the airport) and Yenikapı which is about 3 km from the old town area. The stations in the Asian side are Kadıköy and Bostancı. For more information visit: http://www. ido. com. tr/en. You can also use the ferries, which mainly operate through Beşiktaş-Kabataş-Karaköy-Eminönü on the European Side, and Üsküdar-Kadıköy-Bostancı on the Asian Side. For more information and timetables you can go on this website. Finally there is also an option to use a watertaxi, which is a service that you can use 24/7 and picks you up/takes you anywhere along the bosphorus coast. It is quite expensive compared to other public transportations, but is more flexible. The phone number to call a sea taxi is +90 850 222 4498. Rent-a-Car: Driving in İstanbul, parking in İstanbul, anything that has to do with a car in İstanbul can turn into a nightmare. Basically, don't rent a car in İstanbul. But if you are are the stubborn type, or the type that does everything opossite to what has been told, then you can rent a car from international car rental companies such as Avis, Thrifty, Hertz at the airports or at their branches throughout the city. Note: Most rental cars in Turkey have manual transmission and it could be difficult to find a car which has automatic transmission. Make sure you call ahead and make a reservation. Yes, actually the ways of transportation we mentioned above are all lies and this is the main transportation we use in Turkey. Of course not. To tell the truth, you should read much more than this guide about Turkey if you are asking this question. . But because we all love to stereotype, we will mention a few things about İstanbul that might come as a shock to you. Women can drive, how well they drive is open to debate. Women don't have to cover their heads with scarves. You will see that people do, but you will be able to see the majority of women look just like any women in Europe. You don't have to dress conservative. We're not suggesting wearing something that Miley Cyrus would wear but feel free to wear those shorts and skirts, especially if you're coming during the hot days. No, İstanbul is not the capital of Turkey, and no it is not still called Constantinople. We actually don't eat much turkey in Turkey. So people will not understand your \"gobble gobble\" jokes. In general, İstanbul is as safe as any other Metropolitan city with almost 20 million population could get. If you don't wander around in the more \"ghetto\" areas of the city in the middle of night, don't get on the metro by yourself at odd hours, or leave your purse out in the open, you will be just fine. Besides the general and obvious dangerous situations you might encounter in the city, nowadays you might also suddenly find yourself in the middle of water cannons and tear gas. Is your reaction here \"what the hell are you talking about?\". If you haven't been following the news in Turkey or heard about any of the clashes between the police and protestors opposing to the Turkish government, then this subject might be a little confusing to you. The series of protests and clashes started in May 2013, as the Occupy Gezi Park \"Revolution\" in Taksim, and although they have calmed down, the tension between the people and the government is still ongoing which have led to other series of clashes. . Most of these clashes currently are happening outside of İstanbul however Taksim has become a popular place for such gatherings, so its best to keep an eye out while you are in this area. Or else you might have to get a taste of tear gas which -as a person who has been in the middle of it- isn't the nicest thing. If you find yourself in this situation, get as far away from the police as possible. Overall, to set a budget for a trip to a city you could consider the basic necessities like accomadation, transportation, water, average meals, and of course -THE MUST- beer/cocktails. Of course all of these things could vary depending on the level of luxury you want. Generally, eating out and drinking in İstanbul is not the cheapest. But considering you are here with a foreign currency, and that the Euro is almost 3TL, and the dollar is above 2TL, you might start throwing your money around like Rihanna. You can purchase this card online or at the following sale points: Hagia Sophia, İstanbul Mosaic Museum, Topkapı Palace Museum, İstanbul Arcehological Museum, Chora Museum, Museum of Turkish and Islamic Arts. There are also other advantages and discounts the museum pass will give you. You can find more information about the pass on this website. Tourists mostly prefer to stay in the Old City because most of the main historical sights are within this area. But we would personally suggest for you to stay in Taksim area. Now you might think \"why would I stay in the middle of where the clashes and action is happening?\". Because it is still the heart of the city, and the liveliest place in İstanbul. There are lots of restaurants, cafes, shopping, bars and clubs, thus one of the most fun areas to stay in İstanbul. There are several hotels/hostels in this area that are in different price ranges. Keep in mind, if a nice sea view is one of your specifications while finding accomodation, there are hotels here which have sea view. While looking up hotels, you might come across familiar names like the Sheraton which might deceive you because they could be outside of the city center area, and more in the finance/business areas. Make sure to look at a map and figure out which location you would like to be closest to. One of the most important factors when planning a trip is of course the weather. İstanbul lives all four seasons. Even though we have had easy going winters in the previous years, (no extreme snow storms or -30 degrees), it is usually cold in the winter, and hot in the summer. Especially in the recent years, we also haven't had much precipitation in the winter or the summer which has caused a serious drought in the city. So unless you are very unlucky, you have a high chance of avoiding any wet weather. But in any case, the best time to visit İstanbul is Spring or Fall. During these times it is usually warm, sometimes hot during the day, and nice and breezy at night. . If you are looking to combine your trip to İstanbul with one of the beach destinations in the South of Turkey, then you might want to consider coming to Turkey in the summer months. As far as the crowd goes, obviously there are a lot more tourists in İstanbul in the summer time. With all the touristic attractions you'll be doing in the city, you're going to be in that crowd no matter what. But if you are one of those people who get claustrophobic around such tourist population, you might want to avoid coming in the summer. The only other time you should try to avoid is \"Ramadan\" which is a month where Muslims fast for a whole month. Overall, people should generally not drink any alcohol during this period, you may even see some local/traditional spots taking off alcohol off their menu for the period. But for most places this is not going to be the case, and you won't feel any different than you would otherwise. The Old City / Sultanahmet area also gets overcrowded during the nights of Ramadan, as it is a popular area to go to after Iftar. This might come off as either interesting or too crowded, it is your choice to avoid the Ramadan period or not but you shouldn't try too hard as it is not going to ruin your vacation. Once again, it is a Muslim country, but there are absolutely no restrictions or regulations regarding what you should wear. The only time you do want to dress a little more conservative is when you'll be going into the mosques in Sultanahmet. Wear whatever you feel most comfortable in, and be as picky as you can get when selecting shoes as you will be doing a lot of walking around while exploring the city. We don't recommend wearing heels unless you really have to or going directly to your destination by car or taxi. Warning: İstanbul's streets and sidewalks are very unpredictable and can get very tough to walk on. Posh nightclubs that are located along the bosphorus coast. They're usually very picky of who to let into the clubs, unless you make a reservation for a table/ stand where you pretty much promise to leave your wallet at the of the night. More casual bars/nightclubs which are mostly located in Taksim/Asmalı Mescit. There are several bars in this area all with different styles of music, where people usually grab their drinks and hang out on the streets. Tavern like local restaurants, where you will see a lot of people drinking rakı, with delicious food like mezes and local music. This is one of the most unique dining styles you will experience, where you will taste authentic food with a great atmosphere. While we will go into much more detail on food and drinks in İstanbul, you might want to know the basics of our cuisine and what to expect. Lets just say, get excited, and expect to gain a few kg/pounds during your trip. People that are on diets or women who go through a dinner with \"just a salad\" are not welcome in Turkey. Food: There are some basic things that Turkish people just CANNOT give up; bread, rice, meat, fish, dairy products.. Many dishes and meals are based around these main ingredients. As you can guess, kebabs are very symbolic in our cuisine. But there are so many other dishes that form our unique cuisine, and are worth tasting so don't focus too much on kebabs. This subject deserves its on page, and we will go into much more detail about food in other posts, but expect to consume a lot of meat, pastries, fresh fish, spicy food, just expect to eat A LOT, and be open minded to trying different things. Drinks: As I mentioned, one of the most popular alcoholic beverages in Turkey is Rakı. For people who are familiar with Uzo, it is very similar. It is normally a clear drink, but it turns white when you add water and ice to it. Warning: pace yourself with this drink, it will hit you. Some local beers which we recommend tasting are Efes and Bomonti, which is our favorite nowadays. Besides these, you will find any alcohol/cocktails, import beer, wine that you like. FYI: The legal drinking age is 18, but in all of the years that I have lived in İstanbul I have only been carded maybe twice. I will squeeze in drugs here while we're at it, they AREN'T legal. Some popular and local non-alcoholic beverages include Ayran, Şalgam which is made of red carrots with aromatic turnip, Turkish Coffee, which comes in small cup that looks like an Espresso but should not be chugged and is quite strong, and most importantly çay. On average a Turkish person consumes çay, I would say at least 3 times a day, definetly with breakfast and after or in between meals throughout the day. Again, Turkey's religion is almost %99 Muslim. But many people don't practice the Islamic religion by the book, which states there are 5 main acts of practicing Islam; the ritual prayer 5 times a day after each ezan, fast every Ramadan, zakat which is giving money to the poor, Hajj which is going to Mecca at leats once in a lifetime, and finally accepting that there is only \"Allah\". On the streets the only way that you'll realize you're in a Muslim country is when you hear the loud ezans from the mosques instead of the loud bells from churches. Foreign currency can be exchanged in foreign exchance offices, known as \"döviz bürosu\" and there are several of them throughout the city, especailly in the Old Town Area. You are better off exchanging your currency in non touristic areas as they can offer better rates. Definetly don't exchance your money at the airport. Turkey requires a visa for many nationalities. You can either get an online visa prior to your arrival, or purchase it at the airport before customs. E-visa is strongly recommended to avoid a long line at the airport. If you want to mix with the locals and can't come up with anything to conversate about, here is a tip: soccer. We definetly don't recommend bringing up politics, especially nowadays. This is AWESOME!!!! Thanks for the Info. Planning to go in Dec 2014. I savor, cause I found exactly what I was having a look for. You have ended my 4 day long hunt! God Bless you man. Have a nice day. Please let me know if you're looking for a article writer for your blog. You have some really great articles and I think I would be a good asset. a link back to mine. Please send me an email if interested. Informative article, exactly what I was looking for. What's up, I check your blog li e evwry week. Your story-telling style is awesome, I couldn't refrain from commenting. Exceptionally well written! Hi, I do think thi s a grerat web site. once again since i h ve saved ass fasvorite it. Money nd reedom is t b st wa tto change, may you be rich and continue t o guide ther people. Very neat blog. Really looking forward to read more. Want more. Kişisel gelişim, iş ve özel hayatınızda başarıyı yakalamak, ön plana çıkıp rakiplerinizden kolayca ayrışmak için kişinin hayatına çok değer kattığı kesindir. Günümüz toplumunda kişisel gelişim bir zorunluluk haline gelmiştir. değer katabilecek en uygun makaleleri hazırlıyoruz. kolaylaştıracak, kişiliğinizi zenginleştirecek düzen içerisinde ilerliyoruz. rutininizden çıkıp bambaşka bir hayata sahip olacaksınız. değil işlevsel olarak gerçekleşecektir. Problem çözümü sizin için başbelası olarak değil, bir oyun olarak görünecek. Yaptığınız işten zevk alacaksınız. Size kendinizi nasıl kandıracağınızı değil, kendinizi nasıl bulacağınızı gösteriyoruz. ve fiziksel faaliyetlerle, onu da kendiniz yaratıyorsunuz. Kederli olmak için hayatınızı değişik yönlerden görüntülemelisiniz. Kendi kendinize belirli şeyleri doğru bir ses tonuyla söylemek zorundasınız. uyarlamak zorundasınız. Örneğin, sıkıntılı olmak istiyorsanız; omuzlarınızı çökertip, sürekli yere bakmanızın size korkunç yararı olacaktır. Ayrıca sesinizi üzüntülü tonda kullanmak ve hayatınıza olabilecek en kötü senaryoları düşünmek de size yardımcı olur. kullanma yoluyla karmaşaya sokarsanız; vücudunuzdaki kan şekerini düşürür, yönlendirerek duygusal durumlarınızı yaratma sürecini, yönetmenliğe benzetebiliriz. için, gördüğünüz ve duyduğunuz her şeyi ustalıkla kullanır. konuya göre bir olaydan hem komedi hem de trajedi yaratabilir. Siz de aynı şeyleri zihninizin ekranında oluşturabilirsiniz. Benzer yetenek ve güçleri kullanarak, fiziksel davranışlarınızın destekleyicisi olan zihinsel davranışlarınızı biçimlendirebilirsiniz. Zihninizdeki olumlu mesajların sesini, ışığını güçlendirebilir ve olumsuz olayların görüntülerini, sesini bulanıklaştırabilirsiniz. Spielberg'in film setlerini yönettikleri şekilde beyninizi yönetebilirsiniz. hi from Greece! i am a new make up artist,40 year old but relaly love it. this summer I visited Istanbul and ti's amazing, I loved it!!! I like your blog and I wish u the best for your family!!!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/06/19/sokak-sanatinda-en-iddiali-20-sehir", "text": "Gittiğimiz her ülkede çılgınca sokak sanatı kovalayan ve bu işe ciddi anlamda saygı duyan insanlar olarak, çeşitli ülkelerden mükemmel denilebilecek sokak sanatı örneklerini sizinle de paylaşmak istedik. Son zamanlarda özellikle İstanbul'da daha da yoğun bir şekilde görmeye başladığımız sokak sanatı, umarız daha da yaygın bir hal alır ve buraya ayrıca bir İstanbul postu girebilme şansımız da olur. Kesinlikle listede olması gereken bir şehir de ben ekleyeyim: San Francisco!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/07/03/okulda-ogretilmeyen-37-harita", "text": "5. Bu da gezmelere doyamayanların uçuş haritası olsun."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/07/15/kuba-gezi-rehberi", "text": "Efendim geldik Küba gezisi serisinin son bölümüne. Bu bölümde 4 farklı şehri bir arada vereceğim, çünkü daha önce de belirttiğim gibi Küba turistik yerlerini dolaşmaktan çok, sokaklarında kaybolarak tadına varmanız gereken bir ülke. Dolayısıyla çılgın detaylı bir \"Gezilecek Yerler\" rehberine ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Yani \"Hmm şu kiliseyi de gördük, şu müzeyi de gezdik, Küba bitti.\" diyemezsiniz. Her köşesinde, her sokağında, her insanında ayrı bir güzellik dikkatini çeker. Sonra da böyle benim gibi hatırladıkça iç geçirirsiniz. Küba Gezi Rehberi ne başlamadan önce, Küba ile ilgili, yeme içme, puro meselesi ve sistem üzerine çeşitli detayları da içeren diğer yazılara ulaşmak isterseniz, sizi şöyle alalım. Ben direkt Havana Gezi Rehberi istiyorum diyorsanız şuraya ne biliyorsak yazdık. Trinidad renkli, çoğunlukla tek katlı olan evleri, dar sokakları ve Küba geneline yayılmış güleryüzlü insan popülasyonu ile hemen ısınacağınız bir şehir. Küçük olduğu için gezmesi oldukça kolay. Şehre gece ulaşacak olursanız, özellikle merkez dışında aydınlatmaların az sayıda olması nedeniyle, burada adamı kıyma yaparlar endişesine kapılabilirsiniz. Lakin merkeze ulaştığınız takdirde yine ortalığın bir film setine döndüğünü ve sokaklarda içki içip dans eden insanlarla dolu olduğunu göreceksiniz. Yaşasın Küba. Trinidad Havana'dan da farklı bir yer. Küba'ya ilk gidişinizde yaşayacağınız şaşkınlık ile hayranlık arasındaki o duyguya, Trinidad'ı gördüğünüzde yeni karmaşık duyguların da eklenmesi oldukça muhtemel. En basit söylemiyle \"başka bir dünya\". Anlattığım şehirler arasında Havana'dan ulaşımı en uzun süren şehri Trinidad. Küba'da güvenilir bir otobüs firması olan Viazul ile, 2014 itibariyle, Havana'dan 25 dolara yaklaşık 6 saat gibi bir sürede ulaşabilirsiniz. Trinidad'da nerede kalacağım diye düşünüyorsanız, Havana için verdiğim tavsiyenin aynısını verebilirim; aklınıza yatan bir Casa Particular. Yani, daha önce de bahsettiğim gibi oradaki yerlilerin evleri. Merak etmeyin, illegal bir şey değil. Üstelik turistik noktalara ulaştığınızda siz onları bulmadan onlar sizi bulacaktır. Daha detaylı bilgiyi yukarıda linkini verdiğim Küba yazılarının içinde bol bol bulabilirsiniz. Yok ben elin evinde kalamam diyorsanız, pek tabi Trinidad'da da turistlere yönelik oteller yapılmış. Bunların çoğu şehir merkezinin dışında kalan, tatil köyü tadında oteller ve bence gerçek bir Küba deneyimi yaşamak isteyenler için pek de ideal noktalar değiller. Plaza Mayor Trinidad'ın özellikle turistik açıdan kalbi. Yani gündüz burayı gezecek, akşam tekrar buradan geçecek, bir şekilde burada bol bol vakit geçireceksiniz. Şehir küçük olduğu için \"ben turistik yerlerde takılmam acayip hipster'ım\" triplerinizi başka şehre saklayın. Çünkü özellikle akşamları bu bölge inanılmaz hareketli ve eğlenceli oluyor. Plaza Mayor'da bulunan şehrin en büyük kilisesi. Söylenene göre, tamamlanma sürecinde özellikle maddi anlamda sorun yaşandığı için mimari açıdan biraz tuhaf bir halde. Sonradan tamamlamak ve düzeltmek istemişler, ancak bu sefer de UNESCO'nun listesine girmiş bulunduğu için üzerine oynamalarına izin verilmemiş. Plaza Mayor'a ulaştığınız takdirde görmemeniz mümkün olmadığı için yerini tarif etmeme gerek yok sanırım. Trinidad'da akşam turistlerin de, lokallerin de akın ettiği yer olan Casa de la Musica, Plaza Mayor'un hemen dibinde bulunan merdivenlerin tepesine çıktığınızda karşınızda göreceğiniz, dans eden insanlarla dolu, rom içerikli kokteyllere boğulacağınız, oldukça eğlenceli bir açık hava mekanı denilebilir. Bence bir akşamınızı kesinlikle burada geçirebilirsiniz. Plaza Mayor'da, kilisenin hemen yanında bulunan bu müzenin içinde ne var diye soracak olursanız, \"pek de bir şey yok hani\" cevabını utanmadan ve sıkılmadan verebilirim. Mobilya ve porselen koleksiyonlarını görebileceğiniz bu müzeye girmedim, pişman değilim, yine olsa yine yaparım. Dolayısıyla beklediğiniz herhangi bir detay var ise verebilmem mümkün değil. Genel olarak tavsiyem, her gördüğünüz müzeye dalmamak. Trinidad'ın en turistik noktalarından biri olsa da, gitmeden dönerseniz tarafımca türlü hakaretlere maruz kalabileceğiniz bu mekanın, mekanla aynı isme sahip içkisi dünya çapında nam salmış durumda. İçeriğinde bal ve rom dışında ne bulunduğunu tam da anlayamadığım bu içki o kadar güzeldi ki, Trinidad'dan ayrılmadan önce sabahın köründe iki bardak içip, yine de doyamadım. Benim yerime de için. Denize girmek istiyorsanız, kent merkezinden yaklaşık 9-10 km uzaklıktaki Ancon Plajı'nı tercih edebilirsiniz. Karayipler'e kadar gidip yüzmeden dönmek olmaz. Coco Taxi'ler ile daha uzun sürse de daha eğlenceli ve ucuza geldiğini de ekleyeyim. Eğer daha az turistik bir noktaya geçmeyecekseniz, Trinidad'daki hediyelik eşyalar Havana'ya kıyasla daha ucuz. Zaten Küba genelinde satılan hediyelik eşyalar birbirinden pek de farklı olmadığı için, hediyelik alışverişinizi buraya iteleyebilirsiniz. -Henüz Havana'da puro hevesinizi gideremediyseniz, haritanızda \"Colon\"u bulup, orada bulunan Piro Guinart puro fabrikasına bir göz atabilirsiniz. Küçük, az kişinin çalıştığı ama merkeze yakın olduğu için turistler tarafından keşfedilmiş bir yer. -Plaza Mayor'daki kilisenin karşısında bulunan kiliseye çıkıp şehri tepeden görebilme şansınız var, ki bu Trinidad gibi içinde yüksek yapı bulundurmayan bir şehirde oldukça zor bir eylem. Kuleye çıkarken işler kapıda pazarlık edilebilecek noktaya gelebiliyor ve daha ucuza çıkabiliyorsunuz. Tuhaf ama gerçek. Küba ile ilgili olumsuz bir şeyler söyleyebilme ihtimaliniz varsa, yerinizde olsam cümlelerimi Varadero için saklarım. Neden derseniz, Varadero, turların ve haliyle turistlerin çılgınca rağbet ettiği, lakin \"gerçek Küba\" ile uzaktan yakından alakası olmayan bir yer. Turistler için oluşturulmuş, yalnızca Küba'nın gelirine katkı sağladığı için var olan suni bir bölge gibi düşünün. Benim tabirimle \"dev bir tatil köyü\". Pek tabi bu durum, okyanus, kum, güneş üçlüsünün muhteşem olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak aktivite bazlı düşündüğünüzde ya da lokal tarzı zaman geçirme isteğini göz önünde bulundurduğunuzda, eğer etrafınıza baktığınızda bir Varadero tabelası görüyorsanız, üzgünüm, yanlış yerdesiniz. Bu kadar kötülemenin üstüne sen niye gittin diye soracak olursanız, denemeden bilemezdim. Viazul ile, Havana'dan 3-3,5 saat arası bir sürede ulaşabilmeniz mümkün. Ücret 10 Dolar. Bunca hakaretin üstüne illa Varadero'ya gideceğim bana engel olamazsın diyorsanız, Tryp Peninsula'ya tercih edebilirsiniz. En azından plajının ve denizinin muhteşem olduğu gerçeğini reddemeyeceğim. Ayrıca çirkin otel animasyonu izleyip \"Ben burada ne yapıyorum\" hissine geçiş yaptığınızda beni hatırlarsınız. Plajda güneşin altında durmaktan barbuna dönmüş, çirkin Avrupalı turistlerle saatlerce güneşlenebilir, yaşlıları eğlendirmek için binbir türlü saçma eylemde bulunan animatörlerle samimi dakikalar geçirebilir, yemekte Açlık Oyunları'nın yeni filmini çekebilirsiniz mesela. Ya da, işleri olumsuz yönünden görmeyi bırakıp, hayatında görebileceğiniz en güzel denizlerden birinde yüzdükten sonra, pek de güzel olmasa da, en azından değişik bir ortam olacağı için değerlendirebileceğiniz gece dışarı çıkabilirsiniz. Bunun için en popüler seçenekler yine Casa de la Musica ya da Calle 62. Calle 62, çay bahçesi tadında, pancar renkli turist akınına uğramış, oldukça dandik bir yer olduğu için ne kadar eğlenebilirsiniz tartışılır, ancak Pina Colada'ları harika. -Her yerde taze taze satılan hindistan cevizinin önce suyunu içip, sonra içini yemeyi unutmayın. Başka yerlerde yiyenler de bilir, tropik iklimde çok daha şahane oluyorlar. -Araba kiralayıp en azından civarı dolaşabilir, keşifte bulunabilirsiniz. Arabanız bozulursa sorumluluk kabul etmiyorum, olmayan şey değil. Viazul ile 4 saat gibi bir sürede, 18 Dolar ücret karşılığında ulaşabilirsiniz. Kişisel görüşümü soracak olursanız, Santa Clara bir gününüzü geçirip, konaklamadan başka bir şehre geçiş yapabileceğiniz, öyle günlerinizi geçirmeniz gereken bir nokta değil. Şahsen şehirde konaklamadığım için rastgele bir otel önerisinde bulunmak istemiyorum. Şehir ile özdeşleşmiş olan Che'nin mezarı, ve kendisine adanmış olan devasa boyutlardaki anıtı, Santa Clara'da görmeden dönmemeniz gereken en önemli yerlerden biri. Anıtın hemen yanında girişini görebileceğiniz yerde ise, Bolivya'da Che ile beraber çarpışan \"yoldaşlarının\" fotoğraflarını da görebileceğiniz anıtmezar mevcut. Anıt mezarın hemen yanında bulunan bu müzede, Che'nin hayatı ve devrimdeki rolüne dair birçok fotoğraf görebilmeniz mümkün. Konuya ilginiz var ise ve Che'nin klasikleşmiş fotoğrafları dışında fotoğraflar görmek istiyorsanız, bence kesinlikle gezmelisiniz. Calle Independencia'da Küba tarihi açısından önem taşıyan ve Batista askerlerinin bir kısmının pusuya düşürüldüğü bir trenin vagonlarını ve içinde çeşitli fotoğraflar ile döneme ait eşyaları görebileceğiniz nokta. Her gün 18:00'a, Pazar günleri ise 12:00'ye kadar açık. Havana'dan, Viazul ile, 5 Saate yakın bir sürede, 20 Dolar ücret karşılığında ulaşabilirsiniz. Parque Jose Marti, şehrin en önemli noktalarından biri. Civarda katedral, konser salonu ve bir adet katedral görebilmeniz mümkün. Ancak civarda dolandıktan sonra, Reparto Peublo Nuevo'da m bulunan kafelerden birine oturup Cortadito eşliğinde canlı Küba müziği dinlemek ve \"Ulan hakkaten Küba'ya geldik galiba\" şeklinde mutlulukla karışık şaşkınlık yaşamak en zevklisi. Viazul'u kullanmaktan çekinmeyin. Orada turistler arasında çok yaygın. -Küba'nın her şehrinde ayrı bir güzellik, ayrı bir mutluluk nedeni bulabilirsiniz, o yüzden vaktiniz ve bütçeniz el verdiğince çok şehir gezin. -Benim zamanım yetmedi, Santiago de Cuba'ya kadar ulaşabilirseniz, bana ulaşın. Ya da vazgeçtim ulaşmayın, kıskanırım. Anlatım dilinize bayıldım. Küba yı görmüş kadar oldum. Teşekkürler. 3 kere gittiğim Küba'yı yazınızdan tekrar keyifle okudum. Çok güzel anlatmışsınız. Yazdıklarınıza katılıyorum. Ancak size kötü bir haberim var. Santiago De Cuba2ya kadar gittim. Keşke gidebilseydiniz. Orası diğer tüm yerlerden çok çok farklı bir şehir. Gerçek Küba bu diyorsunuz. ah sormayın, o kadar aklımızda kaldı ki oraya gidememiş olmak! umarız ilerleyen günlerde orayı da görme fırsatımız olur 🙂 güzel yorumlarınız için teşekkürler. Plajda güneşin altında durmaktan barbuna dönmüş, çirkin Avrupalı turistlerle saatlerce güneşlenebilir, bazı sehirleri gunu birlik havanada konaklarken gidip gelmeyi planlıyorum, mesela varadero ama trinidad ta kalmak gerekiyor gibi geldi yazınızı okuyunca.. Üstad diğer yazıları da okudum benzetmeler süper olmuş. Suan bodrum gumuslukteyim esim ve samimi bir dostumuzla martta gitmeyi planliyoruz.. paylasiminiz keyif verdi tek tek not almaktan elim yoruldu bi yandan birami yudumlarken bi yandan hayalime yaklasmis olmanin buyuk keyfini yasiyorum sizedetesekkurlerimi sunmak istedim ordanda bi hayir duasi yolluyacagimi umit ediyorumsevgiler saygilar.. Bir gün önceden yer bulunabiliyor duruma ve yoğunluğa göre, öyle garanti bir şey söylemek zor tabii. Yolculuğun rahatlığı da göreceli bir kavram, bizce sıkıntılı değil, ancak çocuklarla nasıl olur bilemiyoruz açıkçası. Santiago de Cuba oldukça uzak, otobüsle gitmek zor, mola vere vere gitmek gerekir. Merhaba, harika yazıyorsunuz. Biz de balayımız için Küba'ya gideceğiz, fakat kendi başınıza otel ayarlayamazsınız efendim oradaki devlet durumları şöyle böyle izin vermez zaten booking. com da da Küba yok gibi tavsiyeler aldık. Çok çok teşekkürler şimdiden, ellerinize sağlık! Selaaam, çok teşekkür ederiz! 🙂 booking. com üzerinden falan yapılamıyor sanırım hala haklısınız, o yüzden direkt olarak kalmayı seçtiğiniz otelin sitesinden yapabilirsiniz, genelde kendi siteleri oluyor. örneğin melia habana'nın sitesine bi' göz atabilirsiniz, çok merkezi değil ama en azından güvenilir olduğunu söyleyebilirim ve merkeze servisleri var saat başı. eğer otelde kalacaksanız aynı şekilde nacional'e de bakabilirsiniz, ancak o biraz daha yüksek bütçeli. Küba gezimi gerçekleştirirken notlarınızdan faydalandım. Muhteşem bir ülke ve HIZLICA görülmesi gerekiyor. Aralık 2016 itibarıyla Thy'nin direkt Havana uçuşları başladığında uzaklık bahanesi de azalmış olacak 🙂 Emeklerinize sağlık. Biz 5 kişilik bir aile olarak 25 Ocak 2017'de 10 gün için Küba'ya gideceğiz. Önce Trinidad (3 gece) sonra Varadero (2 gece) en sonunda da Habana(5 gece) olarak düşünüyordum. Annem 80 yaşında olmasına rağmen denizde gözlük ve şnorkel ile dalmayı çok sever, bu yüzden de 2 gece Varadero'da kalalım dedik. Ancak eğer Varadero'yu çok tavsiye etmiyorsanız, siz şimdiki tecrübenizle 10 günlük bu geziyi nasıl planlardınız? 1 gün de olsa mercan kayalarının olduğu nerede denize girebiliriz? Tavsiyenizi merakla bekliyorum. çok samimi yazılar.. tebrik ederim. önümüzdeki ay kızımla beraber gideceğiz. diğer gezilerimizde olduğu gibi airbnb kullanmak istiyoruz. ama internetin olmadığını düşünürsek bunu nasıl başarabiliriz?fikir verebilirseniz memnun olrm."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/07/24/sofar-sounds-istanbul-bir-maniniz-yoksa-aksam-size-konsere-gelecegiz", "text": "Sofar Sounds İstanbul'da gün geçtikçe yayılıyor. Bilenler bilmeyenlere anlatıyor, gidenler gitmeyenleri özendiriyor ve gün geçtikçe bir şekilde kemik kitlesini oluşturuyor. Pek tabi hala \"Sofar Sounds ne ola ki?\" diyenlerimiz de mevcut. O noktada da biz devreye girip, İstanbul'a kadar geldiği için pek mesut olduğumuz bu etkinliği daha fazla insana aktarma çabası içine girmeye karar verdik. Özet geçecek olursak, öncelikle açılımını söyleyerek konuyu biraz daha netleştirmiş bulunalım: \"Songs From A Room\" Yani? diyeceksiniz. Yani şöyle oluyor, her ay, oturma odası 50+ sayıda insan ağırlamaya müsait olan bir müziksever, evini bir günlüğüne, samimi bir konser ortamı olarak dinleyicilere açıyor. Mümkün olduğunca lokal kabul edilebilecek gruplar seçiliyor, mail aracılığıyla Sofar ekibine en erken ulaşan şanslı konuklar davetiyelerini kapıyor ve bu \"başka\" konser deneyiminin bir parçası oluyorlar. Sanmayın ki içeride çılgın bir parti ortamı oluyor. Aksine, bulunduğunuz eve ve ortama saygı göstererek, \"Burak ben tanımadığım birinin evine geldiim :)))\" tadında mesaj zincirlerine dahil olmadan, kendinizi müziğe bırakıyorsunuz. Yoksa son güne kadar kimin evinde, hangi grubu dinleyeceğini bilmeyen 10'larca insanın bir araya gelmesi çok da muhtemel bir durum olmazdı diye düşünüyoruz. Siz de bizim gibi şehirde bu denli güzel ve naif bir etkinliğin vuku buluyor olmasından memnunsanız, elbet bu işin arkasında kim var, nedir, ne değildir, nasıl oluyor merak etmişsinizdir. İstanbul'u bu harika proje ile tanıştıran güzel insanlar Eda Demir ve Gözde Tekay, Sofar Sounds İstanbul'un nedir/ne değildir kısmını, anlattılar, hadi yine iyisiniz, sizi şöyle aşağı doğru alalım. Eda: Teşekkür ederiz, bizi de çok güldürüyor, mutlu ediyor. Sofar Sounds global bir müzik hareketi, biz 2013 Aralık ayında başladığımızda dünyada yaklaşık 45 hip şehirde gerçekleştiriliyordu şimdi ise bu sayı 70'i buldu. 2009 yılında New York ve Londra'da 'başka bir konser mümkün' diyerek başlayan bu müzik hareketi insanların evlerinin oturma odalarında konserler yapıyor. Eda: O zamanlar bir trend danışmanlık şirketinde dünyadaki trendleri takip ederek Türkiye'de markalar için ipuçları çıkarmaya çalışıyordum. Sofar Sounds'tan da bu şekilde haberim oldu ve hakkında Türkçe bir makale yazdım. İçimde de burda olsa ne güzel olur diye geçirdim ama işler güçler derken uçtu gitti. Eski iş arkadaşım Ersinhan yazdığım haberi gördü ve ev arkadaşlarının Sofar Londra tayfasından olduğunu söyledi, bu bir işaretti. Yavaş yavaş global ekipten ilgili birimlerle tanıştırıldım ve yaklaşık 6 ay kim olduğuma, ne yaptığıma, Sofar'ı global standartlarda ne kadar gerçekleştirebileceğime dair bilgiler vererek geçti, sonra çok eski arkadaşım Gözde ile birlikte Sofar Sounds İstanbul'u başlattık. İstanbul'da hayal ettiğiniz gibi işleyeceğinden, ilgi göreceğinden emin miydiniz? Sence Sofar İstanbul'da beklendiği kadar ilgi görüyor mu? Anladığımız kadarıyla siz böyle bir girişimde bulunmadan önce çok da fazla kişi tarafından bilinmiyordu. Eda: İçimizde heyecan ve inanç vardı ama hiçbir şeyden emin değildik tabii ki. Sofar'ın en ilginç yanı tüm kültürel farklılıklardan arınıp bir evin odasına giren 50 kişiyi aynı dünyaya bağlaması. Sonuçta bizim kültürde birinin evine gidelim, konser verelim diye bir şey yoktu, insanların böyle bir şeye evini açıp açmayacağı konusunda şüphelerimiz vardı. Hangi Türk evine 60 kişinin ayakkabıyla girmesine izin verir?:) Sofar Sounds, daha önce yurt dışında yaşamış ve Sofar'a gitmiş birkaç kişi dışında kimse tarafından bilinmiyordu. Fakat farklı bir konsept olduğu için basında çok fazla yer aldı ve kısa zamanda sesini rahatlıkla duyurdu. Şu an itibariyle Sofar Sounds İstanbul, 5 senedir dünyanın her yerinde yapılan Sofar'lar arasında en hızlı büyüyen 1. Sofar oldu. Gözde: Konserlere dinleyici olarak katılmak isteyenler, önce www. sofarsounds. com'dan aylık bülten için kayıt oluyor. Ay başında her şehirde gerçekleşecek olan konser tarihleri kayıt olmuş müzikseverlere gönderiliyor. Katılmak isteyenler sofaristanbul@gmail. com'a mail atıyorlar. Biz de evin kapasitesine göre belirlediğimiz sayıda dinleyiciye davetiyesini gönderiyoruz. Yani evin kapasitesi 50 kişiyse konsere katılmak için mail atan ilk 50 kişiyi o ayki konsere davet ediyoruz. Gözde: Eğer salonları ufak bir sahne ve minimum 50 kişi ağırlayabiliyorsa, anlayışlı komşuları varsa ve ev merkezi bir semtteyse, herkes evini Sofar'a açabilir. Sofar ile ilgili merak edilen enteresan bir konu daha var. Onlarca kişiyi evinde ağırlamayı kabul eden ev sahipleri ile güven ortamı nasıl sağlanıyor? Sonuçta evlerinde daha önce hiç görmedikleri insanları birkaç saatliğine de olsa ağırlıyorlar.. Gözde: Hem organizatör hem de evini daha önce Sofar'a açmış biri olarak söyleyebilirim ki endişelenecek hiçbir şey yok. Sofar bir parti değil, gerçek bir müzik dinleme deneyimi, gelen müzikseverler de bunun farkında. Sofar'ı 8 aydır yapıyoruz ve şu ana kadar katılımcıların hepsi konseptin kurallarına saygılıydı. Gözde: İkisi de etkili diye düşünüyorum. Öncelikle belki de bir daha deneyimleyemeyecekleri kadar samimi bir ortamda müzik dinleyebiliyorlar, çünkü tüm odak noktası sahne ve üzerinde olanlar. Bunun dışında yeni müzisyenler keşfetmiş oluyorlar. Sofar'da ilk konserini veren bir sürü müzisyen var. Buna şahit olmak gerçekten çok keyifli. Tabi ki gizli saklı ve esrarengiz atmosferin de etkisi oluyordur. Bir gün öncesine kadar kimin sahne alacağını bile bilmediğiniz bir konsere, hiç tanımadığınız bir insanın oturma odasında katılmak farklı bir deneyim. Eda: 2 kişilik bir ekibiz çekirdekte, ama zaten ses ekibi, görüntü ekibi anlamında birçok harika insan bize destek oluyor. sofaristanbul@gmail. com adresine gönüllü olmak istediklerine dair mail atan olursa mutlaka dönmeye çalışıyoruz, çünkü Sofar Sounds İstanbul büyüdükçe ihtiyaçları da artıyor. Eda: Sofar Sounds İstanbul'un sonu hiç gelmeyecek bence. Başta bu kadar çok bağımsız müzisyen var mı Türkiye'de, kaçıncı ayda tükenecek bu liste diyordum, çok karamsarmışım ve dünyadan haberim yokmuş! O kadar yetenekli müzisyenlerle çevrildi ki Sofar'la birlikte etrafımız, tek bir kötü yanı var o da artık neredeyse Türkçe müzik dışında hiçbir şey dinleyemiyorum. Tüm #sofarist mezunlarına hayranım. Bağımsız müzisyenler olduğu ve müzikseverler salonları doldurduğu sürece biz buralardayız."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/08/05/milano-modadan-baska-seyler-de-varmis", "text": "Milano'da Yaşam deyince aklınıza modayla ilgili bir takım şeyler, \"Last Supper\" ya da Instagram'da takip ederken kıskançlıktan yerin dibine girdiğimiz Chiara Ferragni bile gelebilir. Bizim de geliyor merak etmeyin. Ancak bunun dışında Milano'da neler dönüyormuş merak edenler, orada okumayı ya da yaşamayı düşünenler için yeni bir röportajımız var. Nisan Selay Özçelik tam 8 yıldır yurtdışında eğitim alıyor. Lise 1'den sonra taa uzaklara, Kanada'ya kadar gidiyor ve birkaç yılını orada yaşayarak geçiriyor. Sonrasında ise Türkiye'ye ve ailesine biraz daha yakın olmak adına Avrupa'da karar kılarak Milano'yu tercih ediyor. Kendileri oldukça canayakın ve sempatik, o yüzden öyle \"ay burası çok medeni çok farklııı.....\" tadında samimiyetsiz cevaplar vermedi, baya ne yaşayıp görüyorsa onu anlattı, içten üslubuyla bizi de mesut etti. Okuması da sizden. Başlamadan gelen not: Milano Gezi Rehberi'miz de sizi bekler. Üniversite eğitimimi Avrupa'da, fakat anadili İngilizce olmayan bir yerde almak istedim. İtalya'da en iyi ve dünyaca tanınan üniversitelerin bulunduğu, aynı anda da en enerjik ve uluslararası çevreye sahip şehir olduğundan Milano'yu tercih ettim. İlk olarak Milano Katolik Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler okumaya başladım. Lakin ilk senemden sonra bıraktım ve Milano Üniversitesi'ne başladım. Şu anda İtalyanca olarak organizasyon ve insan kaynakları okuyorum. Kapsamlı ve genel bir bölüm olduğundan Türkiye'de önümü açacağını düşündüğüm için bu bölüme başladım. Katolik üniversitesi ve Milano Devlet Üniversitesi işleyişleri çok farklı olduğu için kararımdan memnunum. Katolik üniversitesinde aynı dersleri tüm sene aynı anda alırken, Statale dediğimiz şehir devlet üniversitelerinde 3 ayrı sömestrda farklı dersler alıyoruz. Dersleri dönem sonlarında bitirip yeni derslerle daha düzenli bir eğitim yılı yaşıyoruz. Bir şehide okumak ve aslında orada kalıcı olmayacağını bilmek ayrı bir şey. Sürekli yaşaması gerekirse insanı depresyonlara da sürükleyebilir, kendi çevresinde düzenli bir hayat da yaşatabilir Milano. Her ne kadar gri, yağmurlu, denizsiz de olsa, haftanın her günü gerçekleşen çeşitli etkinlikleri, spor salonları ve ulaşım rahatlığı ile bir şekilde dinamik bir hayat yaşayabileceğiniz bir yer burası. İstanbul gibi bir şehirde bir kez yaşadıysanız, geriye dünya üzerinde sizi tatmin edecek pek de fazla şehir kalmıyor. Bu yüzden güzelliği dışında ritmine de alıştıran bu şehirden sonra yaşadığım yerleri hep hareketlilik seviyelerine göre seçtim. Bu sebeple Genova veya Bologna'da değil de Milano'dayım. Üstelik buranın göz ardı edilemeyecek başka avantajları da var. Öncelikle günü öldüren trafik gibi bir sorununuz yok. Şehir içinde oturuyorsanız bisiklet veya toplu taşıma araçlarıyla kısa sürede işinize, okulunuza veya buluşma noktanıza varabiliyorsunuz Bir randevudan yarım saat kadar evvel çıkabilme özgürlüğü insanın hayat kalitesini yükseltip, stresi azaltıyor. Eğer ek bir iş yapmıyor, benim gibi aile bütçesiyle okuyorsanız, oldukça pahalı bir yer. Çünkü buraya kıyasla bizim paramızın değeri düşük, ve bildiğiniz gibi euro'ya çevirdiğiniz anda çok komik meblağlara dönüşüyor. Özellikle kira açısından Avrupa'nın en pahalı şehirlerden biri denilebilir. Çok küçük ve eski evlere büyük kiralar isteniyor. Biz genelde evde yemek yapıyoruz, ancak market alışverişleri de ekstra pahalı Türkiye'ye oranla. Bazen dışarıda yemek daha ekonomik bile olabiliyor! Ara sıra biz Türk öğrenciler olarak fuarlarda veya Türkiye'den iş için gelmiş kişilere tercümanlık yapıyoruz. Az denk gelse de çok karlı bir iş öğrenciler için. Belki o şekilde bu gibi masrafları aşabilmek konusunda dönemsel bir çözüm üretilebilir. Moda okuyan veya tasarım işleriyle uğraşan insanlar için ne kadar modanın başkentidir bilemem ama benim için bir Paris veya Londra değil. Tarzını giyimini beğenebileceğiniz çok fazla insan da olmuyor sokaklarda açıkçası. Belli başlı sokaklar ve mekanlar haricinde tabi. Orta yaş üzeri insanların bu konuya daha çok önem verdiği kesin. Gençler bazen çok korkunç ve fi tarihinden kalma tarzda kıyafetler giyerek sizi şaşırtabiliyorlar. Alışveriş ve markalar adına evet çok önemli bir pazar, ama sokaklar bunu her zaman yansıtmıyor. Bence dışarıdan biraz abartılıyor. İçinde olunca durum değişiyor. Milano daha çok sanayi ve alışveriş şehri olsa da, içinde tabi ki görülmesi gereken pek çok önemli şey de bulunuyor. Mesela burası \"Last Supper\"in bulunduğu şehir. Ayrıca çok sayıda önemli kilise ve müze barındırıyor içinde. Tabi Kuzey İtalya yaşantısını tam anlamıyla tanıyabileceğiniz bir şehir olduğu da söylenebilir. İtalya bir bütün olarak gezilmeli gibi geliyor bana. Ben Milano'yu Floransa, Venedik, Roma veya Napoli ile karşılaştıramam. Hepsinin ayrı ayrı görülmesi gereken kendine has yapıları, eserleri, yaşanmışlıkları var. Yurtdışına 16 yaşında çıkıp o zamandan beri ailemden uzak bir şekilde farklı kültürler içerisinde yaşadığım için bana çok tuhaf gelen şeylerle karşılaşmadım açıkçası. Ancak güneye indikçe ısınan tek şey havaların derecesi değil tabii. İnsanların size yaklaşımı da aynı şekilde daha sıcak ve samimi oluyor. Kuzey İtalya ve özellikle 'Milanese' diye adlandırılan Milanolu insanlar, batılılaşmanın ve benmerkezciliğin uygulamalı örnekleri denilebilir. Gerekmedikçe kimsenin kimseye yardım etmediği, kurallara her daim uyulan, hafif robotumsu bir yaşantı. Orada yaşadıkça sizde öyle olmaya başlıyor ve bunu sevmeye başlıyorsunuz açıkçası. Belki de bu yüzden artık bana tuhaf gelmiyor. Okulum şehir merkezinde olduğu için ders sonrası, sevdiğim sanatçıların sergilerine gidiyorum. Bu hem aktivite hem de terapi oluyor sanatsever biriyseniz. Eve giderken tramvaya binmek yerine hava güzelse yürümeyi tercih ediyorum ve vitrinleri gözlemleyerek evime veya arkadaşlarımın yanlarına doğru yürüyorum. Üniversitelerde büyük kampüsler olmadığı için genelde öğrenciler ders saatleri dışında okulda bulunmuyor. Yemek yapmaya üşenip restorana da gidesimiz yok ise, akşamları 6 ve 9 arasında olan happy hour'lara gidip hem yemek yiyip hem zaman geçiriyoruz. Gece hayatının erkenden bitmesi gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca sabahlara kadar süren after party ve house partyler de oluyor. Ama gece hayatı denince benim açımdan konu yeniden İstanbul sonrası tatminsizliğe giriyor. İstanbul'un gece hayatına yakın bir hayat yok. Daha az konforlu ve salaş bir gece hayatı var. Bu durum da sizi yavaş yavaş gece hayatından koparıyor. Brera bölgesindeki mağazalar, sanat galeriler, gezilip kahve içilmeli. İtalyan yemekleri dışında Japon mutfağı da denenmeli kesinlikle. Corso di Ticinese bölgesinde butikler, vintage magazalar gezilip, barlarda zaman geçirilmeli. Milano Katedrali yanında ikamet eden Novecento Müzesi ve Palazzo Reale'deki sergiler gezilmeli. Yaz ayları dışında her cuma Santa Tecla adında bir kulüpte yapılan Punks Wear Prada partisine gidilip birçok farklı insanla tanışıp eğlenilebilir."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/08/12/ankaraya-hic-benzemeyen-baskent-madrid-gezilecek-yerler-ve-ipuclari", "text": "Avrupa'nın en güzel şehrini sorsalar çoğu insanın aklına gelen ilk seçenek değil Madrid. Öyle ki, hadi İspanya'ya gidelim deyince Madrid'den önce akıllara gelen bir Barselona, hatta Ibiza faktörü bile var. Lakin böyle yapanlar tabiri caizse \"halt etmişler\" çünkü, bu yaz ikinci kez ziyaret etme şansımızın olduğu Madrid, Avrupa'da gördüğümüz en güzel şehirler listemizin ilk 5'ine adını altın harflerle yazdırdı bile. Madrid gezi rehberimize başlamadan önce buradan ufak bir gider, küçük bir atar yapmadan da duramayacağız. Aranızda Madrid'i Ankara'ya benzetenleriniz oluyormuş diye duyduk. NE ALAKA? Şaka bir yana, Ankara ile ilgili bir derdimiz yok tabiİ ama, yapmayın etmeyin, Madrid'i Ankara ile özdeşleştirmeyin. Çünkü gerçekten gidip gören, her köşesini gezen insanlar olarak biz hiçbir bağlantı kuramadık. Başkent olmak dışında herhangi bir ortak özellik bulabilmenin pek de mümkün olmadığı bu iki şehri birbiriyle ilişkilendirmeyin. Çarpılırsınız. Temmuz 2018'de gerçekleştirdiğimiz bir başka Madrid seyahati üzerine Madrid Gezi Rehberi 'nde bir takım değişiklikler yaptık ve aşağıdaki konaklama, bütçe, ulaşım gibi konuların çoğunu güncelledik. Kış: İçinizdeki Madrid'i Ankara ile özdeşleştirme isteğine dur diyemiyorsanız tam sizlik bir noktadayız. Çünkü ilkokul bilgilerimizi kullanıma geçirecek olursak, kış aylarında Madrid'de de tıpkı Ankara'da olduğu gibi \"karasal iklim\" kol geziyor. Ancak bize kalırsa, eğer kalabalıkların içinde gezmeyi sevmeyenlerdenseniz, ve müze kuyruklarına katlanamıyorsanız, Madrid'e kışın gitmek sizin için iyi bir alternatif olabilir. En kalın kazakları ve şemsiyemizi yanımıza almayı unutmuyoruz, yağmur çamur, hatta kar ihtimali yüksek. Yaz: İsmail Türüt gibi terlemeyi sorun etmiyorsanız ve turist akınına katlanabiliyorsanız yazın Madrid'e gitmek sizi için sorun olmayacaktır. Yaz boyunca Madrid'de sıcaklık ortalama 30 derece sularında seyrediyor ve kışa oranla kat kat daha fazla turist oluyor. Ancak İspanyollar da bizim gibi sokaklarda takılmayı sevdikleri için, özellikle dış mekanlarda vantilatör ya da su fışkırtan bir takım zırıltılar mevcut ve o da sıcağı biraz olsun katlanılabilir hale getiriyor. İlkbahar/Sonbahar: İnternetin derinliklerinde Madrid'e gitmek için en iyi zamanın hangisi olduğunu araştırırsanız karşınıza en sık çıkacak iki seçenek ilkbahar ve sonbahar olacaktır. Neden? Çünkü hava koşulları daha ılıman. Ancak bunu akıl eden yalnızca siz olmayacağınız için turist yoğunluğu ile karşılaşma ihtimaliniz yüksek. Fakat Madrid'in o kadar da \"turist magneti\" tadında bir şehir olarak nam salmadığını göz önünde bulundurursak, bahar dönemleri Madrid ziyareti için en ideal seçenek olarak ön plana çıkabilir. Madrid'in çok ucuz bir şehir olduğunu söylemek zor. Öyle ki, İspanya'nın en pahalı şehri olarak kabul edilmesinin yanı sıra, Avrupa'nın en pahalı bilmemkaçıncı şehri olarak de biliniyor. Pek tabii bunu İskandinav şehirleri ya da Paris/Londra derecesinde düşünmeyin. Onların bir alt seviyesi diyebiliriz. Yani tipik bir Avrupa şehri tadında. Madrid seyahatinizin bütçesini biraz olsun hafifletmek adına uçak biletinizi daha uyguna getirmekle başlamak isterseniz, bize son Madrid seyahatimizde destek olan biletkolik. com'a göz atmanızı önerebiliriz. Sitede hem kullanabileceğiniz farklı havayollarını hem de en uygun olabilecek uçuşları karşılaştırabiliyorsunuz. Bu arada Madrid gezimizi Instagram'da takip edip havaalanına transferimizi sağlayan pembe arabayı da çok sorduğunuz için ondan da söz etmeden geçmeyelim, bu kendilerinin İstanbul'da havaalanına gidiş ve dönüşlerde transfer için hizmet verdikleri kendi araçları. Yani biletinizi alırken isterseniz transferinizi de onlar aracılığıyla ayarlayabilirsiniz. Bir kıyak yapmadan da geçmeyelim, \"biletkolik112\" kodunu 31 Aralık 2018'e kadar kullanacak olursanız, buradan herhangi bir yere alacağınız uçak bileti için hizmet bedeli sıfırlanacak, anlamadıysanız daha basit açıklayalım, İNDİRİM YAPIYOR, sevgiler, rica ederiz. Su: 1,5-2,5 Euro arası. Musluk suyu içiliyor, aklınızda bulunsun. Madrid Card: Eğer yoğun araştırmalarınız sonucu hangi müzeleri gezeceğinize karar verdiyseniz ve tercih ettikleriniz Madrid Card'ın içine dahil ise, genele vurduğunuzda bu kartın bütçe açısından oldukça avantajlı olduğunu göreceksiniz. Dünyanın en önemli müzelerinden birkaçını içinde bulunduran bir şehre gideceğinizi düşünürsek, bizce bütçenizin bir kısmını müzelere ayıracak olma ihtimaliniz oldukça yüksek. -Kart ilk kullanımınızdan itibaren aktive oluyor. -Kart ile birlikte size verilen kitapçıktan indirim alabileceğiniz restoran ve mağazalara göz atabilirsiniz. Ama hepsinin ciddi anlamda turistik ve yüksek ihtimalle dandik olacağını göz önünde bulundurun. -Kartı internetten alırsanız az da olsa indiriminiz oluyor. Sonra da şehrin birçok noktasına yayılmış alanlardan teslim alabiliyorsunuz. -Kartın nerelere ücretsiz ya da indirimli girmenizi sağladığını öğrenmek için şuraya tık tık. Madrid Travel Pass: Madrid'de metrobüste çürüdüğünüz her ana bir kez daha lanet edeceğiniz türden harika bir ulaşım sistemi olduğu için, metroyu bol bol kullanacaksınız. \"Bir önceki duraktaki restoranın tuvaleti şahaneydi, ben buraya yapmam\" diyerek, bunun için bile metroyu kullanmaya kalkışabileceğiniz rahatlıktaki bir metro sistemine kontrolsüzce para yatırmamanız için tabi ki en mantıklı seçenek bir adet ulaşım kartı edinmek. -Kartın 1,2,3,5 ve 7 günlük versiyonları mevcut. Kalış sürenize göre istediğinizi tercih edin. -Eğer yalnızca Madrid'in içinde vakit geçirecekseniz, Zone A'yı kapsayan pass sizin için yeterli olacaktır. -Kart yalnızca metroyu değil, otobüs ve treni de kapsıyor. -Fiyatlar kartın geçerlilik süresine göre 8,5 Euro ile 35 Euro arasında değişiyor. -Havaalanınından merkeze taksi ile ulaşmayı planlıyorsanız aklınızda bulunsun, 30 Euro gibi sabit bir ücret uygulanıyor. Eğer birkaç kişiyseniz ve toplu taşıma kullanmaya üşendiyseniz mantıklı bir seçenek. Eğer geziniz boyunca metroyu yalnızca belirli günler kullanacağınızı düşünüyorsanız, 12,20 Euro olan 10 kullanımlık bileti almak her seferinde tek bir bilet almaktan daha uyguna geliyor. Ayrıca bu bileti 1'den fazla kişi aynı anda kullanabiliyor, aklınızda bulunsun. Madrid'de konaklama açısından oldukça fazla seçeneğiniz var. Bütçeye uygun düzgün hosteller ya da merkezi oteller bulabilmeniz mümkün. Zaten Avrupa'da fiyatlar kişi başına değil, oda başına olduğu için her şey daha insancıl hissettiriyor. Biz Madrid'e bir önceki gidişimizde Sol'de bulunan Hotel Moderno'yu tercih ettik ve gayet memnun kaldık, size de kesinlikle önerebiliriz. Otelin muhteşem olduğunu tabii ki söyleyemeyeceğiz, ancak konumu itibariyle ulaşımın ve şehrin göbeğinde olmak için oldukça iyi bir seçenek. Tabii ki farklı yerleri denemek adına kahvaltı ya da akşam yemeği gibi şeyleri otelde yemediğimiz için bu konuda ne noktada olduklarını bilmiyoruz. Sizi de babaanneler gibi otelde yememeye davet ediyoruz. Madrid'e son gidişimizde kaldığımız otelden daha da memnun kaldığımızı söyleyebiliriz, onun detaylarını \"9 Maddede Yerlisi Gibi Madrid Gezisi\" yazımızda paylaştık, oraya göz atabilirsiniz. Real Madrid gibi efsanevi bir takımın çıkış noktası olan şehre ayak basıp efsane stadlardan biri olan Santiago Bernabeu Stadyumu'nda Real Madrid maçı izlemek niyetindeyseniz sizi çok iyi anlayabiliyoruz. Biz sadece bu niyetle gitmemiş olmamıza rağmen orada maç izleyip kendimizi birer holigana dönüşmüş halde bulunca oradaki atmosferin bambaşka bir şey olduğunu fark etmiştik. Bize göre bir tık daha sakin bir maç izleme anlayışları olduğunu görünce de eminiz siz de bizim kadar şaşıracaksınız. Ancak tabii ki yine de gitmeye değer. Özellikle bi' Barcelona Real Madrid maçı falan yakalarsanız işler değişebilir. Sonuç olarak eğer Real Madrid maçı izleme kararı alırsanız, maçları genel olarak çok ilgi görüyor olması nedeniyle, bu bilet işini önceden halletmekte fayda var. Bunun için güvenli bir site arayışı içindeyseniz Pop Event imdadınıza yetişebilir. Buradan istediğiniz maçın biletlerini tereddüt etmeden temin edebilirsiniz. Bu meydan Madrid'deki kutup yıldızınız olmaya aday, dolayısıyla başınız sıkıştı mı buraya dönebilir, yeni bir sayfa açabilir, kaybolma paniği içine girdiyseniz buraya ulaşarak çözüm getirebilirsiniz. 10 önemli caddenin bağlandığı bu büyük ve turistik meydanda, yeme-içme alışveriş ve konaklama gibi birçok ihtiyacınızı giderebilirsiniz. Ancak özellikle yeme içme meselesini burada halletmenizden yana değiliz, zira fazla turistik ve bir o kadar da \"dandikler\". -Madrid şehrinin simgesi olan küçük ve görmeseniz de bir şey kaybetmeyeceğiniz o ayı heykeli bu meydanda. -Ortalıkta dikkatinizi çeken bir sokak gösterisi izlemeye kalkışırsanız çantalara ve ceplere dikkat. -Her nereye ulaşmak istiyorsanız başlangıç olarak en ideal noktalardan biri kesinlikle burası. Tam orta yerinde metro durağı mevcut. \"Oha bu tek bir bina mı?\" tepkisi verebileceğiniz genişlikte bir binanın avlusu olarak da tarif edilebilecek Plaza Mayor, aslında dev bir avlu. Diğer İspanyol şehirlerinde de benzer yapılaşmaları ile sık sık karşılaşabileceğiniz Plaza Mayor, şehrin en turistik noktalarından. -Bu civarda bir şeyler yemenizi ya da hediyelik işine girişmenizi de tavsiye etmiyoruz, çünkü bizim anlayacağımız dilden söylersek, turist fiyatı çekiyorlar ve daha nasıl olsa bunlar turist, anlamazlar yaklaşımı ile her şeyin vasat halini sunuyorlar. Gran Via, şehrin kalbi olarak kabul edilebilecek bir başka cadde. Üzerinde alışveriş ve yeme içme adına onlarca seçenek bulabilmeniz mümkün. Madrid geziniz boyunca en az bir kez yolunuz düşer diye tahmin ediyoruz. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olmasının nedenini kendinizi içeri attıktan sonra daha da iyi anlayabileceğiniz Prado Müzesi, eğer sanata biraz olsun ilginiz varsa saatlerinizi geçirebileceğiniz, \"sanat benim göbek adım\" diyorsanız günlerinizi alabilecek bir müze. Goya, El Greco, Velazquez, Raphael, Tiziano ve nicelerinin eserlerini görebileceğiniz bu müzeyi es geçmek, Paris'e gidip Louvre'u sallamamak gibi bir şey oluyor. -Öğrencilere ve Madrid Card'ı olanlara ücretsiz. Onun dışında 14 Euro. -Pazar hariç her gün 10-20:00 arası açık. Pazarları 19:00'a kadar. -Müzeye girdiğinizde mutlaka harita edinin. Aksi takdirde kaybolursunuz ve bir sürü eseri kaçırırsınız. Paseo del Prado üzerindeki kutsal üçlüden bir diğeri olan Reina Sofia, sanatseverleri ilk defa lunaparka gitmiş çocuk sevincine boğacak bir başka müze. Picasso, Rembrandt, Miro, Dali, Monet gibi ünlü sanatçıların eserlerini burada görebilmeniz mümkün. Hatta ve hatta sizi daha da heyecanlandıracak olursak, Picasso'nun Guernica'sını bünyesinde barındırmakta. -Bu müze, beklediğinizin aksine pazartesileri değil, Salı günleri kapalı. -Giriş 8 Euro. Madrid Card'a ücretsiz. Geldik tam last but not least kullanmalık yere, Madrid'deki kutsal müze üçlemesinin son halkasına. Diğer iki müzeye daha küçük olan Museo Thyssen Bornemisza, çoğu kişi tarafından es geçilerek hata yapılan bir müze. Çıkışta müzenin mağazasına mutlaka uğrayın. Avrupa'daki her müzede görebileceğiniz şeylerin yanında oldukça orijinal şeyler de satılıyor. -Dönemsel sergilerini mutlaka takip edin. Bayağı başarılı şeylere denk gelebiliyorsunuz. Örneğin biz bu yaz, \"Pop Art Myths\" adlı geçici sergilerinde Andy Warhol'dan Roy Lichtensein'a birçok ünlü sanatçının eserlerini görme fırsatı yakaladık. -Giriş 10 Euro. Madrid Card'a ücretsiz. -Bu ve kutsal üçlemenin parçası olan diğer iki müzeye ulaşmak için Banco de Espana durağında inip, Paseo del Prado'dan aşağı doğru kaptırmanız yeterli. Hepsi birbirine yakın. -Bu müzelerde içerinin çok yoğun olmaması bir sistem geliştirilmiş. Örneğin siz bilet kuyruğuna girip biletinizi aldıktan sonra, size içeri giriş saatinizi belirtiyorlar ve o saatten önce müzeyi gezmeye başlayamıyorsunuz. Böylece içerisi tıklım tıkış olmuyor, yoğunluğun azalmasını sağlıyorlar. Merak etmeyin, öyle saatlerce bekletilmiyorsunuz, ancak yine de hazırlıklı olun. Madrid'e gelmişken kraliyet sarayına da uğramak isterseniz durağınız Plaza de Oriente. Günümüzde yalnızca seremoniler için kullanılsa da saray saraydır diyerek, ihtişamına kapılıp gezmek isteyebilir ya da 2000 küsür odası olduğunu öğrendiğinizde aynı hızda gezmekten vazgeçebilirsiniz, karar sizin. Tabii ki tüm odaları gezemiyorsunuz, ancak yine de vaktinizi alacağı kesin. -Sarayın hemen yanında bulunan güzeller güzel Sabatini Bahçeleri'nde dinlenebilir, civarda bulunan yerlerden birer sandviç alarak öğle yemeğinizi bu huzur kaynağı parkta yiyebilirsiniz. Eskiden halkın giremediği bu park, şimdi ziyaretlere açık. -Sarayın hemen yanında, devasa ve ihtişamlı Almudena Katedrali bulunuyor. Giriş ücretsiz, içerisi mimari açıdan harika, bizce şöyle bir göz atabilirsiniz. -Eğer Sol tarafından buraya doğru ilerliyorsanız ve öncesinde dinlenmek niyetindeyseniz, II. Isabel Meydanı'nda değil, bir sonraki meydan olan Plaza de Oriente'yi tercih edin. Hem bölge olarak daha güzel, hem de yemekler. Madrid'e bu denli bayılmamızın, ve bu derece kıskanmamızın sebeplerinden biri olan Retiro Park, bizim bildiğimiz parklardan değil. Bir ucundan diğer ucuna yürümenin yarım saatinizi aldığı, içinde sarayları, oturma alanlarını, güneşlenen, uyuyan, muhabbet eden ya da kitabını okuyan insanları, göletleri, çeşit çeşit bahçeyi ve bitkiyi barındıran Retiro, bizim İstanbul için hayalini kurduğumuz parkın hayata geçirilmiş hali gibi. -Park civarındaki yerlerden pizzanızı, churrosunuzu, biranızı ve derginizi/kitabınızı kapıp, birkaç saatinizi burada geçirin. Önermiyoruz, ısrar ediyoruz. Huzur garantili. -Eğer yaz aylarında Madrid'de bulunuyorsanız burada güneşlenmekten çekinmeyin. Bizdekinin aksine üstünüze kezzap atma riskleri falan yok, son derece doğal bir davranış. -Metro durağı: Retiro Şehrin en tercih edilen turist/lokal karışık meydanlarından biri burası. Akşam yemeği ya da Flamenko şovu izlemek için bu bölgeyi ziyaret edebilirsiniz. -Flamenko konusunda Villa Rosa adlı mekanı tercih edebilirsiniz. Giriş 30 Euro. Daha önce İspanya'nın başka şehirlerinde flamenko izlediyseniz o kadar da tatmin edici olmayacağını söylemeliyiz. Yukarıda müzelerin kutsal üçlüsünü ele aldıysak, bu 3 farklı bölgeyi de yeme/içme, gece hayatı ve alışveriş gibi konularda, daha alternatif ve hip bölgeler oldukları için başka bir kutsal üçleme haline getirelim dedik. Kaytan bıyıklı, deri pantolonlu, saçma güneş gözlüklü onlarca insanın bir arada toplanmayı tercih ettiği bu 3 bölgede de, çeşit çeşit kafe, restoran, mağaza bulabilmeniz mümkün. Üstelik şehrin kargaşasından ve kalabalık noktalarından uzaklar. Özetle oraların Karaköy-Cihangir-Çukurcuma üçlemesi de diyebiliriz hani. Öyle ki, biz bu 3 bölge için ayrı bir post yapma kararı aldık ve şimdilik özet geçerek bırakalım diyoruz. Şehrin bir diğer hipsterlı bölgesi Plaza de San Ildefonso, Madrid'de İspanya'nın diğer şehirlerine göre daha az karşılaşabileceğiniz sokak sanatını en sık görebileceğiniz, bize kalırsa gezginler tarafından biraz abartılmış, ancak yine de sevimli yerler keşfedebileceğiniz bir bölge. -Aradan dereden İngilizce kitaplar da satan küçük ama işlevi büyük kitapçılar çıkıyor, mutlaka içlerine dalın ve karıştırın. Herhangi bir Madrid rehberini açtığınızda %98 ihtimalle bir fotoğrafını göreceğiniz, şehrin sembollerinden biri olan Plaza da Cibeles, yukarıda bahsettiğimiz müzeleri üzerinde barındıran Paseo del Prado'nun hemen başında bulunuyor. Aslında içine girip gezebileceğiniz pek fazla turistik mekanı barındırmasa da, mimari açıdan oldukça güzel binaları barındırdığı için görmeye değer diye düşünüyoruz. Şehrin göçmen bölgesi kabul edilebilecek ghettonun hipsterlarla birbirine girdiği, Afrikalı, Arap, Hintli ve daha bilumum farklı ırktan insanın yaşadığı Lavapies, aslında Madrid'in turistik olmayan, farklı bir yüzünü görebilmek için mantıklı bir seçenek. -İnceden bir Tarlabaşı havası olduğunu kabullenip, ona göre hafif temkinli bir yaklaşım sergileyebilirsiniz. -Yeme-içme konusunda denk gelebileceğiniz en uygun fiyatlı bölgelerden biri Lavapies. -Dönem itibariyle orada da kentsel dönüşüm çılgınlığı mı vuku buluyor bilemiyoruz ama, \"alterno\" adını koyduğumuz gençlerin bölgeye bir akını söz konusu. Ona güvenerek bölgeye sızabilirsiniz. -Reina Sofia ile Lavapies metrosu arasında Calle Argumosa'da bölgede türlü türlü kafe ve bar görebilmeniz mümkün. Gençlerin yoğun ilgi gösterdiği sokaklardan biri kesinlikle burası. -Metro Durağı: Santiago Bernabeu -Stadı oldukça detaylı bir şekilde gezebileceğiniz turun fiyatı 13 Euro. Maç günleri hariç her gün 19:30'a kadar tur gerçekleştiriliyor. Maç günleri ise, maç saatinden 5 saat öncesine kadar gezebiliyorsunuz. -Eğer maça gitmek gibi bir niyetiniz varsa, stada saatler öncesinden gitmenize falan gerek yok. Çünkü orada hiç de öyle bizim maçlardaki gibi kaotik bir durum olmuyor. 10 dakika öncesinde gidip sakince yerinize oturabilirsiniz. Tabii civardaki taraftarlara eğlenmek istiyorsanız biraz daha önceden gitmekte fayda var. Calle de Serrano ve paralelindeki Calle Velazquez, Calle de Claudio Coello, Calle de Lagasca gibi 5-6 sokağı kapsayan Salamanca Bölgesi, Madrid'de alışveriş yapmak isteyenler için en ideal bölgelerden biri. Bilindik ve bi' çantaya bu kadar para verilir mi tadındaki mağazaları kapsayan bu bölgede, Türkiye'de karşılaşamayacağınız ve orijinal şeyler bulabileceğiniz İspanyol mağazaları da mevcut. Hayatımızda gördüğümüz en dandik alışveriş merkezlerden biri olan ABC'yi buraya neden yazıyoruz? Tabii ki boş yere vaktinizi buraya harcamayın diye. Adamlar bizde olduğu gibi tüm yaşamı kapalı alanlara ve alışveriş merkezlerine tıkmaya niyetli olmadıkları için, var olan alışveriş merkezleri de bizdekilerin yanında saçmalık olarak kalıyor. Özetle, çıkın sokaklarda dolaşın, alışverişinizi de dışarıda yapın. Özellikle Salamanca bölgesine kıyasla biraz daha uygun fiyatlı mağazalar için Gran Via'yı ya da Puerta del Sol'u tercih edebilirsiniz. Zaten buralar tatiliniz boyunca birkaç kez uğrama ihtimalinizin olduğu, Madrid'in en ana bölgeleri, dolayısıyla mağazalar bu bölgelerde yoğunlaşmış durumda. Ancak Türkiye'ye kıyasla pek de değişik şey bulabileceğinizi söyleyemeyeceğiz. Daha çok Pull and Bear, Bershka, Zara, Pimkie tadında mağazalar diyelim. İspanyol markalarının fiyatları bize oranla daha uygun mu diye soranlarınız olacaktır. Cevap veriyoruz: Hayır, değil. Gran Via'dan kaptırıp yukarı doğru, yani Puerta del Sol'un tam zıttına doğru gittiğinizde içine karışıverdiğiniz Chueca bölgesi, Madrid'in \"hip\" bölgelerinden biri. Dolayısıyla çeşit çeşit küçük butik, bilmediğiniz marka ve tasarımcı bulabilmeniz mümkün. Yukarıda söz ettiklerimizde kıyasla daha bohem/kendine özgü bir bölge. Bizce kesinlikle değerlendirmeye değer. Katılın ya da katılmayın, şahsen İspanyol mutfağının hastası olduğumuzu söyleyemeyeceğiz. Bu konuda ırkçı bir tutum sergilediğimizi düşünüyorsanız reddetmiyoruz, evet Türk mutfağıyla büyüyen iki insandan diğer mutfaklara o kadar da hayran kalmalarını beklemeyin. Ama bu tabii ki denemeden dönün dediğimiz anlamına gelmiyor, klasikleri şöyle bir özet geçecek olursak; iyi bir Sangria içmeden, birkaç güzel Tapas'ın tadında bakmadan, çikolatınıza Churros bandırmadan ve en patateslisinden güzel bir İspanyol Omleti yemeden Madrid'den dönmezseniz, daha mutlu insanlar olursunuz. Çok övüldüğünü, pek övüldüğünü duyunca merakımızdan gittiğimiz Mama Framboise, İngilizce menü bulamayacağınız cinsten, lokallerle dolup taşan bir mekan. Genellikle kahvaltı ya da çay/kahve/tatlı combosu için tercih ediliyor. Doğruyu söylemek gerekirse kahvaltısından pek de memnun kalmadık. Ancak tatlıları ve çaylarını oldukça beğendiğimizi söyleyebiliriz. Denemeye değer. -Chueca bölgesinde. -Colon ya da Chueca metro duraklarından birinde inerek kolayca ulaşabilirsiniz. -Dışı yok. Vinoteca lezzetli İspanyol şarapları deneyebileceğiniz ve güzel tapaslar yiyebileceğiniz bir mekan. Kitlesi turist&lokal karışık olarak tanımlanabilir. Bize kalırsa, oturaklı bir akşam yemeğinden çok, keyifli bir öğle yemeği için daha ideal. -Plaza Santa Ana'da. -Dışı var. Madrid'de en memnun kaldığımız öğle yemeği alternatiflerimizden birisi kesinlikle Harina. Hamburgerleri, sandviçleri ve sosları harika. Ayrıca Sangria'ları da oldukça başarılı. Servis konusunda biraz bitik oldukları söylenebilir ama, bizce sonucunda gelen yemekler için tolere edilebilir. Ayrıca Calle de Serrano'nun hemen başlangıcında bulunduğu için, alışveriş yapmak gibi bir niyetiniz varsa öncesinde burada bir şeyler atıştırabilirsiniz. Alışveriş umurumda değil diyorsanız Retiro'ya birkaç adım uzaklıktasınız. -Plaza de Independencia'da. -Retiro metrosunda inerek kısa bir mesafe yürüyebilirsiniz. Yine sokaklarda kaybolurken keşfettiğimiz ve sevimli havasıyla dikkatimizi çeken La Bicicleta, adından da az çok anlayabileceğiniz üzere bisiklet konseptli bir kafe. Kahvesi ortalama, ama Portland-vari bir havası, güzel müzikleri ve \"burada yaşasam kesin uğrak mekanım olurdu\" dedirtecek cinsten bir ortamı var. Hani şu içine kapanıp sakince kitabınızı okuyabildiğiniz ve kimsenin sizi rahatsız etmediği türden mekanlardan. -Plaza de San Ildefonso yakınlarında. Türkiye'de de popülerliğinin doruklarına ulaşmış \"cold brew coffee\" akımının Madrid/Malasana temsilcisi Toma, adıyla kalbimize korkular salsa da, ortamıyla ve kahveleriyle gönlümüzü çaldı. İlk etapta öyle her gördüğü küçük mekanı \"ay harika of çok farklıı.....\" diye yazan bloggerlardan olmak istemediğimiz için birkaç farklı içeceğini denedikten sonra, tavsiye edebileceğimiz kadar başarılı bulduğumuza karar kıldık. Afiyetler olsun. Bir öğününüzü buraya ayırmazsanız pişman olacağınız bir yer Mercado San Miguel. İçeride çeşit çeşit deniz ürünü, tapas, tatlı, yemek, meyve içecek ve allah ne verdiyse bulabileceğiniz, müthiş sevimli bir pazar yeri. Tabii bizim pazarlara kıyasla biraz daha farklı, dışı kapalı, içerisinin kendince bir düzeni ve oturabileceğiniz yerleri mevcut. Modern pazar diye bile adlandırılabilir belki. Kapın tabağınızı ve sağdan soldan ne bulduysanız hepsini deneyin. Mutlaka bayıla bayıla yiyeceğiniz şeyler bulacaksınız. -Calle Mayor üzerinde, Puerta del Sol'den yürüme mesafesi. Haftasonları, özellikle akşam saatlerinde halk restoranlara akın ediyor denilebilir. Bu nedenle bekleme listeleri de uzayıp gidiyor. Gözünüze kestirdiğiniz yer varsa erken gitmekte ya da rezervasyon yapmakta fayda var. Haftasonları sabah erken saatte kahvaltı yapabilmeniz pek de olası değil. En azından güzel bir brunch yapabileceğiniz ya da iyi kahvaltı edebileceğiniz yerlerin çoğu oldukça geç saatte kapılarını açıyor. Madrid ile ilgili en yadırgadığımız durumu sizlerle paylaşmak isteriz. Neredeyse kimse İngilizce konuşamıyor. Gitmeden önce internetin derinliklerinde kaybolurken okuduğumuz ve \"yok canım abartıyorlardır\" şeklinde tepki gösterdiğimiz bu mesele resmen gerçekmiş. Düşünün tourist information'da konuşamayan bir kadına bile denk geldik. Ona göre hazırlıklı gidin. -İspanyollar genel olarak çok yavaş hareket ediyor ve zaman zaman sizi çileden çıkarabiliyorlar. Bu durum bizim kaotik bir şehirde, sürekli acele halinde yaşıyor olmamızdan dolayı, gereksiz bir tempo arayışında yaşıyor olmamızdan dolayı bize öyle gelmiş de olabilir. Ama sebebi her ne olursa olsun durum bu. Sipariş verirken yanında hesabı da isteseniz yeridir, anca gelir. -Madrid, gecesi başka, gündüzü başka bir şehir. Gündüz son derece nezih olan bir bölge, gece belli bir saatten sonra hayat kadınlarıyla ve sarhoşluk derecesini ayarlayamamış insanlarla doluyor ve ortalıkta polisler cirit atıyor. ikisini de defalarca, ispanya'nın çeşitli şehirlerinde tatmış bulunduk, ancak demek biz aradığımızı bulamadık 🙂 yine de öneriler için teşekkürler! bükreşten sonra avrupanın en boktan başkentlerinden birisidir, miğde bulandıran bir düzen barındırır. her yer, her şey birbirini andırır. madridliler orta avrupalılar gibi soğuktur ve meymenetsizdir. en eski şey mısırlılardan francoya hediye olan debod tapınağıdır. Daha da gitmem. madrid daha güzel be yaa diyeceğime inandıgım seyahatim 16 kasımda başlıyor.16-20 kasım barselona 20-23 kasım madrid... sayenizde çok eğlenicezz.... Guzel gezip yazmissiniz, sehride bildiginiz icin birkac soru sormak isterim, Barselonada ulaşım çok kolaydır. Havaalanından çıkın başınızı sola çevirin tünel şeklinde bir üst geçit göreceksiniz ordan tren istasyonuna geçebilirsiniz. o tren ile direk la ramblaya yaklaşık yarım saat de gidebilirsiniz. Bunun içinde trene binmeden önce gişeler den 10 luk bilet almanız geekiyor. sadece 10 luk bilet ile gidebilirsiniz 10 luk bilet ayrıca çok hesaplıdır. 10 euro dur. Diger türlü otobüsle gitmek isterseniz kşi başı 3 euro ya otobüstende bilet alabilirsiniz ama en hesaplı bilet ve ulaşım şekli budur. Puerta de sol apple marketin hemen sag tarafinda hop on hop off denilen kirmizi iki katli madriddeki butun turistik yerlere gidebileceginiz tur otobusleri bulunur. 2 gunlugu 25 euro. Sabah 9 da otobuse binin alin tur rehber klavuzunu 1nci gun 1nci hattı 2nci gun 2nci hatti dolasin. Her durakta inin bir resimler cekin alisveris yapin stadi gezin. Sonra arkadan gelen diger otobüse binin ve sonraki durak. Metroya gerek yok ugrasmazsiniz. Ne bulursaniz yiyin. Paella yiyin, 4 queso pizza deneyin. diğer bloglardan oldukça farklı bir bakış açısıyla yazmışsınız. çok faydalı oldu. madride +1 gün daha ayıracağız sayenizde. teşekkür ederim. Çok güzel olmuş teşekkürler.. Birde ilk beşe giren diğer şehirleri yazsaydınız! Merakta bıraktınız.."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/08/15/yaz-2014-cesmealacati-postasi", "text": "Herkesin Türkiye sınırları içinde favori tatil beldesi vardır. Bizimkisi de belli, Çeşme. Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok, 2014 yazı boyunca Çeşme & Alaçatı'da dikkatimizi çeken, sevdiğimiz, sevmediğimiz yerleri küçük çaplı derleme kararı aldık. Yazın henüz bitmediğini de göz önünde bulunduracak olursak, zamanla eklemeler yapabilir ya da önerilerinizi de değerlendirebiliriz pek tabi. Deneyimlemeden yazmak istemediğimiz için, gelişmeye açık. Karşınızda Yaz 2014 Çeşme Alaçatı Postası! Denemeden dönmemeniz gerekenler: Avokadolu poşe yumurta, çılbır, pancake ve meyveli tatlı lor. Ekstra bilgi: Su'dan Alaçatı aynı zamanda oldukça iyi lokasyona sahip bir butik otel. Konaklamak için de değerlendirebilirsiniz. İlgilenenler için tık tık. Güzel sürpriz: Siz de bizim gibi çok beğendiyseniz, İstanbul'da bulunan kardeş işletme Aheste Galata'ya uğrayarak benzer bir kahvaltı yapabilirsiniz. İstanbul'dan alıştığımız modern meyhane konseptinin Çeşme ayağı Pla'Ce, dışarıdan ilk bakıldığında sokak üzerine masa atmış, tipik bir Alaçatı restoranı gibi görünse de, arka bahçesini gördüğünüzde turnayı gözünden vurdum diye düşündürtecek türden, müthiş sevimli bir mekan. Müzikler sevimli, ortam son derece samimi ve çalışan herkes oldukça güleryüzlü. Biz mezeler konusunda kendimizi kaybedenlerden olduğumuz için balığa geçiş yapamasak da önümüzden geçen ve türlü atraksiyonlarla masaya servis edilen tuzda balıklarını gördükten sonra, balık konusunda da kefil olabiliriz. Denemeden dönmemeniz gerekenler: Ahtapot mücver, lakerda, köpoğlu ve yağ içinde yüzmediği için ayrıca tebrik ettiğimiz kalamar. Ekstra bilgi: Özel bir organizasyon yapmak niyetindeyseniz, arka bahçeyi bu tip etkinlikler için kullanabiliyorsunuz. Bunca yıldır hizmet veren Dost Pide'yi 2014 postası başlıklı bir yazının içine koymamız hata gibi görünse de, Çeşme'de yeme içme meselelerinden söz ettiğimiz bir yazıda burayı es geçemezdik. \"O sıcakta pide mi yenir?\" demeyin, çünkü gerçekten o kadar hafif ve lezzetli bir pide ki, biz her seferinde yarım porsiyon ile başlayan girişimlerimiz, 1,5 porsiyona kadar uzanan çılgın bir serüvene dönüşüyor. Bizce öğle yemeği için ideal seçim. Ekstra bilgi: Dost Pide tam 40 yıldır Çeşme'de hizmet veriyor. Bu alıntıdan yola çıkarak gitmeyiniz, gidenleri uyarınız. Şayet bilmek isterseniz, zaten burada bu olaydan önce de Kumrucu Şevki'yi daha çok sevdiğimize dair bir şeyler yazıyordu. Özellikle salaş yerde yemek yiyeceğiz, çay bardağında rakı içeceğiz diye kendini yırtan İstanbullulardansanız, Dalyan Balıkçısı Hasan'ı beğenmemeniz mümkün değil. Çünkü herhangi bir izlenim yaratma çabası içine girmeden, pek güzel mezeleri ve oldukça lezzetli balıkları ile zaten kendi kitlelerini oluşturmuş durumdalar. Nispeten daha sakin bir noktada bulunduğu için, arkadaşlarla gidip sohbetin dibine vurmalık, rakı-balık sevenleri mutlu edecek bir yer. Hacı Memiş'in en izdiham mekanlarından biri olan Kapari Bahçe'yi, oradan geçmiş olduğunuz takdirde fark etmemiş olmanız mümkün değil. Çünkü daimi olarak kalabalık. Rezervasyon yaptırırken kibarlık yapmak adına \"Sizi mutlaka denemek istiyoruz\" diyen birine \"Herkes bizi denemek istiyor\" tadında aşırı özgüvenli bir cevap vermeleri sonucu beklentilerimizi çılgınca yükselterek gittiğimiz bu mekan, gitmeden dönmeyin diyeceğimiz tatta olmasa da, yediklerimizden memnun kalmadığımızı da söyleyemeyeceğiz. Ayrıca kalabalıkta oturmaktan hoşlanıyorsanız ve diğer mekanlara yakın olmak istiyorsanız, tam yerine geldiniz. İzmirli arkadaşlarımızın öve öve bitirememesinden mütevellit seneler önce denediğimiz ve kölesi olduğumuz Reyhan Pastanesi'ne gitmeden Çeşme'den ayrılırsanız lanetimiz üstünüze çökecek. Ilıca Hotel'in hemen yanında bulabileceğiniz bu pastane bize kalırsa İzmir'in, hatta arttırıyoruz, Türkiye'nin en iyi pastanelerinden biri ve ne yediysek meleklerden yapılmış gibiydi. Denemeden Dönmeyin: Allah ne verdiyse. Serbest çalışabilirsiniz. Daha çok aile ile Çeşme'ye gidişlerimizde bir seçenek olarak değerlendirdiğimiz Ilıca Hotel, aslında beach beach dolaşmak ya da Alaçatı'da kalıp denizin dibindeyken \"ben nereden denizde gireceğim?\" endişesiyle uğraşmak istemiyorsanız, güzel lokasyonu ve odanızdan cup diye ulaşabildiğiniz denizi ile iyi bir seçenek. Ancak bu sene \"epic fail\" tadında bir hizmet sunduklarını ve \"nasıl olsa her türlü otel doluyor\" zihniyetinde verdikleri hizmetleri ile bizi küçük çaplı hayal kırıklığına uğrattıkları söylenebilir. Zaten otelde 5-6 saat denize girip geri kalan tüm zamanını otel dışında geçiren insanlar olarak bizi bile bu noktaya getirdiklerine göre, gerçekten sorunlu bir sezon geçiriyorlar diye düşünüyoruz. Yine de bungalow tarzı odaları ve bungalow bölümüne özel ayrı plajı ile, harika bir konaklama beklentisi içinde değilseniz, idare edebilirsiniz. Eğer bölgedeki diğer otel seçeneklerini değerlendirmek isterseniz otelz. com'a göz atabilirsiniz. İstanbul'dan da tanıyıp bildiğimiz Propaganda, bu sene Çeşme'ye taşınan mekanlardan. Müziklerinin güzelliği bir yana, bize kalırsa en şahane özelliği Çeşme'nin manyak gibi kalabalık, kolunu sağa atınca adamın tekine çarpmalı, sola atınca plaja 8 kat makyaj ve dev kolyeyle gelmiş kızın birine değmeli beachlerine nazaran, çok daha insancıl ve sakin olması. Daha huzurlu bir yer arıyorsanız ve eller havaya peşinde değilseniz, bizce denemeye değer. Eminiz önümüzdeki yıllarda daha da oturur ve kendi kitlesini edinir. Ekstra bilgi: Yeni mekan olduğu için ekleyelim istedik, ççki fiyatları 30-35 tl sularında. Sizi küçük sürprizlere şaşırtalım: Hayvan dostu bir işletme olduğu için Propaganda'yı iki kat seviyoruz. İstanbul'dan Çeşme'ye taşınan ve bölgeyi adeta ele geçiren yerlerden en önemlisi tabi ki Babylon Ayayorgi. Çok şükür hala bir önceki yıllardan bir şey kaybetmiş değil. En azından Kafe Pi gibi İstanbul'da rock bar olarak yola çıkıp Çeşme'de Demet Akalın'la eller havaya noktasına gelmemesi büyük bir başarı. Aksine müzik kalitesi gayet yerinde olduğu gibi, hem denizi şahane hem de kokteylleri oldukça başarılı. Kısaca, gidiniz. Ekstra bilgi: Eğer tatilinizi Soundgarden'a denk getirebiliyorsanız, harika bir karar vermiş olursunuz. Bu yazın en ön plana çıkan beachlerinden biri olduğu için merakımıza kapılı gittiğimiz Flyinn Beach Club, tabiri caizse \"eşek kadar\" bir beach. 7 sülalenizi alıp gitseniz içeride karşılaşmayabilirsiniz. Müzik tercihleri yabancı türkçe pop karışımı, özellikle içinde \"hasta la vista baby\" cümlesi geçen Hande Yener şarkısını çaldıklarında bizi kaybeden mekanın en ilgi çeken özelliklerinden biri de içinde \"Tektekçi\" noktası barındırıyor olması. İlle de gideceğim diyorsanız happy hour için değerlendirebilirsiniz. Kokteylleri güzel, sarhoş olmaya içmiyorsanız tektekçi'nin shotları zaten güzel. Alaçatı'da ne yenir, nerelerde eğlenilir?Kabak çiçeği dolması, sakızlı dondurma ve yöresel yiyecekler, sahil ve otellerin barları, farklı eğlence seçenekleri."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/08/26/istanbul-top-11-tourist-magnets", "text": "If you are a frequent traveller and the type of person that researches everything about a destination and plan every little detail before a trip, lucky you, you've come to the right place. Now that you have a general idea of İstanbul, and understand the airports, public transportation system, budget/pricing, city pass, cuisine, nightlife, religion, best areas for accommodation, and other useful tips that we have so generously told you about in our previous guide \"İstanbul 101\", you are ready to explore all of the attractions, museums, and everything amazing that İstanbul has to offer. İstanbul, previously known as Constantinople in the Ottoman Empire era is one of the hottest destinations for anyone who's into history and culture. To really understand İstanbul's role in the Ottoman Empire, or to comprehend the history of the city you might need years of reading and studying. Seriously, we've all taken years of history classes and still have no clue about many things. There are several different areas of İstanbul; some of which are historic, some of which are up and coming, some overrated, some which are gold mine as real state investments. In these areas there are several historical sights, lots and lots of restaurants/cafes, museums, shopping, and many other amazing things to do. But we wanted it to make it more simple for you so before we break down the areas for you in our upcoming posts, we leave you with our \"Top 11 Tourist Magnets\". We would really like to go into detail of the history of Topkapı Palace because it is truly amusing, but just to summarize and to give you a brief \"İstanbul history for dummies\" kind of lecture; Topkapı Palace's construction started after İstanbul was conquered from the Byzantine Empire in 1453. The palace is built on a roughly 700.00 squaremeter area. From that point on to the fall of the Ottoman Empire, it was a home to many Sultans. Just a side note, there is no such thing as a Sultan in Turkey anymore, not since the fall of the Ottoman Empire. Don't worry you don't have to walk around the entire palace so our best suggestion is to explore with an audioguide and map or a guided tour. Because if you don't, you won't get anything out of your visit and would be staring blank at many meaningless walls. Don't want to say \"I told you so\". Another very important part of the palace is Hagia Irene Church. This church has a significance in history because it was the first church built in Constantinople in the 330s and it became the first museum of the Ottoman Empire after the conquest by \"Mehmed the Conqueror\". It was also the only church that was not converted into a mosque by the Ottoman Empire. Rumor has it, they didn't turn it into a mosque because Mehmed wanted his mother to practice her Christianity in the palace. Awww isn't he sweet.. Mama's boy.. While you're there: Have lunch at one of the most popular Turkish Restaurants: Konyalı. It is located within the palace. Admission: Included in the Museum Pass. Otherwise 30TL. Entrance to the Harem part isn't included in the pass or regular ticket and is an additional 15TL. Hagia Irene is an additional 20TL. Getting There: If you are using the tram, hop off at the Sultanahmet station and start walking on the path towards Hagia Sophia. You will come to find there are A LOT of mosques in the city of İstanbul. In case you didn't know, mosque is a place of worship for the followers of Islam. We're giving you this extra piece of information so that you don't think every mosque you pass by is historic and has any significance. On the other hand, there actually are a lot of important mosques in İstanbul but we highly doubt that you will care about any of them after visiting the top 3 that we have shared with you in this post. Lets start with the grand one; Hagia Sophia. Ayasofya was built as a church in 532, under the order of the Byzantine emperor Justinianos. Again, after the conquest of İstanbul by Mehmed, it was converted into a mosque and was used as a mosque until 1935, which then turned into a museum that you will see today. Unfortunately, there is no guarantee that Ayasofya will stay as a museum for long. Our recently elected president is trying to turn into an active mosque again.. Ayasofya's convertion into a mosque is considered as a milestone in the history of architecture. It is quite fascinating to think how the domes you see today were once domes of a church. There are some figures and mosaics in the mosque that wasn't touched during the conversion which can still be seen today. We're sure there are lot more big architectural terms that we could share with you to make you more fascinated with Ayasofya, but let's not spoil it too much for you. Make sure to listen up to those audioguides during your tour. Interest Fact: The Ayasofya you see today which was built in 532 is the 3rd construction of the structure. The first Ayasofya was built in 360 and was burnt down in the year 404. The second Ayasofya was later built in 414. If you would like some more information about Ayasofya, we recommend taking a look at this documentary by National Geographic. Admission: Included in the Museum Pass. Otherwise 30 TL. Getting there: Ayasofya is right in the middle of the Sultanahmet area. If you're in the area already, look for the mosque that has a pinkish exterior. Otherwise, take the tram and hop off at the Sultanahmet station. Across from Hagia Sophia, you will find that there is another grand mosque; Blue Mosque. This mosque is an active mosque, therefore you will need to do these unusual things if you would like to enter; take off your shoes and cover your head with a scarf. At this point I can assume you are starting to get worried about your shoes being stolen. Upon your entry, you will be given a plastic bag to store and carry your shoes. However, how hygenic it is to step on the same carpet as thousands of other people, is surely open to debate. It is known as the Blue Mosque by many people because the inside of the domes have a lot of ceramics and hand carved tiles that are in the shades of blue. Interesting Fact: I. Ahmed was only 14 when he took over the thrown. The mosque is closed to visitors before and during the Friday prayer. It reopens in the afternoon. Getting there: It stand right across from the Hagia Sophia. Again, you can use the Sultanahmet station if you are taking the tram. Kanuni Sultan Süleyman was in thrown for 46 years thus being the longest Sultan and perhaps one of the most \"popular\" sultans in the history of the Empire. He is also affiliated with Hürrem Sultan who was his legal wife and a very powerful and influential female figure in the history of the Ottoman Empire. Interesting Fact: Kanuni Sultan Süleyman and Hürrem Sultan's bodies were buried in the tombs beneath the grounds of the Süleymaniye garden. It is still used as an active mosque today. Getting there: The best way to get there using the public transportation is to take the tram and hop off at the Beyazıt-Kapalı Çarşı station. From there you can either stop by Kapalı Çarşı and work your way up to Süleymaniye, or go directly to Süleymaniye Camii which is around a 10 min walk. We have been to several Archaeology Museums in other countries, and we're not trying to be conceited but İstanbul Archaeology Museum is definetly one of the top Archaeology Museums in the world. The museum is actually a part of an institution that consists of 2 other museums; Ancient Orient Museum and Tiled Kiosk Museum. In the main Archaeology Museum, you will find hundreds, thousands, MILLIONS of artifacts and sculptures that are from the Ancient Age. The main Museum consists of 3 parts; \"Sculptures from the Ancient Age\", \"Surrounding Cultures of İstanbul\", and \"İstanbul through the ages\". In the Ancient Orient Museum there are different sections that consist of Pre-Islamic Arabian Art, Egypt, Mesopotamia, Anatolia, Urartu and Cuneiform Documents collections. The Tiled Kiosk Museum has artifacts from the Seljuk and Ottoman Eras. We highly recommend that you devote some time to this museum during your trip. How much time depends on what specific collections and types of artifacts you are interested in. But overall, it is best to assume you will spend at least half a day at this museum. While you're there: Stop by the cafe right outside the museum and put your feet up on one of the historical artifacts around the garden. Yes, we know this sounds weird but its safe to assume that everything you see and touch will be historic since you are pretty much in the back yard of Topkapı Palace. Admission: Free entrance with the Museum Pass. Otherwisetickets are 15TL. Getting there: The museums are a part of the outer gardens of the Topkapı Palace. You can either walk towards Topkapı from Hagia Sophia, or if you are coming from a different area, get off the Sultanahmet or Gülhane station from the tram. Basilica Cistern is an ancient cistern that lies beneath the ground. It was built in 527 once again- by Emperor Justinianus of the Byzantine Empire. It goes by Basilica because a Basilica stood in place before it was converted into a Cistern. The cistern also goes by \"palace\" because of it's 336 pillars that rise from below the water. It has a capacity to hold 100.000 tons of water. But perhaps the most interesting and mysterous part of the Cistern is drumroll-, the Medusa head figures. Medusa is believed to be a figure from the Greek Mythology which is a monster with living snakes in her hair and who can turn anyone into a stone with a simple eye contact. They say Medusa was cursed with this awesome power and gross monstrous face, by Athena who was with Poseidon who she thought was also interested in Medusa. Talk about a love triangle and jealousy. Nobody really knows why there are Medusa heads in the Basilica Cistern. Some rumors say, back in the day the Medusa heads would be placed in big and important structures for protection. Some rumors say they are antique from the Roman Period. Some rumors say it is just too mysterious and there is no explanation. We choose to believe the last part, because we think it is more cool. Quite frankly, even we hadn't visited the Basilica Cistern until recently. Of course we knew it has a historical significance but we didn't expect to be so fascinated with the structure upon our arrival. A visit is strongly recommend and it will only take about half an hour of your time. Admission: Full price is 10 TL, for students tickets are 5 TL. Getting there: A 5 minute walk from the Sultanahmet tram station. Lets talk price ranges. There are lots of very expensive things and lots of cheap things you can buy in the bazaar. When you walk in there, the shopkeepers will start coming down on you like a zombie invasion. The key to get a good deal at the Grand Bazaar is and we will scream this key word to you to emphasize the importance- BARGAIN. There are 2 types of prices in the bazaar: one for tourists and one for Turkish people. If possible, go with a Turkish person you know.. Useful tip: Don't mind the weather, as it really is a covered bazaar. Getting there: The best way to get there using the public transportation is to take the tram and hop off at the Beyazıt-Kapalı Çarşı station. Duh, the station is called Kapalı Çarşı.. If you are walking from there from the area where Ayasofya is, it is around a 15 minute walk. While you're there: Kalpakçılar gate leads you to the main and biggest street inside. Next to the Kalpakçılar gate there is a smaller gate called Fesçiler. Across from this gate there is Sahafçılar Bazaar. You can find a lot of unique/old books and even some maps. Don't worry there is a big variety of English books as well. The second most popular touristic destinations for shopping is the Spice Bazaar. You guessed it, this bazaar has a lot of spices. It has been the center of spice trade in İstanbul for many many many many years. (since the 1660s). If you haven't noticed, Turkish cuisine is a big fan of spices. So if you are fascinated with the Turkish cuisine, would like to go back home and attempt all the different kinds of dishes you found recipes to, this is your go to market for unique spices. Nowadays, it also has many shops that sell textiles, souvenirs, dried food and nuts, sweets and jewellery as well. Getting there: A 10 minute walk from Grand Bazaar, or closest to the \"Eminönü\" tram station. While you're there: There is a famous Turkish restaurant named Pandeli in the Spice Bazaar. It has been serving since 1901 and has one of the best traditional eggplant/aubergine dishes called \"hünkar beğendi\". The second most important and grand palace in İstanbul is the Dolmabahçe Palace. When we hear the word Dolmabahçe, usually there is 1 word that comes to our mind: Atatürk. If you don't know who that is, shame on you. But just in case you don't know, we don't want to deprive you from his existence. He is the founder of the Republic of Turkey, the first president, reformist, -and if we had to describe in 1 word- a noble man. Dolmabahçe Palace was built in 1850s and housed 6 Sultans after this date. It was ordered to be built by Sultan Abdülmecid because Topkapı Palace was starting to become inadequate. The palace then became a building which was used as a main adminstrative center for the Ottoman Empire. After the fall of the Ottoman Empire and the end to the Sultanate, the palace was deserted for a couple of years until Atatürk started to use it as housing during his visits in İstanbul. The palace was also used as a guest home for foreign government officials. One of the most important and memorable incidents that took place here was Atatürk's death in 1938. It is also possible to see the room that he died in the palace. The palace has 3 main parts; Selamlık which is where the governance took place, Muayede Salonu which is where important events and ceremonies took place, and Harem-i Hümayün which was the private housing for the Sultans. Besides the main parts there is also a small building in the garden of Harem where a clock collection is displayed. The structure and the use of these different parts of the palace changed during the Atatürk era after Sultanate ended. Price: The full price of the palace is 40 TL, reduced price being 20TL. It is also possible to buy seperate tickets to different parts of the palace, depending on which specific areas you would like to visit. Getting there: Dolmabahçe Palace is located in Beşiktaş and closest to the Kabataş Tram Station. From the station it is about a 15 minute walk. If you are using the metro, you can hop off at Taksim and use the fenicular that takes you directly to Kabataş. Keep in mind, Kabataş is also one of the main piers for water transportation. Galata Tower is one of the oldest and significant towers in the world. It was built around 520s as a lighthouse. Later it was also used as a observatory. But today it a very popular touristic destination because it has one of the best panaromic views of İstanbul. It also has a restaurant at the top floor, which serves as a cafeteria during the day and a restaurant at night. It is best to be safe and make a reservation if you are going for dinner. Also, some times there are some shows that include belly dancing and other traditional Turkish shows. Interesting Fact: There is a myth of Galata tower. There was a man named Hazerfen Ahmet Çelebi who lived in the 17th century and was known to be the first person who assembled man made wings and flew across the bosphorus from the top of the Galata Tower. This myth originated from Evliya Çelebi's book \"Seyahatname\" and is the only source of this fact. If you find this myth interesting, you can always watch the movie \"İstanbul Kanatlarım Altında\" which films the story of Çelebi. Hours: Everyday 9:00- 19:00, the restaurant's hours are 20:00- 00:30. Price: TOURIST TRAP ALERT! It is 6,5 TL for locals but around 13TL for tourists. Getting there: It is located in the Taksim/Galata area. You can use the tram and get off at the Kabataş station. From there you can either hike up to Galata or take the tunnel tram up to Taksim. If you are using the metro, get off the Şişhane station and from there take a 5 minute walk to Galata. The third way is to take the fenicular from Karaköy. Maiden's tower is an old structure on a small islet located close to the coast of Üsküdar in the Anatolian side of İstanbul. The tower is believed to have served as a watch tower after the conquest of İstanbul. There is a very interesting myth/legend to this tower as well. According to this legend, there was an emperor who was very protective of his daughter. An oracle told him that his daughter would be killed a snake on her 18th birthday. In order to protect her from her death, the emperor had the tower built in the middle of the Bosphorus to keep her away from the snakes. On the daughter's 18th birthday, the emperor took a basket of fruits to the islet. A snake had hidden in the basket of fruit which later bit the daughter and killed her. Today, the Maiden's Tower is very popular for its restaurant/cafe. After 20:00, it is used as a restaurant and bar at the top floor. Reservation is highly recommended. Hours: Cafe's daytime hours: 09:00- 18:45, Restaurant hours:20:15- 00:30. Getting there: The only way to get there is by swimming, which is why there are only 4 tourists in history who were able to make it to Kız kulesi. Unfortunately the rest drowned to death L. JUST KIDDING. If you have read our previous posts, you should know that we are very facetious. To get to the Maiden's tower, there are sea shuttles from Kabataş and Üsküdar Piers. The timetables change every season, so it is best to call them ahead to make sure of the hours."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/09/01/bodrum-yemeli-icmeli-bir-takim-oneriler", "text": "2014 yazı bitmeden Çeşme'den sonra Bodrum'a da ayak bastık. Her ne kadar Çeşme'nin yeri bizde ayrı olsa da, Bodrum'da da bizi mutlu eden, öküzler gibi yememize neden olacak lezzette yemeklere sahip mekanlar ya da \"ulan hiçbir şeyi sevmesek şahane denizi var\" dedirtecek anlar da yaşandı tabi. Evet denizi Çeşme'ye göre biraz soğuk, ama soğuk denizde daha kötü olan bir şey varsa, o da 42836 derece sıcaklıkta İstanbul'da oturmaktır. O yüzden hiç söylenmeden konuya dalıyoruz. Not: Aşağıda bahsettiğimiz mekanlar özellikle Bodrum'a sık gidenler için çok farklı yerler olmayabilir, bilemiyoruz. Ancak biz pek de sık gitmediğimiz için, öncelikli olarak değişik yerler keşfetmeye değil, merak ettiğimiz yerleri denemeye çalıştık. Girizgahı konaklama meselesi ile yapalım, Bodrum'a gidecek nesillere ışık tutalım istedik. Avangarde Hotel konumunu, odalarını, kalabalık olmayan, sevilesi plajını ve önünden cup diye girebildiğiniz denizini göz önünde bulundurduğunuzda aslında oldukça şahane bir tercih. Lakin özellikle servis/eleman konusunda büyük sıkıntıları olduğunu görmezden gelebilmek biraz zor. Öyle ki plajda uyuklarken kafamdan aşağı 1 bardak bol parçacıklı şeftali suyu dökerek beni 3. sınıf romantik komedi karakterine çevirmiş bile bulundular. Buraya kadar olay benim de kahkahalara boğulmam ve karşılıklı gülüşmelerimiz ile ilerlese de, akabinde kimsenin üstümü başımı silmem için herhangi bir yardımda bulunma, en azından bir ıslak mendil getirme çabası içine girmemesi beni oldukça şaşırttı. İlk etapta bunu bir talihsizlik olarak değerlendirsem de, uzun vadede bunun genel bir problem olduğu kanısına vardım. Umarız güzel tesis/kötü servis zıtlığına yakın zamanda çözüm getirebilirler. Özellikle yaz aylarında Bodrum'da uygun otel bulma meselesinin bayağı zorlu olduğunun farkındayız. Eğer bölgedeki otel seçeneklerini bir arada görmek isterseniz otelz. com'a göz atabilirsiniz, orada uygun otel seçenekleri de oluyor. Yukarıdaki söylenmelerimizin üzerine hemen hakkında DEV olumlu yorumlar yapacağımız Huysuz Aşçı'dan bahsedelim. Yalıkavak'ın bu seneki favori bölgesi Palmarina, içinde Kitchenette, Mezzaluna, Cook Shop, Nusret, Günaydın gibi bir sürü bildiğiniz restoranı barındırsa da, siz oralarda hiç duraksamadan, marinanın biraz daha sonuna doğru ilerlediğinizde karşınıza çıkacak Huysuz Aşçı'ya doğru ilerleyin deriz. Yemekler, manzara, servis her şey neredeyse kusursuz denilecek noktada! Üstelik diğer mekanlar gibi tıka basa değil, sakin kabul edilebilecek bir kalabalık ile, huzur içinde yemeğinizi yiyebiliyorsunuz. Bu konuda önümüzdeki seneler için garanti veremiyoruz tabi. \"Hadi restoranımıza isim olarak soyadımızı verelim!\" şeklinde bir düşünce ile, türlü türlü kötü espriye olanak tanıyan Kocadon Restoran o kadar fazla kişi tarafından övülüyordu ki, denemesek ölecektik. Bodrum merkezde, kime sorsan gösterir kolaylığında bir lokasyonda bulunan Kocadon'un merkezin kaotik kalabalığında uzaklaşabileceğiniz, sevimli bir arka bahçesi var. Çalışanları gerçekten inanılmaz güleryüzlü ve ilgili. Bildiğiniz, sevdiğiniz lezzetleri farklı soslar ve sunumlar ile deneyebileceğiniz sevilesi bir mekan. Bize kalırsa tek sorunu, fiyatların biraz aşırı olması. Denemeden dönmeyin: Kalamar, dil balığı. Gümüşlük'te aslında tam anlamıyla plajın ortasında bulunan, bir ayağınız kumda, bir ayağınız denizin içinde yemek yiyebileceğiniz bir yer Soğan Sarımsak. Yazlık olarak alınan evin küçük bir restorana dönüşmesi ve harikalar yaratmaya başlaması ile çok insan tarafından ilgi görmeye başlamış. Vedat Milor'un olay yerinde bitmesi ile de ününe ün katmış tabi. Her şey taze, her şey günlük. O gün yapılan mezeler/yemekler tükendiyse tükendi, önceden kalan, taze olmayan bir şeyi önünüze koymaları söz konusu bile değil. Ne yediysek beğendik, ne yediysek bir tane daha istedik. Ayrıca menüde \"Gezi Parkı\" adında bir yemekleri olması da bizi gülümsetti. Kesinlikle uğramalısınız. Bodrum'daki mekan tercihlerimizde oldukça isabetli kararlar verdiğimizin somut örneklerinden biri de kesinlikle Asmalı Çardak. Portakal bahçeleri arasında, güzel insanların işlettiği, güzel insanların çalıştığı ve ailenizle kahvaltı yapıyormuş gibi hissettiren bir ortamda olmak zaten yeterince güzelken, bir de önünüze hayatınızın en iyi gözlemelerinden birini yemeye başladığınızda, sanırız dünya üzerinde sizden daha keyiflisi olamaz. Gümüşlük'te bulunan Limon'u biz kahvaltı için tercih edip gayet memnun kalsak da, bize kalırsa lokasyonu ve manzarası nedeniyle buraya günbatımı saatlerinde gidip, 980 tane fotoğraf çekebilir ya da normal insanlar gibi anı yaşayabilirsiniz. Yok illa kahvaltı saatine gideceğim derseniz, kahvaltısı bir Asmalı Çardak olmasa da, gayet güzel ve çeşitli. Son dönemlerde mi öyle, yoksa hep mi öyleydi bilmiyoruz ama, oldukça popüler olduğu için rezervasyon yapmadan gitmek iyi bir fikir olmayabilir. -Yalıkavak Palmarina gerçekten çok sevimli ve restoran çeşitliliği açısından oldukça tatmin edici. Ancak İstanbul'da karşıma çıkan yerleri tatile gittiğimde de görmek istemiyorum diyorsanız işler değişir. -Bodrum'da hangi bölgede vakit geçirdiğiniz gerçekten çok önemli. Türkbükü'ne giderseniz farklı, Yalıkavak'a giderseniz farklı, Gümüşlük'e giderseniz farklı, Merkeze giderseniz farklı bir tatil beldesine gitmiş gibi hissettiriyor. Özellikle Bodrum Merkez bize çok çekilebilir bir haldeymiş gibi gelmedi, bu gidişimizde adeta Aksaray'a dönmüştü. Türkbükü ise biraz fazla eller havaya, ooo oğlum hadi şişe açtıralııım tadında insan akınına uğramış. Yalıkavak, Gümüşlük ve Bitez hala gayet sevilesi. Bitez Dondurma'yı yazmadık. Çünkü bu yazıyı yazmadan önceki gün Yeşilköy'de bile karşımıza çıktı. Eeeh be dedik, bunu İstanbul'da da yerler zaten! Ama güzel mi? Güzel. Ege kıyılarının içerisinde yer bu güzel Bodrum makaleniz için teşekkürler. Marina Car Rental olarak Ekonomik sınıftan, Lüks sınıfa kadar birçok otomobil çeşidiyle sizlere en iyi hizmeti vermek için çalışmaktayız. Araçlarımız sayfasından kiralayabileceğiniz otomobillerin özelliklerini ve fiyatlarını inceleyebilir, Koşullar sayfasından ise Otomobil ve Ticari ile ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Marina Car Rental her yıl yenilenen araç filosuyla oluşan araçlarımız, bireysel kiralama ve yurt dışından gelen gurbetçilerimizin profesyonel kadrosuyla en uygun fiyatla hizmetine sunar. Referanslarımızın ve araç sayımızın her geçen gün artması firmamızın oto kiralama sektöründeki kalitesini yansıtmakta dır. Gerek şirketlerin, gerekse bireylerin araç ihtiyaçlarını karşılayan firmamız, her sınıf araç ihtiyacınızı karşılamaktadır. Araçlarımız 0 2 yaş civarında olup kiraladığınız yere teslim veya bulunduğunuz yere teslim gibi değişik alternatifleri de size sunmaktadır. Firmamız Bodrum merkezli Rent A Car firması olması nedeniyle, ağırlıklı olarak Bodrum içi & Havalimanı Marmaris-Fethiye-Dalaman-Kuşadası & Didim Bölgelerinde hizmet vermektedir."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/09/11/oitheblog-artik-gq-turkiyede", "text": "Merhaba sevgili OitheBlog okuyucuları merhaba. Sizi Ağustos ayından beri vuku bulmakta olan konudan haberdar etmeyi unuttuğumuzu fark ederek gecikmeli de olsa söyleyelim istedik; OitheBlog artık GQ Türkiye'de. Evet evet bildiğiniz GQ. Evet evet cesika alba'lı falan olan. Başlıkta da gördüğünüz gibi havamızdan geçilmiyor, kendimizden 3. tekil şahıs olarak bahsetmeye bile başladık. Bu ay Breaking Bad efsanesini bizim gibi unutamayanlar için tüm olayların vuku bulduğu Albuquerque'yi, kralımız Heisenberg'in gözünden gezdik, ilgisini çekenler 2 sayfalık yazımızı GQ Eylül sayısında bulabilir. gq. com. tr için ise \"Dikkate Almamanız Gereken X Turist Klişesi\" ile komikli şakalı bir başlangıç yaptık. Onun için de şuraya tık tık. sizin blogu çok severim, ne zaman denk geldim de sık kullanılanlara ekledim bilmiyorum ama eklediğimden itibaren düzenli okurum. eski yazılarınızı elimden geldiğimce okuyorum da bu gq ne iş ya? para, populerlik tamam da gq dergisini hiç mi hiç sevmem. o dergiye fazlasınız siz, dandik çalıntı işlerin olduğu dergiye keşke yazmasaydınız. tanınmamış bi dergi olsa sırf sizin için alır okurdum ama gq'da siz olmanıza rağmen yine almayacağım."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/09/19/berlin-hakkinda-bilmediginiz-10-gercek", "text": "Liste konseptinin dibine vurulan bu günlerde, Türk ziyaretçisi bol şehir Berlin'e farklı bir açıdan yaklaşmaya karar verdik. Berlin Duvarı'ndan gece hayatına, sokak sanatından müzelerine oldukça geniş bir yelpazede nam salmış olan bu şehri bir de şaşırtıcı detaylar üzerinden inceleyelim dedik. Buyrun başlayalım, karşınızda Berlin Hakkında Bilmediğiniz 10 Gerçek! Not: Berlin'in manyakça gece hayatı için şuraya, gezilecek yerler rehberimiz için şuraya, konaklama, alışveriş yeme içme gibi detayları kapsayan ipuçları için ise buraya bakabilirsiniz. Hadi yine iyisiniz. 1. Berlin'de tam 175 müze bulunuyor. Gözünüz korktu değil mi? Ancak başlıkta kelime oyunu falan yok, Berlin'de gerçekten de tam 175 adet müze var, ve emin olun herkesin ilgisini çekebilecek bir şeyler çıkabiliyor. Bizce gittiğiniz gibi kendinizi müze adasına atabilirsiniz. Merak edenler için şurada konuyla ilgili çok daha detaylı bir yazı mevcut. 3. Berlin'de İstanbul'dan daha fazla dönerci var. Evet, gayet ciddiyiz. Yukarıda bahsettiğimiz Türk akınının en tuhaf sonuçlarından biri, Türkler ile özdeşleşmiş olan dönerin Berlin'i bu denli ele geçirmiş olması. Öyle ki, kayıtlara göre şehirde 1971 yılında açılan ilk döner dükkanı, büyük bir çılgınlığın başlangıcı olmuş ve günümüz itibariyle Berlin'de İstanbul'dan daha fazla döner dükkanı var. Hal böyleyken, Berlin'e yolunuz düşerse, Berlinlilerin favori dönercisi Mustafa's Gemüse Kebap'ı denemeyi unutmayın. GOD SAVE THE DÖNER. 4. East Side Gallery dünyanın en büyük açık hava galerilerinden biri olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda Berlin duvarının günümüze ulaşmış en uzun kalıntısı olarak da bilinen East Side Gallery'nin üzerine, 118 sanatçı tarafından 101 farklı eser çizilmiş. Berlin'e gidip East Side Gallery'i görmeden dönerseniz, size türlü şekillerde kınayacağımızı da ekleyelim. O kadar korkunç bir fikrin böylesine güzel bir \"sanat eserleri topluluğuna\" dönüştürülmüş olması gerçekten müthiş. 5. Berlin'in en önemli müzelerinden birisi, \"Bergama Müzesi\". Evet evet, bildiğimiz Bergama. Biz Berlin'in ekmeğini yiyoruz diye onlarda bizimkini yemiyor sanmayın. Orijinal adıyla \"Pergamonmuseum\" Berlin müze adasında yer alıyor ve 1910 yılında Türkiye'de başlatılan kazılar sonucu Zeus Sunağı, Milet Kapısı gibi önemli eserlerin gerçek yerlerinden toplanarak burada birleştirilmesi ile oluşturulmuş. Günümüzde Berlin'in en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olma özelliği de taşıyor. \"Biz eserlere iyi bakamıyoruz\" olarak mı değerlendirirsiniz, yoksa \"Adamlar eserlerimizi çalıp götürmüş\" olarak mı bilemiyoruz ama, her ikisi de müzenin harika olduğu gerçeğini değiştirmiyor, orası kesin. 6. Şehirde turistlerin pek de kolay keşfedemeyeceği, gizli kulüp ve barlar bulunuyor. Berlin'in gece hayatını övmeyen arkadaşınız, ya da namını duymayanınız varsa bu işlerde biraz yeni olmalısınız. Çünkü şayet gezmeyi seven bir arkadaş grubunun mensubuysanız, elbet sizin de bir Berlin gece hayatı öven arkadaşınız olmuştur. Doğruya doğru, Berlin gece hayatı denildiği kadar çılgın. Ancak eğer hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacak alakasız yerlerdeki gizli bar ve kulüpleri keşfedebilirseniz, sizi gerçekten bambaşka bir dünya bekliyor. Bazen beklemediğiniz kapılar, beklemediğiniz yerlere açılabiliyor. Dikkatli olun, zaman kötü. Kıpsss. 7. Berlin'de Venedik'ten daha fazla köprü var. Berlin'in kafamızda su, köprüler ve kanallar ile özdeşleşmiş bir şehir olmadığı kesin. En azından Venedik derecesinde olamaz. Bu noktada bakış açınızı hemen değiştirecek bir gerçeği paylaşmak isteriz: Berlin'de tam 1700 köprü var ve bu sayı Venedik'teki köprü sayısından fazla. Bundan sonra Venedik'te gondola binmek yerine Berlin'de binmenin hayalini kurun demiyoruz ama, demek Berlin'i de bu konuda küçümsememek gerekiyormuş. 8. Avrupa'daki ilk trafik ışıkları Berlin'e yerleştirildi. Avrupa'daki ilk trafik ışığı uygulaması, 1924 yılında Berlin'de hayata geçirildi. Üstelik günümüzde halen Berlin'in en yoğun bölgelerinden biri olan ve içinde oldukça farklı bir yapı olan Sony Center'ı da barındıran Potsdamer Platz'da. 9. Berlin'de Hitler ile ilgili herhangi bir şey ile karşılaşmanız oldukça güç. Berlinliler, dünya üzerinde en nefret edilen adamlardan biri olan Hitler konusunu açmaktan haklı olarak pek de hoşlanmıyorlar. Olur da yolunuz düşerse siz de fark edeceksinizdir ki, Berlin genelinde size Hitler'i anımsatacak pek de fazla şeyle karşılaşmanız mümkün olmuyor; 2. Dünya Savaşı ile ilgili müzelerde bile. Çeşitli kaynaklarda, Berlin'de Hitler'in ölmeden önce içinde saklandığı sığınağı görebileceğiniz yazsa da, günümüzde pek de görülebilecek bir noktası bulunmuyor. Maksimum hangi noktada olduğuna dair bilgi alınabiliyor. Bu konudan pek de bahsetmek istememelerini anlayabiliyoruz. 10. Berlin'in kuşbakışı görüntüsünden ne tarafın doğu ne tarafın batı olduğunu yön bilginizi kullanmadan da anlayabilirsiniz. Berlin'in batı ve doğu yakalarında uzun yıllardır farklı renklerde ampuller kullanıyor olması nedeniyle, şehre gece kuşbakışı bakıldığında, doğu ve batı Berlin'i ayırt etmek oldukça kolay oluyor. Sebebi, doğuda bildiğimiz sarı ampuller kullanırken, batı Berlin'de florasan kullanılmış olması. Bu arada hazır bu kadar Berlin'den bahsetmişken unutmadan ekleyelim, geçenlerde de bahsettiğimiz gibi, THY'de bu ara çılgın bir promosyon bilet dönemi var ve Berlin'e de oldukça uygun fiyatlara uçabilmeniz mümkün, halen farkında olmayanlar saldırsın. Sabiha Gökçen Havaalanı'na yakın oturanlar da üvey evlat gibi hissetmesin, oradan da uçuş varmış, biz de az önce keşfetmiş bulunduk. Detaylar için şuraya tık tık. Hadi yine iyiyiz. Pergamon'daki Zeus Altar'ı Abdülhamit döneminde sanat yapılarına bağnazlık nedeni ile Carl Humann tarafından Berline götürülmüştür. Karşılığında demiryolu yapma sözü ile. İzin kağıtları bile var. Dört mevsimi ayrı güzeldir Berlin'in. Çok değerli bir konu olmuş. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/09/24/bozcaadagezirehberi", "text": "2014 yazını çoğunlukla Türkiye sınırlarında geçirdikten sonra kapanışı en sevdiğimiz, çok sevdiğimiz yerlerden biri olan Bozcaada ile yapmış bulunduk. Bu aralar pek çok kişi tarafından keşfedilen, ve özellikle yaz döneminde popülasyonu giderek artan Bozcaada muhtemelen seneler geçtikçe daha da ilgi görecek ve zaten küçücük olan adada sıkış tıkış takılacağız. Eminiz ki şimdiden \"Abi ada çok bozdu, eskiden böyle değildi\" muhabbeti yapan insanlar türemiştir bile. Lakin varsın olsun, kalabalık olmasın diye bu cevheri sizden saklayacak değiliz. Buyrun biraz Bozcaada övelim. Biz İstanbul'da yaşadığımız için yol tarifimizi de yalnızca İstanbul'a göre verebiliyoruz, Google terk bilgilerle kafanızı karıştırmak istemeyiz. İstanbul'dan Bozcaada'ya arabayla, otobüsle, uçakla veya deniz uçağıyla, artık allah ne verdiyse bir sürü şekilde ulaşmak mümkün. Zorlarsanız zeplinle bile inebilirsiniz. Araba ile: Biz adada arabaya ihtiyaç duyduğumuz için hep arabayla gitmeyi tercih ediyoruz, ancak yine de uyaralım, adada araba meselesi biraz sorun olabiliyor. Özellikle acemiyseniz adadaki dar sokaklar sizin için 3. sınıf korku filmine dönüşebilir. Ayrıca yoğun bir dönemdeyseniz park edecek yer bulabilmenizin mümkün olmadığı ve adada 40 dakika boyunca dolaştığınız anlar bile yaşanabiliyor. Eğer bunu sorun etmiyorsanız, arabanızla adaya ulaşmak için öncelikle Tekirdağ istikametinde yol alıp Çanakkale'ye ulaşmanız gerekiyor. Çanakkale'ye ulaşmak için Eceabat'tan 30 dakika ya da Kilitbahir'den 15 dakika süren arabalı vapurları kullanabilirsiniz. Ücretler ise tek yön yaklaşık 25TL. Çanakkale'ye vardığınızda ise Bozcaada vapurları için Geyikli'ye ulaşmanız gerekiyor. Normalde Geyikli'den Bozcaada'ya saat başı vapurlar kalkıyor ancak yoğunluğa göre ek seferler de olabilir. Geyikli-Bozcaada yaklaşık 30 dakika sürüyor ve ücreti Gidiş-Dönüş 60 TL. Peki arabayla Bozcaada'ya ne kadar süreyle ulaşılıyor sorusuna da şöyle cevap verelim, bizim gibi rahat ve mola vererek yolculuk yapmayı sevenlerdenseniz en az 6 saat. Ada kalabalığıyla uğraşmamak için bir başka seçenek de aracınızı Geyikli tarafında bırakıp adaya yaya olarak geçmek. -Otobüs ile: Özellikle yazın İstanbul'dan Bozcaada'ya giden otobüs seferleri bulmak konusunda zorluk çekmezsiniz. Otobüsler Geyikli'ye kadar gidiyor ve oradan adaya yaya olarak geçmeniz gerekiyor. Yaz dönemleri dışında otobüsler genellikle Ezine'ye kadar gidiyor, buradan Geyikli'ye giden minibüsleri kullanabilirsiniz. Yaz döneminde Çanakkale'den direkt Bozcaada'ya giden deniz otobüsleri de oluyor, denk gelirseniz otobüsle Çanakkale merkezine kadar gidip bu ulaşım yolunu kullanmanız çok daha pratik olabilir. -Uçak ile: Uçak ile Çanakkale'ye gitmek isterseniz, Çanakkale havaalanı merkeze 2-3 km mesafede. Buradan yine Geyikli'ye giden minibüsleri kullanabilir, ya da denk gelirseniz Bozcaada'ya giden deniz otobüslerini kullanabilirsiniz. Eğer 5 yıldızlı otelde kalıp bütün gün otelden çıkmadan açık büfenin içinde boğulmayı, tabağa sığmadığı için parmağınızın arasına soğan sıkıştırmayı falan hayal ediyorsanız, kesinlikle yanlış yerdesiniz. Çünkü Bozcaada, onlarca küçük butik otel, pansiyon ve bağ evi ile dolu. Öyle ki bazı yerlerde, \"Ulan birinin evine mi giriyorum ben acaba?\" diye düşünürken aslında kalacağınız otele ulaştığınızı fark edebiliyorsunuz. Merkezde kalmak isteyenlere: Biz son gidişimizde Katina Hotel'de kaldık ve oldukça memnun ayrıldık diyebiliriz. Çünkü konumu birçok yere yürüyebileceğiniz kadar merkezi ve otel gayet temizdi. Ancak bizden size bir uyarı, giriş katlarda kalırsanız sabah 7'den itibaren sonsuz bir çocuk gürültüsüne maruz kalıyorsunuz, çünkü ses yalıtımı yok. Eğer siz de 7'de uyanmayı seven apartman yöneticisi emekli bir albay falan değilseniz, üst katlara yönelin. -Bağ evinde kalmak isteyenlere: Eğer hemen önünüzdeki bahçeden toplanmış ürünlerle kahvaltı yapmak isteyen organik ürün hastası kesime dahilseniz, Irmak Bağ Evi ve Nar Bağ Evi bizce hem konaklamak hem de doğal ortamda vakit geçirme hasretinizi gidermek için harika seçenekler. Tabi buraların \"aile yeri\" tadında olduklarını göz önünde bulundurarak, arkadaş grubu halinde tıksırana kadar içmeli bir tatil hedefiyle yola çıktıysanız, pek de mantıklı bir tercih olmayacağını da belirtelim. Bozcaada'ya özgü bir takım önemli aktiviteler var ki, bunları yapmadan dönünce arkadaş ortamlarında insanlar \"ooo nasıl gitmezsiniz, aaaa nasıl yapmazsınız\" tepkileri vererek sinir katsayınızı yüksek seviyelere çıkarabilir. Bu aktivitelerden ilki tabi ki Polente'de gün batımını izlemek. Polente Feneri'nin bulunduğu noktaya ulaşmak biraz zorlu, çünkü yollar çok düzgün değil ve arabanızla son yolculuğunuzmuş gibi hissedebiliyorsunuz, ancak ulaştığınız takdirde sonuçtan memnun olacağınıza kefiliz. Tabi öyle yanınıza hiçbir şey almadan giderseniz olmaz, mümkünse güzelinden bir şarap atıştırmalık bir şeyler, ortamı şenlendirecek bir ipod hoparlörü ve dönüşte çöplerinizi içine atacağınız bir şey alırsanız, çok daha eğlenceli bir deneyime dönüşebilir. -İlla arabanızla gitmeniz gerekmiyor, sizi oraya kadar ulaştıracak toplu taşıma mevcut. -Yolu bulmakta güçlük çekiyorsanız şöyle tarif edelim, iskele yolundan, yani merkezden Ayazma yönüne doğru ilerleyin, ve karşınızda görmekte olduğunuz rüzgar güllerine ulaşmaya çalışacağınız şekilde yolu takip edin. Bizim tekniğimiz bu, bulamazsanız kızmayın. -Ayazma'nın hemen yukarısında 2-3 tesis mevcut. Biz genellikle nedensiz bir şekilde Koreli'yi tercih ediyoruz ancak tabi ki diğerlerini de değerlendirebilirsiniz. Buralarda istediğiniz kadar \"abi ben salaş yerlere bayılıyorum ya\" muhabbeti yapabilir, hep beraber doyasıya salaş yerlerin naifliğini ve güzelliğini övebilirsiniz. Sevdiğinizi biliyoruz. -Toplu taşıma haricinde araba ile gidebilirsiniz, yol kenarına park etmek sorun olmuyor. -Ayazma dışında denize girebileceğiniz birkaç nokta daha mevcut. Bunlardan en çok tercih edileni her beldede bir adet bulunan Akvaryum Koyu. Daha boş bir yer arayışındaysanız neden olmasın? Tabi arabanız yoksa ulaşım konusunda biraz sıkıntı yaşayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Gerçekleştirmeden dönmemeniz gereken şeylerden birisi de Çiçek Pastanesi'nde damla sakızlı bademli kurabiye yemek. Neden? Çünkü Bozcaada ile özdeşleşmiş bir lezzet. Seveceğinizin yüzde yüz garantisini veriyor muyuz? Hayır. Damla sakızlı tatları sevmiyorsanız hiç gerek yok. Seviyorsanız hemen benzetmesini yapalım, un kurabiyesinin içine damla sakızı eklenmiş versiyonu. Ama dondurması konusunda garanti verebiliriz. Dondurma sevmeyenimiz bile bayıla bayıla yedik. Hazır konuyu yeme içmeden açmışken denediğimiz birkaç yeri de detaylandırmak istiyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi adada yapacak 100'lerce aktivite yok. Bir süre sokaklarda kaybolup, biraz denize girdikten, biraz Polente'de manzara izleyip biraz da bir ağaç altında bayıldıktan sonra yapacak çok da bir şeyiniz kalmıyor. Dolayısıyla günün önemli bir kısmını yeme-içme odaklı aktivitelerin kapladığını söylesek çok da yanılmış olmayız herhalde. Organik besinle kafayı bozmuş insanlarla kafayı bozmuş insanlar olarak, doğruyu söylemek gerekirse Maya'ya giderken biraz çekindik. Çünkü bildiğiniz üzere mutlulukla çok ilgisi olan kahvaltının nasıl bir şey çıkacağını bilmemek yemek yemeyi seven insanları paniğe sürükleyebiliyor. Fakat denedikten sonra kanaat getirdik ki, Maya, kahvaltı konusunda Bozcaada'nın en iyi yerlerinden biri ve bizce kesinlikle tercih edebilirsiniz. Evet yediğiniz içtiğiniz her şey organik, kendi yetiştirdikleri/yaptıkları ürünler ve çeşitlilik sizi kesinlikle tatmin ediyor. Bir sabahınızı buraya ayırın, önceden rezervasyon yaptırmayı unutmayın deriz. -Akşam yemeği konusunda da iddialı olduklarını söylediler, ancak bizim deneme şansımız olmadı. Bilenler bilmeyenlere anlatsın. -Mayanın lokasyonu biraz zorlu. Gitmeden önce aradığınız takdirde size adım adım tarif ediyor ve defalarca aramanıza kızmıyorlar. Yukarıda söz ettiğimiz \"Ulan birinin evine mi geldik yoksa?\" hissini yaşadığımız yerlerden biri olan Irmak Bağ Evi'nin kahvaltısını internette öyle övmüşlerdi ki, beklentilerimiz tavan yapmış bir halde gittik. Ortam gerçekten de çok samimi, arkadaşınıza kahvaltıya gitmişsiniz hissinden çıkabilmeniz mümkün değil. Ancak bize kalırsa kahvaltı da aynı noktada; \"arkadaşın evine gitmişsin de iki dakika bir şeyler hazırlamış kahvaltısı.\" Kötü olduğunu söylemiyoruz ama, merkezden biraz uzak olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, bizce otelinize yakın herhangi bir noktada kahvaltı yapmanız ile aynı etkiyi yaratacaktır. Bizce adanın en iyilerinden biri olan Sandal Restoran bize kendini ilk olarak müzikleri ile sevdirdi. Ayrıca midemizde her zaman olduğu gibi balık deneyecek kadar yer ayıramasak da, mezelerine bayıldığımızı söyleyebiliriz. Lokasyon olarak da eğer merkezde kalıyorsanız yürüme mesafesinde olduğu için burayı ekstra seviyoruz. Yeşil elmalı yoğurtlu semizotunu denemeden dönmeyin! Adanın diğer popüler restoranlarından biri olan Battı Balık, internette övülen Bozcaada restoranları serisine adını altın harflerle yazdırmış durumda. Ama bizim favorimiz olduğunu söyleyemeyeceğiz. Çıkarken \"bir insan kalamarı nasıl kötü yapabilir ki\" cümlelerinin ağzımızdan düşmediği Battı Balık'ta da yalnızca mezeleri deneme şansımız olduğu için net bir yorum yapmak istemiyoruz. Belki balıkta çok iddialılardır da biz değerini bilememişizdir deyip geçelim. Yukarıda bahsettiğimiz Sandal'ın hemen yanında, Rum Mahallesi tarafında bulunan Simyon'u bir önceki sene deneme şansımız oldu ve mezesinden balığına her şeyine kefil olduğumuzu söyleyebiliriz. Fiyatlar biraz yüksek, ancak bizce karşılığını kesinlikle alabiliyorsunuz. Unutmadan, adanın yoğun döneminde rezervasyon yaptırmadan giderseniz yer bulma ihtimaliniz oldukça düşük. Ada Cafe rastgele bir yere oturalım deseniz, denk gelebileceğiniz bir noktada olduğundan bulmanız hiç de zor olmayacaktır. Biz ise rastgele değil, bir amaca yönelerek buraya geldik; Gelincik Şerbeti. Daha önce hiç denemediğimiz bir lezzet olduğundan buranın en iyisi olup olmadığı konusunda yorum yapamıyoruz, ancak içtiğimiz şerbetin gayet lezzetli olduğunu ve özellikle sıcak bir günde deniyorsanız oldukça serinletici bir seçenek olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca tüm ada halkını gözetleyebileceğiniz merkezilikte bir noktada olduğu için oturup utanmadan çevredekiler hakkında gıybet yapabilirsiniz. Bozcaada'nın en önemli özelliklerinden birinin şarapları olduğundan eminiz ki siz de haberdarsınızdır. Biz de şaraba gönül veren ama tam da anlamayanlar derneği başkanları olarak adaya gittiğimizde şarap almayı gönlümüze yazdık ve bu süreçte Tenedion Wine House'u keşfetmiş bulunduk. İçki yasaklarını düzenleyen yasalar kapsamında Bozcaada Bağ Bozumu Festivali'ni tabiri yerindeyse bok ettikleri için artık bu etkinlik geride kalmış olsa da, halen gidip şarap tadımı gerçekleştirebilmeniz mümkün. Tenedion'da 10 TL karşılığında 10 farklı şarabı denemeniz mümkün. Bir de yanına peynir tabağınızı aldınız mı oldukça keyifli bir ortam oluyor. Size verdikleri şarap listesi sayesinde hangi şarapları beğendiğinizi işaretleyerek kafa karışıklığını önleyebiliyorsunuz. Çalışanların inanılmaz ilgili ve şarap konusundaki bilgi açlığınızı gidermeye açık olmaları da gerçekten harika. Çıkarken hepimiz kendimizi Vedat Milor sanıyorduk. Şarabı nereden aldığımıza gelecek olursak, birçok seçeneğin içinden Yunatçılar'ı tercih ettik. Bu konuda uzman sayılmasak da Vasilaki ve Cabarnet Sauvignon üzümlerini tercih ettiğimizi de ekleyelim, belki siz de beğenirsiniz. -Karalahna kabusumuz oldu. Damak tadınızı bilemiyoruz ama, yine de denemeden kendinizi hazırlayın. -Şarap fiyatları 15 tl ile 40 tl arasında değişiyor. Örneğin Vasilaki 15 tl, ve çok çok lezzetli bir şarap. -Kolaylık olması açısından adayı bizim gibi iki bölüme ayırabilirsiniz. İskele yolunun sol tarafı Türk, sağ tarafı ise Rum Mahallesi. Sokaklarda dolanıp harika fotoğraflar çekmeden dönmeyin. -Adada küçük bir kitapçı var; Bozcaada Kitapçısı. Eğer yanınıza kitabınızı almayı unuttuysanız, ya da bizim gibi her gördüğü kitapçıya dalmazsa ölecek hastalığına yakalandıysanız, Türk Mahallesi tarafında bulunan bu kitapçıdan oldukça uygun fiyata bir şeyler bulabilmeniz mümkün. Üstelik birçok farklı dilde kitap bulabilmeniz de mümkün. -Adadan dönüşte ciddi bir trafik olabiliyor. Arabanızı gitmek istediğiniz saate göre sıraya bırakıp adada vakit geçirmeye devam edebilir, sıra ilerledikçe arabanıza geri dönebilirsiniz. Duacımız olursunuz. Olur da bu altın değerindeki tavsiyemizi dinlemezseniz de merak etmeyin, çok yoğun günlerde ek seferler koyuyorlar. Mahsur kalmazsınız. Bir aksilik çıkmazsa haftaya Bozcaada'dayız. Gitmeden önce süper oldu bu yazı! Yalnız şarapla ilgili kısımlarda resmen kendimi gördüm :)) Bakalım bağ bozumunda kültürümüzü artırırız biraz herhalde sanırım! Yazının gercekten faydalı olacağını düşünüyorum. Kismet olursa sabah bozcaadada olacagiz aracimiz 5m12cm gibi irice bir arac oldugundan arac meselesine hala karar vermis değiliz. Yarin bu yazıyı tecrübe ettikten sonra tekrar yorum yazıp kendi tecrubelerimi de paylasacagim. Çok keyifli bir yazı olmuş. Elinize ve gözünüze sağlık! Yolunuz tekrar Bozcaada'ya düştüğünde sizi mutlaka Bozcaada Fotoğraf Atölyesine de bekliyoruz. Bozcaada'nın tanıtımına katkıda bulunduğunuz için teşekkür ederiz. Bozcaada'nın tanıtım sitesi http://www. bozcaadam. net 'ten tüm güncel bilgilere ulaşabilir, sormak istediğiniz rezervasyon bilgilerine de ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/10/02/breaking-bad-turu", "text": "\"Her güzel şeyin bir sonu vardır\" klişesinin anlam kazandığı o günleri de gördük. Yıllarca her bölümünü heyecan içinde bekleyip ardından kritik yapmak üzere telefonlara sarıldığımız, hatta hızımızı alamayıp çeşit çeşit \"spoiler\" vererek Twitter aleminde kargaşaya sebebiyet verdiğimiz Breaking Bad mazide kaldı. Ancak hayranları, işin peşini bırakmaya pek de niyetliymiş gibi görünmüyor. Gün geçmiyor ki, bir alternatif son videosu daha yayınlanmasın ya da potansiyel final bölümü senaryoları ortaya çıkmasın. Öyle ki, dizinin sıkı hayranlarından birisi durumu abartıp, dizinin devamının çekilebilmesi için para bağışı kabul etmeye bile başladı. Fakat çok da heveslenmeyin, çünkü projesini gerçekleştirebilmesi için minimum 500.000 dolara ihtiyacı olan bu arkadaş, şimdilik 500 dolar civarında bir yerlerde seyrediyor. Olmayacak işler peşinde koşan çılgın hayranları ve Breaking Bad'siz geçen günleri bir kenara koyacak olursak, diziyi normal dozda sevenler için Breaking Bad serüveni halen tam anlamıyla sona ermedi denilebilir. Dizinin çekildiği New Mexico eyaletine bağlı Albuquerque şehrinde, dizide yer alan çeşitli mekanları kapsayan ve kendinizi Walter White'ın dünyasının bir parçası gibi hissedebileceğiniz bir Breaking Bad turu düzenleniyor. Yaklaşık 60 dolar ve birkaç saatinizi ayırarak, siz de Albuquerque'yi \"Kral\"ın gözünden görebilme şansına sahip olabilirsiniz. Tur derken gayet ciddiyiz. Çünkü bizde nasıl zamanında \"Asmalı Konak Turu\" tadında olaylar gerçekleştiyse, Albuquerque'de de durum bizden pek farklı değil. ABQ Trolley adlı bir tur şirketi, gerçekleştirdiği şehir turlarının yanı sıra, Breaking Bad mekanlarını kapsayan ve otobüsün üstünden çılgın Japon turistler gibi fotoğraflar çekebileceğiniz bir tur gerçekleştiriyor. Böyle bir dizi söz konusuyken otobüsün üzerinde babaanne gibi dolaşmak sizi ne kadar moda sokar, orasına siz karar verin. Bu noktada \"Kim buradan kalkıp adını bile zor söylediğimiz bir yere 6-7 mekan gezmeye gider?\" diyenleri duyar gibi oluyoruz. Fakat kesinlikle yanıldığınızı söyleyebiliriz. Çünkü bu tur düzenlenmeye başladığından beri her ay binlerce insan tura katılıyor. Üstelik Youtube ve Google efendilere danıştığınızda, bu tur meselesini adeta bir \"road trip\" konseptine çeviren ve Avrupa'dan Amerika'ya kadar ulaşarak, dizinin ikonik sembollerinden biri haline gelmiş karavanlardan kiralayıp, New Mexico'ya akın eden insanlar görebilmeniz mümkün. Breaking Bad turunun bu kadar ilgi çekici olmasının en büyük sebebi kuşkusuz, dizinin çoğunlukla set ortamında değil, gerçekte var olan mekanlarda çekilmiş olması. Yani aslında, dizi mekanlarını gezerken Albuquerque şehrini de tanımış oluyorsunuz. Bu noktada, eğer araba kiralama olanağınız varsa, tura dahil olmak yerine, kendi rotanızı çizerek, öncelikli olarak görmek istediğiniz mekanları listenizde ön sıralara alabilirsiniz. Diziler tarihinin en efsane karakterlerinden biri olan Heisenberg ve adamcağızın ne yapsa yaranamadığı şirret karısı Skyler'ın dizi boyunca yaşamını sürdürdüğü ev, turunuza başlamak için en ideal noktalardan biri. Bu ev 70'li yıllardan beri Albuquerque'li bir aileye ait. Dizinin yaratıcısı Vince Gilligan'ın dizi için mekan araştırması içindeyken bir gün kapılarını çalmasıyla hayatları değişen aile halen o evde yaşamakta olduğundan, çılgın hayranları gibi gecenin bir saati kapıya dayanmak yerine, evi yalnızca uzaktan görüp geçmekte fayda var. Civarda uğrayabileceğiniz ve gitmişken arabanızla ilgili hijyen ihtiyacınızı da giderebileceğiniz Walter White'ın oto yıkama yeri A1A Car Wash, günümüzde farklı biri isimle de olsa, hala aynı amaca hizmet ediyor. Civarda bulunan ailemizin narkotiği Hank ve Marie'nin evine uğramadan önce arabanızı Octopus Car Wash'da yıkatmayı unutmayın. Olur da oto yıkamada işler kötüye giderse ve arabanızı çizerlerse çözüm belli; \"Saul Goodman'ı Arayın!\" Üstelik ofisi, bulunduğunuz noktaya yalnızca birkaç km uzaklıkta. Dönem itibariyle, Hooligans adlı bir karaoke bar olarak kullanılıyor olsa da, tarihin en kalitesiz avukatlarından Goodman'ın ofisinde birkaç saat geçirmek oldukça keyifli olabilir. Breaking Bad turu yapmaya başlamışken es geçemeyeceğiniz mekanlardan biri de tabi ki, Walter yüzünden Terminator'e dönen Gus Fring'in mekanı Los Pollos Hermanos. Siz de cam kenarı masalarından birine oturup Jesse ve Walter gibi türlü triplere girmek istiyorsanız merak etmeyin, adı farklı olsa da işlevi aynı; Twisters adlı bir fast food zinciri. Hazır konusu açılmışken, kendisi iyi ama çevresi kötü Jesse Pinkman'ın civardaki evini görmeyi de unutmayın. \"Jesse'nin elli tane evi oldu, hangisinden bahsediyorsunuz?\" diyenler için hemen hatırlatalım, ilk sezon boyunca \"bir aile nasıl olmamalı\" sorusunun cevabını bize en iyi şekilde veren Pinkman ailesinin Jesse'nin elinden hunharca aldığı, küvetiyle meşhur ev. Ancak yine hatırlatmakta fayda var, içeri girip küvetini görebilmeniz ya da bahçesine ayak basabilmeniz bile pek de mümkün değil. Aksi takdirde, ev sahipleri evlerinin önünde beliren yüzlerce dizi hayranıyla uğraşmaktan yeterince bunaldığı için, siz sakin bir tatil geçirmeyi beklerken \" Türk genci feci şekilde dayak yedi\" şeklinde bir 3. sayfa haberinin öznesi haline gelebilirsiniz. Aman diyelim. Bunca gezintiden sonra, başınızı sokacak bir yer, sıcak bir çorba arayışındaysanız size konaklayabileceğiniz yeri değil ama, nereden uzak durmanız gerektiğini söyleyebiliriz: Crossroads Motel. Dizinin bel kemiği, her türlü iğrenç olayın vuku bulduğu tam bir keş cenneti olan bu motelin gerçek hayatta da çok iç açıcı bir yer olduğu söylenemez. Ancak ille de oraya gideceğim diyorsanız, motel, Jesse ve Jane'in oldukça merkezi bir noktada bulunan evinden yalnızca 2 km uzaklığında. Özetle, bir taşla iki kuş vurabilirsiniz. Tüm bu mekanları gezerken göz önünde bulundurmanız gereken önemli bir nokta var, o da Albuquerque'nin dizide göründüğünden çok da farklı bir halde olmadığı gerçeği. Şehrin bulunduğu New Mexico eyaletinin suç oranı Amerika'nın diğer şehirlerine oranla %53 daha fazla. Aynı durum, eyalet genelinde silah ile ölüm oranı için ise %40'lara kadar varıyor. Dolayısıyla, olur da böyle çılgın bir tatil planına kalkışacaksanız, temkinli yaklaşmakta fayda var. -Üşenmeyip Albuquerque'ye kadar gitmeye karar verdiyseniz, seyahatinizi bölgenin en önemli turistik etkinliği olan Albuquerque Balon Festivali'ne denk getirebilir ya da şehirdeki turunuzu tamamladıktan sonra, New Mexico eyaletinin en bilindik şehirlerinden biri olan Santa Fe'ye geçerek gezinizi şenlendirebilirsiniz. -Şehrin adını hala okuyamıyorsanız işleri kolaylaştırmak adına durumu netleştirelim: Albakörki. -Breaking Bad'e hala doyamadıysanız Rebel Donut'ta bulabileceğiniz üzeri \"meth\" kaplamalı \"donut\"lardan yiyebilir ya da Candy Lady'den meth görünümlü şekerler alabilirsiniz. Hazır konusu açılmışken sosyal mesajımızı da verelim; Uyuşturucuya hayır. -Turunuzu tamamladıktan sonra, dizinin yaratıcısı Vince Gilligan'ın çekim dönemi boyunca favorisi olan Zinc Wine Bar'da içkilerin tadına bakabilirsiniz. -Buraya kadar okuduysanız güzel bir sürprizi de hak ettiniz. Efsane dizimiz sona erse de, dizinin en sevilen karakterlerinden Saul Goodman'ın, Breaking Bad'in geçtiği dönemden önceki hayatını konu alacak yeni dizi projesinin temelleri 2014 itibariyle atıldı. Hiç yoktan iyidir! -İlk senaryoya göre, Jesse'nin ilk sezonun sonunda ölmesi planlanıyordu. -Dizi boyunca gördüğünüz tüm \"mavi meth\"lerin aslında mavi renkli şekerlerdi. -Yapımcılar, diziyi ilk olarak California'da çekmeyi planlamışlardı, ancak sonrasında vergi düzenlemeleri nedeniyle Albuquerque daha avantajlı olduğu için dizi New Mexico eyaletine taşındı. -Gerçek bir narkotik polisi tüm ekibe nasıl metamfetamin yapıldığına dair küçük çaplı bir eğitim verdi. -Dizinin bir bölümü çekebilmek için aşağı yukarı 3 milyon dolar para harcanıyordu. -savewalterwhite. com adında gerçek bir web sitesi var ve halen kullanılabilir halde. -Heisenberg adı, gerçekte var olan Nobel ödüllü bir fizikçiden alındı. -FX, Showtime, HBO, TNT gibi kanallar hayatlarının hatasını yaparak diziyi yayınlamayı reddedince, dizinin yapımcıları AMC ile anlaştı. Dizinin yaratıcısı Vince Gilligan, her ne kadar \"uyuşturucuya hayır\" mesajını vermeye çalışsa da, \"bu da ancak Amerika'da olur\" dedirtecek cinsten olayların yaşanmasının önüne geçemedi. 42 yaşındaki Teksaslı kimya öğretmeni William Duncan'ın evinde yaptığı uyuşturucuyu okulda satarken, 74 yaşındaki profesör Irina Kristy'nin ise evinde bir metamfetamin laborotuvarı işletirken yakalanmasının yanı sıra, bizi çok daha şaşkına çevirecek bir olay daha gerçekleşti. Alabama'da metamfetamin işini alıp yürüten ve eyaletin en çok aranan suçlularından biri haline gelmiş orta yaşlarında bir adam yakalandı. Buraya kadar Amerika gibi en tuhaf suçluların türediği bir ülke için her şey normal görünse de asıl önemli olan adamın adıydı: Walter White. Bu arada yukarıda söz ettiğimiz Walter White'ın evinin asıl sahibi ile yapılmış bir röportajı aşağıda bulabilirsiniz. Bu yazı tarafımızca ilk olarak GQ Türkiye için hazırlanmıştır. Heyecanla okudum. Diziyi izlerken bir o kadar merak ettiğim mekanları ne güzel kaleme almışsın sevgili yazar. Mutlaka izlenmesi gereken diziler arasında!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/10/20/stockholm-gezilecek-yerler", "text": "İskandinav ülkelerinin en sevilen, hatta en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri olan Stockholm'e de sonunda ayak bastık. Halk olarak daha S harfini duyduğumuzda Stockholm Sendromu esprisi yapmaya programlandığımız için, henüz yola çıkmadan yaklaşık 800 kere bu iki sözcüğü yan yana duymuş, ve travmasını atlatmıştık. Düzenin dibine vurduğumuz, soğuktan beyin hücrelerimizi kaybettiğimiz, gri havaya ve Neutrogena kullandığı için elleri yumuşacık olan balıkçıların denizden taze taze çıkardığı balıklara doyduktan sonra sıra geldi işin rehber hazırlama kısmına. Karşınızda, bildiğimiz tüm detaylarıyla Stockholm. Stockholm Gezilecek Yerler ve İpuçları dosyamızı aralamadan önce aklınızda bulunsun, aşağıda yeme içme meselesini özetlemiş bulunsak da, şurada Stockholm'de yeme içme ile ilgili çok daha detaylı bir rehberimiz mevcut. Stockholm'de Kış: Bu şehri ziyaret edebileceğiniz en iddialı, en kritik, en soğuktan poponuz uyuşmalı dönem tabi ki kış. Ancak soğuk hava koşullarına dayanıklı olduğunu düşünüyorsanız aslında şehrin en güzel günlerini görebileceğiniz iddiasında da bulunabiliriz. Çünkü karlar altında kalmış bir Stockholm, gerçekten de masalsı bir havaya bürünüyor. Üstelik Normalm'da bulunan Vasaparken'de buz pateni yapıp baya eğlenceli dakikalar geçirebilirsiniz! Stockholm'de Yaz: Eğer soğuk hava koşullarından hoşlanmıyorsanız Stockholm'e gitmek için en iyi dönem kesinlikle yaz. Hava sıcaklığı 20'li derecelere ulaştığı gibi, günde 18 saate yakın bir süre aydınlık olduğu için, gün ışığına doyuyorsunuz. Tabi durum böyle olunca turistik açıdan şehrin en yoğun dönemine denk gelmiş olacağınız gerçeğini de göz önünde bulundurmalısınız. Stockholm'de İlkbahar-Sonbahar: Lokallere göre Stockholm'ü ziyaret etmek için en ideal dönemler kesinlikle bahar ayları. Gezinizi özellikle Eylül-Ekim ya da Nisan-Mayıs aylarına denk getirebildiğiniz takdirde, 15-16 derece dolaylarında dolaşan hava sıcaklığı, koşullarınızı oldukça kolaylaştıracaktır. Bizce de olması gerektiği gibi giyindiğiniz takdirde gezmek için gayet elverişli bir hava. İsveç ile ilgili en panik olunan konulardan biri hava durumu ise, diğeri de tabi ki bütçe konusu. Neden? Çünkü genel olarak İskandinav ülkeleri ile ilgili ortalıkta dolaşan bir \"Abi çok pahalıymış, su bile 10 euro'ymuş\" efsanesi mevcut. Yalan mı? Su ile ilgili kısmı kesinlikle yalan olsa da, pahalı olduğu konusunda itiraz edemeyeceğiz. En azından diğer Avrupa şehirlerine kıyasla. Tabi bir de şu konu var; para birimi farklı oluğu için burada biraz kafanız karışabilir. Bu noktada son derece sığ bir yaklaşım ile, kendimize işleri kolaylaştırmak adına bir \"hızlıdan hesaplama\" mantığı kurduk, sizin de işinize yarayabilir. Günümüz itibariyle, 1 Kron yaklaşık 30 kuruşa denk geliyor. Dolayısıyla, oradaki harcamalarınızı kontrol altına alabilmek adına, TL ile kıyaslamak istiyorsanız, tutar kaç kron ise, onu 3'e bölmeniz, yaklaşık olarak yaptığınız ödemenin TL karşılığı verecektir. Ama TL ile kıyaslayınca yemek bile yiyemez hale gelebileceğiniz gerçeğini göz önünde bulundurursak, Euro ile kıyaslamak isterseniz, kron miktarını 10'a bölmeniz işe yarıyor. Diyelim ki aldığınız ürün 1000 kron tuttu. Şimdi gelelim bütçemizi biraz olsun rahatlatma meselesine. Özellikle müze gezmeye meraklıysanız, Stockholm gezinizde vereceğiniz en mantıklı kararlardan biri Stockholm Pass almak. (Stockholm Card da vardı ancak 2016 itibarıyla kullanımdan kalkmış) İlk etapta ücreti yüksek görüneceği için alsam mı almasam mı ikileminde kalacağınızı tahmin edebiliyoruz. Ancak ulaşımın ve gireceğiniz müzelerin neredeyse hepsinin bu karta dahil olduğunu fark edince, bunun ne kadar mantıklı bir karar olacağını siz de anlayacaksınız. Birçok şehirde pass almanın gereksiz olduğu sonucuna varmış insanlar olarak, Stockholm için kesinlikle aksini önerebiliriz. Stockholm Pass fiyatları, 2016 itibariyle, 535 kron (1 günlük) ile 1165 kron (5 günlük) arasında değişiyor. Ulaşımın içine dahil olduğu versiyonunu alırsanız bir tık daha pahalı, ama battı balık yan gider, bu kadarını veren o kadarını da verdi.... İnternetten indirim kodu kovalamayı unutmuyoruz. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için tık tık. -Metro sisteminde şehir, işleri kolaylaştırmak adına A, B ve C Zone olarak üç bölgeye ayrılmış. Eğer turistliğinizi bilip efendi efendi gezmek niyetindeyseniz çok yüksek ihtimalle A zone'u kapsayan bir bilet sizin için yeterli olacaktır. -Her metro durağının ayrı bir sanat eseri niteliğinde oluşunu keşfettiğinizde tuvalete bile metroyla gitmek isteyebilirsiniz. Stockholm metrosu için \"dünyanın en uzun sanat galerisi\" diyorlar, boşa demiyorlar. -Arlanda Havaalanı'ndan şehre ulaşım oldukça kolay. Havaalanından merkeze yalnızca 20 dakika süren ve içinde turistlerin sevgilisi wi-fi'ı da buluduran Arlanda Express'e biniyorsunuz ve şehrin orta yeri Central Station'da iniyorsunuz. 26 yaş üstü 260, 26 yaş altı 130 kron. -Yukarıda da söz ettiğim gibi, metrolarda bulunan makinalardan nakit para ile bilet alamıyorsunuz. Orada duran görevli teyzelerden amcalardan alabilirsiniz ancak kredi kartınız ile aldığınızda daha ucuza geliyor. -Feribotu ne sıklıkta kullanırsınız bilemiyorum, ancak şehre bir de suyun üzerinden bakınmak isterseniz Djurgarden'a giden feribotu kullanabilirsiniz. -Şehirde bisiklet kullanımı gayet yaygın. Güvenli bir şekilde, Türkiye'deki gibi ölme ihtimaliniz olmadan bisiklet kullanabilirsiniz. Bisiklet kiralamak için Bike Sweden ya da Stockholm City Bike'ı kullanabilirsiniz. Eğer Stockholm Pass aldıysanız Bike Sweden'dan bisiklet kiralamak ücretsiz. -Metro işaretinin T olduğu da aklınızda bulunsun. Şehirde konaklamak için birçok bölgeyi seçebilirsiniz. Bize kalırsa metroya yakın bir yerde olduğu sürece şehrin herhangi bir noktasında kalabilirsiniz. Yalnızca Gamla Stan'ın biraz fazla turistik ve bu nedenle gereksiz derecede pahalı/kalabalık olabildiğini bilmenizde fayda var. İstanbul'a gelip Sultanahmet'in göbeğinde kalmak gibi düşünün. Biz bir çılgınlık yapıp normalde yurtdışında pek gerçekleştirmediğimiz bir girişimde bulunarak Sheraton'da kaldık. Ama size tavsiye etmeli miyiz bilmiyoruz, çünkü biz aramızdan birinin kişisel sebeplerle çılgın bir promosyonu olduğu için orayı tercih ettik. Evet normalde de pek fazla hostel vs. tercih ettiğimiz söylenemez, ancak genellikle gidip \"aa hadi bi Sheraton'da kalalım\" demiyorduk tabi. Her neyse, olur da siz de bir promosyona falan denk gelirseniz, otelin konumu şahane. Camınızdan Gamla Stan'a bakarak uyuyakalmak ayrıca şahane. Otel Central Station'a ve Gamla Stan'a iki adım, alt katında Stockholm'de bir kahve zinciri olan Espresso House da bulunuyor, ki bu bizim için sabahları baya altın değerindeydi. Fakat bir şekilde burada konaklamamış olsaydık, %99 ihtimalle Södermalm bölgesini tercih edecektik. Aşağıda daha detaylı biçimde anlatacağımız Södermalm, Gamla Stan'ın hemen aşağısında kalan ve hem her yere yakın, hem ulaşımın kolay olduğu, hem de kendi içinde şehrin en güzel bölgelerinden biri olduğundan, aslında konaklama için öncelikli olarak burayı araştırabilirsiniz. Stockholm'u gezerken işleri biraz daha kolaylaştırabilmek adına, adalardan oluşan bu şehri bölgelerine göre ayırıp anlatma kararı aldık. Bu şekilde hangi gün nereyi gezeceğinize dair kafanızda daha net bir plan da oluşturabilirsiniz. Şehrin en turistik, en Sultanahmet'e çalan eski şehir bölgesi Gamla Stan ve Gamla Stan'ın parçası sayılabilecek küçük Riddarholmen, şehre ilk kez geliyor ve turistik noktaları kaçırmak istemiyorsanız ziyaret etmeniz gereken ilk nokta olarak varsayılabilir. Şimdiden söylemekte fayda var, burası en turistik bölgelerden biri olduğu için alacağınız çoğu şey, ya da yiyeceğiniz çoğu yemek, şehrin diğer bölgelerindeki deneyimlerinize göre çok daha maliyetli olacaktır. Her şehir için uygulanabilecek bu prensip tabi ki Stockholm için de geçerli; turistik bölgelerden ne kadar uzak, o kadar ucuz. Bu kilise şehrin mimari açıdan en ikonik ve en eski ögelerinden biri. Eski deyip geçmemek lazım, çünkü 1200'lü yıllarda inşa edilmiş. İçine girip görmek ister misiniz bilemiyoruz, ancak en azından şehir silüetinde ayırt edebilmeniz adına aklınızın bir köşesinde bulunsun. Gamla Stan'ın bu iki ana caddesi, özellikle yaz aylarında turist kalabalığına şahit olmanızın en garanti olduğu yerlerden. Her türlü hediyelik eşyayı, Lübnan restoranından dönerciye, İsveç mutfağından fast food'a her türlü restoranı ve türlü türlü mağazayı burada bulabilirsiniz, ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi çok yüksek ihtimalle size turist fiyatı çekecekler. -Bize kalırsa hediyelik eşya almak niyetindeyseniz bu bölge dışında denk geldiğiniz herhangi bir yerde daha uygun fiyatlar bulabilmeniz mümkün. Dolayısıyla şehri gezmeye buradan başlarsanız ilk gördüğünüz hediyelikçilere atlamamalısınız. -Bu civarda tasarım ya da vintage ürünler satan dükkanlar bulabilmeniz mümkün, biraz sağı solu karıştırmakta fayda var. Stockholm'de gezebileceğiniz dini yapılardan biri de Stockholm katedrali. İçerisi görsel anlamda gayet etkileyici olsa da, dünya çapında birkaç farklı katedral görmüş bulunduysanız çok da umrunuzda olacağını sanmıyoruz. Hala aktif bir katedral olduğunu, ve Pazar günleri gezmek için gitmenizin sorun yaratabileceğini ekleyelim. Sizi çirkin düşüncelere itecek bir bilgi: Dua edecek olanlardan para almıyorlar. Konuyu anladınız. Çok çaktırmayın, ayıp. Avrupa'daki en büyük saraylardan biri olan The Royal Palace'ı gezmek biraz vaktinizi alabilir? Tam 600 odası olan bu saray halen çeşitli etkinlikler için aktif olarak kullanılıyor olmakla birlikte, içeride geçmişten kalan birçok eski eşyayı, eski kral ve kraliçeler tarafından kullanılmış odaları, hatta kostümlerini bile görebilirsiniz. Merak etmeyin, 600 odanın hepsini gezecek değilsiniz, ancak eğer ilginizi çekerse içeride uzun uzun vakit geçirme ihtimaliniz var. Ayrıca sarayın içinin dışı kadar az ihtişamlı olmadığını da eklemeliyiz. Uyarı: Fotoğraf çekilmesine baya, baya, baya tepki gösteriyorlar. Bizim bir arkadaş dalgınlıkla çekti de..... Not: Saray da tıpkı müzeler gibi Pazartesi günleri kapalı, kış sezonu 4'e, yaz sezonu 5'e kadar açık olduğunu unutmayın. Kısaca geç saatte gitmek pek de mantıklı olmayabilir. Amerika başkanına \"Nobel Barış Ödülü\" de verilmesiyle iyice anlamsız bir şeye dönüşen Nobel Ödülleri'ne dair nerden çıkmış, nasıl oluyormuş, neymiş ne değilmiş gibi konuları öğrenme niyetindeyseniz, Gamla Stan'ın orta yerinde bulunan Nobel Müzesi'ne ziyaret edebilirsiniz. Stockholm'un en hip, en saçlı sakallı bereli adamlı, en vintage giyinmekten ölen kızlarının bulunduğu bölgelerinden Södermalm, Gamla Stan'ın hemen aşağısında kalıyor. Burada bol bol kafe, bar ve harika kahve dükkanları bulabilmeniz mümkün. Gece hayatı açısından da Stockholm'ün en aktif bölgelerinden biri olduğu söylenebilir. -Yukarıda da söyledik, yine söyleyelim, konaklamak için Södermalm'ı da kesinlikle tercih edebilirsiniz. Hem turistik noktalara, hem de alternatif yerler görebileceğiniz alana yakın olması nedeniyle bizce kesinlikle doğru bir tercih olabilir. -Sürekli olarak yürüyerek gezmenizi tavsiye ettiğimizi biliyoruz, hala da arkasındayız. Ancak burada keşfedilecek çok fazla nokta olduğu için özellikle burada yürüyerek gezme ısrarımızı bir kez daha yinelemek isteriz. Boşverin toplu taşımayı! Stockholm'deki en başarılı, en \"görmeden dönülmez\" müzelerden biri olan Fotografiska, adından da tahmin edilebileceği üzere bir fotoğraf müzesi. Swedish Museum of Photography adıyla da duyabileceğiniz bu müzede gerçekten harika sergilere denk gelebilirsiniz ve bizce kesinlikle en az 1-2 saatinizi buraya ayırmalısınız. -Slussen durağında inip kolayca yürüyebilirsiniz. Bu talihsiz isme sahip cadde, Södermalm'ın en merkezi noktası olarak nitelendirilebilir. Üzerinde ve ara sokaklarında türlü türlü mağazayı bulabileceğiniz bir cadde. Aynı zamanda aşağıda bahsedeceğimiz türlü türlü mekan da çoğunlukla bu caddeden ulaşabileceğiniz yakınlıkta. Södermalm şehrin en hip, en cool bölgesi ise, SoFo da bu bölgenin SOHO'su oluyor. Hipsterların akın ettiği, daha önce adını sanını duymadığınız halde kalbinizi kaptıracağınız mağazaların sağınızda solunuzda ya da beklenmedik bir ara sokakta belirivereceği, harika kahve dükkanları bulabileceğiniz bu bölge, bizce Stockholm'deki favori noktanız olmaya aday. -Grandpa, Coctail Delux ve Tjallamalla gibi dükkanları es geçmeyin. -Vintage ürün meraklısıysanız doğru bölgeye geldiniz, burada hevesinizi alacağınız bol bol dükkan var. Stockholm'u tepeden görme peşindeyseniz, tercih edebileceğiniz en keyifli yöntem olan SkyView, sizi dünyadaki en büyük \"yuvarlak yapı\" olan Ericsson Globe'un tepesine çıkaracak oldukça enteresan bir deneyim. 10 dakikada bir kalkıyor ve isterseniz içerideki restoranda bir mola verebilirsiniz. -Ücret: 145 SEK -Tam olarak Södermalm bölgesinde yer almasa da, Götgatan üzerinden dümdüz ilerleyerek kolayca ulaşabilir ya da metroya binip Globen durağında inebilirsiniz. Stockholm'un en büyük bölgelerinden biri olan Norrmalm'ı kuzey ve güney şeklinde düşünecek olursanız, güneyi yani Gamla Stan'a doğru olan kısmı şehir merkezi olarak kabul edilebilir. Kuzey kısmı ise daha az gezilebilecek alana sahip, evlerin olduğu bir yaşam alanı şeklinde düşünebilirsiniz. -Stockholm Central Station bu bölgede bulunuyor. Yani havaalanından Arlanda Express'e bindiğiniz takdirde bu bölgede iniyor ve birçok noktaya ulaşımınızı buradan sağlayabiliyorsunuz. Stockholm'ün dünya çapında en ünlü müzelerinden olan National Museum'da İsveçli sanatçıların yanı sıra Rembrandt, Rubens, Goya, Renoir, Degas gibi ünlü sanatçıların eserlerini görebilmeniz de mümkün. Öğrendiğimiz kadarıyla içeride 15.000'in üzerinde eser mevcut. Dolayısıyla eğer ilginizi çekiyorsa buraya uzun bir zaman ayırmanızı önerebiliriz. -Giriş: 100 SEK -2014 itibariyle yenilenmekte olduğu için yalnızca Konstakademien'de bulunan geçici sergiyi gezebiliyorsunuz, üzgünüz. -Kungstradgarden durağında inip buraya kolaylıkla yürüyebilirsiniz. İçeri girdiğiniz anda inceden bir Hogwarts hissi uyandıran güzeller güzeli Stockholm Halk Kütüphanesi, içeride fazla vakit geçirmeye vaktiniz olmasa bile kesinlikle görmeye değer. \"Türkler böyledirler, kitapsız yaşayamaz ölürler\" diyorsanız ve İsveççe bilmiyorsanız üzülmeyin içeride İngilizce kitap seçenekleri de gayet bol. Gömülün. Belki \"yeter ulan ada ada\" diyeceksiniz ama, şehirdeki bir başka adacık da Skeppsholmen. Gamla Stan ve Djurgarden arasında bir noktada kaldığı için isterseniz kendinizi denizlere atıp ferry ile de gidebilirsiniz. Bol ağaçlı, bol oksijenli, sonbaharı ayrı, ilkbaharı ayrı güzel bir ada olduğunu da belirtmeliyiz. -Stockholm Caz Festivali'ne denk gelecek olursanız gelenekselleşmiş bir şekilde bu adada gerçekleştiriliyor. Büyük ihtimalle Stockholm'ün en adı duyulmuş, en ön plana çıkmış müzesi olan Modern Sanat Müzesi, gerçekten de Avrupa'nın en iyi modern sanat müzelerinden biri olsa gerek. İçeride Edvard Munch, Salvador Dali, Wassily Kandinsky, Donald Judd, Pablo Picasso'nun eserlerinin yanı sıra adını biliyormuş gibi yapıp sizi daha az entelektüel hissettirmeye çalışmayacağımız birçok sanatçının eserlerini görebilmeniz de mümkün. Tabi ki geçici sergileri gezmeyi de unutmuyoruz. -Müzenin bahçesinde dolanırken \"bu sanat eseri mi yoksa eşya mı?\" oyunu oynayabilirsiniz. Biz yangın söndürücünün sanat eseri olduğunu anlayamayınca kaybettik. Modern Sanat Müzesi'nin hemen yanında bulunan ve mimari ile ilgileniyorsanız yolunuzu düşürmeniz gereken bu müze, en az Moderna Museet kadar ilgi çekici. İçeride gerçekten çok fazla eser olduğunu göz önünde bulundurursak, konuya bir turistin ötesinde ilginiz var ise saatlerinizi burada geçirmeniz oldukça muhtemel. -Giriş: 80 SEK/ Eğer Moderna Museet'i de ziyaret edecekseniz ikisi için ortak bir bilet alabiliyorsunuz. Ücreti 180 SEK. Stockholm'ün zenginli, en yüksek kiralara sahip bölgesi Östermalm'a ulaşmak isterseniz gece hayatının yoğun olduğu Stureplan metrosunda yada Östermalmstorg metro duraklarından birinde inip kendiniz sokaklara atabilirsiniz. Bölgede şişman, kötü kalpli, sürekli et yiyen zengin İsveçlileri yanı sıra, Bilim ve Teknoloji Müzesi, Polis Müzesi, Askeri Müze gibi gezmediğimiz için hakkında atıp tutmaya çekindiğimiz müzeler de mevcut. -Nybrogatan Caddesi ve civarında küçük bir pazar alanı, çeşitli mağazalar ve gurme pazarı olarak da adlandırılan, içinde türlü türlü restoran, balıkçı, şarküteri ürünü ve allah ne verdiyse satan yeri bulabileceğiniz, dışı da içi de güzel Saluhall'ı bulabilirsiniz. Östermalm'ı keşfetmeye başlamak için ideal bölgelerden biri burası. Tabi ki İskandinavya'ya ayak bastığınız için Vikingler ve İsveç'in geçmişi ile ilgili bir şeyler görmeyi/öğrenmeyi bekliyor olmanız normal. Bu ihtiyacınızı gidermek için Swedish History Museum'da bi' şansınızı deneyebilirsiniz. Müzeleri audio guide ile gezmeyi alışkanlık haline getirdiyseniz, diğerlerinde olacağı gibi bu müzede de her şey daha çok anlam ifade edecektir, bizden söylemesi. -Giriş: 100 SEK Farklı bir ada olmasına rağmen Östermalm bölgesi içine dahil edilen Djurgarden, yemyeşil bir turist magneti. Hava güzel olduğu zaman lokallerin de kendini attığı bu adada şehrin en popüler turistik bölgelerinden bazıları da bulunuyor. Djurgarden'e ulaşmak için Slussen yakınındaki feribota binebilir, yürüyebilir ya da Norrmalmstorg'dan metroya binerek ulaşabilirsiniz, tamamen size kalmış. Dünyanın en eski açık hava müzesi olarak nitelendirilen Skansen, yazın gitmenin daha mantıklı olabileceği bir bölge. İçinde hayvanat bahçesi de bulundurmasının yanı sıra, kendinizi İsveç'in bir köyüne gelmiş gibi hissettirecek bir atmosferin korunmuş olması da insanı burada saatlerini geçirmeye itebiliyor. Tabi hava güzelse. Yoksa yüz felci geçirmeye 5 kala hissinin verdiği tedirginlik ile ortalıkta keçiyle dolaşan teyzeye, kenarda takılan geyiğe falan bakamıyorsunuz. -Giriş: 100/160 SEK Geldik Stockholm'un en baba müzelerinden birine. 1628 yılında, ilk seferinde batan ve yüzlerce kişinin ölmesiyle bir faciaya yol açan Vasa adlı bu gemi, 1961 yılında battığı noktadan çıkarılıyor ve oldukça detaylı, uzun bir çalışma sürecinin ardından bu şekilde sergilenmeye başlanıyor. Geminin %95'i orijinal parçalardan oluşuyor ve günümüzde İskandinavya'nın en çok ziyaret edilen müzesi olma özelliğini taşıyor. Müzenin içi 7 farklı kattan oluşuyor ve 69 metre boyundaki bu gemiyi birçok farklı açıdan görebiliyorsunuz. Ayrıca geminin içine giremeseniz de, içinin nasıl olduğuna dair birçok detay ve görseli inceleme olanağınız var. Özetle, gidin. -Giriş: 130 SEK Amusement park seviyorsanız Djurgarden üzerindei Gröna Lund'da çılgınca eğlenebilir, sağa sola kusabilir, 263842 metre tepeden şehre bakarken bir anda hop diye aşağı bırakılmanın keyfini çıkarabilirsiniz. İçeride çeşit çeşit ride, çeşit çeşit \"bakalım bununla nasıl evrilip çevrileceğiz?\" aleti mevcut ve bizce kesinlikle beklentinizi karşılayabilecek güzellikte. -Giriş: 110 SEK -Hava koşulları uygun olmadığı sürece park açık değil, ki bu da yıl içinde oldukça uzun bir süreci kapsıyor, dolayısıyla gitmeden önce şuradan kontrol etmekte fayda var. Bu arada, ilgilenenler için Nordiska Museum ve neden ilgilendiğinizi bir türlü anlayamayacağımız ABBA Museum da Djurgarden üzerinde bulunuyor, ikisini de gezmediğimiz için fazla detaylandıramıyoruz. Sizin de gezinizin en önemli kısımlarından biri, gittiğiniz şehirdeki restoran ve kafeleri keşfetmekse Stockholm'de deneyebileceğiniz birkaç restoran ve kafeyi sizin için özet geçelim, özet yetmez derseniz buraya alalım. Alışveriş için şehrin birçok farklı noktasını tercih edebilirsiniz. Eğer biraz olsun blog takip etme huyunuz var ise Stockholm genelinde insanların genellikle güzel giyindiği kanısına varmış ve haliyle alışveriş için baya heyecanlı olabilirsiniz. Sizi bu konuda rahatlatalım, eğer alışveriş yapmayı seviyorsanız Stockholm sizi birçok Avrupa ülkesine kıyasla çok daha mutlu edebilir. Çünkü gerçekten güzel parçalar bulunabiliyor. Tabi öyle her önünüze geleni alamayabiliyoruz, Money talks. Ama söz konusu beğenmekse dibine kadar, sonuna kadar beğenebilirsiniz, hiç sorun değil, ekmek çıkar. Şaka bir yana özellikle tasarım ve vintage ürünler konusunda birçok seçeneğin karşınıza çıkabileceği bir şehir Stockholm. Filippa K, Acne ve oraların markası olması nedeniyle çılgın bir H&M ve H&M'in yan markaları olan Monki, Weekday, & Other Stories bolluğunun yanı sıra, DesignTorget ve Papercut gibi orijinal ürünler keşfedebileceğiniz, tasarım dükkanlar da bulabilirsiniz. Department store mantığını sevenler için NK ve Türkiye'de yaşaya yaşaya alışveriş merkezi bağımlısı olmuşlar için Gallerian en iyi seçenekler. Vintage ve 2. El ürünler için ise Södermalm'ın altını üstüne getirmekte fayda var. -\"Ben Stockholm'e gezmeye gelmedim, İsveç'a alıcı gözüyle bakıp buraya çökmeye geldim\" diyorsanız, yerlisinden İsveç'te yaşamı dinleyebilirsiniz. -İsveç'in intihar oranının yüksek olduğu söylentisini eminiz siz de duymuşsunuzdur. Ancak İsveçliler hafiften asosyal olduklarını, ilk etapta pek de dostcanlısı davranmadıklarını, hatta yer yer gereksiz derecede asık suratlı olduklarını kabul etseler de, intihar konusunu kabul etmiyorlar. Öyle ki, bizdeki \"Amerika'nın oyunları, oyuna gelme Türkiyem...\" muhabbeti onlarda da işliyor-imiş. Sosyal demokrasinin tavan yaptığı ülke olmaları nedeni ile Amerika'nın kendilerini bu şekilde yaftaladıklarına inanıyorlar. -Birçok insan gibi İsveç kronu hakkında bir bilginiz yok ise çok da tuhaf değilsiniz. Hal böyle olunca İsveç kronu bulmak da biraz zor olabiliyor. Siz de bizim gibi para işini gitmeden önce çözmeyi seviyorsanız o zaman bankanızı ya da döviz bürosunu önceden arayarak ne kadar kron talebiniz olacaksa belirtmenizde fayda var. Adamlar size Kapalı Çarşı'dan hangi para birimini istiyorsanız sağlayabiliyorlar. -Musluktan su içebilirsiniz, tadı da gayet düzgün. Sizi su masrafından kurtardık, hadi yine iyisiniz. Unutmadan, su, restoranlarda, kafelerde ve bazı müzelerde de bu durum nedeniyle ücretsiz. Tuvaletlere genellikle kafanıza göre giremiyorsunuz. Bazı yerlerde şifre isteniyor, bazı yerlerde ise 10 kron gibi bir ücret isteniyor. Gördüğünüz gibi sıçmak bile parayla. -Gece dışarı çıkmak niyetindeyseniz Stureplan bölgesi sizi paklayabilir. güzel yorumlarınız için çok teşekkürler, biz de bol bol seyahat edelim diye umuyoruz haha 🙂 sevgiler, müthiş bir gezi olsun! Tam aradığım Stokholm'ü anlatmışsınız. Print edip tekrar okuyup not alıp gideceğim. Teşekkürler emek ve bilgiler için. Cok guzel bir yazi olmus, tesekkurler. Yazinizda bircok yerde Stockholm Card gectigi icin bilgi vermek istedim; Stockholm Card uygulamasi 31.12.2015 itibariyle sonlanmis. Belki baska alternatifleri de belirtmek faydali olabilir. herşeyden önce şehre ulaşım için kullanılan arlanda ekspresde yaşı soruyorlar. artık 27-28'i geçtiyseniz sakın kendinizi oralarda madara etmeyin 15-20 milyon için 🙂 3 kişi geldiyseniz 3 for 400 kron seçeneğini elektronik makinadan almanız yararlı olacaktır. adult 200 civarında olduğunu düşünürsek daha ekonomik. skyview değişik bir deneyimdi ama şehrin manzarası tam anlamıyla tırt. zaten görebileceğiniz en baba semt gamla stradaya oldukça uzakta bir bölgede. karşınıza çıkan manzara ankara yenimallehe görüntüsü oluyor. bolca götgatan geyiği çevirip södermalm ın ara sokaklarını fazlasıyla arşınladık ama bizi çarpan hiçbir mekanla karşılaşamadık. diğer bir çok avrupa şehrine göre tırt bir şehir olduğunu söylemeden geçmeyeyim. hamangatan civarında oldukça fazla gece klübü var ve girişler rezervasyonlu. o civaarda girmiş olduğumuz Mc donald wc sırasında çok ilginç anlar yaşayıp dumur olduğumuzu söylemeden geçmeyeyim. 2 li 3 lü gruplar halinde tek kişilik wc lere girip içerde ne yaptıklarını anlamak zor. 2 kız 1 erkek, 2 kız, 4 erkek, 2 erkek gözümüzün önünde tek kişilik wc ye girdi. stockholmde işemeli sıçmalı ayinlerin olduğunuda bu sayede görmüş olduk. genelde hatunların laf atmasına alışkın bir adam olarak geec sokakta yürürken çok da ciddiye almadığım kız seslerine dönüp baktığımda dumur oldum. adriana limayı kıskandıracak güzellikte bir hatunun laf atmasına hiç alışık olmayan bu bünye fena derecede afalladı. şehirde türk nüfusu oldukça fazla. italyan restoranına girip en son hesabı öderken garsonun türk çıkmasıyla dumura uğradık. pasaport kontrolünde polis türktü. öğrendiğimize göre şehirde 30 bin civarında türk bulunuyormuş. 800 binde, 30 bin türk hiç fena bir oran değil. şehirde fazla bir numara yok. vaktiniz bolsa gidip görülür. beklentinizi kızlar dışında yüksek tutmamanızı öneririm. Kaleminize sağlık. Yer yer gülümseyerek okudum yazdıklarınızı. Mayıs ayındaki gezimiz için güzel bir rehber olacak bu yazı. Merhaba, bu haftasonu Stockholm'e gideceğim.. Sizi Instagram'dan da takip ediyorum.. öncelikle faydalı bigiler için teşekkürler.. bir arkadaşımdan yakın civarında viking köyleri olduğunu duydum.. Birka Köyü bir de Gryluttan Köyü yanlış hatırlamıyorsam.. Ancak internetten bir bilgi bulamadım.. Sizin bilginiz var mıdır? Peşin teşekkür.. sevgiler.. biliyorum konuyla alakalı değil ama ben izmirde tıp fakültesi öğrencisiyim bu yaz stockholme gelmeyi planlıyorum ama kalacak yerler çok pahalı herhangi bir öneriniz var mı, couchluk oda kiralama vb. yapar mısınız? zaten 1 en fazla 2 gece kalmayı planlıyorum en azından yönlendirirseniz sevinirim."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/10/24/prado-muzesinde-gozden-kacirmamaniz-gereken-18-eser", "text": "Madrid'deki \"Museo del Prado\" yani Prado Müzesi, bugüne kadar gezdiğimiz en büyük, ayaklarımıza en fazla kara sular inmesine neden olan müzeler listesinde ilk 3'te yerini almayı başardı. Her eseri tüm detaylarıyla incelemeye ve \"Kim yapmış, nerede yapmış, ne zaman yapmış, NİYE YAPMIŞ\" sorularına anlam kazandırmaya kalkışırsanız, gezmenizin günlerinizi alabileceği gerçeğiyle yüzleştiğinizde, sizin için hazırladığımız \"Prado Müzesinde Görülmesi Gereken 18 Eser\" faydalı olacaktır diye umuyoruz. Eserlerin isimlerini niye İngilizce yazıyorsunuz diye kızanınız olursa, sebebi müze de isimlerini o şekilde de görebilecek olmanız, ve haliyle daha kolay bulmanız açısından kolaylık sağlayacak olması. İpucu: Siz de gezerken belli bir noktada ayaklarınıza kara sular inmesinin paniğine kapılırsanız, müzenin hemen dışındaki cafe'de bir soluklanın. Çıkıştan önceki gişede biletinizi onaylatırsanız, müzeye tekrar giriş yapabiliyorsunuz. Not: Bana Prado Müzesi yetmez, komple Madrid'i anlatın diyorsanız, şurada bir Madrid Rehberimiz mevcut."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/10/27/roportaj-amerikada-universite-okumak", "text": "Aylardır bir şekilde insanlara faydamızın dokunması adına çeşitli şehirlerde yaşayan insanlarla röportajlar yapıyoruz. Tam da yeni bir röportaj arayışına girmişken uzun süredir bir şeyi göz ardı ettiğimizi fark ettik; OitheBlog'un 'İ kısmını oluşturan İdil, 8 sene Amerika'da yaşadığı için aslında bize Amerika'da okumanın, Amerikan kültürü içinde eğitim almanın nasıl bir şey olduğunu en detaylı şekliyle anlatabilecek çılgın bir bilgi kaynağı. Bu geç kalan dahice keşfimizi size de açıkladığımıza göre, Amerika'da üniversite eğitimi almanın nasıl bir süreç olabildiğini açıklamak adına benim sorduğum ve İdil'in üşenmeden 3 saat boyunca cevapladığı röportajımızı okuyabilirsiniz. Gelin bir süreliğine Amerika'ya gidelim. F1 vizesi ile ilgili daha fazla detayı şuradan ve şuradan alabilirsiniz. Her üniversitenin uluslararası öğrenciler için başvuru süreci farklı. Kimi üniversite TOEFL sınav sonuçlarını kabul ederken kimisi illa SAT diyor, bunların ikisiyle de yetinmeyen ve başka sınavlar isteyen okullar bile olabiliyor. TOEFL biraz İngilizce seviye testine kaysa da, SAT'de işler pek öyle değil. TOEFL'a girmediğim için yanlış bir yorum yapmak istemem ancak hangisi past tense, hangisi present tense, \"was'dan sonra ing koyunca n'oluyodu?\" gibi soruların ötesinde bir zorlukta olduğunu ve iyi İngilizce bilenleri bile zorladığını duyuyorum. SAT ise her bölümünden 800, toplamda 2400 puan alabileceğiniz 3 bölümden oluşuyor; matematik, reading ve writing. Amerika'da liselerde öğretilen matematik seviyesi bizimkinden baya geride olduğu için matematik kısmında çok zorlanacağınızı düşünmüyorum. Bu sınavda sizi en çok ağlatacak bölüm reading. Çünkü burada Amerika'da doğup büyüyen, tüm eğitimini İngilizce gören birinin bile aşina olmadığı kelimelerle karşılaşıyorsunuz. Türkiye'de girdiğiniz bir Türkçe sınavında tüm kelimelerin Osmanlıca olması gibi. Hal böyle olunca insanlar delicesine SAT sözlükleri okuyup kelime ve anlamlarını ezberleyemeye çalışıyor. . Writing kısmı İngilizce seviyenize göre kolay veya zor gelebilir. Bu bölüm için çok da stres olmayın, birçok okul sonucunu pek sallamıyor. Ancak tabii bu sınavda en önemli hususlardan biri zamanlama; her bölüm için sınırlı süreniz oluyor. Amerika eğitim sistemi bizimki kadar acımasız olmadığı için bu testi birden fazla kez alabiliyorsunuz. Okullara göre değişiklik gösterebilir ancak çoğu okul, testi birkaç kez aldıysanız, başvuru sürecinde en yüksek puanınızı değerlendiriyor. Türkiye'de günümüzdeki üniversite sınav sisteminin değişim hızını takip edemediğimden karşılaştırmam pek doğru olmaz ama Amerika'da SAT, üniversiteye kabul edilmeniz için tek kriter değil. Bazı okullar bir minimum SAT puanı kriteri belirliyor, bazısı sadece reading bölümünde ne puan aldığınıza bakıyor, bazısı hiç bakmıyor. Bazen de minimum puanı tutturamazsanız bile not ortalamanız yüksek olduğu için veya başka istisnalardan kabul edilebiliyorsunuz. Okumak istediğim bölüm hangi okulda daha başarılı? Amerika'da yüzlerce üniversite olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda, hepsinin her konuda başarılı olduğunu varsaymak baya yanlış olur. Sırf Amerika'da x üniversitesinde okuduğunuz için çalışma olanaklarının kapınıza geleceğini düşünmeyin. Bu noktada okuyacağınız bölüme karar verdiğinizde, hangi okulun size daha çok olanak sunacağını ve başarılı bir programı olduğunu araştırmalısınız. Yani \"a evet tabii ki Harvard en iyi okul\" düşüncesine kapılmayın. Burada \"Kim x üniversitenin x konuda daha iyi olduğunu belirliyor ki\" düşünmeniz çok da anormal olmaz. Okulların derecesi, genellikle mezun olanların teklif edildiği iş pozisyonları ve maaşlara göre belirleniyor. \"Benim hangi bölümü okuduğum önemli değil ben Amerika'ya sadece eğlenmeye gidiyorum\" diyorsanız öncelikle gelecek planınızı bir gözden geçirmeniz gerektiğini söylemeden edemeyeceğim. Ama bu mantıkta düşünen insanlar olmalı ki, Amerika'nın her sene çıkan \"en iyi parti okulları\" listesi diye bir şey mevcut. Şaka değil bu ciddi ciddi yapılıyor. \"Ben hortuma, kar fırtınalarına, olağanüstü hava durumlarına gelemem\" diyorsanız, havanın güzel olduğu eyaletleri tercih edebilirsiniz. Sizi batıya California taraflarına alalım. Warning: uçağın İstanbul'dan 16 saat sürdüğünü hatırlatayım. \"Benim bütçem sınırlı\" diyorsanız ücretleri kıyaslayarak okul seçebilirsiniz. Amerika'daki üniversiteler state ve özel üniversiteler olarak 2'ye ayrılıyor. State üniversiteleri eyalet hükümetinin finansal desteğiyle var olan üniversiteler olduğundan ücretleri daha düşük oluyor. Genellikle birçok state okulu özel okuldan çok daha başarılı oluyor. Şöyle, basitçe açıklamak gerekirse Community College'lar 2 senelik, belirli sertifikalar ve 2 senelik eğitim diploması veren okullar. Bu okullarda, aslında 4 senelik üniversitede ilk 2 sene alıcağınız ders programıyla paralel dersler almış oluyorsunuz ve kredilerinizi 4 senelik üniversiteye transfer ettiğinizde 3. seneden devam ediyorsunuz. Sonucunda 4 yıllık üniversite diploması almış oluyorsunuz. Liseden yeni mezun olan kişilerin üniversite eğitimine bu college'larda başlamak istemesinin sebepleri ise; 1. Lisedeki not ortalaması düşük olup istediği okula giremediği için not ortalamasını yükseltmek, 2. Hangi bölümü okuyacağına karar vermediği için hayvan gibi para ödemek istememesi 3. Seçtiği kariyerin 2 senelik diplomayı yeterli bulması. Bu sorunun cevabı hangi bölümde okumak istediğinize göre büyük ölçüde değişiklik gösterir. Örneğin, gidip de hukuk okuyacaksınız ileri olduğunu düşündüğünüz İngilizce seviyenizi hiçe sayabilirsiniz. Genel olarak, ders konuları bence oldukça kolay. Dediğim gibi, Amerika'da işlenen ders seviyeleri bizden geride. Ama işin içine yazmanız gereken essayler, onlarca sayfa projeler girince İngilizcenizin ne seviyede olduğu önemli. Ders akışına ve hocaların not verme sistemine adapte olduğunuzda, derslerin daha da kolay olduğunu düşünmeye başlayacaksınız. Zaten üniversite seviyesine geldiğinizde hocalar genellikle yazım hatasından puan kırmıyor, önemli olan konu içeriği. Sonuç olarak, Amerika'da eğitiminizin daha kolay ve daha az stresli olması açısından İngilizce seviyenizin ortalama üstü olması gerektiğini düşünüyorum ama bunu bir engel olarak görmeyin. Birkaç ay kasarsanız ve gidip de hemen kampüsteki Türk topluluğunu bulup kendinizi İngilizce konuşulan ortamlardan dışlamazsanız İngilizce'ye çabuk adapte olabilirsiniz. Ben bulunduğum bölgeyi ve okumak istediğim bölümü göz önünde bulundurarak University of Maryland'ı tercih ettim. Bu konuda şanslıydım çünkü yakınımda Amerika'nın en iyi Business okullarından biri vardı. 3.7 not ortalamasıyla istediğim bölüme zar zor girmiş bulundum. Tabii bir de böyle bir şey var, üniversiteler fakültelere göre farklı not ortalamaları ve farklı koşullar isteyebiliyor. Hem başarılı bir programı olan, hem etkinlik açısından oldukça aktif, partileri ile ün salmış bir okul olduğu için bence Maryland benim için doğru bir tercih oldu. . Ama okul kampüsünün Amerika'nın en ghetto bölgelerinden birisinde olması pek de hoş olmadı. Üstüne okulda 40.000 üzerinde öğrenci olması ve kampüsün içinde sınıfınız bulmanız için google maps kullanmanız gerekmesi de cabası. Hem ghetto bir bölge, hem kalabalık, hem aşırı büyük bir kampüs olunca işler kontrolden çıkabiliyor tabii. Okuldan her hafta abuk subuk uyarılar geliyordu. Yok efendim biri kampüste taciz edilmiş, birinin bir şeyi çalınmış, bir kızın yurdunda duşun içinden adam çıkmış, falan filan. . Yine olsa yine tercih eder miydim? Ederdim, ama California tarafında okumaya özenmedim de değil açıkcası. Bütünleme diye bir şey yok, çünkü kalmak için çok afedersiniz ama gerçekten ya son derece tembel ya da alkoliğe bağlayıp sıfır ders çalışmış olmanız gerekiyor. Aslında bu ikinci durum çok da olasılıksız değil. Birçok insan özellikle ilk 1-2 sene \"artık özgürüm!\" modunda kendini parti yapmaya kaptırıyor. Ama ders sistemleri neredeyse kalmamak üzerine yaratılmış. Bir çok hoca çan eğrisi uyguluyor, yani sınava girmeyip 0 puanla C aldığınız dersler bile olabilir. . Oldu da hoca baya sert çıktı, baktınız ilk notlarınız berbat geldi, belli ki ayvayı yiyeceksiniz, dersi bırakın. Ders bırakma süresi genelde baya uzun olduğundan dersin gidişatını öngörmeniz için yeterli bir süreniz oluyor. Ayrıca şöyle de bir hakkınız var, dersten aldığınız notu beğenmediniz, o dersi başka bir dönem tekrar alıp daha iyi bir not alırsanız, yeni notunuz eskisinin yerine geçiyor. Üniversitelerde genelde devam zorunluğu diye bir şey yok. Devamlılık tamamen hocanın belirlediği sisteme kalmış. Kimisi hiç sallamıyor, kimisi notunuzun %10-20'sini devamlılığınız ve konulara/tartışmalara katılımınıza göre belirliyor. Zaten büyük kampüslerde sınıflar/dersler devasa olacağı için hocaların devamlılık takip etmesi baya zor. Derste yoklama listesi dönüyorsa, birinin isminizi yazmasına bakar. . Yaz okulunda da normal dönemlerde alabileceğiniz bazı dersler sunuluyor. Bunlar daha hızlandırılmış programlar olduğu için bazı dersleri aradan çıkarmak için ideal. Ancak burada öğrenci vizeniz Amerika'da bir dönemde ne kadar kalmanıza izin veriyor, duruma bakarak bu seçeneği değerlendirmeyi unutmayın. Bazı okullarda ilk 1 veya 2 sene yurtta kalma zorunluluğu var. \"Zorunda mıyım?\", evet hakikaten zorundasınız, aksi takdirde okula alınmamanız bile mümkün. Bu şartın tam olarak neden var olduğunu bilmesem de adaptasyonunuzu kolaylaştırmak ve sizi daha güvenli bir ortamda tutmak için olduğunu tahmin ediyorum. . Bu yurtlarda kalmak için okula ekstra bir ücret ödemeniz gerekiyor tabii, ancak eve çıkmanızla aynı hesaba, hatta yerine göre daha da uyguna bile gelebilir. Eğer böyle bir zorunluluk yoksa da en azından ilk sene yurtta kalmanızı tavsiye ederim çünkü ortama adaptasyon açısından gerçekten kolaylık sağlıyor. Hem de arkadaş çevrenizi ve eve çıkmak isteyeceğinizi kişileri belirlemeniz açısından bir süreniz olmuş oluyor. Ayrıca yurtlarda daha samimi ve farklı bir ortam var. Belirli kısıtlamaları da var tabii, ister istemez bir gözetim altında oluyorsunuz. Durumu abartmamak gerek tabii, ama birebir aynı çılgınlıkta olmasa da, \"aa bu gerçekten filmlerdeki gibiymiş\" , \"bu anca Amerika'da olur\" ve hemen Türkiye'deki arkadaşlarınızı arayıp \"abi dün akşam gittiğim partiye inanamazsın\" dedirten durumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Parti ve çılgınlık seviyesi okullara ve okul boyutuna göre değişiyor ama yine de Amerika'daki kampüslerde genel olarak bir parti havası, bir spor etkinliği merakı mevcut. Futbolcularla ponpon kızların bu kadar ön planda olmasının sebebi de okullar arası spor etkinliklerinin ülke çapında televizyonda yayınlanması ve takip edilmesi. Adamlar üniversite basketbol ligi ve amerikan futbolu ligi diye ligler yapmışlar ve her okulun acayip bir taraftar kitlesi var. Yalnızca o okula gidenler değil, mezun olanlar, sırf takımı sevdiği için destekleyen insanlar maçlara dolup taşıyor. \"oo haftaya bilmem kimle derbi var\" diyip çılgına dönen insanlar görüyorsunuz. NBA/ NFL kadar ciddiye alınıyor desem abartmış olmam çünkü bu liglerde başarılı olan oyuncular çok yüksek ihtimal üniversitenin 2. Veya 3. Senesi NBA'ye atanıyor. İş böyle olunca ponpon kızlar ve futbolcular da baya ilgi topluyor. Tabii, \"aa okulun en popüler çocuğu quarterback Mike\" ya da \"en güzel kızı tabii ki sarışın cheerleader Jessica\" gibi bir statü ayırımı ile karşılaşmıyorsunuz. . Herkes kendi halinde, kendi arkadaş çevresinde veya karma bir şekilde takılıyor. Zaten büyük kampüslerde olunca, televizyon ekranında görmeye alıştığınız oyuncular ya da ponpon kızlarla karşılaştığınızda celebrity görmüş gibi tepki veriyorsunuz. Bu spor etkinlikleri öncesi, özellikle büyük maçlarda stad dışında bir festival ortamı oluşuyor ve binlerce insan içki içiyor, yemek yiyor, tezahürat yapıyor. Stadlarda öyle böyle stadlar değil yani.. Partilere gelince. Amerika'da içki içmek için 21 olmak gerektiğinden kampüslerde alkol konusunda hep bir gerginlik hep bir \"abi nereden bulucaz, kime aldırsak\" telaşı var. Genellikle öğrenciler 21 yaşını üniversite sonda doldurmuş oluyor ama bu tabii ki ilk 3 sene uslu uslu oturacağınız ve kurallara uyacağınız anlamına gelmiyor. Burada açık açık kuralları çiğneyin demiş gibi oluyorum ama 21 yaş sınırlaması nedir yahu? Gerçekçi olalım, tabii ki içki içeceksiniz, o yüzden ben size burada bununla ilgili sadece birkaç uyarıda bulunayım. Yurtlarda içki içerken dikkat edin çünkü genelde her katta bir RA dedikleri, denetim yapan insanlar var. Çevreye rahatsız verdiğiniz, içki içerken yakalandığınız durumlarda yolunuz disipline kadar gidebilir. Yurtlar dışında ev partilerine veya fraternity/sorority partilerine gittiğinizde de polis denetimine maruz kalabilirsiniz. Bu noktada işler öğrenci vizenizin iptal olmasına kadar gidebilir. \"Koskoca ülke benimle mi uğraşacak\" demeyin, benim çevremde bunu yaşayan insanlar oldu. Her ev partisini polisler basacak diye bir durum yok tabii, genelde polisler bir ihbar/şikayet aldıklarında ya da somut bir kanıtları olduğu takdirde birinin evine/arsasına ayak basabiliyor. Yukarıda adı geçen fraternity ve sororitylere değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar, yine filmlerden aşina olabileceğiniz, birçok kızın veya erkeğin çoğu zaman aynı evde toplaştığı kulüpler. Birbirine aşırı bağlı olan, çeşitli aktiviteler düzenleyen, aralarına girmenin oldukça zor olduğu kulüpler bunlar. Sizi girmeniz için heveslendirmeye çalışmıyorum, çünkü çevre edinmek dışında pek bir yararı olduğunu düşünmüyorum ama burada vurgulayabileceğim bir nokta, bu kulüplerin düzenlediği ev partileri. Amerika'da %100 Amerikalı biriyle karşılaşmanız baya güç. Herkes ben çeyrek İtalyanım, annem İngiliz, babam İrlandalı, dedem bilmem nereli diyor. Çoğu insanın ailesi bir dönem başka bir yerden Amerika'ya göç etmiş. Yani ortaya birçok ırktan oluşan karma bir insan topluluğu çıkıyor. Böyle olunca okulda da bir sürü farklı ırktan, kültürden insanla tanışmak çok normal bir şey olarak karşılanıyor. Kimse kimseyi \"sen şimdi müslüman mısın\" diye yargılamıyor. Tabii bu her bölge için geçerli değil. Amerika'nın daha muhafazakar ya da da izole bölgelerinde ırkçı ve cahil insanlarla karşılaşmak mümkün. Ama %90, gideceğiniz okulda böyle aksi bir durumla karşılaşıp dışlanma olasılığınız yok. Aksine ortam, Türkiye ve kültürümüzle ilgilenen, ya da sadece gelince kalacak bir yeri olması için sizinle samimiyet kuran insanlarla dolu. Tabii bu sizin lehinize de gelişebilecek bir durum çünkü aynı zamanda sizin de başka ülkelerde evinde kalabileceğiniz arkadaşlarınız oluyor. Amerikalılarda, ya da uzun süredir Amerika'da yaşadığı için Amerika kültürüne adapte olan kişilerde bir yapmacıklık söz konusu olduğunu yok saymacağım ama üniversitede size uygun bir arkadaş grubuna dahil olmanız ve uzun süreli arkadaşlıklar kurmanız çok zor değil. Özellikle son yıllarda geçirdiği ekonomik krizden ötürü günümüzde Amerika'da çalışma olanakları bulmak pek de kolay değil. Aşırı rekabetçi bir ortam var ve çoğu pozisyon için 4 senelik üniversite eğitimi artık yeterli bulunmadığından birçok kişi yüksek lisansa devam ediyor. Bu noktada yukarıda da bahsettiğim gibi hangi bölümden ve hangi okuldan mezun olduğunuz çok önemli. Çünkü büyük şirketler, işverenler bu okulları sık sık ziyaret ederek, kariyer fuarları gibi etkinliklere katılarak mezun olacak öğrencileri radarlarına alıyor. Mezun olduktan sonra kariyerinize Amerika'da başlamak gibi bir hedefiniz varsa, burada verebileceğim en önemli tavsiyelerden biri stajyerlik yapmanız olacaktır. Eğitim aldığınız süreçte not ortalamanızı yüksek tutmanız, 3. Sınıftan itibaren stajyerlik yapmanız ve özgeçmişinize ekleyebileceğiniz herhangi bir aktiviteye dahil olmanız size daha fazla çalışma olanağı sağlayacaktır. Bu arada öğrenci vizeniz mezun olduktan sonra iptal oluyor ve sonrasında Amerika'da kalma hakkı tanımıyor. Eğer uygun bir iş olanağı bulursanız, gerekli izinleri alabilmeniz için işvereninizin size sponsor olması gerekiyor. Bu da her işvereninin yapmak isteyeceği bir şey değil. Tanıştığım her yeni kişiyle birlikte \"aa inanmıyorum, Amerika'da o kadar sene kalıp neden Türkiye'ye dönme kararı aldın? benim Amerika'ya giden hiç bir arkadaşım geri dönmek istemiyor, zaten Türkiye'nin gidişatı hiç iyi değil, ben senin yerinde olsam hayatta dönmezdim\" tepkilerine maruz kalıyorum. Türkiye'nin gidişatının hiç hoş olmadığını göz ardı edemeyeceğim, ancak yaşantımı/kariyerimi Türkiye'de sürdürme kararımdan bir gün olsun pişman olmadım. Internetten birini buldum geldim demiyor da. aBDde 20 yilini gecirmis genc insanlar var sizin su bilgic bilgic konusmalarinizi yapmiyor. %100 Amerikali biriyle karsilasmak imkansizmis, akilsiz beyinsiz. Niye acaba? Abi boyle cahil insanlara mikrofon tutuyorsunuz ya ne diyeyim, sonra bunlarla Abdde biz ugrasiyoruz. Cahil! Keske kendini kopruden atsaydin. 25 senedir biyle tikky samimiyetsiz Turk insanindan nefret ettim. Sen dunya vatandasi olamamissin ki kime ne akli tavsiyesi veriyorsun. amerikada 1 yil daha kalamayan insan turu cahil, seninle rop yapanda kabahat. Gezin bakin DCde, LAde, Kentuckyde bile basarili Turk bulursun git onlarla rop yap hayati onlardan dinle. Keşke sizinle röportaj yapsaydık, çok özel birine benziyorsunuz. özellikle \"tikky\" şeklinde kategorilendirmenize bayıldık. amerika sizinle gurur duyuyor olmalı, eminiz yakın zamanda obama'dan falan telefon alırsınız. insanların kişisel görüşlerine saygı duyamayacak kadar hastalıklı bir tavır sergilemenize üzüldük. Sarcastic yorumunuz guzeldi. Onemli bilgi vermek icin Obama'dan tel almaya gerek yok. 8 yil yasamis sig bilgiler veren birinden ziyade baba parasiyla buralara gelmeyen bir suru basarili Turk var. bu elestiriye hastalikli olarak bakacaginiza faydali bir is yapmayi tercih etmenizi dilerdim. ibama beni aramiyor telefonla ama IMF'de ekonomist olarak calisiyorum 7 yildir, kimbilir o olmasa bir sonraki baskan arar. Aa, çok özür dileriz, bu kadar önemli biri olduğunuzu bilseydik hiç itiraz etmezdik. IMF'de \"Blogların altına şahsa hakaret içeren yorumlar yapma uzmanı\" pozisyonunda mı çalışıyorsunuz? 8 yıl boyunca orada çalışıp kendi parasını kazanan, burslu okuyan ve masraflarını kendi karşılamak için yıllarca uğraşan biriyle ilgili oldukça mantıksız ve haksızlık eden söylemlerde bulunmuş olduğunuzu da belirtmek isteriz. İnsanlarla ilgili 3-5 şey okumanız, onlarla ilgili bilgi sahibi olduğunuz anlamına gelmez. Şu ana kadar ki yorumlarınızı -sizin gibi- insanların da var olduğunu buraya her gelenin görebilmesi için yayınladık, geri kalanları spam'e atacağımızı belirtmek isteriz. \"İbama\" ya selamlar. Ya Ceren sen ne kevaşe karıymışsın ya. Okuduklarıma inanamadım resmen Senin imf dediğin olsa olsa idiot moron federation falan olur ki sen de muhtemelen yakında başkanı olursun.. amerikan filmlerini bilemiyoruz ama, röportaj hiç yoktan iyidir değil mi? 🙂 eğer merak ettiğiniz herhangi bir şey varsa mail atabilirsiniz bu arada, mümkün olduğunda fikir vermeye çalışırız, sevgiler! Amerika'da hukuk okumak için önce başka bir bölüm bitirmek gerekiyor. Türkiye'deki gibi 18 yaşında hukuk fakültesine başlayamazsın. Dolayısıyla hukuk fakültesinden önce başka bir fakülte okunacağı için İngilizce seviyesi epey gelişir. Amerika'da başarılı olan bir sürü Türk var, özellikle MIT'de. Herkes zengin ellere doğmadığı için oraya giden Türkler imkanı olan ve genellikle tembel olan Türkler. Çok çalışkan olanlar burs kazanıp gidiyor MIT, Princeton gibi yerlere. Biraz araştırma yapmanı tavsiye ederim bu konuda. Hatta güzel bir örnek istersen Google'da \"Karslı Eset\" diye arat, Eset'in hikayesini oku. Onun kadar fakirliğin içinden gelmese de durumu yetmeyip çok başarılı olarak burs kazanan bir sürü Türk var. Orada okuyan bir arkadasimin yanina gittigimde ben de anlattiklarina benzer seyler gordum. Ozellikle lisede yurtdisi mi yurtici mi ikilemi yasayanlara cok faydali olmus, bu insider bilgiler universite websitelerinin campus life section'inda bulunmuyor cunku 🙂 sevgiler! Fasist dedigin, oitthefuck loserlarin az zekalari ileguldugu ceren bak ne diyor, meksikalilardan biktik siz arap Turkler gelip keyfimizin icine etmeyin. Zaten geldiginizde hanzolugunuzu kezbanliginizi surduruyorsunuz. Hele oit the kezbanlari bir bok bilirmis gezmislermis gibi yazmiyorlar mi. Bok cukuru ulkenizde kalin sizi istemiyoruz. Arkadaslar harika bilgiler iceren super bir soylesi yapmissiniz. Bende Amerikadan mezun oldum. Yorumlarinizi ve fikirlerinizi isabetli buldum. Bu Ceren salagi IMF de filan calisiyor olamaz, sizi cekemeyen gudubet bi kari muhtamelen. Merhaba size mail yoluyla ulaştım deneyimlerinize ihtiyacım var bana yardımcı olur musunuz ? . _. Ustelik herkes o kadar guzel Ingilizce konusuyordu ki. Resmen anliyordum ama konusamiyordum. Kiciniz acikta kalmis ondandir. Bu gece iyi ortunun. Ben de FSU mezunuyum ve 6 sene Amerika'nın en şükela eyaletlerinden Florida'da yaşamama rağmen Türkiye'ye dönme kararımdan bir an bile pişman olmadım. Özlediğim şeyler tabii ki var. Ayrıca çoğu arkadaşımın da dönme niyetinde olduğunu biliyorum, insanlar niye bu kadar şaşırıyor anlamıyorum. Merhaba 🙂 Ben de Amerikada yaşama 'hayalleri' içerisindeyim. İngilizce açısından her hangi bir kuşkum yok, Prep Class okudum ve ilgimi çektiği için hala ingilizce kasmaya devam ediyorum açıkçası. Beni asıl endişelendiren şey, maddiyat. Yani aileme yük olmak istemiyorum, fakat Amerika kesinlikle hayallerim arasında yer alıyor ve şuan en iyi fırsat orada Üniversite okumak. Sizce ailemden her hangi bir yardım almadan orada okumak için ne yapmam, en azından ne kadar birikimim olması gerekir? Sporla uğraşan bir insan olsam, burs falan der geçerim ama onda da iyi değilim. Okuluma bir 'gezi' firması geldi ve 45000 lira karşılığında Amerikada 1 yıl okuyabileceğimi falanı filanı anlattılar. Bu benim için çok hatta aşırı bir fiyat. Bana bilgi verebilir misiniz? Şimdiden çok teşekkür ediyor ve Allahtan şu ceren denilen hanımefendiye beyin diliyorum 😀 iyi günleeeer. Whateva losers! Lan gerzekler, suz yorumlarin altina check box koymussunuz yazilan cevaplar emaile dussun diye. Gelmese nerden haberim olsun onlar bana satasiyor cevap yaziyor manyak demogoglar sizi! yayınlıyoruz, seve seve yayınlıyoruz hatta, özellikle Ankara'daki olaya gönderme olarak \"başınıza gelen her türlü felaketi hak ediyorsunuz\" yorumunu başka mecralarda da yayınlamak niyetindeyiz. bu yazdığınızdan sonra söylenecek bir şey yok zaten. Ben Amerikaya 7 yil once geldim ve Turkiyeye sadece ziyaret amacli giderim. Egri oturup duzgun konusmak lazim. Burdaki imkanlar ya da firsatlar kesinlikle Turkiyede olmaz. Tabi eger saglam bir arka'niz yoksa. Amerikada her ne kriz patlak versede her zaman is olanaklari cok yuksektir. Ben muhendislik okudum ve is konusunda asla bir sikinti cekmiyorum. Merhaba, acaba hangi kuruluşla gittiniz? Şuan 13 yaşındayım ve lisenin bir yılını Amerika'da okumak istiyorum ama hiç bir site bana gerçekçi gelmiyor. Burs oranları ve testleri konusunda bilgi almak isterim. Şimdiden teşekkürler. Yazının başında röportajı veren kişinin OitheBlog'un İ kısmını oluşturan İdil, yani bu blogun sahibi olduğunu belirtmiştik aslında 🙂 bana iletişim sayfamızda bulunan mail adresimizden ulaşabilirsiniz. Merhaba, öncelikle röportaj için elinize ağzınıza sağlık. Çok teşekkür ederim böylesine güzel bir şekilde bilgilendirdiğiniz için. Ben bu sene bir askeri liseden mezun oldum ve okulumdan dolayı üniversite sınavına giremedim. 1 sene boyunca ders çalışıp öyle kazanmayı istemiyorum çünkü zaten lisede 1 sene ing. hazırlık okudum yani tekrar 1 sene daha kaybetmek istemiyorum. Bu sene halihazırda TOEFL(81) ve SAT(1490) sınavlarına girdim hatta öylesine YDS(85)ye de girdim. Üniversiteye direkt bu seneden ABD'de başlamak istiyorum. Bana bu konuda yardımcı olur musunuz OittheBlog ekibi olarak? Gerçekten size ihtiyacım var. Bir de ricam, ne kadar hızlı olursak o kadar makbule geçer. Şimdiden teşekkürler.. \"Yaşantımı/kariyerimi Türkiye'de sürdürme kararımdan bir gün olsun pişman olmadım\" Helal olsun!! Eğitiminizi alın ama mutlaka kendi ülkenize dönün.. Mesajlarının kimisini yayınlayıp kimisini yayınlamamak, ifade ve kendini savunma hakkına terstir ve yanlıştır kanımca. Dolayısıyla admin her kim ise ona da küçük bir eleştiridir naçizane. Lakin şöyle de bir durum var kendisinin savunma denen şeye hiç başvurmadan ölümüne ona buna saldırması da ayrıca ilginç. 'Bok çukuru ülkenizde kalın istemiyoruz sizi Amerika'da' demiş ya.. O Bok çukuru olarak addettiğin ülkenin 'LOSER'ı sın sen.. Hakkın olandan çok daha fazla kurdum bence. Daha fazla zaman israfı yapmayıp susuyorum. Ha canım isterse gezmeye falan gelirim Amerika'ya haberin olsun sonra darılmaca gücenmece olmasın. 15 sene amerikada yasadim. hic keyif kaciran turk gormedim hepsi kaliteli. Erkeklerin cogu universite okudugu icin bence amerika onlara tesekkur etmeli)))))) Egitimli bir turk bir amerikalidan kat kat iyidir. elinize sağlık gerçekten çok başarılı bir paylaşım olmuş, başarılarınızın devamını dilerim. Bu arada siteniz hoşuma gidiyor umarım en kısa zaman da app uygulaması çıkartırsınız.."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/10/28/sehirde-neler-oluyor-bu-ara-kacirirsaniz-pisman-olacaginiz-9-konser", "text": "Türk halkının Seda Sayan'dan sonra en güvendiği insanmışçasına, herkesin konserine bilet bulmak için çıldırdığı hipster ile homeless arasındaki ince çizgide horon tepen Chet Faker'ın konseri geldi çattı. Bilet kalıp kalmadığını bilemesek de İstanbul semalarında adamcağız daha buraya ulaşmadan bol bol konuşulan bu konseri kaçırırsanız, kıskançlıktan ölebilirsiniz. The White Stripes'tan da tanıdığımız efsane isim Jack White'ın konser haberi geldiğinden beri günlerimiz daha bir şen, daha bir güzel geçer oldu. Alanında dahi olarak kabul etmemizin çok da yanlış olmayacağı Jack abimizin konserini kaçıracak değiliz. Öl de baba ölelim. İzlanda deyince akıllara gelen ikinci isim olan Emiliana Torrini, huzur saçan sesi ve İzlandalılara özgü fazla şirin suratıyla sonunda aramızda olacak. Uzun süredir kendisini bekleyen bir kitle olduğunu düşünürsek, biletler bitmeden saldırmakta fayda var. Bileni bilmeyeni, seveni sevmeyeni ortalıkta, \"I, I Follooow\" şeklinde dolaştıran, son zamanların en akla takılmalı şarkısının sorumlusu Lykke Li, tuhaf adı ile önümüzdeki günlerde İstanbul'da arz-ı endam edecek. Lykke Li'yi tek şarkılık ünlü olarak değerlendirenler için, çok daha güzel başka şarkıların sahibi olduğunu da eklemek isteriz. Enstrümantal müzikten hoşlanıyorsanız keşfetmeniz, çoktan keşfettiyseniz kaçırmamanız gereken grup Balmorhea, hayatınızın arka planına müzik isteseniz tercih edebileceğiniz gruplardan biri olabilir. O kadar huzur saçan bir grup ki, konserinde nasıl davranmanız gerektiğini bilemeyebilirsiniz. İspanya'nın Feist'i olarak nam salmış, Myspace ünlüsü kategorisinden, bildiğimiz müzisyene terfi eden Russian Red, aslında tam da \"ya sev ya terk et\" tadında bir sese sahip. Dinleyenler ya bayılıyor, ya da bir daha dinlememek üzere Spotify'ın derinliklerine gönderiyor. Biz sesini de kendisini de sevenler ekibinden olarak, tuhaf aksanı ile kendinizi dinlemek üzere olay yerinde olacağız. Bizce farklı müzisyenleri keşfetmeyi seviyorsanız şöyle bir kulak kabartabilirsiniz. Geçen seneki harika konserini kaçırıp vicdan azabı çekenler ya da \"ben bu kadını bir kez daha dinlemeden ölmeyeceğim\" diyenler, Ane Brun geliyor, hoş geliyor. Sonbahar-kış sezonu için fon müziği olsun diye özel olarak üretilmiş gibi sesi ile bir kez daha aklımızı alacak Ane Brun'un yer yer ağlatabiliyor da, uyarmış bulunalım. Youtube'un önere önere bizi hayranı yaptığı Parov Stelar Band ve adını nasıl okuyacağımızı tam bilmediğimiz için hatırlamıyormuş gibi yapmak zorunda kaldığımız Oi Va Voi'yi bir arada bulabileceğiniz şahane etkinliği biletleri bitmeden yakalamak gerek. Heyecanlıyız!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/04/dikkate-almamaniz-gereken-8-turist-klisesi", "text": "Özellikle yurtdışı konusunda kafamıza yerleşmiş bazı klişeler var ki, çoğumuz gidip gerçekten deneyimleyene kadar kesinlikle öyle olduğuna inanıyoruz. Bazı şehir efsaneleri dolayısıyla birçok yere gereksiz bir umut ya da gerginlik içinde gidip, aslında söylenenle hiçbir ilgisi olmadığını fark edince şaşırıp kalıyoruz. Biz de başka bir klişenin içinde kaybolup gittiğimizi fark ettiğimiz bir esnada, bu klişelerden küçük bir liste oluşturarak önyargıları ve rivayetleri bir kenara atmak istedik. İşte dikkate almamanız gereken turist klişeleri. 2. İtalya'da yiyeceğiniz bütün makarna ve pizzalar muhteşem-miş. İtalya deyince, aklına futbol ya da kaliteli takım elbise gelenlerden değilseniz, muhtemelen ilk olarak pizza/makarna ikilisini hayal edenlerdensiniz. İtalya'nın bu konuda nam salmış olduğunu reddedecek değiliz. Ancak sanmayın ki her girdiğiniz restoranda hayatınızda yiyeceğiniz en lezzetli hamur işlerini yiyeceksiniz. Öyle ki, onca alengirli yemek isimleri ve Instagram'a \"İtalya'da makarna keyfi\" tadında fotoğraf açıklaması yazdıracak cinsten atmosferlere rağmen, \"Türkiye'de yediklerimiz daha güzeldi\" aşamasına geleceğiniz anlar bile yaşayabilirsiniz. Bizden size tavsiye, İtalya'ya gitmek gibi bir kararınız varsa, öncesinde nerelerde yemeniz gerektiği konusunda küçük çaplı bir ön araştırmaya girişin. Hatta şuradan bir girizgah yapabilirsiniz. İlginç dil yapılarından dolayı, \"Tuzu uzatır mısın?\" derken bile tüm sülalenize saydırıyormuş gibi görünen Almanlar konusunda kontrol edilemez bir önyargı hakimdir. Bu durumdan yola çıkarak Almanya'ya giderken psikopatça bir tavır takınıp, karşınıza çıkan her insana potansiyel tehdit muamelesinde bulunmanıza gerek yok. Çünkü bu durum, genellemeye çevrilemeyecek kadar gerçek dışı bir hurafe olarak kabul edilebilir. \"Tüm Almanlar pırlanta gibi insanlardır\" demiyoruz ama, bu kaba olma durumunun sizi rahatsız edecek noktaya kadar ulaşacağını da söyleyemeyeceğiz. 4. Avrupa'da 6 erkek de olsan her kulübe alıyorlar-mış. Her Türk erkeğinin hayatında en az bir kez yüzüne tokat gibi çarpan \"Damsız girilmez\" söylemi, sanılanın aksine, Avrupa'da da son derece geçerli. \"Hadi 6 erkek Amsterdam'a gidip, bekarlığa veda partisinin dibine vuralım\" şeklinde bir karar aldıysanız, yüzde yüz bu sorunu yaşayacaksınız diyemeyiz ama, özellikle kalburüstü bir mekana gitmek niyetindeyseniz, böyle bir durum yaşama ihtimaliniz olduğunu göz önünde bulundurarak gecenizin mahvolmasına izin vermeyin. 5. Rus kızları Türk erkeklerine bayılıyor-muş. Evet, geldik kalbinizin en çok kırılacağı, içinizin kan ağlayacağı yanlış bilinen bir gerçeğe. Güzellikleriyle Türk kızlarının nefretini toplamayı başaran uzun bacaklı Rus kızları, havaalanında \"Hoşgeldiniz Türk erkekleri\" yazan bir pankart ile sizi karşılayacak diye hayal ediyor olabilirsiniz. Çünkü her kim ki bu söylentiyi çıkardı ise, kaç gencin en güzel yıllarını heba edip, bir heves Rusya'ya akın eden binlerce Türk erkeğini, dönüşte arkadaşlarına uydurma Rusya anıları anlatmak zorunda bıraktı. Heyecanlanmayın demiyoruz, hobi olarak yine heyecanlanın, ama beklentiyi en yukarıda tutmanın da bir alemi yok. Sonuçta izdivacınıza mani olmak istemeyiz. Ama her Türk erkeği için yanıp tutuştuklarını sanıyorsanız maalesef yanılıyorsunuz. 6. Hollywood'un her köşesinden ünlüler fırlıyor-muş. Hollywood'un kafamızda ne ile özdeşleştiği aşikar; Sinema ve dünya çapında ünlenmiş oyuncular. Buraya kadar bir sorun yok. Fakat sevgilinizden izin koparmaya çalıştığınız \"Hangi ünlüyle tanışıp yakınlaşsam bi' şey demezsin?\" listenizin as isimlerini sağda solda göreceğinizi sanıyorsanız, bir sorunumuz var demektir. Eğer oturduğunuz ilk kafede Scarlett Johansson'la karşılaşacağınıza ya da saptığınız ilk sokakta Bradley Cooper ile çarpışacağınıza inanıyorsanız, 16 saate yakın sürecek uçak yolculuğunu göze almak yerine, Bebek Park'ına uğrayıp çocuk gezdiren Türk ünlülerle şansınızı deneyebilirsiniz. Bu durumda yaşanacak herhangi bir hayal kırıklığı için sorumluluk kabul etmiyoruz. 7. Amsterdam'da herkes sabahtan akşama kadar uyuşturucu kullanıyor-muş. Hollanda'da çeşitli uyuşturucuların kullanımının legal olması, özellikle turist magneti Amsterdam hakkında tuhaf bir yanılgının oluşmasına neden olmuş durumda. Çoğu insan, Amsterdam'da herkesin evde, işte, trafikte ortalığı dumana boğduğunu; dayısıyla otururken karşılıklı birer sigara yaktığını, halasıyla 5 çayına space cake yaptığını falan zannetse de, aslında hiç de öyle bir durum yok. Evet, tabi ki içeni, seveni ya da orada son derece sıradan bir durum olduğu için hayatının bir parçası haline getireni var, ancak tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi hiç kullanmayanı, kullanmaya çalıştığı için ailesinden azar işiteni, ya da neden legal olduğunu anlamlandıramayanı bile çok. Yeri gelmişken sosyal mesajımızı verelim, uyuşturucu kötüdür, uyuşturucu berbattır, tüm kötülüklerin anası, babası, amcaoğludur, içmeyiniz, içilen ortamda bulunmayınız. 8. Afrika'nın her yerinde hastalık kol geziyor, ortalık çitadan, zürafadan geçilmiyor-muş. Ülkece, hatta dünya çapında Afrika kıtasını genelleme çabamızın olduğu aşikar. Afrika deyince, aklımıza aslandan kaplandan, hastalıktan, açlıktan, kulak memesini kafamız kadar genişletmiş kabilelerden başka bir şey gelmiyor, bu genellemeye bayılıyoruz. Afrika'daki açlığı ve salgın hastalıkları görmezden gelecek değiliz, özellikle son günlerde Ebola nedeniyle 3. sınıf salgın temalı Amerikan korku filmi tadında yaşarken bu hiç de olası değil. Fakat Cape Town ya da Johannesburg gibi über medeni, hatta Türkiye'nin çoğu yerinden daha gelişmiş noktada olan şehirleri gözden kaçırıyor olmamız da, aslında bizi oldukça gülünç bir duruma düşürüyor. Sanırsak yukarıdaki fotoğraf durumu biraz olsun anlatabiliyordur. Çıkarılacak ders: Afrika kıtasını genellemiyoruz. Birinci madde klise degil, tamamem dogrudur. Bunu ozellikle rivieradaki bircok yeri gormus ve fransiz arkadaslariyla ciddi tartismis birisi olarak rahat rahat soyleyebilirim ki fransizlar ingilizce konusmaz ve genelde bilmez. Bunun ciddi tarihsel nedenleri mevcuttur. Benzer nedenler ispanyada da mevcut. Bunun bildigim tek istisnasi calais civarlari. Ayni sekilde dunyada fransizlarin elinin degdigi hicbir yerde ingilizce gecmez, benzer sekilde ispanyollarin elinin dedigi hicbir yerde de ingilizce gecmez. Ana dili ingilizce olan italyan gemisinde her hafta sayilari 500-2000 arasinda degisen fransiz musteriyle ugrasmam(bunu yaklasik 3 ay boyunca yapmam) ve bunlardan sadece 10 (evet 10, listesini bile yaptim) tanesinin ingilizce konusmasi, oburlerinin fransizca konusmadigimi ogrendiklerinde suratlarini asmasi, azar isitmem ve laf yemem. Hatta su an kuba sezonu yaptigim yunan gemisindeki quebecliler bile ingilizce konusmakta sikinti cekmekteler. Sadece parisi gezip, fransa hakkinda genelleme yapmamanizi oneririm. Fransada ispanyolca/italyanca daha gecerlidir. Ha bu yorumu buyuk ihtimal yayinlamazsiniz ama bilginiz olsun diye yazayim ben."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/06/new-york-gezi-rehberi-part-1-bu-sehirle-ciddi-dusunuyoruz", "text": "Bu rehber çok eski kaldığı için sonraki New York gezilerimizin ardından daha işlevsel ve detaylı bir gezi rehberi oluşturduk ve o sebeple bu ulaşmaya çalıştığınız yazıyı buradan kaldırdık. Çok daha güncel bir New York Gezi Rehberi için şuraya bakabilirsiniz. Hoşçakalın. Harika bir yazı. Seyahat için dünyanın pek çok güzel yerler vardır. New York şehir bunlardan biridir. Gibi yerlerde ziyaret kesinlikle size hayatında eşsiz ve unutulmaz bir deneyim sağlayabilir. Teşekkürler fakat bu yazı pek rehber mahiyetinde olmamış malesef. NYC için ortalama bir bütçe söylemek çok güç. Ne zaman gittiğine ve New York'u nasıl yaşayacağına göre değişir. Nerede yiyip içeceksin, Broadway'de bir müzikale gidecek misin, ne kadar içki içersin gibi çoğaltabileceğimiz bir çok soru var. Kendi deneyimlerime göre günde 'minimum' 200$ harcıyorsunuz. Eğer Broadway'de bir müzikale gideyim derseniz artı 150$ eklemeli bu fiyata. Yaziniz gayet basarili ve detayli hazirlanmis. Fakat duzeltme yapmak istiyorum. Vergi konusunda $110 a kadar vergi olmadigini yazmissiniz, fakat $110 a kadar olan kiyafet alisverislerinde %4 vergi aliniyor. $110 in ustu icin ise %8.875. Alisveris icin dogru bir yer degil. Nehrin hemen karsi tarafi New Jersey. Outletlerde vergi orani %0, geri kalan urunlerde sabit oran %7 dir. Alisverisler tutkunlari icin dogru yer New Jersey eyaletidir. Metro sistemi karisik degil aslinda. sadece nereye gitmek istedigine karar vermen lazim. Sistemde express trenler oldugu icin her istasyonda durmaz. Ayrica hatlardaki onarim calismalari nedeniyle bazi trenler baska istikamete gidebiliyor bu da anlasilmasi imkansiz bir sekilde anons yapiliyor. Metro sisteminin kirli olmasinin en buyuk sebebi, dakikalar icinde o kadar kalabaligi gidecekleri yere transfer etmek zorunda oldugu icin sistemin durdurulup temizlenememesinden kaynaklaniyor. Gerci temizlesende cok sey degismek cunku 100 yildan yasli metro sistemi. birde tunellerin altindan kanalizasyon kanallarinin gecmesi de fareler icin yasam alani olusturuyor. Sistemin bir ayri ozelligi de, acil durumlarda tunellerden insanlari tahliye etmek icin acil cikis kapilari bulunuyor. bir otelin mutfagina, baska bir binanin icine acilmaktadir. sokaklarda yururken ozellikle sabah 6 gibi, herhangi bir restaurantin yanindan gecerken delikli izgaralardan yerin altina bakarsaniz, mutfakta yemek pisiren usta ve fareleri gorebilirsiniz. Hampton denilen yer aslinda tatil merkezi degil, multi milyarderlerin yasadigi bir bolgedir. New York lular turistlerin gelmesinden dolayi tatile cikmiyorlar. haziran ayinda biten is alim surecini takip eden calisanlara verilen egitim surecinden dolayi, sirketler tarafindan baska eyaletlerdeki egitim merkezlerine giderler. okullarin kapanmasindan dolayi da piyasadaki ogrenci sayisi azalir. bircogu zaten baska eyaletlerden geldikleri icin yaz tatilini ailelerinin yanina giderek gecirirler. Hal boyle olunca da, ister istemez sehir bir anda turistlere kalir. altini cizerek belirtmek isterim ki LaGuardia havaalani kesinlikle uluslararasi havaalani degildir. sadece ic hat ucuslari mevcuttur. pazartesiden cumaya kadar sehirde bir yurume hizi ve yonu vardir. Cok ilginc ki bu konuya kimse deginmiyor. sabah ise gidiste ve is cikisinda sokakta yavas yururseniz, birisi size carparak yaninizdan gecebilir. sakin yadirgamayin:) bu ulkede ise 1 dk gec gelmeniz sonucu isinizden olabilirsiniz. Tuvalet olayi NYC nin en buyuk problemi. Mc donalds vs ye gidipte kullanayim yok. WC ler sadece isletme musterilerine hizmet veriyor. yaninizda cocuk olsa bile izin vermezler. mutlaka birsey almaniz gerekir. hatta bazilarinda yazar kasa fisinin altinda WC nin sifresi yazar. Penn station ve Port Authority Bus Terminal icinde ucretsiz WC bulabilirsiniz. Onun disinda icmeseniz bile kahveye $2-3 verip WC kullanabilirsiniz. Bu ulkede dikkat etmeniz gereken en onemli nokta. 24 saat icinde milyon $ harcayabilirsiniz. Ruhunuz duymaz. Bu da demek oluyor ki, herseyi denemeye calismayin. Gunluk butce olusturup onun disina cikmamaya calisin. Yemek konusunda bircok kisi deginmiyor. Inancli olan arkadaslar icin soylemek isterim ki; yediginiz hamburgere dikkat. koftesi mutlaka domuz iceriyordur. Sosisli yerken dikkat. bircok sosis domuz urunleri icermektedir. Bacon denilen pastirmaya benzeyen et ise hemen hemen her sandwich in icinden cikabiliyor. siparislerinizde mutlaka domuz ve bacon olmamasi konusunda belirtmelisiniz. Soyle bir guzellik var. kimse sizi dininizden dolayi yadirgamaz ve saygi gosterir. Bugune kadar hic sorun yasamadim sahsen. barlarda iciniz rahat olsun. sizi sarhos etmeye calismayacaklardir. kanunlar geregince, barmen sizin sarhos olmaya basladiginizi gorurse hesabi onunuze getirir ve ne kadar odeme yaparsaniz yapin size fazladan bir icki vermeyecektir. sebebi ise, o bardan ayrilip evinize giderken basiniza gelecek kazadan sorumlu tutulacagi icin. Garsonlar maas almiyor olur mu hic. Aliyorlar tabi. Amerika'da servis sektorunde ozellikle restaurant, delivery, kuafor vs %18 ile 20 arasi bahsis verilir. Bu o insanlar Maas almiyor anlamina gelmez. Ben 1 ay sonrası için bir tur planlıyorum ailem ile. Çocuklu olduğumuz için bir yerden bir yere gitmek ve gezebilmek ciddi stresli olacak. 3- Mutlaka central parka gideceğim ailem ile. 4- Özgürlük anıtı da gezeceğim yerler arasında. 5- Çocukların da eğlenebileceği aktivitelere ihtiyacımız var. Central park bunlardan biri. Nokta önerilerinize açığım. Çünkü internette çok seçenek var her birine girip okumak çok çok yoruyor. Aile için seyahat planı, hostel ismi ihtiyacım var. İnternet bir derya tecrübe ise daha faydalı. cogu bilgi yanlış ama paylaşim guzel. 50 li yaşlarda ilk kez Amerika'ya gidecek bir çiftiz biz. Kendi başımıza gezmeyi sevdiğimizden satırlarınız bizim için altın değerinde. Elinize, emeğinize, yüreğinize sağlık. Çook teşekkürler. Yukarıda, bilgilerin çoğu yanlış diyen okuyucuya verdiğiniz cevap gerçekten çok anlamsız. Amerika'da yaşaması tüm detayları bilmesi anlamına gelmiyor. Bizler de kendi ülkemizde 10, 20 yıl yaşadığımız şehirlerde bazı noktaları atlıyoruz. Ben de bir takım hatalar farkettim. Keşke neler olduğunu öğrenip insanlara eksiksiz bilgi sunsaydınız daha doğru bir iş olmuş olurdu."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/09/azerbaycan-uzerine-yaxsi-bir-roportaj-bakude-mi-yasasak", "text": "Bol bol Türkiye ile özdeşleştirmesi bir yana, artık sanat, müzik, mimari gibi konularda da ön plana çıkan, çoğumuzun tahmin ettiğinin ya da bildiğinin çok ötesinde olduğuna günümüz itibariyle çok daha emin olduğumuz Bakü'yü uzun süredir merak ediyorduk. Biz merak ede duralım, Orçun Kaynardağ, iş dolayısıyla bir süredir orada yaşadığı gibi, artık şehrin düzenine de uyum sağladığı için Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden Bakü'ye gidecek olanlara ne biliyorsa anlattı ve ortaya Bakü'deki yaşam şartlarını ve neyin ne olduğunu oldukça detaylı anlatan bir rehber çıktı. Öncelikli planınız gezmek mi yoksa orada mı yaşamak bilemiyoruz, ancak her iki ihtimalde de bu röportajın merakınızı biraz olsun giderebileceğine eminiz. Buyursunlar. Evet, Türki cumhuriyetler içerisinde, Türkiye ile en çok benzetilen ülke Azerbaycandır diyebiliriz. Bu yüzden Azerbaycan Türkleri, biz Türkiye Türklerine karşı genellikle çok samimiler.-En azından eskiden daha samimilermiş.- İlk geldiğimde bana anlatılana göre, bir Türk gördüklerinde misafirperverlikleri doruk noktasındaymış. Bir yerde yemek yerken görüldüğünde gelip hesabı ödemeye kadar gittiği bile söyleniyor. Ancak şimdilerde ne yazık ki biraz yolunacak kaz modunda görüldüğümüzü itiraf etmeliyim. Tabi bu Bakü için geçerli, diğer şehirlerde durumun nasıl olduğunu ne yazık ki tam olarak bilemiyorum. Bakü'ye iş dolayısıyla geldim. Burada 2015 Avrupa olimpiyatları için Olimpiyat Stadı yapıyoruz ve artık bitirme aşamasına yaklaştık. Her şey yolunda giderse 2015 Şubat ayında stadı teslim edeceğiz ve Mayıs ayında olimpiyatlar başlayacak. Burada döner tüketimi had safhada. Adım başı dönerci görmek mümkün. Buna istinaden sık sık kebap restoranlarıyla karşılaşmanız da gayet olası. Günaydın, Mangal Sefası, Konya Sefası, Sultan gibi sevilen Türk lokantaları da mevcut. Fast food konusunda -ne yazık ki- Türkiye kadar dışa açık değiller. Burada bilinen en büyük fast food zincirleri McDonald's ve KFC. Starbucks açılacak-imiş yakında, ama nereye ve ne zaman açılacağı konusunda şimdilik bir bilgim yok. Kira konusuna gelince, burada evler pahalı. Ama daha genel düşündüğümüzde kiralık evlerin eşyalı olarak tutulması da bir artı. İyi bir muhitte ortalama 700-800 manata çok güzel evler bulabilmeniz mümkün. Burada evler oda sayısına göre belirleniyor. Yani Türkiye'de 2+1 sistemi burada 3 otaq olarak geçiyor. Ev sahibi kiracının istediği şeyi almak zorunda ama çıkarken de aynı şekilde istiyor. Hazır bu kadar detaylandırmışken ulaşım konusuna da girsek fena olmaz tabi. Ulaşım olarak metro, otobüs ve taksi seçenekleriniz var. Arabanız yoksa tabi ki bu 3'ünden birini kullanmak durumundasınız. Otobüs ve metro tek seferlik biniş 0,20 qepik yani 56 kuruş. Otobüsler eski ve şöförleri ise tam dayaklık! Trafik kuralı nedir bilmezler ve polislerin en nefret ettiği kişilerdir. Taksi meselesi ile biraz karışık diyebiliriz. Karışık derken? Siz böyle deyince konuyu detaylandırmanızı istemeden edemeyeceğiz. 1- Pazarlık yapılarak binilen taksiler. Yabancı olduğunuzu anladıkları an fiyatı katlıyorlar ve gideceğinizi yeri bilmiyorsanız kazıklanma ihtimaliniz çok yüksek. Yağmurlu havalarda ve trafik sıkışıklıklarında fiyat otomatik artıyor. O yüzden binecekseniz çok sıkı pazarlık yapmalısınız ve yanınızda mutlaka bozuk para bulundurmalısınız. Taksiyi isimlendirirken de belirttiğim gibi, bu aracı kullanacaksanız, kesinlikle pazarlık yapacaksınız! Ayrıca para üstü çıkışmamasıyla meşhur olduklarını da hatırlatayım. Örneğin 7 tuttuysa ve siz 10 verdiyseniz, para üstü olarak \"2 çıktı, bozuğum yok\" ayağı çekebilirler, 1 geri kalan 1 manatın cebinde olduğuna ise kesinlikle emin olabilirsiniz! 2- Eurovizyon için getirtilen London taksiler. Burada adları badımcan ya da bizim deyişle patlıcan taksiler. Bunlarda taksimetre işler ve pazarlık yapılmaz. Bir önceki taksilerde olduğu gibi gene kesinlikle bozuk para bulundurun yanınızda. 3- 189 numaralı telefonu arayarak çağırabileceğiniz taksiler. Günün hangi saatinde istiyorsanız ve nereden nereye gitmek istiyorsanız telefondaki kişiye bildiriyorsunuz ve o da size fiyatı söylüyor. Bu söylediği fiyat değişmiyor ve pazarlık mümkün değil. Kabul ederseniz telefonunuza sizi alacak olan arabanın renginden tutun modeline, plakasına, şoförün ismi ve telefon numarasına kadar her bilgi kısa mesaj olarak telefonunuza gönderiliyor. Aysağol (bu çok ilginç bir kelime. Onaylama anlamına çıkıyor. Doğru diyorsun, aynen öyle, evet gibi anlamları var. En sevdiğim kelimeler arasında açık ara önde gidiyor. Üstelik söylemesi de çok zevkli. A'yı biraz uzatarak söylemeniz yeterli. Aaaaysağol gibi. Kişisel olarak soruyorsanız Bakü'de bir gün benim için öncelikle işe gitmek ile başlıyor. Sonrasında ise nişanlım ile vakit geçirmeyi tercih ediyorum. Ancak genel bağlamda baktığımızda Bakü'de çoğu Türk'e göre gidilecek yer sıkıntısı mevcut. Tarqovi dedikleri geniş bir bulvarları var ama oraya da 2 -3 defa gitmek dışında açıkçası çok da bir cazibesini görmedim. AVM'leri zaten ben sevmiyorum. Bulvar dediğimiz Hazar denizi kıyı şeridi var ve çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında İçerişeher dediğimiz kalesi, qız qalası meşhurdur. Lokallerin genelde takıldığı yerler çay evleridir. İnanılmaz bir şekilde çaya düşkünler ve adım başı çay evi görebilirsiniz. Açıkçası yemeklerine bir türlü alışamadım. Bunda bir Egeli olarak bünyemin\" zeytinyağlı olmazsa olmaz\" demesi de etkili olabilir tabi. Burada ise zeytinyağlı beklentinizi bir kenara koyun, çünkü öncelikli besin kaynağı kesinlikle et. Aslına bakarsanız Türkiye tatlarını aramıyor değilim. Bakü aslında İzmir'e çok benziyor. Havası özellikle hemen hemen aynı. Tek farkı inanılmaz rüzgarlı bir şehir. Rüzgarsız bir gün yok denecek kadar az. Sanat etkinlikleri çok fazla. Türkiye'ye gelmeyen sanat ve müzik gruplarını burada izlemek mümkün. Bale olsun, opera olsun, tiyatro olsun, bu tip etkinlikleri seven bir insansanız burada cennete düştünüz demektir. Bindiğiniz bir taksinin şoförü ile konuşurken \"men de operaya gideceğim\" dediğini duyarsanız hiç de şaşırmayın. Kültürel aktivite konusunda bizden çok daha ileri olduklarını söyleyebilirim. Azeri demeyelim öncelikle. Azeri kelimesi Rusların aşağılamak için kullandığı bir kelime. Azerbaycan Türkleri demek daha doğru olur. Sıcakkanlı insanlar ama kesinlikle hemen güvenilmemesi gerekiyor. Bir kere çok çabuk yalan söyleme potansiyeline sahipler ve parayı inanılmaz seviyorlar. Yabancı olduğunuzu anladıklarında satın alacağınız bir ürünün fiyatı anında 2 katına çıkabiliyor. Örneğin bir keresinde saatimin pilini değiştirmem gerekiyordu ve tamircinin bana söylediği fiyat 4 manattı. Ancak 5 dakika sonra nişanlım aynı saat için fiyat aldığında ücretin 1 manat olduğunu söyledi. Kısaca, kime ne tuttururlarsa artık. Biz Türkler burada lokal insanlardan daha fazla maaş aldığımız için bizleri zengin görüyorlar. Bu sebeple ne yazık ki eski hoşgörüleri kalmadı. Bana kalırsa kesinlikle görülmesi, keşfedilmesi gereken bir şehir. Mimari yapısı ile kendinizi Moskova'da hissedebilirsiniz, ancak bunun sadece dışarıdan görünen olduğunu unutmayın. Binaların dış cephesi çok güzel, aydınlatmalar ile birleşince mükemmel izlenimi yaratıyorlar, fakat iç yapıları ne yazık ki tipik eski Rus binaları. Yani dökülmekteler. İlkbahar aylarında civar yerlere gidip yeşilin ve doğanın tadını çıkartmak mümkün. Sanırım verilebilecek en doğru tavsiye şu; Eğer mümkünse burayı yanınızda bir lokal ile birlikte gezin. Aksi takdirde bir şekilde, bir yerlerde mutlaka kazıklanacaksınız."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/11/berlin-gece-hayati-101-gidilecek-ve-gidilmeyecek-en-populer-10-kulup", "text": "Avrupa'nın gece hayatı konusunda en ön plana çıkan, en hipster akınına uğrayan şehirlerinden biri olan Berlin'in bu konudaki şanını duymayanınız kalmamıştır diye tahmin ediyoruz. Şehirde \"ulan burası kulüp kapısı mıymış?\" dedirtecek cinsten kapıların ardında über çılgın şeyler oluyor. Biz de üşenmedik, Berlin'in en enteresan, en acayip, en görmeden dönmemelik ya da görüp de bir daha gitmemelik kulüplerini listeledik, gitmeden önce baya işine yarar diye düşünüyoruz. Not: Berlin gece hayatına sızmadan önce şehirle ilgili başka tuhaf şeyler öğrenmek isterseniz şu listeye de bir göz atabilirsiniz. Berlin gece hayatı ile ilgili bir liste yapılacaksa, listenin olmazsa olmazı bellidir; Berghain. Britney Spears'ın bile içeri alınmamasından mı bahsedelim, içeri girmek için 8 saat kapıda bekleyen gençlerden mi, yoksa içeri girmeden önce Almanya'nın en popüler bodyguard'ı Sven'in sizi tipinize göre hunharca yargılayıp kafasına göre içeri alıp almamasından mı biz de bilemiyoruz. Özet geçecek olursak, eski bir elektrik santralinden gece kulübüne dönüştürülen Berghain, Berlin'in hatta dünyanın en popüler gece kulüplerinden. Burası, içeri alındığınız takdirde arkadaşlarınıza \"abi ben Berghain'e alınmış insanım\" diyerek şekil yapabileceğiniz türden bir kulüp. Kapıda her daim içeri girmeye çabalayan bir kalabalık bekliyor ve burada Sedat Peker'in yeğeniyim'cilik oynama şansınız da yok. İçeride karanlık oda, özel oda gibi oda tiplerinin yanı sıra tabi ki genel bir alan da mevcut. Unutmadan ekleyelim, içeri girip 1-2 gün kalanlar oluyor. Evet abartmıyoruz, Berlin gece hayatına uyum sağlamak istiyorsanız Cumartesi gecesi girdiğiniz kulüpten Pazar öğleden sonra çıkmayı falan normal karşılamanız gerekiyor. Boş yere bu kadar ün salmamış. Öneri: Garip bir şekilde buraya gitmek için en iyi zaman Pazar sabahı veya Pazar gecesi. Bu bizim değil lokallerin önerisi. Giriş İpucu: İçeri girmek istiyorsanız burada Reina'ya akın eden gereksiz bronz, aşırı topuklu giyinmiş kızlarımız gibi değil, daha hip ve özensiz görünmek için çok çaba sarf etmiş bir biçimde giyinmeniz gerekiyor. Ayrıca çok kalabalık giderseniz alınmama ihtimaliniz daha yüksek. Lab Oratory, Berghain'in bünyesinde olan ve girişi hemen yan sokağında bulunan bir seks kulübü. Burada işi, pardon eğlenmesi bitenler, akabinde Berghain'i zorlamaya başlıyor. Bu arada tabi ki yukarıdaki cümlenin \"Seks kulübü\" kısmına takıldığınızın farkındayız. Bu noktaya kadar sakinliğinizi koruduğunuz için teşekkürler. Ancak bizim de anamız babamız olduğundan size burada oturup şöyle yapıyorlar, böyle ediyorlar diye anlatmamaya karar verdik. Yine de siz de dünyada neler olup bittiğini bilmeyi hak ediyorsunuz, o yüzden sizi google translate kullanarak Türkçe'ye çevirdiğimiz sitelerine davet ediyoruz. Sanırız +18 uyarısı vermemiz yerinde olacak. Çocuklar, gidin buradan, buralar size göre değil. Bize göre de değil hatta. Link'te göreceğiniz başlıklar bu kulüpte gerçekleşen çeşitli etkinlikler. Ayrıca unutmadan ekleyelim, bazı özel etkinlikler dışında genellikle bu kulübe yalnızca erkekler alınıyor. Erkekler ve Lady Gaga. Gördüğünüz gibi, Berlin'deki gece kulüplerini tespit etmek için sokaklardaki graffiti kaplı şüpheli kapıları takip etmeniz gerekiyor. İçeri girmek için gizli kod vermeniz gerekiyormuş hissiyatına kapıldığınız About Blank, Berlin'de sık tercih edilen bir başka gece kulübü. Bu kapıların ardında sonbahara kadar açık olan oldukça büyük bir bahçe bulunuyor. Yer yer bahçenin ortasında ateş yakıldığı bile oluyor. Ayrıca burası gay partileri ile de ün salmış bir mekan. Listedeki ilk iki kulüpten sonra buraya ilginizi kaybetmiş olabilir ya da sonunda daha \"sıradan\" bir kulüp bulabildiğiniz için sevinmiş olabilirsiniz. Tabi ki, burada da gün aydınlanana kadar eğlenmeyenleri kırbaçladıkları için, kimse mekanı erken terk etmiyor. İpucu: Bu kulüp Sisyphos ve Wilde Renate ile yan yana olduğu için, olur da içeri alınmazsanız diğer iki kulübü zorlayabilirsiniz. Golden Gate, Berlin'de klasik bir tekno kulübe gitmek isteyenlerin durağı. Lokasyonu her underground Berlin kulübü gibi oldukça zor. Ulaştığınızda bulduğunuzu anlayamayacağınız türden, \"ulan burası mıymış kapısı?\" tadında. Kendileri Berlinlilere bile uzun gelen partileri ile meşhur. Cuma gecesi başlayan ve Pazartesi öğleden sonraya kadar devam eden partilerden bahsediyoruz. Metro hattının üstünde bulunan bu gece kulübünün, oldukça minimalist, karanlık, mistik, hatta daha realistk bir tanımda bulunmak gerekirse \"leş\" bir ortamı var. Ne güzel anlattık di mi, iyi eğlenceleeer. Bu kulübü sözcüklerimizi son derece itinalı seçerek anlatmaya çalışacağız. Kulübün olayı belli; Swingers Party'ler. Biz bunu Türkçeleştirip bir isim koyduk; \"Kimin Eli Kimin Cebinde Party\". Bu şekilde \"eğlenmek\" isteyenler için her güne farklı bir konsept ve farklı bir etkinlik programı yaratılıyor. İnternetten kulüp araştırıp yanlışlıkla sevgilinizle birlikte bu kulübe gitmeye falan kalkışırsanız, başınıza geleceklerden haberdar olmanız için burayı da listeye aldık. Zaman kötü. Kollayın. Gidilmeyecek ya da sırf meraktan gidilebilecek bir başka Berlin kulübü de Opium. Burada haftanın her gecesi farklı bir etkinlik ile karşılaşmak mümkün. Etkinlik derken maalesef ünlü Dj'lerden bahsetmiyoruz. Salon kadını çizgimizden çok da fazla çıkmayarak bir örnek aracılığıyla tarif etmeye çalışacak olursak, bu mekanın en popüler etkinliklerinden biri olan maskeli balo gecesinde mekana maskesiz giremiyorsunuz; ama kıyafetsiz girebiliyorsunuz. Eğer sirk konseptini ürkütücü bulanlardan ya da palyaço görünce yaygara çıkaranlardansanız bu kulübü direkt es geçebilirsiniz. Ama eğer kisch dekorasyonlu, Harikalar Diyarı tadında bir atmosferde eğlenmek isterseniz burada hayatınız boyunca unutmayacağınız bir eğlence deneyimi yaşayabilirsiniz. Özellikle yazın açık alanında oldukça tuhaf müzikler eşliğinde dans edebilir ya da tuhaf bir şekilde sabaha karşı 4'te kendinizi bir şişme çocuk havuzu içinde bira içerken bulabilirsiniz. Giriş İpucu: Yanınzda Alman bir arkadaşınızla giderseniz içeri girme olasılığınız daha yüksek, turistleri fazla sevdiklerini söyleyemeyeceğiz. Öneri: Cuma ve Cumartesi geceleri buraya gitmek için en ideal günler. Spree nehrinin hemen yanında bulunan Watergate, Berlin'in en iyi gece kulüpleri listesinde her türlü karşılaşacağınız bir isim. İddiali ses ve led ışık sistemi ile ön plana çıkan bu kulüp, Berlin'de daha \"normal\" ve diğer kulüplere kıyasla daha şık bir ortamda bir gece geçirmek isteyenler için ideal. Tekno müziğin en iyi lokal ve uluslararası isimlerinin sahne aldığı Watergate, aynı zamanda nehrin kenarında bulunan terasıyla nehrin harika manzarası eşliğinde, Berlin gece hayatını deneyimlemek isteyenlere mutlaka tavsiye edilir. İpucu: Yanınıza kimlik almayı unutmayın çünkü çok yüksek ihtimalle soruyorlar. 21 yaş altı kulübe giremiyor. Bu kulübe gelmeden önce başınıza nasıl bir iş alacağınızı bilmeniz gerekiyor. Açık açık söylemek gerekirse burası de bir seks kulübü. Seks kulübü kavramı bize çok da yakın olmadığı için size mekanda masaj odalarının, havuzun ya da ortalıkta hedonizmin doruklarında vakit geçiren insanların bir açıklamasını yapamayacağız. Ama hayatınızda gireceğiniz en garip ortamlardan biri olacağının garantisini verebiliriz. Garip Öneri: Girişte kıyafetlerinizi, kıyafetlerinizi derken montunuzu değil gerçekten kıyafetlerinizi kastediyoruz, vestiyere bırakmanızı isterlerse şaşırmayın. Tresor, yalnızca Berlin'de ünlü bir kulüp adı olarak değil, aynı zamanda Almanya'da tekno ve elektronik müzik piyasasına hakim bir plak şirketi olarak biliniyor. Tarihi 1990'ların başına, Berlin Duvarı'nın yıkılışından hemen sonraya dayanan Tresor, şu anda terk edilmiş 22.000 m2'lik bir enerji santralinde yer alıyor. Burayı değişik kılan, sadece müzik tarzı değil, aynı zamanda oldukça mistik bir hava yaratan mahzen, tünel ve labirentler oluşan bir tasarımı olması. Eğer bulmayı başarabilirseniz, çeşitli odalarında farklı konseptte barlar bulunuyor. Korku filmi setinde olduğunuzu hissedebilecek anlar yaşasanız da, aslında burası Berlin gece hayatını deneyimlemek için listenizde ilk sıralarda gelmesi gereken bir mekan. Unutmadan ekleyelim, eğer Berlin'e yalnızca hardcore eğlence niyetiyle gitmiyorsanız şurada Berlin geziniz için konaklama, yeme içme, alışveriş, bütçe gibi konuları kapsayan ipuçları yazımı, şurada ise Berlin'de gezilecek yerlerin detaylı bir rehberini bulabilirsiniz. Hadi yine iyisiniz. Yaam var bir de Yaam. Reggae, Soulfunk, Electrofunk, Ska sevenler bi uğrasın nehrin kenarında dumanlanırken ferahlayabileceğiniz tatlı bi mekan."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/17/kahve-ovmeye-soguktan-olmeye-geldik-stockholmde-yemeli-icmeli-bir-gun", "text": "Farkındasınızdır, turistlik işini Paris'e gidip Eiffel'in önünde alışveriş torbasıyla poz vermekten ya da Pisa Kulesi'ni itiyormuş gibi yapılan fotoğraf çektirmekten bir adım daha öteye taşımak isteyenler, bu aralar İskandinavya'ya yoğun ilgi gösteriyor. Biz de şurada bulunan gezilecek görülecek yerler postumuzdan da bildiğiniz üzere profesyonel turist olma yolunda ilerlerken Helsinki ve Tallinn'den sonra rotamızı Stockholm'e çevirdik. \"X'in Paris'i, ya da Y'nin Venedik'i\" kalıbını kullanarak yaratıcılığın dorularına çıkmaya bayıldığımız için, diğer onlarca yer gibi buraya da \"Kuzey'in Venedik'i\" benzetmesini yapıyor olsalar da, Stockholm bu tip klişelerin çok daha ötesinde bir şehir. İçinde saatlerinizi geçirebileceğiniz müzeleri, medeniyetin doruk noktasında hissedebileceğiniz bir düzeni, ve çoğu insan tarafından bilinmese de kendinizi dakika başı başka bir kafeye atmak isteyeceğiniz güzellikte kahve dükkanları/restoranları var. Kişisel cehaletimden mi kaynaklıdır bilemiyorum, ancak Stockholm'ün özellikle kahve konusunda nam saldığından, oraya ayak basmadan önce derin bir araştırma sürecine girene kadar kesinlikle haberdar değildim. Hal böyle olunca ani bir kararla benim gibiler için birkaç restoran/kafe önerisinde bulunarak Stockholm gezinizin güzelliğine güzellik katmak isterim. Stockholm Yeme İçme Rehberimiz aşağıda sizi bekler! Stockholm'ün zenginli bölgesi Östermalm'da, dışarıda oturulabilecek alanı da bulunan sevimli bir kafe olan Nybrogatan38, gurbet ellerde yumurtalı, peynirli kahvaltı özlemi duyacak olursanız, kesinlikle tercih edebileceğiniz bir yer. Haftasonları brunch seçeneği de sunan bu kafenin Egg Benedict'ine ve çalışanlarının sempatikliğine kefilim. Şehrin en hip bölgelerinden SoFo'da bulunan Urban Deli, hem küçük bir market tadında, hem de kahvaltı dahil her öğünde sizi mutlu edebilecek bir kafe. Stockholm hipster aleminin en uğrak noktalarından biri olmasının yanı sıra, özellikle şarküteri ürünleri açısından inanılmaz tatmin edici. Bana kalırsa bir kahvaltınızı buraya denk getirmek adına yolunuzu mutlaka buraya düşürün. Unutmadan, burası için rezervasyon yapmayı düşünebilirsiniz, çok kalabalık olabiliyor. Her Ikea'ya gidişimizde yemeklerin ucuz oluşu nedeniyle kendimizi kaybedip aldığımız 8 tabaktan birini mutlaka işgal eden İsveç köftenin en iyi yapıldığı yeri keşfetmeden sizi Stockholm'den göndermeyeceğim. 1733'ten beri varlığını sürdüren ve İsveç mutfağı konusunda gayet iddialı olan Pelikan'ın İsveç köftesi, Stockholm'de yediğim en başarılı yemeklerden biri olarak kişisel tarihime adını altın harflerle yazdırdı bile. Türkiye'dekine kıyasla çok daha büyük olan köfteler, patates püresi, lingonberry ve turşu ile servis ediliyor. Öyle güzel ki, çok acıkılan anlarda insanı \"Ah bir İsveç köfte olsa da yesem\" dedirtecek raddeye bile getirebiliyor. Madrid ya da Barselona'da benzeri versiyonlarını ziyaret etmiş olanlara daha kolay açıklayabileceğim Saluhall, aslında \"gurme pazar\" olarak nitelendirilebilir. İçeride yoğun olarak şarküteri ve deniz ürünü bulunmakla birlikte, İsveç ve dünya mutfağını kapsayan birçok restoran bulabilmek de mümkün. Hem lokallerin, hem turistlerin tercih ettiği, isterseniz yiyecek alışverişi yapabileceğiniz, isterseniz mutlu mesut yemeğinizi yiyebileceğiniz bir yer. Özellikle deniz ürünü seviyorsanız, sanırsam Stockholm'de en taze, en lezzetli ürünleri bulabileceğiniz yerlerden biri burası. Riche'yi öneri listeme alırken aslında biraz tereddüt ettim. Çünkü burayı öneriyor olmamın nedeni yemeklerinin ya da içkilerinin lezzetinden çok, lokaller tarafından sık sık tercih edilen bir mekan olması. Yurtdışında keşfedilen mekanlarda zaman zaman yaşanan \"Aa turistli yere gelmişiz\" üzüntüsünü sıfırlamak adına Stockholm'de Riche'yi özellikle akşam saatlerinde tercih edebilirsiniz. Yemekleri de içkileri de, herhangi bir sorun yaşamayacağınız kadar tatmin edici. Södermalm bölgesinde de bizim Karaköy'deki gibi kahveci patlaması olduğunu göz önünde bulundurunca konuyla ilgili kafa karışıklığı yaşayabilirsiniz. Bunun için tarafımca test edilip onaylanmış olan Drop Coffee'yi listenizde ilk sıralara alabilir, gayet güzel kahvelerinin tadına varmanın yanı sıra, evinde kahve içmeyi sevenlerdenseniz, beğendiğiniz kahveden alıp oralardan buralara kadar getirebilirsiniz. Bu arada doğruyu söylemeden geçmeyeyim, bazı lokaller buranın biraz \"abartılmış\" olduğunu düşündükleri buraya karşı biraz tepkililer, ama bu kahvelerinin başarılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Södermalm'da hem kahve hem de çay işinde iddialı olan yerlerden biri de Johan&Nyström. Defalarca \"İsveç'in en iyi kahve dükkanı\" \"Dünyanın en iyi bilmemkaçıncı kahvecisi\" gibi ödüller alan bu kafenin hem dekorasyonunu, hem de kahvelerini seveceğinize eminim. Ayrıca buradan da evinize kahve alabilme şansınız var, hatırlatayım. Gördüğünüz gibi özellikle kahve konusunda bizim sadık yarimiz Södermalm'mış. Şehrin en merkezi ve turistik bölgesi Gamla Stan üzerinde yer alan Chaikhana, adı üzerinden tahmin yürütseniz doğru bilme ihtimalinizin oldukça yüksek olduğu bir \"çay evi\". İçeride farklı çaylardan oluşan bir menü üzerinden çay tadımı gerçekleştirerek birçok farklı çeşidi tadabileceğiniz gibi, gayet tatlı ortamında sakin sakin çayınızı içebilir, hatta beğendiklerinizi alıp Türkiye'ye bile getirebilirsiniz. Fiyatlar konusunda biraz söylenme ihtimaliniz olabilir, ancak hatırlatmalıyım ki burası şehrin en turistik bölgesi olduğu için inceden bir turist fiyatı çekiliyor. Ekim başı Stockholm'deydim, Pelikan'a uğramamış olmak çok üzdü şu anda! Bir sonraki sefere artık. güzel bir yazı dizisi. güzel yer gezilmesi gerekir. Hafta sonu blogunuzu okuyup pelikana gittik. kapıyı gören bir masayı tercih etmiştik. içeri 4 tane kız girdi. ilk söylediğim şey \"bunlar kesin türk\" demek oldu. hemen yanıbaşımızdaki masaya oturdular. sonra isveç köftelerimiz ıvırdı zıvırdı geldi derken soldaki masadan \"burdan sonra nereye gidicez\" diyen bir bayan sesi. 4 tane masa yan yana dizilmiş, 4 masanın 3 tanesi türkler olarak kapmıştık. sonra hemen solumuzdaki tek başına gelen kızdan da şüpelenmeye başladım. ciddi ciddi düşünür olduk. en son masadan kalkarken kıza \"afiyet olsun\" diyerek tepkisi ölçmek istedim ama mal mal suratıma baktı. kimbilir içerde daha kaç masada daha türk vardı. sizin anlayacağınız hafta sonu stockholm gezisi yapanların hepsi sizin blogunu okuyup ilham almıştı 😉 pelikan'ı çok da aman aman bulmadık. isveç köfteler tat olarak ikeadakine yakın olmakla beraber sosu farklıydı. köftenin yanına lingoberry türk olarak pek tarzızmız değil ama farklı bir yaşamış olduk."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/22/lizbon-gezi-rehberi-avrupada-bir-guney-amerika-simulasyonu", "text": "Aylardır gidelim diye heveslenip bir şekilde hep ertelediğimiz Lizbon gezimizi sonunda gerçekleştirdik! Karmaşık sokaklarına, İstanbul'u hatırlatan kalabalığına ve yer yer Küba'yı hatırlatışına yandığımız bu şehri, tembel bünyemizde sarsıcı etkiler yaratan çılgın yokuşlarına rağmen daha döndüğümüz gibi özlemeye başladık. Aranızda daha önce Küba'ya ayak basanınız ve bizim kadar vurulanınız var ise, Lizbon ile de büyük bir aşk yaşama ihtimaliniz yüksek. Zira adam ağlatan yokuşlarını bir kenara koyacak olursak şehrin yer yer Havana sokaklarını andırdığını eminiz ki siz de fark edeceksiniz. Tabi bu benzerlikte mimari ve bulunduğu her yere ekstra sevimlilik katan palmiyelerin yanı sıra, Avrupa'nın diğer birçok şehrinde yaşanan \"Akşam 9'dan sonra sokaklarda kimsenin kalmaması\" sorunsalının Lizbon'da kesinlikle yaşanmıyor olması da etkili olabilir, o ayrı. Erken gelen not: Lizbon Gezi Rehberi yazmışken, Lizbon'daki yeme içme meselesine de şurada parmak basmış bulunduk. Eklemeden geçmeyelim, ilkbahar/sonbahar gibi ara dönemlerde gidiyorsanız, çok sert bir havayla karşılaşma ihtimaliniz oldukça düşük olsa da, yağmur çamura maruz kalma durumunuz olabilir. Örneğin biz Kasım ayında 15-18 derece sıcaklığında seyreden pek tatlı bir havada dolaşmış olsak da, yer yer sucuk gibi olduğumuz türden yağmurlarla ve rüzgarla uğraşmak durumunda kaldık. Dolayısıyla yanınıza şemsiye, yağmurluk gibi bir şeyler almanızda fayda var. Bunun dışında gezeceğiniz müzeler ve ulaşım meselesi için birçok şehirde işinizi kolaylaştıran city pass'lerden alabilirsiniz. Buradaki versiyonu, adını tahmin edebileceğiniz üzere Lisboa Card. 1, 2 ve 3 günlük versiyonları mevcut. Kullanıma geçirdiğiniz andan itibaren aktive oluyor ve müzelere ücretsiz/indirimli giriş sağlamasının yanı sıra ulaşım araçlarını da kapsıyor. 2014 Kasım ayı itibariyle 1 günlük kart 18,50, iki günlük 31,50, üç günlük ise 39 Euro. Gireceğimiz müzeler ve ulaşım masraflarımızı değerlendirdiğimizde kesinlikle işe yarar bir kart olduğuna karar verdik, dolayısıyla turist tuzağı mı diye düşünmeden rahatlıkla alabilirsiniz. -Eğer öğrenciyseniz ya da öğrenciye benzer bir haliniz varsa, 4 Euro civarında bir indirim kapabilirsiniz. Çirkin bir tavsiye verdik galiba.. -Lisboa Card'ı havaalanından ya da Praca do Comercio'daki Welcome Center'dan alabilirsiniz. Ulaşım konusunda Lizbon'da sırtınız yere gelmez. Evet, daha yazının başından 2342. kez vurgusunu yaptığımız gibi ortalıkta dolanırken pek çok yokuşa denk geleceğiniz için İsmail Türüt gibi terleyeceksiniz, onun kaçarı yok. Ama Allah'tan metro ve tramvay ağı bizimki gibi 3 duraktan oluşmadığı için her yere ulaşmak gayet rahat. Şehir merkezinde vakit geçirirken toplu taşıma kullanmak yerine yürümeniz ve aklınıza esen sokağa dalıvermeniz, Lizbon'u ya da herhangi bir şehri tanımanın en iyi yolu olsa da, Belem gibi biraz daha uzak noktalara giderken elbet bir toplu taşıma aracı kullanacaksınız. Bu konuyu çözdüysek, orada yer yer kafamızı karıştıran aktarma yapmalı durumları da açıklamakta fayda var diye düşünüyoruz. Zira bizim şehrin başka noktalarına giderken yer yer kafamız karıştı. Bence hangi duraktan nereye aktarma yapılabildiğini yazarsak işinizi gayet kolaylaştırmış oluruz. Cais de Sodre: Cascais'e giden tren, Belem'e giden tram ve tren, İsa heykeline giden ferry, hepsi bu durağın civarında. Rossio: Sintra'ya giden tren buradan kalkıyor. Sea Sebastio: Merkezin hafif dışında kalan Gulbenkian Museum'in en yakınındaki durak. Oriente: Şehir ya da ülke değiştirecekseniz o olayların merkezi burası. -Metrolar gece 1'e kadar kullanılabiliyor. -Heveslileri için unutmadan ekleyelim, Tram 28 Lizbon'un simgeleşmiş tramvayı. Dolayısıyla içinizde bir binme isteği olabilir anlıyoruz, ancak sizin gibi 1000'lerce turist olduğunu düşünürsek bu durum otantik bir deneyimden çok Zincirlikuyu'dan metrobüse binmiş hissi yaratabilir, ona göre karar verin. Tram 28 ne zaman önümüzden geçse insanlar cama yapışmış, yüzlerinde bir çaresizlik ifadesi ile ilerliyorlardı. Lizbon'da konaklama meselesiyle ilgili adeta nokta atışı yaptığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyla kiraladığımız apartmanı size kesinlikle tavsiye edebiliriz. Design Chiado Flats, Rua do Carmo üzerinde, şehrin turist magnetlerinden Elevador de Santa Justa'nın bitişiğinde bulunuyor. Bitişik derken abartmıyoruz, çünkü otelin terası, Elevador'a bağlanıyor ve burada kahvaltı yapmaya karar verirseniz DEVCİLEYİN bir şehir manzarası da yanıbaşınızda oluyor. Şehrin über merkezi bir noktasında, bir sürü ulaşım seçeneğine çok yakın olan bu otelimsi apartmanın dekorasyonu da şahane. Bıraksalar 3 ay kalacaktık. Bırakmadılar. Lizbon'un gezilecek yerlerine sızmadan önce şehri daha kolay tanıyabilmeniz açısından bölgeleri detaylandırmamızın faydası olabilir. Bu şekilde her gününüzü bir bölgeye ayırarak hem zamanınızı doğru değerlendirebilir hem de bir şeyleri gözden kaçırmamış olursunuz. Bir turist olarak öncelikli olarak ilginizi çekebilecek yerlerden biri Baixa/Chiado bölgesi. Birçok turistik aktivite, restoran, kafe vs. bu bölgede bulunduğu gibi, konaklama açısından da öncelikli olarak tercih edebileceğiniz yerlerden biri burası. Hafiften Beyoğlu'nu andıran bu bölgede bizi pek de tatmin etmeyen çeşitli alışveriş seçenekleri bulabilmeniz de mümkün. Biraz daha alternatif bir bölge kabul edilebilecek Alfama, ilk etapta Tarlabaşı'nın birazcık güzelleştirilmiş hali gibi izlenim yaratsa da, sokaklarında kaybolduğunuzda buranın şehrin en güzel bölgelerinden biri olduğunu fark edeceksiniz. Kalenin etrafında şekillenmiş bu bölge, zamanında yaşanan büyük Lizbon depreminden en az hasar alan bölge olduğu için eski Lizbon'u en iyi şekilde yansıttığ söylenebilir. Şimdiden uyaralım, burada manzaralı, sarı tramvaylı fotoğraf çekmeye çalışırken ezilme tehlikesi atlatabilirsiniz, dikkatlı olun. Merkezden biraz daha uzaklaşacak olursak, büyük ihtimalle öncelikli olarak Belem'i görmek isteyeceksiniz. Turistik anlamda çok ilgi gören bu bölgede Lizbon'u tarihi yönünü görebilir, inceden bir boğaz havası alabilirsiniz. Ayrıca Belem'e özgü tatlı Pastais de Nata krizine girerek, gezinizi başladığı gibi sonlandırabilirsiniz. Bizce güzel bir kapanış. Eğer Belem'e tren ile gittiyseniz, Belem'in bir önceki durağı olarak hatrınızda kalabilecek Alcantara ise, bize sık sık Karaköy'ü hatırlatan bir liman bölgesi. Özellikle aşağıda daha detaylı anlatacağımız LX Factory'e uğrarsanız ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayabilirsiniz. Taksim Meydanı'nın muhteşem güzelliğinden gözlerinizi alamadığınızı biliyoruz. Betonuna yandığımız Taksim'den sonra pek de güzel gelmeyecek olsa da, Praca do Comercio Lizbon'un en önemli ve en büyük meydanı olarak kabul ediliyor. Meydanın bir tarafında Tejo Nehri, ortasında King Jose 1'in heyvetli anıtı, çevresinde türlü türlü turist kazıklamalı restoran ve bir diğer tarafında da Rua Augusta'ya açılan Arco da Rua Augusta bulunuyor. Meydandan nehir tarafına doğru kaptırıp yürürseniz 25 Nisan Köprüsü'nü ve İsa heykelini uzaktan da olsa görebilirsiniz. -Burası Lizbon gezinize başlamak için mantıklı bir nokta olabilir, nereden başlayacağım diye kafası karışanlara duyurulur. -Baixa/Chiado metrosundan buraya kolaylıkla yürüyebilirsiniz. Praca da Comercio'da bulunan Arco da Rua Augusta'nın, yani her Avrupa ülkesinde göre göre \"NE ZAFERMİŞ ULAN?\" tepkisi vermeye başladığımız zafer takının altından geçtiğinizde ulaşacağınız cadde Rua Augusta. Burası ortalıkta \"bakın ben kendimi boyadım ve havaduruyorum\" stili çalışan sokak sanatçılarıyla, Asyalı turistlerle ve mağazalarla dolu. -Eğer hediyelik eşya alacaksanız bizce bu caddede bulunanları tercih etmemelisiniz. \"Merkezden ve turistik yerlerden uzaklaştıkça hayat daha ucuz\" felsefemiz tabi ki burası için de geçerli. Obama'nın barış ödülü almasıyla güvenimizi iyice kaybettiğimiz Nobel ödülünün haklı kazananı muhteşem yazar Jose Saramago'ya adanmış olan bu kurum, turistik gezilere açık. İçeride Saramago ile ilgili birçok bilgi edinebileceğiniz gibi kitaplarına dair çeşitli taslaklar da görebilmeniz mümkün. Eğer denk gelirseniz ve edebiyata ilginiz varsa, çeşitli konferanslara denk gelebilmeniz mümkün. Üstelik bazıları İngilizce oluyor. -Giriştkie arkeolojik kazı alanını gördüğünüzde şaşırmayın, binanın altından eski Roma kalıntıları çıkmış ve büyük bir heyecanla sergiliyorlar. -Praca do Comercio'dan yürüme mesafesinde. -Hazır konu Saramago'dan açılmışken Körlük, Görmek ve Kabil kitaplarından başlangıç yapabilirsiniz. -Giriş ücretsiz. -Terreiro do Paço durağından kolayca ulaşabilirsiniz. -Gece ışıklandırması çok güzel görünüyor, içine giremeseniz de şöyle bir önünden geçebilirsiniz. Bu kaleyle ilgili bir şeyler yazmadan önce size bir itirafta bulunacağız: Biz bu kaleye gitmedik. Evet Lizbon'un en ikonik yapılarından biri olabilir, ancak bizim nedense ilgimizi çekemedi. Şehrin en yüksek noktasında bulunuyor olması nedeniyle, evimizin penceresi de dahil birçok yerden göründüğü için bir türlü zahmet edip de gidemedik. İçinde ne olduğu konusunda atıp tutmak istemesek de, oldukça turistik bir yapı olması nedeniyle çılgın kuyruklar olabildiğini biliyoruz, en azından o konuda uyaralım. -Lisboa Card ile %20 indirimli. -Giriş 8,50 Euro. Elevador de Santa Justa en basit şekilde anlatmak gerekirse, sizi şehrin daha aşağıda kalan bir noktasından yukarı sokaklarına taşıyan bir asansör. Aynı zamanda şehri tepeden görebilme gibi bir olanak sağladığı ve şu anda şehirde türünün tek örneği olduğu için oldukça turistik bir nokta. Eğer ilginizi çekmiyorsa bile, Lizbon'daki yokuş meselesini abartmadığımızı anlamak için rica ediyoruz bu asansörümsü şeyi kullanın. -Kullanmak 5 Euro. Sadece üst katından manzaraya bakmak istiyorsanız 1,5 Euro. Lisboa Card dahilinde. -8,30 ve 20:30 arası açık. -Baixa/Chiado metrosundan yürüme mesafesinde. Ayrıca yukarıda söz ettiğimiz apartmanımızın hemen yanı olduğunu da belirtelim. Baixa/Chiado metrosunun göbeğinde bulunduğu, birçok ünlü mağazanın bulunduğu bu cadde şehrin en merkezi noktalarından. Markalardan gördüğünüz üzere çok da heveslenilecek bir yönü olmasa da, civarda bol bol restoran seçeneği olması ve ara sokaklarına dalarak Lizbon'un farklı farklı yönlerini görebilmek gayet hoş oluyor. -Lizbon'un en ünlü kafelerinden Cafe Brasileira burada bulunuyor. Hala ısrarla alışveriş merkezi sevmeye devam ediyorsanız burada Armazens do Chiado adlı bir alışveriş merkezi mevcut. Ancak bu saçma alışveriş merkezi için boşuna vakit kaybetmemenizi öneririz. Her yeri İstanbul'dan bir yere benzetme merakımızı frenleyemeyeceğimiz bir diğer bölge olan Bairro Alto için \"Asmalı'nın eski güzel günleri\" benzetmesini yapsak herhalde çok da yanılmış olmayız. Hafta içi ya da hafta sonu fark etmeksizin genç ve öğrenci ağırlıklı bir kalabalığın içinde, kafanızı uzattığınız her sokaktan farklı bir mekan, farklı bir grup ve müzik ile karşı karşıya kalmaktan bizim gibi memnun oluyorsanız akşamları kendinizi buraya atabilirsiniz. -Herhangi bir bar ya da mekan tavsiyesinde bulunmaktan yana değiliz, çünkü gecenin akışına göre kafanıza uyan yere girmek kesinlikle çok daha eğlenceli olacaktır. -Bu bölgede aynı zamanda birçok lokal restoran seçeneği mevcut, onun için sizi yeme-içme rehberimize doğru alalım. -Eğer Fado dinlemek istiyorsanız Bairro Alto'da onlarca minik, sevimli, lokal&turist karışık fado restoranı bulunuyor. Eğer spontane hareket etmek istemiyorsanız Tasco da Chico'yu önerebiliriz. Lizbon ve modern sanat ikilisinin bir arada nasıl gittiğini bilmediğimiz için Museu Berardo'ya çok büyük beklentilerle gitmemiştik. Ancak kendimizi içeri attıktan sonra işler değişti ve son zamanlarda gezdiklerimiz içinde favori 3 listemize adını altın harflerle yazdırdığını söyleyebiliriz. İçeride Andy Warhol, Jackson Pollock, Roy Lichtenstein, Anish Kapoor, Richard Hamilton gibi çoğumuzun bildiği onlarca sanatçının yanı sıra Tony Oursler, Piero Manzoni, Yves Klein gibi sanatçıların kesinlikle gözden kaçırmamanız gereken eserleri mevcut. Öyle ki biz İstanbul'a döndüğümüz gibi cahil hissedip kendileriyle ilgili yoğun araştırmalara giriştik. Minimal art, pop art ve kavramsal sanata ilginiz varsa, kesinlikle kaçırmamanız gereken bir müze. -Hatırlatalım, tabi ki Pazartesi kapalı. -Belem bölgesinde bulunduğu için Jeronimos Manastırı, Kaşifler Anıtı ve Torre de Belem ile beraber aradan çıkarabilir, bir \"Belem günü\" yapabilirsiniz. Efendim geldik Belem'in bir diğer Asyalı turist popülasyonundan cinnet geçirip kameralara saldırmalı turistik atraksiyonuna. Nehrin hemen dibinde bulunan ve Portekiz'in ünlü kaşifi Vasco de Gama'ya adanmış olan bu kule hem mimari olarak gerçekten çok güzel, hem de Belem bölgesinde bir ilginizi çekebilecek Kaşifler Anıtı'na yürüme mesafesinde olduğu için ikisini bir arada görmeli bir combo yapabilirsiniz. -Giriş 6 Euro. Lisboa Card dahilinde. Eğer ikisiyle de ilgileniyorsanız Jeronimos Manastırı ve Belem Kulesi'ni kapsayan bir bilet mevcut. Ücreti 12 Euro. Bu ikilinin içine Arkeloji Müzesi'nin eklenmiş versiyonu ise 16 Euro. Lizbon'da gördüğümüz en etkileyici yapılardan biri olan Jeronimos Manastırı Belem'in olmazsa olmazı. 1500'lü yıllarda başlanan ve dönemin mimarisini en iyi şekilde yansıtan eserlerden biri olarak kabul edilen bu manastırın içini mi övelim, dışını mı övelim, yanına sonradan eklenen Santa Maria Kilisesi'nin güzelliğinden mi dem vuralım biz de bilemiyoruz. Ancak oraya kadar gitmişken gözünüzün böyle bir güzelliği görmesi, hem beyninizi hem de ruhunuzu tatmin edecektir diye düşünüyoruz. -Giriş 10 Euro. Lisboa Card dahilinde. -Dillere destan Pastais de Belem hemen manastırın yanındaki caddede bulunuyor, yiye yiye yürürsünüz. Giriş 5 Euro. Lisboa Card ile %20 indirimli. Pazar günleri ücretsiz. -Müzeleri audio guide olmadan gezmeyi sevmeyenlerdenseniz bilet satan kızdan aldığımız kesin bilgiyi iletmek isteriz. Audio guide'lar dandikmiş, almamalıymışız. Lizbonlular pek tatlı canım. -Klasik eserlerin yanında bir modern sanat bölümü olduğunu ve her iki müze için de ayrı ayrı bilet almanız gerektiğini hatırlatmak isteriz. Yukarıda da söz ettiğimiz Alcantara bölgesindeki en ilgi çekici yerlerden biri kuşkusuz LX Factory. 23,000 m2 büyüklüğündeki eski bir kumaş fabrikasından bir sanat ve eğlence merkezine dönüştürülen LX Factory'de, sıradan bir günde cafe/barları, birçok farklı konseptteki mağazaları, galerileri ve sokak sanatıyla dolu sokaklarını dolaşabilir, denk gelirseniz de kapsamında gerçekleşen birçok konser, şov ve sergilerde özellikle Lizbon halkının arasına karışabilirsiniz. Lizbon halkı dediğimize bakmayın tabi, ortama bakılırsa büyük ihtimalle hipster patlamasına maruz kalacaksınız, o ayrı. Karaköy'ün \"kapalı\" versiyonu olarak benimsediğimiz LX Factory'de, yerden tavana kadar sıralanmış kitapların karşısında kendinizi kaybedebileceğiniz Ler Devagar'a ve içerideki her şeyi toplayıp götürme hissi uyandıran Barrio Arte konsept mağazasına mutlaka uğrayın. Gördüğümüz kadarıyla bir şeyler satın almaya niyetlenmeyenler de Instagram'da bol bol ekmeğini yiyor. Yeşil metro hattının son durağı olan Cais do Sodre'den trene binerseniz, Belem'den bir önceki durak olan Alcantara'da inerek buraya ulaşabilirsiniz. Duraktan Alcantara'nın merkezine doğru yol aldığınızda izbe sokaklar görmeye başlarsanız \"ulan sabaha tek böbrekle uyanmayalım\" paniğine kapılıp pes etmeyin. Biraz daha ilerlediğinizde, Rua Rodrigues de Faria caddesinde LX Factory sizi Alice In Wonderland tadındaki ışıklı tabelasıyla karşılıyor olacak. -Lizbon'da vaktiniz bolsa ziyaret edebileceğiniz birçok yakın alternatif bölge mevcut. Eğer hava yüzmeli güneşlenmeli aktivitelere müsaitse Cascais'e, masallardan fırlamış güzellikte bir yer görmek istiyorsanız sizi Sintra'ya alalım. Ulaşım bölümümüzde her ikisine nerede gidebileceğinizden bahsettik bile! Avrupa'nın birçok şehrinden alışkın olduğumuz saat farkı burası için 1 değil, 2 saat. Ayrıca Avrupa'nın en uç noktasına gideceğiniz için yaklaşık 5 saatlik bir uçak yolculuğuna hazır olun. Lizbon sokak sanatı konusunda inanılmaz gelişmiş bir şehir. Şehrin turistik yerlerinin dışına taşarak özellikle Alcantara bölgesinde muhteşem örnekleriyle karşılaşabilirsiniz. -Bu şehirde mekanlara kapanmanın alemi yok. Çünkü sokakları değerlendirmek konusunda bizim gibi oldukları ve \"sokaktan masalarınızı kaldırın\" diye baskı görmedikleri için herkes sokaklarda eğlenmeye, yeşil alanları değerlendirmeye çok meraklı. -Şahsen su konusunda hassas insanlar olduğumuz için hangi ülkeye gitsek \"böyle su mu olur, bizim musluk suyumuz bile daha iyi\" tepkileri versek de Lizbon'da bu konuda hiç söylenmediğimizi fark ettik. Still water olsun bizim olsun, hepsini rahatlıkla içebilirsiniz. -Şehirde İngiizce konusunda sorun yaşayacağınızı sanmıyoruz. Mekanlarda çalışan insanlardan, sokaktaki gençlere kadar herkes bir şekilde sizinle iletişim kurabilecek kadar İngilizce konuşabiliyor. Madrid halkı örnek alsın. -Gitmeden önce Lizbon'dan çıkmış en önemli isimlerden Fernando Pessoa'yı ve Jose Saramago'yu okursanız iyi edersiniz. Yazı çok güzel olmuş, elinize sağlık. Biz de Lizbon'a bayılıyoruz, her İstanbullu orada kendine ait birşeyler bulacaktır. Ellerinize sağlık, rehber niteliğinde olmuş. Lizbon Gezi Notları sayfamız için yazınızı özetleyerek kendi sitemizde yer verdiğimiz belirtmek isterim. Aşağıdaki linkten ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz. Yazınız için çok teşekkürler. İhtiyacım olan her bilgiye ulaştım. Emeğinize sağlık. önümüzdeki günlerde Lizbon a gidicez. Size 2 sorum olacak. bacılar 10 numero olmuş yazı valla cansınız! nereye gideceksem önce sizin o yerle ilgili yorumlarınızı okuyorum, ona göre gezeceğim yerleri belirliyorum. Az öz o kadar güzel ifade ediyorsunuz ki, size çok çok teşekkür ederim. Merhaba, öncelikle büyük bir fangirl'üm bunu bildirmek istedim, bir yere gitmeden önce sizin yazıları okumazsam kalp krizi geçireyazıyorum. Şu anda lizbonda kalıyorum bir süreliğine ve küçük bir güncelleme yapmak istedim. 2)Museu Coleçao Berardo ücretsiz değil, 5 euro, Cumartesileri ücretsiz sadece. Eğer öğrenci kartınız varsa 2.5 euro. 3)Jose Saramago Foundation öğrenci fiyatı 2 euro ve affınıza sığınarak benim için yeterli gelmediğini söylemeliyim. Yine de Jose Saramago'nun kitaplarının bir çok dilde ve alternatif kapak tasarımlarıyla görmek çok hoştu. 4)Jeronimos Manastırı saat 17.00 olunca kapanıyor benim için biraz üzücü olmuştu gidememek, çünkü bence erken bi saat:/ Ama yanındaki kilise açık oluyor. 5)Pastais de Belem'in take away sırası sizi korkutmasın. Şehrin bir çok farklı bölgesinde Pasteis de Natas yemiş biri olarak söyleyebilirim ki daha ucuz ve daha güzel. Sıcak ve taze alıyorsunuz ama işte 20 dk kadar sıra beklemek lazım. Fiyatı da 25 cent kadar daha ucuz lol. 6)Museu Calouste Gulbenkian' a giderseniz, Gulbenkian Bahçelerini de gezmenizi öneririm. Eğer yaz döneminde gidiyorsanız Jaz konserleri oluyor bu bahçelerde. Önceden rezervasyon yapmanızı öneririm. 8-10 euro oluyor bilet fiyatı. 7)Praça do Comercio'dan dümdüz yukarı çıktığınızda Rossio Meydanına ulaşacaksınız, tatlı hoş bir meydan ama bence önemli olan Lizbon'un meşhur içkisi Ginjinha içebilirsiniz minik bi barda. Ginjinha=%28 alkol içeren vişne likörü, bi shot atıp yoluna devam ediyo insanlar. Shot fiyatı 1 euro. Teşekkürlerimi ve katkılarımı sunarak uzaklaşıyorum. You go girls!"} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/26/avrupanin-en-garip-yemekleri", "text": "Listemizin en normal yemeğinden giriş yaparak gözünüzü korkutmamak niyetindeyiz. \"Kıymalı yumurtaya 5 kala\" olarak tarif edebileceğimiz bu Fransız yemeği, aslında temel olarak kıyma haline getirilmiş etin, çeşitli baharatlar, soslar ve zaman zaman soğan, kapari gibi tatlar ile karıştırıldıktan sonra, pişirilmeden, çiğ bir şekilde servis edilmesiyle hazırlanıyor. Çoğunlukla yemeğin üzerine çiğ yumurta da koyularak sunulan bu yemek, Fransızların favori yemeklerinden biri olarak kabul edilebilir. Siz favori yemeğiniz olarak kabul eder misiniz bilemiyoruz, ancak Saint Germain'de sevimli bir kafeye oturup, garsondan lokal yemek tavsiyesi ister ve sonucunda Steak Tartare ile karşılaşırsanız, başınıza gelecekleri bilmenizi isteriz. Hem çok da önyargılı yaklaşmamak lazım, kendileri bizim listedeki favorimiz. İtalyan yemeklerini seviyor olmamız, orada yiyeceğimiz her şeyi seveceğimiz anlamına gelmiyor. Bu söylemin en iyi örneği, söz konusu yiyeceğimiz Casu Marzu olsa gerek. İlk bakışta yalnızca tuhaf görünümlü bir peynir olarak nitelendirebileceğiniz Casu Marzu'nın oluşum süreci, keçi sütünden yapılan Pecorino adlı peynirin, yapıldıktan sonra, üzerinde bir delik açılmasıyla başlıyor. Evet, buraya kadar her şey normal, ta ki peynirin dışarıda bırakılarak, Piophila Casei isimli sinek türünün bu peynirin içine larvalarını bırakma sürecine kadar. Neden mi? Çünkü bu larvalar peynirin fermente edilmesini sağlıyor. Üstelik sevenleri, canlı olmalarına aldırmadan, kurtçukları ile beraber götürüveriyor. Bizim öğrenci evlerinde bile barınamayacak bu peyniri, Allah sevdiklerine bağışlasın, biz almayalım. Merhaba sevgili mumbar severler, merhaba işkembe övenler, merhaba! Sizi görüyoruz ve arttırıyoruz; Karşınızda tüm iç organları bir arada yiyebileceğiniz İskoç yemeği Haggis. Nedir bu Haggis, hemen anlatalım; İşkembemizi alıyoruz, içine böbrek, kalp, ciğer, et, Allah ne verdiyse dolduruyoruz. Sanki her şey çok normalmiş gibi soğanı ve çeşit çeşit baharatı da ekleyerek bir güzel kaynatıyoruz. Evet, Haggis'imiz hazır. Gurmeler, bu lezziz yemeğin yanında, kaliteli Scotch içmenizi öneriyor. Bizim önerimiz ise, bunu yememeniz. Bizim restoranlardan birinde yapılsa, mekanı Uğur Dündar'ın basacağı türden bir şarküteri ürünü olan Paardenrookvlees iki kelimeyle özetlemek gerekirse şöyle oluyor: At eti. Biraz daha detaylandırmamızı isterseniz, sandviç vb. yiyeceklerin içinde jambon, salam ya da pastırma yerine kullanılan bir füme et alternatifi. Özellikle az yağlı ve temiz olması nedeniyle tercih edildiğini de belirtelim. Üstelik, at eti, birçok et içerikli yemekte de sık sık kullanılıyor. Her türlü eti yiyip, at yemeyi kabullenemiyorsanız, Hollanda civarlarında yemek yemeden önce içeriğini sorgulamayı ihmal etmeyin. Game of Thrones'tan fırlamış bir yemek olan Blodplattar, aslında yalnızca İsveç ile değil, komple Nordik ülkelerle özdeşleştirilebilecek bir yemek. \"Blood Pancakes\" olarak da adlandırılabilecek bu tuhaf yemek, aslında temel olarak pankek yaparken kullanılan malzemelerin içine \"domuz kanı\" eklenmesiyle hazırlanıyor diyebiliriz. Kuzey ülkelerinde hem protein hem de demir kaynağı olduğu için pek bir faydalı bulunan Blodplattar, genellikle İsveç köftenin yanında da sunulan lingonberry ile birlikte servis ediliyor. Umarız Ikea'da servis etmeye başlamazlar, zira ülkece buna pek hazır olduğumuzu sanmıyoruz. Avrupa'nın başka yerlerinde de tüketilmesine rağmen özellikle Fransa ile özdeşleşmiş olan Cuisses de Grenouille, Türkçe'ye çevirdiğimiz takdirde aslında anlaması oldukça kolay ama yemeye cesaret etmesi oldukça zor bir yiyecek; Kurbağa Bacağı. Protein, A vitamini ve potasyum açısından oldukça zengin olan bu yemek, genellikle un ve sarımsak ile panelendikten sonra zeytinyağında kızartılarak servis ediliyor. Deneyenlerin söylediğine göre tadı tavuğa benzeyen kurbağa bacakları, bizim için daha çok çizgi filmlerdeki cadıların yediği türden bir yiyecek olduğu için, içimiz yemeye el vermiyor. Sevenlerine armağan ediyoruz. Yukarıdaki yemeklerden sonra içimize büyük bir korku salan kuzey ülkelerinin bir diğer harikası Lutefisk, listemizin en tuhaf yemeklerinden biri olmaya aday. Neden derseniz, balığın sağı solu ertime özelliğine sahip, lavobo açıcı ürünlerin üretiminde kullanılan ve insan için oldukça tehlikeli bir madde olan sodyum hidroksit ile marine edilmesiyle hazırlandığını söylememiz yeterli olur herhalde. İşin garibi, günümüzde Amerika'da Norveç'ten daha fazla tüketiliyor olması. Denemeye karar verenler, dileriz işini bilen bir aşçıya denk gelirsiniz, aksi takdirde geziniz korku filmine dönüşebilir. Bu yazıyı ilk olarak yemek. com için yazmış bulunduk. Finlandiyanin meshur yemegi blood sausage ve litvanyanin domuz kani kaynatilarak yapilan corbasi unutulmus. Zaten steak tartarı, salyangozu, at etini çoktan denedim.. Tıslayan hamamböceğinde sınırı çiziyorum... O da zaten yemek değil insanların iddialaşarak yedikleri boyölçüşme nesnesi.. Çekirge, ipekböceği, arı larvası, vs gibi yenebilir böceklerden değil."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/11/30/roportaj-kanadada-yasamak-ve-montreal-uzerine", "text": "Kanada, Avustralya ve Amerika ikilisiyle birlikte Türkiye çapında birçok kesim tarafından bir kaçış noktası olarak görülen, yaşam standartlarının kesinlikle yükseleceğini izlenimini yaratan bir ülke. Gerek okumak, gerek dil eğitimi almak, gerekse yaşamak için her yıl yüzlerce insan Kanada'ya gitme, Kanada'da yaşama planları yapıyor. Bu nedenle, röportaj serimize Kanada ile devam etme kararı aldık. Yaklaşık 3 senedir Montreal'de yaşamakta olan Barış, bize orada yaşamının nasıl bir şey olduğunu ve nasıl bir şey olmadığını harika bir şekilde anlattı. Sayesinde bizde de daha önceki röportajlarımızda hiç oluşmamış bir his uyandı; KISKANÇLIK. Şaka bir yana, gerçekten şahane bir röportaj oldu, bizce çok işinize yarayacak, hadi yine iyisiniz! Başlamadan gelen not: Yetmez ama evet diyenler için şurada bir adet Kanada'da yaşam ve göçmenlik içerikli röportajımız daha var. Açıkcası benim ana hedefim Kanada'ya gelmek değil, Türkiye'den gitmekti. Bir noktada \"ben artık Türkiye'de yaşamak istemiyorum!\" kararını net bir şekilde aldıktan sonra Kanada'yla ilgilenmeye başladım. Bir Türk vatandaşı olarak kalıcı bir şekilde göçmek için geçici çalışma izinlerini, öğrenci vizelerini, expat hayatını falan kastetmiyorum. Bir iki sene yurtdışında çalışıp geri dönmek istemedim elde temel olarak Avustralya ve Kanada seçenekleri var. Bu noktada biraz körlemesine, yüzeysel bilgilerle, daha önce hiç ziyaret etmemiş olmama rağmen Kanada'yı tercih ettim. Göçmenlik başvurum kabul edildiğinde samimi olarak aklımdaki düşünce \"Gider, en kötü ihtimalle 3 sene dişimi sıkar sonra vatandaşlık başvurusunda bulunurum. Kanada pasaportunu aldıktan sonra dünyanın geri kalanındaki seçeneklerimi değerlendirmeye başlarım\" şeklindeydi. Ama an itibarı ile çok rahatlıkla diyebilirim ki seyahat etmeyi ve taşınmayı seven biri olmama rağmen, gelecekte değişik ülkelerde yaşamaya niyetlensem de bir ayağım ölene dek Kanada'da, özellikle de Montreal'de olur. 30 sene boyunca Türkiye'de bulamadığım huzuru Kanada'da buldum. 8 Aralık'ta 3 sene dolacak. Ülkenin çoğunu özellikle de batı kısımlarını henüz hiç görmedim, eminim Vancouver taraflarında da çok güzel çok yaşanılası yerler vardır. Montreal ile Toronto'yu kıyaslayabiliyorum sadece. Toronto yarın öbür gün iş vs gibi bir nedenle gidip rahatlıkla yerleşebileceğim, kesinlikle mutlu olacağım bir şehir ama seçim şansım olduğu sürece Montreal'de kalmayı tercih ederim. Turist olarak 3-4 gün için gezmeye gelsem çok birşey ifade etmeyebilirdi ama yaşamak için bence dünyanın en keyifli, en güzel şehirlerinden biri. Mesela biz her fırsatta Türk insanının yardımseverliğinden, sıcakkanlılığından, samimiliğinden bahseder ve hatta övünürüz. Bana sorarsanız genel olarak Türkiye'de içinde bulunduğumuz durum; aile, arkadaş, konu-komşu herkesin \"ilgi gösterme\" kisvesi adı altında hayatınızın her anına müdahil olmaya çalıştığı, toplum olarak en büyük eğlencenin dedikodu yapmak olduğu, atılan her adımda \"Elalem ne der?\" baskısını hissetmek zorunda kaldığınız korkunç bir durum. Doğal olarak güya herkesten yardım ve destek alan, birbirine kol kanat geren Türk insanı dünyanın en gergin, en asabi, en çok sır saklayan ve yalan söylemek zorunda kalan insanı haline geliyor. Montreal'de yalnız kalmak istediğimde yalnız kalabildiğim gibi, yardıma ihtiyacım olduğu her anda da istisnasız herkesten ellerinden geldiği kadar destek gördüm. Bunun ötesinde ben gece hayatını, müziği, yemeyi içmeyi seven bir insanım. Montreal yılın her döneminde güzel müzik dinleyip, güzel yemek yiyebileceğiniz, yeni insanlarla tanışıp yeni hobiler edinebileceğiniz bir yer. Türkiye'den göçmenlik başvurum kabul edilmiş olarak gelmiştim zaten. Ayak bastığım andan itibaren Permanent Resident statüsündeyim. Basitçe, seçme-seçilme ve pasaport taşıma hakkı dışında Kanada vatandaşından çok bir farkım yok. Kolay bir süreç diyemem ama kararını kesin olarak vermiş, ne istediğini bilen biri için sorun değil. Pek çok arkadaşım da dahil olmak üzere insanlar gözünde bu işi çok büyütüyor, anlamakta zorlanıyorum. Herhangi bir danışmanlık firmasına da ihtiyaç duymadan tek kaynak olarak Kanada devletinin göçmenlik ve vatandaşlıkla alakalı resmi sitesi olan şu adresi kullanarak, doğru şekilde başvurmak ve buraya gelmek mümkün. Genel olarak Quebec eyaleti, doğal olarak da Montreal şehri Fransızca'nın ana dil olarak konuşulduğu bir bölge. Sorunuza cevabı en net ve en kısa şekilde şöyle verebilirim sanırım: ben Fransızca konuşamıyorum. Buraya geldiğimde tek kelime bilmiyordum, şu an iki üç selamlaşma cümlesi haricinde halen konuşmuyorum. Fakat mutlaka Fransızca bilen biri için hem iş hem de sosyal hayatta her şey çok daha rahat ve güzel olacaktır. En önemlisi sadece İngilizce bilen biri için iş bulma olanakları daha az ama Montreal'de hayat sadece İngilizce ile de gayet güzel devam ediyor. İş güç sahibiyim, hem yerli hem göçmenlerden oluşan kalabalık bir arkadaş grubum var, kız arkadaşım Quebecli... Yani Fransızca konuşmuyor olmam bazı şeyler için biraz uğraşmama neden olsa da çok büyük bir sorun olmadı. İlk geldiğinizde doğal olarak her şeyin fiyatını Türk lirasına çeviriyorsunuz ve dolayısıyla her şey çok pahalı gibi geliyor. Halbuki burada yaşıyor ve kazanıyorsanız Montreal kesinlikle pahalı bir yer değil. Temmuz ayında İstanbul-İzmir-Kaş tatili yaptım, net şekilde söyleyebilirim ki İstanbul Montreal'den pahalı. Hatta komik gelecek belki ama en çok takıldığım konu şu oldu; İstanbul'da hiç lüks olmayan, salaş bir rock bar'da bir biraya 15 TL ödedim. Montreal yerine göre 5 ila 10 dolar arası değişen bir para ödersiniz. Burada minimum ücret 1300-1500 dolar. Türkiye'de sanırım 800 küsür lira... Benzer kıyaslama her şeyde geçerli. Türkiye'de eli yüzü düzgün bir üniversiteden mezun olduktan sonra arka arkaya hep büyük, çokuluslu şirketlerde çalıştım. Ortalama bir Türk vatandaşından çok daha fazla kazanıyordum ama haftada 6 gün uzun saatler çalışıyor, günün ciddi bir kısmını trafikte boğuşarak, işte ve sokakta insanlarla tartışarak geçiriyordum. 30 yaşında migren, reflü başta olmak üzere türlü sağlık problemiyle uğraşmaya başlamıştım. Ufak tefek bir adam değilim ama sokakta kendimi güvende hissetmiyor, kız arkadaşımı bir yere yalnız gönderdiğimde rahatsızlık hissediyordum. Spor yapmaya, eğlenmeye ya vaktim, ya da enerjim olmuyordu. Burada 3. senemde halen daha ortalama bir Kanadalı kadar kazanmıyorum. Ama spor salonuna gitmeye, hafta 3-4 gece arkadaşlarımla dışarı çıkıp eğlenmeye, hobilerime vakit ayırmaya ve hatta yeni hobiler edinmeye, tatil yapmaya, haftasonu kaçamaklarına, yani özetle hayattan keyif almaya param, vaktim ve enerjim bol bol var. Özetle evet, yaşam standartımın çok arttığına inanıyorum. Ama öte yandan herkesin reçetesinin de farklı olduğuna inanıyorum. Ben burada Led Zeppelin dinleyen kadın belediye otobüsü şoförünü görüp \"Oh be, sonunda memleketteyim\" diye keyiflenirken, \"Yahu Boğaz'da bir çay içmeyi özledim\" diye ağlayan, bütün gün internetten Türk dizileri izleyip iç geçiren insan da tanıdım. Ona sorsanız anlatacağı Montreal ve Kanada muhtemelen çok farklı, çok kötü olacaktır. Montreal'de -40 derece gördüm, evet. Aralık'tan Nisan'a kadar şehir bembeyaz kar altında oluyor, hava da dönem dönem çok soğuyor. Yazın da dönem dönem İstanbul'dan çok daha sıcak olduğu günler yaşanıyor. Hayatın durduğunu hiç görmedim. Ülke olarak alışmışlar, siz de kısa sürede adapte oluyorsunuz. Ne iş, ne okul, ne eğlence kar kış yüzünden durmuyor, duraklamıyor. Yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek bir hava durumu ile 3 senede karşılaşmadım. Çeşitli nedenlerle geri dönen insan tanısam da \"havası soğuk\" diye döneni de tanımadım. Kişi başına düşen restoran, kafe, bistro, vs oranının en yüksek olduğu şehirlerden biri Montreal. Dışarıda yemek seçenekleri çok ve güzel. Dünyanın 4 köşesinden türlü mutfak örneğini bulup yiyebiliyorsunuz. Öte yandan garip gelecek belki ama burada İstanbul'dakinden çok daha güzel sebze meyve bulabiliyorum. Yani evde yemek pişiren insan için malzeme harika. Ama Kanada mutfağı konusu biraz acayip. Kanada mutfağı diye bir şeyden bahsetmek pek mümkün değil. İlk 2 senemde arkadaşlarımın çoğu Avrupa ya da Güney Amerikalı göçmenlerden oluşuyordu. Kanadalılar hakkında genel fikrim \"Çok kibarlar, çok saygılılar, hoş sohbetler vs ama mesafeliler, politikler. Arkadaşlık kurmak kolay değil\" şeklindeydi. Sonra ya zamanla ben alıştım ve halim tavrım onlara uygun gelmeye başladı, ya da tamamen tesadüf ve dönemsel olarak içinde bulunduğun grupla alakalı bilemiyorum ama an itibari ile en çok görüştüğüm ve beraber en çok eğlendiğim insanlar Montreal ve Quebec'in yerlisi arkadaşlarım. Buraya ilk gelen her Türk'ün şikayet ettiği şeylerin başında gıda maddeleri satan marketler, bar ve restoranlar dışında tüm dükkanların ve alışveriş merkezlerinin haftasonu da dahil olmak üzere saat 5 ya da 6 da kapanması gelir. Zamanla fark ediyorsunuz ki burada en çok dikkat edilen şeylerden biri iş ve özel hayat dengesi. Ve ayakkabıcıdaki tezgahtar da insan... Doğal olarak kimse haftada 40-45 saatten fazla çalışmıyor. Trafik sıkıntısı da yok. Minimum ücretle dahi çalışıyor olsanız cebinizdeki paranın yeterli olduğunu da söylemiştim daha önce. Doğal olarak neden keyif alıyorsanız onu yapmaya vaktiniz ve paranız var bol bol. Söylediğim gibi haftada en az bir iki gece dışarı çıkmayı, iş sonrası arkadaşlarımla bir iki kadeh birşey içmeyi seven bir adamım. Bunun dışında yazın çok çok daha yoğun olmakla beraber yılın tamamında bol bol konser oluyor, Türkiye'de canlı olarak görme şansı bulamadığım, ilahım diyeceğim adamları burada izleme şansım oldu bu sayede. Nisan Ekim arası festival sezonu. Özellikle Haziran-Temmuz döneminde aynı gün şehrin 3 ayrı noktasında 3 ayrı festival ya da açık hava konseri gerçekleştiği oluyor. Ayrıca benim gördüğüm en yeşil şehirlerden birisi. Adım başı kocaman parklar, spor alanları, havuzlar var. Bahar ve yaz aylarında büyük küçük tüm parklarda ücretsiz konserler, tiyatro oyunları, gösteriler oluyor. Kış aylarında hayat doğal olarak biraz da 4 duvar arasında geçiyor ama yazın sıradan bir hafta sonu günü öğlen bir terasta brunch ile başlar, parkta piknikle devam eder, gece ya bir ev partisine ya da bara gidilir. Belçika kadar olmasa da çok sayıda kendi birasını yapan micro-brewery'ler var. Buralarda bira içmenizi, \"Yemedim\" dememek için illa ki Poutine yemenizi ama her şeyden önemlisi mümkünse ziyaretinizi Haziran-Temmuz dönemine denk getirip başta Montreal Caz Festivali olmak üzere festivaller dönemini burada geçirmenizi öneririm. Böyle bir yazı yazdığınız için çok teşekkürler. Ben de uzun zamandır Kanada'da yaşama hayalleri kuruyorum. Montreal değil de Vancouver şehrini gözüme kestirdim 🙂 Orasının da Kanada standartlarına göre iklim açısından Türkiye'ye daha yakın olduğunu öğrendim. Ben tekerlekli sandalye ile yaşıyorum. Bu yüzden kar yağışı benim için önemli bir kriter sanırım. İzmir'de yaşadığım için kar ile hiç karşılaşmadım ama araştırmalarım kadarıyla yoğun kar yağdığı zamanlar sandalye kullanımında sıkıntılar oluyor. Efe bey gidebildiniz mi? Durum ne? İzmir zaten mükemmel. Evet tanıtan arkadas mükemmel bir şekilde anlatmış net. .. Harika bir röportaj. tel kelimeyle süper. son derece gerçekçi... ben uzun yıllar almanya va abd de yaşadım. türkiye bana yaşamak için çok absürd geliyor. hergün saçma sapan suni problemlerin yaratıldığı, halkın kuzu gibi sindirildiği, sesini yükseltenin dayak yediği bir yer oldu... şimdi oğlum sayesinde kendisi fransız ve kanada vatandaşı family sponsorship programı dahilinde montreale yerleşmeyi düşünüyorum. bu program dahilinde oraya yerleşmiş olan var mı ? bu arada ben 66 yaşındayım, ama ruhum daha 30 larda... şimdiden çok teşekkür ederim. 7 sene Toronto'da harika bir hayat yaşadım ve Montreal ve Quebec City'i çok severim. Barış Bey Kanadayı ve Montreal yaşamanı çok güzel anlatmış. Kanada'da yaşanacak en iyi ülkelerden biridir. Vancouver yazısını heyecanla bekliyorum. Barış bey ne ile meşgul orada, nasıl para kazanıyor? İşini henüz Türkiye'deyken mi ayarlamış, yoksa oraya belirli bir birikimle mi gitmek gerekiyor acaba? Bu soruların cevabını da verebilirse ya da mail adresimden bana mail atabilirse çok memnun olabilirim aslında. şimdiden teşekkür ederim, blogunuzu çok çok keyifle takip ediyorum. sevgiler.. Mehmet bey esimle benim hayalim de cocuklarimizla Kanadada yasamak Bilgilerinizden yararlanmak isteriz. Mail aderesimden ulasirsaniz sevinirim. Merhaba. Biz ailecek kanadaya yerleşmek istiyoruz. Turist vizesine gidip orda bir iş bulup, calısma izni alabilirmiyiz.. 2 cocugumuz var 7 yas ve 4 yas. Torontomu, Montreal mi sizce. Mobilya tasarımcısıyım, ev dekoru aksesuarları da yapıyorum. süs esyalari, ayna cerceve, mum, kalıptan süslemesine kadar yapıyorum. Bilgi paylaşırsanız sevinirim. Detaylı bilgi alabilmek için sizinle görüşmek isterim. bilgisayar işiyle uğraşıyoruz. iş bulmak kolaymı. nasıl gidilir. aslında herkesin soruları benzer. bu soruların tümüne cevap verebilecek bir yazı yazsanız. karı-koca bizde kanada yaşama kararı aldık(birde 18 aylik kizimiz var ). ikimizde devlet memuruyuz. haddinden fazla ikilem yaşıyoruz. göçmenlik kabul olmadan istifa etmekte zorlanıyoruz. orada hangi eyaleti seçelim diye zorlanıyoruz. express enrty sertifika diploma vs hangi yolu deneyelim karar veremiyoruz. süreci yaşamış biri olarak tavsiyelerinize ihtiyaç duymaktayız. Merak ettigim bircok konu var, bu asamalardan gecen birilerinden yardım almak süreci hızlandırır diye dusunuyorum. Bu konuda tecrubelı birileri yardımcı olursa minnettar olurum. Mehmet bey merhaba, benim sorularıma da cevap verebilirsiniz çok sevinirim. Ben de 2017 nisan ayından sonra gocmenlik başvurusu yapmak istiyorum. Açıkçası Avustralya ile Canada arasında celiskideyim. Ben eşim ve küçük kızımla birlikte yaşayacağım bize bir yol göstermesi adına tüm gercekligiyle sizin göç hikayenizi dinlemeyi çok isterim. Çocukla birlikte durum ne kadar zorlaşır ya da orada yeni bir hayat kurmak sadece ingilizce ile gerçekten mümkün mu geri dönüş yapmanızı heyecanla bekliyorum. Şimdiden teşekkürler. Benim mühendislik enerji sektöründe 3 yıldan fazladır yaşıyorum. iş arama sitelerinden Kanada'da iş başvuruları yapıyorum fakat daha dönüş olmadı. ben kanada'ya yerleşip çalıştığım alanla ilgili çalışmak istiyorum. sizin bu konu ile ilgili paylaşmak istediğiniz bilgiler varsa benimle paylaşırsanız çok memnun olurum. Memet bey merhaba ben fransa da yasiyorum 20 yil olcak ayni zamanda fransiz vatandasiyiz benim hep genclik hayalimdi kanadaya gormek istiyordum simdi burdan madi olarak iyi yim ama cocuk lar konusunda icler acisi yaziki cocuklarimi getirp orda yetistirmek gibi bi duSuncem var siz ne tafsiye edersiniz biraz bilgilendiriseniz memnun olurum merci de avance. Çünkü Kanada'nın her eyaletinde iki resmi dil geçerlidir. Biri Fransızca, diğeri ise İngilizce. İkisinden birini biliyor olmanız yeterlidir. @Esra Ersal ; Göçmenlik başvurusu yapmış, anlatmış zaten.. Dolayısıyla otomatik olarak oturma izni ve calısma izni almıs. Eger ögrenci/turist vizesi ile giderseniz alamazsınız bunu. Göçmenlik başvurusu yapkanız ülkeye iltica etmeniz gerekiyor. Eskiden daha kolaydı bu, özellikle Kanada bu konuda çok iyimser ve zorlamıyordu, ancak artık oldukça zor. Bence enfes bir site ve yazı olmuş, keşke 10 yılş önce bu tür paylasımlar daha fazla olsaydı da, bizler daha sanslı ve kolay bilgiye ulaşabilir olsaydık. Ben, 20'li yaşlarda olsam, hiç düşünmem. Bu yüzden, yaşı daha genç arkadaşlar, bu konuyla çok daha ciddi ilgilenin.. ABD varken Kanada'da yasanmaz fazka sakin gelir Turk insanina, emin olun bir sure sonra sikar o kadar sakinlik. Merhabalar Ben halen ABD New yorkta Yasamaktayim Yasim sizlerden biaz Fazla bende Kandada Montreol da yasamak isterim, Cunku sevdigim inasan orda yasiyor. gayet güzel bir yazı olmuş, teşekkürler. ben toronto üniversitesinde okumak istiyorum, mümkünse böyle bir röportaj da yaparsanız çok iyi olur. Çok yararlı ve heveslendirici bir yazı olmuş..4,5 ve 1,5 yaşlarında iki kızım var.. Çocuklarla gitmek işleri zorlaştırır mı? onların uyum sağlama süreci için bir politikaları var mı? Bilgi verirseniz çok sevinirim. Bu yazı bana gerçekten çok iyi geldi. Çok teşekkürler! Dediğim gibi benim open work pertim var 3 senelik. Henüz oturma izni alabilmiş değilim. Open work permitle burda yaşayıp çalışabiliyorum. Bu arada da tabı oturma izni için başvuru yapacagım. Eşimle beraber geldik buraya, fransızcası epey iyi. Başvuruyu onun üzerinden yaptığımız için benden herhangi bir dilbilgisi istenmedi. Siz CSQ dan kabul alıp permanent residence mı alamadınız? Quebec için önce Csq almak gerekiyor. Express entry de bir seçenek Quebec dışında bir yer düşünürseniz.. Yazı mükemmel olmuş.. Benim sorum biraz daha farklı. Ben Kız arkadaşım (3 ay içerisinde evleniyoruz) için 1 sene içerisinde Calgary e taşınmayı düşünüyorum. Ordaki iş imkanları hakkınızda bilginiz varmı?Çünkü istanbulda ailemin evini satıp gitmeyi düşünyorum ve herhangi bir üniversite bitirmişliğimde yok. Bir meslek deseniz Otel ciyim diyebilirim ama Kışın -30 gören bir yerde otel cilik ne iş yapar orası mechul. furkan eger calisma amaciyla geleceksen alberta gibisi yok calgary ve edmonton ilk sirada siva kaynakci yada petrol oil sanayilerinde calisabilirsin insaata gireceksen dile gerek yok siva turk ve turkiyeden gelen kurtlerın elınde baslangıc 17 dolar saat ucreti ustaliga dogru 30 oluyor okul gerekli degil bikac formalite var sadece sen gel is sikintisi cekmezsin. ama montreal ve torondotan uzak dur oralar berbat ıs yok millet zor geciniyo. 7.5 yildir Kanada da yasiyorum. 3 sene de Vancouver da yasadim. Isterseniz sehir yasami hakkinda size yardimci olabilirim. Merhaba, ben de Kanada ve Avustralya'yı çok merak ediyorum. Huzurlu yaşam ve çocukların eğitimi amacıyla yerleşmek istiyorum. Dil konusunda biraz sorun yaşayabilirim ama aşabileceğimi düşünüyorum. İnşaat gibi ağır işler dışında çalışabileceğim işler var mı. Çok fazla dil gerektirmeyen işler gibi. Özge selam, Vancouver ve Kanada'da iş/yaşam hakkında bilgi almak isterim. e-mail üzerinden konuşabilirsek memnun olurum. Mail adresinizi verirseniz bir kaç sorum olacak. Ben inşaat müh. yim ve yaklaşık 12 senelik tecrübem var. Eşimle Kanada ya yerleşmek konusunda araştırma yapıyoruz. Merhabalar Kanada'ya yerleşmek istiyorum bende. Siz bu konuda bayağ tecrübelisiniz, birkaç sorum olacak yardımcı olursanız çok sevinirim Özge hanım. Merhabalar. Iyi derecede Ingilizcem var ve Fransizca ogrenmek istiyorum, bir kurs ile Kanadaya gelmek ve yine Fransizca bir lisans programina kaydolarak orada yasamaya devam etmek istiyorum. Tabi kisitli bir param var su an, sizce bu surecte vize alma acisindan zorlanir miyim? Tabi ki calismam da gerekecek. Yazam kosullari icin en uygun ulke Kanada gorunuyor. Goruslerinizi merak ediyorum. Tesekkurler. Merhabalar, gercekten güzel yazı olmuş, emeğinize sağlık. Ben post-doc için yurtdışı seçeneklerini düşünüyorum ABD ve Kanada gibi. Kanada da yaşam standartları daha yüksek sanirim. Universiteler ve is olanaklari hakkında detaylı bilgi edinmek isterdim. Yardimci olabilirseniz sevinirim. -40 ne abi vazgeçtim ben kanadadan zorlanırım orada ben isterse 5000 dolar maaş versinler benim ilk tercihim iklimi ılıman olmalı kanadaya geçen yaz tatile gitmiştim. olaganustu bıyer kanada vizesi alırken biraz zorlandım ancak globalvizeden naıle hanım saolsun cok yardımcı oldu. sizinde ihtiyacınız olursa ıncelemenızı tavsıye ederım. http://www. globalvize. net/kanada-vizesi adresinde her turlu detaylı bılgı var. Umut dolu ve bilgilendirici bu röportaj için çok teşekkürler. Barış bey'in göçme nedenlerini okurken kendime çok benzettim. Uzun zamandır eşimle Kanada'ya göç etme hayalleri kurup araştırmalar yapıyoruz. Barış bey ile mail aracılığıyla iletişime geçmem mümkün müdür? Diploma eşdeğerliği ve iş bulma süreciyle ilgili konularda sormak istediklerim var. merhaba, 38 yaşında 3 yaşında oğlum var. çocuğumla daha iyi bir yaşam için kanadaya yerleşmek istiyorum. yabancı dilim yok, geçerli diller bölgelere göre diğişiyor sanırım. Nerden başlamalıyım, vatandaşlık iin aranılan şartlar neler ? yardımcı olmanızı rica ederim. Size Canada hakkinda bilgi vermek isterim. Bana mail atin. Konusalim. Guzel bir yazi olmus ama sunu belirtmek isterim hersey bu yazida anlatildigi kadar toz pembe sekilde degil. evet kanada turkiye ye gore bir cok alanda artilari bulunmakta, trafik insanlarin gerginligi yasam sartlari nedeni ile bunalip kactigim istanbuldan kanada ya geldigim tarih de rahatlamis olsamda her gecen sene kotuye giden yasam kosullar ve toronto daki trafik istanbulu aratmaz oldu, oncelikle benim icin en onemli konu insanlara sunu aciklamak olacaktir turkiyeden kanadaya gocmen olarak gelmek burda anlatildigi kadar kolay olmamakla birlikte bu ulkeye gelen turk yada kurt uyruklu insanlarin cok buyuk bir oraninin iltica yolunu secmeleridir. Iltica tercihi zorlu ve sikintili bir surec olup genelde 3 senedir burda gocmen olarak geldim hic donmedim sozunu kullananlarin iltica sonucu 4 yada 5 senelik pasaportlarinin canada hukumeti tarafindan alinmasindan kaynakli turkiye ziyareti yapamamlaridir. Ikinci bir secenek ise evlilik yolu ile kanadada oturum izni alma swcenegidir ki yeterli ingilizcesi olmayan biri icin sahte dahi olsa evlilik yapabilecegi kisiyi bulmak oldukca zordur. Bu yazida roportaj veren arkadasa katiliyorum buraya gelip bir adim bile ileri gidememis turkler yada kurtler gordum ama diger tarafdan turkiyedem buraya emekli yarbay, yada aktof olarak doctorluk yapan insanlarin gelip burda diplomalarinin birer kagit parcasi oldugunu gorduklerinde buyuk hayal kirikliklari icinde turkiyeye geri donduklerini gordum. Ben bu roportaj i veren arkadasa sunu sormak isterim turkiyeden buraya bekar biri olarak hangi vasif ve mevki ye sahip iken kanada ya gocmenlik basvurusu yaptiniz ve kabul edildiniz yoksa tum iltica eden insanlar gibi utanilacak bir durumu ayni yolla saklama yolundamidir diye. Lutfen artik insanlari bos hayaller ile kandirmayin insanlarin hayatlari bukadar ucuz harcanmamali insanlar duzenlerini bozup geldiklero bu ulkede karsilastiklari gerceklerden dolayi sagliklarindan olabiliyor. Iltica etmedim, iltica yoluyla gelmeye calisanlara da tavsiyem hep \"sakın yapmayın, gocmenlik basvurusu yolunu izleyin\" oldu. Hep aynı seyi söylüyorum, gerçekten Kanada'ya yerleşmek isteyen herkes er ya da gec yerlesir. Kimi gerekli kriterleri karsiliyordur direk basvurusunu yapar 1-2 senede gelir, kimi ise gerekli kriterleri karsilayacak hale gelmek icin önce Türkiye'de birkaç sene ugrasmak zorunda kalir sonra basvurusunu yapar. Ulaş, yorumun faydalı olmuş. Yazar sana cevap verse de akı karayı anlasak. O dediginiz yere ben kayt oldum pek ilgilenmiyorlar.2 seneyi buldu simdi baska bir yere kayit ettik dediler dosyayi silmisler. aman dikkat para tuzagi olan cok yer var. Eğer animatörlüğü Ontario eyaletinin Toronto kentinde yapmayı düşünürseniz iş bulma oranınız diğer şehirlere göre daha artacaktır. Kanada'nın nüfusu az, iş imkanı oldukça fazladır. Göçmenlikle ilgilenenler için genel bir bilgi vermek istedim. Aşağıdaki linkten göçmenlik için puanınızın yetip yetmediğine bakabilirsiniz. Genel olarak 35 yaşın altında, master diplomasına ve iyi ingilizce seviyesine (IELTS: Reading, Writing, Speaking minimum 7, Listening minimum 8) sahipseniz puanınız rahatlıkla yeter. Bu puanlamaya bakmadan ve IELTS sonucunuzu elinize almadan hiç bir danışmana bir ücret ödememenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/12/02/elektronik-alisverisinde-cigir-acabileceginiz-5-sehir", "text": "Gün geçmiyor ki, bir yeni teknolojik ürün daha piyasaya sürülmesin ve biz de elimizdeki ürüne antika muamelesi yapmayalım. Öyle ki, her yeni Iphone çıktığında elimizde olan bir önceki modele ahizeli telefon, her yeni bilgisayar çıktığında elimizdeki bilgisayara hesap makinası gözüyle bakmaktan kendimizi alamıyoruz. \"Yok artık o kadarını da yapmamışlardır\" dediğimiz bir anda, Google Glass diye bir şey hayatımıza giriveriyor, biz daha Fifa 2014'ü överken arkadaşımız bir anda elinde Fifa 2015 ile içeri gelebiliyor. Bu durum bazılarımızda gün geçtikçe olayların hızına yetişememiş babaanne etkisi yaratsa da, bazılarımız teknolojinin nimetlerinden yararlanmaya tam gaz devam ediyor. Her güzel şeyin bir kötü yanı olduğunu yüzünüze vuracak olursak, hatırlatırız ki, bu teknolojik ürün patlaması ihtiyacın da ötesine geçerek yoğun bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Bir ürünün onlarca alternatifi çıktığı için insan adeta ne alacağını bilemez hale geliyor. Merak etmeyin, bu çılgın çeşitliliğin sonucunda önünüze gelen her ürünü alma isteğine kapılan tek kişi siz değilsiniz. Bu yüzden işinizi biraz kolaylaştırmak adına, Türkiye sınırları dışına taşarak, dünya çapında teknolojik anlamda yer yer en çok çeşidi, yer yer en uygun fiyatlı ürünleri bulabileceğiniz 5 farklı noktayı sizler için ele aldık. Karşınızda yurtdışında elektronik alışverişi yapabileceğiniz 5 iddialı nokta! Teknoloji deyince aklımıza ilk olarak Japonya'nın gelmesi sizin için de şaşırtıcı olmamıştır. Sony, Canon, Nikon, Panasonic, Nintendo, Toshiba, Asics ve nicelerinin kaynağı olan Japonya'yı bu anlamda saatlerce övebilir, türlü türlü arkadaş ortamını bu muhabbetle kilitleyebiliriz. Olur da Japonya'ya yolunuz düşerse, gitmeniz gereken adresi veriyoruz; Akihabara. Adının Çorum'un ilçesi gibi durduğuna bakmayın. Burası, yalnızca teknoloji meraklılarının değil anime ve manga hayranlarının da yeryüzündeki cenneti olarak adlandırılıyor. Herkesin deyişiyle \"Tokyo's Electric Town\". İçinde binlerce elektronik ürün seçeneğini barındıran bu bölgede, aynı zamanda kafe, restoran, otel gibi olanaklar da mevcut. Buradan da anlayabileceğiniz üzere, saatlerinizi geçirebileceğiniz bu bölge Japonya seyahatinizde teknolojik anlamda büyük ölçüde tatmin olabileceğiniz çeşitliliği size mutlaka sunacaktır. İpucu: Eğer canınızı sokak sokak dolaşmak istemiyorsa ya da kısa zamanınız varsa, bizce tek hakkınızı Yodobashi Camera için kullanmalısınız. Akihabara'nın en büyük mağazalarından biri olan Yodobashi Camera, 9 katlı bir teknoloji mabedi. Kocaman bir alışveriş merkezi olduğuna bakmayın, içerde şansınızı zorlayıp pazarlık yapabiliyorsunuz. İlginç Gerçek: Size ürkütücü mü gelir ilginizi mi çeker bilemiyoruz ama, Akihabara bölgesinde en moda kafelerden birkaçının konsepti aynı: Fransız hizmetçisi kostümü giymiş çalışanlar. Bu kadınlar, istediğiniz takdirde size yemeğinizi yedirebilir ya da sizinle onun işverenişmiysiniz gibi konuşabilirler. Tabi ki bunların hepsi onlara verdiğiniz bahşiş miktarları ile alakalı. Söz konusu alışveriş olunca, Dubai'den bahsetmeden geçmek, Küba'dan bahsederken Fidel'den söz etmemek gibi bir şey olacağından Dubai'nin en kral alışveriş merkezi The Dubai Mall'u, bilmeyenler, duymayanlar ya da bilip de gidemeyenler için biraz daha detaylandırmak isteriz. Dünyanın en büyük alışveriş merkezi olma özelliğini taşıyan Dubai Mall (yaklaşık 1,2 milyon metrekarelik bir alandan bahsediyoruz) içinde 1200 mağaza, akvaryum, tema parkı, buz pisti, 100'den fazla restoran ve 250 odalı bir otel bile bulunuyor. E hal böyleyken elektronik ürün konusundaki çeşitliliği tahmin edebiliyorsunuzdur. İçinde Panasonic, Samsung, LG, Apple, Sony, Bang&Olufsen, Canon gibi büyük markaların mağazalarının yanı sıra, birçok devasa teknoloji marketini ve binlerce farklı ürün seçeneğini bulabilmeniz mümkün. Özellikle içinde 200'ün üzerinde markayı barındıran E-max'i ve yüzlerce oyun seçeneğini bir arada bulabileceğiniz Geekay Games'i es geçmemekte fayda var. İpucu: Dubai'ye gideceğiniz dönemi, Dubai Alışveriş Festivali'ne denk getirirseniz, birçok ürünü daha ucuza alabilmeniz mümkün. İlginç Gerçek: The Dubai Mall, 2013 yılında tam 75 milyon kişi tarafından ziyaret edilmiş. Bu sayı aynı yıl New York ve Los Angeles'ı ziyaret eden insan sayısından daha yüksek. Adına aşina olmayanları genel kültür eksikliği nedeniyle kınayamayacağımız kadar küçük ülke Andorra, Fransa ile İspanya arasında, kendisi küçük işlevi büyük bir prenslik. Gelirinin %80'ine yakınını turizmden sağlayan bu ülkenin bu denli turist magneti olmasının nedenini ise size iki kelime ile açıklayalım; Vergisiz alışveriş. Görsel olarak değil ama, alışveriş anlamında Avrupa'nın ortasında küçük bir Dubai simülasyonu olarak nitelendirebileceğimiz Andorra la Vella, hem ülkenin başkenti, hem de alışverişin dibine vurabileceğiniz bir nokta. Elektronik alışverişi yapabileceğiniz mağazalar, şehrin çeşitli sokaklarına ve Pyrenees, Illa Carlemany gibi alışveriş merkezlerinin içine dağılmış durumda. Bu gibi yerler birbirlerine oldukça yakın şekilde konumlandırıldığı için birçok seçeneği bir arada bulabilmeniz mümkün. Ancak hatırlatmakta fayda var, aynı ürüne farklı mağazalarda daha ucuza ya da daha pahalıya denk gelebilmeniz olası. Dolayısıyla satın alma aşamasına gelmeden önce birkaç farklı yere bakmakta fayda var. İpucu: Andorra la Vella kelimenin tam anlamıyla bir alışveriş cenneti olduğu için, Avrupa'daki birçok şehrin aksine mağazalar ve alışveriş merkezleri Pazar günleri de sabahtan akşama kadar açık. İlginç gerçek: Yukarıdaki ülkenin boyutlarıyla ilgili söylemimizi kafanızda biraz daha netleştirmek adına rakamsal bilgi vermeden edemeyeceğiz. Ülkenin yüzölçümü yalnızca 468 kilometrekare. Kafanızda oturması açısından Türkiye'ninkini de söyleyelim, 783.562 kilometrekare. Gördüğünüz gibi şehirde tüm mağazaların birbirine çok yakın olduğunu söylerken gayet ciddiydik. Her yeni Iphone çıktığında vuku bulan \"zaten Amerika'ya gitsem gelsem, bir de üstüne Iphone alsam Türkiye'deki Iphone fiyatıyla aynı hesaba gelir\" muhabbetlerinden yola çıkarak, aslında burada size öncelikli olarak ne önereceğimizi tahmin edebiliyorsunuzdur. Evet, yukarıdaki Türk usulü hesaplama biraz abartılı olabilir. Ancak yine de birçok elektronik ürün, dolar fezaya da çıksa, çoğunlukla en uygun fiyatlara ve en fazla alternatifiyle yine Amerika'da bulunuyor. Amerika'nın birçok şehri ve eyaleti yukarıda yaptığımız genellemeye uygun olsa da, söz konusu çeşitlilik olduğunda New York'un yeri bir başka. Apple Store'un en büyük mağazasından, Amerika'nın en popüler teknoloji marketi Best Buy'a kadar birçok farklı seçeneği burada bulabilmek mümkün. Burada fotoğraf tutkunlarına da bir öneride bulunmadan geçemeyeceğiz; B&H Photo- Video. Bu mağazada fotoğraf ve video ile ilgili aklınıza gelebilecek bütün elektronik aygıtları bulabilirsiniz. Aklınıza gelmeyecek elektronik aygıtlar için de şehirde bulunan AC Gears, Turntable Lab gibi butik mağazaları ziyaret edip, yıllar sonra \"ben bunu niye almışım yahu\" diyebileceğiniz türden ürünler alabilirsiniz. İpucu: New York'taki geniş ürün yelpazesine bakınca, her şey çok çekici görünse de burada, birçok eyalete oranla daha yüksek vergi uygulanıyor. Ayrıca, etikette gördüğünüz ve \"aa uygunmuş\" dediğiniz o miktar vergi eklenmemiş hali, kasaya gittiğinizde yaygara çıkarmamanız açısından hatırlatmakta fayda var. İlginç Gerçek: Fifth Avenue üzerinde bulunan Apple Store yılın 365 günü, 24 saat boyunca açık. Gece 3'te acil bir Iphone ihtiyacınız doğarsa, burası sizin için oldukça ideal. Singapur'da sizi fazla dolaştırmayacağız, elektronik alışverişi için buradaki adresiniz gayet net: Funan DigitaLife Mall. Adından da anlaşılacağı üzere, en çok çeşidi, en yeni ürünleri bulabileceğiniz bu elektronik/teknoloji odaklı alışveriş merkezi, zaten küçücük bir yer olan Singapur'da işinizi iyice kolaylaştıracak bir nokta. Özellikle Challenger ve Harvey Norman gibi dev teknoloji marketlerini didik didik etmenizi önerebileceğimiz bu teknoloji merkezinin en önemli özelliklerinden biri de, vergi iadesiyle havaalanında cebelleşmek yerine hemen oracıkta paranızı geri alabiliyor olmanız. Bu alışveriş merkezinin işinize yarayacak özelliklerinden biri de, teknoloji alanında Singapur'daki önemli merkezlerden biri olarak kabul edilmesi nedeniyle, konuyla ilgili çeşitli etkinlik, tanıtım ve lansmanların da burada yapılıyor olması. Özetle, kimselerin duymadığı, bilmediği ürünlerden önceden haberdar olmayı seviyorsanız, tam yerine geldiniz. İpucu: Eğer Singapur'u biraz araştırdıysanız, Funan Digital Life Mall'un Sim Lim Square ile kıyaslandığını görmüş olmanız gayet olası. Sim Lim Square, daha uygun fiyatlarıyla öne çıksa da, aynı zamanda turistlerin en çok kandırıldığı bölgelerden biri olarak da biliniyor. Seçim sizin."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/12/12/hurriyet-bumerang-odulleri-birincisi", "text": "Efendim ordan burdan oy rica etmemizden mütevellit, konuyla ilginiz olmasa bile bizim darlamalarımız sonucu bu aralar Hürriyet'in düzenlediği 4. Bumerang Blog Ödülleri 'nin vuku bulmakta olduğunu görmüşsünüzdür. (Son dönemlerde nedense Osmanlıcayı benimsemeye çalıştığımız için böyle bir giriş yapalım dedik) Sizin desteğiniz ile kategorimizde ilk 10 Blog arasında girdiğimizden söz etmiştik, ancak bu sefer daha sıcak bir gelişme ile karşınızdayız; 1. OLDUK! Bizi her koşulda destekleyen ailelerimize, OitheBlog'un daha az görünen yüzleri tüm anlayamadığımız kodlu modlu işlerle uğraşan Tuğçe Ecer ile olmazsa olmaz yol arkadaşımız, bizim yemeye cesaret edemediğimiz her şeyi yiyerek sizlere konu hakkında bilgi verebilmemiz için adeta bir kobaya dönüştürdüğümüz Cansu Ölmezer'e, bize oy veren, ya da vermeye üşense bile takipçimiz olan herkese binlerce kez teşekkür ederiz. Not: Ödül gecesi fotoğraflarında heyecandan iğrenç çıktığımız için sizi kendi kontrolümüzde ilerlemiş bir selfie ile selamlıyoruz. Fotoğraf hesap makinesiyla çekmişiz kalitesizliğinde olduğu için kusurumuza bakmayın. Tebrikler dostlar! Gezi bloggerlari olarak ayni sahneyi paylasmak ayrica guzeldi. Sevgiler."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/12/15/lizbon-gezi-rehberi-part-2-yemeli-icmeli-bir-takim-oneriler", "text": "Lizbon'u gezdikten, gördükten hatta özleme aşamasına bile geldikten sonra, biraz da mutfağını övelim istiyoruz. Bizi okuyanlar Avrupa'daki birçok yerin mutfağına hakaret etmeyi, hatta ukalaca yok saymayı sevdiğimizi bilirler, ancak Lizbon'dan pek de mutsuz ayrıldığımızı söyleyemeyeceğiz. Eğer deniz ürünlerini seviyorsanız ve tatlı manyağıysanız yeme içme konusunda Lizbon'da sırtınız yere gelmeyecek. Çünkü deniz ürünlerinin her türlüsünü deneyebileceğiniz onlarca harika restoran ve çeşit çeşit tatlı deneyebileceğiniz bir sürü pastane mevcut. Üstelik Lizbon'a ve Portekiz'e özgü birçok tatlı çeşidi var. Ayrıca İstanbul'da abuk subuk fiyatlarla önümüze sunulan bir sürü deniz ürününü burada çok daha uyguna yiyebilmeniz mümkün. Hadi yine iyisiniz! Başlamadan gelen not: Lizbon yeme içme rehberimizin yanında, Lizbon yazımızın gezmeli, görmeli, konaklamalı, ulaşımlı bölümü için şuraya tık tık. Lizbon gezimizin en haz dolu, en \"bunu melekler mi yapmış?\" anlarını bize yaşatan Belem Pastanesi, Belem bölgesinin bu denli ünlü oluşunda en büyük payı olan bir pastane burası. Evet çok turistik, ancak her turistik şeyi kötülemeyi seven hipster yazısı bekliyorsanız zaten yanlış yerdesiniz, bizim orada güzele güzel derler. Pasteis de nata isimli milföy üzeri muhallebi tadındaki minik pastasıyla nam salmış bu pastane gerçekten de dedikleri kadar var. Abartılmış diye düşünerek gitmemezlik ederseniz üzülebilirsiniz. Tabi oldukça ilgi gören bir ürün olduğundan şehrin birçok noktasında benzerlerine denk gelebilmeniz mümkün. -Belem'deki Jeronimos Manastırı'nın çok yakınında, cadde üzerine, kalabalıktan tanırsınız. Lizbon'a gitmeden önce, orayı daha önce ziyaret etmiş olanherkesten \"RAMİRO'YA GİTMEZSENİZ HAKKIMI HELAL ETMEM\" söylemleri dolayısıyla merakımız tavan yapmış bir halde gittiğimiz bu mekan, inanılmaz başarılı deniz ürünleri yiyebileceğiniz, hem lokallerin hem de turistlerin çılgınca ilgi gösterdiği bir mekan. Kapısında her daim sıra olmasından gözünüz korkabilir, ancak içeri girdiğinizde yiyecekleriniz bu durumu telafi edecektir. Ayrıca çalışanları pek sempatik, ortam pek esnaf lokantası tadında ve fiyatlar İstanbul'daki deniz ürünlerine kıyasla gerçekten uygun. -Martim Moniz metro durağında inip Av. Almirante Reis'e doğru yürüyerek kolaylıkla ulaşabilirsiniz. -Eğer hemen yanınızda bulunan akvaryumdan çıkarılan ıstakozların, 3 dakika sonra masanıza yemek olarak gelmelerini sakin karşılayamayacaksanız buraya gitmemek iyi bir fikir olabilir. -Rezervasyon almıyorlar ve kapıda %90 ihtimalle sıra oluyor. Ancak beklediğinize değecektir, üşenmeyiniz. Lizbon Katedrali'nin hemen yanındaki sokakta bulunan Pois Cafe, öğlen/akşam yemeği konusunda bize kalırsa çok tatmin edici seçeneklere sahip olmasa da, geçiştirmelik bir öğün ya da kahvaltı için gayet iyi bir seçenek. Katedral civarında olduğu için lokallerin yanı sıra turistler tarafından da keşfedilmiş bir kafe olsa da, pek sevimli dekorasyonu ve lokasyonu ile bize bir şeyler atıştırılabilecek yerler listenize eklemelik. -Alfama bölgesini gezeceğiniz gün burada ufak bir mola verebilirsiniz. Sea Me, Lizbon'daki diğer balık restoranlarına göre biraz daha farklı bir konsepte sahip. Modern balıkçı olarak nitelendirsek çok da saçmalamış olmayacağımız bu mekanda isterseniz oturaklı bir yemek yiyebilir ve sushi'ye boğulabilir, isterseniz tıpkı lokaller gibi evinize türlü türlü balık alıp kendiniz pişirebilirsiniz. Özellikle haftasonları 1:30'a kadar açık olduğu için insanların yemek yemenin yanı sıra bir şeyler içmek için de uğradığı bu restoran, Chiado bölgesindeki diğer gece takılmalı bölgelere de yakın olduğu için, güzel bir akşam yemeği seçeneği olabilir. -Rua da Loreto üzerinde, Baixa metrosundan kolaylıkla yürüyebileceğiniz bir lokasyonda. -Rezervasyon yaptırmanız mantıklı olabilir, zira özellikle hafta sonu baya kalabalık olabiliyor. İspanya ya da Finlandiya gibi birçok Avrupa ülkesinde de karşınıza çıkabilecek modern gurme pazar konsepti, tabi ki Lizbon'da da karşımıza çıktı. Biz de bu gibi yerlerde yemeye bayıldığımız için gayet memnun olduk. Henüz haberdar olmayanlar için özet geçecek olursak; hem taze balık, hem sebze meyve, hem şarküteri ürünü satan bu kapalı pazarlarda, aynı zamanda çeşit çeşit küçük restoran bulunuyor ve dilerseniz alışveriş yapabiliyor, dilerseniz oturup yemeğinizi yiyip içkinizi içebiliyorsunuz. Cuma ve Cumartesi günleri gece 2'ye kadar açık olduğunu hatırlatalım. -Cais do Sodra metrosuna yürüme mesafesinde. Taksiyle gitmek yerine yürüyerek gitmeye karar verirseniz ayaklarınıza kara sular indirtecek Chapito'yu ilk olarak ismi lazım olmayan bir derginin \"Dünyanın En İyi Manzarasına Sahip X Restoranı\" listesinde görmüş bulunduk. Tabi hal böyle olunca merakımıza yenik düşüp bir gecemizi burada geçirmiş olduk. Manzarası güzel mi? Evet şahane. Karnınız açken sinirli olanlardansanız malum restoranda önünüze yemek koyduklarında ortalığı yakar mısınız? Muhtemel. Peki ya bir de yemeğinizden ÇİVİ çıkarsa camı çerçeveyi indirir misiniz? Boşverin. Gitmemek daha kolay bir yöntem olabilir. -Eğer illa da gidecekseniz ve bunu yürüyerek yapmayı planlıyorsanız, Lizbon Katedrali'nin hemen karşısındaki yokuşu takip ederek buraya kolayca ulaşabilirsiniz. Aslında Lizbon'un gezilecek yerler bölümünde detaylısından bahsettiğimiz LX Factory'i öyle sevdik, öyle çok \"ah ulan bundan İstanbul'da da olsa\" dedik ki, hazır yeme içme konusunu açmışken bir kez daha anlatalım dedik. Ne olduğunu size burada söylemeyerek sizi sinsice diğer Lizbon yazımıza yönlendireceğimizi utanmadan itiraf edeceğiz. Ancak LX Factory'nin içinde 1300 Taberna, Cantina LX, Landeau Chocolate, BI-CA ve Cafe Na Fabrica gibi onlarca restoran/kafe seçeneği bulabilmenizin mümkün olduğunu ve bir şekilde hepsinde seveceğiniz bir şeyler bulabileceğinizi söylememek ayıp olurdu. Kesinlikle gitmeli! -Nasıl gideceğiniz şurada saklı. Kıpss. İnternete girip \"Best cafes in Lisbon\" yazdığınızda karşınızda mutlaka çıkacak isimlerden birinin Brasileria olacağına adımız gibi eminiz. Turist overdose olmak istiyorsanız gitmenizde hiçbir sakınca görmediğimiz Brasileria, Lizbon'un en eski kafelerinden biri olduğu gibi, Fernando Pessoa'nın en sevdiği mekanlardan biri olarak da biliniyor. Bir olayı var mı derseniz, pek de bir şey olduğunu söyleyemeyeceğiz. Ama Rua Garrett civarında bir kahve içip gün içinde nereyi gezeceğinizi planlamak için tatlı bir mola noktası olabilir. Arada bir turistliğimizi bilmenin zararı yok. -Baixa metrosunun hemen yanında denilebilir. -Bira konusuna özel bir ilginiz varsa buranın lokal iki birası belli: Talihsiz ismiyle Super Bock ve Sagres. Biz ikisini de gayet sevdik, ancak birini seçmek zorunda bırakılsak tercihimizi Sagres'ten yana kullanırız. -Sevenlerinden özür dileyerek, bizce Lizbon'da kahvaltı beklentinizi biraz aşağı çekebilirsiniz. -Şarap seviyorsanız burada tabi ki mutlu olacaksınız. Zorlayın bütün Porto şaraplarını, deneyin önünüze gelen her çeşidi. -Portekizliler konserve balık konusuna takık. Ancak haklı sayılırlar, çünkü yediklerimizin hepsi gayet lezzetliydi, orada olsak muhtemelen biz de yerdik. Eğer retro görüntüleriyle dikkatinizi çekmemelerinin imkansız olduğu bu konservelerden almak, hatta evinize kadar getirmek isterseniz adresiniz Conserveira de Lisboa. 2 yildir Lizbon`da yasayan biri olarak hem bu yaziniza hem de gezilecek gorulecek yerler yaziniza bayildim. Nacizane birkac oneride bulunmak istiyorum. Oncelikle kahvalti konusunda sonuna kadar haklisiniz burada en ozledigim sey kahvaltiya disari cikip guzel bir seyler yiyebilmek. Onerdiginiz Pois Cafe ve Zenith Brunch onerebilecegim iki mekan. Biradan sikilip farkli alternatifler dinlemek icin Turkiye`de bulunmayan Somersby`i onerebilirim. Aslinda biradan ziyade elma sarabi gibi bir sey ama menulerde hep bira altinda yer alan Cider diye gecen bu icki cesidini denemenizi oneririm- Alkol orani biraya yakin ama cok hafif icimi var. Genel olarak iki rehberiniz de Lizbon uzerine olsa da ben Lizbon-Cascais hattindaki sahil restaurantlarindan da bir manzaraya bakmanizi ve fiyatlarina sasirmanizi onerebilirim. Bizdeki Bogaz restaurantlari gibi fiyat sisirme kesinlikle yok. Gizli kalmis cennet olarak da her ne kadar biraz kuzey batida kalsa da arabasiz gidilemese de olur da araba kiralar da Avrupa`nin en bati ucu olan Cabo da Roca`ya gidersiniz biraz daha kuzeye Azenhas do Mar`a gitmenizi oneririm. Hem restaruantin manzarasi harika hem de arkasindaki Yunan koylerine benzeyen kasabanin gunesin pozisyonuna gore harika fotograflari cikiyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/12/17/en-guzel-camiler", "text": "Kral Faysal cami de listeye eklenebilirdi. Kocatepe camii'nin yerine yapilcakti eger kabul edilseydi."} {"url": "https://oitheblog.com/2014/12/31/cafe-fernando-cenk-sonmezsoy-roportaj", "text": "Yemekle kıyısından köşesinden ilgilenip evde bir şeyler yapmaya çabalayanlardansanız, Cafe Fernando'yu duymamış olma ihtimaliniz var mıdır bilmiyoruz. Siz keşfetmediyseniz bile, dünya tarafından keşfedilmiş olduğu tescilli. Zira Cafe Fernando, The Times tarafından \"Dünyanın En İyi 50 Yemek Blogu\"ndan biri, Dolce&Gabbana için tasarladığı brownie ile \"Yılın En iyi Özgün Tatlı Tarifi\" gibi onlarca iddialı ödülü almış, kendi yolunda emin adımlarla ilerliyor. Tabi bakmayın yukarıda söylediklerimize, çünkü Cenk Sönmezsoy ile ilgili sizi etkileyecek şey ödülleri ya da kitabının ne kadar sattığı falan değil; bu işi ne kadar büyük bir tutku ile yapıyor olduğu. Kariyerini geride bırakacağı, \"en güzel elmalı tartı\" yiyebilmek için gerekirse 20 kez elmalı tart yapmayı deneyeceği ve tüm bunların sonunda aslında derdinin yalnızca güzel bir şeyler yiyebilmek olduğunu söyleyebileceği türden bir tutkudan bahsediyoruz. \"Soğanları pembeleşinceye kadar kavurun\" kitaplarından değil, ruhu olan yemek hikayelerinin olduğu, size yemek yapmak için kocaman nedenler verecek türden bir tutkudan. Bizim gibi ailesinden ayrı yaşamaya başlayınca \"üç öğün yemek mi düşüneceğiz yahu?\" kaygısını taşıyan insanları her hafta türlü türlü kek/pasta yapmaya yönelterek, arkadaş gruplarımız içinde küçük birer fenomene dönüştürmüş olması ise cabası. Lafı fazla uzatmadan, geçen hafta İstanbul Coffee Festival kapsamında Caffe Nero'nun davetlisi olarak katıldığımız İlham Atölye'sinin ardından Cenk Sönmezsoy ile gerçekleştirdiğimiz, bizim için adeta bloggerlık 101 tadında geçen ve insanı ilhama boğan pek samimi röportaja geçelim. Aslında yemek yapmaya Bilkent'te başladım. O güne kadar her şey önüme gelmiş, annem pişirmiş önüme koymuş, babam televizyon izlerken meyve dilimleyip bana vermiş tadında, gençken değerini anlayamadığım şekilde ilerliyordu. Ancak Bilkent'i kazanıp da yurtta kalmaya başlamamın ardından yemek yiyebileceğim tek yerin yurdun arkasındaki pideci olduğunu fark etmemle, benim için bambaşka bir süreç başladı. Sizin gibi \"3 öğün bu meseleyi düşünmek zorundayım\" mantığında başlayarak, adeta yaşamak için yedim! Tabi San Francisco'ya gidip, daha önce hiç yemediğim ya da denemediğim şeyleri denemeye başlayınca, daha başka bir perspektif kazanmaya başladım. Zaten anladığımız kadarıyla San Francisco'nun hayatınızdaki etkisi çok büyük olmuş. Ben San Francisco'da yaşarken hiç yemek yapmıyordum diyebilirim. Bir kere şehrin şöyle bir güzelliği var, öğrenci bütçesiyle dışarıda 3 öğün muhteşem şeyler yiyebilirsiniz. Çok fazla çeşit ve çok geniş bir fiyat aralığı var. Örneğin orada bir işte çalışırken 4,99 dolara bir Hint lokantasında çatlayana kadar açık büfe yemek yiyorduk. E tabi hal böyle olunca ben de \"Niye yemek yapayım ki? \" diye düşünüyordum. Çünkü benim için yemek yapmak, öncelikle karnımı doyurmak için yaptığım bir şey. Çok önem veriyorum o ayrı, ama eğer dışarıda da çok güzel şeyler bulabiliyorsam, hiç uğraşmamayı da tercih edebilirim. Zaten işler tam da bu noktada değişti, Türkiye'ye dönüp San Francisco'da yemeye alıştığım şeyleri bulamayınca, kendi yemeklerimi yapmaya başladım. Tariflere bakınca, Türkiye'ye döndükten sonra ihtiyaç için yemek yapmanın ötesine geçip, biraz daha meşakkatli işlere giriştiğinizi söylesek yanılmış olur muyuz? Bizim amatör hallerimizden mi kaynaklıdır bilmiyoruz ama oldukça zaman alan ya da çaba gerektiren birçok tarifiniz var. Tam olarak o şekilde olduğu söylenemez. Diyelim ki yumurta eklemeye karar verdiniz. O yumurtayı neden ekliyorsunuz? Benim bu tip denemelerde bulunmam için ortada bir problem olması ve ona çözüm üretiyor olmam gerekiyor. Baking dediğimiz şeyde, bir şeyi fırına verdikten sonra müdahale etme şansın olmuyor. Dolayısıyla neyi nasıl, neden ve ne oranda yaptığının önemi çok büyük, kafana göre karar vermek çok da iyi sonuçlar doğurmayabilir. Ancak Türk insanın genlerinde tarifleri harfi harfine uygulamak gibi bir şey olmadığı için eminim ortaya yer yer beklenmedik şeyler çıkıyordur. Aslında evet, ancak yine de dediğim gibi bu süreçte de bir amacım olması gerekiyor. Yani öyle kafama göre karar verdiğim, \"Bu tarta 3 yerine 4 yumurta koysam ne olur acaba? \" şeklinde, amacı olmayan bir arayış değil benimki. \"Bu limonlu tart daha limonlu olsa nasıl olurdu?\" ya da \"Bu kekin içine 2 kilo elmayı nasıl sığdırabilirim? \" gibi bir arayışım olması gerekiyor. Bu kısmı bize tanıdık geldi. Kitabınızda ilk elmalı kek tarifiniz ile ilgili, bol serzeniş içerikli bir bölüm hatırlıyoruz. Evet! Yaptığım elmalı keklerin içinde benim için yeterli olacak bir elma tadı yoktu. İşte benim problemim de bu! Ben elmalı bir kek yemek istiyorum ve benim için bu güne kadar denediğim tariflerin elma miktarı yeterli değil. Bu durumda bu kekin içine daha fazla elmayı nasıl koyabilirim, bunun yollarını bulmaya çalışıyorum. Bu konuya çözüm getirene kadar 20 kere de yaparım, 30 kere de yaparım hiç fark etmez. Evet farkındayım, biraz sabır gerektiren bir iş, ancak bence bu tamamen insanın yapısıyla alakalı bir şey. Bazısı 2 tane yapar \"Eeh yeter be, yemesem de olur\" der bırakır, ancak ben sizin görmüş olduğunuz o tarifleri bugünkü haline getirirken, sizin aklınıza gelebilecek her şeyi denemiş olabilirim. Ben blogu açtığımda, yani 2005 senesinde, bu blog meselesi Türkiye'de pek de popüler değildi. Belki 20 yemek blogu falan sayabilirdim size. Tabi günümüzde Blogspot, WordPress vb. aracılar üzerinden 5 dakika içinde blog açabildiğimiz için 2 milyon tane de olmuş olabilir, bilemiyorum. Sonuçta artık herkesin kolaylıkla başlangıç yapabileceği bir şey. Ben de ilk başladığımda öyle çok büyük hedeflerim yoktu. Bir gün bir blog gördüm, çok beğendim, özellikle görsel anlamda bana müthiş çekici geldi. O güne kadar fotoğraf çekmişliğim bile olmamasına rağmen bu blogun bana ilham vermesiyle bir gün başlayıverdim işte. Adını Cafe Fernando koyarken hiç düşünmedim. Ne kadar yanlış bir isim olduğuna bile kafa yormamışım. Bugün ismi yeni duyanların ilk sorduğu soru \"Neredeymiş bu kafe?\" oluyor. Oysa ben bu ismi ani bir kararla ve fernando. com zaten hali hazırda alınmış olduğu için koydum. Bugünkü aklım olsa, başına hayatta o cafe sözcüğünü koymazdım! Belki şansın bir parça etkisi vardır, ancak bence büyük ölçüde blogun içine kendimden parçalar koymuş olmamla, kişiselleştirmemle alakalı. Türkiye'deki birçok yemek kitabını açıp baktığınızda, birbiri ardına koyulmuş tariflerden ve fotoğraflardan ibaret olduğunu görürsünüz. Ama o yemek tarifini neden yapmanız gerektiğine dair motive edici herhangi bir hikaye ya da yazı olduğunu göremezsiniz. Ben özellikle bu noktada farklılaştığımı düşünüyorum. Zaten şu an hiç yemek yapmayan, yalnızca tarif öncesine yazdığım hikayeleri okuyan ya da fotoğraflarımı seven o kadar çok okurum var ki. Tabi ki, hepsini kendim çekiyorum. Aslına bakarsanız bunlar zamanla öğrendiğim, tecrübe ede ede kavradığım şeyler. Bir şekilde çektikçe daha iyi kareler yakalamaya başladım ve şimdi ilk sene çektiğim fotoğraflara baktığımda çoğunu çöpe atılması gereken şeyler olarak görüyorum. Tabi öyle sadece güzel fotoğraflar çekmeniz yetmiyor, hazırladığınız sunumların da görsellere katkısı büyük! Görsel meselesi benim için artık öyle bir noktaya geldi ki, bazen Ebay'de süresi bitecek bir şey için sabah 5'e saat kurup kalkıp bir ürün satın aldığım ya da Google Translate aracılığıyla internetten çevirerek bir İsveç sitesinden aldığım bir tabak bile oldu. Satıcı İngilizce bilmiyordu, e ben de İsveççe bilmiyorum, ama o tabağı da almam lazım! Çaresiz Google Translate'e başvurmak durumunda kaldım ve başarılı sonuçlandı. Aslında kitap noktasına eskiden yayınevinde çalışan ve kitabımın da editörü olan Işıl'ın toplantılarından birinde \"Bir blog takip ediyorum ve çok beğeniyorum, keşke onun kitabını çıkarsak\" gibi bir öneride bulunması ile geldim. Ardından bir toplantıya davet edildim. O noktaya kadar dünyada zaten binlerce yemek kitabı olduğunu, benim fazladan katabileceğim bir şey olmadığını düşünür haldeydim ve kitap yazma işine karşıydım, bu işi kotarabileceğimi düşünmüyordum. Tabi bu düşüncem tamamen Amerika'da gördüğüm yemek kitaplarıyla alakalı gelişmiş bir şeydi. Fakat Türkiye'de böyle bir ihtiyaç olduğunu söylemeleri içime bir kurt düşürdü. E zaten bir kere başlayınca gerisi geldi, içime sindiği anda da yayınladık. Evet, şu an üzerinde çalışıyorum ancak öyle tahmin edildiği kadar kolay gerçekleşen, hop hadi çevirdik bitti şeklinde ilerleyen bir şey değil tabi, yurtdışında öyle bir düzen yok. Orada ilk önce bir teklif hazırlamanız, onu bir şekilde bir sürü yayınevine ulaştırmanız ve beğenildiği takdirde yapılan anlaşma sonucu kitabın tamamını çevirmeniz gerekiyor. Şu anda o teklif aşamasındayız. Bu arada çoğu insan çok rahat yazdığımı zannediyor, ancak hem İngilizce kısmını hem de Türkçe yazılarımı yazmak yer yer 1 haftamı alıyor. Doğal bir şekilde yazmak bence çok zor bir iş. Özellikle benim gibi takıntılı halleri olan insanlar için daha da çok. Örneğin ilk cümle içime sinmediyse, ikinci cümleye geçiş yapamıyorum. Ufukta yeni bir kitap projesi ya da workshop benzeri çalışmalar var mı? Okuyucularınız sizi daha sık görmek için bayağı hevesli görünüyorlar. Bana kalsa hayatımın sonuna kadar yalnızca yemek kitabı yazarım ve başka hiçbir projeyle ilgilenmem. Fakat maalesef Türkiye şartlarında benim hayatımı bundan kazanabilmem çok zor. Kitap şu anda 5. baskıya giriyor ve bugüne kadar Türkiye'de hiçbir yemek kitabı bu kadar çok ve bu kadar hızlı satmadı. Ancak buna rağmen benim 1. kitaptan kazandığım ile 2. kitaba başlamam mümkün değil. Dolayısıyla, çok seçici davransam da, başka projelerde de yer almam gerekiyor. Aslında benim mantığım şu; İhtiyacın olan parayı kazan, dur, kitap yazmaya devam et, tükendiğinde tekrar çalış, dur, sonra tekrar aynı süreç. Resmen bu şekilde ilerliyorum. O zaman bizce en yakın zamanda çalışma sürecine geri dönüş yapın, kitabı yazmak bayağı uzun sürüyor gibi bir hava sezdik, bizi tariflerden ve hikayelerden mahrum bırakmayın lütfen! Bu sefer bir çılgınlık yapıp 5 kitap birden yazmaya başlıyorum ve ilk olarak hangisi biterse o yayınlanacak. Tabi ki bu oldukça uzun bir süreç olacak. Üstelik ben Cafe Fernando'ya başladığımda özellikle baking alanında bir şeyleri çok iyi bildiğimi \"zannediyormuşum\" fakat sonradan baktığımda yanlış ya da daha iyisinin yapılabileceğini düşündüğüm birçok bilgi ile karşılaşıyorum. Bu süreçlerde bir anlamda da kendimi eğitmiş oldum aslında. Yani bu 1-2 sene süren tarif deneme sürecimde, bir şekilde kendimi yoğuruyor, eğitiyorum ve o kitabı yazmaya kendimi hazırlıyorum, sonrasında akmaya başlıyor bazı şeyler. Başardım mı aslında önce bir onu düşünmek lazım. Çünkü bence bu işi başarıyor olmak demek, aslında yeni atılımınızda önceki işinizle sağladığınız yaşam standartlarını koruyabilmek demek. Evet ben şu anda canımın istediği şeyleri yapıyor gibi görünüyor olabilir ama, hala evimin aidatını, elektriğini ödemek, herkesin yaptığı şeyleri yapmak zorundayım. Bu işin, insanların aklının ucundan geçmeyen bir yanı da var. Örneğin kitap yazarken, tek başıma yaşadığım halde, bütün gün fırınımın açık olması nedeniyle elektrik faturamın 500 TL geldiği bile oluyordu. Ben kurumsal hayatı bırakırken, aslında her ay bankaya yatan düzenli bir maaştan da vazgeçmiş oldum. Ama böyle konularda gözüm kara olduğu için, bu tip hesaplara girmedim, özellikle kitabı yazarken çok zorluk çekmiş olsam da, bir işi iyi yapmak için çok çabaladığınız zaman, para meselesinin de bir şekilde bunu takip edeceğine inanıyorum. Özellikle kariyerinizde çok ilerlemişken... Çoğu insan MBA yaptığınızı ve uzun süre kurumsal yerlerde çalıştığınızı gördükten sonra, gerçekten cesaret isteyen bir iş yaptığınızı düşünüyor. Aniden yeni bir hayata başlamak gibi aslında. Kendi hayatım için konuşacak olursam, ben işin bu kısmını tamamen bilinçsizlik olarak değerlendiriyorum. Çünkü Türkiye'de erkek dediğin kafası fiziğe, matematiğe basıyorsa mühendislik, yok o olmaz diyorsa işletme okur. En azından benim yaş grubumda durum böyleydi. Benim kafam matematik kısmına bastığı için ben de önümdeki \"tek\" alternatif olarak işletme okudum. İşletme okuduktan sonra da ne yapacaksın? Ya askere gideceksin ya çalışmaya başlayacaksın ya da yurtdışında MBA yapacaksın. Ben de ne yapacağımı tam bilemediğim için Amerika'ya gidip MBA yaptım. Karaköy'e gitmeyeli herhalde bi' 9-10 ay olmuştur. Zaten ben dediğiniz gibi çok fazla dışarıda yemek yemiyorum. Yediğim zaman da sevdiğim, uzun süredir bildiğim ve kalitesinden emin olduğum yerleri tercih ediyorum. Örneğin Beyti, Kantin ya da gittiğimde aynı kaliteyi aldığım restoranlardan biri olan Karaköy Lokantası. Anadolu yakasında Çiya'yı beğeniyorum. Yeni açılan yerlerde açıkçası tavsiyede bulunabilecek kadar fazla şey denemedim, dolayısıyla net bir yorum yapamıyorum. Benim için önemli olan gittiğim mekanın istikrarlı olması. Yani bir gidişimde kötü, bir gidişimde başarılı olan bir mekanı, kafamda sevdiğim restoranlar genellemesinin içine sokamıyorum. Bence San Francisco'da geçireceğiniz günlerin hepsinde bir öğünü mutlaka Zuni Cafe'de yiyin. Çünkü ben hayatımda yedim en güzel şeylerden birini orada yedim; Zuni Chicken. Aslında menüde 2 kişilik diye yazıyor, ancak açıkçası ben tek başıma bitiriyorum. Roast chicken mantığında yapılmış bir şey ancak ben hayatınızda böyle bir şeyi daha önce yemediğinize eminim. Hazır söz etmişken ekleyeyim, eğer bu tavuktan yiyecekseniz masaya oturduğunuz gibi sipariş verin, çünkü pişmesi 45 dakika kadar sürüyor. Ayrıca orada bir Ceasar Salatası yiyerek Türkiye'de yediklerimizin ne kadar uyduruk olduğunu da bir kez daha anlamanızı tavsiye ederim. Kesinlikle Paris. En sevdiğim dükkan A l'Etoile d'Or diye bir çikolata ve şeker dükkanıydı. Sahibi, yandan örgülü saçları ve liseli eteğiyle genç kız havalarında görünen, 70'lerinde bir kadın. Ancak maalesef geçen sene dükkanı yandı ve yaşı itibariyle olsa gerek, bir daha açmama kararı aldı. Bunu duyduğumda resmen dünya başıma yıkıldı diyebilirim, çünkü hayatımda gördüğüm en güzel çikolata ve şekerleme dükkanı kesinlikle orasıydı. Aynı şekilde eğer makaron seviyorsanız ya da daha önce denemeyenlerdenseniz, daha popüler hale gelmiş alternatiflerine uğramadan direkt Pierre Herme'ye uğramanızı tavsiye edebilirim. Ben orada makaron yiyene kadar, makaron sevmediğimi sanıyordum. Özellikle passion fruit'lu olan Mogador'u denemeden dönmeyin derim. Eğer Avrupa dışına taşacak olursam, San Francisco'ya 3,5 saat uzaklıktaki Big Sur'u da kesinlikle görmelisiniz. Özellikle Nepenthe restoranı aklınızın bir köşesine yazın. Yemeklerinin çok büyük bir özelliği olduğunu söyleyemesem de, Elizabeth Taylor ve Richard Burton'ın eski evinin bir restorana dönüştürülmüş olmasıyla ortaya çıkmış bu mekan bence özellikle ortam ve manzara açısından muhteşem. Yok tabi ki... Ama bir sürü Rachael Ray olduğu kesin."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/01/04/ellere-var-da-bize-yok-serisi-dunyanin-en-guzel-15-metro-istasyonu", "text": "Özellikle İstanbul'daki çılgın metro ağımızdan sonra, \"amaan metro işte\" deyip geçmeye son derece meyilli olsak da, dünyadaki metro istasyonu örneklerine bakınca dibimizin düşmediğini söylesek, kıskandığımızı belli etmiş + yalan söylemiş oluruz. Bu hislerimizi tek başımıza yaşamak istemediğimiz için, size de dünyanın en güzel metro istasyonlarından bazı örnekleri göstermek istedik, buyursunlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/01/14/uzun-sureli-ucak-yolculugu-sorunlari", "text": "Özellikle uzun süreli uçak yolculuklarının pek de eğlenceli geçmediği aşikar. Saatlerce içinden çıkamayacağınız, çok yüksek ihtimalle her uyku pozisyonunuzda yarım saat içinde poponuzun uyuşacağı, tuvalete gitmenin bile bir dert, sıvı tüketim durumunuzun ise bir başkası ile doğrudan ilişkili olduğu bir durumun hoşumuza gitmiyor olması çok da tuhaf sayılmasa gerek. Hal böyle olunca, üstüne bir de tamamen kontrolümüz dışında gelişen başka problemler eklenirse, yolculuk iyice çekilmez bir hal alabiliyor. Bu sebepten, sizin için uçak yolculuğunu dar eden durumları ve hiç de makul olmayan ama işe yaradığı test edilip onaylanmış çözümlerini sıraladık. Gelin bu saçma durumları beraber atlatalım. Sizin de \"o teyze\" ile en az bir kez karşılaştığınızı biliyoruz. Aynı şekilde o teyzeyi kırmak istemediğinizi de. Merak etmeyin, biz buradayız, bu süreci beraber atlatacağız. Çözüm: Bu işin en kolay çözümlerinden biri uçağa bindiğiniz gibi kulaklığınızı ve uyku gözlüğünüzü takmak olsa da, azimli teyzelere karşı koymak için onları kendi silahları ile vurmanız gerekir; Anaç duygularını açığa çıkarın! 3-5 dakikalık bir muhabbet sürecinin altından hasta olduğunuzu belirtecek birkaç izlenimde bulunmak, teyzenin en azından uyuyup dinlenmeniz için sizi kendi halinize bırakmasını sağlayacaktır. Test edildi, onaylandı. İşte korku dolu anlar yaşatan bir yolcu tiplemesi daha. Uçakların bizi her milletten insan ile karşı karşıya getiren dev bir Benetton seti tadında olduğunu biliyoruz, ancak bu demek değil ki Temel fıkrası gibi bir Alman bir Fransız bir de Türk muhabbet döndüreceğiz. Özellikle İngilizce konuşmak konusunda sıkıntı yaşayanlarımız, aksan kasarken konuşması Bu Tarz Benim'deki kızların konuşmasına dönenlerimiz ya da \"ulan \"gone\"dan önce \"has\" koyacak mıydık?\" hesabına girenlerimiz için bu iş iyice sancılı bir sürece dönüşür. Hepimiz İngilizce bilecek değiliz ya canım! Karşımızdakinin anadili İngilizce çıktı mı vay halimize, zaten anadili İngilizce olmayan birine denk geldiyseniz aksanlardan aksan beğenin, anlama ihtimaliniz %20 daha düşer! Tamam çok gerildik, ama birlikte üstesinden geleceğiz. Uçağa girdiniz, yerinize oturdunuz, ya biraz uyuklayacak ve yemeğinizi bekleyeceksiniz; ya kitabınızı okuyacak ya da önünüzdeki filmlerden birine kapılacaksınız. Fakat daha bineli 3 dakika olmamışken önünüzdeki kişi koltuğunu arkaya yatırıp ağzınızın içine dayıyor! Özellikle uzun boylu iseniz çok sinir bozucu bir duruma dönüşebilecek bu mesele, önünüzdeki kişinin bunu yapmaya hakkı olduğu ve sizin de söyleyebilecek pek de bir sözünüz olmadığı için adamı iyice delirtebilir. Çözüm: Bu iş için iki seviyeli, bir de çirkinleşmeli çözümümüz var. İlk seçeneğiniz İSPİYONLAMAK. Şöyle ki; Eğer henüz kalkış gerçekleşmediyse hostese \"Kalkarken koltuklarımızın dik olması gerekmiyor mu?\" şeklinde imalı bir söylemde bulunarak, hem sesinizi öndekine de duyurabilir, hem hostesin dikkatini konuya çekebilir hem de eğer mümkünse acil çıkışın oradaki yayla gibi koltuğa oturma ihtimalinizi sorgulayabilirsiniz. Çirkin çözümümüz ise şu: Önünüzdeki kişinin koltuğunu, arkaya sığamadığınızı belli edecek bir biçimde, küçük bacak/diz darbeleri ile, kontrolünüz dışındaymışçasına sarsmak. Amaç, \"bacaklarım buraya sığmıyor\" imajı yaratmak. Çirkin olduğunu söylemiştik. Bizi en çok korkutan uçak sorunlarından biri olan GHS, özellikle uzun süreli yolculuklarda sizi türlü sinir krizlerine itebileceği gibi, büyük bir soruna dönüşebilir. Her su rica ettiğinizde size surat yapan, yastık istediniz diye annesine küfür etmişsiniz gibi davranan, çağırdınız diye 8 km yol tepip de gelmiş gibi davranan o gergin hostesleri siz de tanımışsınızdır. Yapacak bir şey yok, o uçuşu o hostesle geçirmek zorundasınız. O zaman gelin bu işi hangi saçma yöntemlerle atlatabileceğinize bir bakalım. Çözüm: Bu iş için de iki çözümümüz var. Birincisi size yardımcı olması için daha sempatik görünümlü bir hostes tespit etmek ve türlü komiklik şakalarla \"ben iyi biriyim ve yalnızca 1 bardak su içmek istiyorum\" muhtaçlığını göstermek. İkincisi ise kötü kalpli hostesi bir uçuş challenge'ı belirleyerek utanmadan sıkılmadan ısrarcı davranmak. İlki biraz daha güvenli ve daha az sinir bozucu bir yöntem olduğu için tavsiyemiz bu yönde. Tabi bizim her uçuş için gerçekleştirdiğimiz \"çantana 1-2 şişe su at, kimseye ihtiyacın kalmasın\" tekniğini de kullanabilirsiniz. Midesine düşkün insanların korkulu rüyası \"kötü uçak yemeği\" birçok havayolunu kullanırken karşılaşabileceğiniz bir problem. Zaten çok yüksek ihtimalle sonradan ısıtıldığı için kurumuş, tüm yemekler az biraz birbirine karışmış ya da \"alın bakın, 2 ısırıkta bitecek bir sandviç, bizce bununla kesinlikle doyarsınız!\" tadında saçma sapan ebatlarda yemeklerle karşılaşacaksınız. E biz sizi biliyoruz, doymayınca ikinciyi istemeye zaten utanırsınız. O zaman başlasın açlık oyunları. Üstelik Jennifer Lawrence olmadan. Çözüm: Bu işi çözmek için tahmin edebileceğiniz üzere en basit yöntem, çantanıza sevdiğiniz atıştırmalık, sandviç benzeri bir şeyler atmak ve darda kalınca onları tüketmek. Bir başka alternatif olarak, birçok havayolunun sunduğu, check in esnasında size sunulan \"özel yemek\" seçeneklerine bir göz atmak. Bunlar genellikle diyet, glütensiz vb. sağlık ile bağlantılı kategorilerde oluyorlar, ancak yine de birçok seçenek mevcut oluyor. Krallar gibi ağırlanacaksınız demiyoruz ama, en azından ne yiyeceğiniz bilerek ve sevdiğiniz bir şeyi seçerek binmenin huzurunu yaşayabilirsiniz. Sıradan bir uçuşu The Shining'deki Jack Nicholson moduna geçmenize neden olacak hale sokan ve teknik olarak hiçbir çözümü olmayan en büyük sorun: Ağlayan Bebekler. Uçağa binmeden önce, bekleme alanında onu gördüğünüzde \"N'olur yakınıma oturmasınlar\" endişesiyle başlayan ve ardından yanı başınızda bitmeleriyle olabilecek en kötü halini alan bu durum, tam anlamıyla düşman başına. Uyusan uyuyamazsın, sustursan susturamazsın, ailesine bir şey desen herkes sana düşman kesilir. Bu durumdan hoşnut olmayanlar bile her aileyle göz göze geldiklerinde \"ay en tatlı çocuk, aman ne küçük bebek\" hissini yaratacak tatlı, şefkatli bakışlar atmak durumunda kalırlar. Çözüm: Üzgünüz, bu işi tam olarak sonlandırmanın hiçbir yolu yok. Ancak uçuştan önce alacağınız bir kulak tıkacı ya da son ses dinleyeceğiniz müziğiniz, burada sizin en büyük kurtarıcınız olacaktır. Şimdiden geçmiş olsun. Özellikle sıcak bir noktaya uçuyorsanız parmak arası terlikleriniz, şortunuz ve turist şapkanız ile uçağa biniyor olmanız hiç de garip değil. Ancak bu noktada göz önünde bulundurmayı unuttuğunuz küçük bir detay olabilir: Ölümcül soğukluktaki uçak havalandırmaları. 8 saat boyunca donacak olmanız, \"bu beni hasta etmesin?\" paniğiniz, üstünüzdeki havalandırma zırıltısını kapatsanız da bir türlü ısınmayan buzluk gibi bir ortam, sinirinizi bozmak için gayet yeterlidir. Çözüm: Tabi ki çantanıza üstünüze giyebileceğiniz bir şeyler atmak ve mümkünse şort vb. şeyler yerine çok da kalın olmayan ama donmanıza engel olabilecek bir şeyler giymek. Eğer bunları gerçekleştirmek için artık çok geç ise, uçakta polar/battaniye benzeri bir şeyler mutlaka vardır, rica edebilirsiniz. Yanınızda hiç tanımadığınız bir insanla uzun süre uçmak zaten pek de keyifli değil iken, bir de kendileri kolunuzu koyacağınız yeri babasının yeri gibi kullanıp size seçenek bırakmayınca işler çirkinleşebilir. Evinin salonunda oturuyormuş gibi yayılan bu abiler/ablalar vurdumduymazlık ve sinir bozuculuk konusunda bir numara olsalar da, henüz bizimle tanışmadılar. O KOL ORADAN ÇEKİLECEK BİRADER. Çözüm: Madem öyle, biraz sinsilik yapmaktan zarar gelmez. İlk adım, uyanık olacaksınız! Hostese yemeğin uzattığı, ayakkabını çıkardığı, uyuyakaldığı bir anı kollayarak, bir daha terk etmemek üzere o yeri kapabilirsiniz. Eğer biraz daha cüretkar davranmak isterseniz, küçük dirsek dokunuşlarıyla, \"çeksene ulan kolunu\" demek yerine, bunu vücut dilinizle anlatabilirsiniz. Gezi blogumuz olmasına ve aynı etapta tatlı rekabete rağmen, sizleri deli gibi takip edip, yaptığınız incelere gülümsüyorum. Merhaba, sormak istediğim bir şey var, yurtdışına ilk defa çıkacağım inşallah ama havaalanında gidiş ve varış aşamalarını merak ediyorum. Ayrıntılı olarak yazabilir misiniz ? Mesela buradan Atatürk Havalimanı ndan çıkış yapacağım ve Güney Kore Incheon da ineceğim. Adım adım ne işlemler yapmam lazım, havalimanında nerede ne var vs. Heyecanlıyım ve stresliyim o yüzden kafam karışık olarak değil bilgili gitmek istiyorum. Şimdiden teşekkür ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/02/09/singapur-rehberi-gezilecek-yerler", "text": "Uzak Doğu deyince bir insanın kafasına oluşabilecek şeyler aşağı yukarı bellidir; Yoğun bir çekik gözlü insan popülasyonu, çoğumuzun anlayamayacağı cinsten türlü şekillerden oluşan bir alfabe, Budist rahiplerin cirit attığı ihtişamlı tapınaklar ve yemeye korkacağımız türden bir takım yemekler. Buraya kadar gayet sığ bir şekilde yaklaşmış bulunduysak affola, lakin çoğumuzun bakış açısının bu olduğunu birinin itiraf etmesi gerekiyordu. Şimdi tüm bu düşündüklerinizi bir kenara bırakın ve sizi oturduğunuz yerden Singapur'a götürelim. Gözleri çekik- olmayan insanlarla da sık sık karşılaşılabilen, gökdelen ve yüksek binalarla dolu, inanılmaz düzenli, adeta Sim City'de yaratılmış gibi duran sokak ve caddelere sahip, modern ve yeşil bir ülke düşünün. O anlamlandıramadığınız harflerin yerine bol bol İngilizce ekleyin ve dünya mutfağından türlü türlü yemekle harmanlayın. Tamamdır, artık Singapur'un nasıl bir yer olduğunu aşağı yukarı biliyorsunuz! Hazır sığ yaklaşımımızı itiraf etmişken, bir diğer sinsi kafa karışıklığına daha son verelim; Singapur bir şehir devleti. Yani tek şehirden oluşan bir ülke. Dolayısıyla yukarıda söz ettiğimiz overdose düzenliliğin gerçekliği aklınıza biraz daha yatabilir. Şehir güvenlik, ulaşım, planlama, mimari vb. konularda gerçekten kusursuz bir görüntü ve düzene sahip. Öyle bir güven hissinden bahsediyoruz ki, ortalıkta \"güvenli dediysek de çantanızı sağa sola bırakıp abartın demedik\" tadında tabelalar görebilmeniz bile mümkün. Kaosa alışmış, vücudu egzozla bütünleşmiş, yasak sözcüğünü medeniyet adına değil cehalet namına duymaya alışmış bünyelerimizde tuhaf bir etki yaratan Singapur'u gelin daha da detaylandıralım. Karşınızda tüm detayları ile Singapur Gezi Rehberi! -Başlamadan gelen not: Aşağıda \"dolar\" adı altında geçecek tüm para birimleri Singapur dolarıdır. Bildiğimiz Amerikan doları ile karıştırmayın. Söz konusu Avrupa olunca hava durumunu kestirebilmek biraz daha kolay, ancak buradan çok uzaklarda, havasını suyunu bilmediğiniz bir yerdeki durumu bu mesafeden algılamak zor olabiliyor. Özellikle \"tropik iklim\" kısmını duyunca işler iyice \"ulan ne giyilir buraya?\" noktasına gelebilir. Korkmayın, yettik! -Singapur her daim sıcak olduğu gibi, yağmur yağma ihtimali de her gün var. Dolayısıyla ne zaman giderseniz gidin, yanınıza mutlaka bir şemsiye almalısınız. Üşeniyorsanız oraların bakkalı sayılabilecek 7-Eleven'larda kolaylıkla şemsiye bulabilirsiniz. -Singapur ile ilgili pek de beklenmedik ve tuhaf bir durum söz konusu, biri sizi uyarmadığı takdirde büyük ihtimalle aklınıza gelmeyecek bir sorun. Ülke genel olarak çok sıcak olduğu için metro, avm, kafe vb. kapalı alanları manyaklar gibi soğutuyor, küçük bir buzdolabı deneyimine çeviriyorlar. Çantanıza bir adet hırka atmakta fayda var. -Gideceğiniz dönemi seçerken şehrin etkinlik takvimini kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Aksi takdirde zaten kalabalık olan şehirde x2 turist ile karşı karşıya kalabilir, sinir katsayınızı da iki katına çıkarabilirsiniz. Konuyla ilgili şuraya bakmakta fayda var. -Yukarıda söz ettiğimiz aksine, eğer alışveriş manyağıysanız \"Grand Singapore Sale\" döneminde giderek %70'e bir türlü varamayan indirimleri yakalayabilir ya da \"Chinese New Year\" yani Çin Yeni Yılı döneminde giderek kendinizi pek değişik etkinliklerin içinde bulabilirsiniz. Yeni yıl döneminde mağazaların 1-2 günlüğüne de olsa kapanabildiği de aklınızda bulunsun. -Eğer kolay hasta olabilen bir bünyeniz varsa Türkiye'ye göre kış aylarında giderseniz vücudunuz duruma baya şaşırabilir. Çünkü Türkiye'de hava 10 derece sularında ilerlerken Singapur'da 33 dereceye maruz kalma ihtimaliniz çok yüksek. Böyle bir hassasiyetiniz varsa en azından bahar ya da yaz aylarında giderek çok büyük bir hava değişimiyle karşı karşıya kalmamayı sağlayabilirsiniz. Singapur Changi Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşabilmenizin taksi, otobüs ya da metro şeklinde üç farklı yolu var. Eğer taksi kullanmak isterseniz yaklaşık yarım saat sürecek bir yolculuk ile gideceğiniz bölgeye göre 20-40 dolar arası bir şey ödemeniz muhtemel. Her terminal çıkışında kolaylıkla taksilere ulaşabilirsiniz. Gece 12 ile sabah 6 arası gece tarifesi uygulandığı (yani %50 daha yüksek ücret) aklınızda bulunsun. Taksi konusunda daha detaylı bilgiyi şuradan edinebilirsiniz. Bu arada, yolculuğunuz bittiğinde ücrete 3-4 dolar daha eklenirse şaşırmayın, şehrin belli noktalarına girerken belli bir ücret uygulaması mevcut. Eğer bütçenizi zorlamaya niyetli değilseniz ve metro kullanmak isterseniz yapmanız gereken havaalanı içindeki \"Train to the city\" işaretlerini takip etmek. Amacınız havaalanına ulaşımı kolaylaştırmak için oluşturulmuş tek hattan, ana MRT hattına, \"Tanah Merah\" istasyonuna ve oradan da şehrin geri kalan noktalarına ulaşmak. Ancak metroda bavulunuzu yerleştirmek için herhangi bir alan olmadığını ve söz ettiğimiz bu hattın sabah 6 sularında çalışmaya başladığını hatırlatalım. Sonra vay efendim metro var dediniz, binemedik, bindik de bavulumuzu sığdıramadık diye bize kızmayın. Havaalanından son seçeneğiniz ise otobüs. 2 dolara, yaklaşık 1 saat süren bir yolculuk sonrası şehre kolaylıkla ulaşabilirsiniz. İlk sefer yine 6 sularında başlıyor ve otobüs durakları 3 terminalin alt katında da bulunuyor. Bu noktada saçma bir takıntılarını da hatırlatalım; Otobüs ücretini tam vermeniz gerekiyor, para üstü veremiyorlar. Singapur'da her şehir için bulunduğumuz \"ayaklarınıza kara sular inene kadar yürüyün\" şeklindeki anneanne tavsiyemizi verdikten sonra bir şekilde elbet kullanacağınız toplu taşıma hakkında da bilgi verelim. Bize kalırsa bulunacağınız her türlü aktivite için metro ve metronun çalışmadığı saatler için rahatlıkla taksi kullanabilirsiniz. Taksi için şehrin birçok yerinde karşılaşabileceğiniz taksi bekleme noktalarına gitmeniz ve oradan binmeniz gerekiyor. Ancak kocaman bir çılgın, iflah olmaz bir asiyseniz yoldan çevirdiğinizde durdukları da oluyor tabi. Metro için konuyu biraz daha detaylandıracak olursak durum şu: Kalabalık olsa da, şehrin neredeyse her noktasına kolaylıkla ulaşmanızı kesinlikle sağlayacaktır. Metro için ödeyeceğiniz ücret ise, gideceğiniz mesafeye göre hesaplanıyor. Ancak siz bu hesaplara girmek istemiyorsanız direkt olarak Singapore Tourist Pass ya da Travel Card edinebilirsiniz. Bize kalırsa burada paylaşmış olduğumuz metro haritasını telefonunuza kaydederek neyin nerede olduğu meselesine daha gitmeden kolaylık getirebilirsiniz. Hadi yine iyisiniz. -Menülerde gördüğünüz ücretlere sonradan %7 KDV artı genellikle %10 bahşiş ekleniyor ve hesap önünüze o şekilde geliyor. Hesap fazla geldi diye gerginlik çıkarmadan önce bu anı hatırlayın. Konaklama konusunda size verebileceğimiz en makul tavsiye \"Ay gidin Marina Bay Sands'de kalın, havuzu müthiş....\" sığlığının ötesine geçerek, metroya yakın olabileceğiniz bir yer seçmeniz. Çünkü özellikle siz de bizim gibi otel kahvaltısı yerine yeni yerler denemeye çalışıyorsanız aç halinizle sabahları yaldır yaldır yürümek adeta eziyete dönüşüyor, eğer oteliniz toplu taşımaya yakın değil ise gece yemeğe gitmeden önce üst baş değiştirme kararı aldıysanız yürüyeceğiniz mesafeyi düşünerek bir anda her şeyden cayıveriyorsunuz. Daha spesifik olmamızı isterseniz, bizce Orchard Road civarında kalırsanız hem istediğiniz çoğu noktaya yürüyebilir, hem de birçok metro durağının orta yerinde konaklayabilirsiniz. Singapur öyle müze müze gezeceğiniz, ihtişamlı bir tarihe boğulacağınız \"bu kadar şeyi nasıl yetiştireceğim\" tarzı kültür patlaması şehirlerinden değil. Efendi gibi, sakin sakin, yorulmadan gezebileceğiniz, düz ayak bir şehir olmasının yanı sıra, küçük çaplı bir medeniyet karması olduğu için daha çok kendinizi şehrin akışına bırakmanız türden bir metropol. Dolayısıyla bir yerleri görüp listenize tik atma meselesini burada kolaylıkla çözebilirsiniz. Biz yine de gözden kaçırmamanız gereken noktaları şöyle detaylı bir biçimde sıralayalım. Singapur'da gözden kaçırmanızın mümkün olmadığı ana caddelerden biri olan Orchard Road, aslında alışveriş merkezleri ve mağazalarla dolu, gecesi de gündüzü de oldukça kalabalık bir lokasyon. Aynı zamanda bölge oldukça turistik olduğu için bol bol kafe ve restoran ile de karşılaşabilirsiniz. Çok bir olayı olduğunu söylersek abartmış oluruz, ancak yine de özellikle şehre alışveriş konusunda bir beklenti ile gittiyseniz, yolunuzu buraya düşürebilirsiniz. -Elektronik alışverişi yapmak niyetindeyseniz cadde üzerindeki Lucky Plaza'dan uzak durmanız sizin için daha iyi olabilir. Aksi takdirde \"çarşıdan aldım Samsung, eve geldim YUMATU\" durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ancak para bozdurmak için buranın alt katındaki tuhaf bir şekilde sürekli gülümseyen Hindistanlı hakimiyeti altındaki döviz bürolarını kullanabilirsiniz. Evet pek güven veren tavırlar sergilediklerini söyleyemeyeceğiz, ancak bir terslik çıkardıkları olmuyor. -Cadde üzerinde gerçekten onlarca alışveriş merkezi bulunuyor. Türkiye'den alışkın olduğumuz alışveriş merkezi manyaklığının zirvesine ulaşmak isterseniz doğru yerdesiniz. Ancak buralara çok vakit ayırmak niyetinde değilseniz işinizi kolaylaştıralım, en başarılı olanları ION Orchard ve 313@Somerset. Niyeti bozup bütçenizi zorlayacaksanız Paragon'da da şansınızı deneyebilirsiniz. -Caddeyle kesişen Scott's Road üzerinde de birçok alışveriş&yeme içme seçeneği bulabilmeniz mümkün. -MRT durakları: Orchard, Somerset ya da City Hall Singapur Sanat Müzesi, doğruyu söylemek gerekirse düşük beklentilerle gittiğimiz ama gayet olumlu izlenimlerle ayrıldığımız bir müze oldu. Turistler tarafından pek de fazla ilgi görmediği için gayet rahat ve detaylı gezebilme fırsatı yakaladığımız müze, bizce ülkenin sanatçılarını tanımak adına gayet iyi bir tercih. Şehrin en büyük modern sanat koleksiyonuna sahip olan müzenin sitesini gitmeden önce ziyaret ederseniz, denk geleceğiniz geçici sergiler hakkında da daha detaylı bilgi edinerek buraya aşağı yukarı ne kadar zaman ayırmanız gerektiğini daha kolay kestirebilirsiniz. -Giriş 10 Dolar. Öğrenci kimliğiniz var ise 5 Dolar -Her gün 19:00'a kadar açık. -Bras Basah metro istasyonundan 2 dakika yürüme mesafesinde. Gezilecek bir yer olmaktan çok ikonik bir Singapur aktivitesi olan Singapore Flyer, Raffles Avenue'da bulunan bir dönme dolap. Tahmin ettiğiniz üzere çılgın bir turist magneti ama her klişenin kötü olmadığını kanıtlayacak nitelikte pek güzel dakikalar geçirmenizi sağlayabilir. Bir turunu yaklaşık 30 dakikada tamamladığı için zamanınızı ona göre ayarlamayı unutmayın. Bir de unutmadan, hava karardıktan sonra binerseniz etraf daha bir güzel görünüyor. -Metronun Promenade durağında inerek kolayca ulaşabilirsiniz. -Bilet konusunda durum biraz karışık, çünkü bineceğiniz kabinlerin birkaç farklı çeşidi var. En klasik olanı 33 Dolar. Diğerleri ise daha alengirli şeyler. Vay efendim şampanya verelim VIP uçuralım, çok özel kokteylimiz var ondan verelim siz de bize daha fazla para verin tarzı şeyler. Onlarla ilgilenenler için şuraya tık tık. Biraz da etnik, otantik şeyler görelim, başlatma Orchard'ına diyenler için Chinatown'un kapılarını aralayalım. Singapur'da kısa bir zamanınız varsa ve Uzak Doğu kültürüne özgü bir şeyler görebilmek peşindeyseniz bizce zamanınızı Chinatown bölgesine ayırmalısınız. Türlü türlü restoran, mağaza, sokak yemeği, tapınak, hediyelik eşyacı ve türevleriyle karşılaşabileceğiniz bu bölge şehrin geleneksel yönünü görebileceğiniz sayılı yerlerden. Buddha Tooth Relic Temple bu bölgede bulunuyor ve Budizm namına bir şeyler görmek niyetindeyseniz kesinlikle atlamamanız gereken tapınaklardan biri. Giriş ücretsiz ve 18:00'a kadar ziyaret edebilirsiniz. Eğer Budizm konusunda daha fazla detay istiyorsanız Buddhist Culture Museum da hemen burada bulunuyor. -Bir Hindu tapınağı olan Sri Mariamman Temple da South Bridge Road üzerinde bulunuyor ve Singapur'da bulunan en eski Hindu tapınağı olma özelliğini taşıyor. Yağmur tanrısı olarak bilinen ve hastalıkları iyileştirme gücü olduğuna inanılan Mariamman'a adanmış olan bu tapınağı bu işlerden anlamıyorsanız ya da konuya ilgi duymuyorsanız bile sırf mimarisi sebebiyle mutlaka görmelisiniz. Akşam 9'a kadar açık. -Bölge ilginizi çektiyse ve daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, \"Food Tour Singapore\" tarafından düzenlenen ve yemek tadımı ile kültürel gezileri kapsayan Chinatown turuna katılıp ortalığı lokal rehberler eşliğinde gezebilirsiniz. 60 Dolar gibi bir ücreti var ve yeme içmesiyle birlikte yaklaşık 4 saat sürüyor. -Chinatown'un neredeyse her noktasında ücretsiz Wifi bulunuyor. Fotoğraf paylaşacaksanız internet sömürmenin tam yeri tam zamanı sevgili yurtdışında internetsizlikten kuruyup kalan turist dostlarımız. -Lokal yemek ve Çin mutfağı denemek isterseniz Chinatown Food Street'e mutlaka uğramalısınız. Chinatown civarında göreceğiniz sokak yemeklerinin de devlet denetiminde olduğunu ve rahatlıkla yiyebileceğiniz de unutmayın. Yaşasın, tatili tuvalette geçirmek zorunda değilsiniz. Clarke Quay ile bağ kurmak istiyorsanız baştan söyleyelim, buraya gece gitmeniz gerekiyor. Turist lokal karışımı, restoranlı barlı, yemeli içmeli bu bölge hem Singapur gece hayatını deneyimleyebileceğiniz hem de kafanıza göre bir bara oturup sakin sakin içkinizi yudumlayabileceğiniz canlı, hareketli bir bölge. -Clarke Quay metro istasyonunda inerseniz olayların göbeğine düşersiniz. Şu ana kadar söz ettiğimiz bölgelerin hafif dışında kalan, ama zaten dut kadar şehir olduğu için sizi hiç de zorlamayacak olan Singapur Botanik Bahçeleri, ülkenin ana turist aktivitelerinden biri. Tabi boşuna övünmüyorlar, zira burası özellikle vaktiniz bolsa her daim sıcak olan Singapur havasında spor ayakkabılarınız çekip en az yarım gününüzü geçirmelik bir nefes alma alanı. Artık yanınıza kahvaltınızı alıp çimlere mi bayılırsınız, tai chi mi yapanlara mı dadanırsınız yoksa Swan Lake kenarında kuğu mu kovalarsınız bilemiyoruz. Ancak muhteşem bitki çeşitliliği ve daimi huzur kaynağı oluşu nedeniyle bu bahçeleri es geçmek olmaz. National Orchid Garden yani Ulusal Orkide Bahçesi de botanik bahçeleri kapsamında mutlaka görmelik. Bu kadar çok orkide çeşidini başka bir yerde bir arada görebileceğinizi sanmıyoruz, üşenmeyin. Kendileri 19:00'a kadar açık. -Botanic Gardens metro durağında inerseniz şahane olur. Farkındaysanız burada metro isimleri inanılmaz amaca yönelik. Küçük Hindistan deyince havası kaçtığı için Little India diye seslenmeyi sevdiğimiz bu bölge adından da anlayabileceğiniz üzere Singapur'da Hindistan kültürünü yansıtan, rengarenk, bol baharat kokulu bir mahalle. İlk etapta o amaçla kurulmuş olmasa da günümüzde baya ciddi turist çeken bir bölgeye dönüşmüş durumda. -Ana caddesi Serangoon Road olan mahallenin en büyük olayı Sri Veeramakaliamman Temple. Singapur'daki en önemli Hindu tapınaklarından biri olmasının yanı sıra, yine mimari açıdan çığır açmış durumda. Bizce bu civara yolunuz düşerse kesinlikle görmelik. -Her şeyin en ucuzunu, en çakmasını, en \"ulan bunu da mı yapmışlar\" versiyonunu bulabileceğiniz tanıdık isimli Mustafa Centre Little India'da bulunuyor. Tuhaf bir ortam, ne aldığınıza, neye para harcadığınıza dikkat edin. -Bu bölgede yiyeceğiniz sokak yemekleri konusunda dikkatli olmakta da fayda var. Yemeyin demiyoruz tabi, ancak midenizin kaldıracağından fazla baharatlı ya da biraz \"pis\" olabilirler, uyarmamış olmayalım. Singapur'daki tartışmasız favori bölgelerimizden biri olan Haji Lane, Müslüman bölgesinde, kimsenin uğramadığı saçma sapan, boş bir sokak halindeyken, bizim Karaköy tadında, tasarım butik ve kafelerle dolu, acayip sevimli bir bölgeye dönüştürülmüş. Tasarım butik deyince gözünüz korkmasın, gayet makul fiyatlı ve orijinal ürünler bulabilmeniz, alışverişin dibine vurabilmeniz mümkün. Bizce hazır giyim mağazalarına kıyasla çok daha mantıklı bir harcama olacaktır. -Özlem gidermek isteyenler için bölgede bir adet Türk kahvesi bulunuyor ve içeride Türk kahvesi de yapıyorlar. -Jazz sevenler için Haji Lane üzerindeki bir ara sokakta bulunan Blu Jazz Bar sevimli bir alternatif olabilir. Tuhaf bir şekilde menülerinde acılı ezmeden cacığa hatta tavuk şişe uzanan bir Türk mutfağı zenginliği olması da bizi baya şaşırttı. -Alışverişe niyetlenenler, özellikle Know It Nothing, Pluck ve Salad Shop'u gözden kaçırmayın. Yeni gruplar keşfetmek isteyenler ve plak koleksiyonu gibi işlere girişmiş olanlar ise Straits Record'a bir göz atabilir. -Haji Lane kafe konusunda inanılmaz bir çeşitliliğe sahip, insan nerede oturacağını, ne yiyeceğini şaşırıyor. Bu noktada size birkaç tavsiye verecek olursak, tam olarak Haji Lane üzerinde bulunan Shop Wonderland ve Elffin Elffin'i, biraz daha sağa sola dalacak olursanız Baghdad Street üzerindeki La Marelle'i ya da Aliwal Street üzerindeki aşırı şirin Eat Play Love'ı tavsiye edebiliriz. Singapur'daki Universal Studios'u izninizle Amerika'dakini görenler ve görmeyenler için ayrı ayrı değerlendirmek istiyoruz. Zira Universal Studios şahanedir, süperdir, harika vakit geçirmeniz neredeyse garanti gibidir ancak bu cümlede lafı geçen Universal Studios öznesi, Amerika'da bulunanları kapsamaktadır. Dolayısıyla oradakini görüp bir heves Singapur'dakine de gitmeye niyetlendiyseniz çocuksu ve sönük bulma ihtimaliniz çok yüksek. Fakat daha önce Universal Studios deneyiminiz olmadıysa ve Singapur'da bol vaktiniz varsa, bizce bir uğrayabilirsiniz. -Universal Studios Sentosa Adası'nda bulunuyor. Buraya ulaşabilmek için metro ile Harbour Front istasyonuna gidip oradan Sentosa Express'i kullanabilirsiniz. Waterfront durağında inip biraz yürürseniz buraya kolayca ulaşabilirsiniz. Singapur'un 3 günlük tarihi ve olmayan kültürüyle ilgili ekstra bilgi edinmek isterseniz Singapur Ulusal Müzesi'ne uğrayabilirsiniz. Stamford Road üzerinde bulunan müzede ülkenin geçmişini anlatan çeşitli fotoğraf, video ve görseller mevcut. Onlar da tarihleri konusunda çok büyük bir iddiaya sahip olmadıkları için pek fazla anlatacak şey bulamamışlar zaten. Tamam daha fazla abartmıyoruz. -Her gün 10:00-18:00 arası açık. -Giriş 6 Dolar. -Raffles Place metrosunda inerek buraya kolayca ulaşabilirsiniz. Singapur'un simgelerinden biri haline gelmiş Marina Bay Sands Otel'i 3 gökdelenin tepesine kondurulmuş gemi figürü ile kolaylıkla tanıyabilirsiniz. \"Gidip otel mi gezeceğiz?\" dediğinizi duyar gibi oluyoruz. Fakat Marina Bay Sands yalnızca bir otel değil, alışveriş merkezi, yeme içme mekanları vb. yerleri kapsayan dev bir kompleks. Ayrıca Singapur şehir silüetini karşıdan gözlemleyebileceğiniz pek şahane bir alana da ev sahipliği yapıyor. -Otelin tepesinde müthiş bir Infinity Pool, yani o fotoğraflarında gördüğümüz türden sonsuz görünümlü bir havuz bulunuyor. Ancak biraz fazla ilgi görmesi nedeniyle dışarıdan girişlere kapalı. Dolayısıyla ya burada konaklayacaksınız, ya da o havuzu unutacaksınız. -Şehrin en güzel roof top'larından biri otelin içinde bulunuyor; Ku De Ta. Biz hayvanat bahçeleri konusunda kafası karışmış insanlarız. Zira hayvanların belli bir alana tabiri caizse \"tıkılmış\" olmaları aslında gerçekten üzücü ve sinir bozucu bir durum. Bu noktada Singapur Hayvanat Bahçesi'ni biraz olsun takdir ediyoruz, çünkü en azından hayvanlara daha geniş ve özgür olabilecekleri alanlar sağladıkları kesin. Dolayısıyla illa ki hayvanat bahçesi gezecekseniz, bu ödüllere boğulmuş hayvanat bahçesini tercih edebilirsiniz. -Burası ile ilgili en büyük turist tuzaklarından biri kesinlike Night Safari. Gece safarisi yapacağız, vahşi hayvanlar jipimizin üstüne çıkacak, zürafa burnumu öpecek falan diye hevesleniyorsanız boşa, çünkü hayvanların görebileceğiniz yakınlıkta olma ya da karşınıza çıkma ihtimalleri bile oldukça düşük. -Sigara içenler için Singapur küçük çaplı bir cehennem simülasyonuna dönüşebilir. Zira bu konuda pek hassaslar ve ciddi yasaklar uyguluyorlar. Ülkedeki kafe, restoran ve aklınıza gelebilecek birçok alanda sigara içmek yasak. Üstelik ülkeye 1 paketten fazla sigara sokmanız yasak. Aksi takdirde ciddi bir para cezası ödemeniz gerekiyor. Dolayısıyla free shop'tan karton karton sigara alıp gitmeye kalkışmamanız gerektiği gibi, izin verilen alanlar dışında sigara içerken yakalanırsanız da sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bu konuda gerçekten dikkatli olun. Halk bu sigara içmeme işini çok sallamasa da bu adamların sağı solu belli olmaz, en azından sokaklar koydukları sigara içme alanlarında sigara içmeye özen gösterirseniz, bir sorun yaşamadan dönebilirsiniz. -Hazır yasaklardan bahsetmişken, adeta bir YASAKLAND olan Singapur'da para cezası olan birkaç konuya daha değinelim: Yere tükürmek, çiçek koparmak, sakız çiğnemek, hatta ülkeye sakız sokmak ve sifonu çekmemek yasak. Sizi nasıl sifonu çekmezken yakalayabildiklerini biz de tam bilemiyoruz. Sifonu çekmeden yakalanırsanız \"Bunu benden önceki yapmış\" diyerek sıyrılmayı deneyebilirsiniz, ama bizce çekseniz iyi olur. Gördüğünüz gibi OitheBlog olarak tuvalet eğitiminizi de önemsiyoruz. -Buraya diğer Asya şehirlerinden geçiş yapıyorsanız üzerine çökmüş olan \"trafik işaretlerini sallamama\" rahatlığından bir çırpıda kurtulmanızı da tavsiye ederiz. Zira gecenin 3'ünde boşalmış sokaklarda dolaşan 3 sarhoş Singapurlu bile, kırmızı ışık yandığında bekleme kararı alıyor. Ani karar yok, asilik yok, kurallara uymazsanız cezalardan ceza beğeniniz efendim. -Singapur, Türkiye'den 6 saat ileride. Uçuş ise yaklaşık 12 saat sürüyor. Jet-lag olmak için şahane bir fırsat. Singapur Gezi Rehberimiz kapsamında DEV HATIRLATMA: Prizlerimiz aynı değil, gitmeden önce mutlaka dönüştürücü alın. -Teknolojik alışveriş peşindeyseniz çok net adresinizi veriyoruz: Funan DigitaLife Mall. Her türlü orijinal teknolojik ürünü yer yer Türkiye'ye kıyasla çok uygun fiyatlı, yer yer benzer fiyatlarda ama daha çok çeşit ile bulabilmeniz mümkün. Akşam 10:00'a kadar açık ve City Hall metrosundan 3-4 dakikalık yürüme mesafesinde. merhaba. hayatımda okuduğum en bilgilendirici en eğlenceli gezi yazısı bu! Haftaya Singapur'dayım ve sizin yazınız ilaç gibi geldi! Kaleminize zeval gelmesin efendim!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/02/16/alzheimer-hastalari-icin-yaratilmis-koy", "text": "Alzheimer ve ileri derece unutkanlık birçok insanın mücadele ettiği ve kolay üstesinden gelinemeyen bir hastalık. Girişe aldırmayın, niyetimiz sizi konu ile ilgili endişelendirmek veya üzücü bir hikaye paylaşmak da değil. Aksine oldukça değişik ve faydalı bir konsept olduğunu düşündüğümüz, bu gibi hastalıklar ile baş etmekte olan kişilerin hayatlarını kolaylaştırmak için kurulmuş De Hogeweyk köyünden bahsetmek istiyoruz. Hogeweyk köyü, Hollanda'nın Weesp kasabasında, Alzheimer hastalarının güvenli bir ortamda normal yaşantılarını sürdürmelerini sağlamak için kurulmuş. Köyde, özenle tasarlanmış 23 ev, içinde yaşamakta olan 150 civarı Alzheimer hastası bulunuyor. Köyün içinde süpermarket, kuaför, restoranlar, çeşitli kafeler, sinema, tiyatro hatta bir bar bile mevcut. Hepsi aktif olarak işliyor ve yalnızca bu köyün yerlilerine hizmet veriyorlar. Sinema ve tiyatroda sürekli olarak güncel etkinlikler yer alıyor. De Hogeweyk'te yaşayanlara yardımcı olması için bakıcılar, hemşireler ve uzmanlar bulunuyor. Hastalara doğal bir yaşantı hissi verebilmek adına yardımcılar üniforma değil, günlük kıyafetler giyiyorlar. Hastalar aslında bir çeşit bakımevinde bulunuyor olmalarına karşın, bir yerde kapalı kalmış ya da hastalıkları nedeniyle bulunmak istemedikleri bir yerde yaşamak durumundalarmış hissine kapılmıyorlar, çünkü mahalledeki tüm ev ve binalar gayet samimi ve \"ev\" hissi verebilecek bir şekilde döşenmiş. Samimi bir ortam olabilmesi için evleri Hollanda'nın tipik evlerine göre oluşturmuşlar. Hatta evlerin tipini Hintli, geleneksel, Hristiyan gibi birkaç farklı kültürel özelliğe göre kategorize etmişler. Böylece insanlar tercihlerine göre daha yakın hissettikleri ev ortamını seçebiliyorlar. Aynı evde yaşayacak kişiler ise ilgi alanları ve karakter benzerliklerine göre seçiliyor. Hastaların birbiriyle sosyalleşmesi ve günlük hayatlarında aktif olabilmeleri açısından park gibi birçok ortak alan düşünülmüş. Proje Hollanda devleti ve çeşitli kuruluşlar tarafından toplamda 19,3 milyon Euro civarı bir para harcanması sonucu hayata geçirilmiş. De Hoheweyk'te yaşayan kişilerin hepsi günlük hayatlarındaki gibi market alışverişi yapıyor, evine istediği şeyleri alabiliyor. Satın aldıkları şeyler için de herhangi bir ücret ödeyip ödememeleri hiç sorun değil. Proje çoktan hayata geçirilmiş ve yaşam başlamış olmasına rağmen, ortamı daha samimi ve sevilebilir kılmak adına köyü sürekli geliştirmeyi hedefliyorlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/02/23/malta-yasam-ve-gezi-rehberi", "text": "Malta hakkında dil okulu cenneti olarak bilinmesi ya da alternatif bir \"kolay yoldan AB vatandaşlığı alabilme yöntemi\" olarak görülmesi dışında ne bildiğinizi hiç düşündünüz mü? Biz bu soruyu cevaplamaya çalışırken 3-5 ekstra cümlenin ötesine gidemediğimizi kendimize itiraf etmek durumunda kaldığımız bir anda birkucukulke. com'un kurucusu Zeki Güllüler ile tanıştık ve iyi ki de tanışmışız! Kendisi 3 seneyi aşkın süredir Malta'da yaşıyor ve bu konudaki bilgi eksikliğimizi gidermek adına türlü türlü bilgiye sahip. Öyle ki, internette Malta ilgili arama yaptığınızda üzerinize akın eden dil okulu içerikli yazıların yanında, Bir Küçük Ülke, resmen altın değeri taşıyor ve içerik sayısı arttıkça bu alandaki büyük bir açığı her yönüyle kapatacak diye düşünüyoruz. E tabi böyle bir fırsat bulunca Malta'da yaşam üzerine bir röportaj yapmamak olmazdı, gelin Malta'da neler dönüyormuş, nasılmış, nasıl değilmiş yerlisinden dinleyelim. 2011 yılında iş yerindeki görevim gereği Maltalılarla çalışmak zorunda kaldığımda ülkeyle ilgili çok bi' bilgim yoktu. Eurovision izlediğim zamanlarda isimlerini duyardım ama ülke nerededir, ne yaparlar ne ederler pek bilmezdim. Ne zaman ki Maltalı iş arkadaşlarım Türkiye'ye bizi ziyarete gelmeye karar verdiler, o zaman ülkeyle ilgilenmeye başladım. Onlar bizi ziyarete geldikten 6 ay sonra biz de iade-i ziyaret yapmaya karar verince Malta'ya olan ilgim iyice arttı ve işler bir şekilde benim buraya taşınmamı gerektirecek kadar ilerledi. Öyle böyle derken geçici olarak geldiğimi düşündüğüm Malta'da 3. senemi geçtiğimiz Ekim ayında doldurdum. Benim için Malta'yı Malta yapan şey diğer ülkelere göre çok daha güvenli olması. Çok değil bundan 10 sene öncesine kadar insanlar kapılarını bile kilitlemeden uyurlarmış. Bilirlermiş ki hırsızlık gibi bir şey olmaz. Her ne kadar Maltalı arkadaşlar ülkelerini aldıkları göç nedeniyle eskisi kadar güvenli bulmuyor olsalar da bizim gibi yüksek nüfuslu ülkelerden gelen insanlar için Malta gerçekten çok güvenli bir yer. Bu arada Malta'nın kız kardeşi Gozo'da hala kapıların kilitlenmeden uyunabildiği yerler var olduğunu duyuyorum, bu bile buraların sevilmesi için yeterli bir sebep bence. Sence Malta bir Avrupa ülkesi kıvamında mı? İnsanların genel izlenimleri hep \"Avrupa köylerine benziyor\" tadında olduğu için bu konuda bir lokalin yorumunu almayı çok isteriz! Küçük bir ülke olması nedeniyle bir kapana kısılmışlık hissi yaratıp yaratmadığını ve ülkenin \"gelişmişlik\" derecesini gerçekten merak ediyoruz. Malta çok arada kalmış bir ülke. Bir yanda, daha çocukken ülkesi Avrupa Birliği'ne girdiği için kendini gerçek bir Avrupalı sanan genç Maltalı, diğer yanda Avrupa Birliği'yle hiç alakası olmayan ve hatta İngiliz sömürgesi oldukları zamanları dün gibi hatırlayan yetişkin Maltalılar. Gerçek bir Avrupa ülkesi olup olmadığına karar vermeniz ülkenin neresinden bakıyor olduğunuza bağlı. En çok öğrenci ve turistin olduğu St. Julians ve Sliema bölgelerine giderseniz gayet Avrupai ve turistik bir Malta göreceksiniz. Arabalar yaya geçidinde bekleyen yayalara durup yol veriyor, kornalar çok sık çalmıyor, insanlar sahil boyunca köpekleriyle yürüyüş ve koşu yapıyor. Her şey mis gibi. Ama biraz daha içlere, Marsa bölgesine gelirseniz yolda köpekleriyle değil atlarıyla yürüyen insanlarla, yayalara yol vermeye tenezzül etmeyen sürücüler göreceksiniz. O yüzden ülkenin ne kadar Avrupai olup olmadığına karar vermeniz tamamen sizin nereden baktığınıza bağlı. Buraya gelmeden önce kapana kısılmışlık hissi olup olmayacağını ben de çok merak ediyordum ama bir Schengen ülkesinde oturma izninin avantajlarını kullanmaya başladığım zaman aslında kapana kısılmadığımı, aksine Türkiye'dekine kıyasla çok daha özgür, vizesiz gezme hakkım olduğunu fark ettim ve elimden geldiğince bu fırsatı bol bol değerlendirmeye başladım. Her ne kadar Türkiye çok büyük bir ülke ve görülecek binlerce yerimiz olsa da maalesef Avrupa'ya gitmemiz pek kolay olmuyor. O yüzden ben, gezmeyi çok seven biri olarak Türkiye'deyken çok daha fazla kapana kısılmış hissediyordum kendimi. Ben Malta'nın iç bölgesinde, Hamrun şehrinde yaşıyorum. Gerçek Maltalıları görmek için ideal bir bölge ama gezip görülecek bir yeri yok. Turistik bir bölge değil yani. Benim için yaşadığım yerin en iyi yanı çalıştığım yere yakın olması. Malta'da hiç evsiz yok. Afrika'dan yasal olmayan yollarla gelen yüzlerce mülteciye rağmen ülkede evsizlik yok ve Maltalılar bu kavrama çok uzaklar. Ülke küçük olduğu için hükümet tarafından kontrolü daha kolay sağlanıyor. Düşük gelirli insanlar tabii ki var ama yüzdeye vuracak olursak sanırım buranın yaşam koşulları Türkiye'ye göre daha iyi. Duyduğum kadarıyle diğer Avrupa ülkelerine göre Malta çok çok pahalı değil ama Türkiye'ye kıyasla evet pahalı bir ülke. Ev kiraları 300 'dan başlıyor, 10.000 'ya kadar çıkıyor. 300 olan yerler genelde tek oda, öğrencilerin yaşadığı, ortak banyo kullanımı olan yerler. Normal bir aile gibi ortalama düzgün bir evde yaşanmak isteniyorsa aylık 600-700 gözden çıkarılmalı. Elektrik de bir o kadar pahalı. 2 kişi, 1 ayda 70-80 civarı ödüyor. Hafta sonu bir restorana giderseniz, başlangıç, ana yemek, tatlı ve içeceklerle beraber ortalama 30-40 gözden çıkarılmalı. Çekmedim. Ben Antalya'dan geliyorum ve kanımda Akdenizlilik var o yüzden hiç zorluk çekmedim. Dinlerimiz farklı olduğu için kültürlerimiz de farklı tabii ki ama bugüne kadar tanıştığım herkese onların kültürlerine saygı duyduğumu fark ettirdiğimden olsa gerek onlar da hep bana saygılı yaklaştılar. Müslümanlara ve Türklere karşı ön yargılı oldukları için zaman zaman garip sorularla karşılaştım fakat aynı gariplikte soruları Türklerden de Maltalılar hakkında duyduğum için hiç tuhaf karşılamadım ve sabırla cevapladım. Cevaplarımın bazıları şunlardı; evet Türkiye'de ATM var, hayır biz ulaşım için deve kullanmıyoruz, hayır İstanbul'da Avrupa yakasından Asya yakasına geçmek için vizeye ihtiyacımız yok, evet Türkiye'de de metro var vs. Ben bu konuyu çok kişisel buluyorum. Öncelikle, öğrenme niyeti olmayan öğrenciyi nereye gönderirseniz gönderin hiçbir şey öğrenmeyecektir. Öğrenmek isteyen öğrenci de, şartlara aldırış etmeden öğrenmek istediği her şeyi öğrenecektir. Ben İngilizce öğrenmek için yurtdışına çıkmaya karar verdiğimde Malta da seçenekler arasındaydı ama zamanım kısıtlı olduğu için resmi dili İngilizce olan değil, ana dili İngilizce olan bi memlekete gitmeye karar vermiştim. Benim sadece 6 hafta zamanım vardı, o yüzden İngiltere'yi seçtim ama eğer 6 ay zamanım olsaydı muhtemelen Malta'yı seçerdim. Zira Malta, maddi açıdan İngiltere'ye göre çok daha ucuz ve insanları çok daha sıcakkanlı. Buraya gelir, yeterli süreyi geçirir, sadece Türklerle değil yabancı insanlarla da vakit geçirirseniz evet, Malta dil öğrenmek için ideal bir ülke. Diğer türlü nereye gidilirse gidilsin dil öğrenilmez zaten. Ülkenin ana dili Maltaca ve öğrenmesi çok çok zor bir dil. Bizim Türkçe ne kadar zorsa Maltaca da bi o kadar zor. Dil hakkında, dili duyan herkesin izlenimi bence ortak; Arapça gibi. Çünkü Maltaca her ne kadar latin alfabesiyle yazılıyor olsa da aslında semitik bir dil. Maltalılar da dillerinin Arapça gibi olduğunu bilir ve hatta Arapça konuşanları konuşanın geldiği bölgeye bağlı olarak genel olarak anlasalar da bunu pek kabul etmek istemezler. Araplara karşı pek sempati beslemiyorlar. İşin kötüsü Türkleri de Arap sanıyorlar. Genel olarak sıcak kanlılar ama ilk geldiğim zamanlarda tabii ki aralarına girmekte zorlandım. \"Irkçılar\" gibi ağır bir ithamda bulunmak istemiyorum ama Türkler ve diğer Müslümanlara karşı \"ön yargılılar\". İlk geldiğim zamanlar benim yanımdayken içki içmekten çekinen de oldu, utana sıkıla Müslümanlarla ilgili sorular sorup birinci ağızdan bazı sorularına cevap bulmak isteyen de. Hazır yazdıklarımı anlamayacaklar, yeri gelmişken biraz da dedikodu yapayım haklarında.. Çok sıcakkanlılar, çok sevecenler fakat sevmediğim bir yanları var ki o da çok izole bir hayat yaşıyorlar. Malta'da sadece 3 tane Malta'ya ait ve Maltaca kanal var, gerisi İtalyan kanalları. Eğer bir Maltalı izole hayatından sıyrılacak kadar kendini aşmayı başarabilmişse, onun için hayat İtalya ve İngiltere'den ibarettir. Fakat o izolelikten kurtulamamışlarsa maalesef Maltaca televizyonlardan izledikleriyle kısıtlı kalıyor bütün hayatları ve vizyonları bir türlü genişleyemiyor. \"Peki internet?\" diyeceksiniz, Facebook adanın en popüler sayfası ve maalesef Facebook eğitici sayfalar takip etmediğimiz sürece pek bi katkı sağlamıyor hayatımıza. Yanlış anlaşılmasın, tabii ki bütün Maltalılar böyle değil. Benim arkadaşlarımın %90'ı vizyonu gayet geniş insanlar fakat onları bulana kadar da baya zaman harcadım. Olmaz mı... Hem de en kilo aldıranından! Mutfaklarının büyük bölümünü kızarmış hamur işleri oluşturuyor. Adına Pastizzi dedikleri peynirli veya bezelye ezmeli kızarmış hamur adanın en meşhur kahvaltısı! Onun dışında hamurun içine makarna koyarak yaptıkları bir yemek var ki dillere destan! Bunun götürüsü olarak da dünyanın en obez ülkelerinden birisi olmuşlar maalesef. İçecek olarak da şarap Maltalılar için çok önemli. Misafirliğe gidilen bir eve muhakkak bir şişe şarap ve başka bir hediyeyle gidilir. Daha önce de bahsettiğim gibi ben turistik bir yerde yaşamadığım için günlük hayatım ev-iş arasında geçiyor fakat haftasonları biraz daha renki bir hayatım var. Arkadaşlarla Sliema, Valletta ya da Naxxar gibi yerlerde herhangi bir restorana gider bir yandan yemek yer bir yandan da uzun uzun sohbet ederiz. Bu kime ne kadar renkli gelir bilemem tabii ama benim için yeterince renkli. Eğer \"partilemek\" istersek de ayda yılda bir öğrenciler arasında çok meşhur olan Paceville'e gider dansımızı da ederiz. Bunun dışında Nisan Ekim arası hemen hemen her haftasonu her mahallede bir \"feast\" olduğu için biraz daha aktif, canlı bir ülke haline geliyor. Özellikle her yıl Haziran ayında MTV Isle Of Malta sayesinde Nicole Scherzinger, Enrique Iglesias gibi sanatçıları ücretsiz izleme şansımız bile oluyor. Malta'ya gelmişseniz eğer eski başkent Mdina'ya muhakkak gidin ve sokaklarında uzun uzun turlar atın. Bir kere yetmez, her sokağı en az iki kez gezin. O sokakların neden o kadar yapıldığını düşünün ve şehrin en sonuna vardığınızda güneşin batışını muhakkak izleyin. Muhtemelen büyüleneceksiniz, o yüzden siz en iyisi oraya gitmeden önce oralardaki bi restoranda rezervasyon yaptırıp akşam yemeğine de orada kalın. :)Onun dışında bu günün başkenti Valletta'yı da yürüyerek sindire sindire gezin, sonra aşağılardan bi yerden tekneye atlayıp Sliema'ya geçin ve Valletta'ya bir de ordan bakın. \"Küçücük ülke 3 gün yeter\" demeyin, gezmek için en az 1 haftanızı ayırın. \"Bu kadar yetmez, benim daha bi' sürü sorum var\" diyorsanız da bana mail atabilirsiniz. Teşekkürler. Uzun zamandır başka bir yerde yaşamak istiyorum. Akdeniz italya ispanya aklımdan geçmişti ama bana sanki huzuru tanımladınız yazınızda. Mucizelere inanırım gerçekleşirse belkide orada olabilirim bir süre sonra.... Umarım!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/02/26/a-coruna-gezi-rehberi-bilmemek-degil-ogrenmemek-ayip", "text": "Başlığımızdan yaptığımız göndermeden de anlayabileceğiniz üzere A Coruna, birçok insan için pek de bir anlam ifade etmediğinden, öncelikle sizi konuyla ilgili şöyle bir aydınlatalım. İspanya'nın Galiçya eyaletinde, daha coğrafi bir tanım yapacak olursak ülkenin kuzeybatı ucunda, Santiago de Compostela şehrine 70 km yakınlıkta, Atlantik Okyanusu üzerinde bulunan oldukça küçük bir şehir burası. Biz de dünyanın geri kalanı gibi buraya ayak basana kadar hakkında Deportivo dışında pek fazla şey bilmiyorduk. Gelin şimdi de demografik yapısını inceleyim. Evet tamam, konuya dönüyoruz. Burası, Avrupalılar, özellikle İspanyollar tarafından popüler bir yazlık destinasyon olmasının yanı sıra, Türk kızları olarak ekmeğini yiye yiye bitiremediğimiz Zara'nın çıkış noktası olarak da tanınıyor. Burada sizinle kısa bir başarı öyküsü paylaşmadan da geçemeyeceğiz. Zara, gençken iş hayatına tezgahtar olarak başlayan ve günümüzde dünyanın en zengin 3. Kişisi haline gelen A Coruna'lı Amancio Ortega tarafından kurulmuş. Şirketin merkezinin hala A Coruna'da olmasından mütevellit, insanlar buraya sık sık iş için de geliyor. Öyle ki, çok fazla bilinmediğini vurguladığımız bu şehre sırf bu sebepten İstanbul'dan uçak seferleri bile düzenleniyor. Galiçyalıların, diğer her İspanyol eyaleti gibi farklı bir kültürü, halkı ve hatta kendi dili bile var. Marinasıyla, Atlantik okyanusuna kmlerce yayılmış plajlarıyla, çılgın Atlantik dalgalarının verdiği su sporları çeşitliliğiyle, yemekleriyle, yemyeşil ortamıyla ve dolaşması pek keyifli sokaklarıyla bizce alternatif bir tatil destinasyonu olarak gezilecek yerler listelerimizde yer edinmeyi hak ediyor. Karşınızda A Coruna Gezi Rehberi. Kış- A Coruna'da kış aylarında bile havanın 10 derece altına düştüğü pek görülemez. Ancak sık sık gerçekleşen yersiz yağışları da göz önünde bulundurmak gerek. Deniz kenarı olduğundan sert rüzgarlara da maruz kalma ihtimalinizin yüksek olduğunu belirtmeliyiz. Tatilinizi daha ılıman bir havada, şehir daha hareketliyken geçirmek istiyorsanız kış aylarını es geçebilirsiniz. Ancak tatil dışında başka bir nedenle gidiyorsanız ve seyahatiniz kış aylarına denk geliyorsa yapacak bir şey yok. Şaka bir yana, soğunun çok sert olduğunu söylenemez ancak hazırlıklı olmakta ve kalın, yağmura uygun kıyafet ve ayakkabı götürmekte fayda var. Çok yoğun bir popülasyonu olmadığından ve turistleri daha çok yazın kendine çektiğinden, A Coruna kış aylarında oldukça sakin ve boş oluyor. Geceyi hareketli geçirmeyi seven Coruna'lılardan gündüzleri resmen ses soluk çıkmıyor. Akşam saatlerinde bir anda sanki saklandığı delikten bir anda çıkıveren insan topluluklarıyla karşılaşıyorsunuz. Hayır gündüz nerede bu insanlar, nerede çalışıyorlar anlamak mümkün değil çünkü gün içinde sokaklar bomboş, sanki terk edilmiş bir şehir gibi. Bunu neden söylüyoruz, kış aylarında giderseniz \"ulan burası karantinaya mı alınmış, olmamamız gereken bir yerde miyiz böbrekleri çaldırmayalım\" gibi düşüncelere kapılmayın, durumu normal karşılayın. Yaz- Plajlar konusunda sizi heyecanlandırdığımızı biliyoruz ancak buranın hava durumunun İspanya'nın geneliyle pek paralel gitmediğini ve yazın en sıcak dönemi olan Temmuz Ağustos aylarında bile sıcaklığın ortalama 22-23 derecenin üzerine pek çıkmadığını belirtmeliyiz. Ancak bu hava koşullarından Galiçyalıların pek şikayetçi olduğu söylenemez ve her güneşli günde plajları dolu görmeniz mümkün. 22-23 gibi bizce- denize girmek için yetersiz bir hava durumuna, okyanusta köpek balığı ya da ne olduğu belirsiz canlılar var mıdır yok mudur şüphesini eklersek, biz burada denize girmeyi es geçecek olsak da, bu kumlu plajlarda popomuzu yayarak takılmayacağımız anlamına gelmiyor. İlkbahar/Sonbahar- A Coruna'yı gezmek için en ideal dönem kuşkusuz ilkbahar ve sonbahar. Bu dönemlerde etrafı keşfetmek, deniz kenarında yürüyüşler yapmak için hava tam tadında oluyor. Bu aylarda da yağışlara dikkat! Akşamları serin olabileceğinden yanınıza 1-2 kalın şey almanızda fayda var. A Coruna'da havaalanının oldukça küçük olması nedeniyle Avrupa'dan direkt uçuş sayısıoldukça az. Bu nedenle buraya ulaşmak isteyenler, çoğunlukla şehre 70 km uzaklıkta olan Santiago de Compostela havaalanını kullanıyor. -Taksi: Çoğu şehir için geçerli olduğu gibi, burası için de ulaşım seçenekleri arasında en kolayı taksi. Ancak 70 km uzaklıkta olması nedeniyle, biraz pahalıya patlayabilir. Taksilerde metre 3.70 Euro'dan açılıyor ve her km için 0.95 Euro ücret uygulanıyor. Yanı A Coruna'ya taksiyle ulaşmak için yaklaşık 75-90 Euro gibi bir bütçeyi gözden çıkarmanız gerekiyor. Havaalanından çıktığınızda karşınızda bir hiçlikle karşılaşıp taksi bulamazsanız şaşırmayın. Özellikle kış aylarında bu havaalanında günde yalnızca 3-5 uçak kalktığından taksiler tarafından buranın fazla önemsendiği söylenemez. Ancak bu konuda sıkıntı yaşarsanız danışmadan destek isteyebilirsiniz. Otobüs: Havaalından direkt A Coruna' ya giden bir otobüs var. Ancak yalnızca günde 1 kere saat 12:15'de kalkıyor olması işinizi biraz zorlaştırabilir. Bu otobüs aynı zamanda Coruna'dan havaalanına dönmek için de kullanılabilir. Otobüs Hotel Atlantico'dan saat 09:15'de kalkıyor. Araba kiralama: Santiago havaalanında Avis, Enterprise ve Hertz gibi aşina olduğumuz birçok rent-a-car firması var. A Coruna'da arabasız bir yaşantı sürdürmek oldukça kolay olsa da, araba fiyat olarak uygun olduğundan hem havaalanından şehre daha konforlu bir yolculuk, hem de şehrin civarını keşfetmek için ideal bir seçenek olabilir. İpuçları: Şehirde park yeri bulmak oldukça kolay ve benzin fiyatları uygun. Yolculuğunuz esnasında otoban kullanacaksanız, otobana çıkılan noktalarda bulunan gişeleri görmezden gelmeyin. Bu gişelerde bilet alıp, otobanın belli bir noktasında ücret ödemeniz gerekiyor. Bu gişelerde bariyerler olmadığı için görmezden gelip hızlıca geçme olasılığınız yüksek. Böyle bir aksilik yaşarsanız panik olmayın, biletiniz olmayınca 2 katı ücret ödüyorsunuz ancak bu da 6 euro civarında bir ücret oluyor. -Araba kiralamak için normalde yaş sınırı 25, ancak bu yaşın altındaysanız ekstra bir ücret ödeyerek araba kiralamanız mümkün. Evet bizce de bu uyguluma oldukça saçma ama bu kural dünyanın bir çok noktasında geçerli. -Tren Tren opsiyonu kulağa hoş gelse de aslında bu ulaşım seçenekleri arasında en meşakkatli olanı denilebilir. Çünkü treni kullanmak için öncelikle Santiago'nun merkezinde bulunan istasyona ulaşmanız gerekiyor. Santiago'nun merkezi havaalanına yaklaşık 15 km uzaklıkta. Buraya ulaşmak için havaalanında yarım saatte bir kalkan otobüsleri veya taksi kullanabilirsiniz. Otobüs ücreti 3.50 Euro. Taksi için de merkeze ulaşmak için 21 Euro'luk sabit bir ücret uygulanıyor. Tren saatleri ve ücretler için şuraya tık tık. Şehir içinde neredeyse her noktaya yürüyerek ulaşmanız mümkün. Ancak hava koşulları yürümeye elverişli olmazsa veya gideceğiniz yere daha vakitlice ulaşmak isterseniz tramvay, taksi ya da otobüs kullanabilirsiniz. Tramvay hattı 9 km uzunluğunda olan kordonu izliyor. Sizi A Coruna'nın pek de büyük bir yer olmadığı konusunda ikna ettiğimizi düşünüyoruz. Öyle ayaklarınıza kara suların ineceği cinsten bir yer değil. Dolayısıyla burada otel konusunda isteseniz de büyük bir kararsızlık yaşamayacağınızı söyleyebiliriz. Her yer birbirine oldukça yakın ve lokasyon olarak yanlış bir seçim yapmanız neredeyse olasılıksız. Yine de birkaç öneride bulunmadan edemeyeceğiz. Örneğin biz bir lokalin tavsiyesi üzerine Maria Mita meydanına ve birçok yere 5 dakika yürüme mesafesinde olan Hesperia Finisterre otelinde konakladık. Deniz kenarında olduğu için manzaralı oda seçeneği de mevcut. Ayrıca ısıtmalı havuzu olduğu için yaz kış yüzebilirsiniz. Biz Ocak ayında gittiğimizde dışarısı 10 derece olmasına rağmen insanlar gayet rahat yüzüyordu. Bunun dışında, NH La Coruna Atlantico, Riazor ve Orzan plajlarının yakınındaki Melia Maria Pita, Hotel Riazor ve Zenit Coruna otelleri de burada sık sık tercih edilenler arasında. Kış aylarında otellerin ortalama gecelik fiyatları 50-70 Euro civarında seyrediyor. Yaz aylarında Coruna daha popüler bir destinasyon haline gelindiğinde bile fiyatların çok pahalı olduğu söylenemez; 70-120 civarında. Fazla turistik olmayan sevimli küçük şehirlerin ev sevilen yanlarından biri de fiyatların şişirilmiş olmaması. Tabi ki bu fiyatları euro bazlı düşünürseniz. Aksi takdirde kafanızda veya telefonunuzun baş köşesinde duran hesap makinesinde çarpı/bölme işlemleri yaparak TL fiyatını algılamaya çalışırsanız işler farklı bir boyuta gelebiliyor. Burada neredeyse her rehberimizde vurgulamayı sevdiğimiz bir önerimizi tekrar paylaşalım; yurtdışında yerel para birimi dışındaki para birimlerini bir süreliğine unutun. Torre de Hercules, A Coruna'nın simgesi olan, 2000 yıllık ve Avrupa'nın hala kullanılmakta olan en eski deniz feneri. Aynı zamanda Unesco Dünya Mirasları arasına dahil edilmiş. Yaklaşık 250 basamak aşarak siz de bu deniz fenerinin tepesine çıkabilir, bol bol manzara fotoğrafı çekebilirsiniz. Ayrıca çılgın rüzgarlar size alıkoymazsa, etrafında bulunan yürüyüş yollarında yürüyüş yapmak keyifli olabilir. Yürümeye üşenirseniz de deniz kenarına gidip dev dalgaları izleyin. -Pazartesi günleri ücretsiz, diğer günler 3 -Saatler: Hergün açık, Ekim- Mayıs: 10:00- 18:00 Haziran-Eylül: 10:00- 21:00 -Adres: Av. Navarra -Otopark var, Paseo Maritimo caddesi boyunca devam eden tramvayı ve otobüsleri kullanabilirsiniz. Deniz kıyısı olan şehirde kale eksik olmaz. Burası 16. Yüzyıla dayanan, günümüzde arkeoloji müzesini barındıran, A Coruna'nın en önemli kalesi. Gördüğünüz gibi tarihine fazla deyinmiyor, sizi sıkmak istemiyoruz. Ancak tarih ve arkeoloji ile ilgilenenler için burası ilgi çekici olabilir. Müzede şehrin tarihi ile ilgili önemli eserler var. Aslında normal şartlarda size gittiğiniz şehirlerin çoğunda gidin de bir akvaryum görün tavsiyesinde bulunmayı sevmiyoruz. Çünkü zaten birkaç şahane versiyonu dışında çoğu turist çekme amaçlı tesislerden öteye geçemiyor. Yine de köpekbalıkları, ahtapotlar ve tuhaf deniz canlıları sizi heyecanlandırıyorsa, \"ben biraz Atlantik okyanusunu tanımak istiyorum\" diyorsanız ve vaktiniz varsa bu akvaryumu değerlendirmek isteyebilirsiniz. Oldukça interaktif ve eğitici bir yapıya sahip. -Giriş 10 -Adres: Paseo Maritimo Alcalde Francisco Vazquez, 34, -Saatler: 10:00- 18:00 Ressamların efendisi, gönüllerin kralı Pablo Picasso, 1891-1895 yıllarında A Coruna'da yaşamış. Henüz bir çocukken taşındığı A Coruna'nın, ressamın hayatında önemli bir yer tuttuğu söyleniyor. Sanata yeni merak sardığı bu dönemde, Coruna plajlarındaki insanlar, limandaki balıkçılar ve şehrin önemli yapıtları tablolarına yansımış. Bu ev daha sonramüzeye dönüştürülmüş ve müzede Picasso'nun ilk sanat eserlerinden bazılarını görebilmek mümkün. -Ücretsiz -Adres: Calle Payo Gomez, 14 -Saatler: Birinci ve ikinci katı ziyaret etmek için farklı saatler uygulanıyor. Saatler sık sık değişkenlik gösterebilir, dönem dönem bazı bölümleri kapalı bile olabiliyor gitmeden kontrol etmekte fayda var. Siz hiç Rubens, Goya, Ribera gibi sanatçıların eserlerinin bulunduğu bir müzede tek başınıza gezdiniz mi? Biz gezdik. Şehre ayak bastığımızda duyduk ki A Coruna'nın birsanat müzesi var. Picasso'nun buraya bu kadar meraklı ve düşkün olmasının bir nedeni olmalı ve bu şehrin fevkalade bir sanat koleksiyonu olmalıydı. . Gittiğimizde bu merak içinde yaşayan bir tek bizim olduğumuzu fark ettik. Abartmıyoruz, müzede gerçekten yalnızca biz vardık. İtiraf etmeliyiz, beklediğimiz gibi şahane bir müze ile karşılaşmadık. Ancak tabi ki ihtişamlı, tabi ki çok eski tarihlere dayanan eserler görebilmek mümkün. Ağırlıklı İspanyol ressamların eserlerinin olduğu bu müze, aynı zamanda dünyanın en önemli sanat müzelerinden biri olan Prado müzesindeki bazı eserleri de dönemsel olarak sergiliyor. -2015'de Şubat-Mayıs aylarında Picasso sergisi düzenleniyor. -Ücret: 2.40 , indirimli 1.40 -Adres: Calle Zalaeta -Saatler: Pazartesi kapalı, Pazarları 10:00- 14:00, Cumartesi 10:00-14:00 ve 16:30-20:00 diğer günler 10:00-20:00 Küçük mü küçük, ancak bu, şehrin ihtişamlı bir meydanı olmayacağı anlamına gelmiyor. Buranın meydanı da Plaza de Maria Mita. Maria Mita, 1500'lü yıllarda İngilizler şehri ele geçirmeye çalışırken, komutan eşi öldürülünce halkı savaşmak için gaza getiriyor ve şehrin kahramanı oluveriyor. Bu arada meydanda göreceğiniz ihtişamlı bina, Ayuntamiento, yani belediye binası. Paseo Maritimo, A Coruna'nın 9 km'lik sahil şeridi. Şu an yapılmakta olan çalışmalarla birlikte yakında 13 km olacak bu cadde, Avrupa'nın en uzun kordonu olarak da biliniyor. Şehir merkezini çevreleyen bu caddeyi gitmek isteyeceğiniz birçok noktaya yürüyerek ulaşmak için ya sadece deniz kenarında keyifli bir yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Galiçya'nın İspanya'nın genelinden esinlenmiş, ancak kendine has bir mutfağı var. Tabi ki İspanya'nın olmazsa olmazı tapaslar da bunun dahilinde. Her gittiğimiz İspanyol şehrinde denediğimiz ancak iyi bir yere denk gelmediğimiz sürece bizi hayal kırıklığına uğratan tapaslardan bahsediyoruz. Deniz kıyısı olması nedeniyle birçok deniz ürünü içerikli yemekle, hatta çoğunlukta katletmek zorunda kaldığınız kabuklu deniz ürünleri ile karşılaşabilirsiniz. Deniz ürünü olmazsa yerine domuz eti kullanılan yemeklerle de idare edebilirsiniz. Tabi ki yemeklerin çok kötü olduğunu söylemeyeceğiz. Ancak severek tükettiğimiz, 3 gün tüketmeyince özleminden yanıp tutuştuğumuz Türk yemeklerini ve damak zevklerimizi göz önünde bulundurduğumuzda, yalnızca A Coruna'da değil birçok Avrupa şehrindeki yemekleri kötü eleştirmemizin çok da anormal olmadığını düşünüyoruz. Açıkcası neden bu kadar şişirildiğine de hiçbir zaman anlam veremeyeceğiz. Evet artık iştahınızı açmayı başardığımıza göre Galiçya'ya özgü bir takım yeme içme önerilerini de hemen sıralayalım. Şehir genel olarak çok turistik bir yer olmadığı için, en turistik yerlerinden biri olan Maria Pita meydanında oturacağınız restoranlar bile lokal sayılabilir. Bu nedenle ortalıkta dolanırken gözünüze kestirdiğiniz bir restoran olursa gönül rahatlığıyla oturup lokal yiyecek ve içecek deneyimleyebilirsiniz. Ancak bütçenize uygun olup olmadığını kestirmek için her zaman girmeden bir menüye bakmakta fayda var. -Galiçya halkı da, diğer İspanyol halkı gibi oldukça geç yemeyi seviyor. En azından Barcelona ve Madrid gibi yerlerdeki restoranlar, gelen turistlerin daha normal saatlerde yemek yediklerini göz önünde bulunduruyor. Ancak Coruna'da işler pek öyle yürümüyor; lokallerin yemek saatlerine adapte oldukları için birçok restoran akşam servisi için saat 20:00-20:30'da açılıyor. Artık açlıktan kırıldığınız ve dakik bir şekilde 20:00'de restorana girdiğinizde restoranın çok uzun bir süre, 21:30-22:00 civarına kadar bomboş kaldığını görebilirsiniz. \"Ulan çok mu kötü bir yere oturduk acaba\" diye tereddüt etmeyin çünkü bu halk gerçekten çok geç yemeyi kendine hobi edinmiş. Zara'nın A Coruna'dan çıkmış olması, alışveriş konusunda beklentilerinizi yükseltiyor olabilir. Biz de Zara'nın ilk açılan mağazasının burada olduğunu öğrendiğimizde pek bir heyecanlanmıştık. Ancak çok iyi kalpli olduğumuz ve gittiğinizde hayal kırıklığı yaşamanızı istemediğimizden sizi uyarmaya karar verdik. Burada bir halt yok. Artık bizi biraz olsun tanıyorsanız biraz abartmayı sevdiğimizi de biliyorsunuz. Bu kadar itin götüne sokulacak demek isterdik ama ayıp olmasın diye demiyoruz- bir yanı yok tabi ancak İstanbul'da karşılaşacağınız herhangi bir Zara'dan farkı yok. Bu kadar. A Coruna'da alışveriş yapabileceğiniz birkaç cadde önermek gerekirse; Calle Juan Flores, Rua Bezantos, Plaza Lugo ve Calle Real. Birçok markayı bir arada bulabileceğiniz ve İspanya'nın en büyük alışveriş merkezi olan Marineda City'i de alışveriş yapılacak yerler listesine ekleyebilirsiniz. Bu AVM'de aynı zaman İspanya'nın meşhur El Corte Ingles \"department\" mağazası da var. Bu arada Zara'nın kurucusu olan yukarıda da öve öve biteremediğimiz Amancio Ortega'nın şirketi aynı zamanda Massimo Dutti, Pull&Bear, Bershka, Oysho, Uterque, Stradivarius markalarına da sahip. Yani A Coruna'yı, hatta dünyayı ele geçirmiş durumda. Burada sık sık karşılaşabilirsiniz. -Buralara kadar gelmişken, zamanımız bol, bir yerleri daha görelim diyorsanız Santiago de Compostela veya Lugo şehirlerini ziyaret edebilirsiniz. -A Coruna'nın çok turistik bir yer olmadığını ve döviz bozdurmanın kolay olmayacağını vurgulamak isteriz. Bu işlemi, gitmeden Türkiye'de halletmenizi öneririz. süper 1 şehir her sene gidiyorum Deportivo lu oluşumuz Ayrı bir sebebimiz var.."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/03/03/hong-kong-gezi-rehberi-gezilecek-yerler", "text": "Hong Kong tuhaf bir şehir. Havaalanından şehre ayak bastığınız anda çok da tanıdık gelmeyen bir karmaşanın orta yerine düştüğünüzü biliyorsunuz. Kötü bir karmaşadan bahsetmiyoruz tabi. İlk etapta gelen \"Lost in Translation\" ile \"Her\" karışımı hissin, şehirde vakit geçirdikçe yer yer \"Blade Runner'a çaldığını düşünün desek zihninizi çok mu zorlamış oluruz bilemiyoruz. Etrafınızda yüzlerce anlamlandıramadığınız şekil, , kelimenin hakkını vermek istercesine yükselen gök-delenlerin arasında kendini tekrar eden çirkin binalar ve şehrin dört bir yanını sarmış neon tabelalar ile aidiyet hissiniz bir anda 0'a iniveriyor, burada bir \"yabancı\" olduğunuzu iliklerinize kadar hissediveriyorsunuz. Şu noktaya kadar yazdıklarımız gözünüzde durumdan şikayetçiymişiz gibi bir his yarattıysa yanlış anlaşıldık, zira öyle bir histen söz ediyoruz ki dünyanın bambaşka bir noktasında, \"evden çok uzakta\" olduğunuzu hissetmenin bu kadar güzel bir his olabileceğini ancak Hong Kong'da anlayabilirmişsiniz gibi geliyor. Yolu yakında buraya düşecekler için Hong Kong Gezi Rehberi'miz ellerinizden öper. Kendinizi buraya atmanız için en güzel sebeplerden biri, Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor olmaları. Bizce bu açıdan ilk Uzak Doğu deneyiminizi yaşamak için Tayland ile birlikte en ideal yerlerden. -Başlamadan gelen not: Aşağıda \"dolar\" diye geçen tüm para birimleri Hong Kong Doları. Bildiğimiz dolar sanıp sinir stres yapmayınız. İlkbahar&Sonbahar: Ara dönemler Hong Kong'a gitmek için ideal olabilir. Her iki dönemde de hava durumu 18-24 derece arası bir şeyler olduğu için çok da bunalıp sıkılmadan, rahat rahat istediğiniz her yeri gezebilirsiniz. Akşamları gündüze kıyasla biraz daha serin olabildiği için yanınıza bir iki mont, ceket tarzı şey almakta fayda var. Ayrıca yağmur ihtimalinin yüksek olduğunu da hatırlatalım, şemsiyesiz olmaz. Yaz: Mayıs ile Eylül arası Hong Kong'u tropik hallere büründüğü bir dönem. 34 derecelere ulaşabilen sıcaklık yanında bol bol yağmur ihtimalini de getiriyor. Bu arada korkutmak gibi olmasın, şehirde göreceğiniz \"tayfun sığınakları\" yazın giderseniz biraz daha anlam ifade edebilir, çünkü yaz dönemi şehirde aynı zamanda tayfun dönemi olarak biliniyor. Bizim için bir isimden ibaret olan Tayfun, Hong Kong'da biraz daha ürkütücü bir anlam ifade ediyor diyebiliriz. Neredeyse \"yazın gitmeyin!\" yazacak gibi görünsek de, yoğun yağış ihtimalini kabul edenleriniz için, bu dönemde şehirdeki her türlü aktivitenin biraz daha ucuz olduğunu da hatırlatalım, tercih sizin. Kış: Hong Kong'un kışını aslında Türkiye'nin batı kesimlerindeki Ekim-Kasım ayları ile özdeşleştirebilirsiniz Hava sıcaklığı genellikle 15-20 derece arasında seyretse de akşamları 12 derecelere kadar düşüp popo dondurabilen türden bir hava ile karşılaşmanız muhtemel. -Eğer etkinlik peşindeyseniz şehri Chinese New Year ya da Hong Kong Art Festival döneminde ziyaret edebilirsiniz. Ancak hatırlatalım, özellikle Çin Yeni Yılı dönemi pek güzel görüntüler ortaya çıkarsa da, birçok yer en az 3-4 gün boyunca kapalı olabiliyor. Hong Kong'un pahalı bir şehir olduğu izlenimine kapılmış olabilirsiniz, çünkü her türlü gazete, dergi ve benzeri yayında \"SU BİLE ALAMAYACAĞINIZ ŞEHİRLER\" listelerinin baş tacı haline gelmiş durumda. Fakat tahmin ettiğimiz kadarıyla bu sonuca orada yaşayan kimseler için kira ve yaşam koşullarıyla ilişkili olarak varılıyor. Çünkü her şehirde olduğu gibi burada da bütçenizi konaklamayı ya da yiyip içmeyi seçeceğiniz yerlere göre yönlendirebilmeniz mümkün. Evet gerçekten \"yuh be\" dedirtecek yerler de var, ancak lokal yerlerde \"eşek mi yediriyor bunlar bize\" endişesine kapılabileceğiniz derecede ucuz şeylerle de karşılaşabilirsiniz. -Para bozdurma meselesini havaalanında halledemediyseniz endişelenmeyin çünkü şehrin birçok noktasında makul fiyatlar veren döviz büroları bulabilmeniz mümkün. Çok yüksek ihtimalle kazıklanmayacaksınız. En azından bu konuda. Konaklamak için birçok otel seçeneğiniz mevcut. Öncelikli olarak Kowloon ya da Hong Kong Adası'nı tercih etmeniz, özellikle şehri ilk kez gezecekseniz çok daha mantıklı olacaktır, çünkü göreceğiniz şeylerin büyük bir bölümü bu 2 adaya yayılmış durumda. Bu civarda değillerse de toplu taşıma sayesinde her noktaya bu bölgelerden ulaşabilmeniz mümkün. Bu yüzden bizce göz önünde bulundurmanız gereken ikinci önemli mevzu da toplu taşımaya mümkün olduğunca yakın olmak. Biz Kowloon'daki B P International Hotel'de kaldık. Odaları aşırı küçük olsa da lokasyon ve hijyen açısından herhangi bir sorun yaşamadık, farklı bir alternatif bulamazsanız rahatlıkla burayı tercih edebilirsiniz. -Konaklama meselesinde aklınızda bulundurmanız gereken önemli bir konu var; o da Hong Kong'da gerek otel gerekse evlerin metrekare olarak bize, Avrupa'ya ve Amerika'ya kıyasla çok daha küçük olması. Dolayısıyla odaya girdiğinizde \"bize koğuş verdiler\" diye düşünüp resepsiyona çemkirmeye inmeden önce bu anı hatırlayın ve sakinleşin. Bu konuda yalnız değilsiniz ve maalesef yapacak bir şey yok. Adamların her şeyleri küçük. - Airport Express: Sabah 6 sularından gece 1'e kadar rahat rahat kullanabileceğiniz ve sizi 24 dakika civarı bir sürede şehir merkezine ulaştıran bu tren bizce merkeze ulaşmak için en mantıklı alternatif. Neredeyse 10 dakikada bir yeni sefer oluyor. Hong Kong Adası'ndaki durakta inmek istiyorsanız 100HKD, Kowloon'da inmek istiyorsanız ise 90HKD ödemeniz yeterli. - Otobüs: Eğer biraz daha vaktiniz varsa ve daha uygun fiyatlı bir ulaşım aracı arayışındaysanız otobüsler imdadınıza yetişebilir. Fiyatlar gideceğiniz destinasyona göre farklılık gösterse de en yüksek fiyat Airport Express'in yarı fiyatına denk geliyor. Öyle tıklım tıkış gideceğiniz bir otobüs falan da değil merak etmeyin. - Taksi: Rahatına düşkün okuyucularımızı dışlayacağımızı sandıysanız yanılıyorsunuz. Daha önce Tayland civarına ayak bastıysanız yaşanan \"ben burada kesin kazıklanacağım\" hissini Hong Kong'da bir kenara bırakabilirsiniz. Havaalanındaki taksi duraklarına, havaalanından çıkarken en solda kalan çıkışı kullanırsanız kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Ücret konusu tabi ki gideceğiniz noktaya göre farklılık gösteriyor. Taksi ücretleri için şuraya tık tık. - Metro: Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu şehirde sadece metro kullanarak dağları bile delebilir, şirinleri bile görebilirsiniz. Biletlerinizi her metro istasyonundan sağlayabilmeniz mümkün. Bilet makinalarında gitmek istediğiniz destinasyonu ekranda çıkan alfabetik sıraya göre bulduktan sonra ne kadar bir ücret ödeyeceğiniz de bu şekilde öğrenebilirsiniz. Eğer bu işlerle uğraşmak istemiyorsanız günlük \"Tourist Day Pass\"i alarak daha rahat hareket edebilirsiniz, fiyatı 55 HKD. - Taksi: Taksi kullanmak konusunda ısrarcıysanız burayı mutlaka okumanızda fayda var. Hong Kong'da taksiler 3 kategoriye ayrılıyor. Kırmızı taksiler Lantau Adası'nın Tung Chung Caddesi'nden başlayıp güneyine kadar uzanan kısmına gitmiyorlar, bunun dışında şehrin her noktasına tamamlar. Yeşil taksiler yalnızca New Territories bölgesinde hizmet veriyor, maviler ise yalnızca Lantau Adası'nda. Turistik bölgeler dışında taksilerle pek bir pazarlık şansınız olmadığını da hatırlatalım. Etrafta taksi sıraları ve taksi beklemek için alanlar görmeniz muhtemel, ancak sokaktan çevirerek de binebilirsiniz, pek sorun etmiyorlar. - Star Ferry: Hem lokaller tarafından kullanılan bir ulaşım aracı hem de pek ilgi gören bir turistik aktiviteye dönüşmüş olan Star Ferry, Kowloon-Hong Kong Adası arasındaki ulaşımı sağlayan bir feribot. Boş yere hoşlarına gitmiyor tabi, zira hava güzelse şehrin şahane fotoğraflarını yakalayabilmeniz ya da anı yaşayarak kendinizi Hong Kong'a kaptırabilmeniz mümkün. Tsim Tsa Tsui, Central ve Wan Chai olarak üç istasyonu mevcut, haritanızdan lokasyonunuza göre seçersiniz artık. - Otobüs&Minibüs: Özellikle minibüs deyince \"Hong Kong'da mıyız Şirinevler'de miyiz?\" havasına girebilirsiniz, girmeyin. Çünkü tabi ki bizde olduğu gibi küçücük alana 50 kişi sığdırmaya çalışmıyorlar. Yeşil minibüsler bizim otobüsler gibi yalnızca belli duraklarda indiriyorlar ve fiks ücret uygulanıyor. Kırmızıya binerseniz ise \"müsait bir yerde\" diyip cümlenin sonunu tamamlamama stilinizi konuşturabilirsiniz, zira yol üzerinde herhangi bir noktada inebiliyorsunuz. Otobüsler de minibüsler de şehrin çoğu bölgesine ulaşımını sağlayabilecek yaygınlıkta kullanılıyor. Bu noktada dikkat etmeniz gereken şey bozuk para bulundurmak, çünkü tam olarak ne ücret ödemeniz gerekiyorsa onu vermek durumundasınız, para üstü alamıyorsunuz. -Hong Kong ve benzeri bol gökdelenli metropollerde karşıdan karşıya geçmek yer yer güç olabiliyor. Olur da \"ulan burdan nasıl geçeceğiz ışık da yok\" endişesi yaşadığınız bir ana denk gelirseniz yapmanız gereken civarda bir alt ya da üst geçit olup olmadığına bakmak. Bunu saçma bir ipucu olarak düşünebilirsiniz ancak bazen bu geçitler metronun ya da AVM'lerin içinde konumlanmış olabiliyor. Dolayısıyla uzun yollar kat etmek yerine bu kısa yollar aracılığıyla ulaşımınızı daha kolay sağlayabilirsiniz. Hong Kong'u gezerken şehrin aslında 4 ana bölgeye ayrıldığını göz önünde bulundurursanız, günlerinizi çok daha kolay planlayabilirsiniz. Bu bölgeler Kowloon, Hong Kong Island, New Territories ve Lantau Island olarak aklınızın bir köşesinde dursun. Victoria Tepesi, Hong Kong'un en çok turist çeken yerlerinden biri. Hong Kong'a tepeden bakmak, gökdelenleri zirveden görmek isterseniz gidebileceğiniz en mantıklı nokta burası. Şimdiden uyaralım, baya ciddi bir yükseklikten söz ediyoruz ve ortalığın sisli olma ihtimali çok yüksek. Dolayısıyla oralara kadar çıkıp bir şey göremezseniz çok da sinirlenmeyin, her turistin başına gelebiliyor. Yukarı çıktığınızda manzaranın yanı sıra birçok kafe hatta alışveriş yapılabilecek alan bulabilmeniz de mümkün. Ayrıca o yükseklik size yetmediyse kule gibi bir şeye çıkıp 48 HKD ödeyerek şehri daha da tepeden görebilmeniz mümkün. -Eğer Hong Kong'a türlü türlü açıdan bakmayı gönlünüze yazmadıysanız buraya tüm turistlerin akın ettiği \"Peak Tram\"i kullanarak çıkmak yerine otobüs veya taksiyle ulaşabilirsiniz. Bu noktada Peak Tram civarında bulunan taksicilerin %90'ı sizi kazıklamaya çalışacaktır. Mutlaka pazarlık yapın, çünkü 300-400 HKD civarı ile açtıkları pazarlığı şahsi çabalarımız sonucu 70 HKD'a düşürmüşlüğümüz var. -Peak'e gitmek için en mantıklı zaman akşamüstü civarları, böylece şehrin hem aydınlık halini hem de gece görüntüsünü görebilme şansı yakalarsınız. -Şehirde hava ne durumda olsun, Peak çok yüksekte olduğu için pek rüzgarlı, pek serin olabiliyor. Önlem alıp gitmekte fayda var. İstanbul hariç her metropolde mutlaka bulunan \"beton yığınından kurtarıcı park\" meselesi Hong Kong'da da tabi ki düşünülmüş. Bunca gökdelenin ve arabanın arasında içinize sıkıntı basarsa kendinizi atabileceğiniz Hong Kong Park, gün içinde spor yapanlar, Tai Chi sevdalıları ve kargaşanın içinde nefes almak isteyenlerle dolup taşıyor. Öyle Central Park kadar devcileyin bir yer düşünmeyin tabi. Ancak içinde oturulabilecek alanları, daha önce karşılaşmadığınıza neredeyse emin olduğumuz kuş çeşitleri ve göl kenarında bayılma keyfi opsiyonu ile size birkaç saatlik huzur sağlayabilir. -Metro'nun Admiralty durağında inip C1 kapısından çıkarak kolayca ulaşabilirsiniz. Central Hong Kong'daki Sheung Wan bölgesinin en popüler ve hip yerlerinden biri olan Hollywood Road, Antikacılar Caddesi olarak da biliniyor. Adından da anlayabileceğiniz üzere burada, birçok antika ve orijinal obje bulabilecek olmanızın yanı sıra, çeşit çeşit restoran ve kafe keşfedebilmeniz de mümkün. Buraya giderken \"Central Mid-levels Escalator'ı kullanırsanız çılgın yokuşlar kullanmadan, uzuuun bir yürüyen merdiven ile yorulmadan, insancıl bir şekilde ulaşım sağlayabilirsiniz. -Cadde üzerindeki favori mekanımız kesinlikle Classified. Bütün yemeklerine de kefiliz. Öyle de iddialıyız. -Eğer biraz daha uygun fiyatlı antikacılar ve Uzak Doğu'ya özgü objeler arıyorsanız, Hollywood Road'un bir paralelindeki Upper Lascar Row'u tavsiye edebiliriz. Burası aynı zamanda Cat Street adıyla da biliniyor ve eskiden çalıntı antikaların satılmasıyla nam salmış. Ancak şu an her şey gayet normal, başınıza bir iş gelmez, çekinmeden gidebilirsiniz. Gitmişken Man Mo Cafe'nin orijinal dumpling'lerini denemeyi de unutmayın, çok çok lezzetliler. Hong Kong'da bunca gökdelen ve dev bina arasında Uzak Doğu'da olduğunuzu hissetmeniz biraz zor olabilir. O zaman hemen sizi şehrin orta yerindeki bir tapınağa yönlendirmek isteriz. Man Mo Temple, Edebiyat Tanrısı Man ve Savaş Tanrısı Mo'ya adanmış, küçük ve aktif olarak kullanılmakta olan bir tapınak. Hong Kong'da birkaç tane Man Mo Temple bulunuyor, ancak bunlardan en büyüğü Sheung Wan bölgesinde, Hollywood Road üzerindeki tapınak. -Giriş ücretsiz. Causeway Bay'i tanımlamak için şöyle diyorlar: \"Eğer alışveriş yapmak bir spor olsaydı, Causeway Bay bu işin Olimpiyat Oyunları olurdu.\" Evet tamam çok da dahice bir tanımlama olmayabilir, ama pek de haksız sayılmazlar. Hysan Place, Times Square, SOGO gibi kocaman alışveriş merkezleri, hatta bizde olmadığı için kıymete binen Forever 21'i ile şehrin orta yerinde dev bir alışveriş maratonu olarak düşünebileceğiniz Causeway Bay, konuyla ilgilenenler için müthiş bir alternatif. Kültürel açıdan bu bölgede çok büyük bir tatmin yaşayabileceğiniz sanmıyoruz, ancak alışveriş gününüzü burada geçirebilirsiniz. -Buraya yolunuz düşecekse ve alışverişe gönül verdiyseniz Fashion Walk'a mutlaka göz atın. Droog, Liger, Shine, KniQ gibi mağazalar vakit ayırmaya değer. -Bu bölgedeki alışveriş merkezi ve mağazalar tahmin ettiğinizden çok daha geç saatlere kadar açık oluyor, gününüzü bunu göz önünde bulundurarak geniş geniş planlayabilirsiniz. (10'dan önce kapananı görmedik, hatta 12'yi bulanları bile oluyor) Diğer ülkelerdeki akranlarından mütevellit, SOHO'nun nasıl bir bölge olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur. Staunton Street ve Elgin Street civarını kapsayan SOHO, türlü türlü bar, restoran, sanat galerisi ve antikacı ile dolu. Hong Kong'daki favori bölgelerinizden biri olması muhtemel bu bölgenin gündüzünün ve gecesinin bambaşka olduğunu, dolayısıyla eğer vaktiniz bol ise iki halini de deneyimlemenizi tavsiye edebiliriz. -Buraya da Hollywood Road'a ulaştığınız şekilde ulaşabilirsiniz. -17:00-20:00 arası bu bölgedeki birçok barda happy hour'a denk gelebilirsiniz. Kowloon bölgesinin en yoğun ana caddelerinden biri olan Nathan Road üzerinde babanızı arasanız bulursunuz. O derece kalabalık, o derece yoğun bir yer. O filmlerde gördüğünüz neon tabelalı kaotik Uzak Doğu görüntüsünün tam göbeğine düşmek istiyorsanız, Nathan Road, Jordan Road ve Austin Road dolaylarında dolaşmak sizin için isabetli bir karar olacaktır. Ayrıca her türlü yeme içme ihtiyacınızı da bu caddeler civarında çözebilirsiniz. -Yalnızca ana cadde üzerine yoğunlaşmayın ve ara sokaklara dalın, çünkü onlarca lokal noodle, dim sum ya da adını sanını duymadığınız tuhaf yemek içerikli restoranla karşılaşabilirsiniz. (Yemek kısmına 2. Hong Kong yazımızda değineceğiz) Uzak Doğu dışında yaşayan insanlar için Avenue of Stars=Bruce Lee heykeli. Ama ne olduğunu merak ediyorsanız Kowloon Adası'nın Hong Kong Adası'na bakan kıyı noktasına, Hong Kong'un film endüstrisine övgü niteliğinde bir takım şeyler yerleştirmişler. Buraya kadar hiç çekici gelmiyorsa sizi çok iyi anlayabiliyoruz, abuk bir turist aktivitesinden öteye geçemez gibi görünüyor. Ancak bizce Victoria Peak'tekiyle yarışabilecek kadar güzel bir Hong Kong manzarası tam bu noktada sizi bekliyor ve özellikle gece giderseniz çok etkileyici bir görüntüyle karşılaşabilirsiniz. -Eğer manzaranın üzerine bir de ışık gösterisi isterseniz, her gün saat 20:00'de Symphony of Lights adını verdileri yaklaşık 10 dakikalık bir versiyonu gerçekleşiyor. Biraz kalabalık olabileceği konusunda uyaralım. Sanat müzesi sevdalıları eş başkanları olarak Hong Kong'un sanat müzesini ziyaret etmeyi tabi ki ihmal etmedik. Çok büyük bir müze olmasa da, içeride geleneksel Çin sanatından modern sanata uzanan geniş bir yelpaze ile karşılaşacağınız için ve birçok video çalışması bulunduğu için, buraya birkaç saatinizi ayırmanız gerekecektir diye düşünüyoruz. -Perşembe günleri kapalı. Onun dışında hafta içi 6'ya hafta sonları ise 7'ye kadar açık. -Giriş 10 HKD. -Tsim Tsa Tsui durağında inerek kolayca ulaşabilir, hatta Symphony of Lights'ı izlemek niyetindeyseniz iki etkinliği arka arkaya gerçekleştirebilirsiniz çünkü çok çok yakınlar. Talihsiz ismi ile insanın içini burkan ve muhteşem yaratıcılıkta espriler yapmaktan kendini alıkoyamadığı, daha fazla espri yapmaya çalışmamak için adının kısa versiyonunu yazacağımız Wong Tai Sin Temple, içindeyken dilediğiniz her dileğin gerçekleştiği rivayetiyle nam salmış, halen aktif olarak kullanılmakta olan bir tapınak. Çin mimarisinin özelliklerini net bir şekilde yansıtan ve Feng Shui'ye uygun olarak düzenlenmiş tapınağın bir bölümünde de falcıların bulunduğunu söylesek ne düşünürsünüz bilemiyoruz. Tapınağın içinden ücretsiz bir şekilde temin edebileceğiniz \"fortune stick\"lerinizi falcılardan birine götürürseniz 10 HKD gibi bir ücrete geleceğinizle ilgili tahminde bulunuyorlar ve siz onları ciddiye almasanız da kendileri bu konuda gayet ciddi görünüyorlar. Merak etmeyin, İngilizce konuşanları da var. -17:30'a kadar açık ve giriş ücretsiz. -Wong Tai Sin metrosunda inip B2 çıkışını kullanarak ulaşabilirsiniz. Hong Kong'un gece pazarlarının şanını duymadıysanız sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık. Yok canım, üstünüze gelecek değiliz, ama bu muhteşem dandiklikteki geleneksel pazarı görmezseniz aklınızın bir köşesinde kalacağına eminiz. Akşam 6-7 sularında açılan ve gece 12-1 sularına kadar çılgın bir kalabalık eşliğinde açık kalan bu gece pazarı, elektronikten, kimonoya, demlikten, sanal bebeğe uzanan saçma sapan genişlikte bir ürün yelpazesi sunuyor. Çoğu müthiş dandik, ya da \"ben bunu alırsam ne alanda kullanırım ki?\" diyebileceğiniz türden şeyler. Üstelik satıcı tarafından 300 HKD olduğu iddia edilen bir ürünü 80 HKD gibi bir fiyata almayı başaracak kadar pazarlık yapabilmek de mümkün. Gidin şansınızı deneyin deriz. -Jordan ya da Yau Ma Tei metro istasyonlarından yürüme mesafesinde. -İşte burada çantalara, cüzdanlara dikkat. -Alacağınız ürünün bozuk, dandik, çakma olma ihtimali gayet yüksek. Ayrıca gözünüze kestirdiğiniz bir ürünü asla pazarlık yapmadan almayın ve ilk gördüğünüz yere saldırmayın. Birkaç farklı alternatif içinde çok büyük fiyat farklarıyla karşılaşmak mümkün. Geldik Hong Kong'un en el değmemiş gibi görünen- bölgesine. Burası Hong Kong ana karasından çok daha farklı, çok daha doğa ile iç içe, gökdelen ve büyük bina karmaşasından uzak bir bölge. Aşağıda da daha detaylı anlatacağımız üzere küçük balıkçı köyleri, Budist tapınaklar ve inanılmaz etkileyici Büyük Buddha heykeli ile Uzak Doğu kültürünün bir parçası gibi hissedebileceğiniz, bünyeniz üzerinde tuhaf etkiler yaratan bir yer. -Metroya binip Tung Chung istasyonunda inin. (20dk+ bir yolculuk olabilir) Ardından başka seçenekleriniz olsa da \"Ngong Ping Cable Car\"ı çok seveceğinize emin olduğumuz için ona binmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz, ve bu şekilde 25 dakikalık şahane bir yolculuğun ardından Büyük Buddha'ya ulaşmış oluyorsunuz. -Şu Ngong Cable Car meselesini biraz daha açalım da yükseklik korkusu olan okuyucularımız olay yerine ulaştıklarında bizden nefret etmesinler. Aslına bakarsanız oraya gidene kadar biz de böyle bir deneyim yaşayacağımızı bilmiyorduk ve baya şaşkına döndük. Çünkü bu teleferik, yerden metrelerce yükseklikte olmasının yanı sıra sizi 25 dakikalık uzun bir yolculuğa çıkarıyor ve inanılmaz manzaralara şahit olsanız da hazırlıklı binmediyseniz küçük panik ataklar yaşatabiliyor. Lakin merak etmeyin son derece güvenli, ve herkes kullanıyor. Üstelik Büyük Buddha'ya ulaşmanın en kısa yolu bu. Eğer bu konu çok ilginizi çektiyse o yükseklik sanki yetmiyormuş gibi bir de altı şeffaf kabin yapmışlar, onu da tercih edebilirsiniz. Tabi ki daha pahalı. Detaylar için tık tık. -Po Lin Manastırı'na giriş ücretsiz. Tanka halkının yoğunlukta olduğu, bir balıkçı kasabası olarak bilinen Tai O, Lantau'nun en etnik ve geleneksel bölümlerinden birisi. Halkın büyük bir kısmı suyun üzerine inşa ettikleri küçük evlerde yaşıyor ve bu nedenle özellikle fotoğrafçılar ve turistler tarafından deliler gibi ilgi görüyor. Tabi ki dünyanın iki kanal, iki köprü gördükleri her yere yakıştırmaya bayıldığı \"X'in Venedik'ı\" benzetmesi burası için de geçerli, fırsatı kaçırmamışlar. -Buradayken lokal restoranlarda \"karides ezmesi\" ve bölgenin simge yemeklerinden biri olan tuzlu balığı denemeyi ihmal etmeyin. Fiyatlar Hong Kong'un diğer bölgelerine kıyasla çok uygun. -Yine çok uygun fiyatlara teknesi olan yerlilerden biriyle anlaşıp su üstüne bir Tai O gezisi gerçekleştirebilirsiniz. Merak etmeyin, böbreklerinizi çalmaya falan çalışmıyorlar. -Nasıl ulaşacağınız konusunda kafanız karışabilir, hemen anlatalım. Metroya biniyor, Tung Chung istasyonunda iniyorsunuz. Ngong Ping cable car ile über yüksekliklerden geçerek Ngong Ping Village'de iniyorsunuz. Ardından 21 numaralı otobüse binip yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuk geçiriyor, inince 5 dakika kadar feribot köprüsüne doğru yürüyor ve Taio O'ya ulaşmış oluyorsunuz. Evet biraz uğraştırıcı bir yolculuk olduğunu kabul ediyoruz. Hong Kong'un bir diğer ünlü Budist tapınağı ulan bu tapınak, farklı pozisyonlarda ve şekillerde 500 civarı Buddha heykeli görebileceğiniz, oldukça enteresan bir yer. Eğer vaktiniz var ise bizce \"yeter tapınak gördüğümüz\" demeden mutlaka uğramalık. -Sha Tin durağında indikten sonra biraz yürümeniz gerekecek, tabelaları takip ederek kolaylıkla bulabilirsiniz. -9:00-17:30 arası açık. Hong Kong ve Uzak Doğu kültürü ile ilgili daha fazla detay öğrenmek niyetindeyseniz 12 farklı galeriden oluşan Hong Kong Heritage Museum büyük ihtimalle ilginizi çekecektir. Hem erken dönem sanat eserleri hem de tarih açısından birçok eseri inceleyebileceğiniz müze için Hong Kong'un en iyi müzesi yakıştırmalarının sebebini tam olarak anlayamasak da, beklentinizi karşılayabilir diye düşünüyoruz. -Che Kung Temple durağında inin, A kapısından çıkın ve 5 dakika kadar yürüyün yeter. Hong Kong gezi rehberi yetmez, biz Hong Kong yeme içme rehberi de istiyoruz diyorsanız şurada ne biliyorsak yazdık bile. -Singapur'da geçerli olan \"ülkeye sigara sokamama\" durumu Hong Kong için de geçerli. Dolayısıyla Hong Kong'a giderken, yanınıza karton karton sigara alıp gaza gelmeniz ceza ödemenize neden olacaktır. Ülkeye girerek yanınızda yalnızca 1 paket sigara sokabilirsiniz ve onun içinden de en az 1 tane sigara içmiş olmanız gerekiyor. Benzer bir yasak puro için de geçerli. -Şehrin dört bir yanında 7-Eleven bulabilmeniz mümkün ve gece belli bir saatten sonra her yer kapanınca panik olmanıza gerek yok. Odanıza gizlice sokacağınız sularınızı, tuhaf atıştırmalıkları vb. şeyleri buradan günün her saati temin edebilirsiniz. -Hong Kong'da alışveriş yapmak niyetindeyseniz devcileyin bir IFC Mall, içinde Urban Outfitters'ı da bulunduran LAB Concept ve geç saatlere kadar açık olan Times Square'de şansınızı zorlayabilirsiniz. Biraz daha yüksek bütçeli alışveriş için ise Landmark ya da Pacific Place'i önerebiliriz. -Merak edenler için ekleyelim, Hong Kong dış işlerinde Çin'e bağlı, iç işlerinde ise serbest-imiş. Ne kadar serbestlerdir, Çin yenik düşünce onlar da yenilmiş mi sayılıyordur orasını biz de tam bilemiyoruz. Yine şahane bir yazı, ellerinize sağlık. elinize sağlık, gitmeyi düşünler için oldukça faydalı bir yazı olmuş. seyahat etmek müthiş bir haz, hele ki daha önce görmediğiniz bir yere gidiyorsanız. ancak uygun fiyata uçak bileti bulabilmek pek kolay değil. bu açıdan buypasa. com a bakmanızı öneririm mesela. nükteli ve bilgilendirici yazı için teşekkürler! Blogunuz çok güzel bu gezide oldukça faydalandık teşekkürler. Ben de kendimce ufak bir katkı koyayim bilgilendirme olarak. 28 06 2016 Hong Hong ve Japonya turu için yola çıktık arada macau ya geçelim dedik. macau bilindiği üzere vizesiz ama yeni bir uygulama baslamis; TC pasaportu için uyarı cikarmislar. Ben ve eşimi pasaport kontrolünden gecerken içeri polis sorgu kısmına aldılar 1 saate yakın bekletildik sonra telefonunuza resimlere kadar ve cantamizin tüm gözlerine kadar baktılar sonrasinda bize bir deklarasyon imzalayıp bıraktılar. Sebebine gelince polis odasinın duvarında tc pasaportunun kırmızı kalemle daire içine alınmis oldugunu gorunce olayı anladik Turkiye ye karşı bir nevi kendilerince onemlem almislar. Macaudan çıkarken de aynı şekilde ufak bir sorgu ve imza verdik bilginize. İnsanların bir başkasının karşılıksız yararlanabileceği bilgileri paylaşmak için emek ve zaman harcamaları artık gerilerde kaldı. Paylaşma konusunda bir çekinceleri olmasa bile bunu yapmaya üşenir oldular. Siz, bu yazınızla, bu genel anlayışı yıkan ve oldukça ayrıntılı /kapsamlı bilgilerle ilgi ve ihtiyaç duyanlara gerçek ve eksiksiz bir rehber sunmuşsunuz. İşte o ihtiyaç duyanlardan biri olarak harcadığınız emek ve zaman için teşekkürlerimi sunarım. Sağolun. Çok iyisiniz arkadaşlar 🙂 Aralık'ta Hong Kong seyahatimiz var. Deliler gibi okuyorum 🙂 Teşekkür ederiz."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/03/04/yurtdisi-kayak-merkezleri", "text": "\"Kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır\" gibi tuhaf bir yakıştırmanın yapılabildiği, dengesiz hava durumuyla sinir bozan Mart ayı, 12 ayın içinde insanın kafasını en çok karıştıran aylardan biridir. Kabanla çıkarsınız Umut Sarıkaya'nın deyimiyle \"Mont Beni\" olursunuz, hırkayla çıkarsınız bir bakmışsınız o son sokağa çıkışınız olmuş ve en az 1 hafta evde hasta yatıyorsunuz. Durum böyle olunca, ilkbahar geldi siz hala kayak içerikli yazılar paylaşıyorsunuz sizin hiç utanmanız yok mu diyenlere konuyu bir kez daha değerlendirmelerini öneriyoruz. Zira, sizin gibi düşünen yüzlerce insan olduğu için, aslında Mart ayı dünyanın birçok yerinde en uygun fiyata ve en insancıl koşullarda kayak yapabileceğiniz bir dönem. Türkiye'ye sığamayanlar için yurtdışı kayak merkezlerinin en iddialılarını şöyle bir özet geçmiş bulunduk, buyursunlar. O kadar uzağa gerek yok diyenler için şurada Uludağ ile ilgili ne biliyorsak yazdık. Eğer yukarıda sizi Mart ayının da soğuk geçtiği konusunda ikna edebildiysek, şimdi sadede gelelim. Bu post aslında daha çok kayak yapmayı sevenleri ilgilendiriyor ama \"ben kaymıyorum sabahtan akşama kadar şömine kenarında sıcak şarap içip sonra da bayır aşağı yuvarlanacağım\" diyenleri de tabi ki bağrımıza basarız. Biz üşenmedik, bu sene veya önümüzdeki senelerde siz de \"Alpler'de kayağa gittik şekerim\" diyebilin diye, yolu Alpler'den geçen en popüler kayak merkezlerini sıraladık. Kayak yapmak sizin için bir hobi haline geldiyse ve konuyla ilgili araştırma yapmayı da seviyorsanız, aşağıda söz edeceğimiz yerler size çok büyük ihtimalle tanıdık gelecektir. Çünkü hepsi yıllardır var olan ve en iyi kayak merkezleri listelerinde zirveyi zorlayan yerler. Ancak bu işte yeniyseniz ya da henüz \"abi Kartepe çok iyi hem de çok yakın\"dan öteye geçemediyseniz, o zaman toplanın, önemli bir şey anlatacağız. İsviçre'nin kayak merkezleri konusunda nam saldığını söylememize gerek yok. Zermatt da buradaki en popüler kayak merkezlerden biri olarak biliniyor. Bizim aklımızda kalmasının başlıca sebebi ise, İsviçre Alpleri'nin bir parçası olan ve şekil olarak Toblerone'un logosunu, hatta ta kendisni andırmasıyla ünlenmiş Matterhorn dağı. Gidecekler için şimdiden uyaralım buraya direkt uçuş bulunmadığı gibi merkezine arabayla ulaşabilmeniz de mümkün değil. Dolayısıyla Zurich, Basel veya Cenevre'den yaklaşık 3 saat sürecek bir tren yolculuğu yapmanız gerekiyor. Sonrasında ise bu konuda oldukça duyarlı oldukları için, şehre elektrikli araçlar dışında hiçbir vasıta ile ulaşmanız mümkün değil. Ki bizce bu kasabayı özel kılan şeylerden biri de bu. İpucu: İtalya sınırına oldukça yakın olduğu için buradan İtalya'ya geçiş yapabilmeniz de mümkün. St. Moritz aslında tuhaf bir yer. Çünkü Milano, Zurich ve Munich'e arabayla 3 saat mesafede, ancak İsviçre'de yer alıyor. Lüks otelleriyle, alışveriş seçenekleriyle burası Alpler'in metropolü olarak da adlandırılabilir. Eğer siz de kafayı yediyseniz kayak yapacağım diye gittiğiniz yerde Chanel, Gucci gibi markalardan alışveriş yapabilir ya da sokaklarda celebrity kovalayabilirsiniz çünkü St. Moritz ünlülerin de sık sık tercih ettiği bir destinasyon. İpucu: Eğer ilginizi çekiyorsa gezinizi her yıl gerçekleşen Gurme Festivali'ne denk getirebilirsiniz. Talihsiz ismiyle ilginizi mi çeker yoksa sizi başka yer arayışına mı iter bilemiyoruz. Ama eğer yalnızca kaymak değil, küçük bir Avusturya kasabasını tanımak da istiyorsanız, birçok kişi tarafından çoktan keşfedilmiş olan Zell Am See'yi kesinlikle tercih edebilirsiniz. İnanılmaz güzel bir göl manzarasına sahip olduğu için yalnızca kayak yapmak isteyenler değil, hiking ve trekking gibi aktiviteler için de tercih edilen bu bölge devcileyin pistleriyle de meşhur. İpucu: Burası Salzburg'a yalnızca 100 km uzaklıkta. Avusturya' ya gitmişken Salzburg'u görmedim dememeniz için duyurulur. Google'a \" Avrupa kayak\" yazıp son derece naif bir arayış içine girdiğinizde karşınıza çıkma ihtimali olan başlıca yerlerden biri tabi ki Kitzbühel. Eğer sakin, az kişinin olduğu küçük bir kasabaya gitmeyi hayal ediyorsanız kesinlikle yanlış yerde olduğunuzu söyleyebiliriz. Çünkü burası, dünyanın en önemli birkaç yarışının da burada düzenleniyor olması nedeniyle inanılmaz patlamış durumda. Öyle ki, alışveriş yapabileceğiniz yerlerin yanı sıra, yüzlerce otel hatta konuyula alakasız olarak golf sahası, tenis kortu gibi tesisler bile bulmak mümkün. Yine de bu, kasabanın karlar altındayken aşırı şirin olmadığı ve dünya mutfağından çeşit çeşit restoran deneyebileceğiniz bir yer olmadığı anlamına gelmiyor. Bir kayak merkezine göre gece hayatı konusunda da aktif olduğunu ekleyelim. İpucu: İyi restoran arayanlar için Chizzo güzel bir alternatif olabilir. Cortina'yı size övmek için fazla uğraşmamıza gerek yok. Çünkü zamanında kış olimpiyat oyunlarına hatta birçok film setine de ev sahipliği yapmış olan bu dağ kasabası, siz sevseniz de sevmeseniz de her sene bütün dünya tarafından yoğun ilgi görüyor. Bizde olduğu gibi pistlerin yarısının çeşitli sebeplerden dolayı kapalı çıkmayacağının da garantisini verebiliriz. Bu arada unutmadan ekleyelim Avusturya ve İsviçre'deki çoğu kayak merkezinin aksine burası gece hayatı/ aktivite açısından çok aktif bir bölge değil. Tabi ki daha çok sakince bir şeyler içebileceğiniz, canlı müzik dinleyebileceğiniz, İtalyan mutfağı deneyebileceğiniz yerler mevcut. WinterFest kapsamında Demet Akalın falan çıkmıyor, kusura bakmayın. İpucu: Venedik'e 2 saat uzaklıkta, dolayısıyla buraya uçmanız en mantıklısı olacaktır. Bunca bilinen kayak merkezlerin arasına Chamonix'i katmassak ayıp olacaktı. Burayla ilgili size istemediğiniz kadar klişe tanım yapabiliriz. Masal şehir, şirin bir Fransız kasabası, ya da insanları çok sıcakkanlı şeklinde ilerleyecek lüzumsuz şeyler söylemek yerine sadede gelelim; burası hem seyirlik hem ömürlük bir yer. Yani şöyle; kayak konusunda zaten sizi yeterince tatmin edecek olması yanı sıra, türlü türlü aktivite, sanat galerisi, kitapçı, sevimli Fransız pastaneleri ve benzeri, bir şehirde bulunması beklenen birçok şeyi kapsıyor. Bu sebeptendendir ki, kafayı kırıp \"ben burada yaşayacağım\" diyen insanlar bile var. O kadar hastası olur musunuz bilemiyoruz ama dışarıdan bakınca soğuk görünse de, bizce tanısanız seversiniz. İpucu: Eğer olur da canınız 3800m yüksekliğe çıkmak falan isterse, Chamonix merkezinden telefirikle 20 dakikalık bir yolculukla Aiguille Du Midi'nin tepesine çıkıp İsviçre, Fransa ve İtalya Alperi'ne bir göz atabilirsiniz. 2300 m'lik rakımı ile, Avrupa'nın en yüksek ve en büyük kayak merkezi olan Val Thorens'de kar her daim garanti. Başlangıç seviyesinde de olasın, kendinizi uzman kayakçı kategorisinde de görseniz fark etmez, artık 68 adet pistten kendinize uygun bir tane bulursunuz herhalde. Ben 68 pisti de kayacağım diyorsanız, kafayı yemiş olmanız bir yana, buradaki tatilinizi uzun tutmanız da gerekebilir. Ancak şimdiden uyaralım bu size baya pahalıya patlayabilir. Gündüz kaymaktan haliniz kalırsa ve bir yerinizi kırmamamayı başardıysanız, bölgenin meşhur gece hayatına akabilir, siz de çılgınlar gibi eğlenebilir, belki şirinleri bile görebilirsiniz. İpucu: Pistlere sığmam taşarım diyorsanız buradan kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir diğer kayak merkezi olan Les Trois Vallees'i de değerlendirebilirsiniz. Adını söylemesi zor olduğundan mıdır bilinmez, : Garmisch-Partenkirchen yukarıda bahsettiğimiz kayak merkezlerine kıyasla aslında çok daha mütevazi kalıyor. Kendisi küçük işlevi büyük bu bölge aslında bir zamanlar iki ayrı kasabadan oluşuyor olmasına rağmen, 1936 Kış Olimpiyatları için tıpkı Buda ve Peşte gibi birleştirilip tek bir kasaba haline dönüştürülmüş ve Almanya'nın en yüksek dağı Zugspitze'nin eteklerinde yer alıyor. Ayrıca, Alpler'deki diğer kayak merkezlerini göz önünde bulundaracak olursak buranın biraz daha ekonomik bir yer olduğu söylenebilir. İpucu: Avrupa'nın yazın düzenlenen en büyük kar festivali olan GAP 1328 burada gerçekleşiyor. Hayır cümleyi yanlış okumadınız, gerçekten de yazın gerçekleşen bir etkinlik."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/03/23/belgrad-gezi-rehberi-dostum-burasi-resmen-90lar", "text": "2022 yılında gerçekleştirdiğimiz 3. Belgrad gezimizin ardından rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Belgrad gerçekten de her seferinde bizi şaşırtabilen bir şehir. Nedenini tam bilmediğimiz bir şekilde ne zaman bir Belgrad gezisi planı ortaya çıksa şehre o kadar da büyük beklentiler ile yaklaşmıyor, ancak istisnasız her seferinde \"ya burası ne güzel şehirmiş biz niye burun kıvırdık ki\" şaşkınlığı ile geri dönüyoruz. Bu güzellik durumunu yalnızca \"görsel güzellik\" anlamında değerlendirmeyin, Belgrad o kadar canlı, o kadar yaşayan bir şehir ki, belki hayatınızda gezdiğiniz en ilginç müzeleri gezmeyecek ya da en etkileyici sokakları görmeyeceksiniz ama, şehrin size verdiği enteresan bir haz duygusu olacak ve bir şekilde buraya gerçekten de sempati duyarak ayrılacaksınız. Pek çok açıdan Türkiye'yi, hatta son yıllarda hasret kaldığımız 90'lar Türkiye'sini acayip şekilde hatırlatıyor olması sizi acaba \"bizim ülkede de durumlar böyle olabilir miydi\" düşüncelerine itecek, Ağustos sıcağında sokak sulayan teyze ya da bari tabağındakini etleri bitir diye ısrar eden garsona denk gelip kıyaslamalar içine girecek ve bir şekilde bu şehrin kendine özgülüğünden keyif almaya başlayacaksınız. Neyse, hadi daha fazla uzatmadan Belgrad Gezi Rehberi kısmına geçelim. Belgrad gece hayatı ile ilgili şurada ne biliyorsak yazdık, oraya da bekleriz. Alternatif Belgrad Rehberi ve Belgrad'da Yeme İçme notlarımızı da buraya bıraktık. Belgrad Gezi Rehberi içinde ne var ne yok okuduktan sonra anlattığımız yerleri izlemek isterseniz sizi Instagram'daki sabit storylerimize bekleriz. -Kış: Belgrad Aralık'tan Mart'a kadar ortalama 3-4 derecelik bir sıcaklık ortalamasına sahip. Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgasından az çekmemiş insanlar olarak ne derece bir soğuğa maruz kalacağınızı aşağı yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur. Bu sebeple, eğer sert hava koşullarına gelemiyorsanız, ya da bizim gibi \"aa sonunda kalpak takabilirim oley\" şeklinde saçma sapan şeylere sevinmek gibi bir huyunuz yok ise, kış aylarında Belgrad'ı tercih etmek sizin açınızdan pek de mantıklı olmayabilir. Özellikle gece hayatına vurulup gidiyorsanız, kış döneminin biraz daha sakin geçtiğini hatırlatmakta da fayda var. -Yaz: Şimdi burada satırlarca yaz överdik ama, aranızda sıcaktan çok da hoşlanmayanlarınız olduğunu da bildiğimiz için içimizde bir tedirginlik var. O yüzden ne biliyorsak söyleyip gideceğiz. Efendim yaz dönemi tabii ki Belgrad'ın gece hayatı ve etkinlik bakımından en aktif dönemi. Bu nedenle gideceğiniz yerlerin çoğu diğer dönemlere kıyasla daha kalabalık olacak olsa da, 27-28 derecelere ulaşan sıcaklığı hissetmek isteyenler için iyi dönemler. -İlkbahar&Sonbahar: Last but not least kullanmanın tam yeri olduğunu hissettiğimiz ilkbahar & sonbahar dönemi, biraz risk almayı kabulleniyorsanız sizin için iyi bir tercih olabilir. Risk diyoruz, çünkü yağmur ihtimali çok yüksek. Ancak Mayıs ya da Eylül civarında giderseniz 17-18 dereceleri görmeniz, gayet mutlu mesut dolaşabilmeniz mümkün. Yine de orada bizde olduğu gibi yağmur başladıktan 1 dakika sonra ortalıkta esrarengiz şekilde beliren şemsiyeci amcalar olmadığını göz önünde bulundurarak kendi şemsiyelerimizi unutmuyoruz. Bütçe kısmı birçok gezi rehberinin en karamsar noktası olduğu için, Belgrad Gezi Rehberi girişine daha sevindirici bir cümle yazmak isterdik ama maalesef artık Belgrad da bizler için \"çok ucuz şehir\" kategorisinden çıkmış durumda. Evet, Avrupa şehirlerine kıyasla kesinlikle pahalı bir şehir değil. Ancak birkaç sene önceki \"abi taksici kazıklasa bile bi' bakıyorsun sadece 2 lira kazıklamış çıkıyor\" cümlelerini kurduğumuz günler maalesef geride kalmış. 2022 koşullarında Türkiye'de harcadığınız paraya benzer bir şeyler harcayıp bir başka ülke deneyimi yaşıyorsunuz şeklinde özetleyerek biraz içine su serpebiliriz ama... Yine de daha önce Belgrad'a gidip ucuzluğun tadını çıkardığınız günleriniz olduysa bu gezi sizi biraz üzecek olabilir. Yok mu bi ağlayan emoji falan buraya koymalık. -Sırbistan'ın para biriminin Sırp Dinarı olduğunu ve RSD şeklinde geçtiğini hatırlatalım. Belgrad'da konaklama meselesinde adeta nokta atışı yapmış olmanın haklı gururunu yaşayarak size güzel bir yer önereceğiz; Zig Zag Belgrade. Önceden belirtmekte fayda var, burası bir otel değil, size kısa dönemli evler kiralayabileceğiniz bir servis sağlıyorlar. Evin içi kendi evinize dönmek istemeyeceğiniz kadar şahane dekore edilmiş, üstelik lokasyonu bizim abuk subuk yerlere yapılan toplu konutların reklamlarında söyledikleri gibi \"Her yere yürüme mesafesi\". Yürümeyecekseniz toplu taşımaya, araba kiralayacaksanız otoparkınız dibinizde. Üstelik size yardım etmeye Whatsapp'tan ekleyecek kadar gönüllü insanların çalıştığı bir yer olduğu için gerçekten buradan mutsuz ayrılmanız mümkün değil. İlgilenenler için şurada işinize yarayacak her türlü bilgi mevcut. Eğer başka bir konaklama alternatifi isterseniz o da var. Son Belgrad gezimizde aklımıza yatan evlerden birinde bir türlü yer bulamadığımız için Boutique Hotel Museum adlı otelde kaldık ve yine hem konum olarak çok iyiydi (sadece 1 kez toplu taşıma kullandık öyle düşünün) hem de çalışanları o kadar kibardı ki bir noktada \"ulan bunlar neden bu kadar kibar\" diye şüphelenmeye bile başladık, neredeyse gidip resepsiyona baklava falan bırakacaktık. Nezakete mi hasretiz anlamadım, kibar insandan şüphe duymak delilikte hangi seviye.... -Belgrad İçinde Ulaşım Öncelikle havaalanından şehre ulaşım işini çözelim. Bunun için ya otobüse ya da taksiye bineceksiniz. Eğer otobüse binecekseniz zaten seçenekleriniz şunlar. A1 ve 72 numaralı otobüs en çok kullanılan seçenekler, en uygun fiyatlı alternatif ise 72 numara. Her ikisi de merkeze yarım saat gibi bir sürede ulaşıyor. Eğer taksiye binecekseniz havaalanında bavulunuzu alıp çıktıktan sonra çıkışa doğru ilerlerken üzerine taxi yazan bir standın önünden geçeceksiniz. Tam olarak oraya gidip, nereye gideceğinizi gösterip oradan damgalanmış bir fiş ediniyorsunuz. Elinizde bu fiş ile resmi taksi durağına gidip sürücüye bu fişi veriyorsunuz ve orada yazan ücret her ne ise sizi o ücrete gideceğiniz yere götürmek durumunda. Sizinle ekstra pazarlık yapmaya kalkışırsa, hayır fiyat değişti bu doğru değil derse ya da daha da yaratıcılaşarak türlü bahaneler üretip daha fazla para isterse kabul etmeyin. Buranın taksicileri gerçekten de tam dayaklık insanlar. Neyse ki bu durum bi' yerden tanıdık geliyor ve \"dostum biz sizin gibilerini sabah kahvaltısında yiyoruz\" modunda bu düzene tak diye uyum sağlayabildik LOL. Şehir içinde taksiye binecek olursanız da uyanık olun, mümkünse pembe tabelası olan taksileri tercih edin, taksimetre açmayan, anormal paralar talep eden taksicilerle dolu bir şehirde olduğunuz unutmayın. Şehir içinde ulaşım için ise otobüs troleybüs falan dedik ama, zaten dediğimiz gibi çoğunlukta yürüyerek gezeceksiniz, çünkü mesafeler buna müsait. Olur da bir şekilde toplu taşıma aracı kullanmanız gerekirse zaten muhtemelen şu acayip durum ile karşılaşacaksınız: Belgrad'da toplu taşımaya kimsenin para ödememesi... Normalde otobüse binip \"ustam bize 2 bilet\" diyip eski usül bilet alabiliyorsunuz ancak biz bunu dediğimizde otobüs şoförü bize \"BİLET Mİ... KIZ SİZ SALAK MISINIZ\" der gibi bir şey oldu. Yani demedi tabii ama bakışları o yöndeydi. OK OK GO GO dedi ama o anlamda dedi işte... Bunu önceki senelerde de yaşamıştık. Sebebini anlamaya çalıştığımızda her kafadan bir ses çıktığı için tam sebebini anlayamamakla birlikte resmen zorlasak da bu şehirde bilete para veremedik. Hayatımızda hiç bir bilete bu kadar şiddetli şekilde para vermek istememiştik, gülüp geçtiler bize dostlar... Bilet kontrolüne denk gelirseniz keriz turistlerden para almanın tadı bir başka olduğu için yüksek ihtimalle ceza yiyebilirsiniz bu arada, o yüzden siz mümkünse zorla da olsa bilete para ödemeye çalışın deriz. -Belgrad'dan Başka Şehirlere Ulaşım Belgrad'da vaktiniz bolsa ve yeni yerler arayışındaysanız seçeneğiniz bol. İster Hırvatistan'a geçin, ister Bosna'ya, ister Sırbistan'ın diğer şehirlerine. Biz Belgrad gezilerimizden birinde kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran sinsiler sinsisi Mart ayının başlarında gittiğimiz Belgrad'da karar verdik ve Bosna'ya doğru yola çıktık. Fakat o konunun detaylarına girmeden önce bu yola çıkma meselesini sizin de nasıl yapabileceğinizi açıklayalım: Ya araba kiralayacaksınız, ya da otobüs ile yollara düşeceksiniz. Otobüslerin inanılmaz bitik olduğu ve gereksiz uzun sürdüğü konusunda birkaç farklı kişi tarafından korkutulmamız sonucu biz araba kiralama kararı aldık. Size de şiddetle tavsiye ederiz. -Arabayı Nikola Tesla Havaalanı'na indiğimizde Europcar'dan kiraladık ve 2 gün için 170 Euro gibi bir ücret ödedik. Bu fiyatın içine, navigasyon ücreti, kış lastiği, zincir gibi şeyler ve board pass de dahil. Gitmeden önce işin bir kısmını internetten halletmeye karar verdiğimizde bize 141 euro tutacağını söylemiş olsalar da, Belgrad'da işler biraz \"geçirmasyon\"a dönüştü, buradan kendilerini kınıyor ve arkalarından bol bol küfür ettiğimizi de belirtmek istiyorum. Eğer kışın gidecekseniz kış lastiği dahil fiyatı özellikle sorun, çünkü sitede yazan fiyatlar kış lastiği dahil fiyatlar değil. Öyle deseler bile değil. Güvenmeyiniz. Bu arada, tabii ki daha uygun araba seçenekleri mevcut, sitelerine girip inceleyebilirsiniz. -Saraybosna Belgrad'dan Saraybosna'ya geçmek gayet mantıklı bir karar. Yolculuk hava koşulları iyi olduğu takdirde arabayla yaklaşık 4 saat kadar sürüyor. Ancak eğer hava kötüyse, özellikle kar varsa gitmenin çok da mantıklı bir tercih olduğunu söyleyemeyeceğiz, çünkü yollar belli bir noktaya kadar o kadar da sorunlu olmasa da, bir noktadan sonra dağ yolundan ilerlemeniz gerekiyor ve koşullar gerçekten de sıkıntılı olabiliyor. İşin kötüsü yolda küçük kasabalara denk gelecek olsanız da, beklenmedik bir durumla karşı karşıya kaldığınızda konaklayabileceğiniz pek fazla seçenek yok. -Eğer arabanıza navigasyon aldıysanız ilk istikametinizi Tuzla olarak belirleyip oraya kadar ulaştıktan sonra Saraybosna olarak seçebilirsiniz, işler daha kolay oluyor. -Novi Sad Birçok insanın en az Belgrad kadar sevdiği, bizim ise geçirdiğimiz kısa süreden midir bilinmez o kadar vurulmadığımız Novi Sad, Sırbistan'ın turistik anlamda ilgi çeken bir diğer şehri. Bunun en büyük sebebi sanırsak Belgrad'a 1 saat uzaklıkta olması. Yani eğer Belgrad'da vaktiniz bol ise ve bir şehir daha keşfetmek niyetindeyseniz oldukça mantıklı ve sevimli bir tercih. Eğer şehri çok yakından tanımak gibi bir niyetiniz yok ise 1 günde birçok yerini görebilme şansınız da olacaktır. Kalemegdan, yani Türkçe kökenli adından da anlayabileceğiniz üzere Kale Meydan, adı Osmanlı döneminde verilmiş olan ve zamanla adı Sırpçaya daha yakın bir hale getirilmiş, kalenin bulunduğu bölgeye verilen isim. Belgrad'ın en turistik bölgelerinden biri olmasının yanı sıra halen ciddi anlamda Osmanlı etkileri yaşıyor. Hem tepeden şöyle bir şehir manzarasına bakabileceğiniz, hem parkta vakit geçirip hediyelik eşya alabileceğiniz hem de Kalemegdan kapsamındaki anıt, saat kulesi, kilise ve Askeri Müze gibi yerleri gezebileceğiniz bölge, gayet merkezi bir noktada olduğu için ulaşımınız da gayet kolay olacaktır. -1750 yılında inşa edilmiş İstanbul Kapısı'nı ve Doğa Tarihi Müzesi'ni de gözden kaçırmayınız. -Buradaki hediyelik eşyalar şehrin diğer noktalarına göre daha çeşitli ancak fiyatlar bir tık daha yüksek. Belgrad'ın ikonik yapılarından biri olan ve inceden Helsinki Katedrali'ni anımsatan Aziz Sava Katedrali, Belgrad'daki en ihtişamlı yapılardan biri. Aslına bakarsanız Helsinki Katedrali'nin yanı sıra bir camiyi andırdığını düşünüyorsanız da yalnız değilsiniz. Zira birçok kişi bu katedralin Ayasofya'ya benzemesi niyetiyle yapıldığını düşünüyor. Gidip kendi gözlerinizle görünce bir kez daha değerlendirirsiniz artık, içeri girmeyi de ihmal etmeyin, giriş ücretsiz. Nikola Tesla gibi efsanevi bir adamı daha yakından tanımak isterseniz Belgrad'da sizi heyecanlandıracak bir şeyler mevcut. Bu müzede bizce en önemli nokta kesinlikle rehberli turlardan birine katılmanız. Çünkü aksi takdirde müzede neyin ne olduğunu, ya da \"ulan ne adammış be\" dedirtecek cinsten bir takım deneyleri deneyimleyebilmeniz mümkün olmayacaktır. Aslında küçük bir müze olsa da, büyük bir adam üzerine olduğu için çok yüksek ihtimalle ilginizi çekecektir, ancak yine de çok daha iyi bir müze beklentisiyle gitmiş olduğumuz ve inceden hayal kırıklığı yaşadığımızı da itiraf edelim. -10:00-18:00 arası açık. Giriş rehberli tur dahil 800 RSD. Rehberli tura katılmazsanız gerçekten iyice manasız bir deneyime dönüşebilir, o sebeple İngilizce turun hangi saatte olduğuna da bakarak gitmenizde fayda var, onun için bakacağınız yeri şöyle bıraktık. -Krunska 51'de. Belgrad'ın en ünlü meydanlarından Republic Square in göbeğinde bulunan National Musem Titian, Raphael, Monet, Degas, Van Gogh, Rubens, Kandinsky, Picasso, Gustav Klimt şeklinde ilerleyen dev sanatçıların eserlerini kapsayan bir müze. Aynı zamanda Yugoslavya döneminden kalma birçok esere de ev sahipliği yapıyor. -Giriş ücreti 300 RSD, Pazar günleri giriş ücretsiz. Belgrad'ın \"bohem bölgesi\" olarak nam salmış Skadarlija, gayet sevimli bir bölge olsa da, günümüzde biraz daha turistik bir hale geldiği için o bohem havasını biraz olsun kaybettiğini söyleyebiliriz. Cumhuriyet Meydanı'nın aşağısında kalan kısımları kapsayan ve şehrin pek ünlü Skadarska Caddesi'ni de kapsayan Skadarlija'nın sokaklarını, sanat galerilerini ve restoranlarını keşfetmek hoşunuza gidebilir. -Skadarska üzerinde lokal yemekler deneyebileceğiniz, canlı müzik dinleyebileceğiniz birçok restoran mevcut. Evet turistler buraya fazlasıyla akın ediyor, ancak lokaller de bu bölgeyi tamamıyla turistlere teslim etmemiş durumdalar. Türkçe kökenli ismiyle adını kolay bir biçimde aklınızda tutabileceğiniz Tasmajdan'ın hemen yanında bulunan St. Mark's Church halen aktif olarak kullanılan ve mimarisiyle çok yüksek ihtimalle ilginizi çekecek bir Ortodoks kilisesi. Kendileri Bizans mimarisin canlandırmak niyetiyle inşa edilmiş. Buraya kadar gelmişken Tasmajdan Parkı'nı da şöyle bir turlayabilirsiniz. Her yeri İstanbul'da bir noktaya benzetmezse ölecek hastalığına yakalandığımız için Knez Mihajlova'yı da bir çeşit İstiklal Caddesi olarak kabul edebiliriz. Türlü türlü mağaza, pasaj restoran, sokak sanatçısı ve birkaç sanat galerisi ile karşılaşabileceğiniz bu caddeyi şöyle bir turlayabilir, yazın gittiyseniz kalabalıktan cinnet geçirebilir, mümkünse yemek programınızı bu cadde üzerindeki mekanlardan birinde değil, aşağıdaki önerilerimden birine yapabilirsiniz. Belgrad'da gezilecek yerlerin geri kalanı için şuradaki rehberimize bakmanızda ısrarcıyız, orada daha yeni ve ilginizi çekebilecek başka önerilerimiz var, mesela keşfetmek isteyebileceğiniz birtakım bölgeler ve müzeler. Yazıya girmeniz için sinsi gibi buraya yazmayacağız nasıl fikir..... Belgrad'da bu aralar kahvaltı için gidebileceğiniz en popüler ve lezzetli alternatif Bloom. Önünde kuyruklar görebileceğiniz kadar sevilen bir mekan, ama gerçekten de şehir kahvaltı standartlarının üstünde şeyler yapıyorlar, dolayısıyla buraya öncelik verebilirsiniz. Bir diğer seçenek ise (özellikle influencerlar arasında, sabah 10'da fotoğraf çekimine gelen bir sürü aşırı şık insan vardı...), La Boulangerie, burada da kruvasan ve birtakım hamurişi şeyler yiyebilirsiniz. Biraz merkezin dışında kalıyor ama öyle yürünmeyecek bir mesafe değil. Gidemediğimiz ama belki siz denemek istersiniz diye önerebileceğimiz Miamiam da popüler bir başka seçenek. Kahve için favorimiz D59B oldu, hatta 2 kere gittik. Cold brew harici soğuk kahvelerini pek sevmedik ama, sütlü içecekseniz mümkünse bildiğimiz sıcak latteye yönelin. Şehrin farklı bir noktasında kahve içmek isterseniz Hotel Beograd Cafe de güzel bir seçenek. Bunlar dışında Uzitak, Koffein ve Java yıllardır var olan ve halen popülerliğini koruyan bazı kahveciler, son gezide daha yeni mekanlar keşfetme peşinde olunca bunlara uğramadık. Dondurma yemek isterseniz şehirde inanılmaz popüler hale gelmiş bir dondurmacı var; Crna Ovca. Ne zaman gitseniz dolu, ne zaman önünden geçseniz kalabalık. Ama gerçekten lezzetli dondurmalar yaptıklarına katılıyoruz, dolayısıyla bizce uğrayın. Pizzaseverler, buyrun, bakın sizin işinizi çok hızlı çözebiliriz, doğru yerdesiniz. Avrupa'nın en iyi 50 pizzacısından biri seçilen Majstor i Margarita'da gerçekten çok iyi pizzalar yedik, gitmek isterseniz rezervasyon yapmayı da ihmal etmeyin. Bizim orada bulunduğumuz tarihlerde kapalı olan Pizza Emma'da da aklımız kaldı, çünkü oralı arkadaşlarımız bayağı seviyorlar, artık siz gittiğinizde açıksa bi' bakarsınız. Şehrin farklı bir bölgesinde akşam yemeği yemek isterseniz Beton Hala'ya doğru gidebilirsiniz. Buranın en sevilen mekanı Comunale. Ama Cantina de Frida, Ambar, Toro ve Druga Pizza gibi mekanlar da yıllardır var, biz son gezide bunlardan herhangi birine uğramadık, ama önceki Belgrad ziyaretlerimizde gitmiş ve herhangi bir sorun yaşamamıştık, seçenek olarak değerlendirebilirsiniz. Başka bir bölgede bu tatta bir restoran arayışındaysanız Endorfin ve Smokvica lokaller arasında sevilen mekanlar. Eğer fine dining deneyimi yaşamak isterseniz size iki seçenek sunabiliriz, Iva New Balkan Cuisine ve Homa. Fine dining olunca fiyatlar tabii ki çok uygun değil, ancak Avrupa'daki fiyatları düşünüp öyle bir kıyaslama içine girecek olursanız her ikisi de hala uygun diye değerlendirilebilir. Balkanlar'a özgü kebabımsı bir yemek olan Cevapcici'yi denemek için bayağı salaş bir mekan olan To Je To'ya gittik ve beğendik. Bir önceki gezide Kafana Cubura'ya gitmiş ve onu da sevmiştik, artık hangisi aklınıza yatarsa. Bu gezide deneyip de net olarak pek aklımıza yatmayan iki yer oldu, bu darbeleri de kontrolsüz Asya mutfağı sevgimiz yüzünden aldık, suç bizim..... Vietnam mutfağına odaklanan Istok'u vasat bulduk, noodle benzeri şeyler yapan Wok Republic'i ise resmenbeğenmedik, galiba Belgrad'da Asya mutfağı işine şimdilik pek girmemek gerekiyormuş. Restoranlara giderken 1-2 gün önceden, hatta Belgrad'a gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var, çünkü özellikle yukarıda da belirttiğimiz gibi dönemsel olarak popülerleşen restoranlarda ciddi anlamda izdiham oluyor ve gününde yer bulabilme ihtimaliniz çok düşük. Ülkenin yerel içkisi Rakija. Genellikle shot şeklinde, çeşitli aromalar ile servis ediyorlar. Öyle renkli, şirin durduğuna bakmayın, adamın ağzını kırar, ona göre için. Cevapi, ya da diğer adıyla Cevapcici'yi denemeyi unutmayın. Aslında bildiğimiz Tekirdağ köfte formunda gelenleri olsa da, bir de dev bir köftenin altına kaymak doldurulmuş halde gelen versiyonu var ki, adamı ağlatır arkadaşlar. Kaçırmayınız. Belgrad'ın alışveriş yapmak için şahane bir tercih olduğunu söylersek, basbayağı sallamış oluruz. Çünkü hem Türkiye'ye kıyasla seçenek az, hem de var olan seçenekler Türkiye ile benzer fiyatlarda ve hali hazırda bizde de bulunan markalar. Ama ben bu yola baş koydum, alışveriş merkezi görmeden yaşayamıyorum diyorsanız USCE Shopping Center ellerinizden öper. Ama beklentileri düşürmekte fayda var. Dönüşte Belgrad'a gidip alışveriş merkezi mi gezdiniz diye yargılamak üzere bekliyor olacağız.... -Belgrad'da her yerde sigara içiliyor. Her yerde derken abartmıyoruz, tüm kapalı mekanlar, barlar, restoranlar, hatta bazı butiklerde bile. Bu konuda bir hassasiyetiniz varsa bittiniz, soğukta sigara içmekten sıkıntı bastıysa yaşadınız diyelim. -Alışveriş yapmak işini asla Pazar gününe bırakmamalısınız zira birçok şehre göre çok daha aktif bir şehir olmasına karşın Belgrad Pazar günleri komple kapanıyor desek abartmış olmayız. Bu durum birçok kafe ve restoran için bile geçerli. Evet 2000'lere biraz uzak olsalar da en sevdiğim lokasyonların başında geliyor, bir gün umarım oralara yerleşebilirim. Tam da Nisan sonunda Belgrad'a gidecekken ilaç oldu bu yazı. Teşekkürler. Belgread gerçekten merak ettiğim bir ülke bakalım gidince beni ne bekleyecek. Belgrad benim çok beğendiğim bir şehir. Zemun bölgesi mutlaka görülmeli. Fiyat-performans açısından kesinlikle çok tatmin edici. Belirttiğiniz gibi Sırpların Türklerle herhangi bir sıkıntısı yok aksine \"Turko\" diyeyakın davrandıkları çok oldu. merhaba, Belgrad'dan Priştine ye direk geçemezsiniz. Üsküp üzerinden geçmeniz gerekir. eğer Priştina'ya özel bir sebepten gitmek istemiyorsanız dönüşünüzü Üsküp'ten yapmanız daha mantıklı olur. Sırbistan ile Kosova arasındaki sınır sorunlu olduğundan orada açık bir sınır kapısı yok. hello0! Gece biletimizi kestirdik sonra da nefis bilgiler not aldik sayenizde.. merci merci.. ! arabayla karadağ'a kadar gitmediğimiz için uydurma bilgi vermeyelim, ancak bosna yolları çok şahane değil o aklınızda bulunsun. eylül ayında kar kış olmayacağı için çok bir sorun yaşayacağınızı sanmıyorum ama, yine de dikkatli olmakta fayda var. Canlı bir gece hayatı var ama beni pek sarmadı nedense. Ben gittiğimde Freestyler ve onun yanındaki gece kulübü en iyi ikili idi. Güzel şehir lakin 2-3 günde biter. Kalemeydan'ı mutlaka görün derim. Kalemeydan'daki askeri müzeye de uğrayın. Sava ve Tuna nehirlerinin birleşim noktasını görün orada. Tesla Müzesi'ne gitmeyin derim, boş para tuzağı, hiç girme! Sırplar genelde iyilerdi. Türk etkisi çok ama Türk'e karşı bir milliyetçi doktrinasyona maruz kalmışlar sanki. Bir kere gördüğüm için mutluyum, ikinci kez gider miyim şüpheli. Kızları çok güzel ama bana hitap etmediler. Şu taksileri kullanın derim: 1. Pink Taxi 2. Lux Taxi 3. Gold Taxi Belgrad'ta alış veriş yapılmaz, yok o ortam/mağazalar yani. Belgrad'ta Bayraklı Camii varmış, göremedim ve namaz kılamadım içimde kaldı. Knez Mihailova Caddesi civarında bir hayli gezmiştim. Güvenli şehir Belgrad. Şuan havaalanında kahvemizi içerken ve ne yapacağız Belgrad da diye düşünürken bu yazı ne de iyi geldi.:) Teşekkürler çok.. Güzel yazı olmuş, çok detaylı çok yararlı bilgiler içerdiğine inanıyorum. Uzun süredir Belgrad'da yaşayan biri olarak, bilgiler gayet güncel. Yazı tarzınızı da beğendim, keşke bende böyel yazabilseydim :). Benimde Belgrad üzerine yazdığım bir web sayfam var, bir göz atmanızı isterim, Belgrad seyahatlerinizde iyi bir kaynak olabilir. http://www. belgradgezirehberi. com. Bu yorum tamamen sallamadır dikkate almayın. Biz demek ki 14 gün rent a car la başka ülkeye gittik:)Bu yorumda güzel kızlar bulma rüyasıyla Belgrada gidip eli boş dönen hırçın bir delikanlının acı dolu tecrübeslerini seziyorum:)Geçmiş olsun.. Dünyanın en güzel şehirlerinden birini beğenmemişsiniz.... 🙂 Bir senedir Belgrad'da yaşıyorum. Bu arkadaşımızın yorumunu okuyunca Şener Şen'in kapalı kamyonetle Münih diye Istanbul'a bıraktığı İlyas Salman geldi aklıma. Çok güzel filmdi. Güzeldi. Münih camilerle donatılmış, ortasından boğaz geçen köprülü bir şehir. Belgrad'da aynen arkadaşın anlattığı gibi. Güney Irak'ta, kurumuş bir göl ile hes yüzünden suyu azalmış bir nehrin kıyısında. Buraya Saraybosna'dan gelip buradan da Sofya'ya geçmiştim. Belgrad balkanlarda beğendiğim en güzel yerlerden biridir. Bu yüzden tam olarak 3 kere gitmiştim. Sırbistan'ın Bulgaristan sınırına yakın olan Niş şehride oldukça güzel bir şehirdir. Biz aynı şeyi yaptık ve hiçbir sorun yaşamadık, aslına bakarsan biraz fazla sorun yaşamadık bile diyebiliriz, bi' kontrol etselerdi di mi? hahah Bence rahatlıkla kiralayabilirsiniz. Stockholm'e gidiyorum blogunuzu okuyorum. Daha önce 2 defa gittim Belgrad'a yine \"kesin kaçırdığım biryerler vardır\" diye bloga gözatıyorum. Çok tatlısınız 🙂 Bol bol gezin e mi!! Gayet güzel bir yazı. Ben temmuz ayında ailemle 1 hafta kaldım Belgrad'da. Aslında Belgrad hiç bir blogda yazan gibi değil desem yeridir. Çünkü çok enteresan yerlere sahip. Mesela Ada Ciganlija. Yazın gidecekseniz eğer çok güzel bir nehir kıyısı tatili yapabilirsiniz. Nehrin dalgasız tatlı suyunda yüzmek mükemmel. Hem de ücretsiz.. Eğer şezlong şemsiye gibi bişey istiyorsanız da kıyıdaki mekanlarda var o da ücretsiz sadece bir içecek almanız bile yeterli aksama kadar kullanabilirsiniz. Ayrıca adada bisiklet kiralama-paintball-piknik-golf-spor sahaları gibi etkinlikler de var ve bangır bangir bağıran müzik yok. Tam kafa dinlemelik.. Tek bir otobüsle 10 dakikadan az bir zamanda geliniyor şehir merkezinden. Bu arada gene bloglarda yazan birşeye dikkatinizi çekerim.. Burası diğer Avrupa Şehitlerine göre ucuz. Türkiye ye göre pahali. Mesela dediginiz gibi 150 rsd tek biniş ücreti toplu taşımada... yani 5 tl ye geliyor. Türkiye de 5 tl toplu taşıma olayı yok.. Bu bakımdan bizden pahali.. bir de tabi zaman farkı var.. Bu yazı yazıldığında fiyatlar daha başka olabilir. Ülkemizde euro aldı başını gidiyor. doğal olarak burası da pahalaniyor. Yıl 2017 parasıyla 30 rsd yaklaşık 1 lira. Bizim tercih ettiğimiz restoranlarda 2000-3000 rsd arası ücret ödedik 2 yetiskin 1 cocuk.. buralar da çok pahalı yerler değildi aslında ama fiyat bu şekilde. Bir de yazıdaki novi sad kısmına aynen katılıyorum yani fazla abartıli yazılar var.. hele dediginiz gibi o otobuslerle gittiyseniz bizim gibi çok sıkıntılı.. Çünkü otobüsler eşli ve Klima sorunu var.. Ayrıca gittikçe kalorifer yanıyor gibi ayağınızın altı sicaklasiyor... biz araba kiralamada geç kaldık o yüzden mecbur kaldık bu yüzden tavsiye etmem... Gidenlere bir önerim de şu olsun son olarak. Kalemegdan dan Skadarlija bölgesine yürüyüş turu yapacaksanız eğer knez mihailovadan değil de bi paralel dorcol mahallesinden giderek yapın. . gerçekten mükemmel bi bölge.. Avrupa-Balkan hissini orada yasayabilirsiniz. Çok turistik takılmadan güzel bir yürüyüş olur.. tavsiye ederim... bu arada bunları öykü ve İdil hanima yazmadım onlar zaten herseyi anlatmis... ben ek olarak siteyi ziyaret edenlere yazdım. . Çünkü diger bloglarda o kadar alakasız şeyler görüyorum ki bence onlar Belgrada gitmemiştir. Belgrad gezim sırasında yazınız çok yardımcı oldu, teşekkür ederim. Sade anlatımınız göz yormuyor. Yalnız ben Mamma's Biscuit House' u kapalı olduğu için göremedim. Onun yerine yakınlarında ki Blaznavac cafe'yi keşfettim. Tavsiye ederim. Söylediğiniz her yere gittik ve bayıldık! Çok teşekkürler yazınız için. Kısa süreliğine giden birinin Belgrad'da yapabileceği her şeyi düşünüp aktarmışsınız. Yalnız Koffein kapanmış sanırım önünden geçtik ama kepenk gibi bir şeyle kapatmışlardı dükkanın girişini. İstanbul'da olsak burası pahalıdır girmeyelim diyeceğimiz her yerde yedik içtik 2 gün boyunca her öğünde ve toplamda 200 lira harcamışız kişi başı içtiğimiz kahveler dahil. Ucuzdan ziyade turist kazıklama mantıkları olmadığı için değecek fiyatları istiyorlar, o yüzden mutlu ayrılabildik mekanlardan her seferinde. Belgrad'a gitmeden önce tam da aradığım yazı ve anlatım buydu. Gerçekten çok yararlı görünüyor, bahsettiğiniz tüm mekanları deneyeceğim. Çok teşekkürler yazınız için. Şu an Belgrad'dayız. Şehri sevdik, önerdiğiniz cafeleri denemeye çalışıyoruz. Çalışıyoruz diyorum çünkü bazıları bize sinir krizi geçirtiyor. Genel olarak garsonların neden suratsız olduklarını anlayamadık ama baya bi mutsuz olduklarını düşünüyoruz. Amelie cafe tıklım tıkış olduğu için yakınındaki Koffein'i deneyelim dedik ama bin pişman olduk. Önce kahve isteyip ardından tatlı sipariş ettik diye midir nedir bize sinir oldular ve tatlımızı getirmediler, üzerine kapatıyoruz hesabı ödeyin dediler hala tatlımızın gelmediğinden haberleri yok. Neyse söylene söylene kalktık otelimize dönüp kalan meyvelerimizi tüketip sağlıklı şekilde tatlı ihtiyacımızı giderdik artık. Buraya deneyimimizi yazalım istedik belki bize böyle denk geldi demeden de kendimizi alamadık. Prava Pljeskavica yı denedik. Öyle ahım şahım bir şey değildi ama hostelimize çok yakındı ve fiyat performans olarak çok iyiydi. Bonus olarak köfteleri hazırlayan amca da çok sıcakkanlıydı."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/03/27/belgrad-gece-hayati-ovdukleri-kadar-var-miymis", "text": "Hepimizin çevresinde en az bir tane \"Belgrad'ın gece hayatını övmeyi seven arkadaş\" vardır. Biliyorsunuz, bu şahıs kontrol edilmesi zor biridir. Ne zaman yurt dışı gezisi ya da gece dışarı çıkma muhabbeti açılsa hemen Belgrad'ın kulüplerini, barlarını övmeye, bu konuda en iyinin Belgrad olduğunu falan anlatmaya başlar. Peki o arkadaşınız aslında gerçekten de haklı mıymış? Tartışmaya açık. Çünkü hepimizin \"çılgın gece hayatı\" anlayışı birbirinden oldukça farklı. Örneğin bize kalırsa Berlin'de birkaç gecesini geçirmiş bir adama Belgrad övmenin pek de bir alemi yok. Las Vegas'ta kulüpten kulübe geçiş yapmayı ya da Hong Kong'un roof top'larında daha farklı bir konseptte vakit geçirmeyi de sevebilirsiniz. Ancak tabi ki bunların hiçbiri Belgrad'ı sevmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Gelin konuya hep birlikte parmak basalım. Konuyu \"Sapıtmadan Önce\" ve \"Sapıtmak İçin\" şeklinde iki kulağa aşırı mantıklı gelen başlıkta incelemeye karar verdik. Zira bazılarımız sakin sakin muhabbet etmek ve içkisini yudumlamak isterken bazılarımız kulüplerde kan ter içinde kalmak istiyor olabilir, anlıyoruz. Sakin olanından girizgahı yapıyoruz. Başlamadan gelen edit: Dur daha şehri gezmedik, ne gece hayatı diyenler için şurada çılgın bir Belgrad rehberimiz var. Blaznavac'ı biz burada önermeseydik de eminiz ki önünden geçtiğiniz anda içinizde orada vakit geçirme isteği uyanacaktı. Zira aşırı lezzetli kokteyllerinin tadına bakmadan bile yalnızca dış görüntüsü nedeniyle sizi etkileyebilecek sevimlilikte bir mekan. Bu şekilde düşünenler yalnızca biz olmamalıyız ki mekan yaz kış fark etmeksizin sürekli kalabalık. Özellikle yazın bahçesinin inanılmaz keyifli olacağı Blaznavac'da bol bol kokteyl denemenizi şiddetle tavsiye ederiz, çok başarılılar! Belgrad'ın Karaköy'üne dönmüş, sonradan popülerleşen ve yeni mekanlarla dolup taşan Savamala bölgesinin favori mekanlarından biri olan Berliner, adından da anlayabileceğiniz üzere bol bol bira içeren, Almanya'da yediğiniz cinsten sosisliler ve benzeri atıştırmalıklar da bulabileceğiniz tatlı bir bar. Öğlen 1'den hatta 2'den önce açılmıyor. Tabi biz size mümkünse akşam saatlerinde gitmenizi tavsiye edeceğiz. Lokal biradan sıkıntı bastıysa burada 100'lerce bira çeşidinden sevdiğiniz birkaç tanesini mutlaka bulacaksınız. Ok. No, Knez Mihailova yakınlarında, akşamüstü ya da gece eğlencesi öncesi uğrayabileceğiniz bir mekan. Oldukça uygun fiyatlı içecekleri ve lokal ağırlıklı bir kitlesi olduğu için uzun uzun vakit geçirebileceğiniz, sakin, kendine özgü bir mekan. Çalışanları İngilizce konuşmak konusunda pek başarılı değiller, ancak söz konusu içki olunca bir şekilde Tarzan stili de olsa anlaşabiliyorsunuz. Olur da burada yer bulamazsanız hemen yandaki Irish Pub'a da uğrayabilirsiniz. -Adres: Obilicev Venac 17 OitheBlog'a gelmeden önce yabancı kaynaklardan araştırma yaptıysanız Black Turtle'a çok yüksek ihtimalle denk gelmiş ve çoktan merak etmeye başlamışsınızdır. Şehirde birkaç şubesi bulunan Black Turtle'da bildiğiniz dünya çapında yaygın biraların yanı sıra, kendi yapımları türlü türlü bira mevcut. Zaten öncelikle bu konuda nam salmış durumdalar. Eğer tüm çeşitleri denemek isterseniz küçük boy bardaklardan oluştan bir tadım menüsü sunuyorlar ve içinde blueberry'li, çilekli, limonlu da dahil birçok çeşit mevcut. Mekanda çalan müzikler tanıdık, ortam samimi, ama biraların hastası olduğumuzu söylesek biraz abartmış oluruz. Yine de denenebilir. Bu aralar Belgrad'da en popüler barlardan biri olan Three Carrots'ta bol bol turiste maruz kalma ihtimaliniz yüksek. Zira turistleri kaynaştırmak adına tuhaf bir sistem geliştirmişler ve barın bir bölümüne yalnızca \"Sırp vatandaşı değilseniz\" girebiliyorsunuz. Aynı zamanda şehrin ilk Irish Pub konsepti olduğu için lokaller tarafından da ekstra ilgi görüyor. Yeni insanlarla tanışmak niyetindeyseniz burası sizin için mantıklı bir tercih olabilir. -Burayı sevmezseniz, ki sevmeme ihtimaliniz yüksek, civardaki Mint isimli mekanı deneyebilirsiniz. Hazır konuya Plastic gibi bilinen bir kulüpten girmişken Tube anmadan geçmek olacak iş değil. Kendileri Belgrad gece hayatı klasiklerinden olmaya aday bir mekan ve yoldan geçen teyzeye sorsanız bile adını biliyor olma ihtimali çok yüksek, üstelik hafiften Berlin'deki kulüpleri hatırlatan bir havası da yok değil. Cuma geceleri genellikle \"underground gecesi\" Cumartesi geceleri ise türlü türlü elektronik müzik türevinin çaldığı ve lokal DJ'lerin boy gösterdiği bir konseptte geçiyor. -Girişte 4-5 Euro ücret alabilirler. Belli bir saatten sonra pek sallamıyorlar. Bir Cumartesi gecesi mekandan mekana geçiş yapma sürecinde tanıştığımız, bize küçük çaplı gece hayatı rehberliği yapma meselesini gönlüne yazan Sırp bir arkadaşımızın tüm gece boyunca sayıkladığı tek bir şey vardı: Peron'a gidin. İyi tamam gidelim be kız, tamam! Neden? Çünkü Belgrad'ın Karaköy'ü tadında ilerleyen Savamala bölgesinin en favori mekanı bu aralar Peron-imiş de bizim henüz bundan haberimiz yokmuş. Müzikler indie-elektronik hatta yer yer 80'ler. Zaman zaman lokal grupların, oraların Club Bangkok'larının çıktığı da oluyor. Sever misiniz? Bizce seversiniz. -Yalnızca hafta sonları gidebileceğiniz hatırlatalım. KC Grad bir kulüp değil. KC Grad bir kulüpten çok daha ötesi diye devam edeceğimizi falan beklemiş olabilirsiniz, ama öyle de değil. Şöyle tarif edelim, eğer Lena Dunham bir yere eğlenmeye gidecekse buraya gider. Eğer Alex Turner Belgrad'da akşam dışarıda takılmak isterse buraya mutlaka bir uğrar. Şaka bir yana, KC Grad kaliteli müzik+sevilesi ortam kombinasyonunu yakalayabileceğiniz, başarılı gruplara denk gelebileceğiniz, yalnızca gece hayatı açısından değil, programına bakarak gittiğiniz takdirde film gösterimi, edebiyat&sanat içerikli etkinlikler ya da workshop'lara da denk gelebileceğiniz oldukça sevilesi bir mekan. Hal böyle olunca gecesi de güzel oluyor tabi. Özetle, gidiniz, seversiniz. -Erkek grubu halinde gidiyorsanız damsız girilmez'in Sırpçasını duyma ihtimaliniz var. -Güzel müzik, güzel manzara, yeni mekan, az bilinen öneri: Wats Beograd -Popüler mekanlara hevesliyseniz: Brankow -Adıyla ilgili şüpheye düşmeyecekseniz pek çok farklı tarzda DJ'e ev sahipliği yapan Drugstor -Eğer dans etmek, çılgınca eğlenmek niyetindeyseniz gece 12:30'dan önce dışarı çıkmanızın hiçbir alemi yok. -Birçok mekanda dress code uyguluyorlar, biraz özenli giyinmekten zarar gelmez. -Şehirde hangi kulüp ve mekanların popüler olduğu mevsime göre ciddi anlamda değişkenlik gösteriyor. Kışın şehir içinde, yazın ise nehir kenarında bulunan kulüplerde yoğunluk oluyor. Biz kışın gittiğimiz için yukarısı biraz kış kulüpleriyle dolup taşmış olabilir. -Nehir kenarında yer alan mekanların büyük bir kısmı Mayıs'tan önce açılmıyor ya da pek iş yapmıyor. Evet, artık siz de Belgrad gece hayatı övmeye hazırsınız, bol bol övebilir, ortamların yıldızı olabilirsiniz, tebrikler."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/04/09/hong-kongda-patlayana-kadar-yeme-icme-rehberi", "text": "Başlamadan gelen not: Yemeden önce bi' konaklamadan, ulaşımdan, gezilecek yerlerden haber edin diyenler için şurada Hong Kong'la ilgili adeta destan yazdık. Hong Kong'da nerede ne yediğiniz çok önemli. Çünkü binlerce restoran var ve tabelalarda yazanların çoğunu anlamıyorsunuz. Haliyle bazen ani gelen \"şurayı mı denesek?\" kararlarını vermek biraz zor olabiliyor. Uzak Doğu'ya ayak basmışken Noodle denemek isteyeceğinizi biliyoruz. Eğer gerçekten Hong Kong'a özgü, halis muhlis Uzak Doğu noodle'ı deneyecekseniz adreslerinizden birisi kesinlikle Mak's Noodle. Tipi de tadı da bizimkilerden farklı, çünkü bizdeki noodle'lar pek tabi Türk damak tadına uydurulmuş. Burada bizdekinin aksine bol sulu, içinde pek de malzeme bulunmayan bir noodle türü ile karşılaşacaksınız. Soya ve ne olduğu belirsiz sosları size yanında verecekler ve o öğünlük kendiniz kobay yerine koyup allah ne verdiyse deneyeceksiniz artık. Karidesli, dana etli ve tavuklu seçeneklerinizin olduğunu hatırlatalım. Artık karides taklidi yaparak mı anlatırsınız, gıdaklayıp tavuğu mu tarif edersiniz orası size kalmış. -Biliyoruz, mekanın tipi size hiç güven vermeyecek. Lakin çekinmeyin, Hong Kong tarzı esnaf lokantası diye düşünebilirsiniz. -Oldukça lokal ve küçük bir yer olduğu için sizinle İngilizce de konuşamayacaklar. Bizim gibi etraf masaların yemeklerini kesip onların yediği şeylerden söylerseniz mutlu son garanti. -Biz Noodle Wonton, Noodle Beef Briscet ve Noodle with Shrim&Oyster Sauce denedik, siz de direkt onlara girişebilirsiniz. Ücret merak edenler için 140 HKD gibi bir şey tutuyor. -Adres: 77 Wellington Street, Central Burası çok acayip bir yer. Memlekette kahvaltı yapacak 23949 tane yer mevcut ise de fark etmiyor, burada neredeyse her sabah sıra var. İçeriyi görseniz \"Bu mu ulan?\" şeklinde önyargılara boğacağınız cinsten bir yer olmasına rağmen Australian Dairy Co, bu aralar şehrin en en en popüler kahvaltı mekanlarından biri. İçeride menünüz belli, bizim tabirimizle \"makarna çorbası\" yanına çırpılmış yumurta ve tereyağlı ekmek. İsterseniz bunların hepsini bir arada söylemeyebilirsiniz tabi ama, olayı bu. Lokal gibi davranacaksanız sorgulamayın, yiyin sabahın köründe makarna çorbanızı efendi gibi. -Kalabalık olduğu konusunda gayet ciddiyiz, çok aç olduğunuz bir gün sırayı göze alarak gitmenizi tavsiye ederiz. Yok ben sıraya falan gelemem diyorsanız akşama kadar bu menüyü istediğiniz vakit tüketebiliyorsunuz. -Burası oturup Türk usulü keyif yapacağınız cinsten bir restoran değil. Kahvaltınızı yapıp kalkıp gitmeniz gerekiyor, aksi takdirde inceden tepki toplayabilirsiniz. -Adres: 47 Parkes Street Man Mo'yu anlatmadan önce uyaralım, Dim sum yemeden Hong Kong'dan dönerseniz olmaz. Ne olduğunu anlatmadan önce ise seveceğinize neredeyse emin olduğumuzu ekleyelim ki ilginizi çekelim. Aslına Dim-Sum = mezenin Çin mutfağı versiyonu. Ancak çoğunlukla mantı tarzı içi çeşitli malzemelerle doldurulmuş hamur topçuklarına ithafen kullanılıyor, ki bunlar oldukça lezzetli atıştırmalıklar.- Kimine göre ana yemek bile olabilir, bize göre atıştırmalık.- Aslında bu versiyonlarını \"dumpling\" olarak adlandırmak daha mantıklı olabilir. Man Mo Cafe ise bu Dim Sum meselesini bir adım daha öteye taşıyarak, normalde var olan hallerinden daha farklı çeşitlerini geliştirmiş ve mozarellalı, pestolu, bilmemkaç peynirli gibi inanılmaz lezzetli şeyler hazırlıyorlar. Zaten kendilerini \"Contemporary Dim Sum Restaurant\" olarak adlandırıyorlar. Bizce kesinlikle denemeli. -Adres: 40 Upper Lascar Row Olur da Uzak Doğu mutfağından sıkılacak olursanız, şehirde sizi kurtaracak yüzlerce seçenek mevcut. Zaten Hong Kong yalnızca Uzak Doğu mutfağı ile değil Dünya mutfağı konusundaki çeşitliliğiyle de nam salmış durumda. Bu gibi restoranlardan en efsanesi bize kalırsa kesinlikle Classified. Et, makarna, tavuk, Avrupa usulü kahvaltı, güzel kokteyller, çeşit çeşit biralar, ne ararsanız mevcut. Kitlesi ise çoğunlukla Hong Kong'da yaşamakta olan expatlar. Burada yediğimiz Mac and Cheese kadar güzelini, bu işin babası Amerika'da bile yemedik desek yeridir, yüzde yüz kefiliz. -Sheung Wan'daki Classified'ın dışarıda oturabileceğiniz yerleri mevcut, ancak yasa nedeniyle dışarı servis yapmaları yasak. Dolayısıyla yiyip içeceğiniz şeyleri size kapıdan uzatmaya çalışırlarsa garipsemeyin, onların uyuzluğu değil, tamamen yasaların uyuzluğu. -Adres: Birkaç yerde mevcut. 108 Hollywood Road ya da Repulse Bay'deki şubelerine uğrayabilirsiniz. \"Asian Burger\" diye bir şey duymuşluğunuz var mıdır bilmiyoruz. Bizim yoktu. Lakin Uzak Doğu yemeklerini seviyorsak, burgerini niye sevmeyelim ki diye düşünerek Little Bao'yu keşfedilecek yerler listemize aldık ve hiç de pişman olmadık. Yukarıdaki küçük tanımlamamızdan da anlayabileceğiniz üzere bünyesinde çeşit çeşit enteresan burger barındıran Little Bao şehirde oldukça popüler. Dolayısıyla yer bulamama ya da bekleme ihtimalinizi göz önünde bulundurmalısınız. Porsiyonların oldukça küçük olduğunu da ekleyelim. Ama sever misiniz? Bizce seversiniz. -Dondurmalı burger denemeyi unutmayın! -Adres: 66 Staunton Street, Central. İnsanlar Mandarin Oriental Hotel'in içinde bulunan Mandarin Cake Shop'u öve öve bitiremeyince merakımıza yenik düşüp soluğu burada aldık. Hal böyle olunca beklentilerimiz mi çok yükseldi, yoksa biz mi tatlıdan anlamıyoruz bilemiyoruz. Ancak buranın tam anlamıyla \"abartılmış\" olduğunu söylemekten de çekinmeyeceğiz. Üstelik fiyatlarının gayet ortalama olan tatlılarına göre oldukça fazla olduğunu da ekleyelim. -Blueberry Cheesecake'i deneyebilirsiniz. Çoğu yerde olduğu gibi burada da lezzetli. Coconut Cake ve Fresh Cream Horn'un da tadına bakabilirsiniz. -Adres: 5 Connaught Road, Central Hong Kong'a gitmeden önce araştırma yaptığınız takdirde internette bol bol karşınıza çıkabilecek olan Din Tai Fung, lokal&turist karışımı kitleye sahip, özellikle Dim Sum'larıyla nam salmış bir mekan. Seveni bol, ancak bize kalırsa Hong Kong'da birkaç restoran denedikten sonra buranın aslında çok büyük bir özelliğinin olmadığı ve bu işi çok daha iyi yapan yerler olduğunu kanısına varma ihtimaliniz muhtemel. Yine de aman gitmeyin dedirtecek bir yer değil, eğer uzun soluklu bir yemek yemek niyetinde değilseniz ve sonrasında başka planlara girişecekseniz bir akşamınızı burada geçirebilirsiniz. -Akşam 10'a kadar açık, dolayısıyla çok geç gitmemekte fayda var. -2 şubesi var. 20 Canton Road'dakini tercih edebilirsiniz. Diğeri Causeway Bay'de. Aslında Singapur çıkışlı, çok tatlı, pek tatlı bir konsepte sahip olan TWG Tea, adından da anlaşabileceği üzere çay konusuna yoğunlaşmış durumda. Zaten biz söylemesek bile eğer yolunuz IFC Mall'a düşerse tatlı dekorasyonu ve \"GEL BENİ AL\" diye bağıran kutularıyla mutlaka dikkatinizi çekecektir. TWG Tea'nin en büyük özelliğinden bahsetmeden de geçmeyelim, tüm çaylar belli konseptler üzerine kurulu. Kutuların üzerinde de görebileceğiniz üzere \"New York Breakfast Tea\", \"Sakura Sakura Tea\" hatta \"Weekend in Istanbul\" gibi bölgelerin çaylarına göre adlandırılmış yüzlerce çeşit mevcut. Eminiz ki siz de bizim gibi birkaç tane deneyebilmek adına çay komasına gireceksiniz. -Beğendiğiniz çayı alabiliyorsunuz, meraklılarına duyurulur. -Makaronları pek seviliyor. Bir Pierre Herme değil ama, yine de gayet lezzetli. Burası birkaç farklı ülkede şubeleri bulunan bir pastane zinciri. İçinde tatlı, tuzlu birçok çeşit mevcut. Bizi kendine çekme sebebi öncelikli olarak Portekiz'de yiyip hastası olduğumuz bir tatlıyı vitrininde görmüş olmamızdı. Ancak yediğimiz şeyin Portekiz'dekiyle hiçbir ilgisi olmayacak kadar kötü olduğunun fark edince başka şeylere yöneldik ve oldukça güzel hamur işi tatlılar keşfettik. Eğer gününüzün bir kısmını şehrin parklarından birine bayılarak geçirmek niyetindeyseniz buradan birkaç atıştırmalık alarak keyfinize keyif katabilirsiniz. -Parmesan Cheesecake çok çok lezzetli bir şey, kaçırmayınız! -Adres: Nathan Road üzerinde. Öğle yemeğini hızlı geçiştirmek isteyenler, toplanın, güzel pizzacı bulduk. Her öğününüzü ziyafete çevirip saatlerce oturmak niyetinde değilseniz Motorino'ya uğrayıp hızlıdan bir pizza yiyebilirsiniz. Öyle efsane pizzalar yiyeceğiniz falan iddia etmiyoruz ama, kısa bir öğle yemeği için ideal olduğunu düşünüyoruz. -Eğer ev kiralama işine giriştiyseniz eve servisi var. -Adres: 14 Shelley Street -Sokak yemekleri konusuna meraklıysanız burası bir Bangkok değil ama, yine de oldukça enteresan şeylerle karşılaşmanız mümkün. Bangkok ile ilgili de şurada şöyle bir şey duruyor, bazılarına Hong Kong'da da denk gelebilmeniz gayet olası. -Özellikle lokal yerlerde yemek öncesinde ya da yemeğin yanında çay servis edildiğini göreceksiniz. Özellikle dim sum yiyorsanız %90 ihtimalle önünüze çay da koyulacak. Hazmetmeyi kolaylaştırdığı ve mideyi rahatlattığı için servis ediyorlar. Sever misiniz bilemiyoruz, ancak yine de tadına bakmayı ihmal etmeyin. Neden bilemiyorum, bize göre tuhaf bir şekilde tadı toprağa benziyordu. -İlginizi çeken restoranları denemeye çekinmeyin. Tipi eşek eti satıyormuşçasına ürkütücü olan yerlerden pek lezzetli şeyler çıktığı oluyor. -SOHO bölgesinde deneyemediğimiz ama oldukça sevimli görünen bir sürü restoran ve bar mevcut. Bizim yukarıda yazdıklarımız dışında keşfe çıkmak isterseniz burası ellerinizden öper. -Son olarak chopstick meselesine parmak paşmak istiyoruz. Herkes kullanmayı sevmiyor ya da bilmiyor olabilir, onun için şurada bir video var ki, hepimizi bu zulümden kurtaracak."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/04/15/leap-san-franscisonun-kafe-konseptli-yeni-toplu-ulasim-araci", "text": "San Francisco, dünyanın birçok metropolitan şehri gibi büyük bir sorun ile boğuşuyor; trafik. Şehrin içinde arabayla bir yere varmayı başarsanız da arabanızı nereye park edeceğiniz ayrı bir dert. San Franciscoluların gönülleri isterdi ki her yere bisikletleriyle ulaşabilsinler. Ancak siz de şehri ucundan bile tanıyorsanız, buradaki yokuşlarda bisiklet kullanmanın sizi 10 kilo bırakabileceğini biliyorsunuzdur. Dolayısıyla çare toplu ulaşım araçları. Bu kadar laf kalabalığı yapmamızın sebebi de ilgimizi çekmeyi başaran yeni toplu ulaşım aracı; Leap. Leap, dışarıdan baktığınızda bildiğiniz otobüslere benzese de ve bir yerden bir yere ulaşma amacına yönelik olsa da aslında içinde durum biraz farklı; çünkü bir kafe atmosferi yaratmak üzere tasarlanmış. Yolda geçen zamanın en verimli şekilde değerlendirilmesi için birçok özellik düşünülmüş. Ama en önemli özelliklerinden biri kuşkusuz ücretsiz wifi sağlanması. \"Wifi çok şarj yiyor\" diye düşünmenize de gerek yok. Çünkü telefonunuzu şarj etmek için prizler de mevcut. Kahvesiz ve müziksiz kafe olmaz. Bunlar da düşünülmüş pek tabii. Otobüste kahve, su, organik meyve suları gibi içecekler ve bir takım atıştırmalıklar da satın almak mümkün. Ayrıca kahvenizi yudumlarken ve otobüste yeni arkadaş edindiğiniz insanlarla sosyalleşirken bir yandan da arka planda Bose hoparlörlerden çalan şarkıları dinleyebilirsiniz. Ya da telefonunuzu şarja takıp kendi müzik listenizle sakin sakin takılabilirsiniz tabi, kimse sizi başka insanlarla arkadaş olmaya zorlamıyor, merak etmeyin. Kendi toplu ulaşım araçlarımızdan pek alışık olmadığımızdan kulağa tuhaf gelebilir ama bu otobüsün amaçlarından biri de sosyalleşmek üzerine denilebilir. Bizde olsa \"metrobüste taciz edildi\" tadında haberlere sürüklenmesi gayet olasılıklı. Ama Leap bunu da düşünmüş ve otobüse binenlerin yabancı kalmaması için bir özellik geliştirmiş. Otobüsü kullanmak için öncelikle web sitelerinden üye olmak veya akıllı telefonlarınızdan uygulamayı yüklemeniz gerekiyor. Burada oluşturduğunuz profil sayesinde bilet ve otobüste sunulan ürünleri satın alabiliyorsunuz, otobüste nakit geçmiyor. Yani siz otobüse bindiğinizde ve biletinizi otobüsün girişinde bulunan cihaza telefonunuzdan veya aldığınız çıktıdan scan ettiğinizde, profiliniz tanınıyor. Eğer bu modu ayarlardan gizli yapmazsanız, sizinle beraber o anda otobüste bulunan diğer kişilerin de profillerini görebiliyorsunuz. Gördüğünüz gibi otobüs hem konforlu, hem de ona buna yazmaya olanak tanıyor. Uygulama sayesinde size en yakın otobüsün hangi noktada olduğunu, hangi durağa ne kadar uzaklıkta olduğunu da görebiliyorsunuz. Şu anda San Francisco'nun sadece belli bir bölgesine çalışan bu otobüslerin ücreti tek seferlik $6, paket halinde alırsanız $5. Talebe göre hattı genişletmeyi ve daha çok otobüs eklemeyi de düşünüyorlarmış. Biz bu fikri beğendik. Yolunuz oralara düşerse mutlaka deneyin. -Videoyu izlemenizden önce gelen not: Bu şehre doyamayanlar için şurada çok çılgın bir San Francisco röportajımız var."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/04/20/5-adimda-101-lezzet-festivalinde-kontrolsuzce-yeme-rehberi", "text": "Nasıl bu noktaya geldiniz bre açgözlüler diyecek olursanız ya daha önce bu festivale katılmadınız, ya da siz bizim yemek ile olan bağımızı anlayamamışsınız. Çünkü geçen seneki 101 Lezzet Festivali deneyimimize, doymaya başladıkça aniden gelen hüzün hissine ve bu sene festivale katılacak restoran/kafe listesine bakacak olursak, bu işi çözmenin bir yolu olmalıydı! Biz de üşenmedik, bu sene 26 Nisan'da Sait Halim Paşa Yalısı'nda gerçekleşecek 101 Lezzet Festivali'nde nasıl çılgınlar gibi yiyebilir, nasıl festival tarihine geçebiliriz araştırdık ve size \"bunlar yemekle kafayı bozmuş\" dedirtecek bir liste hazırladık. Sayemizde bir günlüğüne Mehmet Yaşin seviyesinde değil ama, Vedat Milor derecesinde yiyebilecek bir profesyonelliğe geleceğinizi vaat ediyoruz, hadi yine iyisiniz! Kim bilir, belki 101 lezzeti 202 kere deneyeceksiniz. Geçen sene festivale gelenler bilir, 101 Lezzet Festivali'ne insanlar adeta akın ediyor. Dolayısıyla ortalık güneşli bir Pazar gününde İstanbul'un sahil kesiminin aldığı hali alacağı için planlı olmakta fayda var. İlk adımımız çok önemli. Restoran standlarından herhangi birine yeni bir ürün koyulacağını sezinlemeniz gerekiyor. Hatta sezinlemekte kalmayıp şöyle kenarda konuyla hiç alakanız yokmuş gibi bir izlenim verdikten sonra zarif bir hareketle herkesin önüne geçerek \"Beyler siz gelirken ben dönüyordum\" havasında ilk lokmanızı alabilirsiniz. Bu noktada işler biraz belgesele dönmüş olabilir, ama zaten burası da kurtlar sofrası, yapacak bir şey yok, yemek bu, gönül verdik bir kere. O zaman ikinci taktiğimizi açıklıyoruz; Arkadaş grubu haline gitmenin avantajını kullanın. Eğer 4+ kişiyseniz sinsice bir standın etrafını sarabilir, ortalıkta ne var ne yok silip süpürdükten sonra hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşabilirsiniz. Toplu halde durmaktan yana değilseniz de, birbirinize farklı stantlardan işaret çakarak, en sıcak, en taze ürünleri öncelikli kapabilirsiniz. İşte bu sefer gerçekten mantıklı bir tavsiye veriyoruz. Eğer festival boyunca sürekli olarak su, asitli içecek, içki vb. şeyler tüketmeye çalışırsanız hızlısından bir tokluk hissi de beraberinde gelecektir. İçmeyin demiyoruz, hobi olarak yine için, ancak mümkünse şöyle sonlara doğru, en azından birkaç şey denedikten sonra içecek tüketmeye başlayın ki yeriniz kalsın. Yaşasın yemek yemek! Yakında bizi festival alanına almayacaklarından şüphelenmeye başlasak da yazmaya devam ediyoruz. Ne demiş annelerimiz? \"Etlerini bitir bari\". O zaman biz de annelerimizin 8 yaşından beri söylemekten bıkmadığı bu söylemi hayata geçiriyor ve bundan ders çıkarıyoruz. Festival boyunca karbonhidratlara dadanmıyoruz, böylece hızlıca doymuyoruz. Bakın dikkatinizi çekeriz, karbonhidrat yemeyin demiyoruz, sona bıraksanız yeter. İşin komikli şakalı yönünü bir kenara bırakacak olursak, 101 Lezzet Festivali gerçekten seveceğinize kefil olduğumuz bir etkinlik. Nedir ne değildir, nerede ne zaman vuku bulacak merak edenler için 101lezzet. com 'da her türlü detay mevcut. Bizi civarda manyaklar gibi yerken görürseniz ürkmeyip selam verebilirsiniz, şimdiden afiyet olsun!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/04/30/ilginc-airbnb-evleri", "text": "Airbnb'ye alışmak, sistemin nasıl işlediğini algılamak ya da \"ulan elalem niye benim evimde kalsın\" sürecini aşmak biraz zaman aldıysa da sonunda büyük bir topluluk olarak üstesinden gelmeyi başardık. O zaman şimdi işin biraz daha farklı kısımlarına odaklanabiliriz. Karşınızda kiralayabileceğiniz en tuhaf Airbnb evleri. Başlamadan gelen not: İlginizi çeken evin linkini başlıkta vermiş bulunduk, gerçekten kiralamaya heveslenirseniz kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Kiraladığınız takdirde 16 odası, 8 banyosu ve kocaman bahçesi ile \"ulan hakkaten şatoda kalıyoruz ya\" şaşkınlığının alasını yaşayabileceğiniz, 1800'lü yıllardan kalmış bu ev çoğumuz için içinde yaşamanın hayalden öteye geçemeyeceği bir yer. Fakat airbnb sağ olsun, artık şato bile kiralayabiliyoruz. Üstelik içine 30 kişi bile sığıyormuş, bizce hep beraber buraya girebiliriz. İşler daha ne kadar tuhaflaşabilir diye düşünüyorsanız durun, daha yeni başladık sayılır. Bu seferki Airbnb evimiz bir uçak. Evet evet, bildiğiniz uçak. 2 kişinin konaklayabileceği kapasitede olan uçağın arka kısımları komple değiştirilmiş, içinde jakuzisi de olan bir banyo ve yatak odası gibi bölümler eklenmiş, ancak kokpit kısmı birebir aynı bırakılmış. Şöyle bir düşündük de, aslında baya ilginç bir deneyim. Suyun ortasında, küçük ve sevimli bir aile evinde kalmak gibi düşünceniz var mıydı bilemiyoruz ama, Kanada'nın değişik bir bölgesinde konaklamak isterseniz burada baya enteresan bir ev mevcut. Özellikle kışın sular donduğunda inanılmaz bir ortama şahit olabileceğiniz bölgenin en popüler evi kesinlikle burası. Tabi gecelik 321 TL vermek istiyorsanız. Başlığımız sayesinde size listemizde enteresan evlerin olacağı garantisini verdik, ancak bu demek değil ki hepsi kalmak için mantıklı yerler olacak. Almanya'dan bir takım insanlar, bir bir fabrikasının içinde konaklanacak bir \"bira fıçısını\" kiralamanıza olanak tanıyor. Fıçı 19. yy'dan kalma olduğu ve devasa olduğu için kalmak isteyeni çok oluyor-muş. Eğer tuhaf bir şekilde sizin de ilginizi çektiyse fıçının bir odanın içinde olduğunu, ve odanın normal bir otel odasındaki imkanlara sahip olduğunu da hatırlatalım. Saçmalamaya tam gaz devam. Bu seferki konaklayabileceğiniz evimiz dev bir Beagle şeklinde. Tahmin edebileceğiniz üzere evcil hayvanınız ile birlikte konaklayabileceğiniz bu evin sahipleri de Beagle'lar ile kafayı kırmış durumda. Dolayısıyla evin her yerinde Beagle heykelcikleri, figürleri, duvar kağıtlar ve aklınıza Beaglelar ile ilgili gelebilecek ve gelmeyecek türlü türlü şey mevcut. Kendilerine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Aşırı güzelliği ile aklımızı alan, ama tam bir Türk olarak \"ay çok böcek olur onun içinde\" gibi kısıtlı hayal gücüne sahip yorumlar yapmamıza neden olan bu evin neredeyse her noktası bambudan yapılmış. Muhtemelen hayatınız boyunca hiçbir yerde karşılaşamayacağınız türden bir mimariye sahip olan evin içine arayabileceğiniz her türlü olanak ve servis de mevcut. Bali'de balayı hayalı kurup duranlardansanız böyle değişik bir şey deneyerek Bali'de balayı planlayan 452934 kişiye kıyasla bir fark yaratabilirsiniz. Başlıktan ötürü Airbnb Evleri listemizdeki en saçma evin bu olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Lakin hayır, hatta en anlamlılarından biri olduğunu bile söyleyebiliriz. İçinde yalnızca 1 sandalye ve küçük bir yatak bulunan bu küçük kutucuk, dünya üzerindeki en küçük ev olarak nam salmış. Burada kalmanın gecesi 1 Euro, ancak aslında küçük çaplı bir başvuru süreci bile var. Çünkü burada kalmanız için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor. Küçük çaplı bir sosyal sorumluluk projesi tadında olan bu evin gecelik ücretini ödediğiniz takdirde aynı zamanda Berlin'deki Eastseven Hostel'in duşlarından ve wi-fi'ından yararlanabiliyor, hatta kötü hava koşullarında evinizi buraya \"park edebiliyorsunuz\". Küba'nın olayı ayrı, bu yüzden \"enteresan\" içerikli listemizdeki yerini sonuna kadar hak ediyor. Çünkü 2015'e kadar Küba'da Airbnb aracılığıyla ev kiralayabilmek gibi şeyi hayal bile edemiyorduk. Ancak Dünya koşulları değiştikçe Küba'nın da koşulları değişmeye başladı ve artık Havana'nın göbeğinde, geleneksel bir Küba evinde kalabilmeniz gayet olası. Üstelik fiyatlar da öyle saçma sapan değil. An itibariyle başkent Havana'da 900'ün üzerinde Airbnb evi mevcut. Eminiz ki zamanla başka şehirlere de yayılacaktır, hadi yine iyiyiz. Peter Pan' ın evine de selam olsun. Artık Airbnb'den kiralanabiliyor olması büyük kolaylık. 5 senede ne kadar çok şey değişmiş! So olarak Peter Pan'ın evinde benim de gözüm kaldı."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/05/08/lyon-gezilecek-yerler", "text": "Söz konusu Lyon olunca kafanızda ne canlanıyor bilemiyoruz. Evet tamam, bir Fransız şehri olduğu konusunda hepimiz mutabıkız. Belki biraz daha detaylı bilgiye sahipseniz Fransa'nın şöyle güneyine doğru bir yerlerinde konumlandığından ve ülkenin en büyük 3. şehri olduğundan da haberdarsınızdır. Ama bu bilgilerle nereye kadar değil mi? Doğruyu söyleyelim, sizde durum böyle değilse bile, bizim Lyon hakkındaki bilgimiz, şehre ayak basana kadar bu bilgilerden öteye geçmiyordu. Sonra önümüzde 3-4 günlük bir boşluk olduğunu fark ettik, e doğruya doğru, oldukça uygun fiyatlı bir bilet bulduk ve bir anda kendimizi Lyon'a atıverdik. Efenim OitheBlog proudly presents: Lyon gezilecek yerler ve şehir rehberimiz. Sizi Lyon konusunda yeterince gaza getirebildiysek ve şehre ayak bastığınız andan itibaren yaratacağı \"ilkokulda aşık olduğunuz kızla koridorda karşılaştığınız andaki kalp çarpıntısı\" hissini biraz olsun aktarabildiysek, şimdi Lyon'a ne zaman gidilebileceği konusuna parmak basabiliriz. İlkbahar/Yaz: Soğuk sevmeyen, kuzey ülkelerinden biri olmadığı sürece bu durumu kabullenemeyen bünyemiz tarafından size verilecek tavsiye de tabi ki Lyon'a bu dönemde gitmeniz yönünde olacak. Evet Lyon yazın turistik açıdan en kalabalık dönemini yaşıyor, ancak zaten Paris tadında turistik bir şehir olmadığı için durumun fotoğraf çekmek için aklını yitirmiş Asyalılara saldırma noktasına geleceğiniz bir dereceye gelme ihtimali oldukça düşük. İlkbahar döneminde ise Nisan sonrasına bıraktığınız sürece hava sıcaklığı 17-21 derece sularında seyredecektir. Tabi yine de yağmur çamur ihtimalini göz önünde bulundurmalısınız, ani yağmurlar bastırabiliyor. Ayrıca hatırlatalım, şehir nehir turu yapmak, romantizmden ölmek, gözlerinizden kalp çıkarmak için oldukça müsait. Yazın bu işler daha kolay olur sanki. Sonbahar/Kış: Eylül ayı Lyon'u ziyaret etmek açısından gayet makul bir ay olsa da, ardından gelen sinsi Ekim ve yılan Kasım, ani hava soğumalarına denk gelebileceğiniz bir dönem. Tam her şey yolundayken gelen sıcaklık düşüşleri pek sinir bozucu olabilir. Özellikle Türkiye'de henüz havalar çok soğumamışken. Kışın ise lokaller hava sıcaklığının 7-8 derecenin altına düşmediğini söyleseler de kendilerine güvenmemenizi öneriyoruz. Zira oraların 7-8 derecesi özellikle geceleri bizim bildiğimiz türden olmuyor. Oraların soğuğu başka bir soğuk, o yüzden bilemiyorum Altan... Yine de Avrupa'daki birçok yere göre olmayacak iş değil, uygun bilet bulursanız affetmeyin deriz, o ayrı. -Eğer \"soğuk benim göbek adım, donmalara doyamıyorum\" diyorsanız gezinizi Hürriyet'in \"GÖRSEL ŞÖLEN!!\" şeklinde haber geçeceği \"Festival of Lights\" dönemine denk getirebilirsiniz. Kendisi Aralık ayında vuku buluyor ve şehrin ikonik yapıları gerçekten inanılmaz bir hal alıyor. -Şehre 1 Mayıs vb. dünya çapında kutlanan bayram/tatil dönemlerinde gitmek hiç iyi bir fikir değil. Metro, otobüs, troleybüs, restoran, mağaza ne varsa hepsi kapalı oluyor. Üstelik taksiler bile iki katı tarife uyguluyorlar. Turistik yerlerde oturduğunuzla kalırsınız, bizden söylemesi. Bu noktada bütçenizi biraz daha hafifletmek isterseniz ve özellikle müze gezmeyi seviyorsanız Lyon Card işinize yarayabilir. 1,2 ve 3 günlük versiyonları mevcut ve sırasıyla 20,29,28 Euro gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Karşılığında şehirde çok yüksek ihtimalle ziyaret edeceğiniz birçok müzeye sıra beklemeden ve kart dahilinde girebileceğiniz gibi kartınızın aktif olduğu süre boyunca ulaşım ve çeşitli turistik atraksiyonlar için de ekstra ücret ödemeniz gerekmiyor. -Eğer öğrenciyseniz ya da mezun olduktan sonra sinsi bir şekilde öğrenci kartınızı geri vermemeyi başaranlardansanız, birçok müzeye ücretsiz olarak girebiliyorsunuz. Durum böyle olunca da Lyon Card'ın pek de bir anlamı kalmayabilir, aklınızda bulunsun. Lyon çok küçük bir şehir değil, ancak ulaşım ağı ve ilk etapta gezilecek, görülecek birçok yerin birbirine yürüme mesafesinde olması nedeniyle otelinizi çok merkezi kabul edilebilecek bir noktada seçmeseniz bile ulaşım konusunda sıkıntı çekmezsiniz. Biz oteli de merak ettiğimiz için Mama Shelter Lyon'da kaldık ve açıkçası metro kullanmaya bile gerek görmeden birçok yere yürüdük. Lakin o bizim manyaklığımız, otelin çok yakınında metro var, hemen yan sokağından ise otobüs geçiyor, yani şehrin göbeğinde olmasa bile ulaşım açısından rahat olması nedeniyle herhangi bir sorun yaşama ihtimaliniz çok düşük. Üstelik lokaller tarafından pek sevilen bir restoranı, kahvaltınızı yapabileceğiniz tatlı bir bahçesi de mevcut ve özellikle Cuma&Cumartesi gecesi pek kalabalık partilere de ev sahipliği yapıyor. Win-win! Adını sevmelere doyamadığımız Küçük Prens'in yazarı St Exupery'den alan Lyon Havaalanı'ndan şehre ulaşmak için birkaç seçeneğiniz var. Bunlardan en mantıklısı yaklaşık yarım saat süren Rhonexpress. Ücreti yaklaşık 15 euro, eğer 25 yaş altıysanız indirim uyguluyorlar ve dönüşte de Rhonexpress'ı kullanacaksanız gidiş dönüş bilet almak daha uygun fiyata geliyor. Üstelik Rhoneexpress'e havaalanının içinden ulaşım da var. Bu eksprese binip şehrin hangi noktalarında inebileceğini görmek ve daha fazla detay için şuraya tık tık. Bu iki seçenek dışında araba kiralamak isterseniz havaalanında Avis, Europcar gibi güvenebileceğiniz birçok şirket mevcut. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Lyon'da ulaşım meselesi gayet rahat, hatta Fransa çapında en işlevsel ulaşım ağlarından birinin Lyon'da bulunduğu söyleniyor. Metro, otobüs, tramvay, füniküler allah ne verdiyse her türlü seçeneğiniz var ve her araçtan diğerine kolaylıkla geçiş sağlayabilirsiniz. Tabi ki \"gittikleri şehirleri yürüyerek keşfetmezse ölecek\" hastalığına yakalanmış OitheBlog ekibi olarak biz yine mümkün olduğunca yürüdük ve görsel açıdan bu kadar güzel bir şehri yürüyerek gezmezseniz hata edeceğinizi düşünüyoruz ama elbet arada toplu taşımaya ihtiyaç duyuluyor. Son dakika şahane bir gerçeği de açıklayalım, Lyon'da bisiklet kullanımı inanılmaz yaygın. Şehrin her yerinde görebileceğiniz Velo'v bisiklet istasyonlarından (ki bu istasyonlardan 300'ün üzerinde var) bisikletinizi alabilir, sonra istediğiniz istasyonda bırakabilirsiniz. Şurada konuyla ilgili her türlü detay mevcut. Lyon'a \"nasıl olsa gezecek, görecek az yer var, biraz da popomu yayar otururum\" umutlarıyla gidiyorsanız geçmiş olsun. Bir kere şehrin güzelliğini gördükten sonra gelecek \"her sokağa en az bir kez ayak basmalıyım\" duygusuna karşı koyabilmeniz imkansız. Üstelik bir kademe daha az turistik olan bir şehre göre birçok ilgi çekici müzesi de mevcut. Kaç gün gitmeniz gerekir diye soracak olursanız, 3 gün garanti, geri kalanı keyfi diyebiliriz. Ama şehrin tadını çıkarmak, mümkünse yerlisi gibi takılmak istiyorsanız daha fazla günü de değerlendirebilirsiniz tabi ki. Bir maniniz yoksa bir sonraki tatil size geleceğiz Lyoncuğum. -Vieux Lyon Lyon'un \"eski şehir\" bölgesi olan Vieux Lyon, aslında turistik anlamda görme zorunluluğu hissedeceğiniz ve birazdan aşağıda detaylandıracağımız birçok yeri kapsıyor. Görsel açıdan şehrin en güzel bölgelerinden olduğuna kefiliz, zira Pierre'in, Francoise'nin baget ekmeğini alıp sıradan bir şekilde girdiği evine siz potansiyel Instagram karesi olarak bakabiliyorsunuz, öyle de tatlı, öyle de etkileyici, öyle fotografik. Bu bölge aslında kendi içinde 3 bölüme de ayrılıyor, gezmeniz açısından kolaylık sağlayabileceğini düşünerek onların isimlerini de şöyle sıralayalım; St. Paul, St Jean ve St Georges. Aşağıda konuyu daha spesifik hale getirmeden önce söyleyelim, burayı adım adım yürümezseniz, Lyon'un tadına varmış sayılmıyorsunuz! -Rue St. Jean Şimdi eski şehir bölgesinin içine biraz daha dalalım. Place St Jean'dan başlayıp, Place du Change'e kadar uzanan Rue St. Jean, bölgenin, hatta şehrin en turistik caddesi diyebiliriz. Her türlü hediyelik eşya ihtiyacınızı buradan giderebileceğiniz gibi şehrin içinde 150'nin üzerinde versiyonuna denk gelebileceğiniz \"traboule\", yani basit bir şekilde Türkçeleştirilmiş haliyle geçitleri kullanarak hemen paralelindeki biraz daha sakin Rue du B uf'a geçiş yapabilirsiniz. Her turistik bölgede olduğu gibi burada da birçok kafe ve restoran mevcut, ancak çoğu Lyon'a göre bile fazla turistik tabi. Şehrin meşhur St. Jean Katedrali burada yer alıyor, giriş ücretsiz, gözden kaçırılacak gibi değil ama, yine hatırlatalım tabi. Eğer kilise gezmeyi seviyorsanız bölgedeki St. Paul Church'e de uğrayabilirsiniz. -La Basilique Notre Dame de Fourviere Şehrin en ikonik yapılarından biri olan ve Lyon'un birçok noktasından görebileceğiniz Notre-Dame de Fourviere bazilikası, hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile uzaktan Disneyland Castle tadında durduğu için, eminiz ki ilginizi çekecektir. 1800'lü yılların sonlarından beri şehre tepeden bakan bazilika, tartışmasız bir şekilde şehrin en turistik yapılarından biri. Aynı zamanda oldukça tepeye çıkmış olacağınız için panaromik bir Lyon manzarası ile karşılaşmanızı da mümkün kılıyor. -07:00-19:00 arası açık. -Giriş ücretsiz. -Vieux Lyon metrosuna ulaştıktan sonra, \"Fourviere\" fünikülerine binerek buraya kolayca ulaşabilirsiniz. Yürüyerek çıkmaya çalışırsanız kışın ortasında bile İsmail Türüt gibi terlersiniz, onun yerine yürüyerek inersiniz. Fresque de Lyonnais, #wallart aşığı bünyelerimizin Lyon'da Nirvana'ya ulaşmasını sağlayan en etkileyici binalardan biriydi. Kendisi 7 katlı kocaman bir apartmanın üstüne çalışılmış ve Lyon'dan çıkmış en ünlü, yetenekli, ikonik kişileri üzerinde barındıran bir mural. Üzerinde Küçük Prens, Lumiere Kardeşler, Antoine de St-Exupery, Maurice Sceve ve tahmin edebileceğiniz üzere övmeye doyamadıkları Paul Bocuse gibi birçok ünlü şahsın çizimi mevcut. Biz bayıldık, görmeden geçmediğimiz için de pek mesuduz, asla kaçırmayın! -Place des Terraux Lyon bol bol meydanı olan bir şehir. İşin en güzel yanı ise, birçok iç bayan sıkıcı Avrupa şehrinin aksine bu meydanların her daim kalabalıklarla dolup taşıyor olması. Bizim Lyon'daki favori meydanımızı soracak olursanız, kesinlikle Place des Terraux! Hem kalabalık, hem görsel açıdan harika, hem sabah kruvasanınızı alıp çökebileceğiniz, hem de akşamüstü kokteyli için koşabileceğiniz hep canlı, hep hareketli, sevilesi bir meydan burası. Güzel sanatlar müzesi, Lyon City Hall, ve ihtişamlı Bartholdi çeşmesi bu meydanda bulunuyor. -Lyon'un efsane opera binası \"Opera de Lyon\" hemen bu meydanın arkasında kalan \"Placa de la Comedie\"de bulunuyor. Ya önceden bilet alın, ya da kapıda bilet zorlayın, çünkü programı genellikle şahane. Örneğin biz taaaaa AKM'nin açık olduğu yıllarda izleme şansı bulduğumuz Carmen'e burada bir kez daha denk gelme şansı bulduk ancak maalesef bilet bulabilmek konusunda o kadar şanslı değildik. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Place des Terraux'da bulunan Lyon Güzel Sanatlar Müzesi, daha bahçesine girdiğiniz andan itibaren karşınızda çıkan Rodin'in le Ombre'si ile hemen aklınızı alıveriyor. İnsan içinden \"burada uzun süre kalsam, bu bahçedeki banklardan birinde kitabımı okurdum\" hayalleri kurmaya başlayıveriyor bir anda. Müze, Fransız, İtalyan, İspanyol ve Flemenk ressamlara göre ve dönem dönem kategorilendirilmiş. İçeride Degas, Manet, Renoir, El Greco, Pablo Picasso gibi onlarca ünlü ressama ait eser görebilmeniz mümkün. Ayrıca Mısır ve Orta Doğu'ya ayrılmış odaları da mevcut. Şimdiden söyleyelim, içeride audio-guide'a kesinlikle ihtiyaç duyacaksınız, aksi takdirde her şey yeteri kadar anlaşılır olmayabiliyor ve öyle baktığınızla kalıyorsunuz. -Salı günleri kapalı, diğer günler 10:00-18:00 arası açık. -Giriş öğrencilere ücretsiz. Sinematografinin doğuşunda en büyük payı olan Lumiere Kardeşlere adanmış bu müzede, hem Auguste ve Louis Lumiere ile ilgili daha fazla bilgi edinebilir, hem sinema dünyasının ilklerini kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Eğer siz de benim gibi Sinema/TV bölümünde okumuş bulunduysanız kendileri zaten sizin için mahalleden arkadaşınızmışçasına tanıdık simalardır. Ancak şu güne dek kendileriyle ilgili fazla bilgi edinmediyseniz de Lyon size konu aracılığıyla \"çok gezen bilir!\" tezini savunabilme şansı tanıyor, kaçırmayınız! -Audio guide almadan olmayacak yerlerden. -Adres: 25 Rue du 1er Film Şehirde bol meydan var deyip de en büyüğünü es geçmek ayıp olurdu tabi. Place Bellacour, Fransa'nın üçüncü, Lyon'un ise en büyük meydanı olma özelliği taşıyor. Lyon'da gerçekleşen birçok etkinlik, konser, hatta protesto gösterisi için toplanma alanı bile genellikle Bellacour meydanı olarak belirleniyor. Kışın uygun hava koşulları olduğu takdirde buz pateni alanı, ya da yazın dönme dolap kurulduğu da oluyor, yani oldukça sevilesi bir meydan. -Meydanın orta yerinde aynı isimli bir metro durağı ve civarda bol bol kafe/restoran var. Ayrıca Lyon'un ana alışveriş sokakları Rue Auguste Comte ve Rue de la Republique de bu meydanın civarındalar. -Meydana Küçük Prens ve St Exupery'nin tatlı mı tatlı bir heykeli bulunuyor. -Musee d'art Contemporain de Lyon Modern sanat konusuna takık ve bu konuda biraz fazla eleştiri getiren insanlar olarak Lyon Modern Sanat Müzesi'nden çok büyük bir haz duyduğumuzu söylemek sanırsak biraz abartı olabilir. Bunun öncelikli sebebi galiba lokal sanatçılar ile tanışma beklentisiyle gittiğimiz müzenin daha çok uluslararası projelere ağırlık veriyor olmasıydı. Fakat tabi ki bu müzenin kötü olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca gitmeden önce dönem olarak hangi sergilere denk geldiğinizi kontrol etmekte fayda var. Örneğin Bienal dönemine denk gelirseniz çok daha tatmin edici olacağını tahmin ediyoruz. -En alt katta orijinal kitaplar bulabileceğiniz bir mağazaları mevcut. -Müze Pazartesi ve Salı kapalı. Diğer günler 11:00-18:00 arası açık. -Giriş 6 Euro, öğrencilere ücretsiz. -C1, C4 ya da C5 hatlarından birine binerek buraya ulaşabilir, yolunuzu hemen yanındaki Parc de la Tete d'Or'a düşürerek, şehir kalabalığından uzaklaşmış, huzurlu bir biçimde ulaşabilirsiniz. Yakın bir zamanda parkın yerine Topçu Kışlası falan yapmayı düşünmedikleri için şehirdekiler tarafından aktif olarak kullanılıyor ve öğle yemeğinizi çimlere bayılıp geçiştirerek aşırı mutlu olabileceğinizin garantisini veriyoruz. -Croix-Rousse Lyon'a ayak basan çoğu insanın favori bölgelerinden biri olmaya aday Croix-Rousse şehrin bol hipsterlı, bohem bölgesi. Her sokağından karşınıza bir galeri, orijinal bir dükkan, bir sokak sanatı örneği ya da küçük sevimli bir kafe çıkabilir. -Yukarıda söz ettiğimiz gibi dev bir mural çalışması bu bölgede de mevcut, ismi Mur des Canuts. Montee de la Grande Cote bu bölgenin en işlek ve sevimli sokaklarından. Aslında oldukça uzun bir yokuş, ancak hem butik ve kafelerle dolu, hem de sizi en tepeye, panaromik bir şehir manzarası görebileceğiniz yüksekliğe ve bölgenin ana meydanına kadar ulaştırıyor. -Bölgedeki Spacejunk adlı küçük galeride oldukça ilginç sergiler oluyor, Rue des Capucins üzerinde, mutlaka uğramalık. Passage Thiaffait'teki Le Village des Createurs'u es geçmeyin. Burası hem tarihi 19. yy'a uzanan bir pasaj, hem de günümüz itibariyle küçük tasarım dükkanlarının ve minik kahvecilerin olduğu bir alana dönüşmüş. Musee des Confluences'in içi de dışı da daha önce gördüğümüz müzelerin çoğuna benzemiyor. Ama yalnızca mimarisini görmek için bile gidilebilecek kadar ilginç bir binaya sahip. Doğal Tarih Müzesi desek değil, Bilim Müzesi desek çok sınırlandırmış oluruz. Daha çok \"antropolojik\" bir müze olarak kategorilendirmek daha doğru olacaktır. Aslında müze kendi içinde \"Biz kimiz?\" \"Nereden geldik? ve \"Ne yapıyoruz\" şeklinde sınıflandırılmış. İçeride evrimden tutun, farklı toplumlarda ölümün nasıl karşılandığına, diğer canlılar arasında insanın edindiği konumundan, Big Bang Theory'e kadar birçok alan ile ilgili ögeler görebilmek mümkün. Aslına bakarsanız bazı noktaları biraz çocuksu kıldıklarını bile söyleyebiliriz. Tam bir \"anlatamam görmen lazım\" müzesi olduğu için, geri kalan yorumu size bırakacağız. -Yeni bir müze olduğu için şu aralar yalnızca turistler tarafından değil Lyon halkı tarafından da çok ilgi görüyor. Çoluğunu çocuğunu kapan gelmiş tadında diyebiliriz. Dolayısıyla mümkünse haftaiçi gitmekte fayda var. -11:00-19:00 arası açık, Pazartesi kapalı. -Giriş 9 Euro, öğrencilere ücretsiz. Şu kısmı okumadan önce bizimle ilgili bilmeniz gereken bir şey var; Biz Fransız mutfağından hiç haz etmiyoruz. Dolayısıyla yeni şeyler denemeye aşırı meyilli insanlar olmamıza rağmen Lyon bizim için küçük bir Açlık Oyunları simülasyonu gibi geçti. Aşağıda okuyacaklarınızın nasıl beyinlerden çıktığını bilip okursanız belki önyargıya kapılmanıza biraz olsun engel olabiliriz diye uyaralım dedik. Lyon Avrupa'nın en büyük gastronomi merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Özellikle konuya ilginiz varsa mutlaka namını duymuş, ilginiz yoksa bile Vedat Milor'un Michelinli restoranlarda tabak tabak yemek yediğine şahit olmuşsunuzdur. O zaman şimdi size Lyon mutfağı ile ilgili bilmeniz gereken iki önemli şeyi söylüyoruz: 1. Bouchon 2. Paul Bocuse. Bouchon neydi? Bouchon dalaktı, bouchon böbrekti, bouchon yağdı. Selvi Boylum Al Yazmalım repliklerinden koparak daha ciddi anlatacak olursak Bouchon, Lyon'a özgü bir restoran türü. Çoğunlukla sakatat ve oldukça yağlı domuz yemeklerini kapsıyor, dolayısıyla bizim gibi mideniz kaldırmıyorsa Lyon mutfağı öveceğim diye 50 tane tribe girmeye gerek yok. Böyle bir mutfağın nasıl ortaya çıktığını merak ettiyseniz yerlisinden edindiğimiz bilgiyi de aktaralım: Eskiden şehirden geçen ve civarda konaklayan işçiler, Lyon'dan tekrar yola çıkmadan önce uzun süre onları idare etsin ve sağlam bir şekilde beslensinler diye çok daha yağlı yemekleri tercih ediyorlarmış, dolayısıyla Lyon mutfağı da bunun üzerine kurulmuş. Şehirde bol bol Bouchon göreceksiniz, zaten lokaller de ciddi anlamda seviyorlar. Paul Bocuse ise Fransız mutfağının en efsaneleşmiş şeflerinden biri olarak kabul ediliyor. Söylenene göre kendisinin yemekleri artık eski tarz kabul ediliyor ve bol bol eleştiriliyormuş, ancak çoğu kişi onu tam anlamıyla bir usta olarak kabul ettiği için halen dünya çapında namı yürüyor. Lyon'da Paul Bocuse'nin kendisine ait 3 kol gibi Michelin yıldızı l'Auberge du Pont de Collonges adlı restoranın yanı sıra, onun adıyla anılan birkaç \"gelin fakirler siz de gelin\" tarzı restoranını daha bulabilmeniz mümkün, hatta birisinden aşağıda bahsedeceğiz. Konuya en güzellerinden biriyle girizgah yaparak ilgiyi üstümüze çekelim. Bernachon dünya çapında bir çikolatacı ve beklentilerinizi karşılama ihtimali çok yüksek. Ayrıca deneyebileceğiniz çeşit çeşit pasta, tart ve kek de var. Lyon'daki en iyi tatlı dükkanlarından biri olduğu tartışmasız, dünya çapındaki namı için ise 23742 çikolatacı daha denedikten sonra yorum yapacağız! Adres: 42 Cours Franklin Roosevelt, en yakın durak Foch. İşte Paul Bocuse istilası başladı bile. İlk Paul Bocuse adıyla anılan durağımız merkezi Old Town kabul ettiğinizde şehrin biraz dışında kabul edilebilecek Les Halles de Lyon. Daha önce Stockholm'deki Saluhall'a ya da Madrid'deki Mercado de San Miguel'e birçok açıdan benziyor. Hem evinize peynir, şarap, et, balık, tatlı, hatta çeşit çeşit meze vb. alışveriş yapabileceğiniz hem de gidip yemeğinizi yiyebileceğiniz \"sofistike pazar\" olarak nitelendirilebilecek bir mekan. İçeride gezmek, eğer uzun süreli kalıyorsanız evinize bir şeyler almak pek keyifli. Restoranlar arasında ise doğru seçim yapmanız gerçekten önemli, aksi takdirde oldukça ortalama yemekler ile karşılaşabilirsiniz. Biz yemeklerine pek hayran kal madığımız \"Resto Halle\"de yedik ve Seve Maitre Patisserie'den çeşit çeşit makaron ve çikolata aldık. Makaronları gayet güzeldi, çikolatalar ise \"eh\". Cafe des Federations ya da onların deyişiyle \"Cafe des Feds\" bu aralar Lyon'da gerek turistler gerek lokaller arasında inanılmaz popüler. Eğer Lyon mutfağını yakından tanımak niyetindeyseniz burası tercih edebileceğiniz en mantıklı yerlerden biri olabilir. Fiyatları saçma değil, zaten öyle \"Fransız restoranı\" denildiğinde gözünüzde canlanan aşırı elit hallerde bir yer de değil, dolayısıyla gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz. Ama SAKATAT ALERT, sevmeyenler inceden aç kalabilir, sizi anlıyoruz. -Adres: 8 Rue Major Martin, en yakın durak Hotel de Ville Louis Pradel -La Boite a Cafe İtalya gezilerimizden sonra kontrolsüzce ortaya çıkan \"en iyi kahveci\" arayışımız Lyon'da da son bulmadı. Mokxa lokaller tarafından en çok önerilen yerlerden biriydi. Kahvaltı yapılabilir olduğunu da söyledikleri için denemiş bulunduk. Bir kere şu noktada anlaşalım Fransızlar, kruvasan+kahve kahvaltı değildir, kahvaltıyı geçiştirmektir. Ancak Türkiye'de birçok konu ile ilgili derdimiz olsa da kahvaltısının dünyadaki en iyi kahvaltı olduğunu bildiğimiz için burada Fransız usulü kahvaltıyı kabullendik ve kendimizi pek leziz olan kruvasanların eline bıraktık. Bizce geçiştirmelik bir kahvaltı, iyi bir kahve ve gün ortası tatlı atıştırması için uğranabilir. -Kruvasanlar sabah 10 sularında bitmiş oluyor, Pazar bile olsa fark etmez. Tatlıları ise günlük olarak değişiyor, bir bulduğunuzu bir daha bulamayabilirsiniz. -Bu aralar pek sevilen ve küçük bir mekan olduğu için genelde pek kalabalık oluyor. -Adres: Pentes de la Croix-Rousse Buranın yerini gördüğünüzde bizi turistik yer önermekle suçlayabilirsiniz, lakin durun, sandığınız gibi değil, açıklayabiliriz! Evet turistik bir noktada ancak birçok lokalin eve baget ve pek sevdikleri bir tatlı olan Brioche aux Pralines'i almak üzere geldikleri fırın/pastane tarzı bir yer burası. Çok yüksek ihtimalle kapısında kuyruk olacaktır, ama aldanmayınız efenim, herkes alacağını alıp çıkıp gidiyor. Paul Bocuse'nin diğer işletmelerinden biri olan bu mekan, tam olarak Lyon mutfağı ağırlıklı olmadığı için damak tadı açısından bize daha uygun bir yer. Fiyatlarda ana restoranına kıyasla daha makul olduğu için tercih sebebi olabilir. Mekanın geniş bir dış alanı var ki bu merkeze uzak olmasına rağmen daha çok kişi tarafından tercih edilmesine neden oluyor, dolayısıyla rezervasyon yaptırmak şart. -Adres: 1 Quai du Commerce, en yakın durak Gare de Vaise. -İçki içebileceğiniz en popüler yerlerden biri: Ninkasi Gerland -Kurtarıcı kahvaltı: La Pain Quotidien -Öğlen denemelik lokal bir restoran için: La Canut et Les Gones Güzel bir Lyon şarabı denemek isterseniz biz Cote du Rhone'u çok sevdik, pek sevdik. Yukarıda söz ettiğimiz çoğu restoran da dahil, şehirdeki birçok mekan için KESİNLİKLE rezervasyon yaptırmalısınız. Mümkünse en az 4-5 gün önceden. Şehirde sokak pazarlarının çok yaygın olduğunu ekleyelim. Özellikle ev kiraladıysanız ve evde yemek yapmak niyetindeyseniz bizim pazarlar gibi kaotik olmayan sokak pazarlarına birçok yerde denk gelebilirsiniz. Söz konusu Fransa olunca pazarda makaron bile bulabiliyorsunuz, üstelik bize kalırsa şehrin en iyilerini. -Alışveriş meselesine önem veriyorsanız çoğu mağazanın 19:00 civarında kapandığını hatırlatalım. Ayrıca Pazarları birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi ölü gün ve bir çok yer kapalı oluyor. -İlla AVM istiyorsanız en bilinen La Part Dieu. -Şehrin meydanlarını turistik oldukları gerekçesiyle es geçmeyin, çünkü Lyon halkı da tıpkı sizin seveceğiniz gibi buralarda vakit geçirmeyi çok seviyor. Akşamüstü birası Lyon'un olmazsa olmaz aktivitesi! -Göreceğiniz üzere şehirde pek çok köprü var ve hepsi görsel açıdan ayrı ayrı güzel. Her bölge değiştirmenizde farklı bir köprüyü kullanırsanız çoğunu görebilirsiniz. Nasıl ya? Fransız mutfağını nasıl sevmezsiniz. Sizi esefle kınıyorum Oitheblog sakinleri! O dışı kıtır içi yumuşacık macaronlar, o akışkan çikolatalı sufleler sevilmez mi! Oraya kadar gitmişken yenmez mi! Yazı gayet güzel lakin en önemli detay olan fransada fransızca bilmeyerek gezebilme yi atlamışsınız. İngilizce seviyesinin ne durumda olduğu çok önemli bir detay. Fransa tecrübesi çok olan birisi olarak belirtmek isterim bunu. ben bu durumun böyle olduğunu düşünmüyorum. Fransa'da okuyorum ve açıkçası benim olduğum şehirde eğer yabancı olduğumu anlarlarsa sırf pratik olsun diye ingilizce konuşuyolar. Tam lyon a bilet aldigimizda birileri çıkıp ne işiniz var orası sanayi şehri bir halt bulamazsınız deyip moralimizi bozdugu noktadaydik ki bu yazı imdadımıza yetişti. Ne güzel anlatmissiniz. Keyfim yerine geldi. Tarzınızı, anlatım dilinizi çok sevdim, ağzınıza sağlık. Geçerken sadece 1 gün kalacağım için beğendiklerimi seçtim içimden. Üstelik ben de sakatat alerjisine sahip biriyim, dolayısıyla ayrıştırmalar çok faydalı olacak 🙂 Teşekkürler bilgiler için, iyi gezmeler. Lyon'da confluence'un orda vapur'a binebilirsiniz lyon turu yapıyor. Gerland parkı var çok büyük ve yeşillikli. Suyun kenarında yürüyüş yapılabilir. Bir de jardins des curiosites var vieux lyon'un yukarısında şiddetle tavsiye ederim. Iyi gezmeler. Çok güzel kebabçılarımız da var. Elinize yüreğinize sağlık, bizde bu hafta lyon a gidecekken yazınızı gördük ve çok mutlu olduk çok bilgilndik. Çok teşekkür ederiz. Lyon' u kesin kızlar yazmıştır dedim ve bingo 🙂 bir de provence taraflarını yazmış olsaydınız şahane olurdu. Elinize emeğinize sağlık, notlar çok iyi oldu. Harika bir yazı olmuş, emeklerinize sağlık. Yakın zamanda orda olacağım. Ona göre Lyon Card seçeneklerine bakmam gerekecek sanırım. Saint Exupery havalimanından sehir merkezine gitmek icin illa Rhonexpress kullanmayabilirsiniz. Rhoneexpress tek yön tek kişi 15 Euro. Bunun yerine Terminal 1'in önündeki otobus duraklarında 2 nolu perondan kalkan 47 nolu otobuse (bilet 1,80 euro) binin. Son durak Meyzieu Z. I'da inin ve T3 tramvayıyla merkeze ulaşın. Otobus biletiyle ilk kullanımdan sonra 1 saat icinde tramvay/metro kullanabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/06/11/komsuculuk-oynamaya-geldik-atina-gezi-rehberi", "text": "Nedendir bilmiyoruz, varımızı yoğumuzu gezme görme işlerine yatırmaya başladığımızdan beri bir şekilde Atina'ya gitme işini hep öteledik. Yakınımızda diye Polonezköy muamelesi mi yaptık yoksa insanların sürekli olarak \"Ay Atina'da hiçbir şey yok\" ya da \"Beklentinizi düşük tutup da gidin\" demelerine mi kandık bilmiyoruz, ama gidip de ziyaret ettikten sonra herhangi bir şehir için bu gibi önyargılara kapılmanın ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha fark etmiş olduk. Biz Atina'yı çok sevdik, çok \"bizden\" bulduk, çok ait hissettik ve sizin de seveceğinizi düşünüyoruz. Sonuçta sizin geziniz, sizin kararınız efenim, geziyi güzel hale getirmek de sizin elinizde. Lafı uzatmadan konuya girelim; karşınızda Atina gezi rehberi! -Yaz: Bol bol arkeolojik kazı alanı, Akropolis, Anafiotika gibi tepelere tırmanıp kan ter içinde kalmalı yerler göreceğinizi göz önünde bulunduracak olursak aslında Atina'ya yazın gitmek çok daha şahane bir fikir olmayabilir. Hem şehirde havanı en sıcak olduğu döneme denk geldiğiniz için türkücü gibi terleyebilirsiniz, hem de yoğun turist popülasyonu nedeniyle içinizdeki agresif manyak ortaya çıkabilir. Üstelik turist dönemi olduğu için genel olarak şehirdeki fiyatlar da yükseliyor. -İlkbahar&Sonbahar: Bize kalırsa Atina'ya gitmek için en iyi dönemler, ara dönemler. Çünkü hava yine güzel, güneşse güneş, sokaklar insanlarla dolup taşsın, canlı bir ortamda gezip tozalım diyorsanız tam zamanı! Üstelik daha az turistli, daha çekilebilir bir sıcağın olduğu dönemler. -Kış: Kışın Atina'ya gitmek, ya da herhangi bir yere gitmek kötü bir fikirmiş gibi düşünebilirsiniz, ancak katılmıyoruz. Sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık! Atina, kış döneminde tabii ki daha güneyde olduğu için Avrupa'nın diğer çoğu şehrine kıyasla çok daha ılıman bir iklime sahip. Merak etmeyin, uyuz Avrupa şehirlerinin aksine tıpkı bizde olduğu gibi halk yağmur çamur demeden dış mekanları değerlendirmeye devam ediyor. Eğer yağış sizi rahatsız etmiyorsa, yağmur ihtimaline hazırlıklı olup diğer mevsimlerde gerçekleştirdiğiniz birçok aktiviteyi kışın da gerçekleştirebilirsiniz. Aralık ayının en çok yağmur alan ay olduğunu da hatırlatalım. Eğer şehrin pek eğlenceli bir dönemine denk gelmek istiyorsanız gezinizi Paskalya dönemine denk getirebilirsiniz. Atina pahalı bir şehir mi sorusunu cevaplamak çok da kolay değil. Turistik yerlerinin ucuz olduğunu söyleyemeyiz, çünkü bu konuda Avrupa'daki birçok turist magneti şehir ile yarışacak durumda. Diğer masraflarınız açısından düşünecek olursak ise tamamen nerede ne yediğinizle ve ne gibi aktivitelerde bulunduğunuzla alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Sanırsak en mantıklı şekilde anlatabileceğimiz sözcükler şunlar olacak: İstanbul'dan hallice. - Su: Büfe vb. yerlerde 0,50 cent, ortalama bir restoranda büyük şişe 2 Euro - Sigara: Marlboro Light 4,10 - Greek Coffee&Frappe: 2-4 Euro arası - Ortalama bir barda kokteyl: 8-12 Euro civarı - Ortalama bir restoranda kahvaltı menüsü: 7,5-10 Euro arası - Bira: 2-4 Euro civarı - Çay: 2-4 Euro arası -Bahşiş beklentileri var mı diye merak edenler için, evet var. Atina'da turist olmak zor bir iş değil. Çünkü gitmek istediğiniz yerlerin %90'ına yürüyerek ulaşabilmeniz mümkün. Biz yeni bir şehir keşfederken ayaklarımıza kara sular inene kadar (anneanne cümleleri 101) yürümekten yana olduğumuz için 1-2 kez taksi kullanma girişimimiz dışında her yere yürümüş bulunduk ve görmek istediğimiz her noktayı gördük. Tabii ki arada aşağıda daha detaylı bahsedeceğimiz Lykavittos Tepesi gibi istisnai durumlar var, ancak çoğu turistik yer ve bölge için bu durum geçerli. Söz ettiğimiz durumu göz önünde bulunduracak olursanız, otelinizi merkezi noktalardan birinde seçerseniz her yere yürümeniz de kolay olacaktır. Atina'yı ilk kez görecekseniz ve önceliğiniz turistik yerler ise, konaklayabileceğiniz en iyi nokta bize kalırsa Plaka ve civarı. He siz orada mı kaldınız diye soracak olursanız hayır, biz Monastraki civarına ve Ermou Caddesi'ne yakın olan ve her noktaya kolaylıkla yürüyebildiğimiz bir otel olan Fresh Hotel'de kaldık. Gayet de memnunduk, kesinlikle önerebiliriz, çünkü hem güzel ve tasarım açısından başarılı bir otel, hem de oldukça merkezi. -Atina'da \"vay be buraya da geldik\" diyeceğiniz türden yerleri görecek olabilirsiniz, ancak birkaç müze ve Akropolis dışında, aslında göreceğiniz yerlerin çoğu açık alan veya ücret ödemenizi gerektirmeyen yerleri kapsıyor. Dolayısıyla biz burada herhangi bir city pass vb. kart almaya gerek duymadık. Zaten bu işin hesabına girdiğimizde de çok da lüzumlu olmadığına karar verdik. Geldik zurnanın zırt dediği yere. Çoğu insanın Atina'ya ayak basma sebebi olan Akropolis, şehrin en yüksek noktalarından birinde yer alıyor ve Atina geziniz boyunca girdiğiniz bir caddeden, oturduğunuz bir kafenin bahçesinden ya da kafanızı uzattığınız bir ara sokaktan karşınıza çıkarak turistik açıdan size müthiş bir haz yaşatacağı garanti. Özellikle gece ışıklandırılmış hali insanı \"Ben en iyisi bundan sonra Athena'ya tapayım ya!\" dedirtecek noktaya getirebiliyor. Akropolis tepelerde bir yerde olduğu için, bizim gibi kendinizi \"tembel hayvanın insan bedeni içine sıkışmış hali\" olarak tanımlıyorsanız, buraya nasıl gideceğiniz konusunda endişelenebilirsiniz. Ancak aşağıda söz edeceğimiz Anafiotika bölgesini de kesinlikle görmek isteyeceğinizi göz önünde bulundursak, biraz tırmanmayı göze alıp Anafiotika'nın içinden yürüye yürüye Akropolis'e ulaşmanız bizce en iyisi. Burada bol bol mola vereceğiniz kafe ve fotoğrafını çekmek isteyeceğiniz onlarca sokak&bina olduğunu düşünürsek çok da zorlu bir yolculuk olmayacaktır. Akropolis her daim gözünüzün gördüğü bir noktada olacağı için bulmakta güçlük çekeceğinizi sanmıyoruz, zaten kime sorsan gösterir kolaylığında. -Akropolis'te gözden kaçırmamanız ya da ne gördük şimdi biz dememeniz açısından önemli noktaların bir listesini de şuraya bırakalım, bizim unuttuğumuz ya da gözden kaçırdığımız bir şey var ise eklemekten çekinmeyiniz. - Parthenon: Akropolis deyince gözünüzde canlanan sütünlu, büyük yapı. - Propylaia: Akropolis'in ana kapısı, Parthenon'a ulaşmak için buradan geçeceksiniz. - Erekhtheion: Dışında kadın figürlü Karyatid heykellerini göreceğiniz bir diğer tapınak - Nike Tapınağı: Günümüze pek fazla bir kısmı kalmamış olan kendisi küçük işlevi büyük tapınak Herodes Atticus Tiyatrosu: Akropolis'in en büyük tiyatrosu, günümüzde hala bazı etkinlikler için kullanılıyor. Dionysos Tiyatrosu: Favori tanrımız olan Dionysos'a adanmış bir diğer tiyatro. Diğerine kıyasla daha küçük. -Akropolis gezi planlamanızı Anafiotika tarafından gelip tepede kalan yerleri gezdikten sonra sırasıyla tiyatroları gezerek Akropolis Müzesi tarafında doğru inecek şekilde planlarsanız hem daha az yorucu olur hem de kapsamlı bir şekilde civarı gezmiş olursunuz. -Evet Yunan halkını çok sevdik pek sevdik, ancak bu kadar önemli bir yeri planlamak ve turistleri yönlendirmek konusunda nasıl bu kadar başarısız olabildiklerini de anlayabilmiş değiliz. İçerinin düzenlemesi, numaralandırmalar ve audio guide meselesi bize kalırsa bitik durumda, dolayısıyla yukarıda yazdığımız yerlerin bazılarını gözden kaçırmamaya dikkat edin, bu iş biraz kişisel çabanıza ve dikkatinize bakıyor. -Oldukça turistik bir yer olduğunu biliyorsunuz, bu sebeple genellikle pek kalabalık oluyor. Kapanma saatlerine yakın ya da sabahın köründe giderseniz bu kalabalığı biraz olsun atlatabilirsiniz. Yazın oradaysanız sıcaktan beyniniz eriyebilir, öğlen gitmemekte fayda var. -Bu bölgede lokal turist karışımı birçok kafe&restoran bulunuyor. Özellikle tepeye doğru tırmanmanızı sağlayan merdivenlere dizilmiş onlarca kafeden herhangi birine oturup Yunanistan çıkışlı olduğunu Atina gezimizde öğrendiğimiz \"Frappe\"nizi ya da Türk kahvesinden hallice Greek Coffee'nizi yudumlayabilirsiniz. Bunun için en güzel sokaklardan biri kesinlikle Mnisikleous. Ama orada yer bulamazsanız paralelindeki birkaç sokak da benzer konsepte sahip. Syntagma Meydanı ya da Türkçe adıyla Anayasa Meydanı, \"Yunanistan çıldırdı, demokrasi istiyor!\" temalı haberlerde gördüğünüz, her türlü eylem ve toplumsal olayın vuku bulduğu, ülkenin en önemli ve politik meydanı. Aslında Türkiye'deki karşılığını Taksim Meydanı olarak da düşünebilirsiniz. Ünlü Ermou Caddesi'nin sonuna kadar yürüyecek olursanız da içinde Parlamento Binası'nı da barındıran bu meydana çıkabilirsiniz. -Şehrin en pahalı otellerinden biri olan Grande Bretagne Oteli'de burada bulunuyor. -Yürümek istemiyorsanız Syntagma metro durağında inebilirsiniz. Ancak eğer Monastraki bölgesini gezerek başlayıp Ermou'dan geçerek Syntagma'ya doğru ulaşırsanız, oldukça mantıklı ve yürünebilir bir güzergah çizmiş olursunuz. -Buralara kadar gelmişken National Gardens'ın içinde ufak bir mola verebilirsiniz. Lykkavittos Hill, Atina'ya en tepeden bakabileceğiniz nokta. Akropolis'e çıktığınızda gördüğünüz manzara yetmediyse ve \"Ulan ben Akropolis'i bile tepeden göreceğim, ben var ya ben ne biçim bir adamım!\" diyorsanız buraya çıkacaksanız. Merak etmeyin, buraya da yürüyerek çıkmanızı önerecek kadar psikopat değiliz, ancak kafaya koyduysanız Plautarchou Street'i kullanabilirsiniz. Fakat bize kalırsa tepeye ulaşmanın en mantıklı yolu füniküler kullanmak, ki o da aynı sokakta bulunuyor. -Füniküler her yarım saatte bir kalkıyor. -Lykavittos Hill, \"Kurtlar Tepesi\" anlamına geliyormuş, bu bilgiyi arkadaşlarınıza satabilmeniz için veriyoruz. -Buralara kadar gelmişken St George Kilisesi'ni görmeyi de ihmal etmeyiniz. Eğer başka ülkeleri sık sık ziyaret ediyor ve müze gezmeyi seviyorsanız, daha önce 2374 müzede Yunanistan ya da Türkiye'den götürülmüş birçok eser ile karşılaşmışsınızdır. Ancak bunlardan en \"baba\" olanlarından birini tabii ki Atina'da göreceksiniz: Ulusal Arkeoloji Müzesi. Dünyanın en büyük antik Yunan içerikli müzelerinden biri olması yanı sıra, dünyanın en iyi müzelerinden biri olarak da kabul ediliyor. İçerisi tarih öncesi dönem, heykeller, vazolar vb. birçok kategoriye ayrılmış durumda, bu şekilde içeride kaybolmadan neyi gezip gezmediğinizi de kolaylıkla takip edebilirsiniz. -Giriş 7 Euro, öğrenci kartınız varsa 3 Euro. -Şu an için Pazartesi günleri de kapalı değil, yine de gitmeden kontrol etmekte fayda var. Her gün 8:00-20:00 arası açık. Hazır müze dosyasını aralamışken bir diğer devcileyin müze olan Akropolis Müzesi'ni de anlatalım. Yaldır yaldır gezdiğiniz Akropolis'in içinden çıkarılan tarihi obje ve kalıntılar, adından da anlaşıldığı üzere bu müzenin içinde sergileniyor. İlk gördüğünüzde mimari açıdan Akropolis ile hiçbir ilişkisi olmadığını düşünebilirsiniz, biz de öyle düşündük, nitekim Yunan halkından da bu konuya pek çok itiraz gelmiş, lakin yine de bir şekilde kabul görmüş. -Müzenin kendisi de kalıntılar üzerine inşa edildiği için şeffaf alanlardan geçerken etrafa bakınmak yerine bastığınız yere bakmayı ihmal etmeyin. -Müze restoranının da bulunduğu en üst katta Akropolis'i daha da iyi tanımanızı sağlayacak bir video gösterimi var, eğer konuyla ilgilendiyseniz kesinlikle ilginizi çekebilir. -Hazır restorandan bahsetmişken şunu da ekleyelim, yemek yemeyecekseniz bile Akropolis'e karşı bir şeyler içmek ve mümkünse Mitoloji Sözlüğü'ne gömülmek pek keyifli olabilir, tarafımızda denendi, onaylandı. -Detaylı bir gezi peşindeyseniz, müze mağazasından İngilizce müze rehberi edinebilmeniz mümkün, bu şekilde çok daha fazla bilgi edinebileceğiniz ise garanti. -Buralara kadar gelmişken Temple of Olympian Zeus'a da uğrayabilirsiniz. Girişler, Dionysiou Areopagitou Street'ten. Pazartesi 8:00'den 16:00'ya, Salı-Perşembe 08:00'den 20:00'ye, Cuma ise 22:00'ye kadar açık. Giriş ücreti 5 Euro. Her yeri İstanbul'un bir noktasına benzetmezse ölecek hastalığına yakalanmış kişiler olarak Ermou'yu gördüğümüz andan itibaren tabii ki İstiklal Caddesi ile özdeşleştirdik. Burası şehrin en işlek, en kalabalık caddelerinden biri ve küçük dükkanlar, bilinen markalar, kafeler, restoranlarla dolup taşıyor. Eğer alışveriş yapmak niyetinde değilseniz, ki Türkiye'de var olan markaların çoğunlukta olduğunu söyleyecek olursak ilginiz biraz daha azalabilir, o zaman burayı bir geçiş noktası olarak kullanıp yalnızca şöyle bir göz atmak yeterli olacaktır. Burada oturmaya çalışmak yerine keşfedeceğiniz çok bölge var, popüler diye kapılmayınız. Exarchia bölgesi ile ilgili araştırma yapmaya kalkışacak olursanız karşınıza çok büyük ihtimalle \"Aman gitmeyin çok tehlikeli\" benzeri saçma söylemler ile karşılaşacaksınız. Bunların külliyen yalan olduğunu söylemekle beraber, bölge geneline yayılmış politik içerikli mural ve sokak sanatı örneklerinden de zınk diye anlayacağınız üzere, burası gerçekten de şehrin isyankar bölgesi. Fakat bunu olumsuz anlamda algılamamanızı ve Exarchia'da en azından yarım gününüzü geçirmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz. Hem lokal, hem Avrupa genelinde göreceklerinizden farklı, hem de çok çeşitli restoran&kafe seçenekleri sunan bir bölge. -Sokaklarda kaybolurken Yunan polisi tarafından öldürülen Alexandros Grigoropoulos'un anıldığı duvarın hemen yanında Berkin Elvan'ın da anıldığını göreceksiniz. hadi gelin de bu insanları sevmeyin! -Exarchia'nın göbeğine ulaşmak için Exarchia Square'i baz alabilirsiniz. Monastiraki Atina'nın en kalabalık bölgelerinden bir diğeri. Öncelikli olarak ilginizi çekecek olan noktası ise özellikle hafta sonu giderseniz çılgınca kalabalık olacak Monastiraki Meydanı ve meydanda bulunan Tzisdarakis Camisi olabilir. Osmanlı döneminden kalmış olan cami günümüzde kullanımda değil, zaten minaresi olmamasından da fark edebilirsiniz. Ancak zaten ülkemizde yeterince var, orada cami gezmeseniz de idare edebilirsiniz bizce. Athens Flea Market'ın, bizim deyişimizle bit pazarının girişi bu meydanda bulunuyor, turistik bir aktivite gerçekleştirmek isterseniz sizi bekler. Ara sokaklardaki plakçıları kaçırmayın. -Eğer meydana tepeden bakmak isterseniz A for Athens Hotel'in rooftop'ı oldukça turistik ve popüler. Biz çok bir olayını göremedik, ancak tepeden Akropolis de göründüğü için gece giderseniz ışıklandırmalı halinin havası başka tabii ki. Çirkinliği ile nam salmış, birçok mitolojik öyküde adı geçen demircilik tanrısı Hephaistos'a adanmış olan bu tapınak, aslında Atina'da Akropolis bölgesinden sonra gördüğümüz en iyi korunmuş yerlerden biriydi. Zaman içinde tapınak, müze, depo gibi farklı farklı konular için kullanılmış ancak günümüzde içine girebilmeniz mümkün değil. Yine de bizce kesinlikle görmeye değer. -Eğer Akropolis'ten birçok yeri kapsayan karma bileti aldıysanız buraya da o bilet ile girebilirsiniz. Onun dışında giriş 4 Euro. Kolonaki Atina'nın daha zengin bölgelerinden biri olarak kabul edilebilir. Çoğunlukla kafelerin, restoranların, ve \"buna bu kadar para verilmez\" butiklerinin yer aldığı bir bölge. Öğlen vakti bu civara gidip, bu kadar insan hafta içi günün ortasında hiçbir şey yapmadan oturduğuna göre bu ekonomik krizlerin bir anlamı olmalı diye düşünebilirsiniz. Bunun dışında türlü türlü dünya markası ile de bu bölgede karşılaşabilmeniz mümkün. Voukourestio Caddesi ana caddelerinden biri olduğu için onu baz alarak ulaşabilirsiniz. -Dromeas: \"The Runner\" adıyla da bilinen, dev, camdan yapılmış bir heykel. Koşan bir adamı andırıyor. -Modern Sanat Müzesi: Biz oradayken çalışma olması nedeniyle gidemedik, yoksa affetmezdik, kaçırmayınız. -Roman Agora: Akropolis yakınlarında, Roma dönemi kalıntılarını ve eserlerini kapsayan bir alan. Biz arkeolojik doz aşımı yaşadığımız için burayı gezmemiş bulunduk, ilginizi çekebilir. -Gitmeden önce mutlaka Yunan mitolojisini size iyi biçimde anlatabilecek birkaç kaynak edinin. Biz zaten konuyla ilgili olmamızdan mütevellit yanımıza muhteşem kadın Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nü aldık ve tüm gezi boyunca yanımızda taşıdık. -Atina'da hayat erken bitmiyor, birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi saat 9'dan sonra sokaklar dünyanın sonu gelmeli film sahnesine dönmüyor, dolayısıyla özellikle hafta sonu gece geç saatlerde yemek yiyebilir ve sokakların tadını çıkarabilirsiniz, aceleye getirmeye gerek yok. -Türk-Yunan düşmanlığı gibi saçma sapan bir düşüncenin yalnızca mantıkdışı bir algıdan ibaret olduğunu sanırsak ancak Yunanistan'a ayak bastıktan sonra görebilirsiniz. Hala \"Aramızda bir gerginlik mi var?\" diye merak edenler var ise artık bu işleri aşmanın vakti geldi diye düşünüyoruz, zira Yunan halkı o kadar sempatik, o kadar bizden, o kadar sıcakkanlı ki, kime Türk olduğumuzu söylesek en az 3-4 Türkçe sözcüğün üzerine hepsinden kökenlerinin Türkiye ile olan ilişkisi üzerine hikayeler dinledik. Bak yazdıkça sevgimiz kabardı. -İlla alışveriş merkezinde gideceğiz, bayılıyoruz kendimizi içerilere tıkmaya diyorsanız sizi Golden Hall'a, hediyelik alışverişi için ise en çok çeşidin bulunduğu Plaka bölgesine alalım. -Eğer daha orijinal hediyelikler almak isterseniz Vyronos Caddesi üzerinde Gallery Demeter adlı mekana mutlaka uğrayın. Eski bir heykeltıraş ve ressama ait olmasından mütevellit içeride inanılmaz güzel figür çalışmaları var. Zaten genel olarak caddenin tamamı hediyelikçilerle dolu. Muhteşem bir yazı olmuş. Çok beğendim. Çok hoş, samimi ve doğru bir anlatım.. Ellerinize yüreğinize sağlık.. 3 yıldır Atina'da yaşayan bir aile olarak şehrin 3. bir gözle en az bizim gördüğümüz kadar güzel gördüğünüzü söylemek isterim.. ben bu yazıyı çok beğendim Yunanistan Vize almak ile ilgili kafamda soru işaretleri vardı fakat şimdi hiç kalmadı ilk işim bu yaz yunanistana gitmek olacak."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/06/21/alternatif-amsterdam-rehberi", "text": "Tamamen kafamızdan uydurduğumuz istatistiklerimize göre Türkiye'den en çok ziyaretçi alan şehirlerden biri Amsterdam. Turistik amaçlı, bekarlığa veda partisi temalı ya da batının ahlaksızlığını almak için fark etmez, tek başınıza yurt dışına gitmenizin makul karşılanabildiği yıllardan itibaren ortalıkta her daim bir Amsterdam muhabbeti dolaştığını siz de biliyorsunuz. Biz de daha önce Amsterdam'a ayak basmış bulunduk ve siz potansiyel turistler için şurada bir adet \"Amsterdam Gezi Rehberi\" hazırlamıştık. Eğer şehre ilk kez ayak basacaksanız öncelikle o yazıya göz atmanızı öneriyoruz, çünkü aşağıdaki yazı Red Light District ya da Amsterdam ile özdeşleşmiş türlü türlü müzeden çok daha önce Amsterdam'ı tanıyıp bilenler için, yeme içmeli, sergili galerili ve alışverişli, daha alternatif bir rehber olacak. Alternatif Amsterdam Rehberi Amsterdamlı arkadaşlarımızın önerileri ve desteği ile hazırlanmıştır, kendilerine teşekkürlerimiz sunarız. Anlamazlar ama olsun. Bu sefer turistik aktivitelerde bulunmayacak olabilirsiniz, ancak eminiz ki bu hem ulaşım kolaylığı sağlaması hem de canlılık nedeniyle şehrin göbeğinde kalmak istemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Biz bu sefer \"Old City Center Apartments\" aracılığı ile şehrin göbeğinde kaldık ve lokasyon itibariyle çok memnun, pek memnun kaldık. Kendisi tam olarak Warmoesstraat üzerinde bulunuyordu ve tipik bir Hollanda evinin tüm özelliklerini taşıyordu. Sanırsak tek farkı oldukça geniş olmasıydı, genel olarak Hollanda evleri yüksek kiralı&küçük ev kombinasyonuna sahip olduğu için bizi eve yerleştiren yüksek ihtimalle uyuşturucudan beyni yanmış arkadaş tarafından \"Burası şehrin en güzel evi DUDEEE\" tepkileri aldık. Eğer bir şekilde bizim kaldığımız yerde yer bulamazsanız ya da bir gün ortadan kaybolup giderse direkt aynı bölgede konaklamak için şuradan otel bakabilirsiniz, aramayı tam olarak o bölgeye göre ayarladık. -Olur da burada konaklayacak olursanız aklınızda bulunsun, evde sabun, şampuan, kurutma makinası vb. genel ihtiyaçlarınız bulunmuyor, ancak yakında bir dolu market var, oradan edinebilirsiniz. Red Light District, Rijksmuseum, Van Gogh Müzesi, Anne Frank Huis, Stedelijk Museum ve Dam Square gibi görmezseniz olmayacak noktaları gördüğünüzü varsayarak sizi lokaller tarafından en çok ilgi gören 3 bölge ile tanıştırmayı bir görev biliriz: Jordaan, De Pijp ve Amsterdam Noord. Tabi ki bunların hiçbirine turist ayak basmıyor, Flemenkçe'den başka dil duyacak olursanız gelin bizi bulun falan demiyoruz. Ancak bu 3 bölge dönem itibariyle şehrin diğer bölgelerinde kıyasla çok daha lokal kalıyor. Jordaan: Bu bölge, son dönemlerde rehberlerde de yer almaya başlaması nedeniyle aslında sıraladığımız üçlünün içinde en turistik olanı diyebiliriz. İstanbul'dan giden çoğu kişinin deyimiyle Amsterdam'ın Cihangir'i olarak tanımlandığı için, aslında aşağı yukarı nasıl bir bölge olduğunu da kafanıza canlandırabilirsiniz. Şehrin merkezinde bulunan ve zamanında kiralar daha düşük fiyatlı olduğu için işçi sınıfın ve göçmenlerin yerleştiği Jordaan'ı keşfetmek niyetindeyseniz hemen sınırlarını da çizelim: Lijbaansgracht, Princsengracht, Brouwersgracht ve Rozengrach arasında kalan bölge. Günümüzde de özellikle genç kesimin ve Amsterdam'da da kaçmayı başaramadığımız hipster'ların yerleşmeyi seçtiği bölgelerden biri olarak sayılıyor. Son dönemlerde sanat galerileri ve yeme içme mekanlarıyla popülerleşmiş durumda. Özellikle Noordermarkt civarında ve Westerstraat üzerinde çeşit çeşit bar ve kafe bulabilirsiniz. De Pijp: De Pijp ya da lokallerin taktığı isim ile \"The Pipe\", yine şehirdeki yüksek kiralar nedeniyle öğrencilerin ve sanatçıların dadandığı, bohem ve bol göçmenli bir bölge. Bu sebeple civarda kendi mutfağının yemeklerini yapan türlü türlü restoran, kafelerle karşılaşmanız sizin için pek şaşırtıcı olmayacaktır. Kendisi tam olarak Beorengwetering ve Amstel arasında kalan bölge olarak sınırlandırılabilir. Evet, fotografik açıdan kanalların yoğun olduğu bölge kadar ilginizi çekmeyebilir, ama Karaköy'ü seviyor ve görsel açıdan beklentinizi biraz daha düşük tutmayı kabul ediyorsanız, burası şu an şehrin en \"hip\" bölgelerinden biri. -Hazır bu bölgeye gelmişken gözden kaçırmak istemeyeceğiniz turistik ama sevilesi Albert Cuyp Market bu civarda ve stroopwafel'ların en tazesinden türlü türlü sokak yemeğine uzanan 23423 seçeneği burada bulabilirsiniz. -Bölgede \"Sarphatipark\" adında küçük bir mola verebileceğiniz, Vondelpark'a kıyasla çok daha sakin bir park da bulunuyor. Amsterdam Noord: \"Bunlar yeterince değişik değil, ben kimselerin gidemediği, gidip de göremediği yerleri istiyorum ulan!\" diyorsanız tam yerine geldiniz. Daha Amsterdam halkının bile tam olarak akın etmediği bir yeri önceden keşfetmek isterseniz istikamet izole bir halde kalmayı başarmış Amsterdam Noord. Şehrin yerleşim bölgelerinden biri, merkezden uzak ve aslına bakarsanız mimari açıdan bile tam olarak kafanıza canlanan Amsterdam'ı çağrıştırmıyor. Birçok noktasında bir tek edilmişlik, bir Will Smith'li post apokaliptik filmin ortasında düşmüş hissi bile yaşayabilirsiniz, ancak öncelikli olarak nehir kenarına denk gelen bölgelerde biraz dolanırsanız, özellikle gençlerin bu civarı yavaştan doldurmaya başladığını fark edeceksiniz. Herhangi bir kara parçası aracılığıyla Amsterdam merkezine bağlı olmadığı için buraya tram ile gidebilme şansınız yok. En iyi seçenek kesinlikle feribot. Uzun vadede metro ile ulaşım sağlamayı planlıyorlarmış, ancak bunun için baya beklemeniz gerekebilir. Eye Film Institute buraya kuruldu, hem içerik hem de mimari olarak kesinlikle ilginizi çekebilir. Gitmeden önce dönemsel sergileri ve film gösterimlerini incelemekte fayda var. Bunun için şuraya bakabilirsiniz. -Bölgede bulunan Tolhuistuin ve Pllek bu ara çok popüler, bir şeyler içmek ve atıştırmak için deneyebilirsiniz. Vondelpark'ın çoğu zaman kalabalık olmasından hoşlanmadıysanız ya da başka alternatifler peşindeyseniz şehrin dışında kalan Amstelpark farklı ve daha sakin bir alternatif olabilir. Sanat galerisi keşfetmeyi seviyorsanız programını kesinlikle kontrol etmeniz gereken üç galeri önerimiz var: Reflex, Grimm Gallery ve W139. Günübirlik kaçacak bir yer arayışına girecek kadar vaktiniz varsa Zaandaam iyi bir alternatif. Hem yakın hem de farklı. Bizim gibi şehir kütüphanelerini görmekten hoşlanıyorsanız Amsterdam Openbare Bibliotheek'e uğrayabilirsiniz. Üstelik güzel bir şehir manzarası da sunuyor. Evet gezdik tozduk, evet parklarda bayıldık, evet her gördüğümüz sokağa daldık, ama tüm bu aktivitelerden daha fazla üstüne düştüğümüz bir konu varsa o da işin yeme içme kısmıydı. O kadar çok denemek istediğimiz yer vardı ki, ve bunların üstüne \"aa şurayı da mı denesek\" diyeceğimiz o kadar çok mekanla karşılaştık ki, dönüş yolunda hepimiz vücudumuzda olumsuz anlamda değişimler hissetmeye başlamıştık bile. Sonuç olarak bu durum size yaradı tabi, alın size Amsterdam'da bol bol kafe&restoran seçeneği. Not: Eğer aşağıdaki mekanlarla ilgili daha fazla görsel ya da Amsterdam'da nerede yedik içtik, nereyi gezip gördük daha fazla detay istiyorsanız Instagram sayfamızda niceleri mevcut bekleriz. Nacional'ı nasıl bulduk? Tabi ki en önemli taktiklerimizden birini kullanarak. Şöyle ki, biz bir şehre gitmeden önce oranın lokal bloggerlarını yakın takibe alıp, en çok nerelerde check in yaptıklarını ve nereden fotoğraf paylaştıklarını sapıklar gibi takip ediyoruz ve \"demek burada bir haltlar varmış\" diyerek o yerleri de araştırıp beğeni derecemize göre hemen listeye ekliyoruz. Gördüğünüz gibi stalkerlık doğru amaçlar için yapıldığında iyi bir şey de olabiliyormuş. Sonuç olarak Nacional'i de bu şekilde keşfettik ve hakikaten de özellikle lokaller tarafından pek ilgi gördüğünü kendi gözümüzle de görmüş olduk. Yemekleri kötü değildi, içkileri gayet lezzetliydi ve her daim doluydu. Bizce akşam üstü içkisi ya da öğle yemeği için tercih edilebilir. -Kleine-Gartmanplantsoen 11a -De Kas De Kas oldukça orijinal bir konsepte sahip. Aslında bir sera, ancak restorana dönüştürülmüş ve yiyeceğiniz her şey, yeni toplanmış taptaze ürünlerden yapılıyor. Menüde ya da yediğiniz yemeklerin içinde o mevsim yetişmeyen bir sebze bulma olasılığınız, ya da sosa bulanıp tadını yitirmiş bir şeylere denk gelme ihtimaliniz yok. Aralık ayında yediğiniz bir şeyi Temmuz'da bulamayabilirsiniz, ancak her dönem lezzetli bir şeyler sunduklarına eminiz. Organik olan her şeyi elimizden alıp bir lütufmuş gibi daha pahalı haliyle sundukları bu dönemde, şehrin biraz dışında kalmasına rağmen oraya kadar gitmenize değer diye düşünüyoruz. -Kamerlingh Onneslaan 3. -Cafe Brecht İlk izlenim olarak \"evinizin salonunda oturuyormuş gibi\" görünen Cafe Brecht, bu aralar Amsterdam'da oldukça popüler. Eğer kalabalık olduğu saatlerden birine denk gelmezseniz sakin sakin oturup bir şeyler içebilir ve hipster kitlesinin arasına karışabilirsiniz. Ancak özellikle iş çıkış saatlerinde şehrin göbeğinde bulunması ve pek çok lokalin favori noktalarından biri olması nedeniyle yer bulunamayacak kadar kalabalık bir hal alabiliyor. Oldukça kendine özgü ve karakteri olan bir mekan olduğu için bizce kesinlikle denemelik. -Weteringschans 157. -De Italiaan De Italiaan adından da anlaşılabileceği üzere İtalyan mutfağı üzerine kurulu bir restoran. Son zamanlarda oldukça kalabalık olduğunu bildiğimiz için rezervasyon yaptırıp gittik ve bir mahalle restoranı havasında olmasına rağmen o kadar doluydu ki, olur da buraya gitmeye karar verirseniz mutlaka önceden arayın. Yemekleri çok çılgın bir tarafı olmamakla birlikte gayet lezzetli, pizza ve makarna konusunda çeşitlilik sunuyor ve deneyebileceğiniz güzel İtalyan şarapları var. Olur da menü yeterli gelmezse günlük hazırladıkları menüleri de gözden kaçırmayın. -Bosboom Toussaintstraat 29 Yukarıda söz ettiğimiz De Pijp bölgesinin en sevdiğimiz kahvaltı mekanlarından biri olan Omelegg, 34354 çeşit omlet seçeneği sunan, içi de omletleri de pek sevilesi bir mekan. Çok da küçük bir yer olmamasına rağmen baya ilgi gördüğü için özellikle hafta sonu giderseniz küçük çaplı bir sıra beklemeniz gerekebilir, ancak içeride kimse saatlerce oturmadığı için sıra hızlı ilerliyor ve yediğinizden memnun kalacağınıza emin olduğumuz için bizce beklemenize değer. Her Avrupa şehrine gidişinizde saçma sapan kahvaltılar etmekten bunaldıysanız burası tam sizlik! Kahvaltıya yetişemediyseniz öğlen yemeği servisleri de mevcut. -Ferdinan Boolstraat 143 -Teds Teds'in eggs benedict'li, çırpılmuş yumurtalı, tostlu kahvaltılarının güzelliği bir yana, bizi en çok içine çeken yönü hem lokasyonu hem de kitlesi nedeniyle kendimizi bir süre için gerçekten \"Bebeğim ben yıllardır Amsterdam'da yaşıyorum..........\" havalarına sokmuş olmasıydı. Küçük, sempatik, güler yüzlü çalışanları olan ve lokaller tarafından pek sevilen bir mekan olduğu için eminiz ki sizin de hoşunuza gidecek. Yemeklerin yanına ekstra Hollanda peyniri istemeyi unutmayınız. -Bosboom Toussaintstraat 60. -KOKO Coffee&Design Koko'nun kahveleri Antwerp'ten, butik bölümündeki kıyafetleri İskandinavya'nın çeşitli şehirlerinden, geri kalan tasarım ürünleri ise Hollandalı tasarımcılardan. İlk cümleyle sizi yakalamayı başardığını tahmin ediyoruz, ancak bu da yeterli olmadıysa, oldukça sevimli bir sokakta olduğunu ve dışındaki küçük banklardan birinde oturup etrafı gözlemenin inanılmaz keyifli olduğunu söylersek, burayı ziyaret etmeniz için bir başka sebep vermiş daha oluruz herhalde. -Oudezijds Achterburgwal 145 -Lombardo's Lombardo's ile ilgili iddialı bir girişte bulunuyoruz: ALLAHINI SEVEN BURADA BURGER YESİN. Neden? Çünkü biz sandviçlerini yemekten burgerlerine geçemedik, ancak hepsi muhteşem görünüyor, dönünce mümkünse bize de rapor verirsiniz.. Sandviç deneyecekler için \"Toasted Goat's Cheese\" ve Silly Cheese Steak\" harikaydı, kefiliz. Mekan oldukça küçük, o yüzden tıpkı bizim yaptığımız gibi paket yaptırıp biranızı da alarak Vondelpark'ta çimlerin üzerinde bayılarak yiyebilir ya da hemen önündeki banklara oturup hızlı ama lezzetli bir öğle yemeği yiyebilirsiniz. Sandviç fiyatları 6-10 euro arasında değişiyor. -Nieuwe Spiegelstraat 50 -Ree7 9 Streets civarında dolaşmaya ve alışveriş yapmaya karar verdiyseniz bölgedeki onlarca kafe içinde size seçenek olabilecek mekanlardan biri de Ree7. Kahveleri lezzetli, öğlen yemeği için de tercih edebilirsiniz ancak ekstra bir özelliğini olduğunu ya da kaçırmamanız gereken bir yer olduğunu falan söylersek basbaya abartmış oluruz. Tatlı ve işlek bir sokakta bulunmasından mütevellit küçük bir mola verip şehri gözlemlemek için ideal diyelim. -Reestraat 7 Bu konu hakkında çeşitli açıklamalarda bulunmadan önce hemen sosyal mesajımız verelim: Uyuşturucu kötüdür, uyuşturucu kullanılmamalıdır, uyuşturucu kullananları kınıyoruz, SİZ NE BİÇİM İNSANLARSINIZ GİDİN BURADAN. Evet, mesajımızı verdiğimize göre konuya dönebiliriz. Biliyoruz, siz öyle şeyler yapmazsınız, ama şunu da oralara ayak basan herkes bilir ki, Amsterdam'ın en turistik coffee shop'u kesinlikle The Bulldog'dur. Olur da içine girecek olursanız sapıtmış turistler, zom olmuş asiler, iki lafı bir araya getirmekte zorluk çeken arkadaşlarla karşılaşabilirsiniz. Fakat lokallerin genellikle tercih ettiği, \"siz gelirken biz dönüyorduk\" hallerinde efendi gibi oturup vakit geçirdikleri üç coffee shop'tan bahsedebiliriz, Kadinsky, Amnesia ve Happy Feelings. Amsterdam'da alışveriş meselesini turistik ya da lokal şeklinde ayırmak aslında biraz zor. Çünkü bilinen markalar, Hollanda'ya özgü markalar ve küçük butikler şehrin dört bir yanına dağılmış durumda. Burası leş gibi dediğiniz bir noktada içinde kendinizi kaybedeceğiniz bir dükkanla karşılaşmanız bile gayet olası. Yine de bu yazıda temamız daha lokal yerler olduğu için Dam Square civarından, Kalverstraat'tan (Urban Outfitters ve Forever 21 arıyorsanız tam olarak buradalar) department store'lardan ya da bilinen markalardan daha farklı yerlere değinmeye çalışarak ortayı bulmaya çalışacağız. -De 9 Straatjes Eğer orijinal ürünler, kimsenin bilmediği, adını bile söyleyemediğiniz mağazalar peşindeyseniz ihtiyacınızı karşılayacak bölgelerden biri de Haarlemstraat ve civarı. Küçük butikler, kitapçılar, tam olarak ne sattığını bile anlayamayacağınız mağazalar, hediyelik ve aksesuar alabileceğiniz onlarca butik bu civarda sıralanmış durumda. Kitlesi lokal ve turist karışımı, ancak değişik şeyler bulabilme ihtimaliniz yüksek, dolayısıyla gidip ziyaret etmekte fayda var. Hiçbir şey bulamazsanız kafelerden birinde dinleniverirsiniz canım! -'t Japanse Winkeltje Eğer ev eşyası alırken de kıyafet aldığınızdaki gibi kendinizi kaybediyorsanız inanılmaz sevimli çay bardağı, demlik, kupa vb. ürünler, hatta origami kağıdı çeşit çeşit kimono bile bulabileceğiniz oldukça orijinal bir yer. -Nieuwezijds Voorburgwal 177 -Anna+Nina Anna Nina, defter, obje, tasarım ürünler, mesaj kaygılı kıyafetler ve çoğunlukla kadınlara yönelik aksesuarlar satan çok sevimli bir butik. Abuk subuk hediyelikçilerden \"I love Amsterdam\" beresi ya da pipi şeklinde çakmak falan almak yerine buradan hediyelik bir şeyler alabilir ya da kendinizi manyaklar gibi şımartacak şeyler bulabilirsiniz. Ürünler dönem dönem değiştiği için \"şuna kesin bakın\" demek biraz güç, ancak mutlaka hoşunuza gidecek bir şeyler bulabilirsiniz diye düşünüyoruz. -Six and Sons Six and Sons ev ürünlerinden, giyim kuşama, gözlükten kitaba geniş yelpazeye sahip bir hipster department store'u tadında. Hem erkeklere hem de kadınlara yönelik çeşit çeşit ürün bulabileceğiniz gibi, içeride satılan vintage bir koltuğa aşık olup eve götürememe, sinirlenme ve agresifleşme gibi yan etkiler de hissedebilirsiniz. İçeride Japonya'dan, İsveç'ten, Amerika'dan, Finlandiya'dan ve aklınıza gelebilecek türlü türlü şehirden tasarımcının ürünlerini bulabilmeniz mümkün. Çok güzel bir yazı olmuş yine, ellerinize sağlık. Bir önceki rehber ile beraber bu post bizim için bir referans olacak. Kalan 2 günümü tavsiyelerinize uyarak geçireceğim. King's day icin gidiyorum Nisanda, 4. kez Amsterdam'a. Kesfedecek daha ne yerler varmis sayenizde ogrendim, notlar aldim.. 14 şubatta gidicem ve 29 haftalık hamile olucam sizce hoponhopoff araçlarla mı gezmeliyim yoksa amsterdam card ile mi gezmeliyim."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/06/26/juico-deneyimi", "text": "Biliyoruz, özellikle bir süredir bizi takip ediyorsanız, yemek yemeyi bu kadar seven ve sağlıklı beslenmekle bile pek alakası olmayan iki kişiden juice cleanse çılgınlığına kapılmalarını beklemiyordunuz. Söz konusu sağlık olunca \"moda\" olan akımlara kapılmanın inanılmaz mantıksız olduğunu düşünerek bu gibi şeyleri defalarca sorgulayan insanlar olarak, nasıl oldu da bu sürece girdik aslına bakarsanız biz de tam bilmiyoruz. Oysa \"Şehir hayatı şekerim, insanın vücudu perişan oluyor....\" cümlelerini duyabileceğiniz ve 2 gün sıvı beslenerek her şeyin muhteşem olacağından medet umacak plaza insanları da değiliz. Ama sonuç olarak bir şekilde süreci tamamladıktan sonra birçok kişinin konuyla ilgili kişisel deneyim arayışında olduğunu fark ettik ve hazır bu işe kalkışmışken hem konuya biraz açıklık getirelim, hem deneyimimizi aktaralım istedik. Bizim için daha çok bir \"yemek ile olan sevgi bağımızı pekiştirme süreci\" gibi geçmiş olsa da, ne biliyorsak yazmaktan çekinmeyeceğiz efenim. Şehir anlattığımız, mekan&etkinlik önerdiğimizle kalmayıp, şehir yaşantısının parçası olan başka konulara değinmek de uzun süredir aklımızdaydı, karşınızda araştırma sürecinden sonuna kadar uzanan, filmi çekilse tür olarak \"gerilim ve dram\" şeklinde kategorilendirilecek bir Juice Cleanse Deneyimi. -Eğer sebze meyve tüketmeyi sevmiyorsanız ya da işten güçten sürekli olarak yemek hazırlamaya vakit ayıramıyorsanız aslında juicing ilk etapta gayet mantıklı görünüyor, çünkü gün içinde vücudunuza bol bol vitamin girmiş oluyor. Ancak çoğu kaynak bunu 2-3 gün yapmanın hayatınızda uzun vadeli olumlu bir etkisi olmayacağını söylüyor. -Psikolojik olarak sizi daha sağlıklı bir hayata başlamaya itebileceği kesinlikle gerçek. \"Ulan bu kadar süre aç kaldım şimdi iskender yemeye gönlüm el vermiyor\" noktasına getirebiliyor. -Juice sırasında içtiğiniz tükettiğiniz ürünlerin hiçbiri \"az kalorili\" şeyler değil. Tabi ki bir cheeseburger yediğinizdeki kaloriyi almıyorsunuz, ancak meyvelerin içinde bol bol şeker olduğunu da hatırlatalım. Örneğin Juico ürünlerinin kalorilerinin tamamı 200 kalori ve üzeri. Bu noktada besin değerinin ve vücudunuza ne girdiğinin önemi büyük, dolayısıyla kaloriye takılmak aslında çok da mantıklı bir şey değil, ancak yine de ne içtiğinizi bilmekte fayda var. -Birçok kaynakta kırmızı et ya da tavuk tüketmeseniz bile, en azından balık ve lifli ürünlere mutlaka ihtiyaç duyduğunuz ve juice cleanse'in sırf bu sebeple bile çok mantıksız olduğu söyleniyor. -CNN'de yer alan bir makaleye göre vücudunuzun bu gibi detokslara ihtiyacı yok, çünkü vücudunuz zaten kendini temizlemek adına görevini yerine getiriyor. Tıp dünyasında vücudun bu gibi yöntemlerle temizlenmeye ihtiyaç duyduğuna dair hiçbir kanıtlanmış veri yok. Juico deneyimimiz için anlatacak olursak, seçtiğiniz pakete ve belirttiğiniz tarihe göre içecekleriniz sipariş verdiğiniz adrese geliyor. Bu sırada orada bulunmanız ya da en azından sizin yerinize alacak birisi olması gerekiyor, çünkü buzdolabına koyulması şart. Ardından gün boyunca içeceklerinizi üzerinde yazan numaralara göre tüketiyorsunuz. Bir kere başından söyleyelim, beyaz juico şu an piyasaya sunulsa, marketlerde satılsa biz tüm stokları eritebiliriz diye düşünüyoruz, zira inanılmaz lezzetli! Pancarlı hariç diğerlerinin tatlarının kötü olduğunu da söyleyemeyeceğiz, özellikle yaz dönemi çıkan karpuzlu juice da baya sevilesi. Yeşil olanlardan gözünüz korkuyor olabilir, korkmasın gayet idare edilebilir tatları var. Burada korkmanız gereken DECCAL pancarlı juico. Anlatmayı geçtik, hayatımızın sonuna kadar o tadı hatırlamak dahi istemiyoruz. Geldik çok yüksek ihtimalle bu yazıyı okumaya başlama sebebiniz olan sorunun cevabına. Juico deneyimimiz boyunca acıktık mı? Arkadaşlar, kim bu konuda ne diyor bilemiyoruz, ancak biz ikimiz de bu süreçte AÇLIKTAN ÖLDÜK. Birimiz 2. Günün ortasında pes etti, diğerimiz ise dayanmayı başarsa da buzdolabının önünde sayıklarken bulundu. \"Ay hiç acıkmadım, bir tek ilk gün alışma süreciydi.......\" diyenler olabilir, onların önünde saygıyla eğiliyoruz, ancak bizim açımızdan mümkünatsız bir durum olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. İkinci günü de atlatabilen kişinin ağzından konuşacak olursak, evet ilk güne göre daha kolaydı, ancak bu acıkılmadığı anlamına falan gelmiyor! Evet biliyoruz, bu da Juico deneyimi yazısı araştırmasına girip kendinizi burada bulmuş olmanızın ikinci sebebi. Doğruyu söylemek gerekirse bizim kilomuz konusunda herhangi bir sıkıntımız olmadığı için amacımız işin detoks kısmıydı. Ancak biliyoruz, her ne kadar kilo vermek için yapmayın deseler de juicing'i kilo vermek amacıyla yapan birçok kişi var. Sanırsak juicing yaparak kilo verilip verilmemesi durumu bünyeden bünyeye değişiklik gösteriyor. Örneğin bizim Juico sürecimiz sona erdiğinde ilk iki gün falan \"Aa detoks yapacağız derken kilo da vermişiz he!\" şeklinde dolanıyorduk, lakin sonrasında normal kilolarımıza ani bir geri dönüş yaptık. Etrafımızda bu maceraya atılan kişilerin çoğu için de durumun aynı şekilde olduğunu biliyoruz. Arada istisnalar var tabi, ancak juicing sonrasında kilo vermiş gibi görünmenizin sebebi büyük ihtimalle basbaya aç kalıyor olmanız, haliyle normal düzeninize dönünce kilonuza da geri dönüyorsunuz. Çok net ve kısa bir cevap vererek sizi uzun bir yazı okuma zahmetinden kurtaralım: Hayır. Sevenlerinden özür dileyerek, son derece mantıksız bir \"akım\" olduğunda hemfikiriz. -İçecekleri genel olarak pipetle içmek daha kolay oluyor, aklınızda bulunsun. -Eğer açlıktan pizza halüsinasyonları falan görmeye başlarsanız Juico'nun söylediğine göre yiyebileceğiniz ürünler şunlar: , o Bir-iki salatalık, havuç ve çok tatlı olmayan çiğ meyve-sebzeler o Birkaç günlük programdaysan ve çok acıkıyorsan kaju sütünün yarısını sabaha saklayabilirsiniz. -Juico'larınızı hangi güne istiyorsanız 48 saat öncesinden planlayıp sipariş vermeniz gerekiyor. sizi tanımıyorum ama tam benim kafamdasınız ya 😀 yazının girişi müthiş olmuş ağlayacağım. Çok faydalı bir yazı olmuş teşekkür ederim. Şunu da eklemek istiyorum, burada Juico'nun bahsetmediği glisemik indeks ve glisemik yük meselesi var. Yani bu sıvıların hepsi fruktoz içeriyor ve neticede bu kadar yoğun şeker alımı hiç ama hiç mantıklı değil. Vücut bir anda çok fazla insülin salgılıyor bu kadar şekerin üzerine ve hücreler insüline duyarsız hale geliyor bu da kötü bir yağ yakamama döngüsüne sokuyor insanları. Şeker hastalığına giriş 101 de diyebiliriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/07/03/cesme-alacati-rehberi-2015-bu-sene-neler-oluyor-neler-olmuyor", "text": "Büyük ve kalabalık bir şehirde yaşamanın kötü yönlerini sayacak olsak elimizde Das Kapital kalınlığında bir liste oluşabilir. Sürekli acele içinde yaşamak, gereksiz agresiflik ve asık suratlılık, hatta nedeni bilinemez bir \"ben muhteşem biriyim ve her şeyin en harikasını hak ediyorum\" havası tamamen şehir hayatının içinde büyümüş ve yaşıyor olmaktan kaynaklanıyor galiba. O sebepten olacak ki, son 5-6 senedir her Çeşme'ye gidişimizde ağzımızın payını alıyor, \"ben niye acele ediyorum ki şimdi?\" sorusu her bir mekana girişimizde yüzümüze bir kez daha çarpıyor, her bir yeni insanla tanışmamızda \"İstanbul çok yordu be abi'cilik\" oynamaya başlıyorduk. Fakat bu sene Çeşme'de işler iyice değişmiş. Evet tamam, her sene ortalığın biraz daha İstanbul'dan hallice olmaya başladığını fark ediyorduk, ancak bu sene İstanbullu işletmecilerin Alaçatı ve özellikle Hacı Memiş civarına Sauron gibi çökmeleriyle işler iyice birbirine girmiş durumda. Güler yüzlü insan sayısı azalmış, her şeye saçma sapan fiyatlar çeken ve \"beğenmiyorsan git canısı\" havasındaki kişiler iyice çoğalmış. Tabi ki hala kendini koruyan ya da huzurlu bir yere gelmiş olma isteğinizi destekleyebilecek yerler mevcut, ancak bize kalırsa bu gidişle seneye durum iyice vahim bir hal alacak. Başlamadan önce gelen not: Bu listenin üzerine biz Çeşme ve Alaçatı ile ilgili güncel bir sürü mekan yazdık, belki onlara da bakmak istersiniz, buraya bırakalım. Başlamadan gelen not 2 : Çeşme Alaçatı Rehberi yazıyorsunuz, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, bize Çeşme'ya nasıl gittiğini anlat diyenler ve \"orada alkol alacağız kardeşim, arabayla gidemeyiz\" diyenler şeklinde bir kesişim kümesi oluşturanlara önerimiz zaten çok da uzak olmayan Çeşme'ye bi' otobüs bileti kapıp gitmek. Biliyoruz, bazılarımız uçakla gitmeyi tercih ediyor olabilir, ancak İzmir'den Çeşme'ye ulaşmak da ayrı bir mesele ve masraf olduğu için otobüs seçeneğinin daha kolay olabileceğini düşündük. Bi' değerlendirin deriz. Senelerdir Çeşme'ye sık sık giden insanlar olarak Kurabiye Otel'i hep duymuş ancak bu zamana dek ayak basmamıştık. Bu sefer hem merakımızdan hem de kahvaltısının namını duymuş olmamızdan mütevellit orada konaklamasak bile kahvaltısını denemeye karar verdik. Aslına otel ile ilgili başlığımız konuyla ilgili yeterince ipucu veriyor, zira eğer henüz \"ben granolasız yaşayamaaam...\" şeklinde mis gibi kahvaltıdan vazgeçecek kadar kafayı sıyırmadıysanız, Pazar sabahı yapılan kalabalık ev kahvaltısını andıran bir kahvaltısı sofrası ile Kurabiye Otel'de karşılaşmanız mümkün. Bol bol gülümseyen, sabah neşesi saçan çalışanlar da cabası! Çok net bir şekilde tavsiye ederiz efenim. -Denemeden döneni linç ediyoruz: Varlığından bile haberdar olmadığınız ev yapımı reçelleri mevcut, mutlaka denemelik. -Bi'bildiğimiz var: Buranın kahvaltısının seveni çok, sabah yer buluruz demeyin, rezervasyon yaptırın. Çeşme'ye bol bol gidenler bilir, her sene bölgenin en popüler mekanı bir şekilde değişir. Bir sene herkesin akın edip yer bulamadığı mekan bir sonraki sene benzinci yanı kafesi muamelesi bile görebilir. Peki 2015'te Çeşme'nin yıldızı kim? Bizce Traktör. Özellikle akşamları yer bulmak çok zor, zira bize göre kokteylleri gayet lezzetli, arka bahçesi sevimli ve çalışanları 10 yıllık arkadaşınızmış gibi olduğu için, bazılarına göre ise sadece popüler olduğu için her daim ilgi görüyor. Eğer kalabalıktan bunalıyorsanız, ki Hacı Memiş Mahallesi'nde başka bir seçeneğiniz yok, en azından akşamüstü içkisi için gelerek biraz daha sakin bir ortam yakalayabilirsiniz. Bu arada menülerinde yemekler de var, denemediğimiz için o konuda yorum yapamıyoruz. Eğlenceli olmayan bilgi: Burada ve tüm Çeşme genelinde kokteyl fiyatları sapıtmış durumda. 35 TL ve üzeri diyelim, siz bizi anlayın. Bu sene ilk Traktör'e gidecek olursanız burayı suçlayabilirsiniz, lakin özellikle Hacı Memiş&Alaçatı civarındaki her yer bu durumda, saçma ama gerçek. Welcome to İstanbul fiyatları. -Bu ne kadar acaba? -Satılık değil mi yani? -... Sonuç olarak asık suratlarını, tüccar tavırlarını ve gereksiz snob hallerini son derece rahatsız edici bulduğumuz için öneremeyeceğiz. Kendilerini gerginlikleri ile baş başa bırakalım. Biz size iyisini verelim: Bu mekanın karşı çaprazında bir yerlerde yer alan Be-dest'te çok sevimli tabak, çanak, bardak ve eski ürünler var, ilginiz varsa çok hoşunuza gidebilir. Tatildeyim, üstelik Ege'deyim, güzel meze, güzel müzik, güzel servis üçlüsünü sonuna kadar hak ediyorum arkadaşım diyorsanız iyi yere kapak attınız. Fava meze çeşitliliği, söz konusu mezelerin hepsinin gayet lezzetli oluşu, fon müzikleri ve servis kalitesi ile bizi müdavimcilik yapmaya itecek kadar başarılı bir mekandı ve tıpkı şuradaki yazımızda bahsettiğimiz Pla'ce gibi uzun yıllar tutunmasını, önümüzdeki senelerde de gidebilmeyi ümit ediyoruz. -İçinde uyumak isteyeceğiniz mezeler: Tahinli patlıcan, hardallı levrek. -Efsanevi tatlıları: Leblebi tatlısı! Meleklerden yapılmış gibi. Halt civarıyla ilgili not: Bu taraflarda konaklamayı düşünüyorsanız gecenin belli bir saatine kadar gürültüye maruz kalacağınız aklınızda bulunsun, o açıdan iyi bir seçenek olmayabilir. Evet tabi ki Çeşme'de her yerde türlü türlü kahve bulabilirsiniz. Ancak bu işi iyi yaptığından emin olduğunuz, tanıdık bildik bir yer arayışına girdiyseniz vatana millete hayırlı uğurlu olsun, çünkü artık Hacı Memiş Mahallesi'nde bir adet Petra Coffee var. Üstelik yalnızca kahve değil, klasik kokteyller de yapıyorlar. Akşam orada vakit geçirmeyecekseniz bile öğleden sonra içkisi için ya da yazın şahane gidecek bir buzlu kahve için mutlaka uğrayın deriz. Bir kere baştan söyleyelim, eğer bizim gibi mezede gelenekçiyseniz Eflatun pek de aklınıza yatmayabilir. Bir aile işletmesi olması nedeniyle birçok açıdan çok sempatik, küçük ve sevimli bir yer olmasına rağmen yediğimiz içtiğimiz açısından bizi çok etkilediğini söylesek sanırsak biraz abartmış oluruz. Eflatun'un mezeleri her gün değişiyor. Mekanın hemen girişinde bulunan meze masasından o gün yapılmış olan mezelerin içinden istediğinizi seçiyorsunuz ve masanıza geliyor. Bunun dışına \"meyhane\" konseptinin dışında olduğu için ana yemek olarak deniz ürünlü makarna vb. biraz daha modern içerikli yemekler bulabiliyorsunuz. Kalabalık düşmanlarına not: Eğer sokağın ortasında, insanların eli kolu masanıza çarpmadan oturmak isterseniz rezervasyonunuzu arka bahçe için yaptırın. Neyi sevemedik: Kesinlikle önerdiklerini söyledikleri karidesleri çok çok çok karabiberliydi ve kesinlikle yenilebilecek gibi değildi, olur da denemeye karar verirseniz mutlaka uyarın deriz. Bize kalırsa Alaçatı'nın en iyi ve özgün kahvaltısı halen Su'dan' Alaçatı'ya ait, onu da bir önceki Çeşme yazımızda detaylıca anlatmıştık. -Evet Asma Yaprağı hala çok seviliyor ve hala günler önceden rezervasyon yapmazsanız yer bulabilme ihtimaliniz yok. -Deneyemediğimiz, ancak aklımızın kaldığı yerler Alancha, Langaza ve Asfalya. Belki siz denemek istersiniz. Tashmahal Otel'in kahvaltısının namı alıp yürümüş durumda, eğer birkaç gününüz varsa denemelik. -Gece bu civarda içki içmek istiyorsanız yine geçen yazımızda bahsettiğimiz Kapari Bahçe baya ilgi görüyor. Bu sene tekrar oturmadık, ancak bu kadar ilgi görüyor olmasının bir sebebi vardır diye umuyoruz. -Retro ve vintage ürünleri seviyorsanız yeni birkaç yer daha olmasına rağmen Pop Alaçatı hala en orijinal ürünleri satan yer. Lakin kalabalıktan mıdır bilinmez, onlar da bu sene biraz bıkkın görünüyorlardı sanki. -Dutlu Kahve'den dümdüz devam ettiğinizde karşınıza çıkacak Oz Design'da orijinal birkaç şey bulabilmeniz mümkün, ancak onun da biraz abartıldığını düşünüyoruz. Çeşme Alaçatı Rehberi özeti: KÜSTÜRDÜN BİZİ ÇEŞME. Ne guzel bir yazi olmus, cok begendim. Mekan cok hos, canli muzik cok keyifli, mezeler guzel, servis hizli, fakat servisler cok cok kucuk ve dogal olarak yetersiz ve pahali kaliyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/07/09/atina-yeme-icme-rehberi", "text": "Beklediğiniz üzere Yunan mutfağı bizim mutfağımız ile çılgınca benzerlik gösteriyor. Biz de bu durumdan mütevellit Atina'da kontrolü öyle bir kaybetmişiz ki, çok uzun bir süre kalmamamıza rağmen resmen DÜNYALARI YEMİŞİZ. Olsun vesileyle size önerecek bir sürü yerimiz çıktı, zira biz Türk halkı olarak burada baklava sizin, cacık bizim, ne demek beyaz peynir sizin gibi saçma sapan tartışmalarla uğraşırken aslında bu kültür paylaşımının ne kadar şahane bir şey olduğunu gözden kaçırmışız. Başlamadan gelen not: Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat diyorsanız, Atina Yeme İçme Rehberi yanında Atina gezi rehberimize de bakabilirsiniz. -Baklava/Baklavas -Biber/Piperi -Börek/Boureki -Kalamar/Kalamari -Çipura/Tsipoura -Domates/Ntomates -Fasulye/Fasolia -Istakoz/Astakos -Limon/Lemoni -Turşu/Toursi -Karpuz/Karpouzi Bu liste bu şekilde uzayıp gidiyor, neredeyse aynı dili konuşacakmışız galiba. Artık sipariş vermek de daha kolay değil mi? Biz bu kültür paylaşımı işine bayılıyoruz! Atina'ya ayak bastığımız ilk geceden itibaren şehri sevmemize neden olan, pek lokal bir bar. Atıştırmalık ve türlü türlü kokteyl için gidebilirsiniz. Oldukça salaş bir yer. Arka bahçesini keşfetmezseniz bize gördüğü her bohem yeri değişik sanan ve her salaş yerden büyülenen salak hipster muamelesi yapabilirsiniz, gözden kaçırmayınız. Özellikle hafta sonu denk gelirseniz genç bir kalabalığın sokak boyunca yayıldığını göreceksiniz. -Rosemary Martini, Ferdinand Ambel Allle, Safety Harbour ve Cocoliche kokteyllerini deneyebilirsiniz, kefiliz. -Kokteyller 9 Euro -Adres: Avramitou 6-8 Kostas = Atina'nın en iyi Souvlaki yapan yeri. Souvlaki nedir? Yunanistan'ın dürüm benzeri en lezzetli atıştırmalığı. Şöyle söyleyelim, eğer Atina'da yaşıyor olsaydınız çok yüksek ihtimalle gece dışarı çıktıktan sonra kapanış olarak tantuni yerine Souvlaki yerdiniz. Kostas ise kendisi küçük, işlevi büyük bir mekan. Bildiğimiz kadarıyla ikinci şubelerini de açmışlar, ancak siz bizi dinleyin, aşağıda yazdığımız adresteki minik büfe versiyonuna gidin. -Sırayla karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek, pes etmek yok! -Adres: Plateia Agia Irini 2 Rififi Exarchia bölgesindeki favori restoranımız. Yine lokal önerisiyle gittiğimiz için zaten sevmeye programlı gitmiştik, ancak geleneksel Yunan yemeklerine farklı yorumlar getirmiş olmaları ve bunu şahane bir şekilde gerçekleştirmiş olmaları nedeniyle iyice kalbimizi çaldı. Menünün dönem dönem güncellendiğini ve farklı seçenekler ekleyip çıkardıklarını söylediler, ancak denediğimiz beş çeşidin beşini de beğendiğimize göre siz de aklınıza yatacak bir şeyler bulabilirsiniz diye düşünüyoruz. -Moskato sweet wine'ı deneyin. -3 kişi, 5 çeşit yemek ve şarap 40 euro tuttu. -Adres: Emmanouil Mpenaki Oineas'ı sokaklarda dolanırken gözümüze kestirip akşam için dolu olabilme potansiyelini sezince ani bir rezervasyon yaptırıverdik. İyi ki de yaptırmışız çünkü hem çok doluydu hem de Atina'da yediğimiz en iyi akşam yemeği kesinlikle buradaydı. Ne mi yedik? Rakı sofrası değil de, \"Uzo sofrası\" kurduk desek aslında oldukça yerinde bir açıklama olur. Türlü türlü leziz meze, ahtapot, kalamar, karides, ne ararsanız vardı. Üstelik fonda tatlı bir Yunan müziği, etrafımızda kahkaha sesleri ve masayı kendimizden çok emin bir şekilde donatınca bizi lokal zannedip ne yediğimizi anlamaya çalışan kırmızı İngiliz turistlerin muhabbeti de birleşince saatlerimizi orada geçirmişiz. Üstelik mekanın sahibi dünyalar tatlısı kadın Türk olduğumuzu fark edince yemeklerin isimlerini orijinal isimleriyle söyleyip Türkçe ile olan benzerliğinden dolayı çoğunu anlayabildiğimizi fark edince kendileriyle de baya enseye şaplak, \"bak Türkiye'ye de gelin hayatta bırakmam\" noktasına gelince buraya iyice sempati duymaya başladık. Özetle, bizi daha fazla anı anlatmak zorunda bırakmadan gidiniz! -Aisopou 9 Art Foundation aslında şehrin göbeğinde olmasına rağmen bulması güç bir yer. İnternetten fotoğraflarına bakıyorsunuz, geniş avlusu olan, ferah, han gibi bir yer. Ancak adrese gidiyorsunuz, dar sokaklar, kalabalık ve bir sürü dükkanın orta yerine düşüveriyorsunuz. Hal böyle olunca vazgeçme ihtimaliniz bile olabilir, lakin durun, pes etmek yok! Burası hem bir sergi alanı, hem de oldukça ilginç bir mekanın içine konumlanmış bir kafe. Yiyeceğiniz içeceğiniz için değil ama, ortam ve mekan için gidilebilir olduğunu düşünüyoruz. Elinizde buzlu kahveniz, o tarihte denk geldiğiniz bir sergiyi gezmek çok keyifli olabiliyor. -Tek kötü yanı havalandırma sisteminin kötü olması. Bu sebeple özellikle yazın biraz sera etkisi yapabiliyor. Umarız siz gittiğinizde o sorunu çözmüş olurlar. -Aşağıda adresini verdiğimiz bit pazarının içindeki sokağa gittikten sonra mekanı halen bulamazsanız, küçük ve işlevsiz tabelasını görmeye çalışın. Sonra tabelayı gördüğünüz binadaki merdivenlerden inin. Tebrikler. Başardınız. -Adres: Normanau 5 Mama Roux'a ister kahvaltı için, ister öğle yemeği için gidebilirsiniz. Biz civarda olmamız nedeniyle kahvaltı için gittik ve yine eggs benedict, bagel, çırpılmış yumurta gibi seçenekler ile karşılaştık. Kahvaltısının çok şahane olduğunu söylesek abartmış oluruz, ancak herhangi bir olumsuzluk ile de karşılaşmadık. Alternatif bir mekan denemiş olmak için gidebilirsiniz. Ayrıca eğer Pazar günü oradaysanız daha başarılı bir brunch menüsü sunduklarını söylediler, belki o şekilde daha tatmin edici bir kahvaltı olabilir. -Mekandaki şemsiyelerin fotoğrafını çekmeyin, her yerde var, ilginç değil, sizi bulur ve kızarız... -Hafta içi kahvaltı menüsü 7,5 Euro. -Adres: Aiolou 48 Şehir kalabalığından uzaklaştığınız, küçük ve yeşil iç bahçeleri seviyorsanız tam yerine geldiniz. Black Duck Garden, Atina Şehir Müzesi'ne ait bir işletme ve eğer civardaki etkinliklerden birine denk gelip de gürültüden Van Gogh misali kulağınızı kesme noktasına gelmezseniz gerçekten çok huzurlu bir yer. Çalışanları son derece güleryüzlü ve kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği gibi seçenekleri de var. Biz burada ufak bir kahve&tatlı molası verdik ve mekandan huzur seviyemizi maksimuma çıkararak ayrıldık. Özetle, tanısanız seversiniz efenim. İstanbul'a döndükten sonra bile \"eğer bunu 10 kişiye anlatmazsan başına çok kötü bir şey gelecek\" mesajı almışız gibi sağa sola anlatmaktan sıkılmadığımız Momix, şu ana kadar keşfettiğimiz en yaratıcı konsepte sahip barlardan biri. Momix'in açılımı \"Melocular Mixology\". Dolayısıyla mekanda içeceğiniz her şey bilim namına yapılıyormuş, deneysel bir sürecin önemli bir parçasıymış gibi görünüyor ve o kadar ilgi çekici görünüyor ki, birbirinizle konuşmak yerine transa geçmiş bir şekilde barmenlerin yaptığı kokteylleri ve içkilerin alabildiği formları izlemeye kilitleniyorsunuz. Gece dışarı çıkacak olursanız Atina'nın gece hayatı açısından en popüler bölgelerinden biri olan Gazi'ye gideceğinize eminiz. Buraya kadar gitmişken Momix'i kaçırırsanız baya pişman olursunuz. -Adres: Kaleou 1. Eğer barların bulunduğu merkezden buraya doğru yürüyecek olursanız \"böbrekleri mi çaldıracağız ulan?\" düşüncesi taşıyabilirsiniz, korkmayın, yürüyün, benzincinin bulunduğu noktadan karşıya geçin, sokak boyunca devam edin, karşınıza çıkacak. Eğer başka kaynakları da araştırarak bize ihanet ettiyseniz Brettos'u çok yüksek ihtimalle görmüşsünüzdür. Kendisi Plaka bölgesinin en eskilerinden küçük ve geleneksel bir bar olarak tarif edilebilir. Dekorasyonundan da anlayacağınız üzere özellikle likörleri ile ön plana çıkan bir mekan olduğu için biz de 40'ın üzerinde seçeneğin içinden birkaç tane denemiş bulunduk ve deneyimimiz likörleri şişe ile eve kadar getirmemizle sonuçlandı. Özellikle sakızlı ve kavunlu olanını kaçırmayın, inanılmaz lezzetliler! -Adres: Kidathineon 41 Bu meydan ve civarı, Atina'da küçük bir Karaköy simülasyonu olarak düşünülebilir, dolayısıyla tek bir mekan önererek sizi sınırlandırmak istemedik. Burası özellikle genç kesimin akın ettiği, hafta sonu sabahtan akşama kadar yer bulmakta güçlük çekeceğiniz kadar ciddi bir kalabalıkla karşılaşabileceğiniz, Atina'nın en popüler bölgelerinden biri haline gelmiş durumda. Özellikle mekan önerisi isterseniz, Osterman ve Rock & Balls bizim rastgele oturduğumuz ve bir şeyler içtiğimiz yerler. Her ikisinde de ister bir şeyler atıştırabilir, ister kokteyl ya da kahve içebilirsiniz, bu noktada amaç mekan seçiminizden çok bölgenin hareketli ve canlı oluşu. -Adres: 25 Mnisikleous Paylaşımlarınız çok keyifli türkiyeden de mekanlar olsaydı harika olurdu teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/07/23/karakoyun-en-iyi-mekanlari", "text": "Karaköy'de mekan da seçenek de çok ve büyük ihtimalle şu an zirve noktasını bile yaşamıyor. Belli ki önümüzdeki seneler içinde bölgeye yapılan yatırım nedeniyle işler iyice çılgınlaşacak. Biz de hazır büyük resme baktığımızda olayın henüz başında sayılırken, nerede ne yemeyi, hangi mekanın hangi özelliğini seviyoruz şöyle bir özet geçelim dedik. Listede aradığınız her mekanı bulamayabilirsiniz, çünkü bize göre en iyi olanlarını yazdık. Sadece lokasyonundan dolayı popüler olan, insanın enerjisini alan, kasım kasım kasılan insanlarla dolup taşan Karaköy mekanlarını sevmedik sevmeyeceğiz efenim. Özellikle de çalışanları/mekan sahibi bir karışık surat ortalıkta dolanıyor ve müşterilerine \"bunlar nasıl olsa ne yapsak geliyor\" muamelesi yapıyorsa hiç ihtimal yok. Bu listede aradığınızı bulamadıysanız çok yüksek ihtimalle sebebi budur. Buyursunlar, karşınızda en iyi kahvaltısından, en iyi kafelerine, en güzel kahvesinden en başarılı akşam yemeğine Karaköy'ün en iyi mekanları. Tophane nargilecilerinin hemen karşısında, Fasuli'nin yanından girdiğinizde karşınıza çıkacak Kılıç Ali Paşa Mescidi Sokak Karaköy'ün en kalabalık, en popüler sokağı olabilir. Karşılıklı olarak dizilmiş mekanlar sayesinde özellikle hafta sonları durumun kaotik bir hal aldığı, yer yer sokağın iş çıkışı metrobüsüne döndüğü bile söylenebilir. İşte Muhit de bu sokağın hemen başında bulunuyor. Böyle anlatınca ne edeyim öyle kalabalığı diyebilirsiniz. Ancak özellikle hafta içi insanların öğle arasına denk gelmeyen bir saatte gitmeyi başarabilirseniz aslında Karaköy'deki en huzurlu mekanlardan biri olduğunun garantisini verebiliriz. Yaz sıcağında asma yapraklarının altında, hafif bir rüzgar eşliğinde oturmak pek şahane oluyor. Sağa sola iyi bakın, çok yüksek ihtimalle biz de oralarda bir yerdeyizdir. Muhit'e Nasıl Gidilir? Tophane nargilecilerin karşısından, Fasuli'nin yanından girin, solunuzda kalacak. Ayrıca tartışmasız bir şekilde Karaköy'ün en iyi dış mekanına sahip. Türk halkı olarak çay meselesinde hassasız. Güzel çok bulduk mu vazgeçmeyiz, kötü çaya denk geldik mi affetmeyiz! Fakat buna rağmen şundan kısa bir süre öncesine kadar İstanbul'da özellikle çaya odaklanan 1-2 yerden fazlası yoktu. Sonra Dem geldi, arasından sisleriiin ve çay konusundaki büyük bir açığı kapattığı gibi, benzeri mekanların da öncüsü olmayı başardı. Dem'i kesinlikle boş yere övmüyoruz, çünkü hem çay konusundaki merakınızı gidermek ve 60 çeşit çaylarının içinden hangisini seçeceğinize karar verebilmeniz için size sonuna kadar yardımcı olan güleryüzlü çalışanları var, hem de şu ana dek denediğimiz tüm çayları gerçekten çok lezzetliydi. Dem'e Nasıl Gidilir? Fransız Geçidi'nin karşısındaki Kara Tavuk Sokak'tan girip sola dönün. Favorimiz: Çay olarak Tirebolu Çayı, Huckleberry Friend ve White Melon. Ayrıca Karaköy'deki en iyi kahvaltı alternatiflerinden birinin kesinlikle Dem olduğunu düşünüyoruz, özellikle Peynir tabakları sürprizli ve içinde uyuma isteği uyandıracak kadar lezzetli! Dandin'i dışarıdan görüp de içeri girmeden durabilmeniz mümkün müdür bilemiyoruz, zira kendisi Paris'teki kafeleri hatırlatan aşırı şirin görüntüsüyle insanı resmen içine çekiyor. Oturduktan sonra ise yapmanız gereken günlük olarak hazırladıkları tatlılarından birini mutlaka denemek. Bizim en son denediğimiz blueberry'li tartları Karaköy'de yediğimiz en iyi tatlılar listesine 2 numaradan iddialı bir giriş yaptı, birinciyi aşağıda açıklayacağız. Burası bir \"bakery\" olduğu için çoğunlukla hamur işi vb. ürünlere odaklansa da, aynı zamanda oldukça lezzetli atıştırmalık ve sandviçler bulabilmeniz de mümkün. Öğlen geçiştirmesi için ideal olabilir. Dandin'e Nasıl Gidilir? Aynen yukarıda tarif ettiğimiz gibi Muhit'in bulunduğu sokaktan girip dümdüz devam ettiğinizde solunuzda kalacak. Doğruya doğru, nedenini bilmediğimiz bir şekilde İstikamet Karaköy'e çok uzun süre hiç oturmadık. Lakin bir gün denemeye karar verdik ve karşımıza henüz yeni denemekte oldukları \"passion fruit\"lu tatlıları çıktı ve o günden beri resmen müdavimleri olduk. Üstelik hem kahveleri lezzetli, hem çalışanları güler yüzlü hem de konum olarak geleni geçeni gözlemleyip Karaköy'ün nabzını tutmalık bir noktada bulunuyor. Özetle tanısanız seversiniz. İstikamet Karaköy'e Nasıl Gidilir? Fransız Geçidi'nde, Paps Italian ve Mums'ın hemen yanında yer alıyor. Sahi ile tanışmamız aslında bu sene gerçekleşen 101 Lezzet Festivali sayesinde oldu. 5-6 kişi etkinlik mekanının farklı noktalarına dağılmış çılgınlar gibi yemek yerken Sait Halim Paşa Yalısı'nın duvarlarında bir ses yankılandı: \"Arkadaşlar, burada inanılmaz bir şey var, koşun!\" Şimdi bu olayı niye kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor bunlar diyeceksiniz tabi, ama demeyin, önce Sahi'nin lokumlarının tadına bakın, sonra konuşalım. İNANILMAZ LEZZETLİ! Sahi Karaköy'e Nasıl Gidilir? Nargilecilerin karşısında, Fasuli'nin yanı. Favorimiz: Tüüüm lokumları. Ayrıca içeride orijinal tasarım ürünler bulabilmeniz de mümkün, yalnızca yeme içmeye odaklanmayın. Her popüler bölgenin bir demirbaşı, bir herkesin saygı duyduğu laf söyletilmeyen mekanı vardır ya hani, bizim ve çoğu insan için Karaköy'ün vazgeçilmesi de kesinlikle Karaköy Lokantası. Öğlen saatleri yemeklerin kapış kapış gittiği, akşamları rezervasyon yaptırmadan oturmanın zorlu bir süreç olduğu ve yıllardır hiç bozmadığı kalitesi ile bunu sonuna kadar hak eden bir mekan burası. Üstelik Karaköy'de Türk mutfağının en şahane örneklerini burada yiyebileceğinize eminiz. Şu ana kadar denememiş olma ihtimaliniz var mıdır bilmiyoruz, ancak geç olsun güç olmasın, en azından bir öğlen yemeğinde kendinizi acil buraya atın. Öğlen giderseniz beyaz yakalı çalışan popülasyonundan biz sorumlu değiliz, ona göre. Karaköy Lokantası'na Nasıl Gidilir? Kemankeş Caddesi üzerinde. Favorimiz: Bunun bir cevabı yok, çünkü her şeyi şahane. Şu ana dek türlü türlü yer önerdik ve hepsinin tek bir ortak özelliği vardı; Her daim kalabalık ve gürültülü olmaları. Fakat belki de siz Karaköy'e gitmek ancak sakin takılmak, efendi gibi kitabınıza gömülüp kahvenizi içmek istiyorsunuz. Üzülmeyin, o da var. Biz DOF'u geç keşfettik, ancak evden çıkıp daha güzel kahveler yapan bir başka evimize gidiyormuş gibi hissettirdiği için kendisini pek seviyoruz. Özellikle dışarıda çalışmak istediğiniz zaman üst kasında size harika bir çalışma ortamı sunduğunu da ekleyelim. DOF Karaköy'e Nasıl Gidilir? Necatibey Caddesi üzerinde yer alıyor. Kağıthane'nin kendini çok iyi özetleyen bir cümlesi var; \"Buradaki hiçbir şeye gereksiniminiz yok, ama gördüğünüzde hepsini birden almak isteyeceksiniz\" Evet kulağa biraz fazla kapitalist bir cümle gibi geliyor olabilir, ancak özellikle kırtasiye malzemesi tutkunuysanız, burada kağıt ve kağıda dair her şeyi bulabileceğiniz için çok yüksek ihtimalle her Karaköy'e gidişinizde şöyle bir bakıverecek, \"of yine defter aldım ya\" diyerek de çıkacaksınız. Kağıthane'ye nasıl gidilir? Fransız Geçidi'nin içinde yer alıyor. Selda Okutan Galeri, daha Karaköy'de kimsecikler yokken, sokaklar tam anlamıyla virane haldeyken, henüz Karabatak insanlara \"hayır koltuğu öyle yapamazsınız, yok efendim onu öyle edemezsiniz\" demeye başlamadan, daha sempatik ve küçük bir kafe hallerindeyken oradaydı. Daha dışarıdan gördüğünüz anda \"Bu kadar güzel bir yerin burada ne işi var?\" deyip sırf bu sebepten içeri dalanı çoktu. Henüz duymayanlar için burası bir takı tasarım dükkanı aynı zamanda da atölye. İçeride Selda Okutan'a ait her birinin ayrı hikayesi olan inanılmaz yaratıcı ve orijinal ürünler bulabilmeniz mümkün. Öyle ki Steven Tyler bile Türkiye'ye geldiğinde buraya uğradığına göre, demek bir şeyler olmalı deyip gideni bile çok oldu. Lakin bizce tasarımların güzelliğinin tescillenmesi için buna bile gerek yoktu. Selda Okutan Gallery'e Nasıl Gidilir? Ali Paşa Değirmeni Sokak üzerinde, Karabatak'ın hemen yanında yer alıyor. Paps Italian kendisi küçük, işlevi büyük bir mekan. Biz İtalyan mutfağı aşığı olduğumuz için buraya ilk gidişimizde kendimizi Vedat Milor zannederek, of biz bu işlerden çok iyi anlıyoruz diye gittik ve inanılmaz mutlu bir şekilde ayrıldıktan sonra Karaköy'e her gidişimizi bilinçli olarak aç olduğumuz bir zamana denk getirip kendimizi buraya atmaya başladık. Eğer İstanbul'da başarılı İtalyan yemekleri yapar yer arayışındaysanız iyi yere kapak attınız, mutlaka deneyin deriz. Ayrıca çalışanlarının aşırı kibarlığı için kendilerine teşekkürü bir borç biliriz. Paps Italian'a Nasıl Gidilir? Fransız Geçidi girişinde, Mums Karaköy ve İstikamet Karaköy'ün hemen arasında kalıyor. Ben de sizle enseye şaplak olmak istiyorum ya. Yazılarınız aşırı derecede içten. Hiçbir şeyi allayıp pullamıyorsunuz. Ne düşünüyorsanız direkt söylüyorsunuz. Diğer bloggerlar gibi sıkıldığınız zaman çok eğleniyormuş gibi bahsetmiyorsunuz. Sizi seviyorum genşler! Olduğunuz gibi kalın! Karaköy civarındaki diğer mekanlar ve istanbul'un keşfedilmiş en güzel lezzetleri için bir de buraya bakın derim. Eskişehir'de yaşıyorum ve haftasonu için İstnabul'a geleceğim. Aslında gelme konusunda istekli değildim ama arkadaşımı kıramadım. Gezmek için liste yapmamı istediğinde \"evde otursak?\" demiştim. Normalde gezmeyi seven biriyimdir ama cuma iş çıkışı İstanbul'a gelmek ve tekrar Eskişehir'e dönüp pazartesi iş başı yapmak gezip görme isteğimi öldürdü. Fakaattt sonra Oitheblog beni kendime getirir dedim ve hemen yazılarınızı okudum. Gerekli notlar alındı. Plan yapıldı. Listeler oluşturuldu. Şuan heyecan içinde mesai bitimini bekliyorum!!!!!! Harikasınız!!! İnstagramda da sıkı takipçinizim storylerinizi izlemeye bayılıyorum. Hep böyle kalın, seviliyorsunuz.."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/07/27/nice-gezilecek-yerler", "text": "Nice, Cannes, Monte Carlo üçlüsü her daim aklımızın bir köşesinde duran, gitsek mi gitmesek mi ikilemi içinde kaldığımız bir trioydu. Sinemaya olan ilgimiz nedeniyle Cannes aklımızı çelmişti, ama Nice'in küçük ve sevimli görüntüsü de kafamızın bir yerindeydi. E Monte Carlo için o kadar ihtişamlı, o kadar şahane dediler ki onu da listemizden bir türlü çıkaramadık. Bu durumda başka çaremiz kalmadı ve biz bu üçünü birden aradan çıkarırız diyerek bu geziye giriştik. Kendilerine yaklaşık 1 hafta ayırdık ve bu 3 şehrin gezilmedik yerini bırakmadık. Doğruyu söylemek gerekirse özellikle Cannes ve Monte Carlo'da baya büyük hayal kırıklıkları yaşadık, ancak onların çemkirme kısmını o rehberlere bırakarak Nice Gezilecek Yerler Rehberi 'mizi gururla sunarız efenim! Başlamadan gelen not: Nice Yeme İçme Rehberi'miz de mevcut, aşırı güzel şeyler keşfettiğimiz için oraya da göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca civarda dolanacaksanız Monte Carlo Rehberimize ve Cannes Rehberimize bakmak da isteyebilirsiniz. Sevmedik diye rehberini yazmayacak değiliz herhalde. Lütfen.... Nice'e doğru yola çıkarken kafamızda birçok soru işareti vardı. Evet tamam, fotoğraflardan bakınca çok güzel ve şirin görünüyor, ancak şöyle bir araştırınca biraz \"sıkıcı\" gibi bir havası da var. Üstelik buralara kadar gitmişken Cannes, Monte Carlo, Antibes, Eze gibi yerleri de görelim istiyoruz, e o zaman buraya baya bir vakit ayırmak da lazım! Yoksa oraya gideceğime Sicilya'yı mı keşfederim? Hey tamam dostum, sakin ol ve elindeki bilgisayarı yavaşça yere bırak, bu konuya şu an bir açıklık getiriyoruz. Eğer denize girmeyecekseniz ve amacınız şehir keşfetmekse aslında Nice için 2 tam gün yeterli olacaktır, geri kalan günlerinizi de aklınızda kalan diğer şehirlere ayırabilirsiniz. Ancak hem denize girer hem gezerim diyorsanız o zaman süreyi keyfinize göre biraz daha uzatabilirsiniz. Burası tam bir sayfiye yeri olduğu için gezecek görecek çok fazla yeriniz yok, şehri yaşamaya bakacaksınız, dolayısıyla gayet rahat takılabilirsiniz. Yaz: Biliyorsunuz, Nice Avrupa'nın en tanınmış tatil beldelerinden biri, dolayısıyla işten arkadaşınız Tuğçe'yi de, üniversitede hiç sevmediğiniz Ahmet'i de hatta abartıp Jay Z ve Beyonce'yi de görebilirsiniz. Yani? Yani Haziran-Temmuz arası Nice'in en kalabalık zamanları. Evet denize girecekseniz 26+ dereceler ile gayet uygun bir hava var ancak aynı zamanda eğer rezervasyon yaptırmazsanız her yerde beklemenizin gerekeceği ya da geri çevrilme ihtimalinizin olduğu dönemler. Fiyatların en yüksek olduğu dönemler olduğunu da hatırlatalım, ki Nice gibi pek de ucuz olmayan bir şehirde bu durum önemli kabul edilebilir. Kış: Nice küçük bir şehir, üstelik gözlemlerimize (balkon başına 2 yaşlı Fransız amca) ve okuduklarımıza göre pek de genç bir nüfusu da yok. Dolayısıyla kış ayları Nice'e gitmek için çok daha iyi bir fikir olmayabilir, çünkü çok da kalabalık olmasın derken kovboy filmlerindeki gibi ortalıkta saman toplarının döndüğü, akşam 7'den sonra koskoca caddede 5 kişinin olduğu anlara denk gelip sinir krizinin eşiğinde gelebilirsiniz. Üstelik bu bir Almodovar filmi olmadığı için çok da eğlenceli olmaz. Kış aylarının iyi yanı, şehrin en uygun fiyatlı dönemine denk gelecek ve restoranlarda yer bulmak konusunda güçlük çekmeyecek olmanız. Fakat bizim fikrimizi soracak olursanız Nice güzel havaların şehri. İlkbahar/Sonbahar: Eğer Nice'te bir elinizde cımbız bir elinizde ayna, kumsala uzanmaya gitmiyorsanız şehri keşfetmek için en iyi zamanlar kesinlikle ara dönemler. Çünkü hem hava Avrupa'nın geri kalanına göre bunalmayacağınız, ne çok sıcak ne çok soğuk hallerde hem de şehrin yavaş yavaş canlanmaya başladığı ya da canlılığını koruduğu aylar. Şehir genelinde fiyatlar da yaza kıyasla çok daha uygun durumda oluyor. -Eğer Nice'e ne zaman gideceğinizi şehirdeki etkinliklere göre belirlemek isterseniz Şubat ayında şehri canlı tutmak adına her yıl büyük bir olaya dönüşen pek tatlı Nice Karnavalı ve Pink Parade <3, Temmuz ayında denk gelmiş olduğumuz gayet eğlenceli geçen Nice Caz Festivali ve Mayıs ayında Fete de la Cuisine var. Şehir bu gibi dönemlerde ekstra keyifli oluyor, bizden söylemesi. Nice'te konaklamak için çok fazla seçeneğiniz var, çünkü küçük bir şehir olduğu için şehrin göbeğinde konaklamaya çalışmasanız da her noktaya kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Yine de şöyle deniz kenarına yakın olayım, bir tarafım Vieux Nice yani restoran ve gezilecek yerlerin toplandığı eski şehir bölgesi olsun, bir tarafım Promenade des Anglais olsun celebrityler gibi takılayım diyorsanız biz tam olarak bu isteklerinizi karşılayabilecek bir otel bulduk: Albert 1er. Otelin lokasyonu gerçekten şahaneydi, sanırsak daha iyi bir nokta atışı yapamazdık bu konuda. Üstelik Promenade tarafındaki oteller kadar pahalı olmadığı için de ayrıca sevindirik olduk, tesis olarak çok büyük beklentilerle gitmeyip olaya daha bir gezgin tadında bakarsanız kesinlikle memnun kalırsınız. Nice gayet düzayak bir şehir. Eğer bizim gibi şehirleri yürüyerek gezmek konusunda psikopatlık derecesine ulaştıysanız çok yüksek ihtimalle neredeyse hiç toplu taşıma aracı kullanmayacaksınız. Dolayısıyla ulaşım konusunda herhangi bir sıkıntınız olma ihtimali oldukça düşük. Tabi ki bizim de yer yer otobüs kullandığımız zamanlar oldu, ki şehirdeki en yaygın ulaşım aracı da bu zaten. Böyle bir durumda da size en yakın durağa gidip her durakta bulunan haritalardan gitmek istediğiniz yöne size ulaştıracak bir hattı kolaylıkla bulabilirsiniz. Olmadı Fransa'nın tüm sempatiklerinin toplandığı Nice insanına sorarsınız. -Eğer ulaşım için günlük kart vb. bir şey almadıysanız tek kullanımlık bilet fiyatları 1-1,5 euro civarında ve otobüse bindiğinizde şoföre ödeme yapabiliyorsunuz. -Aklınızda bulunsun, Nice Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşmak, gideceğiniz noktaya göre taksi ile yaklaşık 25-35 euro civarı tutuyor. Daha fazlasını almaya çalışan, taksimetrenin üstünü kapatan taksicilerle karşılaşabilme ihtimaliniz var, böyle bir durumda çemkirme hakkınız kullanarak durumdan haberdar olduğunu söyleyebilirsiniz. -Nice'ten Cannes'a Nasıl Gidilir? Cevap çok basit: Trenle. Üstelik 25 dakikada. Yapmanız gereken şu lokasyonda yer alan Gare de Nice Ville'ye ulaşmak ve 5,30 euro gibi bir fiyata biletinizi almak. İneceğiniz durağın adı Cannes, sorun yok. -Nice'ten Monte Carlo'ya Nasıl Gidilir? Efenim mantık aynı, yine aynı istasyona gidiyorsunuz, bu sefer 3 Euro gibi bir fiyata Monte Carlo biletinizi alıyorsunuz. İneceğiniz durağın adı da Monte Carlo olduğu için yine kaybolma ihtimaliniz yok. -Eğer daha fazla alternatif arayışındaysanız Nietzche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün bir kısmını yazdığı Eze kasabasına ya da Picasso'nun hatta Abidin Dino'nun bir süre yaşadığı Antibes'e uğrayabilirsiniz. Antibes'te bir adet Picasso Müzesi de mevcut. İlgisini çekenler için Eze otobüsle/trenle Monaco'ya gidiş yolu üzerine, Antibes'in ise Cannes'a doğru giderken bir tren durağı mevcut, ikisine de kolaylıkla, 10-15 dakika gibi sürelerde ulaşabilirsiniz. Buradaki tüm tren yolculuklarınız için geçerli bilgi, biletinizi aldıktan sonra görevliye trenin hangi perondan tam olarak saat kaçta kalkacağını da sorarsanız oradaki tabelayı kovalamanız gerekmeden direkt treninize yönelirsiniz. -Her ikisi için de çok sık tren kalkıyor, dolayısıyla bir saat belirleyip ona göre hareket etmek yerine gara ulaştığınızda ilk denk geldiğiniz trene binebilirsiniz. -26 yaş altı \"young adult\" kategorisine dahil olduğu için indirim var, bu gruba dahilseniz ya da görüntüde dahil gibi duruyorsanız söylemeyi unutmayın. Aslında yukarıda hafiften rengimizi belli ettik, Nice gezecek çok yerinizin olduğu \"ay ben bu kadar yeri nasıl yetiştireceğim?\" derken dolanmaktan ayaklarınızın 3 anneanne gücünde şişeceği bir şehir değil. Doyasıya keyfini çıkarabilir, şehrin tadına varabilir, dilediğinizce lokal mekan, küçük galeri ya da Fransız mimarisinin aşırı güzelliğinden yaşadığınız yeri sorgulayacağınız sokak keşfedebilirsiniz. -Tavanlarına yandığımız Chepelle de la Misericorde ve Eski Müzik Enstrümanları Müzesi'ne ev sahipliği yapan Palais Lascaris bu bölgede, kaçırmayınız. Şimdi gözünüzü kapatın ve Nice deyince aklınıza gelen ilk görüntüyü düşünün. Çok yüksek ihtimalle gözünüze deniz ve kenarındaki sahil şeridi geldi. Tamam, işte burası tam olarak orası oluyor. Günümüzde oteller, restoranlar, özel plajlar ve halk plajları ile dolup taşan bu sahil şeridinin yapılmasında İngilizlerin büyük payı olduğu için bu ismi almış. Gündüzleri denize girmek için gidebilir, özellikle yaz akşamları burada kalabalığın içine karışarak plajda bayılabilir ya da yürüyüşe çıkabilirsiniz. Vieux Nice, yani eski şehir bölgesini çevrelediği için ara sokaklardan birine daldığınızda da şehrin en güzel bölgesine bir anda karışıverirsiniz. Hazır Promenade des Anglais'e değinmişken bölgenin hatta Nice'in en ünlü otel Hotel Negresco'yu es geçmek istemeyiz. Bunlar niye bana otel anlatıyorlar şimdi diye düşünebilirsiniz, lakin Negresco sizin bildiğiniz otellerden değil efenim, çünkü bizi gülümseten bir hikayesi ve türlü türlü özelliği var. Güzel hikayesini sona bırakarak ilk iki özelliğinden giriş yapalım: Oldukça pahalı bir otel olan Negresco Orson Welles'ten, Pablo Picasso'ya, Salvador Dali'den Michael Jackson'a kadar birçok ünlünün kalmayı tercih ettiği bir otel. Bunun yanı sıra özellikle lobi bölümü boydan boya inanılmaz sanat eserleriyle dolu küçük bir sanat galerisi tadında ve sırf bu sebeple bile yalnızda dışı değil, içi de görülmeyi hak ediyor. Her şehrin bir en ünlü meydanı varsa, Nice'in en popüler ve turistik olanı da kuşkusuz Place Massena. Jean Medecin Avenue dahil Nice'in birçok önemli caddesinin orta yerine yer alan, restoranlarla ve mağazalarla çevrelenmiş bu meydan hem turistik açıdan hem de lokaller tarafından gayet popüler bir geçiş noktası. Meydanın tam orta yerinde yer alan ihtişamlı heykel Yunan mitolojisinden bildiğimiz Apollon'a ait. -Meydanda şöyle bir kafanızı kaldırırsanız tepenizde 7 adet oturan insan figürünün yer aldığını göreceksiniz. \"Conversation a Nice\" aslı bu eser Katalan sanatçı Jaume Plensa'ya ait ve 7 kıtadan 7 insanı sembolize ediyor. Eser meydana yerleştirildiğinden beri hem seveni hem de nefret edeni çok, biz seven taraftayız. Özellikle akşamları renkli bir biçimde ışıklandırıldığı zaman. -Kış döneminde, özellikle Aralık ayı civarında Massena Square inanılmaz güzel bir hale bürünüyor. Christmas pazarı, dev bir dönme dolap ve kocaman, ışıklandırılmış bir yılbaşı ağacının kurulmasıyla ortalık adeta film setine dönüyor. Olur da kışın buralara yolunuz düşerse baya mutluluk saçan bir görüntü, kaçırmayın. \"Castle Hill\" yani \"Kale Tepesi\" şeklinde çevrilebilecek Colline du Chateu ve civarında bulunan parkı, özellikle Nice'in kalabalık döneminde denk geldiyseniz huzur garantili birkaç saat için birebir. Üstelik Kale Tepesi'nden meşhur Nice sahil şeridi manzarasını Old Town görüntüsü ile karışık izleyebilir ve harika fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Buraya kadar her şey gayet güzel görünüyor olabilir, lakin şöyle ufak bir sorun yaşam ihtimaliniz var: Yorgunluktan adam öldüren merdivenler. Bu tepeye çıkmak için baya uzun bir merdiven tırmanmanız gerekiyor. Evet merdivenlerin hemen yanında asansör var, ancak çalışmadığı, bozulduğu zamanlar olabiliyor ve durum Kavimler Göçü'ne dönebiliyor. Lakin değer mi, değer efenim, dinlene dinlene çıkarsınız. -Üzgünüz, yukarı tırmandığınızda gözlem alanında da oturacak yer yok. Bunun için biraz daha yukarı çıkmanız gerekiyor. -Yukarı çıkmak için en iyi zaman akşamüstü, hava kararmadan önceki saatler. Bu şekilde şehri hem gündüz hem de gece görebilirsiniz, her ikisi için de ayrı ayrı tırmanmanıza ve vakit ayırmanıza gerek kalmaz. Fransa'da Rus katedralinin ne işi var dediğinizi duyar gibiyiz. Haklısınız, biz ve bizimle beraber Nice'e ayak basan kişi de bunu düşündü. Katedralin yapılma aşaması şöyle gerçekleşiyor: O dönemde İngiliz soyluların sık sık Fransız Rivierası'nı ziyaret etmeye başlamasının ardından Nice'e ulaşan tren yolunun da tamamlanmasıyla birlikte Rus soyluları da Nice gidiyor ve bu bölgeyi gözlerine kestiriyorlar. Ardından çeşitli anlaşmalar yapılıyor ve katedralin burada kurulmasına karar veriliyor. Katedralin bizim açımızdan en büyük özelliği, mimari açıdan Moskova'daki St Basil's Katedralini andırıyor olmasıydı. Dönem itibariyle mi bilemiyoruz ancak içini görebilmeniz mümkün değil. Yine de dışarıdan da oldukça güzel görünüyor, vaktiniz varsa bizce kesinlikle göz atabilirsiniz. -Burası şehir merkezinin biraz dışında kalıyor, dolayısıyla bulunduğunuz noktada toplu taşıma kullanmayı değerlendirebilirsiniz. Ancak eğer tren garı yakınlarındaysanız oradan yürüme mesafesi. Sanki bizde hiç yokmuşçasına sokak pazarı övmeyi seven blog yazarlarından olmadığımızı başından belirterek izninizle biraz Cours Saleya öveceğiz. Çünkü tartışmasız bir şekilde bu pazar şu güne dek gördüklerimiz arasında en sevimli olanlarından biriydi. Burası hem meyve sebze, hem küçük hediyelikler, hem tatlı tuzlu atıştırmalıklar hem de bölgeye özgü sabun ve tuzlar alabileceğiniz oldukça işlevsel bir pazar. Aslında çiçek pazarı olarak biliniyor ve zaten bol bol çiçekçi de mevcut, ancak muhtemelen diğer kısımlar daha çok ilginizi çekecek. -Lokasyon olarak Old Town'un göbeğinde bulunuyor. -Hafta içi 17:30'a kadar, hafta sonu 1:30'a kadar ziyaret edebilirsiniz. -Yukarıda tuz deyip geçmek istemedik, zira burada varlığından haberdar olmadığınız o kadar çok tuz çeşidi var ki, biz dayanamayıp birkaç tane aldık bile. Wasabili, domatesli, hardallı hatta güllü gibi birçok enteresan çeşit deneyebilir ve alabilirsiniz. Alırken tadına bakmayı unutmayın! Nice'in bizi en çok heyecanlandıran yönlerinden biri Güney Fransa'nın modern sanat merkezi olarak nam salmış olmasıydı. Bu sebeple Museum of Modern and Contemporary Art'ı da baya büyük bir heyecan içinde ziyaret ettik. Giderken içimizde inceden bir \"acaba ağaç dalını önümüze koyup alın size modern sanat!\" derler mi acaba korkusu da vardı ama, kesinlikle heyecanlandığımıza değdi, oldukça başarılı bir müzeydi. Eğer ilginiz varsa içeride birkaç saatinizi geçirebilmeniz muhtemel. -Tramvay ile gidecekseniz Garibaldı durağında, 4,7,9 ya da 10 numaraları otobüslerden biriyle gidecek olursanız Klein/Defly duraklarından birinde inerek kolayca ulaşabilirsiniz. Zaten binayı görünce burası olsa olsa modern sanat müzesi olur diyeceksiniz. -Pazartesileri kapalı, diğer günler 10:00-18:00 arası açık. -Adres: Place Yves Klein. Ücret: 6 Euro. Nice ziyaretiniz boyunca ünlü iki sanatçıyı çok daha yakından tanıma şansınız olacak. Birisi Henri Mattisse diğeri ise Marc Chagall. Musee Matisse, Nice'ten çıkmış en önemli sanatçılardan biri olarak kabul ediliyor. Müzesi ise 1963 yılında şehrin Cimiez bölgesinin tepelerine kurulmuş ve Matisse hayattayken, kendisinin de desteği ile kurulduğu için çok daha işlevsel bir müze olmuş. Binasına da hayran kaldığımız müzenin içinde sanatçının resim, heykel, seramik gibi birçok farklı alanda çalışmasının yanı sıra müzeye bağışladığı ya da miras bıraktığı eserleri de mevcut. -Adres: Avenue des Arenes de Cimiez. 15, 17, 20, 25 numaraları otobüslerden herhangi birisi ile \"Les Arenes/Musee Matisse\" durağında inmeniz gerekiyor. Toplu taşımasız ulaşmak çok güç, çünkü çok yokuş. -10:00-18:00 arası açık. Giriş 6 Euro. -Müze Roma dönemine ait kalıntıların hemen yanında yer alıyor, ilginizi çekiyorsa oraya da bir göz atabilirsiniz. Geldik tanıştığımıza çok memnun olduğumuz, bize de beklediğimiz Marc Chagall'ın müzesine. Efenim doğruyu söyleyelim, biz kendisine yalnızca dini temalı eserler oluşturduğunu okumuş olmamızdan ötürü biraz ön yargılı yaklaştık, lakin pişmanız, özür dileriz. Eserleri, özellikle hikayeleri ile birlikte inceleyerek okuduğunuzda gerçekten çok etkileyici. Bizce uzak muzak demeden Chagall'ı yakından tanımaya kesinlikle vakit ayırmalısınız. -36 Avenue Dr Menard üzerine yer alıyor. Bu da Cimiez tarafında olduğu için Musee Matisse ve Musee Chagall'ı aynı güne denk getirmeniz gayet mantıklı olur. Matisse yakınındaki duraktan buraya ulaştığınız istikamete doğru giderseniz kolayca ulaşabilirsiniz. -26 yaş altı indirimi olduğunu hatırlatalım. -Bu arada, biz çok acıkmıştık diye mi bilemiyoruz, ancak esrarengiz bir şekilde müzenin kafesinin patatesleri biraz fazla mı güzel sanki? Siz de bir deneyin. -Tabii ki buralara kadar gelmişken Monte Carlo ve Cannes'a geçmek gayet mantıklı bir plan. Monte Carlo Rehberimize ve Cannes Rehberimize de göz atmak iyi bir fikir olabilir. Parc Phoenix: Nice'in en popüler şehir parklarından bir diğeri. İçinde Asya Sanatları Müzesi, Avrupa'nın en büyük seralarından biri ve botanik bahçesi mevcut. Vaktiniz varsa uğrayabilirsiniz. Espace Ferrero: Nice'in modern sanat konusunda başarılı olduğunu kanıtlar nitelikteki bir diğer galeri. Öğrencilere ücretsiz, Place Gautier üzerinde bulunuyor ve girişi 10 Euro. -Place Rossetti: Şehirde dolanırken çok yüksek ihtimalle denk geleceğiniz, Old Town bölgesinin en kalabalık meydanlarından biri. Özellikle akşam saatlerinde çok yoğun, görsel açıdan çok güzel, küçük bir meydan. Nice Cathedral da burada yer alıyor. -Musee des Beaux-Arts de Nice: Nice'in güzel sanatlar müzesi. İçeride birçok Fransız sanatçının eserlerini bulabilirsiniz. Avenue des Baumettes üzerine yer alıyor. Avenue Jean Medecin: Burası Nice'in en büyük alışveriş caddesi olduğu gibi turistik anlamda da en popüleri. Çok özel butikler ya da aşırı pahalı mağazalar değil ama, hazır giyim namına Türkiye'den bildiğiniz ne varsa bu cadde üzerine bulabilmeniz mümkün. Bu sebeple çok da büyük bir özelliği olduğunu söyleyemeyeceğiz, ancak yine de Türkiye'de bulunmayan 3-5 markaya ve yol üzerine mola verebileceğiniz kafelere denk gelebilirsiniz. Ünlü Galeries Lafayette de bu cadde üzerine bulunuyor ancak doğruya doğru, buradaki Paris'tekine kıyasla baya dandik. Rue Massena: Bu cadde, Avenue Jean Medecin'in çok yakınında bulunuyor ve şehrin ana alışveriş caddelerinden bir diğeri. Yine çoğunlukla bildiğimiz markalardan, kafelerden ve fast food restoranlarından ibaret. Rue Paradiso: Burası yukarıdaki diğer iki caddeye kıyasla daha pahalı tasarımcıların ve markaların bulunduğu, biraz daha küçük bir sokak. Diğer iki caddeye son derece yakın olduğu için şöyle bir göz atabilirsiniz. -Özellikle saat 7'den sonra ve Pazar günleri birçok mağazanın kapandığını hatırlatalım, sonra oralarda sinir krizi geçirmeyin. Medeniyet in the house! Nice kesinlikle uygun fiyatlı bir şehir değil. Eğer bütçesi düşük bir tatil peşindeyseniz Nice, hatta komple Cote d'Azur civarını başka bir döneme itelemeniz sinir krizi geçirmemeniz ve homeless olmamanız açısından mantıklı bir karar olacaktır. Şehrin uygun fiyatlı olmamasının yanı sıra, Nice'e uygun fiyatlı uçak bileti bulabilmek de aslında oldukça güç. Zaten civardaki Cannes, St. Tropez, Monaco gibi yerlere gidecekseniz de öncelikle Nice'e uçmanız gerekeceği için her türlü buraya uçak bileti almanız gerekecek. Bu konuya çözüm getirebilmek için Picodi'yi yer yer kontrol ederseniz Nice'e daha uygun fiyatlı uçabilme şansınız olabilir. Yalnızca Nice için değil, yurt içi ve yurt dışı başka destinasyonlar için de uçak bileti vb. konularda indirim yakalayabilmeniz mümkün. Nice'te ve genel olarak bu çevrede \"Fransızlar çok uyuzdur, İngilizce konuşursanız suratınıza tükürürler\" falan gibi saçma genellemelerden uzaksınız, güneyli olmanı etkisi midir bilemiyoruz, ancak çoğunlukla herkes gayet sempatik ve bir probleminiz olduğunda mümkün olduğunca size yardımcı olmaya çalışıyorlar. Nice Gezi Rehberi hazırlayıp da plajlardan bahsetmemek olmaz. Eğer denize girmek isterseniz Promenade tarafında hem halk plajları hem de özel plajlar var. Özel plajlar için ücret ödemeniz gerekiyor, karşılığında şezlong, havlu gibi ihtiyaçlarınızı karşılıyorlar. Sahil şeridi kumdan değil küçük küçük insanı uyuz eden taşlardan oluştuğu için özel plaj mantıklı olabilir. Umurumda değil diyorsanız gelmiş geçmiş en çirkin modalardan biri olan deniz ayakkabılarına burada sıcak bakmanız gerekebilir, bizden söylemesi. Tek kelimeyle mühteşem. Emeğinize sağlık. Bu gezi yazısının özetini siteye ekledim. Bilginize. Çok güzel anlatmışsınız, 7 Mayıs da aynı yerlere gidiyoruz inşallah güzel geçer! Teşekkürler! Önümüzdeki hafta gideceğim, gerçekten şehir o kadar ölü olur mu? Arabayla bütün sahil şeridini gezmeyi planlıyorum. Nice, Marsilya, St. Trope, Provence, Eze, Cannes, Monaco gibi. Çok güzl bir paylaşım olmuş bayıldım. Yılbaşında bnde göreceğim inşallah bir siteden de kupon buldum uçak bileti için küçük bir miktar."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/07/30/kanadada-yasam-ve-gocmenlik", "text": "Kanada'da yaşam ve göçmenlik meselesi üzerine bol bol soru alıyoruz. Bu sebeple yeni röportajımızda Türkiye'deki birçok kişi tarafından kurtarılmış bölge olarak görülen Kanada'ya bir kez daha parmak basalım dedik ve bir süredir Kanada'da yaşamakta olan Eray Küçükçay ile şahane bir röportaj gerçekleştirdik. Her şeyi gerçekten o kadar detaylı ve gerçekçi bir şekilde aktardı ki, Kanada'da yaşamak nasıl oluyormuş, nasıl olmuyormuş, göçmenlik sancılı bir süreç miymiş, şayet öyle değerlendirecek olursanız bu süreci en rahat şekilde atlatmanın yolları nelerdir hepsini açıklamış bulundu. Buradan kendisine teşekkürlerimiz sunarak konuya geçelim. Başlamadan gelen not: İlgilenenler için şurada bir adet Kanada'da yaşam ve göçmenlik içerikli röportajımız daha var. Kanada'ya geleli neredeyse 4 yıl oldu. Üniversiteyi Türkiye'de okudum ve sonrasında yüksek lisans planları üzerinden Kanada'ya gelmenin iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Eğitim konusunun yanında, kendimi tanımak ve geliştirebilmek için tek başına bambaşka bir ülkeye gidip hem zorlukları hem de avantajları ile kişisel bir tecrübe de yaşamak istiyordum. İnsan kendini yalnız kalmayı öğrenince daha da iyi tanıyor ve analiz ediyor. Bu süreç sonucunda da bireysel olarak çok daha güçlü bir kişiliğe sahip oluyorsunuz uzun vadede. Türkiye'de toplumun çoğunluğundan farklı olmak ne yazık ki insanı hem yoran hem de sömüren bir durum. Eğitim/kişisel gelişim gibi konuların en temelinde aslında toplumun çoğunluğuna uymamanın, -her ne sebeple olursa olsun- farklı olmanın getirdiği 'güçlü olma zorunluluğu' yatıyor. Bu da zamanla farklı planlar yaparak, farklı sistem ve toplumlar içinde yaşayarak kendini geliştirme planlarına kayıyor. Kanada, bireysel hak ve özgürlükler konusunda önde gelen ülkelerden biri olduğundan dolayı benim için her zaman diğer ülkelerden daha ön plandaydı. Geldiğimden beri Ottawa'da yaşıyorum. Ottawa şehri Kanada'nın başkenti ve son derece düzenli bir şehir. Coğrafi olarak Ontario'da yer alsa da Quebec eyaleti sınırında olduğundan çift dilli bir kültüre sahip. Kanada'nın iki resmi dili olan İngilizce ve Fransızca şehirde nereye giderseniz gidin geçerli, ve bu iki dilde de servis alma hakkına sahipsiniz. Memur kesimi oran olarak ülkenin diğer şehirlerinde olduğundan çok daha fazla ve bu da beraberinde Kanada'nın en eğitimli şehrini oluşturmuş durumda. Şuradan konuyla ilgili daha fazla bilgi alabilirsiniz. Özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerden gelenler için şehir ilk başlarda biraz sıkıcı gelebilir, çünkü nüfusu 1 milyonu geçmiyor. Şehir merkezi canlı ve eğlence için kötü sayılmayacak bir yapıya sahip. Şehir merkezinin dışına çıktıkça toplu taşıma ve canlılık da azalmaya başlıyor tabii. Çoğu insanın \"sıkıcı\" olarak nitelendirebileceği bu durum aslında buradaki insanların huzur beklentilerini tam olarak karşılıyor. Doğa ile iç içe bir şehir olduğundan dolay spor yapmak büyük bir eğlence şehirde. 7'den 70'e herkes bisiklet, kano, buz pateni vb. sporlarla uğraşıyor ve sigara içen sayısı diğer şehirlere göre göreceli olarak çok daha az. Dolayısıyla stabil bir hayat isteyen, sporunu yapan ve arada sırada şehir merkezine gidip eğlenmek isteyen insanlar için kesinlikle yaşanacak bir şehir diyebilirim. Çevresinde doğal parklar ve diğer şehirler çok olduğundan insanlar iyi zaman geçirmenin yollarını keşfediyorlar. ABD'nin NY eyaleti sınıra araba ile 50 dakika mesafede olduğundan günübirlik ABD'ye alışverişe gitmek de bazıları için güzel bir opsiyon oluyor. Şehrin iki büyük üniversitesi var ve çoğu alanda ve seviyede uzmanlık alınabilecek programlara sahipler. Bunun yanında birkaç tane de iyi sayılabilecek kolej kurumu var ki, bu kurumlarda eğitim almak Ottawa'daki iş imkanları için en iyi yollardan biri. Kanada'da göçmenlik konusu son derece geniş ve kişinin pozisyonuna özgü olarak değişebilen bir konu. Kimileri için göçmenlik kısa bir prosedürden ibaret iken bazıları için yıllar alan ciddi bir amaca dönüşebiliyor. Bu da eğitim durumunuza, hangi eyalete/şehre gittiğinize, finansal durumunuza ve dil bilginize göre değişiyor. Göçmenlik sistemi son senelerde ciddi değişimlere uğradı ve muhtemelen yakın gelecekte de uğramaya devam edecek. Sürecin spesifik safhaları için en iyi kaynak Kanada hükumetinin web sitesi oluyor, dolayısı ile çok ince detaylardan ziyade genel anlamda neler yapmak avantajlı onlardan bahsetmek daha doğru bir yol diye düşünüyorum. İlk aşama eğitim seviyesi ve gelinen eyalet kombinasyonu. Örneğin Ontario'da, eyaletin herhangi bir üniversitesinden master veya doktoranız varsa göçmenlik için çalışma ihtiyacı duymadan başvuru yapabiliyorsunuz. Ontario başvurunuzu onayladıktan sonra federal hükumete yapılan başvuru da otomatik olarak onaylanıyor, ve ortalama 9 ay 1 yıl içinde göçmenliğinizi alma şansı elde ediyorsunuz. Lisans ve ön lisans mezunları için de benzer bir prosedür geçerli, ancak master/doktora mezunlarından farklı olarak, belirlenmiş iş alanlarında asgari 1 yıl çalışmış olmak gerekiyor. Türkiye'de İngilizce eğitim veren bir üniversiteden mezun olmak da oldukça büyük avantaj sağlıyor. Bunun yanında, göçmenlik başvurusu yaparken IELTS gibi uluslararası alanda kabul alan bir sınavdan İngilizce seviyenizi kanıtlayacak bir derecenizin olması da zorunlu. Süreç genel olarak belge gönderip beklemek ile geçiyor, dolayısı ile zaman dışında çok yoran bir olayı yok. Çok iyi araştırmak, tecrübeli insanlarla konuşup fikir ve ipuçları almak, internet üzerinden gelişmeleri takip ederek başvurunuzu güncel tutmak en önemli kısımları. Eğer sürekli olarak ilgilenirseniz başvuru öncesi ve sonrası, düşünüldüğü kadar zor bir durum söz konusu değil. En büyük hata, hazır olunmadığı halde başvuruyu yapmak oluyor. Bir kez ret gelince bunu tersine çevirip tekrardan kabul almak zorlaşıyor. Göçmenlik işlemi aksadığında da iş bulmak da zorlaşıyor. Çünkü çalışma izniniz varsa bile ülkede kalıp kalmayacağınız belli olmuyor veya göçmenlik prosedürü tamamlanmadan çalışma izninizin bitebilme ihtimali var. Bu gibi durumlarda her zaman finansal olarak bireyin kendini garantiye alması en önemli destek. Orta derece İngilizce ile direkt göç etmeyi amaçlamak çok gerçekçi bir senaryo değil ne yazık ki. Daha gidilen ülkenin dilini konuşamadan kimse göçmen olamıyor, çünkü başvuru sırasında zaten bildiğinizi kanıtlamanız gerekiyor sınavlarla ve gerekirse mülakatlar ile. Sadece göçmenlik için değil, stabil ve başarılı bir hayat edinebilmek için de İngilizceyi konuşabilmek ve düzgün iletişim kurabilmek önemli bir etmen. Dolayısıyla orta-alt seviye İngilizcesi olanların göçmenlikle ilgili planlar yapmadan önce amaçlaması gereken ilk hedef dillerini akıcı hale getirmek ve bunun için bir kursa gitmek olmalıdır. Bunu Kanada içinde yapmak, ülke kültürünün getirdiği günlük hayat dilini de öğrenme imkan vermesi sebebi ile uzun vadede tabii ki daha avantajlı. Kanada, burada çalışıldığı ve para kazanıldığı sürece yaşaması aşırı pahalı bir ülke değil, ancak özellikle öğrenciler için, eğer aile desteği ile geliniyorsa biraz pahalı gelebilir. Telekomünikasyon servisleri kesinlikle pahalı olarak nitelendirilebilir mesela. Kiralar da şehrinse göre ciddi anlamda olarak değişir. Ottawa'da aylık 700 dolara 1+1 bir daire bulmak mümkün iken bu fiyat Toronto için 1300 e çıkabilir. Kijiji. ca gibi web siteleri bu tarz kira değerlerini araştırmak için yardımcı olabilir. Çalışma hayatına giren ve tutunan ortalama bir çalışan için ekonomik olarak oldukça stabil bir ülke. Yeni gelenlerin, her ne kadar hesaplanırsa hesaplansın ekstra giderlerinin olacağının farkında olmaları gerekiyor. Başka bir ülkede yaşamak yalnızca kira/yemek gibi detaylar ile hesaplanamıyor. Bunun göçmenlik işlemleri var, ehliyeti var, vergi ödemeleri ve o vergileri geri alma olay var... Özetle eğer finansal olarak eğer hazırlıklı gelinmezse sizi hızlıca zora sokabilir. Türkiye'de doğup büyümüş insanlar olarak pek çoğumuzun 'yakın arkadaş' olma beklentisi Kanadalıların bakış açılarına uygun olmayabiliyor. Kanadalılar genelde iş/okul sonrası bir yere gidip yemek yemek/içki içmek yolu ile sosyalleşme imkanı buluyor diyebilirim. Bunun yanında kış döneminde ev içinde toplanıp yine içki eşliğinde muhabbet etmek en yaygın yol. Dolayısı ile insanların 'arkadaş' tanımına oturacak tanıdıklarından beklentileri de farklı. Biz yakın arkadaşlarımızı tanımlarken hızlıca yakınlaşıp 'kanka olmayı' idealize ediyoruz. Kanadalılar ise bir yerde toplanıldığında uyumlu bir muhabbetiniz var mı yok mu ona bakıyorlar. Sonuç olarak yeni gelen Türklerin, Kanadalılar ile arkadaş olma beklentileri de bir süre sonuçsuz kalabiliyor. Ancak zamanla yerel iletişim kültürü anlaşıldığında ve uyum sağlandığında bu sorun da ortadan kalkmış oluyor belli bir derecede. Kanada multi-kültürel bir ülke olduğundan dolayı her çeşit milletten arkadaş edinmeniz son derece olası. Zaman içinde kendi arkadaş çevrenizi o ya da bu şekilde edinmiş oluyorsunuz. Kanadalı bir partnerinizin olmasının uyum sürecini ciddi bir şekilde hızlandırdığını da belirtmeden geçmemeliyim. Türkiye'deki beslenme şeklimi çok da değiştirmek zorunda kalmadım açıkçası. Pek yemek ayrımı yapmıyorum kişisel olarak, ama dini değerleri sebebi ile çeşitli yemekleri yiyemediğinden sorun yasadığını söyleyen pek çok insan var. Onun dışında pek çok şey bulunabiliyor Ottawa'da. Çoğu bölgede Orta Doğu yemeklerini satan marketler var ve nereye gideceğinizi bildiğiniz sürece istediğinizi bulabilirsiniz yiyecek konusunda. \"Kanada Mutfağı\" var, ama çok çeşitli yemekler yok ne yazık ki. Çoğu, Quebec'in sahip olduğu Fransız kültürü arka planına dayanıyor ünlü yemeklerin. Poutine, en popüler yemeklerinden Kanada'nın. Nereye gitseniz bir Poutine'ci görürsünüz, ya da en kötü ihtimalle bir restorana veya pub'a girdiğinizde menü yer alan bir yemektir. Bunun yanında Tourtiere gibi ağız tadımızın çok da uyumlu olmadığı, daha ağır yemeklere de sahipler. Kanada tartışmasız soğuk bir ülke, ancak bu tespit sadece kış ayları için geçerli. Örneğin Ontario'nun güney ve doğu bölgeleri, yazları İstanbul'u aratmayacak bir sıcağa sahip. İlkbahar ve sonbahar gibi dönemler çok kısa sürüyor, dolayısı ile Ekim-Kasım gibi belirgin bir şekilde hava soğumaya başlıyor ve birden kendinizi kışın içinde buluyorsunuz. Şubat-Mart ayları gibi hava -30 civarına erişiyor. Buna rağmen, Kanada halkı soğuğa alışkın ve hayatını şartlara göre şekillendirebilmiş insanlardan oluşuyor. Eğer ki soğuktan aşırı nefret etmiyorsanız, çoğunlukla yazın ne yapıyorsanız kışın da bu yaptıklarınıza devam edebilirsiniz. Belediyeler yolları, kaldırımları ve gerekli bölgeleri temiz ve güvenli tutmak için kışları 24 saat çalışıyorlar. Her sabah 4-5 gibi koskoca kamyon benzeri araçların yollardan kar temizlemesini izleyebilmeniz olası. Sabahın 7'sinde, kar yığınlarının arasında, buz gibi soğukta okul otobüsünü yakalamak için koşan 10 yaşında çocuklar görürsünüz. Haliyle günlük hayatın havadan etkilenmediğini fark eder ve siz de ona göre zamanla uyum sağlarsınız. Sıkı giyinildiğinde pek bir sorun olmayacaktır. İnsan arada sorguluyor böyle şeyleri... Sonuçta başka bir ülkeye gitme kararı vermek sadece o kararı almış olmaktan ibaret değil, sonrasında da bunu başarabilmek için baya çaba göstermek gerekiyor. O çaba da motivasyon eksikliği ile olabilecek bir şey değil. Dolayısı ile bu süreç içinde insan her zaman kendine soruyor \"acaba değdi mi, dönmek daha mı mantıklı, avantajları/dezavantajları neler\" diye. Bu durumda insanın motivasyonunun ne olduğu çok önemli yurtdışında yasarken. Eğer geçerli sebeplerinizin olduğunu düşünüyorsanız, gerekli altyapınız varsa, aile ve yakın çevreniz de sizi destekliyorsa başka bir ülkeye gidip uzun vadeli kalmak ideal bir plan olabiliyor. Özetle 'neden geldim' ve 'neden geri gitmiyorum' gibi sorular sanırım zamandan bağımsız olarak her zaman oralarda bir yerde duruyor aklınızın içinde. Öncesinde İstanbul gibi bir şehirde yaşadığım için kültürel adaptasyon olarak çok büyük bir sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Geldiğim şehir nüfus olarak 1 milyonu aşmadığından dolayı insanların az olması, şehrin planlama olarak aşırı düzenli ve geniş bir alana yayılmış olması gibi konular daha çok garibime giden olgular oldu. Apartman dairelerinde yaşamaya alışmış bir bünye için müstakil evde yasamaya başlayıp kar küremesinden ev bakımına pek çok yeni konsept öğrenmek zorunda kalmak ilk başlarda baya bir garip hissettiriyor. Şu sıralar iş hayatından dolayı tekdüze geçtiğini söyleyebilirim günlük yaşantımın. Sabah uyanıp işe gidiyor, akşam çıktıktan sonra ya spor yapıyorum ya da yakın çevrem ile vakit geçiriyor oluyorum. Şehirde sosyal anlamda yapılacak en güzel aktivite çevre bölgelerde doğa gezileri yapmak ya da arkadaşlar ile yemeğe gitmek. Kışları bu durum biraz daha kapalı alanda spor yapmaya kaymaya başlıyor, insanlarla da kapalı alanlarda vakit geçirmek daha mantıklı bir hal alıyor. Dolayısıyla sosyalleşme/gece hayatı gibi konularda geldiğim şehir olan İstanbul'dan daha aktif bir yer olduğunu söyleyemem Ottawa'nın. Bunun yanında festival kültürü oturmuş durumda şehirde, yaz kıs demeden festivaller oluyor. Örnek olarak Jazz festivali, Pirzola festivali, Yunan/Pers/İtalyan/Çin festivalleri, Kış/Kar festivali, hatta Akçaağaç şurubu festivali bile yapılıyor. Ottawa için konuşmak gerekirse; Parlamento Binası ve çevresi görülmeye değer bir bölge kesinlikle. Bunun yanında Ottawa'nin kardeş şehri olan ve Ottawa nehrinin öbür yakasında yer alan Quebec eyaletinin Gatineau şehri de görülmeye değer yerlerden. Kış sezonu geliniyorsa, kışları donarak dünyanın en uzun buz pateni pisti durumuna gelen Rideau Kanalı'nda paten kaymak da muhteşem bir aktivite turistler için. Yine kış sezonu için çevre dağlarda kayak/snowboard yapmak da çok pratik ve ulaşılabilir. Yazları kesinlikle doğa ile iç içe olunmalı kanaatindeyim. Gatineau Park son derece büyük bir alanı kaplıyor ve bisikletten koşuya, kanodan yüzmeye pek çok şey yapılabilir. Çok fazla irili ufaklı göl olduğundan Cottege denilen gol kenarı evler kısa vadeli kiralanabilir ve kamp yapılabilir. Kesinlikle görmeye değer çevre şehir/bölgeler ise Ontario'da Perth, Kingston, Wesport ve Gatineau'da Mont Tremblant, Montebello ve Parc Omega olarak sıralanabilir. Tabii ki 2 saat uzaklıktaki Montreal'i söylemeye bile gerek yok, muhteşem bir şehirdir hem yaz hem kışları. -Orada yaşadıkça buz hokeyine ilgi duymaya başladın mı? Bir ara maçlarına bile gittim izlemek için, insanlar için önemli bir spor Kanada'da. Ama bir türlü bizdeki futbol kültürü gibi olmadı açıkçası, takım tutma sekli ayni değil ve alışmak zaman alıyor. -Kanadalılar gerçekten sürekli hiking, trekking gibi aktivitelerde bulunuyor mu? Hava durumu elverdiği surece evet! Yazları tüm şehirler cıvıl cıvıl olduğundan herkes spor yapmaya gayret ediyor. Kışları da spor yapanlar var ama hava durumundan dolayı çoğu insan kapalı ortamda sporu tercih ediyor. -Gece 3'te acıktın, ne yemeksepeti, ne ıslak hamburger var, ne sipariş verebilirsin? Ottawa için konuşmak gerekirse; çevrede 24 saat acık birkaç pizzacı kesin vardır. Bunun yanında 'shawarma' diye tabir ettikleri bizim 'döner' konseptine çok yakın yemek yapan restoranlar da acık oluyor. Amerikan tipi hamburgercilerin bazıları da 24 saat servis verebiliyor. Bazı marketler de tüm gün acık olduğundan yemek olayı sorun olmuyor çok. Orta Doğulular sayesinde her yerde marketler olduğundan arada özlediğiniz lezzetleri de bulmanız mümkün; sucuk, salam, pastırma, hatta lokma tatlısı, lahmacun ve simit bile bulunabilir. -Kanadalıların aşırı kibar oldukları doğru mu? Büyük şehirlerde doğru. İnsanlar gülümsemeyi bir selamlaşma şekli olarak kullanıyor, bunun yanında özür dilemek de iletişim kurarken nezaketi simgeliyor. Dolayısı ile bir süre sonra kendinizi hiç tanımadığınız insanlara gülümserken ve özür dilerken bulabilirsiniz. Merhabalar. Enfes bir yazı olmuş. Edindigim bilgilerin aksine rahatlatan bir röportaj. Ancak bir süredir Kanada planları olan biri olarak bilgi konusunda biraz yardıma ihtiyacım var. Eray Bey ile iletişim kurabilme şansım var mıdır? Teşekkürler. Iyi hayat yolculuğuna her yaşta başlayabilirsiniz. Ailemle Kanada'ya göçmen olarak gelmek istiyorum. Türkiye, sosyo-ekonomik ve siyasi sorunlar, gelecek hakkında endişelerim var. Ben, eşim ve onüç yaşında oğlum ve dört yaşında kızım var. Kanadaya ailece göç etmiş tanıdığım arkadaşlarım var, onların bu konuda bana faydası olabilir mi ?. Kanadaya gocmek istiyorum ama bildiyim dil yok. Bir Turkceyi biliyorum. Oraya gocdukden sonra is bulmam ne kadar zor olur? yardimlariniz icin tesekkur ederim. Iyi hayat yolculuğuna her yaşta başlayabilirsiniz. Kanadaya göç etmek istiyorum lütfwn yardımcı olurmusunuz.. yemeğe soguga ıvır zıvıra razıyız. ama gene önemli basvuru steplerini yazmamıssınız. Gocmenlik icin varolan basvuru stepleri diye birsey yok ne yazik ki herkes icin. Geldiginiz sekle ve basvurdugunuz programa gore degisen stepler var. Mesela resmi websitesine gidip oradaki sorulara cevap vererek ne gibi bir gocmenlik programi altinda basvuru yapilir ogrenebilirsiniz. Unversiteler arasi transfer sartlarini yerine getirirsen, Kanada'daki bir okula transver olabilirsin. Okulu bitirdikten sonra da o zamanki gocmenlik sartlarina gore basvurunu yapabilirsin. Biz eşim ve bebeğimiz ile (3 kişilik çekirdek aile) göçmen olarak Kanada'ya yerleşmek istiyoruz. Eşim mühendis, ben de öğretmenim. Bildigim kadari ile bebekler veya cocuklar icin (16 yasina kadar) IELTS sinavi gerekmiyor gocmenlik basvurusunda. Dolayisi ile esiniz de siz de aldiginiz anda IELTS i dil acisindan bir engel kalacagini sanmiyorum. Ahmet bey merhabalar, biz ailece Kanadaya tasiniyoruz bu yaz, ama Ottawa ve Montreal arasinda kararsiz kaliyoruz, cocuklarimiz 8 ve 5 yaslarindalar, hem alisma sureci, hem yasam kolayligi acisindan muhit olarak nereler daha iyi olur, bir de okul olarak da elimizde bi kac isim var ama hangisi daha iyidir bilemiyoruz, simdiden tesekkurler. Gerçekten detaylı ve güzel bir röportaj olmuş. Biraz korkutmadı değil açıkcası, ama değer. Gecmeniz gereken birkac bilim sinavi var bildigim kadariyla ve ielts akademikten 7 uzeri almaniz gerekiyor. Burada tip 7 yil ve tip fakultesine Kabul edilmek icin onceden baska bir bolumde 2 yil okumaniz gerekli yani direk liseden tibba baslayamiyorsunuz. doktorlar hele uzmanlar iyi kazaniyor ancak denklik alabilirseniz. Hic ama hic kaprisli ukala doktor gormedim burada cok saygili ve ilgililer bu biraz bizim ulkemize ters ha demiyorum Turk doktoru kotudur cok iyi tip hizmeti alabileceginiz kuruluslar ve doktorlar bolca mevcut Turkiyede de. Kanada egitime cok ama cok onem veriyor. Egitim almak da parali okullara Kabul de ayri bir sorun ve tabii Kanada ihtiyacini gocmen alarak gideriyor. Ihtiyac duydugu meslek gruplari ve sartlari genelde belli ayrica Ustaliga, uzmanliga dogru kagitlara ve tecrubeye sahipseniz deger veriyor. Benim kanaatim direk doktor olarak gelmek tesisatci olarak gelmekten sanki daha zor. A ma unutmayin Kanadanin Kanadaya uyum saglayabilecek kaliteli insan gucune ihtiyaci bitmez. 7 yil kanada da yasadim. istediginizi sorabilirsiniz e mail de atabilirsiniz. Merhabalar kerim bey. 7 yıl kanada da yaşadığınızı söylemişsiniz acaba mesleğiniz neydi? Endüstri mühendisiyim orada y. lisans veya çalışmak için gelmek istiyorum ielts den 7.5 civarı alma durumum var vancouver istiyorum bilgilendirirseniz çok mutlu olurum. kanadaya göçmeyi düşünüyoruz eşim ve 2,5 yaşında kızımla. ancak okadar olumsuz yorumlar var ki hangisine inanmalı bilemedik??? eşim inşaat yüksek mühendis i ben yüksek okul mezunuyum. eşim ingilizce biliyor ben ise az. Ben oğlumun daha iyi eğitim alması için böyle bir işe kalkışıyorum. Fikrinizi öğrenmek isterim. Merhabalar Biz eşimle ikimizde emekliyiz.13 yaşında oglumuz var. Kanadaya çocuğun eğitimi ve bundan sonraki hayatımızı idame ettirmek istiyoruz. Edmonton da arkadaşlarımız var.. onlar bize nasıl yardım edebilir. Bu konuda nasil bir yol izlemeliyiz. Kanadaya turist bile artik gitmek cok zor artik. Kanada dan birinin size sponsor olmasi icin ugrasmaniz daha mantikli. Bunun en kolay yolu da is teklifi almak. Yoksa gidemezseniz gitseniz de kalici olamazsiniz. Egitimlw artik kalmak cok zor. Egitim sonunda is bulamazsaniz gene donmek zorunda kalirsiniz. Is teklifi almak icin istihdam ofislerini ulasin. Merhabalar herkes birşeyler anlatıyor göçmenlik ve iltica ile ilgili ama kimse. Transit vize ile kanada dan başka ülkeye geçiş sırasında. Kanada ya havalimanında nasıl iltica edilir sorusuna cevap vermemiş. Bu konu ile ilgili web'te google de hiç bir bilgi yok. Biriside buna cevap versin gerçekten bilen varsa tabiii teşekkürler. Surec cok basit isliyor; havaalanina vardiginizda pasaportunu yirtip en yakin polise gidip 'ben vatansizim' diyorsun. Onlarda seni hemen Kanada vatandasi yapiyolar. bazılarınız yazıyı okumadan ezbere yorum yapmışınız, yazıda sorduğunuz sorulara cevaplar var, Merhaba Karzan bey. Ilk once Kanada devleti gocmenlik web sitesini gozden gecirin. Oradan herzaman bas vuru yapa bilirsiniz. Eger orda tanidiginiz varsa o sizi davet ede bilir eger yoksa kendiniz bir vekil tutarak onun yardimiylada gocmenliye bas vura bilirsiniz iltica icin vekil size herturlu yardim eder. Bol sanslar. Merhaba Ceyda hanim. Eger ablanizla araniz iyiyse o size yardim ede bilir oraya gitmenize. Arasdirma yapiyorsaniz gideceginiz sehri secimini dogru yapmalisiniz mesela oyle sehirleri varki orada sadece fransizca konusuluyor eger fransizca bilmiyorsaniz is bulma sansiniz cok az mesela Montereal fransizca konusulan sehirlerden birisi. Fazla is avantajinin bol oldugu ingilizce konusulan yer isdiyorsansa Toronto canadanin 2 ci buyuk sehri ve 2 ci pahali sehri. Is avantajina gorede harika guzel bir kariyer yapa bilirsiniz ve kendinize uygun universitede bula bilirsiniz. Eger ufak ucuz bi sehir ariyorsaniz Victoria yi onerirm, universitelerde fazlasiyla bulunmakta. Ve gocmenlik alimi rakam filan sehirlerine gore degismekte ve en cok gocmen kabul eden sehirlerinden Manitoba ve Alberta sehirlerini tafsiye ederim. Bol sanslar. Yatirimci girisimci degilsen ve saglam bir paran yoksa gocmenligi anca is teklifi yoluyla alabilirsiniz. Bunun icinde profesyonel bir yardim almaniz gerekir. Ama maddi olarak saglam degilseniz cok ugrasmayin derim. Yazı mükemmel. Epey bilgilendirici. Yalnız, benim kafama takılan birkaç şey var eğitim durumu ile ilgili. Merhaba Eray Bey, Temmuz 2015 sizin ile yapılan röportajı okudum. Ben ve eşim ülkenin stresli hali ve geleceği belirsiz durumu nedeniyle ikiz ve biri engelli olan kızlarımızın daha güvenli ve mutlu hayat sürebileceklerine inandığımız için Kanada ya göçmen olarak gitmek istiyoruz. Ben 49 yaşında ve Makine Mühendisiyim(1,5 yıl İngiltere de kaldım), Eşim 47 yaşında ve Hemşire. Kızlardan Elif engelli, Zeynep Lise 1 de okuyor. Bizi Kanada göçmenlik konusunda bilgilendirirseniz çok mutlu oluruz. Yardımlarınız için şimdiden çok teşekkür ederim. Ayrıca, mail adresim dur. Kanada'ya gidebillirsen ilk önce bir ziyaret etmekle başlayabilirsin. Kafanda soru işareti çok azılır bence. Ne kadar istediğine kolay karar verirsin sanki. Araştırmaya devam et tabi ama ya gidenlerle iletişime geç, ya da bir görmeyi dene derim naçizane. Biz de kendi Kanada hikayemizi yazıyoruz, 6 ay önce eşim gitti Toronto'ya taşındı, umarım yakında ben de gideceğim. Yazılarımıza buradan bakabilirsin... Ya da soru sorabilirsin kafana takılan şeyleri.. Merhaba, bende fizyoterapi ve rehabilitasyon bölümü son sınıf öğrencisiyim, mezuniyet sonrası Kanada da çalışmak istiyorum. Eylül ayı gibi Toronto'da 6 aylık bir dil okulu planlıyorum hem gidip görmek hem de bilgi sahibi olabilmek için. Bu konu ile ilgili öğrendiklerinizi benimle de paylaşa bilirseniz çok sevinirim.. Merhaba ben büyük baş hayvan sagim sistemleri ve tavuk kümes ekipmanlari satan bir firmada elektrik tek. Olarak calismaktayim orada elektrik teknisyeni veya sagim sistemleri üzerine ciftlikte calisma imkanim ve getirisi neler olabilir is bulma sıkıntısını ne zorlukta cekerim. Yardimlarinizi beklerim. Tesekkurler. Merhabalar. Ben şuan daha 20 yaşın da okul okumamiş ama tekrar akşam lisesine başlamış bir lise 2. Sinif oğrencisiyim. Şuan da istanbul da bir film, dizi yapımcısının asistanıyım. Kanadaya film dizi eğitimi için 2, 3 veya 4 yıl eğitim almak amacı ile gitmek istiyorum. Şuan dil seviyem çok çok kötü, maddi seviyem dil seviyem den daha da kötü. Öğrenmek istediğim maddiyatı ayarlayıp ora da bir dil kursuna yazılıp buradan dil amacı ile gelebilirmiyim ve geldiğim zaman da nasil hayatımı idame ettirebilirim. Geçmişim'de bulgaristan hollanda türkiye de çeşitli ticaretler yaptım bunun yanı sıra vize geçmişlerim çok temiz. Bana yardımcı olabilirseniz çok sevinirim.. Eczacılık son sınıf öğrencisiyim. Yıllardır İngilizce, İspanyolca başta olmak üzere 4 farklı dilde özel lisan dersi vermekteyim. Paradan yana da sıkıntım yok. Lakin araştırmalarım sonucunda gerek mesleğimin nitelikli iş grubunda yer alması gerek yurt dışında bulunma ki uzun zaman Amerikada kalma imkanım oldu. Yani ingilizcem de fena değil, dil derdim de yok. Lakin nasıl yabancı ülke vatandaşı olunur bu konu hakkında hiçbir fikrim yok. Bu konuda aydınlatacak arkadaşa da saygın ve vefa borcum olur. Meb güzel yazı olmuş tebrikler. Bende yurt dışına gitmek istiyorum önce dil okulu sonra unv. Felan ama orada kalmak istiyorum. 12 aylik bir dil okulundan sonra orda kalmam mümkün mu. Gocmen olarak veya çalışma izni almam. Ufak tefek bi iş olur. Bu aralar o kadar kötü durudayimda turist vizesi alip orada yırtmayı bile düşündüm böyle bir ihtimal de sizce durumum ne olur.. Ben lisans mezunu hemşireyim.50 yaşındayım. Kanadada yaşamak istiyorum. Dil ve okul için kanadaya gelip hemşirelik denkliğini almak için ne yapmam lazım. 12 yıl Kanada'da yaşamış biri olarak şunu söyleyebilirim: Kanada bir göçmen olarak yaşanacak en iyi ülkelerden biri, ama bu demek değildir ki seni kırmızı halı serip bekliyor! Kariyer açısından hayat Türkiye'de bıraktığın yerden başlamıyor, pek çok sektörde maaşlar Türkiye'ye göre çok düşük. Ama sosyal güvence, eğitim sistemi dediğinizde de Kanada'nın üstüne ülke tanımam!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/08/05/nice-yeme-icme", "text": "Daha önceki Paris ve Lyon deneyimlerimizden yola çıkarak birçok kişinin aksine Fransız Mutfağı'na pek hayran olduğumuz söylenemezdi. Ancak Nice-Cannes-Monte Carlo destinasyonlarına uğradığımız Cote d'Azur gezisi boyunca yemek konusunda öyle güzel nokta atışları yaptık ki, Temmuz ayı itibariyle kendisiyle barışmış bulunuyoruz. Bundan sonra biz de sağda solda Fransız yemeklerini öveceğiz, biz de #VedatMiloring yapacağız, biz de Nice'in aynı zamanda bir gastronomi merkezi olmasından dem vuracağız. Tamam, konuya dönelim, karşınızda Nice Yeme İçme Rehberi. Başlamadan gelen not: Nice Gezi Rehberimize de bir bakmak isteyebilirsiniz. La Meranda'yı merak etmemek mümkün değil. Bir kere telefonla rezervasyon almıyorlar. İnternetten rezervasyon almıyorlar. Gidip de kapıda yer bulabilme ihtimaliniz neredeyse yok. \"Ne var ulan o zaman?\" diyeceksiniz. Efendim şöyle oluyor, Nice'e ayak bastığınız ilk gün La Marenda'ya gidiyorsunuz ve kapıdan sonraki günlerden biri için rezervasyon yapıyorsunuz ve umarız ki yer bulabiliyorsunuz. Şimdiden mekana sinir olup tavır almayın, baya pişman olursunuz! Burası oldukça küçük, açık mutfaklı, yan masayla dirsek teması içinde oturarak yemek yiyeceğiniz bir yer. Menü her gün güncelleniyor, mevsimi olmayan ya da taze olmayan malzeme kullanılmıyor ve şefler yemeğin sonunda gidip sarılmak isteyeceğiniz kadar harika işler çıkartıyorlar. Bizce bu merak ettirme unsurunu da şahane bir pazarlama yöntemi olarak kullanmışlar, mutlaka, MUTLAKA deneyin. -İngilizce menü yok, ama garson size gayet güzel açıklayacak. Fransızların tuhaf aksanını anlamakta güçlük çekiyorsanız yan masanızdaki Fransızlara sırnaşın, bir şeyler önermek konusunda gayet heveslilier. -Giriş yemekleri baya büyük porsiyonlar halinde geliyor, paylaşmak mantıklı olabilir. -Size Stuffed Vegetable olarak aktaracakları, orijinal adını kavrayamadığımız yemek Nice'e özgü bir yemek olarak biliniyor ve çok lezzetli. Ayrıca Marenda'nın en sevilen yemeklerinden biri. Aslında dolma benzeri bir şey, ama seveceğinize eminiz. Bir de hayatımızın en iyi makarnası olduğunu iddia ettiğimiz pesto soslu makarnalarını deneyin, ki kendisi başlangıç olarak sunuluyor. -Burası uzun soluklu oturmak için iyi bir fikir değil. Yemeğinizi bitirip kalkacaksınız, yoksa zaten küçük olan mekanda sıcaktan İsmail Türüt gibi terler, yapışır kalırsınız. -Bütçeyi merak edenler için 2 kişi, 2 aperatif, 2 ana yemek ve 4 kadeh şarap 53 Euro tuttu. İstikamet Nice, bilgisayarın başına oturdunuz, araştırma yapıyorsunuz. Karşınıza yüzde yüz çıkacak yer neresi? Tabi ki Le Petite Maison. Kendisi isim olarak tanıdık gelebilir, zira artık İstanbul'da da bir şubesi bulunuyor, ancak yerinde yemek bir başka oluyor tabi. Mekan oldukça snob, havalı bir yer izlenimi çizse de, ilk gittiğinizde inceden bir \"Bu mu yani?\" havası yaşatabilir. Öyle çok ihtişamlı, heybetli bir havası yok. Garsonların tamamı yakışıklı olması \"planlanmış\" erkeklerden oluşuyor, ki bu kesinlikle bilinçli yapılmış. Zaten gereksiz samimi tavırlarından bilinçli yapıldığını fark edeceksiniz. Ortam kesinlikle tahmin edildiği kadar kasıntı değil, bacakları boyumuz kadar olan öz güven eksiltici genç kızların yanında çirkin iş adamları da geliyor, parmak arası terlikli turistler de. Tüm bu ortam tasvirlerini bir kenara koyacak ve işin yemek kısmına odaklanacak olursak doğruya doğru, yediğimiz her şey gerçekten çok lezzetliydi, dolayısıyla eğer Nice'in en popüler mekanını denemek isterseniz, gitmek için geçerli bir sebebiniz var. -Yemekleri güzel dedik ama, sunum konusunda resmen berbat olduklarını kesinlikle eklemeliyiz. Eminiz ki İstanbul şubesi bu konuda çok daha etkileyicidir. Bardaklarımız değiştirmemizi gerektirecek kadar kirli, tabaklarımızı sağına soluna soslar bulaşmış haldeydi. Sofistikeyiz diye bağıran bir mekanın öğrenci evi tabağı gibi tabak getirmesi biraz saçma tabi. -Başlangıç olarak avokadolu yengeç ve inanılmaz lezzetli bir caprese salad, ana yemek olarka ise Bearnaise soslu bonfile ve Tuna Steak denedik, hepsine sonuna kadar kefiliz. Yiğidi öldür hakkını yeme'nin Fransızcasını bilen varsa buraya ekleyeceğiz. -Garsonlar biraz fazla samimi ve şakacı olmalarına rağmen şarap önerisi konusunda başarılılar, yemeğinize göre öneride bulunmalarını isteyin. Biz size güveniyoruz diyorsanız Moulin de la Roque Bandol Grand Reserve iyi bir tercih. Ayrıca bu şarabın adını söyleyebilirseniz Fransızca konuşabiliyormuş gibi hissediyorsunuz, o da güzel bir his. -Fiyatlar baya yüksek, aklınızda bulunsun. Geldik akşam yemeği konusundaki üçüncü nokta atışımıza. Yine küçük bir mekan, yine rezervasyonsuz oturabilmenin çok güç olduğu, mutlaka birkaç gün önceden aramanız gereken bir bir restoran. Burası Old Town'un göbeğinde bulunuyor ve gördüğünüzde turistik bir yere geldik düşüncesine kapılabilirsiniz, ancak Nice ile ilgili bilmeniz gereken en önemli şeylerden biri, burası oldukça küçük bir şehir olduğu için gideceğiniz her mekanın turist&lokal karışımı olacağı. O yüzden gittiğiniz yerleri \"aa burası turist tuzağı mı yoksa\" şeklinde değerlendirmemelisiniz. Le Bistron d'Atoine'nin yemekleri gerçekten harika, oldukça ilgi gören bir restoran ve günlük çıkan yemekleri erken tükendiği için rezervasyonunuzu da biraz erken bir saate yapmakta fayda var. Eğer denk gelirseniz kesinlikle domuz yanağı ve sebzeli tavuklarını deneyin. -İngilizce menü yok, yine garsonun açıklamasına kaldınız. -Olur da domuz yanağı yiyecek olursanız lokallerin yemeği yanında gelen püre ile karıştırarak yediğini ekleyelim. Hakikaten de haklılar, öyle çok daha güzel oluyor. Akşam yemekleriniz için size şahane alternatifler sunduğumuza inanarak bu sefer yemek sonrası içki içilecek mekan önerinizi verelim, bu aralar Nice'in en popüler barlarından biri olan Comptoir Central Electrique! Buranın en güzel yanı hem çok lokal bir kitlesi olması, hem merkezin birazcık dışında olmasına rağmen boğucu olmayan kalabalık bir sokakta yer alması. Kokteylleri çok lezzetli, müzikler jazz&blues karışımı ve çalışanları gerçekten çok sempatik. Gece 12:30 civarında kapanıyor olmasına rağmen son dakika giderseniz sizi kırmayıp birer içki hazırlayacak kadar nezaketli ve misafirperverler. Biz birkaç gecenin ardından baya müdavim haline geldik, bizce siz de seversiniz. -Olur da burada şarap içmek isterseniz Saint Estephe isimi Bordeaux şarabı güzel bir tercih, ancak mutlaka serin getirmelerini isteyin. Hazır içkiden konu açılmışken bir başka popüler mekanı da es geçmeyelim. Les Distilleries Ideales Old Town bölgesinin orta yerinde Rue de la Prefecture üzerinde, Cours Saleya'nın oldukça yakınında. Buraya akşam gitmek durumunda değilsiniz, bir akşam üstü içkisi, bir öğlen içkisi ya da içki içmek için bahane uydurduğunuz günün herhangi bir diliminde gidebilirsiniz. Bizi en çok vuran yanı, özellikle yaz sıcağında insanı mutluluktan aptala çeviren soğutma sistemler. Dışarıda oturduğunuz takdirde belirli aralıklarla üzerinize su püskürten mekanizmalarının hastasıyız. Ayrıca en sevdiğimiz bira çeşitlerinden biri olan Kriek'leri de gün içinde buraya gitmek için bir başka bahane. -Meyveli bira sevenler için Grimbergen ve markasını hatırlayamadığımız blue berry beer'larını denemeden dönmeyin, aşırı lezzetli. -Happy hour saatlerinde giderseniz dev gibi biraları çok daha ucuza içebilir, sarhoş olup Şirinler'i bile görebilirsiniz. Koşun, Fransa'da İspanya'dakiler kadar başarılı tapas yapan bir yer bulduk. El Merkado öyle popüler, öyle seviliyor ve bunu o kadar hak ediyor ki, önünde en az 3-4 kişilik sıra beklemeyi göze almanız gerekecek. Ancak söz veriyoruz, beklediğinize değecek, çünkü hem içkileri hem de atıştırmalıkları gerçekten çok lezzetli. Biz yaklaşık 5-6 çeşit tapas denedik ve hepsinden bir tabak daha söyleyesimiz geldi. Özellikle midyelerinin efsane olduğunu söylemeliyiz, mutlaka bir tabak sipariş verin, zaten gerisi gelir. Ayrıca kitlesi çoğunlukla gençlerden oluştuğu için oldukça eğlenceli bir ortam olduğunu da ekleyelim. -6 çeşit tapas ve bir sürahi Sangria 35 euro tuttu. -Mutfakları gece 00:00'a kadar açık olduğu için gece acıkırsanız harika bir kurtarıcı olabilir. Nice'te kahvaltı edecek yer arayışındaysanız Cours Saleya'daki dandik mekanlardan uzaklaşın ve ara sokaklardaki Cafe Marche'ye doğru yönelin. Öncelikle duvarlarının rengi ve kapının oluşturduğu kontrast karşısında alkış tutup Instagram'da 100 like garantili fotoğrafınızı çekin, ardından kafenin dışarıdaki masalarından birine oturun ve omletinizi sipariş verin, yanında da güzel bir çay götürün. Üstüne içecek tüketme işini abartıp güzel bir kahve de içtiniz mi güne hazırsınız! Rica ederiz, iyi günler. Le Negresco Nice'in en en en ünlü oteli. Şurada oteli daha çok sevmenizi sağlayacak hikayesini anlatmıştık, şimdi sıra geldi otelde yeme içme kısmına. Biz Negresco'da yemek yemedik, ki içinde tabi ki Michelin yıldızlı bir restoranı bulunuyor. Lakin otelin içinde onlarca sanat eseri olduğunu ve ihtişamını duyunca merakımıza kapıldık ve Nice sahil şeridinin hemen kenarında yer alan bahçesinde birkaç içki içmiş bulunduk. Ortam tahmin ettiğiniz kadar kasıntı değil, içkiler oldukça pahalı ve ben buna niye bu kadar para veriyorum şimdi diyeceğiniz cinsten olsa da, içerideki sanat galerisi gibi lobiyi gezmek için de para ödemişsiniz gibi ve ödediğiniz paranın bir kısmının sokak hayvanlarına/barınaklara gideceğini düşünürseniz biraz daha katlanılabilir oluyor. İsterseniz otele kahvaltı için gidebilmeniz de mümkün. Lac Patisserie'yi yazıyoruz, çünkü birincisi burayı internetteki diğer kaynaklarda sık sık görüp gitmeye kalkışabilirsiniz ve bunu hiç istemeyiz. İkincisi internette görmeseniz bile Old Town civarında dolanırken çok yüksek ihtimal karşınıza çıkacak ve tatlıların görsel güzelliğine kapılıp yine mekandan bir şeyler almaya kalkışabilirsiniz, ki bunu da istemeyiz. Fransa'ya gidip makaron yemek isteyeceğinizi tahmin edebiliyoruz, ancak bunun için adresiniz kesinlikle LAC değil, bize göre dünyanın en iyi makaron yapanı olan Pierre Herme. Kendisi tam olarak Jean Medecin üzerindeki Galeries Lafayette'in içinde bulunuyor. Sonra teşekkür edersiniz, afiyet olsun. Nice'e ayak bastığımız ilk gece, kendimizi Old Town sokaklarına attıktan sonra müthiş bir açlık bastırdı ve not aldığımız yerlerden birine gitmek yerine şöyle gözümüze kestirdiğimiz bir yere oturalım dedik. O sırada Chez Memere'nin feminist kadın yazar görünümlü sahibi dikkatimizi çekti ve \"bu kadında tam bir iyi yemekten anlayan tipi var\" diyerek önündeki kalabalığa da kanıp mekana oturuverdik. Şimdi zannediyorsunuz ki bundan çok sempatik bir hikaye çıkacak, biz kadınla telefon numarası takası yapacağız ve onu Türkiye'ye davet edeceğiz... Yok öyle bir şey efendim, burası özellikle daha lokal yemekler peşindeyseniz baya saçma bir menüye sahip. Yemekte garanticiyseniz ve yeni şeyler denemek peşinde değilseniz belki bir ihtimal diyelim. -Menü Fransızca ve çalışanların İngilizcesi bitik, dolayısıyla konuya açıklık getirelim. Bir adet büyük, bir adet küçük menü mevcut. Siz direkt olarak büyük menüyü sipariş verin, çünkü asla bitirilmeyecek gibi değil. İçinde balık köftesi, ratatouille, gnocchi, lazanya, Fransız tarzı bir et vb. 8 adet küçük atıştırmalık bulunuyor. Fiyatı ise 19 Euro. Gördüğünüz gibi gayet Amerikan turist tatmin etme mekanı, hiçbir olayı yok, ama yenilmeyecek gibi de değil. -Sangria'sı güzel, içecekleri algılayamazsanız garanti seçenek. Garanti yemek arayışında olanlara bir diğer mantıklı alternatif ile geliyoruz: Attimi. Place Massena gibi aşırı merkezi bir noktada bulunması itibariyle özellikle çok acıktığınız bir anda zaten ilginizi çekebilirdi, şimdi deneyen birilerine denk gelmiş olmanız nedeniyle gönül rahatlığıyla oturabilirsiniz. Attimi tamamıyla İtalyan Mutfağı üzerine kurulu. Pizza, makarna, ya da tanıdık bildik soslara sahip et yemekleri ve başlangıçlar bulabilmeniz mümkün. Fiyatları saçma değil ve bize kalırsa gezme tozma sürecinizin arasında hızlıdan bir öğle yemeği için gayet mantıklı bir tercih. Akşamları da oldukça kalabalık olduklarını fark ettik, ancak yukarıda akşam yemeği için bu kadar şahane alternatifler sunmuşken buraya gelirseniz küseriz. Acı ama gerçek, Nice iyi kahve konusunda pek de fazla alternatif sunmuyor. Biz son güne kadar türlü türlü yerde kahve içip bir türlü bu konuda tatmin olmayı başaramadık, ta ki Malongo Coffee'ye denk gelene kadar. Jean Medecin üzerine bulunması nedeniyle burayı oraların Mado'su falan zannedebilirsiniz, ancak önyargınızı bir kenara bırakın, çünkü gerçekten iyi kahve yapıyorlar. Tatlı konusunda da birçok seçenek sunuyor olmaları nedeniyle bizi kazandılar. Yok mu ulan burada güzel kahve diye sinir krizi eşiğine gelmeden önce buraya gidiniz, gitmeyenleri uyarınız. -Old Town'un en popüler, en yer bulunamaz barlarından biri Wayne's. -İnsanların neden beğendiğini anlayamadığımız 50 üzeri çeşit içeren bir dondurmacı için: Fenocchio -Şehre özgü denemeniz gereken iki yemek: Nicoise Salad ve Socca. -Deneyemediğimiz ve aklımızda kalan, öğlen gidebileceğiniz mekan Oliviera -Matisse Müzesi civarında öğlen yemek yiyecek yer arayışına girerseniz Cote Sud -Genel ipucu: Öğle yemeği saat 14:00'ten itibaren birçok mekanda servis edilmiyor ve sebebi \"öğle yemeği için geç olması\". YOK YA? Yine de aklınızda bulunsun."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/08/10/cannes-gezi-rehberi", "text": "Tüm bu yukarıda yazdıklarımız demek değil ki Cannes'da seveceğiniz yerler, küçük ve tatlı bir Old Town, tüm sayfiye yerlerinde bulunan o albeni ve gülümseyen yüzlerle karşılaşmayacaksınız, gelin o kısmını da aşağıda anlatalım. Karşınızda Cannes Gezi Rehberi! Başlamadan gelen not: Buralara gelmişken Nice'te de vakit geçirecekseniz Nice Gezi Rehberimiz ve Nice Yeme İçme rehberimize de bekleriz. Yaz: Amacınız güneşlenmek, yüzmek ve plajda bayılmaksa, içinizdeki bir ses size \"Cannes yan gelip yatma yeridir\" diyorsa o zaman Cannes'a gitmek için en doğru zaman tabi ki yaz. Ancak bu durumun artıları gibi eksileri olduğunu da hatırlatalım. En turistik sezonlardan biri olduğu için otel fiyatları zirve yapıyor, plajlar kalabalıklaşıyor ve iyi restoranlara yer bulmak biraz olsun güçleşiyor. Ayrıca, eğer gezmek için gidiyorsanız o sıcakta Old Town yokuşlarını tırmanmanın pek şahane bir his olmadığını da deneyimlerimizden mütevellit vurgulayalım. İlkhbahar&Sonbahar: Cannes'a bahar aylarında gitmek için en iyi sebebiniz tabi ki Mayıs ayında gerçekleşen Cannes Film Festivali. Şehirde ünlü birileriyle karşılaşıp heyecandan aklınızı kaçırabilir, yazlıkta eski sevgilisini görmüş kızlar gibi saçma aksiyonlarda bulunabilir, şu Tarantino mu, amma kilo almış gibi magazinsel diyaloglara girebilirsiniz. Ancak bunu bir kenara bırakıp daha genel konuşacak olursak şehri keşfetmek adına havanın en ideal durumda olacağı dönem de kesinlikle bahar ayları. Özellikle ilkbahar başlarında ya da sonbahar sonlarında gidecek olursanız şehir genelinde fiyatların da turistik sezonlara kıyasla daha makul olacağını hatırlatalım. O dönemde Cannes turiste aç, o yüzden bulduklarını kapıyorlar diyebiliriz. Kış: Cannes için kış bir nevi ölü sezon. Zaten nüfusu çok az olan şehirde muhtemelen cinler cirit atıyordur, zira yazın bir Pazar günü bile öyle post apokaliptik film seti gibi görünebildiğine göre kışın her günü böyle bir durum yaşanması da gayet muhtemel. Eğer kışın Avrupa'nın geri kalanına göre biraz daha ılıman ve genel olarak Cannes için en düşük bütçe gerektiren dönemi arıyorsanız olayınız kış, ancak doğrusu bu artılarına rağmen pek tavsiye edemeyeceğiz. Belki Nice'ten günübirlik diyelim. Türkiye'den Cannes'a direkt uçuş bulunmuyor. Bu sebeple bulunabileceğiniz en mantıklı hamle önce Nice'e gitmek, ardından tren ile Cannes'a doğru yol almak. Merak etmeyin, hiç de karmaşık bir süreç değil ve gayet hesaplı. Üstelik 25 dakikada. Yapmanız gereken şu lokasyonda yer alan Gare de Nice Ville'ye ulaşmak ve 5,30 euro gibi bir fiyata biletinizi almak. İneceğiniz durağın adı Cannes, sorun yok. Cannes gezilecek yerler listesinde Avrupa'nın diğer şehirlerine kıyasla aslında çok daha fazla şey olduğunu söyleyemeyeceğiz. Şehri ziyaret etmeden önce diğer bloglara ve kaynaklara bakıp \"amma az şey yazmışlar yahu!\" diye söylenmelerimiz yerini \"adamlar haklıymış\" söylemlerine bıraksa da, gezip gördüklerimizi mümkün olduğunca detaylı aktarmaya çalışacağız. Ancak siz yine de az yer yazmışlar diye düşünecek olursanız bunun sebebi şehri uyduruk bir şekilde gezmiş olmamız değil, gerçekten gezip görecek az yer olması. Bu şekilde nokta atışı şu müzeyi görmeliyim, şu galeriye gitmeliyim şeklinde düşünmek yerine şehrin sokaklarını keşfetmeye ve genel atmosferi yaşamaya odaklanırsanız, şehir beklentinizi daha iyi şekilde karşılayacaktır, bizden söylemesi. Cannes'ın en turistik ve en görmek isteyeceğiniz noktalarından biri tabi ki Cannes Film Festivali'nin gerçekleştiği alan. Şimdiden uyaralım, hiç de beklediğiniz gibi bir bina ve atmosfer çıkmayacak. Öyle ki önündeki kırmızı halıda fotoğraf çektiren insanları görmemize rağmen binanın gerçekten o olduğuna bir türlü inanamayıp tourist information'a giderek \"Bu gerçekten o bina mı?\" diye sormamız gerekti ve evet cevabını alınca sanki binayı sorduğumuz kadın tasarlamışçasına kadına trip atıp gittik. -Eğer binanın içini ziyaret etmek isterseniz ücreti 4 Euro. Ancak Ekim 2015'e kadar yenileme çalışmaları nedeniyle kapalı olduğunu hatırlatalım. Denk gelemiyorsanız ya da şöyle bir görsek yeter diyorsanız şuradan bir gezi gerçekleştirebilirsiniz. -Binanın civarında dolanırsanız yerde ünlülerin el izlerinin yer aldığını göreceksiniz, belki ilginizi çeker. -Bizim AKM binasının bile yanında daha güzel kaldığı binanın alt katında hediyelik eşya satan ve tourist information'ı da içine barındıran bir alan var, oraya da bir uğramak isteyebilirsiniz. Başka hediyelikçi bulurum daha ucuzdur diye düşünmeyin, çünkü değil. Biz onu sizin yerinize çoktan düşündük. Festival binasını arkanıza alıp solunuzdaki büyük meydanı ve yatları/tekneleri geçerek ilerlediğinizde Cannes'ın eski şehir bölgesi Le Suquet'e ulaşacaksınız. Burası şehri keşfedebilmek adına gezmeniz gereken yerlerden birisi ve Cannes'ın en turistik noktalarından biri. Eğer sıcağa dayanıklıysanız ya da hava açısından daha insancıl bir dönemde gittiyseniz bol yokuşlu sokaklardan birini seçip tepeye doğru tırmanarak Cannes'a tepeden bakabilirsiniz. Cannes'ı günümüzdeki sofistike haliyle değil, geçmişteki haliyle kafanıza canlandırabilmek için buraları dolanmak iyi bir fikir. -Bölgenin en popüler sokakları Rue St Antoine ve Rue du Suquet. Burada yan yana birçok restoran bulabilmeniz mümkün, çoğu son derece turistik yerler. -Etrafınızda görüp hepsinin teker teker fotoğrafını çekmek isteyeceğiniz evlerin çoğu en az 400 yıllık geçmişe sahipler, değerlerini bilin. Yukarıda söz ettiğimiz gibi, eski şehir bölgesinin yokuşlarını tırmanmayı göze alıp tabelaları takip ederek tepeye kadar çıktıysanız, karşınıza yanındaki şehrin simgelerinden biri olan saat kulesi ile buraların en ünlü kilisesi çıkacak. İlk gördüğünüze kilise yerine bir kaleye geldiğinizi düşünmeniz gayet olası, dış görüntüsü gerçekten kaleyi andırıyor. Sanırsak bunda kilisenin yapılış tarihinin 16. yy civarına dayanmasının da etkisi var. Hazır tepelere çıkmışken kiliseyi de bir dolanabilir, ardından manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. -Kilisenin hemen yanından liman bölgesine kolayca inilmesini sağlayan bir merdiven uzanıyor, inerken o yolu kullanmak iyi bir fikir, yoksa ekstra yorucu oluyor. -Giriş ücretsiz. Nice gezi rehberimizde uzun uzun anlattığımız Promenade des Anglais'in Cannes ayağı olan, kısaltılmış adı ile la Croisette, deniz kenarında uzanan yaklaşık 2,5-3 km uzunluğundaki bir yol. Şehrin kalbinin attığı bölge olarak tarif etsek yeridir, zira birçok ünlü otel, restoran, kafe ve tasarımcıya ait mağaza da bu yol üzerinde yer alıyor. Cannes'ın dışarı yansıtılan yüzünü göz önünde bulunduracak olursak \"Galiba gerçekten Cannes'dayım\" hissini La Suquet bölgesinden çok burada, palmiyeler altında, lüks araba karmaşası içinde yürürken hissedeceksiniz. -Buraya ulaşmak için festival binasını arkanıza aldığınızda sağ tarafa doğru, yani eski şehir bölgesinin tam tersine doğru yürümelisiniz. -Eğer alışveriş yapmak niyetindeyseniz, şehrin über pahalı alışveriş ayağı bu cadde. Eğer pazar gezmeyi seviyorsanız gezegen genelinde pazar gezmenin en keyifli olduğu ülkelerden biri kesinlikle Fransa. Haliyle Cannes'ın en ünlü pazar yerlerinden Forville Market'i gezmek, hatta Türk usulü her adımınızda ya yeni bir meyve, sebze, zeytin ya da peynir tatmak ve pazardan tok ayrılma klişesini gerçekleştirmek oldukça keyifli oluyor. Genellikle saat 14:00 civarında kapandığını ve şöyle bir dolanmak istiyorsanız biraz daha erken gitmeniz gerektiğini hatırlatalım. -Pazartesileri kapalı olabiliyor. Rue d'Antibes, özellikle Cannes'da alışveriş yapmayı kafaya koyduysanız, size bütçe açısından çok daha mantıklı alternatifler sunabilecek bir cadde. Oldukça merkezi bir noktada, turistik olarak kabul edilebilecek alanın içinde olduğu için hem ulaşmanız gayet kolay, hem de akabinde Nice'e dönüş yapacaksanız tren istasyonuna yürüme mesafesindesiniz. İlgilenenler için bir Fransa klasiği olan Galeries Lafayette de bu cadde üzerinde bulunuyor, ancak kesinlikle Paris'teki kadar ihtişamlı bir versiyonu ile karşılaşma beklentisi ile gitmeyin. -Sosyete ile bu kadar özdeşleştirilmiş bir şehir olan Cannes tabi ki tahmin ettiğiniz üzere pahalı bir şehir kategorisine kolaylıkla girebilir. Uygun fiyatlı bir tatil arayışındaysanız belki bu gezinizi biraz ertelemek isteyebilirsiniz. Grand Hotel'in bahçesindeki Bruno Catalano eserlerini kaçırmayın, hepsi de birbirinden muhteşem! -Cannes'a kadar gelmişken havalısından bir yemek için Baoli ya da Sea Sens'i değerlendirebilirsiniz, ancak cüzdanı bırakmaya hazırsanız. -Denize girmek için Cannes iyi bir seçenek. Çünkü Nice'te olduğu gibi plajlar taştan oluşmuyor, ayaklarınızı deşmiyor, daha bir kumluk. Hem özel plaj, hem de halk plajı seçenekleriniz var. Özel plajlara giriş ise 30 Euro'ya kadar çıkabiliyor, plajına göre muamele. emek verip bu yaziyi yazdiginiz icin cok tesekkur ederim, 10 gun sonra esimle once Nice, sonra da gunubirlik Cannes'a gitmeyi planliyorum. Yazini bana cok iyi bir rehber oldu. Cannes'da film festivalinden baska seyler de oldugunu bilmek gercekten cok iyi oldu."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/08/17/dunyanin-en-unlu-sehir-simgeleri-hikayeleri", "text": "Bu aralar \"turist gibi gezmemenin\" moda haline dönüştüğünü biliyoruz. Doğruya doğru, biz de lokal olanı keşfetmekten daha büyük bir haz duyuyoruz, çünkü o zaman gerçekten bir şey \"keşfetmiş\" gibi hissediyoruz. Ancak bu demek değil ki turistik yerleri görme işini bir kenara bırakıyoruz. Hal böyle olunca, gittiğimiz şehirlerin en ikonik, en popüler yapılarını da gözden kaçırmamaya çalışıyoruz. Aşağıda göreceğiniz üzere bu simgelerden bazılarına ayar oluyor, bazılarına bakmalara doyamıyor, bazılarını ise hikayesini okuduktan sonra daha anlamlı bulmaya başlıyoruz. Hazır bu tip bir araştırmaya girmişken sizinle de dünyanın en popüler şehir simgelerinin hikayelerini paylaşalım, sizler için de bir anlam ifade etsinler istedik, buyursunlar efenim, karşınızda Dünyanın En Ünlü Şehir Simgeleri ve Hikayeleri. Artık romantizmle özdeşleşmesinden, Fransızların asla İngilizce konuşmamasından dem vurulmasından ya da Laduree'nin önünde fotoğraf çektiren kırmızı bereli kızlarımızdan sıkıntı bastığına göre, en azından bir diğer Paris klişesi olan Eiffel Kulesi'ne daha anlamlı bakmanın vakti geldi. Şu anda önünde sarmaş dolaş fotoğraf çektirmeyen çiftlerin itinayla dövüldüğü kule, aslında pek de romantik bir hikayeye sahip değil tabi. Bundan tam 126 yıl önce tamamlanan ve günümüzde yılda 7 milyona yakın ziyaretçi çeken bu turist magneti, Gustave Eiffel'in firması tarafından Fransız İhtilali'nin 100. yılı kutlamaları dahilinde şehirde düzenlenen bir fuarın giriş kapısı olması amacıyla inşa edilmiş. 324 metre uzunluğundaki kulenin yapım aşamasındaki masrafları tahmin edilenden 1 milyon Frank daha yukarıda çıkınca büyük bir panik yaşanmış, ancak ilk 5 ay içinde 1,9 milyon kişi tarafından ziyaret edilince masrafların büyük bir kısmı da karşılanmış olmuş. Bu arada, yukarıda Gustave Eiffel'in \"firması tarafından\" vurgusunu yapmış olmamızın bir sebebi var, çünkü günümüzde yapının mimarı da Mösyö Eiffel olarak bilinmesine rağmen birçok kaynakta da tasarlayan kişinin o olmadığı iddiaları yer alıyor. Sizi küçük sürprizlerle şaşırtalım: Eiffel Kulesi, açılış tarihinden beri neredeyse 250 milyon kişi tarafından ziyaret edilmiş. Biraz da tarihi bilgi verelim: 2. Dünya Savaşı döneminde, Nazi istilası sürecinde kulenin asansörünün kabloları kesilerek Nazi sembolü \"Swatiska'nın\" kulenin tepesine yerleştirilmesi önlenmeye çalışılmış. Asansör olmayınca 1665 basamağı çıkacak kadar akıllarını kaçırmışlar mıydı, onu biz de bilemiyoruz. Biraz da manyaklaşalım: 2008 yılında \"obje fetişisti\" olan bir kadın, resmi olarak Eiffel Kulesi ile evlenmiş ve müstakbel kocası için soyadını La Tour Eiffel olarak değiştirmiş. Daha çok Paris isterseniz Paris Gezi Rehberimize de bekleriz. Özgürlük Anıtı ya da orijinal adıyla Statue of Liberty, New York'a giden her turistin görmeyi görev bellediği, karşı konulamaz bir havaya sahip. Daha önce potansiyel turistler olarak türlü türlü filmde yıkıldığını, devrildiğini, yandığını, uzaylılar Dünya'ya saldırdı mı ilk darbe alan yerin burası olduğunu gördüğümüzden midir bilinmez, kendisiyle bir bağımız da oluşmuş durumda, haliyle gittiniz mi görmeden, yamacına gitmeden edemiyorsunuz. Tipik bir Amerikalıya sorsanız \"gitmesen de olur DUDE\" cevabını alma ihtimaliniz çok yüksek, açıkçası bize sorsanız da uzaktan görmek yetiyor da artıyor bile, ama yine de hikayesini es geçmek olmazdı. Yılda 4 milyon kişi yanılıyor olamaz! Frederic Bartholdi tarafından tasarlanan ve kaidesi bile birlikte 93 metre uzunluğuna ulaşan heykelin yapımından, yukarıda \"senin için şöyle böyle diyorlar Gustave'cığım\" diye atıp tuttuğumuz Gustave Eiffel de eksik kalmamış ve Fransa'nın Amerika'ya hediyesi olarak verilmiş. Roma mitolojisinde yer alan özgürlük tanrıçası Libertas'tan esinlenilerek yapılan heykelin tacındaki 7 sivri uç, 7 kıtayı temsil ediyor ve elinde, üzerine Amerika Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihinin yazdığı bir tablet tutuyor. Tarihi bilgi: Anıt, 19. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle göçmenler için bambaşka bir anlam ifade etmeye başlamış, çünkü o dönemde yaklaşık 9 milyon kişinin göç ettiği Amerika'ya yaklaşıldığında göçmenlerin hedefe ulaşmayı başardıklarını fark etmelerini sağlayan ilk simge tabi ki Özgürlük Anıtı'ymış. Hüzünlü bir şeyler: Şu ana dek anıtın tepesinden kendini atan ve intihar girişimi beklediği yönde sonuçlanan 3 kişi var. Anlamsız bilgi: Lady Liberty'nin ayak numarasını merak edenler varsa, 859! Aşırı yararlı bilgi: 2 parçadan oluştan dev New York Rehberimiz için şuraya ve hatta şuraya da bakabilirsiniz. Dünyanın en popüler şehir simgeleri listemizin en iddialı, en \"yiyorsa laf edin\" yapılarından biri olan Colosseum, Roma'nın hatta komple İtalya'nın en önemli simgesi durumunda. Hakkında onlarca efsane, onlarca hikaye var ancak biz onları hiç karıştırmadan öncelikle gerçek yapılış amacını ve tarihini şöyle bir anlatalım istiyoruz. Kolezyum'un tarihi pek eskilere, M. Ö 72-80 yılları arasında kadar dayanıyor. Aslında birçok film ve romandan da bildiğiniz üzere, o dönemde var olan gladyatörlerin savaşması, hayvanların dövüştürülmesi, çeşitli infazların, halka yönelik gösterilerin gerçekleşmesi ve halkın bu \"gösterileri\" alanı çevreleyerek izleyebilmesi amacıyla inşa edilmiş. Köleler ve mahkumlar tarafından bir amfi tiyatro şeklinde inşa edilen yapı yaklaşık 50.000 kişiyi ağırlayabilecek bir büyüklükte. Tabi böyle bir dönemde \"Ricardo gel erken gidelim de en önden yer kapalım\" gibi bir muhabbet olmadığını da tahmin ediyorsunuzdur, zira halkın Kolezyum'daki oturma dağılımı da mensubu oldukları sınıfa göre belirleniyordu. Yüreğinize su serpelim: Yaygın efsanenin aksine, Kolezyum'da insanların aslanların önüne atılması gibi aşırı brutal bir durum yaşandığına dair herhangi bir kanıt yok. Uydurmayın, İlber Ortaylı ağzınızı kırar. Manyakça bilgi: Eğer Kolezyum'un en ihtişamlı dönemlerinde gladyatör olsaydınız, başınıza gelebilecek en kötü senaryo, yapının \"batı kapısından\" çıkmanız olacaktı, çünkü burası arenada hayatını kaybeden insanların ve hayvanların çıkarıldığı kapı olarak biliniyordu. Roma sevenler için Roma Gezi Rehberimizi buraya bıraktık. Aslına bakarsanız Manneken Pis ile ilgili birçok efsane var, çoğunun uydurma olduğunu anlamak için bu konuda uzman olmak falan gerekmiyor, ancak yine de bir şekilde hakkında konuşulmasını sağladığı için başarılı olarak kabul edilebilirler. Bunlardan en yaygın olanı, savaş döneminde küçük bir çocuğun şehri kuşatan askerlerin attığı büyük bombalardan birinin üzerine işeyerek şehri kurtarmış ve bu sebeple şehre heykelinin dikilmiş olduğu. Ne kadar doğrudur bilemiyoruz ancak halk buna inanmayı sevdiği gibi, heykele her sene yılın farklı dönemlerde farklı kıyafetler giydiriliyor ve kıyafetleri şehir müzesinde sergileniyor. Turistlere faydalı: İlgilenenler için Brüksel İpuçları ve Brüksel Gezilecek Yerler Rehberimiz burada sizi bekler. Berlin'e ayak basan her bireyde karmaşık duygular yaratan Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını engellemek için 1961 yılında inşa edilmeye başlandı. \"Utanç duvarı\" olarak anılmasının çok daha yerinde bir karar olduğu Berliner Mauer, neredeyse dün diye tabir edilebilecek 1989 yılındaki yıkılış tarihine kadar orada kalmayı başardı ve birçok hüzünlü hikayenin de kaynağı oldu. Aslında basit bir tel örgü çekilmesiyle başlayan süreç, bu tel örgülerin duvara çevrilmesi, ardından duvarın doğu tarafından batıya kaçmaya çalışan kişilerin daha kolay görülebilmesi için beyaza boyanması ve gözlem kulelerinin çoğaltılmasıyla daha da sıkı bir hale geldi. Süreç boyunca yaklaşık 5000 kişi bunca önleme rağmen duvarın diğer tarafına tüneller kazarak, bavulların içine girerek ya da bagajların içine saklanarak geçmeyi başarsa da, 200'ün üzerinde insan da geçmeye çalışırken hayatını kaybetti. \"East Side Gallery\" adı altında, üzerinde çeşitli sanatçıların çalışmalarının bulunduğu bir alan olarak ziyaret edilebiliyor, kesinlikle kaçırmayın! Turistlere sevindik olma kaynağı: Berlin İpuçları, Berlin Gezilecek Yerler, Berlin'le İlgili Şaşırtıcı Bilgiler ve Berlin Gece Hayatı rehberlerimiz ellerinizden öper. İşte Manneken Pis ile kapışacak bir diğer \"bu muymuş yani\" sembolü daha. En azından adında \"küçük\" olduğunu söyleyerek hayal kırıklığı derecemizi biraz daha aza indirgiyorlar, onun için kendilerine bir teşekkürü borç biliriz. Tabi ki küçük olan her şeyi beğenmiyor değiliz, ancak bunlar da bu kadar ikonik hale gelmek için biraz komik kalıyor sanki. Yine de Manneken Pis'e göre çok daha estetik bir heykel olduğunu kabul etmek gerekiyor, orası ayrı. Küçük deniz kızı heykelinin hikayesine gelecek olursak: Carl Jacobsen, Kopenhag'da bulunan Royal Danish Theatre'da bir bale gösterisi izliyor ve gösteriden çok etkileniyor. Söz konusu heykelin yapılması için bir girişimde bulunmaya karar veriyor ve balerin Ellen Price'tan bu heykel için modellik yapmasını rica ediyor. Ellen Price sanat için soyunmayı kabul edecek, sizin bildiğiniz kızlardan olmadığı için bu öneriyi kabul etmeyince, Ellen Price'tan esinlenilmesine rağmen nü model olarak heykeltıraş Edvard Eriksen'ın eşi model alınıyor. Sonradan ortaya türlü efsane çıkar ve bunlardan en yaygını küçük denizkızının karada yaşamakta olan bir prense aşık olduğu ve bu sebeple ona en yakın olabileceği noktada oturduğu söylenir durur. Sizi küçük sürprizlerle şaşırtalım: Heykel üzerinde bulunduğu kayaya yerleştirildiği günden beri defalarca saldırıya uğramış. Kafası kesilmiş, kolu koparılmış hatta protesto amaçlı üzerine çarşaf bile örtülmüş. İnsanları anlamak zor tabi. Daha Londra'nın L'sini söylediğimizde gözünüzde canlanan görüntünün içinde Big Ben'in olduğuna adımız gibi eminiz. O zaman bu ikonik simgeden de bahsetmeden geçmek olmazdı diyerek konuya girelim. Bu noktada önce yanlış bilinen bir gerçeği düzeltmeyi görev biliriz! Çoğumuz Big Ben'i saat kulesinin adı olarak bilsek de, aslında Big Ben kulenin büyük çanına verilen isim, fakat zaman içinde halk arasında komple kule için kullanılan bir isme dönüşmüş. Kulenin orijinal adı Elizabeth Tower. Westminster Sarayı 1830'lu yıllarda çıkan bir yangın sonucu zarar gördüğünde, hatta neredeyse yerle bir olduğunda, yeni binaya daha ihtişamlı ve ilgi çekici olması amacıyla bir saat kulesi eklenmesinin daha iyi olacağını düşünmüşler. Muhtemelen bu kadar da ilgi çekeceğini düşünmemişlerdi tabi. Çılgın bir bilgi daha: Londra'nın en ünlü saati olmak kolay değil. Bu yüzden her sene saatle ilgili ayarlamaların yapıldığı dönemde oldukça ciddi bir sürece girildiği gibi, sarayın içinde bulunan tam 2000 adet saat de teker teker Big Ben'e göre ayarlanıyor. Basın gidin dedirtecek bilgi: Big Ben Saat Kulesi'nin dışından 58 tane fotoğraf çekebilirsiniz, ancak İngiliz vatandaşı değilseniz içini gezdirmiyorlarmış. YOK YA. Biz AKM neden kapandı, neden açılamadı aşamalarını henüz atlatamamışken, yılda yaklaşın 3000 etkinliğe ev sahipliği yaparak aklımızı alan Sidney Opera Binası, aslında öyle çok da çılgın bir hikayeye sahip değil. Dünyaca ünlü binanın mimarı Jorn Utzon, bu projenin mimari olarak seçilmeden önce 3 juri tarafından geri çevrilmesine rağmen, 4. jurinin kararı ile 232 diğer yarışmacı arasından sıyrılmayı başarmış ve muhtemelen hayatının en önemli projesine imza atmış. (Eminiz bu işi yalnızca 5000 Pound'a yaptığına pişman olmuştur.) Normalde 4,1 milyon pound'a inşa edilmesi planlanırken proje sonunda toplam bütçe yaklaşık 60 milyon pound'u bulunca işler Jorn Bey için biraz karışsa da, yapının Unesco Dünya Mirası listesine de dahil olması ve yılda ortalama 2 milyon kişinin etkinliklere seyirci olarak katılması ile, herkesin gönlünü almayı başarmıştır diye tahmin ediyoruz. Kıskançlıktan öldüren bilgi: Queen, tam 4 kez Sidney Opera Binası'nda sahne almış. Sidney'i göremediğimize mi yanalım, Queen'i kaçırdığımıza mı üzülelim biz de şaşırdık. Dünyadaki kaynakları kimin tükettiğini bulduk: Binanın tam 1000 odası var ve yılda 15.000 ampul değiştiriliyor. Ben abartıp orada yaşamaya hallendim diyenlere şurada yerlisiyle, daha doğrusu Türkiye'den Sidney'e göç etmiş bir Türk ile yapılmış bir röportajımız da var. Halini görünce insanı bir gülme tutan, turistlerin saçma sapan ittirmeli pozlarına maruz kalmaktan neye yaradığını bile kimsenin bilmediği Pisa Kulesi'nin hikayesi de tahmin ettiğiniz üzere biraz gülünç. Normalde tabi ki dik olması hedeflenerek 1173 yılında inşa edilmeye başlanan kule, 3. katı inşa edilirken, esrarengiz bir şekilde eğilmeye başlamış çünkü kulenin üzerine inşa edilmekte olduğu toprağın bu yapının ayakta kalabilmesi için elverişsiz olduğu ortaya çıkmış. Fakat bu onları durdurmak için yeterince geçerli bir sebep olmamış. Savaş nedeniyle bir süre ara verildikten sonra (yaklaşık 100 yıl kadar) inşaata tekrar başlamışlar. Ancak toparlamaya çalıştıkça işler iyice saçma bir hal almış ve kule günümüzdeki \"yamuk\" görüntüsüne kavuşmuş. Aslına bakarsanız normalde pek de ilgi çekmeyecek bir şehrin günümüzde ciddi bir turist popülasyonunu kendine çekiyor olmasının ana sebebi olduğu için, bilinçli bir şekilde yapmamış olsalar da, birçok açıdan mimarlarını tebrik etmek gerekiyor. Güvenli mi? Pisa Kulesi 90'lı yıllarda bir süre tadilat için kapatılmış ve sağlamlaştırılmış. Dolayısıyla içine girmenin güvenli olduğu söyleniyor. Ancak biz yine de sorumluluk kabul etmiyoruz. Sonra OitheBlog girin dedi girdik, yazıklar olsun size demeyin. Hindistan'ın en ünlü yapısı Tac Mahal'ın hikayesini seveceksiniz, çünkü oldukça masalsı bir havası var. O dönemki imparatorluğun hükümdarı olan Şah Cihan, üçüncü ama en sevdiği karısı olan Mümtaz Mahal'ı 14. çocuklarını doğurduktan sonra kaybeder. Karısını kaybedince uzun süre yas tutan Şah Cihan, sonunda onun adına heybetli bir anıt yaptırmaya ve anısını sonsuza kadar yaşatmaya karar verir. İnşasına 1632 yılında başlanan Tac Mahal'ın yapılması yaklaşık 20 yıl sürer, yapımında 20.000'e yakın işçi çalışır ve binayı oluşturan taşların taşınabilmesi için binlerce fil kullanılır. İşin kötüsü bu hüzünlü hikaye, burada kalmıyor, çünkü Şah Cihan, bir süre sonra hastalanıyor, yerine geçmek isteyen oğlu ise bu durumdan yararlanarak babasını hapse attırıyor. Ölene dek hapiste kalan Şah Cihan'ın hapis tutulduğu yerden dışarı bakınca ise karısı için yaptırdığı Tac Mahal görünüyor. Hikayeden çıkarılacak sonuç: 3 kadın ile evlenmeyin. Çevreci bilgi: Günümüzde, yılda 3 milyona yakın kişi tarafından ziyaret edilen Tac Mahal'in dışı beyaz mermerden yapıldığı için civarındaki fabrikaların yarattığı hava kirliliği binanın olumsuz yönde etkilenmesine neden olunca, konuyla ilgili birçok kampanya başlatılılır ve binayı koruma amacıyla birçok fabrika kapatılır. İster inan ister inanma bilgisi: Rivayete göre Şah Cihan, Tac Mahal'in tam karşısına, aynı yapının siyah mermer ile yapılmış bir versiyonunu inşa ettirmek istemiş, ancak oğlu ile olan çekişmesi bu yapının var olmasının önüne geçmiş. Çoğumuzun Kremlin Sarayı ile karıştırdığı, soğana benzeyen renkli kubbeleriyle ünlü, rengarenk ve bir kilise için gereksiz tatlılıktaki Aziz Vasil Katedrali, özelden genele doğru gidecek olursak Kızıl Meydan'ın, Moskova'nın hatta komple Rusya'nın en ünlü yapısı. Zaten güzelliği ve ihtişamı karşısında bu kadar ünlü bir hale gelmemesi son derece anormal bir durum olurdu. Klişeye boğuyoruz: Katedralin İtalyan mimarı Barma'nın benzer güzellikte bir yapıyı başka bir noktaya daha yapamaması için Korkunç İvan tarafından gözlerinin oydurulduğu gibi bir efsane var. Ancak bu efsane dünyanın her ülkesindeki her güzel yapının mimarı için söylenip durduğuna göre, galiba o aralar akım haline gelmiş bir efsane biçimi-imiş. 6000 küsür km uzunluğu ile var olan en ilginç ve en ünlü savunma duvarlarından biri olan Çin Seddi aynı zamanda tahmin edebileceğiniz üzere dünyanın en uzun savunma duvarı olma özelliğini de taşıyor. Bilinenin aksine, tarihçilere göre Çin Seddi'ni tek bir duvar olarak değil, 2000 yıl boyunca sistematik olarak yapılmış ve birleştirilmiş birçok duvar olarak değerlendirmek gerekiyor. Peki nasıl oldu da iş bu noktaya geldi diyecek olursanız, aslında olay M. Ö. 8. yüzyılda Çin'de bulunan 7 krallığın arasında geçen savaşa kadar dayanıyor. Savaş süresinde krallıklar kendilerini korumak adına topraklarının etrafını duvarlar ile çevirmeye başlıyorlar. Fakat tüm bu savaş sürecinin sonucunda Qin Krallığı tüm diğer krallıklara karşı zafer kazanmayı başararak Çin İmparatorluğu'nu kurunca ülkenin başındaki Qin Shi Huang, sınırları genişlemiş olan imparatorluğun kuzey bölümüne de bir duvar örülmesi emrini veriyor ve süreç bu şekilde başlıyor. Genel olarak bakıldığında duvarın örülmesinde tüm bu yılları kapsayan süreçte 1.000.000'a yakın işçi çalıştığı ve 300.000'e yakın işçinin de inşa sırasında hayatını kaybettiği söyleniyor. Bunca çaba başarılı oluyor mu diye soracak olursanız, hayır, özellikle Moğolları ülke sınırlarından uzak tutmakta oldukça güçlük çekiliyor. Özellikle Cengiz Han gibi bir adam devreye girince, bu sefer Çin İmparatorluğu, kuzey duvarını daha da güçlendirme kararı alıyor ve uzadıkça uzuyor. Günümüzde en iyi korunabilmiş ve en çok ziyaret edilen kısmı ise Ming Hanedanlığı'ndan kalan bölüm. Ürkütücü bilgi: Çin Seddi'nin yapımında kullanılan harçta insan kemikleri kullanıldığı gibi manyakça bir söylenti olsa da, bu aslında yapım aşaması sırasında hayatını kaybetmiş olan işçilerin duvar yakınına gömülmüş olmasının abartılmış halidir. Meşhur Hollywood Sign bu günlerini görmeden önce, 1900'lerin başlarında, çiftçilerin, kovboyların ve yerel halkın yaşadığı \"buralar eskiden dutluktu\" muhabbetinin kolaylıkla çevrilebileceği türden bir yerdi. Fakat zamanla bölgenin olumlu hava şartları ve çekim yapmaya/stüdyo kurmaya elverişli alanlara sahip olması nedeniyle yavaş yavaş stüdyoların dikkatini çekmeye başladı ve 20'li yıllardan itibaren bu işlerin merkezi haline geldi. Kasaba görünümündeki kentin yerini ışıklı tabelalar ve ihtişamlı binalar aldıkça, insanların buraya olan ilgisi de pek tabi tavan yaptı. Bu gelişim sürecinde bölgeye yatırım yapan emlak zenginlerinden birisi, \"Hollywoodland\" adlı gayrimenkul projesi için bir billboard, yani tabela yaptırmaya karar verir. Akabinde Büyük Buhran ve savaş gibi ciddi süreçler araya girince, söz konusu firma batar ve Hollywood Land tabelası da kaderine terk edilir. Yine de tabelanın yıllardır orada var olması, onun ikonik bir hale gelmesini sağlamayı başarmıştır ve onu yaptıran firma ile özdeşleştirilmeden, şehrin bir simgesi haline dönüşür. Aslında yer yer bu ikonu pek sallamadıkları ve çürümeye bıraktıkları bile olmuş ancak eksik olmasın Playboy'un kurucusu Hugh Hefner gibi kişilerin desteğiyle yenilenmiş. Canım benim demek tek derdi popo değil adamın. Eğlenceli olmayan bilgi: 1932 yılında Peg Entwistle adlı Broadway oyuncusu, şansını denemek için Los Angeles'a taşınmış ve burada oyunculuk yapmaya başlamış ancak bir türlü istediği başarıyı yakalayamayınca aynı yıl Hollywood tabelasının \"H\" harfinin üzerine çıkarak kendini aşağı bırakmış ve hayatını kaybetmiş. Eğlenceli olan bilgi: Tabelanın adeta çürümeye bırakıldığı önemsiz dönemlerinde, Hollywood yazısı bazı şakacı arkadaşlar tarafından \"Hollyweed\" olarak değiştirilerek, Los Angeles'ta esrarın legal hale getirilmesi için küçük bir çaba gösterilmiş. Orijinal adıyla Cristo Redentor, Rio'ya ayak basan her insanın mutlaka peşine düştüğü, dünyanın en ünlü heykellerinden ve dini sembollerinden biri. Oldukça ihtişamlı ve heybetli bir heykel olduğu için aslına bakarsanız çoğumuz tarafından dini bir sembol olarak değerlendirilmekten çok görsel ve sanatsal değeri nedeniyle ilgi çekiyor. Corcovado Dağı üzerinde yükselen heykelin inşasına tam olarak 1922 yılında konuyla ilgili bir yarışmanın yapılmasının ardından başlanmış ancak işin fikir babası 1850'li yıllarda bu işi kafaya koymuş olan Fransız bir rahip olarak biliniyor. Yarışmayı kazanan Heitor Da Silva Costa'nın önderliğinde 9-10 yıla yakın sürede tamamlanan ve kaidesiyle birlikte 38 metre uzunluğuna erişen heykelin kollarını açmış bir şekilde tasvir edilmesi ise barışı ve İsa'nın herkesi kucakladığını temsil etmek amacı ile yapılmış. Güldürdü: 2010 yılında kimliği belirsiz bir kişi İsa heykelinin üzerine sprey boyayla bir şeyler karaladığı için ülke çapında aranmaya başladığı gibi, olay belediye başkanının televizyonda çıkıp \"Onu bulacağız!\" açıklamaları yapacağı kadar da büyümüş. Onlar kızmış ama, biz güldük. Korkuttu: Kurtarıcı İsa Heykeli'ne, daha önce birkaç kez yıldırım düşmüş. Bunlardan en yakın zamanda gerçekleşeni İsa'nın 2 parmağının kopmasına neden olmuş. Buradan kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Size piramitlerin tarihi çok da başarılı anlatamayabiliriz, kimsenin sırrını çözemediği şeyi bizim çözmüş olmamızı bekleyeceğinizi de sanmıyoruz. Ancak şu güne dek çözülebilen ve bilinen kısımlarını şöyle bir özet geçmeyi deneyeceğiz. Mısır'ın Gize kentinde bulunan üç büyük piramidin en eskisi ve en büyüğü olan Keops Piramidi aslında Kral Khufu için bir anıt mezar olarak inşa edilmiş. Günümüzde 152 metre yüksekliğinde olmasına rağmen 9 metre kadarını erozyon nedeniyle kaybettiği söyleniyor. 4000 yıl kadar dünyanın en yüksek yapısı olma özelliğini taşıyan ve 2,3 milyon kireç taşındanan oluşan piramidin yapımı M. Ö 2540 civarında başlamış ve tahminlere göre 23 yıl kadar sürmüş. Taşların nasıl taşındığı, nasıl yerleştirildiği ve genel olarak bu yapının nasıl oluşturulduğu konusunda birçok hipotez olsa da, henüz gizemini koruyor. Ağızları açık bırakan bilgi: Keops Piramidi'nin taşları kullanılarak, neredeyse 30 tane Empire State binası inşa edilebiliyor. Sırf bu sebepten bile \"bu adamlar bu işi o dönemde nasıl başarmış yahu?\" sorusunu 80 kez sorasımız geliyor. Turistlere bilgi: Büyük Gize Sfenks'i de tam olarak bu bölgede bulunuyor ve Sfenks'in yüzünün Khufu'nun oğlu Kefren'den esinlenilerek yaratıldığı tahmin ediliyor. Not: Tahmin edersiniz ki bu yazıyı çeşitli kaynaklardan araştırma yaparak hazırladık. Doğru olmadığını düşündüğünüz bir bilgi içeriyor olabilir, ancak her eseri birçok farklı kaynaktan bakıp en doğru olanını yazının içine eklemeye çalıştığımızı bilin istedik. Ancak çok fazla kelime ve harf hatası vardı. Bu kadar güzel bir yazı için biraz fazla kontrolsüz yayınlanmış. Belirtmek istedim."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/08/27/kuzey-ege-gezisi", "text": "Türkiye'nin 7 bölgesini ayrı ayrı sevmek için 77 tane sebebiniz ya da \"görmeden ölmemeniz gereken X yer\" başlığındaki bilinmeyen için 777 alternatifiniz olabilir. Ancak gidip de havasını alanlar bilir, Kuzey Ege'ye bir kez ayak bastınız mı, bir bakmışsınız döndüğünüz gibi bir daha oraya ne zaman gideceğinizin planlarını yapmaya başlamışsınız. Üstelik tıpkı 15 yaşındayken okuduğunuz bir kitabı ileriki yaşlarınızda bir kez daha okuduğunuzda yaşadığınız his gibi, her ziyaretinizde üzerinizde çok farklı etkiler bırakmaktan da asla vazgeçmez. Size bu girişin özne değiştirerek birçok yer için uygulanabileceğini düşündürdüysek merak etmeyin. Çünkü aşağıda sizi, bahsettiğimiz şeyin aslında ne kadar gerçekçi bir söylem olduğuna ikna etmek için oldukça geçerli sebeplerimiz olacak. Gelin neden Kuzey Ege'den vazgeçemediğimizi ve henüz ayak basmadıysanız neler kaçırdığınızı konuşalım. Eminiz ki yazının sonunda bizim tarafımızda olacaksınız. Not: Bu yazıyı ilk olarak Tempo Travel için yazmış bulunduk. 1. Cunda'nın mezelerini başka hiçbir yerde bulamazsınız. Listeye iddialı bir söylem ile başlayalım dedik, zira Kuzey Ege'ye zaafımız olmasının en büyük sebeplerinden biri, nam-ı diğer Alibey Adası'nın insanı başka yerde türevlerini tüketmekten soğutacak mezeleri. Yüzyıllardır Ege'nin kutsalı kabul edilen muhteşem zeytinyağlıları mı, tazesi olmayınca masaya koymaya layık görülmeyen deniz ürünlerini mi, yoksa sofranıza tabakları sığdıramayacağınız meze çeşitliliğini mi övelim inanın biz de karar veremiyoruz. Fakat eğer sizin de daha önce Cunda Adası'na yolunuz düştüyse, neden bahsettiğimizi aslında çok çok iyi biliyorsunuz. Türkiye'nin kendisi küçük işlevi büyük ilk boğaz köprüsünden geçtikten sonra önce adanın sokaklarında kontrolsüzce kaybolun. Taksiyarhis Kilisesi'ne ve eskiden kilise, günümüzde kütüphane olarak hizmet veren Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı'na yolunuzu mutlaka düşürdükten sonra kendinizi adanın çeşit çeşit restoranlarından birine atın. Yiyeceğiniz her şeye biz kefiliz! 2. Bozcaada'nın \"kurtarılmış bölge\" gibi olduğu gerçeğini aklınızdan çıkaramazsınız. Bozcaada'nın bünyeniz üzerinde nasıl bir etki bırakabileceğini en iyi şekilde açıklamak için, adadaki favori mekanlarımızdan Polente'de uzun süre asılı duran bir cümleyi alıntılamak isteriz: \"Aklına bir iş yapmak geldiyse, Polente'de 5 dakika otur geçer\" Son bir senedir adanın imara açılacağı haberlerini her gördüğümüzde kalbimiz kırılmış gibi hissettiğimiz, her köşesinden mutluluk ve huzur fışkıran Bozcaada, gerçekten de Polente'nin bir cümleyle özetlediği türden dev bir rehabilitasyon merkezi gibi. Orada bulunduğunuz süre boyunca tek derdiniz \"Ah keşke biraz daha kalabilseydim!\" oluyor, tek tasanız ise Ayazma'nın suyunun soğukluğu! Bu aralar pek çok kişi tarafından keşfedilen, ve özellikle yaz döneminde popülasyonu giderek artan Bozcaada muhtemelen seneler geçtikçe daha da ilgi görecek ve zaten küçücük olan adada sıkış tıkış takılacağız. Eminiz ki şimdiden \"Abi ada çok bozdu, eskiden böyle değildi\" muhabbeti yapan insanlar türemiştir bile. O yüzden iyisi mi, geç kalmadan bir Bozcaada gezisi planlayın deriz. Çok da geç kalmak istemezseniz şuradaki Bozcaada Rehberimize bir göz atabilirsiniz. 3. Kaz Dağları'ndaki köyleri bir kez görmek asla yeterli değildir. Kaz Dağları, ya da mitolojik adı ile İda Dağı, birçok mitosa ev sahipliği yaptığı gibi aynı zamanda tahmin edeceğiniz üzere birçok köyü de üzerinde barındırıyor. Zeus Altarı'na ve Zeytinyağı Müzesi'ne ev sahipliği yapan Adatepe Köyü'nü, yemekleri ile kalbimizi çalmış, Tuncel Kurtiz'in oteli olarak nam salan Zeytinbağı Otel'inin de bulunduğu Çamlıbel Köyü'nü ve Kaz Dağları'nın orta yerinde otantik bir yerde konaklamak isterseniz Yeşilyurt Köyü'nü es geçmemenizi öneririz. Bu noktada Tahtakuşlar Köyü'nü anlatmadan geçersek vicdan azabından uyuyamayız. Bu köy bildiğiniz köylerden biraz farklı, çünkü Türkiye'nin bir köy içinde yer alan ilk sanat müzelerinden \"Tahtakuşlar Etnograyfa Müzesi' tam olarak burada bulunuyor. Müzenin kurucusu Alibey Kudar'ı sırf bu sebeple değil, aynı zamanda köye eşinin bir heykelini yaptırdığı ve bu jestiyle \"Türkiye'de kadınlara değer verilmesi gerektiğini\" vurgulamaya çalıştığını söylediği için ayrıca tanımanızı isteriz. 4. Denizin ne denli güzel olabildiğini her seferinde bir kez daha fark edersiniz. Eğer yoğun biçimde güncel Türk pop müziğine maruz kalmayı seviyor ve hür iradenizle dinlemediğiniz şarkıları ezberlemiş olmaktan rahatsızlık duymuyorsanız yanlış yere geldiniz. Çünkü ne Assos'taki Kadırga Koyu'nda, ne Ayvalık'ın meşhur Sarımsaklı Plajı'nda ne de Bozcaada'nın adının hakkını veren Ayazma Plajı ve Akvaryum Koyu gibi yerlerinde böyle bir ihtimaliniz yok. Aksine, gayet sakin bir ortamda, fotoğrafını çektiğinizde kendiliğinden photoshop'lu gibi görünen bir denizde doyasıya yüzebilirsiniz. Sakin derken, kalabalık olmamasından söz etmiyoruz tabi, sadece bir \"beach club\" beklentisi ile gitmek yerine, sahilde mısır ya da midye yiyebileceğiniz bir ortamı anlatmaya çalışıyoruz. Yok ben bu işlere gelemem diyorsanız, özellikle Ayvalık&Cunda civarında yapmayanı dövdükleri tekne turlarına bakıp, muhteşem koylarda da yüzebilirsiniz. Yeter ki çok açılmayın, yoksa sahil güvenlik sizi Yunan sularına girdiğiniz için kovalayabilir. Bu arada, eğer İlber Ortaylı ile yüzmek ve cehaletinizin yüzünüze vurulmasını isterseniz Cunda'daki Ortunç'un plajından ve tesisinden yararlanabilirsiniz. Evet biraz cesaret işi. 5. Manzara görmekten bıkma şımarıklığına erişebileceğiniz sayılı bölgelerden biri Kuzey Ege'dir. Türk halkı olarak manzara sevdalısı olduğumuzu inkar edecek değiliz. Manzara gördük mü duramıyor, tepelere tırmanıyor hatta abartıp ilk gördüğümüz yerde mangalımızı yakıveriyoruz. Tabi ki size gidip bu yerlerden birinde mangal yapmanızı önermeyeceğiz, ancak piknik sepetinizi alıp Polente Feneri'ne çıkabilir, Behramkale'nin tepelerine tırmanmayı başarabilirseniz tarih ve manzara ikilisinin hazzını bir arada yaşayabilir ya da Şeytan Sofrası'nda \"önüm, arkam, sağım, solum deniz!\" oyunu oynayabilirsiniz. Eğer manzara görmeye doyamadıysanız, Kaz Dağları'nın tepesindeki butik otellerden birinde konaklayarak gözünüzü manzara ile de açabilirsiniz tabi. Başlıkta da söz ettiğimiz gibi, burada gözlerinizin bayram etmesi için seçeneğiniz çok ve bizce hepsi seçicilik yapmanızı gerektirmeyecek kadar özel yerler. 6. Kendinizi denizden çıkıp bir ören yerinde bulabileceğiniz, sürprizlerle dolu bir bölgedir. Deniz, güneş, kum üçlüsünü, muhteşem yemeklerini ya da sınırsız manzara seçeneğini yeterli bulmadıysanız, bu sefer sizi başka bir konu ile yakalamaya çalışacağız. Buraya kadar lafı geçen her yerin, aslında ucundan kıyısından tarih ile ilişkilendirilebileceğini fark etmiş miydiniz? Çanakkale Savaşı'nın kazanıldığı, Paris'in Helen'i kaçırıp Truva Savaşı'nın çıkmasına sebep olduğu, Athena Tapınağı'nın inşa edildiği ve rivayete göre baş tanrı Zeus'un doğduğu topraklardasınız. Zaten bize kalırsa Kuzey Ege, yalnızca yaz tatilinizi geçireceğiniz bir bölge değil, her mevsim ziyaret edebileceğiniz bir kültür patlaması tadında ve burayı özel yapan ana sebeplerden biri de kesinlikle bu. Unutmadan ekleyelim, söz konusu bölgeleri gezecekseniz, muhteşem kadın Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nü de yanınıza almayı ihmal etmeyin. 7. Bob Ross resimlerinden fırlamış gibi görünen doğası, bina yığınlarına alışmış bünyenizi sarsacak güzelliktedir. Doğal olan her şeyi bir bir elimizden alıp, sonra bir lütufmuş gibi bize sundukları şehir yaşantısında, tabi ki organik ürünlere açız ve bu durum bildiğiniz üzere çılgınlığa dönüşmüş durumda. Üstelik eminiz ki siz de kaç yaşında olursanız olun \"Şehir hayatı beni çok yordu, bir sahil kasabasına mı taşınsam?\" demelere başlamışsınızdır bile. Öyleyse doğru yeri okuyorsunuz, çünkü Kuzey Ege doğa özlemi çekenler için resmen altın değerinde. Altınoluk'un Türkiye'nin, hatta Dünya'nın oksijen oranı en yüksek bölgelerinden biri olması bir yana, Kaz Dağları Milli Parkı, Hasan Boğuldu Şelalesi gibi alanları ile şehir yaşantısına bir daha dönmek istemeyeceğiniz garanti. Biz İstanbul'un orta yerindeki küçücük bir parkı korumak için uğraşa duralım, hayat başka yerlerde, bambaşka şekilde ilerliyor. 8. Binlerce yıllık bir felsefe serüveninin parçası olabileceğiniz tek yer Assos'tur. Assos'un ünlü Antik Limanı ve bilgisayarınıza arka plan yapacağınız cinsten denizi bir yana, burası ile ilgili oldukça enteresan bir konu daha var. Alıntılamalara doyulamayan ünlü düşünür Aristotales, Assos'ta tam 3 senesini geçirmiş ve burada bir felsefe okulu kurmuş. Bu bilgi ile Athena Tapınağı'nın bulunduğu tepeye doğru tırmanırken karşınıza çıkan Aristo heykelinin açıklamasını da yapmış olduk. \"Ee?\" demeyin, çünkü günümüzde Örsan Öymen'in girişimleri sayesinde Aristo'nun burada felsefe dersleri verdiği dönemden binlerce yıl sonra, tekrar \"felsefe toplantıları\" yapılmaya başlanmış. Amaç Aristo'nun izinde, felsefe tutkunlarını Assos'ta buluşturmak ve binlerce yıllık bu geleneği, tıpkı Antik Yunan'da olduğu gibi doğal bir ortamdan kopmadan ve Ege'nin doğasıyla ve kültürüyle bütünleşerek gerçekleştirmek. Alın size Kuzey Ege'ye her sene gitmek için bir sebep daha! 9. Çok sevdiğiniz ve hep tükettiğiniz birçok ürünün en iyisini burada bulabilirsiniz. Başlığın yeni açılmış süpermarket sloganı gibi olduğuna bakmayın, sözümüze güvenin. Çanakkale Domatesi, Ezine Peyniri, Edremit Zeytini şeklinde uzayabilecek koskoca bir listenin en şahane versiyonlarını tabi ki ancak Kuzey Ege'de bulabilirsiniz. Bunların yanı sıra Kaz Dağları'nın birçok yerinde yetişen güzel kokulu kekiklerden, onlarcasını götürüp karın ağrıları çekeceğiniz cinsten incirlerden, ülkenin en güzel zeytinyağlarından ya da şehirde doğalıyla karşılaşmanın pek kolay olmadığı inanılmaz lezzetli karadut suyundan doyasıya tüketebilirsiniz. Kafanızda bunların en iyisini nereden alalım gibi bir soru oluşturmayı başardıysak cevabımız belli: Büyük bir kısmını yol kenarında sık sık karşılaşacağınız tezgahlardan, inciri ise plajda sesinden tanıyacağınız satıcılardan. 10. Ne olursa olsun, burada huzurlu olacağınızı bilirsiniz. -Bölgenin en iyi kahvecilerinden biri için: Kvcii, Ayvalık -Leziz şarap ve likörler denemek için: Vino Şarap Evi, Cunda -Kaz Dağları'nda Ziyafet Çekmek İçin: Zeytinbağı Otel -İddialı bir rakı-balık girişimi için: Sandal Restoran, Bozcaada -Vedat Milor tescilli müthiş bir yemek deneyimi için: Deniz Kestanesi, Ayvalık -Maya Bozcaada'nın müthiş kahvaltısıyla güne başlanır, organik ürünlerin tadına varılır. -Üstüne Çiçek Pastanesi'nin efsane dondurmaları mideye indirilir. -Ayazma ya da Akvaryum Koyu'na doğru yola çıkılır. -Deniz sonrası yorgunluğu Koreli'nin kızartmaları ve buz gibi biranız eşliğinde atılır. -Yunatçılar'da şarap tadımının ardından favori şarabınız itinayla seçilir. -Atıştırmalıklarınız ve şarabınız ile Polente'te gün batımı yakalanır. -Adanın türlü türlü restoranından birinde rakı-balık yapılır. -Polente'de kokteyller içilir ve odalara doğru yol alınır! kuzey egenın içine BAYRAMİÇ VE KÖYLERİ kazdaglarının eteklerindeki ormanları AYAZMASI muhakkak ilave edilmelidir...."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/09/02/marmaris-datca-gezi-notlari", "text": "Bu sene dank etti ve aramızda mütemadiyen konuşulan bir diyalog haline geldi; Biz Türkiye'yi yeterince keşfedemedik galiba. Akabinde hayıflanıp durmak yerine kararlar alındı, Çeşme, Bozcaada, Bodrum, Kuzey Ege gibi sık gittiğimiz yerlerden vazgeçildi ve \"herkesin bu kadar seviyor olmasının bir sebebi olmalı\" diyerek yeni destinasyonlar belirlendi: Marmaris ve Datça. Bir kere baştan söyleyelim, buraların olayı bir başka, araştırdıkça o koyu da göreyim, şurada da denize gireyim, buranın da doğası muhteşemmiş diye diye görmek istediğiniz yerler listesi Das Kapital uzunluğuna erişiyor. Bu sebeple iyi planlamakta fayda var. Bu noktada imdadınıza biz yetişeceğiz, çünkü en iyi rotayı çıkarabilmek adına uğrayabildiğimiz kadar fazla noktaya uğrayıp şahanesinden bir plan çıkarmış bulunduk. Elbet ilk ziyaretimiz olduğu için gözden kaçırdığımız, atladığımız yerler olmuştur, ancak genel hatlarıyla ilk deneyiminiz için oldukça güzel bir plan çıkardığımızı söyleyebiliriz. - 50 dakikalık bir yolculuğun ardından Dalaman Havalimanı'na iniş ve araba kiralama. - Dalaman'dan gezimizin en uzak noktası olan Datça'ya doğru yola çıkış ve yol üzerinde Akyaka keşif gezisi. - 2 gün boyunca bol deniz, bol güneş, bol Can Yücel, özetle gidip de sevmeyenini bulamadığımız güzeller güzeli Datça. - Datça'dan Marmaris'e geçiş, 2 gün boyunca Marmaris'in türlü bölgelerinde kaybolmalar, kayboldukça daha da sevmeler, \"yaşasın yaz!\" nidaları. - Sürprizli gün: Dönmeden önce Göcek ile samimi dakikalar. - İstanbul, \"Neden geldim İstanbulacılık\", bir takım geri dönme çabaları, Welcome To Egzozlu Şehir Hayatı. Gördüğünüz gibi pek neşeli ilerleyen road trip hikayemizin sonu hüzünlü bitiyor. Lakin eğer planımız ile ilgi çekebildiysek şimdi başlıklara ayırarak konunun biraz daha detaylarına inelim ve ballandıra ballandıra anlatalım diyoruz. Yerinizde olsak bu yazıyı kışın okumazdık, insanın için bir hüzün kaplıyor yahu! Bu noktada araba kiralama meselesini detaylandıralım. Biz arabamızı Sixt, Budget, Avis, Europcar gibi bilinen seçenekleri değerlendirip fiyat aldıktan sonra anladığımız kadarıyla Türkiye'de yeni aktifleşmiş olan Garenta'dan kiraladık. Kendisi 5 günlük küçük çaplı road trip planımız için bize en uygun fiyatı verdi ve bize hiçbir sorun yaşatmadıklarını söyleyebiliriz. Araba kiralama meselesi ile ilgili verebileceğimiz en lüzumlu tavsiyelerden biri aracı Dalaman Havalimanı'ndan kiralamanız. Bu şekilde civarda gezip dolandıktan sonra uçak ile hızlı bir şekilde dönme kararı aldıysanız, arabayı son gün havalimanında bırakarak şehir içinde bir noktaya bırakıp sonra havalimanına ulaşma derdinden kurtulabilirsiniz. -Bütçeyi merak edenler için tarihin en uyuz arabalarından biri ilan ettiğimiz Citroen Cactus'e 5 gün için 570 TL ücret ödedik. Aracın yakın tüketiminin baya düşük olduğunu ekleyelim. Evet yoldaki her sarsıntıyı hissediyorsunuz ve kiralık araç olduğu için her detaydan kaçınmayı ihmal etmemişler, ancak yine de benzin meselesi oldukça uyguna geliyor. -Bu noktada arabanızı seçerken dikkat etmeniz gereken önemli bir unsur var: Yolların durumu pek de parlak değil. Bol bol tırmanacak, mıcırlı yollara girecek, gerekirse uçurum kenarında drift yapacaksınız. Dolayısıyla araba seçiminizi yer yer zorlu olabilecek yol koşullarını göz önünde bulundurarak yapmakta fayda var. -Eğer arabayı dönüşümlü olarak kullanacaksanız ek sürücü ekletmeyi unutmayınız efenim. -Bu arada, planınızı biraz daha geliştirip, Dalaman'dan başlayayım, Milas Havalimanı'ndan döneyim gibi olaya girişirseniz, birçok araba kiralama firması arabanızı teslim aldığınız bayilerinden farklı bir bayiye teslim edebilme imkanı da sağlıyor, aklınızda bulunsun. Bilirsiniz, tatilin ilk günü her zaman aşırı neşeli, normalde az güleceğiniz esprilere gözünüzden yaş gelerek güldüğünüz, henüz dinlenmemiş ve bir süre sonra dinlemekten sıkıntılar basacak playlistlerinizin olduğu, özellikle road trip yapıyorsanız I am a Passanger üstü Aeromith-Crazy'nin dinlendiği aşırı heyecanlı bir gündür. Haliyle bizim günümüz de Dalaman Havalimanı'nda abartılı bir neşe ile başladı. Yolumuz uzun, koşullar çetin, kararımız belli, birazdan kiralayacağımız arabamızla önce rotamızın en uzak noktası olan Datça'ya gideceğiz, böylece dönüşte havalimanına yakın olacağımız için araba teslimi işi de külfet olmayacak, of Allahım ne kadar da mantıklı ve bilinçliyiz! Hazır bu kadar bilinçliyken kendimize bir güzellik daha yaptık ve güzergahımız itibarıyla mantıklı bir seçenek olan Akyaka'ya doğru yol aldık. Elbet Akyaka'ya uğrama, Datça'daki günlerimizden yemeye karar vermemizin bir sebebi vardı. Her sene olduğu gibi bu yaz da gittiğimiz, genellikle çok sevdiğimiz Çeşme'den bu sene hiç haz almamıştık. İstanbullu işletmecinin ele geçirdiği, asık suratlı, \"bak elimin tersindesin\" demeden durmanın zor olduğu insanların kol gezdiği bir ortama dönüştüğü için şurada bir rehber yazmakla kalmayıp hakkında atıp tutmuştuk bile. Bu sebeple artık yazlarımızı geçireceğimiz bir alternatife öyle ihtiyaç duyduk ki, sevdiğimiz birkaç farklı kişiden duymuş olmamız nedeniyle Akyaka'yı es geçmek olmazdı. Akyaka, Marmaris ile Muğla'nın tam ortasında bir yerlerde, Gökova Körfezi'nin kıyısında yer alıyor. Arabanız olsun veya olmasın fark etmez, Akyaka'ya ulaşım zor değil. İster Marmaris'ten otobüse binin, ister Muğla'dan, ister Dalaman Havalimanı'ndan servise, tercih sizin. Bizim arabamız olduğu için işler daha da kolay oldu, Dalaman'dan kısa bir süre de Akyaka'ya ulaşmayı başardık ve güzelliğine karşı koyamamamız nedeniyle asıl hedefimiz olduğu için kendimizi direkt Azmak Çayı civarına attık. Bölge sakinleri bölgenin giderek popülerleşmesinden şikayet ede dursun, Çeşme, Bodrum tatil beldelerinin ardından burası insana aslında bayağı sakin geliyor. Evet özellikle Azmak civarında bir günübirlikçi, çöplerini toplamadan ortalığı dağıtıp giden piknik bağımlısı popülasyonu tabi ki var. Ancak yine de Instagram'a #huzur hashtag'li fotoğraf koymak için değil, gerçekten huzur arayışında olduğunuz için sakin bir yer bulmaya çalışıyorsanız buralar sizin için biçilmiş kaftan. Azmak'ın suyunun güzelliği, berraklığı, suyun içindeki en küçük detayı bile görebiliyor olmanız inanılmaz bir his. Üstelik henüz popüler tatilcilerin gazabına uğramadığı için ortalıkta büyük bir tesis, açık büfede kendinizi kaybederek hiç yemeyeceğiniz şeyleri tabağınıza profesyonel bir biçimde dolduracağınız HER ŞEY AMA HER ŞEY DAHİL HADİ AKLINIZI KAÇIRIN tesisleri ile dolup taşmıyor. Bu civarda konaklayacaksanız küçük butik otellerde, garip beklentiler içine girmeyeceğiniz küçük tesislerde kalmanız gerekiyor. Umarız da hep böyle kalır, ki çok yüksek ihtimal kalmayacaktır. -Tereddüt etmeyin ve Azmak'ta yüzün. Evet buz gibi, evet içinde devcileyin yosunlar var, ama sonra pişman olursunuz! -Bu civarda kalacaksanız No:22 Riders Inn bölgedeki en güzel alternatiflerden biri. Yok biz konaklamayacağız derseniz en azından bir akşamüstü mojito'su için uğrayabilirsiniz. -Akyaka=Kitesurf. İlginiz, merakınız, deneme isteğiniz var ise iyi yere kapak attınız. -Azmak yakınlarında kalacaksanız buranın sivrisineklerinin bir acayip olduğunu hatırlatalım. Aramızdan birisi sivrisinek magneti olduğu için test edildi onaylandı, bunlar sinek değil VAMPİR arkadaşlar. Kovuyorsun arkasını toplayıp geliyor, vuruyorsun sen kim köpeksin diyor, öyle bir şey. O yüzden önleminizi alıp da gidin. Datça deyince aklımıza ne geliyor? Deniz değil, kum değil, güneş değil, önce Can Yücel geliyor. \"Beni kuzum Datça'ya gömün!\" demiş, boşuna mı demiş, boşuna mu bu kadar sevmiş? Can Baba'nın elbet bir bildiği vardır. Biz de elimizde Can Yücel kitapları, kafamızda söyledikleri, e doğruya doğru aklımızın bir köşesinde de denizinin, doğasının güzelliği ile ilgili duyduklarımız, onun izinde burayı keşfedeceğiz kafaya koyduk! Biz Datça'da nerede konaklayacağımız konusunda bir nokta atışı yaptık ve iyi ki Villa Aşina'yı seçtik. Aşina'nın gülümseten bir hikayesi var; Orada tanıştığımız dünya tatlısı Arzu Hanım'dan ve tesisin sahibi Bülent Bey'den dinlediğimize göre aslında bir inşaat mühendisi olan Bülent Bey, buraya bambaşka bir proje için geliyor, fakat beklenmedik gelişmeler sonucu kendini Aşina'yı işletirken buluyor. İlk etapta \"ben ne anlarım canım otel işletmekten?\" diye başladığı serüveni resmen Datça'nın en samimi ve güzel butik otellerinden birini yaratmasıyla sonuçlanıyor! Bülent Bey ve eşi dünyanın birçok ülkesini dolaşmışlar, Bülent Bey bazen eşine \"eh yeter artık\" dedirtecek kadar çok eşya, obje, sanat eseri biriktirmiş ve odalar dahil otelin dört bir yanını koleksiyonuyla donatmış. İnsan etrafını incelemekten iki adımı zor atıyor. -Bülent Bey yemekleri bizzat kendisi mutfağa girip hazırlıyor, bu sebeple otelde bir şeyler denemek niyetindeyseniz kendilerine önceden bildirmekte fayda var. -Otel lokasyon olarak çok iyi bir noktada. Datça merkeze çok yakın, müthiş bir manzaraya sahip ve civarınızda birçok koy mevcut. Datça'ya tepeden bakarak havuza girmek ya da salıncakta sallanmak falan isterseniz tam yerine geldiniz. - İnternette her gördüğün abartılı blogger yorumuna inanma. - Beklentini yüksek tut tabi tutmasına ama, okunu da çıkarma. - Datça'nın denizi kum değil, taş, kaya, çakıl, allah ne verdiyse, bu sebeple deniz ayakkabısı satın al ve bunun hayatının sonuna kadar bir sır olarak sakla, çünkü deniz ayakkabısı dünyanın en çirkin şeyidir. Tamam Kargı Koyu pek hayalimizdeki gibi çıkmadı. Ama şimdi sırada daha da efsane yerler var, pek hazır, pek heyecanlıyız. Datça Merkez'e göre sırasıyla \"bükleri\" keşfedeceğiz. İlk istikamet Hayıtbükü. Of suyu amma güzel, ah burası da taşmış ama olsun buna değer diyerek suya atınca kendimizi, tamam diyoruz Datça'yı seviyoruz ve seveceğiz. İlk görüşte aşk değil de, tanıdıkça sevip bağlandığımız bir ilişkimiz olacak belli. Bu arada, Hayıtbükü küçük, el değmemiş, çok kalabalık olmayan, sakin bir nokta olmasına rağmen bir şeyler atıştırabileceğiniz, 3-4 tesis mevcut. Biz sizi tabi ki deniz kenarında ev patatesi&kızartma ikilisini yemeye zorlayacağız, çünkü olması gereken budur. Bunun için istikamet Berke Cafe. Çok değişik, çok özel olduğundan değil abartmayalım gereksiz yere, bildiğimiz anne kızartması yaptıkları için. -Hayıtbükü'nün hemen öncesinde küçük ama sempatik Kızılbük var, onu es geçtik ama müthiş görünüyor o ayrı. -Buranın denizi diğer büklerin içinde tek kum&taş karışık olanı. Diğerleri komple taş, deniz ayakkabısı alın ve bu sırrınızı mezara kadar götürün, tekrar hatırlatalım. Hayıtbükü'nü öve öve tekrar yollaya düşüyoruz. Bükler civarındaki tabelalar gayet iyi olduğu ve her bükün arasındaki mesafe 8-9 dakikadan fazla olmadığı için birinde denize giriyor, birinde kuruyoruz, birinde çayımızı içip diğerinde kahve siparişi veriyoruz. Şımardık biraz evet. Ovabükü Guardian tarafından Türkiye'nin en iyi plajı seçilmiş. \"Brilliant! The Guardian\", \"Amazing! Washington Post\" şeklinde klişelere de maruz kalmış dünyaca ünlü bir yer. Denizi 3-4 adım gittikten sonra aniden derinleşip adamı tedirgin ediyor ama bir o kadar da güzel. Hayıtbükü'ne göre biraz daha büyük, buna rağmen biraz daha boş ve daha az tesis var. Tesis dediysek sakın öyle \"Jölölöl Beach\" mantığında Hande Yener'e maruz kalmalı beach gibi düşünmeyin tabi, küçük esnaf, kendi halinde güzel insanlar hep. -Ovabükü'nden Palamutbükü'ne geçerken üzerinde hiçbir tesis bulunmayan, minik ama muhteşem güzellikte bir koy var. Gözden kaçırma ihtimalinizin çok yüksek olduğu bir patikadan arabayla ya da yürüyerek inebilir ve kimseler olmadan bir başınıza denize girebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Sakinliğin dibine vurduğumuz, kendimizi emekli albay sanmaya başladığımız, huzurdan kendimizi şaştığımız saatlerden sonra sıra meşhur Palamutbükü'ne geçince işler biraz daha farklı bir hal aldı. Palamutbükü upuzun, kocaman bir plaj. Tabi ki denizi şahane, insanların birbirine rahatsızlık verdiği türden olmasa da kalabalık, yer bulmak güç, inceden bir popüler tatil beldesi kalabalığı hakim. \"Burada güneşlenecekseniz para ödemeniz gerekiyor\" tabelaları, beach mantığının atası olan yerler bile mevcut. Olsun, ona da adapte oluyoruz, buz gibi denize girip Bozcaada'nın AYAZma'sına selam çaktık ve Datça ile dostluğumuzu bir kademe daha ilerlettik. Gün boyu bükleri keşfettikten sonra şöyle bir kanıya vardık: Hangisinin favoriniz olacağı gittiğiniz döneme hatta güne göre değişiyor. Bir gün Hayıtbükü'nün suyu daha bulanık oluyor, diğer gün Palamutbükü'nde hiç beklenmedik bir rüzgar esiyor. Sonuç olarak hepsi bir şekilde şahane ve evet hepsi taşlık. Kum peşinde koşmayacak, beach kovalamayacaksanız, elbet birini sevecek, sevmezseniz 9-10 dakikada diğerine geçeceksiniz. Burada hayat mutlu olmanız için işleri bayağı kolaylaştırıyor, bir yolu bulunur. Tüm bu \"bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya\" anlarının ardından bu sefer Datça'nın en uç noktasına, Knidos Antik Kenti'ni keşfetmeye koyulduk. Burası Ege ile Akdeniz'in buluştuğu, zamanında sanat, bilim ve mimarlığın başkenti olarak kabul edilmiş bir kente ev sahipliği yapmış, önemi büyük. 1987 yılında başlamış olan arkeolojik kazılar halen devam ediyor. Öyle ki bir bakıyorsunuz kazı alanının içine girmişsiniz, bir adım atıyorsunuz \"ulan ben tarihe basıyorum galiba şu an, bunun etrafını şöyle bir çevreleselermiş daha iyi olmaz mıymış?\" diyorsunuz. Tarihteki ilk çıplak olarak tasvir edilmiş Afrodit heykeli buradan çıkma, İskenderiye Feneri'nin mimarı bu topraklarda yaşamış, ünlü ressamlar, doktorlar, bilim insanları yürüdüğünüz yerlerden yürümüş, öyle de garip bir his üzerinde yürümesi, insanı bambaşka düşüncelere, hiç sorgulamadığınız şeyler sorgulamaya itiyor. -Ulaşımı biraz zorlu denilebilir, çünkü yollar gerçekten tehlikeli ve ürkütücü. Sıcakta gezmesi de pek zor olduğu için mümkünse akşamüstü saatlerinde gidip hava kararmadan dönmek daha iyi bir fikir sanki. -Alanı gezmek için 10 lira gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Yanınızda Müze Kart'ınız var ise ücretsiz. -Lokallerden de öğrendiğimize göre Knidos'taki tek restoranın işletmesi neredeyse her sene değişiyor ve çoğunlukla olumsuz eleştiriler alıyorlar. Biz bir çay içmek için gittiğimizde bile kendilerinden gerçekten NEFRET ETTİK. Sonradan restoranın yemeklerinden zehirlenenler bile olduğunu öğrenerek bir şey yemeye kalkışmadığımıza da şükrettik, dolayısıyla söz konusu mekanı da ona göre değerlendiriniz efenim. Can Yücel dediniz durdunuz, nerede ulan Can Yücel dediğinizi duyar gibi olduk. Datça'yı Can Yücel'in izinde keşfetmek istiyorsanız izlerini en çok göreceğiniz yer Datça Merkez ya da Knidos değil, Eski Datça bölgesi. Eski Datça insanıyla, taş evleriyle, dar sokaklarıyla, Alaçatı gibi İstanbullu işletmeciye teslim olmamış, olan kısımları da güzel insanların eline kalmış bir güzel ömür uzatma kaynağı. Zaten küçücük, şöyle bir dolaştınız mı oranın yerlisi gibi hissediyor, gördüğünüz ilk yere atıveriyorsunuz kendinizi sanki yıllardır oranın insanıymış gibi. Can Yücel'in evi de burada yer alıyor. Hatırlarsınız, 2011 yılında bir takım kendini bilmezler tarafından mezarı parçalanmıştı. O sebeple sorumluları bulunana kadar kapıları Can Baba'nın evini gezmek görmek isteyenlere kapalı. Lakin yine de kapısına kadar gitmek isterseniz Eski Datça'nın ana caddesi sayılabilecek Çarşı Caddesi üzerinde kalan Can Yücel Sokak'tan girip yolu takip ettiğinizde evine ulaşabilirsiniz. Evin kapısında Can Yücel'e ait birkaç şiir, mezarının başına gelen iğrenç olaya dair bir sitem yazısı ve BirGün gazetesinde yayınlanmış \"Keşke sen de burada olsaydın!\" başlıklı bir yazı yer alıyor. Altında Ali İsmail Korkmaz'ın, Ethem Sarısülük'ün ve diğer kaybettiğimiz canlarımızın fotoğrafları var, insan ağlamadan duramıyor. Keşke \"O\" da olsaydı gerçekten, doğru söylemişler.. -Eğer Can Yücel'in oturduğu yerlerde oturmak isterseniz Can Baba'nın arkadaşı da olan Orhan'ın Yeri'ne gidip bir bademli kahve patlatabilir, duvarlardaki Can Yücel şiirlerini okuyup kendisini bir kez daha anabilirsiniz. Datça'dan yola çıkıldı, yolda patlıcanlı pide diye bir şeyin varlığından haberdar olmamızla sevinçten aklımızı kaçırarak kendimizi attığımız, en iyi yol üstü duraklarından biri seçilmiş Mavi Pide test edildi ve kalacağımız yer olan Selimiye'ye ayak basıldı. Sahi, Marmaris'te nerede kalınır? Bakın onu bilmiyoruz, ancak nerede \"kalınmayacağını\" biliyoruz mesela; Admiral Beach Hotel. Kendisi internetten bakınca şahane, gidince \"İsmet buralar aldı yürüdü, bizim apartmanı otel mi yapsak ne dersin?\" tadında geliştiği çok belli olan bir yer. Odalar kötü, bakımsız, örümcek ağlı cinsten. İlk defa otel konusunda nokta atışı yapamadık, biraz hayal kırıklığı içindeyiz. Olsun! Tesis kötü ama Selimiye şahane. Deniz berrak, su biraz gereğinden fazla sıcak ama sevilmeyecek gibi değil. Eğer bu civardaki uygun otel seçeneklerine göz atmak isterseniz otelz. com'a bakabilirsiniz. Selimiye'nin merkezi daha da tatlı. Küçücük, herkes güleryüzlü, her noktadan denize gireni çok, birbirine karışan, musallat olanı yok. Paprika Kafe'de güzel kahve & lezzetli tatlı ikilisini buluyoruz. İnceden bir rüzgar, bol bol sivrisinek, ama keyfimiz yerinde. Buranın kalabalığı tatlı bir kalabalık, rahatsız olunacak cinsten değil. Yıllardır geleni sevmiyor, esnaf kısmı seviyor, gel dondurmamdan da ye diye bağıranı bile var, ama genel olarak huzur garantili. Bir daha koştur koştur gelir miyiz bilemeyiz, ama sevdik seni Selimiye. Eğer Datça tarafından gelecekseniz öncelikli olarak Bördübet'e uğramak en mantıklısı, çünkü rotanız üzerinde yer alıyor sayılır. Bu aralar eminiz adını siz de duymuş, o ne biçim isim be demiş akabinde araştırmalara girişmişsinizdir. Biz de aynı şeyi yaşadık ve merakımıza yenik düşerek bu bölgeyi şöyle bir dolanalım dedik. Bördübet'i domine eden iki tesis var: Club Amazon ve Golden Key Bördübet. Amazon biraz daha kamp kafası, Golden Key ise daha yüksek fiyatlara bungalov tarzı konaklama sunuyor. Amazon dışarıdan misafir kabul ediyor, Golden Key ise sağa sola \"yok efendim dışarıdan kimseyi almıyoruz boşuna kasmayın\" tarzı tabelalar asacak kadar kararlı bir tavır sergiliyor. Evet doğası şahane görünüyor, eminiz denizi de şahane, ancak güzel denize doyduğumuzdan mıdır bilinmez, pek ilgimizi çekmiyor, şöyle bir dolanıp, biraz da manzara fotoğrafı çekip gidiyoruz. Çok yüksek ihtimal bir gün yalnızca buraya, sakin bir tatile geleceğiz, artık bu yazıyı da o vakit detaylandıralım. Bölge itibariyle lokasyon belirtecek olursak Selimiye'nin biraz üstünde kalan Orhaniye oldukça sakin ve sevimli bir bölge. Civarın geri kalanından çok büyük bir farkı olduğunu söylersek abartmış oluruz. Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile en büyük özelliği ve insan çekme sebebi meşhur \"Kızkumu Plajı\". Duymayanlar için hemen detaylandıralım, bu plajda denizin ortasına dek uzanan kumluk bir alan var ve bu sebeple ilk görüşte 10'larca Musa'yı bir arada gördüğünüz sanmanıza sebep olabilecek, \"OHA DENİZİN ORTASINDA YÜRÜYORLAR\" dedirtebilecek bir durum yaşanıyor. Evet bildiğimiz denizin içinde yürüyorsunuz. Düşünün ki biz orada yüzmeme kararı almamız ancak merakımızı da bir kenara bırakamamamız nedeniyle üzerimizde şort-tişört denizin ortasında bir yerlere kadar yürüdük. Açıkçası plaj olarak çok hoşumuza gitmese, daha doğrusu çok bir olayını göremesek de bunu deneyimlemek için gidilebilir. Söğütköy gerçekten el değmemiş, bakir bir bölge. Bu aralar geleni gideni biraz daha çoğaldıysa sorumlusu da Vedat Milor'dur. Zira hiçbir şekilde abartmıyoruz, orada yer alan Ahtapotçu Mehmet'in Yeri'nde hayatımızda yediğimiz en en en iyi ahtapotları yedik. Ahtapot lokumdan mı bahsedelim, şaraplı ahtapotu mu övelim, ızgara ahtapotun yumuşaklığından mı dem vuralım inanın biz de bilemiyoruz. Ancak köyü hakkında çok kesin yorumlar yapamayacak kadar hakim olmamakla birlikte, bir gün yalnızca Ahtapotçu Mehmet'te yemek yiyebilmek için oraya tekrar gideceğimizi biliyoruz. Gidiniz, ısrar ediyoruz. İnternette ya da tabelalarda fark etmez, her yerde bir Olive Farm'dır gidiyor, göreceksiniz. E pek tabi ilginizi çekecek. Efenim yolunuzu düşürürseniz ne ala, fakat düşüremezsiniz takmayınız, kendisi Göcek'te, hatta İstanbul'da bile var, haliyle başka bir vakit de uğrayabilirsiniz. -Yollarda gerçekten dikkatli olun. Arabanızı ona göre seçin, bölgeler arası geçişi mümkün olduğunda geceye bırakmamaya çalışın ve bizim söylememizle olacak iş değil ama lütfen dikkatli kullanın. Sosyal mesajsız çıkmam abi! -Eğer bizim gibi Dalaman'dan dönecekseniz son gününüzü Göcek'te geçirebilirsiniz. Onun için şurada birçok şey yazmış bulunduk, eminiz yardımı dokunur. And the award goes tooo......... Datça! Elinize sağlık. Oldukça detaylı ve keyifli bir yazı olmuş. Marmaris'e yaz kış geliyorum. Turistlere salça olma konusunda birşey söyleyemeyeceğim pek ama barlar sokağj ne yazık ki yaz akşamları sabaha kadar aşırı müzik sebebiyle hiç hoşuma gitmiyor. Ama diğer saatler güzel. Sabahları erken kalkıp spor yapıyorsanız Marmaris ideal bir yer. Ister içmelere doğru koş, ister yalancıboğaza kendini denizle mükafatlandırabilirsin. Koylar için de keşke daha çok zamanınız olsaydı da biraz daha gezseydiniz. Ingiliz limani, Okluk Koyu cennet yerlerden.. Yazınızı bir solukta okudum, harika bir gezi olmuş, marmarisi bir daha ziyaret ederseniz, çevre gezileri konusunda yardımcı olmak isteriz. Bu yarım ada cennet'ten bir parça gibidir, bu ülkede yaşayıp buraları göremiyen okadar çok insan varki. Geçen hafta bu bölgedeydim eklemek isterim ki Söğüt Köye giderseniz Manzara restoranta muhakkak uğrayın hafızalık manzarası var adı üstünde. tercihen zamanınız varsa söğüt köyden 20 km kadar ilerde inek obası olarak adlandırdığımız serçe limanına da uğrayın derim. Efendim bir de Datça'da Aktur Kamp alanı ve Knidos yolunda Yakaköy'de Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi sergi alanı var ziyaret ediniz. Yazınızı çok beğendim. Kaleminize sağlık. Yalnız bir Datça'lı olarak Datça'nın bütün denizleri taşlık değildir. Çok fazla koya sahip bir yarımada. Mesela Hayıtbükü'nde Berke cafe'nin önü taşlıkken diğer ucu incecik kumdur. Adı üstünde merkezde kumluk plajımız mevcuttur. Palamutbükü'nün de keza her iki ucu kumluk orta kısmı taşlıktır. Düzeltmek istedim."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/09/15/pasteis-de-nata-tarifi", "text": "Bazılarınız kızlar sonunda aklını kaçırdı ve blogda yemek tarifi paylaşma noktasına geldi diye düşünebilir. Evet bu da oldu, bildiğimiz tatlı tarifi paylaşacağız, çünkü özellikle Lizbon'a ayak basan şahane insanlarla dolu bir topluluğun, Belem bölgesine ait müthiş tatlı \"Pasteis de Nata\" ya da diğer adıyla \"Pasteis de Belem\"i unutamadığını, unutamadığı gibi Türkiye'de hiçbir yerde bulamadığını da biliyoruz. Biz o azınlığın sesi olmaya geldik! Geçen gün bir çılgınlık yapıp tatlıyı yapma denemesinde bulunup sonuçların gayet şahane olması ile Instagram sayfamızın bir gezi blogu profilinden Emine Beder'in instagram sayfasına dönüşmesini şaşkınlık içinde izlememiz ve \"kızlar nolur tarifi verin\" nidalarına karşı koyamamamız sonucunda tamam dedik, biz bu Pasteis de Nata tarifini blogda yayınlayalım! Unutmadan, ailemizin amatör şefi, OitheBlog'un aşırı gizli C'si Cansu'ya buradan teşekkürlerimizi iletiyoruz, o olmasa ortaya daha saçma bir şey çıkabilirdi. Buyursunlar efenim, karşınızda Belemli ustaların yetiştirdiği OitheBlog'dan Pasteis de Nata tarifi! -250 gram şeker -125 ml su -Yarım limonun kabuğu -1 tarçın çubuğu (orijinal tarif iki diyor, ama 1 yeterli. Daha önce tarçın çubuğu almadıysanız Migros'ta bile bulunuyor, öyle aktar falan kovalamalık bir durum değil) -250 ml süt -30 gram un -20 gram mısır nişastası -3 adet yumurta sarısı + 1 yumurta -Yarım paket milföy hamuru Başından uyaralım, 12 adet muffin kalıbı tarzı bir şeye ihtiyacınız var. Tarifin tamamını okumadan malzemeler kolaymış diyerek yapmaya girişip yarısında sinirlenmeyin diye daha girişten söylüyoruz. - Yukarıda belirttiğimiz miktarlarda suyu, şeker, limon kabuklarını ve tarçın çubuğunu bir tencereye koyun ve kaynatmaya başlayın. Altını çok açmayın, çünkü o kaynarken başka şeylerle ilgilenmeniz gerekecek, sonra paniğe kapılırsınız. - O karışımınız sakin sakin kaynaya dursun, siz bir başka kapta 250 ml. Sütünüzün ¼'ü ile un ve nişastanızı iyice karıştırın ve geri kalan sütünüzün tamamını bir tencereye aldıktan sonra bu un&nişasta&süt karışımınızı kaynayan sütün içine yavaş yavaş ekleyin. Akabinde tüm karışımı sütün içine ekledikten sonra da süt fokurdayana kadar karıştırarak pişirmeye devam edin. - Süt kaynadıktan sonra diğer ocakta sakince kaynamakta olan şekerli karışımınızın içinden tarçın çubuğunu ve limon kabuklarını çıkarın. - Sütlü karışımınızı yavaş yavaş ve karıştırarak sulu karışımınızın içine dökün. - Bu noktada biraz el çabukluğu gerekiyor. Yumurtalarınızın hepsini, yani 3 yumurta sarısı ve 1 beyazıyla birlikte bir tam yumurtayı bir kabın içine alarak onu da tencerenize ekleyeceksiniz. Ancak bunu yaparken aynı zamanda çırpmanız yine çok önemli, aksi takdirde yumurtalar ani bir şekilde pişip katılaşabilir ve tatlınız yarı yolda iğrenç bir şeye dönüşebilir. - Yumurtaları da karışımınıza eklemeyi başardıysanız işin muhallebi kısmı büyük ölçüde bitti. Şimdi sabırlı davranıp \"yeter ulan karıştır karıştır nereye kadar?\" demeden tüm karışımınız kaynama noktasına kadar başında bekleyin ve karıştırmaya devam edin. - Muhallebiniz fokurdadıysa olmuştur, şimdi onu sakince yere bırakın ve uzaklaşın. Şaka şaka. Uzaklaşmayın, üstünü yağlı kağıt ile kapatın ve 1 saat kadar soğumaya bırakın. Mümkünse yağlı kağıdı muhallebinize dokunacak şekilde yerleştirin ki hava almasın, kurumasın, ayvayı yemesin. - Efenim karışımınız kururken milföylerinizi ve tatlıyı fırına vereceğiniz takriben 12 adet kadar kabı piyasaya çıkarın. Kaplarınızı teker teker yağlayın ve fırınınızı da fanlı modda 220 dereceye ayarlayın. - Şimdi milföy hamurlarınızı kapların içine, taban olarak yerleştireceksiniz ve bunun birkaç farklı yolu var aslında, herkes farklı bir teknik uygulamış. Sanırsak en kolay ve uygulanabilir olanı milföyü oklava yardımıyla birazcık inceltip, fotoğrafta gördüğünüz şekilde kabın içini milföyle kaplamak. Ancak bu inceltme meselesini göz kararı da olsa iyi ayarlamak gerekiyor, tatlıyı daha önce yemiş bulunduysanız hatırlıyorsunuzdur, tabanı ne çok kalın, ne de çok inceydi. Daha da güzelini yapacağım diyorsanız tabanını da kendiniz hazırlayın, bize de gönderin. Bu bizim ilk denememiz olduğu için her türlü masraf ve zorluktan kaçındığımız reddetmiyoruz... - Milföylerinizi kaplarınızın içine yerleştirip tatlınızın tabanını oluşturduktan sonra, soğumuş olan muhallebinizi teker teker milföylerin üzerine dökün ve fırına verin. Tarife göre 18-20 dakika kadar pişmesi gerekiyor, ancak ne demiş Ulu Cafe Fernando, fırınınızı tanıyın ve ne kadar pişirmeniz gerektiğini kendiniz tespit edin. Baktınız biraz daha pişmesi gerekiyor ya da daha hızlı pişeceğini biliyorsunuz, ona göre süreyi azaltabilir ya da çoğaltabilirsiniz. - Çıktıktan sonra üzerine pudra şekeri ya da tarçın dökün diyorlar ama siz dökmeyin. Çünkü onlar olmadan çok daha güzel. İşte Pasteis de Nata'mız hazır, afiyet ve vatana millete hayırlı uğurlu olsun. Yaparsanız bize de gönderin. Tabiki de yorum yapmadan geçemezdim:)Bu tatlının aşığı olarak ikinizinde gözlerinden öpmek istiyorum şuan:)En kısa sürede deneyelim bakalım. Dergide gördüm tadını merak ettim. Malzemeleri alalım yapalım. Daha okurken yoruldum çok zormuş hiç uğraşamam."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/02/izlanda-gezi-rehberi-golden-circle-turu", "text": "Sizi Reykjavik dışına çıkmaya zorlayacağımızı ve sizin de hali hazırda böyle bir niyetiniz olduğunu biliyoruz. İzlanda'ya kadar gelmişsiniz, göreceğiniz onlarca doğa harikası var, yalnızca arabayla yolda giderken bile ağzınızın açık kalacağı bir ülkenin orta yerine düşmüşsünüz, herhalde sadece şehirde vakit geçirmeyeceksiniz. Golden Circle Turu İzlanda'daki doğa odaklı turlar içinde en turistik olanı. İster araba kiralayıp kendiniz dolanabilirsiniz, ister yapılan turlardan birine katılabilirsiniz. Biliyorsunuz biz kesinlikle kendi turunuzu yapmanızı destekliyoruz, bizim İzlanda ile ilgili verdiğimiz en doğru kararın bu olduğu konusunda ısrarcıyız. Bu tur boyunca gayzerler, inanılmaz güzellikte şelaleler, dev bir krater gölü, Game of Thrones'un çekildiği lokasyonları ve yol boyunca bol bol İzlanda atı göreceksiniz. Ağzınız açık kalacak, Türkiye'ye dönmemek için kendinizi bir direğe falan zincirlemek isteyeceksiniz ve çok yüksek ihtimalle daha büyük çevreci eğilimler göstermeye başlayacaksınız. Ah anlattıkça gözlerimizden kalpler çıktı, elimizde olsa da yine gitsek! Not 1: Aşağıda yazdığımız sıralama, Reykjavik'ten çıktığınız andan itibaren takip etmeniz gereken en mantıklı güzergah sıralamasıyla yazılmıştır. Golden Circle turuna çıkacağınız zaman bu lokasyonları aşağıdaki sıralama ile ziyaret etmelisiniz, test edildi, onaylandı. Not 2: İzlanda İpuçları içeren yazımızda detaylıca söz ettiğimiz Ulmon'un İzlanda haritasını kullanmak işleri sizin açınızdan çooook kolaylaştıracaktır, hatırlatalım. Söz veriyoruz başka not eklemeyeceğiz notu: İzlanda gezi rehberi kapsamında Reykjavik gezi rehberimiz için şuraya, Güney İzlanda rehberimiz için buraya ve İzlanda İpuçları notlarımız için de şuraya bakabilirsiniz. Reykjavik'ten yola çıktıktan sonra kendinizi İzlanda'yı çepeçevre saran ana yol olan Route 1'e attınız mı, Golden Circle rotanızda gitmeniz gereken ilk lokasyon Thingvellir National Park. Burası, dünyanın en eski parlamento binasını içinde barındırıyor olması nedeniyle tarihi bir önem taşıyor olmasının yanı sıra, doğal güzellikleri açısından da kalbinizi çalacak dev bir park. Park derken öyle şehir parkı gibi falan düşünmeyin tabi ki, içinde kocaman bir gölün, adamın aklını alan doğa şekillerinin, şelalelerin, bir adet kilisenin ve kanyonların olduğu bir alandan bahsediyoruz. Özetle Golden Circle'ın olmazsa olmazlarından! Nasıl Gidilir? Reykjavik'ten Route 1'e, yani ana yola çıkın, Mosfellsboer'e kadar gittikten sonra sağdaki ilk çıkışa girin ve Route 36'dan dümdüz devam edin. Bu yol sizi Thingvellir'in ana girişine çıkaracak. Reykjavik -Thingvellir arası yaklaşık 40 km civarı ve oldukça bilinen bir nokta olduğu için yol boyunca tabelalarını da göreceksiniz. Bilgi alabileceğiniz, bir şeyler atıştırabileceğiniz ve ihtiyaçlarınızı giderebileceğiniz tesis Leirar'da bulunuyor. Buradan harita da edinebilirsiniz. Yazın 09:00-20:00, diğer aylar ise 09:00-17:00 arası açık. Eğer donmaktan keyif alıyorsanız Thingvellir'de dalış yapma olanağınız da var. Bunun için Information Center'dan bilgi alabilirsiniz. Bu arada, Game of Thrones'da Arya ve Sandor Clagne'nin at koşturdukları, kanka oldukları ve spoiler vermemek adına gerisini söylemeyeceğimiz bir takım sahneleri burada çekildi. Ayrıca White Walker'ların yaldır yaldır yürüdüğü ürkütücü sahnelerin birkaçı da burada vuku buluyor. Winter is coming deyince İzlanda'ya uğramamak olmazmış tabi. Thingvellir Church, Öxararfoss ve parlamento binasını görmeyi unutmayınız efenim. Bruarfoss'u buraya yazıyoruz, çünkü eğer kocaman bir çılgınsanız Golden Circle rotası üzerinde uğrayacak alternatif yerler araştırırken bir ihtimal buraya denk gelebilir ve gitmeye kalkışabilirsiniz. Biz de sizin gibi sinsi olduğumuz için biz de gitmeye kalkıştık, ancak biraz zorlu bir sürece dönüştüğünü itiraf etmeliyiz. Bruarfoss rengini görünce \"benim burayı görmem lazım!\" şeklinde haykırmak isteyeceğiniz inanılmaz güzel renge sahip bir şelale. Tamamını göremesek de, gördüğümüz kadarıyla gerçekten de neredeyse fotoğraflardaki gibi bir renge sahip. Biliyorsunuz çağımızda şelalelerin bile before after'ı yapılabileceği için ilk başta gerçekliğini teyit etmek gerekiyor. Neden tamamını göremediniz diyecek olursanız, etrafı özel mülklerle çevrili bir alan olduğu ve geri kalan noktalarda da enteresan bir toprak dokusuna ve doğaya sahip olduğu için, bir noktadan sonra \"buraya basarsak ne olur, bir volkanı falan mı aktive ederiz acaba?\" endişesi taşımaya başlayıp pes ettik. Gördüğümüz kadarı da güzel miydi? Tabi ki. Belki de biz beceremedik ya da bu şelaleyi görmeyi pek de gönlümüze yazmadık bilemiyoruz, isterseniz bir şans verebilirsiniz. Nasıl Gidilir? Geysir yönüne doğru gidecek şekilde Road 355'i takip edin. Brekkuskogur'u geçtikten sonra sola dönün. Yolun sonuna kadar gidin, ancak bir noktada arabanızı bırakmanız ve solunuzda kalan gizemli patikadan yürümeniz gerekecek. Su sesini takip etmek iyi bir fikir olabilir. Alternatif bir yoldan gitmeye kalkışırsanız özel mülklerin arasında dalacağınız için kapalı yollara denk geleceğinizi hatırlatalım, denemeye değmez. İşte geldik buradayız, gayzerlere ve kelime oyunlarına hastayız! Bizim için Golden Circle'ın en heyecan verici noktalarından biri olan gayzerler, volkanik bölgelerde belirli aralıklarla sıcak su ve buhar fışkırtan sıcak yeraltı su kaynakları olarak tanımlanabilir. Eğer biraz daha laçkalaşırsak o çizgi filmlerde gördüğünüz, üstüne denk gelince karakterleri yukarı püskürten sıcak su kaynaklarını da hayal edebilirsiniz, gerçekten de aşağı yukarı öyle bir şey. Normalde havasından geçilmeyen Geysir bu aralar aktif değil, ancak Strokkur yaklaşık 100 derece sıcaklığındaki suyu 6-8 dakikada bir yaklaşık 30 metre yüksekliğe fışkırtıyor. İlk gördüğünüz anda paniğe kapılabilirsiniz, çünkü yukarı fışkıran sıcak suyun üstünüze geleceğini zannedebilirsiniz ancak sıcak su soğuk hava koşulları ile bir araya geldiğinde su yukarı fışkırdığı gibi buharlaştığı için çok şükür öyle bir durum yaşanmıyor. Bu arada, başlıktaki Haukadalur kafanızı karıştırmasın, o gayzerlerin bulunduğu bölgenin genel adı. Nasıl Gidilir? Bu noktada amacınız Road 37'ye ulaşmak. O sebeple Laugarvatn tabelalarını takip edebilirsiniz ve oraya ulaştığınızda da Road 37'de dönüp yolu takip ederseniz gayzerlerin bulunduğu alana ulaşabilirsiniz. Bu turda en çok vakit geçireceğiniz yer Strokkur gayzeri olacak. Çünkü 6-8 dakikada bir fışkırdığı ve siz de yüksek ihtimalle bol bol fotoğraflamak ve gözlemlemek isteyeceğiniz için en az 3-4 kez harekete geçmesini bekleyeceksiniz. Biz bir kez daha görelim diye diye 1,5 saatimizi geçirmişiz mesela. Turla giderseniz o kadar vakit ayırmanıza olanak tanımayabilirler tabi, onu da ekleyelim. Gitmeyin turla diye boşa demiyoruz. Onların Niagara'sı varsa bizim de Gullfoss'umuz var kardeşim. Alın size Golden Circle rotasının bir diğer ana durağı, mükemmelliğin somut karşılığı olabilecek güzellikte bir şelale. Kaynağını İzlanda'nın ikinci büyük buzulu Langjökull'dan alan Gullfoss, iki kademeden oluşuyor ve yaklaşık 32 metre yükseklikten, kocaman bir kanyona dökülüyor. Güneşli bir günde hayatınızda gördüğünüz en güzel gökkuşağı oluşuma da burada şahit olabilirsiniz! Zaten adı da \"Golden Falls\" anlamına geliyor. Nasıl Gidilir? Buraya Strokkur üzerinden gideceğinizi düşünürsek, Strokkur'a ulaştığınız yönün tam tersi istikamette Route 35 üzerinden devam ederseniz, Gullfoss tabelalarını ve akabinde Gullfoss'un park alanını görebilirsiniz, gayet basit. Gullfoss civarında şelaleyi birçok farklı açıdan görebileceğiniz seyir terasları var ve hepsinden farklı farklı fotoğraflar yakalanabiliyor, bir tanesine çakılıp kalmamanızı öneririz. Biraz merdiven inip çıkmayı gerektiriyor ama oralara gitmişken tembellik etmek ayıp olur. Gullfoss'a ait efsaneleşmiş bir hikaye var, onu da anlatmadan geçmeyelim. Sigridur Tomasdottir, Gullfoss yakınlarındaki çiftliklerden birinde yaşayan, yüksek eğitim almamış olmasına rağmen kendini çok geliştirmiş ve eğitmiş biri olarak bilinen bir kadın. Gullfoss'a gelen ziyaretçilere adeta bir rehber havası takınarak şelaleye giden ilk patikayı yaratan insan olarak da İzlanda'nın tarihine geçmiş. Fakat asıl akılda kalan yönü yatırımcıların Gullfoss'u bir enerji kaynağına dönüştürmek üzere satın almak istemesi üzerine gösterdiği direniş ile İzlanda'nın ilk kadın çevreci aktivisti ünvanını almış olması. Helal olsun Sigridur! Faxi, ana, yani genel olarak tüm turistlerin uğradığı Golden Circle rotasının içinde yer almasa da, güzergahınız içinde olduğu için bu turu gerçekleştirirken uğrayabileceğiniz bir başka şelale. Gullfoss'un hemen üzerine buraya giderseniz bir tık daha az etkilenebileceğiniz gerçeğini kabul ederseniz, en azından görünce göl görmüş muamelesi yapmazsınız. Nasıl Gidilir? Gullfoss'un 12 km güneyinde, Tungufljot Nehri üzerinde yer alıyor. Route 35'i takip ederek kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Adını Kerio olarak da görebileceğiniz Kerid Krater Gölü, Golden Circle Turu'nun son ayağı. Şahne rengiyle 55 metre derinliğindeki bir çukurun içinde yer alan bu göl dev bir amfityatroyu andıran havasıyla size aslında dünyada ne kadar da küçük bir yer kapladığınız bir kez daha hatırlatmak görevini üstlenmiş gibi! Oralara kadar gitmişken yalnızca göle bakmakla kalmayıp yerdeki kumu elinize almayı da deneyin ve volkanik kumun ne kadar da enteresan bir yapıya sahip olduğunu kendi gözlerinizle de görün. Nasıl Gidilir? Faxi'den sonra Route 35 üzerinden dümdüz bir şekilde 30-35 km kadar güneye inin, tabelasını göreceksiniz. Biraz tuhaf gelebilir ama Kerid'i görebilmek için 3 euro civarı bir ücret ödemeniz gerekiyor. Yanardağın, buzulun, gayzerin değil ama, volkanik krater gölü görmenin bir bedeli var arkadaşlar. Selam, bizce navigasyon gerekli. Ayrıca uygulama olarak Ulmon'un İzlanda haritasını da indirseniz bayağı iyi olabilir. Biz öncelikli olarak onu takip ettik mesela. Biz de eşimle Temmuz başında 2 tam gün geçireceğiz İzlanda'da. mümkün değil öyle bir tercih yapmak, ama az zamanınız varsa golden circle size daha yakın olacaktır, o sebepten onu seçebilirsiniz. 2-6 Ekim tarihleri arasında İzlanda'daydım. Blogunuzdan edindiğim bilgiler gerçekten çok işime yaradı."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/03/reykjavik-gezi-rehberi", "text": "İzlanda'yı gezmeye hazır uçağımız oraya inmişken soğuk ama sempatik Reykjavik'ten başladık. İzlanda'nın bütününü düşündüğümüzde ülke ile ilgili yapılan kurtarılmış bölge genellemelerinden yola çıkarak beklentimiz çığ gibi büyümüştü ve ülkeye ayak bastığımız andan itibaren yüzümüze bir REFAH dalgası çarpacağını falan düşünüyorduk. Evet belki o kadar somut bir şekilde olmadı ama, şehirde birkaç gün geçirdikten sonra Türkiye'den çook farklı bir yerde olduğumuzun ayırdına vardık. Hayat sakin, kimsenin acelesi yok, enteresan bir şekilde her şey \"olması gerektiği gibi\". İdeal bir dünya yaratılacak olsa, sanki düzeni bu şekilde oturtulurmuş hissi yaratıyor insanda. Reykjavik özelinde konuşacak olursak şehrin gayet küçük ve düzayak olduğunu söyleyebiliriz. Bu da şehrin her noktasını keşfetmeyi oldukça kolaylaştıran bir durum. Hava koşulları çoğunlukla popo donduran cinsten olduğu için hayat genelde iç mekanlarda akıyor. Sokaklarda dolandıkça ana caddeler hariç 10 kişiyi aynı anda aynı sokakta görebilmenizin kaydadeğer bir durum olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz, çünkü nüfus az ve hava bir kez daha vurgulamadan geçemeyeceğimiz kadar soğuk. Özellikle yağışlı bir güne denk gelirseniz haliyle herkes kendini bir anda iç mekanlara kapatıveriyor. Evler aynı hayalini kurduğumuz gibi, minik minik ve gökyüzünün grisiyle bir dertleri varmışçasına renkli. Evet tamam belki her yeri öyle değil ama, ana caddelerinde yürürken bile şu Amerikan filmlerindeki 3 saat sonra kasırganın vuracağı aşırı şirin ve minik bir kasabadaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Bize mi öyle denk geldi yoksa beklentimizi biraz fazla mı yüksek tuttuk bilmiyoruz, ama insanların çok da güleryüzlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. Lakin bir sorunuz olduğu takdirde size yardım etmekten çekinecek kadar da asıl suratlı değiller tabi ki. Zamanla buraya göç etmiş ve servis sektöründe çalışan çok fazla insanın olduğunu da fark edeceksinizdir. Zira biz kimle konuşsak farklı bir ırka ya da kökene denk geldik. Reykjavik Gezi Rehberi 'nde, Reykjavik'te gezilecek yerler, yeme-içme ve alışveriş gibi meselelere odaklanacağız. Ancak İzlanda'ya ulaşım, İzlanda bütçesi vb. detayları kapsayan dev bir rehber için şuraya, İzlanda içinde gerçekleştirebileceğiniz Golden Circle Turu için buraya ve daha da uzaklara açıldığımız Güney İzlanda Gezisi detayları için şuraya bakabilirsiniz. Yukarıda da anlattığımız gibi Reykjavik gerçekten küçük bir şehir. Ancak buna rağmen birçok müzeyi de içinde barındırıyor. Bu noktada seçim size ait, çünkü İzlanda genelinde, yani Reykjavik'in dışında da gezecek çok yer olduğu için Reykjavik'e kaç tam gün ayırmak isteyeceğinizi kendiniz belirleyeceksiniz. Biz müzelerin içinden ilgi alanımıza göre elemeler yaptık ve aşağıda yalnızca ziyaret ettiğimiz müzelerden söz edeceğiz. Aslına bakarsanız bunların dışında kalan yerlere Reykjavik'e daha uzun zaman ayırsak da gitmezmişiz gibi geliyor, orası ayrı mesele. Bu bölümü okumaya başlamadan, eğer daha önce Blue Lagoon ile ilgili herhangi bir şey görmediyseniz, Google'a girip Blue Lagoon yazmanızı rica edeceğiz. Zira Legolas'ın elf gözleri bile daha önce böyle bir güzellik görmemiş olabilir. Evet tamam, gidip kendi gözünüzle gördüğünüzde renginin fotoğraflardakinden bir tık daha farklı olduğunu göreceksiniz, ancak bu mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Nedir bu Blue Lagoon diye soracak olursanız, kendisi bir jeotermal kaplıca. Kaplıca aklınıza doğal bir şey geliyor olabilir, ancak aslında Blue Lagoon'un hikayesi biraz daha farklı. Evet suyu doğal bir kaynaktan geliyor, fakat ilk etapta enerji üretimi için kullanılan bir alan olarak hizmet veriyor. Sonradan enerji için kullanılan bu suyun cilde ve çeşitli hastalıklara birçok faydası olduğu fark edilince, burası spa benzeri bir tesise dönüştürülüyor. Yani yarı doğal-yarı yapay diyebiliriz. Örneğin bastığınız zemin ve kaplıcanın genel şekli sonradan oluşturulmuş ancak su halen doğal kaynağından sağlanıyor. Blue Lagoon suyunun sıcaklığı 37 derece civarında. Bu durum, hangi mevsim veya sıcaklıkta giderseniz gidin suyun girilebilir bir durumda olmasını sağlıyor. Biz gittiğimizde neredeyse fırtınalar kopuyordu ve dışarısı buz gibiydi, ancak suyun içine girince işler daha insancıl bir hal alıyor. En azından ilk girdiğiniz nokta tesisin içinde kaldığı için, vücudunuzu alıştırarak dışarı geçiş yapabilirsiniz. Yine de hasta olma potansiyeliniz yüksekse şansınızı denemeye değer mi, ona siz karar verin. Blue Lagoon'a gitmek için, Reykjavik'e indiğiniz günü tercih edebilirsiniz, çünkü havaalanına yaklaşık 23 km uzaklıkta. Eğer arabanız yoksa her saat başı havaalanından ya da şehir merkezinden kalkan shuttle'ları da kullanabilirsiniz. Detaylar şurada. Blue Lagoon'a gitmek için önceden internetten bilet almanız çok mantıklı. Aksi takdirde hem daha uzun sıra beklersiniz, hem de kalabalık durumuna göre içeri girememe ihtimaliniz olabilir. Bu noktada 4 farklı paket seçeneğiniz var. Eğer İngiltere kraliçesi falan değilseniz Standard ya da Comfort paketi almanız yeterli olacaktır. Ücretler sırasıyla 35 Euro ve 50 Euro. Detaylar için şuraya tık tık. Eğer gözünüzü korkuttuğumuz için ya da yüz felci olmak istemediğiniz için suya girmeyecekseniz boşu boşuna para ödemeyin, çünkü tesisin dışında kalan noktalarda da fotoğraf çekebileceğiniz alanlar mevcut. Hatta tesisin içindeki ve dışındaki su renginin birbirinden belirgin bir şekilde farklı olduğunu da ekleyelim, nedenini biz de bilemiyoruz. Yanınıza mayo, terlik ve yedek kıyafet almayı unutmayın. Gözünüzü yaşlı poposu görmeye alıştırın. Blue Lagoon'da herkesin sizi uyarıp duracağı bir konu var, o da suyun içine saçınızı sokmamanız. Aksi takdirde adeta bir Karaman koyununa dönüşebilirsiniz. Suyun saçı sertleştiren bir yapısı var. İlla da saçınızı sokacaksanız Blue Lagoon'un size sağlayacağı özel saç kremini kullanmanızı tavsiye ederiz. İzlanda'nın en ikonik yapılarından biri olan ve daha önce gördüğünüz hiçbir dini yapıya benzemeyen, Asgard'dan fırlamış görünümlü Hallgrimskirkja gerçekten de inanılmaz bir mimariye sahip. İnsanda aniden Thor'la karşılaşacakmış hissi yaratıp genç kızların duygularıyla oynayan bir yer desek yeridir. Eğer kilise gezmek gibi bir huyunuz yoksa bile bunu görmezseniz çok pişman olabilirsiniz. Yeterince yaratıcı olmayan bünyelerimizden çıkan \"Nasıl düşündü ulan bu herifler bunu?\" sorusunun cevabını da oradayken aldık: Kilise lav taşlarından esinlenerek tasarlanmış ve adını İzlanda'nın ünlü şairi Hallgrimur Petursson'dan alıyor. Elini sallasan volkana çarptığın bir ülkede lav taşlarından esinlenmeleri çok da garip olmamış tabi. Haziran-Eylül 09:00-21:00, Ekim-Mayıs 09:00-17:00 arası açık. Sığ yaklaşacak olursak Pipi Müzesi, bilimsel yaklaşacak olursak Penis Müzesi adını verebileceğimiz bu yer, ilk etapta sizde iki farklı his uyandırabilir: Korku ve gülme. Korkunun sebebi size kavanozların içinde insan penisleri göreceğinizi düşündürüyor olması, gülme ise tamamen ilkokul terk davranışlarda bulunmayı sevmenizden ötürü olabilir. Fakat elbette düşündüğünüz gibi değil, burası aslında son derece bilimsel bir müze, ayrıca görseller hariç ortalıkta insan penisi falan yok. Avrupa'daki seks müzesi, efendime söyleyeyim erotik müze falan gibi saçma konseptlerden uzak ve birçok farklı hayvanın üreme sistemi ile ilgili bilgi alabileceğiniz bir ilim irfan yuvası. Tamam abuk espriler yapmadan duramıyor olabiliriz, çünkü beklentinizi çok da büyük tutmanızı gerektiren bir müze değil. Ancak yine de bu tip bir müze ile hiçbir yerde karşılaşamayacağınızın ve bir takım ilginç bilgiler edinebileceğinizin garantisini verebiliriz. Üstelik bizim gibi sizin de aklınıza \"Ulan bu müzeyi kim, neden kurdu?\" sorusu geliyorsa, onun cevabını da müzede alabilirsiniz. Boyunuzdan büyük balina pipilerine bizden selam söyleyin. Reykjavik City Pass ile %20 indirimli. Kartsız 1250 ISK. Yeni bir ülkeye gidip sanat müzesi gezmemek olmaz. Bunun için İzlanda'da gidebileceğiniz ilk adresiniz Ulusal Galeri. İçerideki konsept diğer ülkelere kıyasla biraz daha farklı. Çünkü genellikle tüm sergi alanı, dönemsel olarak değişen tek bir İzlandalı sanatçıya ayrılıyor. Özetle çoğunlukla geçici sergiler üzerine kurulu ve neyle karşılaşacağınız gittiğiniz döneme göre değişiyor. Biz gittiğimiz dönemde Nina Tryggvadottır üzerine bir sergiye denk geldik ve oldukça etkilendik. Siz de gideceğiniz dönemde galerinin sitesini kontrol ederek ilginizi çekip çekmediğine göre gezinizi şekillendirebilirsiniz. Reykjavik City Pass'e dahil. Kartsız giriş ücreti: 1200 ISK. 15 Mayıs-15 Eylül arası 10:00-17:00, 16 Eylül-14 Mayıs arası 11:00-17:00, Pazartesi kapalı. Perlan, yani The Pearl'ün bize kalırsa çok da büyük bir olayı yok. Hali hazırda bulunduğu noktada yer alan sıcak su tanklarının ortasına yerleştirilen değişik mimariye sahip bir yapı olarak tanımlanabilir. Yapının en büyük özelliği, dünyanın kendi ekseninde dönen 5 restoranından birini içinde bulunduruyor olması. Aynı zamanda şehre yukarıdan bakma imkanı da tanıyor olduğu için turistik bir yapı olarak kabul ediliyor. Eğer restorana girmek gibi bir niyetiniz yoksa, \"bundan Antalya'da da var zaten\" diyenleriniz de olabilir, o zaman yalnızca gözlem alanına çıkabilme şansınız da var. İzlanda'nın ve Viking kültürünün daha fazla detayına inmek, genel tarihleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz İzlanda Ulusal Müzesi uğramanız gereken ilk adres. İçeride İzlanda'nın oluşumundan kültürlerinin gelişimine ve günümüzdeki haline dek uzanan, hatta çok tanrılı dönemden Hıristiyanlığa geçiş süreçlerini de oldukça detaylı biçimde aktaran bir koleksiyon mevcut. Daha önce başka bir kuzey ülkesine ayak bastıysanız birçok açıdan tanıdık gelebileceği gibi, ilk kuzey ülkesi deneyiminizde özellikle Viking kültürü hakkında pek çok şey öğrenebilme fırsatı tanıyor ve tarih ilgi alanınıza girmese bile \"sıkıcı\" bir müze olmadığı için bizce kesinlikle ilginizi çekecek bir şeyler bulacaksınızdır. Çok büyük bir müze olmadığını da ekleyerek konuya hevesinizi arttıralım. Reykjavik City Pass'e dahil. Kartsız 1500 ISK. 10:00-17:00 arası açık. Eylül-Nisan arası dönemde Pazartesi günleri kapalı. Eğer bizim gibi sanat galerisi ve müzesi gezmeyi seven bir ekipseniz Reykjavik Art Museum kesinlikle ilginizi çekecektir. Özellikle İzlandalı sanatçıları tanımak istiyorsanız ya da genel olarak gittiğiniz farklı ülkelerde yeni sanatçılarla tanışmaktan haz duyuyorsanız, burası lokal sanatçıları tanımak için oldukça iyi bir seçim. Reykjavik Art Museum başlığı altında gezebileceğiniz 3 farklı alan var: Hafnarhus, Kjarvalsstaoir ve Asmundarsafn. Her birinde farklı bir sanatçının eserleri sergileniyor ve oldukça orijinal işlerle karşılaşmanız mümkün. İzlandalı sanatçıların 3 büyükleri olarak tanımlanabilecek Erro, Kjarval, and Asmundur Sveinsson'ın eserlerine sık sık yer verseler de tabi ki uluslararası sanatçıların işlerini görebilme şansı yakaladığınız dönemler de oluyor. Bu müze, aynı zamanda Reykjavik'teki en büyük sanat müzesi olma özelliğini taşıyor, ancak gözünüz korkmasın, öyle dev gibi bir müze falan değil tabi ki. -Reykjavik City Pass'e dahil. Kartsız 1400 ISK. -Pazartesi günleri de açık olmasını fırsat bilebilirsiniz! Laugavegur: Reykjavik'in en ana ve işlek caddelerinden biri. Öyle deyince trafikte kilitlenip kaldığınızı falan düşünmeyin tabi, saatte 8 araba değil de 18 araba geçiyor gibi düşünebilirsiniz mesela. Kendisi aynı zamanda şehrin alışveriş caddesi olarak biliniyor ve üzerinde hem İzlanda'ya özgü, hem de dünyadan pek çok marka görebilmeniz mümkün. Ayrıca birçok lokal&turist karışımı barı ve tasarım dükkanını da bu yol üzerinde bulabilirsiniz, onların detaylarına aşağıda ineceğiz, panik yok. Skolavördustigur: Bizim Hallgrimskirkja'nın önünde uzanan ve tepeden de fotoğraflayabileceğiniz bu cadde, Reykjavik'in en turistik ana caddelerinden bir diğeri. Tıpkı Laugavegur'da olduğu gibi bu cadde üzerinde de birçok kafe, dükkan ve renkli, sevimli binalar mevcut. Eminiz ki Reykjavik geziniz boyunca bu caddeye yolunuz birkaç kez düşecektir. Bankastraeti: Laugavegur ve Skolavöroustigur civarında bulunan bir diğer ana cadde de bu. Aynı şekilde bu cadde üzerinde de birçok kafe, restoran ve bar bulabilmeniz mümkün. Tüm bu caddeler için geçerli bir konu ise, buraları yalnızca turistik yerler olarak değerlendirmemeniz gerektiği. Zira zaten öyle çılgınlar gibi turist çeken bir şehir olmadığı için buradaki mekanların büyük bir kısmı lokal&turist karışımı bir kitleye sahip. Baejarins Beztu Pylsur: Listeye iddialı bir giriş yapalım. Damak tadınızda göre kararı siz verirsiniz ama, burası dünyanın en iyi sosislisini yaptıklarını iddia eden, oldukça popüler bir mekan. Ayak üstü sosisli yiyeceğiniz bir sokak yemekçisi tadında ve gece çok geç saatlere kadar açık. Burada midye, pilav, kokoreç, tantuni yemeye gitmelerimizin İzlanda versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Prikid: İzlanda'da genel olarak bir Amerikan hayranlığı, hatta \"özentiliği\" durumu olduğu için klasik Amerikan mutfağından seçenekler sunan pek çok restoranla da karşılaşacaksınız. Şahsen çok büyük İzlanda mutfağı fanları olmadığımız ve İzlanda boyunca odaklandığımız nokta ülkenin mutfağını keşfetmek olmadığı için, bu şehirdeyken diğer ülkelerde yapmadığımız bir şeyi yaptık ve lokal yemeklerin dışına taştık. İşte Prikid de bu restoranlardan biri. Çok büyük bir özelliği yok, ancak gayet doyurucu ve lezzetli bir kahvaltı yapabilmeniz ya da burger vb. şeyler götürebilmeniz mümkün. Laundromat: Laundromat, Kopenhag ve Oslo gibi başka şehirlerde de şubeleri olan ve enteresan konsepte sahip bir mekan. İçeride hem çok lezzetli kahvaltı seçenekleri, hem yemek seçenekleri hem de çamaşır yıkayabileceğiniz bir alan mevcut. Evet basbayağı çamaşır yıkamaktan bahsediyoruz, zira adından da anlayabileceğiniz üzere mekanın alt katı çamaşır makinalarına ayrılmış ve bizde çok yaygın olmasa da yurtdışında sık kullanılan çamaşırhane konseptinin sosyalleştirici özelliğini bu şekilde kullanmaya karar vermişler. Özellikle kahvaltı için kesinlikle uğrayabilirsiniz. Gitmişken biraz çamaşır da yıkarsınız belki. Lebowski Bar: Konseptli barları seven İzlandalılar tam bizlik bir iş yapıp Big Lebowski konseptli bir bar yapmışlar. İçeride geniş bir White Russian menüleri var ve bize kalırsa geri kalan kokteyllerini denemeniz pek de iyi bir fikir değil, zira pek de becerebildikleri söylenemez. Biz gaza gelip İzlanda'ya gitmeden önce sevgili \"Dude\"un filmini bir kez daha izledik ve hal böyle olunca mekandan daha da keyif aldık, eminiz ki siz de seversiniz. Nora Magasin: Şöyle güzelinden bir akşam yemeği yemek isterseniz lokallerin de bol bol tercih ettiği Nora Magasin'e mutlaka uğrayın. Hem yemekleri güzel, hem ortam keyifli, hem de eğer donmayı kabullenirseniz dışarıda oturabilme şansınız var. Üstelik çalışanları gayet sempatik ve yardımcı olmaya meyilli insanlar. Rezervasyon yaparsanız iyi olabilir, zira genelde kalabalık oluyor. Grillmarkadurinn: Reykjavik'in son dönemlerdeki popüler mekanlarından biri olan Grillmarkadurinn bütün ürünlerinin doğal olduğu gibi bir iddiaya sahip. Özellikle et konusunda ön plana çıkıyorlar ve fiyat olarak diğer restoranların biraz daha üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Biz Beef Tenderloin ve Rib Eye denedik, doğruyu söylemek gerekirse damak tadı farklılığından mıdır bilinmez etlerimizden tam tarif edemediğimiz tuhaf bir tat aldık. En azından Türkiye'deki etlerden daha farklı bir tada sahip olduğu kesin. Kokteylleri bayağı başarılıydı, Guns N' Roses, Rasberry Cosmo ve Grillmarkadurin Glacier tavsiyemizdir. Reykjavik Roasters: Reykjavik Roasters kahve konusunda bize kalırsa Reykjavik'in en başarılı mekanı. Oldukça naif ve basit bir dekorasyona sahip dükkanlarında işlerini son derece ciddiye alarak çok çok başarılı kahveler yapıyorlar. Eminiz ki bir kez denedikten sonra yine gitmek isteyeceğiniz gibi, eğer evinizde kahve tüketiyorsanız buradan kahve almayı da değerlendireceksiniz. Mokka: Burası internetten Reykjavik'te nerede kahve içilir araştırmasına girdiğinizde karşınıza çıkacak bir diğer kahveci. Kahvelerinin kötü olduğu söyleyemeyiz, ancak Reykjavik Roasters varken burayı tercih edeceğinizi sanmıyoruz. Yine de farklı bir yer arayışına girdiyseniz burayı deneyebilirsiniz, üstelik güzel bir havaya denk gelirseniz dışı da var. Kaldi: Kaldi, özellikle akşamüstü saatlerinden itibaren ciddi kalabalık olan ve sevilen bir bar. Yer bulmak genellikle zor, ancak ayakta da takılabilirsiniz, bar kenarında da, dolayısıyla içeriyi tıklım tıklım görüp girmemezlik etmeyin. İzlanda'ya özgü biralar olan Gull ve Viking'i denemek için güzel bir seçenek. Bunk Bar: Reykjavik'teki popüler barlardan biri diğer de Bunk. Hem hamburger ve benzeri atıştırmalıkları var, hem keyifli bir ortam, hem de müzikler güzel. Lokal-turist karışımı bir kitleye sahip ve burası da genellikle oldukça kalabalık oluyor. Çalışanlarını ağızlarının ortasına patlamalık olanlar ve sempatik olanlar şeklinde ikiye ayırdık, sempatik olanlara denk gelirseniz şehir ile ilgili herhangi bir sorunuz olduğunda da bol bol yardımcı olmayı ihmal etmiyorlar. Barlar genellikle Laugavegur ve çevresinde sıralanmış halde. Bar ya da club fark etmez, genellikle herhangi bir giriş ücreti alınmadığı için kafanızı bütçeye takmadan oradan oraya kolaylıkla geçiş yapabilirsiniz. Reykjavik için hafta içinin Cumartesi dublörü Perşembe geceleri. Hafta içi oradaysanız gece çıkacağınız akşamı Perşembe gününe denk getirebilirsiniz. Gündüz sakin bir kafe olarak gördüğünüz birçok mekan akşam bar/pub tadında bir havaya bürünebiliyor, aklınızda bulunsun. Bu aralar Kaffibarinn ve Kex Hostel akşam içkisi için çok popüler, göz atabilirsiniz. Şehrin en sevilesi gay bar'ı tabi ki Kiki! Zaten dış kaplamasının gökkuşağı renklerinden oluşuyor olması nedeniyle dikkatinizi çekmemesi imkansız. İzlanda'da alışveriş yapmak gibi bir niyetiniz varsa ciddi para harcamanız gerektiğinin de bilincinde olmalısınız. Aslına bakarsanız burası çok orijinal ve başka yerde bulamayacağınızı düşündüğünüz parçalar haricinde alışveriş yapmak için pek de mantıklı bir ülke değil, çünkü fiyatlar gerçekten çok çılgın. Lokal bir mağazadan bere almaya hallenip 90 Euro olduğunu öğrenerek hüzünlenmemizle başlayan ve başka yerlerde bir şeyler satın alma denemelerinde bulundukça suratımıza birkaç kez daha çarpan bir gerçek, mümkünse alışveriş hevesinizi başka bir ülkeye saklayın. Yine de şöyle bir göz atmak isterseniz başka yerde bulamayacağınız orijinal tasarım dükkanları ve markalar var tabi ki. Reykjavik'te alışveriş yapmayı kafaya koyduysanız bir şeyler satın alabileceğiniz en mantıklı mağaza kesinlike North 66. Türkiye'de ve Avrupa'da denk gelemeyeceğiniz ve zorlu hava koşullarına karşı outdoor ürün vb. şeyler satan mağaza, ilerleyen dönemlerde kış gezilerinizin ve kayak tatillerinizin de kurtarıcısı olabilir. Eğer plak koleksiyonu yapıyorsanız 12 Tonar sizi bayağı heveslendirebilir. Sebebi ise çok fazla çeşit sağlıyor olması değil, İzlandalı sanatçılara ait başka yerlerde karşılaşma ihtimalinizi düşük olduğu orijinal albümler barındırması. Tavsiyemiz üst kattaki plakları geçip aşağı ikinci el plakların olduğu kata inmeniz. Üstelik İzlandalı sanatçıların yanı sıra çok geniş bir klasik müzik arşivleri de var, ve kahvenizi alıp koltuklarına bayılarak istediğiniz plağı dinleme şansına da sahipsiniz. Hrim Eldhus Reykjavik genelinde birkaç noktada karşılaşacağınız bir tasarım dükkanı. İçeride hem kişisel kullanım, hem ev eşyası hem de biz kırtasiye ürünü manyaklarını can evinden vuracak bir ürün çeşitliliği sunuyorlar. Özellikle bazı ev eşyaları insanda \"of ben bunu nasıl taşıyayım ulan Türkiye'ye :(\" hüznü yaratıyor, onları da görmezden geleceksiniz artık. Bavulunuzda tencere taşımaya kalkışacağınızı sanmıyoruz. Küstüğümüz ve bir daha asla konuşmayacağımız Geysir'de hem kadın hem de erkek için hakikaten çok güzel giyim ürünleri satılıyor. Birkaç farklı markanın ürünlerini bir arada sunan marka eşekler gibi pahalı olduğu için insanın bir şeyi alıp da deneyesi bile gelmiyor ama, bu alışveriş işini çok gönlüne yazanlarınız varsa şöyle bir göz atabilirsiniz. Bu noktada tavsiyemiz, en azından Türkiye'den de satın alabileceğiniz Hunter gibi markaların ürünlerini Geysir'den satın almamanız, çünkü bize kıyasla çok daha pahalı, kazıklanmanızı istemeyiz. Aurum ödüllü bir tasarım mağazası. Hem orijinal takılar, hem tasarım objeler hem de aklınıza gelmeyecek türlü türlü tasarım ürünler bulabilirsiniz. Çok geniş bir ürün yelpazesi olmamasına rağmen özellikle takı konusunda hoşunuza gidecek bir şeyler bulabilirsiniz diye düşünüyoruz. Fiyatlar konusunda yorum yapmayacağız, siz bizi anladınız. Bu arada, sitesine bakacak olursanız sadece takılarla karşılaşacaksınız, ancak mağazanın konsepti daha farklı, sadece takı satıyorlar diye düşünerek gitmemezlik etmeyin. Reykjavik'teki en popüler plak dükkanlarından bir diğeri olan Smekkleysa'da seçenek bol, ancak Türkiye ile kıyaslandığında fiyatlar biraz daha yüksek ya da aynı seviyede. Bu noktada bulduğunuz plağa göre muamele yapıp ona göre karar verebilirsiniz. Yukarıda söz ettiğimiz 12 Tonar'da fiyatların biraz daha uygun olduğunu ekleyelim. -Reykjavik sokak sanatının çok yaygın olduğu bir şehir. Bu açıdan gözünüzün sürekli sağda solda, bir apartmanın tepesinde ya da bir inşaatın arasında olmasında fayda var. Bizim şehirde gördüğümüz en güzel örnekler Guido Van Helten'e ait. Jean Paul Sartre'ın \"No Exit\" oyunundan esinlenerek yaptığı inanılmaz çalışmalarını şehrin batısında, Grotta yönüne doğru giderken karşılaşacağınız Loftkastalinn binalarının üzerinde görebilirsiniz. -İzlanda'da ve Reykjavik'te, elflerin ve trolllerin var olduğuna dair bir inanç hala mevcut. Tabi ki herkesin bu inanca sahip olduğunu söylemiyoruz, ancak kültür itibariyle bu inancından vazgeçmemiş insanlar var ve bu konuyla dalga geçilmesine pek de sıcak bakmıyorular. Yüzüklerin Efendisi tutkunu bir nesil olarak kendilerine saygı duymakta güçlük çekeceğinizi sanmıyoruz. -Gitmeden önce İskandinav mitolojisi ile ilgili bir şeyler okursanız gezinizi daha keyifli hale getirebilirsiniz. -İlginizi çekiyorsa ve vaktiniz varsa, Culture House ve Volcano House'a da şöyle bir göz atabilirsiniz. Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Ellerinize sağlık.. Epey aydınlatıcı bir yazı olmuş. Biz de eşimle mart ayında Reykjavik'e gitmeyi düşünüyoruz. Geçen sene mart ayında Tromso'da kuzey ışıklarını seyretme şansı yakalamıştık ve çok etkilenmiştik. Bu sene de şansımızı İzlanda'dan yana kullanmaya karar verdik."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/04/izlanda-gezi-rehberi-bir-turistin-bilmesi-gerekenler", "text": "Buralara ulaşmadan önce internette şöyle bir dolandıysanız fark etmişsinizdir, İzlanda gezi planı yapmak hiç de kolay değil. Türkçe kaynak az, İngilizce kaynak bol, ama laf kalabalığı çok ve işin en karmaşık tarafı diğer ülkelere kıyasla çok daha farklı bir gezi planı olduğu için neyin nerede olduğunu keşfetmek oldukça zorlu bir süreç. \"X Müzesine gideceğim, adresi de şuymuş\" kolaylığında olmadığı ve daha çok doğa odaklı bir gezi olacağı için neyi nasıl planlayacağınızı kafanızda çok iyi oturtmanız gerekiyor. Üstelik tek şehre odaklı bir gezi olmadığı ve birçok konuda farklı düzene sahip olan bir ülke olduğu için de bayağı geniş çaplı düşünmeyi gerektiriyor. Genel olarak ülkeden bahsedecek olursak zaten gerek sosyal medyadan gerek başka kaynaklardan yola çıkarak bile kurtarılmış bölge tadında bir ülke olduğundan haberdarsınızdır. Kimsenin birbirinin hayatına müdahale etmediği, doğanın en az insan kadar önemli olduğu ve herkesin ona ayak uydurarak yaşadığı, resmi binalara ve yüksek makamlı insanların yanına evinize giriyormuş kolaylığında girebildiğiniz, polisin \"yanlışlıkla\" bir kişiyi vurdu diye defalarca özür dilediği ve ülkenin bu olayın şokunu atlatamadığı ideal bir dünyadan bahsediyoruz. Öyle ki, eğer İzlanda'ya kendinizi kötü hissettiğiniz bir dönemde gidecek olursanız, ki Türkiye koşullarında bu hiç de düşük bir ihtimal değil, tamamen yenilenmiş ve huzur bulmuş bir halde dönmeniz gayet muhtemel. Dönüş sonrası yaşayacağınız Post İzlanda depresyonundan biz sorumlu değiliz ama. Biz İzlanda seyahatimizi planlarken birçok yere kıyasla çok daha fazla zorlandık, hal böyle olunca İzlanda'dan döndüğümüz gibi \"ah bu rehberi biz bulsaydık amma işimize yarardı!\" dedirtecek uzun bir İzlanda Dosyası hazırlamaya karar verdik. İlk bölüm İzlanda'ya gidecek bir turistin bilmesi gereken her türlü detayı kapsayan İzlanda notlarından oluşuyor, buyursunlar efenim! Başlamadan gelen not: Genel İzlanda gezi rehberi yanında Reykjavik gezi rehberimiz için şuraya, Golden Circle Turu detayları için buraya ve Güney İzlanda Gezi notlarımız için de şuraya bakabilirsiniz. İzlanda'nın genel sistemi hakkında bilgi edinmek ve kıskançlıktan ölmek isterseniz şöyle bir şey de yazdık. Evet biraz fazla şey yazdığımız doğrudur. Nasıl gidilir konusuna ilk girişi vize meselesini açarak yapmakta fayda var. Öyle bilmediğimiz diyarlar, tanımadığımız bir kültür diye alengirli bir vizesi olduğunu düşünebilirsiniz, lakin hiç de öyle değil, almaktan sinir stres sahibi olduğumuz Schengen Vizesi ile İzlanda'ya gidebilmeniz mümkün. Schengen vizesi nasıl alınır gibi bir sorunuz varsa sizi şuradaki yazımıza alalım. İzlanda'ya nasıl gidileceğinden çok İzlanda'ya nasıl ucuza gideceğinizi merak ettiğinizi biliyoruz. Eminiz ki oralara gitme işini kafaya koyduysanız, zaten Türkiye'nin herhangi bir noktasından İzlanda'ya direkt uçuş olmadığını çoktan fark etmişsinizdir. Bu durum ilk etapta bir dezavantaj gibi görünse de keyfinizi kaçırmayın, zira aktarmalı uçmak, hatta kendi aktarmanızı kendiniz yaratmak sizin açınızdan bu seyahatin çok daha düşük bütçeli olmasını sağlayabilir. Yine de buradan yetkili abilere sesleniyoruz, bu işe bir el atın da gidi gidi verelim. Bu noktada pek çok seçeneğiniz var ancak en mantıklı olanlar Oslo ve Kopenhag gibi, İzlanda'ya nispeten daha yakın olan şehirlerden aktarma yaparak ulaşmak. Bu şekilde hem saatlerce uçakta tıkılıp kalmazsınız, hem de daha uygun bir bütçe karşılığında İzlanda'ya ulaşmış olursunuz. - skyscanner. com gibi sitelerin sunduğu, çeşitli havayollarını kapsayan aktarmalı uçuşlardan birini seçeceksiniz Ancak bu noktada aktarma sürenizi kendiniz ayarlamadığınız için işler biraz uzayabilir. - İki farklı havayolu şirketinden en uygun olan biletleri kendiniz tespit edip bir nevi kendi aktarmanızı kendiniz yaratacaksınız. Örneğin biz THY'den promosyon yakalayıp Oslo'ya bilet aldık, hazır oralara kadar gitmişken birkaç gün Oslo'da kaldık ve sonrasında Scandinavian Airlines ile Reykjavik'e gidiş dönüş bilet aldık. Akabinde gezimizin sonunda yine Oslo'ya dönerek, Türkiye'ye geri dönüşümüzü de oradan gerçekleştirdik. Bu noktada eğer Icelandair daha uygun fiyat veriyor veya daha makul bir saat sunuyor ise Scandinavian Airlines yerine onu da kullanabilirsiniz. Sonbahar: İzlanda ziyaretini Eylül ayında gerçekleştiren insanlar olarak size sonbaharda gitmenizi önermemiz elbette garip gelmeyecektir. Türkiye'de yaşayan biri için İzlanda'nın hava koşulları ne olursa olsun soğuk olarak değerlendirilebileceğine ve hangi ayda giderseniz gidin soğuktan yüzünüz renk değiştireceğine göre, bu noktada seçiminizi başka faktörleri göz önünde bulundurarak yapmalısınız. Örneğin kuzey ışıkları! İzlanda'da kuzey ışıklarını görebilmeniz için en iyi dönem ise Eylül-Mart arası. Bu noktada Mart'ın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırdığını ilkokuldan beri bilen insanlar olarak, sonbaharı seçmek çok daha mantıklı bir seçenek oluyor. Şunu da eklemeden edemeyeceğiz, Eylül'de de gitseniz ve gitmeden önce \"Aa hava 8 dereceymiş, iyi valla\" diyerek kendinizi avutacak da olsanız, o popo donacak, kaçarınız yok. Oraların 8 derecesi, bizim bildiğimiz 8 derecelerden değilmiş Altan. Çünkü ne olursa olsun genellikle hissedilen derece 0'ya yakın, güneşli görünen hava durumu da bir anda yağmura, hatta sulu kara dönüşmeye çok müsait. Hatta bunun İzlandalıların tişörtlerine basacak kadar yaygın kullandıkları bir söyleyişleri de var \"Havadan hoşnut değilsen 5 dakika bekle, değişir\". Akşamlardan söz etmiyoruz BİLE. -Eylül ayının en büyük avantajı, yüksek sezon olan yazın sona ermesi ve otel fiyatlarının daha uygun bir hale gelmesi, aklınızda bulunsun. Kış: Size yukarıda 50 tane uyarıda bulunduk, hala kışın gitmek için plan yapmaya utanmıyor musunuz? Tamam, şakayı bir yana bırakacak olursak, kışın ciddi bir soğukla ve über olumsuz yol koşullarıyla karşılaşacak olmanıza rağmen bu dönemde gitmenin belli avantajları da var tabii ki. Bir kere havalı adıyla Aurora Borealis, bizdeki adıyla kuzey ışıklarını görme ihtimaliniz çok daha yüksek. Bu denklemi göz önünde bulundurabilirsiniz; Ne kadar popo uyuşması, o kadar kuzey ışığı. Aynı zamanda, buz mağaralarına gerçekleştirilen turlar da genellikle Kasım ayından sonra gerçekleştirildiği için, böyle bir deneyimi yaşama şansını da elde edebilirsiniz. İşin güzel taraflarından biri de, hava koşulları zorlu olduğu için az turist gelmesi nedeniyle, konaklama, uçak bileti vb. şeylerin bu dönemde daha uyguna geliyor olması. Normalde nerede ne giyeceğinizi size söylememizin pek lüzumlu olduğunu düşünmesek de İzlanda için bunu bir görev bildik, zira hava koşulları çok yüksek ihtimalle daha önce karşılaşmadığınız cinsten olacak. Bu noktada hangi mevsimde giderseniz gidin yapmanız gereken şey çok acil bir outdoor mağazasına uğramak. Eğer hali hazırda kış sporlarıyla ilgileniyorsanız elbet İzlanda'da sizi idare edecek bir şeyleriniz vardır, ancak bu işlerle bir alakanız yoksa giyecek konusunda biraz masraf yaparak orada hayata tutunmanız açısından mantıklı bir adım atabilirsiniz. Zira biz havaalanından dışarı adım attığımız ilk dakika soğuktan katı kesilince gerçekten de doğru bir yatırım olduğuna emin olduk. İzlanda'da sizin için olabilecek en önemli şeylerden biri su ve rüzgar geçirmez bir monta sahip olmak. Bunun için ise adresiniz reklam yapmak istemediğimiz için isimlerini vermeyeceğimiz biri Güney Amerika'da bir ülke ve Shakira'nın memleketi olan marka, diğeri ise North Shield'a benzeyen isme sahip marka. YAPMIYORUZ ULAN REKLAMINIZI. Kar montunuz, pantolonunuz vs. varsa başka şey almaya zahmet etmeyin, zaten yeterince pahalı. İkinci hayati önem taşıyan eşya ise tabii ki ayakkabı seçimi. Çirkin mirkin arkadaş, o outdoor ayakkabılarına bir göz atmanız lazım. Olmadı bir postal, bir Timberland ya da gore-tex özelliğine sahip bir ayakkabı edinmeniz şart. Şelalelerden aşağı kaymak, çamurda yuvarlanmak, karda takla atmak istiyorsanız bilemeyiz. Termal çorap almayı da unutmuyoruz tabii. Şimdi hal böyle olunca yanınıza şemsiye almak isteyeceksiniz ama bilmiyorsunuz ki İzlanda'nın rüzgarında şemsiye açarsanız Mary Poppins gibi havalanıp gidersiniz. Onun yerine cebinize ağırlık doldurun daha mantıklı, en azından yerle temasınız kesilmez. Hazır yukarıda şelale demişken eklemeyi unutmayalım; Özellikle yakından fotoğraflamak niyetindeyseniz şelaleler oldukça yüksek noktalardan aktıkları için etrafa ciddi anlamda su sıçrıyor ve siz de sırılsıklam oluyorsunuz, fotoğraf makinanız da. Bunun için havanın çok da kötü olmadığı bir ana denk gelseniz bile yanınıza sizi bu durumdan koruyacak bir kıyafet almakta fayda var. Gerekirse çöp poşeti geçirin. Yukarıda yanınıza bikini almayı unutmayın derken espri yaptığımızı sanmış olabilirsiniz fakat aslında gayet ciddiyiz. Asla es geçmemenizi önerdiğimiz Blue Lagoon'a, yani İzlanda'nın en çok turist çeken yerlerinden biri olan jeotermal kaplıcaya girmek istiyorsanız maalesef bu işi çıplak bir halde gerçekleştiremiyorsunuz. Evet, belki de hayatınızın en soğuk tatilini gerçekleştireceksiniz ve bavulunuzda mayo olacak. Airport Shuttle: Havaalanından şehre shuttle servisi veren iki firma var; Gray Line ve Fly Bus. Bu her iki firma da seçiminize göre sizi ya Reykjavik'in otobüs garına ya da otelinizin/evinizin kapısına kadar ulaştırıyor. Otobüsler her uçağın havaalanına inişinden yarım saat sonra (örneğin 16:00'da bir uçak indiyse otobüs yaklaşık 16:30 civarında kalkıyor), şehirden ise belli saatlerde kalkıyor ve yaklaşık 45 dakika sürüyor. Biletler 2300-2800 ISK civarı ve havaalanının geliş terminalinde bulunan ofislerinde veya internetten satın alabilirsiniz. Şehirden havaalanına ulaşacaksanız firmalar ile önceden görüşmekte ve saatleri kontrol etmekte fayda var, iki farklı seçeneğiniz olduğu buraya ve şuraya bakabilirsiniz. Taksi: Reykjavik, Keflavik Havaalanına yaklaşık 50 km uzaklıkta. Bu noktada eğer taksi kullanacaksanız tatilinize maddi açıdan ufak bir göçüş ile başlayacağınızın müjdesini vermek isteriz. Taksi ücretleri 1-4 kişi arası 14000 ISK, 5-8 kişi arası ise 18000 ISK civarında. Saat 17:00'den sonra ve hafta sonları daha yüksek fiyatlı bir tarife uygulanıyor. Havaalanı dışında taksi bulmanız pek de zor değil, ancak yine de garantiye almak isterseniz şurada havaalanında bulunan taksi firmalarının listesi ve önceden rezervasyon yapmak için linkler mevcut. Araba kiralama: İşte geldik zurnanın zırt dediği ve size ısrarla tavsiye edeceğimiz yönteme. İzlanda'da gezinizin genel hatlarını da düşünecek olursak araba kiralamanız çok mantıklı bir seçenek. Yalnızca Reykjavik'in içinde kalmayacağınızı, Güney İzlanda turu, Golden Circle turu ve Aurora kovalamacasında bulunacağınızı da göz önünde bulundurarak bu seyahatte araba kiralama meselesine bütçe ayırmanız çok doğru karar olacaktır. Zaten havaalanında şehre ulaşım ve tekrar havaalanına dönüş artı turlara vereceğiniz parayı topladığınızda, özellikle birden fazla kişiyseniz araba kiralamanın gayet mantıklı bir seçenek olduğunu fark edecekseniz. Havaalanından araba kiralayabileceğiniz ve aşina olduğunuz Avis, Hertz, Budget ve Europcar gibi şirketler var. Ancak biz aşırı düşünceli insanlar olduğumuz için size hepsinden daha uygun fiyat ve daha çeşitli 4x4 araba seçeneği sunan ProCar'dan bahsedeceğiz. Bir kere şu konuda anlaşalım; bütün ProCar çalışanları samimiyetsiz, dövülesi ve tüccar ruhlu insanlar. Dolayısıyla internet üzerinden aldığınız teklifin bir çıktısını alın ve bunun dışında önerdikleri hiçbir şeyi kabul etmeyin çünkü adeta adam kandırmaya programlanmışlar. Bu kadar hakaretin üzerine neden ProCar'ı tercih edelim diye soracak olursanız da, İzlanda'da bir gün içinde bütçenizin nasıl eriyip gittiğini gördüğünüzde bize hak vereceksiniz. Üstelik o uyuz heriflerin yanından ayrıldıktan sonra ve arabayı geri teslim etme sürecimizde herhangi bir sorun yaşamadığımızı da belirtelim. Eğer ProCar'ı tercih ederseniz aklınızda bulunsun, sizi geliş terminalinde bir görevli karşılayıp arabanızı almak üzere servisle havaalanına 1 km uzaklıkta olan ofislerine götürüyorlar. Yani boş yere havaalanında ofislerini aramayın ve gelen kişi bizde olduğu gibi sizinle hiç konuşmayan uyuz bir tip çıkarsa, servislerine binerken kaçırılıyorum galiba diye düşünmeyin. -İlk günlerinizi Reykjavik'te geçirecekseniz ve araba kiralamanıza gerek olmadığını düşünüyorsanız bu noktada size bir önerimiz olacak. Kuzey ışıklarının hangi gün kuvvetli bir şekilde görülebileceği belli olmadığı gibi, ışıkları görebilmeniz için şehirden uzaklaşmanız da gerektiği için aslında hazırda bir arabanızın olması işleri kolaylaştıracaktır. Ama yok ben hemen kiralamak istemiyorum diyorsanız da, şehir dışındaki turlara çıkacağınız zamana göre ProCar'ın şuradaki merkez ofisinden de araba kiralayabilirsiniz. Aslında Reykjavik içinde ulaşım aracına pek ihtiyaç duyacağınızı sanmıyoruz. Bunu bizim ayaklarımıza kara sular inene kadar yürüyen manyaklar olmamızdan ötürü söylemiyoruz. Şehir gerçekten çok küçük ve 2 gün geçirdikten sonra bakkalla selamlaşma haline geliyor, insanlarla \"bugün seni kilisede göremedim Thor\" tanışıklığına ulaşıyorsunuz. Bir gördüğünüzü ertesi günü yine görüyor, bir sonraki günde beraber kar kürüyorsunuz. Yok ben hayatta yürümem, ben sokaklarda Sibirya kurtlarının çektiği kızaklarla gezeceğim diyorsanız yok öyle bir dünya, otobüse binin. Otobüs: Şehir içinde Str to adı verilen bir otobüs sistemi var ve şehrin merkezi noktalarına kolayca ulaşmanızı sağlıyor. Ana otobüs istasyonu Hlemmur, şehrin ana caddesi olan Laugavegur'da bulunuyor. Ücretler ise tek yön için 350 ISK, yani 2-3 euro aralığında. Biletleri otobüste satın alabilirsiniz ancak tam para ödemeniz gerekiyor. Ayrıca ulaşmak isteyeceğiniz noktaya 2 ayrı otobüs ile gitmeniz gerekiyorsa, ilk bindiğinizde transfer bileti yani \"Skiptimidi\" isterseniz 2. Otobüse ücret ödemeniz gerekmeyecektir. Eğer otobüsü sık sık kullanacağınızı düşünüyorsanız, Reykjavik City Card dahilinde olduğunu hatırlatalım. Bu konuyu aşağıda detaylandırdık. Reykjavik'teki ulaşım sorunumuzu çözdüğümüze göre, şimdi biraz daha büyük düşünmenin zamanı geldi. Elbette İzlanda'ya kadar gidip yalnızca Reykjavik'te vakit geçirmenize izin vermeyeceğiz. En azından Reykjavik civarını ve vaktinize göre Güney İzlanda'yı, hatta daha da bol vaktiniz varsa Akureyri tarafını da görebilirsiniz. Bunlar için araba kiralamıyorsanız seçeneğiniz turlara katılmak. Aslında birçok tur firması bulunmasına rağmen güvenebileceğinize emin olduğumuz şirketin adı Reykjavik Excursions. Bu şirketin kapsamında Aurora turu, Golden Circle turu ve Güney İzlanda turu gibi birçok seçenek mevcut. Eğer araba kiralamadıysanız pek de başka makul seçeneğiniz olmadığını söyleyebiliriz. Ancak turlarla ilgili sorun şu ki; hem istediğiniz yere yeterince vakit ayırma olanağı tanımıyor, hem diğer insanlara uyum sağlamak durumundasınız hem de turun götürdüğü lokasyonlar haricinde alternatif noktalara uğramak gibi bir şansınız olmuyor. Dolayısıyla hep söyledik, hep de söyleyeceğiz, araba kiralayın! -Hangi bölgede olduğunuzu P yazan tabelalardan anlayabilirsiniz. Saatlik ücretler ise bilet makinelerinin üzerinde belirtiliyor. -Otoparklar hafta içi 18:00-09:00, Cumartesi günü 16:00-10:00 ve Pazar günleri ücretsiz. -Bilet makineleri yalnızca demir para ve kredi kartı kabul ediyor. Benzin meselesi: Reykjavik civarı benzinci bulmak oldukça kolay. Ancak şehirden uzaklaştıkça benzinci sayısı da azalıyor. Hiç yok, ayvayı yediniz, yanınıza bidon alın falan demiyoruz ama şehir dışında tura çıkacağınız günler üşengeçlik yapıp, bir sonrakinden alırım diye düşünmenin alemi yok. Hiç mi düşük bütçeli Amerikan gençlik filmi seyretmediniz, bütün gergin olaylar bu şekilde başlar. Ayrıca gözünüz her zaman alengirli bir benzinci tabelası aramasın, bazı benzin istasyonları yalnızca 1-2 pompadan oluşan küçük benzinciler oluyor. -Benzini kendiniz doldurmanız gerekiyor. Pompanın çalışması için öncelikle makinaya bir kredi kartı okutmanız, ya da nakit ödeyecekseniz markete öncesinde nakit ödemek istediğinizi belirtmeniz gerekiyor. Bu noktada işler biraz karışık. Çünkü bazı benzinciler nakit ödemenizi normal karşılayacak ve bir kimlik karşılığı ücreti doldurduktan sonra ödemenizi kabul edecek, ancak bazıları da nakit parayı önceden vermeniz konusunda ısrar edecek. Dolduracağınız benzinin ne kadar tutacağını ön görememeniz normal, bu yüzden kredi kartı kullanmak isteyebilirsiniz. Kredi kartı kullanacakların yaşama olasılığı olan büyük bir paniğin şimdiden önüne geçelim. Makinalar kredi kartınızın yeteri kadar limiti olup olmadığını anlamak için belli bir tutarda provizyon çekebilir. Hatta bu belli tutar 25,000 ISK'ya kadar çıkabilir, bu da size koyabilir. Tamam seviyeyi düşürmüyoruz ama hemen panik olup tatilinizi zehir etmeyin. -Güney İzlanda ve Golden Circle rotasında kullanacağınız ana yol (örneğin İzlanda'nın en baba yolu Route 1), asfalt bir yol olduğundan hava koşulları el verdiği sürece yolculuğunuz gayet sorunsuz geçiyor. İstanbul'dan çoğu yoldan daha düzgün olduğunu söylesek abartmış olmayız. Ancak bir çılgınlık yapıp rotanızdan saparsanız karşınıza mıcırlı veya toprak yollardan oluşan ve \"F Road\" adı alternatif yollar çıkabilir. Bu da şu demek oluyor; bu yollara yalnızca 4x4 arabalar ile girebilirsiniz. Yani No Country For Fakir Men. Üzgünüz arkadaşlar... Ama zaten, çıldırıp F Road'lara girmeyecek olsanız bile, manyakça hava koşullarına denk gelecek olursanız da en güvenli arabalar 4x4 olanlar. Belki nehre falan girersiniz fena mı? -Gerek yayan, gerek arabayla fark etmez, alternatif yollara girerken bastığınız yerleri toprak diyerek geçmeyip tanıyın. Neden? Çünkü kendinizi aniden bir bataklığın içinde bulabilirsiniz ya da gel şuradan gitmesi daha kısa derken, bir volkanı aktive edebilir, bütün Avrupa'nın hava trafiğini kilitleyebilirsiniz. Biliyoruz böyle uzaktan bakınca olasılıksız gibi görünüyor ama ürkütücü bir bilgi olsa da, İzlanda'da her yıl birçok turist hayatını kaybediyor ve temkinli olmakta fayda var. -Ana yollarda hız sınırı genellikle 80 veya 90km. Küçük kasabalara girdiğinizde ise 50km'ye kadar düşüyor. Fakat siz içinizdeki Türk'ü İzlanda'ya kadar taşımayı başardıysanız ve önünüzdeki adamın dibine kadar gidip selektör basmak niyetindeyseniz hiç kendinizi yormayın. Çünkü onlar genelde size sağ sinyali vererek \"beni sollayabilirsin\" mesajı veriyor. \"Maldonado, sinyalini açık unutmuş\" diye düşünmeyin, bizi oralarda rezil etmeyin. -Yollar kaymak gibi bense adeta bir Çiçek Abbas'ım diyerek fazla da rahatlamayın. Çünkü karşınıza bir noktada tek şeritten oluşan ya da Sırat Köprüsü gibi incecik köprüler çıkabilir. Bu noktada hangi araç köprüye daha yakınsa öbürüne yol veriyor, inatçı koyunu oynamaya gerek yok. Bu arada hazır konusu açılmışken hatırlatalım, köprüler özellikle hava 0'ın altına düştüğünde oldukça tehlikeli ve mutlaka yavaş geçmeniz gerekiyor. -Genel olarak dikkat etmeniz gereken bir diğer konu da, yer yer asfalt yoldan mıcırlı yola ani geçişler olması. İzlanda'da trafik kazalarının yaşanmasında en büyük sebeplerden birinin bu olduğu söyleniyor. Dikkatli olmakta fayda var. -Daha önce karşılaşmadığınız ya da varlığından bile haberdar olmadığınız hava koşulları, gezinizi berbat etmesin. Çok rüzgarlı havalarda kapınızı açarken dikkatli olun ve kum fırtınası gibi bir durumla karşı karşıya kalırsanız mümkünse bir yere sığının. Nedir bu kum fırtınası diyecek olursanız da işte şöyle bir şey. -Ey Türk Gençliği! İzlanda'da alkollü araç kullanmak tabii ki yasak. Bi' biradan bir şey olmaz deyip geçmeyin, çünkü olur da polis çevirirse promilin 0 çıkması gerekiyor. Çıkmazsa ne olduğuna dair bir fikrimiz yok, ama bu kadar pahalı bir ülkede denemeye değmez. Bütçe meselesinin ciddiyetini yeterince açıklayabildiysek, şimdi İzlanda bütçenizi biraz olsun hafifletebilmek için neler yapabileceğimize bakalım. -24 saat: 3300 ISK -48 saat: 4400 ISK -72 saat: 4900 ISK Pass aynı zamanda bazı turlara ve restoranlara indirim olanağı sunuyor. Bu yerlerin listesini ve pass'i nerelerden satın alacağınız ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için şuraya bir göz atabilirsiniz. Su: Musluktan su içilebiliyor ve tadı şahane. Ancak yine de şişe alacak olursanız öncelikle sizinle dalga geçeceklerini bilin, ücreti yaklaşık 150-250 ISK. Benzin: 200-230 ISK Bizim izlediğimiz rotayı izleyip 1200km civarı yol yapacak olursanız toplamda ortalama 18000 ISK gibi bir benzin bütçesi ayırsanız iyi olur. Tabii ki bu noktada gideceğiniz dönemde benzin fiyatında bir oynama ihtimali olabileceğini de göz önünde bulundurun. -İzlanda yukarıda da anlayabileceğiniz üzere ISK, yani İzlanda Kronu kullanıyor. Türkiye'de bu para birimini bulabilmeniz çok zor olduğu için, paranızı çok yüksek ihtimalle İzlanda'da bozdurmanız gerekecek. Bu noktada yanınıza TL değil Euro alırsanız çok daha kolay olacaktır. Paranızı ister indiğinizde havaalanında, ister şehirde Visitor Center'da ister bankalarda bozdurabilirsiniz. En uygun fiyatı genelde bankalar veriyor. Ancak yine de havaalanında da aşağı yukarı benzer bir kur uygulanıyor. Hangi bankaya gideyim diye kafanız karışırsa, Landsbankinn'de bozdurabilirsiniz. -Olur da zorda kalırsanız, şehirdeki birçok restoran Euro da kabul ediyor, ancak bir tık daha kazıklanıyorsunuz diyebiliriz. Ayrıca isterseniz Japon Yeni ile ödeyin, para üstünü İzlanda Kronu olarak veriyorlar. Bu durum havaalanındaki Duty Free'de de geçerli. -Hazır Duty Free demişken, burada şehirdeki marketlere kıyasla fiyatlar neredeyse %50'ye kadar daha uygun olabiliyor. Eğer ev kiraladıysanız veya yanınıza yolluk almak istiyorsanız, bira, abur cubur, çikolata gibi şeyleri buradan alabilirsiniz. -Şehirde market ihtiyacınız olursa, en uygun fiyatlar Bonus'ta. Simgesi pembe bir domuzcuk. Özellikle Reykjavik dışında turlara çıkacağınız günler buradan sandviç malzemesi, içecek ve atıştırmalık alabilirsiniz. Kendisi Bim tadında bir yer olduğu için kanınız hemen kaynayacaktır. -İzlanda'da bahşiş bırakma zorunluluğu yok, eğer bir yerde cimrilik yapacaksanız, tam yerine geldiniz. İzlanda'da her şeyin çok pahalı olduğunu söylemiş miydik? Tabii ki konaklama da bu genellemeye dahil. Bu noktada eğer birden fazla kişiyseniz bulunabileceğiniz en mantıklı hamle kesinlikle ev kiralamak. Bu işi gerek AirBnB aracılığıyla, gerek booking. com üzerinden yapabilirsiniz. Araştırmaya üşeniyorsanız size bizim kiraladığımız evi kesinlikle önerebiliriz, hem ev çok güzeldi, hem tek bir sorun bile yaşamadık, hem de her yere kolay ulaşım sağlaması ve etrafında park edecek birçok nokta olması nedeniyle lokasyonu şahaneydi. Kendisine şuradan ulaşabilirsiniz. Ben tek başıma geziyorum, bana düzgün ve güvenli bir hostel öner diyecek olursanız, yine iyi bir lokasyonda bulunan ve şehrin en popüler hostellerinden biri olan Kex Hostel'i değerlendirebilirsiniz. Onun linkini de şuraya bırakıyoruz. Vedur. is: Bu site sizin İzlanda'daki en yakın dostunuz, her gün stalkerlık yaptığınız sosyal medya profili gibi olacak, zira İzlanda'nın hava durumu ve Aurora aktifliği hakkında en doğru bilgiyi veren site vedur. is. Aurora aktifliği meselesi 1'den 10'a kadar derecelendirilmiş ve ne kadar yüksek=o kadar Aurora görme ihtimali anlamına geliyor. Safetravel. is: Mutlaka göz atmanız gereken bir başka site. İzlanda'da güvenli seyahat konusunda çeşitli ipuçları kapsadığı gibi resmi bir site olduğu için ülke çapında yol koşullarında bir sorun olduğunda sitede mutlaka belirtiliyor. Kontrol etmeden yola çıkmayın! Ulmon: Tüm tatillerimizin yıldızı offline harita özelliği sunan Ulmon İzlanda'ya da el atmış. Biz harita üzerinde rota çıkarmış olmamıza rağmen hem İzlanda haritasını, hem de Reykjavik haritasını İzlanda'ya gitmeden önce yükledik ve yolların büyük bir kısmını bu uygulama aracılığıyla bulduk. Zaman kazanmak açısından gezeceğiniz noktaları gitmeden önce haritada yıldızlarla işaretleyebilir, hatta renklere göre kategorilere ayırabilirsiniz. Google Maps: Bunun faydalı bir uygulama olduğu zaten aşikar, ama bizim hali hazırda yarattığımız rotayı şuradaki linkten görüntüleyebilirsiniz. Aurora Forecast App: Eğer vedur. is yeterli gelmezse ve kuzey ışıklarının durumunu bir kaynaktan daha kontrol etmek isterseniz bu uygulamayı kullanabilirsiniz. Eğer ücret ödemeyi kabullenirseniz Aurora aktivitesininin arttığı anlarda sizi bir alarm ile uyardığı da oluyor, yani mantıklı bir uygulama. QR Code: Reykjavik'te birkaç müzede eserler ve sergilenen objeler hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağladığı için sizin de işinize yarayabileceğini düşündük. Döviz Çevirici: İzlanda'nın para birimi konusunda 2384293 basamağı yan yana görünce kafanız karışacağı için döviz çevirici uygulamalar kesinlikle kurtarıcı oluyor. Biz mi salağız bilemiyoruz ama yer yer gerçekten çok işimize yaradı. İşte geldik İzlanda ile ilgili en heyecan verici meselelerden birinin detaylarına. İzlanda gezisi boyunca kuzey ışıklarını 3-4 kez görmeyi başaran insanlar olarak bu konuda bize rahatlıkla güvenebilirsiniz. -Yağışsız ve bulutsuz bir hava -Karanlık, mümkün olduğunca şehirden uzak bir ortam -Dönem gereği buz gibi, popo uyuşturan bir hava -Yukarıda söz ettiğimiz, ışıkların aktiflik derecesini takip edebileceğiniz resmi bir internet sitesi. Bu koşulları bir araya geldiği takdirde artık işiniz iyice şansa kalıyor. Kuzey ışıkları fotoğraflamak için ise çok kuvvetli olmadığı takdirde telefon kesinlikle yeterli değil. Yanınızda profesyonel bir kamera ve aranızda bu kameranın değerlerini doğru ayarlayacak birinin olması şart. Biz kuzey ışıklarını hem Canon 500d hem de Samsung NX Mini ile fotoğrafladık. Bazen şansınız yaver giderse kameraların otomatik modunda fotoğraflama şansınız bile oluyor, bu tamamen ışıkların aktiflik derecesine bağlı. Reykjavik yakınlarında kuzey ışıklarını fotoğraflamak için lokallerin hep bir ağızdan önerdiği tek bir yer vardı: Grotta yakınlarındaki deniz fenerinin yakınları. Bu noktayı Ulmon haritanızdan kolaylıkla bulabilir ve ulaşabilirsiniz. Arabasız ulaşmanız biraz zor tabii, çünkü şehrin biraz dışında kalıyor, pek öyle yürünebilecek bir nokta değil. Burayı önermelerinin sebebi ise adanın tam ucunda, okyanusa bakan oldukça karanlık bir nokta olması. Eğer merak ediyorsanız ekleyelim, biz ilk kuzey ışığı deneyimimizi burada yaşadık. Reykjavik dışındaki noktalarda kuzey ışıklarına denk gelebilme ihtimaliniz daha da yüksek. Çünkü oldukça ıssız yollardan, neredeyse hiç ışığın olmadığı yerlerden geçeceksiniz ve eğer adanın diğer ucundan örneğin Jökullsarlon tarafından geliyorsanız 3-4 saat içinde birçok farklı hava koşulu yaşayacaksınız, elbet bulutsuz bir noktaya denk gelebilirsiniz. Hal böyle olunca tavsiyemiz, çıktığınız turdan geç saatte dönmeye tedirgin olmamanız, hatta mümkünse dönüşünüzü hava karardıktan sonraya bırakmanız. Havanın tam olarak kaçta karardığını da vedur. is'ten kontrol edebilirsiniz. Kuzey ışıkları bazen çok sönük ve insan gözüyle fark edilmeyecek siliklikte olabiliyor. Bu yüzden yolda giderken arada bir gökyüzünün fotoğrafını çekin, çünkü bazen sizin göremediğinizi makina yakalayabiliyor. Bizim kuzey ışığı deneyimlerimizden biri, aramızdan birinin şans eseri gökyüzünün fotoğrafını çekmesi sonucu başladı ve o noktada duraklamaya karar vermemiz bu şekilde gerçekleşti. Oldu da belli belirsiz bir şekilde kuzey ışıklarını görmeyi başardınız ama pek de internette gördükleriniz gibi bir şeye benzemiyor... Sakın pes etmeyin! Çünkü çok cılız başlayan ışıklar birkaç dakika içinde inanılmaz kuvvetli bir hale gelip gökyüzünde adeta dans etmeye başlayabiliyor. Unutmayın, bu işin bir kısmı şans ile alakalıysa geri kalanı da azim ve sabır! Tripod olmadan kuzey ışıklarını fotoğraflamak oldukça zorlu oluyor. Görüntü bulanık ya da dalgalı çıkıyor. Ne yapın ne edin, gitmeden önce ya satın ya da ödünç alın. Kuzey ışıklarının genel olarak en iyi görüldüğü saatlerin 22:30-3:00 arası olduğu söyleniyor, aklınızda bulunsun. İzlanda'daki yasa ile alakalı olarak gece 11'den sonra mekanların dışında içki içmek yasak. Bazı durumlarda 11:30'a kadar esneklik gösterebiliyorlar, ama genel olarak durum bu. Gideceğiniz her mekanda su ücretsiz, çünkü musluk suyu içilebiliyor. Pet şişe almanız=Bunlar kesin turist damgası. Bir şişe edindikten sonra suyunuzu musluktan doldurabilir ya da mekanlarda sürahilerin bulunduğu noktadan kendiniz alabilirsiniz. Market alışverişi yapacaksanız aklınızda bulunsun, Avrupa'nın birçok yerinde olduğu gibi burada da alacağınız her poşet için ekstra ücret ödemeniz gerekiyor. Golden Circle, Güney İzlanda ya da başka noktalar fark etmez, yol için yanınıza mutlaka yiyecek içecek alın. Bazen çok uzun süre hiçbir tesis ile karşılaşmadığınız anlar ya da hava durumu sebebiyle çok yavaş ilerlemeniz gereken durumlar olabiliyor, susuz kalmak istemezsiniz. Sosyal mesaj vermeden gidemeyiz! Balina yemeyin. Puffinlerin nesli tükeniyor mu bilmiyoruz ama onu da yemeyin. Neyin arabanızı pert ettiğine bağlı 🙂 Normal bir kaza yaparsanız karşılıyor ancak İzlanda'daki kum fırtınası, yanardağ, aşırı rüzgar gibi doğa olayları sonucu pert ederseniz normal sigorta karşılamıyor. Bunun için ayrı bir sigorta yaptırmanız gerekiyor. Yine de arabayı kiralamayı düşündüğünüz firmadan daha detaylı bilgi edinmenizde fayda var. Şimdiden iyi yolculuklar! uzun zamandır gördüğüm en iyi seyahat bloklarından biri. ço keyifli ve detay bir dille yazılmış. hiç açık kapı bırakılmamış. eliniz kolunuza sağlık. süpersiniz. tekrar teşekkürler. Oldu mu şimdi? mayıs ın ilk haftası bir haftasonu kaçamağı yapmayı düşünüyordum ahhh ahh kuzey ışıklarını göremeyecekmiyimmm.. çok güzel yazı olmuş. Teşekkürler çok güzel bir paylaşım olmuş. İnşallah bize de gitmek nasip olur. Bilgilendirme için çok teşekkürler:) izlandayla ilgili bütün sorulara yanıt olmuş. Uzun süredir gezi yazısı okuyan bir insan olarak bu kadar sürükleyici ve hoş bir anlatım tarzını güzel detaylar ile birleştirene çok az rastladığımı belirteyim. Emeğinize ve elinize sağlık çok yararlı ve değerli bir yazı olmuş. Dünyada beni filipinler, isviçre'den sonra beni bu kadar heyecanlandıran üçüncü ülke oldu İzlanda. Şimdiden gezi planlamalarına başladım. Adanın kuzey kısmı için ayrılabilecek bir günün karşığına değecek yerler varmı acaba? Bu konuda bilgi verirseniz çok sevinirim. Yanımıza yazılarınızı alıp Kopenhag üzerinden İzlandaya gittik. Tavsiyenize uyarak golden tur, bir gece Vik konaklamalı güney turu, iki gece de Reykjavik 'te kalarak gezimizi tamamladık,20 eylülde yani hafta başında yurda döndük Hava muhteşemdi. Allahın evine para ödenmez diyerek Reykjavik'te kilisenin tepesine çıkarken kulaklarınızı çok çınlattık. Su an Vik te yemekteyiz, atladigimiz bir sey var mi diye tekrar blogunuz actim. Yazinizdan cok istifade etmis kisiler olarak, tesekkur borcumuzu yerine getirelim. İzlanda yazdiginiz gibi, cok gezen biri olarak benim listemde ucunculuge yerlesti. Kızlar merhaba! Biz de sizin gibi iki yakın arkadaş İzlanda biletlerimizi aldık. Bana mısın demedik seyahat için Ocak sonunu seçtik. Tavsiyelerinizi okudukça hem çok gülüyoruz hem de hafiften korkma hali geliyor. Biz Amerika ehliyeti kullandık ama, eğer Türkiye'de yeni ehliyete geçerseniz o diğer ülkelerde de geçerli diye biliyorum, bi' araştırabilirsiniz 🙂 İyi gezmeler! Cok guzel bir yazi tesekkurler. Ben esim ve 2 genc (15 ve 13 yas) august da gidecegiz. Evet... En pahali ay!! Uzun zamandir gordugum en surukleyici bir o kadar detayli ve faydali bir yazi! Öncelikle çok teşekkür ve tebrik ediyorum. Bu ne kadar muhteşem bir gezi dosyasıdır. Her ayrıntı düşünülmüş. Resmen bu yaptığınız hayır işi. \"ah bu rehberi biz bulsaydık amma işimize yarardı!\" dedirtti gerçekten. Keşke blogunuzu daha önce keşfetseydim. İzlanda vesile oldu. Şimdi tüm yazılarınızı büyük bir keyif ve merakla okuyacağım. Kendimi bu yorumu yapmak zorunda hissediyorum. Ne kadar ağlanan sızlanan insanlarsınız. Bu sene Estonya'ya gelmeden önce kışın donacaksın yok şöyle giyin yok böyle giyin dediler.. iyisi mi bütün kışlıkları götüreyim dedim bavul 35 kg oldu. -37 yi gördük.. Ciddi bir soğuk ve vloggerları izliyorum -5 ler de -10 larda ay öldüm aman çatlayacağım oy kalçam oy göz kapaklarım.. -37 diyorum kalınca bir mont altına da kışlık bir tshirt giyip çıkar ve hissetmezdim, yalıtımı iyi yapardım ama. Öyle kazaklarmış mazaklarmış hiç sevmem bir şeylerin beni sıkıca sarmalamasını. Demem o ki öyle rüzgarlar gördümki inanın elinizi dışarıda bir dakika hareketsiz bırakamıyorsunuz. Göz kapaklarınız donuyor. Ama şu sizin anlattığınız ölümcül hasta eden soğuğu bir göremedim arkadaş. Ne kadar dayanıksız adamlarsınız, Dubaiye gidersiniz orada da aman sıcaktan öldük dersiniz. İzlanda'ya da gideceğim eminimki sportif bir insanın rahatlıkla başaçıkabileceği bir iklimle karşılaşacağım, ne gerek var yok goratexmiş yok efendim ultra delux premium termal çoraplarmış, yok efendim kasketmiş masketmiş. İnsan vücudunu hayatı boyunca bir şeylere adapte etmediyse ve çıtkırıldım yaşadıysa, aman üşümeyeyim aman terlemeyeyim diyerek yaşadıysa.. Böyle saçma sapan yazar çizer. İzlanda yazınız ulaşmak istediğim bilgilerin çoğunu çok güzel şekilde anlatmış, elinize sağlık. selam. geçen sene tromso dan kuzey ışıklarını yakaladım. bu sene izlanda yı yazın treking rotaları ve doğa için istiyorum. ağustos ayı. yazınız muhteşem. öncelikle teşekkürler. ben yeşil pasaportluyum. bunun için nasıl bir yol izlemem gerekiyor. bu arada çadırla gitmeyi düşünüyorum. kamp alanları varmı dır. araba kiralanınca daha uygun olacak anlaşılan. konaklamaya para vermeden daha çok yer gezilebilir mi. zaten treking yapıyorum. yürümek sorun değil. bütün derdim doğa.. ayrıca ağustos ta gelmek isteyen arkadaşlar varsa bunu değerlendirebiliriz. Öncelikle İzlanda hakkında yazılmış en güzel ve en ayrıntılı bu yazı için teşekkür ediyorum. Biz Eylül 2018'de 6 gece kalmalı bir gezi planlıyoruz. Sizce hangi bölgeye kaç gün ayırmalıyız. Çok teşekkürler. Sizi tebrik etmek istedim sadece, çok araştırma yapıp bir çok blog okudum ama sizinkisi en faydalı olanı. Fiyatlara gelince, tüm kıtalara ve dünyanın her bir köşesine gitmiş biri olarak fiyatların bir çok avrupa ülkesinden daha pahalı olduğunu düşünmüyorum. Şu an İzlanda'dayız. 4. günümüzde kar, buz, tipi nedeniyle yollar kapandı programdaki bir çok yeri iptal etmek zorunda kaldık. Kuzey ışıkları hayalimiz başka bir sefere kaldı."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/04/izlanda-gezi-rehberi-tum-detaylariyla-guney-izlanda-rotasi", "text": "İzlanda gezisi bizim bildiğimiz gezilerden değilmiş. Öyle şehir içinde gezmeye, müze müze dolaşmaya benzemiyor. Bu izole ada, doğanın ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu, onun bize değil, bizim ona ihtiyaç duyduğumuzu, karşısında durabilme ihtimalimizin olmadığını bir kez daha anlamak için yaratılmış bir fırsat gibi. Tüm geziniz boyunca her adımınızda burayı görebildiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzu, hayatınızın en güzel günlerinin birkaçını burada geçirdiğinizi bilerek ilerliyorsunuz. Björk'ün nereden ilham aldığını, bir gidenin bir kez daha gitmek için neden gün saydığını, neden dünyanın en mutlu ülkeleri listesinde zirveyi zorlayıp durduklarını anlamanız hiç de zor olmuyor. Söz konusu hisleri yaşatan noktalar genellikle Reykjavik'in dışına çıktıkça çoğalıyor, o yüzden şehri biraz tanıdıktan sonra kesinlikle kendinizi dışarıya, doğanın orta yerine atmanız gerektiğini bilmelisiniz. İzlanda'ya bir kez daha gideceğimize emin olmamızın en büyük sebebi, bu gezimiz boyunca yalnızca Güney İzlanda ve Reykjavik civarını keşfedebilmiş olmamız. Kim bilir kuzeyde neler var, biraz daha uzaklaşsak acaba neler görecektik düşüncelerinden kopabilmemiz imkansız! Yalnızca ülkenin güneyini gezerek bile yaşadığımız bu tatmini ülke geneline yayarsak neler hissedeceğimizi inanın biz bile öngöremiyoruz. En azından bir yerden başlamış olduk! Güney İzlanda gezi rehberi serüvenimize başlamadan önce mutlaka İzlanda ile ilgili genel ipuçlarını içeren yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz, aksi takdirde başınıza gelebilecek şeylerden ve almanız gereken önlemlerde haberdar olamayabilirsiniz. Reykjavik gezi/yeme içme rehberimiz ve Reykjavik yakınlarda gerçekleştirebileceğiniz bir diğer doğa turu olan Golden Circle Turu rehberimiz de sizi bekler, onları da über detaylı yazmış bulunduk. Aşağıda yazdığımız sıralama, Reykjavik'ten çıktığınız andan itibaren takip etmeniz gereken en mantıklı güzergah sıralamasıyla yazılmıştır. Güney İzlanda turuna çıkacağınız zaman bu lokasyonları aşağıdaki sıralama ile ziyaret etmelisiniz, test edildi, onaylandı. Öncelikle şunu belirtelim, Güney İzlanda turunu aşağıdaki sıralama ile takip edecek olursanız, sizi gidiş-dönüş yaklaşık 800km ve 17-18 saatlik bir yolculuk bekliyor demektir. Rakamı görünce paniğe kapılmayın, sürekli duracağınız için hiç de öyle çok yorucu bir tur falan olmuyor. Hava koşulları el verdiği sürece asfalt bir yol üzerinden ilerleyeceğiniz için rahat bir yolculuk geçireceksiniz. O Jökulsarlon'a gidilecek! İzlanda'da dağdan bayırdan, yanardağdan buzuldan daha çok görmeye alışmanız gereken bir şey varsa o da şelalaler. İlerleyen zamanda işler \"off tamam şelale işte\" noktasına gelse de, dönüp geriye bakınca aslında ne kadar mükemmel doğal güzelliklere şahit olduğunuzu anlıyorsunuz. Güney İzlanda turuna da tam olarak böyle bir nokta atışı ile başladık; Seljalandfoss. Bu şelalelin en çok ilgi çeken yanlarından biri arkasına geçilebiliyor olması. Yani karşısından bakmakla kalmayıp, arkasından da bakabilmeniz ve fotoğraflayabilmeniz mümkün. Ancak bunu ıslanmadan başarmanın pek de bir yolu yok. Eğer İzlanda'nın ortasında Christina Aguilera'nın Dirty klibindeki gibi dolaşmak istemiyorsanız önlem almanızda fayda var. Turunuzun ilk noktasında ıslanıp hastalık riskini göze almanın ya da fotoğraf makinenizi bozmanın alemi yok. -Eğer şelaleye doymadıysanız yaklaşık 700m yakınındaki Gljufurafoss şelalesine de bi' bakabilirsiniz. Reykjavik'ten çıktıktan sonra Route 1 üzerinden joovegur yönünde yaklaşık 120 km gidip, Route 249'dan sola döndüğünüzde şelale hemen karşınıza çıkıyor olacak. Zaten dönmeniz gereken noktada hem şelaleyi hem de Seljalandfoss tabelasını net bir şekilde göreceksiniz. Sola döndükten sonra arabanızı park alanına bırakıp şelaleye yürüyerek 1-2 dakikada ulaşabilirsiniz. -Bu arada Route 1'i benimseyin, çünkü Güney İzlanda turunda uğrayacağınız tüm noktalara Route 1 üzerinden ulaşacaksınız ve Reykjavik'e dönerken de aynı şekilde bu ana yolu geri döneceksiniz. Öncelikle izin verirseniz biraz hava atmak istiyoruz, zira bu yanardağın okunuşunu artık biliyor ve ortamlarda yerli yersiz kullanmaktan çekinmiyoruz. Şöyle oluyor: \"Eyahfiyatlahyoukutlu\". Küçük İzlandaca dersimiz sona erdiğine göre konuya dönelim. Nisan 2010'da patladığında havaya 8-9 km yükseğe volkanik kül saçması nedeniyle Avrupa'nın hava trafiğini kilitleyen ve kaosa yol açan bu yanardağ, İzlanda'nın günümüzde aktif olan onlarca yanardağından yalnızca biri. Biz de tabi ki her yanardağ-sevici gibi önünde durmayı ve şöyle uzaktan bir selam vermeyi ihmal etmedik. Eyjafjallajokull yanardağı Seljalandfoss ile Skogafoss arasında kalıyor. Yanardağı en net görebileceğiniz noktaya Seljalandfoss'dan çıkıp Route 1'de joovegur yönünde yaklaşık 19 km devam ettiğinizde geliyorsunuz. Burada sağınızda Eyjafjallajökull Visitor Center'ın ta kendisi olan kulübemsi bir bina göreceksiniz. Onun tam karşısında da Eyjafjallajökull'u! -Bu tatilinizde daha fazla aksiyon mu arıyorsunuz? Adrenalin seversiniz ve \"risk budur\" mu diyorsunuz? Walter Mitty'i izlerken biraz fazla mı gaza geldiniz? O zaman Siz de yalnızca- 39,000 ISK'ya bir yanardağın içine girebilirsiniz. Şuradan hakkında daha detaylı bilgi edinebileceğiniz firma, 15 Mayıs 4 Ekim arasında kalan dönemde Reykjavik'in yakınlarındaki Thrihnukagigur yanardağının içine tur düzenliyor. Neden bu kadar spesifik bir tarih seçtiklerini biz de bilmiyoruz. -Kim bilir belki şanslıysanız siz İzlanda'dayken bir yanardağ patlaması meydana gelir ve bu şahane manzarayı görüntülemek için bir helikopter turuna katılırsınız. Bardarbunga Yanardağı son dönemlerde en çok lav püskürten yanardağ olduğu için helikopter turu için de en popüler yer haline gelmiş. İlgileniyorsanız hala ortalıkta lav var mı diye bir kontrol edersiniz artık. \"Gördüğümüz her şey gittikçe güzelleşiyor mu ne\" dedirtecek bir yere geliyoruz şimdi; Skogafoss Şelalesi. Yukarıda bir süre sonra şelalelerden az biraz sıkıldığımızın imasında bulunduysak bizi yanlış anlamayın, burası da Güney İzlanda turunuzda kesinlikle kaçırmamanız gereken bir yer. Güneşli bir havada gidiyorsanız sizi şelalenin hemen yanında belki de bugüne kadar karşılaştığınız en belirgin ve en yakından görebileceğiniz gökkuşağı karşılıyor olacak. Bu da Skogafoss'un en popüler şelalelerden biri olarak benimsenmesinin sebebi diyebiliriz. Gerçekten de fotografik açıdan şahane bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Şelalenin yakınlarına gidecekseniz yukarıda yaptığımız uyarıların burası için de geçerli olduğunu hatırlatalım. -Thor ve Secret Life of Walter Mitty filmlerinin bazı sahnelerinin çekildiği yerdesiniz. Seljalandfoss'dan çıkıp Route 1 üzerinden joovegur yönüne doğru 27km devam edip, Skogar yönünde sola dönmeniz gerekiyor. Döndükten yaklaşık 500m sonra tekrar sol yaparsanız, bir park alanına ulaşmış olacaksınız ve şelale birkaç dakika yürüme mesafesinde olacak. Lost dizisindeki uçak kazası muhabbetinin daha geniş bir adaya yayılmış versiyonunu yaşıyor gibi hissetmek isterseniz, ki İzlanda'nın doğası koşullarında çok da garip bir his değil, o zaman sizi Solheimasandur'a alalım. Burada 1973 yılında acil iniş yapmak durumunda kalan ve bunun sonucunda kaza yapan bir Amerikan donanma uçağının kalıntıları var. Söylentilere göre kuyruğu ve belli parçaları birileri tarafından çalınmış. Bu sebeple sadece bir kısmının orada bulunmasından ve yer aldığı kumsalın siyah kumlardan oluşmasından mütevellit ortada resmen bir post apokaliptik zombi film sahnesi havası var. Merak etmeyin, kazada kimse yaşamını yitirmediği için ortada hayalet falan olma ihtimali yok. Yine de gizemli bir havası olduğunu ve değişik bir fotoğraf yakalayabileceğiniz gerçeğini de göz ardı edemeyeceğiz. Skogafoss'dan tekrar Route 1'e çıkıp joovegur yönünde yaklaşık 6 km devam edin. 6 km'nin sonunda bir köprüden geçeceksiniz. Bu noktada biraz yavaşlayın çünkü birkaç km sonra sağınızda kalacak olan küçük demir bir geçit tespit etmeniz gerekecek. Tespit ettiyseniz harika, şimdi bu mıcırlı/kumlu yola girin, birkaç km yolun solunda kalarak devam edin ve uçağı görene kadar durmayın. Uçak siyah kumun üzerinde, denize yakın bir noktada sizleri bekliyor olacak. -Bu yola tabelalardan da anlayabileceğiniz üzere yalnızca 4x4 arabaların girmesi öneriliyor. -Arabanızın uygun olmadığını düşünüyorsanız ama illa göreceğiz diyorsanız, arabayı Route 1 üzerinde bırakabilirsiniz, uçak 30-40 dakika yürüme mesafesinde. Nuri Bilge Ceylan'ın görse affetmeyeceği güzellikte olan Dryholaey, insanda okyanusun ortasında bir adada, aslında dünya üzerinde ne kadar küçük olduğumuzu hissettirecek cinsten bir yer. İzlanda'da her şeyin oluşumu gibi buranın kökeni de volkanik hareketlere dayanıyor. Aslına bakarsanız kayalardan oluşmuş, deniz kıyısında yer alan bir geçit şeklinde de tanımlanabilir. Ancak daha çok \"anlatamam görmen lazım\" tadında bir yer olduğu için görsele bakarsanız kafanızda daha net bir şey canlanacaktır. Bizim aklımızda \"Olur da intihar etmeye falan karar verirsek muhtemelen orada ederiz\" şeklinde kaldı, o ayrı. -İzlanda'nın meşhur ve tatlış mı tatlış kuşu Puffin'i burada görme olasılığınız çok yüksek. İyi yere kapak atmışlar. Bu arada bir sosyal mesaj vermeden geçemeyeceğiz, İzlandalılar Puffin yiyorlar, evet bunu yapıyorlar. SİZ YEMEYİN! Skogafoss'dan çıkıp Route 1'de joovegur yönünde 20km gidin, sonra Dryholavegur yönünde (Route 218) sağ yapın. Bu yolda 5km daha ilerledikten sonra 2 seçeneğiniz olacak; ya sağa doğru gidip Dryholaey'e uzaktan bakmak, ya da sola doğru gidip deniz fenerinin bulunduğu noktadan yakından görmek. Volkanik kül ve lav püskürmesi sonucu günümüzdeki halini alan Reynisfjara siyah kum plajına ayak bastığımız anda Elf gözlerimiz Legolas'ı aradı... İnsan burada resmen kendini Mordor'a yüzüğü götürmeye çalışan Frodo gibi hissediyor. Bu plajın en popüler noktalarından biri ise lav taşlarından oluşmuş ve Gardar adı ile bilinen kayalık. -Güzel fotoğraf çekeceksiniz diye suya fazla yaklaşmayın, burada oldukça kuvvetli bir akıntı var. Daha önce kendini bu akıntıya kaptırıp hayatını kaybeden insanlar bile olmuş. Biz böyle ekstrem bir duruma şahit olmadık ama şuna olduk; suya arkasını dönen adam bir anda gelen dalgayla baştan aşağı sırılsıklam oldu ve sonra ona baktığımızı fark ettiği için cool tavırlar sergiledi. Sonuç: hem ıslandı, hem kahkahalarımıza maruz kaldı. Bizimle değilsin canım. Dryholaey'e gittiğiniz yoldan Route 1'e geri dönün ve : joovegur yönünde yaklaşık 7km gidin. Sonrasında Reynishverfisvegur yönünde sağa dönün (Route 215) ve park alanını görene kadar devam edin. Arabanızı park ettiğiniz nokta plaja 1-2 dakika yürüme mesafesinde. Vik, Güney İzlanda'daki en bilinen kasabalardan biri. Sebebi ise yukarıda bahsettiğimiz Dyrholaey ve Reynisfjara plajının bu bölgede olması. Kasabanın kendisinde pek yapacak/görecek bir şey olduğu söylenemez, çünkü toplamda 200 küsür insanın yaşadığı bir yerden söz ediyoruz. Vik, Reykjavik ile Güney İzlanda turunun son noktası olan Jökulsarlon'un tam orta yerinde bir noktada olduğu için, bir şeyler yemek ve mola vermek için ideal bir noktada. Zaten, dünyanın bir diğer ucunda, 200 kişilik İzlanda kasabasında bile Türklerle karşılaşmış olmamızın da açıklaması bu olsa gerek. Yine de hayatta kaç tane küçük İzlanda kasabası göreceğim diye düşünerek içlerine doğru dalmak keyifli olabiliyor. Buradaki onlarca restoran/cafe seçeneğini değerlendirmeniz için sizi şuradaki Vik yeme içme rehberine alalım. ÇOK ŞAKACIYIZ. Biz Halldorskaffi diye bir restoran denemiş bulunduk, zaten kendisi Google'a her sıradan insan gibi \"Vik best restaurant\" diye yazınca ilk çıkan yer oluyor. Hayatımızın en iyi yemeğini yediğimizi söyleyemeyeceğiz tabi ama İzlanda'nın orta yerinde izbe bir kasabada menüde pizza, hamburger ve sandviç gibi insancıl yemek seçenekleri bulmamız bile bir mucize bizce. Üstelik hava güzelse dışında da oturabilirsiniz. İlgilenenler için kendileri Vikurbraut 28 adresinde bulunuyor. -Vik Eyjafjallajökull patlamasından en çok etkilenen yerlerden biri olmuş Ayrıca şu an bulundukları noktanın Myrdalsjökull buzulunun kapladığı Katla yanardağına yakınlığı itibariyla hala riski bir bölge olduğu söylenebilir. Bazı bilimsel araştırmalara göre Eyjafjallajökull yanardağ aktivitesinin Katla Yanardağı ile de ilişkilendirilebileceği söyleniyor ve bu bölgede yakın zamanda bir başka patlama yaşanabileceğine dair uyarılar var. Reynisfjara'e gittiğiniz yoldan Route 1'e geri dönüp joovegur yönünde yaklaşık 5km gittiğinizde kendinizi Vik'in orta yerinde bulmuş olacaksınız. Skaftafell Ulusal Parkı, İzlanda'nın %14'ünü kapsayan Vatnajökull buzulunun bir parçası ve Güney İzlanda'daki en popüler destinasyonlarından biri. Sebebi ise bölgede düzenlenen buzul yürüyüşü/hiking ve buz mağazarası turları denilebilir. -Buzul yürüyüşü ve buz mağarası turlarını düzenleyen firma Skaftafell Visitor Center'da bulunuyor. Gitmeden daha detaylı bilgi edinmek için şuraya göz atabilirsiniz; -Bölgedeki daha kapsamlı, daha çılgın turlara katılmak istiyorsanız şuraya da bir göz atabilirsiniz. -Yürüyüşler yıl boyu düzenleniyor ancak buz mağarası turları yalnızca kış aylarında düzenleniyor. Mağaralara girecek olursanız kask gibi malzemeleri onlar sağlıyorlar ama kıyafet ve ayakkabı konusunda hazırlıklı gidin. Aklınızdan geçtiğini biliyoruz, ancak mağaralara tursuz girilmiyor. Biz bu turlara katılmamış bulunduğumuz için Skaftafell'de çok uzun bir süre geçirdiğimizi söyleyemeyeceğiz ancak siz programınıza alacak olursanız bu turların en az 2.5-3 saat sürdüğünü göz önünde bulundurun. -Game of Thrones'un birçok sahnesi Vatnajökull ve özellikle Skaftafell'de çekilmiş. Yetiş ya Khaleesi. Vik'ten Route 1 joovegur yönünde 138 km gidin ve Skaftafellsvegur yönünde (Route 998) sola dönün. 2km daha gittiğinizde Skaftafell Visitor Center'a ulaşmış olacaksınız. Visitor Center'ın saatleri için şuraya tık tık. Skaftafell Park'ının bir diğer popüler noktası ve İzlanda'nın meşhur şelalelerinden bir başkası olan Svartifoss. Lavdan oluşan taşları yüzünden kilise orgu gibi görünen yapısı bu şelaleyi diğerlerinden farklı kılıyor. Burada oluşan lav taşları, tıpkı Reynisfjara'dakiler gibi Reykjavik'teki Hallgrimskirkja'nın yapısı için ilham olduğu söyleniyor. Buraya ulaşmak için arabanızı en yakın park edebileceğiniz nokta Skaftafell Visitor Center. Şelale bu noktadan 1.8km yürüme mesafesinde. Visitor Center'ın yanındaki patikadan tabelaları takip ederek buraya ulaşabilirsiniz. Warning: Bu yolda zaman zaman tırmanmanız gerekecek. Svinafellsjökull buzuluyla ilgili gitmeden bildiğimiz tek şey Interstellar'ın bazı sahnelerinin, daha da detay vermek gerekirse Matthew McConaughey'in başka bir gezegende yürüdüğü sahnelerinin çekildiği yer olmasıydı. Fotoğraflarından buz mu, mermer görünümlü taş mı diye düşündürten Svinafellsjökull'un yakınlarına, turlara dahil olmadan da gidebiliyorsunuz. Biz kendimizi Jökulsarlon'da buzul görmeye odaklamış olduğumuz için buradaki buzullar karşısında biraz şaşırıp, akabinde \"oo Matthew'cuğumuzun ayak bastığı buzuldayız\" diyerek tipik Türk kızı tepkileri vermekten de kendimizi alıkoyamadık. Heyecanlı bir iki dakikadan sonra da \"e bu buzlar kirli görünüyor\" şımarıklığı noktasına geldiğimizi de itiraf edelim. Kirli görünümlü hallerini de püsküren yanardağ külleri sayesinde almışlar. Tabi ki ortada olağanüstü bir doğa harikası var, gidip görmenizi kesinlikle öneririz. Skaftafell Visitor Center'dan çıkıp, geldiğiniz yol üzerinden (Route 998) Route 1'e geri dönün ve joovegur yönünde yaklaşık 800m gidin. Sonrasında solunuzda kalacak pek de parlak görünmeyen mıcırlı yoldan girip park alanını görene kadar dümdüz yaklaşık 2 km gitmeniz gerekiyor. Tüm bu Güney İzlanda turuna çıkışımızın, 1 günde 800 km yol gitmeyi kabullenişimizin, yol boyunca heyecandan ne yapacağımızı şaşırmalarımızın ana sebebi, en güzel duyguların kaynağı Jökulsarlon'du. Bu buzul gölünü gördüğümüzde gözlerimiz dolmakla kalmadı, bıraksalar bayrak dikip milli marş okuyacak, saygı duruşunda falan bulunacaktık. Bu gölde göreceğiniz buzullar, Breioamerkurjökull Buzulu'nun erimesi sonucu oluşan buzlardan oluşuyor ve özellikle son yıllarda yaşanan küresel ısınmadan ötürü buzullar da parçalara bölünmeye ve erimeye başlamış. -Buzları daha yakında görebilmek için göl içinde düzenlenen tekne ve zodiac turlarına katılabilirsiniz. Turla ilgili detaylar burada. Jökulsarlon, Reykjavik'ten 370km, Vik'ten 190km ve Skaftafell'den yaklaşık 55km. Svinafellsjökull'dan Route 1'de joovegur yönünde yaklaşık 55 km gittiğinizde, göl solunuzda kalıyor olacak. Yol üzerinde 2 ayrı park alanı göreceksiniz. İsterseniz arabanızı buraya park edip biraz tırmanarak göle yukarıdan bakabilir, isterseniz daha ilerisinde bulunan köprüyü geçtikten sonra sol yaparak turların düzenlendiği yere ve bir kafenin de bulunduğu noktaya arabanızı bırakarak civarı dolaşabilirsiniz. -İzlanda turunuz kapsamında işinize yarayacak birkaç İzlandaca kelimeden söz etmek gerekirse -Yanınıza mutlaka yiyecek bir şeyler alın. Mümkünse şu yazıda detaylandırdığımız Bonus marketlerine uğrayarak sandviç malzemesi, atıştırmalık ve su alın. Yolda ne kadar sürede bir tesise denk geleceğinizi ya da herhangi bir sorun yaşayıp yaşamayacağınızı bilemezsiniz, tedbirli olmakta fayda var. -Güney İzlanda Gezi Rehberi mizin sonuna gelirken eklemeden geçmeyelim, dönüşünüzün karanlığa kalması sizi tedirgin etmesin, aksine bir fırsat yakaladığınızın bilincinde olun. Şehir ışıklarında uzak olacağınız için kuzey ışıklarını görebilme ihtimaliniz çok daha yüksek. Biz bu turdan Reykjavik'e dönüşümüzde, beklenmedik bir anda görmeyi başardık! Öncelikle yazı için teşekkürler. Çok yormadan gereksiz bilgiye boğmadan epey güzel bilgiler öğrendik. Hesaplarıma göre fazladan bir günüm var programımda 400 km yaptıktan sonra ben surda bir gece kalayım sabah dönüş yaparım dersek nerede kalmamız daha uygun olur. Nazli omer merhaba ben 3 ayri noktada konakladim guney turu anca bu sekilde oluyor, Vikde icelandair otel de konaklayabilrisiniz tam ortasi sayilir Höf veya Höfn 'de de bir gece gecirebilirsiniz. yazin gidiyorsaniz araba da uyunabilir ama sadece park alaninda veya camp alanlarinda. Reykjavikten dün akşam döndüm ve olağanüstü bir tatildi. Eşim yazdığınız tüm rotasyonları kendi araştırıp belirledi. Müthiş bir yazı olmuş elinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/16/1-tlye-ucak-bileti-isteyen-parmak-kaldirsin", "text": "Biz uygun fiyatlı uçak biletlerini kapmışken size haber vermezsek içimiz rahat etmez! Aranızda 10 Kasım 10 Aralık 2015 tarihleri arasında İstanbul'dan başka bir yere seyahat etmeyi planlayan var mı? Varsa toplanın, zira AnadoluJet ve İndirim Kodlarım'ın düzenlediği kampanya resmen sizi çağırıyor. Babil. com'dan kampanyaya destek var! 1 TL'ye uçak bileti kazanamayanların bize trip atmaması için şunu da şuraya bırakalım: Kampanyaya katılıp 1 TL'ye uçak bileti kazanamayanları babil. com indirim kuponları bekliyor! Bu arada, tüm bunları gerçekleştirebilmeniz için Pazartesi son gün, elinizi çabuk tutun deriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/19/oslo-gezi-rehberi-iskandinavyaya-doyamiyoruz", "text": "Son dönemlerde İskandinav ülkeleri ile aşk yaşıyor olmamızdan mütevellit, Instagram ve Facebook sayfalarımızda da gördüğünüz üzere Helsinki ve Stockholm'ün ardından Oslo ve İzlanda gezilerimizi de yapmış bulunuyoruz. İşin içinde İzlanda gibi bir yer olunca Oslo'ya yeterince yüz vermemişiz gibi bir hisse kapılsak da, tabi ki bu kendisini sevmediğimiz anlamına gelmiyor. Oslo tipik bir İskandinav şehrinin tüm özelliklerini taşıyor. Düzense en alası, medeniyetse tam orta yeri, pahalılık meselesini merak ediyorsanız en kralı! Kontrolsüz bir şekilde her İskandinav ülkesinde olduğu gibi buraya geldiğinizde de, bu şehirde yaşamanın, buranın bir parçası olmanın nasıl bir şey olabileceğinin düşüncelerine kapılıp gidiyorsunuz. Çoğunluğun kapıldığı önyargının aksine insanı da gayet güler yüzlü ve yardımsever olunca bu düşüncelerin yoğunluğu ikiye katlanıyor tabi. Şehirde 1 gün geçirdikten sonra bile öyle gece hayatında alkolün su gibi aktığı çılgın günler geçirebileceğiniz bir yer olmadığını anlayabilirsiniz, oldukça sakin bir şehir. Dolayısıyla bu gibi beklentileriniz varsa ya başka bir plan yapmanızı ya da durumu kabullenerek şehrin başka özelliklerinin tadını çıkarmanızı önerebiliriz. Lafı fazla uzatmadan konuya dönelim, karşınızda Oslo Gezi Rehberi! Oslo'ya ne zaman gideceğinizi doğrudan soğuk havaya karşı tahammül dereceniz ile ilişkilendirebilirsiniz. Biliyorsunuz, oraların havası da, soğuğu da, sıcağı da bir başka. Hal böyle olunca olur da kışın gitmeye kalkışırsanız her türlü zorlu hava koşuluyla karşılaşma ihtimalinizin çok yüksek olduğu bir döneme denk gelir ve bizim gibi yürüyerek gezmeyi seviyorsanız küçük çaplı sorunlar ve popo donmaları yaşayabilirsiniz. Zira hava sıcaklığı bildiğiniz gibi eksi bilmemkaç derecelere kadar düşüyor. Bu sebeple kişisel yorumumuzdan yola çıkacak olursak Oslo'ya sokaklarda aylaklık etmeli turistik bir geziye gitmek için en iyi dönemler Nisan-Eylül arası. Öyle 30 derecelik bir sıcaklıkla karşılaşmayacak olsanız bile, 20-22 derecelere ulaşan hava sıcaklığı ile ortalıkta fink atmak için şahane havalar! Şayet Eylül'de gidecek olursanız dünyanın dört bir yanından gelen insanların sokakları doldurduğu Oslo Maratonu'na denk gelebileceğinizi de hatırlatalım. Biz o dönemde oradaydık ve galiba Oslo tarihinin en kalabalık günlerini yaşıyordu. Olur da kışın gitmeye kalkışırsanız, herhangi bir etkinlik dönemine gelmediğiniz sürece otel fiyatlarının daha uygun olacağını ekleyelim. Kış ayları biraz zorlu geçebilseler de kesinlikle bütçe dostu dönemler. Hem fiyatların biraz düştüğü, hem de havanın çok sapıtmadığı bir dönem için spesifik olarak Ekim ayına da sıcak bakabilirsiniz. Oslo çok büyük bir şehir değil, dolayısıyla Oslo'da hangi otelde kalınacağı konusu aslında çok da komplike bir mevzu değil, tamamıyla bütçenize göre şekillendirebileceğiniz bir konu. Eğer öneriye ihtiyacınız varsa, biz Comfort Hotel Boersparken'de kaldık ve gerek lokasyon, gerek hijyen gerek ayırdığımız bütçe açısından gayet memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Oslo Opera Binası yakınlarında, Central Station'a yürüme mesafesinde bir noktada yer aldığı için otele ulaşımımız ya da otelden gezip görmek istediğimiz bölgelere ulaşımımız gayet kolay oldu. Eğer daha alternatif bir yer arayışındaysanız Grünerlokka civarından ev kiralamayı değerlendirebilirsiniz, AirBnb de birçok farklı bütçeye göre seçenek mevcut. -Bira: 80 100 NOK civarı. -Ortalama bir restoranda yemek: 120 200 NOK civarı. -Kahve: 30- 40 NOK civarı -Su: 19-25 NOK civarı. Gördüğünüz gibi 10 Euro'ya bira içilen ülkeden herhangi bir konuda size acımasını beklememeniz gerekiyor, dolayısıyla bütçenizi de ona göre hazır etmeniz gerek. Hal böyle olunca panik olmuyoruz, onun yerine en azından bütçenizi daha insancıl hale getirebilecek olan Oslo Pass'e sarılıyoruz. Özellikle ilk kez Oslo'ya gidiyorsanız ve müzeleri gezmek gibi bir niyetiniz de varsa, kalacağınız süreye göre 24, 28 ve 72 saatlik versiyonlarından birini tercih edebilirsiniz. Ücretler ise sırasıyla 320, 470, 590 NOK şeklinde gidiyor. Oslo Pass'i Central Station'daki Visitor Center'dan alabilirsiniz. Ayrıca ücretin içine şehir içinde ulaşım da dahil olduğu için daha da mantıklı bir yatırım oluyor. Oslo Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşabilmeniz için taksi, shuttle, otobüs gibi seçenekleri devre dışı bırakacak olursak 2 seçeneğiniz var. Bunlardan biri Express diğeri ise ana tren hattı. Express olan daha pahalı olduğu için ana tren hattı için alacağınız bilet satılan yerin etrafında büyük bir kalabalık görebilir ve \"ulan niye kimse eksprese binmiyor\" diye düşünebilirsiniz, sebebi aşikar. Tren gerçekten çok sorunsuz ve çok merkezi bir yerde iniyorsunuz, dolayısıyla taksiye para vermeniz gerçekten çok anlamsız olur, bizce seçeneklerinizden çıkarın. Oslo'da turistik bir gezi geçirecekseniz bol bol yürüyerek ve tramvay kullanarak şehir içinde istediğiniz her noktaya kolaylıkla ulaşabilirsiniz, öyle 80 tane ulaşım aracı değiştirmeniz falan gerekmiyor. Zaten artık bir yazıda daha sizi gittiğiniz şehirlerde bol bol yürümeye zorlarsak bizden nefret etmeye başlayacağınızdan korkarak bu sefer fazla ısrar etmek de istemiyoruz. Yukarıda söz ettiğimiz gibi Oslo Pass'i alırsanız, zaten bileti nereden alacağım derdine de düşmezsiniz. Ancak öyle bir niyetiniz yoksa bindiğiniz toplu taşıma aracının içinde şoföre ödeme yapabilmeniz de mümkün. Eğer ulaşım aracının içinde, şoförden bilet satın alırsanız 50 Kron, günlük ulaşım kartı alırsanız ise 90 Kron gibi bir ücreti var. Günlük biletiniz kullanmaya başladığınız andan itibaren 24 saat boyunca geçerli oluyor. Biletinizi durakların yakınlarında görebileceğiniz bilet makinalarından, metro istasyonlarından ya da Central Station'dan da alabilirsiniz. Bu arada, birçok şehirdekinin aksine burada satın aldığınız günlük ulaşım kartını sizin dışınızda biri de kullanabiliyor. Örneğin siz Oslo'dan ayrılacaksanız ve kartınızın kullanım süresi hala bitmediyse kartınızı başka birine verebilirsiniz, boşa gitmesin, birine iyilik yapıverin, yaşasın dünya barışı. National Gallery, Oslo'nun olmazsa olmazı. Norveç'in en büyük resim ve heykel koleksiyonuna ait müzede Edvard Munch'un \"The Scream\" eseri de dahil \"Madonna\" gibi popülerin gölgesinde kalmış şaheserlerini ayrıca Cezanne ve Manet'nin tablolarını da görme şansı yakalayabilirsiniz. Biz Ulusal Galeri sayesinde birçok yeni Norveçli sanatçı ile tanıştık, dolayısıyla eğer konuya ilginiz varsa içeride bizim gibi saatlerinizi geçirmeniz gayet muhtemel olduğu için zamanınızı iyi planlamakta fayda var. Giriş 50 Kron. Öğrenciler için 30. Oslo Pass aldıysanız ücretsiz. Tjuvholmen'de yer alan ve mimarisi ile de dikkatinizi çekecek olan Astrup Fearnley Museum, eğer modern sanata ilginiz varsa size \"iyi ki Oslo'ya gelmişim\" dedirtecek cinsten bir modern sanat müzesi. Müzede Norveçli sanatçıların yanı sıra dünyanın dört bir tarafından sanatçıların çalışmalarıyla da karşılaşabilmeniz mümkün ve genel konsept itibariyle eserler hem Norveç ile bağdaştırılabilecek, hem de modern sanat alanında ses getirdiğine ve yeni bir bakış açısı sağladığına inanılan eserlerin arasından seçilmiş. Helsinki'deki Kiasma ile birlikte Kuzey Avrupa'daki favori müzelerimizden olduğunu söyleyebiliriz. Gitmeden önce geçici sergileri mutlaka kontrol edin. Bu aralar gidecek olursanız şahane bir Damien Hirst sergisine denk gelip müzeyi sevinç çığlıkları içinde gezebilirsiniz mesela. Müzenin dışında kalan heykel parkını kaçırmayın. Giriş ücreti 100 NOK. Öğrenciler için 60. Oslo Pass dahilinde. National Gallery'de gördüğünüz Edvard Munch eserleri yeterli gelmedi ise istikamet Edvard Munch'un kişisel müzesi. Munch'un hayatı hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak ve daha fazla eserini görmek niyetindeyseniz bu müzede aradığınızı bulabilirsiniz. Müzeyi gezmeye başlamadan önce sanatçı ile ilgili hazırlanmış olan tanıtıcı video çalışmasını izlemeyi unutmayın, o şekilde eserlerini incelemek çok daha anlamlı oluyor. Özellikle popüler ötesi \"The Scream\" tamamlamadan önce Munch'un eser üstünde yaptığı çalışmaları, geliştirmeleri ve oluşturduğu benzer alternatifleri gözden kaçırmayın. Zaten gördüğünüz anda neden bahsettiğimizi anlayacaksınız. Bu arada, Munch için Oslo Opera Binası yakınlarında yeni bir müze yapılıyor, ancak 2019 yılında tamamlanacağı öngörülmüş. Çaresiz bir daha geleceğiz Oslo'cuğum. Giriş ücreti 100 NOK. Öğrenciler için 60. Oslo Pass dahilinde. Yılda ortalama 1 milyon ziyaretçi ile Oslo'nun gelmiş geçmiş en turistik noktalarından biri olan Vigeland Heykel Parkı, Gustav Vigeland'a ait 200'den fazla heykelin sergilendiği bir açık hava müzesi. Oslo'nun en büyük parklarından biri olan Frogner Park'ın bir parçası olarak her ikisini bir arada gezebileceğiniz gibi, hazır oralara kadar gitmişken parkın en popüler heykeli olan muşmula suratlı \"Angry Boy\" heykelini bizim için tokatlayabilirsiniz. Onca heykelin arasında onu nasıl bulacağım diye düşünmenize gerek yok, Follow the White Asyalı Turist. Yılın her günü, 24 saat açık ve giriş ücretsiz. 20 numaralı otobüs ya da 12 numaralı tramvay ile Vigeland Park durağında inerek ulaşabilirsiniz. Astrup Fearnley'in ardından gidince tam da aradığımızı bulamadığımız ve aklımızda gezip gördüğümüzden çok \"aniden alarmlar çalmaya başlayan müze\" şeklinde kalacak olan Museum of Contemporary Art, Oslo Maratonu'nun yapıldığı gün ziyaret ettiğimizden midir bilinmez, içerisi küçük bir zombi istilasi atlatılmışçasına boştu. Öyle ki dayanamayıp \"niye bir tek biz varız, öldürülecek miyiz?\" gibi espriler yaparak durumu soruşturmaya bile kalkıştık, genel halinin bu olduğunu söylediler. Müze ilgili tuhaf deneyimlerimizi bir yana bırakacak olursak kontrolsüzce yaptığımız kıyaslamalar sonucu beklentilerimizin altında kaldığını ve şayet vaktiniz azsa öncelikle Astrup Fearnley'e yönelmenizi tavsiye edebiliriz. Giriş: 50 Kron. Öğrenciler için 30 Kron. Oslo Pass ile ücretsiz. Norveç, hatta İskandinavya deyince gözünüzün önüne çatıları karla kaplanmış renkli, kısa kısa evler geliyorsa, kar konusunda size yardımcı olamayacak olsak da o sevimli evlerin şehir genelinde bir klasik olmadığını gördüğünüzde yaşayacağınız küçük çaplı hayal kırıklığını en aza indirgemek için size Damstredet'e gitmeyi önerebiliriz. Burası kartpostallardan fırlamış gibi bir görüntüye sahip. Sokak boyunca yer alan ahşap evlerin çoğu 18. yy sonlarında yapılmış ve dönem dönem yenilenseler bile o eski doku korunduğu için gerçekten inanılmaz sevimli bir görüntüye sahipler. Şehrin tartışmasız bir şekilde en turistik ve en işlek caddesi olan Karl Johans Gate, bir ucunda Royal Palace, diğer ucunda ise Central Station'ı barındıran oldukça önemli bir cadde. Parlamento binası ve Ulusal Tiyatro gibi görmek isteyebileceğiniz başka binalar da üzerinde yer aldığı için bu cadde geziniz boyunca isteseniz de istemeseniz de çok yüksek ihtimalle birkaç kez yolunuz düşecektir. Bunun dışında yeme içme, alışveriş gibi konularda da bu cadde üzerinde pek çok alternatif bulabilirsiniz, her ikisini de aşağıda detaylandırdık bile. Aker Brygge ve civarı, Oslo halkı tarafından pek seviliyor, pek övülüyor. Aslına bakarsanız hem yaşam alanlarının, hem kafelerin, hem restoranların, hem butik ve mağazaların bulunduğu tam limanın kenarında kalan bir yer olduğu için ilk etapta özellikle hareketli havasından dolayı çekici gelse de, uzun vadede orada vakit geçirdikçe bir aydınlanma yaşıyor ve şu kanıya varıyorsunuz: \"Bu adamlar buraya kocaman bir alışveriş merkezi ve rezidans dikmek yerine onun daha sokaklara taşan güzel bir versiyonunu yapmaya karar vermişler\" Tabi ki böylesini alışveriş merkezlerine defalarca kez tercih ederiz, ancak yine de şöyle inceden bir rezidans samimiyetsizliği de var gibi sanki. Üstelik zaten deliler gibi turist çekmeyen bir şehir olmasına rağmen var olanların hepsi de buraya akmış gibi bir durum vardı sanki. Sonuç olarak bu civarı elbet görün ancak tüm Oslo gezinizi bu civarda geçirmeye kalkışmayın lütfen gibi bir öneride bulunabiliriz. Burayı da kapsayan yeme içme detayları aşağıda. İstanbul bazlı bir benzetme yapacak olursak oraların Karaköy'ü, Cihangir'i, Çukurcuma'sı tadında bir yer olarak özetleyebileceğimiz Grünerlokka, kişisel bir yorum yapacak olursak şehrin en sevdiğimiz ve en çok vakit geçirdiğimiz bölgelerinden biri haline geldi. Tasarım butiklerin, çeşit çeşit kafenin ve barın yer aldığı, şehrin diğer noktalarında göre bir tık daha alternatif bir çizgiye sahip olan Grünerlokka'nın sokaklarında kaybolarak bir gününüzü geçirebilirsiniz. Nerede ne yenir kısmını aşağıdaki yeme içme bölümünde biraz daha detaylandırdık. Akerselva nehrinin etrafını çevreleyen bölgede aynı zamanda Oslo sokak sanatının da en iyi örnekleriyle karşılaşabilirsiniz. Özellikle orta yerinde dev bir avize asılı olan Ingens Gate'ye gitmeyi ihmal etmeyin, hem bu küçük sokak boyunca, hem de civarında bol bol mural çalışması göreceksiniz. Bizim gibi sokağı sevip buralarda vakit geçirmek isterseniz akşamları daha hareketli olduğunu da ekleyelim. İskandinav şehirlerinin çoğunda vuku bulan \"hadi gelin sinir bozucu güzellik ve tasarıma sahip bir opera binası yapalım\" durumu Oslo'da var. Eğer imkanınız olursa programa bakıp mutlaka bir bilet kapın. Ancak vaktiniz yoksa ya da bilet bulamadıysanız da binanın hem dışını hem de içini gezmeyi ihmal etmeyin zira gerçekten harika bir tasarıma sahip ve fotoğraflaması inanılmaz keyifli bir bina. Programı incelemek ve bilet almak isterseniz resmi sitesine şuradan göz atabilirsiniz. Dünya üzerine yapılmış olan en dayanıklı ahşap gemi olarak bilinen ve kutup bölgelerini keşfetmek için kullanılan, hatta bu konuda da bir rekoru ulan Fram adlı gemiye adanmış bu müze, geminin ve bu gemi ile yolculuğa çıkan insanların zorlu iklim ve yol koşullarında nasıl hayatta kalmayı başardıklarını ve neler yaşadıklarını anlatıyor. İçinde yaşananları deneyimleyebilmeniz için hazırlanmış bir simülatör de bulunuyor, bizce kesinlikle ilginizi çekecektir. Giriş 100 NOK. Öğrencilere 40 NOK. Oslo Pass dahilinde. -Gülümseyin, Nobel Ödülleri'nin merkezindesiniz! Hal böyle olunca ilginizi çekiyorsa Oslo Nobel Peace Center'a uğrayabilir ve müzesini dolaşabilirsiniz. -Enteresan bir müze görmek isterseniz Emanuel Vigeland Museum'e vakit ayırın. Biz göremedik, ancak öğrendiğimiz kadarıyla özellikle fresklerle dolu esrarengiz odası gerçekten müthişmiş, gidip görürseniz bize de anlatın! -Norveç'in doğası ve doğal tarihi hakkında daha fazla bilgi almak ve dünyaca ünlü bir fosil olan \"Ida\"yı görmek için Natural History Museum'a uğrayabilirsiniz. -Biz Stockholm'deki Vasa Museum'den sonra zirve de bıraktık ama, eğer Viking kültürünü daha yakından tanımak gibi bir niyetiniz varsa Viking Ship Museum iyi bir seçenek olabilir. Alın size Oslo'ya gitmeden önce Vikings izlemek için bir bahane daha. Ellerine Neutrogena'dan başka krem değdirmeyen Norveçli balıkçıların diyarında en çok yemek istediğiniz şeyin Norveç Somonu olduğunu biliyoruz. Ancak Norveç mutfağı tabi ki sadece somondan ibaret değil. Örneğin sağı solu ertime özelliğine sahip, lavobo açıcı ürünlerin üretiminde kullanılan ve insan için oldukça tehlikeli bir madde olan sodyum hidroksit ile marine edilmesiyle hazırlanan bir balık olan Lutefisk'i ya da Norveç'in Christmas yemeği geleneklerinden biri olan Smalahove'yi yani adını \"kuzu kafasını\" de deneyebilirsiniz. Bu gibi çılgınlıkları bir kenara koyacak olursak, Norveç mutfağı ve genel olarak Oslo, yemek konusunda birçok çeşit sunuyor ve ilginç deneyimlerin yanında dünya mutfağından oldukça başarılı örnekler deneyebilmeniz mümkün. Özellikle balık içeren yemekler buldunuz mu affetmeyin, birkaç kişiyseniz herkes farklı bir versiyonunu deneyerek masaya çeşitlilik katsın, hiçbirinden mahrum kalmayın deriz. Listeye sırf bize göre değil, Oslo'nun kahve bağımlısı lokalleri arasında da en iyi kabul edilen kahvecisi Tim Wendelboe ile başlamak isteriz. Burası ödüllere boğulmuş bir kahveci. Şehrin en hip bölgelerinden biri olan Grünerlokka'da bulunan kahveci işini acayip ciddiye alıyor. İçeride cam ile ayrılmış farklı bir bölmede NASA çalışanı edasıyla kahve tadımı yapan bir ekip, diğer tarafta ise oldukça profesyonel bir yaklaşım ile kahve hazırlayan farklı bir ekip var. Denediğimiz kahveler kahveler bir kez daha önümüze gelecek olsa \"Aa bu Tim Wendelboe'daki kahveden\" diyeceğimiz cinsten bir ayırt ediciliğe sahip. Üstelik eğer beğenirseniz eviniz için de satın alabilirsiniz. Oslo'daki Fransız restoranları içinde en iyilerden biri olarak kabul edilen Le Benjamin bu aralar Oslo genelinde öyle popüler ki, yer bulabilmek için en az birkaç gün önceden rezervasyon yapmak şart. Oldukça fazla seçenek içeren bir şarap menüleri var ve yemekleri de gerçekten başarılı. Özellikle midye, yengeç salatası ve deniz ürünlü keçi peynirli White pizza'ya kefiliz. Öyle tıka basa doymak için değil ama, güzel şarap yanında kaliteli atıştırmalıklar için gidilebilir. Şarap seçimi konusunda çalışanlardan destek almayı unutmayın, çok şükür kendileri nasıl bir tat yakalamak istediğinizi tespit etmek için çaba harcamaktan sıkılmayan ve surat yapmayan insanlar. Türk kahvaltısının muhteşemliğinden olsa gerek, biz İspanya'yı konunun dışında tutarak Avrupa genelinde yaptığımız kahvaltıların neredeyse hiçbirinden tatmin olmayan insanlarız. Hal böyle olunca Oslo'daki kahvaltılardan da pek umutlu olmadığımız için kendimizi tipik bir American Diner konseptine sahip Nighthawk Diner'da bulduk. Kalp krizi garantili yağ bombası Amerikan kahvaltısını sevmeyeniniz var mıdır bilemiyoruz, ancak biz pancake, bacon, çırpılmış yumurta triosuna hayır diyebilen insanlar değiliz. Haliyle Nighthawk Diner'dan karnımız tok, sırtımız pek, yüzümüzde kocaman gülücüklerle ayrıldık ve sonrasında \"yürümenin çok iyi geleceği cinsten\" bir kahvaltı yapmış bulunduk. Sabah sabah müzik kutusundan şarkı açıp bol gürültülü bir kahvaltı etmek güzel oluyormuş. Eğer hızlı bir kahvaltı ile konuyu geçiştirmek niyetindeyseniz ya da öğlen atıştırmalığı için merkezi konumda yer alan bir yer arayışına girdiyseniz United Bakeries sizin için kurtarıcı olabilir. Adı üstünde, bir bakery olduğu için kruvasan, çörek vb. türlü türlü hamur işi ve güzel kahve ikilisini bir arada bulabilmeniz mümkün. Üstelik sabahın erken saatlerinden itibaren açık olduğu için sokak sokak gezmeden, müzelere dalmadan önce burada pratik bir kahvaltı yapabilirsiniz. Gitmişken Skolebrod denemeyi unutmayın, kendisi Norveç'te sık sık karşılaşabileceğiniz oldukça lezzetli bir hamur işi tatlısı ve burada bayağı güzel yapıyorlar. Yukarıda güzel bir Norveç somonu yemeden buradan dönmenize izin vermeyeceğimizi söylemiştik. Onun için sizi şehrin popüler bölgelerinden biri olan Aker Brygge'de bulunan Louise'e alacağız. Louise, yalnızca somon konusunda değil, diğer deniz ürünleri konusunda da oldukça başarılı bir yer. Lokal&turist karışımı bir kitleye sahip ve dışarıda oturma olanağı da tanıdığı için genellikle çok kalabalık oluyor, bu sebeple gitmeden önce rezervasyon yaptırmak akıllıca olacaktır. Aker Brygge tarafları için bir başka alternatif olan Onda Restaurant'ın deniz ürünleri için ayrı, et için ayrı bir bölümü var ve rezervasyonunuzu da ona göre yaptırmanız gerekiyor. Konsept slow food. Ama slow food derken bayağı ciddi slow food'dan bahsediyoruz, zira yemekler 8,5 saatte gelince sinirlenmemeniz için bu bilgiye sahip olmanız gerekiyor. Konsept biraz 50+ yaşlara hitap ediyor, ancak yemekleri gerçekten lezzetli. Açıkçası genel olarak ortam sebebiyle bize bir sıkıntılar basma, bir \"çıkalım da kendimizi barlara falan atalım ne yapıyoruz biz?\" durumları oldu, sizin de aynı şekilde hissetme ihtimaliniz yüksek. Yine de gidecek olursanız midyelerini denemeyi ihmal etmeyin, gayet başarılı. Crowbar güzel müzik&güzel bira ikilisini bir arada bulabilmenin mutluluğunu yaşatacak bir mekan. Kendi biralarını yapıyorlar ve gerçekten lezzetli seçenekler sunuyorlar. İçeride Türkiye'yi çağrıştıracak birkaç ipucu görebilmeniz mümkün, zira mekanın sahibi Türk-imiş. Biz de eş dost tavsiyesi ile gittiğimiz için konuya hakimiz. Kendisi Türk olduğunu gizlemek gibi bir istek içinde olduğu için herhangi bir muhabbete girme isteğiniz varsa başarılı sonuçlanmayabilir. Sanırsak \"kankaaa biz de Türküz yap bi indirim\" cümlelerinden kaçınmaya çalışıyor, o kısmını bilemeyeceğiz. Ama böyle bir niyeti varsa Wifi şifresini \"Karasu bilmemkaç\" benzeri bir şey yapmaktan vazgeçmesi mantıklı olabilir. The Laundromat'ın konseptini size daha önce İzlanda yazılarımızdan birinde de anlatmıştık, çünkü İskandinav ülkelerinin birçok noktasında şube açmış bir mekan. Burası adından da anlayabileceğiniz üzere aslında bir çamaşırhane. Evet evet bildiğiniz çamaşır makinalarıyla dolu bir alandan bahsediyoruz. Ancak konsepti her kim buldu ise, bu gibi mekanların insanı sosyalleşmeye iten yönünü de göz önünde bulundurarak mekanı hem kafe hem çamaşırhane şeklinde bir konsepte dönüştürmüş ve ortaya gerçekten güzel bir şey çıkmış. Kahvaltılarına kefiliz, gidin, kesin seversiniz. Bana laga luga yapma, ben yemekte gelenekçiyim diyenlere Aker Brygge'den iki seçenek: Eataly ve Friday's. Eğer mümkün olduğunca düşük bütçeli bir Oslo gezisi peşindeyseniz Oslo'da alışveriş yapmak pek de mantıklı bir tercih olmayabilir. Zaten çok pahalı bir şehir olması bir yana, tanıdığınız bildiğiniz markalar da, Türkiye'de pek göremeyeceğiniz yerler de genel olarak yüksek bütçeler gerektiriyor. Bir alternatif olarak Grünerlokka civarındaki tasarım dükkanlar ve butiklere bakarsanız bir nebze daha uygun fiyatlarla karşılaşabilme ihtimaliniz var. Tabi ki bunu ACNE'ye gidip \"hani bunlar uygun fiyatlı demişti yalanmış\" demeyeceğinizi var sayarak söylüyoruz. Onun dışında hazır giyim mağazaları çoğunlukla şehrin ana caddesi olan Karl Johans Gate üzerine yer alıyor. -Karl Johans Gate üzerinde yer alan Weekday, Monki ve talihsiz bir isme sahip olan Big Bok'ta güzel şeyler bulabilirsiniz. -Musluktan su içebiliyorsunuz, bu sebeple her şişe alışınızda üzerinize yönelen \"ah canım...\" bakışlarının sebebini ona bağlayabilirsiniz. Suyun tadı mı? E bir İzlanda değil tabi... -Genel olarak kafanızın takıldığı bir konu olursa Oslo Pass'i de alabileceğiniz yerlerden bir olan Central Station'ın içindeki Visitor Center'a uğrayabilirsiniz. -Şehirde her kesimden insan şakır şakır İngilizce konuşuyor, bu konuda herhangi bir endişeniz olmasın. -Gitmeden önce playlist'inizi Röyksopp parçaları ile doldurmanın tam sırası mı sanki? Yaziniz her zamanki gibi guzel olmus, lakin helsinki iskandinavyada degildir. Finlandiya iskandinav ulkesi degil, nordic ulkesidir, kendilerinin kultur, dil ve cografya olarak iskandinavyayla alakasi yoktur. Sağda solda norveç'te kişisel gelirlerin 15bin euro falan olduğunu okumuştum. E azmış bile. O nasıl fiyatlar öyle. Yazılarınız çok güzel, aralık ayında oslo'ya gideceğim, oslo pass fiyort gezisinde geçerli mi 2 günlük almayı düşünüyorum, 3 günlükte geçerli diye aklımda kalmış, bir de havaalanından şehire gidip gelirken geçerli mi bilgi verebilirseniz çok memnun olurum. Yarım saat vakit geçirilecek Damstredet koyup, bütün gün müthiş binalar arasında ağzınız bir karış dolaşsanız bitremeyeceğimiz Frogner koymamak... bu da bir başarı! teşekkür ederiz. Oslo'ya gidecek bütçemiz var ve yine de indirim istiyoruz bu arada 2 Türk olarak, genellemeyelim. Taaaa Ağustos'ta gideceğim seyahat için şimdiden okuyup heyecanlandım, yurtdışına hasret kaldık, Her zamanki gibi net ve eğlenceli bir yazı, Teşekkürler Öykü ve İdil!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/10/23/san-franciscoda-yasam", "text": "Amerika'da yaşama niyeti olan ya da niyeti olmasa bile \"acaba nasıl olurdu?\" sorusunu kendine sormadan edemeyenler olarak Amerika röportajına doymuyoruz. Bu sefer otursanız saatlerce konuşabileceğiniz, yer yer sesli güldüren şahane anlatımı ile Deniz Akdolu'dan San Francisco'da yaşam ile ilgili bol bol ipucu aldık ve nedir ne değildir öğrendik. Üstelik konuya Deniz'in öğrencilik yıllarından dalınca Amerika'da eğitim, hatta Santa Barbara ile ilgili bile bol bol detay öğrenmiş bulunduk. Toplanın, aşağıda içinde Kanye West bile geçen bayağı eğlenceli bir röportaj var. Başlamadan gelen not: Amerika'da eğitim meselesi ilginizi çekti ise şurada konuyla ilgili çok çılgın bir röportajımız daha var. Aslında her şey yaklaşık on sene önce ablam liseden, ben de ortaokuldan mezun olmak üzereyken başladı. Babamın 80'lerden beri işini Amerika'ya taşıma hayalleri, \"iş gezisi\" için gittiği Kaliforniya'dan bize telefon açarak \"Ben dönmüyorum, bu sefer olacak\" demesi ile uzun ve yorucu bir vize sürecinden sonra bizi yanına aldırması ile gerçek oldu. Ablam üniversiteye bense liseye başladık, babam ve amcam Santa Barbara'da şube açtı; bir bakmışım ki ailecek \"California Dreaming\" yaşıyoruz. Söz ettiğim Santa Barbara'nın da içine dahil olduğu Güney Kaliforniya, kuzeye göre daha materyalist ve az biraz ayrımcı. Tabi biz bunu o zamanlar bilmiyorduk. Devlet lisesine gitmeme rağmen Montecito yerleşkesinin zengin popülasyonunu da göz önünde bulundurarak sınıfımda Volcom, Lucky Brand, Liz Claiborne'un sahiplerinin çocuklarıyla büyümüş olmak elbette küçük çaplı bir travma yarattı. Düşünün ki hoca derste Arnold Schwarzenegger'den bahsedince \"dün bizde yemekteydi hocam\" tarzı muhabbetler geçiyordu. İlk zamanlarda çok yalnızlık çektim. Maalesef Güney Kaliforniya'da Meksika popülasyonu, genel olarak toplum tarafından ezilen kesim. Okuduğum okulun yüzde yetmişi de Meksikalı'ydı. Hal böyle olunca beni Meksikalı zannetmeleri, üstümde başımda milyarlık kıyafetler olmaması, hatta Black Eyed Peas'in o sene çıkardığı \"Seven Jeans, True Religion\" şarkısının Kaliforniya'daki kot anlayışını 250 dolarlık kotlara dönüştürmesi gibi tuhaf etkenler, tek kelime etmeye korkan halimi daha da travmatik bir noktaya getirdi. Bir de her gün serbest kıyafet olduğunu hatırlatayım, yani o moda yarışına ayak uydurmanın imkanı yoktu. Kimseyle konuşmadan geçirdiğim haftalar oldu, İngilizce dersinde hoca bana acıyıp \"sen en arka sırada otur sorun değil, ben seni C- geçiririm\" bile dedi. Öğle teneffüslerinde grupça okulun yanındaki ana caddeye ot içmeye giden gruplar, Bugattisi ile Starbucks'a giden filmlerden fırlamış kız tiplemeleri, başka bir \"gang\" ile kapışmaya giden Meksikalı gangsterlar ya da kimseyle konuşmayan,, genelde ileri Katolik olan ve filmlerden \"nerd\" olarak tanıdığımız asosyal çocuklar okuldaki ana grupları oluşturduğu için bayağı zorluk çektim! Ufacık Santa Barbara'da bile gang var evet! Onları bu noktaya getiren şey de tabi ki ayrımcılık. Santa Barbara'nın ana caddesi State Street'in doğusuna East Side, batısına West Side deniliyor ve her iki tarafın da ayrı bir gang'i, yani çetesi var. Bir keresinde öğlen saati iki taraf ana caddede kapıştı ve herkesin gözü önünde 13 yaşında bir çocuk bıçaklanarak öldürüldü. Günlük güneşlik, turistik, şirin bir caddede böyle bir şeyi hiç görmemiş olan herkes şok içinde izlerken çocuk oracıkta ölüverdi. Hatta olayın üzerine bizim okulda \"karşı gang\" den kan davası tadında bir karşı atak beklenildiği için, öğle yemeğinde kapılar kilitlenmeye başlandı. Liseyi bitirdiğimde ilk iki sene yaşadığım adaptasyon sürecinin de getirdiği karmaşa ile halen bölümümü seçememiştim. Amerika'daki \"Community College\" yani 2 yıllık üniversite opsiyonundan yararlandım. Zaten Santa Barbara'da bir Community College bulunduğundan daha lisedeyken akşamüstleri üniversiteden dersler almaya ve kredi biriktirmeye başlamıştım. Liseden sonra Santa Barbara Community College'a gittim, ilk 2-3 sömestr mimarlık, biyoloji, muhasebe gibi alanlar denedim, sonra psikolojiyi çok sevdim. Genelde insanlar Community College'daki karşı koyulması zor tatil havası yüzünden okulu hemen bitirmek istemezler. Ama ben, hem uluslararası öğrenci statüsünde olduğum için okula daha yüksek ücret ödemem, hem de zaman kaybetmemek istememem nedeniyle iki senede bitirdim. Community College'da General Ed dedikleri temel dersleri alıp üzerine seçtiğin bölüme göre birkaç zorunlu dersi (genelde 3-5) tamamladıktan sonra not ortalaman ve yazdığın başvuru makalesine göre 4 yıllık üniversiteye geçiş yapabiliyorsun. Ben oradan UCSB'ye geçtim ve son iki senemi orada okudum. Bu şekilde, diploman 4 senedir o üniversitede okumuşsun gibi oluyor ve Community College çok daha ucuz olduğu için binlerce dolar da cebinde kalıyor. Üstelik bu yöntemle ilk etapta birkaç farklı bölümü deneyip hangi alana daha uygun olduğunu keşfetme imkanı da doğuyor. Ama uyarıyorum, okuldaki tatil havası Türkiye'den gelen pek çok öğrenciyi bile 4-5 sene transfer olamamaya sürüklüyor. Bence Amerika özgürlükler ülkesi değil, ama öyleymiş gibi davranmakta bayağı başarılı. Ben buraya yerleşmeden önce buradaki herkesi aşırı mutlu ve yüksek hayat standartlarına sahip zannederdim. Bu ülkede sistemden çeken çok var. Yüksek kesim sistemin kaymağını yiyor, orta kesim de maalesef tüketim ve ot kölesi olmuş, full time garsonluk yapıyor, kalan vakitte ot ve içki tüketmekten okumaya fırsat kalmıyor. Ki okul parası, çocuğunun okul parasını ödemeyi yanlış gören aile anlayışı ve üniversite kredileri üniversite mezunu olma olasılığını iyice düşük kılıyor. Ayrıca evsiz ve çaresiz kesim de cabası. Örneğin, geçen gün San Francisco'nun Nişantaşı'sı olan Financial District'teydim. Arabamı fark etmeden Tenderloin'e yani bölgenin en korkunç olarak bilinen, uyuşturucu ve evsizleriyle nam salmış mahallesine bırakmışım. Beş dakika içinde yola kakasını yapan bir kadın, kaldırımda asit satan bir kız gördüm ve \"What are you doing here huh\" tarzı laflar işittim. Gerçekten herkes kafayı yemiş, farklı bir alemde uçuyor gibiydi. Herkes bana bakıyordu, korktum yürüyemedim ve bir markete sığınıp taksi çağırdım. Market sahibi bana dik dik bakıp burada ne arıyorsun dedi. Taksiye bindiğimde kalbim çarpıyordu hala. Sonra düşündüm uzun süre bu insanlar nasıl bu hale geldi diye.. San Francisco, teknoloji endüstrisinin yoğun gelişimde olduğu bir şehir ve kiralar çok pahalı, çok zengin bir popülasyonu var. Ama bir sokağa sapıyorsun ve gördüğün manzara bu. Yani Amerikan rüyası yalnızca \"rüya\" olabilecek kadar fantastik. Ha bahsettiğimiz şey ruhani bir özgürlükse evet burada kimse ne yaptığını sallamaz. İstediğini giy, ye, iç, sen sensin ve kimse buna laf edemez. Ama sınıfsal olarak ciddi uçurumlar var. Ayrıca göz ardı edilemeyecek derecede ayrımcılık da söz konusu. En azından Güney Kaliforniya için söyleyeyim, insanlar İtalyan ya da Fransız olmadığınız sürece dış kültürlere pek ilgi duymayabiliyorlar. \"Hakikaten şehir ulan!\" diyorum her gün. Bir kere her \"district\"in kendine öz bir havası var. Salaş, rüküş, Uzak Doğu kültürü, kokoş, genç, yaşlı, hepsi bir arada. Plaj desen var, park desen var, toplu taşıma kolay. Yemekler Cafe Fernando'nun da dediği kadar mükemmel. Çok karışık bir popülasyonu var, her memleketten kültürden insanlar var. Bizim evin karşısında bir Budist Tapınağı var mesela. Ayrıca İstanbul'a olan benzerliğini Amerikalılar bile göz ardı edemiyor. Dediğim gibi Silikon Vadisi ve şehirdeki girişimciler sağ olsun, kiralar son 10 yılda fırlamış durumda. Bir oda kiralamak en az 1300 dolardan başlıyor. O sebeple çoğu insan Bay Bridge'in ötesindeki Oakland semtinde yaşayıp şehre Bart denilen metro ile gelip gidiyor. Onun dışında Sunset en çok öğrenci çeken semt. Ama orada bile 1100 dolardan aşağı oda bulmak imkansız. Yemeklerin ucuz olmasıyla yetiniyoruz. Araban varsa saat başı en az 5-6 dolarlık bir park ücretini de gözden çıkaracaksın. Başlarda dediğim gibi Santa Barbara'da çok yalnızlık çekmiştim. İnsanların senin farklılığına ilgi duymamasını geçtim, Türkiye'den sonra ileri bireysel bir düzendeki arkadaşlık tanımı çok farklı geliyor insana. İnsanlar derin muhabbet etmez mesela burada \"I am not your therapist\" diye bir söylem var. Azıcık kaptırıp açılınca \" I'm sorry, I'm talking too much\" diyorlar ve ben bile bu kafaya girmişim fark etmeden. İnsanlarla konuşurken hep \"ay çok açılmayayım bayar şimdi\" derken buluyorum kendimi. Böyle olunca senin de açılasın gelmiyor. Para mevzuları da çok daha bireysel. Para kuruşu kuruşuna kadar hesap ediliyor ki ben bunu aslında Türkiye'deki tutumdan daha sağlıklı buluyorum. Ama ruhu besleyen, \"kardeşim be!\" diyebileceğin kadar yakınlaşan insan bulmak zor. Kültür insanları daha pragmatik olmaya yönlendiriyor. YAZ GELMİYOR! Temmuz ortası oldu, ben hala akşamları palto giyiyorum. Onun dışında güvenliğinize dikkat edin, bana bir şey olmaz deyip gece abuk subuk yerlerde gezmeyin. Buraya taşınmadan önce 10-15 kilo verseniz iyi olur çünkü mükemmel yemek yapmayan restoran YOK. sonuna kadar okudum üşenmeden 🙂 Çok teşekkür ederim oldukça yararlı bilgiler paylaşmısınız. gerçekten sitenize bayıldım! Ben normalde bu tür bilgileri yabancı sitelerin bloglarından okurdum ama siz gerçekten aranmaya değersiniz! Bir dahaki ülkenizi veya şehrinizi sabırsızlıkla bekliyorum!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/11/08/monte-carlo-gezi-rehberi", "text": "Daha önce bu sitede tek bir yazı okuduysanız bile bu yazıya \"hayatımız boyunca hep Monte Carlo'yu görmek istedik\" ya da \"ve işte sonunda yıllardır beklediğimiz an gelmişti, Monako'daydık....\" şeklinde bir giriş yapmayacağımız gayet iyi tahmin edebiliyorsunuzdur. Çünkü Monte Carlo ile ilgili bilginiz herhangi bir filmin 3 dakikalık aşırı ihtişamlı Monte Carlo sahnesinden ibaret bile olsa aşağı yukarı nasıl bir yer olduğunu anlayabilmiş olmanız gayet muhtemeldir ve bizim pek de ihtişam bağımlısı bir ekip olmadığımızı anlatmak için çok da çaba sarf etmemize gerek yoktur diye düşünüyoruz. Tamam, laf kalabalığı yapmıyoruz, biz çok net bir şekilde Monte Carlo'ya pek ısınamadık, hatta ısınamamakla kalmayıp kendisine \"hayatımızda gittiğimiz en samimiyetsiz şehir\" unvanını vermeyi de ihmal etmedik. Ruhumuz mu fakir, yoksa yaşadığımız şehir itibariyle betona ve karmaşaya doyduğumuzdan mıdır bilinmez, açıkçası sizin de oralarla herhangi bir bağ kurabileceğinizi ya da \"Of Allahım keşke hayatımın geri kalanını Monte Carlo'da geçirsem\" falan diyeceğinizi hiç sanmıyoruz, ancak yine de anlatmamazlık da etmeyeceğiz tabi. Başlamadan gelen pek yararlı not: Nice ve Cannes rehberlerimiz ellerinizden öper. Monte Carlo'ya gitmek için en doğru dönem aslında doğrudan şehirden beklentiniz ile ilgili. Eğer yüzmek, güneşlenmek niyetinde değilseniz kesinlikle yaz döneminden kaçınmalısınız, zira zaten oldukça pahalı olan şehir, en turistik dönemi olan yaz aylarında bütçe açısından iyice çılgınlaşıyor. Üstelik çok daha kalabalık, restoranlarda rezervasyonsuz yer bulmanın bir dert olduğu, oldukça yoğun ve bunaltıcı havaya sahip bir dönem olduğunu da ekleyelim. Eğer öncelikli bir tercih isterseniz bahar ayları şehri keşfedebilmek açısından ideal dönem olacaktır. -Eğer ilginizi çekiyorsa Formula 1 etkinliği Mayıs ayında gerçekleşiyor. Bu dönemde şehrin çok kalabalık olduğunu da ekleyelim. -Yine etkinliğe göre plana girişmek isterseniz Monako Gastronomi Festivali ve Monako Yat Show Eylül ayında gerçekleştiriliyor. -Şehre Ulaşım Buraya direkt olarak uçakla ulaşamayacağınız için, Monte Carlo'ya gidebilmenin en kolay yol Nice'ten trene atlayıp yollara düşmek. Öyle söyleyince gözünüz korkmasın, zira yolculuk oldukça kısa sürüyor ve söz konusu Monako olduğu için öyle tahmin edildiği gibi ekstrem bir ücret ödemeniz falan da gerekmiyor. Biletinizi şuradan http://www. raileurope-world. com/train-tickets/journey-insights/article/nice-monaco alabilir, fiyatları da aynı yerden kontrol edebilirsiniz. Gün içinde birçok farklı sefer olduğu için kolaylıkla günübirlik bir gezi gerçekleştirebilirsiniz. Tren istasyonunda indikten sonra Monte Carlo Casino'nun bulunduğu bölgeye yürüyerek ulaşabilmeniz gerçekten çok kolay. Ana yolu takip ederek bulunduğunuz tepe noktadan aşağı doğru kaptırıp gitmeniz yeterli. Biliyoruz şu an çok \"manavdan sola dön, hemen caminin yanı\" tadında bir tarif gibi geliyor, ancak gidince bir şey ifade edecek. -Şehir İçinde Ulaşım Monako çok küçük dedik, çok minik dedik diye toplu taşımaya ihtiyaç duymayacağınızı düşünmeyin. Evet aslında birçok yer birbirine yürüme mesafesinde, fakat yer yer dev yokuşlarla karşılaşacağınız için özellikle çok sıcak bir dönemde gittiyseniz bir noktadan sonra 10 adım atmak bile bir dert haline dönüşebilir. Ancak merak etmeyin, bu kadar zenginliğin içinde tabi ki gayet işlevsel bir toplu taşıma sistemi kurmayı da başarmışlar. Metro, tramvay vs. olmadığı için otobüs sistemini geliştirmişler ve şehrin istediğiniz her noktasına otobüsle ulaşabilme imkanınız var. Hatlar Line 1'den Line 6'ya kadar gidiyor ve şehirdeki her otobüs durağında güzergahları inceleyebilmeniz mümkün. -Nice'e geri dönmek üzere tren istasyonuna gidecekseniz Line 4 ya da 5'e binmeniz gerekiyor. -Biletinizi otobüs duraklarında yer alan bilet makinalarından yapıyorsunuz ve girdiğinizde otobüsün içindeki makinaya okutmanız gerekiyor. Bilet makinasında İngilizce seçeneği de mevcut. -Şehri yürüyerek keşfetmek niyetindeyseniz belirli noktalarda yaklaşık 7 adet ücretsiz asansör sistemi olduğunu ve bu şekilde yokuşlardan paçayı kurtarabileceğinizi de ekleyelim. -\"Ortalama\" bir restoranda ana yemek: 17-25 Euro arası -Bira: 4,5-7 Euro arası -Kahve: 3-6 Euro arası -Su: 3-4 Euro civarı Yukarıda belirttiğimiz ücret aralıkları öyle turistik yere gittiğinizde ödeyeceğiniz şeyler değil. Ana kumarhanenin bulunduğu bölgedeki Cafe de Paris'e giderseniz işte orada turist fiyatlarının allahına denk gelebilir, kendinizi şaşabilirsiniz. Monte Carlo'ya özgü herhangi bir işlevsel turist indirim kartı bulunmadığı için maalesef şehri gezip görmek niyetindeyseniz bütçenizi biraz yukarı çekmeyi kabullenmek durumundasınız. Pahalı dedik, ayvayı yedinize getirdik, gözünüzü korkuttuk. Fakat çok şükür burada şehri keşfetmek dışında spesifik olarak gezecek çok fazla yer ve müze olmadığı için bu noktada biraz daha sakinleşebiliriz. Monte Carlo müze müze gezeceğiniz bir şehir değil, aksine her şeyiyle dünyanın geri kalanından farklı olduğu için daha çok çevreyi ve insanları gözlemlemelik bir şehir. Dolayısıyla en azından bu açıdan bütçenizi çok da sarsmayacaktır. Aslına bakarsanız hiçbir müzesini görmeden, 1 euro bile harcamadan şehri büyük ölçüde tanımak bile mümkündür desek abartmış olmayız. Monte Carlo, hatta komple Monako ile ilgili en ünlü mesele olan casinoların kralı tabi ki Monte Carlo Casino. Önünde türlü türlü lüks araba, çılgın bir turist kalabalığı ve gereksiz takım elbiseli insan yoğunluğu ile binayı tanımamanız zaten mümkün değil. Şayet içeri girip şöyle bir boy göstereyim diyorsanız, dress code konusunda pek bir sıkıntı çıkarmıyorlar, ancak özellikle kumar oynamak niyetindeyseniz giyim kuşamınıza biraz olsun dikkat etmenizde fayda var. En azından parmak arası terlik ve Hawaii gömleğiyle gitmemek iyi bir fikir olabilir. -Adres: Place du Casino -Casino'nun yalnızca turistler için olduğunu biliyor muydunuz? Öz hakiki, atadan Monakoluysanız burada kumar oynamanız yasak. -İçeri girince çağrışım yapabilir diye söylüyoruz, burası James Bond'un bir takım sahnelerinin çekildiği kumarhanenin ta kendisi. Monako ile ilgili hiçbir bilginiz olmasa dahi elbet Monako Prensi ile ilgili bir şey duymuşluğunu, en azından bir haber okumuşluğunuz vardır. Tüm dünya çapında hal böyle olunca Monako Kraliyet Sarayı da ülkenin en çok ziyaret edilen turistik noktalarından biri haline gelmiş tabi ki. (Zaten 3 tane falan turistik noktası var gerçi, neyse) 9 Euro karşılığında hem sarayın içini gezebilme, hem de antika araba koleksiyonunu görebilmeniz mümkün. -Buraya 1 ya da 2 numaralı otobüsü kullanarak ulaşabilirsiniz, . Bir başka alternatif olarak Place d'Armes'ten 10 dakika kadar yürüyüp Rampe Major'u kullanarak yukarı Palace Square'e çıkabilirsiniz. Monte Carlo'nun liman bölgesi potansiyel bir turist için önem taşıyor, çünkü şehri geniş bir açıyla görebileceğiniz, Monte Carlo deyince gözünüzce canlanacak görüntüyü şekillendirebilecek olan en iyi lokasyon kesinlikle burası. Bir tarafınızda suyu görmenize engel olabilecek bir yat yoğunluğu, diğer tarafınızda ise beton üstüne beton şeklinde dev binalardan oluşan bir şehir görüntüsü ile kendinizi biraz sıkışmış hissetme ihtimaliniz yüksek, ancak aslında tam olarak da bu bunaltı anında Monte Carlo'da olduğunuz hissedeceksiniz. -Liman bölgesinin en sonuna kadar yürüdüğünüzde sizi marinaya ait restoranlar bekliyor olacak. Şehre karşı bir öğle yemeği için iyi bir alternatif olabilir. Monte Carlo'nun sayılı müzelerinden olan Oşinografi Müzesi, adından da anlayabileceğiniz üzere okyanus bilimine adanmış bir müze. Bina gerçekten şahane bir noktada yer alıyor ve konuya ilgisi olanlar için kesinlikle ziyaret etmeye değer. İçerisi birkaç farklı bölüme ayrılıyor, özellikle köpek balıkları ile ilgili bölümü kaçırmayınız efenim. -Adres: Avenue Saint Martin -10:00-18:00 arası açık. Temmuz Ağustos 09:30-20:00 arası. -Giriş: 14 Euro Bizim de ülkemizden mütevellit çok iyi bildiğimiz gibi bina üstüne bina dikip nefes alacak yer kalmadığında, sonradan oluşturulan yeşil alanlar ve minik parklar bir anda altın değeri taşımaya başlıyor. Jardin Exotique de Monaco'nun kökeni biraz daha gerilere dayansa da, orada yaşayanlar da işin bu kısmıyla bol bol dalga geçiyorlar, bina yığınları ortasında yaşadıklarının farkında olan yalnızca turistler değil. İşin eleştirel kısmını bir yana bırakacak olursak burası dünyanın dört bir tarafından çok acayip pek acayip birçok bitkiyi bir arada görebileceğiniz bir botanik bahçesi. Kişisel fikrimizi soracak olursanız \"mutlaka gidin\" değil, bol vaktiniz varsa gidin gibi bir öneride bulunabiliriz. -Giriş: 7 Euro. -Kışın 09:00-17:00, yazın 09:00-19:00 arası açık. -Şayet ilginizi çekiyorsa Cathedrale de Monaco'ya da bir göz atabilirsiniz. Kendisi 4 Rue Collonel Bellando de Castro üzerinde bulunuyor. -Monako'da alışveriş yapmak niyetindeyseniz öncelikle sizi bu kocaman çılgın projeniz için tebrik ediyor, sonra da Hermes, Celine, Dior gibi markaların cirit attığı Carre d'Or civarına davet ediyoruz. -Genel olarak Monako sınırlarında gezinirken pasaportunuzu yanınızda bulundurmanızı tavsiye ediyorlar. Monako polisinin pek de sempatik olmadığına dair bir dedikodu var, aklınızda bulunsun. Nasıl olsa alışkınız. Kıpss. Nasil sahane bir anlatim dili ve ihtiyac olan bilgiler. Montecarlo, Cannes, Nice, Monaco, Eze, Antibes, Menton, saint_Tropez geçen ay oralardaydım. Yazdığınız herşeye katılıyorum birçok yer hayalkırıklığıydı. Nice evet en güzeliydi. Eze o yokuşu çıkmaya değdimi bilmiyorum. Saint tropez bizim mahalle kadardı. Nice de tramvay yollarının çimle kaplı olmasına bayıldım. Cannes bir daha uğramam. Bu arada Grasse diye bir yer var. Parfüm müzesi var orda dünyadaki ünlü parfümlerin yüzde yetmişini üretiyoruz dediler. Dior un 30 euro ya satılan parfümü orda 59 euro. Begenerek okudugum sıcak bir anlatım olmuş."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/11/10/ayvalik-cunda-gezisi-notlari", "text": "Ayvalık & Cunda'nın bizdeki yeri ayrı. Seveni vardır, sevmeyeni vardır bilemeyiz, bizim için Türkiye'nin en güzel noktalarından, böyle vakit buldukça gidilecek, bir kere gitmenin yetmediği, huzur garantili, dünyalar tatlısı bir yer. Üstelik öyle tatil beldesi olarak tercih edenlerden de değiliz. Aksine, yaz döneminde değil de, mümkünse bahar aylarında, Nisan Mayıs, Eylül Ekim dönemlerinde buralara gitmeyi daha çok seviyoruz, sanki asıl o dönemlerde buranın tadına varılabilirmiş gibi geliyor. Bu sebeptendir ki çocukluğumuzdan beri ilk başta ailemizle, sonradan hür irademizle buralara en az bi 10+ kez gelmiş gitmiş, günlerimizi burada geçirmişizdir, daha oradayken de bir sonraki sene yine bir şekilde buralara yolumuzun düşeceğini biliriz. Hal böyle olunca son gezimiz de yine bayağı büyük bir heves içinde geçti, size de bir rehber çıkarmayı ihmal etmedik tabii, iyi okumalar! Ayvalık & Cunda Gezisi için yola çıktıysanız çok yakınınızdaki Altınoluk, Kaz Dağları, Assos gibi noktaları da kapsayan bir Kuzey Ege rehberi hazırlamıştık, bunu okuyan onu da sever sanki. Biz konumuzda dönelim, karşınızda Ayvalık & Cunda Gezisi notlarımız! Bu yazı Haziran 2018'de güncellenmiştir, eski zannedip okumayan pişman olur. İDO: Özellikle Avrupa yakasında yaşıyorsanız, Yenikapı-Bandırma veya Yenikapı-Bursa arabalı vapur seferleri yolculuğunuzu çok kolaylaştıracaktır. Yolculuk Bandırma'ya yaklaşık 2 saat, Bursa'ya ise 1.5 saat sürüyor. Bursa'ya daha uygun biletler bulmak mümkün ancak çok büyük bir fiyat farkı yoksa Bandırma'yı tercih etmeniz hem Bursa tarafındaki yıllardır bitmeyen yol çalışmalarını es geçmenizi, hem de zaman kazanmanızı sağlayacaktır. Bu seçeneklerin ikisini de beğenmediyseniz Yenikapı-Yalova veya Anadolu yakasından yolculuğuna başlayacaksanız, Pendik-Yalova feribotu da biraz olsun işleri kolaylaştıracaktır. -Eskihisar Topçular Feribotu: Siz de bizim gibi araba yolculuğunu ve bir yere yetişme telaşı olmadan gezmeyi sevenlerdenseniz, İDO'nun tarifeli feribotları yerine, 7/24 doldukça kalan Eskihisar Topçular feribotunu tercih edebilirsiniz. Bilet fiyatları daha uygun olsa da (en son 60 TL civarındaydı), aslında oraya ulaşmak için harcayacağınız benzin ile aynı hesaba geliyor. Bir de yaz aylarında aşırı kalabalık olabileceğini ve uzun süre sıra beklemeniz gerekebileceği gerçeğini de hatırlatalım. Bu noktada karar sizin, sonra \"niye bunu önerdiniz hayatımızdan çaldınız\" içerikli yorumlar kabul etmiyoruz. Ayvalık & Cunda Gezisi boyunca nerede konaklayacağınız konusunda karar vermeniz gereken ilk şey Ayvalık tarafında mı kalacaksınız yoksa Cunda tarafında mı, onu belirlemek. Aslında her ikisi de birbirine çok yakın ve aralarında geçiş son derece kolay olduğu için bunun çok da büyük bir önemi olmadığını söyleyebiliriz, o yüzden aklınıza yatan tarafta yer bulamazsanız falan çok da endişe etmenize gerek yok. Nokta atışı bir öneri isterseniz biz son Ayvalık & Cunda gezimizde Macaron Konağı'nda konakladık ve son derece memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Hem otelin kendisi çok güzel, hem de konum olarak gezmek isteyebileceğiniz / yiyip içeceğiniz birçok noktaya yürüme mesafesinde olduğu için işleri oldukça kolaylaştırıyor. Ayrıca otelin arka bahçesi o kadar güzel ki, gerçekten elimizde olsa sonsuza kadar orada otururuz, gidip de kalırsanız sakın oraya da çökmeyi ihmal etmeyin. Son olarak normal koşullarda otelde kahvaltı yapmayı pek sevmeyen insanlar olarak Macaron Konağı'nın kahvaltısını çok sevdik, o yüzden onu da es geçmeyiniz. Otelin adı tahmin ettiğiniz gibi Ma\"K\"aron diye değil, tıpkı yazıldığı gibi Macaron diye okunuyor, bulunduğu mahallenin adı da Macaron zaten. Rezil olmayın diye şimdiden uyardık, hadi yine iyisiniz. Öncelikle bu bölgeye yalnızca yazın gidilebileceği gibi bir yanılgıya sahipseniz duruma hemen müdahale etmek isteriz. Sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık, kimden duyuyorsunuz böyle şeyleri...... Yoksa diğer blogları okuyarak bize ihanet mi ediliyor Brütüsler? Ayvalık'a her mevsim gidilir efendim. Yazın işin içine su girer, deniz girer, güneşli ve makyaj yapmayı gerektirmeyen pembe yanaklar girer, daha da şahane olur. Fakat diğer dönemlerde de başına güneş geçmiş bir halde dolanmanız gerekmeden bölgenin her türlü güzelliğini keşfedebilme, sokaklarda kaybolabilme, bol bol Ayvalık övebilme şansınız olur, ki bu da en az diğer seçenek kadar güzeldir. Dolayısıyla buralara bir gezi planlayacaksanız hiçbir zaman geç değil, hatta eğer İstanbul'dan gidecekseniz yalnızca birkaç saatinizi alacak olması nedeniyle bizce yakın zaman hafta sonu planlarınız içine bu geziyi katmanın tam sırası. Şimdi izninizle Ayvalık & Cunda Gezisi boyunca gezip görebileceğiniz yerlere geçiş yapalım. Hazırsanız 1 cümlelik tarih dersimize başlıyoruz: Taksiyarhis Kilisesi 1873 yılında Rum Ortodoks Cemaati tarafından yaptırılmış. Zaman içinde yapının birçok noktası zarar görmüş ve yıpranmış. Cunda Adası'na son birkaç senedir uğrayanlar bilir, birkaç sene öncesine kadar gerçekten de harap durumdaydı. Tabii ki bu durum güzel görünmesine engel olmuyordu, ancak 2011 yılında alınan bir kararla restore edilip fotoğrafta gördüğünüz halini alınca her şey çok daha iyi oldu tabii. \"İyi\" diyoruz, \"güzel\" demiyoruz, çünkü bu konuda atıp tutacak kadar bilgi sahibi olmasak da restorasyon sonrası kilisenin eski dokusunun korunup korunamadığı konusunda biraz şüphemiz oluşmadı desek yalan söylemiş oluruz, onu da bu konuda bilgisi olanların yorumuna bırakalım artık. Taksiyarhis, şu anda Rahmi M. Koç Müzesi olarak kullanılıyor ve hem kilisenin içini, hem de müze koleksiyonunu görebilme şansınız var. Rahmi Koç Müzesi diyoruz, tabii ki içeride klasik arabalar da var! Ayrıca üst kata çıkıp kiliseye yukarıdan bakmayı unutmayınız. Müze Pazartesi günleri kapalı. Ekim Mart arası 17:00'ye, diğer aylarda ise 19:00'a kadar ziyaret edebiliyorsunuz. Salaklar yazdınız ya Taksiyarhis Kilisesi'ni, niye bir daha yazıyorsunuz diyenler, YEMİN EDİYORUZ GELİR SİZİ BULURUZ. Yok canım, olur mu öyle şey, şaka...... Merak etmeyin, ortada bir yanlışlık yok, sadece hem Ayvalık tarafında, hem de Cunda Adası'nda Taksiyarhis isimli kilise var, o sebeple ikinci kez yazıyor gibi görünsek de aslında şu anda bir başka Taksiyarhis Kilisesi'nden bahsediyoruz. Ayvalık'ta yer alan Taksiyarhis Kilisesi, bölgenin ilk kilisesi olarak biliniyor. 1927 yılından itibaren Tekel deposu olarak kullanılıp sonrasında terk edilmek gibi enteresan durumlar yaşamış, ancak 2012 yılında restore edilmiş ve günümüzde ziyarete açık. Ayrıca Ayvalık Müzik Festivali de burada gerçekleşiyor, belki ilginizi çeker de gezinizi bu döneme denk getirirsiniz. Mrş. Çakmak Caddesi üzerinde. Giriş ücretli, Müze Kart kullanıyorsanız ücretsiz. Ayvalık sokaklarında dolanırken burayı ola ki sağından solundan bir noktadan görecek olursanız çok yüksel ihtimalle \"aa burada bir kilise daha varmış\" diye düşüneceksiniz. Çünkü minaresini görmediğiniz takdirde burası resmen \"ben bir zamanlar kiliseydim\" diye bağırıyor. Elf gözlerimiz doğru görmüş olacak ki, meraka kapılıp konuyu araştırınca bu tahminimizin doğru olduğunu gördük, burası gerçekten de 1923 yılında kadar kiliseymiş, ancak sonradan camiye çevrilmiş ve etrafındaki çınar ağaçlarından dolayı Çınarlı Camii adını almış. Hazır buraya kadar gitmişken içini de görmeyi ihmal etmeyin. Şimdiii, biliyoruz ki Ayvalık & Cunda Gezisi için yola çıktığınızda kafanızdan sinsi sinsi \"sokaklarda şöyle fotoğraf çekerim, böyle fotoğraf çekerim, Instagram'da kral olurum\" diye planlamalara girdiniz. Normaldir, sizi yargılayacak değiliz, bizim nesil bu konuda komple kafayı yedi. Onun için size Ayvalık tarafında nokta atışı iki tane caddeyi söylemeden geçmek istemedik; Barbaros Caddesi ve 13 Nisan Caddesi. Her iki cadde ve bu caddelere çıkan ara sokaklar fotoğraf çekmek için şahane. Üstelik burada denemek isteyebileceğiniz bir sürü mekan da söz konusu, dolayısıyla bu caddeleri es geçmemenizi şiddetle öneririz. İnsanlar genellikle güzel sokakları yalnızca Cunda Adası tarafında sanıyor ama, yok öyle bir şey, Ayvalık tarafı da bu konuda bir cennet. Cunda'ya tepeden bakan ve çok yüksek ihtimalle ne olduğunu bilmeseniz bile dikkatinizi çekecek bir binada yer alan Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı aslında eski bir kilise. Uzun bir süre virane halde kaldıktan sonra, yine Rahmi Koç'un katkılarıyla restore edilmiş ve günümüzdeki halini almış. Kitaplığın içinde Necdet Kent'e ait 1300'ün üzerinde kitap bulunuyor. Necdet Kent ilerleyen yaşlarında görme sorunları yaşamaya başladığında \"Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum\" gibi bir cümleyi kurabilecek kadar ilham verici biri olduğu için, kitaplığa Necdet Bey ve sanatçı eşi Sevim Hanım'ın isminin verilmesi tabii ki isabetli bir karar olmuş. Kitaplığın yanında minik bir kafe de yer alıyor. Burada hem Cunda'ya yukarıdan şöyle bir bakabilir, hem de gezinizin en huzurlu saatlerini geçirebilirsiniz, bizce uğramadan geçmeyin. Geç bunları, bize manzaradan haber ver diyen ve her tepeye çıktığı yerde Instagram'ı manzara fotoğrafına boğanlar için iyi yerden geliyor: Şeytan Sofrası! Adı ile ilgili birçok rivayet var, çoğu o kadar saçma ki size anlatarak vaktinizi çalmak ya da burayı uydurma bilgilerin yazıldığı bir foruma çevirmek istemiyoruz. Çok yüksek ihtimalle tepede yer alan ve \"şeytanın ayak izi\" diye adlandırılan çukur ile bağdaştırılmış ve bu ismi almış diyerek işin o kısmını geçelim. Burada karşınıza çıkacak manzara Türkiye genelini göz önünde bulunduracak olursak kesinlikle ilk 3'ü zorlayacak cinsten. Üstelik yukarıda tipik Türk insanı keyfi çatmalık, üst üste bardak bardak çay içmelik bir kafe de var. Mümkünse günbatımında gidin önerisini vermeyeceğiz, siz bir profesyonel manzara-seversiniz, sizin bizden değil, bizim sizden öğreneceklerimiz var. Şeytan Sofrası'na yol tarifi isterseniz onu da eksik etmeyelim. Aslında Sarımsaklı istikametine doğru sahil yolunu takip etmeniz yeterli olacaktır. Yaklaşık 8-10 dakika boyunca yolu takip ettikten sonra karşınıza çıkacak \"Şeytan Sofrası\" tabelasını takip ederseniz 1 km. civarı bir tırmanışın ardından tepeye ulaşacaksınız. Not: Şeytanın ayak izine çöp ve izmarit atanları yakalarsanız bir tane de bizim için yapıştırıverin. Bu blogda sağa sola çöp atana DAYAK var. Biliyoruz, başlığı okuyunca aniden Japonca yazmaya başladık gibi oldu, ama aslında Yeniçarohori Küçükköy'ün eski adı. Osmanlı döneminde vuku bulan olaylar sonucu yeniçerilerin bir süre için buraya yerleştirilmesi ile yıllar önce bu ismi almış. Günümüzde Küçükköy adı kullanılıyor olmasına rağmen 2-3 sene önce bölgede yeni bir oluşum başladı ve onlarda Yeniçarohori adını kullanmayı tercih ettiler. Arkadaşımız, başarılardan başarılara koşan çok yönlü insan Eray Dinç, bu yeni oluşumun önemli bir parçası ve biz de sayesinde ilk olarak yaklaşık 3 sene önce, yani kurulduğu dönemde burayı kendisi ile birlikte keşfetme şansı yakaladık. Özet geçecek olursak burası taş evler, sanat galerileri, Alaçatı'dan transfer yeni kafe ve restoranlar, sanatçılarla dolup taşacak bir \"smart village\" konseptine sahip. Proje hayata geçirildiği dönemden itibaren onlarca mekan restore edildi, güzelliği elinden alınmış binalar eski formlarına kavuşturuldu ve köy çok daha farklı, yenilenmiş bir hale getirildi. Ayvalık Merkez'e 6-7 km uzaklıkta olan Yeniçarohori'ye ulaştığınızda gezinize köy meydanından başlamak en mantıklısı. Burada özellikle Kıraarthane'yi, Kıraarthane'nin meşhur güzeller güzeli kapısını fotoğraflamayı ve hemen yanındaki yeni açılmış Avlulu Kahve'de şöyle bi' soluklanmayı ihmal etmeyin. Ardından Kıraarthane tarafına değil, tam zıttı tarafa doğru ilerleyen sokaktan gidecek olursanız hemen solunuzda şahane Boşnak börekleri yapan Zet adlı mekan çıkacak. Burada da böreği mideye indirdikten sonra bu sokaktan aşağı doğru devam edin. Artura Galeri ve Kabak Evi'ni de şöyle bir gezdikten sonra sizi kendi halinize bırakacağız. Aralarda derelerde güzel binalar karşınıza çıkacak, bizce mutlaka sağa sola şöyle bi' dalın. Yeniçarohori ile ilgili açık açık söylememiz gereken en kritik konu, buranın en azından şimdilik her mevsim ziyaret etmeye uygun bir halde olmadığı. Örneğin biz 2018 Mayıs ayının sonlarında buraya 2. kez gittiğimizde çoğu mekan kapalıydı ve bu sebeple pek fazla yer keşfetme şansımız olmadı. Bu sebeple eğer buraları merak ettiyseniz en azından daha sezon sayılabilecek bir döenmde gitmek muhtemelen daha iyi bir fikir olacaktır. Yeni açılacak birkaç mekan daha vardı, ancak kapalı oldukları için biz oraları deneyemedik, artık bizim yerimize siz denersiniz. Geldik zurnanın zırt dediği yere. İddialı giriş yaparak dikkatleri üzerine çekmeyi sevenler kontenjanından bir giriş yapıyoruz; Türkiye'de yiyebileceğiniz en iyi mezeler Ayvalık&Cunda Adası ikilisindedir ve bu konu tartışmaya açık değildir. Hal böyle olunca biz \"Ay bu tatilde kendime izin veriyorum şekerim...\" diyen klasik Türk kızı misali kafamıza koyduğumuz her şeyi yedik, üstüne abartıp birkaç mekan daha ekledik, onlarda da yedik ve Ayvalık'ta ne yenir, ne içilir ya da Cunda'nın en iyi restoranları hangileridir gibi bir genellemeye varabilecek noktaya geldiğimizi söyleyebiliriz. Buyursunlar aşağıda sizi seçeneğe boğalım. Öncelikle güzelinden bir güne başlamanın en önemli faktörü olan kahvaltıdan konuya girelim. Ayvalık'ta en iyi kahvaltılardan birini yapabileceğiniz, en hoşumuza giden mekanlardan biri Artizan Bakkal oldu. Artizan Bakkal'ın en büyük özelliği kesinlikle ekmekleri! Hem çeşit bol, hem her çeşit birbirinden lezzetli, biz en az 2-3 versiyonunu deneyip neticede \"biz bunlardan eve de söyleyelim en iyisi yahu\" noktasına geldik, oradan biliyoruz. Bu arada sırf kahvaltı için değil, gün içinde bir şeyler atıştırmak isterseniz de uğrayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Ayvalık'ya en iyi kahvaltı için uğrayabileceğiniz ikinci favori mekanımız Pino. Aslında burası günün diğer öğünleri için de uğrayabileceğiniz bir mekan ancak biz kahvaltısını denenmiş bulunduk. Olur da kahvaltıya denk getiremezseniz de öğlen yemeği ya da çay/kahve/tatlı için de uğrayabilirsiniz yani. Ayna Cunda'nın Meşhur Taş Kahve'sinin hemen arkasında küçük, tatlı bir restoran. Cunda'daki diğer mekanlara kıyasla daha farklı bir konsepte sahip, çünkü Ayvalık ve Cunda'nın lezzetlerini dünya mutfağı ile harmanlayarak ortaya daha farklı ve orijinal şeyler çıkarıyorlar. Menü sabit değil, döneme göre yeni yemekler ekleyip çıkarıyorlar ve genel olarak denediğimiz her şeyin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Deniz ürünlü risotto tadında olan Şımarık Pilav'ı zeytinyağlı tabağı önerimizdir. Rakı-balık-meze triosuna alternatif arayışınızı Ayna Cunda ile sonlandıramadıysanız ya da iflah olmaz bir İtalyan mutfağı bağımlısıysanız Cunda'daki bir diğer alternatifiniz de Uno. Özellikle pizza ve makarnalarıyla ön plana çıkan mekanın gayet sıcak bir ortamı var ve gerek akşam yemeği, gerek öğlen yemeği için güzel bir alternatif. Bay Nihat pek çoğuna ve bize göre de Cunda Adası'nın meze konusundaki en iyi restoranı. Fakat özellikle fiyatlarından şikayetçi olan ve mekanın abartılmış olduğunu düşünen bir topluluk da var ki, bu bahsettiğimiz iki topluluğu bir araya koyduğunuzda yer yer ortaya Fenerbahçe ve Galatasaray fanatiklerini aynı odaya doldurmuşsunuz gibi bir tartışma bile çıkabiliyor. Kişisel yorumumuz, yediklerinizin muhteşemliği, size \"İstanbul fiyatı\" çekilmesini kabul edilebilir kılıyor. Burada yiyeceğiniz kadar başarılı mezeleri çok yüksek ihtimalle uzun süre başka bir yerde bulamayacak ve buraya yine gelmek isteyeceksiniz. Yoğun güne denk gelirseniz servisiz biraz aksadığı gerçeğini biz de reddedemeyeceğiz, o ayrı. Kurumsal hayattan bunalıp bir sahil kasabasına taşınma ve kafe açma hikayeleri bu aralar hepimizin gündemini bol bol meşgul ediyor. Kıskançlık ile hayranlık arasındaki ince çizgide pantomim yapaduralım, Kvcii Ayvalık bu altyapıya sahip bir hikaye ile bir süredir gerçekten de Ayvalık'taki en iyi kahveleri yapıyor. Ortamı Karaköy'deki kafeleri hatırlatan cinsten, cadde kenarında olmadığı için kaostan uzak ve Ayvalık'ta geçirecek birkaç gününüz varsa bir öğleden sonranızı burada kahvenizi yudumlayıp kitabınıza gömülerek geçirmek gerçekten çok keyifli oluyor. Geçen sene Kasım ayında gittiğimizde kapalıydı. Çok yüksek ihtimalle Mayıs Ekim arası hizmet veriyor, bunun dışındaki dönemlerde kapalı. Cunda'ya gittiğinizde yapmak zorunda olduğunuz birkaç temel şey vardır. Rakı-balık yapmak, kendinizi denize atıp elleriniz anneanne eli gibi olana kadar suda kalmak ve Taş Kahve'de gitmek. Eminiz ki aranızda bu satırları okumakta olan \"klişe timi\" üyeleri vardır, fakat yoo dostum yoo, o kahveye gidilecek, denize doğru dönülecek, kahve masasında memleket kurtaran sarı bıyıklı amcalara kulak verilecek ve o Türk kahvesi üstü çay içilecek, kaçarın yok. Her klişe kötü değildir! Gitmişken kahvenin içinden fotoğraf çekmeyi unutmayın, pek güzel oluyor. Hazır kahvelerden bahsetmişken Ayvalık tarafındaki kahveyi de aradan çıkaralım, çünkü bizce bunu da gözden kaçırmak istemezsiniz. İsmi niye şeytan içeriyor bilmiyoruz, zira kendisi bayağı şirin ötesi şirin bir kahve. Hani şu Ege bölgesindeki herhangi bir beldede karşınıza çıkma ihtimali çok yüksek olan, amcaların taburelerde bütün gün oturup sohbette olduğu kahveler vardır ya, aşağı yukarı onlar gibi işte. Ama bulunduğu sokak ile öyle bütünleşmiş, o kadar tatlı görünüyor ki, hiç önermesek bile önünden geçerken oturmak için heves ederdiniz zaten. Yukarıda bahsettiğimiz Taş Kahve'nin aksine buranın olayı meşhur \"koruk suyu\". Önce bi' onu sipariş verin, sonra üst üste 8 çay içme aşamasına geçersiniz. Rakı balık yapabileceğiniz mekan alternatiflerine tam gaz devam ediyoruz. Ayvalık Şehir Kulübü, Ayvalık'ta yaşayanların sık sık tercih ettiği bir mekan. Cunda'dakilerin aksine tam deniz kenarında, elinizi camdan aşağı sarkıtsanız suya değebileceğiniz şahane bir lokasyonda yer alıyor. Üstelik bu sefer meze kısmını sakin atlatıp balık yeme noktasına gelebildiğiniz için balıklarının da gayet taze ve lezzetli olduğunu onaylayabilecek yetkinliğe sahibiz, hadi yine iyisiniz! Şöyle akşam üstü saatlerinde, güneş batarken önünüzden geçen yelkenliler eşliğinde ani gelişen bir rakı planı için birebir. Afiyet, bal, şeker olsun efenim. İçmeden olmayanlar için masaya vurmayı unutmayınız. Biraz konsept değiştirelim, neticede Ayvalık & Cunda Gezisi yapıyorsunuz diye illa ki rakı balık yapmanız gerekmiyor, Dilberay gibi ZORUNDA MIYIM diye bağırıyorsanız hak veriyoruz. Aivali Ayvalık'ın özellikle önplana çıkan zeytin&zeytinyağı cenneti kimliğinin üzerine biraz daha fazlasını eklemek istemiş ve gerek bölgedeki deniz ürünleri çeşitliliği gerekse kırmızı et ürünleri konusunda da buranın bir gastronomi merkezi olabileceğini düşündükleri için bu konuların da üstüne gitmişler ve bizce ortaya çok da güzel bir menü çıkmış. Et konusunda gerçekten başarılılar, makarna vb. çeşitler de mevcut, ama illa ki meze isterseniz o konuda da buradan memnun ayrılabilirsiniz. Kafedemia ile resmen romantik bir tanışma hikayemiz var. Tabii biz yine iki sap romantik sokaklarda yürüyünce romantik tanışma hikayelerimiz artık \"insan olmayan şeyler\" ile olmaya başladı, üzücü.......... Neticede tam Barbaros Caddesi üzerine aylak aylak yürürken bir anda bir yerden bir müzik sesi gelmeye başladı ki, aha dedik, bizim buraya girmemiz lazım, bu çalan FADO. Neticede iyi ki müziği takip edip girmişiz, iyi ki Portekiz'e gitmişiz de fado denen şeyin güzelliğini ayırt edebilir hale gelmişiz ve iyi ki bu mekanı bulmuşuz! Körfez Restoran Cunda'da deniz kenarında sıralanmış restoranların aksine daha içerilerde, ara sokaklarda kalan bir mekan. Biz lokal tavsiyesi ile gittiğimiz için beklentilerimiz de büyüktü fakat ekstra övülecek bir yanını göremediğimiz söyleyebiliriz. Fakat işin en kötü yanı, bize \"hesap sokmaya\" çalışmaları ve içtiğimiz rakıların üstüne hesaba bir tane daha yazmaları oldu, dolayısıyla burayla ilgili daha fazla bir şey yazmanın pek bir anlamı yok diye düşünüyoruz. Giderseniz dikkatli olunuz efenim. Akşamüstü molası ve tatlı koması için Ayvalık'taki Cafe Caramel süper seçenek. Tatlınızı gidip dolaptan seçeceğiniz, kaliteli kahve içebileceğiniz, herhangi bir konuda merakınız varsa çekinmeden sorup giderebileceğiniz, son derece sevimli ve sakin bir mekan. Ayvalık sokaklarında fotoğraf turuna çıkıp eski evlerin arasında kaybolduktan sonra kendinizi buraya atabilirsiniz. Bizim için de bir cheesecake patlatıverin. Ayvalık'a geldiniz, gezinizin %85'inin yemek üzerine kurulu olduğu gerçeğini kabullenip midenize son bulmaz bir happy hour süreci yaşatıyorsunuz ve keyfiniz yerinde. Kilo kısmını dönünde düşünürsünüz boşverin, şu an konumuz peynir tatlısı. Hiç kafanızı karıştırmıyor, aklınızı bulandırmıyoruz, Güler'e gidiyorsunuz, lor tatlınızı sipariş veriyorsunuz, yetmez ama evet diyorsanız sakızlı kurabiyenizi de paket yaptırıyorsunuz. Gayet mutlu bir şekilde çıkıp gidiyorsunuz. END OF STORY. Dünyaları yediniz, artık durun rica ediyoruz, dönüşte arkadaşlarınız \"cnm sn biraz kilo mu aldn snkiii\" deyince onlara ağız yüz yaparak \"YOOO NEALAKA\" diyeceğiniz o tatsız anı düşünün ve o elinizdeki yemeği sakince yere bırakın. Biraz da alkol alarak kilonuza kilo katın, en azından şu düştüğünüz hali hatırlamazsınız da kendinize biraz saygınız olur sdfsd. Tamam tamam, daha fazla tadınızı kaçırmayıp Ayvalık & Cunda Gezisi boyunca bir şeyler içebileceğiniz 1-2 mekan önerelim. Hem Küba simulasyonu gibi hallerini, hem kokteyllerini hem de müziklerini çok sevdiğimiz, Macaron Konağı'nın da çok yakınında yer alan oldukça hoşunuza gidebilecek bir mekan. Akşam yemeğinden çıktınız mı buranın arka bahçesine çöküp muhabbetin dibine vurabilirsiniz, biz çok sevdik. Aynısından çok acil İstanbul'a da talep ettiğimiz mekanlar listesi yapsak, Kraft'ı kesinlikle ilk 3'e dahil ederiz! Mekan o kadar güzel dekore edilmiş, o kadar geniş/ferah ve bize o kadar Berlin'i hatırlattı ki, gerçekten geç keşfetmiş olmanın utancını yaşıyoruz. Ayvalık tarafında akşam vakit geçirmelik, kokteyl denemelik, biraya gömülmelik yer arıyorsanız öncelikliler listesine alın gitsin. Eğer buraya kadar geldiyseniz ve koskoca mekanda yer bulamamak gibi bir talihsizlik yaşasıysanız acınızı paylaşıyor ve sizi Muhabbet Sokağı'na gitmeye davet ediyoruz. Amaç bir şeyler içmekse orada bir sürü mekan mevcut. Yukarıdaki iki mekan Ayvalık tarafındandı, bir tane de Cunda'dan gelsin. Burası için çok büyük laflar edeceğiz, kimse bizi tutamaz, TUTMAYIN KÜÇÜK ENİŞTEYİ. Aslında kahve konusunda da önerebileceğiniz Orman Cunda, aynı zamanda son zamanlarda Türkiye genelinde içtiğimiz en güzel kokteylleri yapan mekan. Gerçekten abartmıyoruz, manyaklar gibi sarhoş olup sokaklarda bağırıp çağıracak noktaya gelmediysek bu tamamen salon kadını çizgimizden çıkmak istemediğimizdendir, öyle güzel kokteyl yapıyorlar! O yüzden buraya gitmişken bizce her siparişinizde farklı bir kokteyl isteyin, eminiz ki hiçbirinden pişman olmayacaksınız. Gerçekten helal olsun sevgili Orman Cunda. Orman'da yer bulamazsanız bu meydanda oturabileceğiniz farklı farklı birçok mekan seçeneği mevcut, aklınızda bulunsun. Kapanışı yapalım, Vino Şarap Evi. Çeşit çeşit likör denemek mi istersiniz, şaraba mı yumulursunuz yoksa Cunda Adası'nda çok başarılı bir Sangria içebilmenin mutluluğu ile sarhoş mu olursunuz bilemiyoruz, ama burayı seveceğinize adımız gibi eminiz. Üstelik sahibi öyle kibar ve ilgili ki, içtiğiniz her şey ile ilgili aklınızda ne soru varsa çekinmeden sorabilir ve merakınızı giderebilirsiniz. In vino veritas! Vino'nu hemen çaprazında \"Vino Mutfak\" açılmış, deneyemedik, ancak eminiz güzel yemekler de yapıyorlardır, aklınızda bulunsun. Sivrisineklerle başı belada olanlar, ulan bunlar niye hep bana geliyor diye her yaz sinek magneti gibi arkadaşlarının arasında çaresizce oturanlar, AYVALIK'TA ÇOK FAZLA SİVRİSİNEK VAR. Üstelik vampir gibiler, resmen Dracula gibi kanımızın son damlasına kadar emdi şerefsiz sinekler. O yüzden böyle bir derdiniz varsa hazırlıklı gidin deriz. Mesela kılıç kalkan ya da taramalı tüfek falan. Sonbahar ya da ilkbahar gibi bir ara dönemde gidiyorsanız gündüzleri yazdan hallice, akşamları ise basbayağı serin oluyor, yanınıza ona göre kıyafet almakta fayda var. En iyi Ayvalık tostu nerede yenir gibi bir şey okumayı beklemiş olabilirsiniz ancak biz en iyi Ayvalık tostu diye bir şey olmadığı kanısına vardık ve bu sebeple herhangi bir yer mekan önerisi yazmıyoruz. Sevenlerinden özür dileyerek her yediğimiz yerdekinin aynı olduğunu ve genel olarak pek bir özelliği olmadığını düşünüyoruz. Kızmayın, tanısanız seversiniz. Zeytin ile ilgili ne varsa kapın gelin. Zeytinyağının en şahanesi, zeytinin en güzeli kesinlikle Ayvalık'ta. Gerçekten harika bir Ayvalık yazısı olmuş. Nefis anlatmışsınız. Ayvalık ta yaşayan biri olarak çok güzel tarif etmissiniz diyebilirim. Fakat Ayvalık Cunda ya gelip dalış yapmamışsınız. Merhaba, o Taş kahveye artık gidilmeyecek. Kahve kötü ve soğuk, garsonlar bezgin, kasada oturan işletmeci suratsız ve kaba, tuvaleti evlere şenlik bir yer. Memleketimi benden daha iyi anlatmışsınız tebrik ediyorum. 😀 Okudukça gidesim geldi. Ve sırf bu mekanlar için değişik planlar yapıldı. Yok böyle gaza gelmek. 😀 Elinize, ayaklarınıza sağlık! ba-yıl-dım 🙂 üslup ve ifadenizdeki samimiyet çok eğlenceli, gülerken bilgilendim :))diğer yazılarınızıda keyifle okuycam galiba.. Iyi ki varsınız kızlar, önümüzdeki 4 gün sayenizde çok iyi gececek! Körfez Restoran'in hesap sokmaya calismasina cok sasirdim 🙁 Gercekten her sorana tavsiye eden yerellerden biri sayilirim. Kendilerini de mezelerini de cok severiz."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/12/05/ucuz-yurtdisi-tatili-rehberi", "text": "Seyahat blogu sahibi olan birine en çok sorulan soru hangisidir? Tabii ki \"Bu kadar masrafın altından nasıl kalkıyorsunuz?\" sorusu. Doğruya doğru, sık seyahat etmek oldukça masraflı bir iş, haliyle insan bu tutkusundan vazgeçemedikçe, bir şeyleri daha uyguna getirebilmenin de tekniklerini keşfetmeye başlıyor. Biz de düşündük taşındık, seyahat bütçemizi daha uygun hale getirmek için kullandığımız teknikleri sizinle de paylaşalım istedik. Başından uyaralım, bu bir \"İŞİNİ BIRAKTI, 10 LİRAYA DÜNYAYI GEZDİ\" temalı yazı tadında olmayacak. Üstelik biz genellikle hostel'lerde kalmayı ya da couchsurfing yapmayı tercih eden bir ekip de değiliz, dolayısıyla bu rehber biraz ortayı bulmaya çalıştığımız bir şey oldu diyebiliriz. Özetle yurtdışında uygun fiyatlı bir tatile çıkabilmenin bir hayal olmadığını ya da yurtdışı gezinizi biraz olsun uyguna getirebileceğinizi, ucuza gezmenin mümkünatsız bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışacağız. Buralara kadar gelmişken zaman zaman konuyla ilgili farklı ipuçları da verdiğimiz Instagram sayfamıza da bekleriz. Evet bu cümle kulağa çok klişe gelebilir ya da \"adam gibi seç ulan\" tadında sert bir havası olabilir, ancak aslında daha \"dakka bir gol bir\" şeklinde olmayacak işler peşinde koşmalı bir plana girişirseniz, işler de daha en başından karışacaktır. Bütçenizin ne olduğu, ve gideceğiniz yer birbirleriyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye ile kıyaslandığında çok daha farklı bir noktada olan, kazandıkları para 8 katımız olduğu için yaşam koşulları da buna göre şekillenmiş ülkelere gitmeye karar verirseniz, her halükarda başka planlara kıyasla daha fazla para harcarsınız. Örneğin uygun fiyatlı bir tatil yapmak peşindeyseniz \"Şekerim ben Norveç, İsveç, Finlandiya gezisine çıkıyorum\" ya da \"Ben Jack Kerouac gibi adamım, Amerika'da 1 ay road trip yapacağım\" demek çılgınlıktır. Bunun yerine yapmanız gereken öncelikle nerede daha az bütçeli bir tatil yapabileceğinizi araştırmaktır. Bu gibi durumlarda çok da uzak olmayan, küçük şehirler daha mantıklı olabilir. O çılgın gezi planınızı da seneye yapıverirsiniz, panik yok. Yok kardeşim ben Norveç'e de Amerika'ya da gideceğim ama orayı uygun gezeceğim, sen bana onu anlat diyorsanız, sizi aşağıdaki tatili ucuza getirme teknikleri uygulamaya davet ediyoruz. -Eğer hali hazırda vizeniz yoksa, vize almanızı gerektirmeyecek ülkelere gitmeyi değerlendirebilirsiniz çünkü vize eşittir ekstra masraf. Bunun için şurada Türkiye'den Vizesiz Gidilebilen Ülkeler listesi mevcut. -Sezon dışı seyahat etmek de ucuz yurtdışı tatili yapabilmek için oldukça mantıklı bir teknik. Otellerden restoranlara her türlü masrafınız, popüler sezon ziyaretine kıyasla çok daha düşük olacaktır. -Gideceğiniz ülkenin pahalılık durumunu kontrol etmek için şu siteyi kullanabilirsiniz. Orada marketten alacağınız şeylerden tutun, ortalama bir restoranda yemeğin ne kadar tuttuğuna, hatta Mcdonalds'da bir menünün fiyatına kadar birçok detayı bulabilirsiniz. Tabii ki yüzde yüz doğru sonuç veriyor diye bir şey yok ancak aşağı yukarı fikir edinmenizi sağlar. 2. Otel seçerken yalnızca booking. com'a bakmakla kalmayın. Yurtdışı tatiline çıkarken yapılan en büyük hatalardan biri, yalnızca booking. com vb. sitelere dadanmaktır. Evet internet üzerinden halletmek oldukça kolay görünebilir, üstelik fırsat diye sunulan onlarca seçenek ve genel olarak yüzlerce otel önerisinin işinizi oldukça kolaylaştırdığı da bir gerçek. Ancak bu demek değil ki orada gördüğünüz fiyat, kalmaya niyetlendiğiniz otel için en uygun fiyat. Bu durumu aşmak için yapmanız gereken en önemli şeylerden biri booking. com'da bulduğunuz otelin fiyatını hem otelin kendi sitesinden kontrol etmek, hem de oteli aramak. Kişisel deneyimlerimizden yola çıkacak olursak çok net bir şekilde söyleyebiliriz ki, şu ana dek booking. com'da gördüğümüz fiyatların %60'ında oteli arayıp sorduğumuz fiyattan daha yüksek bir fiyat aldık. Bakmayın yani booking'in her zaman \"canısı ben en uygun fiyatı öneriyorum\" şovlarına, o iş hep öyle olmuyor. Bu durumun sebebini ya da açıklamasını bilemiyoruz, ancak bütçemizde büyük farklar yaratacak kadar değişik fiyatlarla karşılaştığımızı da ekleyelim. Seçtiğiniz oteli arayın, arayamıyorsanız mail atın, mail atamıyorsanız birine attırın, ama bu seçeneği es geçmeyin deriz. -Tabii ki booking'den bulduğunuz otelleri başka sitelerden araştırmayı da unutmuyoruz. Özellikle birkaç destinasyondan oluşan bir tatil ayarlayacaksanız expedia. com oldukça işinize yarayabilir. Kendisi 1 ay süren Amerika gezimizin kahramanıdır onu da ekleyelim. -Eğer konaklama ödemenizi nakit olarak gerçekleştirmek gibi bir şansınız varsa indirim kapma ihtimaliniz yüksek. Bu sebeple oteli arayıp ödemenizi nakit olarak gerçekleştirebileceğinizi söylemek sizin için faydalı olacaktır. 3. Yurtdışında uygun fiyatlı konaklama için Airbnb ve Couchsurfing'i de masaya yatırın. Şimdi booking. com'un dışına çıkma işini biraz daha genişletelim. Eminiz ki aranızda Airbnb ve Couchsurfing'i kullanan birçok kişi vardır, fakat henüz haberdar olmayanlar için anlatmadan geçmek acımasızlık olur diye düşündük. Couchsurfing, gittiğiniz başka bir şehirde, sizi ağırlayabilecek bir yeri olan kişilerle tanışmanızı ve iletişim kurmanızı sağlayabilecek bir gezgin ağı. Örneğin Viyana'ya gideceksiniz ve konaklamaya para harcamak istemiyorsunuz, o zaman giriyorsunuz siteye, üyeliğinizi oluşturup orada kriterlerinize göre sizi ağırlayabilecek birilerini bulup iletişime geçiyorsunuz ve bedava konaklayacağınız bir yeriniz olmuş oluyor. Airbnb'de ise yine bir lokalin evini ya da odasını kiralıyorsunuz, ancak bu sefer tıpkı otelde kalıyormuş gibi ücret ödemeniz gerekiyor. Fakat ödeyeceğiniz ücret evin lokasyonuna, büyüklüğüne, kapasitesine ve çeşitli özelliklerine göre değişiyor, haliyle oldukça uygun fiyatlı konaklama seçenekleri bulabilme ihtimaliniz de artıyor. İsterseniz şu listedeki gibi bir şatoda bile kalabiliyorsunuz, ancak bunun yurtdışı gezinizi ucuza getirmek için iyi bir yöntem olacağını sanmıyoruz. Bu noktada ne kadar düşük bütçeli bir tatile ihtiyaç duyduğunuza göre bu iki seçenekten birinde karar kılabilirsiniz. Eğer konu ile ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz sizin için şurada bir Couchsurfing Rehberimiz de var, ona da göz atabilirsiniz. 4. İnternetten promosyon kodu kovalamayı alışkanlık haline getirin. 5. Gideceğiniz şehrin \"city pass\"lerini kontrol edin. Hazır yukarıda City Pass'lerden bahsetmişken bu konuya parmak basmadan da geçmeyelim ve her gezimiz öncesinde bütçemizi makul hale getirmek için yaptığımız bir çalışmayı sizinle de paylaşalım. Takip edenlerimiz bilir, biz gideceğimiz her şehirden önce ÖSS'ye hazırlanır gibi şehri çalışır ve görmek istediğimiz yerlerin bir listesini çıkarırız. Ardından müze fiyatlarını not alır ve bu fiyatların toplamının şehre ait \"city pass\", yani birçok turistik aktiviteye pass'e ödediğiniz ücret dahilinde girmenizi sağlayan kart ile aynı hesaba gelip gelmediğini hesap ederiz. Örneğin Berlin'e gideceksiniz, gezmek istediğiniz ve girerken ücret ödeyeceğiniz 10 tane yer çıkardınız. Bu gideceğiniz yerlerin size öğrenci indirimi vb. indirimlerin ardından ne kadara patladığını internet sitelerinden bakarak kontrol edin ve toplamını bir kenara not alın. Akabinde Berlin Pass'in sitesine girin, oradaki indirimlerin kayda değer olup olmadığını, bütçenizi hafifletip hafifletmediğini kontrol edin ve ona göre ya pass alarak bütçenizi hafifletin, ya da \"bu pass bir halta yaramıyormuş ki, ben zaten bu listedekileri gezmeyeceğim\" diyerek kendi bütçenizi kendiniz yaratın. Unutmayın, her City Pass faydalı değildir. Bazıları yalnızca saçma sapan indirimler içerir ve kimileri görmek isteyeceğiniz birçok yere pass'e ödediğiniz ücret dahilinde girmenizi sağlamaz. 6. Ücret ödeyerek gidebileceğiniz aktivitelerin biletlerini önceden internetten alın. Eğer daha ucuz yurtdışı tatili yapmak istiyorsanız internet sizin en kral dostunuzdur. Gideceğiniz müze, etkinlik vb. şeylerin biletleri genellikle internet sitelerinde daha uygun fiyatlı olur ve gidip oradan almaktansa internetten almanız size birçok avantaj sağlar. Bu sebeple, her nereye gidecekseniz hem sıra bekleme işini atlatmak, hem de daha uygun fiyatlı biletler alabilmek adına internetten bilet satışı olup olmadığını mutlaka kontrol edin. İlk etapta bütçemi 3-4 euro hafifletsem ne olur diye düşünebilirsiniz, ancak bunu alacağınız her bilet için uyguladığınızda büyük bir fark yaratabileceğini siz de göreceksiniz. 7. Uygun fiyatlı uçak bileti için yalnızca Türk firmaları kontrol etmeyi bırakın. Yurtdışına giderken öncelikle THY, Pegasus, Atlasjet gibi tanıdığınız bildiğiniz kurumların sitelerini kontrol ediyor olmanız çok normal. Ancak başka ülkelere ait havayolu firmalarının farklı promosyon dönemlerine denk gelebilecek olma ihtimaliniz nedeniyle, aslında başka firmaları kontrol etmek de oldukça mantıklı bir seçenek. Bunun için skyscanner. com. tr gibi uçak bileti firmalarını kıyaslama olanağı tanıyan siteleri kullanabilir ve hangi biletin daha ucuz olduğunu bu şekilde tespit edebilirsiniz. Aynı zamanda kullanma potansiyeliniz olan havayolu firmalarının e-bültenlerine üye olursanız her türlü promosyon haberini mail alabilir ve ani gelişen tatil planlarıyla küçük bir Polyanna'ya dönüşebilirsiniz. Sonuçta ucuz uçak bileti bulabilmenin yaşattığı mutluluğun yerini tutabilecek çok az şey var! Aktarmalı uçmak çoğu kişi tarafından oldukça sorunlu bir deneyim olarak kabul ediliyor. Bir kere indi bindi yapmak zaten sıkıntı, bavulunuzun oradan oraya geçerken kaybolma ihtimali tam bir gerginlik kaynağı ve özellikle arada kaybedilen, havaalanında çürüyerek geçirilen zaman gerçekten de sinir bozucu. Ancak aktarmalı uçarak ve biraz daha çileli bir yolculuk sürecini kabullenerek uçak biletine vereceğiniz ücreti yer yer yarı fiyatına kadar indirebileceğinizin farkında mısınız? Üstelik bu noktada size şöyle bir öneri verebiliriz: Kendi aktarmanızı kendiniz planlayın! Yani? Şöyle örneklendirelim: Yakın zamanda gerçekleştireceğimiz İzlanda gezisi için bilet fiyatlarına baktığımızda hafiften bir inme inme durumu yaşayınca ufak bir araştırma sonucu Norveç'e gidip oradan İzlanda'ya geçersek hem biletin çok daha uyguna geldiğini hem de Norveç'i görme şansı yakalayabileceğimizi fark ettik. Üstelik bu şekilde çok uzun bir uçuş süreci geçireceğimize onu da 2 bölüme ayırmış olduk ve saatlerce uçağın içine tıkılarak buhran geçirmek durumunda kalmadık. Siz de kendinize bu şekilde daha uygun fiyatlı ve daha insancıl alternatifler üretebilirsiniz! 9. Ücretsiz şehir turlarını kontrol edin. Bir şekilde uçak, konaklama gibi masrafları hallettiniz ve kendinizi şehrin sokaklarına attınız. Bu noktada işleri nasıl daha ucuza getirebilirsiniz? Bunun için bulunabileceğiniz en mantıklı hamlelerden biri birçok şehirde düzenlenen ücretsiz şehir turlarına katılmak. Bu şekilde sizin gibi gezginlerden oluşan kalabalık bir grup ile birlikte şehrin önemli yerlerini keşfedebileceğiniz ve hikayelerini bir bilenden dinleyebileceğiniz gibi bol bol arkadaş da edinebilirsiniz. Bu gibi turları bulabilmek için en büyük dostunuz Google Amca'ya danışıyor ve \"X City Free Walking Tours\" tarzı bir araştırmaya girişiyorsunuz ve olabilecek tüm seçenekler karşınıza dökülüveriyor. İlgisini çekenler için şuradan Londra'da gerçekleşen bir versiyonuna bakabilirsiniz mesela. Çok güzel bir yazı olmuş. Siz yolu göstermişsiniz, gerisi bize kalmış. Çok güzel. Kaleminize sağlık. Gezmek güzeldir ama aynı paraya daha fazla gezmek daha güzeldir. Teşekkürler!! Oldukça keyifli bir yazı, pratik bilgiler de işe yarar. Teşekkürler. Cok tatli faydali olmuuus. Tesekkurler! Nacizane eklemek istedigim 1-2 nokta var benim hayatimi acayip kolaylastiran. 1-navigasyon kullanimi icin pek cok secenek olmasina ragmen ben android telefonda google maps kullaniyorum ve offline harita ozelligi geldi. yani gideceginiz sehrin haritasini telefona download edip uzerinde hedefleri pinlediginizde sehir ici rota olusturmak cok kolaylasiyor. yuruyerek yol cikarmak icin online baglanti gerekiyor ama referans noktalarla, sokak isimleriyle hayat cok kolaylasiyor. 3-trip advisor bahsettiginiz free city tourlara ulasmak icin benim gordugum en derli toplu yontem. Bonusway'i sayenizde öğrendim. O yüzden size de destek olmak adına, linkten kayıt oldum. Yalnız 10 TL bonusu kayıt olanlar kazanmıyormuş, sadece tavsiye eden. Orada bir yanlış anlaşılma olmasın. işte ben de hep bundan bahsediyorum, bonusway gibi siteler daha çok yaygınlaşmalı, insanlar bilinçsizce alışveriş yapıyorlar. satın almadan mutlaka indirimleri bekleyin bu da yetmez, bonusway gibi sitelerde para sonradan hesabınıza yükleniyor ve belirli bir limiti aşmadan bu parayı çekemiyorsunuz bunun yerine kupon sitelerini tercih etmeniz daha yararlı olacaktır. en azında indirim anında uygulanıyor 🙂 bunun için bir sürü site var indirim kuponu ya da kodu yazdığınızda çıkarlar, örneğin bu da onlardan biri https://www. picodi. com/tr/kategori/ulasim-and-seyahat. daha önce kullandım diğerler sitelerde aynı işlevi görüyor ama ne kadar günceller onu bilemiyorum. Yurt dışında tatile çıkmak heyecan verici oluyor ama benden söylemesi tur ile de gitsek evde ki hesap asla çarşıya uymuyor. Faydali bilgiler icin cok tesekkurler. Ben yalnizca konaklama kisminda biraz farkli dusunuyorum, genelde booking. com'dan rezervasyon yaparim. Daha ucuza internette aratip bulunca linkini yolluyorum ve aradaki farki booking. com en ucuz fiyat garantisi kapsaminda oduyor, ornegin gecen haftaki Lapland gezimde boyle oldu. Direkt ucuzu alacagina niye boyle dolambacli bir yol izliyorsun derseniz, otelle bir problem oldugunda beni destekleyecek guclu bir platformu arkama alabilmek icin. Booking. com'dan bağımsız olarak direkt hotelleri aramanın ucuzluğundan bahsetmişsiniz. Bir çok otelin Booking. com kullanmadan size daha ucuz fiyat verme sebebi booking. com'a vermek zorunda olduğu oda başına fiyatın bir kısmını düşmesidir. Siteniz ve yazılarınız çok başarılı. Bu yüzden katkı sağlamak istedim. Merhaba. Ben de konaklama için fikrimi belirtmek isterim. 2 yıl önce booking. com dan dnipropetrovsk ta bir otelde yer ayırttım, gittiğimde otel görevlisi benden temizlik ücreti adı altında ekstra 30usd istedi. Ben de booking. com da böyle bir bilgilendirme olmadığını söyledim. sonrasında otel görevlisi booking. com u aradı ve yanlış hatırlamıyorsam ispanya üzerinden beni aradılar 2 dk içinde. Bana ödemem gerektiğini söylediler. Ben de dedim herşey içinde fiyat verdiniz ben de aldım ekstra bir bilgilendirme yoktu. birşeyler söyledi yarım türkçe ile sonra tamam bilgilenirme yapmadığımız için bu seferki konaklama temizlik ücretinizi biz ödüyoruz. iyi günler dediler kapattılar. Demek isterim ki fiyat aynı ise yada çok bir fark yoksa bir genius lu olarak kesinlikle booking. com u kullanmanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/12/14/viyana-gezi-rehberi", "text": "Viyana'yı betimlemek pek de kolay bir iş değil. Şehre ilk ayak bastığınızda tipik bir Avrupa şehrinin tüm özelliklerini taşıdığını düşünüyorsunuz. Gayet güzel bir şekilde muhafaza edilmiş tarihi binalar, şehrin kalbinde yer alan ihtişamlı müzeler ve mükemmel bir opera binası, heybetli bir katedral ve günün en yoğun saatinde bile boş olduğunu görebileceğiniz sakin, düzenli sokaklar. Sonra şehri tanımaya başlıyorsunuz. Müzelerini, müzisyenlerini, sanatçılarını tanıyorsunuz, metrodaki tuvaletin içinden bile klasik müzik sesi gelince \"yok artık\" diyor ama bir yandan da gerçekten bambaşka bir yerde olduğunu hissederek gülümsüyorsunuz. Gecesine ve sokaklarına karışınca genç ve asi tarafını da keşfediyor, opera çıkışı dağılan kalabalığı geride bırakarak başka bir caddeyi takip edince barların, kalabalığın, gülümseyen insanların arasına karışıyorsunuz. Tam \"Bu sokaklar niye böyle boş yahu!\" diye düşünürken bir kapının ardına geçiyor ve sigara dumanı ile karışık kahkaha sesleri arasında sözlerini anlamadığınız bir şarkının ritmine kendinizi kaptırıveriyorsunuz. Viyana'yı seveceğinizin garantisini ilk paragraftan verdiğimize göre, daha fazla uzatmadan konuya geçelim, karşınızda Viyana Gezi Rehberi! Viyana'da Kış: Daha önce kış aylarında Orta Avrupa'daki herhangi başka bir şehre ayak basanlar iyi bilir, oraların soğuğu gerçekten pis oluyor. Dolayısıyla Viyana'ya kışın gitmenin tüm gezinizi buz gibi bir havada gerçekleştirmek anlamına geldiğine emin olabilirsiniz. Durum böyle olunca \"aa o zaman kış dönemi kimse gitmiyordur, dolay ısıyla otel fiyatları falan hep daha uygun oluyordur, Allahım ne kadar da sinsiyim\" diye de düşünmeyin, çünkü işler tahmin ettiğiniz gibi yürümüyor. Viyana Avrupa genelinde en keyifli Christmas dönemi geçirebileceğiniz şehirlerden biri olarak biliniyor. Dolayısıyla Kasım sonlarından Ocak'a kadarki süreçte şehir genelinde bir turist yoğunluğu oluyor. Bu da kalabalık, yer yer sıra beklemek ve normalden daha yüksek fiyatlar anlamına geliyor. Bu arada özellikle Christmas döneminde bir geziye çıkmak istiyorsanız tam yerine geldiniz, şehir gözlerinizde kalpler oluşturacak kadar sevimli oluyor, onu da ekleyelim. Viyana'da Yaz: Viyana'nın en turistik dönemi havanın 30 civarı derecelerde seyretmesinden mütevellit tabii ki yaz ayları. Evet sokaklarda gezip tozmak, parklarda kaybolmak için güzel havalar, lakin otel fiyatlarının daha da yükselmesi, müzelerde sıra beklemeler, restoranlarda yer bulmak için kavga vermeler de yanında bonus olarak geliyor. Nys cnm snçta snn krarın bn bşy dmyrm........ Viyana'da konaklama meselesinde yine bir nokta atışı yaparak burayı okuyan herkesi alternatif yer araştırma zahmetinden kurtarıyoruz. Biz Vienna Apartments aracılığıyla gayet merkezi ve birçok noktaya kolaylıkla yürüyebileceğiniz ya da kendinizi toplu taşımaya rahatlıkla atabileceğiniz bir noktada ev kiraladık. Üstelik yüksek tavanlı, şahane kapılı, retro asansörlü evimiz pek de güzeldi. Dolayısıyla kendisini şiddetle tavsiye etmekle beraber, kendilerini arayarak rezervasyon yaparsanız hem ödemeyi oradayken gerçekleştirebileceğinizi hem de kendilerine booking. com komisyonu kesilmeden onlara da daha faydalı olabileceğinizi de hatırlatalım. Zira ödemeyi yaptığımız kişinin kendilerini arayarak rezervasyon yaptık diye bize sarılmadığı kaldı. Eğer olur da Vienna Apartments'ta yer bulamazsanız önerimiz, özellikle Viyana'yı ilk kez gezecekseniz kiralayacağınız ev ya da kalacağınız otelin şehir merkezi olan Inner Stadt sınırları içinde olması. Bu şekilde ulaşımınız daha rahat olacaktır. Viyana'ya ne kadar bütçe ayırmanız gerektiği konusuna kafa yorarken küçük çaplı endişelenmeye başlamış olabilirsiniz. Merak etmeyin \"Opera diyorlar, klasik müzik diyorlar, burası kesin pahalıdır\" düşüncesi yalnızca size özgü bir durum değil. Evet burası özellikle turistik aktiviteler açısından çok uygun fiyatlı bir şehir değil, ancak size birçok alternatif sunuyor olması nedeniyle şehri bütçenize uyum sağlamaya zorlayabilirsiniz. Yani ne demek istiyoruz? Bütçeniz şehrin hangi bölgesinde vakit geçirdiğinize, nerede ne yediğinize, gece hangi bara gitmeyi tercih ettiğinize göre büyük ölçüde değişiyor. Özetle bu konuda dizginler tam anlamıyla sizin elinizde. Bütçenizi biraz daha hafifletmek açısından çeşitli indirimler sağlayan şehir kartlarını kullanabilirsiniz. Ancak bunları almak her şeyin ucuza gelmesi. Bu noktada yapmanız gereken, orada bulunacağınız gün sayısına göre gidebileceğiniz müze ve sarayların küçük çaplı bir listesini çıkarmak ve Vienna Pass ya da Vienna Card'ın işinize yarayıp yaramadığını kontrol etmek. Şehirde o kadar çok müze ve saray var ve birazdan aşağıda anlattığımızda göreceğiniz gibi birçoğu o kadar gezmeden dönmemelik yerler ki, muhtemelen hepsini tek bir gezinin içine sığdıramayacaksınız. Bu sebeple şehir kartı almak her zaman çok makul bir seçenek olmayabiliyor. İlgilenenler için Vienna Pass'in 2, 3 ve 6 günlük versiyonu, Vienna Card'ın ise 2 günlük ve 3 günlük versiyonları var. Vienna Pass çok daha yüksek fiyatlı, çünkü ulaşım ve sıra atlama olanağı sağlamasının yanı sıra, birçok müzeye ücretsiz girmenizi sağlıyor. Vienna Card ise yalnızca ulaşım ve müzelere girişte çeşitli indirimleri kapsıyor. Öğrenciyseniz birçok yerde indiriminiz olacak. Dolayısıyla söz ettiğimiz şehir kartlarına ihtiyaç duymama ihtimaliniz daha da yüksek, aklınızda bulunsun. Eğer bu kartlardan herhangi birini almaya karar verdiyseniz internetten alın, çünkü internette indirimli fiyat uygulanıyor. Viyana ulaşım ağı gayet gelişmiş bir şehir olduğu için bir gezgini çok mutlu edebilecek ve özellikle İstanbul'da yaşayan gezginleri metrobüsle iki kat daha kavgalı hale getirebilecek bir şehir. Üstelik turistik noktaları çoğunlukla birinden diğerine yürümeye elverişli olduğu için manyaklar gibi o sokaktan öbürüne dalarak şehri mutlu mesut bir şekilde keşfedebilirsiniz. Viyana içinde en sık kullanacağınız toplu taşıma aracı pek tabii U-bahn. Kendisine metro da diyebiliriz ama demeyeceğiz, çünkü U-bahn deyince anlık bir Almanca konuşabiliyormuş hissi oluyor ve bu hissi seviyoruz. Bu saçma tespiti bir kenara koyacak olursak, metro masraflarınızı biraz daha az indirgemek adına birkaç günlük metro kartı alabilirsiniz. Günlük 7,60 Euro, 2 günlük 13 Euro, 3 günlük ise 16 küsür. Şayet Vienna Card almış bulunduysanız zaten içine dahil, hadi yine iyisiniz. Viyana Havaalanı'ndan şehre ulaşmak için tren, otobüs, taksi şeklinde 3 seçeneğiniz var. En basit seçenek olan taksiyi kullanırsanız havaalanı içinde Viyana merkezinin her noktasına 36 Euro'ya götüren Taxi40100 firmasının standını bulup işi rahatlıkla çözebilir, indirim kapabilirsiniz, zira taksicilerin %85'i falan Türk olduğu için çingene pazarlığına bile girebiliyorsunuz. Eğer tren kullanmak isterseniz 2 seçeneğiniz var; biri S-Bahn olarak bilinen ve şehir merkezindeki Wien Mitte istasyonuna yaklaşık yarım saatte ulaşan tren, biri de CAT olarak bilinen ve aynı istasyona 15 dakikada ulaşan hızlı tren. Bu ikisinin arasında zaman açısından çok büyük bir fark olmamakla birlikte, CAT tek yön 12 Euro, S-Bahn ise tek yön 4,40 Euro olduğu için hızlı treni kullanmanızın çok da bir mantığı olduğunu söyleyemeyeceğiz. Canımız ciğerimiz metro varken otobüse girişmeye hiç gerek yok, o yüzden otobüsten hiç bahsetmiyoruz bile.. Adının ihtişamına yandığımız Wolfgang Amadeus Mozart'ın doğduğu topraklardasınız, önce destur deyin sonra da Viyana Devlet Operası'nın sitesine girin ve mutlaka gitmeden önce bir bilet kapın. Tabii ki Viyana'da operaya gideceksiniz arkadaşlar, bu konuyu tartışmak istemiyoruz. O ortamı, devlet operasının mükemmelliğin somutlaştırılmış hali olan binasının içini ve o ihtişamı görmeden hayatta bırakmayız. Viyana'da operaya gitmek için yapmanız gereken en önemli şey erken davranmak, çünkü gerçekten çılgın bir ilgi var. Bu sebeple Viyana'ya gitme kararı aldıktan hemen sonra yukarıda linkini verdiğimiz siteye girin ve gitmek istediğiniz operanın biletlerini internet üzerinden satın alın. Önlerde bütçe yüksek, en arka köşeye kaldık, bize göre düşünecek olursak en arkada başka iş peşindekiler oturur diye düşünmenize gerek yok, sahneyi her noktadan gayet mükemmel şekilde görebilirsiniz. Son olarak biletinizin çıktısını almayı unutmayın, kapıda ihtiyacınız olacak. Opera biletlerinin pahalı olduğu aşikar. Bu konuda biraz daha çemkirebilirdik, ancak söz konusu opera olduğu için salon kadını çizgimizden çıkmadan size bu işin uygun fiyatlı alternatifini de sunalım istiyoruz: Ayakta opera biletleri. İlk etapta kulağa çok mantıklı gelmese de bu deneyimi mutlaka yaşamak istiyorsanız ya da operaya yüksek bir bütçe ayırmak istemiyorsanız bu seçeneği kesinlikle değerlendirebilirsiniz. Üstelik \"daha fazla ayakta opera izleyemeyeceğim ne yapıyorum ulan ben?\" diyecek olursanız kapıya 1 adım uzaklıktasınız, çeker gidersiniz. Bu biletleri de aynı şekilde yukarıdaki web sitesinden temin edebilirsiniz. Ailenizin gezginleri Oitheblog'dan altın değerinde tavsiye: Siz siz olun, Viyana'ya mümkün olduğunca çok vakit ayırın. Gezecek görecek o kadar çok yer, o kadar çok müze ve saray var ve hepsini gezmesi o kadar uzun sürüyor ki, bir gün içinde görmeye karar verdiğiniz yerlerin 3 tanesini bitirmeyi başarabilirseniz kendinizi Master Yoda gibi hissediyorsunuz. Zaten şehri gezme işini birkaç günde tamamlayabilirseniz size plaket falan vermeyi düşünüyoruz. İnanmıyorsanız gelin aşağıda ne var ne yok bakalım. Viyana'daki favori müzelerimizden biri ile başlangıcı yapalım. Adından bir halt anlaşılmadığı için kendisini Viyana Sanat Tarihi Müzesi olarak da adlandırabileceğimiz Kunsthistorisches'in binasını dışarıdan görüp de ilginizi çekmemesi zaten mümkün değil. Aynı güzelliğin içeride de şiddetli bir biçimde devam ettiğini görünce zaten sanata zerre kadar ilginiz olmasa bile sırf binanın içini gezebilmek adına kontrolsüz bir biçimde kendinizi yapının derinliklerinde bulacaksınız. Eserler çoğunlukla Batı Avrupa sanatı üzerine kurulu. Caravaggio, Tiziano, Raphael, Velazquez, Jan van Eyck gibi onlarca önemli sanatçının birçok eserini görebilmeniz mümkün. Aslına bakarsanız şayet Louvre, Orsay ya da Prado gibi dünyaca ünlü müzelerden daha az biliniyorsa tek sebebi adını okumanın imkansız gibi görünmesi. -Eğer ilgi alanınıza giriyorsa buraya çook uzun zaman ayırmak isteyeceğinizi hatırlatalım, vaktinizi ona göre ayarlayın. -Viyana'da birçok müzede olduğu gibi burada da çantanızı, montunuzu dolaba bırakmanız gerekiyor. Bırakırken yanınıza audio guide için para almayı unutmayın, eserlere boş boş bakıp bakıp geçmeyin. Biz 80 kere dolaba gidip gelmek zorunda kalınca ayar olduk, o yüzden size hatırlatalım dedik. -Yazın her gün 10:00-18:00 arası açık. Diğer dönemler 10:00-18:00 arası açık ancak Pazartesileri kapalı. -Giriş 14 Euro. Öğrenciyseniz 11 Euro. Yanınızda öğrenci kartınız yoksa uyuzluk yapıyorlar. -Adres: Maria-Theresien Platz. U3'e binip Volkstheater'de inerseniz kolayca ulaşabilirsiniz. Geldik adını okurken 40 takla atmanız gereken bir başka müzeye. Türkçe adıyla Doğa Tarihi Müzesi, Sanat Tarihi Müzesi'nin hemen karşısında, tüm heybetiyle yükselen diğer güzellikten ölmeli bina. Zaten Kunsthistorisches'i beğenip bunu beğenmezseniz çok saçma olur, çünkü tam olarak aynı mimariye sahipler. Daha önce benzer bir müze ziyaret ettiyseniz bu müzenin içeriğini de aşağı yukarı tahmin ediyorsunuzdur ancak yine de biraz daha detaylandıracak olursak; Değerli taşlara ve minerallere ayrılmış bölüm, fosillerin bulunduğu bölüm, dinazorlarla ilgili bölüm, meteorlara ayrılmış bölüm ya da nesli tükenmiş/tükenmekte olan hayvanlarla ilgili bölümleri gezebilmeniz mümkün. Bir de insanın inceden sinirlerini bozan doldurulmuş hayvanların bulunduğu bir bölüm var tabii. Şayet Washington DC ya da New York'taki doğa tarihi müzelerinden herhangi birini gezmiş bulunduysanız ve Viyana'da kısıtlı bir süreniz varsa, diğer müzelere vakit ayırabilmek adına bunu es geçebilirsiniz sanki. -Salı hariç her gün 9:00-18:00 arası açık. Çarşamba günleri 21:00'e kadar ziyarete edebilirsiniz. -Giriş 10 Euro. Öğrenciler için 5 Euro, 19 yaş altına ise ücretsiz. -Adres: Maria-Theresien Platz. U3'e binip Volkstheater'de inin. Gittiğiniz şehrin modern sanat müzelerini kaçırmamak gibi bir huyunuz varsa Viyana'daki istikametiniz tabii ki Mumok. Şehrin müzeler bölgesi Museumsquartier'de bulunan Museum of Modern Art, öncelikle hapishaneden hallice ilginç mimarisi ile kolaylıkla dikkatinizi çekecektir. İçeride ise birçok farklı akıma dahil edebileceğiniz çeşitlilikte eser görebilmeniz mümkün. Tavsiyemiz audio guide olmadan gezmemeniz ve müze katlarını doğru sıralamayla gezmeye özen göstermeniz, zira sergi konseptlerinin çoğu bütün olarak ele aldığınızda daha anlamlı bulabileceğiniz cinsten. -Her gün açık. Pazartesi 14:00-19:00, Perşembe 10:00-21:00, diğer günler ise 10:00-19:00 arası ziyaret edebilirsiniz. -Giriş 11 Euro. Öğrenciler için 7. -U2'ye binip Museumsquartier'de inerek hoop diye ulaşabilirsiniz. Bizi Egon Schiele gibi bir mükemmelik ile içli dışlı hale getiren ve Gustav Klimt'e doyuran Leopold Museum, Museumsquarter'de yer alan ve gitmezseniz tarafımızda türlü hakaretlere maruz kalacağınız bir başka sanat müzesi. İçeride Schiele'nin 40'tan fazla tablosunu ve 190'nın üzerine çalışmasını, ki bu dünyanın en büyük Egon Schiele koleksiyonu anlamına geliyor, kronolojik sıra ile ve hayat hikayesini kapsayan detaylar ile birlikte, son derece bilgilendirici bir şekilde görebilmeniz mümkün. Hatta isterseniz siz de bizimle beraber böyle bir yeteneğin 28 yaşında ölmüş olmasının yasını tutabilirsiniz. Aynı şekilde en ünlü eserleri olmasa bile Gustav Klimt'in de birçok eserini görebilir ve hakkında birçok detay öğrenebilirsiniz. Gerçekten şahane müze! -Salı hariç her gün 10:00-18:00 arası açık. Perşembe günleri 21:00'e kadar açık. -Yazın her gün ziyaret edebilirsiniz. -Museumsquartier'de inerek kolaylıkla ulaşabilirsiniz. -Giriş 12 Euro. Öğrenciler için 8 Euro. Gün geçmiyordu ki Viyana'da gezecek bir başka güzel müze daha çıkmasın, olmazsa olmaz müzeler serisine bir yenisi daha eklenmesin. Albertina Müzesi Viyana'nın en iyi sanat müzelerinden sayılabilir. İçeride Renoir, Degas, Monet, Cezanne, Picasso gibi dev sanatçıların eserlerini görebilmeniz mümkün desek zaten üstüne ekstra bir şey söylememize gerek kalır mı bilemiyoruz. Şayet bir çılgınlık yapıp bu müzeyi ziyaret etmeme kararı alacaksanız öncesinde mutlaka dönemsel sergilerine de bakın ve kararınızı öyle verin. Zira biz gittiğimizde şahanesinden bir Edvard Munch sergisi vardı. Sonra vay ben ne yaptım, vay ben ne ettim diye yıkılmayın. -Her gün 10:00-18:00 arası açık. -Giriş 12,90 Euro. (13 diyememişler) Öğrencilere 8,5 Euro. -Adres: Albertinapaltz 1. U1, U2 ya da U4 üzerinden Karlsplatz'da inip yürüyebilirsiniz. Viyana'daki müzelerin çoğunu bayıla bayıla gezdik diye hepsini de övecek değiliz tabii. Şimdi size burası koskoca Freud'un yıllarca yaşadığı evi, muayenehanesi, kitap yazdığı, araştırmalar yaptığı ev desek haliyle sizi de bir heyecan basacaktır. Lakin içeri girip şöyle bir gezindikten sonra buranın \"Ya burası Freud'un evi değil mi abi biz burayı niye müze falan yapmıyoruz?\" şeklinde kurulmuştan hallice olduğunu kesinlikle fark edeceksiniz. Evin bazı noktaları eski haliyle korunmaya çalışılmış, ancak maalesef Freud çoğu eşyasını Nazi işgali döneminde gitmek durumunda kaldığı Londra'daki evine taşımış. Bu sebeple meşhur koltuğu da dair çoğu eşyasını Londra'daki müzede görebiliyorsunuz. Buradaki müze ise biraz \"toplama\" olmuş diyebiliriz ve acı ama gerçek, çok yüksek ihtimalle hayallerinizi yıkacak. Eğer ilginizi çekerse müzenin, daha doğrusu dairenin büyük bir kısmının da Freud'un kızı Anne Freud üzerine olduğunu ekleyelim. -Eğer tüm bu karalama kampanyamıza rağmen bu müzeye gidecek olursanız, video odasındaki görüntüleri izlemeyi ihmal etmeyin. Sigmund Freud'un anılarını çok eski görüntüler eşliğinde eşinden dinlemek güzel bir deneyimdi. -Her gün 10:00-18:00 arası açık. -Giriş 9 Euro. Öğrenciler için 6,5 Euro. -Adres: Bergasse 19. Kunsthalle Wien, Viyana'nın modern sanat ihtiyacını fazlasıyla gideren bir başka mekan. Aslına bakarsanız iki Museumsquartier ve Karlsplatz olarak iki farklı lokasyonda yer alıyor ve ikisinde de farklı farklı sergilere denk gelebilmeniz mümkün. Aynı zamanda farklı konseptlerde etkinliklere de ev sahipliği yapıyorlar. Burası için \"şunu görebilirsiniz, bunu gezebilirsiniz\" gibi bir genelleme yapmak pek de mümkün değil, çünkü sergiler dönemsel olarak değişiyor. Örneğin şu aralar gidecek olursanız bizim de denk geldiğimiz ve ücretsiz olarak girebileceğiniz \"Political Populism\" sergisini bayıla bayıla gezdik ve yakın zamanda yolunuz düşecek ise size de şiddetle tavsiye ederiz! Viyana'daki saraylarla ilgili ayrıca devcileyin bir yazı yazmak gayet olası. Zira bu kadar ihtişamı bir arada görünce insanın anlatacak, betimleyecek o kadar çok şeyi oluyor ki! Bu noktada yanınızda \"abi kaç tane saray gezeceğiz birini eleyelim\" diyerek sizi baskılayan bir eküriniz varsa ve işin içinden çıkamıyorsanız diye hepsiyle ilgili size küçük çaplı özetler geçeceğiz. Acı ama gerçek, her saray ayrı güzel, her birinin ayrı özellikleri var, dolayısıyla herhangi birini işin içinden çıkarmaya çalışacaksanız şimdiden kolay gelsin. İşte geldik şehir merkezinde dayalı döşeli, kombili, HER YERE yürüme mesafesi, güney cephe bir saraya. Sebepsizce sahibinden. com ilanı tadında bir giriş yaptığımız Hofburg Sarayı, sevgili Habsburg'ların kış aylarında yaşadıkları, güzeller güzeli evi oluyor. Sarayı ziyaretçiler için Imperial Silver Collection, Sisi Museum ve Imperial Apartments şeklinde üç farklı bölüme ayrılmış. İlk bölümde sarayın ne kadar tabak, çanak, çatal, bıçağı varsa, ki çok var, hepsini inceleyebiliyorsunuz. Sisi Müzesi size Franz Joseph'in halk tarafından çok sevilen, güzelliği ile nam salmış, çok yüksek ihtimalle anoreksiya hastası olan ve daha önce hayatını okuduğunu imparatoriçelerden çok farklı bir kafası olan eşi Elisabeth'in kişisel yaşantısına dair bilgi edinme, eşyalarını görme şansı tanıyor. Şahsen Sisi ile duygusal bir bağ kurmuş durumdayız, çünkü kendisi hem seyahat meraklısı-imiş, hem de içindeki \"özgür olma\" isteği üzerine kurduğu cümleler adeta içimize işledi, bırakaydınız kadını da istediğini yapaydı diye haykırmak istiyoruz. Imperial Apartments'ı gezmek ise çoğunlukla Franz Joseph ve Sisi'nin yaşam alanlarını ve eşyalarını inceleyerek tam bir \"hate it or love it\" ikileminden geçeceğiniz oldukça enteresan bir deneyim. Yer yer oh ne güzel yaşamış adamlar dedirtiyor, yer yer enteresan bir kapana kısılmışlık hissi. Yanınızda doğru insanlar varsa ortalıkta soylular gibi cirit atarak son derece saçma bir eğlence maratonuna girebilirsiniz, OitheBlog tarafından test edildi, onaylandı. -U3 ile Herrengasse'de inerek kolayca ulaşabilirsiniz. Viyana genelinde görünce \"İşte bu saray olsa gerek\" diyeceğiniz onlarca muhteşem bina olduğu için biraz tabela okumakta fayda var. -Her gün açık. Eylül-Haziran arası 9:00-17:30, Temmuz ve Ağustosta ise 9:00-18:00 arası ziyaret edebilirsiniz. -Giriş 12,50 Euro. Öğrenciler için 11,50. Schönbrunn'u gezmek pek de kolay değil. Bir kere yazlık olduğu için burayı en vizyonsuz halinize geçiş yaparak Silivri gibi falan düşünün. Yani? Yani şehrin dışında kalıyor. Dolayısıyla Hofburg Sarayı'na ulaştığınız gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya, yürüyerek ulaşmanız pek de muhtemel değil. Ulaşım kısmını halletikten sonra bir de burayı gezmesi var tabii. 1200'ün üzerinde odaya sahip olan bir saray nasıl gezilir? Aslında bol odası olan israf makinası saraylar biliyorsunuz ki bize çok da yabancı değil. Ancak yine de gözünüzü korkutması muhtemel. Fakat sakin olun, çünkü zaten isteseniz de tüm odaları gezemiyorsunuz. Bu noktada iki tur seçeneğiniz var, ya 22 odayı kapsayan Imperial Tour (12, 90 Euro) yapacaksınız, ya da 40 odayı kapsayan Grand Tour (15,90 Euro). Kararınızı önceden verip biletinizi ona göre almanız gerekiyor. Aslına bakarsanız kocaman olması dışında dışarıdan bakınca pek de cafcaflı durmayan Schönbrunn, içine girince \"İşte şimdi gerçek bir saraydayım\" dedirtecek cinsten bir ihtişama sahip. -Hofburg Sarayı'nı anlatırken size Sisi'den bahsetmiştik ya, buranın yıldızı da \"Ekmek yoksa pasta yesinler\" gibi bir söz söylediği iddia edilen ama çok yüksek ihtimalle ya bunu hiç söylememiş olan, ya da bir çeviri hatasına kurban giden Maria Antoinette'in annesi Maria Theresa. -Saray bahçeleri bambaşka bir dünya, aslına bakarsanız Schönbrunn geziniz boyunca sizi en çok yoracak aktivitenin bahçeleri gezmek olduğunu bile söyleyebiliriz. Ona göre zaman ayırmakta fayda var. U4 hattına binip Schönbrunn durağında inerek kolayca ulaşabilirsiniz. Panik yok, metrobüse binmenize gerek kalmayacağını söylemiştik. -Saray yılın her dönemi, her gün 8:30'da açılıyor. Kapanış ise yaz dönemi 6:30, Nisan-Haziran arası 17:30, Eylül-Ekim 17:30, Kasım-Mart arası ise 17:00'ye kadar açık. Ne kafa karıştırdınız be. -Yukarıda fiyatlarını belirttiğimiz turlarda öğrenci indirimi var, kartınızı unutmayın. Bir saray daha mı gezeceğiz? Yetmez ama evet! Tamam Belvedere ile saraylar konusunda kapanış yapacağız, sakinleşin. Belvedere, bizim hava koşulları çok zorlu olduğu için son anda emeeen boşver diyerek vazgeçtiğimiz Viyana Kuşatması sırasında başarılı bir savunma gerçekleştirdiği için Prens Eugen Savoy'a hediye olarak verilmiş bir saray. Biz bir şey başarınca bize de saray veriyorlar mı? Yoo! Ama Eugen'e koskoca Belvedere vermişler. Sarayın içinin, dışının ve bahçelerinin güzelliği hakkında artık sizi ikna etmeye çalışmayacağız, onun yerine neyin nerede olduğunu anlatalım. Saray iki ana bölüme ayrılıyor, Yukarı Belvedere ve Aşağı Belvedere. Eğer zamanınız kısıtlı ise istikamet Gustav Klimt'e kavuşarak \"The Kiss\" ve \"Judith\" tablolarını da görebilmek için Yukarı Belvedere, çünkü orada daimi sergiler yer alıyor. Aşağı Belvedere'de ise geçici sergilerin düzenlendiği alan. Vaktiniz geniş ise burada da güzel şeylere denk gelme ihtimaliniz yüksek, gitmeden önce web sitelerinden neye denk geldiğinizi kontrol etmekte fayda var. -Her gün 10:00-18:00 arası açık. -Bilet almak için birkaç seçeneğiniz var. Eğer hem aşağı, hem yukarı Belvedere'yi gezecekseniz 20 Euro ödemeniz gerekiyor. Sadece yukarı Belvedere için 14 Euro, aşağı Belvedere için ise 11 Euro gibi bir ücret var. Hundertwasserhaus: Kegelgasse üzerinde bulunan ve mimarisine hayran kalacağınız bir acayip bina. Viyana'daki diğer binalar gibi düşünmeyin, çok daha farklı bir şeyden söz ediyoruz! Eğer Gaudi ile tanışıklığınız varsa buradayken kendisini bol bol anabilirsiniz, bize onu hatırlattı. Bu arada, ççinde yaşayan insanlar olduğu için binayı yalnızca dışarıdan görebileceğinizi ekleyelim. Kunst Haus Wien: Hundertwasserhaus'a yürüme mesafesindeki Untere Weissgerbergasse üzerinde bulunan bir diğer ilginç bina. Benzer mimariden anlayacağınız üzere bu da Hundertwasserhaus'un mimari Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış. Bina hem müze olarak kullanılıyor, hem de kafesi var. Dolayısıyla içine girebilir, isterseniz mimarını daha yakından tanıyabilir, isterseniz kafesinde vakit geçirebilirsiniz. Stephansdom Katedrali: Tam olarak Viyana'nın göbeği diyebileceğimiz Stephansplatz üzerinde bulunan ve önünde \"RESPECT\" diye bağırmak isteyeceğiniz inanılmaz bir mimariye sahip dev katedral. Viyana'nın simgelerinden birini olduğunu bile söyleyebiliriz. Kendisini hem gece, hem gündüz görmekte fayda var. Zaten bulunduğu meydan şehrin en turistik caddelerinden biri olan Karnterstrasse'ye bağlandığı için gözden kaçırma ihtimaliniz oldukça düşük. Parlamento Binası: Ring Caddesi üzerindeki en mükemmel yapılardan biri olduğu için içine girmeseniz bile geçerken mutlaka görmeniz gereken adı üstünde yapı. Aslına bakarsanız isterseniz oturum günlerinde içeri girip izleme şansınız bile var! Karlskirche: İnceden Paris'in Sacre Cour'unu hatırlatan güzeller güzeli kilise. Karlsplatz gibi merkezi bir noktada bulunduğu için oralara kadar gitmişken görmeden dönmek olmaz. Anker Saati: Hoher Markt'ta bulunan ve buram buram Art Nouveau kokan saat. Tabii öyle sıradan bir saat gibi düşünmeyin, zira kendisi iki binayı birbirine bağlayan bir köprü görevi de görüyor, dolayısıyla ebatlarını siz tahmin edin! Saatin içindeki figürlerin hareket ettiğini algılamak için çaba sarf edebilirsiniz, özellikle gecenin bir vakti alkollüyseniz nedense gereksiz derecede eğlenceli oluyor. Avusturya Ulusal Kütüphanesi: Hofburg Sarayı'nın hemen bitişiğinde, heybetine ve güzelliğine gördüğünüz ilk saniye aşık olacağınız ulusal kütüphanenin içini görmek için elinizden geleni yapın! İçi dışından bile güzel olduğu için kendisi \"Dünyanın en güzel kütüphaneleri\" listelerinin de vazgeçilmez üyesi diyebiliriz. Özellikle öğrenciyseniz içeri alınma ihtimaliniz daha yüksek, aksi takdirde yer yer uyuzluk çıkarabiliyorlar, şansınızı zorlayın. Viyana alışveriş konusunda tipik bir Avrupa şehrinin sunabileceği her türlü çeşitliliği sunuyor. Şehir genelinde Türkiye'de bol bol karşılaştığınız birçok mağazanın yanı sıra farklı mağaza ve butik alternatifleriyle karşılaşabilmeniz de mümkün. Çok şükür alışveriş yapılabilecek birkaç net bölge olduğu için şehrin dört bir yanında cirit atmanız gerekmiyor. Aşağıda size alışveriş yapabileceğiniz bölgeleri şöyle bir özet geçtik, ne arayışında olduğunuza göre direkt olarak o bölgelerden birine yönelebilirsiniz. Karntnerstrasse: Viyana'nın en turistik caddelerinden biri olduğunu düşünürsek çoğunlukla bildiğiniz mağazalar ve hediyelik eşyalar üzerine kurulu olduğunu söylesek pek de şaşırmazsınız herhalde. Bonus olarak bir adet genç kızların sevgilisi Forever 21 de mevcut. Mariahilfer Strasse: Tam olarak bir \"alışveriş caddesi\" şeklinde nitelendirebileceğimiz, Türkiye'den bir yere benzetilmezse ölecek hastalığına yakalananlar için İstiklal Caddesi ile kıyaslanabilecek uzuun bir cadde. Bildiğiniz bilmediğiniz her türlü markayı burada bulabilirsiniz. Neubaugasse-Lindengasse-Kirchengasse-Lindengasse Dörtlüsü: Bu dörtlüyü bir arada yazıyoruz çünkü hepsi birbiriyle bir şekilde kesişiyor ve benzer bir temada alışveriş yapmanıza olanak tanıyor: Tasarım! Tasarım dediysek yalnızca manyak gibi pahalı, 1 çoraba 100 Euro para vermek gibi düşünmeyin, pasaj terk ürünler de mevcut, güzel butikler de. Burada sokak sokak dolanmak, keşfetmek gerekiyor, gerçekten güzel mağazalarla tanışmanız muhtemel. Kauf Dich Glücklich ve Etagere'yi gözden kaçırmayınız! Yukarıda görmeyenler için tekrar etmeye çalışmıyoruz, Viyana Yeme-İçme Notlarımız sizi bekliyor. Viyana gezi rehberi yazıp söylemeden olmaz, gitmeden önce Sigmund Freud, Egon Schiele ve Gustav Klimt üzerine araştırma yapmadan olmaz. Bunları araştırırken fonda Mozart iyi gider. Before Sunrise izleyip giderseniz şehirle kuracağınız bağ kuvvetlenir, The Best Offer izleyip de giderseniz yanınıza kar kalır. Gitmeden önce Ulmon'un Viyana haritarını telefonunuza indirerek gideceğiniz yerleri önceden işaretleyebilir ve işinizi oldukça kolaylaştırabilirsiniz. Şu uygulamayı yükleyip bize teşekkür etmeyecek insan tanımıyoruz! Viyana'ya doyamadıysanız ya da sizi başka şehirlerde de görmek isteriz diyorsanız sizi Instagram ve Facebook sayfamıza da bekleriz efenim. Bir kez daha Viyana ya gitmek geldi içimden, neredeyse isden cikip eve giderken bir kac saat de olsa takılmak iyi gelir herhalde.. Cok güzel olmuş, kutluyorum ikinizi de. müze ve sarayların çokluğu nedeniyle birkaç günde gezmesi zorlu olan, ilk etapta tipik bir avrupa şehri izlenimi yaratsa da tanıdıkça içinizde sempati uyandıracak, özellikle christmas dönemini geçirmek için avrupa'nın en güzel yerlerinden biri olan güzeller güzeli şehir. inşallah kendisi de resimlerde görüldüğü kadar güzeldir. Haftsonu Viyana seyahatim var öncesi mütiş oldu bu öneriler! Ulmon indirildi, notlar alındı şimdi yiyecek içecek kısmına bakıp Viyana'yı keşfetme zamanını beklemek kaldı.. Yalannn! Bir buçuk yıldır burada yaşıyorum, her saati aynı rahatlıkla gezebileceğiniz bir şehir."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/12/18/viyana-yeme-icme-notlari", "text": "Bol detaylı, bol müzeli, bol gezmeli Viyana gezi rehberimizi bitirdikten sonra sıra geldi Viyana yeme içme rehberimize. Bizi az biraz tanıdıysanız gittiğimiz her şehirde gezilecek görülecek yerlere önem verdiğimiz kadar yeme içme konusunda da çılgın bir tutkumuz olduğunu fark etmişsinizdir. Hal böyle olunca Viyana için de detaylısından bir rehber ortaya çıkarmak bizim açımızdan pek de zor olmadı. Viyana müze ve saray konusunda sunduğu çeşitliliği yeme içme konusunda da sunduğu için şehrin sizi bu açıdan da pek mutlu edeceğini söyleyebiliriz. \"Zaten 4-5 günde nasıl bu kadar yediniz kardeşim?\" diye düşündüyseniz onun açıklaması da aslında tam olarak bu oluyor. Doğru yerleri bildikten sonra şehrin yalnızca şinitzel, bira, elmalı turta üçlüsünden ibaret olmadığını siz de göreceksiniz. Gerçi ondan ibaret olsaydı da bu konularda çok iyi oldukları için gayet mutlu yaşayabilirdiniz, olsun biz alternatifler sunmadan geçmeyelim. Viyana'da yaşayan ve zevklerine güvenebileceğimizi düşündüğümüz birçok kişinin akın edip durduğunu gördüğümüz Joma özellikle akşam yemeği açısından tam bir nokta atışı. Hem yemekleri çok başarılı, hem ortam gayet keyifli ve hareketli, hem de kokteylleri çok lezzetli. Şinitzelleri aşağıda anlatacağımız Figlmüller efendi ile yarışacak cinstan desek abartmış olmayız. Yok biz yemek yemeyeceğiz diyorsanız bar kısmında da takılabilirsiniz. Gin Basil, Honolulu Juicer, Passion Dream kokteyllerini mutlaka deneyin, hala burnumuzda tütüyorlar. Naschmarkt'ı modern bir pazar yeri olarak tanımlayabiliriz. Aslında buranın kökeni taa 1700'lü yılların sonlarına kadar dayanıyor. O zamanlar daha küçük çaplı, günlük, taze ürünlerin satıldığı bir pazarmış. Günümüzde ise modern bir pazar yeri olmakla kalmıyor, aynı zamanda genç kesimin de bölgeye ilgisini çekmek için birçok restoran ve kafeye de ev sahipliği yapıyor. İçinde birçok farklı ülkenin mutfağını deneyimleyebileceğiniz çeşit çeşit mekan var ve özellikle Cumartesi günleri bit pazarının da kurulmasıyla bayağı keyifli ve kalabalık bir ortam oluyor. Şayet kış aylarında gidiyorsanız Viyana genelinde olduğu gibi burada da hayat 23:00 sularında bitmeye yakın oluyor, ama yazın giderseniz biraz daha neşeli bir ortama denk gelebilirsiniz. Viyana'nın olmazsa olmaz turistik aktivitelerinden birisi tabii ki şinitzel yemek. Fakat vay ben turistik yer istemem, klişe bende baş dönmesi yapıyor demeyin, çünkü her klişe kötü değildir! Bu deneyimi yaşamak için tabii ki öncelikle mümkünse birkaç gün öncesinden rezervasyon yapıyorsunuz ve böylece kapıda ekmek kuyruğunda gibi çaresizce beklemeden haters gonna hate diyerek içeri giriyorsunuz. Akabinde et, tavuk veya domuz şinitzel seçeneklerinden birini seçiyorsunuz ve ortaya da bizim için bir adet Wiener Tafelspitz söylüyorsunuz. Figlmüller'in şahane patates salatasından söylemeyi de unutmuyorsunuz. Aslında bir önceki Viyana'ya ayak basışımızda gerçekleşen Figlmüller deneyimimizi düşününce \"Figlmüller çok bozdu...\" muhabbeti çevirmeye çok meyilliyiz ama, bozmuş haliyle bile yediğimiz birçok şinitzelden çok daha iyi olduğu kesin. Adres: İki restoranları var. Wollzeile 5 ve Backerstrasse 6. Rezervasyonunuzu hangisine yaptığınızı karıştırmayın. Organik olan her şeyi elimizden alıp sonra 8 katı fiyata sağlıklı ürün diye pazarlamalarından mütevellit bu organik ürün sevdası yalnızca Türkiye sınırları içinde geçerli değil, Viyana'ya da uğramış. Labstelle de aslında tam olarak bu akımın parçası denilebilir. Tatlı bir ortamı ve kitlesi var, özellikle bu aralar oldukça popüler bir mekan olduğu için rezervasyonsuz gitmek pek de doğru olmaz. Ancak tıka basa doymak niyetindeyseniz sizin açınızdan pek de doğru bir fikir olmayabilir, zira dev tabak küçük yemek kombinasyonunun öyle durumlarda ne kadar sinir bozucu olabildiğini biliyoruz. Menüleri sık sık güncelleniyormuş, dolayısıyla gittiğiniz döneme göre seçim yapmanız gerekiyor. Biz organik tavuk, Lamb Shoulder ve Mac and Cheese denedik, pek bir olayları olduğunu söyleyemeyeceğiz. Kokteylleri ise son derece ortalama. Bitzinger Viyanalıların favori gece atıştırmalığı. Evet yer yer döner yemeye çalıştıkları da oluyor, ancak çoğunlukla gece dışarı çıktıktan sonra soluğu bir sosisli standı için fazla cafcaflı ve havalı olan Bitzinger'de alıyorlar. Burada birçok seçeneğiniz mevcut, ancak en güzeli tabii ki söylerken bile aklımızı alan içi peynir dolgulu sosis. Gecenin körüne kadar açık olduğu için burayı gün içinde değil, akşam dışarı çıkmalarından sonra değerlendirebilirsiniz. Tabii isterseniz opera binasına çok yakın olduğu için operaya gitmeden önce sosisli yiyerek çok acayip bir ikilemin içine de düşebilirsiniz. Bizden Türk çalışana selam söyleyin, o mesajı alır. Viyana'da tek bir uzun soluklu kahvaltı yapma hakkınız varsa seçiminizi kesinlikle Ulrich'ten yana kullanın! Burası size kahvaltı konusunda pek çok alternatif sunabilecek, özellikle brunchları ile nam salmış bir mekan. Yediğimiz her şeyden çok memnun kalmakla birlikte, tipik Türk insanı olarak \"şöyle ortaya da bir şeyler söyleyelim\" ihtiyacımızı da mükemmel şekilde giderebilecek bir menüye sahip oldukları için burayı ayrıca sevdik. Özellikle hafta sonları çok kalabalık olduğu için birkaç gün önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Bu arada, illa ki kahvaltı için gitmek zorunda değilsiniz, öğlen yemeği ya da akşam üstü içkisi için de güzel bir tercih. Figar bizim Viyana'daki mutlulukla çok ilgisi olan ilk kahvaltımızı yaptığımız yer olarak \"gezinin ilk günü heyecanı\" ile ekstra sempati beslediğimiz bir mekan oldu. Bu konuda yalnız olmayacağız ki gittiğimiz anda da rezervasyon yaptığımıza şükrettik, çünkü zaten küçük olan mekanda adeta bir izdiham yaşanıyordu, dolayısıyla özellikle hafta sonu rezervasyonsuz giderseniz bayağı uzun süre bekleyebilirsiniz. Kahvaltı menüleri gayet geniş, garip bir şekilde menemen bulabilmeniz bile mümkün. Bu civarda bir yerleri gezmeden önce ziyaret edebilirsiniz. Kix gece sapıtması öncesi kokteyl içmelik bir kokteyl bar. Çok da taşkın olmayan bir kalabalık ile birlikte, arka planda sessiz film gösterimleri eşliğinde gayet lezzetli kokteyller içebileceğiniz bir mekan. Ayrı bir cin menüleri de bulunuyor ve bu konuda ekstra iddialı olduklarını söylüyorlar. Mekanın tek problemi içeride sigara içilebiliyor olması. Problem diyoruz, çünkü havalandırmaları o kadar uyduruk ki içeride 3 saatlik oturmanız = 3 gün boyunca sigara kokusundan kurtulamamanız anlamına geliyor desek abartmış olmayız. (Bu uygulamanın Viyana genelinde 2017'de kalkacağını söylüyorlar, ama belli de olmazmış) Ne içelim diye soracak olursanız Mojito de la Passion Picante, Mojito Tinto, Yuzu Margaritha ve Otto&Franz'a kefiliz. Fiyatlar genellikle 9,9-5 Euro arası. Bizim Sacher Hotel ile bir alıp veremediğimiz var arkadaşlar. Diyeceksiniz ki Viyana'nın ünlü Sachertorte'sini Sacher Hotel'de yemeyeceğiz de nerede yiyeceğiz, fakat onu demenize de izin vermeyeceğiz çünkü bizim Sachertorte'nin kendisiyle de ayrıca derdimiz var. Kendisinin son derece abartılmış bir tatlı olduğunu düşünüyoruz. Onu düşünmekle kalmayıp Sacher Otel'in de son derece kasıntı ve uyuz bir otel olduğu düşüncesindeyiz, dolayısıyla size bu tatlıyı boşverip onun yerine gider mis gibi Apfelstrudel yersiniz. Sonuç olarak Viyana'nın gelmiş geçmiş en turistik aktivitelerinden biri olan Sacher Hotel'de ne-olduğunu-bilirsin-sen yiyecekseniz ciddi bir kalabalıkla boğuşmayı da göze almanız gerekiyor. En azından gidişinizi opera öncesi veya çıkışına ya da hafta sonuna denk getirmezseniz yer bulabilme ihtimaliniz de artar. Sachertorte'yi daha önce duymayanlar için anlatmadan geçmeyelim. Aslında teknik olarak kendisi sadece bir çikolatalı pasta türevi. Ekstra olarak içeriğinde kayısı marmeladı da bulunuyor. Öyle kremalı bir pasta da hayal etmeyin, çikolatalı kekten hallice bir pastadan bahsediyoruz. Her ünlü yiyecek gibi bunun için de \"tarifini yalnızca 3 kişi biliyor...\" rivayetleri de ortaya atılmış ve anlamsız bir şekilde çok popüler olmayı başarmış. Of çok kötü yenilecek gibi değil demiyoruz, ama bir numarası olmadığı da aşikar, kusura bakmayın sachertorte severler. Kahve aşıkları, toplanın, bu kısım sizin için geliyor. Gittiğimiz her şehirde girdiğimiz iyi kahve arayışına tabi ki Viyana'da da girdik ve sorup sorgulayınca oklar Kaffemik'i işaret etti. Kaffemik dışında tek bir bank, içinde ise 3-4 masa olan küçücük bir kahve dükkanı. İsterseniz sessiz, sakin ve über minimal ortamında kahvenizi için, isterseniz kahvenizi elinize alın çıkın Mariahilfer Strasse'de dolanın, yetmez ama evet diyorsanız şahane kahvelerinden evinize alıp götürün. Biz bu evde kahve öğütme işine giriştiğimizden beri gittiğimiz ülkelerden bol bol kahve toplar olduk ve Kaffemik'in kahvelerine kesinlikle kefiliz. Hazır güzel kahveden girmişken Coffee Pirates'ı da es geçmeyelim. Burası Kaffemik'e kıyasla daha büyük, daha öğrenci işi ve daha kalabalık bir mekan. Üniversitenin çok yakınında olduğu için günün herhangi bir saatinde tıklım tıkış bir halde bulabilirsiniz. Fakat öyle söyledik diye caymayın, çünkü hem orada içebileceğiniz, hem de eviniz için satın alabileceğiniz çok çeşitli ve çok başarılı kahveleri var. Ayrıca türlü türlü atıştırmalık ve tatlı da bulabilirsiniz, küçük bir gezi molası vermek için ideal. Hey dostum biraz da biradan bahset diyenler için sizi evden hallice, hafif ürkütücü, hafif kasvetli bir acayip mekana götürüyoruz, Stadtbrauerei. Üst katındaki koltuklara bayılıp evinizin salonunda baygın bir akşam geçiriyormuş gibi hissedeceğiniz bu mekanda aslında öyle çok çılgın bir bira çeşitliliği yok. Fakat kendi biralarını ürettikleri için gerçekten lezzetli ve kaliteli biralar deneyebileceğinizin garantisini verebiliriz. Yemek konusunda iyi olduklarına dair birkaç şey de okumuşluğumuz var, lakin o kısmını denemediğimiz için herhangi bir yorum yapamıyoruz. Bira menülerine şuradan bakabilirsiniz, Honey Ale denemeden dönmeyiniz! Bir hafta içi akşamı Viyana sokaklarında avare avare dolaşmaktan bitkin düşmüş halde bir şeyler içecek bir mekan arıyorsunuz. Çok da çılgınlık peşinde değilsiniz, ama güzel bir şeyler içmeyi de hak ediyorsunuz. Who you gonna call? Ghostbusters diyebilsek güzel olurdu, ama onun yerinde sizin için alternatifimiz Dino's American Bar. Viyana'da Amerikan barına gitmenin mantığını sorgulamayın, güzel içki içmek istiyorsanız Amerikan barlarına güveneceksiniz. Biz de Dinocuğumuza güvendik, çok da iyi ettik, çünkü Küba'da kölesi olduğumuz kokteyl La Canchanchara'yı bile bulabileceğimiz çılgın bir kokteyl çeşitliliğinin ortasında bulduk kendimizi. Sokakta 3 kişiyi aynı anda görünce şoka uğrayacağınız tipik bir hafta içi gecesinde gece geç saatlere kadar açık olması da ayrı bir mutluluk. Long live Dino's American Bar! Sakin bir akşam geçirmekten cayıp bir tık daha hareketli ortam isterseniz bu aralar Viyana'daki hipsterların akın edip durduğu If Dogs Run Free'ye geçiyoruz. Evet çok yüksek ihtimalle spontane gelişen bir plansa ilk etapta yer bulamayacaksınız ama sorun değil, içeriden içkinizi alıp kapının önündeki kalabalığa karışırsınız. Güzel müzik, başarılı içki kombinasyonunu bir arada bulabildiğiniz sürece geriye kalan kısmını sorun edeceğinizi sanmıyoruz. Bizi daha başından ismiyle kazanan Travel Shack, genellikle gezginlerin akın ettiği, Erasmus öğrencilerinin akın ettiği barlardan hallice, kaotik ama eğlenceli bir mekan. Farklı temalarda geceler düzenledikleri de oluyor, işi akışına bıraktıkları da. Bir gece kendinizi Benetton kataloğu gibi 13423 milletten insan ise beer pong oynarken de bulabilirsiniz, birinin göbeğinden tekila içerken de, o kısmını size bırakıyoruz. Sonuç olarak ucuz içki, eğlenceli ortam ve \"dün akşam ne yaptık biz yahu?\" ikilemini yaşamak istiyorsanız yolunuzu kesinlikle Travel Shack'e düşürebilirsiniz. Sizin gibi gezginler ile tanışmak için birebir! Ulrich'deki garsonlar inanılmaz kaba ve terbiyesiz. Sipariş vermek istediğimizde yoğunluk gerekçe gösterilerek azarlandık. İçeceğimiz kahvaltımız bittikten sonra getirildi ve yemeğimizi içeceksiz bitirdiğimizi ve bunun hoş bir durum olmadığını belirttiğimizde tekrar azarlandık. Kahvaltı yerine azar yemek istiyenler bu mekana gidebilirler. Oraya da bildirdim fakat benim gibi bir çok insan blogunuzda önerdiğiniz yerleri denediği için seyahat planı yapanlara fikir olması açısından burdan da paylaşma ihtiyaci duydum."} {"url": "https://oitheblog.com/2015/12/24/londrada-gezilecek-yerler", "text": "Gidip göreceğiniz yerler içerisinde sizi en çok etkileyebilecek şehirlerden biri tartışmasız şekilde Londra. Tarzınız, düşünceniz ya da beklentiniz ne olursa olsun bu şehirde seveceğiniz, unutamayacağınız ya da özlem duyacağınız bir şey bulmanız mümkündür. Olur da yakın zamanda giderseniz, ki bize soracak olursanız mutlaka ne yapıp edip gidin, siz de fark edeceksiniz ki her yerde korunan tarih ve en önemli sanat eserlerinin muhafaza edildiği bu şehir rüyaların en güzeli, seyahatlerin en keyiflisidir. Eğer Londra'da gezilecek yerlerin yalnızca tarihi mekanlardan ve sanat eserlerinden ibaret olduğunu düşünüyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz. Bu şehir öyle hızlıca gezip, \"heh işte her yerini gördüm bitti\" diyebileceğiniz cinsten bir şehir değil. Sürekli kalabalık olan ve garip bir şekilde bundan rahatsızlık duymayacağınız alışveriş noktaları, bu yoğunluktan sıyrılıp kafa dinleyebileceğiniz güzeller güzeli, kocaman parkları, kendinizi lokal gibi hissedebileceğiniz farklı kültürlere ev sahipliği yapan mahalleleri ve kendine özgü gece hayatı ile bu şehirde deneyimlemeniz gereken onlarca şey var. Fakat tüm bunları bir yana bırakacak olursak, Londra'ya ilk kez ayak basan bir turistin burada mutlaka görmesi gereken birkaç yer var ki, onları es geçerseniz muhtemelen döndüğünüzde insanları gerçekten Londra'ya gittiğinize ikna etmek için, bayağı bir çaba sarf etmeniz gerekir. Gelin hep beraber Londra'da gezilecek yerler listesinin olmazsa olmaz 5 noktasına şöyle bir bakalım. Londra'nın muhteşem manzarasının en iyi izlendiği yerlerden biri olan bu köprü, 1894 yılında yapılmış ve o döneme ait süslemeleri ile de göz kamaştırıyor. Biraz dikkatlice bakınca bu köprünün, İstanbul'daki Galata Köprüsü ile benzer amaçta olduğunu fark edeceksiniz. Bir platform tarafından birbirine bağlanmış sivri tepeli kuleler, büyük gemi geçişlerinde yolu kaldırarak geçişleri sağlıyor. Günümüzde hala amacına uygun kullanılan köprü çok eskiden buharlı mekanizmayla çalışırken şimdilerde elektrikle çalışmakta. Köprünün en ilgi çekici taraflarından biri de tarihini merak edenler için hazırlanmış bir sergiyi de içinde barındırması. Buradan Londra'yı izlemek tarifsiz, kesinlikle es geçmeyin. Eskiden sadece çiftlik arazileri ile dolu, şimdi ise Rio karnavalından sonra dünyanın en büyük ikinci karnaval yeri olan Notting Hill, zamanla Karayiplilerin yerleşmesi ve göçmenlerin çoğalmasıyla bugünkü halini almış. Her yıl Ağuston ayında gerçekleştirilen karnavalda ilginç, zengin hediyelik eşyalardan tutun, antika parçalar ve mücevherlere kadar çok çeşitli bir ürün yelpazesine rastlamak mümkün. Turistlerin burayı çok sık ziyaret etme nedeninin başında da bu antikalar ve mücevherler geliyor. Gezmekten yorulduğunuzda bölgedeki restoran ve kafelerde soluklanıp, karnavalın coşkusunu izleyerek keyifli zaman geçirebilirsiniz. 1700'lü yıllarda Buckingham Dükü'ne malikane olarak yapılan, daha sonra dönemin en önemli mimarı tarafından 10 yıl süren restorasyon ile (1820-1830) saraya uygun hale getirilen Buckingham Sarayı'nın ilk sahibesi de Kraliçe Victoria olmuştur. Şimdilerde kraliçenin hem evi hem de ofisi olarak kullanılan saray yakın zamanda da halkın ziyaretine açılmış. Sarayda bulunan müzik odası ve balo salonu turistlerin en çok ilgisini çeken yerler olurken, ülkeye gelen konuk devlet başkanları da burada özel törenlerle ağırlanmakta. Sarayı ziyaret vaktinizi sabah saat 10 olarak belirlerseniz, civardaki en turistik aktivitelerden biri olan muhafızların nöbet değişim törenine de şahit olabilirsiniz. Şimdiden söyleyelim, fotoğraf çektirmeye çalışmayın, zira muhtemelen taşkınlık çıakran çılgın turistler yüzünden yasaklanmış. Onun yerine bu isteğinizi yerine getirmek için özel muhafızlar var. 1859 yılında yapılmış olan Big Ben, o günden bugüne istisnasız hep doğru saati gösteriyor. Kule, parlamento binasının önünde Westminister Sarayı'nın hemen yanında yer alıyor. İngilizlere göre ülkenin en önemli simgesi olan Big Ben'in üzerindeki çan, tam 14 ton ağırlığında ve her saat başı çalmakta. Yüksekliği 106 metre ve dört cepheli olan bu kuleyi görmeden gelirseniz, orayı görmeden nasıl gelirsin serzenişlerine maruz kalabilirsiniz. Londra'da alışveriş yapılacak en iyi adreslerden biri olan Covent Garden, eskiden meyve ve sebze pazarıymış. Şimdilerde pazarın yerini mağaza ve restoranlar almış. Gezerken rastlayacağınız sokak müzisyenlerine biraz kulak verip yolunuza öyle devam etmek güzel olabilir. Covent Garden'da uygun fiyata alışveriş yapmak hoşunuza gidecek. Eğer ki giyim konusunda tasarım meraklısıysanız, en doğru adreste olduğunuz için kendinizi şanslı hissedeceğiniz sözünü verebiliriz. Çok sayıda Pub bulunan bölgede akşam saatlerinde başlayan gece hayatı çok hareketli ve eğlenceli. Günün sonunu sakin geçirmeyip, eğlenceyi sonuna kadar yaşamak istiyorsanız bu mekanlar tam size göre. Türk Hava Yolları'nın İstanbul Atatürk Havaalanı'ndan, Londra Heathrow Havaalanı'na haftanın her günü uçuş seferleri bulunuyor. Ortalama uçuş süresi 4 saat. Hiç öyle zaman nasıl geçecek diye dert etmeyin, zaten gelen yemeği bitireyim, üstüne de kahvemi içeyim, biraz da kitabıma gömüleyim derken zaman akıp gidiyor!"} {"url": "https://oitheblog.com/2015/12/29/tanitim-icerigi-viyanayi-daha-yakindan-tanimak-isteyen", "text": "Yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz Viyana gezimizin ardından geriye güzel anılar, güzel sokaklar ve güzel insanlar dışında kalan net bir cümle vardı; Viyana için birkaç gün asla yeterli değil! Bu cümleyi laf olsun diye söylemiyoruz. Zira şehir genelinde o kadar çok müze, saray ve deneyimleyecek o kadar çok mekan var ki, tipik bir Avrupa şehrine ayırdığınız vakti Viyana'ya ayırmaya kalkışırsanız, muhtemelen şehrin yarım kaldığı hissine kapılarak Türkiye'ye döndüğünüz gibi kendinizi Viyana'ya tekrar gitmeye çalışırken bulabilirsiniz. Bu duruma aşina olup Viyana'ya ikinci gidişinde bile bu bahsettiğimiz hisse kapılan insanlar olarak, Viyana gezinizden önce sizi insanlık için küçük, potansiyel Viyana gezginleri için büyük bir projeden haberdar etmek isteriz. İngiltereli radyo sunucusu ve gazeteci Chris Cummins, bundan 13 sene önce Viyana'ya ayak basmış ve şehir onu o kadar etkilemiş ki, bir çılgınlık yapıp Viyana'da kalma kararı almış. Şu anda ise tutkuyla bağlı olduğu bu güzeller güzeli şehri Vienna / Now adlı Youtube video serisi ile tanıtmaya başlamış. Kendisini kıskanma aşamasından sevgi beslemeye doğru ani bir geçiş yaptık, çünkü Viyana'yı yalnızca turistik noktaları ile değil, pek çok farklı açıdan, bölge bölge ve oldukça detaylı bir şekilde tanıtıyor olması bayağı hoşumuza gitti! Biliyoruz, gözden kaçırdığımız ya da deneyimleyemediğimiz yerleri gördükçe biraz sinirleneceğiz, ancak o da Viyana'ya bir kez daha gitmek için bahanemiz olsun. Eğer 2016 hedefleriniz arasında Viyana'ya ayak basmak da varsa bu seriden haberdar olduğunuz için kendinizi şanslı sayabilirsiniz. Bu içerik Vienna Tourism sponsorluğunda yayınlanmıştır, ancak konuyla ilgili yorum tamamen OitheBlog'a aittir."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/01/30/guney-amerika-gezisi", "text": "Kristof Kolomb'un bile nereye vardığını anlamadığı bu kıtayı bir kerede keşfetmenin mümkün olmadığının farkındasınızdır. Biz Güney Amerika keşfimize 3 haftalık bir Arjantin-Uruguay-Şili rotasıyla başladık ve kendimizi çoğunlukla büyük şehirleri gezmeye adadık. Dolayısıyla aşağıda sizinle paylaşacağımız bilgileri ve ipuçlarını, çoğunlukla bu üç ülkeyi baz alarak oluşturduğumuzu söylemekte fayda var. Şimdi gelin Güney Amerika gezisi planlayabilmek için ihtiyacınız olan ne var ne yok bir bir inceleyelim. 1. Öncelikle nasıl bir Güney Amerika görmek istediğinize karar verin. Biliyoruz, ilk cümle gözünüze klişeler demeti gibi görünmüş olabilir, ancak aslında gerçekten önemli bir noktaya parmak basıyoruz. Güney Amerika deyince aklınızda kontrolsüz bir şekilde sokaklarda dolaşan lamalar, ortalıkta samba yapan insanlar, mısır tarlaları, etnik şapka takan kadınlar ve Machu Picchu terk şehirler canlanıyorsa ya da buna yakın otantik bir deneyim yaşamak istiyorsanız Buenos Aires ve Santiago gibi büyük şehirlere odaklanmaktan vazgeçin. Aksi takdirde durum turistlere çemkirmemize sebebiyet veren \"Türkiye'de develer çok muuuu\" muhabbetine dönebilir. Onun yerine alternatif bölgelere yönelin. Çünkü bu şehirlerin İstanbul gibi metropol bir şehirden pek bir farkı yok. Güney Amerika kıtasının tamamının gelişmiş ülkelere kıyasla daha geride kalmış ve yoksul olduğu izlenimine kapılıp giderseniz, bazı yerlerinin İstanbul'dan daha gelmiş olduğu gerçeği ile acı bir şekilde yüzleşmek zorunda kalabilir, içinde yaşadığınız hayat standartlarını sorgulamaya başlayabilirsiniz. 2. Gitmeden önce yapmanız gerekmeyen şey: vize almak. Bu kıtada bırakın 2 ülke arasını, şehirler arası bile ciddi mesafeler var. Yalnızca Şili'nin boydan boya 4000km uzandığını göz önünde bulundurursanız kafanızda bir şeyler canlanmaya başlayabilir. Dolayısıyla bu gezi Avrupa'daki \"Belçika'dan trene atlarım 1-2 günlüğüne Hollanda'ya geçerim\" kolaylığının ötesine geçerek çok daha kapsamlı bir rota oluşturmayı gerektiriyor. Bavulunuzu sırtınıza alıp eşekler üstünde 22 gün yolculuk yapacaksınız demiyoruz. Ama yine de Güney Amerika seyahatiniz boyunca sık şehir değiştirmek istiyorsanız otobüs, uçak, feribot, allah ne verdiyse kullanmaya hazır olun. \"Zaten Türkiye'den o kadar yol gitmişiz bir de oradan oraya mı geçeceğiz öff\" dediğinizi ve daha gitmeden üşendiğinizi tahmin edebiliyoruz. Şimdiden sizi rahatlatalım, önceden plan yaptığınız sürece bu geçişler hiç de sıkıntılı olmuyor. Ben sırt çantamı alırım kafama göre takılırım diyor da olabilirsiniz tabi, sizin bedeniniz sizin kararınız. Buenos Aires- Colonia Del Sacramento: 1 saatlik bir feribot yolculuğu ile Arjantin'den Uruguay'a geçiş yapılabiliyor. Feribot için 2 ana şirket Buquebus ve SeaCat. Bu feribotlar aynı zamanda Buenos Aires'ten direkt Montevideo'ya da ulaşım sağlıyor, ancak biz Colonia'da duraksayıp oradan otobüsle Montevideo'ya geçiş yapmaya karar verdik, ve biletleri yarı yarıya olduğu için SeaCat kullandık. Fiyatları nasıl bu kadar fark ediyor diye bir şüpheye düşme ihtimaliniz yüksek, şimdiden söyleyelim biz hiçbir sorun yaşamadık. Biletleri önceden almakta fayda var. Colonia Del Sacramento-Montevideo: Yaklaşık 3 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Uruguay'ın başkenti Montevideo'ya ulaşabilirsiniz. Turil ve COT ana otobüs firmalarından. İkisinin de fiyatı aynı, yalnızca kalkış saatleri farklı. Tercihinizi buna göre yapabilirsiniz. Biz biletleri Montevideo'ya geçiş yapmadan önceki gün oradan aldık ve gün içinde birçok sefer olduğu için yer bulma konusunda sıkıntı çekmedik. Montevideo-Santiago: Geldik uçak kullanacağımız noktaya. Montevideo'dan direkt Santiago'ya geçiş yapmak isterseniz kullanacağınız en mantıklı havayolu oraların Şahenk'inin sahibi oduğu LAN Airways. Uçuş yaklaşık 2 saat sürüyor. Biz seyahatimizi Şili'de sonlandıracağımız için çoklu uçuş seçeneği ile dönüşümüzü Buenos Aires'e ayarladık. Siz Güney Amerika'ya THY dışında başka bir havayolu ile aktarmalı gitmeyi planlıyorsanız, Santiago'dan İstanbul'a uçmayı da değerlendirebilirsiniz. Bunların dışında Arjantin veya Şili'de Patagonya'ya, Şili'nin Atacama çölünün de bulunduğu kuzey bölgelerine de geçiş yapmayı düşünüyorsanız Güney Amerika'nın ana havayollarından biri olan LAN Airways veya Arjantin'in yerel havayolu olan Aerolinas Argentinas'ı kullanabilirsiniz. Buenos Aires'te 2 tane havaalanı bulunuyor; ana havaalanı olan Ezeiza Havaalanı ve Aeroparque Havaalanı. İkinci havaalanı da uluslararası ve daha uyguna bilet bulmak mümkün olabiliyor, aklınızda bulunsun. Sanki pisliğine yapmış, turistlere sıkıntı çıkarmak istermişçesine Güney Amerika'da her ülkenin farklı bir para birimi var. Üstüne üstlük kur oranlarının birbiriyle hiiiç alakası yok ve gittiğiniz her yeni ülkede baştan \"Ben şimdi buna kaç TL veriyorum\" hesaplamalarına girişmeniz gerekiyor. Türkiye'de pezo bulmak, hele 3 farklı pezo bulmak oldukça zor olduğu için paranızı yüksek ihtimalle orada bozdurmanız gerekecek. Bu noktada yanınıza Amerikan doları almalısınız. Zira USD orada en değerli para birimi olduğu gibi, otellerden restoranlara tutun, dükkanlara kadar birçok yer dolar da kabul ediyor. Aklınızı karıştırabilecek önemli bir detaydan daha bahsetmekte fayda var, pezonun işareti dolar işareti ile aynı. Güney Amerika'da para bozduracak yer bulmak zor bir iş değil. Zor olan sahte olmayan pezo bulmak. Birçok yerde, özellikle şehir merkezlerinde \"cambio\" yani exchange noktaları var. Bu noktada sahte para algılayıcı makinelerin olduğu cambio'larda para bozdurarak bu riski azaltabilirsiniz. Ayrıca merkezi noktalarda bozacı amca terk bir şekilde \"cambiooo\" diye bağıran, bel çantalı, oldukça şüpheli görünen, annenizin sokakta yabancılarla konuşmayın derken kastettiği tiplere benzeyen ama paranızı bozmayı vaat eden adamlar var. Bu kişiler paranızı daha makul bir oranla bozuyor, ancak tabi ki paranın sahte olup olmadığı konusunda bir garanti vermiyor. Daha önce bu yöntemi sorunsuz bir biçimde kullananlar olmuş, tercih size kalmış. Bizce milyon dolarlar falan bozdurmayacaksanız böyle bir atraksiyona girişmeye pek de gerek yok. Evet şimdi size Güney Amerika gezisi esnasında paranızı bozdurmak için normal şartlar altında hiç önermeyeceğimiz bir yer tavsiye edeceğiz: Havaalanı. Kurların daha düşük olduğu aşikar ancak hem sahte para riskini hem de para bozdurmak gibi saçma bir aktiviteye ayıracağınız vakti azaltarak mantıklı bir karar vermiş oluyorsunuz. Milyonlarınızı bozdurup bir uyuşturucu karteli kurmaya niyetli değilseniz, aradaki fark çok da düşünmeye değecek bir tutar değil. Yok benim bol vaktim var ben bu işin peşine düşeceğim diyorsanız, şehirdeki bankalarda da para bozdurabilirsiniz. Ancak her bankanın para bozdurmadığını hatırlatmakta fayda var. Kredi kartı kullanmayı tercih ediyorsanız kullanımı oldukça yaygın, ancak bazı yerler çok seçici. Örneğin bazıları yalnızca Visa kabul ederken, bazıları da sadece Amex kabul ediyor. Bütçe konusuna gezi rehberlerinde ayrıca parmak basacağız, ancak şimdiden bir fikir edinmeniz açısından bir özet geçelim. Güney Amerika, özellikle de büyük şehirler HİÇ ucuz falan değil arkadaşlar. Taksi de dahil olmak üzere şehir içi ulaşımın sudan ucuz ancak yeme-içme konusunda tipik bir Avrupa şehrinden farkı olmadığı söylenebilir. Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Güney Amerika'ya ayak basmadan önce aklımızı \"Nerede kalacağız, nasıl gideceğiz, öff 18 saat uçakta ne yapacağız\" sorularından daha çok, devcileyin bir soru kurcalıyordu; Kardeş bu Güney Amerika güvenli mi? Bu konuyu Google efendiye danışacak olursanız, karşınıza HAYIR KESİNLİKLE HAYIR, SOYULURSUNUZ, ÖLÜRSÜNÜZ, UYUŞTURUCU KARTELLERİNİN SEKS KÖLESİ OLURSUNUZ gibi cevaplar çıkabilir. Bu konuyla ilgili o kadar çok olumsuz şey okuduk, çevremizde daha önce gidenlerden öyle şeyler duyduk ki, gitmekte bile tereddüt ettik desek abartmış olmayız. Soyulma ihtimalimizi öyle kabullenmiştik ki, nasıl önlem alsak, paramızı kıyafetimizin altında keselerde mi saklasak, her gittiğimiz yerde yeni hafıza kartı takalım da makinayı kaptırırsak fotoğraflar gitmesin diye düşünüp uzun bir süre endişe içindeydik. Göründüğü gibi değil dediysek öyle Aladağ'dan serin ortalıkta dolaşın demiyoruz tabi. Özellikle metrolarda dikkatlı olun. Şahsen biz 2 kere metroda birinin neredeyse soyulduğuna şahit olduk. Kalabalık yerlerde telefonlarınızı gereksiz yere ortalığa çıkarmayın, özellikle turistik yerlerde fotoğraf makinası elinizde yürümeyin. Taksiye bindiğinizde ise mümkün olduğunca tam para vermeye çalışın. Eğer böyle bir şansınız yoksa da adama çıkarıp 100 dolar vermek yerine, en düşük para biriminizi vermeyi tercih edin. Yani yazar burada \"İngilizce konuşuyor musun canısı?\" diye soruyor. Bu cümleyi aklınızın bir köşesine kazıyın, çünkü Güney Amerika'da İngilizce konuşmayan birçok insanla karşılaşacaksınız. Siz ne kadar İspanyolca bilmediğinizi vurgulasanız da onlar sürekli gözünüzün içine bakarak sizinle ısrarla İspanyolca konuşmaya çalışacak ve kendinizi bir anda anlamsız bir diyalog içinde bulacaksınız. Zaten son noktada da işler öyle çaresiz bir hal alıyor ki, bizim Türkiye'de turistlerle Türkçe bağıra bağıra derdimizi anlatmaya çalışıp inatlaştığımız noktaya geliyor. Bunun için orada hayatınızı sürdürebilecek derecede temel bir İspanyolca ile gitmeniz işleri kolaylaştırabilir. Buenos Aires gibi büyük şehirlerde bile maalesef bu sıkıntıya düşecek, her fırsatta telefonunuza yüklediğiniz ya da yanınızda götürdüğünüz sözlüğe danışacaksınız. Tabii ki bu durum sizi korkutup oralara gitmekten caydırmasın, zora düşünce yalnızca el kol yaparak bile anlaşılıyor, sadece işleri kolaylaştırması açısından böyle bir öneride bulunmayı gerekli gördük. 7. İlkokul bilgilerinizi gündeme getirmenin tam zamanı! İlkokulda ne diyorduk? Kuzey yarımkürede kışken güneyde tam tersi, yaz! Evet tamam, kulağa güzel geliyor, Instagram'da arkadaşlarınız koyduğunuz fotoğraflara çıldıracak, geri döndüğünüzde kışın ortasında yanık bir tenle dolaşacaksınız falan filan. Ancak yine de konuyla ilgili aklınızda bulunması gereken birkaç konu da var. Örneğin birçok kişinin tatil için büyük şehir dışındaki yerlere, tatil bölgelerine gidiyor olması nedeniyle bazı mekanların kapalı olabileceği gerçeğini kabullenin. Sonra not edip de mutlaka göreceğim dediğiniz bir yerin kapalı olduğunu görüp sinirlenmeyin. Açıkçası bu durum özellikle Montevideo gibi daha küçük yerlerde şehrin belli bir saatten sonra boş kalmasına bile sebep olabiliyor. Aynı şekilde ligin tatil olması nedeniyle Güney Amerika'ya kadar gidip de maç izleyememek gibi bir durum da yaşayabilirsiniz ki, futbol bizim pek de ilgi alanımız olmamasına rağmen biz bile bu konuda bayağı dertlendik. Bu arada, yaz dediysek de çok rahat davranmamakta fayda var, zira birçok şehirde deneyimlediğimiz kadarıyla akşamları serin olabiliyor. Yanınıza bir \"ne olur ne olmaz hırkası\" almakta fayda var. Son olarak, bu farklı mevsimlerde olma durumu, aranızdaki kayak/snowboard tutkunları için iyi haber, zira özellikle Şili'de oldukça popüler kayak merkezleri var. Türkiye'de yazken, kış olan bir yere gitmek gibi tuhaf bir karar alacak olursanız istikamet Güney Amerika. Güney Amerika gezisine çıkmadan önce oradaki iletişim meselesinizi nasıl çözeceğinize, ananıza babanıza nasıl ulaşacağınıza, sevgiliniz siz yokken dışarı çıktı mı nasıl öğreneceğinize dair bir araştırmaya girerseniz, konuyla ilgili uygun fiyatlı bir seçeneğin olmadığını fark edeceksiniz. Korkmayın, onun da çözümü var. Bunun için o çılgın ücretleri ödeyip 3 dakika konuşma için 4684628368 tl para ödemek yerine, ister Güney Amerika'nın ana telekomünikasyon şirketlerinden biri olan Claro gibi sağlayıcılardan pre-paid hat alabilirsiniz; ister Skype'a kontör yükleyerek internet erişiminiz olan yerlerde her türlü aramanızı telefonunuzdaki Skype uygulaması aracılığıyla yapabilirsiniz. Güney Amerika'daki büyük şehirlerde internet erişimi konuusunda bir sıkıntınız olmayacağının garantisini verebiliriz. Örneğin Buenos Aires sokaklarında birçok noktada, Santiago de Chile'de ise metroda bile ücretsiz internet erişimi mevcut. Unutmadan ekleyelim, Skype'a para yükleme meselesini Türkiye'deyken yaparsanız, gitmeden önce yapmak isteyeceğiniz restoran rezervasyonalarını ya da otel ile yapacağınız görüşmeleri de bu şekilde çok çok daha uygun bir fiyata getirebilirsiniz. Mevsimi farklı, havası farklı, insanı farklı dedik yetmedi, daha farklı şeyler de var. Mesela saat. Avrupa seyahatlerinizle kıyas kabul etmeyecek derecede sarsıcı bir saat farkından bahsediyoruz. Durum böyle olunca, annenizi gece 4'te arayıp, \"Hello Türkiye ne var ne yok orada\" muhabbeti çevirmeye çalışmak istemiyorsanız, bu durumu mutlaka göz önünde bulundurmalısınız. Bu noktada her insanoğlunun en az bir kez kendini içinde dolaşırken bulduğu kadınlarkulubu. com olmadığımız için size \"Jetlag'in cildinize olan 10 etkisi\" tadında bir açıklama yapmayacak olsak da, jetlag meselesini hafife almamanız adına böyle bir hatırlatmada da bulunmak istedik. En azından giderken makul bir saatte oraya varıldığı takdirde çok büyük bir sorun yaşanmıyor ama, Türkiye'ye dönüşünüzde ciddi bir adaptasyon sorunu olabiliyor. Bu sebeple, mümkünse zaten Türkiye'te dönüş depresyonunuza hali hazırda bir çözüm yokken, bari dönüş gününüzü ertesi gün önemli bir işinizin olduğu bir güne denk getirmeyin de, Türkiye'deki insan ilişkileriniz sarsılmasın. Mükemmel bir yazı. Türkiye de yaz iken kış mevsimi yaşanan güney amerikaya tatile gitmeyi seçen, yazınızda bahsettiğiniz o kişi benim. Ağustos ayı boyunda güney amerika da olacağım bakalım neler olacak."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/03/buenos-aires-gezi-rehberi", "text": "Yıllarca \"Ah artık şu Güney Amerika'ya bir ayak bassak\" demelerimizin üzerine vakit gelmişti, resmen Buenos Aires'e gidiyorduk! 3 kişiyiz, hepimiz şehre ayak basmak için sabırsızlanıyoruz, planlayacak çok şey, gezecek çok yer, tanıyacak çok insan var. Daha gitmeye 1 ay var, nasıl geçecek bu günler derken bir bakmışız uçaktayız. 18 saat nasıl uçacağız, biz de insanız diye endişelenirken bir bakmışız havaalanının kapısının önünde öylece duruyoruz! Hava sıcak, oysa İstanbul'da kar yağıyor, Allah'ım gerçekten dünyanın bir diğer ucundayız. Hani şu ilkokuldayken \"Bizim yarım kürede kışken orada yaz oluyor çocuklar...\" dedikleri durum var ya, işte o resmen somutlaşmış, dalga dalga yüzümüze çarpıyor. Mutluluktan mıdır, şaşkınlıktan mıdır bilinmez, 10 yaşında bir çocuğun yaşayabileceği bir heyecandan pek de uzak sayılmayız. Sağımızdan solumuzdan kulağımıza şarkı gibi gelen bilmediğimiz bir dil yükseliyor, evet çok bağırarak konuşuyorlar, ama bu bile çok güzel geliyor. Acayip bir kaos var, havaalanında önümüzden sokak köpeği geçiyor ve bol bol \"çirkin\" giyimli, dev kalın topuklu ayakkabılı kadın. Buna bile bayılıyoruz. Neden? Buenos Aires'teyiz. Evet evet, resmen Buenos Aires'teyiz! Arjantin deyince, hatta komple Güney Amerika deyince gözünüzde ne canlanıyor bilemeyiz, açıkçası gidip de oralarda günlerimizi geçirene kadar bizim de kafamız karışıktı. İşin Buenos Aires kısmı için konuya hemen kıyaslamalar yaparak açıklık getirelim; İstanbul kadar büyük, İstanbul kadar kaotik, çok hareketli, çok canlı, her daim kalabalık ve kesinlikle \"otantik\" değil. Bildiğiniz büyük bir metropolden bahsediyoruz arkadaşlar, ancak denizi ayrı deniz, havası ayrı hava, insanı ise tam bağrınıza basmalık. Hayat yavaş akıyor, kimse acele etmiyor, bir kahvenin gelmesi normalde 5 dakika sürüyorsa burada 15 dakika. Türkiye'de bu benimle niye bu kadar samimiyet kuruyor diyeceğiniz insanın orada gelip masanıza oturmasına herhangi bir tuhaflık yok, oralarda öyle. Sokaklar renkli, her yer sokak sanatı, fotoğraf çekmeden 2 adım atamaz hale geliyorsunuz. Yanınızdan geçerken size günaydın diyen insanları garipsemeyi bırakırsanız ikinci gününüzde siz de kendinizi ona buna karşılık verirken buluyorsunuz. Samimi bir metropol desek yeridir. Samimi, bol müzikli, bol danslı ve parçası olmaktan büyük keyif alacağınız bir karmaşanın tam ortası. Aşağıda Buenos Aires ile ilgili olumsuz şeyler duyma ihtimalinizin çok düşük olduğunu bilerek yazıyı okumaya başlarsanız, kapanışa doğru aniden gelecek Buenos Aires'e bilet bakma düşüncesini yadırgamazsınız. Zira fark ettiğiniz üzere biz Buenos Aires'le bayağı ciddi düşünüyoruz, çiçeğimizi çikolatamızı kapıp istemeye gidesimiz var. Uzatmayalım, karşınızda Buenos Aires gezi rehberi! Başlamadan gelen not: Güney Amerika gezisine çıkmadan önce bilmeniz gereken bir takım über önemli detaylar için şurada size bir rehber hazırladık, bekleriz. Buenos Aires yeme içme rehberimiz de ellerinizden öper. Detay istemeyeceğinizi bilsek buraya şöyle bir cümle bırakırdık: Buenos Aires'e her zaman gidilir! Ama tabii ki konuyu bu kadar ucu açık bırakmayacağız, hemen detaylara geçelim. Yaz: Efenim bu kuzey yarımküre, güney yarımküre meseleleri ortalığı daha fazla karıştırmadan şu işe bir netlik getirelim, ilkokul bilgilerimize hayata geçirelim, şu \"kurbağanın sindirim sistemini öğrenmek gerçek hayatta benim ne işime yarayacak ki?\" kafasından bir süreliğine çıkalım. Arjantin'de Aralık-Ocak-Şubat-Mart dörtlüsünü yaz ayları olarak düşünmeniz gerekiyor. Yani sıcaklığın 25+ derecelere çıktığı, şehirde yaşayanların yaz tatili için başka bölgelere gittikleri, Silivri'de mangal yaptıkları, Bodrum'da 1500 pezoya lahmacun yedikleri ve onların yerine turistlerin geldiği dönem şeklinde de düşünebilirsiniz. Fakat öyle çok çılgın bir turist kalabalığından bahsetmiyoruz ve kişisel deneyimimizden de yola çıkarak bu durumun sizi rahatsız edeceğini sanmıyoruz. Dolayısıyla şehre bu dönemde gitmenin gayet keyifli olduğunu, sokakların hareketli, mekanların dolu, akşamların ise yer yer üstünüze bir şey aldıracak cinsten, hafif bir esinti ile pek keyifli geçtiğini söyleyebiliriz. Tek olumsuz yönü şehrin en turistik dönemi olması nedeniyle genel olarak fiyatların bir tık daha yüksek olması. Kış: Temel ilkokul bilgilerimizi hayata geçirerek sizi heyecanlandırmaya devam ediyoruz. Şimdi hep beraber tekrar edelim, güney yarımkürede kış ayları, Haziran-Temmuz-Ağustos aylarıdır. Yani? Yani hava durumunun 8-9 derecelere kadar düştüğü, Arjantin için yılın en soğuk dönemleri. Eğer sıcaklarda gezmeye gelemiyorsanız, ya da Buenos Aires gezinizi Patagonya ile birleştirerek harikalar yaratmak niyetindeyseniz kış aylarını da değerlendirebilirsiniz. Sonbahar & İlkbahar: Birçok şehir için geçerli olan durum Buenos Aires için de geçerli; ara dönemler bir şehri tanımaya çalışmak için her zaman iyi bir fikirdir. Hava ne çok sıcak, ne de çok soğuk olduğu için sokaklarda kaybolmak çok daha rahat olduğu gibi, özellikle yaz aylarına kıyasla otel fiyatları da çok da düşük olduğu için, bir tık daha bütçe dostu bir gezi planlayabilirsiniz. Bu noktada özellikle Eylül, Ekim, Kasım civarını tercih ederseniz civara özgü inanılmaz güzel görünen Jacaranda ağaçlarını da fotoğraflayabilirsiniz. Lafı uzatmanın alemi yok, Buenos Aires'e en rahat şekilde ulaşabilmenin yolu THY'nin aktarmasız seferi ile uçmak. Aktarmasız derken küçük bir not eklemeyi de unutmayalım, uçak 14. saat sularında Sao Paulo'da duraksıyor, adeta bir otobüs edasıyla yolcu bırakıyor/alıyor ve yoluna devam ediyor. Sonra ben ne yapıyorum, allahım Sao Paulo'ya mı geldim, lan bilette öyle yazmıyordu demeyin, korkacak bir şey yok. Buenos Aires'te Aeroparque ve Ezeiza olarak iki farklı havalimanı var. İstanbul'dan direkt olarak uçuyorsanız zaten ana havaalanı olan Ezeiza'ya ineceksiniz. Ancak eğer aktarmalı uçacak olursanız ya da Buenos Aires'ten başka Güney Amerika destinasyonlarına geçiş yapacaksanız Aeroparque Havalimanı'ndaki uçuş seçeneklerini de değerlendirebilirsiniz. Bu havaalanı Buenos Aires'in merkezine Ezeiza'dan daha yakın, ikinci havaalanı diye düşünerek bizim Sabiha Gökçen Havalimanı gibi dıdısının gözünde değil. Ayrıca belki genelleme yapmak doğru olmaz ama, çoğunlukla Aeroparque'den daha uygun fiyatlı uçuşlar bulunabildiğini fark ettik, dolayısıyla mantıklı bir seçim olabilir. Artık yürür müsünüz, zeplinle mi inersiniz bilemiyoruz, ancak bir şekilde ne yapıp ne edip Buenos Aires'e ulaştıktan sonrası kolay. Eğer Ezeiza'daysanız Official Ezeiza Taxi'ye, Aeroparque'deyseniz Tiendaleon standına gidiyorsunuz ve gideceğiniz destinasyonun uzaklığına göre bir ödeme yapıyorsunuz. Akabinde sizi taksinize götürüyorlar ve kazıklanacak mıyız derdiniz olmadan, paranızı önceden ödemiş bir şekilde, huzur içinde evinize/otelinize ulaşıyorsunuz. -Ezeiza Havaalanı merkeze yarım saat civarı bir uzaklıkta. -Havalimanından taksiye binerken kaç bavulunuz olduğunu göz önünde bulundurmayı ve çalışanlara da belirtmeyi unutmayın. Bu şekilde size ona göre bir araç veriyorlar. Normal koşullarda sizi bol bol yürümeye zorladığımızı, bir şehri yürümeden keşfedebildiğini iddia eden kişilere bol bol çemkirdiğimizi biliyorsunuz. Ancak Buenos Aires DEVCİLEYİN bir şehir olduğu için burada isteseniz de istemeseniz de bir noktada toplu taşımaya/taksiye muhtaç kalacaksınız. Metro: Buenos Aires'in metro ağı son derece gelişmiş. Çoğu yerde olduğu gibi burada da hatlar renkler ve harfler ile kolay bir biçimde tespit edilebiliyor. Çoğunlukla Palermo, Recoleta ve Centro bölgelerinde vakit geçireceğinizi göz önünde bulundurursak en sık kullanacağınız hat yeşil hat olacak. Yukarıda bütçe kısmında da bahsettiğimiz gibi tek kullanımlık biletler aşırı ucuz. Dolayısıyla burada günlük metro kartı derdine düşmenize pek de gerek yok. Taksi: Aşağıdaki bütçe kısmını detaylı bir şekilde okursanız Buenos Aires'in çok uygun bir fiyatlı bir şehir falan olmadığını fark edeceksiniz. Ancak bu durum kesinlikle taksiler için geçerli değil. Anlamlandıramadığımız bir şekilde taksiler gerçekten çok uygun fiyatlı. Fakat bu noktada da ortaya özellikle belirli saatler için geçerli olan trafik sorunu çıkabiliyor. Yeraltından mı gideceksiniz, yer üstünden mi o kısmına artık siz karar vereceksiniz. -Resmi taksiler siyah-sarı renklerinde ve üzerlerinde Radio Taxi yazıyor. -Taksilere belirli noktalardan binmeniz gerekmiyor, yoldan çevirebilirsiniz. -Taksiler tehlikeli olduğu gibi şeyler duyduysanız onları duyduğunuz kişiyle ilişkinizi gözden geçirin. Belli ki sizin biraz daha egzersize ihtiyacınız olduğunu ve yürümeniz gerektiğini falan düşünüyor. Taksiler kesinlikle güvenli ve öyle yol uzatmak, adam kandırmak gibi bir huyları yok. Taksimetreyi açtıkları sürece herhangi bir sorun yok. Para birimini pezo olarak değil dolar olarak yazıyoruz ki durum daha anlaşılır olsun. -Bir şişe su: 1,5-5 $ arası. -Ortalama bir restoranda ana yemek: 9-15 $ civarı -İyi bir restoranda Arjantin Steak: 15-30 $ arası -Kahve/çay: 2-4 $ arası -Empanada vb. ufak atıştırmalık/sokak yemeği: 1-5 $ arası -Bira: 3-6 $ arası. -Kokteyl: 7-11 $ civarı. Buenos Aires'te paranızı bozdurma meselesi biraz kafa karıştırıcı olabilir. Evet diğer şehirlerde olduğu gibi burada da hem bankada, hem de döviz bozdurma bürolarında para bozdurabiliyorsunuz. Ancak bunu dışında bir de ortalıkta paranızı bozmak amacıyla CAMBIOOO diye bağıran amcalar dolanıyor. Bu seçenek ilk etapta size organlarınız çalınacak izlenimi yarattığı için mantıklı gelmeyebilir, ancak bir ihtimal değerlendirmek isterseniz şurada konuyu biraz daha detaylı bir şekilde anlattık, oradan bakabilirsiniz. Eğer paranızı türlü risklere girmeden bildiğimiz yöntemlerle bozdurmak niyetindeyseniz bu işlem birçok turist tarafından çoğunlukla Banco de la Nacion Argentina'da yapılıyor. Aslına bakarsanız diğer bankaların çoğunda para bozduramıyorsunuz. Eğer bankaya uzak bir noktada kalırsanız, yakınlarınızdaki bir Western Union'dan da para bozdurabilirsiniz, kendisi şehirde yer yer karşınıza çıkıyor. Olur da para bozdurmak konusunda geç kalırsanız ve \"her şeyi olan ama aslında hiçbir şeyi olmayan\" bir birey gibi hissederseniz korkmayın, onun da çözümü var. Birçok mekan hesabı dolar, hatta Euro olarak ödemenizi kabul ediyor ve para üstünü pezo olarak verebiliyor. Bu noktada mekanların parayı birazcık daha düşük bir oranda bozdukları aşikar, ancak eğer 100 kişinin hesabını falan ödemiyorsanız ya da hep beraber bir ineğe falan girmediyseniz sizin için de çok şey fark edeceğini sanmıyoruz. -Aklınızda bulunsun, bankalar saat 3'te kapanıyor. -Hem Western Union şubesini hem de Banco de la Nacion Argentina'yı, şehrin ana caddelerinden biri olan Avenida Santa Fe üzerinde bulabilirsiniz. Buenos Aires oldukça geniş ve yayılmış bir şehir olduğu için aslında nerede kalacağınızı planlamak ilk etapta pek de kolay görünmeyebiliyor. Üstelik normalde ilk kez keşfedeceğiniz bir şehirde merkezde kalmanızın sizin için işleri kolaylaştıracağını söylerdik ama bizce Buenos Aires'te işler o şekilde yürümüyor, çünkü türlü türlü atraksiyon, türlü türlü bölgeye dağılmış durumda. Tamam panik yapmıyoruz, biz bu işin endişesini sizin için önceden yaşayıp çözdük! Evet, Buenos Aires'te şehir merkezinde görmek isteyeceğiniz noktalar da var, ancak özellikle akşam vakit geçireceğiniz yerler ve seveceğiniz restoranlar, kafeler ve daha alternatif müzeler/galeriler çoğunlukla Palermo ve Recoleta civarında yoğunlaşmış durumda. Bu sebeple önerimiz bu iki bölgeden birinde ve mümkünse üzerinde birkaç farklı metro hattını bulunduran Avenida Santa Fe yakınlarında kalmanız. Bu şekilde şehir merkezine de yaklaşık 15 dakika gibi bir sürede kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Eğer Palermo'da konaklamayı tercih edecek olursanız bu bölgenin hangi noktasında kalacağınızı da planlamanız gerekir, zira Palermo Buenos Aires'in en büyük bölgesi. Bu noktada size şehir merkezine en yakın olan Palermo Soho civarını önereceğiz. Kendisi hem çok canlı, hem çok güzel ve renkli bir bölge. Önerimizi dikkate almak istemiyorsanız aşağıda Palermo bölgesini daha detaylı anlattık, oradan yola çıkarak kendi kararınızı verebilirsiniz. Siz nerede kaldınız peki diyenler olacaktır; biz Palermo Rentals'tan ev kiraladık ve gerek lokasyon, gerek güvenlik, gerek evin kendisi açısından gayet memnunduk. Eğer yaz döneminde gidecek olursanız üst katında küçük tatlı bir havuzu olduğunu da ekleyelim, içeceğinizi kapıp rahat rahat çökebilirsiniz. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Buenos Aires'te gezilecek yerler pek çok bölgeye dağılmış durumda. Ama gerek metro sisteminin kolaylığı, gerek yeni bir şehri tanıyor olmanın verdiği 8 kat fazla yürüme gücü ile şehri gezmeniz hiç de zor olmayacaktır. Hele bir de o güzel havalara denk geldiniz mi zaten yürümekten daha keyiflisi yok, of anlatırken bile bir özlem dalgası geldi geçti! Buenos Aires gezi rehberimizin ilk durağı olan Güzel Sanatlar Müzesi, yani Museo Nacional de Bellas Artes, Arjantinli sanatçıların, hem genel olarak Latin Amerikalı sanatçıların, hem de Avrupalı sanatçıların eserlerini bir arada barındırıyor. Dolayısıyla içeride aynı anda hem Miguel Gonzales, hem Jackson Pollock hem Kandinsky hem de Picasso eserleri görmeye hazır olun, son derece geniş bir koleksiyona sahipler. Müzede maalesef İngilizce açıklamalar yok, ancak sorun değil, eğer ziyaretinizi Salı-Çarşamba-Cuma günlerinden birinde saat 13:00'e denk getirirseniz ücretsiz olarak İngilizce rehberli tura katılabilirsiniz. -Salı/Cuma 12:30-20:30 arası açık, hafta sonu 9:30-20:30 arası. -Giriş ücretsiz. -Adres: Av. Del Libertador 1473 -Giriş 70 Pezo. Öğrenci 35. -Müzenin hemen yanında bulunan kafesi çok sevimli, bahçede küçük bir mola vermek için ideal. -Adres: Lafinur 2988. Metro ile D hattı üzerinden Plaza Italia'da inip yürüyerek kolayca ulaşabilirsiniz. Bize kalırsa Buenos Aires'in en iyi sanat müzesi olan MALBA, yani Museum of Latin American Art of Buenos Aires, adından da anlaşıldığı üzere Latin Amerikalı sanatçıların eserlerine odaklanıyor. İçeride Diego Rivera'lar, Frida Kahlo'lar kol geziyor, üstelik daha önce tanımadığınız inanılmaz yetenekli isimlerle tanışma fırsatı da buluyorsunuz. Çok büyük bir müze olmamasına rağmen resmen ağzımız kulaklarımıza varmış bir halde ayrıldık müzeden. Özetle ne yapın ne edin, mutlaka gidin! -Giriş 75 pezo, öğrenciler için 36. -Salı günleri kapalı. Diğer günler 12:00-20:00 arası açık. -Adres: Av. Pres. Figueroa Alcorta 3415 Mezarlık gezme fikri ilk etapta kulağa bayağı tuhaf geliyor olabilir. Ancak söz konusu Recoleta Mezarlığı olunca durum bildiğiniz mezarlıklardan çok daha farklı olduğu için bizce burayı görmeden olmaz. \"İnsanın ölesi geliyor yahu bu ne biçim mezarlık?\" dedirtecek cinsten bir yer olduğu için ve bu şekilde hisseden yalnızca biz olmadığımız için zaten Recoleta'da alacağınız bir mezar fiyatına hayatta kalıp krallar gibi yaşarsınız, acı yok Rocky, bizimle kal! Burayı ziyaret etmeden geçmemenizi umuyoruz, zaten açıkçası mezarlık demek yerine açık hava müzesi gibi bir şey desek daha mantıklı olacaktır, belki bu şekilde daha da çok ilginizi çeker. Eğer görmek isterseniz Eva Peron'un mezarı da burada yer alıyor. Florida Caddesi Buenos Aires şehir merkezinin en işlek caddelerinden biri. Üzerinde mağazalardan tutun, para değişimi yapabileceğiniz cambio'lara ve türlü türlü restorana kadar pek çok şey bulabilmek mümkün. Bu cadde ve civarı aynı zamanda \"Buenos Aires Avrupa şehirlerine benziyor\" genellemesinin neden yapıldığını anlayabileceğiniz bir mimariye sahip ve neden Buenos Aires'i otantik bulmadığımızın kanıtı niteliğinde. Zira buralarda yürürken kendinizi İtalya'nın bir şehrinde gibi hissetmeniz gayet muhtemel. Florida Caddesi civarı aynı zamanda Buenos Aires'in iş/finans merkezi olarak da biliniyor ve özellikle hafta içi öğlen saatlerinde buralara yolunuz düşerse yoğun bir beyaz yakalı popülasyonuyla boğuşmanız gerekebilir. Açıkçası buraları mutlaka görün demeyeceğiz, çünkü şehrin çok da güzel ve görülesi bölgeleri var, ancak bir turist olarak kendinizi eksik hissetmek istemiyorsanız Plaza de Mayo'ya gitmeden önce şöyle bir dolanabilirsiniz. -Pazar günleri burası bile ölü oluyor, aklınızda bulunsun. -Bu bölge oldukça kalabalık ve turistik olduğu için ekstra dikkatli olmakta fayda var. Plaza de Mayo'nun Arjantin tarihi için önemi büyük. Ülkenin bağımsızlığının ilan edildiği, Arjantin cuntasının 8 yıllık iktidarının başladığı ve cunta yönetimi döneminde binlerce insanın \"kaybolmasının\" ardından Madres de la Plaza de Mayo yani Plaza de Mayo Anneleri! nin yıllarca toplanıp çocuklarının hesabını sormayı beklediği meydan burası. Meydanı fotoğraflarken yerlerde annelere ve kayıplarına ilişkin bir takım çizimler ve hatırlatmalar görebilirsiniz, gözden kaçırmayın. Ayrıca çok yüksek ihtimalle bir protesto gösterisine denk gelirsiniz, zira Plaza de Mayo yıllardır halkın tepki vermek, sesini çıkarmak için toplandığı nokta olarak da kabul ediliyor. Meydanın tam ortasında Arjantin'in bağımsızlığını simgeleyen Piramide de Mayo yer alıyor. Bir cephesinde pembe rengiyle dikkat çeken, Eva Peron'un ünlü balkon konuşmasını yaptığı Casa Rosada, bir noktasında ise katedral. Geri kalan yerler finans merkezi yakınlarında olmanız nedeniyle çoğunlukla büyük, heybetli bankalara ait binalar. Bu noktada da çok turistik olması nedeniyle dikkatli davranmakta fayda var, ağzınız ve çantanız açık bir şekilde Leyla gibi gezmeyiniz. Avenida 9 de Julio'yu size gidin başından sonuna gezin diye anlatmıyoruz, açıkçası bizce şehrin çok da gezip görülesi yerleri var ve burada vakit geçirmenizin çok da bir alemi yok. Burayı es geçemeyecek olmamızın sebebi dünyanın en geniş caddesi olması. O kadar geniş, o kadar dev ki, karşıdan karşıya geçmek için en az 3 ışıktan geçmeniz, trafiğin nereden aktığını, kimin nereye gittiğini algılayabilmeniz için bi' 5 dakika falan ayırmanız gerekiyor desek yeridir. Buralardan kalkıp taa Buenos Aires'lere kadar gitmişken bu tuhaf deneyimi yaşamadan geçmenizi istemeyiz. Meydanın orta yerinde yer alan Washington D. C. terk obeliski gözden kaçırmazsınız diye düşünüyoruz. İsmi çok tanıdık bir çiçeğin Latince versiyonu gibi duran Floralis Generica aslında yarattığı izlenimin çok da ötesinde değil. Yalnızca çelikten ve alüminyumdan yapılmış 23 metre yüksekliğinde DEV bir çiçek düşünün. Aslında günün belirli saatlerinde güneşin konumuna göre açılıp kapandığı ve ilginç olduğu bir dönem varmış. Lakin uzun bir süredir çalışmıyor ve tuhaf bir şekilde onarmaya pek niyetli görünmüyorlar. Buradan Buenos Aires Büyük Şehir Belediyesi'ni görevini yapmaya davet ediyoruz. YETKİLİLER GEREĞİNİ YAPSIN. Yine de görsel olarak güzel, en azından Museo Nacional de Bellas Artes yakınlarında olduğu için oraya gitmeden önce bu civara uğrayabilirsiniz. Efenim La Boca Buenos Aires'in İtalyan göçmenler tarafından kurulmuş renkli mi renkli, şirin mi şirin bir bölgesi. Fakat şirin dediğimize bakmayın, aynı zamanda Buenos Aires'in en isyankar bölgelerinden biri olarak da biliniyor. Bölgenin bu denli ünlü olmasının iki sebebi var; Biri Boca Juniors'un stadı \"La Bombonera\"nın burada olması, diğeri ise \"sanatçılar sokağı\" olarak da bilinen ve o fotoğraflarda gördüğünüz renkli evlerin bulunduğu El Caminito. Caminito civarındaki evler dış cepheden bakınca bildiğiniz evlerden biraz farklı görünüyor, çünkü çoğu eski ve batık gemilerin saclarından inşa edilmiş ve sonra da tekne boyalarıyla boyanarak bu renkli halini almış. Her yer sokak sanatçıları, küçük turistik kafeler, hediyelik eşyalar satan dükkanlarla dolup taşıyor. Sokakta tango yapan çiftleri, kolunuzdan tutup \"gel güzel kardeşim benim restoranıma otur\" diyen darlamalı esnafı hep bu sokakta göreceksiniz. Yanınızdan 3 farklı ebatta Maradona, 1.93 boyunca bir Messi kılıklı ya da tangoya benzer bir şeyler yapmaya çalışan kadınlar falan geçecek, bir süre sonra alışacaksınız. Anlayacağınız üzere burası tam bir turist cenneti ancak yine de boşverin gitmeyin demek de içimizden gelmiyor, çünkü günümüzde son derece yapay olsa da aslında tam bir \"hayalinizdeki Arjantin\". Ufak bir öneri olarak burada iddialı bir yemek yemek yerine sadece sokakta dolanabilir, hediyelik eşyalarınızı buradan alarak normalde alacağınızın 2 katı fiyata almak yerine o işi de başka bir güne erteleyebilirsiniz. -Kupon yaparken varınızı yoğunuzu bastığınız La Boca'nın stadı La Bombonera'yı görmek isterseniz tam zamanı, çünkü Caminito'ya oldukça yakın bir noktada. Tur bileti alıp içeriyi gezebilme şansınız da var, ilgililerin dikkatine. -La Boca bölgesine akşam saatlerinde gitmemeniz ve gündüz gittiğinizde de Caminito civarından pek fazla uzaklaşmamanız önerimizdir. Siz fark etmeseniz de \"BEN TURİSTİM\" diye bağırdığınız ve bu bölge de turist avcılarıyla dolu olduğu için, istenmeyen bir durum yaşama ihtimaliniz Buenos Aires'in geri kalan bölgelerine göre bir seviye daha yüksek. Bakın sizi korkutmamak için buraya abuk subuk şeyleri yazmıyoruz, gelin siz bizi dinleyin, Caminito'da fazla açılmayın. San Telmo Buenos Aires'in eski ve \"bohem\" bölgelerinden. Her yer sokak sanatı, her yer mural, her yer bir gezgin için cennet tadında. Sokaklarda empanada satanlar, meyve suyu sıkanlar, bahçesinde et pişirip ikram edenler, antikacılar ve yoğun bir kalabalık; herkes size gerçekten Güney Amerika'da olduğunuzu kanıtlamak istiyor gibi. Eğer San Telmo'yu gerçekten tanımak istiyorsanız buraya mutlaka bir Pazar gününüzü denk getirmeniz gerekiyor. Çünkü Pazar günleri burada Calle Defensa üzerinde çoooook uzuuuuun bir sokak pazarı kuruluyor. Zaten Pazar günleri şehrin geri kalan kısmı komple kapandığı için tüm yoğunluk burada toplanıyor. Pazarda dolandıktan, mümkünse birkaç hediyelik eşya ve obje kaptıktan sonra yolunuzu Plaza Derrago'ya düşürürseniz orada da tango şovlarını izleyebilir, dansçılara para vermeden kaçmayarak adamlara ayıp etmeyebilirsiniz. San Telmo bölgesi aynı zamanda \"tangonun doğduğu bölge\" gibi oldukça iddialı bir üne de sahip. Bu sebeple bölgede akşam saatlerinde de tango barlarına akın eden bir turist topluluğu da oluyor. Başından söyleyelim, bu tango barlar hayal ettiğiniz gibi çıkmayacak, çünkü gerçekten tamamen turistlerden para koparma odaklı şeyler. Palermo ile Centro arasında kalan bölge olarak tarif edebileceğimiz Recoleta, Buenos Aires'in zenginli lükslü bölgelerinden. Hem konutların ve yaşam alanlarının yoğunlaştığı, hem turistik aktivitelere girişebileceğiniz, hem de özellikle akşam üstü saatlerinden itibaren kafelerinde, restoranlarında ya da barlarında vakit geçirebileceğiniz her telden çalan bir bölge de diyebiliriz. Yukarıda söz ettiğimiz Recoleta Mezarlığı, Güzel Sanatlar Müzesi ve Ulusal Kütüphane gibi ziyaret etmek isteyebileceğiniz noktaların hepsi Recoleta'da yer alıyor. Ayrıca Plaza Francia civarı da gündüz vakit geçirmek için bayağı keyifli olabiliyor, spor yapanlar, çimlerde bayılanlar, güneşlenenler, bir şeyler içenler şeklinde kalabalık, festival simülasyonu gibi bir ortam oluyor, bizce güzel bir havaya denk gelirseniz mutlaka uğrayın. Palermo Buenos Aires'in en büyük bölgesi. Ayrıca Bizim de Buenos Aires'in en sevdiğimiz bölgesi. Bayağı geniş bir alana yayıldığı için bölge de kendi içinde Palermo Soho, Palermo Hollywood, Palermo Viejo, Palermo Chico gibi bölümlere ayrılıyor. Bu bölge de tıpkı Recoleta gibi konutların ve yaşam alanlarının yoğunlaştığı bir bölge. Ancak biraz daha Karaköy&Cihangir tadında düşünebilirsiniz. Bol bol butik, yerel tasarımcı, küçük kafe ve restoranlar ve barlarla karşılaşacaksınız. Tam olarak yürüyerek keşfetmelik bir bölge. Zaten bir noktada Palermo'dan kaptırıp gidince, Recoleta'ya kadar ulaşıyorsunuz. Buenos Aires Hayvanat Bahçesi, MALBA, Eva Peron Müzesi gibi yerler de Palermo dahilinde yer alıyor. Yeme içme kısmı için sizi Buenos Aires yeme içme rehberimize alacağız. -Palermo'dan başlayıp merkeze kadar uzanan Avenida Santa Fe bu bölgede sizin ulaşım konusundaki kutup yıldızınız olabilir. Palermo'nun hangi bölgesinde olursanız olun Santa Fe'ye ulaşarak oradan metro ya da otobüsü kullanarak istediğiniz bölgeye yürümek zorunda kalmadan da gidebilirsiniz. Buenos Aires'te gezilecek yerler konusunda beklentinizi yüksek tutabilirsiniz, ancak alışveriş konusunda da aynı oranda düşürmelisiniz. Eğer bizim gibi lokal tasarımcıları keşfetmekten hoşlanıyorsanız genel olarak Palermo bölgesinde dolanmanız gerekiyor. Bu gibi dükkanlar çoğunlukla Plaza Serrano ve Plaza Armenia civarında yoğunlaşıyor. Ancak tasarımcı dedik diye bir şey zannetmeyin tabii, çoğu pasaj terk şeylerden bahsediyoruz, ama olsun arada tabii güzel şeyler de çıkabiliyor. En azından güzel plak dükkanları bulabilirsiniz mesela. Örneğin Sheldon Jazz Bar'ın dükkanına mutlaka uğrayınız. Recoleta civarında bildiğiniz tanıdığınız ya da tanımayıp da \"bu eşarp niye 500 euro\" diyerek önünden geçip gittiğiniz dünyaca ünlü tasarımcıların mağazaları mevcut. Eğer çılgın bir alışveriş merkezi tutkunuysanız ve kendimi kapalı mekana kapamazsam öleceğim hastalığına yakalanırsanız Buenos Aires'in en popüler alışveriş merkezi Galerias Pacifico. Şehir merkezinde olduğu için uğrayabilirsiniz, ancak ekmek çıkmaz, söyleyelim, sonra burayı niye yazdınız demeyin. En azından bir alışveriş merkezi için fazla güzel mimarisini incelersiniz. Herhangi bir Buenos Aires gezi rehberi için olmazsa olmaz bilgi: Prizlerimiz farklı! Arjantin'de prizler şu linkte gördüğün şekilde, adeta bir Edvard Munch tablosu gibi, ona göre önleminizi alın da gidin. Gördüğünüz gibi yazıyı buraya kadar okumayanlar çok şey kaybediyor........ -Eğer kredi kartı kullanacaksanız şehir genelinde American Express/Visa/Mastercard kullanımı çok fark ediyor. Bir yerde kullandığınızı diğerinde kullanamıyorsunuz, birinde Amex geçiyor, diğerinde Visa falan gibi bir karmaşa var. Eğer bu konuda çeşitlilik sağlama imkanınız varsa yanınızda en azından 2 seçenek götürün ya da her yerde kredi kartınıza güvenmeyin. -Musluk suyu içilebiliyor, aslına bakarsanız herkes musluk suyu içiyor. Ancak tadı gerçekten korkunç. -Şehirde bol bol park var, tadını çıkarmadan, bir parka bayılmadan olmaz. -Dil konusunda endişe taşıyorsanız küçük çaplı haklı olabilirsiniz. Çünkü bu İspanyolca konuşulan memleketlerdeki ısrarla İspanyolca konuşmaya çalışma huyu burada da tam gaz devam ediyor. Anlamıyorum kardeşim diyorsun, TE QUIERO Mİ AMOR diyorlar, no hable espanol diyorsun, jölölölö konuşmaya devam ediyorlar. Fakat sorun değil, gayet turist sever ve samimi insanlar oldukları için bir şekilde yolunu buluyorsunuz. Olmadı arka arkaya enrico masias julio iglesias muchos gracias falan derseniz kendinizi 2 saniye için onlardan biri gibi hissedebilirsiniz. Sevgiler! Birkaç avrupa şehrini gezerken yazılarınızdan faydalandım. İyi ki de faydalanmışım çok da memnun kaldım :DD Teşekkürler.. Kasım ayında Msc ile orayada ugrayacagız yazdıklarınızı ancak ozaman mukayese yapabilir ve kanaatlerimi yazabilirim. Elbette okuduklarımı bu gezide dikkate alacagım. Teşekkürler kaleminize saglık."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/08/buenos-aires-yeme-icme-rehberi", "text": "Eğer Buenos Aires gezi rehberimizi okumuş bulunduysanız Arjantin ile acayip bir duygusal bağ içinde olduğumuzu aşağı yukarı fark etmişsinizdir. Bu duygusal bağın oluşumunda insanının, havasının, atmosferinin etkisi ne kadar büyükse, yeme içme kültürünün etkisi de o denli büyük oldu. Dünya mutfağından yeni lezzetler denemeye açık bir bireyseniz zaten Arjantin mutfağı sizi son derece mutlu edecektir. Yok kardeşim, ben öyle her bulduğumu deneyemem diyorsanız hiç fark etmez, çünkü Arjantin mutfağı sizi yine çok mutlu edecektir. Gördüğünüz gibi şu an bu yazının geri kalanını hiç okumasanız bile size \"oh be\" dedirtecek bir sebep verdik. Fakat bizce okumadan geçmek yok, yola devam, aşağıda size çok güzel şeyler anlatacağız. Buenos Aires yeme içme rehberi ellerinizden öper! Uyarı: Açken okursanız buzdolabının önünde geçireceğiniz dakikalardan biz sorumlu değiliz. Arjantin sınırları içindeyken denemeden geçmemeniz gereken birkaç leziz şey var. Türkiye'deki restoranların menülerinde bile sık sık görmüş olabileceğiniz Arjantin Steak kesinlikle listenin başında geliyor. Dünyanın en çok sığır eti tüketen 2. ülkesi olarak bu konuda gerçekten inanılmazlar ve Buenos Aires'te geleneksel Arjantin usulü et yiyebileceğiniz çeşit çeşit Parilla adı verilen restoranlar mevcut. Bu restoranlar gayet geniş bir yelpazeye sahip, gidip oldukça uygun fiyatlısında inanılmaz lezzetli et çeşitleri de yiyebilirsiniz, pahalı olan bir versiyonunda beklentinizi yüksek tutmanıza rağmen sıradan bir şeyle de karşılaşabilirsiniz. Evet nereyi seçtiğinizin önemi büyük, biz de bu noktada aşağıda önereceğimiz yerlere kefiliz. Bir diğer Arjantin klasiği olan Empanada, aslına bakarsanız inceden bizim çiğ börekten hallice bir atıştırmalık. Arjantin'de gerek sokak yemeği formatında, gerek restoranlarda pek çok çeşidine denk gelebilirsiniz, ancak son derece deneyimli Arjantinli Emine Beder terk annelerden öğrendiğimize göre orijinalinin ortalama bir Hobbit eli boyutunda olması gerekiyor. Evet tamam, ölçü birimimiz biraz tuhaf olabilir, ancak ellerinizin dev gibi olup olmadığını bilemeyeceğimiz için böyle bir örnek vermeye karar verdik. Genellikle etli, tavuklu ve sebzeli versiyonlarıyla denk gelebileceğiniz caaağğğnım Empanada'nın en kötü versiyonu bile tabii ki bir şekilde güzel. Kaçırmayınız, sokakta görünce bir atımlık alınız, en seksi Empanada fotoğrafları için tıklayınız. Şaka şaka, aşağıda nerede yiyebileceğiniz anlattık. Efenim tuzluları gömdükten sonra tatlı bir kapanış yapmayı tabii ki hak ediyorsunuz. Bunun için, içinde uyumak isteyeceğiniz meleklerden yapılmış Dulce de Leche'yi kesinlikle kaçırmıyorsunuz. Kendisi süt reçeli olarak da nitelendiriliyor, ancak reçelden daha koyu kıvama sahip, hatta hafiften karamelimsi bir havası olduğunu bile söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız bu müthiş şeyle Güney Amerika genelinde bol bol karşılaşabiliyorsunuz, dolayısıyla kendisini hangi ülkenin sahiplendiğini tam anlayabilmiş değiliz. Zaten biz de Hatice'te değil neticeye bakarız, kiminse kimin, en azından oralarda bizim Yunan kankalarımızla aramızda dönen baklava meselesine dönmemiş olmasını takdir ediyoruz. Dulce de Leche Arjantin genelinde öyle popüler ki, kendisiyle yapılmış 31234 çeşit tatlı, dulce de leche'li frappucino, yok efendim dulce de leche'li likör bile bulabilirsiniz. Bu denemelerin en güzeli kesinlikle Alfajores isimli bir kurabiye şeklini alması ile sonuçlanmış, onu da yemeden gelmezsiniz artık. Hatta gelirken bize de bir paket getiriverin mümkünse. Afiyet bal şeker olsun. Tüm bu yemek maratonunun ardından geriye kalan tek göreviniz, aslında tam olarak Arjantin'e ait olmayan, ancak tüm Güney Amerika'yı kasıp kavurmuş olması nedeniyle burada da bol bol karşılaşacağınız Pisco'yu denemek. Pisco bir Brandy çeşidi ve kökeni Şili&Peru tarafları olarak biliniyor. Ancak oralara gitmeyecekseniz gayet güzel versiyonlarını Buenos Aires'te de deneyebilirsiniz. Pisco'nun en popüler tüketiliş biçimlerinden biri Pisco Sour adı verilen bir kokteyl. Güney Amerika genelinde birçok yerde yalnızca Pisco Sour çeşitleri sunan mekanlar bile görebiliyorsunuz. İçinde yumurta akı olduğu gerçeğini sizden saklayacak değiliz, sonra kötü yapılmış bir versiyonuna denk gelirseniz bizi suçlamayın. Şimdi gelin Buenos Aires yeme içme rehberimizin restoran önerileri kısmına geçelim, bunca yeme içmemiz sizin de işinize yarasın. Sıkı durun, çünkü Buenos Aires yeme içme rehberimize hardcore bir giriş yapıyoruz. Eğer Buenos Aires'te çok iyi bir Parilla'da, çok iyi bir Arjantin steak yemek istiyorsanız ne yapıp ne edip gitmeniz gereken yer kesinlikle Don Julio. Bakın yazarken bile bir fazladan salya salgılama durumu, bir uzaklara dalma hali geliyor bize, öyle böyle değil. Turist&lokal karışımı bir kitleye sahip olan Don Julio, et konusunda kesinlikle şehrin en iyilerinden biri olarak biliniyor. Bu sebeple yer bulma meselesi biraz sorun olabiliyor. Mümkünse önceden rezervasyon yapın. Olur da yer bulamazsanız Arjantin halkının yemeği oldukça geç saatlerde yeme (saat 23:00 sularına yemeğe oturmak bile garip değil öyle düşünün) alışkanlıklarından yararlanarak mekana 18:00-19:00 sularında giderseniz, son anda yer kapma ihtimaliniz de olabilir. Oldu da Don Julio'da yer bulamadınız ya da et yemelere doyamadınız ve farklı bir Parilla denemek istiyorsunuz, hemen yolunuzu La Cabrera'ya çeviriyorsunuz. Doğruya doğru, tabii ki bir Don Julio değil, ancak bu kesinlikle başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Eğer siz oradayken şefleri restoranı sabote etme kararı falan almış olmazsa, şu ana kadar et yediğiniz birçok et restoranından kat kat daha başarılı olacağının garantisini verebiliriz. Aklınızda bulunsun, La Cabrera'ya ait karşılıklı iki mekan var. Birinde yer bulamazsanız diğerine gidebilirsiniz, ikisi farklı yerler değil, kandırılmıyorsunuz, panik yok. 16:30 ile 20:30 arası kapalı olduğunu da hatırlatalım. Erken yemek yemediklerini söylemiştik. Buenos Aires'tesiniz, et yemekten sıkıntı basmış olabilir, normaldir. Merak etmeyin, burada o kadar çok alternatifiniz var ki, herhangi bir şeyden sıkılma ihtimaliniz yok! Mesela acayip tatlı bir ortamda İskandinav & Güney Amerika mutfaklarının karışımını sunan acayip bir deneyim yaşamak isterseniz Olsen bu aralar aşırı popüler. Bu iki mutfak nasıl bir araya geldi, biz olsak onca mesafeye yarı yolda vazgeçerdik diye düşünmüş olabilirsiniz, biz de düşündük. Ancak iyi ki böyle bir girişimde bulunmuşlar, ortaya bayağı ilginç bir şey çıkmış. Her yeri deliler gibi övmediğimizi biliyorsunuz, Olsen'in yemeklerine Arjantin hipsterlarının vurulduğu kadar vurulmadık, ancak yine de gerek ortam, gerek kokteyllerin güzelliği nedeniyle bize bir akşamınızı kesinlikle burada geçirebilirsiniz. Arjantin'de, özellikle Buenos Aires genelinde acayip bir akım var: Puertas Cerradas. Yani? Yani \"Closed-door Restaurants\". Yani? Ev yemeği konusunda nam salmış kimselerin, hatta pek çok profesyonel şefin evlerinde, salonlarında, bahçelerinde, özetle kendilerine ait özel alanlarda size yemek hazırladıkları, kapalı kapı restoranları olarak da bilinen acayip bir sistemden bahsediyoruz. Bu gizli restoranlar tahmin ettiğiniz üzere ne servis iznine, ne de alkol ruhsatına sahipler. Ancak kimse sorun çıkarmadığından ötürü Buenos Aires şu an bu konuda nam salmış durumda ve yüzlerce seçenek mevcut diyebiliriz. Amatör ya da profesyonel bir şefin evine küçük gruplar halinde gidiyorsunuz, masada sohbet muhabbet bir şekilde yaptığı yemekleri yiyor, yeni insanlarla tanışıyor, ilerleyen saatlerde şefle kankaya bağlıyor, sonra da normal bir restorandaymışçasına hesabınızı ödeyip çıkıp gidiyorsunuz. Casa Saltshaker tam olarak yukarıdaki konsepte sahip. Tatlı bir çift tarafından işletiliyor. Yiyeceğiniz içeceğiniz ne varsa dönemine ve neyin taze olduğuna göre değişiyor. Genellikle çorbadan başlayıp tatlıya kadar uzanan \"5 course\" bir yemekten bahsediyoruz. Şarap eşleştirmelerinden, verdikleri küçük aperatiflere kadar her şey tamamen onların kontrolünde. Aklınızda bulunsun, eğer gidecek olursanız ve herhangi bir şeye alerjiniz varsa mutlaka önceden belirtin, daha önce bu konuda sıkıntı çıktığını duyduk. Adres: Recoleta Bölgesi, Pres. J. E. Uriburu 1114, Pena & Pacheco de Melo arasında. Yukarıdaki örneklerimizden yola çıkarak Palermo bölgesindeki restoran çeşitliliğini fark ettiyseniz, şimdi sizi Palermo'nun biraz daha farklı bir bölgesine götürebiliriz. Snatch diğer söylediğimiz yerlere kıyasla biraz daha sakin kalıyor. Aslına bakarsanız biraz daha mahalle kafesi havası olduğunu bile söyleyebiliriz. Adının bar olduğuna bakmayın, gayet lezzetli yemekler de yapıyorlar. Özellikle buraya gidin demiyoruz ama, eğer civardaysanız bir seçenek olarak değerlendirebilirsiniz. Ayrıca ödüllü barmenleri ve bu sebeple gayet lezzetli kokteylleri olan bir mekan. Sakin bir akşam geçirmek istiyorsanız oluru var diyelim. Arjantin genelinde çok fazla İtalyan göçmen var. Bu sebeple İtalyan kültürünün şehir genelinde çok yayın olduğunu görebilirsiniz. Bu durumun bir getirisi olarak da Buenos Aires'te bol bol pizzacı var ve aralında en ünlüsü kesinlikle Pizzeria Güerrin. Öyle şık, gösterişli bir yer beklemeyin, gayet pideci terk bir mekan. Ancak gidip yalnızca etraftaki masalara şöyle bir göz gezdirirseniz bile neden bu kadar nam saldığını anlayabilirsiniz. Burada düşmemenin gereken tek hata dilim pizza yemek. Çünkü asıl olayları kesinlikle bütün pizza, dilimler son derece uyduruk. Bir de empanada denemek isterseniz girizgahı burada oraya karışık bir empanada tabağı yaptırarak yapabilirsiniz. Farinelli Buenos Aires'in zenginli bölgesi Recoleta'da küçük, tatlı bir kafe. Oldukça lokal bir yer, öyle özellikle turistlerin akın edeceğini cinsten bir yer değil. Eğer hızlıdan bir kruvasan odaklı kahvaltı yapmak, ya da ev yapımı acayip lezzetli tatlılar denemek ve güzel kahve içmek isterseniz bu bölgedeki geziniz esnasında kesinlikle uğrayabilirsiniz. En iyi oldukları konuyu söylersek belki daha da çok ilginizi çekmeyi başarırız: Alfajores! Buenos Aires gibi büyük bir şehirde turist olduğunuz zaman, bir taşla iki kuş vurmanın değerini daha da iyi anlıyorsunuz. Yani? Hem şehrin en eski bölgelerinden biri olan San Telmo'nun kapalı pazar alanı olan Mercado de San Telmo'yu görüyorsunuz hem de onun tam orta yerinde bulunan Coffeetown'da kaliteli kahve içiyorsunuz. Üstelik çalışanları İngilizce bildiği için kendilerine şehirle ve Pazar yeriyle ilgili bol bol bilgi alabilirsiniz. Özellikle Pazar günü çılgın bir kalabalıkla karşılaşabilirsiniz, ancak San Telmo'nun olayı bu, onu da idare edeceksiniz artık. Hazır San Telmo'ya kadar gelmişken burayı es geçmeyelim. Dışarıdan baktığınızda son derece turistik göründüğü için pek de dikkatinizi çekmeyecek La Continental, aslında tahmin ettiğiniz gibi bir yer değil. Aksine, lokallerin de sık sık geldiği, hem pizzaları hem de Empanada'sı çok başarılı bir mekan. Empanada'ların lezzet oranı ne kadar yüksekse, ebatları da o denli küçük olduğu için özellikle etli olanından bol bol sipariş verip 10 dakikalık bir über mutluluk simülasyonuna girebilirsiniz. Tüm bu sürecin sonunda mekanın neden o kadar dolu olduğunu, neden kapının önünde kuyruklar oluştuğunu falan da anlamlandırmış olursunuz. El Ataneo'yu bu listeye eklemiş olmamızın sebebi aslında ne muhteşem tatlıları, ne efsane kahveleri, ne de başka bir yenilebilir şey. Öncelikli sebebi kesinlikle çok güzel bir kitapçı olması. Hem görsel olarak, hem de çeşitlilik açısından gerçekten \"ah şundan İstanbul'da da olsa!\" dedirtecek cinsten bir yer olduğu için, bu kitapçının kafesinde vakit geçirmek bizce bayağı hoşunuza gidebilir. Kitap konusuna gelecek olursak, çoğunlukla İspanyolca, ancak İngilizce konusunda da pek çok seçeneğiniz olduğunu söyleyebiliriz. Del Viento Buenos Aires sokaklarında aylak aylak dolanarak keşfe çıkmışken, yalnızca kahve odaklı olması nedeniyle dikkatimizi çekmiş bir mekan. Temelde 4 kahveye odaklanıyorlar; Brezilya, Peru, Kolombiya ve Nikaragua. Kahvenizi sipariş verirken bu dörtlüden istediğinizi seçiyor ve kahvenizin ne şekilde yapılmasını istediğinize karar veriyorsunuz. Biz söz konusu kahve olunca kontrolü kaybedip hepsini denedik ve gerçekten şehirdeki en iyi kahvecilerden biri olduklarının garantisini verebiliriz. Tek kötü yanı eviniz için kahve alamıyor olmanız ve o lezzeti geride bırakmak. Hem kahvaltı için, hem de öğlen atıştırmalığı için gidebileceğiniz Oui Oui, adından da anlayabileceğiniz üzere tatlı bir Fransız kafesi konseptinde. Ancak menü içeriği o şekilde gelişmemiş, yani gidip de Fransız mutfağından tatlar bulmayı beklemeyin. Çoğunlukla sandviçler, tatlılar, farklı çay çeşitleri ve kahve üzerine kurulu bir mekan. Tatlılar konusunda oldukça iddialılar, akşam saatlerine doğru birçoğunun tükendiği bile oluyor. Mousse de Dulche de Leche yaptıkları bir güne denk gelirseniz ALLAH AŞKINA yemeden dönmeyin, biz Türkiye'ye döndük, hala onu konuşuyoruz. Eğer güne iddialı bir kahvaltı ile başlangıç yapamayınca bütün gün ortalıkta terör estiriyorsanız sakinleşin ve Malvon'a doğru ilerleyin. Kahvaltı ve brunch konusunda ön plana çıkan mekanda yumurtalar, baconlar, pancakeler ne arıyorsanız var. Üstelik porsiyonları o kadar büyük ki, bizce önündeki yemeği bitirebilenlere özel bir ödül falan versinler. Bir alternatif olarak başka bir zaman diliminde yolunuz buraya düşerse kokteyl çeşitleri ve yemekler de mevcut. Ayrıca İngilizce bilen çalışanları olması da Arjantin sınırları içinde bir artı olarak kabul edilebilir. Buenos Aires'te işleri gizli tutmayı seviyorlar. Floreria Atlantico da bu durum bir getirisi olarak ortaya çıkmış harika bir restoran&kokteyl bar. Dışarıdan bakınca bir çiçekçi olduğunu düşünebilirsiniz, ancak keşfetmeyi başardığınız takdirde bayağı lezzetli bir kokteyl menüsü ile tanışıyorsunuz. Tabii ki başarılı oldukları için artık pek de \"gizli\" sayılmazlar, dolayısıyla gitmeden önce mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız. Aksi takdirde uzuuun bir süre sırada beklemeniz gerekecektir. Biraz daha sakin bir akşam geçirmek isterseniz müziğe kapılmamız sonucu bizi içine çeken Sheldon Jazz Bar'a bayılırsınız! Küçük bir avlusu ve sahnesi bulunan mekanda akşamları lokal caz grupları çıkıyor, kokteyller güzel, ortam sevimli, kitle şahane. Üstelik mekana ait küçük bir plak dükkanı da var ve hem mekanda dinlediğiniz grupların, hem de Arjantinli çeşit çeşit sanatçının plaklarını satın alabilirsiniz. Rezervasyon yaptırmak zorunda değilsiniz, ancak masa bulma meselesi biraz şans eseri gelişiyor, çünkü genellikle kalabalık. Ayrıca plak dükkanında çalışanlar tuhaf bir şekilde \"3 Hürel\" hayranı çıktılar, gidince \"Tres Huğğreel\" derseniz anlarlar. He bunu söyleyip de nereye varacaksınız onu biz de bilmiyoruz tabii. -Restoranlar için rezervasyon yaptırırken İngilizce konuşan birilerini bulmak konusunda sıkıntı çekebilirsiniz. Bu noktada bizim gibi korkunç bir İspanyolca ile dil katliamı yapmak istemezseniz ikinci seçeneğimiz olan restoranların web sitelerinden rezervasyon yapma tekniğini kullanabilirsiniz. Hepsine böyle bir seçenek yok, ancak yine de işleri kolaylaştırmak açısından sitelerini kontrol etmekte fayda var. -Yukarıda söyledik, bir kez daha söylüyoruz, Buenos Aires'te yemekler kesinlikle geç saatte yeniliyor. Akşam 10'da masaya oturursanız bu durumu 7'de oturmanızdan daha normal karşılayacaklardır. Erken giderseniz şakır şakır İspanyolca konuşuyor olsanız bile çok yüksek ihtimal turist olduğunuzu anlayacaklardır. Bu durum ilk etapta biraz absürd gelebilir, ancak gününüzü rahat rahat kullanmak açısından aslında bayağı iyi oluyor. -Birçok restoranda 16:00 20:00 arası kapalı olma durumuyla karşılaşabilirsiniz. Gitmeyi kafaya koyduğunuz bir mekan varsa hangi saatlerde açık olduğunu özellikle kontrol etmekte fayda var. -Buenos Aires gece hayatı konusunda çeşitlilik arıyorsanız özellikle Plaza Serrano ve Plaza Armenia civarında yoğun bir bar/pub çeşitliliği var ve her tipte yer bulabilmeniz mümkün. Özellikle yaz aylarında oradaysanız bu iki meydan ve civarındaki sokaklarda içki içen ve eğlenen insanlar göreceksiniz, artık neresi ilginizi çekerse. -Güney Amerika ile ilgili daha fazla ipucu isterseniz sizi şu yazımıza alalım. Önerileriniz için çok teşekkür ederim. Bir kaç mekan dışında yeme-içme mekan önerileriniz çok başarılıydı. Hemen hemen hepsini denedim ve kesinlikle bir pişmanlık yaşamadım. Ayrıca gezimin çok başarılı, rahat, kolay ve sıkıntısız geçmesini sağladınız. Arjantine yolu düşecek arkadaşlara kesinlikle bu bölümde yazılan rehbere uymalarını tavsiye ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/10/uruguayda-yasam", "text": "Tüm bu büyük beklentilerin üzerine, üstelik Buenos Aires gibi canlı ve Colonia del Sacramento gibi renkli şehirlerin ardından Montevideo'ya ayak basınca acayip bir durum ortaya çıktı; Burası hiç de tahmin ettiğimiz gibi bir görüntüye sahip değil, neden? Neden her yer Buenos Aires kadar canlı değil, neden sokaklar bu kadar boş, neden ilk görüşte aşk yaşamıyoruz? Tamam, bir yerlerde bizi çekecek bir şeyler olmalı. Bir noktasından yakalayacağız bu şehri, yakaladığımız gibi de bırakmayacak, çok seveceğiz buraları, kollarımızı açmış Montevideo'yu kucaklamayı bekliyoruz adeta. Sonra 1 gün geçti biraz sokaklarına alıştık, 2 gün geçti şehri biraz daha tanımaya başladık ve 3. gün artık görsel olarak bu şehre aşık olma ihtimalimizin kalmadığını biliyorduk. Hani pes ettik demeyelim ama, inceden bir küskünlük hali oluşmaya başladı diyebilecek haldeydik. Üçüncü günün akşamı şehrin iyi kabul edilen mekanlarından birine yemeğe gittik. Bize servis yapan garson bizim yaşlarımızda, iyi derecede İngilizce konuşan, acayip eğlenceli bir tip. Bir yandan masaya bir şeyler getiriyor, bir yandan sohbet muhabbet halindeyiz. Bir yandan restorana yemeğe gelenleri sarılarak, öperek falan karşılıyor, bir yandan masalara servis yapıyor. Vay be diyoruz, bizde işler hiç böyle yürümüyor. Bir süre sonra muhabbet koyulaşınca bize gidecek mekan önersin diye fikrini alıyoruz, işim bitince beraber gidelim diyor, tamam diyoruz, bakalım başımıza neler gelecek? Yeni arkadaşımız siparişlerimizi getirmek üzere içeri gittiği sırada yanımıza bir adam geliyor ve şöyle diyor \"O çocuk burada çok ünlü, biliyor muydunuz?\" Nasıl yani, hem garson, hem ünlü, ne konuda ünlü? Basbayağı ünlü işte, rock star, ska/punk yapan bir grubu var ve herkes tarafından tanınıyor, bildiğimiz celebrity! E ama neden garsonluk yapıyor, çok parası olmalı? Çünkü Türkiye'de işler asla böyle yürümez değil mi? Fakat burası Uruguay, burada işler nasıl istiyorsanız öyle yürür. Evet hem garson, hem rock star olabilirsiniz, çünkü bu garip bir şey değildir. Çünkü burada \"sen benim kim olduğumu biliyor musun\"culuk yok. Çünkü ne iş yaptığının, kim olduğunu bir önemi yok, çünkü herkes aynı kulvarda. Montevideo'da diğer günlerimiz boyunca birçok insanla tanışıyoruz, dertlerini, tasalarını, sevdiklerini, sevmediklerini dinliyoruz. Herkesin birbiriyle bir şekilde arkadaş olduğu, rahatsız edici bir hiyerarşi içinde olmadıkları her gün biraz daha gözümüze gözümüze giriyor desek yeridir. Düşündüklerimizden, düşünemediklerimizden, içinde yaşadığımız düzenin kafamıza işlediği sinir bozucu yargılardan rahatsızlık duyuyor, onlara adeta özeniyor, insan ilişkilerini ağzımız açık, hayranlık içinde izliyoruz. Bazıları Mujica'dan şikayet ediyor, tamam iyi adam ama, burada onun sosyalist ya da adaletli bir adam olmasının bir önemi yok ki, biz yeni bir şeyler arıyoruz, bunlar zaten ülkemizde var diyenler çoğunlukta. Mujica'nın yeterli gelmediği bir ülkeden bahsediyoruz. Hani şu bizim ağzımız açık, özene özene, ulan biz ne zaman böylesini göreceğiz diye izlediğimiz Mujica! Hayat kime güzel? Bize değil, orası kesin! Ve tüm bu sürecin ardından şunu fark ediyoruz burayı seveceksek asıl sebebi kesinlikle gözle görülür bir şey olmayacak. Bu, ne gözümüzle görebileceğimiz somut bir şey, ne de içinde yaşadığımız düzenden mütevellit kolay kavrayabileceğimiz bir durum; bambaşka bir mesele! Sonuç olarak artık biliyoruz, Montevideo'yu sevmenin yolu bu süreci geçirmek, bu insanları tanımaktan geçiyormuş. O yüzden seni bir başka şekilde seviyoruz sevgili Montevideo, seni her yerinden öpüyoruz Uruguay. Şimdi, duygu patlamamızı bir kenara bırakacak olursak sadede gelelim. Aşağıda size Uruguay'ın havası çok güzel, evler şöyle renkli, sokaklar böyle canlı yazısı falan yazmıyoruz. Eğer gerçekten başka bir ülkede yaşama niyetiniz varsa, bu gibi şeylerin bir ülkeye taşınmanın ya da orada yaşamayı hayal etmenin temel sebepleri olamayacağının bilincindeyiz. Biliyoruz, aranızda Uruguay'ı merak edenleriniz çok. Uruguay'da yaşam nasıl bir şey olur, nedir bu Uruguay'ın düzeni be kardeş, ne yer ne içerler şeklinde ilerleyen onlarca sorunuz var. Tabii ki size tüm bu soruları cevaplamayı vaat edemeyeceğiz. Ancak özellikle Uruguay'da yaşam meselesinin bu aralar çok merak edildiğini göz önünde bulundurarak, oradayken tanıştığımız insanlardan öğrendiklerimizi derledik, sohbet ederken bir yandan uzun uzun notlar aldık ve aşağıda size ülkenin genel durumunu mümkün olduğunca özet geçmeye çalışacağız. Bu bilgilerin hiçbirini internetten toplamadık, tamamı birinci ağızdan, öz hakiki, halis muhlis Uruguay vatandaşlarından edinildi, o yüzden işinize yarayacaktır diye umuyoruz. Türkiye'de doğup büyümüş birinin en çok etkileneceği konulardan biri Uruguay'daki basın özgürlüğü meselesi olabilir. Uruguay bu konuda dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor. (Konuyla alakalı listelerde ilk 20'nin içinde olduğunu söyleyebiliriz) Bu durum din konusu için de yüzde yüz geçerli. Zaten halkın çok ciddi bir kesimi görüşünü \"dini inancım yok\" şeklinde ifade ediyor ve okullarda dini eğitim verilmiyor. Üstelik bu görüşlerinizi bildirdiğiniz zaman, ya da bir basın mensubu olarak devlet ile ilgili olumsuz bir fikir belirttiğiniz takdirde sizi yakmaya/kesmeye/biçmeye/hapse atmaya kalkışacak insanlarla beraber yaşamak zorunda değilsiniz. Hadi diyelim bir hasta ruhluya denk geldiniz, öyle bir durumda da zaten yasalar tarafından korunuyorsunuz. İşin en güzel tarafı orada birkaç gün geçirip yalnızca birkaç insanla bile tanışsanız durumun gerçekten de bu şekilde işlediğini fark edebilirsiniz. Biz fark ettik, bu konular üzerine uzun uzun konuştuk ve din konusunda takıntılı davranan ya da devletin politikalarını huzur içinde, istedikleri gibi eleştirmeye çekinen bir kişi ile bile karşılaşmadık. Merak edip sormuş bulunduk, ülkenin temel geçim kaynakları öncelikli olarak tarım ve hayvancılık üzerine kurulu. Özellikle et konusunda öncü ülkelerden kabul ediliyorlar ve 80'in üzerinde ülkeye ihracat yapıyorlar. Zaten ülkede sabahtan akşama et tüketilmesinin bir sebebi olmalıydı... Pirinç ve soya üretimi konusunda da almış yürümüş durumdalar. Ayrıca en az Şili kadar beğenilen ve tüketilen lokal şarapları da ciddi bir geçim kaynağı olarak kabul ediliyor. İlginç bir şekilde IT & Software development konularında da dünya çapında ün salmaya başladıklarına dair bir şeyler öğrendik, belki biz konuya hakim olmadığımız için bize ilginç geliyordur, konuyla ilgilenen ve Uruguay'a taşınmak isteyenlere duyurulur efenim. Uruguay, birçok ülkeye kıyasla temiz ve yenilenebilir enerji konusunda ciddi bir gelişim sağlamış durumda ve bu vatandaşlar tarafından da büyük takdir görüyor. Bundan 3 sene öncesine kadar özellikle elektrik konusunda büyük ölçüde Arjantin'e bel bağlamış durumda olmalarına rağmen, günümüzde işler değişmiş durumda. Öyle ki, ülkenin elektrik ihtiyacının %94.5'ini, ihtiyaçları olan tüm enerjinin ise %55'ini yenilenebilir/temiz enerji kaynaklarından sağlıyorlar. Üstelik bu yatırımlar daha yüksek enerji fiyatlandırmalarına ya da başka alanlarda bütçe kısıtlamalarına falan da sebep olmamış. Bu gelişim ile yalnızca enerjiyi daha uyguna getirmek değil, aynı zamanda karbon emisyonunu 2017 yılına kadar %88 oranında düşürmek hedefleniyor. Hedef 2017, durmak yok yola devam! Bütçe konusunu biraz örneklendirebilmek adına orada konuştuğumuz birkaç kişiye Montevideo'nun iyi bir bölgesinde yaşamak istersek ne aralıkta bir kira ödememiz gerekeceğini sorduk. Birkaç farklı cevap almış olduğumuz için ortalamasını verecek olursak, Montevideo'nun merkezinde 500 Amerikan doları ile 1000 dolar arasında bir aralıktan bahsettiler. Bu aralık tabii ki, daha iyi bölgelerine kaydıkça bu üst sınırın da yukarısına çıkıyor. Kulağa saçma gelecek ama evrensel olarak kabul edilebilecek bir örnek daha verecek olursak. Montevideo'da McDonalds gibi sıradan bir fast food restoranında en klasik menusu, İstanbul'daki menuden neredeyse %50 oranında daha pahalı. Bu örneği Uruguay'daki hayatın diğer birçok alanına uygulayabilirsiniz, benzin hariç. Biliyorsunuz benzinde 1 numarayız, kimse bizi yenemez. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Uruguay'ın ana geçim kaynaklarından biri tarım. Ancak bu konuda da çok geniş bir yelpaze olmadığından bazı ürünleri yurt dışından ithal etmek durumunda kaldıklarından, sebze ve meyve fiyatları da İstanbul'a göre bir tık daha pahalı. Hazır Mujica'dan bahsetmişken ve toplumda rahatsız edici bir hiyerarşi olmayışından dem vurmuşken eklemeden geçmeyelim, Uruguay'da devlet başkanını sokakta eşiyle kol kola yürürken görüp yanına muhabbet etmeye gitmek falan hiç de tuhaf bir şey değil. Örneğin Montevideo'da Galeano'nun eskiden, Mujica'nın ise halen sık sık uğradığı bir kafenin sahibi ile muhabbet ederken öğrendiğimize göre, Mujica başkan olduğu dönemde de elini kolunu sallaya sallaya kafeye geliyor, gazetesini alıyor, kahvesini alıyor masasında kendi kendine oturuyor. Arada yanına uğrayıp derdini anlatanı da oluyor, fotoğraf çektireni de, sırf sohbet etmeye geleni de. Ne olur, yalnızca 1 dakikalığına şu durumun bizde gerçekleştiğini düşünün. Başbakan bir kafede kendi kendine oturup gazete okuyacak, yanına gideceksiniz, sohbet edeceksiniz, araya birkaç şikayet sıkıştıracaksınız, sonra da kalkıp gideceksiniz. OLDU CANIM. Özendiğimiz şeylere bak, aşk olsun Türkiye. Uruguay'da eşcinsel evlilik ve kürtaj legal. Ayrıca gay olmanız, istediğiniz takdirde askerlik yapmanızın önünde bir engel de değil. Güney Amerika genelinin dini geleneklerine ciddi anlamda bağlı olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda bu durum Uruguay'ı inanılmaz özel kılıyor. Eşcinsel evlilik ya da en azından partner olarak kabul edilme meselesi kıta genelinde yavaş yavaş kabul görmeye başlasa da, diğer Güney Amerika ülkeleri özellikle kürtaj konusunda çok katılar ve bunun ana sebebi de öncelikli olarak din. Fakat Uruguay'da durum kesinlikle bu şekilde görülmüyor. Bu konuyu konuştuğumuz kişiler de genellikle \" herkesin kendi kararı\" şeklinde bir yorum getirdi. Diğer ülkelerle kıyaslamak açısından Şili'de \"kürtaj hakkında ne düşünüyorsunuz?\" sorusuna aldığımız cevaplardan bir demeti de şuraya bırakalım: Asla, asla, asla! Sağlıktan girmişken, tiryakisinin hoşnut olmayacağı, karşı olanın ise pek hoşuna gidecek bir durumdan daha bahsedelim. Özellikle Mujica, kendisi eski bir içici olmasına rağmen, ülke genelindeki sigara kullanımına karşı yasaları devreye sokmaya karar vermiş. Bu katı yasalar akciğer kanseri ülke çapında %10 seviyesinde azalmasını bile sağlayacak kadar etkili olmuş. Fakat bu durumun sonucunda oldukça enteresan ve sansasyonel bir durum da ortaya çıkmış; Sigaratör Phillip Morris, bu katı yasalardan o kadar olumsuz yönde etkilenmiş, bu duruma o kadar bozulmuş, içerlemiş ki, hiç durur mu? Basmış 25 milyon dolarlık tazminat davasını, vay efendim benim ekmeğimle oynuyorsunuz, nerede demokrasi, ayıp oluyor Mujica şeklinde giderlenmiş. Sonucu henüz belirsiz, bir gelişme olursa bize de haber verin. Birçok sitede Uruguay'da ülke çapında her yerde bedava internet olduğuna dair bir şeyler okuduk. Öyle bir şey olmadığını çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Ancak bundan olumsuz sonuç çıkarmayın, çünkü Uruguay birçok kaynağa göre Latin Amerika'da, hatta dünya çapındaki en hızlı internet bağlantısına sahip ülkelerden biri. Unutmadan ekleyelim, Uruguay'da ilkokula başlayan her öğrenciye ücretsiz olarak bir adet laptop veriliyor ve dünyada bunu gerçekleştirebilen ilk ülke olarak biliniyor. Ülkenin neresinde ve hangi kesiminde olursanız olun, elinde laptop'ıyla sokakta oturup çalışan öğrenciler görebilirsiniz. Müthiş! Eğer gerçekten Uruguay'da yaşamak istiyorsanız, Uruguay vatandaşlığı sürecine geçiş yapmadan önce, tabii ki oturma izni almanız gerekiyor. İlk etapta sizden bazı formalite belgeler sunmanız gerekiyor. Ayrıca orada çalışmaya başlayana kadar geçinebileceğiniz kadar paranız olduğunu kanıtlamanız isteniyor. Bu gibi adamı çok da zorlamayacak belgeleri sağladıktan sonra başvurunuzu gerçekleştiriyorsunuz ve üstünde \"BEN BURAYA UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞI İÇİN GELDİM SELAM :)))\" yazan bir kağıt falan vermediyseniz süreç başlıyor. Oturma iznini ne zaman alacağınız belirsiz, çünkü süreç dönemsel olarak değişkenlik gösteriyor. Ancak bu süreç boyunca Uruguay'da kalmanız için de size geçici bir kimlik benzeri belge sağlıyorlar. Uruguay'da oturma izniniz onaylandıktan sonra, eğer evliyseniz 3 sene, bekarsanız 5 sene içinde Uruguay vatandaşı olma hakkında sahip oluyorsunuz. Üstelik bu süreç, oturma iznini aldığınız andan itibaren değil, başvuruda bulunduğunuz günden itibaren sayılıyor. Yani Uruguay vatandaşı olmak için ülkeye herhangi bir yatırım yapmanız ya da herhangi bir konuda kendinizi ispatlamanız falan gerekmiyor. Uruguay'ın güvenli bir ülke olup olmadığı meselesi, bize kalırsa genelleme yapılabilecek bir konu değil. Güney Amerika'daki diğer ülkelerle kıyaslayacak olursak evet, kesinlikle güvenli bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Kişisel deneyimimizden yola çıkarsak Uruguay'da kaldığımız süre boyunca da hiçbir güvenlik problemi hatta en ufak bir tedirginlik bile yaşamadık. Ancak pek sevgili Çelebi Alper de dahil Uruguay'da soyulan birkaç kişiye denk gelmişliğimiz de var. Orada yaşayan kişilere ülkeyi güvenli bulup bulmadıklarını sorduğumuzda çoğunlukla diğer Güney Amerika ülkeleriyle kıyaslama içine girerek cevap verdiklerini fark ettik. Ama genel cevap kesinlikle \"güvenli\" olduğu yönünde. Bizim Uruguay'da yaşam hakkında bilinenlerin üzerine ekstra olarak edindiğimiz bilgiler bu yöndeydi. Başlıktan mütevellit Uruguay'da yaşanır mı yaşanmaz mı sorusunun cevabını verecekmiş gibi görünmüş olabiliriz, lakin o kararı okuduklarınızdan sonra artık siz vereceksiniz. Biz platonik aşka devam. Kesinlikle bir solukta okuduğum, ama yakında gitmeyi planladığım Montevideo, ve genel olarak Uruguay hakkında çok detaylı bilgiler edindiğim bir yazı oldu. Anladığım, sakinliği ve dinginliği sevenler için güzel bir ülke. Benimkisi gezi amaçlı ama yerleşmeyi düşünenler için Uruguay kırsalında bir küçük çiftlik, arazi kiralayıp, hem keyif hem doğa hemi de para kazanarak yaşanabilir. En azından bir çok yabancının ülkede bu yaşam şeklini seçtiğini okudum. üç cümle ile türkiye işte. Vay be! Kıskandırmak ya da imrendirmek gibi olmasın Nisan 2017'de gitmeyi ve dönmemeyi düşünüyorum, planlıyorum ve hazırlıklarımı yapıyorum. İspanyolca zaten 6 8 aydır çalışıyorum. Bir ev sahibi ile kısa da olsa yazışabildim. Konuşmalar yavaş olursa anlıyorum ama daha tam pişmedi elbet. 8 ay var. duolingo. com'dan her gün 15-20 dakika ya da keyfime göre daha uzun çalışıyorum İspanyolca'yı. Gelir olarak önce ailemden alacaktım tümünü ama sonra bir maaş hakkım doğdu. gerekli gelirin 1500TL civarını maaştan, gerisini de ya ailemden ya da yaptığım işlerden elde edeceğim (1200 dolar deniyor ama daha azla da kabul alanlar varmış. 1200 dolara göre ayarlıyorum ben garanti olması açısından. Aslında çalışıyor iken aldığım maaşın altına bu rakam ama eminim çalışmayı bırakıp inzivaya çekildiğimden beri 1500TL yetiyor benim geçinmeme (kira ödemiyorum, elektrik ve su ailemden, internet, mutfak ve diğer giderler bu 1500TL'den) ve orada da yeteceğine eminim. Sonuçta 40 yaşında sakin bir yaşam isteyen bir emekli bir insanım. Mujica kafasındayım. Köpeğim, ilerde olursa karım ve bir klübemle mutlu olacağım. Aslında bu aynı zamanda Hz. Muhammed kafası 🙂 Bir hırka, bir lokma, bir klübe 🙂 Bence de yeter). Sonuç olarak bir aksilik çıkmaz ise 2018 yılında size upuzun bir anlatı yapabilirim gideceğim bölge için (Rocha. Punta Del Diablo'da yaşamayı istiyordum ama sanırım kiraların uygunluğu ve aylık 600TL 1500TL gibi nispeten uygun fiyatlara insan gibi bir evde yaşamak için La Pedrera'da da kalabilirim. Sonuçta kiralar nerede olursa olsun pahalı. Bir dolu yerel Uruguay emlak sitesinden baktım. airbnb pahalı çünkü turistik veriyor ama mesela http://www. casaseneleste. com/ ya da http://www. portaldeldiablo. com. uy/ gibi web sitesi ya da emlak sitelerinden uygun yıl boyunca kiralanıp aylık kira ödenecek evler bulunuyor. Ev konusunda depozito ya da güvence isteniyor. Genelde biri devlet biri de özel olan iki kuruma veriliyor para ve onlar hakemlik yapıyor. Çok detayına hakim değilim ama iyi bir sistem. Yazdıkça yazıyor insan. Ben daha Uruguay'a ziyaret için de gitmedim ama epeyce okuyup araştırınca ve özellikle de İspanyolca öğrenip o kaynakları da okuyunca bir takıp kıyıda kalmış detay ama çok faydalı bilgileri insan alıyor. Mesela emlak sitelerinde nedense ters olarak $ işareti Uruguay peso'su ve U$ işareti de ABD doları için kullanılıyor ama resmi olarak geçerli olan bunun tersi. \"Uruguay peso symbol\" diye aratın göreceksiniz. Yoruldum. Klavyem de biraz bozuk. Pazartesi yeni klavyem de gelecek. Aklıma gelenleri not alır daha sonra yine uzunca yazarım. Arkadaşlar Facebook üzerinde \"Uruguay'da Türkçe Konuşanlar\" adında bir grup var (https://www. facebook. com/groups/293860680825176/). Ben de bu grubun üyesiyim ve pek çok bilgimi oradan edindim. Ben çok nadiren facebook ya da oitheblog. com sitelerine giriş yapıyorum. Bu yüzden grup üzerinden sorularınızı sorarsanız daha hızlıca ve daha geniş bir kitleden tatmin edici yanıtlar alabilirsiniz. Benim gidişim 2018 senesine sarktı gibi duruyor şu an. Bir takım pürüzler çıktı. Umarım artık başka pürüz yaşamam. Harikasınız Bedri Bey.... Faydalı bilgilerini paylaşanlara bayılıyorum:) .... Bu Facebook grubuna katılacağım hemen:) ..... Planlarınızın -hayallerinizin tabiiki hayırlısıyla gerçekleşmesini dilerim.. .. Aslında bi bakıma haklılar da... Amaç sadece Uruguay'da yaşayanlarla iletişimdir tabi.. Ama grup üyelerinin bazılarına baktım da, Türkiye'de görünüyor onlar da 🙂 ... Belki de Uruguay'da yaşayanlar, burdaki arkadaşlarını eklemişlerdir.. selamlar.. uruguaya nasıl gidilir hala iyi anlamış değilim tr de yaşayan biri için öncelikle nereye başvurmak ne yapılması gerekiyor sırasıyla yazarsanız çok sevinecem. lise mezunu dar gelirli bir insanım ve kalıcı olarak orada yaşamak üzere gitmek istiyorum. giderken cepte nekadar olacak orada iş bulabilirmiyim dil bilmeyen biri için zorlukları nelerdir merak ediyorum. teşekkürler. Merhaba. Uruguay a yerleşmek konusunda bende artık iyice bunu kendimde oturttum? ! Truzim otelcilik mezunu biriyim ve birikimimde var. Kafa dengi kisilerle tanışıp bu işi ciddi manada organize edebiliriz? Hatta kendi kurduğum bir watsap grubumuz var isteyenler ekleyebilirler. ?! Dürüst, sözü bir anlayışlı ve kişiliği oturmuş kişiler eklesinler lütfen. +90 534 071 90 71. Uruguay hakkında en doyurucu ve reel bilgiler burada gibi. Tabi en güzeli kendin gidip görmek. Ben gittim, kaldım, gezdim, gördüm. Uruguay efsanesi hakikaten efsane. Bizim büyük şehirlerde hızlı ve gürültülü hayat sürdüren insanımıza göre değil arkadaşlar, kesin bilgi. Yerleşip yaşayan insanların çoğunun yorumları da 'hayatın öyle çok ballı kaymaklı olmadığı, ülkenin pahalı, iş bulmanın zor, demokrasinin çok, gündelik yaşamın sessiz sedasız bir ülke' olduğu şeklinde. Biraz birikimi ve iyi bir iş bulana kadar Türkiye'den düzenli geliri olmayanlar için sıkıntılı. İspanyolca bilmeniz olmazsa olmazınız... Neyse ya. Gidin, gezin, görün kendiniz karar verin. Ben öyle yaptım Belgrad'da yaşıyorum. Buraya da bakın demeyeceğim. Burada iş hiç yok."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/13/colonia-del-sacramento-gezi-rehberi", "text": "Uruguay'ı bambaşka bir yönüyle tanımak isterseniz Montevideo'ya vakit ayırmakla kalmayıp ülkenin başka noktalarını da keşfetmeniz gerek. Bunun için Punta del Este gibi daha çekici görünebilecek seçenekleriniz olsa da, Uruguay'ın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Colonia del Sacramento gibi daha küçük ve alternatif yerleri de göz önünde bulundurabilirsiniz. Biz gitsek mi gitmesek mi ikilemi ile başladığımız Colonia yolculuğumuzun sonlarına doğru şehirde biraz daha kalabilmek için ne yapabiliriz acaba diye düşünür hale gelmiştik. İlk cümlelerden burası için kimselerin gitmediği bir yer algısı yarattıysak onu hemen düzeltelim, çünkü burası Buenos Aires'e çok yakın olması ve ulaşımının çok rahat olması sebebiyle ciddi anlamda turist çeken bir şehir. Güney Amerika'da uzun bir geziye çıkan ve yorgunluktan perişan olmaya başlayanlar için inanılmaz sakin, huzurlu bir dinlenme noktası ve kendini \"gerçekten\" Güney Amerika'da hissedebileceğiniz bir deneyim yaşamanızı sağlayacak güzellikte. Hani şu \"ah bir sahil kasabasına taşınsam\" planları vardır ya, muhtemelen Uruguay'da yaşıyor olsaydınız onun uygulanabilirliğinin olup olmadığını tecrübe etmek amacıyla bir süreliğine Colonia'da kalmayı deneyebilirdiniz. Lafı fazla uzatmayalım, karşınızda Colonia del Sacramento gezi rehberi! Uruguay'ın Güney yarımkürede olması demek burada kışken, orada yaz olması gibi bir zıtlık durumu olması demek. Buralardan kalkıp taa Güney Amerika'ya yalnızca Colonia del Sacramento'yu görmeye gitmeyeceğinizi göz önünde bulundurursak, aslında gezinizi diğer Güney Amerika destinasyonlarının hava koşullarına göre planlamanız daha mantıklı olacaktır. Buradaki hava durumunun Buenos Aires'ten pek bir farkı yok. Hava gündüzleri sıcak, akşamları da yer yer tam üstünüze ince bir hırka geçirmelik tatta. Bizce burası tam bir \"her mevsim ayrı güzeldir\" tanımlamasına uyan bir yer ancak tabii ki yağmursuz çamursuz bir havada gezmek daha keyifli olur. Bu yüzden yaz aylarını tercih ederseniz işinizi bir tık daha garantiye alabilirsiniz. Sanırsak burada gitmemeniz gereken bir zaman söylesek daha faydalı olur; haftasonları. Lokaller de burayı çok sevdiği için, haftasonları günübirlikçilerin sayısı baya artıyor. Bizde haftasonları adalara gitmemek gibi bir durum yani. Fun Fact: Buenos Aires'e ayak basıp da Uruguay'ın Colonia del Sacramento şehrine geçmeyenleri dövdüklerini biliyor muydunuz? Neden? Çünkü Buenos Aires'ten Colonia'ya geçmek, bizde Bakırköy'den deniz otobüsüyle Kadıköy'e geçmek kadar kolay. Öyle ki, sissiz pussuz bir havada Colonia'dan Buenos Aires'in silüetini görmeniz bile mümkün. Hal böyle olunca birçok turist, ve hatta Güney Amerikalı rotalarına Colonia'yı eklemeden geçemiyor. Ancak yukarıdan da anlayabileceğiniz üzere, Colonia'yı sırf geçişi kolay olduğu için övmüyoruz tabii ki. Buenos Aires-Colonia del Sacramento: Buenos Aires'te Puerto Madero liman bölgesinden günün farklı saatlerinde 3 farklı şirket Colonia'ya feribot seferleri düzenliyor. Bu 3 şirket BuqueBus, SeaCat ve Colonia Express. Biz fiyatı ve saati en uygun olduğundan SeaCat'i tercih ettik. Kendisinin, bu konu ile ilgili bir araştırmaya girecek olursanız karşınıza sık sık çıkacak olan BuqueBus'tan fiyatının daha uygun olması dışında hiçbir farkı yok. Feribot yaklaşık 1 saat sürüyor. -Bu noktada ülke değiştirdiğinizi ve pasaport kontrolünden geçmeniz gerektiğini hatırlatmakta fayda var. Buenos Aires'teki limanda feribota binmek için check-in yapmanız ve gümrükten geçmeniz gerekiyor. Bu noktada pasaportunuz kontrol edildiği için Colonia'ya indiğinizde tekrar bir kontrolden geçmeniz gerekmiyor. Bu işlemleri de göz önünde bulundururak limana feribotun kalkış saatinden 1 saat öncesinde gitmenizde fayda var. -Eğer günübirlik geçiş yapmayacaksanız ve yanınızda valiz varsa, kontuarda check in yapmanız mümkün. İndiğinizde valiziniz sizi bantta karşılıyor olacak. Bayağı havaalanı gibi bir ortamdan bahsediyoruz yani. Şahsen biz bu kadar gelişmiş bir sistem beklemiyorduk, alkışlar bir kez daha sevgili Uruguay'a gidiyor. -Colonia'daki liman, şehrin merkezine yürüme mesafesinde. Ancak yolların biraz tırmanmalı ve valiz sürüklemek için pek de kolay koşullarda olmadığını söyleyebiliriz. Taksiler kısa mesafeye çemkirmiyor, dolayısıyla aksiyona girişmeye gerek yok. Montevideo Colonia del Sacramento: Montevideo'nun ana otobüs terminali olan Tres Cruces'ten Colonia'ya giden otobüs bulmanız oldukça kolay. Zaten otobüs başında bekleyip \"gel vatandaş gel'cilik\" yapan amcalar falan bile var, illa ki göreceksiniz. Yolculuk yaklaşık iki buçuk, üç saat sürüyor. Colonia'daki otobüs garı da yukarıda bahsettiğimiz limanın hemen yanında ve merkeze oldukça yakın. Aynı şekilde, Colonia'dan Montevideo'ya geçecek olursanız otobüs biletlerini buradan almanız mümkün. Buradaki 2 ana otobüs firması Cot ve Turil. Ücretleri aynı, yalnızca kalkış saatleri farklı, buna göre bir tercih yapabilirsiniz. Otobüsle gitmek konusunda bir endişeniz olmasın, biz gayet rahat, hatta belki biraz fazla rahat bir şekilde, ağzımız açık uyuya uyuya gittik. Ufak çaplı bir Colonia del Sacramento gezi rehberi araştırma sürecine giriştiyseniz burada pek de yapılacak bir şey olmadığı kanısına varmış olabilirsiniz. Bu sebeple gezinizi günübirlik olarak kısıtladıysanız, bu bölümü direkt es geçebilirsiniz. Merak etmeyin sizi yadırgamıyoruz, çünkü burada yapacağınız aktiviteler 1 günlük süreyi aşmayacak sayıda. Açıkcası biz de burada konaklamak konusunda ilk etepta biraz şüpheye düşmüştük. Ancak sonrasında \"iyi ki kaldık, ulan keşke daha fazla zamanımız olaydı da burada biraz daha kalsaydık\" diye düşünmeden edemedik. Yoğun bir Güney Amerika gezisi temposuna ara vermek ve dinlenmek için konaklamaya karar verdiğimiz Posada Boutique Las Terrazas tam da bir nokta atışı oldu. Gerek lokasyonu, gerek çalışanlarının güleryüzlüğü ve samimiyeti, gerek odaları açısından pek memnun kaldık. Ayrıca eğer yaz döneminde gidiyorsanız ortada kalan avlusundaki küçük tatlı havuzunu değerlendirebilirsiniz. O otel Çeşme'de, Bodrum'da falan olsa, 10 odalı über muhteşem çok özel İNANILMAZ bir butik otel diye ne biçim fiyat çekerlerdi. Yukarıdan da anlayabileceğiniz üzere gezilecek görülecek yer sayısı oldukça az ve burası yürüyerek her yerini dolaşabileceğiniz bir şehir. Sanırsak Colonia'ya karşı farklı duygular beslememizin sebeplerinden biri de bu oldu. Colonia'da oradan oraya koşuşturmamızı gerektirecek aktiviteler/müzeler olmadığından ve sokak sokak dolaşarak, kafeden kafeye geçerek, insanlarıyla tanışarak bu küçük şehri keşfedebildiğimiz için çok mutlu pek mutlu olduk. Yine de buralara kadar gelmişken görmeden dönmeyin diyeceğimiz birkaç yer pek tabii. Rahat takıldık dediksek o kadar da uzun boylu değil.. Ama eğer şehri özet geçmemizi isterseniz burada amacınız sokaklarda kaybolarak, insanlarla tanışarak şehrin ruhunu hissetmek olmalı. Aslına bakarsanız gitmeden önce Colonia hakkında hiçbir araştırma yapmadan gidecek olursanız bile sevecek bir şeyler bulacağınıza eminiz. Burası oluşturduğunuz gezilecek yerler listesinde tik atarak tanıyacağınız şehirlerden değil. Burası Colonia'anın ana caddesi. Ana caddesi dediysek gözünüzde Champs Elysees canlandırmayın tabi. Bu caddenin pek bir olayı yok, ancak bir takım restoranlar, banka ve mağazalar bulmanız mümkün. Para bozdurmak ya da ara saatlerde yemek servisi yapan restoran bulmak niyetindeyseniz aradığınız yer burası. Biz açlıktan öleyazmak üzere olduğumuz için bu caddede bulunan El Porton'da bir şeyler atıştırmış bulunduk. Öyle şahane bir yemek yediğimizi söylemeyeceğiz ancak yaşamak için yemek arıyorsanız buraya gidebilirsiniz. Çünkü ara saatlerde gerçekten pek çok restoran kapalı oluyor ve burayı tercih etmek \"zorunda\" kalabilirsiniz. Artık karnınız tok ve sırtınız pek ise sizi şimdi Colonia'nın asıl yüzüyle tanıştıracağız. Colonia, Barrio Historico olarak bilinen eski şehir bölgesiye UNESCO Dünya Miras listesinde yer alıyor. Zaten bıraksak obje fazlalığından ötürü bizim evin salonunu da bu listeye alacaklar galiba. Neyse. Sonuç olarak, Puerta de la Ciudadela, yani şehir kapısını geçerek Colonia'nın eski ve tarihi bölgesine ayak bastıktan yaklaşık 8 dakika sonra, siz de buranın neden bu ünvana hak kazandığını anlamaya bir tık daha yakın olacaksınız. Eski şehir bölgesini keşfederken sokaklardaki Portekiz esintisini hissetmemek elde değil. Rengarenk taş evler, binalar, kocaman ağaçlarla çevrelenmiş meydanlar, Portekizlilerin inşa ettiği haliyle büyük ölçüde ayakta kalmayı başarmış. Öyle renkli, öyle güzel sokaklar var ki, kaptırıp gitseniz yarım saatte tamamını dolaşıp bitireceğiniz bu bölgede her adım başı fotoğraf çekmek isteyecek, Instagram'a hemen fotoğraf paylaşmak için interneti olan bir kafe arayacak ve tüm gününüzü buraya adamak isteyeceksiniz. Bu sokak, Barrio Historico bölgesinin en bilinen sokaklarından biri. Biz de bunu duyunca durur muyuz, hemen yolumuzu oraya çevirdik. Sokağa kafamızı uzattığımızda \"ulan burada bir şey yok ki yanlış yere mi geldik\" diyerek içine düştüğümüz şüphenin ne kadar yersiz olduğunu anlamamız yalnızca birkaç dakika sürdü. Sanki bu sokağın bu denli biliniyor olması, üzerinde popüler kafelerin, belli bir tarihi yapı ya da müze olmasını gerektiriyordu. Sokağı bu arayıştan uzak, yalnızca eski taş binaların güzelliğini ve tarihini benimseyerek, şanslıysanız bir sokak müzisyenin çaldığı akustik gitar eşliğinde yürürseniz, siz de Colonia'ya karşı çok farklı duygular beslemeye başlayacaksınız. Ancak neden özellikle bu sokağa vuruluyorlar diye soracak olursanız gerçekten size verecek bir cevabımız yok. Çünkü Colonia'yı sevmek için aynı güzellikte olan diğer sokaklarında dolaşmanız da yeterli olacaktır. Siz yine de buraya da gidin, gitmişken küçük ama işlevi büyük sanat galerisine, ve yerel ürünler satan Bueno Suspiro mağazasına uğramadan dönmeyin. Küçük bir kıyı kasabası hayal edin, zamanında Portekiz kolonisi olmuş, tarihi dokusuyla, renkli binalarıyla ön plana çıkıyor, Bozcaada'daki Polente tepesinden hallice, acayip bir günbatımı yakalamak söz konusu. Peki olmazsa olmazı nedir? Tabii ki deniz feneri. Belki romantizm peşinde olmadığımızdan, belki de işlevinin yalnızca gemilere ışık tutmaktan ibaret olduğunu benimsediğimizden midir, insanlardaki deniz fenerine çıkma tutkusunu pek anladığımız söylenemez. Buradaki fenerin de tarihi bir fener olması dışında pek bir olayı yok. Ancak hem şehri tepeden, hem de günbatımını fotoğraflamak için en uygun yerlerden biri El Faro. Dolayısıyla buraya akşam saatlerinde gitmeniz daha mantıklı olabilir. Çok da geç gitmeyin tabii, çünkü normalde saat 19:00'da kapanıyor. Giriş 20 pezo. Bu noktada sizi uyarmadan geçemeyeceğiz, fenerin üst kısmı oldukça küçük, ve tepesine ulaşmak için çook dar bir alanda merdiven tırmanmanız gerekiyor. Klostrofobik yaklaşımlar sergileyenlere duyurulur. Deniz fenerinin hemen yakınında Colonia'nın tarihi bölgesinin en büyük, en güzel meydanı Plaza Mayor bulunuyor. Büyük dediysek, buranın ölçülerine göre tabii. Burayı büyük şehirlerle kıyaslamamanız gerektiğini tekrar hatırlatmamız gereken noktaya geldik. Bu meydan, ortasında geniş bir yeşil alanın bulunduğu, tatlı bir yerleşim bölgesinden geçtiğinizi düşündürtecek kadar sakin. Burada ne meydanı çevreleyen yoğun bir kalabalık, ne sokak müzisyenleri ne de turist fiyatı çeken kazık mekan var. Ancak civarında güzel bir havada keyif yapabileceğiniz birkaç sevimli kafe, renkli ev ve kapı fotoğrafı çekmeye doyamadıysanız renkli binalar ve hediyelik eşya/obje satan sokak satıcıları bulabilirsiniz. Görmeyin demiyoruz, ki zaten Colonia'nın eski şehrindeki hareketlilik bu meydandan çıkan sokaklarla kesiştiği için elbet buraya da yolunuzu düşüreceksiniz. -Yukarıda da parmak bastığımız günbatımını izlemek Colonia'da gerçekten apayrı bir deneyim! Evet deniz feneri de güzel bir seçenek, ancak şahsen biz kıyı boyunca uzanan caddede, daha samimi bir ortamda, elimizde şarap, arka fonda sokak müzisyenleri eşliğinde bu deneyemi yaşamak istedik. Çok da güzel oldu ve kesinlikle öneririz. -Uruguay'ın en eski kilisesini görmek isterseniz istikamet Plaza Armas da olarak bilinen meydandaki Basilico del Santisimo Sacramento. -Yürüyerek her yerini kolayca dolaşabileceğiniz bu şehirde, Portekiz kolonyal döneminin tarihi ve yaşam koşulları hakkında bilgiler edinebileceğiniz Museo Portugues, Museo Municipal gibi 7 ayrı müze bulunuyor. Açıkcası bizim vaktimiz kısıtlı olduğu ve şehri sokakları dolaşarak tanımayı tercih ettiğimiz için bu müzelere gidemedik. Müzelerde İngilizce açıklamalar olmaması da ayrıca bir sebep olarak görülebilir tabii. Ancak sizin vaktiniz bol veya özel bir ilginiz varsa 7 müzeyi de yalnızca 50 pezoya gezmeniz mümkün. Manzara karşısında ister ev yapımı limonata, ister gündüz/akşam içkisi, isterseniz de akşam yemeği için önerimiz; Charco. Evet buranın küçük bir şehir olduğunu belki 1231 kez vurgulamış olabiliriz, ancak bu hem lokaller hem turistler tarafından popüler bir destinasyon olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dolayısıyla zaten küçük olan bu mekan için önceden rezervasyon yapmakta fayda var. Manzaralı başka bir restoran arayışı içindeyseniz, pizzalarıyla ün salmış La Bodeguita'ya bir göz atabilirsiniz. Burası da önceden rezervasyon yapmanızın mantıklı olacağı bir başka yer. Güney Amerika genelinde geç yemek yeme alışkanlığı Colonia'da pek farklı şekilde ilerlemiyor. Dolayısıyla geç gittiğinizde yer bulamama ihtimaliniz de oldukça yüksek. Hem yemek yiyebileceğiniz hem de bol içki seçeneği olan bir yer arıyorsanız El Drugstore tam size göre. Colonia'da gece hayatı arayışına girmek gibi bir hata yapacağınızı sanmıyoruz, ancak sizi içki içebileceğiniz keyifli sohbet edebileceğiniz bir mekandan da mahrum bırakmayacağız tabii ki. -Adres: De Portugal Her gittiğimiz yerde olduğu gibi burada da güzel kahve içebileceğimiz bir mekan arayışına girdik tabii ki. Ganache Cafe sokaklarda dolaşırken gözümüze çarpan pek sevimli bir mekandı. Kahvesi ortalama denilebilir, ancak biz buraya tatlı ortamı, sohbeti pek keyifli çalışanları ve en önemlisi AŞIĞI olduğumuz dulce de leche'li alfajores tatlısı için vurulduk. -Adres: Real 178 Yeme içme konusuna değinmişken, sizi Uruguaylıların en çok tükettiği, onlarca kez şahit olmamıza rağmen içilmesini hala garipsediğimiz Mate ile tanıştırmadan edemeyeceğiz. Mate, Güney Amerika'da özellikle Uruguay civarında yetiştirilen bir bitki çeşidi. Tadı yeşil çaydan hallice, ancak hazırlanması bizce tadına değmeyecek kadar çok meşakatli ve içiliş biçimi bir tuhaf. Şimdi gelin size öncelikle mate hazırlamak için gereken malzemeleri bir sıralayalım; Mate bardağı, mate otu, ve içinde su olan bir termos. Malzemeler hazırsa hazırlanışına geçelim. Bardağın içine otu koyun, termosunuzun içindeki suyun az bir miktarını bardağa yavaaaşça dökün. Şimdi bir yudum alın, sonra tekrar su ekleyin, sonra tekrar bir yudum alın, sonra tekrar su ekleyin, sonra bu süreci gittiğiniz her yere mate bardağınızı, termosunuzu ve matenizi götürerek gün boyu tekrar edin. Bunu yaparsanız Uruguay'da turist olduğunuzu belli etmeniz mümkün değil. Uruguaylılar ellerine bir kez mate bardağını aldı mı, yatağa girene kadar bırakmıyor. Abartmıyoruz arkadaşlar, Uruguaylılar tüm gün boyunca, yürürken, otururken, çalışırken, uzanırken, her daim bir elinde mate bardağı, koltuk altında bir termosla yaşıyorlar. -Yukarıda da söz ettiğimiz gibi bazı restoranlar ara saatlerde yemek servisi yapmıyor. Mekan seçimi yaparken bu detayı göz önünde bulundurmakta fayda var. -Colonia'da güvenlik meselesi kafanıza takmanız gereken bir detay değil. Tabii ki her yer için geçerli olduğu gibi, burada da dikkatli davranmanızı hatırlatacağız. Özellikle geceleri, yani günübirlikçiler şehri terk ettikten sonra sokaklar bayağı sakin kalıyor. Hava kararınca bir anda her yer 3. sınıf korku filmlerindeki karanlık sokak havasına bürünüyor. Ancak biz tedirgin olmamız gereken bir durum yaşamadık. Aksine burada insanlar o kadar rahat ve samimi ki, adeta bir yazlıkçı kafasıyla kapısı bacısı açık bir şekilde yaşıyorlar. Siz yine akşam burada konaklayacaksanız kapınızı kilitleyin tabii. Teşekkürler. Sayenizde Colonia'yı güzel mekanlarıyla gezdik."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/16/montevideo-gezi-rehberi-uruguayin-tanisan-seversin-sehri", "text": "Montevideo'yla ilk görüşte aşk yaşamak pek de olası değil. O mimarisine vurulmalı Avrupa şehirlerini, otantikliğinden etkilendiğiniz Uzak Doğu ülkelerini ya da \"başka bir dünya mümkün mü\" diye sorduran Küba gibi ülkeleri falan bir yana bırakın. Montevideo gezisi deneyiminiz hiçbir şekilde bunlar gibi olmayacak. Aksine, ilk gördüğünüzde pek de etkileyici olmadığı kanısına varma ihtimaliniz çok yüksek. Fakat sonra acayip bir şey olacak, insanlarla tanışmaya, konuşmaya, etrafınızı gözlemlemeye başlayacaksınız. İşte o zaman işler değişecek. Tamam diyeceksiniz, burayı seveceksem taşından toprağından, müzesinden, binasından ötürü değil, başka sebeplerden ötürü seveceğim. Henüz oralara ayak basmadıysanız bu cümleler sizin açınızdan oldukça soyut olabilir. O sebeple sizi Uruguay'ın düzenini, sistemini ve insanlarını anlattığımız yazımıza alalım ki neden bahsettiğimiz biraz daha anlam kazansın. Hazır Uruguay'a kadar gitmişken başka bir şehre daha geçmek isterseniz dünyanın en şirin şehirleri listesine her türlü ekleyeceğimiz Colonia Del Sacramento rehberimize de bakabilirsiniz. Ardından beraber Uruguay övmeye başlayabiliriz. Burada konumuz başka, buyursunlar, Montevideo Gezi Rehberi ellerinizden öper! Uruguay'da Yaz: Uruguay'da yaz ayları, yani Aralık-Ocak-Şubat dönemi gayet sıcak geçiyor. Hatta bu üçlüye Kasım ve Mart aylarını da katabilirsiniz. Biz de şehri bu dönemde ziyaret ettiğimiz için kesin bilgi verebiliriz, sıcaklık gün içinde 30'lu derecelere kadar ulaşıyor ve yer yer bunaltıcı olabiliyor. Ancak akşamüstü saatlerinden itibaren hava genellikle biraz daha serinliyor ve üzerinizde hırka ile dolaşacağınız noktaya gelebiliyor. Dolayısıyla yaz döneminde gitmenizi tavsiye edebiliriz. Yaz tatili döneminde gitmiş olduğunuz için şehrin bir tık daha boş olmakla birlikte, birçok mekanın kapalı çıkabileceğini de hatırlatalım. Şayet bu dönemde Uruguay'a ayak basmaya kararlıysanız Güney Amerika genelinde bayağı ünlü bir \"parti şehri\" olarak bilinen Punta del Este'ye geçebilirsiniz, çünkü \"NEREDE ULAN BU MONTEVIDEO HALKI\" diye sinirlendiyseniz tam olarak orada olduklarını söyleyebiliriz. Uruguay'da Kış: Uruguay'ın her daim sıcak ve güneşli olduğu gibi bir rivayet ortaya çıkmış. Kim çıkardıysa onu gelsin buraya efendi gibi yüzümüze söylesin. Öyle bir şey yok arkadaşlar. Haziran, Temmuz, Ağustos döneminde sıcaklık 10 derecelere kadar düşüyor, kışlıklar çıkıyor, yazlıklar HURÇLARIN içine koyuluyor, Uruguay'lı genç delikanlılar annelerinin ısrarlarıyla hurçları dolapların tepelerine kaldırıyor. Oradayken öğrendiğimize göre çok kışlar çok yağışlı geçmemesine, hatta bol bol gün ışığı almalarına rağmen coğrafi konumları itibarıyla soğuk bayağı ciddi hissediliyormuş. Dolayısıyla yanınıza alacağınız kıyafetleri ona göre seçmekte fayda var. İlkbahar & Sonbahar Dönemi: Ara dönemler Montevideo'yu ziyaret etmek için iyi bir fikir olabilir. Ancak bu dönemlerde yağış olma ihtimali yaz ve kış dönemlerine kıyasla daha yüksek olduğu için yanınıza şemsiye alsanız iyi edersiniz. Yaz döneminde bile akşamları biraz serin olduğunu söylemiştik, bu sebeple ara dönemlerde akşamları daha da serin olabilir. Anlaşılır olması açısından para birimini Uruguay pezosu olarak değil Amerikan doları olarak yazıyoruz. Eğer kontrol ettiyseniz fark etmişsinizdir, Türkiye'den Montevideo'ya direkt uçuş yok. Dolayısıyla aktarmalı seçenekleri değerlendirmek zorundasınız, ki bayağı uzun bir uçuş olacağını düşünürsek aktarma yapmak pek de fena olmuyor, en azından uçağın içinden çıkıp şöyle bir yürüyüp dolanmış oluyorsunuz. Bu noktada birkaç seçeneğiniz var. Ben bildiğimden şaşmam diyorsanız THY'nin Buenos Aires uçuşu ile kıtaya ayak basacak ve ardından Buenos Aires'ten deniz otobüsü aracılığıyla Montevideo'ya geçecekseniz. Ya da başka havayolu şirketlerine güvenerek Avrupa'ya ulaşıp oradan Montevideo'ya direkt uçuşu olan şehirlerden birinden uçacaksınız, o noktada tercih sizin. Eğer Buenos Aires'ten deniz otobüsü kullanacaksınız 2 ana firma Buquebus ve Seacat. Bazı seferleri direkt Montevideo'ya giderken bazıları da Uruguay'ın başka bir şehri olan Colonia del Sacramento'ya uğrayarak Montevideo'ya geçiyor. Saat ve fiyat durumuna göre karar verebilirsiniz. Benim Buenos Aires ile hiç işim yok diyorsanız ve Güney Amerika'da başka bir şehirden Montevideo'ya ulaşmak istiyorsanız, bizim sık sık kullandığımız LAN Airlines aracılığıyla Montevideo'ya geçebilirsiniz. Montevideo büyük bir şehir değil. Ayrıca gezip göreceğiniz yerler çoğunlukla birbirine yakın. Dolayısıyla birçok turistik noktayı birinden diğerine kolaylıkla yürüyerek keşfedebilirsiniz. Ancak elbet toplu taşıma kullanmanız gereken anlar olacak. Bu noktada ulaşım ağının gayet iyi olduğunu ve geç saatlere kadar çalıştığını da söylersek sizi daha da rahatlatmış oluruz herhalde. Otobüs: Şehrin neredeyse her noktasına otobüs ile ulaşabilirsiniz. Nereden bilet alacağım kargaşasını yaşamanıza da gerek yok çünkü otobüse bindiğinizde şoföre ödeme yapabiliyorsunuz. Taksi: Taksi konusun Güney Amerika genelinde \"aman binmeyin KAÇIRIP TÜM ORGANLARINIZI ALIRLAR\" falan gibi bir söylenti olsa da, Uruguay her konuda olduğu gibi bu açıdan da bir tık daha güvenli. Üstelik kesinlikle pahalı değil, dolayısıyla rahat rahat kullanabilirsiniz. Taksici ile müşteri arasında bir cam bulunmasını yadırgayabilirsiniz, biz de yadırgadık çünkü kendimizi içeri tıkılmış gibi hissettik. O da gerek taksicinin, gerekse müşterinin güvenliği için yapılmış bir uygulama-imiş ve işe yaradığını da söylüyorlar, artık ona da hep beraber alışacağız. Montevideo'da nerede kalacağınız konusunda aslında iki seçeneğiniz var. Ya şehir merkezinde, yani Centro'da kalacaksınız, ya da Pocitos bölgesinde. Dediğimiz gibi, burası büyük bir şehir değil, ayrıca gezip göreceğiniz yerler ve yiyip içeceğiniz mekanlar da çoğunlukla bu iki bölgeye dağılmış durumda. Bize kalırsa mantıklı olan Pocitos tarafında kalmak ve bunun birkaç sebebi var. Birincisi burası Montevideo'nun en güvenli bölgesi olarak biliniyor. Evet tamam, Uruguay diğer Güney Amerika şehirleri içinde en güvenlisi olarak nam salmış olabilir, ancak yine de özellikle Centro tarafında akşam vakti Pocitos'a kıyasla daha çok sıkıntı çıkıyor, çünkü turist avlamak için en uygun bölge burası. İkincisi hoşunuza gidebilecek restoran ve barlar çoğunlukla Pocitos tarafında yoğunlaşıyor. Centro'dakiler ya turistik, ya da belli bir saatten sonra kalabalık Pocitos ve Rambla taraflarına yöneldiği için kapanıyorlar. Ayrıca Montevideo'da ulaşım meselesi de gayet rahat olduğu için istediğiniz zaman Pocitos tarafından merkeze kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Biz ev kiralama geleneğimizi bozmadık ve Montevideo'da pek şahane seçeneklere denk gelemediğimiz için \"kötünün iyisi\" tadında diyebileceğimiz Merit Montevideo Apart & Suites'te kaldık. Hayallerimizin evi olduğunu söyleyemeyeceğiz ama lokasyon, ulaşım ve hijyen açısından gayet başarılıydı. Ayrıca hem dairelerin kendi balkonu, hem de en üst katta tatlı bir teras ve çalıştığından biraz şüphe ettiğimiz bir jakuzi var. Selam çiftler, selam.......... Montevideo'da gezilecek yerler öyle uzayıp giden bir liste halinde değil, aksine eğer şehri yalnızca turistik açıdan tanımak niyetindeyseniz 2 günde bayağı bir iş başarabilir, ortamlarda \"Montevideo mu? Montevideo benim göbek adım....\" şeklinde kasım kasım kasılabilirsiniz. Hep söylüyoruz, hep de söyleyeceğiz, Uruguay'ı tanımak ve sevmek istiyorsanız buranın taşına, toprağına, mimarisine, müzesine değil, insanlarına yöneleceksiniz. İnsanını tanıdıktan sonra Montevideo'nun -maalesef- o kadar da etkileyici bir şehir olmayışı hiç de umurunuzda olmayacak zaten. Böyle konuşuyoruz diye Montevideo gezi rehberi yazıp Montevideo'da gezilecek yerleri anlatmadan geçmeyeceğiz tabii ki. Plaza Independencia, İngilizcesiyle Independence Square, Montevideo'nun kalbi ve en turistik bölgesi. Zaten turisti pek de bol olmayan Montevideo'da var olan tüm turistlerin de esrarengiz bir güç tarafından buraya çekildiğini düşünebilirsiniz. Meydanın en ilgi çekici binası kesinlikle Palacio Salvo. Evet o yüksek ve şahane mimarisi olan binadan bahsediyoruz. Bina otel olarak tasarlanmış, ancak günümüzde çoğunlukla ofislerden oluşuyor. Meydanın tam ortasında yer alan mozole, Artigas'a ait. Artigas Uruguay'ın ulusal kahramanı, atası ve kurucusu olarak biliniyor, haliyle en ünlü meydanlarının tam orta yerine de mozolesi yerleştirilmiş. Meydanın şehrin en merkezi noktalarından biri olduğunu düşünürsek, tabii ki şehrin birçok önemli ana caddesi de buraya çıkıyor. Bir tarafı şehrin en ana caddesi olarak kabul edilebilecek Avenida 18 de Julio'ya uzanıyor, diğer tarafı ise çok yüksek ihtimalle yolunuzun birkaç kez düşeceği Sarandi'ye. Eğer Buenos Aires Caddesi tarafına gidecek olursanız da Uruguay'ın en eski ve önemli tiyatro binası olan Teatro Solis'i görebilirsiniz. -Sarandi 349'da yer alan Jacinto Cafe'yi hem kahvaltı, hem öğlen atıştırmalığı için tercih edebilirsiniz. Aynı zamanda para bozdurma işlerinizi de Sarandi üzerindeki yerlerden halledebilirsiniz. -Yine Montevideo'da yeme içme meselesine değinecek olursak Sarandi 460'ta yer alan Estrecho'ya yolunuzu mutlaka düşürün. Mekan yalnızca öğlen 12:00-16:00 arası açık ve menüsü her gün değişiyor. Bayağı kalabalık oluyor ve herhangi bir masa düzeni yok, taburelere oturup hızlıdan bir öğle yemeği yiyorsunuz. Güzel ve lokal ortam, seversiniz. Plaza Independencia'dan Sarandi tarafında doğru basıp gittiniz mi varacağınız bir diğer meydan Plaza de la Constitucion. Kafanız karışmasın burası aynı zamanda Plaza Matriz adıyla da biliniyor. Genelde kalabalık, yaşlılar ortadaki yeşil alanın içine yerleştirilmiş banklarda oturuyor, sağda solda ortama neşe katan sokak müzisyenleri ve evet Uruguay'ı seviyoruz diye gizlemeye çalışmayacağız, köşeleri kapmış uyuyan evsizler. Bu meydanın en dikkat çeken yapısı ise tabii ki Montevideo Metropolitan Cathedral. İlginizi çekerse içine girip gezebilirsiniz. Efenim Uruguay'lı sanatçıları tanımakta bizim gibi ısrarcıysanız daha gitmeden en ünlülerinden birinin Torres Garcia olduğunu çözmeyi siz de başarmışsınızdır. Kendileri dünya çapında ses getirmiş bir sanatçı olduğu için daha önce başka ülkelerde başka eserlerini de görme fırsatı yakalamıştık, ancak yalnızca ona özgü bir müze ziyaret etmişliğimiz olmadığı için buraya da bayağı büyük bir heves içinde gittik. Müze pek de büyük değil. Sanıyoruz aslında 7 kattan oluşuyor ancak yalnızca 3 katı sergi alanı olarak kullanılıyor ve maalesef audio guide ya da İngilizce açıklamalar da bulunmadığı için Garcia'nın hayatına dair anlatılanları da kavrayabilmeniz pek olası değil. Yine de ziyaret etmeye değer diye düşünüyoruz. Soyut çalışmalarının yanında tarihe damgasını vurmuş ünlü düşünür, kişi ve sanatçıların portrelerini çalıştığı bölümü gözden kaçırmayınız! -Adres: Sarandi 683 10:00-18:00 arası açık. Müzenin hemen karşı sokağında kalan Bacacay adlı sokakta yer alan Cafe Bacacay, Eduardo Galeano, Jose Mujica gibi isimlerin sık sık ziyaret ettiği bir kafe. Kafenin sahibi ile çekinmeden konuşabilirsiniz, bize Galeano'nun eskiden hep hangi masada oturduğunu, Mujica'yla ilgili anılarını falan anlattı, gayet tatlı ve konuşkan bir adam. Mujica buraya genelde haftada 1-2 kez uğrarmış ve çoğunlukla eşi ile gelirmiş. Bir köşeye oturup gazetesine gömülürmüş ancak özellikle başkan olduğu dönemde yanına konuşmaya, tanışmaya geleni de çok oluyormuş, hiçbirini de reddetmezmiş. Nasıl sevmeyelim bu adamı ULAN? Neyse. Bu arada böyle isimlerden söz edince kafeyi gözünüzde bayağı havalı bir yer olarak canlandırabilirsiniz, lakin hiç de öyle değil, gayet de özelliksiz bir kafe. Uruguay'ın tarihine dair bir şeyler öğrenmek niyetindeyseniz siz de bizim gibi Ulusal Tarih Müzesi'ne yolunuzu düşürmek isteyeceksiniz. Ancak çok yüksek ihtimalle karşınıza bir sürü adres çıkacak, kafanız karışacak, hangisine gideceğinizi bulmaya çalışırken etrafınızdaki insanlara müzenin yerini sorunca daha da kafası karışmış insanlarla karşılaşacaksınız ve süreç pes etmenizle sonuçlanacak. Bu durumun başınıza gelmemesi için biz bu süreci sizin adınıza yaşadık ancak pes etmedik ve ana binanın hangisi olduğunu keşfetmeyi başardık, Casa de Rivera! Müzeye giriş ücretsiz, ancak bu noktada da ortaya daha da hüzünlü bir durum çıkıyor, müzede İngilizce namına hiçbir şey yok. Hal böyle olunca kendinizi ortalıkta aylak aylak dolaşıp \"bu abi kim olabilir acaba\" tartışmalarına girerken falan buluyorsunuz. Gidip görürseniz ve İspanyolcanız varsa dönünce bize de nedir ne değildir anlatın lütfen. Rambla Montevideo'nun sahil şeridine verilen isim. Aslında bayağı geniş bir alanı kapsıyor, Montevideo'yu çevrelediğini bile söyleyebiliriz, ancak özellikle halk arasında popüler olan kısmı Ciudad Vieja, yani Old Town civarına yakın olan kısımları olarak kabul edilebilir. Burada gündüzleri koşan, paten yapan, matesiyle ortalıkta takılan, yürüyüşe çıkmış bir sürü insanla karşılaşabilirsiniz, bu alanı son derece aktif bir şekilde kullanıyorlar. Eğer Pocitos tarafına doğru kaptırıp gidecek olursanız Rambla'nın insanların yüzdüğü, güneşlendiği, plajda bayıldığı kısmına geleceksiniz. Eğer ilginizi çekerse burada sağına soluna tırmanıp fotoğraf çektirebileceğiniz \"Montevideo\" yazısı da burada yer alıyor. Rambla'nın Pocitos tarafı akşamları da gayet hareketli. Gençler gruplar halinde oturuyor, aileler dondurma yiyerek ve tabii ki mateleriyle ortalıkta dolanıyor falan, bayağı Türkiye'nin güney kesimi terk bir hale dönüşüyor yani, öyle tatlı bir ortam. -Buranın çok ıssız ve karanlık taraflarına gitmenizi pek önermiyoruz. Çünkü özellikle akşamları yoğun bir evsiz ve sarhoş abi popülasyonu da oluyor. Zaten kalabalık taraflarında da genellikle polisler dolanıyor. Pocitos Montevideo'nun \"üst kesiminin\" yaşadığı bir bölge olarak biliniyor. Tabii ki Uruguay genelinde bizde olduğu gibi çılgın bir uçurum yok, ancak yine de insanın bulunduğu her yerde kontrolsüz bir sınıf ayrımı oluştuğu için burada da hiç olmadığını söyleyemeyeceğiz. Burası gerek konaklama, gerek akşam vakit geçirme açısından en mantıklı bölgelerden birisi. Aynı zamanda suyu pek \"çekici\" görünmese de insanların yüzdüğü, güneşlendiği, plajda voleybol oynadığı alan da tam olarak Pocitos'ta yer alıyor, bu sebeple özellikle yaz döneminde daha canlı bir bölge olduğunu söyleyebiliriz. - Çok ilgimizi çekiyor olmasına rağmen bir türlü vakit ayıramadığımız, modern sanat ağırlıklı iki müze Museo Arte Contemparaneo ve El Museo Nacional de Artes Visuales'e yolunuzu düşürebilirsiniz. - Montevideo'nun en büyük şehir parklarından biri olan Parque Rodo'ya uğrayabilirsiniz. Biz civarında şöyle bir dolandık, içinde tatlı bir göl de var, bot kiralamalı işlere falan bile girişebilirsiniz. - Mimarisi pek etkileyici olan Palazzo del Parlamento'yu gezebilir, \"Vay be, buraya girerken güvenlik aramasından geçmedik, helal olsun\" konuşmaları yapabilirsiniz. İlginizi çekiyorsa rehberli turlar da mevcut. - Eğer Montevideo'da alışveriş yapmak gibi bir niyetiniz varsa tüm şehrin yaptığı gibi siz de çaresizce Montevideo Shopping Center'a gideceksiniz. Biz yakınındayken Forever 21'e uğramak için şöyle bir girdik. Çünkü 20'li yaşlarında beyaz bir kız olmak bunu gerektirir. - Uğrayamadık, uğrayıp geri bildirim yaparsanız seviniriz, şehir kütüphanesi Biblioteca Nacional de Uruguay, Av. 18 de Julio üzerinde yer alıyor. Montevideo'da ne yiyeceksiniz? Et, et, et ve tabii ki ET. Arkadaşlar bu konuda iyi olduklarını bildikleri ve elde de etten bol bir şey bulunmadığı için gerçekten sabahtan akşama kadar et tüketiyorlar. Sevgili vegan ve vejetaryen dostlarımız, burada sizi zor günler bekliyor. Gerçi burada bol bol soya da yetiştiriliyor, belki oradan kurtarırsınız. Et seviyorsanız Montevideo'da sırtınız yere gelmez, her türlü çeşidine gömülün gitsin. Bunun için Arjantin'e gittiyseniz oradan da tanıdık gelecek Parilla'lara, yani oralara özgü lokal et restoranlarına gideceksiniz ve mutlu mesut günler geçireceksiniz. Aşağıda size bu konuda öneriler vereceğiz. Uruguay sınırları içinde asla kaçamayacağınız ve çok yüksek ihtimalle ilginizi çekecek bir diğer şey ise tabii ki Mate. Mate tadı yeşil çaydan hallice olan bir bitki ve Uruguay, Arjantin, Brezilya'nın güney kesimleri tarafında deliler gibi tüketiliyor. Bakın deliler gibi derken hiç abartmıyoruz. Uruguay'da genç, yaşlı hatta yer yer çocuk fark etmeksizin çok büyük bir kesim mate içmek için sabahtan akşama kadar ellerinde termos ve mate bardağı ile dolaşıyorlar. Neden öyle dolaşıyorlar peki? Çünkü mate öyle demleyip bir çırpıda bardağa koyabildiğiniz bir çay çeşidi değil. Mate bardağının içine bitkiyi yerleştirdikten sonra az az su koymanız ve biraz bekleyip öyle içmeniz gerekiyor, aksi takdirde bitki yanıyor ve tadı kötü oluyor-imiş. Hal böyle olunca herkes elde termos, bardak dolaşmaya başlamış. İşin komik yanı gittik sorduk, kardeş siz neden bunu oturup içmiyorsunuz, neden üşenmiyorsunuz taşımaya, biz de çok çay içiyoruz, tuvalette çay içen bile var, ama en azından oturup içiyoruz dedik. Yok dediler, Brezilya'da oturup içenler varmış, ama biz böyle içiyoruz. Zaten ilerleyen günler boyunca da bahçe sularken koltuk altında termos, elinde mate bardağı sulayan, otobüs kullanırken bir yandan mate yudumlayan, plajda yürürken termoslu, mateli dolaşan yüzlerce insanla karşılaştık ve bizim için de normalleşmeye başladı. Özetle, mateyi deneyin, en azından neyin bu kadar bağımlısı oluklarını da öğrenmiş olursunuz. Mercado del Puerto: Parilla arayışına girmek yerine çeşit çeşit versiyonunu bir arada bulacağınız bir yere gitmek isterseniz Mercado del Puerto sizi paklar. Evet turistik, evet kalabalık ve evet içerisi her daim et piştiği için çok sıcak. Ancak yemek yemeseniz bile ortamı görmek için mutlaka uğrayın. La Otra: Parilla ısrarımız bitmek bilmiyordu. Çünkü bizce La Otra bu konuda çok iyi! Yalnızca bize öyle gelmemiş olacak ki, burası şehrin iyi restoranlarından biri olarak kabul ediliyor ve burada yiyip de sevmediğimiz bir şey olmadı. Milajo: Et yemekten sıkıntılar basarsa imdadınıza kim yetişir? Tabii ki İtalyan mutfağı. Uruguay'da ne işi var demeyin, Milajo bu işte gayet iyi. Üstelik çalışanları çok sempatik ve pek iyi İngilizce konuşamıyor olmalarına rağmen verdikleri çaba nedeniyle yanaklarını sıkasınız geliyor. Cafe Brasilero: Buraya ya gideceksiniz, ya gideceksiniz. Eduardo Galeano'lar Mujica'lar gitmiş, günlerini geçirmiş, biz mi gitmeyeceğiz? İşin o kısmı bir yana, hem ortam çok sevimli, hem yemekleri lezzetli, hem de şehir merkezinde öğlen molası için bizde daha tatlı bir alternatif yok. Duvarlardaki fotoğraflara bakmayı unutmayın! Tandory: Özellikle akşam yemeği için şehirdeki en iyi alternatiflerinizden biri kesinlikle Tandory. Merak etmeyin, yine et yemek zorunda değilsiniz. Bir de küçük bir not, buraya mümkün olduğunca geç saate rezervasyon yapın ki bomboş bir ortamda yemek yemeyin. Bar 62: Akşam ne yapsam, ne etsem derdine düştüyseniz Bar 62 iyi bir seçenek. Tek problemi her daim çok kalabalık olması ve garsonlarının çoğunun İngilizce konuşuyormuş gibi yapan ama aslında ortaya karışık bir dil konuşan kişiler olmaları. Yer bulmak için biraz uzun süre beklemeniz gerekebilir. Le Fleur: Mercado del Puerto'nun yakınlarında küçük, tatlı bir kafe. Mekanın sahipleri çok tatlı bir çift, oturup saatlerce muhabbet ettiğinizi havanın kararmasıyla anlayacağınız tipte insanlar diyelim, siz anlayın. Kafelerinde de kahve ya da akşamüstü birası için mola verebilirsiniz. Önerileriniz için çok teşekkür ederim. Bir kaç mekan dışında yeme-içme mekan önerileriniz çok başarılıydı. Hemen hemen hepsini denedim ve kesinlikle bir pişmanlık yaşamadım. Ayrıca gezimin çok başarılı, rahat, kolay ve sıkıntısız geçmesini sağladınız. Montevideo'ya yolu düşecek arkadaşlara kesinlikle bu bölümde yazılan rehbere uymalarını tavsiye ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/25/santiago-gezi-rehberi", "text": "Şili'nin başkenti Santiago, hava kirliliği bol olan kalabalık, kaotik, fazla sayıda gökdelen barındıran ve dünyanın birçok başkenti ile benzer özellikler taşıyan kozmopolit bir şehir. Özellikle sonradan gelişmiş bölgelerine ayak bastığınızda resmen bir Amerika simülasyonun orta yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. Öyle ki, bazen Güney Amerika'da olduğunuzu anımsatan tek şey ortalıkta yüksek sesle İspanyolca konuşan insanlarmış gibi geliyor. Santiago'nun Amerika'ya olan benzerliği ve modern, düzgün bir yapıda gelişmiş olması, Şili'nin tarihini incelediğinizde çok da şaşırtıcı gelmeyebilir. Zira 1973-1990 yılları arasında Amerika desteğiyle darbe girişiminde bulunan diktatör Pinochet'in şehrin değişiminde de büyük bir etkisi olmuş. Konudan alakasız olarak, şehrin gelişiminde büyük bir etken de depremler. 8.6 şiddetinde bir depremin insanlar tarafından anormal kabul edilmediği bir ülkede binaları düzgün yapmak bir seçenek değil. Yukarıdaki paragrafı okuduğunuzda Santiago'yu sevmediğimiz izlenimize kapılmış olabilirsiniz ama durum aslında hiç de böyle değil. Evet Santiago hayalimizdeki otantik Güney Amerika deneyimini yaşatmamış olabilir ama bu bizi birçok yönüyle mutlu etmediği anlamına da gelmiyor. Lafı fazla uzatmayalım; karşınızda Santiago Gezi Rehberi! Başlamadan gelen not: Şili yeme içme notlarına ayrıca ele aldık, onlar için sizleri şuraya alalım. Ayrıca Santiago Gezi Rehberi dışında Buenos Aires, Colonia del Sacramento, Montevideo da ilginizi çekiyorsa sizin için hazırladığımız devcileyin Güney Amerika dosyasına göz atabilirsiniz. Bu soruyu düşünmek, küçükken art niyetli arabozucu akrabalarınızın size zulmetmek için \"anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı\" diye sorduğunda cevap vermeye çalışmanın yarattığı sıkıntıyı tekrar yaşatabilir. Çünkü Santiago'da, daha doğrusu Şili'nin genelinde yaz kış apayrı aktiviteler bulmak ve hepsinden ayrı ayrı keyif almak mümkün. İlkokulda herkes dersi dinlerken siz elinize uhu sürüp soymakla uğraştıysanız biz bir kez daha hatırlatalım; Kuzey Yarımküre'de kışken, Güney Yarımküre'de yaz oluyor. Aşağıdaki başlıkları da da Güney Yarımküre'nin mevsimlerine göre detaylandırdık. Yaz: Sabah erken saatlerde dışarı çıkıldığında üşüten, bir iki saat sonra sıcaktan kavuran, akşam saatlerinde güzel bir serinlik yaşatan bir mevsimler karmasına hoşgeldiniz. Hiçbir şey anlamamış olabilirsiniz, biz de anlamadık. Demek dağların içinde olunca böyle oluyormuş. Şili'nin yazı, Arjantin ve Uruguay'ın yazlarına göre çook daha bunaltan sıcağıyla biliniyor. Ancak yukarı da bahsettiğimiz üşüme durumları için burada her daim ince bir hırka taşımanızda fayda var. Özellikle Valparaiso taraflarında denize girmek ya da Türkiye'de sevdiğiniz ya da sevmediğiniz insanları bikiniyle paylaştığınız fotoğraflarla çıldırtmak gibi bir niyetiniz varsa bu dönemi seçmek sizin için mantıklı olabilir. Bu dönemde lokaller daha yazlık noktaları tercih ettiğinden şehir normal dönemlere göre daha az kalabalık oluyor ama turistler tarafından en çok tercih edilen dönem olduğu için uçak bileti ve konaklamanın daha pahalı olduğu gerçeğini de hatırlatalım. Instagram'da güzel günler sizi bekliyor. Kış: Snowboard ve kayak tutkunu olan biriyseniz, kayağa gitmek için sabırsızlanıp, Google'a her gün \"Uludağ'da kar kaç cm\" yazacak hallere düştüyseniz Şili tam size göre. Biz Türkiye'de yazın sıcaklardan konserden yeni çıkmış Beyonce gibi terlerken, hadi ulan havalar soğusun artık diye kışı iple çekerken siz Şili'de kayak yapıyor olabilirsiniz. Kayak yapmayacağız ama yine de Santiago'yu gezeceğiz diyorsanız kışları şehirde oldukça soğuk geçiyor, bunu da aklınızda bulundurun. Sonbahar & İlkbahar: Ara sezonlar şehri gezmek için en ideal hava durumunun olduğu dönem. Üstelik fiyatlar daha makul ve Şili'nin daha kuzeyine Atacama Çölü'ne doğru yol almak gibi bir niyetiniz varsa hava sıcaklığı çok daha katlanabilir bir durumda oluyor. Yine de bu dönemde hava dengesiz olabilir, yani her duruma göre kılık kıyafet götürmekte fayda var. Henüz İstanbul'dan Santiago'ya direkt bir uçuş olmadığı için, Güney Amerika gezinizde ilk destinasyonunuz burası olacaksa pek bir çareniz yok, aktarmalı uçacaksınız. Aslına bakarsanız aktarmalı uçuşun da bazı avantajları var tabii. Çünkü direkt uçuş öyle uzun sürüyor ki, hareketsizlikten vücudunuzdaki kan dolaşımının yavaşladığını hissediyor, ağzınız açık uyumaktan diliniz damağınız kuruyor ve belli bir süreliğine hayata küsüyorsunuz. Dolayısıyla duruma iyi tarafından bakacak olursak, aktarma yaparak en azından bir süreliğine hava değişimi yaşıyor, bir kendinize geliveriyorsunuz. Avrupa'daki birçok havayolunun Santiago'ya uçuşu var, dolayısıyla bir Avrupa şehrini baz alarak planlama yapabilirsiniz. Bu noktada bir hatırlatma yapalım, aktarmalı uçuşlarda aktarma yapacağınız şehirde 24 saatte kadar duraksayabiliyorsunuz. 24 saat havaalanında duracaksınız demiyoruz tabii, eğer vizeniz uygunsa, o şehirde 1 gece kalarak farklı bir şehir görme şansına da sahip olabilirsiniz, bizden söylemesi. Bir başka seçenek de, ve bizce en mantıklı seçenek, İstanbul'dan Buenos Aires'e direkt uçarak orada birkaç gün geçirdikten sonra Santiago'ya geçmek. Bu noktada yerel bir havayolu kullanmanız gerekecek, onun için de LAN Airlines'e bir göz atabilirsiniz. Kendisinin Buenos Aires'in 2 farklı havaalanından da günün birçok saatinde Santiago'ya uçuşu var. Biz ücret konusunda işimizi garantiye almak için havaalanın çıkış noktasında bulunan TaxiOficial standından bir taksi ayarladık. Bu şekilde önceden sabit bir ücret ödeyerek kazıklanma ihtimalinizi ortadan çıkarmış oluyorsunuz. Şili'deki genel olarak taksiler konusunda herhangi bir sıkıntı çekmedik ama çok da güven vermediklerini söylemeden geçemeyeceğiz. Bizce çok da atraksiyona girişmenin bir anlamı yok. Ücretler gideceğiniz bölgeye göre 25-35 Amerikan doları arasında. Ücreti ödemeden açık adresi mutlaka göstermeyi unutmayın. Santiago'da gün içinde yürüyerek veya metroyla, gece saatlerinde ise bir takım bölgelerde yürüyerek ya da taksiyle gitmek istediğiniz yere kolayca ulaşabilirsiniz. Bu noktada aklınıza güvenlik konusu takıldıysa az biraz sabredin, aşağıda onu da detaylandıracağız. Metro ağı oldukça geniş ve çözmesi çok kolay. Aşağıda açıkladığımız Santiago Gezilecek Yerler listesini baz alırsanız, yeşil ve kırmızı hatlar dışında bir metro kullanmanıza gerek yok. Metronun tek kullanımlık ücreti günün saatine göre 0.80 ve 1 Amerikan doları arasında ve biletleri her metro istasyonunda gişelerde satılıyor. Metro hattı değiştirecekseniz tekrar bir bilet almanız gerek yok. Sabah ve iş çıkışı saatlerinde metro, metrobüsten hallice bir durum alıyor, mümkünse bu saatleri es geçerseniz yolculuğunuz çok daha konforlu geçebilir. Taksi konusuna gelince. Santiago'daki güvenlik ve taksi konularını araştırmaya teşebbüs etmiş bulunduysanız çoktan türlü türlü korku hikayeleri okumuş olabilirsiniz. Evet buradaki taksi şoförlerinin Güney Amerika'da gezdiğimiz diğer destinasyonlara kıyasla daha antipatik olduğunu söyleyebiliriz. Ancak biz herhangi bir sıkıntı veya kazıklanma durumu ile karşılaşmadık. Ayrıca taksi kullanmak çok ucuz. Türkiye'dekilerden daha beter kullanmaları konusunda bir sıkıntınız yoksa taksi kullanmak konusunda herhangi bir tedirginlik yaşamanıza gerek yok. Yine de size bir OitheBlog tavsiyesi, eğer mümkünse gittiğiniz mekandan ya otelinizden taksi çağırırsanız en azından düzgün bir taksi kullanma ihtimaliniz daha yüksek olur. Santiago birçok bölgeye ayrıldığından, şehrin çok büyük olduğuna dair bir izlenime kapılabilirsiniz. Yapacağınız birçok aktivite şehrin her bir yanına dağılmış durumda, ancak bölgeler arası mesafeler haritada göründüğü kadar birbirinden uzak değil, metro ağı çok geniş, taksiler çok ucuz ve oldukça düz ayak bir şehir olduğu için de yürümeye çok müsait. Kafanızda And Dağlarının neredeyse içinde konumlanmış bir şehrin çok tepeli ve tırmanmalı olduğunu canlandırma ihtimalinizi yüksek bulduğumuz için düz ayak olduğunu vurgulamak istedik. Dolayısıyla Santiago'da konaklama konusuna girizgah yaptığınızda ulaşımdan çok, nasıl bir bölgede kalmak istediğinize karar vermelisiniz. Meydanlara müzelere daha yakın bir yer mi arıyorsunuz, bohem yerler mi, daha şatafatlı gece hayatının olduğu bölgelere mi yönelmek istiyorsunuz, ya da daha modern, nezih bir bölgede güvende olmak mı? Aslında burada çok önemli bir detaya parmak basıyoruz ancak bu konunun ayrıca ilginizi çekeceğini düşündüğümüz için konuyu aşağıdaki başlık altında detaylandırdık. Las Condes Santiago'nun sonradan gelişen, gökdelenleri ile meşhur, hatta New York'a benzetilmesinden ötürü lokaller tarafından Sanhattan lakabı takılmış nezih bölgelerinden biri. Alışveriş, bol restoran ve kafe seçeneği ve güven içinde olmak istiyorsanız burası tam size göre olabilir. Çok büyük bir bölge olduğundan, hem hareketlilik içinde hem de metroya yakın olmak istiyorsanız Tobalaba metro istasyonu civarında bir konaklama seçebilirsiniz. Buradan şehre metro yaklaşık 15 dakika sürüyor. Providencia, Las Condes ve merkez arasında kalan, yine bol restoran ve kafeli, sosyal açıdan gayet aktif bir bölge. Yalnızca Las Condes'e kıyasla daha az modern görünümlü denilebilir. Zaten Las Condes'e kıyasla İstanbul da dahil birçok yer daha az modern görünümlü, orası ayrı mesele. Las Condes'e göre merkeze daha yakın olması da bir tercih sebebi olabilir tabii. Ulaşım açısından birçok metro durağı olması kolaylık sağlıyor ancak Las Condes'in ana istasyonları ile aynı hatta olduğu ve aralarında metro ile 5 dakika olduğu için hayatınızda çok da büyük bir şey değiştirmeyecek. Yukarıda da söz ettiğimiz Tobalaba metro istasyonu, Providencia ve Las Condes arasında bir noktada kaldığından bu iki bölge arasında kararsızlık yaşıyorsanız mantıklı bir seçenek olabilir. Vitacura buraların zenginli, şatafatlı gece hayatının ve alışverişin bulunduğu bölgesi. Las Condes'ten başlayan ve taa buralara uzanan Avenida Vitacura üzerinde birçok mekan ve mağaza bulunmanız mümkün. Ancak diğer bölgelere kıyasla ana metro hattının dışında bir noktada kaldığı için bir turist olarak konaklamanız için pek de mantıklı bir noktada değil. BellaVista daha bohem, bol sokak sanatlı ve gece hayatının aktığı bir bölge. Üstelik merkeze oldukça yakın bir noktada olması ve civarda yapacak turistik aktiviteler olması da cabası. Bu nedenle Bellavista, turistler tarafından oldukça popüler ve kulağa konaklamak açısından mantıklı bir yer gibi geliyor. Ancak biz lokal bir arkadaşımızdan ve internetten buranın pek de tekin bir bölge olmadığına dair bazı bilgiler aldık ve seçeneklerimiz arasında değerlendirmedik. Yine de olmayacak iş değil. Santiago de Chile merkezinde turistik aktiviler kol geziyor. Ancak duyumlara göre turist avına çıkan hırsız, kötü kalpli, vicdansız, ırz düşmanı kandırıkçı insanlar da. Biz gece merkeze ayak basma gereksinimi duymadığımızdan bu konuya bir yorum getiremiyoruz, ancak riske girmeye gerek yok. Ayrıca yeme içme rehberimizde size yukarıdaki bölgelerde yer alan bol bol mekan önereceğiz, yani akşamları buralarda işiniz yok arkadaşlar. \"Uzatmayın ulan, siz nerede konakladınız ondan haber edin\" dediğinizi duyar gibiyiz. Biz, Güney Amerika gezimiz kapsamındaki en konforlu konaklamamızı sağladıkları ve bütçemizi bir tık rahatlattıkları için kendilerine bir speşıl tenksı borç bildiğimiz Hilton Double Tree Hotel'de kaldık. Hilton deyince gözünüz korkmasın, çünkü aslında Double Tree bütçe olarak Hilton'un bir alt seviyesinde olan bir otel. Konfor ve lüks konularında taviz vermeseler de birçok şehirdeki Hilton'lara göre daha uygun bir fiyat bulmanız mümkün. Açıkcası bugüne kadar birçok zincir otelde kaldık, ancak Santiago'daki Double Tree'deki çalışanlar kadar kibar ve yardımsever bir personel ile karşılaşmadığımız için buraya ayrı bir sempati besledik. Check-in ve check-out konusunda ekstra herhangi bir ücret talep etmeden acayip bir esneklik sağlıyorlar. Ayrıca otel çok yeni ve Latin Amerika'nın hem en uzun, hem en büyük alışveriş merkezi olarak bilinen, hem de bölgede adeta bir pusula görevi gören Costanera Center'a birkaç dakika yürüme mesafesinde. Metroya yakın olması da cabası. Yukarıda sizi anlattık, anlatacağız, anlatmak üzereyiz şeklinde heyecanlandırdıktan sonra artık gelelim zurnanın zırt dediği yere. Santiago'nun güvenli olup olmadığı konusu, kiminle konuştuğunuza göre büyük ölçüde değişebilir. Bu konuyu internetten araştırırsanız gitmekten bile cayabilirsiniz. Öyle ki biz çevremizde gidenlerle konuştuğumuzda 3/2'sinden olumsuz şeyler duyduk. Telefonunu çaldıranlardan, metroda cüzdan kaptıranlara, taksiler tarafından kandırılanlardan, sokakta çantasını çaldıranlara kadar geniş bir hırsızlık yelpazesi söz konusuydu. Yıllardır tanıdığımız Şili'li bir arkadaşımız bile güvenlik konusunda bize uyarılar yağdırınca bu konuda tedirgin olmamak elde değildi. Ancak biz burada, nerelere gittiğimiz, gece sokaklarda nerelerde yürüdüğümüze, dair herhangi bir kısıtlamada bulunmamamıza rağmen herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Gördüğünüz gibi bizi bir korku filminde ilk ölecek kişiler gibi de değerlendirebilirsiniz. Bu konuda sizi uyaracağımız noktaları yukarıda Santiago'da konaklama bölümünde de belirttik. Oradaki detayları göz önünde bulundursanız ve fotoğraf makinanız elinizde \"ben turistim gelin beni soyun\" diye bağırmayıp biraz dikkatli davranırsanız bu gezinizi sorunsuz atlatabilirsiniz. -Bir şişe su: 1-3$ -Ortalama bir restoranda ana yemek: 10-15$ -Kahve/çay: 2-3.5$ -Bira: 3-5$ -Bir kadeh şarap 5-7$ -Kokteyl: 6-9$ Bir şehrin en tepesine çıkıp fotoğraf çekmeyen turistleri dövdüklerini biliyor muydunuz? Santiago'nun meşhur tepesi de Cerro Cristobal. Şehrin panoramik manzarasını ve düzgün bir havaya denk gelirseniz And dağlarını görüp fotoğraflayabileceğiniz bu tepeye füniküler ile çıkabiliyorsunuz. Tepe birçok turist tarafından Instagram'a fotoğraf koymak için popüler olsa da, aslında Meryem Ana heykeli ile de tanınıyor. -Cerro Cristobal tepesi aynı zamanda dünyanın en büyük parklarından biri olarak bilinen ve içinde 2 tane büyük açık havuz, hayvanat bahçesi ve botanik bahçesi gibi yerleri de barındıran Santiago Metropolitan Parkı'nın bir parçası. Park o kadar büyük ki, Santiago'nun birçok semtine yayılmış durumda. Dolayısıyla burayı ayrıca ziyaret etmek gibi bir niyetiniz varsa, Provedencia veya Las Condes taraflarından da ulaşabilirsiniz. Şurada parka nerelerden girebileceğinize dair daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Ulaşım: Kırmızı metro hattını kullanarak Baquedano istasyonunda inip Pio Nono'ya yürümeniz gerekiyor. Füniküler metro istasyonundan yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde. Pablo Neruda'nın Şili'deki 3 evinden biri olan La Chascona, Neruda'nın 1953'de o zamanki gizli aşkı Matilde'nin yaşaması için yaptırdığı evi. 1955'de beraber yaşamaya başladıkları bu evde dünyanın birçok yerinden satın aldıkları ve özel yaptırdıkları mobilya ve objeler dolu. Evin hem iç hem de iç tasarımı konusunda oldukça inceci olan Neruda, yemek yedikleri masadan içki içtikleri kadehe kadar birçok eşyayı özel materyallerden yaptırmış ve birçoğunu evi gezerken orijinal haliyle görmeniz mümkün. 1973'de hayatını kaybeden Neruda'nın evi aynı günlerde askeri darbe yüzünden büyük bir zarar görmüş. Matilde tekrar o evde yaşamak üzere büyük bir tadilata girişmiş ve 1985'de ölene kadar bu evde tek başına yaşamış. Günümüzde ise tadilatlı haliyle müze olarak ziyaret edilebiliyor. Saatler: Pazartesi kapalı, diğer günler 10:00-18:00. Eve aynı anda belli sayıda insan girebildiği için çok sıra olabiliyor, erken gitmekte fayda var. Ulaşım: Kırmızı metro hattı- Baquedano istasyonu. Ev metro istasyonundan yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde ve Cerro San Cristobal'e çok yakın. Şili'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyan ilk Latin Amerika ülkesi olmasından ya da insanlarının Türk olduğunu öğrendiğinizde \"Fatmagul, Fatmagul\" diye heyecan yaşamasından da anlaşılabilecek üzere Şili Türkiye'yi bayağı seviyor. Üstüne bir de, cumhuriyetin 50. yıl dönümünde belediye ve Santiago'daki Türk konsolosluğu işbirliği ile şehirdeki bir parka Atatürk'in büstünün yaptırıldığını duyunca hemen yolumuzu oraya düşürdük. Burada ayrıca parkın yakınındaki metro istasyonunda konsolosluğun yaptırdığı İstanbul temalı seramikleri de görebilirsiniz. Adres: Avenida Apoquindo üzerinde, Golda Meir sokağı ile kesişen parkta yer alıyor. Güney Amerika'nın en eski müzelerinden biri olan MNBA Güzel sanatlar müzesi, 1910 yılında yapılan el Palacio de Bellas Artes binasında yer alıyor. Burada Şili ve diğer Güney Amerika sanatçılarının eserlerini görebilirsiniz. Gönül isterdi ki bu sanatçıları tanıyın ve hikayelerini dinleyin diyelim, ancak maalesef müzede İngilizce açıklamalar bulunmadığı için yalnızca bakmakla kalabiliyorsunuz. Yine de eserler ve bina vakit ayırmaya değer, üstelik giriş ücretsiz. Bizim gibi ilginizi çeken isimleri not alıp sonradan araştırabilirsiniz. MNBA'dan sonra binanın öbür tarafında yer alan Museo de Arte Contemporaneo olarak bilinen Modern Sanat Müzesi'ne uğramayı unutmayın. Bu müze Şili Üniversitesi Güzel Sanatlar fakültesi tarafından yönetiliyor ve ağırlıklı Şili olmak üzere farklı ülkelerden modern sanat eserleri sergiliyor. Burası Şili'nin başkanlık sarayı. Turistik açıdan günümüzde ilgi çekmesinin en önemli sebeplerinden biri ise, 1973 yılında Pinochet'in askeri darbe girişiminde bombalanmış olması ve o dönemdeki başkan Allende'nin askerlerin teslim olma çağrısına boyun eğerek intihar ettiği lokasyon olması. Saraya elinizi kolunuzu salla sallaya girme girişiminde bulunursanız kapısında duran askerler tarafından büyük tepki toplayabilirsiniz. İçini gezmek istiyorsanız bir süre önceden şuradaki linkten başvuruda bulunmanız gerekiyor. Burası Santiago'nun merkezinde bulunan şehrin en büyük, en önemli meydanı. Etrafında tarihi ve önemli yapılar bulundurmasının yanı sıra, haftanın belli günleri meydanın orta yerinde toplanıp satranç oynayan gruplarıyla da en turistik yerlerden biri. Burada görebileceğiniz bir takım yerler; şehrin katedrali olan Catedral Metropolitana, Santiago'nun en eski postanesi Correo Central, Tarih müzesi olan Museo Historico Nacional (giriş ücretsiz, İngilizce audioguide 1000 pezo) ve Municipalidad de Santiago olarak bilinen belediye binası. Şehrin en turistik yeri olduğunu bir kez daha vurgulayalım, ve burada eşyalarınıza dikkat etmeniz gerektiğini hatırlatalım. Santa Lucia, San Cristobal tepesinin bir başka alternatifi. Yürümesi keyifli, bol heykelli yemyeşil bir park tadında olan Santa Lucia vaktiniz varsa şehri bir başka noktada tepeden görmek için değerlendirilebilir. Ancak ben şehri en tepeden görmek istiyorum bana en turistik yeri söyleyin diyorsanız fazla vakit kaybetmeden direkt yukarıda da söz ettiğimiz San Cristobal tepesine yol alabilirsiniz. Yok ben bulduğum her yerin tepesine çıkarım, tepe gördüm mü duramam diyorsanız burada size verebileceğimiz en önemli tavsiye asansörü kullanmanız ve hava kararınca uğramamanız. Kendileri şehrin en çok soygun yaşanan yerlerinden biri olarak biliniyor. Buraya saf gibi gece gidip sonra \"Santiago ÇOK GOVONSOZ BO YOR\" diye ortalıkta dolaşmayın. -Buralara kadar gelmişken Avenida Libertador Bernardo O'Higgins caddesi üzerinde yer alan, Şili'nin en eski kilisesi olan Iglesia San Francisco kilisesini görebilirsiniz. Burası kesinlikle görülmesi ve bolca vakit ayırılması gereken, Pinochet döneminde gerçekleşen askeri darbede \"kaybolan\" insanların anısına oluşturulmuş ve o dönemde gerçekleşen insan hakları ihlallerini anlatan bir müze. Bir ihtimal yaşınız tutuyorsa veya yakın tarih ilginizi çekiyorsa, 1973'de diktatör Pinochet'in, o dönemin başkanı Allende'yi devirerek 1990 yılına kadar sürdürdüğü dikta rejiminin ülke çapında ne gibi izler bıraktığını biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız bu müzede olayların gelişimi ve Şilililerin bu dönemde neler yaşadığına dair birçok bilgi edinebilir, bu dönemde eziyet edilen ve hayatta kalan insanların yaşadıklarını anlattığı duygusal anlamda sarsıcı etkiler bırakan videolar izleyebilir ve fotoğrafları inceleyebilirsiniz. Aslında konuya hakim olup olmamanızın pek bir önemi yok çünkü müzede dönem ile ilgili o kadar çok şey derlemişler ki, bilgi sahibiyseniz bile çok daha çarpıcı detaylar öğreneceksiniz. Mutlaka audioguide alın! Ulaşım: Yeşil Metro hattını kullanarak Quinta Normal İstasyonunda inerseniz müze hemen çıkışın karşısında bulunuyor. Saatler: Salı-Pazar 10:00-18:00. 1 Ocak-29 Şubat 10:00-20:00, harika paylaşım emeğinize sağlık çok güzel bir anlatım."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/25/santiago-yeme-icme-notlari-sili-mutfagi", "text": "Santiago gezi rehberimizde size oralarda ne kadar mutlu olabileceğinizin garantisini verdiysek, şimdi sıra geldi Santiago yeme içme meselesine. Merak etmeyin, Santagio'da her alanda olduğu gibi yemek konusunda da gayet mesut olabilirsiniz. Çünkü hem Güney Amerika mutfağının her çeşidini bulabilmeniz, hem de dünya mutfağından çok başarılı seçenekler bulabilmeniz mümkün. İlk etapta lokal şeyler denemeye çalışıp, sonlara doğru gelen \"yok mu bi' burger, pizza falan?\" hissine teslim olursanız da sorun yok, burada her aradığınızın güzel bir versiyonu mevcut. Başlamadan gelen not: Güney Amerika ile ilgili tüm notlarımızı görmek isterseniz diğer Güney Amerika yazılarımıza bakabilirsiniz. Şili Şarabı: Şarap konusunda hiçbir bilginiz olmasa dahi Şili'nin bu konuda dünyanın en iyilerinden biri olduğundan bir şekilde haberdarsınızdır. Haliyle Santiago'da her gün en az bir öğününüzün yanında şarap içmeden dönmeyin, çünkü döndükten sonra bu kadar iyi şarapları bu kadar uygun fiyata içmeyi bayağı özleyebilir, neden daha çok içmedim pişmanlığı yaşayabilirsiniz. Bizim deneyip de çok sevdiğimiz birkaç şarabı da söylemeden geçmeyelim: Casillero del Diablo, Conca y Toro ve Almaviva. Pisco: Pisco Şili'nin ulusal içkisi olarak kabul edilebilir. Aslına bakarsanız Güney Amerika genelinde çok yaygın, ancak özellikle Şili ve Peru'ya özgü olduğu biliniyor. Hal böyle olunca bizim Şilili arkadaşlar pisco'yu onunla bununla karıştıra karıştıra türlü türlü kokteyl ve içki üretmişler. En yaygın olanları Piscola ve Pisco Sour. Ancak tabii ki bunlar dışında daha yaratıcı ve enteresan denemelerde de bulunuyorlar, bizce kesinlikle seversiniz, kaçırmayın. Mote con Huesillo: Adını söyleyince kendinizi 1 saniye için İspanyolca konuşabiliyormuş gibi hissettiğiniz bu alkolsüz içecek, aslında komposto/hoşaf benzer bir şey. İçinde çoğunlukla kayısı ya da şeftali ve buğday oluyor ve soğuk olarak servis ediliyor. Biliyoruz böyle söyleyince kulağa müthiş çekici gelmiyor, çünkü bizim kültürümüze çok da uzak bir şey değil, ancak tadına bakarsanız çok seveceğinize eminiz. Özellikle yaz döneminde gidiyorsanız sokak satıcılarının bundan bol bol sattığını göreceksiniz, kapın bir tane! Terremoto: Bu kadar içecekten bahsetmişken Terremoto'yu atlamak olmaz. Terremoto nedir? Terremoto annelerinizin \"evladım sakın yabancıların verdiği bir şeyi içme\" cümlesindeki yabancının verdiği içkidir. Terremoto nedir? Bir sabah kalktığınızda başınıza giren ağrının ana kaynağıdır. Terremoto nedir? Terremoto Jack'in kırılan kalbidir. Kelime anlamı \"deprem\" olan bu içki, Şilili gençlerin bir numaralı sarhoş olma kaynağı. Çok içildiğinden midir, dondurma ve alkolün birleşimi tuhaf bir etki yarattığından mıdır bilinmez, sonuçları bir acayip, çok acayip. Afiyet olsun, drink risponsılbli. Avokado: Tam bir ya sev ya terk et meyvesi olan avokado Şili'de inanılmaz popüler. Biz hastası olanlar kategorisine girdiğimiz için her şeyin içine avokado koyma sevdalarını takdirle karşıladık ve Türkiye'de güzel avokado bulmak için verdiğimiz çabanın karma puanlarını burada topladık diyebiliriz. Sevmiyorsanız bir sandviç siparişi verip içinde avokado da bonus olarak gelince biraz mutsuz olabilirsiniz tabii, o ayrı. Ayrıca genellikle avokado ve mayonez ikilisini bir arada kullanmayı tercih ediyor ve malzemeyi bol kullanmaktan kaçınmıyorlar. Bakın bol derken öyle böyle bir bolluktan bahsetmiyoruz, mayonezlerin içinde yüzmekten, avokado püresi içinde boğulmaktan bahsediyoruz. Sevenini bile bıktıracak cinsten bir bolluk. O yüzden sevmiyorsanız her siparişte önlem almakta, \"kardeş bize de mı avokado?\" diye sormakta fayda var. Empanada: Bizim çiğ börekten hallice olan Empanada'nın ne kadar lezzetli bir şey olduğunu şuradaki Buenos Aires yeme içme rehberimizde anlatmıştık. Zaten empanada da Güney Amerika genelinde yaygın olan ve tek bir ülke ile özdeşleştirmekte zorlanacağınız yiyecekler kategorisine giriyor. Şili'de deniz ürünlerinin popüler olması sebebiyle karidesli ve peynirli versiyonu da bol bol yapılıyor ve gerçekten yerken gözlerinizden mutluluk gözyaşları dökülecek lezzette oluyor. O sebeple Şili'nin empanadasını da denemek, sokak satıcılarıyla göz kontağını kesmemek gerek. Bizim için de yiyin. Pastel de Choclo: Güney Amerika yemeği kontenjanından tüm kıtaya genelleyebileceğiniz bu \"mısırlı tart\" şeklinde ifade edilebilecek bu yiyecek Şili'de de sık sık karşınıza çıkabilir. Genellikle mısırı püre haline getirip ardından çeşitli baharatlar, soğan ve et, balık, tavuk gibi yiyeceklerle karıştırarak hazırlıyorlar ve gayet lezzetli bir şey, denenebilir. Santiago yeme içme notları kapsamında genel olarak yemeniz gereken birkaç şeyi özet geçtikten sonra biraz da mekan önerisi verelim. En sevdiğimiz, pek sevdiğimiz, yaşımız tutsa gidip evlenme teklifi edeceğimiz Anthony Bourdain'in önerisi ile gittiğimiz bu mekanın olayı belli: Lomito! Lomito ne ola ki diyeceksiniz Kendisi temelde yavaş yavaş pişirilmiş ve ince dilimlenmiş çok lezzetli bir domuz eti, ısıtılmış yumuşak bir hamburger ekmeğinden oluşan ve içine hangi malzemelerin ekleneceğine sizin karar verdiğiniz, Şili'nin ikonik hale gelmiş bir sandviçi. Her şey önünüzde hazırlanıyor, domates, avokado, mayonez, peynir, yeşillik, domates sos, acı sos gibi malzemelerden hangilerini istediğinizi soruyorlar ve seçimlerinize göre hazırlıyorlar. Sonucunda ise dünya üzerindeki en lezzetli sıcak sandviçlerden birini yemiş oluyorsunuz. Mekan tam bir esnaf lokantası tadında işlediği için öğlen saatlerinde ciddi kalabalık olabiliyor. Ayrıca o içine koydukları malzeme bolluğu ilk etapta iyi bir şeymiş gibi görünse de yemeğin sonlarına doğru bir ALLAHIM BEN NE YİYORUM hissi gelmeye başlıyor. Yine de hatırladıkça gözlerimizde kalpler oluşmasına engel değil, yiyin, yedirin, yemeyenleri uyarın. -Avda Pedro de Valdivia 210 Komşu ülke ve yakın kültür olmasından mütevellit Şili'de bol bol Peru mutfağı etkileri görebilmeniz mümkün. Astrid y Gaston ise Peru ve Şili mutfağı karışımını en iyi şekilde harmanlayan mekanlardan biri olarak biliniyor. Öyle ki gittiğinizde çok ünlü şefi ile fotoğraf çektirenler falan bile görebilirsiniz, bayağı popüler bir yer. Biz Peru mutfağını da çok sevdiğimiz için buradan karnımız tok bir şekilde ayrıldık. Hayatımızın en iyi Peru mutfağı örneklerini yediğimizi söyleyemeyeceğiz, ancak Peru mutfağının en bilinen iki yemeği olan Ceviche ve Lomo Saltado'yu Şili mutfağı ile harmanlayarak gayet lezzetli bir hale soktuklarını söyleyebiliriz. Bu arada mekanın biraz kasıntı olduğunu ekleyelim, sonra gidince bunlar söylemedi, şıpıdık terliklerimle beyaz masa örtülü, karmaşık çatal bıçak dizilimli mekana geldim diye kızmayın. -Antonio Bellet 201 Lokal tavsiyesiyle gittiğimiz ve Şilili arkadaşlarımızın çoğundan şehrin en iyi balık restoranlarından biri olduğunu duyduğumuz Aqui esta Coco, özellikle akşam yemeği için gidebileceğiniz bir mekan. Hem aperatifleri hem de ana yemekleri gerçekten çok lezzetli ve Şili'ye özgü lezzetler deneme olanağı da tanıdığı için burayı özellikle sevdik. Ayrıca geniş bir Pisco menüleri var ve klasik kokteyller konusunda da başarılılar, dolayısıyla Şili'de deniz ürünleri denemenizle ilgili önerimizi burada sonuçlandırabilirsiniz. -La Concepcion 236 Liguria tartışmasız bir şekilde son dönemlerde Santiago'nun en popüleri! Neden? Çünkü kokteylleri çok lezzetli, çok güzel atıştırmalıkları var, akşam yemeği için gayet lezzetli alternatifler sunuyorlar ve çalışanları çok sempatik. Rezervasyonsuz gitmenin büyük bir hata olacağı mekan her daim kalabalık, her daim eğlenceli. Ayrıca mutfakları bayağı geç saatlere kadar açık olduğu için gece hayatı son derece geç saatlerde başlayan şehirde özellikle gençlerin eğlence öncesi sık tercih ettiği bir mekana dönüşmüş. Unutmadan, çok güzel pisco kokteylleri yapıyorlar, denemek isterseniz burası sizin yeriniz. Akşam yemeği için Bellavista taraflarında takılmak niyetindeyseniz Barrica 94, hem hareketli ortamı, hem içki çeşitliliği hem de lezzetli yemekleri ile kesinlikle tercih edebileceğiniz bir mekan. Fiyatları yukarıda önerdiğimiz diğer restoranlara kıyasla bir tık daha uygun ve kitlesi de çoğunlukla gençlerden oluşuyor, dolayısıyla eğlenceli bir akşama girizgah yapmak için de aradığınız yer burası olabilir. Yemekler yalnızca Şili mutfağı üzerine kurulu değil, ancak bu gayet lezzetli şeyler yiyemeyeceğiniz anlamına gelmiyor tabii ki. Ayrıca olur da yer bulamazsanız Barrica 94 yakınında, Patio Bellavista içinde çok fazla mekan bulunduğu için bir B planı bulabilmeniz de kolay olacaktır. Mercado Central özellikle Güney Amerika genelinde birçok ülkede karşılaşabileceğiniz yerel pazar yerlerinin Santiago versiyonu. İçinde bol bol lokal lezzet tadabileceğiniz, ağırlıklı olarak deniz ürünleri seçenekleri barındıran mekanlar da var. Pazar yeri diye fiyatların çok uygun olduğunu düşünmeyin, çünkü turistik bir yer. Ancak birçok farklı lezzeti bir arada denemek için güzel seçenek. Santiago kahve konusunda pek de alıp yürümüş bir şehir değil. Biliyoruz, söz konusu Güney Amerika ülkeleri olunca bir \"güzel kahve\" beklentisi de kendiliğinden oluşuyor, ancak bunun için doğru şehirde değilsiniz. Tabii ki bu iyi kahveciler bulamayacağınız anlamına gelmiyor. Fix Cafe oturup uzun uzun kahve içmekten çok çalışanların iş öncesi uğradığı ya da ayak üstü kahve içip işine devam ettiği bir mekan. Bir ara sokakta, pek de etrafı görmeyen bir noktada ancak birçok ülkenin kahvesini çeşitli demleme tekniklerini kullanarak son derece profesyonel bir şekilde hazırlıyorlar ve Santiago'da kaliteli kahve ihtiyacınızı gidermek için birebir. -Av Apoquino 3411 Şehirde bayağı başarılı kahveler içebileceğiniz işini ciddiye alan mekanlardan biri de Colmado Coffee. Bir binanın avlusunda yer aldığı için geçerken görme ihtimaliniz biraz düşük, dolayısıyla biraz arkalara doğru dolanmanız gerekecek. Çalışanları genç ve çok sempatik insanlar olduğu için nasıl bir kahve içmek istediğinizi açıklamaya çalışırsanız size ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar ve gerçekten başarılı kahveler hazırlıyorlar. -Merced 346 Avlunun içine girince karşınıza çıkacak. Lastarria özellikle yaz aylarında inanılmaz hareketli bir bölge. Civardaki tüm sokalar kafe, restoran ve vine bar'lar ile dolu. Üstelik çoğu rastgele birini seçip oturabileceğiniz kalitede ve güzellikte mekanlar Bölgenin ana caddelerden biri Jose Victorino Lastarria. Bu cadde üzerinde Şili şarapları denemek için Bocanariz'e, geniş pisco menüsüne sahip bir mekan için Chipe Libre'ye oturabilirsiniz. Bunun dışında öğlen ya da akşam yemeği için de çok fazla alternatif bulabilirsiniz. Santiago'nun bize yer yer ciddi anlamda Amerika'yı hatırlatmasının ana sebebi olan Las Condes bölgesinin en Amerika terk sokaklarından biri olan Isidora Goyenecheya Caddesi, Güney Amerika mutfağından sıkıntı basarsa kendinizi atabileceğiniz bir bölge. Tüm cadde Applebee's, Ruby Tuesday, P. F Changs, TGI Friday's, Starbucks gibi buram buram Amerika kokan mekanlarla dolu ve tabii ki Şili halkı arasında çok popüler. Alternatif mutfaklara açık değilseniz ve bildiğiniz lezzetler peşindeyseniz kurtarıcınız olabilir. Santiago yeme içme notları için gerekli bir bilgi vermeden geçmeyelim, mekanlarda hesap geldiğinde hem bahşişin dahil olduğu, hem de dahil olmadığı bir tutar yazılıyor. Size bahşiş vermek isteyip istemediğinizi soruyorlar ve evet derseniz %10 oranında bahşiş de hesaba eklenmiş oluyor ve o şekilde ödüyorsunuz. Zaten tahmin edersiniz ki gözünüzün içine bakıp bahşiş eklemek ister misiniz diye soran birine hayır demek pek de kolay olmuyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/02/27/buenos-aires-sokak-sanati-rehberi", "text": "Şaka bir yana, bizi biraz olsun takip ediyorsanız sokak sanatı ile biraz kafayı bozmuş olduğumuzun farkındasınızdır. Hal böyle olunca daha gitmeden konu ile araştırmalara giriştik ve şehirde sokak sanatı projeleri düzenleyen en popüler kurum olan Buenos Aires Street Art ile iletişime geçtik. Sokak sanatı projeleri nasıl düzenleniyor, bu sokak sanatı dediğin legal bir şey miydi ki diye merak etmiş olabilirsiniz. Buenos Aires'te mural çalışmaları yapmak, yaptırmak isteyen birçok insan bu kurumla iletişime geçiyor. Çünkü kendileri şehrin dört bir yanında mural yapılabilecek alanları belirliyor, çalışma yapmak için yer arayışı olan sanatçıları o alanlara yönlendiriyor ya da evinin/mekanının duvarına mural isteyenlere sanatçı buluyor. Buenos Aires'in bu denli bir popülariteye ulaşmasının ana sebeplerinden biri sokak sanatı çalışmaları için belediyelerden herhangi bir izin alma zorunluluğu olmaması. Yalnızca o binanın sahibinden izin almanız yeterli. Ev/mekan sahiplerinden izin almak hiç de zor bir iş değil. Çünkü ev sahipleri, şehirde aynı oranda yaygın olan graffiti ve tagler yerine duvarlarını görsel açıdan daha güzel görünmesini sağlayacak mural çalışmalarını tercih ediyor. Graffiti ve tag yapanlar ise, mural çalışmalarına ekstra saygı gösterdiği için çoğunlukla gelip muralların üzerini karalamıyor. Böylece herkes amacına ulaşmış oluyor; sokak sanatçıları para kazanıyor, ev sahipleri karalanmayan duvarları ile mutlu mesut yaşıyor. Bazı durumlarda ev sahibi malzemeleri ödediği sürece sanatçı çalışma için herhangi bir ücret bile talep etmiyor. Tabii ki bazı lokal sanatçıların bu izin alma sürecine girmeden çalışmalar yaptığı da oluyor, çünkü Buenos Aires'te illegal mural çalışmaları da oldukça yaygın. Bunun sebebi ise sokak sanatına karşı ceza yaptırımının çok az ve ucuz olması. Bir başka sebep de, Buenos Aires'te terk edilmiş, boş yani mural çalışması yapmaya uygun birçok yer olması. Bu kadar olumlu etmen bir araya gelince de ortaya gerçekten inanılmaz çalışmalar çıkmış. Biz 1 günümüzü sırf sokak sanatı keşfi için ayırdık. Yukarıda söz ettiğimiz Buenos Aires Street Art aynı zamanda sokak sanatı turları da düzenliyor. Şehir merkezinin dışında kalan, kendi başınıza gitmeye çekineceğiniz noktalara bu tur ile gitmeniz mantıklı olabilir. Biz kendimiz keşfederiz diyorsanız, size aşağıda sokak sanatının bulunduğu lokasyonları olabildiğince detaylı bir şekilde paylaşmaya çalıştık. Buyrunuz efenim, karşınızda Buenos Aires Sokak Sanatı rehberi! Başlamadan gelen not: Buenos Aires Gezi Rehberimiz ve Buenos Aires Yeme İçme Rehberimiz de ellerinizden öper. Palermo, Buenos Aires'in en büyük, sosyal açıdan en aktif olan bölgelerinden biri. Yalnızca boş alanlarda değil, evlerin, mekanların, mağazaların, hatta ofis binalarının duvarlarında sokak sanatı görmek oldukça kolay. Hal böyle olunca burası mural çalışması yapmak için oldukça popüler bir hale gelmiş. -Arjantinli sanatçı Campos Jesses, bu muralda Frida Kahlo'nun klasik pozlarından birini, kendisini \"hipster\" bir hale sokarak çalışmış ve bitirmesi yaklaşık 3 hafta sürmüş. Bu çalışma olmasaydı Tumblr kızları ne yapacaktı? -Fintan Magee, Avustralyalı bir sanatçı ve Buenos Aires'te sık sık mural çalışmaları yapıyor. Bu eserini de yaklaşık iki buçuk günde tamamlamış. Bir zamanlar bu binada kalan evsiz insanlar kalacak yeni bir yer bulmak zorunda bırakılmışlar ve Magee çalışmasında bu durumu yansıtmak istemiş. -Bu muralda Yunan mitolojisindeki çok başlı yaratık Hydra çalışılmış. Fotoğraftan da anlaşılabileceği üzere bu DEVCİLEYİN mural tam 7 katlı bir binayı kaplıyor. -Mario Calvo, yaşadığı Palermo bölgesinde bol bol sokak sanatı çalışması yapıyor. Kendisi büyük bir Star Wars hayranı olduğu için, şehrin birçok yerinde filmdeki karakterler üzerine çalışmalar yapmış. Zaman zaman E. T gibi karakterlerin de çalışmalarını yapıyor. Olur da bir yerlerde karşınıza bu tarz bir çalışma çıkarsa çok yüksek ihtimalle Mario Calvo tarafından yapılmıştır. -Arjantinli meşhur sokak sanatçısı Martin Ron'un bir eseri; selfie çeken dev bir kız muralı. Villa Urquiza yakınlarındaki Coghlan, Buenos Aires'in sonradan gelişen bölgelerinden biri. Adını, bu semte demiryolunun gelmesini sağlayan İrlandalı mühendis John Coghlan'dan almış. Demiryolunun gelmesiyle bölgenin gayrimenkul değeri de artmış ve günümüzde Buenos Aires'in popüler yerleşim bölgelerinden biri haline gelmiş. Burada sokak sanatının yaygın olmasının sebebi ise, bölgede yaşayan ev sahiplerinin duvarlarında rastgele çizilen tagler ve graffitiler istemedikleri için mural çalışmaları yaptırmak istemeleri. -Soldaki mural, ev sahibinin 4 yaşındaki kızının hoşuna gidebilecek bir çalışma olabilmesi için kalp şeklinde çizilmiş. Sağdaki mural ise İtalyan sanatçı Alice Pasquini tarafından tam 4 saatte yapılmış. Genellikle mural çalışmalarında kadın figürleri çizmeyi tercih ediyormuş. -Bu mural cadde üzerinde bulunan bir okulun duvarında yer alıyor. Okulun duvarı boydan boya sokak sanatı çalışmaları ile kaplı, ancak içlerinden yalnızca bu eser legal olarak yapılmış. Çünkü okul çok uzun süre sanatçılara izin vermemek için direnmiş ancak sonunda pes etmişler ve El Marian'a bu muralı hazırlaması için olanak tanımışlar. Marian genel olarak mural çalışmalarında dünya çapındaki direnişleri yansıtmaya çalışıyor. Primo, 2 grafik tasarımcı kuzenin eserlerinde imza olarak kullandıkları isim. Bu çalışmalarında Afrika kabilesinden bir kadını çizmişler. -Martin Ron'un bir eseri daha. Yukarıda söz ettiğimiz, okul duvarına illegal olarak yapılan çalışmalardan biri. -Şilili sanatçı Ren 2014 yılında gerçekleşen graffiti festivali için Buenos Aires'e ayak bastığında Coghlan'da bulunan bu evin duvarına çalışma yapmak için ev sahiplerinden izin istemiş. Ren genelde murallarında hayvan görselleri çalışıyor. Ev sahibi de kızı atları sevdiği için Ren'den at çizmesini istemiş ama sonucunda ortaya tavuskuşu çıkmış. İşler nasıl bu noktaya geldi bilmiyoruz ama ev sahibi mutlu olmuş, yani sorun yok. -Bu da Magee'nin inanılmaz mural çalışmalarından bir diğeri. 2011 yılında memleketi Brisbane'de yaşanan seli ve 2013 yılında Buenos Aires'te 99 kişinin hayatını kaybettiği büyük seli anmak üzere muralda sırtında tavuk, sular içinden yürümeye çalışan bir kadını çalışmış. Kızılderili figürünün olayla ilgisi nedir, tavuk nereden geldi, onları biz de anlayamadık, ama bunlar eserin mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabi. -Primo kuzenler burada jazz müzisyen Joe Daley'i çalışmışlar. Bu arada, yukarıda da söz ettiğimiz istisna kısmı tam olarak burası oluyor. Gördüğünüz gibi Buenos Aires'te yaratıcı insanlar kadar aşırı komik ve zeki arkadaşlar da var. Onlar da bu çalışmada kimsenin aklına gelmeyecek bir karalama yapmaya karar vermişler. Gerçekten müthiş bir espri anlayışı.. -8 saatte tamamlanan 3-D görünümlü bir gergedan muralı. San Telmo yakınlarında olan Barracas, bir zamanlar Buenos Aires'in en zengin semtlerinden biri olarak biliniyormuş. 1800'lü yılların sonunda yaygınlaşan sarı humma hastalığı sebebiyle insanların şehrin kuzey bölgelerine taşınmasıyla birlikte, ülkeye göç eden İtalyanların yerleşim bölgesi ve günümüzde şehrin endüstriyel, işçi sınıfının yaşadığı bölgelerinden biri haline gelmiş. Barracas'ta bulunan fabrika duvarları mural çalışmaları için popüler alanlardan. -Martin Ron bu çalışmasını 3-D yapmak istemiş ve renklerinin ve özelliklerinin 3D çizime uygun olduğunu düşündüğü için kaplumbağa çizmeye karar vermiş. Harika bir karar vermiş çünkü bizce Buenos Aires'teki en başarılı mural çalışmalarından biri olmuş. -Bitişiğindeki binalardaki çalışmalarıyla toplamda 2000 m2 büyüklüğü ile dünyanın en uzun muralı olan bu çalışma, Buenos Aires'in ilk tanınan sokak sanatçısı Alfredo Segatori'den geliyor. Devlet tarafından desteklenen bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında çalışılan bu muralın ortasında Arjantinli ressam Benito Quinquela Martin var. Muralın geri kalanında ise, Martin'in çoğu resminin teması olan, Buenos Aires limanlarının civarında yaşayan insanların, işçilerin günlük hayatını yansıtılmış. Segatori de, bu muralda özellikle bölgenin tarihini ve burada yaşayan insanların hayatını ele almak istemiş. San Telmo, Buenos Aires'in en eski ve bohem bölgelerinden biri. . Burada da olaylar Barracas ile benzer şekilde gelişmiş. Şehir daha zengin kesim tarafından terk edilince, dünyanın dört bir yanında göç eden insanlarla uluslararası kültürler karmasına bürünmüş, ardından da lokal sanatçıların gazıyla sanatçı akınına uğramış. Günümüzde Buenos Aires Modern Sanat Müzesi ile birlikte bolca galeri ve sokak sanatı barındıran bir bölge haline gelmiş. Kübalı sanatçı Gerada bu muralda lokal, 11 yaşında, yoksul çocukların yoğunlukta olduğu Isauro Aranciba okuluna giden bir erkek çocuğunu çizmiş. Okulun bir yol projesi için yıkılması istenince Gerada, konuya dikkat çekmek bu mural çalışmasını yapmış. 2011'de gerçekleşen graffiti festivalinde çalışılan bir mural. Villa Urquiza yalnızca birkaç sene öncesine kadar neredeyse tamamen terk edilmiş bir bölge halindeymiş. Çünkü 1970'lerdeki diktatörlük döneminde devlet, burada gerçekleştirmeyi hedeflediği bir otoban projesi için insanları para vaat ederek evlerinden çıkartmış ve binalar yıkılmış. Ancak daha sonrasında ne bu insanlar paralarını alabilmiş, ne de ortaya bir otoban çıkmış. Sonucunda; bu terk edilen binalar mural çalışmaları için oldukça popüler bir yer haline gelmiş ve bölge Buenos Aires'te en sık sokak sanatı ile karşılaşabileceğiniz yerlerden biri olmuş. -Evet bu çalışma ilk bakışta görebileceğiniz en iyi mural çalışması gibi görünmüyor olabilir. Ancak dünyaca ünlü İtalyan sokak sanatçısı Blu'nun bu eseri, binada gerçekleşen renovasyonlar sonucu deforme olmuş ve bu hali almış. Benzer bir durum Blu'nun Berlin'deki bir mural çalışması ile yaşanmış ve bu duruma tepkisini göstermek için bir gece ansızın çalıştığı duvarı siyaha boyamış. Blu genelde burada da olduğu gibi büyük ebatlarda mural çalışması yapıyor. -412 m2'lik bu çalışmayı Martin Ron 16 günde bitirmiş ve bu eser Buenos Aires'te bir bina üzerine çalışılmış murallar içinde en geniş alanı kaplayanı. Soldaki çıplak çocuğu Fransız heykeltraş Jean-Baptiste Carpeaux'tan esinlerek yapmış. Sağdaki bir arkadaşının kafası, el figürü ise kız arkadaşına ait. Ron genelde sevdiği arkadaşlarının mural çalışmalarını yapmasıyla biliniyor. Bizimle de arkadaş olmak istemez misin Ron? Bunu kimin yaptığını bilmiyoruz, belki de Hugo'dur, kim bilir? Ama Arjantin'de Maradona ile ilişkin bir sokak sanatı görüp de paylaşmamak olmaz. Bu da Buenos Aires Sokak Sanatı postunu sonuna kadar okuyanlara, bizim gibi Star Wars hayranları olanlara bonus olarak gelsin."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/02/milano-gezi-rehberi-bildiginiz-italyadan-biraz-farkli", "text": "Milano'ya gitmeden önce şehrin sıkıcı olduğu, gezecek görecek pek de bir şey olmadığı, İtalya'nın diğer şehirleri kadar çekici olmadığı gibi onlarca şey duyduk. Fakat artık deneyimliyiz, biliyoruz ki birileri böyle yorumlar yapıyorsa, biz o şehri kesin çok seveceğiz. Öyle inadına değil tabii, çok yüksek ihtimalle gezilecek yerler listemiz ve turist görevlerimiz diğer şehirlere kıyasla daha kısa bir listeden oluştuğu için yerlisi gibi takılmaya da vaktimiz olacak, o yüzden aramızda hızlısından bir bağ oluşmaya başlayacak. Nitekim öngörülerimiz bizi şaşırtmadı, durum tam olarak da bu şekilde gelişti. Milano'ya ayak bastığımız ilk saatlerden itibaren şehir ile kaynaşıp, ikinci günün sonlarına doğru \"ya ben dönmek istemiyorum\" söylenmelerine geçiş yaptık. Dolayısıyla, eğer siz de bu önyargılı \"MİLANO ÇOK ŞEY Bİ YER\" cümlelerine maruz kaldıysanız daha ilk paragraftan onları bir kenara koymanız konusunda ısrarcıyız. Milano nasıl bir şehir? Evet tamam, yer yer bazı özellikleriyle ve görseliyle tipik İtalyan şehirlerinden ayrılıyor olabilir ancak doğru bölgelerine gittiğinizde bizce o hissi yine alabiliyorsunuz. Moda başkentlerinden biri olarak kabul edilmesinin bir sonucu mudur bilinmez, hakikaten insanlar daha bi' güzel giyiniyor, bazılarını gidip tebrik edesiniz geliyor, bazısının moda kurbanı olup evsiz gibi görünmekle harikalar yaratmak arasındaki ince çizgide dans ettiği için gidip sırtını sıvazlamak falan istiyorsunuz. Bir şekilde her daldığınız sokaktan sevimli bir kafe, küçük bir butik ya da İstanbul'un karmaşık mimarisine küstürecek güzel bir bina çıkıveriyor, bol bol söyleniyorsunuz. Eğer Milano'nun kötü bir yanı olacaksa o da bünyenize aşırı doz kıskançlık yüklemesi yapıyor olması olabilir. Ayrıca, sonuçta İtalya'dasınız yahu, elbet sevecek bir şey bulacaksınız! Tamam konuya dönelim, karşınızda Milano Gezi Rehberi! Milano ile ilgili şöyle bir sinsi durum var; söz konusu İtalya olunca ılıman bir iklim olacağı düşüncesi çoğumuzun kafamıza yerleştiği için oralara \"bize her mevsim bahar\" naifliğinde gidiyoruz. Sonra aksıra tıksıra, yanımızdakilere top secret bir şekilde \"ya burnumda bi' şey var mı baksana\" cümlesini günde 241 kere sorarak dönüyoruz. OYUNA GELME TÜRKİYE'M. İzninizle bu İtalya'nın hep ılıman olduğu genellemesine bir son vermek istiyoruz, zira biz Milano'ya Şubat ayının göbeğinde giden insanlar olarak resmen burun kızarmalı, el uyuşmalı bir soğuğun orta yerine düştük. Korkmayın, tabii ki her mevsim durum böyle değil, hemen aşağıda Milano'ya ne zaman gidileceği konusuna bir açıklık getirelim. Milano'da Yaz: Tahmin edebileceğiniz üzere şehrin en sıcak dönemi olan yaz ayları, aynı zamanda Milano'nun en turistik dönemi. Hal böyle olunca şehirdeki fiyat ortalaması da genel olarak zirve yapıyor. Ayrıca Duomo'nun önünde dev bir halay ekibi gibi insanlarla dip dibe dolaşmak, İsmail Türüt gibi terlemek ve rezervasyon yaptırmadığınız takdirde istediklerinize gidemeyeceğiniz için dandik restoranlarda mutluymuş gibi davranmaya çalışma hüznü de yanında bonus olarak geliyor. Bu sebepleri göz önünde bulundurunca en azından turistik bir gezi için yaz döneminde Milano'ya gitmenin çok da müthiş bir fikir olduğunu düşünmüyoruz. Ancak şehrin çok daha canlı oluşu, hayatın sokaklara taşması ve gecelerin ekstra eğlenceli geçiyor olması nedeniyle tabii ki yazın da ayrı bir havası var, o ayrı. Milano'da Kış: Kış aylarında Milano'da hava sıcaklığı -2 derecelere kadar düşebiliyor. Üstelik yer yer keskin, sinsi bir rüzgarı da olduğu için ağzınızı yüzünüzü kaydıran cinsten bir soğuğa maruz kalabiliyorsunuz. Hazırlıklı giderseniz idare edilmeyecek bir durum değil tabii ki, üstelik turistik açıdan en sakin sezon olduğu için fiyatlar da bir tık daha uygun oluyor. Bu sebeple eğer soğuk ile kişisel bir husumet falan yoksa, aslında kış döneminde gitmek çok da kötü bir fikir olmayabilir. Negatif hanesine yazmanız için şehrin daha ılıman olduğu dönemlerdeki canlılığın küçük çaplı ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Ama sonuçta İtalya'dasınız, her daim hareketli olan bir yerler vardır, biliyorsunuz gece 9'dan sonra bomboş kalan sıkıcı Avrupa şehri kuralları buralarda işlemiyor. Linate Havaalanı'ndan Milano'ya Ulaşım: Türkiye'den Milano'ya ulaşırken Linate Havaalanı şimdilik seçenekleriniz arasında pek de sık görünmüyor. Çıksa bile genellikle aktarmalı seçenekler arasında çıkıyor ki İtalya gibi pek de uzak olmayan bir mesafede bu biraz anlamsız oluyor. Yine de, olur da bir şekilde bu havalanına inerseniz, otobüs ya da taksi kullanabilirsiniz, çünkü zaten şehir merkezine çok yakın bir noktada inmiş oluyorsunuz. Otobüse binecekseniz ödemeyi otobüsün içine yapabiliyorsunuz. Yaklaşık 5 Euro civarı bir ücrete, 20-25 dakika civarı bir sürede şehre ulaşabiliyorsunuz. Taksiye binerseniz de yaklaşık -5 dakika gibi bir sürede, ortalama 20 Euro gibi bir ücrete merkeze ulaşabilirsiniz. Orio Al Serio Havaalanı'ndan Milano'ya Ulaşım: Son seçenek olarak eğer Bergamo Havaalanı'ndan Milano'ya ulaşmaya çalışacaksanız yine taksi seçeneğini elemenizi öneriyoruz, çünkü yine 100 Euro civarı bir şey bayılmanız gerekiyor. Maalesef tren kullanmak gibi bir seçeneğiniz yok. O yüzden bu noktada en mantıklı seçenek otobüs kullanmak. Bunun için birkaç farklı firma var. En yaygın kullanılanı Terravision. 5 Euro gibi bir ücrete yaklaşık 1 saat gibi bir sürede Milano'nun merkezine ulaşabilirsiniz. Online bilet almak işinizi kolaylaştıracaktır, yukarıda verdiğimiz linkten alabilirsiniz. Milano acayip düz ayak bir şehir. Yer yer yorgunluktan pes edip taksiye binmelerimiz dışında bütün şehri yürüyerek keşfettiğimizi söylesek hiç de abartmış olmayız. Hal böyle olunca genel olarak pek de bir toplu taşıma kullanma ihtiyacı duymuyorsunuz. Zaten bir şehri keşfetmenin en güzel yolunun yürümek olduğunu düşünürsek, bu konuda Milano'da pek mutlu, hep mutlu olacağınızın garantisini şimdiden verebiliriz. Sonlara doğru çok yürümekten bi' ayakların Ayşe Arman'ın ayağına (Google'a yazın da görün, gece 12'den sonra bakmayın) dönme durumu oluyor tabii ama, o kadarı da olsun artık. Yok güzel kardeşim ben ayaklarımı çöpte bulmadım diyorsanız tramvay ve metro ağı gayet gelişmiş olduğu için doyasıya kullanabilirsiniz. Metro biletleri bildiğiniz üzere metro istasyonlarının içinden alınabiliyor. Tek kullanımlık bilet 1,5 Euro, günlük bilet ise 4,5 Euro. -Bütçenizi hafifletmek adına ulaşımı da kapsayan Milan Pass'i satın almayı değerlendirebilirsiniz. Fiyatı 69 Euro. Ancak verdiğimiz linkten gitmek istediğiniz yerleri kapsayıp kapsamadığını mutlaka kontrol edin, aksi takdirde çok da anlamı olmayabilir. Milano gezmesi kolay bir şehir olduğu için nerede kalmak istediğinizi tamamen keyfinize göre seçebilirsiniz. Bize kalırsa konaklama için en tatlı iki bölge Brera ve Navigli. Navigli bir tık daha şehir merkezi dışında kaldığı için Brera'yı öncelikli olarak tercih ettik, çünkü gerçekten istediğiniz her noktaya kolaylıkla yürüyebileceğiniz ve genel olarak gerek gündüz, gerekse akşam vakit geçirmekten hoşlanacağınız bir bölge. Yine ev kiralama huyumuzdan da vazgeçmedik ve Brera Apartments'ta kalarak tam bir nokta atışı yapmış olduk. Evin İstanbul'da yaşadığımız evden daha güzel olması biraz sinirimizi bozdu ama, bu aynı zamanda \"iyi ki burayı kiralamışız\" dememizin de ana sebebiydi. Bu arada Brera Apartments'ın birkaç farklı lokasyonda evi var. Biz Marsala 9'da olanda kaldık, özellikle denenmiş olanı seçmek isterseniz aklınızda bulunsun. Milano'da ne yapmadan dönülmez? Tabii ki Avrupa'nın, hatta arttırıyoruz, dünyanın en güzel katedrallerinden biri olan Duomo Katedrali'ni görmeden! Öyle karşıdan fotoğrafını çekmekle de olmaz, etrafında dolaşıp her detayını incelemek, \"oğlum adamlar yapıyor\" cümlesini tam yerinde kullanmak da gerekir. Yetmez ama evet diyorsanız, içine de girebilir, tepesine de çıkabilirsiniz. Lakin bu noktada işler biraz çekilmez bir hal aldığı için ısrar etmeyeceğiz, çünkü ne zaman giderseniz gidin çılgın bir sıra ile karşılaşma ihtimaliniz oldukça yüksek. Üstelik bilet almak için ayrı, yukarı çıkmak için ayrı, tepeye çıkmak için ayrı bir sıradan bahsediyoruz. Fakat korkmayın, siz muhteşem OitheBlog okurları bunun da üstesinden gelebilir, çünkü şu siteden biletlerinizi önceden alabilir ve kendinizi kuyruk bekleme derdinden kurtarabilirsiniz. Fiyatlar da orada mevcut Rica ederiz. Aa lütfen... Biz teşekkür ederiz, o sizin güzelliğiniz. -Adres: Piazza del Duomo Hazır Milano Katedrali'nin oraya kadar gelmişken, meydanın tam orta yerinde durup katedrali arkanıza aldığınızda sağınıza doğru ilerlerseniz, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olarak bilinen Galleria Vittorio Emanuele'i göreceksiniz. Zaten Milano'ya burasıyla ilgili hiçbir şey bilmeden gitseniz bile o kadar güzel bir yapı karşısında kayıtsız kalamayacağınız için çok yüksek ihtimalle merak edip girecektiniz, orası ayrı. İçeride hem ünlü mağazalar, hem de turistik restoranlar ve kafeler bulabilirsiniz. Oralarda oturmanız ya da alışveriş yapmanız konusunda ısrar etmeyeceğiz ama, burada birkaç fotoğraf çekmeden dönmemenizi rica edeceğiz. Çünkü öyle güzel bir mimarisi var ki, alışveriş merkezi düşmanları olarak her alışveriş merkezini bu güzellik ve ihtişamda inşa etmeye davet ediyoruz! Tavanları ve yerleri de incelemeyi unutmayınız efenim. -Adres: Piazza del Duomo Leonardo da Vinci'nin en ünlü eserlerinden biri olan \"Son Akşam Yemeği\" ile ilgili aslında hiçbir şey bilmediğimizi Milano sayesinde keşfetmiş olduk ve itiraf etmekten çekinmeyeceğiz. Biz taa Milano'ya gidip Santa Maria delle Grazie Kilisesi'nin içindeki yemekhanenin duvarında bu eseri görene kadar eserin bir tablo olduğunu sanıyorduk. Lakin Da Vinci bu çalışmasını kilisenin duvarlarından birine yapmış. Üstelik tahmin ettiğimizden çok daha dev ebatlardaydı. Eserin hikayesini aşağı yukarı biliyorsunuzdur, İsa'nın çarmıha gerilmeden önce havarileri ile yediği son akşam yemeğini anlatıyor ve yine bildiğiniz üzere Da Vinci eserin içini bol bol imge ile doldurmuş. Zaten hakkında eserdeki bilmemkimi alıp bilmemnereye yerleştirirseniz ALLAH DİYE BAĞIRAN ASLAN ÇIKIYORMUŞ tadında 23423 tane falan teori var. Ayrıca ünlü ressam eseri çizerken kendi hazırladığı bir boya karışımını ve daha önce denenmemiş bir tekniği kullandığı için eser oldukça \"hassas\" bir durumda. Bu sebeple seneler boyunca ciddi anlamda yıpranmış, ancak bir şekilde günümüze kadar gelmeyi başarmış. Son Akşam Yemeği'ni görebilmeniz için ÇOK önemli bir detay var. Buraya uzun bir süre önceden online bilet satın almanız gerekiyor. İtalya'daki bir takım sinsi turlar esere olan ilgiyi bildikleri için genellikle biletler satışa çıktığı gibi hepsini satın alıyorlar ve insanlar bilet bulamadıkları için sırf eseri görebilmek adına 60-70 Euro verip turlara katılmak durumunda kalıyorlar. Fakat biz kül yutmayız! Eğer Milano gezinizi uzun süre önceden planlamadıysanız da en azından aldıktan sonra her gün online bilet satın alabileceğiniz resmi siteyi kontrol etmelisiniz ve şans eseri yer kapma umudunuzu kaybetmemelisiniz. Biz başardık, güç sizinle olsun. -Adres: Piazza di Santa Maria delle Grazie Milano'da yapacak hiçbir şey yok öyle mi? Peki bu müzeleri kim gezecek arkadaşlar? Bu Raphael'in, Bellini'nin, Titian'ın, Caravaggio'nun eserlerini kim görecek? Sen mi büyüksün Milano'da gezilecek hiçbir şey yok diyen kişi? Ben büyüğüm ben, YAŞAR USTA. Tamam sakinleşiyoruz. Hazır sakinleşmişken, en efendi halimizle Milano'nun en iyi müzelerinden biri olan Pinacoteca di Brera'yı İngilizce audioguide'ımızı alıp uzun uzun geziyoruz. E hazır oraya kadar gitmişken binayı da keşfediyor, bahçesinde sanat öğrencilerinin arasına karışıyor, belki birilerine musallat olup \"Draw Me Like One Of Your French Girls\" diyerek insanları ürkütüyoruz. Şahane müze, şahane bina, kaçırmayınız. -Adres: Via Brera 28 -Giriş ücreti: 10 Euro / Audioguide: 5 Euro -Pinacoteca di Brera'nın bulunduğu binada aynı zamanda Biblioteca di Brera, yani Brera Kütüphanesi bulunuyor. İçeri girerken biraz sıkıntı çıkarıyorlar ve fotoğraf çekerken başınızda falan bekliyorlar ama, dırdırlarını idare edebilirseniz oldukça güzel bir kütüphane. La Scala İtalya'nın, hatta dünyanın en ünlü opera salonlarından biri. 1778 yılından beri aktif olarak kullanılıyor. Eğer burada opera izlemek niyetindeyseniz, ki bazen opera harici başka ilgi çekici etkinlikler de gerçekleşiyor, biletlerin oldukça pahalı olduğunu ve buna rağmen pek hızlı tükendiğini şimdiden söyleyelim. Eğer ilgi alanınız değilse ya da önceden bir bilet kapmayı başaramazsanız, Galleria Vittorio Emanuele'nin Duomo Meydanı'nın tam zıttı kapısından çıkarak buraya kolaylıkla ulaşabilir ve operayı görebilirsiniz. -Adres: Via Filodrammatici 2 Burası Milano Katedrali'nin hemen yanında yer alan, ve 20. yy sanatına adanmış bir müze. İçerideki eseler çoğunlukla İtalyan ya da İtalyan kökenli sanatçılara ait, dolayısıyla yeni lokal sanatçılarla tanışmak için şahane bir fırsat olabilir. Bunun dışında az sayıda da olsa Kandinsky, Picasso, Matisse, Klee ve Mondrian eseri görme şansı da yakalayabilirsiniz. Zaten ünlü sanatçıların eserlerini adeta \"yalnızca bunlar için gelecek olan bir an önce baksın da gitsin\" dermişçesine hemen müzenin girişine koymuşlar. -Müzenin üst katlarından şahane bir Piazza Duomo ve katedral manzarası var. -Adres: Via Marconi 1 -Giriş 5 Euro. Her gün 19:30'a kadar açık. Milano'nun her bölgesinin kendine has özellikleri var. Brera Bölgesi ise bunlar içinde bohem havasıyla, tatlı restoran ve kafeleriyle, lokal tasarımcılarıyla ön plana çıkanlardan. Öyle ki, bu bölgeyi dolandıktan, sokaklarında kaybolduktan sonra, şayet Milano'da yaşayacak olsaydık bu bölgede yaşamak isterdik düşüncesine kapıldık. Zaten merkeze yürüme mesafesinde oluşu ve tam bir gününüzü bu bölgede geçirseniz bile yapacak onlarca şey bulabileceğinizin garantisini veriyor olmamız nedeniyle konaklamak için de öncelikli olarak bu bölgeyi tercih etmeniz konusunda ısrarcıyız. Bu arada, Brera'da alışveriş ve yeme içme konusunda çok seçeneğiniz var. Hatta o kadar çok seçenek var ki tüm denemek istediğiniz mekanları bir geziye sığdıramayacağınızı anlayıp sinirlenme ihtimaliniz bile yüksek. Alışveriş kısmını aşağıda anlatacağız, yeme içme ipuçları için ise Milano yeme içme notlarımıza göz atmak iyi bir fikir olabilir. Deniz, göl, nehir fark etmez, su gördü mi hemen civarında yayılımcı bir politika izleyip etrafını kafeler ve restoranlarla doldurmayı seven bir tek Türkler değil. İtalyanlar da bu konuda en az bizim kadar hevesliler. Allahtan nargile kafe falan açmak yerine çok daha çekici fikirlerle geliyorlar. Neden konuya buradan giriş yaptık? Çünkü Navigli bölgesinin bu kadar popüler bir hale gelmiş olmasının ana sebebi, bölgede su kanallarının bulunması. Evet tamam, kanalların bazı bölgeleri biraz kurumuş ve ayvayı yemiş halde görünüyor ama, sonuç olarak güzel mimari ve kanalların etrafındaki kafe, restoran ve insan yoğunluğu burayı direkt olarak çekici kılmayı başarıyor. İtalyanlar özellikle aperativo için geliyorlar ve o saatlerde, yani 18:00-20:00 arası başlayan kalabalık, gecenin geç saatlerine kadar sürüyor. Şahane ortam, şahane gelenek! -Kış döneminde hava durumundan mütevellit bölgenin bir tık daha boş olduğu görülebilir. Lakin doğru mekanların içine girerseniz ortalığın tıklım tıklım olduğunu görecek ve çok yüksek ihtimalle \"heee, herkes burdaymış demek!\" diyeceksiniz. Isola Bölgesi tam bir sonradan-hipster! Bundan bir süre öncesine kadar özellikle gençlerin pek uğramadığı, pek de ilgi görmeyen, kendi halinde bir bölgeymiş. -Belki de bu sebeple burası aynı zamanda Milano sokak sanatının en gelişmiş olduğu bölge- Günümüzde ise yepyeni tasarım binaların yükseldiği, yeni kafe ve barların açıldığı, sanatçıların ve gençlerin yaşamaya başladığı ya da yaşamak için heves ettiği bir bölgeye dönüşmüş. Henüz turistler tarafından pek de keşfedilmemiş bir bölge olduğu için buralara ayak basacak olursanız kendinizi bayağı özel hissedebilir, birkaç sene sonra \"buralar eskiden bambaşkaydı....\" konuşmaları falan yapabilirsiniz, çünkü Isola'yı tam gelişme sürecinde yakalamış olacaksınız. Isola ve Garibaldi istasyonlarını birbirine bağlayan tünelin içi komple sokak sanatı çalışmalarıyla dolu. Bizim gibi ilginizi çekiyorsa bi' göz atabilirsiniz. Isola, Milano'nun sokak sanatı merkezi olduğu için burada pek çok farklı eserle de karşılaşmanız mümkün. Özellikle sokak sanatı konusunda Milano'nun en ünlü sanatçılarından biri olan Zibe'nin eserleri bölgenin dört bir yanında dağılmış durumda. Nokta atışı yapmak isterseniz direkt olarak Frida Bar'ın duvarındaki çalışmasına yönelebilirsiniz. -Modern mimariye ilginiz varsa fütürist filmlerden fırlamış gibi görünen Bosco Verticale binalarına dışarıdan bir göz atabilirsiniz. Binada yer alan her dairenin dışında küçük çaplı bir \"ormancık\" yer aldığı için gerçekten çok güzel ve ilginç görünüyor. Castello Sforzesco: 15. yy'dan kalma bir şato. İçinde birkaç farklı müze de bir arada yer alıyor. Hem şatoyu, hem de müzeleri gezebilirsiniz. Aynı zamanda içeride Michelengelo'nun önemli eserlerinden birinin yer aldığını da hatırlatalım. Basilica di Sant'Ambrogio: Mimari açıdan çok güzel bir bazilika. Yolunuz buralara düşerse, ki Son Akşam Yemeği'ni görmeye giderseniz düşecek, buraya da uğrayabilirsiniz. Parco Sempione: Şehir parkı. İstanbul'da doğru düzgün park olmadığı için özlem duyduğumuzdan mıdır bilinmez, biz güzel şehir parklarını çok kıskanıyoruz. E bu da onlardan biri, hava güzelse gidip çimlere bayılmadan olmaz. Gitmişken \"Milano'nun kapısı\" olarak bilinen Arco della Pace'yi de görmeyi unutmayın. Piazza Mercanti: Burası orta çağ döneminde şehrin kalbi kabul edilen bir meydan. Aynı zamanda günümüzde binalarının ve genel yapısının eski haline çok yakın bir şekilde muhafaza edilmiş olmasıyla da biliniyor. Biranızı, kahvenizi kapın, Palazzo Della Ragione'nin merdivenlerine oturun ve meydanın tadını çıkarın deriz! Colonne di San Lorenzo: San Lorenzo Bazilikası'nın hemen önünde yer alan Roma döneminden kalma, tarihi sütunlara verilen isim. Ancak burayı yazmamızın sebebi tarihi bir gezi gerçekleştirmenizden çok, hemen kolonların bulunduğu noktada yer alan meydanın özellikle yaz döneminde gençlerin doluştuğu ve içki içtiği, şenlikli, neşeli bir meydana dönüşüyor olması. Kışın biraz daha boş olduğu için biraz tuhaf bir kitlesi olduğunu da ekleyelim. Galleria d'Arte Moderna: İtalyan ve Avrupa sanatından 18-20. yüzyıl eserlerinin ağırlıklı olarak sergilendiği bir başka önemli müze. İçeride Gauguin, Cezanne, Hayez, Manet, Van Gogh gibi ünlü sanatçıların eserlerini de görebilirsiniz. Milano'da alışveriş zor zanaat. Çünkü seçenek çok, mağazalar şehrin farklı noktalarına dağılmış durumda ve tam anlamıyla bir moda başkenti olduğu için fiyatlar çoğunlukla yüksek. Burada oturup size yalnızca nerede Louis Vuitton var, nerede Chanel var anlatmanın bir alemi yok diye düşünüyoruz. Açıkçası şehre ilk gidişimiz olduğu için pek de alışveriş odaklı gezdiğimiz söylenemez. Ancak yine de karşılaştığımız ve hoşumuza giden birkaç mekan önermeden geçmeyelim. Sonuçta Milano Gezi Rehberi yazıyoruz, böyle bir şehirde alışverişi es geçmek olmaz. Vintage Delirium by Franco Jacassi: Hem vintage olsun, hem tasarım olsun diyorsanız kesinlikle şehirdeki en ünlülerden biri. Ama çok şey almak istiyorsanız varınızı yoğunuzu buraya dökmeniz gerekebilir tabii, orası ayrı. Serendeepity: Plaklara ilginiz varsa sizi çok mutlu edecek bir dükkan. İkinci el plaklar da mevcut. la Rinascente: Burası da birçok farklı markayı bir arada bulabileceğiniz bir department store. Ancak uyduruk bir şey düşünmeyin, içeride Urban Outfitters ve onların familyasından birçok marka da mevcut ve orijinal parçalar çıkabiliyor. Kusmi Tea Shop: Bizim pek sevdiğimiz ve evimize de sık sık aldığımız Kusmi Tea'nin birçok çeşidini bir arada bulabileceğiniz dükkanı. Çay seviyorsanız eminiz ki hoşunuza gidecektir. Major bir eksik var.. Cimitero di Monumentale di Milano.. Daha önce bir arkadaşım gitmişti Milano'ya. Orda çektiği resimleri görüp hayran olmuştum. Ama şimdi sizin paylaştığınız fotoğraflarıda görünce aşık oldum diyebilirim. Yanlız itiraf etmeliyim ki fiyatları biraz zorluyor ama yinede insanın bütün parasını harcayası geliyor burayı görünce. Yeni yerler görmek ve keşfetmek dileğiyle yeni paylaşımlarıızı bekliyorum. Teşekürler.... Biraz yerdikten sonra güzel seyler de söyleyelim, sehir kültürel ve tarihi olarak birçok firsat da sunuyor. Turist olarak degil de bir yerliyle gezmek farkli bakis açilari sunabilir. Milano. Güzel ve fevkalade bir şehir ama sivrisinekleri akşamları şehirde adeta cirit atıyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/05/valparaiso-gezi-notlari-bir-gunde-ne-yapilir", "text": "Valparaiso, turistlerin çoğunlukla Santiago'dan günübirlik gitmeyi tercih ettiği, sokak sanatıyla nam salmış, küçük, renkli bir liman şehri. Ulaşımı birkaç vasıta gerektirdiği için turisti daha az ve Santiago'ya kıyasla daha gerçek bir Güney Amerika deneyimi yaşattığını söyleyebiliriz. Eğer yalnızca turistik zaman geçirmek istiyorsanız gerçekten de bir günden fazla kalmanın alemi yok, çünkü yapacak onlarca şeyinizin olduğu bir şehirden bahsetmiyoruz. Daha çok lokal hayatı gözlemleyeceğiniz, sokaklarında kaybolacağınız bir şehir tadında. Ayrıca inceden bir güvenlik problemi olduğu için genellikle geceleri turistlerin sokaklarda cirit attığı türden bir yer de değil. Tüm bunlara rağmen Valparaiso'da geçireceğiniz bir gün sizi bayağı mutlu edebilir. Özellikle yaz döneminde, yani Kuzey Yarımküre'nin Kasım-Aralık-Ocak-Şubat döneminde denk gelecek bir zamanda giderseniz, rengarenk sokaklarda küçük çaplı bir müzik festivali simülasyonu içinde gibi hissedebilirsiniz. Araba kiralamak: Yol üstünde ilgimizi çeken yerlerde de durabilmemizi sağlaması sebebiyle bizim çoğunlukla tercih ettiğimiz seçenek olan araba kiralama, Valparaiso'ya gitmeyi bayağı kolaylaştırıyor. Yaklaşık 1,5 saat gibi bir sürede, dağların içindeki geçitlerden geçerek Valparaiso'ya ulaşıyorsunuz. Bildiğinizden şaşmayıp Şili'de de bulunan Sixt ya da Europcar'dan araba kiralayabilirsiniz. Hem şehir merkezinde, hem de havalanında yerleri var. Şayet araba kiralayacak olursanız ve şehirde arabayla gezmek istemezseniz arabanızı Plaza Civica'daki otoparka bırakabilirsiniz. Ancak şehir çok tepeli ve yokuşlu olduğu için yer yer arabayla gezmek, ya da en azından arabayı yukarılarda bir yere park edip dolanmak kolaylık sağlayabiliyor. Otobüs: Santiago'dan Valparaiso'ya otobüs ile gitmek, süre açısından arabayla gitmek ile aşağı yukarı aynı hesaba geliyor. Ve tabii ki araba kiralamaktan daha ucuz oluyor. Şurada listesini bulabileceğiniz otobüs firmalarını kullanarak, Santiago içinde yer alan şu terminallerinden birinden Valparaiso'ya kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Santiago'dan Valparaiso'ya çok sık otobüs kalktığı için hiçbir sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyoruz. Valparaiso'nun tartışmasız bir şekilde en popüler aktivitesi, Nazım'ın yakın dostu, şiirlerine yandığımız Pablo Neruda'nın Şili'deki birkaç evinden biri olan La Sebastiana. Adam o kadar havalı ki her evinin ayrı bir adı var, bağrımıza basasımız geliyor kendisini. Neyse, sakinleşiyoruz. La Sebastiana'nın adı, evin ilk sahibi mimar Sebastian Collado'dan geliyor. Kendisi evi inşa etmeye başlıyor, ancak tamamlayıp içinde yaşayamadan hayatını kaybediyor. Bu durumu hüzünlü bulan hassasların efendisi Neruda'da evi satın aldıktan sonra hem eve Sebastian'ın adını veriyor, hem de abartıp kendisi için bir şiir bile yazıyor. Günümüzde evi gezebilmeniz, Neruda'nın dünyanın dört bir yanından topladığı ve inanılmaz incelikli bir şekilde eve yerleştirdiği eşyalarını görebilmeniz mümkün. Özellikle yatak odasının güzelliği karşısında 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmadan dönmeyin deriz. Neruda tam keyif adamıymış, o şiirlerin güzelliğini anlamak şimdi biraz daha kolay. Audio guide almayı unutmayın, çünkü evdeki her odanın, her eşyanın bir hikayesi var. Hazır gitmişken bu bölgeyi dolanabilirsiniz, çünkü aynı zamanda en gezilesi bölgelerden biri olan Cerro Bellavista'da bulunmaktasınız. Concepcion Hill adıyla da karşılaşabileceğiniz bu bölge, Valparaiso'nun en turistik noktalarından. Şehrin tepe noktalarından birinde yer aldığı için hem her daldığınız sokakta karşınıza harika bir manzara çıkıyor, hem de renkli evleri ve çeşit çeşit sokak sanatı, mural çalışması ile gerçekten dolaşmaktan en keyif alacağınız bölge olabilir. Concepcion için özellikle şu noktaya gidin demenin bir alemi yok, çünkü her noktası farklı bir özellik taşıyor. Bir tarafta Valparaiso'nun tepelerini ve renkli evlerini görüyorsunuz, bir tarafta önünüzde okyanus uzanıyor. Adını \"anlatamam görmen lazım\" tepesi olarak değiştirmeyi talep ediyoruz. Burayı yazıyoruz, çünkü başka kaynaklardan araştırdığınızda mutlaka ilginizi çekecek ve gitmek isteyeceksiniz. Adından da anlayacağınız üzere şehrin ünlü asansörlerinden biri olan Polanco, Valparaiso'ya daha da tepeden bakabileceğiniz bir nokta. Aynı zamanda birkaç sene önce Street Art Festival da burada düzenlendiği için görsel açıdan da güzel şeylerle karşılaşabileceğiniz bir nokta. Fakat lokasyon itibarıyla GERÇEKTEN GÜVENSİZ bir noktada bulunduğu için size önerimiz burayı es geçmeniz olacak. Bakın bir yere gitmemenizi çok nadir söyleriz, aslına bakarsanız hiç söylememiş bile olabiliriz. Ancak burası gerçekten risk almak, cengaverlik yapmak, ben Türküm yeaaa bir şey olmaz demek için iyi bir nokta değil. Bu söylediğimizin yalnızca bizim tespitimiz değil, bir lokal söylemi olduğunu da ekleyelim. Biz yanımızda Şilili arkadaşlarımızla gezmemize rağmen topluca buradan bayağı tırstık, ona göre. Eğer Valparaiso'daki en iyi sokak sanatı örneklerini tek başınıza keşfedebileceğinizi düşünmüyor ya da bir şeyleri gözden kaçırırım, sonra eve dönünde internetten bakıp bunu niye görmedim ulan diye dertlenirim diyorsanız, buranın en keyifli sokak sanatı turlarını Valpo Street Art Tour düzenliyor. Her gün saat 10:30 ve 15:30'da turları var. Buluşma noktaları olan Plaza Anibal Pinto'ya gidip kendilerinde sonradan ekleşebiliyorsunuz ama, yine de yukarıda linkini verdiğimiz sitelerinden rezervasyon yaparsanız turda yeriniz garanti olur. Bu arada tur için herhangi bir ücret ödemeniz gerekmiyor, bahşiş üzerinden çalışıyorlar. Kendinize bira alırken rehbere de bir bira kapsanız bile yetiyor açıkçası, öyle tatlı ve işlerini seven insanlar. Bu street art tour işini yapıyormuş gibi yapıp insanları kandıran bir ekip türemiş ve evet tahmin ettiğiniz gibi insanları soyuyorlar. Onlara denk gelmemek için mutlaka söz ettiğimiz saatlerde meydanda olun, başka saatte orada toplananlara güvenmeyin ve en önemlisi \"Valpo Street Art Tours\" şapkası takan kişiyi bulun. Aksi takdirde pek de keyifli olmayacak bir tura katılabilirsiniz, aman diyelim. Matriz, Valparaiso'nun turistik meydanlarından biri. Adını meydanda bulunan Iglesia La Matriz'den alıyor. Meydanı ziyaret edecek olursanız hem ücretsiz olarak kilisenin içine girebilir, hem de oldukça merkezi bir noktada olduğu için civardaki sokakları da dolaşabilirsiniz. Aynı zamanda hediyelik eşya almak gibi bir niyetiniz varsa da Plaza Matriz civarındaki dükkanlar işinize yarayacaktır, onun dışında çok büyük bir olayı yok. Bir diğer büyük şehir meydanı için Plaza Sotomayor'a da göz atabilirsiniz. Vina del Mar Valparaiso'nun çok yakınında yer alan küçük bir tatil beldesi. Şilili gençler genellikle buraya partilemek, yüzmek, sörf yapmak için geliyorlar ve özellikle yaz döneminde gerçekten çok kalabalık ve eğlenceli oluyor. Valparaiso, Santiago'ya kıyasla bir tık daha güvensiz olarak biliniyor. Özellikle cruise turlarının yoğunlaştığı dönemde hırsızlık zirve yapıyor ve lokallerden edindiğimiz bilgilere göre hırsızlar resmen gemilerin turist indirdiği noktada pusuya yatıyorlar. Bu sebeple özellikle yazın gidiyorsanız dikkatli olmakta fayda var. Ayrıca eğer araba kiralayacak olursanız, oto hırsızlığının da çok yaygın olduğunu hatırlatalım, arabanızda değerli eşya bırakmayın. Öğlen ya da akşam yemeği için Cafe Turri ya da Concepcion Hill'de bulunduğu için müthiş yaratıcı bir isim seçilmiş Restaurant La Concepcion'u tercih edebilirsiniz. İkisinin de hem manzarası hem de yemekleri gayet lezzetli. Kapanışta bizi buraya gitmeye \"zorlayan\" ve önerileriyle hayatımızı kolaylaştıran, bir süre için hayatını kilitlediğimiz sevgili Volkan Ağır için bir sıpeşıl tenks olmazsa olmaz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/07/milano-yeme-icme-rehberi-5-gunde-3-kilo-garantili", "text": "Hani her mutfağın en iyisini bulabildiğiniz, sırf yerel mutfağıyla değil, dünya mutfağındaki başarısıyla da ön plana çıkan şehirler vardır ya. Mesela New York, mesela Paris, mesela İstanbul. İşte Milano da o şehirlerden birisi. Doğru yerleri tespit edip gittiyseniz ya da şansınız yaver gittiyse ve doğru yerlere denk geldiyseniz, yediğiniz şey çok yüksek ihtimalle son derece sevilesi olacaktır. Biz o başlığı boşuna atmadık, sebebi var! Bir kere gerçekten dönüşte kilo almıştık, şaka yapmıyoruz. Ayrıca sonuçta İtalya'dayız, normal koşullarda vicdan azabı yaşatacak şeyleri buradayken yapınca sayılmıyor, \"ama buranın hamur işleri meşhur şekerim, ne yiyelim?\" söyleminin arkasına saklanarak pizza, makarna, risotto allah ne verdiyse giriyorsunuz, kimse de sizi durdurmuyor. Resmen bir Harikalar Diyarı! Milano da bir İtalyan şehri olarak yemek konusunda tabii ki sizi mutluluktan uçurabilir. Şehir özellikle Risotto ve Ossobuco konusunda ön plana çıktığı için bunları iyi yapan mekanlara uğramadan da dönmek olmaz. Merak etmeyin, tabii ki diğer İtalyan yemeklerinde ve dünya mutfağı konusunda da şahane seçeneklerle karşılaşacaksınız, sabahtan akşama kadar risotto yemenize gerek yok. Burada ve İtalya genelinde restoranlardaki yemek sıralaması konusunda bilmeniz gereken bir şey var. Burada yemekler çoğu kişiye ilginç gelebilecek bir sıralama ile geliyor. Bu sıralama da önce füme et, peynir tabağı vb. bir atıştırmalık, ardından bir tabak makarna, ardından bir et yemeği, ardından meyve/tatlı şeklinde ilerliyor. O kadar şeyi nasıl yiyeyim ulan deli misiniz diye düşünmüş olabilirsiniz. Lakin konuyu Türkiye'deki ya da başka ülkelerdeki gibi değerlendirmemek gerekiyor, çünkü burada porsiyonlar da bu düzene göre geliyor. Şöyle düşünün, biz Türkiye'de evde annemizin yaptığı yemeği yerken pilav ve köfteyi yan yana koyuyoruz ya hani? Bu adamlar onu ayrı ayrı yiyorlar. Bu durum tabii ki her restoranda geçerli değil, genellikle daha geleneksel restoranlarda uygulanıyor. Yani bir köşebaşı pizzacısına gidip önce makarna alayım, sonra da şu gelsin bu gelsin gibi bir sıralamaya girmeniz beklenmiyor tabii ki. Ancak geleneksel tarz bu, kafanız karışmasın diye açıklamak istedik. Bilmeniz gereken bir diğer konu da aperativo meselesi. Aperativo nedir? Özellikle Kuzey İtalya genelinde insanların iş çıkışı/akşam yemeği öncesi bir şeyler atıştırma & içme ve sosyalleşme geleneğinin genel adı olarak tanımlanabilir. Ancak bakmayın böyle basit tanımladığımıza, sevgili İtalyanlar keyif yapmayı çok iyi bildikleri için bu aperativo işini acayip keyifli bir sürece dönüştürmüşler. Akşam 6 ile 9 arası birçok mekan aperativo menüleri sunuyor ve happy hour tadında olduğu için içki fiyatları da bu aperativo menüleri dahilinde çok daha uygun fiyatlı oluyor. Yapmadan dönülmez, zaten bir kere aperativo'ya giriştiniz mi her gün o saati iple çekeceğinizin de garantisini veriyoruz. Uzattık di mi? Kısa kesiyoruz, karşınızda Milano Yeme İçme Rehberi! Başlamadan gelen not: Milano Yeme İçme Rehberi'mizi okumadan önce Milano Gezi Rehberi'mize de göz atmak isteyebilirsiniz. Bir Milano klasiği ile başlayalım; Luini! Buraya ne zaman gitseniz ya da önünden ne zaman geçseniz önünde bir sıra olduğunu fark edecek ve çok yüksek ihtimalle adını hiç duymamış olsanız bile \"ne varmış ulan\" diyerek kendinizi sıraya girmiş halde bulacaksınız. Küçük, salaş ve oturmaya pek de müsait olmayan Luini, Milano'nun en popüler \"panzerotti\" yapan mekanı. Panzerotti dediğimiz şey ise aslında puf böreğinin dublörü gibi bir şey. Ama mozerallı domatesli, zeytinli, jambonlu peynirli, sebzeli şeklinde ilerleyip giden birçok çeşidi var ve o kadar yumuşak ki yemeden önce bi' 10 dakika falan üstüne kafanızı koyup yatasınız geliyor. Sonuç? Deneyelim, denetelim, denemeyenleri uyaralım. Katedralin çok yakınında olduğu için gitmeye üşenme lüksünüz yok, o panzerotti yenilecek! -Adres: Via Santa Radegonda 16 Pave bu aralar Milano'da pek popüler bir kahvaltı mekanı. Bakery tadında bir yer olduğu için öyle uzun soluklu, yumurtalı, peynir tabaklı bir kahvaltı falan hayal etmeyin. Kruvasan vb. şeyler üzerine kurulu, yanında güzel kahve içebileceğiniz, tatlı bir mekan. Eğer kallavi kahvaltı beklentisi ile giderseniz sinirlenebilirsiniz, o yüzden \"gezmeden önce şöyle hızlı bir kahvaltı yapalım\" mantığında bir sabaha başlayacağınız günlerde buraya gelirseniz daha doğru olacaktır. Kahvaltı haricinde iyi kahve & lezzetli tatlı kombinasyonu için de uğranabilir tabii ki. -Via Felice Casati 27 İşte geldik bir şeyin \"en iyisini\" yiyebileceğiniz yerlerden birine! Ratana, Milano'nun en iyi risotto yapan mekanları listesinde zirveyi zorlayan, hem sempatik, hem yakışıklı bir mekan. Evet tamam, fiyatları ortalamanın biraz üstünde, kabul ediyoruz. Ancak Milano'ya gelmişken gerçekten iyi bir risotto yemeden dönmenizi istemeyiz. Bu arada yalnızca risottoya odaklanmanıza gerek yok, denediğimiz diğer yemeklerde de çok başarılılardı. Eğer gidecekseniz yerinin biraz acayip bir noktada olduğunu düşünebilirsiniz, yılmayın, doğru yerdesiniz. Bir de unutmadan, rezervasyon şart! -Risotto con Spinaci, Tagliolini Freschi ve Pollo Ficatum Marinato Alla Curcuma özellikle tavsiyelerimizdir. Şarap seçimini çalışanlara bırakabilirsiniz, kendileri pek tatlılar. -Adres: Via Gaetano de Castillia 28 Bir başka efsane mekan, ama bu sefer konumuz pizza! Burası Milano'da birkaç farklı lokasyonda yer alan, pizzaları ile nam salmış bir mekan. Öğlen yemeği vakti ya da akşam fark etmez, hep kalabalık, hep sıra beklemeli. Ama değer mi? Of hem de ne biçim! Klasik İtalyan pizzası denemek istiyorsanız, üstelik çok çeşit olsun, neyi seçeceğimi şaşırayım, bu semirmelerin bir anlamı olmalı diyorsanız, siz de bizim gibi Milano'ya ayak bastığınız ilk saatte kendinizi buraya atın. Şayet öğlen giderseniz rezervasyona gerek yok, çünkü insanlar yemek yiyip işlerine güçlerine geri döndükleri mekan daimi bir sirkülasyon içinde. Ne yiyeceğiniz size kalmış, biz komple tüm menüyü öneriyoruz. Bizim için şefi yanakların öpün, pizza yanına house wine istemeyi unutmayın. -Adres: Viale Pasubio 2 Günün her öğünü için gidebileceğiniz kafeler kontenjanından listemize giren hipster cenneti Deus Cafe, aslında \"motorsiklet\" konseptli bir mekan. İçeride hem konsepte uygun ürünlerin satıldığı bir mağaza var, hem de yemek yiyebileceğiniz bir restoran bölümü. Aynı zamanda dışında da tatlı bir avlusu olduğu için özellikle akşam üstü içkisi/kahvesi için de gayet tatlı bir alternatif. Eğer Isola civarında bir tura çıkacaksanız sonrasında burayı değerlendirebilirsiniz. -Adres: Via Thaon di Revel 3 Milano gezi rehberimizde de söz ettiğimiz 10 Corso Como hem tasarım ürünler satan, hem de kafe olarak hizmet veren bir başka mekan. Burası özellikle bloggerlar, sanatçılar, Milano'nun yarım ünlü sosyal medya bağımlıları arasında falan o kadar popüler ki, günün herhangi bir saatinde manyak gibi kalabalık olduğunu görebilirsiniz. Özellikle Fashion Week döneminde gidecek olursanız normal giyindiğiniz için dışlanabilirsiniz, kafanıza bir şey takın, ne bileyim ayağınıza 2 farklı renkte spor ayakkabı giyin, bir şekil bulun da sizi de moda blogger'ı sansınlar, bizi rezil etmeyin oralarda... Bu arada bakmayın tabii böyle dalga geçtiğimize, hem mekan olarak çok güzel, hem kahvaltısı çok başarılı ve kesinlikle bir sabahınızı burada geçirmenizi öneriyoruz. Fiyatların ortalama üzerinde olduğunu ekleyelim. -Adres: Corso Como 10 Dry ile ilgili en net bilgiyi vererek başlayalım: Rezervasyon yaptırmazsanız kapının eşiğinden bile geçemezsiniz. Öyle popüler, öyle sevilen bir mekan. Genellikle genç kitleye hitap ettiği için acayip hareketli ve eğlenceli bir ortamı var. Özellikle kokteylleri ve pizzaları konusunda şehirde nam saldığı için ise çok yüksek ihtimalle siz de gitmek isteyeceksiniz ve çok da iyi edeceksiniz. Pizzaları gerçekten başarılı, zaten menüde pizza dışında herhangi bir alternatif sunulmadığı için başka bir seçeneğiniz de yok. Kokteyl menüleri ise klasik kokteyllerin yanında mekana ait özel içkiler de sunduğu için hoşunuza gidebilir. Özetle tanısanız seversiniz! -Eğer rezervasyon yapmadıysanız hemen karşısındaki Pisacco, Dry'in kardeş işletmesiymiş. Evet bir Dry değil ama, yine de güzel alternatifler bulabilirsiniz. -Adres: Via Solferino 33 Kahve tutkunu memlekete gelmiş kahve tutkunları olarak tabii ki Milano'da kaliteli kahve arayışına girdik. Bianco Latte, daha İtalya'ya gitmeden önce gözümüze kestirdiğimiz mekanlardan biriydi ve kahvelerinin gayet başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca kahvaltı ve tatlı atıştırmalığı için de tercih edebilirsiniz. Öyle OF İNANILMAZ falan dememizi beklediyseniz boşa beklediniz, ancak küçük bir gezi molası için kesinlikle kötü bir tercih değil. Rita, yıllardır aperativo konusunda şehrin en iyilerinden biri olarak biliniyor. Boşuna böyle ünlenmemiş, zira o kadar güzel kokteyller yapıyorlar ki, oturup saatlerce içki içesiniz, kendinizi kaybedesiniz geliyor. Ayrıca aperativo konusunda birkaç dandik yere denk geldikten sonra buranın atıştırmalıklarının değerini de anlamış olduk, o yüzden Rita'yı seveceğinizin garantisini verebiliriz. Bu arada akşam yemeği için de övüyorlar, biz aperativo'dan sonra kaçtık, o kısmı için de aranızda deneyenler olursa bi' önerinizi alırız. -Adres: Via Angelo Fumagalli 1 Hazır aperativo demişken bir diğer başarılı mekanı daha es geçmek olmaz. Mag Cafe bir evin salonu tadında, kendisi küçük işlevi büyük bir mekan. Aperativo işinde ustalar ve kokteyl konusunda hem çılgın çeşitlilik sunuyorlar, hem de bayağı başarılı şeyler hazırlıyorlar. Üstelik o kalabalık ve kaosun içinde ne içeceğinize karar veremezseniz çalışanlara aşağı yukarı nasıl bir şey içmek istediğinizi tarif ederseniz sizi 10 yıldır tanıyormuş gibi nokta atışı bir içki getirerek tüm sempati point'leri topluyorlar. Aperativo saatinde biraz kalabalık olabilir, o yüzden biraz beklemeyi göze almanız gerek. -Adres: Ripa di Porta Ticinese 43 Gideceğiniz şehirde \"Dünyanın En İyi 50 Barı\" listesinden bir mekan görseniz gidelim demez misiniz? Muhtemelen dersiniz. Peki o bara girebilmek için ne kadar beklersiniz? 15 dakika? Yarım saat? 1 saat? 1,5 saat? YUH diyeceksiniz, ama kesinlikle abartmıyoruz. Normalde yemek yemek için 5 dakika masa bekleyemeyen biz, orada aniden gelen bir hırs ve nereden geldiğini anlayamadığımız acayip bir sabırlı olma hali sonucu tam olarak 1,5 saat boyunca Nottingham Forest'ın önünde bekledik. Burası yaklaşık 7-8 masanın olduğu, inanılmaz küçük bir bar. Kokteylleri daha önce asla karşılaşmadığınız cinsten, ciddi anlamda özellikli ve deneysel olarak tanımlanabilir. Tüm menü hepsinin ayrı ayrı hikayesinin olduğu içeceklerden oluşuyor. Bazıları o kadar değişik tekniklerle hazırlanıyor ki, bilimsel açıklamalarının yapılması gerekmiş ve menüde 1 paragraf o içkiyi hangi tekniklerle hazırladıklarını falan anlatıyorlar. Hal böyle olunca biz de pes etmedik ve hayatımızda ilk kez böyle manyakça bir sırayı bekledik. Sonuç? Kokteylleri için gebermiyoruz, ancak bu kadar ilginç içkiler, özellikli kokteyller ve enteresan bir ortamda bulunduğumuz için mesuduz. Sırf menüyü incelemek bile ayrı bir keyifti desek yeridir. Eğer azimliyseniz gidin. Eğer yeterince azimli değilseniz yine gidin ve bizim gibi sırada sessiz sinema oynayarak ne kadar zaman geçtiğini fark etmeden sırada eğlenin. -Gittiğinizde kapıdaki adama adınızı yazdırmayı unutmayın, aksi takdirde boşa beklemiş olursunuz. -Adres: Viale Piave 1 (18:00'den önce kapalı, 12:30'dan sonra yeni müşteri almıyorlar) Taglio'ya günün herhangi bir öğünü için gidebilirsiniz. Tek yapmamanız gereken şey büyük beklentilerle gitmek. Hiçbir konuda kötü değiller, ancak hiçbir şeyin de en iyisini orada yiyeceğinizi iddia etmiyoruz. Aslına bakarsanız kokteyl konusunda basbayağı kötü olduklarını bile söyleyebiliriz Ancak geniş bir menüleri var, kahvaltı konusunda çeşitlilik sunuyorlar, akşam yemeği konusunda ise tipik İtalyan yemeklerinin yanında dünya mutfağından bir şeyler de bulabilirsiniz. Rezervasyon şart değil, olur da biraz beklerseniz bile pek de uzun sürmüyor. -Vie Vigevano 10 Hem Where Chefs Eat kitabında görüp hem Vedat Milor'den duyunca deneme kararı aldığımız Aromando Bistrot, şehrin iyi restoranlarından biri olarak kabul edilmesine rağmen kasıntı bir dekorasyon yerine samimi bir ev ortamı yarattığı için daha ilk tanışmada insanın içinde sempati uyandıran bir mekan. Çalışanları da aynı şekilde çok sıcak ve sempatik insanlar ve gerçekten ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorlar. Birer gurme olmadığımız için yemekler konusunda iddialı bir yorum yapmak istemesek de açıkçası çok büyük bir olayını görebilmiş değiliz. Dolayısıyla \"Milano'da bir öğününüzü mutlaka burada yemelisiniz\" gibi bir söylemde bulunamayacak olsak da, en azından denemeye değer olduğunu söyleyebiliriz. Civardaysanız uğrayabilirsiniz. -Adres: Via Pietro Moscati 13 Brera sokaklarını keşfederken küçük bir kahve & tatlı molası vermek isterseniz uğrayabileceğiniz şirin bir mekan. Özellikle tatlı konusunda müthiş bir çeşitlilik sundukları için kendinizi kaybedebilirsiniz, bir şey olmaz, tatildesiniz, çekinmeden götürün. Bir de kahve siparişi verirken burada ve İtalya genelinde dikkatli olmakta fayda var. Çünkü eğer latte içiyorsanız buradaki karşılığı \"latte macchiato\" oluyor. Eğer yalnızca latte şeklinde sipariş verirseniz önünüze sütü koyuverirler, şaşırdığınızla kalırsınız. Sonra anlat derdini anlatabilirsen. Özellikle buranınki gibi uyuz çalışanlara denk gelirseniz işler karışabiliyor. -Corso Garibaldi 12 -Adres: Naviglio Grande 12 Yine çok yararlı ve harika bir rehber olmuş sayenizde Milano gezimi dört gözle bekliyorum!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/15/como-golu-gezi-notlari", "text": "Como Gölü, İtalya'nın köklü ailelerinin, Clooney'lerden George'un, birbirinden hiç sıkılmadıklarını iddia eden ve baş başa vakit geçirerek romantizm yaşamak isteyen çiftlerin ve \"şehir beni çok yordu, göl kenarına kafamı dinlemeye gidiyorum'cuların\" favori destinasyonlarından biri. Biz de son zamanlarda romantik destinasyonlara gitmeyi hatta romantik yerlere gide gide sevgili pozları vermeyi huy edinen 2 BFF olarak, Milano ile başladığımız İtalya turunu, bir başka romantik destinasyon olan Verona'ya uğradıktan sonra Como Gölü ile sonlandırdık. Como Gölü, gerçekten de fotoğraflarda göründüğü gibi, insanda hemen kalkıp gitme isteği uyandıran bir güzelliğe sahip. Ancak dünyada eşi benzeri olmayan bir yer mi, orası tartışılır. İzlanda'ya ayak basıp her doğal güzelliği orayla kıyaslamaya başlayanlar derneği eş başkanları olarak burayı da eleştirmeden duramadık tabii. Sevmedik sanmayın, durum hiç de böyle olmadı ve hemen övmeye geri dönüyoruz. Como, insanda yalnızca doğa manzarası ile değil, küçük bir şehir tadında olan şehri ve göl kenarındaki küçük ama işlevi büyük kasabalarıyla da sempati puanları topluyor. Warning: Como'ya karşı besleyeceğiniz sempati yılın hangi döneminde gittiğinize göre büyük oranda değişiklik gösterebilir. Başlamadan gelen not: Benzer bir rota izleyecekseniz Como gölü gezi rehberi ile birlikte Milano Gezi Rehberi ve Milano Yeme İçme Notlarımıza da bakmak isteyebilirsiniz. Bu konuyla ilgili yukarıda da verdiğimiz spoilerdan anlayabileceğiniz üzere Como geziniz, gittiğiniz döneme göre çok farklı gelişebilir. Bir döneminde zombi istilası sonrası terkedilmiş şehir tadında oluyor, bir döneminde ise kafa dinleme niyetiyle gidip, tatil sonrası toparlanma tatiline ihtiyaç duymanıza sebep olabilecek cinsten bir kalabalıkla boğuşmak zorunda kalıyorsunuz. Hangi dönemde gideceğinizi Como'dan beklentilerinize göre şekillendirmenizi öneriyoruz. Gelin bu konuyu sizin için biraz detaylandıralım, sonra OitheBlog bize niye yardım eli uzatmadı deyip küsmeyin.. Kış, Como'nun en sakin olduğu dönem. Öyle bir sakinlikten bahsediyoruz ki, göl civarındaki kasabalarda -en bilinenleri olan Belaggio, Varenna gibi yerleri de dahil- insan görünce gidip sarılmak, açık mekan gördüğünüzde aç olmasanız bile sonrasında bulamam endişesiyle yemek yemek istiyorsunuz. Como merkezinde, göl kenarındaki kasabalara kıyasla biraz daha hayat var. En azından restoran, mekan ve mağazalar konusunda biraz olsun seçicilik yapabiliyorsunuz. Ama hemen şımarmayın tabii, gideceğiniz mekanda sizin dışınızda yalnızca 3 kişinin olma ihtimali yüksek. Bu durum bir süre sonra sıkmaya başlasa da aslında kış dönemi Como'nun doğal güzelliğini sakin bir ortamda görmek için en ideal zamanlardan. Eğer gezi amaçlı değil, kafa dinleme amaçlı gidiyorsanız tam size göre. Üstelik turistlerin çok tercih etmediği bir dönem olduğu için fiyatlar biraz daha uygun oluyor. Şanslıysanız bu dönemde güneşli, ılıman bir havaya, şanssızsanız yağışlı ve gölün neredeyse görünmez olduğu sisli puslu bir havaya denk gelebilirsiniz. En iyimser durumda bile, gecelerin inanılmaz soğuk olabileceğini hatırlatalım. Buraya yağış ve soğuk havaya uygun kıyafet götürüyoruz. Yaz, Como'nun en kalabalık ve aktif olduğu dönem. Yukarıda söz ettiklerimizin aksine, insan görmekten sıkılacağınız, mekanlarda rezervasyonsuz yer bulamayacağınız, ulaşım için sıra bekleyeceğiniz, trafiğe maruz kalabileceğiniz, konaklama için çok daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalacağınız bir Como'ya hoşgeldiniz. Aktivite ve sosyallik açısından çok daha mantıklı bir tercih yapacak olabilirsiniz, ama az önce belirttiğimiz şartları da mutlaka göz önünde bulundurun. İnsanlar genelde Como'ya su sıcaklığının daha yüksek olduğu Temmuz ve Ağustos'ta gitmeyi tercih ediyorlar. Bu yoğun sezon Eylül'ü de kapsıyor. Biraz olsun daha rahat bir ortam istiyorsanız gezinizi tatil günlerine ve haftasonlarına denk getirmemekte fayda var. Bu arada gündüzleri hava 30 derece civarında olsa da, akşamları bir anda serinleyebiliyor. Hangi havada giyileceği belirsiz, arada kalmış, \"ben bunu aldım ama ne ara giyeceğim\" dediğiniz kıyafetlerinizi kullanmak için uygun bir yer olabilir. Son olarak, burası yaz yağmurlarıyla da meşhur bir yer, dolayısıyla ne olur ne olmaz yağmurluk ve şemsiyesi götürmeyi unutmayın. İlkbahar/Sonbahar Como'ya gitmek için en ideal dönemler. \"Ben yukarıda anlattığınız koşulların arasında bir Como istiyorum diyorsanız\" Ekim, Nisan, Mayıs aylarını tercih edebilirsiniz. Bu dönemlerde de yine haftasonlarını ve tatil günlerini es geçmekte fayda var. Her hava koşuluna uygun kıyafet götürmeyi de ihmal etmiyoruz. Como'da yağış çok sık karşılaşılan bir durum. Biliyorsunuz, OitheBlog sizi anneniz kadar düşünür. Size \"seyahatte mutlaka yanınıza almanız gereken x şey\" ya da \"bavulunuzu en iyi şekilde toplamak için 2323 teknik\" gibi önerilerle gelmesek de, bu noktada ufak bir hatırlatma yapalım istedik. Como Gölü'nde bol bol yürüyüş yapıyor, zaman zaman tırmanıyor olacaksınız. Yani her türlü hava koşuluna uygun ve rahat ayakkabı götürmeyi unutmayın. Trenord İtalya'nın ana firmalarından biri ve Como'ya Milano'nun 2 farklı istasyonundan hızlı tren seferi düzenliyor. Birinci seçenek Milano'nun Centrale istasyonundan kalkan ve Como'nun merkezindeki Como S Giovanni istasyonuna giden tren. Bu tren yaklaşık 30 dakika sürüyor ve ücreti 4.80 . Biletleri internet sitelerinden, Centrale'de bulunan gişelerden ya da bilet makinalarından alabilirsiniz. Sık sık sefer düzenlendiği için direkt istasyondan almak daha kolay olabilir. Centrale oldukça büyük ve kaotik bir istasyon. Dolayısıyla bir süre önceden gitmekte ve trenin hangi perondan kalkacağını takip etmekte fayda var. İkinci seçenek ise Milano'nun Cadorna istasyonundan kalkan ve Como merkezinde bulunan bir başka istasyon Como Nord Lago'ya giden tren. Bu tren yaklaşık 1 saat sürüyor ve ücreti diğer tren ile aynı. Trenitalia'nın Centrale istasyonundan Como Gölü'ndeki Varenna kasabasındaki Esino istasyonuna giden bir tren seferi var. Bu tren de yaklaşık 1 saat sürüyor ve ücreti 6.70 . Araba kiralamanız konusunda baya ısrarcı davranacağımız bir gezi rehberine daha hoş geldiniz. Favorimiz hala Amerika olsa da, İtalya, road trip için en sevdiğimiz ülkeler arasında yerini garantilemiş durumda. Yol koşulları gayet düzgün, benzin fiyatları uygun ve yol boyunca görülecek çok güzel manzaralar var. Özetle tüm işaretler size araba kiralamanızı söylüyor. Milano'dan Como'ya trenle ulaşmak kolay olabilir ancak Como gölü civarı arabayla keşif yapmak bizce çok keyifli, yürüyerek ulaşmanızın zor olduğu noktalardaki manzaraları görmek ve vapurların sık ya da hiç uğramadığı kasabaları gezmek için çok daha mantıklı bir seçenek. Ayrıca bu şekilde vapurlara bel bağlamak zorunda kalmayarak daha esnek davranabilirsiniz. Biz Milano Centrale istasyonunda bulunan Avis/Budget'tan araba kiraladık. Keşke hakkında güzel yorumlar yazabilsek ancak size ASLA tavsiye etmiyoruz. Biz daha önce sık sık kullandığımız ve güvendiğimiz bir web sitesi olan cheaptickets. com aracılığıyla otomatik bir araç için rezervasyon yapmamıza rağmen, gittiğimizde otomatik araçları olmadığını ve konuyla ilgili yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. Yaklaşık 1 saat tartışmasını verdikten sonra lütfedip başka bir ofislerinden araç getirmeyi kabul ettiler ama bu da seyahatimizden ayrı bir 2-3 saat çaldı. Üstelik döndükten sonra bu olayın başka bir arkadaşımızın daha başına geldiğini öğrendik, yani bizce buradan araba kiralamaya çalışarak seyahatinizi mahvetmeyin. Bunun yerine Centrale civarında bulunan Europcar ya da Sixt'ten araba kiralamayı tercih edebilirsiniz. Aklınızda Bulunsun: kış aylarında arabada zincir bulundurmak zorunlu, rent a car şirketi uygun bir teklif sunarsa kabul edin deriz, sonra İtalyan polisleriyle uğraşmayın. Como gölü civarındaki kasabalara ulaşmanın en pratik ve hızlı yolu vapur veya araba. Eğer Menaggio, Varenna ve Bellagio gibi ana kasabaları gezecekseniz çok yüksek ihtimalle Navigazione adlı vapur firmasını kullanacaksınız. Kendilerinin Como merkezi de dahil olmak üzere gölün civarındaki kasabalara gün içinde birçok seferi oluyor. İsterseniz yayan, isterseniz de arabayla geçiş yapabiliyorsunuz. Biz arabayı Menaggio'da bırakıp yayan olarak sırasıyla Varenna ve Bellagio'ya geçtik, ama turunuzu Bellagio'da sonlandırıp Como'nun merkezine veya Milano'ya dönüşe geçecekseniz arabanızla geçiş yapmanız da mantıklı olabilir. Vapurların kalktığı iskelelerin civarında arabanızı bırakabileceğiniz park alanları var ve Menaggio'daki ücretsizdi. Tarifeleri yaz kış değişkenlik gösterdiğinden şuradaki sitelerinden güncel saatlere göz atıp plan yapmanızda fayda var. Menaggio, Varenna ve Bellagio gibi noktalarda birinden diğerine geçiş 15 dakika sürüyor ve ücretleri durağa göre değişiyor. İsterseniz günlük bilet alarak duraklar arasında dilediğinizce gidip gelebilirsiniz. Garip bir şekilde biz sorduğumuzda günlük bilet opsiyonu yok dediler, dönem ile alakalı olabilir ya da KANDIRILDIK. Ücretler ile ilgili daha detaylı bilgi için şuraya tık tık. Warning: Yaz dönemlerinde vapur için kuyruk olabiliyor veya yer kalmayabiliyor, indiğiniz yerde dönüşünüz için bilet alın, yer kalmama ya da sıra beklerken vapur kaçırma gibi bir durum yaşamayın. Sonra insan kendini tutamayıp ırkçılık yapmaya, Asyalı turistlere yüklenmeye başlıyor, bu ayıbı önceden önlemek isteriz.... Como'da konaklayacaksanız veya arabanızı merkez civarı bir yerde park etmek istiyorsanız Como Katedrali'ne yakın olan Via Indipendenza üzerinde 24 saat açık olan açık bir otopark ya da Viale Lecco üzerinde kapalı bir otopark bulunuyor. Biz karşımıza ilk çıkan olması sebebiyle açık otoparka bıraktık ve 15 saatlik ücreti yaklaşık 20 Euro'ydu. 24 saat gibi bir süre bırakırsanız 30 Euro gibi bir ücrete geliyor. Como'yu nasıl gezeceğiniz size bağlı. İsterseniz günübirlik gelerek hızlandırılmış bir gezi yapabilirsiniz, isterseniz de gezilecek yerleri zamana yayarak Como Gölü'nü ve çevresini daha detaylı bir şekilde keşfedebilirsiniz. Biz çoğu zaman 2. seçenekten yana olan insanlar olarak Como'da da bir süre konaklamaya karar verdik. Kış sezonu ortasında gitmemize ve ortamın ölü olmasını rağmen daha ilk gecemizden \"ulan keşke daha uzun kalsaydık\" diye şikayet etmeye başladık. Çünkü burada yapacak çok aktivite olmasa da, boş boş sokakları dolaşmaya, manzara karşısında sakince bir şeyler yudumlamaya bile doyamıyor insan. Yani özetle, eğer vaktiniz varsa buraya biraz zaman ayırarak keyfini çıkarın. Lafı fazla uzatmadan bizim Como'da nerede konakladığımız konusuna gelelim. Biz burada da daire kiralama sevdamızdan vazgeçmedik ve Como'nun merkezinde bulunan Il Vicolo'da konakladık. Daireler çok geniş, çok temiz, çok merkezi ve ev sahibi çok ilgili biri. Belki biraz fazla ilgili bile olabilir, teklif etsek çaya kalacaktı adam. Neyse. Gördüğünüz gibi biz buradan oldukça memnun kaldık ve merkezin civarında daire kiralamak isteyenlere mutlaka öneririz. Eğer manzara ve romantizm peşindeyseniz Como Gölü'nün civarındaki kasabalarda da konaklayabileceğiniz çok güzel oteller var. Ancak kışın bu kasabaların ölü olması, yazın da çok kalabalık ve pahalı olması insanı biraz caydırmıyor değil. Como Gölü'nde gezilecek yerler ikiye ayrılır. Birincisi Como Gölü kenarında bulunan kasabalar ve görülecek yerler, ikincisi ise Como şehir merkezinde gezilecek yerler. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi göl kenarında bulunan kasabaların en popülerleri Varenna, Menaggio ve Belaggio. Konuyu biraz detaylandırmak gerekirse. Bellagio Como Gölü'nün en turistik ve en pahalı yeri denilebilir. Hem vapur ulaşımının ana duraklarından biri, hem de lüks villaları ve bahçeleri, otel, restoran ve mekanlarıyla birçok turist çektiği için çoğunlukla ana baba günü oluyor. Bu konuyu tekrar vurgulamakta fayda var; ne kadar turistik olursa olsun kış aylarında burası da zombi istilasına uğramış hissiyatı verecek kadar ölü. Como Gölü'nü bir V şeklinde düşünecek olursanız üst uçlarda Menaggio ve Varenna, alt ucunda ise Bellagio bulunuyor. Bu durumda Ali Varenna'dan Bellagio'ya ne kadar sürede gider dememize çok az kalmış gibi ilerliyoruz di mi? Peki bunu neden bir ilkokul matematik problemine dönüştürdük? Çünkü Bellagio'nun lokasyonu, gölün ortasında bir noktasında olduğu için en güzel manzaraları yakalama fırsatı sunuyor. Yani ölü bir sezonda bile gidecek olursanız, sokakları dolaşabilir, biraz tırmanmayı göze alıyorsanız gölün harika manzaralarını yakalayabilirsiniz. -Yukarıda da bahsettiğimiz gibi buraya Como, Menaggio ve Varenna gibi kasabalardan vapurla ulaşabilirsiniz. Arabayla ulaşmak istiyorsanız da Como'nun merkezine yaklaşık 30km mesafede bulunuyor. -Biz kış ayında gittiğimiz için buradaki yeme içme konusunda da herhangi bir beklentiye girmedik, ancak yemek için Ristorante Bilacus'u ve manzarasından ötürü Mistral'i pek övdüler. Olur da deneme şansınız olursa bize de haber edin. Burası göl kenarındaki en sevimli kasabalardan biri. Bellagio'ya kıyasla daha sakin, daha otantik kalmayı başarmış. Size bu bölgede özellikle şunu yapın, bunu görmeden dönerseniz sizi döverler diyebileceğimiz pek bir şey yok. Gezilecek yerler listenize bir tik atma derdiniz olmadan sokaklarını dolaşın, renkli eski binaların bol bol fotoğrafını çekin, su kenarına gidip panoramik bir manzara yakalayın, keyfini çıkarın. Burayla ilgili size verebileceğimiz en kayda değer öneri birçok turistin yaptığı gibi iskelede indikten sonra direkt göl kenarını yürümek yerine, öncelikle birazcık yokuş çıkmayı göze alarak Piazza S. Giorgio taraflarına doğru ara sokaklardan yürümeniz. Çünkü göl kenarının güzel olduğu kadar ara sokaklar da çok sevimli ve güzel fotoğraflar yakalamak için çok müsait. -Varenna'ya da aynı şekilde Menaggio'dan ya da Bellagio gibi noktalardan vapurla ulaşabilirsiniz. Yukarıdaki ulaşım kısmında da bahsettiğimiz gibi, Milano'dan tren ile direkt Varenna'ya gelmek de bir seçenek olabilir. -Sanırsak çok da fazla seçenek olmamasından ötürü buralarda ne yenilir ne içilir diye sorulduğunda herkes Il Molo'yu ve yanındaki mekan Nilus Bar'ı işaret ediyor. Bizim mekanların kapalı olması sebebiyle buraları deneme şansımız olmadı, ancak göl kenarında, güzel bir manzaraya sahip olan sevimli mekanlara benziyorlardı. Biz kendimizi bu civarda acıkmamaya programladığımız ve tek derdimiz kahve olduğu için, tek açık olan cafe La Passerella'ya gittik. Tatlı ihtiyacınızı ev yapımı dondurmayla gidermek isterseniz, ya da kahve araşıyı içindeyseniz size burayı önerebiliriz efenim. Burası Varenna ve Bellagio ile kıyasla daha az turistik ve dolayısıyla daha sakin bir bölge. Hiking, treking, golf ve su sporları derdinde olan sporseverleri direkt buraya alabiliriz. Yok biz çok derdinde değiliz ama biraz tırmanmayı göze alıyoruz ve temiz havada biraz yürüyüş yapmak, manzara görmek isteriz derseniz dağda bunun için çok müsait olan patikalar var. Çevredeki spor aktiviteleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz Piazza Garibaldi'deki tourist information ofisine uğrayabilirsiniz. Star Wars Spoiler Alert!!!!!! Aranızda Star Wars serisini hiç izlememiş olan çılgınlar var mı bilmiyoruz, ancak izlememiş ve izleme niyetinde olan varsa bu kısmı çok acil terk etsin! İzlemeyenlerle ayrıca konuşmak istiyoruz, bi' ara bize uğrayın ve AZARLANMAYA HAZIR OLUN. \"Ne alaka ulan şimdi Star Wars, biz romantizm için gelmiştik?\" diyecek olabilirsiniz. Hemen aklınıza Anakin ile Padme'nin evlendiği sahneyi getirin. Hani Naboo'daki şu inanılmaz göl manzaralı yerden bahsediyoruz. İşte Villa del Balbianello, tam olarak o sahnenin çekildiği yer. Star Wars ile alakalı olabilecek herhangi bir konuda aşırı tepkiler gösterenler olarak Como'ya vardığımız gibi buraya koştuk desek abartmış olmayız. Hatta abartıp yanımızda Darth Vader maskemizi bile almıştık. Bu villa Casino Royale gibi başka ünlü filmlerin de set olarak kullanmayı sevdiği ve gerçek hayatta da düğün yapmak için oldukça popüler olan bir mekan. Görmek için illa bir Natalie Portman ya da evlenecek olmanız gerekmiyor, dışarıdan ziyaretçi de kabul ediyorlar. Giriş: Bahçelere giriş 8 Euro, isterseniz ekstra bir ücrete villa'nın özel bir turuna katılabiliyorsunuz. Ulaşım: Arabayla gidecekseniz villa, Menaggio yolu üzerinde, Lenno yakınlarında bir noktada bulunuyor. Ancak maalesef villaya direkt arabayla ulaşamıyorsunuz. Ya ana yol üzerinden Villa del Balbianello tabelalarını takip ederek arabayla gidebileceğiniz kadar gideceksiniz ve yaklaşık 1km kadar yürüyeceksiniz, ya da Lenno'dan kalkan teknelere bineceksiniz. İkinci opsiyonu tercih edeceğinizi tahmin ediyoruz. Como Gölü civarını gezip de, Como'nun merkezini, yani şehir kısmını gezmeden olmaz. Çünkü buranın da apayrı bir güzelliği var. Şehir deyince gözünüzü korkutmayalım, aslında epey küçük bir yer Como. Ana yerlerini görmek için öyle günlerinizi ayırmanız gerekmiyor. Aslında size aşağıda önereceğimiz yerlerin hepsini birkaç saatte gezmeniz bile mümkün. Ancak eğer vaktiniz varsa burası da vakit geçirmenin oldukça keyifli olduğu ve daha yakından tanımaya değecek bir yer. Biz Como'ya arabayla gittiğimiz için arabamızı park edip sokakları keşfetmeye başlıyoruz. Şehre vapurla ulaşacağınızı varsayacak olursak, şehre ayak bastığınız anda kendinizi Como'nun en bilinen meydanlarından biri olan Piazza Cavour'un orta yerinde bulacaksınız. Burası ulaşımın ana noktalarından biri olması ve civarında restoran ve cafeler bulunması nedeniyle şehrin en kalabalık noktalarından biri. Via Domenico Fontana sokağı üzerinden yürümeye devam ederseniz karşınıza Como'nun bir diğer ünlü meydanı olan Piazza Volta çıkacak. Bu meydanın ortasında, pili icad eden Comolu fizikçi Alessandro Volta'nun bir anıtı bulunuyor. Piazza Cavour'dan şehrin içine doğru ilerlerseniz karşınıza, kaçırmamızın pek de mümkün olmadığı, Piazza Duomo'da bulunan Como Katedrali çıkıyor. İtalya'nın küçük bir şehrinde bile ihtişamlı bir katedral gördüğümüze pek de şaşırmıyoruz. Meydanda birkaç restoran var, karnımız aç, Como'da yemek konusunda beklentilerimiz çok da yüksek değil ama yolumuza devam ediyoruz, çünkü başka hedeflerimiz var. Meydanın yanındaki sokağa kafamızı uzattığımızda, mağaza tabelaları ve bir hareketlilik olduğunu anlıyoruz ve alışverişin yoğunlaştığı Via Cinque Giornate, Via Bernardino Luini ve Vittorio Emanuele gibi caddeleri keşfediyoruz. Bu bölgede bildiğiniz markalar da var, orijinal şeyler çıkma potansiyeli yüksek olan tasarım dükkanları da. Via Bernardino Luini'den devam edince karşımıza S. Fedele Bazilikası'nın ve birkaç restoranın olduğu küçük bir meydan çıkıyor. Artık Como'da görmemiz gereken yerleri tamamlamanın da verdiği rahatlıkla, sokakları keşfetmeye devam ediyor ve İtalya'nın bu sevimli şehrini tanımış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Size yukarıda güzel manzaralar yakalayabileceğiniz bir sürü yer önerdik. Ancak hala manzara peşinde koşmak isteyen iflah olmaz bir çılgınsanız size bir seçenek daha sunacağız; Brunate. Burası Como'nun yakınlarındaki bir kasaba ve turistlerin ilgisini çekmesinin ana sebeplerinden biri tepeye çıkan bir füniküler olması. Füniküler, tepe, manzara dedikten sonra iş biter, turistler akın eder. . Tepeden hem Como şehrinin hem de gölün güzel bir manzarasını yakalayabilirsiniz. Çıkmışken biraz tırmanmayı ve yürümeyi göze alıyorsanız, Faro Voltiano olarak bilinen deniz fenerine de bir göz atabilirsiniz. Ulaşım: Como'nun merkezinden, Piazza Alcide de Gasperi, 4. Füniküler yaklaşık 7 dakika sürüyor. 1 hafta gibi bir süredir Milano ve Verona'da inanılmaz yemekler yiyip, hamur işine doymaya yakın olmamızdan mıdır ya da 80.000 bine yakın bir popülasyonu olan ve çok da fazla restoran/bar seçeneği olmayan bir şehirde mekanların bu kadar boş olmasına şaşırmamızdan mıdır bilinmez, burada yeme içme konusunda beklentilerimiz pek de fazla değildi. Yine de notlar alınmıştı, hedef belliydi ve Osteria l'angelo del Silenzio restoranına doğru yol aldık. Risotto'sunu, balkabaklı ravioli, ve ıstakozlu ravioli'sini denedikten sonra mekandan memnun bir şekilde ayrıldık. Eğer Como'da yemek için bir seçeneğiniz varsa, burayı önerebiliriz. Tabi olur da Como'nun en iyi restoranını araştırmak gibi bir girişimde bulunursanız sonuçlarda The Market Place de çıkabilir, burayı da deneyebilirsiniz. Ardından restoranın yakınında bulunan Fresco Coktail Shop'da kokteyl yudumlamak konusunda pek hevesliydik, ancak mekanın tek kapalı olduğu gün olan Salı'ya denk gelmiş olmamız ufak bir sorun yarattı. Zaten çok da fazla bar seçeneğinin olmadığı Como'da buraya bir şans verebilirsiniz. Kokteyl konusunda kararlı ve azimli bir şekilde yolumuza devam ettik ve Piazza Volta yakınlarında karşımıza çıkan Vintage Jazz Bar'da duraksadık. Dünyanın en klasik kokteyllerinden biri olan Margarita'yı bile nasıl bu kadar kötü yapabildikleri konusunda bir şoka uğramış olsak ve böyle sempatik bir yerde bar çalışanlarının antipatikliği konusunda dumura uğramış olsak da, komplike bir tarif gerektirmeyen içkiler içmek isterseniz buraya uğrayabilirsiniz. Hava sıcak, bunaldınız ve önünüzde serinleme kaynağı olan dev bir göl var. Ama çok yüksek ihtimalle aynı zamanda kafanızı kurcalayan bir soru da var; Como Gölü'ne giriliyor mu? Size Silivri yazlıkçılarının favori muhabbeti \"biz suyu test ettirdik, yüzde şu kadar cıva çıkmış yüzde bu kadar bilmem ne toksik maddesi çıkmış, bizim sitede doktor var\" gibi muhabbetlerle gelmek istemediğimiz için bu soruya da net bir cevap vermemiz mümkün değil. Ancak lokallere soracak olursanız su temiz ve girmenizde herhangi bir sıkıntı yok. Bizim konuştuklarımız \"pis diyorlar ama bence temiz.......\" gibi dahice cümlelerle geldiler. Eğer aklınıza yattıysa ve suya girme kararı aldıysanız, Como Gölü civarında suya girebileceğiniz bazı \"lido\"lar yani \"beach club\"lar var. Onların da bi' listesini şurada bulmanız mümkün. Como'nun turistik bir yer olduğunu ve zengin insanların bu civarda takılmayı sevdiği bir yer olduğunu söylemiştik. Bu durum, birçok sezonluk tatil destinasyonunda da olduğu gibi fiyatların da bir tık daha pahalı olmasına sebep oluyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu geziyi daha uyguna getirmek istiyorsanız, yaz sezonunu es geçeceksiniz. Bu şekilde en azından konaklama, araba kiralama vb. şeylerde daha uygun teklifler almanız mümkün oluyor. Yeme-içme fiyatları ise Milano ile aşağı yukarı aynı seviyede. Bir fikir edinmek isterseniz Milano gezi rehberimizde detaylandırdığımız bütçe konusuna bir göz atabilirsiniz. Bize buralar yetmedi, daha fazla göl, daha fazla huzur istiyoruz diyorsanız, Milano civarındaki diğer bölgelere ve göllere taşabilirsiniz. Bunlardan bazıları; Como Gölü yakınlarında bulunan Lecco, Como'dan yaklaşık 60km mesafede olan ve bir kısmının İtalya'ya bir kısmının ise İsviçre'ye ait olduğu Maggiore Gölü ve İsviçre'nin en bilinenlerinden biri olan Lugano. Biz Como'yu tam keşfetmeden başka bir yere gitmek istemediğimizden buraları gezme şansımız olmadı. Olsun, bir gün sizin için de geri döneceğiz! Güzel çalışma. Sizi merakla ve keyifle takip edeceğim. Birçok yerde okumadığım çok güzel detaylar buldum. Gezi öncesi çok yararlı olacak. Teşekkürler. Bizde İtalya seyahatiniz esnasında işinize yarayacağını düşündüğümüz bilgileri madde madde listeledik. Cok karışık olmuş. harita veya adım adım anlatsaydiniz keske. Arabayi comoda birakip, bellagio ya feribotla gidip oradan teknelerle küçük üçgen ve geri feribotla dönmek de bir alternatif. Konu cok zor ama okuyana umarım faydası olur.. Kızlar, yazıda verdiğiniz linkler çalışmıyor. Bir baksanız. Selam, biz Bellagio'da 2 gece konakladık ve çok güzeldi. Hatta bu yaz yeniden gitmeyi planlıyoruz. Coma'dan Bellagio'ya 2.30 saatlik bir feribot yolculuğuyla geçtik ve şahaneydi. Bellagio'dan Lecco'ya geçtik. Kesinlikle çok güzel ve alış veriş için ideal bir yer. Bellagio'da Pizza Bella'da pizza yemeden sakın dönmeyin. Como'ya dönüşü otobüsle yaptık ve keyifliydi. Kesinlikle ve kesinlikle burada konaklayın deriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/18/alternatif-berlin-gezi-rehberi", "text": "Berlin'i çok seven, sevmeyenleri uyaran, uyarmamıza rağmen sevmeyenleri dışlayan bir ekip olarak izninizle iddialı bir açıklama ile giriş yapmak istiyoruz: Berlin güzel bir şehir değil. Hiç boşuna kızmayın, görsel açıdan adamı kıskançlıktan İbrahim Kutluay'la kafayı bozmuş Demet Akalın'a çeviren onlarca Avrupa şehri varken Berlin'e güzel demek gerçekten anlamsız olur. Tabii ki istisnalar var, ancak çoğunlukla her yer inşaat, bazı muhteşem olan versiyonları hariç tüm duvarlar karalanmış durumda, çoğu mevsimi kasvetli ve açıkçası beton yığınları resmen üstünüze üstünüze geliyor. Fakat bu Berlin'i çok sevmeye, bağrınıza basmaya engel mi? Asla! Berlin'in bir ruhu var, Berlin'in bir karakteri var, Berlin soru sormaz, Berlin sorgulamaz, Berlin sizi anlar, siz Berlin'i anlamazsınız ama anlamaya çalışırken bayağı keyif alır, kendisiyle ilişki durumunuzu \"it's complicated\" olarak belirler ama kendisinden bir türlü kopamazsınız. Berlin, sizin bittiğine üzülmenize engel olamadığınız eğlenceli ama kırıcı ilişkiniz, arkasından \"biz onunla çok eğleniyorduk ama iyi bir insan değildi sanırım\" diye düşündüğünüz arkadaşınız gibidir. Berlin sizi asla terk etmez, kafanızda bir yerde durmaya devam eder, arada bir hatırlayıp özlersiniz ve en önemlisi elinizde olsa hemen geri dönersiniz! Hal böyle olunca, bunca alternatifin, bunca çeşitliliğin ve bu denli canlı bir hayatın olduğu şehir için alternatif bir Berlin gezi rehberi yazmadan geçmek olmazdı! Gelin bakın, şehri biraz daha seveceğinizin garantisini veriyoruz. Başlamadan gelen önemli not: Berlin'de Gezilecek Yerler, Berlin gece hayatı rehberi, Berlin'e gidecek turistler için bir takım ipuçları hatta Berlin ile ilgili şaşırtıcı gerçekleri derlediğimiz yazıyı da görmek isteyebilirsiniz, onları da sizin için buraya bıraktık. Berlin gezi rehberi yazımızda da anlattığımız üzere bu şehirde gezip görecek yer çok. Ancak bizce işin asıl kısmı turistlik görevlerinizi yerine getirip ana yerleri ziyaret ettikten sonra başlıyor. Berlin tam anlamıyla ruhu olan bir şehir olduğu için bu şehri tanımak yalnızca katedral görüp alışveriş caddesi gezmekten ibaret değil. Gerçekten arka sokaklarına dalmanız, \"buraya kim gider ulan\" dediğiniz yerlerine girip beklenmedik güzelliklerle karşılaşarak kendinizi şehrin ritmine kaptırmanız gerekiyor. Aşağıda anlatacağımız yerler çoğunlukla insanların Berlin'e ilk gidişlerinde koştur koştur gezdikleri yerler değil, ancak bizce çoğu o kategoriye eklenebilecek güzellikte. İkinci gidişinize mi saklarsınız yoksa bazılarını listenizin başına mı eklersiniz bilmiyoruz, biz önerilerimizi verip kararı size bırakalım. -Adres: Sophienstrasse 21 Fotoğraf odaklı sergileri gezmekten keyif alıyorsanız çok sevme garantisi verebileceğimiz galeriler kontenjanından C/O Berlin, Amerika Haus'un içinde yer alıyor. Gitmeden önce web sitelerinden özellikle dönemsel sergileri kontrol etmekte ve eserlerini göreceğiniz sanatçı ile ilgili ön bilgi edinmekte fayda var, gerçekten orijinal şeylere denk gelebiliyorsunuz. Eğer rehberli turla ilgileniyorsanız Cumartesi ve Pazar günleri mevcut, ancak sanıyoruz yalnızca Almanca olarak gerçekleştiriliyor ki gördüğünüz gibi ön bilgi edinip gitmek bu noktada daha da anlam kazanıyor. Almanca biliyorsanız çok tatlısınız ve sizi öpüyoruz, beraber gidersek bize de anlatın. -Adres: Hardenbergstrasse 22-24 -Her gün 11:00 20:00 arası açık Berlin ve yakın tarih inanılmaz iç içe olduğu için daha alternatif bir geziye giriştiğinizde bile 2. Dünya Savaşı bağlantılı konulara kontrolsüzce sürükleniyorsunuz. Topography of Terror, 1933-1945 yılları arasında Nazi subayları tarafından ana merkez olarak kullanılmış bir bina ve çevresinde yer alan bir tarih müzesi. Sürecin nasıl geliştiğine, partinin nasıl örgütlendiğine, ne şekilde ilerlediklerine dair birçok bilgi edinebiliyor ve insanoğlundan bir kez daha tiksiniyorsunuz. Aynı zamanda Berlin Duvarı'ndan kalıntılar görebilmeniz de mümkün. Müzenin girişi ücretsiz. Evet inanılmaz moral bozan ve adama dünya düzenini 1000 kez daha sorgulatan bir müze, ancak bizce kesinlikle ziyaret edilmeli. -Adres: Niederkirchnerstrasse 8 Berlin gibi bir şehirde modern sanat odaklı bir müze olmaması resmen ayıp olurdu. Zaten şehirde belli bir saatten sonra gördüğünüz manzaraları alıp bir mekanın içine yerleştirseniz ve başına da birkaç inceleyen hipster koysanız çok yüksek ihtimalle \"performans sanatı\" olarak adlandırılırdı. Berlinische Galerie, henüz haberdar olmadığınız ancak tanışmaktan mutluluk duyacağınız yeni Alman sanatçılar keşfetmek için tam bir nokta atışı. Bu arada ana sergi ile birlikte şuradan dönemsel sergilere de göz atmayı unutmayın deriz, güzel işlere denk gelebiliyorsunuz. -Adres: Alte Jakobstrasse 124-128 -10:00-18:00 arası açık, Salı kapalı, giriş 8 Euro. Berlin'e farklı dönemlerde ayak basmış kişilere \"Kreuzberg nasıl bir yer?\" sorusunu soracak olsanız her birinden farklı cevap alırsınız. Birkaç sene önce Kreuzberg'e yolu düşmüş biri size \"Küçük İstanbul\" tanımlamasıyla gelebilir, Almanca tek bir tabela bile göremeyeceğiniz ya da sokakta çekirdek çitleyen ya da aşağı \"BERAAAT YEMEK HAZIIIR\" diye bağıran Türk kökenine %100 bağlı kalmış teyze ve amcalardan bol bir şey olmadığını söyleyebilir. Yakın zamanda gitmiş biri ise size son derece kozmopolit, gece hayatının yoğunlaştığı, 3. dalga kahveciler ve yeni yeni mekanların etrafı sardığı bir ortamdan bahsedebilir. Hangisi doğru diye soracak olursanız ikisi de baştan aşağı doğru efendim! Kreuzberg bu dönem itibarıyla inanılmaz popüler, inanılmaz canlı. Ancak aynı zamanda şehrin Türk popülasyonunun en yoğun olduğu bölümü. Bar, yanında cami, yanında dönerci, yanında burgerci, yanında kahveci şeklinde yan yana dizilmiş birbiriyle konsept olarak müthiş alakasız birçok mekanı görünce siz de ne demek istediğimizi tam olarak anlayacaksınız. Zaten dev \"Kreuzberg Merkezi\" yazısını gördüğünüzde sizin için de işler iyice netleşecek. Sonuç olarak burası Berlin'de alternatif bir gezi gerçekleştirmek istediğiniz takdirde en çok vakit geçireceğiniz bölgelerden biri olacak ve eminiz ki siz de bizim gibi bu acayip karmaşaya anlamlandıramadığınız bir hayranlık duyacaksınız. Zaten yazdığımız mekan önerilerinin birçoğu da Kreuzberg ve civarında yer alıyor. Neukölln de aslında teknik olarak Kreuzberg'in bir başka versiyonu. Yalnızca Kreuzberg kadar hızlı bir değişim yaşamadığı için bir tık daha az popüler olduğunu söyleyebiliriz. Fakat burası da tıpkı Kreuzberg gibi Türklerin yoğun olduğu, gece hayatının yoğunlaşmaya başladığı, hipsterların akın akın saldırdığı bir bölgeye dönüşmeye başladı bile. Zaten buraları keşfetmek isteseniz de istemeseniz de, şehir sizi resmen buralara doğru itiyor, dolayısıyla gerçek Berlin'i tanımak istiyorsanız göçmenler ve lokallerin birbirine karıştığı ve en önemlisi hiç kimsenin birbirinden rahatsızlık duymadığı Neukölln'e elbet ayak basacaksınız. Keyfini çıkarın, yeni bir şeyler oluyorsa bize de haber edin. Burası da aynı Kreuzberg ve Neukölln gibi son yıllarda oldukça popüler bir bölge haline gelmiş durumda. Aslında ilk bakışta oldukça sakin, günün ortasında en aktif olması gereken saatlerde bile sokakta fazla insanla karşılaşamayacağınız bu bölgede Berlin'in en popüler kahvecilerinden, barlarına, sanat galerine kadar birçok mekan bulmak mümkün. Bu bölgeyle ilgili şöyle de tuhaf bir bilgi edindik. Aşağıda size önerdiğimiz Bonanza Coffee'de otururken karşılaştığımız bebek sayısının anormal derecede fazla olduğunu tespit ettik. Bunun sebebi de bölgenin, Berlin'deki en genç kesimin en yoğun olduğu yer olmasıymış. Berlinliler kahve meselesini ciddiye alıyor. Hipster'ı bol şehir olduğundan mıdır bilinmez, ortalık 3. dalga kahveciden geçilmiyor, acayip çok seçenek var. Bu sebeple birkaç gününüz varsa ve siz de bizim gibi iyi kahve arayışına giriyor, hatta yine bizim gibi evinizde öğütmek için de kahve alıyorsanız, gün içinde birkaç farklı kahveci denemeye kalkışabilirsiniz. Biz orada bulunduğumuz günler boyunca manyaklar gibi kahve tüketerek en iyileri tespit ettik, diğerlerini hiç karıştırmadan aşağıdaki kahvecilere yönelebilirsiniz. Deneyemediğimiz ve aklımızda kalan 3 mekanı da şuraya bırakalım, bizim yerimize siz deneyip bize de haber edersiniz; Godshot Coffee, No Fire No Glory, CK Coffee. Kahveciler çoğunlukla en geç 19:00'da kapanıyor, burası Berlin, ya akşam içki içeceksiniz, ya da komple dışarı çıkmayacaksınız dayatmasına hoşgeldiniz, yapacak bir şey yok. (ya da Bacanaklar 2 Aile Salonu'nda mangala gidebilirsiniz tabii) En azından çoğu Pazar günleri açık. Buna da şükür. Berlin'de hızlı bir kahvaltı için de, yayıla yayıla brunch yapmak için de seçenek çok. Özellikle hafta sonu kahvaltısını uzun uzun yapmak burada da bir adete dönüştüğü için güzel kahvaltı yapabileceğiniz mekanlar çoğunlukla uzun uzun kuyruklar anlamına da geliyor. Fakat korkmayın, çünkü bazı mekanlar insanların çok beklemesinin önüne geçebilmek için hafta sonu kahvaltı saatlerinde internet bağlantısını kapatmak, laptop kullanılmasına izin vermemek gibi gaddarca önlemler bile almışlar. Aralarında menüye \"buraya bir şeyler yemeye geliyorsunuz, bilgisayarınızı önünüze açıp saatlerce oturmasanıza ulan\" diye çemkiren yazılar ekleyenleri bile var. Ayrıca en azından aşağıda bahsedeceğimiz mekanların kahvaltı için rezervasyon almadığını da ekleyelim. Biraz beklemeyi göze almanız gerekecek, ama en azından Pazar günü boğazda kahvaltıya gidip 45 dakika sıra beklemiş gibi de hissetmeyeceksiniz. Future Breakfast: Future Breakfast son derece ulvi görevi olan bir konsept. Çünkü bunu üreten kişi şöyle düşünmüş: Gece içki içiyorum, sabah pert bir halde uyanıyorum ve sabah hak ettiğimi yiyemiyorum! Acaba hang over ve ötesi bir sabaha uyandığımda ne yesem mutlu olurdum? Bu müthiş arkadaş, bu mantıktan yola çıkarak belirli aralıklarla yer değiştiren bir \"kahvaltı karavanı\" oluşturmuş. Evet güzel şeyler yapıyorlar ve evet bizce yapmak istediği şeyi büyük ölçüde başarmış. Karavan olmasının bir getirisi olarak burayı denemeden önce hangi mekanın içinde ya da hangi bölgede olduklarını şuradan kontrol etmekte fayda var. Şurada size Berlin'in gece hayatının nasıl da herkese göre olmadığını, ne tür acayiplikler yaşandığını falan bayağı detaylıca anlatmıştık. O yüzden işin o kısımlarına burada hiç girmeyeceğiz. Sonra bize \"BERGHAIN YOZMOMOŞLOR\" diye söylenmeyin, onlar öbür yazıda. Biz burada daha sakin mekan önerileri vereceğiz. Kulüp öncesi önerileri olarak da adlandırabiliriz. Yazı diliniz ve içerik kaliteniz çok başarılı. Bu yazı ve diğer Berlin yazılarınız bizim için güzel bir rehber oldu, özellikle Kreuzberg paragrafını okuduktan sonra yarım günümüzde o bölgenin sokaklarında gezmeye ayırdık. Spotify'da da daha fazla çalma listesi oluşturmanız dileğiyle.."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/21/yurtdisina-goc-rehberi", "text": "En çok soru aldığımız konuların bir listesini yapsak \"nasıl bu kadar geziyorsunuz?\" ve \"zengin misiniz\" sorusunun ardından \"x'e nasıl taşınabilirim, yurtdışına göç meselesi nasıl oluyor?\" sorusunu koyardık. Hal böyle olunca daha fazla ertelemeden Türkiye'den en çok göç edilmek istenen ülkelerin kendimizce bir listesini çıkarıp bu sorunun cevabını da mümkün olduğunca vermeye çalıştık. Aşağıda okuyacaklarınızı söz konusu ülkelerin resmi sitelerinden ve oralarda yaşayan eşimiz dostumuzdan topladığımız bilgiler üzerinden derledik. Tabii ki bu bilgiler güncellenebilir, değişebilir ya da durum göre çok daha detaylandırılabilir ancak kaba taslak haliyle durum bu. İşinize yarar diye umuyoruz. Bizi Instagram'dan takip etmek isterseniz onun da linkini şöyle bırakalım. - Eğer ailenizden birisi 18 yaşın üzerinde bir Kanada vatandaşı ise ya da oturma izni varsa, bu kişi size başvuru yapmanız için aracı olabiliyor. - Eğer Kanada'da bir firma için çalışmaya başladıysanız ve bu şekilde çalışma iznine sahip olduysanız, ülkede 2 sene tam zamanlı olarak çalıştıktan sonra, oturma izni için başvurma hakkı kazanıyorsunuz. - Eğer Kanada'ya bir uluslararası öğrenci statüsünde giderseniz ve mezun olduktan sonra orada yaşamak istiyorsanız yine diğer göçmenlere kıyasla bir puan önde başlıyorsunuz. Okulunuzu bitirdikten sonra Kanada'da tam zamanlı olarak çalışmaya devam ederseniz işiniz daha da kolaylaşıyor. Bu noktada dikkat etmeniz gereken önemli detaylardan biri de, bazı eyalet hükümetlerinin, başka eyaletlerdeki okulları resmi olarak tanımayabiliyor olması. - Yukarıda da kısaca söz ettiğimiz gibi, eğer kalifiye işçi sınıfına giriyorsanız yine göçmenlik başvurusunda bulunabiliyorsunuz. Örneğin tıp, mimari, akademisyenlik, mühendislik, hukuk, yöneticilik, bilim gibi alanlarda iş yapabilir durumdaysanız bu gibi alanlar için öncelik tanıyorlar ve bu başvuru biçim \"Express Entry\" olarak adlandırılıyor. Ancak tabii ki kalifiye işçi olma durumunun yalnızca yukarıda saydığımız alanlarla sınırlı olduğunu düşünmeyin, önemli olan iş gücü sağlayabilmeniz. Örneğin X eyaletinde hayvancılık alanında çalışacak işçiye ihtiyaç, Y eyaletinde madencilik konusunda çalışan gerekiyor ve bu sebeplerle de yabancı işçilerin ülkeye girişine destek verebiliyorlar. - Şayet Kanada'da yaşamak nasıl bir şeydir diye kafanız karıştıysa şurada ve şurada Kanada'da yaşayan Türkler ile yapılmış ve geçtikleri süreçleri anlatan iki adet röportajımız mevcut. Bu arada Quebec Eyaleti'nin göçmenlik süreçleri diğerlerinden farklı, aklınızda bulunsun. Ben daha fazla bilgi istiyorum diyenler için şuradaki resmi siteye tık tık. - Çekirdek aileniz Amerikan vatandaşıysa bu kişiler size Green Card'a başvurabilmeniz için kefil/aracı olabiliyor. Tabii ki bu çoğumuz için en düşük ihtimalli durum) Ayrıca eğer vatandaş olan birinci derece akrabanızın veya eşinizin aracılığıyla başvuracak olursanız süreç bir tık daha hızlı oluyor da diyebiliriz. (3. senenizde başvuru yapabiliyorsunuz, normalde süre 5 yıl) - Eğer Amerika'da bir iş bulduysanız ve söz konusu şirket ile X senelik bir anlaşmaya vardıysanız, Amerika'daki işvereniniz aynı şekilde size kefil/aracı olabiliyor. Ancak büyük firmalar dışında, bu durum genellikle çoğu işverenin tercih etmediği ve altına girmek istemediği bir sorumluluk. Aynı şekilde, bir iş bulmamış olmanıza ya da aracı bir firma olmamasına rağmen, eğer sıradışı ya da özellikli kabul edilebilecek bir yetkinliğiniz varsa ya da spor, bilim, sanat gibi alanlarda Amerika'nın değerlendirmesine göre özellikli kabul edilebilecek bir yetkinliğiniz varsa, yine göçmenlik başvurusunda bulunabiliyorsunuz. Hayır arkadaşlar, amuda kalkmak ya pamuğun üzerinde fasulye çimlendirmek sayılmaz. L - Amerika'nın \"Özel İş Kategorileri\" olarak adlandırdığı ve Amerika'nın resmi göçmenlik bürosu USCIS'in web sitesinde ihtiyaçlara göre güncellediği bir listesi mevcut. Bu listede yer alan işlerden herhangi birinin kriterlerini yerine getirebiliyorsanız, nitelikli çalışan olarak ayrı bir süreçten geçebiliyor ve göçmenlik için başvurabiliyorsunuz. - Gelelim Türkiye'de yaşayan bireyler olarak çoğumuzun içine dahil olduğunu düşündüğü kategoriye \"Sığınmacı Kategorisi\". Bu kategori dahilinde eğer, din, ırk, politik görüş gibi konular sebebiyle ülkenizde kalamayacağınızı kanıtlayabiliyorsanız, bu kategoriden bir başvuru yapabilme imkanınız da var. - En masraflı seçeneklerden biri de yatırım yapmak. Eğer kenarınızda köşenizde şöyle bir 500.000 1.000.000 dolarcığınız varsa ve yapacağınız yatırım en az 10 kişiye iş sağlıyorsa, bu göçmenlik başvurusu kapsamında Amerika'nın her sene kabul ettiği 10.000 kişiden biri olma şansını yakalayabiliyorsunuz. - Şayet bir Amerikan vatandaşı ile evlenecek olursanız da Green Card'a başvurabilme hakkınız var. Öyle ki bu durum şu anda Amerika'da bir sektöre dönüşmüş durumda desek abartmış olmayız, bayağı ciddi ciddi para karşılığı evlenen insanlardan falan bahsediyoruz. Artık o kadarına da girişmezsiniz herhalde. Zaten şayet girişecek olursanız, bu gibi vatandaşlık için sahte evlilikler yapılıyor olması nedeniyle Amerika devleti çok ciddi soruşturmalar yapıyor. Yani o filmlerde gördüğünüz çat kapı eve gelip, birbirinizi ne kadar tanıdığınızı sorgulamaya çalışan kişiler gerçekten var. Bunun için aynı zamanda şöyle bir sistem de geliştirmişler; Eğer vatandaş olan eşiniz üzerinden Greed Card başvurusu yapacaksanız, öncelikle size 1 senelik geçici bir oturma izni veriyorlar. 1 sene sonunda hala evliyseniz ve kriterlere uygunsanız, o zaman kalıcı bir Green Card sahibi oluyorsunuz. - Amerika'ya göç etmek için en çok tercih edilen seçeneklerden biri de tabii ki Green Card çekilişi sistemi. Bu şekilde özellikle Amerika'ya daha az göç aldıkları ülkeler arasından senede 50.000 kişi Green Card kazanma hakkına sahip oluyor. Bu gibi bir başvuruda bulunabilmek ve tarihleri takip edebilmek için şuraya göz atabilirsiniz. Size verdiğimiz link dışında bir sayfaya güvenmemekte fayda var, çünkü bu şekilde insanları dolandırmaya çalışıyorlar, aman dikkat. Eğer bu süreçlerden geçip Green Card sahibi olursanız da bu yüzde yüz paçayı kurtardığınız anlamına gelmiyor. Amerika Green Card'ı laf olsun diye değil, ülkede ciddi ciddi yaşamayı düşünenler için veriyor. Çünkü Green Card sahibi olmak, aslında bir nevi oy kullanmak dışında bir Amerikan vatandaşının neredeyse tüm haklarına sahip olmak gibi bir şey. Size çalışma izni bile tanıyor. Eğer Green Card'ı aldıktan sonra hemen Amerika'ya yerleşmek gibi şansınız yoksa ancak bu hakkınızı kaybetmek de istemiyorsanız, Green Card'ı aldıktan sonraki süreçte her sene en az 1 kez Amerika'ya gitmeniz gerekiyor. Bu da size Green Card'ınızı elinizde tutmak için garanti vermiyor, çünkü eğer ciddi olarak Amerika'da yaşama niyetiniz olmadığı şüphesine düşerlerse, oturma izninizi iptal edebiliyorlar. Eğer gidip hemen Amerika'ya yerleşmek gibi bir niyetiniz varsa, Amerika'da 5 sene yaşadıktan ya da 5 sene içinde en az 40 ayınızı Amerika'da geçirdikten sonra Amerikan vatandaşlığı için başvurmaya hak kazanıyorsunuz. Eğer Amerika'da yaşamak konusunda şüpheleriniz varsa, OitheBlog'un 8 sene boyunca Amerika'da yaşamış İdil'i ile yaptığımız ve Amerika'daki yaşam koşullarını anlatan bir röportajımız mevcut. - Eğer Avustralya'ya öğrenci olarak gitmek istiyorsanız bunun için öğrenci vizesine başvurmanız gerekiyor. Bu vizeyle birlikte, öğrenci olduğunuz süre boyunca Avustralya'da kalmak ve varsa eşinizi veya 18 yaşından küçük çocuklarınızın sizinle birlikte orada yaşaması için hak kazanmış oluyorsunuz. Mezun olduktan sonra Avustralya'da yaşamaya ve çalışmaya devam etmek isterseniz, Avustralya hükümetinin eğitim sonrası çalışmak isteyenler için sunduğu özel bir vizeye başvurabiliyorsunuz. Bu başvuruda en önemli kriterlerden biri, çalışmak istediğinizi alanı belirtmeniz ve bu alanın okuduğunuz bölüm ile ilgili direkt ilişkili olması. Eğer değerlendirmeler sonucu olumlu bir sonuç alırsanız, bu vize ile belirli bir süreliğine Avustralya'da çalışma ve yaşama olanağınız oluyor. - Bahsettiğimiz diğer ülkelerde olduğu gibi, Avustralya'da bir firmada çalışmaya başlarsanız, onların aracılığıyla çalışma ve oturma iznine başvuru yapabiliyorsunuz. Ancak bu seçenek ile vizeye başvuru yapabilmeniz için 50 yaş altı olmanız ve bu firmanın size aracı olması için bir \"sponsor\" olarak uygun kriterlerde olması ve başvurusunun kabul edilmesi gerekiyor. Bu süreçte firmanın size vereceği pozisyonun da, şuradan ulaşabileceğiniz, CSOL olarak adlandırılan listeye dahil olması gerekiyor. Tabii aynı zamanda yetkinliğiniz, deneyiminiz ve İngilizce seviyeniz gibi başka kriterlere da bakarak değerlendirme yapıyorlar. Eğer başarılı sonuçlanırsa, ilk etapta 4 seneye kadar uzayabilen geçici bir vize almış oluyorsunuz. Aynı pozisyonda 2 sene çalıştıktan sonra eğer kriterlere uygun olursanız, işvereniniz kalıcı oturma alabilmeniz için size aracı olabiliyor. - Eğer herhangi bir firmadan bağımsız olarak çalışma ve oturma iznine başvurmak istiyorsanız, ülkenin istihdam ihtiyaçlarına yönelik belirlenen SkillSelect programı üzerinden \"nitelikli göçmen\" olarak da başvuru yapabilirsiniz. Bu seçenek için de öncelikle 50 yaşın altında olmanız ve yeterli derecede İngilizce biliyor olmanız gerekiyor. Eğer bu kriterle uyuyorsanız başvuru yapmadan önce ilk olarak, yetkinliğinizi değerlendirmek adına oluşturdukları, şuradan ulaşabileceğiniz, EOI adlı bir form doldurmanız gerekiyor. SkillSelect seçeneği üzerinden yapacağınız başvurular da vize tipine göre SOL veya CSOL listelerinde belirlenen iş dallarına göre değerlendiriliyor. SkillSelect üzerinden değerlendirebileceğiniz bir başka seçenek de, \"bölgesel istihdam\" olarak adlandırdıkları, Avustralya'daki eyalet veya bölgelerin ihtiyaçlarına yönelik belirlediği pozisyonlara başvurmak. Bu konu ile ilgili daha fazla bilgi almak ve güncel iş pozisyonlarına bakmak için, tüm ve eyaletlerin web sitelerinin listelendiği şu linke bir göz atabilirsiniz. Şu anda Avustralya doktorlara çok ihtiyaç olduğundan bu alan için ayrıca bir vize başvurusu alıyor, aranızda başka bir ülkeye göç etmek isteyen doktor varsa, Avustralya sizin için mantıklı bir seçenek olabilir. - Eğer 18 yaşında büyük olan ve Avustralya'da oturma izni/vatandaşlığı olan bir çocuğunuz, anneniz babanız, ya da eşiniz varsa işiniz çok daha kolay. Çünkü bazı ana kriterlere uyduğunuz sürece bu kişiler size oturma izni olmak için aracı olabiliyor. Aynı şekilde eğer yukarıda bahsettiğimiz seçenekler biri üzerinden çalışma ve oturma izni aldıysanız, eşiniz, 18 yaşın altındaki çocuğunuz ve duruma göre anne ve babanıza da aracı olarak oturma izni için başvuru yapabiliyorsunuz. - Eğer Avustralya'ya belirli bir iş alanında yatırım yaparak gitmek niyetindeyseniz bu da süreli ve kalıcı şeklinde farklı vize seçenekleri sunuluyor. Ancak bu da yatırım yapmak istediğiniz bölgeye ve ülkenin o dönem koşulları itibarıyla destekleme ihtiyacı duyduğu sektöre göre değişiyor. Dolayısıyla böyle bir yatırım için daha ciddi bir araştırma sürecine girmek gerekiyor. Yine de şu bilgiyle bir başlangıç yapabilirsiniz; resmi sitelerinde 1.500.000 ve üzerinde bütçelerden bahsediliyor. Gelelim işin en son kısmına. Avustralya'da vatandaşlığa hak kazanabilmeniz için öncelikli olarak şu kriterlere uygun olmanız gerekiyor; geçerli bir Avustralya vizesi ile ülkede en az 4 yıl yaşamış olmanız, başvurudan önceki son 12 ayda kalıcı bir oturma izniyle yaşamış olmanız, bu süre boyunca ülke dışında toplamda 1 seneden fazla kalmamış olmanız, ve başvuru yaptığınız tarihten önceki 12 ay içinde 90 günden fazla ülke dışında bulunmamış olmanız, herhangi bir sabıkanızın olmaması, Avustralya'da yaşamaya devam etme niyetiniz veya yakın bir ilişkiniz olacağını göstermeniz gerekiyor. Avustralya'da yaşamak nedir ne değildir merak ediyorsanız, Avustralya'ya göç etmiş Türklerin ülkeye bakış açısını çözebilmek adına şuradaki ve şuradaki röportajlarımıza göz atabilirsiniz. - İlk başvurubileceğiniz seçenek oturma izni. Oturma izninin süresi sınırlı ve bu izne başvurabilmek için Almanya'ya göç ediyor olma sebeplerinizin Almanya hükümetinin beklentileriyle uyuşuyor olması gerekiyor. Yani neden bahsediyoruz? Almanya'da eğitim almak, Almanya'da çalışmak, aile bağlantılı olarak Almanya'ya göç etmek nedeniyle gidiyorsanız ya da Avrupa Birliği'nin bir başka üye ülkesinde oturma iznine sahipseniz Almanya'da oturma izni için başvurabiliyorsunuz. Oturma iznin süresi sınırlı olmasına rağmen koşullara göre uzatılabiliyor. - İkinci seçeneğiniz yakın zamanda yürürlüğe giren Mavi Kart uygulaması. Bu uygulama aslında nitelikli işçileri Almanya'ya çekmek için oluşturulmuş bir sistem. Mavi Kart'a başvurabilmek için en önemli kriterlerden biri eğitim seviyenizin yüksek okul ya da daha da üzerinde olması. Aynı zamanda ek bir ön koşul olarak emeklilik sigorta primlerinizi Almanya kriterlerine uygun olarak yatırmanız isteniyor. 33 ay boyunca düzenli olarak çalışıp primlerinizi yatırırsanız süresiz oturma izni hakkına sahip oluyorsunuz. Eğer B1 seviyesinde Almanca bildiğinizi kanıtlayabilirseniz oturma izninizi 21 ay sonra da alabiliyorsunuz. Eğer eşinizle gittiyseniz, eşiniz de siz orada çalışmaya başladığınız andan itibaren derhal çalışma iznine sahip oluyor. - Oturma iznini aldıktan sonra ya da Mavi Kart sahibiyseniz yerleşim iznini almak için 5 yıl boyunca oturma izni sahibi olmanız gerekiyor. Ancak bunun yanında tabii ki başka ön koşullar da istiyorlar. Örneğin kendinin ve aile üyelerinin geçimini sağlayabilmek, yeterli Almanca bilgisi ya da sabıkanızın olmaması gibi. Bu noktada Mavi Kartlılar oturma izni sahiplerine kıyasla bir tık daha avantajlı. Çünkü yüksek nitelikli göçmen oldukları için 5 yıl süre önkoşulu olmadan da bir yerleşim izni alabilme şansları oluyor. - Tüm bu süreçlerin ardından sınırsız oturma hakkınız varsa, eğer vatandaşlığa kabul testini geçtiyseniz, 8 yıldır Almanya'da yasal olarak ikamet ediyorsanız, yeterince Almanca biliyorsanız, sabıkanız yoksa, kendi geçiminizi sağlayabiliyorsanız ve Almanya anayasal düzenine inandığınızı beyan ederseniz vatandaşlığa hak kazanıyorsunuz. Bu arada, hatırlatmakta fayda var, Almanya çifte vatandaşlığı kabul etmeyen ülkeler listesinde. Bu sürece girmeden önce bu durumu da göz önünde bulundurmakta fayda var. İspanya'ya göçmenlik sürecinize de tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi bulduğunuz bir iş ve işvereniniz aracılığıyla başlayabiliyorsunuz. Ancak İspanya'nın göçmenlik konusunda ön plana çıkmasının asıl sebebi özellikle gayrimenkul yatırımında bulunanlara oturma izni sağlıyor olması. Ancak tabii ki öyle rastgele bir yatırımdan bahsetmiyoruz, minimum 500.000 Euro'luk bir yatırım yapmanız gerekiyor. Eğer İspanya'ya aileniz ile birlikte gitmek istiyorsanız, bu kişi başına yapmanız gereken bir yatırım değil. Yatırımı yapan kişinin eşi ve çocukları da aynı şekilde oturma izni için başvurma şansına sahip oluyorlar. Eğer ülkeye gayrimenkul yatırımı yapmak için başvuruda bulunursanız, size bu satın alma sürecini tamamlayabilmeniz için 1 sene boyunca geçerli olacak bir \"yatırımcı vizesi\" veriyorlar. Bu bir senenin sonunda eğer bir gayrimenkul almış olduğunuzu ispatlarsanız iki senelik oturma izni almaya hak kazanmış oluyorsunuz. Oturma iznini almaya hak kazandıktan sonra eşiniz, 18 yaşın altındaki çocuğunuz veya 18 yaşından büyük olsa da size ekonomik açıdan bağımlı olan çocuğunuz için de oturma izni başvurusunda bulunabiliyorsunuz. Bu iki senenin sonunda ise, yatırımınızla ilgili gereken bütün yasal zorunlulukları olması gerektiği şekilde yerine getirdiyseniz, 5 senelik oturma izni hakkınız daha oluyor. 10 sene boyunca İspanya'da kalırsanız, İspanya vatandaşı olmaya hak kazanıyorsunuz. Eğer aşağıda anlatacağımız durumdan haberdar değilseniz, neden bunca ülkenin içinde Malta'yı niye bu listeye koydular ya da galiba Malta'ya gidiyorum, acaba bir adaya düşsem yanıma alacağım 3 şey nedir gibi düşüncelere kapılmış olabilirsiniz, birazdan sizi aydınlatacağız. Malta'ya diğer pek çok ülkede olduğu gibi kriterleri yerine getirdiğiniz takdirde çalışma izni vasıtasıyla gidebiliyorsunuz. Ayrıca yeterli geliriniz olduğunu kanıtlayabilirseniz belirli bir süre için oturma iznine sahip olabiliyor ya da eğer varsa Malta vatandaşı olan bir başka aile bireyi aracılığıyla yine oturma izni için başvurabiliyorsunuz. Ancak bu seçenekler aracılığıyla bir oturma iznine başvurursanız, uzun süreli ikamet izni için en az 5 sene ülkede kesintisiz olarak yaşamanız gerekiyor. Şimdi gelelim Malta'nın bunca ülke arasında ön plana çıkmasının asıl sebebine. Malta, aşağıdakileri gerçekleştirdiğiniz takdirde, size 12 ay gibi bir sürede direkt olarak Malta vatandaşı olma hakkı tanıyor. - Yatırımcı programı olarak adlandırdıkları seçenekte ilk etapta Malta'nın ekonomisine katkıda bulunmanız adına devlete 650.000 Euro'luk bir bağışta bulunmanız gerekiyor. Bunu sorun etmiyorsanız ve tabii ki 650.000 euro bağış yaparım beybisi ne olacak diyorsanız, küçük sürprizlerle şaşırtmaya devam edeceğiz çünkü işler bu şekilde bitmiyor. Eğer yanınıza eşinizi ya da 18 yaşın altında çocuğunuzu götürmek istiyorsanız her ikisi için de +25.000 Euro, maddi olarak desteklediğiniz ve 18 yaş üstü bir çocuğunuz varsa da 50.000 Euro daha ödemeniz gerekiyor. Bunun üstüne ise, Malta'da en az 350.000 Euro değerinde bir ev satın almanız ya da yıllık 16.000 Euro ve üzeri kira ödüyor olmanız gerekiyor. Durun, daha bitmedi! Nereye gidiyorsunuz, bir şey anlatıyoruz. Tüm bunları yaptıktan sonra yine Malta devletine bir katkıda daha bulunmanız bekleniyor ki onda da hisse ve bono üzerinden 150.000 Euroluk bir yatırım daha yapmanız gerekiyor. Bunun sonucunda da 12 gibi bir süre içinde Malta vatandaşı olmaya hak kazanıyorsunuz. - Malta'da yaşamak nasıl bir şeydir merak edenler için birkucukulke. com ile yaptığımız Malta'da yaşam röportajımıza göz atabilirsiniz. Eğer siz de İskandinav ülkelerinin düzenine vurulmuşlardansanız, Norveç' göç etme seçeneğini değerlendiriyor olabilirsiniz. Norveç'e tabii ki yakınınız üzerinden başvuruda bulunmak en net yöntem. Ancak tabii ki çoğumuz bu olanağa sahip değiliz. Dolayısıyla aşağıda size sunacağımız seçeneklerden birini değerlendirmek gerekiyor. - Eğitim sisteminin ne kadar başarılı olduğunu göz önünde bulunduracak olursak Norveç'te üniversite okumak ya da Norveç'te yüksek lisans yapmak istiyor olabilirsiniz. Bu şekilde Norveç'e gidecek olursanız orada okuduğunuz süre boyunca öğrenci vizeniz ile birlikte orada yaşama ve haftada 20 saat çalışma izniniz de oluyor. Eğer eşiniz veya varsa çocuğunuzun da bu süre içinde yanınızda olmasını istiyorsanız, onlara kısa süreli oturma izni alabilmek adına da bir başvuruda bulunabiliyorsunuz. Ancak bu noktada tabii ki kendinizin ve ailenizin orada geçimini sağlayabileceğinize dair bir kanıtınız olması da gerekiyor. Bu seçeneği özellikle vurgulamamızın sebebi, Norveç'te bu şekilde bulunduktan sonra hem orada okumuş olacağınız hem de orada iş deneyiminiz olacağı için, bundan sonraki süreçlerde orada kendinize uygun bir iş pozisyonu yaratıp, kalma ihtimaliniz çok daha yüksek oluyor. - Eğer Türkiye'den Norveç'te bir iş bulma arayışına girdiyseniz ve henüz uzun süreli bir iş bulamadıysanız, Norveç'e \"dönemsel işçi\" olarak gidebiliyorsunuz. Örneğin turizm, yeme içme sektörü, tarım gibi alanlarda bir iş pozisyonu bularak, kısa süreli oturma izni hakkını da kapmış oluyorsunuz. Bu süre Norveç'te yasal olarak kalıp, daha uzun süreli bir iş arayışına girebilmek adına mantıklı olabilir. Bu arada, Norveç'in konumunu ve Norveçli balıkçılar ile ilgili esprileri hatırlayacak olursanız size garip gelmeyecek bir dönemsel işçilik seçeneği de gemilerde çalışmak. - Eğer eğitim seviyeniz üniversite mezunu veya üzerinde ise \"nitelikli çalışan\" olarak Norveç'ten oturma ve çalışma izni alabilme şansınız var. Bunun için birkaç seçeneğiniz var. Örneğin oradaki bir firmada çalışmaya başlayacak olursanız işiniz oldukça kolaylaşıyor. Ya da Türkiye'de bir firma sahibiyseniz, bu işinizin Norveç'le bağlantılı olduğunu kanıtlayabilirseniz bu şehirde de bir oturma iznine sahip olabiliyorsunuz. - Norveç'te 3 sene boyunca geçerli bir oturma izni ile yaşadığınız zaman eğer sabıkanız yoksa ve yeterli derecede Norveççe konuşabilecek noktaya geldiyseniz daha uzun süreli bir oturma izni almaya hak kazanıyorsunuz. Eğer son 10 yılınızın 7 yılını Norveç'te geçirdiyseniz de vatandaşlığa başvurma hakkı kazanıyorsunuz. Eğer Uruguay'da yaşamak istiyorsanız, Uruguay vatandaşlığı sürecine geçiş yapmadan önce, tabii ki oturma izni almanız gerekiyor. İlk etapta bazı formalite belgeler sunmanız gerekiyor. Ayrıca orada çalışmaya başlayana kadar geçinebileceğiniz kadar paranız olduğunu kanıtlamanız da isteniyor. Bu gibi adamı çok da zorlamayacak belgeleri sağladıktan sonra başvurunuzu gerçekleştiriyorsunuz ve üstünde \"BEN BURAYA UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞI İÇİN GELDİM SELAM :)))\" yazan bir kağıt falan vermediyseniz süreç başlıyor. Oturma iznini ne zaman alacağınız belirsiz, çünkü süreç dönemsel olarak değişkenlik gösteriyor. Ancak bu süreç boyunca Uruguay'da kalmanız için de size geçici bir kimlik benzeri belge sağlıyorlar. Uruguay'da oturma izniniz onaylandıktan sonra, eğer evliyseniz 3 sene, bekarsanız 5 sene içinde Uruguay vatandaşı olma hakkında sahip oluyorsunuz. Üstelik bu süreç, oturma iznini aldığınız andan itibaren değil, başvuruda bulunduğunuz günden itibaren sayılıyor. Yani Uruguay vatandaşı olmak için ülkeye herhangi bir yatırım yapmanız ya da herhangi bir konuda kendinizi ispatlamanız falan gerekmiyor. Uruguay ile ciddi ciddi ilgilenenleriniz için şurada Uruguay deneyimizi, ülkenin sistemini ve yaşam koşullarını anlattık. hahahah biz de sizi seviyoruz 🙂 oh o da iyiymiş ya ona denk gelmemişiz biz. Norvecte donemsel isci olarak nereye basvurmamiz gerekiyor bu 1. 2. Meslek lisesi diplomam var makine/torna uzerine avrupada hangi ulkeye basvurabilirim yardimci olursaniz sevinirim. Ciddi ciddi resmi sitelere falan bakıyordum ama tek tek bakmak, şu ne demek bu ne demek diye araştırmaktan sıtkım sıyrılmıştı. Diğer yazılarınızı zaten biliyorum ama bu ayrı bir güzel olmuş. Kanada testinde şu an için express entry ye hak kazandım, gidersem kart atarım. Kanada ya Başvurunuz kabul oldumu. Hangi şehri düşünüyorsunuz. Katılıyorum aynı şekilde bende eşcinselim ve daha rahat yaşamak için gitmek istiyorum.. hangi ülkelerin hangi birimlerine başvurmak gerekiyor bunun için. Bir inşaat mühendisi olarak söyleyebilirim ki İstanbul'da deprem olunca sonuçları çok daha acı olacak maalesef. Burnu havada bir ülke ve orada 10 yıldan fazladır yaşayan ve çalışan bir karı koca dahi vatandaşlığı yeni aldı. Ha öğrencilikle ilgili konularda birşey diyemem. Çok net rehber teşekkürler. İsveç, Finlandiya, Estonya, Danimarka da iyi seçenekler oralar da listenizi şenlendirir bence. İsviçreye yerleşmek istiyorum yardımcı olabilicekler lütfen acill yardım....... Arkadaslar ben 8 yildir Portekiz'de yasiyorum ve Century21 emlak sirketinde, gayrimenkul danismanligi yapiyorum. Update olarak yaziyorum; Century21 ile yollarimizi ayirdik. Eger bu konuyla ilgili sorulariniz varsa bana asagidaki iletisim adresinden ulasabilirsiniz. ailem de var yazınızda onlarında norveçe gidebileceği yazılmış. hangi vize ile müracat ediliyor ve oturma izi ve çalışma izni oluyor mu eşimin. konuyla ilgili sizden bilgi rica ederim. Ben 10 aydır Uruguay'dayım. Özetle buraya doğum belgesi ve sabıka kaydının apostilli, noter onaylı ve tercümesi yapılmış olarak alıp geldim. İlk bir ayda çok kolay bir şekilde kimliğimi aldım. İki yıl geçerli. 4. ay iş buldum. Ben şanslıydım Türkçe bilen birini arıyorlardı. 3 ay çalışıp 3 tane maaş bordrosunu ve elimdeki belgeleri göçmenlik bürosuna verdim 3 ay sonra kalıcı oturum izniniz ile ilgili sizi arayacağız dediler. Haber bekliyoruz. Büyük ihtimalle hiç bir sorun olmayacak ve kalıcı izni alacağım. bekar olduğum için de 5 yıl içinde vatandaşlığa başvuracağım. Kısaca burada bürokratik işlemler kolay ama yavaş hayat ise pahalı ama güzel. Seninle irtibata geçebileceğim e-mail adresini rica edebilir miyim ? Eşimle birlikte Uruguay ile ilgilieniyoruz. Bir Türk olarak bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak isterim sence de uygunsa. uruguay ile ilgili ayrıntılı tecrübelerinizden yararlanmak istiyorum. Keşke birgün bende bu ülkeden uzaklaşabilsem daraldım artık. Brezilyayı istiyorum ancak Uruguay da alternatifim olucak... Şu okul bir bitsinde Brezilya'ya gidebiliyim! Arkadaşlar biz Avuztralyaya geldik ama hiç memnun değiliz burada ciddi bir kriz var Asyalı istilası altında. Buraya Türkiyeden resident vizesi almadan sakın gelmeyin iş de vermiyorlar resident olmayanlara çok fazla milliyetçiler ama gizliyorlar. Herşeyde aussie olmak neredeyse önkoşul. Bu ülkenin maddi şartları eskiden çok iyiymiş doğru ama şimdi kimse düzgün şartlarda yaşamıyor burada. Ben yazmak istedim çünkü danışmanlar asla böyle yansıtmıyor çünkü onlar insanları gönderdikçe para kazanıyor. Bir de öğrenci olarak gidin nasılsa bir yol bulur kalırsınız yalanına da inanmayın belki önceden bu geçerliydi ama şimdi Türkiyede yaşanan olaylardan dolayı özellikle Türklere hiç de o kadar oturum verme meraklısı değiller. İspanya 160.000 Euro değerinde ev alana sınırsız oturum ve schengen ülkelerine vizesiz giriş sağlıyor, 500.000 yazmışsınız onu düzeltirseniz insanlar yanılmaz. sitenin verdigi bilgi dogru, ayrica Turkiyede bu 160 bin euro olayi nerden cikti hic kimsenin bir bilgisi yok. birkac gazete ellerinde her hangi bir veri olmadan boyle bir bilgi paylasti, insanlar pesine takilmis gidiyor. yani sozun ozu 160 bin euro ya oturma izni falan yok, hic bir zamanda olmadi. 2008 deki krizden sonra 2010 da boyle bir surece girdiler ama en basta bile 280 bin euro idi, hala oturma izni vermey devam ediyorlar bu gercek ama kriz asilmis durumda oldugu icin 500 bin euro rakami dogru. su an bu rakama oturma izni alabiliyorsunuz. ayrica cok onemli bir nokta daha var, 500 bin euroya ev almaniz yetmiyor. ispanyada asgari ucret 700 euro ve ev alsaniz dahi oturma izni vermek icin banka hesabi acmanizi ve o banka hesabina asgari ucretin 3 kati yani 2100 euro paranin her ay gelmesini istiyorlar. ordami calisirisniz ve kazanirsiniz, turkiyeden zaten bir gelirinizmi vardir orasi size kalmisama 2100 euro para hesabiniza her ay gelecegini garanti edemezseniz ev almakla o is bitmiyor. herkes pembe pembe anlatiyor. maalesef o kadarda kolay degil. Merhabalar, Çek Cumhuriyetinde EVS yapıyorum 4 ay oldu buradayım. Ayrıca Su ürünleri Mühendisiyim. Hangi ülkede kendi mesleğimle ilgili bir iş bulabilirim. Ya da kolayca kalıcı oturma izin alabileceğim ülke hangisi olabilir. Yardımcı olursanız sevinirim. Su ürünleri okudum bende. Fakat iş olanağı olduğunu hiç düşünmüyorum. Keşke yurt dışında bir yerlerde olsa da kendi meslegimizi yapabilsek. Sonunun nereye varacağını biliyormusun ülkede ? Dağı taşı toprağı bırak. Kendi kanından canından etten kemikten bir insan olarak geldiğin dünyada, nasıl stressiz, rahat, huzurlu, sağlıklı v. s yaşarım diye bak. Hepimiz seviyoruz ülkemizi ama kullanmakta olduğumuz bi beynimiz var çok şükür. Ülkede herkes özgür mu?Düşünce hürriyeti mı kaldı?Sürekli insanlarda bir korku ve endişe var, Temmuzdan bu yana yuzbinlerce insan işsiz kaldı farkında mısınız?Kaç üniv. kapatildi ve binlerce ıssız bilim insanı var. Vatanda nefret etmekle alakasi nedir acaba bu mevzunun. Ulkede o kadar kalifiye ve issiz insan var ki ve siz nasil bir hayal dunyasinda yasiyorsunuz ki bu kadar olup bitenin farkinda degilsiniz. Farkindamisniz tubitak gibi bir kurumu hayvanat bahcesi muduru yonetiyor. Artik bir mevki sahibi olabilmek icin bilgi ve birikim gerekmiyor. onemli olan kimleri tanidiginiz. Dogal olarak genc ve donanimli insanlar daha iyi sartlarda yasamak ve calismak icin gitmeyi tercih ediyor. Çok detaylı olmuş ve Yeni Zelanda. da yeni talep gören ülkelerden biri. 8 yıldır yurtdışına gitmek için türlü türlü yollar araştırmalar yaptım ve gidemedim 🙂 yurtdışına gitmek için mutlaka gideceğiniz ülkede eş dost akrabanın olması gerekiyor. aksi halde orada iş bulmak vs. çok zor. ve cebinizde en az 30 bin usd olması gerekiyor. ayrıca dil yetkinliğinizin çok iyi olması lazım vs. en önemli konu bana göre para. bu kadar para verip orada bitirip geri hiç çalışamadan dönmekte var. ayrıca yabancıları genel olarak fabrikalar da vs. kullanıyorlar. bunca çileye çekmeye değer mi derseniz bence değmez. eğer bir gün piyango tutturursanız rahat rahat gidebilirsiniz. diğer türlü çok zor. boşuna hiç uğraşmaya gerek yok. konunuzu öncelikle çok beğendim. evlilik ile en kolay hangi ülkenin vatandaşı olabilirim onu anlamadım. ABD, italya fransa ve almanya arasında hangi ülkenin dilini kesin bilmem gerek. Arkadaşlar işim gereği 2014 yunanistan 2016 portekiz 2017 de isveçe gitmiş biriyim. Ancak bi kaç günlük iş seyahatleriydi. ve firma çok güçlüydü. Yunanistanın batmış dediklerine inanmayın burdan iyi. Portekiz rahat ve tembel geldi biraz bana. İsveç ise en kralıydı tabi ama soğuk ve gün ışıgı yok memleketlerinde. Otomotiv firmasında satış temsilcisiyim. her gittiğim yerde araştırma yaptım ama öyle yerleşmek filan kolay değil. Şimdi keyfe keder 3. üniversitemi örgün siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü okuyorum. Sanırım bu şartlarda bana göre en iyi yöntem ÖĞRENCİLİK olacak. Aydınlatıcı bilgi vermek isteyen veyaz almak isteyen olursa bekir_alpak@hotmail. com dan ulaşabilirsiniz. Ha emin olun Türkiye miz en güzeli ama malum şartlar ve önümüzü görememek. haa bir de dip not: Almanya doğumluyum bu arada bi halta yaramıyor. Tek umudum pasaportta 3 farklı shengen girişi çıkışı var ve bu gerçekten avrupaya tatil için bile gitmede çok işe yarıyor. Yazıların hepsini okudum bende bu noktada düşüncelerimi dile getirmek istedim.. Yardımcı olabilirseniz ferhat19tuncer07@hotmail. com mail adresinden ulasabilirseniz çok sevinirim. Gerçekten hayatımı kurabileceğim ve tek başına yapabileceğim ülke yurt dışı. Merhabalar bulgaristan cifte vatandisligim var. Turkiyede lisanstan sonra avrupa ulkesinde yuksek lisans yaparak orada kalmak istiyorum. Avantajim var mi bilgisi olan var mi. Severek yasadigim ulkemde cok yoruldum umudumumu kendi. adima degil de bebegim icin gitmek istiyorum kendi ugradigim haksizliklari yarin obur gun hic sebep yokken onada uygulanmasin diye. Tesekkur ediyorum. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. Yeni Zelanda, Türk konsolosluğu varsa onlarla temasa geçebilirsiniz. Yeni Zelanda'da immigration konusunda deneyimli bir avukat bulup ona danısabilirsiniz. Yeni Zelanda'nın gocmenlik ile ilgili detaylı bir sitesi mutlaka vardır. Oradan bilgi edinebilirsiniz. Almanya'da tonla Türk avukat var. Internette biraz arastırın. Oyle bir avukat bulun. Tüm sorularınızı ona sorun. %100 net garanti bilgileri edinin. Bu tür sitelerde edinilen bilgiler pek saglıklı olmaz. Zaten kelin ilacı olsa kendi basına sürer!!! Herkes bu tür sitelerde kendi derdine cozum arıyor ama malesef bu imkansız. Ben tesadufen buradayım ve insanların sorunlarına bakıyorum dertlerine, mesajlarına. Herkes kaçış rampasının yolunu arıyor ama, bunu başarabilmişlerin burada işi ne! Ben USA icin bunu basardım. O yüzden sana tavsiyem budur. Umarım istedigin gibi olur hersey. Basarılar. Maddi olarak imkani olan arkadaslar justcanada. net basvursun. 3 4 ayda kanadaya yerlesebilirsiniz ama maddi birikim varsa yok ise cok ugrasmayin. Merhaba arkadaşlar. Su an felsefe alanında master yapıyorum ve doktora için anadili İngilizce olan bir ülke arıyorum. Eğer doktora için gittiğim de şartlarını ve yaşam şeklini seversem Türkiye'ye dönmeyi de düşünmüyorum. Çünkü burada akademisyen de olsan artık bir anlamı yok. Sonuç olarak hem çalışıp hem de doktora eğitimi alacağım ülkelerle ilgili tavsiyelerinize ihtiyacım var. yardımcı olursanız çok sevinirim. Burda anlatılanlardan daha yüksek suç oranları. tvlerde gördügünüz gibi degil. eskiden (15-20) yıl önce göçmen olarak gelenler için güzeldi şimdi çok tehlikeli ve işsizlik artıyor. Adam trde evini satmak istiyormuş akıllı ol o parayı al trde kendine cafe aç. burda mahvedersin o parayı kardeşim. merhabalar tarih yukseklisans öğrencisiyim şuanlık ve bende çoğu arkadaş gibi yurtdışına çıkma evresindeyim bilgisi olan varsa bana yardımcı olursa sevinirim yurtdışında çalışma yerleşme vs.. Merhaba ben daha rahat ve özgür bir ülkede yaşamak istiyorum. Ayrıca eşcinselim. İsviçre ve diğer doğu avrupa ülkelerini merak etmiyor değilim.. zooteknist ve veterınerim. ınglizce rusca ve baslangıc duzeynde almanca bilmekteyim. Amerika'nın \"Özel İş Kategorileri\" olarak adlandırdığı ve Amerika'nın resmi göçmenlik bürosu USCIS'in web sitesinde ihtiyaçlara göre güncellediği bir listesi mevcut. Bu listede yer alan işlerden herhangi birinin kriterlerini yerine getirebiliyorsanız, nitelikli çalışan olarak ayrı bir süreçten geçebiliyor ve göçmenlik için başvurabiliyorsunuz. yazan kısımda bahsettiğiniz web sitesine giriş yaptım ancak işler ile ilgili bir kısım göremedim. Belki gözden kaçırıyor olabilirim. Ama genelde yeşil kart veya vatandaşlık başvuruları, öğrenciler gibi bilgiler ile karşılaştım. işler ile ilgili bilgileri nasıl bulacağım? yardımcı olursanız sevinirim. Merhaba. İngilizce öğretmeniyim. Avrupada iş bulma ve yerleşme şansım olabilir mi??Mesleğimle ilgili olması gerekmiyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/03/28/verona-gezi-rehberi-en-romantik-sehirler", "text": "Milano ile Venedik'in tam ortasında bir yerlerde yer alan dünyalar güzeli bir şehir Verona. Bir İtalya gezisinden bekleyebileceğiniz şahane mimari & yoğun tarih yüklemesi & kaliteli yemek triosunu size sonuna kadar sunan, her şehre potansiyel başlık olarak kullanmayı sevdikleri \"masalsı\" tanımlamasını gerçekten hak eden bir şehir. Küçücük bir yer, İtalya'nın geri kalanından ne farkı var da bu kadar ünlü diyeceksiniz? En büyük sebeplerinden biri Shakespeare'in Romeo ve Juliet'inin Verona'da geçiyor olması. Ancak bu sebebi göz önünde bulundurarak gidin ya da gitmeyin fark etmez, bu durum size hiçbir şey ifade etmiyorsa bile şehri sevmek için çok başka sebepler bulabileceğinizin garantisini verebiliriz. Tamam günlerce Verona'da kalın demiyoruz ama, iki gününüzü burada geçirmek hiç de fena bir fikir değil. Bu arada, bir konuya da açıklık getirmeden Verona Gezi Rehberi 'ne geçiş yapmak istemeyiz. Paris ya da Roma gibi şehirlerde bizi \"romantik şehir\" vurgusu yapa yapa darlamalarından rahatsızlık duyan insanlar olarak biz bile pes etmek zorunda kaldık arkadaşlar, galiba gerçekten romantik bir şehir varsa orası da Verona. Napolyon demiş ki, \"dünya tek bir ülke olsaydı, o ülkenin romantizm başkenti de Verona olurdu.......\". Tamam bu kısmını biz uydurduk, ama bu durum Verona'nın gerçekten de romantizm yaşamak, sevgiliyle gidip sağda solda gereksiz bir samimiyet içinde dolaşarak sevgilisi olmayanlarla aranızda gerginlik yaratmak için inanılmaz elverişli bir şehir olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Peki biz ne yaptık? Tabii ki İdil ve Öykü ikilisi olarak gittik. Biz bu işi huy edindik, romantik yerlere gidip gidip baş başa dolaşıyoruz ve çok yüksek ihtimalle bundan bi' 40 sene sonra falan evinde 38 kedi besleyen kedili kadınlara dönüşeceğiz. Hal böyle olunca tüm ilgi ve alakamızı Verona'ya yönelttik ve Verona'yı aralarında paylaşamayan 2 platonik aşık olarak eninde sonunda paşa paşa İstanbul'a geri döndük. Yine uzattık di mi? Konuya dönelim, karşınızda Verona Gezi Rehberi! Verona Kuzey İtalya'da yer aldığı için kış ayları hiç de öyle ılık falan geçmiyor. Aksine, özellikle Aralık, Ocak, Şubat döneminde gidecek olursanız geceleri hava sıcaklığı 0-1 derecelerde bile dolanabiliyor. Soğuk olması tabii ki bir şehri gezemeyeceğiniz anlamına gelmiyor, ancak temkinli gitmekte fayda var. Üstelik bu dönem daha az turistik olduğu için fiyatlar da şehir genelinde bir tık daha düşük oluyor ve bütçe dostu bir dönem olarak kabul edilebilir. Verona'ya yaz döneminde gidecekseniz kabullenmeniz gereken şeylerin random listesi: Kalabalık, sıcaktan yapış yapış olmak, Asyalı turistlerin tüm restoranlarda yer kapması, Juliet'in Evi'nin maç çıkışı gibi olması, istediğiniz otelde yer bulamayıp kriterlerinizi \"yatak olsun yeter\" noktasına çekmek. Yaz dönemi Verona'nın en kalabalık, en turistik dönemi. Üstelik hava sıcaklığı 30 derecelere kadar ulaşıyor, şehirde fiyatlar alabileceği en yüksek haline ulaşıyor. Bu sebeple yerinizde olsak öncelikli tercihimiz bu sessiz, sakin şehre yazın gitmek olmaz. Yine tercih sizin tabii. Orta Avrupa ve Orta Avrupa'dan hallice şehirleri gezmek için en kral dönemler: Bahar ayları. Ne çok sıcak, ne çok soğuk, ne çok kalabalık, ne bomboş, fiyatlar ise ortalama seviyelerde dolaşıyor. Bir turist daha ne ister? Üstelik çocuklar okul döneminde oldukları için şehir ekstra sakin. Bizce Verona'yı ziyaret etmek için en güzel aylar, Nisan-Mayıs, Eylül-Ekim. Türkiye'den Verona'ya direkt olarak ulaşabilmek gibi bir şansınız yok. Eğer direkt Verona'ya uçacağım, başka hiçbir yere gitmek istemiyorum diyorsanız bile önce Verona'ya direkt uçuşun olduğu bir şehre aktarma yapmanız ve orası üzerinden Verona Havalimanı'na uçmanız gerekecek. Zaten Türkiye'den Verona'yı ziyaret eden turistlerin çoğu bu geziyi başka destinasyonlarla birleştirdiği için Milano, Venedik, Bergamo gibi Verona'ya yakın olan şehirler üzerinden tren ile buraya ulaşabileceğiniz gibi, İtalya'nın Roma, Floransa gibi turistik şehirlerinden de trene atlayıp Verona'ya ulaşabilirsiniz. Sadece onlar mesafe olarak biraz daha uzak. Genel olarak Trenord ya da TrenItalia gibi firmaları tercih edebilirsiniz, ikisi de sık sık kullanılıyor. İnternet sitelerinde de saatler ve ücretler ile ilgii detaylı bilgi mevcut. -Venedik ve Milano daha turistik olduğu için buralara uçmak daha pahalı olabiliyor. Bu sebeple Bergamo ya da Bolonya'daki havalimanlarına uçup Verona'ya oradan geçiş yapmak daha hesaplı olabilir, aklınızda bulunsun. -Araştırırken karşınızda birkaç seçenek çıkabilir, ancak siz Porta Nuova Tren İstasyonu'na odaklanın. Bu şehir merkezine en yakın olsan ana istasyon olduğu için, burada inmek ulaşımınızı kolaylaştıracaktır. Verona yürüyerek gezmeye inanılmaz uygun bir şehir. Bu sebeple şehirde bulunduğunuz süre boyunca toplu taşıma kullanmak isteyeceğinizi bile sanmıyoruz. Zaten en güzel yanı sokaklarının ve binalarının güzelliği olan bir şehirde ayakkabı seçiminizi bir kez daha sorgulayacak kadar çok yürümemek ayıptır! Kendinizi çok da yormak istemiyorsanız bisiklet kiralamak da iyi bir alternatif olabilir çünkü şehir bisiklet kullanmaya da gayet müsait. Yok kardeşim ben illa toplu taşıma kullanacağım diye ısrar ediyorsanız tek kullanımlık otobüs bileti ücreti 1,30 Euro ve bilet makinalarından temin edebilirsiniz. Bu arada şayet bizim gibi Verona'ya araba kiralayıp da gelecek olursanız, arabanızı Citta Della adlı otoparka bırakabilirsiniz. Kimseyle anlaşma çabasına girmeden yalnızca makinalar aracılığıyla işinizi çözebileceğiniz bir ödeme sistemi olduğu ve gece boyunca da arabanızı orada bırakabilecek olduğunuz için kolaylık sağlıyor. Verona'nın İtalya'nın diğer turistik şehirleri ile kıyaslandığında Milano skalasında olduğunu söyleyebiliriz, yani acı ama gerçek, ucuz bir şehir değil. Özellikle yukarıda detaylıca anlattığımız turistik dönemlerden birinde gidecek olursanız şehirde fiyatların daha da yükseldiğini görebilirsiniz. Ayrıca burası küçük bir şehir olduğu için özellikle konaklama konusunda Milano benzeri büyük şehirlerde olduğu gibi fazla alternatif bulamayacak olmanız nedeniyle bütçe dostu oteller bulmakta da güçlük çekebilirsiniz. Şayet böyle bir dönemde Verona'ya gidecek olursanız otel seçiminizi biraz daha önceden yaparak Verona gezinizi daha bütçe dostu bir hale getirebilirsiniz. Bütçeyi daha da düşürmek isterseniz çare bu şehri kışın ziyaret etmek! Verona'nın küçük bir şehir olmasının bir diğer artısı da, her neresinde kalırsanız kalın ulaşım konusunda herhangi bir sorun yaşamayacak olmanız. Yine de konaklayacağınız yeri seçerken eski şehir bölgesinin dışına çıkmamak sizin açınızdan ekstra kolaylık sağlayabilir. Biz yine geleneğimizden şaşmadık ve Truly Verona aracılığıyla lokasyon olarak gayet iyi noktada olan bir ev kiraladık. Evin öyle inanılmaz olduğunu söyleyemeyeceğiz ancak herhangi bir sorunu da yoktu, daha iyi bir seçenek bulamazsanız değerlendirebilirsiniz. Verona'da gezilecek yerler çok da fazla değil dedik diye tabii ki hiçbir şey anlatmadan geçecek değiliz. Burası görsel açıdan o kadar güzel bir şehir ki, gezeceğiniz noktalarda birinden diğerine yürümek bile size inanılmaz bir haz verecek ve eminiz ki yapacak hiçbir şeyiniz kalmasa bile yalnızca sokaklarda dolaşmak bile sizi çok mutlu olmaya yeterli olacak. Dolayısıyla listede çok fazla gezecek yer ya da onlarca müze olmamasını göz önünde bulundurarak Verona'yı İtalya'da gezilecek yerler listenizden çıkarmaya kalkışmayın. Burası gerçekten insanı büyüleyen bir şehir! Hem şehrin en ünlü meydanlarından, hem de bizim şehirdeki favori meydanımız olan Piazza delle Erbe, İtalyan mimarisinden şahane örnekleri yan yana görebileceğiniz güzellikte. Muhtemelen meydana adım attığınız andan itibaren bi' 15 dakikanızı falan fotoğraf çekmeye ayıracaksınız, çünkü binalar hem teker teker, hem de bir bütün halinde müthiş güzel görünüyorlar. O süreci tamamladıktan sonra meydandaki onlarca kafeden birine oturup turist olmanın keyfini çıkarabilirsiniz. Verona çok küçük bir şehir olduğu için burada vay efendim turistik mekana oturdum, hiç de yerlisi gibi gezemiyorum, ben turist değilim dünya insanıyım....... triplerine giremeyeceksiniz, çünkü yerlisi de buralarda yemeye içmeye geliyor. Dolayısıyla meydanın keyfini doyasıya çıkarabilirsiniz. -Meydanı ve Verona'yı tepeden görmek isterseniz bu meydanda yer alan Lamberti Tower'ın tepesine çıkabilirsiniz, bir noktadan sonra biraz merdiven tırmanmanız gerekecek ama kesinlikle buna değer. Ücreti 5 Euro. -Meydanda her gün pek çok şeyin bir arada satıldığı bir pazar kuruluyor ve hediyelik eşya/ayak üstü atıştırmalık ihtiyacınızı bu pazardan giderebilirsiniz. Verona'nın bir diğer ünlü meydanı da Piazza Bra. Aynı zamanda Verona'nın en büyük meydanı olarak da biliniyor. Roma'daki ünlü Kolezyum'un daha küçük ama günümüze daha sağlam şekilde gelmiş benzer bir versiyonu olan Arena di Verona da tam olarak bu meydanda yer alıyor ve isterseniz içini de gezebiliyorsunuz. Arena'nın hemen arkasında ise sütunlarıyla dikkatinizi çekecek Pallazzo Barbieri yer alıyor ki kendisi günümüzde belediye binası olarak kullanılmakta. Bunun dışında yan yana dizilmiş yine gereksiz derecede güzelliğiyle adamı sinirlendiren birçok yapı ve sevimli kafeler de meydanı çevreliyor. -Arena di Verona şu an pek çok etkinliğin gerçekleştirildiği bir alan olarak kullanılıyor. Operadan tutun, Muse, hatta Elton John konserine kadar birçok etkinlik gerçekleşmiş, dolayısıyla özellikle yaz döneminde gidecekseniz şuradan etkinlik takvimini bi' kontrol edin deriz. http://www. arena. it/arena/en/pages/ticket-arena-opera-festival. html -Yine meydanda yer alan Palazzo della Gran Guardia'da çeşitli sergiler olabiliyor. Örneğin bizim orada bulunduğumuz dönemde Van Gogh'un eserleri sergileniyordu. Gittiğinizde ilginizi çekecek bir şey olup olmadığına bakabilirsiniz. Geldik Verona'nın en turistik meselesi olan Juliet'in Evi, Casa di Giulietta'ya. Evet Romeo ve Juliet eserinden tanıdığınız Juliet'ten bahsediyoruz. Kendileri gerçekten var olmayan, hayal ürünü karakterler oldukları için somut bir evinin var olması ve her yıl yüz binlerce insanın burayı ziyaret ediyor olması anlamsız gelmiş olabilir, ama buna rağmen bu ev gerçekten de Verona'nın dünya çapında ünlenmesinde büyük pay sahibi. Öyle ki, eserde söz konusu bir balkon olduğu, ancak binada öyle bir balkon yer almadığı için sonradan binaya balkon bile eklenmiş. Şu anda bahçesinde Juliet'in bir adet heykeli de bulunuyor. Çiftler balkona çıkıp vıcık vıcık öpmeli sarılmalı fotoğraflar çektiriyorlar, saplar Juliet'in memesine dokunup dilek tutuyor falan filan. Bizlik işler değil, ilginizi çekerse bahçesine girmek, heykele dokunmak ve balkonu görmek ücretsiz, içine girmek ücretli, aklınızda bulunsun. -Adres: Via Cappello 23 -8:30 19:30 arası açık. Pazartesileri 13:30'da açılıyor. Dini yapıları gezmeyi seviyorsanız buralara kadar gelmişken Duomo di Verona'ya da uğramak isteyebilirsiniz. Oldukça eski bir yapı olan ve depremler atlatıp, birkaç kez yenilenmek durumunda kalmasını ardından günümüze kadar ulaşan yapı, daha önce gördüğünüz birçok katedral ile aynı tatta olsa da, içi de ayrıca güzel olduğu için hazır civarındayken gidip görülebilir. Genel olarak dolanacağız turistik bölgelerin bir tık dışında kaldığı için özellikle bu katedrali görebilmek adına oraya kadar yürümeniz çok da gerekli mi, orası tartışılır tabii. -Adres: Piazza Duomo 21 Yukarıda söz ettiğimiz iki meydan olan Erbe ve Bra arasında geçiş sağlarken üzerinden geçmenizin son derece mantıklı olacağı Via Mazzini, Verona'nın en kalabalık ve turistik caddelerinden birisi. Burayı aynı zamanda bir alışveriş caddesi olarak adlandırmak da mantıksız olmayacaktır, çünkü üzerinde birçok yerde karşılaşabileceğiniz türlü türlü hazır giyim mağazasının şubeleri de yer alıyor. Trafiğe kapalı bir alan olduğu için burada rahat rahat dolanabilir, mağazalarda dolanabilir, hatta cadde üzerindeki mekanlardan atıştırmalık bir şeyler kapabilirsiniz, onun dışında çok büyük bir olayı yok. Eğer merakınıza yenilip katedralin olduğu tarafa kadar yürüdüyseniz, buraya kadar gelmişken Ponte Pietra, yani Pietra Köprüsü'nden karşıya geçip, Verona'nın ayak basmadığınız başka kısımlarını da keşfedebilirsiniz. Bu noktada ilginizi çekebilecek yerlerden birisi de Giardino Giusti yani Giusti Bahçeleri. Rivayete göre bu bahçelerin içinde yer alan küçük labirentin içinde birbirlerini bulabilen çiftler, sonsuza dek birlikte oluyorlarmış. Oldu canısı oldu, yap basit labirenti, ver millete gazı, sonra SONSOZO KODOR BOROBOR OLOCOKSONOZ. Neyse. Sonuç olarak romantizmle özdeşleşmeyen parkları da sevdiğimiz için ve Giardino Giusti de düzenlemesi ile \"İtalyan bahçesi\" konseptini en iyi yansıtan örneklerden biri olarak kabul edildiği için, özellikle havanın güzel ya da sıcak olduğu bir dönemde buraya gitmek iyi gelecektir, aklınızda bulunsun. -Adres: Via Giardino Giusti Orta çağdan kalma bir kale olan Castelvecchio'nun birçok kısmını ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz. Hatta hemen yanındaki köprünün üzerine çıkarak inanılmaz güzel şehir fotoğrafları da çekebilme şansınız var, ki bizce Verona'nın olmazsa olmaz turist aktivitelerinden birisi de kesinlikle bu. Söz konusu köprü yalnızca turistik olarak değil, aynı zamanda halk arasında bir geçiş noktası olarak da kullanıldığı için buraya çıkarken herhangi bir ücret ödemeniz de gerekmiyor. Bu arada eğer isterseniz kaleye ait müzeye girip onu da dolaşabilirsiniz, bizim kişisel olarak pek ilgimizi çekmediği için girmedik, dolayısıyla içeriği konusunda ekstra bir bilgi veremiyoruz. -Adres: Corso Castelvecchio 2 Daha az turistik ama görsel olarak şahane olan bir diğer meydan da Piazza dei Signori. Yine inanılmaz güzel binalarla çevrili, yine fotografik açıdan muhteşem. Özellikle orta çağ döneminde bölgenin en önemli meydanı olarak kabul ediliyormuş, sanırsak bu denli güzel yapıların bu meydanı çevreliyor olmasının ana sebebi de bu. Meydan lokaller arasında \"Piazza Dante\" olarak da biliniyor. Bize kalırsa meydanın en güzel yapısı Loggia del Consiglio, ki kendisi Verona'nın Rönesans dönemi şaheserlerinden biri olarak kabul ediliyormuş, onu da sonradan keşfettik. İtalyan mutfağını Verona özelinde inceleyecek olursak biraz acayip şeylerle ve bir takım güzelliklerle karşılaşmamız mümkün. İşin acayip kısmından girecek olursak, Verona'da at ve eşek eti yemek çok yayın. Zaten tipik Verona restoranları olan Osteria'lara gittiğinizde menülerde bol bol karşılaşacaksınız. En azından şimdiden haberiniz olsun da hazır bir şekilde gidin. Aynı zamanda mısır unundan yapılan ve et, peynir gibi çeşitli malzemelerle birlikte sunulan Polenta da Verona'nın klasik yemeklerinden biri olarak biliniyor, deneyebilirsiniz. Bu arada, Verona içinde bulunduğu bölgenin şarap merkezi olduğu için gerçekten çok güzel şaraplar deneme imkanınız da var, biz oradayken değerini bilememişiz, şimdi üzülüyoruz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/04/04/2016-etkinlik-rehberi", "text": "Havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte varımızı yoğumuzu yatıracağımız bir etkinlik ve festival sezonunu daha açmış bulunuyoruz, hepimize kutlu mutlu olsun! Art arda aldığımız sevindirici konser ve festival haberlerinin ucunu kaçırmaya başlayınca hepimize faydalı olması açısından bir etkinlik rehberi oluşturmaya karar verdik. Şimdi hipsterlar daha mutlu, şimdi hipsterlar daha şen... Artık özenle \"biraz\" kirlettikleri beyaz ayakkabıları ait oldukları yere kavuşacak, 38 derecede bile bere takmanın keyfine varılacak, kim bilir belki kafasına çiçekli taç takan kızlarımız bu sene de ortalıkta cirit atacak... Her ortamda el ele önünüzden geçen en yakın kız arkadaşlar, glow stick bağımlısı gençler, bira kuyruğuna kaynak yapanlar hepimiz bir arada kardeşçe eğleneceğiz. Yaşasın festivaller, yaşasın konserler... Gözden kaçırdığımız, unuttuğumuz bir etkinlik varsa affola. Zaten bu listeyi önümüzdeki haftalarda olabildiğince güncellemeye çalışacağız. \"Bunu nasıl yazmadınız utanmazlar!\" dediğiniz bir etkinlik varsa bize haber etmekten çekinmeyiniz. Yıllardır adını duyduğumuz ve sağda solda paylaşılan fotoğraflardan özenip durduğumuz Hint kültürünün en önemli etkinliklerinden biri olan Holi, bu sene orijinal haliyle ilk kez İstanbul'a geliyor. Renklerin festivali olarak da bilinen festivalde dj line up'ı dışında, Hint mutfağına özgü restoranlar, dans gösterileri ve Hint kıyafetleri ve aksesuarların satılacağı butikler olacakmış. Festivalin gerçekleştiği ana yerler olan Hindistan ve Nepal'e gitmek niyetinde değilseniz, Life Park bu deneyimi yaşamak adına uygun bir alternatif olabilir. Sonra rengarenk bir halde İstanbul sokaklarında dolaşırsanız burada ne gibi tepkiler alırsınız orasını biz de bilemiyoruz tabii. Kiev'den sonra İstanbul'a gelen Food Film Festival ekibi şimdi de seyahat ve sinemaseverlerin oldukça ilgisini çekecek bir etkinlik düzenliyor; İlham Veren Film Günleri: Seyahat. İki gün devam edecek etkinlikte Hollanda, Kolombiya, Rusya, ABD, Avustralya, Almanya ve Arjantin'den farklı yönetmenlere ait 18 kısa film gösterimi olacak. Konular arasında uzun bir bisiklet yolculuğu yapabilmek için işini bırakan bir adamın çarpıcı hikayesi, bir baba ile küçük kızının penguenleri görmek için Antarktika'ya yaptıkları uzun yolculuk gibi hikayeler var. Warning: filmler sizi işinizi bırakıp dünyayı keşfetmeye sürükleyebilir. İstanbul'da yeme içme adına \"en iyi\" olarak bildiğiniz neresi varsa deneme olanağı sunan ve bizim listedeki favorilerimizden olan 101 Lezzet, yaşamak için değil keyif için yiyenlerdenseniz kesinlikle kaçırmamanız gereken bir etkinlik. Sonrasında aşırı besin tüketimi nedeniyle acile koşma, sevdiklerinizi arayıp helallik alma ihtiyacı falan duyabileceğiniz bu etkinlikte, doyasıya stand stand dolaşarak merak ettiğiniz tüm lezzetlerin, içeceklerin, tatlıların tadına bakabilirsiniz. Siz de şimdiden bizim geçen senelerde yaşadığımız \"her şeyi nasıl deneyeceğiz\" endişesine düştüyseniz \"5 Adımda 101 Lezzet Festivali'nde Kontrolsüzce Yeme Rehberi\" yazımıza bir göz atmanızda fayda var. Son dönemlerde sık sık duyduğumuz Catch&Release şarkısıyla daha yakından tanıdığımız Amerikalı sanatçı Matt Simons da bu sene İstanbul'a gelecek isimler arasında. Biz de olur da bu konsere gidecek olursak öncelikle kendisiyle hangi aşkın acısını bu denli yaşadığını, bu çocukcağızın kalbini kimin kırdığını öğrenmek, sorunlarını çözmek ve şapkalarını nereden temin ettiğini öğrenmek adına gideceğiz. Türkçe rap müzik tarihine adını altın harflerle yazdıran 1 numara ve en büyük Cartel'den tanıdığımız cehennemden çıkan çılgın Kabus Kerim sahalara geri döndü! Anadolu pop ve saykodelik müzik tarzıyla oluşturduğu setiyle sahne alan Kabus Kerim'in bir sonraki etkinliği 13 Mayısta Babylon Bomonti'de. Biz de Cartel groupie'leri olarak önlerden yer kapacağız galiba. Yılın ilk müzik festivalini ParkFest ile açıyoruz! Yurtdışından Azelia Banks, Hey Douglas Riff Cohen ve Jain'i ağırlayacak festival yalnızca şahane bir Mayıs gününde, güzel hava, güzel müzik, güzel insanlar triosunu bir arada sunacağı için bile gidilir. Nereden biliyorsunuz şahane insanlar olacağını diyeceksiniz. Çünkü Azelia Banks ablamızı severek dinleyen insan en güzel insandır.... Bu sene \"Gelin bahçemize ekelim\" temasıyla gerçekleştirilecek Cappadox Festivali'nde Kapadokya'nın Göreme ve Uçhisar bölgelerinde çeşitli müzik, sanat, gastronomi ve açık hava etkinlikleri gerçekleştirilecek. Bizce Kapadokya'yı keşfetmek veya daha önce gittiyseniz tekrar gezmek için çok güzel bir fırsat. Etkinlik yurtdışından da birçok kişi çekiyor, gitmek gibi bir niyetiniz varsa ulaşım ve konaklama rezervasyonları için elinizi çabuk tutun. Gizli gizli Türkiye'de yaşamaya başladıklarından şüphelenmeye başladığımız Beirut, yeni albümleri \"No No No\" ile bir kez daha İstanbul'a geliyor. Artık hep beraber toplanıp şu adamlara Cihangir'den falan bir ev alalım da Shantel'le beraber burada mutlu mutlu yaşasınlar, sürekli buralardalar çünkü. Beirut hakkında fazla bir şey demeye gerek yok, daha öncekileri kaçırdıysanız bu seneki konseri mutlaka gidilecekler listenize alınız. 2016'nın festivalleri listesine bir klasik haline gelmiş Chill-Out ile devam ediyoruz. Festival kapsamında kimlerin olacağı henüz belli değil, ancak eğlence ve huzur karışımlı bir haftasonunu garanti edecekler gibi duruyor. Sizin de Chill-Out'a güveniniz bizim kadar tamsa, şimdiden indirimli biletlerinizi kapabilirsiniz. Yok kardeşim ben niye güveneyim elin Chill-Out'una diyorsanız da azıcık bekleyin, yakında açıklarlar. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu festival sağlıklı yaşam konseptiyle yola çıkmış bir etkinlik. Sağlıklı yaşamı benimseyen topluluğun bir parçasıysanız bu etkinlik eminiz hoşunuza gidecektir. Etkinlik yoga, meditasyon, sağlıklı beslenme gibi birçok eğitimi kapsıyor olacak. Biz sağlıksız bir yaşamı benimsemiş olmamız sebebiyle karşı etkinlik olarak McDonalds'ta doğum günü partisi veriyor olacağız, ona gidemezseniz buna bekleriz. Siz istediniz, biz getirdik..... Yok tamam, tabii ki bizim konuyla bir ilgimiz yok, ancak eminiz ki Türkiye'de bayağı büyük bir kitle kendilerini canlı canlı dinleyebilmek için sabırsızlanıyordur. Biz de aynı durumdayız, sizi çok iyi anlıyoruz. Hazır 15 Nisan'da yeni albümü de geliyorken okulun ilk günü heyecanı tadında bir his içinde oralarda bir yerde olacağız, bekleriz. Arkadaşlar lütfen bize burada Sigur Ros övdürtmeyin. İzlanda gibi cennet bir vatandan kötü bir şey çıkma ihtimali var mı? Spotify'dan rastgele bir parçasını açsanız, arka planda saatlerce çalsa bir kere de sıkılmayacağınız eserlere imza atabilen birkaç iyi adam bir araya gelmişler, müthiş işler yapıyorlar, konserlerine gitmeyeceğiz de ne yapacağız? Zaten Atina'ya uğruyor olmalarından mütevellit bi' \"acaba İstanbul'a da gelirler mi?\" şüphesi doğmuştu, ne iyi ettiler de geliyorlar efenim. Açın 2-3 şarkı dinleyin de huzuru bulun hadi daha var konsere. İnceden Indie'ye kaçan Elektro-Pop müzik tarzıyla (evet tam olarak nasıl betimleyeceğimize karar veremedik, 834 tane müzik türü çıktı mertlik bozuldu) benimsediğimiz M83, sevenlerinin uzun bekleyişi ardından sonunda İstanbul'a uğramaya karar verdi. Biletler satışta ama bizce çok uzun süre dayanmayacak, yerinizi kapmakta fayda var. Ama bitirmeyin lütfen, biz de henüz almadık. Anneannenizle ortak müzik zevki paylaşabileceğinize şahit olabilmenizi sağlayacak nadir gruplardan olan Scorpions, bu sene 50. yıl kutlamaları kapsamında İstanbul'a da geliyor. 2012'de \"valla bu son, başka turneye çıkmayacağız\" havasında yaptıkları veda turnesi kapsamında hepimizi kekleyerek İstanbul'da verdikleri konsere onları son kez görme şansınız olduğunu düşünerek apar topar bilet almış bulunduysanız bu haber sizi biraz sinirlendirecek olabilir. Ama seviyorsanız ve geçen seferki konseri kaçırdıysanız, bu sefer gerçekten son şansınız olabilir. Yaşlar da bayağı ilerlemiş çünkü... Neyse. Allah uzun ömürler versin. One Love'a bu sene kimlerin geleceği henüz belli değil, ama bizce bunun pek de bir önemi yok. Geçen sene James Blake, Tom Odell, Hot Chip, Metronomy, Palmiyeler gibi isimleri ağırlayan etkinlikte eminiz bu sene de sevdiğimiz kişileri dinleme şansımız olacak. Zaten One Love artık ailemizin festivali, elbet seveceğimiz birinin geleceğine emin gibiyiz, şüpheye düşecek bir durum yok. Avantajlı biletler satışta, bizce yerinizi şimdiden garantileyin. Yılın en sevindirici konser haberlerinden birini paylaşmadan edemezdik. Uzun süren bir belirsizliğin ardından kesin bilgi haline gelen Muse konseri, 26 Temmuzda Nebula Festivali kapsamında gerçekleşecek. Etkinlikte başka kimler olacak henüz bilemiyoruz ama Muse, erkenden bilet kapmak için şahsen bize yeterli sebebi veriyor. Kafamızda Muse bandanalarımız, ellerimizde çakmaklara en önde olacağız. Şarkılarıyla hayatımıza fon müziği yaratan, sakin bir plajda 3 gün boyunca meditasyon yapmakla eşit derecede huzur veren Damien Rice'ı bu sene kaçırılmaması gereken konserler listesine ekledik. Umarız bu adamcağızın elemi kederi bitmiştir, umarız ki Blower's Daughter her ne sorunu varsa çözmüştür ve bu konseri ağlamadan atlatabiliriz. Bir süre daha Türkiye'ye gelmezse \"SİA TÜRKİYE'YE GELSİN\" diye change. org'da imza kampanyası başlatmaya niyetlendiğimiz canımızın içi Sia, bu sene en çok sevindiğimiz bir başka konser haberi oldu. Masstival kapsamında Sia dışında yabancı Elektro-pop müziğinin Türkiye elçisi Oh Land ve yeni tanıdığımız ama pek sevdiğimiz Selah Sue gibi isimler de yer alacak. Sonrasında 5 kere saç yıkamamızı gerektirmese ya da kıyafetlerimizden lekesi çıkacak mı çıkmayacak mı endişesi yaşatmasa gitmekte tereddüt etmeyeceğimiz renk festivallerinde sıra Life in Color Kingdom'da. Elektronik müzik sevenler için yılın en eğlenceli festivallerinden biri olacak gibi duruyor. Line up henüz açıklanmadı, takipte kalın."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/04/05/kapadokya-gezi-rehberi", "text": "Hani şu \"nasıl olsa benim ülkemde, elbet bir gün giderim\" diyerek Türkiye'deki birçok yeri öteleme durumu vardır ya, işte o saçma durum bizim Kapadokya ile neden bu kadar geç tanıştığımızın tek cümlelik özeti sayılabilir. Evet tamam, küçükken aileler sayesinde ziyaret etmişliğimiz vardı tabii, ancak şu anki bilincimizle görmemize eş değer olmayacağı ortadaydı. Zira küçükken gidilen yerlerde sevdiğin köpeği, yediğin dondurmayı gezip gördüklerinden daha çok hatırlamak gibi durumlar olabiliyor, biliyorsunuz. Sonunda \"gezgin\" olarak adlandırılan insanlar olarak hala Kapadokya'yı keşfedememiş olmanın utancı zirve noktaya ulaştı ve bu işi daha fazla uzatmadan hemen bir plana giriştik. Hangi dönemde gideceğimizi bir türlü kestiremedik, çünkü karlı bir başka güzel görünüyordu, güneşli bir başka. Bir yandan o balonların yükseldiği güneşli fotoğrafları yakalamak istiyorduk, bir yandan bu çok acayip yer şekillerinin karla kaplanmış halini görebilmek için çıldırıyorduk. Sonunda karar kıldık, Mart'ta gidelim, bu kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmak gibi problemlerin kökeni olan Mart bize ne sürpriz sunarsa ona göre akışına bırakırız dedik. Sonra ne oldu? Mart acayip tatlı bir şey yaptı! Kapadokya'da bulunduğumuz ilk 2 gün karlı, sonraki 2 gün ise güneşliydi. Sen ne tatlı aymışsın, bunlar ne güzel sürprizler böyle Martçığım.. Mart ayı ve Kapadokya bize istediğimizden de fazlasını sununca burayı sevmememiz imkansızdı. Aslına bakarsanız Kapadokya gibi inanılmaz bir coğrafyanın nasıl daha popüler olmadığını, nasıl dünya çapında daha büyük bir üne kavuşmadığını da bir türlü anlayamadık. Şu \"böyle bir yer Fransa'da olsa nasıl pazarlarlar kim bilir...\" klişesini 300 kere daha söyleyesimiz, herkesi tek tek arayıp Kapadokya övesimiz geldi. Evet tabii ki Türkiye'deki herkes Kapadokya'nın varlığından haberdar, ancak bizce çok daha büyük bir olay haline gelmesi gerekiyor! Neyse, çemkirme aşamasına geçmeden Kapadokya Gezi Rehberi 'mize devam. Efenim size öyle müthiş bir bilimsel açıklama yapmamız mümkün değil, ancak küçük bir özet geçmeden olmaz, çünkü hakikaten çok acayip bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kapadokya, civarda dolaşırken arka planda size eşlik edecek heybetli Erciyes Dağı, güzeller güzel Hasan Dağı ve Göllü Dağ'ın püskürttüğü lavların oluşturduğu tabakaların zamanla aşınması ile bu halini almış. Sanki çok basit bir şeymiş gibi anlattığımıza bakmayın, aşınarak nasıl bu noktaya kadar varıyor orasını kavrayan varsa bize de anlatsın. Bölge olarak çoğunlukla Nevşehir ön plana çıksa da, eğer tam kapsamlı bir Kapadokya turu yapmak istiyorsanız Aksaray, Niğde, Kırşehir ve Kayseri illerine de taşmanız gerekiyor. Bölgenin tek özelliğinin peribacaları ve balonlar olduğunu düşünüyorsanız DEV yanılıyorsunuz. Hani şu acayip övdüğümüz ve büyük ihtimalle hayatımızın sonuna kadar övmeye devam edeceğimiz İzlanda gezimiz var ya; çok yüksek ihtimalle eğer Kapadokya'yı İzlanda'dan daha önce görmüş olsaydık İzlanda'nın doğa yapısını bir tık daha normal karşılayacaktık. Çünkü Kapadokya vadileri, yer şekilleri ve diğer doğa oluşumları ile yer yer İzlanda'yı hatırlattı. Tabii kayalara oyulan evler, kiliseler ve yaşam alanları tamamen Kapadokya'ya özgü durumlar, onlardan aşağıda daha detaylıca bahsedeceğiz. Lafı uzatmayalım, karşınızda Kapadokya Gezi Rehberi! Kapadokya'da Kış: İlkokul yıllarınız boyunca uhuyla oynamak ya da defterin kenarına sevdiğiniz grubun adını karalamak yerine biraz olsun dersi dinlediyseniz şu şekilde başlayan o cümleyi hatırlıyorsunuzdur; \"Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı..\" Evet, bildiniz! Karasal iklimin ta kendisi! Hal böyle olunca kışın kar yağışı, geceleri poponuzun donarak hissizleşmesi, vadilerde ve açık alanlarda rüzgardan yüz felci olma gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Ayrıca balona binmek niyetindeyseniz, hava koşulları sebebiyle Kapadokya'da kışın balona binmenin sıkıntılı ya da ihtimalsiz bir durum olabileceğini de ekleyelim. Özellikle rüzgarlı ve yağışlı günlerde balona binebilme şansınız olmuyor. Yine de Kapadokya'yı karlar altında görmek bir başka güzel, göze alıyorsanız burayı acayip farklı bir haliyle deneyimleyeceksiniz, bizce gidilesi. Kapadokya'da Yaz: Kapadokya'ya yazın gitmek için karasal iklim ile ilgili kurduğumuz cümlelerin ilk kısmını hatırlatmak istiyoruz: \"Yazları sıcak ve kurak\". Yani? Yani özellikle Temmuz, Ağustos döneminde gitmeye kalkışırsanız ortalıkta Western filmlerindeki saman toplarının döndüğü, sıcaktan beyninizin eridiğinden şüphelendiğiniz bir sürece denk gelebilirsiniz. Bize soracak olursanız buralara yazın gitmek kışın gitmekten bile zorlu bir süreç. Özellikle açık alanlarda, güneşin alnında bol bol zaman geçirmeniz gerekeceğini de göz önünde bulundurursak bizce yaz dönemini es geçmek iyi bir fikir olabilir. Eminiz ortalıkta bi' amatör turistler, bir de fotoğraf makinesiyle 10 kaplan gücüne ulaşan Japonlar oluyordur. Kapadokya'da Bahar Ayları: Eğer karla kışla uğraşamam canısı diyorsanız ve sıcakla cebelleşmek de istemiyorsanız Kapadokya'ya gitmek için en ideal dönem kesinlikle bahar ayları. Özellikle Nisan&Mayıs ve Eylül&Ekim aylarında giderseniz hem havanın Kapadokya'yı gezmek için çok elverişli olduğu, hem de balona binme ihtimalinizin çok daha yüksek olduğu bir döneme denk geliyorsunuz. Tabii ki arada bir yağışlı havaya denk gelebilirsiniz, o kısmı da biraz şansa kalmış. Kapadokya'ya uçakla ya da arabayla ulaşabilirsiniz. Evet, birçok kişi farkında olmasa da Nevşehir'de bir havaalanı var ve haliyle Nevşehir'e uçak ile ulaşabilmeniz mümkün. İstanbul odaklı düşünecek olursak yaklaşık 45 dk ile 1 saat arası bir sürede Nevşehir'e ulaşabiliyorsunuz ve tabii ki diğer seçeneklere göre çok daha kolay oluyor. Bu noktadan sonra ise şayet bir tura katılmayacaksanız Kapadokya bölgesini arabasız gezebilmeniz pek de mümkün olmadığı için araba kiralamanız gerekecek. Aksi takdirde 273492 lira taksi parası falan vermeniz ya da yollarda berduş olmanız gerekir, çünkü birçok yere toplu taşıma aracıyla ulaşabilmeniz mümkün olmuyor. Biz aracımızı Nevşehir Havaalanı'nda şubesi bulunan Sixt'ten kiraladık. Aynı şekilde havaalanında yer alan Avis'i de tercih edebilirsiniz, fiyat kıyaslaması yapıp ona göre karar verirsiniz. Şayet yoğun bir döneme denk geldiyseniz fiyatlar çılgın olabilir, bu noktada eğer arabanız var ise bulunduğunuz ilden direkt araba ile yola çıkmak çok daha mantıklı ve uygun fiyatlı bir seçenek olabiliyor. Bu ipucumuz yine araba kiralayacak olanlar için geliyor: Genelde Turkcell, Vodafone ya da Miles and Smiles gibi kurumların araba kiralama firmalarıyla gerçekleştirdiği ortaklıklar oluyor ve bu şekilde iyi bir indirim kapabiliyorsunuz. Kiralamadan önce bu gibi fırsatlar var mı diye bi' kontrol etmeyi unutmayın. Ana yolları kullanırken genellikle sıkıntı yok, ancak daha alternatif bölgelere giderken dağ bayır dolanmanız gerekebilir, oteliniz tepelerde, tırmanmalı bir noktada olabilir ya da karlı bir döneme denk geldiyseniz yer yer yollarda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bu noktada eğer mümkünse 4x4 bir araç kiralamak işinizi kolaylaştırabilir, aklınızda bulunsun. Yoksa bizim gibi her tepeye tırmanışınızda panik anları yaşayabilirsiniz. Eğer İstanbul'dan kendi aracınız ile Nevşehir'e ulaşmak niyetindeyseniz İstanbul Nevşehir arası araba ile 740 km civarı bir şey. Yolculuk ise eğer bir trafik canavarı değilseniz 7-8 saat kadar sürüyor. Eğer arabayla gidecek olursanız yol üstünde Tuz Gölü'ne uğramayı ihmal etmeyin, bizim çok içimizde kaldı! Kapadokya'nın pahalı olup olmadığı aslında nerede kaldığınıza ve ne yiyip içtiğinize göre büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin turistlerin daha yoğun olduğu bir dönemde gidecek olursanız kalacağınız otellerin fiyatları da bu duruma bağlı olarak yükseliyor. Yeme içme konusunda ise eğer popüler ya da özellikli yemekler sunan yerlere gidecek olursanız İstanbul'da iyi bir restoranda ödediğiniz ücretler ile eş değer şeyler düşünebilirsiniz. Gitmeden önce kendinize bir Müze Kart edinin ya da Kapadokya'ya gittiğinizde Müze Kart satın alabildiğiniz ilk yerden alın. Eğer öğrenciyseniz 20 Lira değilseniz 40 Lira gibi bir ücreti olan Müze Kart Kapadokya'da Göreme Açık Hava Müzesi, Zelve gibi birçok yere ücretsiz girmenizi sağlıyor. Ayrıca eğer turistik bir dönemde gittiyseniz sıraya girme derdinden de kurtulmuş olursunuz. Bu arada eğer bir İş Bankası Maximum kredi kartınız varsa Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzelere her yıl 1 ay boyunca ücretsiz giriş yapabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. Kredi kartının adınıza olması gerekiyor ve giriş yaparken kimlik görmek istiyorlar, eş dosttan ödünç almaya girişmeden bunu da belirtelim istedik. Eğer düşük bütçeli bir tatil peşindeyseniz tatilinizi turistik olmayan dönemlere denk getirmemeye çalışın. Bu şekilde en azından konaklama ücretiniz de kesinlikle daha ucuza gelecektir. Kapadokya'nın bu balon konusunda bu kadar popüler olma sebebini merak ediyor olabilirsiniz. Evet başka yerlerde de tepeden harika manzaralar yakalayabilirsiniz, ancak kış koşulları dışında Kapadokya çok rüzgarlı bir yer olmadığı için balona ekstra elverişli olarak kabul ediliyor. Alıştıra alıştıra söylemek yerine LÖNK diye söylüyoruz; Balona binmek masraflı iş. Fiyatlar 300 Lira'dan 175 Euro'ya kadar uzanabiliyor. Ancak özellikle deneyimli, eğitimli ve alanına hakim pilotlarla uçmak istiyorsanız seçtiğiniz firmanın önemi büyük. Dolayısıyla her halükarda balon işine biraz fazla para yatırmanız gerekecek, bunu şimdiden hazmedin de öyle gidin deriz. Kış döneminde ücretler biraz daha düşük oluyor. Örneğin Butterfly Balloons gibi güvenebileceğiniz bir firmayı seçecek olursanız 175 Euro yerine 140 Euro civarı bir şey ödüyorsunuz. Şayet bu turlardan birine katılacak olursanız gündoğumu saatini yakalayabilmek adına 5:30 civarı kalkıyorsunuz ve uçuş yaklaşık 1 saat kadar sürüyor. Eğer güvenlik konusunda bir endişeniz varsa şöyle bir klişe ile içinizi rahatlatmak isteriz : Bir araba kazası geçirme ihtimaliniz, balon kazası geçirme ihtimalinizden çok çok daha yüksek. Zaten balona binmeden önce size güvenliğiniz açısından ne konuda dikkatli davranmanız gerektiğini de açıklıyorlar. İnişte tutunmayı unutmuyoruz! Kapadokya'da konaklama konusunda nokta atışı yaparak gerek lokasyon, gerek yeme içme açısından gerekse sunduğu manzara ile pek sevdiğimiz bir otelde kaldık: Sultan Cave Suites. Zaten Instagram'a şöyle bir girip en güzel gündoğumu fotoğraflarının nereden çekildiğine bakacak olsanız favori 3'ünüze girecek çatı manzarası bile oteli çok sevmeniz için yeterli. Ayrıca Kapadokya konusunda her türlü sorunuzu bıkmadan yılmadan cevaplayacak kadar tatlı insanlar, kendilerine buradan da bir kez daha teşekkür etmiş bulunalım. Olur da burada konaklamaya karar verirseniz dünyalar tatlısı köpekleri İzmir'i bizim için öpün. Yukarıda da söylediğimiz gibi Kapadokya bölgesi öncelikli olarak Nevşehir ile birlikte Aksaray, Niğde, Kırşehir ve Kayseri bölgelerini de kapsıyor. Dolayısıyla gezeceğiniz yerler de bu bölgelere yayılmış durumda. Ancak endişelenmeyin, hiçbir yer birbirine çok uzak değil, dolayısıyla şayet arabanız varsa kolaylıkla her yeri gezebilirsiniz. Yeter ki buraya hak ettiğinden daha az gün ayırmayın, vaktiniz yoksa da tam kapsamlı bir Kapadokya gezisi için buraya en az 2 kez gelmeniz gerekeceğini aklınızda bulundurun. Gezinizi Nevşehir özelinde düşünecek olursak keşfetmeniz gereken bölgeler Göreme, Ürgüp, Gülşehir, Avanos, Uçhisar, Ortahisar, Derinkuyu, Kaymaklı, Mustafapaşa, Zelve şeklinde uzayıp gidiyor. Ancak bunların en uzak olanı da arabayla maksimum 1 saat uzaklıkta olduğu için panik olacağınız bir durum yok. Şimdi Kapadokya gezi rehberi yazmanın asıl gerekliliği olan aşamaya geçelim; Kapadokya'da gezilecek yerler. Kapadokya'ya ayak basan her turistin görmeden dönmediği en popüler noktalardan biri olan Göreme Açık Hava Müzesi yaşam alanları, kiliseler, manastırlar ve bunların içinde yer alan büyüleyici duvar resimleri ile kesinlikle keşfetmeniz gereken noktalardan. İçeride Elmalı Kilise, Aziz Barbara Şapeli, Çarıklı Kilise, Yılanlı Kilise şeklinde ilerleyen bir sürü dini yapı mevcut ve hepsi kayaların içine oyulmuş şekilde günümüze kadar gelmeyi başarmış. Tabelalar, açıklamalar ve yönlendirmeler beklentimizin çok üzerindeydi, dolayısıyla audio guide almasanız bile kiliseler ve içinde resmedilenlerle ilgili bilgi edinebilmeniz mümkün. Kiliselerin içinde duvar resimlerinin zarar görmemesi amacıyla fotoğraf çekilemiyor ve bazıları gözden kaçırılabilecek noktalarda yer alıyor, o sebeple dikkatli bir biçimde gezmekte fayda var. Göreme Açık Hava Müzesi'ndeki kiliselerden en etkileyici olanı Karanlık Kilise diyebiliriz. Buraya 10 lira ekstra ücret ile giriliyor, ancak kesinlikle buna değer, çünkü kilise oldukça az ışık aldığı için içindeki duvar resimleri diğerlerine kıyasla çok daha az zarar görmüş ve canlılığını korumuş. Bu arada biz dayanamayıp neden Karanlık Kilise için ekstra ücret aldıkları konusunu sorguladık ama açıklamaları mantıklı olduğu için gereksiz çemkirdiğimizle kaldık. İçeri daha az, öz ve gerçekten ilgilenen insanların girmesini hedeflediklerini, insan nefesinden ve yoğunluktan ötürü bile zarar görebilecek hassasiyette eserler söz konusu olduğu için, yoğunluk olmasının önüne geçmek istediklerini söylediler. RESPECT ablacım, haklıymışsınız. -Yazın 8:00-19:00 kışın 8:00-17:00 arası açık. -Müze kart geçerli. Kartsız giriş 30 TL. -Otoparkı var. Hatta birkaç tane var, ama kapıya yakın olana gidin, yokuş çıkmayın. Bize kalırsa Kapadokya'da kısa süreniz varsa \"yangından önce ilk görülecek\" listenize almanız gereken inanılmaz güzellikteki yerlerden biri Zelve. Bölgedeki en eski yerleşim yerlerinden biri olması bir yana, görsel açıdan inanılmaz şeyler sunuyor. Eğer vaktiniz geniş ise buraya birkaç saatinizi ayırarak tepelere çıkın, vadiyi uzun uzun izleyin ve eskiden insanların yaşamını sürdürdüğü oyulmuş kayaların içine girin. Lütfen önünde zincir olanlara \"ben Türk'üm bana bir şey olmaz\" kafasında yaklaşarak girmeye çalışmayın, çünkü bazı noktalar zamanla aşındığı için tehlikeli olabiliyor. -Müze Kart geçerli. -Arabayla gelecekseniz otopark mevcut. Ayrıca hemen girişte bir şeyler atıştırabileceğiniz birkaç yer de var. Kapadokya deyince kafanızda otomatik olarak canlanan peribacaları görüntüsünü en iyi şekilde gözlemlemek istiyorsanız istikamet Zelve ile arasında yaklaşık 1 km olan Paşabağ Vadisi. Bizce Zelve'ye kadar gelmişken öncesinde yolunuzun üzerinde olacağı için mutlaka uğramalısınız. Eğer hayal gücü geniş bir arkadaş grubuyla birlikte gittiyseniz siz de bizim gibi peribacaları arsında yürürken 8 yaş terk hallerde bazılarını halay ekibine, bazılarını Kendall ve Kylie'ye, bazılarını ise tanıdığınız insanlara benzetebilirsiniz, yapın, güzel oluyor. -Giriş için herhangi bir ücret yok. -Otoparkı var. Bu vadinin adını \"Bak Hilmi güvercin geçiyor, buraya Güvercinlik Vadisi mi desek\" şeklinde koymamışlar, adının bu olmasının mantıklı bir açıklaması var. Güvercinler eskiden Kapadokya bölgesinde yaşayan insanlar için büyük önem taşıyordu. Çünkü güvercin yuvalarından topladıkları gübreleri üzüm bağlarında, güvercin yumurtalarını ise fresklerin alçılarında kullanıyorlardı. Zaten kayaların birkaç farklı noktasında gördüğünüz oyukların bir kısmı da güvercinlerin oralara yuva yapması için oluşturulmuş. Güvercinlik Vadisi de bu sebeplerden ötürü cemiyet hayatının önde gelen güvercinlerinin ortak noktası haline gelmiş. Şu an eskisi kadar çok güvercin olmasa da, nazar boncuklu ağacından, fotoğraflamak için çıldıracağınız yer şekillerine kadar her türlü Kapadokya beklentinizi karşılayacak güzellikte. Mutlaka görün! -Buraya doğru giderken yol üzerinde Uçhisar Panaroma var. Oraya ulaştığınızda henüz tam olarak Güvercinlik Vadisi'ne ulaşmış olmuyorsunuz, kafanız karışmasın. Ihlara Vadisi Kapadokya genelinde bizi \"Arkadaş bizim ülkemizde neler varmış da haberimiz yokmuş?\" utancının zirvesine taşıyan yerlerden biri oldu. Kendisi Aksaray'da yer aldığı için şayet Nevşehir civarında konaklıyorsanız, 1-1,5 saat arası bir şey sürüyor. Biz buraya öncelikle yol üzerinde olduğu için Derinkuyu'ya uğrayarak gittik ve son derece mantıklı bir rota oldu, siz de öyle yapabilirsiniz. Tabela yönlendirmeleri de gayet iyi olduğu için Ihlara Vadisi'ne kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Tabelaları takip ederken gittiğiniz takdirde vadinin ortasında bir noktada yer alan ana kapısına ulaşıyorsunuz. Ortası diyoruz, çünkü 14 km'lik bir yürüyüş rotasından bahsediyoruz, dev bir vadi ve isteseniz koca bir gününüzü kesinlikle buraya ayırabilirsiniz. Olaya orta yerinden giriyoruz diye endişelenmeyin, çünkü aslında gayet mantıklı bir noktadasınız. Evet tamam, vadinin içine ulaşmak için 400 basamak kadar inmeniz gerekiyor ancak sonucunda birçok önemli kilise ve Melendiz Çayı'nın orta yerine ulaşıveriyorsunuz. İşte geldik bir diğer kritik konuya. Tamam çok maceracı bir ruhunuz olabilir, tamam en çılgın sizsiniz, ona da tamam. Ancak bu yeraltı şehirlerini dolaşma deneyimi öyle tahmin ettiğiniz gibi ilerlemeyebiliyor. Çünkü hiç farkında olmadığınız klostorofobik yaklaşımlarınızı, dar alanda kısa paslaşırken buhran geçirebildiğinizi falan ilk kez burada fark edebiliyorsunuz. Zaten söz konusu şehirlerin girişlerinde astımı veya kalp rahatsızlığı olanların dikkatli olması gerektiği ya da dar alanlarda problem yaşayan kimselerin buralara girmek konusunda bir kez daha düşünmesi gerektiğine dair öneriler de mevcut. Peki biz bunları dinledik mi? HAYIR. Kapadokya bölgesinin en bilinen yeraltı şehirleri olan Derinkuyu ve Kaymaklı'ya uğradık ve açıkçası büyük buhran 2. kez, başka bir tanım altında yaşandı diyebiliriz. Eğer siz de yeraltı şehirlerinde kontrolü kaybedebileceğinizi düşünüyorsanız ama merakınıza da yenik düştüyseniz en azından Derinkuyu yerine Kaymaklı'yı tercih edebilirsiniz, çünkü Kaymaklı bir tık daha geniş, dolaşması daha kısa sürüyor ve aydınlatması biraz daha iyi. Bu sebeple kendinizi biraz daha rahat hissediyorsunuz. Yine de olur da kalabalık bir turist grubuna denk gelirseniz iyice daralabilirsiniz, kapıda pusuya yatıp zamanlamayı iyi ayarlamakta fayda var. Bu arada yeraltı şehirlerinin ne amaçla inşa edildiğinden ve içlerinden bahsetmeden de geçmeyelim. Bu şehirler aslında tamamen güvenlik amacıyla ve düşmandan saklanarak hayatta kalabilmek için oluşturulmuşlar. Yer yer içeride uzun süre vakit geçirmek durumunda kalabileceklerini bildikleri için yerin kat kat altında kendilerine günlerini geçirebilecekleri, erzak depolayabilecekleri ya da bir süre için yaşamlarını sürdürebilecekleri alanlar oluşturmuşlar. Yani öyle tahmin edildiği gibi \"hadi yerin altında yeni bir hayata başlayalım Ragıp...\" falan diyen bir topluluk yok, amaç tamamen korunmak. -Derinkuyu da Kaymaklı da yazın 8:00 19:00 kışın 8:00 17:00 arası açık. -Derinkuyu ve Kaymaklı'ya ulaşmak zor değil. Her ikisi de Nevşehir Niğde yolu üzerinde yer alıyor. Arabanız ve cesaretiniz varsa ikisini aynı gün gezebilirsiniz. Aralarındaki mesafe 10 km gibi bir şey. -Her ikisinde de Müze Kart geçerli. Aslında Devrent Vadisi'ni tanımanız için size birkaç sözcük söylesek yeterli olacaktır; \"Deve görünümlü peribacası\". Evet Devrent, Dervent, Derbent artık orijinal adı her ne ise tabii ki sadece bu peribacasından ibaret değil. Aslına bakarsanız birçok kişi burayı \"Hayal Vadisi\" olarak da adlandırıyormuş, çünkü buradaki peribacaları adamı Salvador Dali'ye çeviriyor, çağrışımlar, benzetmeler havada uçuşuyor, yaratıcılığınız zirve yapıyor ve her oluşumu bir şeye benzetiyorsunuz. Orada konuştuğumuz birisi Devrent Vadisi için \"orada İsa'nın suratını gördüm...\" bile dedi, öyle düşünün. Ondan başka gören var mı biz de bilmiyoruz, o adamdan paçayı iyi kurtarmışız galiba. Antik adı Zoropassos olan Gülşehir'de yar alan Açık Saray çoğu turistin gözden kaçırdığı, ancak bizce kesinlikle uğramalık bir yer. Nevşehir Havalimanı'na çok yakın olduğu için eğer buraya indiyseniz yol üzerinde Açık Saray'a uğrayıp sonrasında başka yerlere devam edebilirsiniz. Ne yazık ki Açık Saray'ın kesin işlevi ve tarihine dair günümüze dek ulaşan herhangi bir belge yok, ancak yine de bu inanılmaz bir mimariye sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. -Görmek isterseniz Mantar Kaya da burada yer alıyor. Açık Saray'ın kapısında bekleyen abiye sorun, o yerini tarif eder. Bir Kapadokya klasiği olan 3 Güzeller, biçim olarak genelde kafanızda canlanan tipte 3 peribacasının yan yana bir şekilde duruyor olması ve arka planının da iyi fotoğraflar çekmek için zemin hazırlıyor olması nedeniyle nam salmış durumda. O sebeple turistlerin uğrak noktası haline dönüşmüş. Burayı bulmak isterseniz Nevşehir Ürgüp yolu üzerinde ilerlemeniz gerekiyor. Zaten Ürgüp merkeze 1-2 km uzaklıkta yer alıyor ve turistler ortalıkta cirit atacağı için bulmakta güçlük çekmeyeceksiniz. Arabanızı yol kenarına bırakabilirsiniz, herkes öyle yapıyor, sıkıntı yok. Mustafapaşa Ürgüp'e 5-6 km uzaklıkta, eski, küçük bir Rum köyü. Zaten buraya ayak basıp güzel yapıları gördüğünüz anda siz de buranın bir Rum köyü olduğunu hemen anlayacaksınız. Sonrasında işler biraz değişmiş ve mübadele döneminde Rumlar ile Türkler yer değiştirince mimaride de bir takım değişiklikler olmuş. Ancak yine de büyük ölçüde eski halini korumayı başarmışlar. Mustafapaşa'yı tanımak için arabanızı bir kenara bırakıp bol bol sokaklarda kaybolmanız gerekiyor. Çünkü kasabada mimarisine bayılacağınız evlerin yanı sıra görülecek birçok kilise ve şapel de bulunuyor. Sonrasında ise Atatürk Tepesi'ne çıkarak köye tepeden bakabilirsiniz, ki burası rehberlerde pek yer almasa da lokaller tarafından biliniyor, kime sorsanız bilir kolaylığında. Aziz Nikola Manastırı'nı görmek isterseniz Mustafapaşa'nın biraz dışında kalıyor, oraya arabayla gitmek daha mantıklı olacaktır. Bunun dışında en turistik olanlar Aziz Vasilyos ve Konstantin Eleni kiliseleri. -Biz gidemedik, ancak Gomeda Vadisi bu civarda ve güzel olduğunu duyduk, gidip bi' dolanabilirsiniz. Bu vadinin içinden Bey Deresi aktığı için Bey Deresi Vadisi adıyla da biliniyor. Çavuşin Kilisesi, Göreme Avanos yolu kenarında, Göreme Merkez'e yaklaşık 2 km uzaklıkta yer alan bölgenin en eski kiliselerinden. Hepimizin bildiği gibi tek nefli, beşik tonozlu ve 3 apsisli olan bu kilise.... Şaka şaka, biz de bunların ne demek olduğunu bilmiyoruz, sitelerinden baktık, çünkü burayı gezmemize rağmen hakkında pek de bilgi sahibi değiliz. Tipik bir turist açısıyla yaklaşacak olursak içeride birkaç farklı alanı gezebileceğinizi, girişin 8 TL ücreti olduğunu ve Müze Kart ile girebileceğinizi söyleyebiliriz. Avanos deyince akla ne gelir? Tabii ki çanak çömlek! Avanos çanak çömlektir, Avanos Kızılırmak'tır, Avanos acayip güler yüzlü insanlar ve güzel yemeklerdir. Avanos Jack'in kırılan testisidir. Ama testis değil, testi... Lütfen arkadaşlar, burada ciddi bir şey anlatıyoruz. İşin gereksiz geyik kısmını zorlanarak bir kenara koyacak olursak, hazır oralara kadar gitmişken Avanos'ta keyifli birkaç saat geçirebilirsiniz. Özellikle hava güzelse arabanızdan kurtulup eski Avanos evlerinin arasında ve Kızılırmak kenarında dolaşmak şahane oluyor. Lakin Kızılırmak'ın kazları biraz asabi oluyor galiba, çok şey yapmayın yani. -Eğer Avanos'a tepeden bakmaz isterseniz Duru Otel'in tabelalarını takip ederek yukarı doğru çıkın ve mezarlığın bulunduğu alana ulaşmaya çalışın. Yolu bir noktadan sonra toprak yol, ancak sorunsuz, çekinmeden çıkabilirsiniz. -Avanos Meydanı'nda birçok çömlekçi olduğunu göreceksiniz. Bizim kişisel favorimiz Şaban Usta. Hem güzel hediyelikler alabilirsiniz, hem de çanak çömlek yapma girişiminde bulunabilirsiniz. Slowlyyy slowlyyy video'sunu bilenler dikkatli olsun, başınıza gelecekleri biliyorsunuz. Aydın Kırağı Tepesi: Burası son dönemlerde özellikle turistler yüzünden \"Aşıklar Tepesi\" adını almış olsa da, yerlisi buraya Aydın Kırağı Tepesi diyor. Bizce özellikle sabahın köründe kalkıp giderseniz balonlarla birlikte inanılmaz güzel bir gündoğumu manzarası sunuyor. Göreme'de bulunan bu tepeye merkezdeki caminin hemen yanından girip tırmanabildiğiniz kadar tepeye çıkarak ulaşabiliyorsunuz. Zaten aşağıdan bakınca burayı tespit edebileceğiniz için bulması çok da zor olmuyor. Kızılçukur: Kızılvadi adıyla da duyabileceğiniz Kızılçukur, bizim günbatımı için favorimiz. Etraftaki yer şekilleri zaten kırmızı/kiremit tonlarında olduğu için akşam güneşi üzerlerine vurunca inanılmaz güzel bir görüntü oluşuyor. Civarda şarap ya da çay/kahve alabileceğiniz bir tesis de mevcut. Girişte 2 TL gibi bir ücret alındığını da hatırlatalım. Uçhisar Kalesi: Yukarıda daha detaylıca anlattığımız Uçhisar Kalesi bölgenin en yüksek noktalarından biri olduğu için manzara izlemek açısından da oldukça iyi bir seçenek. Eğer yukarıdaki yerlere bir alternatif arıyorsanız burayı da Kapadokya'da günbatımı ya da gündoğumu izlemek için tercih edebilirsiniz. Kapadokya'ya kadar gelip de ne yemeden içmeden dönülmez diye soracak olursanız cevaplar belli: Testi kebabı ve şarap. Testi kebabı ile ilgili Yozgat'a özgü olduğuna dair bir söylenti de var, işin o kısmına hakim değiliz, ancak Kapadokya civarında güzel yapan yerler olduğunun garantisini verebiliriz. Ama şimdiden söyleyelim, çoğunda testinin içinde falan yapmıyorlar, önceden hazırlayıp sonra testinin içine doldurmak gibi muhteşem yaratıcı fikirlerle geliyorlar genelde, o sebeple lezzetli orijinaliyle ilgisiz olabilir. Doğruya doğru, Kapadokya kadar turistik bir yerde iyi restoran konusunda çok fazla seçenek olmaması gerçekten şaşırtıcı. Ancak bu tabii ki birkaç favorimiz olmadığı, hatta İstanbul'da da olsa da burada da bol bol gitsek dediğimiz restoranlar bulmadığımız anlamına gelmiyor. Bizim Ev Restoran: Avanos'ta öğlen yemeği ve akşam yemeği için alternatif bir yer arıyorsanız gidebilirsiniz. Çok büyük bir özelliği yok ve doğruya doğru, testi kebapları pek başarılı değil, ama öyle yenilmeyecek gibi de değil tabii ki. Hasan Dağı ve Erciyes'i fotoğraflamayı unutmayın. İnanılmaz güzel görseller sunuyorlar, biz sadece onların 50 fotoğrafını falan çektik galiba. -Eğer vaktiniz olursa Saruhan/Sarıhan adıyla bilinen ve 1249'dan beri orada heybetli bir şekilde yükselen hana uğrayabilirsiniz. Günümüzde içeride semazen gösterileri de yapılıyor. -Dünyanın en acayip müzeleri listelerinde garanti yeri olan Avanos Saç Müzesi'ne biz gidemedik, ama siz gidin de bize de ne olduğunu anlatın. Yalnız içeride fotoğraf çekmek yasakmış, maalesef saçları fotoğraflayamayacaksınız......: Pahalılığı kendi deneyimimiz nedeni ile söyledik, yediklerimizden memnun kalsak makul sınıfına sokardık yoksa. Yine de Kapadokya'da genel bir turistik pahalılk olduğu sizlerin de belirttiği gibi gerçek. Görüşmek üzere. Haftasonu yapacağımız kapadokya gezisi için nerelere gitsek diye araştırırken, yazınızı gördüm ve eşime 'yaşasın bizim kızlar gitmiş dedim' ve tavsiyelerinizi işaretledik. Artık rahatça gidebiliriz :))) elinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/04/22/eskisehir-gezisi-notlari-gelin-biraz-medeniyet-ovelim", "text": "Eskişehir çok modern, Eskişehir adeta bir Avrupa şehri gibi, Eskişehir şöyle güzel, böyle nefis, öyle gelişmiş... Bu cümleler tanıdık geldi değil mi? Eminiz ki sizin de sağınızda solunuzda Eskişehir övmekten yılmayan, Eskişehir'in ne kadar da şahane olduğunu yukarıdakilere benzer cümleler aracılığıyla vurgulayan birileri olmuştur. Anladık tamam, Eskişehir müthiş! Ama öyle söylenene tamam demekle olmuyor tabii, madem öyle, gidip kendi gözümüzle göreceğiz ve Eskişehir gezi notları hazırlayacağız. Elimizdeki anahtar kelimeler \"Yılmaz Büyükerşen sevgisi\", \"Öğrenci Şehri\" ve \"Abi herkes bisiklet kullanıyormuş\". Yoldayız Eskişehir, bekle bizi, geliyoruz! Hal böyle olunca zaten biz de Umut Sarıkaya karikatürlerinden fırlamışçasına Eskişehir övmeye çok hazırız, kafamızda acayip yüksek beklentiler ile ani bir plana girişiyor ve adeta Eskişehir'e güzelleme yazmaya gidiyoruz. Ortamda bitmek bilmeyen Eskişehir övme temalı espriler ile şehre girdiğimizde etrafımızdaki bisikletli insan popülasyonu ve yeşil alan bolluğu/park yoğunluğu dikkatimizi çekmeye başlıyor. Hmm, dakka bir gol bir, modernlikten ölme belirtileri başladı bile. Gerçi fark etmez, biz zaten Eskişehir'i sevmeye programlanmıştık ama, yine de gözümüzle gördüklerimizden etkilenmemek elde değil tabii. Sonraki günler boyunca, şehri Amsterdam terk bir görüntüye sokmuş Porsuk çayı etrafında çimlere bayılan öğrencileri, İstanbul'da ihtimali bile olmayan devasa şehir parklarını, kitap kafeleri, hatta birbirini hiçbir şekilde bunaltmayan ve baskılamayan insan manzaralarını gördükçe buraya iyice alışıyoruz ve ikinci klişe dalgası ortaya çıkıveriyor; \"Ulan üniversiteyi burada mı okusaydık acaba?\". Sonuç olarak Eskişehir gezisi boyunca bayağı güzel anılar biriktiriyor, yer yer kıskanıyor, yer yer Yılmaz Büyükerşen'in klonlanması ve her şehre bir adet klonunun yerleştirilmesi için çalışmalara başlamayı düşünüyor ve beklediğimizden bile fazlasını bulabildiğimiz için bayağı mutlu oluyoruz ve lafı fazla uzatmadan Eskişehir gezi notlarımıza geçiş yapıyoruz efenim. Buyursunlar! İstanbul'dan Eskişehir'e arabayla ulaşmak yaklaşık 3,5 4 saat sürüyor. Ancak keyif düşkünü kocaman bir çılgınsanız ve mola verme bağımlısıysanız tabii ki bu süreç biraz daha uzayabiliyor. (bkz. Eskişehir'e bizim gidişimizin 5 saat sürmesi) Aslında arabayla gitmek gezerken birçok açıdan kolaylık sağlasa da, bir yandan da Eskişehir genelinde çok lüzumlu bir durum değil. Çünkü şehir genelinde hem toplu taşıma gayet başarılı, hem ortalıkta tramvaylar cirit atıyor, hem de arabaya park yeri aramak gibi bir zulüm ile uğraşmak adamın sinirini bozabiliyor. Yok güzel kardeşim ben arabayla gideceğim diyorsanız İstanbul'dan öncelikli olarak Ankara, Sapanca'yı geçtikten sonra Bilecik yolunu takip etmeniz gerekiyor. Şayet araba ile gitme olanağınız yoksa ya da arabayla ulaşmayı tercih etmiyorsanız İstanbul'dan Eskişehir'e hızlı tren ile ulaşım seçeneğine de yönelebilirsiniz, ki gün içinde birkaç sefer olduğu için bu durum işinizi bayağı kolaylaştırıyor. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için şuraya göz atabilirsiniz. Eskişehir'de nerede kalacağımız konusunda nokta atışı yaptığımızı düşünüyoruz, çünkü özellikle akşam dışarı çıkmak ve araba, hatta toplu taşıma kullanmak zorunda kalmak istemeyenler için şahane bir noktada kaldık. Eskişehir Ibis Hotel, akşam vakit geçirmek isteyebileceğiniz birçok noktaya yürüme mesafesinde ve genel olarak bayağı merkezi bir noktada yer alıyor. Zaten dünyanın birçok yerinde yer alan zincir otellerden biri olduğu için buraya güvenebileceğinizi tahmin ediyorsunuzdur. Başka alternatif aramaya gerek var mı bilmiyoruz, bizce direkt orayı tercih edebilirsiniz. Ama eğer illa bakacağız diyorsanız, sizi takan kim biz istediğimiz oteli seçeriz diyorsanız, otelz. com'a bir göz atabilirsiniz orada epey bir otel seçeneği var. Kapsamlı bir Eskişehir gezisi yapmak için aslında 2 tam gün yeterli olacaktır. Öyle gezecek görecek az yer var diye düşünmeyin, çünkü gezmek isteyebileceğiniz birçok müze, park ve bölge var. Ancak daha az zamanınız varsa da ufak bir ayıklama yaparak 1 gece konaklamalı daha az kapsamlı bir gezi gerçekleştirebilirsiniz tabii ki. Farkına varmadan neredeyse 1 tam günümüzü ayırdığımız Odunpazarı bölgesi, Eskişehir'in en turistik noktası ve öncelikli olarak mimarisi ile ön plana çıkıyor. Son dönemlerde şehirlerin müthiş bir çirkinlikte \"3 ODALI SÜPER LÜKS DAİRE, BİLMEMNE KONAKLARI\" yapılaşmasından öteye geçememesi nedeniyle sizin de bizim gibi gözleriniz kanadıysa, Odunpazarı size çok iyi gelecek. Çünkü yine sizin de bizim gibi \"Türk mimarisi\" diye bir şeyin olduğunu hatırlayabilmeniz için bu gibi eski ve gerçekten güzel yapıları görmeye ihtiyacınız var. Açıkçası bu denli otantik ve sevimli bir mimariye sahip olan Odunpazarı'nın daha ünlü olmamasını da bayağı garipsemiş durumdayız. Odunpazarı'nın sokaklarında kaybolduktan ve bol bol pencere, kapı fotoğrafladıktan sonra Atlıhan El Sanatları Çarşısı, Kurşunlu Camii ve Külliyesi ve Osmanlı Evi'ni de görmeyi unutmayın. Şayet buraya arabayla gitmiş bulunduysanız otopark sıkıntısı çekebilirsiniz. Bu noktada herkes aracını külliyenin hemen yanındaki ana cadde üzerinde bırakıyor, oraya bi' göz atabilirsiniz. Biz gittiğimiz şehirlerdeki küçük ve spesifik müzeleri gezmeyi seviyoruz. Kişisel olarak özel bir \"cam sanatları\" ilgimiz falan olmamasına rağmen birçok kişiden buranın adını duymuş olmamız nedeniyle bu müzeyi de tabii ki es geçmek istemedik ve buraya vakit ayırdığımıza kesinlikle pişman değiliz. Müze oldukça sevimli ve güzel bir binada, Eskişehir Kent Belleği Müzesi ile bir arada yer alıyor. Aşağı katta cam sanatlarına dair sergi alanları, üst katta ise Eskişehir'in tarihini anlatan bölümler yer alıyor. Cam Sanatları Müzesi gerçekten inanılmaz güzel ve etkileyici eserlerden oluşuyor, laf olsun diye söylemiyoruz, çoğunlukla \"abi ne yetenekli insanlar var ya ben ne yapıyorum?\" diyerek dolaşıyor ve hayranlık içinde kalıyorsunuz. Kent Belleği Müzesi ise Eskişehir'in tarihi ve gelişimi hakkında bilgi edinmenizi sağlıyor. Küçük ama bol bol bilgi içeren bir müze oluşturmuşlar. Gönül ister ki her şehirde bu gibi başarılı müzeler ve sergi alanları oluşturulsun, hakikaten gurur duyduk ve hemen bir \"Eskişehir'in modernliğini övme\" muhabbeti daha patlattık. -Giriş 5 TL. Öğrenciyseniz 2 TL. -Adres: Türkmen Sokak No: 45, Odunpazarı Onların Madame Tussauds Müzesi varsa bizim de Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müze'miz var! Yılmaz Büyükerşen efsane bir adam diyoruz da boşuna demiyoruz, zira bu müzedeki heykeller Büyükerşen'in elinden çıkma ve yıllarca emek harcadığı işleri bu müzede sergileniyor. Müze ele alınan kişiler ve dönemlere göre farklı salonlara ayrılıyor ve içeride Atatürk'ten Obama'ya, Cüneyt Arkın'dan Einstein'a kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Gezerken çok keyif alacağınıza eminiz, ayrıca Snapchat'te surat değişimi yaparak türlü seviyesizliklere de imza atabilirsiniz, bizden akıl aldığınızı söylemeyin yeter. -Şayet hafta sonu gidecek olursanız turlar nedeniyle çok fazla sıra oluyor, o yüzden eğer mümkünse buraya hafta içi gitmeye çalışın. -Pazartesi hariç her gün 10:00 12:00 ve 14:00 17:00 arası açık. -Müzeden elde edilen gelir kız çocukları ve engelli çocukların eğitimi için kullanılıyor, şimdi gideceğiniz yoksa da gitme kararı aldığınızı tahmin edebiliyoruz, öptük sizi. -Adres: Atatürk Bulvarı No:43, Cam Sanatları Müzesi'ne çok yakın. Şaka bir yana, bizce Eskişehir'in en sevimli, en samimi en \"üniversiteyi orada okumadığınıza pişman olmalı\" bölgesi olan Adalar bölgesi, gerçekten Eskişehir'in Avrupa şehirlerine benzetilmesinin ana sebeplerinden biri. Ortasından Porsuk çayı akıyor, etrafında türlü türlü kafe, her daim kalabalık, her daim eğlenceli! Özellikle hava güzelse burada birkaç saatinizi geçireceğiniz garanti, mutlaka uğrayın. Bu arada evet, üniversiteliler hala gitar eşliğinde\"affeeet neeefreet eettiim sendeeğğğnn\" söylüyor, modası geçmemiş. Türkiye'nin ilk ve tek yerli otomobili olan ancak maalesef seri üretime geçilemeden hikayesi sona eren Devrim Arabası'ndan hepiniz haberdarsınızdır. Yalnızca 4 adet üretilebilen ve 4 4,5 ay gibi inanılmaz bir sürede hayata geçirilen otomobili gözünüzde büyütmekten çekinmeyin, çünkü Devrim gerçekten de tepeden tırnağa Türk yapımı ve bu o dönem için, hatta saçma bir şekilde günümüz için bile inanılmaz bir olay, bir hayalin gerçek oluşu, imkansız denilenin hayata geçirilişi anlamına geliyor! Günümüzde Devrim Arabası, Tülomsaş Fabrikası'nın bahçesinde sergileniyor ve Eskişehir'e kadar gitmişken kendisini görmeden dönmek olmaz. İstanbul'da olmayıp Eskişehir'de olan ne var? Aslına bakarsanız onlarca şey. Ama bizi en çok kıskandıran şey tartışmasız bir şekilde şehir parkları. Biz İstanbul'da nefes alacak, belki öğlen yemeğimizi yiyecek, belki yalnızca 10 dakikalığına toprağı hissedebilecek, ağaçların sesini dinleyebilecek yer araya duralım, Eskişehir'in her yerinde küçük bir park, bir yeşil alan mevcut. Sazova Parkı'nı ise o küçük parkların da babası olarak düşünebilirsiniz. Devasa bir şehir parkı olan Sazova, aynı zamanda \"Bilim, Sanat ve Kültür Parkı\" şeklinde de anılıyor, çünkü içinde Sabancı Uzay Evi, Eti Sualtı Müzesi, Masal Şatosu, Korsan Gemisi gibi birçok farklı alan ve oturabileceğiniz kafeler, yemek standları ve büyük bir gölet de mevcut. Üstelik parkın içine yeni bölümler de eklenmeye devam ediyor. Örneğin biz oradayken Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Evi'nin inşası devam ediyordu. Vaktiniz varsa çimlere bayılmaya, vaktiniz azsa şöyle bir dolanıp biraz da şehir parkı övmeye gidiniz, gitmeyenleri zorlayınız. Kentpark'ı pek kapsamlı gezme fırsatımız olmasa da şöyle bir dolandığımız için yine İstanbulluları kıskandıracak park kontenjanından hayatımıza girdiğini söyleyebiliriz. Bu parkın Türkiye genelinde bu denli popüler oluşunun ana sebebi ise içinde yapay bir plaj bulunduruyor olması. Deniz olmayan bir yerde plaj olmasına şaşırmamız gayet normal tabii... Sonuç olarak Kentpark'ta da hafta sonu ya da hafta içi fark etmeksizin keyifli zaman geçirebilirsiniz, gitmişken bir uğrayın deriz. -Müze kart ile giriş ücretsiz, kartsız 5 TL. -Her gün 8:00'de açılıyor. Yaz dönemi 19:00'da, kışın 17:00'de kapanıyor. Doyuran Kahvaltı Salonu: Galaksinin en hızlı, en sistematik servis yapan kahvaltı salonu! Bildiğiniz tipik Türk kahvaltısını sunuyor olabilirler, ancak aceleniz varken bile kallavi bir sofraya oturmak şahane oluyor. Menemen ve bal&kaymak yemeyi ihmal etmeyiniz! Kırım Tatar Kültür Çibörek Evi: Eskişehir denilince akıllara çibörek geliyorsa çibörek deyince de akıllara bu mekan geliyormuş. Herkes burayı önerince gidip öküzullah gibi çibörek yedik ve şu sonuca vardık: Biz yediğimiz her çiböreği aynı, yanı lezzetli buluyoruz, o yüzden tabii ki burayı da sevdik. Kırım Çibörekçisi Kentpark: Yukarıda söz ettiğimiz Kırım Çibörek ile karıştırarak yanlışlıkla gittiğimiz bir diğer Kırım Çibörekçisi de yine Eskişehirliler tarafından sevilen bir yer-imiş. Güzel miydi? Güzeldi. AŞIRI İYİ KESİN GİDİN ABİ diyor muyuz? Yoo, ama sonuçta çibörek çibörektir, gidin yiyin işte. Mezze Terrace: Deniz olmayan yerde niye rakı balık yapalım diyecek olabilirsiniz, ama biz demedik ve Mezze Terrace'ı denedik. Mezeleri gayet lezzetliydi, fiyatlar özellikle İstanbul'dan giden biri için çok daha normaldi, ancak servis konusunda biraz sıkıntılıydı. Şayet sabırlı bir yapınız varsa lezzette sorun yok. Social Pub: İyi müzik, iyi kitle, iyi içki triosunu bir arada bulabileceğiniz şahane pub. Kendisinden bir tane de İstanbul'a alabilirsek bayağı seviniriz doğrusu. Drunken Duck Pub: Social için söylediklerimizin aynısı burası için de geçerli. Sadece yaş ortalaması bir tık daha yüksek diyebiliriz. Tanısanız seversiniz. Varuna Gezgin Cafe del Mundo: Gezginiz deyip de gezginlerin elinden çıkma bir mekana gitmemek tabii ki olmazdı. Varuna'nın hiçbir şeyi olmasa zaten dekorasyonu yeter! Ama onu bir kenara bırakacak olursak kokteylleri çok lezzetli, ortamı güzel ve mekanda her daim dönen gezi videoları/programlar bile sizi saatlerce oraya kilitlemeye yetiyor. Bir akşamınızı mutlaka buraya ayırın! Hangover: Öğrencilerin deliler gibi tercih ettiği, her daim kalabalık, her daim izdiham halinde bir mekan. Yukarıdaki trio'yu tercih edersiniz diye düşünüyoruz, ancak bir alternatif olarak burası da değerlendirilebilir. Karakedi Bozacısı: Bildiğiniz bozaları unutup daha farklı, daha enteresan bir boza denemek isterseniz Karakedi Bozacısı artık bir Eskişehir efsanesine dönüşmüş durumda. Siz de bizim gibi bildiğimiz Vefa Bozası'ndan başka boza denemediyseniz buradaki bozayı ilk yudumda yadırgayacak, ikinci kaşıkta biraz daha alışacak, üçüncü de eve götürme kararı alacaksınız. Acayip bir boza, ama güzel mi, bayağı iyi! Bu arada Arkeoloji Muzesi'ni gezmemisim, ogrenmenin sonu yok 🙂 Tesekkurler yazi icin!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/04/29/balat-fener-turu-notlari", "text": "Biz size neler olduğunu hemen açıklayalım; adı her daim bir arada anılan Balat & Fener bölgesi acayip bir dönüşüm geçiriyor. Zaten hali hazırda her şey Balat'ı sevilesi kılmak için ortam hazırlamış gibi. Zamanında buraya yerleşen Yahudiler ve Rumlar sağ olsun zaten evlere bakmaya doyamıyorsunuz. Kiliseler, sinagoglar, camiler hepsi bir arada, insanı \"hepimiz kardeşiiiiz\" diye dolaştıracak bir ortam var. Tepenizde Fener Rum Lisesi gibi inanılmaz güzellikte bir yapı yükseliyor, fotoğrafçıysanız ve sokakta oynayan çocuk, ne bileyim renkli evlerin arasında yürüyen karakteristik suratlı yaşlı amca fotoğrafı falan çekmek istiyorsanız zaten tam yerindesiniz, yaşadınız. E deniz deseniz hemen yanı, şöyle ara sokaklardan kafanızı uzattınız mı her yol İstanbulluların Ankaralıları deli eden en büyük övünç kaynağı denize çıkıyor, nasıl güzel olmayabilir? Hepimiz Fener ve Balat'ın bir gün bu noktaya gelmeye başlayacağını içten içe hissediyorduk da dile getirmiyorduk sanki... Sonuç olarak şu anda bu tablonun üzerine 3. dalga kahveciler, yeni restoranlar, dükkanlar eklenmeye başlıyor. Artık arkadaşınızla Balat'ta buluşmak normalleşmeye başladı. Artık Fener Balat sokaklarında kaybolurken yanınızdan tur ekibiyle birlikte Saffet Emre Tonguç geçerse şaşırmıyor, civarda yoğunlaşmaya başlayan sokak sanatı çalışmalarının önünde fotoğraf çektiren beyaz Superstar giymiş hipsterlar görünce yadırgamıyorsunuz. Yeni ve güzel bir şeyler oluyor ve galiba hepimiz buna çok hazırız, yakında hem Feneri'i hem Balat'ı çok sevecek, bağrımıza basacağız! Madem hal böyle, gelin biz size biraz Balat & Fener Turu detaylarımızdan, hem Fener'de hem Balat'ta gezilecek yerlerden, Fener ve Balat'ın en iyi mekanlarından, keşfedilecek yerlerden bahsedelim. Zaten muhtemelen bu yazıya 15 sene sonra bakma fırsatımız olursa kendimizi tarihi eser gibi hissedecek, \"Bak o zamanlar Balat daha yeni yeni gelişiyormuş\" diyeceğiz, bari bir nevi tarihe tanıklık etmenin tadını çıkaralım. Başlamadan gelen not: Eğer daha detaylı bir İstanbul turuna çıkmak niyetindeyseniz ya da İstanbul'a turist arkadaşınız geldiyse ve kendisini nasıl gezdireceğinizi bilmediğiniz için İstanbul kişiye özel tur rehberi arayışındaysanız size https://istanbulturistrehberi. net'i önerelim. Bunu bir reklam sanmamanız için sevgili Serhat'ı kişisel olarak tanıdığımızı ve kesinlikle güvendiğimizi de eklemek isteriz. Kendisi muhabbetine doyum olmayan, alanında son derece başarılı, tam bir \"tanısanız çok seversiniz\" insanıdır, aklınızda bulunsun. İşte geldik buradayız, kendi şehrimizde turist olmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Peki Balat'ı gezmeye nereden başlanır? Aslına bakarsanız tamamen nasıl bir gezi planladığınıza bağlı. Şayet tarihi bir tur yapmak niyetindeyseniz klasik başlangıç noktası Cibali Kapısı. Eski Tütün Fabrikası'nın hemen yanında bulunan kapının adının neden Cibali olduğuyla ilgili birçok rivayet var. Ancak çoğu \"adı bilmemneymiş, sonra zamana cibülü cibele hebele höbölö diye diye Cibali'ye dönüşmüş\" gibi klasik ismin kaynağını bulamayınca ortaya atılan dönüşüm hikayelerinden ibaret olduğu için doğru bilgiye sahip değiliz, dolayısıyla o konulara hiç girmeyelim. Cibali Kapısı'nı gördükten sonra ise Kadir Has Üniversitesi'ni gerinizde bırakacak şekilde Eyüp yönüne doğru yürümeye başlarsanız, aslında Balat keşfinize oldukça iyi bir noktadan başlamış olursunuz. Bu noktadan sonra ise gezi planınız tamamen size kalmış, çünkü yukarıda da söz ettiğimiz gibi bölgede birçok kilise, camii ve tarihi yapı var. Biz aşağıda gezip görme fırsatımızın olduğu ve büyük ihtimalle en turistik/en popüler olanlarından biraz söz edeceğiz. Daha kapsamlı ve detaylı bir gezi için Fener & Balat civarına kesinlikle daha ciddi bir vakit ayırmak ve çok daha kapsamlı bir araştırmada bulunup gitmek gerektiğini düşünüyoruz, o yüzden o başka bir yazının işi. Yakından görmezlerse ölecekler hastalığına yakalandığımız için kafamıza koyduğumuz Fener Rum Lisesi'ne doğru yol almadan önce biraz evlerin arasında kaybolma kararı aldık. Bu sırada bölgenin en güzel sokaklarından biri olan Merdivenli Yokuşu'na denk gelmiş ortalıkta hunharca dolanıyorduk ki, şans eseri Fikret Amca ile karşılaştık. Fikret Amca büyük ihtimalle Balat'ın en sempatik ve sıcakkanlı insanı unvanına sahip. Görüp de sevmeyecek, tanıyıp da bir daha görmek istemeyecek insan olamaz. Kendisi ortalıkta aylak aylak dolanıp fotoğraf çektiğimizi görünce yanımıza geldi ve sohbet etmeye başladık. Mimarlık öğrenci olduğumuzu düşündü blogger'ız demek gibi bizi büyük bir karmaşanın içine sürükleyebilecek bir cümle kurmak yerine, bir yerlerde yazıyoruz dedik, hoşuna gitti. Gelin ben size buraları biraz anlatayım o zaman dedi. Başladık Merdivenli Yokuşu'nun hikayesini dinlemeye. Fikret Amca doğma büyüme Balatlı olduğu için her yerden, her şeyden haberi var, gerçek bir Balat Master. Sohbete başladığımız gibi bize \"Eskiden buraya gelmeye korkarlardı, şimdi geleni gideni bol, ama herkes bol keseden sallıyor\" diyor ve Balat'ın güvenlik açısından sıkıntılı bir bölge olmadığını vurgulamak istercesine orada avukatların, öğretmenlerin, \"aydın insanların\" yaşadığından bahsediyor. İlgilendiğimiz için hoşuna gitmiş olacak, anlatmaya devam ediyor, \"Ben çocukken burada yaramazlık yapınca Yahudi komşularımızın evine kaçardım, akşam 5 oldu mu Rum komşularımızın çay saati olurdu, ona giderdik, şimdi pek öyle değil tabii.\" Evet, artık öyle olmaması üzücü, ama yine de gözlemlediğimiz kadarıyla Balat'ta mahalle kültürü tam gaz devam ediyor, inanılmaz sıcak bir ortam var hakikaten. O sırada düşüncelerimizi doğrularcasına Fikret Amca mahalleden geçen birkaç kişiyle selamlaşıyor ve \"gelin size evin içini gezdireyim, çok eskidir burası\" diyor. Başımıza daha güzel bir şey gelebilir miydi? O aşırı güzel evlerden birinin içine gireceğiz, yaşasın! Ev 3 katlı olmasına rağmen bayağı küçük. \"Buradaki bütün evler böyledir, herkes bizi köşkte yaşıyor sanıyor\" diyor Fikret Amca ve heyecanla bizi bir yere çağırıyor. Duvardaki aynayı kaldırdığı gibi aynanın arkasından işlemeli oyma bir duvar ve musluk çıkıyor. Bölgedeki birçok evin içinden böyle eski şeyler çıkıyormuş, Fikret Amca bayağı gözü gibi bakmış oraya, hala sapasağlam duruyor. Akabinde evin geri kalanını geziyoruz, her yer ahşap, anneanne evi sıcaklığında, yer yer duvarlar dökülmüş ama bir güzel görünüyor ki sormayın! Bir anda yabancı bir hayata dahil olmak ne keyifliymiş. Sonuç olarak Fikret Amca ile vedalaşıyoruz, yine gideceğimizin sözünü ve \"siz de o diğerleri gibi yazmayın\" öğüdünü dinleyeceğimizin de sözünü vererek yüzümüzde bir gülümseme ile uzaklaşıyoruz. Evet genellemek ne kadar doğrudur bilemeyiz, ama bir şekilde Fikret Amca kafamızda Balat insanı ile özdeşleşiyor ve burayı çok sevmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Şimdi turistik yerleri keşfetmeye devam. Halk olarak komple karıştırdığımız bir meseleye açıklık getirmek isteriz, toplanın! Efenim o karşıdan gördüğünüz ve her seferinde güzelliğine vurulduğunuz, İstanbul'a tepeden bakan kırmızı renkli bina Fener Rum Patrikhanesi ya da Kırmızı Kilise değil, Fener Rum Lisesi. 1881 yılında inşa edilmiş bu bina, yakından da uzaktan göründüğü gibi inanılmaz heybetli ve ihtişamlı, dolayısıyla yalnızca uzaktan bakmakla kalmayıp yakınına kadar gitmekte fayda var. Maalesef okulun bahçesine girebilme imkanınız olmuyor, kapalı. Sebebi ise muhteşem gelişmiş beyinler ve \"fazla\" çalışan bazı kafaların burayı \"gavur okulu\" olarak nitelendirmesi ve yer yer okula zarar verecek eylemlerde bulunması. Camlarına taş atmak falan gibi canice şeylerden bahsediyoruz. Her neyse, buradan çemkirmeyelim, maalesef dışından incelemekle ve fotoğraflamakla kalıyorsunuz, yine de kesinlikle görmeye değer. -Eğer Instagram'da görüp durduğunuz son dönemlerden klasik Balat fotoğrafını çekmek isterseniz Sancaktar Yokuşu'ndan tepeye çıkarak liseye doğru ilerledikten sonra arkanıza bakmanız yeterli. Hani şu tam iki sokağın ortasında yer alan pembe binanın bulunduğu, iki yanından deniz manzarası görülen görüntüden bahsediyoruz. Moğolların Meryemi Kilisesi ya da diğer adıyla Kanlı Kilise, Fener Rum Lisesi'nin çok yakınında yer alıyor, gitmişken oraya da bir göz atabilirsiniz. Kırmızı bina sorunsalına çözüm getirdiğimize göre şimdi gerçek Fener Rum Patrikhanesi'nden bahsedebiliriz. Liseye kıyasla daha gösterişsiz, sade ve küçük bir bina görünce hayal kırıklığına uğramamanız için şimdiden söyleyelim, duyduğumuza göre Osmanlı döneminde diğer dini yapıların camilerden daha büyük olması yasak olduğu için patrikhane bu günkü görüntüsünde. Lakin tabii ki bu yine de çok güzel bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ayrıca içi de gerçekten inanılmaz güzel, girip gezebilme imkanınız var, mutlaka zaman ayırın. Bir tek fotoğraf çekip çekmeme konusunda pek emin değiliz, çünkü biz içerde onlarca fotoğraf çektikten sonra birisi yanımıza gelip \"Fotoğraf çekin ama, öyle çok açılı, eğilip kalkıp falan çekmeyin, az profesyonel olsun\" dedi. Bunu hiç itici ve kaba bir biçimde değil gayet kibar bir şekilde söyledi ama neyi kast ediyordu biz de tam bilemiyoruz. Yine de tüm cümleler fotoğraf çekmekle ilgili sıkıntı olabildiğini işaret ediyordu, artık o kararı da size bırakıyoruz. Evleri ve mimarisi ile namı alıp yürümüş Balat Fener bölgesini keşfe çıktığınızda zaten isteseniz de istemeseniz de kendinizi o evlerin arasında bulacaksınız. Çünkü burası başka yerlerde olduğu gibi tek bir sokak güzel evlerden oluşuyor diye popüler hale gelmiş değil, hakikaten bölge genelinde böyle aşık olunası bir mimari söz konusu. Yani siz peşinden koşmasanız bile o çamaşırlar o binaların arasından sarkıyor olacak, o eskici sokaktan geçecek, o hurdacı bir köşede duruyor olacak ve o küçük çocuklar mahallede, rengarenk bağımsız evler arasında oynuyor olacaklar. Ancak yok kardeşim bana illa ki bir öneri vermeniz gerekiyor diyorsanız Yıldırım Caddesi ve Vodina Caddesi civarından başlayabilirsiniz, oralar size tam olarak istediğinizi verecektir. Yetmez ama evet derseniz de bu civarda sokaklara dalıp biraz kaybolarak çok daha güzel keşiflerde de bulunabilirsiniz. -Civarda dolanırken arada bir içerilere kafa uzatmayı unutmayın. Mesela biz bir müzayedeye denk geldik ve ilk kez gözlemleme şansımız oldu, oldukça da keyifliydi. Öyle elitist müzayede de değil hani, bildiğimiz oturduk \"abla çay verelim mi\" falan dediler, müzayede izlerken çay içtik, o tip enteresan bir deneyim. -Bulgar Kilisesi (2016 itibarıyla tadilatta olduğunu ekleyelim) -Aya Nikola Kilisesi -Rezan Has Müzesi -Gül Camii -Ahrida Sinagogu -Ferruh Kethüda Camii (Mimar Sinan tarafından 1562 yılında yapılmış tarihi bir cami) -Dimitri Kantemir'in Evi ve Müzesi Coffee Department: Coffee Department kendini \"dünyadaki en kaliteli kahve çekirdeklerini bulmayı ve size en güzel deneyimini yaşatmayı amaçlayan bir kahve laboratuvarı\" olarak tanımlıyor. Şayet evinizde de kaliteli kahve içmek istiyorsanız sitelerine girerek üye olabilirsiniz. Ancak ben yerinde deneyimlemek istiyorum diyorsanız Kürkçü Çeşmesi Sokak üzerinde, tam bir mahalle havasındaki ortamda, gayet minimal ve sevimli bir dükkanları da var. Şahsen bizi en çok sevindiren şey Berlin'de en sevdiğimiz kahvecilerden biri olan the Barn'ın kahvelerini orada da görmek oldu. Genel olarak kahve işine bayağı özen gösterdikleri için deneyeceğiniz her türlü lezzete kefil olduğumuzu söyleyebiliriz. Mutlaka uğrayın! Cafe Naftalin: Yıldırım Caddesi üzerinde yer alan ve aşırı sevimliliği nedeniyle zaten gördüğünüz gibi dikkatinizi çekecek olan Cafe Naftalin tam bir ev sıcaklığında. Bir kere çalışanlar inanılmaz güler yüzlü, kalkarken sarılasımız geldi desek yeridir. Ayrıca karnınız aç bir halde buraya oturup \"ulan menüde amma az yiyecek şey varmış\" endişesine kapılırsanız da hemen elinizdekini yere bırakın ve sakinleşin. Çünkü rahibe köfte ve Hatay usulü dolma tabağı bayağı doyurucu ve lezzetli, başka seçenek arayacağınızı sanmıyoruz. Kafenin hemen karşısında Naftalin Eski Dükkanı'nın yer aldığını da ekleyelim, oraya da göz atabilirsiniz. Cooklife Balat: Balat'ın en popüler caddelerinden Vodina Caddesi üzerinde en güzel noktalardan birini kapıp yerleşmiş Cooklife. Hemen karşısında bir sokak sanatı, önünüzde misket oynayan çocuklar ama kaotik değil, sadece tatlı bir mahalle karmaşası. Aslında Cooklife Mag'i duyduysanız kendilerini zaten tanıyorsunuz ve bu sebeple daha ilk etapta +1 puanla başlıyor. Sonra kahvaltılarını deneyince ve kahvelerini tadınca biraz daha sevesiniz geliyor. Tamam diyorsunuz, ben müdavim olmaya hazırım. Gidiniz, tanısanız seversiniz efenim. Maison Balat: Maison Balat'ı görüp de ilginizi çekmeme ihtimalini söylüyoruz: 0. Daha gördüğünüz ilk saniyeden itibaren Paris sokaklarından fırlamış görüntüsü ile gözünüzde kalpler oluşmasına neden oluyor. Burası hem bir antika dükkanı, hem de küçük bir kahveci. İçeriyi dolaştıktan ve belki birkaç orijinal parça kaptıktan sonra hemen dışında yer alan masalardan birine oturarak Balat'ın tadını çıkarabilirsiniz. Bir nebze daha sakin bir noktada yer aldığı için ekstra keyifli oluyor. Tin Cafe: Tin Cafe Balat'ın yenilerinden. Çok yüksek ihtimalle yakında her yeri yeni dükkanlarla ve kafelerle dolacak olan bölgede erkenden yer kapmış sayılırlar desek yeridir. Rendeci Sokak üzerinde yer alan kafede bi' kahve molası verebilir ya da bir şeyler atıştırabilirsiniz. Forno Balat: Size 40 yılda bir gerçekleşen nadir bir olaydan bahsetmek istiyoruz: Pide ve lahmacun yapan şık mekan! Pideci dediğin salaş olur, lahmacundu dediğin çirkin olur di mi? Ama yoo, Forno'dan sonra işler değişiyor. Forno'nun görüntüsü Nişantaşı/Karaköy kafesi, içeriği lahmacun, pide. Bu yargıyı sonlandırdıkları ve acayip lezzetli yemekler sundukları için kendilerine teşekkürü bir borç biliriz efenim. Kireçhane Sokak'ya yer alıyor, itinayla gömülünüz. Rag'n Roll Second Hand and Vintage: Eğer ikinci el ve vintage ürünleri seviyorsanız civardaki en tatlı dükkanlardan biri burası. İçeride takı, kıyafet, gözlük ne ararsanız var, tam kurcalamalık. Yıldırım Caddesi üzerinde yer alıyor, kendisini önündeki ünlü bisikletinden de tanıyabilirsiniz. Merhaba, Fener Rum Lisesi'ne özel izinle biz girmiştik. Basından geliyoruz ve okulun hikayesini dinlemek, öğrenmek ve bunu da aktarmak istiyoruz deyince bilgi sahibi olma hevesimizi kırmadı sagolsun okul müdüresi. İnanilmaz bir mimariye sahip bir okul ki burada okuyanlar çok şanslı gerçekten de."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/02/westeros-gezi-rehberi", "text": "Bunca şehir gezdik, bunca ülke gördük, ama Westeros gezisini bir şekilde hep erteledik. Tehlikeli diye yansıtıp durduklarından mıdır yoksa kış ha geldi ha gelecek tedirginliğinden midir bilinmez, sürekli \"seneye gideriz artık\" dedik ve öteledik. Ancak geçen ay Türk Hava Yolları'nın Gotham ile birlikte Westeros uçuşlarının da başlaması bizi gaza getirdi ve hemen bir promosyon bilet kaptık. Bu aralar bölge hem politik anlamda hem de gözünün feri sönmüş White Walker'lar açısından bayağı karışık olmasına rağmen her şeyi göze aldık ve inanılmaz keyifli bir gezi geçirdik. Bunu ilk baştan söylüyoruz, çünkü Westeros tehlikeli diye gitmemezlik etmenizi istemeyiz... Her ülkede olduğu gibi orada da mantıklı davranırsanız, üzerinizde \"I love Westeros\" tişörtü, elinizde fotoğraf makinası, adeta ben turistim diye bağırarak gezmeseniz başınıza bir şey gelmeden güzel bir gezi geçirebilirsiniz. Yeter ki çok samimi olmadığınız insanların evlerine gitmeye kalkışmayın, Kardashianların Westeros şubesi Lannisterlar'la çok içli dışlı olmayın ve ejderha gördünüz mü çok ortalıkta dolaşmadan bir yere sığının. Neyse, size bildiğiniz şeyler söyleyip durmak yerine konumuza dönelim: Karşınızda Westeros Gezi Rehberi! Bildiğiniz üzere Westeros ve Essos kıtalarını \"The Narrow Sea\" yani Dar Deniz ayırıyor. Müthiş yaratıcı isminden de anlayabileceğiniz üzere dar bir deniz olduğu için kıtalar arası deniz ulaşımı da oldukça kolay. Ancak bu demek değil ki herkes elini kolunu sallaya sallaya kıtadan kıtaya geçebilir. Bu noktada yapmanız gereken tabii ki güvenilir bir kaptan ve tekne bulmak. Çünkü batı ve doğu kıtaları arasında hala bir takım gerginlikler söz konusu. Khaleesi'nin tripleri, ejderhaların ergenlik çağlarına girmeleri, Cersei'nin ele güne rezil olması, Sansa'nın götünün başının ayrı oynaması falan derken işler iyice karışmış durumda. Dolayısıyla Dar Deniz'de yol alan herhangi bir tekne tehdit olarak görülebilir ve kamaranızda margaritanızı içerken sebepsizce öldürülebilir ya da \"köle olmuş gidiyorsun\" şarkısının öznesi haline gelebilirsiniz. -Yukarıda Dar Deniz dedik diye güneşlenebileceğinizi ve yüzebileceğinizi düşünmeyin çünkü gemi trafiği çok yoğun olduğu için su pek temiz olmuyormuş... Deniz kenarındaki site sakinleriyle konuştuğumuzda \"biz sitedeki büyücülere ölçüm yaptırdık, bizim buranın denizi çok temiz çıktı, bi' tek lodos varken çok deniz anası oluyor o kadar\" diyenler oldu ama bizce bu riske değmez. -Eğer Kings Landing ve Dorne'a yolunuz düşecekse, bu bölgede karasal iklimin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk, yağışlı ve tehlikeli. Biliyorsunuz Westeros'ta kış şakaya gelmez. Bir bakmışsınız betiniz benziniz atmış, gözünüz buz mavisi olmuş, bir deri bir kemik ortalıkta geziyorsunuz. Bu sebeple mümkünse Westeros gezinizi yaz aylarına denk getirmeniz daha doğru olabilir. -Kuzeyi gezmek niyetindeyseniz Winterfell ve Duvar civarında hava genellikle soğuk ve karlı, normal insanlar parmak arası terliklerini, hipsterlar da tuvalet terliklerini bavuldan çıkarsın, Westeros'ta şıpıdık terlikle gezilmez.. Üstelik daha tam olarak kışın gelmediği günlerdeyiz. Dolayısıyla hem daha insancıl hem de ölümcül hava koşullarına uygun kıyafet götürmekte fayda var. Özellikle Duvar'ın ötesine geçecekseniz mutlaka outdoor kıyafet ve ayakkabı götürün, zira birçok noktada karda veya kayalıklarda yürümeniz gerekebilir. -Bu arada kendinizi güvende hissetmek adına yanınızda zırh götürmek isterseniz, zırh fiyatlarının uçmuş durumda olduğunu fark edeceksiniz. Bunun için ikinci el zırhlara göz atabilirsiniz, biz öyle yaptık ve sağ salim geri döndük. Çok şükür Westeros'taki 7 krallıkta ortak bir para birimi kullanılıyor; Altın Ejderha. Bu konuda çok netler ve Euro ya da Dolar geçmiyor. Dolar verdiğimiz birisi bizi kendisine \"kağıt kakalamakla\" suçladı. Pek de hakim olmadığınız bir para birimini kullanırken kandırılmak istemiyorsanız yanınızda biraz bozuk para bulundurmakta fayda var, dolayısıyla gümüş ve bakır para da almayı unutmayın. Bütçe konusunda fikir edinmek isterseniz 1 ekmeğin yaklaşık 3 bakır para olduğunu düşünerek bir hesap yapabilirsiniz. Eğer gezinizin bir noktasın Essos'a geçecek olursanız paranızı bozdurmanız gerekecek, çünkü bu para biriminin orada bir geçerliliği yok. Westeros'taki 7 krallık, bilinenin aksine aslında dokuz bölgeden oluşuyor. Ancak işten izin alıp ya da okuldan kaytarıp gittiyseniz dokuzunu da gezecek zamanınız olacağını sanmıyoruz. Dolayısıyla aşağıda size gezme fırsatımızın olduğu en turistik noktalardan biraz bahsetmek istiyoruz. İleride ayrıca \"Hipsterlar İçin Alternatif Westeros Gezisi\" başlıklı bir yazı hazırlamayı da düşünüyoruz, orada Westeros'un üçüncü dalga kahvecileri ve modern sanat müzeleri gibi daha farklı yerlerine de değiniriz artık. Diğer altı krallığın toplamından daha büyük bir alanda olan The North bölgesinde gezilecek en popüler yer kuşkusuz Winterfell. Dilerseniz bölgenin ünlü kalesini gezdikten sonra yeraltı mezarlığını da ziyaret edebilir, Winterfell'in saygın isimlerinin heykellerini görebilir, Snapchat'te heykellerle surat değişimi yapabilirsiniz. Yüz değişimini severiz, valar morghulis! Bu arada eğer Westeros Pass'iniz varsa buralara girmek ücretsiz. Şayet ilginiz varsa okçuluk, kılıç kullanımı, binicilik gibi alanlarda derslere de katılabilirsiniz. Maalesef Winterfell'de herhangi bir müze bulunmuyor ve ölüm tehlikesi nedeniyle gece hayatı pek aktif değil. Ancak yine de şarap ve bira kültürü oldukça gelişmiş. Biz iki akşamımızı da \"Ned Baba'nın Yeri\" adlı bir barda geçirdik ve gerçekten çok eğlendik. Güvercinli kiş ve buffalo soslu çıtır tavşan gibi güzel atıştırmalıklar da sunuyorlar. Bu arada akşam sıkılırsanız Winterfell Kılıç Kalkan Ekibi'nin gösterilerini de izlemeye gidebilirsiniz, ama biraz fazla turistik, önceden internetten bilet almanızda fayda var. Genellikle the Vale olarak da bilinen bu bölgenin en turistik noktası sizi pek şaşırtmayacak, çünkü yine bir kale gezeceksiniz; The Eyrie Kalesi... Civarındaki dağlar ulaşımı zorlaştırdığı için buraya yalnızca ılıman havalarda ulaşabiliyorsunuz, dolayısıyla buraya gitmeden önce didwintercome. com'dan hava durumunu kontrol etmekte fayda var. Kaleye çıkıp şehrin panoramik görüntüsünü fotoğraflamak gerçekten çok keyifli. Ancak lütfen fotoğraf çekerken ortadaki büyük çukura dikkat edin, gerçekten çok tehlikeli. Vale Belediyesi'nin bu sorumsuz tavrını anlayabilmiş değiliz ve yetkilileri bu soruna bir çözüm getirmeye davet ediyoruz. Crownlands adı size pek tanıdık gelmeyebilir. Ancak Westeros'un en büyük şehri ve başkenti olan King's Landing dersek, nereden bahsettiğimizi anlayacaksınızdır. Buraya birkaç gün ayırmanızda fayda var, çünkü gezecek görecek yeri çok. Ancak maalesef artık buradaki kaleyi ziyaret etme şansınız yok. Özellikle son dönemlerde yaşanan Genç Osman terk Joffrey'nin 8 farklı renge bürünüp ruhunu teslim etmesi, Cersei'nin walk of shame yapması gibi olayların ardından büyük güvenlik önlemleri almaya başlamışlar ve artık ziyaretçi kabul etmiyorlar. Ancak yine de kaleyi dışından fotoğraflama ve Kraliyet Bahçeleri'ni gezebilme şansınız var. Bizim gittiğimiz dönemde Demir Taht'ın üzerinde fotoğraf çektirebiliyordunuz ancak maalesef şu an bu ihtimali de unutmanız gerekiyor. Bunun dışında az katlı evleri ve dini yapıları ile ilginizi çekecek sokaklarda kaybolabilirsiniz. Ancak Flea Bottom bölgesine belli bir saatten sonra geçmemekte fayda var. İlla ki Flea'nın meşhur Bowl of Brown'unu deneyeceğim diyorsanız bunu öğle yemeğinde yapın. En iyi Bowl of Brown'u kesinlikle \"Bowl of Brown'cu Loras Usta\" yapıyor. -\"Street of Silk\" buranın Red Light District'i olarak biliniyor. Ünlü pezevenklerden Lord Baelish'in evi de burada yer alıyor. Ancak fotoğraf çekmek kesinlikle yasak, dikkatli olun. Geldik Westeros gezimizin en sevdiğimiz bölgelerinden bir diğerine. Şen şakrak ve götü başı dağıtmaya meyilli insanlar olan Dornelular, bu bölgeyi sevmek için zaten başlı başına bir sebep. Ancak baştan söyleyelim, buralar yaz döneminde oldukça sıcak olduğu için gündüz gezmek biraz zorlu olabiliyor. Biz şehri yakın dostumuz Oberyn Martell ile gezme şansını yakaladık ve açıkçası çoğunlukla sarhoştuk. Zaten şarapları ve bol baharatlı yemekleri ünlü olan Dorne'da yapabileceğiniz en güzel şey de bu; yiyip, içip, sapıtmak. Bu sebeple gece hayatı da çok eğlenceli. Şayet ayık kalmayı başarabilirseniz ve şehir parklarını seviyorsanız Water Gardens'a mutlaka uğrayın. Ayrıca dilerseniz Castle Black'i ziyaret edebilir, ekstra bir ücret öderseniz asansörle duvarın tepesine çıkıp Westeros'un panaromik bir manzarasını yakalayabilirsiniz. Galaksinin en karizmatik cücesi Lannisterlardan Tyrion bu duvarın tepesinden işedikten sonra ortaya böyle bir akım ortaya çıkmış. Ancak şayet yapacak olursanız çok tepki gösteriyorlar, en iyisi hiç kalkışmamak. Ziyaret saatleri: 09:00-14:00 Bu arada kale kışın zaten tabii ki kapalı söylememize gerek yok."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/09/buyukada-gezi-rehberi-simdi-burasi-istanbul-mu-oluyor", "text": "Kişisel felaketlerimizi bir yana koyacak olursak Büyükada'ya basbayağı vurulduk diyebiliriz. Bütün Büyükada gezisi boyunca \"ya bi' tanıdığımızın şurada evi olsaydı keşke\" diye dolaşıp durduğumuza göre hakikaten çok sevmiş olmalıyız. Ulaşımının bu denli kolay oluşu, İstanbul'un bir parçası olmasına rağmen İstanbul'un kaosuyla hiçbir alakası olmaması, evleri, sokakları, araba olmayışı ve bisikletli ulaşımın zirve yapmış olması gibi muhteşem özellikleri ile resmen insanı Harikalar Diyarı'na ışınlanmış gibi hissettiriyor. Eminiz çoğunuz Büyükada'ya çoktan ayak basmış olduğunuz için bu yazdıklarımızın heyecanını çoktan yaşamışsınızdır, ama biz daha yeniyiz, bizi de böyle kabul edin. Lafı fazla uzatmayalım, karışınızda Büyükada Gezi Rehberi! Aslında bu başlığı \"Büyükada'ya Ne Zaman Gidilmez\" şeklinde değiştirsek yeridir. Çünkü hafta sonları ve tatil günleri Büyükada'ya gitmek iş çıkışı metrobüse binmişsiniz ve bir tam gününüzü o metrobüsün içinde geçirmişsiniz gibi hissettiriyor. Bu sebeple eğer şansınız varsa adaya hafta içi gitmek en doğrusu. Mevsimsel olarak düşünürsek bizce Büyükada'ya gitmek için en iyi zamanlar ise kesinlikle bahar ayları. Çünkü kışın hava koşulları nedeniyle seferler aksayabiliyor ve \"pek de ıssız olmayan bir adaya düşsem yanıma alacağım 3 şey ne olurdu?\" sorusuyla baş başa kalma durumunuz oluşabiliyor. Yaz için ise şunu söyleyebiliriz: Allah kimseyi sıcakta Aya Yorgi Kilisesi'nin yokuşunu tırmanmakla sınamasın yarrabbim, dinimiz amin. Tabii ki size bir \"adaya\" ne şekilde ulaşacağınızı söylememize pek de gerek yok, herhalde vapura vb. bir şeye bineceksiniz, zeplinle inecek haliniz yok. Bunun için birkaç farklı firma ve seçenek bulunsa da bizce en güzeli Şehir Hatları vapuru ile gitmek. Eğer şansınıza hava da güneşliyse sizden güzeli yok. \"İngiltere Kralı, Rahmetli Başkan Kennedy, Taçsız Kral Pele, Fenerbaçeli Cemil, hepsi bu ürünü kullanıyor\" tadında satış yapan abileri gözlemleme, vapur tostu yeme, martılara simit atma gibi türlü türlü nostaljik aktiviteye girişebilir ve daha adaya ulaşmadan Büyükada maceranızdan keyif alma seviyenizi maksimuma taşıyabilirsiniz. Vapura bineceğiniz nokta konusunda 3 seçeneğiniz var; Kadıköy, Bostancı ve Kabataş. Bostancı'nın saatlerine şuradan, diğer ikisine ise buradan bakabilirsiniz. -Vapur Kınalıada, Heybeliada ve Burgazada'ya uğradıktan sonra Büyükada'ya ulaşıyor. -Biliyorsunuz Büyükada içinde araba ile ulaşım söz konusu değil. Fakat merak etmeyin, \"arabasız hayat oh ne rahat\" demenize engel olacak derece yoğun bir fayton kullanımı söz konusu. Biz FAYTON KULLANIMINA KARŞIYIZ ve bu konuyla ilgili bir düzenleme yapılmadığı, o hayvanların zor koşullarda her gün saatlerce, aralıksız çalıştırılmasına müdahale edilmediği sürece de karşı olmaya devam edeceğiz. Emin olun siz de sıcakta yorgunluktan yere düşen ya da perişan bir halde yokuşta insan taşımaya çalışan atları görseniz siz de öyle hissedersiniz, gereksiz bir duyar kasmıyoruz. O sebeple şayet kilometrelerce yürümekle aranız iyi değilse bisiklet kiralayarak İstanbul'da yapamadığınızı yapabilir, bisikletli ulaşımın keyfine varabilirsiniz. Yeter ki bisikletinizle 700 tane fotoğraf paylaşmayın, biz de insanız. Büyükada'da pek çok otel seçeneği mevcut. Ancak bunların arasında bize kalırsa tartışmasız bir biçimde en iyi olanı Splendid Palas. Aslına bakarsanız bu otel Büyükada'da gezilecek yerler listesine bile dahil edilebilecek güzellikte ve tarihi nitelikte. Adanın en güzel binalarından biri olması sebebiyle çok yüksek ihtimalle daha vapur ile Büyükada'ya doğru yaklaşırken dikkatinizi çekecek Splendid Hotel 1908 yılından beri tüm güzelliği ve ihtişamı ile hizmet veriyor. Zaten oteli gördüğümüz andan itibaren resmen sırt çantasıyla ve ayağımızda spor ayakkabılarla gittiğimize utandık. İnsanın o otele üzerinde balo kıyafetleri, ne bileyim elinde uzun eldivenler, inci kolye ve ağızlıklı sigara ile giresi falan geliyor. Ya da karizmatik bir şapka, büyük camlı gözlükler ve daktilo ile de olabilir... Öyle ki Ata'mız bile Büyükada'ya gittiğinde orada konaklamış, herhalde klas olacak. Bu arada eğer eş başkanlığını üstlendiğimiz Wes Anderson'ı aşırı sevenler derneğimize üye olduysanız Splendid Palas'ın özellikle renk ve eşya kullanımı ile yer yer ne denli Büyük Budapeşte Oteli'ni hatırlattığını da fark edeceksinizdir. Bar bölümü, avlu alanı, resepsiyon, hepsi Wes Anderson filmlerinden fırlamış gibi görünüyor, eminiz ki siz de en az 40 dakika boyunca etrafı fotoğraflamaya tutulacaksınız. Splendid Otel 23 Nisan Caddesi üzerinde yer alıyor. Yani vapurdan indikten sonra iskeleden 4-5 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde kalıyor ve son derece merkezi bir noktada. Önlerden bir oda kapabildiğiniz takdirde zaten odadan çıkmadan bile harika bir deniz & İstanbul manzarası da size eşlik ediyor. Gidiniz, emin oun siz de bizim kadar sevecek ve önünüze gelene öveceksiniz. Adada konaklamak niyetinde misiniz yoksa Büyükada'ya günübirlik bir gezi mi planladınız bilemiyoruz. Ancak ailenizin blogu OitheBlog'un Büyükada gezi rehberi tabii ki her iki amaca da hizmet edecek... Çünkü aslında Büyükada'da bulunabileceğiniz aktiviteleri tek bir güne de sığdırabilirsiniz, iki güne yayarak krallar gibi de gezebilirsiniz, tercih tamamen size kalmış. Şayet bir güne sığdırmak niyetindeyseniz güne biraz erken başlamanız yeterli. Sonra orayı göremedik, burayı yetiştiremedik, bi' ağız tadıyla kahvemizi içemedik diye söylenmeyin, hiç dinlemeyiz valla. Büyükada'yı gezmenin ana teması tabii ki sokaklarda kaybolmak üzerine kurulu. Çünkü İstanbul'dasınız, ama aslında hiç de İstanbul'da gibi değilsiniz. Madem Türkiye'nin en kaotik şehrinin bir parçasını geziyorsunuz, bu güzel evler, bu yeşillik, bu dinginlik nereden geliyor? Bunca yazar neden gelip buraya kapanıyor, bir sürü insan merkezden kaçıp buraya yerleşme kararını neye dayanarak alıyor? Büyükada sokaklarını keşfettikten, evlerin bahçelerine kafanızı uzattıktan, yokuşları tırmanırken arada bir denize doğru baktıktan sonra en azından son sorunun cevabını adanın size kendi kendine vereceğine eminiz. Şimdi gelin, Büyükada'da gezilecek yerlere bi' bakınalım. Büyükada'nın en turistik aktivitesi nedir sorusunun en net cevabı olan Aya Yorgi Kilisesi Büyükada'ya tepeden bakan bir noktada yer alıyor. Öyle tepeden bakan bir nokta düşünün ki, yokuşunu çıkana kadar ananız ağlıyor, ayakkabılarınıza küsüyor, bacaklarınızla kavgaya tutuşuyor, sigara içiyorsanız yokuşun yarısında sigara bırakma hattını arayıp hüngür hüngür ağlayasınız geliyor. Hıristiyanlar tarafından Türkiye'deki hac noktalarından biri olarak kabul edilen Aya Yorgi Kilisesi'nin önemi anlayacağınız üzere bayağı büyük. Öyle ki Ortodokslar için özel bir gün olan 23 Nisan'da adanın dolup taşmasının ana sebebi de aslında buna dayanıyor. Çünkü çıplak ayakla ve hiç konuşmadan o çılgın yokuşu tamamlayıp tepeye ulaşacak olursanız \"yarı hacı\" olduğunuz gibi bir inanç söz konusu. İşin dini kısmını bir yana bırakacak olursak tepeye ulaştığınızda sizi kilisenin yanı sıra inanılmaz bir manzara da bekliyor olacak ki, bizce o yokuşu pes etmeden çıkabilmek için en büyük motivasyon da bu zaten. -Kilisenin bulunduğu tepeye çıkarken yolda renk renk ipler görecek ve büyük ihtimalle bizim gibi anlamlandıramayacaksınız. O iplerin açıklaması şu: Şayet elinizde bir makara ipi aça aça yukarı doğru çıkaranız kısmetiniz açılıyormuş, eğer ip yukarı kadar kopmadan ulaşırsa über kısmet açılması yaşıyormuşsunuz ve dileğiniz gerçek oluyormuş. Artık Thor'la mı evlenirsiniz, Gigi Hadid'e yıldırım nikahı mı kıyarsınız bilemiyoruz. -Şayet kiliseye girmek istiyorsanız 16:00'da kapanıyor, dolayısıyla. zellikle öncesinde yokuşu çıkmak için bayağı bir zaman harcamanız gerekeceğini de düşünürsek çok geçe kalmamakta fayda var. Adalar Müzesi bizi ciddi anlamda şaşırttı. Çünkü öyle kapsamlı ve güzel bir müze oluşturmuşlar ki açıkçası beklentimizin çok üzerinde bir şeyle karşılaştık. Müzenin iki farklı sergi alanı var, biri açık hava sergilerinden oluşan \"Çınar Müze Alanı\" diğeri ise \"Aya Nikola Hangar Müze Alanı\". Özellikle Hangar Müze Alanı'nı gerçekten inanılmaz kapsamlı olmuş. Adalar'ın jeolojik oluşumundan günümüzdeki haline kadar birçok konuyu bayağı detaylı bir biçimde anlatıyor. Adalar'a ilk yerleşimler, mimari, eğitim, edebiyat, göç, gelenekler, müzik gibi birçok farklı konuda bilgi edinebilme şansınız oluyor. Görsel anlamda da gayet güçlü öğeler kullandıkları için keyif almamanız imkansız, bizce kesinlikle birkaç saatinizi buraya ayırın. -Halikarnas Balıkçısı, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Melih Cevdet Anday, Sait Faik gibi birçok ünlü yazar hayatının belli bir dönemini Adalar'da geçirmiş ve müzenin içinde onlara ayrılmış bir bölüm var. Sakın gözden kaçırmayın, bizim çok keyif aldık. -Pazartesi hariç 09:00 18:00 arası açık. -Müze Kartı olanlar ve öğrenciler için indirim var. Yılmaztürk Caddesi'ni özellikle yazmak istedik. Çünkü Büyükada'da birçok muhteşem ev görebileceğinizden söz edip durmamıza rağmen onları spesifik olarak görebileceğiniz hiçbir noktadan bahsetmedik. Aslına bakarsanız adanın her yerinde \"oha KİMİ BU EV YA\" diyeceğiniz ve kendi yaşantınızı sorgulayacağınız evler var. Ancak dolaşacak çok vaktiniz olmayacaksa rotanızı direkt Yılmaztürk Caddesi'ne çevirebilirsiniz, çünkü burası komple güzellikten ölen evlerle dolu. Şu anda virane bir halde olsa da gördüğünüz anda bir zamanlar ne kadar güzel bir bina olduğunu şak diye anlayabileceğiniz bir yer Büyükada Rum Yetimhanesi. Zamanında bir Fransız şirketi tarafından otel olarak inşa edilmiş, ancak otel olabilmek için gerekli belgeler edinilemeyince bina satışa çıkarılmış ve ardından yetimhane olarak kullanılmaya başlanmış. Şu anda Rum Patrikhanesi'nin himayesi altında olan bina aynı zamanda Avrupa'nın en büyük ahşap binalarından biri olarak biliniyor. Maalesef şu an tam anlamıyla bir harabe halini almış durumda, acayip bakımsız ve her yeri dökülüyor. Biz gidip görmek istedik ancak kapısına kadar gitsek de daha fazla yakınlaşabilme imkanımız olmadı. Zaten şu an tehlikeli olması nedeniyle içine girebilmek gibi bir imkanınız yok, çünkü birçok noktası çürümüş ya da yıkıldı yıkılacak bir halde. Yine de ada keşfine çıkmışken gidip görülebilir. 2 hafta sonra bi buyuk ada inziva programimiz vardi bi arkadssimla. En azindan gitmeyecegimm yer belli oldu. Bilmem ne zimbirtisi kilisesi. 🙂 bayir mayir ugrasamam. Ayrica atlar iyidir. Yaradilis amaclari binek ve cekek olmak ama tabii bi sendikalari olsa fazla zorlanmasalar ala olur."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/20/wilco-van-herpen-roportaj", "text": "Evet biz de o insanlardanız. Hani şu \"ya ben pek televizyon izlemiyorum, izlersem de hep belgesel...\" diyenler var ya, hani şu aslında gizli gizli Survivor izlediklerinden şüphelendikleriniz. İşte onlardan bahsediyoruz. Yazı yazarken, yemek yerken, muhabbet ederken arka planda her daim açık olan bir İZ TV söz konusu bizim evde. İkinci Yeni belgeselini kaç kez izledik, Işıl Bayraktar ile Hindistan'ı kaç kez dolaştık inanın artık biz bile bilemiyoruz. Tabii ki durum Wilco'nun Karavanı için de geçerli. Başlarda \"abi adam ne güzel geziyor ya\" kıskançlığı ile başlayan tanışıklığımız, zamanla kendisinin samimiyeti ve sempatikliği sayesinde adeta yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımıza dönüşmesi ile sonuçlandı. Çünkü evde kahvaltı yaparken, anne babayla salonda otururken, en yakın arkadaş ile Scrabble oynarken arka planda hep o vardı, galiba kendisi resmen bizden biri olmuştu. Wilco van Herpen gerçekten harika bir adam. Yukarıda söz ettiğimiz o \"yıllardır arkadaşımızmış hissi\" var ya, kendisiyle karşı karşıya gelince o his resmen iki katına çıkıyor. Dünyayı keşfetme, insanları tanıma, üretme, yaratma isteği insanı resmen büyülüyor. Daha ilk 5 dakikadan anlıyorsunuz, karşınızda gerçekten tanımak isteyeceğiniz, saatlerce konuşabileceğiniz bir insan var. Samimiyeti ve güler yüzlülüğü bir yana, bir gününüzü bile beraber geçirseniz onlarca şey öğrenebileceğiniz, ufkunuzu genişletecek birinden bahsediyoruz, bildikleri, gördükleri, düşünceleri sizi öyle etkiliyor ki, vay be diyorsunuz, bu adam bu ülkeyi hakikaten seviyor, hakikaten bir parçası olmuş! Yanlış olmasın, biz Wilco ile röportaj yapmadık. Biz Wilco ile basbayağı muhabbet ettik. Varuna Gezgin'e oturduk, söyledik kahveleri, neyi merak ediyorsak sorduk, o da ne istiyorsa anlattı. Yer yer biz ona anılarımızı anlattık, yer yer o bizi kahkahalara boğdu, gülmekten toparlanamadık. Hiç de öyle tahmin edildiği gibi önümüze kağıt açıp sorulara tik atarak falan ilerlemedik yani. Açıkçası birçok noktada \"yabancı\" olan bizmişiz de o bize Türkiye'yi tanıtıyormuş gibi hissettik desek yeridir. Hal böyle olunca ortaya çok daha samimi bir söyleşi çıktı, elimizde olsa bi' bu kadar daha yayınlardık galiba. Gelin Wilco van Herpen ile muhabbetimize katılın, buyursunlar. Aslında bu konuda benim kişisel çevremde de işler biraz değişmeye başladı diyebilirim. Daha bu sabah Türkiye'de yaşayan yabancı bir arkadaşımın daha Türk eşi ile birlikte başka bir yerde yaşamaya başlayacağı haberini aldım. Yani yavaş yavaş benim çevremdeki insanlar da buradan uzaklaşmaya başlıyor diyebilirim, ki bence bu hareket daha da yoğunlaşacak... Ben kaçmak ya da gitmek istemiyorum. Çünkü gerçekten bu ülkeyi, burada olmayı çok seviyorum. Ancak biliyorsunuz, benim bir kızım var ve yer yer ona göre düşünmem gerekiyor. Şu ana dek planım onu 18 yaşı civarında Hollanda'ya götürmek ve orada eğitim almasıydı. Zaten yıllardır burada olduğu için buranın kültürünü kavradı, Türk kimliği artık sağlam ve biraz da Hollanda'yı tanısın istiyorum. Ancak son dönemlerde bu kararımı değiştirerek bu süreci kızımın 12 yaşına geldiği döneme çekmeyi düşünüyorum. Eğer mümkün olursa ben Türkiye'de çalışmaya devam ederim, eşim ve kızım Hollanda'da yaşarlar diye düşünüyorum. Tabii ki bu şu an sadece bir düşünce, gerçekleşir mi gerçekleşmez mi henüz ben de bilemiyorum. Umarım böyle bir fırsatım olur. Çünkü Türkiye, yurtdışında benim tanıdığım, gördüğüm halinden çok daha farklı yansıtılıyor. Zaten Türkiye ile ilgili karşınıza çıkan şeylerin çoğu politik içerikli oluyor. Bence Türkiye kesinlikle bunun çok ötesinde bir yer. Buranın tarihini, kültürünü gözden kaçırmamak, özellikle köylerdeki, kırsal kesimdeki insanlarını tanımak, tanıtmak gerekiyor. Benim gezilerim boyunca tanıştığım teyzeler, amcalar, ustalar gerçekten başka yerlerde karşılaşabileceğim türden insanlar değiller. Onlardan o kadar çok şey öğreniyorum ki, özellikle bu usta-çırak ilişkisinin giderek ortadan kaybolmasını, gençlerin bunca zenginliğe ilgi göstermemesini bir türlü anlayamıyorum. Zaten neredeyse her programımda \"gençler neredesiniz, gelin bu işleri devam ettirin\" şeklinde bir sesleniş halindeyim! Hollanda'da artık buna benzer bir yaşam biçimi kalmadı. Zaten bu kadar fazla alan ve Türkiye'dekine benzer bir usta kültürü pek yok. Varsa bile bu kadar zengin değil. Ama Türkiye hala bu gibi gelenekleri devam ettirebilecek noktada bir ülke. Bu sebeple Türkiye'nin bu yönlerini anlatabilmeyi tabii ki çok isterim. Aslında bu noktada Türkiye'ye ilk gelişinize de değinmek istiyoruz. Çünkü Hollanda hatta Avrupa genelinde Türkiye'nin şahane bir izleniminin olmayışı ancak sizin buna rağmen Türkiye'de yıllarınızı geçirmeye karar vermeniz bizim açımızdan oldukça şaşırtıcı bir durum. Özellikle halen \"Türkiye'de develere mi biniyorsunuz\" gibi sinir bozucu klişelere maruz kalan insanlar olarak bu izlenime sahip bir ülkeye gelme kararını nasıl aldığınızı merak ediyoruz. Eminim şu cümleyi de çok duyuyorsunuzdur: \"Aa, Türk müsünüz? Hiç Türk'e benzemiyorsunuz\". Çünkü evet haklısınız, gerçekten Avrupa'da bu izlenime sahip insanlar var. Ancak ben burada uzun süreli kalmaya başlamadan önce zaten 96'dan itibaren fotoğrafçı kimliğimle Türkiye'yi birkaç kez ziyaret etmiş ve aşağı yukarı nasıl bir düzen olduğunu kavramıştım. Turist olarak Bodrum, Kapadokya, İstanbul, Konya gibi yerleri keşfe çıkmıştım. Bunların sonrasında bir karar aldım ve Türkiye'yi, Türk insanını daha iyi tanımak, belki fotoğrafçılık alanında ilerlemek açısından bu ülkede daha fazla zaman geçirmek istedim. Öyle derinlemesine bir araştırma yaparak da gelmedim üstelik. Tamamen bilgisiz ve akışına bırakmış bir haldeydim. Nitekim şu anki programlarımı yaparken bile bu mantıkta ilerliyorum. Kendimi bir sünger gibi düşünüyorum; gezdikçe, gördükçe, insanları tanıyıp öğrendikçe tıpkı bir süngerin suyu emdiği gibi bilgileri biriktiriyor ve bu şekilde önyargılardan uzak bir şekilde kendi sonuçlarıma varıyorum. Çünkü her insanın önyargıları vardır, önyargısız olmak mümkün değil. İşte bunun önüne geçebilmek için gidip bir bölgenin insanlarıyla konuşmak, belki bir süre orada çalışmak, kendi gözünüzle görmek çok önemli. Gerçi Türkiye'ye herhangi bir araştırma içine girmeden gelmiş olmanıza rağmen buradaki birçok konuya hakimmişsiniz. Türkiye'ye geldiğiniz sene olan 1999 yılında Öcalan'ın yakalandığını duyunca atlayıp oraya gittiğinize dair bir şey okumuştuk mesela. Evet öyle bir şey yapmıştım gerçekten. O dönemde gazeteci olarak çalışıyordum zaten. Türkiye'ye geldiğimde böyle bir durum olduğunu öğrenince \"benim de orada bulunmam gerekiyor\" diye düşündüm. Daha önce benzer bir şeyi Güney Afrika'da yaptıktan sonra bunu yapmak çok da tehlikeli, riskli bir durummuş gibi gelmedi açıkçası, yalnızca böyle bir olaya tanıklık etmek istedim. Güney Afrika'dayken Somali'daki savaşı fotoğraflamak üzere oraya gidebilmek için tek başıma verdiğim çaba çok da ürkütücüydü mesela. Öcalan meselesini gözlemlemek için yola çıktığımda ise tek derdim konaklayacak yer bulabilmekti. Yakın dostum Ahmet Şık bana \"Wilco, Radikal orada gazeteciler için bir ev kiraladı, istersen git orada kal dedi\", gittim birkaç gece orada koltukta kaldım, o sorunum da öyle çözülmüş oldu. O dönemde, yani 1987 yılında bir otelde çalışıyordum. Orada bir Türk adam çalışıyordu ve sürekli olarak bana Türkiye şöyle güzel, böyle güzel, kesin gitmen lazım Wilco şeklinde öğütler verip dururdu. Adam azimliydi de, resmen her gün bunu konuşuyorduk. İlk etapta \"hmm tamam tamam gideceğim\" gibi geçiştirme cümlelerimle başlayan bu süreç resmen zamanla Türkiye'yi merak etmeye başlamama dönüştü, komik ama gerçek! O dönemdeki kız arkadaşım da Türk'tü. Sen de gelmek ister misin dedim, ilk etapta pek sıcak bakmasa da sonunda benimle gelmeyi kabul etti ve beraber Türkiye'de gezdik. Ardından fotoğrafçı kimliğimle birkaç farklı olayı fotoğraflamak için daha (1 Mayıs, Metin Göktepe'nin cenazesi gibi) Türkiye'ye geldim ve her seferinde ülkenin biraz daha değişim gösterdiğini fark ettim. Bu durum benim için çok ilginçti, bence burada enteresan bir şeyler olacaktı ve benim de bu süreçte burada olmam, bunu gözlemlemem gerekiyordu. Bu sebeple geldim diyebilirim. İlk başlarda iş bulamadım. Açıkçası birçok noktada da ben istemedim, çünkü başka insanların hakkını yiyormuş gibi hissettim. Benim Türkiye'ye ilk geldiğim yıllarda yabancı fotoğrafçılara karşı acayip bir muamele vardı çünkü! \"Aa yabancı mısın? Hem de fotoğrafçısın! O zaman buyur, gel bizimle çalış\" gibi bir durumdan bahsediyorum. Sanki her yabancı olan çok başarılı olmak zorundaymış gibi yabancılar özellikle el üstünde tutuluyordu. Ben de böyle bir durumu fark edince Türk fotoğrafçıların elinden iş çalıyormuş gibi hissettim kendimi, istemedim o işlerde çalışmayı. O dönemde kendi ayaklarım üzerinde durabildikten sonra daha fazlasına gerek yoktu benim için... Hollanda kökenli gazeteler, dergiler için çalıştım, radyo ve TV için bazı çalışmalarım oldu. Yavaş yavaş ilerledim yani. Ardından TRT için altı ay kadar \"Kaçış Planı\" programını yaptım, ardından TV8 ve son olarak İZ TV. Ancak bu işlerin hiçbirini yaparken \"bir insanın işini çalıyorum\" gibi hissetmedim ve bu benim için çok önemliydi. Ben bir yabancının gözüyle Türkiye'ye bakmaya çalıştım, bu zaten yalnızca benim yapabileceğim bir işti. Zaten Türkiye'de \"Avrupa insanı bizi nasıl görüyor acaba\" sorusu o kadar merak edilen bir mesele ki. Biraz arada kalmış bir toplum olduğumuzdan olsa gerek... Orta Doğu ülkesi olmak ile Avrupa ülkesi olmak arasında bir yerdeyiz, Müslümanız ama laik bir toplumuz falan gibi konular zamanla bizi bir kimlik karmaşasına sürükledi galiba... Belki de programlarınızın bu kadar sevilmesinin ana sebeplerinden biri de bu. Aslında bir Avrupalı bizim hakkımızda ne düşünüyor onu öğrenmiş oluyoruz. Kesinlikle öyle evet, sanırım bir \"yabancı\" olarak gezmemin bir getirisi oldu bu durum. Geçen gün Ayhan Sicimoğlu ile de bunu konuştuk. Onun da söylediği gibi, benim güçlü olduğum alan Türkiye. Çünkü bir yabancıyım ve insanların benim yorumlarımı ekstra merak ediyor olmasının sebebi yabancı olmam, yurt dışını geziyor olsam aynı hissi uyandıramam. Aslında artık ben de bu karmaşanın bir parçası olmuş gibiyim, artık yalnızca Sultanahmet'teyken turist gibi hissediyorum kendimi. Türkiye'de o kadar çok gezdim ki, sanırım Hollanda'yı Türkiye kadar iyi bilmiyor olabilirim! Buna rağmen henüz hiçbir şey görmemiş gibi hissetsem de, en azından her ile ayak bastım ve kabaca \"Türkiye'nin tamamını gördüm\" diyebiliyorum. Zaten programlarımın akışını da genellikle kendim belirlemeye çalıştığım, bir yerle ilgili bilinmeyeni, görülmeyeni aktarmaya uğraştığım için gittiğim bölgeleri çok daha iyi tanımaya başlıyorum. Yani Bodrum'a gittik, hadi kale gösterelim, pazar gösterelim demeyi sevmiyorum, bana böyle bir öneri sunulursa kabul etmiyorum. Oraları zaten herkes görür, bilir! Onun yerine bir yabancı olarak bir bölgeyi keşfederken Türk insanını da daha özgün, daha spesifik şeylerle tanıştırmak istiyorum, beraber öğreniyoruz, beraber gözlemiyoruz. Galiba bu sebeple sizden sonra çıkan \"Bilmemkim Jones Türkiye'yi geziyor\" temalı programlara rağmen halen en çok sevilen yabancı programcı sizsiniz. Hatırlıyorum seneler önce yine yabancı bir adam TRT'de program yapıyordu. Gitmiş güzel bir kapı bulmuş, kapıyla ilgili aşağı yukarı şöyle bir yorum yapıyor: \"Burada bir kapı var. Bu kapıyı çok seviyorum.\" Abi ne diyorsun? Neden seviyorsun bu kapıyı? Neden güzel bu kapı? Özelliği nedir, neden yapılmış, tarihi nedir? Eyvallah ben de sevdim bence de güzel, ama kendinden bir şey kat! Mesela bir yere gidiyoruz bana diyorlar ki \"Hadi Wilco program için bir açılış konuşması çekelim\". Daha gezmemişim, görmemişim, bende ne his uyandırdığını bilmiyorum ne konuşacağım ki? O yüzden ben de açılış konuşmasını her seferinde en sonda yapıyorum. Sanırım bu sebeplerden ötürü izleyiciyle aramızda farklı bir samimiyet duygusu oluştu. Bunu pek ayırt edemiyorum. Genelde insanlar inanılmaz misafirperver, nereye gitsem aniden kaynaşıyor, bir anda 40 yıllık dost gibi oluyoruz. Özellikle yemek konusunda zorlandığım bile oluyor. Çünkü sofraya oturuyoruz, tamam diyorum bu kadar dolu bir tabak geldiğine göre yalnızca bu yemeği yiyeceğiz. Sonra bi' bakıyorum bir başka yemek daha geliyor! Doymama rağmen ayıp olmasın diye yemeye çalışıyorum ama öyle olunca da \"bu adam bunu beğendi herhalde\" diye tabağıma yemek ekliyorlar. Çok nadir olabiliyor. Ama genellikle şöyle bir durum yaşanıyor: Programın bir parçası olarak bir teyzenin evine, onunla beraber lokal bir yemeği hazırlamaya gidiyorum mesela. Teyze yıllardır ya dizi izlemiş ya da televizyondaki profesyonel ortamda yemek yapılan yemek programlarını. Haliyle aşçıyla ilgili edindiği izlenim ve görüntü de belli. E o teyze yanında benim gibi birini gördü mü ilk etapta pek ciddiye almıyor, zaten yabancı, bu nereden bilsin diye düşünüyor herhalde, bir beklentisi olmuyor benden. Ama ben teyze ben de bir işin ucundan tutayım, bir şey keseyim, bir şey pişireyim diyorum ve o noktadan sonra işler değişiyor. Tamam diyor bu adam bir şeyler biliyor, bir şeyler öğrenmiş, boş bir adam değil! Bazen tartışmalar yaşadığım bile oluyor. Mesela Çorum'a gittik, Hattuşa üzerine bir program yapacağız. Hitit mutfağına odaklanmam gerekiyor ve Hitit mutfağı konusunda günümüze gelen bilgiler genellikle tanrılara sunulan yemekler üzerinden oluşuyor. Ama benim kafama şu takıldı; Hitit halkı ne yiyor? Bu koşullarda buranın halkı ne yemiş olabilir, bunun üzerine düşünmeye başladım ve gözlemlerimden yola çıkarak sonuca varmaya çalıştım. Karar verdim, gittim birkaç boynuz aldım, boyunuzu buğday, kurutulmuş incir, keçi eti gibi şeylerle doldurdum. O dönemde bulunma ihtimali olmayan hiçbir şey kullanmadım ve acayip lezzetli bir yemek oldu! Sonradan oteldeki arkeologlarla konuşurken ne yaptığımı anlattım, hemen tepkiler gelmeye başladı: \"Bu Hitit yemeği değil!\". E nereden biliyorsunuz kardeşim? Çünkü bununla ilgili hiçbir yazı yok! Fikir yürütüp o dönemi anlamaya çalıştığımı, halkın ne gibi yemekleri tüketmiş olabileceğini keşfetmeye çalıştığımı söyledikçe karşı çıktılar. Bence özellikle bir bilim insanı olarak bu kadar kesin olmak çok yanlış... O gün bayağı yoğun bir tartışma vermiştim mesela. Ya tabii ki kesinlikle, Türk mutfağı müthiş bir mutfak. Hatta yalnızca Türk mutfağı dememek gerekiyor bence. Türkiye'deki tüm mutfakları keşfetmeye, deneyimlemeye bayılıyorum. Türkiye tam bir kültürler karması olduğu için daha özele inince yüzlerce şey çıkıyor. Hatay mı, Adana mı, Karadeniz mi Ege mi? Ya da Ermeni mutfağı, Rum mutfağı hatta Hitit, Bizans, Osmanlı şeklinde sonu gelmeyen bir hikayeye dönüşüyor. Bu konuda Türkiye'de inanılmaz bir çeşitlilik ve potansiyel var ama bence maalesef bunu iyi kullanamıyoruz. Kesinlikle! Mesela Avrupa'da Türk mutfağı deyince olay şiş kebap, döner ve baklavadan ibaret. Halbuki öyle kapsamlı bir şeyden bahsediyoruz ki, nasıl oluyor da tüm dünyada sadece bu üçlüyle anılabiliyoruz anlayabilmiş değiliz. Bu bence Türkiye'nin genel problemi. Türkiye kendini olması gerektiği gibi gösteremiyor, yeterince iyi yansıtamıyor. Çok basit bir örnek vereyim, 2006'da İZ TV'de programa başladığımızda öğrendik ki o sene Avrupa genelinde doğru dürüst kar yok. Ama aksine o sene Türkiye'de bayağı kar var! E o zaman ne yapacaksın? Anında çok hızlı bir proje hazırlayacak, bunu duyuracaksın, bu tanıtım için, ülkeye insanları çekmek için süper bir fırsat! Ama yok tabii, kimsenin aklına böyle bir şey yapmak gelmedi. Senelerdir Türkiye'deyim, daha ilk kez bu sene Türkiye'yi gerçekten çok güzel yansıtan, hakikaten çekici kılabilen bir tanıtım filmiyle karşılaştım. Bu işlerde hiç iyi değiliz bence. İstanbul'dayken favori mekanım da mottom da belli: Home Sweet Home. Çalışmıyorsam evde olmayı seviyorum. Bahçemde domates ektim, baharatlar ektim, onlarla ilgilenmeyi seviyorum. Mekan olarak Yakup 2'yi seviyorum mesela. Ama İstanbul'daki çoğu mekanda her gidişinde farklı durumla karşılaşma sorunu olabiliyor. Bir gidişinde çok iyi olan mekan diğer gidişinde hiç de umduğun gibi çıkmıyor. O yüzden genelleme yapmak pek kolay değil benim için. Galiba nerede ne yediğinden çok o yemeğin kimin elinden çıktığını, ne şekilde yapıldığını önemsiyorum ki onlar da genellikle daha az bilinen küçük yerlerden çıkıyor. Bu konu beni çok çok üzüyor. Örneğin Van'da hayatımda yediğim en güzel peynirlerden biri mevcut; Van otlu peyniri. Ben ömrümde böyle bir şey yemedim, en az rokfor kadar iyi. Muhteşem bir tat! Şarabın yanında falan inanılmaz gidecek bir şey. Aynı şekilde İspir'de harika bir isli peynir var, çoğu kişinin haberi bile yoktur. Senede bir defa çıkartıyorlar ve özellikle sayılı olarak ahşap bidonlar içinde üretilen versiyonunun tadını size anlatamam! Zaten anında satılıyor ve bitiyor. Bunlar nasıl duyurulmaz, nasıl daha uluslararası bir üne sahip olmaz bir türlü anlam veremiyorum. Ben Hollanda'daki Michelin yıldızlı restoranı olan arkadaşlarıma bu peynirlerden götürdüğüm zaman ne yapacaklarını şaşırıyorlar, uçuyorlar resmen yerken. Elimde olsa herkese fikir vereceğim, bu ülkede duyurulacak, gösterilecek o kadar çok şey var ki! Bazen insanlara fikirlerimi anlatıyorum, millet bana \"aman Wilco anlatma, fikrini çalarlar\" diyor. Çalın abi çalın! Burada olanlar Paris'te vb. bir yerde olsa bütün dünya oraya akın etmiş olur, her yerde pazarlamasını yaparlar. Bizde ise işler bambaşka ilerliyor. Bu arada yakınmalarımızı bir kenara bırakacak olursak, yakın bir zamanda yeni bir program, yeni bir proje var mı? Biz bu konuda topluca büyük bir beklenti içindeyiz. Biz Paul Dwyer ile \"Soul Foods\" adlı bir programa başlama planı içindeyiz. Beraber gezeceğiz, o müziğe odaklanacak ben yemek ve fotoğrafçılığa odaklanacağım. Bir pilot bölüm hazırladık, işin kanallarla ve sponsorlarla anlaşma kısmı kaldı. Beni hakikaten çok heyecanlandırıyor bu proje, ortaya çok güzel şeyler çıkacak diye düşünüyorum. Paul çok yetenekli, özellikli bir adam ve bir arada gerçekten uyumlu bir ekip olduk. O da benim gibi Türkiye'yi çok seviyor ve burada olmaktan memnun. İkimizin de farklı farklı gözlemleri oluyor. Bu sebeple şu an ortaya çıkacak programın bir benzerinin olması mümkün değil. Zaten Türk milleti Paul ve beni bayağı karıştırıyordu, şimdi ikimiz bir arada program yapınca işler iyice karışacak galiba. Paul Dwyer ile böyle bir program yaptınız mi? Bilmiyorum ama mükemmel bir program olmalı. Mr. Wilco nun içten anlatımı harika en azindan bizi öylesine benimsemiş ki kendisini de bizden görüyor. Guzel bir soylesi olmus teşekkürler. Okurken sizinle aynı masada muhabbete katılmış gibi hissettim, çok keyifliydi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/24/ljubljana-gezi-rehberi-kendisi-kucuk-islevi-buyuk-sehir", "text": "Yalan söyleyecek değiliz, ne Ljubljana ne da Slovenya hakkında oralara ayak basana kadar pek bir bilgimiz yoktu. Elimizdeki bilgiler çoğunlukla harita verilerine dayanıyordu; İtalya, Avusturya, Hırvatistan ve Macaristan arasında bir yerde, küçük bir ülke. Muhtemelen yeşil bir yer. İnsanları sarı, havası Orta Avrupa genellemesine dahil edilebilecek durumda, başkentinin adını okumak ise insanı Tansu Çiller'in halüsinasyon diyebilmek için verdiği çaba ile benzer bir hale sokuyor. Şehrin adı resmen random gülmek gibi. Çok da kayda değer bilgiler değil di mi? Sonra bir şey oldu, bir şekilde Ljubljana Turizm Ofisi, Slovenya Turizm Ofisi ve Türk Hava Yolları ile ortak bir projeye giriştik ve şu anda Slovenya'yı Slovenya halkının bir kısmından daha iyi biliyor bile olabiliriz. Başlamadan önce bize bu geziyi en iyi şekilde planlamamıza yardımcı olan, gezdiren ve bu yazıyı ortaya çıkarmamıza olanak tanıyan sevgili Nika, Brigita, Sasa, Peter ve Karmen'e teşekkür etmek isteriz. Ülke inanılmaz yeşil. Öyle yeşil ki, bazı noktalarda İstanbul gibi bir şehrin ardından bünyemizi şoka uğratan fazla oksijenden başımız döndü, bazı noktalarda kendimizi ağaçlara sarılırken bulduk, herhalde çektiğimiz 1000 küsür fotoğrafın 300'ü orman ve ağaçlık alanlardan oluşuyor. Bize inanmıyorsanız resmi verilerle gelelim, Slovenya Avrupa'nın en yeşil 3. ülkesi olarak biliniyor ve Ljubljana bu sene \"Green Capital\" unvanını almış. Ne alaka diyeceksiniz ama, bizce Slovenya mutfağı gerçekten çok iyi! Biliyorsunuz, yemek konusu bizim için inanılmaz hassas, öyle beğenmediğimiz şey hakkında atıp tutarak duygularınıza oynamayız, o yüzden bu konuda bize gerçekten güvenebilirsiniz. Birçok farklı kültürün arasında bir yerde olduğu için ülkenin her yerinde farklı tatlarla karşılaşıyorsunuz. Bir yerden Avusturya'ya özgü bir lezzet çıkıyor, bir yerden İtalyan tatları, bir yerden tamamen Slovenya'ya özgü lezzetler, aklınızı kaçırırsınız! Doğru yerlerde yediğiniz takdirde Türkiye'ye dönünce bile özleyebileceğiniz lezzetlerden bahsediyoruz, merak etmeyin, o konuyu detaylandıracağız. Küçük bir şehir olmasına rağmen Ljubljana'nın bir diğer özelliği de içinde onlarca müze ve sanat galerisi barındırması. Üstelik gayet özellikli ve detaylıca gezmek isteyeceğiniz yerlerden bahsediyoruz. Devlet sanatçıları desteklediği için Slovenya'da sanatçı da, sergilenecek eser de çok. Kıskandık, özendik, sevdik. Şayet doğa sporları ile ilgileniyorsanız Slovenya sizin için bir cennet! Hatta özelden genele giderek cümleyi yinelemek isteriz, şayet doğa sporları ile değil, yalnızca sporla ilgileniyorsanız da Slovenya sizin için bir cennet! Bisiklet kullanımı yaygın, hiking, trekking, su sporları allah ne verdiyse hepsi inanılmaz popüler ve ülkenin neresinde olursanız olun bu sporları yapabileceğiniz onlarca alan var. Ayrıca sporla ilgilenmeyen bir Slovenyalı görmedik desek abartmış olmayız, bu konuda alıp yürümüş durumdalar gerçekten. Demek doğanın içinde yetişmek böyle bir şey oluyormuş. Slovenya'da Yaz: Tamamen lokallerden aldığımız bilgilere göre Slovenya'da ve Ljubljana özelinde hava sıcaklığı yazın 35 derecelere kadar çıkabiliyor. Bu dönem aynı zamanda ülkenin en turistik dönemi olduğu için yoğunluk ve dünyayı yalnızca fotoğraf makinası üzerinden algılayan Asyalı turist popülasyonu sizi yer yer sinirlendirebilir. Ancak yine de çok kalabalık bir ülke olmadığı için idare edilemez bir duruma dönüşmeyeceği kesin. Buralara yazın gitmenin en iyi tarafı Bled ve Bohinj gibi doğa harikası göllerde yüzebilme şansınızın olması. Özetle sıcağa dayanıklıysanız yazın da gidilir. Zaten bu dönemde bile Ljubljana dışındaki daha yüksek ya da dağlık kesimlere gidecekseniz üstünüze kalın bir şeyler almanız gerekebilir. Slovenya'da Kış: Önce gözünüzü korkutup sonra içinizi rahatlatacağız. Slovenya'da kışın hava sıcaklığı eksi bilmemkaç derecelere kadar düşebiliyor. DIN DIN DIN. Fakat bu kış arkadaşlar, ne bekliyorsunuz, takunya mı giyecektiniz? Bu noktada sizin için artı olan konular daha az turist, daha sakin bir şehir, daha uygun fiyatlar. Eksiler? Nezle, grip ihtimali, Türkiye'de giydiklerinizin orada sizi sıcak tutmaya yeterli olmaması durumu ve niceleri. Fakat özellikle kayak yapmak niyetindeyseniz kışın gitmek tabii ki en mantıklısı. Slovenya'da Bahar Ayları: Geldik bizim favorimiz olan bahar aylarına. Bize kalırsa Slovanya'ya gitmek için en ideal dönem kesinlikle bahar ayları. Çünkü hem turist yoğunluğunun çok artmadığı, hem havaların orta halli olduğu, hem de doğa sporlarını doyasıya yapabileceğiniz bir dönemde gitmiş oluyorsunuz. Tabii ki istisnai durumlar da olabiliyor. Örneğin biz Mayıs'ın ortasında gidip Velika Plenina bölgesine tırmanmaya çalışırken bayağı ciddi bir karla boğuştuk. Dağlık bir alandan bahsettiğimiz için kar olmasını normal karşılayabilirsiniz ama, lokaller bile kar olmasını bayağı yadırgamıştı, demek normalde olmuyor... Bahar ayları aynı zamanda bayağı çılgın yağmurlu ve akşamları oldukça serin olabiliyor, aklınızda bulunsun. Slovenya'ya gidene kadar oraya gitmenin bu kadar kolay olduğundan da haberdar değildik. Türk Hava Yolları'nın ülkeye sabah ve akşam olmak üzere günde iki seferi olduğu ve yolculuk 1,5 2 saat kadar sürdüğü için bize kalırsa yalnızca Ljubljana'yı görmeye bir hafta sonu gezisi için bile gidilebilir. Haziran 2016'dan itibaren İstanbul'dan Ljubljana'ya her gün uçuş olacağı için şöyle Cuma akşamı gidip Pazar akşamı dönmek için acayip müsait bir şehir. Ljubljana içinde ulaşım için herhangi bir kafa karışıklığı yaşama ihtimaliniz sıfır. Çünkü bir turist olarak ziyaret edeceğiniz noktalar birbirine son derece yakın olacak ve çok yüksek ihtimalle çoğuna yürüyeceksiniz. Şayet yürüyerek gezmekten hoşlanmıyorsanız son derece düz ayak bir şehir olduğu için bisiklet kiralayıp o şekilde de gezebilirsiniz. Bisiklet kiralamak için BicikelJ System adında bir sistemleri mevcut. Verdiğimiz link üzerinden sisteme kayıt olursanız şehrin birçok noktasında yer alan bisiklet istasyonlarından bisikletinizi alıp sonra size en yakın olan noktaya bırakabilirsiniz. Linkte konuyla ilgili daha detaylı bilgi mevcut. Ljubljana'dan Slovenya'nın başka bölgelerine geçmek isterseniz yapabileceğiniz en mantıklı şey kesinlikle araba kiralamak. Bunun için başka alternatif yollar var mı diye sorduğumuzda herkesten araba kiralamanın en mantıklı yöntem olduğu önerisini alınca biz de bu düşüncemizde emin olduk. Slovenya'da trafik yok denilecek kadar az, yollar son derece düzgün ve araba kiralamak çok pahalı bir olay değil. Öneri isterseniz biz aracımızı tren istasyonunda yer alan Sixt'ten kiraladık ve sonrasında havaalanı şubelerine teslim ettik. Böylece havaalanına ulaşım için de ekstra bir ücret ödememiz gerekmedi. Şayet araba kiralarsanız ve Slovenya'nın başka bölgelerine geçecek olursanız arada ücretli geçişlere denk geleceksiniz. Bu noktada araba kiraladığınız şirket size sticker benzer bir şey veriyor olmalı. Hani şu bizim OGS HGS muhabbeti gibi düşünün. Bu şekilde ücretli geçiş sizin açınızdan sorun olmayacaktır. Ancak yine de siz kiralarken mutlaka konusunu açın ki sonradan saçma bir sorunla boğuşmak zorunda kalmayın. Ljubljana Havaalanı'ndan merkeze ulaşmak yaklaşık 20 dakika kadar sürüyor. Şayet taksi ile gitme kararı alırsanız ücret 50 Euro civarı bir şey tutuyor, yani pek de uygun olduğu söylenemez. Eğer taksi ücretini bölüşecek kişi sayısına sahip değilseniz çare otobüs. Onun saatlerine de şuradan ulaşabilirsiniz. Ljubljana'nın küçük olmasının faydaları başlıklı bir liste hazırlayıp içine 10 madde koyacak olsak ilk sıraya yerleşecek şey şu olurdu: Nerede kalırsanız kalın fark etmez, her zaman görmek istediğiniz yerlere yakınsınız! Oh ya, yaşasın her yere rahat rahat yürümek, yaşasın en uzak mesafenin 1,5 km'yi aşmaması. Sonuç olarak biz yine şehrin göbeğinde kalmadık mı? Tabii ki kaldık. Uygun fiyatlı konaklama sunan ve pislik gibi olmayan hijyenik ve havalı hostel peşindeyseniz Hostel Tresor'u kesinlikle önerebiliriz. Eski bir bankanın hostele çevrilmesiyle bu hale gelmiş olan Tresor şu gece yapacak hiçbir şey bulamazsanız bile gidip kendi otelinizde çılgınca gülüp eğlenebileceğiniz hostellerden. Kitlesi genç, çalışanları çok eğlenceli ve Benetton kataloğu gibi çeşit çeşit, lokasyonu hakikaten şahane ve isterseniz iki kişilik odaları da mevcut. Kokteyl: 4 7 Euro arası. Benzin: Litresi 1,08 euro Dizel bir araç ile ortalama 400 km gibi bir yol yaparsanız benzin yaklaşık 19 Euro tutuyor. Musluk suyu içiliyor ve tadı hiç de kötü değil, su masrafından kurtardık, hadi yine iyisiniz. Şimdi biz size şehir küçük, her yer yakın, vay efendim bir gördüğünüzü bir daha görüyorsunuz dedik diye siz Ljubljana'da gezecek görecek az yer var sanmış olabilirsiniz. Sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık... Ljubljana'da onlarca müze, birçok meydan, bol bol sevimli kafe & restoran ve sizi bayağı şaşırtacak bölgeler var. Yani bir hafta sonunuzu bu şehre ayırıp öyle sakin sakin duracağınızı sanmayın, günleriz bayağı dolu dolu geçecek hatta gece hayatına da kapılacak olursanız bir şeyler yetiştirmek için çaba vermeniz bile gerekecektir. Ljubuljana'da gezilecek yerler listemize girişmeden önce gelen not: Bütçenizi biraz daha uyguna getirmek adına Ljubljana Card'ı satın almayı değerlendirebilirsiniz. 24 saatliği 20, 48 saatliği 27 Euro ve şehirde gezmek isteyeceğiniz birçok yeri kapsıyor. Verdiğimiz link üzerinden bilet de satın alabilirsiniz, kartın kapsadığı yerlere de bakabilirsiniz. Her şehrin bir ana meydanı olduğun varsayacak olursak Ljubljana'nınki de Preseren Meydanı oluyor. Meydan ismini Slovenya'nın en ünlü şairlerinden biri olan France Preseren'den alıyor. Şehrin tam anlamıyla göbeğinde yer alan ve yalnızca yayalara açık olan meydanda Preseren'in heykelini ve pembe rengiyle dikkatinizi çekecek Franciscan Kilisesi'ni de görebilirsiniz. Tüm bunlara rağmen meydanın ana atraksiyonu kesinlikle Triple Bridge, ondan aşağıda bahsedeceğiz. İşte Ljubljana'nın en ilgi çekici yerlerinden biri, Türkçeleştirilmiş adıyla Üçlü Köprü. Adını gayet mantıklı koymuşlar, zira hakikaten üç tane köprünün birleşiminden oluşan enteresan bir mimariye sahip. Şehrin ortasından geçen Ljubljanica Nehri'nin üzerindeki birkaç köprüden en popüleri olan Triple Bridge'in tarihi aslında 1280 yılına kadar dayanıyor. Yangın ve deprem gibi bir takım felaketler atlatmasının ardından bu cefakar köprü Ljubljana'nın Gaudi'si sayılabilecek Jose Plecnik'in ellerine teslim ediliyor ve böyle günümüzdeki halini alıyor. Plecnik'in köprüyü böyle enteresan bir şekilde tasarlamış olmasının sebebi, ortadaki alanı tramvay ve araçların geçebileceği şekilde, sağında ve soluna kalan kısımları ise yayaların kullanabileceği şekilde bırakmakmış. Akıllı adammış, helal olsun Plecnik Baba. Köprüyü o enteresan görüntüsünü bir karenin içine sığdırabilecek şekilde fotoğraflamak pek kolay değil. Bunun için civardaki binalardan birinin üst katlarına çıkmayı deneyebilirsiniz. Köprünün üzerinde bulunduğu Ljubljanica Nehri'nin civarı gündüz ya da akşam fark etmeksizin her daim eğlenceli ve hareketli, oraları mutlaka dolanın. Hazır konu köprülerden açılmışken şehrin bir diğer ünlü köprüsünü de es geçmeyelim; Dragon Bridge. Neden Dragon? 2013 yılında Khaleesi şehri ziyaret edip bu köprüden geçtiği için mi? Yoksa Skyrim'in yaratıcısı Slovenyalı olduğu için mi? Hepsine cevabımız hayır, bunları biz uydurduk, inanmayın. Sebebi Ljubljana şehrinin simgesi dragon olması ve bu köprünün dört köşesinde dragon figürlerinin yer alıyor olması. Bizce köprü de, şehir simgesi de çok havalı, gidip görmeden dönmeyiniz efenim. Bir turist olarak ejderhaların ağzına yüzüne saçma hareketlerde bulunarak fotoğraf çektirmek adettendir, ihmal etmeyin lütfen, bizi orada bol bol utandırın. Kongresni trg adıyla da karşılaşabileceğiniz bu meydan şehrin ana meydanlarından bir diğeri. Geniş, yeşil, canlı ve yer yer etkinliklerin, hatta festivallerin yapıldığı hareketli bir meydan olmasının yanı sıra Ljubljana Üniversitesi'nin \"ulan bu üniversite binasıysa biz nerede okuduk\" dedirten binası da bu meydanda yer alıyor. Meydanda şöyle bir dolanıp şahane binaları fotoğraflayabilir, ardından kafelerden birine çökerek turist olmanın tadını çıkarabilirsiniz. Zaten Ljubljana'nın en turistik noktasında bile kendiniz herhangi bir \"turist tuzağına\" düşüyormuş gibi hissetmeyeceksiniz, çünkü burası o bildiğiniz şehirlerden değil efenim. -Meydan gezmelere doyamadıysanız yakınlarınızda eski adıyla Devrim Meydanı, yeni adıyla Cumhuriyet Meydanı olan Republic Square de var. Burası Slovenya Yugoslavya'dan ayrıldığında kutlamaların yapıldığı, günümüzde ise protesto edilecek bir mesele varsa halkın toplandığı meydan. Bize kalırsa şehrin en gri ve Ljubljana'dan beklenmedik derecede kasvetli yerlerinden biri, ama geçerken görebilirsiniz tabii. Bir İstanbullu en çok neye özlem duyar? Evden çıkıp trafik olmadan bir yere ulaşabilme ihtimaline, temiz havaya ve tabii ki yeşil alana. Hal böyle olunca Avrupa'da gördüğümüz her şehir parkının önünde ağıtlar yakasımız, her yeşil alanın önünde pankart açasımız falan geliyor. İşte Ljubljana'nın Tivoli Park'ı da size bu hissi yaşatacak fazla güzel şehir parklarından birisi. Aslına bakarsanız Slovenya'nın her yerine bu hisse kapılabilirsiniz ama, Tivoli'nin içinde çimlere bayılıp küçük bir piknik yapmanın keyfi bi' başka. Ya da bisiklete binmenin. Ya da yürüyüş yapmanın. Ya da sırf keyfinizden yolunuzu buraya düşürmenin. Kıskandık. Biz de isteriz. -Eğer ilgi duyuyorsanız International Centre of Graphic Arts Tivoli Park'ın içinde yer alıyor. Gitmişken uğrayıp sonrasında bahçesindeki kafede bir kahve patlatabilirsiniz. Gözlemlerimize göre Ljubljana Kalesi Slovenya halkının en önemsediği tarihi yapılardan ve en çok turist çeken noktalardan biri. Ancak burayı yalnızca eski bir tarihi yapı olarak düşünmemek lazım, zira daha kompleks bir düzenden bahsediyoruz, ziyaret edince anlayacaksınız. Kalenin kapsamında yaz aylarında düğünlerin yapıldığı, hatta açık hava sineması etkinliklerinin düzenlendiği geniş bir avlu, bir restoran hatta Kukla Müzesi bile yer alıyor. Ayrıca size şahanesinden bir panoramik Ljulbjana manzarası da sunuyor ki tadından yenmez. Kale tarih boyunca pek çok farklı amaç için kullanılmış. Temel olarak bakıldığında şehre tepeden bakan bir noktada yer aldığı için hep bir gözlem alanı niteliğindeymiş, ancak hapishane olarak kullanıldığı bile olmuş. Şayet kaleyi gezecek olursanız hapishane olduğu dönemde hücre olarak kullanılan alanları da görebiliyorsunuz. Kalenin içinde rehberli bir tur gerçekleştirmeseniz bile kale tarihi ile ilgili bilgi edinebileceğiniz 5 dakikalık bir sunum izleyebiliyorsunuz. Öyle tahmin ettiğiniz gibi sıkıcı bir şey değil, gayet eğlenceli bir şekilde anlatmışlar, bizce onu es geçmeyin. Örneğin Osmanlı'nın şu meşhur Viyana kapılarına dayanmalı döneminde saldığı korkunun kalenin günümüzdeki halini almasında önemli bir etkisi olduğunu bu sunumu izlerken öğrenmiş bulunduk. Füniküler + Kale Gezisi + Kukla Müzesi'ni gezmenin ücreti 10 Euro. Öğrenciyseniz 7. Öğrenci değilseniz ve öğrenci gibi yapıyorsanız yemiyorlar, üzgünüz. Füniküler kullanmadan kaleye çıkmak gibi bir çılgınlık yapacak olursanız sizi ayakta alkışlıyoruz, çünkü bi' 10 dakika kadar yokuş çıkacaksınız. Ertesi gün pilates yaptıktan sonraki sabaha uyanmış gibi hissederseniz sorumlusu biz değiliz. Evet Ljubljana'da birçok müze var. Ama tabii ki her şehirde olduğu gibi burada da bir favorimiz oldu; Modern Sanat Müzesi. Zaten genel olarak modern sanata ilgisi olan kimseler olduğumuz için bu çok da şaşırtıcı bir durum olmayabilir tabii orası ayrı. Çok şükür bazı modern sanat müzelerinde olduğu gibi duvara dal asıp onu sanat kabul etmiyorlardı, belki o yüzden beğenmişizdir, neyse.. Modern Sanat Müzesi çok büyük bir müze değil, ancak tıpkı Ljubljana gibi, kendisi küçük işlevi büyük diyebiliriz. Yugoslavya dönemi de dahil olmak üzere Slovenyalı sanatçıların 20. yy'dan itibaren ortaya koyduğu eserleri kapsıyor ve gerçekten harika çalışmalarla karşılaşma şansı tanıyor. Slovenya'da sanatın gelişimini, tarih ile paralel olarak gözlemleyebilmenizi sağladığı için bu müzeyi ayrıca sevdik. Konuya ilgisi olanlar kesinlikle uğrasın deriz. Empresyonist sanatçılar Rihard Jakopic, Ivan Grohar ve Matej Sternen'in eserlerini gözden kaçırmayın, biz kendilerine aşık olduk. Evet, Monet'yi hatırlatmaları normal, yalnız değilsiniz. Yine müzede eserlerini görebileceğiniz Bozidar Jakac'a ayrıca dikkatinizi çekeriz, eminiz size de kendisinden bayağı etkileneceksiniz. -Pazartesi hariç her gün 10:00 18:00 arası açık. Ücret 5 Euro, öğrenciler için 2,5. -Adres: Cankarjeva 15 -Müzenin bayağı tatlı bir kafesi var. Slovenyalı hipsterlar burayı çalışma alanı olarak da kullanıyor, bi' kahvelik uğrayabilirsiniz. Metelkova'da yer alan ve daha alternatif sergilere/sanatçılara yer veren Museum of Contemporary Art şayet bol vaktiniz varsa uğrayabileceğiniz müzelerden. Genellikle 1960 ve sonrasına odaklanıyor. Müzede aynı zamanda devletin Slovenyalı sanatçılara verdiği destek ile ilgili bir bölüm de var ki, bizce Türkiye dahil birçok ülkeye örnek olabilecek nitelikte, oraya da göz atmayı unutmayın. Yine de şehirde kısıtlı süreniz varsa ve bir tercihte bulunmak durumunda kalırsanız bizce oyunuzu Ljubljana Modern Sanat Müzesi'nden yana kullanın. -Giriş 5 Euro, öğrenci 2,5. -Adres: Maistrova 3 Siz de bizim gibi bir ülkeyi tanımanın yollarından birinin de sanatını ve tarihini kavramak olduğunu düşünüyorsanız National Gallery'i gezmeden dönmek olmaz. Ana sergi alanı 13. yy'dan 20. yy'a kadarki dönemi kapsayan Slovenyalı sanatçıların eserlerini kapsıyor. Bir kısmı ise diğer Avrupa ülkelerinden eserleri barındırıyor, özellikle Avusturya. Müze binası büyük bir tadilattan geçerek bu sene Ocak ayında tekrar açılmış ve şu anda Slovenya halkının gurur duyduğu müzelerden biri haline gelmiş, herkes Ulusal Galeri övüyor. Büyük bir müze değil, ancak hem binanın içi çok güzel, hem de ülkeyi daha iyi tanımak açısından bizce gezmesi çok keyifli. -Pazartesi hariç her gün 10:00 18:00 arası açık. Perşembeleri 20:00'ye kadar açık. -Giriş 7 Euro, indirimli 3 Euro. -Adres: Presernova 24. Ljubljana'nın en çok fotoğraflanan binalarından biri olan Cooperative Bank Binası'nın önünden geçecek olursanız ilginizi çekmemesi imkansız. Art Nouveau akımının özelliklerini taşıyan bina mimar Ivan Vurnik tarafından tasarlanmış ve içini de eşi Helena Vurnik'e paslamış, ortaya şahane bir şey çıkmış. Binanın ön cephesindeki geometrik şekiller, Slovenya bayrağından esinlenerek renklendirilmiş. İçi ise Slovenya ile özdeşleşmiş çam ağaçları ve buğday tarlaları gibi doğa şekillerinden yola çıkarak tasarlanmış. Zaten çok merkezi bir noktada olduğu için şöyle bir önünden geçin. Bizim için Ljubljana'nın, hatta komple Slovenya'nın en ilginç yerlerinden biri tartışmasız bir şekilde Metelkova. Buraya uğramalısınız, bi' görseniz iyi olur falan demeyeceğiz, çünkü gitmek zorundasınız! Ne varmış ulan bu kadar dediğinizi tahmin ediyoruz, onun için biraz Metelkova'nın tarihine girmemiz gerekecek, ama sıkıcı değil, merak etmeyin. 1900'lü yılların başlarında Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun ordusu tarafından bir kışla olarak yaptırılan Metelkova, bu sürecin ardından da aynı amaçla 1941 yılına kadar Yugoslavya ordusu tarafından kullanılıyor. 2. Dünya Savaşı döneminde bir süreliğine İtalyan faşistleri ve Naziler tarafından işgal ediliyor ve son olarak 1945'ten 1991'deki döneme kadar Sosyalist Yugoslavya ordusunun elinde kalıyor. Buraya kadar her şey normal, belli ki askeri amaçlar için kullanılmaya uygun bir alan. Fakat buradan sonrası önemli, çünkü Slovenya'nın Yugoslavya'dan ayrılmasının ardından burada işler değişmeye başlıyor. Yugoslavya ordusunun bu alandan çekilmesi ile 200 kişilik bir ekipten oluşan \"Network of Metelkova\" adlı bir topluluk bir araya geliyor. Bu ekip Metelkova'yı kültürel bir merkeze dönüştürebilmek adına burayı işgal ederek, burayı özerk bir bölgeye çevirme kararı aldıklarını duyuruyorlar. Aslında ilk etapta Slovenya Devleti ile iletişime geçerek burayı daha kullanışlı bir alana çevirmek istediklerini dile getiriyorlar ancak uzun bir süre devletten geri dönüş alamayınca kendi işlerini kendileri halletmeye karar veriyorlar de diyebiliriz. Bu olay şu an gidip görebileceğiniz Metelkova'nın temellerini atmış oluyor ve Metelkova şehrin isyankar/öteki kesimlerinin sembolü haline geliyor. Günümüzde 12.500 m2'ye yayılmış olan Metelkova'da birçok gece kulübü, sanat stüdyosu ve mekan yer alıyor, birçok etkinlik ve konser gerçekleştiriliyor. Ancak öyle pop müzik çalan mekanlardan, topuklu ayakkabıyla gidilen yerlerden falan bahsetmiyoruz. Daha çok elektronik ve ya punk müziğin öne çıktığı kulüplerin olduğu, gay barların yer aldığı, metal/hard rock konserlerinin gerçekleştiği ve daha alternatif sanat performanslarının yapıldığı alanlar olarak düşünebilirsiniz. Slovenyalı gençlerin büyük bir kısmı hafta sonlarını burada geçiriyor, buraya bir bağlılık hissediyor ve aslında Metelkova kesinlikle şehrin isyankar tarafını yansıtıyor. Ancak buranın yasal varlığının söz konusu olup olmadığı meselesi aslında biraz karmaşık. Burada yer alan mekanlara devlet tarafından herhangi bir ruhsat verilmiş durumda değil ve vergi ödeyip ödemedikleri bile muallakta. Konuyla ilgili bilgi edinmeye çalışıp birçok kişiye sorduğumuzda \"artık legal bir oluşuma dönüştü, burada devlete vergi ödemek zorundalar\" ya da \"bildiğim kadarıyla vergi ödemiyorlar\" gibi birbiriyle taban tabana zıt cevaplar aldık, yani kimse durumun akıbetini bilmiyor desek yeridir. Sanırsak Ljubljana Belediyesi şimdilik bu olayı akışına bırakmış durumda ve konuyla ilgili herhangi bir aksiyon almıyor. Sonuç olarak gece hayatı için bizce Ljubljana'nın en iyi noktası Metelkova. Özellikle hafta sonu bir partiye falan denk gelirseniz bayağı eğlenebilir ve acayip deneyimler yaşayabilirsiniz, bizce kesinlikle uğrayın! Ayrıca gündüz de buradaki sokak sanatı ve mural çalışmalarını görmek üzere ayrıca zaman ayırabilirsiniz. -Şehirde herkes İngilizce konuşuyor. Bakın abartıyoruz sanıyorsunuz, bu OitheBlog yine bir şeyleri aşırı övme hastalığına mı yakalandı diye düşünüyorsunuz ama hakikaten abartmıyoruz. O yüzden bu şehirde sırtınız yere gelmez, kime ne istiyorsanız sorabilirsiniz. Zaten Slovenya halkı aşırı sempatik, dil bariyeri de olmadı mı konuştukça konuşasınız geliyor. -Eğer akşam için Metelkova ya da kanal kenarı dışında bir alternatif ararsanız Trubarjeva Caddesi'ne bir göz atabilirsiniz, birçok bar var. Ancak öyle milletin sağda solda yazdığı kadar hareketli olmuyor, aklınızda bulunsun. -Ülke genelinde Türk kahvesinin aşırı popüler olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Kiminle konuşsak \"ah sabah Türk kahvesi içmeden ayılamıyorum şekerim, 1 kupa içerim mutlaka\" gibi şeyler söyledi. ADAM KUPAYLA TÜRK KAHVESİ İÇİYOR, öyle bir sevgi. Kafelerde, restoranlarda mutlaka dikkatinizi çekecektir, bir de oralarınkini deneyebilirsiniz. -Ljubljana Üniversitesi'nin kütüphane binası güzel ve ilginç, belki civarında dolanırken oraya da bir uğrayabilirsiniz, Kongresni Meydanı'na çok yakın. -Şayet ben aradığımı bu sitede bulamadım, ne biçim yazmışsınız diyorsanız öncelikle kalbimizi kırdınız... Ama bir alternatif olarak Slovenya Turizm Ofisi'nin ve Ljubljana Turizm Ofisi'nin resmi sitelerine göz atabilirsiniz, gerçekten çok detaylı bilgi veriyorlar, eminiz bir noktada işinize yarar. -Açık hava etkinliklerine hasta olan Ljubljana halkının Mart Ekim arası Cuma günlerine özel bir etkinliği oluyor: Open Kitchen. Ana pazarları olan \"Central Market\"ın hemen yakınında kurulan bu alanda standlar kuruluyor ve uygun fiyata hem Slovenya mutfağı hem de dünya mutfağından birçok lezzet deneme şansınız oluyor. Bayağı eğlenceli bir etkinlik, ayrıca lokaller arasında da bayağı büyük bir heyecan kaynağı, bizce denk gelirseniz kesin uğramalık. Hava kötü olursa iptal olabiliyor, aklınızda bulunsun. -Çarşı pazar gezmeyi sevdiyseniz Pazar günleri 8:00 ile 14:00 arası bit pazarı kuruluyor. Geçen yıl THY kampayasıyla içinde aşk barındıran sLOVEnya ya gittik soğuk bir şubat ayıydı ama biz resmen bu minik sıcak ülkeye aşık olduk kültür günü kutlalnan tek ülke ünvanını almasının sebebi de boşuna değildi minnacık otel odamızda sayısız kitap müzik ve film bizi bekliyordu bu kadar öğrencide erasmus için burayı bir bildikleri olduğu için seçiyorlardı yemek içmeye gelecek olursak sabah ları güzel kahveleri ve lezzetli bürekleri ile damaklarımızı şenlendirdi akşamları ise bana Eskişehirde Porsuk kenarındaymışız izlenimi veren mekanlarda ev yapımı sıcak şarap soğuk şubat ayını ısıtıyordu. Her yıl yapılan 14 Şubat kostümlü karnaval çok eğlenceliydi. Şehrin simgesi Dragon kıyafetine bürünmüş 7den 70 e insanlar vardı. Bled gölü ise küçük bir masal dünyasıydı. Tüm Slovenya gezimizi sizin sayenizde şekillendirdik.. hahaha çok teşekkür ederiiiz, süper bir gezi olur umarım! öpücükler! beğenmenize sevindik. şehir genel anlamda sakin olduğu için çok da fark edeceğini sanmıyoruz 🙂 umarız harika bir gezi olur! Merhaba;yazınız çok bilgilendirici ve eylenceli olmuş. \"Ljubljana'da pek bir şey yok biz Bled'de kalalım, dağ tepe göl gezer ordan Venedik'e geçeriz\" derken sizin sayenizde not almaktan helak oldum. 🙂 Hem detaylı hem güzel hem komik hem işlevsel anlatınca bizimde planlar değişti :))Pek bi faydalandım, teşekkürler. Umarım anlattığınız çoğu yeri görme şansımız olur."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/27/postojna-magarasi-ve-predjama-satosu-slovenya-gezisi", "text": "Slovenya gezisi ardından aklımızda yer eden ana görüntünün rengi belli: Yeşil. O civarda bol bol dolandıktan sonra emin olduğumuz şey ülkenin neredeyse her yerinin yeşil alanlar, ormanlar, ağaçlar, dağlar, bayırlar, çayırlar ile olduğu. Bir nevi cennet simulasyonu! Bu sonuca varmak için Slovenya'nın tamamını gezmeye falan da gerek yok bu arada. Nüfusun en yoğun olduğu Ljubljana şehrinde bile yeşil alanlar yerleşim alanlarına kıyasla daha fazla. Doğa ile iç içe yaşamanın gayet sıradan olduğu, doğa sporlarının günün sıradan bir aktivitesi olarak görüldüğü Slovenya'da, biz de kısa süreliğine de olsa lokal yaşama adapte olduk ve İstanbul'un şehir kaosuna ve hava kirliliğine alışık olan bünyelerimizin bizi götürdüğü yere kadar türlü türlü aktivitelerde bulunduk. Bu aktiviteler boyunca ayakkabılarımıza bulaşan çamurdan, üstümüze konan böceklerden rahatsız olduğumuzu belirten ultra uyuz yüz ifadeleriyle tam bir şehir insanı olduğumuzu ve doğa içine hiç ait olmadığımızı ele vermiş olabiliriz tabii, orası ayrı. Ama diğer Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha sakin, çok daha bakir olan Slovenya'da, doğa odaklı bir keşif yapmak gerçekten çok keyifli bir deneyimdi. Keşfimizin en ilgi çekici yerlerden biri de, Slovenya seyahatimizin kapanışını yaptığımız Postojna Mağarası ve Predjama Şatosu oldu. Her ikisini de rehberle gezme şansımız olduğu için birçok bilgi edindik ve size hakkında ufak çaplı bir rehber oluşturalım istedik. Buyrunuz efenim. Başlamadan gelen not: Postojna ve Predjama'yı keşfetmemizi sağlayan, bize harika bir tur düzenleyen ve destek olan Slovenya Turizm Ofisi ve Türk Hava Yolları'na buradan teşekkürlerimizi sunarız. Ljubljana Gezi Rehberi'nde de ulaşım konusundan detaylı bir şekilde bahsetmiştik. Türk Hava Yolları'nın Ljubljana'ya her gün 2 kez direkt uçuşu olması sebebiyle İstanbul'dan Slovenya'ya ulaşım oldukça kolay. Ljubljana'ya ulaştıktan sonra Slovenya'yı gezme kısmı daha da kolay. Çünkü diğer yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi ülke çok küçük ve gezmek isteyeceğiniz her yer birbirine çok kısa mesafede. Bu sebeple Slovenya'yı gezebilmeniz için 2 önemli şey yapmanız gerekiyor. 1. Bir adet Schengen vizesi almanız, 2. Araba kiralamanız. Evet bizce bu iki şey Slovenya gezisi için neredeyse eşit derecede önemli. Çünkü toplu taşımanın yaygın olmadığı yerler olduğu gibi, olan yerlerde de ulaşım gereğinden uzun sürebiliyor. Bu yalnızca bizim fikrimiz değil, tüm lokallerin bize orada bulunduğumuz süre boyunca önermekten yılmadığı bir konu, ona da dikkatinizi çekeriz. Yine de eğer araba kiralamak gibi bir şansınız yoksa Ljubljana'dan Postojna bölgesine otobüs, tren veya günübirlik turlar ile ulaşabilirsiniz. Ancak bu konuyu önceden araştırmakta fayda var, çünkü bazı otobüsler ve turlar özellikle kışın ve yoğun olmayan dönemlerde ulaşım sağlamayabiliyor. Araba ile ulaşacaksanız işiniz çok kolay ve sözümüzü dinlediğiniz için sizi öpüyoruz. Postojna Ljubljana'dan yaklaşık 50km uzaklıkta ve hız sınırının 130km olduğu bir otoban üzerinden gidildiği için kısa sürede ulaşılabiliyor. Predjama ise Postojna'dan yaklaşık 10km mesafede ancak ormanın içinden, dar bir yoldan gidildiği için dikkatli olmakta fayda var. İzninizle önce Slovenya'da bulunan yaklaşık 11.000 mağaradan en popüleri olan Postojna hakkında size bir takım jeolojik bilgiler vermek istiyoruz. Eminiz ki siz de bizim gibi jeolojinin en kralını biliyorsunuz ve mağara oluşumu süreci hakkında engin bir bilgiye sahipsiniz ama olsun, biz yine de hatırlatma amaçlı bir özet geçelim. (Slovenya gibi küçük bir ülkede 11.000 mağara olmasına mı, yoksa şu blogun içindeki bir paragrafta 2 kez jeoloji kelimesini geçirdiğimize mı şaşıralım biz de bilemiyoruz). Postojna, hem yeraltı hem de yer üstünde bulunan 27km uzunluğundaki Pivka Nehri'nin kayaları aşındırması sonucu oluşan, Avrupa'nın en uzun karst mağarası olarak bilinen bir mağara sistemi. Gördüğünüz gibi ilkokulda \"bu benim ileride ne işime yarayacak\" deyip durduğumuz bilgiler sayesinde bu cümlede karst kelimesini geçirdiğimize dikkatinizi çekmek isteriz. O bilgiler gerçekten işinize yarıyormuş arkadaşlar. En azından bir şeyleri anlıyormuş gibi yapmak için hiç bilmediğiniz coğrafi terimlerin arasında tanıdık sayılabilecek bir kelime duyunca baya seviniyormuşsunuz. Neyse konumuza dönelim. Pivka Nehri pek de bizim bildiğimiz nehirlerden değil. Başka herhangi bir suya dökülmeyen, aktıkça suyu azalan, bir noktada yer altında kaybolup giden cinsten bir nehir. Saçmalamayın diyor olabilirsiniz ama hakikaten durum böyle. Sayesinde bölgede birkaç farklı mağara oluşmuş. Ancak Postojna bunlardan en büyüğü ve gezmeye en elverişlisi olması sebebiyle en popüler mağara haline gelmiş. Evet artık hızlandırılmış coğrafya dersimizi burada sonlandırarak muhtemelen daha çok ilginizi çekecek, mağaranın nasıl gezildiği konusuna geri dönebiliriz. Postojna mağarasını en ilginç kılan yönlerinden biri mağaranın belli bir kısmını tren ile gezebiliyor olmanız. Çünkü biz 2016'da hala İstanbul'a metro çalışmaları yapmaya çabalarken, adamlar 1872 yılında mağaranın kolay gezilebilmesi adına tren yolu yapmışlar. Mağarayı gezebilmek için birkaç seçeneğiniz var. En kolay, en kısa süren ve en uygun fiyatlı olan seçenek 1 buçuk saat süren turlardan birine katılmak. Bu turda mağaranın içinde trenle yaklaşık 10 dakika gittikten sonra 2km kadar yürüyerek geziyorsunuz ve sonrasında mağaradan tekrar trenle çıkıyorsunuz. Tur rehberi eşliğinde gezdiğiniz için hem mağara hakkında birçok bilgi sahibi oluyorsunuz, hem de kaybolma riskini ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Ayrıca tur rehberinin istemeye istemeye ziyaretçileri eğlendirmek için espriyi yapmaya çalışmasını ve gittikçe dibe vurmasını izleyerek biraz da hüzünleniyorsunuz... Zaten yürüyeceğiniz yol patika haline dönüştürülmüş ve düz bir zemin. Dolayısıyla abuk subuk bir yere sapmaya çalışmazsanız gayet kolay bir şekilde, başınıza bir şey gelmeden gezebilirsiniz. Tek zorlanacağınız nokta mağaraya kalabalık bir grup halinde girildiği için istediğiniz tempoda ilerleyemiyor olmanız. Özellikle de o turistler Asyalıysa. Neyse, ırkçılığın alemi yok, kendine gel OitheBlog. Sonuç olarak böyle bir durum da mağara geniş olduğu için bunaltıcı olmuyor. Yine de bu durum sizi rahatsız ediyorsa, biraz daha yüksek bir ücret ödeyerek özel bir tur yapabilirsiniz. Yok ben adrenalin tutkunuyum, hayatımı tehlikeye atacağım aktiviteler benim bir numaralı hombimdir, \"ölüm mü? onu sabah kahvaltısında yedim canım\" diyorsanız, mağarada \"macera turları\" olarak adlandırdıkları, zorluk seviyesine göre değişen bir takım aktiviteler de var. Eğer bu durum sizi heyecanlandırıyorsa web sitelerine bir göz atın, orada aradığınız her detay mevcut. -Mağara turunun ücreti 23.90. Eğer Predjama'yı gezecekseniz hem mağara hem de şato girişini kapsayan bilet ücreti 31.90. Eğer aşağıda bahsedeceğimiz EXPO müzesini ve Proteus Vivaryumu'nu da gezmek istiyorsanız, bu dört yere giriş sağlayan topluca bir bilet almak daha mantıklı olabilir. Bu biletin ücreti de 37.90. Mağara yıl boyu açık ancak tur saatleri döneme göre değişkenlik gösteriyor. Mayıs-Eylül aylarında sabah 09:00'dan akşam 18:00'e kadar saat başı tur düzenleniyor ancak diğer aylarda günde yalnızca 3 veya 4 tur oluyor. Dolayısıyla gideceğiniz döneme göre şuradaki siteden hangi saatler tur olduğuna bakmayı unutmayın. -Mağaranın içi yaz kış sabit 10 derece ve %95'in üzerinde bir nem oranı oluyor, dolayısıyla yazın gidiyorsanız bile yanınızda uygun kıyafetler götürün. Ayrıca mağaranın içinde yer yer sular damlıyor, yani yağmurluk ya da kapşonlu bir şey götürmekte fayda var. Yukarı da da bahsettiğimiz gibi içeride bir süre yürümeniz gerekiyor, dolayısıyla ayakkabı seçimini de buna göre yapın. Son olarak içeride yaklaşık bir buçuk saat geçireceğinizi hatırlatalım, çok tetikleyecek kadar bunaltıcı olmasa da, ileri seviyede klostrofobiniz varsa biraz rahatsız edici olabilir. -Eğer bu mağara size yeterince büyük gelmediyse ya da bir şekilde tatmin etmediyse civarında bulunan Pivka ya da Black mağaralarını Haziran ve Temmuz aylarında ziyaret edebilirsiniz. Bu mağaralarda yukarıda da söz ettiğimiz Pivka nehrinin yer altını kısmını görebiliyorsunuz. Buraları gezmek biraz daha meşakkatli ve bir tık daha heyecan verici olabilir. Bu mağaralar ile ilgili şuradan daha detaylı bilgiye erişebilirsiniz. Postojna mağarasının bulunduğu alanda mağara dışında restoran/cafeler, hediyelik eşya satan dükkanlar ve sergi alanları mevcut. Bunlardan biri Postojna mağarasının oluşumu, tarihi ve içindeki doğal yaşam hakkında birçok bilgi edinebileceğiniz Expo Postojna Müzesi. Müze çok büyük değil ve interaktif bir müze olduğundan gezmesi oldukça keyifli. Eğer mağaralara karşı özel bir ilginiz varsa burayı kaçırmayın deriz, çünkü burası dünyadaki mağara ve karstlarla ilgili olan en büyük müze. Zaten başka nerede mağara ile ilgili bir müze ile karşılaşırsınız biz de bilemiyoruz. Müze, mağara turları için bilet satışı yapılan yerin hemen yanındaki siyah binanın içinde. -Eğer yukarıda bahsettiğimiz şekilde toplu bir bilet almazsanız, buranın normal giriş ücreti 8.90, indirimli ücreti ise 7.10 Euro. -Açılış ve kapanış saatleri her ay değişiklik gösteriyor, detaylara şuradan ulaşabilirsiniz. Postojna mağarasını diğer mağaralardan ilginç kılan diğer yanlarından biri de içindeki doğal yaşam ve ekosistem. Mağaranın koşulları yaşama çok elverişli olmasa da içinde bazı canlı türleri tutunmayı başarmış. Bunlardan en değişik olanı da, Slovenya dahil yalnızca birkaç Avrupa ülkesinde rastlanan ve mağaralarda yaşamını sürdüren Mağara Semenderi. Başka dillerde Olm, Proteus anguinus, human fish olarak da bilinen bu hayvana biz kısaca Dragon demeye karar verdik. Hiç gözü olmayan, karanlıkta yaşamaya tamamen adapte olmuş bu enteresan canlının ortalama ömrü yaklaşık 100 yıl ve hiç beslenmeden yıllarca yaşayabiliyor. Çok acayip! Slovenyalılar bu canlıya kutsal hayvan gözüyle bakıyor desek yeridir. Keşfinden beri ilgiyle inceledikleri bu canlı bu sene uzun bir zamandan sonra ilk kez yumurta bırakmış ve Postojna'yı inceleyen uzmanlar için tarihi bir olay haline gelmiş. Proteus'u Postojna mağara turu sonunda küçük bir akvaryumda görme şansını yakalayabilirsiniz. Ancak bu garip canlı sizin de bizim kadar ilginizi çektiyse, biraz daha zaman ayırarak mağaranın hemen yakınlarında bulunan Proteus Vivaryumu'nu da ziyaret edebilirsiniz. -Eğer yukarıda bahsettiğimiz şekilde toplu bir bilet almazsanız, buranın da normal giriş ücreti 8.90, indirimli ücreti ise 7.10 Euro. -Buranın da aynı şekilde açılış ve kapanış saatleri her ay değişiklik gösteriyor, detaylara şuradan ulaşabilirsiniz. Predjama Şatosu, tam olarak \"Dünyanın En İlginç Şatoları\" listesine ait olabilecek cinsten bir yer. 123 metrelik bir kayalığın ve bir mağaranın üstüne yapılan bu şatoyu daha uzaktan gördüğünüzde güzelliğini mi övseniz, biraz ürkütücü olmasını mı garipseseniz tam karar veremiyorsunuz. Biz de bu karmaşık hisleri yaşadıktan sonra tabii ki herkesin yapacağı gibi türlü türlü Game of Thrones esprileri yaptık ve kafamızda bu acayip yerde ne gibi olağanüstü hikayeler olabileceğini canlandırmaya başladık. Sonuçta kayalığın ve mağaranın içine yapılmış, gizli geçitleri olan tuhaf bir şatodan bahsediyoruz, tabii ki burayla ilgili gizemli bir şey söz konusu olacak. İçine girdikten sonra öğrendiğimiz bilgiler sayesinde konuyla ilgili çok da kafa yormamıza gerek kalmadı. Çünkü Discovery Channel'ın bu şatoyla ilgili çektiği bir belgeselde pek açıklanamayacak, tuhaf görüntüler ve sesler kaydedilmiş. Böyle bir yere \"perili\" ünvanını yapıştırmayacaklar da nereye yapıştıracaklar? Burayla ilgili öğrendiğimiz bir başka enteresan bilgi de, burada 1986'da çekilen bir filmde Jackie Chan'in tepeden düşüp yaralandığı. Bu saçma bilgiye niye sahipsiniz diyebilirsiniz, şatonun guide'ında anlatılıyordu, bayağı önemsemişler galiba durumu. Evet bu tuhaf bilgileri de paylaştığımıza göre artık şatoyla ilgili daha önemli konulara geçebiliriz. Şato 12. yüzyıl civarı inşa edildikten sonra birçok soylu ailenin yaşadığı bir yer haline gelmiş. Starklar, Lannisterlar, Boltonlar, Greyjoylar falan hepsi buralarda yaşamış... Gizli geçitleri ve erişilebilirliği zor olması sebebiyle saldırılara karşı korunaklı olan bu şatonun en önemli kiracılarından biri Slovenya'nın Robin Hood'u olarak bilinen efsanevi baron Erazem Lueger. Günümüzdeki haliyle içerisinin dışarısı kadar gizemli göründüğü söylenemez, ancak sergilen odalar ve Orta Çağ döneminden kalan eşyalar sayesinde insanların şatoda nasıl bir hayat sürdürdüklerini kafanızda canlandırabilirsiniz. -Eğer yukarıda bahsettiğimiz şekilde toplu bir bilet almazsanız, buranın normal giriş ücreti 8.90, indirimli ücreti ise 7.10 Euro. -Açılış ve kapanış saatleri her ay değişiklik gösteriyor, detaylara şuradan ulaşabilirsiniz. Audio Guide almayı unutmayın, herhangi bir ücreti yok. -Dilerseniz şatonun altında bulunan Predjama Mağarası'nı Mayıs-Eylül aylarında gezebiliyorsunuz. Mağara yaklaşık 14km uzunlukta ancak normal turlarda yalnızca 700m kadar ilerleyebiliyorsunuz. Yok canım bana yetmez 700m derseniz, yukarıda da bahsettiğimiz macera turları burada da düzenleniyor. -Yukarıdaki yazının tamamını okuduysanız bu bölgede gezebileceğiniz birçok yer, yapabileceğiniz birçok aktivite olduğunun farkına varmışsınızdır. Dolayısıyla burada gününüzün büyük bir kısmını, hatta duruma göre tamamını geçireceğinizi düşünerek plan yapmalısınız. Tabii ki her normal insan gibi siz de günün bir noktasında acıkacaksınız. Bu noktada da Postojna mağarasının giriş noktasının yanındaki Jamski Dvorec Köşkü'nde bulunan restoranı önerebiliriz, yediğimiz her şey gayet lezzetliydi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/05/29/ljubljana-yeme-icme-rehberi-sasirt-bizi-slovenya", "text": "Slovenya mutfağı konusu aslında biraz karmaşık. Neden? Çünkü Avusturya, Macaristan, İtalya ve Hırvatistan arasında kalan bir ülkeden bahsediyoruz. Durum böyle olunca ülkenin kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı, her neresine giderseniz gidin hepsi ayrı telden çalıyor. Kuzeye çıkıyorsunuz ortalıkta şinitzeller, patates salataları kol geziyor. Batıya gidiyorsunuz bir İtalya havası hüküm sürüyor. Bizce bu bayağı şahane bir çeşitlilik sağlamış ve Slovenya'nın ortaya karışık mutfağını sevmek için büyük bir sebep. Çorba konusunda tıpkı bizim gibiler, ana yemekten önce olmazsa olmaz! Üstelik bizim gibi çeşit çeşit çorbaları var, etlisi, sebzelisi artık ne ararsanız. Nereye gitsek mutlaka öncesinde çorba isteyip istemediğimizi sordular ve tabii ki bizden olumlu yanıt aldılar. Slovenya'da içip de hastası olduğumuz çorbayı soracak olursanız, oraya özgü karışık mantar çorbaları. Çeşit çeşit mantarı bir arada kullanarak hazırladıkları mantar çorbalarını nerede içsek bayıldık bizce kaçırmayın. Bir de unutmadan, çorbaların içinde sosis, sucuk benzeri şeyler kullanmayı bayağı seviyorlar, aklınıza yatmıyor olabilir, ama inanın güzel oluyor, denemeye değer. Slovenya genelinde geleneksel yemek yapan yerlere \"Gostilna\" adı veriliyor. Burada hazırlanan yemekler genellikle geleneksel, eski Slovenya tariflerine göre hazırlanıyor ve aslında \"Slovenya mutfağı\" diyebileceğimiz ana yemekler Gostilnalarda bulunabiliyor. Bu mekanların en güzel yanı ürünlerin çoğunlukla taze ve lokal ürünler olması. Çünkü büyük restoranlar bile ürünlerini yerel çiftçilerden alıyor. Seveceğiniz garanti diyebiliriz. Söz konusu Cacao olunca Ljubljana halkının net bir tutumu var. Kime nereye gidelim, nerede takılalım diye sorsanız herkes Cacao'nun tatlılarını övüyor arkadaş. E hal böyle olunca tabii ki koştur koştur kendimizi Cacao'ya attık. Sonuç? Bu insanların bir bildiği varmış, çünkü tatlılar efsane! Özellikle çilekli pastasının İstanbul'da herhangi bir yerde var olmadığına çok mutluyuz. Zira çok yüksek ihtimalle sürekli bunu tüketecek olmamız nedeniyle az 38 kilo falan fazlamız olurdu. Bunun dışında kahvelerinin de gayet lezzetli olduğunu söyleyebiliriz. Kanal kenarında sakin sakin oturmak isterseniz öncelikli tercihiniz burası olsun. Ljubljana'da iyi bir kahvaltı mı yapmak istiyorsunuz? Size başka mekan öneren biri olursa karşısında bizi bulur. Çünkü şehirde yaptığımız en iyi kahvaltı kesinlikle Le Petit Cafe'deydi. Adına bakınca \"ulan her şehirde de le petit cafe, bunlar kesin kruvasanı dayıyorlardır Fransız kafesi ayağına\" demiş olabilirsiniz, ayıp ediyorsunuz. Çünkü yumurtalar, keçi peynirleri, omletler, eggs benedictler havada uçuşuyor, yani mutlu bir sabah için ideal ortam. Korkmayın, buraya kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı bla bla bla cümlesini kurarak Cemal Süreya'yı ele ayağa düşürmeyeceğiz. Le Petit Cafe kahvaltı için garanti önerimizdir, daha fazla övmeden bunu söyleyelim yeter. Biz İtalya'dan alıştık, aperativo yapmadan duramıyoruz şekerim... O yüzden TOZD bizim için şahane bir akşam üstü kafesi oldu. Ev yapımı şarap, lokal bira, TOZD'a özgü bir takım kokteyller, ne ararsanız mevcut. Ayrıca içkinin yanında şahane giden atıştırmalıklar, tostlar vb. sizi akşam yemeği öncesi çok tıkamayacak, onun yerine muhabbete ve ortama eşlik edecek yiyecekler de mevcut. Şayet dışarıda oturacak olursanız içinize göz atmayı unutmayın, güzel bir dekorasyonu ve geniş bir kitaplıkları mevcut. Özellikle yalnız gezenlerdenseniz içeriden bir kitap kapıp gün ortası keyfi yapabilirsiniz. Sevgili burger seven yoldaşlarımız, Ljulbjana size bunca şeyi sundu da bir kaliteli burger sunamayacak mı? Tabii ki sunacak. Pop's Burger Ljubljana genelinde en sevilen mekanlardan birisi. Sebebini gidince anladık, çünkü burger konusunda hakikaten çok başarılılar. Menülerinde çok fazla seçenek sunmuyorlar, ancak yaptıkları her burgeri gerçekten inanılmaz bir özenle hazırlıyorlar ve bu da ortaya harika sonuçlar çıkmasını sağlıyor. Bu arada craft bira konusunda da başarılılar ve birçok seçenekleri var. Ayrıca enteresan bir şekilde içecek açısından bira odaklı bir mekan olmalarına rağmen kokteylleri de çok başarılı. Buradan barmenlerini öpücüklere boğuyoruz. Gidiniz, övünüz, dönünce bi' teşekkürünüzü alırız sevgili burger severler. Çay odaklı mekanlar bizde yeni yeni popülerleşmiş olabilir ama, Ljubljana bu konuda geç kalmamış şehirlerden. Cajna Hisa'da onlarca çeşit çay mevcut ve bu konuda şehrin en bilinen mekanlarından birisi. Ayrıca demlikleri o kadar güzel ki birini kapıp hızla götürmemek için kendinizi bayağı zor tutuyorsunuz. Yemek konusunda değil ama, kahvaltı konusunda da kefil olabileceğimiz bir mekan. Öyle kallavi bir sofradan bahsetmiyoruz ama, şehir turuna çıkmadan önce hızlıdan bir şeyler atıştırıp değişik bir çay deneyebilirsiniz. Centralna Postaja bizim neslin saçma tabiriyle tam bir \"pre parti mekanı\". Yani Ljubljana gece hayatına kapılmadan önce uğrayabileceğiniz eğlenceli mekanlardan. Aynı zamanda bir radyo olarak hizmet verdiği için içeride bir yayına bile denk gelebilirsiniz, aslında bayağı enteresan oluyor. Genellikle öğrencilerin takıldığı mekanda ayrıca sigara içenler için ayrı bir bölme de var, dolayısıyla Ljubljana gezinizi soğuk günlerde gerçekleştirecek olursanız ya da bizim gibi \"oh hava mis gibi olur şimdi\" döneminde gidip donma tehlikesiyle karşılaşırsanız bu mekanı kesinlikle tercih edebilirsiniz. Akşam yemeği için daha klasik bir yerde, daha özellikli yemekler yemek isterseniz ödüllü bir restoran olan Manna bizim bu konudaki favorimiz oldu. Yine lokal tavsiyesiyle ziyaret ettiğimiz Manna'da gerçekten şahane yemekler yedik ve bizce Michelin yıldızının kralını hak ediyorlar. Eğer ne yiyeceğinize karar vermediyseniz önerimizi kendinizi çalışanlardan birinin ellerine bırakmanız ya da tadım menüsünü tercih etmeniz, çünkü biz bu tekniği seçmemiş olmamıza rağmen yan masanın yediklerinde bir gözümüz kaldı ki, hala aramızda onu konuşup duruyoruz. Kişisel tercihlerimizi soracak olursanız başlangıç olarak karides carpaccio ve marine edilmiş ahtapot, ara sıcak olarak yengeçli ravioli, ana yemek olarak ise John Dorry ve risottolarına kesinlikle kefiliz. Şarap konusunda ne gibi tatlardan hoşlandığınızı tarif ederseniz garsonlar gerçekten çok yardımcı oluyor ve tam anlamıyla nokta atışı yapıyorlar, o konuda da kendinizi çalışanların ellerine bırakmakta fayda var. Şayet yukarıda söz ettiğimiz Bled'e özgü Kremna Rezina'yı gidip de yerinde deneyecek kadar vaktiniz olmayacaksa üzülmenin alemi yok. Çünkü aynısını Ljubljana'da da, Bled'de yiyeceğiniz ayarda bulabilirsiniz. Bunun için biz Bled'e gidecek olmamıza rağmen öküzullah gibi sabırsız davranıp sevgili Karmen'in önerisi ile Zvezda'ya gittik ve tatlı konusunda zirvenin doruklarına ulaştık. Mekanın büyük bir özelliği olmayabilir, ama Kremna Rezina konusunda çok iyiler! Başka tatlıları da vardı ama, biz lokal olana odaklanınca onları deneyemedik, siz affetmeyin, afiyet olsun. Le Petit Cafe tam kaldigimiz evin altindaydi. 2 sabah kahvalti yapma sansimiz oldu, ilk sabah yedigimiz tostlar gercekten efsaneydi, ikinci sabah le petit breakfast soyledik, acikcasi Turkiye'deki serpme kahvaltilardan sonra tabak cok yavan geldi:) Ayrica mekan aksam 00:00'a kadar acik ve geceyi bu mekanda bira ile kapatmakta cok guzel. Cacao'nun cilekli pastasi gercekten muhtesem, fazla soze gerek yok. Pop's Burger'in hamburgerleri gayet basarili ama mekan gercekten cok kalabalik. Bircok cesit bira ve sarap var."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/05/slovenya-gezilecek-yerler", "text": "Bazı anlar vardır. Hani şu internette görüp durduğumuz, \"ölmeden önce görmeniz gereken x yer\" tadında listelere baktığımızda \"ulan dünyada görülecek ne kadar çok yer var\" dediğimiz ve dünyada ne kadar ufak bir yer kapladığımız konusunda aydınlandığımız anlardan bahsediyoruz. Biz o anları Slovenya gezisi boyunca birçok kez yaşadık. Ama en net şekilde yaşadığımız yerlerden biri, turistlerin Slovenya gezisinde en az rağbet gösterdiği yerlerden biriydi; Kamnik ve Velika Planina. Slovenya ile ilgili ufak çaplı bir araştırma sürecine girdiğinizde Slovenya gezilecek yerler listesinde mutlaka görmeniz gereken yerlerin Ljubljana, Piran, Bled, Skocjan ve Postojna Mağaraları, Soca Nehri gibi yerler olduğuna dair önerilerle karşılaşabilirsiniz. Evet, bu yerler kesinlikle o listede olmayı hak ediyor. Ancak bu Kamnik gibi bölgelerin es geçilmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Çünkü dünyadaki birçok ülkede de benzer şekilde olduğu gibi, Kamnik gibi küçük bir kasaba, aslında Slovenya'nın kültürünün özgünlüğünü ve doğasının harikalığını en doğru yansıtan yerlerden biri. Gelin şimdi size biraz Kamnik'i ve Velika Planina'yı övelim. Slovenya Gezilecek Yerler notlarımıza başlamadan gelen faydalı öneri: Bu bölgeyi keşfetmemizi sağlayan ve bize harika bir rota çizen Ljubljana Turizm Ofisi'ne, gezimize destek olan Türk Hava Yolları'na, tam 2 gün boyunca tüm sorularımıza, türlü türlü esprilerimize tahammül eden, yılmadan sıkılmadan bize rehberlik yapan yeni arkadaşımız Peter'a buradan teşekkürlerimizi sunarız. Öncelikle kafanızın karışmaması adına bu iki yerin konumundan biraz bahsedelim. Kamnik, Ljubljana'ya 23km uzaklıkta bulunan, toplamda 30.000 civarında nüfusu olan, Kamnik-Savinja Alpleri ile çevrelenmiş bir kasaba. Civarındaki bölgelerin de Kamnik'e bağlı olması sebebiyle daha büyük bir alanı kapsıyor olsa da, aslında merkezinin yalnızca 10.000 civarı bir nüfusu var ve aşağıda detaylandıracağımız gezilecek yerler birbirine oldukça yakın mesafelerde. Eğer Ljubljana'dan gelecekseniz buraya ulaşmanın en kolay yolu önceki yazılarımızı okuduysanız tahmin edebileceğiniz gibi- araba. Çünkü merkezine tren ile ulaşma şansınız olsa da, civarda gezeceğiniz yerlere, özellikle ara dönemlerde toplu taşıma ile ulaşmanız zorlu olabilir. Söz ettiğimiz Velika Planina ise Kamnik'e bağlı, bölgede en çok ziyaret edilen yerlerden biri olan, dağın ortasında, yaklaşık 1600m yükseklikte bulunan bir çoban köyü. Evet çoban köyü deyince pek bir anlam ifade etmiyor olabilir, ama o kısmını da aşağıda detaylıca açıklıyor olacağız. Bu tepeye ulaşmak için öncelikli olarak Kamnik merkezine yaklaşık 10km uzaklıkta bulunan bir fünikülere binmeniz, sonrasında ise ya yarım saatlik bir tırmanış yapmanız ya da teleferiğe binmeniz gerekiyor. Fünikülerin bulunduğu noktaya gitmek Kamnik'ten arabayla yaklaşık 15 dakika sürüyor, ama eğer hala araba kiralamamak konusunda ısrarcıysanız, buraya yaz aylarında Kamnik'ten otobüs ile de ulaşabiliyorsunuz. Konu ile ilgili detay için şu siteyi inceleyebilirsiniz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Kamnik aslında yaklaşık 10.000 nüfusu olan küçük bir kasaba. Bölgede genel olarak Ljubljana'daki şehir hayatından kaçmak isteyenler yaşamayı tercih ediyor. Evet Ljubljana kadar küçük bir şehirde bile bunalanlar olabiliyormuş, allah başka dert vermesin. Kamnik, orta çağ döneminde bölgenin önemli ticaret noktalarından biri olmasının yanı sıra, Avrupa'nın bir takım aristokrat ailelerine de ev sahipliği yapan ve orta çağ döneminde Bavyeralı kontların yerleştiği bir yer olmasıyla tanınıyor. Biz öyle tanımıyor olabiliriz, hatta hiç tanımıyor olabiliriz, demek bu Bavyeralı abiler orada popüler. Neyse. Bu bölgede keşif yapmaya başlamak için en ideal nokta bir çok şehirde olduğu gibi tabii ki \"Old Town\" Bölgesi. Burada fazla vaktiniz yoksa hızlandırılmış turunuzda kaçırmamanız gereken birkaç yer var. Oraların Gaudi'si olarak tanınan Plecnik tarafından yapılan ana meydan Glavni Trg ve civarındaki sokaklar önceliğiniz olabilir. Ana meydan dedik diye gözünüzde büyük bir şey canlandırmayın tabii, buranın ebatlarına göre değerlendirin. Ardından, yine bizim bu Bavyeralı kontların o dönemde yerleştiği, 11. yüzyılda inşa edilen ve günümüzde Kamnik'in ve civarındaki dağların en güzel manzarasını yakalayabileceğiniz yerlerden biri olan Mali Grad Kalesi'nin kalıntılarını görmeye gidebilirsiniz. Sonrasında ise, orta çağ mimarisinin örneklerini görebileceğiniz ve Kamnik'in en güzel sokaklarından biri olan Sutna'ya uğrayın. Bu sokakta en çok dikkat çeken yapılardan biri de \"Church of Mary Immaculate Kilisesi\". Burası ilk olarak 1200'lü yıllarda yapılan ancak daha sonra zarar görmesi sebebiyle birkaç kez tekrar inşa edilen ve içinde Slovenya'nın önemli ressamlarının eserlerinin sergilendiği bir kilise. -Civarda kahve ve tatlı molası için Glavni Trg üzerinden bulunan Kavarna Veronika'yı önerebiliriz. -Ayrıca bölgenin yerel ürünlerinden birçok seçenek bulabileceğiniz, sizi Slovenya'ya özgü bir şeyler getirmeye zorlayan arkadaş veya ailenize hediye alma derdinden kurtarabilecek, Sutna üzerinden bulunan Zlata Pticka mağazasına bi' uğrayın deriz. -Bu bölgede yerel yemeklerin tadına bakabileceğiniz en iyi restoranlardan biri kesinlike Gostilna Mili Vrh. Kamnik'in biraz dışında, 2-3 km uzaklıkta bulunan bu restoran Slovenya mutfağını tanımak için tam bir nokta atışı. Önerimiz, çalışanlardan birine farklı şeylerin tadına bakmak istediğinizi söylemeniz ve ortaya karışık bir tabak yaptırmanız. Biraz Türk işi oldu ama onlar anlıyor merak etmeyin. Çünkü yerel sucuklarından tutun, peynir dolgulu karabuğday kreplerine, etten tavuğa, patatesten kuşkonmaza, her şey inanılmaz lezzetli! Arada bir \"bu ne arkadaş, bu bildiğimiz şnitzel, ne alaka şimdi\" benzeri tepkiler verebilirsiniz. Onun sebebi ise Slovenya'nın çevre mutfaklardan çok etkinlenmiş olması. Yemek konusuna bizim kadar ilgi gösteriyorsanız, Ljubljana Yeme İçme Rehberimize de göz atabilirsiniz. Restoranın adresi: Zale 10a. Kamnik'in sokaklarında biraz dolandıktan sonra yukarıda da övüp durduğumuz doğasını keşfetme kısmına geçmek istiyorsanız, ilk durağınızı Kamniska Bistrica Vadisi olarak belirleyebilirsiniz. Bölgedeki en pöpüler hiking yollarından biri olan ve Kamnik Alpleri'ne kadar uzanan bu vadide dilerseniz saatlerinizi geçirerek kendinizi doğanın içine salabilirsiniz, dilerseniz de daha kısa bir vakit ayırarak Kamnik'in içinden de akan 33km uzunluğundaki Kamnik Bistrica Nehri'nin kaynaklarını görebileceğiniz noktalara gidebilirsiniz. Eğer doğa sporlarına özel bir ilginiz varsa, outdoor ayakkabı ve kıyafetlerinizi başucunuzdan ayırmıyorsanız, bu vadide hakikaten çok uzuun bir vakit geçirebilirsiniz. Eğer \"biz bi' arkadaşa bakıp çıkacağız\"cılık yapmak niyetindeyseniz, sizi direkt şuraya alalım; Dom v Kamniski Bistrici Mountain Hut. Burası hem nehrin kaynağını görebileceğiniz en güzel noktalardan biri, hem de hiking rotasına başlanılan nokta. Buraya Kamnik'ten yola çıkarsanız Kamniska Bistrica tabelalarını yolun sonuna kadar takip ederek ulaşabilirsiniz. Bu noktada arabanızı park ederek, nehri görebilmek için birazcık yürümeniz gerekiyor. Karşınıza ilk çıkacak olan görüntü küçük bir göl olacak. Evet burası çok güzel görünüyor ancak birazcık daha içerilere doğru yol kat ederseniz, karşınıza başka güzel görüntüler de çıkacak, hemen pes etmeyin. -Eğer bu patikada çok ilerlemeyi düşünmüyorsanız nehri görebileceğiniz noktaya erişmek için gideceğiniz yol çok meşakkatli değil. Ancak özellikle yağmur yağdıktan sonra yol çamura dönüşebiliyor. dolayısıyla yanınıza uygun bir ayakkabı almayı unutmayın. Yoksa gezinizin geri kalanında girdiğiniz her mekanı çamura bulayıp bizi el güne rezil edebilirsiniz. Sonra bu Türkler ne pismiş arkadaş demesinler, komplekslerden komplekslere koşmayalım. Çok zorlu değil dedik ama bazı noktalarda ağaçların altından, kayalıkların üstünden falan geçmeniz gerekiyor, siz yine de dikkatli olun. Sanki hayatınızın her günü hiking yapıyormuşsunuz gibi davranmanın alemi yok. -Bahar ve yaz aylarında dağdaki karlar eridikçe nehrin su seviyesi yükseliyor ve dolayısıyla bazı noktalara erişemeyebiliyorsunuz. Eğer arkadaş grubunuzda \"gideriz yeaeaaa\" diyerek sulara atlamaya çalışan cengaver biri çıkarsa, bu bilgiye değinerek onlara engel olmaya çalışın. Çünkü normal şartlarda suyun yürümenize engel olmaması gereken bir seviyede olması gerekiyor. -Lokallerden aldığımız bir bilgiye göre, yukarıda söz ettiğimiz Trnic peynirinin oldukça enteresan ve inceden erotik içerikli bir hikayesi var. Eskiden peynir yapmak için köye gelen çiftçiler, eşlerinden uzak kaldıkları için onlara olan sadakat, tutku ve hayranlıklarını gösterebilmek adına peyniri göğüs şeklinde yapıyorlarmış. Hmmm sadakat ok cnm... Hmm hayranlık göstergesi evet.... Yerseniz... Sonuçta bu durum günümüze kadar devam eden bir gelenek haline gelmiş ve bu sebeple peynir birçok yerde 2'şer adet halinde servis ediliyor. -Eğer burasıyla ilgili biraz daha detay öğrenmek niyetindeyseniz, yaz aylarında açık olan Preskar Müzesi'ne göz atabilirsiniz. -Bölgede en çok ilgi gören yerlerden biri, Noel gecesi yüzlerce insanın ayin için tırmandığı Mary of the Snows Şapeli. Bu civarda yemek veya içecek molası vermek niyetindeyseniz, Zeleni Rob restoranını önerebiliriz. İsmi yalnızca 18 kişi tarafından bilinen Sırp metal grubu adı gibi olabilir ama bizce tanısanız seversiniz. Zaten teleferikten indikten sonra burayı görecek ve dağın tepesinde başka nerede restoran bulabiliriz ki düşüncesiyle direkt oturmak isteyecek olabilirsiniz ama biz yine de bir seçeneğiniz varmış gibi hissetmenizi sağlamaya çalışıyoruz. Burası bölgenin tipik yemeklerini denemek için çok iyi bir seçim. Slovenya'da bir süre vakit geçirdikten sonra buraya uğrama kararı aldıysanız artık bu noktada \"yeter artık yerel yemek, bize İtalyan önerin\" falan diyor olabilirsiniz. Ama fark etmişsinizdir, Slovenya mutfağı öyle sağda solda at eti ya da domuz bağırsağı gibi mide sarsan yemekler sunan bir ülke değil. Yerel yemekleri birçok insanın damak tadına uyabilecek tatta. Karnınızı bunlarla tıka basa doyurmak ister misiniz bilemiyoruz ama buraya özgü birkaç şey denemek niyetindeyseniz peynir dolgulu tatlı Sirovi Struklji, turşuya benzeyen Sauerkraut yahnisi Jota, kızarmış jambonlu karabuğday yemeği Zganci Zocvirki'yi buranın spesiyallerinden. Yaz aylarında 08:00-18:00, diğer aylarda 16:00'ya kadar açık. Eğer hava çok sisli veya yağışlı olursa füniküler ve teleferik çalışmayabiliyor. Bu durumda tepeye ulaşmanız, pes etmenize sebep olacak kadar ciddi bir yürüyüş ve tırmanma gerektiriyor. Eğer fünikülerin çalışıp, teleferiğin çalışmadığı bir durum olursa, fünikülerden indiğiniz noktadan Velika Planina'ya yaklaşık 30-40 dakika yürüyerek ulaşabilirsiniz. Sabredin yoldaşlar, beklenen an gelecekse çekilen çile kutsaldır.. Kamnik'ten fünikülerin olduğu noktaya ulaşmak için Kamniska Bistrica tabelalarını takip edin. Bulunduğu nokta ana yolun üzerinde, yukarıda söz ettiğimiz Dom v Kamniski Bistrici Mountain Hut'tan yaklaşık 3km önce. Füniküler+teleferiğin ücreti gidiş dönüş 15 Euro. -Burası dağın tepesinde bir yerde olduğu için hava durumu belirsiz olabiliyor. Örneğin biz Mayıs ayında çıktığımızda kar yağıyordu ve hava 0 dereceye yakındı. Bizi kimiz de embesil olduğumuz için dağa çıkacağımızı bile bile üstümüzde ince kıyafetlerle gidince Shining'deki Jack Nicholson'a döndük, biz yaptık, siz etmeyin. Burada yanınıza ne olur ne olmaz kıyafetlerinizden birini almayı unutmayın. Ayrıca yukarıda bahsettiğimiz çamur durumu burası için de geçerli, ayakkabı seçimini de buna göre yapın. Sonra beyaz spor ayakkabılarım kirlendi, Air Max'im olmadan asla, hipsterlığıma LAF ETTİRMEM ISLAK MENDİL VERİN diye dolaşmayın lütfen. Küçük bir kasaba dedik ama fark etmişsinizdir. Bu bölgede göründüğünden çok daha fazla gezilecek yer, yapacak çok daha fazla aktivite var. Doğaseverler için adeta bir cennet simülasyonu tadında olan Kamnik'e 2 tipte gezi düzenlenebilir; 1. Günübirlik bir gezi ile hızlandırılmış bir keşif yapmak, 2. Bölgede konaklayarak doğasının, sakinliğinin tadını çıkarmak. Biz oyumuzu 2. Seçenekten yana kullanarak nokta atışı yapmış olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü Ljubljana'ya yalnızca 20km uzaklıkta olsa da, burası şehirden bambaşka bir ortam ve kesinlikle biraz daha vakit ayırmaya değer. Eminiz siz de Kamnik'e ayak bastığınızda, kendinizi bir anda Slovenya'nın orta bir yerinde bir kasabada lokallerin arasına karışmış gibi hissettiğinizde ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Hayatta iki insana çok imrendim okuyan ve dünyayı gezen gerisi teferruattır benim için. Bu hafta sonu ljubljana biletim var 2 tam günün ilk gününü araba kiralayıp Bled Bohinjsko jezero Velika Planina rotasını yapacağım. İkinci gün şehir merkezini gezerim. Bu mevsim buralara gidilir mi acaba biliyor musunuz ? Araçta kar lastiği var bu ülkelerde bizim gibi değil hazırlıklıdır hava şartlarına diye düşünüyorum. Bu arada malesef postojna mağarası ve predjama şatosu yazınızı biletlemeden sonra okumuş oldum bileydim bir gün uzatırdım gezimi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/06/slovenya-gezisi-notlari-bled-golu-bohinj-ve-niceleri", "text": "Slovenya'da koca bir hafta kalıp o haftanın tamamını Ljubljana'da geçirmeye çalışmak manyaklık olurdu. Bu yüzden \"Slovenya'da bir hafta ne yapacaksınız abi, başka yere geçsenize\" diyenlere inat aldık arabamızı, düştük yollara. İstikamet Bled Gölü! Buralara ayak basmadan önce okuduklarımıza göre Slovenya'nın en turistik noktalarından biri kesinlikle burası. Özellikle Slovenya'yı çevreleyen ülkelerden turistler atlayıp atlayıp buraya geliyor. Hal böyle olunca biz de merakımıza yeniliyoruz ve burayı resmen gönlümüze yazıyoruz. Tabii Bled'i gezmekle kalmayacağız, aynı zamanda biraz civarı keşfetmek niyetindeyiz. Özellikle Bohinj Gölü'nün Bled'den çok daha güzel görseller sunduğu cümlesini birkaç lokalden üst üste duyduğumuzdan beri hedefimiz Bled Gölü'nü görmeyi de aştı, Bohinj'e kilitlenmiş durumdayız. Bled Gölü aslında bir buzul gölü. Öyle söyleyince aklınıza İzlanda terk bir yer falan geliyor olabilir ama tabii ki şu an o düşündüğünüz görüntüde değil. Daha çok birbirine yapışmış çiftlerin bir bütün halinde etrafında dolaştığı, çift olmayanın hor görüldüğü, bizim de İdil ile çiftmiş gibi davranarak zar zor tutunduğumuz bir durumda. Hani bu aralar evlenme teklifi edesiniz varsa tam yerine düştünüz diyebiliriz. Gölün etrafında onlarca tesis, kafe ve otel yer alıyor. Hem çılgın romantikler, hem de doğa ve hiking tutkunları sayesinde son derece popüler bir destinasyon olduğu için pek de bakir kalmış bir yer olduğu söylenemez. Bu sebeple gölün tamamını çevreleyen bir yürüyüş yolu da mevcut ve yaklaşık 5 km sürecek bir yuvarlak çizdiğinizde Bled Gölü'nü her açıdan görmüş oluyorsunuz. Şayet bol gezen biri değilseniz 5 km gözünüzde büyümüş olabilir ama bizce kesinlikle öyle düşünmeyin, o kadar huzurlu ve görsel açıdan o kadar güzel bir yerden bahsediyoruz ki, sağa sola baka baka, iki dakikada bir fotoğraf çeke çeke bir bakmışsınız başladığınız yere geri dönmüşsünüz. Üşenmek yok, gezgin adam üşenmez! Bled Gölü'ne ulaşabilmeniz için haliyle öncelikle civarına ulaşmanız gerekiyor. Bu noktada izninizle sizi biraz kategorize edeceğiz. Şayet Slovenya gibi kendisi küçük ama işlevi büyük bir ülkeyi gezmek üzere, yalnızca Slovenya odaklı bir geziye çıktıysanız öncelikle sizi tebrik ediyoruz, alternatif yerleri keşfetme isteğinizi takdir ettik. Bu noktada yapmanız gereken Ljubljana'ya ulaşmak. THY'nın her gün, günde iki kez Ljubljana seferi olduğu için buraya ulaşmakta herhangi bir sıkıntı çekmeyeceğiniz aşikar. Sonrasında ise bizim yaptığımız gibi araç kiralayarak Ljubljana'ya yaklaşık 50 km uzaklıkta olan Bled'e kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Bizce araba kiralamak dışında bir alternatifi değerlendirmenize gerek yok, çünkü hem yollar son derece düzgün, hem de özellikle Bohinj'i de görmek isterseniz aradaki ulaşımı sağlamanın en kolay yolu araba. Biz aracımızı tren istasyonunun içinde yer alan Sixt'ten kiraladık, siz de orayı değerlendirebilirsiniz. Yol boyunca tabelalar gayet düzgün ama, siz yine de navigasyon ekletmeyi unutmayın. Arabasız hareket etmek niyetindeyseniz, Ljubljana'dan trene binebilirsiniz, yolculuk yaklaşık 1.5 saat sürüyor ve gölün yakınındaki Bled Jezero istasyonunda duruyor. İstasyon Bled'in merkezi sayılabilecek noktanın tam zıttında, dolayısıyla ne kadar yürümek istediğinize bağlı olarak bir karar vermeniz mantıklı olabilir. Tren alternatifleri için şu siteye göz atabilirsiniz. Bled'e günübirlik gelip gördükten sonra Bled'in güzelliğinin size verdiği gaza dayanarak civarda konaklamaya karar verdiyseniz bayağı tatlı seçenekleriniz var. Biz göl kenarında yer alan ve iki sap için gereksiz derecede romantik olan Vila Preseren'de kaldık ve otelimizden gayet memnunduk. Vila Preseren bir butik otel tadında olduğu için insanlarla iletişim içinde olabildiğiniz, son derece sempatik çalışanların olduğu, küçük, şirin ve tertemiz odaları olan bir oteldi. Şayet buralara arabayla ulaştıysanız otoparkı da var. Ayrıca otelin ön tarafında yer alan kafesi göle çok güzel bir noktadan baktığı için bayağı popülerdi ki burası aynı zamanda sizin otel sakini olarak kahvaltınızı yapacağınız yer de oluyor. Biraz daha yüksek bir bütçeye sahipseniz tarihi bir bina olan ve zamanında Tito'nun yazlık evi olarak kullandığı Vila Bled'de de konaklayabilirsiniz. Biz bir akşam yemeğimizi Vila Bled'de yediğimiz için binasını gezme ve aşırı sempatik çalışanlarından binanın tarihini dinleme fırsatımız da oldu, gerçekten harika, dolayısıyla kesinlikle önerebiliriz. Bled ucuz değil gibi tatlı bir kelime oyunu yaparak içinizi rahatlatalım mı? Tamam yapmıyoruz, gerçeklere dönelim. Aslında Bled Gölü ve civarı, benzer nitelikte değerlendirilebilecek Como Gölü vb. bölgeleri düşündüğünüzde pek de pahalı sayılmaz. Evet Slovenya'nın bazı noktalarına kıyasla bir tık daha \"lüks\" bir bölge kabul edildiği için yer yer pahalı olabiliyor, ancak bu da Slovenya standartlarında bir pahalılık. Bled gezinizi uygun fiyata getirmek aslında büyük ölçüde sizin elinizde. Pahalı aktivitelerden kaçınarak doğa odaklı bir gezi yaptığınız takdirde, göreceğiniz tüm güzellikler \"bedava\" olduğu için, burada az para harcayarak da çok mutlu olabilirsiniz. Yaşasın doğa diye bağırasımız geliyor. Herhangi bir Bled fotoğrafına bakacak olursanız karşınıza çıkma ihtimali %99 olan Bled Adası, aslında Bled Gölü'nün bu denli popüler olmasının ana sebebi, çünkü zaten müthiş görünen göle ekstra bir güzellik, ekstra bir mistik hava katıyor. Bu sebeple konuyla ilgili hiçbir fikriniz olmasa bile zaten Bled Gölü'ne gittiğinizde kesinlikle ilginizi çekecek olan bu küçük adaya gitme fikri sizi heyecanlandırabilir. Bizi adaya gitme fikrinden çok adaya nasıl gidildiği fikri heyecanlandırdı, çünkü 8 yaşında olduğumuz için kürek çekmek istiyorduk, neyse, o kısmından aşağıda bahsedeceğiz. Bled Adası'nın üzerinde yer alan yapı bir kilise. Efsaneye göre önceden burada tanrıça Ziva'nın tapınağı bulunuyormuş, ancak Paganizme inananlar ile Hıristiyanların savaşmaya başladığı dönemde tapınak ortadan kaybolmuş ve yerine Hıristiyanlar yeni bir kilise yapmışlar. Günümüzde adaya ulaşarak kiliseyi ziyaret edebiliyor, hatta size şans getirmesi için kilisenin çanını bile çalabiliyorsunuz. Kiliseyi ziyaret ücreti 6 euro. Öğrenciler için 4. Kaleden bol bir şey bulamayacağınız Slovenya'da Bled'i kalesin bırakmak tabii ki çok ayıp olurdu. Zaten Slovenya genelinde gezerken bir noktada adamların \"abi buraya kale yapmadık bir tane yapıversek mi hemen\" falan gibi diyaloglar yaşadıklarından bile şüphelenmeye başlayabilirsiniz. Giriş 10 Euro. Öğrenci 7 Euro. Bled küçük bir yer olabilir, ancak yeme içme konusunda sırtınızın yere geleceği bir yer olmadığı kesin. Biz Bled ve civarında bulunduğumuz süre boyunca Slovenya Turizm Ofisi'nin de katkılarıyla bayağı lezzetli yemekler yedik ve bazılarını hala canımız çekiyor desek abartmış olmayız. O yüzden bu civarda ne yiyeceğiniz konusunda bize gözünüz kapalı güvenebilirsiniz, tamamen lokal tavsiyesi! Vila Bled: Yukarıda Tito'nun bir zamanlar yazlık evi olarak kullandığı Vila Bled'den biraz söz etmiştik. Şayet burada konaklamayacaksanız bile yemek için mutlaka değerlendirmeniz gereken bir yer. Yemeklerini mi, manzarasını mı, çalışanlarını mı, şaraplarını mı övsek biz de bilemiyoruz. Övemeyeceğimiz tek kısım restoranın dekorasyonu. Çünkü ortam biraz 90'lar, hatta belki 80'ler kokuyor. Ama eğer şanslıysanız ve güzel bir havaya denk gelirseniz dış kısmında oturarak gölün en iyi manzaralarından biri eşliğinde yemek yiyebilirsiniz. Biz kendimizi burada ete verdik ve başlangıç olarak carpaccio, ana yemek olarak da dana ve kuzu et denemiş bulunduk ve hepsine kefiliz, gerçekten inanılmaz lezzetliydi. Slovenya'nın birçok yerinde bulabileceğiniz ama Bled'e özgü olan en meşhur tatlı Kremna Rezina. Bled'e özgü olduğunu biliyorduk bilmesine de, bu oraya gidene kadar bu tatlıyı yemeden bekleyeceğimiz anlamına gelmiyordu. Ana malzemesi krema ve milföy olan bir tatlıyı affeder miydik? Tabii ki hayır. Affetmemekle kalmadık, utanmadan henüz Bled'e varamadan 3 gün içinde birkaç farklı yerde denedik. Bu OitheBlog kızlarında hiç utanma yok, PES! Doğruyu söylemek gerekirse Bled'de yediğimizin diğerlerinden çok da bir farkı olduğunu söyleyemeyeceğiz. Bu tatlının kötü yapılması pek mümkün değil gibi. Ama yerinde denemek ayrı tabii. Bunun için de istikamet tatlının çıkış noktası olan ve Bled'in en iyi manzaralarından birine sahip olan Park Cafe. Yalan söyleyecek değiliz, Art Cafe'nin şöyle güzel, böyle harika diye övebileceğimiz bir yanı yok. \"E ne diye öneriyorsunuz o zaman\" diyecek olabilirsiniz, bir durun hele. Tahmin edebileceğiniz üzere Bled gece hayatı konusunda pek de aktif bir yer değil. Özellikle ara sezonlarda mekanlar erken kapanıyor, akşam içki içecek yer seçeneğiniz baya azalıyor. Art Cafe de özellikli bir mekan olmasa da, içecek menüsü geniş, kokteyl, bira, şarap gibi birçok seçenek barındıran, ara sezonlarda bile gün içinde canlı olan bir cafe. Zaten çok yüksek ihtimalle civarda dolanırken buranın diğer yerlere göre daha kalabalık olduğunu fark edecek ve gözünüze burayı kestireceksiniz. Slovenya genelinde yediğimiz en özellikli yemeklerden biri Vila Podvin'de oldu. Hatta Avrupa'da yediğimiz en başarılı restoranlar listesine bile alabileceğimiz kadar beğendik desek yeridir. NE LAN BU KADAR? dediniz mi. Dediniz tabii. Bizi az çok biliyorsanız yemekle kafamızı bozmuş bir ikili olduğumuzu biliyorsunuzdur. Güzel yemek için dağları, denizleri aşarız. Burası da Bled'in biraz dışında kalan ama kesinlike gitmeye değer bir yer. Slovenya'ya özgü lezzetleri daha gastronomik ve kendilerine özgü bir tarzla sunuyorlar. Biz burada seçimimizi tadım menüsünden yana kullandık ve pek de güzel oldu. Çünkü normalde menüde görüp söylemeye korkacağımız enteresan lezzetler denemiş bulunduk. O güne özel bir menü denemiş bulunduğumuzdan size özellikle bir yemek tavsiyesinde bulunmayacağız. Tavsiyemiz şefe güvenip tadım menüsü söylemeniz. Gereksiz derecede romantik ve sakin olan Bled'e arkadaş grubunuzla gitmiş bulunduysanız veya bir noktadan sonra sevgilinizle yapacak bir aktivite, konuşacak bir şey bulamıyorsanız öncelikle çok iyi olmuş. Bizim sevgilimiz yok, o yüzden sevgililer sıkılınca çok seviniyoruz... Neyse. Sonuç olarak bu ve benzeri durumlardan ötürü alternatif bir aktivite arayışı içine girmiş olabilirsiniz. Bu noktada, -sizi heyecanlandırır mı heyecanlandırmaz mı bilemiyoruz ama- belki burada bir casino olduğunu bilmek istersiniz. Sakinlikten sıkılan ve kaos isteyen bünyeniz için değişiklik arıyorsanız veya kumar oynamaya ba-yı-lı-yo-rum diyorsanız çare Casino Bled olabilir. Slovenya'ya gidip de kumar oynamayı yapmanız gereken bir aktivite olarak sunmuyoruz tabii ki, biz sadece bilgisini vermiş bulunalım. Sonra OitheBlog niye bize bunu söylemedi, kahrolsunlar demeyin. Biz içkisi, kumarı olmayan bir blog'uz, efendi gibi insanlarız, böyle şeyler önermeyiz....... Bohinj'de sakin sakin göl kenarına bayılmak dışında bir aktivite arıyorsanız hiking konusunda çığır açabilir ya da su sporlarına yönelebilirsiniz. Bölgede görülebilecek en popüler noktalardan biri Savica Şelalesi. Buraya ulaşmak için, gölü sağınıza alarak ana yolu sonuna kadar takip etmeniz gerekiyor. Gölün bitiminden sonra ormanlık bir alanın içinden dar bir yoldan geçiyor olacaksanız, dikkatli olun. Yolun sonunda arabayı bırakıp şelaleye ulaşmak için yaklaşık 20 dakikacık kadar hiking yapmanız gerekiyor. 20 dakika az geldiyse bu noktadan 3.4-4 saat kadar süren başka hiking rotaları da var, nasıl isterseniz. Biz oradayken birçok aile kanolarını kapmış hep beraber göl üzerinde çılgın eğlencelere kapılıyorlardı, biz \"görev olarak\" gezdiğimiz için baktığımızla yetindik, ama özenmedik desek yalan olur. Ayrıca yaz aylarında su sıcaklığı 25 derecelere kadar yükseldiği için gölde yüzebilme şansınız da var. Şayet kışın gittiyseniz gölün üstü buz oluyor, o da ayrı bir güzellik, o da ayrı bir kıskançlıktan çatlama sebebi! -Araba ile ulaşım: Bled'den route 209'u yaklaşık 30km dümdüz takip edin. Bu rota üzerinde birçok Bohinj tabelası var, kaybolmanız mümkün değil. -Otobüs ile ulaşım: Bled'den Bohinj Gölü'ne kadar günün birçok farklı saatinde kalkan otobüs otobüs var. Yolculuk yaklaşık 30-40 dakika sürüyor. Detaylar için şu siteye göz atabilirsiniz. -Tren ile ulaşım: Bled'den tren Bohinj Gölü'nün yaklaşık 9km uzaklığında olan Bohinj Bistrica istasyonuna kadar gidiyor. Bu noktadan göle taksi ya da otobüs ile ulaşabiliyorsunuz. Dolayısıyla toplu taşıma kullanmak istiyorsanız Bled'den direkt otobüs ile gitmek daha mantıklı olabilir. Bu civarda yemek veya bir şeyler içmek için en iyi restoran alternatiflerinden biri kesinlikle Danica. Buranın hem manzarası hem de yemekleri gerçekten çok başarılıydı. Bilgisayarınıza arka plan olabilecek, Bill Gates' gösterseniz adama \"aha bunu Windows'a yaslayalım\" dedirtecek güzellikte bir manzaradan söz ediyoruz. Biz burada mantar çorbası, ızgara balık ve krema soslu tavuk denedik ve hepsine kefiliz. Özellikle bölgede yetişen mantarlardan yaptıkları mantar çorbası, Türkiye'ye döndükten sonra bile canımızın çekeceği kadar lezzetliydi. Restoran Bled ve Bohinj arasında tam yolunuzun üstünde bir noktada kalıyor dolayısıyla Bohinj'e giderken ya da dönerken uğramak için ideal. Yazım diliniz süper, gezdiğiniz yerlerde. Bir gün seyahat etmeye karar verdiğimde rehber olarak sizin bloğunuzu kullanacağım. Güzel ve detaylı bir yazı olmuş ellerinize sağlık. Bu yazıyı da bir göz atabilirsiniz. Slovenya, her yanı ile muhteşem bir gezi destinasyonudur. Çok tanınmamış olması kötü olduğu anlamına gelmez. Aksine daha bakir daha doğal bir ülkedir. Tatlıya gelince, Kremne Rezine tatlısı 2002 Yılından bu yana İzmir Bornova'daki Cafe Rezine'de yapılmaktadır. Nereden mi biliyorum? Cafe bana ait! Hepinizi beklerim. Slovenya'ya mutlaka gitmeyi unutmayın. Selamlar. Suat Göksu. Uzun zamandir blogunuzu takipteyiz. Bu sayede gecen hafta Ljubjlana gezimizi gerceklestirdik. Birkac not birakmak herhalde bizden sonrakilere de yardimci olacaktir. Eger Bled ve Bohinj golune gidecekseniz en uygun cozum araba kiralamak gibi duruyor. Bled golunde hava cok degisken. Oglen civari hava gole girecek kadar sicakti, 1 saat sonra saganak basladi ve resmen usuduk, ve sonra tekrar bunaltici bir hava. Ayrica lutfen bizim gibi golun cevresinde bir tur atacagim diye inat etmeyin:) Yaklasik 6.5 7 km civari ve eger gol kenarinda cok vakit gecirirseniz Bohinj icin vakit kalmiyor, bizde kalmadi:) Bir de bu aksiyonlari 14 aylik bir bebekle hic yapmayin:) Yuruyus parkuru gercekten ruya gibi, biz pizzamizi ve biramizi cadir ve kamp yerine ait olan restaurantta yedik, fiyatlar gayet makul ve pizzalar lezzetli. Son olarak sevgili Oyku ve Idil'e sizlere cok tesekkurler ederiz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/10/selanik-gezi-rehberi", "text": "İşte o şehirlerden biri daha. Hani şu \"çok da görecek bir şey yok, birkaç saatinizi ayırsanız yeter\" diye hakkında dedikodu çıkmış şehirler vardır ya, onlardan bahsediyoruz. Bir arkadaşınızla konuşursunuz, daha önce Selanik'e gitmiştir ve ısrarla size orası için kısa bir süre ayırmanızı, şehrin \"İzmir'den hallice\" olduğunu söyler durur ve bütün hevesinizi kaçırır. Getirin o arkadaşı buraya! Getirin biz onunla bi' konuşalım, nereden uydurmuş bunları bi' öğrenelim, ondan sonra geçelimm Selanik Gezi Rehberi aşamasına. Tamam şimdi sakinliğimizi koruyarak size biraz Selanik'ten bahsedelim. Evet, küçük bir şehir, evet İzmir'in amca oğlu, yer yer bayağı andırıyor, tamam Ata'm orada doğmuş, bu bilgiler hali hazırda hepimizde mevcut. Doğruya doğru, öyle ilk görüşte aşk yaşayacağınız şehirlerden de değil hani, görsel olarak çok büyük bir albenisi yok, pek çok yerinde inceden bir beton yığını havası hakim, pek tabii denize çıkan sokaklar ve bazı spesifik noktalar bu durumu telafi edebiliyor. Ancak tüm bunların yanında hafta içi ya da hafta sonu fark etmeksizin her daim canlı olan, acayip sıcakkanlı insanların bulunduğu, şahane yemekler yiyebileceğiniz, yakınında birçok noktada denize girebileceğiniz çok tatlı bir şehirden bahsediyoruz. Kışın gitseniz bile fark etmez, müzeyse müze, gece hayatıysa gece hayatı, keyif alacağınız mekanlar arıyorsanız en alası, hepsi mevcut. Üstelik buraya ulaşmak tipik bir İstanbul gününde Avrupa yakasından Anadolu yakasına ulaşma sürenizden çok daha kısa sürüyor; 1 saat kadar. Hal böyle olunca zaten Selanik'i sevmek bir anda kolaylaşıveriyor ve eminiz ki siz de gittiğinizde \"abi ben nasıl bu güne kadar buraya gelmemişim\" diyeceksiniz. Dönüşte o \"Selanik'te bir şey yok yeaaeaeaaa\" diyen arkadaşınıza bizden selam söylersiniz. Selanik'te ne yenir ne içilir, gece ne yapılır diyenler için bol lokal tavsiyeli Selanik Yeme İçme Rehberimizi de şuraya bırakalım. Halkidiki, Alexandroupoli ya da Atina ilginizi çekiyorsa onlar da mevcut. \"Burnunuzun dibindeki yer kardeşim, aklınıza ne zaman estiyse o zaman gidin!\" demeyi çok isterdik, ama neticede gelip buradan öneri almayı bekliyorsunuz diye aşağıda bu konuyu biraz detaylandıracağız. Ama asıl düşüncemizi ilk cümlemizde belirtmiş olduk, çünkü hiçbir zaman kıyamet gibi soğuk olmayacak bir şehir olduğu için aslında Selanik'e canınız ne zaman isterse ya da ne zaman ucuz uçak bileti kaparsanız gidebilirsiniz. Genel olarak Ege bölgesinin güneyinde kalan şehirlerin hava durumunu göz önünde bulundurursanız, aslında Selanik'te aşağı yukarı nasıl bir havayla karşılaşabileceğinizi gitmeden önce de anlayabilirsiniz. Selanik'te Yaz: Şayet denize girmek, Selanik'i bir üs olarak kullanıp Halkidiki ve civarındaki bölgelere geçmek gibi bir niyetiniz yoksa, aslında Selanik'i yazın ziyaret etme işini bir kenara koyabilirsiniz. Neden? Çünkü 25+ derecelerde şehirde dolaşmak sinirlerinizi bozabilir. Ancak bu dönem aynı zamanda şehrin gece hayatı açısından aktif olduğu, insanların sokaklara döküldüğü eğlenceli bir dönem olduğunu da kabul etmek gerek. Yine de kışın bile capcanlı bir şehir olduğunu göz önünde bulunduracak olursak bu konunun özeti şu: Sıcağa dayanıklıysanız ve güneş tepenizde sokaklarda dolanmaktan yılmayacaksanız şehre yazın da gidebilirsiniz. Selanik'te Kış: Selanik hiçbir zaman çok soğuk bir şehir olmuyor. Öyle karla buzla cebelleşeceğiniz bir durum yok, ılıman bir iklim hakim. Üstelik Yunan halkı da tıpkı bizim gibi yaz kış fark etmeksizin kendini sokaklara attığı için kış aylarında bile içerilere kapanma ya da mekanların boş kalma durumları olmuyor. Dolayısıyla Selanik'e bir kış gezisi planlamaktan kesinlikle çekinmeyin. Selanik'te Bahar Ayları: Çoğu şehir için favori dönemimiz olan bahar ayları tabii ki Selanik için de en ideal dönemlerden. Çok sıcak değil, çok yoğun değil ve fiyatlar yaz aylarına kıyasla bir tık daha düşük, çünkü yılın en turistik döneminde denk gelmemiş oluyorsunuz. Selanik'e ulaşım için iki seçeneğiniz var; Uçak ya da araba. Bildiğiniz üzere uçak ile işler çok kolay, çünkü İstanbul'dan Selanik'e ulaşmak 1 saat kadar sürüyor. Uçağa oturuyorsunuz, ulan acaba yemek verirler mi bu kadar kısa sürede, bari bi' sandviç falan verseler derken pilot \"iniş için alçalmaya başlıyoruz cabin crew fhfkashd\" diyor ve olaylar çok hızlı gelişiyor. Ancak şayet arabayla gidecek olursanız onun da birçok artısı olabiliyor. Yürüme sevdalısı bir blog olarak tabii ki şehirde arabayla dolanmanızı önermeyeceğiz ama, Selanik yakınlarındaki yerlere geçerken arabanızın olması size bayağı kolaylık sağlayabilir. Efenim bir çılgınlık yapıp Yunanistan'a arabayla gitme kararı aldıysanız öncelikle aslında o kadar da çılgın olmadığınızı söyleyerek sizi bozmak isteriz. Çünkü bunu herkes yapıyor, gayet normal bir durum. İstanbul'dan Selanik'e gitmek, Türkiye içinde birçok noktaya gitmekten daha kolay ve daha yakın. O yüzden kendinizi öyle acayip bir işe kalkışmış olarak falan düşünmeyin. - Uluslararası Sürücü Belgesi: Bu belgeyi edinmek için yalnızca sürücü belgenizin aslı, nüfus cüzdanınız ve 2 adet fotoğrafa ihtiyacınız var. Alacağınız uluslararası ehliyetin en az 1 yıl geçerli olması gerekiyor. Ücreti 446 TL. Ancak bir sonraki yıl bu ehliyeti yenilemek niyetindeyseniz 245 lira ödemeniz gerekiyor. Şayet yeni ehliyete geçiş yaptıysanız, bu belgeyi edinmenize gerek kalmayacak, çünkü yeni ehliyetlerin uluslararası geçerliliği var. - Uluslararası Sigorta : Bu belgenin 15 günden 1 yıla kadar uzanan geçerlilik süresi seçenekleri var ve fiyat da ona göre 63 Euro ile 315 Euro arasında değişiyor. Bunu edinmek için götürmeniz gereken şeyler arabanızın ruhsatı ve geçerli bir Türk trafik sigorta belgesi. Eğer aracınız sizin adınıza değilse, araç sahibinden noter tasdikli bir vekaletname almanız gerekiyor, bu da aklınızda bulunsun. Selanik'e araba ile gitme kararı aldığınızda İstanbul'dan itibaren izleyeceğiniz rota şu: İstanbul Tekirdağ Malkara Keşan İpsala Sınır Kapısı. Ardından Yunanistan içinde Alexandroupoli yani Dedeağaç, oradan Xanthi ve oradan Kavala'ya doğru ilerleyip ardından kısa bir süre içinde Selanik'e ulaşabilirsiniz. Tüm bu rota boyunca yolunuzun üzerinde ya da yakınlarında Kavala ve Alexandroupoli gibi noktaların yanı sıra, Thassos, Asprovalta gibi denize girebileceğiniz yerler ve koskocaman bir Halkidiki bölgesi yer alıyor. Buralara uğrayarak hatta belki konaklaya konaklaya ilerleyebilirsiniz, tamamen vaktinize ve tercihinize kalmış. Tüm bu rotayı izlerken bize acayip kolaylık sağlayan Ulmon adlı offline harita uygulamasını indirirseniz işler sizin açınızdan bayağı kolaylaşacaktır. Oradan istediğiniz yerleri işaretleyerek hangi yoldan gideceğinizi, destinasyonunuza ne kadar mesafe kaldığını, hatta yol boyunca etrafınızda gezilecek neyin olduğunu falan hepsini takip edebilirsiniz. Long Live Ulmon! Şayet Yunanistan içinde araç kiralayacaksanız çoğu şirket için uluslararası ehliyete gerek yok. Ancak bazı istisnai durumlar olabiliyor. Örneğin bizim kiraladığımız şu şirket nedense bu konuya tutulmuştu, Türk ehliyeti yerine uluslararası bir ehliyet vermemiz konusunda gereksiz bir ısrar içine girdiler ve \"company policy\" olduğunu söylediler. Aramızdan birinin Amerikan ehliyeti olduğu için biz konuyu kurtardık, şayet siz buradan kiralayacak olursanız aklınızda bulunsun. Selanik'in küçük bir şehir olmasının en büyük avantajı, nerede kalırsanız kalın herhangi bir yere uzak hissetmeyecek olmanız. Dolayısıyla kalacağınız noktayı aslında tamamen bütçenize göre seçebilirsiniz. Lakin konuyla ilgili bir öneri verecek olursak, Ano Polis civarında kalmamanızı söyleyebiliriz. Çünkü biraz tepede kaldığı ve bol bol yokuşlu bir bölgede olduğu için bir noktada \"hani her yerde kalabiliyorduk lan yalancılar\" gibi suçlamalarla karşı karşıya kalmak istemiyoruz. Daha spesifik bir öneri isterseniz biz Hotel Olympia'da konakladık ve gerek konum, gerek ilgi, gerekse hijyen açısından gayet memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Otelden birçok noktaya yürümeniz mümkün, şehrin gece de hareketli olan bölgelerine yakınsınız ve çalışanlar pek çok konuda size yardımcı olurken surat yapmayan, güler yüzlü insanlar. Olur da bu otelde yer bulamazsanız ya da başka seçeneklere bakmak isterseniz de direkt şuradan kalmanızın mantıklı olacağı bölgedeki oteller arasından bir seçim yapabilirsiniz. Beyaz Kule tam anlamıyla Selanik'in simgesi. Nerede bir Selanik fotoğrafı, nerede Selanik'le ilgili bir broşür, orada Beyaz Kule. Kulenin tarihi 15. yy'a kadar dayanıyor ve Selanik'in meşhur sahil şeridinde tüm heybetiyle yer alıyor. Tam olarak hangi tarihte yapıldığı konusunda uzlaşılamadığı gibi, bazılarına göre kulenin Mimar Sinan tarafından yapıldığı gibi bir düşünce bile var, kim bilir... Bir zamanlar hapishane olarak da kullanılan kule aynı zamanda \"Kanlı Kule\" adıyla da biliniyormuş, onu da yerlisinden duyduk. 6-7 yaşlarından itibaren Selanik'in varlığından haberdar oluşumuzun temel sebebi cümleyi tabii ki siz de hatırlıyorsunuzdur: \"Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu\". Evet Atamız Selanik'te doğdu ve günümüzde evi hala ziyaret edilebiliyor. Apostolou Pavlou Sokağı, 17 numarada bulunan ev üç kattan oluşuyor ve her katını ücretsiz olarak gezebilme şansınız var. Her bir katta Atatürk'ün hayatına ve yaptıklarına dair bilgi edinebileceğiniz açıklamalar ve video çalışmaları bulunuyor. Bunu yanı sıra giriş katında o dönemdeki koşullar baz alınarak eskiden evin içinin aşağı yukarı nasıl göründüğüne dair bir maket de oluşturulmuş. Üst kata çıktığınızda Atatürk'ün bir balmumu heykelini görebilmeniz de mümkün. Hemen karşısında ise doğduğu oda yer alıyor. Atatürk'ün Evi ile ilgili birçok kişinin şikayet ettiği bir durum var, o da içindeki eşyaların bir süre önce kaldırılmış olması. Hazır orada konsolosluk çalışanlarından Muhammet Bey ile tanışmışken kendisine onu da sormadan geçmek istemedik. Kendisi önceden var olan eşyaların da Atatürk'e ya da ailesine ait olmadığını, sadece o dönemin koşulları göz önünde bulundurularak yerleştirilmiş eşyalar olduğunu, bu sebeple evin içini Atatürk'e dair daha çok bilgi verebilecekleri şekilde yeniden düzenlediklerini ve günümüzdeki halini aldığını söyledi. Durumun açıklaması buymuş efenim. Yunanistan topraklarında yer alan herhangi bir şehirde arkeoloji namına bir şey görmemek mümkün mü? Tabii ki Selanik'te de bir arkeoloji müzesi mevcut. Müze, Kuzey Yunanistan'da yapılan kazılardan ortaya çıkan eserleri kapsıyor ve \"Tarih Öncesi Dönem\", \"Şehirlerin Doğuşuna Doğru\" gibi farklı temalara ayrılıyor. Çok büyük bir müze olmamasına rağmen gayet başarılı bir müze oluşturmuşlar, bizce en az 1 saatinizi buraya ayırabilirsiniz. Ayrıca müzede her şeyin İngilizce açıklaması mevcut olduğu için öyle \"çanak çömleğe boş boş bakıyormuş gibi\" hissetmiyorsunuz, bayağı verimli oluyor. Bu arada giriş kısmındaki 6 dakikalık video çalışmasını izlemeyi es geçmeyin, adeta 1000 yılı özet geçiyor ve ardından müzeyi gezmek çok daha anlamlı oluyor. -Giriş ücreti 8 Euro. Öğrenciler için 4 Euro. Öğrenci kimliği şart. -Her gün 8:00 20:00 arası açık. -Adres: 6 Manoli Andrikou Street Her yeri Türkiye'den bir noktaya benzetmezse ölecek hastalığına yakalanmış ülkenin insanları olarak bu meydanı tabii ki oraların Taksim Meydanı şeklinde tarif edeceğiz. Şehrin tam anlamıyla göbeği olan ve Yunaninstan'ın en büyük meydanlarından biri olarak kabul edilen Aristotelous Meydanı, aynı zamanda görsel olarak muhteşem çekici olmayan Selanik'in en güzel yerlerinden biri de sayılabilir. Kendinizi bu meydandan aşağı saldınız mı zaten denize ulaşıyorsunuz, ki bizce bu Selanik'in en güzel yönü, her yol denize çıkıyor! -Meydanın en ünlü noktalarından biri Hotel Electra. Şayet burada konaklayacak olursanız tepesinde havuz var-mış. Yok kardeş ona para vereceğime başka şey yaparım diyorsanız en azından terasında kahvaltı yapabilir ya da bir çay, kahvelik oturabilirsiniz, manzara şahane. Hagios Demetrios adıyla da duyabileceğiniz bu kilise, Selanik'in en önemli kilisesi. Bizans döneminde yapıldığı için o dönemin mimarisini yansıtan kilise uzun yıllardır ayakta olması sebebiyle birçok doğal afet, yangın vb. olay atlatmış ve günümüze kadar gelmeyi başarmış. Osmanlı döneminde bizimkiler gidip kiliseyi yağmalamaya ve içine etmeye çalışsa da çok şükür onu da atlatmış. Şu anda ücretsiz olarak gezilebiliyor ve ibadete açık. Yalnız giderken üstünüze başınıza biraz dikkat etseniz iyi olur, aksi takdirde kolunuz bacağınız çok açıksa içeri alınmayabilirsiniz. -Her gün 8:00 22:00 arası açık. Selanik'teyken gerçekten Yunanistan'da olduğunuz hissetmek, sağdan soldan Fedon terk parçalar duymak, mezenin dibine vurmak ve inceden turistik bir ortama düşmek isterseniz gitmeniz gereken tek bir nokta var: Ladadika Bölgesi. Selanik Osmanlı egemenliğindeyken bir pazar alanı olarak bilinen Ladadika, aslında Selanik'in eskiden nasıl göründüğünü en iyi şekilde yansıtan yerlerden biri. Aristotoleus Meydanı'ndan 5-6 dakika uzaklıktaki bu bölgede kafe, restoran, taverna, allah ne verdiyse hepsini bir arada göreceksiniz. Üstelik bazı noktaları trafiğe kapalı olduğu ve özellikle akşam saatlerinde acayip canlı olduğu için buralarda dolanmak bayağı keyifli oluyor. Bu bölgedeki restoranları turistik olarak değerlendirip oturmadan geçmeyin, çünkü lokaller bile buraya bayılıyor ve bu bölgede bol bol vakit geçiriyorken buraya \"turist tuzağı bölgesi\" damgası vurmak bize düşmüyor efenim, hiç de öyle bir şey yok! Ladadika'da nerede ne yiyeceğiniz konusunda şurada değinmiş bulunduk, oralara da bekleriz. Ano Poli, Selanik'in denize tepeden bakan, \"yukarı şehir\" tarafı. Gitmesi, görmesi, çıkması, inmesi öyle pek kolay değil, çünkü ciddi yokuşlarla boğuşmanız gerekiyor. Bu sebeple o bölgeyi keşfetmek niyetindeyseniz ve arabanız yoksa, ya taksi ile ya da 22/23 numaralı otobüslerden biri ile haşır neşir olmanız gerekiyor. He yok kardeş, bunlar bana koymaz, ben ki Nike Running'de arkadaşlarımı geçmek için 4234 km koşup kırmızı renk almış insanım diyorsanız bilemeyiz tabii. Tüm bu çabanın ardından Ano Poli'de ne ile mi karşılaşıyorsunuz? Osmanlı döneminden kalma evler ve tipik Osmanlı mimarisi örnekleri, Heptaprygion, yani Bizans döneminde korunma amaçlı inşa edilmiş olan kale ve duvarlar ve tabii ki Trigoniou Kulesi tepelerde sizi bekliyor. Roma İmparatorluğu dönemine ait yapılardan biri olan Rotonda, şehrin en eski dini yapılarından bir diğeri. Hatta çoğu kaynakta şehrin ilk dini yapısı olarak bile kabul ediliyor. İmparator Galerius tarafından 306 yılında yaptırılan, sonradan kiliseye ve hatta Osmanlı döneminde camiye bile çevrilen yapı, her türlü dini süreçten geçmiş. Size Roma'daki Pantheon'u hatırlatma ihtimali olan bu silindirik yapı, duyduğumuza göre tekrar resmi olarak kilise haline getirilmeye çalışılıyormuş. Günümüzde içinde hala ayinler gerçekleştiriliyor, ancak resmi olarak kilise kabul edilmiyor. -09:00 17:00 arası açık. Pazartesi kapalı. -Adres: Agiou Georgiou Meydanı -Buralardayken hemen yakındaki Arc of Galerius'a da şöyle bir göz atabilirsiniz. Kendisi Selanik halkı için tarihi niteliğinin yanı sıra zamanında bizim Burger King'in önünde buluşup durma meselemiz gibi bir özellik de taşıyor, herkesin buluşma noktası. Bir şehirde bir sinema müzesi olduğundan haberdar olup da ziyaret etmeden durabilmemiz imkansız. O yüzden Selanik'te yer alanı da affetmedik. Şehrin sahil şeridini takip ettiğinizde karşınıza depoların ve büyük binaların bulunduğu bir liman bölgesi çıkıyor. Bu bölge bayağı endüstriyel bir havada görünmesine rağmen aslında civarda pek çok gencin takıldığı, bir takım barların ve 1-2 müzenin bulunduğu bir alan. Muhtemelen ilerleyen günlerde daha da gelişecek ve popülerleşecek... İşte Sinema Müzesi de bu bahsettiğimiz 1-2 müzeden bir tanesi. Yunan sineması deneysel günlerinden başlayıp, günümüzde ulaştığı haline kadar uzanıyor. Burası aynı zamanda Sinematek olduğu için, hem çeşitli film gösterimlerine denk gelebilir, hem de Yunanistan'ın en büyük sinema odaklı kütüphanesini görebilirsiniz. -Adres: Warehouse A -Pazartesi, Salı, Çarşamba 09:00 15:00 arası açık, Perşembe 16:00'ya kadar, Cuma 22:00'ye kadar, hafta sonu kapalı. -Giriş 2 Euro. -Sinema Müzesi'nin hemen yanında Fotoğraf Müzesi yer alıyor, biz zamanımızı yettirip gidemedik, içimizde kaldı, siz gidin, bize anlatmayın, kıskanırız... Şehrin en popüler caddeleri başta Tsimiski olmak üzer Egnatia, Ermou, Mitropoleos şeklinde listelenebilir. Bu caddeler birbirlerine yakın, birçok popüler mağaza, restoran, kafe, bar benzeri mekanı görebileceğiniz caddeler ve şehrin en işlek noktaları. İsteseniz de istemeseniz de buralara yolunuz düşecektir ya, biz yine de kendilerinden bahsetmeden geçmeyelim dedik. Biz Selanik'teki Modern Sanat Müzesi ve Çağdaş Sanat Müzesi'ni kendilerinden haberdar olmamıza rağmen ziyaret etmedik. Bizi biraz tanıyanlar konuya olan ilgimizi biliyordur, ancak bu konuda fikirlerine güvendiğimiz insanlardan ve lokallerden \"henüz pek iyi durumda değiller, bizce vakit ayırmanıza gerek yok\" benzeri çok fazla cümle duyunca buraları es geçerek başka noktalara vakit ayırma kararı aldık. Özellikle sevgili Emre Eminoğlu'nun \"halk eğitim merkezi sergisinden hallice\" yorumunu duyunca ipler koptu diyebiliriz. Olur da bu iki müzeden birini ziyaret ederseniz yorumlarınızı merak ediyoruz, bize de haber edin. Yine tercihen gitmediğimiz ve ilginizi çekebilecek müzeler kontenjanından iki tanesinden bahsetmeden de geçmeyelim, varlığından haberdar olduktan sonra gidip gitmeme kararı sizde: Museum of Byzantine Culture ve Jewish Museum of Thessaloniki. 100 yaşını görmüş ünlü Yunan sanatçı Giorgos Zogolopoulos tarafından tasarlanmış \"Umbrellas\" adlı eseri görmeyi unutmayın! Sahil şeridinde yer alan ve gözden kaçırmanızın imkansız olduğu Umbrellas, 46. Venedik Bienali kapsamında da sergilenmiş ve tahmin ettiğiniz üzere öyle sağda solda sokağın üzerine koydukları renkli şemsiye akımıyla ilişkisiz bir sanat eseri. Yerlisi tarafından da pek seviliyor olmalı ki şehrin sembollerinden biri haline gelmiş. Selanik bir günlük şehir değil, burada yapacak çok şey var diyoruz da boşuna demiyoruz. Özellikle farklı ilgi alanlarınız varsa, bir şehri görmeyi yalnızca şehrin 3-5 sokağından geçip birkaç tarihi yapısını görerek sağda solda check in yapmaktan ibaret saymıyorsanız bizce siz gerçek bir gezginsiniz! E o zaman bu kısım gerçek gezginler için gelsin. Biz Instagram'dan da takip ediyorsanız zaten sokak sanatına olan ilgimizden haberdarsınızdır. Selanik'e gitmeden önce küçük bir araştırmaya girişince şehirde enteresan mural çalışmalarının yer aldığını fark ettik ve tabii ki onları görmeden şehirden ayrılmama kararı aldık. Özellikle komşuda yaşanan krizden ve sorunlardan sonra insanlar yaşadıklarını dışa vurmanın yeni yöntemlerini aramaya başlamışlardı ve sokak sanatı da bu yöntemlerden biriydi. Zaten şehrin sokaklarında kaybolduğunuz süre boyunca etrafta PAOK taraftarlarının saçma sapan karalamaları dışında göreceğiniz çoğu yazı politik içerikli. Fakat bunlar dışında bayağı iyi çalışmalara da rast gelebiliyorsunuz. Bu gibi çalışmalar dönemsel olarak sürekli değişebildiği için gitmeden önce bi araştırmaya girişip bakınmak iyi bi' fikir olabilir, o sebeple şuraya gidin bu eser var gibi bir yönlendirmede bulunmak istemedik. Çok güzel bir gezi, çok güzel bir gezi yazısı olmuş. O kadar detaylı ve güzel bir bilgilendirme ki.. Teşekkür ederiz!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/15/selanik-yeme-icme-rehberi-komsuda-piser-bize-de-duser", "text": "Ahh komşu, canım komşu, bizi asla aç bırakmayan, dünyalar tatlısı komşu! Yemek konusunda en seçici insana bile 1000 tane seçenek sunarak adamı \"gastronomik haz\" diye bir şeyin varlığından haberdar eden, Türk mutfağının amca oğlu Yunan mutfağı, sizi Selanik'te de mutlu bir insan yapmak için hazır bekliyor. İçinde patlıcan ezme, cacık, ahtapot, kalamar, karides, çeşit çeşit peynir seçeneği bulabileceğiniz lokal Yunan tavernaları, tatlısını, tuzlusunu bulabileceğiniz börek benzeri acayip lezzetli bougatsalar, bizim çoban salatanın dublörü bol peynirli Grek Salataları ve tabii ki çeşit çeşit uzo! Hepsi sizi mutlu etmek için orada bir yerde bekliyor ve daha gitmeden midenizi çılgınlar gibi yemek yemeye alıştırmanız konusunda ısrarcıyız. Zira bizce en \"kötü\" diyebileceğiniz restorana gitseniz bile güzel bir şeylere denk gelebiliyorsunuz, öyle bir yer Yunanistan. Cacık bizim, yoğurt sizin, lan o zaman peynir kimin, kardeşim barı baklavayı bize bıraksaydınız orası size çok uzak tartışmalarına girmek yerine bu muhteşem kültür paylaşımının tadını çıkarmak gerekiyor, çünkü Selanik bunun için tam bir nokta atışı. Şimdi izninizle Selanik Yeme İçme Rehberi kısmına geçiş yapalım, Selanik Gezi Rehberi'ni de buraya bıraktık. Başlamadan gelen not: Selanik Yeme İçme rehberimiz 2020'de yeni bir Selanik ziyareti gerçekleştirmemizin üzerine güncellenmiştir, bunlar eski mi acaba endişesine düşmenize gerek yok. Bir önceki Selanik ziyaretimizde pek beğenip pek hayranı olduğumuz bu restoranı \"ulan madem bu kadar sevmişiz gidip yine yiyelim o zaman\" diyerek tekrar ziyaret edip müdavimcilik yapma kararı aldık. Hemen neticesini söyleyelim; 1. Türkler bu mekanı ele geçirmiş ve gerçekten masaların %80'i Türkçe konuşuyordu. 2. Hala kötü bir restoran değil, hala birçok yemeği lezzetli ve porsiyonları da büyük, ancak eskisi kadar efsane bir tarafı kalmamış. Özetle buraya uğrayabilir ve lezzetli deniz ürünleri yiyebilirsiniz, ancak özellikle akşam yemeği için sizi yeni favorimize yönlendireceğiz, burası belki öğlene kaydırılabilir. -Kalapothaki 10 Şehirdeki yeni favorilerimizden; Mezen Salonica. Konsept çok iyi; çeşit çeşit uzo ve çeşit çeşit meze var, hepsi özellikli şeyler ve aslında size uzo&meze eşleştirmesi yapıyorlar. Böyle eşleştirme deyince kesin abartılı ya da fine dining bir yer çıkacak diye düşünmüş olabilirsiniz ama yoo, gayet de rahat bir ortama sahip. Zaten istemediğiniz takdirde bu konseptin bir parçası olmak zorunda değilsiniz, uzonuzu da mezenizi de kendiniz seçip söyleyebilirsiniz. Biz bu konseptten hoşlandığımız için kendimizi onlara teslim ettik. Birlikte hoşumuza giden tatları konuşarak istediğimiz uzoyu seçtik ve ardından o uzo ile uyumlu olduğunu düşündükleri 5 çeşit mezeyi getirdiler. Tabii ki 5 çeşit meze ile doymadığımız için çeşitli eklemeler de yaptık ve buradan gayet memnun ayrıldık. Bu arada bu eşleştirme muhabbetinde uzolar genellikle küçük boy geliyor, böylece aslında bir sonraki turda başka bir uzo denemek isterseniz ona geçiş yapabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. Güzel mekan, bir akşamınızı buraya ayırmanızda ısrarcıyız. Bir başka öğlen yemeği favorisi, Sempriko. Son dakikaya kadar gitmeyi öteleyip, oradaki her arkadaşımızdan \"abi GİTSENİZE ŞURAYA\" cümlesini duyunca pes edip gittiğimiz ve gerçekten çok beğendiğimiz bir başka restoran. Mekan Bizans döneminden kalma duvarların hemen yanında yer alıyor, rahat bir ortamı ve geniş bir dış alanı var. Menü Yunan mutfağı ağırlıklı, ancak bol bol Türk esintisi olduğunu da hissedeceksiniz. Özellikle mezelerini deneyebilirsiniz, patlıcan ezmeden, mantıya kadar uzanan, size evi hatırlatacak bir menüye sahipler. Ancak meze dedik diye küçük porsiyonlar gelecek sanmayın, bayağı dev tabaklardan bahsediyoruz. Selanik genelinde böyle bir durum olduğu için ortaya paylaşmalık bir şeyler söylemek çok daha mantıklı olabilir. Ayrıca ilgilenirseniz içeride alışveriş yapabileceğiniz, eviniz için alabileceğiniz ürünler de mevcut. Özetle çok sevdik, çok beğendik! -Fragkon 2 Selanik'e Selanik Turizm Ofisi desteği ile seyahat etmenin faydaları no 1: Şehirde nerede, ne yiyeceğinizi çok iyi biliyorsunuz! Selanik'e Selanik Turizm Ofisi desteği ile seyahat etmenin faydaları no 2: Gittiğiniz mekanlarda ne sipariş vermeniz gerektiğini biliyorsunuz! Adını söylemenin 18 dakika sürdüğü bu mekan bizim Selanik favoriler listemizde. White Tower yakınlarında, önünden geçerken görseniz \"burası turistik bir yer olmalı\" diyebileceğiniz bir havası var, lakin hiç de öyle değil. Mekanın şefi harika bir adam! Yunan mezelerine kendi yorumunu katan, dev porsiyonlar sunmaktan kaçınmayan ve restoranının \"ulaşılabilir fiyatlarda\" olmasını istediğini vurgulayan birinden bahsediyoruz. Hakikaten de gidip yediğinizde anlıyorsunuz, bu kadar lezzetli yemekler ve bu kadar büyük porsiyonlar için fiyatlar bayağı iyi! Burada dünyaları denedik. İçi doldurulmuş kalamar, kızarmış kabak ve patlıcan kulesi, fırın patates, buffalo kavourma, Chicken Thighs, Smoked Talagoni şeklinde uzayıp giden kocaman bir listeden bahsediyoruz. Çoğu tanıdık bildik gelebilir, ancak bu noktada şefe güvenmeniz gerek, çünkü gerçekten orijinal ve kendine özgü şeyler yapıyor. Ayrıca geniş bir uzo menüleri mevcut ve \"half sweet red wine\" adını verdikleri Sangria'dan hallice şarapları çok lezzetli. -Nikiforou Foka 2 Akşam yemeği için \"Greek Tavern\" dedikleri tarzda bir yer denemek isterseniz ve bunu Selanik'in turistik sayılabilecek tavernalarla dolu Ladadika bölgesinde yapmak isterseniz alanında en popüler mekan kesinlikle Full tou Meze. Adından da anlayacağını üzere meze odaklı bir mekan ve bu konuda gerçekten büyük bir çeşitlilik sunuyorlar. Birçok restoranda olduğu gibi burada da Türkçe menü mevcut. Mezeler ise klasik Yunan tavernalarında bulabileceğiniz cinsten. Yukarıda saydığımız yerlerden sonra mekanın çok büyük bir özelliği olduğunu söylersek açıkçası abartmış oluruz. Ancak çalışanları çok sempatik, Türkçe konuşmak konusunda aşırı hevesli ve \"bence o kadar çok meze söylemeyin, bitiremezsiniz\" diyebilecek kadar da tatlı insanlar. Daha iyi bir alternatif bulamadıysanız bir akşam yemeğinizi burada yiyebilirsiniz. -Katouni 3 Yine bir akşam yemeği, yine çok aç bir OitheBlog, yine Yunan mutfağı. Bu sefer Hondro Alati'deyiz. Evet, tabelaya baktığınız zaman alfabe farklığı nedeniyle ismi öyle görünmeyebilir, ancak Türkçe menülerinde isimleri tam olarak bu şekilde geçiyor. Mekan çok yüksek ihtimalle bir aile işletmesi. Herkes çok sempatik, hani \"yemeğinizi niye bitirmediniz?\" diye başınıza gelecek insanlarla karşılaşabileceğiniz acayip samimi yerler vardır ya, o tarz bir mekandan bahsediyoruz. Evet çok yüksek ihtimalle normalde yol kenarında herhangi bir restoran diye dikkatinizi çekmeyebilirdi, ancak şu andan itibaren fikrinizi değiştirmeniz konusunda ısrarcı olacağız, çünkü yaptıkları işte gerçekten çok iyiler! Mezeler çok lezzetli, deniz ürünleri çok taze ve her ne yapıyorlarsa hepsi Selanik mutfağını tam anlamıyla yansıtıyor. Mutfakları 23:00'e kadar açık olduğu için gecenin bir vakti bile gidebilirsiniz, bizden selam söyleyin! -Ermou 26 Tamam, nerede yemek yiyeceğinizi büyük ölçüde çözmüş sayılırız. En azından birkaç öğününüzde ziyafete kaçacağınıza eminiz. O zaman kahvaltı meselesini de çözelim. Yumurtalar, omletler, büyük porsiyonlar, bougatsalar, ne arıyorsanız bulabileceğiniz, kahvaltı için şehrin en popüler mekanlarından birisi. Fiyatlar makul ve lokasyon olarak gezmek isteyebileceğiniz birçok noktaya yakın. Bu sebeple Selanik'i keşfe çıkacağınız bir gününüze güne başlamak için oldukça mantıklı bir tercih. -Pavlou Mela 48 Kahvaltı için değerlerlendirebileceğiniz bir diğer seçenek; Ypsilon. Mekanı önceliklerimiz arasına almamızın sebebi içinin görsel olarak çok güzel görünmesiydi, doğruyu söylemek gerekirse fotoğraflarına vurulup da gittik. Böyle durumlarda fotoğraf kandırmacası ihtimali bulunsa da Ypsilon tam olarak göründüğü gibi oldukça güzel bir mekan çıktı. Yediğiniz içtiğinizin ise öyle efsane bir tarafı olmamakla birlikte gayet güzel, tatmin edici bir kahvaltıydı, dolayısıyla burayı da seçenekler arasına eklemeniz konusunda ısrarcıyız. Aranızda mekan açma düşüncesi falan olan varsa gelsin burayı bi' incelesin, söz veriyoruz benzer bir şey yaparsanız müdaviminiz olacağız. -Edessis 5 Buraya ister brunch, ister akşam yemeği için gidin, çok büyük ihtimalle her koşulda memnun kalacaksınız, o yüzden Selanik Yeme İçme rehberimize kesin bir giriş yapmış bulunuyor. Konsept olarak hem çeşitli ürünlerin satıldığı, hem de restoran olarak hizmet veren, görsel olarak da oldukça hoş bir mekan. Özellikle Pazar günleri brunch saatlerinde patlama yaşıyor, biraz beklemeyi göze almanız gerekebilir. Ancak illa denemek isterseniz öğlen ya da akşam yemeği için de gidebilirsiniz. Yemekleri yine öyle efsane olmamakla birlikte ortalama/ortalama üzeri, burayı sevecekseniz muhtemelen daha çok ortamı sebebiyle hoşlanacaksınız. Şayet dışarıda oturacak olursanız içeriye ve içerideki ürünlere şöyle bi' göz atmayı ihmal etmeyin. Buranın hemen bitişiğinde bulunan Jerry's Food Truck ÜBER AMERİKALI ürünler satıyor. Donutlar, 8 katlı tatlılar, Instragram'da karşımıza çıkıp duran \"donut üstü krema üstü peynir üstü Bİ DAHA KREMA\" temalı kalp krizi geçirten yerler vardır ya, öyle bir şey. Orası da ilginizi çekiyorsa gizli gizli yiyebilirsiniz. Gizli diyoruz çünkü sonra ulan ben ne yedim öyle diye kendinizden utanacaksınız........ -Valaoritou 29 Bir OitheBlog rehberinde kahveden bu kadar az bahsedilmesi size de tuhaf geldi di mi? Yani koskoca Selanik Yeme İçme Rehberi yazdık ve içinde 1 tane kahveci yok...... İlginç..... Bunun iki sebebi var. Birincisi, ilk Selanik gezimizde yazdığımız 2 kahveci de kapanmış???İkincisi, Selanik üçüncü dalga kahveciler konusunda pek patlama yapmış bir şehir değil, dolayısıyla neredeyse denediğimiz hiçbir kahveden pek de memnun kalmadık; burası hariç. Burası aslında bildiğimiz Toms markasının mağazası, ancak aynı zamanda içinde bir kahve dükkanı da mevcut. Zaten avlusu falan da çok hoş olduğu için mekan hoşunuza gidecektir ama, o kısımdan bağımsız olarak kahveleri de gerçekten çok taze ve güzel. Dolayısıyla şehirde bulunduğumuz süre boyunca ne zaman kahvesiz kalsak üşenmeyip bir şekilde burada son bulduk, eğer yoğun şekilde kahve tüketiyorsanız ve Selanik'e gidecek olursanız ne demek istediğimizi orada çok daha iyi anlayacaksınız. Gorillas Bar: İkinci Selanik seferimizde keşfettiğimiz bu aralar acayip popüler, tıka basa dolu bir mekan. Özellikle hafta sonu oralardaysanız kesinlikle uğrayabilirsiniz, eğer kalabalık sebebiyle içeri sığışamazsanız da civarında başka popüler mekanlar var, bi' şansınızı denemiş olursunuz. Son olarak eğer alkolde gelenekçiyseniz bile menülerine bakar mısınız, çok tatlı bi' konsept yaratmışlar........ Nolur........ Vogatsikou 3: Yine ikinci Selanik seferimizde keşfettiğimiz son dönemlerin popüler barlarından. Akşam üstü saatlerinden itibaren bayağı dolu oluyor, dolayısıyla akşam yemeği öncesi bi şeyler içmeye de gidilebilir. Butler, Sinatra ve Pantheon: Bu üçlüyü bir arada yazıyoruz, çünkü konseptleri, tarzları ve gördükleri ilgi tamamıyla aynı. Üçü de gençler arasında acayip popüler, özellikle hafta sonları çılgınca dolu ve birbirlerine çok yakın lokasyonlarda yer alıyorlar. Mitropoleos ve civarındaki sokakları dolanırsanız bunlara benzer birçok kafe/bar daha göreceksiniz. Özellikle şunu tercih edin diyemeyeceğiz, çünkü hepsi aynı tatta, aklınıza yatana çökün deriz. Mikel: Şehirde birçok noktada görebileceğiniz ve çok yüksek ihtimalle bir noktadan sonra gözünüzün logosuna alışacağı kafe zinciri. Bir olayı yok. Ancak hızlı bir kahvaltı ya da kahve molası için uğranabilir. Yine de bunun yerine daha lokal kafeler keşfetmeniz daha hoş olur tabii. Ancak yine de konuyu Yunanistan bizden ucuz deyip, kestirip atmak cok dogru olmaz. Zira durum oyle olsayd?, milyonlarca Avrupal? ve Rus turist ucuz oldugu icin Turkiye yi secmezdi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/21/halkidiki-turu-notlari-gezi-rotamiz", "text": "Her sene \"abi en güzeli atlayacaksın arabaya, basacaksın Yunanistan'a\" diyen arkadaş, gel buraya, biz seni koruyacak, kollayacağız. Sen en güzel duyguların insanı, en tatlı hayallerin efendisisin, biz seninle her yola varız. Bu sene o sene, bu sene arabana atlayacak ve Halkidiki'ye gideceksin. Arabaya atlamayacaksan da basar uçakla Selanik'e gidersin, oradan Halkidiki'ye geçersin, kim tutacak seni? Hangi çılgın sana zincir vuracak? Bu sene senin senen. Bu sene kimse seni durduramaz, bu sene Halkidiki turu yapmaya gidiyorsun! Başlamadan önce gelen special thanks: Halkidiki uzmanımız, oradaki elimiz ayağımız, bize her konuda yardım eden sevgili Stelios'a buradan öpücüklerimizi gönderiyoruz. Bizim yazının yanında ondan da bayağı yardım alabilirsiniz, sitesi şurada. Halkidiki çok az bir nüfusu olan ve yaz aylarında civardaki şehirlerden insanların ve turistlerin denize girmek için tercih ettiği bir destinasyon. Zaten burada denize girmek ve tercihe göre kafa dinlemek ya da partilemek dışında pek de yapacak bir şey yok. Dolayısıyla yaz ayları dışında buraya gitme kararı alırsanız yüksek ihtimalle çok az insanla karşılaşacaksınız ve birçok mekan kapalı olacak. Evet durum aslında bizim Çeşme ve Bodrum gibi tatil destinasyonlarımızdaki durumla benzerlik gösteriyor. Ancak hani şu \"Bodrum'un kışı da ayrı güzel, ben oralara sakinken gitmeyi seviyorum\" durumu var ya, sanırsak o lokaller arasında burası için pek de yaygın bir durum değil. Yani özetle buraya kışın gitmenin bir alemi yok. Ama Selanik ve Kavala gibi civardaki şehirleri gezmeyi de planlıyorsanız ve gitmişken Halkidiki'de ne var ne yok bir göz atmak niyetindeyseniz, buraya günübirlik bir gezi düzenlemeniz fazlasıyla yeterli olur. Hava koşulları bizim güney bölgelerimizdeki iklim ile aynı şekilde ilerliyor. Yani özetle buranın olayı yaz. Temmuz-Ağustos ikilisi en sıcak olan ve turistlerin en çok rağbet gösterdiği aylar. Ama olağanüstü bir durum olmadığı sürece Haziran ve Eylül de denize girebilmek için gayet uygun bir hava durumu sunuyor ve bizce Halkidiki'ye gitmek için en ideal aylar. Bu aylarda hem dayanılmaz bir sıcak ve aşırı bir kalabalık olmuyor hem de konaklama gibi şeyler biraz daha uyguna gelebiliyor. Biz Haziran başında gittik ve sanırsak biraz da şanslı olmamızdan mütevellit hava 1 hafta boyunca 30 derecenin üstündeydi. Bu dönem deniz bir tık daha soğuk olabiliyor, hatta lokaller bu durumdan şikayetçi görünüyorlardı ama bizce sorun edilecek bir soğuklukta değildi. Ki bunu soğuk suya ayağı bile değdinde aşırı kızsal tepkiler gösteren bir ikili olarak söylüyoruz, yani bu konuda bize güvenebilirsiniz. Eğer kalabalıktan kaçmak, kafa dinlemek niyetindeyseniz Halkidiki'ye haftasonları gitmemeye özen gösterin. Çünkü haftasonları turistler dışında Selanik ve civardaki diğer şehirlerden denize girmeye gelen lokaller de oluyor. Öyle ki, Cumartesi sabahı ve Pazar akşamları Selanik ve Halkidiki arasındaki yolda bizdeki Silivri trafiğinden hallice bir trafik durumu söz konusu oluyormuş. Ayrıca eğer şansınız varsa gezinizi bayram gibi tatillere de denk getirmemeye çalışın. Çünkü bu gibi dönemlerde hem gümrük yoğun oluyor, hem de civarda gereksiz bir 34 plaka araba yoğunluğu oluşuyor. Zaten ortam Türkiye'den hallice, bir de Türkler doluşunca insan adeta \"cidden ben Yunanistan'da mıyım\" düşüncesine kapılabiliyor. Instagram sayfamızda konudan bahsettik ama buradan da es geçmeyelim, Halkidiki rotasına detaylı bir şekilde girişmeden önce Yunanistan genelinde nasıl bir rota izlediğimizden biraz bahsedelim istiyoruz. Çünkü siz de birçok insanın yaptığı gibi Türkiye'den arabayla gidiyor olacaksanız veya Yunanistan'da araba kiralayacaksanız bu civarda birkaç şehir görme niyetinde olabilirsiniz. Biz İstanbul'dan Selanik'e uçtuktan sonra Yunanistan'da araba kiralamaya karar verdik ve Selanik'ten sonra sırasıyla Asprovalta, Kavala ve Halkidiki bölgelerini dolaşarak gezimizi Selanik'te sonlandırdık. Türkiye'den arabayla gelme ya da Selanik'te araba kiralama meselesinden şuradaki Selanik rehberimizde detaylı bir şekilde bahsetmiştik, henüz okumadıysanız bayağı ayıp ediyorsunuz. Kassandra: Burası en soldaki ada ve beach barların/tesislerin yoğunlukta olması sebebiyle Halkidiki'nin en popüler noktası. Sithonia'ya göre daha küçük, daha fazla yapılaşmanın olduğu bir yer. Bu arada izninizle gitmeden birçok farklı kişiden duyduğumuz, \"Sithonia'nın denizi çok daha güzel burada hiç vakit harcamayın\" gibi söylemleri de yalanlamak istiyoruz. Kassandra'nın denizi de Sithonia kadar güzel, sadece biraz daha fazla tesis olduğu için daha kalabalık oluyor ve denizin keyfini sakin sakin çıkarmak isteyenler için daha az ilgi çekici bir nokta olabilir. Sithonia: Ortada kalan adanın adı ise Sithonia. Burası Kassandra'ya göre daha sakin, daha kafa dinlemelik bir yer. Kassandra'daki gibi beach bar ve tesisler yoğunlukta değil. Aksine burada doğa ve deniz ile daha iç içe oluyorsunuz. Ama tabii ki yine de kolaylıkla ulaşabileceğiniz ve gününüzü geçirebileceğiniz birçok koy ve plaj seçeneği mevcut. Athos: Burası en sağda kalan ve üzerinde manastırların bulunduğu özel ve bayağı acayip bir ada. Neden? Çünkü bu adaya kadınları almıyorlar ve erkekler de yalnızca özel bir izin ile girebiliyor. Yani anlayacağınız üzere burası ziyaret edebileceğiniz bir nokta değil. Öyle ki adada dişi hayvan bulunması bile yasak, bu durumu o kadar ciddiye alıyorlar! Burayı yalnızca Sithonia adasındaki Orange Beach'in olduğu taraftan ya da tekneyle uzaktan görme şansınız olabilir. Adayı üzerinden bulunan yüksek dağdan tanıyabilirsiniz. Biz Asprovalta'dan Halkidiki'ye geçtiğimiz ve Sithonia daha yakınımızda olduğu için ilk olarak orayı keşfettik ve ardından Kassandra'ya konakladığımız otel olan Porto Valitsa'ya geçmiş bulunduk. Ancak siz konaklayacağınız noktaya göre bir planlama yapabilirsiniz. Eğer Selanik'ten Halkidiki'ye geçecek olursanız ilk olarak Kassandra'ya gitmeniz daha mantıklı olabilir. Halkidiki'ye Arabayla Ulaşım: Bu konu tabii ki hangi noktadan buraya ulaşacağınıza göre değişir. Eğer Türkiye'den arabayla buraya geliyor olacaksanız İpsala'dan sonra otobanı Selanik'e kadar takip edip, ana yoldan aşağı Halkidiki'ye doğru gidebilirsiniz, ya da Kavala'dan sonra \"National Road\" olarak adlandırdıkları eski kıyı yolunu takip ederek Asprovalta gibi noktalardan geçebilir ve ara yollardan Halkidiki'ye ulaşabilirsiniz. Şayet Selanik üzerinden ilerlerseniz, yolu gideceğiniz noktaya göre yaklaşık 70-100km kadar uzatmış oluyorsunuz. Ancak bu yol daha düzgün ve daha az virajlı olduğu için zaman olarak diğer rota ile neredeyse aynı hesaba geliyor. Yani Halkidiki'ye hangi yolu takip edeceğiniz aslında tamamen nasıl bir rota izlemek, yol üstünde nerelere uğramak istediğinize ve Halkidiki'de ilk olarak hangi adaya gitmek istediğinize bağlı bir durum. Fark ettiyseniz Halkidiki rotası ve ulaşım konusundan hep arabaya göre bahsettik. Çünkü bu civarda araba kesinlikle şart! Aşağıda otobüs seçeneğinden de bahsedeceğiz ama Kassandra ve Sithonia adalarının her ikisinde de görülebilecek, yüzülebilecek birçok nokta var ve mesafeler kısa değil. Dolayısıyla kendi rotanızı oluşturmak ve esnek olmak istiyorsanız araba kiralamak en iyi seçenek. Örneğin bu civarda 30km mesafe gitmek, yollar dar ve virajlı olduğu için trafiksiz 1 saat bile sürebilir. Selanik gezi rehberinde de bahsettiğimiz gibi biz şu şirketten araba kiraladık. Ancak isterseniz otobüsle Halkidiki'ye ulaştıktan sonra şu firmadan günübirlik de araba kiralayabilirsiniz. Halkidiki'ye Otobüsle Ulaşım: Eğer Türkiye'den Selanik'e uçup direkt Halkidiki'ye gitmek gibi bir niyetiniz varsa şu firmanın hem Kassandra'nın hem de Sithonia'nın birçok noktasına giden otobüs seferleri var. Bilet fiyatları ve saatler için verdiğimiz linke göz atabilirsiniz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi mesafeler uzun olduğu için Halkidiki civarında otobüsle ulaşım sağlamak size vakit kaybettirebilir ancak eğer araba kiralama şansınız yoksa böyle bir seçeneğiniz olduğunu da bilin. O denizlere girilecek, o plajlarda uyuyakalınacak, pes etmek yok! Normal insanlar gibi tatil yapmak, plajlara bayılmak ve denizin keyfini çıkarmak niyetindeyseniz haliyle Halkidiki'de bir otel arayışına girmiş olabilirsiniz. Öncelikle şunu söylemekte fayda var, yukarıda da bahsettiğimiz gibi buranın en yoğun sezonu Temmuz-Ağustos ve bu iki ay boyunca uygun otel seçeneğini bırakın, yer bulmak bile epey zorlu olabiliyor. Hatta bizce otel kısmını ulaşımınızı ayarlamadan önce netleştirmekte fayda var. Civarda bed & breakfast konseptinden tutun, tatil köyü tadında yerler ve lüks otellere kadar birçok farklı konaklama seçeneği mevcut. Eğer ben otelden dışarı adımımı atmayacağım, kıpırdayanı dövsünler, otelden direkt denizime girerim, her şey ayağımın altında olsun diyorsanız bizce boşu boşuna kendinizi yorup Yunanistan'a kadar gitmeyin. O kadar da netiz. Arabanız varsa burada birçok güzel plaj keşfedebilir birçok farklı mekanda vakit geçirebilirsiniz. Dolayısıyla konaklama kısmına çok da takılmanıza gerek olduğunu düşünmüyoruz ama bu tabii ki nasıl bir tatil yapmak istediğinize bağlı. Bizim nerede kaldığımız konusuna gelecek olursak. Biz Kassandra'da bulunan Porto Valitsa'da kaldık. Kendileri Kassandra'nın neredeyse en aşağı kısmında kalan bir noktada yer alıyor. Ancak Kassandra'da yollar Sithonia'ya kıyasla daha düzgün ve mesafeler daha kısa olduğu için ulaşım konusunda herhangi bir zorluk çekmedik. Hatta otelin oraların en popüler plajlarından biri olan Chrousou'nun hemen yanındaki koyda bulunması bayağı bir kolaylık sağladı. Adanın en baştaki noktalarından biri olan Kallithea'ya da yaklaşık 20-30 dakika uzaklıktaydı. Yani lokasyon olarak kesinlikle önerebileceğimiz bir noktada. Odaları ise bahçe tipi odalar ve birkaç kişi beraber konaklamak için ideal. Kahvaltı menüsü ise her gün değişiyor. Yediğimiz her şey gayet özenle yapılmıştı ve çok lezzetliydi. Genel olarak oteldeki herkes çok ilgiliydi ve biz otelde böceklerle cebelleşmemiz dışında her şeyden gayet memnun kaldık. Böcek meselesi ise sanırsak Halkidiki genelinde kaçınılmaz bir durum. Son olarak otelin denize girilebilen bir iskelesi de var, bir kum plajı değil ama gördüğümüz en güzel denizlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Zaten o bölge dalış yapanlar için de popüler bir noktaymış. Buradan dalmadan önce 3 sigara art arda yakan abiye selam, ciğerlerine de geçmiş olsun. Kassandra'yı mı Sithonia'yı daha çok sevdiniz konusuna net bir cevap veremediğimiz için herhangi birine öncelik tanımayacağız. Her ikisinde de gezebilecek, denize girilebilecek yer seçeneği çok fazla. Biz de tabii ki denize girenleri izlemekle yetinerek sizin için hangi plajların ve nerelerin daha iyi olduğunu tespit edebilmek adına manyaklar gibi bir yerden öbürüne koşturduk. Oh ne güzel denize giriyorsunuz, ne güzel tatil yapıyorsunuz diyenlere de buradan selamımızı çakarız. Nikiti: Burası Sithonia adasındaki ilk noktalardan biri ve keşfe başlamak için en ideal yer. Plajında boydan boya mekan var ve bu mekanlardan tercih ettiğinizde yiyecek içecek sipariş vererek şezlonglarını kullanabiliyorsunuz. Denizi mi? İlk gördüğünüzde aaa ooo helelee amma güzelmiş gibi tepkiler göstermenize sebep olabilir ancak bizce denize girebileceğiniz çok daha güzel yerler var. Bizce değişik bir yerler görme niyetindeyseniz burada denizinde değil, yukarıdaki Old Town kısmında vakit geçirin. Burada 1800'lü yıllara dayanan tarihi evler, 1867 yılında inşa edilen Agios Nikitas Kilisesi ve bol bol küçük sevimli kafeler var. Özetle bizce Nikiti adadaki en sempatik köylerden biri. Yine de buraya fazla vakit ayırmaya gerek yok, isterseniz arabayla bile şöyle bir ortama bakıp devam edebilirsiniz. Koviou & Kalogria: Nikiti ve Neos Marmaras arasında, Nikiti'den yaklaşık 6km sonra Koviou ve Kalogria adlı 2 plaj bulunuyor. Eğer Nikiti'yi gezdikten sonra denize girmek için bir mola verme niyetindeyseniz buraları hedef alabilirsiniz, denizi muhteşem! Bu iki koyda da herhangi bir tesis yok dolayısıyla havlunuzu kuma serip kendi imkanlarınızla denize girmeniz gerekecek, onu da belirtelim. Neos Marmaras: Adadaki en bilinen diğer bölgelerden biri ve Sithonia'nın en kalabalık kasabası ise Neos Marmaras, yani Yeni Marmara. Evet bildiğimiz Marmara. Adını Marmara Adası'ndan göç eden Rumların burayı kurması sonucu almış. Burası ana yerleşim yerlerinden biri olduğu için daha çok yazlık bir belde tadında ve alışveriş, yeme içme gibi konularda biraz daha aktif. Deniz odaklı bir keşif için gitmeniz gereken yerler listesinde ilk sıralara koyamayacağınız ancak yine de belde olarak gezebileceğiniz yerlerden biri. Neos Marmaras'ı da gezdikten sonra artık hedefimizi Sithonia'nın en iyi plajları olduğunu duyduğumuz 2 yer olarak belirlemiştik; Portakali ve Vourvourou. Marmaras'tan Portakali'nin olduğu noktaya yani adanın diğer tarafına ulaşmak için ya Nikiti'ye geri dönerek adanın öbür tarafına doğru gitmeniz gerekiyor. Ya da Neos Marmaras'tan adanın aşağı kısmına doğru ana yolu dümdüz takip ederek öbür tarafa geçmeniz gerekiyor. Bizce bu ikinci seçenek çok daha mantıklı çünkü bu şekilde Toroni, Sykia ve Sarti gibi farklı bölgelerden de geçmiş oluyorsunuz. Portakali : Bizce Sithonia'nın en güzel plajları listesinde ilk 3'e kesinlikle girecek olan plaj Orange Beach. Bu kadar yakınımızda, aynı denizi paylaştığımız bir ülkedeki deniz nasıl bu kadar farklı oluyor biz de çözmüş değiliz ama burası hakikaten daha önce Türkiye sınırlarında gördüğümüz herhangi bir plaja benzemiyor. Plaj ve denizin içi kum ve çakıl karışımı ancak çakıllar çok küçük olduğu için herhangi bir rahatsızlık verecek kıvamda değil. Burada ufak bir tesis var, içecek siparişi vererek şezlonglarını kullanabiliyorsunuz. Ya da isterseniz direkt havlunuzla kuma da bayılabilirsiniz. Plaja ulaşmak için arabanızı park ettiğiniz noktadan sonra biraz aşağı yürümeniz gerekiyor. Bu arada, Orange Beach'in nüdistlerin uğrak noktalarından biri olduğunu hatırlatalım. Açıkçası oralara gittiğimizde uzanmış güneşlenirken tepemizden \"bir şey\" geçene kadar biz de bilmiyorduk. Artık sevinir misiniz üzülür müsünüz bilmiyoruz, biz söylememiş olmayalım. Vourvourou: Sithonia'nın en iyi plajlarından bir diğeri ise Vourvourou. Biz burada denize Karidi Beach'ten girdik ve kumu da denizi de bu bölgedeki en iyilerden diyebiliriz. Burası Orange Beach ile yarışır, ancak hem plajı hem de denizin içinin tamamen kum olduğu için bizim kalbimizde favori plaj olarak yer edindi. Burada herhangi bir tesis yok ancak kumu öyle yumuşak ki, havlunuzu sererek rahatlıkla saatlerinizi geçirebilirsiniz. Chrousou: Kassandra'nın en popüler plajlarından biri de Chrousou'da bulunan Paliouri plajı.. Denizinin güzel olmasının yanı sıra beach barların da yoğun olduğu bir bölge olduğundan vakit geçirmek için en çok tercih edilen yerlerden biri. Zaten yukarıda da bahsettiğimiz gibi Kassandra'nın genelinde denize girilen yerler genel olarak tesis ağırlıklı ve Sithonia'ya göre daha az bakir. Biz bu plajdaki tercihimizi Koursaros Beach Bar'dan yana kullandık. Şezlongları kullanmak için minimum 4 Euro'luk bir sipariş vermeniz gerekiyor, ki bu bir içecek ile çok kolay geçilebilecek bir limit. Fiyatlar biraz daha pahalı kabul edilebilir ancak içki, kahve, hamburger gibi birçok yiyecek içecek seçeneği mevcut. Dilerseniz aynı plajda Lefki Ammos adlı bir başka popüler beach bar da var ancak mekanların hepsi birbirine benziyordu dolayısıyla hangisi kafanıza esiyorsa orayı tercih edebilirsiniz. Pefkochori: Kassandra'da denize girilebilecek yerler listesinde karşınıza çıkabilecek bir başka nokta da Pefkochori. Burası da birçok mekan ve tesisin bulunduğu bir nokta ve denizi de diğer koylar kadar güzel. Burada, hatta Halkidiki genelinde bizim favori mekanlarımızdan biri Elephant Beach Bar oldu. Elephant Beach bar Halkidiki genelinde karşılaştığımız mekanlardan çok daha özellikli ve eğlenceli bir mekan. Gerek müzik tarzıyla gerek ortamıyla diğer mekanlardan daha farklı bir konsept yaratmışlar ve çok güzel pek güzel olmuş. Ayrıca Pefkochori Kallithea'dan sonra geceleri en hareketli olan noktalardan biriymiş ancak biz tercihimizi bölgenin en popüleri olan Kallithea'dan yana kullandık. Hanioti: Burası da Kassandra'da denize girmek için en popüler yerlerden. Plajında yan yana şezlonglarını kullanabileceğiniz, yiyip içebileceğiniz birçok mekan var ama çok da bir özelliği olduğunu söyleyemeceğiz. Ancak denizi de diğerleri gibi oldukça güzel ve civardaysanız bir yüzüp çıkmalık. Akşamları ise restoran, kafe ve dükkan bolluğu olması sebebiyle oldukça kalabalık oluyor ancak anladığımız kadarıyla daha çok ailelerin tercih ettiği bir nokta. Kallithea: Kassandra'nın en hareketli, gece hayatı için en popüler yeri Kallithea. Burada hem denize girmek için birçok tesis/bar, hem yeme içme için birçok restoran/bar, hem de gece kulübü yoğunluğu var. Yani partilemek için bir nokta arıyorsanız hedefinizi direkt Kallithea olarak belirleyebilirisiniz. Ayrıca ilginizi çekiyorsa burada Dionysos tapınağı ve Zeus Altarı'nın bulunduğu bir arkeolojik kazı alanı da var. Afitos: Burası Halkidiki'nin Alaçatası olarak nam salmış ve tarihinin M. Ö 3000'lere kadar dayandığı bir kasaba. Evet tamam sempatik bir yer olabilir ve bölgede Alaçatı'daki taş evlere benzerlik gösteren evler ve orayı andıran bir çarşısı olabilir ancak Alaçatı'nın yanına yaklaşabilir bir özelliği olmadığını itiraf etmek zorundayız. Ancak yine de Kassandra'ya kadar gitmişken buralara da bir göz atıp kasabanın içindeki Soboro Cafe'de bir kahve molası verebilir, ya da plajından denize girebilirsiniz. Halkidiki civarında yukarıda bahsettiğimiz tüm bölgelerde birçok restoran ve kafe seçeneği mevcut. Ama tabii ki buranın olayı, bizim deniz kenarı beldelerimizde de olduğu gibi balık ve meze. Zaten bu konuda Türk mutfağı ile neredeyse birebir aynı özellikleri taşıyorlar ve burada yemek konusunda herhangi bir sıkıntı çekmeniz mümkün değil. Takis Taverna: Kassandra'da akşam meze balık uzo triosu için gidebileceğiniz en iyi yerlerden biri Takis Taverna. Fourka plajında, deniz kenarında, tam gün batımında yakalamalık bir noktada bulunuyor ve gerek mezeleri gerek balıkları olsun Yunanistan gezimizde yediğimiz en lezzetli yemeklerden biriydi. Biz rakı balık masasına oturup balık yeme noktasına gelene doymuş olanlardanız ama burada tercihimizi direkt balık yemekten yana kullandık ve gayet mantıklı bir karar verdiğimizi düşünüyoruz. Balıklar günlük çıkıyor ve bizdeki gibi dolaplarına giderek gözünüze hoş gelen bir balığı seçebiliyorsunuz. Zaten aynı denizi paylaşmamızdan mütevellit balıkları da bizimkilerle neredeyse aynı olduğu için herhangi bir yabancılık çekeceğinizi sanmıyoruz. -Briki Kitchen Bar: 1 haftalık Yunanistan gezisi sonunda meze ve balık komasına girmeye yakın olmamızdan mütevellit artık farklı bir mutfak arayışına girmiştik ve Briki bizi resmen hayata döndürdü diyebiliriz. Kallithea'da bulunan ve terasından tüm koyu görebileceğiniz şahane bir deniz manzarasına sahip olan Briki hem kokteyl, hem yemek hem de servis açısından oldukça başarılı bir yer. Menülerinde dünya mutfağından birçok seçenek var ama biz tabii ki hamur işi sevenler derneği eş başkanları olarak kendimizi makarnaya verdik ve yediklerimiz gayet lezzetliydi. Kallithea'da gecelere akmadan yemek yemek veya bir şeyler içmek için ideal bir yer. Bu arada restoranın üstünde konaklayabileceğiniz odalar da mevcut, eğer gece hayatına yakın bir yerde konaklamak niyetindeyseniz burayı değerlendirebilirsiniz. Panos: Sithonia'da en iyi meze ve balık restoranı konusunda birçok kişiden aldığımız tavsiye sonucu Neos Marmaras'tan yaklaşık 10km sonra kalan ve deniz kenarında küçük bir koyda bulunan Panos'u denemiş bulunduk. Biz burayla ilgili bir şey mi kaçırıyoruz bilemiyoruz ama mutlaka gidin yiyin diyebileceğimiz herhangi bir özelliğini bulamadığımızı söylemek zorundayız. Mezeleri ve balıkları gayet sıradan ve ortam biraz fazla turistikti. Sanırsak bulunduğu nokta itibariyla daha ön plana çıkıyor. Öyle asla gitmeyin diyeceğimiz kadar değildi tabii ki ama gezimiz genelinde en az beğendiğimiz yer olduğunu söyleyebiliriz. Derdinize edeyim diyor olabilirsiniz ama porsiyonlar 2 kişi için gereksiz büyük, masayı donatma kararı almadan önce bunu aklınızda bulundurun. Fiyatlar ise porsiyonlara göre gayet makuldu. Yine tatlı bir gezi olduğu belli. Burnumuzun dibindeki cenneti daha çok kişiye ulaştırdığınız için de tebrikler canlar, insan gerçekten iç çekiyor karşı kıyıya her ayak bastığında. Yunanistan'a zaten gitmek istiyordum şimdi sizde bu kadar Detaylı ve güzel bir şekilde anlattığınız ve isteğimi perçinlediğiniz için çok teşekkürler. Yazıyı okurken ağzımın suyu aktı ancak bebekle gitmek için uygun biyer midir emin olamadım doğrusu.. Bu güzel paylaşım için teşekkür ederim. Gerçekten faydalı bilgiler var. Ama keşke gittiğiniz restorant teverna gibi menüleri fiyat listesini de paylaşsaydınız. Çok daha faydalı olurdu.. çok teşekkür ederim yakında yapacağım halkidiki seyhatim için kesinlikle çok faydalı olacak. Oldulça net bilgiler ve sade bir anlatım olmuş, teşekkürler. arkadaşlar teşekkür ederim. seyahatime ışık tuttunuz. Öncelikle blog yazınız çok güzel olmuş, keyifle okuduk. Bu yaz Halkidiki'ye gitmeyi planlıyoruz. Kassandra'da ve Sithonia'da konaklamak istiyoruz. İnternetten araştırdığım kadarıyla tekne kiralamaktan bahsedilmiş(günlük 120 euro gibi bir ücret karşılığında), biz yöredeki halk ile birlikte tur yapmak istiyoruz. Öncelikle blog yazınız çok güzel olmuş, keyifle okuduk. Bu yaz Halkidiki'ye gitmeyi planlıyoruz. Kassandra'da ve Sithonia'da konaklamak istiyoruz. İnternetten araştırdığım kadarıyla tekne kiralamaktan bahsedilmiş(günlük 120 euro gibi bir ücret karşılığında), biz yöredeki halk ile birlikte tur yapmak istiyoruz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/23/yunanisan-gezisi-notlari-asprovalta-kavala", "text": "Biliyorsunuz, Yunanistan da tıpkı Türkiye gibi gerek tarih gerek kültür bakımından oldukça zengin bir ülke. Birçok insanın gözünde deniz tatili ya da Atina ve Selanik gibi şehir gezileri ötesine geçemese de keşfedilebilecek onlarca yeri var. Doğruya doğru biz de çok uzun süre Yunanistan'a burnumuzun dibinde diye oraya her zaman gidebilirmişiz gibi bir muamele yaptık ve Yunanistan gezisi işini hep ötelemiş bulunduk. Ama sonunda vakit geldi ve Atina gezimizden sonra başka bölgelerini de keşfetme kararını aldık. Yunanistan gezisi yapmaya niyetlenip Türkiye'den oralara gidenler için en popüler yerler tabii ki lokasyon itibarıyla bize en yakın olan bölgeler. Sınıra yakın ve arabayla ulaşımın pratik olmasının verdiği kolaylıktan öte bu civarda gerek tarihi yerler, gerekse denize girilebilecek yerler açısından gerçekten çok güzel noktalar var. Başlamadan gelen not: Bize Yunanistan gezimiz için yılmadan bıkmadan her türlü yardım eden ve yol gösteren sevgili Elena'ya buradan teşekkürlerimizi sunarız. Yunanistan'ın sınırımıza yakın bölgelerinde en popüler yerler Alexandroupoli, Kavala, Thasos, Asprovalta, Selanik ve tabii ki Halkidiki gibi noktalar. Biz İstanbul'dan direkt Selanik'e uçtuğumuzdan gezimize Selanik'ten başladık ve ilk olarak orada birkaç gün konaklayarak şehri keşfettik. Ardından Kavala ve Olympiada gibi bölgeleri keşfetmek için Selanik'e yaklaşık 60km uzaklıkta, sahil kenarında bulunan Asprovalta kasabasına yerleştik. Son olarak da Sithonia ve Kassandra adalarını keşfetmek üzere Halkidiki'ye geçtik ve gezimizi tekrar Selanik'te sonlandırdık. Ancak birçok kişinin yaptığı gibi eğer siz de Yunanistan'a arabayla geçiyor olacaksanız sahil şeridini takip ederek sırasıyla Alexandroupoli, Kavala, Thasos gibi noktalara uğrayarak Selanik ya da Halkidiki tarafına devam etme niyetinde olabilirsiniz, bu da oldukça mantıklı bir rota. Hazır konusu açılmışken, Türkiye'den Yunanistan'a arabayla ulaşım konusuna şuradaki Selanik rehberimizde detaylı bir şekilde bahsetmiştik. Ayrıca eğer siz de bizimkine benzer bir rota izlemek niyetindeyseniz şuradaki Halkidiki Gezi Rehberimiz de işinize yarayabilir. Eğer Yunanistan gezisi için Türkiye'den arabayla gidiyor olacaksanız İpsala'daki sınırı geçtikten sonra Yunanistan otobanına bağlanacaksınız ve sonrasında izlemek istediğiniz rotaya göre bir karar vermeniz gerekecek. Eğer direkt Kavala veya Selanik gibi noktalara gitmek niyetindeyseniz otoban üzerinden devam edip bu noktaları hedef alabilirsiniz. Ama eğer arada başka sahil kasabalarına uğramak niyetindeyseniz National Road (haritada route 2 olarak görebilirsiniz) olarak adlandırdıkları eski kıyı şeridini takip ederek ve birçok farklı yerden geçerek ilerleyebilirsiniz. Zaten yeni otobandan önce birçok insan Yunanistan'a geldiğinde bu eski yolu kullanıyormuş. Öyle ki Asprovalta da bu kıyı şeridinde kaldığı için eskiden çok daha uğrak bir noktaymış ancak otobanın arından insanların ana yol tercihi değiştiği için çok daha lokal bir nokta haline dönüşmüş. Bizce herhangi bir zaman kısıtlamanız yoksa kıyı şeridini takip etmek çok daha keyifli. Üstelik yol gayet düzgün olduğu için pek de bir zaman kaybına uğramıyorsunuz. Kavala, İpsala sınırından yaklaşık 200km, Asprovalta ise Kavala'dan yaklaşık 80km, Selanik'ten ise 60km uzaklıkta. Asprovalta'ya ulaşmak için Kavala'dan Selanik tabelalarını takip edebilirsiniz. Biz birçok seyahatimizde yaptığımız gibi Yunanistan gezisi boyunca da mümkün olduğunca farklı farklı yerlerde konaklamayı ve şehirleri zamana yayarak keşfetmeyi tercih ettik. Selanik'te sıcaktan buhran geçirdikten ve terlemekten 3 kilo kaldıktan sonra kendimizi en yakın sahil şeridine atmak niyetinde olduğumuz için Selanik'e 60km uzaklıkta bulunan Asprovalta'ya yerleştik. Burası daha ilk gördüğünüzde bizim Ege'deki tatil beldelerini anımsayacağınız küçük bir kasaba. Bölgenin assolisti Halkidiki kadar kalabalık olmadığı ve ulaşması çok daha kolay olduğu için yerlilerin yazlık yeri olarak ya da aileleriyle tatil yapmak için tercih ettiği bir nokta. Aynı zamanda turistler de Selanik'ten günübirlik denize girmek için de geliyor. Bulunduğu lokasyon aslında tam olarak Kavala ve Halkidiki ortasında bir yerde kalıyor ve civardaki yerleri keşfetmek isteyenlerin konaklaması için oldukça ideal bir noktada. Çünkü Halkidiki gezi rehberinde de bahsettiğimiz gibi, Halkidiki civarında mesafeler çok daha uzun ve yollar daha zorlu olduğu için işler daha karmaşık olabiliyor. Dolasıyla keyfi bir gezi peşindeyseniz arada bir noktada mola vermek mantıklı bir karar olabilir. Hatta eğer Halkidiki tarafında uygun bir otel bulma konusunda zorluk çekerseniz Asprovalta'da konaklarayak civardaki bölgelere günübirlik geçiş bile yapabilirsiniz. Biz Asprovalta'yla tanışmamızın saniyesinde sanki yıllardır görüşmediğimiz eski dostlarımıza kavuşmuşuzcasına samimiyet kurduğumuz 2 kız kardeşin işlettiği Al Mare'de konakladık. Bahsettiğimiz gibi Asprovalta daha lokal bir bölge olduğu için genellikle apart otel tipi konaklama seçenekleri veya kiralayabileceğiniz daireler mevcut. Al Mare de sahilde bulunan ve tercihe göre 2 kişi veya grup olarak konaklayabileceğiniz birçok oda seçeneği olan bir apart otel. Odalar lüks, tasarım ya da \"hipster-sevindiren\" değil, aksine anneannenizin Altınoluk'taki yazlığına gitmişsiniz hissiyatı yaratabilecek tarza yerlerden bahsediyoruz. Ancak ihtiyaca yönelik her şey var, daireler çok geniş ve gayet temiz. Özellikle ailenizle veya yakın arkadaş grubunuzla konaklamak istiyorsanız gayet rahat edebilirsiniz. Bizim kaldığımız dairede deniz manzaralı bir balkon da vardı ama tabii ki her zaman olduğu gibi odada sadece birkaç saat uyumak için vakit geçirebildiğimizden pek keyfini çıkaramadık. Eğer burada konaklama şansınız olursa bizim için de o balkonda bir keyif yapın. Bir başka alternatif olarak da, sahil kesiminde yer almasa bile gerek hijyen açısından, gerek sahibi açısından kesinlikle güvenebileceğiniz Evangelia Rooms & Apartments'ta da kalabilirsiniz. Bu dairenin sahibi bizim Yunanistan'da tanışıp çok sevdiğimiz ve resmen ailemizin Yunanistan ayağına dönüşmüş olan Elena'ya ait. Türkiye'den gelen pek çok misafiri her sene sık sık ağırladığı gibi, yalnızca bir otel sahibi gibi davranmayıp kişisel meselelerinize yardım etmek için bile koşturabilecek kadar sempatik ve yardımsever bir insan. Öpücükler Elena'ya gidiyor! Asprovalta'da yapılacak şey belli; havlunuzu, içeceğinizi alıp plaja bayılacaksınız, sonra sahil kenarındaki yerlerden birinde kahvenizi içeceksiniz, akşam ise meze balık uzo triosu için lokal bir restorana gideceksiniz ve geceye devam etmek niyetindeyseniz beach bar'a gidip içkinizi yudumlayacaksınız. Yapılacak şey belli ama biz tabii ki şu an size vermekte olduğumuz tavsiyeye uymadık ve yine manyaklar gibi oradan oraya geçerek civarı keşfetmeye çalıştık. Stavros & Vrasna: Asprovalta'dan kaptırıp gittiğinizde karşınıza sırasıyla Vrasna ve Stavros kasabaları çıkıyor olacak. Her ikisi de Asprovalta'ya benzerlik gösteren, aynı tatta yerler. Denize girebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz alternatif yerler mevcut. Hazır Asprovalta civarındayken bir iki yer daha görmek isterseniz yakınlarınızda bu iki kasabanın da yer aldığı da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Drama: Asprovalta'dan yaklaşık 60km uzaklıkta bulunan Drama kentinin yakınlarında ziyaret edebileceğiniz bir takım mağaralar bulunuyor. Bunlardan en bilinenlerinden biri Alistrati Mağarası. Eğer civarda yapacak alternatif bir aktivite arıyorsanız ilginizi çekebilir. Hakkında daha detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Olympiada & Antik Stagira Kenti: Olympiada'nın yakınlarında bulunan Stagira kasabası Aristoteles'in doğum yeri olarak biliniyor. Bu bölgede 90'larda başlatılan kazı sonucu Bizans dönemine ait antik bir kent ortaya çıkmış. Kazılar günümüzde hala devam ediyor ve henüz turistlerin ziyaretine yönelik bir düzen oluşturdukları söylenemez ama bulunduğu noktadaki manzara çok güzel ve Asprovalta civarındayken uğramalık bir yer. Ayrıca Olympiada'da denize girebileceğiniz bir plaj da var. Olympiada Asprovalta'dan yaklaşık 25km, Stagira ise Olympiada merkezine 1km uzaklıkta. Halkidiki yolu üzerinde olduğu için eğer Halkidiki tarafına geçecek olursanız yol üstünde de uğrayabilirsiniz. Serres: Orta Makedonya bölgesinde Selanik'ten sonra en büyük 2. Şehir Serres. Burası Asprovalta bölgesine yaklaşık 80km uzaklıkta ve civarda keşfedilebilecek bir başka nokta. Bizim buraya uğrama şansımız olmadı ama bu bölgede gezebileceğiniz böyle bir olduğunu da paylaşmak istedik. -Kahve veya içki için sahilde bulunan Loll Cafe Bar en iyi seçenek. Buranın cafe dışında aynı zamanda denize girebileceğiniz beach kısmı da var. -Kahvaltı veya atıştırmalık için envai çeşit börek, hamur işi, ekmek, tatlı allah ne verdiyse bulabileceğiniz, Alexandros Pastanesi. Pastane ana cadde Egnatia üzerinde bulunuyor. Burada mutlaka Yunanistan'ın meşhur tatlısı Bougatsa'yı denemeyi unutmayın. Hem tatlı hem tuzlu olarak 2 çeşidi var ve inanılmaz lezzetli. -Meze, Balık, Uzo triosu için sahil kenarında bulunan Taverna Dimitris. -Beach bar veya akşam içkisi için Versus Beach Bar. Özellike Temmuz-Ağustos aylarında yani yoğun sezonlarında burada geceleri partiler yapılıyor ve çok daha hareketli oluyor. İzninizle \"Kavala'ya gitmeseniz de olur, oralarda pek bir şey yok\" diyen arkadaşlara küsmek istiyoruz. Kavala bizce Yunanistan gezisi kapsamında gördüğümüz en sempatik, tarihi açıdan en önemli yerlerden biri ve kesinlikle 1 gününüzü ayırmanıza değecek bir şehir. Kafamıza göre önemli demiyoruz tabii ki, sonuçta yüzyıllarca (1912'ye kadar) Osmanlı Devleti'nin parçası olan bir şehirden bahsediyoruz. Imaret: Burası Kavala'nın en ilginç noktalarından biri. Osmanlı döneminde Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve medrese, aşevi ve mektep olarak kullanılmış bir yapı. Günümüzde otel olarak işletiliyor ve içini gezme konusunda büyük sıkıntı çıkartıyorlar. Biz oradayken otel tadilatta olduğu için giremeyeceğimizi, yalnızca tur rehberleri eşliğinde gezebileceğimizi ve randevu almamız gerektiğini söylediler. Ancak lokallerden tadilattan önce de buraya girilemediğine dair bir takım söylentiler duyduk. Kimisi de restoranına geldiğinizde herkesi aldıklarını söylüyor. Yani anlayacağınız ortada net bir bilgi yok dolayısıyla gitmeden oteli arayıp konuyla ilgili bilgi ve gerekiyorsa randevu almakta fayda var. Imaret Poulidou caddesi üzerinde bulunuyor. -Bu arada Imaret'in hemen karşısında adını bir türlü hatırlayamadığımız ve tuhaf bir biçimde not almayı unuttuğumuz ama siyah bir tentesi olduğuna emin olduğumuz bir cafe vardı. Kahve veya içki içmek için burayı önerebiliriz. Biz gündüz uğramış bulunduk ama müzikleri de bayağı başarılıydı, sanki akşamları da eğlenceli bir ortama bürünüyor gibi bir havası vardı. Kavala Kalesi: 15. Yüzyılda savunma amaçlı inşa edilen Kavala Kalesi günümüzde dünyadaki birçok kale ile aynı amaca hizmet ediyor; tepeden şehir manzarası görmek. Önemli bir tarihi yapıya böyle sığ bir bakış açısıyla yaklaştığımız için bizi yadırgamazsınız diye umuyoruz çünkü özetle durum Kavala'daki kale için de böyle. Açıkçası biz şehri tepeden kaleye yakın başka noktalardan gördüğümüz için kaleye çıkmak için özellikle bir çaba göstermedik. Zaten kaleyi de şehrin neredeyse her noktasından uzaktan görebiliyorsunuz ama manzaralara karşı özel bir ilginiz varsa Panagia'ya kadar gitmişken buraya da uğrayabilirsiniz. Bu arada kalenin tepesine çıkmak için dar geçitlerden geçilmesi ve biraz tırmanılması gerektiğine dair bazı duyumlar aldık. Neden böyle oldu bilmiyoruz ama sanki sizi kaleye çıkmamaya ikna etmeyi bir görev bildik. Kale düşmanıyız galiba. Neyse. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Müzesi & Heykeli: Kavala sözcüğünün kafamızda yer etmesinin bir başka sebebi de Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Kendisi Osmanlı döneminde Mısır Valisi olarak bilinen, Osmanlı'ya karşı çıkıp kendi hanedanlığını kurmuş olan ve günümüzde hala Kavalılar için bayağı önem taşıyan biri. Çok özet oldu biliyoruz. Ama burada yazarın asıl söylemek istediği şey, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Panagia'da müze olarak kullanılan bir adet evi ve heykeli olması. Panagia'nın ana caddelerinden biri olan Poulidou üzerinde tepeye doğru devam ettiğinizde evini, heykeli ve Panagia Kilisesi'ni solunuzda görüyor olacaksınız. Sağınızda ise şehrin tepeden manzarasını görebileceğiniz bir nokta var. -Imaret'in yakınlarında, Anthemiou sokağı üzerinde günümüzde konser alanı olarak kullanılan eski Halil Bey Camii'si bulunuyor. -Panagia bölgesine giderken karşınıza çıkacak olan kilise eskiden bir camii olan Aziz Nikolai Kilisesi. Burası Pargalı İbrahim Paşa adına Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış ve 1926 yılında kiliseye dönüştürülmüş. -Şehirde karşınıza çıkacak olan ve İstanbul'dakini andıran su kemeri Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış, bu bilgiyi de sizinle paylaşalım istedik. -Kavala'ya kadar gitmişken mutlaka ne yapıyoruz? Kavala'nın meşhur un kurabiyesiyle obeziteye hoşgeldin partisi veriyoruz. Hatta kim bilir belki aranızdan \"OitheBlog kızlarına kurabiye alalım\" diyen inanılmaz tatlı insanlar da çıkabilir... -Kavala ve Asprovalta arasındaki sahil şeridinde bir noktada yemek molası vermek isterseniz size yolunuzun üzerinde olan Makis'i önerebiliriz. Menüde bayağı geniş bir yelpaze var ama biz meze ve balıklarını denemiş bulunduk ve gayet lezzetliydi. Zaten bizdeki mezelerle birebir aynı mantıkta olduğu için lezzetli olmaması için bayağı çaba göstermeleri gerekir. Fiyatlarda gayet makuldu ve yolunuzun üzerinde kalacağından mola vermek için ideal bir yer. Restoran Sikia adlı bir kasaba civarında kalıyor, Asprovalta'dan Kavala yönünde Route 2 üzerinde gittiğinizde yaklaşık 13km sonra solda kalıyor. Kolaylık olması açısından şuraya harita üzerindeki lokasyonunu da bırakıyoruz. Yunanistan rehberlerde çok az bahsedilen bir sürü muhteşem yere sahip. Bence Yunanistan'ı keşfetmenin en iyi yolu arabayla gezmek. Bu sayede dağ yollarına sapılıp köyler, dereler, kanyonlar çok daha iyi keşfedilebiliyor. Asprovalta, hiiim... sanirim gitmeden evvel oitheblog okumamanın zararlarını çekiyoruz. Çok yararlı oldu, verdiğiniz bilgiler için teşekkürler. Yaz tatilimiz için Asprovalta'dan yerimizi ayırttım bile."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/06/28/izlanda-hakkinda", "text": "İşte yılın o zamanı geldi. Yıllık izniniz birikmiş, tatile çıkma niyetiniz var, yanınıza heveslisinden bir yol arkadaşı da buldunuz ve tüm koşullar olması gerektiği gibi. Evet biraz dinlenmek niyetindesiniz, ancak maceraperest yanınız da sizi en azından bir başka ülkeyi tanımaya zorlayıp duruyor. Nereye gideceksiniz? Belki Paris, belki Londra ya da bir çılgınlık yapıp Bangkok... Seçenekleriniz arasında İzlanda lafı geçiyor mu? Sanmıyoruz. Ancak bu İzlanda'nın son dönemlerde okulun en popüler kızı tadında bir üne sahip olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Eminiz özellikle Türkiye'de yaşayan biri olarak bu aralar karşınıza sürekli çıkan bu \"ütopik\" ülkeye karşı biraz olsun merak duymaya başlamışsınızdır. Zaten mesai arasında çaktırmadan girdiğiniz sitenin \"İşte En Yaşanılası Ülkeler\" listesinde ilk sıralardan yer kapmış ya da \"Ölmeden Önce Görmeniz Gereken Ülkeler\" başlıklı bir makalenin zirvesine bayrak dikmiş bu adada ne varmış bu kadar diye düşünmeniz pek de tuhaf değil. Doğruyu söylemek gerekirse, bizim İzlanda maceramız da benzer bir merak ile patlak verdi. Birçok kişinin ulaşılması imkansız bir ülke olarak gördüğü ya da dünyanın bir diğer ucu olarak değerlendirdiği İzlanda'ya gideceğimizi söylediğimiz günden itibaren, çevremizdekiler bize adeta Vasco da Gama muamelesi yapmaya başladı. Döndükten sonra ise sanki ülkeyi biz kurmuşuzcasına kat kat daha fazla soru almaya başladık. Daha konuya girmeden itiraf etmekte fayda var; İzlanda'da turist olmak mükemmel bir duygu! Zaten Instagram'daki paylaşımlarımızda her fotoğrafın altına 23423 tane övgü dizmemizden de anlamışsınızdır diye tahmin ediyoruz. Özellikle doğası o kadar etkileyici ve o kadar el değmemiş izlenimi yaratıyor ki, insanı dünyadaki ve hayatındaki tüm sorunları unutacak noktaya bile getirebiliyor. Öyle ki, İzlanda'dan döndükten sonra bizim için de hayat eskisi gibi olmadı desek yeridir. Oraya ayak bastığımız andan itibaren turist olmanın ötesine geçerek İzlanda'da yaşamaya başlasaydık ya da İzlanda'da doğmuş olsaydık hayatımızın nasıl olabileceğini sorgulamaya başladık. Bu konuda yalnız olmadığımıza eminiz. İzlanda şu an Türkiye de dahil birçok ülkede kaçılası bir yer olarak görülüyor ve hakkında daimi olarak \"kusursuz ülke\" izlenimi yaratılıyor. Peki bu gerçekten doğru mu? İzlanda'da yaşamak gerçekten de tüm sorunlarınızdan büyük ölçüde arınmak ve çoğunlukla mutlu olmak anlamına mı geliyor? Gelin beraber inceleyelim. Başlamadan gelen not: DEV İzlanda gezimizden tüm notlar için şuraya bakabilirsiniz. - Yukarıda lafını geçirip detaylandırmamak olmaz. Her sene adamın sinirini bozup, haritanın kuzeyine doğru baktıran \"Dünyanın Refah Seviyesi En Yüksek Ülkeleri\" listeleri, dönemsel olarak değişkenlik gösterse de, zirvedeki isimler genellikle değişmiyor ve İzlanda'da bu listenin daimi üyesi olmaktan asla vazgeçmiyor. Özellikle insan hakları, eğitim sisteminin gelişmişlik seviyesi ve ülke içi emniyet konusunda İzlanda; Finlandiya, Norveç, Danimarka gibi ülkelere bile fark atacak noktada. Ekonomik açıdan baktığımızda daha dün iflas etmiş bir ülkenin nesi yaşanılası olacak düşüncesi kafanızda belirmiş olabilir. Fakat Türkiye'deki %10,1 işsizlik oranını göz önünde bulundurup bir de üstüne gizli işsizlik oranını ekleyince, İzlanda'nın %4 civarında seyreden oranı kulağa çok da endişe verici gelmiyor değil mi? - Söz konusu kadın erkek eşitliği olunca, birçok kaynağa göre İzlanda'dan iyisi yok! Konuyu tarihi boyutuyla ele alacak olursak, aslında bu noktaya nasıl geldiklerini anlamak çok da zor değil. Bundan 40 sene önce, 24 Ekim günü İzlandalı kadınların %90'ı işe gitmeyi, yemek yapmayı hatta o gün için çocuklarına bakmayı bile reddettiler ve bu hareket İzlanda tarihinde, kadınların başarılı bir şekilde sonuçlanan eşitlik arayışının dönüm noktası oldu. Öyle ki, bu hareketten kısa bir süre sonra, Avrupa'nın ilk kadın devlet başkanı ve dünyanın seçimle başa gelmiş ilk kadın devlet başkanı unvanlarını alacak olan Vigdis Finnbogadottir ülkenin başına geldi. Tam 16 sene boyunca devlet başkanlığı yapan Vigdis İzlanda'da kadın erkek eşitliğinin günümüzdeki konumuna ulaşmasının ve kadınların sosyal yaşantıdan, iş hayatına kadar her alanda aktif olmasının en büyük öncülerinden biri oldu. Şu an İzlanda parlamentosunun %40'ını kadınlar oluşturuyor. - Kadın erkek eşitliği demişken tabi ki yalnızca kadın haklarından bahsetmekle kalmayacağız. İzlanda hakkında bir diğer övülesi durum da doğum izninin toplamda 9 ay olması ve bu iznin üç ay anne, üç ay baba, geri kalan üç ay için ise ebeveynlerin tercihine göre anne ya da baba arasından seçilmesi. Bu şekilde kadınların kariyer hedeflerine saygı duymak amaçlandığı gibi, erkeklerin de çocukların bakımında kadın ile eş değer sorumluluk alması amaçlanmış. Alkışlar bizden İzlanda'ya gidiyor! - İzlanda'nın en ön plana çıkan özelliği tabi ki eşi benzeri bulunmaz doğası. Doğa deyince tipik bir şehir insanı olarak aklınıza \"şöyle şehrin ortasında büyük bir park olsa\" düşüncesi geliyor olabilir, ancak burada işler o şekilde yürümüyor. Şayet İzlanda'da yaşıyor olsanız, arabanızda yolda giderken yanınızda bir gayzer metrelerce yukarı su fışkırtabilir, ülkedeki onlarca yanardağdan biri kül püskürtebilir ya da buzullarla dolu bir gölle karşılaşabilir ve bunu tepenizden güvercin uçup geçmişçesine normal karşılayabilirsiniz. Üstelik İzlanda konumu ve doğa koşulları itibariyle size kendinizi Yüzüklerin Efendisi'nden fırlamış bir ortamda hissettirmekle kalmıyor, aynı zamanda kum fırtınası ya da kuzey ışıkları gibi aşina olmadığınız doğa olaylarıyla da tanıştırabiliyor. Hal böyle olunca İzlanda'nın doğasını en iyi şekilde koruyan, muhafaza eden ve doğaya saygı duyan bireylerden oluşan bir ülke olmasına pek de şaşırmasak da, bu ülke çapında yer yer konuyla ilgili sorunlar yaşanmadığı anlamında da gelmiyor. Özellikle volkanik toprakların tarıma elverişli olmaması durumu aslında ülke genelinde sebze ve meyve üretiminde problem yaşanmasına sebep oluyor. 2010 yılında patlayarak ta oralardan Avrupa'nın hava trafiğini adeta durduran ve adını okuyabilmek için 40 fırın ekmek yemeniz gereken Eyjafjallajökull'dan söz etmiyoruz bile. Üstelik kendisi ülkenin en büyük yanardağı bile değil! Yine de sırf ülkede hiç sivrisinek bulunmaması sebebiyle bile insanın tası tarağı toplayıp İzlanda'ya gidesi geliyor, orası ayrı mesele... - Siz de Harikalar Diyarı'na ulaşmanın bile İzlanda'ya ulaşmaktan daha kolay olduğu izlenimine kapıldıysanız sizi garipseyecek değiliz. Sonuçta okyanusun orta yerinde hiçbir kıtayla bağlantısı olmayan, 103.000 km2'ye yayılmış acayip bir memleketten bahsediyoruz; denizi ayrı deniz, havası ayrı hava. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi üstüne üstlük adanın yalnızca %25'inde yaşam var. Geri kalanında ne var diye soracak olursanız çoğunlukla az önce söz ettiğimiz doğal \"güzelliklerden\" oluşuyor. Tabi ki bu doğal güzellik olarak adlandırdığımız oluşumlar yalnızca bilgisayarınıza arka plan ya da Instagram profilinize malzeme olmakla kalmıyor, aynı zamanda jeotermal su kaynakları sayesinde ülkedeki ısınma ve elektrik ihtiyacının kayda değer bir bölümünü giderilebiliyor ya da evinizin musluğundan hayatınızda içebileceğiniz en lezzetli suyu bile içebiliyorsunuz. Ülke çapında yenilenebilir enerji kullanımının yaygın oluşu da, hem hava kirliliğini, hem de ülkenin enerji kaynağı konusunda dışarı bağımlı olma ihtimalini son derece azaltıyor. Ülke olarak öyle bir iddiaya sahipler ki, uzun vadede İzlanda sınırları içinde herhangi bir alanda gereksinim duyulabilecek enerjiyi yüzde yüz kendi kaynakları üzerinden sağlayabilecek tek ülke olabileceklerini ön görüyorlar. İzlanda genelinde bu tip bir kaynağa ulaşmak o kadar sıradan ve kolay bir durum ki, jeotermal enerjinin kullanımı ilk olarak 1900'lü yılların başlarında, bir çiftçinin şans eseri, evinin altındaki sıcak kaynak suyunu yanlışlıkla keşfetmesi ve kullanıma geçirmesi sonucu başlamış. - Bir LGBT birey olarak İzlanda sınırları içinde yaşamak tartışmasız bir şekilde başınıza gelebilecek en iyi şeylerden biri. Bu sene Onur Haftası'nda vali Daggur Eggertsson'un Reykjavik'in en ünlü caddelerinden birinin gökkuşağı renklerine boyanmasına yardım etmesinden mi dem vuralım, dünyanın ilk eşcinsel devlet başkanının İzlanda'dan çıkmasından mı bahsedelim, yoksa bir önceki vali Jon Gnarr'ın Onur Yürüyüşü'ne peruk, ruj ve elbiseyle katılıp açılışı yapmasından mı, inanın biz de karar veremiyoruz. Dünya üzerinde eşcinsel evliliğin meclisten hiçbir ret oyu almadan geçebildiği tek ülke olan İzlanda, aynı zamanda son dönemlerde yurt dışından gelen eşcinsel bireylerin de evlenmeyi en çok tercih ettiği ülkelerden birine dönüşmüş durumda. Bu konuda dünyanın geri kalanının İzlanda'dan öğreneceği çok şey var galiba. - İzninizle Türkiye'de yaşayan bireyler olarak İzlanda hakkında oldukça ilginizi çekecek bir konuya değinmek istiyoruz; İzlanda polisi görev başındayken silah taşımıyor! Evet evet yanlış duymadınız, istisnai durumlar dışında polis hiçbir şekilde silah taşımıyor, çünkü ülke genelinde polisin silah taşımasının sorunların önüne geçilmesinden çok daha fazla sorun yaratacağına dair bir inanç var. İşin enteresan yanı, bu düşünce sadece teoride değil, pratikte de olumlu sonuç vermiş ve İzlanda dünyanın suç oranı en düşük ülkelerinden biri olarak biliniyor. Ülkede polisin bir vatandaşı öldürdüğü tek olay, 2013 yılında bir saldırganın polise ateş açması sonucu gerçekleşti ve bu durum da İzlanda gündemini uzun süre meşgul etti. Bu noktada sizi daha da şaşırtmak için şu detayı da eklemeden edemeyeceğiz; İzlanda nüfusunun neredeyse üçte biri silah sahibi. Özellikle avlanma vb. alanlara ilgi son derece yoğun olduğu için silah kullanan çok sayıda insan (329.000 civarı bir nüfusa sahip olan ülkede yaklaşık 90.000 civarı silah bulunduğu söyleniyor) bulunmasına rağmen suç oranının bu denli düşük olması, birçok araştırmacı ve gazetecinin makalelerine konu olacak kadar ilginç bir durum olarak kabul ediliyor. Yapılan araştırmalar, diğer İskandinav ülkeleri ile birlikte İzlanda'da da suç oranının bu kadar düşük olmasını toplumsal sınıflar arası büyük bir uçurum olmamasına ve toplumun büyük bir kısmının kendisini \"orta sınıf\" mensubu olarak değerlendirmesine bağlıyor. Olur da bir gün İzlanda'ya ayak basacak olursanız insanların bebek arabalarını içinde bebekleri ile birlikte sokakta rahatlıkla bırakmalarına biraz daha az şaşırmanızı sağlayabilmişizdir diye düşünüyoruz. - Buraya kadar kah güldük, kah eğlendik ve bol bol kıskandık, ancak şimdi sevenlerinden özür dileyerek bizi İzlanda ile kanlı bıçaklı hale getiren bir meseleye parmak basıyoruz: İzlanda Mutfağı! Her şey bu kadar güzel, bu kadar yolunda olunca bir yerde bir sıkıntı yaşamadan olmuyor tabi. Az önce de şöyle bir söz ettiğimiz gibi İzlanda toprakları tarıma pek de elverişli olmadığı için, çoğu sebze ve meyve adeta altın değerinde. Bu sebeple et ağırlıklı yemekler bol bol tüketiliyor. Et yemeği derken bahsettiğimiz şey iskender değil tabi. Daha çok çürümüş köpek balığı, balina, kuzu kellesi gibi şeylerden bahsediyoruz. Hatta bu geniş yelpazeye İzlanda'da sık sık görebileceğiniz dünyalar şirini Puffin kuşunun eti de dahil. Biz evde beslemeye niyetlenmiştik ama, onlar kararlarını yemekten yana kullanmışlar... Tek derdiniz bu olsun dediğinizi duyar gibiyiz, ona da diyecek lafımız yok. - Bu kadar İzlanda'dan söz etmişken Jon Gnarr'ı es geçmek olmaz. Google'a girip Jon Gnarr diye aratacak olursanız karşınıza Reykjavik'in eski valisi olduğu ile ilgili bir takım bilgiler çıkacaktır. Fakat durum yalnızca bundan ibaret değil. Kendisi aynı zamanda bir komedyen, bir punk grubunun solisti ve bir oyuncu. Ayrıca zekası ve bakış açısı ile tam bir ironi ustası diyebiliriz. Jedi kostümüyle ortalıkta dolandığı da olmuş, Onur Yürüyüşü'ne kadın olarak katıldığı ve \"Üzgünüm, vali yürüyüşe katılamayacak, yerine ben geldim\" diye açıklama yaptığı da, Yoko Ono ve Lady Gaga ile vakit geçirdiği de... Üstelik ofisinin duvarları, hatta bilgisayarının üstü bile ünlü sokak sanatçısı Banksy'nin eserleri ile dolu. İster inanın, ister inanmayın, hiçbir politik geçmişi olmayan bu ilginç adam, seçimlerde türlü vaatlerde bulunmak yerine, Reykjavik'in sorunlarının üstesinden gülümseyerek ve gülümseterek gelebileceğini söyledi ve sözünü büyük ölçüde tutmayı başardı. Yazı gayet güzel, lakin bir eksiğinizi gidermek isterim. Lakin İskandinavya ülkelerinin gelişmişlik seviyeleri birbirine çok yakındır, buna milli gelir de dahil. Yani fark atma diye bir durum yok. Çok ufak farklılıklar vardır aralarında, hepsi de birbirinden örnek alır. Örnek verirsek, Finlandiyada bir kanun vs. değişecekse İsveçte nasılmış, Danimarkada nasılmış diye araştırılır ilk önce. Eğitim sisteminde de Finlandiya hala dünyanın en iyisidir. Orda da bir yanlışlık mevcut. Ayrica Lezbiyen Başbakan Johanna Siguroardottir'i unutmuşsunuz. Jon Gnarr ise şu an 10 bölümlük bir İzlanda dizisinde oynamaya başlamış. Ayrica kendisine çocukken zihinsel engelli raporu verilmiş. Seçimlere ise tamamen şaka yollu girmiş, kazanınca gayet şaşırdığını söylemişliği var. Harika bir yazı olmuş çok teşekkürler, ellerinize sağlık!! Bu haftasonu ben de Izlanda yolcusuyum:) cok keyif alarak okudugum bir yazi olmus. Tesekkurler!! Yazım tarzıyla bir ülke ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Keyifle okudum. Yurtdışı kavramı SUBJEKTIF 'dir. Yani her kişinin bakış açısı, yaşam tarzı ve beklentisine göre değişir. Dolayısıyla sizin için güzel olan bir yer başkası için olmayabilir.35'in üzerinde ülke gezdim ve halen gezmeye devam ediyorum. Her ülke hakkında yorum yazarken, deneyimlerimi paylaşırken cümle sonlarına \"BENIM BAKIS AÇIMA GÖRE DİYE DÜŞÜNÜYORUM- KİŞİSEL FİKRİM\" v. b. kelimeleri eklerim. Örnek: benim begendigim bir mimariyi baskası begenmeye bilir. Kısaca: yazınız sizin bakıs acınıza göre izlandanın tasvir edilmesi. merhabalar. arkadaşın yazısından çok yorumunuz dikkatimi daha çok çekti. bu sebeple gezdiğiniz tüm ülkeler içerisinde kendi bakış açınızla rn beğendiğinizin hangisi oşduğunu inanın çok merak ettim ve dayanamayıp sormak istedim. ilk üç desek beğendiğiniz hangileri olurdu. cevabınızo viddi anlamda sabırsızlıkla bekliyeceğim. iyi akşamlar. Çok güzel bir anlatımla birleşmiş bir keşif olmuş, hepimizin dönem dönem bırakıp gitmek istediği zamanlarda neden uğrak yerimiz olmasın.... yazı ve yorumlar çok güzel, sadece ukala birisinin bir yorumu dikkatimi çekti, kendi bakış açısına göre diyecekmişya yazan kişi, be akıllım zaten yazan kişi kendisine göre anlatır. Bu yazmanın bir özelliğidir. o arkadaş 35 ülke gezmiş ama boş gezmiş.. yazı süper resimler ve anlatım süper.. copy yapıp bir yerlerde paylaşacağım üzgünüm.. ama isminizi de not düşerim. asla kendim gittim falan diye palavra sıkamama. zaten..10 puan üzerinden yıldızlı 10 puan. özgür ve akıcı bir dill bayıldım. Gezmiş gibi oldum İzlanda yı çünkü anlatım harika... o bir kişinin yorumu sadece gıcık onuda silin hatta derim alttaki yorumlardan.. Yazı güzel, ülke güzel ama ben soğukları sevmiyorum 🙂 benim için 12 ay yaz mevsimi olmalı mesela tayland gibi. Emeğinize sağlık güzel değerlendirmelerde bulunmuşsunuz ancak bir düzeltme yapmak isterim. İzlanda'da musluk suyu içilmiyor, jeotermal su olduğundan dolayı kükürt oranı epey yüksek ve bariz kokulu bir suyla karşılaşıyorsunuz. Hatta ilk duşunuzu aldıktan sonra daha fazla kirlenmiş hissedebilirsiniz 🙂 Fakat bunu bir olumsuzluk olarak görüyorsanız tanıştırayım; İzlanda'nın tek olumsuz yanı bu."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/07/18/goteborg-gezi-rehberi", "text": "Bahsi geçtiğinde yurdumuz insanı tarafından sırıtmayla karşılanır ve \"O nasıl isimmiş?\" tepkisine yol açardı Göteborg. Neyse ki, son dönemlerde giden öğrenci ve festival kitlesiyle bu diyalogdan bir nebze uzaklaştık. İnsan ve cüzdan canlısı olmasıyla Stockholm'ün gölgesinden nihayet sıyrılıp kendi gezgin kitlesini oluşturmaya başlayan bu liman kenti, İskandinav yarımadasının en gözde rotalarından biri olacak gibi gözüküyor. OitheBlog'da daha önce yayınlanan İsveç: Malmö, Lund ve Göteborg Üzerine söyleşi yazısı ardından aldığım e-postalar da bahsettiğim ilginin destekleyicisi niteliğindeydi. Hal böyleyken OitheBlog'un güzide okurlarını daha fazla merakta bırakmayalım dedik. Bu içeriği, Türkiye ziyaretlerimde maruz bırakıldığım soruları da göz önüne alarak belirledim. Yani en basit anneanne sorusu olan, \"O soğukta nerede geziyorsun?\" ile barista ahbabın, \"V60 demleyen neresi var?\" merakını giderebilecek geniş bir yelpazeden söz ediyorum. Şehri yerlisiymişçesine gezerken, gittiğiniz mekanlarda \"Bana her zamankinden!\" deme isteği duyabilirsiniz! - Göteborg hem İstanbullulara, hem de İzmirlilere sempatik gelebilecek bir şehir. İstanbul misali, şehrin ortasından deniz geçiyor ve köprü var. Köprüyü yürüyerek ve bisikletle de geçebiliyorsunuz. Anadolu ve Avrupa yakası ya da Karşıyaka, Göztepe arası bir çekişme de mevcut. Göteborg'un en büyük kulübü IFK Göteborg, melekler ya da yoldaşlar lakabıyla bilinir. Daha küçük çaplı rakip kulüp GAIS uskumrular olarak tanınır ki, bir balıkçı şehrinin futbol takımı için isabetli olduğunu düşünüyorum. Adalar vapuru dilerseniz o da var, simit çay yerine kanelbulle ve kahve alıp, irili ufaklı adalardan birine gidebilirsiniz. Ama martılarını eğitmemişler, vapura yakın uçmadıkları gibi, attığınız kek parçalarına tepki bile vermiyorlar. Peki İzmirlilerin gönlünü nasıl alacaksın derseniz, zaten Göteborg İsveç'in İzmir'i diyebiliriz. Stockholm İstanbul ise, Göteborg da Stockholm ile yarışan, daha mütevazi, çekirdek/çiğdem, simit/gevrek gibi farklı kelimeleri olan ikinci en büyük kent işte! - Göteborg'un kendine has bir lehçesi vardır. Stockholmlüler standart İsveççe konuştuklarını öne sürüp, Göteborg lehçesine alaycı yaklaşsalar da, Göteborska melodikliği ve hecelere basmasıyla kulağa gayet sempatik gelir. Göteborg kelimesini yerlisi \"yöt-te-boğ-ri\" şeklinde telaffuz eder, kulağa ne kadar egzotik geliyor değil mi? Stockholm'un ise bir alengiri yok. Yani bir \"Yötteboğri'den yeni döndüm şekerim!\" demek var ki, Liverpool'u \"livıpuul\" diye söyleyen futbol muhabiri süksesi oluyor (2001'in büyük olaylarındandı hatırlarsınız.) - Vikings takipçileri, dizinin aslında saganın aslının dallandırılıp budaklandırılmış hali olduğunu bilirler. Neyse efendim, dizide de gördüğünüz üzere Viking tarihinde Bohuslan coğrafyası çok önemlidir, yani Göteborg'un da içinde bulunduğu batı kıyısı. Danimarka, Norveç ve İsveç Vikingleri'nin hem savaştığı hem de seviştiği bu alan, İsveç'e gelen tüm yabancı ürünlerin de giriş noktası olmuştur. Yani Göteborg ezelden beri hem çok kültürlü hem de trendsetter bir yer idi. Mesela, İsveç'e kahve ilk defa 1685 yılında Göteborg limanından girmiş, yeniliğin bayrak taşıyanı değil de nedir bu? - Sadece Nordikler'in eli değmemiş Göteborg'a. Göteborg'a ziyaretinizde bazı caddelerde \"Burası bana nereyi anımsatıyor yahu?\" diye ters köşe olacaksınız. Danimarkalılar 1600'lerin başında şehri yakıp, mundar ettikten sonra, Hollandalılar şehri tekrardan inşa ediyorlar. Kolonici monarşilerin ata sporu olan şehir inşasını Manhattan yani New York ve Jakarta'da deneyimleyip, aynı düzeni Göteborg'ta kuruyorlar. Dolayısıyla, kanalları ve kimi cadde-ev düzenlemeleriyle hem Amsterdam hem de Manhattan havası var Göteborg'da. Bu tür bir şehir düzeni İsveç'te başka bir yerde yok. On yedinci yüzyılda İskoçlar şehre yerleşiyor, İngiliz ve Fransız diplomatlar derken, Göteborg'da en yaygın isimlerden biri Kelt kökenli Kenneth adı oluyor! Yerleşen İngiliz ve İskoç ailelerinin şehre etkilerinden dolayı bugün Göteborg'un bir lakabı da Küçük Londra. - Göteborg bir liman kenti olarak ülkenin zengin kesimine ev sahipliği yapmış olsa da çok sağlam bir isçi sınıfı kültürü de var. Madende çalışanlar, fabrika isçileri, balıkçılar genelde Göteborg ile özleştirilir. Stockholm ve çevresi sınıf atlamaya çalışan insanlardan oluşur, kentli olmak önemlidir. Fakat Göteborg isçi kimliğiyle gurur duyan bir yerdir ve bugün hala aynı hissi verir. Ülkenin en iyi on üniversitesinden ikisine; Göteborg ve Chalmers'a ev sahipliği yapması dolayısıyla hem isçi şehridir Göteborg, hem öğrenci, hem varlıklı kesimi vardır hem mütevazı. - Göteborg'un proletarya ruhunun yanında, müzisyenliği de en belirgin kimliklerinden biri. Modern halk ozanı Cornelis Vreeswijk, akustik eserleriyle şehrin gönül adamı. İsveç'in Teoman'ı diyebileceğimiz Hakan Hellström, Göteborg'la özdeşleşmiş bir isim. Müziğin ve şehrin başrolleri paylaştığı, Hellström'ün hikayesini baz alan bir film de önerelim hemen, Kann Ingen Sorg För Mig Göteborg. The Cure hazzı veren İsveç'in kült gruplarından Broder Daniel, elektronik indie'nin ilahı The Knife, son zamanlarda kendimizi dinlemekten alamadığımız Little Dragon, Timo Raisanen ve Jose Gonzales de bu şehrin çocukları. Bunları saymamın sebebi net: 90'lara damgasını vuran vatkalı pop ekolü Ace of Base de Göteborg'dan ve bir nebze hatıralarımızdan silmek istedim. - Şimdi Göteborg'u benim nezdimde en ilginç kılan özelliğinden bahsetmek isterim. İsveç denilince akla metal müzik geliyor fakat iki sene boyunca bu tarzda insan görmedim! Ya metroseksüeller ve Barbie bebekler vardı, ya hipsterlar ya da hiphopcılar taa ki Göteborg'a gelene kadar. Göteborg enstrümanlı müziğin hala el üstünde tutulduğu, her tarzdan insanın dolaştığı, alternatif hayatları hor görmeyen bir yer. Meğer o İsveç metalci prototipinin bölgesi Göteborg imiş! Zati Dark Tranquillity, In Flames, Evergrey, Graveyard gibi devler de buradan çıkma. Göteborg'da iki adet havaalanı bulunmakta. Bir tanesi Avrupa yakası olan Hisingen Yarımadası'nda ve ismi Göteborg City Airport Save Flygplats olarak da adı geçiyor. Eğer Hisingen bölgesinde kalıyorsanız, bu havaalanına inmek daha mantıklı. Buraya genelde Ryanair uçakları indiği için, Türkiye'den buraya inme olasılığınız yok gibi. Bu havaalanı, şehir merkezine, Central Station ya da Brunnsparken'i merkez olarak alırsak yaklaşık 16 kilometre uzaklıkta. Fiyatı 79 SEK yani yaklaşık 27 TRY. Toplu taşıma ağı gayet konforlu olduğundan, otobüs ve tramvayla da şehre gelebilirsiniz. 36 numaralı otobüs ile Hjalmar Brantingsplatsen durağında inip oradan gitmek istediğiniz yerler için tramvay hatlarına bakabilirsiniz. Diğeri, İsveç'in ikinci en büyük havaalanı olan Göteborg Landvetter Airport ve Türk Havayolları'nın uçakları buraya iniyor. Şehirle alakası olmayan, bomboş bir arazide olduğundan, merkeze sadece havaalanının kendi otobüsleriyle gidebilirsiniz. Bileti otobüs durağının yanındaki makinadan alabilirsiniz ya da Pazartesi-Cuma 10:00-18:00'de açık olan bilet kontöründen temin edebilirsiniz. Otomatik makineyi kullanmak çok basit, dolayısıyla direkt oradan alin derim. Kredi kartınızla, 8-17 yaşları arası bileti 79 SEK'e, yetişkin biletini ise 95 SEK'e (33 TRY) satın alabilirsiniz. Yarım saat içinde Central Station'a varacaksınız. Taksiye binmeniz gerekiyorsa, Landvetter'den şehir merkezine en az 300 SEK (103 TRY) gibi bir para tutuyor, ama kimi taksiciler 400 SEK civarı bir fiyat da verebilir. Mesela 4 kişiyseniz ve bagajlarınız ağırsa, taksi tercih edebilirsiniz, otobüsle denk fiyata tekabül edecektir hemen hemen. Taktiğiniz basit, her taksinin camında gündüz ve gece sabit ücretleri yazar. Mesela havaalanından şehir gündüz saatlerinde 300 SEK'tir genelde. Ama taksi şoförüne sorarsanız, size 450 SEK gibi bir fiyat verebilir, dolayısıyla önce sabit fiyatlara bakin, pazarlığınızı ona göre yapın. Tren, otobüse göre daha pahalı, ama bazen uygun biletlere rastlanıyor. Bilet fiyatlarını kontrol etmek için ya da önceden almak için şu adresi kullanabilirsiniz. Malmö ve Kopenhag gibi güney bölgelerden geliyorsanız şu sayfadan bilet alımı yapabilirsiniz. Göteborg'un kışları yağışlı oluyor. Bitmek bilmeyen yağmur ve gri gökyüzü dolayısıyla insanların yüzleri genelde asık olur. Kar yağdığı zamanlar hava yumuşar ve şehir daha aydınlık olur, bu yüzden şehri gezmek daha keyiflidir. Bahar ayları serin olur, güneş bir açar, bir kaybolur dolayısıyla en dengesiz mevsimdir. Yazları aslında 30 dereceyi görebilen Göteborg, sıcaklarda bambaşka bir şehir haline gelir. Yerliler daha güler yüzlü olur, bir festival biter diğeri başlar, parklar, kafeler insanlarla dolar, ada feribotları kalabalıklaşır. Şehrin en büyük 10 etkinliği hangi aylarda oluyor, kısaca bir bakalım. Gördüğünüz üzere, Göteborg'un en aktif zamanı Haziran ayı. Havanın da düzelmesiyle, Göteborg'u ziyaret için en ideal zaman. -Gothenburg Film Festival: Ocak sonu, Şubat'ın ilk haftası Göteborg'daysanız, İskandinavya'nın en büyük uluslararası film festivalini kaçırmayın derim. Mesela 2016'nin tarihleri 29 Ocak-8 Şubat olarak belirlenmiş. -International Science Festival: Bilim aşkına, Göteborg her sene, Avrupa'nın en prestijli bilim festivaline imza atıyor! Nisan ayında (2016'da 13-17 Nisan) gerçekleşen festivale her sene 70,000 civarı kişi katılıyor. -Valborg: Her Nisan'ın 30'u, İsveçliler parklara doluşur ve Valborg kutlarlar. Valborg'da özellikle üniversite öğrencileri coşar, bu sebeple şehrin muhtelif yerlerinde alkolden ağzı burnu dönmüş gençler görürsünüz. Göteborg'da Slottskogen parkında kutlayın, bizden geçti artık demeyin, akşamında da devasa boyutta yakılan kamp ateşi etrafında içkinizi yudumlayın. -The Picnic Festival: Fasulyeden İsveçli olmak isteyenler, İsveç'in ulusal günü 6 Haziran'da kutlanan ve birçok müzik grubunun sahne aldığı bu toplu pikniğe katılabilirler. -Summerburst: İskandinavya'nın ilk güncel müzik festivali, dans müziği tutkunları için son 5 yılın en heyecan verici şehir etkinliği oldu. Genelde Haziran ayının son iki günü belirleniyor. -Midsummer Celebrations: İsveççede Midsommar denilen ve yazın kutlandığı bu Hıdırellez tadındaki etkinlik, şehrin parklarında toplu halde kutlanır. Bir direğin çevresinde kurbağa dansı yapan İsveçlilerin absürt hallerini izleyip, sahne alan folklorik müzik ve dans gruplarıyla yerli kültüre yakınlaşabilirsiniz. 19-25 Haziran tarihlerinde, şehrin birçok yerinde Midsommar etkinlikleri oluyor. -Göteborg Music Festival: İsveçliler bando takımlarına bayılırlar, dolayısıyla İskandinavya'nın en büyük bando festivalini tertiplemelerine şaşmamak lazım. 50,000 kadar müzisyenin katılımıyla, 26-30 Haziran'da gerçekleşiyor. -Gothenburg Book Fair: Okulların açılmasından midir bilinmez, şehrin kitap ayı Eylül. Bu kitap fuarı İskandinavya'nın en büyük kültür etkinliği ve her sene 100,000 civarı katılanı oluyor. 2016 için tarihleri 22-25 Eylül olarak belirlenmiş. Şehri hareketlendiren ve kalabalıklaştıran, desteklediğimiz olaylardan. -Gothenburg Culture Festival: İşte şehri coşturan, sokaklarda geç saatlerde bile kalabalıklar görmenizi sağlayan, altı günlük bir şenlik! Ağustosun ikinci haftası oluyor ve her sene 1.3 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor. Sağlam müzik gruplarını bedavaya izleyebilir, kültür-sanat aktivitelerine katılabilir, tüm dünya yemeklerinin satıldığı standlarda tansiyonunuzu yükseltebilirsiniz. Kuzey usulü pita ekmeğinde elk kebabı deneyebilirsiniz, ben vegan olduğum için denemedim ama \"çok kültürlülük ve füzyon yemekler\" başlığı altında sosyolojik olarak irdeleyerek tüketiyorum. -Way Out West: Danimarka'daki Roskilde'den sonra İskandinavya'nın en popüler müzik festivali diyebileceğimiz Way Out West, indie'den rock'a hiphoptan elektronik müziğe birçok akımın en iyi temsilcilerini sahneye çıkaran, Slottskogen Parkı'na yayılmış büyük bir organizasyon. Ağustos ayının ikinci haftası düzenleniyor ve bu süre içerisinde Avrupa'nın ve İsveç'in her noktasından gelen müzikseverlere ev sahipliği yapıyor. Festival aynı zamanda çevreye duyarlılığıyla göz dolduruyor. Bu zamana kadar alanda satılan her şeyin vejetaryen olması durumunu, 2016'da veganlığa taşıyacaklarını söylüyorlar. İsveç'te nakit paranın devri çoktan geçmiş! Her yerde kredi kartı geçtiği gibi, nakit ödemenin kabul edilmediği yerler de az değil. Dolayısıyla yanınızda İsveç kronuyla gitmeseniz bile, kartınızla idare edebilirsiniz. Elinizde nakit bulunmasını isterseniz, Türkiye'den halletmenizde fayda var zira kurlar daha uygun oluyor. Oradayken havaalanındaki döviz bürolarından ya da şehrin her yerinde bulunan Forex'lerden İsveç kronu temin edebilirsiniz. Yakında bir Forex yoksa, o günün kurunu internetten mutlaka kontrol edin ve komisyon almayan bürolarla iş yapın. İsveç genel olarak pahalı bir ülke, neyse ki Göteborg ucuz alternatiflerin de olduğu bir şehir. Bir günde yaklaşık 400 SEK, yani 45-50 Euro civarı para harcayacağınızı göz önünde bulundurarak hesabınızı yapın. Diyelim ki iki öğününüzden birinde hoş bir yeri tercih ettiniz ve bir ana yemek ısmarladınız, bunun fiyatları 90-130 SEK arasında değişecektir. Diğer öğünü falafel, kebap, hotdog gibi bir sokak yemeğiyle geçiştirdiğinizde 60-80 SEK arası bir şey ödeyeceksiniz. Bir yorgunluk molası verdiğiniz, kahve çay ve ya sıcak çikolatanız 30 SEK civarı tutacak, yanında minik bir İsveç tatlısı da denerseniz hesabı 60 SEK'e kapatırsınız. İsveç birası denemeden dönmem diyenler, 60-70 SEK'e iyi bir bira içebilirler. Orta halli şaraplar 50 SEK civarı, tabii barına göre değişiyor. Yüksek alkollüler ve kokteyller 90 SEK ve üstü. Zaten İsveç'te en pahalı şey dışarıda içki içmek, dolayısıyla ne kadar az içerseniz o kadar kardasınız. Bavula girmesi gerekenler listesinin başında mont ve yağmurluk geliyor. Yazın da gitseniz serin olacağı ve sürpriz yağmurlar bastıracağı için yağmurluk hayati önem taşıyor. Şemsiye taşımanıza gerek yok çünkü Göteborg'un rüzgarını kaldıracak şemsiye henüz üretilmedi. Kışın gidiyorsanız, kalın çoraplar, atkı, bere, eldiven ve sağlam botlar sizin olmazsa olmazlarınızdan. Yazın da gitseniz boynunuzu korumak için bir şal ve hırka almayı ihmal etmeyin. Göteborg'da insanlar dış görünüşüne özen gösterir fakat Stockholm'deki catwalk şıklığı gibi bir abartı yoktur. Eğer çok lüks bir restorana ya da gece kulübüne gitmeyecekseniz, günlük kıyafetlerinizle her yere girebilirsiniz. Airbnb çıktığından beri otellerin pabucu dama atıldı! Göteborg'da Airbnb yapmak çok kolay ve yaygın; her büyüklükte ve fiyat aralığında ev mevcut. Şehir merkezine uzak gibi gözükse de aslında bir tren mesafesi olan Hisingen bölgesi fiyatların daha uygun olduğu yerler. Ama bana kalırsa, şehrin en havalı ve ayni zamanda merkezi kısmi olan Majorna bölgesinde ev tutmanızı öneririm. Andra Langatan, Jarntorget, Haga ve Stigbergstorget yakınlarındaki evlere yoğunlaşabilirsiniz. Airbnb'deki ortalama günlük ücretler 50 Euro civarı, iki kişiden fazlaysanız ve eli yüzü düzgün bir yer istiyorsanız 70 Euro'yu gözden çıkarmanız lazım. Ama Göteborg'daki otellerin en ucuz geceliklerinin iki kişi için 100 Euro'dan başladığını düşünürsek, hiç de fena değil. İlla ki merkezde kalayım, hem tren istasyonuna hem de Old Town'a yürüme mesafesinde olayım derseniz, Avrupa'nın en büyük alışveriş merkezi olan Nordstan'ın arkasında kalan Östra Hamngatan Caddesi'ne paralel sokaklara bakabilirsiniz. Bir diğer opsiyon olan Couchsurfing Göteborg'da yaygın gibi gözükse de kalacak host bulmak kolay değil. Bazılarımızın otel merakı var biliyorum, gezilerinde otel deneyimlemeyi sevenler için birkaç yer de önereceğim. Ben hip insanım, kalacağım yer küçük ama stil sahibi olsun, interneti hızlı olsun, şehrin en canlı mekanlarına yakın olsun, bir de kahvaltısı güzel olsun derseniz Hotel Flora'yı öneriyorum, fiyatları da makul. Otantik iyidir, nostalji candır derseniz 1852'den beri faaliyet gösteren ve İsveç ekolunu yansıtan Hotel Royal tam sizlik, hem de şehir merkezine beş dakika yürüme mesafesinde! Carpe diem'ciler için Bruce Springsteen ve Tina Turner gibi yıldızların kaldığı, 19. yüzyıl mimarisi muhafaza edilerek bugünlere kadar getirilmiş, şehrin göbeğinde olan Elite Plaza Hotel'i öneriyorum. Klasik bir lükslük pesindeyseniz tam size göre. Liseberg lunaparkı karşısındaki Upper House, minimal dizayn seven, spa ve gastronomi meraklıları için en ideal yer. Fiyatlarıyla hostel gibi, konforuyla hotel gibi bir yer var sırada, STF Göteborg City Hotel. Lounge'ı bayağı hoş, odaları modern ve makul fiyatlı. Son olarak, Göteborg'un ruhunu layığıyla yansıttığını düşündüğüm deniz temalı bir otelden bahsedeceğim. Poseidon Hotel çok iyi fiyatlara kalabileceğiniz, şehrin hem merkezi hem de nezih bir bölgesinde yer alan mütevazı bir otel. Trip Advisor'da 2015 müşteri memnuniyeti ödülünü de kapmış. Gittiği yerlerde amansızca yürüyen ve kaybolmayı gezi deneyiminin bir parçası gören biriyseniz Göteborg tam size göre! Ya Nordstan Alışveriş Merkezi'nin içinde bulunan ya da Kungsportsplatsen Meydanı'ndaki Turist Bürosu'ndan bir harita kapın ve yolları arşınlamaya başlayın. Zaten isteseniz de kaybolamazsınız çünkü şehrin her yerinde yol tabelaları var. Eğer yol sormanız gerekiyorsa kimseden Laz bakkal sempatikliği beklemeyin. Yolu biliyorlarsa nazik bir şekilde tarif ederler, kimisi telefonundan bakıp yönlendirir ama gerçekten bilmiyorlarsa, \"I don't know\" der, netlikleriyle döverler. Bu arada, dünyanın en iyi İngilizce konuşan ülkesinde olduğunuzu unutmayın ve \"Do you speak English?\" girizgahı yapmadan muhabbete başlayın. Şehirde ulaşım oldukça kolay. Yürüyemeyeceğiniz mesafeler için otobüs ya da tramvay kullanabilirsiniz. Göteborg'daki tüm ulaşım ağları Vasttrafik denilen bir kurum tarafından işletiliyor, dolayısıyla Vasttrafik kartı ya da biletleriyle, adalara giden feribotlar da dahil olmak üzere tüm toplu taşıma araçlarını kullanabilirsiniz. İsveç'te nakit parayla ortada kalıyorsunuz dolayısıyla tek kullanımlık biletleri otobüs ve tramvaylardaki makinalardan kredi kartınızla alabilirsiniz. Bir bilet ücreti 26 SEK ve bir saat boyunca yapacağınız tüm aktarmalarda ücretsiz geçiş sağlıyor. Bu yüzden biletinizi mutlaka yanınızda bulundurun. Eğer şehirde 3 günden fazla kalmayı düşünüyorsanız Central Station yani Nils Ericson Terminali'nde bulunan Vasttrafik ofisine uğramanızı öneririm. 24 saatlik sinirsiz biletin fiyatı 85 SEK, 72 saatlik biletin fiyatı ise 170 SEK. Şimdi tehlikeli bir önerim var ve biliyorum ki tam da asıl merak ettiğiniz nokta bu. Otobüs ve tramvaylarda kontrol yok, çoğu Göteborglu aylık kartı olsa da makinaya okutmuyor. Yani otobüse ön kapıdan ve otobüs şoförüne \"Hej!\" diyerek elinizi kolunuzu sallaya sallaya giriyorsunuz. Kimse size makinaya kart basmadığınız için \"İğrençsin!\" bakışı atmıyor. Fakat bazı duraklarda bir anda sivil kıyafetleri ile kontrolcüler binebiliyor, genelde beyaz berelerinin oldukları söyleniyor. Ben bir sene boyunca hiç rastlamadım ama denk geldiklerinde fena kıstırıyorlarmış. Gerçi yakalansanız da cezayı ev adresinize kesiyorlar, Bağcılar 10 numara dersiniz biter gider. Ama kendinize bunu yaşatmayın derim, en azından arada bir bilet alın. İlk yarım saat bedava, yani kiradan ziyade ödünç almış oluyorsunuz. İkinci yarım saat için 10 SEK ödüyorsunuz ve üçüncü yarım saat için 20 SEK. Sonraki her yarım saat başına 40 SEK ödüyorsunuz. \"Bu nasıl sistem?\" dediğinizi duyar gibiyim. Sanki çok acil bir işi çıkanlara, alsın bisikleti işini görsün ama zamanı geçirirse, katlaya katlaya geçiririz demişler gibi. Ama ben size daha akıl karı bir anlaşmaları var, onu önereceğim. Bisikleti üç günlük kart alarak kiralayın ve sadece 25 SEK ödeyin. Kartınızdan 140 SEK depozito çekecekler ama para üç gün sonra hesabınızda gözükecek. İsveç'teki işletmelere bu konuda güvenebilirsiniz, ben onlara kefil olur gibiyim ama tam da olmam çünkü kefillik sorumluluğu çok devasa, umarım hiç birimiz kefil olmakla sınanmayız. Ne diyorduk, evet iste 25 SEK'e bisikletinizi kiralayın, üç gün gezin derim. Kampanyada son nokta tadında ilerliyoruz, o zaman Göteborg City Card avantajlarından da bahsedeyim. Bu kart şehirdeki birçok müzeye ücretsiz geçiş sağlayan, toplu taşıma ve araba park yerlerini de bedavaya getiren, hatta ve hatta yukarıda bahsettiğim bisikletleri de belese bağlayan tam bir turist dostu. Kartın fiyatı yüksek sezon denilen yaz döneminde 365 SEK (24 saatlik), 515 SEK (48 saatlik), 665 SEK (72 saatlik). Kış sezonunda bu fiyatlar 30 SEK azalıyor. Göteborg'a ilk defa ve kısa süreli gidiyor, \"ben şehrin ruhunu kafelerde, sokaklarda yaşıyorum\" diyorsanız bu karta vereceğiniz paraya yazık. Ama şehri sömürme planındaysanız size çok güzel bir fikrim var! Landvetter Havaalanı'dan ya da daha önce yerlerini yazdığım turist bürolarından bir günlük kart alın ve kartı aktive ettiğiniz andan itibaren başlayan 24 saati dolu dolu yaşayın. Bisiklet de kiralayın, toplu taşımaya da binin. Bu şekilde yaparsanız fazlaca kar edecek ve fiyatları cebi yakan birçok müzeyi kafa rahatlığıyla gezeceksiniz. Yazının ikinci daha bir gezi rehberi tadında olan ikinci kısımında bu kartın geçtiği yerlerden bahsedeceğim."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/07/18/goteborgda-gezilecek-yerler", "text": "Sevgili Nilay Kılınç tarafından yazılmış Göteborg serimizin ikinci kısmı Göteborg'da gezilecek yerler ve mekan önerilerinden oluşuyor. Ulaşım, konaklama, bütçe, şehirde gerçekleşen etkinlikler, İsveç kültürü ve Göteborg hakkında birçok ipucu içeren ilk post için şuraya göz atabilirsiniz. Oitheblog'cular gezmeyi iyi bilirler, o yüzden eminim turunuza başlamadan bir şehir haritası edinirsiniz. Ben önereceğim noktaları bölge bölge derledim, dolayısıyla aynı alan içindeki yerleri yürüyerek ziyaret edebileceksiniz. Tren istasyonu ve çevresi şehir merkezi olarak geçiyor. Bu bölge içinde bolca otel ve dolayısıyla turist görecek, tramvay/otobüs/bisiklet trafiğinde ezilmemek için kaldırım sörfü yapacaksınız. Bir alışveriş merkezinin her gezi rehberinde yer alıyor olmasını ve yerlilerin de \"Nordstan'a gidebilirsin\" diye akıl vermesini ömrümde ilk kez Göteborg'da yaşadım. Toprakları maalesef alışveriş merkezleriyle parsellenmiş bir ülkenin evlatları olarak, bizi Nordstan asla kesmez ama Avrupa'nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri olduğu için İsveç'te bir gurur kaynağı gibi. İsveç alışveriş merkezi tercih eden bir ülke olmadığı için de onlara ilginç geliyor galiba. Eğer İsveç markalarına yönelik bir alışveriş turu düşünüyorsanız ve hava çok kötüyse düşünülebilir. Şehrin punkları trene bakan çıkış kapısında takılıyor, sosyolojik anlamda doyurucu olabilir. Lilla Bommen'de nehir kenarında bulunan Göteborgsoperan, postmodern mimarisiyle şehrin siluetine yenilikçi ve yaratıcı bir hava katıyor. İlham dolu bir akşam dileyenler için güzel bir haber, bu sene opera Shakespeare'in 400. yılını kutluyor ve İngilizce olarak Macbeth ve Hamlet'i sahneye koyuyor. Denize bu kadar yaklaşmışken, Göteborg'un siluetine bakıp \"sen mi büyüksün ben mi\" diye parmak sallamadan dönmeyin, bir de ruja benzeyen camekanlı bordo plazanın takma adı \"ruj\", bunu her Göteborg'lu bilir KIPS. Viking tarihi meraklılarını buraya alalım. Zira bu müzede bir Viking gemisi bile var! Aynı zamanda 18. yy'dan bu yana Göteborg tarihini öğrenebileceksiniz. Benim en sevdiğim kısım, Orta Çag'da İranlı bir gezgin diplomat tarafından yazılmış anı defterinden notlar. İşin özeti bu zaat Balkanlardayken Vikingler'i gözlemleme şansını erişmiş ve onların ne kadar ahlaksız, hijyensiz ama aynı zamanda eşitlikçi ve demokratik olduğunu anlatıyor. Kendisi bugün yaşasaydı, tek dişi kalmış canavarın nasıl saf değiştirdiğine hayret ederdi herhalde. Müzenin etrafında dolaşırsanız Göteborg Radhus yani adliye binasını görürsünüz. Eğer 25 yaş altındaysanız müzeye giriş bedava. Öbür türlü 40 SEK verip bir sezon bileti alabilirsiniz. Bu biletle Göteborg Sanat Müzesi, Gothenburg Art Museum, Röhsska Müzesi, Deniz Müzesi ve Göteborg Doğal Tarih Müzesi'ne girişler bedava olacak. İsveç'te en sevdiğim şeylerden biridir Saluhallen. Kapalı Çarşı tadında, baharatların, kahve çekirdeklerinin, her türlü peynir ve antipastinin satıldığı, gastronomik anlamda oldukça keyif veren minik restoranların olduğu yerler bunlar. Göteborg'da Kungsportsplatsen meydanında güzel bir tanesi mevcut. Özellikle İsveç'e özgü şarküteri ürünleri denemek isteyenler için ideal bir durak. Bu çarşının inşası 1850'lerde başlamış. Bu arada, Kungsportsplatsen'de bulunan ve IX. Karl'i at üstünde tasvir eden Kopparmarra heykeli, \"Burger King önünde buluşalım\"ın Göteborg versiyonudur. Göteborg'un en eski kilisesi olan Domkyrkan, Kral Gustav II. Adolf'un şehri 1621'de kurmasından hemen sonra inşa ediliyor. Klasik mimariyle inşa edilmiş bu kilise, daha ziyade bir saat kulesi görünümünde. Lucia zamanı ve Noel öncesi koro etkinlikleri oluyor, değişik bir deneyim olabilir. Kilisenin etrafında dolaştığınızda güzel cafeler ve dükkanlar göreceksiniz! Belki biraz koşmak istiyorsunuz, ya da yürümek... Hava güzeldir, Saluhallen'den taze ekmek peynir almışsınızdır, keyif yapmak istiyorsunuzdur. Olabilir yani, illa ki bir restorana gitmeniz şart değil. Hatta gitmeyin, Kungsparken'a gelin ve kanala bakarak, çimlerin üstüne serilin ve piknik yapın. Hava iyi değilse, merkezden bir sonraki gezi bölgenize bu parkın içinden yürüyerek geçin, geçmişken bir iki ağaç kucaklayın. Yazları bu park dolup taşıyor, sosyal kelebek olmak için en ideal ortam. Anlamı \"balık kilisesi\" olan bu yer aslında bir balık hali. Ahşap ya da taştan gotik Norveç kiliselerine benzeyen mimarisi dolayısıyla kilise olarak adlandırılmış. 1874'te inşa edilmiş bu kapalı balık halinin içinde iki tane harika restoran var. Hem yapıyı ziyaret edin hem de İskandinav mutfağının en iyi örneklerini deneyin derim. Take away şeklinde alabileceğiniz seçenekler de mevcut. İsveç'e gelip salamura edilmiş ringa balığı tatmadan dönmek olmaz! Şehir merkezinin tartışmasız dolaşması en zevkli yeri Magasinsgatan ve paralel sokakları olan Vastra Hamngatan ve Vallgatan. Bu sokaklarda büyüklü küçüklü birçok mağaza göreceksiniz. Mesela vintage kıyafetler bakmak istiyorsanız, şehrin en iyi vintage dükkanları olan Miss Ragtime (Magasinsgatan 15), ve Pop Boutique'e (Magasinsgatan 22) bakabilirsiniz. Vallgatan üzerinde Levis'in eski stilisti Maria Erixon'un tasarımlarını satan meşhur İsveç markası Nudie Jeans var (Vallgatan 15). Vallgatan'in sonuna kadar yürürseniz, Östra Hamngatan üzerinde de İsveç dizaynı kıyafetler satan kült marka NK'yi bulabilirsiniz (Östra Hamngatan, 42). Concept store meraklısıysanız, Grandpa'ya göz atmanızı öneririm (Vallagatan, 3). Hem İskandinav modası, hem uluslararası markalar var, vintage'in ehli bir dükkan. Şehrin hip tayfasına, \"nerelerde takılıyorsunuz aşkısı?\" diye sorarsanız size \"Liebling, Liebling, Liebling!\" diye haykıracaklar. Hem bar hem restoran, dolayısıyla cumaları DJ setlerine de denk gelebilirsiniz. Sabah kahvaltıları ve kahvesi bayağı başarılı. Ayrıca peynir, anti-pasti tabağı ve şarap için uygun yerlerden biri. İçki fiyatları da çok uygun, özellikle kokteyl sevenler yaşadı! Benim gibi etçil değilseniz, size iyi bir fikrim var. Vallgatan 12 çok değişik bir restoran, aslında kendisi bir concept store. Hem iç dizayna yönelik ürünler, kıyafet ve çiçek satıyor, hem de harika bir yemek menüsü var. Moda ve sanat seven bir foodie iseniz, siz zaten Vallgatan'a gelmekle yükümlüsünüz! İyi ki tanıştık, yoksa kim bilir nerelerde elinizde Iphone bitap düşecektiniz. Burada bol bol Instagram paylaşımı yaparsınız, arayı kapatırsınız. Çok iyi kahve ve craft biralarının olduğunu da hemen belirtelim. Şimdi bu parça, kahve için yaşayanlara gelsin. Kahve molası vermek istiyorsanız, tam yerindesiniz! Da Matteo (Magasinsgatan 24), hem üçüncü dalga kahveciliğin bayrak taşıyanı hem de ortamı ve kalitesiyle şehrin en iyi kafelerinden biri. Chemex mi istiyorsunuz, V60 mı hepsi var. Kahve çekirdekleri için mutlaka danışın, baristaları çok bilgili. Hatta bir paket kahveyi kendinize hediye olarak almayı unutmayın, verdiğiniz en iyi karar olabilir. Da Matteo'nun arkasındaki Artilleriet Interiors (Magasinsgatan 19) iç dizayn mağazasına ve karşı çaprazındaki Acne Studios (Magasinsgatan 19) mağazasına bakmadan gitmeyin! Üçüncü dalga iyi de biz klasikçiyiz, iyi bir espresso ya da americano içsem yeter diyen, hayatta küçük şeylerle mutlu olan, nel drip'ten, chemex'ten nasibini almış minimalistler için Bar Centro (Kyrkogatan 31) biçilmiş kaftan. Üçüncü dalga yokken burası vardı, şehrin en iyi kahvecilerinden! Bazen Bar Centro çok dolu oluyor. Hava da kötüyse elinizde kahve sıçana dönmenizin alemi yok. O yüzden bu civarda bulunan Kale'i Kaffebar'a (Kyrkogatan 13) koşabilirsiniz. Yerlilerce pek sevilen bir kafe burası. Sağlıklı atıştırmalıkları var, vegan sandviçlerden, raw tatlılara kadar birçok alternatif mevcut. Kahveleri de enfes! Canınız bir pubda oturmak istiyorsa, bu bölgede şehrin yerlilerince en sevilen pubı olan Ölhallen 7:an'a (Kungstorget 7) gidebilirsiniz. Turist görmeyeceğiniz, banka ekstresi gelince içtiğiniz biralardan pişmanlık duymayacağınız, mütevazı ve sıcak bir yer burası. Bu bölgede gecelere akmak istiyor olabilirsiniz, hakkınızdır, Göteborg'lular nasıl eğleniyor, gidip birlikte eğlenerek görmek lazım. Sizi hemen Sticky Fingers'a (Kaserntorget 7) aktarıyorum. Perşembeleri 20:00-02:00 arası, cumaları 21:00-03:00 ve cumartesileri 21:00-04:00 arası açık. İsveç'in genelinde sabah 4'e kadar açık yer bulmak öyle surreal bir şey ki, sırf bu yüzden bile bu bara gidilir. Gitmeden önce etkinlik takvimine göz atabilirsiniz, eminim iyi bir canlı müzik ya da DJ setine denk gelirsiniz. Bizden geçti artık diyenler yemek ve demlenmek için erkenden gidebilirler. Pazartesi, Salı ya da Çarşamba çıkmak isteyenleri asla unutamazdım. Her ne kadar İsveçliler bugünlerde gecelere akmıyor olsalar da, siz turist olduğunuz için böyle kodlara uymanıza gerek yok. Sevdiğim bir bar ve jazz kulübü olan Nefertiti'ye (Hvitfeldtsplatsen 6) gidebilirsiniz. Etkinlik fiyatları 40-250 SEK arası değişiyor fakat iç dizayni, atmosferi ve kaliteli etkinlikleri için kesinlikle değer. Bu bölge benim dolaşmayı çok sevmediğim bir yer çünkü yeni dönemde inşa edilmiş çok büyük yapılar var. Göteborg'un sanat, spor, kültür, eğlence bölgesi diyebiliriz. On binlerce kişilik konser ve spor kompleksi Scandinavium, devasa büyüklükteki sergi ve konferans salonu Svenska Massan, futbol stadyumu olan Ullevi, dünya kültürleri odaklı sanat müzesi Varldkulturmuseet ve birazdan okuyacağınız diğer yerler de burada. Dolayısıyla etrafta genelde öğrenci, iş adamı, sporcu ve turist güruhları görüyorsunuz. Ama bu muazzam binaları geride bıraktığınızda, şehrin en popüler caddesi Avenyn'de buluyorsunuz kendinizi. Hemen yakınında da Göteborg Üniversitesi'nin tarihi binalarıyla karşılaşıyorsunuz. Bu bölgede geçireceğiniz gün kültür-sanat anlamında doyurucu olacak, ama yürüme mesafeleri şehir merkezine nazaran daha yorucu o yüzden rahat ayakkabılar giyin derim. Nordstan'dan sonra akıl erdiremediğim bir diğer yer de Liseberg Lunaparkı. Her Göteborglu'nun bayıldığı, hatta İsveçliler'in sırf burada vakit geçirmek için saatlerce yol katettiği bu park yeşillik bir alan içinde, restoran, pub ve sokak yemekleri stantlarının da olduğu bir yer. Hak veriyorum, Noel zamanı ışıklandırmalarla harika gözüküyor ama lunapark nihayetinde, dudak uçuklatan bir tarafı yok. Japon lunaparklarındaki gibi alengirli oyuncaklar da yok yani, normal sade lunapark. Üstelik pahalı da! Kahve molası için Trebello, bira için Tyrolens Terrass ideal. Korku temalı Gasten Ghost Bar'ın tatlıları çok iyi. Giriş ücretleri sürekli değişiyor o yüzden websitesinden kontrol etmeniz gerekecek. Gothia aslında bir otel ve kongre salonu. Fakat onu bu kadar popüler kılan şey, rooftop'ından görülen manzara. Mesela Liseberg'i uzaktan sevmek istiyorsanız, Gothia'nin en üst katına gelebilirsiniz. Akşam saatlerini tercih edin, böylece lunaparkın ışıklandırılmış haline denk gelirsiniz. Gothia'dayken insan sanki çok büyük bir şehirdeymiş hissine kapılıyor, çok yüksek bir binanın tepesinden şehirdeki yegane büyük binalara bakıyor, ışıklandırmayla coşan lunaparkı izliyorsunuz. Gothia Tower'da yapmanız gereken tek bir şey var, en üst katta bulunan Heaven 23 adlı bar/restoran'a gidip King Size yemek. King Size nedir, üstü tepeleme karides doldurulmuş çok büyük bir açık sandviç. Fikir Amerika'dan ithal ama bu açik karides sandviçi İsveç'te kesinlikle yemeniz gereken bir yemek. Çok mu mattah bir şey hayır, ama garsona \"sen karidesi bi güveç yap canım, o ekmeği de işitiver, banarak yiyeceğiz\" diyemeyiz, aslında çok kassak deriz de, güveç filan İsveçliyi aşar. Bilim ve doğa meraklıları için bir hazine niteliğindeki bu devasa bina, İskandinavya'nın en büyük bilim merkezi. Liseberg'e gitmek yerine Universeum'a gelip, dünyanın en büyük akvaryumlarından birini görebilirsiniz. 1.4 milyon litrelik akvaryumu tünel şeklinde yapmışlar, dolayısıyla yürürken ayaklarınızın altından bir köpekbalığı geçebilir. Amusement park ise, olay budur, atlı-karıncada neye amuse, kime amuse? Ben Jaws sevmiyorum diyenler, yağmur ormanları kısmına gidebilirler, burada 600 çesit canlı türü var. Gerçekten muazzam bir ortam. Bunun dışında uzay ve teknoloji kısmı ve 150 farklı zehirli türün bulunduğu yılan bölümü var. 175 SEK'e dunyanızı değiştirin derim. İki bira bir sosisli parası. Van Gogh, Monet ve Picasso eserlerini d'Orsay ve Rijk'teki gibi insan seline maruz kalmadan görmek istiyorsanız, rahatlayın çünkü bu müzede selfie stick ile 600 yıllık eserlerin önünde şaklabanlık yapan okul grupları yok. Genelde rahatsız etmeyen bir kalabalık oluyor, dolayısıyla sakince gezebilirsiniz. Özellikle İskandinav sanatçılarının sergilendiği bir bölüm de var. Gustaf Cederström'un King Karl XII's Likfard eserinin önüne minik bir sandalye çekip, detaylarına dalın gidin derim. Müzenin önündeki Götaplatsen Meydanı'nın ortasındaki devasa Poseidon heykeli muazzam, ayıp yerlerinin de muazzam olması sebebiyle vaktinde bayağı bir mevzu olmuş. Sanata doymadıysanız, müze yakınında Hasselblad Centre var. Uluslararası ve İsveçli fotoğrafçıların eserlerini bulabileceğiniz bu merkezde çok iyi sergiler ve etkinlikler oluyor! Ayrıca, sanat müzesinin hemen yakınında şehrin konser salonu olan Göteborgs Konserthus ve şehir tiyatrosu olan Göteborgs Stadsteater var. Göteborg'da sık sık gittiğim bir sanat, tasarım ve moda müzesi burası. Sergilerin dışında, hafta sonları düzenlenen sosyal etkinlikleri de var. Tasarım ülkesi İsveç'teyken, tasarımın 1800'lerden itibaren nasıl geliştiğini görmeden dönmek olmaz. 25 yaş altındaysanız giriş bedava, üstüyseniz 40 SEK'lik müze biletini alanlara da giriş bedava. Burada küçük bir kahve molası da verebilirsiniz zira kafesine hayranım. Çorbaları, sandviçleri çok lezzetli ve tamamen ekolojik ürünlerle hazırlanıyor. Kahve ve tatlıları oldukça başarılı ve hesaplı. Göteborg'un Nişantaşı'sı ya da Bağdat Caddesi diyebileceğimiz bu caddenin herkesçe kullanılan adı Avenyn. Bu cadde gündüzleri genelde profesyonellerin ve turistlerin takıldığı bir yer. Hard Rock Cafe gibi her turistin uğradığı yerler burada yer alıyor. Ben aslında Avenyn'de fazla vakit geçirmeyi tercih etmedim, sadece müze ve galeri turlarım için uğradım. Cuma ve Cumartesi geceleri bu cadde çok garip bir hal alıyor, kusanlar mı dersiniz, üst sınıf olmaya çalışan kulüplerin kapılarında yarı çıplak sıra bekleyenler mi, her çesit yerli ve yabancı insan görmek mümkün. Burada üç tane güzel sanat galerisi var, Galleri Aveny (Teatergatan 16), Galleri Kim Anstensen (Götabergsgatan 18) ve Galleri Thomassen (Götabergsgatan 26). Bu civarda birçok bar, cafe ve pub göreceksiniz. Eğer iyi bir ziyafet düşünüyorsanız, şehrin en iyi restoranlarından olan 28 Plus'ı öneririm. Evet pahalı, fakat yemeklerin ve şaraplarının kalitesi çok iyi. Buraya giderken casual smart giyinmekte fayda var. Michelin yıldızlı 28 Plus, fusion bir İsveç mutfağı sunuyor. Rezervasyon yaptırmanız gerekecek, bittabi! Daha ucuz bir alternatif, haftanın 7 günü, 24 saat açık olan Cafe Tintin. İsveç'te 24 saat açık olan yegane kafelerden bir tanesi. Çizgi romandan esinlenerek dekore edilmiş iç mekanı oldukça rahatlatıcı. Bütün gün gezdikten sonra kahve molası vermek için ideal bir yer. Ya da uzun bir gece sonrasında akşamdan kalmalığınızı bir nebze azaltacak bir durak olabilir. Kahvaltıları da gayet iyi. Kahve seven veganları da es geçmiyorum ve sağlıklı yiyecek çesitleri bulabileceğiniz Cafe Berlin'i öneriyorum. Minik ve sevimli bir yer. Hem sağlıklı, hem hesaplı. Oh ne iyi dedirten cinsten. Ama yine de buranın en iyi kafesi Viktors Kaffe (Geijersgatan 7). Kahvaltı büfesi, çorbaları, sıcak ve soğuk sandviçleri, klasik İsveç tatlıları var. Porsiyonlar doyurucu. Kahveleri şahane. Espresso severlere özellikle duyurulur. Tipik bir İskandinav kafesi, beyaz, minimal, sanatsever. Akşam bastırıyor, siz geceye hazırsınız, fakat Avenyn'de nereye gitseniz kestiremiyorsunuz. Bu bölgede adresiniz net, Yaki Da! Çarşamba günleri 23:00-03:00, Cuma günleri 22:00-04:00, Cumartesi günleri 22:00-04:00 arası hizmet veriyorlar. Yaki Da'da çok iyi konser etkinlikleri oluyor, özellikle yerli grupları dinlemek açısından iyi bir seçim olabilir. Kulüp kısmı dans pisti sevenlerin yüzünü güldürecek cinsten, hele de rave gecelerinden birine denk gelirseniz sabaha kadar densss! Şehrin herkesçe sevilen bölgeleri buralar. Üniversite öğrencileri de görüyorsunuz, yaşlılar da, genç profesyonel çiftler bebekleriyle dolaşıyor, turist grupları fotoğraf çeke çeke yürüyorlar, kısacası her yaş grubundan yerli ve yabancı burada fink atıyor. Burada daha ziyade alışveriş, kafeler ve sosyal ortamları için bulunacaksınız. Yürümesi ve kaybolması zevkli yerler. Tek bir \"havalı\" sokağı yok, o yüzden tarihi ve turistik yerleri anlattıktan sonra üç adet yer tanıtacağım. Yani diyeceğim, burada her yer havalı! Şehrin göbeğinde, hem de en hip bölgelerinden birinde tarihi dokuyu hissetmenizi sağlayacak bu kale. Tepeye ulaşmak için biraz merdiven tırmanacaksınız ama kaleye vardığınızda, 360 derecelik bir Göteborg manzarası sizi bekliyor olacak. Kale 1700'lerde olası bir Danimarka saldırısına karşı şehri korumak için inşa edilmiş. Bugünse konferanslar ve özel partiler için kullanılıyor. Pazar günleri harika bir brunch'ları var. Manzara eşliğinde tipik bir İsveç brunch'ı deneyimlemek istiyorsanız paraya biraz kıyıp buraya gelin (oldukça doyurucu bir menü için 219 SEK). Brunch 13:00'te başlıyor. Merdivenleri inip çıkarak yediklerinizi yakmış olursunuz hem. Orman çok güzel, gelsenize! Göteborg'da vakit geçirmeyi en çok sevdiğim yerlerden biri bu devasa park/orman. İsveç'teki bütün parklar gibi burası da kurulduğu tarih 1874'ten beri halka açık. İçinde Göteborg Doğa Tarihi Müzesi'ni de barındırıyor. Onun dışında, İsveç'e gelip elk ve geyik görmeden gitmem diyenlerdenseniz hayvanat bahçesi kısmına yönelebilirsiniz. Ben penguenleri izlemeyi seviyorum. Bir şehir efsanesi de var, sarhoş bir genç parktan penguen kaçırmış, küvetinde tutmaya çalışmış ve sabah, ne olduğundan bir haber kan revan içinde uyanmış. Palavra olduğu bir gerçek ama parkın mevzu bahsi geçtiğinde her Göteborg'ludan duyduğum bir hikaye. Ayrıca belirteyim, açık havada kutlanabilecek tüm özel günler ve Way Out West de bu park içinde gerçekleşiyor. Her şehrin belirli bir yeri vardır, herkesin sevdiği ve haftada bir kez olsun gittiği. Göteborg'un en sempatik yeri de Haga. Burası 1700'lerin başında kraliçe Kristina'nın emriyle Göteborg'un ilk banliyösü olarak kuruluyor. O dönem buralar hep tarlaydı, benim dedemin arazileri vardı. Ama şimdi Haga, şehrin göbeğinde bir alışveriş ve fika cenneti. Fika da ne derseniz, kendisi kahve molası anlamına gelen, İsveç'in en önemli sosyal normlarından biri. Kahve içerken ve bir tatlı ya da sandviç yerken sevdiklerinizle buluştuğunuz ya da sevdiceğinizle ilk muhallebi yemeye gittiğiniz eylem. Haga'da 1870-1940 arası inşa edilmiş ahşap evler var, ve her biri birbirinden şirin! Dolayısıyla burada insan çok pozitif hissediyor, etrafınızda birbirinden güzel kafeler, el emeği göz nuru yapılmış yiyecekler ve kıyafetler satan butik dükkanlar, tasarım ürünleri ve ikinci elciler görüyorsunuz. Hafta sonları çok yoğun oluyor, hem yerliler hem turistler dolaşıyor sokağa. O yüzden bir yerine birkaç tane kafe önereceğim, yoğunlukta alternatifiniz olur. Cafe Husaren (Haga Nygata 28), bu sokağın en bilinen kafesi, sebebi de uluslarası ölçekte nam salmış dev kanelbullesi. Kanelbulle İsveç'te kesinlikle tatmanız gereken, tarçınlı bir çörek çeşidi. Bu kafe battal boylarını yapıyor, dolayısıyla yakın arkadaşlarınızla giderseniz, \"biz kanelbullemizi bölüp de yedik\" şeklinde çok yoldaş bir anı edinebilirsiniz. Kahveleri İtalyan, sandviç ekmekleri tap taze bu kafe en keyifli molalarınızdan biri olacak. İkinci alternatif bence şehrin en iyi kafelerinden biri olan Cafe Kringlan (Haga Nygata 13). Bu sevimli ahşap binanın içinde ev yapımı marmeladlar, peynirler, ekmek çeşitleri var. Harika bir açık büfeleri var, hem sağlıklı hem de taze yemekler sunuyorlar. Kahveleri enfes, değişik çay çeşitleri de mevcut. Buraya geldiğinizde semla yiyin, yine İsveç'te çok popüler bir tatlıdır kendisi, hafif bir hamur üzerine krema ve pudra şekeriyle servis ediliyor. Yanında da bir cafe latte iyi gider. Şansınıza hava da güzelse, kafenin önündeki açık alanda oturup, yoldan geçenleri izleyerek harika bir fika yapabilirsiniz. Haga Nygata'daki tüm kafeler gidilesi olmakla birlikte, benim favorim olan Le Petit Cafe'yi (Haga Nygata 2) tanıtmak istiyorum. Çok iyi bir kahvaltı ve öğlenleri açık büfesi var. Tatlıları muhteşem ve taze. Kahvelerinin de tatlılardan aşağı kalır yanı yok. Dekoruna bayıldığım, sakinliği ve ev hissiyati veren atmosferiyle uzun uzun oturmak isteyeceğiniz türden bir yer. Havaların güzel olduğu günler, dışarıda oturup yoldan geçenleri izlemekten keyiflisi yok. Wifi olmadığı için, laptoplu asosyeller de görmüyorsunuz. Yani havalı bir yer, ama yeni nesil havalı bir yer değil. Kitabınızı kapıp, gidin. İşletmesi Yunanlı olmasına rağmen kahvaltıda \"Türk\" yoğurdu veriyor olmaları da enteresan. İsmini İsveç'in ve aslında dünyanın en önemli botanikçilerinden biri olan Carl von Linne'den alan bu cadde, Avenyn'den sonraki en sosyetik cadde olarak adlandırılabilir. Fakat Avenyn'e nazaran daha fazla alt-kültürlere hitap ediyor ve dolayısıyla da burnu kalkık bir yer değil. Burada tarihi dokuyu görmek de mümkün, kiliseler, tepelere çıkan merdivenler, eski binalar... Mesela İsveç Tarih Müzesi'ne gidebilirsiniz. Burada Viking Orta Çag'dan başlayarak ülkenin tarihi ve sanatı sergileniyor. Cadde inşası nedeniyle Amerikanvari bir bulvarı andırıyor ve İsveç'te böyle bir oluşumu görmek oldukça nadir. Bu cadde üstünde yürüyüş yapmak oldukça keyifli, illa ki bir kafede oturmanız şart değil. Ama buralardayken bir kahve ya da yemek molası vermek isterseniz, sizi kırmam tabii. Bence bu cadde üstünde kesinlikle gidilmesi gereken yer Hagabion Kino (Linnegatan 21). Hala faaliyet gösteren eski bir sinemanin altında bulunan bu kafe ve bar, birbirinden lezzetli vejetaryen yemekleri, craft biraları ve ekolojik şaraplarıyla gönlünüzde taht kuracak. Lokal bir micro brewery olan Stigbergets Bryggeri'nin biralarını deneyebilirsiniz. Üst kata çıkıp sakin sakin kahvenizi içip, günlük yaptıkları tatlılarını mideye indirirken, sinema programına bakabilirsiniz. Belki uslu bir çocuk olursanız anlayacağınız dilde bir filme bile denk gelebilirsiniz. Yazları bahçesinde oturmak çok keyifli, tabii eğer yer bulabilirseniz! Kimi akşamlar DJ setleri oluyor ve şehrin sanat ve edebiyat ünlüleri buraya akın ediyor. Kafenin tek dezavantajı 17:00'de açılıyor olması, dolayısıyla erkenciyseniz başka bir yerlerde oturmanız gerekecek. Paniğe mahal vermeden, hemen başka bir yer tanıtıyorum. Kafferosten (Linnegatan 62) minik bir yer ama kahvaltı ve kahve menüsü minik değil! Eğer croissant seviyorsanız, Kafferosten'e bayılacaksınız zira croissantları taze fırından çıkarıyorlar, insan kaç tane sipariş verse bilemiyor. Pazar kahvaltıları ün salmış bu kafenin fiyatları da oldukça hesaplı. Duvarlarında çok değişik tablolar oluyor, dolayısıyla şehrin sanatseverlerinin uğrak noktası. Kafe olsun ama içki de içebilelim diyorsanız, şehrin en hip kafelerinden biri olan The Kitchen (Skanstorget 1) beklentilerinizi karşılayacak. Vegan besleniyorsaniz, glütenden uzak durmaya çalışıyorsanız The Kitchen uğrak yeriniz haline gelebilir. Kocaman bagel'larından taşan malzemeleriyle, waffle günleriyle, sıcak sandviçleri ve zengin kahvaltı büfesiyle, karnınızı doyuracağınız kesin. Ayrıca çok değişik craft biraları var. Klasik İsveç tatlılarının vegan versiyonlarını deneyebilirsiniz. Göteborg'un Kadıköy'ü ya da İstiklal Caddesi olarak adlandırabileceğimiz Jarntorget'in manası Demir Meydanı. Bunun da sebebi, vaktinde buradaki limandan demirlerin tartılıp dış ülkelere gönderilmesiymiş. Burası tarihi olarak solcu ve işçi sınıfı bir yer fakat günümüzde alternatif gençliğin takıldığı, barların, pubların, müzik dükkanlarının, ikinci elcilerin, küçük sanat galerilerinin, hatta sex shopların ve bir striptiz kulübünün bile bulunduğu renkli bir semt. Hal böyleyken Jarntorget civarinda geceler uzun! İkinci el alışveriş yapmak için, gece çıkmak için ya da kahve molası vermek için en ideal semt, özellikle de şehrin ruhunu yakından tanımak istiyorsanız. Jarntorget'e geldiyseniz buranın en havalı sokağı olan Andra Langgatan'i en az bir kaç kere baştan sona yürüyeceğiniz kesin. Bu sokakta bulunan bazı hoş yerleri birazdan tanıtacağım. Eğer ikinci el dükkanlarını ve şehrin en büyük bit pazarını gezmek istiyorsanız, hemen paralel sokak olan Första Langgatan'a gidin. Burada Kommersen Loppmarknad isimli bit pazarını, graffitilerle kaplanmış eski bir antreponun içinde bulacaksınız. Kıyafetten mücevherlere, fotoğraf makinalarından, VHSlere kadar aklınıza gelebilecek her şeyi bulmanız mümkün. Belki çok ilginç bir şey denk gelebilir ve sizin için harika bir anı parçası ya da yakın biri için orijinal bir hediye olabilir. Kahve molanız için, Cafe Santo Domingo/Dirty Records'a (Andra Langgatan 4A) gitmenizi tavsiye ediyorum. Burası aynı zamanda bir plakçı. Plak bakabilir, güzel bir kahve ya da çay eşliğinde fika yapabilirsiniz. Buradaki tatlılar hem hesaplı hem de glütensiz, laktozsuz ya da vegan seçenekler mevcut. Özellikle Chai Latte sevenler buraya gelsin, pek ekolojik, pek aromatik bir fincan sizi bekliyor olacak. Çalan müzikleri, dekorasyonu, canlı kakao bitkileri, yüzlerce plağı ve posterleriyle şehrin en özgün kafesi burası. Doyurucu bir yemek yemek ve demlenmek istiyorsanız, havasından geçilmeyen Publik'e (Andra Langgatan 20) gidebilirsiniz. Yemekleri çok lezzetli, içki menüsü geniş, ortamı sıcak. Bazı akşamlar çok yoğun olabiliyor ama şehir genelde tenhayken kalabalık görmek de hoş oluyor doğrusu. Loş ışıkları ve minimal dekoruyla, bar muhabbeti için en ideal yer. Ucuzcular sizi de unutmadım! Zaten bu gezide helak oldunuz, cok para harcadınız bari yemeyi içmeyi ucuza getirelim, değil mi? Kelly's Bar'a (Andra Langgatan 28) gidin, pizzaları harika ve ucuz, vejetaryen ve vegan seçenekler de var. İçkiler ucuz, hatta şehrin en hesaplı pubı bile olabilir. Genelde şehrin rock severleri burada takılıyor. Şimdi de sizi şehrin en sevdiğim pubına götürmek isterim, Jarntorgets Brygghus! (Jarntorget 4) Kaç çesit biraları var bilmiyorum ama her gittiğimde yenileri ekleniyor listeye. Ortamı gayet güzel, yemek yemek isterseniz o da var, büyük beklentilere girmediğiniz sürece karın doyurmak için uygun. Uzun akşam oturmaları için ideal, çalışanlar sempatik ve yardımsever. Bazen kapıdaki görevliler garip davranabiliyorlar diye duydum, bana denk gelmedi fakat siz pasaportunuzu yanınızda bulundurun. Kalabalık bir grupsanız, sizin için bu civardaki en uygun pub burası olacaktır. Son olarak, bu bölgede gidilecek en iyi kulüp Pustervik (Jarntorgsgatan 12). Hem konser etkinlikleri, hem DJ setleri oluyor. Gündüzleri kafe olan Pustervik'in harika bir çorba barı var. Geceleri ise, iki katlı büyük alanında farklı müzik odaları sevdiğiniz türlere göre sizi dans ettirmek için hazır. Ama dilerseniz lounge gibi rahatça oturup muhabbet edebileceğiniz alanları da mevcut. Gitmeden etkinlik takvimine bakmayı ihmal etmeyin. Majorna'da tek bir sokak tanıtmak mümkün değil çünkü gidebileceğiniz iyi yerler tek bir sokak üstünde bulunmuyor. Zaten Majornayi güzel kılan da bu. Dar bir sokakta harika bir kafe belirebiliyor, yanlış bir sokağa daldığınızda minik bir galeriyle karşılaşabiliyorsunuz, eski evlere bakarken bir antikacıya denk gelebiliyorsunuz. Minik parkların, ahşap evlerin bulunduğu, sakin bir yer burası. Sanatçılar genelde burada oturuyorlar ve takılıyorlar. Göteborg'un Cihangir'i diyebiliriz. Ama şu anki Cihangir'i değil, her şeyin daha sakin, daha mütevazı olduğu Cihangir'i. İsveç'te gemicilik ve Göteborg'un denizcilik tarihi gibi konuları öğrenmek istiyorsanız bu müzeye bir göz atın derim. Malum deniz Göteborg için çok önemli ve çok sağlam bir denizcilik kültürü hakim. Aynı zamanda denizcilikle ilgili sanat etkinlikleri de oluyor. Akvaryum kısmı da oldukça ilginç. Havuz kısmında canlılara dokunabiliyorsunuz. Kuzey denizleri kısmında Nordik türler, tropik sular kısmında ise rengarenk mercanlar, zehirli su altı canlıları var. Eğer kaptan olmak nasıl bir duygu bilmek istiyorsanız bir gemi simülatörü de var ki insanı bayağı havaya sokuyor! Tepeden kiremit rengi taşlarıyla dikkatinizi çekmeyi başaracak bu kilise için merdiven tırmanmaktan çekinmeyin çünkü harika bir Göteborg manzarasıyla karşılaşacaksınız. Deniz, tepeler, köprü ve şehrin öteki tarafı göz hizanızda belirecek. Büyük kayaların üstünde oturan ve içen gençleri görünce güzel bir melankoli duygusu beliriyor, belki defterinize gezinizle ilgili birkaç not alma hissi gelir. Kilise tam bir Nordik klasiği, dolayısıyla içine de girmenizi tavsiye ederim. Dışarıdan bakıldığında, deniz kenarında tam köprünün altında graffitilerle kaplı garip bir bina gibi duruyor ama aslında o bir sanat evi! Şehrin en hip mekanlarından biri, harika sanat aktiviteleri ve sergileri oluyor. Ayrıca restoranı da enfes, belki bir şeyler içip, sanat turunuzu öyle sonlandırırsınız. Röda Sten için hazır buraya kadar gelmişken, Göteborg'un kurucu yerleşkesi Klippan etrafında da dolaşabilirsiniz. Varlıklı İskoç ailelerin ve İrlandalı misyonerlerin Göteborg'a yerleşmesiyle beraber 1857'de kurulan St. Birgittas Şapeli'ni gezebilir, 1653'te inşa edilmiş Alvsborg Kalesi'ne çıkabilirsiniz. Ayrıca burada İskoçlu tüccarın kurduğu port bira fabrikasi D. Carnegie & Co. ve şeker fabrikası var. Gezinizi İsveç'in en iyi restoranlarından biri olan Sjömagasinet'te iyi bir yemekle sonlandırabilirsiniz. Bu restoran deniz mahsulleri odaklı ve Michelin yıldızlı. Vaktinde Bruce Springsteen ve Rolling Stones gibi devleri ağırlamış olması da cabası! Deniz manzarasına karşı, \"c'est la vie!\" dedirtecek türden bir deneyim olacak. Bu fiyatlar bizi aşar, ne haddimize derseniz Klippans Konstcafe'de kahve içebilir ya da yemek yiyebilirsiniz. Özellikle hafta sonları çok canlı oluyor. Yeme-içme ve gece eğlencesi önerilerine geçmeden önce, yerli sanatçıları ve tasarımcıları destekleyen, çalışmalarını sergileyen ve satan, gezmesi pek keyifli bir butikten bahsedeceğim. Pop In (Slottsskogsgatan 52), mimari, tekstil ve şehir planlama tasarımı üzerine kurulmuş bir dükkan. Göteborg'dan anı hatırası olarak magnet ve kupa almak yerine buraya uğrayıp bir tote bag ya da poster alabilirsiniz. Majorna'da zaman yavaş işliyor, o yüzden kafelerde uzunca keyif yapmak isteyebilirsiniz. Benim severek gittiğim kafelerin başında Biscotti (Allmanna Vagen 34) geliyor. Kahvaltısı, tatlıları ve kahveleri meşhur ama ben el yapımı makarnalarına bayılıyorum. Genelde civarda oturanlar, genç ve çocuklu çiftler ziyaret ediyor. Aile yeri yani. Majorna'daki bir diğer sevimli ve meşhur yer de Kafe Kultur (Bangatan 6). Tam bir mahalle kafesi! Açık sandviçleri ve bagel'ları oldukça doyurucu. Vejetaryen seçenekler de düşünülmüş. Müdavimleri şehrin en iyi kahvesinin burada içildiğini iddia ediyorlar. Klasik bir İsveç kahvaltısı istiyorsanız burada yiyebilirsiniz. Adından da anlayabileceğiniz üzere kültür etkinlikleri oluyor. Çoğu İsveççe bilmeyi gerektirse de denk gelirseniz kalın derim. Biz Türkler deniz manzarası meraklısıyız, bir rooftop varsa çıkmamız, şehre tepeden bakmamız lazım. Bunu yapamadığımız şehirleri anında küçümseyerek, \"Bi' Boğaz değil yani\"yi yapıştırırız. Mesela Berlin'i her ne kadar sevsem de, sosyal çevremden bayıldığım birçok insan orada yaşasa da, sırf bu tepeden bakamadığım deniz manzarası mevzusu yüzünden taşınmayı düşünmediğim bir yerdir. Konuyu nereye bağlayacağım, Majorna'daki Henriksberg'e (Stigbergsliden 7). Bu bar ve restoranın en üst katına çıktığınızda, harika bir deniz manzarası sizi bekliyor olacak. Hava iyiyse açık terasında, kötüyse kapalı terasında şehir ışıklarına ve denize karşı içkinizi yudumlayabilirsiniz. Gerçekten çok keyif veren bir teras bar burası. Yemeklerini hiç denemedim fakat, deneyenler burgerleri ve pizzaları iyi diyor. Ben içkilerine ve ortamına kefil olurum, gerisine karışmam. Bazı akşamlar konserler ya da kültür sanat etkinlikleri de oluyor, sitelerinden bakabilirsiniz. haziran-temmuz arası İsveç'te olacağım, Göteborg için tek gün ayırmıştım. Müze vs değil de aylak aylak gezerim diye düşünüyordum. Fakat harika bir şehir rehberi ile karşılaştım. Galiba tek gün yetmeyecek ? keşfedilecek çok yer varmış ? Teşekkürler Nilay, teşekkürler Oitheblog!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/07/20/cesme-alacati-2016-bu-sene-neler-oluyor", "text": "Çeşme Alaçatı önerileri yazmaya korkuyoruz. Evet resmen korkuyoruz, çünkü \"Yurtdışındaki yerler daha ucuz, Alaçatı leş gibi\" tartışmasının içine dahil olmak istemiyoruz. Ama dönem itibarıyla Alaçatı içerikli herhangi bir yazı yazmak = bu sorumluluğun altına girmek olduğu için konuyla ilgili yorum yapmadan kaçabilmemiz de pek olası değil galiba. Yorumumuzu özet geçelim: Evet Çeşme yurtdışındaki birçok yere kıyasla çok daha pahalı olabiliyor, o kısmına itirazımız yok. Ancak yurtdışındaki birçok tatil beldesinde de Çeşme'de bulduğumuz birçok şeyi bulamadığımızı itiraf etmemiz gerek. Gerek mekan kalitesi, gerek yediğimiz içtiğimiz, gerek denizin güzelliği, gerekse denize girmek için gittiğimiz tesislerin kalitesi açısından Alaçatı ve Çeşme birçok yeri döver diye düşünüyoruz. Özellikle yeme içme konusunda Nice, Monte Carlo, Ibiza, Cannes vb. yerleri örnek alacak olursanız o bölgelerde, aynı kalitedeki yerlerde de aynı fiyat ortalamasının olduğunu göreceksinizdir. Şayet Yunanistan'da salaş bir balıkçıya giderseniz herhalde Alaçatı'da yediğiniz yerlerden daha uygun fiyatlı olacaktır. Buradaki tartışma meselesi bize biraz elma ile armutu, ne bilelim, avokado ile kayısıyı kıyaslamak gibi falan geliyor. Tabii ki bu durum bölgedeki mekanların bize 1 için 5 istemesi ile sonuçlanmalı demiyoruz, ancak belirli bir noktaya kadar fiyat farkı olmasını anlayabiliyoruz. Doğruya doğru, biz de yer yer bu işin neden bu kadar cılkı çıktı, nasıl oldu da biz bu kadar yüksek rakamları normal karşılayabilir hale geldik diye düşünüyoruz. Ancak o da halk olarak biraz da bizim suçumuzmuş gibi geliyor. Sonuç olarak allah aşkına bizi bu polemiğin içine sürükleyip aşağıda \"SİZ ZENGİN MİSİNİZ, ZENGİNSENİZ KAHROLUN\" gibi yorumlarda bulunmazsanız seviniriz. Biz yalnızca civara gidecekler için önerilerde bulunmaya çalışıyoruz. Gelin hep beraber Çeşme Alaçatı önerileri listemize bakalım. Eğer bir butik otelde kalacaksanız ve denize girmek için sakin noktalar yerine beach'leri tercih ediyorsanız bu sene en popüler ve izdiham halinde olanlar Fly Inn ve Before Sunset. Açıkçası Hande Yener eşliğinde birbirimizin üstünü boyamak pek bizim eğlence anlayışımıza uygun olmadığı için biz bu sene oralara uğramadık. Biz hangi beach'leri seviyoruz diye soracak olursanız tabii ki yine Fun Beach ve Babylon'u önerebiliriz. Özellikle Fun Beach'in denizi harika. Ayrıca eğer 8 yaşında gibi hissettiğiniz bir gününüzdeyseniz denizin üstüne tırmanıp sapıtabileceğiniz abuk subuk şeyler var, biz bayağı eğlendik. Eğer canınız beach kafasında bir yer çekmiyorsa denize girmek için en güzel noktalardan biri Ilıca Plajı. Sheraton Otel'in yanından girerek tam göbeğine düşebilirsiniz. Hacı Memiş'te eskiden kahvehane tadında olan bir yer değişmiş, yerine Komşu Kahve açılmış. Kahveleri hakikaten çok lezzetli ve bizim gibi bağımlılar için DEV bardakları var. Yaşşaasın kahve. Caz severler için de bir Take Five gerçeği var. Özellikle haftasonları farklı gruplar ve sanatçılar çıkıyor ve bayağı keyifli bir ortamı oluyor, uğramalık. Özellikle beach'lere ve aşağıda söz edeceğimiz birçok mekana ulaşabilmek adına civarda arabaya ihtiyacınız olacağını eklemeden geçmeyelim. Civardaki taksi fiyatlarının çılgınlığını ve dolmuş karmaşasını düşününce araba birçok açıdan kesinlikle daha mantıklı ve ekonomik bir tercih olabiliyor, özellikle birkaç kişiyseniz. Şayet İzmir'e uçakla ulaşacaksanız bile vivi. com. tr aracılığıyla İzmir Havalimanı'nda araç kiralama işine girişebilirsiniz. Böylece gün içinde çok daha rahat hareket edebilir ve yalnızca Alaçatı odaklı takılmak durumunda kalmazsınız. Daha önceki Çeşme ve Alaçatı notlarımıza göz atmak isterseniz şuraya ve şuraya göz atabilirsiniz, hepsi hala güncelliğini koruyor. Bu sene Alaçatı'da nerede kalacağımız konusunda acayip yerinde bir karar vermişiz, bundan sonra da muhtemelen müdavim moduna geçiş yaparak Sedirli Ev'de sık sık görebileceğiniz simalar arasına katılacağız. Sedirli Ev, aslında Alaçatı'nın son zamanlardaki en popüler bölgesi olan Hacı Memiş Mahallesi'nde yer alıyor. Ancak bu durum gündüz sakin bir ortamda olmak ve uykusunda gürültüye maruz kalmak istemeyenlerin gözünü korkutmasın, çünkü çok merkezi bir noktada yer almasına rağmen kesinlikle kaosun ortasında değil. Alaçatı civarında gitmek isteyebileceğiniz her yere yürüme mesafesinde ama bir yandan da sakinliğin içinde kalmayı başarmış çölde vaha tadında bir otel desek yeridir. Üstelik arabanızı park edebileceğiniz yeri de, tatlı bir havuzu da mevcut. Olur da yer bulamazsanız sırf kahvaltısı için bile gidebilirsiniz, zira bu konuda da acayip başarılılar! Ayrıca Zeynep Hanım ile uzun uzun muhabbet edebilme şansı da yanında bonus olarak geliyor. Çok sevdik, şiddetle öneririz! Biz çılgın birer asiyiz, sizin söylediğinizin aksinde kalacağız diyorsanız civardaki otel seçeneklerine otelz. com'dan bakabilirsiniz, orada epey bir otel seçeneği mevcut. Başlamadan önce gelen güncelleme: 2017 itibarıyla Insula konsept değiştirmiş, fiyatlar yükselmiş, menü farklılaşmış. Bizim yeni haliyle deneme fırsatımız olmadı, ancak aşağıda anlattıklarımız şu andan itibaren geçerli mi bilemiyoruz, aklınızda bulunsun. Sanırsak meze konseptinden çıkmışlar. Arkadaşlar, hazırsanız size bir paragraf boyunca İnsula öveceğiz. Zira burası tartışmasız bir şekilde Alaçatı'daki en iyi akşam yemeği deneyimlerinden birini yaşamamızı sağlayan NADİDE bir mekan. Hakikaten bize bu kadar büyük laflar söyletecek bir mekanla tanışmayalı uzun zaman olmuştu. Insula aslında 6 odalı bir butik otel. İsterseniz Alaçatı'nın göbeğinde konaklayabileceğiniz son derece incelikli düşünülmüş harika konseptli odalara sahip. Fakat olur da burada konaklama fırsatınız olmazsa da mutlaka yapmanız gereken şey bir öğününüzü buraya denk getirmek. Bizim burada deneyip de beğenmediğimiz hiçbir şey olmadığı gibi, döndükten sonra da günlerce burada yediklerimizi sayıkladık durduk, o denli iyi bir yemek deneyiminden bahsediyoruz. Özellikle isli midyeyi, kuru etli humusu, enginar dolmasını ve Bozcaada tarifi yeşil elmalı yoğurtlu semizotu denemeden dönmeyin deriz. Asma Yaprağı'nın büyük hayranları olduğunu, Vedat Milor'un burayı öve öve bitiremediğini, mekanın müdaviminin çok olduğunu biliyoruz. Ancak tam bir \"bizde yalan yok\" konseptli blog olduğumuz için gerçek yorumumuzu gizlemeden açık açık yazmak konusunda ısrarcıyız. Yıllardır Çeşme'ye her sene en az iki kez giden, popülerleştiği dönemden öncesini bilen, \"buralar eskiden dutluktu\" muhabbetinin kralını çevirebilecek insanlar olarak daha önce Asma Yaprağı'na hiç gitmemiştik. Sonunda bu kadar kişinin hastası olduğu bir yeri denememenin tuhaf olduğuna karar verdik ve yer bulmayı da başarınca bayağı büyük bir merak içinde kendimizi mekana attık. Ortam çok tatlı, bahçesi süper, her şey tam umduğumuz gibi. Sonra çalışanlardan biri yanımıza geldi ve \"beklerken ne alırsınız\" diye sordu. Neyi beklerken? Anlamadık abi, neyi bekleyeceğiz? Normal bir insan gibi neyi bekleyeceğimizi sorduğumuzda \"nasıl bilmezsiniz\" ile \"bitch please\" karışımı bir ifade ile karşılaştık. Israrlarımız sonucunda mezelerin mutfakta yer aldığını, masaları sırayla mutfağa aldıklarını ve seçimimizi orada yapacağımızı öğrenmiş olduk. Tamam peki, ilginç sistem. Sonradan anladık ki, beklediğimiz şey meze seçme sırası değilmiş. Godot'yu bekliyormuşuz. Zira yaklaşık 45 dakika boyunca meze seçmeye gidemedik. Tamam hadi, ona da yoğun dönem diyelim. İlk lokmamızı ağzımıza attığımızda mekana oturalı 1,5 saat civarı bir şey geçmişti, hadi onu da kabullenelim. Peki ya yediklerimiz? Kötü olduğunu söylemek tabii ki abartı bir tasvir olur. Ancak açıkçası herhangi bir özelliği olduğunu söylemek de kesinlikle bir başka abartı cümle olacaktır. Yapılan yorumlar mı beklentimizi çok yükseltti, yoksa Insula gibi efsane mezeler sunan bir mekanın ardından buraya gitmemiz mi bilemiyoruz ama, biz gerçekten buranın bir olayını göremedik. Üstelik çalışanlar o kadar asık suratlıydı ki, ki biz bunu çok az yer için dile getiririz, gerçekten bir noktada insanı adamın keyfini kaçıracak, abi bir derdiniz varsa oturun rakı sofrasındayız zaten dedirtecek noktaya getirdiler. Rakıya buz istedik diye trip yediğimiz hiç olmamıştı, hakikaten enteresan bir yer. Bu arada denediğimiz ve aklımızda kalan birkaç şeyi söylemeden de geçmeyelim, kabak çiçeği kızartması, mercimekli fava, börülceli enginar, balkabaklı bir meze, patlıcanlı pilav ve yaprak sarması. Çok şükür Kolburano's için hislerimizi tanımlamak adına kullanabileceğimiz \"hallahallahallahallaa bu nağğğsıl sevmeek\" şeklinde ilerleyen bir parça var da, burada doğru sıfatları bulmaya çalışarak yorgun düşmeyeceğiz. Reisdere'de yer alan ve pizza konusunda yalnızca İzmir'deki değil, Türkiye'deki en iyilerden biri olan Kolburano's mutlaka, bakın MUTLAKA denenmesi gereken bir mekan. Biz kasap köfteli & patlıcanlı ve bacon'lı & karamelize soğanlı pizzalarını deneyip mutluluktan uçtuk. Üstüne lavantalı pudinglerini deneyip hazzın doruklarına vardık. Bir de yan masada Türkiye'deki celebrity crush'ımız Ayhan Sicimoğlu olunca keyiften dört köşe yayıldık kaldık. Bu arada yalnızca pizzalar değil, bahçesi de, ortamı da şahane! Affetmeyin, bir gecenizi mutlaka buraya ayırın. Roka Bahçe'ye Sedirli Ev'in sahibi sevgili Zeynep Hanım'ın önerisi ile gittik. Aslında uzun süredir varlığından haberdardık ama, nedense bir türlü yolumuzu düşürememiştik. Açıkçası burada mezeye abanmaktan ana yemek deneyebilme fırsatımız olmadı ama, bu kararımızdan da pişman değiliz. Karidesli ve buğdaylı kabak salatası, kırmızı pancar salsalı deniz börülcesi, tahinli & naneli patlıcan ezmesi, karides saganaki gibi birçok seçenek denedik ve hepsinden gayet memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Normalde meze konusunda gelenekçi sayılabilecek insanlar olmamıza rağmen buranın yenilikçi tavrı bayağı hoşumuza gitti. Long live Ege Mutfağı! Kahvaltı meselesinin hassasiyetini bilen insanlardan oluşan bir kitleye hitap ediyor olduğumuzu biliyoruz, doğru kitle....... Dolayısıyla size bir yerin kahvaltısı için \"hakikaten iyi\" dediğimizde sizin duygularınızla oynama ihtimalimizin olmadığını pek tabii biliyorsunuzdur. Civardaki en büyük favorimizden şu yazıda söz etmiştik, Su'dan. Ancak Bom Dia da bizim bu konuda Alaçatı'daki yeni favorilerimizden. Zaten herkes acayip şeker, acayip sempatik. Ama işin o kısmını bir kenara koyup yemek kısmına odaklanacak olursak tam anlamıyla her şeyinden memnun kaldığımız leziz bir kahvaltı sunduklarını da söyleyebiliriz. Özellikle tarçınlı tereyağları, pancar reçelli yoğurtları ve nutella dolgulu pancakeleri efsane! Bir de şansınıza fırından yeni çıkmış çikolatalı kurabiyelerine denk gelirseniz o gün bayağı şanslı bir gününüzdesiniz demektir. Kahvaltıya gitmeseniz bile bir kahvelik uğrayabilirsiniz, ortamı da çok tatlı, biz çok sevdik. Hacı Memiş'te elimizde fotoğraf makinelerimiz aylak aylak yürüyüp etrafımıza bakınırken karşımıza Sevinç Teyze çıktı. \"Kızlar gelin bakın içeride sergi var\" diyerek bizi tam olarak doğru cümlelerle yakalayınca, fark etmeden çok seveceğimiz yeni bir mekanın içine dalmış olduk. Bir kere Sevinç Teyze dünya tatlısı bir insan! Hani içeride hiçbir şey olmasa, sırf onunla muhabbet etmeye bile uğrayabilirsiniz. Ama işin bu duygusal bağ kısmını bir kenara koyacak olursak, Alaçatı'daki burnu havada tavırlar sergileyen birçok mekanın aksine Hacı Memiş No:23 gerçekten rahat bir şekilde içine dalabileceğiniz, bayağı orijinal vintage ürünler ve objelerle karşılaşabileceğiniz şahane bir dükkan olmuş. Henüz çok yeni, muhtemelen ileride adını daha sık duyacağız. Ayrıca bu aralar yolunuzu düşürme şansınız olursa içeride Mehmet Güreli'nin Film Noir adlı kişisel sergisinden eserler görebilmeniz de mümkün. Yazınızla ilgisi yok. Elinize sağlık yine döktürmüşsünüz ama şu Çeşme/Alaçatı sadece bana mı samimiyetsiz geliyor bilmiyorum. Asma Yapragi ile ilgili birinin 'kral ciplak' demesine cok sevindim. Istanbullular daha 'aa Cesme mi, musluk yok mu' diye dalga gecerken, aksamlari tek gece kulubu eskinin Aya Yorgi Fly Inn'inyken, acikhava tiyatrosuna Sezen yada Tarkan gelince yazimiz senlenirkenden beri Cesme'liyim. Asma Yapragina sanirim ilk 4 sene once gittim, populeritesinin doruklarina, vasatligin sinirindaydi. Neyse gormus olduk, bir daha gelmeyiz dedikten sonra 2 sene bir arkadasimin daveti icin gene gittik. Yemeklerini daha once yedigim icin hic bir beklentim yoktu. Fakat, yasadigimiz olayi yazmak istiyorum cunku bu tam olarak \"Alacati kazigi\" mentalitesini yansitan, musterinin degersiz oldugunu gosteren, bir isletmenin/ isletmecinin yetersiz mantigini ortaya koyuyor. Asma Yapragina haftaici bir yaz gecesi gittigimizde cok basit bir soru sorduk. Salatayi rokasiz yapabilir misiniz, esimin alerjisi var. Yapamayiz dedikleri salata roka, domates, peynir ve salatalik disinda birsey icermeyen, yani herhangi bir mutfakta 5 dakika icinde hazirlanabilicek, herhangi bir zorluk veya recete degisikligi gerektirmeyen bir talepti. Boregi unsuz yapin, yada kofteyi kiymasiz pisirin demedik yanlis anlamayin, cok imkansiz bir istek degildi bizimkisi. O sirada mutfakta suan adini hatirlamadigim, meshur isletmecileri de vardi. Soruyu tekrar sorduk ve acikladik; alerjisi var acaba icinde roka olmayan bir coban salatasi yapar misiniz? Garson tekrar hayir, salata yemeyin dedi, isletmeci kafasini kaldirmadi. Bizim ailemizde gida alerjileri var. Olum tehlikesi seviyesinde ciddi alerjiler yasadigimiz gibi, daha basit gida alerjilerimiz de var. Ben yurtisinda yasadigim icin bu konuda destek gormeye cok alisigim, burda bir restorana gidip alerjim var dediginizde sef'ten, mudur'e kadar herkesin gelip yardimci olmasina, sizin sagliginiza onem vermesi bizim icin normal. Kaldi ki eger peynir alerjisiniz varsa, pizzaciya gitmeyin argumanina katiliyorum. Bazi yerlerin bazi kurallari vardir, bana ozel degisitirin diyemezsin. Turkiye'de yada seyahat ettigimiz baska yerlerde de alerjilerimizle ilgili herkes bize yardimci olmaya calisirken, uc malzemelik bir salata icin kaba ve kustahca davranan bir mekan ilk kez benim icin Asma Yapragi idi. Ustelik umursamaz, musterilerini sadece $$$ olarak goren isletmecisi de ordayken. Yemekleri tirt, servisi tirt, Alacati'si guzel bir balon Asma yapragi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/08/09/turkiyede-olmayan-markalar", "text": "Girizgahı favorilerimizden biriyle yapalım, & Other Stories! İsveç çıkışlı bu marka, aslında Türkiye'de yok diye içten içe sevindiğimiz, \"oh bu kadar güzel kıyafetler Kızılay tarafından dağıtılmış gibi hepimizin üzerinde olmayacak\" diye sinsi gibi mutlu olduğumuz markalardan biri. Gerçi Türkiye'ye gelse de çok şaşırmayız, çünkü kendisi H&M ile aynı grubun markası. Yalnız fiyat açısından H&M'in daha üstünde bir şeylerle karşılaşmaya hazır olun, zira konsepti çok daha farklı. Kıyafet, ayakkabı, çanta allah ne verdiyse bulabileceğiniz bu markanın aynı zamanda kremlerinin, vücut spreylerinin ve kozmetik ürünlerinin de hastayız. Gözden kaçırmayınız. Belçika, Danimarka, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç, İngiltere ve Amerika. Almanya, İtalya, Belçika, Danimarka, Hollanda, İsveç, Amerika, İngiltere, İskoçya, İspanya, Kanada Fransa şeklinde dev bir liste. Şehir şehir görmek için tık tık. E ama artık pes. Arkadaşlar ucuzculuğun mabedi, o yukarıda bahsettiğimiz 9 euroluk ayakkabıları alabildiğimiz, Tumblr'da gördüğünüz o sürekli yeni moda akımlarına kapılan genç kızlarımızın yaşam kaynağı olan Forever 21'e daha önce girmemiş olabilir misiniz? Siz hiç etrafınıza bakmıyor musunuz? 18 dilde indirim diyebilen, REBEJAS sözcüğünü bile anlamlandırabilen müthiş insanlar olarak Forever 21'ı nasıl es geçebildiniz? Yazın ilk crop top'ları, her sezonun en mesaj kaygılı tişörtleri, \"ya ben bunu nasıl giyeyim bu tek bacağımı bile kapatmıyor abi\" diyerek almakla almamak arasındaki çok kalın çizgide pandomim yaptığınız o ürünler, hepsi burada! Bi' de indirim dönemine denk geldiniz mi en kral sizsiniz, affetmeyin arkadaşlar, affetmeyin... PS. Buradan alınan ürünlerin 1 sene içinde potansiyel bir pijamaya dönüşme sürecini de şaşkınlıkla takip edeceksiniz, heyecan dolu bir deneyim. Amerika, Avusturya, Almanya, Hollanda, Fransa, İspanya, Hong Kong, Singapur, Dubai, Belçika şeklinde uzayıp gidiyor. Nokta atışı için tık tık. Monki, Forever 21 ve Urban Outfitters gibi dünya çapında aşırı popüler mağazalara kıyasla daha az karşınıza çıkabilir. Ancak aslında yine onlardan hallice bir marka olduğunu söyleyebiliriz. Şayet Türkiye'de Zara, Bershka, Pull and Bear gibi markalara dadanmış durumdaysanız Monki kesinlikle hoşunuza gidebilecek ve saçma sapan fiyatları olmayan ürünler bulabileceğiniz bir marka. Zaten biz kendisinden söz etmesek bile acayip eğlenceli vitrin tasarımları ve mağazalar yapmaları nedeniyle çok yüksek ihtimalle ilginizi çekecekti, orası ayrı mesele. Şayet Weekday ile daha önce karşılaşmadıysanız bu çok normal. Çünkü aslında çok da fazla ülkede yer alan bir mağaza değil. O yüzden kendisini herhangi bir yerde görünce ekstra sevindirik olmanıza sebep oluyor. Gittiğiniz takdirde hem çeşitli tanıdığınız markaların ürünlerini, hem de Weekday'e ait daha özellikli şeyleri bulabilmeniz mümkün. Fiyat ve kalite açısından Zara tadında, yer yer bir tık daha üst seviyede düşünebilirsiniz. Bazen kendinizi \"ulan çok güzelmiş ama Euro da bilmemne kadar oldu\" şeklinde düşüncelere dalmış olarak bulabileceğiniz durumlara da düşürebiliyor tabii. Özetle şayet daha önce karşılaşmadıysanız tanısanız seversiniz diye düşünüyoruz, kaçırmayın. Bakın baştan söyleyelim, biz NewYorker'ı aslında pek de sevmiyoruz. Çünkü ürünleri bayağı dandik ve çoğunlukla gerçekten çirkin şeyler yapıyorlar. Peki neden bu listeye yazıyoruz? Çünkü özellikle pijama, bikini, telefon kabı, aksesuar ve dandik gözlük konusunda ekmek çıkabildiği oluyor. Üstelik hakikaten çok ucuz. Ayrıca her ne kadar kötülesek de şans eseri güzel birkaç parçaya denk gelebildiğiniz de oluyor. Şu Orta Avrupa dolaylarına gidip \"nasılsa yaz, hava güzel olur\" diyerek ince kıyafetleri dayadığınız ve sonrasında saçma bir soğuğa denk geldiğiniz geziler vardır ya, işte o anlarda NewYorker kurtarıcınız olabilir. Onun dışında çok büyük bir olayı yok. Yine de aklınızda bulunsun. Fransa, Almanya, İspanya, Portekiz, Gürcistan, Azerbaycan, İtalya, Sırbistan, Danimarka, Norveç şeklinde uzayıp giden koca bir liste. Detaylar için tık tık. New Yorker ile dibe vurduk, Uterqüe ile tekrar yukarı, zenginlerin katına çıkalım. Adı uydurulmuş gibi duran Uterqüe aslında bir süre öncesine kadar Türkiye'de de mevcuttu. Ancak biz sinsiler yüzünden mi, yoksa Türkiye'ye hitap etmediği için midir bilinmez, kapanmış. O yüzden ne yapıyoruz? Yurtdışında Uterqüe bulup saldırıyoruz. Fiyat skalası olarak & Other Stories ile aynı tatta yani yüksek olarak değerlendirebileceğimiz Uterqüe, aslında Türk kızlarının yaşam kaynağı, evimizin direği Zara ile aynı gruba ait bir marka. Onun bir üst segmenti diyebiliriz. Ürünleri gerçekten çok kaliteli, gömleklerine ve deri ceketlerine kurban olurum diye bağırasımız geliyor, fakat söylediğimiz gibi, biraz fiyatlı. Seviyoruz, öpüyoruz, kaçırmayın. Çok da yerde yokmuş hani, o yüzden küsmeyeceğiz... Buyursunlar. primark unutulmuş gitmiş.. forever 21 'dan daha ucuz hemide. SpringField de alışveriş yapılası yerler arasında. Uniqlo'ya bu listede yer vermemek gunahtir, tovbe gerektirir."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/08/15/sirince-gezisi-efes-antik-kenti-kesfi-ve-key-museum", "text": "İkimiz de tam bir İzmir-severiz. Ortamlarda İzmir övüyor, İzmir'in modernliğini ve medeniyet seviyesini abartıp durmaktan haz alıyor, çok yüksek ihtimalle uzun vadede yaşımızı alıp saçlarını kısa, kabarık modelde kullanan, hafif sinirli ve 8 kedili laikçi teyze formunu alacağımızı ön görüyoruz. O sebeple bu sene karar verdik, İzmir'i daha iyi keşfedecek, daha da güzel öveceğiz, kimse bizi tutamaz. Tamam neredeyse çocukluğumuzdan beri her sene bir Çeşme'ye gitme durumumuz var ama, bizce o sayılmaz. O sebeple ne yaptık, hazır bu yaz arabayla Göcek'e kadar inmişken, dönüşte İzmir'e de uğrayalım, hem road trip'imizi şenlendirelim, hem de İzmir'i biraz daha yakından tanıyalım dedik. Plan: İzmir'in merkezini keşfetme işini bir sonraki aya erteleyerek şöyle bir plana giriştik: Önce sıcak mıcak dinlemeden Efes Antik Kenti'ni gezeceğiz. Ardından Efes'e son derece yakın olduğu için (yaklaşık 10km uzaklıkta) herkesin öve öve bitiremediği Şirince'de konaklayacak ve Şirince Köyü'nü keşfedeceğiz. Son olarak İz TV'de 850 kez Key Museum'e dair bir program izleyip her seferinde de \"abi buraları hep görmek lazım işte\" cümlesini kurmaktan yorulduğumuz için nihayet Key Museum'u da görüp İstanbul'a geri döneceğiz. En azından güneyden gelince bu rota mantıklı oluyor. Şayet İstanbul'dan gidecekseniz tam tersini uygulayabilirsiniz, hepsi birbirine son derece yakın olduğu için bu da gayet mantıklı. Efes Antik Kenti'ni duymamış olma ihtimalinizi bir kenara bırakarak direkt konuya dalalım. Kentin tarihi aklımızın almadığı, parmak hesabını aşan dönemlere M. Ö 5000 yılına kadar dayanıyor. Gerek bir liman kenti olması, gerekse doğu ile batı arasında bir bağlantı sağlaması sebebiyle oldukça önemli bir kent olarak biliniyor. 2015 yılı itibarıyla UNESCO Dünya Miras Listesi'ne de giren bu antik şehir, aynı zamanda dönemi koşullarında değerlendirildiğinde mimari ve kent planlaması açısından da çok önemli bir örnek olarak kabul ediliyor. Tabii bu iş bizim yüzeysel anlatımımızla olacak iş değil, şayet konuya ilginiz varsa daha detaylı bir araştırmayı hak ediyor. Türkiye'de, hatta dünya genelinde gördüğümüz en efsane antik kentlerden biri olan Efes, Selçuk'ta yer alıyor. İzmir'den bihaber olanlar için, Selçuk İzmir merkez arası 80 km mesafede, yani kocaman bir çılgın değilseniz arabanızın olması dev bir artı puan olabilir. Bir diğer AŞIRI önemli önerimiz ise, buraya mümkünse yaz aylarında gitmemeniz. Zira havanın ekstrem sıcaklığının yanı sıra antik kent bölgesi içindeki mermer zeminden yansıyan güneş ışınları tam anlamıyla adamın anasını ağlatıyor ve 10 dakika içinde ya buharlaşma ya da terleyerek 4 kiloya düşme tehlikesi geçiriyorsunuz. Biz Ağustos ayında gittiğimiz için kendimizi çok zeki zannederek gezimizi akşam 18:00'den sonraya bırakmamıza rağmen perişan ve şemsiyesiyle gezen profesyonel Asyalı turistlerin de maskarası olduk, ona göre. Efes'e gittiğinizde gözden kaçırmanız pek mümkün olmamasına rağmen nereleri mutlaka görmelisiniz onu da atlamayalım: Celsius Kütüphanesi, Büyük Tiyatro ve Yamaç Evler. Zaten şehre giriş yaptıktan sonra dev ağaçların altındaki yoldan ilerleyip sola doğru döndüğünüzde girizgahı Tiyatro ile yapmış olacaksınız. Ardından Celsius Kütüphanesi'ne ve diğer bölgelere doğru ilerleyebilirsiniz. Bu arada içeride tuvalet ve hamam olarak kullanılan bölümü de görecek ve fazla açık görüşlü değilseniz bayağı garipseyeceksiniz. Zira o dönemde tuvalet ve hamam bölümü aynı zamanda bir sosyalleşme alanı olarak da görüldüğü için insanlar basbayağı yan yana takılıp bir yandan konuşup bir yandan ihtiyacını gideriyormuş. (asdgajs biz 8 yaşındayız galiba, gülmeden duramıyoruz) Buraya dünyanın en büyük tarihçisi de gelse seviyesiz espriler yapar arkadaşlar, çekinmeyin siz de yapın, utanacak sıkılacak bir şey yok. Onlar utanmıyormuş, biz mi utanalım..... Efes civarına gelmişken bazı kaynaklara göre Meryem Ana'nın yaşadığı son ev olarak kabul edilen Meryem Ana Evi'ni ve St. Jean Kilisesi'ni de görebilirsiniz. İkisi de antik kent civarında yer alıyor. Efes Antik Kenti'ne giriş ücreti 40 TL. Müze Kart ile giriş ücretsiz. Bizce Müze Kart süper yararlı bir şey, şuradan temin edebiliyorsunuz, ancak genellikle müze girişlerindeki gişelerde de alınabiliyor. Aslında Şirince'de konaklamanızı gerektirecek bir durum yok, tam bir geçerken görmelik yer tadında. Lakin delicesine şarap tadımı yapmak gibi bir niyetiniz varsa ya da rotanız açısından burada konaklamak uygun oluyorsa Kırkınca Otel'i önerebiliriz. Hem çalışan herkes gayet sevimliydi, hem lokasyonu arabayla ya da yürüyerek ulaşabilmek için gayet uygundu, hem de merkezi bir noktada yer alıyor. Ayrıca Şirince'ye tepeden bakabileceğiniz teraslarında kahvaltı da yapabilirsiniz, gayet tatlı. Eğer civardaki diğer otellere de bakmak niyetindeyseniz, otelz. com'a göz atabilirsiniz orada uygun otel seçenekleri oluyor. Şirince Köyü'nü dolaşırken evlerin ve sokakların güzelliği elbet dikkatinizi çekecektir. Sebebini doğru tahmin ediyorsunuz zamanında burada Rumlar yaşıyormuş. Mübadele döneminde maalesef buradan ayrılmak durumunda kalmışlar. Şirince'nin şarapları ile ünlü olması meselesine bir açıklık getirelim, çünkü ortada bayağı saçma bir durum var. Orada öğrendiğimize göre Şirince şaraplarının büyük bir kısmı Şirince'de üretilmiyor. Üzümler de Şirince'ye ait değil. Meyve şarapları ise çoğunlukla marketlerde de bulabileceğiniz şaraplar. Üstelik markette 1'e aldığınızı orada 5'e satıyorlar. Üzdünüz bizi Şirince esnafı. Adını okurken adamı tereddüte düşüren Key Museum'u İZ TV'de 23423 kez burayla ilgili bir program görmemiz sonucu keşfettik. İlk etapta Türkiye'de olduğunu bile kavrayamamışken programı doğru düzgün konsantre olmuş bir biçimde izleyince müzenin Torbalı'da olduğunu öğrenip \"OHA TÜRKİYE'DE BÖYLE BİR MÜZE Mİ VAR\" tepkisinin ardından buraya gitmeyi gönlümüze yazdık ve Şirince & Efes gezimizin içine bu müzeyi de katmaya karar verdik. Key Museum Murat ve Selim Özgörkey'in araba koleksiyonundan oluşuyor. İçeride 130'un üzerinde araba, motosiklet ve araba modelleri (yaklaşık 2550 adet) var. Burası abartısız bir şekilde bizim Türkiye'de gezdiğimiz en iyi dizayn edilmiş, en özellikli müzelerden biri, gerçekten bayıldık! Şayet o taraflara yolunuz düşerse mutlaka gidin deriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/08/19/eve-kahve-makinesi-almak", "text": "Bizi Instagram'dan takip edenler daha iyi bilir, birlikte çalışmakla kalmayıp birlikte yaşamakta da olan iki yakın dost olarak kahve meselesi ikimiz için de büyük bir olay. Tabii ki bunu çok ilginç bir özellik olarak kabul edip \"aaabiii kahve içmeden ayılamıyorum ya ne kadar ilginç ve Amerikan sit-com karakteri gibi bir insanım\" noktasına getirmedik. Bu durumun hiç de şaşırtıcı olmadığını ve aranızda birçok kişinin kahveyi ve kahve övmeyi sevdiğini biliyoruz. 3. Dalga kahvecilerin ortalıkta kol gezdiği bir dönemde yaşayan insanlar olarak \"of ne kadar da kahve seven biriyim, allahım ŞEKERSİZ filtre kahve, of one more cup of coffee.....\" tribinde değiliz korkmayın. Basit, net, açık, biz kahve içmeyi seven ve her gün, günde birkaç kez tüketen tipik Y jenerasyonu insanlarıyız. Hal böyle olunca işi bir adım daha öteye taşımak gibi bir karar alıp özellikli kahve satan mekanların çoğalmasından da faydalanarak düşündük taşındık ve dedik ki, biz eve bir kahve makinesi alalım. DIN DIN DIN, dev karar! Neden? Çünkü onlarca çeşit kahve makinesi seçeneği var, kahveyi öğütme meselesi zaten ayrı bir olay, e kahveyi nereden alacağım falan derken bu iş bayağı karmaşık bir sürece dönüşüyor. Sonuç olarak biz bu süreci atlatmayı başardık mı? Tabii ki. Evde paşalar gibi şahane kahveler yapıp barista esprileri ve eciş bücüş latte art denemeleri yapıyor muyuz? Şüphesiz. Ancak bu süreçte girdiğimiz kafa karışıklığını birçoğunuzun da yaşadığını ve bize evde kullanılacak kahve makinesi önerilerinden tutun kahveyi nereden aldığımıza kadar birçok soruyla geldiğinizi fark edince tamam dedik, ne biliyorsak yazalım. Bu konuyla ilgili hiçbir profesyonel bilgiye sahip değiliz, amatörü eğlendiririz, sonradan buraların altına gelip \"o öyle değil böyle, ben sanal alemin kahveden sorumlu devlet bakanıyım, o youtube videolarının altında küfür eden adam da benim\" çemkirmelerinde bulunacak arkadaşlara duyurulur. Kahve makinesi seçmek zor zanaat. O kadar çok çeşit ve marka var ve konuyla ilgili bilgi sahibi değilseniz en iyi olanını tespit etmek o kadar zor ki, insanın daha işin başından vazgeçesi geliyor. Sorun yok, bu acılı süreci beraber atlatacağız....... Şimdi, işleri kolaylaştırmak adına size bir test yapmak istiyoruz. Testin adı \"Üşengeç Misiniz?\". Kısa ve öz bir test olacak. Televizyonda saçma sapan bir program açık kalmış ve kumanda çok uzakta. Ne yaparsınız? A. Kalkıp kumandayı alır, istediğim kanalı açarım. B. Var olan programın aslında çok da kötü olmadığı konusunda kendimi ikna eder ve kımıldamam. İşte kahve makinesi seçiminizi bu iki şıktan hangisi seçtiğinize göre yapacaksınız. Çok kolay oldu değil mi? Konuyu daha mantıklı bir biçimde açıklayacak olursak, eğer A şıkkını seçtiyseniz siz müthiş bir insansınız, azminizi takdir ediyoruz, en iyilerine layıksınız. Siz yarı otomatik bir makine alabilir, kendi kahvenizi bile öğütebilir, kim bilir belki bir gün Şirinler'i bile görebilirsiniz! Fakat B şıkkını seçtiyseniz sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık. Allah bilir siz makyajınızı çıkarmadan da yatıyor, yan odaya gitmemek evin içinde birbirinize Whatsapp'tan mesaj da atıyorsunuzdur. Bu noktada sizin için kapsüllü makine ya da tam otomatik bir kahve makinesi kullanmak büyük kolaylık olabilir. Şunu da bir detay olarak eklemeden geçmeyelim, kahve konusunda profesyonel olanlar ya da uzun süredir evinde kahve öğüten ve bu işe kendini adamış olan insanlar, kahve makinesi meselesinde adım adım ilerlenmesi gerektiğini söylüyor. Yani basit bir makine ile başlayıp ihtiyaç ve isteklerinizi tespit ettikçe daha gelişmiş bir makineye geçiş yapmak mantıklı olabilir. Biz de öyle yaptık, pişman değiliz, yine olsa yine yaparız. Kapsüllü Kahve Makinesi: Kapsüllü kahve makineleri, adından da anlayacağınız üzere istediğiniz aroma ve sertlik derecesinde kapsülü satın alıp makinenin içine yerleştirdiğiniz ve sonucunda size kahvenizi yalnızca bir iki tuşa basmanızla hazırlayan son derece basit makinelerdir. Türkiye'de en yaygın örnekler Tchibo ve Nespresso gibi markalara aittir ve kullanımı son derece kolaydır. Kapsüllerin içinde sıkıştırılmış kahve bulunur ve birçok aroma seçeneği de mevcuttur. Örneğin biz bu işte ilerlemeden önce ilk olarak Tchibo'nun Cafissimo'sunu aldık ve yaklaşık 1-2 sene boyunca onu kullandık. Gayet de memnunduk. Bir girizgah olarak düşünülebilir, üstelik gayet bütçe dostu. Bu arada aklınızda bulunsun, hangi markanın kahve makinesini alırsanız o markaya ait kapsülü kullanmanız gerekiyor. Yani Tchibo'dan alıp Nespresso'nun kapsüllerini kullanamazsınız çünkü uyumlu olmuyor. Heves edip alıp sonra \"acaba internete koysam elden çıkarabilir miyim\" çaresizliğine düşmeyin. Tam Otomatik Kahve Makinesi: Bıraksanız sizinle yemek masasına oturacak, nebilelim evi süpürürken görseniz şaşırmayacağınız kahve makinelerine tam otomatik kahve makinesi adı veriliyor. Bunlar bayağı bağımsız karakterler, Jetgiller'den fırlamışçasına ne isterseniz lönk diye hazırlıyor hatta kahve öğütmeyi, süt köpürtmeyi ve kendilerini temizlemeyi bile başarıyorlar. Aslına bakarsanız tek bir tuşa basarak espresso, cappucino, latte vb. istediğiniz herhangi bir şeyi hazırlıyorlar da diyebiliriz, kontrol büyük ölçüde makinede. Bu sebeple kahve konusunda hassas ya da profesyonel olan kimseler tam otomatik kahve makinelerini önermeyebiliyor, çünkü iyi bir kahve hazırlayabilmek için kontrolün sizde olması gerektiğini söylüyorlar. Bu kısmı size, üşengeçlik derecenize ve kahveden beklentinize kalmış. Tabii bunların genellikle en pahalı modeller olduğunu da ekleyelim. Yarı Otomatik Kahve Makinesi: İşte şampiyonların tercihi, \"ben kahveden anlıyorum ve bu işe zaman ayırmaktan sıkılmam\" diyenlerin almak isteyeceği aslan parçamız burada. Yarı otomatik kahve makineleri de kendi içinde 23425 tane türe ayrılıyor. Biz size onları anlatmayacağız, anlatamayacağız Lavinyalar, çünkü öyle bir yetkinliğimiz yok. Yarı otomatik makine almak niyetindeyseniz daha çok bilgi gerektiren bir uğraş edindiniz anlamına geliyor ve bunun için hakikaten \"bir bilene\" danışmanızda fayda var. Biz bir süre Tchibo'nun kapsüllü makinesi Cafissimo'yu kullandıktan sonra internette De'Longhi Icona Vintage ECOV 311. GR adıyla bulabileceğiniz makineye geçiş yaptık. İstediğimiz ülke ya da kahveciden beğendiğimiz kahveyi çekirdek olarak alıyor, kahvemizi kendimiz öğütüyor ve mutlu mesut yaşıyoruz. Ayrıca makinenin tipi o kadar tatlı ki kapitalizmin kölesi olmuş Y jenerasyonu mensupları olarak hiç kahve içmesek bile evde öyle bir alet var diye mutlu olabilirdik. Uzun süredir bayağı memnun olarak kullanıyoruz. Evet kullanımı kapsüllü makine kadar kolay değil ve bir tık daha fazla uğraştırıyor ama, sonucunda çok daha şahane bir kahve deneyimi sunuyor. Eğer istediğiniz kahveyi çekirdek halinde alıp taze taze tüketmek niyetindeyseniz işin bir de kahve öğütme kısmına da girişmeniz gerekiyor. Bu işi de kendinize eziyet edip çok hipster olmak isteyen bir bireyseniz manuel olarak çözebiliyorsunuz ama, makul insanlar genellikle bu işi otomatik olarak yapan makineler aracılığıyla yapıyorlar. Örneğin biz.... Ne kadar makul olduğumuzu bilirsiniz. Neyse. Biz yine De'Longhi'nin kahve öğütücüsünü kullanıyoruz ve ondan da gayet memnunuz. Son derece pratik ve sorunsuz. Cevap veriyoruz: Her yerden. \"Aman çok yardımcı oldun maldonado\" dememeniz için konuyu biraz daha detaylandıracak olursak, aslında öncelikli olarak yurtdışından bol bol kahve depoladığımız söylenebilir. Biz gitmiyorsak da giden arkadaşlarımızdan rica ediyoruz. Zaten çoğu yazımızın içinde hangi şehirlerde nereden kahve aldığımızı da özellikle yazıyoruz, gitmeden önce göz atabilirsiniz. Ancak İstanbul sınırları içinde düşünecek olursak, kurtarıcı olarak birçok alışveriş merkezinde karşınıza çıkabilecek Tchibo ve marketlerde bile bulabileceğiniz Illy, tercihen ise gitmeyi sevdiğimiz daha özellikli kahvecilerin ürünlerini alıyoruz diyebiliriz. O konu tamamen size kalmış ama illa da öneri isterseniz Coffee Sapiens ve Kronotrop önerebiliriz. Kahve hazırlama teknikleri ile ilgili Kronotrop şöyle şahane bir şey oluşturmuş, oraya bir göz atmak isteyebilirsiniz. İşi bilenden öğrenelim. -Gereksiz görünebilecek ama işinize yarayabilecek bir ipucu vermeden bir yere gitmeyiz. Kahve makinesi konusunda kararınızı verip sonunda evinize bir makine aldıktan sonra evde Iced Latte yaptıysanız size iki önerimiz var. Birincisi bardak değil kavanoz kullanmanız, çünkü soğuk kahve kesinlikle daha fazla içiliyor. İkincisi ise soğuması için buzlukta uzun süre bekletmek ya da içine buz koyarak tadını berbat etmek yerine kahveyi koyduktan sonra bardağını/kavanozun etrafına ıslak peçete sarıp buzluğa öyle koyun. Böylece çoook daha hızlı soğuyor. Rica ederiz. -Hangi makineyi alırsanız alın mutlaka ama mutlaka kahve makineleri için özel üretilen kireç çözücülerden alın. Aksi takdirde bizim gibi amatör günlerinizde makinenizden sular fışkırması sonucu heyecan dolu dakikalar yaşayabilirsiniz. Nereden bulunur bu derseniz Tchibo'da mevcut. -Bu kahve meselesini bir adım öteye taşımak, evde bile bir barista edası ile kasım kasım kasılmak, ortamların yıldızı olmak isterseniz MSA'nın kahve üzerine eğitimleri mevcut, onlardan birine katılmayı değerlendirebilirsiniz. -Yine konu ile ilgili daha fazla bilgi edinmek, hem daha fazla kahve makinesi seçeneği, hem onlarca kahveci ile tanışmak ve denemek için tabii ki Coffee Festival'a gitmenizi önereceğiz. Sırf popüler diye gidip kalabalık yaratan insanların aksine hakikaten faydalı bir etkinlik olan Coffee Festival'ın bize bayağı faydası olmuştu. Şirket masraftan kacinmamis, guzek reklam vermiş. Ellerinize sağlık. Ben de tam burada anlatılan noktadayım. Ancak bunun da iki adım ötesi var. Birincisi, yurt dışında deneyerek çekirdek alabildiğiniz kahve barlardan farklı türde çekirdekler alıp, evde öğütme esnasında bunları farklı oranlarda harmanlamak. Bir ilerisindeki adım ise çekirdeği çiğ alıp kavurma işlemini de evde yapmak. Ne kadar kavrulduğuna bağlı olarak aroma değişiyor. Ancak bu ikinci adım işin dozunun kaçtığı nokta olduğundan uzak durulmalı. Makineye alternatif diğer bir hazırlama şekli de bir \"macchinetta\" edinmek. Bu şekilde kahve ağır ağır demlendiğinde insanın aklını başından alabilir. Rossmann'da iki liraya kahve makinesi kirec cozucusu satiliyor. Ben baya memnunum. Bir de kagit filtre konusunda bir detay beklerdik... 🙂 ellerinize saglik. Çok güzel ve düzgün bir yazı olmuş her zamanki gibi. Kapsüllü makineler bizde yeni sayılır ancak yurt dışında son birkaç yıldır üretilen çöplerle ilgili haber çıkıyor. Yani çoktan tukaka ilan edildi. Coffee to go olayı da çevrecilerin ilgi kaynağı. Geçenlerde üretilen çöpün rakamlarına denk geldim, korkunç. Çünkü bu kullanılanlar tamamen kağıt değil, içlerinde plastik bir koruyucu tabaka var ve tahmin edersiniz ki doğada yok olmuyor kolay kolay. Neyse konu kahve. Kahveyi yıllardır evde yapıyoruz, çeşit çeşit aşamalardan geçtik. Birkaç türlü alet kullandık. Nihayetinde kapsüllüleri zaten es geçip doğru dürüst makine almaya karar verdik ve araştırmalarımız sonucu De'Longhi`de karar kılıp aldık. Mutlu mesut kullanıyoruz. Oğlum da çok meraklı, neler deniyor neler:) Costa Rica`dan çeşit çeşit kahve çekirdeği alıp geldi bu yaz:) Bu arada size bir adres vereyim. Ben henüz kullanmadım, çuvallarından almıştım o zaman keşfettim. İlk fırsatta kahvelerini de deneyeceğim. Bir uzmanın kahve ile imtihanı: Kahve çeşitleri ve kahve çekirdeği anatomisi yazınızı bekliyorum. Vay be aylardır aradığım tatta bi yazıyı yazmışsıniz ya helal olsun. Daha önce Amsterdam yazılarınıza denk gelmiş, okurken hem çok keyif almış hem de bir sürü faydalı bilgi edinmiştim. Şimdi bir arkadaşım için kahve makinesi almak istiyorum ve tam istediğim bilgileri veren bir yazı olmuş hem de yazı diliniz inanılmaz eğlenceli. Tchibo satılan kireç çözücü biraz pahalı gibi... Başka önerebileceğiniz ürünler var mı acaba ? Bir arkadaştan limon tozunu sulandırıp kullanma önerisini duydum makineye bir zararı olurmu sizce."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/08/24/fotograf-makinesi-onerileri", "text": "Bu ara bize sık sık sorduğunuz soruları cevaplamak gibi bir görev edindik galiba. Hazır bir süre yerimizde durabilmişken bol bol içerik üretiyor, mümkün olduğunca yazmamızı istediğiniz konulara odaklanıyoruz. Bu sefer konumuz nedir? Sanki başlıkta görmemişsiniz gibi cevaplayalım: Kullandığımız fotoğraf makineleri. Bu konuyu özellikle Instagram ve Facebook üzerinden o kadar çok sordunuz ki biz de hepsini tek bir yazıda toparlayarak ve küçük çaplı özelliklerinden bahsederek bir faydamız olsun istedik. Sonradan gelebilecek \"neden bu kadar çeşitli makine kullanıyorsunuz?\" sorusuna da şimdiden bir açıklık getirmek isteriz. Efenim bunun birkaç sebebi var. Bir kere 2 kişi olmamızın ve beraber yaşıyor olmamızın bir faydası olsun değil mi? Yani kıyafetleri, takıları, ayakkabıları paylaştığımız kadar diğer eşyaları da paylaşıyoruz da diyebiliriz. Ayrıca her makinenin bir başka özelliğinden faydalanıyor oluşumuz da söz konusu tabii, o kısmını aşağıda daha da detaylıca açıklayacağız. Bu arada aşağıda yazdığımız fotoğraf makinelerinin hepsini birden kullanmıyoruz tabii. Bazıları önceden kullandığımız ancak memnun olduklarımız, ihtiyacınıza göre içinden seçersiniz diye onları da fotoğraf makinesi önerileri listemize eklemeden geçmek istemedik. Elimizde en uzun süredir bulunan, özellikle bayağı iyi videolar çekebiliyor olması nedeniyle sevdiğimiz makinemiz. Fotoğraf konusunda profesyonel olanlardan duyduğumuz kadarıyla amatörü eğlendiren, giriş seviyesi kabul edilen bir makine-imiş efenim. Teknik kısımları ile ilgili yorum yapmak bize düşmez, çünkü fotoğraf konusunda herhangi bir profesyonelliğimiz yok, ancak bizi çok uzun süre pek güzel idare etti ve gayet de memnunduk. Bizim açımızdan ilk dezavantajlı yönü çok büyük ve ağır olması. Zira seyahat ederken ya da günlük yaşantımızda bu denli büyük bir makineyi taşımak pek de kolay olmuyor, o sebeple kendisini video çekimlerimiz için elimizde tutarak daha pratik bir şeylere geçiş yaptık. Bir de tabii çektiğimiz fotoğrafları anlık olarak telefona aktaramama meselesi sorun yaratıyordu, zira \"bloggerımsı bir şey\" olduğumuz için fotoğrafları anlık olarak sosyal medyada paylaşma ihtiyacımız oluyor ve bu makine bu özelliğe sahip değil. Bu arada neden 500D diye soracak olursanız, dediğimiz gibi biz bu makineyi alalı yıllar oldu. Hatta çıkış tarihi 2009'a kadar dayanıyor. (2009'un üzerinden 7 yıl geçtiğini hatırlayıp biraz sinirlerinizi bozmaya ne dersiniz?) Bu model üzerine Canon EOS serisinde birçok model çıktı, 6D, 7D, 8D, allah ne verdiyse. Yani özellikle bu tip bir makineye tutulduysanız özelliklerini ve fiyatlarını karşılaştırarak daha güncel makineleri de değerlendirebilirsiniz. Canon'u kullandığımız dönem boyunca yaşadığımız \"öff makineyi almasam olmaz mı ya\" düşüncesini kafamızdan silip atmayı başaran tam bir canısı ile karşınızdayız: Fujifilm X-T10. Canon'dan daha küçük, daha hafif, çantada taşınabilir bir boyutta ve wifi özelliği sayesinde fotoğraflarınızı anlık olarak telefonunuza aktarabilme şansı tanıyor. Ayrıca gece fotoğrafı konusunda bir facia olan bizler için bayağı kurtarıcı oldu, sanıyoruz İzlanda'daki kuzey ışıklarını fotoğraflama çabamız esnasında bu makine elimizde olsaydı çok daha güzel şeyler başarabilirdik. Bizim gibi fotoğraf konusunda pek de profesyonel sayılmayacak kişiler için otomatik modu da pek kullanışlı. Şiddetle tavsiye ediyoruz. Biz daha pratik olması sebebiyle NX Mini kullanmayı tercih ettik ama eğer Samsung'un bir tık daha profosyonel bir makinesini istiyorsanız Samsung NX300 de bir seçenek olabilir. NX Mini ile kıyaslandığında bu makinede daha büyük bir sensör, daha yüksek çözünürlük, daha iyi video kalitesi gibi özellikler var. Genellikle daha iyi özellikler= makinenin daha ağır olması demek olduğu için buna göre bir tercih yapabilirsiniz. Hadi itiraf edin, Amerikan filmleri yüzünden bu Polaroid makinelere özeniyordunuz di mi? Evet biz de özendik. Evet biz de \"shake it like a polaroid picture\" esprisi yapmak istedik. Var mı itirazı olan? İşte Instax Mini'yi de öyle bir zamanımızda aldık. Gayet basit, gayet pratik, gayet ne olduğu aşikar. Çok büyük bir performans beklemenize gerek yok ama, aradığınızı bulabileceğinizin garantisini veririz. Kullanımı son derece kolay, zaten birkaç modu ve basabileceğiniz tek bir tuş var, dolayısıyla kafanızın karışma ihtimali sıfır. Belki siz de bizim gibi bu makineyle çektiğiniz fotoğraflardan ayrı bir dev çerçeve oluşturarak DIY kralı olabilir, Tumblr terk tavırlar sergileyebilirsiniz. Sanıyoruz artık GoPro'nun işlevini ve diğer makinelerden farkını bilmeyen kalmamıştır, biz de bu sebepten mütevellit kendisini bayıla bayıla kullanmaktayız. Özellikle sualtı çekimlerimizde ve efsane manzaralar yakalayabileceğimiz anlarda tartışmasız favori makinemiz GoPro. Ayrıca arada bir de olsa ekstrem sporların bir parçası olduğumuz zamanlarda da mutlaka yanımıza alıyoruz. Şayet alacak olursanız suya sokabilmenizi sağlayan aparatını ve yedek şarjını almanızı öneririz. Şarjı biraz hızlı tükeniyor, ancak yedek şarjla sorun olmuyor. İnternetin, cep telefonlarının evrimini yaşamış, en büyük hobilerinden biri \"90'larda büyüdüğünüzün x kanıtı\" gibi listere bakmak olan bir nesil olarak fotoğraf makinesi konusunda da acayip değişimler gördük. Bir zamanlar dijital makine alırken odaklandığımız noktalar yalnızca makinenin kaç megapiksel veya hangi renk olduğu gibi basit özelliklerken, şimdi makine almadan bir sürü detay değerlendirmemiz gerekiyor; Yok objektif değişiyor mu, video, flaş, zoom kalitesi, sensör büyüklüğü ne alemde, wifi özelliği var mı gibi onlarca soru.. Son zamanlarda fotoğraf makinesi konusunda en popüler hale gelmiş sorulardan biri de Dslr makine mi aynasız makine mi daha iyi? Daha önce fotoğraf makinesi alma girişiminde bulunmadıysanız neyden bahsettiğimize dair hiçbir fikriniz olmayabilir, bizim de son dönemlere kadar yoktu açıkçası. Yazının üst kısmından da anlayabileceğiniz üzere hala da teknik detaylarına pek hakim sayılmayız. Ama özellikle Fujifilm makinemize geçiş yapma sürecimizde gündeme gelen bir soru olduğu için durumu size bildiğimiz kadarıyla özet geçelim istedik. Kısa ve net bir özet olacağını da uyaralım, konu ile ilgili büyük bir ikilem yaşıyorsanız uzman birine danışmanızda fayda var. Dediğimiz gibi, bizim fotoğraf konusunda herhangi bir profosyonelliğimiz olmadığı için yalnızca araştırma ve deneyim üzerine yazmış bulunuyoruz. Aranızda \"siz ne dediğinizi bilmiyorsunuz arkadaş bu işler böyle değil\" diyenler varsa buyursun gelsin, diğerlerine de faydalı olmak adına yorumunu yapsın. GEL HELE GEL GEL. Öncelikle bu iki makine görüntüsünü kafanızda canlandırmanız adına şunu söyleyebiliriz; yukarıda bahsettiğimiz Canon EOS 500d bir Dslr, Fujifilm de bir aynasız makine. Bu sorunun son dönemlere kadar gündemde olmamasının bir sebebi var. Eskiden profesyonel/iyi fotoğraf çekmek isteyenler çoğunlukta Dslr makine tercih ediyordu. Çünkü o dönemde Dslr makineler aynasızlara kıyasla çok daha fazla özelliğe sahiplerdi; lens yani objektif değiştirilebiliyordu, daha fazla objektif ve eklenti seçeneği, daha büyük sensörü ve dolayısıyla daha iyi fotoğraf kalitesi ve HD video kalitesi gibi özellikler sunuyordu. Şimdiki aynasız makineler yeni teknolojilerle geliştirildiği ve Dslr makinelerinin kalitesine yetiştiği için az önce bahsettiğimiz özelliklerin neredeyse hepsini sunabiliyor. Hatta bazı noktalarda daha avantajlı bile olabildiği için hepimizi büyük bir ikileme sürüklemiş durumda. Allah başka dert vermesin.. DSLR makinelerde yani \"Digital singe-lens reflex camera\" ayna mekanizması olduğu için gövdeleri aynasız makinelere kıyasla daha büyük ve daha ağır. Eğer makinenin ağırlığı sizin için tek kıstassa bu yazının gerisini okumanıza bile gerek olmayabilir. Dslr makinelerin en büyük avantajlarından biri daha fazla objektif seçeneği olması. Zaten bu sebeple profesyonel çekim yapmak isteyenlerin çoğunluğu hala Dslr tercih ediyor. Daha uzun pil ömrü, daha çok manuel ayar seçeneği olması da bu makinenin başka avantajlarından. Gördüğünüz gibi Dslr makine için çok da fazla söyleyecek sözümüz yok. Dslr OUT, aynasız IN. Şaka şaka biz ikisini de seviyoruz. Aslında aynasız makineler fotoğraf çekmeyi seven ya da bizim gibi yarı prefosyonel, bloggerımsı kişiler ya da Instagram profiline \"photographer\" yazan binlerce kişi için gayet yeterli. Daha küçük, daha hafif ve taşıması çok daha pratik olması en büyük avantajlarından. Şimdilik daha az objektif seçeneği olabilir ama, yine de objektif seçenekleri gün geçtikçe artıyor. Ayrıca daha küçük olması sizi yanıltmasın, fotoğraf makinesi seçme işi \"Size matters\" demeniz gereken konulardan biri değil. Günümüz itibarıyla en yüksek megapikselli makineleri genellikle Dslr makineler olsa da, bazı aynasız makinelerdeki sensörler de Dslr makinelerde bulunanlarla aynı büyüklükte. Yani benzer kalitede fotoğraf yakalayabiliyorsunuz. Çoğu aynasız makine video konusunda da Dslr ile kapışabilecek kıvamda, hatta bazılarında 4k teknoloji olmaya başladığı için daha ilerde bile denilebilir. (4k ne olduğunu tam anlayamasak da iyi bir şeye benziyor, son teknoloji diye hemen sevmeye programlandık). Ayrıca seri fotoğraf çekme konusunda da daha başarılı. Aynasız makinelerde dikkat etmek isteyebileceğiniz özelliklerinden biri viewfinder, yani vizörün olup olmaması. Daha ucuz modellerde vizör olmadığından fotoğraf çekerken lcd ekranı kullanmanız gerekiyor, bu da ortamdaki ışığın ekrana yansıması durumunda sizi yanıltabilir. Merhaba, blogunuzu takip etmeye baslayali cok olmadi, eskiye doğru yazilarinizi okumakla mesgulum. Belki gozumden kacan, belki de henuz denk gelmedigim bir sey sormak istiyorum, yazilari birlikte mi yaziyorsunuz yoksa her yazi birinizin elinden mi cikiyor? Üslubunuzu ve espri anlayisinizi cok sevdim. Çok surukleyici kiliyor metinleri. Basarilarinizin ve seyahatlerinizin devamini dilerim. Selam, çok sevindik beğenmenize! 🙂 Aslında çoğunlukla yazıları ayrı ayrı yazıyoruz. Ama sonrasında mutlaka birbirimizin kontrolünden geçiriyoruz, aklımıza gelen, ekleyebileceğimiz detay ve ipuçlarını yazıların içine ekliyor ve o şekilde yayınlıyoruz. selam! biz kuzey ışıklarını canon ve samsung ile çektik. ama tripod da şart, aman unutmayın! 🙂 izlanda yazılarımızdan birinin içinde konuyla ilgili bildiklerimizi yazmıştık bu arada, ona da göz atabilirsiniz. sevgiler! Benim de 500D makinam vardı bir zamanlar. Hırsız aldı götürdü. Sonra 60D aldım. Mütüş bir makina kendisi. Bir de 50MM lens alın bence. 500D'nin kit lensini pek beğenmiyorum ben. 50MM hem ucuz, hem de çok güzel fotolar çekilebiliyor kendisiyle. Fujifilm M300 polaroid makinesi minilere göre daha iyi bende var tavsiyelerin içine eklenebilir. Makina konusunda aklım tamamen durdu fiyatlar uçtu ne yapmamız gerekiyor bilemiyorum. Blorunuzu yeni gördüm. Şahsen çok yararlanacağımı düşünüyorum. Hele bir şöyle eski yazılanları okumaya başlayayım, yorumu sonra paylaşırım."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/05/mikonos-gezi-rehberi", "text": "Bu sene Yunanistan Türkiye ilişkileri her ne düzeyde ise bir üst seviyeye taşıdığımız, arada dostluk rüzgarları estirdiğimiz, şayet erimemiş buzlar kaldı ise onların da sayemizde eriyip gittiği bir sene oldu. Gidiyoruz geliyoruz Yunanistan övüyoruz. Selanik, Halkidiki, Kavala, Atina falan derken şimdi de Mikonos'a gittik ve oranın da altını üstüne getirdik! Fakat bu sefer ziyaret sebebimiz diğerlerinden biraz farklıydı. Biliyorsunuz ruh hastası olduğumuz için genelde ayaklarımız kopana kadar gezmek amacıyla gidiyoruz. Ama bu sefer amacımız yakın bir dostumuzun bekarlığa veda partisini Cahide'de elimizde \"darısı başıma\" ya da \"kocişim bıdı bıdı\" konuşma balonları tutmanın 8 adım kadar ötesine taşımaktı. Mikonos'un seveni de müdavimi de çok, \"abartılmış\" bulanı ve kötüleyeni de. Biz \"Mikonos'a bir daha gelmem herhalde\" ile \"e bayağı da tatlı bir yerdi sanki ya\" arasında kalan garip bir ikilem içinde düştük. Görsel olarak düşününce ilk etapta kurak ve renksiz, town civarına karışınca filmlerden fırlamış gibi şirin, gece hayatı ise hareketli ve eğlenceli ama yansıtıldığı kadar çılgın değil şeklinde bir izlenimimiz oluştu. Gerçi çılgın gece hayatı deyince artık ne beklediğimizi biz de bilmiyoruz, galiba bunu Berlin yaptı, o kısmına girmiyoruz. Sonuç olarak bekarlığa veda partisi ise uygun bir destinasyon mu? Evet. Dinlenmek için? Pek de değil. Zira İstanbul'a döndüğümüzde Mikonos'a gittiğimiz günden daha yorgun bir halde döndüğümüzü kabullenmemiz gerek. Tabii bu biraz da ada hayatını ne şekilde yaşadığınıza bağlı, orası ayrı mesele. Google'a \"bekarlığa veda aksesuarları\" yazıp aratınca karşımıza gümüş masa örtüsü bile çıktı. Ulan masa örtüsünün bekarlığa vedada ne işi var? Takma bıyık ve \"evde kaldımm:')))\" konuşma balonu yoğunluğundan söz etmiyoruz bile. Neyse... Sonuç olarak biz böyle şeylere gelemediğimiz için evlenecek arkadaşımızı bu çileye maruz bırakmak istemedik ve bekarlığa veda partimizi bir kızlar topluluğu olarak Mikonos'a taşımaya karar verdik. Mikonos'ta bekarlığa veda planlamak zor bir iş mi? Kesinlikle hayır! Çünkü zaten burası sizi eğlenmeye iten, herkesin sabahlara kadar partilediği, gecesi gündüzü belli olmayan bir ada. İsteseniz de istemeseniz de doğru yerlere gittikten sonra bu iş eğlenceli bir şeye dönüşüyor. Dikkat etmeniz gereken altın kuralı söyleyelim: Gitmeden önce bol bol rezervasyon yapmak. Çünkü beachler'den tutun, restoranlara kadar her yer deliler gibi dolu oluyor ve bu sebeple spontane hareket etmek pek de mümkün olmayabiliyor. Biliyoruz bekarlığa veda partisi gibi bir aktivitede planlı hareket etmek istemeyebilirsiniz ama, o rezervasyonların bayağı değerli olduğunu oraya gittiğinizde anlayacaksınız. Nerelere yapalım peki diyorsanız onları aşağıda bol bol anlatacağız. -Fazla popüler bir restoranda ana yemek: 25-40 Euro (işin içine balık ya da et girince 40 Euro'lara kadar çıkabiliyor) -Kokteyl: 10-25 Euro (Nammos beach'te kokteyller 25 Euro'ya kadar çıkıyor, diğer beachlerde ve barlarda ortalama 15 Euro) Bu fiyatların çok daha yukarısında yerlerle karşılaşabileceğiniz gibi, gidip \"bir Souvlaki atıvereyim yeter\" diyerek daha uygun fiyatlı yerler bulabileceğinizi de hatırlatalım. Bunlar bizim gittiğimiz yerlerin ortalaması. Mikonos'a aktarmasız bir şekilde uçakla ulaşabilmek için iki seçeneğiniz var: Atlasglobal ya da Borajet. Atlasglobal ile Atatürk Havalimanı'ndan, Borajet ile Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan Mikonos'a yaklaşık 1 saat gibi bir sürede kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz, bayağı yakın! Çok yüksek ihtimalle her iki firmanın uçuşları da yalnızca yaz sezonu boyunca aktif. Ama zaten Aralık ayının ortasında hadi bi' Mikonos'a gidelim diyecek insan sayısının da çok fazla olduğunu sanmıyoruz. Mikonos gezinizde sizi en hasta eden, en huzur kaçıran, en gerginlik yaratan konu neydi diye sorsanız hep bir ağızdan vereceğimiz cevap belli: Ulaşım! Neden? Bunun birçok sebebi var. Bir kere araba, atv, motor, nebileyim zeplin, jetski, Mad Max'teki araçlar falan artık aklınıza ne geliyorsa, bir araç kiralamak neredeyse bir zorunluluk gibi. Çünkü Mykonos Town civarında vakit geçirmeyeceğiniz zamanlarda gitmek isteyebileceğiniz plajlar birbiriyle alakasız koylarda yer alıyor. Her plaja ulaşabileceğiniz genel ve yaygın bir toplu taşıma mevcut değil, dolayısıyla illa ki bir araca ihtiyaç duyuyorsunuz. Adada taksi bulabilmek neredeyse imkansız, çünkü yalnızca belli sayıda araç bulunuyor ve dolayısıyla taksi durağında uzun sıralar oluşabiliyor. Üstelik ciddi ciddi partileme kafasındaysanız gündüz bir beach'e gidip akşam başka bir beach party'e katılmak isteyebilirsiniz ve araçsız bu geçişleri yapmak emin olun hiç de kolay değil. Allah başka dert vermesin bu arada.......... Hadi diyelim sözümüzü dinlediniz ve araç kiraladınız, o zaman da ortaya 2 farklı sorun daha çıkıyor. Birinci sorunumuz alkollüyken araba kullanmamanız gerekmesi sorunsalı. Arabanın sorumluluğunu alacak o cengaver kim? İkincisi ise Mikonos genelinde araba kullanmanın büyük bir sıkıntı oluşu. Sokaklar, caddeler öyle dar, öyle küçük ki, karşıdan araba geldi mi öylece kalıveriyorsunuz. Öyle ki adaya ilk indiğimizde yanlış yola girdiğimizi sanmamıza rağmen aslında ana yoldaymışız... Şimdi siz bunu belli ki bunlar araba kullanma konusunda amatörler, o yüzden böyle diyorlar, \"BEN TÜRK ERKEĞİYİM/GİDERLİ KADINIM VE DÜNYANIN EN İYİ ARABA KULLANAN VARLIĞIYIM\" edasında okuyor olabilirisiniz, gidince görürsünüz. Şaka bir yana, araba kiralamadan önce mutlaka bu durumları değerlendirin, abartmıyoruz. Araba kiralayacaksanız kullanMAmanız gereken firmayı söylüyoruz: OK Mykonos. Gerçekten baştan aşağı ne kadar rezalet bir servis verilebilirse o kadar rezaletlerdi. Seçtiğimiz araç yerine başka araç vermeye çalıştılar, o araca sığamadığımız görünce iki tane berbat araç verdiler. Ertesi gün o araçları alıp başka araç vereceklerini söyleyip saatlerce günümüzden yediler ve bunun sonucunda içine kusulmuş, EVET KUSULMUŞ bir araç verdiler. Sonra aracı temizletmelerini rica edince birkaç saatliğine aracı alıp sonra temizlenmemiş bir halde geri getirdiler. Korkunçlar. Aman diyelim. Mykonos Town'da araba park etme meselesi de biraz sorunlu olabiliyor, hemen ona da açıklık getirelim. Zaten town içinde pek çok noktaya araçla giremeyeceğiniz daha doğrusu o daracık sokaklara aracınızla sığamayacağınız için aracınızı bırakıp yürümeniz gerekiyor. Bu noktada iki seçeneğiniz var, Mykonos Town'a inen ana yoldan ilerlediğinizde otobüs park alanına gelmeden önce sola döndüğünüzde ilk park alanı yer alıyor. Burası ücretli ancak sorunsuz bir otopark. Bir diğer otopark ise aynı ana yoldan aşağı inip sola dönmek yerine sağdaki yolu takip ettiğinizde karşınıza çıkan \"Free Parking\" tabelalarını takip ettiğinizde karşınıza çıkıyor. Burası Port bölgesinde yer alıyor ve adından da anlaşılacağı üzere ücretsiz. Town'un bir diğer ucunda kalıyor ancak zaten son derece küçük bir yerden bahsettiğimiz için buradan da kolaylıkla istediğiniz noktaya yürüyebilirsiniz. Şayet bu kadar turistik bir adada aracı önceden kiralamayıp oraya gidince kiralama kararı alırsanız öncelikle sizi cesaretinizden dolayı tebrik ediyoruz. Çılgınsınız. Bunun için yukarıda söz ettiğimiz ilk park alanının oraya gidebilirsiniz, orada birkaç farklı araba kiralama firması yan yanaydı, belki şansınıza onlardan birinden bir şey çıkar. Mikonos'ta konaklayacağınız yeri neye göre seçeceğiniz konusunda en önemli kıstasınız lokasyondan da önce bütçe olacaktır, çünkü her halükarda bir yerlere ulaşmak için bir araca muhtaç kalacaksınız. Booking'e girip aranmaya başladığınızda manyakça bütçelerle karşılaşacaksınız, gayet normal, Mikonos'tasınız, üzgünüz... 5+ kişilik bir grupsanız size Colours of Mykonos'u önerebiliriz. Biz orada konakladık ve gayet memnunduk. Hem odalar çok tatlıydı, hem gayet hijyenikti, hem de son derece ilgili insanlardı. Üstelik Mykonos Town'a da arabayla 5 dakika uzaklıktaydı. Ayrıca sitelerine ve booking'e koydukları fotoğrafçılarını özellikle tebrik etmek istiyoruz, zira o kadar küçük bir havuzu infinity pool gibi göstermek bayağı çaba gerektiriyor. Helal olsun fotoğrafçı kardeş! Şayet Colours of Mykonos'ta kalma fikrine sıcak bakmadıysanız bile haritadan bakıp oranın lokasyonunu baz alarak seçim yapabilirsiniz. Eğer otel seçiminizi Mykonos Town'a göre yapacaksanız ve haritadan bakınca Colours of Mykonos'un yeri size towna çok uzakmış gibi görünüyorsa hiç de öyle düşünmeyin, hakikaten 5 dakika gibi bir şey sürüyordu. Oteller towndan uzaklaştıkça daha uygun bir fiyat alıyor, \"burası uzak, cehennemin dibinde kalınca tabii ucuzlar\" diye düşünüp caymayın, gerçekten küçük bir adadasınız ve aracınız varsa nerede kaldığınızın hakikaten bir önemi yok. Of tamam, biliyoruz, Mikonos'a gezmeye gelmediniz. Ama belki aranızda bizim gibi kahvaltıdan sonra Mykonos Town'da dolanmak isteyenler olur diye 1-2 yeri anlatmadan geçmek istemiyoruz. Merak etmeyin 50 tane müze yazıp yükleme yapmayacağız. -Nasıl oluyor da Mikonos'a giden kimse buranın sanat galerilerinden bahsetmiyor bilemiyoruz ama, bizim adada en çok vurulduğumuz şeylerden biri kesinlikle galerilerdi. O kadar güzel yerlerle karşılaştık ve o kadar etkileyici çalışmalara denk geldik ki, gezmedik galeri bırakmadık diyebiliriz. Town civarında dolanırken gözden kaçırmamanız gereken birkaç tanesinin adını da şöyle bırakalım: Gallery Skoufa, The Big White Gallery, Minima Gallery ve Rarity Gallery. -Mykonos Town'da hayat geç saatlere kadar devam ediyor. Yani gece 11'de gidip yemeğe de oturabilirsiniz, 11:30'da bir sanat galerisine de dalabilirsiniz, 12'de bir mağazadan alışveriş da yapabilirsiniz. Aslına bakarsanız sabah saatlerinde kapalı olup gece açık olan yerler bulmanız bile daha olası. Dolayısıyla zamanınızı ona göre planlayabilirsiniz, panik yok, rahatız. İtiraf ediyoruz, buraya biz de gitmedik. Bekarlığa veda partisine gittik diyoruz ya, ne ara müze gezeceğiz? Ama ilgilenenler, vakti olanlar için adada böyle bir müzenin mevcut olduğunu söylemeden geçmek istemedik. Little Venice çok yüksek ihtimalle adanın en turistik noktası. Deniz kenarında yer alan tipik Mikonos evlerinin ve birçok turistik kafe/bar/restoranın bir arada bulunduğu bir nokta. Evler neresinde suyun içinde denilebilecek noktada olduğu için Venedik'i hatırlatıyor ve ismini de buradan alıyor. Diğer yanında ise yine fotoğraflamadan döneni dövdükleri yel değirmenleri var. Bayağı şirin bir görüntü olduğu ve tam bir Yunanistan özeti olduğu için Mykonos Town'u dolaşırken uğrayabilirsiniz. Scorpios: Son zamanların en popüler beach'i Paraga koyunda bulunan Scorpios. Mekan çorak bir alanda ve adeta \"adını uygun olmuş, burada harbiden akrep vardır\" dedirten cinsten bir görüntüsü var. Ama aynı zamanda, \"ulan bizdekiler de beach miymiş\" dedirtecek kadar hoş ve minimal bir mekan tasarımı da var tabii. Scorpios Beach gerçekten başarılı, ama denize girmek için en ideal yerlerden mi orası tartışılır. Denizi yandaki koy kadar şahane değil ve şezlonglar mekanın faklı yerlerine yayılmış durumda olduğundan direkt denizin kenarında olamayabiliyorsunuz. Bunun yerine Mykonos'un en popüler beach partisi haline gelmiş partilerinden biri için gidebilirsiniz. Özellikle Pazar akşamı olan bayağı popüler, saat 18:00-19:00 civarı başlayıp geceye kadar sürüyor. Mümkünse biraz erken bir saatte gitmeye çalışın, hem günbatımını kaçırmamış olursunuz hem de içeri girip yer bulmanız çok daha kolay olur. Kalua: Eğer Scorpios'ta denize girmek istemiyorsanız ya da yer bulamadıysanız size hemen yanındaki beach olan Kalua'yı önerebiliriz. Hatta o kadar yakın ki Scorpios'ta takılıp denize girmek için Kalua'ya bile yürüyebilirsiniz. Ama biz direkt deniz kenarında bulunmak istediğimizden Kalua'ya yerleştik ve gerek denizi, gerek yemekleri gayet başarılıydı. Agia Anna Beach: Burası Kalafati'de bulunan Agia Anna koyundaki beach. Denizi gerçekten çok güzel ama inanılmaz rüzgarlıydı. Belki de o güne has ekstra bir rüzgar söz konusuydu ama o kadar şiddetliydi ki şezlongun birimizin kafasına uçmasıyla sonuçlandı. Burayı özellikle tercih etmemizin sebeplerinden biri aşağıda da söz edeceğimiz Spilia restoranın hemen yanında olmasıydı, günü geçirmek için ideal koylardan. Alemagou: Burası da Elia koyunda bulunan yeni bir beach. Bizim gitme fırsatımız olmadı ama Mykonos'un müdavimlerinden duyduğumuz kadarıyla hem mekan, hem deniz hem de yemekler gayet başarılıymış. Super Paradise Beach: \"Dünyanın en eğlenceleri beach'leri\" tadındaki listelerden aşina olduğumuz bir beach'e geldi sıra, Super Paradise Beach. Buranın denizi de Mykonos'ta bulunan birçok plaj gibi gayet güzel. Ama asıl olayı beach partileri ve eğlence anlayışı. Gay beach bar'a mı gitmek istiyorsunuz? Super Paradise Beach'e gidin. Çıplak güneşlenip denize mi girmek istiyorsunuz? Super Paradise Beach'e gidin. Kalitesiz müzik eşliğinde rahatça rezil dans hareketlerinizi mi sergilemek istiyorsunuz? Doğru bildiniz, Super Paradise Beach'e gidin. Bu arada yanındaki koy Paradise Beach de bu tatta diyorlar, isterseniz oraya da bir göz atabilirsiniz. Ayrıca Mykonos Town'da bulunan Jackie O'nun Super Paradise'da bir beach barı var, aklınızda bulunsun. Nammos: Burası Mykonos'un bir diğer güzel koyu Psarou'da bulunan ve yıllardır adanın en popüler beachlerinden biri olarak kalmayı başaran bir yer. Öyle ki denizinden, yemeğinden ya da güzelliğinden önce ünlülerin akın ettiği beach olarak ön plana çıkmış durumda. Denizi güzel ama mekan aşırı abartılmış ve bizce hiç bir olayı yok. Daha çok locasız yaşayamayan eller havaya bağımlısı adamların ya da hayattaki en önemli gayesi güneşlenmek olan aşırı siyah ve plaja makyajla giden kadınların akın ettiği cinsten bir yer diyelim. Eğer gelmişken bir bakalım ne varmış bu Nammos Beach'de diyorsanız ya da yanınızda Lindsay Lohan ile \"gel gel sarışınım gel\" eşliğinde dans etmek istiyorsanız akşamları gerçekleşen beach partilerine uğrayabilirsiniz. Gayet ciddiyiz. Nammos'ta geçirdiğimiz saatler için bir dizi bölümü çekmiş olsaydık adı \"The One We Partied With Lindsay Lohan\" olurdu. Sanırım 40 yıl düşünsek aklımıza Lindsay Lohan ile Gel Gel Sarışınım gel eşliğinde dans edeceğimiz gelmezdi. Neyse. Bonbonniere: Kahvaltı için Mykonos Town'da gidebileceğiniz bir başka mekan. Akşam nargile ve içkiyi bir arada sunan saçma bir yere dönüşüyor ama kahvaltısı gayet iyi. Spilia: Agia Anna Beach'in hemen yanında olduğu için öğlen yemeği yemek amaçlı gittiğimiz çok başarılı restoran. Fiyatları ortalamanın biraz üzerinde, ancak özellikle başlangıçları ve kokteylleri gerçekten çok lezzetli. Eğer Agia Anna'da denize girecek olursanız yemeğe burada gitmek süper bir fikir. Caprice: Little Venice civarına gitmişken 1-2 içkilik oturabileceğiniz sevimli ve turistik mekan. Deniz kenarında oturacaksanız bir kez daha düşünün çünkü rüzgar sebebiyle dalgalar sizi sırılsıklam yapabilir. Biz yaşadık, oradan biliyoruz. Koursaros: İsterseniz akşam yemeği, isterseniz içki içmek için uğrayabileceğiniz bu aralar pek popüler olan mekan. Özellikle kokteylleri bayağı lezzetliydi. Ancak yer bulmak zor oluyor, özellikle akşam yemeği için rezervasyon şart. -Farkındaysanız öğlen yemekleri ile ilgili pek bir şey yazmadık çünkü bu iş genellikle beach'lerde hallediliyor ve birçok beach'in çok iyi restoranları var. X Beach'in plajından yararlanıyor olmanız her zaman orada öğlen yemeği yiyebileceğiniz anlamına da gelmiyor çünkü yer bulamama ihtimaliniz var. Bu sebeple gideceğiniz beach'lerin restoranları için de ayrı bir rezervasyon yapmak iyi bir fikir olabilir. Mikonos çılgın bir eğlence hayatı olmasıyla nam salmış yerlerden biri. \"Mikonos'ta şöyle çılgın eğlendik, böyle coştuk, allahım tarihe geçtik\" söylentileri yayıldıkça insan haliyle ne oluyor lan bu adada merakına kapılmadan edemiyor. Doğruları söylemeyi görev edinen ve Uğur Dündar izlemiş bir ikili olarak gerçekleri su yüzüne çıkarmaya geldik! Bizce Mykonos'taki mekanlar bir Bodrum veya Çeşme'dekinden pek de farklı sayılmaz. Ancak tabii ki bir Avrupa şehrinde olmanızın verdiği rahatlık başka. Neticede plajda üstünüz çıplak güneşlendiğinizde bırakın size ruh hastası gibi bakmayı, dönüp bakmadıkları bir adadasınız. Dolayısıyla çevrenize aldırmadan rahatça dans edebilir, sabahlara kadar süren partilerden birinde çılgınca eğlenebilirsiniz. Ama bu Mykonos'taki her mekanın çılgın eğlenceli olduğu anlamına gelmiyor, hatta bu tatta ve sevilesi olan yerlerin azınlıkta olduğunu bile söyleyebiliriz. Yani olay biraz sizde ve mekan seçimlerinizde bitiyor. Mykonos'un eğlence odaklı en büyük olaylarından biri kesinlikle beach partileri. Özellikle en popülerleri olan Nammos ve Scorpios'ta akşam saatlerinde başlayan partiler gece 2'ye kadar sürebildiği için geceye başlamak için ideal noktalardan. Bu ikisi arasında bir tercih yapmanız gerekecekse kesinlikle Scorpios'u öneririz, mekan ve ortam çok daha başarılı ve Nammos kadar manyakça fiyatları yok. (bir Mojito'nun 25 Euro oluşu diyor ve susuyoruz) Bu arada beach partilere giriş için ücret alınmıyor, içtiğinizi ödüyorsunuz bu da aklınızda bulunsun. Böyle iyi bir şeymiş gibi söylediğimize bakmayın, bir kokteyl ortalama 20 Euro olunca girişte bir şey ödeyip ödememek pek de koymuyor aslında. Sonrasında geceye aynı hızla devam etmek niyetindeyseniz kendinizi Mykonos Town'a atıp Interni ya da Moni'ye gidebilirsiniz. Eğer bir tık daha sakin bir bar ortamında içki içmek isterseniz Little Venice yakınındaki Caprice'i önerebiliriz. Burası ayrıca gündüz veya akşamüstü içkisi için de ideal bir yer. Bu arada bildiğiniz üzere Mykonos'un en eğlenceli yönlerinden biri de gay barları. Hatta bu sebeple adanın eşcinsel ziyaretçisi de bol. Mykonos Town'daki gidebileceğiniz en eğlenceli gay bar'lar Jackie O' ve hemen yanında bulunan bar Babylon. Açıkçası buraları Mykonos genelinde en çok eğlendiğimiz yerler olarak da adlandırabiliriz, özellikle geç saatlerde giderseniz sıkılmanız mümkün değil, şiddetle öneriyoruz. Mikonos deyince akla.. Tamam şimdi buldum! Hemen onun adı gelir: BEYAZ EV BEYAZ EV BEYAZ EV. Peki neden Mikonos'taki bütün evler beyaz? Sebebi yazın über sıcak ulan adada evlerin içinin biraz olsun serin kalmasını sağlayabilmek-imiş. Kapıların ve pencerelerin genellikle mavi tonlarda olmasının ise net bir açıklaması olmamakla birlikte şöyle ihtimaller var: 1. Yunanistan bayrağının renklerinin mavi ve beyaz olması. 2. Akreplerin evlere girmesini engellemek. Kapılar mavi olunca akrepler niye evlere girmiyor, onu biz de bilemiyoruz. -Mykonos Town'da dolanırken çeşitli hediyeliklerin üzerinde bir pelikan görseli ya da sağda solda pelikan fotoğrafı falan görebilirsiniz, şaşırmayın, onu da açıklayalım. Mikonos'un simgelerinden birisi pelikan. Sebebi ise Petros. Kim bu Petros? Kendisi bir pelikan. 50'li yıllarda adada bir balıkçı tarafından yaralı halde bulunuyor ve sayesinde tedavi ediliyor. Ama yıllar sonra maalesef Petros'a bir araba çarpıyor ve o şekilde hayatını kaybediyor. Petros yerine Kınalı Yapıncak falan koysalarmış keşke adını, neyse. Sonuç olarak Petros ada halkı tarafından pek sevildiği için adanın simgesine dönüşüyor. Günümüzde adada 3 adet pelikan daha yaşıyor ve yer yer karşınıza çıkabiliyorlar. I. Petros'un şanı yürüsün diye hepsine de Petros diyorlar. Long live Petros, ruhun şad olsun. -Mekanlarla ilgili genel bir ipucu buraya bırakalım: Çoğunlukla dress code yok. Yani o topuklu converse giydiğini gördüğümüz kadın bile bir takım yerlere girebiliyorsa herkes girebilir diye düşünüyoruz. Ancak bazı mekanlar bir tık daha kasıntı olabiliyor, hani en azından gri eşofman üstü bir heves alınıp pijamaya dönüşmüş metal grubu tişörtüyle çıkmasanız fena olur. Azıcık özen yetiyor. -Mikonos gezi rehberi kapsamında olmazsa olmaz bir bilgi daha gelsin: Ada çok rüzgarlı! Bakın Çeşme'nin, Alaçatı'nın rüzgarını falan geçin, onlar yanında hikaye kalıyor, o derece. Bu sebeple özellikle akşamları için üstünüze başınıza giyecek bir şeyler almanızda fayda var. Ayrıca durum gündüz de aynı şekilde olduğu için şayet rüzgardan rahatsız oluyorsanız belki plaj seçiminizi de buna göre yapabilirsiniz. Kalua iyi bir tercih olabilir. Biz turizimden gecinen yunanistan batsin bitsin istiyoruz siz habire ovüyosunuz. Bunlarin bizle bitleri kanli oldugu surece ne it dalaşı biter ne sahil guvenlik dalaşı. Adamlar bizden nefret ediyo gayet net. Daha dune kadar s300 ve sukut fuzeleri yıgıyolardi bize goz dagi vermek icin.. Denisik denisik soylemler yok Turkiye oyle Turkiye boyle. Orasi Istanbul degil konstantino poli. Geri alicaz\" gibi gibi. Simdi iflas bayragini cektiler anca sustular. Isin entresan yani bunun her vatandas farkinda. Fakat sizdeki bu Yunanistan sevdasini hadi guzel yerler vardir eyvallah asil onemlisi Yunanistan reklami sevdasini ben cozemedim. Varmi acaba mantikli bi aciklamasi. Paylasirsaniz biz sevenlerinizle minnettar oluruz.. Neyse yorumumun samimiyeti acisindan polemige donusturmuycem olayi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/08/200-euro-ile-5-avrupa-sehri", "text": "Instagram ve Facebook sayfalarımızdan aldığımız \"x'e gideceğim, ne kadar bütçe gerekir\" sorularından yola çıkarak, bu sefer deneysel bir yazı ile karşınızdayız. Elimizde 200 bütçenin üstüne çıkmayacak şekilde 3 gün boyunca keşfedebileceğiniz 5 adet Avrupa şehri var: Berlin, Prag, Ljubljana, Belgrad ve Selanik! Üstelik uçağa atlayın, şehre inin, sabahtan akşama kadar sokak yemeği yiyin, hiçbir müzeye girmeyin, yalnızca sokaklarda dolaşın ve hostellerde 18 kişiyle aynı odada kalın diye bir ısrarımız da yok. Müzelere de gideceksiniz, özellikli mekanlar, kahveciler de deneyeceksiniz, içkinizi de içecek, turistik veya turistik olmayan yerleri de keşfedeceksiniz. Biz bayağı sevmemize rağmen sizi her yere yürümek zorunda da bırakmayacağız, toplu taşıma, bisiklet, otobüs allah ne verdiyse onların harcamalarını bile plana dahil ettik. Aslına bakarsanız oturduk, kendimize gezi planlar gibi sizin için küçük gezi planları çıkardık da diyebiliriz. Bir kere bu bütçenin altında bir bütçe ile plan yapamazsınız, of allahım ne kadar da ekonomiğiz gibi bir iddiamız falan yok, onu en başından söyleyelim. Kandırmaca, kelime oyunu da yok, şunu da en başından söyleyelim: Bu bütçeye uçak biletleri dahil değil. Ama onun dışında aklınıza gelebilecek her türlü konu, yani şehir içinde ulaşım, konaklama, yeme içme, gezilecek yerler, gece hayatı gibi şeylerin tamamı dahil. Aslında ilk etapta uçak biletini de konuya dahil etmek için çaba gösterdik ama, fiyatlar sürekli değiştiği için \"şu kadar demişsiniz ama bu kadar çıktı\" çemkirmelerine maruz kalmaktan korktuk. O sebeple sadece yanınıza almanız gereken paradan yola çıkarak bir plan çıkaralım dedik. Uçak biletini ucuza getirme konusu için sizi Ucuz Yurtdışı Tatili Rehberimize alabiliriz, orada konuyla ilgili işe yarar bilgiler ve bir takım sinsilikler mevcut. Aşağıda göreceğiniz otel ücretleri 2 kişilik odalar için. Her şehrin gezi planının altında göreceğiniz toplam bütçe bölümünü oda fiyatlarını ikiye bölerek hesapladık. Geri kalan her harcama tek kişi için. Özetle yanınıza birini bulsanız iyi edersiniz. Özür dileriz yalnız gezginler. Biz de sizi seviyoruz. Bu planları gerçekleştirmek için ne kadar uzak bir tarihi seçerseniz uçak bileti ve otel de o kadar ucuza gelecektir. Tabii ki 2023'e şimdiden plan yapın demiyoruz ama, birkaç ay önceden plan yapmak candır arkadaşlar, aklınızda bulunsun. Tabii ki 3 gün gibi bir süre sınırı koyduğumuz için planlamalara gezilecek her noktayı, her bölgeyi dahil etmemiz mümkün değildi. O yüzden favorilerimizi öncelikli tuttuk ve bütçeyi manyakça yukarı taşıyan yerleri az biraz es geçtik. Ayrıca kişisel olarak deneyip sevdiğimiz mekanları yazdık. 200 Euro'nun üstüne çıkmayalım diye sizi abuk subuk yerlere falan götürmeye de kalkışmadık, hepsi bizim sevdiğimiz, belki birkaç kez ziyaret ettiğimiz yerler. Biz size Ljubljana'daki 3 gününüz için deneyimlediğimiz yerler aracılığıyla bir plan çıkardık, daha fazlasını isterseniz Ljubljana Gezi Rehberimize, yeme içme kısmına daha çok seçenek isterseniz Ljubljana Yeme İçme Rehberimize, Slovenya ile ilgili daha fazla bilgi isterseniz komple Slovenya yazılarımıza göz atabilirsiniz. Konaklama Hostel Tresor'da 2 gece 2 kişilik ortak banyolu oda toplam 88 Euro. Kahvaltılar 1. gün Le Petit Cafe'de omlet ve kahve 6.50 Euro. 2. gün Cajna Hisa'da Cajna Hisa'da omlet ve çay 7 Euro. Burnumuzun dibindeki yere hala gitmediğinize inanamıyoruz. Zaten İzmir'e acayip benziyor olması sebebiyle pek de yabancısı gibi hissetmeyeceğiniz Selanik 3 günde bayağı iyi gezebileceğiniz şehirler listesinin garanti üyelerinden. Üstelik yalnızca Atam'ın doğduğu yer olmanın ötesinde bir şehir olduğunu da söyleyebiliriz. Beklemediğimiz bir şekilde özellikle geceleri son derece eğlenceli bir şehre dönüşen, her akşamı Cumartesi akşamı gibi hareketli olan bir şehirden bahsediyoruz. Bizce tanısanız seversiniz! Bak güzel kardeşim, bu kadar bilgi bana yetmez deyip ince ince kızdıysanız Selanik Gezi Rehberi ve Selanik Yeme İçme Rehberi yazmıştık, onu alın ve sessizce uzaklaşın. Burada bela istemiyoruz....... Ulaşım Selanik Makedonya Havaalanı'ndan otobüsle şehre ulaşım gidiş dönüş 4 Euro. Şehir içinde ulaşım yürüyerek. Konaklama Little Big House'da balkonlu, bireysel banyolu 2 kişilik 2 gece 94 Euro. Söz konusu Berlin oldu mu biz \"yaaaaa abiiii Berlin yaaaa\" şeklinde ani gelişen yoğun bir övgü dizisine başlıyoruz. Biz Berlin'i çok seviyoruz arkadaşlar, 923 gün kalsak dönüş yolunda of keşke bir gün daha kalsaydık diyecek kadar seviyoruz. Dolayısıyla Berlin için size 3 günlük bir plan çıkarmak Sibel Can'ın kilo vermesi kadar zordu. Şehirde gezecek o kadar çok yer var ve her bir bölgesi o kadar keşfetmeye değer ki ayıklayıp da 3 günlük plana çevirmek bizi öldürdü. Olsun, sonuç olarak bütçeyi sapıttırmadan bir şeyler çıkardık ve şahsen bu planı hayata geçirmekten mutluluk duyarız efenim. Yetmez ama evet diyenler için Berlin'de Gezilecek Yerler, Berlin İpuçları, Berlin Gece Hayatı Rehberi ve Alternatif Berlin Rehberimiz ellerinizden öper. Konaklama Acama Hotel & Hostel Kreuzberg'de 2 kişilik 2 gece bireysel banyolu 90 Euro. Akşama Delirmeceler Neue Heimat'ta atıştırmalıklar ve bira 10 Euro, Main Haus Am See kokteyl 8 Euro, Nathanja & Heinrich'te bira 4 Euro, Luzia'da kokteyl 8 Euro, Klunkerkranich'da bira 4 Euro, Berghain'a giriş, Canınız feci şekilde yurtdışına çıkmak istiyorsa ama pek zamanınız yoksa ve bütçeyi düşük tutmak istiyorsanız Belgrad her zaman bir kurtarıcıdır. Ne uzak, ne vize derdi var ne de manyakça bir bütçe gerektiriyor. Hani insan olsa gidip sarılır, yemeğinizin yarısını ona verirsiniz, öyle bir canısı. Hal böyle olunca Belgrad'ı bu listeye almamak imkansızdı. Üstelik gezilecek yerlerini 3 günlük bir geziye rahatlıkla sığdırabilir ve akşamları yine çılgın olmayan bütçeler eşliğinde çok güzel yemekler yiyip bayağı güzel de eğlenebilirsin. Seviyoruz seni be Belgrad. Aşağıdaki bilgiler size yeterli gelmezse her şeyi tek tek anlattığımız Belgrad Gezi Rehberimize ve Belgrad Gece Hayatı yazımıza da göz atabilirsiniz. Konaklama Savamala Bed & Breakfast'ta 2 kişi 2 gecelik bireysel banyolu 100 Euro. Bize sık sık gelen \"Yurtdışına ilk kez çıkacağım, hangi şehri önerirsiniz?\" sorusuna verdiğimiz en net cevaplardan biri Prag. Bir turistin her türlü beklentisini karşılayabilir çünkü. Tarihse tarih, eğlenceyle eğlence, sanatsa sanat! Kafka gibi bir adamın memleketinden bahsediyoruz arkadaşlar, elbet bir şeyler vardır ya? Prag'ı bu 3 günlük gezi planlarımızın içine dahil etmemizin ana sebebi ise birçok aktiviteyi 3 gün içinde gerçekleştirebilecek olmanız. Üstelik görsel olarak öyle güzel bir şehirden bahsediyoruz ki, o kasvetli havası sayesinde sadece sokaklarında dolaşmak bile sizi mutlu edebilir. Merak etmeyin, planda sadece sokaklarda dolaşın yazmadık, o kadar da değil. Yaptığımız plana sadık kalmayacak kadar vicdansızsanız sizi Prag: İpuçları ve Prag: Gezilecek Yerler yazılarımıza alabiliriz. Prag bizim ilk yazdığımız yer olduğu için bayağı turist gibi gezmiş olabiliriz, onu da hatırlatalım. Ulaşım Vaclav Havel Havaalanı'ndan merkeze ve merkezden havaalanına otobüsle ulaşım gidiş dönüş 2 Euro. Şehir içi ulaşım için 3 günlük toplu taşıma bileti 11 Euro. Konaklama Sir Toby's Hostel'de 2 kişi 2 gece bireysel banyolu oda toplam 88 Euro ya da Hostel Downtown'da 2 kişi 2 gece bireysel banyolu oda toplam 92 Euro. Kahvaltılar 1. gün Eska'da kahvaltı; omlet ve kahve 7.50 Euro. 2. gün Misto'da kahvaltı; scrambled egg ve kahve 5.50 Euro. Akşam Yemekleri 1. Gün Pasta Fresca'da makarna ve şarap 13 Euro. 2. Gün lokal restoran Smichovsky Radnicni Sklipek'te tavuk, et benzeri bir ana yemek ve bira 8 Euro. Geçtiğimiz ay gittiğimizde büyük hayal kırıklığına uğramamıza sebep olan Berlin gerçeği: Neue Heimat kapanmış!!!! Bize böyle bir içerik hazırladığınız için teşekkürler. Şubatta 7 gün Prag 4 gün Viyana turu yapacağız Prag önerilerinizi değerlendireceğim mutlaka. Vizesiz gidebildiğimiz Belgrad dışındakiler için, 60euro vize ücreti de eklemek gerekebilir bütçeye. İlk kez yurtdışı gezi planlayanlar ve bütçeleri sınırlı olanlar için Belgrad #1 oluyor. ya ne tatlısınız, biz bile heyecanlandık sizin adınıza, bol bol gezin üniversitede, affetmeyin! 🙂 öpücükler! Lviv'den döneli 2 gün oldu. Kalbim Lviv'de kaldı, desem yeridir. Lviv gezi rehberiniz çok faydalı oldu. Sayenizde havalimanı şehiriçi ulaşımı gidiş dönüş 60krş hallettik ? Teşekkürler. Bence Lviv, uygun bütçeli, vizesiz, yurtdışı tatili düşünenler için bulunmaz nimet. Şiddetle tavsiye ederim. Bilgi verici bir yazı ve güzel tavsiyeler. Teşekkür ederiz. Her gittiğiniz yerden böyle bilgiler isteriz ama çokk teşekkürler.."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/26/minsk-gezi-rehberi-beyaz-rusya", "text": "Ah Minsk, ah Belarus! Instagram'da ve Facebook'ta \"Nereden geldi şimdi oraya gitmek aklınıza?\" sorusunu en çok duymamıza sebep olan yer sen oldun galiba. Doğruya doğru, biz de oralara ayak basana kadar Friends'in her bölümünü 648 kez izlemiş iki kişi olarak Minsk'i sadece Phoebe'nin bilim adamı sevgilisinin gittiği yer olarak biliyorduk. (Sığlık level:8000) \"Of Belarus'un kızları çok güzel, aman Belaruslu kızlara KURBAN OLAYIM\" muhabbetlerine maruz kalıyor olmamızı da bir kenara bırakıyoruz tabii. O konuya aşağıda biraz gireceğiz ama, kaçış yok. Neyse, sonuçta işler değişti, biz hazır Vilnius'a kadar gidiyorken o civarda bir yerleri daha keşfetmenin iyi bir fikir olabileceğini düşündük ve şimdi Minsk'i adım adım biliyoruz desek abartmış olmayız. Belarus turistik bir ülke değil ve Minsk turistik bir şehir değil. Ancak işin en eğlenceli taraflarından biri de bu oluyor galiba: Kimselerin görmediği, bilmediği yerleri keşfetmek. Yani şöyle bir düşünüyoruz da, hayatımızda kaç kişi \"ulan Minsk'e mi gitsek be?\" şeklinde bir cümle kurmuştur ki? Siz de bu durumdan saçma bir haz almıyor musunuz? Allah aşkına aldığınızı söyleyin de kendimizi manyak gibi hissetmeyelim. Neyse... Minsk'in bizim için en büyük özelliği, gecesinin ve gündüzünün insana verdiği hissin tamamen ayrı olmasıydı. Ancak bunu geceleri çok hareketli oluyor, kendinizi çok çılgın eğlencelerin içinde buluyorsunuz anlamında söylemiyoruz. Demek istediğimiz, gündüz görsel olarak çok da çekici olmayan bir şehirken, akşam özellikle şahane şehir ve bina ışıklandırması ile birlikte son derece çekici, Avrupai bir yere dönüşmesi. Ayrıca gayet yeşil ve güvenli bir şehir olduğunu da ekleyelim. Yani kendinizi rahat rahat sokaklara, parklara atabilirsiniz. Sizi \"ay orası tehlikeli diyorlar ama?\" diye korkutan arkadaşlarınız varsa onlara pek de kulak asmanıza gerek yok. Çok yüksek ihtimalle Minsk'e ilk ayak bastığınızda ilk görüşte aşk yaşamayacak ve şehirden ayrılırken \"bu son görüşmemiz olmayacak Minsk....\" gibi bir cümle de kurmayacaksınız. Ancak yine de bizce şöyle 2-3 gün geçirmek için gayet de güzel. Cevap veriyoruz: Belarus. Yani? Yani Beyaz Rusya. Biz neden Beyaz Rusya diyoruz? Belarus sözcüğü Beyaz Rusya anlamına geliyor, biz ülkeye ismini Türkçeleştirip de vermişiz, gayet güzel olmuş. Ülke resmi olarak 91 yılında Sovyetler Birliği'nden ayrılmış, ama Rusya'nın etkileri tam gaz devam ediyor. Beyaz Rusça diye bir dil var olmasına rağmen halkın %70'i Rusça konuşuyor. Zaten dünya genelinde Rusya'nın en yakın müttefiki olarak biliniyor. Hatta SSCB'den ayrılan ülkelerin çoğunda yer alan Sovyet dönemi eserleri kaldırılmasına rağmen, Belarus Parlamento Binası önünde Lenin'in kocaman bir heykeli bile yer alıyor. Aslına bakarsanız Independence Square ve civarındaki birçok bina size ciddi anlamda Sovyet dönemi mimarisi örneklerini hatırlatıyor da diyebiliriz. Şehrin bu tarafları sanki size kendinizi \"küçük\" hissettirmek için yapılmış gibi, her şey devasa! Öte yandan Minsk'in enteresan bir Avrupa havası ve kültürü de var. Rusya ve SSCB'nin etkileri yoğun bir şekilde hissedilmesine karşın ara sokaklarda dolaştıkça kendinizi tipik bir Avrupa şehrinin Old Town, yani eski şehir bölgesinde dolaşıyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. Üstelik burayı da 3. dalga kahveciler işgal etmiş, burada da yoğun bir hipster akımı var, burası da yer yer klasik Avrupa şehri görüntüsüne sahip. İşte bu sebeple Minsk'in ziyaret etmeye değer bir şehir olduğunu düşünüyoruz, bu garip arada kalmışlık durumu insana anlamlandıramadığı bir haz veriyor! Neyse, lafı çok uzattık di mi? Minsk Gezi Rehberi 'ne geçiş yapıyoruz. Türkiye'den Minsk'e ulaşmak sorun değil. Çünkü İstanbul'dan direkt uçuş mevcut ve yalnızca 2,5 saat gibi bir sürede ulaşabiliyorsunuz. Asıl sorun olan Minsk Havaalanı'ndan şehre ulaşmak, çünkü Minsk Havaalanı ile şehir merkezi arası yaklaşık 45 km. Fakat valizinizi teslim alıp havaalanından çıkış noktasına vardığınızda sabit fiyata taksi ayarlayabileceğiniz bir bölüm mevcut. Ücreti 25 Euro gibi bir şeye denk geliyor, onu kullanabilirsiniz. Hatta buraya gitmek yerinde direkt kapının önündeki taksicilerle pazarlığa girerseniz 20 Euro'ya kadar da düşürebiliyorsunuz. Bu noktada tek sorun taksicilerin pek iyi İngilizce konuşamıyor olması ve sizi kazıklama ihtimalleri. Garanticiyseniz ve heyecan aramıyorsanız 25 Euro'ya tamam deyin geçin. -Uçaktayken size bir form verilmesi ve bu formu doldurmanız gerekiyor. Olur da uyuyakalırsanız falan uyanınca hostesleri bu konuda mutlaka darlayın. O form sizin için önemli ve onu Minsk'ten ayrılana kadar kaybetmemeniz gerekiyor. İki parçalı olan bu formun bir tarafını ülkeye girerken, bir tarafını ise ülkeden çıkarken sizden alıyorlar. -Havaalanına indiğinizde es geçmemeniz gereken bir konu da sağlık sigortası yaptırmak. Havaalanında bu sigortayı yaptırmanız zorunlu ve öyle \"emeen kim anlayacak basayım gideyim\" diyebileceğiniz bir konu değil. Yaptırmadıysanız pasaport sırasından geri döndürüyorlar. Katakulli kovalamayı gerektiren bir şey değil zaten çünkü ücreti saçma değil. Örneğin 2 gün, 2 Euro. -Bu arada şehir genelinde taksiler acayip ucuz, havaalanında 25 Euro'yu bayıldık diye geneli böyle düşünmeyin. -İyi bir restoranda ana yemek: 5-11 Euro (Makarna vb. şeyler 5, et&balık 11 gibi düşünebilirsiniz) -Su: Musluktan içilebiliyor. Koy cüzdanı cebine. -Kahve: 1-2 Euro -Kokteyl: 3,5 5 Euro -Bir kadeh şarap: 4 5 Euro -Taksi (2-3 km'lik mesafe): 2 Euro Garip bir şekilde Minsk'te az otel seçeneği var. Özellikle booking. com üzerinden bakacak olursanız karşınıza yüzlerce daire çıkacak ve çoğunun çirkinliğine ve zevksizliğine dalıp gitmekten rezervasyon yapmaya vakit bulamayacaksınız. Dolayısıyla burada güzel bir dairede kalabilme umudunuzu bir kenara bırakarak önceliğinizi merkezi konuma vermenizi önerebiliriz. Örneğin Independence Square ve civarında bir yer seçerseniz gezeceğiniz ve vakit geçireceğiniz birçok noktaya kolaylıkla yürüyebilirsiniz. Biz Boutique Hotel Buta'da kaldık ve konum itibarıyla gayet memnunduk. Ayrıca olur da orada kalacak olursanız allah aşkına içerideki dev avizeye bir göz atın ve onun oraya nasıl asılmış olabileceğini bize açıklayın. Bakın hala onu konuşuyoruz. Şanslısınız, Minsk'te turistik anlamda gezilecek pek de fazla yer yok. Şanslı olduğunuzu düşünüyoruz çünkü lokal takılacak, şehri tanıyacak vaktiniz artacak ve tüm gezi boyunca bir elinizde fotoğraf makinesi bir elinizde harita heyecanlı heyecanlı dolaşmanıza gerek olmayacak. Minsk'in en ünlü meydanlarından biri Bağımsızlık Meydanı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği'nden ayrılmış bir ülkede olduğunuzu en sık hatırlayacağınız meydan olarak da nitelendirilebilir. Zira size kendinizi minicik hissettiren dev binaları, parlamento binası önünde bulunan Lenin heykeli ve genel mimarisi ile gerçekten de o dönemleri hatırlatan bir havası var. Buraya kadar gelmişken hemen yakınındaki Aziz Simon ve Helena Kilisesi'ni de gözden kaçırmayın, oldukça güzel bir mimarisi var. Kendisi aynı zamanda rengi sebebiyle \"Red Church\" olarak da biliniyor. -Lenin heykelini fotoğraflamak niyetindeyseniz biraz dikkatli davranabilirsiniz. Bazı kaynaklar bu heykelin fotoğrafını çekmenin yasak olduğunu iddia ediyor, bazıları ise eskiden böyle olduğunu, artık şehrin turistlere alıştığını... Biz doğrusunu bilemedik, kararı size bırakıyoruz. Gizli mi çekseniz acep? Hazır konuya meydanlardan girmişken şehrin en turistik noktalarından biri olan Victory Square'i de aradan çıkaralım. Bu dev meydanın en önemli özelliği ortasında yer alan ve 2. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybeden insanlara adanmış olan yaklaşık 40 m yüksekliğindeki obelisk. Bunu gördüğünüz zaman \"tamam kardeş Victory Square'deyiz\" de diyebilirsiniz yani. Yine buralara kadar gelmişken hemen meydanın yanındaki adını Maksim Gorki'den alan Gorky Park'a da uğrayabilirsiniz. Tam dinlenmelik, tam çimlere bayılmalık. Tabii soğuktan ayaklarınızı hissetmeyeceğiniz havalardan birinde gitmediyseniz. Isle of Tears 1979-1989 yılları arasında hayatını kaybeden Sovyet Afganistan Savaşı sırasında ölen askerlerin anısına tasarlanmış bir anıt. Eğer ülkenin önemli günlerinden birinde buraya gidecek olursanız birçok asker ve ailesini bu anıtı ziyaret ederken görebilirsiniz. Hemen günlük sanat ihtiyacınızı giderebileceğiniz bir müzeye dalalım: National Art Museum. Burası şehrin, hatta ülkenin en geniş sanat koleksiyonuna sahip müzesi. Hem lokal, hem de dünya çapında ünlü birçok sanatçı ile tanışabileceğiniz, açıkçası beklentimizin çok daha üzerinde çıkmış bir müze olduğunu söyleyebiliriz. Beyaz Rusyalı sanatçıların yanı sıra Rusya ve Doğu Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden farklı sanatçıların eserlerine ayrılmış bölümler de mevcut. Ayrıca geçici sergilere de oluyor, göz atmayı unutmayın. Bizce bu müzenin tek sorunu kapıdaki bilet kesen suratsız kadın. İkimizi dövebilecek güçte olduğu için kendisine çemkiremedik ama, şimdi ülkemizde olduğumuza göre salon kadını çizgimizden çıkabiliriz. KALPSİZ KADIN. -Giriş: Öğrenci 6 Ruble. Yetişkin 10 Ruble. -Adres: 20 Lenin Street -Giriş 2 Ruble. Canım ya. Biz kütüphaneye gidemedik çünkü burası gerçekten oldukça alakasız bir noktada kalıyor ve açıkçası zamanımız yetmedi. Ancak yine de buraya yazıyoruz çünkü şayet vaktiniz olursa ve özellikle mimariye ilginiz varsa gidip görmek isteyebilirsiniz. Binanın oldukça enteresan bir mimarisi var ve gecesi ayrı bir olay, gündüzü ayrı. Ayrıca Rusya'daki iki ana kütüphaneden sonra var olan en büyük Rusça kitap koleksiyonunu da içinde barındırıyor ama, bizim Rusçamız \"da\"dan öteye gitmediği için o konuda pek bir heyecan duyamadık. Dediğimiz gibi, vaktiniz ya da arabanız varsa uğramalık. Holy Spirit Katedrali abartıdan uzak ve son derece zarif bir mimariye sahip. 1600'lü yıllardan beri orada yer alıyor ve 1700'lü yıllarda büyük bir yangın atlatarak tekrar inşa edilmiş. Katedralin bulunduğu nokta tam anlamıyla şehrin göbeği olduğu için civardaki sokaklarda aylak aylak dolaşmanızı ve şahane şehir fotoğrafları yakalamanızı da özellikle rica edeceğiz. Buraya geldiyseniz, doğru yere geldiniz, şehrin kalbindesiniz. -Cyril and Methodius Street 3 Çeşitli kaynaklarda \"Trinity Suburb\" adıyla da karşılaşabileceğiniz bu bölge, aslında şehrin Old Town bölgesi olarak biliniyor. Nehrin kenarında, oldukça küçük bir bölge ve aslına bakarsanız sokaklarında turlamak dışında burada turistik anlamda yapabileceğiniz pek de bir şey yok. Merkezi bir noktada yer aldığı için şöyle bir dolanabilir, belki civardaki bar ya da restoranlardan birine çökebilirsiniz. Buraya kadar okuduysanız sizi öpücüklere boğuyor ve ödüllendiriyoruz çünkü en güzeli en sona sakladık. Adını okumanın İstiklal Marşı'nın tamamını ezberlemekten daha zor olduğu Kastrycnickaja Street, yalnızca zulüm isimli bir sokak değil. Burayı bir kompleks olarak da düşünebilirsiniz. Eskiden endüstriyel bir alan iken günümüzde tam bir hipsterland'e dönüşmüş ve birçok restoranın, barın, kafenin, galerinin ve şahane sokak sanatı çalışmalarının bir arada yer aldığı bir alana dönüşmüş. Burada yer alan mekanlardan aşağıda bahsedeceğiz ama diğer kısımları es geçmeyelim. Aralara dalarak mutlaka her duvara bakın, çünkü acayip başarılı mural çalışmaları göreceksiniz. Ayrıca CECH adlı \"sanat alanına\" mutlaka göz atmanızı öneririz. -Buraya giderken kendinizi böbrekleri çaldırmaya koşuyor gibi hissedebilirsiniz ama öyle bir şey yok, korkmayın. Evet biraz merkezin dışında kalıyor ama ulaştığınızda gayet popüler ve kalabalık bir yerde olacaksınız. Cafe Enzo: Yukarıda söz ettiğimiz Kastrycnickaja Street'te yer alan ve çok lezzetli burgerler yapan mekan. Güzel müzik, güzel yemek, güzel kitle triosunu bir arada barındırdığı için sevdik. Öğlen ya da akşam gidebilirsiniz. Enzo Burger önerimizdir, ama menüde daha enteresan burgerler de var. Cafe Zerno: Kahvaltı ya da kahve molası için gidebileceğiniz tatlı bir mekan. Kahveleri başarılı, ancak kahvaltı konusunda çok büyük şeyler beklemeyin. Kruvasan, kiş gibi daha hızlı ve basit seçenekler mevcut. Tabelasını Zerno şeklinde değil olarak göreceksiniz, şaşırmayın. Depo: Yine Kastrycnickaja Street'te yer alan bir krepçi. Özellikle hafta sonu deli gibi kalabalık olmasına rağmen açıkçası hiçbir olayı yok, bildiğimiz krep. Tuzlu krep seçenekleri de mevcut olduğu için belki hızlı bir atıştırma amaçlı uğranabilir. Union Coffee: Şehrin birçok noktasında karşılaşabileceğiniz kahve zinciri. Kahvaltılık seçenekler de mevcut. Özellikle tren istasyonu yakınında yer alan şubesi şayet trenle başka bir yere geçiş yapacaksanız işinize yarayabilir. 26 Sverdslova: Bu aralar şehrin en popüler kahvecisi. Gerçekten güzel kahveler yapıyorlar ve yememiş olmamıza rağmen gözümüz kaldığı için sizi oradaki tatlıları denemeye davet ediyoruz. Adresi ismi aynı. Yani Sverdslova 26 numarada. Belarus'un gece hayatının ülkemizdeki \"ürkütücü\" bir kesim tarafından bayağı merak edildiğini biliyoruz. Keşke elimizde olsa da o \"ürkütücü\" kesim bu yazıyı okumasa, ama okuyacaklar tabii kaçış yok. Neyse. Efenim Minsk gece hayatı gayet renkli bir şehir. Birçok ülkede olduğu gibi burada da hafta sonu daha aktif ve yine birçok ülkede olduğu gibi burada da barlar/gece kulüpleri \"leş\" olarak tabir ettiğimiz yerler ve sevilesi yerler olarak ikiye ayrılıyor. Biz buraya çok partileme kafasında gitmediğimiz için açıkçası kulüpten kulübe koşmadık. Ancak belli bir ücret karşılığında size bazı isimler verebiliriz........... Tamam şaka yaptık. Google'a girip Minsk gece hayatı yazıp enter'a bastığınızda çok yüksek ihtimalle karşınıza bir sürü saçmalık çıkacak, o yüzden biz size direkt isimlerle gelelim. Turistlerin de akın ettiği en popüler kulüpler Dozari, Black Hall ve Cherdak. Anladığımız kadarıyla Cherdak en çekilebilir olanı. Lakin biz bunların hiçbirine gitmedik, dolayısıyla daha detaylı araştırma kısmını konuyla yakından ilgilenenlere bırakacağız. Fazla yakından ilgilenmeyin, sonra başınıza bir işler gelir. Neyse biz bi' şey demiyoruz. Mşglsnz glb........... Biz size sevdiğimiz birkaç önerip bu Beyaz Rusya'nın gece hayatı meselesinden sıyrılmaya karar verdik. Insomnia: Oldukça merkezi bir noktada bulunan yine popüler bir bar. Lokallere \"akşam nereye gidek\" diye sorduğunuzda seçeneklerin arasında mutlaka bu da oluyor. Çok büyük bir özelliği yok ama kitlesi ve içkileri güzel. Ayrıca bu civarda çok fazla bar ve restoran var, dolayısıyla civarı da dolanabilirsiniz. Hooligan Bar: Bizim Kastrycnickaja Street'in en popüler barı. Diğer söylediklerimize kıyasla daha hipster bir mekan. Cumartesi geceleri en kalabalık zamanı. -Beyaz Rusya Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Hadi yine iyiyiz. -Şehirde İngilizce konuşabilen insan bulmak biraz zor. Hani bir gece, hiç tanımadığın bir erkeğe, sırf İngilizce konuşabiliyor gibi görünüyor diye usulca sokulup merhaba dersin ya...... İşte o yöntem burada geçerli değil. Çünkü gençler bile pek iyi İngilizce konuşamıyor. O sebeple gitmeden önce ne yapacaksınız ne edeceksiniz haritanızdan işaretleyin, işiniz kolaylaşsın. -Para bozdurma meselesini nerede halledeceğinizi bilemediyseniz panik yok zira otellerde hatta casinolarda bile para bozdurulabiliyor. Minsk'te sağınızdan solunuzdan casino çıkıp duracağı için onlardan birinin içine dalıp paranızı orada bile bozdurabilirsiniz. Zaten milyon dolarlar bozdurmadığınız için öyle önemli bir para kaybınız falan olmuyor. -Minsk'te birçok mekanın içinde sigara içilebiliyor. Artık sevinir misiniz üzülür müsünüz bilemiyoruz ama, en azından çoğu mekanın havalandırma sisteminin gayet iyi olduğunu söyleyebiliriz. Dumana boğulmuyorsunuz yani. -Bunu da Minsk Gezi Rehberi kapsamında yazmaktan zarar gelmez diye düşünüyoruz: Eğer bizim gibi Minsk'ten Vilnius'a geçmek isterseniz trene binmeniz en mantıklısı olacaktır. Biletinizi online olarak şu siteden alabilirsiniz. Ardından tren istasyonuna gittiğinizde eğer oradaki İngilizce konuşabilen tek bireyi bulabilme şerefine nail olursanız biletinizin çıktısını alırsınız. Zira kimse İngilizce konuşamıyor. O arkadaş orada değilse tarzanca halledin ticket micket diyerek artık. Sonrasında treniniz hangi perondaysa oraya gideceksiniz zaten, korkmayın, rakamlar bizim anlayabileceğimiz şekilde yazılıyor. Minsk Vilnius arası tren yolculuğu yaklaşık 2 saat 45 dakika sürüyor. Buna trenin Belarus Litvanya sınırında durdurulup pasaportlarınıza çıkış damgası vurulma süresi de dahil. Sitedeki tüm yazılarınızda olduğu gibi, bu sayfada da, Daha ne isteyelim yani:)) .... Çok teşekkürler.. Gezmelerinize bilgilerinize yazılarınıza emeğinize sağlık.."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/29/filmekimi-2016-pusuya-yatip-bilet-kapmaniz-gereken-9-film", "text": "Yaz bitti diye üzülmeleriniz bittiyse artık kültür sanat etkinlikleri piyasaya geri döndüğü için sevinme aşamasına geçebilirsiniz. Mesela bizim için bu sürecin başlangıcı genelde Filmekimi oluyor. Filmekimi dönemi gelene kadar yazın bittiğini kabullenmemeler, \"abi şortla çıkılır mı sence bu havada\" soruları, \"ya kot ceket giyiyorum yetiyor\" ısrarları devam ediyor. Eylül sonlarına doğru Filmekimi programının açıklanması ile gerçeğe dönüyor ve İstanbul'un soğuk günlerine adapte oluyoruz. İşin kötüsü Ekim seyahat açısından şahane bir dönem olduğu için son 2 senedir Filmekimi'nin yanından bile geçemedik. Lakin bu sene Filmekimi 2016 için hazırız, belki çılgın bir maratona giremeyeceğiz ama, gözümüze kestirdiğimiz 4-5 filmi affetmeyeceğiz. Sizin de bizim gibi çok fazla filme gitme imkanınız ya da zaman probleminiz varsa, bu sene 7-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek Filmekimi 2016 kapsamında gözümüze kestirdiğimiz filmlerden birkaçını aşağıda şöyle bir özet geçeceğiz, seçmece yapabilirsiniz. Sonra beraber kritik yaparız. İyi seyirler sevgili okuyucu! Çok yüksek ihtimalle festivalin en çok ilgi görecek filmlerinden biri olan Toni Erdmann'ı izlemek istemek için sebebiniz çok. Cannes Film Festivali'nde büyük bir yankı uyandırmakla kalmayıp, eleştirmenlerden aldığı yüksek puan ile (sanıyoruz son 10 yılın en yüksek puanı gibi bir durum söz konusu) iyice dikkat çeken film klasik baba tiplemesine uymayan, sistem karşıtı, kapitalist dünya ile savaş içinde olan bir babanın, babasının tam aksine kariyerine odaklanmış bir kadın olan 30'lu yaşlarındaki kızı ile ilişkisini anlatıyor. Şayet filmin hikayesini anlatış biçimimiz yanlış bir izlenim bıraktı ise toparlayalım: Bu bir komedi filmi. Bizim bu filmi izlemeye heveslenmemiz için yan yana gelmiş iki sözcük yeter de artar: Pedro Almodovar. Bakın \"yaşlanmış bir ananasa\" benzediği halde aşık olabileceğiniz çok az insan vardır ve bu özelliğe sahip kişilerin bir listesini yapacak olsanız en başa Pedrocuğumuzu koyarsınız. Almodovar'ı biraz olsun seviyorsanız Julieta'nın yine bir kadın hikayesi olabilme ihtimalini öngörebilirsiniz. Doğru tahmin. En güçlü olduğu konudan devam. Filmin yönetmenin 20. filmi olduğunu da ekleyelim. Biletlere fazla abanmayın, sizin yüzünüzden izleyemezsek bozuşuruz. Yine herkesin merakla beklediği bir film, yine bu topluluğun içine dahil olmuş bir Öykü ve İdil. A Monster Calls hem fantastik hem de duygusal bir film. Ana karakterimiz küçük bir çocuk olan Connor. Evet fantastik bir film olduğu için ortada bir canavar olduğunu belki tahmin edebilirsiniz, ancak bu sefer işler biraz farklı. Annesinin hastalığını bir türlü kabullenemeyen Connor kocaman bir ağaç şeklindeki canavar ile bir anlaşmaya varır. Biz Connor'a hak veriyoruz çünkü canavarı Lian Neeson seslendiriyor. Biliyorsunuz, \"He will find you and he will kill you\". Canavara güvenimiz tam. Ama ağlamaklı olmaya da şimdiden hazırız. Kabul edelim, 88 yaşına da gelsek Amerikan gençliği temalı filmler izlemeyi hep seveceğiz. Ancak kaliteli bir Amerikan gençliği temalı film bulmanın pek kolay bir şey olmadığı konusunda da aynı fikirdeyizdir herhalde. American Honey bu sorunumuza çözüm getirecek gibi duruyor. Tipik sorunlu Amerikan genci olan Star'ın dergi aboneliği satan bir grubun içine dahil olması ile başına gelenleri anlatan film bayağı sürükleyici görünüyor. Son zamanlarda piyasaya çıkmış en tuhaf adamlardan biri olan Shia LaBeouf da filmin başrolleri arasında, hazırlıklı olun. Ken Loach'a Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazandıran film Filmekimi 2016 'nın en iddialı filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. İşçi sınıfının sorunlarını ele almak ve bozuk sisteme çatmak konusunda zirve yapmış yönetmenlerden biri olan Loach, I, Daniel Blake'te sağlık durumu nedeniyle çalışamayan ancak sistemin çarpıklığı sebebiyle devlet yardımı da alamadığı için iş aramak durumunda kalan bir marangozun hikayesini anlatıyor. Gerçeklere geri dönüş zamanı sayın seyirci. Buna gidilir. Xavier Dolan'ın yaşı ve yaptığı filmlerin başarısı üzerine yeni bir diyaloga girmek isteyenler için vakit geldi. Ayrıca Vincent Cassel desek? Ve Lea Seydoux? Peki ya Marion Cotillard? Magazinsel bakış açımızı bir kenara koyacak olursak sizi trailer'ı izlemeye davet edeceğiz, çünkü işin esprisi bir yana, oyunculuklar 1 dakika 36 saniyelik kısa bir bakışta bile müthiş görünüyor! Film, 30'larında bir yazarın yıllardır görmediği ailesiyle tekrar bir araya gelmesini ve ilişkilerine odaklanıyor. Polisiye sevenler ve Güney Kore sineması sevenler bir kesişim kümesinde birleşiyor mudur bilemiyoruz ama, biz bu filmi bayağı merak ettik. Film 20'li yıllarda Japonya işgali altında olan Kore'de geçen bir casusluk hikayesine odaklanıyor. Ancak bizim ilgimizi çekmesinin asıl sebeplerinden biri de Güney Kore'de 10 günde 4 milyon kişi tarafından izlenerek gişe rekoru kırmış olması. Ne varmış bu kadar diyerek bunu da kaçırmayacağız galiba. Çok acayip bir film söz konusu arkadaşlar. Öyle acayip duruyor ki, Harry Potter'dan sonra Daniel Radcliffe'e tek bir filmde bile tahammül edemeyen ve adamı her gördüğünde \"alohomora\" diyecekmiş gibi hisseden insanlar olmamıza rağmen bu filme bir bilet kapmazsak öleceğiz hastalığına yakalandık. Film ıssız bir adada tüm umutları tükenmiş ve intihar etmeye hallenmiş bir adamın, karaya vuran bir cesedi bulması ile bayağı enteresan bir hal alıyor. Çünkü bu ceset konuşabiliyor ve bir takım doğaüstü özellikleri var. Açıkçası filmin fragmanı o kadar absürt ki bizde şöyle bir izlenim yarattı: Ya sanat filmi ayağına bize müthiş saçma bir şey izletecekler ya da ortaya şahane bir şey çıkacak. İlk ihtimalin gerçeğe dönüşmeyeceğini umarak bir şans veririz gibi. Hazır Güney Kore sinemasına girmişken Kim Ki-duk'u anmadan geçecek miyiz sandınız? Biz hala aniden duygusu gelip yazı yazarken arka planda \"Boş Ev\" açan insanlarız, Kim Ki-duk'u yedirmeyiz, yeni film yaparsa da koşa koşa izleriz. Bu sefer biraz daha siyasal içerikli bir film söz konusu. Üstelik birçok insanın merak edebileceği bir konuya değiniliyor: Kuzey Kore & Güney Kore meselesi. Film, teknesinin motoru bozulduğu için kendini Güney Kore'de bulan Kuzey Koreli bir balıkçının hikayesini ve yaşadıklarını anlatıyor. Swiss Army Man maalesef ilk dediğiniz gibi, daha dün akşam izledim ve maalesef başlarda kıkırdamayla başlayan izleme keyfim, ortalara doğru \"e artık güldük bitmedi mi bu kısımlarla\" sonlarda \"amaan neyse\" diye hızlandırarak bitirdiğim bir film oldu. Öneriyor muyum? Evet çünkü zevkler ve renkler farklıdır ayrıca imbd puanına bakınca ben anlamadım herhalde diyorum hala, o yüzden bi göz atmanızda fayda var. Harry çok pırtlıyor bütün havası gitmiş bu rol yüzünden. Benzer bir liste yapmışız ancak ben pusuya yatamadım. Listemde Elle ve i'm not a serial killer filmleri farklı olarak var."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/29/vilnius-gezi-rehberi", "text": "Tam bir çok gezen insan klişesi olan \"Avrupa'nın her yeri aynı yeaaaeaa, Avrupa sıktı yeaaaeaa, değişik yerlere gitsenize yeeeaaea\"ya maruz kalmalarımızın zirve yaptığı bir dönemde hangi çılgının bize zincir vuracağına şaşa şaşa yine bir Avrupa şehrine doğru yola çıktık: Vilnius. Tabii ki Avrupa'nın her yeri aynı değil arkadaşlar öyle saçma şey mi olur? Evet çoğunda bir Old Town bölgesi, birkaç ana müze ve kıskanılası mimari mevcut onda anlaşabiliriz. Bundan yola çıkarak olsa olsa \"Avrupa şehirleri genel olarak aynı tarzda gezilebiliyor\" gibi bir genelleme yapılabilir. O da belki. Bambaşka kültürler, bambaşka tarihlerden bahsediyoruz, nasıl olur da Avrupa'ya yakın yaşıyoruz diye her Avrupa şehrine aynı muamelesi yapabilirler biz hakikaten anlayamıyoruz. Neyse, fazla çemkirmeyelim ve bu saçma tezi çürütmek üzere size biraz Vilnius anlatalım. Yazının başlığını okuyunca yine ne diyor bunlar diye düşünmüş olabilirsiniz, konu muhtemelen yazıyı okudukça kafanıza netleşecek. Şimdilik başlık kafanıza \"potansiyel uzaklara bakmalı 8 ödüllü sanat filmi adı\" gibi kalsın. Özet geçecek olursak Vilnius tam olarak \"utanır insan böyle güzel olunur mu\" konseptli şehirlerden. Litvanya ise ülkemizde hakkında çok şey bilinmemesine rağmen aslında 2. Dünya Savaşı'nın göbeğinde kalmış ve hatta yıllarca Sovyetler Birliği'nin bir parçası olarak varlığını sürdürmüş, çok ciddi süreçlerden geçmiş bir ülke. Dolayısıyla başkent Vilnius'un güzelliği ve şirinliği bir yana, burada öğreneceğiniz çok şey var. Üstelik belki şimdi sosyalizmin s'si geçmiyor ama, aslında vakit geçirdikçe şehirde SSCB'nin etkilerini görebilmeniz mümkün. Aşağıda anlatacağımız KGB Müzesi'ne ve Uzupis'in oluşumuna bu dönemin etkileri büyük. Gönül isterdi ki o günlerden bu zamana şöyle heykeller, böyle eserler kalmış diyelim ama, hepsi kaldırılmış tabii. Burası öğrencisi bol, İngilizce konuşabilenle sık karşılaşılabilir bir şehir olduğu için her şeyi kendi kendinize çözmeniz gerekmiyor, insanlarla kolaylıkla yakınlık kurabiliyorsunuz. Ayrıca bir başka yazıda detaylıca söz edeceğimiz ama aşağıda şöyle bir özet geçtiğimiz Uzupis Cumhuriyeti gibi çok acayip bir oluşumu da içinde barındırıyor ki, Vilnius'a ayak basmayıp buradan haberdar olmasaydık kendimizi bayağı eksik hissederdik! Buyursunlar efenim, karşınızda Vilnius Gezi Rehberi! Efenim buradan sevgili Vilnius Turizm Ofisi'ne, sevgili George East'e ve bizi ağırlayan Comfort Hotel'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu şahane geziyi ve sayfa sayfa yazdığımız Vilnius Gezi Rehberi 'mizi onlara borçluyuz. Vilnius'a yaklaşık 25 km uzaklıkta ve Karay Türklerinin yaşadığı yer olan Trakai ile ilgili de şöyle bir yazımız var. Ayrıca yukarıda da söz ettiğimiz KGB Müzesi ve Uzupis Cumhuriyeti o kadar ilgimizi çekti ki onlarla ilgili de daha detaylı yazı yazmadan duramadık. Vilnius'a ne zaman gidilir sorusuna hiç kafanızı karıştırmadan net bir şekilde cevap verelim; mümkünse yaz aylarında. Temmuz-Ağustos hava durumu ortalamasının bile 22 derece civarında olduğu bir şehre bir çılgınlık yapıp havanın eksi bilmem kaç derece olduğu kış aylarında gitmeye kalkışırsanız sizi ne aşırı bir miktarda votka tüketmek kurtarabilir ne de en kalın kıyafetleriniz. Tabii ki bir şekilde hayatta kalmayı başaracağınıza eminiz, biz yine birazcık abartıyoruz. Ama şehri en iyi şekilde keşfetmek istiyorsanız ve zatürreye hoşgeldin partisinin VIP misafiri olmak niyetinde değilseniz kış aylarını es geçin deriz. Biz çok zeki olduğumuzu düşünerek yaz ve kış döneminin arasında kalan bir dönemde, Eylül ayının ortasında gitmeye karar verdik ve en kalın kış kıyafetlerimiz ve montlarımızla bile tutunmakta güçlük çektik. Lakin tüm bunları bir kenara bırakıp gaza gelerek kış aylarında gidecek olursanız göğüs gereceğiniz zorluklara karşılık bir bonus geliyor: Vilnius'un inanılmaz güzel görünen karlı hali! Evet biraz gözünüzü korkutmayı başardığımızı varsayarak diğer sorumuza geçebiliriz. Bunlar hep sizin iyiliğiniz için..... Aslında bu soruyu cevaplamak pek de huyumuz değil, normalde size bir şehirde ne kadar kalınması gerektiğini söylemeyi hiç sevmiyoruz. Çünkü bize \"orada 1 gün kalsanız yeter, hiçbir şey yok\" gibi önerilerle gelindiğinde ve durumun aslında hiç de öyle olmadığını fark ettiğimizde o kişinin arkasından DEV dedikodu yapıyoruz..... Tabii ki herkesin gezme anlayışı ve ilgi alanları çok farklı. Ama size bir fikir olması açısından şunu söyleyebiliriz: Müzeleri detaylı bir şekilde gezmek, bol bol mekan denemek, Trakai'ye geçmek ve şehri aklınızı yitirmeden sakin bir biçimde keşfetmek niyetindeyseniz Vilnius'a en az 3 gün ayırmanızı önerebiliriz. Ama şöyle hızlıdan bir gezi yapmak ve sadece turistik yerleri gezmek sizi tatmin edecekse amacınıza 1-2 gün içerisinde de ulaşabilirsiniz. Güzel haber: Vilnius'a İstanbul'dan direkt uçuş mevcut. Üstelik uçuş yaklaşık 2 saat sürüyor, dolayısıyla İstanbul'dan Vilnius'a ulaşım kısmı aslında çok kolay. Gelelim sizi ilgilendirebilecek başka ulaşım konularına. Vilnius Havaalanı'ndan şehir merkezi yaklaşık 5km uzaklıkta ve ulaşmak için birçok seçeneğiniz olsa da en pratik yolu tren ya da taksi. Taksi 15 Euro civarı tutuyor ve özellikle birkaç kişilik bir grupsanız en mantıklı seçenek olabilir. Ya da Vilnius Havaalanı'ndan şehirdeki ana tren istasyonuna giden treni de kullanabilirsiniz, tren bileti yaklaşık 1 Euro. Şehir içinde ulaşım için ise yürümekten bacaklarınızın 3cm kaldığı noktada otobüs veya troleybüs kullanabilirsiniz. Şahsen bizim tekniğimiz bu. Vilnius haritada göründüğü kadar küçük bir şehir değil ve bizim gibi günde 25km yürüyen insanlar için bile yer yer toplu taşıma kullanma ihtiyacı uyandırabiliyor. Otobüs ve troleybüs şehrin birçok noktasına ulaşıyor ama taksi kullanmaya da çekinmenize gerek yok, ücreti birçok Avrupa şehrine kıyasla daha makul. Örneğin bizim şehir içinde gittiğimiz en uzak nokta 5 Euro tuttu. Bu noktada yaşayabileceğiniz tek sorun taksinin kendisini bulmak olabilir, çünkü yolda taksi durdurmak pek yaygın bir durum değil. Tren istasyonu, ana meydanlar gibi noktalarda taksi durağı oluyor ama genel anlamda bu işi taksi çağırarak halletmeniz gerekecek. Restoranlar, barlar, hatta müzeler bile bu duruma gayet alışık, dolayısıyla hiç çekinmeden birinden taksi çağırmasını rica edebilirsiniz. Son çare bizim gibi Türk stili yola atlayıp aniden araçlarına binme tekniği var, kafaları karışıyor ve bir şey diyemiyorlar. Yüzde yüz çalışıyor. Eğer Vilnius'tan Trakai'ye ya da civardaki diğer şehirlere geçmek gibi bir niyetiniz varsa otobüs terminalinin ve tren istasyonun nerede olduğunu bilmek isteyebilirsiniz. Terminalin ve istasyon Gelezinkelio Caddesi üzerinde karşı karşıya bulunuyor. Biz treni Minsk'ten Vilnius'a geçerken, otobüsü de Trakai'ye geçerken kullanmıştık. Otobüs saatleri için şu siteye, tren saatleri ve biletleri için de şu siteye göz atabilirsiniz. Vilnius'ta gezilecek yerler ve önereceğimiz mekanlar şehrin birkaç farklı yerine dağılmış durumda. Gezeceğiniz turistik noktaların çoğu Old Town civarında bulunuyor ve yakınında bir noktada konaklamanız işinizi kolaylaştırabilir. Ancak şöyle bir sorun var, Old Town aslında pek de küçük bir bölge sayılmaz ve önereceğimiz müzeler, akşam yemeği ve içki içmek için gitmek isteyebileceğiniz mekanlar birbirinden yürümeye üşeneceğiniz bir mesafede olabilir. Dolayısıyla her halükarda çareyi taksiye binmekte veya toplu taşıma kullanmakta bulabilirsiniz ve ne noktada konaklayacağınız konusuna pek de takılmanıza gerek yok. Biz Old Town'un dışında bir noktada kalan Comfort Hotel'de konakladık ve gayet memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Çalışanları oldukça sempatik ve yardımseverdi ve odaların temizliği ve ebatı gayet iyiydi. Hatta odanın büyüklüğü konusunda şaşkına uğradık diyebiliriz, zira genelde bu tip otellerin odalarında kendi eksenimizde dönmekte zorluk çekmeye alışkınız. Ayrıca otelde bir \"Rock n Roll\" teması hakim ve güzel görseller var, genel olarak oldukça modern ve eğlenceli bir ortama sahip. Tek sorunu birçok noktaya yürüme mesafesinde olmaması, ama dediğimiz gibi bunu da taksi veya toplu taşıma ile kolaylıkla halledebilirsiniz. Su: Musluktan içilebiliyor ve her restoranda şişe su bulunmuyor ama denk gelirseniz fiyatı 1.80-2.20Euro civarında. Eğer Vilnius'ta bol bol müze gezmek ve toplu taşımayı kullanmak niyetindeyseniz bir adet Vilnius City Card almanız mantıklı olabilir. Bu kartla şehirdeki birçok müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz ve toplu taşımayı sınırsız kullanabiliyorsunuz. Ayrıca bazı restoran ve cafelerde indirim de sağlıyor. 3 farklı kart seçeneği var; toplu taşımanın dahil olmadığı 24 saatlik kart 15 Euro, toplu taşımanın dahil olduğu 24 saatlik kart 20 Euro ve toplu taşımanın dahil olduğu 72 saatlik kart 30 Euro. Bu kartı satın almanın mantıklı olup olmadığını ziyaret etmeyi düşündüğünüz müzelere göre değerlendirebilirsiniz. Şuradaki sitede hangi noktalara ücretsiz giriş yapabileceğinize ve kartın nerede satıldığına dair bazı bilgiler var, satın almadan önce oraya bir göz atın deriz. Eğer Vilnius City Card alacak olursaniz size kart ile birlikte verilen broşürü yanınızda bulundurun. Müzeler ücretsiz giriş için broşürün içindeki \"Free Admission\" kağıdını kopartıyor. Vilnius keşfine başlamak için en mantıklı nokta Old Town, yani eski şehir bölgesi. Bu bölge hem görmek isteyebileceğiniz birçok turistik noktayı, hem de dolaşıp fotoğrafını çekmek isteyeceğiniz aşırı sevimli sokakları barındırıyor. Hatta aşağıda önereceğimiz birçok noktayı ve mekanı da bu bölgenin kapsadığını söyleyebiliriz. Yukarıda söz ettiğimiz gibi, aslında bu bölge oldukça büyük ve hangi noktasından başladığınızın çok da bir önemi yok. Eminiz gezinizin sonunda zaten çok büyük bir kısmını dolaşacak ve \"ya burdan 58. geçişimiz galiba\" şüpheleri içinde olacaksınız. Ama biz size yine de es geçmemeniz gereken noktaları paylaşacağız tabii. Vilnius Gezi Rehberi yazıyoruz dedikten sonra yazıyı burada bitiremezdik, siz de haklısınız. Gezilecek yerlere Vilnius'un ana meydanlarından biriyle başlıyoruz, Katedral Meydanı. Hayal gücünüzü biraz zorlayacağız belki ama bilin bakalım bu meydanda ne var? Evet doğru bildiniz, Vilnius Katedrali. Burası ülkenin en önemli Katolik kilisesi. Birçok yangına ve savaşa maruz kaldığı için bayağı tadilat görmek zorunda kalmış. Tarihi biraz muallakta ama bazı kalıntılar tam bu noktada 13. yüzyılda bir Pagan tapınağı yer aldığını işaret ediyor. Sovyet döneminde ise kapatılmış ve resim galerisi olarak kullanılmaya başlanmış. Hatta bir ara oto tamir alanı olarak kullanıldığı bile söyleniyor!? Şakalar şakalar. Neyse, sonuç olarak 1988'de tekrar kilise statüsünü kazanmış ve günümüzdeki halini almış. -Katedralin önündeki karelerden bir tanesinin farklı olduğunu göreceksiniz, o \"Miracle Tile\" dediklerinin ta kendisi. Eğer bir dilek dileyip üstünde 3 kere dönerseniz, dileğiniz gerçek oluyormuş efenim. Biz dönemedik, dengemizi kaybettik, belli ki Brad Pitt-Angelina Jolie ayrılığının bizden yana bir faydası olmayacak... Kısmet... -Hazır Pilies'e gitmişken bu sokak ile kesişen Literatu Gatve'ye de göz atmayı unutmayın. Burası Litvanyalı edebiyatçılara adanmış ve duvarlarında edebiyat tarihinde önemi olan kişilerin çalışmalarına dair görseller var. Tepeye Katedral Meydanından yürüyerek ya da Arsenalo Sokağı üzerinde bulunan füniküler ile çıkabilirsiniz. -Bu civardayken Litvanya'nın ana Ortodoks Kilisesi olan Theotokos Katedrali'ni de görebilirsiniz. Şafak Kapısı 1500'lü yılların başında inşa edilen ve zamanında Vilnius'ta bulunan 5 şehir kapısından tek ayakta kalanı. Bu kapıların tepesine şehri saldırılara karşı koruyacağına inanarak Meryem Ana görselleri yerleştiriliyormuş. Şafak Kapısı'nın tepesinde bulunan şapelde de en önemli Meryem Ana resimlerinden birini görebilirsiniz. Burası hem Ortodoks hem de Katolik Hristiyanların ibadet ettiği bir şapel ve şehrin en önemli noktalarından biri olduğu için Sovyet döneminde de açık kalmayı başarmış. Litvanya Sanat Müzesi kapsamında birkaç farklı sanat müzesi bulunuyor ve bunlardan en büyük ve en önemli koleksiyona sahip olanı Ulusal Sanat Galerisi. Özellikle Vilnius'ta kısıtlı bir zamanınız varsa direkt bu müzeyi hedef alabilirsiniz. Müzedeki koleksiyon 20. yüzyıldan günümüze kadar olan modern dönemdeki Litvanyalı sanatçıların en önemli eserlerini barındırıyor. Ayrıca geçici sergiler de oluyor, programa göz atmayı unutmayın. -Pazartesi günleri kapalı -Adres: Konstitucijos pr. 22 Litvanya Sovyetler Birliği'nden ayrıldığında şehirden kaldırılan Lenin, Marx gibi kişilierin heykellerin boşluğunu doldurmak için bir takım fikirler öne sürülmüş. Bunların arasında özellikle bir tanesinin oldukça enteresan bir hikayesi var; Frank Zappa Anıtı. Aslında her şey \"bohem kesimden\" olduğu vurgulanıp duran bir devlet memurunun hayranı olduğu Frank Zappa için bir fan kulübü kurmasıyla başlıyor. O dönemde halk komünizm döneminin bitişini sembolize edecek bir şey arayışını giriyor ve bu devlet memurunun bir takım çabaları sonucu o sembolün sistemsel ve politik eleştiri yapmakla meşhur olan Frank Zappa olmasını uygun görüyorlar ve şehre heykelini koyuyorlar. İlk başlarda, \"ne alaka yahu\" gibi tepkiler de doğuyor tabii. Kim lan bu herif böyle Tintin'in köpeki kılıklı, şehrimize heykelini diktiniz tepkileri falan havada uçuşuyor. Bu noktada heykeli yapmak için yetkilileri Frank Zappa'nın Yahudi olduğuna ikna ettikleri bile söyleniyor. Yahudilerin yaşanan soykırım sebebiyle Litvanya'nın tarihinde önemli bir yeri olduğu için Frank Zappa'nın Yahudi olmasının artı puan olacağı düşünülmüş. Hikayenin bu kısmı ne kadar doğru bilemiyoruz ama görmek isterseniz heykel hala Vilnius'ta. Vilnius'ta mutlaka görülmesi gereken 3 yer listesi yapmak zorunda olsak dahil edeceğimiz yerlerden biri kesin olarak burası olurdu. KGB Müzesi olarak da bilinen bu müze tahmin edebileceğiniz üzere eski KGB binasının içinde yer alıyor. Müze Sovyetler Birliği'nin Litvanya'daki 50 yıllık işgali, Litvanyalıların bu dönemdekini direnişi ve Nazilerin işgali ve tüm bu dönemlerde yaşanan insan hakları ihlalleri, idamlar, tutuklanmalar hakkında bilgi vermek üzerine kurulmuş. Müzenin en ilgi çekici kısmı binanın bodrum katındaki hapishane bölümünde yer alıyor. Hapishane hem Sovyetler hem de Naziler tarafından kullanılmış ve KGB'nin 1991'de bıraktığı haliyle duruyor. Burası ile ilgili inanılmaz bilgiler edindik ve eminiz sizin de ilginizi çekecektir. Dolayısıyla konuyu burada yarım bırakarak bu müze ile ilgili ayrı bir yazı yazmaya karar verdik, şuradan ulaşabilirsiniz. -Müzeye mutlaka geniş bir zaman diliminde gitmenizi öneririz, müze inanılmaz detaylı ve eminiz uzun bir zaman geçirmek isteyeceksiniz. -Pazartesi Salı kapalı -Giriş 4 Euro, Vilnius Card'a dahil Geldik Vilnius'un en değişik yerlerinden birine, \"Uzupis Cumhuriyeti\". Aslında burası Vilnius'un içinde bir bölge. Kendi marşları, kendi anayasaları, kendi başkanları ve hatta mevsime göre değişen 4 tane bayrakları ve 12 kişilik bir orduları bile var. Litvanya Sovyetlerden ayrıldıktan sonra Uzupis, devlet tarafından ötelenen, önemsenmeyen, hatta çoğunlukla evsizlerin yaşadığı bir bölgeymiş. Bunun sonucunda sanatçı kesim tarafından bir nevi \"işgal edilmiş\" ve zamanla bu noktaya gelmiş. Resmi olarak ayrı bir devlet şeklinde kabul edilmiyor ama, girişinde tabelası bile mevcut. Tabii ki elinizi kolunuzu sallaya sallaya girebiliyorsunuz ve olumsuz bir durum söz konusu değil. Devlet Uzupis'in varlığından rahatsız olmamakla birlikte, destekliyor bile diyebiliriz. Aslında burası da Ljubljana'da bulunan Metelkova ve Kopenhag'da bulunan Christiania bölgesi gibi düşünülebilir. Uzupis ile igili şurada daha detaylı bir yazımız var. -Uzupis bölgesinin ana girişi Uzupio Undinele Köprüsü. -Yukarıda bahsettiğimiz anayasanın birçok farklı dilde yazılmış halini Pauipo caddesi'nde okuyabilirsiniz. Türkçesi de var.. -Uzupio caddesi üzerinde Uzupis'in simgesi olan melek heykelini görebilirsiniz. Beyaz Rusya yazımızda da biraz bahsetmiştik, Litvanya ve civarındaki ülkelerin mutfağı aslında birbirine çok benziyor ve Rus mutfağından hallice diyebiliriz. Türlü türlü patates yemeği ve mantı benzeri dumpginler havada uçuşuyor. Ayrıca pancar aşırı popüler. Soğuk pancar çorbası, pancar salatası, pancar pancar pancar... TAMAM ANLADIK PANCAR ULAN PANCAR. Pancar ve patates yemekten kaçarınız yok arkadaşlar. Evet sığlık seviyemizi daha fazla düşürmeden sadade gelelim. Patates yemekten şikayet edecek değiliz, kaldı ki kumpir ve türlü türlü patates yemeğinin kökeni olan bir ülkede yaşıyoruz. Ama buradaki yemeklerin pek de bizim damak tadımıza uygun olduğunu söyleyemeyeceğiz. Belki de bizim talihsizliğimizden, yanlış yerlere gitmemizden kaynaklanmış olabilir tabii. Onu da sizin denemenize ve yorumunuza bırakıyoruz. Zaten nasıl Türkiye'desiniz diye sabahtan akşama kadar şiş kebaaab ve rakiiii tüketmeniz gerekmiyorsa Vilnius'ta da dünya mutfağından gayet güzel örnekler bulabiliyorsunuz, o yemeklere mahkum değilsiniz yani. Buna dayanarak size Vilnius'tan bir takım mekan önerileriyle geliyoruz. -Vilnius'un lokal biralarından biri Vilniaus ve bizce oldukça başarılı bir bira, denemenizi tavsiye ederiz. -Vilnius'ta çoğu insan iyi derecede İngilizce biliyor, bu konuyla ilgili herhangi bir sorun yaşayacağınızı sanmıyoruz. -Litvanya'ya girmek için Schengen vizesi almanız gerekiyor ve para birimi Euro, bunu da hatırlatalım. -Özellikle Old Town civarındayken bir binanın tepesinde veya rastgele bir noktada bir melek heykeli görme ihtimaliniz yüksek. Ay bu ne şirinmiş diyerek geçip gitmeyin, onlar aslında oldukça popüler. Heykeltraş Vaidotas Ramoska her ay 1 tane melek heykeli yapıyor ve bu melekler şehirde bir noktadan başka bir noktaya taşınıp duruyor. Amacı, insanlara mutluluk, güven vermesi ve en çok ihtiyaç duyulabilecek noktada karşılarına çıkması. Kolay taşınabilir olması için de oldukça hafif bir heykelmiş. 5 senedir gidip geldiğim Litvanya hakkında Oi'nin yazı yazması süper olmuş, okurken duygulandım. Lakin Kaunas+Klaipeda'ya gidilmemiş. Vilnius karışık bir şehirdir Polak+Rus+Litvan şeklinde. Kaunas safkan litvandır, litvan kültürüyle çok rahat haşır neşir olunabilir bu yüzden. Rumsiskes'e de gitseydiniz keşke. Yemek konusuna katılmıyorum. Patates ve pancar ağırlığı var doğrudur lakin koldunai, cepelinai, Ceburekai güzel yemeklerdir. Ha buna rağmen inanılmaz rezil şeyler de çıkabiliyor. Beetroot çorbası gibi. Güzel ve bilgilendirici bir yazı olmuş, beğendim. Tebrikler, çok güzel bir yazı olmuş. Yazının başında kendimi kaybederek \"önümüzdeki ay bir kaç günlüğüne gitsem mi acaba?\" düşüncesi ancak bir kaç saniye sürdü ve programımı 10 ay erteleyerek rafa kaldırdım sayenizde. Vilnius gatve'de, Pink Milkshake Bar diye bir mekan vardı, çılgınlar gibi lezzetli milkshakeler yaparlar. Çok tatlı müzik seçimleri vardı.. gidenlere tavsiye edilir. Yazınıza balmak malesef buraya geldikten sonra aklıma geldi. Ama gördüm ki, oradan buradan toplayıp bir araya getirdiğim şeylerin çok büyük çoğunluğunu yazmışsınız siz 🙂 Leşkw ilk buraya baksaymışım ? Neyse, iki tane şey söylemek için yazdım aslında: Evet pazartesi olayına kesinlikle katılıyorum. Lanet olsun, pis federaller! İkincisi de; bence soğuk çorba gayet güzel ? Vilnius'tan sevgiler!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/09/30/trakai-gezi-notlari-karay-turkleri-pesinde-bir-gun", "text": "Başlık bir şey ifade etmedi ise gayet normaldir, ne Trakai ne de Karay Türkleri hakkında hiçbir bilginiz olmayabilir. Sorun yok. Hatta sizin adınıza yeni ve enteresan bir şeyler öğrenecek olmanızın heyecanını yaşadığımızı bile söyleyebiliriz. Kendimiz için bu heyecanı geçen hafta duymuştuk, şimdi sıra sizde. Normal koşullar altında kalkıp Vilnius'tan Trakai'ye gider miydik bilmiyoruz. Tamam fotoğraflarına bakınca doğası güzel görünüyor, o kale male derken 1-2 gezilecek yeri de var gibi duruyor ama nedense insana çok da çekici bir tarafı yokmuş gibi geliyor. Sanki burayla benzeşen birçok yer ile karşılaşılabilirmiş, kalkıp da oraya kadar değmezmiş gibi bir geliyor. Lakin şöyle kapsamlı bir araştırmaya girince karşınıza \"Karay Türkleri\" diye bir topluluk çıkıyor ve \"hayırdır ya?\" diyerek konunun içine sürükleniyorsunuz. Milliyetçi duygular taşıyın veya taşımayın fark etmez. Neticede başka bir Türk topluluğundan bahsediliyor ve dolayısıyla içinizde bir merak oluşuveriyor. Bizi de Trakai'ye kadar götüren şey bu merak duygusu oldu galiba. Engel olamadık. Efenim en başından söyleyelim, konu bayağı derin ve enteresan. Ayrıca yoğun tarih bilgisi gerektiriyor. Biz birçok farklı kaynaktan, orada öğrendiklerimizden, konuştuğumuz kişilerden, lokallerden dinlediğimiz bilgilerden bir derleme yaparak ortaya karışık bir anlatım yapacağız. Konuyla ilgili farklı bir bilginiz ya da ekstra katmak istediğiniz bir şey varsa seve seve dinleriz, biz bu işin ustasıyız, buraya ne yazdıysak öyledir gibi bir iddiamız yok. Karay Türkleri üzerine araştırma yapmadan duramadık çünkü bu hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz topluluğun aslında yer yer hayatımızın bir parçası olduğunu keşfettik. Karaköy'ün adının bile 19. yüzyılda Karaköy ve civarına yerleşmiş olan Karay Türklerinden geldiği söyleniyor. Hatta soyadından da anlaşılacağı üzere Refik Halit Karay'ın Karay Türklerinden olduğu bile okuduklarımız arasında. Peki tam olarak kim bu Karay Türkleri? Aslında kökenleri Hazar Türklerine dayanıyor. Ancak sanırım en ilginç bulacağınız yönleri Müslümanlığı değil, Yahudiliği seçmiş bir topluluk olmaları. Ancak Yahudiliği de biraz farklı şekilde yorumluyorlar. Hatta birçok kaynakta çoğu Yahudi derneğinin Karayları Yahudi olarak kabul etmediği bile geçiyor. Örneğin Karaylar Tanrı için \"Tengri\" sözcüğünü kullanıyor ya da Knessa adı verilen yerde ibadet ediyorlar. Üç farklı oruçları ve ibadet öncesi abdest almayı hatırlatabilecek bir ritüelleri var. Buna benzer birçok farklılık hatta yer yer Şamanizm'i hatırlatan öge ile karşılaşabilmeniz mümkün. Peki bu topluluk nasıl oluyor da Litvanya gibi alakasız bir yere yerleşiyor? 1300'lü yılların sonlarında Litvanya ve civarındaki bölgede toprak işleyecek ve bölgeyi savunacak yeterli nüfus olmadığı için çoğunluğu Kırım'a göç etmiş olan Karaylar çeşitli ayrıcalıklar da tanınarak Trakai bölgesine yerleştiriliyor ve yüzyıllardır yaşamlarını bu bölgede sürdürüyorlar. Tabii ki hepsi gelip Litvanya'ya yerleşmiyor, dünyanın başka bölgelerine göç eden Karaylar da oluyor. Günümüzde Türkiye'de yaşan Karay Türklerinin sayısının 40-50 civarı olduğu söyleniyor ve çoğunlukla Hasköy civarında yaşıyorlar. Öğrendiğimiz kadarıyla kendilerine ait bir ibadethaneleri bile mevcut. Biz Trakai'ye resmen belki birisi ile tanışırız konuşuruz umuduyla gitmemize, hatta açıkçası aşağıda söz edeceğimiz Kıbınlar Restoran'a bile bu sebeple uğramış olmamıza rağmen kimseye denk gelemedik. Karay Müzesi'nde bile çalışanlar Karay değildi. Dev hayal kırıklığı. O yüzden olur da denk gelirseniz n'olur konuşun da birinci ağızdan dinleyelim hikayelerini, yoksa meraktan, bilgi eksikliğinden ve kaynak karmaşasından öleceğiz. Şimdi Trakai Gezi Rehberi başlığının hakkını vererek işin tarihi kısmından gezmeli görmeli kısmına geçiş yapabiliriz. Trakai'ye gitmek için önce Vilnius'a giderseniz şahane bir fikir olabilir. Çünkü burası Vilnius'tan yalnızca 25 km uzaklıkta ve otobüs ile yalnızca yarım saat gibi bir sürede buraya ulaşabiliyorsunuz. -Otobüse binmek için hiç alengirli bir şey yapmanıza gerek yok. Sodu Street'te yer alan Vilnius Otobüs Terminali'ne gidecek ve Trakai'ye giden otobüsü bulacaksınız. Zaten otobüslerin durduğu alanda, otobüslerin önlerinde nereye gittikleri yazıyor. Dolayısıyla bulmakta kesinlikle güçlük çekmezsiniz. Saat konusunda da hiçbir sıkıntı yaşamazsınız çünkü birkaç farklı otobüs gün içinde sık sık Trakai'ye gidip geliyor, o an size hangisi uyuyorsa ona binebilirsiniz. Bazen sefer sayısı 15 dakikada bir diyebileceğimiz kadar sık oluyor, öyle düşünün. -Trakai'ye ulaştıktan sonra Trakai'nin merkezine ulaşmak da ayrı bir mesele tabii. Bu noktada amacınız kale tarafına doğru ilerlemek, çünkü merkez o taraf. Bunun için ya otobüse bineceksiniz ya da yürüyeceksiniz. Merkeze giden otobüsler, Vilnius'tan Trakai'ye geldiğinizde indiğiniz otobüs terminalinden kalkıyor. Yani Trakai'ye indiğiniz gibi merkeze giden otobüslere binebilirsiniz. Ancak bizce yürüseniz çok daha iyi olur çünkü zaten acayip küçük bir yerdesiniz ve kale tarafına yalnızca 2 km kadar uzaksınız. Zaten otobüs terminaline indiğinizde takip edebileceğiniz tek bir ana cadde var ve o caddeyi takip ederek merkeze kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Trakai'nin acayip şirin evleri ve çok tatlı bir görseli olduğunu da düşünürsek, güzel fotoğraflar çeke çeke ilerleyebilirsiniz. Eğer söylediğimiz şekilde otobüsten indiğiniz yerden yürüye yürüye merkeze doğru ilerlediyseniz sizi tebrik etmek istiyoruz çünkü Trakai'nin %70'ini gezdiniz bile. Şimdi geriye birkaç ana turistik yer kaldı, onları da aşağıda anlatalım. Kale için Trakai'nin ana atraksiyonu olarak adlandırılabilir. Orada görüp de \"ulan buraya da mı gelmişler\" diye düşüneceğiniz o Asyalı turistlerin hepsi kaleyi görmek için buradalar. Game of Thrones çekim lokasyonlarına eklenebilecek bir görüntüsü olan kale aynı zamanda içinde bir adet tarih müzesi da barındırıyor ve gezebilmeniz mümkün. Kale, Galve Gölü'nün üzerindeki bir adacıkta yer aldığı için buraya köprüden geçerek ulaşabiliyorsunuz ki bu da gayet basit bir şey, çünkü yalnızca yayaların kullanabildiği bir köprü. -Giriş: 6 Euro -Pazartesileri kapalı. Trakai'deki evlerin mimarisi gerçekten acayip şirin. Tabii ki hepsi için durumu genellemek mümkün değil ama özellikle Karaimu Caddesi üzerinde göreceğiniz tek katlı, üçgen çatılı, Nordik esintilerine yandığımız o minik evlere eminiz siz de vurulacaksınız. Trakai Otobüs Terminali'nden merkeze yürüyerek ulaşmanızı tavsiye etmemizin temel sebebi de zaten bu evler. Bu arada, Karay Türklerine ait evlerin ön cephesinde yan yana 3 pencere olduğu ve onların evlerini bu şekilde ayırt edebileceğiniz söyleniyor, aklınızda bulunsun. -Karaimu Caddesi boyunca yürürken karşınıza birkaç kilise çıkacak, ilginizi çekiyorsa onlara da uğrayabilirsiniz. -Dönüş yolunda yine yürüme kararı alırsanız belirli bir noktaya kadar göl kenarından ilerleyebilirsiniz. Böylece hem göl kenarında bir yürüyüş yapmış olur hem de dönüş yolunu yarılarsınız, fena mı? Hayatımızda gördüğümüz en küçük müze olma unvanını kapan ve yalnızca 3 küçük odadan oluşan bu müze Karay Türkleri ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için ziyaret etmeye değer. Zaten gerçekten o kadar küçük ki, az vaktiniz varsa bile kesinlikle uğrayabilirsiniz. İçeride göreceğiniz birçok şey tabii ki size \"yahu kültürlerimiz amma benzeşiyor arkadaş\" cümlesini kurdurtacak ve dünyanın bambaşka bir yerinde bu hissi yaşamak hakikaten ilginç ve tarifsiz bir duygu. Bu arada, girişteki müze tabelasında \"Karaj Ulusunun Muzieji\" yazdığına da dikkatinizi çekeriz. -Adres: Karaimu 22 Kıbınlar Restoran sizi daha adıyla şüphelere sürükledi değil mi? Sanki bir Türk havası, ne bilelim bir \"Bacanaklar 2 Aile Salonu\" esintileri hakim. Haklısınız, doğru tahmin, Kıbınlar Restoran Karay Türklerine ait bir restoran. Ve ismi sağ olsun bize \"Türk değil mi işte, ne olursa olsun aynı oluyor\" cümlesini oralarda bile kurdurtuyor. Özellikle yurt dışındaki alakasız yerlerde Türkçe bir sözcük görünce bile MEHMET BAK ANKARA YAZIYOR BENİ BUNLA ÇEKSENE diyenlerdenseniz buraya kesin gitmeniz lazım, çünkü Kıbınlar Restoran'ın menüsünde bol bol Türkçe sözcük görebilmeniz mümkün. Bazıları biraz farklı yazılışlara sahip olsalar da yaprak sarması, imam bayıldı, biber dolması, cacık gibi bir çok tanıdık yemek görebilmeniz mümkün. Zaten Kıbın dediğimiz şey de Çibörek benzeri bir yemekleri ve restoran adını oradan alıyor. Trakai bölgesinde Kıbın yapan bir sürü yer bulabilirsiniz ama en güzel tabii ki ailenizin restoranı Kıbınlar'da..... -Adres: Karaimu g. 29 Hediyelik eşya almaya heves ettiyseniz göl kenarında teyzeler bol bol satıyor, direkt olarak oraya yönelebilirsiniz. Başka bir noktada karşınıza çıkacağını sanmıyoruz. Litvanya'ya kışın gidecek olursanız Trakai'ye gitmeye çekinmeyin çünkü gölün buz tutmuş haline denk gelirseniz bambaşka bir güzellikle karşılaşıyorsunuz. Biz de bir takipçimizden gördük ve bayıldık! Şayet Trakai'ye güzel bir havada gitmiş bulunduysanız kano kiralayabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. İbranice okumak anlamına gelen kara sözcüğü, zamanla kutsal kitapları olan Tevrat'ı okumak anlamını almış, karay türkleri ise bu kutsal kitabı okuyan ya da bu kutsal kitabın ehli olan insanlar anlamında kendilerine karay demişler. daha sonra bir bölümü istanbul'a göçen bu türk topluluğundan dolayı karaköy önce karayköy daha sonra ise karaköy adına dönüşerek günümüze gelmiştir. 3-North North East'te bi kano gezisi yapmadan da dönmemek için yazın gidelim bari. Çok merak edilesiymiş gerçekten. Bir Litvanya gezisi sırasında araya sıkıştırılabilir gibi görünüyor. Prof. Oktay Sinanoğlu 1970'lerde Atom fiziğiyle alakalı bir toplantı için Litvanya'ya gidiyor. Profesör olan arkadaşı Yutsis, kendisini\"ilgisini çeker\"diye Trakai'ye götürüyor. Köyün ihtiyar meclisinin başı olan aksakallı bir adamla uzun uzun konuşmuşlar. Köye gittiklerinde Oktay Sinanoğlu ahalinin dillerini koruduğunu görür. Köyün ileri gelenlerinden bir ihtiyar onu evine davet eder, atalarından kalma sancak, kılıç ve evraklar gösterir. \"Sizin Atatürk'ünüz zamanında Türkiye'den O'nun gönderdiği elçiler gelir, bize Türkçe dergiler, kitaplar getirirdi."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/01/litvanyanin-karanlik-gunleri-sovyet-donemi-ve-nazi-katliamlari", "text": "Müzeye \"Soykırım Kurbanları\" ismi verilmesinin yalnızca ülkede yaşanan Yahudi soykırımıyla bir ilgisi yok. Aslında müze büyük ölçüde SSCB'nin Litvanya'daki 50 yıllık hakimiyeti, Litvanyalıların Sovyetlere karşı direnişi, bu dönemde yaşanan insan hakları ihlalleri, idamlar ve tutuklanmalar hakkında bilgi vermeye adanmış. Bu noktada kısa bir tarih dersinin zararı olmayabilir, zira Litvanya'nın 1940-1991 arasında yaşadığı 50 yıllık uzun bir döneme değineceğiz. Kısa ve net bir özet olacak merak etmeyin. Litvanya 1940 yılında SSCB'nin egemenliğine giriyor. 1941 yılında Nazi Almanyası tarafından işgal ediliyor ancak SSCB, 1944 yılında Litvanya'yı Almanların elinden alarak tekrar hükmetmeye başlıyor. 1944'ten 1953'e kadar Sovyetler bağımsızlık yanlısı Litvanyalı gerillalarla ciddi bir savaşa giriyor. Binlerce insan öldürülüyor, tutuklanıyor, sınır dışı ediliyor, çalışma kamplarına gönderiliyor. 1954'ten 1991'e kadar ise vatandaşlar \"Anti-Sovyet Direnişi\" ile bağımsızlıkları için mücadele ediyor ve Litvanya 1991'de resmi olarak bağımsızlığını kazanıyor. Toplamda 50 yıl süren bu dönemde Sovyet rejiminin Litvanya'daki tüm uygulamaları müzenin de bulunduğu KGB binasında gerçekleşiyor. Yani eskiden SSCB'nin istihbarat ve gizli servisinin ve hapishanesinin olduğu binada. Yukarıda bahsettiğimiz tutuklamaların, işkencelerin, idamların birçoğu burada gerçekleşiyor. KGB binası ve hapishanesi 1941-1944'te, yani Nazilerin Vilnius'u işgal ettiği dönemde Nazi Almanyası tarafından da kullanılmış. Yani anlayacağınız, bu müzede göreceğiniz, okuyacağınız şeylerin çoğu içinizi karartacak, bünyenizi sarsacak cinsten. Biz müzeye peş peşe 3 güneşli günün ardından yağmurlu ve kasvetli bir günde gitmeye karar veriyoruz. Dışarıdan şehirdeki diğer binalara benzerlik gösteren bir bina gibi görünüyor; dev ve Sovyet dönemi mimarisini andıran bir bina. Duvarında onlarca isim yazıyor, doğum ve ölüm tarihleriyle. Birçoğunun ne kadar genç öldüğüne gözümüz takılıyor, 19-20 yaşında insanlar. Birazdan ziyaret edeceğimiz binanın içinde ölen insanlar olduğunu fark ediyoruz. Müzenin içine girdiğimizde tek kelime İngilizce bilmeyen, kendini ziyaretçilerin gününü mahvetmeye adamış çalışandan biletlerimizi almaya çalışıyoruz. Sanki bu müze psikolojimizi sınamaya çalışıyor gibi o an, ki daha hiçbir şey görmedik aslında. Kısıtlı bir zamanımız olmasından ötürü bir başka bir müze çalışanı bize \"ilk bodrum katına inin, orası çok daha ilginizi çekecektir\" demesiyle ne yaptığımızın çok da bilincinde olmadan aşağı kata doğru yol alıyoruz. Pencere sayısı ve gün ışığı azalmaya başlayınca, ortam iyice kasvete bürününce anlıyoruz ki burası bir hapishane. PS. Gezdiğimiz ve sizin de aşağıda fotoğraflardan görebileceğiniz hapishane, Litvanya'nın 1991 yılında SSCB'den bağımsızlığını kazandığında büyük ölçüde KGB memurlarının bıraktığı haliyle duruyor. KGB hapishanesine getirilenler ilk olarak bu küçük, 0.6m2'lik hücrelere yerleştiriliyormuş. Memurlar evraklarını işleme alana kadar saatlerce burada bekletiliyormuş. Hapishanenin ilk dönemlerinde tutuklular ayakta beklemek durumunda kalıyormuş ancak Stalin'in ölümüyle baskının hafiflemesinin ardından hücrelere oturacakları bir alan yapılmış. Burada fotoğraflar çekiliyor, parmak izleri alınıyor, kayıtlar tamamlanıyor. Bu odada gördüğünüz poşetlerin içinde KGB memurlarının 1988-1991 yıllarında parçaladığı evraklar var. Sovyet döneminde yaptıklarının izinin sürülememesi için birçok evrağı yakarak, parçalayarak ya da Rusya'ya götürerek gizlemeye çalışmışlar. Bulunan bir takım evraklar, sabıka kayıtları şu an Litvanya'nın özel arşivinde saklanıyor. Hapishane gardiyanlarının odası. Burada dinlenip, siyasi konularla ilgili ders alıyorlarmış. 1950 yılının çalışanlar listesine göre hapishanede 73 kişi çalışıyormuş. Sayı bu hapishaneye göre yetersizmiş ancak burada çalışacak kişi bulmakta zorluk çekiliyormuş. Hapishanedeki en ürkütücü yerlerinden biri; ses yalıtımı olan hücre. Odanın içindeki ceket, işkenceye direnenler için kullanılıyormuş. Çığlıkların duyulmaması için odanın tamamında ses yalıtımı yapılmış. Hapishanenin kayıtlarına göre eskiden bunun gibi 5 tane oda varmış. Burada işkence gören bazı insanlar bu veriyi bizzat doğrulamış. Stalin'in ölümüyle 1953'te işkence resmi olarak yasaklanmış ancak suçluları sorgulamak için uyuşturucu, tehditler, şantaj ve bir takım provokasyon yöntemleri kullanılmaya devam edilmiş. İlk dönemlerde tutukluların yalnızca ayda 1 kez duş almalarına izin veriliyormuş. Suyu gardiyanlar açıp kapatıyormuş ve bazen sırf \"eğlence\" olsun diye aniden soğuk veya sıcak su açıyorlarmış. Tuvaletleri ise günde 1 kez kullanmalarına izin veriliyormuş, günün geri kalanında ihtiyaçlarını bir kovaya gidermeleri gerekiyormuş. Mahkumları disipline etmek için bazı yöntemler belirlemişler. Mahkumların bu yuvarlak platformun üzerinde dengede durması gerekiyormuş, dengesini kaybedenler buz gibi suyun içine düşüyormuş ve o şekilde beklemeleri gerekiyormuş. İdam odası. Burada 1944 ile 60'lı yılların başlarına kadar olan süreçte 1000'den fazla kişi öldürülmüş. En az 1/3'i Sovyet mahkemesi tarafından, Anti-Sovyet direnişine katılımından dolayı idama hükmedilmiş. Bu kişilerin ne yöntemlerle idam edildiklerine dair pek bir kayıt yok, çok gizli bir ekip tarafından yönetiliyormuş. Vurulan 767 kişinin şehrin orta yerinde bir noktada toplu bir mezarlığa atıldığı biliniyor. 1994, 1996 ve 2003 yıllarında yapılan arkeolojik kazılarda bu kişilerden 724'ü topraktan çıkartılarak başka bir noktaya gömülmüş. 1950'den sonra idam edilenlerin nerede gömülü olduğuna dair hiçbir kayıt yok ama Vilnius'un yakınlarında birçok toplu mezar olabileceğine inanılıyor. Odanın zemininde bulunan camın altında idam edilen insanların bir takım eşyaları duruyor. Resmi kayıtlara göre hapishane 1940 yılında 675, 1945 yılında 3250 mahkumun kalması için uygunmuş. Ocak 1945'te hapishanede toplamda 8786 mahkum varmış. Bazen hücrelerde aynı anda 15-20 kişinin kalması gerekiyormuş. Üstelik 1947'ye kadar hücrelerde hiçbir eşya yokmuş. Yalnızca çimento olan yerlerde kıyafetleriyle uyumaları gerekiyormuş ve ışıklar sabah akşam sürekli açıkmış. Tek kişilik hücreler hapishane kurallarını çiğneyenler için kullanılıyormuş. Bu hücrelerde mahkumlar hiçbir ısıtma olmadan çırılçıplak, 5 saat uykuyla ve günde yalnızca yarım litre ılık su ve 300gr ekmekle hayatlarını 10 gün kadar sürdürmeye çalışıyormuş. Hapishanenin bir odası Litvanya'da gerçekleşen Nazi işgali ve soykırıma adanmış. Burada bu işgalin kurbanı olan insanlara ait yazılar, görseller ve soykırım ile ilgili açıklamalar olan bir sergi var. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, Litvanya'nın 1941-1944 yıllarında Nazi işgali altında olduğu dönemde KGB binası ve hapishanesi Alman yetkililer tarafından da kullanılmış. Hapishanenin dışında ise Naziler 3 yıl içinde Litvanya genelinde oluşturduğu 12 \"ghetto\"ya Yahudileri sürgün etmiş, aralarında Nazi rejimine karşı çıkan Litvanyalı, Rus, Beyaz Rusyalıların da bulunduğu yaklaşık 240.000 kişiyi katletmiş, 60.000 kişiyi işçilik için Almanya'ya göndermiş. Müzenin giriş ve üst katında Litvanya'nın tarihi ve bu süreçlerde neler yaşadığına dair oldukça detaylı bir sergi alanı var. Üst katta bulunan bu oda da KGB'nin \"kulak misafiri\" olduğu, yani insanların özel konuşmalarını dinlediği oda. Bu katın büyük çoğunluğu KGB'nin teknik birimi, yani bu dinlemeleri yapan kişiler için ayrılmış. Kullanılan ekipmanların bazıları hala bu odada. Şurada Vilnius hakkında birçok bilgiyi kapsayan detaylı bir gezi rehberimiz var. Ayrıca Vilnius yakınlarında bulunan ve Karay Türklerinin yaşadığı yer olan Trakai hakkında ve oldukça enteresan bir oluşum olan Uzupis Cumhuriyeti ile ilgili bir takım yazılarımız da mevcut. Schindler List ve The Pianist filmlerini de izlemeyen kalmamıştır sanırım ama yine hatırlatayım dedim."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/01/uzupis-cumhuriyeti-litvanyanin-orta-yerinde-bu-nasil-bir-cumhuriyet", "text": "Çok gezen mi bilir çok okuyan mı tartışmasında tarafsız olsak da, izninizle Vilnius gezimizin ardından çok gezen tarafına bir puan eklemek istiyoruz. Zira oralara gitmeye kalkışmasaydık çok yüksek ihtimalle Uzupis Cumhuriyeti'nden haberdar olmayacaktık! Dünya çapında bilinen adıyla Republic of Uzupis aslında konsept olarak Kopenhag'daki Christiania ya da Ljulbjana'daki Metelkova ile benzer bir şey olarak düşünülebilir. Özetle burası Vilnius'un içinde yer olan bağımsız bir yerleşim. Ama bu bağımsızlık devlet tarafından resmi olarak kabul edilmiyor tabii, orası ayrı. Detaylara aşağıda girişiyoruz, buyursunlar. Uzupis aslında Vilnius'un en eski bölgelerinden birinin adı. Fakat eski tarihlerde burası dönemin Red Light District'i denilebilecek bir halde ve çoğunlukla yoksul kesimin yaşadığı bir bölge imiş. Litvanya'nın Sovyetlerin bir parçası olduğu süre boyunca bölge iyice beter bir hal almış. Ancak ülkenin 91 yılında bağımsızlığına kavuşması ile işler değişmeye başlamış. Çünkü Litvanyalı sanatçılar bu bölgede kiraların ucuz olmasından da faydalanarak yavaş yavaş buraya yerleşmeye başlamışlar. Günümüzde Uzupis \"resmi olmayan\" özerk bir cumhuriyet. Yani Litvanya Devleti tarafından resmi olarak bağımsız kabul edilmiyor ama, kendi anayasası, 11 kişilik küçük bir ordusu, her mevsim için ayrı bir bayrağı ve bir cumhurbaşkanı bile var. Üstelik devlet bu oluşuma kesinlikle karşı değil, hatta yer yer destekliyorlar bile. Gayet barışçıl bir topluluktan söz ediyoruz. Litvanya dilinde \"nehrin diğer tarafı\" gibi bir anlam taşıyan Uzupis'e yalnızca nehrin üzerindeki köprüden geçerek girebiliyorsunuz ve girişte kocaman bir tabela sizi karşılıyor. Ancak tabii ki elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidebilirsiniz, öyle özel bir şey yapmanıza gerek yok, dediğimiz gibi, resmi bir özerk cumhuriyet değil. Uzupis'i koruduğuna, kolladığına inanılan bronz melek heyelinin bulunduğu meydan bölgenin en merkezi noktası. Heykele \"Uzupis Meleği\" adını vermişler, öyle biliniyor. Çevresinde birkaç kafe ve restoran da mevcut. Olur da yolunuz buraya düşerse bu civarda vakit geçirebilirsiniz. Tabii bir başka önemli nokta da Paupio Sokağı. Çünkü burada hayatımızda gördüğümüz en güzel anayasanın 10+ farklı dilde madde madde sıralanmış halleri mevcut. Bunlar arasında Türkçe de var. O anayasayı üşenmeyip aşağı yazıyoruz, çünkü bizce herkes okumalı. 1- Herkesin Vilne Deresi kıyısında yaşama hakkına sahiptir. Vilnele Deresi de herkesin yanından akıp gitme hakkına sahiptir. 2- Herkes sıcak su kullanma, kışın ısınma ve bir çatı altında barınma hakkına sahiptir. 3- Herkes ölme hakkına sahiptir; ancak bu bir zorunluluk değildir. 4- Herkes hata yapma hakkına sahiptir. 5- Herkes özgün olma hakkına sahiptir. 7- Herkes sevilmeme hakkına sahiptir, ancak bu şart değildir. 8- Herkes sıradan ve tanınmamış olma hakkına sahiptir. 9- Herkes aylaklık yapma hakkına sahiptir. 10- Herkes bir kediyi sevme ve ona bakma hakkına sahiptir. 11- Herkes, taraflardan biri ölene kadar, bir köpeğe bakma hakkına sahiptir. 12- Köpek, köpek olma hakkına sahiptir. 13- Kedi sahibini sevmek zorunda değildir, ancak ihtiyaç duyulması halinde yardım etmelidir. 14- Herkes, bazen sorumluluklarından habersiz olma hakkına sahiptir. 15- Herkes şüphe duyma hakkına sahiptir, ama bu zorunluluk değildir. 17- Herkes mutsuz olma hakkına sahiptir. 19- Herkes bir şeye inanma hakkına sahiptir. 20- Hiç kimse şiddet kullanma hakkına sahip değildir. 21- Herkesin önemini ve önemsizliğini takdir etme hakkına sahiptir. 22- Hiç kimse sonsuzluğu tasarlama hakkına sahip değildir. 24- Herkes hiçbir şey anlamama hakkına sahiptir. 25- Herkesin birden fazla milliyete tabi olma hakkı vardır. 26- Herkesin kendi doğum gününü kutlama ya da kutlamama hakkı vardır. 28- Herkes sahip olduğu şeyleri paylaşmalıdır. 29- Hiç kimse sahip olmadığını paylaşamaz. 30- Herkesin erkek-kız kardeşe ve anne-babaya sahip olma hakkı vardır. 34- Herkes yanlış anlama hakkına sahiptir. 35- Hiç kimse başka birisini suçlu gösterme hakkına sahip değildir. 36- Herkes bireysel olma hakkına sahiptir. 37- Herkes hiçbir hakka sahip olmama hakkına sahiptir. 38- Herkesin korkusuz olmaya hakkı vardır. Siz de Uzupis Cumhuriyeti Anayasası'nı bizim kadar sevdiniz di mi? Ve muhtemelen içinizden \"Vay be, dünyada neler var...\" diye düşünüyorsunuz. Yalnız değilsiniz. Gidip görmeniz konusunda ısrarcıyız. Turistik bir gezi için değil ama, böyle bir topluluğun varlığını bilmek bile adamı rahatlatıyor ya hani, sırf onun için. Vilnius ile ilgili şurada detaylı bir gezi rehberimiz mevcut. Ayrıca Vilnius yakınlarında bulunan ve Karay Türklerinin yaşadığı yer olarak bilinen Trakai hakkında yazımıza şuradan ve Litvanya'nın Sovyet ve Nazi işgali döneminde neler yaşadığına değindiğimiz yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/12/graz-gezi-rehberi", "text": "Yeni bir Avusturya gezisi, bu sefer birkaç farklı bölgesini birden keşfedip enteresan bir şekilde Avusturya konusunda uzmanlık aşamasına doğru yükselecek hatta çok yüksek ihtimalle artık burayı Türkiye'den daha iyi biliyor olacağız. Artık bize devlet nişanı mı verirler, bi' yerden ev mi hediye ederler bilemiyoruz. Hep beraber devremülk gibi kullanırdık aslında. Sonuç olarak Viyana tamam. Salzburg tamam. Hallstatt tamam. Şimdi? Tabii ki Graz. Ülkenin en büyük ikinci şehri. Aynı zamanda Osmanlı'nın birkaç kez kuşatmayı denediği ve başarılı olmadığı bir diğer Avusturya şehri olarak da nitelendirebiliriz. Yukarıda söz ettiklerimizden çıkarmanız gereken sonuç kesinlikle Graz'ın \"sıkıcı\" olduğu gibi bir şey değil. Size en başından Graz'ın nasıl bir yer olmadığını anlatmak istedik. Burası çılgınca partilemeli, kalabalıktan bunalmalı bir mega şehir değil. Evet yapacak pek çok şey, görecek birçok nokta var ve sakinliği sayesinde şehir size öncelikli olarak bu deneyimlere odaklanabilme fırsatını tanıyor. İsterseniz bir parkta sakince oturabilir, isterseniz mimarisine aşık olduğunuz bir binanın önündeki banka çöküp doyasıya inceleyebilir, isterseniz kahve molanızı 1 saat daha uzatabilirsiniz. Şehir karmaşasında yaşamaya mahkum insanlar olarak Avrupa'nın orta yerinde biraz olsun yavaşlayabilmenin verdiği hazza inanamazsınız! Aslında tipik bir Avrupa şehrinin tüm özelliklerini taşıyor Graz. Haftaiçi akşam 9'dan sonra bomboş kalan sokaklar, Türk taksici yoğunluğu, son derece iyi şekilde korunmuş bir Old Town bölgesi ve mimarisine vurulacağınız, düzenli, sevimli sokaklar. Üstelik bu şehir hem UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde, hem Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmiş, hem lezzet başkenti seçilmiş hem de City of Design. Andallar'ın, Yedi Krallık'ın, Rhoynaar'ın kraliçesi ve Ejderhaların Annesi unvanlarını da yakında Khaalesi'nin elinden alır herhalde. Graz Gezi Rehberi 'ne girişmeden önce bize bu geziyi planlamamızda destek olan Graz Tourismus'a ve sevgili Susanne Höller'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Kalp kalp kalp. Aslında Graz'a her zaman gidilir. Gerçi artık bize soğuk moğuk işlemediğinden midir bilemiyoruz, kasırga falan çıkmadığı sürece her şehre her zaman gidilebilir gibi geliyor, orası ayrı mesele. Ancak kişisel tercihimizden yola çıkarak size şöyle bir öneride bulunabiliriz: Graz'a sonbaharda gitmek. Çünkü son derece yeşil ve görsel açıdan pek güzel bir şehir olduğu için Eylül-Ekim aylarında gitmek ve şehri sonbahar renklerine bürünmüş hali ile görmek sizi çok etkileyebilir. Ayrıca Orta Avrupa'nın pislik gibi soğuğuna maruz kalmadan gidecek olmanız da yanınıza kar kalır, donmadan ve bunalmadan gezebileceğiniz şahane bir ara dönem yakalamış olursunuz. Evet arada bir \"mont beni\" olabiliyorsunuz çünkü gündüz 20 dereceye çıkan hava sıcaklığı akşam 5-6 dereceye düşüp vücudunuzu şaşkınlığa uğratabiliyor. Ama yine de bizim favori dönemimiz kesinlikle sonbahar oldu. Graz'a ne zaman gidileceğinden bahsetmişken Graz'da turistik bir gezi amaçlı ne kadar süre kalmanın mantıklı olacağını da es geçmeyelim. Çünkü sonra gidip 5 gün kalıp delirmenizi istemeyiz. Burası için 2-3 gün kesinlikle yeterli olacaktır. Aniden gelen \"ya bu hafta sonu için şöyle değişik bir yere gitsek\" duygusunu ucuz uçak bileti ile birleştirebildiğiniz bir anda kalkıp gitmelik de diyebiliriz. -Su: Musluktan içiliyor. Koy paranı cebine canısı. -3. Dalga Kahvecilerde Kahve: 3-4 Euro -Kafelerde Eggs Benedict/Çırpılmış Yumurta benzeri kahvaltı: 4,5 7 Euro -Ortalama/iyi bir restoranda ana yemek: 9-16 Euro -Popüler bir barda kokteyl: 4-9 Euro Aşağıda anlatacağımız ve gezmek isteyebileceğiniz bazı müze ve atraksiyonlar Universalmuseum Joanneum kapsamında. Bu sebeple tüm bu müzelere giriş için alabileceğiniz genel bir kart yapmışlar ve kesinlikle bütçenizi hafifletecek bir şey, turist tuzağı değil. 24 saatlik versiyonu 13 Euro, 48 saatliği ise 19 Euro. Bu müzelerden herhangi birine gittiğinizde bilet alınan yerden edinebilirsiniz. Graz'a ulaşmak konusunda sıkıntı yok, çünkü Türkiye'den direkt uçuş mevcut ve yaklaşık 2,5 saat gibi bir sürede kendinizi Graz'da buluyorsunuz. Yani her şey yeterince kolay. Graz Havaalanı'ndan Graz şehir merkezine ulaşım konusunda da herhangi bir sorun yaşama ihtimaliniz yok. Otobüs ya da taksi kullanabilirsiniz. Otobüs ile ulaşacaksanız terminalden çıktığınızda karşınıza çıkacak otobüs durağına gidip 2,20 Euro gibi bir ücret karşılığında şehrin ana istasyonu olan Jakominiplatz'a ulaşabilirsiniz. Taksi kullanacaksanız 18-20 Euro civarı bir şey tutuyor, birkaç kişiyseniz değerlendirilebilir. Zaten taksi şoförlerinin büyük bir kısmı Türk olduğu için belki pazarlığa da girişir 15 Euro'ya falan bağlarsınız, bi' deneyin deriz. Bu arada Graz'ın Avusturya genelinde bisiklet kullanımının en yaygın şehir olduğunu da hatırlatalım. Büyükada'ya gidip bisiklet kullanma çabasına girişmenizin üstünden çok geçtiyse ve hevesinizi alamadıysanız burada yeni bir girişimde bulunmanın tam zamanı. Graz'da kaldığımız otel olan Hotel Wiesler'in aşkından ölüyoruz arkadaşlar. Odalarını öyle sevdik, tarzı o kadar hoşumuza gitti ki kendi evimizden, kendi odamızdan soğuduk desek yeridir, döndüğümüzden beri Wiesler övüyoruz. Ayrıca Graz'ın tarihinde önemli bir yer de tutuyor, onu aşağıda anlatacağız. Tabii ki size burayı önermemizin tek sebebi odaların ya da otelin güzelliği değil. Aynı zamanda lokasyon olarak da çok iyi bir noktada ve şehirde keşfetmek isteyebileceğiniz birçok noktaya yürüme mesafesinde. Şiddetle öneriyoruz. Olaya tipik bir turist bakış açısıyla yaklaşacak olursak Graz'da gezilecek yerlerin sayısının o kadar da fazla olmadığı sonucuna varabiliriz. Lakin tabii ki o şekilde yaklaşmayacağız. Biz turist miyiz arkadaşlar, ne alakası var? Bizce Graz'ın güzelliği detaylarında gizli. Eğer bu mantıkta yaklaşmazsanız her gittiği küçük şehrin bi katedralini, iki meydanını gezip sonra \"ya orası 1 günlük şehir lölölölö\" diyen insanlardan olursunuz. Etmeyin! Graz'da gezilecek yerlerden detaylıca bahsetmeden önce şehri tanıyarak, anlayarak gezebilmeniz açısından burayı biraz anlatalım. Hemen uzun paragraf gördünüz diye kaçmayın, sıkıcı anlatacak değiliz, bırakın o mouse'u elinizden. Graz'ı ortadan ikiye ayıran bir nehir mevcut: Mur Nehri. Bu nehri kafanızda diğer Avrupa şehirlerinde karşılaştığınız efendi gibi, sakin sakin akan nehirlere benzer bir şey olarak canlandırmış olabilirsiniz ama hiç de öyle değil! Aksine manyaklar gibi akan, hatta yaz döneminde şehrin orta yerinde bu nehrin üzerinde sörf yapma girişiminde bulunan insanların bile olduğu bir nehirden bahsediyoruz. Zaten Old Town bölgesi de büyük ölçüde bu nehrin etrafında şekillenmiş. Su hayattır diyoruz ya, boşuna demiyoruz. Uzun yıllar boyunca şehrin bir tarafı soyluların, zenginlerin, ekmek bulamayanlara pasta yemelerini önerenlerin yaşadığı, etrafı duvarlarla çevrili bir bölüm olmuş. Mur'un diğer tarafı ise fakir kesimin, evsizlerin, fahişelerin yaşadığı tarafmış ve tahmin edebileceğiniz üzere buralar hiç de korunaklı değilmiş. Şehre gelen tüccarlar ve satıcılar da bu tarafta, hatta çoğunlukla Hotel Wiesler'de konaklar ve sabahları şehirdeki tek köprüden geçerek diğer yakaya satış yapmak için geçerlermiş. Günümüzde tabii ki şehrin her iki yakası da normale dönmüş durumda. O daha \"az güvenli\" sayılabilecek taraf çoktan gözünü beyaz spor ayakkabı hırsı bürümüş hipsterlar, çeşit çeşit restoran ve mağazalar tarafından ele geçirilmiş bile. Mariahilferplatz ve Lendplatz taraflarına doğru genelev terk bir ya da iki yerle karşılaşılabiliyor ancak bu kesinlikle bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermesin, buralar artık şehrin göbeği ve son derece güvenli. Öyle kendinizi Aksaray'ın arka sokaklarına gittiniz falan sanmayın yani, görünce anlayacaksınız. Zaten aşağıda size bu civarda gezeceğiniz bir sürü yer anlatacağız. Old Town bölgesi ise Avrupa'nın en iyi korunmuş eski şehir bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor ve gezeceğiniz birçok nokta da burada yer alıyor. Şimdi Graz Gezi Rehberi 'mize geri dönüş yapalım. Her şehrin bir ana meydanı vardır ya, buranınki de Hauptplatz. En turistik meydanı derdik ama, çok da turistik bir şehir olmadığı için o klasik meydan etrafında onlarca kafe görüntüsünü beklemeyin. Ama meydanın orta yerinde büyük bir heykel ve hemen yanında yükselen ihtişamlı Rathaus yani belediye binasını görmeyi bekleyebilirsiniz mesela. Ya da hayata fotoğraf makinesinin kadrajından bakarak yaşayan Asyalı turistler... Burası aynı zamanda eski dönemlerde söz ettiğimiz tüccarların geldiği ve ürünlerini sattığı ana meydan olarak da aklınıza yer edebilir. Zamanında insanların idam edildiği, önemli duyuruların yapıldığı meydan da burası-imiş... Günümüzde şehrin en merkezi noktalarından biri olmakla birlikte, ortasında gösterilerin gerçekleştiği, modern dönem tüccarlarının stantlar kurup satış yaptıkları bir meydan olarak varlığını sürdürüyor. Özetle, Old Town keşfinize bu meydandan başlamak iyi bir fikir olabilir. -Hauptplatz'da dikkatinizi çekebilecek binalardan biri de üzerinde işleme benzeri kabartmalar olan o ilginç bina. Dikkatli baktığınızda bu işleme gibi görünen motiflerin çiçek ve meyve görselleri olduğunu fark edeceksiniz. Bina günümüzde Swarovski Boutique Graz'a ev sahipliği yapıyor. Şayet buralara evlilik bağımlısı sevgiliniz ile falan gelmiş bulunduysanız panik yapmayın ve hiç tepki göstermeden sakince uzaklaşın..... Türkiye'den yola çıkmış insanlar olarak her yeri Türkiye'den bir noktaya benzetmek zorunda olduğumuz için burayı da hemen tahmin edeceğiniz o malum yere benzetiyoruz: İstiklal Caddesi. Türlü türlü mağaza, kafe, butik, hepsi Herrengasse üzerinde. Zaten buranın bir ucu yukarıda bahsettiğimiz Hauptplatz'a bağlanıyor, dolayısıyla hazır meydana gitmişken sonra bu yöne doğru yürüyebilirsiniz. Bize göre Herrengasse'nin en büyük olayı numara 16'da yer alan Landhaus Courtyard. Avlularıyla ünlü olan Graz'da karşınıza çıkabilecek en güzel avlulardan biri olan Landhaus tam fotoğraflık. Hazır bu caddeye kadar gelmişken girip şöyle bir bakınmayı ihmal etmeyin. Schlossberg Tepesi adını bundan 1000 yıl kadar önce bu tepede yapılmış olan kaleden alıyor. Duyduğumuza göre zamanında burada yer alan kale \"gelmiş geçmiş en güçlü kale\" olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na bile girmiş. Öyle ki Napolyon bile burayı bir türlü alamamış ancak şehre girdikleri dönemde burayı bayağı bir talan ettikleri için koskoca yapıdan geriye sadece çeşitli kalıntılar, çan ve saat kulesi kalmış Allahtan saat kulesi kalmış, çünkü son derece güzel ve ikonik bir yapıya dönüşmüş. Aslında tepenin varlığı bile oldukça enteresan, çünkü şehrin orta yerinde 473 metre yüksekliğinde bir tepeden bahsediyoruz, \"sana tepeden baktım aziz Graz'cılık\" yapmak için şahane fırsat, tam bir turist aktivitesi diyebiliriz. -Yukarıda söz ettiğimiz saat kulesi Graz'ın şehir simgelerinden biri. Fakat saat ile ilgili bir acayiplik var: Akrep, yelkovandan daha büyük! O sebeple çoğu lokal saate bakmak için bu dev saat kulesini kullanmamayı tercih ediyormuş. Zaten kim saate bakmak için tepedeki saat kulesini kullanacak ya teeallaam. -Schlossberg'e çıkmanın birkaç farklı yolu mevcut, bizim önerimiz asansörü kullanmanız. 1,50 Euro gibi bir fiyata ve 1 dakikadan kısa bir sürede hemen saat kulesinin yanına bir noktaya çıkıyorsunuz. Ayrıca asansöre bineceğiniz noktada yer alan merdivenlerin görüntüsü çok güzel, tam fotoğraflık, onu da kaçırmamış olursunuz. Size söz ettiğimiz \"nehrin diğer tarafı\" var ya, işte Kunsthaus bu bölgeyi canlandıran, hip bir bölgeye dönüştüren bina diyebiliriz. Tipini ahtapot bacağından tutun, timsah derisine kadar 23469 çeşit şeye benzetebileceğiniz ve Avrupa'da görebileceğiniz en tuhaf yapılardan biri olan Kunsthaus, şu anda şehrin modern sanat müzesi olarak kullanılıyor. Geceleri bambaşka bir görüntü alan bina minik minik yüzlerce aydınlatma ile kaplı olduğu için aklınızı alacak ışık enstelasyonları ile de bayağı dikkat çekiyor. \"Friendly Alien\" adıyla da bilinen binayı görüp de geçmeyin, hem modern sanat müzesini gezin, hem pek popüler olan kafesine çökün, hem de hazır içini gezmişken en üst katına çıkarak Graz'a bir de buradan bakın. -Kunsthaus'a tepeden bakmak, şöyle detaylıca bir incelemek isterseniz Schlossberg Tepesi'nden çok iyi gözlemleniyor, orayı önerebiliriz. O tepeye çıkılacak arkadaş, Çare Schlossberg. -Müze mağazasına göz atmayı unutmayın, biz Snapchat'te size \"bakın Kunthaus'unmimarisi lölölö...\" diye bir şeyler anlatmaya çalışırken bazı kişilerin ısrarla \"sktr et sanatı, o elindekini nerden aldaaaaan\" diye sorup durduğu bir sürü şey buradan. -Müze Pazartesi kapalı. Diğer günler 10:00 17:00 arası açık. Giriş 9 Euro. Künstlerhaus bağımsız bir sergi alanı. 4 farklı çağdaş sanat kurumunun Voltron'u oluşturup güçleri birleştirmesi ile ortaya çıkmış ve dönemsel sergileri ile ön plana çıkıyorlar. Şayet vaktiniz varsa şu site üzerinden güncel sergileri kontrol ederek buraya yolunuzu düşürebilirsiniz. Örneğin bizim Graz'da olduğumuz dönemde \"Yes, but is it Performable? Investigating the Performative Paradox\" adlı karma bir sergi düzenleniyordu. Yaklaşık 1 ay kadar sürecek olan bu sergi kapsamında her Çarşamba günü birkaç farklı iş daha sergiye ekleniyor ve çalışmaların eklendiği gün sergi kapsamında daha interaktif sunumlar/çalışmalar da gerçekleştiriliyordu. Nezaket Ekici de bu karma serginin bir parçasıydı ancak biz zamanlama olarak denk getiremeyince kaçırmış bulunduk. Dolayısıyla sonu hüzünlü biten bu hikayemizden yola çıkarak şayet ilginizi çekiyorsa gitmeden önce mutlaka programı incelemeniz gerektiğini bir kez daha hatırlatalım. -Burgring 2. Pazartesi kapalı. Perşembeleri 20:00'ye kadar açık. -Biz oralardayken Murinsel'de bir takım tadilat çalışmaları vardı ve ışıkları yanmıyordu, ancak normalde gece çok daha değişik görünüyor. Hemen yanında bir köprü daha yer aldığı için o köprü üzerinden gece nasıl göründüğüne bakmayı da ihmal etmeyin. Hipster'lar koşun, bir şey bulduk. Yine Old Town'un öte yakasındayız, yine sokaklarda dolaşıyoruz. Bu sefer yanımızda sevgili David de var, bize o \"öte tarafı\" anlatıyor. Eğer daha alternatif bir Graz gezisi peşindeyseniz sizin bölgeniz Lendplatz ve civarı. Civarı derken artık kutup yıldızımız olarak kabul edebileceğimiz Hotel Wiesler'in arkasında kalan sokaktan başlayıp, her sene çeşit çeşit festivalin düzenlendiği ve ihtişamlı bir kilisenin yükseldiği Mariahilferplatz'a, oradan da Lendplatz'a ve buraya bağlanan sokaklara kadar uzanan bölgeden bahsediyoruz. Geçmişini yukarıda anlattığımız bu bölge yakın tarihte çoğunlukla göçmenlerin ve işçi sınıf yerleştiği, yer yer hafiften Red Light terk civarı bir yerken günümüzde Graz'ın kreatif ve üretken bölgesi, küçük bir hipsterland haline gelmiş. Berlin severlerin dilinden anlatacak olursak Graz'ın evrim sürecindeki Neukölln'ü diyebiliriz. Civarda birçok küçük butik, kolektif çalışma alanı, kafe ve restoran mevcut. Ayrıca Lendplatz'da uzun yıllardır kurulan (Pzt-Cmt 13:00'e kadar) ve yalnızca Graz ve çevresinde yetişen ürünlerin lokal üreticiler tarafından satıldığı bir pazar da kuruluyor. En kalabalık günü Cumartesi sabahları, belki halkın arasına karışmak ve Almanca konuşabiliyormuş gibi yapmak istersiniz. -Biz bu bölgeyi şansımıza dünyalar tatlısı David ile birlikte keşfe çıktık. Bir sürü mekan denedik, güzel içkiler içtik, lokal yemekler tattık, gözden kaçırabileceğimiz bir sürü detayı, şehirle ilgili bir sürü ilginç bilgiyi bizimle hiç sıkılmadan paylaştı ve saatlerce yürüdü. Eğer buraları David ile birlikte keşfetmek isterseniz kendisine Facebook sayfasından mesaj atabilirsiniz. Emin olun çok eğlenceli bir deneyim olacaktır, arkadaşımız diye değil, gerçekten seveceğinizi düşündüğümüz için tavsiye ediyoruz. -Pazartesi kapalı. Diğer günler 10:00 17:00 arası açık. Giriş 9 Euro. Avusturya'dasınız arkadaşlar, tabii ki bir yerlerden bir saray fırlayacak. Graz'ın yıldızı da Eggenberg. Adama kendi yaşadığı evi sorgulatan, \"ulan insanlar burada yeni sabahlara uyanmış, ben nerede güne başlıyorum arkadaş\" dedirten bu saray resmen sinirinizi bozmak için yapılmış gibi, çünkü mimarisi çok güzel! Sarayın 12 kapısı ayları, 365 penceresi ise günleri temsil ediyor. Zaten saraya ulaşana kadar bahçelerinden geçerken o kadar büyüleniyor, o kadar moda giriyorsunuz ki \"MUHAFIZLAR\" diye bağırıp hızlı hızlı yürüyesiniz falan geliyor. Sarayın içini, ihtişamlı avlusunu ve bazı odalarını gezebilmeniz mümkün. Ancak bazı odaları sadece rehberli turlar ile gezebiliyorsunuz. Merak etmeyin, bu turlar neredeyse her gün gerçekleşiyor. -Burası şehrin biraz dışında kalıyor. 1 numaraları tramvay hattına binip Schloss Eggenberg durağında inerek 15 dk gibi bir sürede ulaşabilirsiniz. Sonrasında duraktan bi 4-5 dakika yürüme mesafesinde. Durağı arkanıza alıp sağa baktığınızda Eggenberg tabelasını gördüğünüz sokağa dalın. Dini yapıları gezmeyi seviyorsanız Graz Katedrali Burggasse 3'te yer alıyor. İçini de ücretsiz olarak gezebilmeniz mümkün. Kabul ediyoruz, Avusturya mutfağı hastası sayılmayız. Ama zaten Avusturya'dasınız diye sabahtan akşama kadar şnitzel yiyip patates salatası içinde dans etmeniz falan gerekmiyor, Graz yeme içme konusunda size birçok seçenek sunan bir şehir. Biz gezdiğimizden çok yiyip içtiğimiz için tabii ki size yine nerede ne yenir, nerede ne içilir hepsini yığacağız, artık aradan seçmece yaparsınız. Bu arada, veganlar ve vejetaryenler için Graz tam anlamıyla bir cennet, çünkü şehirde beklentinizi karşılayacak çok fazla restoran var. Hatta Avusturya genelinin %11'i vejetaryen ve %1'i de vegan, o derece! Sanırım biz bu konuda biraz eksik kalmış olabiliriz, o konuda ayrıca bir araştırmaya girmenizi öneririz, güzel seçenekler var. Speisesaal: Burası Hotel Wiesler'in restoranı. Ancak otel içinde diye üst kata bir yere kapanacağınızı düşünmeyin, giriş katında ve dışarıdan da ziyarete açık. Hatta bayağı da popüler. İster brunch için, ister akşam yemeği için uğrayabilirsiniz. Kunsthaus Cafe: Bizim acayip görünümlü Kunsthaus'un hiç de acayip görünmeyen tatlı kafesi. Yine lokaller arasında çok popüler. Kahvaltı, öğlen yemeği, çay kahve molası ya da tatlıya abanmak fark etmez, amacınız her ne ise hepsi için gidebilirsiniz. Die Süße Luise: Lendplatz'da bulunan küçük ve tatlı mekan. Adı \"patlıcan kulesi\" gibi bir şey olan kahvaltıları efsane lezzetli! Ayrıca her gün Lendplatz'da kurulan pazardan aldıkları taze ürünler ile tatlılar yapıyorlar. Aiola: Schlossberg'e çıktığınızda karşınıza çıkacak restoran. Ancak turistik yere geldik, burada yemeyelim diye düşünmeyin çünkü gayet sevilen bir yer. Öğlen saatlerinde çıktıysanız bir öğünü burada çözebilirsiniz. Hemi yediğinizi içtiğinizi hemi de gezip gördüğünüzü bu kadar güzel anlattığınız için baki teşekkür.. Önerilerinizi adımlarınızı takip ettik. Freigeist İn tadına baktık onayladık. Bir de üstüne festivale denk gldik."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/14/salzburg-gezi-rehberi-mozart", "text": "Ooo, biri küçük ve gezmesi kolay şehir mi dedi? Varım diyoruz! Gezmeyi en sevdiğimiz şehir tipi. Hani şu insanların \"ay orası 1 günlük şehir yaa\" diyerek harcadığı ve bir sürü şey kaçırdığı şehirler vardır ya, sonunda yolumuz onlardan birine daha düştü: Salzburg. Üstelik yine o güzelliğine sinirleneceğimiz, kendi yaşadığımız ortamla kıyaslayarak sinir krizlerine koşacağımız, yeşil, doğa dostu, samimi şehirlerden. Dev gibi şehirlerde birkaç gün geçirmeye çalıştıktan sonra Salzburg'u keşfe çıkmak gerçekten çok kolay ve rahatlatıcı. Yurtdışı seyahatleri çoğunlukla dinlenme odaklı bir seyahatten çıkıp deliler gibi bir koşuşturmaca içine girmeye sebebiyet verse de insanın Salzburg gibi bir şehirde birazcık daha sakin hareket edebilmesi gayet muhtemel. Tabii ki gezecek görecek bir sürü yer var, o ayrı! Bir kere Wolfgang Amadeus Mozart gibi bir efsanenin doğduğu şehirdesiniz. Daha da güzeli, böyle bir efsanenin hak ettiği değeri görebildiği bir şehirdesiniz, hakkında birçok şey öğrenebilir, ona dair bir sürü şey görebilirsiniz, hepsini aşağıda anlatacağız. Bu Mozartların bir de Dietrichler bölümü olacak ki, o kısmına şimdiden hiç girmiyoruz, ancak aşağıdakileri okuyunca bir tuhaf başlığımızın neden öyle olduğunu daha iyi anlayacağınızın garantisini verebiliriz. Lafı fazla uzatmayalım, karşınızda Salzburg Gezi Rehberi! Salzburg gezimizde bize destek olan Tourismus Salzburg ve sevgili Andrea Minnich'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Avusturya'ya kadar gitmişken başka yerlere de geçmek gibi bir niyetiniz varsa Hallstatt, Graz, Viyana ve Viyana Yeme İçme rehberlerimiz de ilginizi çekebilir. Eğer Salzburg'u güzel bir havada gezmek niyetindeyseniz Mayıs ya da Eylül aylarında gitmek oldukça mantıklı olabilir. Yaz aylarında hava gezmeye oldukça elverişli olsa da bu dönem çok daha turistik olduğu için hem kalabalıkla ve Asyalı turistlerle boğuşmanız gerekebilir, hem de şehir genelinde fiyatlar bir tık daha yükseliyor. Yakın bir zamanda karlı bir havada herhangi bir Avrupa şehrinde donmak gibi bir niyetiniz varsa bu hakkınızı Salzburg'da kullanabilirsiniz, çünkü gerçekten çok güzel manzaralara şahit olabilirsiniz. Hele bir de kayağa falan tutulduysanız zaten civarda Zell am See gibi oldukça popüler kayak destinasyonları var. Alplerin göbeğinde, kayak merkezlerinin gözde bölgelerinden birindesiniz. Özetle eğer soğuk havalara alışkın biriyseniz Salzburg'a kışın gitmeniz çok da mantıksız olmayabilir. Destekliyoruz, kim tutar sizi. Salzburg bayağı küçük bir şehir. 150.000 civarında bir nüfusu ve insanlarla daha 2. günden \"Guten Tag Hans, Pazar sabahı seni kilisede göremedim?\" samimiyetine gelebileceğiniz bir potansiyeli var. Hal böyle olunca Salzburg'u da \"1 günde gezilebilir\" yaftası yapıştırılan Avrupa şehirlerinden biri olarak düşünmeye başlamış olabilirsiniz. Konuya ünlü düşünür OitheBlog'dan bir özlü söz ile girmek istiyoruz: 1 günde gezilecek şehir yoktur, sadece \"ben oraya gittim\" demiş olmak için gezen turistler vardır. Siz öyle misiniz? Tabii ki değilsiniz. Siz de tıpkı bizim gibi, onların arkasından dedikodu yapan insanlarsınız. Gidin orada 1 haftanızı geçirin demiyoruz tabii, ama burayı en azından 2-3 gününüzü geçirebileceğiniz ya da haftasonu atlayıp gidebileceğiniz bir şehir olarak düşünebilirsiniz. İstanbul'dan Salzburg'a direkt uçuş var ve yolculuk 2 saat civarı sürüyor, yani yukarıda da bahsettiğimiz gibi Salzburg haftasonu kaçamağı için en iyi Avrupa şehirlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Salzburg Havaalanı'ndan şehre ulaşmak için ana tren istasyonu olan Hauptbahnhof'a giden 2 numaralı troleybüsü ya da taksi kullanabilirsiniz. Troleybüs kişi başı 2 Euro ve 20 dakika civarında sürüyor, taksi ise 15 Euro civarında ve 10-15 dakika gibi bir sürede merkeze ulaşıyor. Salzburg Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaştıktan sonra şehir içindeki ulaşımınızı muhtemelen büyük ölçüde şu şekillerde sağlıyor olacaksınız: Yürüyerek, biraz daha yürüyerek, sonra tekrar yürüyerek... Salzburg gerçekten çok küçük bir şehir. Küçük bir şehir derken bir ucundan öbür ucuna 20 dakika civarı bir sürede yürüyebilecek olmanızdan bahsediyoruz. Şehrin dışında ya da tepede kalan bir iki nokta var, ama oralara da teleferik, asansör, troleybüs gibi araçlarla çok rahat bir şekilde ulaşılabiliyor. Eğer Salzburg'dan Viyana, Graz, ne bilelim Münih gibi başka şehirlere geçmek gibi bir niyetiniz varsa FlixBus'ı kullanabilirsiniz. Biz Salzburg'dan Graz'a geçerken kullandık ve gayet mennunduk. Hatta bu otobüs firmasının ismini aklınıza kazıyın, ya da mobil uygulamasını falan indirin çünkü Avrupa'nın birçok farklı yerinde servis veriyor ve fiyatları çok uygun. Garip bir bilgi olacak ama, Salzburg'dan Graz'a giden FlixBus'ın otobüs durağı hakkında da sizi uyaralım çünkü biz bu sebepten sucuk gibi ıslandık. Durak dediğiniz şeyin üstü kapalı olur, bir oturulacak yeri olur ya da böyle ana istasyon gibi bir şeye gideceğiz herhalde diye düşünebilirsiniz. Ama bu öyle değil. Öyle dımdızlak ortada bırakan, her yeri açık bir durak. O yüzden yağmurlu bir günde \"abi erken gidelim orada takılırız\" diyerek bavullarınızla yola koyulursanız civarda oturacak hiçbir yer de olmadığı Nuri Bilge Ceylan filmi karakteri gibi ortada kalıyorsunuz. Aklınızda bulunsun. Küçük olmasından mütevellit burası yürüyerek gezmeye elverişli bir şehir. Aşağıda gezilecek yerler kısmında belirteceğimiz bir iki nokta dışında toplu taşıma kullanma ihtiyacı duyacağınızı sanmıyoruz. Dolayısıyla Old Town dışına çok çıkmadığınız sürece Salzburg'un hangi noktasında konakladığınızın pek de bir önemi yok. Biz şehrin en merkezi noktalarından biri olan Mirabellplatz'ın yakınlarındaki Hotel am Mirabellplatz'da konakladık. Hem konum olarak hem de servis, temizlik anlamında oldukça memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Otelin genelinde ve odalarda bir \"eski kalmış\" havası var ama hemen tribe girmeyin, hemen sebebini açıklayalım. Otel aslında başpiskopos Paris Lodron tarafından 1653 yılında yaptırılan eski bir saray ve günümüzde Avrupa'nın Tarihi Otelleri listesinde yer alıyor. Dolayısıyla tadilat konusunda çok hassaslar ve tarihi dokusunu korumak için birçok noktasını olduğu gibi bırakmışlar. İhtişamdan gözlerinizin kamaşacağı tatta bir saraydan bahsetmiyoruz ama otel olarak kesinlikle önerebiliriz. Salzburg'da müzeleri gezmek de ucuz bir mesele değil. Dolayısıyla gezmek istediğiniz noktaları, müzeleri belirledikten sonra Salzburg Card seçeneğini değerlendirmek isteyebilirsiniz. Salzburg Card şehirdeki birçok müze ve turistik noktaya ücretsiz giriş ve toplu taşımayı sınırsız kullanmanızı sağlayan bir kart. 24-48-72 saat olarak 3 farklı seçenek var ve fiyatları hangi dönemde gittiğinize göre değişiklik gösterdiğinden güncel fiyat bilgisi için sitesine göz atmanızda fayda var. Durumu şöyle özetleyebiliriz, eğer aşağıda paylaşacağımız müzelerin çoğuna gitmek gibi bir niyetiniz varsa bu kartı satın almanız aşırı mantıklı olacaktır. Salzburg'da gezilecek yerler konusuna girişmeden önce gezdiğiniz şehri tanımanız açısından biraz ön bilgi verelim. Salzburg'u Salzach Nehri ikiye ayırıyor. Şehrin Old Town yani Altstadt bölgesi kalenin ve gezilecek yerlerin çoğunu kapsayan bölge. Nehir de adını tıpkı şehrin adı gibi tuzdan alıyor. Çünkü eskiden madenlerden çıkan tuzu taşımak için nehir kullanılıyormuş. Tuz ticaretinin Salzburg tarihinde önemi büyük, sebebi ise bölgede acayip bir tuz zenginliğinin olması. Zaten o dönemde tuza \"white gold\" yani beyaz altın deniyormuş çünkü en az altın kadar değerliymiş ve fiyatları da çok yüksekmiş. Çünkü tuzu buzdolabı olmadan önceki dönemde yemekleri muhafaza edebilmek için kullanıyorlarmış. Salzburg'a hoş geldiniz! Avusturya'da turistik bir şehre gelmek demek çok acil bir saray ve bahçesini ziyaret etmeniz gerekiyor demek. Bu görevinizi yerine getirmek için sizi ilk önce Mirabell Sarayı'na alalım. Sarayın 1606 yılında Prens Başpiskopos Wolf Dietrich tarafından metresi ve 15 çocuğu için yaptırdığı söyleniyor Adam METRESİNE SARAY YAPTIRMIŞ. Şurayı anamız babamız okumasa hayat gayemizi \"metres olmak\" şeklinde güncelleyeceğiz resmen. Neyse, burası şu anda belediye binası olarak kullanıyor ve en çok ilgi gören taraflarından biri bahçeleri, çünkü aşırı güzel. Zaten sarayın sadece bir kısmı gezilebiliyor. Bunlardan biri \"Marble Room\" olarak bilinen ve güzelliğinden ötürü düğün, konser gibi etkinlikler için bayağı popüler hale gelen oda. Turistik olmayan, Asyalı turistilerin izdihamına kurban gitmeyeceğiniz bir nokta ile karşınızdayız. Burası pek bilinmiyor, sanırsak sebebi bir mezarlık gezmenin insanlara ürpertici gelmesi ya da eskiden en büyük ilgi odağı olan kilise bölümüne artık girilemiyor olması olabilir. Ancak bu çok güzel bir mezarlık olduğu ve Salzburg'un tarihinde önemli bir yer taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor. Burayı da Wolf Dietrich 1500'lü yılların sonunda yaptırmış, mezarlığın ortasında bulunan Sebastian Kilisesi'nin içinde de mozolesi var. Kilise ziyarete kapalı. Çünkü açık olduğu dönemde Salzburg'daki bir takım kendini bilmez zirzoplar buraya türlü türlü hasar vermiş ve içeride içki içmeye başlamışlar. Biz yanımızda buralarda söz geçen bir dostumuz olduğu için girebildik ve içerisi hakikaten çok güzel! Mezarlıkta aynı zamanda Mozart'ın eşinin ve babasının da bulunduğu aile mezarlığını görebilirsiniz. Salzburg'a kadar gelmişken Mozart'la ilgili turistik aktivitelerde bulunmadan dönebileceğinizi mi sandınız? Yoo yoo... Öyle bir dünya yok. Bu fikre alışın, daha önünüzde Mozart ile ilgili uzun bir yolculuk olacak. Mozart'ı Mozart'ın kendini tanıdığından daha iyi tanıyacağız ULAN. Hatta Salzburg'a ayak basmadan Mozart'ın hayatıyla ilgili bir takım şeyler öğrenmek adına Amadeus filmini izlemenizi de önermeden geçmeyelim. Salieri ve Mozart arasındaki konunun biraz saptırıldığı söylense de bayağı iyi film. Neyse, konumuza dönüyoruz. Burası Mozart'ın çocukluğunda yaşadığı ev. Doğduğu ev küçük gelmeye başlayınca ailesi bu eve taşınmış. Allah başka dert vermesin sevgili Mozart'ın ailesi. Keşke bizim evimiz de küçük gelse de biz de bu kadar güzel bir eve taşınsak, ooooh ya. Sonradan Mozart'ın Salzburg'dan gitmesi, annesinin ölmesi ve ablasının da evlenip Salzburg yakınlarındaki St. Gilgen'e taşınması üzerine Mozart'ın babası Leopold burada kalmış. Müzede Mozart ve ailesiyle ilgili bir sergi ve kullandıkları enstrümanlar da dahil bir takım eşyalar mevcut. Giriş: Salzburg Card'a dahil. Normalde 10 Euro, eğer Mozart'ın doğduğu evi de ziyaret edecekseniz ikisi için 17 Euro'ya tek bir bilet alabilirsiniz. İkinci klasik Avrupa kenti görevine geçiyoruz: Ana meydan ziyareti. Residenzplatz da Wolf Dietrich tarafından yaptırılan ve şehirdeki birçok meydandan bir tanesi. Bu noktada anlayabileceğiniz üzere Wolf Dietrich Salzburg tarihinde bayağı önem taşıyan biri. Buradayken Dietrich'in yaptırdığı yerlere değil yaptırMAdığı yerlere şaşırmaya programlanırsanız daha etkileyici bir gezi geçirebilirsiniz, o derece. Meydan tarihi bir yer olmasının yanı sıra, Sound of Music müzikalinin filminde yer alan çeşmenin de bulunduğu meydan. Hazır konusu açılmışken -izleyenler bilir- Sound of Music filmi Salzburg'da da geçiyor ve şehirde, filmde görebileceğiniz birçok lokasyonu gezebilirsiniz. Eğer bu konuya özel bir ilginiz varsa Sound of Music turlarından birine katılabilirsiniz. Residenzplatz'da bulunan ve eskiden başpiskoposların yaşadığı saray olan Salzburg Residence'ın odalarını ve sanat koleksiyonunu, Salzburg Katedrali Müzesi'ni, Aziz Peter Manastırı Müzesi'ni gezmek isterseniz oldukça kapsamlı bir kompleks olan DomQuartier'e gidebilirsiniz. Kompleks sarayın ve katedralin üst katlarına erişim sağladığı için oldukça güzel manzaralar sunuyor. Büyük bir alanı ve birçok farklı koleksiyonu kapsadığı için hakkında biraz daha detaylı bilgi edinmek isteyebilirsiniz, onun için şuraya tık tık. Residenzplatz'daki kemerin altından geçtiğinizde Salzburg Katedrali'nin bulunduğu Domplatz'a varmış oluyorsunuz. Wolf Dietrich'in katedralin yapımında da önemi büyük. Biraz daha araştırırsak Wolf Dietrich'in bizim evi de yaptığını öğreneceğiz herhalde. Meydanı gençlere bırakmanın zamanı gelmedi mi sevgili Wolf? Meydanın ortasındaki Meryem Ana heykeline dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bu heykeli ve katedrali tam karşınıza aldığınızda Meryem Ana'nın kafasına katedralin üzerinde bulunan bir tacın denk geldiğini görebilirsiniz. Fun fact: Mozart bu katedralde vaftiz edilmiş. Sırf bu sebepten değil tabii ama güzel olduğu için katedralin içine de girmenizi tavsiye ederiz. Arada kafanızı kaldırıp tavana bakmayı da unutmayın, pişman olmayacaksınız. Katedralin ve Residenzplatz'ın bir ucu da Kapitelplatz. Bu noktada fark edeceksiniz ki, aslında bu meydanların hepsi birbirine çıkıyor. Aslında bir saattir öyle manyak gibi bir meydandan diğerine geçiyormuşsunuz meğer. Bu meydanı diğerlerinden ayırmak pek de zor değil çünkü ortasında dev bir altın küre ve üzerinde intihara meyilli gibi görünen bir adam figürü var. Sizi kendisiyle tanıştıralım, bu \"Sphaera\", sanatçı Stephan Balkenhol tarafından Salzburg Sanat Projesi kapsamında yapılan bir eser. Aynı sanatçının şehirde, birçok Salzburglunun nerede olduğunu bilmediği bir eseri daha var; \"Woman in the Rock\" yani kayadaki kadın. Biz tabii ki hemen peşine düştük ve Toscaninhof Sokağı üzerinde bulunan eserini görmeye koyulduk. Meğer meydandaki eser ile bu sokaktaki eser birbirini tamamlıyormuş. Siz ayakta uyuyun Salzburg halkı, biz peşinde düşeriz, peeeh... Kapiteplatz'daki çeşmeyi de es geçmeyin deriz, hem çok güzel bir çeşme hem de arkasındaki manzara şahane. Kapitelplatz'ın hemen yanında bu topraklardaki en eski manastırlarından biri var; Aziz Peter Manastırı. Günümüzde hala rahipler yaşadığı için bir kısmı tabii ki gezilemiyor. Buradaki en çok ilgi çeken noktalar St. Peters Kilisesi, Mozart'ın ablasıgilin ve birçok önemli kişinin bulunduğu mezarlık ve kayalıkların içine yontulmuş şapeller. Aynı zamanda buranın kapsamında birçok sanat eserinin sergilendiği, \"long gallery\" olarak adlandırılan bir galeri var, ancak oraya da yukarıda söz ettiğimiz DomQuartier'den giriş yapabiliyorsunuz. Orası size kalmış, nasıl olsa şuraya gidin burayı gezin diye dil döktüğümüz şeylerin hepsi yan yana. Tamam bu bahsedeceğimiz son meydan, söz veriyoruz. Burası da Residenzplatz'ın dibindeki bir diğer meydan. Ortasında kimin heykeli var dersiniz? Evet doğru bildiniz: Mozartoş. Heykel 1846 yılında, Mozart'ın eşi öldükten birkaç ay sonra meydana koyulmuş. Meydanda aynı zamanda Salzburg Müzesi de bulunuyor. Müzede Salzburg'un tarihi ile ilgili, arkeolojik eserlerin, resimlerin bulunduğu sergi alanları var. Bir de dönem dönem geçici sergiler oluyor, programa bakarsınız. Burası Salzburg'un en güzel, en popüler caddesi. Mağazalar, butikler, restoranlarla dolu bu caddeyi değişik kılan şey ise ferforjeli mağaza tabelaları. Eskiden bu caddede bulunan tüccarların kullandığı tabela geleneğini hala sürdürülüyor ve birçok mağazada görülebiliyor. Öyle ki cadde üzerinde bulunan McDonalds da geleneği bozmak istememiş ve muhtemelen görebileceğiniz en güzel McDonalds tabelasına sahip. Gören de McDonalds'a değil bilmemkaç Michelin yıldızlı restorana giriyorsunuz zannedecek. Neticede BigMac'in sosu ağzınızın kenarına bulaştı mı o tabela altından da olsa fark etmiyor, fakirlik in the house... Cadde üzerinde en çok ilgi çeken binadan da söz etmeden geçmeyelim: Mozart's Birthplace, yani Mozart'ın doğduğu ev. Bu binayı tanımamanız mümkün değil, sadece sarı renginden ve binada Mozart's Geburtshaus yazıyor olmasından değil, önündeki Asyalı popülasyonundan bile direkt ayrıştırabilirsiniz. Biz bu evin önünden ilk geçtiğimizde \"herhalde bir tura denk geldik\" diye düşündük. İkinci gün geçtik \"aa yine bir turist grubu herhalde\" dedik. Ama artık diğer günler de acayip bir Asyalı kalabalığının orada öylece durduğunu görünce koyverdik. Bu adamlar burada nöbet mi tutuyor ne halt ediyor bilmiyoruz, onlara ilişmeyin, aralarından geçin gidin, mantıklı bir açıklamaları yok valla. Neyse... Yukarıda da bahsetmiştik, bu ev Mozart ailesine küçük geldiği için diğer eve geçmişler. Yani Mozart aslında burada çok da yaşamamış. Ama hem yaşadıkları daire, hem de binanın geri kalanındaki katlar hayatına odaklanan bir müzeye dönüştürülmüş. Kaleyi Salzburg'un her noktasından görmeye doyamadınız galiba arkadaşlar, yeter. Şaka şaka... Sizi büyük bir ikilemde bırakıp kafanızı karıştıracağız. Deli edeceğiz sizi sayın okuyucu. Efenim biliyorsunuz kalesiz bir şehir eksik bir şehirdir. Kalesiz bir Avrupa şehri ise mümkün olmayan bir şeydir. 10 kişi bir araya gelsinler ilk iş kale yapmaya koyulurlar. Bu kale de 1070'li yıllarda yapılmış ama tabii ki günümüzdeki halini almak için türlü türlü yenilemelerden geçmiş. Burada ayrıca kalenin tarihini anlatan ve kullanılan bir takım silah, eşyaların sergilendiği bir müze de var. Eğer tarihe özel bir ilginiz varsa burası eminiz ilginizi çekecektir. Eğer kalelere tepeden şehir fotoğrafı çekmek için çıkıyorsanız, Hohensalzburg'a kadar zahmet etmeyebilirsiniz, zira yazıyı biraz daha okumaya devam ederseniz, tepeden şehir fotoğrafı çekmek için çok daha güzel bir alternatif paylaşacağız. Tabii ki onu burada söylemeyeceğiz ki yazıyı okumak zorunda kalın. Biz de sizi seviyoruz........ Salzburg'daki Modern Sanat Müzesi iki farklı ayrılıyor; Mönchsberg ve Rupertinum. Şehrin Old Town bölgesinde bulunan Rupertinum bir süredir tadilatta ve yeni açıldığı için ana sergi alanı Mönchsberg lokasyonunda. Kısıtlı bir zamanınıza varsa burayı öncelikli tutabilirsiniz. Mönchsberg dağının üzerinde bulunduğu için adını oradan alıyor. Bu binada oldukça kapsamlı bir modern sanat sergisi var, ayrıca geçici sergiler de oluyor. Buraya kadar okuduysanız size bir hediyemiz var; az önce bahsettiğimiz tepeden şehir fotoğrafı çekmeli yer tam olarak burası. Tepelere çıkmaya hiç üşenmeyin, asansörle yaklaşık 30 saniye içinde en tepeye ulaşabiliyorsunuz. Giriş: Salzburg Card'a dahil, Möncshberg için giriş ücreti 8 Euro. Eğer her iki lokasyonu da gezecekseniz 12 Euro'ya toplu bir bilet alabilirsiniz. Size birçok noktada Wolf Dietrich dedik durduk. İnanın bir noktada biz de delirecektik. A diyoruz, onu Wolf yaptı diyorlar. Ama aslında Wolf Dietrich'in değil, \"Dietrich Mateschitz'in\" topraklarındasınız. . Sevgili Salzburglu gold digger'lar, tez vakit kendinize bir Dietrich bulun ve evlenin. Belli ki bu Dietrich'lerin bir potansiyeli var. Bu sefer söz ettiğimiz Dietrich Redbull'un kurucusu. Salzburg'un kurucusu da diyebiliriz zira şehirdeki birçok mekan ona ait ve belli ki Redbull satmayan restoranlara ruhsat verilmiyor. Her yerde Redbull, HER YERDE. Hangar-7 de Dietrich'e ait olan ve uçak, helikopter, Formula 1 yarış arabaları koleksiyonun ve Felix Baumgartner'in meşhur atlayışında kullandığı kıyafetinin bulunduğu bir alan. Burada ayrıca Michelin yıldızlı oldukça popüler ve oldukça pahalı olan Ikarus Restoran da bulunuyor. OitheBlog'dan bir tavsiye: eğer uçaklara ve kol gibi fiyatlara yemek yiyip doymadan kalkmaya özel bir ilginiz yoksa Hangar-7'yi öncelikli tutmayabilirsiniz. Biz özellikli yemekler denemeyi sevmeyen insanlar değiliz, yeri geliyor bu iş için özellikle bütçe ayırıyoruz biliyorsunuz. Ancak not this time bro. Ulaşım: Hangar-7 şehrin dışında, havaalanının hemen yanında bulunuyor. Buraya taksi ya da şehir merkezinden 2 numaralı otobüs ile ulaşabilirsiniz. Karolingerstr. durağında inip yaklaşık 400m yürümeniz gerekiyor. Ropac Gallery: Avusturyalı koleksiyoncu Thaddaeus Ropac'ın sanat galerisi. Paris'te de bir galerisi bulunuyor ve yakında Londra'da da açacakmış. Oldukça geniş ve güzel bir koleksiyona sahip gibi duruyor. Bizim gitme şansımız olmadı ama belki bir göz atmak isterseniz diye paylaşmak istedik. Daha detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Untersberg- Alp Dağları'nın yaklaşık 1800m yüksekliğinde bulunan ve fünikülerle çıkılabilen zirve. Salzburg'un dışında bir noktada kaldığı için buraya ayrıca zaman yaratmanız gerekebilir. Burası yürüyüş için de oldukça popüler bir yer ama yalnızca tepeden doğa manzarasını da görmeye gidebilirsiniz. Alplere çıkıyorsunuz, kalın kıyafet giymeyi unutmuyoruz. Hellbrunn Sarayı: Saraya doyamadıysanız şehrin biraz dışında kalan ve yazlık saray olarak kullanılan Hellbrunn Sarayı'nı ziyaret edebilirsiniz. Sound of Music lokasyonlarından bir diğeri olan sarayın bahçesi ve çeşmesi meşhur. Salzburg, gerçekten hafta sonu için ideal destinasyonlardan. Fakat, birçok gezgin bu güzelim şehir yerine çok daha farklı yerleri tercih ediyor. Salzburg'a gidip de Sternbrau'da bir kaç bira içmeden de olmaz. Elinize sağlık güzel bir paylaşım olmuş."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/17/hallstatt-gezi-rehberi", "text": "Hani şu internette karşınıza 23429 kez çıkıp duran \"Avrupa'da Mutlaka Görmeniz Gerek x Yer\" başlıklı yazılar vardır ya, işte bu sefer tam yerine düştünüz. Hallstatt o listelerin yıldızı! O tip listelerin çok sıkıcı ve çok yüksek ihtimalle yazacak bir şey bulamayan kimselerin çaresizce sarıldığı bir dandik içerik üretimi örneği olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz, ancak bu haklı oldukları gerçeğini değiştirmez. Yani Avusturya'ya kadar gelip Hallstatt gibi bir güzelliği görmeyerek hakikaten kendinize haksızlık edersiniz. Şuraya ciddi bir şey yazmış olmaya gelmesek gerçekten yazıya bir adet gözünü kapatan maymun + iki adet gözünden kalp çıkan surat + üç kalp emojisi ile başlayacaktık, öyle bir güzellikten bahsediyoruz. Allahtan burası son derece ciddi bir platform ve kesinlikle böyle şeyler yapmıyoruz....... Hazırsak herkes toplansın, biraz Hallstatt anlatacağız. Avusturya'da başka yerlere de uğruyorsanız Salzburg, Graz, Viyana ve Viyana Yeme İçme rehberlerimiz ellerinizden öper. Fuschlsee: Burası da en az Wolfgang Gölü kadar popüler bir başka göl. Tabii ki yine görüntü şahane. Bu gölün kenarındaki turistik sayılabilecek köyün adı ise Fusch am See. Bu bölgenin bir diğer özelliği de Avusturya çıkışlı bir marka olan Red Bull'un merkez binasının burada olması. Bakıp bakıp iş yerinizden nefret edebileceğiniz güzellikte olduğu için Red Bull'un kanatlandırıyor olması artık pek de ilginç gelmiyor. Bu başlığı \"Hallstatt'a ne zaman gidilmemeli?\" şeklinde değiştirsek daha doğru olurdu galiba. Görsel açıdan düşündüğünüzde Hallstatt'ın her mevsim ayrı bir güzellikte olacağı aşikar. Keşke elimizde olsa da hem karlı halini, hem sonbahardaki halini, hem günlük güneşlik halini görsek. Şöyle bir düşününce kışın gitmeye gönlünüz kaymış bile olabilir ve \"Hallstatt'a her mevsim gidilir arkadaş\" sonucuna doğru ilerliyor olabilirsiniz, ama DURUN. Çünkü kış dönemi aslında buranın sezon dışı dönemine denk geliyor. Bu ne demek? Bazı atraksiyonlardan mahrum kalmak, hatta bazı otellerin, restoranların bile kapalı olması demek. Dolayısıyla eğer bu gibi aktivitelerde bulunma niyetiniz varsa Hallstatt'a kışın gitmek iyi bir fikir olmayabilir. Zaten dağlık bir alanda olduğunuz için hava koşullarının çılgınlaşabileceğini de hatırlatalım. Ancak sadece gezmek dolaşmak, doğanın tadını çıkarmak niyetindeyseniz sorun yok, eminiz karlı hali de müthiştir! Hallstatt'a gitmek için türlü türlü yöntem mevcut. Tabii öncesinde mantıklı bir birey olarak Avusturya'ya ulaşmanız gerekiyor ki, bunun için Türkiye'den birçok farklı firmanın direkt uçuş seçeneği olduğunu artık söylememize gerek yok herhalde. Merak etmeyin, sonrası da kolay, çünkü Avusturyalılar Hallstatt gibi bir güzelliğin ekmeğini yemeyi sevdikleri için bir şekilde ulaşabiliyorsunuz. Viyana'dan Hallstatt'a Ulaşım: Aslında Viyana'dan Hallstatt'a geçmek bize pek mantıklı gelmiyor, çünkü mesafe bayağı uzun. (yaklaşık 300 km) Ancak biz illa ki gideceğiz diyorsanız seçenekleriniz belli: Araba kiralamak ya da treni kullanmak. Tabii tren kullanmak deyince de öyle pratik bir şeymiş gibi düşünmeyin çünkü ilk başta Viyana'dan trenle Attnang-Puchheim'a gidip oradan tren değiştirerek Hallstatt'ın tren istasyonuna ulaşmanız gerekiyor. DURUN, BİTMEDİ. Daha tren istasyonundan köyün içine giden feribota da bineceksiniz. 1 değil, 2 değil tam 3 vasıta. Hadi geçmiş olsun. Onun yerine araba kiralamanız konusunda bayağı ısrarcı davranacağımızı hissetmişsinizdir herhalde. Araba kiralayın. Israrımızın sonuna geldik. Salzburg'dan Hallstatt'a Ulaşım: Buradan Hallstatt'a ulaşmak için 3 seçeneğiniz var: Ya tura katılmak, ya araba kiralamak ya da Bad Ischl'ye otobüsle ulaşarak oradan Hallstatt'a trenle geçmek. Ancak son seçenek oldukça zamanınızı alabilir. Çünkü Hallstatt Tren İstasyonu'na indikten sonra bile köyün içine ulaşabilmek için bir kez daha feribota binmeniz gerekiyor. Aslına bakarsanız Sazlburg'dan Hallstatt Tren İstasyonu'na direkt olarak ulaşan bir tren var, ancak yolu biraz daha uzattığı için daha çok zamanınızı alabilir. Bunun yerine araba kiralayarak hem yukarıda söz ettiğimiz yerleri geze geze, hem de daha rahat bir şekilde ulaşabilirsiniz. Sazlburg Hallstatt arası arabayla yaklaşık 70 km. Tur meselesini ise normalde pek önermesek de, burada işinizi bayağı kolaylaştırabiliyor. Zaten turla takılmak zorunda değilsiniz, otobüsleriyle sizi oraya götürsünler yeter. Salzburg Mirabell Meydanı'ndaki Panaroma Tours'a güvenebilirsiniz. -Hallstatt içinde ulaşım için herhangi bir araca ihtiyacınız olmayacak. Zaten küçücük yer, biraz yürüyorsunuz bir bakmışsınız Hallstatt'ın dışına çıkmışsınız... Dolayısıyla fotoğraflarda güzel çıkacağım diye saçma sapan ayakkabılar giymeyin, dayayın spor ayakkabılarınızı, her yeri rahat rahat dolaşın deriz. Aslında deneyim değil gezi odaklı gidiyorsanız Hallstatt'ta konaklamanın pek de bir alemi yok. Çünkü gerçekten acayip küçük bir yerden bahsediyoruz, dolayısıyla burayı birkaç saat içinde avcunuzun içi gibi öğrenebilirsiniz. Ancak ben romantizmin dibine vuracağım ya da bu bölgede bir sürü yer keşfetmek niyetindeyim, burayı da üs olarak kullanacağım diyorsanız tabii ki seçenekleriniz mevcut. Size herhangi bir otel önerisinde bulunamıyoruz çünkü biz Hallstatt'ta konaklamadık. Bu noktada Booking Abi'ye danışacaksınız. Tamam, küçük bir yerde olabilirsiniz, ancak tabii ki Hallstatt'ta da gözden kaçırmamanız gereken birkaç nokta var. Bunlar dışında çoğunlukla sağa sola dalmayı, ara sokaklara girmeyi, bol bol yürümeyi kendinize bir görev bilin, çünkü her noktadan karşınıza başka bir güzellik çıkacak. Küçücük yerde yine bir ana meydan bulmuşsunuz diyeceksiniz, e bulduk tabii. Aslında burayı kendinize bir kutup yıldızı olarak da belirleyebilirsiniz, çünkü bu meydan çevresinde dolandığınız zaman resmen Hallstatt'ın büyük bir kısmını gezmiş oluyorsunuz. Daha da detaylı anlatacak olursak, yüzünüz meydandaki kiliseye dönük bir biçimde durduğunuzda sağa doğru ilerlerseniz Hallstatt'ın sonuna ve arabaların, otobüslerin park ettiği noktaya doğru yürümüş oluyorsunuz. Karşınıza doğru devam ederseniz zaten göle ulaşıyorsunuz. Sola doğru giderseniz ise köyün diğer ucuna ve hiking rotalarına doğru. Zaten biraz daha kaptırıp giderseniz Hallstatt'tan çıkıp gidersiniz, kimsenin de ruhu duymaz valla. Market Square hayatınızda göreceğiniz en şirin meydanlardan biri olabilir. Aynı zamanda birkaç kafe ve restoranın çevrelediği bir meydan olduğu için bir şeyler atıştırmak için de burada mola verebilirsiniz. Evet, ana meydan bulduğumuz gibi burada gezilecek müze de bulduk. Doğrusu şöyle bir yerde çok da uzun zamanımız yokken müze gezmeye vakit ayırabildik mi? Maalesef. Ancak eğer ilginizi çekiyorsa aklınızda bulunsun, Hallstatt'ın tarihi ve gelişimi hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz Market Square yakınlarında Hallstatt Müzesi mevcut. -Seestrasse 56. Giriş 8 Euro. Hallstatt'ın ekstrem güzelliği dışında ilginizi çekeceğine emin olduğumuz bir şey daha var: Beinhaus. Aslında burası bayağı ürkütücü bir yer, ancak kesinlikle kaçırmamanız gerekiyor. Beinhaus'un İngilizcesi \"Bone House\". Yani \"Kemik Evi\" gibi bir şey. Adı şans eseri öyle değil, bir sebepten koyulmuş. Burası hemen St. Michael Şapeli'nin yanında ve Hallstatt Mezarlığı'nın içinde yer alan acayip bir yapı. Zaten şimdiden potansiyel korku filmi film lokasyonu olmaya aday bir haldeyken henüz sadede gelmemiş olmamız sizi daha da ürkütmeli. Çünkü Beinhaus'un içinde 1200'ün üzerinde kafatası ve insan kemikleri var. Bu kafataslarının 600 tanesinden fazlası aile adlarına göre boyanmış ve isimlendirilmiş bir şekilde binanın içinde duruyor. Tabii ki mantıklı bir birey olarak NEDEN diye soracaksınız. Onun açıklaması da şu: Hallstatt Mezarlığı'nda yer kalmadığı için, eski mezarları açarak kafataslarını Beinhaus'un içine yerleştirmişler. Bu sizin için ne kadar mantıklı bir açıklama onu bilemiyoruz. Ancak bu iş 1700'lü yıllardan itibaren bir geleneğe dönüşmüş ve zamanla kafataslarının üzerine isimlerle birlikte çeşitli çiçek motifleri de çizmeye başlamışlar. -Kirchenweg 40 Skywalk çok çılgın, eğer vaktiniz varsa çok net çıkın! Adından ötürü belki işlevini inceden anlamışsınızdır ama açıklamadan geçmeyelim, burası Hallstatt'a, göle, hatta açık bir havadaysanız abartıp Avusturya ile birlikte Slovenya, hatta Çek Cumhuriyeti'ne bile tepeden bakabileceğiniz üçgen bir platform. Biz o kadarına şahit olmadık tabii, onların yalancısıyız. Anladığımız kadarıyla buraya yürüyerek de çıkabiliyorsunuz ama manyaklaşmanın alemi yok. Siz sakin sakin fünikülerinize binin. -Skywalk'a çıkan füniküler Aralık'tan Nisan'a kadar kapalı. Bu füniküler aynı zamanda tuz madenlerine de çıkıyor. Eğer ilginizi çekerse Hallstatt'ta gezebileceğiniz bir buz mağarası mevcut-imiş, Dachstein Buz Mağarası. Miş'li konuşuyoruz çünkü bizim burayı gezme fırsatımız olmadı. Ancak anladığımız kadarıyla öyle İzlanda'dakiler gibi über çılgın buz mağaralarından değil tabii. Yine de görüntüsü harika, o ayrı. Merak edenler için şurada hakkında bilgi var. Giderseniz bize de haber edin, merak içindeyiz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/20/salon-iksv-konserleri", "text": "Biz Salon İKSV'de gerçekleşebilecek konserlerin hedef kitlesi olan grubu üçe ayırıyoruz: Söz konusu grupları hakikaten bilenler ve sevenler, söz konusu grupları biliyormuş gibi yapıp aslında Salon müdavimi olmayı sevenler ve sanatçıların bazılarını tanıyıp bazılarını tanımayan ancak İKSV sayesinde bu kişilerle tanıştıklarına memnun olanlar. Uzun cümle di mi? Bi' kez daha okuyun, anlaşılır hale gelecek. Biz net bir şekilde 3. grubun içindeyiz. Çoğu kişinin ikinci gruptan olduğundan şüpheleniyor ve ilk grubun üyelerini de tebrik ediyoruz. Abi siz bunca grubu nereden biliyorsunuz? İsveç'in adını bile söyleyemediğiniz bir kasabasından çıkmış bir grubu nasıl keşfettiniz de konserin Facebook Event'i açıldığı gibi sorgusuz sualsiz \"attending\" i basıp geçiyorsunuz. Tamam biz de bazen internetin derinliklerinde yalnızca 3 kişinin bildiği çok özel gruplar falan keşfediyoruz ama onlar da genelde Türkiye'ye gelmiyor. Valla helal olsun. Biz söz konusu Salon İKSV Konserleri olunca genelde şöyle yapıyoruz: Sevdiğimiz gruplara zaten heves edip bir bilet kapıyor, diğer arkadaşları \"oh yeni grup, yeni sanatçı, yeni müzik\" hevesiyle keşfe çıkıyor, onların içinden aklımıza yatanların konserlerine ayrıca bilet kapıyoruz. OitheBlog'la itiraf saati sona erdi. Maalesef yeterince hipster ve az bilinen gruplara hakim değiliz............. Şimdi gelsin öneriler! Aşağıda söz edeceğimiz grupların sevdiğimiz bir takım şarkılarından oluşturduğumuz playlist'i şöyle bırakalım, fonda iyi gider. The Veils'ı bilirsiniz. Grubu adından tanımadıysanız dünyalar güzeli ve pek popüler hale gelmiş şarkıları Lavinia'yı bilirsiniz. Onu da bilmiyorsanız Google'a girip grubun solisti Finn Andrews'e bir bakın, zaten geri kalan kısmı kendiliğinden gelişecektir. Buradan sayın Andrews'un annesini ve babasını tebrik ediyoruz, çok güzel bir insanoğlu yaratmışsınız sevgili Andrews ailesi. Tüm bunları bir kenara koyacak olursak, şahane bir konser olacağına şimdiden emin olduğumuz The Veils bir kez daha İstanbul'a geliyor, bize de 2 bilet bırakacak şekilde konsere akın etmenizi şiddetle öneririz. Hastasıyız. Konuya Ekşi'de gördüğümüz ve çok doğru olduğuna karar verdiğimiz bir cümle ile giriş yapmak istiyoruz: \"Birçok kişiye, birçok farklı grubu hatırlatması muhtemel grup\". Evet Local Natives size Band of Horses'tan tutun Grizzly Bear'a kadar birçok grubu hatırlatabilir, ancak hatırlattığı gruplar bile bu kadar güzel ise zaten bu grubun kendisi başarısız olabilir mi arkadaşlar? Bizim için Local Natives konseri, çok sevdiğimiz, çok dinlediğimiz, gün içinde aniden duymaya \"ihtiyaç duyduğumuz\" bir grubun Türkiye'ye ayak basması, yani mutluluk demek. Kendileriyle tanışmıyorsanız acil tanışın, tanışıyorsanız zaten heyecanımızı paylaşıyorsunuzdur. Yeehaaa! Biz diyoruz ki, ya hep beraber toplanalım biz bir ev alalım, ya Nanna Oland Fabricius biraz para çıksın, ona burada şöyle Cihangir Çukurcuma taraflarında bir yer bulalım. Zaten senede 3429 kez konsere geliyor, en azından gitmesi gelmesi kolay olur. En son hamileydi de galiba, çoluk çocuk toplanıp gelmesin kızcağız her seferinde. Muhteşem şakalarımızı bir kenara koyacak olursak Oh Land yine geliyor, yine hep beraber sanki şahane sesimiz varmış gibi Wolf and I söyleyeceğiz, yine kendimizi güzelliğine bakmaktan alıkoyamayacağız, yine güzel bir akşam olacak. Daha önce kendisini ve melek sesin dinlemediyseniz bir fırsat daha çıktı, affetmeyin. İşte size girizgahı yaparken bahsettiğimiz olayın göbeğindeyiz, tanımadığımız bir grup söz konusu, ancak tanışmak için heyecanlıyız çünkü bizce acayip bir merak uyandırdılar. Bu arkadaşlar kendilerini \"apokaliptik uzay funk grubu\" olarak tanımlıyor. Ne diyorsun sen birader demeden önce yaptığımız playlist'teki birkaç şarkılarını dinlemenizi öneriyoruz çünkü garip bir şekilde haklı olabilirler. Keşke elimizde olsaydı da bu şarkıları ortaya çıkarma süreçlerine şahit olabilseydik. Nedense Friends'in Ross'un klavye çalmaya karar verdiği bölümünü hatırlatacağına dair bir düşüncemiz var ama, bilemiyoruz... Kendilerini keşfetme sürecinde edindiğimiz izlenim: 17 Aralık'ta bizi eğlenceli ve tuhaf bir gece bekliyor, denemeye değer. The Dears için net bir açıklama yapalım: Morissey'i sevenler bunu da sevdi! Siz daha önce Star Wars karakteri isimli Murray Lightburn'un sesini duydunuz mu? Adam her şarkı söylediğinde melekler konuşuyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu insanlar çok güzel müzik yapıyorlar arkadaşlar. Hani kalbinizin parçalandığı ya da içinizi sebebini tam bilmediğiniz bir heyecanın kapladığı günler vardır ya, bunların hepsinde hayatınızın soundtrack'i olarak arka planda The Dears'ın bir şarkısını duymak istiyorsunuz. Sırf dinlemek için değil, var oldukları için teşekkür etme amacıyla bile gidilir, her yerinizden öpüyoruz. Oh Land'e gidilir, ayrıca Jay Jay Johanson geliyor, ağlayarak dans etmek isterseniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/10/26/baba-ben-isi-birakiyorum-turkiyede-blogger-olmak", "text": "Hadi diyelim tüm bunları kabullendiniz ve yolunuza devam etmeye karar verdiniz. Tabii ki işin bir de para kazanmaya çalışma kısmı var. Sonuçta kimse size blogger olduğunuz için maaş verecek değil. Sabit bir geliriniz yok, ne kazanacağınızı bilmiyorsunuz, hayatınızla ilgili net bir planlamaya giremiyorsunuz ve tam anlamıyla 1 ay sonra ne olacağını bilmiyorsunuz. Manyaklık değil mi? Bir de Türkiye'de bu işlerin ne kadar hafife alındığını düşünecek olursanız durum bayağı vahim... Sanki herkes herhangi bir araştırmasını internet üzerinden yapmıyormuş, bloglar hepimizin hayatının içinde değilmiş, hatta birçok konuda tercihlerimizi şekillendirmiyormuş gibi davranan yüzlerce insanla bir arada olmak durumundasınız çünkü. 1 ay kazandığınız paranın çeyreğini diğer ay kazanıp kazanamayacağınızı bilemeyeceksiniz. Bazen yapmaya gönülsüz olduğunuz işlere yönelmek zorunda kalacaksınız falan, bunlar hep kabullenmek durumunda olduğunuz konular. Biz işin bu kısımlarını küçük çaplı atlatıp bir sonraki aşamalara doğru ilerlemiş olmamıza rağmen halen ciddi anlamda bu durumdan şikayetçi bir haldeyiz. Yer yer büyük umutsuzluklara kapılıyor, yer yer çaresiz hissediyor, yer yer mutsuz oluyoruz. Ama devam ediyoruz tabii. Çünkü çok çalışıyoruz, hakikaten çok çalışıyoruz. Muhtemelen tipik, ortalama bir maaşlı çalışanın çalışma saatlerinden kat kat fazladır. Çünkü hem kabul görmeyen, hem anlaşılmayan, hem ne kadar emek verildiğine dair kimsenin bir fikrinin olmadığı bir mesleğe sahip olmak, özellikle de Türkiye koşullarında bu mesleğe sahip olmak ciddi bir çalışma gerektiriyor. İşin kötüsü 8-5 çalışayım, sonra eve geleyim tv'nin karşısında bayılayım tarzında bir iş de olmadığı için nerede durmamız gerektiğini bilmeden sabahlara kadar yazı yazarken falan buluyoruz kendimizi. Çok şükür yazmaktan, keşfetmekten, üretmekten bayağı keyif alıyoruz da akıl sağlığımızı koruyabiliyoruz. Görmek istemediğimiz, okumak istemediğimiz, uyduruk bir şekilde yazıldığı aşikar olan içerikleri hatırlatabilecek şeyleri bile yazmamaya çalışıyoruz. O yüzden küçük bir çemkirme, iç dökme, dertleşme yazısı yazmayı da hak etmişizdir diye düşünüyoruz. Özetle blogger piyasasına durum bu arkadaşlar, hani \"ben de blogger olmak istiyorum, nasıl başlasam?\" diye mailler atıyorsunuz ya, önce şu yukarıda yazdıklarımızdan haberdar olmanız iyi olur diye düşündük. Umuyorum kaliteye, ortaya konulan değere ve samimiyete değer verildiği zamanlara da denk geliriz bir gün 🙂 Sevgiler! Yazdıklarının altına imzamı atarım. Hedef odaklı çalışan çok az firma ve bu işi gerçekten hakkıyla yapan çok az blog yazarı var. Maalesef gerçekler bunlar. Zorlu bir süreç, çok çalışmak, üretmek ve karşılığını da görmemek en zor kısmı olsa gerek. Yine de uzun vadeli bir maraton olduğu unutulmamalı. Balon hesaplar kısa vadede fayda sağlasa da içeriği sağlam bloglar kendilerini göstermeyi de başardığı sürece uzun vadede fayda göreceklerdir. Hadi firmalar davet ediyor, o kısmı anladık. Ya her yere koşarak gidenler! Yahu bir bak, sana uyuyor mu bu etkinlik, orda yediğin içtiğin bu kadar mı önemli ya da çektiğin boy boy fotolar! Şahsen güvenmediğim, bilmediğim, gerçekten sevmediğim hiçbir şeyi ne anlatırım, ne överim, ne fotoğrafını paylaşırım. Yazının gerçekliği ve samimiyeti harika. Neredeyse hiç bir marka planlamacısı, ajans yetkilisi veya kurumsal iletişimci elini taşın altına koymak istemediğinden risk almadan alışılagelmişin peşinden sürükleniyor. Sonuç olumlu olduğunda artı puanı hanesine yazarken olumsuz olduğunda kabak kendi başına patlamıyor. Hal böyle olunca \"içindekinin lezzetinden çok paketin albenisi\" reyting topluyor. El birliğiyle bu durumu tersine çevirebilmek dileğiyle. Güzel bir yazı fakat \"Baba parası yemiyoruz, emekçiyiz\" kısmına çok da katılamayacağım. Bu işten para kazanılıyordur tabii ki yalnız sermayesiz, desteksiz böyle işlere girişilemeyeceği de aşikar. Bu yorum bir \"hadi şunlara bi laf çakayım\" yorumu değildir. Beğenerek takip ediyoruz efenim... Selamlar. 8/6 çalışıyorum. Güne, kendime, hayata hiçbir şey katmadan anlamsızca geçip gidiyor günler, çok üzülmekten başka bir şey yapamıyorum. Ve her gece uyuduğumda ne kadar ömrümün kaldığını düşünüpü hiç olmazsa kalan günlerimin iyi geçmesini umud ediyorum. Kısacası güzel insan bir çok insandan 1-0 öndesin ve ben seni hala kıskanıyorum. iyi bak kendine :)) benim içinde gez üret paylaş. seviyoruz seni. Samimi ve güzel bir paylaşım olmuş. Iceriklerinizi begenen ve yararlanan biri olarak snapchatteki kisa videolarida hep keyifle izliyorum. Buyuk olasikla sizde dusunmussunuzdur ama birde ben soyleyeyim icimde kalmasin istedim. Blohun yaninda snapchatteki benzer englenceli video kayitlarindan olusan gezi-vlog kanali tarzi bir calismada yapabilirsiniz. Malum suanda okumaktansa izlemek herkese daha kolay geliyor bu nedenle ulasilan insan sayisi artiyor. Boyle bir fikir var mi sizinde aklinizda merak ettim. Kesinlikle katılıyorum. Moda blog olayı nedense aşırı bir şekilde diğer pek çok şeyden önde olmaya başladı ve bunu hakettiğini düşünmüyorum. Daha özgün içerikler üreten ve daha zor şartlarda çalışan dallara gerek ilgi olmuyor ve dolaylı olarak gereken kazanç hiç olmuyor. İnanılmaz zorlu bir yolculuktayız hepimiz. Bu süreçte iyiyle kötüyü ayırt edecek en azından temel kavramlar hakkında değerlendirme yapabilecek düzeye gelinebilmesini arzuluyorum. Harika bir yazı olmuş. Her satırına imza atıyorum ben de. Bundan yaklaşık sekiz yıl önce de aynı şeyleri konuşuyorduk, yaşı müsait olanlar belki hatırlar. 12 yıldır sadece mesleğimden dolayı yazıyorum. Üretiyorum. Bu işi ve paylaşmayı sevmiyorsan bir yerde pes dersiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/11/07/istanbulun-en-iyi-kahvecileri", "text": "Efenim listede göremediğiniz, bizim bilmediğimiz, henüz keşfedemediğimiz yerler elbet mevcuttur. Onu da ekleyin, şunu de deneyin dediğiniz yerler varsa biliyorsunuz ki kahve denemek konusunda sınır tanımıyoruz ve bu listeyi güncellemeye son derece açığız. Önerilerinizi bekleriz, gider seve seve deneriz. Açıkçası bazılarını bilinçli olarak yazmadık, zira abartıldıklarını ya da yalnızca isim yaptıkları için ön plana çıktıklarını düşünüyoruz. Gittik, denedik, bu kanıya vardık, öyle uzaktan yargılamaca değil yani. Özetle yollayın önerileri gelsin, İstanbul'un en iyi kahvecileri listesini beraber oluşturmuş, genişletmiş olalım. Yazının temelini 3. Dalga kahveciler oluşturduğu için İstanbul'un en iyi kahvecileri temalı bir yazıya başlamadan önce şöyle bir bilgi eksikliğini gidermemiz gerektiğine karar verdik: 3. Dalga Kahveci ne demek? Yani hepimizin yaldır yaldır kullandığı bu terimin anlamını hakikaten bilip de kullanan kaç kişiyiz şurada? Ulan hepiniz biliyordunuz da bize mi söylemediniz yoksa? Efenim 3. dalgaya kadar eriştiğimize göre bundan önce 1-2 dalga daha olmalı diye düşünüyor olabilirsiniz. Olaya İnek Şaban gibi yaklaşmış olsak da aslında gidişat çok kötü değil, bu mantıkla bile bir sonuca varabiliriz. 1. Dalga diyebileceğimiz kısım bu Nescafe, efenime söyleyelim Jacobs falan gibi lönk diye sıcak suyun içine atıp karıştırıp içtiğiniz kahvelere deniyor. 2. Dalga biraz daha çılgın, çünkü dalga değil mübarek tsunami. Bu Starbucks'ların, bir zamanın popüleri şimdilerin bitiği Gloria Jeans Coffee'lerin piyasaya çıkmasıyla gelişiyor. Yani bize latte'ler, cappucino'lar, daha alengirli kahveler sunan kahvecilerden bahsediyoruz. 3. Dalga ise son birkaç sene içinde hayatımızın merkezine oturuveren, daha özellikli, daha nitelikli kahveleri ve dolayısıyla daha butik kahvecileri kapsıyor diyebiliriz. Kahve çekirdekleri, öğütme, kavurma işlemleri, hepsi ayrı ayrı önem kazandı ya, aslında bunların hepsi 3. Dalga kahvenin hayatımıza girmesi ile yaygınlaştı diyebiliriz. Tabii ki bundan önce de kahveyle ciddi ciddi ilgilenen, hatta hobi derecesine taşımış insanlar vardır, ancak biz olayın yayılmasından söz ediyoruz. Oh be, artık neden bahsettiğimizi bilerek konuya devam edebiliriz. Şimdi İstanbul'daki favori kahvecilerimize geçelim. Bu arada, eklemeden geçmeyelim, biz son dönemlerde bilgisayarımızı da yanımıza alıp bunların hepsine tek tek yolumuzu düşürdük, işimizi oralarda yaptık. Böylece \"5 sene önce bi' kere orada kahve içmiştim ve çok güzeldi, şimdi kötüyse yapacak bir şey yok biz gideli çok olmuştu\" diyeceğimiz bir durum yok. Bizi birazcık tanıdıysanız zaten girip internetten gördüğümüz 5 tane kahveciyi oh bunlar çok süper diye yazmayacağımızı bilirsiniz. MOC İstanbul'da gerçekleştirmenin imkansıza yakın olduğu iki şey var: 1. Kötü bir kahve içmek 2. Yer bulmak. Şayet ikinci problemin üstesinden gelmeyi başarıp müdavimlerin arasından sıyrılarak yer kapmayı başardıysanız birinci maddeyi kendiniz deneyerek görebilirsiniz. Bizce en önemli özellikleri kesinlikle kaliteli kahve çekirdekleri kullanıyor olmaları. Ayrıca yine son derece kişisel bir yorum olacak ama \"nasıl olsa artık belirli bir kitleye hitap ediyorum, ne yapsak içecekler\" mantığında olmamaları. İstanbul'da yılda 2342 tane kahveci açılıp kapanmasının temel sebebi kesinlikle bu mantık ve MOC'ta böyle bir durumla karşılaşma ihtimaliniz olmadığını düşünüyoruz. Bir de unutmadan, burası hayvan dostu bir kahveci. Köpeğinizi kapıp kahvenizi içmeye gidebilirsiniz yani. Kitaplığı da var, artık bavulunuzla gidip yerleşir misiniz bilemiyoruz. Ama biz bu sebeplerden ötürü MOC'u ekstra seviyor, öpücüklere boğmak istiyoruz. Hazır buralara kadar gelmişken bir diğer sevdiceğimiz olan Gravite Coffee'yi de es geçmeyiz. Birçok kişi \"aman yazmayın da sadece biz gidelim, orası da kalabalıklara boğulmasın\" korkusu yaşıyor ama biz buranın kahvelerini de o kadar seviyoruz ki gizleyemedik. Bizce Gravite'nin kahvelerinin güzelliği ile birleşip combo yapan en önemli özelliği çalışanlarının gerçekten über sempatik olması. Bu sebeple hangi çekirdeği önerirsiniz, ben şöyle kahve seviyorum ama sizde böyle varmış gibi adam kitleyen kahvesever muhabbetlerine girerken hiçbir çekince yaşamanıza gerek yok, gerçekten yardımcı olmak istiyorlar. Şu dönem itibarıyla 4 farklı çekirdek seçenekleri ve bol bol buzlu kahve çeşitleri mevcut. Ayrıca oldukça lezzetli kahvelerin yanı sıra tatlı konusunda da genellikle çok çeşit oluyor ve sağlıklı seçenekler bulabilmeniz de mümkün. Chia puddingler, granola barlar, unsuz kekler kol geziyor, bu gibi arayışları olanlar için bayağı mantıklı bir nokta. Bizim gibi \"ya daha sağlıksız, şöyle kremalı falan bir şey var mı\" diye soranlar için de bir şeyler ayarlamışlar, merak etmeyin. Unutmadan ekleyelim, menüde alkollü içecek seçenekleri de mevcut. Ayrıca çalışmaya da gayet müsait. Bizce civarın en iyilerinden. Coffee Department kendi tabirleriyle bir \"kahve stüdyosu\". Özel kahve çekirdekleri bulup kavurmak gibi bir misyonları var. Stüdyolarında kavurma, demleme ve tadım üzerine çalışmalar da yapıyorlar. Özetle yukarıda listede söz ettiğimiz diğer kahvecilerden biraz daha farklı bir konsepte sahip olduklarını da söyleyebiliriz. Bu özellikli çekirdekler bulmak konusunda atıp tutmadıklarına da eminiz çünkü buraya yolumuzun düştüğü günlerden birinde Berlin'deki en sevdiğimiz kahvecilerden biri olan The Barn'dan aldıkları çekirdeklere denk geldik ve bize şahane bir kahve hazırladılar. Bizce Balat civarında kahve işini en ciddiye alarak ve en özenerek yapan mekan burası, kesinlikle denemelik. Ayrıca Coffee Deparmant'ın sitesi üzerinden de evinize kahve siparişi verebiliyorsunuz. Cup of Joy'u denemekte o kadar geç kaldık ki, sonunda \"ne bu kadar övüyorlar ya\" diyerek merakımızdan sırf burayı denemek için bilinçli olarak yolumuzu düşürdük. Bebek'teki şubesine gitmek yerine Zorlu Center'da yeni açılan şubesine gittik ve şimdi sizi gayet iyi anlıyoruz, çünkü kahveleri gerçekten çok kaliteli. Tek üzüntümüz hindistan cevizi sütüyle yapılan lattelerini kahvemizi sipariş verdikten sonra öğrenmemiz oldu, onu deneyemedik, ama şimdi herkes \"aaa onu içmediniz mi\" baskıyı yapıyor, o da artık bir dahaki sefere. Bebek'teki şubeye giderseniz içerilerde oturduk kaldık diye üzülmeyin, alın kahvenizi atın kendinizi dışarı. Çünkü bizce burası ünlü annelerin bebeklerini gezdirmesi dışında başka bir amaca daha hizmet etmesini gönülden dilediğimiz Bebek Parkı'nda elinizde kahvenizle bayılmanız için şahane bir fırsat sunuyor. Adres: Kanyon AVM, Akmerkez Wepublic, Topağacı şeklinde birkaç farklı lokasyonda var. Petra'nın Gayrettepe'deki mekanı çok güzel, acayip geniş ve ferah, her yerden antika ve sanat akıyor. Ama bize su bardağında kahve getirdiler. Bir ucundan tutup da içemedik. Ayrıca havuçlu kekleri de çok kötüydü. Petra'ya küstüm. Size de küstüm. Yine önemli bir konuya parmak basmışsınız hanımlar. Bir kahve tiryakisi olarak, 3. dalga kahvecinin ne demek olduğunu bilmiyordum, açıklama nefis... Kahveci tavsiyeleri de hayra geçti. Welldone!"} {"url": "https://oitheblog.com/2016/11/11/dubaide-yasamak-dubaide-calismak", "text": "Son yıllarda Dubai'de çalışmaya başlayan ya da Dubai'ye yerleşen bir sürü insanla karşılaşıyoruz ve sonunda bu işten şüphelenmeye başladık. Şüphe derken yanlış anlamayın tabii, pis işlere bulaştılar falan demiyoruz. Daha çok \"neden millet Dubai'ye akın etmeye başladı yahu, ne varmış bu kadar\" içerikli bir şüpheden bahsediyoruz. Evet tabii ki biz de sürekli \"Dubai'de maaşlar çok çılgın!!!\" temalı şeyler duyuyoruz ama, neticede lokasyon itibarıyla sanki çok da yaşamalık bir yer değilmiş izleniminden de bir türlü kurtulamıyoruz. Hal böyle olunca biz bu işi bir bilene danışalım, hem Dubai'de yaşamak ya da Dubai'de çalışmak isteyenleri aydınlatalım, hem de kendi merak ettiğimiz soruları soralım dedik. Sevgili Artun Aygün Dubai'de yaşamak ve çalışmak üzerine tüm merakımızı giderdi. Artık Dubai'yi gözümüzde sadece dünyanın en yüksek binasının olduğu ya da paranın üstüne uzanıp güneşlenen insanların yaşadığı bir çöl safarisi diyarı olarak falan canlandırmıyoruz. Hoşçakal cehalet, merhaba gerçek Dubai. İlk önce biraz bu sürecin nasıl geliştiğinden bahsetmek isterim ki konuya bir anda dalıp kafa karıştırmayayım. Dediğiniz gibi Amerika'da yaklaşık 5 sene yaşadım ve o süreç içinde her Türkiye'ye geldiğimde doğduğum ülkede bir şeylerin değiştiğini görüp kendi içimde ''Dönünce nasıl olacak? '' sorusunu sormaya başlamıştım. Pek de yanılmamışım aslında. Ne kadar İstanbul'da yaşasam da özellikle bütün gelişme sürecimin geçtiği Amerika'daki yaşam kalitesini gün geçtikte bulamamaya başladım. Zamanla bu beni farklı araştırmalara itti. Avrupa, Amerika ve çeşitli yerlerde internet üzerinden iş başvuruları yaptım. Dubai fırsatı çıktığı gün benim kafamda da birden fazla soru vardı. Yeni bir yere yerleşme korkusundan çok, acaba orada kafamdaki düzeni kurabilecek miyim gerginliğiydi bu. Sorunun amacından sapmadan konuyu bağlayayım. Sorunun tam olarak cevabını bir iki cümlede verecek olursam. Amerika'daki o kültür evet bambaşka. Yaşama bakış açıları, kaliteli yaşamı her yönden çözmüş olmaları vs. Türkiye'de ise son yıllarda daha muhafazakar olma durumu ve özgürlüklerin kısıtlanması ise Amerika'daki durumun tam tersi. Dubai ise altyapısı muhafazakar olan, ama orada bulunan, dünyanın her tarafından gelen expatlar sayesinde küçük bir Amerika diyebilirim. Hatta tek bir cümle olarak anlatacak olursam, Avrupalıların yaşadığı Amerika şeklinde de özetlenebilir. Evet hayat pahalı ama bu neden ve nerede keyif aldığınıza bağlı. Dünyanın her yerinde bir kahveye 161417481 lira verecek yerler bulabilirsiniz ama sizin zevkinize göre daha lezzetli bir kahveyi 5 liraya almak da mümkün. Ama gece hayatına girince işin ucu biraz kaçabiliyor. Dubai'de İstanbul'dakilerle kıyaslanamayacak kadar kaliteli ve çeşitli mekan var. Enteresan olan, burada bir bar/mekan açmak için, açılan mekanın bir otele bağlı olma durumu söz konusu. Ama her sokak başında bir otel olduğu için mekanın otel içinde bulunmasına gerek kalmadan bir şekilde yasal hale sokuyorlar. Bu süreç çok kolay olmadığı için alkol fiyatları da orantılı olarak tavan yapmış halde. En kalitesiz yere de en kaliteli yere de gitseniz bir bira minimum 30 dirhem, yani 25tl civarında. \"Çok kötü bir gün geçirdim, günümü sert bir içkiyle bitireyim\" deyip bir Long Island içme kararı alırsanız da fiyatı yaklaşık 50-80 dirhem civarında. Ama dediğim gibi yine nerede nasıl keyif aldığınıza bağlı. Benim için sevdiğim müziği dinleyip, yanımda sevdiğim insanların olması yeterli olduğu için güzel yerleri keşfedip bütçeme göre de hareket edebildim. Yukarıda bahsettiğim, maaşın ve kiraların doğru orantılı yüksek olma durumunu şöyle açıklayabilirim. Örneğin aylık yaklaşık 10.000 dirhem, yani 7500 tl maaş alıyorsunuz, ki bu para burada 1-2 sene iş tecrübesi olan birinin kolayca kazanabileceği bir para. Dubai'nin oturulabilir bir bölgesinde bir stüdyo dairenin yıllık kirası yaklaşık 50.000 dirhem civarından başlıyor. Marinaya veya şehir içine yakın olan bir yerde oturmak isteyen biri minimum yıllık 80.000 dirhemi gözden çıkarmak zorunda. Ama eğer kurumsal bir şirkette çalışıyorsanız aldığınız maaşın yanında bir de ev bütçesi alıyorsunuz. Şirketler genelde bu ev bütçesini yıllık ortalama 60.000 dirhem olarak belirliyorlar. Ben kişisel olarak şehirden 5-10 dakika kadar uzak, tipik Amerikan \"townhouse\" evlerinden birinde, bir ev arkadaşıyla birlikte yaşamayı tercih ettim. Bahçesi olması, sitenin içinde göllerin, havuzların ve yeşil alanların olması beni bu seçimime itti. Hayatta en çok değer verdiğim varlık olan köpeğim için de en iyi karar buydu. Genel olarak harcamalarına dikkat eden ve evini biriyle paylaşan yeni bir mezun rahat bir şekilde böyle bir yerde yaşayabilir. Farklı noktalardan cevap verilebilir bu soruya. Dubai'nin tek kötü noktası Mayıs ve Eylül ayları arasındaki dayanılmaz sıcaklar ve ülkenin bir çölün üstüne kurulu olması. Doğal güzellik ve bitki örtüsü sıfır. İstanbul'u özleten tek konu o oldu açıkçası. Sabah kalktığında insan bir mutlu uyanıyor orada. Trafik yok, herkes kurallara uyuyor, yaşayanların birbirine saygısı var. Suç oranı yok denecek kadar az. Markete girerken rahatça anahtarı arabanın üstünde bırakıp geri geldiğinizde arabanızı orada bulacağınızdan emin olduğunuz bir yerden bahsediyorum. Yaşadığım ev müstakil bir evdi ve 1 sene boyunca kapıyı bir kere bile kilitlemeden oturduğum bir yerden bahsediyorum. Köpeğim olduğu için bahçeye açılan kapı da 24 saat açıktı. Bir yerde güven olunca insan zaten mutlu oluyor. Ayrıca burada yaşamak için Arapça bilmenize hiç gerek yok. Hatta öğrenmenizi gerektirecek herhangi bir durum da yok. Devlet dairesine gittiğiniz zaman bile herkes İngilizce bildiği için bütün işlemlerinizi İngilizce gerçekleştirebilirsiniz. Her yerde, her tabelada, her işarette Arapçanın yanında İngilizcesi de mevcut. Bu da yaşamak için çok büyük bir kolaylık sağlıyor. Ülke 7 eyaletten oluşuyor. Dubai ve Abu Dhabi bunlardan ikisi. Bu 2 eyaletin kuralları diğerlerinden farklı ve çalışan expat nüfusu bu iki eyalette yaşıyor. Diğer 5 eyalet ise çok katı İslami kurallara sahip. Kız arkadaşımdan örnek verecek olursam. İstanbul'da giyerken rahat edemediği şeyleri Dubai'de çok rahat giyip, herhangi bir kaygısı olmadan yaşayabiliyordu. Türkiye'de istediği herhangi bir yerde güneşlenemeyen bir kadın, New York'taki Central Park'ta güneşlenen bir Amerikalı rahatlığında Dubai'de istediğini yapabilir. Lokal nüfus çok az. Yanlış hatırlamıyorsam sadece 4% 'ü lokal Dubai'nin. Benim de 2 arkadaşım olmuştu sadece lokal olarak. İş sonrasında deniz kenarında bir lounge'a gidip happy hour'da arkadaşlarınla içki içmek ne kadar kötü olabilir ki? 🙂 Dediğim gibi opsiyonlar sınırsız. Amerika ve Dubai arasında seçim yapamam o konuda. Kadın olarak sadece \"yarın iş var aman hangover olmayayım\" kaygısı yaşayabilirsiniz. Adamlar her şeyin en büyüğü, en uzunu, en genişi vs. konusunda rekorlar kırmaya ant içmişler. Örneğin burada dünyanın en büyük alışveriş merkezi olan Dubai Mall var. Ekonomik güçleri gerçekten sonsuz. Bunun da başlıca sebebi altın kaynakları. O yüzden her şey bu kadar kısa sürede, en kalitelisinden yapılabiliyor. Über bile ne yaparsam adamların dikkatini çekerim demiş ve istediğin yere helikopter çağırma özelliğini sunmuş. Überboat seçince İstanbul'da değişik gelirken Dubai'de ÜberHeli seçebiliyorsun! Yapay bir ortam kurma dışında başka bir opsiyonları olmadığı için parayla o açığı kapamaya çalışıyorlar. Önceden de dediğim gibi tek kötü yanı sıcaklar ve bu yapay ortam. Bu durum benim için pek sempatik değildi ama işten kalan zamanımda köpeğimle sitemdeki \"yapay\" göl kenarındaki çimlerde oturmak, bulabildiğim yeşilliği kullanmak da yaptığım günlük aktivitelerdendi. Dubai'ye giden arkadaşlarıma verdiğim küçük bir liste var hazırda onu sizinle de paylaşayım. Çölde safari ve skydiving kesinlikle yapılması gereken iki aktivite. Skydiving için en az 2 ay önceden rezervasyon yapmak şart. -Brunch kültürü inanılmaz gelişmiş bir şehir. Ne kadar anlatsam az. Bu kadar keyif aldığım aktivite sayısı yok denecek kadar azdır. Sınırsız şampanyalı ve her çeşit yemeğin olduğu brunchlara sahipler ve bunlardan en iyi ikisi Al Qasr ve Traiteur. -Akşam yemeği olarak: Robertos, tekne üzerinde bulunan Aprons&Hammers -Tarihler uyarsa Piknik Electronik ve Groove on the Grass kaçırılmaması gereken iki etkinlik. -Lounge bar olarak Iris, Jetty, 40 kong, Q43 önerebilirim. -Son olarak beach club ve gece kulüpleri için Blue Marlin UAE, Level 41, Anantara ve GQ tavsiyelerinde bulunabilirim. Dediğim gibi zaten tarihi olmayan, her şeyin yapay olduğu ve doğal güzellikleri olmayan bir yerde önerilerim bunlarla sınırlı. Umarım okuyanlar keyif alır ve faydasını görür. Merak ettiğim bir konu vardı ama, SAĞLIK ve Sosyal Devlet anlayışı. Sağlık hizmetleri nasıl, kazada belada etraftakilerin tavrı dezavantajlılara karşı bakış açıları ve pozitif ayrımcılık gibi konular. Bana tüketim ve kurgu bir dünyaymış gibi geliyor. Daha iyi şartlarda bir yaşam ve iş için Dubai ilk seçeneğim olmazdı herhalde. Yakın zamanda eşimle balayı için BAE Dubai'yi tercih ettik. Gerçekten büyüleyici bir şehir. Ekonomik güçleri sonsuz olunca her şey çok keyifli. Huzurlu ve mutlu insanların yaşadığı bir yer. Suç oranı 0,0001 gibi 😀 Şüphesiz ki bende orada çalışmak ve yaşamak isterdim. Ben de eşimin işi dolayısıyla bir süre sonra Dubai'ye taşınacağım. Çok korkuyordum, bu yazı gerçekten bir nebze içimi rahatlattı. Ben de psikoloğum ve orada mesleğimi icra edebilmem için hangi şartları yerine getirmem gerekli çok merak ediyorum. Türkiyeden aldığımız lisans diplomaları orada geçerli mi? Belki bir süre çalışmayabilirim ama yıllarca da işsiz kalmak istemem. Bilgisi olan varsa paylaşabilirse çok sevinirim.."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/11/16/seyahate-giderken-alinacaklar", "text": "Eminiz daha önce \"Bavul Hazırlama Rehberi\" ya da \"Seyahate Giderken Alınacaklar\" gibi 80 tane listeyle karşılaşmışsınızdır. Onların kaç tanesinin hakikaten işe yaradığını düşünüyorsunuz bilmiyoruz, çünkü bu listeler çoğunlukla \"pasaportunuzu sakın unutmayın\" \"diş fırçasız olmaz\" gibi eğer bavulunuzu gözünüz kapalıyken falan hazırlamıyorsanız unutmayacağınız şeyleri size müthiş bir öneriymiş gibi sunuyorlar. Hey dostum neden bahsediyorsun, nesin sen kaçık falan mı he? Tabii ki yanımıza pasaportumuzu almamız gerektiğini biliyoruz. Bize daha kayda değer bir şeyler söyleseniz? Sonuç olarak geçen gün bu saçmalıktaki listelerden birine daha denk gelince tamam dedik, biz bunun işe yarayan versiyonunu yapalım. Açıkçası birkaç kişiden de böyle bir istek gelince bir gazla oturduk yazdık. Bu noktada yanınıza alacaklarınızın yanı sıra bu süreçte ne gibi detaylara dikkat etmeniz gerektiğini ya da gözden kaçırabileceğiniz konular hakkında ipuçlarını da yazıya dahil etmeye çalıştık. Aşağıda okuyacaklarınız tamamen bizim seyahatlerimiz boyunca yaşadığımız saçmalıkların, yer yer unutkanlığımız yer yer sabahın köründe kalkmalarımız sonucunda başımıza gelen işlerin, deneyimlerin sonucunda size söylememizin mantıklı olduğunu düşündüğümüz şeylerden oluşuyor. Elbette bunların arasında çoğunuzun \"e bunu zaten biliyoruz\" diyebileceği şeyler çıkacaktır, ancak özellikle sık seyahat etmeyenler bu gibi detayları kaçırabiliyor. Birilerinin işine yarayacaktır diyerek, konuya girelim. 1. Önemli belgelerinizi tek bir yerde toplayın. Şimdi sakinliğinizi korumaya çalışarak seyahate çıkmadan birkaç saat öncesini düşünün. Acayip bir kaos, kapıdan çıkmak üzereyken üstünüze çöken bir \"ulan ben kesin bir şey unutuyorum ama ne\" havası hakim di mi? Emin olun kaç tane seyahate çıkarsanız çıkın, bu iş sizin için ne kadar normalleşirse normalleşsin o panik durumu hiçbir zaman geçmiyor. Neticede evinizden çok uzağa bir yere gidiyorsunuz, herhalde bir endişeniz olacak. İşte tam olarak o kaosa sürüklendiğiniz anlarda bir şeyler tamamen aklınızdan çıkabiliyor ve \"ulan o unutulacak şey mi\" dediğiniz şeyi bile geride bırakabiliyorsunuz. Bunun için o \"gerçekten önemli\" olduğunu düşündüğünüz ve bavulun içine girecek değil, yanınızda taşımanız gereken şeyleri tek bir yerde toplayın. Bir föyün içine falan olabilir. Bunlar nedir? Pasaport, kimlik, seyahat/sağlık sigortanız olduğuna dair bir belge, rezervasyonlarınıza dair bir belgeniz varsa onlar... Bu gibi belgeleri tek bir yerde, şöyle sağlam bir kafayla önceki akşamdan toparlar ve havaalanında yanınıza alacağınız çantanıza koyarsanız kendinizi çok daha güvende hissedersiniz. Çünkü aslında bu gibi şeyleri yanınıza almayı unutmadığınız sürece neyi unutursanız unutun önemi yok, bir şekilde gittiğiniz yerde idare edebilecek bir alternatifini bulursunuz. Bu arada hazır konusu açılmışken, pasaportunuzun ve vizenizin geçerlilik tarihlerini de mutlaka kontrol edin. Sonra geçerlilik süresi bitmiş pasaportunuzla kös kös eve dönmeyin, depresyona sürüklenmeyin. Klişe ama gerçek, yanınıza almanız gereken şeylerin bir listesini yapmak her zaman işe yarıyor. Sonuçta birkaç günlüğüne de olsa yaşamınızı bir başka yerde sürdürüyorsunuz, haliyle bunun için yanınıza almanız gereken her şeyin aklınıza bir kerede gelmemesi gayet mümkün. Biz bunun için telefonun notlar bölümünü kullanıyoruz. 50 tane farklı app falan çıkmış olabilir ama niyeyse biz bu konuda bayağı gelenekçi ilerlemekten yanayız, şu ana kadar da unuttuğumuz çok önemli bir şey olmaması da bunun sayesinde galiba. Bir kere Küba'dayken şarj aleti unuttuğumuzu sanıp kalp krizi geçirecek gibi olmuştuk, çok şükür o da bir yerlerden çıktı. 3. Uçakta yanınıza ne alamayacağınızın da bilincinde olun. Carry on, sırt çantası ya da el çantası fark etmez, uçakta yanınıza alacağınız şey her ne ise, onun içine koyamayacağınız bir takım şeyler var ve bunlardan haberdar olmanız gerek. . Aksi takdirde çantanıza bakan güvenlik görevlilerinin \"çantanızı açmanız gerekiyor\" ya da \"bunu çöpe atacağız canısı yapacak bir şey yok\" cümlelerine ağız yüz buruşturmaktan öteye geçemezsiniz. Belli sıvı kısıtlamaları olduğundan zaten haberdarsınızdır ama, yine de söyleyelim. Uçakta çantanıza koyabileceğiniz sıvılar ve jeller için genellikle 100 ml'ye kadar izin var. Yani dev parfüm şişemi çantama koyayım diyecek kadar coşmamalı ya da \"lens solüsyonumu da almazlar herhalde\" diye düşünmemelisiniz. Alırlar Kamil, alırlar... Bu sıvı kısıtlamaları dışında uçağa alınmayan başka şeyler de var. Bunların başında tabii ki kesici, delici aletler geliyor. Üzgünüz, ekmek bıçağınızı ya da darbeli matkabınızı da maalesef Venedik gezinize götüremeyeceksiniz..... Şaka bir yana, bazen aklınıza gelmeyecek şeylere sıkıntı çıkarabiliyorlar. Örneğin birine saplamak amacıyla kullanmayı aklınızdan geçirmeyeceğiniz bir törpü çantanızda kaldıysa ya da ne olur ne olmaz diyerek çantanıza 2-3 tane çakmak attıysanız onlarda bile sorun olabiliyor. Biz yaşadık, oradan biliyoruz. 4. Bavulunuza ne koyamayacağınızı bilmekte de fayda var. Tabii ki size bavulunuza çalıntı tablolarınız ve kalaşnikofunuzu koymayın gibi önerilerle gelmeyeceğiz, korkmayın. Bu noktada söz ettiğimiz şey biraz daha farklı. Ülkelere sokabileceğiniz bazı şeyler konusunda kısıtlamalar olabiliyor. Sizin sorun olacağını tahmin etmediğiniz şeyler bavulunuzu X-Ray'den geçirdiğiniz anda \"aç kardeşim bavulunu, ne ayaksın sen\" noktasına gelebiliyor ya da tam oh vize onayını atlattık, işte giriyoruz ülkeye dediğiniz sırada çıkışta gümrük kontrolündeki adam aç bavulunu, o bavul niye o kadar büyük diye tutulabiliyor. Ne gibi şeylerden söz ediyoruz? Örneğin sigara. 2 hafta X şehrine gidiyorum, free shop'tan yanıma 2-3 karton sigara alayım diye gaza gelirseniz ve yanınızda o miktarda sigara olduğunu tespit ederlerse çoğu ülkede o sigaraların izniniz olduğu kadarını size bırakıp geri kalanını sizden alıyorlar. Hatta bazı ülkelerde o kadar katılar ki iş ceza kesme boyutuna kadar gelebiliyor. Acı ama gerçek. Aynı şekilde bu bazı bitkiler hatta meyveler için bile geçerli olabiliyor. Almanya'daki dayıma bilmemne çiçeğini götüreceğim derken kendinizi sorgu odasında falan bulabilirsiniz yani. Bu durum yanınızda ne kadar para götürdüğünüz için de geçerli. Örneğin çoğu Avrupa ülkesinde 10.000 euro üzerinde nakit para ile gidiyorsanız bunu da belirtmeniz gerekiyor. Bu gibi pek çok konu var, ancak ülkelere göre değişiklik gösterebildiği için size net bir liste veremiyoruz, gideceğiniz ülkeye göre gitmeden şöyle bir araştırmakta fayda var. Bu arada, yedek valizin şöyle bir avantajı da oluyor: Tax free için havaalanındaki ilgili birime gittiğinizde vergi iadenizi alırken bazen sizden aldığınız ürünleri göstermeniz istenebiliyor. Bu noktada yeni aldığınız her şey yedek valizinizin içinde olursa bavulu açıp cebelleşmek yerine direkt yedek valizinizin içindeki şeyleri gösterebilirsiniz. Kötü senaryo dedik diye konuyu hemen 3. sınıf Amerikan filmine çevirmeyin, bu hikayede bizim kötü senaryomuz bavulunuzun kaybolması. Eğer söz konusu aktarmalı bir uçuş ise, özellikle birkaç aktarma söz konusuysa her zaman bavulunuzun kaybolma ihtimali vardır ve bavulunuz eninde sonunda size ulaşacak olsa da bu süreç birkaç gün sürebilir. Korkutmak gibi olmasın ama bavulu tamamen kaybolana bile denk geldik, tabii bu sizin başınıza gelecek diye bir şey yok. İdil bavul karışması konusunda tam bir pro olduğu için biz deneyimliyiz. O sebeple artık aktarmalı bir uçuş söz konusuysa yanımıza bir carry on alıyor ve içine bizi birkaç gün idare edebilecek lüzumlu eşyalarımızı koyuyoruz. Dolayısıyla şayet bavulumuz kaybolursa paniğe kapılmıyoruz. Seyahate çıkıyorsunuz, deliler gibi fotoğraf çekecek, telefonunuza, fotoğraf makinenize ekstra dadanacaksınız. Bunun için bizim kesinlikle yanımıza aldığımız bir şey var, o da yedek şarj. Portable charger derdik ama demeyeceğiz, Türkçesini yedek şarj diye adlandırmaya karar verdik öyle bahsedelim. Çünkü gün içinde mutlaka şarjınız bitiyor ve fotoğraf çekememe derdine düşüyorsunuz, alın bi' tane, atın bavul gitsin. Merak edenler için biz şunu kullanıyoruz. Ayrıca ikinci bir öneri, hatta zorunluluk olarak gideceğiniz ülkenin priz girişlerinin bizimkiler ile uyumlu olup olmadığını kontrol edin. Aksi takdirde hiçbir şeyinizi şarj edemeyip öyle ortada kalırsınız. Buna çözüm olarak teknoloji marketlerinde hatta D&R gibi yerlerle türlü türlü adaptör mevcut. Şayet gittiğiniz ülkede farklı bir priz girişi söz konusuysa ve adaptörsüz giderseniz, bırakın telefonu şarj etmeyi, saçınızı bile kurutamazsınız valla. Ona göre. 8. Hastalık hastası tavırları sergilemek için bir gün. Tabii ki öncelikle eğlenceli bir şey olması gereken seyahatleriniz öncesinde aman şöyle olursa, ay başıma bir şey gelirse gibi şeyler düşünmek pek de keyifli değil. Fakat yine de tedbiri elden bırakmamak lazım. Ancak yinede günlük yaşantınızda çok sık sorun yaşamadığınız bir takım konuları da göz önünde bulundurarak ihtimaller üzerinden yanınıza birkaç bir şey almakta fayda var. Yara bandı, ağrı kesici, göz damlası, sinek ilacı ya da güneş kremi gibi... Özellikle büyük şehir gezisinden çok daha doğa odaklı bir yere gidiyorsanız böyle bir ihtiyacınız olduğu takdirde bu gibi şeyleri kolay edinebilme imkanınız olmayacağı için atın bavula gitsin. 9. Hırsızları kandırmak için \"dahice\" fikrimizi uygulayın. Güvenlik önemli, o popo sağlama alınacak, yoksa insan huzurlu gezemiyor. Bu noktada biz aslında o kadar da endişeli bir şekilde gezmiyorken annelerimiz sağ olsun zamanla aklımıza takılan ve son dönemlerde bizi önlem almaya kadar iten bir konu oldu: Yanımıza aldığımız tüm nakit parayı tek bir yerde taşımamak. Özellikle Güney Amerika'da 3 haftaya yakın bir süre geçirince ve orayla ilgili bol bol hırsızlık anısı dinleyince tamam dedik bu işe bir çözüm bulalım. He çok dahice bir çözüm mü bulduk? Yoo. Bayağı geleneksel. Asıl kullandığımız cüzdanın yanında bir cüzdan ne bilelim bir kese benzeri bir şey daha alıyoruz ve paramızı ikiye bölerek birbirinden alakasız yerlere yerleştiriyoruz. En azından güvenlik problemi yaşama ihtimalinizi ön gördüğünüz yerlerde bu tekniği kullanabilirsiniz. 10. Kırılabilecek şeyleriniz için sinsi teknikler kullanın. Biz Y jenerasyonuyuz, internette gördüğümüz Tasty videolarından etkilenip o tarifleri evde denediğimiz ve ortaya rezalet şeyler çıkardığımız kadar, \"how to pack\" videolarından da etkileniyoruz. Pişman mıyız? Hayır! Birkaç sene izlediğimiz bir videodaki bir tekniği o kadar uzun süredir kullanıyoruz ki bizim için son derece normal bir şeye dönüştü. Kırılabilecek ve ebatları çok büyük olmayan eşyalarınızın bavulunuzda sağlam kalmasını nasıl sağlarsınız? Şöyle: Söz konusu eşyayı bir çorabın içine sokuşturup sonra da o çorabı ayakkabınızın içine yerleştirerek. O bavulları bok çuvalı gibi fırlattıkları videolara da maruz kaldıktan sonra bu eylemi harekete geçirmeden yaşayamazdık.... Guzel olmus 🙂 9. madde için önerim seyahatler için yıllardır kullandığım askeri malzeme yada hac malzemeleri satan yerlerden alınacak bir boyun cüzdanı yada bu yıl kullanmaya başladığım bel cüzdanı. Pasaport ve ana parayı bu çantada gıysımın bel bolgesınde gorunmeden tasıyorum ve gunluk kullanacagım nakıt ve kredı kartını el cantama alıyorum. Cok sukur bu zamana kadar ıdare ettım. Benim gibi unutkan insanlar için güzel bir bilgi birikimi olmuş. Aktarma yapılan ülke için vize gerekmiyorsa, bavul kaybını minimize etmek için bavulu o ülkeye kadar yollayip, tekrar check in yapılmasını şiddetle öneririm. Eğer olmuyorsa, aktarma yapılan ülkedeki havaalanına inildiğinde, uçulan havayolu görevlisi bulunup,'bavulumu bi check edermisiniz' denilebilir. Ayrica bavulun fotografının çekilmesi de önerilir."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/11/23/2017de-kacirmamaniz-gereken-5-populer-etkinlik", "text": "Yeni bir sene geliyor ve yeni etkinlikler, yeni konserler de yavaş yavaş piyasaya düşmeye başladı. Bu sefer gaza gelip biletleri önceden kapmaya kararlıyız, çünkü aksi takdirde hiçbir şeyin bileti kalmıyor ve biz de televizyondan çaresizce izlediğimizle kalıyoruz. Yurtiçi ya da yurtdışı fark etmeden neye hevesleniyorsak hepsinin önceden küçük çaplı bir listesini çıkararak olaya girizgahı yapalım dedik ve senenin en baba etkinliklerinden birkaçını aşağıda derledik. Aşağıda göreceğiniz tüm etkinlikler için Pop Event üzerinden bilet alabilir ve özellikle yurtdışında gerçekleşecek olanlar için \"ay yanlış bir şey mi yaparım\" ya da \"sahte bilet mi alırım\" paniği yaşamadan sakince biletinizi kapabilirsiniz. Dünya çapında en çok takip edilen ve en önemlilerden kabul edilen tenis turnuvalarından biri olan Roland Garros ya da birçoğumuzun aşina olduğu ismiyle French Open için bilet kapmak istiyorsanız bir süre önceden olaya girişmeniz gerekiyor. 2017'de Rolan Garros Turnuvası 22 Mayıs 11 Haziran tarihleri arasında Paris'te gerçekleşecek. Bu arada siz de bizim gibi turnuvanın ismine tutulduysanız açıklayalım, Roland Garros 1. Dünya Savaşı'nda görev almış ve kahraman olarak kabul edilen bir havacının adı. Turnuvanın kökeni ise 1800'lü yılların sonlarına kadar dayanıyor. Hadi çabuk, girin Youtube'a, yazın Champions League theme song, verin sesi, bu satırları onun eşliğinde okuyun. Bakın doğruyu söyleyelim, biz bu futbol işine çok hakim olmadığımız için dedik ki futbola gönül vermiş arkadaşlarımızı bi' arayıp danışalım, bakalım bu konuyla ilgili ne düşünüyorlar. Aradığımız ve \"Şampiyonlar Ligi finaline gitmek ister miydin?\" sorusunu sorduğumuz her erkekten şu tepkiyi aldık: HEELÖLLÖLÖL. Bu evet, gitmek için çıldırırım anlamına geliyor. Yani? 2017 yılı için Avrupa'nın en büyük futbol olayını izleyebilmiş olmanın vereceği hazzı biz bile anladık, size övmemize gerek yok diye düşünüyoruz. \"Öff yeter artk Barkın maç izlmk istmyrm\" diye trip atan kız arkadaşınızı ya da \"abi ben eskrim seviyorum ya futbol çağımızın hastalığı...\" diyen dostunuzu bile bir şekilde gitmeye ikna edebileceğiniz El Clasico'yu yerinde izlemekten daha güzel bir şey olabilir mi? Biz bile futbolla pek ilgili insanlar olmamamıza rağmen Madrid gezimizde gidip bir maç izlemek, o atmosferi görmek lazım diyerek kendimizi tezahüratlar yaparken bulmuşken sizin kaçırmanıza gönlümüz el verir mi? Arda Turan'ın varlığı sizi yeterince gaza getirmiyorsa Ronaldo vs Messi diyerek son noktayı koyalım, 2017'de kaçırılmaması gereken etkinlikler listesine tartışmasız bir şekilde adını yazdırır, affetmeyin. 2017 yılında Eurolague Final Four'a İstanbul'un ev sahipliği yapacağı netleştiğine göre hep beraber heyecanlı bir basketbol aşkı sürecine girebiliriz. Üstelik kalkıp Türkiye'den başka bir yere gitmeyi gerektirmediği için üşenmece, sıkılmaca yok. Her sene \"bu sene daha aktif olalım abi, şöyle bol bol etkinliğe gidelim\" demelerinizi bir kenara bırakıp buna burnunuzun dibindeki bir spor olayından başlamak için süper fırsat! Melek sesli Andrea Bocelli'nin herhangi bir konserini izlemekten daha güzel bir şey varsa o da kendisini anavatanı İtalya'da izlemektir! Bocelli'yi bilmeyen, sevmeyen, arada bir de olsa açıp dinlemeyen var mıdır bilemiyoruz ama, şayet kendisiyle tanışmıyorsanız önce bir açıp dinleyin, sonra ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız. Konuyla hiç alakanız olmasa dahi Bocelli popüler kültür aleminin en tanınan hobbit'i Ariana Grande ile bile düet yapmış arkadaşlar, nasıl bilmeyebilirsiniz? Neyse, tamam çemkirmiyoruz, ama hem Toscana'yı keşfetmek, hem de Bocelli'yi İtalya'da dinlemek inanılmaz bir deneyim, kaçmaz. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, tüm bu etkinliklerin biletlerini Pop Event üzerinden edinebilirsiniz. Daha önce başka bir site aracılığıyla yurtdışında gerçekleşen bir etkinlik için kandırılarak sahte bilet alıp büyük bir karmaşaya sürüklenen kişiler olarak biz bir etkinliğe tutulduk mu artık direkt Pop Event'e dadanıyoruz, kendilerine güvenimiz tam. Memleketin gündemi öyle yoğun ki, dünyada neler olup bittiğini takip edecek kafa kalmadı. Sayenizde biraz haberdar olduk. Bocelli konserine de gidilirdi aslında... Eminim muhteşem olacaktır."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/01/amerikada-yasam", "text": "Son zamanlarda \"siz zengin misiniz, nasıl bu kadar geziyorsunuz\" sorusundan sonra en çok aldığımız sorular pek de şaşırtıcı olmayan bir biçimde göçmenlik kategorisinde ve özellikle Amerika'da yaşamak & okumak konusunda. Gün geçmiyor ki \"Nereye göç edelim, hangi ülke daha kolay oturma izni veriyor, Amerika'ya gitmek istiyorum, nerede ne okumalıyım?\" gibi sorular almayalım. Gerçi Amerika'nın yeni başkanının Trump seçilmesinden sonra bu soruyu çok daha az alacağız gibi görünüyor, orası ayrı. Ben Amerika gibi hem mesafe hem de kültür olarak bizden çok uzak bir ülkede yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilen biri olarak bugüne kadar Amerika'da yaşamak ve okumak hakkında sorusu olan herkese yardım etmeyi kendime bir görev bildim. 8 sene Amerika'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye dönme kararı alan ben, OitheBlog'un İ'si İdil. Türkiye'ye döndüğümden beri, yani yaklaşık 4 senedir, yeni tanıştıklarımın \"kızım sen hasta mısın niye Türkiye'ye döndün\", ailemin de \"Amerika'yı özlemiyor musun?\" sorularına karşılık büyük bir azimle derdini anlatmaya çalışan, olumsuz tüm koşullara rağmen bugün hala Türkiye'ye döndüğü için pişmanlık duymayan ve ileride bir gün tekrar Amerika'da yaşamak zorunda kalmamayı dileyen ben. Evet tabii ki benim de Türkiye'deki koşullar sebebiyle çok karamsar olduğum, inanılmaz bir ikileme düştüğüm, Türkiye'de yaşamamak için 1123182 sebep bulduğum oluyor. Ama bu yazının teması aslında Amerika gibi ülkelerde de hiçbir şeyin uzaktan göründüğü gibi olmadığı ve birçok kişi tarafından \"fırsatlar ülkesi\" olarak benimsenen bir ülkede de yaşamamak için 123128 sebep bulunabileceği. Aslında Amerikan halkının yeni başkan seçimi birçok şeyi ispatlar ve hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını biraz olsun kanıtlar nitelikte oldu. Batıda bulunan ülkelerdeki insanların sırf batı kültürüne hakim oldukları için cahil olamayacaklarına dair oluşan algı yıkılmış ve cehaletin ülkeye göre şekil değiştirebildiğini ve karşımıza farklı şekillerde çıkabileceğini de ispat etmiş oldu. İşin Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkelere göçmenlik için Amerikalılarla kapışmak zorunda kalacağımız boyuta geleceğini ben de tahmin etmiyordum. Ama ben zaten çok uzun süredir çevreme, insanların Amerika gibi ülkeler hakkında çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu kendimce ispatlamaya çalışıyordum. Bu yazıyı da \"Amerika'dan neden döndün\" sorusuna biraz açıklık getirmek için seçim sonuçları belli olmadan yazmıştım. Trump'ın seçilmesine sevinebileceğim tek şey artık \"neden döndün\" sorusuna \"alın işte özeti bu\" gibi bir cevap verebilecek olmam. Amerika gibi güçlü bir devleti yönetmek için Trump gibi bir adamı uygun gören bir toplum arasında yaşamak istemememi artık daha fazla insanın anlayacağını umuyorum. Ama ben yine de bu uzun yazıyı yayınlamaktan çekinmeyecek, 4 sene önce neden Amerika'dan dönme kararı aldığımı, kendi gözlemlediklerim ve deneyimlerim üzerinden bir şekilde aktarmaya, Amerikan toplumunun Trump gibi bir adamı seçmesine neden şaşıramadığımı açıklamaya çalışacağım. Okuma yazma öğrendiğimiz dönemden birkaç yaz sonrası ile Amerikan dizilerine bağımlılık göstermeye başladığımız dönem arasında bir noktada birçoğumuz kontrolümüz dışında Amerika'nın gerçek hayatta da Hollywood filmlerinden fırlamış, ütopik bir ülke olduğuna ikna olduk. Muhtemelen bizim jenerasyon için bu dev armalı Tommy kıyafetlerin ve Timberland bot satışlarının zirve yaptığı, herkesin tek tip giyinmeye başladığı yıllara tekabül ediyor. Eminim Amerika gibi bir ülkede yaşamanın sanıldığı gibi olmadığına kendi kendine karar vermiş, bu ülkenin emperyalist/kapitalist, dünyayı karıştıran bir \"bencillik-land\" olduğuna dair düşüncelere sahip olan birçok insan da vardır. Ancak bugüne kadar benim Türkiye'ye dönme kararımı şaşkınlık içinde karşılayan insan sayısını göz önünde bulundurduğumda insanların büyük ölçüde Amerika'yı ütopik bir ülke olarak benimsediğini ya da en azından Amerika'da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini görüyordum. Ben Amerika'ya, herkesin tek tip giyinmeye başladığı o yıllarda, 13 yaşında gittim. Ailevi sebeplerden dolayı gitmek zorunda kalmıştım, kendi seçimim değildi. Onun öncesinde Türkiye'deyken bile annemin Amerika geçmişi sayesinde Amerika kültürü içinde, annemin Amerika'dan mezun olduğu üniversitenin yıllığında gördüğüm fotoğraflara özenerek, evde ailemle İngilizce konuşarak, sürekli ileride Amerika'da yaşama olasılığımın olduğunu bilerek büyüdüm. Sonra o gün geldi, sanki bakkala ekmek almaya gitme kolaylığındaymış gibi \"hadi kızım sen Amerika'ya taşınıyorsun\" dediler ve ben ne olduğunu anlayamadan kendimi birçok insanın adını bile duymadığı Maryland eyaletinde liseye başlarken buldum. Anadilim İngilizce, annem zaten yıllardır beni orada okumak için yetiştirmiş, ne kadar zor olabilirdi ki? Boyumdan büyük 2 tane bavulla binmiştim uçağa. Duygusala bağlamayacağım, bir noktaya değineceğim biraz sabredin. Bir sebepten ötürü Maryland'e en yakın olan Washington D. C. Havalimanı yerine New York'a gitmek zorunda kalmıştım. Bir süredir orada yaşayan annem beni orada karşıladı ve arabayla Maryland'e doğru yola koyulduk. Yolda Burger King'de mola verdik. Amerika'da yaşamaya adapte olmak için ülkeye ayak bastıktan sonra ilk yapmam gereken fast food yemekti tabii ki, başka ne olacaktı? Elveda mantı, elveda ekmek kadayıfı.... Neyse. Kasadaki kadın en sevimli tavrıyla \"merhabaaa, bugün nasılsınızzz?\" diye karşıladı bizi. \"12 saattir uçaktayım, çok yorgunum ve bugün Amerika'ya taşındım\" gibi samimi bir cevap versem mi vermesem mi karar verene kadar kadın çoktan siparişimizi almıştı. Kadın gecenin bilmem kaçında etrafa neşe saçıyordu, o gün başına harika bir şey gelmişti herhalde başka bir açıklaması olamazdı. Anneme \"bu kadın niye böyle yapmacık yapmacık sırıtıp nasılsınız diye sordu\" diye sormuştum. Annem de \"alışırsın\" demişti. Sonradan da alıştım gerçekten. Amerika'daki yapmacıklık seviyesi 10 üzerinden 30'du. O günden sonra sormuş olmak için \"nasılsınız \" diye soran yapmacık yüzlerce insanla tanıştım. Amerika'nın bana merhaba deme şeklinin bu kadar samimiyetsiz olacağını ve bunu daha o yaşımda fark edeceğimi hiç beklemezdim doğrusu. Merhaba Amerika. Lise dönemini ileriye sarıyorum, çünkü o apayrı bir konu. Filmlerden gördüğünüz klasik lise ortamı var gibi ama bir yandan da aslında hiç de öyle değil. Ne güzel açıkladım değil mi? Galiba bu kısmını yazıya dökmekte güçlük çekmemin sebebi, o ortamın tam bir \"anlatamam görmen lazım\" meselesi olmasından kaynaklanıyor. Aslında Amerika'da lise okumanın en büyük avantajlarının Türkiye'de uygulamayı pek beceremediğimiz spor vb. sosyal alışkanlıkları edinmenizi sağlamaları ve sizi Amerika'da üniversite okumaya hazırlamaları olduğunu düşünüyorum. Gerçi bunun arkasında yatan sebebin de insanları erken yaşta bireysel ve rekabetçi bir topluma hazırlama niyeti olduğunu düşünüyorum ama o konuya şimdi girmeyeyim. Belki de tam olarak o konuya girmem gerekirdi, çünkü Amerika'nın eğitim sistemi konusunda da çok soru alıyorum. Açıkçası lisede ilk kez matematik dersine girdiğimde, benim Türkiye'de seneler önce öğrendiğim konuları daha yeni öğrenen ve 3x5'i bile hesap makinesi yardımıyla çözmeye çabalayan insanlarla karşılaştığımda kendimce Amerika'nın eğitim sistemine çok net bir puan vermiştim. Belki bu yeterli ve kısa bir açıklama olur. Özetle, ne kadar direnirseniz direnin her şeyi en kolay yoldan, en az çaba göstererek çözmeye odaklı bir eğitim sistemi içinde olmak insanın beynini mayıştırıyormuş, bunu anladım. Üniversite yıllarımda artık kültür şokunu büyük ölçüde atlatmış, kötü kararlar vermemin normal karşılandığı, hayattaki en büyük sorunumun erkek arkadaşımdan ayrılmak olduğu, annemin gece eve kaçta geldiğime karıştığı ergenlik yıllarını da geride bırakmıştım. Evet dünyanın neresinde olursanız olun aynı ergen sorunlarını yaşıyormuşsunuz. Ehliyetimi 16 yaşında almıştım zaten, araba satın almak da çoğu ülkeye kıyasla bayağı ucuz bir meseleydi. O noktada yıllardır part time çalışıyordum, kazandığım parayı istediğim gibi harcıyordum, istediğimle görüşüyordum, istediğim saatte evime gidiyordum. Okuduğum üniversitenin ana kampüsü 20.000 kişi civarında bir şeydi, filmlerden fırlamış bir kampüs hayatı hakimdi ve en büyük dertlerimizden biri akşam hangi ev partisine ya da bara gideceğimizdi. Amerika'nın saygın üniversitelerinden birinde işletme bölümünü %100 bursla okuyordum, bir dönem 5 ders almanın manyaklık kabul edildiği, derslerin biraz çalışkan olup rahatlıkla geçilebilecek kolaylıkta olduğu bir eğitim sisteminin parçasıydım. Hayattaki en büyük beklentim 21 yaşına girip sahte kimliğimi kullanmak zorunda kalmadan ve polise yakalanma korkusu olmadan rahatlıkla içki içebilmekti. Birçok insanın o yaşta hayal ettiği özgürlükte, \"ideal\" bir hayatı yaşıyordum. Part time garsonluk yapmanın toplum tarafından garipsenmediği, hatta çalışmamanın garipsendiği bir ülkede hem okuyup, hem para kazanabiliyordum ve Amerika kendi ayaklarımın üzerinde durabilmeyi öğrenmek için önüme her fırsatı sunuyordu. Sonra üniversite 3. sınıfa geldim ve artık öğrencilik yıllarımın bitmek üzere olduğunu, hayatımın geri kalanıyla ne yapacağımı düşünmeye başlamam gerektiğini kabullenmek zorunda kaldım. Bizi takip edenler biliyor olabilir, biz OitheBlog'un O'su Öykü ile ilkokuldan beri, neredeyse 20 senedir arkadaşız. Amerika'da olduğum süre boyunca sık sık Türkiye'yi ziyaret etmeye ve arkadaşlarımdan kopmamaya çalıştım. Ben üniversite 3. sınıftayken Öykü'nün üniversitede son yılıydı. O senenin yazında İstanbul'a geldiğimde bir yerde kahve içiyor, ileride beraber iş yapabilmenin hayallerini kuruyorduk. O da ne iş yapacağının tedirginliğini yaşıyordu. Oh be yalnız değildim... O yaz bittiğinde ve ben üniversite son sınıfa geçtiğimde, mezun olduktan sonra Amerika'da iş hayatına atılırsam hiç de mutlu olmayacağımı anladım. Amerika'da onlarca arkadaşım vardı ve o güne kadar hiçbiriyle masaya oturup beraber bir iş yapabilme hayalini kurabilecek samimiyeti yakalayamamıştım. Üstelik kurumsal bir iş hayatına sürüklenmek en büyük korkularımdandı. Babamı senede 1 kez görüyordum, ablamın 2 çocuğu olmuştu ve ikisiyle de doğumlarından aylar sonra tanışabilmiştim. Çok yüksek ihtimalle birkaç sene sonra metabolizmam yavaşlamaya başlayacaktı ve Amerika'daki yemekleri yemeye devam edersem obez olma yolunda ilerleyecektim. Annem de \"görevimi tamamladım, çocuğum üniversiteyi bitiriyor, artık büyüdü\" fikrine alışmış, Türkiye'ye dönme planları yapıyordu. Amerika'da kalmak için tek bir sebep bile bulamayacak noktaya gelmiştim. \"Ben Türkiye'ye dönüyorum\" dedim herkese. Amerika'daki çevremin \"ama sen karakterini şekillendiren en önemli yıllarını Amerikan kültürü içinde yaşadın, Türkiye'deki kültüre tekrar nasıl adapte olacaksın\" ve Türkiye'deki çevremin \"ne yapacan lan Türkiye'ye dönüp, burada hiçbir şey yok\" baskısı arasında bir noktada mezun oldum, diplomamı aldıktan birkaç hafta sonra Türkiye'ye yerleştim. Hayatımda gösterdiğim belki de göstereceğim en büyük kararlılıktı ve bugüne kadar 1 gün bile \"acaba dönmese miydim?\" şüphesi içinde olmadım. Deli olduğumu düşünüyor olabilirsiniz. Yukarıda bahsettiğim o ideal, özgür yaşantı var ya? O dünyanın neresinde olursanız olun, sizi çok özgür bırakan anne babanız bile olsa öğrencilikle birlikte büyük ölçüde sona eriyor. Çünkü belli bir yaştan sonra, eğitimimizin bittiği ve hayat kaygılarımızın başladığı noktada, \"özgürlük\" kavramımız aslında hayalimizdeki işi yapabilmek, istediğimiz evi veya arabayı alabilmek için yeterince para kazanmak ve aşık olduğumuz insanla evlenip aile kurmak gibi şeylere dönüşüyor. İçinde olduğumuz, olmak zorunda olduğumuz bu sisteme, hatta evlilik kavramına karşı olsam bile acı ama gerçek, sistem bu. Öğrenciyken ütü masasını yemek yemek için kullanmakla, odamızı pis bırakmakla ve anne babamızla anlamsız tartışmalar içine girmekle meşgulken bu sistem gözümüze pek batmasa da 30 yaşına geldiğimizde bambaşka bir boyuta gelebiliyor. Yani demek istediğim şu ki, Amerika öğrenci hayatı yaşamak için çok ideal bir ülke olsa da, 30 yaşında hayatın gerçekleriyle yüzleşirken aynı beklentileri karşılayamayabiliyor, en azından benim için öyle. Henüz 30 yaşıma gelmesem de Amerika'da geçirdiğim 8 sene, gözlemlediğim şeyler ve Matrix'deki kahin gibi ileriyi öngörebilmiş olmam Amerika'nın hayatımın geri kalanında neden benim beklentilerimi karşılamayacağını anlamama yetti. Beni en çok şaşırtan şeylerden biriyle başlayalım. Amerika'da 17-18 yaşlarında liseyi bitirdiğinizde önünüzde iki seçenek var; ya oturduğunuz eyalette ya da diğer 49 eyaletten birinde üniversiteye gideceksiniz. İnsanların büyük bir çoğunluğu da bu noktada ailesinden uzakta olmak, daha özgür kalabilmek, kampüs hayatını yaşayabilmek için başka eyaletleri tercih ediyor. Şükran günü, Noel, sömestr tatili gibi zamanlar dışında da ailelerini pek görmüyor. Bu noktada zaten aileden bağımsız yaşamaya alışıyorlar. Mezun olduktan sonra aile evine dönmek Amerika'da en çok garipsenen şeylerden biri. Çünkü o noktada aileler, çocuklarının kendi evlerinde oturması, işe girmesi, hatta evlilik potansiyeli olan bir ilişkisi olmasını bekliyor. 18 yaşında evi terk ediyorsunuz ya, o odanızı unutun... Tatillerde eve geri gidildiği için odanızı hemen bir hobi odasına çeviremeseler de, ailelerin büyük bir çoğunluğu çocukları üniversiteye başladığı gün hayatlarını kendilerine göre şekillendirmeye başlıyor. Oldu da mezun olduktan sonra iş bulamadınız, ya da okulda bir şeyler ters gitti, tam bir \"hayal kırıklığına\" dönüştünüz ve ailenizle yaşamak durumunda kaldınız... O zaman da birçok aile çocuklarından kira alma beklentisine giriyor. Çocuklarının eğitim masraflarını karşılayan aileler zaten çoğunlukla çocuklara hayatı zindan ediyor. Ama bir de eğitim masrafını kendi karşılaması gereken öğrenci kesimi var, ki bu diğer kesime göre daha fazla bile denilebilir. 2015 yılında üniversiteden mezun olanların eğitim kredisi borcu ortalama 35.000 dolar ve bu para mezun olduktan sonra her yıl faiz görüyor. Mezunlar hem iş bulma hem de uzun bir süre bu parayı ödeme kaygısıyla öylece kalakalıyor. Özetle Amerika'daki sistem, aileden uzak, bireysel kalmak üzerine kurulu. Amerika'daki \"bireyselcilik\" sisteminin ana kaynaklarından biri de bu.. Yani özetle size zorla 3 tabak yemek yediren bir anne, birkaç gün aramadınız diye trip atan bir baba yok.. Yukarıda bahsettiğim \"eve dönme olayı\" aslında son yıllarda biraz daha yaygınlaşmaya başladı. Çünkü dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olarak benimsenen Amerika aslında uzun süredir krizde. Biz de öyle... Dünyadaki birçok ülke de öyle... İnsanların işsiz kaldığı, mortgage ödeyemedikleri için evlerine haciz konulduğu, etkilerinin ülke çapında birçok sektörde hissedildiği türden bir ekonomik krizden bahsediyorum. Amerika'da mezun olduktan sonra insanların önüne onlarca \"fırsat\" çıkıyormuş gibi bir algı var. Fakat bunu bir kez daha değerlendirmek gerek, çünkü bu dizilerdeki McDonalds'da çalışma temalı espriler boş yere çıkmadı. Benimle birlikte mezun olan arkadaşlarımın çoğu üniversite 4. sınıfın başından itibaren iş aramaya başlamasına rağmen uzun süre istediği işi bulamadı. Hatta çoğu ne yapacağını bilemeyip üniversite kredi borcunun üstüne bir de yüksek lisans kredi borcu ekleyerek eğitimine devam etti. Hali hazırda yüksek lisans eğitimi olanlar \"fazla nitelikli\" oldukları için iş bulamadı. Kıdemli işi olanlar maaşları karşılanamadığı için işten atıldı, daha düşük seviyeli pozisyonlara girdi ya da garsonluk yapmaya başladı. Diyelim ki gerçekten çok donanımlı ve başarılı, firmaların iş vermek için birbiriyle kapıştığı birisiniz. Ya da girişimci birisiniz ve firmaların yatırım yapmak için sıraya girdiği dahice bir fikriniz var. Harika, önünüzde muhtemelen çok güzel ve iyi para kazandıracak bir kariyeriniz olacak. İnsanların kıskançlıktan ikiye ayrılacağı türden bir ev, toplasanız araba parası edecek kıyafetler alabilirsiniz, hafta sonu uçağa atlayıp Vegas'ta bir penthouse kiralayıp en pahalı yerlerde yemek yiyebilirsiniz. Öncelikli sorun şu ki, eğer gerçekten çok şanslı biri değilseniz ve dahice bir fikir bulup onu milyonlara satmadıysanız muhtemelen o başarıyı devam ettirebilmek için çooook çalışmanız gerekecek. Belki akşamları, haftasonları devam eden iş saatleri... Bu sadece Amerika'da değil, dünyanın her yerinde böyle, evet. Ama Amerika'da o parayı kiminle ve nasıl harcayacaksınız? Etrafınızdaki birçok insan normal bir iş yaşantısında, evli, çocuklu olacak. Sosyalleşmenin yalnızca alkol almak üzerine kurulduğu, kafelerin erken saatte kapandığı, açık bir kafe olsa da iş çıkışı sadece sohbet etmek için bi' kahve içecek, derdinizi içtenlikle dinleyecek arkadaşların çok az olduğu bir ülkedesiniz. \"Ne varmış sosyalleşmek için alkol almakta, tam benlik\" demeyin, işin içinde olunca o öyle hayal ettiğiniz gibi bir şey olmuyor çünkü. Hani bizim haftada 3 kez arkadaşlarımızla aynı kafeye bile olsa oturduğumuz durumlar, spontane gelişen ev misafirlikleri, sıradan bir günde annemizle babamızla yediğimiz yemekler, ülkeyi kurtarmak için oturduğumuz rakı sofraları var ya? Onlar Amerika'da yok. Amerikalıların çoğu farkında olmasa da aslında çok yalnızlar.. Bence işte bu sebeplerden de bilinç altlarında üniversitede eş bulma, mezun olduktan hemen sonra evlenme ve çocuk yapma beklentisine giriyorlar. Türk insanları evlilik manyağı, Facebook'taki ilkokul arkadaşlarımız neden çıldırmış gibi patır kütür evleniyorlar diye yakınıyoruz ya... Şu anda benim yaşıtım olan evli ve çocuklu çok daha fazla Amerikalı arkadaşım var. Amerikalı insanlar var tabii yok değil, hatta Amerika'nın metropol olmayan şehirlerinin büyük bir çoğunluğu Amerika kökenli insanlar. Eğlenceli, espri anlayışı olan, haftanın 5 günü beraber çıkıp içki içtiğim, partilere gittiğim, hatta beraber seyahate çıktığım Amerikalı arkadaşlarım da oldu. Ama o insanlar kendilerini alışık oldukları kültüre ve içinde bulundukları \"bireyselcilik\" sistemine o kadar kaptırıp gidiyor ki, kontrolleri dışında \"çıkarcı\" insanlara dönüşüyorlar. Aslında dönüşüyorlar derken, belki hep öyleler ama bu sizin bir süre sonra gözünüze batmaya başlıyor. Partiye giderken gruplarına içki içmeyecek ve arabayı kullanacak birini de arıyorlar. Öğrenciyken her gününü geçirdikleri, belki aynı odayı paylaştıkları arkadaşları bir süre sonra sadece mezunlar günü ve benzeri toplantılarda karşılaşıp \"yaa üniversite günlerimiz ne eğlenceliydi, ne kadar da çok içki içiyorduk\" dedikleri insanlara dönüşüyor. Evlendiklerinde \"double date\" yani 2 çift olarak yapabilecekleri bir aktiviteleri olsun diye evli çift avına çıkıyorlar. Çocukları olduğunda da onunla oynayacak biri olsun diye çocuklu aileleri gözlerine kestiriyorlar. Kendilerinin daha iyi olduğunu ispat etmek için haftada kaç kez seks yaptıklarını, çocuklarının nasıl akıllı olduğunu etrafındakilerinin gözüne sokuyorlar. İnsanların birbiriyle rekabet etmek üzerine kurulu olduğu bir sisteme hoş geldiniz. Bireyselcilik felsefesi 101. Ülke çapında bireyselciliğin bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de bence Amerikalıların çoğunun dünyada onlardan başka bir ülke yokmuş gibi davranması. \"Allah bir sonra Melek Yargıcı bir\"in Amerika versiyonu gibi düşünün. Böyle düşündüklerini dış politikalarından hissedebiliyoruz belki ama bu durum sıradan bir Amerikalının hayatına nasıl yansıyor? Şöyle oluyor. Eğitimli olan insanların bile Türkiye'nin tam olarak nerede olduğunu bilmemesine, bilenlerin de dünya tarihinin yüzde bilmemkaçında adı geçen Osmanlı'dan bile bihaber olduğuna, tüm müslümanların terorist olduğuna inanan insanların olduğuna şaşıramaz hale geliyorsunuz. Özetle şunu demek istiyorum, bizim Türkiye'deki \"cahil insan\" algımız ile Amerika'daki cahil insan algısı farklı şeyler. Ancak bu cahillik kriterlerinin yüzde yüz örtüşmemesi, o bireylerin cahil olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye'de batılı ülkelerdeki insanların \"bizim kadar\" cahil olamayacağına dair tuhaf bir algı var. Hatta bu iş daha da ileri taşınarak, Amerika vb. ülkelerin adaletli, demokratik ve eşitlikçi ülkeler olduğuna yüzde yüz inanmaya kadar gidebiliyor. Bu noktada konudan biraz sapacak bile olsak, Amerika'nın Demoktrat ve Cumhuriyetçi partilerinin görüşleri hakkında bir takım bilgiler vererek Amerika gibi bir ülkenin halkında da bize çok da yabancı gelmeyen \"biz ve onlar\" ayrımcılığının var olduğunu örneklendirmek istiyorum. Demokratlar: Solcu, toplumsal değerlere önem veriyor, eşcinsel evliliği destekliyor, kürtajın kadınların kendi seçimi olduğuna inanıyor, büyük ölçüde idamın yasal olmaması gerektiğini düşünüyor, göçmenler için kolaylık sağlamayı hedefliyor.. Cumhuriyetçiler: Sağcı, bireyselci değerlere önem veriyor, eşcinsel evliliğe karşı çıkıyor, kürtaja karşı çıkıyor, büyük ölçüde idamın yasal olması gerektiğine inanıyor, göçmenliği engellemek ve insanları sınır dışı etmek istiyor.. Amerika'nın politikasını masaya yatıracak kadar bilgili olduğumu düşünmüyorum, sadece herhangi bir ülkeyi 2'ye ayırabilecek zıt görüşler olabildiğini göstermek için, göze çarpan birkaç örnek vermek istedim. Amerika'nın adalet sistemi hakkında da hep karışık duygular içinde oldum. Hukuk sisteminin çok fazla eleştiriye açık olduğu bir ülkede yaşarken \"derdinize ediyim\" gibi yorumların gelmesini göze alarak izninizle bu konuda birkaç örnek vererek yakınacağım. Amerika'da sırf istedikleri işe alınmadıkları için firmalara ırkçılık yaptığını öne sürerek dava açan yüzlerce insan var. Ve emin olun bunların yalnızca bir kısmı gerçekten ırkçılığa maruz kaldığı için dava açıyordur Bu konuda işler o kadar çığırından çıkmış durumda ki, x kişisinin y kişisine ırkçılık yapıp yapmadığı tespit edilemez bir duruma gelmiş halde, çünkü herkes bu işi suistimal ediyor. Bununla birlikte adalet sisteminin suistimal edildiğini gösteren onlarca örnek verilebilir. McDonalds bardağının üstüne \"sıcak içecek\" yazılmadı diye dava açan adamın şehir efsanesi haline gelmesinin bir sebebi var. Aslında bu gerçek bir olay. Arkadan biri arabanıza dokunduğunda, yaralanmasanız bile \"psikolojik travma\" yaşadığınızı öne sürerek de tazminat davası açabilirsiniz, mağazada kayıp düştüğünüzde yerin ıslak olduğuna dair bir uyarı olmadığı için de. Siz anladınız. Hatta durumu abartıp bu gibi tazminat davalarından uzun süre geçimini sağlayanlar bile oluyor. Bu kadar şey anlattım ama olur da biri bir gün bana \"8 sene Amerika'da yaşadıktan sonra neden Türkiye'ye döndün, anlatmak için 2 dakikan var\" dese durumu şöyle de özetleyebilirdim. Uzaylıların ve başka bir dünyanın var olma ihtimali kesinleşmediği, parçası olmak zorunda olduğumuz sistemler yok olmadığı sürece dünyanın her yerinde aynı kaygılarla yaşamaya mahkumuz. Ben rakı sofrasında gerektiğinde Türkiye'yi, gerektiğinde beni içinde olmamam gereken bir durumdan kurtaran dostlarımla, ailemle kalmayı tercih ettim. Evet. Konu uzaylılara kadar dayandığına göre Area 51'i anlatmaya başlamadan önce yazıya bir son vereyim. Buraya kadar okuduysanız ayrıca teşekkür ederim. Sevgiler! Yıllardır amerikalılarla takılırım bu kadar net anlatılabilirdi düşündüklerim. Yazdıklarınız eyalete göre de değişmiyor, en countryside dediğimiz yerlerdeki insanlarda aynı. Farkı bazı eyaletler/bölgelerdeki insanların daha sıcakkanlı olması o kadar. Harıl harıl trde nasıl iş kurabilirim, nası rahat yaşayabilirim, abd'ye taşınmak zorunda kalmasam keşke diye planlar yaparken, millet bana mal lan bu diye bakıyor. Doğmak-okula başlayip parti manyağı olmak-üniversitede sorority/fraternity takılıp yine parti manyağı olmak-iş bulup evlenmek-çocuk doğurmak-ölmek zincirini kırabilmişsiniz, tebrik ederim. Lakin türkiyede yavaş yavaş ufak bir amerikaya dönüşmekte. Özellikle özel sektör. Buna rağmen, ABD'de yaşamanın avantajlarını da unutmamak gerek -hoş herkese uymaz o ayrı-. Mutlu olan çok tanıdığım var. Zannedersem kişilikle alakalı. Yazdıklarınız sadece ABD için değil, bütün diğer anglosakson ülkeleri içinde geçerlidir aslında. Yazını baştan sona bir çırpıda okudum ve kafamdaki Amerika yapısını değiştirdin. Youtube'dan Can Çolpan'ı takip edip videolarını izleyerek etkilenen biri olarak beni 8 senelik deneyimin ile şaşırttın. Yurtdisinda yasayan iyi bir takipciniz olarak bu yaziyi okumaya basladigimda heyecanlandim ancak itiraf etmeliyim ki oldukca kopuk, bir neden-sonuc iliskisi icer meyen bir yazi olmus. Amerika'dan donmenizi saglayan hemen hemen her turlu neden Turkiye'de su an fazlasiyla mevcut. Uzerine asiri dindarlik, sebepsiz muhafazakarlik, tahammulsuzluk, siddet, teror, oldukca dusuk bir gsmh, gittikce degersizlesen para, olumler, patlamalar, sadece Istanbul'a ozgu belli basli problemler.. etc. listeyi oldukca uzatabilirim. Amerika gibi güçlü bir devleti yönetmek için Trump gibi bir adamı uygun gören bir toplum arasında yaşamak istemeyip Tayyip gibi bir adami bu is icin uygun goren, ustelik bir kere degil baya cok kereler, bir toplum arasinda yasamayi sevmek/istemek anlamsiz geldi. Niyetim kararinizi yargilamak degil lutfen yanlis anlamayin, kaldi ki ben senelerdir insanlarin neden Amerika'da yasamak istedigini asla anlamamisimdir. Sadece sizin Turkiye kiyaslamaniz pek bir alternatif geldi ve altinda yatan sebep daha cok 'comfortably numb' denilen duruma uygun gibi. Betul hanima katilmamak elde degil. Idil'in yazisi sebep sonuc iliskisi disinda bilgi vermek, Amerika gozlemini anlatmak yonunde olmus. Bu acidan cok da guzel olmus. Harika bir yazı olmuş. Ben ABD'ye hiç gitmedim ancak Amerika kıtasına, genel anlamda dünya tarihine ve sosyal bilimlere ilgi duyan biriyim. ABD'de yaşama hayallari kuran bir çok arkadaşımla tartışmışımdır buna benzer konularda. Çünkü sosyal devletin olmadığı, bireyci ve sürekli diken üzerinde durduğunuz bir ülkede yaşamak için can atmak her zaman mantıksız gelmiştir bana. Yazıda sağlık sistemini vs. de görmek isterdim. Çünkü Amerikan sisteminin insana ve bireye bakışını çok iyi özetliyor bence. Keza eğitim sistemide kazıdıkça bir çok malzeme içeriyor bu konu hakkında. Elinize sağlık. Yazınız ABD'de yaşamm hakkında gerçekten önemli fikirler veriyor. Ama dönme nedenleriniz maalesef beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Düşünün ki Türkiye'de insanlar ekonomiyi geleceğini değil can güvenliğini düşünür hale geldi. Genelde cok yorum birakan bir okuyucunuz degilim, ama cok guzel yaziyorsunuz, hep yazin keyifle okuyalim! Buna İdil cevap vermesin ben cevap vereyim, dayanamayacağım çünkü 🙂 Öncelikle yorumların kontrol altından geçerek yayınlanmasını \"cesur olmamak\" şeklinde adlandırmanız bayağı enteresan, internet ortamındayız, buraya neler yazılabilme ihtimalini olduğunu, kimlerin kimlerin ulaşabildiğini tahmin ediyorsunuzdur, o sebeple yorumlar kontrolden geçiyor. İdil'in Amerika'da gayet aktif bir sosyal hayatı, aşık olduğu ve aylarını geçirdiği sevdikleri, halen görüştüğü onlarca dostu oldu. Eminim ki ona da ellerinde çiçekler, kapısında sırılsıklam insanlar falan da denk gelmiştir merak etmeyin dışlanmadı yani, sağolun çok düşünceli olduğunuz için. Eminim İdil \"insanların kişisel görüşlerine saygı göstermeyi\" de büyük ölçüde Amerika'da öğrenmiştir, oranın artılarından biri daha, gördüğümüz üzere Türk insanında pek öyle bir şey yok çünkü. Kişisel yorumlarını yazan birine \"cnm sni dışlamşlr...\" falan yazabiliyoruz, öyle huylarımız var. Normal koşullarda \"benim yaşantım şu şekildeydi, o açıdan da yaklaşmak gerek\" şeklinde ifade edeceğiniz bir yorumu burada görmekten mutluluk duyardık, ancak şu pek olmamış sanki. Hoşçakalın, bir daha hiçbir yorumunuzu burada yayınlamayacağımızı da ekleyeyim, boşuna emek harcamazsınız en azından. Aradığı erkekte her tür özellik olsun, zengin olsun, saf olsun diyen kezolar gibi bir yorum gelmiş arkasından da elitist yaşıyoruz bak tarzında hayatını anlatmış. Site ilgilisinin sana yaptıği yorum gibi bu bir özel hayattır, kişiden kişiye farklılık gösterir ki dediğiniz gibi sexy kızlar varken Türk kızına kim bakar Amerika'daki değil mi ne de olsa bizim genlerimiz kötü! Hayatın gerçeklerinden uzak bir yorum olmuş. Umarım hayatının yerine hayallerini anlamamışsınızdır. Yazınızı annenizin önerisi üzerine zevkle okudum. Gerçekleri çok güzel bir şekilde dile getirmişsiniz. Kutlarım, sevgiler. Gerçek anlamda takip ettiğim tek blogun yazarlarından biri olarak aynı yollardan geçmiş olmamız size olan sevgi ve hayranlık seviyemi bir üst seviyeye taşıdı. 🙂 Hem sevdiğiniz işi yapabilme cesaretini bulduğunuz hem de bunu en yakın arkadaşınızla birlikte yapabildiğiniz için çok şanslınız. Ama şans insanı bir durağa kadar götürüyor sonraki duraklar için çalışmak üretmek şart ve sizler bunu da başarıyorsunuz. Tebrikler. Samimiyetiniz ve tatlılığınızla hiç tanışmadığım kız kardeşlerim gibisiniz. Amerikadan döneli 8 yıl oldu ve bir kere bile keşke demedim. Burada ne yaşanırsa yaşansın hatta gündeme bakınca her geçen gün insanın kaçası gelse de, DNA larımızda var olan samimiyet ve sosyal alışkanlıklarımızın olmadığı diyarlarda o tarifsiz eksiklik heran bizimle. Açıklamak kolay değil haklısın yaşayan bilir. Tek bildiğim yaşanacak iyi ya da kötü her deneyim ailenin ve gerçek dostların yanında daha anlamlı. Yazınızı oldukça etkileyici buldum. Oldukça da yakın zamanlı bir yazı. Güncel yorum bulmak oldukça zor oluyor. Ben hala Amerika tercihinde ısrar edenlerdenim. Bunun başlıca sebebi ise, 6 yaşındaki oğlumun, 13 yaşına kadar, eziyet haline getirilmiş, ezbere dayalı bir eğitim sisteminde okutmak istememem. Bir şeyleri erkenden yapma gereği, bizim kültürümüzün en problemli tarafı bence. Ne için koşturuyoruz? Türkiye'de teok sonucunu bekleyen, hangi liseye gidebileceğinin stresini çeken binlerce 13, 14 yaşlarında çocuk var. Bu zulüm neden? Oyun oynaması gereken çocuklar, özellikle İstanbul'da, Ipad ve dersleri arasında sıkışmış durumda. Çünkü, anne ve babalarının onlara zaman ayıramadığı durumlarda, sokağa bırakamamak gibi çekinceleri var günümüz Türkiye'sinde. Senin belirttiğin, Amerika'da üniversite sonrası hayat mücadelesi ve yarışı, Türkiye'de ilk okul birinci sınıfta başlıyor. Daha önemli bir konu ise, senin ismini bile bilmediklerini söylediğin Türkiye'mizin, doğal olarak dilini de kimsecikler bilemiyor. Bunun doğal sonucu olarak, benim oğlum üç yaşından beri ingilizce eğitimi almak zorunda kalıyor. Çünkü Türkiye'de de yaşasan, iş bulmak istediğinde Türkçe'nin hiç bir önemi kalmadı ne yazık ki. İkici, üçüncü, beşinci dil daha önemli. Ben 4 sene askeri lise okuduktan sonra, Harbiye'yi bırakıp sivil üniversiteye gittim. Üniversite bittikten sonra da 7 ay askerlik yaptım. Asteğmen olmak istemediğin taktirde, senin entellektüel seviyeni anlama şansı olmayan, anlamadığı gibi, buna karşı eziklik hissedip seni tahrik etmeyi görev bilen varlıkların cennetidir askerlik. Eski asaletinden eser kalmamış, üniforma giyen subayların bile grurlanamadıkları bir hal almıştır askerlik. Fakirin şehit olduğu, zenginin gitmek zorunda bile olmadığı bir yerdir askerlik. Mustafa Kemal Atatürk ismiyle anılan muhterem kişinin, Anıtkabir'den akan göz yaşlarıdır askerlik. Türkiye'nin durumu belli. Sosyolojik açıdan, statüler arasında, önemli boşluklar oluştu. Ara kademeler gün geçtikçe azalıyor. Zengin ile fakir, dağ ile denizin dibi konumuna geldi artık. Ülkemizde bulunan 15 yaş altı Suriyeli çocuk sayısı 1.500.000 ve bu çocuklardan sadece 500.000 adedinin okuyabildiği düşünülüyor. Karamsar olmak istemem ama ben o kadar olduğunu da düşünmüyorum. Bu boy boy resimlerin cahil halktaki yansıması doğal olarak ne oluyor? Karın, çocuğun yanında iken, yere çöp attı diye uyardığın, iğrenç bir varlığın sana silah çekmesi ve oradan nasıl kaçtığını bilememen oluyor. Yani yere çöp atarken uyarılmanın hesabını silahla kesen insanların arasındayız artık. Bu anlattığımı daha çok yeni iki gün önce, ben yaşadım. İnanmak dahi istemiyorum. Daha bir sürü şey yazmak istiyorum. Ancak yazmayacağım. Bunları yazmamın sebebi ise, sizi ülkemde kalmak adına çok optimist buldum. Bu iyimserliğiniz ile anlattıklarıma değerli yorumlarınızı bekliyorum. Ülkemde kalmak istiyorum. Ama artık yeterli sebep bulamıyorum. Sevgili İdil, Amerika ile ilgili planlar yaparken yazınızı okudum ve duvara toslamış gibi oldum. 🙂 Aramızda yaş farkı olduğunun farkına vardım ve aynı pencereden bakmadığımızı anladım. 44 yaşında iş aradınız mı? Arayamazsınız çünkü sizin için daha 15 sene var en az. 🙂 İş ilanları kriterlerinden biri : 35 yaşını aşmamış olmak. Ne yapayım öleyim mi bundan sonra? Irkçılık mı demiştiniz? Alın size ırkçılık. 20 senedir yazılım yapıyorum ve İK'ya projelerimi gönderdiğimde \"bilginiz var ama eğitiminiz yok.\" cevabı alıyorum. Neden? İşletme mezunuyum. O zaman diyorum ki; siz de IPhone ya da Windows kullanmayın, CEO larının bilgisi var ama eğitimleri yok. Bilgiye verilen değer. Organik Hoşaf'ı söylemiyorum bile. Yani Sevgili İdil, bir sor bin ahh işit olayı tam da bu. Biz Amerika'yı 10-15 sene geriden takip ediyoruz zaten. Bir gün anlattığın noktalara gelinecek zaten. %50 içindeyiz durumun. Kendi ülkemde 2. sınıf vatandaş yerine koyulmak konuyor. En azından asıl amacı para olan bir ülkede ben de bu amaç uğruna geçirmeye denerim. Çünkü bilirim ki çalışana her zaman para var. Türkiye'deki gibi İŞKUR ile anlaşma yapıp işe girenleri 3 ayda bir işten çıkartmazlar. Varsın kendi ülkemin kaybolan değerlerini daha fazla görmeyeyim, varsın Amerika'da ikinci sınıf vatandaş olayım. Harika bir yazı yazmışsın... Muhteşem tespitlerin var ve öncelikle emeğine sağlık. Hem işi gereği gezen hem de turist gibi gezmeyi seven ABD Norveç ve Avusturya Almanya dahil kısa süre de uzun süre de yaşamış yıllardır alman kökenli iskandinav kökenli ve anglosakson kökenli turistleri gezdiren bir turist rehberiyim. -Keşke ülkemizde imkanlar olsaydı da buralara hiç gelmek zorunda kalmasaydık. Hatta bugün bile dönebilseydik. Ancak sanırım sen bu imkanları ve standartlarını sağlayabildiğin için bu kararı vermekte çok zorlanmadın düşüncesindeyim. Esas itibarı ile davulun sesi uzaktan çok hoş geliyor. ABD Avrupa hayali ile yaşayan insanlar her yerin kendine has mentalitesi ve yaşam koşulları ile bedelini ödemek zorunda olduğunun bilincinde değil. Nasıl ki TR de yaşamanın bir bedeli varsa oralarda da yaşamanın bir bedeli olması. Misal ben Norveçte yaşadım kısa bir süre ve artık o kadar çok bunalmıştım ki bi gece öylesine internette Seksenler dizisini seyrederken bi lahmacun yeme sahneleri vardı içimin yağları erimişti isyan etmiştim orda olduğuma. Meseleyi elbette bi lahmacunla anlatmak niyetinde değilim ancak Antalya gibi Allahın lütfu bir doğa deniz dağ tarih dolu bir yerde yaşarken gidip Norveç gibi dünyanın refah seviyesi belki en yüksek en eğitimli en demokrat en huzurlu ülkesinde bile toros dağları rüyama girdiyse bu vatan hasretinin ne demek olduğuna dair bir fikir verebilir. Ve bu istisnasız herkes için geçerlidir. Ben Antalyada yaşıyorum norveççe dil eğitimi için kısa süreliğine geldim dediğimde herkesin tek söylediği gözlerinin parladığı aaah ne kadar şanslısın demesiydi.. ve gıpta ile bakıyorlardı bana. Çünkü o çok uzuuuun kış gecelerinde güneşin sabah 10 da biraz gri renk gözüktüğü öğleden sonra 3 de kaybolduğu bir iklime aralık ayında balkonda zeytinli beyaz peynirli kahvaltı yapılabilen güneşin pırıl pırıl parladığı bir iklimden gelmiştim. Söylemeye çalıştığım... elbette ekonomik belli bir standardınız varsa ve TR de iyi bir yerde yaşıyorsanız iyi bir sosyal çevreniz ve imkanlarınız varsa ABD de Beverly Hillsde bile yaşasanız sizi tatmin etmez edemez. Çünkü oradaki hayat da öyle sanıldığı gibi böyle bi elin yağda bir elin balda bir hayat değil. İnsan ilişkileri bizden çok farklı çalışma hayatı çok çok farklı. TR herşeyiyle bir cennet değil elbet... çok handikapları da var çok zorluklar da var. Ama herkesin önceliği farklı. Standartları ve durumu farklı ve ihtiyaçları farklı o yüzden herkesin farklı farklı öncelikleri var. Benim oğlum bu yıl üniversiteyi kazandı ve İstanbulda okuyacak. Ailecek ABD Avrupa Asya çok gezdik gezdirdik anne baba olarak çalışan ve üretken bir aileyiz ve çok şükür imkanlarımız vardı. Bize diyor ki zamanında Kanadaya yerleşecekmişsiniz sonra vazgeçeçmişsiniz ne akla hizmet burda kaldınız diyor. Ben master için oraya buraya gideceğim. Oğlum diyoruz... Şu anda bizi anlaman mümkün değil. Sen hep bizle öyle tatlı tatlı gezdin... Hiç oralarda yaşamadın.. O yüzden sana herşey böyle tozpembe geliyor. Hele sen bi büyü git oralarda yaşa da bak toros dağları senin de rüyana girecek mi girmeyecek mi göreceğiz. Bi de özellikle gitmeni istiyoruz ki tüm eksikliklerine rağmen TR nin aslında ne kadar özel bir ülke olduğunu anlayacaksın zamanla. Sonra kendi tercihini yaparsın orda mı burda mı yaşarsın hayat senin hayatın. 12 Ağustos Kanada'daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum. Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir sürü geyik gördüm. Çok güzeller. Yeryüzündeki en güzel hayvanlar. Burası resmen bir cennet. Kanada'yı çok ama çok sevdim. Dün gece kar yağdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece saat kurup kalktım. Tıpkı kartpostal gibi. Dışarı çıktık merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadık. Kar temizleme makinesi gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Yorulduk ama çok eğlendik. Dün gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum ama kar da bazen sıkıcı oluyor. Yine de, iyi ki gelmişim buraya diyorum. Dün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruluyor insan epeyce. Boktan kar dün gece yine yağdı! Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı, belim tutuldu. Kar temizleme makinesi ben garajın önünü kürekle temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendi. Pezevengin evladı! Allahın belası kar dün gece yine yağdı. İnanılır gibi değil. Durmaz mı hiç ulan bu ? Kar temizleme makinesinin son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için resmen eve hapsoldum. Hiçbir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi! Yuh! Ana............ yağ bari! Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim, yiyecek filan aldım. Dönüşte bir geyik arabamın önüne atladı. Arabamda 3000 dolarlık hasar var. Bu pis hayvanların hepsini gebertmek lazım. Türkiye'ye kesin dönüş yaptım. İzmir'e bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S.... Kanada'yı da, karı da, geyikleri de. Yazıyı okurken zihnimde; \"ne kadar da çok kelime\" diye bir şey belirdi. İnsan kelimelerle düşünürmüş, belki de ondan- bilemiyorum. Bu anlamda sahip olduklarin ve bunu bu kadar! şeffaflıkla dile getirmen beni etkiledi. Fikirlerinin altinda birçok gözlem ve sorgulamanın olduğu çok belli. Nazanteyzeyle temel fark bu belki de:) Yazının sonunda kendimi; yazının başında söylediğin temmennivari cümlelere tamamen inanır buldum. Başarının tanımı zordur derler ama bence bir yazar/blogger için bu bir başarı olabilir. Kelimelerin bol olsun demiyorum. Ayak izlerini görebiliyorum çünkü. Bir dahaki İzmir seyahatinizde bir şeyler içip sohbet edelim isterim. Sosyallik yönünden Türkiye, Amerika'ya bin basar. Bu yüzden Türkiye'ye dönüş kararı aldıysanız birşey diyemem haklısınız. Ancak diğer bahsettiğiniz şeyler çok ıvı zıvı şeyler. Tr'ye dönülmeye değer şeyler değil yani. İş hayatına atılmadan Türkiye'ye dönmenize çok şaşırdım örneğin. Burada iş ortamındaki profesyonelliği ben Türkiye'de görmemiştim. Sadece üniversite okuyup Türkiye'ye dönmeniz bence yanlışmış. Keşke USA'da biraz çalışıp ondan sonra dönüş kararı alsaymışsınız. Vay be, yaziya yeni basladim ilk paragraflarinda dayanamayarak yorum yapmak icin atladım... inanilmaz guzel tesbitler, aynen aynen diyerek buradaki yaşamın yavanlıği icinde su gunlerde bir ic cekiş içindeyim... Ustelik daha iki yil oldu, Ne kadar yasayacagim burada, dusunmesi bile korkutucu. Yaziyi bitirince tekrar fikir beyani yapacagim. Sevgili idil, öncelikle bu içten samimi durust yaklasimin icin seni tebrik etmek istiyorum.. objektif bir yazi yazmissin benim kanaatime gore. Bu kisisel paylasimini dikkatle ve detaylica okudum. Soyleyecek cok daha fazla sozun var idil, yaziyi kisa bitirmissin, benim gozlemledigim ve hissettigim senin daha paylasacak daha cok izlenimin olmus, konular arasinda derinliklerden baska konulara ansizin gecmen bende bu izlenimi birakti. Keske daha detayli bir calismayi bizlerle yine paylassan lakin su an sanirim Türkiye de hayat gailesi ile ugrasmaktasin... Ben Amerika 'ya geleli iki yil oluyor,, esim bir Amerikan. Iki yilda gozlemledigim paylasabilecegim o kadar cok sey var ki, hangisini objektif bir bakis acisi ile paylasayim diye dusunmek, beni paylasmaktan vazgeciriyor dogrusu. Kalemine saglik, yazinin pek cok yerinde ' işte bu! , hakikaten oyle, ah ki ne ah.. \" dedigim cumle sayisini bilmiyorum. Tabi benim kisisel yasamim dogrultusunda dindar yasami kapsayan bir tarafim var, bu manevi doyumumun Amerika hayatindaki parcasi da apayri bir hikaye olusturur. Zaman ne gosterir bilinmez, fakat, burada yasayip mutlulugu yakalamis tum vatandaslarimiza sonsuz saygilar.. Istanbul, sen bir ömre bedelsin. Vatanım, sen herşeysin, yetimin, yoksulun evisin. Anadolu, sen mutluluğun, sevginin, ailenin, huzurun kendisisin. Yüce Allah, memleketimizi ve bagimsizligimizi sonsuza kadar korusun. Vatanimiza hizmet eden, etmis her kim ise hepsinin ruhlari şad olsun. Bana da eninde sonunda yuvama dönmeyi nasip etsin. Merhaba, öncelikle düşüncenize sağlık, aydınlatıcı bir yazı olmuş. Yazınızı ve yorumların tümünü okuduktan sonra nerede daha mutlu olduğunun kişinin önceliklerine bağlı olduğu şeklinde bir çıkarımım oldu. Hepimizin hayat algısı, beklentileri ve sahip oldukları farklı. Dolayısıyla Türkiye'de kalmak veya Amerikan rüyasının peşinden gitmeye karar vermek tamamen bireysel bir konu. Demek istediğim bunu doğru-yanlış, iyi-kötü şeklinde keskin şekilde nitelendiremiyoruz. Doğaldır ki insanların büyük bir çoğunluğu doğup büyüdükleri ülkede hatta şehirde yaşantılarını sürdürüp, tabiri caizse hayatı bildikleri, öğrendikleri gibi yaşamak ister fakat bunun çoğu zaman ne yazıkki mümkün olmadığını, ülkemizdeki iç göçün ne kadar fazla olduğundan anlayabiliriz. Bu durum \"Doğduğun yer değil doyduğun yer\" sözünü destekler niteliktedir. Maslow'un ihtiyaç hiyerarşisinde de fizyolojik ihtiyaçlar ilk sırada yer alırken, ait olma ve sevgi ihtiyacı 3. sırada yer almaktadır. İnsanoğlu bu ihtiyaçlarını sırayla karşılamak durumundadır. Dolayısıyla bu ülkede para kazanıp karnını doyuramayan bir kişi için memleketi ve dostları henüz gözünde değildir, çünkü sıra ona gelmemiştir. Türkiye'de ekmek bulamayan kişi X ülkede iş bulup karnını doyurduktan sonra vatanım diye sızlanmaya başlar. Gelgelelim geri döndüğü durumda da tekrar başa saracağını, aynı sıkıntılarla yine karşılaşacağını unutmuş gibidir. Özetle tam olarak maddi ve manevi tatmini elde edip, mutlu olmak çoğu zaman zordur. Bir tarafınızın eksik kalması, zorlanmanız, yadırgamanız doğal fakat gitmek ya da kalmak konusunda kararsız kalan okuyuculara tavsiyem, konuya duygusal değil mantık çerçevesinde yaklaşarak, hayatın gerçeklerini algılayıp kabullenmiş bir zihinle karar vererek yola çıkmaları veya kalmaları yönündedir. Mutlu günler dilerim.. Hayat ve geçim her yerde zordur, zengin değilsen. Eğer sen trde bi bok değilsen avrupada veya amerikadada pi poh olmazsın. Türkiyedeki şartlar 80-90 larda çok daha zordu. bir günde paranın değeri toz olup uçan bir ülkeden şimdi cep telefonundan tut ihalar üreten ülkeyiz. Geçmişi unutmayalım kardeşler. Yılık ortalama hane geliri 22-23000usd olan ülkeyiz. bazı insanlar düşünüyorki çöpçüler bile amerikada 30 bin dolar kazanıyor... Evet o kadar kazanıyordur ama her şeyde ona göre daha pahalı. Domates in kilosu 5 dolar, örnek. kapitalizm öğle bir sistem ki 30 bin veya büyük şehirlerde 60-70 bin dolar la bile birikim yapamazsın. Şunu peşinen söyleyim. Eğer sen istanbulda çalışmak istiyorsan senin işin hazır. ABD de yaklaşık 15 yıl kaldım. Ve her yıl yazın buraya geldiğimde İstanbulun ve türkiyenin ne kadar geliştiğine dışardan şahit oldum. 90larda New York a taşınmıştım. Yani söylemek istediğim kısacası aslında bugünkü gençlerin yurt dışında veya memlekette kalma meselesi bir kültür, din, ve prensip TERCİHİDİR... ben kendi memleketimi tercih ettim bu yukardaki hanfendi gibi. Idil bunu bi kadar kısa zamanda gözlemledim. BEN GURBAN OLAM CADDELERE ATILMIŞ MASA SANDALYE SICACIK SOHBET ORTAMLARINDA ICILEN 1 FINCAN KAHVE KEYFI VE SEVDIKLERINLE HARCANAN SATIN ALINAMAYACAK ZAMAN GIBI DEGERLI BIRSEY... burada bulmaniz neredeyse imkansiz. Helede duygusal bir karaktere sahipseniz oturun oturduğunuz yerde! Unutmayın herşey para pul demek değil, paranın olması kadar olmamasıda doğal birşey, kabul edin. Ben burada 20 senedır yaşayan insanlar gördüm,40 -45 yaşında bayan arkadaşlarım oldu. Dedim nerde aile kavramı nerde sofra nerde misafirperver insanlar nerde samimi ülkem insanı, öyle bariz ortada ki herşey! Hayata 1 kez geliyorsunuz nasıl ve kimlerle geçsin istersiniz. eskidenmis fırsatlar ülkesi şimdi bi esprisi yok. Abartmayin gözünüzde illaki anlamak için yaşamak gerekmiyor :)Sevgiler herkese. Ağzınıza yüreğinize sağlik keyifle okudum. Arada da olsa İngiltereye gitmiş olan bir kişi olarak hepsine katılıyorum. Sevgiler. Amerika'da yaşayan biri olarak her satırına katılıyorum ve umuyorum ki bir gün ben de ülkeme, aileme ve dostlarıma kavuşurum. Hasretle gecmezki.. Bu gunlerde acayip yanliz hissediyorum kendimi, bir ara korkunc depresyona girdim. Ama uzaktaki yakinlarima anlatamiyorum. Yazınızı düşüncelerinize katılarak okudum geri dönüp Türkiye'de yaşamınıza devam etmeniz bence çok doğru bir karar olmuş ben bunu yapamadım hayatım hep özlemlerle geçti istanbulda küçük bir dairem ve samimi birkaç arkadaşım var ama anacığımda babişkomda artık bu dünyada değiller onlarsız hiç birşey aynı değil artık ziyarete geldiğim zaman Turkiyedeki insanlarında gün geçtikçe amerikalı insanlar gibi çıkarcı bireysel kişiliklere döndüklerini gördüm o yüzden biraz orda biraz burda yaşamımın geri kalan kısmını geçirmeye çalışacağım! Ben de 7 senedir ABD'de yasayan birisi olarak yazinizi buyuk bir zevkle okudum. ABD'de surekli insanlari borclandirma ustunu bir yapi var ogrencilikten basliyor. Saglik sistemine hic bir guvenim yok sizi adeta $ olarak goruyor doktorlar, sigortaniz yoksa zaten yandiniz. Bu sene sonunda Turkiye'ye kesin donus yapiyorum ordaki \"delimisin\" diye soranlara sizin yazinizi paylasicam cunku ben anlatsam da anlamiyorlar. Turkiye'de olup boyle dusunenlere de hak veriyorum, ulkemizin guzelliklerinin o ulkenin icindeyken fark edilmesi pek mumkun degil hep olumsuz yonlerini elestiriyoruz ve yurtdisina bir gitsek her sey harika olacak saniyoruz. Turkiye'de ailesini gecinderemeyecek durumda olanlari tenzih ediyorum, tabi ki daha iyi imkanlari aramak zorundasiniz bu bir mecburiyet. Ama hali vakti yerinde, zengilkten bahsetmiyorum iyi bir isi olan, bir ev ve araba alabilcek ve tatile cikabilcek durumda olanlar lutfen bu kararinizi iyice gozden gecirin. Evet 17k$'a sifir araba alabiliyorsunuz veya hayalinizin arabasini ama inanin bu mutluluk getirmiyor, bir ay sonra sadece sizi A noktasindan B noktasina goturen bir arac haline geliyor. O gordugunuz kocaman evler, 30 sene mortgage odeyip rahatca alabileceginiz, icinde sevdikleriniz olmadan multuluk vermiyor. Ben bir beyaz yaka olarak gordugum su dunyanin neresine giderseniz gidin, alacaginiz bir ev bir araba ve bir de yazlik, ulkelere gore bunlarin kalitesi buyuklugu degisiyor sadece, abd'de maasli calisip zengin olacaginizi sanmayin. Kendi isinizi yapiyorsaniz girisimciyseniz bir sey diyemem. Ben herzaman geri donerim diyordum ama burdaki yanlizligi yasadiktan ve bireysellligi gordukten sonra bugunku kurlara gore cok daha dusuk maas alacak olmama ragmen, Turkiye'de yasamayi tercih ediyorum. Burda kaldikca donmek de zorlasiyor cunku, dur biraz calisiyim ogrenci vizesiyle yok sonra isci vizesi aliyim, yesil kart, vatandaslik derken 10-15 sene gecmis oluyor. Siz buradayken hayat akiyor, sevdiklerinizin mutlu ve kotu gunlerinde yaninda olamiyorsunuz. Turk insanin sicakligi ictenligi dostlugu hic bir yerde yok. Sunu da belirtiyim Turkiye cok iyi bir ulke oldugu icin donmuyorum, dogdugum beni ben yapan yer oldugu ailem oldugu icin donuyorum. Herseye ragmen iyisiyle kotusuyle asigim ulkeme. Hani bir kiza asik olursun bu kiz guzel degil iyi birisi degil der arkadaslarin ama umrunda olmaz iyisiyle kotusuyle sadece asiksindir. Italyan olsam Italya'ya, Rus olsam Rusya'ya, Alman olsam almanya'ya donerdim. Sadece bizden iyi ulkeleri gorup niye Turkiye'de dogdum diyenler var ama dunya'da 185 ulke var ve Turkiye bunlar icerisinde ilk 15-20 arasinda her kriterde. Ulkesine donmek isteyip donemeyen bir cok milletden arkadasim oldu burda sartlarini gorup ulkemizin bugunku haline bile sukur ettim. Ulkede su kotu bu kotu diyenlere tesekkur ederim hepsini takip ediyorum, bizim ulkemiz onlari da cekicez napalim, en azindan sevdigim insanlarla beraberken zorluklara katlanmak daha kolay olacak. yazacak sey okadar cok ki ama neyse cok da uzatmayim. Ama gitmek isteyen arkadaslar da gelsin denesin ama ben giderim de bidaha donmem demeyin, hic bir milliyetci duygusu olmayan asla donmem diyen arkadaslarim bile donmeyi dusunuyor ama cesaret edemiyorlar. Burda sikisip kaldilar ne burda mutlular ne orda mutlu olcaklarini dusunuyorlar. ABD'de yasayip da samimi olarak hic bir zaman TR'ye donmeyi dusunmedim diyen bir Turk tanimadim yasi ne olursa olsun. Öncelikle sizin dönüş istemenizi, ilişkilerin samimi gelmeyişini ve trump gibi bir budalayı seçmiş olmalarının, kültür seviyelerini göstermesini kabul ediyorum. Ancak ben buradan yurt dışına gitmeyi ve orada YAŞAMAYI düşünen bütün kardeşlerime ve arkadaşlarımı tek bir şey söylemek istiyorum. Yurt dışında yaşamak KARARLILIK ve DUYGUSUZLUK ister. Bu özellikler dışında hisler ve ütopik hayaller ile çıkacağınız yurt dışı maceranız hüsranla biter. -Dil problemi -Oturma ve çalışma izni süresiz, vatandaşlık almak zor -Özlem -Çok çok çooook vasıfsız işler ve uzun çalışma süreleri en az ilk 4 yıl için.... Dini inancınız İslam ise zaten unutun gitsin. İdil Hanım yazınızı az önce okudum ve diyebilirim ki \" Kitabın tam ortasından yazıp \" duygularıma tercüman olmuşsunuz. Perşembe günü döndüm; yüreğimde öyle bir hafiflik var ki anlatamam. Sabah gözlerimi açtığımda bu güzel yazı ve tüm yorumlari okudum gülümseyerek. Ne güzel rengarengiz.. kesin bilgileri olan güzel renkleriz biz insanlar.. Istanbul da yaşayan her fırsatta yeni ülkelere yelken açan bir gezginim. 20 ülkeye yakın seyahatlerim oldu. Sonuncusu Amerika oldu. Bahsettiğiniz duyguları ülkeme her dönüşte türk polisine merhaba dediğimde hissediyorum millet kavramıyla düşünen biri olmamama ragmen. Insanın vatani annesi gibi gerçekten o bağ o duygu anlatilmiyor. Sadece yolun bir yerinde durmayı tercih etmemiz gerekiyor diye düşünüyoruz. Ülkemiz mi veya hangi ülke kaygısına düşüyoruz. Bende bu kaygı içinde olan biriyim. Nasil bu dille bu parayla yola tek basina cikilirmi korkumu yendiysem bunu da yenerek Adres :DUNYA hayali kuruyorum. Yerlesik hayata bir cizgi cekerek ulkeme gömülme kaygisi bile gütmeden. Sanırım nerede yaşadığımız önemli değil ne yaşadığımız önemli.. Çok uzakta olduğunu düşünen herkese sıcacık sevgi dolu bir selam gönderiyorum dumanı üstünde mis gibi bi kahve bi çay tadında.. Ben 35 yaşındayım, 13 yıl Türkiye'nin en büyük özel bankalarından birinde çalıştım. Aynı şekilde eşimde bu bankada çalıştı. 2 de çocuğumuz var. İdil'in yazısını büyük bir merak ve şaşkınlık içerisinde okudum. Ben Amerika'da yaşamıyor olmama rağmen blog ve vloglardan takip ettiğim kadarı ile orada yaşayan birçok insanın tespitlerini daha derinlemesine irdeleyip açıklamış bizlere. Bende İdil Farkında değildin bu yazıyı yazarken, Türkiye'de ki hayat şartlarından ve uzun zamandır bu ülkenin küçük Amerika olduğundan. Su an yasim 19 ve bugune kadar Irak (9 ay), Polonya (1.5 yil), ve Amerika (4 yil) olmak uzere farkli ulkelerde yasadim. Her yurtdisina cikip yeni bir yasam kurdugumda bir gozum Turkiye'de kaldi. Turk insanindaki samimiyeti arar dururdum. Su an New Jersey'de bir universitede okuyorum ve Turkiye'ye donme istegi her dakika aklimi kurcaliyor. Evet burada gidip gorulecek cok sey var, lakin yasam kalitesine gelince dediginiz gibi mucizevi bir sekilde zengin olamiyorsaniz hayatiniz cok basit ve acinasi bir hale gelmeye baslar. 9-5 islerinde her calisanin birbirinin ayagini kaydirmayi hedefledigi ortamlarda kaybolup gidersiniz. NYC hayalleri ile geldiginiz ulkede bir anda Istanbul'daki bir kafede yudumladiginiz salep esliginde arkadaslarinizla ettiginiz muhabbetin keyfini ozlersiniz. Basari icin insanlarin birbirinin ustune bastigi bu ulkede ve en ufak bir sorun ile gittiginizde yuzunun oteki tarafini ceviren insanlarla arkadas oldugunuzda anlarsiniz Turk insaninin onemini. Ailem bana \"Daha Amerika'nin gormedigin cok yeri, yasamadigin cok kenti var.\" derken benim onlara bu yerleri gidip gorsemde icimdeki huzursuzlugun dinmeyecegini anlatamamak agir koyuyor insana. Size tesekkur ederim, cunku bu yaziyi ailemin gormesi belki anlamalarini saglar. Benim gozum luks evler ve arabalarda degil. Ben sadece gelecekte donup gecmisime baktigimda \"Mutlu bir hayat surdum.\" diyebilmeyi istiyorum. Maryland dan selamlar. Sadece calismak icin yasayan insanlarin oldugu bir ulke burasi. Yavan, tatsiz tuzsuz. Ben mi? Erkek arkadasim icin geldim ve burda evlendik. 3 yildir burdayim. Kapitalizmi hucrelerime kadar hissediyorum. Iyi bir yonetim sekli degil."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/14/hayat-kurtarir-gezerken-kullanabileceginiz-en-iyi-seyahat-uygulamalari", "text": "Şimdi siz başlığı görünce sanacaksınız ki biz buraya dayadık internetten bulduğumuz listelerdeki bir takım uygulamaları, öyle saçma sapan bir içerik oluşturduk. Yok efendim, OitheBlog'da öyle şey olmaz, kalbimizi kırıyorsunuz, ayıp ettiniz. Aksine, özellikle yurtdışındayken bol bol kullandığımız, şu \"abi bilmediğiniz yerde nasıl o kadar kolay buluyorsunuz her yeri\" ya da \"ananızla babanızla nasıl konuşuyorsunuz\" sorularına cevap olabilecek tüm aplikasyonları toparlamaya, hangisini ne amaçla kullandığımızı açıklamaya çalıştık. Alın telefonunuzu elinize, açın yeni bir dosya, aktif olarak kullandığımız en iyi seyahat uygulamaları ellerinizden öper! Bırakın yurtdışını ya da bir başka şehri, yeri gelince İstanbul'da bile kullandığımız, bizi birçok dertten kurtaran gerçek aşkımız CityMaps2Go en iyi seyahat uygulamaları listemizin bir numarası olmayacaktı da ne olacaktı? CityMaps2Go, adından da anlayabileceğiniz üzere harita içerikli bir uygulama. Hangi şehre gidecekseniz gitmeden önce telefonunuza o ülkenin haritasını indiriyorsunuz ve üzerinde gitmek istediğiniz her yeri işaretleyebiliyor, kendinize listeler oluşturabiliyorsunuz. Offline olarak kullanabiliyor olmanızın yanı sıra, gideceğiniz lokasyon ile aranızda ne kadar mesafe olduğunu, yakınınızda hangi müzeler, kafeler, barlar, oteller olduğunu, hepsini görebiliyorsunuz. Galiba kendisi olmadan yaşamımız çok daha farklı olabilirdi, o derece! O yüzden ne yapın ne edin, CityMaps2Go'yu edinin. Evet, o yukarıdaki sorunu cevabı bu uygulamaydı. Bu arada biz bu yazıyı yazarken uygulamaya bir güncelleme daha geldi. BREAKING NEWS. Bu uygulama aracılığıyla gideceğiniz yerlerdeki gezeceğiniz noktaları, kafeleri ya da artık her ne konuya ilgi duyuyorsanız onları farklı farklı listeler haline getirebiliyorsunuz ve bunu arkadaşlarınızla beraber ortak listeler oluşturup gerçekleştirebiliyorsunuz. Atıyorum Ahmet, Ayşe ve Mehmet şeklinde tatile gidecekseniz hepiniz kendi telefonunuzdan aynı liste üzerinde oynama yapabilirsiniz. Harikalık. Özellikle matematik konusunda benim gibi embesil seviyesinde olan, basic seviyeyi bile aşamamış bünyeler için tam bir kurtarıcı bulduk: XE Currency. Biliyorsunuz sevgili matematikten muzdarip, sosyal bilimlere gönül vermiş arkadaşlarım, dolar sapıttıkça, euro alıp başını gittikçe işler iyice zorlaştı. 8'le 7'yi çarparken bile \"ulan ya yanlışsa\" gerginliği yaşayan bünyelerimiz, 58 euro'luk tişörte ne biçim para bayılacağını anlarken oracıkta bayılıverir....... Allahtan XE Currency var. Çünkü bu uygulama istediğiniz her, ama HER para birimini size otomatik olarak istediğiniz başka para birimlerine çevirebiliyor. İlk önce uygulamanın hangi para birimini baz alacağını seçiyorsunuz, sonra da karşılaştırmasını istediğiniz diğer para birimlerini. Gideceğiniz yere göre listeye yeni bir para birimi ekleyerek uygulamanın ana ekranında görünmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin Belarus'a gidecekseniz ve Ruble'yi kavramaya çalışıyorsanız, Ruble'yi ana para birimi olarak seçip aynı anda hem TL hem Euro hem Dolar gibi birkaç farklı para birimi ile kıyaslayabilirsiniz. Kurlar uygulamaya her girdiğinizde güncelleniyor, dolayısıyla güncel olmaması gibi bir durum da söz konusu değil. Tabii ki internet bağlantınız olunca güncellendiğini söylememize gerek yok herhalde. Siz no shit Sherlock demeden önce hemen duruma müdahale edelim. Bazılarınız çoktan bunu keşfetmiş olabilir ama inanın o kadar çok kişiden \"yurtdışında telefon görüşmelerinizi hayatınızın sonuna kadar fatura ödemeyecek şekilde nasıl çözüyorsunuz\" sorusu geliyor ki, bir açıklama yapmamız şart. Herkes bilmek zorunda değil ya canım! Efenim Skype'ın avantajları büyük, illa flörtünüzle görüntülü konuşma yapmak için kullanmanız gerekmiyor......;););) Özellikle bildiğiniz operatörlerin daha insancıl olabilecek paketlerinin geçerli olmadığı ülkelerde kendisi imdadınıza yetişiyor. Çünkü Skype Credit satın alarak rezervasyon yapmak istediğiniz restoranı da, ananızı babanızı da Skype üzerinden arayabilirsiniz. Üstelik o yükleyeceğiniz para bayağı, bayağı, bakın BAYAĞI uzun bir süre gidiyor. O aldığınız kredilerin herhangi bir son kullanma tarihi, vay efendim şu ülkeleri arayamazsınız o sayılmaz gibi problemleri falan da yok. Ayrıca bu Skype aramalarını illa ki yurtdışındayken kullanmanız gerekmiyor. Türkiye'deyken yurtdışındaki bir arkadaşınızı arayacaksanız ya da ne bilelim önceden gözünüze kestirdiğiniz bir yere rezervasyon yapmak, otelinizi aramak için bile kullanabilirsiniz. Daha önce kaç kez yeni bir dil öğrenme kararı alıp kaç kez bu işi ertelemişizdir bilemiyoruz. Neticede elimizde bir tek İngilizce ile kaldık, İspanyolcamız ise adam eğlendiriyor. Ama en azından artık bir konuda tutarlılık gösteriyoruz: Gideceğimiz her yeni ülkenin dilini 5-10 sözcükle bile olsa konuşabilir hale gelmek ve oradayken biraz olsun konuşmaya çalışmak. Bunun için birçok uyduruk ve işe yaramaz uygulama kullandıktan sonra sonunda Duolingo ile karşılaştık ve çok da iyi oldu, çok da güzel iyi oldu. Bir telefon uygulaması aracılığıyla dil öğrenilebileceğine inanmıyor olabilirsiniz. Biz de inanmıyorduk ama, inanın olabiliyormuş. Yani tabii ki yaldır yaldır Hintçe konuşacaksınız, Çince sizin için çocuk oyuncağı olacak, 5 DAKKADA FİNCE GARANTİ falan demiyoruz ama, olaya bir girizgah yapmakta bayağı yardımcı oluyor. Biz size Instagram'da o saçma sapan Almanca esprileri 7. sınıfta öğrendiğimiz Almancamızla yapıyoruz sanıyorsanız yanılıyorsunuz, bunlar hep Dualingo. Üstelik bayağı bir dil seçeneği sunuyor ve gayet de eğlenceli bir şekilde öğretiyor. Bir de insan öğrendiğini görüp pratiğe döktükçe iyice gaza geliyor, o yüzden eminiz sizin de hoşunuza gidecektir. Kurban olduğumuz Google bizi her alanda düşünüyor. Bu sefer sanki \"toplanın, OitheBlog için bir uygulama yapalım\" demişler gibi bir şey söz konusu: Google Trips. Google kullanıcı adınızla uygulamaya giriş yaptığınız zaman eğer söz konusu account'u aktif olarak kullanıyorsanız size tüm verilerinizi bir araya getirerek ne var ne yok döküyor. Hangi tarihte nereye gitmişsiniz, belirlenmiş, gideceğiniz hangi gezileriniz var hepsi tek bir uygulama içinde toplanıyor. Tabii ki tek özelliği bu değil. Bir kere offline çalışıyor. Ayrıca gideceğiniz gezileriniz için söz konusu şehirde bulunabileceğiniz aktiviteleri, kaydettiğiniz yerler, rezervasyonlarınızı, bölgedeki en yüksek oylanmış yeme içme mekanlarını, hepsini tek bir yerde önünüze seriyor. Şu an bazı eksik yönleri olduğunu reddetmeyeceğiz ama, zamanla bayağı şahane bir uygulamaya dönüşeceğine eminiz. Şimdiki hali ile bile biz kullanıma geçirdik, önerimizdir. Bir şehrin haritasını önünüze koyup gideceğiniz yeri bulmaya çalışmak ayrı bir zevk. Ama artık kabullendik, telefonlar ve uygulamalar hem hayat hem de zaman kurtarıcı olabiliyor. Özellikle keşfetmeye çalıştığınız söz konusu şehir büyük ve geniş bir toplu taşıma ağına sahipse, nereye nasıl ulaşacağınızı çözmek zulüme dönüşebiliyor. Hatta kendinizi başka bir şehrin metrosunu kavramaya çalışırken, yer altında geçirdiğiniz zamanın yeryüzünde geçirdiğiniz zamandan daha fazla olduğunu fark etmiş bir şekilde bile bulabilirsiniz. Bu noktada kullanabileceğiniz en mantıklı uygulamalardan biri City Mapper. Başlangıç noktanızı ve gitmek istediğiniz yeri seçtiğinizde kullanabileceğiniz tüm toplu taşıma yollarını ve ne kadar süreceğini gösteriyor. O kadarla da kalmamışlar. Kullanacağınız toplu taşımanın en yakın kalkış saatlerini, o mesafeyi yürürseniz ya da bisikletle giderseniz aşağı yukarı kaç kalori yakacağınızı bile söylüyor. Herhalde bir sonraki güncellemede bizi gelip evden alacaklar. İstanbul'un kaosunun ve trafiğinin en çileli olduğu yerlerden biri havaalanı. Öyle ki havaalanının girişinde ya da geliş terminalinin önünde bekleme yapan arabaların birbiriyle ve havaalanı yetkilileri ile verdiği mücadele bir gerilim filminin konusu olabilecek kadar korkunç bir sahneye dönüşebiliyor. Korna sesleri, birbirine bağıran insanlar, polisin sadece megafona nefes vererek çıkardığı \"KHHK\" sesi ile ortama iyice korku salması ve \"BEKLEME YAPMAYIN\" haykırışları esnasında tanıdık bir araba veya yüz görme arayışı... Durum öyle stresli bir hal alabiliyor ki artık biri \"sizi havaalanından alayım mı\" diye sorduğunda taksiye atlayıp kendimiz gitmeyi tercih edecek noktaya geliyoruz. Durum havalaanından uzak bir noktada yaşayan ya da şehir dışından/yurt dışından gelecek misafirini karşılamak isteyenler için farklı olabiliyor tabii. Böyle bir durumda en kurtarıcı uygulama da TAV. Bu uygulama üzerinden gelen/giden tüm uçuşları takip edip, gelecek kişinin kaçta iniş yapacağını, herhangi bir rötar olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Hatta takip etmek istediğiniz uçuşu kaydederseniz, uçak iniş yaptığında bildirim bile alabilirsiniz. citymaps2go yerine maps. me kullanıyorum 4-5 aydır epey memlunum. Eger arabanizla yurtdisinda seyahat ediyorsaniz viamichelin sitesini kullanmanizda fayda var. Akaryakit istasyonlari, tamir atolyeleri ve lastik patlamasi gibi durumlar icin harita uzerinde cok detayli bir veri akisi saglayabiliyor. Zira makedonyada lastik patladiginda bana tek yardimci olan sey buydu. Goeuro da hayat kurtarir;) Aklinizda olsun. Vala supersiniz siz. Zaten ezelden ulmoncuyduk. Harika oldu premium uyelik. Onedio havasında değil, gerçekten el emeği göz nuru bir liste olmuş. Bu arada sizin için citymaps2go ne ise bizim için de maps. me odur. Belki alta eklenebilir. here maps i de kesinlikle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/19/nurnberg-gezi-rehberi", "text": "Her gezinin kafanızda bir yer etme şekli vardır ya hani. Mesela Paris'e giden herkesin aklına Paris denilince Eiffel Kulesi gelecek diye bir şey yoktur, olmamalı. Belki çoğu kişiye pek bir şey çağrıştırmayacak bir an gelir, bir eşya, bir sokak, metrodaki bir kadın fark etmez. İşte tam olarak \"O\" an senin Paris'in olur, benim Paris'te olduğumu anladığım an milyonlarca kişininki ile aynı değildi dersin, daha bir benimsersin şehri. İşte bizim için Nürnberg'de de öyle bir durum oldu. Çok yüksek ihtimalle Nürnberg'e geçen sene bu dönemde gitmiş olsaydık aynı dönemde buraya giden diğer insanlar gibi burayı öncelikli olarak Christmas ruhu ile hatırlayacaktık. Araya birkaç güzel anı, birkaç sokak görüntüsü karışacaktı falan ama, teması belli... Ancak bir takım tesadüfler, Kabus Kerim'le Köklere Dönüş'ü izlememiz, çocukluğumuzdan çıkıp gelip hayatımıza tekrar giren bir efsanenin Nürnberg'de yaşadığını öğrenmemiz, bunu Redbull'dan dünyalar tatlısı Ezgi ile paylaşmamız ve bir takım \"acaba?\" düşüncelerinin ardından Nürnberg'de Kabus Kerim ile buluşmamız, Nürnberg'in bizdeki izlenimini, kafamızda şekillenme ve yer etme sürecini tamamen değiştirdi. Şimdi biz Nürnberg'i nasıl hatırlıyoruz/hatırlayacağız? Kabus Kerim ile gezdiğimiz şehir! Efenim yaşı tutanlar, tutmasa da bir abisi/ablası olanlar, Türkçe rap dinleyenler, hatta dinlemeyenler fark etmez, Kabus Kerim'i herkes bilir. Herkes derken \"aa anne sen nereden biliyorsun ya\" dedirtebilecek bir durumdan bahsediyoruz çünkü zamanında rap şeklinde bir bomba olarak gelen Cartel'i duymayan birileri kalmış mıdır ki? Kişisel hikayemden yola çıkayım: Uzun yıllar önce taşındığımız, büyüdüğüm evimizdeyiz. Canım abim evde bangır bangır Cartel dinliyor. Ben küçüğüm, abim muhtemelen 18-19 yaş civarlarında, biraz çılgın dönemleri, odasında Metallica, Bon Jovi posterleri falan var, bir 1 gün süren bir küpe takma ve vazgeçme macerası olmuş ve \"metalciden hallice\" olmasına rağmen Cartel'i keşfetmiş, seve seve dinliyor. Rap ve metal dinleyenlerin keskin bir çizgi ile ayrıldığı yıllardayız, buna rağmen! Ben ise çok daha küçüğüm, abime özeniyorum, o ne seviyorsa onu seviyorum, 6-7 yaşında Prodigy'e eşlik ettiğim, Kanlıca'da annemlerle yoğurt yerken yolda Kabus Kerim'i görünce tanıyıp sevinçten çıldıran, ama tanışmaya utandığı için uzaktan bakmakla yetinen bir dönemimdeyim. Öyle bir şey Cartel benim için, bir sürü anı, bir sürü güzel gün demek, abim demek, çocukluğum demek. O yüzden belgeseli izleyip Nürnberg'de Kabus Kerim ile buluşmak, bu kadar sıcakkanlı, bu kadar bilgili, entelektüel biri olduğunu görmek benim için daha da büyük bir durum, anlatamam! Orada Kabus Kerim ile birlikte 8 yaşından itibaren yaşadığı, halen yaşamakta olduğu sokakları gezmek, detayları ondan dinlemek benim için acayip bir deneyimdi, kendisine çaktırmadım ama, aslında bayağı fan girl hallerdeydim diyebilirim. Bu arada, konusu açılmışken geçmek istemem, Kabus Kerim şu an bence müziğinin zirve noktasına ulaşmış durumda ve inanılmaz işler yapıyor. Şu link üzerinden son dönemlerde ne gibi işler yaptığına da bakabilirsiniz. Özetle tanıdığımız bildiğimiz eski parçaların günümüzde çıksalar nasıl bir hal alabileceğini mükemmel bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyebilirim. Zaten Türkiye'de de birçok yerde çıkıyor, onları pek çok farklı kaynaktan takip edebilirsiniz. Ama en önemlisi, Kabus Kerim'in Nürnberg'den doğduğu şehir Manisa'ya yolculuğunu, müziğinin temellerini oluşturan bu süreci anlatan belgesel serisini mutlaka izlemelisiniz, ilk bölüm bol bol Nürnberg de içeriyor, biz bayağı hayran kaldık, affetmeyin! Buradan böyle bir projeyi gerçekleştirdikleri ve bu sürece şahit olmamızı sağladıkları için Redbull'a da bir teşekkürü borç biliriz efenim. Şimdi gelelim işin Nürnberg Gezi Rehberi kısmına. Nürnberg Yeme İçme Rehberimiz de işe yarayabilir bu arada, aklınızda bulunsun. Aşağıda Nürnberg çok tatlı, Nürnberg çok şirin şeklinde birçok betimlemeye şahit olacaksınız ancak tüm bunların önünde geçen bir durum var: Nürnberg kış aylarında ÇOK soğuk. Bakın ÇOK. Öyle soğuk ki, 8 yaşından beri Almanya'da yaşayan Kabus Kerim'e bile \"kızlar çok soğuk oldu, ben eve gideceğim galiba dondum\" dedirtti. Bizim Aralık ayında vuku bulan ziyaretimiz kar yağması, postal giymemize rağmen ayak uyuşması, ellerimizi hissetmeme ve yüzümüzün rahatsız edici bir kırmızılığa bürünmesi ile sonuçlandı. Akşamlar -5, -6 derecelere düşen, oldukça keskin bir soğuktan bahsediyoruz. Dolayısıyla ya çok hazırlıklı gidecek ya da bu dönemi es geçeceksiniz. Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere. Size kışın gitmeyin donarsınız temalı bir girizgah yapmış olsak da Nürnberg'in en turistik ve en büyük olayının bir kış ayında gerçekleştiğini de anlatmak durumundayız, çünkü çok güzel! Nürnberg, Hitler'in en sevdiği şehir olmasının yanı sıra aynı zamanda Christmas pazarı konusunda Almanya'nın en ünlü şehri olarak kabul ediliyor. Eğer Noel pazarlarına ve o sıcak, sempatik ortama ekstra bir ilginiz varsa bizim gibi gitmek için bu dönemi tercih edebilirsiniz. Doğruya doğru, ne kadar donarsak donalım, ne kadar kalabalıkla boğuşursak boğuşalım Noel pazarlarının kurulduğu döneme denk geldiğimiz için bayağı mutluyuz. Şimdi konuyu biraz daha açmak lazım tabii, anlatmadan olmaz. Gelin aşağı. Başlık Ankara'nın Bağları'ndan hallice potansiyel Alman türküsü adı gibi oldu ama aslında burada çok önemli bir noktaya parmak basacağız arkadaşlar: Christkindlesmarkt! Yani Nürnberg'in dünyaca ünlü Christmas Pazarı. Belki şu ana dek adını duymadınız, ancak Almanya'da başka şehirlerdekiler dahil kime sorsanız herkes ülkenin en güzel Christmas pazarı olarak Nürnberg'i işaret ediyor. Çocukluğu boyunca televizyonda Evde Tek Başına'daki Christmas sahnelerini özene özene izleyen, \"benim de bir çikolatam, PÜSKEVİTİM olsa, bizde niye yok\" diye hüzünlenen, özentiliği hala son bulmamış bir nesil olarak şu ortama düşmenin güzelliğini size anlatamayız, görmeniz lazım! Hani bu \"Ağğğbi Avrupa'da bir şey yok yeeaaea, daha değişik yerlere gidin\" diyen tayfa var ya, bu marketi onların gözüne gözüne sokasımız var. Elinde sıcak şarapları ile meydanın dört bir yanında muhabbet eden Noel Baba şapkalı insanlar, rengarenk yılbaşı süslemeleri, ışıklı ağaçlar, ortalığa yayılmış tarçın ağırlıklı, tatlı bir koku, kahkaha sesleri, poponuzu donduran ama ortamın sıcaklığı ile umurunuzda bile olmayan bir soğuk... Resmen hepsi birleşip kafanıza baş rolünde kendinizin olduğu bir film çekebilmeniz için seferber olmuş gibi, inanılmaz tatlı bir ortam! Hani karşıdan ellerinde çiçekler Bradley Cooper gelse falan şaşırmazsanız, öyle bir hava. Sırf bu sebeple bile bizce Nürnberg'i deneyimlemek ve şehirle kaynaşmak için en güzel dönem Christmas dönemi. Nürnberg Christkindlemarkt 25 Kasım 24 Aralık tarihleri arasında kuruluyor. Şehrin birkaç farklı noktasında küçük küçük Noel pazarı alanları görecek olsanız da Almanya'daki en büyük Noel pazarlarından biri olanı Christkindlemarkt şehrin ana meydanı olan Hauptmarkt'ta kuruluyor. Pazar her gün sabah 10:00'da açılıyor ve akşam 21:00'e kadar açık kalıyor. Yalnız saat konusunda çok katılar, saat akşam 9 oldu mu siz hali hazırda bir şey alıyor olsanız bile üstünüze branda geriyor adamlar, ona göre. İdil'i bir brandanın ardından kurtarmak için uğraştığımı bilirim.... Denemeden dönmeyin: Lebkuchen (kökeni 600 yıl öncesine dayanan Nürnberg gingerbread'i), sıcak şarap, beyaz çikolata kaplı muz, yani Schoco Banana ve waffle! Karın doyurmak niyetindeyseniz Nürnberg sosisi yapan bir sürü stant da var, onlara da yumulabilirsiniz. Daha fazla yeme içme ipucu için şuraya tık tık. Kalabalığı atlatma teknikleri: Çare Noel pazarına Pazar akşamı gitmek! Muhtemelen Pazartesi sabahı kabusu evrensel bir durum olduğu için ortalık çok daha boş oluyor ve her yeri daha rahat gezebiliyorsunuz. Aksi takdirde özellikle Cuma-Cumartesi akşamları halk konserinden hallice bir kalabalığa maruz kalabiliyorsunuz. Nürnberg Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşırken taksi kullanacaksanız yolunuz yaklaşık 15 dk civarı bir şey sürüyor. Ücreti ise aşağı yukarı 20 Euro gibi bir şey. Ancak bol bol Türk taksici ile karşılaşacağınız için \"abi memleket nere\" muhabbetine girerek belki birkaç Euro daha indirimli gidebilirsiniz, orasını pazarlık yeteneklerinize bırakıyoruz. Gerçi bu memleket nere muhabbetinden indirim kapmaya çalışan çok insan olduğu için artık hepimizden nefret etmiş olabilirler., neyse.. Yok ben toplu taşıma kullanacağım diyorsanız metronun U2 hattı 12 dakika gibi bir sürede sizi merkeze götürüyor. Ücreti ise 3 euro. Özetle kalabalıksanız taksinin oluru var, yoksa bizce toplu taşıma mantıklı. Çünkü hem ucuz, hem kısa sürüyor, öyle çileli bir yolculuk değil yani. Nürnberg içinde ulaşım ise yine son derece kolay ve pratik. İnsanı o klasik \"Almanların disiplini ve dakikliğini övme\" diyaloguna iterek sizi adeta bir Umut Sarıkaya karakterine çeviriyor. Zaten çok fazla ulaşım aracı kullanacağınızı sanmıyoruz ama tramvay ve otobüs her daim orada bir yerde kurtarıcınız olarak bekliyor, donarsanız atın kendinizi birine, nereye gidiyorsanız o şekilde gidin. Ulaşım araçları sabah 5'ten gece 00:00'a kadar aktif olarak çalışıyor. Haftasonları ise \"Nightliners\" adı verilen ek otobüs seferleri koyuluyor, aklınızda bulunsun. Eğer Nürnberg'e yolunuz düşecekse konaklayacağınız yeri seçmek konusunda herhangi bir panik yaşamanıza gerek yok, çünkü burası öyle kocaman bir şehir değil. Bazı istisnalar dışında neredeyse hiç toplu taşıma aracı kullanmadan manyaklar gibi yürüyerek şehrin birçok noktasını keşfedebilirsiniz. Zaten yürümeden şehir keşfi yapılmaz arkadaşlar, kaldırın popoları, sonra o yürümeler size ne istiyorsanız yiyebilme hakkı olarak geri dönecek. Biz Nürnberg Turizm Ofisi ile gerçekleştirdiğimiz proje kapsamında öneri ile Park Inn By Radisson'da kaldık. Biliyorsunuz biz genelde otelde kalmak yerine ev bulmayı tercih ediyoruz, ancak böyle bir sürece girişmeyecekseniz biz otelimizden ve otelin yerinden son derece memnunduk, kesinlikle tercih edebilirsiniz. Kaldığınız noktadan birçok turistik yere ve aşağıda anlatacağımız birçok noktaya kolaylıkla yürüyebilirsiniz. Su: Ücretsiz, çünkü musluktan içiliyor. Koy o parayı cebe. Bütçenizi biraz daha hafifletmek açısından Nürnberg Card'ı satın almanızı önerebiliriz. 2 gün boyunca 25 euro bir ücret karşılığında hem bir sürü müzeye bu kart ile girebiliyorsunuz, hem de tüm toplu taşıma araçlarını kullanabiliyorsunuz. Bir diğer önerimiz ise bu 25 Euro'yu kafanızda TL'ye çevirmemeniz. Sebebini biliyorsunuz. Üzülmenizi istemeyiz. Biliyorsunuz, OitheBlog sizi anneniz kadar düşünür..... İşte geldik Nürnberg'deyiz demek için ihtiyacınız olan şey kendinizi Hauptmarkt'a atmak. Burası şehrin göbeği, orta yeri ve simgesi. Eski tarihlerden beri bir pazar yeri olarak kullanılmış kocaman bir meydan. Günümüzde ise o dev Christmas pazarı da burada kuruluyor, hava güzelken meyve, sebze, çiçek satılan pazarlar da. Ayrıca ihtişamlı dev bir kilise olan Frauenkirche de tam olarak bu meydanın ortasında yer alıyor, zaten görmemeniz, fark etmemeniz imkansız. Nürnberg turizm ofisi bu sanat müzesi için \"Dünyadaki Almanca konuşulan ülkeler içinde kültürel tarihe adanmış olan en büyük müze\" tanımlamasını yapmış. Biz bunun bir kelime oyunu olduğundan şüpheleniyoruz. Sanki \"piyano çalabilen 3 başlı sarışın cüceler içinde en güzeli\" gibi bir şey yapıp çok spesifik bir alanın en büyüğüyüz iddiasında bulunmuşlar gibi değil mi sizce de? Neyse. Sonuçta bu müzeyi gidip gezdiğimiz için büyüklüğüne ya da dünyaca ünlü olup olmadığına takılmadan beklediğinizi bulacağınızı söyleyebiliriz. İçeride birçok farklı döneme ve sanatçıya ait eser görebilmeniz mümkün, ancak öncelikli olarak aşağıda daha detaylıca bahsedeceğimiz Dürer'in evinde görmeyi umup da göremediğiniz birçok eseri burada mevcut. Ayrıca var olan en eski dünya kürelerinden biri de bu müzede yer alıyor, onu da kaçırmayın. Zaten ayrı bir bölmede yer aldığı için dikkatinizi çekecektir. Adres: Kartausergasse 1. U1 hattına yakınsanız Lorenzkirche durağında, U2 ya da U3' e yakınsanız Opernhaus'ta inerek ulaşabilirsiniz. Giriş 8 Euro. Pazartesi kapalı. Diğer günler 10:00 18:00 arası açık. Albrecht Dürer Nürnberg'den çıkmış en ünlü, en önemli sanatçı denilebilir. Konuya ilgisi olanlar eminiz ki kendisini duymuştur. Rahmetli bayağı enteresan ve çağının ilerisinde bir adammış. Zaten tipine bakacak olursanız kendisi Kurt Cobain ile Hz. İsa arasındaki çok acayip bir ince çizgide yer alıyor. Daha 13 yaşındayken oto portresini çizerek sanat piyasasına bomba gibi düşeceğini belli etmiş ve ailesinin bu yeteneği yönlendirmeye karar vermesi sonucu (bizde 2017 yılındaki aileler bile sanatla ilgilenen çocuklara potansiyel işsiz muamelesi yaparken o dönemde bu öngörü de müthiş tabii) bir yerden başlıyor. Neticede döneminin ve Alman tarihinin en önemli ressamlarından biri haline geliyor. Öyle ki kendisi Naziler ve Hitler tarafından da çok seviliyor çünkü saf Alman olarak kabul ediliyor ve tabii ki şahane eserlerini benimsiyorlar. Gerçi Wikipedia'ya göre Dürer'in babası Nürnberg'e Macaristan'dan gelmiş ama, artık Naziler o kısmını görmezden mi geldiler bilemeyeceğiz. Dürer'in en ünlü ve etkileyici eserlerinden birinden söz etmeden de geçmeyelim: The Rhinoceros. Bu bir gravür, bir gergedan betimlemesi. Ancak işin enteresan kısmı, Dürer bu gergedanı çizerken hayatında hiç gergedan görmemişti, bu çalışmayı yalnızca yazılı bir tasvir üzerinden gerçekleştirdi. Birçok açıdan gerçek bir gergedana benzemiyordu, neticede adam görmeden çizmişti, ancak buna rağmen Avrupa da neredeyse 300 yıl boyunca gergedanlar bu resim ile tanındı. İnanılmaz değil mi? Fakat boşuna heveslenmeyin, çünkü eser şu an British Museum'da yer alıyormuş. Konunun başına, Albrecht Dürer'in evine gelecek olursak burası aslında tüm bu bilgileri edinip gitmemizin üstüne pek de etkileyici olmadı. Yani tabii ki Dürer'e ve geçmişe dair birçok şeyi öğreniyor, aynı zamanda o dışarıdan inanılmaz güzel görünen Alman evlerinden birinin içini gezmiş oluyorsunuz, ancak bizce pek de beklentiyi karşılamıyor. Sanki Dürer'den çok evin tarihine odaklanıyormuş gibi bir hisse kapıldık. Ayrıca içerideki Dürer eserlerinin çoğu replika. He orijinalini görsek \"aa bak bu orijinali\" diye anlar mıydık, hayatta da anlamazdık ama, insan yine de takılıyor niyeyse. Yine de çok vakit almadığı ve Nürnberg Card dahilinde olduğu için bizce zaman ayırabilirsiniz. Hem civarı sokakları ve mimarisi de çok güzel. Giriş 5 Euro. Nürnberg Card ile ücretsiz. Avrupa'nın orta yerinde bir şehirde olup da buraya da kale yapmadılar mı sandınız? Herhalde yapmışlar, kalesiz Avrupa şehri mi olur? Üstelik Nürnberg'deki kale lokasyonundan mütevellit döneminin en önemli kalelerinden biri-imiş. İtiraf ediyoruz, biz gitmedik. Ancak burası Nürnberg'in şehir simgelerinden birisi olduğu için şayet ilginizi çekiyorsa kalenin içine girebilir ve dolaşabilirsiniz. Aynı zamanda hazır tepelere çıkmışken Nürnberg'e şöyle bir tepeden bakmak da fena fikir değil. Adres: Auf der Burg 13. Tram 4 ile Tiergartnertorplatz'da inerseniz ya da Bus 36'ya binip Burgstrasse'de inerseniz rahat ulaşabilirsiniz. Açılış saatleri döneme göre değişebiliyor, ona gideceğiniz zamana göre şuradan bakmanız daha mantıklı olacaktır. Şehrin modern sanat ve tasarım müzesi olan Neues Museum bizim Nürnberg'deki favorimiz. Müzeye girdiğiniz anda eminiz ki öncelikli olarak mimari açıdan da bayağı ilginizi çekecektir. Bu ilgilenmelerinizin bir anlamı olmalı, çünkü kendisi bu konuda da ödüllere boğulmuş bir müze. İçeride 1945 yılından başlayıp günümüze kadar uzanan bir heykel, resim ve fotoğraf koleksiyonu mevcut. Çoğunlukla Batı Avrupalı sanatçılara odaklanan müze bizce Nürnberg'in olmazsa olmazlarından. Adres: Luitpoldstrasse 5. U1, U2 ya da U3 hatlarından birine binip Hauptbahnhof durağında inerseniz kolayca ulaşabilirsiniz. Pazartesi kapalı. Diğer günler 10:00 18:00 arası açık. Güldük eğlendik, şimdi işin kasvetli kısmına geldik. Yukarıda bir yerde söz etmiştik, Nürnberg Hitler'in en sevdiği şehirlerden birisi. Bu sebeple Nasyonal Sosyalizm döneminde Nürnberg \"Nazi mitinglerinin yapılacağı şehir\" olarak seçilmiş ve yaklaşık 50.000 kişilik bir miting alanı artı bir kongre binası inşa edilmeye başlanmış. Bir kısmı yarım kalmakla birlikte bu alan şu anda \"Documentation Centre Nazi Party Rally Grounds\" adıyla kullanılıyor ve o dönemde Nürnberg'de gerçekleştirilen Nazi faaliyetlerini anlatan, bol bol tarihi bilgi, görsel ve video içeren bir müzeye dönüştürülmüş. Buraya gitmeye karar verdiğiniz takdirde kendinizi psikolojik olarak önceden hazırlamakta fayda var, çünkü bayağı sarsıcı görüntülerle karşılaşıyorsunuz. Buna Hitler döneminde insanların nasıl birer \"fanatik\" haline geldiğinden tutun, ne gibi propaganda yöntemleri kullanıldığına, savaş döneminde Nürnberg'in nasıl bir hal aldığına, o dönemde yapılan inanılmaz kalabalık mitinglere kadar birçok şey dahil. Büyük ihtimalle Nürnberg'de gerçekleştirilen dev Nazi mitinglerine dair bir fotoğrafı daha önceden görmüşsünüzdür ancak buranın Nürnberg olduğunun farkında değilsinizdir. En azından bizim için öyle oldu. \"Heee burası orasıymış\" şeklinde bir aydınlanma yaşadık. Özetle gidilmeli, görülmeli, mutlaka birkaç saatinizi ayırın deriz. Bu arada bizim kadar ilginizi çektiyse, söz ettiğimiz propaganda görüntülerinin o dönemde \"bir belgesel\" olduğu iddia edilerek çekilen halini şuradan izleyebilirsiniz. İsmi Triumph of The Will. Giriş 5 Euro. Hafta içi 09:00 18: 00 hafta sonu 10:00 18:00 arası açık. Audio guide almayı unutmayın, burada bayağı önem taşıyor. Tramvay ile gidecekseniz 6 ya da 9'a binip, otobüs ile gidecekseniz Bus 36 ya da 55'e binip Doku-Zentrum durağında inin. Hazır hassas ve sarsıcı konulardan girmişken bir yeri daha es geçmek istemiyoruz. Nürnberg Mahkemeleri'nin gerçekleştiği mahkeme salonu adından da anlayabileceğiniz üzere Nürnberg'de yer alıyor ve ziyarete açık. Üstelik meşhur 600 numaralı mahkeme salonunu görmeden önce aynı binanın içinde yer alan bir alanda sürecin nasıl ilerlediği, kimlerin yargılandığı, ne kadar sürdüğü, yargılama sonucu ne gibi kararlar çıktığı gibi konuları da kapsayan bir müze bölümü de mevcut. Konudan haberdar olmayanlar için Nürnberg Mahkemeleri'nin neden bu kadar ünlü olduğunu da açıklayalım: Çünkü Nazi döneminde Hitler ile birlikte binlerce insanın ölümüne sebep olan isimler Ekim 1945'te ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin bir arada açtığı bir dava sonucu, barışa karşı suç, insanlığa karşı suç, savaş suçları gibi suçlar kapsamında yargılanmaya başladılar. Yargılamalar Nürnberg'de gerçekleştiği için buna \"Nürnberg Mahkemeleri\" adı verildi. Yargılanan isimlerin çoğu ölüm cezası alırken bazıları ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı, bazıları ise beraat etti. Günümüzde hala bu yargılama sürecinin ne kadar adil olduğu konusu tartışılıyor ama, o kısmını biz de bilemiyoruz tabii. Bu arada, bu yargı sürecinin en önemli özelliklerinden biri de simultane yani eşzamanlı çeviri yapılmış olması. Bu sebeple çevirmenler de bu denli büyük bir dava sürecinin parçası oldukları ve tek bir kelimenin bile çok büyük önemi olduğu için bayağı gerginlik yaşamışlar. Müzede bu konuyla ilgili de birçok açıklama ve görüntü mevcut. Giriş 5 Euro. Çarşamba-Pazartesi arası 10:00 18:00 saatlerinde ziyaret edilebiliyor ancak bir ihtimal 600 numaralı mahkeme salonunu göremeyebilirsiniz, çünkü burası halen aktif olarak kullanılan bir mahkeme salonu. GoHo adıyla da bilinen Gostenhof bölgesi Nürnberg'in daha bir hipsterlı, daha bir bohem bölgesi. Berlin'i baz alacak olursak Kreuzberg ve Neukölln tarafları gibi düşünebilirsiniz. Aslında bakarsanız, geçmişi, hikayesi bile aynı. Göçmenlerin, özellikle Türklerin gelip yerleştiği, günümüzde de halen Türk popülasyonunun bayağı yoğun olduğu bir bölge. Zaten dolaşırken eminiz ki dikkatinizi çekecektir, bir anda ortalık İstanbul'a dönüyor, her yerde baklava, döner, mantı tabelaları, efendime söyleyeyim Türk doktorlar, \"bayan eleman aranıyor\" ilanları, tavla oynayan amcalar falan hepsi kol geziyor. Gezerken bir yandan da aslında ne kadar kapalı bir toplum olabildiğimizi anlıyor, \"ulan insanlar bir kelime bile Almanca öğrenmeden nasıl yıllarca Almanya'da\" yaşıyor sorusunun cevabını kendi kendinize çözüveriyorsunuz. Biz bu bölgeyi Kabus Kerim ile birlikte keşfetme fırsatı bulduğumuz için ayrıca şanslıyız. Çünkü kendisi Nürnberg'e ailesinin yanında geldiği ilk yıllarda burada yaşamış ve büyümüş, dolayısıyla bölgeyi son derece iyi biliyor. Kendisinin ilkokulu, ilk yaşadığı ev falan hepsi bu civarda. Öğrendiğimize göre hipsterların bu civara akın etmesi, bölgede yeni yeni açılan kafeler, restoranlar bu civarda yaşayan göçmen halkı pek de mutlu etmiyor, çünkü kiraların artmasına, bölgenin pahalanmasına sebep oluyorlar. Ancak tabii ki bu bölgenin değişimine engel olamıyor ve civarda Türkçe konuşan onlarca insanın yanından geçip giderken kendi kendinize acayip bir sorgulama içine giriyorsunuz. Neticede bu bölgeyi ve değişimi gözlemlemek için mutlaka buralara gitmek gerekir diye düşünüyoruz. Özellikle gittiğiniz şehri farklı özellikleri ile tanımayı, sosyolojik tespitler peşinde koşmayı seviyorsanız burada geçireceğiniz birkaç saat kesinlikle hoşunuza gidecektir. Hemen lokal bir bilgiyle gelelim, Adlerstrasse 4'te yer alan Adlerparhaus adlı otoparkın 7. katına çıkacak olursanız, tepeden sizi süper bir Nürnberg manzarası bekliyor. Bizce şehrin gece de gündüz de en güzel manzarası buradan, kaçırmayın. Merak etmeyin, o tepeye çıkmak sorun değil, zaten otopark alanı olduğu için \"ne işiniz var ulan burada dunkoflar\" falan diyen çıkmaz. Lorenzer Platz'da yer alan Lorenzenkirche'yi es geçmeyin, burası da mimari açıdan müthiş bir kilise. Hani mimariden hiçbir şey anlamayana bile \"abi bak bu gotik galiba ya\" dedirtecek kadar gotik bir mimarisi var. Ayrıca Christmas dönemi Lorenzer Platz ve civarı da gayet aktif oluyor ve oradaki stantlar daha boş olabiliyor, çok açsanız buradan sosisinizi kapar, öyle kalabalığa karışırsınız. Sinsilik in da hausss! Hospital of The Holy Spirit'in harika binasını en azından dışarıdan görmeden geçmeyin. Burası bir zamanların en büyük hastane/bakımevlerindenmiş ancak günümüzde bir restoran olarak kullanılıyor. Özellikle fotoğraf meraklısıysanız kaçırmayın. Spitalgasse 16'da yer alıyor, ama en güzel görüntüsü karşısındaki köprüden. Eğer ilginizi çekiyorsa Spielzeugmuseum, yani Oyuncak Müzesi'ne uğrayabilirsiniz. Nürnberg bu konuda bayağı ünlü. Eğer acayip bir tura çıkmak isterseniz eski yer altı hapishanelerini gezebildiğiniz bir Medieval Dungeons turu var. Biz katılmaya vakit bulamadık ama ilgimizi çekmişti. Rathausplatz 2'ye gidip önceden ayarlamanızı gerektiriyor, aklınızda bulunsun. Noel heyecanı, soğuk hava, keyifli buluşmalar, güzel anılar. Tam zamanında tam da yerinde olmak. 2020den bildiriyorum. covide inat nürnberge taşınmayı başarabilmiş olmanın verdiği heyecanla yeni şehrimi tanımaya çalışıyorum. ilk haftalarımda biraz turistçilik oynamaya hazırım ve to-do-list im için tabii ki koşa koşa oitheblogun yazılarına geldim."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/19/nurnberg-yeme-icme-rehberi-sosis-yemeyeni-doverler", "text": "Lebkuchen: Instagram'da Nürnberg'e gidiyoruz yazmamızın ardından gelen mesajların %70'i: Allah aşkına Lebkuchen yiyin! Hal böyle olunca biz de acayip bir merakla koştur koştur Lebkuchen aldık. Doğruyu söyleyelim, sevmedik değil ama, öyle hastası olunacak bir tarafını göremedik. Biraz daha farklı bir versiyonunu mu yedik o kısmına tam emin değiliz, o yüzden siz bizim yerimize de denemelisin. Peki nedir bu Lebkuchen? Efenim aslında kendisi ginger bread benzeri, kurabiyeden hallice bir şey. Sevgili Kabus Kerim'den öğrendiğimize ve sonradan araştırdığımıza göre kökeni bayağı gerilere dayanıyor, şöyle 600 yıl öncesine falan. Orta çağda Nürnberg baharat yolu üzerinde yer aldığı ve ticari anlamda bir geçiş noktası olduğu için her türlü baharat buraya da geliyormuş ve tam olarak bu dönemlerde ortaya Lebkuchen gibi bir lezzet çıkmış. Zaten yiyince anlayacaksınız, bayağı baharat içeren bir tat. Bazıları tarçın ağırlıklı oluyor, bazılarında portakal aroması var, türlü türlü versiyonu mevcut. Artık merak etmişsinizdir herhalde, bi' tadına bakarsınız. Bira: Hmm bravo Sherlocklar, Almanya'da bira içmemizin iyi bir fikir olduğu siz söyleyemeseniz akıl edemeyecektik dediğinizi duyar gibiyiz. SENİN ATARIN GİDERİN KİME KARDEŞ? Yok be, şaka yapıyoruz, biz de seni seviyoruz. Bira meselesinde özellikle şu detayı eklemek istedik ki aklınızda bulunsun: Tamam klasik barlara, nebilelim pub'lara falan gidersiniz ama, Almanya'da olmanızın bir getirisi olarak Nürnberg'de de özellikle o lokal ortamı deneyimlemek adına Beer Garden denilen yerlerden birine mutlaka uğrayın. Bu gibi yerler şehrin birçok noktasında mevcut ve lokal biranın yanında lokal yemekler/atıştırmalıklar da servis ediyorlar, dolayısıyla eminiz hoşunuza gidecektir. Ayrıca kendi biralarını yapan bir sürü brewery de var, tam olarak Türkçe ifade edemediğimiz için o şekilde yazıyoruz. O tip lokal biraları denemek de kesinlikle hoşunuza gidecektir, Nürnberg bu konuda başarılı. Yazı bitmeden gelen önemli not: Yukarıdaki mekanların açık oldukları günler ve saatler bayağı değişiklik gösterebiliyor. Pazar ya da Pazartesi kapalı olanlar var. Hafta sonu erken açılan ve erken kapananlar var falan. Bunları mutlaka gideceğiniz güne ve döneme göre kontrol edin, Sonra kapıda kalıverirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/20/koln-gezi-rehberi", "text": "Son yıllarda pek çok yer gördük, pek çok şehre gitmeye heveslendik, \"orayı nereden çıkardınız şimdi\" dediğiniz bir sürü yer bile oldu ama, Köln hiçbir zaman bu listenin başlarında olmamıştı. Sonra bir dostumuz, sevgili Volkan Ağır, ani bir kararla Köln'e taşındı, \"kızlar gelin görün, buralar çok güzel, pek güzel\" dedi, küçük çaplı bir ilgimizi çekmeyi başardı. Gitmeden önce Köln hakkında ne biliyorduk? Doğruyu söyleyelim, pek de fazla şey değil. Evet tamam, dev bir Köln Katedrali gerçeği var, onu görmezden gelemeyiz. Yoğun bir gurbetçi popülasyonu orada da mevcut, şu \"Kölün\"e yaşamaya gidenlerden söz ediyoruz. Başka? Başka yok, bu kadar. Dolayısıyla Köln'e gitmeden önce kafamızda şekillendirdiğimiz bir şehir imajı olmadığı gibi, ne çok büyük bir beklentimiz, ne de çok büyük bir hevesimiz vardı. Volkan'ı görecektik, yeni bir şehir tanıyacak, daha alternatif bir yer görecektik işte, daha ne olsun. Fakat Köln bizi şaşırttı. Fakat bu bir \"büyülendik, hayatımızın geri kalanını orada geçirmek istiyoruz\" şaşırtması da değil, \"neden geldik Kölün'e\" şaşırtması da. Şaşırdık çünkü öncelikle bu kadar canlı, bu kadar aktif bir şehir beklemiyorduk. Şaşırdık çünkü herhangi bir Alman şehrinin bile yer yer Berlin'in hissettirdiği duyguları hissettirebileceğini, bizi şehri çok sevdiğimiz Berlin ile kıyaslamaya itebileceğini bilmiyorduk. Burası tahmin ettiğimiz gibi küçük, sakin bir şehir falan değilmiş. Sıkıcı, 2 günlük şehir falan diyenler var ya, onları da sakın dinlemeyin. Bu şehir resmen Berlin gibi her bölgesinin farklı bir özelliği olan, birçok farklı kesimden/ırktan/dinden insanın bir arada rahat rahat yaşayabildiği, sizi görsel olarak değil, ruhuyla vuran şehirlerdenmiş. Hani şu 3-4 kez gitseniz yine yapacak bir şeyler bulabildiğiniz, sırf lokallerin arasına karıştığınızda bile keyif alabildiğiniz şehirler vardır ya, öyle bir yer. Olur da kalkıp Köln'de 1-2 gün geçirmeye gidecek olursanız buradan Paris gibi görsel açıdan inanılmaz bir şehir, Amsterdam gibi bambaşka bir hava beklemeyin. Ama özgürlük, rahatlık, içinde yaşamayı umduğunuz bir şehir düzeni ya da farklı olmanızın bir mutluluk kaynağı olabildiği bir yer arıyorsanız doğru yerdesiniz, Köln öyle bir yer, o beklentinizi karşılayan bir şehir. Ayrılırken \"of buradan dönmek istemiyorum\" demiyorsunuz ama, döndükten sonra \"ya yine gitsem fena olmaz aslında\" diye düşündürtüyor sizi. Garip ve tam tanımlanamaz bir his, onu da yaşayan bilir diyelim, işin Köln Gezi Rehberi kısmına geçelim. Köln'e 2021 yılında tekrar gitmiş bulunduk ve bu rehber güncelliğini korumakta. Bunlar yetmez biz Köln'ü okumak değil görmek istiyoruz derseniz sizi Instagram sayfamızdaki sabitlenmiş Köln storylerine alabiliriz. Köln'de ne yiyip ne içeceğinize Köln Yeme İçme Rehberimizden bakabilirsiniz, orayı da güncelledik. Sanırsak Aralık ayında gerçekleştirdiğimiz Nürnberg, Heidelberg ve Köln şehirlerini kapsayan Almanya gezimiz \"İzlanda'dan daha fazla üşüdüğümüz gezi\" olarak aklımıza kazınacak. Gitmeden önce hava durumunun geceleri eksi bilmem kaç derece olacağını görüp kendimizden çok emin bir şekilde \"nolcak yeaea, kat kat giyinir idare ederiz \" diyerek gösterdiğimiz iddialı tavırlar, daha Almanya'daki ilk günümüzde çok acı bir şekilde yüzümüze çarptı. Mecazi anlamda değil, yüzümüze çarpan soğuk gerçekten acı vericiydi. Durumu daha fazla dramatize etmeden konuya dönelim, sanırsak zaten vermek istediğimiz mesajı almışsınızdır: Almanya kış aylarında aşırı soğuk. Hava durumu 7 derece gözüküyor olsa bile o 7 derece İstanbul'daki 7 derece gibi hissedilmiyor, kanmayın. Bunlar hep Amerika'nın oyunları.... Burada vermek istediğimiz bir başka mesaj da annelerinizi dinleyin. İçliklerinizi, külotlu çoraplarınızı, atkılarınızı, berelerinizi, artık allah ne verdiyse giyin. Eğer sevgilinizle gidecekseniz tüm bunları alırken seksapalitenizi de bir kenara bırakacaksınız tabii, olsun, zatürre olmaktan iyidir di mi? Burası hava durumuna alışkın olup o havada bile tişört giyen kırmızı suratlı lokaller arasında turist olduğunuzu belli edip sırıtacağınız şehirlerden biri değil, merak etmeyin. Onlar da gayet soğuk olduğunu ve her mantıklı birey gibi kalın giyinmeleri gerektiğini kabulleniyorlar. Almanya'ya o soğukta gittiğimize pişman mıyız? Yer yer elimizin ayağımızın varlığından şüphe de etsek, yüzümüz henüz ismi verilmemiş bir renk de alsa değiliz dostlar.. Çünkü Almanya'ya kış aylarında gitmeye, o soğuğu göze almaya değecek bir takım güzellikler var. Nürnberg rehberinde de bahsetmiştik, Almanya Christmas Market yani Noel Pazarı konusunda en iddiali olan ülkelerden biri. Köln de bu konuda geride kalır mı? Saçmalamayın. Nürnberg'in devcileyin pazarı kadar ön plana çıkmasa da Köln'de de Aralık ayında şehrin birçok farklı noktasında bu pazarlar kuruluyor ve şehir adeta bir panayır ortamına bürünerek ışıklarla, yılbaşı süsleriyle dolup taşıyor. Dediğimiz gibi, Christmas Market denilen şey ülke çapında oldukça ciddiye alınan bir konu, öyle ilgileniliyor ki bu dönemde Köln gibi şehirlere Almanya'nın diğer şehirlerinden, hatta civardaki diğer ülkelerden bile turistler akın ediyor. Yani konaklama vb. konuları önceden planlamakta fayda var. Gezinizi Christmas dönemine denk getiremediyseniz üzülmeyin, olur da Şubat gibi gitmeyi düşünürseniz \"boşuna mı donacağız\" diye düşünmeyin. Çünkü bu aylarda da Köln'de şöyle bir olay oluyor: Köln Karnavalı. Karnaval aslında resmi olarak 11. Ayın 11'inde saat 11.11'de insanların kostümler giyerek sokaklara dökülmesiyle, şarkılar söyleyip çılgınca eğlenmesiyle başlıyor. Artık \"kostümünü giyip dışarı çık\" diye saat mi kuruyorlar ne yapıyorlar bilemiyoruz. Neticede Christmas döneminde etkinliklere ara veriliyor ve karnavalın asıl çılgınlığı Şubat ayında oluyor. Kendileri de çılgın günler olarak adlandırıyorlar, çılgın olduğuna biz karar vermedik. Hristiyan dini takviminin bir takım önemli günlerine göre belirlenen tarihlerde büyük çaplı kutlamalar, balolar ve eğlenceler oluyor. Tarihler her sene değişkenlik gösterdiğinden ve Hristiyan dini takvimine pek de hakim olmadığımızdan size tarihlerle ilgili net bir bilgi vermeden, yetkili bir siteye yönlendirmemiz daha mantıklı olabilir. Olur da ilgilenirseniz, etkinlikleri ve tarihleri şu veya şu siteden takip edebilirsiniz. Küresel ısınma meselesinin gün geçtikçe çığrından çıkması hava durumlarının da iyice dengesizleşmeye başlamasına sebep olduğu için artık hava durumlarıyla ilgili bir öngörüde bulunmak ve genelleme yapmak çok zorlaştı. Nobel ödülümüz kargoda, bilim adamlarının yıllardır araştırdığı küresel ısınma konusunu 1 cümlede özetlediğimiz için bize bu ödülü layık gördüler. Teşekkürler Nobel Konseyi.. Neyse. Orta Avrupa zaten hali hazırda dengesiz bir hava durumuna sahip olduğu için, yaz ayları ortalama şu derece, bahar ayları böyle olur demek oldukça güç. Sonra bir genelleme yaparız, söylediğimiz gibi çıkmaz bize küsersiniz falan... Ama Mayıs-Eylül arasında kalan ayların Orta Avrupa şehirlerini gezmek için en garanti aylar olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa şehirlerinin birçoğu için önerdiğimiz gibi, buraya da Mayıs başı ya da Eylül sonlarına doğru bir tarihte giderseniz, hem yaz aylarında artan turist kalabalığını es geçebilir, hem de biraz olsun konaklama gibi konuları daha uyguna getirebilirsiniz. Diğer dönemlerde uçak bileti promosyonları yakalarsanız affetmeyiniz tabii. Hatta bize de haber verin, vermezseniz biz size küseriz.... Köln'de yaşayan arkadaşlarımız ve lokaller her ne kadar aksini iddia etse de bizce Köln en az Berlin kadar büyük bir şehir. Tabii ki orada yaşayan insanlardan daha iyi biliyoruz, biz her şeyin en iyisini ve en doğrusunu biliriz.... Sanırız bize bu şekilde gelmesinin sebebi gezmek istediğimiz bölgelerin şehrin birçok farklı noktasına dağılmış olmasıyla alakalıydı. Ya da Köln'e, oraya kıyasla çok daha küçük olan Nürnberg'den geçmiş olmamızla da alakalı olabilir bilemiyoruz. Köln, Berlin kadar kaotik ve kalabalık bir şehir olmayabilir bama bizim Avrupa'da en çok toplu taşıma kullandığımız şehirler listesine girecek kadar da büyük bir yer olduğunu söylemeden geçmeyeceğiz. Siz de bizim gibi eski şehir bölgesinde yoğunlaşan turistik aktivitelerin ötesine geçmek ve şehrin farklı bölgelerini keşfetmek, biraz lokal gibi takılmak niyetindeyseniz konaklayacağınız yer konusunda biraz kafanız karışabilir. Ama bizce bu konu için çok da kafa yormanıza gerek yok, çünkü önemli olan bir metro/tramvay durağına yakın, toplu taşımaya erişiminiz olacak bir noktada konaklamanız. Aşağıda ulaşım konusunu detaylandıracağız, ama burası oldukça geniş bir toplu taşıma ağına sahip ve her yere kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir şehir. Ulaşım kartınız falan varsa, \"bir önceki kafenin tuvaleti daha temizdi, hadi metroyla oraya geçelim\" şımarıklığı noktasına gelebileceğiniz bir durumdan bahsediyoruz. Yine de konaklama kısmını kafanıza taktıysanız sizi anlayabiliyoruz. Biz de kalacağımız yeri seçmeden önce sanki oraya gayrimenkul yatırımı yapacakmışız gibi bir araştırma sürecine giriyoruz. Dolayısıyla aşağıda gezilecek yerler bölümüne Köln'ün bölgelerini kısaca anlatarak girizgah yapacağız. Bölgeleri kavradıktan sonra gezinizde önceliğiniz neyse ona göre bir konaklama arayışına girebilirsiniz. Biz Köln Turizm Ofisi'nin önerisi üzerine Deutz bölgesinde bulunan Burns Art Hotel'de konakladık. Gezimizin Christmas Market dönemine denk gelmesi, şehrin oldukça kalabalık olması ve gezimizin biraz ani gelişmesi sonucu pek de fazla otel seçeneğimiz olmadığından şehrin biraz dışında kalan bir noktada konaklamak durumunda kaldık. Otelden yaklaşık 4-5 dakika yürüme mesafesinde bir tramvay durağı var ve 3 veya 4 numaralı hat üzerinden şehir merkezine 15 dakikada gibi bir sürede ulaşılabiliyor. Ancak Köln'e gece hayatı odaklı gidiyorsanız veya otele gece 1'den sonra dönmek niyetindeyseniz toplu taşıma bu saatten sonra çalışmadığı için ulaşımınız biraz zorlu olabilir. Bunun dışında özellikle fuar gibi etkinlikler için gidiyorsanız lokasyon itibarıyla bu otelde konaklamanız gayet mantıklı olur. Bir uçak tipi vardır. Oturduğunuz koltuğun yanına soğan yuvarlansa şaşırmayacağınız, Bim poşet sayısının normal çanta sayısından fazla olduğu, sucuk kokularının etrafı sardığı, yarı Türkçe yarı Almanca konuşan çocuk seslerinin yükseldiği ve \"yaramaz küçük çocuklar niye hep bizim uçağımıza denk geliyor\" diyerek sıçtığınızı kabullendiğiniz... Kibar olamadık bu sefer.. İşte o zaman bilirsiniz ki doğru uçaktasınız, Almanya'ya gidiyorsunuz. Bu arada bu girişin alt metni, Köln'de de çok Türk var, salon kadını çizginizden çıkmayın! Konumuza dönecek olursak, İstanbul'dan Almanya'nın birçok yerine direkt uçuş var ve bunlara Köln de dahil. Uçuş 3 saate yakın sürüyor. Olur da Köln gezisini Almanya'nın başka şehirleriyle birleştirmek gibi bir niyetiniz varsa, Köln'e yakın olan Düsseldorf ve Frankfurt şehirlerine de İstanbul'dan direkt uçuş olduğunu hatırlatalım. Biz gezimize Nürnberg'den başladığımız için ilk olarak oraya uçtuk ve oradan araba ile Köln'e geçmiş bulunduk. Ancak siz araba kiralamayacaksanız ve başka şehirlerle tren ile geçmek niyetindeyseniz şu siteye göz atabilirsiniz, bu Almanya'nın resmi tren şirketi. Treni kullanacaksanız şehrin ana tren istasyonu Köln Hauptbahnhof. Köln'ün uluslararası havalimanı Bonn, şehir merkezine yaklaşık 16-17km uzaklıkta. Havaalanından toplu taşıma ile merkeze ulaşmak istiyorsanız S13 ya da S19 trenlerini kullanabilirsiniz. Ücreti tek yön 2.80 Euro. Eğer gün içinde toplu taşımayı kullanmaya devam edecekseniz, 8.50 Euro'ya günlük ulaşım kartı da alabilirsiniz. Bununla ilgili bütçe kısmında biraz daha detaylı bilgi veriyor olacağız, okumaya devam ediniz. Teşekkürler. Eğer taksiyle gitmek gibi bir niyetiniz varsa fiyatı trafik durumuna göre 30-35 Euro civarında tutuyor. Köln, trafiği göz önünde bulundurarak hareket etmeniz gereken şehirlerden biri. Almanlar'ın Das Autobahn'ı das muhteşem diye düşünerek das trafik olmayacağını varsaymayın, özellikle şehir merkezinden havaalanına doğru taksiyle gidecekseniz ne olur ne olmaz biraz vakitlice çıkın deriz. Türk taksiciye denk gelirseniz, ki bu çok yüksek bir ihtimal, o zaman biraz daha yayabilirsiniz, onlar kural tanımayan birer çılgın oldukları için orada da deliler gibi kullanıyorlar. Köln'de metro/tramvay hattı o kadar geniş ki, toplu taşımayı kavramaya çalıştığımız ilk gün hangi trenin nereden kalktığı konusunda biraz kafamız karıştı. Çünkü tramvay/metro hatları birçok yerde birbirine giriyor. Tramvaya yer üstünde binmeyi beklerken bir bakıyorsunuz ki boşuna bekliyorsunuz çünkü yer altından kalkıyor. Bi' acayip sistem, açıkçası hala tam çözmüş değiliz. U-Bahn ya da tramvaylar için birçok yerde tabela oluyor, hangi numaralı hattı kullanacaksanız onun tabelalarına gözünüze kestirin. Durakların civarında sokaklarda da yönlendirmeler var, hatta bazı noktalarda hangi trenin hangi perondan kalktığını gösteren büyük ekranlar var. Köln diğer Avrupa şehirleri ile benzer bir pahalılıkta denilebilir, ne çok ucuz ne de çok pahalı. Biz yine her zamanki gibi örneklerle gelirsek daha anlaşılabilir olacaktır. Diğer seçenek de 2 gün boyunca bir takım müzelere ücretsiz giriş yapabileceğiniz ve 1 gün boyunca toplu taşımayı sınırsız kullanabileceğiniz Müze Kartı. Bu kartın ücreti 18 Euro. Hangi müzelere ücretsiz giriş yapabileceğinize bakmak için şu siteye bir göz atabilirsiniz. Bu kartın 30 Euro olan ve 2 yetişkin, 2 çocuk (18 yaş altı) olarak kullanabileceğiniz bir de aile kartı seçeneği var. Son seçenek ise öğrenci değilseniz bile öğrenci taklidi yapıp kartınızı evde unuttuğunuz için çok üzülmüş gibi davranmak. Biz asla böyle bir şey yapmayız ama bi arkadaşımız vardı o yapıyormuş............. Bu arada olur da 70 yaşında falansanız bu seçenek pek işe yaramayabilir, biz yine uyarmış olalım. Yukarıda da vadettiğimiz gibi önce Köln'ün bölgelerinden biraz bahsetmek isteriz. Köln'de muhtemelen genel olarak şu 6 bölgede vakit geçiriyor olacaksınız: Altstadt Nord, Altstadt Süd, Neustadt Nord, Neustadt Süd, Ehrenfeld ve Deutz. Şehrin koordinatları ise... şaka şaka. Tamam bu bölgelerin hepsini detaylandırmayacağız ama kendinize check point'ler belirlemeniz adına aktivitelerin yoğunlaştığı, vakit geçirmek isteyebileceğiniz yerlerden biraz bahsedeceğiz. Altstadt : Boşverin Nord'unu, Süd'ünü, siz bu bölgeyi komple şehrin Old Town'u yani Eski Şehir olarak benimseyin yeter. Altstadt, şehrin neredeyse her noktasından görülebilen, 5km öteden bile ihtişamına hayran kalabileceğiniz Köln Katedrali'nin bulunduğu, eski tip evlerin, meydanların, müzelerin yoğunlaştığı bir bölge. Bunlar genel olarak Nord tarafında bulunuyor, Süd tarafında ise önereceğimiz bir takım mekanlar ve Çikolata Müzesi gibi noktalar kalıyor. Süd ne ya, sinirimizi bozdu bu sözcük. Neustadt: Burası şehrin en hareketli olan yerlerinden birini kapsıyor: Belgian Quarter ya da Almanların deyişiyle Belgisches Viertel. Siz İngilizcesini öğrenin, Almancasını söylemeye çalışarak bizi orada ele güne rezil etmeyin. Bu bölgenin aslında sokak isimleri haricinde Belçika ile pek de bir alakası olduğu söylenemez. Butikler, restoranlar, cafeler, ve barlar yoğunlukta. Özellikle Brüseller Strasse, Rudolfplatz, Fiesenplatz civarı en hareketli noktaları. Ehrenfeld: Köln'ün hipster bölgesini keşfetmeden döneceğimizi düşünmediniz herhalde?? Hava çok soğuk olduğu için beyaz airmax'lerimizi, superstar'larımızı giyememiş, bilogırlık yapamamış olabiliriz ama bu lokaller arasına karışmamıza, sokak sanatı önünde poz vermemize engel olur mu? ASLA.. Son zamanlarda Berlin'e gittiyseniz, bu ziyaretinizde Kreuzberg'i ve Neukölln'ü keşfettiyseniz ve \"Türklerin yaşadığı yer\" olarak bilinen bu bölgelerin şehrin en hipster, en popüler yerlerine dönüşme sürecine şahit olduysanız hemen kafanızda orayı canlandırın. Çünkü Ehrenfeld, Köln'ün Kreuzbergi. Burası da tıpkı Kreuzberg gibi Türklerin, Türk restoran yoğunluğunun olduğu, cafe, bar, galeri, etkinlik alanlarının artmasıyla şehrin hipster bölgesine dönüşen bir yer. Sanırız çoğu şehirde bir \"hadi gelin ey şehir ahali, göçmenlerin yaşadığı bölgeyi el birliğiyle hipsterland'e çevirelim\" akımı oluyor. Bu arada Türkler yoğun derken onu boşuna söylemiyoruz, öyle bir yoğunluktan bahsediyoruz ki \"Mersin Tantuni\" tabelası yanında \"Kardeşler Aile Salonu\" görünce şaşırmayacağınız cinsten. Buraları basbayağı ele geçirmiş, Türkiye'yi oraya taşımaya çalışmışız, görselinden bile anlaşılıyor, iyi midir kötü müdür ona yorum yapmayalım. Ehrenfeld'i keşfetmeye başlamak için en mantıklı yerlerden biri Köln-Ehrenfeld durağı. Çünkü burası hem Ehrenfeld'in orta yeri hem de birçok farklı sokak sanatı görebileceğiniz bir nokta. Oradan da kaptırıp civardaki Venloer Strasse ve Körnerstrasse gibi sokakları dolaşarak lokallerin arasına karışabilir, sokak sanatı avına çıkabilirsiniz. Deutz: Burası Old Town Bölgesi'nin tam karşısında Ren Nehri'nin öbür tarafında kalan, iş merkezlerinin ve fuar/etkinlik alanlarının yoğunlaştığı bir bölge. Şehrin ana fuar alanı olan KölnMesse ve dünyanın en büyük buz hokeyi arenalarından biri olarak bilinen Lanxess Arena da bu bölgede bulunuyor. Bu Arena'da aynı zamanda konserler ve çeşitli etkinlikler de oluyormuş, kim bilir belki hayatınızın konserine burada denk gelirsiniz. Bahsettiğimiz bu yerler hiç ilginizi çekmiyorsa bile \"oh bir bölgeyi gezmekten kurtulduk\" sanmayın. Birazdan burayla ilgili size bir ipucu vereceğiz. Olur da bir sebepten ötürü Köln'de geçirecek yalnızca 1 saatiniz olursa kendinize hedef olarak Old Town bölgesini ve Köln Katedrali'ni belirleyin. \"İsmet hani Köln'e gitmiştin biz sana inanmıyoruz\" derlerse, alın der, katedralin önünde çekilmiş, katedrali kadraja bir türlü tam olarak sığdıramadığınız bir selfie'nizi önlerine atarsınız. Köln Katedrali'ni bulmanız çok da zor olmayacak, çünkü bu ihtişamlı dev Gotik yapı şehrin birçok noktasından görülebiliyor. Abartmıyoruz, yukarıda söz ettiğimiz şehrin dışında kalan otelimizden bile görebiliyorduk Dolayısıyla hiç yer yön bilmiyorsanız Mordor'da ilerleyen Frodo'nun Sauron'a baktığı gibi katedrale baka baka yürüyün, ulaşırsınız. 1248'de inşa edilmeye başlanan bu katedral 1880'de tamamlanmış. 2. Dünya Savaşı'nda şehrin çoğu yerle bir olmasına rağmen ayakta kalan tek yapılardan biri. -Katedral her gün ziyarete açık, ancak Pazar günleri yalnızca 13:00-16:30 saatleri arasında turistlere açık oluyor. -Zamanınız ve takatiniz varsa katedralin tepesine tırmanıp şehir manzarası görebilirsiniz. Tepeye çıkmak için 4 Euro gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bizce 533 basamak çıkmak için onların bize para vermesi lazım... -Kasım sonu- Aralık aylarında gidecek olursanız şehirde bulunan Christmas Marketlardan birini burada görebilirsiniz. -Yukarıda Deutz bölgesini anlatırken söz ettiğimiz ipucuna gelelim. Yukarıda yazının girişinde paylaştığımız fotoğraftaki köprü ve katedral manzarasını görmek gibi bir niyetiniz varsa köprünün karşı tarafına Deutz bölgesine geçerek nehir kenarına inebilirsiniz. Eğer yürümeye üşenirseniz Köln/Deutz durağına giden trenlerden birine binebilir ve oradan bu noktaya kısa sürede yürüyerek ulaşabilirsiniz. Katedrali ve şehri daha da tepeden bir noktadan görmek isterseniz yine aynı şekilde Deutz Bölgesi'nde bulunan Triangle Tower'ın tepesine çıkabilirsiniz. Giriş için 3 Euro gibi bir ücret alıyorlar. Burası son zamanlarda gezdiğimiz en başarılı modern sanat müzelerinden biriydi. Hatta gezdiğimiz en iyi müzelerden biri genellemesini yaparak daha da iddiali bir giriş yapabiliriz. Artık gitmeyin de görelim.. Niye böyle tehditkar bir söylemde bulunduk bilmiyoruz, aslında sizin iyiliğiniz için söylüyoruz. Müze 1976 yılında Peter ve Irene Ludwig çiftinin yaklaşık 350 eser bağışlamasıyla kurulmuş. Bizim o eserlerin birine bile sahip olabilmemiz mümkün değilken bu çiftin milyonlarca Euro değerinde bir koleksiyonu varmış, gerçekten inanılmaz. Peter, Irene, eğer burada yazanları okuyorsanız ashdasj tamam bu cümleye bir son veriyoruz. Modern sanatın farklı evrelerinden birçok önemli sanatçının eserlerini barındıran müze aynı zamanda inanılmaz geniş bir Picasso ve Pop Art koleksiyonuna sahip. Öyle ki pop art koleksiyonu Amerika dışında bulunan en geniş koleksiyonmuş. Pop Art sanatının öncülerinden Andy Warhol ve Roy Lichtensetein'in de birçok önemli eseri bulunuyor. Eminiz bu müze sizin de çok hoşunuza gidecektir, geniş bir zamanınız olduğunda gitmenizi tavsiye ederiz! Bu sefer alışık olduğumuz sanat müzelerinden biraz farklı olan bir müzedeyiz: Kolumba Müzesi. Köln Başpiskoposu'nun yönetiminde olan müze gotik bir kilise olan St. Kolumba'nın 2. Dünya Savaşı'ndan arda kalan kalıntıları ve arkeolojik bir kazı alanı üzerine inşa edilmiş. Tabii öyle biz de olduğu gibi \"taş maş bunlar ya, yapıverin üstüne binayı\" şeklinde değil. Kalıntıların üzerine özenle inşa edilen binanın mimarı Peter Zumthor müzenin mimarisi için birçok ödül de almış ve gerçekten acayip enteresan bir yapıya dönüştürülmüş, eski ve yeni bir arada. Müzede ağırlıklı olarak Hristiyanlık ile alakalı eserler var. Roma dönemine ait arkeolojik kazıları ve kilisenin bazı kalıntılarını da görebiliyorsunuz. Müzeye sık sık yeni eserler ekleniyor ve her sene 15 Eylül'de yeni bir koleksiyon sunuluyor. Yani dini eserlerle bir alakanız yoksa bile, en azından mimariyi görmek adına gitmek isteyebilirsiniz. Giriş: 5 Euro, indirimli 3 Euro. Müze Salı günleri kapalı. Şimdi de Köln'ün en eski müzesine gidiyoruz. 1861 yılında açılan Wallraf-Richartz Müzesi, bir zamanlar günümüzde Museum Ludwig'de bulunan modern sanat eserlerini de kapsayan geniş bir sanat müzesiymiş. Museum Ludwig'in açılışının ardından 20. yüzyıl ve sonraki döneme ait eserler oraya transfer olunca Wallraf-Richartz Müzesi'nde Ortaçağ'dan 20. yüzyıla kadar dayanan döneme ait eserler kalmış. Eğer Orta Çağ, Barok dönemlerine ve 19. yüzyıl eserlerine karşı ilgisi olan bir sanatseverseniz bu müzeyi kesinlikle kaçırmamanızı öneririz. Müzede buraya yazmaya üşeneceğimiz kadar fazla sayıda önemli eser var. Şöyle özetleyelim, sanat tarihini düşününce aklınıza ilk olarak hangi isim geliyorsa, onun çok yüksek ihtimalle bu müzede en az 1 eserini göreceksiniz. Geçici sergileri de radarınıza almayı unutmayın! Koleksiyon ve sergiler hakkında şu sitede daha fazla bilgi bulabilirsiniz. Giriş: 5 Euro, indirimli 3 Euro. Müze Pazartesi günleri kapalı. Wilhelm Joest isimli bir etnografın dünyanın birçok yerinden topladığı yaklaşık 3500 objenin bir araya gelmesiyle kurulan Rautenstrauch-Joest bugün 65.000'nin üzerinde obje ve 100.000'nin üzerinde tarihi fotoğraf barındıran bir Etnografya Müzesi. Biz bugün bavullarımız 23 kiloyu aşmasın diye çaba gösterirken adam 1800'lü yıllarda dünyanın birçok yerinde bulduğu dev objeleri taşımış, gerçekten inanılmaz. Müzede hem bu objeleri, hem de dünyada bulunan farklı kültürleri, toplulukları, gelenekleri, dinleri anlatmaya yönelik tasarlanmış bazı interaktif bölümleri inceleyebilir hatta bir parçası olabilirsiniz. Bu eserlere sadece bakınca pek bir anlamı olmayabiliyor, konu ilginizi çekiyorsa mutlaka audio guide ile gezmenizde fayda var. Ayrıca müzede konuyla alakalı geçici sergiler de oluyor. Adres: Cacilienstrasse 29-33. Toplu taşıma kullanacaksanız Neumarkt durağında inebilirsiniz. Müze duraktan 3-4 dakika yürüme mesafesinde. Çikolata Müzesi açıkçası gezimizin son gününe kadar gitmeyi düşünmediğimiz ancak birçok kişinin \"mutlaka gidin, harika bir yer\" demesinin ardından merakımıza yenilip gittiğimiz yer oldu. Teması çikolata olan bir yere zaten ne kadar direnebilirdik ki? Neden özellikle Köln'de bir çikolata müzesi açılmasına karar verilmiş, o kısmını bilemiyoruz. Ancak pek güzel, pek tatlı olmuş. Ha mutlaka görmeniz gereken bir yer mi? Bizce değil. Ama vaktiniz varsa gidip çikolatının tarihi, yapımı, çikolatanın temeli olan kakao bitkileri hakkında birçok bilgi edinebilirsiniz. Kakao bitkilerinin bulunduğu özel bir sera alanı bile var. Bizim müzede en çok ilgimizi çeken şeylerden biri çikolatının yapım sürecinde kullanılan makineler ve çikolatanın tadına bakabildiğiniz çikolata şelalesi oldu. Müzede bir farklı farklı çikolatalar satın alabileceğiniz bir mağaza da var, kendinizi çok kaybetmeyin. Adres: Am Schokoladenmuseum 1A. Toplu taşımayla gitmek için Heumarkt durağına ulaştıktan sonra müzeye yürüyebilir (700m uzaklıkta), ya da 133 numaralı otobüse binebilirsiniz. Giriş: 9 Euro, Pazartesi günleri kapalı. Köln'ün eski şehir bölgesinin göbeğini, Köln'ün Christmas pazarlarının lokasyonlarından biri olduğu, Köln Karnavalı gibi birçok etkinliğin vuku bulduğu, eski tip evlerin olduğu yeri görmek için Altermarkt'a gidebilirsiniz. Eski şehir bölgesinin en bilinen meydanlarından bir diğer de Heumarkt. Parfüm şişelerinde yazan Eau de Cologne yazısının nereden çıktığı hakkında bilgi almak isterseniz Köln'de parfümlerle ilgili Fragrance Museum adlı bir müze de var. Nürnberg'de Nazi dönemi ilgili birçok yer ziyaret ettikten sonra psikolojimiz daha fazlasını kaldıramayacağı için ziyaret etmemiş olsak da Köln'de de Nazi döneminde hayatını kaybedenler anısına oluşturulmuş ve bu dönem ile ilgili bilgi edinebileceğiniz NS Documentation Center adlı bir yer var. Köln'ün alışveriş konusunda Almanya'nın en popüler şehirlerinden biri olduğunu uzun süredir biliyorduk. Özellikle Berlin'in alışveriş konusundaki reputasyonunu doğruladıktan sonra Köln'ün de bizi hayal kırıklığına uğratmayacağına çok emindik. Ver elini Urban Outfitters, al sana & Other Stories, hepsi orada. Tek sorun, bu hayalleri Euro bu kadar saçmalamadan önce kurmuş olmamız. Doğru bildiniz, bu hikaye oldukça hüzünlü bitiyor. Köln'de Türkiye'de görmeye alışık olduğumuz markalardan, oldukça alternatif markalar satan butiklere, bir şehirde gördüğümüzde affetmediğimiz Urban Outfitters, Monki, Weekday ve & Other Stories gibi markalara kadar birçok mağaza mevcut. Umarız bir gün Euro 1 lira falan olur, ya da takas yöntemiyle bulgur karşılığında kıyafet falan satın alabiliriz de Avrupa'da gönül rahatlığıyla alışveriş yapabiliriz. Belgian Quarter tarafında Brüsseler Strasse civarında Magasin 2 gibi göz atabileceğiniz farklı butikler var. Oradan yolunuzu Old Town tarafına doğru çevirip & Other Stories ve Weekday gibi birçok mağazının da bulunduğu Ehrenstrasse'ye gidebilirsiniz. Urban Outfitters'ın nerede olduğunu merak edenler için de hemen paylaşalım tabii, kendisi hemen yakınlarda Breite Strasse üzerinde bulunuyor. Bu taraflarda göz atabileceğiniz bir başka sokak da Mittelstrasse. Zara, H&M gibi daha klasik markaların bulunduğu ana alışveriş caddeleri Schildergasse ve Hohe Strasse. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz, Vatan'ın haberine göre, \"Bunun adı iklim değişikliği. Kutup -40 olması gerekirken 0 dereceye yaklaşıyor, Erzurum da -10 olması gerekirken -30 derece oluyor. Denge bozuldu. İstanbul'da hava bir türlü ısınamadı. Bunun nedeni Kuzey Kutbu'ndaki soğuk. Soğuk hava bir yerde durmalı. Eğer kutupta durmuyorsa aşağıya doğru kayıyor. Kuzey Kutbu çok ısındığı için İstanbul çok soğudu. Kuzey Kutbu soğusa İstanbul da ısınacak. Kuzey Kutbu soğumazsaTürkiye'nin de içinde olduğu enlem soğuk olacak. Mart ayı sonuna kadar sıcaklıklar böyle gider\" dedi. Öncelikle uğraşlarınız ve tecrübe aktarımınız için teşekkürler. Güzel bir yazı olmuş. Eklemek istediğim bir iki şey var. Öncelikle şehirlerarası yolculukta tren tercih etmek biraz maliyetli. Yakın şehirler için mantıklı ancak uzak şehirler için en ucuz ulaşım sanıyorum flixbus 2016 ekim-kasım-Aralık sürekli Köln-Nürnberg ve Köln-Bamberg arası gidiş geliş yaptım ve maliyeti 18 (Deutschebahn için bu ücret ortalama 100 ) aynı zamanda sadece Almanya içinde değil, diğer ülke ulaşımlarında da kullanılabiliyor. Avrupa'nın hemen her yeri için tercih edilebilir. Adamlar her yere gidiyor. Şoförleri genelde Çek, kimisi de gergin biraz ama muhatap olmayacağınız için sıkıntı yok, sadece ek bilgi olsun dedim. 🙂 Biz Nürnberg-Prag için de bu yolu tercih etmiştik ve yanlış hatırlamıyorsam kişi başı gidiş geliş ortalama 30 tutmuştu. Bir diğer söyleyeceğim şey ise ücret meselesi. Alışverişlerinizi Aldi, Norma gibi yerlerden yaparsanız gerçekten ucuza geliyor. Örneğin bir şişe pet su 0,50 ise, genelde Aldilerde bulunan geri dönüşüm amaçlı pet şişe iade makinelerine boş şişelerinizi attığınızda 0,25 iade kartı veriyor. (Benim toplamda 20 'luk kart aldığım oluyordu, şişe biriktirerek) bu sadece su şişesi için değil, hemen her içecek kabı için geçerli misal kahvaltı için yine marketlerde 1-2 Euro'ya dilim salamlar vs var veya biralar her şey gayet uygun aslında. Sadece kalabalık yerlerde ve restaurantlarda biraz daha pahalı oluyor. Bir de Köln birası olan Kölsch önerimdir. Ancak Nürnberg tarafına giderseniz tren ile 40-45 dakika süren Bamberg'e uğrayıp kendi imal ettikleri biraları satan barlar var Bockbier ve Rauchbier denemenizi tavsiye ederim. Son olarak uçak seferleri için İstanbul üzerinden genelde bahsediliyor gezi bloglarında ancak bilmeyenler için, yakınımda olduğundan biliyorum her hafta Adana Düsseldorf arası ve Adana Nürnberg arası uçak bulmanız mümkün."} {"url": "https://oitheblog.com/2016/12/20/koln-yeme-icme-rehberi-hipsterlar-da-kebap-yer", "text": "Almanya'nın mutfağı hakkında düşüncelerimizden Nürnberg Yeme İçme Rehberi'nde de bahsetmiştik. Rehbere göz atmaya üşenenler için kısa bir özet de geçebiliriz: Alman mutfağının çok büyük hayranları sayılmayız. Alman sosisi ve birasına laf yok tabii, onları diğer rehberimizde de bol bol övmüştük. Kabus Kerim, birtakım lokal arkadaşlarımız ve Nürnberg Turizm Ofisi'nden aldığımız öneriler sayesinde Almanya gezimizin ilk birkaç gününü geçirdiğimiz Nürnberg'de bol bol sosis ve lokal lezzetler deneme şansımız olmuştu. Bu lokal lezzet denemelerinin ardından Köln'e ayak bastığımızda biraz Alman Mutfağı overdose'u yaşamış olmakla birlikte, artık daha farklı yemeklere, mutfaklara odaklanan yerlere, lokaller arasında sevilen, günlük yaşantılarının parçası haline gelen mekanlara geçiş yapmaya hazırdık. Üstüne üstlük bir de Köln'ün yerel lezzetlerinin bol bol çiğ et, sakatat ve blood sausage gibi şeyler içerdiğini görünce durum bizim için bir tık öteye geçti diyebiliriz. \"Sakatat benden sorulur\" diyorsanız size hiç mani olmayalım, önden buyrun. Uzun lafın kısası, biz Köln'de daha farklı yemek ve mekanlara odaklanarak Köln'deki yerel lezzetleri Köln'ün birası olan Kölsch ve şehrin birçok noktasında kurulu olan Christmas Market'larda satılan atıştırmalıklar ve tatlılarla sınırlandırdık diyebiliriz. Başlamadan gelen not: Köln'de konaklama, ulaşım, gezilecek yerler gibi birçok detay içeren bir Köln gezi rehberimiz de var, belki göz atmak istersiniz. Yukarıda bahsettiğimiz Nürnberg Yeme İçme Rehberi için şuraya, Nürnberg Gezi Rehberi için de buraya bakabilirsiniz. Sevgili Köln, sevgili Almanlar, sevgili ALAMANYA........ Seneler önce gittiğimiz yeri nasıl bu denli aynı tuttunuz böyle? Biz İstanbullular olarak bu işe şaştık kaldık, çünkü sabah uyandığımızda evin karşısındaki kafenin MADAM KOKO olduğunu görmeye alışmış insanlarız, bizi cidden şaşırttınız. Gerçekten de şehirde neredeyse hiçbir şey değişmemiş, sanıyorum Köln'ü İstanbul'u bildiğimden daha iyi bildiğimi bile iddia edebilirim. Neyse, en azından rehberimiz güncelliğini yitirmemiş diye sevinebiliriz di mi? Özellikle Van Dyck'ın kahvesinin muhteşemliği olduğu gibi kaldığı için bayağı memnunuz, gittik geldik Van Dyck'ta son bulduk desek yeridir. Birkaç yeni mekan önerisi de çıktı tabii, buyrun onları aşağı ekleyelim. Poke Makai: Hawaii'den dünyaya açılıp bizi kendisine bağımlı yapan poke'yi denemek isterseniz Poke Makai'ye uğrayabilirsiniz. WOW inanılmazdı gibi bir durum yok, ancak gayet lezzetliydi, biz koca koca tabaklar bitirecek kadar memnun kaldık. Hommage Cafe: Bir önceki Köln ziyaretimizde o kadar da bayılmadığımız bu kafeye bir kez daha şans verdik ve pişman olmadık. Biz taze çıkmış tatlılarından götürdük, ancak kahvaltı için de Köln halkı tarafından bayağı tercih edilen bir yer, artık hangisi için giderseniz. Bangkok Thai Restaurant: Hiçbir restoranda Tayland'da yediklerimiz gibi Thai yemekleri yiyemeyeceğimizi biliyor ve tıpkı Zeki Demirkubuz gibi artık bundan acı duymuyoruz........ Ancak tam olarak o beklentiyle gidilmediği takdirde burası fena sayılmayacak bir Thai restoranıydı. İçeri girdiniz mi ani gelişen Bangkok ziyareti yaşatıyor zaten, öyle bir ortam. Yediklerimizden memnun kaldık, Thai mutfağı sevenler için güzel bir seçenek, çoğu kişiye göre şehirdeki en iyi Thai restoranı. Ice Cream United: Canı dondurma çekenler ve mevsim ayırt etmeksizin dondurma tüketenlere güzel bir seçenek. Yoğurtlu olanları özellikle sevdik, salt&caramel'e denk gelirseniz ondan da 1 top gömün gitsin. Şehirde Five Guys olduğu gerçeğini de sizden gizlemeyelim. Yiyen bilir, bi kere tadına bakıldı mı görüp de yemeden geçilemeyen bir lezzet kendisi. Merhaba burger severler, merhaba....... Hayat kurtarabilecek bir ipucu: Restoranların birçoğunda İngilizce menü seçeneği yok ve çalışanların da öyle şakır şakır İngilizce konuştuğu söylenemez. Dolayısıyla ne yiyeceğinizi anlamak oldukça zor bir meseleye dönüşebiliyor. Gitmeden \"google translate\" gibi çeviri yapan uygulamaları yüklemek isteyebilirsiniz. Sonra kuzu pirzola gelmesini beklerken at kafası falan gelir görürsünüz valla.. Bu arada seyahat ederken kullandığımız ve çok faydasını gördüğümüz bir takım uygulamaları şöyle bir içerikte derlemiştik, belki bu gezinizde de faydalı olabilir. İngilizce menü olmayan bir restoranda çaresiz kaldığınız bir an olursa etrafa şöyle bir göz atın, Türk bir çalışanla karşılaşmanız gayet muhtemel. Türk olduğundan şüphelendiğiniz biri varsa, o çok yüksek ihtimalle Türk olacaktır."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/01/23/yurtdisina-ilk-kez-cikacaklara-tavsiyeler", "text": "İster manavdan domates almaya gidiyor olun, ister yeni işinizin ilk günü olsun, önem derecesi fark etmez, ilk kez yapılacak olan her şey adamı gerer. Bunun için ağır bir sosyal fobi sahibi olmak falan da gerekmiyor, neticede nasıl yapıldığını çok da iyi bilmediğiniz bir şeyi yapıyorsanız \"ulan şu şöyle mi olur bu böyle mi olur\" düşünceleri kafanızda dolanabilir, gayet normaldir. İşte aslında yurtdışına ilk kez çıkma meselesi de böyle bir şey. Evet bu süreç bizim için haliyle artık son derece normalleşmiş durumda ama, gerçekten ne yapacağını bilemediği için başka bir kültürü tanıma kararını erteleyen onlarca insandan mail aldığımıza göre demek aslında gayet basitmiş gibi görünen, ağızdan herhangi bir cümleymiş gibi çıkan bu süreci biraz daha detaylı açıklamak birçok insanın işine yarayabilir. Neyse, lafı daha fazla uzatmayalım, karşınızda OitheBlog'dan Yurtdışına İlk Kez Çıkacaklara Tavsiyeler! -Eğer girizgahta anlattığımız gibi kolay endişelenebilen ya da fazla irdeleyen bir insansanız ilk olarak nasıl bir yere gitmek istediğinizi tespit etmelisiniz. Uzaklara açılma niyetiniz mi var, yoksa şöyle bir Avrupa'dan başlayalım bakalım mı diyorsunuz? Zaten \"aağbii ben tek yön bilet aldım kafama göre yeaa\" kafasındaysanız burada verdiğimiz tavsiyeleri çok sallayacağınızı sanmıyoruz. Hatta siz bize tavsiye verin, o derece. İlk kez yurtdışına çıkacak biri nereye gitmeli? Bizce çok da büyük olmayan, gezmesi kolay ve masrafıyla gözünüzü korkutmayacak, daha ilk etaptan hevesinizi kaçırmayacak bir yere odaklanın. Tabii ne kadar vaktiniz olduğu da önemli. Eğer vize gibi bir konuyla boğuşmak istemiyorsanız vizesiz gidilen ülkelere odaklanmakta fayda var. Örneğin 3,4 günlük bir gezi için Belgrad güzel bir başlangıç olabilir. Vize dediğin nedir gülüm diyorsanız o zaman önerimiz Prag olabilir, çünkü küçük ve gezmesi kolay bir şehir. Ayrıca İngilizce bilen insan sayısı bol olduğu için iletişim kurmakta da güçlük çekmezsiniz. Prag için de yine 3-4 günlük bir süre ideal olabilir. Yok kardeşim benim daha fazla vaktim var diyorsanız birkaç şehri bir arada keşfetmeye girişebilirsiniz, ki bu kesinlikle gözünüzü korkutmasın. Bunun için aralarında ulaşımın kolay olduğu yerler seçebilirsiniz. Örneğin Viyana-Budapeşte-Prag şeklinde bir Orta Avrupa keşfi ya da bir ülkede birkaç şehir sizin açınızdan gayet rahat ve kolay olacaktır. Bu yerleri rastgele yazmadık, hepsi ilk kez yurtdışına çıkacaklar için mantıklı öneriler. İnanmıyorsanız şöyle söyleyeyim, ben yurtdışına ilk çıktığımda Prag'a gittim. Sonra ondan aldığım gazla Barcelona-Madrid gezisine çıktım. Bunların hepsi son derece doğru seçimlerdi ki onlardan aldığım gazla Şili'ye kadar gitmişim, bu önerilere güvenebilirsiniz. Şayet direkt uzaklara açılmak gibi bir niyetiniz varsa bence zaten bayağı cesaretlisiniz ve tarafımca bayağı takdir görüyorsunuz. -Mümkünse gideceğiniz yeri oranın bir resmi tatiline denk getirmemeye çalışın. Çünkü her yer, bakın HER YER kapalı olabilir, \"ulan buralara kadar geldik sabahtan beri sokaklarda yürüyüp duruyoruz\" noktasına gelerek sinir krizi geçirebilirsiniz. Biz Lyon'a 1 Mayıs döneminde gidip cücük gibi kalmıştık, oradan biliyoruz. -Gideceğiniz yeri tespit ettikten sonra vize almanız gerekiyorsa o mesele de ayrı bir süreç tabii. Eğer ilk kez vize alacaksanız gözünüz korkmuş olabilir, korkmayın. Bir noktadan sonra alışınca o konuda da otomatiğe bağlıyorsunuz. Bunun için Schengen Vizesi ve Amerika Vizesi yazılarımıza bir göz atabilirsiniz, oralarda ne biliyorsak anlattık. -Vize meselesi ile ilgili önemli bir noktayı buraya yazmadan geçmeyelim, birden fazla ülkeye gidecekseniz ilk giriş yapacağınız ülkenin vizesine başvurun. Aksi takdirde uyuzluk çıkarabiliyorlar. Örneğin Orta Avrupa turuna çıkacaksanız ve bu geziye Viyana'dan başlayacaksanız gidip de Çek Cumhuriyeti vizesine başvurmayın, gereksiz atraksiyona girmeyin. Yüzde yüz sorun çıkacak diye bir şey yok ama bizce denemeye değmez. -Özellikle eğer ilk kez Schengen Vizesi başvurusunda bulunacaksanız, bizce uçak bileti ve otel işlerinizi vizenizi almadan önce halletmeyin. Evet vize belgelerinizin arasına uçak bileti ve otel rezervasyonu koymanız vize almanızı kolaylaştırıyor ancak vize alamama ihtimalinizi ya da işlerin uzama ve belge eksikliği/yoğunluktan dolayı vizenin istediğiniz tarihe yetişmeme ihtimalini de göz önünde bulundurmanız gerek. Biliyoruz sinir bozucu, ama doğru olan bu. Bu sebeple biz genellikle şöyle yapıyoruz: Uçak bileti için opsiyon yapıyor, otel için ise booking. com üzerinden \"ücretsiz iptal, sonra öde\" seçeneği olan bir otelden rezervasyon yapıyoruz. Mümkünse en uygun fiyatlı olanını. Ardından bu belgelerin çıktısını alıp vize belgelerimizin içine koyuyoruz. Vize çıktıktan sonra ise asıl uçak biletimizi ve otelimizi ayarlıyoruz. Ufak bir sinsilikten zarar gelmez. -Her nereye gidecekseniz gidin, ama mutlaka seyahat sigortası yaptırın. Hatta bu belgenizi başvuru esnasında kullanacağınız vize belgelerinizin içine de koyun. Hani kendinizi sallamıyorsanız bu faktörün daha uzun vize almanızı bile sağladığını bilin, en azından ona dayanarak sigorta yaptırın. Seyahat sigortası. Daha uzun vize almanızı bile sağlıyor kendinizi sallamıyorsanız bunu sallarsınız. -Vize başvurunuzu yapmadan önce pasaport geçerlilik sürenizi kontrol etmeyi unutmayın. Pasaportunuzun süresi doldu ise hiçbir yere gidemezsiniz. Çoğu ülkenin en az 6 ay geçerlilik süresi talep ettiğini de hatırlatalım. -İşin otel ve uçak ayarlama kısmı karmaşık olacak diye düşünebilirsiniz. Yoo, hiç de öyle bir şey yok. Bir kere öğrendiniz mi Amerikan filmlerindeki bilgisayarın başına oturup tüm şifreleri kırdığını iddia eden manyaklar gibi her şeyi halleder hale geliyorsunuz. Tabii bu konuda seçenek çok ama amatör olduğunuzu varsayarak nerelerden ayarlamanızın daha mantıklı olacağını söyleyelim ve seçenekleri azaltalım: Uçak için size en uygun fiyatları kıyaslayarak verecek olan site Skyscanner. Otel için booking. com ya da ev kiralamaya heveslendiyseniz ve bir lokalin evin tercih ediyorsanız da airbnb. com'a bakmanız yeterli olacaktır. Yok kardeş bu siteler bana yetmez diyorsanız uygun fiyatlı yurtdışı tatili yapabilmek için kullanabileceğiniz web sitelerini şurada anlatmıştık. -Bu arada konu bavulunuza ne atmanız, seyahatinizde neleri unutmamanız gerektiğine bağlanmışken \"Seyahat Ederken Yanıma Ne Almalıyım\" temalı içeriğimiz de bayağı işinize yarayabilir. Merak etmeyin o da öylesine saçmalıkları doldurduğumuz tık kaygılı bir yazı falan değil, bizde öyle şey yok, ayıp ediyorsunuz......... -Klişe ama çok faydalı, her şeyden önce kendinize mutlaka bir \"yapılacaklar listesi\" hazırlayın. Sonra vay efendim onu unutmuşum, bunu almamışım demeyin, keyfiniz kaçmasın. Para bozdurma işini havaalanına bırakmayın. Çünkü hem havaalanında daha saçma kurlar uygulanıyor, hem de bu para bozdurma meselesi durduk yere bir yolculuk öncesi kaosuna dönüşebiliyor. Zaten uçağa binmeden önce yapmanız gereken şeyler varken bir de bununla uğraşmayın. Seyahatinizden birkaç gün önce bu işi halletmekte fayda var. Ayrıca, bankada ya da döviz bürosunda bile para bozduracak olsanız, bazen her ülkenin parası ellerinde bulunmayabiliyor. Atıyorum Paka Paka Adası'na gidecekseniz ve Lölölö Yeni'ne ihtiyacınız varsa bunu parayı bozduracağınız yere birkaç gün önceden bildirirseniz getirebiliyorlar. Baktınız bu iş çok zorlu oluyor ve parayı gideceğiniz ülkede bozdurmaya karar verdiniz, o zaman en azından TL'yi Euro ya da Dolar gibi daha geçerli bir para birimine çevirin, o şekilde gidin. -Bakın eğer yurtdışına sık çıkmıyorsanız bu söyleyeceğimiz kolay gözden kaçırılabilen bir mesele. Yurtdışında telefon görüşmesi yapabilmeniz için hattınızın yurtdışı görüşmelerine açık olması gerekiyor. Bu yüzden mutlaka çıkmadan önce operatörünüzü arayıp hattınızın yurtdışı aramalarına açık olup olmadığını öğrenin. Bir diğer konu ise gideceğiniz ülkede kullanabileceğiniz mantıklı bir tarife olup olmadığını öğrenmek. Aksi takdirde kol gibi bir fatura ile cebelleşmeniz gerekebilir, çünkü yurtdışı aramaları ve internet kullanımı ülke içinde olduğu gibi işlemiyor. Son olarak telefonunuzda uluslararası dolaşım seçeneği açık mı ona da bi bakıverin, en azından nereden açıldığını bilin, yoksa yine hattınızı hiçbir ülkede kullanamazsınız. Telefonunuza bir harita uygulaması indirin. Bunun için pek çok seçenek mevcut ancak illa bizim hangisini kullandığımızı bilmek isterseniz CityMaps2Go'yu kullanıyoruz. Bu uygulama aracılığıyla gezmek istediğiniz yerler, restoranları, müzeleri artık aklınıza ne geliyorsa her şeyi offline harita üzerinde işaretleyebiliyorsunuz, internetinizi harcamanıza gerek yok. Ayrıca oradayken nereye ne mesafe uzaklıktasınız hepsini de bu app üzerinden çözebilirsiniz, DEV kolaylık. Bunun dışında kullandığımız favori uygulamalarımız için de şuraya bakabilirsiniz. Mutlaka kalacağınız yerin adresini telefonunuza not alın. Bu bir otel, arkadaşınızın evi ya da kiraladığınız bir Airbnb evi olabilir fark etmez. Hatta not almakta kalmayın, yukarıda önerdiğimiz harita uygulamasında yeri işaretleyin. Sonra hiç bilmediğiniz bir yere inince kaosa sürüklenip paniğe kapılmayın, yolunuzu bulun. -Belki aklınıza gelmez diye hatırlatalım, çok yüksek ihtimalle gideceğiniz yer ile Türkiye arasında saat farkı olacak. Annenizi gece 3'te arayıp umarsızca kız naber falan dememek için telefonunuza gideceğiniz yerin saatini de eklemeyi unutmayın. -Yanınızda biraz da olsa Türk parası bulunsun. Havaalanında bir şey için gerekir, dönüşte yol için gerekir falan, 3-5 bir şey bırakın. Neden gerekebileceğini aşağıda kanıtlayacağız. Uçuş saatinizden 24 saat önce online check in yapın. Bir ihtimal her havayolu bu seçeneği sunmuyor olabilir, ancak böyle bir imkanınız olup olmadığını kontrol edin. Bu şekilde işler çok daha kolay oluyor ve koltuğunuzu seçebildiğiniz için istediğiniz yerde oturuyorsunuz. Sonra MEHMET BEN CAM KENARINA GEÇİCEM ALLAŞKINA YA kavgası vermeniz gerekmez. Üzgünüz Mehmet, biz kazandık, sen kaybettin. -Dünyanın en sıcak yerine de gidiyor olsanız, siz yola çıkarken Türkiye'de hava 500 derece de olsa uçak için üstünüze bir şey alın. Nedense uçak hep buzul gibi oluyor. -Bu konu bizi aşırı bunaltsa da sizi doğru olanı yapmaya yönlendireceğiz: Havaalanına uçuştan en az 2 saat önce gidin. Bakın bu söylediğimizi hafife almayın ve gerçekten gidin, bırakın uyuzlanmayı. Çünkü bir aksilik yaşayabilirsiniz, check in kuyruğu manyaklar gibi olabilir, kalabalık bir gruba denk gelip güvenlikte delice sıra bekleyebilirsiniz falan filan. Bu uzayıp gidebilecek bir liste olduğu için 2 saat önceden orada olup sakince havaalanında beklemekte fayda var. Kahve içip dergi okursunuz canım allah allah. (İdil'e göre bu süre 8 saat önceye kadar çıkabiliyor, BENİ RAHAT BIRAK İDİL..........) -Hatırlatma: Dünyanın en manasız şeyi olan harç pulumuzu aldık mı? Almadan ülkeden çıkamıyoruz da, o sebepten. Sonra polisler sizi \"harç pulunuz yok\" diye sıranın sonundan geri döndürür valla. Bu işlemi havaalanına gittiğinizde pasaport kontrol aşamasına gelmeden önce yapmanız gerekiyor. Harç pulu alabileceğiniz bir nokta var, olur da bulamazsanız da kime sorsanız gösterir kolaylığında. Dönem itibarıyla ücreti 15 tl. -İçimiz rahat etmedi, biz size havaalanında neler yapmanız gerektiğini şöyle bir sıralayalım da panik olmayın: Havaalanına varış, 1. güvenlik kontrolünden geçiş, harç pulu almak, havayolu firmanızın olduğu bölüme gidip check in yapmak ve bavul teslimi, pasaport kontrolünden geçiş ve akabinde 2. güvenlik kontrolü, biletinize bakıp uçağa binmek için hangi kapıya gideceğinizi öğrenmek, elektronik tabelalardan uçağın yolcu alımına hazır olup olmadığına bakmak ve kapıya gitmek. Kulağa karmaşık gibi gelebilir, gelmesin, çünkü gayet basit. -Uçaktan indikten sonra sizi bir başka havaalanı süreci daha bekliyor olacak. Bu noktada seyahat edeceğiniz ülkeye indiğinizde ilk etapta bir pasaport kontrolünden daha geçiyor olacaksınız. Eğer Avrupa'ya gidiyorsanız pasaport kontrol sırası çok yüksek ihtimalle \"AB Vatandaşları İçin\" ve \"AB Vatandaşı Olmayanlar\" şeklinde ikiye ayrılacak, bayraktan olayı çözersiniz zaten. Sonrasında pasaportunuzu kontrol edip sizi bir nevi ülkeye alacak olan görevli size neden geldin, ne kadar kalacaksın, nerede kalacaksın gibi sorular sorabilir, bu gayet normal, tedirgin olacak bir şey yok. Hatta şansınıza uyuz birine bile denk gelebilirsiniz ama gerilmeyin, eğer elinizde kalaşnikof falan yoksa sadece prosedür, sakince cevaplandırın. Bu noktada kalacağınız yeri not almış olmanız da işinize yarayabilir, sorarsa telefonunuza aldığınız notu gösterirsiniz. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra zaten sakince bavulunuzu almaya gideceksiniz. Sağlık sigortanızın bir fotokopisi çantanızın bir noktasında dursun. Belli olmaz, başınıza bir iş gelir falan, nerede olduğunu bilin ve üzerinizde taşıyın. Hatta pasaportunuzun ilk sayfasının fotokopisini bile bulundurabilirsiniz. Temkinli davranmaktan zarar gelmez. -Arkadaşlar pasaport çok önemli. Yani abartmak istemiyoruz ama sizden bile önemli desek yeridir. O yüzden pasaportunuzu sağlama alın. O varsa siz de varsınız. O yoksa Terminal filmindeki Tom Hanks'siniz. Mümkünse pasaportunuzu çantanızın şöyle fermuarlı bir gözüne falan yerleştirip gerekmedikçe piyasaya çıkartmayın. -Gezerken yanınızda gereksiz şeyler taşımaya çalışmayın. Hatta mümkünse o gün ihtiyacınız olacağını tahmin ettiğiniz kadar para, fotoğraf makinesi, şayet gerekliyse şemsiye, bir adet kimlik yedek şarj, belki bir yara bandı ve telefon dışında bir şey taşımayın. Çünkü bir noktadan sonra yanınızdaki herhangi bir şey müthiş bir ağırlıkmış gibi gelmeye başlayabiliyor. Gezi boyunca önemli olan kontes gibi ya da arşidük gibi görünmeniz falan değil, rahat etmeniz. Bunu zaten bütün gün dolandıktan sonra kendiniz fark edeceksiniz ama önceden bilmek çok daha faydalı. -Herhangi bir gezinizde yanınızda olması gereken şey 3 kelimeden oluşuyor: Rahat spor ayakkabı. Demet Akalın şarkısı gibi oldu ama, bu konuda ısrarcıyız. -İlk kez yurtdışına çıkınca insanın içinde kontrol edilemez bir hediyelik eşya alma isteği beliriveriyor. Yani kafanıza şapka, üstünüze tişört, elinize kar küresi, boş kalan elinize shot bardağı, magnet falan tutuşturasınız geliyor, bir nevi kafayı yiyorsunuz. DURUN. Yavaşça elinizdekileri yere bırakın. Bu hediyelik işi bir süre sonra kontrolden çıkıyor arkadaşlar. O yüzden illa ki alacaksanız en azından kendinize bir nesne belirleyip ona abanın, her şeyi toplamayın, sonra onlar anlamsızca eve yığılıyor çünkü. Ayrıca, en önemli nokta, gördüğünüz ilk hediyelik eşya dükkanına dalmayın. Bu konuda mottomuzu söylüyoruz: Şehir merkezinden ne kadar uzak, o kadar ucuz. Turistik noktalardaki hediyelik eşya dükkanlarına kanmayınız efenim. -Gezi boyunca bulunduğunuz şehirde gezmeyi kafaya koyduğunuz yerlerin açılış kapanış saatlerine ve hangi gün kapalı olduklarına bakmayı adet edinin. Örneğin Türkiye'nin aksine birçok ülkede Pazar günleri birçok açıdan ölü gün olabiliyor, çünkü insanlar haklı olarak bir gün de çalışmıyor, dinleniyor. Buna mağazalar, alışveriş merkezleri, marketler bile dahil. Yine aynı şekilde bizde olduğu gibi her yer gecenin körüne kadar açık olmayabiliyor, kafeler, restoranlar daha insancıl saatlerde kapanabiliyor. Müzeler çoğu ülkede Pazartesi günleri kapalı olmasına rağmen bazen istisnai durumlar olabiliyor ve başka günler kapalı çıkabiliyor. Bu örnekler uzar gider, özetle siz vakit kaybedeceğinize bi' bakıverin, öyle yola düşün. -Eğer sözümüzü dinleyip paranızı Türkiye'de bozdurarak gitmediyseniz lütfen paranızı indiğiniz şehrin havaalanında bozdurmayın, çünkü çok yüksek ihtimalle kurlar yine saçma olacak. Bunu yerine şehir içinde para bozdurabileceğiniz bir yer araştırmasına girin. Biliyoruz milyon dolarlar bozdurmayacaksınız ama yine de havaalanı bunu yapmak için ilk tercihiniz olmasın. -Kafanızda \"ben doğru düzgün İngilizce bilmiyorum, nasıl gezeceğim?\" gibi bir düşünce varsa hemen atın, o düşünceyi çöpe atacağınız poşete yazık arkadaşlar... Dil bilmeden isterseniz bütün dünyayı gezersiniz. Biz insanlarla zerre kadar anlaşamadığımız ülkelere gidip abuk subuk el hareketleriyle bile anlaşmayı başarıyoruz, yeri geliyor siz şakır şakır İngilizce konuşsanız da karşınızdakiler hiçbir şey bilmiyor oluyor ama yine de işler çözülüyor. Dil bilmemek seyahat etmek için bir engel değil. Nokta. -Tıpkı giderken yaptığınız gibi, dönüş saatinizden 24 saat önce de online check in yapmayı unutmayın. -Allah aşkına Antalya'da 234 yıldızlı her şey dahil otele gidiyor gibi bavul hazırlamayın, önceliği rahatlığa verin. Zaten o kadar çok yürüyecek ve yorulacaksınız ki bir noktadan sonra en rahat olduğunuz şeyleri giyip duracaksınız. İlla 2 kazak bi' pantolon alıp eşyalarınızı orada yıkayın falan demiyoruz biz de o derece az şey almıyoruz ama bokunu da çıkarmayın. Bok dedik diye ayıp olmuyor di mi, kusura bakma sayın okuyucu. -Küçük ama işlevsel bir bilgi, su alırken gazlı su olup olmadığını kontrol edin, yurtdışında gazlı su meselesi bizden çok daha yaygın. Ayrıca gitme potansiyeliniz olan birçok şehirde musluktan su içebiliyor olabilirsiniz, şayet öyleyse de boşu boşuna su alıp durmazsınız. Sokak yemeği yiyin, çünkü harika bir şey, ama çok şüpheli duranlardan uzak durmak isteyebilirsiniz. Tatili tuvalette geçirmek isteyen varsa bilemeyiz. Anladınız siz. -Beyler, yurtdışında da kızlar teklif etmiyor, boş umutlara kapılmayın. Ayrıca 9 erkek bir kulübe giderseniz orada da içeri alınmayabilirsiniz, boş umutlara kapılmayın part 2. O \"AABİ VAR YA NELER YAPTIK PRAG'DA\" diyen arkadaşınız çok yüksek ihtimalle sallıyor. Metallica'dan Sad But True sizin için gelsin....... -Enteresan ve saçma bir bilgiyle kapanış yapıyoruz. Arkadaşlar, uçağa binince sizin de içinizde kontrol edilemez bir \"domates suyu\" içme isteği oluşuyor mu? Yani hayatımızda hiç evinde domates suyu içen insan görmemiş olmamıza rağmen uçakta domates suyu gırla gidiyor. Bunu henüz yaşamdıysanız da ilk yurtdışı yolculuğunuzda bile yaşamanız bayağı muhtemel. Sizin de gönlünüz domates suyuna kayarsa normaldir, onun bir açıklaması varmış, bizim ilgimizi çekmişti, sizinle de paylaşalım. Efenim havada, bilmemne kadar yükseklikte tat alma duyumuz aşağıda olduğu kadar işlevsel olamıyormuş. Bu sebeple uçarken normalde az içtiğimiz içeceklerin tadını daha çok alabiliyormuşuz. Demek o yüzden hepimiz domates suyuna halleniyoruz. İçin gitsin be, yapıştırın bir domates suyu güzelinden. Çok açıklayıcı, yeterli bir yazı olmuş. Pasaport polisi dışında yazılanlara gayet katılıyorum. AB olmasa bile, azımsanamayacak kadar çok ülkede pasaport polisinin sebep belirtmeksizin sizi gözaltına alma, olmadı sınırdışı etme yetkisi vardır. Para bozdurma işi sıkıcı. Tr'de her para birimi bulunamayabiliyor, havaalanından kalınacak yere kadar gidilecekse çoğu zaman o ülkenin para birimi isteniyor. Her halükarda havaalanında biraz para bozdurulması gerek. Her ülkedeki havaalanında kurlar kötü değil ayrıca. Bazı ülkelerde dolara karşı o ülkenin kur'u sabittir. Bir zahmet gidilecek ülkenin para biriminin dolara/euro'ya karşı ne kadar olduğunu da öğrenin. Online check-in kısmı sıkıntılı olabiliyor. Bağlantılı uçuşlarda bazen yapılamayabiliyor. Harç pulu bankaya yatırılabilir, rahat bir işlem. Telefon işi çok basit. Eli yüzü düzgün neredeyse her ülkede havaalanlarında prepaid sim card satılıyor zaten. Onlardan bir tane cebe atip, gayet rahat takılınabilir. Bazı ülkelerde bu olay o kadar basit ki büfelerden bile alınıyor. Hatta ve hatta bunun wiki'si bile mevcut. Yurtdışında kızların teklif edip etmediği ülkeye, hatta şehre göre bile değişir. Love tourism baya baya revaçta. Sokak yemeği kısmı yine karışık. Kübadaki sokak yemeği yapan yerlere dışarıdan bakıldığında kesin böcek veriyorlar diye düşünülebilir, lakin her hafta çok ciddi denetleniyor sokak yemeği veren yerler. Dış görünüşe göre değilde, yerliye sormak daha mantıklı. İngilizce inanılmaz önemli. Çok rahat konuşma pratiği yapılabilir. O ülkenin kültürünü/tarihini vs. anlamak için en kötü ingilizce bilmek lazım. Airbnb'den mekan ayarlayip, mekana geldikten sonra ingilizce bilmiyorum el kol hareketi yapmak baya fantastik olabilir. Hediyelik eşya olayını magnet ile sınırlamak gerek. Bazı ülkelerde gayet tatlı el işlemeleri olabiliyor, boyutu uygun olanları alınabilir. Magnette ise made in china muhabbetini bırakıp, o ülkenin üretimi magnetleri öneriyorum. Uçak soğuk oluyor genelde doğru ancak geçen ay sauna kıvamında bir uçağa denk geldim:) Ben yolculuklarda soğan taktiğini uyguluyorum, her yola girer. Domates suyunu da hiç içmedim şimdiye kadar. Nedense son dönemde içen azaldı gibi, ya da eskisi gibi sık görmüyorum. Birden fazla ülkeye gidecekseniz, ilk giriş yapacağınız ülkeye değil, en fazla kalacağınız ülkeye başvuru yapın derim. Vize başvurusu aşamasında aracı firma en azından beni böyle yönlendirtmişti. Merhabalar, gayet açıklayıcı ve güzel bilgilerle dolu bir yazı olmış, elinize sağlık. Seyahat sigortası çıktısını yanında taşımak pek düşünülmeyen ama önemli bir ayrıntı gerçekten de. Yukarıda bir okurun daha belirttiği gibi birden fazla Schengen ülkesine gidilecekse en uzun kalınacak ülkeden vize alınması gerekiyor. Referans 2 ay kadar önce aldığım vizeme istinaden VFS Global ve IDATA 🙂 Tabi bu süre içerisinde prosedür değişmedi ise.. Gittiginiz ulkede ATM'lerden o ulkenin para birimini cekebilirsiniz. Genelde Turkiyedeki bankalar dovizi resmi kurdan hesaplayip, ustune % 3 komisyon aliyor. Bazi bankamatiklerde 'free withdrawal' yazar, o zaman yabanci banka komisyon almiyor demek. Bazi ulkelerde ise tum bankalar cektiginiz miktara bakmaksizin sabit bir cekim ucreti alir. Sahsen ben doviz burosuna gitmiyorum uzunca bir suredir, bu yontemi daha guvenli buluyorum. 1) ATM kartinizi yutarsa veya yardima ihtiyaciniz olursa diye bu para cekme isini mesai saatleri icinde + kamerasi olan + Visa, MasterCard vs logolu + subesi olan bankalardan yapmaniz, doviz burosunun veya kiyida kosede kalan bir ATM'yi secmemeniz. 3) Hicbir ulkede sorun yasamadim, Irlanda ve Malta haric. Musteri hizmetlerini ariyorsunuz kisa surede karti aciyorlar. Basiniza gelirse sasirmayin. Irlanda'da iki farkli zamanda ayni sey oldu. Malta'da ise bazi bolgelerden para cekmeyi Turkiye'deki bankaniz guvenli bulmuyor, baska yeri deneyin diyor. Yurt dışına çıkanlar ve çıkmak isteyenler için aydınlatıcı yazı olmuş mükemmel bilgiler içeriyor. Emeğiniz ve ayırdığınız vakit için teşekkür ederim. Eğer Eğitim için gidiyorsa kesinlikle dil kursuna gitsin ben çok faydasını gördüm. istanbul lisan merkezini tavsiye edebilirim. avrupa yakasında bakırköy, mecidiyeköy ve beşiktaşta şubeleri var. ben de sıfırdan başlamıştım bakırköyde, şimdi upper'a kadar gettim. Yabancı öğretmenlerle ders görüyorsun ve çok daha iyi konuşuyorsun. Malum hocayla anlaşabilmek gerekiyor. Sonrasında halayllerindeki gibi konuşmaya başlıyorsun zaten yurt dışında dil ortalama bilen arkadaşlar için ilk 3 ay cehennem gibi geçiyor arkadaşlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/01/26/uruguaya-yerlesmek", "text": "Uruguay'a yerleşmek, kalkıp buralardan ta dünyanın bir ucuna, Güney Amerika'ya kadar gitmeyi konuşmak bir ara resmen moda haline gelmişti. Kim ciddi ciddi bunu düşündü, kim laf olsun diye özellikle Mujica'dan mütevellit konunun yalnızca geyiğini çevirdi bilemeyiz ama, neticede bir sebebi olacak ki bu cümlelerin odak noktası her daim Uruguay'dı. Hal böyle olunca biz oralara kadar gitmişken \"ah keşke buraya yerleşmiş bir Türk vatandaşı bulsak da konunun aslı nedir öğrensek diye çok heves ettik, ancak bir türlü öyle bir bağlantı kuramadık. Konuyla ilgili toparladığımız bilgilerden şöyle bir yazı bile yazdık ama, onu da yazdığımızla kaldık işte, sanki daha fazlasını öğrenebilirdik gibi hissettik hep. Sonra şans eseri sevgili Şahin'in OitheBlog'a yaptığı bir yorumu görmemiz ile evde basbayağı sevinç çığlıkları attık, çünkü kendisi yaklaşık 1 senedir Uruguay'da yaşayan bir Türk vatandaşı! Şahin'i kişisel olarak tanımasak da anlatımından, söylediklerinden çok etkilendik, öyle ki okunabilirliği zorlaştırır mı eder mi diye düşünüp yazıyı az biraz kısaltsak mı diye kafamızdan geçse de resmen elimiz gitmedi. Buradan kendisine ayrıca teşekkür edelim ve konuya dönelim: Uruguay'a Yerleşmek ve Sistem Üzerine röportajımız aşağıda sizi bekler, iyi okumalar! Uruguay'da şansımı deneme kararı almadan önce ben de Türkiye'deki giderek zorlaşan yaşam koşullarından muzdarip birçok insandan biriydim. Yani politik gündemden başı dönmüş; şiddet, terör, savaş, çatışma, patlamalar, eylemler, darbe, polis şiddeti, keyfi tutuklamalar, gözaltılar, adil olmayan yargılamalar, tecavüz, taciz, yolsuzluk, doğa katliamı ve daha birçok haberlerle güne sıfır motivasyonla başlayan bir sıradan biriydim. Kaçıp gitmek herkesin olduğu kadar benim de hep aklımın bir köşesinde vardı ama aileni, arkadaşlarını, koşulları her ne kadar ağır da olsa uğraşıp didinip bir iyi yerlere varmaya çalıştığın bir yaşamın da vardı ve öylece arkanı dönüp gidemiyordun. Her zaman bir umut vardı yani, işler bir gün iyiye gidecek bütün bunlar bitecek sona erecek, ömrümün kalanını mutlu huzurlu bir şekilde sürdüreceğim diyordum. Bu süreçte hiçbir zaman halime şükredip olanlara razı olmadım. Hep bir şeyleri değiştirmek veya iyi şeylerin yok olmamasına engel olmak için çaba sarf ettim. Tecavüzü de, yolsuzluğu da protesto ettim, hayvan haklarını da savundum, doğa katliamına, betonlaşmaya da hayır dedim. Hayatta bazı şeyler vardır, doğruluğundan yüzde yüz eminsindir ve içinde onları savunma, koruma ihtiyacı hissedersin. Bir şeyler yapmamak veya yapamamak yıpratır seni, işte böyle bir ruh haliyle senelerce yaşadım Türkiye'de. Bu ruh hali de bu kararı almam konusunda bir alt yapı oluşturmaya başladı denilebilir. Ben Türkiye'de psikolojik olarak çok yıprandım. Kendi hayatıma, düzenime hiçbir zaman odaklanamadım. Bir şeyleri başarmanın verdiği güven hissini hiç yaşayamadım Türkiye'de. Ne zaman bir şeyler için sesimizi yükseltsek hep dışlandık, hor görüldük, yeri geldi marjinal olduk, sözde entel olduk, çapulcu olduk, dış güçlerin oyuncağı olduk, vatan haini olduk. Barışçıl eylemlerimiz daha başlamadan hep şiddetle karşılık buldu. Kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı sözlü şiddetin yanı sıra ana akım medyanın olayları çarpıtma ve toplumu yanlış yönlendirmesiyle bakkalın, esnafın sopalı, döner bıçaklı şiddetine maruz kaldık, hala da maruz kalan, hayatını yitiren, sakat kalan, yıllarca adalet arayan binlerce insan var. Bu yüzden Türkiye'de insanlar ikiye değil elliye bölünmüş durumda. Kimse kimseyi sevmiyor ya da herkesin sevdiği birisi kesinlikle yok o ülkede. Yani Türk, Kürt milliyetçiliği değil artık; şuan Türkiye'de şu partili, şu cemaatten, şu şehirden, şu dinden, şu görüşten ayrımından tutun da darbeci, cemaatçi, marjinali, enteli, çapulcusu, şu ülkenin casusu, şu ülke liderinin destekçisi, şu eylemin katılımcısı, bölücü, faşist, komünist, ateist, anarşist.. vs gibi onlarca sözde düşman var. Herkesin var olduğuna inandığı iç ve dış düşmanlar var yani. Arkadaşlarımızla bile sohbet ederken bu düşmancılığı hissedebiliyorsunuz. Sadece doğduğunuz yer bile sizin arkadaşlarınız veya sohbet ettiğiniz biri tarafından öteki olarak nitelendirilmenize sebep olabiliyor. Bu durum güvensizliğe neden oluyor ve en yakın arkadaşlarınıza, komşunuza veya iş arkadaşınıza güven duymama durumunu yaratıyor. Bunların hepsini yaşadım Türkiye'de. Hayatımda sadece aileme güvenebileceğimi hissettiğim zamanlar oldu. Kendimi yalnız ve çaresiz hissettiğim çok zaman oldu. Toplum baskısı öyle bir noktaya geliyor ki sen bile doğruluğundan emin olduğun şeylerden şüphe eder, kendini sorgular hale geliyorsun. Sana göre yanlış fakat çoğunluğun doğru kabul ettiği birçok şeyi sorgular hatta kabul eder duruma geliyorsun. Bu durum göründüğünden çok daha tehlikeli aslında. Uzun lafın kısası buraya iç çekişmelerlerden bezmiş, bir tarafı el üstünde tutulurken diğer tarafı baskıyla ezilmiş, sindirilmiş, parçalanmış bir halkın içinde, her gün iş savaş ha çıktı ha çıkacak endişesini yaşadığım bir psikoloji ile geldim. -Ocak 2016'dan beri Uruguay'dayım. Montevideo'da yani başkentte yaşıyorum. Taşınma sürecin nasıl gerçekleşti? Daha önce Uruguay'ı görme şansın olmuş muydu mesela, bile bile mi gittin? Bu öyle Almanya'ya taşınmak gibi bir şey değil ki arkadaş. O bile yeterince büyük bir gelişmeyken söz konusu Uruguay olunca acayip bir mesafeden ve bambaşka bir kültürden söz ediyoruz. Bayağı cesaret işi aslında! Taşınma sürecinde elimde avucumda satılabilecek ne varsa sattım sırt çantamı aldım geldim. Satılabilecek derken ev araba vs. den bahsetmiyorum. Bir gitarım, bir de motorum vardı onları sattım, zaten bilet aldıktan sonra elimde 600 küsür dolar kaldı. Daha önce Uruguay'ı hiç görmemiştim tabii. Fakat benim yolumun Uruguay ile kesişmesinin sebebi kız arkadaşımdı. Kendisi buralı. Onunla 2014 yazında İstanbul'da tanıştık. Tanışmadan önce Uruguay ile bildiğim tek şey Ekşi Sözlük'te bahsedilirken öğrendiğim Mujica ve icraatlarıydı. Tabi Uruguay'dan biriyle tanışınca Mujica ve ülke hakkında birçok soru sorup, Türkiye'den bir çok insanın oraya kaçma hayallerinden bahsettim. O da bana Uruguay hakkındaki bilgilerin bir kısmının tam doğru olmadığından bahsetti. Ben de ona İstanbul'u gezdirirken bir yandan da Türkiye'deki koşullardan bahsettim. Daha sonra ülkesine geri döndüğünde biz konuşmaya devam ettik. Her bomba patladığında veya televizyondan Türkiye ile ilgili bir haber duyduğunda mutlaka bana yazar durumumu sorardı. Bu böyle yaklaşık bir sene devam ettikten sonra Türkiye'ye tekrar geldi ve iki ay boyunca beraber otostop çekerek, Couchsurfing yaparak veya kamp kurarak tüm Akdeniz'i dolaştık. Bu süreçte birbirimizi daha iyi tanıdık. Tekrar ülkesine döndüğünde onu okulum biter bitmez birkaç aylığına ziyaret edecektim. Fakat koşullarım öyle ağırlaştı ki dediğim gibi elde avuçta ne varsa sattım, tası tarağı toplayıp Uruguay'a yerleşme değil ama, şansımı denemek için 6 aylığına gitmeye kadarı verdim. Okulu bıraktım, arkadaşlarımla ve ailemle vedalaştım. Tabii ki ilk etapta \"gitme ne yapacaksın\" diyenler oldu ama dinlemedim ve buraya geldim. Arkadaşlarım ve ailem her defasında bana iyi ki gitmişsin, sakın geri gelme diyorlar. Uruguay'a yerleşmek çok kolay. Ben gelmeden önce sadece iki belge getirdim. Doğum belgesi ve sabıka kaydı. Tabii iki belgeyi de İspanyolca tercüme ettirirdim, noterde onaylattım ve kaymakamlıktan apostillerini yaptırdım. Uruguay'a geldikten sonra göçmenlik bürosuna randevu aldım. Orası ilk adım. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geliyor zaten. Yanınızda İspanyolca bilen biri varsa, ne yapacağınızı ne zaman yapacağınızı biliyorsunuz. Geriye sadece sabırla beklemek kalıyor. Sabır diyorum çünkü işler çok yavaş ilerliyor bazen. Oturma izni konusunda çok soru soruluyor. Göçmenlik bürosuna ilk başvuruyu yapmanızın ardından yine oradan bir ay sonra alacağınız belge ile nüfus dairesinden bir hafta içinde sadece fotoğraf çektirerek ve parmak izi vererek iki yıllık oturma izni onaylı kimliğinizi, yani Cedula'nızı alıyorsunuz. Bundan sonrası için, yani kalıcı oturum izni için bazı şartları yerine getirmeniz gerekiyor. Gelir gösterme bu aşamada karşımıza çıkıyor. Yurtışından gelecek 1500 Dolar aylık gelir göstermeniz veya herhangi sigortalı bir işte en az üç ay çalıştıktan sonra 3 aylık maaş bordrosu göstermeniz veya kendi işinizi kurmanız gerekiyor. Ben 4 ay işsiz dolaştıktan sonra iş buldum ve üç ay çalıştıktan sonra doğum belgesi, sabıka kaydı ve 3 aylık maaş bordrom ile bir iki ay önce kalıcı oturum izni başvurumu yaptım. 3 ay sonra arayıp sonucu bildireceklerini söylediler. Bekliyorum. Eğer onaylanırsa, ki gerçekten tüm işlemleri eksiksiz ve istedikleri gibi yaptıktan sonra çok rahat onaylanır diyorlar, 3-5 yıl burada yaşadıktan sonra vatandaşlık için başvurabilirim. Tabii bu koşullar medeni durumuna göre değişebiliyor. Benim yaşadığım tek zorluk burada kalıcı oturum iznine başvururken sabıka kaydının yerli, yani Uruguay'lı bir tercüman da ayrıca onaylanması gerektiğini söylediler. Sanırım öyle bir kanun varmış. İşim gereği tanıdığım birkaç tercüman arkadaşımdan yardım alarak o işlemleri de bir haftada hallettim. Bir de şöyle bir durum var; Benim yanımda İspanyolca bilen kız arkadaşım olduğu için ben neredeyse ağzımı bile açmadım bu süreç boyunca. Bir kere yalnız halletmek için gittiğimde benden yanıma İspanyolca bilen birini getirmem gerektiğini söyledi ve hiçbir işlem yapamadım. Yani İngilizce bilen pek yok resmi dairelerde, o yüzden yanınızda birilerinin olması şartmış. Bunu da böylece öğrenmiş olduk. Buraya gelirken aklımda ne iş olsa yaparım vardı. Branşım olan tekstil sektöründe iş bulmanın çok zor olduğunu biliyordum. Tekstil ile ilgili zaten hiç ilan da görmemiştim. Ülke nüfusu 3,5 milyon, bunun en büyük bölümü 1,5 milyonu yani yaklaşık yarısı başkent Montevideo'da yaşıyor. En çok iş olanağı burada olmasına rağmen iş bulmak oldukça zor. İspanyolca bilmeyen sadece İngilizce bilen benim gibi yabancılar için daha zor, ne İspanyolca ne de İngilizce bilmeyenler için çok daha zor. İmkansız değil çok zor. Burada İngilizce bilmeyen bir Türk arkadaşımız iki işte birden çalışıyor bazen. Burası küçük bir yer olduğu için işler kulaktan kulağa veya tanıdığın tanıdığı üzerinden hallediliyor. O yüzden çevre çok önemli. İnternette iş aramaktansa her gün yeni insanlarla tanışıp iş aradığını söylemen çok daha avantajlı bana göre. Tabi insanların size kefil olabilecek kadar güvenini kazanmanız lazım. Bu da zaman ve sabır gerektiriyor. Ya iş bulamazsam paniğim işe kabul edildiğim güne kadar hep vardı. Ben gelirken dönüş biletimi de 6 ay sonrasına almıştım her ihtimale karşı. Dördüncü ayımda iş bulamasaydım şu an Türkiye'de olabilirdim. İş konusunda gerçekten şanslı olduğumu düşünüyorum, yani burada, Türkiye'de değil. Ben iş ilanlarına bakarken sadece İngilizce bilen birini arayan iş ilanlarına bakıyordum ve sadece onlara başvuruyordum. Kız arkadaşımın arkadaşı bir gün bana bir firmanın Türkçe bilen birini aradığını söyledi ve link gönderdi. Firma Türkiye'de çok popüler olan bir cep telefonu oyunun firmasıydı ve Türk kullanıcılardan gelen mailleri cevaplayabilecek, Türkçe çeviri yapabilecek birini arıyorlardı. Başvurduğumun ertesi günü iş görüşmesi için çağrıldım ve görüşmede ilanı yazarken kimseyi bulamayacaklarını aylarca bekleyeceklerini itiraf etmelerine rağmen işi alabilmek için bir sürü test ve çeviri yaptım. Haftalarca sonuç bekledim ve bir ay sonra işe alındığımı bildirdiler. Yaklaşık 6 aydır Trivia Crack oyununu yapan Etermax firmasında çalışıyorum. İşler kesinlikle beklediğim gibi gitmedi, her gün çok daha iyiye gitti benim açımdan. Hayatımdan oldukça memnunum ve geri dönmeyi de düşünmüyorum. Uruguay'dan çok fazla bir beklentim yoktu zaten. Hayat pahalılığı dışında istediğim ve aradığım huzur ve yaşamı fazlasıyla buldum. Karnınız toksa burada endişelenecek hiçbir derdiniz olmuyor. Sanat ise sanat, eğlence ise eğlence, dostluk arkadaşlık ise fazlasıyla bulabilirsiniz. Burada kimse sizi doğduğunuz şehire, dini inancınıza, tuttuğunuz takıma, desteklediğiniz partiye veya politikacıya göre yargılamıyor. Muhtemelen akıllarından bile geçmiyordur. Türkiye dediğimiz zaman burada yayınlanan Türk dizilerinin isimlerini veya 2002 Dünya Kupası Türkiye milli takımında oynayan futbolcuları saymaya başlıyorlar. Türkçe bir kelime duyduklarında defalarca tekrarlatıp söylemeye çalışıyorlar. İspanyolca öğrenmen için yardım ediyorlar, bir kelimenin anlamını sorduğunda kökenine kadar her şeyini tüm hikayesini, hangi durumda kullandıklarını uzun uzun anlatıyorlar. Hep gülüyorlar, futboldan veya komik şeylerden bahsediyorlar. Politika hakkında konuşulduğunu hiç duymadım. Tek dertleri futbol. Futbolu seviyorlar. Haftada bir iş arkadaşlarımla birlikte halı saha maçı yapıyoruz. Maç izlemeye bölüm şefinin evine gidiyoruz, rahatımız için elinden geleni yapıyor, yiyeceğimizi içeceğimizi servis ediyor. Ego yok. Şefi de müdürü de aynı. Hep beraber bara gidip sabaha kadar eğlenebiliyoruz. İnsanlar doğal burada, yapmacık değil kimse. Herkes olduğu gibi. Kimse iş için bir yerlerini paralamıyor. Benim çalıştığım iş yerinde birçok kişi kendi isteği ile günde sadece 6 saat çalışıyor. Kimse 3 saat daha çalışayım daha çok para kazanayım demiyor. Para hırsı, kazanma hırsı yok. Bazen tembelliğe kadar gidiyor bu hatta. Ya bunlar çalışmak mı istemiyor acaba diyorum bazen. İhtiyacı kadar kazanıyorsa onunla yetinmeyi biliyor. Çoğu esnaf dükkanını geç açıyor erken kapatıyor. Hafta sonu genç insanlar eğlenmeye gidiyor. Kadınlar arkadaşlarıyla rahat rahat eğlenebiliyor evine istediği zaman istediği saatte gidiyor. Sarkıntılık yok, taciz yok, diğerinin kararına, yaşamına saygı var. Sistem kesinlikle daha iyi, daha özgürlükçü, daha adil ve daha eşitlikçi. Medya tamamen özgür. İstediğini yazıp çizebiliyor rahatça. Sansür yok. Yayın yasağı yok. İnsanlar daha özgür. Çalışan hakları konusunda çok daha ileride olduğunu söyleyebilirim. Türkiye'ye göre kadınlar iş hayatında çok daha ön planda. Kadın taksici de var, kadın otobüs şoförü de var, kadın belediye temizlik işçisi de var. Hepsi de çok çalışkan ve işini titizlikle yapıyor. Tabii her ülkede olduğu gibi burada da evsizler, varoş bölgeler ve çok ağır koşullarda yaşayan insanlar var. Eğitim konusunda öğretmen yetersizliği ve yeteri kadar derslik olmadığını biliyorum. Uruguay kesinlikle ucuz bir ülke değil. Asgari ücret Türkiye ile aynı olmasına rağmen hayat çok daha pahalı. Bana göre burada Türkiye'den daha ucuz olan iki şey var; et ve şarap. Ülkede üretim çok fazla olmadığı için çoğu şey dışarıdan ihraç ediliyor. Vergileri de bir hayli yüksek olduğu için tüketiciye ulaşana kadar 2-3 katı oluyor fiyatı. Bu koşullarda yaşanılır mı? Elbette yaşanılır. Yemeğini evde kendin yaparsan, gece hayatından ve bazı lükslerden vazgeçersen gayet güzel yaşarsın. Ben kendi ekmeğimi pizzamı veya yemeğimi evimde yapıyorum. İnsanlar çok sıcakkanlı ve samimi. Çok çabuk kaynaşabiliyorsunuz ve anlaşabiliyorsunuz. Benim tanıştığım insanların büyük bir bölümü İngilizce biliyordu, o yüzden kolay anlaşabildim. Çok yardımsever insanlar. İspanyolca bir kelimeyi anlamadığında veya İspanyolca ile ilgili her hani bir soru sorduğunda sana uzun uzun anlatıyorlar. Şu an onlarla İspanyolca konuşuyorum anlatamadığım bir şey olursa İngilizce'ye geçiyorum. Ayda birkaç kere ya evde ya da sevdiğimiz mekanlardan birinde buluşuyoruz beraber zaman geçirip eğleniyoruz. Moralleri hep yüksek. Kafayı bir şeylere takan veya üzgün dolaşan birini hiç görmedim. Mutlular yani. Sosyal yaşamlarına da işleri kadar önem gösteriyorlar. Kendilerini eve kapatmıyorlar. Eleştirdiğim yönleri var elbette. Bazı kurallarını anlamakta zorlanıyorum. Mesela bankada telefon kullanmak yasak. Kapının önünde polisin hemen yanında marihuana içebilirsin ama içeride telefon kullanamazsın. İlginç gerçekten. Güvenliği abarttıklarını düşünüyordum ilk geldiğimde mesela ama yavaş yavaş fikrim değişmeye başladı. Tabii bunda bisikletimin bahçede kilitsiz bıraktığım yarım saat içinde çalınması ve bir arkadaşımın normalde 3 kapı geçerek ulaşabildiğin evine hırsızın bir saatte girip tüm elektronik eşyalarını ve birikimini çalması da etkili oldu diyebilirim. Polisin suçu önleme konusunda yetersiz olduğunu düşünüyorum. Polis sadece turistik bölgelere yoğunlaşmış görünüyor. Onun dışındaki yerlerde nadiren görüyorum. Bu da muhtemelen suçluları suça teşvik ettiriyor bence. Güvenlik konusunda yeterli tedbirlerin alınmadığını veya alınamadığını düşünüyorum. Buraya gelmişken bir asado, chivito, milanesa ya da ne bileyim bir gramajo yemeden dönmeyin. Burada sulu yemek kültürü yok. Pizza ve benzeri yiyecekler ile et ve jamon yani domuz eti ağırlıklı yiyecekler tüketiliyor genelde. Dulce de Leche'li bazı tatlı türlerini denemenizi de tavsiye ederim. Hatta direk Dulce de Leche'yi tadın. Hali hazırda bir geliri olmayan için ülke şartları çok zor. En ucuz; oda kiralama 300USD ev kiralama ve faturalar toplamda 700-800USD. ilk aşama için oda kiralama daha iyi bir seçenek fatura derdiniz olmayacak. Yeme içme konusuda arkadaşımızın anlattığı gibi. Kırmızı et ve tavuk eti hemen hemen aynı fiyatta. Bir kilo kıyma 20TL yaklaşık olarak. Bir paket makarna 4TL. Bir paket tost ekmeği değişiyor ama yaklaşık 9TL. Garip şekilde ucuz olanlar ve garip şekilde pahalı olan ürünler var. Dışarda yeme içme pahalı. Lokanta tarzı yerlerde en ucuz 40TL ye karnınız doyar. Hazır hamburger firmaları Türkiye de olan markalar burada da var yaklaşık bir menü fiyatı 30TL. Alıp evde hazırlamak çok daha ucuz ve karlı. Ulaşım çok kolay. Başkentte yaşıyorum istediğim yere istediğim gibi gidebiliyorum. Tabi şuan. İlk geldiğimde sadece kursa yürüyerek gidebildim. Bu arada ne ingilizce ne ispanyolca yeterli seviyede bilmiyordum. Ülke göçmenler için belediye binasında haftada 2 gün dil eğitimi ve kütür eğitimi veriyor ve ücretsiz. Dışarda öğrendiğiniz ispanyolca ile burada konuşulan ispanyolca çok farklı. Ülkeye bavulum ve sırt çantam ile geldim ve geri dönüş biletini alacak param yoktu 🙂 tamamen gözüm kapalı sistemden kaçarak geldim. İnternet üzerinden çalıştığım için iş arama sıkıntım olmadı sadece. Ama ülkede banka şartları çok katı. Sadece devletin bankası hesap verdi oda çok fazla uğraştırdı. Bir şekilde sisteme karışıp yolunuza devam ediyorsunuz. Kimsenin aklını çelmek değil amacım ama kararını veren birisi için çıkıp gelmek zor değil. Evet şehir değiştirmek gibi değil kıta değiştiriyorsunuz ama en başta belirttim garanti bir geliriniz ya da tanıdığınız yoksa ülke sizi yıpratır. Teknoloji çok ileri bir ülke değil. Çoğu sistemleri eski. Evler, arabalar, ev eşyaları, devlet dairesindeki bilgisayarlar yenisini almak gibi bir çabaları yok. Ne zaman fonksiyonunu yitirirse değiştirme gereği duyuyorlar. Bu arada ülke vize istemiyor. Giriş yaptığınızda 3 ay diye turist kaşesi de basmıyorlar. Geri kalan geçici kimlik kalıcı kimlik hakkında yeterli bilgi sahibi değilim. Şu an için göçmenlik ne derse onu yapıyorum. Saygılar. Cem Bey öncelikle selamlar. Emin olun aynı durumlardan bende geçtim. Elçilikler, forumlar vs. ama net kesin bilgiye ulaşmak hep sorun oldu. Doğum belgeniz nüfus müdürlüğüne gidip istemeniz. Ücret yok bekleme yok yaklaşık 10dk da çıkıyor. Adliyeden sabıka kaydınız. Aynı şekilde 10dk da çıkıyor. Sonrasında 2 belgeyi noter onaylı tercümesini yaptırıp. Valilik ya da kaymakamlığa apostiş ettirmek. Bu işlemi apostiş dahil olmak üzere yapan tercümanlar var. Küçük bir internet aramasıyla sitelerine numaralarına ulaşabilirsiniz. Gerisi düzeninizi bozup fazla olan eşyaları satmak. Yaz kış ılıman iklim diyorlar çoğu bilgide ama yanlış bilgi. Soğuğu soğuk ona göre kıyafet tercihinizi yapın. Rüzgar çok fazla yeri geliyor 100km hızı geçiyor. Şuan mevsim yaz. Türkiye ile ters iklim sıralaması. Ülkeye gelenler beklentilerini çok yüksek tutmasın. Sonra hayal kırıklığı yaşamayın. Ama ülkedeki huzur, sakinlik hiç bir yerle kıyaslanamaz. Sıfır denecek seviyede ayrımcılık, ırkçılık, dış görünüşle yargılanma. En hoşuma gidende toplum baskısı aman şu ne der derdi yok. Elimden geldiğince ve bildiğim kadarıyla sorusu olana buradan cevap vermeye çalışırım. Ulaşabileceğim adres verirseniz mail adresimi de yollarım. Saygılar. Yaklaşık bir buçuk aydır Güney Amerika'dayım. Hem gezip hem çalışıyorum. Mümkün olursa bir yerde karar kılıp yaşamak istiyorum. Birkaç gün içerisinde Montevideo'da olacağım. Fırsatın olursa offline, olmazsa online iletişime geçebilirsek tecrübelerinden yararlanmak isterim. Bana \"erbilir at gmail\" üzerinden bir posta gönderirsen sevinirim. Sevgiler. Etkileyeceğini sanmıyorum. 3 milyon USD'a marsa uzay üssü kurulur. Çoğu ülkeye vatandaşlıkta sıkıntı yaşamazsınız. Sadece Uruguay seçenek değil sizin için. Ayrıca oturum için Türkiye'den kira gelirlerini beyan etmemiz yeterli olur mu? Yardımcı olursanız sevinirim. Çok güzel ve ayrıntılı bir yazı olmuş. çok istifade ettim, sağolun. Yine de cesaret işi iyiden gözü karartmak lazım. sercan bey selamlar. bende karar verdim oraya yerleşmek istiyorum ama cesaretimi zorlayan merak ettiğim birkaç sorum olacak cevaplarsanız sevinirim. oraya kısıtlı bütçeyle geleceğim ve kısa dönemde iş bulamassam neyaparım diye düşünüyorum birde dil sorunu var yani ne ingilizce nede ispanyolca bilmiyorum.. bu konularda bir öneriniz olabilirmi. buradan doğum belgesi ve sabıka kaydını aldıktan sonra sadece uçağa atlayıp gelebilirmiyiz?. oraya ayak basınca ilk yapılacak şeyler nelerdir.? oraya direk uçuş varmıdır? şimdiden çok teşekkürler.. Mehmet bey merhaba. Tedirgin olmanızı anlıyorum ama malesef en az 1 yıl idare edecek bir birikiminiz ya da düzenli bir geliriniz yoksa şartlar çok zor olur. Olmaz demiyorum hiç bir şekilde inancınızı kırmak değil amacım, sadece zor olur. Mesleki belgelerinizi kesinlikle yanınızda bulundurun burada lazım olduğunda tercüme ile kullanırsınız. Fakat dil bilmedikten sonra sorunu, arızayı ya da müşterinin ne istediğini anlamayınca işler zorlaşır. En kısa zamanda dil çalışmaya başlayıp basit konuşmalar ve dert anlatabilecek seviyede konuşmayı öğrenmeniz lehinize olur. Doğum belgesi ve sabıka kaydı; İspanyolca çeviri, noter onayı ve kaymakamlık apostili oradayken hazırlamanız gerekenler. Daha sonrası bileti alıp çıkıp gelmek ama malesef uçak biletleri de biraz tuzlu. Vizesiz ve transfer vizesiz gelecekseniz iki seçeneğiniz var. Brazilya ya da Arjantin üzerinden gelmek. Brazilya da sistem biraz karışık ben kullanmadım. Arjantin üzerinden geldim. Arjantin de turist olarak geldiğinizi ve 3 ay sonra döneceğinizi söylemeniz gerekiyor. Aksi takdirde ülkeye giriş yaptırmıyorlar. Bunun içinde derdinizi anlatmak için ingilizce ya da ispanyolca şart. Uçak İstanbul'dan Brazilya'ya iniyor direk uçuş. Yolcu indirmeden Arjantin'e devam ediyor. Diğer aktarma uçağı ile Montevideo'ya geliyor. Araştırmayla ya da bir uçak şirketine gidip basit bir soruyla öğrenilebilecek şeyler. Oturum izninizi, cedulanızı almadan 'legal-illegal' çalışmanız zor. Durumunuzu riske atmayada gerek yok. Sonuçta göçmeniz ne derlerse yapmak zorundayız. Umarım yardımcı olabilmişimdir. Sağlıcakla kalın. Saygılar. beni aydınlattınız, çok teşekkür ederim sercan bey. sanırım buradaki mutsuz yaşantıma devam etmek zorundayım. bu yaştan sonra dil öğrenebilmem (yaş 50) çok zaman alır ve benimde göçecek enerjim kalmaz. bahtınız güzel yolunuz açık olsun. saygılar.. Selim bey teknolojinin ileri olmadığını belirtmiştim. Bilişim her geçen gün yenileniyor. Bu gün bildiğiniz bilgi 1 ay sonra eskimiş oluyor bile. Uruguay bu tempoda giden bir ülke değil. İşimi görsün yeter mantığı ile hareket ediyorlar. Yenisi çıkmış koşayım alayım çabasında değiller. IT geniş bir sektör uzmanlığınız ne bilmiyorum ama yazılım ve programlama üzerine çalışan firmalar var. Kullandığınız dile bağlı olarak dünyanın her yerinde iyi paralar kazanırsınız. Uruguay da ne kadar kazanıyorlar bilmiyorum ama eminim azımsanmayacak paralar kazanıyorlardır. Donanım üzerine uzmanlığınız varsa fazla imkan yok. Ülkede vergiler yüksek dışarıdan gelen ürünü pahalı fiyatlara alıyorsunuz. Yurtdışından sipariş ile alma imkanınız var. Geldi gelmedi sorunları olabiliyor. Aylık bir aile için 1500$ (42.000 peso yapıyor) ortalama düzeyde yaşamak için yeterli olabileceğini düşünüyorum. Abartıya kaçmadan yaşamak için tabi. Uruguay vatandaşlığı dünya için ne anlama geliyor bilmiyorum. Ama benim için sakinlik, huzur ve kafa rahatlığı anlamına geliyor. Saygılar. Bora bey pasaportsuz Kıbrıs ve Gürcistan vardı. Şu sıralar Ukrayna da eklendi sanırım tam emin değilim. Pasaport bütün dünya için geçerli olmazsa olmaz. Bazı ülkeler vize ister bazıları istemez. Uruguay vize istemiyor. Kalacak yer için Airbnb ve Couchsurfing sitelerine üye olup bakabilirsiniz. Airbnb ücretli oda kiralama servisi. Couchsurfing ücretsiz kısa süreli oda bulma servisi. İspanyolca konuşabiliyorsanız şartlar kolay olur. Saygılar. Merak ettigim birkac soru var yardimci olurmusunuz?ben eski profesyonel sporcu, antrenor ve beden egitimi ogretmeniyim. antrenorluk ogretmenlik ve oyunculuk belgelerim-diplomam mevcut. Uruguay da spor adamlarina iiş varmidir?oraya sizin gibi 1 bavul ile gelsem is bulabilir miyim?mesela kanada, avusturalya gibi ulkelerde spor gecmisi olan yada herhangi bir spor bransinda antrenor olan insanlara kolaylik ve is saglanabiliyor. fakat ispanyolcam yok, baslangic seviyesinde ingilizce biliyorum. Maalesef ülkede yapılabilecek en zor işlem ev kiralamak. Belirli garanti firmalarından gelirinizi gösterip gelirin %30'u olacak şekilde bir yer kiralayabiliyorsunuz. Diğer seçenek 6 aylık peşin kirayı depozito gibi bir banka hesabına koyuyor ne ev sahibi ne kiracı dokunmadan evden çıkana kadar o para bekliyor evden çıkınca alıyorsunuz. Ya da direk ev satın alıyorsunuz. Eşyalı evler daha pahalı ama boş ev kiralayıp içindeki eşyayı alıp koymanız daha ucuz. Emlakçıdan kiralanan evler için ayrıca bir aylık kirada emlakçıya veriliyor. Niye bu kadar sıkı yönetim var sorusunun cevabı da; ülkede yasa var kontrat yapılan kiracı kontrat süresi boyunca kirayı ödemese bile kalabiliyor. Almanya'dan oğlum gelecek evi boşaltın diyemiyorlar. Saygılar. yağmur hanım size mail attım bugün. gördünüz mü bilemiyorum. 2 çocuğun eğitimini nasıl planladınız? Sorun yaşadınız mı? benim de 2 çocuğum var biri 9 diğeri 6 yaşında. Merhaba. Mailinizi maalesef görmedim. Biz 2017 sonunda geri döndük. Ekonomik olarak çok zorlandık. Bazı şeyler çok ucuz, ornegin et ve muz. Ancak genel olarak çok pahalı bir şehirdi. Gerçi su an burda da fiyatlar oldukça yükseldi. Güney yarımkürede olduğu için orda okullar martta açılıyor aralıkta kapanıyor. Biz ekimde gittiğimiz için 2 ay ozel bir okula gittiler misafir öğrenci olarak. Ozel okul bizden ücret almadı. Burdaki gibi değil, orda gerçekten insanlar iyi niyetli, yardımsever ve dürüstler. Mart ayında da devlet okuluna gittiler. Ücretsiz. Ancak egitim dili ispanyolca. Ve diğer arkadaşların söylediği gibi ispanya ispanyolcadindan farklı uygulamaları vat. Ama bugün maddi imkanım olsa dünyada yaşamak isteyeceğim tek yer. Bilgisayar Muhendisligi bolumunden bu sene mezun oldum. Ileri seviyede Ingilizce ve Ispanyolca biliyorum ve iki dilde de yeterlilik belgelerim var.(IELTS ve DELE-B2). Kesin olarak gelmeyi dusunuyorum en yakin zamanda. Benimle iletisime gecerseniz cok cok mutlu olurum, cok tesekkur ederim simdiden. Sercan Bey selamlar. İstanbul'dan kaçmak derdindeyiz biz de. Ancak burada sıkıldığımız ofis yaşantısını oraya da sürüklemek istemiyoruz açıkçası. Bir evimiz bir arabamız var. Satıp bunları gelsek ve orda kendi işimizi yapsak diye ir düşünce içerisindeyiz. İngilizce olarak Uruguay'la ilgili çok fazla kaynak bulamıyorum. Merhaba Ferit bey. Öncelikle blog sahibi ben değilim sadece üyeyim ve bilgim dahilinde ellimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum. Öncelikli yapmanız gereken buradan kimliğinizi almak o süre içinde çevreyi şehirleri inceleyip ne işi nerede yapacağınıza çok rahat karar verebilirsiniz. Merhaba Ozan bey. Sıkılmam ya da bunalmam söz konusu bile değil amaç zaten bildiğimiz detayları merak edenlere aktarmak. Yardımımız dokunuyorsa ne mutlu. Sağlık önemli bir konu. Uruguay'da sağlık bedeva olduğu söyleniyor yalan değil ama sadece devlet hastanesi ve devletin poliklinikleri ücretsiz. Ama yeterli seviyede değil. Ciddi bir durumda mecbur daha iyi bir hastaneye gitmeniz gerekecek. Ülkede sağlık sistemi tamamen özel hastane üzerine kurulu. Azımsanmayacak sayıda özel hastane var. Fiyatları verdikleri hizmete göre değişiyor. Sistemden faydalanabilmeniz için her ay düzenli ödeme yapmanız gerekiyor. Hasataneyi kullansanızda kullanmasanızda ortalama 50usd ödemeniz gerekiyor. Daha sonra kullanacağınız birime göre diğer ödemelerde çıkıyor. 50 dolar verdim her şey bedava değil. 50 dolar sadece kayıt olmak için sistemi kullanabilmeniz için yani. Daha pakalı daha ucuz aylık ücreti olan hastanelerde mevcut örneğim sadece ortalama fiyat için. Çalışma sorusuna gelecek olursak emin olun hiçbir fikrim yok ama İspanyolca biliyor olmanız şart. Sonuçta her iş için geçerli hizmet vereceğiniz kitlenin sorununu anlayıp çözümü söylemeniz gerekli. Ek bilgi hastaneye bağlı kalmayıp kendi kliniğinizide açabiliyorsunuz. Özel doktor sayısıda fazla. Yardımcı olmuşumdur umarım. Saygılar. Çok kısa sürede Uruguay'a yerleşme planım var, size sormak istediğim de bir kaç soru. Vakit ayırabilirseniz aşağıdaki mail adresime yazabilir misiniz? Çok teşekkürler şimdiden.. sercan bey ben ve eşim müzik öğretmeni. dil olayını çözersek ve bir yıl orada yaşayacak birikimle gelirsek hayat standartı nasıl olu. tabi 6 ve 3 yaşalrında iki de çocuk var. hiç bir kısıtlama yok istediğiniz evi alıp satıp kiralayabilirsiniz. konum ve evin durumuna göre fiyatlar değişir ama türkiye'den pahalı fiyatlar. bende farklı alternatifleri deneme yoluna gittim ve sizin yazılarınıza ulaştım. uruguay eğitim sistemi nasıldır. bir çocuk için güzel bir eğitim kapsarmı. ailemle gelirsem rahatlıkla çocuğumu orada ücretsiz okula gönderebilirmiyim. çalışma ve iş koşulları nelerdir. neler yapılabilir orada. rahat iş bulabilirmiyiz. çalışma ücretleri ne kadardır. bu konular hakkında bana bilgi verirseniz çok memnun olurum. ülkede hayvan sevgisi insan sevgisinden daha fazla. gelip görme fırsatınız olursa bana hak verirsiniz. o yönden şüpheniz olmasın. türkiye'den evcil hayvanını getiren arkadaşlarda var bir sorun çıkmamış. eğitim hakkında emin olun bi bilgim yok ama çoğu devlet okulu ücretsiz. iş bulma konusunda da emin olun ne desem yalan olur tamamen şans uruguaylı olup iş arayan insanlarda var. asgari ücret aşağı yukarı 400 dolar doğru bilgi. ama 1200 doları kim nereden çıkarttı bilmiyorum yanlış bilgi. sadece kalıcı kimlik ve vatandaşlık için gelir göstermeniz gerekiyor, burada işe girersiniz ya da türkiye'den gelen bir maaş. isteyen herkes ücretsiz olarak bu kurstan faydalanabiliyor. herhangi bir şart koşmuyorlar. Merhaba Ayhan bey sorunuzu araştırıp en kısa zamanda cevap vereceğim şuan için bilgim yok. Mail adresi gönderirseniz oradan irtibat kurarız. Saygılar. Merhaba sercan bey verdiginiz bilgiler icin cok tesekkur ederim. Bir kac sorum olacak spesifik. İrtibata gecersek cok sevinirim. Saygilar. Uruguay üzerine net ve aydınlatıcı bir makale olmuş. İlerde görmek istediğim ülkelerden biri. Handan hanım merhaba, ev fiyatları bulunduğu konum ve evin durumuna bağlı olarak değişiklikler gösteriyor. Ama Türkiye'den biraz daha pahalı fiyatlar tabi bu durum başkent Montevideo'da geçerli. herkese selamlar. son 2 yıldır benimde hep aklımda uruguaya taşınmak. hatta kiminle sohbet etsem hayal olarak değil bir gün oraya kesin gideceğim diye bahsederdim. hareketsiz kalmam tamamen cesaret edemememden kaynaklı. 1. sebep ispanyolca bilmiyorum ingilizceyide çok az biliyorum. 2. sebep ise bir gelirim yok yada desteğim yada bir tanıdığım. en çok güvendiğim şey ise mesleğim. ben istanbulda dövme studiosu isletiyorum. oraya gelirsem de yapacağım iş hazır. ancak oranin yerlisinden değilde sanirim turistinden para kazanabilirim yazilanlara göre bunu anlıyorum çünkü insanlar lukse kacmiyor ihtiyaci kadar kazaniyor. hali hazirda dovmede bir lüks ve 3. korku sebebimde bu çünkü bundan başka ne is yaparim bilmiyorum. bi kuru motorum birde orta sınıf arabam var onlari satıp yola çıkmayı düşünüyorum. ama dedigim gibi cesaretim yok orada yaşayan biri benim meslegimle geçeceğime dair fikir verebilirse biraz daha cesaretlenebilirim. herkese saygilar sevgiler herşey gönlünüzce olsun. Handan hanım merhaba, ev fiyatları bulunduğu konum ve evin durumuna bağlı olarak değişiklikler gösteriyor. Ama Türkiye'den biraz daha pahalı fiyatlar tabi bu durum başkent Montevideo'da geçerli. Turizmciyim. Aslında uluslararası bir acentede çalışıyorum ve turizm üzerine üniversite diplomam var. İlgili bölgede sadece ingilizce bilerek otellerde çalışabilir miyim? Garson vs. olarak. Bilgilendirirseniz sevinirim. Mail atarsanız sevinirim. Uçak biletimi almak üzereyim. Bir kaç basit soru da ben sormak istiyordum müsait bir zamanınızda. Şimdiden teşekkür eder, kolaylıklar ve bol şans dilerim. Merhabalar sercan bey. Ben bloğu yeni keşfettim ve yazını çok faydalı buldum. Teşekkürler bunun için öncelikle.. Okuldan geçen yıl mezun oldum. Felsefe bölümü mezunuyum ve yüksek lisans yapmak istiyorum.. Orda benim bölümüme denk felsefe bölümü yok dediler.. Ama okul araştırmalarında bölüm var gözüküyor. Burada yaşamanız için hiçbir gelir göstermenize gerek yok! Kalıcı oturum izni alabilmek için gelir göstermeniz gerekiyor bunun içinde burada 2 yılınız var. Size 2 yıllık geçici kimlik verilecek bu süre içerisinde bir işe girmeniz ya da herhangi bir gelirinizin olduğunu göstermeniz gerekiyor. İlk aşama için düşünmenizi gerektirecek bir durum değil. Felsefe bölümü var doğrudur ama Türkiye'de mezun olduğunuz bölümün transkript ve diplomasıyla buraya gelmeniz ve eksik olan dersleri vermeniz gerekiyor. Denklik için. Daha sonrasında yükseklisans ya da doktora yapabilirsiniz. Eğitim kalitesi hakkında ne desem yalan olur zaten daha öncesinde İspanyolca'ya iyi seviyede hakim olmanız gerekiyor. Ekim ayında gelmek üzere planlama yapmaya başladım. Önce kendim gelip, daha sonra da eşim ve oğlumu yanıma almayı düşünüyorum. Türkiye'den vizesiz veya transit vizesiz Uruguay'a gelmeniz için tek bir sefer var oda İstanbul-SaoPao diğer seferler vize ya da transit vizesi gerektirir. İst-SaoPao seferi Brezilya'da yolcu indirip Arjantin'e devam ediyor. Daha sonrasında ister feribot ile isterseniz aktarma uçak ile Montevideo'ya gelebilirsiniz. ismim Fatih ben 2010 ve 2011 yıllarında transit biri ispanya dan diğeri almanya üzerinden uruguaya 2 sefer gittim. transit vizesi istemediler o zaman. Belli turizm veya müşteri hizmeti sağlayan şirketlerde Almanca çeviri-müşteri destek için iş bulma şansınız var ama bu şirketlere ulaşıp cv göndererek şimdiden araştırmanızda fayda var gelmeden önce.. Sicil kaydimda 10 aylik bir ceza var bu oturum izni almam icin %100 bir engel midir? Cevabiniz icin simdiden tesekkurler. Belirli ülkeler tarafından terörist ilan edilmiş bir vatandaşı var Uruguay'ın.. Kanunda göç eden ve isteyen herkese oturum izni vermek var ve ülkesine iade yok.. Sizin durumunuzu etkileyeceğini sanmıyorum.. Sercan bey cok tesekkur ederim cevabiniz icin. İcime umut oldunuz cok tesekkurler. Sercan bey merhaba. Herkese itinayla cevap veriyorsunuz ne kadar güzel. Benim de 1bucuk yasinda bir oğlum var. Esimle obun gelecegi icin bu ülkeden tasinma planlari yapmaya basladik.. benim iyi seviyede ingilizcem var. Ispanyolcam yok ama kisa surede ilk etapta idare edebilecek seviyede ogrenebilirim. Ingilizce ogretmenligi mezunu degilim ama Burada kreslerde ingilizce ogretmenligi yapiyorum. Merak ettigim oradaki ozel okullarda ingilizce ogretmenligini native kisiler mi yapiyor hep? Yani ingiliz amerikan kanadali gibi.. yoksa anadili ingilizce olmayip ingilizce bilen kisilerde yapabiliyor mu? Gerci su siralar uluslararasi gecerli ogretmenlik. sertofkasi olan tesol u almayi da düşünüyorum. O sekilde calisanlar var midir merak ediyorum ama bu konuda bilginiz yoktur muhtemelen. Fakat is ilanlari olan bir site falan biliyorsanız eger paylasir misiniz benimle. Sercan Bey i Türkiyede şuan 250 000 $ a vatandaslık satılıyor. uruguayda durum nedir ? sizce 250 000 $ a vatandaslık mı alalım yoksa 250 000 $ nakit ile oraya mı yerleşelim ? Yaklaşık 1 milyon civarı malım var satıp yerleşebilirim. Yardımınız için şimdiden tşk ederim. Tekrar selamlar herkese.. Uzun süredir meşguldüm hala meşgulüm.. Sorularınıza cevap vermek isterdim ama hızlıca yazıp kaçacağım.. Sonunda burada yaşayan bir çift Türk YouTube kanalı açtı ve eğlenceli videolar hazırlayıp aklınıza takılan soruları cevaplıyorlar ve benden daha iyi bilgi sahibiler.. Abone olmanızı videoları izlemenizi ve aklınıza takılan soruları yorumlarda sorabilirsiniz.. Vakitleri oldukça ve ellerinden geldikçe soruları yanıtlamaya çalışıyorlar.. Tekrar görüşmek üzere hoşçakalın.. -Barış Kara-"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/01/31/euro-kullanilmayan-avrupa-ulkeleri", "text": "\"Yok canım o kadar da olmaz\" derken o kadar da oldu, Euro aldı başını gitti. Daha da kötüsü olamaz dedikçe daha da kötüsü oldu, ilkokulda övüp durduğumuz \"jeopolitik konumumuzun\" bir getirisi olarak aklımıza estikçe, vakit buldukça kalkıp gidebildiğimiz Avrupa bir anda korkulu rüyamıza dönüştü. Yok ya! Şimdi herkes elindekini bırakıp sakince arkasına yaslansın çünkü Euro ile aramızdaki gerginliği bir süreliğine de olsa öteleyebilmenizi sağlayabilecek bir çözümümüz var: Euro kullanılmayan ülkeleri keşfe çıkmak. Bunun için öncelikli olarak Avrupa'daki ülkelere girişelim dedik, kim bilir belki sonra bu listenin başka versiyonlarını da hazırlarız. Aranızda Avrupa'da Euro kullanmayan kaç ülke kaldı ki diye düşünenler olduysa bu liste tüm merakınızı giderecektir. Korkmayın, Euro kullanılmıyor diye listeyi pahalılıktan ölen İskandinav ülkeleriyle doldurmadık, daha mantıklı bir yol izledik. Aşağıda euro kullanılmayan avrupa ülkeleri için 7 şehir seçeneği mevcut, gelin hep beraber bakalım. Bu yazıyı ilk olarak redbull. com. tr için yazmış bulunduk, şuradan orijinaline göz atabilirsiniz. Avrupa'ya gitmek deyince akıllara gelen Paris, Roma, Barselona gibi şehirleri bir kenara koyup yüzünüzü başka taraflara doğru çevirince akıllara gelen ilk yerlerden biri Belgrad. Neden? Öncelikli tercih sebebi diğer pek çok şehre kıyasla gerçekten çok ucuz olması. Yani Paris koşullarında hem şehrin pahalılığı hem de Euro nedeniyle pek de bir şey ifade etmeyecek, size sabahtan akşama kadar kruvasan yedirecek bir bütçe, Sırbistan'in para biriminin Sırp dinarı olması ve genel olarak şehrin ucuzluğu sebebiyle Belgrad'da basbayağı krallar gibi yaşamanızı sağlayabilir. Üstelik bu şehir gerçekten çok eğlenceli! Yani olur da efsane adam Nikola Tesla'nın müzesi, şehre biraz tepeden bakabileceğiniz Osmanlı izleriyle dolu Belgrad Kalesi ya da mimarisine hayran kalacağınız kiliseler ilginizi çekmiyorsa, sadece eğlenmek ve Belgrad gece hayatı için bile burayı tercih edebilirsiniz. Uygun bütçe ile şahane yerlerde yiyip içebileceğinizi ve buraya giderken vize almanız gerekmediğini de ekleyelim. Sevilmeyecek gibi değilsin be Belgrad! Güzelliğin somutlaştırılıp şehir planlamasına dökülmüş hali, Kafka'nın depresyonundan ve yazdıklarından sorumlu şehir Prag, Euro'nun kullanılmadığı şehirlerden bir diğeri olduğu için bizi sevinç çığlıklarına boğuyor. Kişisel tarihimizde ilk seyahat ettiğimiz şehirlerden biri olma özelliğini taşıyan ve seyahat sevdamızı ateşleyen şehir olarak geçtiği için Prag'ı sevmememiz mümkün değil. Özellikle Eski Şehir bölgesine vurulacağınız, orta yerinden geçen Vltava Nehri'nin civarında cirit atmaktan bile mutluluk duyacağınız bu şehir, bizce bu listenin tartışmasız favorilerinden! Oralara kadar gitmişken mimarisi ile sizi bayağı şaşırtacak Dancing House'u görmeyi de unutmayın. Bina, dans eden kadın ve erkek figürlerinden esinlenilerek tasarlanmış. Nasıl olacak demeyin, oluyor. Arkadaşlar, hayatınızda Friends'deki Pheobe'nin bilim adamı sevgilisi dışında Minsk'e giden kaç insan gördünüz? Hani sırf bu sebepten, bu özgün şanından ötürü bile Minsk'e gidilir ya, keşke yalnız bunun için sevseydik onu... Minsk Sovyetler Birliği'nden ayrılmış olmasının bir sonucu olarak dev binalar ve heybetli meydanlardan oluşan mimarisi ve bir yandan son derece Avrupai havası ile bayağı ilginç bir şehir. Eski ve yeni iç içe geçmiş, gecesi bambaşka, gündüzü bambaşka ve adamı gerçekten bayağı şaşırtıyor. Arada kalmış da bulabilirsiniz, kendine özgü de, orasını bilemeyiz, keşfetmesi sizden. Ancak Beyaz Rusya'yı görmüş olmak bile başlı başına enteresan bir deneyim olduğu için bizce denenir. Euro kullanıyorlar mı? Tabii ki hayır. Hazır Beyaz Rusya'ya kadar gitmişiz, oradan biraz daha aşağı inip bir eski Sovyetler Birliği şehir daha övelim: Kiev! Burası Ukrayna'nın başkenti olmakla birlikte en büyük şehri. Kiev ile ilgili manasız ve hiç de komik olmayan espriler yapmak yerine şehri gerçekten keşfetmeye gidenlerin vardığı genel kanı şu: \"Yahu bu şehir bu kadar güzel miymiş?\" Bir diğer kanı ise bizi daha da ilgilendiriyor: \"Burası bayağı uygun fiyatlıymış\". Hem kalkıp buradan oralara kadar gitmeye değecek, hem vize istemeyen, hem de Euro ile cebelleşmemize sebep olmayacak şehirler ilgi alanımıza giriyor efenim, kazandın bizi Kiev. Şayet seyahat konusundaki trendleri takip etmek gibi bir huyunuz varsa bu sene dikkatinizi mutlaka çekmiştir, Bükreş \"2017'nin en gözde destinasyonları\" listelerinde en tepelere göz dikmiş durumda. Neredeyse her liste bizi Bükreş'e gitmeye itiyor, her ünlü yayın Bükreş'in güzelliğinden, keşfedilmemiş bir cevher olduğundan bahsediyor. Şanslıyız, çünkü Romanya'ya bayağı yakınız. Üstelik bu liste için bir diğer kriterimiz olan \"Euro bize uzak, Avrupalılara yakın olsun\" konseptimize de uyuyor. Eski Şehir bölgesinin güzelliği, gece hayatının canlılığı ve metro ağının genişliği de bonus olarak geliyor. Bükreş gezginler arasında daha popüler bir noktaya dönüşüp turistlerin cebini yakmaya başlamadan gidip bir kontrol etmekte fayda var. Sonrasında \"abi ben oraya gitmiştim yaa'cılık\" yapmak isterseniz hakkınızdır, çekinmeyin. Liste kapanışını bir diğer efsane ile yapalım: Tuna Nehri'nin ayırdığı Buda ve Peşte'nin birleşiminden oluşan, kötü espriler yapmaya ya da aşk temalı benzetmeler ile klişelere koşmaya müsait şehir olan Budapeşte! Budapeşte, gerek eğlence amaçlı, gerek kültürel amaçlı bir gezi için kesinlikle harika bir seçenek, insana İstanbul'un \"eski\" hallerini hatırlatıyor. Gitmişken dünya çapında namı alıp yürümüş kaplıcalarında vakit geçirmeden, hafta içi ya da hafta sonu fark etmeksizin her daim eğlenceli olan gece hayatına kapılmadan, parlamento binasını gece ışıklandırması ile görmeden dönmek olmaz, zaten tam olarak o an şehir ile aşk yaşamaya başlayacağınız andır. Eğer denk getirebilme imkanınız varsa Budapeşte'ye Avrupa'nın en popüler müzik festivallerinden biri olan Sziget Festival döneminde gitmeniz de önerimizdir. Orada eğlenmeyen hiçbir yerde eğlenemez arkadaşlar, o kadar iddialıyız. Kiev'den ziyade Lviv'i öneririm 🙂 kievde yapılacak şeyler 1 saatte biterken lvivde günlerce ayıla bayıla gezebilirsiniz!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/08/heidelberg-gezi-rehberi-almanyanin-sirinlik-ihtiyacini-karsilayan-sehir", "text": "Berlin ile olan fırtınalı aşk ilişkimiz bir yana, bu sene Almanya'yı biraz daha sevdiğimiz, kendisine biraz daha ısındığımız bir sene oldu. Daha önceleri niyeyse Almanya'ya karşı inceden bir uyuzlanma, bir \"amaaan oraya gideceğime nereleri görürüm be\" halleri vardı, o da büyük ölçüde geçti. Galiba hem yaşla alakalı, hem de vizyon genişlemesi ile ilgili bir durum. İnsan yeni yerler keşfettikçe, her yerde farklı bir şeyden etkilenebildiğini gördükçe bakış açısı da değişiyor. Ancak tüm bu arayı ısıtma sürecinin ardından bile Almanya herhangi bir şehri için \"şirin\" tanımlamasını kullanma ihtimalimiz düşüktü. Evet artık birçok olumlu nitelendirmede bulunabiliyoruz ama \"şirin\" dediğiniz şey Brugge gibi, ne bilelim Hallstatt gibi falan bir şey olmalıydı sanki. Almanya deyince ise aklımıza ısrarla tipik bir büyük şehir görüntüsü, gurbetçiler, ne bilelim fabrikalar, iş merkezleri falan geliyor, silemiyoruz o izlenimi bir türlü. Fakat Nürnberg'den Köln'e geçerken arada uğramaya karar verdiğimiz Heidelberg'den sonra bize bir haller oldu. Öyle bir şehre denk geldik ki, resmen Almanya'nın tüm şirinlik ihtiyacını 150bin'lik nüfusu ile küçücük bir şehir karşılıyor arkadaş! Heidelberg'de geçirdiğimiz ve bize asla yeterli gelmeyen 1 günün ardından yine \"çok gezen bilir\" hanesine bir çarpı daha ekleyerek bu şehir ile bayağı aşk yaşadık. O yüzden gelmiş Heidelberg Gezi Rehberi 'ni okuyorsanız güzel bir karar almışsınız, buraya gitmeniz, güzelliğini görmeniz lazım! Heidelberg'in kendisi küçük, işlevi büyük. İkinci Dünya Savaşı döneminde en az hasar almış ve bombalanmamış şehirlerden birisi olduğu için o eski havasını korumayı başarmış. Belki de Almanya'da birçok şehrin Heidelberg'in yarattığı \"şirinlik\" etkisini vermemesinin sebebi İkinci Dünya Savaşı'nda birçok noktanın yerle bir olmasıdır. Burası bir üniversite şehri, öğrenci nüfusu son derece yoğun. Zaten Almanya'nın en eski üniversitesi olan Heidelberg Üniversitesi'nin namı da alıp yürümüş durumda. Buradan henüz üniversitede olan okuyucularımıza sesleniyoruz, Allah aşkına şurada Erasmus yapın, biz burayı gezince acayip içimizde kaldı, kesin çok eğlenceli oluyordur. Neyse, konudan sapmayalım... Şehir genelinde bisikletli ulaşım inanılmaz yaygın, Almanya'nın ılıman bölgesi olarak kabul edilen bir noktada yer aldığı ve ucuz bir ulaşım yöntemi olduğu için özellikle öğrenciler aktif olarak bisiklet kullanıyor. Siz de turist olarak bisikletlilerin arasına karışabilirsiniz, şehri bu şekilde keşfetmek bayağı keyifli oluyor. Zaten bir turist olarak çoğunlukla eski şehir bölgesinde vakit geçireceğiniz için bisiklet gayet mantıklı bir fikir. Şu \"Heidelberg çok romantik bir şehir\" tanımlamalarına da bir açıklık getirelim: Tamam, kabul ediyoruz, bu sefer çılgın romantiklerin hevesini kaçırmayacağız, burası gerçekten romantik. Sevdiceğinizi kapıp gidecekseniz aşağıda anlatacağımız noktalardan bazılarında romantizm ihtiyacınızı çok net bir şekilde karşılayabileceğinize eminiz. Biz yine Öykü&İdil ikilisi olarak gittiğimizden şehre tepeden bakarken \"abi çok acıktım ya NAPAK\" hallerinde olduğumuz için lütfen bizi daha fazla romantizmle sınamayın..... Şimdi konuya geçebiliriz, karşınızda Heidelberg Gezi Rehberi! Bizim Heidelberg gezimiz Aralık ayında vuku buldu ve hava durumu 3-5 derece civarlarında seyretti. Normal koşullarda kışın gidip de bizim gibi donmanıza gerek yok, şöyle bahar aylarında gitseniz daha iyi olur diyebilirdik. Çünkü özellikle aşağıda anlatacağımız şehre tepeden bakmalı yerlere çıktığınızda sisli puslu, yağışlı bir hava görüşünüzü engelleyerek sinirinizi bozabiliyor ve o tepeye kadar tırmanıp donduğunuzla kalıyorsunuz falan... Ancak şayet soğuğa dayanabiliyorsanız aslında kışın gitmek çok da kötü bir fikir değil. İlk sebep kış aylarının Heidelberg'in sezon dışı dönemi olması. Burası turistik bir şehir olduğu için yazın kalabalık açısından çekilmez bir noktaya doğru gidebilir. Zaten küçük, bir de Asyalı turistlerle mi uğraşacaksınız? İkinci sebep, özellikle Kasım sonundan Aralık'ın 25'ine kadarki süreçte gitmenizi önerecek olmamıza dayanıyor, çünkü Christmasmarkt dönemi. Burası küçük bir şehir olsa da Christmas pazarları ve şehrin dokusu bir arada şahane bir combo oluşturuyor, ziyaret etmek için harika bir döneme dönüşüyor. Son sebep ise şehrin karlı halinin acayip masalsı bir görüntüsünün olması. Evet gezmek bir tık daha zorlu olabilir ancak göreceklerinize değer. Galiba ilk kez bir Avrupa şehrini kışın ziyaret etmeniz konusunda ısrar ediyoruz, bizce ciddiye alabilirsiniz. Heidelberg'e ulaşım işi biraz sıkıntılı çünkü Heidelberg'de havaalanı yok. Ancak sıkıntılı dediysek o kadar da değil tabii, zira yakınlarda havaalanı olan bir sürü şehir var, panik yok. Bize havaalanı mı yok canım? İlk seçeneğiniz aklımızda bir şehir olmaktan çok DEV bir aktarma noktası olarak yer eden Frankfurt. Frankfurt'a uçtuktan sonra direkt Frankfurt Havaalanı içinden şu trene binerek Heidelberg'e ulaşabilirsiniz. Yolculuk 1 saat civarı sürüyor, gayet kolay. Şansınıza Frankfurt'un biletlerinin pahalı olduğu bir döneme denk geldiyseniz boşverin, o zaman Stuttgart'a gider, oradan geçersiniz. Stuttgart Havaalanı'ndan Heidelberg'e giden trenin biletlerini de şuradan alabilirsiniz. O da 1,5 saat civarı bir şey sürüyor ve yine gayet kolay. Bizim izlediğimiz rotayı izlemek isterseniz Nürnberg'den Heidelberg'e geçeceksiniz demektir. İstanbul'dan Nürnberg'e direkt uçuş zaten mevcut. Bu noktada sanıyoruz ki Nürnberg'den Heidelberg'e geçmek için tren gibi bir seçeneğiniz de var. Ancak biz Nürnberg'den yola çıkıp, Heidelberg'de bir günümüzü geçirip, akşamında yine araba ile Köln'e geçtiğimiz için araba kiralamak bizim açımızdan daha mantıklı bir seçenekti. Biz aracımızı Nürnberg'deki Enterprise'dan kiraladık ve gayet sorunsuz bir şekilde teslim alıp, gayet sorunsuz bir şekilde Köln'de teslim ettik. Yani aracı Nürnberg'de kiraladınız diye illa ki oraya teslim etmek gibi bir zorunluluğunuz yok, gittiğiniz şehirdeki başka bir Enterprise şubesine de teslim edebiliyorsunuz. Hatta arttırıyoruz, şayet teslim etme saatleri içinde yetişemiyorsanız, şubelerin önünde bulunan \"anahtar teslim kutucukları\" mevcut, ofiste kimse olmasa bile anahtarı o kutunun içine atıp aracınızı da Enterprise'ın otoparkına bırakarak yükünüzden kurtulabiliyorsunuz. Biz o şekilde yaptık, hatta bunu yaparken nedense paranoyak bir tavır sergileyip anahtarı kutunun içine çekerken videosunu çektik ki sonra bize \"yooo teslim etmemişsiniz\" demesinler diye asdasdf. O bizim tuhaflığımız. Bu arada Nürnberg'den Heidelberg'e arabayla yolculuk 2,5 saat gibi bir şey sürüyor. Yolu bulmak için ise tabelaların yanı sıra arabadaki GPS'i ve CityMaps2Go uygulamasını kullanabilirsiniz. Heidelberg'in über şirin halleri yüzünden şehirde konaklamadığımıza pişman ola ola her daldığımız güzel sokakta \"abi niye burada kalmadık ki ya\" diye söylendik, her bir güzel binaya denk geldiğimizde sanki bu kararı beraber almamışız gibi birbirimize çemkirdik. O yüzden siz siz olun, 1 güncük de olsa şurada kalın ve rahat rahat gezmenin tadını çıkarın. Merak etmeyin, zaten turistik anlamda Heidelberg'de gezilecek yerler çok da fazla değil, dolayısıyla 1 gün bile kalsanız şehri büyük ölçüde keşfedebilirsiniz. Burada amaç tamam şurayı da gezdik burayı da gördük şeklinde görülecek yerler listenize tikler atmak değil, şehri yaşamak. Heidelberg'i gezmeye giden bir turistin en çok vakit geçireceği yer olan Altstadt yani Eski Şehir bölgesi, muhtemelen şehrin en güzel noktalarından biri. Öyle olduğunu tahmin ediyoruz çünkü şehre arabayla gittiğimiz için daha merkez dışı yerlerini görme fırsatımız da oldu ve oralar bir tık daha \"bildiğiniz Almanya\" hatta yer yer bir Beylikdüzü havasındaydı bile diyebiliriz. Ya da merkezin güzelliğinden sonra öyle geliyor nebilelim. Neyse. Altstadt'ın yerini tam olarak tespit edemediyseniz Hauptstrasse'yi merkeziniz olarak belirleyip bu cadde üzerinden ara sokaklara dağılabilirsiniz. Burası bölgenin ana caddesi denilebilir, üstünde çeşit çeşit restoran, kafe, mağaza ne ararsanız var. Haupstrasse uzun sayılabilecek bir cadde olduğu için bölgenin ana meydanlarından biri olan Marktplatz'ı da kendinize kutup yıldızı olarak belirleyebilirsiniz. -Christmas döneminde gidecek olursanız Christmas pazarları genellikle Old Town bölgesinde. Birkaç farklı pazar alanı olabiliyor ama en büyüğü Marktplatz'da. -Marktplatz'da yer alan kilisenin adı Church of Holy Spirit, ilginizi çekiyorsa bir göz atabilirsiniz. Heidelberg Kalesi'ni yılda 1 milyona yakın kişi ziyaret ediyormuş. Siz de onlardan biri olmak ister misiniz? Doğruyu söyleyelim, biz onlardan biri olmadık. Çünkü içini görmekten çok kaleyi dışarıdan ya da uzaktan en iyi şekilde görmeye kafayı takmış durumdaydık. Heidelberg Kalesi öyle güzel bir lokasyonda, ormanın içinde yükselen ihtişamlı hali öyle güzel görünüyor ki, bu kareyi kendi gözümüzle görüp ölümsüzleştirmezsek içimizde kalacaktı. Pek fazla vaktimiz de olmadığı için bir tercih yapmamız gerekti ve kaleye çıkmak yerine kaleyi karşıdan görebileceğimiz noktaya odaklanmaya karar verdik, o kısmını aşağıda anlatacağız. İşte burası yukarıda söz ettiğimiz nokta, hani şu kaleyi ve şehri tepeden görebileceğiniz yer var ya, işte orası. Heidelberg'in en baba manzarası burada arkadaşlar, hiç boşuna başka yer aramayın, direkt buraya doğru yollara düşün. Philosophenweg'in İngilizce karşılığı \"Philosophers Walk\" gibi bir şey. İsmiyle ilgili birçok rivayet var ama en mantıklı olanı eskiden Heidelberg'de yaşayan üniversitedeki profesörlerin, filozofların, düşünürlerin yalnız kalmak için buraya gelmesi ve bu bölgede zaman geçirmiş olması nedeniyle bu şekilde adlandırılmış olması. Günümüzde burası yürüyüş parkuru benzeri bir şey. Evi yakında olanlar burada koşuya çıkıyor, gençler sevgililerini kapıp romantizm peşinde koşuyor, millet fotoğraf çekmeye çıkıyor falan. Son derece sakin ve huzurlu, yeşilin içinde bir yol yani. Peki buraya nasıl gideceksiniz? İşte orası biraz sıkıntılı. Çünkü bir asansör ya da füniküler falan yok. Bizim tekniğimizi uygularsanız arabanızı çekebilirler, çünkü Köln'e geçmek üzere arabamız yanımızda olduğu için ve bu Philosophenweg denen yer de bayağı bir tırmanma gerektirdiği için biz arabayla girilmeyecek yerlere girip belli bir noktaya kadar arabayla ilerleyip, biraz kaybolup biraz milletle kavga ederek tam bir Türk kızı modunda hunharca birinin evinin önüne falan park ettik. Komple saçmalık, ama pişman değiliz, yine olsa yine yaparız. Ancak normal koşullarda ya yürüyerek ve bayağı bir yokuşa maruz kalarak çıkabiliyorsunuz. Bir ihtimal takatiniz yoksa taksi ile belli bir noktaya kadar gidip oradan yürüyebilirsiniz. Her iki seçenekte de Marktplatz'ın bulunduğu tarafta değil, Old Bridge'den karşıya geçerek nehrin diğer tarafında olmanız gerektiğini hatırlatalım. Kaleyi karşıdan göreceksiniz kalenin karşısında olmalısınız değil mi? Old Bridge'den geçin diyoruz, çünkü eninde sonunda orayı da görmek isteyeceksiniz, bir yer daha aradan çıkmış olur. Peki yürüyerek çıkarsanız bu çileye değecek mi? Valla değecek. Bakın söz veriyoruz. Hem yukarı çıkarken aralardan çok güzel manzaralar yakalayabilirsiniz. Ayrıca bu civardaki evler çok güzel ve çok kıskanılası. Belki camlarına yumurta falan atarsınız. Şahsen biz kıskançlıktan ikiye ayrıldık. Hani bir sebepten yanımızda yumurta olsa belki hakkaten sinsice bir iki cama atıverirdik... Neyse. Heidelberg'in ortasından geçen nehrin adı Neckar. Neckar'ın üzerinde yer alan Alte Brücke yani Eski Köprü ise Heidelberg Kalesi ile birlikte şehrin simgelerinden bir diğeri. Konuyla ilgili hiçbir fikriniz olmadan gitseniz bile zaten şehir içinde dolanırken ya da Philosophenweg'den aşağı bakarken zaten \"şu taş köprü kesin bir önemi vardır\" diye düşüneceksinizdir, haklısınız. Bu köprü 1700'lü yılların sonunda yaptırılmış anca İkinci Dünya Savaşı döneminde Alman askerleri tarafından yıkılmış. Sonra tekrar yaptırılmış tabii. Köprünün üstü yayalara açık, gidip türlü türlü fotoğraf çekebilirsiniz. Ayrıca köprünün Marktplatz tarafına doğru giden noktasında şato gibi çok güzel bir şehir kapısı da mevcut, onu da es geçmeyin. Es geçilecek gibi değil ya, biz yine de hatırlatmış bulunalım. Bu arada isteseniz Neckar Nehri üzerinde tura falan da çıkabiliyormuşsunuz, biz o işlerden pek haz etmiyoruz, turistsek de bir yer kadar canım. Neyse, ilginizi çekiyorsa bakarsınız. Heidelberg Üniversitesi'nin kütüphane binasına aşık olduk arkadaşlar. Yine vaktimiz olmadığı için içeri girebilir miyiz acaba diye şansımızı zorlayamadık, ancak dışarıdan bakmak bile bizi bayağı etkiledi. Kendi okuduğumuz okulların binalarını düşünüp birkaç küfür sıraladık ve oradan sessizce uzaklaştık. Gerçekten inanılmaz güzel bir mimarisi var, hele içerisinin kitaplarla dolu olduğunu düşününce insan daha da büyüleniyor. Şayet vaktiniz varsa mutlaka göz atın. Burası da yine Old Town bölgesi içinde yer alan bir başka meydan. Adından da anlaşılabileceği üzere zamanında özellikle tarım ürünlerinin satıldığı, çiftçilerin ürünlerini getirip satışa sunduğu bir pazar yeriymiş. Meydanın ortasında yer alan heykelin kim olduğunu merak ederseniz kendisi \"Virgin Mary\". Ayrıca bu meydandan Heidelberg Kalesi'ni farklı bir açı ile ve bir tık daha yakından görebileceğinizi ekleyelim. Heidelberg'de çok da uzun zaman geçirme fırsatımız olmadığı için yeme içme konusunda çok fazla öneride bulunabilme şansımız yok. Biliyorsunuz genelde günde 280 farklı mekan denemeye çalışarak mümkün olduğunca fazla öneride bulunuyoruz ama buradayken \"biz de insanız, daha ne kadar yiyebiliriz\" şeklinde isyankar bir tavır sergiledik. Dertliyiz dostlar, çok dertliyiz............. 2016'dan beri seyahate çikmadan önce \"bizimkiler gitmis mi acaba\" deyip önce yazinizi okuyorum. Valla çok isimi görüyor emeginize saglik!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/10/kopenhag-gezi-rehberi", "text": "Bu Nordik ülkelere aşkımız bir türlü bitmediği gibi her geçen gün daha da alevleniyor. İzlanda, İsveç, Norveç, Finlandiya derken sonunda sıra bir diğerine daha geldi ve canımız Danimarka'ya da ayak basmayı başardık. Kendisi ile ilişki durumumuz çok net: Aşığıyız yanında olamasak da. Diğer Nordik ülke ve şehir deneyimlerimizden mütevellit burayı da seveceğimizi biliyorduk, ancak dondurucu soğuğuna rağmen bu şehirle bu denli bağ kurabileceğimizi açıkçası biz de tahmin etmemiştik. Cart curt \"dünyanın en mutlu ülkesi\" seçilip duran bir yere giderken insan ne beklemesi gerektiğini tam olarak bilemiyor. Biz Kopenhag'a gitmeden önce de öyle bir yerleşmişti ki kafamıza bu algı, sokakta \"hayyaat seviince güzeel\" diye Ayşecik gibi koşturan, La La Land'in ilk sahnesinden fırlamış gibi insanlar görsek şaşırmayacaktık. Bir yandan da düşünmeden edemediğimiz şey soğuk, çok yüksek ihtimalle kasvetli bir yer ile karşılaşacağımızdı. Neticede bayağı kuzeye gidiyorduk, sanki inceden depresif bir hava olması kaçınılmaz gibiydi. Döndükten sonra bu şehirle ilgili söyleyebileceğimiz iki şey var: 1. Kesinlikle kasvetli bir şehir değil. 2. \"En mutlu ülke\" kavramı bizim beklediğimiz gibi bir şey değil. İkinci maddeyi kesinlikle olumsuz anlamda söylemiyoruz, ancak bizce bu konu olaya nereden ve ne koşullarla baktığınızla alakalı bir şey. Kopenhag'da tanıştığımız, konuştuğumuz herkesin elbet bir derdi, problemi, şikayet ettiği bir konusu vardı. Kişisel problemlerden söz etmiyoruz, basbayağı ülke ve şehir ile ilgili sorunlar. Bunların arasında bizlerin \"sizin derdinize de, size de..\" diyebileceği şeyler de vardı, \"oha burada böyle bir sorun mu varmış\" dedirtebilecek şeyler de. Merak etmeyin, konuyu \"dünyanın neresinde olursanız olun dertler bitmiyor\" arabeskliğine bağlamayacağız. Sadece olaya daha geniş çaplı, daha farklı yaklaşmak gerektiğini fark ettik. Örneğin Somali'den Danimarka'ya göç etmiş ve yaklaşık 25 senedir (zaten maksimum 35 yaşındadır) bir göçmen ırkçılık problemi olduğunu söyledi. Şaşırdık mı? Kesinlikle, çünkü basında yansıtıldığı kadarıyla Danimarka halkının göçmenleri kucaklayan bir yapısı olduğunu görüyoruz. Bir taksici bisikletlilerden, bisiklet sayısından, bisikletlerin şehirde karmaşa yaratıyor olmasından şikayet etti mesela. Bizim bisikletli ulaşımın yaygın olması hayallerimize hiç bakmadığımız bir yönden bakmamızı sağladı. Genel olarak vergilerin çok yüksek olması ile ilgili şikayetler havalarda uçuşuyordu. Bu konuda \"ama karşılığını alıyoruz\" diye savunanlar olduğu gibi, durumdan hoşnut olmayanlar da boldu. Bizce konunun özeti, \"evet en mutlu ülke seçilip duruyoruz, ancak bu mutlu olmaktan ne anladığınıza bağlı, çünkü burada sokakta gülümseyen ya da size günaydın diyen bir insan bulamazsınız\" diyen arkadaştı. Tabii ki bunların hepsi birer yorum, birer kişisel görüş ve üstüne düşünülmesi gereken detaylar, hemen sonuçlara varmamak gerek. Ancak yine de şaşırtıcı. Çok gezen bilir hanesine bir çarpı daha gelsin. Neticede olaya bir turist gözüyle bakacak olursak Kopenhag birkaç günlük bir gezi için bayağı keyifli bir seçenek. Gezecek, görecek, sizi etkileyecek, \"bizde niye yok!\" dedirtecek bir sürü özelliği, diğer Nordik şehirlere kıyasla bir tık daha canlı bir havası var. Helsinki'ye giden bir turist ile Kopenhag'a giden bir turistin Nordik şehirlere bakışı kesinlikle aynı olamaz, bizce ayrı telden çalıyorlar. Yine anlatmalara doyamadık, konuya dönelim, karşınızda Kopenhag Gezi Rehberi! Bu arada, Kopenhag Gezi Rehberi 'ne başlamadan önce sadece Danimarkalı sanatçıların şarkılarından ortaya karışık yaptığımız playlistimizi de şöyle bırakalım, okurken iyi gider. Artık gittiğimiz yerler için bu tip playlistler de oluşturuyoruz, bizi Spotify'da takip etmek isterseniz şuraya tık tık. Bir güncelleme; Bu gezinin ardından 2022 sonlarında tekrar Kopenhag'a gittiğimiz için daha güncel bir Kopenhag gezi rehberi arayışındaysanız şuradan sabit Kopenhag hikayelerimize bakabilir, güncel önerilerimize göz atabilir ve oraya kadar gelmişken bizi de takip edebilirsiniz...... Tşk.... Bu soruyu cevaplandırabilmek için sizi soğuğa dayanabilenler ve soğuğa dayanamayanlar şeklinde kategorize etmek durumundayız. Fakat soğuk derken öyle bildiğiniz soğuklardan bahsetmiyoruz, buraların soğuğu bir başka soğukmuş Altan! Yani demek istiyoruz ki, soğuktan elinizin ayağınızın uyuştuğu, yüzünüzün daha önce hiç görmediğiniz bir rengi aldığı, büyük ihtimalle yağışa da maruz kalacağınız bir havayı kabullenebilir misiniz? Cevabınız evetse o zaman Kopenhag'da her mevsim tutunabilirsiniz. Fakat bu şartları kaldıramayacaksanız o zaman tabii ki en güzeli yaz aylarında gitmek, o zaman sıcaklık 20'leri buluyor ve eminiz bayağı da keyifli oluyordur. Biz gaza gelip Şubat ayında gittik. Hava ortalama 2-3 derece civarında seyretti, akşamlardan söz etmiyoruz bile. Feci soğuk! Ama yine olsa yine yapar mıyız? Kesinlikle. -Popüler bir restoranda makarna vb. bir yemek: 95 125 DKK -Popüler bir restoranda et içerikli bir yemek: 260 300 DKK -1 şişe su: 20 35 DKK -Bir mekanda bira: 40 60 DKK -3. dalga kahveci kahvesi: 30 40 DKK -Popüler bir mekanda kokteyl: 75-110 DKK -Popüler bir kafede yayılmalı kahvaltı: 120 150 DKK -Sokakta sosisli: 20 25 DKK Bu Kopenhag'daki pahalılık meselesiyle yeterince gözünüzü korkuttuysak şimdi konuyla ilgili ne yapabileceğimize bakalım. Yoksa bütün mal varlığınızı ülkeye bırakıp geleceksiniz valla. Öncelikli önerimiz Copenhagen Card almanız. Şimdi siteden girip fiyatları görünce \"oha bu mu bütçe hafifletecek\" diye düşünmek gafletine düşebilirsiniz, bilmiyorsunuz ki duacımız olacaksınız.... Efenim Copenhagen Pass'in 24 saatliği 51, 48 saatliği 71 ve 72 saatliği 85 euro, gördüğünüz gibi bu konuda da gerçekten manyakça fiyatlar söz konusu. Ancak eğer bu pass'i almadan aşağıda gezeceğimiz yerleri keşfetmeye kalkışırsanız sırf Louisiana Müzesi'ne gidiş-dönüş bilet + müze girişi ücretinin bile 25 euro gibi bir ücrete denk geldiğini görecek ve VAY BAŞIMIZA GELENLER diye ortalıkta dolanacaksınız. Özetle burası şehir kartı almanın mantıklı olduğu şehirlerden. Ulaşımın da içine dahil olması ayrı bir şahanelik. Bunun dışında bütçenizi hafifletmek adına sokak yemeklerine dadanabilirsiniz, sosisliler efsane güzel, dışarıdan su almaya bir son verebilirsiniz çünkü musluk suyu içiliyor ve son olarak bol bol yürümenizi önerebiliriz, soğuk diye sağa sola taksiyle gitme çılgınlığına kalkışmayın. Şayet şehir kartını almak gibi bir niyetiniz yoksa en azından bir ulaşım kartı edinebilirsiniz, onun fiyatları da şurada mevcut, hatta direkt o siteden alabilirsiniz. Eğer gaza gelip Türkiye'de Danimarka kronu bulup paranızı çevirip gitmediyseniz, çok yüksek ihtimalle elinizdeki euroyu Danimarka kronuna çevirmeniz gerekecek ve bunu Kopenhag'da yapacaksınız. Önerimiz bu para bozdurma işlemini havaalanında yapmamanız. Biliyoruz, milyonlar bozdurmayacaksınız ama olması gerekenden çok daha düşük bir kurda bozdukları için gereksiz yere para kaybediyorsunuz. Havaalanından şehre ulaşımda kullanacağınız kadar parayı orada bozdurup gerisini şehirdeki döviz bürolarından halledin. Olur da bulamazsanız Central Station'da 2 tane mevcut. Bu arada, tek başına gezmekte tereddüt eden ya da turla beraber hareket etmek isteyen okuyucularımız için bir not: Hazır oralara kadar gitmişken birkaç şehir görmek isterseniz İskandinavya turlarına göz atabilirsiniz. Bu noktada bütçenizi biraz daha uyguna getirebilmek açısından Gruppal'ın yurtdışı turlarını önerdik çünkü tamamen online satış yaptıkları için bayi masrafı vs. olmaması sebebiyle tur fiyatları diğerlerine kıyasla daha uygun oluyor. Diğer turlar ile aynı tatta yerlerde kalıp daha az ücret ödemeyi reddedecek değiliz herhalde. Şimdiiii, Kopenhag her ne kadar dev gibi bir şehir olmasa da, son derece yayılmış bir şehir. Yani her bölgenin farklı bir tadı, her bölgenin farklı bir olayı var ve muhtemelen her birinde vakit geçirmek isteyeceksiniz. Dolayısıyla toplu taşıma araçlarına ihtiyaç duyacağınız garanti. Bu yüzden size yukarıda söz ettiğimiz ulaşım kartını alarak otobüs, metro, S-tog ne varsa hepsini kart dahilinde kullanabilirsiniz. İşin bir diğer güzel tarafı ise bisiklet kullanımının şehirde son derece yaygın olması. Yaygın derken, Avrupa çapında bisiklet kullanımının en yoğun olduğu, Kasım 2016 itibarıyla bisiklet sayısının araç sayısını geçtiği bir şehirden bahsediyoruz, o derece. Dolayısıyla bisiklet ile ulaşım sağlayabilirsiniz ancak arkadaşların tempolarına ayak uydurmaya da özen gösterin, biz arabadan korkmadığımız kadar bisikletlilerden korktuk desek yeridir. Bir yandan yemek yiyip bir yandan telefonla uğraşıp bir yandan bisiklet kullanıyorlar falan, böyle birçok yönlülük görülmedi. Öyle ki, konuştuğumuz birçok Kopenhaglı arkadaş bisikletlilerin şehirde sorun olmaya başladığı yorumunu bile getirdi. Medeniyet overdose olmuşlar haberleri yok, böyle dert mi olur be? Neyse. Kopenhag Havaalanı'ndan Şehre Ulaşım: En uygun ve pratik yöntem kesinlikle Terminal 3'te yer alan metro. Buradan binip Norreport durağında inerek oradan da kolaylıkla hedefinize ulaşabilirsiniz ki bu yolculuk da 15 dk civarı bir şey sürüyor. Biletinizi metronun civarındaki bilet makinelerinden alabilirsiniz. Bu makinelerin sadece demir para ve kredi kartı kabul ettiğin ekleyelim, kağıt parayı boşuna kertmeyin. Otobüs kullanmak isterseniz 5A'ya binmeniz gerekiyor ve otobüs ile Central Station'a ulaşabilirsiniz, yarım saat kadar sürüyor. Bilet makinesini bulamazsanız içeride yine bozuk para ile şoföre de ödeme yapabiliyorsunuz. Benim param çok bebeğim ben taksiye bineceğim derseniz ya da grup halindeyseniz ve bölüşebilme şansınız varsa taksi Vesterbro civarına 300 DKK gibi bir şey tutuyor ve 15 dakika civarı sürüyor. Bir arabaya kaç kişi sığarız denemesi yapmak isterseniz parayı bölüşmek adına tam yeri, tam zamanı. Kopenhag'da ilginizi çekebilecek çok fazla bölge olduğu için nerede konaklayacağınız konusunda kafanız karışabilir. Bu noktada öncelikli olarak toplu taşımaya yakın bir yer kapmanızın yeterli olduğunu ekleyerek kişisel bölge tercihimizi de söyleyelim: Vesterbro. Çünkü hem merkezi, hem akşam vakit geçirmek isteyebileceğiniz birçok mekan bu civarda ve yakınında. Aslında bu tercihlerimiz arasında Norrebro bölgesini de yazardık ama birçoğunuz \"oralar pek güvenli değil\" falan gibi yorumlar yaptı, biz herhangi bir sorun yaşamasak da bu sebepten yüzde yüz orada kalınabilir gibi bir yorum getirmek istemiyoruz. Daha da nokta atışı bir şey isterseniz Absalon Hotel'i kesinlikle önerebiliriz, biz orada kaldık. Burası hem Central Station'ın dibinde, hem otelin kendisi çok güzeldi, hem de çalışanlar her konuda bize bol bol yardımcı oldu. Bu arada şayet 3-4 kişiyseniz odaları geniş ve kalabalık kalmaya müsait, bu şekilde oda parasını bölüşeceğiniz için bütçenizi de bayağı bir hafifletebilirsiniz. Vesterbro: Son dönemlerde şehrin en popüler, en hip bölgelerinden. Restoranların, kafelerin, tasarım butiklerin yoğunlaştığı lokal bir bölge de denilebilir. Meatpacking District de bu bölge dahilinde. Norrebro: Göçmenlerin yoğunlukta olduğu, sonradan hipster akınına uğrayan yeni popüler bölgelerden. Buraların Kreuzberg'i de denilebilir. Burayı keşfederken Jaegersborggade'yi merkez olarak belirleyebilirsiniz. Christiania: Kopenhag'ın özerk bölgesi, kendi kuralları, kendi düzeni var. Oldukça acayip bir hikayesi olduğu için burayı ayrı bir yazıda daha detaylıca ele almaya karar verdik. Christianshavn & Holmen bölgesi Christiania'yı da kapsıyor. Merkez: Nyhavn ve civarı olarak tarif edebileceğimiz, önemli müzelerin, restoranların, kafelerin, mağazaların bulunduğu, bahsettiğimiz diğer bölgelerin orta yerinde kalan alan. Bölgeleri biraz daha kavrayabilmek adına siz de bizim gibi telefonunuza Ulmon'u indirip oradan Kopenhag haritasını yükleyebilir ve gideceğiniz yerleri onun üzerinde işaretleyebilirsiniz, o şekilde planlamak çok daha kolay oluyor. Şimdi daha spesifik olarak Kopenhag'da gezilecek yerlere geçebiliriz. Her Kopenhag fotoğrafında karşınıza çıkıp duran o renkli evlerin olduğu, 800 fotoğrafını çekseniz de biraz daha çekmeniz gerekiyormuş gibi hissettiren über turistik Nyhavn, eskiden ticaret amaçlı kullanılan bir limanmış. Dolayısıyla civarda gemicilerin konaklayabileceği alanlar, publar hatta genelevler doluymuş. Şu anda tahmin edebileceğiniz üzere her benzer turistik bölgeler gibi evler yenilenmiş bir halde ve neredeyse her binanın alt katında yer alan restoran ve kafelerle dolup taşan şirin bir bölgeye dönüşmüş durumda. Burayı görmek, Kopenhag'a giden bir turistin birincil görevlerinden, kaçmaz. -20 numara bakacak olursanız çocukluğumuzun yıldızlarından Andersen'in yaşadığı evi görebilirsiniz. 9 numarada ise Nyhavn'ın en eski binası yer alıyor. Size Kopenhag'ın simgesi haline dönüşmüş Küçük Deniz Kızı heykeli ile ilgili küçük bir itirafımız var: Biz bu heykeli görmeye gitmedik. Brüksel'de görmeye gidip \"bu ne lan\" tepkileri vererek orijinal olduğuna inanamayacağımız boyutlardaki Manneken Pis'i gördükten sonra bu tip minik heykellere karşı bir tepki halindeyiz. Kınayanlar -2 derecede yağmurlu bir Kopenhag gününde oraya kadar yürümeyi denesin, ne demek istediğimizi çok iyi anlayacaklardır. Neyse, siz olur da kendinizi onu görmeden eksik hissedecekseniz bahsetmeden geçmeyelim dedik. İngilizce adıyla \"The Little Mermaid\" Carslberg'in sahibi olarak da tanıyabileceğiniz Carl Jacobsen'in Kopenhag'a \"küçük\" bir hediyesi. Carl Amca Andersenciğimizin aynı isimli masalından uyarlanmış bir bale gösterisini izledikten sonra deniz kızı karakterine adeta aşık olmuş ve böyle bir heykel yaptırmak istemiş. Bu sebeple heykel hem küçük deniz kızı karakterinden, hem de performansı sergileyen balerinden esinlenerek yapılmış. Eserin sahibi Edvard Eriksen \"merhaba Little Mermaid'i canlandıran balerin, bana soyunmaya ne dersin bebeğim\" diye soramadığından mıdır bilmiyoruz, heykeli yaparken model olarak eşini kullanmış. Bravo Edvard, evli barklı adamsın, sana da bu yakışırdı....... Lokallerden edindiğimiz bilgilere göre yaz aylarında Tivoli ekstra hareketli, ekstra kalabalık, daha da cıvıl cıvıl oluyor. Bu durum Christmas dönemi için de geçerli. Şayet buranın tadını çıkarmak istiyorsanız belki Kopenhag ziyaretinizi bu döneme denk getirebilirsiniz. Danimarka'yı daha yakından tanımak istiyorsanız, Vikingler diye çıldırıyor, tarihlerine dair daha fazla şey öğrenmeye hevesleniyorsanız Ulusal Müze'ye kesinlikle uğramanız gerek. İlk etapta müzenin bir kısmı bu konuyla alakasız görünebilir, çünkü konsept olarak insanlık tarihine dair birçok eser, kalıntı ve bilgi de mevcut, ancak merak etmeyin, işler neticede Danimarka'nın ve Vikinglerin tarihine de bağlanıyor. Eğer çok vaktiniz yoksa direkt 3. Kata çıkarak bu kısma ulaşabilirsiniz. Gayet detaylı ve keyifli bir müze oluşturmuşlar ve içeride \"doll house'lardan\" tutun Danimarka'nın yakın tarihine kadar uzanan bir koleksiyon mevcut. O bebek evlerini incelerken bizi hatırlayın, Devlet Bahçeli gibi \"bizde niye yok diye\" şikayet etmezseniz bizden değilsiniz. Adamlar bebek evi diye apartman yapmış. -Adres: Ny Vestergade 10 -Giriş 75 DKK. Pazartesi kapalı. Diğer günler 10:00 17:00 arası açık. Kopenhag'da gezilecek çok müze var. Ancak sınırlı bir zamanınız varsa öncelik vermeniz gerekenlerden birisi bizce kesinlikle Glyptoteket. Kendimizce oraların Orsay Müzesi benzetmesi yaptığımız bu müzede hem dünya çapında ünlü, hem Danimarka çıkışlı birçok sanatçının eserlerini görmeniz mümkün. Özellikle heykel koleksiyonu ile ağzımızı açık bırakmış, Rodin'e adanmış odada BENİM GÖRDÜKLERİMİ SEN DE GÖRÜYOR MUSUN moduna girdiğimiz Glyptoteket'in binasının güzelliğine de ayrıca hayran kaldık. Bu arada Glypototeket de Carlsberg'in sahibi tarafından kurulmuş. Adam Tellioğulları gibi maşallah, tebrikler. -Müze mağazasında çok güzel kitaplar ve hatta çok güzel bir kitaplık var. Belki göz atmak hatta biraz vakit geçirmek isteyebilirsiniz. -Adres: Dantes Plads 7 -Giriş 95 DKK. Pazartesileri kapalı. Diğer günler 11:00 18:00 arası açık. Perşembe 10'a kadar açık ve bundan faydalanmak iyi bir fikir olabilir, biz öyle yaptık. Tartışmasız bir şekilde Kopenhag gezimiz boyunca aldığımız en iyi kararlardan biri Louisiana Müzesi'ne gitmekti. WOW iddialı giriş oldu. Ama şimdi yazacaklarımızı görünce anlam ifade edecek. Efenim Louisiana Müzesi Kopenhag'dan yarım saat kadar uzaklıkta Humleb k denilen bir noktada yer alıyor. Fakat bu hemen üşenmenize ya da ulaşım problemi yaşayacağınızı düşünmenize sebep olmasın. Öncelikli olarak söylememiz gereken şey, buranın Avrupa'nın en iyi modern sanat müzelerinden biri olarak kabul edilmesi. Müze koleksiyonunda 3000'in üzerinde eser bulunmasının yanı sıra Louisiana'nın en ünlü olduğu konulardan biri geçici sergileri. Her sene yaklaşık 8-12 tane geçici sergi gerçekleştiriyorlar. Ana koleksiyonda ise Andy Warhol, Picasso, Kandinsky, Roy Lichtenstein gibi bildiğiniz isimlerle birlikte Danimarka'dan birçok isim ile de tanışmanız mümkün. Bu arada, müzenin mimarisi ve lokasyonu itibarıyla manzarası da müthiş, fotoğraf meraklılarına duyurulur. Özellikle heykel parkını gezmek üzere müzenin dışına çıktığınızda etrafta dolanmanızı şiddetle öneririz, aşağı da inebilirsiniz sorun yok. -Müze'deki en popüler eserlerden biri Yayoi Kusama'nın Gleaming Lights of the Souls'u. Görmek için ayrı bir odaya girmeniz ve şayet yoğun bir günde gittiyseniz çok yüksek ihtimalle birazcık sıra beklemeniz gerekecek. Ama kesinlikle değer, gözden kaçırmayın! Zaten tipik bir Türk insanıysanız sebebini bilmeden \"aa bu neyin sırasıymış\" diyerek kendinizi sırada bulabilirisiniz, bizim ilk etapta olay öyle gelişti açıkçası, Yayoi Kusama olduğunu sırada öğrendik asdfsj. -Müzeye ulaşım kısmı gerçekten çok kolay. Kopenhag Central Station'a gidip Louisiana Müzesi için gidiş-dönüş tren bileti artı müze girişi şeklinde 200 kroncuk bir bilet seçeneği mevcut ve o şekilde aldığınızda daha ucuza geliyor. O yüzden biletinizi bilet makinelerinden almak yerine gidip bilet satış noktasından alın ve \"combined ticket\" isteyin. Sonrasında Central Station'dan trene bineceksiniz ve yarım saatte oradasınız. İndikten sonra kalabalığı ya da müzenin tabelalarını takip ederek 8-10 dk yürüdükten sonra müzeye ulaşabilirsiniz. -Şayet bir sanat öğrencisiyseniz müzeye girişiniz ücretsiz, aklınızda bulunsun. Biz \"sanat derken mesela neyi sanat kabul ediyoruz\" gibi zorlamalarda bulunduk ama olmadı........ Sizi bilemeyiz ama, biz gittiğimiz şehirlerin kütüphanelerini keşfetmeyi bayağı seviyoruz. Hatta bazen \"siz kimsiniz kardeş\" diyerek almadıkları oluyor, öğrenciyiz çalışmaya geldik diye yalan söylüyor öyle giriyoruz. BİZ HALKIZ KARDEŞİM BİZİ KÜTÜPHANEYE SOKACAKSINIZ. Sakinleşiyoruz.... İsmi Royal Library olunca böyle ihtişamlı, cafcaflı bir şey beklemiş olabilirsiniz. Biz de ilk okuduğumuzda gözümüzde öyle bir şey canlanmıştı ama hayır, çünkü burası Danimarka, bizi mimari ve tasarım konusunda büyülemek için yaratılmış gibi bir ülkedeyiz. Royal Library'nin bir diğer adının \"Black Diamond\" olmasının sebebini kütüphaneyi dışından görünce anlayacaksınız. Binanın yapımında siyah mermer ve cam kullanıldığı ve hemen suyun yanında yer aldığı için bina suyu yansıtıyor ve bu sebeple bizce çok yerinde bir isim tercihi olmuş. İçine ise sorunsuz bir şekilde girebilirsiniz ancak ne kadar güzel bir mimariye sahip olduğunu anlamak için en üst katına çıkmanızı önereceğiz. Merak etmeyin ona da sorun çıkarmıyorlar. Adres: Soren Kierkegaards Plads 1. Pazar günleri kapalı. Assistens, Hans Christian Andersen, Soren Kierkegaard gibi tanıyabileceğiniz isimlerin mezarlarını da içinde barındıran bir mezarlık. Ancak bizim size bu mezarlıktan söz etmemizin sebebi \"gidin bi' dua okuyun, türbeye şeker bırakın\" gibi konulara dayanmıyor. Enteresan bir şekilde Assistens Mezarlığı Kopenhaglıların, özellikle gençlerin vakit geçirmeyi bayağı sevdiği bir nokta. Burada çimlerde piknik yapıyor, koşuya çıkıyor, özellikle yaz döneminde bu mezarlıkta çimlere uzanıp kitap okumaktan hoşlanıyorlar. Bu fikir teoride kulağa garip gelse de mezarlığa gidince insanların neden burada vakit geçirmeyi sevdiğini anladık. Özellikle mezarlığın ana yolunun güzelliğinden büyülendik diyebiliriz. Bizce yakınlarına yolunuz düşerse en azından rotanızı mezarlığın içinden geçecek şekilde çizin. -Andersen'in mezarını görmek isterseniz mezarlığın içinde tabelaları var, onları takip etmeniz yeterli. -Adres: Kapelvej 4 Fotoğraf çekmeyi sevenler, Norrebro bölgesinde yer alan Superkilen Park sizin için yaratılmış olabilir! Burası birçok bir \"adult park\" olarak geçiyor. Öyle adult park değil sapıtmayın hemen. Spor yapılabilecek alanların olduğu, boks ringi bile bulabileceğiniz renkli, kocaman bir alandan bahsediyoruz. Bu şekilde düşündüğünüzde orada yaşamayan biri olarak Superkilen'i ziyaret etmek biraz manasız bir şeymiş gibi görünebilir ama bize öyle düşünmeyin, çünkü özellikle kırmızı alan ve çizgili alanda çok çok güzel fotoğraflar çekebilme şansınız var. -Adres: Norrebrogade 210 Övünülecek bir konu mudur değil midir bilemeyiz, ancak Danimarka'da birçok yerde ülke için \"dünyanın en eski monarşisi\" nitelendirmesiyle karşılaşacaksınız. Haliyle Kopenhag'da görebileceğiniz bir takım saraylar da mevcut. Bunlardan en turistik olanı Amelienborg. Kraliyet ailesi halen bu sarayın içinde yaşıyor, ancak buna rağmen sarayın belli bölümlerini gezebilme şansınız var. Hem kraliyetin nerede yaşadığını görmek, hem Danimarka tarihi hakkında daha fazla bilgi edinmek için uğrayabilirsiniz. Ayrıca bir klasik olarak askerlerin nöbet değişimini de izleyebilirsiniz. -Her gün 16:00'ya kadar açık. Yukarıda 58 kez Danimarka'nın tasarım ve mimarideki başarısını övdükten sonra konuyla ilgili bir müzeden bahsetmeden de geçmeyelim. Adından da anlayabileceğiniz üzere DesignMuseum tasarıma odaklanan bir müze. Özellikle Danimarkalı tasarımcıların eserlerinde odaklanıyor. İnternetten nedir ne değildir diye bakacak olursanız \"burası Adres İstanbul galiba\" gibi bir yorumda bulunabilirsiniz ama, aslında konuya ilgisi olanlar için kesinlikle ziyaret etmeye değer. Geçici sergileri kontrol etmeyi de unutmayın, değişik şeylere denk gelebiliyorsunuz. -Adres: Bredgade 68 -Giriş 100 DKK. Kopenhag yalnızca müze müze gezilecek, turistik aktivitelere boğulup \"I kalp Copenhagen\" tişörtü alıp dönülecek yer değil. Burayı sevebilmek için şehri alternatif yönleriyle de keşfetmek, sokak sokak gezmek gerekiyor. Gerçi bu cümleyi her şehir için söyleyebiliriz ama, özellikle İskandinav ülkelerinde bu hissimiz tavan yapıyor. O sebepten size gezerken keşfettiğimiz ve sizin de görmekten haz alabileceğiniz, şehir ile ekstra bir bağ kurmanızı sağlayacak birkaç noktayı da söylemek istedik, bizce buralara mutlaka yolunuzu düşürün. Instagram'da fotoğraflarımızı görüp görüp \"Abi ben de Kopenhag'a gittim buraları görmedim\" diyen arkadaşlar için DEV hizmet. Magstr de: Kopenhag'ın en çok fotoğraflanan ve en eski sokaklarından biri. Rengarenk, inanılmaz güzel bir görüntüye sahip ve gerçekten de bu kadar çok fotoğraflanmayı hak ediyor. İlginç bir şekilde İtalya'yı hatırlattığı da söylenebilir. Larslejsstraede: Fotoğraflarımız arasında da görebileceğiniz mavi eviyle ünlü sokak. O evin sahibi kimse artık evini fotoğraflamanın Kopenhag'daki turistik aktivitelerden biri olduğunu bilmeli. Overgaden Oven Vandet: Yine görsel olarak bayağı hoşunuza gidebilecek bir başka sokak. Christiania tarafına giderken buradan geçebilirsiniz. Bannana Park: Bayağı başarılı birkaç sokak sanatı ve mural örneğini bir arada görebileceğiniz küçük bir park. Sokak sanatına ilginiz yoksa uğramanıza gerek yok, çünkü başka bir özelliği yok. Odinsgade: Bu sokak üzerinde elinde balon tutan bir kız şeklinde betimleyebileceğimiz bayağı güzel bir mural var, ilginizi çekiyorsa uğrayabilirsiniz. Christiansborg Sarayı: Günümüzde hep parlamento binası hem de Yargıtay binası olarak kullanılan eski saray. Halen kraliyet tarafından kullanılan bölümleri de mevcut ve gezebiliyorsunuz. Tycho Brahe Planetarium: Oldukça ilginç bir mimarisi olan gözlem evi binası. Yalnız binanın enteresanlığı uzaktan gördükçe artıyor, yakından biraz manasız olabiliyor. Fotoğraflamak isterseniz karşı kıyısından görmek daha mantıklı olabilir. Akvaryum: Kuzey Avrupa'nın en büyük akvaryumu. Hem akvaryumu gezmek hem de şahane binasını görmek için gidilebilir, ancak yalnızca bol vaktiniz varsa. Çünkü merkezden bayağı uzak. The Cisterns: Eski bir sarnıç, günümüzde bir sergi alanı olarak kullanılıyor. Bu ikisi bir araya gelince de görsel olarak ortaya harika şeyler çıkıyor tabii. Sergiler sık sık değiştiği için gitmeden önce kontrol etmenizde fayda var. Yer olarak merkezin bir tık dışında kaldığını da ekleyelim. Şayet bu kadar pahalı bir şehir olmasaydı size çok yüksek ihtimalle Kopenhag'da alışveriş konusunda \"saldırın, çok güzel şeyler var\" benzeri öğütlerde bulunurduk. Neticede burası tasarım konusunda alıp yürümüş bir şehir, eğer konuya birazcık ilginiz varsa blogger'larının ne kadar iyi giyindiğini de fark etmişsinizdir. Fakat maalesef alacağınız her şey Türk lirası bazında düşününce 8 kazak gücünde olduğu için almaya eliniz gitmeyebiliyor. Yine de gidip bakmanıza engel değil tabii ki. Gidin vitrinlerin önünde Shining'deki ikizler gibi dikilin demiyoruz, belki arada makul parçalar kaparsınız, o yüzden biz bildiklerimizi size özet geçelim. Eğer marka odaklı ilerlemek istiyorsanız &Other Stories, Bik Bok, Monki, Urban Outfitters, Weekday gibi Avrupa'daki diğer şehirlerde de karşınıza çıkabilecek ve Türkiye'de bulunmayan pek çok marka Kopenhag'da mevcut. Hatta çoğunun birden fazla dükkanı var. Tasarım odaklı ilerlemek isterseniz Wood Wood bayağı popüler, ama fiyatlar adam üzen cinsten. Acne'nin outleti olan Acne Archieve tam bir hayal kırıklığıydı, yalnızca kış günü arkasına basılan amca terliği giyen moda bloggerlarına hitap edebilir diye düşünüyoruz, ama yine de bir şansınızı deneyebilirsiniz. Sokak sokak ilerlemek isterseniz daha lokal mağazalarla ve tasarım dükkanlarıyla J gersborggade, Elmegade ve Stroget civarında karşılaşabilirsiniz. Bu arada Stroget'e gittiğinizde bildiğiniz markalarla karşılaşıp kızmayın, özellikle civarı dedik, ara sokaklara dalmanız gerek. J gersborggade bu sokaklar içinde bizim favorimiz. Bu sokak üzerindeki Palermo Hollywood'a ve bayağı güzel içkiler satan Den Sidste Drabe'ye uğramanızı şiddetle öneririz. Kaktüsçüyü görünce kıskançlıktan öleceksiniz ama Türkiye'ye kadar kaktüs taşıyamazsınız, kendinize gelin. selamlar, uslubunuza bayılıyorum insanın içini baymadan eğlenceli yorumlarınız yüzünden en sevdiğim seyahat bloglarından diyebilirim. Muthis! Detayli paylasiminiz icin tesekkurler. Onumuzdeki ay gidecegim, kendi yaptigim arastirmanin uzerine tuz-biber oldu bu. Harikasiniz! Bu arada yorumları wordpress. com hesabıyla veya gravatar hesabıyla yazmak güzel olurdu. Kızımın ufku genişliyor, benim ise emeklilik öncesi hayata bakışım. Tam da Kophenhag için Google'a müracat edince karşıma sizin sayfanız çıktı ve baştan sona nasıl okudum anlatamam ve devamında diğer gezilerinizi okuyacağım. Tembellik diyelim 7 gece 8 gün için Kopenhag ve civarı için nereleri önerirsiniz, çok para saçamıyoruz mümkün olan güvenli ama uygun otel ve pratik yemekler ile hem zaman kazanıp paramızı gezmeye harcıyoruz. Öneri ve yönlendirmenizi heyecan ile bekliyorum. Belki Ağustosa çok var ancak şimdikten Uçak, otel veya Airbnb ile oda ayarlaması daha karlı oluyor. 2018 yılbaşına oslo'da giren biri olarak, kopenhag için verdiğiniz fiyatlar açıkçası ucuz geldi gözüme. tabii türkiye şartlarına göre kuzey avrupa ülkelerinin tamamı bize hiç ama hiç uygun gelmiyor 🙂 emeğinize sağlık. ah ba-yıl-dım! tam aradığım samimiyette bi kopenhag yazısı! ben de şubatta annemle gideceğim umarım pahalılığı ve soğuğu bizi yormaz.."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/13/kopenhag-yeme-icme-rehberi-danimarka-mutfagina-hizli-bir-giris", "text": "Tamam biliyoruz, \"ay şekerim Danimarka mutfağı gibisi yok...\" diye bir cümleyi daha önce duymadınız. Çok yüksek ihtimalle hep beraber \"orada ne yiyorladır işte balık falan herhalde\" sığlığının ötesine geçememiş haldeyiz, zira bir İtalyan ya da Fransız mutfağı kadar popüler olmadığı aşikar. YETTİK! Biz gitmeden konuyu iyice araştırdık, Kopenhag'dayken de deneyimledik ve size konuyla ilgili kısa bir özet geçmeye hazırız. Kopenhag Yeme İçme Rehberi'ne geçmeden önce size küçük çaplı olarak Danimarka mutfağından bahsedelim. Bunlar beni ilgilendirmiyor ben prensip olarak yemek yemiyorum diyorsanız kocaman bir çılgınsınız, o zaman direkt Kopenhag Gezi Rehberi'mize gidebilirsiniz. Aslına bakarsanız klasik Danimarka mutfağı çoğunlukla geleneksel tarifler üzerine kurulu. Zaten klasik Danimarka mutfağı diyoruz herhalde geleneksel tarifler üzerine kurulu olacak modern Japon mutfağı üzerine mi kurulu olsun? Neyse. Özetle adamlar buz gibi yerde yaşadıkları için et, patates gibi kendilerine adeta birer kalkan olacak yiyeceklere abanmışlar. Bildiğimizin aksine balık genellikle ikinci tercihleriymiş. Fakat son birkaç yıldır İskandinav Mutfağı dünya genelinde bir tık daha fazla popülerleştiği için Danimarka mutfağı da bu durumun etkisiyle biraz daha yenilikçi bir hale bürünmüş. Şu anda dünyanın geri kalanında olduğu gibi onlar da \"raw food\" kavramı ve organik beslenme ile kafayı bozmuş durumdalar. Özellikle Kopenhag özelinde konuşacak olursak dünya mutfağından son derece başarılı örneklerle karşılaşabilmeniz hatta bunun İskandinav mutfağı ile birleştirilmiş hallerini deneyimleyebilmeniz mümkün. Bir güncelleme; Bu gezinin ardından 2022 sonlarında tekrar Kopenhag'a gittiğimiz için daha güncel yeme içme notları arayışındaysanız şuradan sabit Kopenhag hikayelerimize bakabilir, güncel önerilerimize göz atabilir ve oraya kadar gelmişken bizi de takip edebilirsiniz...... Tşk.... Smorrebrod: Danimarka'da her yerde karşınıza çıkacak açık sandviç benzeri bir yiyecek. Çoğunlukla rye bread üzerine et, peynir, balık vb. ürünler ve garnitürler koyulması ile yapılıyor. Çok büyük bir olayı olduğu için değil ama, lokal bir şey denemek adına tadabilirsiniz. Sokak sosislisi: Konunun geçmişini, özellikle bu ülkede sosisli konusunda başarılı olunmasının sebebini bilmiyoruz ama, Kopenhag'da sokakta yediğimiz sosisliler gerçekten çok iyiydi. Zaten oradayken lokallerin de sık sık tükettiğini göreceksiniz. Genellikle türlü türlü garnitür ile birlikte tüketiyorlar, önerimiz çıtır soğan ekletmeniz, yazarken bile aklımız gitti valla. Bira: Carlsberg ve Tuborg'un Danimarka çıkışlı olduğunu biliyor muydunuz? Fakat size bira için dememizin sebebi onlar değil. Kopenhag genelinde kendi birasını yapan çok mekan var. Özellikle Mikkeller'in çeşitlerini mutlaka denemeniz gerek. Bir iki önerimiz daha olacak, onlara aşağıdan bakarsınız. Bizce bu kısım Kopenhag gezinizin en zor tarafı. Çünkü gerçekten deneyebileceğiniz çok fazla mekan alternatifi var, insan nerede ne yiyeceğini şaşırıyor. Allahım bu ne güzel bir dert...... Tabii bir de fiyatlar genellikle hayvanullah gibi olunca işler iyice karışıyor. Bu sebeple biz denediğimiz ve deneyemeyip aklımızda kalan tüm mekanları aşağıda özet geçelim, artık aklınıza hangisi yatarsa. Kopenhag'a giderken gezeceğimiz göreceğimiz yerlerin yanında her daim aklımızın bir köşesinde olan, gitmeye feci şekilde heveslendiğimiz mekanlardan biri kesinlikle Coffee Collective'di. Neden? Çünkü buranın kahvesini övdükleri kadar hiçbir şeyi övdüklerini görmedik. Hani hiç kahve sevmesek sırf merakımızdan giderdik o derece. Neticede bir yerin abartılmış değil \"dedikleri kadar varmış\" çıkmasının verdiği haz ile bu satırları yazıyoruz. Burası için \"Avrupa'nın en iyi kahvecilerinden\" yorumunu yapan herkesi her yerinden öpüyoruz. İndiğiniz gibi buraya koşturun, HELAL OLSUN KAFİ KOLEKTİV. -Eve kahve de alabilirsiniz, aklınızda bulunsun, bavulunuzda ona göre yer bırakın. -3 farklı lokasyonu var, J gersborggade 10, Torvehallerne ve Godthabsvej 34B. Coffee Collective'i övdük diye her güzel dedikleri kahveciyi öveceğiz sanmayın. Bu kent Kaffee Laboratorium birçok listede karşımıza çıkan, buraya da kesin uğrayın dedikleri bir başka kahveciydi, lakin burada kesinlikle aradığımız lezzeti bulamadığımızı söyleyebiliriz. Bu yorumu 2 kişinin değil, 4 kişilik arkadaş grubumuzun yorumlarına dayanarak söylüyoruz, bayağı topluca beğenmediğimiz bir kahveciden söz ediyoruz yani. Yine de belki benim damak tadıma uyacak davar, size mi kaldı diyorsanız uğrayabilirsiniz tabii. Yukarıdaki kahveciye biraz çemkirdikten sonra sakince sevdiklerimize geri dönelim. Adına yandığımız Democratic Coffee Kopenhag'daki favori kahvecilerimizden biri olmayı başardı. Tabii ki bir Coffee Collective olamaz, ah benzemeez kiimsee onaaa, ancak eğer civarındaysanız bizce kesinlikle değerlendirilebilir. Bu arada hızlı bir kahvaltı peşindeyseniz kruvasan konusunda da bayağı başarılılar, aklınızda bulunsun. -Krystalgade 15 Coffee First tam bir \"hazır yakınlarda bir kahveci varken şurada bir mola mı versek\" kahvecisi. Yani yolunuzu özellikle buraya düşürmenin bir alemi yok, ancak yakınındaysanız güzel bir alternatif. Kahvenin yanı sıra çeşitli tatlı ve atıştırmalıklar da satıyorlar. Ayrıca buradan birçok kahve ekipmanı satın alabilmeniz de mümkün. Özetle küçük, tipik bir 3. dalga kahveci olarak nitelendirebiliriz. -Gammel Kongevej 1 Kopenhag'daki kahveciler dosyamızı son favorimiz ile kapatalım, Copenhagen Coffee Lab. Burası Kopenhag gezisi boyunca birkaç kez uğradığımız, üşenmeyip evimize kilo kilo kahve taşımamıza sebep olan yerlerden bir diğeri oldu. Kahvenizi sipariş verirken özellikle hangi kahveyi kullandıklarını sorarsanız ya da hangi kahveyi denemek istediğinizi söylerseniz evinize götüreceğiniz kahvenin seçimini daha kolay yapabilirsiniz, çünkü birkaç farklı çekirdek seçeneği mevcut. Bizce burası Coffee Collective ile birlikte şehrin en iyi kahvecilerinden. -Boldhusgade 6 Kopenhag'daki en iyi kahvecilerden yeme içmeye doğru geçiş yapacak olursak hem yemek hem kahve hem de aklınıza her ne geliyorsa hepsini bir arada bulabileceğiniz bir yere geçiş yapalım. Eğer Avrupa'ya sık sık seyahat ediyorsanız Madrid, Stockholm gibi başka şehirlerde de benzer konseptte yerlerle karşılaşmış olabilirsiniz. Torvehallerne'de taze sebze meyveden tutun, çeşit çeşit restoranın standlarına, çikolatacılara, biracılara kadar pek çok seçenek bulabilirsiniz. Her şeyden ortaya karışık bir kapalı mekan pazarı gibi düşünün. Biz bu konsepti çok sevdiğimiz, şehirdeki birçok mekandan birçok ürünü bir arada deneyebildiğimiz için burada bayağı vakit geçirdik ve bize kesinlikle sizin de hoşunuza gidecektir. -Frederiksborggade 21 Bu pek çok çeşidin bir arada olduğu konseptleri seviyorsanız Copenhagen Street Food da bir diğer şahane alternatif. Adından da anlaşılacağı üzere bu sefer konu sokak yemekleri. Kocaman bir alanda dünyanın dört bir yanından ülke ülke sokak yemeklerini bulabileceğiniz ilginç bir konsepti var. İsterseniz önceden rezervasyon yapıp ortadaki ortak alanda kendinize ait bir masanız olabiliyor, isterseniz direkt gidip ayakta takılıp bulduğunuz yere oturabiliyorsunuz, ki yer bulmak pek de kolay değil. Şayet rezervasyon yapacak olursanız bile kalkıp içerideki restoranları dolaşarak beğendiğiniz şeyleri kendiniz satın alıyor, ödemesini yapıp tabaklarınızı masanıza götürüyorsunuz. Yani rezervasyonunuzun amacı yalnızca masa garantilemek ve içecek servisi almak. Zaten içeride nerede hangi stant ya da restoranın olduğuna dair bir harita edinebilmeniz de mümkün. Sonra niye bu garsonlar bana servis yapmıyor, IRKÇILIK MI VAR diye tribe girmeyin. Bizce harika konsept, özellikle Cuma ya da Cumartesi akşamı buraya giderseniz müzik eşliğinde bayağı eğlenceli bir ortam oluyor. Sonrasında dışarı çıkıp ateşin başında içkinizi içip küçük çaplı partileyebilirsiniz bile. Andersen Bakery'i dışarıdan görüp de \"of burada kesinlikle bir şeyler denemeliyiz\" izlenimi edinmeyeceğiniz aşikar. Öyle sıradan pastane benzeri bir yere benziyor çünkü. Fakat buranın en büyük olayı, en popüler yönü sosislileri. Yukarıda söz ettiğimiz Smorrebrod'ü de yapıyorlar ama yıllardır bu işi yaptıkları için özellikle sosislilerinin namı alıp yürümüş durumda. Bize kalırsa sokaktaki sosisliler, özellikle Central Station'ın ana çıkışındaki sosislici burayı döver, ama buranınki de fena değil diyebiliriz. Pis algısından mıdır nedendir bilmiyoruz, bu tip şeyler nedense hep sokakta daha güzel geliyor. Bir restoranda oturup yediğiniz midye dolmadan sokakta yediğinizdeki hazzı alamazsınız, vücudunuz daha fazla CİVA VE KARABİBER arar ya hani, onun gibi düşünün. Kopenhag'da acayip yaygın olan bir konu da brunch yapmak. Adamların kalbi brunch için atıyor resmen, haftaiçi sabahları bile brunch yapılabilecek mekanlar adeta dolup taşıyor. Bunun için en popüler seçeneklerden birisi kesinlikle Mad & Kaffe. Kahvaltıları gayet başarılı, çok şükür uyuz Avrupa kahvaltılarından değil. Özellikle avokadoya boğmaları bizi çok mutlu etti. Bu arada burada da değişik bir sistem söz konusu. Size bir kağıt veriyorlar, oradan istediklerinizi seçerek kendinize 3, 5 ya da 7 malzemeden oturan bir kahvaltı tabağı oluşturuyorsunuz. Porsiyonlar hiç de küçük değil, hatta tam olması gerektiği gibi. Gidecekseniz rezervasyon yapmayı unutmayın. Moller Cafe Kopenhag'daki bir diğer popüler brunch mekanı. Burası bir tık daha serpme kahvaltı mantığında, ama tabii Türkiye'dekiler gibi değil. Görgüsüzlüğün kol gezmediği bir serpme kahvaltı gibi düşünün. Yani boyutlar normal bir insanın tüketebileceği kadar ve önünüze ne buldularsa yığmıyorlar, çeşitleri kendiniz seçiyorsunuz. Buranın çalışanlarının asık suratlılığına inceden ayar olsak da kahvaltısı gayet güzel olduğunu için hakkını yiyemeyeceğiz, bir sabahınızı buraya ayırabilirsiniz. Son kahvaltı mekanı önerimiz aslında günün başka öğünlerinde de değerlendirebileceğiniz, kokteylleri de sevilen ancak bizim kahvaltı için gittiğimiz bir yer. Kahvaltısı çok başarılıydı fakat özellikle Pazar sabahları Kopenhaglılar tarafından adeta istila edildiği için biraz sabırlı olmanız gerekebilir. Menüde güzel şeyler görünce kendinizi kaybedip \"abi ortaya söyleyelim yaa\"cılık yapmamanızı ayrıca öneririz çünkü porsiyonları hiç de küçük değil. Bir de buranın French toast'unun hastası olduk, mutlaka denemeniz lazım. İşte geldik \"abi Kopenhag çok pahalı\" anlarını bize en şiddetli şekilde yaşatan yere. Buradan korkmamız gerektiğini daha en başından bilmeliydik, ne demiş ünlü düşünür Taylor Swift, i knew you were trouble when you walked in......... Burayla ilgili 3-5 bir şey okuduğunuzda dünyanın en iyi 50 restoranı listesi içinde olmasından tutun Michelin yıldızlarına kadar aslında iyi olan ama aynı zamanda \"bütün paranızı alacağız ve sadece bezelye büyüklüğünde porsiyonlar getireceğiz ve çıkınca kebap yiyeceksiniz\" anlamına gelen birçok ürkütücü cümle ile karşılaşıyorsunuz. Bu noktada karar sizin, ya \"bu da bir deneyim\" diyerek rezervasyonu yapıştıracaksınız, ya da yok kardeş allah sevenlerine bağışlasın diyerek kaçacaksınız. Tabii işin komiklik şaka kısmı bir yana, biz bu tip yerlere çok nadir gitmemize rağmen Kopenhag'ın son dönemlerde restoranları ile ön plana çıkmasının ardından Relae'ye gitmeyi de Kopenhag deneyimimizin bir parçası olarak kabul ettik ve bu sebeple denemeye karar verdik. Aslında bunu Noma'da gerçekleştirmek istemiştik ama tabii yer bulabilene aşk olsun. Neticede Relae'ye gittiğinizde sizi 2 seçenekten oluşan bir menü bekliyor: Ya 4 ya da 7 course içeren menü. İsterseniz yanına şarap eşleştirmesi de alabiliyorsunuz, her yemeğinize uygun şarabınız da geliyor, tabii bu da ekstra bir ücret gerektiriyor. Biz \"nasılsa doymayacağız\" bari daha az para ödeyelim diyerek 4 course olanı söyledik ve tahmin edebileceğiniz üzere yediğimiz her şey bayağı başarılı ve özellikliydi. İşin en güzel kısımlarından birisi çalışanların size her yemeğin özelliğini, nasıl yenilmesini tavsiye ettiklerini bir bir anlatmaları. Ne tükettiğinizi, ürünün nereden geldiğini, nasıl yapıldığını, içinde neler kullanıldığını, hepsini detaylı bir şekilde öğreniyorsunuz. Ayrıca hiç de öyle tahmin ettiğiniz gibi kasıntı bir ortam yok, gayet günlük kıyafetlerinize gidebilir, rahat rahat vakit geçirebilirsiniz. Özetle şayet bütçeniz el veriyorsa bizce güzel bir deneyim, önerimizdir. Ama Noma'da yer bulursanız oraya gidin de bize de anlatın. İşte geldik Kopenhag'ın en sevdiğimiz biracısına. Mikkeller, yalnızca lokaller tarafından sevilen bir mekan olmasıyla değil, aynı zamanda Danimarka başta olmak üzere 40 farklı ülkede bulunabilen bir bira markası olmasıyla popüler. Arkasında, Steve Jobs'ın Apple'ı evinin garajında kurma hikayesine benzeyen bir başarı hikayesi de var. Şöyle ki 2006 yılında 2 yakın arkadaş olan Matematik & Fizik öğretmeni Mikkel Borg Bjergso ve gazeteci Kristian Klarup Keller'in evlerinde bira denemeleri yapmaya başlıyor ve sonucunda buldukları tariflerle bir takım yarışmalara katılıyor, kazanıyor ve Kopenhag'da bayağı popüler hale geliyorlar. Talep artınca bira üretimi yapmak için civardaki lokal \"brewery\"lerdeki makineleri kullanmışlar ve git gide daha da büyük bir bira markası haline gelmişler. Sonra da Kristian gazeteciliğe yoğunlaşmak için bira işini bırakmış ve Mikkel bu işe yalnız devam etmiş. Muhtemelen sonradan ufak çaplı bir pişmanlık duymuştur ama iş işten geçti Kristian... Şu an birçok ülkeye dağıtılsa da hala kendilerine ait bir fabrikaları yok ve farklı biracıların ekipmanlarını kiralamaya devam ediyorlar. O sebeple en azından yakın zamanda öyle her önünüze çıkan yerde bulamayacağınız, butik bir marka olma unvanını taşımaya devam edecek gibi görünüyor. Uzun lafın kısası, Mikkeller biralarını denemek için Kopenhag'da uğrayabileceğiniz en mantıklı yer Mikkeller & Friends. Hem birçok farklı bira seçeneği mevcut, hem de ortamı bayağı sempatik. Ayrıca gittiğiniz yerlerden bardak araklamak gibi bir huyunuz varsa, buranın küçük bardaklarına bayılacaksınız. Orada bizi ele güne rezil etmeyin arkadaşlar, bu bardakları satın alabiliyorsunuz. Üstelik \"bunu nasıl taşıyacağız ulan\" dedirten ve sadece bakmakla kalacağınız güzellikteki bira şişeleri de yanında geliyor. Bunun için tek yapmanız gereken Torvehallerne'deki standlarına uğramak. -Stefansgade 35 Zor bulunan, tabelası olmayan mekanları bulmaya, \"ay biz oraya gittik\" demeye bayılırız di mi? Merak etmeyin, o yerlerden Kopenhag'da da var. Ayrıca kendisi kokteylleri ve konsepti ile dünyanın en iyi 50 barı arasında, onu da ekleyelim. Oldukça havalı ve şık, filmlerden fırlamış barmene gidip \"hey adamım şu kişiyi buralarda gördün mü\" diye soracak bir dedektifle karşılaşsanız pek de şaşırmayacağınız bir atmosferi olmasına rağmen Ruby'e giderken kasılmanıza gerek yok. Bayağı günlük kıyafetlerinizle gidebilirsiniz. Hatta arttırıyoruz, Kopenhag'ın buz gibi akşamlarında bile iç bahçesinde oturabilirsiniz, çünkü ısıtıcıları var. Sonunda Kopenhag'da bu ısıtıcı işini akıl eden birileriyle karşılaştık, artık ölsek de sırtımız yere gelmez. -Nybrogade 10 Mirabelle: Kruvasanı pek ünlü olan bir mekan. Bizim deneme fırsatımız olmadı ama yakınlarındaysanız gidip deneyebilirsiniz. Next Door Cafe: Herkesin neden önerdiğini bir türlü anlayamadığımız gerçekten çok kötü kahveleri olan mekan. Geç gittik de dibi mi kalmıştı neydi anlamadık gitti, bizce amaç kahveyse burayı es geçebilirsiniz. Fakat kahvaltısı ve özellikle pancake'leri için gidilebilir. The American Pie: Adından da anlayabileceğiniz üzere türlü turta çeşidi bulabileceğiniz tatlı bir mola mekanı. Turtaları yapan kişiler gerçekten Amerikalı olduğu için ismini de müthiş bir yaratıcılıkla seçmişler. Hatice değil neticeye arkadaşlar, turta turtadır, varım diyoruz. Kebabistan: \"Where Chefs Eat\" kitabındaki Kopenhag bölümünde şefler tarafından bile önerilen dönerci/kebapçı. Ne varmış bu kadar acaba merakından gidilebilir. En son bu merakla Berlin'de Mustafa's Gemüse Kebab'a gidip mutluluktan uçmuştuk, hatırlatırız. Atelier September: Bloggerların öğle yemeği için övüp durduğu ve merakımıza yenilerek gittiğimiz, kahve ya da küçük bir mola için gidilebilecek ancak öğlen yemeği için tam anlamıyla saçmalık olan mekan. Belli ki bloggerlar her yerde aynı, azıcık tipi güzel gördüler mi her yeri sorgusuz sualsiz övüyorlar. Biz sizin bildiğiniz bloggerlardan değiliz çok şükür........ Neighbourhood: Pizza & kokteyl ikilisi için gidebileceğiniz popüler mekan. Özellikle akşamları eğlenceli bir atmosferi oluyor. Mahalle: Kopenhag'da ince belli çay bardağında çay içmek, ne bilelim menemen falan yemek isterseniz adından da anladığınız üzere Mahalle sizi çağırıyor. Bizim burayı deneme imkanımız olmadı ama bayağı merak ettik, zira lokaller arasında çok popüler. Gidip denerseniz bize de anlatırsınız artık. Cock's & Cows: Enteresan ve dalga geçmeye müsait talihsiz ismini bir kenara koyacak olursak burger yemek için değerlendirebileceğiniz şehirdeki popüler seçeneklerden. War Pigs: Yine Kodbyen bölgesinde yer alan, Kopenhaglıların pek bir sevdiği atıştırmalık & bira mekanı. Özellikle akşam saatlerinde gitmeniz tavsiyemizdir. Tappariet Brus: Kendi biralarını yapan mekanlar içinde Kopenhag'daki en iyilerden. 20'den fazla özel bira çeşitleri mevcut."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/18/freetown-christiania", "text": "Freetown Christiania'nın kurulma hikayesi aslında Ljubljana'da bulunan Metelkova'nın oluşumunu biraz andırıyor. 1971 yılında sanatçılar, \"hippiler\" ve dönemin sisteminden memnun olmayan kimselerden oluşan bir grup, gazeteci Jacob Ludvigsen liderliğinde Kopenhag'ın orta yerinde bulunan, terk edilmiş bir askeri kışlayı işgal yani \"occupy\" etmeye karar veriyorlar. Karar vermekle kalmayıp o gazla kendi kurallarını belirleyerek buranın Danimarka hükümetinden tamamen bağımsız bir bölge olacağını ilan ediyorlar. O güne kadar bu terk edilmiş kışla, yetkililer tarafından korunan ve tel örgülerle kapatılmış bir bölge olmasına rağmen çoğunlukla evsizlerin kaldığı bir yer olmasıyla biliniyor. Sonrasında ise bölgenin civarında yaşayan insanlar bu boş yeri değerlendirmek adına tel örgüleri yıkarak alanı kullanıma geçiriyorlar. Sonuç olarak, en azından söylenenlere göre, halk hem devlete hem de şehrin o dönemki zorlu yaşam koşullarına tepki olarak kendi \"özgür ruhlu\" toplumlarını oluşturmaya karar veriyor ve bölgenin bağımsızlığını ilan ediyor. Yıllar içinde Christianialılar bu alanı şöyle bir düzenleyerek bölgeye evler, anaokulları, atölyeler, galeriler, kafeler, restoranlar, etkinlik alanları gibi yerler inşa ediyorlar ve burayı tam anlamıyla yaşanılabilir kılıyorlar. Günümüzde Christiania'da 700-900 civarı kişi oturuyor ve öyle her önüne gelene de burada yaşama hakkı verilmiyor. Burada yaşamak isteyenlerin Christiania yetkililerine başvuruda bulunup belli bir sıraya girmesi gerekiyor. Tabii bakmayın böyle kolay bir şeymiş gibi anlattığımıza, elbette Danimarka ilk etapta bu oluşuma \"tmm cnm yhaaaa alın istediğiniz esrarın serbest olduğu bir bölge olsun sizi mi kıracağız\" gibi bir reaksiyon göstermiyor, ancak tamamen karşı da çıkmıyorlar. İlginç bir şekilde Christiania'ya bir \"sosyal deney\" mantığıyla yaklaşmaya çalışıyor ve burayı \"geçici olarak yasal\" kılıyorlar. 1989 yılında ise oluşum Danimarka kanunlarına göre tamamen yasal hale geliyor. Tabii tahmin ettiğiniz üzere her şey çiçekler böcekler, yaşasın hippiler şeklinde ilerlemiyor ve yıllar içinde hükümet ile Christiania arasında birçok anlaşmazlık yaşanmaya başlıyor. İşlerin çığırından çıkacağını düşünen devlet birkaç kez bölgeyi kapatmaya çalışıyor ama halk tarafından çok tepki görünce her seferinde geri adım atmak durumunda kalıyorlar. Yine de pes etmeyip 2011 yılında Freetown Christiania konusunu tekrar tartışmaya açıyorlar ve \" EYYYY CHRISTIANALILAR, madem burayı özerk bölge ilan ettiniz, o zaman toprağı resmi olarak satın alın kardeşim\" gibi bir öneri ortaya atıyorlar. Fakat Christiania halkı mülk sahibi olmaya karşı çıktıkları ve kolektivist bir tutum sergiledikleri için bölgeyi resmi olarak satın alma fikrine sıcak bakmıyor. Bunun yerine bir vakıf kuruluyor ve Christiania'nın varlığını destekleyen Danimarkalılar bu bölgenin topraklarından pay satın alarak Christiania'ya bu şekilde destek veriyorlar. Tabii ki bu iş her zaman \"ay adamlar hippi, kendi hallerinde yaşıyorlar işte canım, yaşasın dünya barışı\" şeklinde de ilerlemeyebiliyor ve 2016 yılında uyuşturucu ticareti ile alakalı olduğunu düşündükleri 25 yaşındaki bir adam burada 1 polis ve 2 sivili silahla vuruyor. Bu da son dönemlerde Christiania'nın varlığının ne kadar doğru olduğunu tekrar gündeme getiren bayağı büyük bir olaya dönüşüyor. Christiania halkı topluma tekrar sakinlik ve barış getirmek için bu olaya karşılık esrar standlarını yıkıp döküyor falan ama, sonrasındaki süreç nasıl ilerledi tam bilmiyoruz, zira biz gittiğimizde hala esrar satışı yapan standlar bayağı kabak gibi duruyordu. Anladığımız kadarıyla halk burayı olabildiğince güvende tutmak için lokal yetkililerle işbirliği içinde. Örneğin bölgenin gözlenebilmesi için sokaklara güvenlik kameraları yerleştirilmiş. Neticede sanırız esrar konusunun ne olacağı biraz muallakta ve hala tartışılıyor. Biraz da bölgede işlerin nasıl yürüdüğünden, ne gibi kurallar olduğundan bahsedelim, zira bazıları bayağı enteresan. Freetown Christiania'nın Lon olarak adlandırdıkları özel bir para birimi ve kendi bayrağı bile var. Bölgede araba ve silah kullanımı, şiddet, çalıntı ürün satmak kesinlikle yasak. Kurşun geçirmez yelek ve havai fişek satışı da yasak, gerçekten çok anlamlı......... Son olarak, yukarıda aşağı yukarı bahsetmiş olduk ama, bir kez daha vurgulamak isteriz: Yasak olmayan ve burayı enteresan bir o kadar da tartışmalı bir konu haline getiren şey esrar üretimi, kullanımı ve ticareti. Bölgeye girdiğinizde direkt ot kokusunun yüzünüze dalga dalga vurduğunu, \"abi galiba kafam oldu\" triplerine gireceğinizi şimdiden söyleyelim. Bayağı bong'un içinde yaşıyor gibi oluyorsunuz. Hatta sağda solda esrar satan standlar ve mağazalar da göreceksiniz, çünkü öyle istiyorlar, end of story. Esrar satışı özellikle \"Pusher Street\" olarak bilinen sokakta yapılıyor, esrar standları ve mağaza yoğunluğu bu civarda. Danimarka'da uyuşturucu yasal olmasa da bölge Danimarka'dan bağımsız olduğu ve Danimarka'nın yasalarına uymak zorunda olmadığı için bu konuda da istedikleri gibi bir kural belirleyebilmişler. Ağır uyuşturucuya kesinlikle karşılar ve yalnızca esrarı destekliyorlar. Oluşumun gayelerinden biri de uyuşturucuyla sorun yaşayan ve kendilerini \"normal\" topluma ait hissetmeyen insanları desteklemek. Uyuşturucu sorunu yaşayan insanların uyuşturucunun serbest olduğu bir toplumda yaşaması ne kadar doğru, ne kadar yanlış, o kısmı tartışmaya açık. Esrar üretimini ve ticaretini öyle bir boyuta taşımışlar ki, sırf bu işten Christiania'da yılda 115 milyon pound civarı bir para döndüğü tahmin ediliyor, anlayacağınız bu iş bayağı sistematik işliyor. Yukarıda da söz ettiğimiz esrar standları veya mağazaları işleten kişilerin Christiania'nın sakinlerinden olmaları gerekiyor. Bir ara bu ticarete el atmak isteyen ama Christiania sakini olmayan bir takım şahıslar Christiania sakinlerini manipüle ederek satış için onları aracı olarak kullanmaya başlamış. Sonra Christianialılar isyan etmiş ve standları yıkıp yönetimi tekrar ele geçirmiş. Yani anlayacağınız üzere bölgedeki halk gayet bu ticaret üzerinden kazançlarını sağlıyor. Kendilerine özel bir idari sistem oluşturmuşlar ve ortak alanlar, çöp toplama, geri dönüşüm, anaokulu gibi konulara yılda yaklaşık 3.3 milyon pound harcıyorlar. Belediye ile bir anlaşmaları olduğu için yaşayanlar hastane, okul gibi sosyal hizmetlerden faydalanabiliyor. Böyle anlatınca kulağa sanki çok tekin olmayan bir yermiş gibi geliyor olabilir ve burayı bize niye öneriyorsunuz diye düşünmeye başlamış olabilirsiniz. Biz sizi ateşe atar mıyız canlarımız...... Valla doğruya doğru, biz de gitmeden sağda solda okuduklarımızdan neyle karşılacağımızı tam kestiremediğimiz için biraz temkinli gittik. Ama görünce anlıyorsunuz, aslında post apokaliptik bir filmden ya da Fallout'tan fırlamış gibi olan Christiania turistler de dahil isteyen herkesin elini kolunu sallaya sallaya girebileceği gayet güvenli bir bölge. Sokaklar, kafeler, mekanlar insanlarla dolu, binalar envai çeşit sokak sanatıyla kaynıyor. Sanat, yoga, meditasyon, spor, müzik gibi konulara çok önem veriyorlar. Bölgede birçok etkinlik bile gerçekleşiyor. Neredeyse her adımınızda fotoğrafını çekmek isteyebileceğiniz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Ama çekemiyorsunuz çünkü o da yasak. Bakın bunu yukarıda söylemeyi unutmuşuz, birçok noktada fotoğraf çekmek cidden yasak. Çünkü normal şartlarda Danimarka'da uyuşturucu yasak olduğu ve önünüz sağınız solunuz uyuşturucu standlarıyla kaynadığı için fotoğraf konusunda hassasiyet gösteriyorlar. Zaten girdiğinizde \"fotoğraf çekmek yasak\" tabelalarını görünce \"yaea nolcak be gizlice çekeriz bir şeyler\" düşünceniz varsa bile tırsıyorsunuz. Çekince ne oluyor bilmiyoruz, ama denemeye değmez. Fotoğrafını çekecek bir şey istiyorsanız direkt Prinsessegade Caddesi üzerinde bulunan, Christiania'nın ana girişine doğru yol alabilirsiniz, o yasak değil. Burada sizi Freetown Christiania tabelası ve \"You are now leaving European Union\" yani \"Avrupa Birliği'nden çıkıyorsunuz\" yazısı karşılıyor olacak. Buranın Danimarka'nın bir parçası olmadığını söylemiştik. Merak etmeyin, öyle pasaport kontrolü falan gibi bir şey söz konusu değil."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/23/en-iyi-iskandinav-dizileri", "text": "Türkiye'de sosyal hayatın küçük çaplı çöküşünden ötürü daha fazla izleyecek şey peşinde koşan, alternatif arayışlara giren bir tek biz miyiz bilmiyoruz ama, şayet yalnız değilsek ve henüz \" En İyi İskandinav Dizileri \" listelerine sızmadıysanız bu listemiz sizi bayağı mutlu edecek. Merak etmeyin, hepsini sonuna kadar izlemiş olmasak da oturup hiç izlemeden yazmadık tabii ki, etraftan rastgele dizi adı toplamadık yani. OitheBlog öyle şeyler yapmaz, rica ederiz.... Bizim İskandinav dizilerine girişmemizin temel sebebi söz konusu ülkelerdeki yaşam koşullarını, hayatın akışını, en basit detayları bile bayağı merak ediyor oluşumuz. Bunun 1 hafta gidip görmekle anlaşılamayacak bir şey olduğunu düşündüğümüz için edebiyat, sinema, müzik şeklinde her koldan içlerine sızmış durumdayız ve bu sırada da bol bol keşifte bulunuyoruz tabii. Bu da işin dizi kısmı işte. Bu \"adamların hiç derdi yok ya...\" diye nitelendirip durduğumuz ülkelerde ne gibi toplumsal problemler yaşanabildiğini, ne gibi bireysel sıkıntıların ortaya çıkabildiğini, \"bir toplumun refah seviyesinin diğerlerine kıyasla çok daha yüksek kabul edilmesinin = hiçbir problem olmadan yaşamak\" anlamına gelmediğini gözlemek açısından da aslında beklenmedik bir şekilde bayağı etkili oluyor. Tabii ki hepsi belli işleri aşıp, alıp yürümüş toplumlar olarak kabul edilebilir ancak yine de konunun detaylarına inmeden herhangi bir ülkeye ütopik yaklaşmanın doğru olmadığı sonucuna sırf bu dizileri izleyerek bile varabilirsiniz bizce. Tabii ki size \"bu dizileri yalnızca sosyolojik tespitlerde bulunmak için izliyoruz, yoksa biz evde hep belgesel izleriz.......\" ayağı yapmayacağız ancak İskandinav dizilerine başlama sebebimizin kökeni hakikaten o meraka dayanıyor. Neyse, artık ne sebepten İskandinav dizilerine saracak noktaya gelirsiniz bilemiyoruz ama artık konuya dönelim: Karşınızda OitheBlog'dan En İyi İskandinav Dizileri! Kaliteli dizi arayan, birbirine benzeyen abuk subuk polisiye dizilerden bunalan, \"hey dostum sakin ol tamam mı anlaşabiliriz\" diyaloglarına maruz kalmaktan içi çürüyenler, size müthiş bir öneriyle geliyoruz: Bron/Broen! Yani? The Bridge. Yani? Köprü. Dizimiz Kopenhag ve Malmö'yü birbirine bağlayan meşhur Oresund Köprüsü üzerinde bir cinayet işlenmesi ile başlıyor. İşin enteresan tarafı öldürülen kişi köprünün üzerinde yer alan sınır çizgisinin tam ortasında bırakıldığı için hem Danimarka'nın hem de İsveç'in ortak sorununa dönüşüyor ve bu cinayeti birlikte çözmeye başlamak durumunda kalıyorlar. Dizinin adının hem Danca hem de İsveççe olmasının temel sebeplerinden biri de bu. Sonradan işler çok daha çetrefilli bir hal alıyor tabii, zira senaryo son derece zekice kurgulanmış, ancak spoiler vermemek adına oralara giremiyoruz. Özetle kesinlikle önerdiğimiz, her bölümü 1 saat civarı olmasına rağmen \"bir tane daha izleyelim\" noktasına geldiğimiz şahane bir iş, bizce İskandinav dizileri serüveninize girizgahı bu diziyle yapabilirsiniz. Hem Amerikan hem de Danimarka versiyonunu bulabileceğiniz bir dizi ile karşı karşıyayız. Amerikan versiyonu Danimarka versiyonunu olduğu gibi almasa da şöyle bir esinlenilmiş olduğunu iddia ediyorlar, onu bilemeyiz. Hatta galiba biz de Türkiye'de bir benzerini çekmeyi denemişiz ama olmamış, o kısmına da tam hakim değiliz. Şayet çekildiyse de umarız HAYDARİNNAA dizisi gibi olmamıştır, zira güzel diziye benziyor. Amerikan versiyonunu The Killing adıyla ortamlarda bulabileceğiniz Forbrydelsen yine polisiye tarzda, yine cinayetlerin ortasına düşeceğiniz, yine \"GİRMESEN ABİ O ODAYA\" hallerinde izleyeceğiniz bir diziye benziyor. Benziyor diyoruz çünkü henüz yalnızca 1-2 bölüm izledik. Bizim de işimiz gücümüz var kaç tane dizi izleyeceğiz insafsızlar.... Birçok kişi Forbrydelsen için özellikle senaryosu sebebiyle \"izlediğim en iyi dizi\" gibi yorumlar bile getirmiş, biz henüz o kadar yorum yapacak kadar izleyememiş olsak da ilgi çekici olduğu kesin, şayet dizi arayışındaysanız bizce kesinlikle buna dadanabilirsiniz. Listedeki diğer önerilerimizle konsept olarak müthiş alakasız olan SKAM, içimizdeki ergen ile verdiği savaşta galip geldi arkadaşlar...... Yani kocaman insanlar olmuşsunuz, hala liseli dizisi mi izliyorsunuz ulan diyeceksiniz belki ama, evet izliyoruz valla. Ne yapalım Arka Sıradakiler mi izleyelim? SKAM'ın konusunu özetlemek gerekirse gerçekten de Norveçli lise öğrencilerinin hikayesini anlatıyor diyebiliriz. Tabii bu şekilde söyleyince kocaman bir \"ee?\" dedirtmiş olabilir normaldir. Ancak bizim bu diziyi önyargısız bir şekilde izlemeye başlamamızın sebebi konusunun çekiciliğinden çok Norveç'teki yaşantıya ve sisteme şahit olabilme isteğimizdi. Resmen şu \"dandik\" kabul edilebilecek gençlik dizisini izlerken Norveç kültürü ile ilgili bir sürü şey öğreniyor ve şayet liseyi Türkiye'de okuduysanız \"ulan benim okuduğum lise ortamı nereee, burası nereee\" noktasına geliyorsunuz. Tabii ki sonrasında işin \"ay Norveç kültürü öğreniyoruz şekerim\" kısmından \"ALLAHIM NOLUR WILLIAM'LA NOORA SEVGİLİ OLSUN\" noktasına gelmiş olabiliriz, orası ayrı mesele. Sonuç olarak içinizdeki ergeni durduramıyorsanız ya da Nordik lise dizisi nasıl oluyormuş, bu adamlar lisede ne halt ediyorlarmış gibi bir merakınız varsa da net bir şekilde kapılabilirsiniz. Zaten ilk sezon yalnızca 15 dk süren bölümler bile olduğu için akıp gidiyor. Şimdi İzlanda çıkışlı bir diziden bahsedeceğiz diye \"İzlanda İskandinav ülkesi değil!!!\" gibi çemkirmelere maruz kalmadan hemen sizi durduralım. Hazır Nordik dizilerden konuyu açmışken bir İzlanda dizisini de bu listeye katmakta bir sakınca görmedik, o sebepten bu listede yer alıyor. Bu arada şu dakikadan itibaren dizi tercihlerimizden ötürü bizi kana susamış birer manyak zannediyorsanız kendimizi nasıl savunabiliriz bilmiyoruz, zira size tüm cinayetli dizileri önerdik galiba. Ne yapalım abi, bu Nordikler kasvetli işler konusunda bayağı iyiler, gönlümüz kayıyor. Trapped'i henüz sadece 1 bölüm izleyebildik. Ama konusunun ilgimizi çektiği kesin. Herkes öyle düşünmüş olacak ki İzlanda'dan sonra BBC'de falan yayınlanmaya başlamış. Tabii ki yine bir cinayet söz konusu. Ancak işler biraz daha karmaşık. Dizi İzlanda'nın izbe bir noktasında kalan bir sahil kasabasında geçiyor. İlk bölümde birbirinden bağımsızmış gibi görünen iki olay anlatılıyor ancak belli ki bunlar bir noktada birbirine bağlanacak. Bunlardan ilki Hjörtur ve kız arkadaşı Dagny'nin terk edilmiş bir fabrikada yiyişirken esrarengiz bir yangın sonucu Dagny'nin hayatını kaybetmesi üzerine. İkincisi ise kasabadaki balıkçıların ağlarına takılan bir ceset ile alakalı. İşin karmaşık kısmı o esnada Danimarka'dan İzlanda'ya gelen bir geminin bu cinayetle ilişkili olup olmadığını anlamaya çalışma sürecine girilmesi ve bu geminin içinden bizim Hjörtur'un de çıkması. Artık gerisi neye bağlanır biz de bilemiyoruz, ancak sırf İzlanda görmek için bile izlenebilir. merhaba. Biz de insanız. devamli dizi izlicek halimiz yok ya.. a cevap. Ayıptır söylemesi ben izliyorum. izledim. izlicem de:))nerdeyse tüm izlenesi dizileri filmleri izledim. Yukarıda sözü edilen diziler mutlak surette izlenmeli. İskandinav ülkelerinin sorunlarına güzel değinmişsiniz. Türkiyedeki çoğunluk bu ülkelerin sorunsuz olduğunu düşünüyor -ki çok ağır bir kolpadır bu-. Fin yapımı filmlerin takipçisi olarak, baya baya ciddi sorunlar oldugunu söyleyebilirim ki sizde benzer yazmışsınız. Ek olarak, Norveç komedi dizisi Dag'ı da hararetle tavsiye ediyorum. Oradaki yaşam ve komedi anlayışı nedir ne değildir için de izlenebilecek güzel dizi. Danimarka tarihinin en büyük bütçeli prodüksiyonu. Her bir bölüm sinema tadında. Borgen ve Forbrydelsen den tanıdık yüzler. Bu günkü İskandinav refah ve mucizesini anlamak için geçmişte neler yaşandığına ışık tutan harika bir yapım. Harikasınız, kitaplar tamam ama dizileri takip etmeye fırsatım olmamıştı...:) Yukarıdaki önerileri yazanlara da çok teşekkürler... Bir tane de ben önerebilir miyim; \"Wallander\" . Hem İsveç hem BBC versiyonları var. Garip bir şekilde, BBC'nin çektiği dizi daha İsveçli duruyor, nasıl oluyorsa!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/02/26/kadikoy-yeldegirmeni-mahallesi-yeni-bir-donusum-hikayesi", "text": "Bizi az çok tanıyanlar İstanbul'un Anadolu yakası konusunda bayağı bilgi yoksunu olduğumuzu tespit etmiştir. Biz karşının taksisiyiz esprilerimize mi maruz kaldınız, sürekli Avrupa yakasında vakit geçirdiğimiz için \"ulan bunlar da başka yer bilmiyor\" diye mi düşündünüz bilemiyoruz ama, aranızda \"niye Anadolu yakasını dışlıyorsunuz\" diye trip atanlar bile olunca tamam dedik, vakit geldi, keşfe çıkıyoruz. Tabii bakmayın böyle bir Indiana Jones, bir Lara Croft'muşuz gibi anlattığımıza, biz bu karşı yaka konusunda resmen cahilmişiz, şimdi anladık. Sonuçta ilk nereden başlayacağımız konusunda ufak bir kararsızlık sürecinin ardından madem biz buraların yabancısıyız, işe herkesin pek de iyi bilmediği, yeni yeni popüler hale gelmiş bir noktadan başlayalım dedik: Yeldeğirmeni Mahallesi! Efenim bu gibi durumlardan hoşnut olun veya olmayın ya da \"ama küçük esnafı öldürüyorlar, mahallemizi bize bırakın, orası tarihi bir bölge\" düşüncesinde olun veya olmayın fark etmez, kimsenin kontrolünde olmayan bir biçimde İstanbul'daki birçok nokta değişime uğruyor. Yaşımızın tuttuğu yerden olaya girecek olursak bizim için Karaköy ile başlayan bu akım, Balat ile devam edip, Beyoğlu'nun \"bir acayip\" hallere girmesi ile son olarak Kadıköy'e doğru sıçradı. Evet, bir anlamda Beyoğlu'nun bir alternatifi arandı ve Avrupa yakasında Beşiktaş civarı, Anadolu yakasında ise Kadıköy tam anlamıyla patlama yaptı. Tabii ki söz ettiğimiz bu iki bölgenin de hali hazırda müdavimleri vardı, \"abi Kadıköy gibisi yok, hmmm Anadolu yakası çok daha modern'cileri\" görmezden gelmiş değiliz ancak fark etmişsinizdir ki eskiden buralarla hiç ilgisi olmayan insanlar bile şu anda iyice bu bölgelere doğru yönelmiş durumda. Yeldeğirmeni Mahallesi ile ilgili neredeyse hiçbir fikrimiz olmadığı için gitmeden önce konuyu biraz araştıralım dedik. Anladığımız, yerlisinden duyduğumuz ve okuduğumuz kadarıyla buradaki durum Karaköy ile çok benzer. Eskiden sokaklarında tedirginlik içinde yürünen, gece saatlerinde mümkünse tek başınıza yolunuzu düşürmek istemeyeceğiniz bir bölge, tıpkı Karaköy gibi zamanla dükkanlar, kafeler, atölyeler ile dolup taşmaya başlamış. Tabii bu noktada bu değişimi olumlu bulan ve bulmayan taraflar var. Özellikle olaya dışarıdan bakanlar çoğunlukla bundan memnun gibi görünüyor ancak tıpkı Balat'ta da olduğu gibi buranın yerlileri arasında da şikayetçi olanlar çok. Şu noktada bir sonuca varabilmek için konuyu daha derinlemesine irdelemek gerekiyor gibi. Aslına bakarsanız İstanbul'un birçok noktasındaki yan komşumuzun bile kim olduğunu bilmeme durumunun aksine Yeldeğirmeni Mahallesi' nde de gerçekten bir \"mahalleli\" olma durumu söz konusu ve bizce burayı en sevilebilir kılan şey de bu. Birbiriyle selamlaşan, \"Asım Abi kolay gelsin\" diyen, bakkalı, manavı, yıllardır var olan tanıdık esnafı bulunan gerçek bir mahalleden söz ediyoruz. Çocuklar okuldan çıkıp evlerine yürüyor, anneler pencerede çocuklarını beklerken camdan cama sohbet ediyor. Çoğumuzun en son Bizimkiler dizisinde falan gördüğü bir ortam. Dolayısıyla insanların bu akından, bu ani popülerleşmeden rahatsız olmasını bir noktaya kadar anlayabiliyoruz. Bu değişimin gerçek bir mahalle ortamının sürdürülebilirliğine darbe vurma ihtimali gerçekten de yüksek. Öte yandan bu değişimin durdurulabilir bir şey olduğundan da şüpheliyiz, büyük şehirlerde, özellikle İstanbul gibi şehirlerde bu yabancılaşma durumunun kaçınılmaz olduğu gibi üzücü ama gerçekçi bir düşüncemiz var. Bu arada bizim Yeldeğirmeni'ni yeni yeni keşfediyor oluşumuz mahalledeki değişimin bu sene başladığı gibi bir izlenim edinmenize sebep olmasın, aslında bu projelendirilmiş, planlanmış uzun süredir devam eden bir değişim süreci. Ortada taa 2011 yılına dayanan \"Canlandırma Projesi\" diye bir durum var, daha detaylı öğrenmek isterseniz şuraya bakabilirsiniz. Ayrıca Gezi döneminde kurulan dayanışma forumları ve platformlarının da mahallenin değişiminde ve bir nevi \"kenetlenmesinde\" büyük bir etkisi olmuş. Tabii bunlar işin olumlu olarak görülebilecek tarafları, yani şu anki hipster baskını, açılan kafeler, dükkanlar, bölgenin bir konut alanından daha farklı bir havaya bürünmeye başlaması gibi konular bu Canlandırma Projesi'nin hedefleri arasında mıydı, o kısmını bilemeyiz. Sağda solda oturmak, kahvaltı yapmak, kafe kafe dolaşmak dışında biraz da Yeldeğirmeni Mahallesi'ni tanımak niyetindeyseniz bol bol yürümeniz gerek. Aksi takdirde ne aşağıda söz edeceğimiz sokak sanatı çalışmalarını görebilmeniz, ne de mahallenin tarihi yönünü algılayabilmeniz pek olası değil. Yeldeğirmeni Mahallesi ve civarının en büyük özelliklerinden biri, İstanbul'da ilk çok katlı apartmanların yapılmaya başlandığı semtlerden biri olması. Mesela bir tuhaf adıyla ve güzelliği ile dikkatimizi çeken Sünget Apartmanı'nı gözden kaçırmasanız iyi edersiniz, bina şahane! Bunun dışında Celal Muhtar ve Demirciyan apartmanlarının binalarının şanını da duyduk ama onları göremedik, belki gidip bakarsınız. Olaya direkt olarak ortasından girmek isterseniz Karakolhane Caddesi oldukça merkezi bir konumda, türlü türlü mekan burada sıralanıyor. Aynı şekilde birkaç sokak sanatı çalışması da bu cadde üzerinde. Ayrıca bölgede birçok antikacı olduğu için şayet ilginizi çekiyorsa onları da kurcalayabilirsiniz. Kadıköy'de birkaç senedir vuku bulan bir sokak sanatı festivali mevcut: Mural İstanbul Festivali. Sanırsak Kadıköy'e yolumuzun çok nadir düşmesine dair en çok pişmanlık yaşadığımız konulardan biri de bu oldu, zira sokak sanatına bayılan bir ikili olarak kendi şehrimizde bu gibi çalışmalar yapıldığından resmen haberdar değilmişiz. Ignorance bliss falan değilmiş, her şey yalanmış dostlar..... Mural İstanbul Festivali kapsamında Yeldeğirmeni Mahallesi'nde de görebileceğiniz birçok mural örneği var. Üstelik bunların bazıları alanında dünyaca isimler tarafından yapıldı. Aslında Mural İstanbul kapsamında sanatçıları çalışmalarını yaparken de izleyebiliyorsunuz ancak şu an festival dönemi olmadığı için öyle bir şansınız yok. Ancak yine de bizim gibi sokak sanatı peşinde düşmek, eserleri fotoğraflamak isterseniz çoğu halen duruyor, çok şükür bazı ruh hastaları üşenmeden karalayıp bok etmemiş, gidip bakabilirsiniz. Bizim keşfettiklerimizden birkaç tanesinin adresini şöyle aşağı bırakalım, bulmak kolaylaşsın. BOP: Yeldeğirmeni Mahallesi'nde kahvaltı için tartışmasız favorimiz BOP. Açılımı Breakfast of Pan. İsterseniz kendi bagel'ınızı yaratabiliyorsunuz ki bagellar klasik bagel'dan çok açma tadında olduğu için ekstra lezzetli. Yok ben daha kallavi bir sofraya oturmak istiyorum bagel senin olsun diyorsanız pestolu sahanda yumurta, kırmızı pestolu omlet vb. değişik şeyler de var, biz bayağı sevdik. Kahvaltı dışında deneyemediğimiz ve içimizde kalan \"balkabaklı tahinli cup\" diye bir tatlı vardı ki, hala rüyalarımıza giriyor, allah aşkına şunu yiyin de bize de nasıl bir şeymiş söyleyin. Bir de unutmadan, mekanın tatlı bir arka bahçesi de mevcut, içeride oturmak zorunda değilsiniz. Village Coffee & Books: Yeldeğirmeni Mahallesi 'nde çeşit çeşit kahve içilebilecek yer bulabilirsiniz ama, bizim favorilerimizden biri kesinlikle Village. Şayet girişteki salıncağa karşı koymayı başarıp yolunuza devam edebilirseniz arkada acayip tatlı bir bahçesi olduğunu da göreceksiniz. Özellikle dışarıda çalışmayı seviyorsanız burayı kesinlikle değerlendirebilirsiniz. Bu arada biz deneyemedik ama kahvaltısı da var, onun için de uğrayabilirsiniz. Nayn: Duvarlarındaki murallara yandığımız Nayn yine freelance çalışanlar için acayip uygun bir mekan. O dışarıdaki yanında iki priz olan geniş masayı kaptınız mı sizden kralı yok. Mekan oldukça küçük olmasına rağmen bizce bayağı tatlı. Doğruyu söyleyelim, kahvelerinin pek hastası olmadık ama en azından bir öğle yemeği arası için de değerlendirilebilir. Küff: Duyduğumuz ve gördüğümüz kadarıyla kahvaltı için Yeldeğirmeni Mahallesi'ndeki en popüler mekanlardan biri Küff. Bizim kahvaltısını deneme fırsatımız olmadı, ancak bir seçenek olarak aklınızda bulunsun. Haftasonu sabahları über kalabalık olabildiğini ve sıra beklemeniz gerekebileceğini hatırlatalım. Kamarad Coffee Roastery: Mahallenin 3. dalga kahvecisi tabii ki eksik kalmaz, kahve peşindeyseniz direkt olarak Kamarad'a doğru yol alabilirsiniz. Zaten yalnızca dışarıdan görünce bile şirin görüntüsü sebebiyle dikkatinizi çekecektir. Yeldeğirmeni de ilk kafe olayını bundan yaklaşık dört yıl önce karakolhane caddesinde Choice cafe olarak iki kardeş başlatıyor. Daha sonra yüz civarında irili ufaklı cafe açılıyordu. Ancak bizce Choice kafe herzaman en popüler mekan olarak devam etmekte ve gençlerin en favori yeridir. Özellikle çıtır sepeti ve kremalı mantarlı ve tavuklu makarnası meşhurdur. Bu arada magnoliasını denemeden dönmeyin deriz. Ha ınutmadan kahvaltı hem dolu hemde bence çok ucuz. sizi yakın zamanda keşfetmenin hayıflanması eşliğinde, eğlenceli yazı diliniz, güzel blogunuz ve çok keyifle okunan yazılarınız için teşekkürler. sadece bu yazı özelinde ufak bir şey belirtmek isterim Karaköy ve Yeldeğirmeni karşılaştırması ile ilgili. çocukluğumdan beri iki semte/bölgeye de gitmiş, sokaklarından çokça geçmiş ve değişimlerine tanık olmuş biri olarak, Yeldeğirmeni kültürel çeşitliliğe sahip insanların oturduğu, mahalle kültürü olan bir semtti, bu nedenle Karaköy'ün eski, bakımsız, soğuk zamanları gibi hiç tekinsiz, ıssız bir yer olmadı benim bildiğim kadarıyla. nacizane küçük bir parantez. yazıda belirttiğiniz hızlıca değişime uğrayan semtlere Kuzguncuk'u da ekleyebiliriz. doğma büyüme Kuzguncuklu biri olarak, Perihan Abla dizisi ile yavaş yavaş başlayan değişimin, Ekmek Teknesi dönemlerinde son hızına ulaştığı semtimizin bazı sokakları ve esnafları sayesinde mahalle kültürü cılız sesiyle yaşatılmaya devam ediyor.(büyüklerin anlattığı 1955 sonrası yaşanan erozyondan hiç bahsetmiyoruz tabi) gelin görün, keyiflidir. Artist cafe-atölye, Root, Rucio ve No 39 u tavsiye ederim herkese özellikle Rucio'da tavuklu makarnayı denemeniz gerekir."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/03/01/yabanci-dizi-onerileri", "text": "Şu \"En İyi İskandinav Dizileri\" temalı yazıyı yazarken acaba okurlar mı falan diye düşünüyorduk. Maşallah akın ettiniz arkadaşlar yazıya, bayağı ihtiyaç varmış resmen bu listeye. Instagram'da ne yazalım blogda, ne istersiniz diye sorunca bir sürü insan bizden yabancı dizi önerileri vermemizi istedi, biz de biraz her zaman yazdığımız konulardan sapmaktan zarar gelmez diye düşündük. Madem öyle, BİZ SİZİ DİZİSİZ BIRAKIR MIYIZ BE? Merak etmeyin aşağı \"Game of Thrones\" diye bir dizi bulduk çok iyi ya da \"aranızda Friends'i duyan var mı\" falan yazmayacağız. Onun yerine bir tık daha az bilinen, gözden kaçırmış olabileceğiniz yabancı dizi önerileri listelemeye çalıştık ki gerçekten bir faydası olsun. Netflix and chill için tüm koşulları hazırlıyoruz, geri kalan atak kısmı sizden, hadi görelim sizi. Taboo az bilinen dizi kategorisine giriyor mu tam karar veremedik ama, bu sene başladığı için aranızda henüz duymayanlar varsa diye konuya onunla girelim dedik. Zaten dizinin başrolünde Tom Hardy oynuyor desek direkt izleme kararı alacak bir sürü insan vardır ama \"OF O ODOM COK YOKOSOKLO\" modunda aç köpek gibi görünmemek adına dizinin kendisine de biraz değinelim. Tom Hardy dışında Game of Thrones'da ölen kim varsa hazır moda girmişken benzer tarzda bir diziye geçiverelim dermişçesine bu diziye transfer olmuş. Mümkün olduğunca az spoiler vererek konuyu şöyle bir özetleyecek olursak, hikayemiz 1800'lü yıllarda geçiyor, ana karakterimiz James Delaney. Kendisi Afrika'nın bir yerlerinde yaşamını sürdürürken babasının ölüm haberini alıp Londra'ya dönüş yapıyor. Akabinde oldukça stratejik noktada yer alan Nootka Adası'nın babasından kendisine kaldığını öğrenmesi ve bir noktada babasının zehirlenerek öldürüldüğünü keşfetmesi ile işler iyice birbirine giriyor. Bizce Tom Hardy esprilerini bir kenara bırakacak olursak dizinin o kasvetli havasının bir takım ne olduğunu henüz keşfedemediğimiz paranormalden hallice olaylar ile birleşmesi, konu biraz yavaş ilerliyor olmasına rağmen sizi diziye bağlıyor. Paranormal derken arada bir bu bizim James'in bi' inli cinli halleri, bi' tuhaf kabusları falan vuku buluyor, tövbe estağfurullah hoşlandığı bağğyana geceleri uzaktan kumandayla bir hallere sokuyor falan ama, o kısımları biz de tam anlayamadık, ilerledikçe göreceğiz. Nerede İzlenir: Digitürk, malum ortamlar. Yabancı dizi önerileri için iki numaramız gerçek bir \"Netflix n chill\" dizisi. Çoğunlukla ilişkiler ve seks üzerinden ilerleyen, her bölümü farklı oyuncularla karşılaşacağınız ve tamamen farklı hikayelere değinen bir dizi. Yani dizinin herhangi bir bölümü açıp izleseniz de olur, önceki ya da sonraki bölümler sizi ırgalamaz, öyle diyelim. Tüm bölümlerin tek ortak özelliği hepsinin Chicago'da geçiyor olması. Easy, Eylül 2016'da başlamış ve henüz sadece bir sezonu var. Bölümler yarım saat civarı sürüyor ve bir oturuşta 3-4 bölüm izletecek kadar keyifli. Dizinin en sevdiğimiz yönü işlenen olaylara son derece realist bir şekilde yaklaşılmış olması. Yani abartılı, gerçekdışı, sırf konuyu daha ilgi çekici kılabilmek adına çarpıtılarak anlatılmış meseleler söz konusu değil, herkesin yaşadığı ya da yaşama ihtimali olan konulardan ilerlemişler. Bu şekilde anlatınca yeterince ilginizi çekmiyorsa dizide Orlando Bloom'dan tutun Emily Ratajkowski'ye kadar birçok ünlü ve \"aa ben bunu bir yerden tanıyorum ünlüsü\" ile de karşılaşmanız mümkün, onu da ekleyelim. Biz Easy'i bayağı sevdik ve yeni sezonlarının gelmesini umuyoruz, bizce kesinlikle bir şans verin. Çok yüksek beklentilere girmeden izleyebileceğiniz zaman geçirmelik bir dizi isterseniz You're The Worst'le iyi bir ilişkiniz olabilir. Hani izleseniz hayatınızın dizisi olmayacağını bilirsiniz ama yemek yerken arka plana açacak dizi ararsınız, sonra e bir bölüm daha gider aslında dersiniz ya, işte öyle bir şey. Dizinin ana karakterleri Jimmy ve Gretchen. İkisi de ilişki yaşama özürlü, modern hayatın içinde kaybolmuş, hayatları tam olarak oturmamış karakterler. Ana hikaye bu iki karakter etrafında dönüyor ancak sabit yan karakterlerimiz de mevcut ve bir yandan onların ilişki ve hayat evrimlerini de izliyoruz. Yer yer sesli güldürdüğü anlar olmuyor değil, ancak özellikle 2. sezon Gretchen'ın bitmek bilmez depresyonu adamı \"YETER LAN\" noktasına getirebiliyor. Genel olarak eğlenceli, +18'li, neşeli bir dizi diyebiliriz, arada söylensek de bir şekilde oturup 2 sezon izlediğimiz için çok fazla kötüleme hakkımız yok zaten. Gün geçmiyordu ki yemek yerken izleyecek bir başka dizi daha bulmayalım... Bu önereceğimiz dizi yukarıdakilerle tamamen ayrı telden çalıyor, alternatif bir gelecekte geçen Netflix yapımı bir Brezilya dizisi. Konuyu şöyle bir özetlemek gerekirse, dizimizde dünya ikiye ayrılmış durumda. Her şeyin şahane olduğu, düzgün yaşam koşulları olan, modern ve teknolojinin geliştiği bir bölge ve tam zıttı olarak işlerin kontrolden çıktığı, insanların açlık ve sefalet içinde olduğu bir başka bölge söz konusu. \"İyi\" bölgeye geçiş yapabilmenizin tek yolu ise 20 yaşına geldikten sonra çeşitli testlerden geçmeniz ve oraya kabul etmek için koşulları yerine getirebiliyor olmanız. İşin daha da zorlu tarafı bu testten katılanların yalnızda %3'ü diğer tarafa geçmeye hak kazanabiliyor. Tabii ki ilk sezon boyunca birkaç farklı karakterin bu testlerden geçme çabasını, ne gibi testlere girdiklerini, hepsinin kişisel hikayelerini görmeniz bir yana, bu sisteme karşı çıkan ve eşitlik arayışında olan bir topluluğun hikayesini de izliyorsunuz. Şayet distopik dizileri/filmleri seviyorsanız gayet hoşunuza gidebilir. Legion'ın konusuna gelecek olursak bu hikayede ana karakterimiz dizinin adından da anlaşılacağı üzere \"Legion\". Asıl adı David Charles Haller, ancak karakterimiz aslında Marvel evreninden bir \"mutant\" olduğu için öyle havalı bir adı da mevcut tabii. Bu noktada hikayeyi anlatmak biraz güç çünkü ne söylesek anlamsız kalacak, zira ilk 2 bölümü izlediğinizde aslında çok fazla sonuca varamıyor ancak deliler gibi merak ediyor ve izlemek istiyorsunuz. Konuya biraz daha ilginiz varsa bizim gibi Google'a giriyor ve Legion'ı araştırma kararı alarak bir tık daha aydınlanıyorsunuz. Bunun için Geekyapar'daki şu yazıya göz atarsanız her şey biraz daha anlam kazanacaktır ve ne gibi bir şey izlemeye başladığınız konusunda biraz daha fikriniz olacaktır. Ne olur bozmasın, ne olur sapıtmasın da aynı heyecanla izleyelim! Çıktığı dönemde hem bizim hem de çevremizdeki insanların gündemini deli gibi meşgul ettiği için yine az bilinirliğinden şüphe ettiğimiz diziler kategorisine giren The Night Of, yayınladığı diziler ile gönüllerimizin birincisi olan HBO'nun bir mini dizisi. İsterdik ki bu diziyi de bizim Türk dizileri gibi 2342 bölüme ve 23452 dakikaya yaysınlar, izledikçe izleyelim, fakat adamlar 8 bölüm yaptılar, OLMAZ OLSUN MİNİ DİZİ. Neyse en azından Türk dizilerinde olduğu gibi 45 dakika boyunca müzik eşliğinde birbirine bakan insanların olduğu dizilerden olmadığı için yine mutluyuz tabii. The Night Of'un ana karakterimiz Pakistan asıllı bir Amerikalı. Sessiz, sakin, efendi gibi genç bir üniversiteli. Kendisi normalde çok çılgın, partileyen bir karakter olmamasına rağmen bir takım olayların ardından bir kadın ile tanışıyor ve kendisiyle kara bir gece yaşıyor........ Akabinde bu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği yabancı kadının evinde uyandığında kadının ölmüş olduğunu fark ediyor. Cinayeti kendi mi işledi, başkası mı yaptı, nedir ne değildir derken tahmin edeceğiniz üzere olaylar birbirine giriyor. Özetle biz The Night Of'u bayağı severek izledik, şiddetle öneririz. Nerede İzlenir: Digitürk ve nereler olduğunu biliyorsunuz. Bu listenin ilk versiyonunu yayınladıktan sonra dizi zevkimizi aşağı yukarı çözen birkaç farklı kişiden gelen öneriler üzerine Mozart In The Jungle'a da bir şans verme kararı aldık. Şimdi o şansı iyi ki de vermişiz diyoruz çünkü ilk bölüm itibarıyla son dönemlerde izlediğimiz benzer tattaki dizilerden çok daha farklı olacak gibi görünüyor. Dizinin konusu New York Senfoni Orkestrası etrafında ilerliyor. Ancak klasik müzik söz konusu olunca aniden beliren elitist yaklaşımlarınızı bir kenara koyun, çünkü dizi hiç de öyle tahmin ettiğiniz gibi değil. \"Sex, Drugs and Classical Music\" şeklinde daha önce üçünü bir arada pek görmediğiniz acayip bir ortam ve ilişkilerden bahsediyoruz. Dizinin gidişatı nasıl olur bilemiyoruz ama bayağı iyi başladı, biz kesinlikle devam edeceğiz. Okuması keyifli bir içerik olmuş. Easy'e başladım. Tam tanımladığınız gibi bir dizi, ben de beğendim şahsen. Sevgiler. çok faydalı bir liste sizin tavsiyenizle ve birebir yazdığınız gibi bu iskandinav memleketlerde gençler napıyor acaba dizileri var mı diyerek skam a başlayıp bitirdim onuda çok sevdim şimdi bunlarada heycanla bakıcam sevgiler saygılar..... Liste için teşekkür ederim bu arada benimde izlemediklerim var kendi listeme ekledim."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/03/07/uzun-sureli-vize-alma-teknikleri", "text": "Maalesef istesek de istemesek de hepimiz birer Türkiye vatandaşı olarak bu vize meselesiyle cebelleşmek zorundayız. Schengen Vizesi, Amerika Vizesi, Kanada Vizesi, Avustralya vizesi falan derken vize alınacak ülkeler listesi de bayağı uzayıp gidiyor. Gazetelerde çıkan \"BİR ÜLKEYE DAHA VİZE KALKIYOR\" haberlerinin çoğunlukla \"Jömbörlö Prensliği'ne vize kalktı\" gibi hüsranlarla sonuçlanmasından mütevellit yakın zamanda bu işten kurtulabilme ihtimalimiz yok gibi görünüyor. Tabii ki kafayı kırıp vizesiz gidilen ülkelere de dadanabilirsiniz ama elbet bir noktada gitmeyi kafaya koyduğunuz bir yere vize almanız gerekecek arkadaşlar, üzgünüz. Gönül isterdi ki artık bu lanet vize meselesiyle ilgili yazı yazmak durumunda olmayalım, rahat rahat istediğimiz ülkeye girip çıkabilelim ama tabii ki öyle bir dünya yok. Şu \"kim belirlemiş sınırları, toprak hepimizin toprağı, yaşasın dünya barışı......\" diyalogları bile artık tutmaz oldu, pes ettik, girmiyoruz o konuya. Bu sebeple Schengen vizesi alma tekniklerimizin ardından bir de uzun süreli vize alma teknikleri yazısı yazalım, bu konuyla ilgili şu ana kadar edindiğimiz deneyimleri de tek bir yerde toplayalım dedik. Biz son seferlerimizde hep 1 senelik vize aldık, daha uzun alanlara özendik ama buna da razıyız dedik, çünkü vize için harcadığımız paranın gerçekten allah belasını versin. Neyse, daha fazla vize meselelerine çemkirmeden konuya geçelim, karşınızda uzun süreli vize alma teknikleri! Başlamadan gelen not: Buralara geldiyseniz Yurtdışı Tatilini Ucuza Getirme Yöntemleri yazımız da bayağı ilginizi çekebilir. 1. Aynı ülkeye birkaç kez vize başvurusunda bulunmak. Uzun süreli vize alma konusunda kuşkusuz en etkili yöntemlerden biri daha önce vize aldığınız bir ülkeye tekrar vize başvurusunda bulunmak. Çoğunlukla ilk başvurunuzda size çok da uzun süreli vize vermeyen bir ülke bile ikinci, üçüncü başvurularınızda verdiği vize süresini uzatabiliyor. Bu noktada \"ben daha önce Hollanda'dan vize almıştım, her seferinde Hollanda'ya mı başvuracağım, hani ilk giriş yapacağım ülkenin vizesine başvurmam gerekiyordu?\" diye soranlar olabilir. Ah ah çok safsınız..... Tamam tamam, işi dalgaya vurmuyoruz. Efenim bu vize işinde çakallık çukallık peşinde koşanların bir \"Yunanistan'dan vize alıp durma tekniği\" var. Yani? Yani şöyle oluyor, şayet Türkiye'nin Yunanistan'a kolay giriş çıkış yapabileceğiniz herhangi bir bölgesinde yaşıyorsanız her vizeniz bittiğinde bir kez daha Yunanistan'a vize başvurusu yapıyorsunuz. İlk olarak vizeyi aldığınız ülkeye giriş yapmak makbul olduğu için Yunanistan'ın herhangi bir noktasına giriş yapıyor böylece bu sorumluluktan da kurtularak sonra mutlu mesut istediğiniz diğer ülkeye gezmeye gidiyorsunuz. Bu kadar uğraş vermenin ana sebebi ise Yunanistan'ın bir tık daha kolay vize verdiği gibi bir rivayet olmasının yanı sıra dediğimiz gibi aynı ülkeye birkaç kez vize başvurusunda bulununca çoğunlukla daha uzun süreli vize alma ihtimalinizin artması. 2. Gideceğiniz ülkeye yakın zamanda bir kez daha gideceğinize dair belgeler göstermek. Birçok kişinin farkında olmadığı ve yine küçük çaplı bir uzun süreli vize alma tekniği olarak kabul edilebilecek ikinci maddemiz aslında bayağı işe yarar bir teknik. Bu noktada yapmanız gereken şey vize alabilmeniz için topladığınız belgelerin arasına, gideceğiniz ülkeye birkaç ay içinde bir kez daha gideceğinize dair bir takım belgeler eklemek. Ne gibi belgelerden bahsediyoruz? Uçak bileti rezervasyonu, otel rezervasyonu gibi... Örneğin Haziran'da Paris'e gidecekseniz Eylül ayında Paris'e bir kez daha gideceğinize dair bu gibi belgeleri de vize dosyanıza koyarsanız daha uzun süreli vize alma ihtimaliniz gayet yüksek. Üstelik bunun için gerçekten bilet ve otel için para ödemenize gerek yok. Onun yerine \"ücretsiz iptal ve \"sonra öde\" seçeneği olan herhangi bir booking. com oteli bulup oradan bir rezervasyon yapabilir ve vizenizi aldıktan sonra iptal edebilirsiniz. Uçak bileti için ise satın almadan sadece rezervasyon yapıp onu belgeleriniz arasına koyabilirsiniz. Hatta tüm bunların yanında ülkelerine birkaç kez gitmek niyetinde olduğunuzu, bu sebeple uzun süreli vize talep ettiğinizi belirten bir dilekçe de yazarsanız daha da iyi olur. Allahım bir vize görevlisi bu yazdıklarımız okursa bizi evimizden almaya falan gelmezler di mi, çok korkuyoruz................ 3. Uzun süreli vize veren ülkeleri tespit etmek ve mümkünse onlara başvurmak. Daha önce vize başvurusunda bulunmuş ya da konuyu araştırmış olanlar mutlaka fark etmiştir, bazı ülkelerin çok daha uzun süreli vize verdiğine dair ortalıkta bir takım rivayetler dolaşıyor. Bu uzun süreli vize verdiği iddia edilen ülkelerin başında ise tabii ki Yunanistan ve İtalya geliyor. Bizim şansımıza mı öyle denk geldi, yoksa hakikaten bu ülkeler daha uzun süreli vize mi veriyor bilemiyoruz ama, gerçekten de bu iki ülkeye vize başvurusunda bulunduğumuzda diğer ülkelere kıyasla çok daha uzun süreli vizeler aldık. Dolayısıyla her ne kadar doğruluğu yüzde yüz onaylanmış bir bilgi olmasa da denemekten zarar gelmez diyerek şayet koşulları oldurabiliyorsanız öncelikli olarak Schengen vizesi başvurusunda bulunmak için bu iki ülkeyi tercih edebilirsiniz, denemekten zarar gelmez. 4. Banka hesabınızda mümkün olduğunca fazla para göstermek. Başlığı okuyunca \"aa tmm cnm öyle diyorsan hemen yastık altından 10.000 euro'mu çıkarayım da hesabıma koyayım\" demenizi beklemiyoruz tabii. Ancak eğer imkanınız var ise bir süreliğine hesabınızda duracak şekilde bile olsa para eklemesi yapabilirseniz emin olun uzun süreli vize almanızda etkisi olacaktır. Neticede bu adamlar ülkelerine girdiğinizde kendinizi geçindirebilecek, masraflarınızı karşılayacak paranız olduğunu bilmek istedikleri gibi, sizin Türkiye'ye geri dönüş yapmak için bir sebebiniz olduğunu da bilmek istiyorlar, o sebepten. Biz bu noktada herhangi bir arkadaşımızın konuyla ilgili sıkıntısı olursa hep beraber hesabına para desteğinde bulunup vizesini aldıktan sonra paramızı geri alıyoruz. Mümkünse bu hesabınıza para ekleme işini vizeye başvurmadan mümkün olduğunca uzun süre önce yaparsanız daha mantıklı olacaktır, onu da ekleyelim. 5. Eğer şansınız var ise ticari vize başvurusu yapmak. Bu madde hem ticari vizenin varlığından haberdar olmayanlar, hem de ticari vizenin genellikle daha uzun süreli verildiğini bilmeyenler için geliyor. Eğer işiniz size böyle bir olanak tanıyorsa ve ticari vize için gerekli belgeleri sağlayabilme şansınız varsa ticari vize başvurusunda bulunmak oldukça mantıklı bir karar. Bu şekilde yine hem daha uzun süreli vize alma ihtimaliniz yükselecek hem de vize alabilme olasılığınız turistik vizeye kıyasla daha yüksek olacaktır. 5 yıllık Schengen vizesi aldığını görüp yan yanayken \"ayy cnm çok sevindim yaaa\" diyorsunuz, sonra arkasından \"vay pislik\" diye kı kı kı kıskançlık showww yapıyorsunuz ya, işte o arkadaşlar genellikle ticari vizeyi kapanlar oluyor. 6. Sağlık sigortası meselesini ihmal etmemek ve kısa süreli yapmamak. Vize başvurusunda bulunan çoğu kişinin gözden kaçırdığı ancak aslında uzun süreli vize alma meselesinde bayağı önemi olan bir meseleden bahsetmek isteriz: yurtdışı seyahat sağlık sigortası. Genellikle vize başvurusunda bulunan çoğu kişi gideceği destinasyonda kalacağı süreyi kapsayacak uzunlukta sigorta yaptırıyor. Fakat bizim de sonradan keşfettiğimiz üzere şayet daha uzun süreli seyahat sigortası yaptırırsanız ve bunu vize başvuru belgelerinizin arasına koyarsanız vizenizin uzunluğu da artıyor. Bu bilgiyi şu aracı vize firmalarından birinde çalışanlardan birisi söylemişti, biz de uygulamaya geçirip seyahat sigortalarımızı daha uzun süreli yaptırmaya başladık ve son zamanlarda eskisine göre çok daha uzun süreli vizeler kapıyoruz. Onunla doğrudan ilişkisi var mıdır bilemiyoruz ama, şayet ihtimali yükseltiyorsa denemekten zarar gelmez. 7. Vize başvurusunda neyi kanıtlamanız gerektiğinin bilincinde olmak ve belgeleri ona göre toparlamak. İlk madde doğru, hatta isviçre ve isveç kendilerinden daha önce vize alınmadıysa banko tek giriş-sınır sayıda kalınacak gün olarak veriyorlar vizeyi. İtalya ve yunanistan 1 seneden fazlayı zor veriyor. Çoğu ülkenin özel bir prosedürü yok verilen süre konusunda. Bazı ülkelerde kesin kurallar mevcut. Para bir etken ama çok fazla para göstermek sonucunda paranın nereden geldiğini kanıtlayın lütfen tarzı bir soru sorulabilir elçilikten. Genelde ticari vizeler uzun süreli oluyor. Sağlık sigortasının bir etkisi yok.30 günlük sigortayla 1 senelik vize aldım fransadan. Dilekçe yazılması daha mantıklı uzun süreli vize istiyorum, nedenlerim x x x'tir tarzı. Direk elçiliğe başvurulabiliyorsa, direk vize memuruna bu istek iletilebilir. Eğer Makedonya'ya giriş varsa daha önceden Yunanistan maalesef kalacağın gün kadar vize veriyor. Makedonya ile aralarında ki politik anlaşmazlıklar yüzünden...2 sene önce 6 aylık vize almamıza rağmen geçen sene uzun süreli alabiliriz umuduyla başvurduğumuz vizemiz bu nedenden dolayı kalacağımız gün kadar verildi.. Aynı şeyi duyduğum için Makedonya damgasının üstüne yurtdışı çıkış pulu yapıştırmıştım, aracı kuruma pasaportu teslim ederken görevli sayfayı ışığa tutup altını okumaya çalıştı, yetmedi pulu yırtıp altına baktı \"Yakalandım\" diye düşünüyordum ama 1 yıllık vize vermişler. Yazı süper teşekkürler. Bence en etkili yöntem vize evrakları arasına birkaç ay sonra yapacağınız yolculuğa dair rezervasyon evrakları ve biletleri eklemek. Vize dokümanlarının arasına konsolosluğa neden uzun süreli vize istediğinize dair ikna edici bir ve onların dilinde bir dilekçe yazarsanız başarılı olabilir. Ben Fransa konsolosluğuna vize başvurusunda bulunurken böyle yaptım ve 5 yıllık Schengen vizesini kaptım. En son Hollanda 1 yıllık vize verdi bana, öncesinde sadece Fransa'dan 1 aylık ve 4 yıl önce alınmış Amerika vizem vardı. Eşimin öncesinde defalarca Hollanda giriş çıkışı ve bilimum Shengen ülkesi gezisi olmasına rağmen 9 aylık verdiler ona. Sanırım pasaport süresi etkiledi çünkü onunki 11 ay sonra doluyor benimki 1,5 yıl sonra. 1 aydan sonra 1 yıl vermelerini de bir süre önce ailemizin bankadaki parasını bizim hesabımıza taşıması olarak görüyoruz, onun dışında hesapta bize ait sadece 1300 euro ve 2000 TL civarı para vardı 10 günlük tur için :). Pasaport süresini göz önünde bulundurup bundan sonra hep 10 yıllık alacağız. Yunanistan uzun vize veren ülkeler arasında değil artık sanırım,10 günlük vize verdi bize ve pasaport kontrolü sırasında artık hep böyle vize veriyorlar dendi. Bizden sonra başvuran bir arkadasa da 10 gün verdiler. Mart'ta Almanya'ya başvuru yapacağız bakalım onlar ne kadar vize verecek."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/03/25/yeni-zelanda-gocmenlik", "text": "Madem bu göç etme meselelerine girdik, yurtdışına göç etme rehberinden tutun, Kanada'da, Avustralya'da, Dubai'de hatta Uruguay'da yaşama kadar uzandık, bu işi tam yapalım dedik. Bu sefer konumuz Yeni Zelanda'ya göçmenlik! Şanslıyız ki Sevgi Hanım gibi biri ile tanıştık ve bize her şeyi o kadar güzel bir biçimde açıkladı ki neredeyse kafamızda hiçbir soru işareti kalmadı desek yeridir. Arada Yeni Zelanda göçmenlik konularına dalıp işin içinden çıkamayan, Yeni Zelanda'nın yaşam koşullarını merak edenler varsa onlar için çok faydalı bir röportaj oldu diye düşünüyoruz. İyi okumalar! Sevgi İkinci Ne ilginç geliyor şimdi Yeni Zelanda'nın bu kadar uzak görülmesi... 🙂 Tamam Yeni Zelanda Türkiye'ye en uzak ülke olabilir ama Avustralya'dan uçakla sadece 3,5 saat ötede. Avustralya bu kadar kabul görmüşken Yeni Zelanda hep uzak. Bu ülkeyi çok bilmiyor olmamız uzaklık algımızı mı etkiliyor acaba diye düşünüyorum. Buraya gelmemiz hadi gel Yeni Zelanda'ya yerleşelim şeklinde olmadı aslında. Sevgili arkadaşım Demet'le hem hayatımızı değiştirelim hem de İngilizcemizi geliştirelim diye ülke araştırmaya başladık bundan yaklaşık 6,5 yıl önce. Daha çok da iklimi nedeniyle Avustralya'da karar kıldık ama baktık ki bütçemiz Avustralya için biraz dar. Ne yapalım diye düşünürken Yeni Zelanda'nın koşulları da benzer neden orası olmasın fikri ile Yeni Zelanda'yı araştırmaya başladık. Baktık ki aradığımız herşey bu ülkede mevcut. E hadi o zaman dedik hadi Yeni Zelanda'ya gidelim. Böylece öğrenci vizesi ile dil eğitimi almak üzere geldik. SI Hiçbir fikrim yoktu. Amacım İngilizce öğrenmek, eğer bir iş bulursam da belki bir kaç sene yaşamaktı. Buraları bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. SI Öğrenciyken mutfağında çalıştığım kafe zincirinin ofisinde iş bulunca önce çalışma vizesi ardında da bu ülkede oturum aldım. Göçmenlik süreci oldukça zorlu diyebilirim. Oturum aldıktan beş yıl sonra vatandaşlık için başvuru yapabiliyorsunuz. Öncelikli olarak oturum almak gerekli. Oturum almanın da çeşitli yolları var, bunlar immigration. govt. nz adresinde detaylandırılmış durumda. Kabaca özetlemek istersek; oturum başvurusu yapabilmek üzere bir puanlama sistemi kurulmuş. Buna göre eğer 160 ve üzeri puanınız varsa ve İngilizce seviyenizi IELTS puanı ile (General English 6,5 over all skor) gösterebiliyorsanız oturum başvurusu yapabiliyorsunuz. Yaşınız, eğitiminiz, mesleğiniz ve eğer Yeni Zelanda'da bir iş bulmuşsanız iş akdiniz size puan getiren faktörler. Her yıl ülkede ihtiyaç olan mesleklerle ilgili listeler yayınlanıyor. Eğer bu mesleklerden birine tecrübe yoluyla sahip ya da o alanda eğitimli iseniz bu size puan getiren bir unsur oluyor. Başvurular ülkede bulunmadan da yapılabiliyor. SI Auckland'da yaşıyorum. Auckland'ı birçok nedenle çok seviyorum. Auckland Yeni Zelanda'nın en büyük ve kalabalık şehri ama hala yeşili, doğayı her yerde bulabileceğiniz, mem şehir, hem doğa aktivitelerine kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir merkez. Dil öğrenmek için gelenlere küçük kasabalara gitmelerini öneririm. Büyük şehirlerde yerli halk ile entegre olmak çok zor. Herkes sizin gibi başka bir yerlerden gelmiş. Bu durum dil öğrenmeye hiçbir katkı sağlamıyor. Bu nedenle dil için gelenlere Acukland'ı tavsiye etmemç Ancak diliniz varsa iş bulmak ve yaşamak için gayet ideal. Ayrıca, eğer trafikten uzak bir yaşam istiyorsanız ya işinize yakın bir yerde yaşamalı ya da Auckland dışında bir yeri yaşam merkezi olarak seçmenizi tavsiye ederim. Genel olarak Yeni Zelanda yaşam koşulları ve pahalılık durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yaşamak için pahalı bir ülke mi, yoksa kazancınız ihtiyaçlarınızı karşılayacak şekilde mi oluyor? Bize kira, yeme-içme gibi genel masraflardan örnekler vererek konuyu biraz açıklayabilirseniz eminiz herkes çok sevinecek. SI Yaşam standardı yüksek ve bu nedenle de ucuz sayılamayacak bir ülke. Türkiye'den gelenler özellikle sebze ve meyveyi çok pahalı bulacaklardır. Kiralar da özellikle Auckland'da oldukça pahalı gelecektir. Ancak siz de analiz etmişsinizdir, başka ülkelere gidildiğinde fiyatları geldiğin ülkenin fiyatlarıyla karşılaştırmak çok sağlıklı değil. Fiyatları o ülkedeki kazanca göre kıyaslamak daha doğru. Böyle bakıldığında standart bir yaşam, eğer bir işiniz varsa çok da zorlanılmadan sağlanabilir. Bu ülkede gelir ve giderler haftalık olarak elde edilip harcandığından ben de değerleri haftalık olarak ileteceğim. Auckland'da bir kişinin ortalama kira ve fatura giderleri haftalık 250 NZD minimum yaşam yemek giderleri de yaklaşık 200NZD civarında olacaktır. SI Yeni Zelanda bir doğa ülkesi. Doğayı, doğa yürüyüşlerini, kamp yapmayı sevenler için bir cennet. Her yerde küçücük yeşil alanların bile düzenlendiğini görmek, günü birlik ya da haftasonu için çıkıp ormanlara, düzenlenmiş yürüyüş parkurlarına ulaşabilmek, buraların tertemiz olduğunu ve sahiplenildiğini görmek mutluluk verici. Her türlü doğa sporu yapmak mümkün ayrıca macera-severler için hayal ülkesi. Her çeşit adrenalin sporu burada bulmak mümkün. SI Beni en çok etkileyen şey bir kadın olarak kendimi güvende hissetmem. Dışarı çıktığımda insanların rahatsız edici bakışlarını üzerimde hissetmemem. Yeni Zelandalılar dış görünüşe hiç önem vermiyorlar. İnsanları dışarıda her türlü giysiyle görebilirsiniz. Bu bir yargılama konusu değil. İlk başta ilginç gelmişti. Hemen ardından da Kiwilerin en sevdiğim tarafı oldu bu. İnsanlar birbirine saygılı ve birbirine selam verip gülümsüyor. Bunca temel ve insani olguların nasıl çeşitli kaygılarla unutulduğunu, ancak onu yeniden bulduğunda ayırt etmek, edebilmek üzücü bir yandan. Stres yaşamın hemen her alanında oldukça asgari boyutlarda. SI Bizim ülkemizle karşılaştırıldığında evet sorunsuz gibi duruyor ancak Yeni Zelanda'nın da pek çok sorunu var. İnsanlar siyasi olarak çok yıpranmış olmadığından insanlar siyasetle bizde olduğu kadar ilgili değil, görünürde güllük gülistanlık bir yaşam yaşanıyor. Özellikle biz başka ülkelerden gelenler büyük ihtimalle geldiğimiz ülkenin siyasetini daha fazla takip ediyoruz farkına varmadan. Yeni Zelanda yerlileri Maori halkı beyaz Avrupalılar tarafından uzun yıllar domine edilmiş. Ülke eski İngiliz kolonisi olması dolayısıyla birçok olumlu ve olumsuz uygulamasını İngiliz kültürüne borçlu. Maoriler çok güçlü bir kültüre sahip direne direne, hak araya araya sonunda pek çok hak edinmişler. Ancak hala mücadeleleri sürüyor diyebiliriz. Örneğin daha yeni haberlerde çıktı. Yeni Zelanda'da bir nehire insan hakları verildi. Bu Maorilerin çok önemli bir adımı. Bunu Yeni Zelanda'nın bir kazanımı olarak değil örnek teşkil etmesi bakımından dünya adına bir kazanım olarak görüyorum. İlgili habere de şuradan göz atabilirsiniz bu arada. Hal böyle olunca yaşasın Hindistan ve Çin restoranları J Kiwi mutfağının zayıf olması dolayısıyla burada tüm dünya mutfaklarından gayet iyi örnekler bulmak mümkün. Göçmenlerin çok önemli bir bölümü ülkeye yemek servisi vermek üzere bu ülkede bulunuyor desem sanırım çok da yanlış söylemiş olmam. Ayrıca Türk mutfağı bu ülkede çok seviliyor. Neredeyse girebileceğiniz en küçük mahallede bile bir Turkish Kebab Shop görmek de her zaman şaşırtıcı. SI Yeni Zelanda'da gezecek görecek yer çok. Buraya turist olarak gelmek isteyenlere minimum bir ay ayırmalarını ve iyi bir planlama yapmalarını tavsiye ederim. Auckland'da Piha ve Muriwai Beach. Auckland'ın kuzeyinde Cape Reinga, 90 miles Beach, Bay of Islands. Coromandel, Hahei Beach, Hot Water Beach. Mt Maunganui, New Plymouth, Wellington. Abel Tasman National Park, Takaka, Queenstown, Milford Sound. Bunlar benim gezip görüp sevdiğim sadece birkaç örnek. Deneyimlerimi ve gezilerimi paylaşmaya gayret ettiğim bloguma da göz atabilirsiniz. Merhaba, öncelikle böyle kapsamlı bir blog hazırladığınız için teşekkür ederim. Sanırım yakında eşim ve çocuklarım Yeni Zelanda'ya gelebilecekler. Bu çerçevede sorum; eşyaları göndereileceğim sizin veya tanıdıklarınızın taşınırken kullandığı bir uluslararası nakliye firması önerebilir misiniz ? İlginize şimdiden teşekkürler. Saygılarımla, bE YENIZELANADAYA GELMEK VE ORADA YASAMAK ISTIYORUM 22 YIL AMERIKADA KALDIM SIGORTA NUMARAM VAR 2 YIL OLDU KESIN DONUS YAPALI FAKAT SIMDI ISE YENIZELANDA AVUSTRALYA YA GITMEKI ISTIYORUM MESLEGIM TERZILIK SIPARIS VE TAMIR UZERINE BAY BAYAN ISI YENIZELANDAYA NASILGELEBIULIRIM VIZE KONUSU ORADA NASIL IS BULABILIRMIYIM INGILIZCEM YETERLI AVUSTRALYADA OLABILIR YAQRDIMCI OLURSANIZ SEVINIRIM TESEKKURLER. Yeni Zelanda da çalışmak ve yerleşmek istiyoruz aileçek lise mezunuyuz eşim ve ben çocuklar 2 tane oğlum 15 yaşında kızım 8 yaşında aynı zamanda çocukların eğitimi içinde. yardımçı olursanız sevinirim. Aiemle birlikte yeni zelanda da yaşamak istiyorum lise mezunuyum havalimanında öze bir firmada çalışıyorum meslek sahibiyim ingilizcem orta seviye eşim 24 yaşında kızım 4 yaşında bir bebegim var yeni zelanda da yaşamak oranın vatandaşlığını almak ve hatta orda son nefesime kadar durmak istiyorum bu konuda bilgi verebilirmisiniz. Merhaba, yorumlardan cesaret alarak bende destek almak konusunda başvuruda bulunmak istiyorum. Aslen Resim öğretmeniyim. Ancak kariyerimin önemli bir kısmı küçük yaş guruplarına Satranç eğitimi vermekle geçti. 10 yıllık özel okul öğretmeniyim. Son iki yıl kodlama ve robotik dersleri de verdim. Ülkemizde koşullar elverişli olmadığı için sanatçı yönümü ortaya çıkarma imkanım olmadı. 9 yıllık evliyim ve büyüğü 6 küçüğü 2 yaşında olan 2 kızım var. İngilizce seviyem çok iyi değil. Ailecek göç edebilmek için yardıma ve desteğe ihtiyacım var. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederim. Merhaba bende ailemle birlikte göç etmek istiyorum evli 2 çocuk babası eşimle lise mezunu insanlarız. Taksi şoförü olarak çalışan biriyim sizden bilgi rica ediyorum. yazılanları okuyunca heyecanlanmak ve Yeni Zelanda'da yaşama isteğinin artmaması mümkün değil 🙂 5 yaşında oğlumla Yeni Zelanda'ya yerleşmek istiyorum ancak ingilizcem orta seviye sayılır. Restorasyon mezunu olmama rağmen mesleğimi yapma fırsatım olmadı, satınalma departmanında çalışıyorum. maddi olarak bir birikimim yok, bütçe olarak ne kadar gerekebilir? iş bulma şansı nedir? bilgi verebilirseniz çok sevinirim. Eczacılık son sınıf öğrencisiyim. Yıllardır İngilizce, İspanyolca başta olmak üzere 4 farklı dilde özel lisan dersi vermekteyim. Paradan yana da sıkıntım yok. Lakin araştırmalarım sonucunda gerek mesleğimin nitelikli iş grubunda yer alması gerek yurt dışında bulunma ki uzun zaman Amerikada kalma imkanım oldu. Yani ingilizcem de fena değil, dil derdim de yok. Lakin nasıl yabancı ülke vatandaşı olunur bu konu hakkında hiçbir fikrim yok. Bu konuda aydınlatacak arkadaşa da saygın ve vefa borcum olur. Ben de yazayım bari. Müzik öğretmeni ve besteciyim. İngilizce seviyem iyi sayılır. Eşim Endonezyalı ve onun da İngilizce seviyesi gayet iyi. Serbest gazeteci olarak çalışıyor. Endonezya'da yaşıyoruz. Yeni Zellanda'ya yerleşmemiz ne kadar olasıdır? Teşekkür ederim. Tekrar yazayım. Ben bir müzik öğretmeni ve besteciyim. İngilizce seviyem iyi. Endonezyalı eşimle İngilizce anlaşıyoruz. Eşimin İngilizce seviyesi de gayet iyi, ki çeviri bile yapıyor. Şu an Endonezya'da yaşıyoruz. Buranın sanatsal yönü çok iyi değil. Beste çalışması yapıp bunu çaldıracak orkestra ya da topluluk bulabilmek açısından Yeni Zellanda'da yaşamak daha iyi olur düşüncesindeyim. Acaba bu olası mıdır? Teşekkür ederim. Mesleğiniz yeni zelanda'da aranan meslekler listesi içinde bu yönden şanslısınız birde yanında iyi derecede ingilizce biliyorsanız değmeyin keyfinize. Evet Yeni Zelanda'ya gitmek oraya yerleşmek orda kalmak oldukça zor bu inkar edilemez fakat biliyoruz ki her yıl yüzlerce insan bu sebepten o ülkeye gidiyor ve kimisi amacına ulaşıyor kimisi ulaşamayıp geri ülkesine dönüyor. Merhaba 6 yıl önce Yeni Zelanda Aucklanda gittim 3 ay kaldım. Ada ülkesi olması nedeniyle yeme icme ve konaklama oldukça pahalı. Ülkede yeşillik alabildiğine doğası mükemmel. Açıkçası Wellingtona gitmedim oralar hakkında fikrim yok. Ülke tipik Ingiliz sömürgesi ve Ingiliz kültürü geçerli. Güzel bir tatil oldu benim için ama kalma fikri pek cazip gelmedi gezmek daha iyiydi. Biraz da hayattan ne beklediğinize bağlı. Butik pasta tasarımcısı olarak çalışıyorum, eşim ve çocuklarım ile yeni zelanda yı düşünüyoruz, nasıl başvurabilirim bilgilendirebilirmisiniz. Yeni Zellandada ailem ile yasamak istiyorum.1kizimiz var. Heykeltrasim ve iyi derecede Ingilizce biliyorum. Eğer mesleğiniz aranan meslekler arasında ise biraz daha şanslısınız. Çok düşük bir ihtimalde şu ; Yeni Zelandanın iş arama bulma siteleri oldukça fazla bunlardan popüler olanlarına girin trede me gibi. Buralardaki mesleğinizin iş ilanlarına bakıp başvuruda bulunun bu ihtimalin gerçekleşmesi çok düşük ama olurda iş başvurunuz kabul alırsa size ordan iş teklifi yaptıkları taktirde sizin oraya gitmemeniz için hiçbir engel yok demektir. Kİmseyi iplememişsiniz, cevap verme tenezzülü bu sayfada gözükmüyor. Bu konu da başka insanların sizden ümitlenmemesi adına bunu yazmak zorundayım. Teşekkür ederim. Bu röportajı yaparken henüz sırf Yeni Zelanda'da yaşayan biri ile iletişime geçip röportaj yaptığımız için Yeni Zelanda'ya göç konusunda uzman ilan edileceğimizi bilmiyorduk. Bizim konuyla ilgili hiçbir bilgimiz, profesyonelliğimiz, bağlantımız yok ve bu insanları \"iplememek\" değil, bilgi sahibi olmadığımız bir konuda atıp tutmamaktır. Yeni Zellanda da 4 yıl Avusturalya da 5 daha sonra Amerikada 1 yıl Hollanda da 6 ay yalnız yaşadım ve Türkler için hiç uygun bir yer değil. Kesinlikle Türkiyeden daha güzel bir ülke yok dünyada gezdiğim 50 den fazla ülkeyi de saymıyorum. Orada hepimiz hemfikir olabiliriz fakat artık burada yaşamak gerçekten çok çekilmez bir hal almaya başladı. Herşey oldukça pahalı her yıl düzenli olarak herşeye 2 katı zam geliyor. Bunun yanı sıra güvenlik açısından da pek güvenli sayılmaz trafikte insanlar birbirlerini öldürüyorlar. Bunun yanı sıra her tarafımız suriyeli afganistanlı ne yedüüü belirsiz insanlarla dolu. Henüz bekarım fakat evlenirsem Ülkemde yaşamak gibi bir hayalim yok malesef. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE. Bu gidişle dediğiniz hiçbir yer kalmayacak. Doğayı hoyratça kirleten bir ülkedeyiz. Antalyada gidip bir kumsala bakın bakalım ne göreceksiniz. Her yer sigara izmariti. Denizde balık tutan balıkçıların bir gününü izleyin. O bahsettiğiniz kristal denize pisliklerini yüreği cız etmeden ne kadar rahat atabiliyorlar. Bu arada röportajı paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Çok faydalı oldu. Adam bir başka ülkede yaşamayı anlatmış. Güzel bir ülkeyi bir Türk'ün gözü, değer yargılarıyla tanıtmış. Gayet de hoş olmuş. Akıllarına sağlık, emeklerine teşekkürler. Güzel bir ülke tanımış olduk. Modern yaşama egemen olan Batılıların kent yaşamını organize etmekte bu denli başarılı olmalarına rağmen, önyargılarından, üstünlük kibrinden kurtulmakta ne kadar zorlandıklarını, hep bir \"ötekiler ve ben\" ruh hali içinde yaşadıklarını gördüm. Gel gör ki yurdumun insanının nasıl umutsuz, nasıl çaresiz nasıl kolaycı olduğunu da gördüm. İçim acıdı. Bir ülke tanıtan yazarı o ülkenin, oraya göçmenin uzmanı sanmak/saymak hemen yardım istemek nasıl bir ruh hali. Yorumlara \"ne güzelmiş\", \"bizde de var böyle yerler ama kıymet bilmedik\" vb yorumlar okurum diye bakmıştım ancak ne gezer. Türkiye'den nasıl kaçarım, feryadı. Hanımlar beyler nereye gitseniz kendinizi de götüreceksiniz. O kendinizin içinde ülkeniz, tarihiniz, hatalarınız, güzellikleriniz hep olacak. Başka bir ülkede yaşama deneyimi bir zenginliktir. Güzel olur. Ancak Türkiye'den kaçayım diye olmaz. O insani bir deneyimdir. Değerlidir. Merhaba. Yeni Zelanda'yı çok seviyorum, şuan değil ama ileriki zamanlarda, muhtemelen 3 yıl içinde Yeni Zelanda'ya yerleşmeyi planlıyorum. Doğayı ve yeşile büyük saygım ve inanılmaz sevgim var. Türkiye'de maalesef doğaya saygı yok, yeşile de pek önem verilmiyor ve ben bundan rahatsız oluyorum. Bu yüzden Amerika, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'da kendime yer arıyorum.. Nişanlım Arabistan vatandaşı, ben de Türkiye vatandaşıyım. Yeni Zelanda'da oturum izni alabilmek için bir puanlama sisteminden söz etmişsiniz. Bu puanlama sisteminin ayrıntılarını internette bulamadım. Neye göre puan veriliyor acaba? Bu konuda yardımcı olursanız sevinirim. Yazılan yorumlara inanamıyorum. Gülmekten kendimi alamadım ve o kadarda üzüldüm. Yazık bu ülkeye ya!!! İnsan olan iki satır cevap yazar.:( . O kadar insana cevap yazmakta zoe kardeşim onunda farkındayım ama bie \"cee ee\" desseydiniz bari."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/02/malta-gezisi-notlari", "text": "Malta gezisi için hazırlık yapmaya başladığımızda kafamızda oluşan görüntünün içinden sırasız bir biçimde seçmece yapıyoruz: Game Of Thrones, çok yüksek ihtimalle şahane bir deniz, Malta eriği ve ada yaşantısına dair bir takım güneşli görüntüler. Peki Malta'dan döndükten sonra kafamızda oluşan görüntüler gidiştekiyle örtüşüyor mu? Bir tanesini saymazsak fazlası var, eksiği yok! Daha ilk baştan oluşan bir merakı giderelim, Malta'ya gitme kararı aldığınız anda sizi klişe esprilere boğacak insanlarla başa çıkmanızı sağlayacak bir bilgi verelim: Malta'da Malta eriği diye bir şey yok. Ne o meyveye Malta eriği dediğimizi biliyorlar, ne onlar bu eriğe bu ismi vermiş, ne de bu eriğin Malta ile bir alakası var. Artık ne oldu, nasıl oldu da bu meyveye Malta eriği demeye karar verdik biz de bilemiyoruz, bilen varsa aydınlatsın. Peki Malta'da ne var? Öncelikle şöyle deniz-kum-güneş üçlüsünü dibine kadar yaşamak isteyenler için harika bir ortam var! Bize pek de uzak sayılmayacak bu küçük ülkeyi yaz tatillerini değerlendirmek için pek de fazla tercih etmediğimize gerçekten inanamıyoruz. Ayrıca küçücük bir ada ülkesinden bahsediyor olmamıza rağmen Malta'nın ciddi bir tarihi geçmişi de söz konusu. Bizce bu durum adada oldukça enteresan ve ilgi çekici bir karmaşaya bile sebep olmuş durumda. Zira şehirde daha ilk saatlerinizden itibaren birçok kültürün etkisini bir arada görüyorsunuz. Bu şekilde anlatınca nasıl görünüyor bilmiyoruz ama, biz Malta'daki bu karmaşadan bayağı hoşlandık. Bu kadar farklı kültürlerin iç içe geçebildiğini, bir arada var olabildiğini görmek gerçekten etkileyiciydi. Bu ülkedeyken kendinizi kesinlikle klasik bir Avrupa ülkesinde hissetmeyeceğiniz kesin. Bizce Malta'ya sırf bu sebepten bile gidilir. Ancak bu sizi yeterince çekmiyorsa en başta da söylediğimizi gibi, denizse deniz, kumsa kum, güneşse güneş. Ne acayip memleketmişsin sen be Malta. Bu arada Malta'da gezilecek yerler ve Malta'nın en iyi plajları listelerini derlediğimiz yazımız için şuraya, Malta yeme içme ve Malta gece hayatı notlarımız için de şuraya göz atabilirsiniz. Malta'daki ilk günümüzde bize \"Malta'ya ne zaman gidilir sevgili OitheBlog\" diye soracak olsaydınız bizden duyacağınız cevap kesinlikle şu olurdu: \"Havası güzel, suyu güzel, Malta'ya her mevsim gidilir kardeşim\". Ancak gezinin ardından durum değerlendirmesi yaptığımızda aslında pek de öyle olmadığına karar verdik. Neden? Çünkü bizce çoğu kişinin de bizi destekleyeceği gibi Malta'ya denize girilebilir dönemlerde gitmek çok daha mantıklı. Evet tamam, gezilecek görülecek yerler tabii ki var, ancak buranın temel aktivitesi kesinlikle denizli tatil. O muhteşem denizi görüp de girememek nasıl sinirinizi bozuyor bir bilseniz! Önerimizi dikkate alıp denize de girmek amacıyla Malta'ya gidecekseniz Mayıs sonundan Eylül ortalarına kadar buralarda denize girmek mümkün. Yalnız yazın sıcaklık 40 derecelere kadar çıkabiliyormuş, o biraz adamı çıldırtabilir. Dolayısıyla bizce hem gezmek, hem haşlanmadan yüzmek için bizce en iyi aylar Haziran ve Eylül. Şayet \"sen mi karar vereceksin ulan benim nereye ne zaman gideceğime\" diyorsanız ne diye buraları okuyorsunuz? Neyse, büyüklük bizde kalsın....... asgdahsd. En azından şunu bilmenizde fayda var, denize girmeyecekseniz Malta gezisi için 3-4 günden fazla ayırmanın pek de bir anlamı yok. Evet, gerçekten yapacağınız aktiviteler tükenebiliyormuş, bir böyle bir şeyi hiç yaşamayız sanıyorduk ama, o işler öyle olmuyormuş. -Şayet Temmuz-Ağustos aylarında Malta gezisi yapacak olursanız İsmail Türüt gibi terleyecek olmanın yanında bu dönemin adanın en kalabalık, en yoğun dönemi olduğunu da bilmeniz gerek. Bu noktada mekanlarda yer bulma sorunlarından tutun, plajlarda halay ekibi gibi dip dibe durmaya kadar birçok sıkıntı olabilir. He sanki bunların aynısını Türkiye'de de yaşamıyor muyuz, yaşıyoruz tabii orası ayrı mesele. En azından Malta'da gezilecek yerler postumuzda anlattığımız daha sakin plajları değerlendirerek bu durumdan kaçınabilirsinz. -Eğer ilginizi çekiyorsa MTV'nin \"Isle of MTV\" adlı etkinliği her sene Malta'da gerçekleşiyor. Bir takım popüler sanatçıları bir arada izleyebilmeniz mümkün. İlgilenenler için şuraya tık tık. -Şayet kış aylarında gidecek olursanız havanın yine çok soğuk olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak yine de aklınızda bulunsun, bazı aylar gündüz bayağı sıcak olmasına rağmen akşamları palto giydirecek cinsten bir soğuk olabiliyor. Örneğin biz Mart ayında gittik ve gündüz tişörtle, akşam kazakla paltoyla falan dolaştık. Adaya geldik diye yaymayın, yanınıza kalın bir şeyler de alın. Malta'da konaklama konusunda bizce ya Sliema & St Julian's taraflarını ya da Valletta tarafını tercih etmelisiniz. Aman değişik yerde kalayım, hmm Mdina da çok güzel görünüyormuş deyip de başka yerde kalmanın bizce pek de bir alemi yok. Bunun temel sebebi ülkenin bayağı küçük olması ve Valletta ve civarındaki noktalardan istediğiniz birçok yere kolaylıkla ulaşabilecek olmanız. Bir diğer sebebi ise söylediğimiz noktalar dışında adanın geri kalan yerlerinin biraz fazla sakin olması. Yani gece dışarı çıkacaksanız, daha sosyal, daha aktif bir bölgede olmayı tercih ederseniz, restoranlar arasından seçmece yapmak istiyorsanız sizi ancak o iki bölge kurtarır diyebiliriz. Biz sevgili Malta Turizm Ofisi'nin desteği ile Hotel Preluna'da kaldık ve hem lokasyon, hem hijyen açısından gayet memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Hem birçok yere ulaşım açısından son derece iyi bir noktadaydı, hem yakınında otobüs durağı vardı, hem de feribota yürüme mesafesindeydi. Zaten bir otelden başka bir beklentimiz de yok galiba. Bir de unutmadan şansımıza odanın efsane bir manzarası vardı, insanın odadan çıkası gelmiyor, şayet burada kalacak olursanız belki özellikle ön taraftaki odalardan rica edebilirsiniz. Malta içinde ulaşımın karmaşıklığını göz önünde bulundurunca Malta'ya ulaşımın bu kadar kolay olması sizi çok mutlu edecek. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, İstanbul'dan Malta'ya direkt uçuş var. Yolculuğunuz ise 2 2,5 saat arası bir şey sürüyor, yani gayet kolay ve sıkıntısız olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle promosyon bir bilet kaptınız mı sizden güzeli yok. Malta Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşım pek de sıkıntılı değil, otobüsler oraya da yetişmiş. Bunun için şöyle bir web sitesi mevcut. Oraya girip havaalanından hangi noktaya ulaşmak istediğinizi yazarsanız size hangi otobüsü kullanmanız gerektiğini söylüyor. Bu siteyi Malta genelinde bir noktadan diğerine ulaşırken hangi numaralı otobüse binmeniz gerektiğini bulamadığınız anlarda kullanabilirsiniz, işleri çok kolaylaştırıyor. -Eğer gezinizde araba kiralamak gibi bir niyetiniz varsa direkt havaalanından kiralayarak merkeze ulaşım derdinden de kurtulabilirsiniz. Malta Havaalanı'nda bavulunu teslim alıp çıkış noktasına geldiğinizde birçok araba kiralama firmasının yan yana olduğunu göreceksiniz. Ancak özellikle yoğun dönemlerde bu işi gitmeden önce halletmek gerek, bu konuyla ilgili detaylar aşağıda. Malta pek de büyük bir ülke olmadığı için \"oh Malta gezisi boyunca kafamız rahat, her yere yürürüz\" diye düşünüyorsanız DEV yanılıyorsunuz. Evet ülke küçük olabilir ancak gezeceğiniz, göreceğiniz ve yüzeceğiniz yerler ülkenin dört bir yanına dağılmış durumda. Şayet sadece Valletta, Sliema gibi merkezi noktalarda kalacaksanız ya da Three Cities gibi civar yerlere gidecekseniz toplu taşıma araçları ile idare edebilirsiniz. Ancak daha boş plajlara gitmek, daha özel keşifler yapmak istiyorsanız araba kiralamak bir gereklilik sayılabilir, ondan aşağıda çok daha detaylıca bahsedeceğiz. Malta'nın oldukça efektif bir otobüs ağı var, geç saatlere kadar kullanabiliyorsunuz ve birçok noktaya otobüsle ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca taksi kullanmak isterseniz o konuda da sıkıntı yok, çok pahalı olduğu söylenemez. Tabii bir de işin feribot kısmı var. Malta birkaç adadan oluştuğu için bu konuda da gayet başarılılar, aşağıda anlatacağız. Zurnanın zırt dediği yere gelecek olursak bilmeniz gereken en önemli şey Malta'da trafiğin tıpkı İngiltere'deki gibi tersten aktığı. Bu işi özellikle araba kiralayacaksanız hafife almayın, insanın kafası bayağı karışabiliyor, \"arkaya Roadtrippin açarım, yoluma bakarım\" hayalleriniz günde 234 kez kurmaya alışacağınız \"ABİ ÜSTÜMÜZE ARABA GELİYOR YİNE YANLIŞ ŞERİTTEYİZ\" cümlesi ile yer değiştiriyor. Öyle ki çok yüksek ihtimalle Malta halkı araba kullanamayışımızdan ötürü bizden bayağı tiksiniyor olmalı, ortalığı birbirine kattık diyebiliriz, özür dileriz sevgili Maltalılar. -Malta'daki taksicilere bir çift lafımız var: OĞLUM AYAĞINIZI DENK ALIN. Ya bir ülkedeki her taksici mi adam kandırmaya çalışır kardeşim ya. 10 euro'luk mesafeye 13 euro fiyat çeken için \"insaflı adammış...\" der hale geldik, o derece. O yüzden taksicilere asla güvenmeyin ve mümkünse Malta gezisi boyunca Pay&Go sisteminin geçerli olduğu duraklardan taksiye binmeye çalışın. Bu sistemde adından da anlaşılacağı üzere adanın her noktasına belirli tarifeler mevcut, ödemeyi baştan yapıyorsunuz ve sonra taksiye biniyorsunuz. Herhalde taksicilerinin insafsız olduğunu kendileri de tespit etmişler. Şayet durak bulamazsanız da mutlaka, ama mutlaka pazarlık yapın. Bayağı çingene pazarlığı yapın, \"could you\" diye başlayan cümleleri geçin, \"discount BRO\" diye girin direkt asdjasf. Zaten sonucunda kabul edeceği tutar bile muhtemelen asıl ödemeniz gereken fiyatın üstünde olacaktır. TÜ SİZE. -Bunca şirinliğin sempatikliğin içinde ikinci bir psikopatlık konusu ise Maltalı sürücüler ve trafik meselesi. Şaşırtıcı bir biçimde Malta'da resmen bir trafik sorunu var. Hani adaya gidiyoruz, ülke küçük falan diye düşünmeyin, özellikle iş çıkış saatlerinde kendinizi İstanbul'da gibi hissedebilirsiniz. Üstelik Maltalı sürücülerin de Türkiye'dekileri aratmadığını söyleyebiliriz. Kural ihlalleri, kırmızı ışıkta geçmeler, hatalı sağlamalar, Tokyo Drift'in etkisinden kurtulamamış hızlı ve öfkeli otobüs şoförleri, burada hepsi ile karşılaşacaksınız. Bu konuda dikkatli davranmakta, otobüste oturacak yer bulunca \"ay ben oturmayacağım yeaea\" dememekte fayda var, uçar gidersiniz valla camdan. -Otobüsü sık sık kullanacağınızı düşünüyorsanız bütçenizi hafifletmek adına \"Tallinja Card\" alabilirsiniz. Bu kart için iki seçenek var. Birincisi 7 gün boyunca sınırsız kullanım sağlıyor ve ücreti 21 Euro. İkinci seçenek ise, totalde 12 kez kullanmanıza olanak tanıyan ve ücreti 15 Euro olan kart. Bu kartı nereden edinebileceğinize şuradan bakabilirsiniz. -Eğer otobüs kartı almayacaksanız direkt olarak otobüsten bilet alabiliyorsunuz, ödemeyi şoföre yapıyorsunuz. Biletler yazın 2 Euro, kışın 1,5 Euro. Bu arada aklınızda bulunsun, aldığınız bir bilet 2 saat boyunca geçerli, o sürede istediğiniz kadar kullanabilirsiniz. Önceki kafenin tuvaleti daha temizse ona falan gidersiniz artık ne bilelim. -Malta'da çok yüksek ihtimalle en az 1-2 kez kullanacağınız toplu taşıma araçlarından birisi de feribotlar. Ülke birkaç adadan oluştuğu için illa ki ihtiyaç duyacaksınız. Gozo, Comino gibi yerlere zaten feribot ile gitmek durumundasınız. Ancak Valletta Sliema ya da Valletta Three Cities gibi noktalarda da feribot kullanabilmeniz mümkün. Bu konuda Malta'yı çok kıskandık, keşke bizim de bu kadar işe yarar bir sistemimiz olsa. -Valletta Sliema arası feribota binerken civarda bir sürü bilet alabileceğiniz stand göreceksiniz. Onların çoğu tur şirketi ve aslında sadece sakince feribotla karşıya geçmek isterken normalde vereceğiniz ücretten daha fazla ücret ödeyerek kendinizi müzikli eğlenmeli anlamsız bir turun içinde bulabilirsiniz. Kendilerinden kaçınıp doğru yerden bilet almaya özen gösterin. Olur da \"ya yanlış yerden bilet alıyorsam ve İngiliz teyzelerle bir tura katılıyorsam\" paniği yaşarsanız kalabalığı takip etme tekniği işe yarar. -Aklınızda bulunsun Gozo'ya giderken feribotun ödemesini giderken değil dönüşte yapıyorsunuz. \"Ay İsmet kaçak gidiyoruz ne kadar çılgınız\" demeyin, çılgın falan değilsiniz üzgünüz...... Bu arada hangi adaya nasıl, nereden geçildiğini Malta'da Gezilecek Yerler yazımızda bir güzel anlattık, oradan bakarsınız. Malta'da araba kiralamak konusunda yukarıda sizi biraz korkutmuştuk, şimdi biraz da rahatlatalım. Evet, söylediğimiz gibi, Malta'da trafik tıpkı İngiltere'deki gibi tersten akıyor. Alın size sürücüler için potansiyel bir gerilim filmi senaryosu, her şey alıştığınızın zıttı şekilde ilerliyor. Fakat bizce bu araba kiralamanıza engel olmamalı, çünkü şayet çok yeni bir sürücü falan değilseniz birkaç saat içinde alışmaya başlıyor, ikinci gün \"tamam ya çözdüm ben bu işi\" diyebilecek hale geliyorsunuz. Biz aracımızı Hertz Malta'nın havaalanı şubesinden kiraladık ve her şey son derece sorunsuz ilerledi. Aslında Malta genelinde pek çok araç kiralama şirketi ile karşılaşabilirsiniz ancak Hertz tanıdığımız, bildiğimiz ve daha önce kullandığımız bir kuruluş olduğu için biz direkt ona yöneldik. -Benzin alırken panik olmayın, kendiniz doldurmuyorsunuz, bizde olduğu gibi orada da benzincide çalışan yetkili birileri var ve onlar size yardımcı oluyor. Kendi kendinize doldurmaya kalkışmayın, onu Amerika'da yaparsınız. -Araba kiralarken size çok yüksek ihtimalle sigorta yaptırmak isteyip istemediğinizi soracaklar. Bunu kandırmaca, para koparma taktiği olarak düşünmeyin, şayet hayatınızda herhangi bir yerde sigorta için ekstra bir ücret ödeyecekseniz bizce burası Malta olmalı. Hem trafik ters, hem sürücüler çılgın, yani küçük de olsa bir terslik yaşayabilme ihtimaliniz olabilir. -Malta'da araba kiraladıysanız park yeri bulmak konusunda biraz problem yaşayabilirsiniz, zira nüfusu az da olsa maşallah herkesin arabası var ve dolayısıyla park etmek bir soruna dönüşebiliyor. Bir noktada arabanızı park ediyor gibi değil, \"şu allahın belası arabadan kurtulayım\" modunda hissetmeye başlıyorsunuz. Bu noktada çözümünüz ya yol kenarındaki beyaz şeritler içinde kalan alanlara ya da otoparklara park etmek. Katlı otopark vb. yerler pek de sık karşınıza çıkmadığı çok yüksek ihtimalle zaten yol kenarlarına kalacaksınız. Bu beyaz şeritlerin içine park ettiğiniz takdirde çok yüksek ihtimalle bir ücret ödemeniz gerekmeyecek ama bazen istisnalar olabiliyor ve süre kısıtlaması olan park noktalarına denk gelebiliyorsunuz. O yüzden civarda bir uyarı ya da tabela var mı diye kontrol etmeyi unutmayın. Olur da otopark bulursanız da şayet bir fiyat tablosu vb. bir şey yoksa genelde kendini otoparkın sahibi bellemiş bir takım kişilere denk geleceksiniz. Onlara 1-2 euro bahşiş vermeniz yeterli olacaktır, daha fazlasını isterlerse bilin ki ayak yapıyorlar. -Şayet ücretli otoparklardan birine denk gelecek olursanız ücretlerin çok yüksek olmadığını ekleyelim. Bu konuda Malta gayet bütçe dostu. Şayet çılgın bir trafik canavarıysanız bile Malta gezisi boyunca hız limitlerini sallamamazlık etmeyin. Hiç beklemediğiniz yerlerde bile radar, kamera vb. türlü türlü şey var. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım, sosyal mesajımızı esirgemeyelim. -Eğer internet erişiminiz olmayacaksa ve adada keşfe çıkmak niyetindeyseniz bir navigasyon cihazı şart. En azından şu favorimiz CityMaps2Go uygulamasını telefonunuza indirip oradan Malta haritasını yükleyin, o bile kurtarıcı oluyor. Aksi takdirde kaybolmanız garanti gibi bir şey, çünkü tabelalar konusunda gerçekten çok başarısızlar. Bunu gitmeden önce internette okumuştuk ama bu kadarını beklememiştik. -Ters trafik için önemli bir ipucu: Buranın hızlı gidilen şeridi sağ şerit. Sağa geçip babaanne gibi giderseniz Maltalı çılgın sürücülerin el hareketlerine maruz kalırsınız. -Malta'da gezilecek yerler listenizi önceden çıkarıp nerelere gideceğinizi belirlerseniz ve sizin açınızdan mantıklı olduğu sonucuna varırsanız Malta Pass'i almayı değerlendirebilirsiniz. Bunun için 1, 2 ve 3 günlük seçenekleriniz mevcut, ücretler de kaç günlük aldığınıza göre değişiyor. Muhtemelen yukarıda yazdıklarımızdan sonucu çıkarmışsınızdır ama yine de yazmadan geçmeyelim, Malta'nın para birimi Euro. -Malta vize istiyor mu diye merak edenler için hemen konuya açıklık getirelim, evet istiyor, hem de Schengen Vizesi. Ancak şunu da eklemeden geçmeyelim, vize gerektiriyor diye hemen siniriniz bozulmasın. Daha önce hiç Schengen Vizesi almayan bir arkadaşımız Malta'dan 6 aylık vizeyi kaptı. Bu genel bir tutumları mıdır bilemiyoruz ama, belki de burası da uzun schengen vizesi veren ülkeler kategorisine giriyordur, denemekten zarar gelmez. -Ülkede bir dil karmaşası durumu olduğu için birçok yerin adını yer yer Maltaca yer yer İngilizce haliyle göreceksiniz. Bu durum bazen kafanızı bayağı karıştırabiliyor, aradığınız yerin adının Maltaca versiyonunu görüp \"ulan daha demin doğru gidiyorduk nereye geldik şimdi\" noktasına gelebiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. -Malta gezisi için çok önemli bir bilgi sona sakladık Malta'da prizler de bizdekilerden farklı. Nasıl olduğunu tahmin ediyorsunuzdur, tabii ki İngiltere'deki gibi. Bazı otellerde bizim kullandıklarımızla aynı priz girişleri de bulabilmek mümkün ancak bu hepsi için geçerli değil, ona göre adaptörünüzü alın da gidin. ŞARJSIZ KALDIĞINIZI DÜŞÜNSENİZE. -Birçok yerde benzincilerin Pazar günleri kapalı olduğunu okuduk. Biz Pazar günü benzin almaya kalkışmadığımız için bilginin doğruluğundan yüzde yüz emin değiliz ancak bizce denemeye değmez, aklınızda bulunsun. Yine çok tatlı yazmışsınız, elinize sağlık, çok teşekkürler.. çok faydalı bir yazı olmuş, elinize sağlık. Pazar gunu benzin icin ben ekleyeyim, kapalidir, yani kimse calismaz, benzini kendi dolduruyorsun. Bu durum hafta ici saat 6'dan ve cumartesi de 12 den (1'de olabilir tam emin degilim) sonrasi icinde gecerli. Adamlar 6 da benzinligi kapatirlar, yine senin doldurman gerekir. Öncelikle çok teşekkürler harika bir yazı soracağım her soruyu siz önceden cevaplamissiniz. Ama ben yine de bi tane buldum araba kiralasak gozzo ya geçerken arabali vapur var mı ya da orada nasıl gezecegiz bu konuda bi fikir verirseniz çok seviniriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/02/malta-yeme-icme-malta-gece-hayati", "text": "Malta'daki bir acayip kültür karmaşasından Malta Gezi Notları ve Malta'da Gezilecek Yerler yazılarımızda bol bol bahsetmiştik. Şimdi de Malta yeme içme notları kapsamında hem İtalyan, hem İngiliz, hem Arap hem de lokasyonu itibarıyla Akdeniz kültüründen etkilenmiş bir ülkenin mutfağının nasıl bir noktaya gelebildiğini, neye evrildiğini anlatmaya çalışacağız. Anlatmaya çalışacağız çünkü Malta'ya kim uğradıysa mutlaka bir izler bırakıp da gitmiş, tabii ki haliyle bu durumun Malta mutfağına, Malta yeme içme kültürüne etkisi de büyük olmuş. Her kültürden, her toplumdan farklı özellik ve yemekler Malta mutfağında birleşmiş, Malta'ya adapte edilmiş, her şey birbiriyle karışmış. E bunu açıklamak da pek kolay değil tabii. Stuffat tal-Fenek: Malta'daki restoranların menülerinde sık sık karşınıza çıkacak bir şey olduğu için en başa yazıyoruz, yemek istemeyecekler için de uyarı niteliğinde olsun. Bu yemek tavşan etinden yapılan yahni/güveç benzeri bir şey. Genel olarak menülerde \"fenek\" sözcüğünü gördüğünüzde onun tavşan eti olacağını bilmenizde de fayda var. -Pastizzi: Açma, poğaça benzeri bir hamur işi. Peynirli, bezeyeli, tavuklu, etli, ançüezli gibi türlü türlü versiyonu mevcut. Maltalılar bunu yemeyi bayağı seviyor. Nerede deneyebileceğinizden aşağıda söz edeceğiz. Ravjul Malti: Ravjul bilmemne şeklinde farklı farklı isimlerle görebileceğiniz peynir dolgulu, domates soslu ravioli. İtalyan mutfağı etkileri in da haaaus. -Imqaret: Malta'daki Arap etkilerinin bir ürünü olan içi dolgulu, kızartılarak hazırlanan hamur işi tatlı. Sokakta satılan versiyonları makbuldür. -Gbejna: Birçok yemeğin yanında, salatanın üstünde karşınıza çıkabilecek, Gozo Adası çıkışlı, Malta'da acayip popüler bir peynir. Peynir aşıkları olarak biz bunu bayağı sevdik, kesinlikle deneyin. CISK: Lokal bira. Tespit ettiğimiz kadarıyla aynı zamanda Malta'da en çok tüketilen bira bu. -Acı Gerçek: Malta'da MALTA ERİĞİ DİYE BİR ŞEY YOK. Hatta arttırıyoruz, Malta eriğinin ne olduğunu bilmiyorlar. Neden Malta eriği dediğimizi biz de bilmiyoruz. Hadi geçmiş olsun. Not: Bir ihtimal yemeklerin Maltaca isimleri ile ilgili küçük hatalar yapmış olabiliriz, anlamamamızdan mütevellit olmuştur, yanlış gören varsa düzeltebilir, seviniriz. -Pazartesi ve Salı günleri kapalı. Gidip de kapıda kalıp sinirlenmemeniz için hatırlatalım. Biz sinirlendik, oradan biliyoruz. Costa Coffee tahminlerimize göre Malta'nın en büyük kahve zinciri. Havaalanından tutun Valletta'ya, hatta Marsaxlokk'a kadar birçok yerde şubesi mevcut. Normalde bu tip yerlere dadanmak yerine daha alternatif, daha butik kahvecileri keşfetmeyi sevmemize rağmen Malta gezisi boyunca Costa Coffee'ye birkaç kez yolumuz düştü. Çünkü Malta İtalya'dan birçok güzel özellik kapmış olmasına rağmen kahve kültürünü kapamamış arkadaş! Biz de çaresiz orta seviye bir kahveci keşfedince günlük kahve ihtiyacımızı buradan gidermek durumunda kaldık. Burayı Starbucks dublörü olarak tanımlayabiliriz. Sıcak/soğuk kahveler, türlü türlü tatlılar ve atıştırmalıklar mevcut. Maltalı gençlerin ve ergenlerin de buranın müdavimi olduğunu söyleyebiliriz. Malta'da yediğimiz en iyi etlerin çıkış noktası Sciacca Grill, sen çok yaşa! Hem ortam, hem yemekler, hem servis şahane. Bizce Valletta'nın en iyi restoranlarından. İlk kez gidecekler için konsepti orada açıklıyorlar ama biz şimdiden anlatalım. İçeceğinizi seçtikten sonra çalışanlardan biri sizi çağırıyor, etlerin bulunduğu noktaya gidiyorsunuz, ne büyüklükte, nasıl bir et istediğinize dair size sorular soruyorlar ve beraber siparişinizi belirliyorsunuz. Bizce bir akşamınız mutlaka burada değerlendirin. Şayet Valletta tarafında değilseniz San Giljan tarafında da bir şubesi olduğunu ekleyelim. İşte geldik bizi güzel görünümlü tatlılarıyla, rainbow cake'leriyle kandıran sinsi bir mekana. Buraya geliş hikayemiz Mosta civarından geçerken çılgın bir yağmura yakalanmamız ve bir yere sığınmak durumunda kalmamıza dayanıyor. Üstelik sığındığımızda \"oh en tatlı yere düştük böyle\" dedirtecek, tam olarak Santa Marija Assulta Kilisesi'nin karşısında yer alan manzarası şahane, görüntüsü gayet şirin bir yerdi. Hemen çıldırmış gibi 2-3 farklı tatlı aldık, dışarıdaki masalardan birine kurulduk ve tatlılara saldırdık. Hadi bakalıııım. Ulan bu adamlar nasıl tatlıcı açacak, bir de üstüne üstlük adını \"Cake Box\" koyacak kadar kendilerine güvendiler? Ömrümüzde yediğimiz en başarısız tatlılar listesine adını altın harflerle yazdıran bu mekanı DEV kınıyoruz. Olur da gidecek olursanız kahve içmenin ötesine geçmeyiniz, geçenleri uyarınız. Cake Box'mış... O sertlikteki keklerle mekanın adını \"Beton Box\" olarak değiştirsinler. Pastizzi'ler son derece ucuz, 3 tanesi için 1 Euro ödedik. -Allah aşkına o kenarda göreceğiniz dev ekmeklerin içine yapılmış sandviçi denemeyin. Bakın biz herhangi bir şey için çok zor \"denemeyin\" uyarısında bulunuruz, biliyorsunuz yemek konusunda neredeyse her şeye varım diyoruz. Ancak bu şey ekmek içine doldurulmuş salatadan başka bir şey değil ve tadı cidden korkunç. Bir ada ülkesine geldiğinizi göz önünde bulundurunca elbet bir \"deniz ürünlerinin kralını yiyeceğiz\" beklentisi içine girmiş olabilirsiniz. Şayet \"bre Maltalılar, nerede balık yiyelim\" diye soracak olursanız da çok yüksek ihtimalle Marsaxlokk önerisi alacaksınız. Malta'da gezilecek yerler yazımızda buranın küçük bir balıkçı kasabası olduğundan söz etmiştik, dolayısıyla bu hiç de mantıksız bir öneri değil. Ancak burada nerede yiyeceğiniz konusunda kafanız karıştıysa size net bir cevap verelim: Ta'Victor. Hani İzmir'de, ne bilelim Cunda'da çok iyi bir balık yer ve o günü komple çok mutlu geçirirsiniz ya. İşte tam olarak öyle bir balık düşünün! Üstelik mekanın sahibi ve şefi kendini işine o kadar adamış bir adam ki, birlikte yemek yediğimiz mekanın müdavimi Maltalı dostlarımız kendisi için \"O Malta mutfağı ile evli\" gibi espriler yapıp durdular. Olur da yolunuz düşerse şöyle güzel bir porsiyon balık ve keçi peynirli, domates soslu ravioli ve geleneksel Malta yemeklerinden oluşan tabaktan söyleyin, kesinlikle pişman olmazsınız. Mekan 14:30 ile 19:00 arası siesta benzeri bir şey yapıyorlar ve açık değiller, o araya denk getirmeyin. -Turistik bir noktada olduğu ve popüler olduğu için ani gidişlerde yer bulmakta sorun yaşayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Bu arada deneyemediğimiz ve pek övülen birkaç mekanı da şuraya bırakalım, fırsatınız olursa siz denersiniz: Soul Food, Maltese Mama, Medina Restaurant, Fontanella Tea Garden ve Frida Street Canteen. Başlığı yok yere atmadık, bizce Malta'nın gece hayatı kesinlikle belirsizliklerle dolu. Tabii bu şekilde düşünüyor olmamızın birkaç sebebi olabilir. Şöyle açıklayalım: Biz Malta'ya Mart ayının ortalarında gittik. Yani havanın gündüzleri sıcak, akşamları serin olduğu, henüz çok da turistik olmayan bir dönem. Bu bilgiyi en başından veriyoruz çünkü aşağıda anlatacaklarımız ve izlenimlerimiz ülkeyi ziyaret ettiğimiz dönem ile doğrudan ilişkili olabilir. St. Julian's tarafları: Şayet çok çılgın eğlenceler peşinde değil, oturup birkaç içki içip muhabbet etme peşindeyseniz St. Julians taraflarında takılabilirsiniz. Aslında burası Paceville'i de içine kapsayan bir bölge ancak, Paceville'den biraz daha uzaklaşıp inceden Sliema taraflarında doğru yönelecek olursanız oralarda bir tık daha sakin, oturup muhabbet edilecek, yemek yenilecek restoranlar ve barlar olduğunu göreceksiniz. Hem mekan çok, hem canlı, hem kalabalık, hem de ortam güzel. İyi havaya da denk gelirseniz bayağı keyifli oluyor. Valletta: Şayet yukarıdakilerden yıldıysanız ya da o taraflara geçmeye üşendiyseniz tabii ki Valletta tarafında da takılabileceğiniz yerler mevcut. Bu mekanlar şehrin çeşitli noktalarına dağılmış durumda. Bizim gördüğümüz kadarıyla yan yana olan Tico Tico ve Loop'da her daim turist&lokal karışımı bir kitle mevcut. Adını birkaç farklı yerde gördüğümüz ancak deneyemediğimiz \"Whisky Bar\" olarak geçen StrEat'e de bir uğrayabilirsiniz belki."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/02/maltada-gezilecek-yerler", "text": "Malta'da gezilecek yerler ülkenin dört bir tarafında yayılmış durumda. Üstelik burası yalnızca şehir gezisi yapacağınız türden bir ülke olmadığı için her günü farklı bir modda geçirebilirsiniz. Ülke genelinde doğal güzellikler, eski tapınaklar, farklı özellikler taşıyan ilginç şehirler bulunduğu için Malta'da cirit atmanız gerekecek desek yeridir. Bunun için öncelikli olarak şu bilgiye sahip olmanız gerek: Malta, 3 ana adadan oluşuyor. Bunlar Malta Adası, Gozo Adası ve Comino Adası. Anladığımız kadarıyla birkaç küçük adacık daha mevcut ancak çok yüksek ihtimalle onlarla işiniz olmayacak. Bu yüzden size kolaylık olması adına Malta'da gezilecek yerleri aşağıda ada ada anlattık ki, neyin nerede olduğu konusunda kafanız iyice karışmasın. Malta'da ulaşım, konaklama, bütçe gibi birçok detayı Malta Gezisi Notları rehberimizde bulabilirsiniz. Ayrıca Malta'da yeme içme ve Malta'da gece hayatı konularını da şuradaki rehberimizde detaylı bir şekilde anlattık, belki göz atmak istersiniz. Malta Adası çok yüksek ihtimalle Malta geziniz boyunca en çok vakit geçireceğiniz bölge olacak. Burası başkent Valletta ile birlikte turistik olarak kabul edilebilecek birçok noktayı üzerinde barındıran ülkenin en hareketli, en kalabalık ana adası diyebiliriz. Zaten yine çok yüksek ihtimalle bu adada konaklayacağınız için gideceğiniz her yere de buradan yöneleceksiniz. Aşağıda önce gezmek isteyebileceğiniz bölgeleri, ardından da daha spesifik olarak gezmek isteyeceğiniz yerleri anlatacağız ki işler karışmasın. Valletta: Burası Avrupa'nın en küçük başkentlerinden ve aynı zamanda Malta'da gezilecek yerler listenizin garanti noktalarından. Malta Adası konumu itibarıyla Avrupa'ya açılan bir kapı olarak görüldüğü için Osmanlı zamanında buraya göz koymuş ve Valleta da ismini ülkeyi Osmanlı işgalinden kurtaran kişi olan Jean Parisot de la Vallette'den alıyor. Zaten bu kuşatmaya kadar başkent Mdina-imiş. Başkent deyince öyle kocaman bir yer beklemeyin bu arada, gayet kolay bir şekilde yürüyerek gezebileceğiniz, 1 günde çok büyük bir kısmını keşfedebileceğiniz bir yerden bahsediyoruz. Şayet aşağıda söz ettiğimiz müzelere girecekseniz biraz daha vaktinizi alabilir tabii. Valletta'nın, hatta komple Malta'nın en dikkat çekici yönlerinden biri evler ve mimari. O fotoğraflarda gördüğünüz sarıya yakın renkteki binalar ve cumbalı, rengarenk kapılı evlerin dikkatinizi çekmemesi mümkün değil. Özellikle Valleta'da girdiğiniz her sokakta bu görüntü ile karşılaşacaksınız. Bu arada Valletta'nın genel olarak bayağı yokuşlu olduğunu da ekleyelim. Sliema: Valletta'yı Old Town bölgesi olarak kabul edersek, Sliema'da Valletta'ya feribot ile 5-6 dakika mesafede olan ve yerleşimin, alışverişin, otellerin, kafelerin, restoranların olduğu aktif bir bölge. Yaşamak için popüler bir nokta olacak ki bu civarda ev fiyatları bir milyon Euro'lara kadar çıkabiliyormuş. Bizce burası konaklama için de tercih edebileceğiniz noktalardan, bu konuyla ilgili önerilerimiz için şuraya göz atmanız mantıklı olabilir. San Giljan: St. Julian adıyla da karşılaşabileceğiniz bu bölge Malta gece hayatının göbeği Paceville'i de içinde barındıran oldukça aktif bir bölge. Restoranlar, oteller, barlar ve dil okulları bu bölgeye adeta yığılmış durumda. Özellikle akşam saatlerinde hareketlilik peşindeyseniz burada vakit geçirmek iyi bir fikir olabilir. Three Cities : İşte geldik 23648 farklı adıyla adamı hasta eden bir yere. Adı üstüne 3 şehir yan yana. Ancak bir de bunların hem Maltaca hem de İngilizce isimleri var. Bir de yetmezmiş gibi bu 3 şehri kapsayan bölgeye tek bir isim vermişler. Üstelik ondan da 2 tane bulmuşlar. Abi sizi işiniz gücünüz yok bu bölgeye isim mi aradınız ya? Kafanız karışmasın diye hepsini yazıyoruz: Birgu, Bormla ve D'Isla. Burası çok büyük bir bölge değil. Dolayısıyla bölge keşfine Birgu'nun marinasından başlayıp diğer bölgelere doğru yürüyerek girişebilirsiniz. Zaten civarda bol bol oturacak şirin kafe ve güzel sokaklarla da karşılaşacaksınız. Ara sokaklara dalmayı unutmayın, asıl güzellikler oralarda. Mdina ve Rabat: Adanın ortasında kalan bu iki noktayı bir arada yazdık çünkü Mdina duvarlarla çevrili olan hisar diyebileceğimiz bölge. Rabat ise Mdina'yı çevreleyen kasabanın adı. Bizce özellikle Mdina Malta'da gezilecek yerler listenizin olmazsa olmazlarından biri. Mdina, ülke Arap hakimiyeti altındayken bölgeyi düşmanlardan korumak için duvarlarla çevrelenmiş ve uzun yıllar başkent olarak kalmış tam bir Orta Çağ şehri. Burayı aynı zamanda Game of Thrones'daki \"King's Landing\" olarak da tanıyabilirsiniz. Bize kalırsa adanın en etkileyici yerlerinden biri olan Mdina'nın sokaklarını bir bir gezmeden dönmek olmaz! Rabat ise Arap etkilerini pek de taşımayan bir bölge olarak aslında Malta'nın karmaşık yapısını son derece iyi şekilde yansıtıyor. İkisi bölge birbiriyle iç içe olduğu için her ikisini bir arada yürüyerek kolaylıkla gezebilirsiniz. Marsaxlokk: Malta'nın simgeleşmiş yerlerinden biri olan Marsaxlokk küçük bir balıkçı kasabası. İlginç bir bilgi olarak Osmanlı Malta Kuşatması'nda adaya buradan giriş yapmış. Tabii ki yine çok küçük ama gayet şirin bir kasaba. Özellikle suyun üzerinde yan yana duran onlarca renkli kayık fotoğraf açısından cidden çok şirin duruyor. Ayrıca Pazar günleri burada bir balık pazarı da kuruluyor. Diğer günler hediyelik eşyalar alabileceğiniz ufak bir pazar alanı da mevcut. Mosta: Burası çılgın bir yağmura maruz kalmamız sonucu sığınacak bir yer arayışına girmemiz ile keşfettiğimiz pek de turistik olmayan bir bölge. Ancak iyi ki o yağmur yağmış da buraya sığınmışız çünkü bu sayede Santa Marija Assunta Kilisesi'ni görmüş olduk, kendisinden aşağıda söz edeceğiz. Bunun dışında tipik, güzel Malta sokakları görüntüleriyle karşılaşacağınız, pek fazla özelliği olmayan bir bölge diyebiliriz. Şehri yukarıdan görmek gibi bir merakınız varsa, ki bizce burası bayağı güzel bir manzara sunuyor, Upper Barrakka Gardens'a uğramadan dönmemek iyi bir fikir. Hem şahane fotoğraflar çekme olanağı tanıyor, hem de güzel bir gün batımı manzarası izleyebilirsiniz. Lokallerin burayı şehrin kalabalığından kaçmak için bol bol değerlendirdiğini fark edeceksiniz. -Buradan her gün saat 12:00'de ve saat 16:00'da top atılıyor. Belki ilginizi çekiyordur, aklınızda bulunsun. 1571 yılında inşa edilen Grand Master's Palace Valletta'da inşa edilen en eski yapılardan biri. İnşa edildiği günden itibaren her daim idari işlerim/yönetimin yürütüldüğü bir bina olmuş ve günümüzde de devlet başkanının ofisi olarak kullanılıyor. Binanın oldukça güzel bir mimarisi var ve eğer özel bir olaya denk gelmezseniz içini gezebilme imkanınız da oluyor. Biz Avrupa Birliği bilmemnesine denk geldiğimiz için giremedik, dolayısıyla maalesef daha detaylı bir şekilde \"şunu gözden kaçırmayın\" gibi önerilerde bulunamıyoruz. -Valletta, Palace Square'de bulunuyor. Zaten bulunduğu bölge son derece turistik olduğu için denk gelmemeniz imkansız. -Her gün 9:30 16:30 arası açık. Geç saate bırakmaya gelmez. Avrupa'nın halen aktif olarak kullanılan en eski 3. tiyatrosu olduğu söylenen Manoel Theatre'da bir şeyler izlemek için vaktiniz olmasa bile mimarisi çok güzel olduğu için bizce şöyle bir içine girip bakınmak güzel bir fikir. Bina 1700'lü yıllarda inşa edilmiş. İçinde ayrıca ufak bir müze alanı olduğu için, bir oyun izlemeseniz bile içeriyi dolaşmak üzere girebilme şansınız var. Eğer konuyla ilgili daha çok bilgi edinmek isterseniz audio guide almayı unutmayın. -Giriş 5 Euro. Pzt Cuma 10:00 16:30, Cumartesi 10:00 12:30 arası açık, Pazar kapalı. -Old Theatre Street, Valletta'da yer alıyor. Valetta'nın en uç noktasında kalan Saint Elmo Kalesi'nin ne olduğunu söylememize gerek var mı bilmiyoruz ama başına neler geldiğini anlatabiliriz. 1500'lü yıllarda inşa edilen kale Osmanlı'nın Malta Kuşatması esnasında bayağı önemli bir rol oynamış ve Osmanlı burayı resmen top yağmuruna tutmuş. Günümüzde hem kaleyi hem de kapsamındaki Ulusal Savaş Müzesi'ni ziyaret edebiliyorsunuz. İlginç iki bilgi vermeden de geçmeyelim. Birincisi Midnight Express filmindeki Türk hapishanesi olarak kullanılan film lokasyonu tam olarak burası. İkincisi, gamer'lar için geliyor: Age of Empires 3 oynadıysanız ilk görevinizin Malta'daki bir kaleyi Ottoman Empire'dan korumak olduğunu hatırlıyor musunuz? İşte o kale, bu kale. Valletta'nın en eski binalarından birinde yer alan Malta Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, tahmin edeceğiniz üzere Malta'nın en önemli sanat koleksiyonuna sahip. Hem Maltalı hem de dünya çapında ünlü sanatçıların eserlerin görebileceğiniz müzede aynı zamanda İtalyan sanatçı Mattia Preti'nin eserlerinden oluşan en büyük eser koleksiyonu da yer alıyor. Bizim gittiğimiz dönemde müze geçici olarak kapatıldığı için maalesef ziyaret edebilme şansımız olmadı, dolayısıyla kişisel fikrimizi belirtemiyoruz. Çoğu kişinin \"ay kesin gidin\" diyeceği, bizim ise içine girmeyi biraz manasız ve zaman kaybı olarak gördüğümüz Popeye Village, 1980 yılında çekilmiş Popeye Müzikali için kurulmuş küçük bir film seti. Sonrasında bu civarı turistik bir atraksiyona çevirmişler. Daha kaç yıl daha ekmeğini yiyebilirler bilmiyoruz, şanslarını zorluyorlar belli ki. Şayet yanınızda çocuğunuz ile gitmediyseniz bizce buraya girmek yerine tepeden bulunduğu koyu görmek çok daha mantıklı olacaktır. Koyun görüntüsü ve suyun rengi gerçekten inanılmaz. -Burası Anchor Bay'de yer alıyor. Bir öneri olarak Gozo'ya geçiş yapacağınız feribotun olduğu noktaya yakın olduğu için Gozo Adası'na geçmeden önce Popeye Village'e uğrayarak mantıklı bir rota izleyebilirsiniz. -Daha fazla detay isterseniz fiyatlar da dahil her şey şurada mevcut. Mosta'da bulunan ve Roma'daki Pantheon'dan esinlenilerek yapılmış bu devasa kilisenin dikkatinizi çekmemesi zaten imkansız. Öyle ki, bu küçücük ülkede yer alan kilisenin kubbesinin Avrupa'daki en büyük 4. kubbeye sahip olduğu söyleniyor ve kubbenin çapı 45 metre, yüksekliği ise 51 metre. Burayla ilgili en ilginç olaylardan biri ise, 2. Dünya Savaşı döneminde Nazilerin buraya attığı bir bombanın kubbeyi delip geçmesi, ancak bombanın patlamaması. Bombanın bir kopyası kiliseye ait eşyaların yer aldığı bir odada halen sergileniyormuş, biz kapalı bir anına denk geldiğimiz için dışarıdan görmekle yetinmek durumunda kaldık. -Mosta'ya özellikle gitmek isteyeceğinizi sanmıyoruz. O sebeple Mdina tarafına doğru giderken buraya uğrarsanız daha mantıklı bir plan olacaktır. Blue Grotto: Malta'nın güney kıyısında bulunan ve günün belli saatlerinde suyun renginin fosforlu mavi gibi bir renge dönüştüğü mağara. Mağaranın içine teknelerle giriliyor ve alengirli rengi görmek için günün erken saatlerinde gidilmesi gerektiğini söylüyorlar. Biz gitmediğimiz için konuya çok da hakim değiliz açıkçası. Teknelere Wied iz-Zurrieq kasabasından binebiliyorsunuz. Bu arada Truva filminin birçok sahnesi de Malta'da çekilmiş ve Blue Grotto da bu noktalardan biri. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Malta aslında 3 farklı adadan oluşuyor ve Gozo bunlardan biri. Adalar arası herhangi bir karayolu olmadığı için Gozo'ya geçmek için feribot kullanmanız gerekiyor. Malta Adası'ndan Gozo'ya giden feribot adanın en batı noktasında kalan Cirkewwa adında bir limandan kalkıyor. Bu feribota isterseniz yaya olarak isterseniz arabanızla binebiliyorsunuz. Eğer araba kiraladıysanız aşağıda bahsedeceğimiz gezilecek yerlere kolay ulaşabilmeniz açısından feribota arabayla binmeniz çok daha mantıklı olur. Gozo Malta Adası'na göre çok daha küçük, ancak yine de bölgeler arasında mesafe olduğu için yürüyerek keşif yapmanız pek de mümkün değil. Feribotun araç+şoför için fiyatı 15.70 Euro, şoför dışındaki her yolcu için 4.65 Euro. Malta'da ulaşım meselesi hakkında şuradaki rehberimizde daha detaylı bilgi paylaşmıştık, oraya da bir göz atabilirsiniz. Gozo, hatta Malta genelinde en çok bilinen yerlerden biri olan Azure Window, dalga ve yağmur gibi bir takım etkenler sonucu oluşan ve İzlanda terk şahane bir görüntüye sahip doğal bir kaya. Tam olarak nasıl betimleyeceğimizi bilemediğimiz için böyle genel bir açıklama yaptık ama yukarıdaki fotoğrafta nasıl bir şeyden söz ettiğimizi daha iyi anlayabilirsiniz. Zaten artık buraya yalnızca fotoğraflarına bakmakla yetinmek zorundayız. Çünkü yakın zamanda burası bir fırtına sonucu tamamen çöktü ve belki de Malta turizminin tarihindeki en büyük facialarından biri yaşandı. Aslında uzun süredir aşındığı için yıkılması an meselesiymiş ancak bu kadar şanssız olacağımızı, bu talihsiz olayın biz gitmeden yalnızca birkaç gün yaşanmasını biz de beklemiyorduk. Malta'ya gitmeden \"yaa burada ne güzel fotoğraflar çekeriz\" heyecanı içindeyken gezimizin birkaç gün öncesinde haberini alıp Azure Window ile birlikte biz de yıkıldık. RIP Azure Window. Gitmeyin demeyeceğiz, aksine gidinde önünde bildiğiniz bir duayı falan okuyun.... Bu arada kayanın bulunduğu nokta olan Dwejra Koyu şu anki haliyle de oldukça güzel bir manzaraya sahip, ancak bir zamanlar o güzel kayanın bulunduğu noktada sıradan bir kayalık görünce büyük bir hayal kırıklığı da olmuyor değil. Ayrıca burası Game of Thrones'da Khaleesi ve Khal Drogo'nun evlendiği sahnenin çekildiği nokta. Siz de bizim gibi Game of Thrones hayranıysanız sırf bu sebepten bile gidip görmek isteyebilirsiniz. Azure Window'un ardında bıraktığı Dwejra Koyu tarafına yolunuzu düşürmek niyetindeyseniz bu tarafta görmeden dönmeyin diyeceğimiz bir nokta daha var, o da Ta'Pinu Kilisesi. Burası Gozo Adası'nda aslında hiçliğin ortasında bulunan bir tapınak. Tarihi 1500'lü yıllara dayanıyor ancak bugün gördüğümüz ve kilise olarak kullanılan yapı tarihte birkaç kez tadilat görmüş. Buranın ilgi çekiyor olması yalnızca güzel bir görüntüye sahip olması değil, biraz enteresan olan bir hikayesi de var. Artık bu hikayeye inanır mısınız, gerçekliğini sorgular mısınız, ilginizi çeker mi bilemiyoruz ama paylaşmadan da geçmeyelim. 1883 yılında burada yaşayan Carmen Grima, şapelde yalnız olmasına rağmen bir ses duyduğunu ve o sesin ona dua etmesi gerektiğini söylediğini iddia ediyor. Birkaç yıl sonra bu deneyimini bir arkadaşıyla paylaştığında arkadaşı da o şapelde benzer bir durum yaşadığını söylüyor. Ardından da şapelde dua ettikten sonra hasta annesi mucizevi bir şekilde iyileşiyor ve bu hikayeyle başka insanlar da dua etmek için buraya gitmeye başlıyor. Kiliseye giriş ücretsiz. Her gün saat 06:30- 12:15 ve 15:30-19:00 saatleri arasında açık. Victoria Gozo Adası'nın tam orta yerinde bulunan ve adanın en kalabalık, en hareketli olan bölgelerinden biri. Farkındaysanız yazının büyük bir çoğunluğunda şehir, kasaba gibi tanımlamalar yapmaktan uzak kalmaya çalıştık çünkü birçok noktanın ne olarak kabul edildiği konusunda bizim de kafamız inanılmaz karışmış durumda. Şehir deseniz kimse inanmaz, kasaba deseniz küçümsemiş mi oluruz biz de işin içinden pek çıkamadık. Sanırsak bu çekincemiz ülkenin tüm nüfusunun bir Beykoz kadar etmemesine dayanıyor. Neyse konumuza dönecek olursak, Victoria'ya yolunuzu mutlaka düşürün. Hem gün ortasında yemek veya kahve molası vermek için ideal bir nokta, hem de bölgenin kapsamında görsel açıdan oldukça etkileyici olan Citadella, yani hisar var. Görüntü olarak yukarıda söz ettiğimiz Mdina'yı andırıyor ve aynı amaç uğruna inşa edilmiş. Ancak daha küçük ve biraz tırmanmayı gerektirdiği için ulaşması daha meşakkatli. Victoria'da bulunan Independence Square'den yukarı doğru tırmandığınızda sağ tarafta bir ziyaretçi ofisi var. Orayı mutlaka bulun çünkü o noktada hisarın tepesine çıkan bir asansör var. Hisardaki en ihtişamlı binalardan biri Meryem Ana Katedrali. İlginizi çekerse hisar içinde Gozo'nun tarihine adanmış bir Arkeoloji Müzesi, eski bir hapishane, Doğa Tarihi Müzesi de bulunuyor. Hisara girmek ya da asansörü kullanmak için herhangi bir ücret yok. Yukarıda söz ettiğimiz katedrale ya da müzelere giriş ücretli, aklınızda bulunsun. Müzelerin çoğu en geç 17:00 civarı kapanıyor, bu da aklınızda bulunsun. Bulunduğu noktayı tarif edebilmemizin, adını Türkçeye çevirmemizin bayağı güç olduğu bir yere geldik. Bakalım bir yola giriyoruz ama, umarız açıklayabiliriz. Allahtan fotoğraf diye bir şey var. Gozo'nun kuzey kıyı şeridinde, Marsalforn kasabasına yakın bir noktada bulunan Saltpans yaklaşık 350 yıldır tuz çıkarılan bir alan. Sanırsak pans adını almasının sebebi tuzun çıkarıldığı noktaların küçük kare/dikdörtgen şeklinde ayrılmış olması. Yok burayı nasıl anlatacağımızı gerçekten bilemiyoruz o yüzden en iyisi sizi yukarıdaki fotoğrafla baş başa bırakalım. Yoksa \"neden tuz çıkarılan bir yeri görmeyi isteyeyim ki şimdi\" diye düşünebilirsiniz ve biz de sizi çok iyi anlayabiliriz. Bizce burası görsel açıdan gerçekten enteresan ve yakınlardaysanız uğramaya değer. Eminiz sizin de hoşunuza gidecek ve bir takım artistik fotoğraf denemeleri yapmak isteyeceksiniz. Aklınızda bulunsun, aslında bu tuz alanlarına ayak basmamanız gerekiyor ancak bir noktada aşağı kısma inebileceğiniz bir yokuş söz konusu. Lokasyonunu tarif etmeniz biraz zor ama olur da bizim aşağı indiğimiz bu yokuşa denk gelirseniz Saltpans'in yanı sıra aşağıda bazı noktaların adeta bir çölün parçası gibi göründüğünü keşfedebilirsiniz, bu da fotoğraf açısından bayağı değişik olabiliyor. Bu konuda herhangi bir kelime oyunu söz konusu mudur bilmiyoruz ama Gozo Adası'nda bulundan Ggantija Tapınakları'nın Mısır'daki piramitlerden daha eski olduğu söyleniyor. Tapınakların İ. Ö 3600 ile İ. Ö 3200 yılları arasında bir dönemde yapıldığına inanılıyor. Efsaneye göre buradaki taşlar aşırı ağır olduğu (yaklaşık 50 ton) için bu tapınakları devler tarafından yapılmış. Maltaca Ggant \"dev\" demek olduğu için tapınaklara da Ggantija ismi verilmiş. Tapınaklar Victoria tarafına yakın, rotanızı bunu göz önünde bulundurarak belirleyebilirsiniz. Comino Malta'daki 3 adanın en küçüğü. 3.5 km metrekare olan bir adadan bahsediyoruz, yani küçük derken abartmıyoruz, Malta standartlarına göre bile küçük. Adada var olan tek şey 1 otel. Araba kullanımı yok, zaten resmi olarak yalnızca 5-10 kişi yaşıyormuş, onlar da otel çalışanları falan herhalde. Adaya feribotla ya da tur tekneleriyle ulaşabiliyorsunuz. Bizim Comino tarafına geçme şansımız olmadı, o yüzden ulaşım konusuna çok da hakim değiliz. Ancak şuradaki linkte Comino'ya giden feribot ve turlar hakkında daha detaylı bilgi mevcut. Şurada da hem ulaşım hem de Comino hakkında bilgiye ulaşabilirsiniz. Malta'da gezilecek yerler listemiz aşağı yukarı tamamlandığına göre, bir de Malta'da yüzülecek yerlere göz atmakta fayda var. Arabayla yalnızca bir noktasına kadar gidilebiliyor, sonrasında kayalıkların üzerindeki patikayı takip ederek buraya ulaşmanız gerekiyor. Marsaxlokk'tan buraya giden yol üzerinde St. Peter's Pool'a gelmeden hemen önce inanılmaz güzel bir koy var. Bizce sırf bu koyu görmek için bile bu tarafa gidilebilir. Koyun adı il-Hofra z-Zghira ve tepeden aşırı güzel bir manzarası var. Malta'da gördüğümüz en güzel manzaralardan biri kesinlikle burasıydı. Ne kadar güzel olduğunu göstermek için tepede durup annelerimizle Facetime yaptık, düşünün o derece. Merhaba, paylaştığınız plajlara toplu taşıma ile ulaşım imkanı var mı? Çok teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/02/sweet-inn", "text": "Barcelona gezimiz boyunca Instagram'dan 100 tane soru geldiyse 80 tanesi falan kaldığımız ev ile alakalıydı. Bu ilgili gayet normal buluyoruz çünkü kaldığımız ev hakikaten acayip güzeldi. İşin acı tarafı yaşadığımız evden güzel olduğu için şimdi kendi evimizle aramızda bir gerginlik oldu, yazıklar olsun sana IKEA kataloğu terk evimiz, ne biçim evsin sen be? Neyse, neticede herkes evi çok beğenince ve evi nereden kiraladığımızı sorunca biz de konuya biraz daha açıklık getirebilmek adına size Sweet Inn'den bahsetmek istedik. Bir de üstüne biz Barcelona'dayken booking. com'un Türkiye faaliyetlerinin durdurulması olayı patlayınca neden bu kadar ilgi gösterdiğinizi daha da iyi anladık. E bize de anlatmak düşer. Şayet siz de bizim gibi otelde kalmak yerine ev kiralamayı tercih ediyorsanız, ancak içten içe sinsice otelin konforunu da özlediğiniz oluyorsa Sweet Inn bayağı aklınıza yatacak. Adamlar süper bir sistem geliştirmişler! Şöyle anlatalım: Sweet Inn'in aşağıda bahsedeceğimiz şehirlerin farklı farklı noktalarında onlarca ev seçeneği mevcut. Sitelerinden gördüğümüz ve deneyimlediğimiz kadarıyla her ev kendi evinizden soğuyacağınız kadar güzel şekilde dekore edilmiş, dekorasyon dergisi terk bir görüntüye sahip diyebiliriz. Hatta konseptli evler bile mevcut, örneğin fotoğraflarından da anlayacağınız üzere biz Barcelona'da Salvador Dali konseptli bir dairede kaldık. Buraya kadar her şey güzel. Ama buradan sonrası daha da güzelleşiyor. Sweet Inn 'in en önemli özelliği gittiğiniz şehirde bir lokal gibi zaman geçirmenize olanak tanımasının yanı sıra size otellerin sunduğu birçok ek servisi de paketler halinde sunması. Ne gibi şeylerden söz ediyoruz? Örneğin havaalanı transferi, ev temizliği, gittiğiniz şehirde kullanabileceğiniz yerel bir telefon hattı, kuru temizleme hatta uzun süreli kalacaksanız istediğiniz saatte marketten istediğiniz ürünlerin getirilmesi gibi iddialı seçenekler bile mevcut. Bunları paket halinde alabiliyor, tercihlerinize göre ihtiyaçlarınız için ekstra ücret ediyorsunuz. Ücretlere şuradan bakabilirsiniz. Evi kiraladığınız andan itibaren her daim sizinle iletişim halinde oluyorlar, kesinlikle telefon açmazlık, iletişimsizlik yok. Hatta eve ilk gittiğinizde sizi karşılayan kişiden bol bol öneri almayı da unutmayın, bu da servisleri dahilinde ve seve seve anlatıyorlar. Kızcağızı bıraksak bütün gün bizimle gezecekti resmen, canım benim. Sweet Inn şimdilik Barcelona, Tel Aviv, Roma, Paris, Lizbon, Brüksel ve Kudüs'te hizmet veriyor. Muhtemelen ilerleyen zamanlarda bu liste uzayıp gidecek, biz de arada bir kontrol ediyoruz. Ne edelim Sweet Inn'i, ev kiralayacaksak AirBnb var diyorsanız ona da açıklık getirelim, Sweet Inn Airbnb'nin bir tık daha kurumsal hali diyebiliriz. Yani burada tüm evlerin sahibi tek bir firma. Bir lokalden evi kiralamıyor ya da birinin evinde konaklamıyorsunuz. Bu konuda Sweet Inn'e herhangi bir otele güvendiğiniz kadar güvenebilirsiniz, gayet kurumsallar. Bu bilgiler yeterli gelmediyse şurada sıkça sorulan sorular bölümü yapmışlar, oradan çok daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Otel konforu aranıyorsa evet kullanışlı ve çok şık evler. Ama airbnb`deki çeşitliliği seviyorum ben. One Fine Stay platformunu da alternatif öneririm... buna cok benzer ve yine airbnb'den daha kurumsal bir yapı. Ancak burada olduğu gibi şehir sayısı daha sınırlı."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/12/barselona-gezi-rehberi", "text": "Barselona bizim aramızın iyi olduğu şehirlerden. Havasını, suyunu, insanını, canlılığını, gecesini, gündüzünü, kaosunu, her şeyini seviyoruz. Paramızın çalındığı ilk ve tek şehir olmasına rağmen kendisine hiçbir kin beslemeyecek kadar seviyoruz. Nedenini tam olarak tespit edemediğimiz bir şekilde bize yer yer İstanbul'u hatırlatıyor. Bu belki El Born'un sokaklarında kaybolurken aniden gelen bir histi, belki insanlarının içinde yaşadığımız topluma benzerliğinden, belki de bu şehrin bize günde 2-3 kez \"Ah be aslında İstanbul da böyle olabilirdi\" diye düşündürtmesinden, o kısmını tam bilemiyoruz. Neticede Barselona'ya yolumuzu birkaç kez düşürmeyi başarmış kişiler olarak şehre üçüncü ziyaretimiz öncesinde karar verdik, bu sefer şehri biraz daha yerlisi gibi, biraz daha alternatif bir şekilde tanıyacağız. Kaldığımız yer bir otel olmayacak, La Rambla'yı 1-2 kereden fazla görürsek kendimizi hatalı sayacağız, hiçbir alışveriş merkezine girmeyecek, sırf meydanların tadını çıkarmak için olsa bile turistik yerlerde oturmayacağız! Peki başarılı olduk mu? Şöyle açıklayalım: Daha önceki gezilerimizde en az 5 kez gördüğümüz bir takım sokakları bu kez bir kere bile görmedik. Artık havada duruyormuş gibi görünmelerinden büyülenmeyi bıraktığımız sokak sanatçılarıyla hiç karşılaşmadık. Hiç görmediğimiz yerler, hiç duymadığımız bölgelerle tanıştık. Gaudi'nin binalarının önünden geçerken yine ağzımız açık baktık, yine bir RESPECT diye bağırdık ama, bu sefer Barselona'yı Barselona yapan başka sanatçılar ile de tanıştık. Lokallerin bizi Katalan sanmasına nedense abartı sevinçli tepkiler vererek pek çok sokakta kaybolduk, yeni insanlarla tanışıp Türkçe sözcükler öğrettik, beraber güldük, beraber gezdik. Bu şehrin neden yaşanılası olduğunu, orada yaşayanların Barselona'ya neden bu denli bağlılık duyduğunu artık çok daha iyi anlıyoruz. Bu sebeple Alternatif Barselona gezi rehberi yazabilecek kıvama geldiğimizi düşünüyoruz. İyi okumalar! Başlamadan gelen not: \"Vay efendim burası alternatif değil, ben orayı ilk gidişimde görmüştüm, ben var ya ben her şeyin en iyisini bilirim\" diye çemkirecek arkadaşlar eminiz çıkacaktır. Onlara en baştan öpücüklerimizi yollayalım, zira biz kendi alternatif Barcelona gezi rehberimizi yazdık, tabii ki sizin ilk seferinizde ziyaret ettiğiniz yerler olabilir, herhangi bir iddiamız yok. Ben daha klasiğini gezmedim canısı, alternatif senin olsun diyorsanız gerçek bir turist gibi gezmek isteyenler için klasik Barselona rehberi 'ni de okumanız iyi bir fikir olabilir. Onu da son gezimizden sonra güncelledik. Barselona'da daha lokal takılma hevesimiz daha Barselona'ya ayak basmadan bizi adeta ele geçirdiği için bu sefer bir otelde kalmak yerine bir evde kalmak konusunda kararlıydık. O yüzden bu sefer otellere hiç bakmadan direkt olarak eve odaklandık ve konseptinden bayağı hoşlandığımız Sweet Inn'i keşfettik. Onu burada uzun uzun anlatmamak adına ayrı bir yazı yazdık, şuradan bakabilirsiniz. Zaten ev hakkında Instagram profilimize o kadar çok soru geldi ki galiba hakkında bir yazı yazmamız şarttı. Haklısınız, ev hakikaten bayağı güzeldi, biz de vedalaşmakta bayağı zorlandık, uzun vadede bir daha gidip kalabiliriz diye umuyoruz. Ulaşım konusunda ise bu sefer Pegasus'u tercih ettik. Aranızda Avrupa yakasında oturduğumuzu bilenler uzaklık sebebiyle \"wohooo bi' de Kurtköy gezi rehberi mi yazsanız\" falan diyebilir ama aslında bakarsanız Pegasus'la uçmak pek çok açıdan bayağı kolaylık sağlıyor. Bütçesel kısmından söz etmiyoruz bile, onu zaten biliyorsunuz. Ancak onun dışında bizim gibi gezi öncesi havaalanında saatler geçirmekten, sıralara girmekten, insanlarla cebelleşmekten falan nefret ediyorsanız Pegasus bu konuda gerçek bir problem çözücü. Bir yere kısa süreli gidiyorsanız ve carry on ya da sırt çantası ile seyahat edecekseniz önceden online check-in yapıp, kiosk'tan uçuş kartınızı kapıp direkt kabin bagajınız ile uçağın kapısına gidiyorsunuz ve tüm o kargaşayı atlatmış oluyorsunuz. Sabahın köründe başka bir ülkeye gitmeye çalışırken kimseyle tek kelime konuşmadan iş halletmek resmen nimet! Hele bizim gibi sabahları insanların enerjisini emmeye programlı, bir karış surat uyanıyorsanız bayağı DEV nimet. İnsanımız henüz \"low cost havayolu\" işine alışamadığı için önüne kırmızı halılar serilsin, uçakta ziyafet verilsin, dansözler gelsin, hizmette sınır tanınmasın falan istiyor ama biz özellikle uzun süreli olmayan uçuşlarda kesinlikle böyle bir beklentiye girmediğimiz için Pegasus bu konuda gönlümüzü çalmış durumda. Artık şu low-cost havayolu işine ülkece alışmamız lazım, bütün dünya bunu kullanıp sağa sola acayip düşük bütçelerle bol bol seyahat ederken biz hala abartılı beklentiler içine giriyoruz, onu da anlayabilmiş değiliz, neyse. Alternatif Barselona gezi rehberi girizgahımızı bize en çok \"yahu biz burayı nasıl daha önce keşfetmedik arkadaş PES\" dedirten yer ile yapalım. Burası Gaudi'nin gölgesinde kalmış ama aslında kendisi de başlı başına bir efsane olan Lluis Domenech i Montaner'in eseri. Yapıldığı dönemlerde uzun süre hastane olarak kullanılmış bu binaları gördüğünüzde muhtemelen \"kardeş burası hastaneyse mesela bu Haseki Hastanesi falan ne oluyor?\" gibi yorumlar getireceksiniz. Art Nouveau akımının zirvesini yaşayacağınız Sant Pau Art Nouveu Site'a mutlaka uğramalısınız. Gitmeden Lluis Domanech'i araştırmak iyi bir yatırım olabilir. -Kafamızı kaldırıp tavanlara bakmayı unutmuyoruz. Ayrıca mutlaka audio guide alıyor, öyle geziyoruz. -Adres: C. Sant Antoni Maria Claret, 167 Metronun L5 hattına binip Sant Pau / Dos de Maig'de inerseniz kolayca ulaşabilirsiniz. Giriş 13 Euro. Hazır Art Nouveu ve Lluis Domanech demişken, daha doğrusu diyememişken yine kendisi tarafından tasarlanmış bir binaya daha sızalım: Palau de la Musica Catalana. Ribera bölgesinde yer alan bu bina adından da aşağı yukarı anlayabileceğiniz üzere bir konser salonu. Şehirde ne kadar vaktiniz olduğuna göre şuradan programa bakarak bir etkinliğe de katılabilirsiniz. Ancak şayet vaktiniz kısıtlıysa ya da ilginizi çeken bir şeye denk gelmediyseniz bile binanın içini gezebilmeniz mümkün, ki bizce sırf tavanlarının güzelliği için bile girilir. Bunu maalesef bireysel olarak yapamıyorsunuz, tura katılmak durumundasınız. Biz basın kartıyla girmeye çalışmamıza rağmen uyuzluk çıkardılar. Turlarla ilgili daha detaylı bilgiye de şuradan ulaşabilirsiniz, aynı siteden bileti online olarak da alabiliyorsunuz. -Adres: Palau de la Musica 4-6. Giriş 18 Euro. Öğrencilere indirim var. Bu sefer şehrin farklı bölgelerini keşfetmekte kararlıyız derken ciddiydik. O yüzden Barcelona'nın daha önce hiç gezmediğimiz bölgelerinden biri olan Poblenou'da ayaklarımıza karar sular inene kadar yürüdük. Burası aslında şehrin endüstriyel bölgelerinden birisi. Ancak son zamanlarda sık sık karşılaştığımız bir şey olan \"hipsterların endüstriyel yerleri mesken tutması\" durumu tabii ki buralara da uğramış. Son dönemlerde bu bölge sanat galerilerinin, reklam ajanslarının, tasarım okullarının, kafe ve restoranların açılmaya başladığı, popülerleşen bir bölge haline gelmiş durumda. Ayrıca tabii ki her benzer bölge gibi Barcelona genelinde en çok sokak sanatı çalışması ve mural görebileceğiniz taraf da burası. Henüz yüzde yüz değişim gösterdiğini söylemek ya da Karaköy benzeri bir yer haline geldiğini söylemek biraz abartılı olabilir ama gidişatın bu şekilde olduğu kesin. Bu arada bu bölgede uğrayabileceğiniz mekanlardan aşağıda bahsedeceğiz, panik yok. -Sokak sanatı çalışmalarını görmek isterseniz Carrer de Pere IV ve Parc del Centre del Poblenou yakınlardaki Carrer d'Espronceda sokakları ve civarını bi' dolanabilirsiniz. Biz Barcelona gezimizden önce not aldığımız birçok sokak sanatının üzerinin karalanmış olduğunu gördük. Anladığımız kadarıyla bu konuyla ilgili bir mevzu olmuş ama olayını biz de tam olarak bilmiyoruz. En azından şu söylediklerimiz yerlerinde duruyorlardı. Museu del Disseny yani Tasarım Müzesi'ni ziyaret etmek isterseniz bu bölgede yer alıyor. El Raval bölgesinin ne kadar alternatif bir bölge sayılabileceği aslında tartışmaya açık. Çünkü özellikle son birkaç senedir turistler de bu tarafları keşfetmiş durumda. Zaten yürüyerek gezmenin bir şehri keşfetmenin en güzel yolu olduğunu çözdüyseniz Barselona keşfinizde farkında olmadan bile bu bölgeye sızıp dolaşmış olma ihtimaliniz var. Biz yine de El Raval'ı klasik Barselona gezi rehberi içine koymak yerine alternatif rehberimize koyma kararı aldık çünkü bu bölgeyi ciddi anlamda keşfetmemiz de son gezimizde oldu. El Raval ilginç bir bölge çünkü hem canlı ve kozmopolit bir yapısı var, hem de karanlık tarafları. Örneğin bir zamanlar buraların \"Red Light District\"i El Raval'da yer alıyormuş, günümüzde de gecenin belli saatlerinden itibaren benzer durumlara, hatta bol bol uyuşturucu satıldığına bile şahit olabilirsiniz. Ancak gündüz gittiğinizde turistik noktalardan bir tık daha uzaklaşmış olduğunuz için tam olarak lokal yaşantının içine düşüyorsunuz ve bizce bu da harika bir his. Tabii bu deneyimi yaşamak için bölgenin turistik noktalarında vakit geçirmek yerine biraz daha arka sokaklarına dalmanız gerekiyor, onu da ekleyelim. -El Raval'ın merkezi diyebileceğimiz palmiyelerle çevrili pek güzel Rambla del Raval'ı bu bölgede kutup yıldızınız olarak belirleyebilirsiniz. Ayrıca aşağıda daha detaylıca söz edeceğimiz Gaudi eseri Palau Güell de buralarda. -Bu tarafları daha turistik hale getiren meşhur La Boqueria Market ve MACBA'yı yani Modern Sanat Müzesi'ni ziyaret etmek isterseniz onlar da bu bölgede yer alıyor. Daha fazla detay için sizi klasik Barselona rehberi 'ne alacağız. -Lokasyonlara şuradan bakabilirsiniz. -Daha fazla sanat galerisi önerisi isterseniz Barcelona Turizm Ofisi'nin hazırladığı bir \"Art Galleries\" broşürü mevcut, ondan edinmenizi öneririz. Hem çok fazla öneri, hem de arkasında bu galerilerin nerede olduğunu gösteren bir harita var. Turizm ofisine gidip ücretsiz olarak alabilirsiniz. Tamam tamam, korkmayın sizi manzarasız bırakmayacağız. Artık genlerimize mi işlemiz nedir bilemiyoruz, ülkece manzara olan yerlere zaafımız var resmen, hepimiz manzara peşindeyiz. Merak etmeyin, KRALINI bulduk. Tamam gitmesi birazcık zorlu olabilir ama kesinlikle değecektir. Turo de la Rovira adlı tepede yer alan Bunkers del Carmel Barcelona'ya tepeden bakabileceğiniz en iddialı yerlerden biri. Artık turistik nokta kategorisine girecek kadar kalabalıklaşmış olsa da diğer manzara görmeli yerlere göre bir tık daha alternatif kalıyor diyebiliriz. Burası aslında tarihi olarak da önem taşıyor çünkü hem İspanyol İç Savaşı döneminde ve Franco Rejimi boyunca burası yer yer sığınak, yer yer cephanelik olarak bile kullanılmış. Günümüzce ne noktaya geldiğini artık anladınız zaten. Artık La Sagrada Familia'ya mı bakarsınız, Nuri Bilge Ceylan filmi karakteri gibi 45 dakika boyunca uzaklara mı dalarsınız o kısmı size kalmış. -Buraya giderken iki şey aklınızda bulunsun. Birincisi biraz erken gidin çünkü gün batımı saatine doğru insanlar buraya üşüşüyor ve güzel yerler kapılıyor. İkincisi giderken şöyle şarap, bira falan bir şeyler kapın da gidin, tam öyle bir ortam oluyor. Bunu yapan bir tek bizim halkımız değil merak etmeyin. -Buraya ulaşmak için Bus 17'ye binip indikten sonra biraz yokuş ve merdiven tırmanmanız gerekecek. Çekinmeyin, çıkarken \"nereden çıkardı şimdi bunlar burayı ya\" diyerek bize küfür edebilirsiniz, manzarayı gördükten sonra inerken özür dileyeceksiniz zaten....... \"Biz gidemedik, yerimize siz gidin görün\" kontenjanından yazdığımız bu park, aslında biraz merkezin dışında, şehrin en büyük üçüncü bölgesi olan Horta-Guinardo tarafında kalıyor. Barselona'daki en eski parklardan biri olmasının yanı sıra tabii ki en ilginç özelliği içinde pek güzel, yemyeşil bir labirent de barındırıyor olması. Zaten park adını da bu labirentten alıyor. Ulaşımı biraz zaman alacağı için bizce bu parkı \"vaktimiz kalırsa gideriz\" kategorisinde değerlendirebilirsiniz. Bizim vaktimiz kalmadığı için mutlaka gidin gibi büyük laflar edemeyeceğiz, ancak varlığını bilmeniz açısından buraya yazmadan da geçmek istemedik. -Metronun L3 hattına binip Mundet durağında inerek ya da 27, 60, 73 otobüs hatlarından birini kullanarak ulaşabiliyorsunuz. Klasik Barselona gezi rehberi yazdığımızda bahsettiğimiz üstü kapalı, tatlı mı tatlı bir pazar yeri olan La Boqueria rakipsiz bir yer değil. 1845 yılında yapılmış olan Santa Caterina Market Barselona'nın ilk üstü kapalı pazar alanı ve halen aktif olarak kullanılıyor. Bu tip yerleri gezmeyi seviyorsanız La Boqueria'ya kıyasla daha az kalabalık, daha lokal ve daha az turistik bir alternatif olarak buraya da kesinlikle uğrayabilirsiniz. Hatta bizim gibi ev kiraladıysanız ve evinize buradan alışveriş yaparak \"Barselonalıyım ezelden\" havalarında, ultra lokal de takılabilirsiniz, bayağı keyifli oluyor. Bu arada eminiz ki Santa Carina Market'ın alengirli çatısı dikkatinizi çekecektir. Her ne kadar market geleneksel yapısını korusa da çatı kısmı 2005 yılında yenilenmiş ve şu an göreceğiniz halini almış. Çatının rengarenk olması ise içerideki meyve ve sebzelerin renklerinden esinlenilmiş olmasına dayanıyor. Ne kadar harika göründüğünü söylememize gerek yok. Eserlerine hayranlığımızdan ötürü kendisine \"GAUDİ BABA\" demeye başladığımız Gaudi'nin Barselona'ya kazandırdığı ilk eserlerinden. Dışarıdan görünce muhteşem olduğu için bir ev olduğunu tahmin etmeyeceğiniz Palau Güell aslında Sayın Eusebi Güell Abi'nin büyük kankası Gaudi'den \"ya Antoniciğim bize bir ev yapsan aslında\" gibi bir istekte bulunması üzerine ortaya çıkmış. Vay efendim ne dostluklar var........ Neticede burası Güell ailesi Park Güell'e taşınana kadar burada yaşamış. Artık kıskanarak mı, büyülenerek mi, Gaudi'nin zekasına hayran kalarak mı gezersiniz ne yaparsınız orasını bilemiyoruz, ancak siz de bizim gibi Gaudi'nin eserlerine hayransanız, diğer eserlerinin gölgesinde kalmasını bir türlü anlamlandıramadığımız Palau Güell'i gezmeye de kesinlikle vakit ayırın. -Carrer Nou de la Rambla 3-5. En yakın metro durağı Liceu. Başlıkla olaya şiir gibi girdik ama, aslında burada bir sokak sanatı eserinden bahsediyoruz. Plaça d'Isidre Noneli üzerinde görebileceğiniz ve Joan Fontcuberta'ya ait bu eser, 4000 küçük fotoğraf karesinden oluşuyor. Sanatçı bu fotoğrafları biriktirmek ve eseri oluşturmak için insanlardan \"Özgürlük sizin için ne ifade ediyor?\" sorusunu görsel olarak cevaplamalarını istemiş ve bu görselleri birleştirerek fotoğrafta gördüğünüz eseri oluşturmuş. Esere hem uzaktan hem de yakından bakmanızı hatırlatalım. Bizce mutlaka görün! Hazır alternatif işlere girişmişken hep yapmak istediğimiz şeylerden birine de kalkıştık. Uzun süredir bir şehir ile özdeşleşmiş filmlerden birini seçip onun çekim lokasyonlarının peşine düştüğümüz bir tur yapmak istiyorduk. Barselona bunun için şahane bir fırsat oldu! Woody Allen gibi insanları filmlerinin geçtiği her şehri görmeye özendiren bir adamın filmini seçmemiz de tabii ki tesadüf değildi. Bu noktada sevgili Pedro Almodovar'cığıma biraz ihanet etmişiz gibi hissetmeye başladık, zira Todo sobre mi madre de Barselona'da çekilmiş. Ancak onu sonradan hatırladık, kendisinden özür dilemek istiyoruz....... Carrer del Bisbe: Yine Instagram biosuna \"photographer\" yazan, ama aslında sadece profesyonel fotoğraf makinesine sahip olan insanların fotoğraflamayı çok sevdiği pek güzel bir sokak. En büyük olayı yine yukarılarda kalan ve iki binayı birbirine bağlayan geçitin güzelliği. Görünce anlayacaksınız. Casa Vicens: Turistlerin akın ettiği Casa Mila ve Casa Batllo'nun popülerliğinin gölgesinde kalan Gracia bölgesindeki güzeller güzel bir Gaudi binası. Gaudi'nin Barselona'daki ilk eserlerinden biri olduğunu da ekleyelim. Biz oraya gittiğimizde maalesef tadilattaydı, ne zaman bitiyor bilmiyoruz, o yüzden gitmeden kontrol etmekte fayda var. Palau Macaya: Adını binanın ilk sahibinden alan, Katalan modernizminin öncü binalarından. Bina gerçekten çok güzel, içini de görmek isterseniz bazı girilmesi yasak bölgeler dışında sorunsuz bir şekilde girebiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. Sagrada Familia taraflarına gidecekseniz oraya yakın olduğunu da hatırlatalım. El Jardinet dels Gats: Günlük şirinlik ihtiyacınızı gidermek ve \"ALLAHIM BİZ BU MUHTEŞEM VARLIKLARI HAK EDECEK NE YAPTIK\" diyerek duygusal dakikalar yaşamak için buraya bi' uğrayabilirsiniz. Bu küçük bahçe terk edilmiş, sokakta yaşan kediler için bir barınak olarak kullanılıyor. Barcelona'da yaşayanlar buradan kedi de sahiplenebiliyor. Şimdi ağlayacağız yazarken ya. Carmela: Jaume Plensa'nın adamın aklını alan heykel çalışması. Bakabileceğiniz her açıdan bakasınız geliyor. Palau de la Musica yakınlarında, Carrer de Sant Pere mes Alt civarında görebilirsiniz. Tabii ki alternatif Barselona gezi rehberi çıkarırken yeme içme konusunda da çılgın bir performans sergilemekten eksik kalmadık. Sanki yarın yokmuşçasına, kilo almak kitabımızda yazmıyormuşçasına, CAMIŞ gibi yedik. Ama yine mümkün olduğunca klasiklerde değil de daha alternatif yerlerde yemeye çalıştık tabii. Aşağıda şöyle bir özet geçelim, siz de yiyin, hep beraber semirelim. Kahvecileri buraya yazmadık, çünkü bu gezide acayip güzel kahveciler keşfettiğimiz için onlarla ilgili ayrı bir içerik hazırladık. Barcelona'nın en iyi kahvecileri için tık tık. Bacoa Kiosko: Kiosko adıyla da duyabileceğiniz, hakikaten çok iyi burgerler yapan mekan. Burger yemek niyetindeyseniz hiç başka yerlerle uğraşmayıp direkt buraya. Galiba iki şubesi var bu arada, Barceloneta tarafında da bundan bir tane gördüğümüze emin gibiyiz. Calle Blai: Bir sürü tapasçının yan yana sıralandığı, bu tapasçıların çoğunun bir tık daha uygun fiyatlı olduğu, özellikle öğrencilerin tercih ettiği sokak. Açıkçası yer bulabildiğimiz ve eğlenceli gözüken rastgele bir yere oturduğumuz için sokaktan özel bir öneri veremiyoruz, siz de gözünüze kestirdiğiniz bir yere çökersiniz artık. Harika bir rehber olmus. Yalniz konuyla alakasiz ama bu ev kiralama olaylarina ben sahsen sinir oluyorum. Zira Barselona'da yasayan biri olarak her yer turist evine donustugu icin insanlari evlerinden bile atiyorlar. Bilincli turizm icin bu konudaki \"bye bye barcelona\" belgeselo onerimdir. Geçen hafta ikinci Barcelona gezimizi yaptık. Rehberiniz sayesinde gezimiz gurme gezisi gibi oldu:Şurayı önermişlerdi, buranın kahvaltısı şahaneymiş derken şehri gezemedik bile; 3 kilo ile döndük memlekete 🙂 Özellikle Federal Cafe otele yakınlığından dolayı hergün uğradığımız yer oldu. Merhaba, çok eğlenceli ve bilgilendirici bir yazı olmuş, teşekkür ederim. Biz bu sene Haziranda(2018) ailecek gideceğiz, oğlan 13 yaşında ; soru şu: Yazdığınız mekanlardan \"Yahu çocukla gidilmez, o sokaklara ya da o mekana onunla gitmeyin\" diyeceğiniz bir yer var mı ? Bu arada kısmetse Born bölgesinde kalacağız ama hala rezerve konfirme olmadı kısmet 🙂 . Cevap için şimdiden teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/12/barselonanin-en-iyi-kahvecileri", "text": "Barselona'da alternatif bir rota peşinde koşarken bir yandan da artık \"yok canım bağımlı değiliz istesek hiç içmeyiz\" demek konusunda pes ettiğimiz ve gerçek birer bağımlısı olduğumuzu kabullendiğimiz en iyi kahve noktaları konusunda da bir arayışa girdik. Barselona seyahatimiz tam olarak Malta seyahatimizden birkaç gün sonraya denk geldiği için burası bize resmen ilaç gibi geldi! Malta gezi rehberimizde söz etmiştik, orada kahve meselesi daha büyük ülkelerde olduğu kadar zirve yapmamış durumda. Barselona'da ise aksine elini sallasan 3. dalga kahveciye denk geliyorsun. Hal böyle olunca biz de günde 2346 kez falan kahve içtik, bir yerden bir yere yürürken elimizden kahveyi eksik etmedik ve size Barselona'nın en iyi kahvecileri diye bir yazı hazırlayabilecek noktaya geldik. Arada dandik bulup elediklerimiz oldu ve ortaya aşağıdaki gibi bir liste çıktı. Şimdiden afiyetler olsun, içtikçe bizi hatırlayın....... Başlamadan gelen not: Dur kardeşim daha Barselona'yı gezmedik ne kahvesi diyorsanız Barselona gezi rehberimize göz atmak isteyebilirsiniz. Gezdik ama daha güzel gezebilirdik diyorsanız Alternatif Barselona gezi rehberimizi sevmemeniz mümkün değil, oraya da bekleriz. Tartışmasız bir şekilde \"Barselona'da nerede kahve içelim amigolar\" sorusuna verilen cevaplar arasında en ön plana çıkanı Nomad Coffee'ydi. O yüzden ilk kahve içme haklarımızdan birini buradan yana kullandık. Nomad Coffee, Barselona'nın keşfetmesi en keyifli bölgelerinden El Born'da, Parc de la Ciutadella'ya çok da uzak sayılmayacak bir noktada, tatlı bir pasajın içinde yer alıyor. Ancak burası resmen kahve konusunda prensipleri olan, ciddi bir kuruluş. Adamlar adeta \"kahve işi şakaya gelmez\" diyorlar ve mekanda şeker bile bulundurmuyorlar. Şeker isterseniz de azarı yersiniz, ona göre. Tabii bakmayı böyle giderli abilermiş gibi anlattığımıza, hem kahveler çok başarılı, hem de mekan gayet tatlı. İsterseniz şişelerde satılan \"Cold Brew\" kahvelerden de deneyebilirsiniz. Biz pek sevmiyoruz, dolayısıyla denemedik, o yüzden onlar nasıldır bilemiyoruz. Ama şişeleri çok güzel diye almamıza çok az kalmıştı, LANET OLSUN SANA KAPİTALİZM. -Passatge Sert 12 Satan's Coffee Corner, kendini \"coffee lord\" olarak tanımlamayı tercih eden İspanyol bir barista/girişimci tarafından kurulmuş. Barri Gothic taraflarında, sakin bir sokakta yer alıyor. Hem kahvelerinin hem de tatlılarının gayet başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir tek böyle düşünen biz olmayacağız ki mekan haftaiçi haftasonu fark etmeksizin gayet kalabalık. Bu arada burası da prensipleri olan bir kahveci. Wi-fi yok, sosyal medyadan pek haz etmiyorlar ve ortalıkta başı boş gezip bağırıp çağıran küçük çocuklardan, daha doğrusu onların ailelerinden pek haz etmiyorlar. Mekana giderken fotoğraf makinelerinizi hazır edin çünkü eminiz ki bizi sesli güldüren \"children left unattended will be eaten or sold into slavery\" yazısını siz de çekmek isteyeceksiniz. Cafe El Magnifico öyle içine oturup da uzun uzun takılacağınız, rahat oturumlu, geniş bir kahveci falan değil. Aksine ya hızlıdan bir espresso yapıştıracağınız ya da \"para llevar\" yani \"to go\" kahvenizi alıp yolunuza devam edeceğiniz bir kahveci. Zaten mekan oturmanıza da pek olanak tanımayarak adeta al kahveni git kardeşim diyor. Tavır olarak değil tabii, sadece oturacağınız çok fazla alanı mevcut değil. El Magnifico'da günlük kullanılan kahveler sık sık değişiyor. Yani bir hafta denediğiniz house blend ile bir sonraki hafta denedeğiniz aynı olmayabilir. Çünkü bu mekanın bir diğer özelliği de kahvelerini kendileri sağlayıp kendileri kavuruyorlar. Ayrıca burası bayağı aile yadigarı bir mekan, çok uzun yıllardır mevcut. Biz oradayken kahve işlerini öğrenmeye çalışan, mekanın asıl kurucusu bilmemkim amcanın torunu da ortalıkta dolanıyordu, o derece. -Carrer de l'Argenteria, 64 -Carrer de Siracusa, 13 İlginç bir şekilde burayı bize Barselona'nın en iyi kahvecileri listesini çıkarmaya çalıştığımızı duyan Cafes El Magnifico çalışanı önerdi. İnsan çalıştığı yere ihanet edip başka kahveci önerir mi, pes........ Şaka bir yana, iyi ki de önermiş, çünkü yine Barri Gothic tarafında yer alan mekanın kahveleri de gayet başarılıydı. Ayrıca Barselona genelinde gördüğümüz en büyük kahvecilerden biri olduğunu da söyleyebiliriz. Oturabileceğiniz yayla gibi bir alanı mevcut, ayrıca çeşit çeşit tatlılar da yapıyorlar. Bir de çalışanlardan biri acayip yakışıklı, ama bunun konumuzla hiçbir ilgisi olmadığı için sakince konuyu kapatalım. Evet. Afiyet olsun. -Carrer de la Ciutat, 5 Gün geçmiyordu ki Gracia bölgesinde bir tatlı kahveci daha karşımıza çıkmasın....... Onna Coffee lokallerin sevdiği ve çalışmak için de sık sık tercih ettiği kahvecilerden. İlk olarak Poblenou taraflarında açılmış ancak sonradan lokasyon değiştirerek birçok mağazayı ve restoranı bir arada bulabileceğiniz daha merkezi sayılabilecek Gracia tarafında taşınmış. Kahvelerini Costa Rica'dan alıyorlar ve kendileri kavuruyorlar. Gayet de lezzetli kahveler hazırlıyorlar. Latte içtiğinizde içine azıcık kahve koyup hayvan gibi süt koyan kahvecilerden değiller, kendilerini bunun için ayrıca tebrik ediyoruz. SlowMov'un sahibi son dönemlerde patlayan işi gücü bırakıp gezgin olma modasının bir diğer ayağı olan işi güzü bırakıp kahveci açma kararı alanlarından. Gracia bölgesindeki küçük dükkanı aslında büyükbabasının eski atölyesi. Ancak kendisi burayı iyi bir şekilde değerlendirip kahve dükkanına çevirmiş. Buranın kahvelerini de gayet başarılı olsak da küçük bir uyarımız olacak. Şayet latte içmeyi seviyorsanız latte'yi biraz fazla sütlü yapıyorlar ve kahve tadı almakta güçlük çekiyorsunuz. Bu sebeple siparişinizi verirken \"double shot\" istediğinizi söylerseniz beklediğinize daha yakın bir tat yakalayabilirsiniz. Yine de sevdik seni SlowMov'cuğum. -Carrer de Luis Antunez, 18 Burası Barselona'nın en iyi kahvecileri listemizdeki diğer isimlerden biraz daha farklı bir konsepte sahip. Kendisi bir sergi alanı olan Espacio 88'in içinde yer alan küçük ve tatlı bir \"kahve karavanı\". Bölge olarak da Barselona'nın eski endüstriyel, yeni hipster çekim alanı olan Poblenou tarafında yer alıyor. Şayet bu bölgeyi keşfe çıkmak niyetindeyseniz bu taraftaki en iyi kahvecilerden biri kesinlikle Skye. Burası da kahvelerini Barselona'daki birçok diğer mekan gibi Right Side Coffee'den alıyor ancak arada bir Avrupa çapında namı yürümüş başka yerlerden alıp yeni şeyler denedikleri de oluyormuş. O yüzden kahve siparişi verirken özellikle nerenin kahvesini kullandıklarını sorabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/17/guney-kore-gezisi-notlari-kore-gezisine-cikacaklara-tavsiyeler", "text": "Hiç beklenmedik bir zamanda aniden çıkan Güney Kore gezisi planı 2017'nin bize şu ana kadarki en güzel sürprizi oldu. Haberi alınca evde 2 kişilik bir Meksika dalgasından tutun, çiftetelliye kadar Kore'yle hiç ilgisi olmayan birçok figür sergiledik, öyle sevindik. Malta üstü Barselona üstü Güney Kore gibi acayip bir (bunların tamamı 1 ay içinde oldu) kültür karmaşasının ortasına düşünce Güney Kore'ye nasıl gittik, nasıl döndük, ne ara orada günlerimiz geçti biz de anlayamadık doğrusu. Lakin bunu \"gezdiğimizden bir şey anlamadık\" şeklinde almayın, onca yorgunluğa rağmen öyle de güzel keşfettik, onca perişanlığa rağmen o kadar detaylı gezdik ki, bu konuda hiç mütevazı olamayacağız, haklı bir gurur yaşıyoruz. Tabii tahmin edeceğiniz üzere Güney Kore gezisi planlamak öyle pek de kolay bir iş değil. Neticede bambaşka bir kültürün, hatta bambaşka bir alfabenin orta yerine düşüveriyorsunuz, Berlin'e gidip \"olmadı Türk taksicilere sorarız\" demeye falan benzemiyor. Bu sebeple Güney Kore'deki daha spesifik noktalara odaklanmak yerine öncelikle size Güney Kore'yi şöyle bir özet geçelim istedik ve gerek Güney Kore gezisi boyunca, gerek Güney Kore gezisi esnasında edindiğimiz tüm bilgileri derlediğimiz bir girizgah yazısı yazalım dedik. Güney Kore gezimize dair türlü türlü paylaşımımızı Instagram sayfamızda bulabilirsiniz. Ayrıca Seul gezi rehberimize ve Seul'da karşılaşabileceğiniz en ilginç kafelere de bakmak isteyebilirsiniz. Hadi hep beraber kabul edelim, insan Uzak Doğu'nun o mistik havasını başka hiçbir yerde yakalayamıyor, \"mistik\" sözcüğü Uzak Doğu kadar başka hiçbir yere yakışmıyor. Biz ki Güney Amerika aşkıyla yanıp tutuşan, Avrupa'ya \"ay klişe cnm yaaa\" diye burun kıvıran gezginlere çemkiren, Afrika'ya ayak basabilmek için çıldıran insanlarız, buna rağmen söz konusu Uzak Doğu oldu mu bambaşka bir hissiyat içine giriyoruz. Sanırsak bunun temel sebebi, dünyanın geri kalan birçok yeriyle ortak noktalar yakalamak çok daha olası olmasına rağmen, Uzak Doğu'nun gerçekten de adını hak edecek şekilde çoğu yere, çoğu kültüre \"uzak\" olması. Bu sebeple bizim orada dikkatimizi çeken ya da araştırıp da öğrendiğimiz, adeta bir Tarkan şarkısı gibi \"ben başkayım\" diye bağıran kültürel konulara değinmek istedik. Gelin önce biraz Güney Kore'yi tanıyalım. -Olaya din konusuyla giriş yapacak olursak Güney Kore'de birçok inanışın bir arada var olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle şunu söyleyebiliriz ki, beklenmedik bir şekilde, daha mistik bir şeylerin karşımıza çıkacağını düşünmemize rağmen Hristiyanlık Kore'de oldukça yaygın. Hani sanıyorsanız ki ortalıkta yalnızca Budist rahipler cirit atıyor, yanlışınız var. Fakat beklediğiniz üzere Budizm, Kore Şamanizmi, Konfüçyanizm gibi inanışlar da ülke genelinde yaygın olarak kabul edilebilir. Kore Şamanizmi dediğimiz şeyi daha önce duymamış olabilirsiniz, biz de duymamıştık ve oldukça ilgimizi çekti. Bu inanışı genellikle Budizm ve Taoizm inanışlarının bir birleşimi olarak tarif ediyorlar ancak bu oldukça yüzeysel bir özetten öteye geçmediği için kesinlikle ekstra araştırma gerektiriyor. İlginizi çekerse Kore Şamanizmi ile ilgili şöyle bir yazı var, belki oraya göz atmak istersiniz. Ayrıca ek bir bilgi olarak, Güney Kore dünya çapında ateizm oranının en yüksek olduğu ülkelerden. Birçok kaynağa göre \"ateizmin en yüksek olduğu ülkeler\" listelerinde ilk 10'da yer alıyor. -Kore'de İngilizce konuşabilen insan bulmak konusunda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Eğitime çok önem veren ve yoğun olarak İngilizce eğitimi veren bir toplumda durumun böyle olması bizi de çok şaşırttı, ancak gerçekten özellikle Korece tabelalar arasında kaybolmuş bir haldeyken anlaşabileceğiniz birini bulamamak sizi bayağı sıkıntıya sokabiliyor. İlk etapta bu sizi sinir etse de aslında anladığımız kadarıyla bunun sebebi Korelilerin kendi ana dillerini öğreniş biçimine dayanıyor. Koreceyi öncelikle gramer açısından, teknik olarak öğrendikleri için İngilizceye de bu şekilde yaklaşıyor ve konuşma pratiği kısmında kendilerini pek geliştiremiyorlar. Tabii bu konu, Korelilerin yer yer çekingen, yer yer gelenekçi bir yapılarının olmasıyla da ilişkilendirilebilir. Bu konu bir tek bizim dikkatimizi çekmemiş olacak ki internette sağda solda \"Koreliler neden İngilizce konuşamıyor\" temalı yazılarla bol bol karşılaşıyorsunuz. Bu arada bunu negatif bir şey olarak değerlendirmeyin çünkü hiç anlaşamasanız bile size yardımcı olabilmek adına inanılmaz çaba gösteriyorlar. Kedi canınızı sizin. İzin verirseniz müthiş saçma, ama tüm Güney Kore gezimiz boyunca midemizi alt üst ettiği için her daim gündemimizde kalan bir konudan söz etmek istiyoruz. Güney Koreliler sürekli, bakın sürekli tükürüyor. Sokakta yürürken, bir kafede otururken, arabada giderken, muhabbet ederken, artık aklınıza nasıl bir an geliyorsa onu kafanızda sabitleyin ve o görüntüye tüküren bir Koreli ekleyin, o denli tükürüyorlar. Bu arada sadece erkekler tükürüyordur gibi bir yakıştırma yaptıysanız yanılıyorsunuz, cinsiyet fark etmeksizin hunharca tükürüyorlar. Bunun nedenini anlayabilmek adına utanmadan sıkılmadan birkaç farklı Koreli'ye bunun sebebini sorduk ve çoğu bunu sigara içtikleri için yaptıklarını, özellikle sigara içtikleri esnada tükürmenin sigaranın zararını azalttığına inandıklarını söyledi. Biz de oradaki günlerimiz boyunca çaresiz buna alışmak zorunda kaldık. Bizde olsa vay ayı deriz, onlarda olunca \"ah cnm işte Kore kültürü yhaaaa...\" demek zorunda kaldık. ÇÜŞ. -Kalbi kırılanlar, aldatılanlar, sırtından bıçaklanan yaralı kalpler, bu madde size gelsin........ Güney Kore'de yakın zamana kadar olur da eşinizi aldatırsanız 2 seneye kadar hapis cezası alabiliyordunuz. Sonra nedense bu yasayı kaldırmışlar. Halbuki gayet şahaneymiş, hatta belki kaldırmak yerine kamçı cezası olarak bile güncelleyebilirlermiş asfjsd. -Sayın sigara içenler, Kore'de sıkıntılı günler sizi bekler. Singapur manyaklığında olmasa da, Güney Kore'nin de sigara konusunda acayip katı bir tutumu var. Hani iyi niyetli düşünüp \"neyse soğukta gidersek de dışarıda içeriz n'apalım\" diyorsanız boşuna diyorsunuz, çünkü kafelerin açık alanlarında, restoranların önlerinde, metro çıkışlarında, otobüs duraklarında, aklınıza gelebilecek birçok yerde sigara içmek kesinlikle yasak. Dışarıda rastgele bir mekanın önünde sigara yaktığınız anda mekanın içinden biri fırlayıp \"burada sigara içemezsiniz\" diye paniğe kapılıyor, o derece yasak. Fakat tabii ki ara sokaklarda, daha lokal yerlerde istisnai durumlar olabiliyor. -Güney Kore'ye dair dünya çapında şanı alıp yürümüş en tuhaf konulardan biri kesinlikle Kore insanının güzellik takıntısı. Zaten eminiz konuyla az çok ilgisi olanlarınız varsa, Kore'deki kozmetik markalarının dünya çapında ne denli olduğundan haberdarsınızdır. Konuyla hiçbir ilginiz yoksa da isteseniz de kaçamayacağınız Gangnam Style kabusundaki Gangnam'ı bilmeniz bile aslında sizi konuya müdahil ediyor. Çünkü Seul'un pek zengin bir bölgesi olan Gangnam, özellikle estetik operasyonu yaptırılan en popüler bölge olmasıyla ünlü. (Sırf Gangnam'da 500'ün üzerinde estetik merkezi var) Zaten bu güzellik takıntısı sebebiyle özellikle Koreli zenginler arasında \"evladım sana 16. yaş gününde bir BURUN hediye edeyim\" durumu bile varmış, abartmıyoruz, gerçek bu. Peki en çok hangi estetiği yaptırıyorlar? Göz kapağı kaldırma! Bunun temel sebebini ise Kore genelinde bir \"Batılı olmaya öykünme\" durumu olması şeklinde açıklıyorlar. İşte şimdi ülkedeki kimsenin kaç yaşında olduğunu bir türlü tespit edemeyişimizin sebebi ortaya çıktı. Bu arada bu takıntı meselesi sadece kadınlar için geçerli değil, erkekler de ciddi anlamda kozmetik alışverişi yapıyor ve estetik yaptırıyorlar. -İlginç bilgi: Kore'de 4 rakamıyla ilgili bir takıntı var. Asansörlerde, daire numaralarında 4 rakamını görmezseniz şaşırmayın, çünkü 4'ün uğursuz olduğu gibi bir inanış var. Diğer kültürlerdeki \"13\" gibi düşünebilirsiniz. Bunun asıl sebebi aslında \"Mandarin Çincesi\"ne dayanıyor, çünkü bu dilde \"4\" sayısı ile \"ölüm\" sözcüklerinin okunuşu aynı. Korece de dahil birçok Asya ülkesinde konuşulan dilin kökeni de Mandarin Çincesine dayandığı ve yer yer bu dilden alınmış kelimeler kullanıldığı için, bu batıl inanış diğer kültürlere de yayılmış. Bu arada 4 sayısından haz etmeme meselesi sadece Kore'ye özgü değil, pek çok Uzak Doğu ülkesinde bu batıl inançla karşılaşmanız gayet olası. Buna Tetraphobia adı veriliyor. -Belki bilmeyenleriniz vardır, Samsung, Hyundai, LG, Kia, FILA gibi hepimizin bildiği ve hayatını ele geçirmiş bir takım markaların hepsi Güney Kore çıkışlı. Samsung ve LG gibi iki dev markanın Kore'ye ait olmasından yola çıkarak kendilerine \"teknoloji devi\" yakıştırmasını yapabiliriz sanırım. Yok canım, öyle kolay dev olunmuyor diyorsanız sessizce bir köşeye çekilin, çünkü Güney Kore aynı zamanda dünyanın en hızlı kablosuz internet erişimine sahip ülkesi. Zaten özellikle Seul genelinde, şehrin dört bir yanında son derece sorunsuz ve hızlı bir internet erişiminiz olduğunu fark edeceksiniz. Orada duyduğumuz bir dedikoduya göre 5G'ye geçecek ilk ülke ya da ilk ülkelerden biri de Güney Kore olacakmış. -Eğer Güney Kore'ye dair yalnızca tek bir şey biliyorsanız o da Korelilerin karaokeye ne kadar tutkulu yaklaştıkları olabilir. Adamlar bu konuda 90'larda kalmış desek yeridir, karaoke diye çıldırıyorlar resmen. Açıkçası içten içe biz de bu karaoke meselesini eğlenceli bulduğumuz için tabii ki Kore'de bu çılgınlığa kapıldık. Şunu net olarak söyleyebiliriz ki Korelilerin karaoke sevgisi abartılmış bir genelleme değil, gerçekten bayılıyorlar. Bu noktada size küçük bir uyarımız olacak. Eğer Güney Kore'de karaoke yapmak isterseniz bunu \"karaoke\" sözcüğü ile ifade etmemeniz gerekiyor. Çünkü Kore genelinde pavyondan hallice, Aksaray terk, 1 biraya 23482384 WON ödemeli karaoke bar konseptleri de mevcut ve \"karaoke bar\" diye adlandırdığınızda çoğunlukla o biçim algılayıp sizi kınıyorlar. Onlar \"karaoke bar\" vb. sözcük seçimi yerine \"Naroebang\" sözcüğünü kullanıyorlar. Yok ben onu diyemem canısı diyorsanız en azından \"singing room, song room\" gibi sözcükler tercih edebilirsiniz. Koreliler herhangi bir konuda işleri abartmayı seviyorlar. Bu güzel görünmekten tutun, karaoke tutkusuna, içki içmeye, gece dışarı çıktıklarında 723 tane mekan gezmeye kadar birçok konu için uyarlanabilir. Adamlar abartmayı, bir şeylere tutkuyla bağlanmayı seviyor. Bu abartılma durumunun dünya çapına yayılmış ve Türkiye'den tutun Amerika'ya kadar yüz binlerce insanı etkisi altına almış sonuçları da var tabii. Biri meşhur K-Pop, diğeri ise Kore dizileri. K-pop dediğimiz şey aslında bir müzik türüne ithafen kullanılsa da, günümüzde kesinlikle bir \"altkültür\" olarak tanımlanabilir. Açılımı \"Korean Pop\" yada \"Korean Popular Music\" olarak geçiyor ve elektronik, hip-hop, rock, pop allah ne verdiyse birçok müziğin karışımından oluşuyor. K-pop yıldızı olarak kabul edebileceğimiz kişiler ise 10-11 yaşlarından itibaren müzik, dans gibi alanlarda eğitim almaya başlıyorlar. Bayağı proje çocuk olarak düşünebilirsiniz. Günümüzde onlarca K-pop grubu var. Onlarca K-pop grubu olması yetmiyormuş gibi bazı gruplar 10-15 kişiden falan oluşuyor. Herhalde \"Bizim Kim-Won grup kurmuş Seo-jun, sen de katılsana\" diyorlar ve hep beraber bir gruba giriyorlar. Neticede bu K-pop meselesi giyim kuşamdan tutun, gençlerin tarzına, görüntüsüne, davranışlarına kadar her şeye yansıyor ve gerçekten çılgınlık boyutunda. Yalnızca K-pop yıldızlarına dair ürünler satan mağazalarla bile sık sık karşılaşabiliyorsunuz. Üstelik bu durum yalnızca Kore'de değil, dünya çapında alıp yürüdü. Bu karmaşanın içine sürüklenmek isterseniz sizi Youtube'un derinliklerine alacağız........ Güney Kore gezisi planlamanın en önemli kısımlarından biri de galiba ülkeyi ne zaman ziyaret ettiğiniz konusu. Zira bize kalırsa bir ülkeyi sevmenizle orada bulunduğunuz dönemin doğrudan ilişkisi var. O sebeple Güney Kore'ye ne zaman gitmenin mantıklı olabileceğini tespit etmek adına konuya biraz daha detaylı girelim dedik. Güney Kore'de Kış: Kış döneminde Kore'de sıcaklık eksi bilmemkaç derecelere kadar düşebiliyor. Dolayısıyla hafiften popo donduran durumlar yaşamanız muhtemel. Özellikle Gangwon bölgesi daha dağlık olduğu için olur da yolunuz oralara düşerse daha da dondurucu günlere maruz kalabilirsiniz. Fakat hemen durumu negatife çekmeyelim. Çünkü özellikle kış sporlarıyla ilgileniyorsanız Güney Kore bu konuda sizi bayağı sevindirebilir. Seul'dan 2,5 saat civarı bir uzaklıkta olan ve 2018 Kış Olimpiyatları'nın da gerçekleştirileceği Pyeongchang'ın kış sporları konusunda namı alıp yürümüş durumda, aklınızda bulunsun. İlginizi çekiyorsa Alpensia Ski Resort favoriniz olabilir. Güney Kore'de Yaz: Aynı yarımküredaş olmamızdan mütevellit tahmin edebileceğiniz üzere Kore'nin en sıcak dönemi yaz ayları. Başkent Seul'da havanın 28-29 derecelere çıktığı, İsmail Türüt gibi terlenen, makyajınızın maksimum 3 dakika dayandığı ve günün geri kalanını havaalanında kameralara yakalanmış ünlüler gibi güneş gözlükleri ardına gizlenerek geçirdiğiniz bir dönemden bahsediyoruz. Sıcağa tahammül edebiliyorsanız bizce olmayacak iş değil. Özellikle yüzmek, güneşlenmek isterseniz ülkenin ikinci büyük şehri Busan'a gidip buraların en popüler plajı Haeundae'ye koşabilir ya da Jeju Adası'na yönelebilirsiniz. İlginizi çekerse meşhur Ultra Festival'ın Kore ayağı da mevcut ve yazın gerçekleştiriliyor. Şuradan line up'ı ve biletleri bulabilirsiniz. Güney Kore'de Bahar Ayları: Net bir cevap arıyorsun, vereyim Lavinya, bizce Güney Kore gezisi için en en en güzel dönemler bahar ayları. Mümkünse ilkbahar, mümkünse Nisan ayı. Neden diyeceksiniz, çünkü Kiraz Çiçeği, çünkü Cherry Blossom, çünkü Sakura. Ne diye adlandırmak istediğiniz fark etmez, kiraz çiçeğinin güzelliği itiraz kabul etmez. Demek ki neymiş, bu çiçekleri görmek için illa ki Japonya'da olmak gerekmiyormuş efenim. Yine de o beni ilgilendirmiyor diyorsanız hava durumundan da bahsedelim. Bahar aylarında Güney Kore'nin hava durumu son derece değişken. Gündüz 20 küsür derecelerde mis gibi gezip akşam saatlerinde bayağı üşüten bir havayla karşılaşabilirsiniz. En azından bizim Nisan ayı deneyimimiz tam olarak bu şekildeydi. Türkiye'den Güney Kore'ye direkt uçmak istiyorsanız THY, Asiana Airlines ya da Korean Air'a yönelebilirsiniz. Gidiş 10 saat civarı, dönüş ise 12 saate yakın sürüyor. Evet, bayağı çileli, bayağı uzun, kabul. Sizi rahatlatmak için söyleyebilecek bir şeyimiz de yok, biz de bayağı daraldık ama Kore'ye ulaştıktan sonra geçiyor. Neticede bu söylediklerimizden hangisiyle seyahat ederseniz edin Seul'a, Incheon Havalimanı'na iniyorsunuz. Busan, Jeju, Pyeongchang ya da herhangi başka bir yere geçecek olursanız da Seul'dan geçiş yapıyorsunuz. Güney Kore'de internet erişimi işini çözmek bayağı kolay ve bunu Incheon Havalimanı'ndan halletmek en pratik yöntem. Havaalanında bavulunuzu teslim alıp çıkış aşamasına geldiğinizde \"KT Olleh\" standına giderek çözebilirsiniz. Size yanınızda taşıyabileceğiniz küçük, şarj edilebilir bir modem veriyorlar ve Wifi üzerinden 3 kişiye kadar bağlanılabilmesine olanak tanıyor. Şifresi ve cihazın adı da modemin üzerinde yazıyor. Eğer Korean Air ile uçtuysanız indirim de kapıyorsunuz. Ücretlendirmesi ise günlük olarak yapılıyor. Örneğin biz günlük 4 euro gibi bir şey ödedik. Daha detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Bizim için işin en zorlu kısmı bu, çünkü Güney Kore'de gezecek görecek çok şey var. Gezebildiğimiz kısımlarını zaten ayrı birer rehber olarak yazacağız ama, Güney Kore gezisi planlamak isteyenler için turistik anlamda en ön plana çıkan noktaları şöyle bir özet geçmemizin faydası olur diye düşündük. Tabii ki daha gezecek görecek onlarca yer var ama, bunlar en popüler olanları. Seul: Listede görmeyi hiç beklemiyordunuz değil mi....... Yani biz söylemesek aklınızda Seul'a gitmek falan yoktu, iyi ki haberdar ettik sizi. Şaka bir yana, başkent Seul, tabii ki ülkenin en turistik noktası. Kendisi için kocaman bir gezi rehberi yazdık, detayları oradan okursunuz. Güney Kore'ye kadar gidip de son derece canlı ve kozmopolit bir şehir olan Seul'u gezmeden döneceğinizi zaten hiç sanmıyoruz, o yüzden ondan çok fazla söz etmiyoruz. Busan: Yukarıda da şöyle bir bahsettiğimiz Busan Kore'nin ikinci en büyük şehri. Son derece popüler bir bölge çünkü hem ülke çapında ünlenmiş plajları, yazın partilenebilecek, \"yeter artık yine mi Pitbull çalıyor ulan\" dedirtecek ortamları var. Ayrıca bir alışveriş bağımlısıysanız ayvayı yediniz çünkü dünyanın en büyük \"department store\"u da Busan'da yer alıyor. Evet Kore'nin değil, dünyanın. Jeju Adası: Jeju, Güney Kore'nin en büyük adası. Aynı zamanda Güney Kore'deki en yüksek dağ olan Hallasan Dağı da bu adada yer alıyor. Bir başka \"en\" özelliğini daha duymak isterseniz, bu ada ayrıca dünyanın en uzun lav tüneline sahip noktası. Jeju, hem lokaller hem de turistler için popüler bir tatil noktası olarak kabul ediliyor. Burayı yalnızca plaj, deniz, kum şeklinde değerlendirmemek gerekiyor çünkü aynı zamanda doğal güzellikleri ile de ünlü. Pyeongchang: Gangwon bölgesinin içinde yer alan ve 2018 Kış Olimpiyatları'nın gerçekleştirileceği bölge. Tahmin edebileceğiniz üzere kış sporları ile ön plana çıkıyor ve lokallerin kış tatili/kayak için en çok tercih ettiği bölge olarak da biliniyor. Saydıklarımız arasında şimdilik en az turistik olan nokta burası olmasına rağmen muhtemelen olimpiyatlardan sonra çok daha popüler hale gelecek. Civarında olimpiyat müsabakalarının gerçekleşeceği bir başka nokta olan Gangneung da ziyaret edilebilir. Gyeongju: Burası Kore'yi daha geleneksel, daha etnik bir biçimde deneyimlemek isteyen gezginlerin ilk tercihlerinden biri. Zamanında Silla Krallığı'nın başkenti olduğu için tarihi açıdan da önem taşıyor ve UNESCO dünya mirası listesinde yer alıyor. 5 ana bölgeden oluşan Gyeongju Historic Area'da tarihi anlamda oldukça etkileyici eserler, kalıntılar, tapınaklar ile karşılaşabilmeniz mümkün. Özellikle gözden kaçırmamanız gereken birkaç yeri sayacak olursak: Bulguksa Temple, Donggunk Palace ve Seokguram Grotto. Güney Kore ve Kuzey Kore arasındaki gerilimden haberdar olmayanınız var mıdır bilmiyoruz. Gerçi Kuzey Kore ile arasında gerginlik olmayan herhangi bir ülke kalmış mıdır onu da bilemeyeceğiz ama, bu işin zirve yaptığı nokta tabii ki Güney Kore'yle arasındaki durum. Olayı özet geçecek olursak, ki hale süregelen bir olayı özetlemek pek de kolay değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kore'nin kuzeyi SSCB, güneyi ise ABD tarafından işgal ediliyor. İşgal eden ülkeleri göz önünde bulundurduğunuzda kolaylıkla tahmin edebileceğiniz üzere Kuzey Kore'de komünizm rüzgarları esmeye başlıyor, Güney Kore'de ise tam tersi \"özgürlük\" hüküm sürüyor. Zaten 1950'de de Kuzey Kore tam anlamıyla bağımsızlığını ilan ediyor. Bu süreç Kuzey Kore ile Güney Kore arasında 3 yıl kadar sürecek bir savaşın başlamasına yol açıyor ve milyonlarca, evet milyonlarca insan hayatını kaybediyor. 3 koca yılın sonrasında savaş ateşkes ile son bulsa da hiçbir zaman bir barış anlaşması imzalanmıyor ve Kuzey Kore Güney Kore ilişkileri her daim gerilimli olacak şekilde, düşmanlık boyutunda sabitleniyor. İlerleyen yıllarda Kuzey Kore her daim çok daha agresif bir tutum sergileyerek Güney Kore'ye birçok saldırıda bulunuyor. Savaşın sonucunda yaşanan kayıpların yanı sıra, hayatta kalan birçok Koreli aile de ayrı düşüyor. Bir kısmı Kuzey Kore'de, bir kısmı Güney Kore'de kalacak şekilde bölünüyorlar. Günümüzde bu ailelerin bir araya gelmelerine zaman zaman izin veriliyor ancak bu da belirli sayılarda kişi ile ve çok nadir olarak gerçekleştiriliyor. Kuzey Kore ve Güney Kore arasındaki gerilimi somut olarak gözlemleyebileceğiniz bir turistik aktivite de mevcut. Buna ne kadar turistik denilebilir bilmiyoruz ama, şayet vaktiniz olursa DMZ adı verilen Kuzey Kore Güney Kore sınırındaki bölgeyi ziyaret edebilmeniz mümkün. Burası o haberlerde gördüğünüz, Güney Kore ve Kuzey Kore askerlerinin \"her an bir gerginlik çıktı çıkacak\" şeklinde nöbet tuttuğu sınır noktası. Aslında tek bir nokta olarak ifade etmek doğru olmayabilir çünkü Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki sınırı kapsayan yaklaşık 240 km'lik bir alandan bahsediyoruz. Şayet böyle bir ziyarette bulunmak istiyorsanız önceden rezervasyon yapmanız ve bir tur ile hareket etmeniz gerekiyor. Fotoğraf çekmek niyetindeyseniz de öyle lönk diye çekemiyorsunuz, dikkatli davranmanız gerekiyor. Konu ile ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz şuraya göz atabilirsiniz. DIN DIN DIN, işte geldik zurnanın zırt dediği yere arkadaşlar. Güney Kore gezinizdeki yeme içme meselelerinin daha gitmeden sizde inceden bir gerilim yaratmaya başlaması gayet normal. Bunun için öyle yemek konusunda gelenekçi bir yapınız olması falan da gerekmiyor. Biz ki önüne gelen her şeyi yiyen, Uzak Doğu mutfağını haftada 1-2 kez canı çeken ve günlük yaşantısında da bol bol tüketen insanlarız, buna rağmen uzun süreli bir Kore gezisinde acaba \"YETER ULAN FASULYE PİLAV VERİN\" noktasına gelir miyiz diye düşünmedik değil. Şimdi, bu konuda size yalan söylemeyeceğiz, tamamen kişisel tercihlerimizden yola çıkarak ve inanılmaz güzel bir şey olan Kore barbeküsünü tenzih ederek, artık Kore mutfağının çok büyük bir fanı olduğumuzu söyleyemeyeceğiz. Artık diyoruz, sebebi var. Hani hep bir \"sushi normalde Japonya'da çok farklıymış, bizim yediklerimize hiç benzemiyormuş\" muhabbeti vardır ya. Sanırsak bu durum Kore mutfağı için de geçerli. Çünkü normalde dünyada türlü türlü yerde deneyip de sevdiğimiz Kore mutfağını Kore'deyken daha bir farklı gördük. İlk birkaç gün bundan keyif almamıza rağmen sonradan bir sıkılma, bir bunalma durumu olmadı değil. Lakin bu sizi korkutmasın, çünkü Kore gibi bir ülkede her mutfaktan yemek bulabilmeniz mümkün, tabii ki sürekli Kore mutfağından bir şeyler yemeniz gerekmiyor. Biz gittiğimiz ülkenin mutfağından bir şeyler deneme meselesine tutulduğumuz için bunalmış bile olabiliriz. Şimdi size biraz Kore mutfağının popüler yemeklerinden bahsedelim, gidince denersiniz. Yeme içme önerileri için ayrıca Seul gezi rehberimize ve Seul'da karşınıza çıkabilecek en ilginç kafeler yazımıza göz atabilirsiniz. Bibimbap: Geleneksel Kore yemeği olarak karşınıza en çok çıkacak yemek bu olabilir. Adı gibi kendi de şirin bir görüntüde geliyor. Yemeğin temelini tahmin etmekte çok da güçlük çekmeyeceğiniz üzere pirinç oluşturuyor. Zaten duyduğumuz kadarıyla Bibimbap'ın Korece anlamı da \"mixed rice\" gibi bir şeymiş. Pilav kısmının üzerine ise sotelenmiş bir takım sebzeler ve gochujang koyularak servis ediliyor. Hayvansal ürünler konusunda sorununuz yoksa et ve çiğ yumurta ile servis edildiğine de şahit olduk. Hastası mıyız? Türlü türlüsünü yedik, cevabımız hayır, allah sevdiğine bağışlasın diyoruz. Dak-galbi: Adından ötürü kontrolsüzce ördekle özdeşleştirip durduğumuz bu yemeğin aslında tabii ki ördek ile hiçbir alakası yok. Bu yemeğin ana malzemesi kızarmış tavuk. Çoğunlukla lahana, soğan, yukarıda bahsettiğimiz gochujang, tatlı patates gibi şeylerle karışık halde servis ediliyor ve bizce gayet lezzetli. Japchae: Sık sık karşılaşabileceğiniz bir noodle yemeği. Ama noodle'ların şeffaf olduğunu görünce \"ANAM NOODLE SÖYLEDİK DENİZ ANASI GELDİ YA\" paniği yaşamanıza gerek yok, çünkü o noodle'lar tatlı patatesten yapılıyor. Yemeğin geri kalanı ise bildiğiniz noodle'larla aynı gibi, türlü sebzelerle karıştırılmış halde servis ediliyor, gayet de lezzetli. Yangnyoem-tongdak: Korelilerin kızarmış tavuğa olan sevgisinin mutfaklarına yansımalarından bir diğeri. Kelime anlamını bilmesek de aslında bunu genel olarak kızarmış tavuğa verdikleri isim olarak düşünebilirsiniz, çünkü birçok versiyonu var. Sade, sarımsaklı, baharatlı gibi çeşit çeşit haliyle karşılaşabilirsiniz. Kore Barbeküsü: Alakasız anlarda evde otururken acıkınca aklımıza düşen, hastası olduğumuz müthiş bir Kore lezzeti. Ancak doğru şekilde ve doğru yerde yerseniz tabii. Kore barbeküsünün tüm havasını ve mistikliğini kaçıracak bir cümle ile açıklamamıza başlayalım: Aslında mantık biraz bizdeki \"kendin pişir, kendin ye\" yerlerindeki gibi. Yani önünüzde barbekü yapabileceğiniz bir alan mevcut. Etiniz ve etinizle bir arada yiyebileceğiniz türlü türlü ıngıl cıngılınız da yanında. Pişirmesi de yemesi de sizden. Et seçimi konusunda dana etinden, domuz etine ve onların da çeşitlerine kadar birçok seçeneğiniz oluyor. Daha geleneksel yerlerde etinizin yanında gelen şeyler arasında bir takım yeşillikler, soğan, sarımsak ve biber salçası sosu gibi şeyler de geliyor. Etinizi pişirdikten sonra bayağı çiğ köfte terk şekilde yeşilliğin arasında koyup soğan, sarımsak, sos ekleyerek dürüm haline getiriyor ve öyle yiyorsunuz. Bizce BAYAĞI lezzetli bir şey, Kore'de denemeden dönmemeniz gereken en garanti şey. Evet Kore Barbeküsü başka birçok ülkede de karşınıza çıkabilir ama hiçbiri Kore'deki kadar efsane olmayacaktır, kesin bilgi. Bindaetteok: Maş fasulyesinden yapılan Kore pancake'i. Ancak pancake deyince öyle kahvaltıda önünüze sunulacak gibi düşünmeyin, bu bir kahvaltı pancake'i değil. Kimchi: Kore'de her yer, her daim, her dakika karşınıza çıkabilecek bir şey kimchi. Ayrıca Kore halkının da hem bayağı sevdiği, hem de bayağı bol tükettiği bir şey. Tadını ya da nasıl bir şey olduğunu anlatabilmek adına Türk mutfağından yola çıkarak yapabileceğimiz en iyi benzetme turşu benzeri bir şey olduğu. Ancak tam olarak \"anlatamam denemen lazım\" benzeri bir tat, dolayısıyla turşunun Kore karşılığı olduğunu düşündürtmek de istemeyiz. Çoğunlukla lahana versiyonu karşınıza çıkacaktır ancak aslında 200'ün üzerinde çeşidi var. Oldukça yoğun bir kokusu var. Sanırsak bunun sebebi sarımsak, sirke, tuz, biber gibi şeyler ile birleşmesi sonucu kimchi halini alıyor olması. Hani olur da alır ve ağzı açık bir şekilde dolaba koyarsanız falan bütün dolabınız kimchi kokar, o derece. Kimchi'nin Kore'de neredeyse her yemeğin yanında servis edildiğini göreceksiniz, kendisine alışmakta fayda var. -Soju: İşte geldik Kore'nin bize kattığı en güzel şeylerden birine. Soju, Kore'ye özgü, çoğunlukla pirinçten yapılan yerel bir içki. Üzümlü, greyfurtlu, limonlu gibi türlü türlü versiyonu da mevcut. Orijinalinin rengi yok, tadı hafif, içimi acayip kolay. Ne içerken boğazınızı ne içtikten sonra midenizi yakıyor, adamı içki içtiğinden şüphelendiriyor, o derece. Hani içerken \"ulan şunu komple kafaya diksem yine hiçbir şey olmaz galiba\" diye düşündüren içkiler vardır ya, tam olarak öyle bir şey. Lakin sonuçları öyle olmuyor, o hafifliği nedeniyle içtikçe içesiniz geliyor, su gibi gidiyor, sonra bapbapşubapbap. Soju nasıl içilir derseniz genellikle shot halinde ancak bazen birayla karıştırdıkları da oluyor. Ayrıca olur da evinize kadar getirmek isterseniz markette acayip ucuza satılıyor, adeta gel günaha girelim yanalım gitsin diyen bir içki, seviyoruz seni be Soju. -Korelilerin köpek yemesi ile ilgili bir şeylere elbet siz de denk gelmişsinizdir. Bizim açımızdan da bayağı sarsıcı bir konu olmasına rağmen bu konuda hep beraber en azından birazcık daha sakinleşebiliriz. Koreliler köpek yiyor mu? Evet yiyorlar. Bu durum savaş döneminde açlığın ciddi boyutlara ulaşması sonucu ortaya çıkmış ve bir geleneğe dönüşmüş. Ancak günümüzde köpek beslemek diğer toplumlarda olduğu gibi Koreliler arasında da yaygın bir durum olduğu için yeni jenerasyonlar tarafından köpeklere evcil hayvan gözüyle bakılıyor ve köpek yenmemesi konusunda çeşitli kampanyalar başlatılmış. Dolayısıyla azalarak bitme aşamasına olduğunu söyleyerek sizi biraz rahatlatabiliriz. Yine de siz olur da Bosintang diye bir şeyle karşılaşırsanız yemeyin, sonra vicdan azabından gidersiniz valla. -Old Boy izleyip canlı ahtapot yeme sahnesini zihninden çıkaramayan kaç kişiyiz? Bu durum sizin için bir film sahnesinden öteye gitmiyorsa ya da yeterince sarsılmadıysanız hemen psikolojinizi biraz daha bozalım. Evet, Kore'de canlı ahtapot yemek diye bir şey var, bu bir rivayet değil. Tabii ki işler \"anacığımın canlı ahtapotunu özledim....\" noktasında değil, öyle her önünde gelen yemiyor, ancak isterseniz öyle zor bulabileceğiniz bir şey değil. Bu durum bizi köpek meselesi kadar sarsıyor çünkü ahtapotu canlıyken susam yağına yatırıyor, 1-2 baharat ekliyor, hatta yer yer parçalara ayırıyorlar. Daha fazla anlatamayacağız galiba, sizi sarsalım derken biz sarsıldık. -Güney Kore'nın para birimi WON. Daha kolay para bozdurabilmek adına yanınızda Euro ya da Dolar götürmeniz mantıklı olabilir. Olmadı yastık altındaki Japon Yeninizi götürebilirsiniz........ Güzel haber, Güney Kore Türkiye'den vize istemeyen ülkeler arasında. Pasaportunuzu kapıp gidebilirsiniz yani. Tek dikkat etmeniz gereken uçakta size dağıttıkları formu doldurmak. Hani olur da uçakta uyuyakalır ve kaçırırsanız diye şimdiden söyleyelim. Ülke genelinde genel olarak bahşiş beklentisi yok. Koyun o parayı cebinize. Kısa günün karı. -Saçma ama büyüleyici bir bilgiyi vermeden buradan ayrılamayız. Bazı otellerde ya da mekanlarda elektronik tuvaletler ile karşılaşacaksınız. Bu tuvaletler sizden bizden akıllı arkadaşlar. Oranızı buranızı yıkamaktan tutun kurutmaya hatta abartıp masaj yapmaya kadar falan gidebiliyorlar. Bıraksanız dur ben senin yerine yaparım sen zahmet etme diyecekler. Soğuk günlerde poponuzu ısıtıyor falan. Evet Türkiye'de de 1-2 yerde var ama burada son derece yaygın. Olur da bunlara denk gelirseniz değerlerini bilin diye söylüyoruz. Çünkü şayet daha şehir dışı bölgelere gidecek olursanız alaturka tuvalet benzeri şeylerle bile karşılaşabiliyorsunuz. Poponuzu fazla rahata alıştırmayın, üzülürsünüz......... -Etrafta çoluk çocuk görünce sevesiniz gelecek, pek de çocuksever insanlar olmamamıza rağmen bizim bile geldi ama, her gördüğünüz çocuğu sevmeye, kafasını okşamaya falan kalkışmayın. Koreliler bu işleri pek sevmiyor, çok da haksız sayılmazlar, hunharca çemkirebilirler, ona göre. Güzellik takıntısı muhabbetine iyi değinmişsiniz. Sadece kore'de değil, asyanın genelinde batılıların daha üstün olduğunu düşünürler genelde. Taylanddaki ünlü kişilerin ten renginin isveçlilerden farksız olduğu gibi bir gerçek var mesela. Herkes ten rengini açmaya çalışıyor asyada ve batılıysanız kral muamelesi görüyorsunuz. Tarihsel olarak baktığımızda açık tenli kişiler her zaman asilzadeler olduğu için, böyle bir muhabbet ortaya çıkmış olabilir gibi geliyor bana. Ya çok güzel samimi yazmışsınız. Kahkahayla güldüğüm yerler oldu. Benim de Uzak Doğuyu gezmek gibi hayallerim var çok özendim size. Ama domuz eti olayını ne yaptığınızı çok merak ediyorum. Bildiğim kadarıyla çok fazla yemeklerde kullanılıyor. Kore enteresan bi yer insani kendine aşık edebiliyor. 3.5 ay çalışma imkanim oldu en çok sevdiğim yanı neredeyse somurtan surati asık insan hic görmedim. İnanılmaz pozitifler ve bizim icin en güzel olan şeyde kime sorsanız kardeş ülkeniz kim diye hemen Toki ??? diyorlar. Entersan ama çok faydalı bilgiler var. Inchon dan Gwangju ya gidiş için bilgisi olan varsa memnun olurum."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/20/en-ilginc-kafeler-seul", "text": "Hep söylüyoruz, hep söyleyeceğiz, Seul çok, çok acayip bir yer. Tahmin ediyoruz ki şehirde şöyle bi' 3-4 ay kalma imkanınız olsa, sonrasında dünyanın geri kalan büyük şehirlerinde herhangi bir şeye şaşırma eşiğiniz yükselecektir. Şehrin her yanından bir enteresanlık, bir \"demek dünyanın bir yerinde böyle bir şey de oluyormuş\" dedirtecek özellik fışkırıyor. Her sokağa çıktığınızda binlerce insanın yanınızdan yüzünde maske ile dolaşmasına alışmaya çalışırken aniden diğer yanınızdan anime karakterleri gibi giyinmiş 15 kişilik bir kız grubu geçiveriyor ve tamam diyorsunuz, ta Türkiye'den kalkıp buralara kadar geldiğime, bu anı yaşadığıma değer. Güney Kore'yi size şöyle bir özet geçtiğimiz Güney Kore Gezisi Notları yazımızda ülke genelinde nelerin bizi şaşırttığından, nelerden etkilendiğimizden detaylıca bahsetmiş, hep beraber bol bol şaşırmış ve büyülenmiştik. Şimdi işin biraz da spesifik kısmına geçiş yapalım, enteresan bir konuya parmak basalım diyoruz: Seul'da karşınıza çıkabilecek en ilginç kafeler. İnternette karşımıza böyle listeler çıkar dururdu da sanki gerçek değillermiş gibi gelirdi. Ama gidip kendi gözlerimizle görünce genel olarak Güney Kore'nin ilginçlik seviyesi bizim için tavan yaptı diyebiliriz. Yani kaç şehirde bir kafenin içinde koyunlar ile birlikte oturabilirsiniz ki değil mi? Tamam tamam, burada harcamadan aşağıda daha detaylı anlatıma geçiyoruz. Seul'daki en ilginç kafeler listemize sizi \"allahım biz köpekleri hak etmek için ne yaptık\" dedirtecek, aşırı doz şirinlikten konuşmanızın \"bapoçun çen bakiyim\" şeklinde anlamsızlaşmaya başlayacağı bir kafe ile giriş yapıyoruz, Bau House Dog Cafe! Evet, tam olarak tahmin ettiğiniz gibi, bu kafenin içinde onlarca köpek dolaşıyor ve onlarla bir arada oturup içeceğinizi yudumlamak için para ödüyorsunuz. Üstelik amaç köpekleri sevmek olduğu için kimse size uyuzluk çıkarmıyor, isterseniz 6 saat boyunca köpeklerle beraber yerlerde bile yuvarlanabilirsiniz. Tabii ki \"ben sadece biraz köpek öpüp çıkacağım\" diyebilme imkanınız yok, en azından bir içecek almak zorundasınız. Ayrıca içeride onca köpek varken hijyen sorunu olmuyor mudur diye düşünüyorsanız mekanın bayağı temiz olduğunu da ekleyelim, hiç öyle bir derdiniz olmasın. Küçükken annesine köpek alması için yalvaranlar, annelerimize buradan bir \"kaybettiğin şeye dön de bir bak\" fotoğrafı atmayı unutmuyoruz....... Sizin bir kediniz olamayacağını, kedinizin bir insanı olduğunu bilen bilinçli kediseverler, ne demiş Louis Armstrong? \"Heaven, i'm in heaven...\" Yani? Yani diyor ki cennette miyim birader? Cennettesin, vallahi cennettesin. Dört bir yanında kediler dolaşıyor, seni umursamıyor, seni sallamıyor, sen çaresizce bir tanesinin yanına gelip seni umursaması için bakarken onlar tüm güzellikleri ile yanından geçip gidiyor, çünkü Seul'daki Cat Cafe, yani Kedi Kafe'lerden birindesin. Seul'da en az 3-4 tane kedi konseptli kafe var. İçeride onlarca kedinin olduğu, yukarıdaki köpek kafelerin kedi versiyonundan bahsediyoruz. Buralara girerken de belirli bir ücret ödemeniz, hatta bazılarına ayakkabılarınızı çıkarmanız, öyle girmeniz gerekiyor. Çoğunda ödediğiniz ücretin içine bir içecek dahil ve damsız girebiliyorsunuz.... Kedileri sevmek, saatlerce içerde durmak, yerlerde yuvarlanmak çoğunda serbest. Tabii ki tahmin ettiğiniz üzere kedilerin çoğu uyumakla ya da sizi umursamamakla meşgul, ancak o ortamın mutluluğu bile yeter, gidiniz, gitmeyenleri uyarınız. Ve işte Seul'daki en ilginç kafeler listemizde zirveye oynayan bir kafedeyiz. Belki manyak mısınız kızlar diyeceksiniz ama, biz bu kafeye gitmeyi bir gönlümüze yazdık ki, ciddi ciddi Seul'a inip bavullarımızı odaya bıraktığımız gibi elimizde harita Thanks Nature Cafe'ye doğru yola düştük. Amerikalı olsak bizi \"basic White girl\" olmakla suçlayabilirdiniz, tam öyle bir durum. Fakat bu şirinliğe nasıl karşı koyabiliriz, NASIL? Burası içinde koyunların yaşadığı, duvarlarını koyun fotoğraflarının süslediği, sağda solda koyun posterleri, objeleri görebileceğiniz şehrinde göbeğinde yer alan bir acayip kafe. Tabii bizim gibi içeri daldığınız anda 6 yaşında bir çocuk edasında, adeta gözünüzde kalpler oluşmuş bir şekilde koyunlara doğru bağırarak koşarsanız biraz tepki topluyorsunuz asfsdf. Evet içeride koyunlar var, evet pek çok kişi onları sevebilmek için geliyor, çünkü neticede dünyanın neresinde olursak olalım çoğumuz şehirlerin içinde sıkışmış insanlarız ve oturduğumuz yerde yanımızda bir koyun olması pek de sıradan bir durum sayılmaz. Ancak bunu yapmadan önce sizden kafeden bir şey satın almanız, en azından bir kahve içmeniz, bir şeyler yemeniz falan bekleniyor tabii ki. Of böyle anlatınca içimize dert oldu, o koyunlar orada mutlu mu, yoksa Amerikan filmlerindeki okul parasını ödemek için striptizcilik yapan genç kız muamelesi mi görüyorlar diye.......... Neyse, neticede Thanks Nature Cafe size böyle çok acayip bir deneyim sunuyor, kahvenizi kapıp direkt koyunların yanına koşabilirsiniz. Zaten kafeye girmeden önce onlara ayrılmış bahçe alanını göreceksiniz. İstedikleri zaman kafeye dalıp masanıza da geliveriyorlar bu arada. Bu şirinlik karşısında çaresiziz. Son olarak, eğer umurunuzdaysa ve burada normal insanlar gibi gerçekten bir şeyler yemek isterseniz waffle'ları çok güzel görünüyordu, aklınızda bulunsun. -Adres: 486 Seogyo-dong, Mapo-gu Her şey iyi gidiyor, hoş gidiyor, kediler, köpekler, hatta koyunlar havada uçuşuyor, birazdan Teletabiler de gelir ve beraber gökkuşağının sonunda buluşuruz diye hayal ettiyseniz hemen Seul'daki en ilginç kafeler listemizde ilginçlik seviyesini bir tık daha yukarı çekerek, \"tuhaf\" mertebesine geçiş yapıyoruz. Bu kafede post it'lerin yapıştırıldığı bir bölüm var ve aslında orada kafeyle ilgili en doğru yorumun yer aldığına inanıyoruz: Sweetly disturbing. Neden? Çünkü burası \"kaka\" konseptli bir kafe. Evet ya bildiğimiz kaka işte, hani şu kimsenin ne olduğunu bilmiyormuş gibi yapamayacağı şey var ya, o işte. Sağınızda solunuzda tuvalete, kakaya, malum emojiye dair bir şeyler göreceğiniz, kurabiyenizin yine o malum emoji şeklinde geleceği, konuya dair türlü türlü dekoratif obje ile karşılaşacağınız, çikolatalı şeyleri yerken içinizi bir huzursuzluğun kaplayacağı bayağı tuhaf bir yerden bahsediyoruz. Merak etmeyin, işi iğrençlik boyutunda ve itici şekilde yapmamışlar, nedense insan tüm bunların şirin olduğunu düşünmeden edemiyor. Civardaysanız komik bir anı için uğranabilir. Hello Kitty bir Japon karakteri olabilir, ancak bu Güney Kore'de de popüler olmadığı anlamına gelmiyor. Hello Kitty rüzgarı Türkiye'ye kadar esmişken tahmin edersiniz ki Japonya'nın yanı başındaki bir ülkeyi de etkilemiş ve buralara da bir Hello Kitty Cafe açılmış. Yıllık pembe ihtiyacınızı gidermek, \"aşkaaaaam bana peluş oyuncaklar alsanaaaa\" kızlarının psikolojisini çözümleyebilmek için ya da normal bir insan gibi çocuğunuzun, ne bilelim yeğeninizin hoşuna gideceğini düşünerek falan uğrayabilirsiniz. Biz net bir şekilde merakımıza kapılıp da gittik, çünkü cidden bizim açımızdan ürkütücü boyutlara ulaşacak derecede acayip bir mekan. Yediğiniz tatlıdan çayınızın yanında gelen kurabiyeye, kahvenizin üzerindeki latte art'tan tutun, duvarlara, masalara kadar her şey Hello Kitty'li ve pembe. Bir noktadan sonra hayata bakışınızda değişiklikler olmaya, Türkçenizdeki \"ş\" harfi oranı artmaya, \"bebiş, aşko, cnmmm\" sözcükleri aniden cümlelerinizin arasında kendini göstermeye başlıyor. Şaka bir yana, tabii ki Hello Kitty karakteri dünyanın geri kalan yerlerinde, özellikle de Uzak Doğu'da Türkiye'de ki şekilde konumlandırılmadığı için Seul'da bizim algıladığımız şekilde algılanmıyor. Şayet ilginizi çekiyorsa buraya uğrayabilir, hatta kafenin içinde yer alan mağaza bölümüne de dadanabilirsiniz. -Adres: 28 Myeongdong 4-gil, Myeongdong 2 -ga, Jung-gu Şimdi arka planda şöyle gaz bir Queen parçasının başladığını ve çılgınlığa geri döndüğümüzü düşünün. 1-2 tane daha makul kafe paylaştık diye normale döndük sanmayın. Siz hiç rakun gördünüz mü? Hani öyle günlük yaşantınızda karşınıza çıkma ihtimali falan pek yok ya, ondan soruyoruz. Çoğunuza cevaben, hayır biz de görmedik. Dolayısıyla bir kafede otururken tepenizde iki tane rakun hoplayıp zıplayınca hiç de normal karşılamıyorsunuz tabii. Lakin şu anda Seul'da, acayiplikler diyarındasınız, bunu normal karşılamaya da alışırsınız. Evet, Seul'da bir adet Raccoon Cafe de mevcut. Evet içinde 2 tane rakun yaşıyor ve yine belirli bir giriş ücreti ödeyip içeride rakunlarla vakit geçirebiliyorsunuz. Lakin rakun tam olarak evcil hayvan kategorisine girmediği için belirli kurallar var. Örneğin rakunların yüzüne ve ağzına dokunmamanız, sarılmamanız ya da ıslık çalmamanız gerekiyor. Zaten o rakunlar köpek ya da kedi kafelerde olduğu gibi lönk diye yanınıza da gelmiyor, biraz şansınıza kalmış. Yine de bayağı acayip bir deneyim, yakınlardaysanız \"cnm ben de rakun kafedeyim işte sıradan bir gün....\" demek için gidilir. Hayatınızda kaç kere içinde rakunlar olan bir kafeye gideceksiniz yahu, gidin gidin, kesin gidin. Bir metropolün göbeğinde, neon tabelaların ve şehir ışıklarının arasında görmediğimiz hayvan, yaşamadığımız acayiplik kaldı mı arkadaşlar? Daha ne istiyoruz? Komodo ejderi kafe de açalım mı? Herkes kendine gelsin, bir tık daha normale döneceğiz, yazıyı okuduktan sonra dışarı çıkarsanız şehre adaptasyonunuz kolaylaşsın. HoHo Myoll aslında \"acayip\" bir kafe olmaktan çok yaratıcılık yönünü övebileceğiniz bir kafe. Mekanın en büyük özelliği zaten çok da büyük olmamasına rağmen içinde Retro bir Volkswagen Van bulunması. Üstelik bulunmakla kalmıyor, aracın içini çok tatlı bir oturma alanına çevirmişler, ayakkabınızı falan çıkarıp yayılabiliyorsunuz. Ayrıca içinde küçük bir merdivenle çıkabildiğiniz, şirin bir odası daha mevcut, oldukça tatlı bir konsepti olduğunu söyleyebiliriz. Bu arada kafe adını mekanın kedisinden alıyor. Burada da dolaylı olarak bir hayvan konsepti var yani, içiniz rahat olsun asfsdj."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/04/25/seul-gezi-rehberi", "text": "Bir Uzak Doğu ülkesi ile tanışmak her zaman dünyanın geri kalan ülkeleriyle tanışmaktan daha farklı bir deneyimmiş gibi hissettiriyor bize. Tamam, her gittiğiniz yerde farklı, mutlu edecek, gülümsetecek bir detay yakalıyorsunuz, her şehir sizi bir kez daha şaşırtıyor, bir kez daha dünyanın sevilebilir bir yer olduğunu hissettiriyor ama, söz konusu Uzak Doğu ülkelerinden biri oldu mu her şey çok daha başka. Bir yerde \"son derece yabancı\" hissetmenin teoride olumsuz bir duygu yaratıyor oluşu Uzak Doğu ülkelerinden birine gittiğinizde bambaşka bir hisse dönüşüyor. Size hiçbir şey ifade etmeyen şekillerin arasında okuma yazma bilginizin tam anlamıyla bir hiçe dönüştüğü, yabancı olduğunuzun herkes tarafından anlaşılabildiği bir yerde olmak nasıl oluyor da bu kadar iyi hissettirebiliyor inanın biz de anlamıyoruz. İşte Seul deneyimimiz de tamamen bu tatta geçti. Alışma evresindeyken, \"acaba bir süre burada yaşasak nasıl olurdu\" hayallerine dalarken bir anda dönüş yolunda bulduk kendimizi. Peki Seul beklediğimiz gibi çıktı mı? Fazlası var, eksiği yok. Eğer aradığınız kocaman bir Uzak Doğu metropolü ise, yüzlerce ışıklı tabelanın arasında yürümek, kalabalığın arasına karışmak, dünyadaki varlığınızın önem derecesini sorgulamak falan istiyorsanız tam yerindesiniz. Daha geleneksel bir şeyler arıyorsanız, tapınaklar, rahipler, Uzak Doğu kültürüne dair pek çok şey ile karşılaşmak niyetindeyseniz Seul'u bu şekilde yaşamak da sizin elinizde. Özetle şehir size her şeyi sunuyor ve kendi deneyiminizi kendiniz şekillendiriyorsunuz da diyebiliriz. Biz ne yaptık? Ortaya karışık. Kendi Seul'umuzu yarattık, o yarattığımız Seul ile platonik sayılmayacak bir aşk yaşadık, Seul bizi sevdi, bize iyi davrandı, bizi kucakladı. E biz de onu tabii. Şimdi kendisinden İstanbul'da oturmuş Seul gezi rehberi yazma aşamasına geçecek kadar uzaklaşmışken içimizde inceden bir özlem duygusu da oluşmadı değil. Güney Kore'ye gitmek için hangi dönemlerin daha iyi olduğu hakkında Güney Kore Gezisi Notları yazımızda detaylı bir şekilde bahsetmiştik. Aslında Seul için de orada paylaştığımız detayların çoğu geçerli. Kış aylarında popo donduran bir soğuk, yaz aylarında ise bayağı sıcak, ayrıca yoğun yağış olma ihtimali söz konusu. Dolayısıyla Seul gezisi için en ideal dönemler sonbaharda Eylül-Ekim, ilkbaharda ise Nisan-Mayıs. Zaten neredeyse her yer için en güzel bahar ayları önerisinde bulunup duruyoruz, çok da beklenmedik bir öneri olmadı. Daha da detay ver kardeşim diyorsanız onu da verelim, bizce nokta atışı bir Seul gezisi gerçekleştirmek niyetindeyseniz Nisan başını tercih edebilirsiniz. Çünkü bu dönemde Seul da dahil olmak üzere Güney Kore'de birçok yerde sakura/cherry blossom/kiraz çiçeği açıyor ve inanılmaz bir görüntü oluyor. Eğer özellikle bu sebepten gitmek niyetinde değilseniz, hava durumunun daha garanti olması için Nisan sonu ya da Mayıs'ı tercih edebilirsiniz. Biz Nisan başında gittik ve gündüzleri yer yer sıcak olmasına rağmen akşamları serindi, her iki hava durumu ihtimaline karşın uygun kıyafet götürmekte fayda var. Gündüzleri akşama yatırım olarak elimizde montla gezmekten bi' kolumuz inceldi, diğeri kalın kaldı ama olsun....... Incheon Havalimanı'ndan şehre ulaşım: Incheon Havalimanı Seul şehir merkezinden yaklaşık 50km uzaklıkta, yani oldukça uzak. Adeta bir Sabiha Gökçen gibi dünyadaki her yere en uzak noktaya yapılmış. Öyle uzak ki, yanlış bir havalimanına indiğinizi bile düşünebilirsiniz, hemen onu düşündürtmeden olaya müdahale edelim. Eskiden uluslararası havalimanı şehir merkezine yakın bir noktadaymış ancak burası yeterli gelmeyince Incheon bölgesinde denizi doldurarak daha büyük bir havalimanı inşa etmişler. Allahtan Incheon Havalimanı'ndan Seul şehir merkezine kolay bir şekilde ulaşabileceğiniz 2 tren seçeneği mevcut. Bunlardan biri havaalanından hiç durmadan yaklaşık 45 dakikada \"Seoul Station\" yani ana tren istasyonuna ulaşan Express treni, diğeri ise 12 farklı durakta duran ve yaklaşık 1 saat süren \"All Stop\" treni. Express trenin ücreti 8000 won, diğer tren için ise gideceğiniz noktaya göre bir metro bileti almanız gerekiyor. Metro bileti konusunu aşağıda detaylandıracağız. Dünyanın herhangi bir noktasında 50 km gibi bir mesafeyi taksiyle gitmenin pek de uyguna gelmeyeceğini tahmin ediyor olabilirsiniz. Ancak özellikle birkaç kişiyseniz taksi seçeneğini de değerlendirebilirsiniz. Biz kullanmadık ama öğrendiğimize göre Seul'da gideceğiniz noktaya göre fix bir taksi ücreti var, fiyatlara şuradan bakabilirsiniz. Örneğin Jongno gibi merkezi noktalara 65.000 Won tutuyor. (fazla sıfır görünce panik olmamanız için paylaşalım, günümüz itibarıyla 50 Euro gibi bir tutara tekabül ediyor). Taksiye bindiğinizde bu konuda herhangi bir karmaşa yaşamamak için havaalanındaki \"information\" noktalarına danışarak sizi uygun taksiye yönlendirmelerini rica edin, çünkü Seul'da tek tip taksi yok ve hepsinde bu fix ücret geçerli olmayabilir. Ünlülerin tur otobüsleri gibi içinde buzdolabı, disko topu falan olan bi' taksiye binip \"ama 50 euro kem küm\" demeyin yani. Bunun detayları da aşağıda geliyor. Bu arada Seul ve civarında trafik yoğunluğuyla karşılaşmak bayağı olası, özellikle şehirden havaalanına taksiyle gidecek olursanız trafik durumunu göz önünde bulundurarak vakitlice yola çıkmanızda fayda var. Yukarıda yazdığımız metro bileti ücreti standart ücret. Ancak Gangnam gibi merkezin bir tık daha dışında kalan noktalara giderken bu standart ücretin üstüne ekleme yapılması gerekebiliyor. Bunu kendiniz fark etmeseniz bile, zaten çıkışta kartınızı tekrar okuttuğunuz esnada turnike yaygara çıkarıyor ve sizi tüm Kore halkına rezil ediyor. O sırada anlayabilirsiniz ki ekleme yapmanız gerekiyor. Zaten ekranda eklemeniz gereken tutar da yazıyor. Aklınızda bulunsun. T Money Kartı: İstediğiniz miktarda para yükleyebileceğiniz ulaşım kartı. Kartı edinmek için 2500 Won gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor, sonra kullanmak istediğiniz tutarı yüklüyorsunuz. Bu şekilde tek seferlik metro kullanım ücreti 1350 yerine 1250 oluyor, yani indirimli bilet almış oluyorsunuz. Bu kart çoğu takside de geçerli, eğer yanınızda nakit para taşımak istemiyorsanız mantıklı bir seçenek olabilir. Ancak bize kalırsa kart öyle çok da kayda değer bir indirim sağlamadığı için özellikle satın almanın bir alemi yok. Eğer kartla işiniz bittiğinde içinde herhangi bir tutar kalırsa onu da duraklardaki servis noktalarından iade alabiliyorsunuz, ancak 500 Won gibi ekstra bir servis ücreti var. Metro istasyonlarındaki makinelerden ya da T-Money logosu görebileceğiniz 7-Eleven gibi marketlerden satın alabilirsiniz. Seoul City Pass: Günde 20 kereye kadar metroyu ve \"city tour bus\"ları kullanmanıza olanak sağlayan kart. (çüş artık günde 20 kere metroya binilir mi arkadaş) 1 günlüğü 15.000, 2 günlüğü 25.000 3 günlüğü ise 35.000 Won. Günde 20 kez metroya binmeyi başarabilir misiniz bilemiyoruz ama, olur da öyle bir niyetiniz varsa satın alabileceğiniz en uygun seçeneklerden biri bu. Belki de yukarıda söz ettiğimiz tuvalete bile metroyla gitme meselesini bir kez daha değerlendirmelisiniz..... Kartı yalnızca 1 kişi kullanabiliyor, aklınızda bulunsun. -Ulaşım için %90 metroyu kullandığımız 4 günlük Seul gezisinden çıkardığımız sonuç; tek kullanımlık metro bileti candır. Taksi meselesine gelecek olursak. Seul'da taksi ücretlerinin özellikle Avrupa'daki birçok şehre göre daha uygun olduğu söylenebilir. Hatta özellikle birkaç kişi kullanacaksanız yer yer metrodan bile daha uyguna gelebileceğini söyleyebiliriz. Örneğin 3-4 km'lik mesafe için ücretler 5000 Won civarında (4 Euro gibi bir şey). Taksi kullanacaksanız dikkat etmeniz gereken şey bineceğiniz taksinin ne renk olduğu. Çünkü normal taksiler sarı, beyaz ya da gri renkte oluyor. Siyah ya da daha büyük taksiler daha pahalı. Genel olarak tüm taksilerde gece 12'den sonra gece tarifesi uygulanıyor. Ayrıca yoldan taksi çevirebiliyorsunuz, bazı uyuz Avrupa ülkelerindeki \"yoldan taksi çevirememe\" durumuyla burada cebelleşmiyorsunuz. Tabii ki biz gitmeden önce Seul güvenli mi değil mi konusunu araştırmadık, nedense bu hiç aklımıza bile gelmedi. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığın bir ülkeye gidiyorsun, insan bi' bakar değil mi? Oraya daha önce birçok kez giden arkadaşlarımızdan ve lokallerden dikkatli olmamıza dair bir uyarı da almayınca bizde bir rahatlık bir rahatlık. Gecenin köründe karanlık sokaklara dalmalar, ninjalarla soju içmeler, uzağında duman tüten sokalarda topuk seslerimizin yankılanması falan.... Bilinçsiz bir şekilde bile yapmış olsak bu gezide kendimizi resmen birer denek olarak kullandık. Sonuç; sıfır gerginlikle atlattığımız bir Seul gezisi. Öyle bir kendimize güvenmişiz ki, neredeyse Kore halkı bizden korkacaktı, o derece. Tabii ki şunu göz önünde bulundurmakta fayda var, dünyanın hiçbir metropolü %100 güvenli olamaz ve bir turist olarak her yerde dikkatli olmak lazım. Bu şehirde turist olduğunuzu gizlemek gibi bir şansınız olmadığı da aşikar. Biz Kore Turizm Ofisi desteğiyle Jongno bölgesi civarında olan The Shilla'da konakladık ve oldukça memnun kaldığımızı söyleyebiliriz. Çalışanlar oldukça sempatikti ve odalar bayağı modern ve temizdi. Hatta temizlik konusunu öyle ciddiye alıyorlar ki, odayı temizletmek istemediğimizde temizlik görevlisi 5 kere falan \"emin misiniz\" diye sordu, ardından bizi ayıpladı, ardından küs ayrıldık. Öyle üstümüze geldi ki \"nasıl da temiz olduğumuzu\" kanıtlamak için çıkarken biraz odayı bile topladık. Ayrıca otel toplu taşıma açısından oldukça ideal bir noktada, yaklaşık 5 dakika mesafede bir metro durağı var. Tek eksi yönü odanın birazcık küçük olmasıydı, iki tane dev bavul açtık diye mi bilmiyoruz ama, kendi eksenimizde dönmekte güçlük çektik. Ancak popoya masaj yapan bizden akıllı elektronik tuvaletleri ile gönlümüzü almayı başardılar. Kim bilir, belki de biz odada yokken Megatron'a falan dönüşüyordu, öyle akıllı bir tuvalet. Biliyoruz, muhtemelen \"lafı dolandırmayın bize net bir cevap verin, evet mi hayır mı\" diyorsunuz ama Seul pahalı mı değil mi sorusuna genel bir cevap vermek gerçekten güç. Çünkü fiyatlar farklı kategorilere göre \"yuh amma pahalıymış\" ile \"aa ne kadar ucuz\" gibi birbirine tamamen zıt tepkiler arasında gidip gelmenize sebep olabilecek kadar değişken. Dünyanın en pahalı şehirlerinden biri deyince sizin de aklınıza ilk olarak Tokyo geliyor mu bilemiyoruz ama, özellikle oraya giden kişilerden aldığımız yorumlara göre bu işin şakası yok, Tokyo gerçekten pahalı bir şehir. Ne Tokyosu ulan şimdi dediyseniz durun, burada konuyu bir yere bağlamaya çalışıyoruz. Seul da Tokyo ile birlikte dünyanın en pahalı şehirleri listesinde. Tabii bu listeler yaşam koşulları da göz önünde bulundurularak oluşturuluyor. Yani yakın zamanda Seul'a taşınmak gibi bir niyetiniz yoksa öyle çok da panik olmanızı gerektirecek bir durum yok. Doğruya doğru, bu şehirdeyken yer yer \"bu Seul da bu kadar pahalıysa Tokyo'da kolumuzu mu vereceğiz\" gibi düşüncelere sürüklenmedik değil. Özellikle Seul'a merhaba deme şeklimiz bir küçük boy buzlu latteye 6000 Won (yaklaşık 20tl'ye tekabül ediyor) gibi bir ücret vermek olunca biz de ayvayı, hatta komple ayva ağacını, ne bileyim ayva bahçesini yedik diye düşündük. Ancak sonra içtiğimiz kokteyller, hatta satın aldığımız bir takım kozmetik ürünleri, müzelere giriş ve taksi ücretleri gibi şeyler bir bardak kahveden ucuz olunca rahatladık Evet Seul'da kahveler pahalı, ki bu bizim gibi günde 4-5 kez kahve tüketenler için sarsıcı bir bilgi olabilir, ancak alkol, kozmetik, alışveriş, ulaşım gibi konular diğer ülkelere göre daha uygun kabul edilebilecek seviyede. Bu da muhtemelen ülke çapında alkol ve kozmetik ürünleri tüketiminin çılgınlık boyutunda olmasıyla alakalıdır. Yemek konusunda ise Seul tam bir \"her bütçeye uygun bir şey var\" şeklinde nitelendirilebilecek şehirlerden. Özellikle Kore barbeküsü gibi et ağırlıklı bir yemek yiyecekseniz düşük fiyatlar beklememeniz gerekse de, sokak yemeği kültürü gelişmiş bir şehir olduğu için daha uygun seçenekler bulabilmek mümkün. Söz konusu Uzak Doğu'da yer alan bir şehir olduğu için aklınıza şöyle bir soru da gelmiş olabilir; Seul'da elektronik ürünler ucuz mu? Hemen cevap verelim, bilmiyoruz.. Sandınız ki konuyla ilgili çok güzel bilgiler verecek, 3 paragraf yazı yazacağız, ama yooo. ÇOK BEKLERSİNİZ. Açıkçası bu konu ilgi alanımız sayılmadığı için Seul'da elektronik alışverişi meselesine çok da zaman ayırmadık. Ancak kimi söylemlere göre, LG, Samsung gibi markalar Kore çıkışlı olsa da ürünlerinin burada daha ucuz olduğu anlamına gelmiyormuş. Eğer bu konuya özel bir ilginiz varsa şehirde büyük elektronik mağazalar mevcut, onları araştırabilirsiniz. Bu arada Güney Kore'nin para birimi WON. Gereksiz bir sıfır yoğunluğu olan ve kavraması pek de kolay olmayan bir para birimi diyebiliriz. Aşağıdaki para birimlerini de Won olarak paylaşıyoruz, şimdiden alışın. Yok kardeşim ben bu tip şeyleri hesaplamaya çalışarak kafamı yoramam diyorsanız bunun için kullanabileceğiniz bir uygulama mevcut. Seyahat ederken kullanabileceğiniz bir takım telefon uygulamalarını şuradaki yazımızda paylaşmıştık, belki göz atmak isterseniz. Şimdi Seul gezimizdeki harcamalarımızdan birkaç örnek vererek konuyu detaylandıralım. Yukarıda da söz etmiştik, Seul'da gezilecek yerler şehrin birçok farklı bölgesine dağılmış durumda. Gezilecek yerler derken yalnızca müzelerden ve tapınak gibi yerlerden bahsetmiyoruz, Seul'u tanımak için bu gibi turistik aktivitelerin ötesine geçip farklı bölgeleri, binaları ve sokakları da keşfetmek gerekiyor. O yüzden Seul'da gezilecek yerler listesine geçmeden önce Seul'da en çok vakit geçirmek isteyebileceğiniz bazı popüler bölgeleri anlatalım istedik. Jongno: Şehrin tarihi bölgesi olmasından mütevellit en turistik noktaları da kapsayan bölge. Aşağıda detaylandıracağımız saraylar, tapınak gibi noktaların çoğu bu bölgede yer alıyor. Eğer turistik noktalara yakın olmak istiyorsanız bu bölgede konaklamak isteyebilirsiniz. Itaewon: Yabancıların yoğunlukta olmasıyla bilinen bölge. Burada alışveriş, restoran, kafe, gece hayatı için birçok seçenek bulabilirsiniz. Özellikle yabancıların ağırlıkta olduğu bir bölge olduğu için popüler Kore restoranlarının yanı sıra başka mutfaklara odaklanan restoranlar da var. Kore yemeklerinden sıkıldığınız noktada Iteawon hayat kurtarabilir. Tabii ki Türk restoranları da var. Şaşırdık mı? Hayır. Gangnam: Sanırsak artık Gangnam'ı bilmeyen, Gangnam kelimesini duymaktan bıkmayan pek fazla insan kalmamıştır. Gangnam Seul'un zenginli bölgesi olarak bilinmesinin yanı sıra, estetik operasyonları konusunda da bayağı nam salmış bir bölge. Yalnızca Gangnam'da 500'ün üzerinde estetik merkezi var, o derece. Zaten Psy'ın Gangnam Style şarkısının teması da buna dayanıyor. Burada da alışveriş, gece hayatı, cafe, restoran seçeneği bol. Zenginli bölge dedik diye sadece Gucci, Versace falan olduğunu düşünmeyin, bütçe düşmanı olmayan birçok kozmetik ve hazır giyim mağazası da bulmak mümkün. Bölgede turistik anlamda çok fazla aktivite olmasa da Gangnam'a ayak bastığınızı şöyle de anlayabilirsiniz: karşınızda bir anda belirecek Gangnam Style heykelleri. Tam heykel de denmez ya, nasıl adlandıracağımızı bilemedik. Neticede her ne denirse densin, tabii ki bunun ekmeğini yemişler ve turistleri çekmek için çok da başarılı bir yöntem olmuş. Bu heykellerden biri Gangnam metrosunun hemen çıkışında, diğeri ise COEX alışveriş merkezinin dışında yer alıyor. Gangnam'ın bayağı büyük bir bölge olduğunu da belirtelim, öyle her yerini gezmeniz pek de mümkün değil. Gezilecek yerler olarak Gangnam metrosu civarını ve Seul'un \"Beverly Hills\"i olarak bilinen Apgujeong bölgesini baz alabilirsiniz. Myeong-dong: Uzak Doğu'da bir şehrin ortasına düştüğünüzü nasıl anlarsınız? 1. Neon tabelalar 2. Yüzlerce kişinin aynı anda karşıdan karşıya geçtiği bir sahne 3. Sokak yemekleri. Bunların hepsini bir arada görebileceğiniz ve artı olarak alışveriş için yüzlerce seçenek olan bölge Myeong-dong. Mağazalar çoğunlukla geç saate kadar açık, ancak tavsiyemiz yine de kalabalıktan biraz olsun kaçabilmek adına gün içinde gitmek. Aksi takdirde o kadar kalabalık oluyor ki kendinizi Walking Dead'de figüran gibi hissediyorsunuz. Burada kozmetik, giyim, elektronik, allah ne verdiyse bulabilmek mümkün. Seul'da alışveriş konusunda ayrı bir yazı yazdık, hadi yine iyisiniz. Sinchon ve Hongdae bölgeleri : Bizim Seul'da favori bölgemiz Sinchon ve Hongdae civarları oldu. Buralar Seul'un en hareketli bölgelerinden sayılabilir, ancak bir tık daha az turistik. Civarda Ewha Women's University ve Hong-ik University gibi üniversiteler bulunduğu için bu iki bölge \"University Quarter\" olarak da geçiyor. Burası alışveriş, gece hayatı ve mekan konusunda bayağı popüler bir bölge haline gelmiş. Hani şu koyunlu, rakunlu \"Seul'da karşınıza çıkabilecek en ilginç kafeler\" yazımız var ya, oradaki kafelerin de çoğu bu civarda. Sırf bu sebepten bile gidilebilir ama, alışveriş konusunda da ÇOOK fazla seçenek olduğunu belirtelim. Özellikle sadece kadınların gidebildiği Ewha Üniversitesi civarında çok fazla kadınlara yönelik mağaza var. Kızlar SALDIRIN! Yeoui-do: Gökdelenlerin yoğunlukta olduğu bir bölge için olabilecek en yaratıcı ismi buldukları için Seulluları tebrik ediyoruz. Seul'un Manhattan'ı olarak bilinen Yeoui-do'da Kore'nin en uzun binası olan Seoul 63 Square (63 kat var çünkü) gibi birçok bina var. Bu Seoul 63 binasında galeri, restoranlar, Sea World, balmumu müzesi, IMAX sinema gibi bir çok atraksiyon var ama şahsen biz 10 saatlik uçak yolculuğunu bunları görmek için çekmediğimiz için buraya pek öncelik vermedik. Ama olur da Kore'ye Nisan ayında giderseniz bölgede bulunan Yeouido Park'ını mutlaka ziyaret edin, burası kiraz çiçeklerini görmek için en güzel yerlerden! Seul'da gezilecek yerler listemize civarda görebileceğiniz en değişik yerlerden biriyle başlamak istiyoruz: Güney Kore ve Kuzey Kore sınırında bulunan DMZ bölgesi. Kuzey Kore dünyadaki en gizemli, en merak edilen ülkelerden biri. Öyle herkes kafasına göre ülkeyi ziyaret edemediği ve belirli bölgeler dışında fotoğraf çekilemediği bir ülke olduğu için orada tam olarak ne olup bitiyor, insanlar nasıl bir yaşantı sürüyor, gerçekten haberlerde okuduğumuz kadar var mı gibi net cevaplar alamadığımız birçok soru var. Dolayısıyla insanlarda ister istemez Kuzey Kore=gerginlik gibi bir algı oluşuyor. Ki bu algının oluşması özellikle son dönemlerde gündemde \"nükleer\" kelimesinin biraz fazla geçiyor olması sebebiyle pek de anormal değil. Konumuza dönecek olursak, DMZ bölgesi Kuzey Kore'ye ayak basmadan ülkeyi en yakından gözlemleyebileceğiniz bir nokta. Aslında bir noktadan oluşmuyor, Güney Kore ve Kuzey Kore arasındaki yaklaşık 250 km uzunluğundaki sınır bölgesini kapsıyor. Burası tarafsız ve her iki ülkenin de askerlerinin bulunduğu bir bölge. Geçmişte ara ara ufak çaplı gerginlikler olmuş ancak gitmeniz konusunda endişe yaratacak kadar çok da büyük bir olay olmamış. Dediğimiz gibi burası 250 km'lik bir bölge olduğu için her yerini görebilmeniz mümkün değil, gezebileceğiniz birkaç farklı alan söz konusu. Önerimiz Seoul'dan düzenlenen turlardan birine katılmanız. Bizim gitme şansımız olmadı, ancak Visit Korea'nın sitesinde hangi noktaları nasıl ziyaret edebileceğiniz konusunda detaylı bir yazı var, oraya göz atabilirsiniz. Turların çoğu günlük turlar, dolayısıyla bu bölgeyi ziyaret etmek gibi bir niyetiniz varsa mutlaka 1 gününüzü oraya ayırmanız gerekiyor. Seul'da gezebileceğiniz tarihi, geleneksel noktalara geleceğiz ama izin verirseniz Seul'da gezilecek yerler listemize bizi mimari açıdan en çok etkileyen yerlerden biriyle devam edeceğiz: Dongdaemun Design Plaza. Burası bugüne kadar mimarisini en çok övdüğümüz yapılardan biri oldu, bizce o kadar iddiali. Mimar Zaha Hadid tarafından tasarlanan ve 2013 yılında tamamlanan binanın dışında tam 45,133 alüminyüm panel kullanılmış. Önünde RESPECT diyerek saygı duruşunda bulunmak isteyeceğiniz plazada yıl boyunca birçok farklı etkinlik gerçekleşiyor. Ayrıca içinde tasarım ürünler satılan ve \"abi kaç kilo bagaj hakkımız vardı\" sorusunu sordurtacağı garanti koca bir alan da mevcut. Bina Seul'da en çok Instagramlanan yerler arasında, eğer fotoğraf çekmeye özel bir ilginiz varsa burada bayağı bi' vakit geçirmek isteyebilirsiniz. Ulaşım: 2,4,5 numaralı metro hattı, Dongdaemun History & Culture Park durağı. 1 numaralı çıkıştan direkt binaya ulaşabiliyorsunuz. Modern sanata ilginiz varsa Leeum Samsung Museum of Art'ı kaçırmak olmaz. Burası Samsung'a ait bir kültür vakfı tarafından oluşturulan, Koreli ve dünya çapında ünlü, modern sanata odaklanan sanatçıların eserlerini bir arada görebileceğiniz bir müze. Müze 2 farklı bölümden oluşuyor: biri modern sanata ağırlık veren bölüm, diğeri ise seramik, el işi obje gibi daha geleneksel Kore eserlerine odaklanan bölüm. Müze Itaewon bölgesinde bulunuyor, zaten bina uzaktan bile \"ben bir modern sanat müzesiyim, bakın mesaj kaygılı neon tabelam da var\" diye haykırıyor, bulmakta pek güçlük çekeceğinizi sanmıyoruz. -Pazartesi günleri kapalı, diğer günler 10:30-18:00 saatlerinde açık. (en geç 17:30'da müzeye giriş yapmış olmanız gerekiyor) -Normal giriş 10.000, indirimli 5000 WON -Adres: 60-16 Itaweon-ro 55-gil, Yongsan-gu -Ulaşım: En yakın metro istasyonu Hangangjin (Buradan tepeye doğru tırmanarak yaklaşık 5 dakika yürümeniz gerekiyor) Biraz daha modern sanat almaz mıydınız? MMCA, Güney Kore çapında 4 farklı müzesi olan bir Modern & Çağdaş Sanat Müzesi kuruluşu. Ana müzelerinden biri de tabii ki Seul'da. Burası Leeum Samsung'a kıyasla daha büyük bir koleksiyona sahip ve Koreli sanatçılara odaklanıyor. Seul'daki müzenin binası özellikle Kore'nin geleneksel bir mimarisi olan \"madang\" konseptine uygun olacak bir şekilde tasarlanmış. Madang konsepti insanların bir araya gelebileceği geniş alanlar yaratmak üzerine kurulu. Müzede bu alanı gözünüzden kaçırmanız pek mümkün değil zaten. Bu arada müzede bir cafe ve tasarım ürünleri bulabileceğiniz bir mağaza da mevcut. -Her gün açık. Çarşamba ve Cumartesi günleri saat 10:00-21:00 arası, diğer günler de 10:00-18:00 arası açık. Bu arada Çarşamba ve Cumartesi günleri saat 18:00-21:00 arasında ücretsiz giriş yapabiliyorsunuz. -Normal giriş 4000, öğrencilere ve 24 yaş altına ücretsiz -Adres: 30 Samcheong-ro, Sogyeok-dong, Jongno-gu -Ulaşım: 3 numaralı metro, Ankuk durağı ya da 5 numaralı metro Gwanghwamun durağı Kore tarihine ve kültürüne ilginiz varsa bu müze sizin ülke hakkındaki birçok merakınızı giderebilir. Benim öyle bir merakım yok diyorsanız komple es geçebilirsiniz tabii, sizin kararınız. O zaman Kore'de ne işiniz var arkadaşım? Neyse. Burası Kore'ya dair en büyük koleksiyona sahip müzelerinden biri. Müze hem Kore'nin tarihi konusunda bilgilendiriyor hem de Kore'nin birçok farklı döneminden eserler, objeler, heykeller, resimler sergileniyor. Müze farklı dönemlere göre birkaç bölüme ayrılmış, şuradaki sayfalarında neyi hangi bölümde görebileceğinize dair detaylı bilgi var, isterseniz ilginize çeken kategorilere göre gezebilirsiniz. -Giriş: Ücretsiz \"Hanok\", Kore'nin geleneksel evlerine verilen bir isim. Bukchon Hanok Village, Joseon Krallığı (1300'lü yıllardan 1800'lü yılların sonuna kadar Kore'de var olan krallık) döneminden beri var olan hanokların yüzlercesini bir arada görebileceğiniz küçük bir köy. Bu tarihi evler günümüzde küçük otellere, restoranlara, galerilere dönüşmüş durumda ancak binalar tarihi dokusunu büyük ölçüde koruyor. Evlerden bireysel olarak Uzak Doğu kültürü akıyor olsa da, civarda şehrin kentsel dönüşümüne maruz kalan beton ağırlıklı binalar, elektrik hatları gibi şeyler yer yer o \"geleneksel, mistik\" manzarada bir karmaşa yaratmıyor değil. Kore kültürünün ve tarihinin büyük bir parçası olan bu geleneksel evleri görmek tabii ki ilginç, ancak burası yukarıda bahsettiğimiz o karmaşadan ötürü beklediğimizden daha az \"geleneksel\" bir ortama sahip olduğu için biraz beklediğimizden farklıydı. Jogyesa Tapınağı birçok kaynağa göre Güney Kore Budizm'in en önemli tapınağı ve halen ibadet için aktif olarak kullanılıyor. Tapınağın en ön plana çıkan özelliklerinden biri ise \"Temple Stay\" olarak adlandırılan program. Bu program kapsamında tapınakta belirli bir süre (bu 1 gün de olabilir 1 hafta da) kalarak Budizm öğretisini kavrama, keşişlerin yaşantısının bir parçası olma şansınız oluyor. Bayağı değişik bir deneyim yani. Bu programı Koreli küçük çocukları Budizm ile tanıştırmak ve öğretisini kavramalarına olanak sağlamak için de kullanıyorlar. Biz tapınağı ziyaret ettiğimizde Buddha'nın doğum günü (3 Mayıs) için çeşitli kutlamalar vardı ve tapınağın neredeyse tamamı fotoğrafta görebileceğiniz renkli fenerlerle süslenmişti. Olur da 3 Mayıs'ta Kore'de bir tapınağa denk gelirseniz çok büyük bir festival ve kutlama ortamı oluyor, aklınızda bulunsun. -Giriş ücretsiz -Her gün açık -Ulaşım: 1 numaralı metro Jonggak durağı, 3 numaralı metro Anguk durağı, 5 numaralı metro Gwanghwamun durağı Joseon Krallığı hakkında yukarıda çok önemli bilgiler paylaşamamızdan mütevellit olaya pek de hakim olmadığımız fark etmişsinizdir. Bilmediğimiz konularda bilmiyoruz diyoruz, bizde sallamasyon şeyler yok. Ancak neticede Joseon Krallığı'nın Kore tarihinde önemi büyük ve Seul'da bu döneme ait birçok geleneksel yapı görebilmek mümkün. Bunlardan bazıları Joseon Krallığı döneminde kullanılan saraylar. Şehirde \"The Five Grand Palaces of Seoul\" olarak bilinen ve ziyarete açık olan 5 saray var. Biz vakit sınırlamamız nedeniyle Seul gezilecek yerler listemize en popüler olan 2 tanesini ekledik ve onları gezebildik. Bunlardan biri en eski ve en büyük saray olarak bilinen Gyeongbokgung Sarayı. Saray Japonların Güney Kore'yi işgal ettiği dönemde ciddi anlamda zarar görmüş ve yıkılmış. Dolayısıyla günümüzde gördüğümüz saray aslında yenilenmiş hali ancak tabii ki bizde olduğu gibi üstüne tente falan germek yerine aslanlar gibi tarihi yapısını koruyarak tekrar yapılandırmışlar. Saraya Gwanghwamun Gate olarak bilinen ana kapıdan giriliyor. Japonlar Güney Kore'yi işgal ettiklerinde resmen sırf uyuzluğuna bu kapıyı yıkmışlar ve bu noktaya bir bina inşa etmişler. Bugün görebileceğiniz kapı 1968 yılında yeniden inşa edilen versiyonu. -Saray Salı günleri kapalı. -Normal giriş ücreti 3000 Won. Eğer diğer sarayları da ziyaret etmek gibi bir niyetiniz varsa diğer sarayların girişinde kullanabileceğiniz bir \"combined ticket\" alabilirsiniz, ücreti 10.000 Won -Ulaşım: 3 numaralı metro hattı, Gyeongbokgung durağı Şehirdeki ikinci en önemli saray ise Changdeokgung Sarayı. Saray 1405 yılında inşa edilmiş ve krallar tarafından en uzun süre kullanılan saraymış. Burası da tarihte birçok kez zarar görerek tekrar tekrar tadilat görmek durumunda kalmış. Hatta Japon işgalinde kraliyet ailesi kaçtığı için halk sinirlenip 1592 yılında sarayı ateşe vermiş. Bu sarayda en ön plana çıkan şeylerden biri \"Secret Garden\" olarak bilinen bahçe. Bu bahçe sarayın bulunduğu alanın neredeyse %60'ını kaplıyor. Özellikle Nisan ayında giderseniz sarayın civarında birçok kiraz çiçeği görebilirsiniz. -Saray Pazartesi günleri kapalı -Ulaşım: 3 numaralı metro, Anguk durağı -Giriş 3000 Won Eğer Kore'de lokal yemekler denemek, lokal ürünler ya da hediyelik eşyalar satın almak niyetindeyseniz geleneksel pazarlara mutlaka uğramalısınız. Seul'daki en eski ve en popüler olan pazarlar Namdaemun ve Gwangjang. Namdaemun Seul'daki en büyük pazar olmasıyla bilinen, kozmetikten tutun, geleneksel kıyafetlere, hediyelik eşyalara, elektronik ürünlere kadar geniş bir yelpaze sunan bir pazar. Tabii sokak yemekleri denemek için de ideal bir nokta. Pazarlık yapma yetiniz ne kadar güçlü bilemiyoruz ama, burası potansiyelinizi ölçmek ve çingeneleşmek için doğru bir fırsat olabilir. Gwangjang da Namdaemun gibi birçok farklı ürünü bulabileceğiniz, Seul'un kalıcı olan en eski pazarı. Burası Namdaemun'a göre lokal yemek konusunda daha popüler olan bir yer. -Namdaemun'a ulaşım: 4 numaralı metro, Hoehyeon istasyonu. -Gwangjang'a ulaşım: 1 numaralı metro, Jongno-5-Ga istasyonu Arkadaşlar biz bir şehirde sokak sanatı varsa hiç affeder miyiz, hiç öyle şey yapar mıyız? Valla yaparmışız, bize güven olmaz... En ilgimizi çeken şeyi bile iki dakkada sattık asfsd. Demeyin öyle, şehrin her yerini bir gezide nasıl görelim İNSAFSIZLAR, biz de insanız. Neyse sakinleşiyoruz, çünkü şimdiden Güney Kore'ye tekrar gitme fikrine tutulmuş durumdayız. Bu gezimizde gitme fırsatımız olmadığı yerlerden biri Ihwa Mural Village oldu. Adından da anlaşılabileceği üzere burası muralların olduğu bir bölge. Bölgedeki birçok sokakta farklı farklı çalışmalarla karşılaşmak mümkün. Ancak biraz tepede kaldığı için tırmanmayı gerektiyor gibi gözüküyor. Pes etmeyin, tırmanın, dar sokaklara dalın. Anlatılan, fotoğraflanan çalışmaların hangileri hala orada duruyordur bilemiyoruz ancak eminiz hoşunuza gidecek murallar göreceksiniz. Özellikle merdivenlere dikkat, onlarda bile mural var! Birkaç yıl önce internette keşfedip \"Basıp geçmeye kıyamayacağınız merdivenler\" yazımızda bir tanesini paylaşmıştık. Geri geleceğiz Seul, bekle bizi.. -Bölgeye nasıl ulaşabileceğiniz ve nasıl bir rota izleyebileceğiniz hakkında şurada detaylı bir açıklama bulabilirsiniz. Burası Itaewon bölgesinde bulunan oldukça değişik ve güzel konsepti olan bir yer. Adının hakkını kesinlikle veriyor, çünkü Hyundai Card Music Library 10.000'in üzerinde plağın, 3000'in üzerinde müzikle alakalı kitabın bulunduğu bir kütüphane. İçinde sanatçıların kayıt yapabileceği bir stüdyo, cafe, 500 kişilik kapasitesi olan underground bir konser/etkinlik alanı mevcut. Konsept insanların yaratıcı olabileceği, müzik ile iç içe takılabileceği bir alan olması için yaratılmış. Bu kadar şey ilgi çekmiyormuş gibi bir de JR gibi popüler sokak sanatçıları alanda müzik ile alakalı çizimler yapmış, sırf onları görmek için bile insanda gitme isteği uyandırıyor. Sizi buraya gitmek için heveslendirdiysek şimdiden özür dileriz, çünkü buraya girmeniz pek mümkün değil. Kapıda yalvarma, ardından gelen sinirlenme dalgası ve \"Kore- Türkiye ilişkilerinin muhteşemliği\" muhabbeti bile işe yaramıyor. Hyundai Card Music Library, Hyundai kredi kartı kullananlara özel bir deneyim sunmak için yaratılmış ve sadece kartı kullanan üyeler giriş yapabiliyor. BUNA ADAM KAYIRMAK DENİR. Misafir olarak, ekstra bir ücret ödeyerek girilebiliyor mu diye sormamıza fırsat olmadı çünkü henüz kapının dışında fotoğraf çekmeye çalışırken çalışanlardan birinin dışarı fırlayıp bize çemkirmeye başlamasıyla gitmek durumunda kaldık. Neyse bina özellikle gece çok güzel gözüküyor, Itaewon civarındayken bi' göz atabilir belki de girmek için şansınızı deneyebilirsiniz. -Adres: 246 Itaewon-ro, Hannam-dong, Yongsan-gu Cheonggyecheon Stream: Burası 2005'de elden geçirilmeden önce muhtemelen civarında takılması pek de tekin olmayan bir dereymiş. Günümüzde ise derenin kenarları insanların yürüyüş yapabildiği, vakit geçirebileceği bir alana dönüştürülmüş. Dereye Seul'un birkaç farklı bölgesinde rastlamak mümkün çünkü yaklaşık 8km uzunluğunda. Nasıl bir yer olduğunu anlamak adına derenin başlangıç noktası olan Cheonggye Plaza'ya yönelebilirsiniz. Trick Eye Museum: Vaktiniz olursa alternatif bir aktivite olarak Trick Eye Museum'a gidebilirsiniz. Kapsamında bulunan 2 boyutlu eserleri 3 boyutlu olarak görüntüleyebileceğiniz, hatta tabloların bir parçasıymış gibi türlü türlü anlamsız poz verebileceğiniz interaktif bir müze. Saçmalamak istiyorsanız inanılmaz bir potansiyeli var, yeter ki Instagram'ı burada çektiğiniz fotoğraflara boğmayın. Daha fazla bilgi için sitelerine göz atabilirsiniz. Kore mutfağını öyle bir cümlede özetlemek pek mümkün değil. Bu yazıda 1334 kez bahsettiğimiz Güney Kore Gezisi Notları yazımızı hala okumadıysanız ve Kore mutfağı hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız, şu an tam zamanı. O yazımızda Kore'nin bir takım geleneksel yemek ve içeceklerinden bahsetmiştik. Kore mutfağına girizgah yapmak istiyorsanız ilk önce oraya göz atabilirsiniz. Şimdi gelsin Seul'da denediğimiz, sevdiğimiz mekan önerileri! -Bu arada eğer Kore gezimizi Instagram hesabımızdan takip ettiyseniz keçi, kedi, köpek hatta rakun gibi bir takım hayvanların ya da konseptlerin var olduğu pek acayip kafelere gittiğimizi fark etmiş olabilirsiniz. Biz bu kafelere bayıldığımız için hakkında farklı bir yazı yazmaya karar verdik, şuradan ulaşabilirsiniz. Bizce onlara da mutlaka uğrayın, hatta en azından 1-2 tanesini görmeden dönmeyin. Biz çoğunu görmek için ayrı bir emek verdik, zira bu konseptli kafeler Seul'a özgü bir mevzuya dönüşmüş durumda. Ikovox Coffee: Seul gezimizde kahve komasına girmediysek muhtemelen hayatımız boyunca hiç girmeyiz. Çünkü yine manyaklar gibi kahveciden kahveciye atlayarak Seul'un en iyi kahvecilerini tespit etmeye çalıştık ve en sevdiklerimizi sizinle paylaşalım dedik. Listeye en sevdiğimiz kahvecilerden biriyle başlıyoruz; Ikovox Coffee. Burası Gangnam'ın kapsamında olan Sinsa adlı bir bölgede bulunuyor ve kahvesini en başarılı bulduğumuz yerleden biri oldu, bizce mutlaka uğrayın. Anladığımız kadarıyla Itaewon'da da bir şubesi varmış belki oradakine denk gelirsiniz. The Original Pancake House: Güne Amerikan filmi karakteri gibi kahvesiz başlayamayanlardansanız ilk Ikovox'a uğramak isteyebilirsiniz ama biz güne kahvaltısız başlayamanlardan ve aç olunca saldırgan tavırlar sergileyenlerden olduğumuz için ilk önce The Original Pancake House'a uğradık. Burası Amerika'da 100'ün üzerinde şubesi olan bir yer. Amerika dışında ilk kez buraya açılmış, sebebini biz de bilemiyoruz. Biz sonuca bakarız. Pancake bayağı başarılı ama omletimiz biraz ondan rol çaldı diyebiliriz. Arkadaşlar biz daha önce hiç bu kadar malzeme bolluğu olan pofuduk bir omlet yemedik, NET. Burada hem pancake hem de omlet gibi kahvaltıları kapsayan birkaç farklı menü var, biz 1 menüye 2 kişi girdik ve gayet yeterliydi. Eğer kahvaltı konusunda Türkiye dışında gelenekçi davranmayanlardansanız burası eminiz hoşunuza gidecektir. Cafe Able: Biz hakkımızı The Original Pancake House'tan yana kullanınca buraya gidemedik ama, civarda kahvaltı/brunch için bayağı popüler olan bir başka yer de Cafe Able, belki ona da göz atmak istersiniz. Ya da burada bir şeyler yiyip tatlı kısmı için Pancake House'a uğrayabilirsiniz. BİZ BUNU NEDEN ORADA DÜŞÜNMEDİK?! Hanchu: Geleneksel bir yemek olarak ön plana çıkmasa da Kore'de en popüler olan yemeklerden biri kesinlikle kızarmış tavuk. Kızarmış tavuğun nesi sevilmez ki zaten di mi? Seul'da bu konuda şanı alıp yürümüş mekanlardan biri Hanchu. Tavuğu lezzetli olduğu için mi yoksa ünlülerin popüler uğrak yerlerinden biri haline geldiği için mi bilemiyoruz ama bizce her iki sebepten de gidilebilir. Koreli ünlüleri tanımıyoruz ama olsun, rastgele birini tutup bakın bu çok ünlü biri desek siz de anlamaz ve o kişiyi ünlü zannederdiniz zaten sdfsj. Burası Cafe Able'nin hemen yakınında, kahvaltıdan sonra kızarmış tavuk denemeye ne dersiniz bilemiyoruz ama aynı bölgede olduklarını da belirtelim dedik. Bean Brothers: Şehirde en sevdiğimiz kahvecilerden biri kesinlikle burası oldu. Birkaç şubesi var ama en kolay ulaşabileceğiniz yerlerden biri Gangnam metrosu yakınında bulabileceğiniz Taste by Bean Brothers Cafe. Burası aynı zamanda barista eğitimi verdikleri, grup halinde bir araya gelmek için kullanılabilen özel odaların ve bilmem kaç yüz kitabın olduğu geniş bir kütüphanenin olduğu bayağı geniş bir alan. Seul'da kahve meselesini en ciddiye alan yerlerden biri diyebiliriz. Sipariş verebileceğiniz birkaç farklı kahve çekirdeği mevcut, biz durumu abartıp birkaç tanesini denedik ve hepsine kefiliz efenim! Parc: Itaewon bölgesine geçiyoruz. Yukarıda da bahsetmiştik, burası yabancıların yoğunlukta olduğu bir bölge olduğu için dünya mutfağına odaklanan birçok farklı restoran var. Ancak tabii ki öncelikli olayımız Kore mutfağını denemek. Parc Kore yemekleri konusunda Seul'da en popüler olan restoranlardan biri. Yemekler anne tarifi ama öyle esnaf lokantası gibi bir yerden bahsetmiyoruz, gayet modern bir ortamı var. Restoran 15:30-17:30 saatlerinde kapalı, aklınızda bulunsun. Buranın bayağı popüler olduğunu hatırlatalım, mümkünse rezervasyon yaparak gidin. Ramies: Kore mutfağına alternatif olacak bir mutfak arayışına girerseniz, yine Itaweon bögesinde bulunan Amerikan konseptli Ramies'i önerebiliriz. Ortamı keyifli, yemekleri başarılı bir restoran kendileri. Öyle \"mutlaka gidin\" diyebileceğimiz kadar bir olayı yok ama alternatif bir yer olarak değerlendirebilirsiniz. 5 extracts: Seul'da en sevdiğimiz kahvecilerden bir diğeri de 5 Extracts oldu. Buranın hem Itaewon'da hem de Hongdae'de şubesi var, aklınızda bulunsun. Biz Hongdae tarafındakine denk geldiğimiz için onu denedik. Diğerinde de öyle midir bilemiyoruz ama bizim denediğimiz şubede güzel tatlı seçenekleri de vardı, özellikle cheesecake'i önerebiliriz. Vinyl Street Bar: Oksang Dalbit'in hemen yanındaki sokakta bulunan tatlış bir bar. Kokteylleri küçük plastik poşet gibi bir şeyin içine koyuyorlar. Mekanın kendisi oldukça küçük ama isterseniz kokteylini alıp hemen karşısındaki bankta içebilir, ya da içkinizi kapıp gidebilirsiniz. Coffesmith: Şehrin dört bir yanında karşınıza çıkabilecek kahve zinciri. Kahvesinin hastasıyız diyemeyeceğiz ama gayet düzgün denenebilir. Biz Hongdae'deki şubesine gittik, üst katında sigara içilebilir alan da vardı. Hepsinde öyle midir bilemiyoruz ama aklınızda bulunsun. Kore'de sigara içmek bir dert olduğu için bu bilgi altın değerinde. Downtowner: Itaweon bölgesinde bulunan ve \"Kore mutfağından sıkıldık, bi' hamburgerci yok mu ya\" kontenjanından, Shake Shack'in konseptine benzeyen popüler burgerci. -Şehride pek popüler olan başka kahveciyi bir cümlede özet geçecek olursa: Coffee Libre, Fritz Coffee Company, Coffee Montage Roasting Co, Manufact Coffee. Bunların bazıları ters bölgelerde kaldığı için deneme şansımız olmadı ama pek övülüyorlar. Coffee Libre'yi özellikle övüyorlar, Myeondong dahil birkaç şubesi var. Biz kendimizi Myeondong'da alışverişe kaptırınca saatini tutturamadık. -Seul'da internet bulma meselesi hiç sıkıntılı değil. Metrolarda, restoranlarda, hatta bazı sokaklarda bile ücretsiz wifi olduğu gibi, Güney Kore dünyada en hızlı kablosuz internet hızına sahip ülke. Hani olur da sevgiliniz \"burada internet sorunlu, çok iletişim halinde kalamayabilirim\" gibi bir şey uydurursa yalan söylüyor, haberiniz olsun. Eğer kendinizi Kate Middleton sanıyorsanız ve ben her yerde internet bulmakla uğraşmak istemiyorum diyorsanız Seul Incheon Havalimanı'na indiğinizde, havalimanın çıkış noktasında KT Olleh isimli bir stant var. Buradan taşınabilir küçük bir modem kiralayabilirsiniz ve 3 kişiye kadar sınırsız bir şekilde internete bağlanabilirsiniz. Günlük bir ücreti var ve modemi dönüşte tekrar havalimanına bırakmanız gerekiyor. Biz günlük 4 Euro gibi bir ücret ödedik. -Seul gezi rehberi için önemli ve rahatlatıcı bir bilgi, Güney Kore'ye vize uygulanmıyor. Uçakta ülkeye giriş yaparken vermeniz gereken 2 form dağıtılıyor, aklınızda bulunsun. Seul ile aramızda 6 saat fark var. -Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Güney Kore'nin para birimi WON. Muhtemelen döviz bozdurma meselesi Türkiye'de zorlu olabilir, dolayısıyla yanınızda Euro ya da Dolar götürerek orada WON satın almanız daha mantıklı. Seul Havaalanı'nda para bozdurmak diğer birçok ülkede olduğu gibi biraz kazıklanmanıza sebep olabilir. Milyonlar bozdurmayacaksanız çok fark etmeyecektir tabii ama havaalanından şehre ulaşım kısmı için bir miktar para bozdurarak geri kalanı şehirdeki döviz noktalarından ya da otellerden bozdurmanız daha mantıklı olur. Sigara içiyorsanız Seul'da sıkıntılar çekmeye hazır olun. Çünkü birçok mekanın dış kısmında sigara içemediğiniz gibi, bazı binaların bilmemkaç metre yakınında, hatta bazı sokaklarda komple sigara içmeniz yasak. Bazı kafelerde sigara içilebilen alanlar oluyor ancak bu da çok sık karşılaştığımız bir durum değildi. Bu iş mekan çalışanlarının panik bir halde size çemkirmesine, elinde süpürgeyle sizi itelemesine kadar gidebilir, çünkü yasak yerlerde sigara içenlere ve içirtenlere de ceza uygulanabiliyor. O kadarını yaşayan biriyle karşılaşmadık çünkü ilk etapta sizi uyarıyorlar ama yine de dikkatli olmanızda fayda var. Güney Kore kültüründe bahşiş verme meselesi pek yaygın değil, restoranlarda, taksilerde bahşiş alma beklentisi yok. Hadi yine iyisiniz. -Herkes önermese de musluktan su içilebiliyor, tadı kötü değil. -Not aldığınız bir restoran ya da cafeyi bulmakta güçlük çekebilirsiniz. Sebebi isimler İngilizce olarak geçse de bazı tabelaların Korece olması. E adresten bulun diyor olabilirsiniz ama o iş de Seul'da o kadar kolay bir mesele değil. Çünkü sokak isimlerinin çoğu birbirine benziyor. Örneğin Myeong-dong bölgesindeki sokakların ismi Myeongdong 8-gil, Myeongdong 6-gil gibi numaralandırılmış ve haliyle hepsinin adı birbirine benzerlik gösterdiği için bir karmaşaya yol açabiliyor. Kulağa saçma gelecek olabilir ancak internette mekanların fotoğraflarını bulup dışının tipine bakmak yardımcı olabilir. -Bizim hayatımızın bir parçası haline gelen, İstanbul'da bile kullandığımız Ulmon'un CityMaps2Go uygulaması bizi burada biraz hayal kırıklığına uğratmadı desek yalan olur. Haritada işaretlediğimiz birkaç yeri bulmakta bayağı zorluk çektik, adresleri kontrol ederek ilerlemekte fayda var. Özellikle bazı mağazaların, kafelerin, restoranların birkaç farklı şubesi olduğu için kafa karışıklığı yaratabiliyor. O kadar güzelki yorum yapmadan geçemedim. Sanki arkadaşım gittiğim ülke için beni bilgilendiriyomuş gibi hissediyorum okurken, bayıldım! bu sene içerisinde bende gideceğim. aklımda o kadar çok soru vardı ki hepsini sanki ben sormuşum da siz cevaplamış gibisiniz. hiç bir bloğu bu kadar keyif alarak okuduğumu hatırlamıyorum. Harikasınız!! Çok güzel, anlaşılır ve espirili bir yazı olmuş. Seneye bende gideceğim inşallah 🙂 Verdiğiniz bilgiler için teşekkürler. Her seyahatim öncesi sitenizi mutlaka bir kontrol ederim ilgili bir yazı var mı diye. Dili akıcı; içeriği doyurucu mis gibi bir dizi yazı buldum yine."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/04/lviv-gezi-rehberi-biz-ukraynayi-komple-yanlis-tanimisiz", "text": "Hiç boşuna ayak yapmayın arkadaşlar, söz konusu Ukrayna'ya gitmek oldu mu Türkiye sınırları içinde herkesin ilk aklına gelen şey belli. Konuyu çok da detaylandırmanın alemi yok, Ukrayna bizim ülke genelinde \"mimli\" yerlerden biridir. Sevgiliniz Ukrayna'ya gitti mi içinizi bir huzursuzluk kaplar, en entelektüel, en ağır arkadaşınızın bile Ukrayna'da check in yaptığını görünce \"vayyy kardeşim hayırdır yeaea :))))\" muhabbetleri dönmeye başlar, sosyal medyada fotoğrafların altında bir \"kardeşim nasıl oralar, biz de Mayıs'ta gidelim diyoruz\" dalgası akar gider, önünü alamazsınız. Hele söz konusu Lviv gibi bir şehir oldu mu, \"şehirdeki kadın nüfusu %85 oranında\" rivayetinden ötürü işler iyice çığırından çıkar, Ukrayna'nın şüpheli izlenimi yetmezmiş gibi bir de Lviv gerginliği patlak verir. Tutup da Lviv ile ilgili sokak röportajları yapacak olursanız yüzde bir takım pis gülümsemeler, \"ayy ben Berkecan'ın gitmesine hayatta izin vermem\"ler havada uçuşur, çünkü kimse durumu sorgulamaz. Bu durum \"üniversitede kızlar teklif ediyormuş\" rivayetinden bile beterdir, bizlere göre Ukrayna = tüm kadınların Türk erkeklerini heyecan içinde beklediği, harikalar diyarı simülasyonu gibi bir yerdir. Lviv'e doğru yola çıkmadan önce Youtube'da \"BURADA ERKEK YOK, KADINLAR ERKEKSİZ\" adlı bir video bile gördük Peki bunlar doğru mu? Ukrayna'yı hakikaten ülkece müthiş bir şekilde analiz etmiş miyiz? Analiz etmekten çok halt etmişiz! Madem Lviv gezi rehberi yazıyoruz, önce Lviv hakkında öğrendiklerimizi ve gözlemlediklerimizi size şöyle bir anlatalım da şehirle kaynaşın. Başlamadan önce gelen bilgi: Buraları okuyorsanız Lviv gece hayatı yazımız ilginizi çekebilir ve beklediğinizden farklı bilgiler bulabilirsiniz. Lviv ucuz bir şehre benziyor, delirmiş gibi yiyip içeceğim diyorsanız Lviv yeme içme rehberi de iyi gider. -Lviv, Ukrayna'nın Polonya sınırı yakınlarında (yakın derken bayağı yakın, 70 km kadar), Ukrayna'nın başkent Kiev'den sonraki turistik anlamda en popüler şehri diyebiliriz. Bir Odessa faktörü de var tabii ama, en azından Türkiye sınırları içinde Lviv'in şanının bir tık daha alıp yürüdüğünü söyleyebiliriz. Lviv'i sadece bir Ukrayna şehri olarak kabul etmemek, yalnızca o gözle bakmamak gerekiyor çünkü tarihi anlamda önemi büyük. Polonya'dan tutun, Sovyet Rusya'ya, Nazilerden tutun Avusturya Macaristan İmparatorluğu'na kadar hepsinin hakimiyeti altına girmiş, e haliyle her farklı toplum buraya bir iz bırakmış da gitmiş, onlardan aşağıda söz edeceğiz. Maalesef bunlar her zaman olumlu etkiler olmamış tabii, zira Nazi Almanyası döneminde şehirdeki Yahudilerin neredeyse tamamı katledilmiş. -Şehir boşu boşuna son dönemlerde bu kadar ön plana çıkmamış. Geçtiğimiz yıllarda Ukrayna'nın kültür başkenti seçilen Lviv'de 60'ın üzerinde müze ve 100'ün üzerine kilise bulunuyor. Ayrıca şehirde film, müzik ve başka çeşitli alanlarda pek çok festival gerçekleştiriliyor, bu yüzden de yavaş yavaş bir turist magnetine dönüşüyor, onlardan da aşağıda şöyle bir bahsedeceğiz. Küçücük şehir deyip duruyoruz ama, içine dünyaları sığdırmış resmen! Peki Lviv güvenli mi? Özellikle son dönemlerde Ukrayna'ya dair haberleri takip ettiyseniz, son birkaç yıldır özellikle Kırım konusunda ortada bir kriz durumu olduğunu, pek çok insanın hayatını kaybettiğini, çeşitli protesto gösterilerinin vuku bulduğunu fark etmişsinizdir. Fakat bu bölgesel bir durum ve en azından şu an için Lviv'de bu olayların herhangi bir yansıması yok. Elbet bir takım protesto gösterileri gerçekleşebiliyor ancak bunlar tedirgin olunacak boyutta değil. Bu olaylardan bağımsız olarak konuşacak olursak, şehir zaten güvenli. Hatta Kiev'e kıyasla çok daha az hırsızlık olayı yaşandığına dair şeyler de duyduk. Bir tek sarhoş arkadaşlara biraz dikkat edebilirsiniz, bir tanesi sabah 10:00 sularında bizim üzerimize düştü, oradan biliyoruz. Özetle evet, Lviv güvenli bir şehir. -Bizce Lviv'in en güzel özelliklerinden biri şehrin hakikaten her daim hareketli ve canlı olması. Hani şu tipik Avrupa şehirlerindeki \"hafta içi akşam 20:00'den sonra ortalıkta cinlerin cirit atması\" durumu vardır ya, işte o Lviv'e uğramamış. Bunu yalnızca gece hayatını kast ederek söylemiyoruz. İnsanlar sokaklarda, kafeler, barlar, restoranlar dolu, hayat genel olarak gerçekten çok canlı. -Normalde bu tip kategorilendirmeler yapmaktan hoşlanmasak ve kaçınsak da oradayken o kadar rahatsız olduk ki açık açık söyleyeceğiz, Lviv'deki en bunaltıcı, insanı en darlayan şey gerçekten de Türk erkekleri. Orada bulunduğumuz süre boyunca bizim Türk olmadığımızı varsayarak nasıl olsa anlamayız diye o kadar iğrenç şeyler söylediler, o kadar abuk subuk tavırlarda bulundular ki gerçekten inanamadık. Düşünün ki kendilerine Türkçe cevap verince koşarak evet bayağı KOŞARAK kaçan bile oldu. Artık Ukraynalı kadınlara nasıl davranmaya çalışıyorlar inanın biz de bilemiyoruz. Lviv küçük, gezmesi kolay, gezgin sevindiren bir şehir. Şayet yalnızca turistik aktiviteler peşindeyseniz aslında burayı Cuma git, Pazar akşamı dön şeklinde bir haftasonu gezisi olarak değerlendirebilirsiniz. Fakat şehri daha da detaylı tanımak, belki biraz Lviv gece hayatına kapılmak ya da bizim gibi biraz turistik noktaların dışına çıkmak istiyorsanız bu süreye 1-2 gün daha ekleyebilirsiniz. Bizce burası insanların söylediği gibi \"1 günde gezilir\" denilecek kadar küçümsenecek bir şehir değil, ancak 3-4 günden fazlası da inceden baymaya başlayabilir. Lviv'de Kış: Lviv'de kış demek, havanın eksi bilmemkaç derecelere düştüğü, kış gibi kış demek arkadaşlar. Eğer ciddi soğuklara maruz kalabilen bir yapınız yoksa, \"Hüseyin kirpiğim donmuş olabilir mi, bana mı öyle geliyor\" gibi bir hissiyatı bünyeniz kaldırmayacaksa oturun oturduğunuz yerde. Yok ben her koşulda gezerim diyorsanız şehrin karlı görüntüsü bir güzel, bir güzel, bakarken özendik resmen. Özellikle Christmas döneminde Rynok Meydanı ve Opera Binası'nın civarı müthiş tatlı oluyor, bu yüzden soğuklara hazırlıklıysanız Aralık ayı güzel bir tercih olabilir. Lviv'de Yaz: Normalde şayet denize girmeyecekseniz herhangi bir yere yazın gitmenizi pek sık önermeyiz çünkü kan ter içinde kalmış konserdeki Beyonce'ye dönmenizi istemeyiz. Ancak Lviv'de işler biraz daha farklı. Çünkü Lviv'de yaz öyle kıyamet gibi sıcak geçmiyor. Yani evet 25+ dereceler oluyor tabii, ancak dayanılmaz bir sıcak genellikle söz konusu değil. Muhtemelen şehrin en canlı, en hareketli ayları olacağı için yaz aylarında Lviv gezisi gayet güzel bir tercih olabilir. Bu dönem aynı zamanda Jazz Festivali gibi türlü türlü etkinliğin vuku bulduğu bir dönem, o açıdan da yazın gitmek güzel fikir. Bu noktada Lviv gece hayatı rehberimiz de önem kazanıyor, oralara da bekleriz. Lviv'de Bahar Ayları: Lviv'de bahar ayları diye genelledik ama, hangi bahar ayları olduğu önemli. Örneğin Mart'ı ya da Kasım'ı da bahar ayından kabul ediyorsanız vay halinize, donarsınız. Fakat Mayıs ya da Eylül gibi dönemler Lviv'i keşfetmek için ideal aylar olarak kabul edilebilir. Örneğin biz Lviv'e Nisan sonu, Mayıs başı gittik ve şahane bir havaya denk geldik. Şöyle 20-23 dereceler falan. He bunun 1 gününde hava sıcaklığı 6 dereceye düştü mü? Düştü ki ne düştü. Yağmurlar yağdı mı? Adeta bir Şebnem Ferah şarkısı gibi. Dolayısıyla olur da bahar aylarında gidecekseniz son dakikaya kadar hava durumunu çok iyi takip etmenizde fayda var. 6 derecede tişörtle ortada kalıverirsiniz valla. -Ülke genel olarak bu kadar ucuz gelince marketlerde içki vs. ucuz olur mu diye düşünmüş olabilirsiniz, fakat maalesef o kısımda işler pek istediğiniz gibi ilerlemiyor. Lokal içkiler evet ucuz, ancak ithal, bilindik içkilerde kaydadeğer bir fark yoktu. Maksimum 2-3 Euro daha ucuzlardı diyebiliriz. -Paranızı Grivna'ya çevirme işini havaalanında yapmak yerine merkezde yapmak daha mantıklı oluyor, çünkü havaalanı inceden kazıklıyor. Ancak ortada çok büyük bir fark yok, öyle milyonlar falan çevirmeyecekseniz acayip bir kayıp yaşamazsınız. Bu konu aklınıza takılırsa merkeze ulaşım için kullanacağınız kadar parayı havaalanında bozdurup gerisini merkezde bozdurabilirsiniz. Merkez civarında para bozdurabileceğiniz birçok nokta var, bu konuda herhangi bir sıkıntı yaşamazsınız. Ukrayna için Kiev'in de popülerliğini göz önünde bulundurunca Lviv'i daha alternatif bir şehir diye düşünebilir ve Lviv'e nasıl gidilir endişesi yaşayabilirsiniz ancak aslında buna hiç gerek yok. İstanbul'dan Lviv'e direkt uçuş mevcut ve 1,5 2 saat gibi bir sürede şıp diye ulaşıveriyorsunuz. Üstelik biletler de gayet uygun fiyatlı oluyor, bunun için Momondo'nun listelediği uçuşlara göz atabilir ve birkaç farklı firmanın uçuşlarını bir arada bulabilirsiniz, en uygununu kaparsınız, o kısmı sizde. Her şeyi telefon üzerinden çözmek gibi bir alışkanlığınızın varsa mobil uygulama seçeneği de mevcut, buradan hem uçuş hem de konaklama seçeneklerini görebilirsiniz. Ufacık minicik bir gerginlik konusundan bahsetmeden de geçmeyelim, oraya gittiğinizde böyle bir durum yaşarsanız sadece sizin başınıza gelen bir olay zannederek tedirgin olmayın. Lviv'e girerken pasaporttan geçiş esnasında sizi durdurup bir sorgu odasına alma ve neden geldiniz, ne zaman döneceksiniz, yanınızda ne kadar para var gibi sorular sorma ihtimalleri var. Bu ilginç bir şekilde özellikle erkeklerin başına gelen bir durum, örneğin biz şıp diye geçtik gittik. Hatta öyle hızlıydı ki zaten Lviv Havaalanı da şehrin kendisi gibi küçük olduğu için uçaktan inme, pasaport kısmından geçme ve bavul alma sürecimiz totalde 3 dakika falan sürdü herhalde. Neticede olur da başınıza böyle bir durum gelirse \"ulan bana niye tutuldular\" diye düşünmeyin, son dönemlerde sık yaşanan bir meseleymiş. Çok terslenmeden sakin sakin cevaplayıp geçer gidersiniz, sorun yok, size özel bir durum değil. Türkiye'den Ukrayna'ya pasaportsuz gidiş uygulaması henüz hayata geçirilmemiş. Biz orada özellikle sorduk ve çok yüksek ihtimalle Haziran 2017'den itibaren geçerli olacak dediler. Siz yine bu tarihten sonra gidecek olursanız bi' resmi açıklamalardan kontrol edersiniz. Lviv Havaalanı'ndan Lviv şehir merkezine ya da oteliniz her neredeyse oraya ulaşmak için taksi kullanmak hiç de mantıksız değil, çünkü Lviv'de taksiler gerçekten çok ucuz. Taksiciler de bu durumun farkında oldukları için Türkiye'deki taksicileri aratmayacak şekilde bildiğiniz adam kazıklamaya çalışıyorlar. Öyle böyle kazıklamak da değil, normalde bu ücret 80 Grivna gibi bir şey olmasına rağmen taksiciler pazarlığı 250 300 Grivna'dan başlatıyor. 250 Grivna dediğiniz şey 7-8 Euro gibi bir şeye tekabül ediyor olsa da neden kazıklanalım ki di mi? O yüzden ne yapın ne edin en çingene halinizle pazarlık yapın. 80 Grivna'ya düşme ihtimalleri son derece düşük olsa da en azından bizim gibi 100 150 Grivna aralığına düşebilirsiniz. Adamlar şehir içi ya da havaalanı fark etmeksizin taksimetre açmayı ısrarla reddettikleri ve bu konuda bayağı kararlı oldukları için Lviv geziniz boyunca pazarlık yapmadan taksiye binmemeyi alışkanlık haline getirmenizde fayda var. Lviv Havaalanı'ndan Lviv şehir merkezine ulaşmak için toplu taşıma kullanmak isterseniz 48 numaralı otobüse binmeniz gerekiyor. Ücreti 4 Grivna ve sabah 7:00 ile akşam 10:00 arası aktif. Diğer seçeneğiniz ise havaalanının önünden 9 numaralı troleybüse binmek, o da 2 Grivna, sabah 6 ile akşam 10 arası aktif. Bu araçların hangi rotayı izlediğine ve ulaşmak isteyip yerden geçip geçmediğine şuradan bakabilirsiniz. İşin Lviv içinde ulaşım kısmına geçiş yapacak olursak işiniz çok kolay, çünkü biz havaalanı hariç bir kez bile toplu taşıma aracı ya da taksi kullanmadık. Üstelik inanın bunu yürümeye çok alışkın olduğumuz için söylemiyoruz. Lviv'e ayak bastığınızda siz de şehrin yürüyerek keşfetmeye ne kadar müsait olduğunu anlayacaksınız. Yine de yok kardeş ben o kadar yürüyemem diyorsanız şuradan tramvay, troleybüs, otobüs gibi seçeneklerinize, duraklara ve ücretlere göz atabilirsiniz. Lviv'in turistik anlamda görmek isteyebileceğiniz yerleri ve yiyip içeceğiniz yerlerin büyük bir kısmı çoğunlukla Old Town civarında toplandığı için konaklayacağınız yeri de Old Town civarı yakınlarında seçmeniz mantıklı olacaktır. Bunun için Rynok Square ve civarını baz alabilirsiniz. Daha da nokta atışı bir öneri isterseniz biz her açıdan gayet memnun olduğumuz Hotel Rius'ta konakladık. Hem lokasyon, hem hijyen açısından her şey çok iyiydi. Neredeyse her noktaya yürüyerek gitmemizin ana sebebi otelimizin lokasyonu olabilir galiba. Ayrıca çalışanları da gayet sempatik, her konuda yardımcı oluyorlar. Geldik Lviv gezi rehberi yazımızın en önemli kısmına. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Lviv gerçekten küçük bir şehir. Turistik anlamda gerçekleştireceğiniz çoğu aktivite Eski Şehir bölgesinde. Muhtemelen şehirde bi' 3-4 gün geçirdiğiniz takdirde Old Town'da girilmedik sokak bırakmayacaksınız. Bu bölgede dolaştığınız süre boyunca özellikle mimari açıdan \"ulan her yeri mi güzel şehrin arkadaş\" duygusuna kapılabilirsiniz, biz de kapıldık. Durum böyle olunca da Old Town'ın biraz daha dışına çıkıp daha yaşam alanı sayılabilecek noktalara doğru yol aldık ve çok şükür en azından Old Town dışında şehrin bir tık daha çirkinleştiğini, az biraz Yenibosna'dan hallice bir hal aldığını gördük. Yine de oralarda da özellikle yeme içme açısından keşfetmeye değer bir takım yerler var, onları da Lviv Yeme İçme ve Lviv Gece Hayatı Rehberi de sizi bekler, oradan okursunuz artık. Şimdi Lviv'de gezilecek yerlere geçiş yapalım. Hadi hadi tamam, bir meydanı daha Taksim Meydanı'na benzetelim de rahatlayın. Tabii ki şimdi ki haline değil, eskiden güzel, canlı ve hareketli olan halinden bahsediyoruz. Hani şu Taksim'in Taksim olduğu zamanlardan. Rynok Square tam anlamıyla Lviv'in Old Town bölgesinin göbeği. İsteseniz de istemeseniz de buradan yolunuz en az birkaç defa geçecek, kaçarınız yok. Zaten çoğu İtalyan ve Avusturyalı mimarların elinden çıkmış olan binalar o kadar güzel, burada vakit geçirmekten o kadar haz alacaksınız ki, ayaklarınız sizi oraya götürecek desek yeridir. Bu arada meydanda zamanında büyük bir yangın çıkmış ve yeni baştan inşa edilmiş. -4 numaradaki \"Black Mansion\" diye de geçen siyah bina çok yüksek ihtimalle gözünüzden kaçmaz ama, olur da görmezseniz diye hatırlatalım, pek güzel kendisi. -Meydan genelinde pek çok kafe ve restoran göreceksiniz. Bunların çoğunu turistik diye değerlendirip tercih etmeyebilirsiniz ama aslında Lviv'de işler pek de öyle değil. Bu meydan lokallerin de aktif olarak vakit geçirdiği bir bölge, dolayısıyla herhangi bir yeri turistik diye değerlendirip geçmeyin. Hangi mekanlardan söz ediyoruz merak ediyorsanız Lviv yeme içme rehberimize göz atmak isteyebilirsiniz. Lviv'de her turistin mutlaka gerçekleştirdiği ya da en azından gerçekleştirmeye niyetlendiği bir aktivite var: Lviv Belediye Binası'nın tepesine çıkmak. Şimdi biz böyle söyleyince siz sanıyorsunuz ki bineceksiniz asansöre, efendi gibi yukarı çıkacaksınız. Hadi ortada bir kule söz konusu olduğu için asansör oraya çıkamasın, biraz da merdiven çıkıverin falan değil mi? YOK CANIM! Arkadaşlar 350+ basamaktan söz ediyoruz. Üstelik öyle olması yetmiyormuş gibi gittikçe daralan, kalabalık bir zamanındaysa bir sürü insanla bir arada çıkmanızı gerektirecek merdivenler. Merdivenler çıkmaya başladığımızda 10 kaplan gücündeydik, inerken Yaprak Dökümü Ali Rıza Bey'e döndük. Yani bu eziyeti çekmek için yukarı çıkınca sizi Adriana Lima'nın karşılaması, ne bilelim kafanızdan konfetiler dökülmesi o esnada belediye başkanının size şehrin anahtarını falan teslim etmesi lazım, öyle bir eziyet. Bir yerlere gidin görün deyip duruyoruz ama, eğer acayip bir manzara tutkunu falan değilseniz şuraya çıkmanıza vallahi de billahi de değmez. Oraya çıktığımızdan beri resmen klostrofobik yaklaşımlar sergilemeye, küfür konusunda yaratıcılık göstermeye başladık. Olmaz olsun. Çıkmayın şuraya. Usain Bolt da olsanız, Yeşilay başkanı da olsanız bu kadarı fazla arkadaş. -İyiliğiniz için adresini de söylemezdik ya hadi neyse, bilmediğiniz bir yerde değil, Rynok Square'de. Çıkış ücreti 20 Grivna. -Belediye binasının girişinin hemen yanında bir tourist information var. Eğer herhangi bir konuda bilgiye ihtiyacınız olursa buraya uğrayabilirsiniz. Lviv Opera Binası şehrin simgesi olarak sayılabilecek yerlerden. Buna dönüşmüş olmasını gayet normal karşıladık çünkü bu bina Paris ve Viyana'daki opera binaları ile kıyaslanacak kadar başarılı kabul ediliyor. Neden bu denli övüldüğünü zaten yalnızca mimarisini görünce bile anlayacaksınız. Sadece dışarıdan bakmakla kalmayıp içini de görmek, hatta bir opera ya da bale izlemek isterseniz çok pahalı olabilir diye düşünerek vazgeçmeyin çünkü bilet fiyatları gerçekten çok uygun. Çok şükür Ukrayna'da bu gibi aktivitelerde bulunmak da çılgın fiyatlı değil, seviyoruz seni be Ukrayna. Programa ve bilet fiyatlarına şuradan bakabilirsiniz. Biz denk getiremediğimiz için hiçbir şey izleyemedik, olur da giderseniz içerisi nasılmış bize de haber edin. -Adres: Svobody Avenue 28 -Lviv Opera Binası'nın hemen önünde uzanıp giden tatlı mı tatlı, Christmas pazarlarından hallice bir şehir pazarı oluyor. Bizim orada bulunduğumuz süre boyunca her gün stabil bir şekilde orada var olduğu için sürekli olarak var olduğunu varsayıyoruz, umarız gerçekten öyledir. Zaten opera binasını görmeye gittiğiniz takdirde bu pazarı da elbet göreceksiniz. Ne var ne yok derseniz Putin'li tuvalet kağıdından tutun sokak yemeklerine, hediyelik eşyalara, içkiye kadar türlü türlü şey mevcut. Hele bir de sokak müzisyenlerinin olduğu bir ana da denk gelirseniz bayağı tatlı bir ortam oluyor. Virmenska Caddesi Lviv halkı arasında \"Ermeni Sokağı\" olarak da biliniyor, çünkü zamanında Lviv ve civarına yönelen Ermeniler çoğunlukla bu sokağa yerleşmiş. Burada hem eski ve şahane mimariye sahip evleri görebilir, hem Armenian Cathedral ve Armenian Courtyard civarını keşfedebilir, hem de bölge civarındaki kafeleri deneyimleyebilirsiniz. Eğer içinizdeki sanat aşkı bir başkaysa bu sokak üzerinde Green Sofa Gallery ve Dzyga Art Gallery var. Her ikisi de çok küçük ve sergiler dönemsel olarak değişiyor. Örneğin biz gittiğimizde Green Sofa'daki eserlerinden biri \"ayağını musluğa sokmuş bir insan figürü\" vardı. Yorum yapmayacağız. Mezarlık gezmek garip geldiyse normaldir, biz de Paris ya da Buenos Aires'teki mezarlık gezme deneyimlerimizden önce mezarlık gezmeye hevesli bir şekilde gideceğimizi hiç düşünmezdik. Lakin söz konusu gezilerin ve Lychakiv Mezarlığı'nın fotoğraflarına şöyle bir göz atmamızın ardından burada da nasıl bir güzellik ile karşılaşacağımızı aşağı yukarı tahmin ediyorduk. Evet, burası bir mezarlık olabilir, ancak aslında heykelleri ve ihtişamı ile gerçekten bir açık hava müzesi olarak da kabul edebiliriz. 1787 yılından beri var olan bu mezarlığı gezmek için küçük bir ücret ödemeniz gerekiyor, ancak bizce alternatif ve enteresan bir aktivite olduğu için buna takılmaya gerek yok. -Adres: Mechykova Street 33 Lviv Art Gallery Lviv'deki en büyük sanat koleksiyonuna sahip müze. İçeride Ukraynalı sanatçılar ağırlıkta olmak üzere Polonyalı, Rus, Avusturyalı, Alman ve Avrupa'nın başka ülkelerinden çeşitli sanatçıların resim ve heykel çalışmalarını görebilme imkanınız var. Müze 2 kattan oluşuyor. Çok büyük bir müze değil ve anladığımız kadarıyla pek de fazla ziyaretçi almıyor. Bu sonuca vardık çünkü biz oradayken koskoca müzeyi gezen tek kişiler bizdik ve çalışanlar son dönemlerde birilerinin müzeyi ziyaret etmesine o kadar alışkın değildi ki bazıları eserlerin yanındaki sandalyelerde uyuyordu asfdfj. Tabii ki bu işin komik kısmı, bizce ilginizi çekiyorsa ve yeni sanatçılarla yerinde tanışmak isterseniz kesinlikle ziyaret etmeye değer. Sadece özellikle düzen ve profesyonellik açısından beklentinizi bir tık daha düşük tutmanızı söyleyebiliriz. -İngilizce açıklama ya da audio guide maalesef yok. -Adres: Stefanyka street 3 Lviv gezi rehberi kapsamında bir saray da yazmasak olmazdı, elbet bu şehirde de sevgili \"soylular\" kendilerine saraylar maraylar yaptırmışlar. Adından da anlayabileceğini üzere bu saray Potocki ailesine ait. Günümüzde dışarıdan görebileceğiniz gibi içine de girebiliyorsunuz. İçerisi, Red Hall, Blue Hall, Mirror Hall şeklinde çeşitli bölümlere ayrılmış durumda. Burası aynı zamanda \"Lviv Art Gallery\" olarak da geçiyor, yukarıdakiyle kafanız karışmasın, onun da bir açıklaması var. Şehirde ulusal sanat müzeleri kapsamında birkaç farklı sergi alanı var. Bunlara farklı isimler vermek yerine lokasyona göre ayırmışlar, dolayısıyla \"ulan bu Lviv Art Gallery\" ise önceki gittiğimiz neydi paniği yaşamanıza gerek yok. -Adres: Kopernyka vul 15 İnternette pek çok kaynakta karşımıza çıkmayan ve gidip de ziyaret ettikten sonra insanların Lviv gezi rehberi kapsamına bu yeri nasıl dahil etmediklerini bir türlü anlayamadığımız bir müze Memorial Museum. Yukarıda da şöyle bir söz etmiştik, Ukrayna birçok badire atlatmış, tarihte birçok zorlu durum ile başa çıkmayı başarmış bir ülke. Nazi döneminde şehirdeki Yahudilerin tamamına yakını öldürülmüş, Sovyetler Birliği döneminde başka olaylar yaşanmış, Polonya'nın hüküm sürdüğü dönemde ise başka sorunlar. Söz ettiğimiz Memorial Museum ise aslında eski bir hapishane, ancak günümüzde müzeleştirilmiş ve bu farklı rejimlerde ülkede yaşanan acı olayları, hapishanede yaşanan ölümleri, tarihi veriler ile birleştirerek gözler önüne sürüyor. Çok şükür bu müzede İngilizce açıklamalar var da öyle boş boş bakmıyorsunuz. Gerçekten çarpıcı ve sarsıcı bir müze, insanlığınızdan utandıran bir takım görüntülere şahit oluyorsunuz. Gitmek, görmek gerek diye düşünüyoruz. -Girişte ücret olup olmadığını bilmiyoruz çünkü çalışanlardan biriyle kanka olunca lönk diye içeri de alınmış olabiliriz. -1 Stepan Bandera Street (13:00 14:00 arası yemek saati olduğunu iddia ettiler, aklınıza bulunsun) Bu sokak daha çok gezerken göreceğiniz bir yer tadında, çünkü tatlı bir özelliği var. Özellikle sinema ile ilgileniyorsanız ilginizi çekecektir diye düşünüyoruz. Son birkaç senedir Lviv'de gerçekleşen bir bağımsız film festivali olan KinoLev Festival'a ithafen bu sokağın tam 7 farklı adı var ve muhtemelen seneler geçtikçe de artacak. Her sene sokağın başına bir tabela ekleniyor ve sokak yeni bir isim daha alıyor. Bu isimler arasında Charlie Chaplin, Federico Fellini, Ingmar Bergman, Tarkovsky Truffaut gibi \"helal ulan size\" dedirtecek, sinemaseverleri şenlendirecek adlar var. Lviv'in en kıskandığımız özelliklerinden biri tartışmasız bir şekilde şehir parkları. Park olmayan noktalarda, hatta Eski Şehir bölgesinin dışına çıkınca bile şehrin genel olarak bayağı yeşil olduğunu fark edeceksiniz. Yani \"burası merkez, buraya turistler gelir, şuraları az biraz yeşillendirelim\" dememişler, şehir hakikaten yeşil. Eğer vaktiniz olursa Lviv'in ve Ukrayna'nın en eski parkı olan Ivan Franko Park'a uğramanızı önereceğiz. Özellikle hava güzelse kapın atıştırmalığınızı ya da içeceğinizi, bayılın çimlere. Hepimiz şehirlere sıkışmış bir halde yaşadığımız için böyle yeşil alanlara hasretiz, bizce net bir şekilde sizi mutlu edecektir. -Eğer bizim gibi parklarda vakit geçirmeyi seviyorsanız Stryisky Park, Ivan Franko Park'ın dev versiyonu. İçinde gezebileceğiniz noktalar, hatta göl bile var, bayağı büyük. Zamanınız yeterse mutlaka buraya da yolunuzu düşürün. Territory of Terror: Henüz açılmadığı için ziyaret edemediğimiz, öğrendiğimize göre çok yüksek ihtimalle Mayıs 2017 ortalarında açılacak olan müze. Yazmak istedik çünkü bizce mutlaka ziyaret edilmesi gerekiyor. Burası Lviv Ghetto & Yanowska Concentration Camp olarak da geçiyor (burada 250.000 kişi ölmüş) ve Nazi döneminde tahmin ettiğiniz sebeplere hizmet etmek üzere kurulmuş. Ancak anladığımız kadarıyla müze genelinde hedeflenen yalnızca Nazi dönemini değil, Ukrayna'nın maruz kaldığı tüm totaliter rejimleri tek bir müze altında açıklamak ve bu dönemler boyunca yaşananları gözler önüne sermek. High Castle: Şehrin tepe noktalarından birine kalan, anladığımız kadarıyla günümüzde kale kısmından geriye pek bir şeyin kalmadığı, şehre tepeden bakabileceğiniz bir nokta. Boim Şapeli: Rynok Meydanı ile bitişik sayılabilecek Katedral Meydanı'nda yer alan ve 1600'lü yıllarda inşa edilen bu şapel Lviv halkı tarafından bayağı önemseniyor. Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde. Latin Katedrali: Katedral Meydanı'na adını veren, dev, ihtişamlı katedral. Eskiden civarında bir mezarlık da yer alıyormuş ancak sonradan burası şu an gezebileceğiniz Katedral Meydanı'na dönüşmüş. Üzgünüz, yukarıda bol bol Lviv'i övmüş olabiliriz ama, söz konusu Lviv'de alışveriş oldu mu beklentilerinizi bayağı bir aşağı çekmeniz gerekecek. Aslında şehirde birkaç alışveriş merkezi ve özellikle Old Town civarında karşılaşabileceğiniz birçok mağaza var, ancak bunların çoğu Türkiye'dekilere kıyasla öyle \"ah bunu alayım da Türkiye'ye taşıyayım\" dedirtecek şeyler değil. Alışveriş merkezlerinin içinde ise çoğunlukla Zara, Bersha, Diesel falan filan gibi Türkiye'de sık sık karşılaşabileceğiniz mağazalar yer alıyor. Acaba Lviv ucuz bir şehir diye bu markaların ürünleri daha ucuz olur mu diye düşünüyorsanız öyle bir durum da yok, çok küçük farklardan söz ediyoruz. -Lviv'de hediyelik eşya almak isterseniz bizce hiç sağda solda dolanmadan Lviv Opera Binası'nın önündeki açık pazara gidin. Orada her çeşit hediyelik eşyayı bulabilirsiniz. -Biz son gün Yves Rocher'e şöyle bir göz attık, fiyatları Türkiye ürünlerine kıyasla çok uygundu, şayet markayı seviyorsanız ona uğrayabilirsiniz. (Stefana Yavorskoho Square 1) Eğer gerçekten lokal bir pazar gezmek istiyorsanız yukarıda söz ettiğimiz Bernardine Kilisesi'nin önündeki ana caddeden karşıya geçtiğinizde orada ıvız zıvır satan küçük ve karmaşık bir pazar yeri var. Burada her şey gerçekten çok ucuz. Alacak bir şey bulur musunuz bilmiyoruz ama, kurcalaması eğlenceli oluyor. Ayrıca pazar yerinin hemen yanında küçük ve dandik bir alışveriş merkezi var. Burayla ilgili çok spesifik bir ipucumuz olacak. Alışveriş merkezinin içindeki eczane de La Roche Posay'in cilt ürünleri gerçekten Türkiye'ye kıyasla çok daha uygun fiyatlı, kıyasladık, oradan biliyoruz. İlgileniyorsanız oradan ürün depolayabilirsiniz. Tebrik ederim çok başarılı bir blog olmuş. Bizde bu ay gideceğiz kısmetse, yazılarınızdan oldukça tecrübe edindik. Yeme içme kısmını yazmamışsınız. Yeme içme konusuna bir yorum getirmek istiyorum. Iyi bir restoranda ki Rynok meydanında konakladik ve neredeyse çevresindeki bütün cafe ve restoranlara girip çıktık, öyle 12 euro'ya etli şaraplı bir yemek yiyemedik ? iki ana yemek bir salata ve şarap 30-40 euro arası.. kahvaltı için favori mekanımız Atlas'ti ki siz fotosunu paylaşmışsınız. Bu blogda bulunan trolleybus bilgilerini inceledim. Kişi başı 2grivna (28krş)'a havalimanından şehir merkezine geldik, aynı şekilde havalimanına gittik. Et için favorim First Grill ve Kumpel. First Grill'de 1 tbone,1 şaşlık,1 rib eye (Toplam 1100gr et) ve içecekler derken toplamda 880grivna(120TL) hesap geldi ve muhteşemdi. Geç saatte gitmeyin, beklersiniz. Ukrayna yemekleri için Puzhata Hata'yı tek geçerim. Çok çeşit var, fiyatları çok uygun ve çok lezzetli. Çok daha güzel. İki katlı, alt katı sadece Cafe pastane. Çikolataları Lvivde şubeleri olan Rohsen'den aldık. Üretici olduğu için hem uygun hem de kaliteli. Hiçbir blogda görmedim ama ben yazayım. Lviv' in çok güzel balları var, fiyatları da çok uygun. Özellikle Forum Lviv AVM 'de bulunan süpermarket 'den bal, alkol, sigara, vb alışverişlerinizi yapabilirsiniz. Bir tüyo siyah renkte balları var çok güzel. Tabiii ki Kvas bayıldım, bol bol için. Çok faydalı. Kvas ne mi.? Alkolsüz bira diyelim. Lviv Duty Free'si pahalı aman dikkat üzülürsünüz. Kahve ve Çikolata fabrikaları var Rynok meydanında. Lviv Harika bir yer. Havalimanındaki turist information dan haritanızı ücretsiz alın ve yürüyün bol bol yürüyün. Lviv yürüyerek keşfediliyor. Harita da bile gösterilmeyen Harika yerler göreceksiniz. Biz çok beğendik belki birgün yine gideriz. Gidecek olanlara şimdiden iyi eğlenceler. Biz Ukraynada yaşamaya karar vermiş birkaç genç girişimci olarak, Türkiyeden Ukrayna ya turistik gezi amaçlı ziyaretçiler için, kolaylıkla günlük daire kiralayabilecekleri bir site hazırladık. Şu anlık sadece Kiev, Odessa ve Liviv şehirleri için hizmet veriyoruz. bookraine. com adresimiz. Bu arada yazının başlığında belirttiğiniz \"BİZ BU UKRAYNA'YI KOMPLE YANLIŞ TANIMIŞIZ!\" sözüne sonuna kadar katılıyorum. An itibariyle yazınıza göre geziyorum şehri. Sadece bir günüm olduğu için aralardan seçiyorum. İnanılmaz keyifli. Teşekkürler. 23 Nisan'da ben gittim şehre. Kendi izlenimlerimi ben de kaleme aldım. Kesinlikle gidilip görülmesi gereken bir şehir Lviv. Ben en çok Bira Tiyatrosu'nu beğendimmekan olarak. Pravda Orkestrası gerçekten harika. Harika bir blog olmuş. Gelecek hafta Lviv'e gidiyoruz. Çok işimize yarayacak bilgiler. Çok teşekkürler. çok üzüldük gidecek arkadaşlara bilgi olsun. Puzhata Hata yerel yemekler, lezzet ve fiyat açısısından gerçekten kurtarıcı. First Grill dışarılara taşan sırasıyla sizi sıkabilir. Önceden menülerini alıp rezarvasyonunuzu yaptırın;çok bekleyebilirsiniz. Yves Rocher artık fiyat açısından Türkiye ile neredeyse aynı. Kadın ve erkek güzelliği açısısından abartıldığını düşünüyoruz., İnsanlar her yerde aynı. Çok güzel de var normal de var. Yaşlı nüfus ;sokaklardaki garibanlar yürek yakıyor. Bizde illaki para isteyenler orada küçücük bir yiyecek parçasına çok mutlu oluyorlar. Eğer giderseniz küçücük bir bisküi ;meyve;çerez vb. yiyeceği onlara götürün;çok üzüldük. Son model arabalar her yerde. Her yerde Lexus ve Tesla var. Ama bunun yanında çok eski soğuk savaş devrinden kalma arabalar da var. Orta gelirli insanlar kalmamış gibi. Zengin çok zengin ;fakir çok fakir. Devletin ve belediyenin araçları çok eski. Hele belediye otobüsleri 1980 lerden kalma. Sadece iki tane modern belediye otobüsü gördük. Yol çalışmasını eski iş makinalarıyla yapıyorlar. Şehirler arası arabayla yolculuk yapacaksanız çok dikkatli olun. Hiç bir uyarı işareti olmadan şerit değişikliği yapan yol çalışması mı ararsanız ;100 metre arayla kaza mı... Hız sınırlamalarına uyun;kameralı polis kontrolleri yoğun. Yolun sağ tarafında kamera gördüğünüzde ayağınızı gazdan mümkünse çekin ki ceza yemeyin. Telefonlardaki yol durumuyla ilgili uygulamaları kullanmayı unutmayın. Bazı alanlarda internetten mahrum kalınabiliyor dikkatli olun. Yollar çok bakımsız. Geliş gidiş yol arasında emniyetli bir ayırım yok;sadece bir toprak alanıyla ayrılmış. Çoğu sola dönecek araç sağdaki 3. cü şeritten aniden sola dönebiliyor çok tehlikeli ve çok ilginç dikkatli olun;sinyal vermeleri çoğunda yok gibi. Kesinlikle çeşme suları içilmiyor. Bazı oteller arıtma su kullanıyor. Patojen bakteriler yüzünden mi yoksa kimyasal bir kirlilikten mi bilinmez ama içip de hasta olmayın. Giderken sağlık sigortanızı yaptırmayı unutmayın. Beyaz kapaklı olan sular genelde gazsız oluyor. Bazı otellerde su veriyorlar fakat su yetmeyebiliyor. Türkiye'den giderken fazla eşyanız yoksa kilo derdi yoksa yanınızda 1 litrelik ve 500 ml lik su taşıyın ve dönüş gününe kadar atmayın. Su doldurmak;kırılacak eşyalara koruma sağlamak gibi bir çok işe yarıyor. Kırılacak cam eşya görüp dayanamayıp alabilirsiniz. Balonlu ambalaj kağıdı götürmeniz kurtarıcı olabilir. Orta boy valizinizin içine kabin boyu koyup dönüşte iki valizle rahat edebilirsiniz. Sakın topuklu ayakkabı giymeyin. Belki operaya giderseniz şık bir kıyafet gerekli olabilir fakat yollar arnavut kaldırımı yürümesi zor haberiniz olsun. 20 gigabyte paylaşıma açılabilen telefon hattı kura göre 40-45 lira arası tutuyor(Ağustos 2019) . Kendi hattınızı kullanıp fazladan para vermeyin. Otellerin internetleri de oldukça iyi. Bazı büyük marketlerde macaronlar 2 liraya denk geliyor;Alaçatı da tanesi 6 lira. Kakaoları güzel alınabilir;biz ballarını pek almadık şekerlenmiş gibi bizim ballarımız daha güzel;söylendiği gibi ceviz içi de hiç ucuz değil."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/05/ukrayna-gece-hayati-lvivin-en-iyi-kulupleri", "text": "Lviv'e giderken ülkemizdeki alıp yürümüş şanından mütevellit içinizde bir \"Allahım Ukrayna gece hayatı çok çılgın olsa gerek, belli ki alkol su gibi akacak\" düşüncesi olacaktır, gayet normal. Diğer düşüncelerinizi de biliyoruz da şimdi neyse. İşin bar kısmı için gayet güzel seçenekler bulabileceğinizi, şöyle 2-3 günlük bir Lviv gezisinde akşamlarınızın da gayet keyifli geçeceğini net olarak söyleyebiliriz. Maşallah şehrin sarhoşu da bol (biri sabah 10 sularında üstümüze devrildi falan, fiyatları da son derece uygun, gayet de eğlenirsiniz. Ancak işin gece kulübü kısmına gelecek olursak işler çoğunlukla Aksaray'da bir pavyon olmak ile normal bir gece kulübü olmak arasındaki son derece kalın çizgide gidip geliyor. Hatta gidip gelmiyor, direkt orada durmuş. Buranın kulüpleri gerçekten korkunç arkadaşlar. Tamam şehri övdük, sevdik falan ama, bu konuda gerçekten bayağı kötüler. Tabii ki arada başarılı olan ve bizim haberdar olmadığımız bir yer olabilir, o kısmını bilemeyeceğiz ama, genel tablonun bu şekilde olduğunu şimdiden söyleyelim, aşağıda bol bol detaylandıracağız. Bu arada kulüplerin önünden geçerken şöyle bir kulak kabartmayı unutmayın, \"kanka almazlar mı ya bi' denesek kapıdan\" muhabbetlerinden tutun \"oğlum burada kadınlar erkek arıyor\" muhabbetlerine kadar birçok hüzünlü duruma şahit olabiliyorsunuz. Tabii ki Lviv'e giden her Türk erkeği böyledir demiyoruz ama, acı bir gerçek olarak genel durum bu. Şimdi konuya önce Lviv'in en iyi barları ile giriş yapalım, sonra Lviv gece kulüplerindeki duruma bir açıklık getireceğiz. Dur arkadaşım, daha Lviv'i gezmedik, ne Ukrayna gece hayatı be diyenler için Lviv gezi rehberimiz ilaç gibi gelebilir. Aç ayı oynamaz diyenler için Lviv yeme içme notlarına bakmak da iyi bir fikir. -İçeride bir grup çalıyorsa onun için ekstra ücret alıyorlar ama 30 Grivna gibi bir şey. Yani ne kadar? Yani çok ucuz. -Adres Lesi Ukrainky St. 14 diye geçiyor ama aslında orası paralel sokağı. Burası Armenian Courtyard denilen yerde yer alıyor diyebiliriz. Kasvetli bir ara sokak gibi görünebilir, tedirgin olmayın, doğru yerdesiniz, kapıdaki çalışan adam sizi kafası karışmış bir halde civarda görünce zaten içeri alıyor. 4Friends'in viskili kokteylleri biz. Burası viski konsepti üzerine kurulu, içeride çeşit çeşit viskinin olduğu tatlı bir bar. Genç bir kitlesi, eğlenceli bir ortamı, Oasis konserlerinin falan yayınladığı güzel bir müzik zevkleri de var çok şükür. Kötü müzik + güzel içki oldu mu insan ne yapacağını bilemiyor ya hani, burası sizi o duruma düşüren yerlerden değil. Biz içki olarak Whisky Sour ve Penicillin denedik, ikisine de kefiliz, barmenleri gayet başarılı. Ayrıca şansınıza hala aynı çocuk çalışıyor olursa kendisinin İngilizce bildiğini de buradan afişe edelim. Lviv'de insanların pek fazla İngilizce konuşamıyor olması sorunsalı bu bara uğramamış, dilediğinizce soru sorabilirsiniz. -Adres: Dzhokar Dudaev St. 2 Eğer şampanya içmeyi ya da Instagram'da sürekli şampanya içen biri gibi davranmayı seviyorsanız tam yerine düştünüz. Aslında buraya bir şeyler atıştırmak için de gidilebilir ama adından da anlayabileceğiniz üzere öncelikli odaklandığı şey şampanyalar. Mekanda hem lokal hem de dünyadan çeşit çeşit şampanya mevcut. Örneğin biz Odessa Red ve Odessa Rose'yi denedik. Bir tanesi şu InstaStory'lerde görüp sorduğunuz içinde böğürtlen olandı, belki oradan hatırlarsınız. Her ikisini de çok sevdik ve Lviv'de yaşıyor olsaydık çok yüksek ihtimalle bu mekanın müdavimleri olurduk. Konudan bağımsız olarak buranın hotdog'ları da bayağı seviliyor. Ukranian, New York, Italian Hot Dog gibi çeşitler mevcut. Onların çok da büyük bir olayı yok ancak çok da aç değilseniz, bir şeyler atıştırasınız varsa gider. İnternette Lviv gece hayatı ya da Lviv'in en iyi barları gibi bir arayışa girdiğiniz zaman çok yüksek ihtimalle karşınıza çıkacak yerlerden biri olan Beer Theatre aslında Lviv'in en popüler meydanı Rynok Square'de yer alan gayet turistik bir yer. Fakat turistik diye olaya negatif girmeyin, gayet de tatlı bir konsepti var. Tahmin edebileceğiniz üzere özellikle bira konusuna odaklanıyorlar. Üzerinde ünlü politikacıların karikatürümsü çizimlerinin ve ironik yakıştırmaların bulunduğu biraları ile de ünlüler. Ayrıca Pravda-Orchestra adını verdikleri, sadece bu mekanda çalan ünlü bir orkestraları da var. Metallica'dan tutun Adele'e kadar tam anlamıyla her telden çalıyorlar ve gayet de eğlenceli olduklarını söyleyebiliriz. Özellikle hafta sonu giderseniz pek neşeli ve kalabalık bir ortam oluyor. Olur da yer bulamazsanız en azından söylediğimiz bira şişelerini görmek, belki hediye olarak birkaç tane almak ve bira denemek için gündüz de uğrayabilirsiniz, ancak gece gidince daha eğlenceli oluyor tabii. -Adres: Rynok Square 32 Masoch Cafe de internette sık sık karşınıza çıkacak mekanlardan. Aslına bakarsanız burayı yalnızca bir bar olarak aktarmak pek de doğru olmaz, çünkü burası bir restoran olarak da hizmet veriyor. Fakat bir acayip konseptinden ötürü insanlarla özellikle gece gitme kararı alıyorlar. Artık ne bekliyorlar de gece gidiyorlar arasını biz de bilemiyoruz. Neticede burası \"Mazoşizm\" konsepti üzerine kurulmuş bir mekan. Leopold von Sacher-Masoch yani Mazoşizmin isim babasına ithafen böyle bir konsept seçmişler. Ciddi ciddi garsonlar yemek yerken sizi kırbaçlıyor, ne bilelim darlayıp türlü türlü hareketlerde bulunuyorlar falan. Hani bi' ağız tadıyla yemek yiyemiyorsunuz desek yeridir asfsdj. Kelepçeleri falan da var, tam umduğunuz gibi yani. Yalnız allah aşkına şuraya ananızla babanızla gitmeyin, aileyle televizyonda bir film izlerken aniden seksli sahne başlar da ortamda bir gerginlik olur ya, işte onun bin beteri olursunuz. Bir diğer önerimiz de buraya gündüz gitmemeniz. Zira o zaman biraz boş oluyor. Biz gündüz şöyle bi' ne varmış diye kafamızı içeri uzattık, garsonlardan biri kendi kendine boşluğu kırbaçlıyordu, onun adına moralimiz bozuldu çıktık gittik. Öyle tuhaf bir yer işte. Ukrayna gece hayatı yazımızın popüler gece kulüpleri kısmını yazmadan önce mutlaka söylememiz gereken küçük bir detay var, biz bu kulüplerin herhangi birine ayak basmadık. Yanından, önünden, sağından, solundan defalarca geçmiş olabiliriz ancak açıkçası çoğu konsept olarak bize pek çekici gelmediği için yukarıda söz ettiğimiz barlarda vakit geçirmek daha çekici geldi. E niye yazıyorsunuz o zaman kardeşim bilmediğiniz konuda diyeceksiniz, normaldir. Hemen açıklayalım. Çünkü Ukrayna gece hayatı yazısı yazıp da Lviv'in en popüler gece kulüplerinden bahsetmemek DEV saçma olmaz mıydı? Biz de bu sebeple şöyle bir şey yaptık, gitmeden önce Lviv'in en popüler gece kulüpleri araştırmasına girdik, kendimize bir liste çıkardık, bu listedeki kulüpler hakkında Lviv'deki lokal arkadaşlarımızdan ve oradaki bloggerlar ile iletişime geçerek bilgi topladık. Sonra oradayken halen var olup olmadıklarını da kontrol ettik. Özetle gitmiş kadar olduk diyebiliriz. Çok şükür iyi ki \"ya belki komik olur\" diye düşünerek bile gitmeye kalkışmamışız. Aşağıda Lviv gece kulüplerini şöyle bir özet geçeceğiz, uzun uzun anlatıp betimlemeler yapamamamızın sebebi bu kulüplerin hiçbirine gitmemiş olmamız, haberiniz olsun. Metro Club: Gerek Ukrayna halkı, gerek Türkler tarafından \"orada sadece Türkler ve Araplar oluyor\" şeklinde mimlenmiş club. Zaten daha Lviv Havaalanı'ndan çıktığınızda sizi durdurup elinize kartlarını tutuşturuyorlar, öyle de azimliler. Söyledikleri kadarıyla mekanın sahibi de Türk. Hatta bizim ifademiz olmadığını belirterek Ukraynalı birinin şöyle bir yorum yaptığını söyleyebiliriz: \"Türklerin Ukraynalı kadınlara rahatsızlık verme mekanı\". Giden bir başka Türk arkadaşımız da \"buranın adını pavyon olarak güncellesinler\" gibi bir yorum getirdi. Anlayacağınız üzere Metro Club pek hoşunuza gidecek bir deneyim olmayabilir, olaya deneysel yaklaşmak isterseniz bilemeyiz. Fashion Club: Fashion Club yalnızca gece kulübü olarak değil, yemek yemek ya da nargile içmek için de gidilen bir mekan. İnternetten araştırdığınızda \"Lviv'in en nezih kulübü\" gibi yorumlarla karşılaşabilirsiniz ancak lokal arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre burası da Türk erkeklerine teslim. Olur da gidecek olursanız aklınızda bulunsun, bazen içeri alırken kıyafet konusuna tutulabiliyorlarmış. Ukrayna'da bir kulüp kapısından dönme anısına sahip olmak istemiyorsanız en azından Badi Ekrem gibi eşofmanla falan gitmeye çalışmayın. Picasso: Buraya dair sahip olduğumuz en net bilgi, özellikle yukarıda söz ettiğimiz mekanlara kıyasla daha az Türk ziyaretçi alıyor olması. Sanırız bu sebepten olacak ki fiyatları da yukarıda söz ettiğimiz mekanlara kıyasla daha uygun, çünkü \"turist fiyatı çekmek\" gibi bir olayları yok. Haftasonları farklı farklı DJ'ler çıkıyormuş, ancak genel olarak müzik seçimleri de pek parlak değil galiba. Rafinad Club: Hem strip club, hem de bildiğimiz gece kulübü olarak hizmet veren mekan. Sanırsak saat 23:00'e kadar yalnızca restoran olarak hizmet veriyor, sonrasında işler değişiyor. Bu arada beyler, bi' heves edip giderseniz haberiniz olsun, sadece kadın striptizciler yokmuş, ona göre. Merhaba Ukrayna'da yaşayan Lviv'e birçok kez gitmiş birisi olarak ülkeye gelen Türk turistler hakkında yazdıklarınız maalesef doğru. Ülkeye gelme amaçları o kadar açık ki. Sadece Ukrayna gece hayatı için geliyorlar, buradaki amaç ise gece kulüplerinde v. s eğlenme değil. Kulüplerde rezil bir şekilde ortalıkta dans eden 50'li 60'lı yaşlardaki insanları görünce insan iğrenir hale geliyor. Ukraynalı kızları sadece para karşılığı gören bu kişiler sayesinde ülkede Türküm demek o kadar zor ki. Yine de Ukrayna gezi için mükemmel tarihi, doğası ve tarihi ile tercih edilecek kentlerden. Lviv'de Kiev'den sonra en çok ziyaret alan kenti. Açıkcası Lviv gece hayatı ile ilgili en gerçekçi yazılardan birisi olmuş helal olsun. Lvivi Lviv yapan merkezdeki meydan ve buradaki görülecek yerlere ek olarak orta ve batı avrupaya göre daha ucuz olması ve Unesco listesindeki 500 yıllık ahşap kiliseler bence. Bu açıdan bakınca gece hayatı için gidiyorsanız yanlış ama çok yanlış bir şehir. Gece klüpleri yurtdışı için ortalamanın altında ancak barlar fena değil özellikle pravda ve kryvka ortalamanın üzerinde. 1. Ukraynayı kafaya taktıysanız rotayı bence hemen Kiev ve Odessa gibi büyük şehirlere çevirin Büyük oldukları için yaptıklarınız daha az göze batar, Türklere daha az mal olur. 2. İlla ki kafaya çapkınlık yapmayı taktıysanız emin olun kültürel yerleri gezerken daha çok insanla tanışabilirsiniz. Belki o arada ufkunuza da bir faydası olur. 3. Hilal taktiği asırlar öncesinden kalma bir savaş taktiğidir güruh halinde gezip kızları yada dans pistini ablukaya almanın bir anlamı yok. Birde biraz gözlemleyin etrafı iserseniz belki yanında erkek arkadaşı kocası falan vardır. Bar olarak Split Pravda, Libraria, Music Lab iyidir. Klüp olarak bildiklerim Malevich klüp gibi klüp, Rafinad ucuz içki, Fashion aynı zamanda restoran yemek üstü partilemek için iyi. Hızınızı alamadıysanız sabaha kadar alkole devam diyosanız yada after party için Kryvka(24 saat açık). Tekrar söylüyorum Lviv in olayı kültürel gezi, sevgiliyle romantizm, aile gezisi vs dir."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/08/kuzey-kore-ile-karismasin-pyongyang-degil-pyeongchang-gezisi", "text": "Pyeongchang'ı hiç duymamış olabilirsiniz, \"biz buranın adını bile duymadık, bizim kızlar üşenmemiş gezmeye gitmiş\" diyebilirsiniz, normaldir. İşe bir diğer garip açıdan yaklaşacak olursak bizi Kuzey Kore'ye gittik bile zannedebilirsiniz, her şey bir \"Ch\" vurgusunu es geçmenize bakar. Gitmeden çevremize \"Pyeongchang'a gidiyoruz\" dediğimizde insanlarda bi' \"OHA KUZEY KORE'YE Mİ GİDİYORSUNUZ?\" algısı oluşunca anladık, biz Pyeongchang'ı doğru telaffuz edemiyoruz ve bu durum biraz kafa karıştırıcı olabiliyor. O yüzden daha başlıkta söyleyelim istedik; biz Kuzey Kore'de Pyongyang'a değil, Güney Kore'de Pyeongchang'a gittik. Tamam şimdi tam olarak nereye gittiğimizi açıkladık ama daha fazla detaya girmeden önce \"Neden özellikle Pyeongchang'a gittiniz?\" sorusunu cevaplamamız gerektiği gibi bir hisse kapıldık çünkü aranızdan Güney Kore'yi seven, bilen, ortamlarda öven birçok kişiden \"Neden Güney Kore'yi ilk ziyaretinizde Busan ya da Jeju yerine Pyeongchang'a gittiniz?\" sorusunu bol bol aldık. Bunun sebebi Pyeongchang 2018 Kış Olimpiyatları'nın burada gerçekleştirilecek olması ve bizim bu geziye Kore Turizm Organizasyonu işbirliği ile, Pyeongchang keşfi için gitmiş olmamız. O yüzden Seul gezisi ardından Olimpiyatların gerçekleşeceği Pyeongchang ve Gangneung bölgelerini keşfetmek için yollara düştük. İyi ki de böyle bir proje gerçekleştirmişiz ve Pyeongchang tarafını keşfetme fırsatımız olmuş. Evet tabii ki Busan ve Jeju Adası'nı göremediğimiz için aklımızın bir yerinde kaldılar ancak normal koşullarda ilk Güney Kore gezimizde Pyeongchang gibi bir bölgeyi keşfetmek aklımızın ucundan geçmezdi. Ülkenin çok daha lokal bir bölgesini keşfettiğimiz için kendimizi şanslı hissediyoruz. Bu sebepten KTO'ya bir kez daha çok teşekkür etmeden de geçmeyelim, sizi seviyoruz! Hayat bir şekilde sizi bu yazıya kadar getirdiyse, Güney Kore gezisi notlarımıza, Seul gezi rehberimize ve Seul'un pek acayip kafelerine bakmak da isteyebilirsiniz. Yukarıda şöyle bir bahsettik, biraz daha detaylandırarak konuyla ilgilenenleri sevindirelim, ilgilenmeyenleri aydınlatalım. Bu sitede cehalete yer yok, öğrenmek zorundasınız......... Efenim 9-25 Şubat 2018'de gerçekleşecek olan Pyeongchang 2018 Kış Olimpiyatları kapsamında buz pateni, buz hokeyi, kayakla atlama, sürat pateni, snowboard gibi 12 farklı spor dalı var. Hani şu kayaklarla, snowboardlarla bilmem kaç metre havaya uçup, taklalar atan ve başlarına bir iş gelecek korkusuyla adeta bir anneanne edasındai bir gözümüz kapalı izlediğimiz ekstrem sporcular oluyor ya, onları da bu Pyeongchang 2019 Olimpiyatları kapsamında bol bol izleme ve şaşkınlığa uğrama şansı yakalayacağız. Ayrıca bu olimpiyatlar kapsamında Paralimpik Kış Oyunları da gerçekleşecek. Tüm bu müsabakalar Güney Kore'nin Gangwon-do bölgesinde bulunan Pyeonchang, Gangneung ve Jeongseon'da olacak. Birkaç farklı noktada olmasının sebebi ise kayakla atlama gibi bazı oyunların Pyeonchang gibi dağlık bir bölgede, buz hokeyi gibi oyunların Gangneung gibi daha kentsel bir bölgede bulunan arenalarda oynanacak olması. Konuyla ilgili daha fazla detay merak ediyorsanız şuradaki sitelerine göz atabilirsiniz. Pyeongchang'a ulaşmak aslında hiç de zor değil. Seul ile arasının yalnızca 2,5 saat civarı bir şey olduğunu düşünürsek ve Dongseoul Otobüs Terminali'nden günde 10 tane sefer olduğunu da eklersek size de ulaşımın kolaylığını direkt özetlemiş oluruz. Artık buna da üşenirseniz birinin sizi kucağına alıp Pyeongchang'a taşımasını falan bekliyorsunuz demektir, şımarmayın........ Bir alternatif olarak araba kiralayıp da gidebilirsiniz tabii. Ayrıca insanların Pyeongchang 2018 Kış Olimpiyatlarına kolay ulaşmasını sağlamak için günümüz itibarıyla Incheon Havalimanı'ndan direkt Pyeonchang yakınlarında bulunan Gangneung'a gidecek bir hızlı tren opsiyonu geliştiriliyor, 2017 yılında bir noktada bitecekmiş. Aşağıda Gangeung'da da görmek isteyebileceğiniz bir takım yerlerden söz edeceğiz, belki orayı da rotanıza dahil etmek isteyebilirsiniz. \"Adamlar yapıyor abi\" kalıbını kullanmak için ideal bir anda olduğumuz fark etmişsinizdir, çekinmeyin kullanın.... Konaklama konusunda Pyeongchang genelinde pek çok seçenek var. Biz yine KTO'nun desteği ile InterContinental Alpensia Pyeongchang Resort'ta konakladık ve tahmin edeceğiniz üzere otel şahaneydi. Kendimizi kaybedip iki arada bir derede köpüklü banyolar falan yaptık afsdfsd. Gönül isterdi ki bi' 23 gün falan daha kalalım, ama daha çok yer keşfetmek için resmen her gün yer değiştirmemiz gerekti, yapacak bir şey yok, artık siz bizim yerimize de kalırsınız. Daha uygun bütçeli otel seçenekleri ararsanız bölgenin bir \"Ski Resort\" olması sebebiyle civarda pek çok seçenek var, aklınızda bulunsun. İlginç bir tapınak deneyimi yaşamak isterseniz, hatta tam anlamıyla \"filmlerdeki gibi\" bir tapınak deneyimi yaşamak isterseniz Woljeongsa Tapınağı'na yolunuzu düşürmek isteyebilirsiniz. Burası bir Budist tapınağı. Kuruluş tarihi çok çok eskilere dayanıyor ve yüzyıllardır aktif olarak kullanılıyor. Odeasan Dağları'nın doğusunda, Odeasan Ulusal Parkı kapsamında yer alan Woljeongsa Temple aslında birçok tapınağın birleşiminden oluşuyor. Üstelik bu tapınakların çoğu Kore Savaşı döneminde ciddi anlamda hasar görmüş ve büyük bir kısmı yeniden inşa edilmek durumunda kalınmış. Tabii burası Kore olduğu için işler bizdeki gibi ilerlememiş ve \"şuraya da bir branda gerelim yeter\" falan demek yerine müthiş bir şeklinde eski haline getirmişler. Bizim bu tapınak deneyiminden bu denli etkilenmemizin temel sebebi sanırsak Budist rahiplerle tanışmış ve beraber vakit geçirmiş olmamıza dayanıyor. Çünkü sabahın köründe kalktık, tarihi 7. yüzyıla dayanan bu tapınağa doğru yollara düştük, rahiplerle tanıştık ve tanışmakla kalmadık, kendilerinden çeşitli ibadet etme biçimlerini, hatta rahiplerin nasıl selamlaştığını açıklamalarıyla beraber öğrendik. Ardından bizim kültürümüzden yola çıkarak \"tespihe\" benzetebileceğimiz, \"Mala\" adı verilen şeyi yaptık ki bunu yapmak hiç de öyle tahmin ettiğiniz kadar kolay bir şey değil. Zira Mala yaparken ipe taktığınız her boncuk için Budizm öğretisine özgü belli ibadet eylemlerini gerçekleştirmeniz gerekiyor. Bayağı oturma kalkma gerektiren, uzun bir süreç. Üstelik bunu 108 kez yapmanız gerekiyor, çünkü tam 108 boncuk var. Araya iyi bilgi de girelim, 108 boncuk olmasının sebebi bu sayının Budizm'de büyük bir önemi olmasına dayanıyor bu arada. Özetle bunun Güney Kore gezimiz genelinde yaşadığımız en iyi deneyimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Mala'larımız da evimizde duruyor, başka kimsenin dokunmaması gerekiyormuş, gizledik, dokunan yanar. Son bir bilgi olarak Woljeongsa'da \"Temple Stay\" adı verilen bir deneyim de yaşıyorsunuz. Tam bir Eat, Pray Love kafası desek yeridir. Belirli bir süre boyunca rahiplerle beraber tapınakta kalıp Budizm öğretisine göre yaşayabiliyorsunuz. (gece 3'te güne başlamayı gerektiriyor, tüm sığlığımızla bunu söylememiz gerekiyordu asfsdf) İlginizi çekiyorsa şuradan daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Bu noktadan itibaren Gangneung'a geçiş yaptığımız için burayı Gangneung'da Gezilecek Yerler şeklinde değerlendirebilirsiniz. Yukarıda da söz ettik, 2018 Kış Olimpiyatları'nın bir kısmı da Gangneung'da gerçekleştirileceği için Pyeongchang keşfini Gangneung tarafı ile birleştirdik. Siz hiç Japon Denizi manzaralı sanat müzesi gördünüz mü? Biz gördük ve iddia ediyoruz, sizin de görmeniz lazım. Manzarası bizim İstanbul Modern ile kapışacak güzellikte bir modern sanat müzesi görmek de varmış. Tabii burayı size yalnızca manzarası ve bir acayip mimarisi için övmeyeceğiz. Haslla Art World, özellikle Güney Koreli sanatçılarla tanışmak için şahane bir fırsat olduğu gibi yemyeşil bir alanın ortasında böyle bir heykel parkı gezebilme deneyimini de muhtemelen dünyanın pek çok noktasında yaşayamazsınız. Tek sorunu söyleyelim, ne bir İngilizce broşür, ne bir İngilizce audio guide'a denk geleceksiniz, artık o kısmını da \"lokal yere geldik işte bak görüyor musun\" diye bahaneler üreterek kendiniz idare edeceksiniz, yapacak bir şey yok. -Haslla Art World'de aynı zamanda bu Japon Denizi manzarası karşısında kahvenizi yudumlayabileceğiniz tatlı bir kafe, lokal yemeklerin tadına bakabileceğiniz bir restoran da bulunuyor, aklınızda bulunsun. Yetmedi Kate Middletonlar Prens Williamlar falan, gözünüz biraz başka soylu aile görsün arkadaş. Burası 1700'lü yıllarda burada yaşamış olan Naebeon Lee ailesinin mülkü efenim. Gezerken kocaman bir alan olduğu için \"kim bilir burada kimler kimler yaşamıştır\" diye düşünebilirsiniz, biz de öyle düşünmüştük. Fakat öyle değil işte, burada yıllaaar yıllar boyu aynı aile yaşamış. Üstelik tarihi bu kadar geriye dayanmasına rağmen bölge o kadar iyi korunmuş ki, \"Güney Kore'de en iyi şekilde korumuş 10 tarihi konut alanı\" arasında kabul ediliyormuş. Günümüzde bu alanı gayet detaylı bir şekilde, hatta bazı binaların içine girerek, giremediklerinizi de kapıdan inceleyerek gezebiliyorsunuz. İnsan böyle bir kültürün içinde büyümüş olsam nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor, güzel deneyim. Hazır konu soylu ailelerden açılmışken Ojukheon'dan da bahsetmeden geçemeyiz. Burası da tıpkı Seonyojang gibi oldukça eski bir tarihe dayanan ve 1500'lü yıllarda Shin Saimdang'ın yaşadığı ve oğlu Yulgok Yi Yi'nin doğduğu mülk. Shin Saimdang, Güney Kore tarihindeki en önemli kadın sanatçılardan biri. Yazar, şair ve aynı zamanda kaligrafist olan Saimdang yalnızca bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda \"ideal\" bir eş ve anne olmasıyla tanınıyor ve Güney Kore kadınları için öncü biri olarak kabul ediliyor. Oğlu da annesinin izinde Güney Kore tarihinde önemli bir yer almayı başarmış. Kendisi Kore Konfüçyanizm'inin en önemli bilginlerinden biri olarak kabul edilen bir filozof. Aynı zamanda Kore'deki eğitim ve savunma gibi alanlarına önemli yenilikler getirmesiyle tanınıyor. Her ikisini de günümüzde 5000 ve 50.000 Won banknotlarında görebilirsiniz. Söz konusu bir ülkenin daha otantik ve geleneksel bölgelerini keşfetmekse bu durum lokal yemeklerin dibine vurmayı da gerektirir. Ama bu konuya geçmeden önce bizim gibi temel besin kaynağı kahve olanlara güzel bir haberimiz var. Gangneung'da Anmok Plajı'nın hemen yakınından yaklaşık 500m uzunluğunda ve yan yana 20+ kafenin bulunduğu bir cadde var! Yani burası adının hakkını kesinlikle veriyor diyebiliriz. Gangneung'un beklenmedik bir şekilde özellikle kahve konusunda bayağı şanı varmış, meğer kahve cennetinin orta yerine düşmüşüz haberimiz yok. Artık gözünüze güzel görünen bir kafe seçer denersiniz, kafelerin çoğu kendi kahvelerini öğütüyor. Eğer talihsiz bir şekilde yukarıda bir takım küfürler falan yazmıyorsa, burası Gangneung'da Kore Barbeküsü denediğimiz restoran. En azından öyle umuyoruz diyelim. İngilizcesini bulamayacağımız kadar lokal bir restoran olduğu için direkt Korece ismini kopyalayıp yapıştırdık. Eğer Gangneung tarafına gidecek olursanız burayı kaçırmamanızı önereceğimiz için üşenmedik, araştırdık, koordinatlarını bulduk ve sizinle paylaşıyoruz, buyurunuz efenim. Valla bu konuda mütevazi olamayacağız, biz resmen çok iyi insanlarız. Neyse konumuza dönecek olursak, burada yediğimiz yemek 1 haftalık Güney Kore gezisi boyunca yediğimiz en lezzetli Kore yemeklerinden biriydi. Burada da işler geleneksel Kore Barbeküsü mantığında ilerliyor. Etinizi seçiyorsunuz ve yanında marulun içine çiğ köfte gibi sarıp sarmalayabileceğiniz türlü türlü malzemeler geliyor. Ah şimdi bi' olsa da yesek, bazen hala acıkınca aklımıza düşüyor resmen. Pyeonchang tarafına geçiş yapıyoruz. Kore mutfağı ile tanışmak, Kore mutfağına aşinaysanız daha da iyi tanımak, bir ileri boyuta taşıyarak Kore'nin geleneksel yemeklerini yapmayı öğrenmek gibi değişik bir deneyim yaşamak istiyorsanız istikamet Jeonggangwon. Burada hem yemek kurslarına katılıp yaptığınız yemekleri deneyebiliyorsunuz, \"yok biz üşeniriz\" derseniz direkt geleneksel yemeklerden oluşan menülerin tadına da bakabiliyorsunuz. \"Ben kendi yemeğimi de yaparım, lokalliğin dibine vurmak istiyorum\" diyorsanız, burada bulunan \"hanok\"ta, yani geleneksel Kore evlerinden birinde konaklama seçeneğiniz de var. Bu kadarı yeter zaten daha ne yapsınlar ülkenin anahtarını size mi versinler? Daha fazla bilgi için şuraya göz atabilirsiniz. Pyeonchang civarını keşfederken civarda birçok noktada kurutulmak üzere asılan balıklar görebilirsiniz. Bu Korece \"Hwangtae\" olarak geçen, İngilizcede ise \"Pollack\" olarak bilinen geleneksel bir balık türü. Bu kurutulmuş balık geleneğinin kökeni Pyeongchang olduğu için özellikle bu civarda bolca görebilmeniz ve denemeniz mümkün. Buraya özgü bir şeyler denemek isterseniz birçok farklı restoranda farklı farklı çeşitler halinde bulabilmeniz mümkün."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/11/cernobil-turu-notlari-bir-nukleer-facianin-gunumuze-yansimalari", "text": "Yaşı tutanlar bilir, yaşı tutmayanlar ise elbet duymuştur, 26 Nisan 1986'da Çernobil nükleer felaketi yaşandı ve bu korkunç olay yalnızca Kiev'i ya da Ukrayna'yı değil, pek çok ülkeyi ciddi anlamda etkiledi. Konuyu özetleyecek olursam, Çernobil nükleer santralinde, 4. reaktörde meydana gelen bir arıza sonucu çok büyük bir patlama yaşandı ve dünyaya tehlikeli gazlar salındı. Patlama anında ölen insan sayısı patlama sonrası oluşan etkiler yüzünden hayatını kaybeden insan sayısına oranla çok daha azdı. (Birçok kaynak 30 kişi civarı olduğunu söylüyor) Tabii ki her insanın hayatı değerlidir ve bu tip meselelerde rakam küçümsemek kesinlikle doğru değil, ancak burada aslında başka bir konuya parmak basmaya çalışıyorum. Çünkü patlama anında ölen 30 kişinin ardından yaşanan kayıplar, felaketin yarattığı hasar ve insanların hayatında bıraktığı etkiler çok daha ciddi oldu. Felaketten etkilenerek ölen kişi sayısı hala net olarak hesaplanamasa da binlerce kişinin öldüğü, 70.000'in üzerinde insanın şiddetli zehirlenme yaşadığı, toplamda yüzbinlerce insanın olaydan etkilendiği tahmin ediliyor. Olayın ardından bölgeyi temizlemekle görevli kişiler hayatlarını kaybetti, Ukrayna ve yakınlarındaki ülkelerde yaşayan binlerce insan kanser hastalığına yakalandı... Üstelik Çernobil yakınlarında hayalet şehirlerin oluşmasına, bölgede yaşayan yaklaşık 150.000 kişinin hayatlarının alt üst olmasına sebebiyet vermesi de cabası. Ormanlar, doğa, insanlar, her şey zarar gördü... Bölgenin yaklaşık 150 sene daha yaşanılabilir koşullarda olamayacağı söyleniyor. Çünkü Çernobil'deki radyasyon oranı halen ciddi boyutlarda, o da işin bir diğer korkutucu ve üzücü kısmı. Tura başlamadan gelen not: Bu yazı, yazıdaki tüm bu güzel fotoğraflar ve anılar Lviv gezimiz esnasında bize Çernobil'e gittiğine dair bir mesaj atması sonucu kendisini \"e sen bunu bi' oitheblog. com'a yazsan mı?\" diye darladığımız ve bizi kırmayan sevgili Alihan Sarıkaya'ya ait. Kendisine kocaman öpücükler ve teşekkürler. Tüm bu yaşananların kaynağı olan Çernobil'i kendi gözlerinizle görmek isterseniz bu bölgeye Kiev'den kalkan turlarla ulaşabilmeniz mümkün. Aslına bakarsanız çok az sayıda şirket Çernobil turu düzenliyor ve bu turlar yalnızca askeri izinler dahilinde yapılıyor. Öyle kafanıza göre \"ben bir Çernobil gezisine çıkayım da geleyim\" diyemiyorsunuz. Bölgeye günübirlik ve gece konaklamalı turlar düzenleniyor. 18 yaş altındaki kişilerin ve hamilelerin bu bölgeye girmesi yasak çünkü 31 yıl geçmesine rağmen bölgede çok yüksek seviyelerde radyasyon mevcut ve bu halen sağlığınız için oldukça zararlı. Eğer siz de benim gibi bu bölgeyi görmeyi kafaya koyduysanız Çernobil turu direkt online olarak şuradan satın alınabiliyor. Örneğin ben Aralık ayında turu 145$'a alıp, artı 10$'a da Geiger sayacını kiralamıştım. Ayrıca eğer Lviv'den bu bölgeye gitmek istiyorsanız öncelikle Kiev'e gitmeniz gerekiyor. Kiev'e gitmek için bileti direkt olarak Lviv Tren Garı'ndan veya sitesinden alabilirsiniz. Lviv Tren Garı'na gitmek için şehir merkezinden geçen 10 numaralı tramvaya binip son durağında inmeniz gerekiyor ve fiyatı 2 Grivna. Yani oldukça uygun fiyatlı. Çernobil turu başlangıcı için Kiev'in ünlü meydanı Maidan Nezalezhnosti karşısında sabah 7'de tur ekibiyle buluşuyorsunuz. Eğer kiraladıysanız size radyasyon seviyesini ölçmek için kullanacağınız Geiger Sayacı veriliyor ve nasıl kullanacağınız anlatılıyor. Ardından yaklaşık 2,5 saat süren yol başlıyor. Kiev'in biraz dışında bir benzin istasyonunda 15-20 dakikalık bir mola veriliyor ve buradan yiyecek içecek alışverişi yapabiliyorsunuz. Tura öğle yemeği dahil olduğu için rehber size vejeteryan olup olmadığınız gibi detayları da soruyor ve cevabınıza göre Çernobil'deki restoranda size uygun yemekler hazırlanıyor. 130 kilometrelik bir yolun ardından Çernobil'deki kontrol noktasına geliyorsunuz. Giriş çıkışlar sıkı denetim altında. Pasaport kontrolünün ardından bölgeye giriş yapılıyor. Çernobil turu kapsamında ilk durağımız hala aktif bir şekilde kullanımda olan kilise oluyor. Burada radyasyon seviyeleri 0.18 ile 0.40 S/h arasında. Ardından patlamadan hemen sonra radyasyonlu kayaları tekrar reaktörün içine atmak için yapılmış robotları görmeye gidiyoruz. Bu robotlar radyasyon seviyesi çok yüksek olduğundan 2-3 gün içinde bozulup kullanılamaz hale gelmiş. Buradan sonra öğle yemeği için çalışanların kaldığı ve restoran olarak kullanılan korunaklı binaya gidiyoruz. Yemekte domuz eti, patates kızartması, kek, salata ve tabii ki votka vardı. Yemekten sonra Sovyetlerin erken uyarı sistemi DUGA Antenlerini görmek üzere ilerliyoruz. Dar bir ağaçlık yoldan yürüyerek bölgeye ulaşabiliyoruz. Buradaki radyasyon seviyeleri 0.25- 0.40 S/h arasında. Daha sonra bu bölgenin yakınlarındaki Kopachi Kasabası'ndaki anaokulunu ziyaret ediyoruz. Anaokulunun içindeki dağılmış sınıfları ve yatakhaneleri görünce olayın ciddiyetini daha çok anlayabiliyorsunuz. Anaokulunun bahçesindeki iki ağacın arasında, zeminde ölçülen radyasyon seviyesi 25 S/h civarlarında ve bu seviye sağlık için çok tehlikeli. Bu kasabadan tekrar araca binip Çernobil 4. Nükleer Reaktörü'nü görmeye gidiyoruz ki bu yukarıda da söz ettiğim gibi arızalanan ve tüm bu olayların kaynağı olan reaktör. Zaman içerisinde önlem amaçlı bu reaktörün etrafı radyasyon sızdırmaması için betonlarla çevrilmiş fakat içeride hala çok yüksek seviyede radyasyon var. Daha sonra Pripyat'a doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız nükleer faciadan önce şehrin en popüler kafesi olan göl kenarındaki Pripyat Cafe. Ben Aralık ayında gittiğim için göl soğuktan donmuştu ve buradaki radyasyon seviyesi normalin biraz üzerindeydi. Daha sonra 1 Mayıs 1986'da açılacak olan fakat patlamadan dolayı açılamayan lunaparkı görmeye gidiyoruz. Çoğu oyuncak çevreye fazla radyasyon yaydığı için gömülmüş fakat hala bazı oyuncaklar o gün ki gibi duruyor. Oldukça sarsıcı bir görüntü olduğunu söyleyebilirim. Burada 20 dakikalık bir gezinin ardından tekrar araca biniyoruz ve artık gezimizin son durağı olan Pripyat'taki bir okula gidiyoruz. Buradaki görüntü gerçekten inanılmaz, yerlerde yüzlerce gaz maskesi o gün yaşanılan olayı çok daha iyi anlamanızı sağlıyor. 3 katlı olan okulda dolaşmamız için 15 dakika veriliyor ve burası gerçekten kaybolabileceğiniz bir yer. -Ben tek başıma en alt katta kaybolup korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım.- Bu 15 dakikalık zaman diliminde spor salonunu, havuzu ve sınıfları gezebiliyorsunuz. Gerçekten turun en etkileyici kısmıydı benim için. Buradan ayrılıp biraz daha yol gittikten sonra tekrar bir radyasyon kontrolüne giriyoruz ve artık turun son noktasına geliyoruz. Araca binip 2 saatlik bir yolculuğun ardından Kiev'e varıyoruz. Genel olarak Çernobil turunu yorumlayacak olursam, bu turu tamamlayıp döndüğünüzde mutluluk ve hüznü aynı anda yaşıyorsunuz. Bana kalırsa kesinlikle görülmesi gereken bir yer. çok güzel ve sarsıcı -benim için- bir yazı olmuş. sarsıcı çünkü, karadenizli biri olarak çernobil patlamasını derinden hissedenlerdenim. en çok lunapark fotoğrafından etkilendim. bir gün o tura katılıp gezmek isterim çernobil'i."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/23/seulda-alisveris-kore-kozmetik", "text": "Merhaba arkadaşlar, kanalıma hoşgeldiniiiz....... Yurtdışında yaptığınız tüm kozmetik alışverişlerini, yok yok, şu ana kadar yaptığınız tüm kozmetik alışverişlerini unutun arkadaşlar. Biz ömrümüzde Güney Kore kadar kozmetik ile kafayı bozmuş, güzellik meselesine tutulmuş bir ülke görmedik. Bu sebepten Güney Kore tam anlamıyla bir kozmetik cenneti ve alışveriş yapabileceğiniz yüzlerce seçenek ve marka mevcut. Aşağıda giyim kuşam için şöyle bir göz atabileceğiniz markalardan da söz edeceğiz ama, öncelikle Güney Kore kozmetik meselesine bir parmak basmalıyız diye düşünüyoruz. Normalde bu konulara öyle çılgınca ilgisi olan insanlar olmamamıza rağmen bu Güney Kore kozmetik konusunda bizi de manyağa çevirdi resmen. İşin Güney Kore'nin en iyi kozmetik markaları kısmına geçiş yapmadan önce Güney Kore'deki güzellik anlayışından, hatta bu konunun bir nevi bir \"baskılamaya\" dönüşmüş olmasından söz etmek gerek diye düşünüyoruz. Tabii ki dünya çapında özellikle kadınlara dayatılan birçok güzellik standardı var, bu durumu Kore ile sınırlandırmak pek mantıklı olmaz. Ancak Kore de bu durum özellikle son yıllarda çok daha katı ve acımasız bir şekilde ilerliyor. Korelilerin güzellik anlayışı nedir? Büyük gözler, küçük, düzgün bir burun ve kusursuz, pürüzsüz bir yüz. Üstelik bunlar işin sadece yüz ile alakalı tarafı. Aslında \"büyük göz\" çilesi dışında diğer ülkelerdekilerden çok da büyük bir farkı yok gibi görünebilir. Vücut olarak ise tabii ki bir kadını \"güzel\" olarak nitelendirmek için bekledikleri temel şey zayıf olması. Şaşırdık mı? Alışkınız, kitabını yazdık, her gün maruz kalıyoruz. Ancak Güney Kore'de bu işe dünyanın geri kalanından biraz daha katı bakıldığını tekrar söyleyelim. Özellikle K-pop'ın inanılmaz popüler bir hale gelmesi ülkedeki güzellik standartlarını adeta küçücük bir alan içine sıkıştırmış ve K-pop gibi bir altkültürün inanılmaz \"batı özentisi\" bir tavır içinde olması, ülkedeki güzellik standartlarını da derinden etkilemiş. Güney Koreli kadınlar, özellikle genç kızlar \"batılı\" görünmek için inanılmaz bir uğraş veriyor. Ülkede bir estetik çılgınlığı söz konusu, bir yerini beğenmediğin anda \"e neden estetik yaptırmıyorsun ki\" diye sorulacak kadar sıradan bir durum. Düşünün ki yalnızca Gangnam'da 500'ün üzerinde estetik merkezi var. İşin estetik kısmını bir kenara koyup \"cilt beyazlığı\" ile ilgili konuya gelecek olursak o da bambaşka bir takıntı boyutunda. Bizim taraflarda Demet Akalın karası, solaryum bağımlısı insanlar modayken Güney Kore'de işler tam tersi şekilde işliyor. Kore'de güzel bir kadın olarak kabul edilmek istiyorsan o cildin pürüzsüz olduğu kadar beyaz da olacak! Bizim gibi konuya tutulup araştıracak olursanız internette bunu ülkenin tarihi ve geçmişi ile ilişkilendirenlerden tutun, popüler kültürün kadınları ne denli kategorize ettiğine, belirli kalıplar içine sıkıştırmaya çalıştığına ve Kore'nin de bu durumdan muzdarip olduğuna kadar birçok makaleyle karşılaşabilirsiniz. Biz hangi kısmın daha ağır bastığına ve mantıklı bir açıklama olduğuna karar veremedik, o kısmı sizin muhakemenize kalmış. The Face Shop: Kore'de her yerde karşınıza çıkacak, pek sevilen kozmetik markalarından. Makyaj ürünlerinden çok cilt bakım ürünleri popüler. Jeju Aloe Gel'leri kapış kapış gidiyor. Ayrıca Chia'lı serisine özellikle göz atabilirsiniz, buranın en sevilen ürünlerinden olduğunu söyleyebiliriz. Skin Food: Bize en çok övülen, en çok \"saldırın kızlar\" direktifi aldığımız kozmetik/cilt bakım markası. Zaten köklü bir marka, taa 1957'te kurulmuş, öyle sonradan türemiş markalardan değil. Duyduğumuz kadarıyla Skin Food Türkiye de açılmış ancak Kore'de fiyatları çok daha uygun. Buranın tartışmasız bir şekilde en popüler ürünü \"Black Sugar Mask\". Sebebini anlıyoruz, resmen cildimizi adeta bir prenses cildi bir bebek poposu gibi yaptı arkadaşlar, tek ürün hakkınız olursa buna abanın. Rice Mask Wash Off için de aynı derecede övgüler yağdırabiliriz. Tony Moly: Özellikle maskeleri ve siyah nokta gidericileri ile ünlü Güney Kore kozmetik markası. Ayrıca ambalajları o kadar şirin yapıyorlar ki resmen karşı koyamıyorsunuz. Biz ucuz olduğu için buradan çılgınlar gibi maske aldık ama kalite değerlendirmesi yapacak kadar uzun süredir kullanmadığımız için o topun altına girmeyelim. Bir diğer öneri olarak bu markanın el kremlerini de çok seviyorlar, özellikle ambalajı muz şeklinde olanını, aklınıza bulunsun. Nature Republic: Naturel ürünleri ile ön plana çıkan, adından da anlayacağınız üzere doğallıktan yana bir Güney Kore kozmetik markası. Ginseng Royal Silk Watery Cream adlı ürünü internette çılgınlık boyutunda popüler, biz bu ürünü almadığımız için yorumlayamadık, belki göz atmak istersiniz. Missha: Cilt ürünlerinden çok makyaj ürünleri sevilen, özellikle BB kreminin kozmetik dünyasının bir Tarkan'ı, bir Justin Bieber'ı olduğu Güney Kore kozmetik markası. Ayrıca kalitesine göre fiyatlarının da gayet uygun olduğunu söyleyebiliriz. Dr. Jart: Güney Kore'de olduğu kadar Amerika'da da popüler olan cilt bakımı markası. Öyle ki koskoca Estee Lauder bile bu markaya yatırım yapmış. Kore'de özellikle Gratis benzeri birçok markanın ürününü bir arada bulabileceğiniz yerlerde sık sık karşınıza çıkacak. Too Cool For School: Kore'de inanılmaz popüler olan, her yerde bir mağazasıyla karşılaşacağınız ve bizim de favorilerimiz arasına giren Kore kozmetik markası. Yumurta beyazı içerikli ürünleri inanılmaz popüler. Örneğin biz Egg Cream Mask aldık ve bayağı da severek kullanıyoruz. Ayrıca anti aging ürünlerine de göz atabilirsiniz, onlar da başarılı-imiş. Birçok Kore kozmetik markasını, hatta uluslararası markaları da bir arada bulmak isterseniz her yerde karşınıza çıkacak Aritaum ve Olive Young'a uğrayabilirsiniz. Ayrıca burada da Watsons olduğunu hatırlatalım. Umarım oradaki Watsons da insanları hırsızlıkla falan suçlamıyordur. Ülke genelinde salyangoz kremleri çok ünlü. Bu dalganın Türkiye'yi de vurduğunu hatırlıyoruz, demek Kore'den geliyormuş. İlginizi çekiyorsa yukarıda saydığımız markaların birçoğunda salyangoz bazlı ürünler mevcut. İğrenmece tiksinmece yok, gizli gizli, içinize ata ata kullanırsınız. Seul'da metrolarda, yerin bilmemnekadar altında kozmetik mağazaları görecek ve çok yüksek ihtimalle onların güvenilirliğinden şüphe edeceksiniz. Etmeyin. Özellikle size yukarıda saydığımız birçok Kore kozmetik markasının yeraltı şubeleri ile karşılaşmanız gayet normal. Seul'da alışveriş yazısı yazıyorsak konuyu sadece Kore kozmetik markalarından söz edip kapatamayız. Zira hayatımızda en çok kozmetik markasını bir arada gördüğümüz ülkede olmamız yetmiyormuş gibi giyim mağazaları konusunda da sınırları zorlayan bir ülkedeyiz. Adamlar alışverişi seviyor, işin özeti bu galiba. Aslına bakarsanız giyim kuşam için özellikle Seul'da alışveriş konusunda şansınızı zorlayabileceğiniz çok yer var. Zaten kocaman bir şehirdesiniz, üstelik Uzak Doğu'dasınız, her şey yeterince ilginç ve farklı geliyor. Ancak bu yetmiyormuş gibi bir de Seul'da mağaza konusunda adeta bir patlama yaşandığı için çok fazla seçeneğiniz var. Biz Seul'da bulunduğumuz süre içinde keşfettiğimiz ya da önceden bildiğimiz ve Seul'da kavuştuğumuz birkaç mağazayı aşağıya bırakacağız, gitmişken bir göz atarsınız. Genel olarak söz edecek olursak Seul'da alışveriş için yolunuzu düşürebileceğiniz pek çok farklı bölge var. Öncelikli olarak tercih edebileceklerinizin başında kesinlikle Myeongdong geliyor. Burada dünya çapında ünlü markalardan tutun, Kore markalarına, Kore kozmetik mağazalarına kadar aklınıza gelebilecek her şey var. İşin bir diğer güzel tarafı da bu mağazaların en erken gece 22:00'de kapatıyor olması. Daha ilerleyen saatlere kadar açık olanları da mevcut. Fakat Myeongdong'un kötü tarafı gerçekten çok ama çok kalabalık olması. O filmlerde gördüğünüz Uzak Doğu'daki metropol şehir kalabalığına tam olarak bu bölgede maruz kalabilirsiniz. Hani şu 237423 kişinin aynı anda karşıdan karşıya geçtiği, neon tabelaların yanıp söndüğü, sokak yemeklerinin sağdan soldan fırladığı \"bakın burası Uzak Doğu şehri\" diye bağıran film sahneleri vardır ya, onlardan bahsediyoruz. Böyle bir şeye tahammülünüz yoksa önerimiz Hongdae tarafına doğru yol almanız. Burası bir tık daha lokal olduğu için karşılaşacağınız markalar da daha Kore'ye özgü şeyler olacak. Tabii ki yine popüler markalarla da karşılaşabilirsiniz ama bizce Myeongdong'a kıyasla hem keşfetmesi daha kolay, hem de daha az kalabalık olduğu için daha az daralıyorsunuz. Hongdae civarında alışveriş yapmaya niyetlendiyseniz Hongik University civarındaki sokakları kurcalamak isteyebilirsiniz. Ayrıca tabii ki Seul hakkında yalnızca tek bir şey biliyorsanız, aklınıza direkt gelecek olan Gangnam bölgesi de alışveriş için de oldukça potansiyeli olan bir bölge. Ancak Gangnam ile ilgili bilmeniz gereken en önemli şey buranın son derece büyük bir bölge olduğu. Dolayısıyla rastgele bir noktasına gidip alışveriş seçenekleriyle karşılaşma beklentiniz olmasın. Yüksek fiyatlı markalardan tutun uygun fiyatlı markalara kadar birçok seçeneği bir arada bulabileceğiniz nokta atışı bir bölgeye gitmek isterseniz Apgujeong-ro 12-gil üzerinde ve civarında gezinmek iyi bir fikir olabilir. Son olarak Dongdaemun taraflarında da alışveriş konusunda bir yoğunluk olduğu söyleniyor ancak açıkçası oraları alışveriş anlamında çok detaylı olarak keşfetme fırsatımız olmadığı için çok detay da veremiyoruz. Ancak birkaç kez bu bölgeden geçmiş olmamıza dayanarak söyleyebiliriz ki Dongdaemun tarafları bir tık daha uygun fiyatlı alışveriş seçenekleri sunuyor olabilir. Dolandığımız kadarıyla edindiğimiz izlenim bölgede büyük mağazalardan çok biraz daha pasaj ve küçük mağazaların olduğu havasıydı, aklınızda bulunsun. Yer yer Laleli terk bir ortam olabilir, sorumluluk kabul etmiyoruz asfsdf. Dongdaemun Design Plaza: Zaten turistik anlamda ziyaret etmeniz için sizi kesinlikle zorlayacağımız bir yer olan Dongdaemun Design Plaza'nın içinde birçok farklı tasarımcının ürününü bir arada bulabilirsiniz. Giyimden çok kırtasiye, teknoloji ve birçok farklı alanda tasarım ürünlerle karşılaşacaksınız ve çoğuna bayılıp bunu nasıl taşıyacağım derdine düşeceksiniz. Rica ederiz.......... Find Thank You: Hongdae civarında dolanırken denk gelebileceğiniz, küçücük ama çok güzel şeyler satan, adı dev bir İngilizce hatası gibi duran giyim kuşam mağazası. Gönül isterdi ki size tam yerini söyleyebilelim ama not almayı unutmuşuz ve Google'da adresini bulabilene şehrin anahtarını veriyorlar herhalde. Umarız denk gelirsiniz. Bu arada hemen yanında Made Black adında pek tatlı bir dükkan daha var, oraya kadar gitmişken ona da göz atmak isteyebilirsiniz. 6ixty8ight: Pijama ve iç çamaşırına odaklanan, ancak günlük giyim bölümü de olan sevilesi hazır giyim mağazası. Öyle tasarım ürünler falan beklemeyin, Victoria's Secret'ın seksi değil şirin olan ürünlerinden ayrı bir mağaza yapılmış gibi düşünün, o tatta bir yer. Güzel ve kaliteli ürünleri var, bizce göz atmaya değer. Belki anneme veya arkadaşlara birşeyler alabilirim."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/24/kuba-vizesi-almak-nasil-alinir-ucreti-ne-kadar", "text": "Heves ettiniz, Küba'ya doğru yollara düşeceksiniz ya da \"gitsek mi acep\" aşamasındasınız ve işin Küba vizesi almak kısmı aklınıza takıldı di mi? Tamam, doğru yerdesiniz. Daha ilk cümleden içinizi rahatlatalım, yazının geri kalanını huzur içinde okuyun: Evet, Küba Türk vatandaşlarından vize istiyor ancak Küba vizesi almak hiç de öyle alengirli, zorlu bir süreç değil. Yani Küba'ya gitmek için heves ettiyseniz ve Küba'nın vize istediğini görünce caydıysanız DURUN, o Küba'ya gidilecek, panik yok. Yok istemiyor, ama biz kafayı yediğimiz için Küba vizesi almak üzerine yazı yazıyoruz. Herhalde istiyor, istiyor ki yazıyoruz. Yukarıda da söyledik, yukarıyı okumayıp koştur koştur burayı okuyanlar için net olarak yazalım: Evet arkadaşlar, Küba, Türk vatandaşlarından vize istiyor. En çok merak ettiğiniz ikinci soruyu da cevaplayalım, Küba Türk vatandaşları için vize almanın en kolay olduğu ülkelerden biri, yani Küba vizesi almak kolay. En azından bizim her iki Küba vizesi alma deneyimimizde de bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Yani diğer vizeler gibi çileli, 23423 tane varlığından bile haberdar olmadığınız evrak toplamalı bir süreç değil. Aslında Küba vizesi başvurusu için 2 net seçeneğiniz var, ya Ankara'daki Küba Büyükelçiliği'ne bireysel başvuruda bulunacaksınız, ya da aracı firmalardan birini kullanacaksınız. Aracı firma derken birçok tur şirketinin vize departmanından tutun, Jose Marti Küba Dostluk Derneği'ne kadar birçok farklı kurumdan söz ediyoruz. Örneğin biz Küba vizesi almak için Jose Marti Küba Dostluk Derneği'nin sitesinde yönlendirdiği Bizim Ada Turizm Seyahat Acentası'ndan yardım aldık, siz de oraya göz atabilirsiniz. Küba vizesi almak için ihtiyacınız olan belgelerle ilgili internette abuk subuk bilgiler dolaşıyor. Eğer bizim anlatacağımız şekilde başvuracaksanız o bilgileri komple aklınızdan çıkarabilirsiniz. Taptaze, yepyeni bir Küba vizesi almak için ne belge sağladığımızı şöyle söyleyeyim, konu kapansın: Pasaportumuzun ilk, bilgilerimizi kapsayan sayfasının fotoğrafını çektik ve yukarıda söz ettiğimizi acentaya mail aracılığıyla gönderdik. Bu kadar. Yok biyometrik fotoğrafmış, başvuru formuymuş, aman efendim annenizin halasının doğum belgesiymiş, dedenizin ilk ayakkabısının faturasıymış falan öyle abuk subuk şeylere girmiyorsunuz hiç. Normalde büyükelçiliğe bireysel başvuru yaptığınızda bir dilekçe yazmanız falan gerekiyor olabilir, ancak acente aracılığıyla başvurduğunuzda o sorun da ortadan kalkıyor, çünkü onlar bu işi sizin yerinize çözüyor. Biz sadece pasaport fotoğrafımızı aracı firmaya göndererek ve Küba vizesi ücretini ödeyerek vizemizi aldık. Küba vizesi aldığınız zaman vizeniz 6 ay boyunca geçerli oluyor ve bu 6 ay içinde Küba'da toplam 30 gün kalabilmenize olanak tanıyor. Ayrıca tek giriş hakkı tanıyor, yani pasaportunuza 1 kez çıkış damgası vurulduktan sonra, \"kardeş ben geri geldim, aynı vizeyle Küba'ya tekrar gireceğim\" diyebilme şansınız yok. Yine kendi Küba vizesi alma sürecimizden yola çıkarak söyleyelim, kargo ücreti ile birlikte Küba vizesi için 130 TL gibi bir ücret ödedik. Sağolsunlar Küba vizesi almak konusunda işi zora sokmadıkları gibi, bu konuda da adamı süründürmüyorlar, çok ekstrem bir durum yoksa, ne bilelim babanız Pablo Escobar falan değilse maksimum 1-2 gün gibi bir sürede şıp diye çıkıveriyor. Bireysel başvurularda başvuru yaptığınız gün içinde alabildiğiniz bile oluyor, sanırsak biraz da yoğunluğa bağlı. Hayır, Küba vizesi size ayrı bir belge olarak veriliyor. Yani pasaportunuzda basılı olmayacak. Bir şey derdik de şimdi, neyse......... Ne demek ne yapacağım, o ne saçma soru demeyin. Pasaportunuza basılmayan ve size ayrı bir belge olarak teslim edilen Küba vizesinin iki parçadan oluştuğunu göreceksiniz. Önemli olan nokta şu, Küba vizenizi Küba'da ayrılana kadar kaybetmemeniz gerekiyor. Normal koşullarda Küba'ya girerken bu iki parçadan oluşan vizenin bir tarafını, çıkarken ise diğer tarafını sizden almaları gerekiyor. Tabii burası sülalesi rahat insanların ülkesi olduğu için girerken vizenizin bir parçasını almayıp çıkarken ikisini birden alması ile de sonuçlanabilir, tamamen oradaki ablanın/abinin o günkü ruh haline, paşa gönlüne kalmış. Neticede ne yapmıyoruz, Küba vizemizi ülkeden çıkana kadar kaybetmiyoruz. Ya sen kocaman insansın, kalkıp Küba'ya gidecek yaşa gelmişsin, nasıl kaybedersin vizeni? Kendini de kaybetseydin........ Tamam panik yok, vizenizi kaybetmeniz dünyanın sonu değil. Ancak anladığımız ve okuduğumuz kadarıyla biraz uğraştırıcı bir sürece dönüşebiliyormuş. Zaten hali hazırda sülalesi rahat olan ve inanılmaz yavaş hareket eden Kübalılar bu konuyu çözmekte de bayağı yavaşlar. Biz Küba'da komple pasaportu kaybettik oradan biliyoruz. Bu durumu tam uçuşunuzun olduğu gün yaşarsanız yapmanız gereken en en en en önemli şey havaalanına olabildiğince erken gitmek. Daha öncesinde fark ederseniz ise ne yapılmasının en doğrusu olduğunu biz de tam olarak bilmemekle birlikte yerinizde olsak hemen Küba'daki Türkiye Büyükelçiliği'ni ararız. Bakın işte bu konuda çeşitli söylentiler var. Biz biraz fazla söylenti ile karşılaşınca Küba'dan Amerika'ya geçme planımızdan komple caydık mesela, çünkü olumsuz bir şey ile karşılaşmak istemedik. Öncelikle bilmeniz gereken şey Amerika'dan vizesiz transit geçiş diye bir şey yok. Yani Amerika'dan Küba'ya geçme şansınız varsa bile, Amerika vizeniz olmak durumunda. Bu zaten işleri başlı başına komplike bir hale sokuyor. Amerika vizeniz varsa da şiddeti azalmakta olan bir Amerika Küba gerilimi halen süregeldiği için sıkıntı yaşayıp yaşamayacağınızın bir garantisi yok, bu konuda en az 5-6 farklı yerle konuştuk, herkesin cevabı \"belli olmaz, bilemiyorum\" şeklinde havada kaldı. Yok kardeşim ben illa ki Küba'dan Amerika'ya geçeceğim diyorsanız bu işi Amerikalıların yaptığı gibi çözeceksiniz. Yani? Yani biraz yol gitmeyi göze alacaksınız. Bu durumda Amerikalılar çoğunlukla önce Meksika'ya geçiyor, Meksika'dan Amerika'ya geçiyor. Biraz doğru, biraz yanlış. Yani? Yani şöyle oluyor, Mayıs 2015'e kadar falan durum böyleydi, Küba'dan çıkarken bir çıkış harcı ödemeniz gerekiyordu. Biz de 2014 yılında gittiğimizde ödemiştik mesela çıkarken. Ancak bu sene gittiğimizde ödemedik ve Mayıs 2015'ten itibaren bu düzenlemenin kalktığını duyduk. Yani, Küba'dan çıkarken bir çıkış harcı ödemeniz gerekmiyor. Blogun diğer sayfalarından epey faydalanmıştık, teşekkür edelim bu vesileyle. Asıl şunu bildirmek istedim. Eylül başında Küba'dan döndük, girlte ve çıkışta, vizeye rağmen, pasaporta damga bastılar. ABD'lilern girişlerinde artık pek sorun olmamasına bağladık biz."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/24/lviv-yeme-icme-notlari-ucuz-sehir-bulunca-affetmeyenlere-oneriler", "text": "Lviv ile ilgili her yazı yazışımızda içimizde bir coşku oluyor, çünkü orada kral olduğumuz günleri hatırlıyoruz.... Lviv gezi rehberi kısmında söz ettik ama, Lviv yeme içme notlarında da tekrar vurgulayacağız, bu denli uygun fiyatlı bir ülkede olmanın en güzel yanlarından biri de kesinlikle yeme içme meselesi. Avrupa ve civarında o kadar mükellef sofralara oturup o kadar az para ödediğimiz Ukrayna gibi kaç ülke olmuştur biz de bilmiyoruz. Belki Belgrad. Neticede Lviv geziniz boyunca yeme içme konusunda çok şanslı olacağınızı söyleyebiliriz, çünkü hem gerçekten güzel yemekler yiyeceksiniz, hem de bu yemekler için hakikaten çok iyi ücretler ödeyeceksiniz, mutlu mesut yollara düşebilirsiniz. Lafı fazla uzatmayalım, karşınızda Lviv yeme içme notları! Başlamadan gelen not: Dur kardeşim Lviv yeme içme meselesine geçmeden önce bi' gezseydik diyorsanız Lviv gezi rehberimize, yedikten sonra partilemeye geçelim diyorsanız Lviv gece hayatı notlarımıza göz atmak isteyebilirsiniz. Borsch Çorbası: Biliyoruz, çoğunuz bu çorbayı tipik bir Rus yemeği olarak değerlendiriyorsunuz ve dünya çapında genellikle bu şekilde biliniyor. Ancak Ukrayna'da, hatta Polonya'da ve Romanya'da bile bir bu çorbayı sahiplenme durumu söz konusu. Aslında mevsim sebzelerinin karışımından oluşan bir çorba, ancak olmazsa olmaz malzemesi pancar. Sıcak ya da soğuk içilen versiyonlarına denk gelebilirsiniz. Varenyky: Çoğunlukla ana yemek olarak sunulan, artık mantı mı dersiniz, dumpling mi dersiniz bilemiyoruz o tatta bir yemek. İçinde de patatesten tutun ete, lahanadan tutun soğana kadar herhangi bir dolgu olabilir, birçok çeşidi var. Tahmin edebileceğiniz üzere gayet de lezzetli, götürün gitsin. Holubtsi: Bu lokal yemek öyle her restoranda karşınıza çıkan bir şey değil ama, biz görmüşken bahsetmeden geçmek istemedik, çünkü bu bildiğimiz lahana sarması. Lahananın içine et ve pirinç karışımını koyup pişiriyorlar, abartmıyoruz, hakikaten bildiğimiz lahana sarması. Ülke ülke geziyoruz, hala kültürel benzerliklere aşırı tepkiler göstermekten vazgeçemedik, çok hoşumuza gidiyor. Deruny: Temel malzemesi patates olan pancake benzeri bir yemek. Daha da basit anlatacak olursak: patates pancake'i. Denenir, sevme garantili. Lviv'de beklediğimizden çok daha fazla kahveci ile karşılaşınca bir sevindik bir sevindik sormayın. Tabii sevinmekle kalmadık, Lviv yeme içme notları kapsamında kahvecileri de ayrıca yazalım, bizim gibi kahve severleri ekstra sevindirelim diye de karar aldık. Lviv'de şöyle 3-4 günlük bir gezi için tüm kahve ihtiyacınızı giderebilecek kadar kahveci biriktirdiğimizi düşünüyoruz, çok şükür bu konuda da sırtınız yere gelmeyecek, hadi yine iyisiniz. Lviv Coffee Manufacture: Metrekareye 5 Türk'ün düştüğü, adeta Türkiye'den gelen insanların buluşma noktası olan bu mekana \"of yeter artık iki dakika otursak pert olduk\" dediğimiz bir anda oturduk. Kahveleri ortalama, ancak yine de buraya gitmeniz için bir sebep var: buranın Napolyon Pastası kadar lezzetli bir şey olamaz arkadaşlar! Kahve bahane, direkt bunu yemeye gidin, hala arada bir uyumadan önce aklımıza düşüyor resmen. Övdüğümüz gibi yermesini de biliriz. Seni oraya biz çıkardık, İNDİRMESİNİ DE BİLİRİZ LVİV. Tamam geyiğe vurmuyoruz, ancak Lviv'de kahvaltıların öyle efsanevi bir tarafı yok. Hep söylüyoruz, hep söyleyeceğiz, dünyanın dört bir yanında onlarca şeyden çok etkilenebiliriz, kahvaltılar hariç. Türkiye'de yaptığınız her kahvaltı, yurtdışında 10 kahvaltıya bedel. O yüzden Cukor'un değerini bilin, çünkü Lviv'de yaptığımız en güzel kahvaltıları kesinlikle burada yaptık. Avokadolu yumurtalı bir takım şeylerin varlığını bir yana koyarak sizi özellikle denemeniz gereken bir şeye de yönlendirmek isteriz: Beyaz çikolatalı, blueberry'li pancake. O kadar güzeldi ki gerçekten sonunda ekmek isteyip tabağı sıyıracaktık, Yine hem kahvaltı, hem turistik meydanda keyifli oturma için uğrayabileceğiniz bir mekan Atlas. Ayrıca burayı sırf turistik diye değerlendirmemelisiniz, çünkü lokaller de bayağı seviyor. Kahvaltı açısından öyle çok da enteresan bir olayı yok, bildiğimiz yumurtalı, kruvasanlı Avrupa kahvaltısı diyebiliriz. Ancak hem mekanın kendisi çok güzel olduğu için, hem de lokasyon olarak iyi olduğu için bizce uğranabilir. Eminiz biz söylemesek de sırf görüntüsü sebebiyle bile dikkatinizi çekecekti. Ps. Buranın Napolyon pastası yukarıda söylediğimiz yerdeki kadar güzel değil, görünce boşuna heves etmeyin. Madem uygun fiyatlı ülkeye geldik, hemen ne yapıyoruz? ET YİYORUZ. Erol Taş gibi, Bülent Ersoy, Oya Aydoğan ve Nur Yerlitaş'ın 10 kilo kalkan yediği gibi et yiyoruz. Bunun için ilk durağımız Mons Pius. Hem lokaller, hem turistler arasında çok popüler. Fiyatlara baktığınızda \"oha dediklerinden bile ucuzmuş diyebilirsiniz\", biraz sakinleşin, çünkü dikkat ederseniz o fiyatlandırmaların 100 gr için olduğunu göreceksiniz. Ancak her halükarda Türkiye'de vereceğiniz paradan çok ucuza geliyor tabii ki. Bu arada mekanı herkes çok övüyor olabilir, bizim gerçek yorumumuz şudur ki: Ne efsane bir durumu var, ne de kötü denilecek bir durumu. Yani of inanılmaz bir et yiyeceksiniz demiyoruz, ancak o fiyata o kalitede bir et yiyor olmanız da harika bir şey. Eğer gitmek isterseniz mutlaka rezervasyon yaptırmanızı öneriyoruz, özellikle bahçede oturmak isterseniz. Şayet Lviv'e gitmeden önce Cabinet Lviv'in fotoğraflarına bakacak olursanız daha menüsünde ne varmış, ne yenilirmiş ne içilirmiş diye bakmadan bile buraya uğrama kararı alacaksınız. Çünkü gerçekten çok güzel şekilde dekore edilmiş. Hele her tatile çıktığında Instagram'a 2342 paylaşanlardansanız zaten tutmayın küçük enişteyi...... Önemli olan dış güzellik değil diyorsanız burayı yine övebiliriz, çünkü özellikle tatlıları gerçekten lezzetli. Ayrıca öğlen veya akşam yemeği için de uğrayabilirsiniz, güzel seçenekler görünüyordu, biz tatlı&kahve molası için uğrayınca o kısmını deneyimleyemedik, sallama bilgi vermeyelim. Konseptine yandığımız Champagneria X&X adından da tahmin edebileceğiniz üzere şampanya odaklı bir mekan. Meyve aromalılardan tutun, klasiklere ve Ukrayna çıkışlı şaraplara kadar pek çok çeşit var. O Instagram'da bol bol sorduğunuz içinde meyve parçacıkları olan şampanyalar da işte tam olarak buradaydı. Buranın bir diğer popüler ürünü de sosislileri. New York, Italian, Ukranian gibi çeşitleri var ve içerikleri ona göre değişiyor. Öyle of kesin yemeniz gerek dedirtecek bir durumu olduğunu söyleyemeyeceğiz ancak atıştırmalık olarak gider, deneyebilirsiniz. Biz size ne dedik, et yiyeceğiz dedik, o etler yenecek. Yemeğinizi bitirmiyorsanız da etlerinizi bitirin. Aslında bu mekanın kahvaltısı/brunch'ı da bayağı popüler ama, biz akşam yemeği için tercih ettik ve sanırsak akşam yemeği için Lviv'de gittiğimiz en iyi restoranlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Yine hem turistler, hem lokaller arasında popüler bir mekan, o yüzden rezervasyon yaptırmanın mantıklı olabileceğini ekleyelim. Ne yediniz diye soracak olursanız hata ediyorsunuz, çünkü \"ne yemediniz\" diye sorsanız cevabımız daha kısa sürerdi......... Sadece gelecek olursak 2 dev ana yemek, ortaya söylenen 3,4 ıvı zıvır ve şarap totalde 13 euro hesap ödememizle sonuçlandı, valla yazarken bile gözümden sevinç gözyaşları akıyor, müthişsin Lviv. Özetle gidiniz, seversiniz. Geldik tepemizin tasını attıran bir yere. Abi siz Strudel gibi bir şeyi nasıl bu kadar kötü yaparsınız? Yani adınız Strudel Haus, internette her yerde varsınız, zaten Strudel'i Avusturya'dan araklamışsınız Ukrayna'ya özgü diye yediriyorsunuz bir şey demiyoruz, bari güzel yapın! Yani \"En Kötü Strudel'i Nasıl Yaparım\" adlı bir kitap var ve tarifi oradan mı baktınız biz anlamıyoruz ki. Bu arada gitmeden önce hakkında türlü türlü övgü okuduk, hatta pek sevgili takipçilerimiz bile önerdi ama anladığımız kadarıyla mekan bir bozmuş ki, gerçekten yenilemeyecek kadar kötü Strudel yapıyorlar. Uğur Dündar gazeteciliği gibi, dürüst bloggerlık yapacağız diye buralara kötü şeyleri de yazıyoruz belki ama, nir mekanı bu kadar kötülediğimiz de azdır. O yüzden yapmayın etmeyin, buraya gitmeyin, Strudel'i yerinde, Avusturya'da yersiniz. Şimdiiii, geldik yemekte gelenekçi olanların ya da çok da çılgınlaşma taraftarı olmayanların korkacağı bir mekana. Efenim dışarıdan görünce burası şirin bir Alaçatı restoranı, ne bilelim bir Yunan restoranı tadında olabilir. Ancak o adında geçen Sophie'den şüphelenmeliydiniz, oturduysanız ayvayı yediniz..... Çünkü Tane Sophie'nin en büyük olayı salyangoz yemekleri. Türlü türlü salyangoz yemeği çeşidi bulabilirsiniz. Onun dışında var olan şeyler de Fransız mutfağı üzerine kurulu. Biz ki birçok \"ayy onu nasıl yiyorsun\" denilen şeyi yiyebilen insanlar olarak salyangoz yeme seviyesine çıkabilmiş değiliz. Ben deneyeceğim ya da \"salyangoz benim göbek adım abi nasıl yemezsiniz\" falan diyorsanız buraya uğrayabilirsiniz. Tante Sophie'nin menüsüne bakıp da mekandan kalkanların kendini attığı net bir mekan var, Delicateka. Tante Sophie'nin hemen karşısında tatlı bir kafe. Özellikle burgerleri popüler ve çeşitli. Ancak çorba, salata gibi tipik bir kafede bulabileceğiniz şeyler de mevcut, onlara da yönelebilirsiniz. Ayrıca bir kokteyl menüleri de var, oradakiler hoşunuza gitmezse klasik kokteylleri de yapıyorlar, menüde olmasa bile sorabilirsiniz. House of Legends'ı yazıyoruz, çünkü çok yüksek ihtimalle Lviv yeme içme önerileri için araştırmalara girişmişken burayla mutlaka karşılaşacaksınız. Burayı 4,5 katlı bir yer. Giriş kısmında türlü türlü hediyelik satılıyor, geri kalan kısımlar oturup yiyip içebileceğiniz yerler. Ancak herkesin koştur koştur buraya gidiyor olmasının temel sebebi çatısı. Çünkü tepede hem oturabileceğiniz bir alan, hem eski bir araba, hem de içine para atıp dilek dilemeli bir heykel var. Ayrıca farklı açıdan bir Lviv manzarası da söz konusu tabii. Mekana bir biralık oturulur, ondan fazlasına pek gerek yok diye gözlemledik. Çok merak ederseniz ama oturmak istemiyorsanız sadece fotoğraf çekip çıkıp gidebilirsiniz, sorun etmiyorlar. Strudel için \"Lviv Cheese Cake and Strudel Bakery\" bir tık daha iyi. Et için First Grill'i, yerel lezzetler için Puzhata hata'yı şiddetle tavsiye ederim. Hem uygun fiyatları, hemde oldukça lezzetli yemekleri için. Güzel ve faydalı bilgiler için teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/05/28/kubada-internet-erisimi-eyy-internet-var-misin-yok-musun", "text": "Söz konusu Küba'da internet erişimi meselesi oldu mu gerçekten ortalıkta türlü türlü bilgi dolaşıyor. Aslına bakarsanız yalnızca Küba'da internet erişimi için değil, Küba ile ilgili herhangi bir konu için durum böyle. Acayip bir bilgi eksikliği ve karmaşası var ve insanlar tuhaf bir şekilde her duyduklarına inanma eğilimi gösteriyorlar. Bu Küba'nın komünist bir ülke olmasından ve dünyanın geri kalan büyük bir kısmında toplum düzeninin çok daha farklı olmasından mı kaynaklanıyor bilemiyoruz ama, birinin bu işe bir dur demesi lazım galiba. O kişi biz mi oluyoruz? Tabii ki kendimizi bilirkişi ilan etmedik ama, ikinci Küba gezimizin ardından biraz söz hakkımız olduğunu düşünüyoruz. En azından deneyimlediğimiz ve daha somut olan konuları sizlere de aktarmayı görev bildik ve konuya Küba vizesi meselesinin ardından Küba'da internet erişimi konusu ile devam edelim dedik. Küba'ya ilk gidişimizde yazdığımız yazılar da ilginizi çekebilir, onlara da şuradan ulaşabilirsiniz, hadi yine iyisiniz. Madem buralara kadar bu sorunun cevabını almak için geldiniz, biz de size net bir cevap verelim, bundan sonrasını merak etmeyenler yazıyı gönül rahatlığıyla terk etsin. Evet, Küba'da internet erişimi var. Fakat öyle alışkın olduğunuz şekilde değil, daha kısıtlı ve kontrollü bir şekilde. Yani gittiğiniz mekanlarda, oturduğunuz kafelerde \"hermanom internet şifresi nedir, bi' de köz yollatabilir misin \" diye sorarsanız size aval aval bakarlar. Küba'da internet işi tabii ki devlete bağlı olan bir kurum olan ETECSA'da. Bir turist olarak Küba'da internet erişimi sağlayabilmeniz için ETECSA'nın internet kartlarından satın almanız gerekiyor. Bir diğer önemli nokta ise ülke genelinde yayılmış internet noktalarından birinde bulunmanız. Yani öyle istediğiniz anda şıp diye internete giremiyorsunuz. Ancak bunda 3 sene önceki Küba gezimize kıyasla çok daha kolay bir internet erişimi durumu olduğunu rahat rahat söyleyebiliriz. Bunlar hep Fidel kadar katı bir tutum sergilemekten yana olmayan Raul Castro etkileri olsa gerek. Fakat Küba'da internet erişimi olması sizde bu erişimin diğer ülkelerdeki gibi olduğu izlenimini de yaratmasın. Zira internet gerçekten oldukça yavaş ve biraz sorunlu çalıştığını da söyleyebiliriz, bu da bir gerçek. Valla çok kötü şeyler olur. Açıkçası Küba'da Vodafone kullanımını deneyimlemediğimiz için pek bir yorum yapamıyoruz ama, Turkcell için bırakın internet kullanımını telefonla 1 dakika konuşunca bile manyakça bir tutarı oluyor. Şöyle bir göz attığımız kadarıyla Vodafone gerek konuşma gerek internet konusunda Turkcell'e kıyasla daha insaflı şeyler sunuyor gibi görünüyor, aklınızda bulunsun. Ama genel olarak sizi 3 hayırla uğurluyoruz, mümkünse Küba'da internet erişimi için operatörünüzün size sağladığı interneti kullanmayın. Hadi Küba'da turistlere internet erişimi var, peki halk ne yapıyor? Kesin bilgi, Kübalıların internet erişimi yasaklı bir durum değil, halk da interneti tıpkı sizin orada kullanabildiğiniz gibi kullanabiliyor. Ancak tabii ki bu Küba vatandaşları için turistlerin erişimi kadar kolay bir şey değil. Bir kere Küba'da evinize bir modem almak bir Küba vatandaşı için oldukça masraflı bir şey. 500 küsür MB internet için 300 dolar civarı bir ücret talep ediliyor, yani masraflı derken, BAYAĞI masraflı. Özetle devlet \"arkadaşlar isteyen alsın, var işte internet\" diyor gibi görünse de aslında en azından Küba vatandaşları için evlerine internet alabilmek imkansıza yakın bir durum. Sorup da öğrendiğimiz kadarıyla evinde internet olan Kübalılar doktor, profesör gibi daha üst meslek gruplarından sayılabilecek ve daha yüksek maaşı olan Kübalılar. Sokaklarda internet noktalarında Miami'deki akrabalarıyla görüntülü konuşma yapmaya çalışan, ellerinde telefonlar ile yerlere, banklara çökmüş o Kübalılar tahmin ettiğiniz üzere evlerinde interneti olmayan Kübalılar. Peki bu durumda Kübalılar internete nasıl giriyor? Çoğunlukla biz turistlerin girdiği gibi, internet kartlarından satın alarak. Tabii bu durum da telefonu ya da bilgisayarı olan Küba vatandaşları için geçerli. Birçok Kübalının \"Miami'de bir akrabası/arkadaşı\" olduğu için akıllı telefonlar, tabletler aslında beklediğinizden çok daha yaygın kullanılıyor. Eski ve müthiş görünümlü, Retro bir Amerikan arabasına biniyorsunuz yolu nasıl tarif edeceğinizi düşünürken adam tabletine kurduğu navigasyona gitmedik istediğiniz adresi yazıveriyor, cahil cahil \"ulan Küba'da navigasyon var ve düzgün çalışıyor vay be\" diye düşündüğünüzle kalıyorsunuz, bu konuda işler resmen değişmiş. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, Küba'da internet erişimi için ETECSA'nın internet kartlarından edinmeniz gerekiyor. Görselde de göreceğiniz üzere bu internet kartının arkasında size özel bir kullanıcı adı ve parola mevcut. İnternete girmek istediğiniz zaman bu karttan ediniyor, bir wifi noktasına gidiyor, oradaki \"WIFI_ETECSA\" adlı wifi'a bağlanıyor ve karşınıza çıkan ekrana size verilen kullanıcı adı ve şifreyi giriyorsunuz. Aslında bir sorun çıkmadığı takdirde işlem bu kadar basit. Bu internet kartlarının yarım saatlik, 1 saatlik ve 5 saatlik versiyonları var. 1 saatliği 2 CUC. En pahalı olanı tahmin edeceğiniz üzere 5 saatlik olan ve onun ücreti ise 7,5 CUC. Bize kalırsa mantıklı olan internet kartı sırasıyla defalarca cebelleşmemek ve Kübalıların her alandaki dayanılmaz rahatlığı ile sınanmamak adına 5 saatlik olanını almak, temel sebebini ise aşağıda daha net bir şekilde açıklayacağız. ETECSA internet kartını Havana'da Calle Obispo 351'deki ETECSA noktasından satın alabilirsiniz, önündeki sıradan tanırsınız zaten. Ayrıca bu ETECSA Centre içinde internete erişim sağlayabileceğiniz bilgisayarlar da var, belki işiniz düşer, aklınızda bulunsun. Bu kartlarla ilgili bilmeniz gereken en önemli konu, internet kartında var olan sürenizin siz kullandıkça azaldığı. Tamam, biraz soyut bir cümle oldu kabul, o yüzden örnekle açıklayacağız. Örneğin 5 saat boyunca geçerli olan internet kartlarından aldınız ve yarım saat boyunca internetinizi kullandınız. O 5 saatlik sürenizden yalnızca yarım saat azalıyor ve geri kalan 4,5 saati geziniz boyunca, ülke genelinde internet noktası olan her yerde kullanabiliyorsunuz. Yani bir kez kullanabileceğiniz bir karttan söz etmiyoruz. Örneğin biz bu şekilde 5 saatlik kartı tüm gezi boyunca kullandık ve o internet sırasıyla cebelleşmek durumunda kalmadık, bizi tüm gezi idare etti. ETECSA internet kartlarını alırken yer yer bayağı DEV bir sırayla karşılaşabileceğiniz için sıra civarında dolaşıp daha yüksek bir fiyata internet kartı satanlar oluyor. Aynı şekilde işin bir yolunu bulup kendi bağlantılarını ortak kullanıma açarak bunun için para alan internet paylaştırıcıları da var. Açıkçası çok sıra varsa ve o anda mutlaka internete girmeniz gerekiyorsa, ne bilelim bir aciliyet söz konusuysa çok da absürt bir fiyata satmadıkları için olmayacak iş değil, ancak yine de mümkün olduğunca kendi kartınızı almaya çalışsanız iyi edersiniz. Çok spesifik ama işinize yarama ihtimali olan son bir detayımız, biz de orada tanıştığımız Engin Güneysu'dan öğrendik, çok da işimize yaradı bu bilgi sağ olsun. Bazen Iphone'larda bağlantı sıkıntısı olabiliyor. Yani ETECSA bağlantısına tıkladığınızda karşınıza çıkması gereken kullanıcı adı ve şifre bölümü bir türlü çıkmıyor. Bu noktada nedenini bilmediğimiz ve hiç sorgulamadığımız bir şekilde yapmanız gereken şey şu: Ayarlar'a girin, WIFI_ETECSA bağlantısının üstüne tıklayın kısmına yani), ardından açılan sayfada önce \"Statik\" ardından bir aşağıda kalan \"Otomatik\" butonlarına tıklayın ve buradan çıkıp Safari'ye girin. Arama çubuğuna 1.1.1.1 yazıp Git'e basın. Bu noktada o kullanıcı adı ve parola girilen ekranın karşınıza gelmesi gerekiyor. Olmazsa birkaç kez aynı şeyi yapın, bir şekilde çalışıyor. Küba'da internet noktasıyla en sık karşılaşabileceğiniz şehir tahmin edebileceğiniz üzere Havana. Pinar del Rio, Cienfuegos, Camagüey, Santiago de Cuba gibi bir sürü şehirde de internet noktaları mevcut. Bakmak isterseniz şurada detaylı bir listesini de yapmışlar ancak bunun doğruluğunu test edemediğimizi de ekleyeyim. Ambos Mundos Hotel'in en üst katındaki restoran. Plaja Vieja'daki Camara Oscura'nın her iki yanında kalan sokaklar. Bir tanesi Flamenko şovları olan restoranın önüne denk geliyor. Bunun dışında elinde telefonlarda zombi gibi duran insan toplulukları görürseniz bilin ki orası bir internet noktası. Ya... Müthiş bilgiler ??? Kadın başıma, solo gezgin olarak Küba'ya gideceğim Kasım ayının ikinci yarısında. Birrrrr sürü blog inceledim, sizinki gibisi yok! Yarın Küba'ya uçuyorum ama işten güçten vakit bulup araştırma yapmaya vaktim olmamıştı. Bugün bakayım dedim, aradığımı bulmuş olmanın mutluluğunu yaşıyorum 🙂 Hayatı internet başında geçen biri olarak, gerçi bir hafta internetsiz kalıp kafa dinlemek istiyordum ama ihtiyaç halinde internet işini nasıl çözeceğimi merak ediyordum. Gerçekten ilaç gibi bir yazı olmuş, çok teşekkür ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/01/kubada-konaklama-kubada-otel", "text": "Eğer bir tur şirketi bulup da Küba gezinizin kaderini komple başkalarının eline bırakmadıysanız bu demek oluyor ki diğer gezilerinize kıyasla çileli bir durum olabilecek Küba'da konaklama meselesini kendi kendinize çözmeniz gerekiyor. İlk cümle gözünüzü korkuttuysa sakin olun şampiyonlar, acı yok, bu işin üstesinden beraber geleceğiz. Evet kabul, Küba'da konaklama meselesini çözmek adamı \"hay bana da, dünyayı gezme isteğime de...\" şeklinde başlayan cümleler kurmaya başlamanıza sebep olabiliyor. Ancak sonrasında yaşayacaklarınız ve şahane Küba gezisi deneyiminiz tüm bu çileyi sıfırlayacak, o yüzden şu rehberi hazırlayalım da hazır ortada tarafımızca çekilmiş bir çile varken bir de siz aynısını yaşamayın dedik. Başlamadan gelen not: Küba ile ilgili tüm diğer rehberlerimizi incelemek isterseniz bol bol var, buralara kadar geldiyseniz onlar da işinize yarayabilir, aşağı bırakalım. Bir kere sert ve akılda kalıcı bir giriş yapmak istiyoruz, Küba ucuz bir ülke olmadığı için orta seviye oteller bile pahalı kabul edilebilecek kıvamda. Merkeze ve turistik noktalara yaklaştıkça fiyatlar da yükseliyor. Hadi diyelim \"ne var biraz yol gidiveririz\" dediniz ve merkezden uzakta bir yeri seçtiniz, o zaman da Miramar, Vedado gibi bölgelerde ya da bildiğimiz 4-5 yıldızlı otellerde kalmaya kalkışırsanız fiyatlar yine yükseliyor. Yükseliyor babam yükseliyor, önünü alamıyorsunuz. Üstelik ödediğiniz bu yüksek ücretlerin karşılığında birçok otelde öyle inanılmaz bir kaliteyle de karşılaşmıyorsunuz. Eğer buna rağmen Küba'da bir otelde kalmak niyetindeyseniz booking. com, hotels. com vb. siteler işinize yarayabilir, her ikisi de Küba'dan seçenekler sunuyor, söz konusu Küba, ne gezer o sitelerde Küba'da konaklama seçeneği diye düşünenler olabiliyor, düşünmeyin. O işleri aştılar. Yukarıdakiler yeterli gelmediyse Küba'da konaklama meselesini çözmek için yalnızca Küba seyahati planlamak üzerine kurulu olan ve Küba seyahatimiz boyunca acayip işimize yaramış Cuba Travel Network'u kullanmanızı şiddetle öneriyoruz. Hatta ve hatta öncelikli olarak bu siteyi öneriyoruz desek yeridir. Kendileri bize acayip yardımcı oldular, 50 kere arayıp konaklamayla alakasız sorular sorduğumuzda bile yardımcı oldular, o derece. Arayıp \"ya hava nasıl\" falan diye soracaktık utanmasak. Hollanda çıkışlı bir firma oldukları için şakır şakır İngilizce de konuşuyorlar, bayağı kolaylık oluyor. Aramak istemiyorsanız mail ile de iletişim kurabilirsiniz, o şekilde de gayet hızlı iletişim kuruyorlar. Otellerle ilgili son seçeneğiniz ise otellerin siteleri üzerinden rezervasyon yapmak. Ancak tabii ki tahmin edeceğiniz üzere her otelin kendi sitesi yok, bu durum yalnızca daha kurumsal oteller için geçerli. Yani lokal, Küba çıkışlı otellerin kendilerine ait sitelerini bulmak pek kolay olmuyor. Ancak Melia Habana, NH Capri La Habana, Iberostar Parque Central, Hotel Nacional gibi baba otellerin kendi rezervasyon sistemleri var mesela. Küba'da konaklama aşamasına geldiğinizde ödemenizi orada yapacaksanız, yani web sitesi üzerinden halletmediyseniz birçok otel kredi kartıyla ödeme imkanı sunuyor, ancak yine de hepsi değil. Yine ne tip bir otelde kaldığınıza bağlı. O yüzden özellikle şu büyük otellerden birinde kalmıyorsanız ödeme seçeneklerinizi önceden öğrenmekte ya da direkt nakit olarak hazır edip götürmekte fayda var. Eğer küçük bir araştırma yaptıysanız Küba'da son derece yaygın olan bu sistemle karşılaşmışsınızdır. Casa Particular denilen şey sanıyoruz kelime anlamı olarak \"Private Home\" gibi bir şeye denk geliyor. Özetle Kübalıların evinde, aile ile birlikte konaklayabilmenizi sağlayabilen ve 1997'den beri aktif olan bir sistem. Son birkaç senedir komple evlerini kiraya verebilme şansları olduğu için öyle bir şansınız da oluyor. Bu şekilde anlatınca çok değişik bir şey gibi gelse de aslında Küba halkı için son derece sıradan bir durum. Çünkü neredeyse her Kübalı, bu bir ek gelir kaynağı olduğu için evinde fazladan bir odası olduğu takdirde bu olanağı sağlıyor. Üstelik bunu legal olarak, devletin bilgisi dahilinde yapıyorlar, bu da devlete bağlı bir sistem yani. Belirli aralıklarla kontrol ediliyorlar, hatta kendilerine web siteleri açıyor, bunu ciddi ciddi bir iş olarak yapıyorlar, dolayısıyla buralarda konaklarken herhangi bir çekince yaşamanıza gerek yok. Bu Casa Particular işi Küba genelinde legal dedik ama, bir vergilendirme sistemi olduğu için bunu legal olarak yapmayanı da bol. Dolayısıyla Küba'da konaklama tercihinizi casa particular'dan yana kullanacaksanız ve illegal bir iş yapmak istemiyorsanız kaldığınız evin bir noktasında altında \"Arrendador Divisa\" yazan mavi, çapa benzeri bir işaret olup olmadığına dikkat edin. Aksi takdirde legal olmayan bir casa particular'da kalıyor oluyorsunuz ve bu Küba'da suç kabul ediliyor. He bunun da şöyle bir avantajı var, bunlar diğer casalardan daha ucuz oluyorlar, eğer kocaman bir çılgınsanız ve Küba yasaları umurunuzda değilse aklınıza bulunsun. Sonra bir gün odanıza döndüğünüzde eşyalarınızı ya da sabah uyandığınızda böbreğinizi olması gereken yerde bulamazsanız sorumluluk kabul etmiyoruz........... Hazır yasal olmayan casalardan konu açılmışken şunu da ekleyelim, havaalanından çıktığınızda ya da şehirde turist turist dolaşırken sizi görüp \"vay kardeşim gel bizim casada kal ya\" diyen tipler olabiliyor. Kendilerine \"Jinetera\" deniliyor, ama girip kelime anlamına bakarsanız aklınız başka şeylere gidebilir sdfsd. Bu genel olarak \"turistler üzerinden para kazanmaya çalışan kişiler\" için kullanılan genel bir terim. Söz konusu konumuz olan casalar olduğunda o tipler sizin üzerinizden komisyon aldıkları için size o kadar dost canlısı davranıyorlar, kaşınıza gözünüze bayıldıkları için değil. Ve götürdükleri yerler de çoğunlukla yasal olarak bu işi yapan yerler olmuyor. Mümkünse onları çok şey yapmayın. Bu noktada sizin için önemli olan konu bir Casa Particular'da nasıl konaklayacağınız. Bunun için yine adeta bir Mavi Sakal şarkısı gibi önünüzde iki yol var. Ya önceden ayarlayacak, ya da gidince kapı kapı dolaşıp koşullarına bakıp bulacaksınız ki onca yol gittikten sonra bu iş bayağı çileli olabiliyor. Bazı casaların kendi web siteleri olabiliyor, o şekilde iletişim kurabiliyorsunuz. Ancak şöyle güzel, temiz, lokasyonu iyi bir evde kalayım derseniz mutlaka uzun süre önceden rezervasyon yapmalısınız çünkü en iyi olanlar genelde önceden doluyor. Küba'da konaklama için tercih ettiğiniz ev ile mail aracılığıyla iletişime geçerseniz ve uzun süre cevap alamazsanız bu adamlar beni sallamadı, vay şerefsiz Rodrigo diye düşünmeyin. Orada internet erişimi pek kolay değil ve dolayısıyla cevap vermeleri uzun sürebiliyor. Çoğunlukla 2-3 gün içinde cevap geliyor, panik yok. Yine Küba'da konaklamak için tercih ettiğiniz casa'ya gitmeden 1 hafta önce falan \"canım biz geliyoruz bir şey lazım mı\" mail'i atın. Yani bir şey lazım mı demeniz gerekmiyor tabii, amaç kibarca \"ben geleceğim, o odayı başkasına verirsen seni bulurum\" demek. Bunlar olmayan şeyler değil. Bir bakmışsınız odanız modanız yokmuş. Hatırlatın kendinizi. Casa fiyatları 15 CUC ile 35 CUC arasında değişiyor. Örneğin Havana'nın daha iyi bölgeleri sayılabilecek Miramar ya da Vedado taraflarında kalacak olursanız fiyatlar yukarı çıkabilir. Oralardaki bazı evler de kalınmayacak gibi değil arkadaş, düşündükçe bir kıskançlık dalgası esiyor resmen. Casalar B&B tarzı konaklamanın Küba versiyonları sayılabilecekleri için çoğu istediğiniz takdirde size kahvaltı da sunuyor. Bunun için çoğu 5 CUC ekstra ücret talep ediyor, bu işin de piyasası oluşmuş, üstünde isteyene ama Julio'larda 5 CUC HERMANOM diyerek korkutun....... Bazı casalar akşam yemeği de sunuyor bu arada, o da aklınızda bulunsun. Hatta bazıları sunmuyorsa bile çok kanka olursanız \"gel beraber yiyelim\" samimiyetine de girebiliyor, o da şahane oluyor. Evlerdeki hijyen durumu nasıl bir casa seçtiğinize göre değişiklik gösteriyor. Birçoğunda sabun bulamama ihtimaliniz çok yüksek mesela, bu tip şeyleri yanınızda götürmeyi unutmayın. Ancak bu kesinlikle hepsi için geçerli değil, bazıları bayağı konforlu ve Küba standartları üstünde olabiliyor. Eğer bir casa'da uzun süre kalacaksanız, örneğin 1 hafta + bir süreden bahsediyoruz, indirim yaptırabilme ihtimaliniz çok yüksek. Tabii onlar bunu size söylemiyor ama, siz \"canım o kadar kalıyoruz, bize de mi 20\" muhabbetine girecek olursanız işi bildiğinizi anlayıp indirime gidiyorlar. Özetle eğer uzun süre kalacaksanız mutlaka pazarlık yapın, işe yarıyor. Bu durum uzun süre kalmakla birlikte aynı zamanda sezon dışı ziyaretleriniz için de geçerli. Yani eğer Haziran Ekim arası dönemde gidecek olursanız bu \"low season\" kabul ediliyor ve o dönemde daha düşük ücret yakalama şansınız çok yüksek. He neden low season diye soracak olursanız çünkü fırtınalar falan kopuyor, artık ölümle yaşam arasındaki ince çizgide savrulmayı göze aldıysanız en azından ucuz konaklayıp da ölmüştüm dersiniz.......... Casa Particular'larda ücretinizi nakit ve CUC olarak ödemeniz gerekiyor. Kredi kartı kullanma şansınız yok. İşinizi garantiye almak için Casa Particular'da konaklama meselesini gitmeden halletmek gibi bir niyetiniz varsa ama bu işi nasıl çözebileceğiniz konusunda çekinceleriniz oluştuysa Küba'da yaşayan Türkler tarafından işletilen ve Küba'nın farklı noktalarında Casa Particular ayarlayabileceğiniz şu siteye göz atabilirsiniz. Birçoğunuzun haberi olmayabilir, ancak bir süredir Küba'da konaklama işini Airbnb aracılığıyla da halledebiliyorsunuz. Biz bu yöntemi denemedik, ancak şöyle bir incelediğimiz kadarıyla sayfalarca ev var ve bazıları BAYAĞI güzel. Tabii ki fiyatlar da casa particular'lara göre daha yüksek. Deneyimlemediğimiz için çok net bir yorum yapamıyoruz ama sanki iyi bir seçenekmiş gibi duruyor, böyle bir şansınız olduğu da aklınızda bulunsun. Tüm bu konaklama seçenekleri için mutlaka dikkat etmeniz gereken şey paranızı ödedikten sonra bile mail veya telefon aracılığıyla rezervasyonunuzun gerçekten var olduğuna dair teyit almak. Çünkü söz konusu Küba olunca ülkeye ayak basıp konaklayacağınız yere gittiğinizde \"yoo biz o odayı başkasına verdik\" gibi bir durum yaşanabiliyor, inanılmaz ama gerçek. Bu yüzden teyit aldığınız gibi bu rezervasyona dair bir çıktı almayı ve onu yanınızda Küba'ya götürmeyi de unutmayın. Oteller ya da casa'lar fark etmeksizin iyi lokasyonlu ve düzgün yerler kolay bir şekilde tükenebiliyor, bu Küba'da konaklama meselesini çözmeyi geçe bırakmayın. Yorum yazmasam da bütün yazılarınızı okuyorum. Bol bol yazmaya devam edin lütfen."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/02/kuba-gezi-rehberi-bireysel-kuba-seyahati-nasil-planlanir", "text": "Küba seyahati ile ilgili yüzlerce güzel şey yazabilir, Küba'yı size saatlerce övebiliriz. Ne olursa olsun, Havana'da karakollara ve hatta hastanelere düşmüş bile olsak biz bu Küba'yı kontrolsüzce seviyoruz arkadaşım. Ancak yine de realist yaklaşımımızdan ödün vermeyerek bir gerçeği itiraf etmek durumundayız: Bireysel Küba seyahati planlamak gerçekten bayağı alengirli bir iş. Kesinlikle olmayacak iş demiyoruz, aslanız, 10 kaplan gücündeyiz, herhalde halledebiliriz, ancak diğer seyahatlerinize kıyasla biraz daha çaba göstermeyi göze almanız gerektiğini söyleyebiliriz. Peki neden böyle düşünüyoruz, daha yepyeni bir Küba seyahati planlamış insanlar olarak önce onu açıklayalım. Küba seyahati planlarken öncelikli sorununuz Küba ile iletişim kurmak olacak. Yani? Yani şöyle ki, gerek saat farkı, gerek Küba'daki internet aksaklıkları, gerekse Kübalıların sülalelerinin rahat olması sebebiyle iletişim sürekli olarak sorunlu bir şekilde ilerliyor. Diyelim ki bir otel ayarladınız, 3 gün sonra cevap veriyorlar. Velev ki bir yere rezervasyon yaptınız, o Kübalı arkadaşın paşa gönlü devreye giriyor ve şayet o gün canı istiyorsa size cevap veriyor. Bu iş böyle, bunu kabullenmek zorundasınız. İkinci temel sorun ise Kübalı birçok işletmenin herhangi bir web sitesinin olmaması. Yani normalde seyahatlerinizde internetten otelinizde kullanmak istediğiniz tuvalet kağıdını bile ayarlayabiliyorken söz konusu Küba seyahati oldu mu o işler öyle olmuyor canısı. Tamam, gerilmek yok, bunların hepsini çözebiliriz, beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır....... BEKLE BİZİ KÜBA, GELİYORUZ. Başlamadan gelen işe yarar not: Küba seyahati ile ilgili biiiir sürü yazı yazdığımız için şayet Küba seyahatine çıkacaksanız bayağı işinize yarayacak şeyler var, buraya bırakalım. Şimdiiiii, diyoruz ki adım adım ilerleyelim. Kafaya koydunuz, Küba seyahati planı kafanızda kesin gibi, ancak ilk olarak önünüzde bir Küba vizesi engeli var. Evet Küba Türk vatandaşlarına vize uyguluyor. Ancak bu Küba seyahati planlamanın en kolay kısmı. Küba vizesi almak hiç de zor değil, hatta Küba seyahati planlaması genelinde en kolay üstesinden geleceğiniz konu olduğunu bile söyleyebiliriz. Eğer Pablo Escobar'ın yeğeni falan değilseniz muhtemelen hayatınızda en hızlı şekilde aldığınız vize Küba vizesi olacak. Dolayısıyla içiniz rahat olsun, biz bunun için üşenmeyip Küba vizesi almak üzerine işinize yarayabilecek tüm bilgileri kapsayan bir yazı yazdık ve Küba vizesini nasıl aldığımızı anlattık. Küba vizesi yazımıza şuradan bakabilirsiniz. Geldik Küba seyahati planlamanın ikinci aşamasına. Küba'ya yürüyerek gitmeyeceğinize göre bu noktada Küba'ya ulaşım meselesini de çözmemiz gerekiyor. Bunun için birkaç farklı seçeneğiniz var. En garanti ve uğraştırmayan yöntem THY'nin direkt uçuşu ile Havana'ya uçmak. Kafanızı karıştıracak hiçbir konu yok, bileti alıyor, uçağa biniyor, Havana'ya gidiyorsunuz. End of story. Ancak bütçenizi biraz daha hafifletmek isterseniz biz üşenmeyip bir kıyaslama içine girdik ve AirFrance, KLM gibi firmaların aktarmalı uçuşlarının daha ucuza geldiğini fark ettik. Dolayısıyla ikinci ve büyük ihtimalle THY Havana uçuşlarına kıyasla daha uygun fiyatlı olacak Küba uçuşu alternatifiniz aktarmalı uçuşları değerlendirmek. Aktarmalı uçuş çileli bir işmiş gibi görünse de öyle düşünmeyin. Örneğin biz bir önceki Küba uçuşumuzda AirFrance'ın Paris aktarmalı uçuşu ile Havana'ya gittik ve Schengen vizemiz olduğu için dönüş yolunda birkaç saat boşluğumuz olunca birkaç saat Paris'de takıldık, pek de güzel oldu. Hazır oralara kadar uçmuşken Küba seyahati işini bir başka gezi ile birleştireyim, hatta komünizm ile kapitalizm arası inanılmaz bir geçiş yaparak bünyemin kafasını karıştırayım diyorsanız belki aklınızdan Amerika ve Küba gezisini birleştirmek geçmiş olabilir. DURUN. Bunun için şunu bilmeniz gerekiyor, her ne kadar basında Küba Amerika ilişkileri normalleşmiş, Obama abimiz her şeyi halletmiş, dostluk rüzgarları esiyor gibi falan görünse de aslında işler tahmin ettiğinizden daha karmaşık bir durumda. Evet Amerika Küba arası uçuşlar yapılıyor, ancak her iki ülkede birbirine hala sıkıntı çıkarıyor. Küba'ya gittiğinizde artık Amerikalıların Küba'da cirit attığını, binlerce Amerikalı turist olduğunu göreceksiniz ancak bu hiçbir sorun olmadığı anlamına gelmiyor. Yani katı bir tutum sergilenmediği için var olan bir açıktan faydalanıldığını söyleyebiliriz, ilişkilerin normalleştiğine ve Amerika Küba arası turistik ziyaretlerin normale döndüğüne dair resmi bir durum söz konusu değil. Özellikle Küba'dan Amerika'ya geçiş konusunda Amerika'nın tutumu bayağı belirsiz, neyle karşılaşabileceğiniz pek belli olmuyor. Eğer Amerika Küba arası geçiş yapmakta ısrarcıysanız Amerikalıların kullandığı Meksika aktarmalı uçuş tekniğini kullanmanız daha mantıklı olabilir. Yani direkt Küba'dan Amerika'ya ya da Amerika'da Küba'ya uçmak yerine Meksika'yı bir geçiş noktası olarak kullanmanızdan söz ediyoruz. İşte bu gerçekten cevabı net olarak verilebilecek bir soru değil, çünkü tamamen nasıl bir Küba seyahati planlamak istediğinizle alakalı. Bu noktada size söyleyebileceğimiz en önemli şey, Küba seyahatinizin diğer geziler gibi olmaması gerektiği. Yani turistik yerleri gördüm, Hemingway'in gittiği barda içki içtim, bilmemne'nin rooftop'ına çıktım, e Devrim Meydanı'nında yumruğumu havaya kaldırıp fotoğraf da çektirdim, tamam bu Küba dosyasını kapatıyorum diyemezsiniz. Küba'yı gerçekten tanımak istiyorsanız turistik noktaların dışına çıkmalı, insanlarla konuşmalı, ara sokaklara dalmalı, başka şehirlere geçmelisiniz. Zaten bu noktada da biz devreye giriyoruz, bu koskoca Küba yazılarının hepsi bunları nasıl yapabileceğinizi çözebilmeniz adına yazılıyor. Yani Küba'da ne kadar kalınır sorusunun cevabının ucu açık. Eğer böyle bir deneyim yaşamak değil hakikaten turistik bir gezi geçirmek istiyorsanız Havana'da 3-4 gün turistik anlamda şehri tanımak için gayet yeterli. Diğer şehirler ise çoğunlukla küçük ve turistik açıdan çok fazla şey içermediği için birçok noktada 1-2 gün kalmak, hatta yer yer geçerken birkaç saat uğramak yeterli olacaktır. Küba'nın en turistik şehirleri için kaba taslak bir ne kadar kalınır hesaplaması isterseniz Trinidad, Varadero Santiago de Cuba ve Pinar del Rio için 2 gün, geri kalan Santa Clara, Cienfuegos gibi yerler için 1 gün, hatta saatler yeterli olabilir. Tabii ki tüm bu bilgiler yalnızca turistik, hızlandırılmış bir gezi için geçerli, tekrar vurgulayalım. Küba seyahati planlayanları rahatlatacak net, tartışmaya kapalı ve son derece samimi bir cevap verelim: Evet, Küba güvenli. Şu ana gittiğiniz birçok şehirden, birçok ülkeden çok daha düşük bir suç oranına sahip olduğu gibi iddialı bir cümle bile kurabiliriz. Silahlı saldırı denilen şeyin ne demek olduğunu bile bilmeyen insanlardan bahsediyoruz, onlar bizden korksa yeridir asdfs. Ancak tabii ki cüzdanınızı bir parka bırakıp gidin de demiyoruz, o kadar da değil, yavaş. Evet kapkaç falan filan buralara henüz uğramamış şeyler ama, küçük çaplı hırsızlıklar yaşanabiliyor, her ülkede olduğu gibi burada da turistler bir tık daha dikkatli davranabilir, coşmayın. Bakın Küba seyahati planlarken bu noktada pes etmezseniz daha da pes etmezsiniz. Bizim en bunaltılı bulduğumuz kısım konaklama işini planlamaktı. Küba'da konaklamak için birkaç seçeneğiniz var, bunları detaylı açıklamamız işinize yarayacaktır diye üşenmeyip Küba'da konaklama ile ilgili ayrı bir içerik hazırladık. Orada Küba'da lokallerin evinde kalma, Küba'da otel ayarlama ve bunlarla ilgili dikkat etmeniz gereken her türlü detay mevcut. Dikkat etmeniz gereken pek çok detay olduğu için bizce hakikaten Küba'ya gitmek gibi bir planınız varsa Küba'da konaklama yazısı sizin için bayağı önem taşıyor, onu da ekleyelim. Geldik Küba seyahati ile ilgili bir diğer can alıcı noktaya: Küba seyahati boyunca bir yerden bir yere ulaşmak! Eğer Havana içindeyseniz aslında bu konu çok da büyük dert değil, çünkü taksi, Coco Taxi, otobüs falan gibi bir sürü seçeneğiniz var. Zaten Havana'nın merkezinde vakit geçiriyorsanız bir sürü yere yürüyerek ulaşmanız şehri doğru düzgün keşfedebilmeniz açısından sizin açınızdan en doğrusu olacak. Asıl mesele Havana dışına çıkma kararı alınca başlıyor. Biz yine de hem Havana içinde ulaşım için, hem de Küba seyahati genelinde bir şehirden başka bir şehre geçişleriniz için gerekli bilgileri aşağı yığalım, siz seç beğen al yaparsınız. Havana genelinde bol bol yürüyecek olsanız da arada bir özellikle Vedado, Miramar gibi bölgelere taşacaksanız taksi kullanma ihtiyacı duyacaksınız. Bu noktada eğer şu yazıyı okumasaydınız bile kendi kendinize şu tespitte bulunacaktınız: Taksiciler nereye gitmeye çalışırsanız çalışın size 15 CUC cevabını veriyor. Şöyle düşünün. Abi Taksim'den Kadıköy'e gideceğim ne kadar tutar diyorsunuz, 15 diyor. Ertesi gün Taksim'den Nişantaşı'na gitmek istiyorsunuz, yine 15 diyor. Ulan dün 15'e Kadıköy'e gittim diyorsunuz, he tamam iyi 10 yeter o zaman diyor. 10 çok diyorsunuz, iyi tamam tamam 8 diyor sdfsd. Yani dememiz o ki, ne yapın ne edin taksicilerle pazarlık yapın ve bunu taksiye binmeden önce yapın. Gerek Havana, gerek Küba genelinde otobüs kullanımı son derece yaygın. Ancak neredeyse günün her saatinde cama yapışıp hiç tanımadığınız insanlarla kontrolünüz dışında gerçek bir samimiyet kurduğunuz kalabalık durumundaki otobüslerden bahsediyoruz. İşin kötü tarafı klima ya da işe yarar bir havalandırma da söz konusu değil, 5 dakikada İsmail Türüt gibi terliyorsunuz. Yani özetle \"Küba'da otobüs deneyimi macerası\" istemiyorsanız bizce otobüse bineceğinize yürüyerek gidin de en azından şehrin birkaç sokağını daha görün, hem de spor yapmış olursunuz. Kimse kusura bakmasın, prenseslikse prenseslik, o sıcakta o otobüslere binmek pek mantıklı değil. O gördüğünüz dünyalar güzeli klasik arabalar var ya, onlar bizim için çok çılgın olabilirler ama, aslında onlarda bildiğimiz taksi olarak kullanılıyorlar. Bunların bazıları o taksileri özellikli bulan hevesli turistler olduklarınızı bildikleri için sizden diğer sıradan taksilere göre daha fazla para isteyebiliyor. Ancak daha turistik noktalar dışındaki yerler de o Retro arabalar da tıpkı diğerleri gibi aynı ücreti istiyor. Dolayısıyla durduk yere onlar daha pahalıdır diye binmemeye çalışmayın, hayatınızda kaç kere o arabalara bineceksiniz canım allah allah. Yukarıda bahsettiğimiz klasik Amerikan arabalarıyla ilgili ücretlerin yükseldiği tek istisnai durum bu araçlarla Küba turuna çıkmak. Bu Klasik arabayla Havana turu Küba'nın en klasik turistik aktivitelerinden biri. Genellikle 1 saat için 25 CUC gibi bir fiyat çekiyorlar ancak süreyi biraz daha azaltacak olursanız ve azcık da pazarlık yaparsanız 18 CUC gibi bir şeylere düşebiliyorlar. Ya da biz çok mu çingenelik yaptık bilemiyoruz. Neyse. Deneyin işte. Taksilerle ilgili bilmeniz gereken son detay: Eğer herhangi bir yere yetişmek konusunda aceleniz varsa, havaalanına geç kalıyorsanız falan sakın taksi çağırıp beklemeye çalışmayın. Hep söyledik, hep söyleyeceğiz, bu Kübalıların sülalesi rahat arkadaşlar. Taksi çağırıyorsun en erken 20 dakika sonra geliyor. Yürüyerek gitseniz daha kısa sürer resmen. Siz siz olun, Küba'da taksi çağırdığınız takdirde hızlı gelmesini beklemeyin. Peki Küba seyahati boyunca araba kiralamak mümkün mü? Evet mümkün, ama doğruyu söyleyelim, en azından bizim popomuz yemedi. Aslına bakarsanız yollar çok da vahim durumda bile değildi, üstelik birçok markanın yeni arabaları da var, öyle filmlerdeki gibi eski arabalardan da kiralamanız gerekmiyor ama, yine de yemedi. Neden diyeceksiniz, çünkü Küba. Neyin ne olacağı belli olmaz. He siz bize bakmayın, bir arkadaşımız kiralayıp Küba'nın bir sürü şehrine gitti ama, bizim yemedi işte. Şayet Küba'da araba kiralamak isterseniz Rex Car Rental'ın bu konuda en güvenilir olduğunu söylediler, direkt ona bakabilirsiniz. -Sizin yemediyse bizim de yemez, komik bir şey varsa söyleyin beraber gülelim, biz de araba kiralamayacağız diyorsanız o zaman kaldınız otobüslere ve Viazul'a. Viazul ile Küba'nın birçok noktasına ulaşabilmeniz mümkün. Trinidad, Varadero, Santiago de Cuba, Vinales, allah ne verdiyse hepsine ulaşabiliyorsunuz. Üstelik merak etmeyin, bu otobüsler şehir içindeki otobüsler gibi değil. Klimali mlimali, gayet düzgün otobüsler. Tek sorunları saat konusunda kafalarına göre hareket ediyor olmaları sdfsd. Yani 15:00'te kalkacak bir otobüs 16:50'de kalkabilir ve bu durum son derece normalmiş gibi davranabilirler, çünkü Küba, yapacak bir şey yok....... -Eğer tüm bunlar sizi gerdiyse ve \"ay İsmet ben bu işin üstesinden gelemeyeceğim galiba panik atak geçiriyorum\" diyorsanız öncelikle tam bir şehirlisiniz. Kendinize gelin, siz aslansınız kaplansınız, neden üstesinden gelemeyecekmişsiniz? Neyse, neticede onun da çözümü var, Cuba Travel Network. Bu site yalnızca Küba'da gezi planlamak üzerine kurulu olduğu için oradaki birçok firma ile de anlaşmalılar. Örneğin Vinales'e günübirlik gitmek istiyorsunuz ve Viazul'un salakça otobüs saatlerinden ötürü bunu yapamayacağınızı düşünüyorsanız Cuba Travel Network aracılığıyla günübirlik turlara katılabilirsiniz. Tabii ki kendiniz gezmek bir başka ancak hiç görememekten iyidir değil mi? Küba seyahati planlayanların üstüne kabus gibi çökmeye hazırız. Bu işten bizi sorumlu tutarsınız diye bunu sonlara bıraktık, çünkü Küba gerçekten ucuz bir ülke değil. Evet, UCUZ DEĞİL. Görüntüsünden ötürü mü, civar ülkelerden ötürü mi bilmiyoruz ama insanlar Küba'yı ucuz zannediyor, sonra gidince havale geçiriyorlar. Allahtan siz bizi buldunuz da orada şoka uğramayacaksınız....... Bilmeniz gereken en önemli konu, Küba'da 2 para birimi olduğu. Bunlardan birisi CUP, diğeri ise CUC. CUP dediğimiz şey yerlilerin kullandığı, CUC dediğimiz ise değer olarak dolara eş olan ve turistlerin kullandığı para birimi. Bu demek değil ki CUP'u kullanamazsınız, ancak CUP, CUC'a kıyasla çok daha düşük bir değere sahip. (CUC, CUP'tan 25 kat daha değerli desek yeterli olur herhalde) Zaten CUP'a ihtiyacınızın olacağı sayılı anlar olacaktır. Onlar da çok lokal yerlerden alışveriş yapmanız, ne bilelim manavdan 1 muz almanız falan gibi durumlar. Çünkü siz CUC verince adam size diyecek ki kardeş bende bu paranın üstünü verecek kadar para yok, ne yaptın sen....... Bu gibi anlar haricinde bizce CUP'a ihtiyaç duyacağınızı pek sanmıyoruz. -Para bozdurmanız gerektiği zaman diğer ülkelerde olduğu gibi aman havaalanında bozdurmayayım kazıklanırım, vay efendim şu meydanda daha farklı kur uygulanıyor paniği falan yaşamanıza gerek yok, her yerde aynı, çünkü bu da devlet kontrolünde. Eğer para bozduracak yer bulamadıysanız direkt bankalara yönelebilirsiniz. Örneğin Havana'da para bozduracaksanız Banco de Credito y Comercio'da bu işi çözebilirsiniz. -Yanınızda dolar değil Euro götürün. Dolara çok daha fazla komisyon uygulanıyor, içiniz acır......... -Küba seyahati boyunca yanınızda nakit para bulundurmak durumundasınız, başka çareniz yok. Çoğu yerde kredi kartı geçmediğini göreceksiniz. Birçok kişi Küba'da internet var mı yok mu diye şüphe ede dursun, biz Küba'dan türlü türlü story paylaştık, fotoğraflara boğduk, ortamı şenlendirdik. E nasıl? Çünkü Küba'da internet gayet de var efenim. Fakat bizim alıştığımız bir şekilde olmadığı gibi, turistlere farklı, lokallere farklı bir muamele söz konusu. Ancak bu derin ve ucu bucağı olmayan bir konu olduğu için biz üşenmedik, Küba'da internet nasıl kullanılır, ne durumdadır, Küba'nın yerlisi internete erişebiliyor mu gibi türlü türlü detayı kapsayan bir yazı yazdık. Küba'da internet yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Biliyoruz, özellikle KÜBA KANSERE TEDAVİ BULDU diye bas bas bağıran haberlerden sonra hiçbir ülkede merak etmediğiniz kadar Küba'daki sağlık meselesini merak ediyorsunuz. Küba kansere gerçekten çare buldu mu bilmiyoruz, ancak Küba'nın sağlık konusunda almış yürümüş bir ülke olduğu kesin. Dünyadaki birçok ülkeye doktor ve hemşire gönderen, her vatandaşın sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlandığı, sağlık konusunda birçok açıdan örnek gösterilen bir ülkeden bahsediyoruz. Dolayısıyla Küba'da herhangi bir sağlık problemi yaşarsanız da panik olmanıza gerek yok, hatta hastalanacak en iyi yeri buldunuz bile diyebiliriz. -Umarız Küba seyahati boyunca bu bilgilere ihtiyaç duymazsınız, ancak biz yine de söyleyelim. Havana'da başınıza bir iş gelecek olursa gitmeniz gereken hastanenin adı Cira Garcia Clinic. Burası turistlere ve yabancılara hizmet veren bir klinik. Çoğu kişi İngilizce konuşuyor ve derdinizi rahatlıkla anlatabiliyorsunuz. Ayrıca Küba'da turist olduğunuz için her önünüze gelen eczaneden bir şeyler alamıyorsunuz. Bu noktada da yine imdadınıza Cira Garcia'nın içindeki eczane yetişiyor, oradan bu gibi ihtiyaçlarınızı da giderebilirsiniz. -Biz gitmeden önce herkesin sürekli bahsettiği ve almadan dönmeyin, yüzünüz bebek poposu gibi olacak falan diye övdüğü bir krem vardı: Alicia. Yaşlanma ve kırışıklık karşıtı kremler içinde bir efsane olduğu söyleniyor, biz almadık, ancak konuya ilginiz varsa aklınızda bulunsun. -Biz oradayken \"ay ben hiç İspanyolca bilmiyorum nasıl olur Küba'ya gitsem\" gibi sorular soranlar çok oldu. Hiçbir şey bilmeseniz de bir şekilde idare edebileceğinizin garantisini veriyoruz ancak yine de az biraz bilirseniz katkısı olduğu bir gerçek. Örneğin biz pasaportumuzu kaybetme olayı yaşadığımızda o dandik İspanyolca bilgimiz bile o kadar işe yaradı ki, bir noktada GRACIAS JESUS diye bağıracaktık. -Priz girişlerimiz farklı, ona göre adaptör almayı unutmayın. Bazı otellerde bizimkine uygunu da çıkabiliyor ama belli olmuyor o işler, siz ne olur ne olmaz önlem alıp gidin. -Küba'da konaklama yazısında söz etmiştik, burada da es geçmeyelim. Küba genelinde bazı hijyen ürünlerinde eksiklikler var. Tuvaletlerde peçete, sabun vb. şeyler bulamamak gibi sorunlar yaşayabiliyorsunuz. Bu sebeple yanınıza bu gibi şeyler almanız bayağı büyük bir kurtarıcı olabiliyor, bu da yazıyı sonuna kadar okuyanlara bonus olsun.......... -İlginç bir şekilde Küba genelinde çok sivrisinek yok. Ancak Küba seyahati boyunca diğer bir takım sinekler musallat olup ağzınızı yüzünüzü şişirecek kadar ısırabiliyor. O yüzden sineklerden korunmak için allah ne verdiyse bavula."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/09/kuba-romu-kuba-kokteylleri-dosyasi", "text": "Küba'ya giderken dönüşte bavula kaç tane Küba romu sığdırabileceğini düşünenler! Küba purosu tamam ama, Küba romu da almadan dönmek olmaz, diyarına kadar gitmişiz, affeder miyiz diyenler. Haklısınız, size katılıyoruz. Bu uğurda Küba'dan dönüş yollarında bavulu taşımaya çalışırken belimizi bile incittik, demek biz de bu yola baş koymuşuz sdfsd. Şaka bir yana, biliyorsunuz, Küba romu dünya çapında ünlü. İnsanın karşısına pek de sık çıkmayan bir fırsat olan Küba gezisine çıkmışken onun da en iyisini, en doğrusunu almak istiyorsanız pek tabii haklısınız. O yüzden dedik ki hazır oralara kadar gidip kendimiz için bu konuları araştırmış ve yerinde öğrenmişken bildiğimiz kadarını size de aktaralım. Bu işten anlayanlar, konuya daha hakim olanlar, \"ortamlarda rom dendi mi ardından benim adım gelir\" diyen iddialı arkadaşlar varsa yorumlara bekleriz, komik bir şey varsa söyleyin beraber gülelim. Küba kokteylleri ve Küba romu dosyasına başlamadan gelen not: Küba ile onlarca yazı yazmış olabiliriz, buralara kadar gelmişken göz atmak isteyebileceklerinizi şöyle aşağı bırakalım. Öncelikle Küba romu konusuna bir girizgah yapmakta fayda var. Biz Küba romu çok güzel, rom çok şahane, yaşasın Küba kokteylleri falan deyip geçiyoruz ama, aslında romun Küba için önemi büyük, çünkü Küba için ciddi bir gelir kaynağı. Zaten Amerikan ambargolarıyla cebelleşen cağğnımız Küba'ya büyük bir destek olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl oluyor böyle dardayken bu denli rom üretebiliyorlar diyeceksiniz, onu da açıklayalım. Romun Küba'da üretilebiliyor olmasının ve bu kadar yaygın olmasının temel sebebi ülkenin gerçek bir şeker kamışı bolluğunda olması. Zamanında Avrupalıların keşifler için Latin Amerika ve civarlarında cirit atmaya başlaması ile şeker kamışı yetiştiriciliği bu taraflarda yoğunlaşıyor ve zamanla rom içkisinin temelleri atılıyor. Birçok yerde \"Korsan içkisi\" diye bilinen, adı dokuza çıkıp sekize bir türlü inmeyen rom, Amerika'da alkol üretilmesinin, satılmasının ve taşınmasının yasak olduğu \"Prohibition\" döneminde acayip bir popülerlik seviyesine ulaşıyor. Amerika'da alkolün yasak olmasının verdiği gazla Küba'ya ve Küba'daki casinolara akın eden Amerikalılar, burada romu çok tutuyor ve rom iyice popüler hale gelmeye başlıyor. Rom Küba'nın en önemli geçim kaynaklarından biri. Öyle ki geçenlerde bunu kanıtlar nitelikte bir durum da yaşanmış, anlatmadan geçmeyelim, bizi gülümsetti. Küba Çek Cumhuriyeti'ne olan 276 milyon dolarlık borcunu rom ile ödemeyi teklif etmiş. Para üstünü sakızla vermek gibi olmuş biraz. Ne bok yemeye başka kıtadaki adamlara borç taktın Küba diyor olabilirsiniz, bu borç Çek Cumhuriyeti'nin zart zurt isim değiştirme hevesinin bu dönemle sınırlı kalmadığını kanıtlar nitelikteki Çekoslavkya zamanından kalma. Çekya bu teklifi kabul etmiş mi bilmiyoruz, ancak ettiği takdirde ülkenin 100 senelik rom ihtiyacı karşılanacakmış. Ah be Küba, koltuk takımı mı alıyorsun ya bu ne borca girmek böyle. Sokaktan rastgele birini çevirip bildiğin bir rom markası söyle deseniz, adam bu işin üstadı falan çıkmazsa akıllara gelecek iki isim ihtimali vardır, ya Havana Club, ya Bacardi. İkisi de Küba çıkışlı, ikisi de dünya çapında ünlü, hatta dünya çapında en çok satan rom markaları. Ancak bu noktada işler küçük çaplı bir rom savaşına dönüşüyor ve bu durum yalnızca benzer ürünler üreten iki marka olmalarından kaynaklanmıyor. Peki bu konu Havana Club'a nasıl bağlanıyor? Hemen onu da anlatalım. Bizim Bacardi ailesi 59'daki Küba Devrimi sonrası \"başlarım komünizminize kardeşim benim romum benim kararım\" deyip de ülkeyi terk-i diyar eyliyordu ya hani? Taa 1934'ten beri var olan Havana Club onların aksine tamam diyor, komünizm meselesi bizim için sıkıntı değil. Hal böyle olunca Bacardi Amerika'da estirmeye başlıyor, Havana Club ise Küba'da. Küba minnacık ülke, orada estirse ne olacak demeyin, çünkü tabii ki bu durum Küba ile sınırlı kalmıyor, şu anda 120'den fazla ülkede Havana Club çatır çatır satılıyor. Öyle ki bizim Bacardiler konuyla ilgili tribe girip adeta misilleme yaparak aynı isimle, yani Havana Club adıyla bir rom daha çıkarıp onu Amerika'da satmaya başlıyorlar. Yok yere rom savaşları demedik, bildiğiniz savaş bu! Amerika'da gördüğünüz göreceğiniz üzerinde Havana Club yazan her rom, bizim Küba'daki değil, Bacardi ailesinin Havana Club'ı. Hey gidi, biz tatilcilik yapıp Mojito peşinde koşarken arka planda neler oluyormuş. Romlar Light Rom, Golden Rom, Dark Rom, Aged Rom gibi pek çok çeşide ayrılıyor. Her birinin içimi ve özellikleri farklı. Hatta renkleri bile, zaten isimleri de ona dayanarak verilmiş. Light olan romlar genellikle kokteyller için kullanılan, White ya da Silver rom diye de geçen romlar. Gold ve Dark rom ise sek olarak içilen, Kübalıların genellikle \"bu kokteyle harcanmaz\" yorumu getirdikleri romlar. Örneğin Mojito içtiğiniz herhangi bir yerde içinde kullanılan rom çok çok yüksek ihtimalle Light Rom sınıfından bir rom. Dark Rom ve Aged Rom dediklerimiz, daha iddialı içiciler için, daha uzun süre bekletilmiş, daha özellikli romlar. Pek tabii fiyatları da aynı oranda yükseliyor. Evde arkadaşlarla otururken ikram edeceğiniz değil, arkalara saklayacağınız türden romlar olarak kategorize edebilirsiniz sdfsd. Küba'da karşınıza pek çok farklı rom markası çıkacak. Bunları kafanıza göre deneyebileceğiniz gibi direkt Havana Club'a da yönelebilirsiniz. Kafanıza göre deneyebilirsiniz diyoruz çünkü fiyatlar gerçekten inanılmaz ucuz. Litrelik Havana Club için 6,5 CUC ödediğimizi söylersek kafanıza biraz daha netleşir herhalde. Ucuz dediysek bu en çok alınan, kokteyl için kullanılan versiyonu için geçerli tabii, kalitesi arttıkça işler çılgınlaşıyor, bazılarına elinizi sürmeye korkuyorsunuz, o ayrı mesele. Anejo 3 Anos, Anejo 7 Anos, Anejo 15 Anos şeklinde dinlendirilme süreleri artan, special edition lololo diye yürüyüp giden ve fiyatı da bu oranda artan birçok versiyonu var. Çok baba bir içiciyseniz ve hayatınızın bir döneminde roma para yatıracaksanız doğru yerde olduğunuzu söyleyebiliriz ama. Küba'da nereden Küba romu alabileceğiniz konusu hiç de karmaşık değil, çünkü pek çok yerde karşınıza çıkabilir. Örneğin Havana'da puro da satın almak niyetindeyseniz aynı zamanda rom da satın alabileceğiniz hatta bunları yaparken kredi kartı da kullanabileceğiniz en klasik ve turistik yerlerden birisi Partagac Cigar Factory'nin dükkanı. Fakat aynılarını Havana'dan ayrılırken havaalanındaki duty free'den de alabilirsiniz, herhangi bir fiyat farkı olmuyor. Birçok kişi Santiago de Cuba ve Ron Varadero adlı romları da beğeniyor, biz bu işten pek anlamadığımız için yorumlayamıyoruz. Lokal bir rom denemek isterseniz belki ona yönelebilirsiniz. Şimdi, bu kadar romdan bahsettik, hazır konuya girmişken Küba kokteyllerinden bahsetmeden de geçmeyelim. İsterseniz \"abi ben kokteyl içmem ya alkolde gelenekçiyim\" diyenlerden olun, isterseniz en krallarını içtiğinizi zannedin, öyle bir dünya yok sevgili okuyucu. Bu Küba kokteylleri gerçekten zirvede bırakmalık, \"ALLAHIM BUNUN İÇİNE NE KOYUYOR BU ADAMLAR\" diye çıldırmalık kokteyller. Artık Küba'nın havasından mıdır suyundan mıdır bilemiyoruz, çünkü kokteyllerin yapılışını izlerken kendi kokteyl hazırlama sürecimizden farklı hiçbir süreçle karşılaşmamamıza rağmen bu adamların yaptıkları kokteyller gibisini gerçekten ömrümüzde içmedik. Kokteylde de devrim yapmışlar esprisi yapalım mı? Hadi yapmayalım. Şayet Küba'ya gitmek gibi bir niyetiniz varsa orada hangi rom bazlı Küba kokteyllerini deneyebileceğinizden şöyle bir söz edelim, aklınızda bulunsun. Artık bir noktada içmeye kahvaltıdan mı başlarsınız, başucunuza su yerine Mojito mu koyarsınız orasını biz de bilemiyoruz. Mojito: Her üç kişiden birinin favori kokteyli Mojito bebeğimizin Küba çıkışlı olduğunu biliyor muydunuz? Küba da 2 CUC gibi oha dedirtecek bir ücrete zart zurt içebileceğiniz, daha iyisini de başka hiçbir yerde içemeyeceğinizi iddia ettiğimiz Mojito'nun değerini bilin. Bu arada kendilerine \"bizim evde yaptıklarımız niye sizinkiler gibi olmuyor\" diye sorunca nane yerine \"hierba buena\" adı verilen bir bitki kullandıklarını, o yüzden o kadar güzel olduğunu söylediler. Cuba Libre: Küba'nın ikonik kokteyllerinden. Kola, rom ve lim ile yapılan bir kokteylin hangi kısmı sevilesi inanın hiç anlayamıyoruz. Allah sevdiklerine bağışlasın, zira kendisi Küba'daki varlığını anlamsız bulduğumuz tek kokteyl bu. Daiquiri: Hemingway'in favorisi olduğu iddia edilen, ama Küba'da dolaştığınızda her bir halta \"Hemingway'in en sevdiği lölölö\" adını verdiklerini fark edeceğiniz için zamanla eeeh bee Hemingway'in de sevmediği şey yokmuş dedirtecek içki. Aslında rom, lim suyu ve şeker şurubunun karışımı şeklinde hazırlanıyor. Fakat meyveli, frozen gibi versiyonları da var. Biz meyvelilerinin aşığıyız. Pina Colada: Küba'da Pina Colada içtikten sonra ne olacak söyleyelim, Türkiye'de içtiğinizi tüm Pina Colada'ları hazırlayanlar ile birlikte bir kazana atıp yakmak isteyeceksiniz arkadaşlar......... BU KADAR BASİT BİR ŞEYİ NASIL BU KADAR GÜZEL YAPIYORSUNUZ diye çıldırma noktasına geleceksiniz. Daha önce içmediyseniz içeriğini de hemen paylaşalım, rom, hindistan cevizi ve ananas suyu. Kremasızı ve ananas içinde geleni makbuldür. Bizim yerimize de içiniz. Gidip evlenmek istiyorum orda kalmak bilgi verirseniz sevinirim. Nevin Fetullah'i bos ver benimle evlen. Benim adim daha karizmatik."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/10/kubada-evlenmek-ve-kubada-balayi", "text": "Haydi bakalıııım, söz konusu Küba'da evlenmek olduğuna göre, o zaman anneleri babaları kızdırmaya, anneannelerden babaannelerden azar işitmeye hazır mıyız? Yurtdışında evlenme kararı aldığınıza göre \"Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri\" sorularına, \"biz senin en güzel gününde yanında olamayacak mıyız\" cümlelerine şimdiden alışın deriz. Artık kimin tribiyle uğraşırsınız, kimin \"bizim altın takmadığımız adam kalmadı\" sitemleriyle başa çıkmanız gerekir biz de bilemiyoruz. Neticede gaza gelip dünyanın bir diğer ucunda, Küba gibi bir yerde evlenme kararı aldıysanız biz sizin arkanızdayız. Nikahınıza bizi çağırın, şahidiniz olalım.......... Yok bizim Küba'da evlenmek gibi bir niyetimiz yok, biz Küba'da balayı konusuna hallendik diyorsanız onu da verelim abimize, o kısma da gireceğiz. Yavaş yavaş, önce Küba'da evlenme meselesi ile başlayalım. Arkadaşlar bi' evlensinler, bi' mürüvvetlerini görelim sonra balayına geçeriz. Bu arada aranızda \"iyi ki bir Küba'ya gittiniz, orada evlenme meselesini nereden bildiniz bu kadar\" diyenler olabilir. Efenim aranızda bilenler vardır, biz Küba'yı iki kez ziyaret edebilme şansı yakalayan insanlardanız. İkinci ziyaret sebebimiz ise birimizin pek sevgili canı ciğeri abisinin en yakın arkadaşlarından biri olan OitheBlog'un gizli C'si Cansu ile Küba'da evlenme kararı almış olmasıydı. Dolayısıyla Küba'da evlenmek ve Küba'da balayı planlama meselesi nasıl oluyor son derece hakimiz, emin ellerdesiniz. Başlamadan önce gelen işe yarar not: Küba'da evlenme ve Küba'da balayı konularından herhangi biriyle ilgileniyorsanız bu aşağıdakiler de bayağı işinize yarayabilir. Öncelikle bilmeniz gereken şey, şayet Küba'da evlenmek istiyorsanız bu işi yalnızca Havana'da gerçekleştirebileceğiniz, çünkü büyükelçiliğimiz orada. Tabii ki bunun için ilk yapmanız gereken şey Havana Büyükelçiliği ile iletişime geçmek ve tarih konusunu netleştirmek. Tahmin ettiğiniz gibi Havana Büyükelçiliği çalışanları ellerinde mojito ve puroları ile bütün gün güneşlenmiyorlar, dolayısıyla öyle \"ben 5'inde evleneyim hadi\" deme şansınız yok. Kendilerine bir tarih aralığı iletiyorsunuz ve uygun olan tarihe birlikte karar veriyorsunuz. Zaten sakın işin bu kısmını netleştirmeden bilet, otel vs. ayarlamaya kalkışmayın. Sakin olun şampiyonlar, evleneceksiniz, acele yok. İletişime geçmek için embajada. habana@mfa. gov. tr adresine mail atabilirsiniz. Hola chicos biz geldik diye büyükelçiliğe dalıp evlenemeyeceğinize göre Havana'ya gitmeden önce büyükelçiliğe teslim etmek üzere toplamanız gereken bazı belgeler var. Bu gözünüzü korkutup sizi Küba'da evlenme kararınızdan caydırmasın, çünkü resmen bu iş Türkiye'de evlenmekten daha kolay. Biz onları buraya sıralayacağız, ancak siz yine de Havana Büyükelçiliği ile telefonlaşarak bir kez daha teyit edin, bir değişiklik falan olmuşsa sonra iş bize patlamasın. Şahitler de Küba'ya gidecekse onların kimlik fotokopileri. Çiftin her iki bireyinin son altı ay içinde çekilmiş 3 adet fotoğrafı. Bu da evrak sayılmaz ama unutmayalım: Orada aile cüzdanı için ücret ödemeniz gerekecek, nikahınıza \"nasıl olsa davulcuya para vermeme gerek yok\" diye beş parasız gitmeyin. Şimdiii, Küba'da evlenme kararı tamam, belgeler tamam, seyahat hazırlıkları da tamam. E artık Küba'ya mı gitseniz? Tabii Küba'ya nikah günü gitmeyi düşünmüyorsunuz herhalde değil mi? Düşünüyorsanız da çaktırmayın, çünkü çok kötü bir karar. Zaten bizden oraya gitmesi 15-16 saat sürüyor, havada durmaktan ağzınız yüzünüz şişmiş bir halde evlenmeye mi gidilir? Tabii ki bunu söylememizin tek sebebi bu değil. Nikahtan birkaç gün önce büyükelçiliğe teslim etmeniz gereken bir takım belgeler olacak, dolayısıyla Küba'ya gidiş zamanınızı buna göre ayarlamalısınız. Bu gerçekten nasıl bir balayı beklentiniz olduğuyla doğrudan ilişkili. İçimizden bir ses diyor ki, Küba'da evlenmeyi aklından geçiren insan pek de sıradan zevkleri olan bir insan olamaz. Tabii ki bunu diğer insanları kategorize etmek adına söylemiyoruz, ancak Küba'da evlenmek, düğün dernek işlerinden caymak öyle pek de sık karşılaşılan bir şey değil, dolayısıyla siz bizim gözümüzde zaten çoktan koskoca bir \"VAYYYY BE\"yi hak ettiniz. Ancak Küba'da evlenmek niyetinde değil, yalnızca Küba'da balayına gitmek niyetinde de olabilirsiniz. Bu noktada hangi gruba dahil olursanız olun size doğruyu söylememizde fayda var diye düşünüyoruz. Gerçekten \"balayı gibi bir balayı\" geçirmek niyetindeyseniz, elim sıcak sudan soğuk suya girmesin, popomuzu devirip bütün gün bayılalım, kokteyllerin biri gitsin, biri gelsin gibi bir düşünceniz varsa Küba'da balayı için ciddi bir bütçe ayırmanız gerekebilir. Çünkü dışarıdan bakınca tropik bir cennet gibi görünse de şayet daha önce oraya ayak basıp da Küba'da evlenme kararı almadıysanız, henüz acayip bir karmaşanın içine düşeceğinizin farkında değilsiniz. Eğer klasik bir balayı beklentisindeyseniz ve bütçeniz yüksek değilse Küba sizi bir tık zorlayabilir. Bunu en baştan bilmenizde fayda var. Ancak biz zaten klasik bir şey aramıyoruz, önemli olan Küba'da olmak diyorsanız emin ol çok çok mutlu olabilirsiniz. Biz mutlu olan ekipteniz, evlenen çiftimiz de bir sürü aksiyon yaşanmış olmasına rağmen halen \"iyi ki Küba'da evlenmişiz\" diyor, o da size örnek olsun. Yukarıda söylediklerimiz bir şekilde sizi caydırmadıysa ve bizimle kaldıysanız o zaman Küba'da balayı planlamak için işinize yarayabilecek bilgiler vermemize hazırsınız. May the force be with you canlar. İlk baştan önemli bilgiyi geçelim, Küba'da balayınızı planlayabilmeniz için tüm gerekli bilgileri zaten \"Küba Seyahati Planlama\" ve \"Küba'da Konaklama\" yazılarımızda bulacaksınız. Artık bin kere söyledik ya girin bakın şu yazıya işinize yarayacak diyoruz yalan mı söyleyeceğiz sdfsdf. Eğer deniz-kum-güneş triosunun peşindeyseniz pek de Küba'yı yansıtmayan, ancak bu üçlünün dibine vurabileceğiniz yer Varadero. Burası gerçekten de \"öz hakiki Küba\" olmaktan son derece uzak, tatil köyleri ve oteller ile dolu bir bölge. Biz sizin yerinizde olsak önce biraz Havana ve civarında takılıp, Küba ile bi' tanışıp, ardından Varadero'ya geçeriz. Aksi takdirde herhangi bir yerde balayı planlamaktan farkı olmayacaktır. Şayet daha sıradışı bir balayı konusunda çekinceniz yoksa, ama yine de \"abi balayındayız neticede, en azından güzel bir otelde kalalım\" diyorsanız Havana'da ya da Küba'nın başka noktalarında bunu yapabilmeniz yine gayet mümkün. Örneğin Havana'daki Hotel Saratoga'da konaklayamasak da şanını duymuş, güzelliğinden büyülenmiştik. Aynı şekilde Hotel Nacional ve Melia Habana gibi oteller de bu konudaki beklentinizi karşılayabilecek kalitede yerler. Küba'dasınız diye berduş takılmak zorunda falan değilsiniz. Söz konusu balayı olduğu için ve Küba genelinde nokta atışı yerlerde yiyip içmediğiniz takdirde mideniz pek de mutlu olamayacağı için yeme içme meselelerini önceden planlayıp rezervasyon işlerini çözmekte fayda var. Bunun için Küba yeme içme rehberimizden yararlanarak şahane yerler keşfedebilirsiniz, biz keşfettik diye söylemiyoruz, bayağı güzel yerler çıkabiliyor. Ancak maalesef bunların hepsi çılgınlar gibi ilgi gördükleri için öyle \"biz geldiiik\" diye gidivermek mümkün değil, önceden yer kapmak şart. Küba'da evlendikten sonra daha da gaza geldiyseniz ve kontrolü kaybettiyseniz buradan Bahamalar ya da Meksika'ya geçebilirsiniz. Özellikle Bahamalar'a 2-3 gün gitmek bayağı mantıklı. Küba'da balayı üstüne Bahamalar'da balayı nedir arkadaşlar, bu resmen BALAYICEPTION. Son olarak çok salakça bir öneri vermek istiyoruz. Şimdi oralara kadar gittiyseniz eski Amerikan arabaları ile tura falan çıkmak isteyebilirsiniz, gayet normal. O esnada güzel fotoğrafımız olsun, şirinlik peşinde koşalım biraz da, neticede yeni evlendik diyebilirsiniz, hakkınızdır. O süreç için yanınıza doğru düzgün kıyafet alın da sonra çektiğiniz fotoğrafları annenize gösterip gönül alırsınız sdfshj."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/12/cesme-alacatida-en-iyi-kahvalti-nerede", "text": "Çeşme & Alaçatı'da en iyi kahvaltı mekanlarını tespit etmek bizim için çok zorlu bir süreçti. İnanır mısınız kaç tane kahvaltı yapmamız gerekti, kaç sofraya oturduk, kim bilir kaç sucuklu yumurta, kaç pancake yenildi, kaç çay içildi....... Neticede kahvaltı konusundaki hassasiyetinizi çok iyi anlayan insanlar olarak artık buralarda geçirilmiş senelerin ardından Çeşme ve Alaçatı'daki en iyi kahvaltı yapılacak yerlerin nereler olduğunu net bir şekilde tespit ettiğimizi düşünüyoruz. Liste uzun ve dolu dolu görünsün diye burayı 50 tane yer ile de doldurmayacağız. Yalnızca denediğimiz ve hakikaten sevdiğimiz yerleri yazıyoruz, yeni güzel yerler keşfedecek olursak da bu listeye ekleyeceğiz. Yani olur da bir gün bu yazı güncelliğini yitirmiş görünürse bilin ki öyle değil, biz denedikçe güncelliyoruz. Başlamadan gelen not: Çeşme ve Alaçatı'da en iyi kahvaltı nerede yapılır araştırmasına girdiyseniz şimdi sizin başka mekan önerilerine de ihtiyacınız olur, o yüzden biz diğer yazıları da aşağı bırakalım, zaten orada yazdığımız mekanların çoğu da hala bayağı popüler. Çeşme ve Alaçatı'da en iyi kahvaltı için açık ara favorilerimizden birisi kesinlikle Hacımemiş Mahallesi tarafındaki Su'dan. Aslına bakarsanız genel olarak Türkiye'de en iyi kahvaltının servis edildiği yerler listesine bile koyabiliriz kendisini, o derece seviyoruz. Üstelik açıldığı günden beri hep aynı kalitedeler, hep güleryüzlüler, hep acayip hızlılar, bizi bir kere bile yanıltmadılar, o da ayrı bir başarıdır. Su'dan Alaçatı'ya uğrama şansınız olursa mutlaka denemeniz gereken şeylerin listesi bizim için uzayıp gidiyor. Ancak şunu net olarak söyleyebiliriz, buranın kahvaltısı herhangi bir yerde karşılaşacağınız şeylerden oluşmuyor, her şey orijinal, her şey buraya özgü, daha önce karşılaşmadığınız ama lezzeti yerinde kombinasyonlar söz konusu. Çılbır ve avokadolu yumurtasının hastasıyız! Sucukları öyle dandik market sucuğu değil, ortaya bir sucuk da net iyi gider. E tabii o serpme kahvaltı tadındaki kahvaltıları da zaten garanti. Onun kapsamındaki favorilerimiz ise çırpılmış lor üzerine şeftali ve çilek koydukları tatlıları ile hellim peynirleri. Özetle şöyle dev kahvaltıya oturup akşama kadar acıkmadığınız günler olur ya, işte bu onlardan biri olacak. Kahvaltı sonrası bahçedeki yataklardan birine çökerseniz de \"ne yapıyorsun kardeşim Pamuk Prenses misin sen\" diyen olmaz, itinayla çökünüz. Klasik Türk kahvaltısı konseptinin dışına çıkmak isteyenler için Alaçatı'nın en iyi kahvaltı mekanı bize göre kesinlikle Bom Dia! Bir kere zaten mekanın dekorasyonunu, görüntüsünü, samimiyetini acayip seviyoruz. Zaten mekandaki herkes inanılmaz tatlı, ona laf eden karşısında bizi bulur desek yeridir. Fakat \"ben karnımı doyuracağım, görüntüden banane\" diyorsanız içten içe sizi yargılasak da buradan üstünüze gelmeden konuya dönüyoruz. Burada meyveli pancake'ler, avokadolu omletler, İspanyol usulü tortillalar kol geziyor arkadaşlar. Yuh diyeceksiniz belki ama, biz gide gele hepsini denedik sayılır, bir tane de beğenmediğimiz şey olmadı, her gidişimizde ne yiyeceğimizi şaşırıyoruz. Yanına da güzel, taze bir meyve suyu yapıştırdık mı o güzel bahçelerinden saatlerce kopamıyoruz resmen. Ayrıca kahvaltıdan bağımsız olarak şöyle öğlen atıştırmalığı için yiyebileceğiniz burger ve salata gibi şeyleri de mevcut. Sedirli Ev bizim için hem Alaçatı'nın en iyi otellerinden, hem de Çeşme & Alaçatı'da en iyi kahvaltı servis eden yerlerden. Olur da Sedirli Ev'de kalamazsak mutlaka bi' kahvaltılık uğrar, hem muhabbet eder, hem Sedirli Ev'in ev özlemi gideren kahvaltısının tadını çıkarırız. Zaten Alaçatı'yla ilgili ufak bir geçmişiniz varsa bile Sedirli Ev'in kahvaltısının ne kadar sevildiğinden, bir de rezervasyonsuz yer bulmanın bayağı zorlu olduğundan haberdarsınızdır. Şayet Sedirli Ev'de kalmak için yer bulamazsanız bile, en azından kahvaltı için uğrayabilirsiniz. Şu \"kendimi evimde gibi hissettim\" klişesi vardır ya, o durum Sedirli Ev için hakikaten geçerli. Annenize kahvaltıya gitmiş gibi hissederek kahvaltı yapmaktan güzel bir güne başlangıç olamaz desek abartmış olmayız herhalde. Son birkaç Alaçatı ziyaretimizde sağda solda Demlik öven, \"abi oranın kahvaltısı çok iyi ya\" diye dolanan insanlar gördük. ŞİRKET MİSİNİZ OĞLUM SİZ? sdfsd. Şimdi kötü bir şey söylemeye hazırlanıyormuşuz gibi oldu ama, söylemeyeceğiz merak etmeyin. Adamlar haklı arkadaşlar, buranın kahvaltısı da Alaçatı'da en iyi kahvaltı mekanları listesine girebilecek kadar başarılı. Gözlemeyse gözleme, ev patatesiyse ev patatesi, serpme kahvaltıysa serpme kahvaltı, hepsi var. Ayrıca bazı kendiyle övünen zırtapoz mekanlar gibi önünüze kurumuş ekmek koyup \"ama sabah almıştııık\" falan da demiyorlar, işlerini son derece özenli bir biçimde yapıyorlar. Özetle, Alaçatı'da klasik Türk kahvaltısına oturmak istiyorsanız, hem de mis gibi bahçede, tatlış ördeklerle beraber oturmak istiyorsanız yolunuzu Demlik'e düşürebilirsiniz. Hani oldu da Demlik'te yer bulamadınız ya da bugün de başka bir yere kahvaltıya gidelim dediniz, üşenmeyin Tarla'ya gidin. Ama sakın yürüyerek falan gitmeye kalkışmayın, sonra bize küfür edersiniz, bozuşuruz. Tarla az biraz tepelerde, biraz da merkezin dışında kalıyor. Hani \"böbreklerimiz çalınmasın ulan\" diyecek bir noktada geldiyseniz falan onu iyi bir işaret olarak kabul edin, bu demektir ki doğru yolda gidiyorsunuz, Amerikan korku filmlerindeki genç arkadaş grubu gibi güme gitmeyeceksiniz. Neticede Tarla adını da yok yere almamış, burada her şey doğal, üstelik bol da çeşitli. Hani \"keşke şu da olsaydı\" diyebileceğiniz bir şey yok desek yeridir, o denli bol çeşitli. Sonrasında da artık salıncaklara mı çökersiniz, tatlı tatlı esintide bir yerlere devrilip deniz sefasını mı geciktirirsiniz orasını biz de bilemiyoruz. Biz Tarla'yı sevdik! Emek harcamışsınız. Güzel ve keyifli tespitler yapmışsınız! Fiyat bilgisi, hangi mevsim açık, gibi bilgileri eklemek lazım bence. Alaçatı kışın da çok misafir alıyor.. önemli salaş yerleri kaçırmışsınız! İzmir e gelip Alaçatı da boyozsuz kahvaltı mı olur? Keskin Fırın! Kumrucu Kale!!!!!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/13/bursa-gezi-rehberi-bursada-gezilecek-yerler", "text": "Bursa gezi rehberi yazmadan önce hepinize itiraf etmemiz gereken bir şey var, biz daha önce Bursa'dan 23423 kez geçmiş olmamıza rağmen Bursa'yı böyle detaylıca gezmeye bir türlü kalkışmamıştık. Evet, haklısınız, kınamaları kabul ediyoruz, koskoca Bursa'nın dibinde yaşayıp da burayı sadece bir geçiş noktası olarak kullanmak bildiğiniz ayıp! Ama bu sene Türkiye'yi daha fazla keşfedeceğiz diye kendimize söz verince, hazır İzmir'e doğru yola çıkarken şöyle 2 gün de Bursa'ya taşalım, e gitmişken de bir Bursa gezi rehberi çıkarmadan dönmeyelim dedik. Söz konusu Bursa gibi tarihi ve büyük bir şehir olunca 2 gün içinde şehri doğru düzgün gezmeyi başaralım da düzgün bir Bursa gezi rehberi çıkaralım diye küçük çaplı perişan olduk, ama neticede ortaya bayağı detaylı bir rehber çıktığını söyleyebiliriz. Artık Bursa gezisine çıkarken sırtınızı bize yaslayabilirsiniz arkadaşlar. Bursa ve civarında izleyeceğiniz rota Bursa'dan nasıl bir beklentiniz olduğuna göre büyük ölçüde değişir. Eğer \"kardeş ben bir iskenderlik uğradım, sonra yoluma devam edeceğim\" diyorsanız Bursa'daki işiniz bayağı kolay. Ama \"ben memleketimde turist olacağım\" diyorsanız, Bursa'nın tarihi yerlerini keşfetmek ve son dönemlerde İstanbul'dan haftasonu gidilebilecek yerler listelerinde aşırı blogger övgüleri alan Gölyazı, Trilye, Mudanya, Cumalıkızık gibi yerleri görmek niyetindeyseniz Bursa ve civarına birkaç gün ayırmak isteyebilirsiniz. Biz tüm bu yerleri Bursa gezi rehberi çıkarmak için Bursa'da 2 gece kalarak tamamlamış bulunduk ama bir yerde rahat rahat takılmak niyetindeyseniz geziyi 3-4 güne bile yayabilirsiniz. Yoksa bizim gibi her şeyi denemek için günde 4 cantık, 3 iskender, 6 tahinli pide yemeniz gerekebilir, büyük dert. Biz İstanbul'dan feribot ile direkt Mudanya'ya ulaştığımız için Bursa'da gezilecek yerler rotamıza Mudanya ile başladık ve sırasıyla Trilye, Bursa, Cumalıkızık ve Gölyazı şeklinde devam ettik. Eğer İstanbul'dan Bursa'ya arabayla nasıl gidilir sorusunun cevabını istiyorsanız önünüzde şöyle bir takım seçenekler var, seçin beğenin alın. İdo Hızlı Feribot ile Bursa'ya Ulaşım: Eğer Avrupa yakasındaki bir noktadan yolculuğunuza başlayacak olursanız, Bursa'ya en hızlı ulaşmanın yollarından biri Yenikapı-Mudanya feribotunu kullanmak. Eğer Anadolu yakasından başlayacak olursanız Pendik-Yalova feribotunu da kullanabilirsiniz ancak bu araba kullanımını minimuma indirmek isteyenler için çok da pratik bir seçenek değil. Eğer özellikle yukarıda bahsettiğimiz gibi bir rota izlemek niyetindeyseniz direkt Mudanya'ya ulaşan bir feribota binmek bizce çok daha mantıklı olur. Eskihisar- Topçular Vapuru ile Bursa'ya Ulaşım: Zaman kısıtlamasına girmeden, bir yere saatinde ulaşma paniği yaşamadan seyahat etmeyi sevenlerin Bursa'ya daha hızlı ulaşmak için kullanılabilecek seçeneklerden biri Eskihisar-Topçular vapuru. Sanırsak son dönemlerde Osmangazi Köprüsü kullanımının da artmasıyla vapurla köprü arasında bir kapışma başlamış ve vapur fiyatlarında indirime koşulmuş, belki değerlendirmek isterseniz. 2017 Eskihisar-Topçular vapur ücreti gidiş dönüş 80 lira. Topçular İskelesi'nden Bursa'nın merkezine mesafe yaklaşık 80km, yani aşağı yukarı 1 saat gibi bir sürede ulaşılabilir. Osmangazi Köprüsü: Bir başka seçenek de denizyolunu hiç kullanmadan, Osmangazi Köprüsü üzerinden karadan basıp gitmek olabilir. Şahsen biz köprüden daha önce sadece 1 kez bu yöntemi sırf denemiş olmak için geçtik ve hem fiyat olarak mantıklı gelmediği hem de Avrupa yakasında oturan insanlar olarak çok daha fazla araba kullanmamızı gerektireceği için bir daha tercih etmedik. Bu arada anladığımız kadarıyla bu yıl Osmangazi Köprüsü fiyatı 65tl gibi bir ücrete indirilmiş, aklınızda bulunsun. Kapışma var derken ciddiydik. Köprüyü geçtikten sonra Bursa'nın merkezine yine 80km civarında bir mesafe var. Eğer İstanbul'dan Bursa'ya arabasız ulaşım sağlıyor olacaksanız ya yukarıda söz ettiğimiz İdo feribotlarından birini değerlendirebilir ya da Eminönü veya Büyükçekmece'den kalkan Bursa deniz otobüsünü yani BUDO'yu kullanabilirsiniz. Bu deniz otobüsleri Mudanya İskelesine gidiyor, oradan otobüsle gayet kolay bir şekilde Bursa'da gitmek istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Ancak yukarıda söz ettiğimiz gibi bir rota izlemek niyetindeyseniz arabayla yolculuk yapmanız işinizi bayağı kolaylaştırabilir, zira bu yerlerin arasındaki mesafeler pek de kısa değil ve haftasonunu değerlendirmek için Bursa keşfine çıktıysanız toplu taşımaya bel bağlamak zamanınızdan çalabilir. Bursa'ya kadar gidiyorsanız çok yüksek ihtimalle yapılacaklar listenizin ilk sıralarında Bursa'ya özgü yemekler olan iskender, cantık, pideli köfte, tahinli pide gibi şeyler denemek vardır. Hatta belki sırf bu sebepten bile gidiyor olabilirsiniz, ki bu bizce Bursa'ya gitmek için gayet de geçerli bir sebep. Bursa'ya ne zaman gidilir konusuna yemekten girizgah yapmamızın sebebi aslında ilk olarak Bursa'ya ne zaman gidilmez sorusuna cevap verecek olmamız. Bursa'ya ramazanda gidilmez arkadaşlar, şehir komple kapanıyor. Biz gezimizi bu döneme denk getirmiş bulunduk ve şehirdeki birçok restoran, fırın gibi mekanlar ramazan boyunca ya da ramazanın ilk 15 günü kapalı oluyor. Sonra sabahın erken saatlerinde tahinli pide almak üzere bir fırının yolunu tutarsanız sonuç hüsran olabilir bizden söylemesi. Bunun dışında Bursa'ya yılın herhangi bir döneminde gitmek için bir sebep bulunabilir. Bursa'da tarihi yerler, civarda keşfedilecek köyler, doğa yürüyüşleri, kamp alanları, kayak merkezleri, allah ne verdiyse bulabilmek mümkün. Bu gibi aktiviteleri yapmak için en ideal dönemleri şöyle özetleyecek olursak. Bursa'nın tarihi yerlerini ve merkezi keşfetmek için en iyi dönem: İlkbahar ya da sonbahar ayları. Ramazan'a denk gelmediği sürece yaz başında da gidilebilir. Bu noktada önemli olan çok sıcak ya da çok soğuk olmayan, daha insancıl hava koşullarında gezebilmek. Bursa civarındaki yerleri keşfetmek için en iyi dönem: Son zamanlarda aşırı fazla övgü alan Cumalıkızık, Trilye, Mudanya, Gölyazı gibi yerleri keşfetmek niyetindeyseniz bu noktada bir karar vermeniz gerekecek. Bazı mekanların kapalı olmasını göze alarak sakin sakin mi takılmak istiyorsunuz, yoksa kalabalığı ve insanların sizi darlamasını göze alarak daha aktif bir sezonda mı gezmek istiyorsunuz? Sakin takılmak niyetindeyseniz ramazan ayında gitmek aslında bu açıdan çok daha rahat oluyor, ancak böyle bir şansınız yoksa haftaiçi bir güne denk getirmeye çalışabilirsiniz. Eğer bunlardan herhangi birini yapamıyorsanız size ne önerelim inanın bilemiyoruz çünkü buralar havanın düzgün olduğu herhangi bir haftasonu kalabalık olabiliyor, yapacak bir şey yok. Yukarıda bahsettiğimiz yerler için ayrı ayrı rehberler oluşturacağız, orada konudan daha detaylı bahsederiz. Bursa'da kayak ve snowboard yapmak için en iyi dönem: Başka hiçbir kaynakta bulamayacağınız bir öneriyle geliyoruz... Bursa'da kayak yapmak için en iyi dönem kış. NASIL ÖNERİ? Tamam şakayı bir kenara bırakacak olursak kayak ve snowboard yapmayı sevenler bilir, öyle kışın herhangi bir günü kayak yapmak için uygun şartlar olmayabiliyor. Kışın ilk günü hop hemen bir sürü kar yağıyor ya da tam tersi kışın son günü tüm karlar bir anda eriyor gibi bir durum söz konusu değil neticede. Bu konuya heves edenler biliyordur gerçi ama biz bilmeyenler için yine de paylaşmadan geçmeyelim, Uludağ'daki kar kalınlığı durumunu takip edebileceğiniz şöyle bir site var, orada kar ve hava durumu sürekli olarak güncelleniyor. Uludağ'da kayak yapma meselesi ile ilgili şöyle ayrı bir yazı da yazmıştık konuyla ilgili daha fazla detay istiyorsanız oraya göz atabilirsiniz. Bursa'da doğa odaklı bir gezi yapmak için en iyi dönem: Uludağ kayak gibi kış sporları için ünlenmiş olabilir ancak karla kaplı olmadığındaki hali ve doğası da kesinlikle görülmeye değer. Bursa'da Uludağ ve civarında hiking, trekking, doğa yürüyüşü, piknik, kamp gibi doğa odaklı aktivitelerde bulunmak istiyorsanız bunlar için en mantıklı dönem bahar ve yaz ayları. Tabii bu noktada Uludağ'daki bahar ve yaz ayları bizim bildiğimizden biraz daha farklı gelişiyor ve çok daha serin olabiliyor, bunu aklınızda bulundurun. Öyle ki Haziran'da bile gündüz havanın 6 derece olduğunu görmek pek de anormal bir durum değil. Dolayısıyla daha soğuk hava koşullarını göz önünde bulundurarak bir gezi planlamakta fayda var. Burada da haftasonları aşırı kalabalık olma durumu söz konusu, Bursalı arkadaşlarımızdan edindiğimiz bilgilere göre Uludağ yolunda bayağı trafik oluyormuş ve arabayı bırakacak yer bile bulmakta zorluk çekiliyormuş. Buna alternatif olarak belki teleferiği kullanabilirsiniz, gerçi teleferikte bile uzun sıralar olabiliyor diye duyduk. E artık Bursa'da Gezilecek Yerler listesine geçelim di mi? Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Trilye, Mudanya, Gölyazı, Cumalıkızık gibi yerler için ayrıca bir rehber çıkaracağız, hadi yine iyisiniz. Dolayısıyla bu rehberde yalnızca Bursa'da gezilecek yerler konusuna değineceğiz, merkez odaklı ilerleyelim. Hacivat ve Karagöz'ün gerçekte yaşayıp yaşamadığını, hikayelerinin tam olarak ne olduğu tartışmaya açık ve net olmayan bir konu olabilir. Ancak bu Türkiye'deki birçok neslin Hacivat ve Karagöz karakterleriyle büyüdüğü, onların sayesinde gölge oyunlarıyla tanıştığı gerçeğini değiştirmiyor. Bursa ile özdeşleşmiş olan Hacivat ve Karagöz bir rivayete göre Ulu Cami'nin yapılışı esnasında çalışan 2 işçiymiş ve bu inşaatta çalışanları eğlendirmeleri güldürmeleriyle tanınmışlar. İnşaatın yavaş ilerlemesine sebep oldukları öne surularak idam edildikleri bile söyleniyor. Bu karakterlerin gerçekliği, geçmişi nedir bilemiyoruz ama biz onları Türkiye'deki en popüler gölge oyunu karakterleri olmalarıyla tanıdık, bu sonu hüzünlü biten hikayenin doğruluğunu pek kurcalamasak da olur. Konumuz Karagöz Müzesi'ydi di mi, tamam o konuya gelelim artık, ilginç bilgiler vereceğiz diye Bursa gezi rehberi arada kaynayacak neredeyse. Bursa'daki Karagöz Müzesi Hacivat ve Karagöz karakterlerini daha yakından tanıyabileceğiniz, Türkiye'de eski popülerliği kalmayan, ilgisizlik yüzünden gündemden düşmeye başlayan gölge oyunlarının ve kukla oyunlarının gelişim süreciyle ilgili birçok bilgi edinebileceğiniz bir müze. Müze çok büyük olmadığı için fazla zamanınızı almaz, konu ilginizi çekiyorsa bizce mutlaka bi' uğrayın deriz. Pazartesi günleri kapalı, diğer günler 10:00-17:00 saatlerinde açık. Bursa'nın tarihindeki en önemli müzelerden biri 1902 yılında kurulan Bursa Arkeoloji Müzesi. Yıllar içinde Türkiye'de daha da önem taşıyan ve genişleyen müze 1970'li yıllarda günümüzde Kültürpark'ın içinde bulunan bir binaya taşınmış. Müzede bilmem kaç milyon yıl önceye, prehistorik yerleşimlerin olduğu zamana dayanan fosil kalıntılarından tutun, Bursa civarında yapılan arkeolojik kazılar sonucu bulunan, Bizans dönemi dair birçok farklı döneme ait kalıntılar sergileniyor. Müzenin kapsamındaki eserlerin önemi tartışılmaz, ancak genel olarak müze hakkında pek bir yorum yapamayacağız çünkü bu gezimizde zamanımız kısıtlı olduğu için gitme fırsatımız olmadı. Memlekette turist gibi gezmek derken ciddiydik, Bursa'yı tam anlamıyla keşfetmek niyetindeyseniz tarihini ve kültürünü de daha yakında tanımanız gerek. Bunun için Bursa'da gezilecek yerler listenize Kent Müzesi'ni mutlaka ekleyin deriz. Müzede Bursa ile ilgili bilmek isteyip de bulamayacağınız bilgi yok desek yeridir. Müzedeki \"Uygarlıklar Kenti Bursa\" ve \"Çağdaş Bursa\" sergilerinde Bursa ve civarına yerleşen ilk uygarlıklardan tutun Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi'ne kadar uzanan Bursa tarihi ile bayağı kapsamlı bilgiler mevcut. \"Yaşam ve Kültürüyle Bursa\" sergisinde ise Bursa ile özdeşleştirilmiş önemli isimler, Bursa'nın gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler var. Ayrıca müzede geçici sergiler de oluyor, onlara da göz atmayı unutmayın. Müze Pazartesi günleri kapalı, diğer günler 09:30-17:00 saatlerinde açık. Tophane Bölgesi Bursa'nın en turistik kabul edilebilecek noktalarından birisi, Bursa'da gezilecek yerler listesine eklemeyeni Bursa'ya gitmiş kabul etmiyorlar. Temel sebeplerinden biri bu bölgeye ayak bastığınızda Bursa ile özdeşleşmiş birçok noktayı bir arada görebilme şansınız olması. Burası Bursa'nın tarihi semtlerinden biri olarak kabul edilebileceği için Bursa'ya kadar gidip de Tophane bölgesini keşfetmemek aslında Bursa'da birçok tarihi noktayı ve bununla beraber bonus olarak gelen tepeden şehir manzarası görme fırsatını kaçırmak anlamına geliyor. Tophane Parkı ve civarında görmeden geçmemeniz gereken birkaç noktayı şöyle bir özet geçecek olursak. 1. Saltanat Kapısı: Tipik bir Türkiye şehrinin orta yerinde şehir kalabalığı, arabalar ve korna sesleri arasında yürürken bir anda karşınıza çıkan surlar ve Saltanat Kapısı \"ulan ben ışınlanmayı buldum galiba\" hissi yaratacak şekilde tüm heybetiyle bir anda karşınıza çıkıveriyor. Bu etkisini bir kenara bırakacak olursak Saltanat Kapısı'nın en büyük özelliği Osmanlı'nın Bursa'ya giriş yaptığı kapı olarak bilinmesi. Fakat buradaki kaleyi yalnızca Osmanlı ile özdeşleştirmek çok da doğru değil çünkü aslında kökeni Roma İmparatorluğu'na kadar dayanıyor. 2. Osmangazi & Orhangazi Türbeleri: Bursa surlarını ve Saltanat Kapısı'nı solunuza alıp biraz yukarı doğru devam ettiğinizde Tophane Parkı'na ulaşmış olacaksınız. Tophane Parkı'na girdikten sonra karşınıza çıkacak ilk yerler Osmangazi ve Orhangazi Türbeleri olacak. Osmanlı Devleti'nin kurucuları olan Osmangazi ve Orhangazi, ilk inşa edilen türbede aynı yere gömülüymüş ancak bu türbenin 1855 depreminde yıkılması sonucu sonradan 2 farklı türbe olarak yapılmış. 3. Tophane Saat Kulesi: Türbelerden parkın içine doğru ilerlediğinizde gözden kaçırmanızın pek de mümkün olmayacağı Tophane Saat Kulesi'ni görebilirsiniz. Bu tarihi kuleyi aşağıdan yukarı doğru süzmeye başlarsanız, en tepeye ulaştığınızda \"bu ne be\" gibi bir tepki verebilirsiniz, şimdiden uyaralım. Çünkü en tepedeki bölüm kulenin tarihi yapısıyla sıfır alakalı ve sanki ofis malzemeleri satan bir mağazadan alınmış gibi olan 2 saati kapsıyor. IKEA'dan falan aldılar herhalde sdfdf. Buradaki saatlerin orijinal olmadığını söylememize gerek kalmadı sanırsak. Günümüzde görebileceğiniz kule 1906'da hizmete açılmış ancak o tarihten önce yıkıldığı tarihi pek bilinmeyen başka bir kule varmış. Şimdilerde insanların saat kulesinden çok civarındaki şehir manzarasını görmeye gittiğini söylersek pek de abartmış olmayız sanırsak. Birçoğunuzun ilkokul bilgilerin de bildiği üzere Bursa Osmanlı Devleti'nin ilk başkenti. Bu sebepten olsa gerek burası çok eski tarihlerden itibaren aynı zamanda bir ticaret bölgesi olmuş. Bu bilgiye dayanarak Bursa'da bir hanlar bölgesi bulunmasını hiçbiriniz garipsemeyeceksinizdir. Ulu Camii civarında olan hanlar bölgesinde Koza Han, İpek Han, Pirinç han gibi uzayıp giden birçok han bir arada bulunuyor. Günümüzde bunlardan en ünlüsünün Koza Han olduğunu söyleyebiliriz. Bursa'daki en bilinen han olduğu için ondan ayrıca şöyle bir bahsedecek olursak Koza Han, Osmanlı döneminde uzun süre boyunca devletin ticaret ile ilgili görevlilerinin ticari işlerini yürüttüğü bir han olarak büyük bir önem taşıyormuş. Günümüzde sizin gidip \"Koza Han\" olarak görebileceğiniz ve yeme içme mekanlarının bulunduğu avlu benzeri kısım ise aslında eskiden bir ahır olarak kullanılıyormuş. İsminin nereden geldiğini de eklemeyi unutmayalım, Koza Han aynı zamanda İpek Böceği kozalarının satış yapıldığı da bir yermiş. Günümüzde Bursa'nın bir tekstil merkezi olarak kabul edilmesinin kökeni de aslında eskiden kozalardan elde edilen ipek kumaşlarının burada satılmasına kadar dayanıyor. Eğer ilginizi çekiyorsa halen Koza Han'ın üst katında ipek ürünler satan onlarca mağaza mevcut. Yukarıda söz ettiğimiz Kitap Evi otelin bulunduğu noktadan Ulu Camii ve tarihi hanlar bölgesini daha net bir şekilde görebilirsiniz. Irgandı Köprüsü birçok kaynağa göre dünyadaki 4 çarşılı köprüden biri. Neden sadece 4 tane böyle köprü var, bu tarz niye tutmamış o kısmını biz de bilemiyoruz, çünkü cidden çok güzel. Bu köprülerden bir diğeri, eğer daha önce Floransa'ya gittiyseniz görsel açıdan bayağı benzerlik gösterdiği için pek de şaşırmayacağınız Ponte Vecchio. Irgandı Köprüsü'nün 1400'lü yıllarda yapıldığı biliniyor ancak geçmişte birçok kez hasar gördüğü için tekrar tekrar restore edilmiş. Bugün görebileceğiniz Irgandı Köprüsü 2004 yılında restore edilmiş hali. Gittiğimiz sırada köprünün üzerindeki birçok dükkan kapalı olduğu için tam göremesek de gördüğümüz kadarıyla köprü üstünde farklı sanat atölyeleri ve köprünün sonunda bir kafe bulunuyor. Muhtemelen Bursa'daki Yeşil Türbe'yi duymayan pek fazla insan yoktur. Ama eminiz ki Bursa'ya ilk kez giden ve Yeşil Türbe'nin aslında turkuaz olduğunu görünce doğru yere gelip gelmediğini sorgulayan birçok insan vardır. . Yeşil Türbe Bursa'nın sembol haline gelmiş yapılarından birisi. 1400'lü yılların başlarında Yıldırım Bayezid'ın oğlu Çelebi Mehmed tarafından yaptırılmış. Türbenin bu kadar ünlü olmasının temel sebebi mimarisinin o dönemin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmesi. Ayrıca Yeşil Türbe birçok kaynakta Osmanlı mimarisinde duvarları çini ile kaplı olan tek türbe olarak geçiyor. Yapıldığı tarihten itibaren özellikle yakın zamanlarda yapılan \"onarım çalışmaları\" sebebiyle korunmak yerine yer yer tahrip olan bu turkuaz çinilerin büyük bir kısmı orijinal değil. Türbede Çelebi Mehmed ile birlikte kızları, oğulları ve dadıları gömülü. Arabalara özel bir ilgi duymayan insanlar olabiliriz ama bu Türkiye'deki araba müzelerini es geçtiğimiz anlamına da gelmiyor. Aslına bakarsanız bu konuya ilgimiz Torbalı, İzmire'deki Key Museum ile birkaç seviye artmıştı. Hatta böyle güzel bir müzeden nasıl daha önce haberdar olmadığımıza şaşırmış, şuradaki yazımızda bayağı övgülere boğmuştuk. Türkiye'deki araba müzeleri listesindeki bir diğer keşfimiz de Bursa'daki Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi oldu, pek de güzel oldu. Burası eski bir ipek fabrikasının Tofaş tarafından restore edilmesi sonucu oluşturulan, Türkiye'nin ilk ve tek Anadolu Arabaları Müzesi. Müze tekerleklerin, motorsuz ve motorlu araçların gelişim sürecini ve Murat 124, Murat 131 de dahil birçok Tofaş üretimi olan arabaları sergiliyor. Koleksiyondaki en önemli eserlerin arasında taa 2600 yıl önce yapılan bir araba da var. Ayrıca müze alanında bulunan Umurbey Hamamı'mda Tofaş Sanat Galerisi var ve burada geçici sergiler oluyor. Biz oradayken \"Kantarın Topuzu: Teraziler, Ağırlıklar, Ölçü Aletleri\" isimli dünyanın en spesifik sergisi vardı, belki göz atmak istersiniz. Bursa'nın neden Yeşil Bursa olarak anıldığını kavrayabilmek istiyorsanız şehirden fazla uzaklaşmanıza gerek yok, Soğanlı Botanik Parkı'na şöyle bir göz atmanız yeterli. Şehrin yakınında böyle devasa bir park olması bizi yeteri kadar büyülemiyormuş gibi bir de parkın içinde Bursa'nın en meşhur iskendercilerinden biri olan İskenderoğlu'nun olması bizi adeta kalbimizden vurdu. Neyse Bursa'nın en iyi iskendercileri konusuna şuradaki yazımızda ayrıca değindiğimiz için şimdi sakinleşiyoruz ve parka geri dönüyoruz. Burası devasa derken abartmıyoruz, park yaklaşık 400.000m2'lik bir alana yayılmış durumda ve farklı farklı bitki bahçelerini, yürüyüş, koşu ve bisiklet yollarını, spor alanlarını, göletleri ve daha birçok şeyi kapsıyor. Şehir keşfi yaptıktan sonra huzur dolu birkaç saat için gidilebilecek en iyi yerlerden biri. Vaktiniz olursa bisiklet kiralayarak da parkı keşfedebilirsiniz. Konu Bursa'da gezilecek yerler olunca çoğu insan İnkaya Çınarı'nı önermeden geçmiyor. Tarihi İnkaya Çınarı birçok kaynağa göre Türkiye'deki en eski ve en büyük ağaçlardan biri. Ne kadarı doğrudur bilemiyoruz ama bu taa Osmanlı Devleti döneminden beri, tam 6 asırdır var olan yaklaşık 35m boyunda inanılmaz bir çınar ağacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Uludağ yolunun üzerinde kalan çınarın altında bir çay bahçesi bulunuyor, yani anlayacağınız bayağı turistik bir noktaya dönüşmüş durumda. Sizin bir çay bahçesinden beklentiniz ne bilemiyoruz ama böyle bir ağacın altında oturup keyif yapabilmek bizim bir çay bahçesinden beklentimizi fazlasıyla karşılıyor. Turistik bir yer olduğuna bir kez daha dikkatinizi çekelim, zira burası güzel havalarda ve haftasonları aşırı ilgi gören bir yer. Yani sakinlik içinde oturmak istiyorsanız özellikle tercih etmek istemeyeceğiniz bir yer olabilir. Ama yine de görmeden dönmeyin deriz. İnkaya Çınarı Bursa ile Uludağ arasındaki \"Uludağ yolu\" olarak bilinen yol üzerinde bulunuyor, Ulu Camii'nin olduğu noktadan yaklaşık 7-8km uzaklıkta, yani kolayca ulaşabileceğiniz bir mesafede."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/13/bursada-en-iyi-iskender-nerede-yenir", "text": "Çok samimi söylüyoruz, Bursa'da en iyi iskender nerede yenir diye algılayabilmek için ayırdığımız vakti başka şeylere ayırsaydık, gerçekten çok büyük yerlere gelirdik. Şu iskender meselesini çözene kadar gerçekten Das Kapital'i yarılayabilirdik, o kadar üstüne düştük konunun. Zaten Bursa'da en iyi iskender nerede karmaşası yetmiyormuş gibi bir de millet birbirinin amcaoğlu, dayısı falan çıkması bizim için ortalığı iyice karıştırdı. Tam bir yere gidip oturacağız, birinizden mesaj geliyor \"DURUN ORADA YEMEYİN ORASI OĞLUNUN YERİ, SİZE DAYISININ YERİ LAZIM\" falan diye. Gerçekten macera dolu bir yolculuktu diyebiliriz. İşin garibi tüm bu iskender yemelerin sonucunda artık 7 ölümcül günahtan konuyla ilişkili olanın mensubu olduğumuz için midir, yoksa damak tadımız yeterince gelişmediği için mi bilemiyoruz ama, hangi iskenderi yediysek beğendik arkadaş. Hani utanmasak Bursa'daki en iyi iskender, Bursa'da yediğiniz her iskenderdir diyerek yazıyı burada sonlandıracağız da, beklentiniz var diye çekiniyoruz. Sizin de üstünüze o kadar tereyağı ve domates sosu falan dökseler sizin de tadınız çok güzel olur yani, nasıl kötü olabilir ki sdfsd? Neyse, konuya girelim hadi. Bu arada, eğer \"keşke şurada yeseymişsiniz ya da şu iskenderci Bursa'da en iyi iskender yapan yerdir dedikleriniz varsa söyleyin de diğer uğramalarımızda onları da deneyelim. Bursa gezimiz boyunca Bursa'da en iyi iskender arayışımızdaki karmaşanın baş kahramanı ile konuya girizgah yapacak olursak hikayemizin ana kahramanı bu mekan olurdu. Lokaller ona Mavi Dükkan da diyor. Biz ise kendisine Kebapçı İskender diye sesleniyoruz. Bazıları ise Vahşi Batı'nın en iyi İskendercisi diyormuş........ İşin komiklik şakalar kısmını bir yana bırakacak olursak, burası yalnızca Bursa'nın en iyi iskendercisi olarak anılmakla kalmıyor, aynı zamanda \"İskenderin temellerinin atıldığı yer\" olarak da geçiyor. Bu sebeple Bursa gezisi boyunca yalnızca en iyi iskender için değil, sırf bir turistik aktivite gerçekleştirmek adına bile buraya uğranıyor. Evet, abartmıyoruz, burayı ziyaret etmek Ulu Cami'yi ziyaret etmek gibi bir şey, artık gerçekten Bursa'ya özgü bir turistik aktiviteye dönüşmüş durumda. Hele Vedat Milor de buraya yüksek puanı basıp geçince işler iyice çılgınlaşmış. Şimdi özellikle Mavi Dükkan'a gidecek olursanız hele şöyle bayram dönemi falansa gerçekten ayvayı yediniz, ciddi ciddi 40 dakika falan sıra beklemeniz gerekiyor. İçinizdeki iskender aşkını test etmek için iyi bir tercih. Orijinal, ilk kurulan, tarihi şubesi Mavi Dükkan. Hakikaten de mavi zaten. Kafanız karışmasın, adresi Tayyare Kültür Merkezi yanı diye geçiyor, ona göre bulursunuz artık. Mavi Dükkan dedik durduk ama, Kebapçı İskender'in başka şubeleri de var. Bu konuyla ilgili bir sürü kişi \"orijinal yerindeki tadını bulamazsınız, başka şubeye gitmeyin\" yorumu yaptı. Çoğunluğu İstanbullu olmak üzere birçok kişi de \"ay işte aynı hepsi canım\" yorumu getirdi. Biz bu \"asıl yeri gibi olmaz\" modunu daha çok seviyoruz ama, yine de Bursa'daki diğer şubelerini de yazalım: Carrefour AVM ve Bursa Korupark AVM. Olur da diğerlerinde yer bulamazsanız en azından bunlarda denemek istersiniz belki. Mavi Dükkan haftaiçi 18:30'da, haftasonu 20:30'da kapanıyor, çok geç gitmeye kalkışmayın yani. Şimdii, bizim için Bursa'da en iyi iskender yenilecek yeri bulma meselesinin adeta bir yılan hikayesine dönüşmesinde yine büyük payı olan bir yere geçelim, Uludağ Kebapçısı, Cemal & Cemil Usta. İsimleri adeta bir Indie rock grubu gibi olduğu için kendilerine Cemal & The Cemils diyoruz, siz de kullanıma geçirir misiniz bilemiyoruz artık. Bu mekan da tıpkı Kebapçı İskender gibi bize Bursalılar tarafından \"Bursa'nın en iyi iskenderi buradadır\" diye önerildi. Hatta burayı sevenler, Kebapçı İskender'e yüklendi, Kebapçı İskender'i sevenler burayı kötüledi falan. Bildiğimiz iskender savaşları. İşin kafa karıştırıcı bir diğer yönü ise Vedat Milor'un buraya da bir yüksek puan verip geçmiş olması, hani onun izinde gezelim diyecek olursanız oradan da bir sonuca varılamıyor. Bu noktada bizim size vereceğimiz altın değerindeki tavsiye nedir peki? Tabii ki her ikisinde de iskender yemeniz. İskenderden bıkacak değilsiniz herhalde? Kendinize geliniz kuzum. Cemal & Cemil Usta'nın tarihi de taa 1964 yılına dayanıyor bu arada. Zamanında Cemal Usta tarafından kurulmuş, sonra kardeşi Cemil Usta ile birlikte burayı işletmeye başlamışlar. Günümüzde de aile işletmesi olarak çocukları/aileleri tarafından işletiliyor ve birçok kişi kalitesini halen koruduğunu iddia ediyor. Bize sormayın, biliyorsunuz biz iskender konusunda vizyonsuz olduğumuz için her iskenderi seviyoruz. - Uludağ Kebapçısı Cemal & Cemil Usta'nın orijinal yerine gitmek istiyorsanız Bursa Eski Garaj şubesine gitmeniz gerekiyor. Buranın da saat 18:00'e kadar açık olduğunu hatırlatalım, geç gitmek yok. - En az Mavi Dükkan kadar popüler dediysek ciddiyiz, burada da özellikle Eski Garaj şubesine giderseniz ciddi bir sıra bekleme durumu olabiliyor. Neyse, beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır arkadaşlar, sırada sessiz sinema falan oynayın da zaman geçsin. Biz Kebapçı İskender ve Cemal & The Cemils karmaşası ile boğuşurken Bursalı takipçilerimiz tarafından mesaj kutumuza yığılan bir yer daha vardı, o da Kebapçı Hüseyin Usta. Burası da yaklaşık 40 yıldır servis veriyor ve seveni de bol. Genellikle \"o popüler yerleri geçin, asıl burada deneyin\" diye anılıyor, ama biz bu konuda yorum yapmayacağız, o kısmına kendiniz deneyip karar verin. Burası da tıpkı bizim diğer popüler Bursa iskendircilerinin orijinal lokasyonları gibi küçük ve salaş dükkan kontenjanından. Duyduğumuza göre acayip ikram-sever olmalarıyla da nam salmışlar. Yani pideniz azalınca pide, etiniz azalınca et takviyesi geliyor falan, çok samimi geldi bize öyle olması. Özetle Bursa'da en iyi iskender nerede yenir diye tespit etmeyi kafaya koyduysanız bir porsiyonunuz da (1,5 mu yoksa) Kebaplı Hüseyin Usta'dan gelsin, dönünce bize de aktarmayı unutmayın! -Adres: Tuzpazarı Sokak No:16 Hani yukarıda size dedik ya bu iskender meselesi amcaoğlu, hala kızı falan diye karışıyor, işler birbirine giriyor. İşte o işin zirve yaptığı yere geldik. Ne ulan bu kadar, bi' tane iskender yiyeceğiz, amma olay yarattınız diyeceksiniz belki ama, biz yine merak edenler için neden sakin sakin iskenderimizi yiyecekken bir anda kendimizi bir aile karmaşasının içinde bulduğumuzu anlatalım. Bu iş resmen Twix kardeşler meselesinden hallice, oturup size soyağacı çıkarmamız falan gerekir yani. Şu bizim ünlü Mavi Dükkan var ya. Onun tarihi \"iskenderin mucidi\" diye bilinen İskender Efendi'ye dayanıyor hani. Şu an anlatacağımız İskenderoğlu denen yer de aslında yine İskender Efendi ile ilişkili. Çünkü bu da İskender Efendi'nin torunu Yavuz İskenderoğlu'na ait. Anlamayanlar bir daha okusun, bu işi hep beraber çözeceğiz. Okudunuz mu bir daha? Tamam, bizce şimdi anladınız. Şimdi konumuza dönecek olursak, bu iskendercinin de birkaç farklı şubesi var tabii. Ancak yine Bursalı takipçilerimize güvenerek biz en çok övülenine gittik ki, o da Botanik Park şubesi oluyor. Burası gerçekten çok güzel bir konak, güzel bir bahçesi de var ve arabanız varsa otopark sorunu da yok. İskenderini beğendiniz mi diye soracak olursanız tabii ki yine beğendik. Yanına mis gibi şırayı da yapıştırdık. Vedat Milor Bey şıra değil su için yanında diyor ama, şıra da harika bir şey arkadaş, insan engel olamıyor kendine. Neyse, en iyisi biz size beğenmediğimiz bir iskender olunca haber verelim, öbür türlü haber değeri taşımıyor. Ben de size daha farklı bir şeyden bahsedeyim. Bursa'da iskender yerine bir gün rakı/balık/manzara yapmaya Beyaz Kayalar Balık Restoran'ına gidin. Ne kasıyormuşum ben ya diyecekseniz. Manzaradan zaten iskenderi falan unutucaksanız."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/15/barselonada-alisveris", "text": "Öncelikle sizi tebrik etmek istiyor ve azminizi takdir ediyoruz. Şu başlığı görmenize rağmen artık Barselona'da alışveriş yapmayı nasıl kafaya koyduysanız buralara kadar gelmiş, nasıl beş parasız kalırsınız diye okuyorsunuz. Merak etmeyin, biz yanınızdayız....... O cüzdanınız bomboş kalacak, kapitalizmi iliklerinize kadar hissettirecek, maaşınızla, harçlığınızla ya da biriktirdiğiniz para ile nasıl vedalaşacağınızı size en ince detaylarına kadar anlatacağız. Biz yandık, siz de bizimle birlikte yanın arkadaşlar. Biz bu Barselona'da alışveriş işine kapıldık, o zaman siz de kapılın. Bu yola beraber giriyoruz, hadi hep beraber Barselona'da alışveriş meselesine girelim. Madem bu yola baş koyduk, madem Barselona'da alışverişin kitabını yazacağız, önce bi' ortamı yoklayalım, çalışma alanımızı tanıyalım. Barselona dediğimiz yer eşek gibi şehir, öyle şu sokağa gideyim de orayı gezeyim demekle olmaz, alışveriş yapabileceğiniz noktalar şehrin dört bir yanına dağılmış durumda. Dolayısıyla öncelikle size şehrin hangi bölgelerinde ya da noktalarında ne tarz alışveriş yapabileceğinize dair küçük bir özet geçmenin faydalı olabileceğini düşündük. Portal de l'Angel: Şehrin göbeğinde yer alan ana alışveriş caddelerinden biri. Sırf bu cadde değil civar sokakları da komple mağazalarla dolu. Plaça de Catalunya gibi merkezi bir noktada olduğu için zaten çok yüksek ihtimalle buraya yolunuz düşecektir. Ancak bizce alışveriş odaklı bir gün geçirecekseniz ve orijinallik peşindeyseniz koştur koştur buraya gelmenin hiçbir alemi yok çünkü buradaki mağazaların çoğu Türkiye'de de var olan şeyler. Zara, H&M, Mango, Massimo Dutti gibi şeyler düşünün, onlarla dolup taşan bir bölge işte. Belki şu açıdan buraya uğramanız mantıklı olabilir, Türkiye'de bulamadığınız edemediğiniz bir ayakkabı modeli vs. var ise burada karşınıza çıkma ihtimali çok yüksek, çünkü Foot Locker vb. mağazalar bollukta. Passeig de Gracia: Güzelliğini bir kenara koyacak olursak, Passeig de Gracia için Barselona'da alışverişin babası diyebiliriz. Tabii paranız varsa. Çünkü tüm baba markalar, baba marka derken işte Valentino, Gucci, Chanel falan kol geziyor, öyle düşünün. Ancak çok da paniğe kapılmayın çünkü bir tık daha alınabilir seviyede olan markalar da mevcut, onlardan aşağıda da bahsedeceğiz. Ayrıca Passeig de Gracia'nın civar sokaklarında pek çok lokal butikle karşılaşabilme şansınız da var. Özetle tam kurcalamalık bir bölge olduğunu söyleyebiliriz. El Born: El Born taraflarının derinliklerine dalmak, Barselona'da alışveriş için en mantıklı seçeneklerden. Çünkü başka ülkeye gelip de bildiğiniz ettiğiniz mağazaları gezeceğinize o şehre özgü, daha butik yerler keşfetmek tabii ki daha mantıklı. Siz de bu şekilde düşünüyorsanız yukarıda bahsettiğimiz iki yere kıyasla bir tık daha \"bohem\" kabul edilebilecek El Born bölgesinde ciddi bir keşfe çıkmanız lazım. Bu bölgede her köşeden beklenmedik bir dükkan çıkıverdiği için öyle şu sokağına gidin bu sokağını görün demek pek kolay değil, o kısmını da artık sizin üstün alışveriş yeteneklerinize bırakıyoruz. El Corte Ingles: Biz çok bayıldığımızdan değil ama, görüp de bu neymiş ki dememeniz için bahsetmeden geçmeyelim. El Corte Ingles dev bir \"department store\" zinciri, böyle Boyner moyner tadında bir yer diyebiliriz. İçinde bir sürü farklı markaya ait bölümler mevcut. İspanya genelinde bayağı ünlü olduğu için ve Barselona'da da karşınıza çıkacağı için aklınızda bulunsun. Hediyelik eşya alışverişi yapmak istiyorsanız direkt olarak meşhuuur La Rambla'ya yönelebilirsiniz. Ancak burası bırakın Barselona'yı neredeyse tüm İspanya'nın en turistik yerlerinden biri olduğu için fiyatlar gereksiz derecede yüksek olabilir. Onun yerine diğer bölgelerinde karşınıza çıkan hediyelikçilere girmek daha iyi bir fikir sanki. Niye durduk yere kazıklanalım, onlara verdiğimiz parayla bir tişört daha alırız sdfsd. Daha spesifik bir Barselona'da alışveriş ipucu isterseniz Carrer dels Banys Vells ve paralel sokaklarını kurcalayabilirsiniz, bol bol tasarımcı ve butik var. Alışveriş merkezlerinden nefret edenler derneği eş başkanları olarak bir öneri olarak değil, aklınızda bulunsun diye yazıyoruz. La Maquinista ve Maremagnum şehrin iki popüler alışveriş merkezi, ancak yukarıda anlattığımız onca yer varken buralar biraz manasız. Hani şu kanımızı emen, anamızı ağlatan, hep beraber zengin ettiğimiz Inditex Group var ya, işte o arkadaşların İspanyol olduğunu biliyor muydunuz? Zara, Bershka, Pull and Bear, Stradivarius, Oysho, allah ne verdiyse hepsini kapsayan o firmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla Barselona geziniz boyunca bunlarla bol bol, hatta fazla bol karşılaşacaksınız, şimdiden hazırlıklı olun. Şimdi Barselona'da alışveriş nerelerde yapılır kavradığımıza göre bizim keşfettiğimiz birkaç yeri de şöyle aşağı bırakalım, direkt nokta atışı yerlere ihtiyaç duyarsanız hop diye buralara gidiverirsiniz. Be. Store: Her türlü ıngıl cıngılı, ev eşyasını, kıyafeti, bir arada satan karmaşık ama tatlı bir mağaza. Barselona genelinde 3 farklı noktada mağazaları olduğu için artık kendinize yakın olanı bulursunuz, şurada nerelerde olduğu yazıyor. Claudine: Çok da bir olayı olmayan, bizim ucuz ve gözlüklerine tutulduğumuz bir butik. Öyle büyük beklentilerle gitmeyin, gözünüzü kör eden dandik gözlükten şaşmıyorsanız hoşunuza gidebilir sdfsdf."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/19/havana-gezisi-kuba", "text": "İlk Havana gezisi deneyimimizde, şöyle gezinin sonlarına doğru yaklaşmaya başlayınca aramızda bir tabii ki bir \"ulan şuralara yine gelir miyiz be\" muhabbeti başlamıştı. E tabii o zamanlar bırakın Havana'ya ikinci kez gitmeyi, bir daha civarından geçebilir miyiz onu bile bilmiyorduk. Neticede bir insanın başına gelme ihtimali düşük bir şey bir şekilde bizim başımıza geldi ve Havana'ya ikinci kez gidebilme, Küba'yı Fidel varken gördüğümüz gibi Fidel'den sonra da görebilme şansımız oldu, hala aniden gelen bu duruma inanamama duygusuyla başa çıkmaya çalışıyoruz. Pek sevgili Ciudad de la Habana ile ilgili ne desek az gelir, yetersiz kalır gibi geliyor. Öyle bir yer ki, onlarca şehir gezip, onlarca ülkede günlerimizi geçirdikten sonra gittiğimizde bile hala o \"bu şehrin eşi benzeri yok\" hissi kafamızda tüm Havana gezisi boyunca dolaştı durdu resmen. Hani her ülkenin sokaklarında kaybolmaktan bir şekilde haz alabiliyoruz belki ama, söz konusu Havana oldu mu işler bambaşka bir hal alıyor. Bizim açımızdan tartışmasız bir şekilde dünyanın herhangi bir noktasında bu şekilde hissedebilme ihtimaliniz yok. Bu duyguyu tarif etmek, gerçekten nasıl hissettirdiğini betimlemek ise pek kolay değil, tam bir \"anlatamam görmen lazım\" durumu söz konusu. İlk gidişimizde bizi tam anlamıyla afallatan, hatta biraz da ürküten o sokaklarda geçirilen günlerin ardından gelen içinde bulunduğunuz ülke ile tamamen zıt bir \"daha fazlasını isteme\" duygusu gerçekten de kontrol edilebilir bir şey değil. Havana'da kaldıkça kalasınız, normal koşullarda, başka bir ülkede olsa belki adımınızı atmaya bile çekinebileceğiniz görüntüdeki o sokaklarda hayatınızın bir kısmını geçiresiniz geliyor resmen desek yeridir. İşin övgü kısmını bitirip Havana gezisi kısmına geçiş yapalım, öncesinde Havana gezisi boyunca işinize yarayabilecek diğer yazılarımızı da şöyle aşağı bırakalım. Nasıl olsa Havana hep sıcak, hep güneşli, ne zaman istiyorsam gider gezerim kardeşim diye düşünüyorsanız geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Artık talihsiz bir şekilde bir Ebru Güneş şarkısına konu olup fırtınalara mı kapılırsınız, ortalığı seller götürürken otel camından \"ya güzel şehre benziyor aslında\" diye dışarı baktığınızla mı kalırsınız biz de bilemiyoruz. Neyse, şanslısınız ki burayı okuyorsunuz, rica ederiz.......... Peki tabii Havana gezisi için iyi ve kötü dönemler var, biz bunları bizim mevsimlere göre değil de, oraların durumuna göre kategorize ederek aşağıda şöyle bir özet geçelim de başınıza iş gelmesin. Havana'ya Gitmek İçin En İyi Dönem: Net bir cevap verelim, bizce Aralık, Ocak, Şubat ayları Havana gezisi için en iyi dönemler. Mart ve Nisan da olur, onlar da fena değil. Neden bu ayları seçtiniz diyecek olursanız cevabı çok açık, çünkü bu dönem \"dry season\" olarak geçiyor. Yani yağmur çamurun daha az olduğu, dolayısıyla daha rahat gezebileceğiniz dönem. Bu dönemlerin tek olumsuz yanı sizinle beraber dünyanın geri kalanı da bu bilgiye sahip olduğu için şehir genelinde fiyatların diğer aylara kıyasla bir tık daha yükselmesi. Havana'ya Gitmek İçin En Kötü Dönem: Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül'de Havana gezisi planlama işini mümkünse geçiniz sayın okuyucu. Bu dönem hem \"wet season\" hem de fırtınaların koptuğu, ortalığı sellerin götürdüğü dönem. Öyle ki bu durum Mayıs ayında inceden başlıyor bile, biz yaşadık oradan biliyoruz. Aniden bir yağmur başlıyor ki, yağmur seven adama bile 3 dakika sonra YETER LAN dedirtiyor. Sonra bir yağıp bir yağmayarak bütün gün sizinle dalga geçiyor. Başka zamanım yok illa ki bu aylardan birinde gideceğiz diyorsanız en azından Ağustos ve Eylül'den kaçının deriz, çünkü fırtına ihtimali o aylarda daha da yükseliyor. Genel bir bilgiyi vermeden de geçmeyelim, Noel, Paskalya vb. tatil dönemlerinde gitmek gibi bir karar alırsanız ortalık çok daha kalabalık olabilir, çünkü yabancılar bu dönemlerde Küba'ya akın etmeyi seviyor. O yüzden şayet bu dönemlerde gitme kararı aldıysanız otel işlerinizi falan önceden çözün, ya da komple bu dönemi es geçin. Yani şu soruyu sorup da tadınızı kaçırmak istemezdik ama, madem Havana gezisi yazısı okuyacak kadar Havana'ya gitme aşamasına yaklaştınız, sizden bu gerçeği gizleyemeyiz. Birçok kişi aksini zannetse de bu Havana resmen pahalı bir şehir arkadaşlar, acı ama gerçek. Bu noktada biraz daha detay isteyeceğinizi tahmin ederek \"Bireysel Küba Seyahati Nasıl Planlanır\" yazımızda Küba gezisi bütçesi ile ilgili de bir bölüm hazırladık, onun planlamanız açısından size bayağı bir faydası olacaktır diye düşünüyoruz. Havana'da gezilecek yerler kısmına geçiş yapmadan önce Havana'nın bölgelerinden bahsetmekte fayda var zira bu bilgiler gezinizi planlamanız açısından işinize yarayacak. Havana 3 ana bölgeye ayrılıyor. Havana Vieja yani Eski Havana, Centro Habana yani Havana Merkez ve Vedado yani daha modern ve yeni olan bölge. Turistik yerler söz konusu olduğunda sizin işiniz çoğunlukla Vieja ve Centro Habana ile olacak. Vedado'da da gezip göreceğiniz birkaç yer ve özellikle yeme içme için pek güzel alternatifler söz konusu, onlardan da söz edeceğiz. Bu arada tabii ki şehirde başka bölgeler de söz konusu ama biz özellikle bir turisti ilgilendirebilecek yerleri özet geçtik. Şimdi Havana'da gezilecek yerler kısmına geçiş yapabiliriz. Havana'da gezilecek yerler girizgahını Plaza de la Catedral, yani Katedral Meydanı, yani Catedral de San Cristobal de la Habana ile yapalım. 80 tane yer gibi dursa da hepsi aynı katedral. Burası tartışmasız bir şekilde Havana'nın en turistik noktalarından. Şehre yeni gelen turistler esrarengiz bir güç tarafından çekiliyormuşçasına kendilerini burada buluveriyor. Adını tahmin edebileceğiniz üzere meydanda tüm görkemiyle yükselen Catedral de la Habana'dan alıyor. Katedralin hemen karşısındaki bina da eminiz güzelliği ve tepesinde yükselen palmiyesi ile dikkatinizi çekecektir. Söz konusu bina da şu an Museo de Arte Colonial olarak kullanılıyor. Katedrali arkanıza aldığınızda solunuzda kalan kemerli bina ise Palacio del Conde Lombillo. Hemen önünde yer alan heykeli sokak sanatçısı zannedip hareket edecek mi acaba diye tetikte beklemenize gerek yok. O gerçekten bir heykel, ünlü bir flamenko sanatçısı olan Antonio Gades'in heykeli. -Katedrale girip içini gezebilirsiniz, giriş ücretsiz. -Hani o her Havana gezisine çıkmış insanoğlunun Instagram'ında, her Küba fotoğrafında karşınıza çıkan puro içen geleneksel giyimli teyzeler var ya. İşte onlar bu bizim Katedral Meydanı'nı resmen mesken tutmuşlar. Eğer onlarla fotoğraf çektirmeyi kafaya koyduysanız istikamet Katedral Meydanı. Ücret istediklerini de ekleyelim, öyle bedavaya güzel fotoğraf yok, attırıverin 1-2 CUC. Bir diğer turistik ve popüler meydan, Plaza de Armas. Ortasında yine bizim Royal Palm ağaçları yükseliyor, etrafını ise şahane tarihi binalar çevriliyor. Bizim favori binamız Palacio de los Capitanes, günümüzde Museo de la Ciudad olarak kullanılıyor. Hiç ilginizi çekmiyorsa bile ücret ödemeden kafanızı içeri uzatın, zira avlusunun güzelliği sizi müzeyi gezmeye de itebilir, öyle güzel, öyle kıskanılası. Şehir Müzesi'nin hemen karşısındaki mavi detaylı ihtişamlı bina ise Havana'nın en eski otellerinden biri olarak biliniyor. Gittiğinizde Plaza de Armas'ta Pazar günleri hariç kitapçıların kurulduğunu da görecekseniz. Turistik bunlar, beni mi yiyecekler diye geçip gitmeyin, zira biz oradan bayağı orijinal ve güzel ikinci el kitaplar kaptık. Özellikle Küba'ya dair kaynak arayışındaysanız yalnızca İspanyolca değil İngilizce seçenekler de bulunabiliyor. Eğer Plaza de Armas'a kadar geldiyseniz Castillo de la Real Fuerza'nın çok yakınındasınız demektir. Zamanında korsan saldırılarına karşı savunma amacıyla yapılmış kaleyi gezmek isterseniz aklınızda bulunsun. Günümüzde müze olarak kullanılıyor, ancak İngilizce konusunda oldukça zayıf. Tepesine çıkıp küçük çaplı bir manzara da görebilirsiniz. Evet tamam, Havana'daki meydanların her biri adamı gerçekten \"beni Küba'nın yağmurlarında yıkasınlaağğr\" diye bağırma noktasına getiriyor. Bu kadar güzellik bize fazla arkadaşlar, biz Taksim Meydanı grisine alışmışken burada sarılar maviler, kemerli memerli tarihi binalar falan HAYIRDIR YA? Yine de tüm bu meydanlar arasında bizim şampiyonumuz Plaza Vieja. Mimarisinden ötürü mü, binaların yenilenmiş olmasından ötürü mü, yoksa daha samimi bir havası olmasından sebep mi bilemiyoruz ama, buranın bünye üzerindeki etkisi bir başka sanki. Hani Almodovar buraya gelse sanki bu meydanda kesin 1-2 sahne çekermiş gibi desek size de bir şey ifade eder mi? İşte öyle bir meydan. Plaza Vieja ilk inşa edildiği dönemde aslında öyle iddialı bir meydan olarak değil, yerleşim bölgesi olarak yapılmış. Ardından da yıllar boyunca olmadığı şey kalmamış zaten. Park da olmuş, pazar yeri de olmuş, hatta afedersiniz zırtapoz Batista döneminde otopark bile yapılmış da sonradan ulan biz ne yapmışız burayı deyip yıkmışlar çok şükür. Adı da en az bir 4-5 kez değiştikten sonra sonunda bu halini almış. Günümüzde canımız Plaza Vieja tüm güzelliği ve meydanı çevreleyen tatlı mı tatlı restoranları ve kafeleri ile bölgenin en canlı, en hareketli meydanlarından. Durun yahu, daha gezeceğiniz 2 meydan daha var. Havana'dasınız, burada sokaklar meydanlara açılıyor, çıkmaz sokaklara değil, gezmeyelim de ne yapalım di mi? Plaza de San Francisco de Asis Havana'nın en eski meydanlarından bir diğeri. İsmini de meydanda bulunan dini bir yapı olan Basilica de San Francisco de Asis'den alıyor. Bu meydan şehirdeki konumu sebebiyle bir zamanlar şehrin ticaret merkezlerinden biriymiş, günümüzde ise turistik açıdan en popülerlerden biri. -Ey internet bağımlısı turist, bana tanıdık geliyorsun, bana bizi hatırlattın........ İnternete özlem duyduğunu biliyoruz, merak etme, bu meydanda bir internet noktası var. Küba'da internet meselesi ile ilgili daha detaylı bilgi istersen onun için de bir yazı yazmıştık. -Eğer Malecon'da klasik arabalar ile tura çıkmak ya da sadece taksiye binip bir yere gitmek istiyorsanız her ikisini de bu meydanın orada her daim bulabilmek mümkün. Tamam, söz veriyoruz başka meydan yok, zirvede bırakacağız. Küçükken İngilizce sınavında ayvayı yediğinizi hissedince son bir çaba olarak bir yerlere \"last but not least\" koyulurdu ya hani, buraya da onu koysak yeridir. Efenim koskoca dünyaca ünlü Devrim Meydanı bu, herhalde abartacaktık. Bilmeyen var mıdır bilmiyoruz, hani şu 1 Mayıs'ta tüm dünyanın dönüp de bir baktığı, yüz binlerce insanın toplandığı, dev ve biraz da çirkin meydan. Fakat çirkin dediğimize bakmayın, emin olun oradayken acayip bir duyguya kapılıyorsunuz ve o çirkinlik size batmıyor, başka bir psikoloji içine giriyorsunuz. Devrim Meydanı'ndasınız yahu, güzeli çirkini kim sallar, adı yeter! Devrim Meydanı'na ulaştığınızda dikkatinizi ilk ne çekecektir bilmiyoruz. Büyük ihtimalle iç işleri bakanlığı binasının üzerindeki Che Guevara silüeti... Şayet çözemediyseniz hemen söyleyelim, altında \"Hasta la Victoria Siempre\" yazıyor. Bir diğer yanınıza döndüğünüzde ise telekomünikasyon binası üzerinde Küba'nın bir devrim kahramanı olan ve Küba Devrimi'nde ve tarihinde en az Che kadar önemi olan Camilo Cienfuegos'u göreceksiniz. Onun yanında da \"Vas Bien Fidel\" yazıyor. Meydanın ortasına bakacak olursanız Küba tam o noktada da Küba halk kahramanı Jose Marti'nin anıtı var. Bu anıtın tepesine çıkabiliyorsunuz ve altında da bir müze mevcut. Meydan Vedado tarafında yer aldığı için daha turistik noktalardan ulaşacaksanız taksi kullanmak mantıklı olabilir. Sonra tekrar merkeze dönecekseniz meydanın civarında bekleyen taksiler bol, herhangi bir sorun yaşamazsınız yani. Devrim Müzesi'ne giriş ücreti 8 CUC. Öğrencilere özel fiyat uygulaması yok. Los Kalpsizler... Ayrıca sırt çantası ve büyük çantaları içeri almıyorlar, teslim etmek durumundasınız. Ama o ücretsiz. Havana gezisi için olmazsa olmazlarımızdan biri tartışmasız bir şekilde Havana'daki güzel sanatlar müzesi. Tam anlamıyla müziğin ve sanatın şehri olan Havana'ya gelip güzel sanatlar müzesi gezmeyen okuyucularımıza karşı itinayla çirkefleşilir, müracaat: biz. Museo Nacional de Bellas Artes'ın kapsamında iki bina bulunuyor. Biri Kübalı sanatçılara, biri ise uluslararası sanatçılara odaklanıyor. Havana'da geçireceğiniz süreye bağlı olarak aslında ikisini de gezebilirsiniz ancak öncelikli olarak Kübalı sanatçıların koleksiyonunu ziyaret etmenizi öneririz. Bir diğer önerimiz ise Kübalı sanatçılara ayrılmış binayı gezmek için uzunca bir zaman ayırmanız, zira burası küçük bir müze değil. Birçok müzede olduğu gibi burası da kronolojik olarak düzenlenmiş ve özellikle yakın dönem mensubu sanatçılardan inanılmaz iyi isimlerle tanışacaksınız. -Giriş ücreti 5 CUC. Kübalı sanatçıların koleksiyonu Calle Tracodero üzerinde yer alıyor. Size Instagram storylerimizde Havana'yı gezdirirken en çok sorduğunuz şeylerden biri olan Camara Oscura vallahi de billahi de şeytan işi sdfsd, bu kadar merak etmekte haklısınız. Oradaki anlatan adamdan ne olduğunu dinleyene kadar resmen anlamaya kapasitemiz yetmedi ve hayatında ilk kez televizyon gören insan gibi alık alık baktık. Ne var be bu kadar diyeceksiniz aslında ne olduğuna dair çıkaracağınız iki farklı sonuç var. Ne olduğunu dinlemeden yalnızca gidip görmekle kalırsanız karanlık bir odanın içinde yuvarlak bir perdenin üzerine projeksiyon aracılığıyla yansıyan canlı Havana görüntüsünden ibaret olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak eğer oradaki pek sempatik abiden hikayeyi dinleyecek olursanız çok daha enteresan bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu fark edeceksiniz. Plaza Vieja'nın en yüksek binasının tepesinde yer alan ve ücretli girebildiğiniz Camara Oscura aslında Leonardo da Vinci'nin bir zamanlar üzerinde çalıştığı ve insan gözünün çalışma mantığını anlayabilme üzerine yaptığı çalışmaları ile ilişkilendiriliyor. Camara Oscura'nın bulunduğu odaya girdiğiniz zaman yukarıda da söz ettiğimiz gibi yere sabitlenmiş bir beyaz perde ile karşılaşıyor ve etrafına diziliyorsunuz. Sonrasında ise Havana'nın canlı, yani tam olarak o andaki yansımasını perdenin üzerinde gözlemleyebiliyorsunuz, üstelik panoramik bir şekilde. Bunun mantığı ise en basit şekilde anlatacak olursak, bir lens ve ayna aracılığıyla yukarıda gördüğünüz deliğin bulunduğu noktadan ışığın aşağı yansıması ile oluyor. En basit şekilde anlattık dediysek, tercih değil, kapasitemiz yetmediği için en basit şekilde anlatıyoruz tabi sdfsd. Özetle burada anlatmanın son derece soyut olacağı, gidip görmeniz gereken, pek acayip bir şey, Camara Oscura'yı kesinlikle görmeniz gerek. -Pazartesi günleri kapalı ve 17:00'de kapanıyor, ona göre erken gidin. Eğer yalnızca Amerikan filmleri izliyorsanız bile bu bina bir yerden size tanıdık gelecek, normaldir. Kendisi Washington DC'deki Capitol binasının neredeyse aynısı. Hani şu uzaylıların da saldırdığı, göktaşının da düştüğü, olabilecek tüm felaketlerin başına geldiği ünlü bina. İşin detayına inip araştırdığınız zaman aslında ikisinin birebir aynı olmadığını öğreniyorsunuz, fakat yine de benzetiyor olmanız gayet normal, hakikaten de benziyorlar. Günümüzde (Haziran 2017) El Capitolio'da büyük bir renovasyon yapılıyor ve uzun süredir kullanılmayan binanın tekrar kullanıma geçirilmesi amaçlanıyor. Uzun süredir kullanılmıyor derken ciddiyiz, zira Küba Devrimi'nden beri bina hiç kullanılmamış, içine herhangi bir turistik gezi de düzenlenemiyor. Yine de gidip bu heybetli ve güzel binayı dışından görmeniz konusunda ısrarcıyız. -Paseo de Marti üzerinde. Artık bu binayı da bulamazsanız zaten hiçbir yeri bulamazsınız, geri dönün direkt. Aslında Malecon Küba'nın uzuuuuun sahil şeridinin adı. Uzun derken bayağı uzun bir şeritten bahsediyoruz, şöyle 7 km gibi bir şey. Burası size çok bir şey ifade etmeyebilir ve \"aman işte deniz kenarıymış şöyle bir kafamızı uzatalım yeter\" diye bile düşünebilirsiniz, ancak söz konusu Havana olunca işler öyle ilerlemiyor. Malecon Havana halkı için, özellikle Havanalı gençler için önemli bir sosyalleşme noktası. Özellikle akşamları ya da gün batımı saatlerinde grup halinde oturan gençler, dans eden gruplar, hatta aileler falan buraya resmen yığılıyor. Üstelik sahil şeridi boyunca Hotel Nacional, Sovyet Rusya'nın var olduğu dönemde yapılan dev binalar da dahil birçok önemli noktayı görüyorsunuz. Hatta şöyle de diyebiliriz, Malecon üzerinde yapacağınız bir yolculuk, size Küba'yı küçük çaplı bir özet geçiyor. Bunu en iyi şekilde deneyimlemek için Plaza de San Francisco de Asis'in oradan bir klasik araba turuna başlayıp, Malecon'un ileri noktalarına kadar gitmek iyi bir fikir. -Eğer Hemingway'e doyamadıysanız Ambos Mundos'un katlarında dolanmayı da es geçmeyin, kendisine ait Küba'da çekilmiş fotoğraflara da bir göz atarsınız. -Rabbime sordum Hemingway dedi diyorsanız ve Küba'daki Hemingway odaklı aktivitelere doyamadıysanız sizi Finca Vigia'ya gitmek paklar canlar. Burası Hemingway'in Havana'nın biraz dışında kalan evi. Gönül isterdi ki sizinle her türlü detayını paylaşalım, ancak maalesef buraya gidebilme şansımız olmadı. Gidip de gören olursa gelsin bize de anlatsın. Atatürk Büstü: Evet, Küba'da Atatürk büstü var! İnsanın ülkesinden bu kadar uzakta böyle bir şeye şahit olması tabii ki müthiş bir duygu. O yüzden adamlar Havana'nın göbeğine Ata'mızın büstünü yapmaya üşenmemişken bir zahmet siz de gidip görmeye üşenmeyin. Havana'da Atatürk büstü nerede diye soracak olursanız onu da hemen söyleyelim, yukarıda bahsettiğimiz Armas yakınlarındaki Parque Cespedes'in sahil tarafında kalıyor. Calle Obispo: Burası Havana'nın en işlek, en kalabalık ve turistik sokaklarından biri. Zaten doğruyu söylemek gerekirse Havana'nın merkezini keşfederken şuraya yolunuz düşmediyse bu işte bi' tuhaflık var diye bile düşünebilirsiniz. Son derece de uzun bir sokak olduğu için elbet buraya yolunuz düşecek, aklınızda bulunsun diye yazıyoruz. Callejon de Hamel: Son dönemlerde Havana'daki turistik aktivitelerden birine dönüşmüş, ancak açıkçası bizim pek de haz etmediğimiz ve özellikle bunun için o tarafa kadar gitmeyi manasız bulduğumuz bir sokak. Afro Cuban kültürünü yansıttığı söylenebilir, ancak sadece söylendiğiyle de kalır, zira biraz fazla \"yürüyen dolar\" muamelesi gördüğünüz bir yer. Eğer ilginizi çekiyorsa Pazar günleri daha canlı oluyor, illa ki görecekseniz en azından Pazar gündüz gidin. Gitmişken güzeller güzeli Havana Üniversitesi'ni de görürsünüz, yakınsınız. Fabrica de Arte Cubano: Göremediğimiz için feci şekilde içimize kalmış, galeri & restoran & bar triosunu bir arada barındıran bir mekan burası. Biz gittiğimizde 1-2 aylık bir tadilat sürecine girmişti, o yüzden bizi temsilen siz gideceksiniz artık. Colon Cemetery: Son yıllarda bu mezarlık gezme işine iyice alıştığımız için Colon Cemetery de dikkatimizi çekti tabii. Ne mezarlık gezmesi ruh hastası demeyin, Buenos Aires'teki ve Paris'teki inanılmaz güzel mezarlıklardan sonra artık bunun da şehri tanımak için iyi bir yöntem olduğu konusunda ısrarcıyız. Colon Mezarlığı da bu söz ettiğimiz şehirlerin mezarlıkları kadar çılgın bir etki yaratmasa da şayet vaktiniz varsa gezilebilir diye düşünüyoruz. Dostum mezarlık demişsiniz ama bunlar resmen sanat eseri diyeceğiniz garanti. Evet, Havana'da denize girilir. Öyle tam olarak Havana'nın göbeğinde değil ama, şöyle 20-25 dakikalık bir yolu göze aldıktan sonra gayet de güzel girilir. Bunun için ulaşmanız gereken yerin adı Playa del Este. Kendisi Havana Vieja'ya yaklaşık 18 km uzaklıkta bir nokta. Havana halkının denize girmek için bol bol ziyaret ettiği bir bölge. Ulaşması da pek zorlu değil, çünkü taksilerle anlaşırsanız 25 CUC gibi bir ücrete gidebiliyorsunuz. Aslında otobüsle de ulaşabilirsiniz ancak Küba'daki otobüsler biraz zorlu olduğu için şayet birkaç kişiyseniz taksi mantıklı bir fikre dönüşüyor. Tahmin edeceğiniz üzere Havana gezisi boyunca ve genel olarak Küba'da mağaza mağaza dolaşıp sonra Starbucks'ta soluklanmanız falan pek olası değil. Fakat bu Havana'da alışveriş yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Aslına bakarsanız diğer birçok ülkeye kıyasla çok daha orijinal ve özellikli şeyler alabileceğiniz pek acayip bir dünyadasınız. Burada bulduğunuz çoğu şeyi muhtemelen dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacaksınız. Bulsanız da burada bulduğunuz gibi olmayacak, benzerini bulacaksınız. O yüzden bu konuda Küba'nın değerini bilin, bunu bilerek oralara gidin deriz. Biz 2 kez gitmiş insanlar olarak Küba'nın bazı konulardaki inanılmaz başarısını biraz geç kavramış insanlarız, ona dayanarak söylüyoruz. Havana'da alışveriş meselesi ile ilgili 2017 yılında gelişen çok acayip bir olaydan bahsetmek istiyoruz. Artık bunu Küba'nın değişiyor olması ile mi ilişkilendirirsiniz, teslimiyet mi dersiniz, bi' kereden bir şey olmaz mı dersiniz bilemiyoruz ama, Küba'da bir alışveriş merkezi açıldı! Evet evet basbayağı Havana'nın göbeğinde lüks bir alışveriş merkezi var, kendi gözlerimizle gittik gördük. İçinde Mango, Cohiba Shop, Lacoste, Mont Blanck, hayvan gibi pahalı saatçiler, Michael Kors satan çantacılar falan olan bir alışveriş merkezinden söz ediyoruz. Tabii ki yüzde yüz turistlere hitap ediyor. Öyle ki Kübalılar gelip burada fotoğraf falan çektiriyorlar, onlar için bayağı tuhaf bir durum. Burada çalışanların 1 yıllık maaşları bu alışveriş merkezinden herhangi bir ürün almaya bile yetmeyeceği için aslında oldukça absürt ve ironik bir durum olduğu aşikar. Havana'daki alışveriş merkezini kendi gözlerinizde görmek isterseniz gitmeniz gereken yer Manzana de Gomez. -Küba'dan alabileceğiniz en en en mantıklı şeylerden birisi tabii ki rom. Zaten Küba'da 2 CUC'a o kadar efsane kokteyller içtikten sonra dönüşte hayata küsecek, Küba dışında içtiğiniz tüm rom bazlı kokteylleri çöpe dökmek isteyeceksiniz. Üstelik öyle alengirli bir şey de yapmıyor bu herifler, nasıl bu kadar güzel oluyor ulan diye delirdikçe daha çok rom almak isteyeceksiniz. Küba'da romun kralı Havana Club. Üstelik litrelik Havana Club'ı 6 CUC gibi bir fiyata alabiliyorsunuz. BAKIN ASIL DEVRİM BUDUR. 6 CUC a öz hakiki Havana romu almak nedir bilir misiniz......... Ne yapın ne edin, Küba'dan rom alın. 4 tane alabilme hakkınız olduğu da aklınızda bulunsun. -Bakın tam olarak yazının şu noktasında bizde bir duygu patlaması oldu ve rom ile ilgili ayrı bir yazı yazmaya karar verdik. Utanır insan böyle iyi olunur mu......... Olunur, buyrun gelin, Küba Romu ve Küba Kokteylleri dosyamızı okuyun, bu işi kökten çözelim. -Bizim size Küba purosu övmemize gerek var mı? Puronun kralının Küba'dan alındığı aşikar. Ancak bu işleri çözüp, araştırıp bir bilene danışıp gitmekte fayda var, çünkü özellikle bu işten anlamıyorsanız aslında puro meselesi kendi içinde bayağı alengirli bir şey. -En güzelini sona sakladık! Şayet merakınız varsa Havana'da inanılmaz güzel sanat galerileri ve dükkanlar var ve acayip güzel parçalar toplayabiliyorsunuz. Hiç beklemediğiniz bir yerde bir anda karşınıza lokal bir sanatçının işleri çıkıyor, mest oluyorsunuz resmen. Hemen birkaç favorimizi de söyleyelim, gitmişken mutlaka uğrayın: Experimental Gallery ve Taller Experimental de Grafica. Havana gezisi boyunca bilmeniz gereken en önemli detaylardan biri Küba halkının sizi ciddi anlamda DARLAYACAK, evet darlayacak olması. Size puro satmaya çalışacaklar, kendi paladar'larında yemeniz için zorlayacaklar, kendi casa particular'larında kalın diye peşinize takılacaklar, sizinle arkadaş olmaya çalışıyor gibi davranıp sizi bir mekana götürmeye çalışarak üstünüzden komisyon almaya çalışacaklar vs vs. Bu liste uzar gider. Bu noktada yapmanız gereken bu arkadaşlara cevap vermeyip geçmek. Aksi takdirde sonu gelmeyen bir diyaloga giriyorsunuz. Üstelik bu ilk günler idare edilebilir bir durum olsa da gün geçtikçe sabrınız taşmaya başlıyor, resmen bunaldığınızı hissediyorsunuz. Özetle siz ne yapın ne edin, o \"My frieeeend, where are you from\" sorusuna gaza gelip cevap vermeyin. -Genel olarak tüm geziniz boyunca taksicilerle mutlaka, ama MUTLAKA pazarlık yapın. İlk etapta abuk subuk fiyatlar çekecekler ancak ısrarcı davranırsanız olması gerekene iniyorlar. -Pazar günleri birçok yer kapalı olabiliyor ya da geç açılabiliyor, özellikle alışverişi Pazar gününe bırakmamakta fayda var. Çok güzel bir yazı gayet te bilgi veriyor ancak bizim için biraz geç oldu, çünkü Mayıs ayında orada idik.. Bogota yourcolombia size çok sayıda ipucu sunmakta ve Kolombiya'nın başkenti etrafında turlar düzenlemektedir."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/06/21/cesme-alacati-yeme-icme-mekan-onerileri", "text": "Artık \"İstanbul'un kalabalığından sıkıldım, Alaçatı'ya kaçtım şekerim\" diyebilmenin pek de mümkün olmadığı, çünkü yerlisinden çok İstanbullunun var olduğu Alaçatı'da gün geçmiyor ki yeni bir mekan daha açılmasın. Artık yer kalmadı başka yer açılmaz herhalde diyorsunuz, öbür sene geliyorsunuz 5 yer daha açılmış. Fakat yaz aylarında adeta Walking Dead çekim lokasyonu gibi 1500 kişi aynı yöne doğru dip dibe yürüdüğümüz o anı düşününce en azından \"kim yiyip içecek yahu buralarda bu kadar\" diye düşünmeyi bıraktık. Sonuç olarak bu yaz da tonla yeni Alaçatı yeme içme mekanı açılmış. Kahvecilerden tutun yeni restoranlara, butiklere kadar 34534 tane yeni yer var. Her ne kadar kontrolsüzce yiyip içebilme yeteneğimizle sağda solda övünsek de pek tabii hepsini deneyebilmiş değiliz. Ancak herkes sakin olsun, çünkü bu yaz en az 1 ayımız daha Alaçatı & Çeşme civarında geçecek ve yeni mekan buldukça bu yazıyı güncelleyeceğiz. Buyursunlar, hep beraber Alaçatı yeme içme önerilerimize bakalım, yazınız şenlensin. Kahveseverler için güzel haberlerle gelelim, artık Alaçatı'da birçok kahveci var. O ne demek ulan zaten vardı diyenler, sakin olun, kahve odaklı, özellikli kahve yapan mekanlardan bahsediyoruz. Açıkçası geçen seneye kadar bile kahve ihtiyacımızı bir türlü tam olarak gideremiyorduk. Bu sene sağda solda kahve övenler derneği eş başkanları olarak şu sorun çözüldüğü için çok mesuduz. Dileriz onlar da Hacı Memiş'teki Petra gibi bizi terk etme kararı almazlar. Madem öyle, Alaçatı yeme içme önerilerinde ilk bi' kahvecileri özet geçelim. KAF: Kronotrop'un kahvelerini Alaçatı'ya ayağımıza kadar getiren, çok yüksek ihtimalle yaz boyunca yer bulmanın inanılmaz zor olacağı yeni üçüncü dalga kahvecimiz. İçtiğimiz en güzel soğuk kahvelerin burada olduğu gibi bir iddiamız da var, onu da ekleyelim. Bu arada duyduğumuza göre bir terası da söz konusuymuş, biz o detayı kaçırmışız, bir dahaki gidişte itinayla çökülür. Kaffe: Burayı henüz deneme fırsatımız olmadı, ancak hazır kahvecilerden konuyu açmışken ve birçoğunuzun da \"şurayı deneyin çok sevdik\" diye önerdiğini görünce yazmadan geçmek istemedik. Burası yazdığımız diğer mekanların aksine Alaçatı'da değil, Çeşme'de. O civarda Starbucks vb. yerlere dadanmak yerine kahve ihtiyacınızı daha lokal yerlerde gidermek çok daha iyi bir fikir olabilir sanki? Deneyince buraları güncelleriz, siz bizden önce denerseniz yorumlara bekleriz. Kendine iş çıkarmayı çok seven insanlar olarak üşenmeyip Çeşme & Alaçatı'da En İyi Kahvaltı üzerine ayrı bir yazı yazdık, sizi direkt oraya alacağız. Artık büstümüzü mü yaptırırsınız, çelenk mi gönderirsiniz, 10 liraya dandik \"yılın bloggerları\" Oscar ödülü heykelciği mi alırsınız biz de bilemiyoruz, gidin okuyun hadi. Hemen en kritik noktalardan birine daha girelim, nerede yemek yiyeceksiniz arkadaşlar? Bu noktada aslında klasiklerimizden de gidebilirsiniz ki onları zaten geçen senelerde yazmıştık, şuraya ve şuraya bırakalım. Biz yeni mekan denemeyi sevdiğimiz kadar önceden denediklerimize yolumuzu düşürmeyi de sevdiğimiz için her gördüğümüz yeni mekana dadanmıyoruz genelde. Ayrıca özellikle geçen sene yazdığımız rehberin halen güncelliğini koruduğunu da ekleyelim. Yeni keşiflerimizi de aşağı sıralayalım gitsin, yine yenilerini denedikçe güncelleriz. Pizza Locale: Alaçatı sokaklarında dolanırken Pizza Locale'yi görünce gidip normal insanlar gibi oturup yemek yerine şöyle bir sevinç yaşadık: ABİ YEMEKSEPETİ'NE BAKSANA EVE SERVİS VAR MI? Varmış. Şimdi cart curt eve söylüyoruz. Çok da güzel çeşitleri var, dolayısıyla gidip yerinde yiyince daha sıcak ve taze olacağını da göz önünde bulundurarak kesinlikle öneririz. Enginarre: Bir başka gizli kalmasını umduğumuz ama utanmadan buraya yazdığımız mekan Enginarre. Alaçatı'nın kalabalığından uzakta, yemeklerinin ve mezelerinin gerçekten ev yemeği gibi olduğu, doğallığına güvenerek yemek yiyebildiğiniz sayılı yerlerden. Öyle çıptıs çıptıs müzik çalan \"kankaaa buradan nereye geçiyoruz'cu\" ablalarla dolu bir yer de beklemeyin, Tanju Okan eşliğinde rakıya oturduğunuz bir ortam düşünün. Biz burayı gerçekten çok sevdik ve kefiliz, bizce bir gecenizi mutlaka buraya ayırın. Burger yemek isterseniz iki popüler alternatif söz konusu. Biri Burger No: 7 biri de Balfunes Burger. İkisi de Alaçatı'nın içinde kolaylıkla yürüyebileceğiniz noktadalar, hızlı öğlen yemeği haklarınızı buralardan yana kullanabilirsiniz. Alaçatı'da akşam nerede içek, nerede takılalım diyorsanız muhabbet sohbete oturmalık bol bol seçeneğiniz var. Piyasacılık yapacaksanız, kalabalıkların içinde, Alaçatı'nın göbeğinde oturmak istiyorsanız konumlarından mütevellit Malt ve Plaka pek popüler. Eğer daha arka sokaklara dalmak isterseniz Pug Alaçatı ve Take Five'ı önerebiliriz. Take Five'in fotoğrafını çekerken \"önüne gelen blogger oluyor yeaeaea\" diye söylenmelerine maruz kalmış olsak da mekan güzel. Traktör müzikleri ve arka bahçesi sebebiyle bu sene de sevdiklerimiz arasında. Tüm bu saydıklarımızla ilgili bir gerçeği de kabullenmek gerekiyor: Çeşme ve Alaçatı pek de bütçe dostu yerler sayılmazlar, bunu söylemezsek resmen yalan söylemiş olacağımız için es geçmeyelim dedik. Geçen senelerden sevdiğimiz, bu sene tekrar deneyip tekrar onay verdiğimiz iki Alaçatı yeme içme mekanı Roka Bahçe ve Fava. Alaçatı'da rakı balık peşindeyseniz, özellikli mezelere gömülmek istiyorsanız buralara yönelebilirsiniz. Ayrıca Asma Yaprağı ile küslüğümüz bu sene ramazan döneminde boş halinde yakalayınca biraz tatlıya bağlandı gibi, artık kendisi ile geçen seneki kadar fırtınalı bir ilişkimiz yok galiba. Hani geçen senenin yazısını okuyacak olursanız ve buna rağmen merak ediyorsanız mümkünse daha az kalabalık bir zamanında şans verebilirsiniz gibi."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/02/sigacik-seferihisarda-gezilecek-yerler-bir-cittaslow-kesfi", "text": "Başlamadan gelen not: Sığacık & Seferihisar'da gezilecek yerler kısmına geçmeden önce oralara kadar gitmişken başka yerlere de uğramak isterseniz biz civarı kapsayan gezi notlarımızı da aşağı bırakalım. Şimdi, Sığacık & Seferihisar'da gezilecek yerler konusuna girmeden önce değinmemiz gereken bir konu var, toplanın. Belki Seferihisar'ın \"CittaSlow\" unvanına sahip olduğunu duymuş ve çoktan ortamlarda onun ne demek olduğunu biliyor gibi yapmaya başlamışsınızdır. Belki de konuyla ilgili hiçbir fikriniz yoktur ve bu konu konuşulurken sinsice telefonunuzla ilgilenir gibi yapmışlığınız vardır. O yüzden her iki taraf için de bu CittaSlow meselesine bir açıklık getirmek istiyoruz. Seferihisar'ın İzmir'in bir bölgesi olduğunu göz önünde bulunduracak olursak Sığacık, Seferihisar civarına ulaşmak için ilk önce bulunduğunuz noktadan İzmir taraflarına ulaşmanız gerekecek. Artık İzmir'e arabayla mı, uçakla mı, otobüsle mi, zeplinle mi gidersiniz bilemiyoruz. Ancak şunu söyleyebiliriz, İzmir'e ulaştıktan sonra Seferihisar & Sığacık tarafına geçmek pek de zor değil, gerek arabayla gerek toplu taşımayla kolay bir şekilde ulaşım sağlayabilirsiniz. Bizim size vereceğimiz ilk öneri mümkünse arabayla keşif yapmanız olacak. Eğer bir cümlede ikna olduysanız ve arabayla gitmeye karar verdiyseniz zaten işiniz çok kolay, Seferihisar İzmir'den yaklaşık 45-50 km uzaklıkta ve Seferihisar Sığacık arası ise 7 km gibi bir mesafe. Olur da Çeşme tarafından gidecek olursanız sizi 70 km gibi bir yol bekliyor olacak, ancak bu gözünüzü korkutmasın zira büyük ölçüde otobanda gideceğiniz için hızlı yol alabilirsiniz. Eğer toplu taşıma ile hareket edecek olursanız İzmir'de Üçkuyular'dan, Seferihisar'a sık sık minibüsler kalkıyor, oradan da Sığacık'a giden dolmuşlara binebilirsiniz. Sığacık & Seferihisar'da gezilecek yerler tahmin ettiğiniz üzere öyle dev bir alanı kapsamıyor, gayet minik, gayet keşfetmesi kolay. Merak etmeyin, öyle olmadığı gibi, size yürüyen TL işareti gibi davranılan Şirince Köyü gibi falan da olmayacak, aksine şöyle yavaş yavaş sokaklarda kaybolmalı, kimse tarafından bunaltılmadığınız ve bir şeyler almaya zorlanmadığınız, kendinizi gerçekten şehirden uzaklaşmış hissedeceğiniz bir yerde olduğunuz için resmen huzura ereceksiniz. Bu noktada tek bir günü istisna olarak kabul edebiliriz, o da pazarın kurulduğu gün, ondan da aşağıda daha detaylıca bahsedeceğiz. Şimdi Sığacık ve Seferihisar'da gezilecek yerler kısmına geçiş yapabiliriz. Konuya bizim buralara vurulmamızın temel sebebi olan Sığacık sokakları ile girizgah yapmak istedik, çünkü gerçekten UTANIR İNSAN BÖYLE GÜZEL OLUNUR MU? Hele de şöyle bahar dönemlerinde, ya da yazın başlarında, ortalık henüz kavrulmaya başlamadan gittiyseniz begonviller ve renkli pencereli evler arasında, üstelik üstünüzde Alaçatı kalabalığı baskısı olmadan gezmenin keyfi cidden başka oluyor. Aman siz söylemeseydiniz sokakları gezmeyi akıl etmeyecektik diye bilmişlik yapacaklar için daha da kesin bir bilgiyle gelelim, özellikle fotoğraf çekmeye meraklıysanız 128. Sokak ve civarındaki ara sokaklara dalmanızı şiddetle öneririz, bize kalırsa oralar fotoğraf için bayağı güzel noktalar. Bize Instagram'da bu fotoğrafları nerede çektiniz diye sorduğunuz yerlerin hepsi o sokak civarındaydı. Buralarda yemek yemek niyetindeyseniz biz deneyemesek de en popüler mekanlardan biri Milos Restoran, Sığacık'ta rakı balık dendi mi akıllara direkt burası geliyor. Biz şöyle bir önünden geçtik, tatlı bir dış mekanı da var, buraya bir şans verilebilir belki. Eğer şöyle bir kahvelik oturalım, şirin sokağa doyalım diyorsanız Sığacık Gardenya'da konaklamasanız bile kafesinde bir çay-kahve molası verilebilir. Sığacık Limanı'ndan kaptırıp yürümeye başlayınca, ki bu zaten Sığacık'ı gezerken çok yüksek ihtimalle gerçekleştireceğiniz bir eylem, bir noktada Sığacık Kalesi'ni göreceksiniz. Şimdi siz sanacaksınız ki biletler alınıyor, güvenliklerden geçiliyor, ne bilelim o X-ray cihazından geçerken öff pöff edeceksiniz de kaleye gireceksiniz falan. Yoo, basbayağı elinizi kolunuzu sallaya sallaya bir anda kendinizi bir kalenin içinde buluyorsunuz. Yani öyle etraflıca gezmenizi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Ancak yine de buraya kadar gelmişken tarihi Selçuklulara kadar dayandığı söylenen tarihi bir kaleyi görmeden geçmek de saçma olurdu değil mi? Hatta şöyle bir şey bile önerebiliriz, siz de bizim gibi Sığacık'a arabayla gidecek olursanız arabanızı kale yakınlarına bırakıp, keşfe kale tarafından başlayıp, oradan ara sokaklara dalarak girişebilirsiniz. Bu şekilde oldukça mantıklı bir rota çizmiş oluyorsunuz. Zaten o gezmek isteyeceğiniz Sığacık sokakları da aslında \"Sığacık Kaleiçi\" diye geçiyor ve aslında siz surların içinde kalan Kaleiçi bölgesinde turlamış oluyorsunuz. Yani o \"kale\" diye değerlendirdiğiniz en büyük kalıntı kısmı aslında kalenin bir parçası olarak da değerlendirilebilir, zira başka noktada surların devam ettiğini de göreceksiniz. Bizim Teos Antik Kenti'nin varlığından haberdar oluşumuz geçen sene Seferihisar'a ayak basmamıza dayanıyor. Ancak o bizim sığırlığımız, zira koskoca Teos Antik Kenti'ni yalnızca öğrenmemek değil, bilmemek de ayıp. Siz ele güne rezil olmayın diye burada biraz anlatalım da Seferihisar gezisine arkadaşlarınızla giderseniz \"Abi Teos'a ne zaman gideceğiz\" diyerek hemen ortamın yıldızı olun. Efenim işin komiklik şakalar kısmını bir yana bırakacak olursak, aslında Teos Antik Kenti Seferihisar'da gezilecek yerler listesinin en baba isimlerinden. Kentin MÖ 1080'lerde kurulduğu tahmin ediliyor ve bulunduğu konum nedeniyle kısa sürede zamanının önemli ticari merkezlerinden biri haline gelmiş. Günümüzde ise bu koca alanı 5 TL gibi bir ücret vererek gezebilmeniz mümkün. Özellikle Dionysos Tapınağı ve Antik Tiyatro kentin mutlaka görmeniz gereken noktaları. Bu arada şu bilgiyi de es geçmemek lazım, biz Teos Antik Kenti'ni bir rehber ile birlikte gezme şansı yakaladık ve bizce Teos gibi büyük ve bilgi sahibi olarak gezmenin çok daha anlamlı olacağı bir yeri bu şekilde gezmek en doğrusu diye düşünüyoruz. Aksi takdirde zaten çok geniş bir alana yayıldığı ve henüz pek fazla yönlendirme ve açıklama bulunmadığı için \"neredeyim ben, şu an neye bakıyorum\" durumları yaşanabiliyor. İsterdik ki buraya \"şu rehberle iletişime geçebilirsiniz\" gibi bir şeyler de yazalım, ancak yazamıyoruz, çünkü biz bir organizasyonun parçası olarak gitmiştik ve o sebeple bir rehberimiz vardı. Fakat olur da gidecek olursanız ve yanınızda \"bir bilen\" yoksa böyle bir durum yaşayabileceğinizi söylemeden geçmek istemedik. Sığacık Pazarı'na karnınız aç gitmenizi ve eğer popüler dönemlerden birinde gidiyorsanız kalabalıkla mücadele etmeyi kabullenmenizi öneriyoruz. Her daim orada olan bir şey midir bilemiyoruz ama, biz gittiğimizde orada çeşit çeşit meyve suları ve doğal içecekler satan bir abi vardı. Orada bir zencefil & karadut shot yapmanızı öneriyoruz sdfsd. Biliyoruz pazarda shot yapmak pek alışılagelmiş bir durum değil ama, valla aylarca hasta olmazsınız, bizden size söylemesi. Gördüğünüz gibi sizi anneniz kadar düşünmeye devam ediyoruz........ İç evladım, yarasın. Şayet Sığacık & Seferihisar gezinizi yaz dönemine denk getirdiyseniz pek tabii denize girmek gibi bir niyetiniz de olabilir. Sığacık'ın merkezinde bir noktadan denize girebilmeniz mümkün değil. Biz size boşu boşuna imkanınız varsa arabayla gidin demiyoruz...... Sığacık ve Seferihisar'da denize girmek için en bilinen ve en net seçeneğiniz kesinlikle Akkum Plajı. Denizi şahane, zaten daha tepeden gördüğünüz zaman kendinizi atmak isteyeceğiniz türden bir görüntüsü var. Tesis, şezlong vs. gibi şeyler de mevcut, dolayısıyla rahat rahat gidip denize girebilirsiniz. Bizim gidip göremediğimiz, ancak suyunun serinliği ile ün salmış bir diğer seçeneğiniz de Akarca Plajı. Buranın Akkum'a kıyasla daha az popüler ve daha sakin olduğu söyleniyor, orayı da değerlendirebilirsiniz. Son olarak şayet internette araştırmaya koyulacak ve bize ihanet ederek başka kaynaklara bakacak olursanız Ekmeksiz Plajı ile de karşılaşacaksınız. Ancak biz üşenmeyip gidip baktık, Ekmeksiz Plajı'na girmek şu anda (2017) mümkün değil, hatta direkt olarak oraya giden yol kapatılmış durumda. Birkaç kaynakta okuduğumuza göre plajı da kapsayan bölge özel bir şirkete kiralanmış-mış, o kısmını biz de tam bilemiyoruz, artık bilen varsa aydınlatsın. Ah Sığacık! İyi bilirim ve bozulmasından korktuğum yerlerin başında gelir. Pazardan dolayı çok kalabalık oluyor zaman zaman. Bunun dışında bir de şu evlerin restorasyonunu tek tip yapmasalarmış daha şahane olacakmış. Gerçekten bozulması ihtimali kulağa korkunç geliyor, ben de bir gafletle yanlış tercih kurbanı olarak üniversite 1. Sınıfımı seferihisarda geçirdim. Lakin okul için aynı şeyi söyleyemeyecek olsam da seferisardan assla pişman değilim. Öncelikle ulaşım için 1 aydınlatma yapmak isterim, izmirde bulunduğunuz herhangi bir konumdan metroya ulaşın -ki gayet kolaydır- fahrettin altay yönüne binip son durakta inin. Opet petrolün önünde ESHOT durakları var oradan 730a da binebilirsiniz. Zaten Seferihisar halkı turistlere kışın bile inanılmaz adapte olmuş bir halk kime ne sorsanız söyler hatta merkez parkta oturup tarihini bile anlatabilir. Diğer bir önerim ise sığacıkta denize karşı çay/kahve/bira/rakı falan içmek isterseniz diye inanılmaz tatlı bir yalı cafe var. Rakının yanına balık henüz olmasa da enfes mezeleri yarı yolda bırakmaz. Tavsiye edilir. Zaten çok yazdım, iyi gezmeler size. Seviyoz Oitheblog! selamlar kaleminize sağlık:) Sığacık ile ilgili minik bir tavsiye de ben vereyim. Bülent Abi'nin yeri var hemen merkezde. Hayatımda yediğim en taze kalamarı yedim. Müthişti."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/13/havaalaninda-hizli-gecis", "text": "Yılın o dönemi geldi, çalışıyorsanız izinler alındı, öğrenciyseniz \"abi benim yerime imza atar mısın\" fasılları tamamlandı, tatil vakti geldi. Bavul hazır, komşular kullanmasın diye modemin fişi bile çekildi ve havaalanına doğru yola çıkıldı. Ancak özellikle bayram seyran dönemlerinde bu eylemleri gerçekleştiren tek kişi siz olmadığınız için havaalanına ulaşınca fonda adeta Amerikan romantik komedi filmlerindeki gibi bir \"hayalkırıklığı efekti\" duyulduysa hiç şaşırmayız. Kalabalık, izdiham, güvenlikten geçmeye çalışmalar, zaman daraldıkça yaşanan gerginlik falan derken o tatil heyecanı resmen yerini acayip bir bunaltı hissine bırakıyor di mi? Başlarım dünyayı görme hevesime de, deniz-güneş-kum üçlüsünün dayanılmaz çekiciliğine de diyorsunuz. Sizi çok iyi anlıyoruz... Bırakın pasaport kontrolü kuyruğunda önünüzde kaç kişi kaldığını saymaları, boşverin \"allahım uçağımın kalkmasına çok az kaldı, ben bu insanlardan nasıl öne geçebilir miyim izni isteyeceğim, bunlar beni linç eder\" paniğini... HIZLI GEÇİYORUZ. Eğer CEPTETEB müşterisiyseniz İstanbul Atatürk, Ankara Esenboğa ve İzmir Adnan Menderes Havalimanları'nda hızlı geçiş hakkına sahip oluyorsunuz. Sizinle birlikte bir yetişkin daha bu havaalanında hızlı geçiş çilesizliğinden faydalanabiliyor. Eğer yanınızdaki kişi 18 yaşından küçükse zaten direkt sizinle birlikte geçebiliyor. CEPTETEB müşterisiyseniz bu uygulamadan ayda 4, yılda 24 kez faydalanabiliyorsunuz. Zaten bir yılda 24 kereden daha fazla seyahat ediyorsanız biz bu blogu bırakalım, bizim yerimize siz blog açın. CEPTETEB, havaalanında hızlı geçiş özelliğinin kullanılabilmesi için müşterilerinden ekstra hiçbir şey istemiyor. CEPTETEB müşterisi olmanız yeterli."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/17/pragda-gezilecek-yerler", "text": "Prag'la ilgili \"hey sakin olun şampiyonlar\" dedirtecek çok iddialı bir söylemde bulunmaktan çekinmeyeceğiz: Biz bu şehri sevmeyecek bir insan tanımıyoruz, tanımak da istemiyoruz, kendinize gelin! Görsel açıdan güzellik istiyorsanız kralı burada, Prag'a indiğiniz gibi direkt Vltava Nehri'nin kenarına konuşlanın, ne demek istediğimizi anlarsınız. İflah olmaz bir çılgınım, annenizin \"bak bunlarla konuşma\" dediği kişi benim diyorsanız gece hayatı son derece aktif, mimariye ilgi duyuyorsanız sırf Old Town tarafı bile adamı 3 saatte Türkiye'ye küstürür, sanat benim göbek adım diyorsanız müzelerinde günler geçer! Eğer tarihi anlamda ilginizi çekecek bir şeyler var mıdır acaba diye düşünüyorsanız zaten ortada \"Çekoslovakya\" gibi kocaman bir gerçek, komünizm dönemi yaşamış ve hatta 2. Dünya Savaşı'nın göbeğinde kalmış bir ülke söz konusu. Bu anlamda da Prag'da öğreneceğiniz ve sizi sarsacak çok şey var. Kafkacığımızın şehri olarak anılması ise zaten bambaşka bir nokta......... Evet Kafka'dan amca oğlumuzmuş gibi bahsettiğimize göre şimdi Prag gezi rehberi ve Prag'da gezilecek yerler kısmına geçiş yapabiliriz. Başlamadan önce gelen not: Prag'da ne yenir ne içilir onun için ayrı bir yazı yazdık, oraya da bekleriz. Prag'a ne zaman gidilir konusuna gelecek olursak o iş hem biraz kişisel zevkinize, hem de çeşitli hava koşullarına dayanıklılığınıza göre değişiyor. Böyle söyleyince sanki çöle ya da kutuplara gidiyorsunuz gibi oldu sdfsd, korkmayın, hemen açıklayalım. Hem sonbaharda, hem yazın bu şehre ayak basmış insanlar olarak bizce Prag'ı ziyaret etmek için en iyi dönemler bahar dönemleri. Mümkünse Nisan Mayıs ve Eylül Ekim ayları. Şayet yazın gidecek olursanız gündüz leblebi gibi kavrulma, akşam ise donma gibi acayip değişken durumlara maruz kalabiliyorsunuz ve işin en kötü tarafı gerçekten çok fazla turist oluyor. Özellikle çok turistik noktalarda dolaşırken gerçekten Prag'da mısınız yoksa Benetton'ın katalog çekiminde misiniz kafanız karışıyor resmen. Kışın ise aslında karın, hatta yağmurun ve kasvetin inanılmaz yakıştığı bir şehir olmasına rağmen soğuğa dayanıklılık eşiğiniz yüksek değilse bir popo donması, bir \"AYŞE YÜZÜM YOK GALİBA\" hissi olabiliyor, öyle bir çılgınlık yapacak olursanız söylediklerimizi hatırlayın. Prag'da nerede kalacağınızı tespit etmek ilk etapta biraz karmaşık görünebilir, ancak biz o işi sizin için kolaylaştıracağız. Bu noktada bilmeniz gereken en önemli şey Prag'ın Praha 1, Praha 2, Praha 3 şeklinde uzayıp giden pek çok bölgeye ayrıldığı. Bunların birçoğundan aşağıda, Prag'da gezilecek yerler bölümünde zaten söz edeceğiz ama, Prag'da konaklama kısmını planlamaya çalışırken de bu bilgi işinize yarayabilir diye düşünüyoruz. Çok yüksek ihtimalle gezmek isteyeceğiniz turistik noktaların büyük bir kısmı Praha 1 ve civarında toplanmış durumda. Ancak bu demek değil ki sadece oralarda vakit geçireceksiniz. Praha 1 bölgesinde kalmak turistik noktaları keşfetmek için son derece mantıklı olabilir, ancak yeme içme, gece hayatı ya da daha alternatif müzeler/atraksiyonlar için birçok farklı bölgeye taşmanız gerekecek. Hatta bizim rotamızı izleyecekseniz bu bölgelerin en az 7-8 tanesinde cirit atacaksınız demektir, dolayısıyla Prag'da nerede kalınır diye kara kara düşünüyorsanız atabileceğiniz en mantıklı adım toplu taşıma araçlarından birinin yakınında bir otel/ev seçmek. Prag'da konaklama için direkt nokta atışı bir öneri isterseniz biz NYX Prague'da kaldık. Her gittiğimiz şehirde manyaklar gibi yürüdüğümüz için ve size de bunu şiddetle önerdiğimiz, hatta sizi resmen buna zorladığımız için bu otelin de Prag'da gezilecek yerler listenin birçoğuna yürüme mesafesinde olduğunu söyleyebiliriz. İsterseniz toplu taşımaya sıkıntısız bir biçimde ulaşabiliyorsunuz, onu da yer yer kullanmanız gerekecek zaten. Prag'a nasıl gideceğiniz konusuna kafanızı taktıysanız sizinle işimiz var arkadaş. Prag'a gitmekten kolayı mı var? Cuma günü akşam İstanbul trafiğinde bir yerden bir yere geçmek Prag'a gitmekten daha zor, illa endişelenecekseniz bir de bu açıdan yaklaşın. Pegasus'un Prag'a haftada birkaç kez uçuşu mevcut. Ayrıca şu güzelliği de yapalım, telefon uygulamaları da yenilendi ve arada bir yalnızca mobil uygulamaya özel uçak bileti indirimleri geliyor, o yüzden Prag'a uçak bileti almadan önce Pegasus'un mobil uygulamasını kontrol etmekte de fayda var. Bütçenizin dostu OitheBlog'dan sevgiler........... Prag bize kalırsa taksi konusunda en zorlu olan Avrupa şehirlerden biri. Yolda taksi çevirmek ayrı bir dert, çevirmeyi başarabilirseniz de kazıklanma ihtimalinizin önüne geçmek için pazarlık yapmak zorunda kalmanız ayrı bir dert. Birçok turistik şehirde olduğu gibi Prag'da da taksiciler tarafından kazıklanma durumu oldukça yaygın. Ancak burası için taksiciler için \"özellikle dikkat edin\" gibi birçok yorum döndüğü için bu taksi meselesine ayrıca parmak basalım istedik. Havaalanından şehir merkezine taksiyle gitmek için fix bir ücret yok, aldığımız bilgiye göre ortalama 500-700 koruna civarı bir şey tutuyor. Ancak binmeden önce yine de taksi şoförüne mutlaka sorun, gerekirse pazarlığın dibine vurun. Dediğimiz gibi Prag'daki sistem genelde telefon üzerinden taksi çağırma üzerine kurulduğu için yapacağınız en mantıklı şey sizin de bulunduğunuz noktaya bir taksi çağırmanız. Bunun için bulunduğunuz cafe, restoran, müze vs gibi yerlerin çalışanlarına sempatiklik yaparak bir taksi çağırmalarını rica edebilirsiniz, genelde sorun çıkarmıyorlar. Özellikle havaalanına taksiyle gitmek gibi bir niyetiniz varsa Prag'da bayağı bi' trafik yoğunluğu olabileceğini göz önünde bulundurun. Havaalanından şehir merkezi yaklaşık 16-17km, pek de uzak sayılmaz. Ancak havaalanına direkt giden bir metro ya da tren hattı bulunmadığı için otobüs veya taksi kullanmaya mahkumsunuz. Birkaç kişi seyahat ediyorsanız taksi kullanmak en mantıklı seçenek gibi gözüküyor, ancak kararı size, otobüsle ilgili detaylı bilgiyi de şuraya bırakıyoruz. Şehir içine ulaştıktan sonra işiniz kolay, direkt söyleyelim; ayaklarınıza kara sular inene kadar yürüyeceksiniz. Başka bir seçeneğiniz yok mu? Yoo gayet şehrin her yerine kolaylıkla ulaşmanızı sağlayacak metro, tram, otobüs gibi birçok toplu taşıma seçeneğiniz var. Ama Prag öyle güzel, ÖYLE GÜZEL bir yer ki, toplu taşımaya binerek o güzel sokakları, önünde 1 saat fotoğraf çekmek isteyeceğiniz o güzel binaları kaçırma ihtimaliniz olduğunu bileceğiniz için yürüme isteği kendiliğinden gelişiveriyor ve bir bakıyorsunuz birden bilmem kaç km yürümüşsünüz. Tabii ki belli durumlarda toplu taşıma işinizi kolaylaştıracaktır, zira bahsettiğimiz gibi eğer bizim önereceğimiz rotayı izleyecek olursanız Prag'da birçok farklı bölgeye ayak basacaksınız. Dolayısıyla Prag'da toplu taşlıma ücretlerinden bahsetmeyi de es geçmeyelim. Bahsedeceğiz derken, şuraya bir link bırakacağız, orada bir kerelik ya da günlük alabileceğiniz biletlerle ilgili detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Prag daha bütçe dostu bir gezi gerçekleştirmek istediğiniz takdirde bu çabanıza kesinlikle karşılık verebilen bir şehir. Yani bizim gibi kallavi sofralara oturmaya çalışmak yerine daha basit, daha geçiştirmelik şeyler yerseniz bütçenizi daha da hafifletmeniz gayet olası. Çek Cumhuriyeti'nin para birimi Euro değil \"Çek Korunası\". Ancak yanınızda Euro götürürseniz kolaylıkla Koruna'ya çevirebilirsiniz. Aslında Türk lirasını çevirebileceğiniz yerler de var ama Euro bozdurmanız çok daha kolay. Şehir genelinde pek çok döviz bürosu ile karşılaşacaksınız ancak bu konuda seçim yaparken dikkatli olmanızda fayda var çünkü birçok konuda pek tatlı olan arkadaşlar bu para bozdurma meselelerine gelince bir anda sinsileşiyorlar ve adam kandırmaya çalışıyorlar. Kimseyi panik yapmak istemiyoruz, ama resmen herkesi panik yapacağız: Prag'da gezilecek yerler gez gez ve yaz yaz bitmeyecek arkadaşlar. Hani o \"küçük şehir yeaea, 2 günde gezersiniz\" diyenlere yukarıda ufak bi' çemkirmiştik ya, şimdi ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız. Hele şehre ayak basıp önünüze Prag'da gezilecek yerler listesini açınca her şey daha da netleşecek. Neyse, herkes sakin olsun, hep beraber üstesinden geleceğiz, başlıyoruz. Prag'a giden her turistin mutlaka ayak bastığı, şehre dair herhangi bir araştırmaya giriştiğinizde cart curt fotoğrafı karşınıza çıkan, şehrin tartışmasız bir şekilde en turistik noktası olan Eski Şehir Meydanı, tam anlamıyla Prag'ın göbeği. Buraya ayak basıp da o turist kalabalığının içine karışana kadar siz kendiniz de Prag'a gelip gelmediğinize emin olamıyorsunuz, o derece. Önce bi' o Asyalı turistlerin arasında kalıp hepsinin fotoğraf karelerinde ölümsüzleşin, sonra anlarsınız...... Eğer bizim rotamızda ilerlemek isterseniz Prag gezinizin girizgahını buradan yapabilirsiniz, bir turist için iyi bir başlangıç noktası ve Old Town civarında bir nevi kutup yıldızınıza dönüşüveriyor. Eski Şehir Meydanı'nda görmeden geçmemeniz gereken, daha doğrusu yüzde yüz göreceğiniz yerler Astronomik Saat ve kule ile Tyn Kilisesi. Ayrıca müthiş gereksiz olmasına rağmen belki pis pis şakalar ile arkadaşlarınızı huzursuz etmek isterseniz Sex Machines Museum da bu civarda yer alıyor. Evet bu işin makineleri de varmış. Prag'da gezilecek yerler listemizde bir diğer şehir simgesi olarak kabul edilebilecek yer de tabii ki Charles Köprüsü. Merak etmeyin, sadece Old Town Meydanı tarafı ile kalenin bulunduğu tarafı bağlayan herhangi bir köprüyü görün gibi bir öneride bulunmuyoruz, burası pek çok açıdan görmeniz gereken bir nokta. Taaa 1300 bilmemkaç yılında burada başka bir köprü yer alıyormuş, ancak sel sebebiyle yıkılması sonucu 1402 yılında Charles Köprüsü tamamlanmış ve günümüzde halen tüm ihtişamıyla aslanlar gibi orada duruyor. Köprü, hem şahane bir Prag manzarası sunuyor, hem üzerindeki 30 adet sanat eseri niteliğindeki heykel kesinlikle görmeye değer, hem de kulesine çıkabiliyorsunuz. Kuleye çıktığınızda karşınıza çıkacak manzara ile zaten artık zirvede bırakıyorsunuz. Bunun bir tık daha çılgını Strahov Manastırı'nın orada var, ondan da aşağıda bahsedeceğiz. Şayet gezinize yukarıda önerdiğimiz gibi Old Town Meydanı'ndan başladıysanız, buradan Charles Bridge tarafına doğru turist ordusu ile birlikte yürüyüp, ardından köprüden geçerek kaleye doğru ilerleyebilirsiniz. Resmen sizi sefere çıkardık gibi oldu ama gerçekten oldukça mantıklı bir rota oluyor. Köprüden karşıya geçip sağa, Kafka Müzesi'nin olduğu noktaya doğru yürüdüğünüzde aşağı doğru inen bir yol göreceksiniz. Bu nokta tam olarak Vltava Nehri kenarında kalıyor ve Charles Bridge View Point diye geçiyor. Köprüyü fotoğraflamak ve kaz saldırısına uğramak için iyi bir nokta. Evet kazlar biraz agresif, ciddiyiz, ayağınızı denk alın. Eğer ilginizi çekerse Prag'ın en dar sokağı olan U Luzickeho Seminare adlı sokak çok yakınızda. Burası o kadar dar ki, sokağın bağında ve sonunda trafik lambası var. Bu şekilde aşağıdan ve yukarıdan aynı anda insanların sokağa girmesinin ve ortada bir yerde kilitlenmesinin önüne geçilmiş. Adından da anlayabileceğiniz üzere John Lennon ile özdeşleşmiş olan Lennon Duvarı'nın hikayesi, sanatçının ölümünün ardından, bu noktaya Lennon'ın bir resminin çizilmesi ile başlıyor. Sonrasında John Lennon'ın hayranları zamanla burada hem Lennon'ı anmak, hem de dönemin rejimini simgesel bir şekilde eleştirmek adına duvarın üzerine barışı simgeleyen sloganlar, şarkı sözleri, cümleler yazmaya başlıyorlar. Yıllar geçtikçe bu duvar daha da simgesel bir hal alıyor ve rejim değiştikten sonra bile aynı özelliğini korumaya devam ediyor. Günümüzde ise hem son derece turistik bir nokta, hem de sokak müzisyenlerinin, sokak sanatçılarının, gençlerin toplandığı bir alan olarak biliniyor. Lennon Wall'a ulaştıysanız, aslında Kampa Island'a ulaşmış da oluyorsunuz. Zaten burası aslında ayrı bir adacık gibi olsa da, yürüyerek ulaşabileceğiniz, herhangi bir araç gerektirmeyen bir noktada yer alıyor. Burası şehrin, yemyeşil, nefes alan, güzeller güzeli bir başka noktası. Hem nehrin karşısından şehrin karşı yakasını fotoğraflamak, hem çimlere bayılıp parksızlık ve yeşil alan eksikliğinden perişan olmuş bünyenizi mutlu etmek için harika bir nokta. Ayrıca bir modern sanat müzesi olan Kampa Museum de burada yer alıyor. Şayet halen ayaklarınız kopmadıysa ve bizim rotamızı izlemekte kararlıysanız Kampa Island'da biraz soluklandıktan sonra St. Nicholas Kilisesi'ni de şöyle bir görüp bize kalırsa Prag'ın en güzel sokaklarından biri olan Nerudova Sokağı üzerinden kaleye doğru yukarı çıkın. Prag Kalesi'ne hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz, tesisimiz klimalıdır efenim... Kale bölgesi pek de küçük sayılmaz, hatta bayağı büyük olduğunu söyleyebiliriz ve burada görmeniz gereken St. Vitus Katedrali, St. George's Bazilikası, Old Royal Palace gibi pek çok nokta var. Ayrıca aşağıda bahsedeceğimiz Ulusal Galeri'nin 6 lokasyonundan biri de burada yer alıyor. Son olarak Golden Lane'i de gördünüz mü burayı büyük ölçüde keşfetmiş olursunuz. Golden Lane, zamanında Kafka'nın 22 numaralı evde yaşadığı, tarihi oldukça eskilere dayanan pek şirin bir sokak. Bu saydıklarımızdan hangilerini gezmek istediğinize göre uygun bir bilet alabilirsiniz. Bilet fiyatlarına ve detaylara şuradan göz atabilirsiniz. Yürüdüğünüz onca yol, çektiğiniz çile yetmedi mi? Daha fazla yorulmak, iyice perişan olmak mı istiyorsunuz? Hiç sorun değil, OitheBlog yanınızda. Oturmaya mı geldik, bırakın o elinizdeki birayı, isteyin hesabı, gezmeye devam. Kale tarafına tırmanmak yetmediyse biraz daha tırmanalım, rotayı Strahov Manastırı'na doğru çevirelim. Hazır kaleye kadar tırmanmışken birazcık daha gayretle sizi harika bir yere götüreceğiz. Belki yürüyerek çıkarsanız yolda bize küfrü basacaksınız ama, sonra o dünyanın en güzel kütüphanelerinden birini görünce biraz sakinleşirsiniz bizce. Strahov Manastırı'nın tarihi, 1140 yılına dayanıyor. NE DEDİĞİMİZİN FARKINDA MISINIZ? BİN YÜZ KIRK YILI. Manastır kapsamında \"Church of the Assumption of the Blessed Virgin Mary\" (45 dakika sürdü şunu yazmak ya) ve Strahov Galerisi'ni görebilmeniz mümkün. Ancak burada hem bu görebileceğiniz yerlerden, hem de buraya çıkarken göreceğiniz çılgın şehir manzarasından bile rol çalan bir yer var ki, o da Strahov Kütüphanesi. Tartışmasız bir şekilde hayatımızda gördüğümüz en güzel kütüphanelerden biri olan bu kütüphanede gözden kaçırmamanız gereken iki nokta Teoloji ve Felsefe bölümleri. Zaten başka bölüm yok ki ya, neyse. Kütüphane içinde fotoğraf çekebilmeniz mümkün, ancak bunun için ekstra ücret ödemeniz gerekiyor. Öyle gizli gizli çekmeye çalışmayız, emeğinize yazık. Ayrıca söz ettiğimiz iki alanın içine giremiyorsunuz, yalnızca kapıdan inceleyebiliyorsunuz. Manastıra doğru çıkarken solunuzda gördüğünüz Eiffel Kulesi terk şey: Petrin Tower. Ziyaret etmek isterseniz oraya da gidebiliyorsunuz. Biz gitmediğimiz için hakkında daha fazla bilgi veremiyoruz, burada sallamasyon bilgi olmaz. Bir de ilginizi çekerse manastırın içinde Minyatür Müzesi mevcut, o saatte kapalı olduğu için göremedik, dolayısıyla özellikle öneremeyeceğiz. Bu noktaya kadar size Prag'da kocaman bir turistik gün planlamış olduk. Bu noktadan itibaren düzenli rota formatından çıkıyoruz, nereyi hangi gün gezeceğinizi kendiniz organize etmeniz gereken noktaya geçiyoruz. Artık büyüdünüz, kuş yuvadan uçtu, kendi ayaklarınız üzerinde durmayı öğrenmelisiniz........... -Eğer uğramak ve tadını çıkarmak isterseniz Prag'ın en büyük şehir parkı olan Stromovka Park pek de uzağınızda sayılmaz. Prag'ın çok iyi bir şekilde korunmuş tarihi Yahudi Mahallesi olan Josefov'u şöyle bir detaylıca anlatma kararı alsak emin olun en az 3-4 sayfa yazı çıkarı. Korkmayın, öyle yapmayacağız, artık başka bahara... Eğer burayı detaylıca gezmek gibi bir niyetiniz varsa, gitmeden önce mutlaka çeşitli kaynaklardan araştırıp bilgi sahibi bir şekilde gitmekte kesinlikle fayda var, aksi takdirde \"ay ne güzel yapmış adamlar yaaaa\" demenin ötesine geçemezsiniz, bizden söylemesi. Efenim Josefov bölgesi görsel/mimari açıdan gerçekten müthiş. Pahalılıktan gözlerinizi yaşartacak ve cüzdanınıza sarılıp yerlerde ağlamanıza sebep olacak Parizska Caddesi ve civar sokaklarının güzelliği kesinlikle tartışmaya açık bir konu değil. Ancak bu bölgede yalnızca aylak aylak sokaklarda dolaşmak yeterli değil. Avrupa'nın en eski aktif sinagogu olan Old New Synagogue, Pinkas Synagogue, binlerce kişinin yattığı ve yer olmadığı için mezarların üst üste şekilde yer aldığı Eski Yahudi Mezarlığı ve mimarisine hayran kalacağınız El Hamra dublörü İspanyol Sinagogu bu bölgede mutlaka görmeniz gereken yerler. Vaktiniz az ise bu sinagoglar arasından direkt İspanyol Sinagogu'na yönelin ve içini de görmeyi ihmal etmeyin. Ayrıca Franz Kafka'nın bir heykeli de bu bölgede yer alıyor. Yukarıda saydığımız tüm bu yerlere girebilmek için tek bir bilet alabiliyorsunuz. Bunu internetten almak durumunda değilsiniz, örneğin İspanyol Sinagogu'nun girişinden kolaylıkla edinebilirsiniz. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için şuraya tık tık. Yukarıda bunca sinagogdan söz etmişken kesinlikle atlamamanız gereken inanılmaz güzel bir sinagogu daha bu bölgede olmamasına rağmen yazmadan geçmeyelim: Jerusalem Sinagogu. Jubilee Synagogue diye de geçiyor. Mutlaka görmeniz gerek, yukarıda söz ettiğimiz bilete dahil. Hani şu cart curt karşınıza çıkan \"dünyanın en ilginç binaları\" listeleri vardır ya, şayet Prag'a gidiyorsanız Prag'da gezilecek yerler listenize bunlardan birini de ekleyebilirsiniz. Dancing House adından da çağrışım yapacağı üzere dans eden bir kadın ve erkeği anımsatacak biçimde yapılmış. Hatta direkt olarak Fred Astaire ve Ginger Rogers ikilisinden esinlenilerek yapıldığı söyleniyor. Binanın her katını gezebilme imkanınız yok, ancak üst katındaki terasa çıkılabiliyor-imiş. Ayrıca içinde konaklayabilme imkanınız da var, çünkü 2 katı otel olarak kullanılıyor. Biz dışarıdan bakmakla yetindiğimiz için işin o kısmıyla ilgili pek bir fikrimiz yok, ilginizi çekiyorsa araştırma kısmı sizde. National Gallery of Prag'ı offline haritanızda işaretlerken bir anda işlerin karıştığını göreceksiniz. Allahtan biz varız da bu işi daha masa başında çözeceksiniz arkadaşlar..... Ulusal Galeri'nin tam 6 farklı binası var ve her birinde farklı eserler sergileniyor. Bu 6 lokasyonun içinden ilginizi çekenleri tespit edip ona göre ziyaret edebilirsiniz, onları da şöyle bırakalım. Bu arada, eğer bir sanat aşığıysanız ve vaktiniz varsa hepsini ziyaret etmenizi sağlayan tek bir bilet mevcut ve hepsine tek tek bilet almaktan daha ucuza geliyor, aklınızda bulunsun. Trade Fair Palace Lokasyonu: Bizim Prag Ulusal Galerisi kapsamında ziyaret ettiğimiz lokasyonlardan. 5 kattan oluşuyor ve her kat farklı bir döneme/farklı sanatçılara odaklanıyor. Çek sanatçıların işlerini görmek istiyorsanız 2, 3 ve 4. katlara yönelebilirsiniz. 1. Katta ise dünya çapında ünlü sanatçıların çalışmaları mevcut. Mucha, Renoir, Gustav Klimt, Munch, Miro gibi isimlerden bahsediyoruz, görmeden dönmeyiniz, dönenleri uyarınız efenim. Kinsky Palace Lokasyonu: Ulusal Galeri kapsamındaki binalardan bir diğeri. \"Asian and African Art\" odaklı. Ancak bizim burayı her Prag gezimizde ziyaret etme sebebimiz daha çok geçici sergileri ile ilgili. Bundan birkaç sene önce Salvador Dali'ye denk gelmiştik. Bu gidişimizde ise Gerhard Richter sergisine denk geldik. Artık şu iki ismi duyduktan sonra sorgusuz sualsiz gidersiniz diye tahmin ediyoruz. Zaten yukarıda söz ettiğimiz Old Town Meydanı'nda bulunduğu için yolunuz buraya kesinlikle düşecektir. Şayet sanata özel bir ilginiz yoksa, Alphonse Mucha'yı tanımadığınızı zannediyor olabilirsiniz. Fakat aslında tanıyorsunuz. Daha önce oturduğunuz 10 kafeden 2'sinde bu adamın bir eseri duvarda asılı değilse bizim adımız da OitheBlog değil. Tabii koskoca sanatçıyı böyle \"işte kafelerde gördüğünüz adam diye anlatacak değiliz. Kendisi Art Nouveau akımının en iyi temsilcilerinden biri olarak biliniyor ve özellikle poster/tiyatro afişi çalışmaları ile tanınıyor. Asıl başarısını da Paris'te yaşadığı dönemdeki çalışmaları ile yakalıyor ve bunlardan bazılarını Prag'daki Mucha Müzesi'nde görebilme imkanınız var. Zaten oldukça küçük sayılabilecek bir müze, dolayısıyla vakit sıkıntınız varsa bile şöyle bir hızlıdan gezebilirsiniz. Ayrıca hoşunuza gideceğine son derece emin olduğumuz için müze mağazasına uğramanızı da şiddetle tavsiye ediyoruz, zira çok güzel afiş ve posterler edinebilirsiniz. -Her gün 10:00 / 18:00 arası açık. İçeride fotoğraf çekmek yasak, aklınızda bulunsun. Eğer çağdaş sanatla ilgileniyorsanız yukarıda bahsettiğimiz 1-2 yere ek olarak DOX'u da kesinlikle listenize almalı, hatta mümkünse listenizin üst sıralarına taşımalısınız. Aranızda bizi Instagram'dan da takip edenler varsa story'de size de gezdirmiştik, oradan hatırlayabilirsiniz, çoğunuzun bayağı ilgisini çekmişti. Buradaki sergiler sık sık değişiyor ve büyük bir alan olduğu için çoğunlukla birkaç farklı sergiyi bir arada gezebilme fırsatınız oluyor, üstelik bizim denk geldiğimiz program gerçekten müthişti ve DOX'ta resmen saatlerimizi geçirdik. Eğer gitmeden önce programı kontrol etmek isterseniz şuraya göz atabilirsiniz. -Adres: Poupetova 1. / Salı günleri kapalı. Giriş: 180 CZK. Öğrenciye 90. Zizkov bölgesi Prag'da gezilecek yerler listemizdeki en popüler, en hip bölgelerinden biri. Öğrencilerin, sanatçıların, müzisyenlerin akın ettiği, hipsterların cirit attığı, yeni yeni mekanların açılıp durduğu, gece hayatı ve barlar açısından da zirve yapmış, üstelik pek de turistik sayılmayacak bir nokta. Bu sebeple öyle Zizkov'a gideyim de sokaklarında dolanayım demekten çok, biraz daha nokta atışı tercihler yapmanızı gerektiren bir yer olduğunu da söyleyebiliriz. Merak etmeyin, Prag yeme içme notlarımızda ve Prag gece hayatı rehberimizde Zizkov'da nerelere gidebileceğinizden söz ettik bile. Zizkov tarafına gitmeden önce bilmeniz gereken en önemli konulardan biri, adının \"JİŞKOV\" diye okunduğu. Çünkü olur da yolda birine \"beyler, ağalar, Zizkov ne tarafta\" diye yazıldığı gibi okuyarak soracak olursanız hiçbir şey anlamadan suratınıza bakıyorlar. Zizkov'a ulaştıktan sonra ise buradaki kutup yıldızınız olarak Praglıların \"ucube\" olarak adlandırdığı ve pek de sevmediği Zizkov TV Kulesi'ni baz alabilirsiniz ki, kendisi zaten şehrin pek çok noktasından görünüyor. Hazır bir bölgeden söz etmişken, diğerini de es geçmeyelim, Karlin tarafları da bu aralar yine hipster akınına uğramış, aslında şehrin eski ve sonradan adam edilmiş bölgelerinden. Yine bir dolu mekan, yine gençlerin akın ettiği, turistlerin yeni yeni keşfetmeye başladığı bir bölge. Bölgenin göbeği sayılabilecek Karlinske Namesti, yani Karlinske Meydanı'na ulaşacak olursanız, zaten çok yüksek ihtimalle dikkatinizi çekecek olan Church of Saints Cyrill and Methodius'u es geçmeniz mümkün değil. Evet kilise zaten yeterince ihtişamlı ve güzel, ancak asıl meselemiz bu değil. Bu kilisede zamanında binlerce insanın ölümünden sorumlu olan Nazi liderlerinden biri olan Reinhard Heydrich'i öldüren kişiler, Nazilerden bu kilisede saklanıyorlar. Dolayısıyla bu kilisenin sembolik bir yönü de var. Bunun dışında bölgede uğramak isteyebileceğiniz birkaç mekan da mevcut, onları zaten Prag yeme içme notlarımızda anlattık. Bu \"hip\" bölge işini sevdiğiniz ve alternatif yerleri keşfetmekten hoşlandığınızı bildiğimiz için son bir bölgeyi daha anlatmadan geçmek istemiyoruz: Holesovice. Burası da yine son dönemlerde popüler hale gelmiş, yine pek de turistik sayılmayacak bir yerleşim alanı bölgesi. Pek çok galeri, etkinlik alanı, \"art space\" ve konsept mağaza bu bölgede yoğunlaşmış durumda. Öyle ilk görüşte aşk yaşayacağınız, aman ne kadar şahaneymiş diyeceğiniz bir tarafı yok, tam bir tanısanız seversiniz bölgesi diyebiliriz. Yazı boyunca size söz ettiğimiz birkaç galeri ve yine yeme içme bölümünde söz ettiğimiz birkaç mekan zaten hali hazırda bu bölge dahilinde yer alıyor, bizim rotamızı izleyecek olursanız zaten bu bölgeyi keşfe çıkmış olacaksınız. Kapalı olması ve havanın kötü olduğu bir güne denk gelmemiz sebebiyle aktif bir gününü yakalayamadığımız \"The Prague Market\" da bu bölgede yer alıyor. Şayet buraya da yolunuzu düşürecek olursanız Jatka78, Trafo Gallery ve belirli aralıklarla gerçekleşen Mint Market de bu alan kapsamında. Gitmeden önce programlarını kontrol etmeyi ihmal etmeyin, yoksa Asyalı satıcılarla çay içtiğinizle kalırsınız. Prag'la ilgili rastgele 3-5 tane şey sayacak olsanız, eminiz aklınıza gelecek sözcükler arasında opera, bale, tiyatro gibi şeyler de olacaktır. Dolayısıyla ihtişamlı Ulusal Tiyatro binasını görmek isteyebilir, hatta mümkünse içeride bir şey izlemek için vakit bile ayırabilirsiniz. Şayet vaktiniz kısıtlıysa burayı özellikle gece görmenizi tavsiye ederiz. Hazır konu açılmışken güzel bir bilgi eklemeyi de unutmayalım, Prag, Mozart'ın Viyana ile birlikte en sevdiği şehirlerden biriymiş ve daha önce kendisinin yönettiği birçok eseri de Prag'da sahnelenmiş ve tabii ki büyük ilgi görmüş. Günümüzde ise zaten Prag bu gibi alanlarda da şanı alıp yürümüş bir şehir olarak biliniyor. Buraya kadar gelmişken süper bir bilgi daha verelim, Cafe Slavia'nın yakınlarındasınız. Burası Nazım'ın Prag'da kaldığı dönemlerde sık sık gittiği, şiirlerini yazdığı bir kafe. Aynı zamanda içeride Nazım Hikmet'in bir fotoğrafı da mevcut. Biz gittik gördük, duygular sel oldu........ Şehrin Old Town diye adlandırdığımız bölgesi olduğu gibi, bir de New Town yani Yeni Şehir bölgesi var. Tabii öyle şehirden uzakta, Lost in Translation sahnesi gibi plazaların ortasına düşecekmişsiniz izlenimi yaratsa da, aslında Old Town'da cirit atarken aniden kendinizi New Town, yani Nove Mesto tarafında geçmişken bulabiliyorsunuz. Peki buraya geldiğinizi nasıl anlayacaksınız? Şöyle: Şayet Vaclavske Namesti, diğer adıyla Wenceslas Square'e ulaştıysanız, aslında Nove Mesto'ya da ulaştınız demektir. Bu bölge ve civarında aynı zamanda Ulusal Müze'nin bir lokasyonu daha, State Opera Binası, yukarıda söz ettiğimiz Mucha Müzesi gibi birçok turistik nokta da yer alıyor. Prag'ın ana alışveriş caddelerinden biri sayılabilecek ancak Türkiye'den çok da farklı bir şeyle karşılaşmayacağınız Na Prikope Caddesi de yine bu bölgede. Biliyorsunuz, gittiğimiz şehirlerde kütüphaneleri gezmeye bayılıyoruz. Bundan mütevellit herkesin \"kızlar sizin mutlaka gitmeniz lazım\" dediği Klementinum'a resmen koşarak gittik ancak \"OitheBlog'a TADİLAT ŞOKU\" haberiyle sarsıldık. Maalesef burası bir süre tadilatta olacağı için biz de efendi gibi Belediye Kütüphanesi'ne doğru yola koyulduk. Burada da hepinizin bayıldığı bir sanat eseriyle karşılaşmış olduk: Bir kitap kulesi! Slovak sanatçı Matej Kren'in \"Idiom\" adlı çalışması, Municipal Library of Prague'ın hemen girişinde yer alıyor ve herhangi bir ücret ödemeden görebiliyorsunuz. İçine kafanızı uzatmayı ihmal etmeyiniz. Para bozdurma işini havaalanında yapmayın. Bu konuda ısrarcıyız, çünkü şehirdeki kur oranları ile havaalanındakiler arasında çok ciddi fark vardı. YEMEZLER CANIM. Çek Cumhuriyeti Türk vatandaşlarına vize uyguluyor, tahmin edebileceğiniz üzere Prag'a giderken Schengen vizesi almanız gerekiyor. Kırdın bizi..... Prag'da gezilecek yerler yazısı yazmışsınız da Prag'da alışveriş konusundan söz etmemişsiniz diyorsanız edelim. Prag, bize kalırsa bu konuda pek umut vaat eden bir şehir değil, ancak Na Prikope Caddesi alışveriş konusunda en ünlü caddelerden, aklınızda bulunsun. Çok iddiali konuşmuşsunuz Biz bu şehri sevmeyecek bir insan tanımıyoruz, tanımak da istemiyoruz, kendinize gelin! tarzı. Tallinn gibi süper güvenli, ucuz, yankesicilik olaylarının olmadığı, para bozdurma derdi olmayan, görece güzel mutfağı olan, Avrupada en iyi korunmuş old town'i olan bir şehir varken, turist manyağı olmuş Prag'ın adı bile geçmez. +vizesini almak yüzlerce kat daha kolay. Biz Prag'da baya Uber kullandık taksi yerine ve çok daha rahat oldu arabaya ihtiyaç olan zamanlarda. Fiyatı da gayet uygun. Özellikle havalimanı icin tavsiye edilir. Ufak bir düzeltme siz kiliseleri karıştırmışsınız. Heydrich'in suikastçileri Karlin'deki değil Nove Mesto'daki (Prag 2) kilisede sakladılar. Kurşun izleri de hala görülebiliyor. Buhaftasonu Prag' dayız sizin ayak izlerinizi takip edeceğiz:) Biz Lizbon'uda sizinle gezdik zaten. Tekrardan teşekkürler yazı için. Prag ilk gittiğimizde, belki de Vİyana'dan geçtiğimiz için, ısınamadığımız ama zamanla alıştığımız ve sevdiğimiz bir yer olmuştu. Biz Praha 2 bölgesinde kalmıştık. Evimizin yakınında Metro ile Müstek istasyonuna 2 durakta geliyorduk. Yaşadğımız en ilginç an Letna parkına çıkmamız oldu. Biz parka yol kenarından ağaçların arasındaki bir patikadan çıktık. Gayet dik, uzun ve terletici bir yoldu. Herkesin nasıl bu yolu tırmandığına şaşırmıştık. Çünkü çok insan vardı. 35 Korunaya biramızı içtikten sonra insanlar arasında yürürken merdivenleri gördük 🙁 Evet merdivenlerden çok rahat geliniyormuş. Gene olarak izlenimiz şehrin Viyana'dan çok da ucuz olmadığı yönde olmuştu. Biz yeme konusunda sıkıntı çektik. Müstek metro durağının orada yer alan bir mekan bize çare olmuştu. 90 korunaya baston ekmeye sandiviç, ev yapımı ice tea ve papates yiyebiliyorduk. Deneyin deriz. önümüzdeki hafta prag'a gidiyoruz ve prag hakkında yazılmış blogları okuyorum epeydir. sizin kadar ayrıntılı ve güzel anlatan başka bir blog görmedim şu ana kadar. gerçi bütün yazılarınız için geçerli bu. teşekkür ediyorum şimdiden, çok faydası olacak burada okuduklarımın bana."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/19/pragda-ne-yenir-pragda-ne-icilir", "text": "Arkadaşlar, Prag'da uzun süre kalınca o kadar fazla mekan denemişiz ki, artık Prag'da ne yenir ne içilir resmen bizden sorulur. Hani Prag gezi rehberi gibi yazılı bir kanıtımız olmasa şu yazıyı okuyacak insan \"ulan bunlar gezmemiş, komple yemiş içmiş\" diye düşünür, öyle bir yiyip içmeden söz ediyoruz. Eğer genelde insanların yaptığı gibi 2-3 gün kalacak olursanız ve bunların hepsini denemeye kalkışırsanız çok net 3 kilo + ile dönersiniz, bizden söylemesi. Neyse, zaten uzun bir yazı olacak gibi duruyor, lafı hiç dolandırmadan Prag'da ne yenir ne içilir ona geçiş yapalım. Kahveden anlayan Praglı birine \"Prag'da nerede kahve içelim canısı\" diye soracak olursanız 5 tanesinden 4ü burayı söylüyor. Hatta kahve içmenizi önermekle kalmıyor, kahvaltısını da mutlaka denemenizi söylüyorlar. E hal böyle olunca tabii ki neymiş kardeşim bu kadar diyerek koştur koştur buraya gittik. Bir kere baştan söyleyelim, şayet buraya kahvaltıya gitmek gibi bir niyetiniz varsa direkt rezervasyonu yapıştırın, aksi takdirde özellikle hafta sonu yer bulmak bayağı zulüm. Eğer bi' kahvelik otururuz diyorsanız iyi fikir, tatlıları da çok güzel, özellikle Baileys'li pastaları efsane. Kahveler Double Shot'tan, ki Double Shot'ın kahveleri Prag'ın en iyilerinden kabul edilebilir. Küçük bir detayı da atlamayalım, eğer sigara içiyorsanız buranın içinde içemediğiniz gibi dışında da içebilme şansınız yok. patron karşıymış. Sözümüz meclisten dışarı, siz de gidince fark edeceksiniz, bu Çekler öyle gördüğünüz en sempatik insanlar değiller. Özellikle Türkiye gibi 3 dakika içinde birbirine karrrrdeşim naber ya deme aşamasına gelen insanlar için Çekler bildiğiniz soğuk insanlar bile kabul edilebilir. Hangisi normaldir tartışılır, ancak neticede Ema Espresso Bar'da çalışanların dayıları İspanyol falan mıdır nedir artık, bir sempatiklik, bir tatlılık. Tabii sırf adamlar sempatik diye gidin demiyoruz, kahveleri de gayet başarılı, yine bir kahve molası için uğranır. Vinohrady taraflarındaki tartışmasız en popüler kahveci La Boheme. Aslına bakarsanız Prag'daki en popüler kafelerden birini olduğunu söylesek de abartmış olmayız, özellikle turistler ve expatlar tarafından çok seviliyor. Evet, kahveleri kesinlikle kötü değil, ancak burası bizim için kesinlikle, ama kesinlikle tatlıları ile ön plana çıktı. Bakmayın burada kibar kibar yazdığımıza, bayağı AYGIR GİBİ TATLI YEDİK YA. Sanki 20 yıldır pms dönemindeymişizcesine, yarın yokmuşçasına yedik. Size önerimiz, içeri girin, hiç kimseyle tek bir kelime konuşmadan ve zaman kaybetmeden tatlıların olduğu vitrine gidin ve o minik tartolet ve donutlardan en az 6-7 tane falan alın. Gerçekten hala bazı günler bu tatlı tam uyumadan yarım saat önce gelen bir şeyler atıştırma isteği anında aklımıza düşüyor, unutamıyoruz. -Adres: Sazavska 32 Monolok hem kahvaltı hem de kahve & atıştırmalık için uğrayabileceğiniz bir mekan. Kahvaltı konusunda bu aralar bayağı popüler olduğu için gitmeden önce rezervasyon yaptırmakta ya da bir tık erken gidip yer kapmakta fayda var. Ayrıca küçük ve sevimli bir arka bahçesi de mevcut, güzel bir havaya denk geldiyseniz içeri tıkılmak durumunda da değilsiniz. Kahve konusuna odaklanacak olursak öyle of çok şahane kahveleri var falan dedirtecek bir durum olmadığını itiraf edelim, eğer kahve odaklıysanız diğer söz ettiğimiz mekanlara yönelmeniz daha mantıklı olur. -Adres: Moravska 1540/18 -Adres: Sokolovska 46/51 Prag pek çok konuda beklentinizi rahat rahat karşılayacak bir şehir olabilir, tek bir konu hariç: Old Town taraflarında turistlere boğulmamış iyi bir kahveci bulmak! Çok şükür Original Coffee bu noktada imdadımıza yetişti. Gayet merkezi bir konumda bulunduğu için, ve Prag gezi rehberinde bahsettiğimiz otelimize de yakın olduğu için buraya 1-2 kez yolumuz düştü. Hem mekanda güzel kahve içebilirsiniz, hem de eviniz için çekirdek kahve alabilirsiniz. Şayet eve kahve alacaksanız elinizi çabuk tutup günün erken saatlerinde uğrasanız iyi edersiniz çünkü biraz çabuk tükeniyormuş. Ayrıca tatlı ve tuzlu atıştırmalıkları olduğunu da ekleyelim, kahvenin yanına yapıştırın gitsin. -Adres: Betlemska 12 Instagram'a fotoğrafını koyduğumuzda haklı olarak çılgınlar gibi ilgi gösterdiğiniz, görsel olarak acayip güzel bir kahveci Cafe Letka. Sırf kahveci diyerek hakkını yememek lazım, atıştırmalıklar da yapıyorlar. Ancak biz yine kahve kısmına odaklanacağız, çünkü o kahveden ilk yudumu aldığınızdaki \"allahım bu meleklerden yapılmış galiba\" hissinin sebebi kahvelerin bazılarınızın Berlin'den hatırlayacağı 5 Elephant'ın kahveleri olması. Bu kahve niye bu kadar güzel kardeş diye sorunca aldığımız \"5 Elephant diye olabilir mi\" cevabının üzerine birimiz saygı duruşuna, birimiz halaya kalktık, öyle sevindik. Şayet oranın kahvelerinden haberdar değilseniz acil buraya gidip kahve içmeniz lazım, sonra gelin konuşalım. Rica ederiz.......... -Adres: Letohradska 557/44 Prag'ın en iyi kahvecileri listemizde üst sıralardan yer kapan Super Tramp Coffee adeta bir hipster mabedi olduğu için tabii ki bulması hiç de kolay değil. Öyle ki biz ilk burayı bulma denememizde kendisini triplere boğarak \"İÇMİYORUZ ULAN KAHVENİZİ\" şeklinde terk-i diyar eylemiştik. Sonradan gaza gelip bir girişimde daha bulununca bulmayı başardık. Burası bir pasajın içinde, tatlı mı tatlı bir iç bahçede yer alıyor. Bulmakta güçlük çekme ihtimaliniz olduğu için şöyle tarif edelim: Hemen karşısında \"Coffee & Riot\" diye bir mekan var. Siz de o mekanın gözünün içine baka baka utanmadan hemen kapısının karşısındaki pasajın içine girip sola dönün, hemen oracıkta. İstiyorsanız çimlere çökün, istiyorsanız banklara, özellikle hava güzelse tam keyifli zaman geçirmelik. Ayrıca atıştırmalıkları ve tatlıları gerçekten çok güzel, böyle akşam yemeği öncesi çok tıkanmadan bir şeyler götürsek diyorsanız tam yeri. Ufak bir sorunu var, o da sadece sigara içenleri ilgilendiriyor: bahçede bile sigara içmenize izin yok. -Adres: Opatovicka 160/18 Berlin'den tanıdığımız kahvecilerin Prag 3. dalga kahvecilerini istilasından öyle memnunuz ki, Ye's Cafe'de bizi bu konuda sevindiren yerlerden bir diğeri oldu. Mekan sessiz, sakin, özellikle hafta içi iş saatlerinde tam oturup kitap okumalık. Tabii şu sınırlı zamanınızda gidin de Prag'da bir kafede kitap okuyun gibi bir öneride bulunacak kadar çıldırmadık ama, en azından bir kahvelik uğrayabilirsiniz, çünkü Ye's Cafe'nin kahveleri de yine aşırı güzel. Neden? Çünkü Berlin'deki Bonanza Coffee'nin kahvelerini kullanıyorlar. Hatta kullanmakla kalmıyor bir de satıyorlar. Özetle bir OitheBlog'u tüm gün mutlu etmek için her şeye sahipler. İyi kahve arıyorsanız garanti mekanlardan birisi, şiddetle tavsiye edilir. -Adres: Letenske Namesti 5 Burası için net bir bilgi veriyoruz: Tam bir Praglı blogger mekanı. Nereden biliyorsunuz diyeceksiniz. BİZ BİLMEYECEĞİZ DE KİM BİLECEK? Gitmeden önce üstün stalking becerimiz sayesinde anladık ki Prag'da blog sahibi olup da buraya gitmeyeni Praglı Bloggerlar Cemiyeti elinde sopalar ile evinin kapısında falan bekliyormuş. Peki olayı nedir derseniz hemen söyleyelim, şöyle hızlı ama lezzetli bir öğle yemeği için gayet güzel seçenek. Çeşitli sandviçler ve güzel kokteylleri var. Onun dışında da çok da büyük bir olayı yok, eğer Prag gezi rehberi kapsamında bol bol övdüğümüz DOX'u ziyaret edecekseniz oraya gitmeden önce ya da çıkışta buraya uğrayabilirsiniz. -Adres: Komunardu 894/32 Adını yanlış yazdık sandıysanız sizi ukalalığınızla baş başa bırakıyoruz, evet gerçekten o kadar \"a\" ile yazılıyor. Ancak Praglılar buraya genellikle sadece Lokal diyorlar. Ortam bildiğimiz erkek lisesi yemekhanesi ile Bacanakalar 2 Birahanesi'nin modern versiyonu arasında bir yerde gibi görünebilir, bu iş hoşunuza gider mi gitmez mi bilemiyoruz ama, bizce çok daha eğlenceli, değişik bir hava katıyor. Eğer Çek yemekleri denemek istiyorsanız, özellikle dandik, turist kandırmak için hazırlanmış uyduruk şeylere maruz kalmak istemiyorsanız direkt buraya! Burası Praglıların akşam çıkıp bira masasına oturduğu, ama bir yandan da yemekleri bayağı leziz, fiyatları da gayet uygun bir mekan. Gerçekten o kadar popüler ki büyük bir mekan olmasına rağmen rezervasyonsuz yer bulabilirseniz kendinizi şanslı sayabilirsiniz. Madem Prag'da ne yenir diye yazıyoruz, önerimizi de eksik etmeyelim, gulaş, sosis tabağı, rosto ve potato dumpling'i söyleyin gitsin. -Adres: Dlouha 33 Vnitroblock bayağı tatlı bir konsepte sahip. Hem mağaza, hem etkinliklerin ve sergilerin gerçekleştiği, hem bir şeyler atıştırıp içebildiğiniz pek çok şeyi bir arada barındıran bir konsepte sahip. İçeride vakit geçirebileceğiniz gibi özellikle güzel havalarda değerlendirebileceğiniz bir dış alanı da mevcut. Hem Çek, hem uluslararası markaları ve tasarım ürünleri bir arada bulabilme şansınız var, hem de bir şeyler yiyip içme. Bizce garanti gidilecekler listenize eklemelik. Yakın zamanda Prag'a yerleşmiş Kukla Süreyya sayesinde keşfettiğimiz ve tam anlamıyla bayıldığımız mekan. Bu mekan ile başka kaynaklarda karşılaşma ihtimaliniz bayağı düşük, biz onca araştırmaya keşfedememişiz, kuklacığımız olmasa da hayatta keşfedemezmişiz herhalde. Zaten kapısında geldiğinizde bir otoparka geldiğinizi zannedip \"ya herhalde yanlış yere geldik\" gibi bir düşünceye kapılıyorsunuz ancak içerilere doğru ilerleyince bildiğimiz çölde vaha etkisi yaratıyor. Eggs Benedictlerine ve kahvelerine kesinlikle kefiliz. Bir şey yemek niyetinde değilseniz bile mekanın kendisi ve ortam kesinlikle hoşunuza gidecektir, affetmeyin, uğrayın. -Adres: Stroupeznickeho 493/10 -Adres: Namesti Miru 9 İşiniz gücünüz yok bir de gittiniz Prag'da Meksika restoranı mı buldunuz be kardeşim derseniz bu sefer size çemkiremeyeceğiz. Hani şu restoranı biraz sevmiş olsak direkt \"illa lokal yemek mi yiyeceğiz kardeşim sürekli\" diye çemkirirdik ama, haberler kötü, bu restoranı biz bile kurtaramayız. Yine de yazmadan geçmek istemedik, çünkü bize ihanet edip de başka kaynaklara göz attığınızda bu restoran ile sık sık karşılaşacaksınız. Ancak taco ve nachos gibi çok da komplike olmayan şeyleri bile nasıl bu kadar kötü yaptıkları biz de anlayamadık. Hani emek verseniz, ben bu yemekleri bayağı kötü hale sokacağım, bakalım bunu da yiyecekler mi deseniz ancak o kadar olur. Serdar Ortaç'ın şarkı yazma tekniği gibi düşünün. Rastgele sözcükleri arka arkaya diziyor ortaya şarkı çıkıyor ya hani, bunlar da yemekler o mantıkta yapmışlar adeta. Kokteyller deseniz zaten direkt suyun içine şeker atılmış gibi. Kötü dostlar kötü, gitmeyin diye yazdık işte. -Adres: Onu da yazmıyoruz gidemeyin diye, Meksika mutfağı ile aranızı bozan kişiler olmayı göze alamayız......... Özellikle kahvaltısı lokaller tarafından bol bol önerilen, küçük ve sevimli bir kafe. Eggs Benedict, omlet, pancake, tortilla vb. sizi mutlu edebilecek güzel seçeneklere sahipler. Doğruyu söylemek gerekirse öyle mutlaka gidin, buraya gitmemek çılgınlıktır dedirtecek bir tarafı yok, ancak yakınınızdaysa ve alternatif bir kahvaltı mekanı arayışındaysanız iyi bir seçenek olabilir. Bu arada menüleri dönemsel olarak değişiyor sanırım, söylediğimiz her şey ile karşılaşmayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. -Adres: Veverkova 1410/8 -Adres: Nitranska 1339/9 Hem kahvaltı hem akşam yemeği için uğrayabileceğiniz, her ikisi ile de son dönemlerde ön plana çıkmış, dekorasyonunu pek sevdiğimiz mekan. Biz akşam yemeğinde değil ama, kahvaltı için deneme fırsatı bulduk. Kendi ekmeklerini yapıyorlar ve omlet vb. Türk kahvaltısına alışmış bünyeleri Avrupa kahvaltısına küsmekten vazgeçirecek bir menüleri var. Aslına bakarsanız işin kahvaltı kısmını biraz abartılmış bulduk, dolayısıyla akşam yemeği için şansınızı denemenizi önereceğiz. Kokteyllerini de ayrıca övdükleri için belki onlara da bir şans verebilirsiniz. -Adres: Pernerova 49 düya mutfagına girecek bir cok yemek var. Muftak kültürü olarak türkiyeden cok farklılar. yazınız sayesinde brag mutfak kültürünü ögrenmiş olduk teşekürler.."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/22/prag-gece-hayati-mekanlari", "text": "Biliyoruz, başlıkta adamı her şeyden soğutan bir Seda Sayan etkisi olsa bile bu sizi yıldırmadı, hepinizin Prag gece hayatı konusunda beklentisi yüksek, durumun farkındayız. Sizi gaza getiren o \"abiii Prag'ın gece hayatı var yaaa öfffff\" cümlelerini çeşitli varyasyonları ile birlikte arka arkaya dizen o arkadaşınız artık fitili ateşlemiş bir kere, artık sizi biz bile durduramayız. Direkt konuya girelim, Prag gece hayatı gerçekten de anlatıldığı kadar çılgın mı? Tamamen Prag'ı ne şekilde deneyimlemek istediğinizle ilişkili. Eğer arkadaş grubunuzla gittiyseniz, Çek biralarını deneyelim, barlarda muhabbetin dibine vuralım, sonra da hep beraber otelin yerini bulamayalım diyorsanız bu gayet olası bir durum. Ama kızlar etrafımı sarsın, AAAA ŞU TÜRK ERKEĞİ DEĞİL Mİ, BİZ DE TÜRK ERKEKLERİNİ BEKLİYORDUK YA OH BE SONUNDA GELDİLER, gibi bir ortam bekliyorsanız orada biraz yavaşlamanız gerekecek sdfsd. Biz Türk erkeği kategorisine girmediğimiz için bu yazı ile bu gibi bir beklentinizi karşılayabilir miyiz bilmiyoruz ama, en azından deneyip de sevdiğimiz Prag gece hayatı mekanlarını şöyle bir anlatmadan geçmek istemek. Buyursunlar! Başlamadan gelen not: Prag gece hayatı yazısını araştırmaya kadar geldiyseniz şu yazılara da ihtiyacınız olabilir, aşağı bırakalım. Prag genelinde bira tüketimi oldukça yaygın olduğu için burada \"micro brewery\" tarzı, kendi birasını yapan birçok özellikli mekan mevcut. Çek bira markalarını keşfedip favorilerini tespit ettikten sonra biraz da bu tip yerlere yönelebilirsiniz bizce. Aşağıda bu tip yerler de yazacağız, panik yok. Prag gece hayatı öyle şehrin tek bir noktasında birkaç sokak halinde değil, şehrin farklı farklı bölgelerine yayılmış mekanları kapsıyor. Dolayısıyla şuraya gidin, oradaki barları dolanın yeter diyebileceğiniz bir durum yok. Son dönemlerde Praglıların favorisi haline gelmiş en hip bölge kesinlikle Zizkov. Eğer çılgın kulüpler değil de güzel ve çeşit çeşit bar arıyorsanız direkt buraya doğru yol alabilirsiniz. Burası pek de küçük bir bölge olmadığı için biraz nokta atışı tercihler yapmanız gerekiyor, o kısmı biz aşağıda sizin için halledeceğiz. Ancak genel olarak bizim denemediğimiz ve buralarda gözünüze kestirdiğiniz bir mekan olursa da önerileriniz bekleriz tabii. Malkovich Bar: Kapısına Hipsterspor atkısı asmak istediğimiz, evden hallice, popüler bar. Haftaiçi bazı günler o kadar da kalabalık olmuyor, ancak haftasonu biraz daha coşuyor. Kokteyllerine şans verebilirsiniz, zaten Bukowski's Bar'a çok çok yakın. BeerGeek Bar: Adından da anlayabileceğiniz üzere çeşit çeşit bira satan eğlenceli mekan. Sırf Çek biraları üzerine kurulu değil, dünyadan birçok farklı çeşit bira da satıyorlar. Mekana gidecek olursanız adrese bakarken dikkatli olun çünkü buranın bir de mağazası mevcut, yanlışlıkla bar diye mağazaya gitmeyin. Anonymous Bar: Old Town'daki turistik noktaların neresinde göbeğinde yer alan ancak bulması pek de kolay olmayan mekan. Adından da anlayabileceğiniz üzere bir Anonymous konsepti hakim, mekanın dekorasyonundaki detaylardan da fark edeceksiniz zaten. Güzel ve orijinal kokteylleri var, ne içeceğinizi bilemezseniz kendinizi garsonlara teslim edin, zevkinize göre öneride bulunuyorlar. Sunumları da ayrıca eğlenceli, örneğin bizim içkilerimizden birisi serum olarak, bir diğeri ise Cast Away'daki Wilson olarak geldi. Üstelik garson içkileri getirirken suratına Anonymous maskesi takıyor, bir acayip konsept işte. Bar Hemingway: Burası da yine Old Town civarında, son derece turistik kabul edilebilecek, küçük bir bar. Ancak her turistik mekanı kötüleyecek değiliz, zira burası lokaller tarafından da bayağı seviliyor ve çok güzel kokteyller yapıyorlar. Alengirli bir menüleri mevcut, siz iyisi mi bizim yaptığımız gibi yine kendinizi çalışanlara teslim edin, ne sevdiğinize göre size bir şey hazırlasınlar. Palac Akropolis: İşte bir diğer hipster mekanı daha. Maalesef bizim burayı deneyebilme imkanımız olmadı, ancak şöyle bir önünden geçebildik. Zaten dışarıdan baksanız çirkin bir otel falan zannedersiniz, ancak içeride işler değişiyor-imiş. Onlar kendilerine \"maze of cultural events\" diyorlar. İçeride çeşitli konserler, etkinlikler vuku buluyor ve pek güzel bir konsepte benziyor. Gitmeden önce şuradan programlarını kontrol ederseniz daha iyi olur, yoksa bizim gibi etkinlik olmayan güne denk gelebilir ve morarabilirsiniz....... Naplavka Riverbank: Özellikle yaz vakti Prag'a gidiyorsanız akşamüstü saatlerinden itibaren net olarak uğramanız gereken yerlerden birisi Naplavka Riverbank. Aslında öyle çok büyük bir olayı yokmuş gibi görünebilir ama, lokaller güzel havalarda nehir kenarında ellerinde biraları muhabbet edip eğlenmeye bayılıyor. Biz de öyle! Kesin denenecekler listenize atın. Bad Flash Bar: Krymska Sokağı üzerinde popüler bir bar, craft bira arayışındaysanız burayı deneyebilirsiniz. Ancak erken saatte gitmek gibi bir hatada bulunmayın, zira mekan saat 17:00'de açılıyor. Önerimiz en azından 20:00 sularında falan gitmeniz, daha bi' hareketli ve canlı olur. Public Interest: Josevof bölgesi civarında, kokteylleri için uğrayabileceğiniz mekan. Kokteylleri bize biraz fazla övülmüş diye midir bilemiyoruz, neden özellikle bu kadar hastası olduklarını biz de anlayamadık, ancak kötü sayılmaz. Cross Club: Holesovice taraflarında kalan, tam bir \"anlatamam görmen lazım\" konseptli, dekorasyonu da kendi kadar ilginç gece kulübü. Gerçekten acayip bir deneyim yaşamak, şöööyle bir Berlin'i anmak istiyorsanız falan gidilir. ACAYİP BİR YER. James Dean Prague: Yine birkaç kez önünden geçtiğimiz ve internette defalarca karşılaştığımız American diner konseptli mekan. Sırf bar olarak hizmet vermiyor, öğlen yemeği, kahvaltı vb. şeyler de var, ancak özellikle akşamları eğlenceli olduğu iddia ediliyor. Denemediğimiz için işin bu kısmına pek yorum getiremedik ama çok sık karşılaşınca belki denemek istersiniz diye atlamak istemedik. Hiçbir şey bulamazsanız duvarlardaki James Dean fotoğraflarına bakarsınız, onun güzelliği yeter........ Tabii ki bar ve pub tadındaki yerlerde değil ama, özellikle gece kulübü benzeri yerlerde pek çok şehirde olduğu gibi Prag'da da bir giriş ücreti alınıyor. Ancak merak etmeyin, öyle abartılı fiyatlar söz konusu değil, hatta ucuz olduğu bile söylenebilir. İnanır mısınız bilmiyoruz sevgili erkek okuyucularımız, ancak Prag'da da bir damsız girilmez durumu var sdfsd. Dalga geçiyoruz sanmayın, Avrupa hiç de öyle kollarını açmış sizi beklemiyor valla, oradayken birkaç takipçimizden aldığımız mesajlardan ve kapıda \"ya sizle içeri girebilir miyiz\" diye darlayan arkadaşlardan yola çıkarak söylüyoruz, kalabalık bir erkek grubuysanız çok dolu mekanlara girmekte güçlük çekebiliyorsunuz. Kızlar, bunu vallahi sizler için yazıyoruz. Biz Prag'dayken aranızdan \"ya striptiz kulübüne gitsenize, biz gittik, çok eğlendik\" diye mesaj atan en az 7-8 kişi oldu. Bizim böyle bir zamanımız olmadı ama, merakınızı gidermek istiyorsanız Prag'da çekinmeden striptiz kulüplerine gidebilirsiniz gibi duruyor. Tabii siz yine aklınıza yatan bir yer tespit edin de öyle gidin, cengaverliğe gerek yok. Prag çok güzel bir şehir. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Diğer Avrupa ülkelerine göre Çek Cumhuriyeti'nin daha ucuz olmasıda ayrı bir güzel."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/07/28/foca-gezi-rehberi", "text": "Bize kalırsa Ege bölgesinin insanları birleştirici bir özelliği, acayip bir etkisi var. Bunu sırf Foça gezi rehberi yazıyoruz diye söylemiyoruz, bizce bu durum Ege'nin birçok noktası için geçerli. O ne demek diyeceksiniz, hemen açıklayalım. İsterseniz yaz aylarında ofise gidip gelmekten baymış bir beyaz yakalı olun, isterseniz 4 mevsim 5 metre sakalla dolaşan bir hipster, isterseniz bakkal Rıza Amca. Söz konusu Ege'de bir yerler oldu mu hepinizde bir \"ya abi Ege bambaşka.......\" duygusu ve yoğun bir Ege bölgesi övme isteği oluşmuyor mu? Ege'de yer alan herhangi bir nokta sizde de \"oraya gidersem mutlu olacağım besbelli\" hissi yaratmıyor mu? İşte öyle bir birleştirici özellikten bahsediyoruz, her kesimden, her bakış açısından insanın ortak zaafı bu bölgeymiş gibi geliyor bize. E hal böyle olunca Foça yolculuğumuz da zaten direkt olarak orayı sevmeye programlı bir halde başlıyor. Merak etmeyin, zaten hikayenin sonu da kötü bitmiyor. Foça ile ilgili aklınızdan, kafanızdan ne geçiyorsa doğrudur. Evet, tabii ki pek tatlı ve şirin, tabii ki gittiğiniz gibi adapte oluyor ve sonsuza kadar bir tatilci, bir yazlıkçı olarak yaşama isteği uyandırıyor. Özellikle yazın gittiyseniz Eski Foça tarafında sahilde dolaşırken içinizi acayip bir tatil beldesi mutluluğu kaplıyor, iş yerinde uyuz olduğunuz herifi de, size kafayı takan hocayı da, Whatsapp'ta online olup size cevap yazmayan flörtünüzü de boşveriyor, direkt rahatlama moduna giriyorsunuz. Ancak tabii ki eski adı ile Phokaia'ya \"ay çok tatlı, keşke emekli albay olsam da sabahtan akşama kadar evin önüne park eden arabalara sinirlenip çocukları topunu kesmekle tehdit etsem\" şeklinde yaklaşmak ayıp olur. Foça'nın görmezden gelemeyeceğiniz, aman şimdi tarih dersine maruz kalmak istemiyoruz diyerek bir kenara atamayacağınız DEV gibi bir tarihi var. Bir kere temellerinin atılışı İyonya'ya kadar dayanıyor, burası İyonya'nın en önemli şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu sebeple ilk Pers istilasına uğrayan İyona şehri de Phokaia oluyor. Sonrasında Büyük İskender'in, Romalıların ve pek tabii Osmanlı'nın egemenliği altına giriyor. Anlayacağınız tarihi anlatmanın bize düşmeyeceği ve burayı Google terk bilgilerle doldurmak istemeyeceğimiz kadar gerilere gidiyor. Bunları şöyle bir özet geçmek istedik çünkü aşağıda Foça'da gezilecek yerler bölümünde anlatacağımız şeylerin birçoğunun varlığı Foça'nın tarihi açıdan zenginliğine de dayanıyor. Neyse, işin Foça gezi rehberi kısmına geçiş yapabiliriz. Foça ile İzmir merkez arası yaklaşık 70 km. Dolayısıyla Foça'ya ulaşmak = öncelikle İzmir'e doğru yol almak diye düşünebilirsiniz. Bize kalırsa eğer imkanınız varsa Foça'ya araba ile gitmek, koyları ziyaret edebilmek açısından mantıklı bir tercih, çünkü özellikle Eski Foça ile Yeni Foça arasındaki yolda denize girmek isteyebileceğiniz birçok farklı koy mevcut. Ancak söz konusu Eski Foça ise, sokakların yer yer son derece dar olması ve birçok yerin araba ile girmeye müsait olmaması sebebiyle arabaya pek de ihtiyacınız olmayacağı gibi, bir noktada başınıza dert bile olabiliyor. Eğer arabayla gitmediyseniz de çok dert etmeyin, çünkü yaz aylarında Foça'nın merkezinden ana plajlara ulaşabileceğiniz minibüsler kalkıyor, herhangi bir sıkıntı yaşamazsınız. Daha farklı bir yöntem isterseniz İzban'ı kullanarak da Foça'ya ulaşabiliyormuşsunuz, biz bunu Foça'dan dönünce öğrendik tabii, o ayrı mesele. Eğer bu yöntemi kullanacak olursanız Eski Foça'ya ulaşmak için inmeniz gereken en mantıklı durak Hatundere oluyormuş. Buradan da otobüs ile Eski Foça'ya ulaşabiliyorsunuz. Bu konu aslında dönüp dolaşıp Eski Foça'da mı kalalım yoksa Yeni Foça'da mı konusuna dayanıyor, muhtemelen sizin de kafanız ona takılmıştır. Bu noktada deneyimlerimiz üzerinden kişisel bir yorum getirerek Eski Foça'da kalmanızı önereceğiz. Yeni Foça bizim kafamıza biraz daha yazlıkçıların kaldığı, sitelerin yer aldığı bölge şeklinde yerleşti. Eski Foça ise gezebileceğiniz noktaların olduğu, sokaklarında kaybolmak isteyeceğiniz, hakikaten Foça'da olduğunuzu hissedeceğiniz, \"gerçek Foça\" tarafı gibi diyebiliriz. Umarız bu lafların üstüne Yeni Foçalılar bize saldırmak üzere evin kapısında çivili sopalar ile beklemezler. Eğer Foça'da denize girmek niyetindeyseniz zaten aşağıda size önereceğimiz Foça plajlarının çoğuna Yeni Foça'dan da Eski Foça'dan da ulaşabilirsiniz, o konuda sıkıntı yok. Konaklayacağınız yeri Eski Foça'da seçecek olursanız ve özellikle merkezi bir noktada seçerseniz bu ara sokaklara arabayla ulaşımın bayağı sıkıntılı olduğunu ekleyelim. Uzun süre gitme kararı alıp nasıl olsa arabayla otelin önüne giderim diye düşünerek yanınıza dev bir bavul falan alırsanız işler beklediğiniz gibi gitmeyebilir ve ayvayı yiyebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Geldik zurnanın zırt dediği yere. Foça'da yapılacak en güzel aktivitelerden biri nedir? Tabii ki elleriniz dede gibi buruşana, poponuz ise adeta uyuşana kadar denize girmek. Şanslısınız, çünkü sizi ananız babanız kadar düşünen OitheBlog'u okuma şerefine nail oldunuz......... sdfsd tamam tamam, şımarmıyoruz. Foça'da denize girebileceğiniz yerleri ekte bulabilirsiniz. Hanedan Beach: Lokaller arasında Foça'da denize girmek için en çok tercih edilen yerlerden biri. Tahmin edebileceğiniz üzere yiyip içebileceğiniz bir tesisi, şezlongu, şemsiyesi mevcut. Girişi haftaiçi 15, haftasonu 25 lira. Sazlıca Plajları: Aynı koy üzerinde birkaç tesisin bulunduğu, suyunun rengi muhteşem olan bir diğer nokta. Eski Foça ve Yeni Foça arasındaki yolda kalıyor. Eğer Foça'da kamp yapmak istiyorsanız bunun için bir bölüm de mevcut. Voodoo Beach: Çeşme'dekiler kadar sapıtık olmasa da bir tık daha \"beach\" havasında olan, gençlerin özellikle tercih ettiği plaj. Duyduğumuz kadarıyla haftasonları bayağı kalabalık olabiliyormuş. Olur da yer bulamazsanız hemen yanında da Şamata adlı bir beach yer alıyor. Mambo Beach Club: Tepeden bakınca denizi şahane görünen, ama pek çok kişiden \"tesis olarak pek iyi değil\" duyumu aldığımız bir başka beach. Yine Eski Foça ve Yeni Foça arasındaki yolda yer alıyor. Acar Camping: Kişisel olarak deneyimlememize rağmen aranızda Foça'da kamp yapacak yer arayışı olanlar olduğunu bildiğimiz için şöyle bir kapıdan baktığımız kamp alanı. Lakin kapıda \"AİLE KAMPIDIR, MANGAL VAR\" gibi şeyler yazıyor, o yüzden neyle karşılaşırsınız pek emin olamadık, şayet deneyecek olursanız daha detaylı araştırmanızı öneririz, sonra burası aile yeri kardeşim diye dayak yemeyin sdfsd. Çanak Koyu: Burayı görme fırsatımız olmadı, ancak yerlisinden çok duyduk, değişik ve pek keşfedilmemiş bir yer bulmak hoşunuza gidebilir diye yazıyoruz. Eski Foça'ya 2,5 3 km uzaklıkta, daha az kişi tarafından bilinen ve yerlisine göre Foça'da denize girilebilecek en güzel noktalardan biri burası. Tam yerini tespit edememiş olmakla birlikte, net olarak bildiğimiz şey, Eski Foça'dan Yeni Foça tarafında doğru değil, tam zıt tarafa gitmeniz gerektiği. Tahmin ettiğiniz üzere Foça öyle çok büyük bir yer değil. Ancak öyle tahmin ettiğiniz kadar küçük de değil. Ne diyorsunuz be büyük mü küçük mü kardeşim demeyin, anlatacağız. Turistik anlamda gezmek isteyeceğiniz noktaların çok büyük bir kısmı ise Eski Foça diye geçen tarafta kalıyor. Dolayısıyla Foça'da gezilecek yerleri aslında bir nevi Eski Foça gezisi olarak değerlendirebilirsiniz, dolayısıyla tahmin ettiğinizden büyük çıkarsa bile bu sizi pek de ilgilendirmiyor. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Yeni Foça bir tık daha yazlıkçılık yapmak üzerine kurulu, gezi açısından pek de ilginizi çekecek bir tarafı yok. Şimdi sakince Foça gezi rehberi kısmına geçiş yapabiliriz şampiyonlar. Foça'nın en bilinen, en sevilen özelliği, tabii ki güzeller güzeli taş evleri. Evet, Ege'de pek çok noktada bu tip taş evlerle karşılaşabiliyorsunuz, ancak bizce Foça'daki taş evler kadar güzeliyle karşılaşmak pek de olası değil, hafife almayın yani. Foça'da en güzel taş evleri nerede bulurum, Instagram'ı fotoğraflara boğarak arkadaşlarımın tüm huzurunu en iyi nerede kaçırabilirim diye soracak olursanız bilmeniz gereken en önemli şey, sahil şeridinden uzaklaşıp ara sokaklara dalmanız gerektiği. Eski Foça'yı gezerken hiç beklemediğiniz sokaklardan, hiç ummadığınız yerlerden inanılmaz güzel evler, acayip güzel manzaralar çıkıveriyor, dolayısıyla sadece sahil şeridi ve civarıyla sınırlı kalmak büyük bir hata olur. -Kendinize merkez olarak Reha Midilli Caddesi'ni belirleyebilirsiniz, burası Eski Foça'nın en bilinen ve yoğun caddesi. Oradan uzaklaştıkça daha alternatif yerlere yöneldiğinizi de varsayabilirsiniz yani. Eski Foça'da sahilden kaptırıp gidip meydanı ve balıkçıları geçtikten sonra, tam da \"herhalde artık görecek bir şey kalmadı\" diye düşündüğünüz anda deniz kenarında karşınıza surların ve Beşkapılar'ın olduğu bölge çıkıyor. (Gerçekten yan yana 5 adet kapı göreceksiniz, adını rastgele koymamışlar) Zaten öyle bir noktaya konumlandırılmış ki, hani Age of Empires oynuyor olsanız ve önünüzde Foça haritası olsa siz de kaleyi oraya koymaya karar verirdiniz, helal olsun....... Günümüzde Beşkapıları'ın açıkhava tiyatrosu olarak olarak kullanılan bir bölümü mevcut ve içinde çeşitli etkinlikler, sergiler de vuku buluyor, isterseniz girip gezebilmeniz de mümkün. Kale tarafını karşıdan görmek isterseniz tam tersi istikamete, Kavala Cafe'nin bulunduğu noktaya yürüyüp şöyle bir karşıdan da bakabilirsiniz. -Söylediğimiz şekilde sahil şeridini takip ederek kale tarafında doğru ilerleyecek olursanız Kybele Açıkhava Tapınağı'nı da hemen solunuzda göreceksiniz. Görünce bunun kaydadeğer bir yer olduğunu anlama ihtimaliniz neredeyse 0, biz de anlamadık, zira konuya dair hiçbir tabela ya da bilgilendirme yok. Daha çok \"biri tarihi eserini burada unutmuş galiba\" gibi bir etki yaratıyor, o yüzden gözünüzü dört açın. Yoksa yanımızdan geçen adam gibi Kybele Tapınağı için \"bunu satsan iyi para eder ben size söyleyeyim\" yorumu yapabilirsiniz, buradan kendisine sevgilerimizi gönderiyoruz....... Foça'dan 10 farklı adam bulun, 10'una da \"abi Foça'da ne yapalım ya sence\" diye sorun, 9 tanesi \"abi Foça'da tekne turu yapın\" önerisi vermezse biz de adam değiliz. Foça'da tekne turu yapmak bir tercih değil, bir zorunluluk arkadaşlar, kusura bakmayın....... He biz yaptık mı? Yoo, ama vaktimiz yok diye, yoksa vallahi yapardık. Neticede Foça'nın farklı farklı koylarını görmek, şahane fotoğraflar yakalamak istiyorsanız tekne turu gerçekten iyi bir fikir. Bunun için ise birkaç farklı seçeneğiniz var. Ünlü Siren Kayalıkları'nı görmek istiyorsanız bütün gün süren turlardan birine katılmak durumundasınız. Eğer kısa bir tur yapmak istiyorsanız maalesef Siren Kayalıkları'nı görebilmeniz mümkün olmuyor. Romantizm peşindeyseniz 1 1,5 saat kadar süren mehtap turları var. Biz iki sap olarak gittiğimiz için bizi zerre kadar ilgilendirmemesi sebebiyle ona da katılmadık, ancak sevdiceğinizi kapıp gittiyseniz hoşunuza gidebilir gibi. -Siren Kayalıkları'nı Odysseia'dan hatırladıysanız doğru yoldasınız, bu kayalıklar hakikaten de o kayalıklar. Hani şu Yunan mitolojisinden de hatırlayacağınız Sirenlerin üzerinde yaşadıkları. Foça gezi rehberi yazıp Kozbeyli Köyü'nden bahsetmemek olmaz. Burası Foça'ya bağlı, henüz pek de keşfedilmemiş, İstanbullular tarafından istila edilmemiş taş evleriyle ünlü, sessiz sakin bir köy. Köyün en ünlü mekanı tartışmasız bir şekilde Şakir'in Kahvesi. İsterseniz kahvaltıya gidebilir, isterseniz mekanın acayip ünlü dibek kahvesini içmek üzere uğrayabilirsiniz. Sonrasında Foça'daki taş evler yetmediyse buradaki taş evleri görmek için de sokaklara dalabilirsiniz. Fakat bu noktada bir uyarımız olacak, şayet yazın buraya gidecek olursanız sıcakta burayı gezmek gerçekten acayip zorlu oluyor, şahsen biz birkaç adımdan sonra babaanne moduna geçiş yaparak daha fazla dolaşmayı göze alamadık. Dolayısıyla burayı ayrıca keşfetmek istiyorsanız Foça'ya şöyle Eylül Ekim aylarında gitmenizi önereceğiz. Köye ulaşabilmek için iki yol alternatifiniz var. Bunlardan birisi bizim sorgusuz sualsiz girip arabanın altını bırakmaya çok yaklaştığımız bayağı sorunlu bir yol, haritaya teslim olup gittiğimiz için bize bayağı sorun yarattı. O yüzden şayet \"aa köy yolu işte ya\" tadında bir yola girdiğinizi fark ederseniz ayvayı yemek üzere olduğunuzun resmidir, geri dönüp Kozbeyli Köyü tabelalarını takip ederek ikinci alternatifi kullanmanızı öneririz. Foça'da kısa bir zamanımız olduğu için görme imkanımızın olmadığı Antik Tiyatro, Athena Tapınağı ve Şeytan Hamamı'nı da Foça gezi rehberi kapsamında es geçmemek gerek. Buraları ziyaret edemediğimiz için hakkında atıp tutmak istemiyoruz, ilginizi çekiyor ise Foça'da gezebileceğiniz yerler kapsamında buraların yer aldığı da aklınızda bulunsun. Foça'da Pazar günleri, civar köylerdeki yerel üreticilerin doğal şartlarda yetiştirdiği, GDO gerginliği yaşatmayan, yerel kültürü yansıtan ürünlerin yer aldığı bir pazar kuruluyor: Yeryüzü Pazarı. Slow Food akımının Türkiye'deki temsilcilerinden biri olduğu için bu pazarda öyle halden alınmış ürünlerle falan karşılaşma ihtimaliniz yok, direkt üreticiden tüketiciye! Pazarın kurulduğu güne denk gelmeseniz bile pazarın kurulduğu noktayı mutlaka ziyaret etmenizi öneririz, zira bizce Foça'nın en güzel taş evlerinin olduğu noktalardan biri kesinlikle burası. Bu Slow Food meselesi ilginizi çekiyorsa Seferihisar & Sığacık yazımıza bakmak da isteyebilirsiniz gibi geldi. Herkesin ısrarla merak ettiği, Türk halkı olarak adeta bağımlısı olduğumuz bir konu olan günbatımı izleme meselesine de bir açıklık getirelim dedik. Foça'da günbatımını izlemek için birkaç seçeneğiniz var. Tepeden görmek istiyorsanız tüm lokallerin önerdiği yer Seyirtepe. Hakikaten manzara gibi manzara! Biraz daha farklı bir deneyim isterseniz yeldeğirmenlerinin bulunduğu noktaya çıkabilirsiniz. Yok kardeşim, ben daha aşağıdan izleyeyim diyorsanız Kavala Cafe'ye gidip çöküyorsunuz, şarabınızı söyleyip romantizmin dibine vuruyorsunuz. Konu kapanmıştır, iyi seyirler. Gelmişsiniz denizin dibine, memleketin en güzel bölgesine, ne demek ne yenir ne içilir abi? Rakı içeceksin, meze ve balık yiyeceksin işte, bu tartışmaya açık bir konu değil ki. Kahvaltıda bile onları tüketseniz yeridir. He nerede yiyeyim içeyim diye soruyorsan o kısımda devreye girebiliriz tabii. Foça'da, özellikle Eski Foça'da onlarca balık restoranı var. Sahil şeridinde şöyle bir yürüdünüz mü şayet herhangi bir araştırmaya girişmediyseniz \"ulan hangisine oturacağız şimdi, hepsi de aynı görünüyor\" endişesine kapılacaksınız. O noktada biz konuya el atalım, Foça'da denediğimiz ya da bize önerilen restoranları/mekanları şöyle bir özet geçelim, aklınızda bulunsun. Fokai Restoran: Mezelerinden çok balığı övülen, çalışanları pek sempatik restoran. Kendisi deniz kenarında olmamasına rağmen Foça'nın en popülerlerinden biri olduğu için gitme kararı alırsanız rezervasyon yaptırmanız önerimizdir. 35'lik rakılı, mezeli, balık da yenilmiş kallavi bir sofra 180 TL tuttu. Liman Restoran: Foça'da kısa zaman geçirdiğimiz için deneme imkanımızın olmadığı ancak yerlisinin çok sevdiği bir balık restoranı. Eğer birkaç gününüz var ise bir akşamınızı buraya ayırabilirsiniz, severseniz bize de haber edin. Yazınızdan gezimizde faydalandık teşekkürler ancak Fokai restauranttan hiç memnun kalmadık. Mezeleri gerçekten kötü, karidesi berbat. Kimseye tavsiye edilecek bir yer değil. Kuzina Foça, yemekleri lezzetli, işletenleri tatlı, güzel bir seçenek. Pek severiz kendisini. Bir Foçalı olarak Nazmi Ustayı asla önermem. Birkaç gazeteye çıktı ve meşur oldu, kuyruk olsun diye yavaş servis yapıldığı da doğru. Gerçek dondurma yemek isteyenler pazarın girişindeki dörtler ekmek fırını deneyebilir. Lezzeti müthiş. Yine o tatlı üslubunuzla cok tatlı bir yeri anlatmışsınız. Detaylı ve çok hoş bir yazı olmuş. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/08/23/budapestede-ne-yenir", "text": "Budapeşte'de ne yenir diye konu açtığınız vakit bu Budapeşte'ye gidip de dönen arkadaşlarınızı iki konuda asla sakinleştiremiyorsunuz. 1. Szimpla Kert övmek. 2. Budapeşte'de gulaş yenilecek yer önermek. Daha önce Budapeşte'ye giden arkadaşınıza \"Ali biz de Budapeşte'ye gidiyoruz\" deyiverin, hele bir ağzınızdan Buda sözcüğü çıksın, görün başınıza neler geliyor......... \"ABİ TAMAM ORAYA GİDECEĞİZ, GULAŞ DA DENEYECEĞİZ, BIRAKSAN BİZİ \" de diyemiyorsunuz. İçinizde fırtınalar koparken yüzünüzde ruh halinizi hiç de yansıtmayan bir gülümseme ile sakince kafa sallıyorsunuz, tamam diyorsunuz, elimde gulaşımla Szimpla Kert'e gideceğim gerekirse, başka çaresi yok. Aman sakın dönünce \"ya aslında o kadar da övülecek bir tarafı yok\" gibi cümleler kurmaya çalışmayın, o arkadaşın fanatizmi asla son bulmayacak. Neyse, bu gulaş bağımlısı, Szimpla duyarlısı arkadaşları bir kenara koyacak olursak yavaş yavaş Budapeşte'de yeme içme konusuna girebiliriz. Efenim Orta Avrupa mutfağını genel olarak birbirine yakın bulmuş olabilir, eğer nokta atışı yerlerde yemediyseniz de bu mutfak hatırınızda daha çok bir Orc yemeği, bir hapishane öğünü, ne bilelim bir BALÇIK gibi kalmış olabilir. Son birkaç Orta Avrupa şehri ziyaretimizde sizi bu işin aslında böyle olmadığına, tanısanız seveceğinize, özünde fena olmadığına ikna etmeye çalıştık ama, henüz başarılı olamadıysak da Macaristan gezisi ile birlikte buzların eriyeceğine emin gibiyiz. Macaristan mutfağı aslında birçok farklı ülkenin/kültürün etkisi altında. Hem civar ülkeler, hem zamanında burada hüküm süren toplumların etkileri net bir şekilde görülüyor. O yüzden yediğiniz bazı yemekler \"Ay aynı Türk yemeği gibi\" etkisi yaratabilir, gayet normaldir. Budapeşte'ye, daha doğrusu Macaristan'a özgü bir takım popüler yemekler var ki, yukarıda da söylediğimiz gibi bunlar turistik anlamda da bayağı popüler hale geldiği için çok yüksek ihtimalle Budapeşte gezisi boyunca pek çok restoranda karşınıza çıkacak. O yüzden öncelikle onların ne olduklarını bilmenizde fayda var. Gulaş : Tamam gulaş bağımlısı arkadaş tamam, bak ilk başa onu yazdık senin için. Gulaşı büyük ihtimalle daha önce duymuşsunuzdur. Gulaş adıyla duymadıysanız da Budapeşte'deki birçok versiyonunu gördüğünüzde \"e annem bundan yapıyor evde\" tepkisi vermeniz gayet muhtemel. Gulaş dediğimiz şey aslında çorba olmak ile yahni olmak arasında bir yerde. Zaten bazı yerlerde daha çorba formunda, bazı yerlerde bir tık daha sulu yemek formunda geldiğini göreceksiniz. Hangi versiyonunu daha çok seversiniz bilemiyoruz ama en azından kandırılmadığınızdan emin olmak için yediğiniz gulaşın içinde et, sebzeler ve biraz da paprika olup olmadığını bir kontrol edin. Yoksa sen turistiz diye bizi mi yiyorsun gerilimi yaratabilirsiniz, hakkınızdır. Chicken Paprika: Şu gulaş krizini en baştan çözdüysek şimdi bir diğer Macaristan klasiğine geçelim, Chicken Paprika. Macarlar paprikalarını seviyor ve sahip çıkıyorlar arkadaşlar. O yüzden buldukları hemen hemen her şeyin üzerine/içine/altına paprika koyuyorlar. Biz bu durumdan şikayetçi miyiz? Yoo, gayet lezzetli oluyor. Chicken Paprika ise bu yemekler arasında klasiklerden. Yanında pek çok farklı şey ile birlikte servis edilebiliyor, bizim en sevdiğimiz versiyonu minik dumpling benzeri makarnalar ile geleni. Kendisini aşağıda söz edeceğimiz Kiosk'ta yiyebilirsiniz. Töltött Kaposzt: İsmi hiç kafanızı karıştırmasın, kendisi lahana dolması. Evet ya bildiğimiz işte, anneannenizde falan yediğiniz. Birçok yerde karşınıza çıkabilir, en çok arada derede bulduğunuz esnaf lokantası tarzı yerlerde. Bir de Macar versiyonunu denemek isterseniz sizi durduracak değiliz. Bu arada isterseniz bunun biber dolması versiyonu da mevcut ve yaygın. Adamlar paprikalarını seviyor derken ciddiydik. Langos: Adı size neyi, nasıl bir şeyi çağrıştırdı bilemiyoruz ama, bu da aslında bildiğimiz pişinin farklı şekilde değerlendirilmiş versiyonu denilebilir. Macarlar Langos'a gerçekten bayılıyor ve özellikle bir sokak yemeği olarak bol bol tüketiyorlar. Çoğunlukla hamurun üzerine sarımsak, sour cream ve peynir ile tüketiliyor ancak başka versiyonlarıyla da karşılaşacaksınız. Macaristan'a özgü içki isterseniz Palinka ve Unicum ellerinizden öper. Tatlarından, midenize yapacaklarından ve beğenip beğenmemenizden sorumlu değiliz. Sonra küfür etmek isterseniz bizi bıraktığınız yerde bulamazsınız. İlginç bilgi: Orta Avrupa'da, hatta biraz daha kuzeylerde bile nereye gitseniz karşınızda bir Strudel çıkıyor ya hani? Anladık kardeşim anladık Strudel tamam diyorsunuz bir noktada. İşte o Strudel aslında Macaristan çıkışlı-imiş arkadaşlar. Biz sanıyorduk ki Avusturya. Belki konu Avusturya Macaristan İmparatorluğu dönemine dayanıyordur ve bir paylaşılamama durumu söz konusudur. Neyse, özür dileriz Macar kankalarımız........ Madal: Budapeştelilerin sırf kahve muhabbeti için değil çalışmak için de sık sık tercih ettiği, şehir genelinde birkaç farklı şubesiyle karşılaşabileceğiniz, mekanlarının içleri nedense Gepetto yapmış gibi görünen zincir kahveci. Zincir derken öyle Starbucks gibi değil tabii, bizim MOC'un birkaç farklı şubesi olması gibi düşünebilirsiniz. Deneyemediğimiz ama içimizde kalan iki kahveci: Tamp & Pull ve Fekete. İkisinin de sağından solundan geçtik durduk da bir türlü vaktimiz olmadı, bizim yerimize siz gidin, 3. günün şafağında doğuya bakın, onları göreceksiniz....... Genel olarak kahveciler çok geç saatlerde kapanmıyor. Öyle bizim gibi gece 11'de kahveciye gidip muhabbet etmek gibi bir şey yok, gece 11'se dışarı çıkan bir güç var evet, ancak o kahve değil. O yüzden özellikle denemek istediğiniz bir kahveci varsa geç saate bırakmayın. Listemizin en zayıf halkası, iç görüntüsü pek güzel olup dış bahçesi \"Ecoş'umun Kınası\" organizasyonu terk görüntüsünde olan sinsiler sinsisi Vintage Garden. Gidin diye değil, çok da dikkate almayın diye yazıyoruz kendisini. Hani mekana gidip aç halinizde sağdaki soldaki masaları keser, milletin tabaklarını süzüp aklınıza yatanı menüde bulmaya çalışırsınız ya... Artık biz burada onu hiç mi beceremedik, yoksa mekanda mı bir sıkıntı var bilemiyoruz, ne gözümüze kestirdiğimiz tabaklar geldi, ne gelen tabaklardaki yemekler bir halta benziyordu, bayağı EPIC FAIL diye bağırıp masadan kalkmak istedik, o derece. Buranın bir da tatlı yapan tarafı vardı, belki orası daha başarılıdır ne bilelim? Olmamış, üzgünüz, OitheBlog okuyan birini buraya gönderemeyiz, adresini yazmıyoruz.......... Deneme imkanımızım olmadığı, bizimkiler denesin diye sizler için şuraya bırakacağımız birkaç mekan da var, artık onları bizim yerimize deneyip haber edersiniz: Bock Bizstro, Apacuka ve Es Bizstro. Hatırlarsınız, Budapeşte gece hayatını size daha önce övmüştük. Durun, yetmez, biraz daha öveceğiz. Budapeşte'nin gece hayatı şöyle iyi, böyle iyi, allahım nasıl da iyi. Çok ciddiyiz. Hani sevgilinizi Erasmus'la Budapeşte'ye yollasanız mı yollamasanız mı karar veremediyseniz cevabını şimdiden biliyorsunuz.... Yollarsınız da sonra bir gece \"allo ordaaa mısııın, hatta mısııın\" sorusuna \"aşkım asansörün içinde tünele girdim ve o sırada yanımdan Budapeşte Ulusal Bandosu geçiyor, o yüzden DUYAMIYORUUUM\" gibi bahaneler duymaya başlarsınız, hiç şaşırmayın. Budapeşte'nin gece hayatı o kadar iyi. Bu gezide uğrayıp da sevdiğimiz, önceden uğrayıp bu gezide tekrar sevdiğimiz ve hiçbir açıklaması olmadan sevdiğimiz birkaç mekanı özet geçelim, siz de gülüp eğlenin. Amaç kokteyl ise bu aralar Budapeşte'nin en popüler mekanları yukarıda bahsettiğimiz Mazel Tov, Boutiq' Bar ve Tokio. Hem bir şeyler yiyip içelim, hem atıştıralım derseniz biraz turistik sayılabilecek ama gayet keyifli olan For Sale Pub ya da lokal&turist karışık Kisüzem imdadınıza yetişebilir, ki ikisi de akşamları bayağı kalabalık oluyor. Ben seçilmem seçerim diyenler, ne demek istediğinizi tam olarak anlamadık ama sizi de unutmadık, Goszdu Udvar'a doğru koşturun, orada en az 2342 tane restoran ve 2342 tane bar var, istediğiniz herhangi birine çökün, biz genelde Spiler'e dadandık, özel bir sebebi yok. Eğer meşhuuuuur ruinpub'larda vakit geçirmek istiyorsanız tabii ki alemin kralı hala Szimpla Kert, oraya gitmeyen Budapeşte'ye gitmiş sayılmıyor. Ben alternatif isterim diyorsanız Fogashaz, Kuplung, Ellato Kert, Ankert gibi pek çok seçeneğiniz var. Hepsinde eğlence ve kalabalık garanti, artık gecenin akışına göre belirlersiniz. Fakat iyi eğleneceksiniz, o belli oldu........ Servis ücreti/bahşiş birçok restoranda hesaba dahil ediliyor, öyle olup olmadığına dikkat edin, durduk yere fabrikatör Necmi Bey'in biricik kızı gibi para saçmayın. Michelin yıldızlı restoran denemek isterseniz Borkhonya ya da Costes'e bakmanızı önereceğiz. Lakin mümkünde Budapeşte'ye gitmeden önce rezervasyon yapsanız çok iyi olur, özellikle turistik dönemlerde yer bulmak biraz zorlu. Mazel Tov ve Szimpla Kert özellikle güzel ve degisik. Italyan restoran olarak Pomodoro'yu tavsiye ederim. Pastanesi de var, oda cok güzel."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/08/27/budapeste-gezi-rehberi", "text": "Budapeşte'ye ikinci, Orta Avrupa'ya 2002. gezimizin ardından artık emin olduğumuz bir takım şeyler var. Birincisi, bu dünyada Orta Avrupa'nın hava durumu kadar dengesiz çok az şey vardır. İkincisi, Budapeşte kadar gecesi ve gündüzü farklı bir şehir daha görmedik. Hmm biraz da müze gezeyim, aa şurada da bir kilise varmış, oo Budapeşte'nin tarihi de devmiş falan derken hava bir kararıyor, ortam bir değişiyor, millet bir sokaklara dökülüyor ki, ne olduğunuzu şaşıyorsunuz. Partilemek için doğmuş binlerce insan sanki gündüz hep beraber bir yerde saklanıyormuş da gece bir anda sokaklara salıverilmiş gibi acayip bir hal. Hele Sziget Festival dönemine denk geldiyseniz zaten mum ışığında romantik yemek yemeye diye çıktıysanız bile gece 3'te KANKA BURADA DÖNER BULUR MUYUZ DERSİN arayışında hafif bir yalpalama halinde, ayyaşlığa beş kala bulabilirsiniz kendinizi, valla dedenizi bile yoldan çıkarır. Tabii biz Budapeşte gezi rehberi vaat ettiğimiz için aşağıda size Budapeşte'de gezilecek yerler falan anlatacağız korkmayın. Olaya böyle hard core girince sanki anlatmayacakmışız da direkt partilemeye yönlendirecekmişiz gibi oldu. O kısmı için sizi şuraya ve şuraya alalım, hiç yormayalım. Lafı uzatmadan, karşınızda Budapeşte Gezi Rehberi! Arkadaşları gaza getirdiniz, biricik birtanecik en süper OitheBlog'unuzun Budapeşte gezi rehberi yazısını okudunuz ve Budapeşte'ye gitmeye hazırsınız, ucuz uçak bileti aratılmaya başlandı, her şey iyi gidiyor gibi. Peki ama Budapeşte'ye ne zaman gidilecek, o izinler hangi tarihe alınacak, kaç gün kalınacak? Siz zannediyorsunuz ki ailenizin blogu OitheBlog şimdi size nokta atışı bir öneride bulunacak. Söz konusu Budapeşte gibi bol etkinlikli, her mevsim ayrı güzel bir şehir olunca işler ne yazık ki öyle kolay olmuyor. Ama tabii ki sizi yarı yolda bırakmayacağız, gönlümüz el verir mi? Gelin hep beraber Budapeşte'ye ne zaman gidilir konusuna parmak basalım, bu işi el birliğiyle çözelim. Yaz: Bu yazıyı sıcaktan buhran geçirerek yazmanın verdiği yetkiye dayanarak izninizle Budapeşte'nin yaz aylarından biraz şikayet ederek girizgah yapacağız. Eğer şehir keşfi yapmaya gidiyor, \"bana hava durumu koymaz, ben şehrin her yerini karış karış yürürüm, manzara için tepelere tırmanmak benim için çocuk oyuncağı\" diyorsanız, bir daha düşünün. Çünkü 38 derecede, güneşin altında bunu yapmak pek kolay olmuyor. Ama bu her yaz gününün bu şekilde geçtiği anlamına da gelmiyor. Şöyle ki, Budapeşte bizim bugüne kadar deneyimlediğimiz en dengesiz hava durumlarından birine sahip. Ağustos'un ortasında gerçekleştirdiğimiz Budapeşte seyahatinde 18 derece de, 38 derece de görmemiz gibi absürd bir durum yaşamamızdan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu aylarda gitmeye karar verirseniz her hava koşuluna uygun kıyafet götürmenizde fayda var. Kış: Avrupa'nın en soğuk ülkelerini ısrarla kış aylarında gezmiş olmamızdan mıdır bilemiyoruz ama biz sanırsak soğuklarda gezmeye bağışıklık kazanmış olabiliriz. Özellikle yaz sıcaklarında keşif yapmaya çalıştıktan sonra anladık ki biz resmen kış aylarına karşı da hiç boş değilmişiz! Olmayacak iş değil, bizce şehrin diğer aylara göre çok daha az turistik ve sakin olmasından faydalanarak kış aylarında da bir Budapeşte gezisi fikrini değerlendirebilirsiniz. İlkbahar & Sonbahar: Ben gezilerimde hava durumu konusunda garantici davranırım diyorsanız sizi direkt Budapeşte gezisini ilkbahar ya da sonbahar aylarında yapmaya davet ediyoruz. Hava durumunun daha insancıl, kalabalığın daha az, fiyatların daha uygun olduğu bir dönem arayışı içindeyseniz direkt bu ayları değerlendirebilirsiniz. Budapeşte'ye ne zaman gidilir sorusunu düşünürken farkında olmanız gereken bir gerçek var. Ağustos ayında Budapeşte'de dünyanın en popüler müzik festivallerinden biri olan Sziget Festival gerçekleşiyor. Biz bu sene gezimizi Sziget Festival'a denk getirerek hem şehri keşfetmek hem de festivale gitmek üzere bir Budapeşte planı gerçekleştirdik. Sziget Festival Budapeşte'ye gitmek için başlı başına bir sebep olabilir, ancak eğer bu dönem gitme fırsatınız yoksa ve hazır gidiyorken gezimi başka bir etkinliğe denk getireyim diyorsanız Pegasus'un etkinlik takvimine göz atabilirsiniz. Gittiği her destinasyonda etkinlik kovalayan, etkinlikleri baz alarak seyahat planı oluşturan bir ikili olarak böyle bir takvim olması gerçekten inanılmaz kolaylık. Eğer arkadaşlarla seyahat planına giriştiyseniz ama nereye gideceğinize karar veremiyorsanız takvime göz atarak o ay hangi şehirde ne gibi etkinlikler var hepsine göz atabilirsiniz. Budapeşte'de nerede kalınacağına karar vermek öyle pek de zor bir mesele sayılmaz, herkes sakinliğini korusun. Çünkü şehir pek büyük değil ve oradan oraya koşuşturmanızı gerektirecek çok fazla bölgesi yok. Bu noktada şunu hatırlamanızda fayda var, Tuna Nehri Budapeşte'yi Buda ve Peşte olarak ikiye ayırıyor. Nehrin bir tarafı, Buda Kalesi'nin de olduğu, daha yüksek bir noktada kalan Buda tarafı. Peşte tarafı ise daha düzlük ve yaşamın, gece hayatının, restoranların, eğlencenin daha aktif olduğu bir bölge. Her iki tarafta da keşfetmek isteyeceğiniz turistik noktalar var. Ancak Peşte tarafında çok daha fazla vakit geçireceğinizi ve burada konaklamanın hayatınızı çok daha kolaylaştıracağını söyleyebiliriz. Budapeşte'de gezilecek yerler kısmında daha detaylı bahsedeceğiz ama, Budapeşte'de kafelere, barlara, restoranlara, gece hayatına yakın bir noktada konaklamak istiyorsanız sizin için nokta atışı olacak bir önerimiz var: Budapest VII, yani 7. Bölgede konaklamak. Burası Budapeşte'nin en popüler bölgelerinden biri ve şehrin turistik noktalarına yürüyerek ya da toplu taşımayla kolayca ulaşabileceğiniz bir yer. Biz bu bölgenin en kalabalık noktalarından biri olan ve birçok restoran&bar kapsayan Gozsdu Udvar'da Mango Aparthotel'de kaldık. Lokasyon olarak çok iyi, daireler eh şeklinde bir yorum getirebiliriz. Ayrıca dediğimiz gibi burası çok kalabalık ve hareketli bir yer olduğundan hem dairelerin bulunduğu binada hem de avluda gecenin geç saatlerine kadar bayağı gürültü oluyor, eğer bunu sorun ediyorsanız direkt es geçin deriz. Eğer bizim kaldığımız yerde kalmayacaksanız da şu bölgede otel araması yapmak en mantıklı seçenek, başka bir alternatif arayışına girmenize gerek yok, direkt o linkteki otellerden istediğinizi seçip o civarda konaklamanızı öneririz. Taksi ile Şehre Ulaşım: Taksi ücretini birkaç kişi kırışabilme şansınız varsa başka seçenekleri çok da zorlamanın alemi yok bizce. Taksi şehir merkezinde gideceğiniz noktaya göre yaklaşık 20-25 Euro civarı bir şey tutuyor. Havaalanından çıktığınızda karşınızda göreceğiniz taksi standına nereye gideceğinizi söylüyorsunuz, onlar size tahmini ücretle birlikte hangi taksiye bineceğinizi söylüyorlar. Tahmini ücret trafik durumuna göre bir tık değişkenlik gösterebiliyor, ancak aşağı yukarı yazan tutar olacaktır. Bu arada havaalanında para bozdurmak istemezseniz taksiler Euro kabul ediyor, aklınızda bulunsun. Toplu Taşımayla Şehre Ulaşım: Toplu taşımayla şehre ulaşmak istiyorsanız havaalanından kalkan 200E numaralı otobüsü kullanabilirsiniz. Bu otobüsle en yakın metro istasyonu olan Köbanya- Kispest'e gidebilir ve sonrasında metroyla şehir merkezinde istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Toplu taşıma biletlerini otobüsün içinde değil de havaalanından alırsanız daha uyguna geliyor, ücreti bilet başına 350 Forint, yani 1 Euro gibi bir şey. Metroyu da kullanacağınız için toplamda 2 bilet almanız gerekiyor, yani her toplu taşıma için 1 bilet gibi düşünün. Havaalanından şehre ulaşımla ilgili daha fazla detaya şuradan ulaşabilirsiniz. Eğer bizi bir süredir takip ediyorsanız ve gezi rehberlerimizi okuyorsanız Budapeşte şehir içi ulaşım konusunda size nasıl bir öneriyle geleceğimizi az çok tahmin ediyor olabilirsiniz. Eveet doğru bildiniz; yürüyerek! Merak etmeyin, Budapeşte birçok yere yürüyerek kolay bir şekilde gezebileceğiniz şehirlerden. Şehir merkezi dışında kalan birkaç noktaya da toplu taşımayla ulaşmak bayağı kolay. Şehirdeki toplu taşıma sisteminde metro, tramvay, otobüs, troleybüs, füniküler, allah ne verdiyse var. Şehir içindeki ulaşım için şu bilet seçeneklerinden birini değerlendirebilirsiniz. Budapest Card: Bu konuyu aşağıda detaylandıracağız. Yukarıda yazdığımız ücreti Forint olarak yazmamızdan da anlaşılacağı üzere Budapeşte'nin para birimi Forint, yani Euro değil. TEKRAR EDİYORUZ, EURO DEĞİL, KOŞUN! Evet Euro kullanmayan Avrupa ülkeleri Euro kullanan Avrupa ülkelerine göre daha uygun fiyatlı olabiliyor genellemesi bizim tecrübelerimize göre doğru kabul edilebilir. Ancak bu yeni bir para birimine alışmanız ve para bozdurmak zorunda olmanız anlamına geldiği için bazen sıkıntılı olabiliyor. Merak etmeyin, OitheBlog sizi anneniz kadar düşündüğü için bu konuya da parmak basacağız. Öncelikle her yazıda ısrarla belirttiğimiz ve muhtemelen birçoğunuzun da bildiği gibi havaalanında para bozdururken bayağı kazıklanıyoruz. Bu sebeple eğer mümkünse havaalanından şehre ulaşım kısmında Euro kullanmanız ve paranızı şehir merkezinde bozdurmanız çok daha mantıklı olur. Eğer bir noktada Forint'e sıkışırsanız şehirdeki birçok mekan Euro da kabul ediyor, aklınızda bulunsun. Tabii normal kura göre bir tık daha düşük bozuyorlar ama para üstünü Forint olarak veriyorlar. Aklınızda bulundurmanız gereken bir başka detay ise şehir merkezindeki döviz bürolarının komisyon alıyor olması. Yani paranızı her bozdurduğunuzda tutara göre belli bir komisyon alıyorlar. Dolayısıyla olabildiğince az kez para bozdurmanız daha avantajlı olur. Eğer şehirde keşfedeceğiniz turistik noktaları bir tık daha uyguna getirmek niyetindeyseniz müzelere ve bir takım turistik noktalara ücretsiz giriş ya da indirim kapabileceğiniz ve toplu taşımayı sınırsız bir şekilde kullanmanızı sağlayan Budapest Card'ı satın alabilirsiniz. Kartın 24, 48, 72, 96, 120 saat şeklinde farklı seçenekleri var. İsterseniz internetten ya da havaalanında ve şehrin birkaç farklı noktasında bulunan Budapest Info Point noktalarından satın alabilirsiniz. Nerelerde geçerli olduğuna dair daha detaylı bilgi için şuraya tık tık. Budapeşte'de gezilecek yerler listesine Buda ve Peşte bölgelerini birbirine bağlayan, şehrin ilk taş köprüsü olan Chain Bridge, yani Zincir Köprü'yle başlıyoruz. Eğer köprüye Peşte tarafından çıkacak olursanız karşınıza alacağınız manzara Buda ve gördüğünüz yapılar çok yüksek ihtimalle Buda Kalesi ve civarı olacak. Hem yürüyerek hem de araçla geçebileceğiniz Zincir Köprü, ilk olarak 1800'lü yıllarda yapılmış, 2. Dünya Savaşı'nda büyük ölçüde yıkılması üzerine 1900'lerin ortasında tekrar inşa edilmiş. Evet Budapeşte'nin sembollerinden biri olan köprüden de bahsettiğimize göre turistik görevlerimizi yerine getirmeye devam etmek üzere yolumuzu Buda'ya çeviriyoruz! Hellö Buda. Zincir Köprü'yü geçtik ve Buda'ya ulaştık. Bu civarda biraz vakit geçirmek isteyebilirsiniz, zira bölgenin kapsamında gezebileceğiniz birçok nokta mevcut. İlk durağınızı köprünün hemen karşısında yer alan füniküler olarak belirleyebilirsiniz çünkü kalenin bulunduğu nokta biraz tepede kaldığı için buraya en kolay fünikülerle çıkılıyor. (ücreti tek yön 1100, gidiş-dönüş 1700 Forint) İsterseniz yürüyerek de çıkabilirsiniz tabii, o kararı size ve cesaretinize bırakıyoruz.. Tepeye ulaştığınızda kale bölgesine ulaşmış oluyorsunuz, \"buralar eskiden bizimmiş yeaaa\" muhabbetlerini çevirmek isteyen varsa tam yeri. Evet Osmanlı Devleti 1500'lü yıllarda Buda'yı fethetmiş ve 150 yıla yakın bir süre şehirde hüküm sürmüş. Sonrasında yamuk dudaklı Habsburglar'ın eline geçen Buda Kalesi'nde 1700'lü yıllarda bugün de bölgede görebileceğiniz dev bir saray inşa edilmiş. Bölgede gezebileceğiniz noktaların bazılarından da bahsetmeden geçmeyelim. Macaristan Ulusal Galerisi: Sarayın kapsamında bulunan ve Gotik, Rönesans, Barok gibi birçok farklı dönemden önemli Macar ve uluslararası eserler barındıran bir sanat müzesi. Pazartesi günleri kapalı, giriş ücreti 1800 Forint. Budapeşte Tarih Müzesi: Aynı şekilde sarayın kapsamında bulunan, Macaristan ve Budapeşte'nin tarihi hakkında bilgi edinebileceğiniz, detaylı sergiler barındıran bir müze. Pazartesi günleri kapalı, giriş ücreti 2000 Forint. Fisherman's Bastion : Budapeşte'nin tepeden manzarasını görmek istiyorsanız bu beklentinizi karşılayacak yerlerden biri kesinlikle burası. Hatta manzara için şehirdeki en popüler noktalardan biri diyebiliriz. Geçmişte bu bölgeyi koruyan balıkçıların anısına bu ismin verildiği söyleniyor. Zaten tabya ne demek biz de bilmiyoruz. Neyse. Bu arada birçok insan manzara için yapının içine girse de aslında yanında bulunan balkonlardan da gayet aynı manzarayı yakalayabiliyorsunuz, bizce içine girmenin pek de bir alemi yok. Matthias Church: Balıkçı Tabyası'nın yanında tepesi halıyı andıran güzeller güzeli gotik yapı ise Matthias Kilisesi. Kilisenin tarihinin 1000'li yılların başına dayandığı ve Osmanlı işgalinde yaklaşık 150 yıl bir cami olarak kullandığı biliniyor. Kilisenin içini gezmek isterseniz ücreti 1500 Forint. Uri Utca: Üzerinde bulunan evlerin mimarisi sebebiyle kale bölgesinde en dikkat çeken sokaklardan biri. Civardayken bir göz atılabilir. Hospital in the Rock: Bölgedeki en değişik noktalardan biri de \"Nükleer Sığınak\" olarak bilinen Hospital in the Rock Müzesi. Burası kale bölgesinin yer altına yapılan ve toplamda 10km uzunluğunda tüneller kapsayan bir mağara. Özellikle 2. Dünya Savaşı'nda sığınak olarak kullanılan alanda sonrada gizli bir hastane de inşa edilmiş ve günümüzde müzeye dönüştürülerek ziyarete açılmış. Mağarayı sadece tur rehberi eşliğinde gezebiliyorsunuz, oldukça basık ve kaybolma olasılığınızın yüksek olduğu bir yer olduğu için Migros'ta kaybolunca paniğe kapılan 4 yaşında çocuk muamelesi yaparak tek başınıza gezmenize izin vermiyorlar. Tur yaklaşık 1 saat sürüyor ve ücreti 4000 Forint. Hangi saatler İngilizce tur olduğu güne göre değişkenlik gösterebiliyor, daha detaylı bilgi için sitelerine göz atabilirsiniz. Buda tarafınaki turistik görevlerimizi yerine getirdiğimize göre artık Peşte'ye doğru inmeye hazırız. Buda Kalesi'nden sonra birçok gezilecek noktayı bir arada bulabileceğiniz bir başka yer ise Varosliget, yani şehir parkı. Budapeşte'nin ana caddelerinden biri olan Andrassy caddesinden kaptırıp giderseniz bu noktaya ulaşmış oluyorsunuz. İşlevi sadece çimlerde bayılıp, keyif yapmanın ötesine geçen parkta gezebileceğiniz şöyle birkaç nokta mevcut: Kahramanlar Meydanı, Tarım Müzesi, Szechneyi Termal Havuz, Güzel Sanatlar Müzesi, Modern Sanat Müzesi.. Şimdi onlardan detaylı bir şekilde bahsedeceğiz tabii. Varosliget Parkı'nın ana girişi olan Hösök Tere, yani Kahramanlar Meydanı Budapeşte'nin, hatta Macaristan'ın en popüler simgelerinden biri. 1896 yılında Macaristan'ın var oluşunun 1000. Yılını kutlamak adına yaptırılan anıtta Macar tarihinde önemli yerler edinmiş insanların heykeli bulunuyor. Meydanı karşınıza aldığınıza solda göreceğiniz ve muhtemelen karşısında \"ne güzel binaymış\" diyeceğiniz yer Güzel Sanatlar Müzesi oluyor. Kendileri 2018 yılının ortasına kadar tadilatta olduğu için kapalı, dolayısıyla hakkında çok da detaylı bilgiye sahip değiliz. Bir önceki Budapeşte ziyaretimizde de burayı gezememiştik, lanetliyiz galiba. Neyse, yine de civardayken binaya göz atmayı unutmayın. Meydanı karşınıza aldığınıza sağ tarafta göreceğiniz yapı ise Kunsthalle, bir diğer adıyla Mücsarnok. Kendileri Macaristan'daki en önemli Modern & Çağdaş Sanat müzelerinden biri olarak kabul ediliyor. Müzenin içinde hem lokal hem de uluslararası sanatçılara ait eserler var. Yaz aylarında ise meydana karşı oturabileceğinz bir kafesi mevcut, aklınızda bulunsun. Giriş ücreti 4000 Forint, müze Pazartesi günleri kapalı. Burada aslında konumuz tarım müzesi değil, çünkü ne yalan söyleyelim bu konu bizim çok da ilgimizi çekmediği için müzeye girmedik. Ancak müzenin bulunduğu Hogwarts terk Vajdahunyad Şatosu'na göz atmadan dönmeyin deriz. Şatoya 3+ saniye bakınca kafanızda Harry Potter theme song çalmaya başlayacağının garantisini veriyoruz. Şato da Kahramanlar Meydanı'ndaki anıtla birlikte 1896 yılında Macaristan'ın 1000. yıl kutlamaları anısına inşa edilen yapılardan. Budapeşte Termal hamam ve kaplıcalar konusunda oldukça popüler bir yer ve yerliler için sıradan, turistler için bayağı ilgi çekici bir aktivite. Tarihi Roma dönemine dayanan kaplıcalar, hamamlar Osmanlı'nın gelişiyle daha da gelişmiş ve Budapeşte için bir gelenek haline gelmiş. Bunlardan günümüzde en popüler olanlarından biri şehir parkında bulunan Szechneyi termal hamamı. Aslında burayı daha çok bir spa kompleksi olarak düşünebilirsiniz, kapsamında termal su barındıran açık ve kapalı havuzlar bulunuyor. Ancak en çok ilgi gören dış kısmında bulunan tarihi binalar oldukça ihtişamlı olsa da, havuz kısmında o otantik, geleneksel ortamdan pek eser yok denilebilir. Ortam daha çok havuz partisi tadında. Termal sulardan yararlanmak adına giden insan da çok, ancak özellikle gençler için partileme, içki içip takılma aktivitisine dönüşmüş durumda. Öyle ki yaz aylarında Cumartesi geceleri hamamda bayağı büyük bir parti düzenleniyor. Birçok farklı bilet seçeneği mevcut, ücretler ve saatler için şuraya göz atabilirsiniz. Eğer havuzlardan yararlanmak istemiyorsanız ama kompleksi gezmek istiyorsanız ziyaretçi olarak girebileceğiniz bir \"visitors ticket\" mevcut, ancak çok kalabalık olduğu saatlerde bu bileti almanıza izin vermiyorlar. Szechenyi ile birlikte şehirdeki en popüler hamamlardan bir diğeri Buda tarafında bulunan Gellert Hamamı. Burada bulunan termal suların tarihi 15. yüzyıla dayanıyor ancak bugün Gellert Hamamı ve Oteli olarak bilinen yapı aslında 1918'de açılmış. Buranın ilgi çeken noktalarından biri Szechenyi hamamından farklı olarak \"Art Nouveau\" tarzıyla dekore edilmiş kapalı alanı. Bilet seçenekleri ve saatler için şuraya göz atabilirsiniz. Eğer Gellert Hamamı'nın olduğu noktaya metro ile gidecek olursanız Szent Gellert ter M durağında inin, hatta buraya sadece istasyonu görmek için bile uğranabilir zira oldukça özgün ve güzel bir tasarımı var. Eğer Peşte tarafından Buda'ya Gellert'in olduğu tarafa yürüyerek geçecek olursanız çok yüksek ihtimalle yeşil bir köprüden geçiyor olacaksınız. Kendileri Liberty Bridge, yani Özgürlük Köprüsü olarak geçiyor. Budapeşte'nin tepeden manzarasını görmek için en popüler yerlerden biri de Gellert Tepesi. Doğruyu söylemek gerekirse kalenin olduğu nokta bizim açımızdan gayet tatmin edici bir manzara sunduğu için Gellert Tepesine çıkma gereği duymadık. Ancak sizin ilginizi çekiyorsa buraya çıkarak hem Habsburgların 1850'li yıllarda inşa ettiği \"Citadella\" yani hisar bölgesini, hem de Budapeşte'nin Özgürlük Anıtı'nı görebilirsiniz. Avrupa'da herhangi bir şehir ihtişamlı bir kilisesiz tam olur mu? Asla. Mimarisini kıskandığımız Avrupa şehirlerindeki kiliselerde bugünkü konumuz Aziz Stefan Bazilikası. Macaristan'ın ilk Kralına adanmış ve Budapeşte'nin en büyük kilisesi olan (yaklaşık 8500 kişinin sığabileceği bir büyüklükte) Aziz Stefan Bazilikası'nın yapımına 1850'li yıllarda başlanmış ancak birçok şeyin ters gitmesi sonucu ancak 1900'lü yılların başında tamamlanabilmiş. Kilisenin içinde en çok ilgi çeken şeylerden biri Aziz Stefan'ın mumyalanmış sağ eli. Fun facts with OitheBlog: Kilisenin uzunluğu Parlamento binasının uzunluğuyla birebir aynı (96 metre). Bunun sebebi ise Macaristan'da din ve devletin birbirinden üstün olmadığını ve aralarındaki dengeyi sembolize ediyor oluşuymuş. Eğer şehir manzarası peşindeyseniz kilisenin tepesindeki gözlem alanına çıkabilirsiniz, bu kısma girmek ücretli. Hazır konuyu dev ihtişamlı dini yapılardan açmışken, Avrupa'nın en büyüğü, dünyanın 2. en büyüğü olan Dohany Sinagogu'ndan bahsetmeden geçemeyiz. Bu arada bilmek isterseniz dünyanın en büyük sinagogu New York'ta bulunuyor. Birazdan detaylı bir şekilde bahsedeceğimiz Budapest VII yani 7. Bölge'de bulunan Dohany Sinagogu 1800'lü yılların ortasında inşa edilmiş ve günümüzde hala Macaristan'daki Yahudiler için en önemli dini yapı olarak kabul ediliyor. İlginizi çekerse sinagog kapsamında Yahudi tarihine adanmış bir müze de bulunuyor. Ayin olan bir saatte sinagoga girmek isterseniz kılık kıyafetinize dikkat etmeniz gerektiğini ve içeriye herhangi bir çanta, fotoğraf makinesi benzeri şeyler sokamadığınızı hatırlatalım. 7. bölge deyince siz de kafanızda Açlık Oyunları'nı ya da dünyanın sonu gelmeli filmlerde karantinaya alınmış bölgelerden birini canlandırdınız mı? Yoksa biz fazla Hollywood filmi mi izliyoruz? Neyse sonuç olarak buraya ayrıca değinmek istemememizin sebebi günümüz itibarıyla Budapeşte'nin en popüler, en hareketli, gece hayatının en aktif, hipster ve sokak sanatı sayısının en fazla olduğu bölge olması. Budapeşte yeme içme rehberinde yazdığımız yerlerin %70'i falan bu bölgede, belki bu bilgi kafanızda bir şeyler canlanmasında yardımcı olabilir. Sanmıyoruz ama olur da birine 7. Bölge ya da 7th District derseniz ve o kişi suratınıza boş boş bakarsa burayı Erzsebetvaros ya da Elizabethtown olarak da tarif edebilirsiniz, ismi bol. Burası aynı zamanda Yahudi Mahallesi olarak da biliniyor, çünkü 2. Dünya savaşı dönemine kadar Yahudilerin yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeymiş. Günümüzde de hala bölgedeki Yahudi kültürünün izlerine rastlamak mümkün, zira bölgede yukarıda söz ettiğimiz sinagog, Yahudi marketleri ve restoranları da burada bulunuyor. Budapeşte bir başka \"Dünyanın en büyük yapıları\" listesinde de yer etmeyi başarmış; dünyanın en büyük 3. parlamento binası. Elinizde bu bilgi olmasaydı da bu bina karşısında bayağı büyülenecek olurdunuz, garanti ediyoruz. Çünkü bize kalırsa burası Avrupa genelinde görebileceğiniz en güzel binalardan biri. Ancak öyle armut piş ağzıma düş yoook, bu binayı tam anlamıyla görmek için biraz çile çekmeniz gerekiyor. Şöyle ki, bina Peşte tarafında nehir kenarında bulunuyor, dolayısıyla bu dev yapının fotoğrafını çekmek, yukarıda söz ettiğimiz büyülenme aşamasına gelmek için Buda nehir kenarına geçmeniz gerekiyor. Binanın bulunduğu noktadan direkt karşıya giden bir köprü yok, dolayısıyla dolanarak uzun bir yolculuğa çıkmanız gerekiyor. Ya da normal insanlar gibi toplu taşıma kullanmayı tercih edebilirsiniz, biz yürüyerek ulaşmaya çalıştığımız için yakınıyoruz. İki türlü de binayı görmek için ayrı bir çaba göstermeniz gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz Fisherman's Bastion'a çıkacak olursanız binayı zaten uzaktan görüyor olacaksınız, artık daha net görmek için o çileyi görmeye değer mi, o kısmına siz karar verirsiniz. Eğer binanın içini gezmek isterseniz meclis toplantısı gibi resmi şeyler olmadığı takdirde binanın içinde düzenlenen turlardan birine katılabilirsiniz. Peşte nehir kenarından binaya doğru yürüyecek olursanız yolunuzun üzerinde bir takım ayakkabı figürleri göreceksiniz. Bunlar \"Shoes on the Danube\" yani nehir kıyısınaki ayakkabılar olarak biliniyor. Bu ayakkabılar 1944-45 yıllarında nehir kenarında öldürülen Yahudilerin anısına orada bulunuyor. Macaristan'ın komünist ve Nazi rejimlerinden nasıl etkilendiğini, tarihte neler yaşadığını özetlemeye kalkışmaya cesaret edemiyoruz, bu konuya girişsek muhtemelen en uzun gezi rehberi rekorunu falan kırarız. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, yukarıda söz ettiğimiz ayakkabılar Macaristan ve Budapeşte'nin tarihine dayanan detaylardan yalnızca bir tanesi. Macaristan da birçok ülke ile birlikte komünizm ve Yahudi soykırımından uç noktalarda etkilenen bir ülke. Naziler tam anlamıyla kapılarına dayanmadan öncesinde bile yukarıda söz ettiğimiz nehir kenarında yaklaşık 20.000 Yahudi katledildiği söyleniyor, gerisini siz düşünün. Bu konular hakkında çok daha detaylı bilgiler edinmek istiyorsanız House of Terror'u mutlaka ziyaret etmelisiniz. Bu bina hem Nazi hem de komunizm döneminde idari bir bina ve insanlara işkence edilen bir hapishane olarak kullanılmış. Günümüzde ise bu her iki dönemi de yansıtan detaylı bir müzeye dönüştürülmüş. Lokallerin en çok vakit geçirdiği yerlerden biri olan Margaret Adası aslında kocaman bir şehir parkı. Ada dediğimize bakmayın, öyle şehirden uzakta, ulaşımı zorlu bir yerde bulunmuyor. Şehir merkezinin oldukça yakınında, Buda ve Pest bölgelerinin arasında bir noktada yer alıyor ve köprüler aracılığıyla yürüyerek kolayca ulaşabileceğiniz bir nokta. Adada yürüyüş ve bisiklet yolları, bahçeler, havuzlar, açık hava sineması ve hatta tarihi kalıntılar bile var. Güzel havalarda kaçış yapabileceğiniz, yeşilin elli tonu arasında huzur bulabileceğiniz türde bir yerden bahsediyoruz, Budapeşte geziniz esnasında vaktiniz olursa mutlaka uğrayın. Budapeşte'de turistik noktalara alternatif olarak ziyaret edebileceğiniz ilginç yerlerden biri Memento Park. Burası şehir merkezinin yaklaşık 10km dışında bir noktada bulunan, 1945-1989 yıllarında yaşanan komünizm dönemine adanan bir park. Kapsamında komünist rejimi sembolize eden 40'tan fazla heykel ve eser var. Heykeller arasında Lenin, Marx gibi isimler de bulunuyor. Alanda komünizm dönemi ve rejimin Macaristan'daki etkisi ile ilgili bir sergi alanı da mevcut. Sitelerinde hem bilet hem de şehir merkezinden parka giden otobüs için rezervasyon yapabilirsiniz. Dediğimiz gibi park şehrin dışında bir noktada kaldığı için toplu taşımayla gitmek biraz daha zorlu olabilir, direkt giden otobüsü kullanmanız çok daha pratik olur. Budapeşte Gezi Rehberi yazıp da Budapeşte'de alışveriş meselesinden bahsetmeden geçmeyelim. Özet geçecek olursak bizce bu konuda çok da bir beklentiniz olmasın. Şahsen bizi şehirde çok da heyecanlandıran fazla mağaza yoktu. Ancak kurcalayınca bir şeyler çıkma potansiyeli olabilecek, konsept olarak hoşumuza giden birkaç yeri şöyle aşağıya bırakalım. Vaci utca: Budapeşte'deki en popüler alışveriş caddelerinden biri. Yaklaşık 2km uzunluğunda, üzerinde H&M, Zara gibi bilindik markaların yanı sıra birçok kafe, bar ve restoran da bulunuyor. Bizce pek bir olayı yok. Szputnyik Shop D20: Burası gerçek bir ikinci el şo-şo-şovvv. Özellikle gömleklere bayılacağınızı öngörüyoruz, o yüzden bizce mutlaka uğrayın. Budapeşte'de İngilizce Konuşma Meselesi: Gittiğimiz mekanların çoğunda çalışanlar gayet iyi İngilizce biliyorlardı, bu da daha genç kesimden olmalarına dayanıyor muhtemelen. Toplu taşıma çalışanları, taksiciler, hastane çalışanları, eczacılar gibi daha orta ve üst yaş seviyesindeki insanların arasında İngilizce konuşabilen birini bulmak pek kolay olmayabiliyor, aklınızda bulunsun. Budapeşte'de Bahşiş Verme Meselesi: Birçok restoranda ve kafede bahşişi hesaba otomatik olarak dahil ediyorlar, üstüne bir daha bahşiş vermeye çalışarak varınızı yoğunuzu oraya bırakmayın. Bazı yerlerde ise fişin altında önerilen bahşiş tutarı yazıyor, yani insiyatifinize göre bahşiş bırakabilirsiniz. Ama anladığımız kadarıyla %10-%12 gibi bir bahşiş verme beklentisi var. Macaristan Vizesi: Macaristan'a Schengen Vizesi ile giriş yapılabiliyor. 2015 Ocak ayında gitmiştim ilk kez ve maalesef o kadar soğuktu ve o kadar üşümüştüm ki sadece soğuğu hatırlayabiliyorum. Hasta olurum korkusuyla kaplıcalara giremediğim için çok üzülmüştüm. Şimdi Nisan ya da Mayıs'ta tekrar gitmeyi planlıyorum 🙂 Yazınız sayesinde şimdiden notlarımı aldım, elinize sağlık, teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/08/30/ise-yarar-dekorasyon-siteleri-oneriler", "text": "Bizi Instagram'dan takip edip artık resmen arkadaşımıza dönüşmüş olanlar bilir, İdil ve ben beraber çalışmakla kalmıyor, aynı zamanda beraber yaşıyoruz. Şu aralar gündemimizdeki konu ise taşınıyor olmamız! Son 1-2 senedir sürekli taşındık, taşınacağız, şöyle mi yapsak, böyle mi etsek derken bir anda gaza gelip deliler gibi ev aramaya başladık ve sonunda başardık! Tabii bu süreçte bir takım şeyleri de fark etmiş bulunduk. Birincisi her şey çok pahalı, herkes oturduğu yerde oturmaya devam etsin, taşınacağınıza bir sürü uçak bileti alırsınız.......... İkincisi, IKEA gerçekten de evimizi her şeyiymiş, bu reklam sloganını bulanları çaya bekliyoruz. Üçüncüsü, biz nasıl seyahat ile kafayı bozduysak bizim bir de ev dekorasyonu / dekorasyon siteleri ile kafayı bozmuş versiyonlarımız mevcutmuş ve sanal dünyada fırtına gibi esiyorlarmış. Biz de hazır taşınıyorken yeni evimizi biraz daha güzel yapalım, sağdan soldan ipucu toplayalım, Pinterest'te yatıp kalkalım derken birkaç işe yarar site bulduk. Bunların bazıları alışveriş yapabileceğiniz siteler, bazıları taşınma sürecinizde size yardımcı olabilecek şeyler, bazıları ise hakikaten işe yarar ipuçları içeriyor. Umarız bu işlerle kafayı bozup DIY çılgınlığına kapılarak pet şişeden şapka yapmaya çalışan ablalara falan dönüşmeyiz. Bu arada eminiz ki bu sitelerin bazılarından haberdarsınızdır ve \"hadi ya ciddi misin Sherlock\" falan diye bakacaksınız ama, biz bu işlerde yeniyiz, o yüzden heyecan içindeyiz, hazır bir şeyler keşfetmişken sizinle de paylaşalım dedik kardeşim ne var? Kızlar yeter, daha ne kadar iyi insanlar olacaksınız, utanır insan böyle iyi olunur mu, bıraksak Orta Doğu'ya barış getireceksiniz dediğinizi duyar gibiyiz, rica ederiz........... Önceden Instagram'dan takip ettiğimiz, sonra taşınma sürecine girince bayağı işlevsel bir web siteleri olduğunu da fark ettiğimiz pek güzel ve dekorasyon siteleri arasında en popülerlerden biri olan oluşum. Zaten adından da anlayabileceğiniz üzere komple dekorasyon ve ev işlerine adanmış bir site. Hem harika fikirler veriyor, hem aklınızın ucundan geçmeyecek öneriler, hem de bu işlerle ilgilenmeyi seviyorsanız pek çok DIY, kurtarıcı, ev alanlarınızı daha verimli kullanmanızı sağlayacak pratik çözümler sunuyor. Evde bir halta yaramadığınızı sandığınız ürünleri evinizin en güzel objesine çevirmenizi falan sağlıyorlar diyebiliriz. Bir sürü liste konseptli içerikleri de bulunduğu için ve oldukça sık güncellendiği için ayrıca sevilesi. Özellikle Ideas&Organization ve Organizing bölümlerine bakmanızı şiddetle tavsiye ederiz. Pinterest'e bakmaktan çürüdüyseniz ya da Google'a \"bedroom tumblr lölölö\" benzeri anahtar kelimeler yazmaktan baydıysanız size biraz alternatif siteler önerelim. TV karşısında kucakta bilgisayar oturup ne yapsam ne etsem, nereden ilham alsam, evimi nasıl İskandinav evi terk bir hale çevirsem diye düşünüyorsanız bizce bu site bayağı işinize yarayacak. İşinize yarayacak derken öyle ürünler satın alabileceğiniz bir site olarak değil de, daha çok \"ulan ne güzel hayatlar var be\" sitesi diye düşünün. Ancak yine de fikir almak, kopya çekmek açısından bayağı işlevsel bir oluşum. Atın favorilere gitsin. Armut. com gerçekten bu taşınma işlerinin hiçbir evresinden zerre kadar anlamayan insanlar olarak hayatımıza bir HIZIR GİBİ YETTİ ARKADAŞLAR. Neyi nereden yaparız, nasıl hallederiz, boya yapacak abiye nereden ulaşırız, tadilat işini nasıl çözeriz, temizlik ne olur falan derken resmen hepsini bir arada çözmemizi sağlayan krallar gibi bir sistem yaratmışlar. Eğer taşınmak gibi bir planınız varsa ve bizim gibi ne yaptığınızı pek de bilmiyorsanız net bir şekilde kurtarıcınız armut. com. Çiçeğimizi çikolatamızı alıp ziyarete gitsek yeridir. Öpüyoruz. Daha önce hipicon'a giyim kuşam işleri için girip bakmışlığımız boldu da, şu yeni ev meselesi gündeme gelince bu sefer dekorasyon siteleri kontenjanından giriş yaptık, ev eşyaları ve objelerine de dadandık. Birçok tasarımcının ürünlerini bir araya getiren bir platform olduğu için yaş grubumuzun tamamının IKEA kataloğu görünümlü evlerine biraz olsun çeşitlilik getiriyorlar, dolayısıyla biz kendilerini seviyoruz. Evet yer yer biraz tuzlu olduğunu da kabul edelim, ancak özellikle ev aksesuarları konusunda acayip bir çeşitlilik var ve çok güzel/orijinal tasarımlara denk gelebiliyorsunuz, dolayısıyla bizce tanısanız seversiniz. Art printlere bakmanızı da şiddetle tavsiye ederiz. Eminiz aranızda bilenler duyanlar vardır, ancak bilmeyenler için paylaşmadan geçmeyelim dedik. Yine evinizi IKEA kataloğu görüntüsünden kurtaracak bir başka online ev alışverişi sitesi. Biraz daha trendyol, markafoni benzeri siteler tadında bir havası var, kampanyalar geliyor, süreli olarak yer alıyor, sonra değişiyor falan gibi bir sistem yani. Ancak daha orijinal, farklı ürünlere ulaşmak açısından gayet mantıklı. Farklı tasarımcılar, farklı markalar getiriyorlar, özetle tek tip, benzer görüntüde evlerden kurtulmamızı sağlıyor diyebiliriz, biz sevdik, umarız teslimat kısımlarında da sıkıntı çıkarmıyorlardır. Çıkarıyorlarsa buraya çemkiririz zaten merak etmeyin. Siz de yatağın üstünü ya da koltuğu anlamsızca 300 tane yastık ile doldurup ondan sonra oturacak yer bulamayanlardan mısınız? Sizin bir de sırf çok güzel diye bulaşık makinesinde yıkanamayan bardak çanak tabak toplayan versiyonunuz var, onları da çok iyi biliyoruz....... Heh işte öyle şeyler istiyorsanız tam yerine düştünüz, biz Lunaparkshop'ta hep çok şirin şeyler buluyor, sonucu hep \"ulan bu kadar yastığı ne yapacağız\" diyaloglarına vardırıyoruz. Bu konu dışında çok fazla seçenek yok, ancak var olanlar çok şirin ve güzel, bizce mutlaka bi' göz atın. Bu işlere ilginiz varsa muhtemelen Dank Design'dan haberdarsınızdır. Hani şu İstinye'deki Carrefour'un içine yer alan mağaza. Aslında burası ikinci el ürünler satıyor, fakat öyle pek uygun fiyatlı şeylerden bahsetmediğimizi başından söyleyelim. Sonra \"vay efenim ikinci el demiştiniz, böyle ikinci el mi olur vicdansızlar\" demeyin. Zira sattıkları ürünler çoğunlukla hem dünya çapında, hem Türkiye'den ünlü tasarımcı ve markalara ait ikinci el ürünler. Dolayısıyla tasarım ürünlere meraklıysanız ağzının sulanarak bakacağınız ve akabinde gözleriniz sulanarak terk-i diyar eyleyeceğiniz ürünlerden de bahsediyoruz, çünkü birazcık fiyatlılar. Yine de hemen pes etmeyin, tabii ki alınabilir şeyler de çıkıyor, artık bütçenize göre siz karar verirsiniz. Designsponge. com da dekorasyon anlamında bir diğer iyi site. Evi ben de çok merak ettim 🙂 Kolaylıklar. Gerçekten çok güzel siteler paylaşmışsınız böyle şeylere meraklı biri olarak çok teşekkürler. Sevgili oittheblog dank! olarak bizi de tavsiye ettiğiniz için teşekkür ederiz. Ürünlerimizin yarısı sıfır ürün olduğundan, bireysel tasarımcılara ve firmaların teşhir ürünlerine de yer verdiğimizden ürünlerimizin bazıları pahalı kalıyor, bilgiyi tamamlamak istedik. Her zaman bekleriz. Sevgiler dank!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/09/06/rize-gezi-rehberi", "text": "Rize gezimiz ani gelişti. Ani gelişti, üstelik çok uzun bile sürmedi, ama etkileri büyük oldu, en yakın zamanda şöyle Artvin'e uzanıp Batum'a kadar giden bir Doğu Karadeniz turuna çıkmazsak öleceğiz hastalığına yakalandık diyebiliriz. Şu ana kadar bize Karadeniz'i ve Karadeniz'in doğasını öven herkesi çaya bekliyoruz arkadaşlar. Hiç de abartmamışsınız, hiç de haksız değilmişsiniz. İstanbul'a döndük döneli bir şehir hayatıyla bozuşmadır, bir betona küsmedir, bir yeşil özlemidir aldı başını gidiyor, umarız evi botanik bahçesine çevirmeye falan kalkışmayız. Aslına bakarsanız genel olarak Karadeniz turuna çıkmak için ideal zamanı belirlemek ya da önermek pek de kolay değil, çünkü bir anda çılgın bir yağmura falan yakalanıp bize saydırma ihtimaliniz bizi korkutuyor, yine de elimizden geleni yapacağız. Aslında Rize gezisine çıkarken aklınızda bulundurmanız gereken en önemli şeyi aslında 2-B'den Berfe bile biliyor, burada her zaman yağmur yağma ihtimali var. Dolayısıyla yağıştan haz etmiyorsanız bile Rize gezisine ne zaman çıkacağınızı bu duruma göre planlamaya çalışmanız pek de mantıklı değil. Herhangi bir zaman yağmur yağabilir. Bu yüzden başka koşulları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Ne gibi? Mesela yol koşullarının bazı noktalarda zaten yeterince zorlu olması sebebiyle kışın gitmenin pek de mantıklı olmadığı aşikar. Bizim gibi Ağustos ayında gidecek olursanız da gündüz sıcaktan çıldırıp akşam en kalın sweatshirt'ünüze sarılmanız gerekebilir ve bünyeniz şaşkına dönebilir. Ancak her halükarda yazın gitmek kışın gitmekten daha mantıklı, bizce o tartışmaya açık değil. Bu noktada yağış ihtimali yüksek olsa da ara dönemlerde gitmeyi değerlendirebilirsiniz ancak birçok kişi Rize'nin en çok sonbaharda yağış aldığını söylediği için galiba burada sizinle beraber sesli düşündükten sonra kişisel deneyimimizden de yola çıkarak Rize'ye gitmek için en mantıklı dönemi yaz ayları olarak ilan edeceğiz. Yine de karar sizin. Eğer olaya etkinlik bazlı yaklaşmak isterseniz bizim storyleri izlerken kendinizi kaybettiğiniz Red Bull Formulaz döneminde Rize'ye gitmek isteyebilirsiniz. Hani şu yerli halkın kendi tahta arabalarını yapıp birbirleriyle yarıştığı tam anlamıyla bir ÇILGINLIK olan etkinlikten bahsediyoruz. Biz aşırı sıcağa rağmen baya, BAYA güldük ve eğlendik, bizce kesinlikle değerlendirebilirsiniz. Buradan Redbull'u öpücüklere boğarak Çarkıfelek'i aramış seyirci gibi selamlarımızı göndermek istiyoruz. Rize popüler hale geldikçe konaklama konusunda herkesin yer kapmaya çalıştığı popüler yerler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan en popüleri sanırsak Norveç'teymişsiniz hissi yaratan görüntüsü ile Ada Pansiyon. Hakikaten de çok şirin, çok #cabinporn görünüyor, ancak bizim orayı deneyimleme imkanımız olmadı. Olur da yer bulamazsanız yine aynı tarzda konaklama seçeneği sunan Toşi Pansiyon'u da tercih edebilirsiniz ki biz buraya bir biralık uğradık ve hakikaten çok güzel bir lokasyonda, oldukça tatlı bir pansiyon, kesinlikle tercih edebilirsiniz. Yok kardeşim ben bildiğimiz dümdüz otelde kalacağım diyorsanız Ardeşen'de yer alan ve iyi bir lokasyonda kabul edebileceğimiz Suada Otel de tercih edilebilir. Biz vaktimizin kısıtlı olması sebebiyle bu deneyimi yaşayamadık, ancak bizce siz mutlaka buna göre plan yapın, mümkünse zamanınızı ona göre ayarlayın ve çıktığınız yaylalarda birer gece konaklayın. Çünkü yaylaların gündüzü ayrı, gecesi ayrı, sabahı ayrı güzel oluyor. Üstelik hava durumu çok değişken olduğu için önünüzde gördüğünüz manzara gün içinde sürekli değişiyor desek abartmış olmayız. Bu noktada Ayder'i direkt geçiniz diyerek Pokut'ta ya da Gito'da kalmanızı önereceğiz. Ayder Yaylası'nı neden geçin dediğimizi aşağıda açıklayacağız. Öncelikle bilmeniz gereken konu, şayet Rize'ye uçak ile ulaşmaya çalışacaksanız bunu yapamayacak olduğunuz...... Çünkü Rize Havaalanı diye bir şey mevcut değil. Eğer civarda bir gezi gerçekleştirecekseniz mantıklı olan Trabzon'a uçmanız ve oradan Rize'ye geçmeniz. Trabzon Havaalanı'ndan Rize merkeze mesafe yaklaşık 70 km. Oradan da Ardeşen ve Çamlıhemşin taraflarına geçmek gibi bir planınız varsa, ki Rize gezisine çıktıysanız olmalı, bunun için de yaklaşık +50 km daha gitmeniz gerekecek. Şimdiii, annelerimiz korkar diye gezi boyunca bir şey demedik ama artık sessizliğimizi bozuyoruz. Biz bu gezide uçurumdan aşağı yuvarlanıp ölmediysek daha da ölmeyiz arkadaşlar....... Hani ölsek en azından güzel yerde ölmüş olurduk belki ama, yine de vuku bulmaması isabet olmuş. Ümit edelim de sizin anneleriniz burayı okumadan bu geziye çıkmayı başarın sdfsd. Şaka bir yana, ta oraya kadar gidip yalnızca Rize merkezde vakit geçirecek kadar kafayı yemediğinizi varsayacak olursak gideceğiniz bazı yolların bayağı gerilim filmi tadında, aşağı indiğinizde \"hayat çok güzel, annemi, anneannemi falan bi' arayayım :'))))\" dedirtecek yollar olduğunu şimdiden söyleyelim. Öyle ki, eğer aracınıza ve sürücülüğünüze çok güvenmiyorsanız aşağıda söz edeceğimiz bazı yaylalara kendi kendinize çıkmaya kalkışmasanız çok daha iyi bile olabilir. Genel olarak Rize geziniz boyunca bir arabanız olması şart, çünkü gezmek isteyeceğiniz noktalar arasında bayağı bir mesafe olacak ve bunu yalnızca toplu taşıma araçları ile gerçekleştirme ihtimaliniz pek de gerçekçi değil. Eğer mümkünse şöyle 4x4, babalar gibi bir araç kiralayın ve sürücülüğüne güvendiğiniz arkadaşınızı bu gezide size eşlik etmeye zorlayın deriz. Çok şükür bizim yanımızda iyi araba kullanan birisi vardı da 3. sayfa haberi olmadan eve dönmeyi başardık. E ne olacak şimdi, araba kullanamıyoruz diye o yolundan tırstığınız yaylalara gidemeyecek miyiz yani diyenler, durun, bu işi halledebiliriz. Sırf Rize özelinde değil, Karadeniz genelinde bu yolu zorlu olan noktalara ulaşmak için pek çok seçeneğiniz oluyor. Bunun için katılabileceğiniz turlar mevcut. Yok ben turlara katılmak istemiyorum diyorsanız kaldığınız otele \"ben X'e gitmek istiyorum\" dediğiniz takdirde %98 ihtimalle size yardımcı olabilecek birini önereceklerdir. O da olmazsa gitmek istediğiniz yaylanın yakınlarına gidip oralarda bir restorana/dükkana sorduğunuzda size \"Mehmet bu işi çözer durun arayayım\" şeklinde önerilerde bulunacaklardır. Biliyoruz şu an bu şekilde söyleyince aklınıza yatmıyor olabilir, ancak gerçekten işler bu şekilde ilerliyor ve elbet size yardımcı olacak birini buluyorsunuz. Şayet yaylalara bir lokalin yardımı ile çıkacak olursanız genellikle sizinle beraber yukarı yaylaya çıkıp, orada konaklayacaksanız geri iniyor, konaklamayacaksanız sizi bekleyip sonrasında sizi tekrar aşağı indiriyorlar. Tabii ücretlendirmesi de size ayırdıkları süreye göre değişiyor. Adamı 5 saat alıkoyup yalnızca yukarı çıkma parası vermeyi beklemiyorsunuz herhalde, pes........... Normalde \"mırıbı ırkıdışlııır kınılıma hışgıldınıııız\" diyormuşuz gibi hissettirdiği için bu ne giyilir bölümünü yazmaktan çoktan caymıştık. Ancak söz konusu Rize olunca bu noktaya parmak basmamız gerekiyor, çünkü Rize'de ne giydiğinizin önemi var ve bundan haberdar olmadan oraya gidecek olursanız oradan bize bir ABV mesajı atmanızdan korkuyoruz. Hangi mevsim giderseniz gidin, Rize'de yanınızda bulundurmanız gereken en önemli iki şey yağmurluk ve en az bir adet kalın bir üst. Zaten eğer ilkokulda dersi 5 dakika falan dinlediyseniz neden yağmurluğa ihtiyacınız olduğunu biliyor olmalısınız, artık onu da biz anlatmayalım. En basit bilgi kardeşim, Karadeniz dediğin yağmurlu olur işte. İşin kalın üst kısmı ise yaz kış fark etmeksizin gündüz ve akşam ciddi bir sıcaklık farklı olmasına dayanıyor. Özellikle yaylalarda hava bayağı serin olabiliyor, dolayısıyla ay nasıl olsa Ağustos ayı diye düşünüp Leyla gibi gitmeyin, üstünüze bir şey alın. Bizi iyice annenize çevirdiniz........... Tüm bunlara ek olarak, yağmur çizmesi de bayağı iş görüyor, onu da yaz kış fark etmeksizin yanınıza alabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Instagram'da Balıkçı Kızı Azize esprileri yapmak isteyenlere gün doğdu. Bir de eğer yaylalarda yürüyüşe çıkmak ya da hiking yapmak gibi bir niyetiniz olursa, ki tam yerindesiniz, o çirkinliğinden gözlerimizin kanadığı outdoor ayakkabılardan almak da iyi bir fikir olabilir. Genel olarak Rize halkının birazcık tutucu olduğunu söylemeden geçersek ve siz de Instagram'a güzel fotoğraf derdine Rize'ye Berlin'e gidermiş gibi giderseniz sonuçları pek hoş olmayabilir. Özetle buralardayken EDEBİNİZLE GEZİN, bakın bunu kolay kolay söylemeyiz, ona göre. Böyle yanınıza almanız gereken şeyleri yazmışken bir detayı eklemeden geçmeyelim, Rize'de çok arı var! Bunu ortama korku salmak, gerilim yaratmak için söylemiyoruz, sadece alerjiniz falan varsa bu konuda önlem alın, yanınıza ilaç milaç bir şey götürün diye hatırlatmak istedik. Rize geziniz boyunca en çok vakit geçireceğiniz yerlerden birisi aslında Çamlıhemşin. Zaten aşağıda anlatacağımız bazı yerler de aslında Çamlıhemşin kapsamında sayılıyor. Zilkale, Çinçiva Köyü, Palovit Şelalesi falan derken aslında biz de büyük ölçüde Çamlıhemşin tarafında vakit geçirdiğimizi fark ettik. Zaten bir noktada Çamlıhemşin'in il olması için başvurma kararı alacaktık, nereye gitsek Çamlıhemşin çıktı arkadaş. Sanırsak bu kısıtlı zamanımız olması sebebiyle öncelikli olarak turistik aktivitelere dadanmış olmamızdan kaynaklanıyor. Çamlıhemşin genelinde doğa odaklı aktiviteler dışında şayet rafting, kano, zipline gibi olaylara girişmek isterseniz bu alanda da pek çok seçeneğiniz mevcut. Sağda solda Fırtına Deresi üzerinde bu işi yapan bir sürü yer ile karşılaşıyorsunuz. Yuvarlanıp sulara gömülürseniz ve son sözünüz \"BURAYI OITHEBLOG ÖNERMİŞTİ\" falan olursa diye bu alanda herhangi bir yeri önermek istemiyoruz, artık kendiniz karar verirsiniz. Bizi sallayacaklarını bilsek Game of Thrones'dan yetkili bir abiyi arayıp \"ya burayı da çekim lokasyonu olarak değerlendirebilirsiniz aslında\" gibi bir öneride bulunacağımız Zilkale, adeta filmlerden fırlamış gibi yükseliyor yeşilin ortasında. Çok şükür buraya ulaşmak diğerleri kadar zorlu değil ve düzgün sayılabilecek bir yolu olduğu için öyle 4X4 bir aracınız falan yoksa bile gidebilirsiniz. Orada bulunan bir tabeladan edindiğimiz bilgiye göre Fırtına Deresi'nden 100 m, denizden 750 m yüksekte olan Zilkale'nin kesin yapım tarihi bilinmiyor, o yüzden hiç o konulara girmiyoruz. Giriş ücreti dönem itibariyle 3 TL ve içeride kaleyle ilgili bilgi edinebileceğiniz bir takım açıklamalar da yer alıyor. İnanılmaz manzarayı izlemekten o kısmıyla pek ilgilenememiş olacağız ki daha fazla bilgi veremiyoruz, artık gidince okursunuz. Burada fotoğraf makinelerinizi hazır edin ve mümkünse öncesinde doğa karşısında bir saygı duruşunda bulunun deriz. Gözlerimiz bu güzelliği gördüğü için mesuduz, kaçırmayınız, üşenmeyiniz, gidiniz. Dağda bayırda çişimiz gelirse ne yapacağız diye korkmayın, burada restoranımsı bir yer var. Eski ve bizim kullanmayı sevdiğimiz adıyla Çinçiva, yeni adıyla Şenyuva Köyü aslında Çamlıhemşin'e bağlı bir köy. Ancak arada kaynamasın diye ayrıca yazıyoruz, çünkü bizce kesinlikle hoşunuza gidecek bir nokta olduğu için uğramanız şart. Bölgenin en turistik atraksiyonu yemyeşil doğanın içinde acayip güzel bir manzara veren Şenyuva Köprüsü. Bizim gibi bölgenin yabancısıysanız Şenyuva Köprüsü'ne ulaşana kadar başka taş köprüler görüp hepsinde durmaya kalkışıp her birinde \"AA BU ŞENYUVA KÖPRÜSÜ HERHAL\" diye durmaya kalkışabilirsiniz, normaldir, çünkü onlar da çok güzel. Bunun dışında pek küçük ve şirin bir köy olduğu için büyük ihtimalle aşağıda söz edeceğimiz mekanlarda vakit geçirmek isteyeceksiniz ki bu bir adet 3. Dalga kahveciyi, bir adet tatlı mı tatlı dükkanı ve Fırtına Deresi'ne bakan güzel bir kahveyi kapsıyor, onun için sizin aşağı alalım. Pokut Yaylası'nda çıkan birçok kişi Sal Yaylası'na da uğruyor, çünkü yürüyerek Pokut'tan Sal'a geçiş yapabiliyorsunuz. Bu öyle 2 dakikalık bir mesafe değil tabii ama, olmayacak işler peşinde de koşmuyorsunuz, bizce güzel plan. Biz Ayder Yaylasına gitmedik. Bilerek, isteyerek, kendi hür irademizle, gidebileceğimiz halde gitmedik. Cümlenin baş harflerine bakıp \"bu cümle baskı altında yazılmıştır\" akrostişi falan aramayın, hakikaten kendi isteğimizle gitmedik. Bu denli adı sanı duyulmuş, bu kadar turistik bir noktaya neden gitmediniz bre densizler diyebilirsiniz ama, aslında sebebi cümlenin içinde saklı. Ayder biraz FAZLA turistik bir hale geldiği için Rize'de konuştuğumuz kişilerden tutun daha önce Doğu Karadeniz gezisine çıkmış yakın dostlarımıza kadar herkes \"Abi Ayder'i direkt es geçin\" deyince direkt caydık. Zaten kısıtlı olan zamanımızı Ayder'e ayırmak istemedik açıkçası. Ayder Yaylası'nda yine bir Türkiye klasiği olarak inanılmaz güzellikteki bir yerin içine edilmesi durumu yaşanmış. Beton gelmiş, mangal gelmiş, piknik çöpü gelmiş, imara açılmış falan derken hüzünlü bir hikayeye dönüşmüş Ayder. Gitmememiz, gezmememiz bundandır. İlla da göreceğiz derseniz özellikle hafta sonu ve bayram seyran döneminde gitmeye karar verirseniz bizce yol yakınken vazgeçin. Rize yaylaları konusuna girmişken Rize'de Amlakit Yaylası, Huser Yaylası, Gito Yaylası gibi keşfedebileceğiniz başka yaylalar olduğunu da ekleyelim. Ancak bu sürece girecekseniz her birine çıkmak için uzun zaman ayırmanız gerektiğini ekleyelim, ikisini 1 günde hallederiz falan gibi bir düşünceye kapılıp hayal peşinde koşmayın, buralara çıkmak da pek kolay değil. Uygun aracınız mevcut değilse buraları iyi bilen birinden lokallerden ya da profesyonel birinden destek almak mantıklı olan. İzlanda terk hareketler bunlaaar dabadaba dapdap daaa. Ormanın içinde, heybetli ağaçların ve kayaların arasından dökülen bir şelale görüp de nasıl İzlanda benzetmesi yapmayabiliriz ya, tabii ki yapacağız. Öyle abartıp Niagara beklentisiyle falan gitmezseniz Palovit'in görüntüsü hakikaten güzel. Üstelik Palovit Şelalesi'ne arabayla gittiğiniz takdirde yol sizi şelalenin yanına kadar götürüyor. Ancak eğer kalabalık bir gününe denk geldiyseniz ileride ciddi bir araba yoğunluğu oluyor ve yol dar olduğu için geri dönmek öyle pek de kolay olmuyor. Bu sebeple eğer kalabalık olduğunu sezdiyseniz arabayı biraz geride bırakıp şelalenin olduğu tarafa yürümek mantıklı olabilir. Ardından şelalenin tam olarak yanına gitmek isterseniz aşağı inebileceğiniz merdivenler mevcut. OY OY OY diye bağırmak, yaylalarda koşmak, Kurabiye Canavarı'nın kurabiye yediği gibi yemek yemek istiyoruz arkadaşlar. O muhlamaları, o kavurmaları, o kuru fasulyeleri yemez olaydık. Şimdi o yemekleri başka yerde yiyip de nasıl beğeneceğiz inanın biz de bilemiyoruz. Allahtan çok uzun kalmadık da her heves ettiğimizi şeyi deneyemedik, İstanbul'daki dandik versiyonları ile yetinmesini bileceğiz. Sayın yetkililer, sizinle tanıştık tanışalı hiçbir şey eskisi gibi değil. Rica ederiz şu kuru fasulyenizde kaliteyi birazcık düşürün de başka yerlerde de kuru fasulye yemeye devam edebilelim. Bu yaptığınız vicdansızlıktır, bu yaptığınız diğer tüm kuru fasulyelere ayıp etmektir. KADAYIFLI SÜTLAÇ diye bir şey yapmak nasıl bir şeytani zekanın ürünüdür? Sizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, RESPECT diye bağırarak ortamı terk ediyoruz. Deneyemediğimiz ve aklımızda kalan yer: Liman Lokantası. Zevklerine güvendiğimiz herkes burayı önerdi, lakin zamanımız yetmedi. Bizim yerimize denerseniz haber edin mutlaka. İkinci bir deneyemediğimiz için içimizde kalan yer Rize'de değil Trabzon'da. İsmi Kalkanoğlu Pilavcısı ve gerçekten Rihanna kadar meşhur. Şayet Trabzon'a uçup oradan Rize'ye geçecekseniz buraya mutlaka bir şans verin. Ancak geç gitmemeye özen gösterin, akşama kalmıyormuş. Biz de bu sene sizin gibi üç kız araba kiralayıp karadeniz turuna çıktık. İlk gittiğimizde sonbahardı ve doğanın güzelliğine hayran kalmıştık. İkinci gittiğimizde de bahardı. Size tavsiyem ikinci gidişinizi kesinlikle sonbahara denk getirin. Doğanın bu kadar farklı renk barındırdığına inanamayacaksınız. Şelale Balık Lokantası ve Çiftliği'ni de listede olması gerekirdi. Hafif Karadenizli biri olarak yemeklere aşinayım, doğasına da. Ama Rize`yi gidip görmedim henüz, büyük eksiklik. Doğa ve güzellik tamamen karadenizde toplanmış sanki keşke hep oralarda yaşayabilsek.. FormuLaz maceralarınızı instagram'dan ilgiyle izledik. Rize'nin çayeli fasulyesine de ayrı bir hayranız. Bir de üçüncü dalga kahveci bulmamış mısınız tadından yenmemiş bir keşif olmuş. Hem biçim ve hem de içerik olarak belirli bir hoşlukla hazırlamış olduğunuz yazıların bir bölümünü keyifle okudum. Bedavadan bu denli güzel bilgi alabilmemize olanak sağlayan sponsorlarınıza da ayrıca teşekkür ederim. İlk olarak Bled ile başlayıp, sonrasında Finlandiya notlarınıza bakmıştım. Sindire sindire devam etmeyi düşünürken, bu bölümde okuduklarımdan, Zilkale ve Lale Lokantası bölümlerinde sizlerle aynı hisler içinde olduğumu aktarmak istedim. Bir de, gerçekten \"Abi Ayder'i direkt es geçin\" yaklaşımının, bence de çok yerinde olduğunu iletmek istedim."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/09/29/tallinn-gezi-rehberi-estonya", "text": "Sevgili Tallinn halkı, Tallinn gezi rehberi yazmaya başlamadan önce şöyle genel olarak bi' size seslenelim, bi' gerginliğimizi atalım istiyoruz. Var olan tüm özgüvenimizi ortalama bir mercimek, ne bilelim bir bezelye ebatına indirmeye hakkınız var mıydı? Biz gelmişiz güzel güzel şehrinizi gezecek, beldenizi tanıtacağız falan, değdi mi bizi aynalara bakamaz hale getirdiğinize? EYYY TALLINN HALKI, EYYY ESTONYA, bu ne güzellik? Öyle kadınlara özgü bir durumdan bahsetmiyoruz, adamlar milletçe güzel. Sanki yukarılarda bir yerde uzun bir düşünme sürecinden geçilmiş ve birileri \"biz bu Estonya halkını komple güzel yapalım ya\" demiş, ortaya burası çıkmış gibi. Neyse, herkes nereye gittiğini, neyle karşılaşacağını bilsin, ona göre gidin buralara. Evet, biraz sinir ve stres attığımıza göre konuya daha makul bir giriş yapabiliriz. Artık insanının güzelliği şehre de mi yansıdı ne oldu bilemiyoruz ama Tallinn'in kendisi de en az insanı kadar güzel. Belki iddialı bir laf olacak ama, Avrupa genelinde gördüğümüz en güzel Old Town bölgelerinden birine sahip desek yeridir mesela. Dolayısıyla Tallinn gezisine çıkma kararı aldıysanız çok iyi karar, tebrik ediyoruz, arkanızdayız. Hadi yine iyisiniz, hadi yine güzelsiniz, İstanbul'dan Tallinn'e direkt uçuş var. Şöyle 3 saat gibi bir sürede şıp diye kendinizi gereğinden fazla güzel insanlar ülkesinin fazlasıyla güzel başkentinde bulabiliyorsunuz. Sonrasında ise Tallinn Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşmak için otobüs, tramvay ve taksi seçenekleriniz mevcut. Şayet taksiye binecekseniz Tulika Takso, Tallinnk Takso ya da Airport Taxi firmalarından birine bağlı olan araçlardan seçin, aksi takdirde kazıklanırsınız. Bakın bu kadar da net söyledik. Ben lüks düşkünü bir Kylie Jenner değilim, taksiye ne gerek var diyorsanız o zaman bizce Tallinn Havaalanı'ndan şehir merkezine 4 numaralı tramvay ile ulaşabilirsiniz ki kendisi gece 00:45'e kadar çalışıyor ve yolculuk 15-20 dakika kadar sürüyor. Bilet 2 euro ve tramvayın içinde alabilirsiniz, bilet makinesi arama paniği yaşamaya gerek yok. Tallinn içinde ulaşım ise gayet kolay, çünkü en sevdiğiniz içinizi titreten aşkınız biricik OitheBlogunuzun her zaman önerdiği gibi küçük şehirler YÜRÜYEREK GEZİLİR. Aslında bize kalırsa büyük şehirler bile öyle gezilir de şimdi gözünüzü korkutmayalım. Şaka bir yana, Tallinn gerçekten yürüyerek gezmeye son derece elverişli bir şehir. Hem küçük, hem yokuşu çok değil, hem çok kalabalık/turistik değil. Ancak tabii ki pes ettiğiniz anlarda otobüstü, tramvaydı, troleybüstü allah ne verdiyse hepsi mevcut. Eğer Tallinn Card alacak olursanız kartınızın geçerli olduğu süre boyunca tüm toplu taşıma araçlarının ücretsiz olacağını da hatırlatalım. Helsinki'den Tallinn'e geçecek olursanız ineceğiniz terminalden Old Town'a yürüyerek maksimum 10 dakikada ulaşabilirsiniz. Yolu nasıl bulacağım endişesi yaşamayın, size adeta Yüzüklerin Efendisi'nden fırlamış bir yol tarifinde bulunacağız, şıp diye anlayacaksınız. Karşınızda yükselen KULEYE DOĞRU YÜRÜYÜN. Evet bayağı Frodo'ya yol tarif eder gibi oldu ama, indiğinizde anlayacaksınız. Kule derken yüksekliği ile dikkatinizi çekecek ve tam olarak Old Town'ın göbeği olan St. Nicholas Kilisesi'nin kulesinden bahsediyoruz bu arada, kendisinden aşağıda bahsedeceğiz. Biz Tallinn'e her iki ziyaretimizi de Helsinki'den günübirlik olarak gerçekleştirdiğimiz için Tallinn'de konaklama fırsatımız olmadı. Ancak şehir keşiflerimize ve bölgenin aşırı güzelliğinin bize verdiği yetkiye dayanarak size Old Town bölgesinde kalmanızı önereceğiz. Zaten çok da büyük bir şehirde olmadığınız ve pek çok ulaşım seçeneğiniz olduğu için gecesini ve gündüzünü defalarca görmekten müthiş haz alacağınıza emin olduğunuz bir yerde kalmanız bizce gayet iyi bir fikir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, biz Tallinn'e hep günübirlik geziler gerçekleştirdik, güzellik travmamızı yaşadık, gezdik, dolaştık ve akşamında efendi gibi Helsinki'ye geri döndük, gizlimiz saklımız yok........ O sebeple normalde yaptığımız gibi öyle daha alternatif, daha lokal noktalarını keşfedebilme fırsatımız oldu desek basbayağı yalan söylemiş, ŞEREFLESSLIK yapmış oluruz. Bu yüzden aşağıda yazdıklarımızın 1-2 tanesi dışında çoğunun bir turistin yerine getirmesi gereken Tallinn questleri olduğunu söyleyebiliriz. Yani yazar burada şunu demek istiyor, şayet yalnızca turistik bir gezi niyetindeyseniz aşağıdakiler size yeter de artar, ancak daha lokal öneriler istiyorsanız bizce aşağıdakilerle sınırlı kalmamalısınız. Şimdi izninizle Tallinn'de gezilecek yerler konusuna geçiş yapalım. Konuya en turistik kısımdan girerek bu yükü üstümüzden atıyoruz. Tallinn genelinde görüp görebileceğiniz en güzel meydan kesinlikle Town Hall Square. Zaten rastgele bir turist kafilesinin peşinde takılsanız onlar sizi hiç yol bulmak zorunda kalmadan direkt oraya götürürdü, öyle düşünün. Tallinn'in Eski Şehir bölgesini keşfederken kendinize bu bölgedeki kutup yıldızınız olarak belirleyebileceğiniz bu meydan, birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi kafeler ve restoranlar ile çevrili. Tabii turistik açıdan çok popüler olmasının yanı sıra lokaller tarafından da sevilen bir yer, öyle burun kıvırmayın hemen. Christmas Market da bu meydanda kuruluyor, kutlamalar da bu meydanda yapılıyor, konserler de burada gerçekleşiyor. Meydanın çok yakınında turistler arasında acayip popüler hale gelmiş bir restoran var: Olde Hansa. Burası Orta Çağ temalı bir restoran ve çalışanların kılık kıyafetinden tutun sizinle konuşma tarzlarına, tabak çanağa, yemeklere kadar her şey bu konseptte. Açıkçası bir noktada sonra aşırı doz Flash TV oyunculuğuna maruz kalıyor gibi hissediyorsunuz ve biraz sinir bozucu bir hale geliyor, ayrıca gerçekten biraz fazla turistik, ancak mantar çorbası o kadar güzel ki, sırf bu sebepten tahammül etmeye çalışarak gidiyoruz. Resmen İstanbul'da evde yayılmış otururken acıkınca aklımıza bu çorba düşüyor, öyle güzel yapıyorlar. Bu arada geyik eti denemek isterseniz o da mevcut, aklınızda bulunsun. İlginizi çekerse Avrupa'nın en eski eczanelerinden biri olan \"Town Hall Pharmacy\" bu meydanda yer alıyor, girip gezebilirsiniz. Yukarıda Old Town bölgesinin yerini tespit etmek için kullanabileceğinizi söylediğimiz St. Olaf's Kilisesi'nin tek işlevi tahmin edebileceğiniz üzere bu değil. Kocaman kulesi ile mutlaka dikkatinizi çekecek olan bu gotik kilise, birçok kaynağa göre bir zamanlar Avrupa'nın en uzun yapısı olarak biliniyormuş. (bir zamanlar derken 1500'lü yıllardan söz ediyoruz tabii) Bu kadar uzun bir kuleyi görünce manzara bağımlısı bir milletin mensupları olarak elbet \"e buna çıkılır\" diye aklınızdan geçmiştir, doğru tahmin. Kilise kısmına girmek ücretsiz ancak kulenin tepesine çıkmak istiyorsanız 2 euro gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Duyduğumuz kadarıyla bu tepeye çıkma durumu sadece yaz döneminde mümkün, kışın giderseniz ve açık olmazsa şok olmayın diye söylüyoruz. Size övüp durduğumuz Eski Şehir bölgesinin bu denli güzel ve etkileyici olmasının temel sebeplerinden biri de harika bir mimariye sahip olmasının yanı sıra, bölgenin gerçekten çok iyi şekilde korunmuş olması. Burayı dolaşırken o Orta Çağ havasını hissetmek ve gözünüzde canlandırmak hiç de zor olmuyor. E bunun temel sebeplerinden biri de tabii ki daldığınız bir sokağın sonunda aniden karşınıza çıkan şehir duvarları. Üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen duvarlar ve kulelerin neredeyse yarısı diyebileceğimiz bir kısmı halen olduğu yerde duruyor ve Old Town bölgesini çevreliyor. Sokaktan görmek yetmediyse bu görüntüyü en güzel şekilde yakalayabileceğiniz nokta Patkuli Viewing Platform diye geçiyor, şiddetle öneriyoruz. Fotoğraf çekmeyi seviyorsanız bayılacağınız bu Game of Thrones seti terk görüntülü güzel sokak bizce Old Town tarafında dolanırken mutlaka uğramanız gereken noktalardan. Yerini bulamazsanız Vene Sokağı ile Müürivahe Sokağı'nı birbirine bağlayan geçit olarak da tarif edebileceğimiz St. Catherine's Passage Orta Çağ'dan itibaren sanatçıların ve zanaatkarların yaptıkları ürünleri sattığı bir sokak olarak kullanılıyor. Sokak genelinde cam ürünler, çömlek atölyeleri ve minik galeriler ile karşılaşabilirsiniz. Bunların herhangi biri ilginizi çekmiyorsa sizi kınayacak değiliz, hatta bu şekilde anlatılınca açıkçası bizim de pek ilgimizi çekmezdi ama, sırf görüntüsü sebebiyle bu sokaktan şöyle bir geçmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz. Anladık lan Orta Çağ Orta Çağ nereye kadar dediniz ve bir hipster bölgesi mi istiyorsunuz? Alın size Tallinn'in hipster'ı en bol bölgesi, Kalamaja. Bu aralar Tallinnli gençler Kalamaja bölgesine dadanmış durumda. Bu sebeptendir ki türlü türlü kafe, restoran, galeri, mağaza açılmış/açılıyor. Aslında burası Tallinn'in en eski bölgelerinden ve zamanında balıkçıların, denizcilerin yaşadığı bölge olarak biliniyormuş. Sonra 20'li ve 30'lu yıllarda bölgede gezerken sık sık karşınıza çıkacak, mimarisi son derece şirin, ahşap, renkli evler inşa edilmeye başlanmış ve zamanla günümüzdeki hip, popüler haline dönüşmüş. Bu söz ettiğimiz evler \"Tallinn houses\" olarak geçiyor ve özellikle Salme, Kungla, Valgevase sokaklarında en güzel örnekleri ile karşılaşabilirsiniz. Bu bölgeye gidip sokaklarında cirit atmanız kesinlikle önerimizdir, zaten Old Town'a yürüme mesafesinde olması sebebiyle üşengeçlik edeceğinizi sanmıyoruz. Hazır gitmişken lokal tasarımcılarla tanışmak için Estonian Design House'a, bu aralar şehrin en popüler restoranlarından birini denemek için F-Hoone'ye ve değişik biralar denemek için Pudel Baar'a uğramayı da ihmal etmeyin. Aslında yukarıda anlattığımız Kalamaja bölgesi dahilinde yer alan Telliskivi Creative City, seveceğinize yüzde 98 oranında seveceğinizi düşündüğümüz bir yer, o yüzden ayrıca yazalım istedik. Şöyle bir uzaktan baktığınızda kafanızda How I Met Your Mother'dan Ted'in ses tonu ile \"sanırım burayı da böbreklerimi çaldırdığım yer olarak hatırlayacağım\" cümlesini duyacağınız bir görüntüsü olsa da değerli Türk düşünürü Serdar Ortaç'ın da bir eserinde söylediği gibi, burası resmen \"dışı buz içi balım\"........ Adı üzerinde burası bir \"creative city\" içinde stüdyolar, workshop alanları, galeriler, tasarım dükkanlar, 8+ restoran/kafe ve haftada bir kez kurulan bir bit pazarı bile mevcut. Üstelik yıl boyunca burada 300'ün üzerinde etkinlik gerçekleştiriliyor! İnanabiliyor musunuz, ÜÇ YÜZ nedir yahu? Özetle bizce şöyle yarım gününüzü burayı keşfe ayırıp oradan da Kalamaja keşfine geçiş yapsanız kendinize süper bir gün planlamış olursunuz, alın size Tallinn'deki 1 gününüzün planı. -Buranın içinde bulunan Cafe Renard'da Coffee Collective kahvesi satılıyor, saldırııııııın. Kalkın biraz müze gezelim hadi. Üstelik sizin de bizim gibi şehirde az zamanınız varsa size tam nokta atışı bir yer söyleyeceğiz. Kumu Art Museum Estonya'nın en büyük sanat müzesi. Üstelik içinde hem klasik eserlerle karşılaşabileceğiniz Estonya Ulusal Galerisi, hem de modern sanat bölümü mevcut. Oh, iki film birden! Tahmin edebileceğiniz üzere Pazartesi günleri kapalı olan müzeye ulaşmak için 1 ya da 3 numaraları tramvaya binip Kadriorg durağında inmeniz yeterli. Giriş ücreti 8 Euro, Tallinn Card satın almış bulunduysanız ücretsiz. Vaktiniz varsa KGB Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz ancak burayı yalnızca tura katılarak gezebilme şansınız var ve bunun için rezervasyon yapmanız gerekiyor. Öyle zor bir şey sanmayın, şuradan halledebilirsiniz. Bizim gibi şehir parklarına içiniz gidiyorsa, özendikçe özeniyorsanız burada sinirlerinizi biraz daha bozmak için harika bir fırsatınız var: Kadriorg Park! Kodriog Sarayı'nın etrafında yer alan ve aslında bir zamanlar sarayın bahçesi olarak yapılmış ama yapıldığı günden beri halka açık-imiş, buradan elitist tavırlar sergilemediği için saray sahibine tebriklerimizi gönderiyoruz....... Gitmişken park dahilindeki Japon bahçelerini tarafını ziyaret etmeyi de unutmayın. Kuzeydeki ülkelerin komple sevdiği bir turistik atraksiyon olan açık hava müzesi işi tabii ki Tallinn'de de var, çok şükür eksik kalmamışlar. Estonian Open Air Museum'a uğrayıp eski Estonya'nın günümüz canlandırması gibi bir versiyonunu gezebilirsiniz. Estonya'nın para birimi Euro, TL'yi Euro'ya çevir, Euro'yu bilmemneye çevir falan derken ambale oluyoruz da devrelerimiz yanıyor ya hani, işte o durum burada yaşanmayacak. Matematiği ilkokul 2 seviyesinde olanlar, hep beraber bir oh çekelim. Yıl 2017 oldu, biz insanlık olarak bırakın Mars'ta cirit atmayı, hala internete para veriyoruz, hala internetsiz kalınca \"abi adam modemin adını Fenerbahçe koyduysa şifresi azizbaskan1907 olabilir mi acaba\" denemelerine bulunuyoruz falan. PES. Çok şükür Tallinn'de meydanlarda, parklarda, kafelerde ücretsiz internet ile bol bol karşılaşılıyor. Şayet operatörünüz size gurbet elde internet sağlamıyorsa en azından bu açıdan kurtardınız, alkışlar Tallinn Büyük Şehir Belediyesi'ne gidiyor. Tallinn'i ne zaman ziyaret edeceğiniz konusunda doğru karar vermek önemli, çünkü hava durumu olarak en iyi dönemler Temmuz ve Ağustos ayları olmasına rağmen bunu akıl eden tek zekiler biz olmadığımız için aynı zamanda yılın en turistik dönemi de bu zaman. O yüzden mümkünse gezinizi Eylül-Ekim ya da Mayıs ayına denk getirirseniz daha iyi bir fikir olabilir. Şayet Christmas Market gezmeyi seviyorsanız ona göre bir gezi planlamak da mantıklı, çünkü Tallinn'in Christmas Market'i bayağı ünlü. İlginç hatırlatma: Old Town sokaklarında dolaşırken kapılara dikkat etmeyi unutmayın. Evet evet, bildiğimiz evlerin kapılarından bahsediyoruz. Bu kadar güzel kapıyı bir arada görmemiştik, tam fotoğraflık! Estonya'da Parnu şehrinde yaşıyorum ve sürekli Tallinn' e gitme imkanım oluyor. Ancak tam anlamıyla gezmediğimi fark ettim 😐 Bu kadar detaylı ve güzel bir yazı paylaştığınız için teşekkürler. Bir sonraki gezime bu notlarla gideceğim, eminim çok daha verimli geçecek. şimdi şehre indim normalde yaptığım ülke&şehir araştırmalarını talinn için yapamadım. sizi uzun süre önce sık kullanılanlara kaydetmiştim. Kullandığınız dil çok samimi bu sebeple google maps de belirttiğiniz noktaların bir çoğunu kaydettim. Şimdiden teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/10/03/arabayla-yunanistan-gezisi-alexandroupoli-dedeagac", "text": "İşte huzurlarınızda bir diğer bitmek bilmez, sonu gelmez arkadaş grubu klişesi daha. Kendisi en az \"Abi bu sene Amsterdam'a gidelim\" kadar popüler, en az onun kadar üzerine konuşulan bir mevzu. ABİ ASLINDA ARABAYLA YUNANİSTAN'A GİDECEKSİN YA...... Cümle tanıdık geldi di mi? Eminiz daha önce 7852 kez konuşup da bir türlü hayata geçiremediniz. Eminiz ki birçoğunuz daha \"of bu arabayı çıkarmak için bi' belge mi gerekiyormuş neymiş\" aşamasında Google Abi'ye danışmayı deneyip en son \"cnm biz çktk çk gsl gçti çk ucuz\" yazan forumlara savrulma aşamasına gelince pes ederek araştırma işini arkadaşlarınıza ötelediniz. E tabii neticede arabayla Yunanistan program yine yalan oldu. Tamam, sakin olun ve yavaşça elinizdekini yere bırakın. Arabayla Yunanistan gezisi meselesinin aslında ne kadar kolay gerçekleştirilebilir bir şey olduğunu aşağıda size açıklayacağız. En çok duymak istediğiniz cümle ile başlayalım da herkes bi' oh çeksin: Arabayla Yunanistan'a gitmek hiç de zor değil. Kim bu kadar karmaşık bir şeymiş gibi anlatıp da piyasayı karıştırdı, herkesin içine korku saldı biz de bilmiyoruz, bulursak kendisini kürekle döveceğiz. -Yeni çipli ehliyet ya da uluslararası ehliyet: Bu noktada iki seçeneğiniz olmasına rağmen mantıklı olan seçeneği en baştan söyleyerek sizi her zaman olduğu gibi en iyiye ve en doğruya yönlendirelim, yeni ehliyet almak. Neden? Çünkü zaten eninde sonunda alacaksınız ve uluslararası ehliyet almaktan daha ucuza gelen bir yöntem. Yeni ehliyet nasıl alınır diye yazı yazmamızı da beklemiyorsunuzdur herhalde, o konulara biz bakmıyoruz. -Uluslararası Sigorta: Green Card olarak da bilinen bu belgeyi sağlayan bizim bildiğimiz tek bir kuruluş var, o da Turing. Gezinizin süresine göre minimum 15 gün olacak şekilde yaptırabiliyorsunuz ve ücretler de sigortayı yaptırdığınız süreye göre artıyor. 15 günlük olanın ücret 52,50 Euro. Bu arada eğer ofislerine gitmeye üşeniyorsanız bu işlemi İpsala'daki ofislerinde de yapabiliyorsunuz. Artık kaç kişi gidiyorsanız bölüşüp ödeyin, öyle tek kişiye kitlemek olmaz. Daha detaylı bilgi için şuraya bakabilirsiniz. Şirket arabası ile yurtdışına çıkış konusunda da sanki biz çok bilirmişiz gibi bol bol soru sormuşsunuz, o yüzden konuya pek hakim olmasak da araştırdık. Şayet şirket arabası ile gidecekseniz öncelikle yapmanız gereken bunu şirketinizden gizlemek sdfsd. O kısmı çözdüyseniz asıl üstesinden gelmeniz gereken en önemli konu aracın ruhsat sahibinden bir vekaletname kapmak. Aslına bakarsanız arkadaşınızın, babanızın ya da sizinle seyahate çıkmayacak herhangi birinin arabası ile yurtdışına çıkacaksanız o kişiden vekaletname almanız gerekiyor. Türkiye tarafındayken sınırdan geçeceğiniz noktada hemen solunuzda kalan binanın içinden harç pulu almanız gerekiyor, 2 dakikalık iş zaten, ücreti 15 TL. Güldük eğlendik kolay molay dedik ama şunu söylemeden geçmeyelim, yaz döneminde İpsala sınır kapısında hayvanullah gibi bir kalabalık olabiliyor. Bakın öyle bir kalabalıktan söz ediyoruz ki kelimeler kifayetsiz kaldı, hayvanullah diye bir abartılama sözcüğü uydurmak durumunda kaldık. Bu sebeple arabayla Yunanistan seyahatiniz yaz dönemine denk geldiyse, eğer imkanınız varsa en azından gidiş ve dönüşünüzü bayram seyrana ya da haftasonuna denk getirmemeye çalışın ki kalabalığı biraz olsun atlatın. Yok canııım, çalışıyoruz biz diyorsanız artık yanınıza yolluk mu alırsınız, arabaya televizyon mu kurarsınız, adsl mi çektirirsiniz orasını kendiniz düşünün, biz uyardık.......... Alexandroupoli'ye yalnızca free shop'a çökmek için giden bir sürü kişi olduğunu bildiğimiz için o konuya da değinmeden geçmeyelim. İpsala'ya ulaştığınız zaman hem Türk tarafında, hem de Yunan tarafında free shop mevcut. Hangisi daha ucuz diye soracak olursanız en azından bizim gittiğimiz dönemde Yunan tarafının daha uygun olduğunu söyleyebiliriz, o yüzden biz de alışverişimizi oradan yaptık. Ancak ikisi arasında öyle dev farklar yok zaten. Arabayla Yunanistan gezisine çıkarken kapıda vize alma imkanımız var mı diye soran da çok olmuş, acı ama gerçek, maalesef öyle bir şey henüz mümkün değil. Sanki Interpol tarafından her kıtada aranan acımasız bir kriminalmişsiniz gibi tırsıp durduğunuz sınırdan geçme işini tamamladıktan sonrası da en az öncesi kadar kolay. Çünkü zaten sınırdan geçmeden bile Dedeağaç'a çok yakındınız, İstanbul'dan yola çıktığınızda sınıra ulaşmak yalnızca 3 saat sürüyor. Bu noktada ya yolumuzu bulamazsak endişesi yaşayacağınız bir durum bile yok, çünkü zaten tabelalar sizi yönlendiriyor. Özellikle telefonunuza çevrimdışı çalışan bir harita yüklediyseniz zaten işiniz daha da kolay, sınırdan geçtikten sonra 20 25 dakika gibi bir süre de Alexandroupoli'ye ulaşmış olacaksınız. Alexandroupoli'deki 2 günlük serüvenimiz için bir otel seçimi yapmışız ki, ne siz sorun, ne biz söyleyelim. BEEEĞNİM GÜZEEĞĞL HATAAĞLARIĞĞM VAAAR diye devam eden şarkıyı söyledik durduk, şarkının iddia ettiğinden tek farkımız hatamızın pek de güzel olmayışıydı sdfsf. Hayırdır kızlar diyeceksiniz, şöyle gelişti: Biz Dedeağaç'a gitmeden saatler önce kendi aramızda dedik ki, \"ulan zaten 1 gece kalıyoruz, şöyle popüler, çok merkezi, uygun fiyatlı olanlardan bir tane seçelim gitsin, üstüne çok düşünmeyelim\". İnternetten baktık, Hotel Erika diye bir yer mevcut, herkes de orada kalmış, e bir sıkıntısı yoktur herhalde dedik. Sonuç? Turistik dönemi geçtiğimiz için kendilerini çok mu salmışlardı bilmiyoruz ama, otelimiz resmen bitikti arkadaşlar. Sanmayın ki öyle hostel kafası olacak, hani tipi güzel olmayan ama ortamı eğlenceli bir yer falan çıkacak, hiç öyle bir şey yok. Zaten dışarıdan bakınca adama \"ya biz buranın Aksaray Motel'ini bulduk galiba\" dedirten bir havası var, içinin de ondan farkı yoktu. O yüzden nerede kalınır bilmiyoruz ama, nerede kalınmayacağını söylemiş olduk. Tek artısı lokasyonu, onun dışında ı ıh. Dedeağaç'ı ne kadar seveceğiniz aslında oraya ne zaman gittiğiniz ile doğrudan ilişkili. Şayet arabayla Yunanistan gezinizi bir yaz ayına, ya da en azından denize girilebilir bir döneme denk getirdiyseniz burada genel olarak bulunulabilecek pek de fazla aktivite olmadığı pek de dikkatinizi çekmeyecektir. Neticede mis gibi deniz var, zaten günün büyük bir kısmı orada geçecek. Ancak hadi bi' Dedeağaç'ı gezelim diye yola çıktıysanız, hava koşulları denize girmeye elverişli değilse, özetle şehir keşfi niyetiyle gittiyseniz işler biraz daha beklentinizin altında gelişebilir. Örneğin biz Alexandroupoli'ye Eylül ayında gittik ve ortamda görmezden gelinemeyecek bir ALTINOLUK havası hakimdi. Arabadaki 3 kişi de şehirdeki ilk 4-5 dakika boyunca reaksiyonlarını gizlemeye çalışsa da sonradan bir \"abi burası Akçay galiba ya\" diyaloğu dalgası başladı ve tüm gezi boyunca devam etti. Bunu kötü bir şey diye söylemiyoruz, yalnızca nasıl bir yere gittiğinizi gözünüzde canlandırmak istedik. Şimdi Alexandroupoli'de ne yapılır ne edilir hep beraber bi' bakalım. Makri'ye gidilir, denize girilir, denize girilir ve denize girilir. Oralara kadar gitmenizin temel sebeplerinden birinin denize girmek olduğunu tahmin edebiliyoruz, peki Alexandroupoli'de nerede denize girilir? Hiç lafı dolandırmadan söyleyelim, direkt Makri'ye yol alın. Makri, Alexandroupoli'nin çok yakınında bir köy. Denize girmek ve yemek yemek için Makri'nin en popüler noktası ise Ocean 6 Beach ve üstünde kalan Aya Yorgi. https://www. aigiorgis. com/ İkisi farklı isimlere sahip aynı tesis mi oluyor bilemiyoruz ama Aya Yorgi, doyasıya Yunan mutfağına gömülebileceğiniz şık bir restoran ve turistler arasında bayağı popüler. O yüzden yaz döneminde ziyaret edecekseniz rezervasyon yapmakta fayda var. Daha farklı bir yer keşfetmek isterseniz yine civardaki Ammo Ammo'ya da uğrayabilirsiniz, o da benzer konsept ve güzel bir seçenek. Turistik aktivitede bulunmadan içi rahat etmeyenler için o da bulunur. Tamam, yalan yok, öyle turistik aktivite bolluğu içinde olduğunuz bir yerde değilsiniz. Bu sebepten yalnızca Alexandroupoli'ye gidecekseniz ve şayet denize girilen dönemde gitmiyorsanız gezinizi 2 günün üzerinde planlamanızın pek de gereği yok. Ancak bu demek değil ki öyle hiçbir turistik aktivite yok. Şöyle 12 dakika boyunca falan bayağı turistik anlar yaşayabilirsiniz sdfsd. Örneğin deniz kenarında kalan ve Alexandroupoli'nin simgesi olan deniz fenerini görerek başlayabilirsiniz. Burada yaklaşık 3,5 dakikanızı falan geçirebilirsiniz, dile kolay...... Sonrasında ise yetmezse Historical Museum ve Etnoloji Müzesi'ne de uğrayabilirsiniz, açıkçası biz uğramadık, dolayısıyla içeriği konusunda pek bir yorum yapamıyoruz. Demokratias Caddesi'nde de şöyle bir turladınız mı aslında turistik aktiviteleriniz büyük ölçüde sona ermiş oluyor. Yunan mutfağı ile son derece haşır neşir olunur, yıllık uzo ihtiyacı giderilir. Baklava bizim, meze sizin, döner kimin, souvlaki dayımın muhabbetlerini es geçerek Yunan mutfağının tadını çıkarmak isteyen canımız okuyucularımız, bu kısım size. Alexandroupoli genelinde tabii ki lokal yemekler deneyebileceğiniz pek çok nokta var. Yaz aylarında buralar genellikle Türkiye terk bir hal alıp olabilecek her mekana adeta akın ediyor olsak da yine de tadını çıkarabileceğiniz yerler var. Doğruyu söyleyelim, aralarında en popülerlerinden biri olan Nisiotiko Restoran'ı denemiş bulunduk ve açıkçası pek de tutmadık. Kesinlikle öyle çok kötü falan değildi ama, pek bir olayı yoktu. İnceden bir \"turist bulduk, geçirelim\" havası vardı, o yüzden biraz da bozulduk açıkçası, o sebeple pek önermeyeceğiz. Onun yerine belki bir diğer popüler restoran olan Gialos denenebilir, biz denemediğimiz için sallama bilgi vermeyelim, aranızda çok fazla öneren oldu diye yazıyoruz. Öğle yemeğinde ise herkesin hastası oldu bir köfteci olan Kanavidis'te hunharca yiyebilirsiniz. Evet, Türkiye'de gibi hissediyorsunuz, biliyoruz, gayet normal. Tropitakia yenir, itinayla \"aa bu bizim Laz böreği\" geyiği çevrilir. Aranızda daha önce Yunanistan'a gidenler olduysa elbet karşılaşmışsınızdır, canımız komşularımızın Bougatsa adı verilen über lezzetli bir börek çeşitleri var. Alexandroupoli ve civar bölgelerinde Bougatsa'nın bir benzeri olan Tropitakia adlı börek de bayağı popüler ve hakikaten çok lezziz, üstelik bizce kahvaltıda yanında çay ile pek iyi gidiyor. Hazır buralara kadar gelmişken bizce kesin deneyin. Biz Demokratias Caddesi üzerinde denk geldiğimiz Delicious adlı bir mekanda denemiş bulunduk ve gayet de başarılıydı. Bunu Instagram'da paylaştığımızda 450 tane falan \"aaa laz böreği buuuuaaaaa\" mesajı geldiği için sonlara doğru travma yaşamıştık, belki oradan hatırlarsınız. Beklenmedik bir kafe bulup sakinliğin tadı çıkarılır. Jumbo Mega Market'e kabus gibi çökülür! Eyyyy alışveriş manyakları, eyyyy 1 milyoncu gibi yerlere karşı koyamayanlar, Jumbo MEGA Market sizin için yapılmamış da kimin için yapılmış? Marketlerin efendisi, Mega unvanını yok yere almamış olan bu markete gitmek için özel olarak Türkiye'den turlar düzenlendiğini biliyor muydunuz? Biz de bilmiyorduk, hakikaten böyle bir şey varmış. Ne satıyor bu Jumbo Mega Market diye soracak olursanız mutfak ürünlerinden tutun kırtasiyeye, mobilyadan tutun kıyafete kadar aklınıza gelebilecek her şey var. Ürünler müthiş kaliteli ve şahane mi? Kesinlikle hayır. O kadar ucuza alışveriş yapmaya heves ettiyseniz lüks düşkünlüğünüzden DE VAZGEÇİN Bİ ZAHMET. Şaka bir yana, tam taşınma evresinde denk geldiğimiz Jumbo Mega Market bizim bayağı işimize yaradı. Bizce öyle abartıldığı kadar şahane değil, ancak evin ıvır zıvır çeşitli ihtiyaçlarını buradan gidermek kolaylık oldu. Oralara kadar gitmişken uğranır."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/10/13/helsinki-yeme-icme-rehberi", "text": "#HelsinkiSecret projesi kapsamında günlerce çöküp bir türlü terk etmek bilmediğimiz Helsinki'de yedik yedik doymadık. Midemizin bir fil büyüklüğünde olmasının size geri dönüşü de elbet birçok mekan şeklinde oldu. Helsinki'ye 2. ziyaretimiz olması sebebiyle bu sefer lokal mutfağı deneme işine pek takılmayıp daha alternatif seçeneklere yöneldik. Şimdiden afiyet olsun, Helsinki geziniz boyunca Euro TL çevirisi yapıp huzurunuz kaçtıkça bizi hatırlayın. Karşınızda, Helsinki yeme içme rehberi! Helsinki gezi rehberini okumak isteyebilirsiniz, onu da buraya bıraktık. Yalnızca yaz döneminde açık olduğu için gidip yerinde deneyemediğimiz Ihana Kahvila'ya lokaller bayılıyor, eğer yazın giderseniz aklınızca bulunsun. Cafe Regatta'nın öyle büyük bir olayı yok ama tipi çok tatlı, gerçek bir Nordik kafeden beklentinizi karşılıyor, o sebeple uğranabilir. Avrupa genelinde sık sık karşınıza çıkan bu lokal pazar yerlerine gitmeyi seviyorsanız Helsinki'de de bunlardan 2 tane keşfettiğimizi söyleyelim, sizi sevindirelim. Bunlardan bir tanesi Hakaniemi Market, diğeri de Old Market Hall. Eğer 50 tane pazar yeri gezemem kardeşim, bana bi' tane söyleyiver garantisinden diyorsanız yolunuzu direkt Old Market Hall'a düşürün, zira Hakaniemi bir tık daha lokal olduğu için vakit geçirmelik bir yer olmaktan çok ev alışveriş yapmaya yönelik. Old Market Hall'da ise hem bir şeyler yiyip içebileceğiniz hem de daha turistik sayılabilecek bir yer. İçeride uzun soluklu oturmak, hatta bi' somon çorbası patlatmak isterseniz Story önerimizdir. Helsinki'nin net bir şekilde en en en popüler brunch/kahvaltı noktası Kuuma. Haftasonu ya da haftaiçi fark etmeksizin önünde bedava bir şey dağıtılıyormuş gibi bir insan kalabalığına denk gelebileceğiniz mekanın şöyle bir fotoğrafına bakacak olsanız zaten direkt gitme kararı alırsınız, çünkü görsel olarak da aşırı tatlı. Bu kadar popüler olmasının temel sebebi hem sağlıklı, hem de doyurucu alternatifler sunması. Biliyorsunuz biz sağlıklı alternatifleri sağlıksızın yanına çerez olarak söylediğimiz için bizim bile karnımız doyduysa sizin de sırtınız yere gelmez. Özellikle avokado konusunda bolluk olduğu için burayı sevmememiz zaten imkansızdı, bizce mutlaka bir kahvaltı hakkınızı buradan yana kullanın. Unutmadan, kahve konusunda da iyiler, kahvaltıya yer bulamazsanız kahve molasına da gidebilirsiniz. Helsinkililerin en sevdiği kahvaltıcı Kuuma olabilir, paşa gönülleri bilir, biz kendi favorimizi belirledik: Levain. Zaten hiçbir şeylerini beğenmesek bile Lizbon'un insanlığa kazandırdığı en muhteşem lezzetlerden olan Pastel de Nata'yı burada da bulabiliyor olmamız ve işin enteresan tarafı, en az Lizbon'dakiler kadar güzel yapıyor olmaları sebebiyle Levain'i yine önerirdik. Burada kahvaltı konusunda hamur işi şeyler ağırlıkta. Ancak yumurtalı bir takım yiyecekler, hatta leziz kahvaltı burgerleri falan da mevcut. Özellikle Pazar sabahları ekstra popüler ve her şey taze taze çıktığı için insanlar üşüşünce bitebiliyor, dolayısıyla geç kalmayıp elinizi çabuk tutsanız iyi edersiniz. Koca 1 hafta boyunca bir türlü yer bulamayıp en son şans eseri akşam 22:30'a rezervasyon yapmayı başarıp resmen YA BİZİMSİN YA KARA TOPRAĞIN muamelesi yaptığımız BasBas'a oturmak için verdiğimiz emeğe değdi! Kendisi Finlandiya genelinde yediğimiz en güzel yemeklerin sahibi olarak kişisel tarihimize geçmiş durumda, helal olsun. Bulması biraz zor, adresteki avluya girdiğiniz mekanın kapısı zaman sol tarafınızda kalıyor. Asansörlere yürüyüp yukarı çıkmaya falan kalkışmayın yani. Peru mutfağı sevenler kaleye mum diksiin. Evet, Finlandiya'da İtalya terk bir Burrata peyniri bulmamızın ardından daha da abartıp bir de Peru restoranı bulduk. Üstelik cidden başarılılar. Helsinki halkı da bu durumu fark etmiş olacak ki akşamları bayağı kalabalık, yer bulması bayağı zorlu bir yere dönüşüyor, o yüzden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Ne yiyelim diye soracak olursanız bol bol ceviche öneriyoruz. Abartıp çok fazla söylemeyin, çünkü porsiyonları tahmin ettiğinizden çok daha büyük. Sandro Kallio'yu Helsinkili bloggerlar arasında dev bir stalklama operasyonu yaptıktan sonra keşfettik. Herhalde bir bildikleri vardır diyerek bir akşam yemeğimizi de burada yeme kararı aldık. Hem Kallio gibi hip bir bölgede, hem belli ki sevilen bir yer diye düşündük. Buraya kadar her şey iyi, güzel bir şey çıkacak gibi duruyor di mi? Yok canım, o işler öyle olmuyormuş. Aslında Sandro'nun şehir genelinde birkaç farklı restoranı var, ancak Kallio bunlar içinde tartışmasız bir şekilde en popüleri. Fas mutfağına odaklandıkları gibi bir iddialı var ki, şöyle bir fotoğraflarına bakacak olursanız yemeklerin de tam olarak öyle göründüğünü ve görsel olarak acayip güzel olduğunu göreceksiniz. Lakin tatları için aynı şeyi söylemek biraz zor. Biz burayı biraz abartılmış bulduk, dolayısıyla olur da başka kaynaklarda da görürseniz çok heves etmeyin diye uyarıyoruz. Meraktan menüdeki baklavayı denemeye kalkışırsanız şeker komasına girme ihtimaliniz olduğunu da ekleyelim, ona göre yiyin. Öğlen yemeği için biraz sapıtmak ister misiniz? İstersiniz istersiniiiz. Hadi kalkın, burger yiyoruz, hem de Naughty Burger. Burası Helsinki'de pek sevilen ve öyle dandik değil, kaliteli burgerler yapan bir mekan. Dandik burgerin yeri ve lezzeti ayrıdır ama, bazen daha kalitelisini de canınız çekmiyor mu? Burada Bacon Burger, Shroom Burger, Jalapeno Burger gibi çeşit çeşit, klasik burgerlerden daha farklı kabul edilebilecek şeyler yapıyorlar ve burgerinize isteklerinize göre çeşitli eklemeler/çıkarmalar yapabiliyorsunuz. Biz mekanın klasik burgeri olan ve blue cheese içermesi ile kalbimizi çalan Naughty Burger'i denedik, gayet beğendik, önerimizdir. Ben fast food peşindeyim derseniz buraların zincir burgercisi, bir nevi McDonalds'ı sayılabilecek HesBurger'i denemenizi öneririz, tavuk burgerleri o kadar güzel ki hala yer yer canımız çekiyor. Yaşasın pis burgerler. Her akşam mükellef sofralara oturmak gibi bir niyetiniz olduğunu sanmıyoruz, o yüzden belki bir akşamınızı da bar & pizzacı karışımı bir yerde geçirmek istersiniz. Kokteyl ve içki konusunda çok büyük bir çeşitlilik olmasa da klasiklerin hepsini bulabilirsiniz. Pizzaların ise yine öyle inanılmaz bir tarafı olmasa da burada önerebileceğimiz kadar düzgün olduğunu söyleyebiliriz. Gününe göre akşamları eğlenceli olabiliyor, dışı da var, bir akşam buraya ayrılabilir. Daha salaş takılmak, birkaç bira içip muhabbete kapılmak isterseniz Bar Molotow'un da bulunduğu Vaasankatu üzerinde pek çok bar mevcut. Bar Molotow bunlar içinde en popüler olanı, ancak bu öyle çok büyük bir özelliği var izlenimi yaratmasın. Bir şekilde popüler bir nokta haline gelmiş gayet salaş, gösterişsiz, eğlenceli bir yer. Olur da yer bulamazsanız, ki hafta sonu gittiyseniz bu ihtimaller dahilinde, civardaki barlardan herhangi birine çökebilirsiniz, hepsi aşağı yukarı aynı tatta. Hem dünyanın en iyi barları listesinde olduğu için, hem de adı sebebiyle ilgimizi çeken Liberty or Death Helsinki'nin en popüler kokteyl barlarından biri. Oldukça küçük bir mekan ve saat 16:00'ya kadar açılmıyor. Sonrasında ise özellikle iş sonrası takılmak için lokallerin sık sık tercih ettiği bir yer."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/10/29/belgradda-yeme-icme-ve-gezi-notlari", "text": "Bu Belgrad her ziyaretimizde üzerimizde daha da tuhaf etkiler bırakıyor. Daha önce yazdığımız Belgrad Gezi Rehberi'nde söylemiştik, yine ısrarcıyız, bu şehrin acayip bir 90'lar havası var ve yıllar geçse de bu durum değişmiyor galiba. Badi Ekrem terk eşofman takımlarının hüküm sürdüğü, kahvecilerinde No Doubt Don't Speak ve hiyyyoheeeaa seslerinin yükseldiği, mekanlarda sigara dumanı içinde oturduğunuz bir yerden bahsediyoruz, gerçek bir 90'lara ışınlanma deneyimi. Hani elinde walkman'i ve ışıklı spor ayakkabıları ile yanımızdan geçen bir çocuk görsek, ya da ne bilelim saçlarını TOST yaptırmış Kenan Doğulu'nun güneş kolyesini takmış bir kız geçse o kadar da şaşırmayacağız, o derece. Çocukluk yıllarımız o dönemde geçtiğinden bir nostalji etkisi yaratıyor olsa gerek, sırf bu sebepten bile Belgrad ile aramızı iyi tutmamız pek zor olmadı, az görsek de çok sevdiğimiz arkadaşımızmış gibi arada bir ziyarete gidiyoruz kendisini. Hem vizesiz, hem ucuz, hem eğlenceli şehir bulmuşuz, bırakır mıyız yakasını, tabii gideceğiz! Bu sefer Belgrad Gezi Rehberi kapsamında gezdiğimiz yerlerin biraz daha dışına çıkıp biraz daha alternatif bir Belgrad rehberi çıkarma gayesiyle yollara düştük. Hem Belgrad'da yeme içme, hem Belgrad'da rehberde bahsettiğimiz dışında gezebileceğiniz bir tık daha alternatif kalan yerleri, hem az biraz Belgrad'a alışveriş meselesini kovaladık. Buyursunlar efenim! İlk Belgrad gezimizde ziyaret etme imkanımız olmadığı için bu sefer koşa koşa gittiğimiz Museum of Yugoslavia adından da anlayabileceğiniz üzere bir zamanların efsanevi devleti Yugoslavya'nın tarihine odaklanan bir müze. Öyle tek bir bina gezeceksiniz gibi de düşünmeyin, bayağı büyük bir alana yayılıyor. Ayrıca \"Yugoslavya kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi ellerimle tutarak değil alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur\" diyecek kadar öngörülü bir adam olan Yugoslavya'nın efsane lideri Mareşal Tito'nun mezarı da müze kapsamındaki \"House of Flowers\"ın içinde yer alıyor, ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. -Adres: Mihalia Mike Jankovica 6 -Giriş 400 Dinar. Öğrencilere 200. Pazartesileri kapalı. Biz Belgrad'dayken şehirdeki sanatseverleri bayağı sevindiren bir olay yaşandı, tadilat sebebiyle tam 10 senedir kapalı olan Museum of Contemporary Art tekrar kapılarını açtı. Artık nasıl bir tadilatsa yaptılar, aynı zamanda uzay üssü olarak falan mı hizmet verecek biz de bilemiyoruz ama neticede açılması iyi olmuş tabii. Neticede artık şehrin çeşitli bölgelerindeki galerilere dağıtılmış ve o şekilde sergilenen eserleri tek bir çatı altında, ana binada görme imkanınız var. -Adres: Usce 10. Madem alternatif istiyoruz, o zaman o Skadarlija'yı falan geçeceğiz, direkt Savamala'ya yöneleceğiz, başka yolu yok. Savamala Bölgesi'ni birçok kaynakta \"Creative District\" olarak da göreceksiniz, çünkü burası pek çok şehirde karşınıza çıkan \"şehrin endüstriyel ve ihmal edilmiş bölgesinin hipster akınına uğraması\" durumunu yaşamış. Bu fitili ateşleyen de 2008 yılında KC Grad adlı bizim de pek sevdiğimiz mekanın açılması olmuş. Günümüzde Savamala hem gece hayatı açısından, hem sokak sanatı açısından hem de kültürel etkinlikler bakımından şehrin en aktif bölgesi desek abartmış olmayız. Bu bölgeyi keşfe Branko's Bridge civarından başlayıp, Karadordeva tarafına doğru devam edebilirsiniz. Eğer akşam gidecek olursanız Brace Krsmanovic üzerinde KC Grad, Bar Tranzit, Berliner gibi birçok hoşunuza gidebilecek mekan mevcut, aklınızda bulunsun. Son olarak iflah olmaz bir jazz severseniz civarda yer alan Jazz Basta'ya da uğrayabilirsiniz. Bunun dışında arada derede birçok mekan mevcut, biraz kurcalama gerektiriyor, orası da size kalmış. İlginç bilgi: Savamala sözcüğü adının \"Sava\" kısmını Sava Nehri'nden, \"mala\" kısmını ise bizim Mahalle sözcüğünün evrilmesi ile almış. Bir bölge keşfine daha çıkmak isterseniz Savamala'nın yanına Dorcol'u da ekleyin gitsin. Burası da Kalemegdan'ın bir diğer tarafında kalıyor. Burası Osmanlı döneminde şehrin önemli ticaret noktalarından biriymiş. Zaten Dorcol sözcüğünün de Türkçedeki \"Dörtyol\" sözcüğünden evrildiği söyleniyor, artık sallıyorlar mı, hakikaten mi öyle onu tam bilemeyeceğiz. İkinci Dünya Savaşı döneminde bayağı zarar gören bölge, sonradan tekrar düzenlenmiş ve günümüzdeki halini almış. Şu an bu bölge lokallerin sık sık vakit geçirdiği, bol bol kafe/restoranla karşılaşabileceğiniz, şehrin hip noktalarından. Turistler de \"hadi bi' Dorcol'u gezelim\" bilincinde değil ama, eninde sonunda bir şekilde bir mekan için yollarının buraya düşmesi sebebiyle, bu civarı mutlaka ziyaret ediyor. Siz OitheBlog'u okuyan son derece bilinçli turistler olduğunuz için \"hadi bi' Dorcol'u gezelim\" diyebilirsiniz, tebrikler....... Dorcol'da aşağıda da bahsedeceğimiz Aviator Coffee Explorer, Przionica, Homa, Kafeterija gibi mekanlara uğrayabilirsiniz. İlginizi çekerse Bajraklı Camii de bu bölgede yer alıyor. Biz gitmedik ama, konuyla ilgiliyseniz Museum of Science and Technology de bu bölgede yer alıyor. Knez Mihailova gibi über turistik bir caddenin üzerinde bulunmasına rağmen çoğu kişinin es geçtiği Zepter Museum modern sanat üzerine kurulu bir başka müze. Bu Zepterler galiba bizim buranın bir Koç'u ne bilelim bir Sabancı'sı gibi bir şeyler herhalde. Zira Belgrad'ın dört bir yanında Zepter Otel, Zepter Yatırım, Zepter İnşaat gibi şeyler görüp durduk. Neticede bu müze Madlena Zepter'e ait ve alternatif olarak vaktiniz varsa burayı da gezilecek yerler arasında ekleyebilirsiniz. -Adres: Knez Mihailova 42. Pazartesileri tabii ki kapalı. Pazar günleri ise herkese ücretsiz. Hey, baştan uyarıyoruz, design ve district sözcüklerini yan yana görünce yaşadığınız heyecanı sakince bir kenara bırakın, burada öyle çok heveslenecek bir şey yok. İnceden bir pasaj havasında olan Belgrade Design District birçok lokal tasarımcı ve mağazanın bir araya gelmesinden oluşmuş küçük bir alışveriş bölgesi. Açıkçası öyle çok güzel şeylerle karşılaşacağınızı söyleyemeyeceğiz, ancak ilgi alanlarınıza göre değişik şeylerle karşılaşabilirsiniz. Neyi kast ediyoruz? Örneğin yalnızca baharatlar üzerine kurulu bir dükkan, seramik ürünleri satan küçük bir butik, plakçı, küçük hediyelikler alabileceğiniz bir takım yerler mevcut. Onun dışında özellikle kıyafet odaklı gidecekseniz pek iş yok, ancak yine de vaktiniz varsa uğranabilir. -Cumicevo Sokace üzerinde \"Nusiceva Street Passage\"ın içine girmeniz gerekiyor, tabelasını görürsünüz zaten. Hazır alışverişten konu açılmışken, eğer bavulda yeriniz varsa Belgrad'dan market alışverişi de yapabilirsiniz, çünkü bazı şeyler gerçekten Türkiye'ye kıyasla çok ucuz. Örneğin uygun fiyatlı ve değişik alkol alternatifleri isterseniz aromalı versiyonlarını bulabileceğiniz Jelen bira ve Tga Za Juf şarap tavsiyemizdir. Nereden alalım pek derseniz şehir genelinde sık sık karşılaşacağınız Maxi ve Shop&Go marketlere uğrayabilirsiniz. Londra'da mıyız birader, ne Hyde Park'ı demeyin, çünkü Belgrad'ın Hyde Park'ı da çok güzel. Zaten bizim bu seyahatlerin çok büyük bir kısmı şehir parklarını kıskanarak geçiyor, artık içlerinde otururken sanki o insanların suçuymuş gibi sağa sola küfür etmeye başladık kıskançlıktan, o da bizim ayıbımız. Hyde Park şehir merkezinin biraz dışında kaldığı için gitmeye üşenebilirsiniz, anlıyoruz. Fakat bu demek değil ki gitmeniz konusunda ısrar etmeyeceğiz. Parkta bayılma keyfinizi yukarıda bahsettiğimiz Yugoslav Tarihi Müzesi'ni gezdikten sonra Hyde Park'a uğrarsanız gayet mantıklı bir rota planlamış oluyorsunuz. Ah Belgrad, canım Belgrad, bizi salon kadını çizgimizden çıkardın, aç köpeklere çevirdin, hoş mu oldu? VALLA ÇOK HOŞ OLDU. Belgrad diğer Avrupa ülkelerinin çoğuna kıyasla bayağı uygun fiyatlı bir şehir olduğu için biz burada bir ye, bir ye, gerçekten kendimizi yemeğe çıkmış Bülent Ersoy, Oya Aydoğan ve Nur Yerlitaş triosuna dördüncü gibi hissettik. Neticede bunun size geri dönüşü bol bol Belgrad'da yeme içme önerisi şeklinde olduğu için size sorun yok tabii. Eğer genellikle latte içen biriyseniz aklınızda bulunsun, Belgrad'daki mekanlarda latteler genellikle aşırı sütlü servis ediliyor. Bu yüzden kahvenin tadını alabilmek adına ya cappuccino içmenizi ya da double espresso'lu latte sipariş vermenizi önereceğiz, yoksa süt içiyorsunuz gibi oluyor. Avrupa'daki pek çok şehrin aksine Belgrad'da kahveciler bayağı geçen saatlere kadar açık, öyle saat 6 dedin mi kapatıp gitmiyorlar. Aklınızda kalan bir yer olursa \"ay kesin kapanmıştır\" diye düşünüp gitmemezlik etmeyin. Nehir kenarındaki restoran ve barlarla dolu Beton Hala bölgesi hala Belgrad'ın en popüler noktalarından biri, o konu tartışmaya açık değil. Cantine de Frida, Toro, Sakura gibi pek popüler mekanların hepsi burada yer alıyor ve Türkiye'den giden gezginler arasında da çok popüler. Bu saydığımız mekanların hepsi iyi kabul edilebilecek mekanlar olmakla birlikte aralarına bir ekleme daha yapmak istiyoruz: Comunale! Comunale bir İtalyan restoranı. Hem lokaller, hem turistler tarafından bayağı sevildiği için rezervasyon şart. Involtini Zuchini, Tagliolini Al Ragu Di Carne şiddetle tavsiyemizdir, afiyetler olsun! Zamanımız yetmediği için deneyemediğimiz ve aklımızda kalan iki mekanı es geçmek istemiyoruz, belki bizim yerimize siz denersiniz: Salon 5 ve Homa. İnanılmaz iyi kalpli insanlar olduğumuz için tabii ki daha önce bir Belgrad gece hayatı yazısı yazmıştık. Ancak gitmişken güncellik beklentisi içine girersiniz diye düşünerek şöyle bir bahsetmeden geçmeyelim dedik. Önceden yazdığımız mekanların arasına ekleyebileceğimiz ve partilemek için gidebileceğiniz eğlenceli mekanlardan biri 20/44. Bir tekneyi kulübe çevirmişler, gününe göre gayet eğlenceli olabilecek salaş bir yer ama erken saatte giderseniz hiçbir anlamı yok. Bunun dışında KC Grad hala kişisel favorilerimizden, öncesinde hemen yanındaki Tranzit Bar'a da uğrayabilirsiniz. Eğer kokteyl&muhabbet ortamı isterseniz Bar Centrale, Bartenders Association of Serbia tarafından kurulmuş, kokteylleri bayağı başarılı bir mekan, ancak hafta sonu bayağı dolu oluyor aklınızda bulunsun. Bir alternatif kokteylci olarak D Bar'a da göz atabilirsiniz, orası da keyifli. İşte tepemizin tasını attıran bir pizzacı. EYYY BELGRADLILAR. Burayı ne diye bu kadar övdünüz? Bize gerçekten bir açıklama borçlusunuz. Civarından geçerken herkesin elinde kutularını gördüğünüz, kapısında kuyruğu eksik olmayan bir pizzacı Bucko. İsterseniz bir bütün pizza alabiliyorsunuz, isterseniz dilim şeklinde. Tek bir pizza çeşidi çıkıyor, seçme şansınız yok ve oturabileceğiniz herhangi bir yeri de bulunmuyor. Ne halt etmeye gittiniz o zaman diyeceksiniz, normaldir, şu sebepten: Buranın özelliği pizzalarının kendisinden çok pizzaların üzerine koydukları soslar. Tavuklu, etli, pancarlı, mantarlı, kremalı gibi pek çok sos çeşidi mevcut ve bunlardan birini seçtiğiniz takdirde pizzanın üstünü komple bu sos ile sıvıyorlar desek yeridir. Böyle söyleyince kulağa güzel gelmiş olabilir ama YOOOOK. Hele pizzada gelenekçiyseniz sevme ihtimaliniz 0. Muhtemelen gecenin geç saatlerine kadar açık olduğu için herkes sarhoş sarhoş buraya saldırıyor ve yediklerini güzel sanıyorlar, başka bir açıklaması olamaz. Neticede merakınıza kapılıp buraya gideceğinizden şüpheleniyoruz, bize hak vermeniz için en popüler sosları olan tavukludan yemenizi öneriyoruz. Şimdiden geçmiş olsun. Manufaktura özellikle Türk turistler arasında müthiş popüler bir mekan. Hatta Sırbistan'ın Resmen Belgrad'a giden 10 Türk turistten 8'i bilinmeyen bir güç tarafından buraya çekiliyormuş gibi. Biz de ne varmış kardeşim bu kadar diye merakımıza kapılıp bir öğlenimizi burada harcamış bulunduk, pişmanız, suçluyuz, alın bizi buradan......... Manufaktura'ya oturup menüye bakınca çeşitlilik sebebiyle bi' hevesleniyorsunuz falan ama, yemekler gelince resmen fonda \"hayal kırıklığı ses efekti\" giriyor. Cevapi gibi bir yemeği yapamayan mekanı biz burada nasıl övelim, neden övelim? REDDEDİYORUZ. Zaten mekanın üstünü şemsiyelerle doldurma modasına kapılmış bir mekana güvenmememiz gerektiğini bilmeliydik, tü sana OitheBlog. İnternet aleminde kimseye güven olmayacağını kanıtlamak için örnek olarak kullanmaya karar verdiğimiz Cocotte için \"Fransız bistrosu tadında, kahvaltıları çok lezzetli bir mekan\" yorumu yapılınca bir kahvaltı hakkımızı buradan yana kullandık. İnanılmaz saçma bir karar verdiğimizi nereden bilebilirdik........ Boşuna dil dökmeyelim, gitmeyin, gidenleri uyarın, kötü....... Balkon Balkon dediniz, gittik. Bildiğin Midpoint. Mekan denerken \"Midpoint'e benzemeyen yerler\" gibi bir filtremiz yok zaten, olabilir? 🙂 Hem Midpoint'te öyle etler bulabiliyorsanız bize de hangi şube olduğunu bildirin, biz de yiyelim, hiç öylesine denk gelmedik. Bu seferki seyahatinizde nerede konakladınız ? Aralık ayında gideceğim. 2015'teki yazınızı okuduktan sonra ZigZag Belgrade'da yer ayırttım. Eğer farklı bir öneriniz olursa bakmak isterim."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/11/01/cihangirin-en-iyi-mekanlari", "text": "Acayip geç kalan bir yazı ile karşınızdayız, adeta yıllardan 2008. Cihangir'in popüler hale gelmesinin üstünden 2342 yıl geçmiş gibi geliyor. He hala seviyor muyuz? Tabii ki. Cihangir'de yaşayacak kadar. Teoman hala Cihangir'de mi? Tabii ki, hala sokaklarda onu görmediğimiz bir gün geçmiyor. Sırrı Süreyya hala 4 mevsim deri ceketi ile sokak sokak geziyor mu? Muhtemelen... Sanırsak \"ay çok bozdu şekerim, fena bozdu\" muhabbetleri arka planda dönüp dursa bile Cihangir hala bir şekilde bildiğimiz Cihangir, bir şekilde olduğu gibi duruyor yıllardır, ve bir şekilde hala güzel olmayı başarıyor. İnsan burada vakit geçirdikçe buraya tuhaf bir bağlılık duymaya, acayip bir mahalleli havasına bürünmeye başlıyor, muhitin dışına çıkınca, öyle çok da uzağa değil, İstiklal'e kadar çıkınca bile, bir zombi istilasının ortasına düşmüş gibi hissediyor resmen. Tamam, Cihangir övmeyi bırakıyoruz, sakinleşelim. Geçen gün bize son zamanların en iyi fikirlerinden biri gibi görünen Piri Guide ile Cihangir keşfi yapmaya karar verdik ve üşengeçliğimize yenik düşmeden turu gerçekleştirmeyi başardık. Bu esnada bize o kadar çok \"kızlar nereleri seviyorsunuz Cihangir'de\" temalı soru geldi ki, dedik biz en iyisi Cihangir'in en iyi mekanları temalı bir yazıya girişelim, komik bir şey varsa hep beraber gülelim! Bu arada bahsetmişken es geçmeyelim, Piri'nin ne olduğunu bilmiyorsanız onu da hemen özet geçelim, çünkü hakikaten şahane bir fikir, aşığıyız, öyle boş övmüyoruz. Özet geçecek olursak kendisi bir sesli rehberlik uygulaması. Biliyoruz, çoğunuz herhangi bir gezide rehbere bağlı kalmayı sevmiyorsunuz ve bağımsız hareket etmeyi seviyorsunuz, biz de aynı şekilde hissediyoruz. Ancak bir rehberin sahip olduğu bilgilere sahip olmak da fena olmuyor hani, di mi? İşte bu noktada Piri bayağı işe yarıyor, çünkü açıyorsunuz gezmek istediğiniz yerin rehberini, size rotanızı çıkarıyor, gezeceğiniz yerleri planlıyor ve tek tek hikayesini, tarihini, özelliklerini anlatıyor. Biz Cihangir ve Çukurcuma'yı Piri ile gezerken hem büyülendik, hem bu fikri bulanları DEV alkışladık, hem de \"abi biz buraları nasıl da tanımıyormuşuz\" hissi ile utanç içinde dolaştık desek yeridir. Bu arada Piri Guide sadece Türkiye ile sınırlı değil, yurt dışından bir sürü noktanın da rehberleri mevcut, yüklemek isterseniz diye düşünerek Piri Guide'ı indirebileceğini linki buraya bıraktık. Şimdi konuya dönelim, karşınızdan favorilerimizden oluşan Cihangir'in en iyi mekanlarıı! Başlamadan gelen not: Hazır buralara kadar gelmişken Karaköy'e de geçme kararı alırsanız Karaköy'ün en sevdiğimiz mekanlarını da buraya bıraktık. Hazırsanız burada bir \"övgü fırtınası\" koparacağız. Bizim için bırakın Cihangir'i, tüm İstanbul'un en iyi kahvelerini yapan mekan kesinlikle Kronotrop. Artık buna Mehmet Gürs etkisi mi dersiniz, en iyi baristaları kaptıklarından mı dem vurursunuz bilemiyoruz ama, gerçekten hiç üşenmeyip her gün kahve alacak ve her seferinde \"ulan biz niye böyle yapamıyoruz\" tartışmasına girecek kadar seviyoruz Kronotrop'u. Ayrıca son dönemlerde yediğimiz en iyi ekleri burada yediğimizi de ekleyelim, dileriz menüden kaldırırlar da biz de şişmanlama serüvenimizde emin adımlarla ilerlemeye bir son veririz. Geyik'i bilmeyen, duymayan var mı? Varsa sallansın, silkelensin, kendine gelsin. İstisnasız her akşam önü dolup taşan, kokteylleri hakikaten leziz olan, hayatımızdan yitip gitmiş olan \"bir zamanlar Asmalı'da çok eğlenceli günler geçirme\" eksikliğini beldemiz Cihangir'de evin aşağısına inerek gidermemizi sağlayan favori içki mekanımız tabii ki Geyik. Birçok kişi burayı kokteylleri için tercih etse de kahvelerinin de çok güzel olduğunu ekleyelim. Cihangir'de ünlü birini görünce ilgilenmiyormuş gibi yaparak çaktırmadan bakma tekniğinizin hiç de işe yaramadığının farkında mıydınız? Üzgünüz, baktığınızı biliyoruz, yemezler.... Ayrıca sizin adınıza da üzgünüz sevgili ünlüler, çünkü inceden yerinizi afişe etmişiz gibi oldu. Tabii işin ünlü görme ve huzursuzluk verme geyiği bir yana, Cihangir'in kaotik noktalarından bir tık daha uzaklaşıp daha kendi halinizde kalmak, çalışmak, sakin sakin bir şeyler yiyip içmek isterseniz Kaktüs'e uğrayabilirsiniz. Of, of, of, başlık nasıl iddialı oldu di mi? VARSA İTİRAZI OLAN, ÇIKIŞA GELSİN. Seviyoruz kardeşim, Susam'ın kahvaltısını seviyoruz işte. Menemenini, yumurtalı ekmeğini, avokadolu çılbırını seviyoruz, 2 kişi hepsini söyleyip akıllara durgunluk veren bir yeme performansı sergileyerek her seferinde çalışanları şok ediyor, yarın yokmuşçasına yiyoruz. Pişman değiliz, yine olsa yine yaparız. Çok spesifik bir kategori ile karşınızdayız. Var mı aranızda çok iddialı bir tavuk suyu çorba arayan? Sanmıyoruz. Ama şimdi biz söyleyince aklınızda yer edecek, biliyoruz. Biz de Tavuk Suyu Çorba Sevdalıları Derneği eş başkanları falan değiliz zaten. Fakat geçenlerde bir \"acaba hasta mı oluyoruz ya\" evresine girmişken Journey'de bu çorbadan içmiş bulunduk, şimdi ne zaman acıksak canımız buranın çorbasını istiyor, öyle bir lezzet pınarı kendisi. Ayrıca konudan bağımsız olarak buranın köftesini de çok seviyoruz. Özetle Cihangir'de bir açlık krizi yaşandığında Journey'e yolunuzu düşürebilirsiniz. Burası Cihangir mi Çukurcuma mı bilmiyoruz, ama o kısmını karambole getirip konuya devam edeceğiz, çünkü bu yazıyı okumanıza rağmen burada bir turşu suyu içmezseniz sonsuza kadar uyduruk kavanoz turşusu yemeye mahkum olursunuz İNŞ, sizi lanetliyoruz. Sizi buradan vurmadıysak başka bir zaafınızdan konuya girelim. Hani bu hepimizin sevdiği, sevmeyenin aklından şüphe ettiğimiz Neşeli Günler filmi var ya. Turşu suyunun iyisi limonla mı olur sirkeyle mi olur muhabbetinin geçtiği filmden bahsediyoruz. İşte o film tam olarak bu turşucuda geçiyor! Bu sorunsala çözüm getirildi mi bilmiyoruz ama, turşu suyunun iyisi hangisi ile oluyor ise Asri Turşucu'da bunun yanıtını buldukları kesin. Hastasıyız. Anamızdan babamızdan ayrı yaşamanın en hüzünlü yanı, her hafta birkaç kez evde yaşanan açlık oyunları durumu oluyor. Kendi yaptıklarımız evde yediklerimizin yanından bile geçemediği için ev yemeğine hasretiz. Hal böyle olunca Özkonak'ın yanı başımızda olmasını resmen halaylar ile karşıladık, zira üşengeç günlerimizde ev yemeği ihtiyacımızı genellikle buradan gideriyoruz. Beldemizin esnaf lokantası Özkonak'ın asıl uzmanlık alanının sütlü tatlılar olduğunu ise sonradan öğrendik. Kazandibi konusunda buranın üstüne çıkabilecek bir yer var mı inanın biz de bilemiyoruz. Canınız salaş takılmak, yemek işini hızlıdan halletmek istiyorsa Özkonak candır. Sıraselviler Caddesi üzerinde, Carrefour'un hemen yanında sayılabilecek bir noktada küçücük bir dükkan Juiceman. Öyle küçük ki, buraya taşındıktan sonraki ilk 1 ay kendisini fark etmemişiz bile. Neticede bir gün \"aa burada juice yapan bir yer varmış\" anını yaşadıktan sonra buranın da küçük çaplı bir müdavimi olduk diyebiliriz. Hem juice'ları gözümüzün önünde hazırlıyor olmaları güven veriyor, hem güzel çeşitleri var. Ayrıca yakınlarda oturuyorsanız çeşitli abonelik sistemleri de oluşturmuşlar, o da bize çok mantıklı geldi. Juicing işleri size göre değilse de hasta olacağım paniği yaşadığınız kış aylarında buradan zencefilli & zerdeçallı bir şeyler yapıştırdınız mı bir şeyiniz kalmaz. Gördüğünüz gibi en sevdiğiniz blog sizi yine anneniz kadar düşünüyor.......... Güzel düşünceleriniz için çok teşekkür ediyorum. Juiceman ( Cihangir, Yeni Yuva Sok. No:30/A ) adresine taşınmıştır ve en kısa zamanda yeniden sizlere hizmet vermeye başlayacaktır. Yeni yerimizde, farklı konseptimizle sizlere sağlıklı içecek, smoothie ve yiyecek sunmaya devam edeceğiz. Yeni yerimize sizleride bekleriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/11/13/amsterdam-yeme-icme-notlari", "text": "Siz bu satırları okurken biz muhtemelen Google'a \"hızlı kilo verme\" yazıp enter'a basmış, ya da Youtube'da \"nasıl kilo verdim\" temalı videolar arasında kaybolmuş olacağız. He çok yüksek ihtimalle karşımıza \"pilateste ters dururken instagram'a fotoğraf attım, chia'yı direkt burundan çekiyorum, su içmek çok önemli....\" gibi \"şok edici\" önerilerle karşılaşıp yarısında kapatacağız ama, içinde bulunduğumuz durumu anlayın diye yazıyoruz. Bilmemkaçıncı Amsterdam ziyaretimizde artık gerçek bir Amsterdam-Pro'ya dönüşmüş olmanın bize verdiği yetkiye dayanarak bir yedik, bir yedik ki, Mehmet Yaşin bile bu kadar yememiştir. O yüzden güzelinden bir Amsterdam yeme içme rehberi gelmesi kaçınılmazdı, zaten Instagram'da aldığımız \"BURALARI SİTEYE YAZMAZSANIZ SİZİ PARALARIZ\" temalı yorumlarınız da bundan başka bir şeye işaret edemezdi herhalde. Hadi buyursunlar, kilo alınacak bir şey varsa söyleyelim de hep beraber kilo alalım. Yine Amsterdam yeme içme rehberi öncesi önemli bir not düşmemizde fayda var, sonra orada zora düşmeyin. Amsterdam'da birçok mekanda nakit para kabul etmemek gibi bir alışkanlık başlamış, sadece kart geçiyor. Bir Türk insanı olarak tem tersi makbuldür diye düşünüp yanlış yazdığımızı düşünebilirsiniz ama hayır, tekrar ediyoruz, nakit geçmiyor, kart geçiyor. Biz de durumu yadırgayıp farklı farklı yerlerde sebebini sorduğumuzda son dönemlerde hırsızlık arttığı için böyle bir önlem aldıklarını söylediler, aklınızda bulunsun. Günün gidişatını belirleyen ve günlük sinir düzeyinizi belirleyen öğünlerin efendisi kahvaltıyı güzel geçirdiniz mi zaten gerisi geliyor, biliyoruz. O yüzden Amsterdam yeme içme rehberi girizgahını kahvaltı ile yapalım, herkesin gönlü olsun. Deneyemediğimiz ama adını sanını sık sık duyduğumuz birkaç kahvaltı mekanını daha buraya bırakalım, belki siz denersiniz: The Breakfast Club, TED'S ve Staring At Jacob. Şimdi buraya Amsterdam'ın en iyi coffee shopları diye başlık atsak aklınız karışırdı, o yüzden en baştan açıklama yapalım, bunlar bildiğimiz coffee shoplar. Yani kahve satan coffee shoplar. Öbürünü bize sormayın, biz öyle insanlar değiliz, sizi kınıyoruz ve size laflar hazırladık....... Rum Baba ve Bru: Bu iki farklı kahveciyi bir arada yazıyoruz, çünkü Bru da Rum Baba'nın kahvelerini kullanıyor. Dolayısıyla maksat kahveyi denemekse ikisinden birini tercih edebilirsiniz. Yok ben civarda dinlenecek yer arıyordum derseniz yakın olana gidersiniz. Neticede Rum Baba'nın kahvelerini beğendik, denenir, eve bile alınır, afiyetler. Espressofabriek: Bu mekanın kahveleri de güzel, ona lafımız yok. Ancak bizce asıl özelliği lokasyonu, zira Vondelpark kadar turistik ve kalabalık olmayan Westerpark'ın içinde yer aldığı için kahvenizi kapıp kendinizi doğaya atmak bayağı keyifli oluyor, bizce sırf bunun için bile gidilir. Bu şehir parklarını kıskandığımız kadar başka bir şeyi de kıskanmıyoruz herhalde. Amsterdam'da Yeni Mekan Keşifleri: Doymak Mı, Güldürmeyin Bizi..... Eveet, şimdi de geldik Amsterdam yeme içme rehberinin son kısmına, ki kendisi göbek artı uzun süredir sizi görmeyen arkadaşınıza \"abi sen kilo mu aldın\" sorusunu sordurtma garantili bir etap olarak da tanımlanabilir. Bu bizim bilmemkaçıncı Amsterdam seyahatimiz olduğu için bu sefer öyle Hollanda'ya özgü yemek peşine düşmedik, hem lokal arkadaşlarımızın, hem bloggerların önerilerinden ortaya karışık yapıp aklımıza yatanlara yöneldik, güzel yerler de bulduk. FEBO: Febo bir restoran değil, bir acayip konsept. Galiba İstanbul'da bir benzeri varmış ama, bu Febo Amsterdam'ın dört bir yanına yayılmış durumda ve biz bir süredir kendisinden haberdar olmamıza rağmen bir türlü deneyemediğimiz için bu gezi artık bi' uğrayalım da neymiş ne değilmiş görelim dedik. Mantık çok basit, \"fast food otomatları\". Arka planda sürekli olarak burgerler, kızartmalar, atıştırmalıklar hazırlanıyor, siz yalnızca hazırlanan ürünleri otomatta görüyorsunuz, istediğiniz ürünün fiyatı ve içeriği zaten otomatın tepesinde yazıyor, paranızı atıp beğendiğinizi alıyorsunuz, gayet basit. Hızlı bir atıştırmalık isterseniz, canınız aniden uyduruk ama lezzetli burger çekerse, civarda açık başka yer bulamazsanız falan tam bir kurtarıcı. Tam olarak sağlıksız ama lezzetli yemek kategorisinde. İpucu: İstediğiniz şeyi alırken tam ve bozuk para vermeniz gerekiyor. E yanımda tam para yoksa yiyemeyecek miyim yani dememeniz için şunu ekleme gereği duyduk: FEBO'ların içinde paranızı bozabileceğiniz küçük otomatlar da yer alıyor, işinizi onlardan çözebilirsiniz. The Butcher: Hamburger seviyorsanız Amsterdam'da uğramanız gereken yerlerden biri The Butcher. Yukarıda söz ettiğimiz Foodhallen'de de bir şubesini bulabileceğiniz Butcher'ın hem hamburgerleri leziz, hem de yanında gelen patateslerin resmen hastası olduk. Eğer Foodhallen'dekine gitmek istemiyorsanız bir akşam vakti Social Club lokasyonuna gitmenizi önereceğiz, zira en eğlenceli ve takılmalık olan orası. Snappers: Kokteyllerini çok sevdiğimiz için dadanmamızla başlayan Snappers serüvenimiz kokteyle boğulmuşken gelen açlık hissi sonucu yemekleri de deneyerek \"aa burası resmen iyiymiş ya\" düşüncesine dönüştü ve neticede kendisini Amsterdam yeme içme rehberimize ekleme kararı aldık. Bir diğer artı olarak çalışanları çok sempatik, neredeyse \"ya siz de İstanbul'a gelseniz aslında\" falan diyecektik. Seversiniz, en azından kokteylleri için kesin uğranır. Deneyemeyip de aklımızda kalmış birkaç Amsterdam yeme içme mekanını da buraya bırakalım, yine siz yerimize deneyin: Pllek, Hannekes Boom, Door 74 ve Cafe Loetje. Deneyip de sevMEdiğimiz 2 mekan Dim Sum Now ve Metropolitain. Dim Sum Now'ın güzel yapmasını beklediğiniz tek şeyi olan Dim Sum'ları bayağı başarısız ve Dim Sum'la ilgisi olmayan şeylerdi. Metropolitain denen yerin çalışanları ise o kadar uyuzlardı ki, 5 dakika daha dursak biriyle saç yolmalı kavga aşamasına gelecektik galiba. Asla gitmeyiniz, gidenleri uyarınız. Bir de bir Hollanda klasiği stroopwafel için 100 yıllık Lanskroon Bakery denenebilir (Singel 385 / lanskroon. nl). Bence en guzel kahvalti 'podium mozaiek' te pazar sabahlari turk kahvaltisi:) cay, zeytin peynir olmadan doymam diyorsaniz en dogru mekan bu. Disindan hep camiiye benzetmisimdir ama aslen bir kilise. Simdi ise icinde cafesi bulunan sanat merkezi."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/12/04/sirkeci-eminonu-gezisi", "text": "Tabii bu über romantik yaklaşımımızın bir de öteki tarafı var. Madem kendimizi adeta Uğur Dündar gibi doğruları söylemeye adadık, bir takım itiraflarda bulunmamız gerek. Hani bu \"gerçek İstanbul\" dediğimiz Eminönü & Sirkeci taraflarına duyulan hisler tam olarak \"ya sev ya terk et\" şeklindedir ya. Ya çok seversiniz o havayı, o eski zamanlara ışınlanmışsınız hissini, o \"abi bu James Bond'u nasıl burada çektiler yaaa\" muhabbetini, ya da kaosuna, kalabalığına, müthiş darlayan esnafına, üstünüze üstünüze gelen insan kalabalığına dayanamıyorsunuzdur ve çoktan terk-i diyar eylemişsinizdir. İşte biz aslında 2. gruba dahil kimseleriz. Buralar bizi çoğunlukla BASIYOR. Her gittiği/gezdiği yerden inanılmaz büyülenen ve gereksiz öven blogger taklidi yapmamıza gerek olmadığı gibi, gerçek hissiyatımızı gizlemenin de bir alemi yok. Ama madem İstanbul ile biraz daha iyi anlaştığımız günlere geri dönmeye çalışıyoruz, önce şu gerçek İstanbul ile bi' arayı düzeltelim dedik. Sonuç? Evet tamam, yine biraz bastı, yine biraz \"ABİ KİŞİSEL ALANIMI İŞGAL ETMESENİZE NİYE TEMAS EDİYORSUNUZ BANA\" duyguları tavan yaptı, ama bu sefer aramız bir tık daha iyi gibiydi. Tabii ki bu Sirkeci & Eminönü gezisi boyunca keşfedilmesi gereken her noktayı, her mekanı keşfetmiş değiliz, neticede bu 1-2 günlük bir adaptasyon gezisi gibi bir şeydi, ama zamanla buraları daha da iyi keşfederiz diye umuyoruz. Genel olarak önerimiz, kafanızı bol bol havaya kaldırmanız. O ne demek demeyin, kafanızı kaldırın da İstanbul'un en güzel binalarına uzun uzun bakın. Bakın ve \"kim bilir kaç güzel binanın önünden hiç bakmadan geçip gidiyoruz\" diye düşünün, bizimle beraber tribe girin, güzel oluyor. Neyse, uzatmayalım hızlandırılmış Sirkeci & Eminönü gezisi notlarımıza geçiş yapalım. Mısır Çarşısı'na gitmeyeli çok olmuş. Aslına bakarsanız İstanbul'da doğup büyümüş insanlar olmamıza rağmen buraya toplam gitme sayımız zaten 5'i geçmiyordur galiba. O yüzden madem İstanbul ile barışma sürecine girdik, madem havada beyaz güvercinler uçuşuyor, bir şeyi yapmışken tam yapalım dedik. Konuyu biliyorsunuz, 1600'lü yılların ortalarında yapılan Mısır Çarşısı hem mimari olarak harika, hem insanı hakikaten geçmişe ışınlayan, İstanbulluyu bile turist gibi hissettiren acayip otantik bir havası var. Fakat yine gerçekçi bir yorum yapacak olursak, insanın buradan herhangi bir şey satın almak konusunda çekinceleri oluyor. Günümüzde çarşı esnafı o kadar \"gel buraya da seni bi' kandırayım\" havasında ki, gerçekten bir noktadan sonra gerilim filmi tadında dolaşmaya başlıyorsunuz resmen. Aslında yazının girizgahını yaparken kullandığımız \"buralar bizi BASIYOR\" cümlesinde tam olarak bu hissiyatın yarattığı rahatsızlık durumunu kast ediyorduk. Yine de insan içeri girip de Mısır Çarşısı'nı şöyle bir gezmekten kendini alamıyor, süreyi sınırlı tutunca idare edilebiliyor diyelim. Büyük Postane, Türkiye'nin en büyük postane binası. İnşaatı 1909 yılında tamamlanmış. Bir dönem İstanbul Radyoevi olarak da kullanılmış ancak şu an halen Avrupa Yakası PTT Başmüdürlüğü ve PTT şubesi olarak kullanılıyor. Dolayısıyla çekinmeden içine girebilir, dolaşabilir, fotoğraf çekebilir ve belki bizim yaptığımız gibi biraz da sövebilirsiniz. Hızınızı alamazsanız PTT Müzesi de burada yer alıyor, orayı da gezebilirsiniz. Mimarisinin güzelliği ile biz söylemesek dahi mutlaka dikkatinizi çekecek olan bir diğer bina, İş Bankası Müzesi. Bu binanın bulunduğu noktada daha önce ahşap bir bina yer alıyormuş. Ancak bu ahşap binanın İstanbul Postanesi olarak kullanılmaya başlandığı dönemde, daha geniş bir binaya ihtiyaç duyulduğu için var olan bina yıkılıp yerine bugün hala görebileceğiniz bina yapılmış. Zaten sonrasında 1909 yılında yukarıda söz ettiğimiz ve gidip görmenizde ısrarcı olduğumuz Büyük Postane binası yapılınca bu bina 1927 yılında İş Bankası'na devredilmiş İş Bankası İstanbul Şubesi olarak hizmet vermeye başlamış. Zaten 2004 yılına kadar da bu şekilde kullanılmaya devam etmiş. Günümüzde burası İş Bankası Müzesi olarak kullanılıyor. Aşırı akıllı olduğumuz için Sirkeci & Eminönü gezisi planımızı bir Pazartesi gününe denk getirince müzeyi gezememiş olsak da aklımızda kaldığı bir gerçek. Biz en yakın zamanda ziyaret ederiz diye düşünüyoruz, siz bizden önce giderseniz ihmal etmeyin, müzeye giriş ücretsiz. Tarihi 1800'lü yılların sonlarına dayanan bir diğer şahane bina, Sirkeci Garı. Şansımıza biz ön cepheden fotoğraflama hevesi ile gittiğimizde tadilatta olduğu için inceden bir hayal kırıklığına uğradık ama, şu Marmaray girişinin olduğu taraftan içeri girince gönlümüzü almayı başardı. Tren istasyonlarının esrarengiz çekiciliği Sirkeci Garı'na da uğramış ve Marmaray girişinin sol tarafına doğru yönelince işler iyice güzelleşiyor. Buraya kadar girmişken yine aynı tarafta kalan küçük ama uzun uzun keşfetmelik Sirkeci Garı Demiryolu Müzesi'ni gezmeyi ve hemen yan kapısında yer alan bekleme odasına şöyle bir kafanızı uzatmayı da unutmayın. Makineler hazır edilsin, Instagram'daki arkadaşlarınızı haberdar edin, çok yüksek ihtimalle ortalığı görsele boğacaksınız, normaldir, biz de öyle yaptık. Can Oba'yı tanıyanlarınız vardır, CNN Türk'teki programına denk gelmiş de olabilirsiniz, yeme içme konularına genelden bir tık daha fazla ilginiz varsa şanı yürüdüğü için zaten biliyorsunuzdur ya da bir şekilde Eminönü'ndeki restoranına denk gelmişsinizdir. Bu gruplardan hiçbirine dahil değilseniz sıkı durun, çünkü bayağı ilginç bir durum ile karşı karşıyayız. Restoran bazı günler kapalı olabiliyor, özellikle burayı deneyecekseniz öncesinde bi' aramakta fayda var. Bazı günler de çok küçük olduğu için yer bulma problemi olabiliyor, kararlıysanız rezervasyon yapın. Son olarak 13:30'da açıldığını da ekleyelim, daha önce gitmeye kalkışmayın. İstanbul'a yeni taşınmış bir Egeli olarak bir süredir İstanbul ile küstüm 🙂 malum trafik, kalabalık, karmaşa biz İzmirlileri bozuyor. Ama bu yazı ile tekrar barışmak için zeytin dalı uzatıyorum İstanbul'a. Şahane öneriler için teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/12/17/italyan-kahve-kulturu", "text": "Bizim kahve merakımızın, hatta bir zaman planlama yöntemi olarak kahveyi baz almamızın başlangıcının gerçekleştirdiğimiz ilk İtalya gezisine dayandığını yani İtalyan kahve kültürü ile tanışmamız sonrasında dayandığını biliyor muydunuz? Ondan önce en rezalet kahveyi bile içebilmek ve bu işlerden zerre kadar anlamamak gibi bir noktadaydık. Sonra Roma & Floransa gezisine çıktık ve içtiğimiz her kahvede \"abi bizim şu ana kadar içtiklerimize de kahve deniyordu, o zaman WHAT THE FUCK IS THIS\" gibi yorumlar getirmeye başlamamız sonucu hayatımızın en uzun ve tutarlı ilişkisini kahve ile yaşamaya başladık. O günden beri de çıktığımız her keşifte, her seyahatte kahveye ayrıca ilgi gösteriyor, en iyi kahvecileri bulmak, o ülkenin kahve kültürünü tanımak için ekstra bir çaba sarf ediyoruz. Kurban olduğumuz İtalyanlar, valla yolda gördüğümüz her İtalyan'a sarılasımız geliyor, hakikaten bu kahveyi sizin gibi yapanı yok. Çok şükür iş Feridun Düzağaç şarkıları kadar karmaşık değil, seni benden çıkarıp kendimi ona bölünce ortaya dayım çıkıyor denklemlerine girmeyeceğiz, çoğumuz için olay gayet basit, kahve = İtalya! Bu konuda yalnız değiliz di mi? Sizin de kahve deyince aklınıza ilk gelen yerler listesinde İtalya vardır diye tahmin ediyoruz. Çok normal, çünkü aslında İtalya'nın özellikle Avrupa'da kahve/kafe kültürünün gelişmesinde büyük etkisi var, yok yere İtalyan kahve kültürü diye spesifik bir şey çıkmamış piyasaya. Bizim memleketi düşünün, kahve içme meselesi nasıldır? Söz konusu Türk kahvesiyse resmen merasim yapılır mesela. Yanına lokum gelir, olmadı çikolata gelir, su zaten otomatik olarak masada belirir, muhabbeti ayrıdır, dedikodu dediğimiz şeyin zirvesi kahve sohbetinde yaşanır, ardından fal kısmına geçilir falan filan. Eğer 2. ya da 3. dalga kahvecilere dadandıysanız zaten biliyorsunuz, Starbucks'ta ya da herhangi bir kahvecide 8,5 saat oturan yegane ırk biziz herhalde, yeri geliyor 2,3 kahve üst üste içiyor, kahveyi muhabbetin temel yancısı olarak kullanıyoruz resmen. Peki İtalyanlar kahveyi nasıl içiyor? Cevap veriyoruz: Hızlı ve öfkeli. İtalyanlar sabahları güne kahve ile başlamanın atası sayılabilir. Bu yüzden kahveciler 7'de falan açılıyor ve sabahlar ana baba günü oluyor. Örneğin ayakta, bir cornetto ve cappuccino yapıştırıp gittiniz mi gerçek bir İtalyan gibi davranmış oluyorsunuz. Zaten günün sabah harici saatlerinde cappuccino içilmesini bir türlü anlamlandıramıyorlar, biz kahveyi sütlü içtiğimiz için sabah harici ne zaman cappuccino içmeye kalkışsak \"ıyyy yemeğin üstüne sütlü kahve mi içilir n'apıyorsunuz siz\" reaksiyonları aldık. Akşam yemeğinden sonra cappuccino istemek = alnınıza \"merhaba ben turistim evet sağ olun TŞK\" yazmak gibi bir şey. Eğer yemekten sonra size gelip \"ee kahve içmiyor musunuz\" diye sorarlarsa ve e içeriz tabii derseniz o soruyu soran adam başka herhangi bir şey sormadan ortadan kayboluyor, çünkü otomatik olarak espresso içeceğinizi varsayıyor. Özetle İtalyanlar sabah hariç çoğunlukla espresso içiyor, bunu da genellikle ayakta, sanki susamış da su ihtiyacını gideriyormuş gibi şıp diye halledip olay yerini terk ediyor. Tabii ki tüm bu genellemelere rağmen bir öğleden sonra kahvesini ve gazetesini alıp bir meydanda oturarak keyif yapan bir amcaya ya da karşılıklı kahve içerken sohbet eden iki İtalyan teyzeye de denk gelebilirsiniz, bunlar mutlak kurallar falan değil elbet. Bu kısmı madde madde yazmak işleri daha kolaylaştırır diye düşündük, uygulamaya geçirelim. Çok faydalı bir bilgi ile başlayalım, en baştan bir karmaşaya son verelim: İtalya'da kahve içilen yerlere de bar deniyor. Yani girdiniz internetten araştırma aşamasındasınız, kahveci olduğunu duyduğunuz bir yer \"Jölölö Bar\" diye geçiyor ve aklınız mı karıştı? Hiç karışmasın, kahvecidir. Kahveciye girdiniz, daha girdiğiniz gibi bi' karar almanız lazım, İtalyanların çoğunun yaptığı gibi ayakta yapıştırıp gidecek misiniz, yoksa oturacak mısınız? Neden baştan karar vermek \"zorundasınız\", çünkü eğer oturacaksanız siparişinize ekstra servis ücreti eklenecek, ancak ayakta içecek ya da kahvenizi alıp gidecekseniz yalnızca kahve bedelini ödeyeceksiniz. Bu ekstra servis ücreti dediğimiz şey bazı kahvecilerde otomatik olarak menüye yansıtılmış şekilde de karşınıza çıkıyor. Yani menüde ayakta içimlik kahve fiyatı ve oturduğunuza içeceğiniz kahvenin fiyatı olarak iki farklı fiyatlandırma karşınıza çıkabiliyor. Bu sebeptendir ki özellikle daha merkezi bir noktada bir kafeye oturduğunuzda \"öfff burda hiç İtalyan yok\" düşüncelerine kapılacaksınız, gayet normal. Turistik noktalardan uzaklaştığınız vakit bu uygulama bir tık da olsa rafa kalkabiliyor ve kahvenizi alıp dışarı oturduğunuzda \"POPONU SANDALYEMİZE KOYDUN ÖYLEYSE PARA VAR\" durumu yaşamıyorsunuz. Kahveyi her ne şekilde içecekseniz için, eğer klasik İtalyan kahvecisi konseptli bir yere gittiyseniz çok yüksek ihtimalle önce kasaya gitmeniz, istediğiniz kahveyi söyleyip ödemenizi yapmanız ve onlardan aldığınız fişi kahveyi hazırlayan kişilere vererek kahvenizi almanız gerekecek. Önce kahveyi iç, sonra parayı öde şeklinde olan klasik sistemin aksi işliyor diyebiliriz. Eğer kafeye oturup içecekseniz ve masaya servis yapılıyorsa o zaman sonradan ödeme sistemli olanlar da var tabii. Türkiye'deki kahveye şeker koyana kınayan gözlerle bakma ve \"aaa şeker mi koyuyorsun o zaman üstüne kaynar su dökeceğiz\" tavrından İtalya'da eser yok. Hatta ilginç ama gerçek, İtalya'da pek çok kişi espressonun içine şeker koyup içiyor. Size espressonuzu verirken otomatik olarak yanına şeker de koyuyorlar. Yani gönlünüzden kahveye şeker koymak geçiyor ise koyun gitsin kardeşim, istiyorsanız şeker söyleyip üstüne kahve damlatın, burada o yargılar yok çok şükür. Gaza geldiyseniz ve İtalyanca konuşarak kahve isteyecekseniz gayet basit: \"Un caffe per favore\" diyeceksiniz, yazıldığı gibi okuyun, sizden kralı yok. 1 kahve lütfen dediniz işte, büyütülecek bir şey değil. Bunu dediğinizde önünüze ne geleceğini de söyleyelim, tabii ki espresso! Hiçbir şey belirtmeden sadece kahve istediğinizi söylerseniz, bu İtalyan kardeşiniz de size espresso verir, gayet net. Önemli bir nokta daha, orada höttiri rötiretto, cutturu çikiletta gibi bir sürü alengirli kahve çeşidi yazıyor da, onlar ne ola ki? Hemen bildiklerimizi özet geçelim, abuk subuk bir şey söylemeyin. -Latte: En tehlikeliyi en başa yazıyoruz. Bizde olduğu gibi latte isterseniz önünüze bir bardak süt gelir arkadaşlar. Bu sadece \"latte\" derseniz geçerli olan bir durum, \"caffe latte\" değil. Keyifler kaçmasın, İtalya'da latte istemeyin. -Caffe Latte: Eğer başına latte sözcüğünün başına caffe eklerseniz, cappuccino'nun daha az köpüklü hali, yani umduğunuz ve bildiğiniz latteye yakın bir kahve gelir. Sütlü kahve sevenler bunu söyleyebilir. -Latte Macchiato: Bu da neredeyse sadece süt seviyesinde, içinde çok az espresso olan kahve çeşidi. Amatörü eğlendirir. -Caffe Macchiato: Bu da espressonun üstüne çok az süt eklenmiş hali. Yoğun kahve tadı almak istiyorsanız ama sütsüz de olmuyorsa, bu sizin için olabilir. -Caffe Corretto: Sabah sabah sapıttıysanız, bu sabah bi' başka uyandıysanız, alkolizmin pençesindeyseniz o zaman alkollü kahve de var, onu vereyim abime. İtalya'ya gitmeden önce birçok kaynakta \"take away\" kahve, yani karton bardakta kahvenizi kapıp gittiğiniz mantık İtalya'da uygulanmıyor diye okumuştuk. KİM SALLADI LAN BUNU? Biz neredeyse gittiğimiz her kahvecide yanımıza yolluk kahve aldık. Tabii ki çok küçük ve lokal yerlerde karton bardak olmayabilir, ama bu zaten dünyanın her yerinde böyle, rica ederiz sallamayınız. E var tabii, ama daha yeni yeni. Biz son Roma gezimizde 1-2 tane denedik ve gerçekten şahanelerdi, hatta dayanamayıp o gazla oralardan evimize kahve bile aldık, ama aslında İtalya gibi bir yerde 3. dalga kahveciye gerçekten de ihtiyaç duymuyorsunuz. İtalya'ya gidip de yaldır yaldır 3. dalga kahveci arıyorsanız emin olun bir şeyleri yanlış yapıyorsunuz ve İtalyan kahve kültürü konusunda pek bir fikriniz yok demektir. İtalyan milleti kahveyi öyle benimsemiş, öyle hayatına dahil etmiş ki, rastgele bir yere oturup kahve içince bile güzel çıkıyor arkadaş. Artık burada da bulaşık suyu gibi bir şey gelir herhalde diyorsunuz, neredeyse \"kötü kahve bulacağım, yeneceğim seni İtalya\" tribine girip en alakasız yerde kahve içmeye kalkışıyorsunuz, o bile içtiğiniz çoğu yerdekinden güzel geliyor. Özetle İtalya genelinde geleneksel yöntemlerin dışında, alternatif kahve hazırlama tekniklerine pek de ihtiyaç duymuyorlar, ama tabii ki karşılar, ölürler de yine 3. dalga kahve işlerine girmezler gibi bir durum yok. Evet İtalya'da Starbucks yok, ancak ha açıldı ha açılacak bir duruma gelmiş. Özellikle bu sene bu ihtimal iyice kuvvetlenmiş ve internette 2018 yılında Milano'da ve Roma'da birkaç farklı lokasyonda Starbucks'ın İtalya'ya giriş yapacağına dair bir söylenti var. O kısmı ne kadar doğrudur bilemiyoruz, ama Starbucks olmadan gayet de iyi idare ediyorlar gibi görünüyor. Zaten o söylentilerde bahsedilen yerler de son derece turistik noktalar olduğu için aslında Starbucks İtalya'da şube açacak olursa da, İtalyanlar için değil turistler için açacakmış gibi görünüyor. Okumalara doyamadım, Roma seyahati öncesi hap rehber oldu. Fikrinize sağlık!"} {"url": "https://oitheblog.com/2017/12/22/low-cost-havayolu-nedir", "text": "Türkçesiyle Düşük Maliyetli Havayolu olarak da adlandırabileceğimiz ama belki yabancı kaynaklardan da araştırmak istersiniz diye düşünerek orijinal adını kullandığımız Low Cost havayolu terimi aslında ne anlama geldiğini adından belli ediyor. Amaç bir şeylerden kısarak, uçak biletini olabilecek en düşük maliyeti ile insanlara sunmak. Kısmak derken ayakta uçacaksınız, koltuk yerine tabure var, kemer seçeneği sunmuyorlar gibi şeylerden bahsetmiyoruz tabii ki sdfsd. Çeşitli özelliklerden feragat etmekten değil, ihtiyacınız olan özellikleri satın alabilme seçeneği tanıyarak, istemediğiniz özellikleri daha baştan size ekstra masraf olarak dayatmamalarından bahsediyoruz. Bu, dünya çapında uzun yıllardır var olan bir kavram ve milyonlarca insan tarafından kullanılıyor. Türkiye'de ise bu sistemin en bilinen ve en çok kullanılan temsilcisi tahmin edebileceğiniz üzere Pegasus Hava Yolları. Aslında mantık çok basit, daha anlaşılır olması için Pegasus örneği üzerinden ilerleyelim, hepimizin bildiği yerden gelsin. Pegasus Hava Yolları'nın biletleri, diğer firmalara kıyasla neden daha uygun fiyatlı oluyor? Çünkü bilet fiyatının içine yemek, bagaj hakkı, koltuk seçimi gibi şeyler dahil değil. İlk etapta bakıldığında, bu negatif bir cümle gibi görünse de, aslında bu Pegasus Hava Yolları'nın uygun fiyatlı uçak bileti sunabiliyor olmasının temel sebebi. Bu noktada şunu hepimizin aklına sokması gerekiyor: Neden ihtiyacımız olmayan şeyler için ekstra ücret ödeyelim? Örneğin 2 günlüğüne Berlin'e gideceksiniz, sırt çantanızı kaptınız ve yollara düşüyorsunuz. 20 kilo bagaj hakkını ne yapacaksınız ki? Neden bunun için uçak biletinizin içine dahil ekstra bir ücret olsun? Zaten ihtiyaç duyarsanız, örneğin alışveriş yapıp da dönüyorsanız, dönüşte ekstra bagaj hakkı satın alabilirsiniz. Ya da yemek konusundan dem vuralım. Gerçekten uçakta 5-6 çeşit yemek yemek için uçak biletine daha fazla ücret ödemenize gerek var mı? Yoksa uçakta kafanıza göre küçük bir atıştırmalık seçip sonra gittiğiniz şehirde lokal lezzetleri tatmak daha mı mantıklı? Özetle, çoğu kişinin zannettiğinin aksine Pegasus vb. low cost hava yollarının gayesi \"hadi şunlara daha az hizmet sunalım da bi' günlerini görsünler\" değil, ihtiyacınız olmayan şeyleri size baştan dayatmayarak uçak bileti masrafınızı düşürmek. Yani şu \"ağğbii su bile paralı\" muhabbetini hep beraber bi' geçmemiz gerekiyor, çünkü aksi takdirde başka low cost iş modeline sahip olmayan havayollarında \"suya bile para vermeyeceğiz\" diye aslında abuk subuk bilet fiyatları ödüyoruz. Sene 2011, Amerika'dayız, OitheBlog'dan eser yok ama dostluğumuz baki. New York'tan Los Angeles'a geçeceğiz, ulaşıma ne kadar az para ayırsak kardır düşüncesi ile uçak bileti bakıyoruz. Tam \"biz New York'tan New Jersey'e bile zor gideriz canısı\" düşüncelerine kapılmışken absürt derecede ucuz bir bilete denk geldik. NASIL BU KADAR UCUZ UÇAK BİLETİ OLUR SAÇMALIK düşünceleri ile yaklaşık 2,5 saat falan bileti alamadık, çünkü kafamızda \"herhalde uçağın yapım tarihi 1912\" ya da \"böbreklerimizi mi isteyecekler acaba\" gibi düşünceler oluştu. Neticede nasıl olsa 2 böbreğimiz var, Los Angeles uğruna birini feda edebiliriz herhalde diyerek bileti aldık ve uçuş günü gelince havaalanına doğru yola koyulduk. Her şey gerçek olamayacak kadar iyi ilerliyordu, check in yapmaya gittik, eşekler gibi alışveriş yaptığımız için dev bagajımızı ablaya doğru uzatırken kendisinin \"canım bi' 20 dolarını alırım\" demesi ile aha dedik, bunlar bizi kandırıyor. Tabii o zaman Low Cost havayolu nedir, bu mantık nasıl işler, sonradan nasıl da hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olacak hiçbir fikrimiz yok... Neticede biz o 20 doları verince internete saldırıp konuya dair araştırmaya giriştik ve aslında biletin bu kadar ucuz olmasının sebebinin yanlışlıkla da olsa bir Low Cost havayolu firmasını seçmemiz olduğunu, şayet öyle olmasaydı o 20 doları bırakın, kim bilir kaç 20 dolar daha vereceğimizi falan fark ettik ve o günden beri Low Cost havayolu dediğimiz şey bizim canımız ciğerimiz, ebedi dostumuz. Çok net cevap verelim mi? Çünkü o daha pahalı uçak biletine vereceğiniz para ile gideceğiniz yerde kim bilir neler neler yaparsınız! Çünkü uçakta krallar gibi ağırlanmanıza gerek yok, önemli olan yolculuk kısmında önünüze yemek koyulmasından ya da uçağa girerken \"gazete var okursanız\" denmesinden çok indiğiniz yerde ne yaptığınız. Çünkü acıktıysanız zaten menüden istediğiniz yemeği seçip söyleyebilirsiniz ve acıkmadıysanız neden durduk yere yine de yemek parası ödeyesiniz ki? Çünkü ekstra bagajınız olmamasına rağmen neden bilmemkaç kilo bagaj hakkı için daha en baştan durduk yere fazla para ödemeniz gereksin, zaten ihtiyacınız olursa onu da satın alabilirsiniz. Hepimiz seyahat esnasında masrafı düşürebilmek için çaba gösteriyorken daha olayın girizgah aşamasında neden bilete gereğinden fazla ve ihtiyacımız olmayan özellikler için para verelim ki? OH BE, SÖYLEDİK DE RAHATLADIK."} {"url": "https://oitheblog.com/2017/12/27/roma-yeme-icme-rehberi", "text": "\"Dünyaları yediler!\" NY Times, \"Böyle yiyen olmamıştı, muazzam!\" Washington Post, \"1 haftada nasıl kilo alınır, hepimize öğrettiler\" Le Figaro. Şayet Roma gezimiz dünya basınına yansımış olsaydı, atılabilecek muhtemel başlıklar bunlardı........ Evet yedik. Evet, yarın yokmuşçasına, dünyanın son günüymüşçesine, ömrümüzde ilk kez yemek yiyormuşçasına yedik. Pişman mıyız? ASLA. Bakın şu an oradaki yemekler önümüze gelsin, makarnayı pizzanın arasına koyar, tiramisuya cornetto banar da öyle yeriz. GOD BLESS İTALYAN MUTFAĞI. İçinde karbonhidrat sözcüğü geçtiği için kendimizi bilim adamı gibi hissettiğimiz son derece bilimsel başlığımızı bir kenara bırakarak çirkinleşelim ve baştan uyaralım, bu yazının içinde önereceğimiz yerleri okurken bile kilo alacaksınız. Öyle oturduğunuz yerde şişeceksiniz, inanmıyorsanız deneyin. Gezi aşamasında ise vücudunuza girecek karbonhidrat miktarı karşısında siz de şoka uğrayacak, şayet bir gün Karatay Teyze'ye bu gezinizi aktarma fırsatınız olursa çok yüksek ihtimalle kafanıza terliği kim bilir belki gülleyi yiyeceksiniz. Bir elinizle pizza yerken diğer elinizle makarnaya uzanacak, o esnada kafanızdan \"ulan rekorlar kitabına başvursam aslında, baksana nasıl da çirkince yiyorum\" düşünceleri geçireceksiniz. Roma yeme içme rehberi okuyorsunuz, ne olacaktı, en iyi smoothie'leri mi önerecektik? YOK ARTIK.......... Roma yeme içme rehberi için normal koşullarda girizgahı kahveciler ile yapardık, çünkü İtalyan halkı güne kahveyle, çoğunlukla cappuccino ya da espresso ile başlıyor. Hem de öyle Amerikan filmlerindeki polislerin araca dayanıp içtiği ve nedense içten içe özendiğimiz dandik kahvelerle değil, her yudumunda \"BUNUN YARATILIŞINI KUTLAMAMIZ LAZIM\" dedirtecek türden kahvelerle. Fakat biz işin bu kısmından çok etkilenince bizim gibi kahveseverler için İtalyan kahve kültürünü ve Roma kahvecilerini ayrı iki yazıda anlattık, o kısım için ona bakmanız iyi bir fikir olabilir. Aksi takdirde kendinizi kahve söylediğinizi zannedip paşa paşa ılık süt içerken bulabilirsiniz, çünkü bu abilerin kahve olayı normalde bildiklerinizden bir tık daha farklı ilerliyor. Kahve kısmını geçecek olursak pek tabii İtalya'nın pastane ve fırınlarına ayrıca övgüler yağdırmamamız mümkün değil. Böyle söyleyince aklınızdan sadece işin sabah kahvaltısı ya da tatlı yeme aşaması geçmiş olabilir, ancak aslında tam olarak öyle de olmuyor. Çünkü İtalya'daki fırınlarda türlü türlü hamur işi ürün ile birlikte pizza da satılıyor. Yani en iyi pizzayı yemek için illa ki bir pizzacıya gitmeniz gerekmiyor, en kral pizzaların bazılarına fırınlarda da denk gelebiliyorsunuz. Bunun dışında İtalyan fırınları ve pastanelerinin özellikle sabah saatlerinde dolup taştığını göreceksiniz, çünkü sevgili Avrupa'nın Türkleri sayılabilecek İtalyanlar kahvaltı aşamasında hızlı ve öfkeli oldukları için kahve ile birlikte bir cornetto ya da benzer, hızlı yenilebilen, çoğunlukla tatlı hamur işi ürünleri tüketiyorlar. Öyle yumurtalı, sosisli sucuklu dev kahvaltılar pek İtalyanlara göre bir iş değil. Fakat kahvaltı konusunda hassas bir insansanız bile bu sizi üzmesin, günün geri kalanında o kadar çok şey yiyeceksiniz ki, zaten \"iyi ki sabah çok sapıtmamışım\" gibi bir düşünceniz olması muhtemel. Roma gezisi boyunca denediğimiz pastane ve fırınlardan şöyle bir söz edelim. Roma'nın ünlü meydanlarından birinde, neredeyse her Romalının bildiği, gayet de turistik bir fırındayız. Gittiğiniz saate ve döneme bağlı olarak bedava tiramisu dağıtılıyormuşçasına bir kalabalığa denk gelebilirsiniz. Burası aynı zamanda turistik olan her yeri boklamanın pek de bir anlamı olmadığının kanıtı gibi bir yer. Üstelik bir fırından beklediğiniz \"işte abi ekmek olur ne bileyim kruvasan falan belki\" düşüncesini aşarak çok güzel pizzalar yapıyor! Klasik domatesli mozarellalı gibi çeşitlerin yanında enginarlı, kabaklı gibi daha ilginç şeyler de yapıyorlar, gününe bağlı. Fakat bu noktada önemli bir detayı eklememiz lazım, pizzanın yeni çıktığı, taze olduğu ana denk gelmeniz cidden çok önemli. Aksi takdirde pizzaların o kadar da güzel olmadığını düşünebilirsiniz ve gayet de haklı olursunuz. Bu durumu yaşamamak için sabah saatlerinde gitmek iyi bir fikir olabilir. Şayet sabah pizza yemek sizin için normal değilse fırına gittiğinizde üşenmeyip taze pizzanın çıkmasını bekleyin, zaten yoğun olduğu için sık sık taze servis ediliyor. İtalya'da pek çok mekanda olduğu gibi burada da masada oturup yerseniz ayrı ücret, ayakta yerseniz ayrı ücret söz konusu. Eğer hızlıdan yiyecekseniz durduk yere oturup da ekstra para ödemeyin, EURO KAÇ PARA FARKINDA MISINIZ SİZ, biz OitheBlog okurlarına keriz dedirtmeyiz. Roma Yeme İçme Rehberi: Ey OitheBlog, Makarna ve Pizzadan Haber Ver! Ta ta ta taaaaaa. Geldik Roma yeme içme rehberi kapsamındaki en güzel kısma. İşte burada kontrolü kaybedecek, insanlıktan çıkacak, ilkel benliğiniz ile tanışacaksınız arkadaşlar. Yiyin çekinmeyin, PARTY LIKE IT'S MİLATTAN ÖNCE. Merak etmeyin orada olan orada kalır. Ama önerimiz, mümkünse yeni flörtünüzle falan buraya gitmemeniz, zira o halinizi gören herhangi birinin sizden hoşlanmaya devam edebileceğini pek sanmıyoruz. Roma yeme içme rehberi için deneyemediğimiz ama aklımızda kalan 3 mekanı şöyle bırakalım, belki siz gidersiniz: Mercato Centrale, Galbi Korean BBQ ve Trattoria Morgana. Roma'nın En Ünlü Pizzacıları: Bunlar her internet sitesinde karşınıza çıkacak, her turistin en az bir kez duyduğu klasikler, belki denemek istersiniz diye buraya isimlerini bırakıyoruz. Baffetto, Pizzarium, Formula 1 ve Pizzeria da Remo. Yetmedi mi yediğiniz? Biraz da için. Merak etmeyin, o mideye illa ki bir şeyler indireceğiz de, en azından biraz da sıvı olan şeyler tüketelim. Akşam Roma'da ne yapabiliriz? Roma gece hayatından hayır gelir mi? Gelir tabii! Bar del Fico'da Muhammad Ali içebiliriz, Black Market ya da onun bir diğer lokasyonu olan Black Market Hall'da şahane kokteyller kapabiliriz. Bunun dışında Freni i Frizioni ve The Race Club çok popüler, The Jerry Thomas Project şehrin en sevilen speakeasy barı haline gelmiş ve Open Baladin de en eğlenceli bol biralı mahalle barı havasındaki yerlerden birisi. Ayrıca metrodan çıkıp ulaşma aşamasında çok yüksek ihtimalle böbrekleri çaldırıp sabah küvette uyanacağım diye düşünebileceğiniz Spirito'ya da bir şans verebilirsiniz, merak etmeyin, ulaşınca öyle hissetmeyeceksiniz. Jerry Thomas'a girmek için şu web sitesinde, anasayfada yer alan bilmeceyi doğru cevaplamanız gerekiyor. Ancak öncelikle anasayfada bilmecenin nerede olduğunu bulmanız gerek, sağa sola tıklayın bir yerden çıkıyor. Doğru cevaplayınca şifre mail olarak geliyor ve kapıda onu söylemeniz gerekiyor. Biliyoruz, içmiyoruz ulan biz karşıdaki bara gideriz demeye yakın olabilirsiniz, demeyin, bizce bu süreç bile eğlenceli. Gerçekten çok güzel yazı olmuş elinize sağlık ancak aklıma takılan bir soru var umarım cevap verirsiniz. Ocak ayı içerisinde bir Roma gezisi planım var ve sizin gibi kafayı en çok taktığım şeylerden biri kahve olayı. Yazının başında bir yerlerde \"fakat biz işin bu kısmından çok etkilenince bizim gibi kahveseverler için İtalyan kahve kültürünü ve Roma kahvecilerini ayrı iki yazıda anlattık, o kısım için ona bakmanız iyi bir fikir olabilir. \" yazmışsınız ancak \"Roma kahvecileri\" diye bir yazı galiba henüz yok!?! Ben de sizden hem third wave hem klasik kahve bar isimlerini öneri olarak duymayı çok isterim. Umarım ben teknik bir arıza vardır da o yazı zaten yazılmış sitede yayınlanmayı bekliyordur 🙁 Kahveciler yazısını şiddetle bekliyorum 🙂 !! Roma gezilecek yerlerden bir yer kısmet olursa bende kısa zaman sonra burayı gezmek isterim. Böyle güzel yerlerin tanıtımını yaptığınız için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Sayenizde dünyayı yedim desem yeridir=)) o kadar güzel yerler paylaşmışsınız ki gittiğimiz her yerden memmun kaldık yedik yedik kendimizden geçtik. Gerçekten aşıırı tatlı bir anlatım, sizi bulduğum için resmen keyfim yerine geldi. Emeklere sağlık! Roma Floransa gezimizde bloğunuzdan epey faydalandık. Yeme içme tavsiyelerinizden o kadar memnun kaldık ki gezi konusu açıldığında ilk anlattıklarımız önerdiğiniz mekanlarda yediklerimiz oluyor. Emeğinize kaleminize sağlık!"} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/01/roma-gezi-rehberi", "text": "Neticede günlerce Roma sokaklarında cirit attıktan ve günde 20 km falan yürüdükten sonra artık eski Roma gezi rehberinin yanında alternatif Roma gezi rehberi de ekleyebilecek kıvama geldik diye düşünüyoruz. Aşağıda size zaten kendisini sevmek için 300 tane sebep bulabileceğiniz Roma'yı bir başka yönü ile tanımanız ve \"YETER ARTIK DAHA NE KADAR SEVEBİLİRİM\" diye haykırmanız için türlü türlü sebep vermek niyetindeyiz. Pek tabii şayet Roma'yı iyi biliyorsanız bunların bazıları için \"ya bu o kadar da alternatif sayılmaz aslında\" şeklinde bir düşünceniz olabilir, normaldir. Zaten Roma gibi bir şehirde turistik olmayan bir şey bulmak epey zor. Ancak onu düşündürtecek yerler de bizim daha önceki seyahatlerimizde gezme fırsatımızın olmadığı yerlerdir, o sebepten bu rehbere dahil olmuşlardır, şimdiden açıklama getirmiş olalım. Dini yapıları gezmek gibi bir merakınız olsun olmasın, rica ediyoruz bu kilisenin tavanını görmeden ayrılmayın. He tamam anladık tavan güzelmiş, dibimizde Sistine Şapeli var salak, tavan göreceksem önce oraya giderim diyenler, siz gerisini okumayın, siz buradaki ilginç hikayeyi bilmeyi hak etmiyorsunuz......... Bu kiliseye girdiğinizde zaten otomatik olarak kafanızda fon müziği şeklinde bir \"ayin müziği\" çalmaya başlıyor, hakikaten acayip görkemli ve ihtişamlı bir kilise olduğu kesin. Girdiğiniz anda kafanızı kaldırdığınızda tavanda göreceğiniz resim ise tam anlamıyla büyüleyici. Ancak biz sizi oraya uzun uzun baktıktan sonra biraz daha ileri, kubbenin olduğu bölüme doğru alacağız. Kubbenin oraya doğru ilerlediğinizde karşınıza çıkacak yuvarlağın tam ortasındaki yıldızımsı şekle yürüyün ve kafanızı kaldırın. Eğer güneşli bir gündeyseniz daha net, kapalı bir gündeyseniz biraz karanlık olacak bir şekilde dev bir kubbe ve bir başka tavan resmi göreceksiniz. Şimdiiii, şöyle ki, o gördüğünüz kubbe, aslında tahmin ettiğiniz ve gördüğünüz kadar dev gibi değil! Nasıl yani? Yani şöyle ki, kilisenin yapıldığı yıllarda kubbe aşamasına gelindiğinde bir takım maddi sorunlar yaşanmış ve adamların parası bitmiş. Hal böyle olunca kubbeyi istedikleri kadar büyük ve ihtişamlı yapamamışlar. Ancak çare tükenir mi? Asla! Bu sebeple o kubbede yer alan tavan resmi öyle ustaca yapılmış ki, kubbeyi olduğundan çok daha büyük gösterecek bir illüzyon olarak kullanılmış. Müthiş değil mi? RESPECT diye bağırmak isterseniz bağırın, biraz eko yapar ama bizce size hak verirler. Normal koşullarda turistik sayılabilecek bir yer olan Aventine Tepesi, en klişe anlatımı ile Roma'nın 7 tepesinden birisi. Eğer Roma mitolojisi ile biraz ilgiliyseniz sizin için Ahmet ve Mehmet kadar tanıdık isimler olan Roma şehrinin kurucuları Remus ve Romulus kardeşlerden Remus'un, gözlem noktası olarak kendine bu tepeyi seçtiği söylenir. Fakat biz sizi buraya bu sebepten göndermeyeceğiz. Tamam Remus, evet güzel tepe seçmişsin, iyi yere kapak atmışsın, fakat bizim burada başka işlerimiz var kardeşim. Evet, bu tepede çeşitli kilise, bazilika, bir takım güzel yapılar ve hatta yine güzelinden bir Roma manzarası da söz konusu, onları zaten kendiniz keşfedersiniz. Biz onların da peşinde değiliz. Madem alternatif Roma gezi rehberi yazıyoruz, size Romalı arkadaştan aldığımız bir bilgiyi satalım. Bu tepede, Piazza dei Cavalieri di Malta adlı meydanda, büyük, yeşil bir kapı göreceksiniz. Bu kapının önünde çok yüksek ihtimalle bir kuyruk söz konusu olacak, çünkü artık yavaş yavaş keşfedilmeye başlanıp turistik bir hale gelmek üzere olan bir aktiviteden söz ediyoruz. Bu Roma'ya gelen turistler iyice kafayı yedi, olur olmadık her yerde sıra oluşturuyorlar diye düşünürseniz normaldir, bir noktaya kadar hakikaten öyle sayılabilir, ancak bu onlardan değil, bir sebebi var. O yeşil kapının üzerindeki anahtar deliğinden baktığınız zaman müthiş bir manzara söz konusu! Çünkü tam karşınızda yeşilliklerin arasında, Vatikan'ın meşhur St. Peter's Bazilikası'nın kubbesini göreceksiniz. Hem de ne görüntü, sanki fotoşopta uğraşıp da kenarlarını süslemişsiniz, bazilikayı itinayla ortalamışsınız gibi! Bizce kesinlikle kendi gözlerinizle görmeniz gereken şahane bir görüntü, biliyorsunuz normalde biz pek manzara övmeyiz, ama bu bi' başka. -Roma gezinizin en sissiz, pussuz, yağışsız gününü tespit edip bu tepeye o günde çıkın, aksi takdirde anahtar deliğinden bakınca söz ettiğimiz görüntüyü yakalayamazsınız, hayal kırıklığı olmasın diye baştan uyarıyoruz. -Aventine Tepesi'ne çıkmak biraz zorlu, e adı üstünde tepe çünkü. Aslında merkezden uzakta kalmıyor, ancak biraz tırmanma gerektiriyor. Dolayısıyla eğer bir Uber ya da taksi kullanımı gerçekleştirme hakkınız varsa onu buradan yana kullanabilirsiniz. Çıkmanın daha kolay başka bir yolu varsa belki de biz keşfedemedik, öğrenirseniz bize de haber edin. -Biz buraya gireceğiz diye aptal gibi adamların ofisinin içine daldık, siz öyle yapmayın, cam kapıdan değil, müze kısmının girişinden değil, hemen onların yanında kalan daha ihtişamlı taraftan girin. Sen paragraf paragraf Roma gezi rehberi yaz da bir kere Mussolini'den bahsetme, olacak iş mi? Elbet bir noktada konu ona bağlanacaktı, biliyorduk, hissetmiştik. Bu binanın neden orada var olduğundan haberdar olmadan şöyle bir önünden geçecek olsanız aa değişik binaymış, hatta biraz da Kolezyum'u andırıyormuş diye düşünüp geçebilirsiniz. Olur da içine dalacak olursanız Fendi'nin genel merkezi ile karşılaşarak daha da beklenmedik bir durum ile karşılaşabilirsiniz. Ancak bunların hepsini geçiniz, çünkü burası ile ilgili asıl mevzu çok başka. Diktatör Mussolini'nin desteği ile 1943 yılında tamamlanan bu bina, faşizmin Roma'daki sembollerinden biri olması gayesi ile yaptırılmış. Hatta söylenene göre binada yan yana 9 adet kemer bulunması da bir tesadüf değil, Mussolini'nin adının 9 harften oluşuyor olması sebebiyle bilinçli olarak bu sayının tercih edilmiş olması. Neticede hem tarihi anlamda önemi olan, hem de mimari açıdan pek etkileyici bu binayı gidip görmek isteyebilirsiniz. Eğer dönemsel bir şey değil ise Fendi tarafından hazırlanmış bir sergi de mevcut, ancak tahmin edebileceğiniz üzere bu alanda değil moda odaklı. İlginizi çekiyorsa onu da gezebilirsiniz, ilginizi çekmiyorsa sırf binanın içini gezebilmek adına ilginizi çekiyormuş gibi yapabilirsiniz. Roma'nın en \"Roma'ya benzemeyen\" ama en \"galiba hakikaten Roma ile tanıştım\" dedirten bölgelerinden birini görmeye var mıyız? Pigneto resmen buranın sürpriz kuponu, hiç beklemediğiniz bir yerden hiç beklemediğiniz şeyler çıkıyor. Pigneto bölgesine adım attığınız anda \"woow ne güzellik, yaşasın Roma övmek, hadi biraz daha şiddetli Roma övelim\" diyeceğinizi sanmıyoruz, en azından bizim için durum o şekilde gelişmedi. Çünkü Pigneto aslında kafamıza görsel olarak şahane bir şehir şeklinde yerleşmiş olan Roma'nın bir tık daha güzelliğini yitirdiği, binaların bir seviye daha çirkinleştiği, karmaşık, kaotik bir bölge. Tahmin ettiğiniz gibi dünyanın herhangi bir büyük şehrinin herhangi bir bölgesi bu hali aldı mı kimler tarafından istilaya uğruyor? Hep beraber söylüyoruz, HİPSTERLAR. Evet, hipsterlar Pigneto'yu ele geçirmiş durumda, aslına bakarsanız New York Times Pigneto bölgesi için \"Roma'nın Bushwick'e karşı atağı\" gibi bir yorum bile getirmiş, dolayısıyla buradaki durumu aşağı yukarı tahmin ediyorsunuzdur. Bol bol mural, sokak sanatı, sokaklara dağılmış kafeler ve barlar. Fakat şimdiden rica ediyor ve uyarıyoruz, bu tanım üzerine Pigneto'ya bir Karaköy dublörü bulma beklentisi ile gitmeyin, öyle yan yana bir sürü kafe görmeyeceksiniz, burası daha fazla keşif gerektiren bir bölge. Pigneto bölgesini keşif için aynı isme sahip metroda indikten sonra Via del Pigneto üzerinde Malatesta metrosunun bulunduğu yöne doğru ilerleyerek başlamak iyi bir fikir olabilir. Bol bol bisiklet ve hipster sakalına maruz kalacağınız bu yolculuk boyunca ara sokaklara dalmayı ihmal etmeyin deriz, çünkü asıl sokak sanatı çalışmaları ve orijinal görüntüler aralardan çıkıyor. Pigneto'nun bir diğer özelliği de bir sinefile aniden üçlü salto yaptırabilir, çünkü burası aynı zamanda Pasolini'nin Roma'daki favori bölgesi. Eğer bu konu bizim gibi sizi de heyecanlandırıyorsa Necci dal 1924'e gidip Pasolini'nin Accatone filmini çektiği süreçte sık sık uğradığı mekanda vakit geçirebilirsiniz mesela. İçerideki Pasolini fotoğraflarına bakmayı unutmuyoruz. Roma'yı biraz tanıyanlar bilir, şehrin en popüler sokaklarında kaybolmalı bölgesi Trastevere'dir. Hakikaten de oranın güzelliği ile yarışabilecek bir bölge var mıdır bilemiyoruz ama, ona yaklaşan bölgelerden birinin de Monti olduğu kesin. Monti'nin en güzel yönlerinden biri, Kolezyum gibi dünyanın en turistik noktalarından birinin hemen yanı başında bulunmasına rağmen bir şekilde o kadar da manyakça bir turist akınına uğramamış olması. Üstelik insanda acayip bir his yaratıyor, bir sokağa dalıveriyorsunuz, tam o anın daha da güzel olamayacağını zanneder bir halde Ferzan Özpetek filmlerinden fırlamış gibi dolaşırken sokağın ucunda Kolezyum'un yükseldiğini görüyorsunuz ve öylece bakakalıyorsunuz. Bu kadar ihtişamlı, ünlü, klasikleşmiş bir yapıyı beklenmedik bir anda karşınızda görmek çok acayip bir his yaratıyor insanda. Monti taraflarını keşfe Piazza della Madonna dei Monti'den başlayabilirsiniz. Burası bölgedeki kutup yıldızınız olsun, civar sokakları ayaklarınız kopana kadar dolaşın. Çeşitli butikler, kafeler ve şahane manzaralar ile karşılaşacaksınız, bu kısmını akışına bırakmanız gerek, öyle tarif ile gezmeye gerek yok, mutlaka sevecek bir şeyler bulacaksınız. -Hazır o meydana kadar gelmişken çok yakınızdaki üstü komple bitkiler ile kaplı binayı görmeyi de unutmayın, kendisi her mevsim ayrı güzel! Meydanı arkanıza aldığınızda hemen karşınızda kalan sokakta yer alıyor. -Spesifik olarak güzel sokak önerisi isterseniz Via Baccina ve Via Della Madonna dei Monti'yi mutlaka görün. O Madonnalı sokak da zaten Via Leonina'ya bağlanacak. Orada da çeşitli zamanlarda bir tasarım pazarı olan Mercato Monti kuruluyor, ancak her gün yok, gitmeden önce bi' internetten kontrol edin. Roma'da ne kadar gün kalırsanız yeterli gelmiyor, aha işte bu durum da tam olarak bunun kanıtı. Son gün başbakanı arayıp \"bize bi' vatandaşlık bağlasanız aslında, sessiz sessiz bi' kenarda dururuz öyle\" demeyi falan düşündük. Neticede gitmeyi acayip istediğimiz ama zamanımız yetmediği için gidemediğimiz birkaç yer var. Fakat biz gidemedik diye sizleri bunlardan mahrum bırakamayız, o yüzden ne olduklarına dair küçük bir özet geçelim, bizim yerimize siz gidin ve sonrasında çok beğenseniz bile \"ay kızlar o kadar da güzel değildi bir şey kaçırmamışsınız\" temalı DM'ler atın ki biz de rahatlayalım. TŞK. Chiostro del Bramente: Hem şahane bir bina, hem dönem dönem farklı sergilerin yer aldığı bir sergi alanı, iki film birden! Burayı ziyaret etmeyi özellikle istememizin sebeplerinden biri de sergilere göre mekanı acayip güzel şekilde kullanmaları ve fotoğraf çekmeyi sevenler için de ortaya şahane görüntüler çıkarmaları. Google Abi'ye mekanın adını yazıp yanına Yayoi Kusama yazacak olursanız ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz mesela. Cinecitta Studios: Aaah ah, yazarken bile içimiz acıyor. Buraya gidememek resmen içimize dert oldu. Avrupa'nın en büyük ve köklü film stüdyolarından biri olan Cinecitta'da neler neler çekilmemiş ki? Wes Anderson'ın The Life Aquatic'i, Fellini'nin La Dolce Vita ve Casanova'sı, Gangs of New York, Passion of the Christ, Ben-Hur şeklinde uzayıp giden koca bir liste. Hal böyle olunca eğer sinema ile ilgileniyorsanız gidip de bu stüdyoları gezmek istememek mümkün değil. Araştırmalarımıza dayanarak önerimiz rehberli tura katılmanız, aksi takdirde aylak aylak dolaşmaktan öteye geçmeyebilir. İngilizce rehberli tur gün içinde 2 tane var, onlardan birini yakalayın. Daha fazla bilgi için şuraya bakın, daha iyi olur, gitmediğimiz için sallama bilgi vermeyelim. MAXXI: Ve bir başka \"oy ben nedem nağsıl edem, başşşım alıp nere gidem\" anı daha. Evet, buraya da gidemedik, çünkü neden o kadar uzağa yaptınız ULAN NEDEN? Zaten binanın Zaha Hadid tarafından tasarlandığını söylesek herhalde ilgili kimseler içi boş olsa bile giderdi ama, üstüne üstlük kocaman bir çağdaş sanatlar müzesinden de bahsediyor olduğumuz için o da yanında bonus olarak geliyor diyebiliriz. Biz gidemedik, siz gidin de rahatlayalım bari. Cestius Piramidi: Evet kendi gözümüzle görmedik ve bir başkasından duyunca sallıyorlarmış gibi geliyor ama, Roma'da piramit var. Vallahi var, billahi var. Hatta ve hatta Roma'daki antik yapılar içinde en iyi korunmuş olanlarından biri olarak bile geçiyor. Biz gidip göremedik, ama internete güvenimiz sonsuz........ Gitmişken bi' bakmak isteyebilirsiniz, önünde fotoğraf çektirip Mısır'da da gitmiş gibi yaparsınız falan ne bilelim. Yazı için çok teşekkürler 🙂 Ağustos'da İtalya gezimiz olacak ve bu bilgiler gerçekten çok faydalı oldu."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/12/dogu-ekspresi-bileti", "text": "Şimdi gelsinler bana sorsunlar, 2018 yılında bir kez daha Doğu Ekspresi bileti alma ihtimalin mi daha yüksek yoksa Godot'yu Beklerken aniden Godot'nun \"kanka pardon geciktim biraz\" diyerek içeri girmesi ihtimali mi diye, vallahi de billahi de Godot gelir derim. Bana desinler ki Doğu Ekspresi bileti alma ihtimalin mi daha kuvvetli, yoksa sarı saçlı kanun çalabilen mavi gözlü bir Filipinli ile evlenme ihtimalin mi, derim ki GÖNDERİN ABİYİ GELSİN, BEN EVLENİYORUM. Korktun mu? Kork güzel kardeşim, kork canım kardeşim, kork ama vazgeçme, önce bu aralar gitmeyeni tokatladıkları Kars gezisi heyecanını daha ilk evresinde baltalayan bu Doğu Ekspresi bileti bulma işini birlikte aşmaya çalışacağız, sonra işin daha güzel kısmına geçip Doğu Ekspresi'nde ne var, ne yok, bu işler nasıl oluyor hepsini anlatacağız. Buyursunlar....... Başlamadan gelen not: Doğu Ekspresi'yle yolculuğumuz boyunca aşağıda anlattığımız her şeyi tek tek story'e koyduk, halen Instagram profilimizde duruyor, oradan görüntülü olarak da izleyebilirsiniz. Bekleriz. Ayrıca Kars gezisi yapacaklar için detaylı Kars gezi rehberimizi de şöyle bırakalım. Sevgili burayı okuyan kişi, sen ne kadar naif, ne kadar temiz duyguların insanıymışsın... Oturmuş sakin sakin Doğru Ekspresi bileti ararken bir anda buraya savruldun değil mi? Doğu Ekspresi biletlerinin ne zaman, hangi mantıkta satışa çıktığına dair gerçekten türlü türlü söylenti var. Bir kere en büyük karmaşa tur şirketlerinin önceden yerleri kapayıp bireysel hareket edenlerin önünü kapadığı yönünde. Doğrudur, şaşırmayız. Hatta bu durumun oteller için geçerli olduğunu bile söyleyebiliriz. Bu sebeple basına da yansıdığı üzere Doğu Ekspresi bileti bulmak hakikaten çok zor bir hal almış durumda. Senin için bu işi çözeceğiz diyemiyoruz ama, en azından bulabilmen için elimizden geleni yapacağımızın sözünü verebiliriz. Gel tüm bildiklerimizi buraya dökelim. Bilmen gereken en önemli şeylerden biri Doğu Ekspresi biletlerinin ne mantıkta satışa çıktığı. Biz TCDD'yi arayıp sorduk, trene bindiğimizde orada çalışan abilere sorduk, kendimiz bilet alma sürecinde her gün defalarca kez kontrol ettik ve çıkan sonuç şu: Doğu Ekspresi için bilet alımı her gün tam 1 ay sonrası için açılıyor. Anlaşılır olması için örnek verelim, 1 Ocak'ta bilet almak üzere siteye girdiyseniz, 1 Şubat'ın biletlerinin satışa çıktığını göreceksiniz. Özetle mantık bu. Doğu Ekspresi bileti ile ilgili bilmeniz gereken bir diğer önemli şeyi yine yukarıdaki örnek üzerinden açıklayalım. 1 Ocak'ta Doğu Ekspresi bileti almak üzere siteye girdiğinizde illa ki sadece 1 Şubat'ın biletini, yani 1 ay sonraki günün biletini alabilirsiniz diye bir şey yok. 1 Ocak ile 1 Şubat arasında kalan günlerin herhangi birine bilet bulma şansınız var. Yani 20 Ocak'ta da yer bulabilirsiniz, 2 Ocak'ta da. Girdiniz baktınız ve bilet bulamadınız mı, her gün o önünüzdeki 1 aylık süreçte aklınızda yatan günleri kontrol edin. Kesinlikle yer açılır demiyoruz ama, böyle bir şansınız olduğunu bilmelisiniz. Örneğin biz biletimizi gitmek istediğimiz günden 1 hafta öncesinde aldık, illaki 1 ay sonrasına açılan gün için bakmanıza gerek yok. Doğu Ekspresi bileti şu saatte satışa çıkıyor, vay efendim her gün saat 7:00'de 1 ay sonrasının bilet satışı başlıyor gibi bilgilerle karşılaşacaksınız, KOMPLE YALAN. Belki önceden öyle bir sistem vardı, belki bir dönem uygulanıyordu, ancak şu anda kesinlikle o şekilde işlemiyor. Özetle Doğu Ekspresi bileti günün herhangi bir saatinde satışa çıkabiliyor, TCDD'yi de aradık sorduk, net olarak belli bir saati olmadığını söylediler, sırf kendi gözlemimize dayanarak söylemiyoruz yani. Dolayısıyla aklınıza geldikçe yer var mı/biletler satışa çıkmış mı diye kontrol edebilirsiniz. Doğu Ekspresi bileti almak için resmi site şurası, oradan girip tüm bu kontrol etme ve bilet alma işlemlerini gerçekleştirebilirsiniz. Ayrıca TCDD E-bilet adlı bir uygulaması da mevcut, sürekli kontrol edecekseniz uygulama daha pratik olabilir. Pulman: Koltukta seyahat ettiğiniz, herhangi bir yatak seçeneği olmayan vagon. Uzun yolculuk için, özellikle Ankara Kars yapacaksanız bayağı zorlu bir seçenek gibi görünüyor. Görmedik ve emin değiliz ama, sanıyoruz koltuklar birazcık yatıyor, ancak o da uzun bir yolculuk için yeterli olacak seviyede değil-imiş. Eğer amacınız Kars'a gitmek ise Kars'a daha yakın bir lokasyondan trene binip pulmanı tercih edebilirsiniz. Örtülü Kuşetli: Karşılıklı ikili koltukların bulunduğu, üstteki yataklar ile birlikte totalde 4 kişinin kalabildiği oda tipi. Bunlarda lavabo yok. Tuvalet zaten ortak. Bu oda tipinde dikkat etmeniz gereken şey, şayet sayınız 4 kişiden az ise, odanıza yabancı birinin denk gelebileceği. Eğer elalemle kalmak istemiyorsanız ve durumunuz uygunsa mümkünse 4 kişilik bilet kapmaya bakın. Yataklı: Bizim tercih ettiğimiz, aşağıda daha detaylıca anlatacağımız, altlı üstlü iki yataktan oluşan, 2 kişilik odalardan oluşan vagon. Bunlarda lavabo var ama tuvalet yine ortak. Doğu Ekspresi'nin ilk durağı Ankara. Yani öyle İstanbul'dan, ne bilelim İzmir'den falan atlayıp gitmece yok, ilk duraktan binmek istiyorsanız Ankara'ya gidecek, oradan bineceksiniz. Fakat Dilberay'ın Cüneyt Özdemir'e yaptığı gibi ZORUNDA MIYIM diye bağırmanıza gerek yok, tabii ki bu şekilde yapmak durumunda değilsiniz. Doğu Ekspresi güzergahında olan Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum gibi ana şehirlerin yanı sıra şuradan bakabileceğiniz listedeki duraklardan birinden de binebilirsiniz, kafanıza göre. Tabii bunların hepsini Kars'a ulaşmak istediğinizi varsayarak yazdığımızı da hatırlatalım. 2018 Ocak itibariyle Doğu Ekspresi Ankara'da çalışma olması sebebiyle Irmak, Kırıkkale'den kalkıyor. Bunun için ekstra bir şey yapmanıza gerek yok, normalde trenin kalkış saati olan 18:00 sularında Ankara Garı'na gidiyorsunuz ve oradan bilet fiyatınıza dahil olan otobüsler ile Irmak'a geçiyorsunuz. Yani otobüs ile Irmak'a ulaşım için ekstra bir ücret ödemenize gerek yok. Otobüsler hemen garın önünde bekliyor oluyorlar, üzerlerinde Irmak'a gittiğine dair bir yazı da bulunuyor zaten, kolaylıkla bulursunuz, panik olacak hiçbir şey yok. Eğer çalışma tamamlanmış olursa zaten direkt olarak Ankara Garı'ndan bineceksiniz. Doğu Ekspresi'nin kalkış saati 18:00, ancak yine 2018 Ocak itibariyle Irmak'tan kalktığı için Irmak'tan tren kalkış saati 19:20. Bu sorunun cevabı tamamen Doğu Ekspresi'ne nereden bindiğinize bağlı. Eğer en popüler rotayı izleme kararı aldıysanız ve Doğu Ekspresi'ne Ankara'dan binip Kars'ta inecekseniz o zaman yolculuğunuz 24 saatin birazcık üzerinde sürecek. Pek tabii Kars'a daha yakın lokasyonlardan bindikçe yolculuğunuzun süresi de kısalıyor. Sırayla ilerleyelim, trene bindiniz, şimdi ne olacak? Öncelikle biletinizde yazan vagona ve numaraya göre odanızı bulup artık bavulunuz sırt çantanız neyiniz varsa onu yerleştireceksiniz. Çok yüksek ihtimalle bu esnada trende çalışan abilerden biri gelip biletinizi kontrol edecek. Kontrol derken en azından bizim herhangi bir şey göstermemizi istemediler, sadece rezervasyon numaramızı istediler, o da bileti aldığınızda size gelen mailde yazıyor zaten. Mail çıktısı alıp kağıt harcamaya gerek yok, önceden mail'in ekran görüntüsünü hazırda tutarak ya da TCDD E-bilet uygulamanızın içinden ulaşabilirsiniz. Herhangi bir kimlik isteme durumu falan de olmadı. Herkes trende bilet kontrolü var mı diye sorduğu için bu kısmı da anlatalım dedik. Üst tarafta eşyalarınızı koyabileceğiniz bir bölme. Bunun dışında Doğu Ekspresi odaları son derece küçük, öyle kocaman bir şey beklemeyin, trendesiniz neticede. Fakat bu sebeple yanınıza çok büyük bir bavul götürmemenizi tavsiye ederiz, zira koyacak ayrı bir yer olmadığı gibi, tren yolculuğu hafif sarsıntılı bir şey olduğu için gece boyunca bavulunuz odayı gezip duracak, büyük bavul hiç çekilmez. Özetle o Doğu Ekspresi'ni peri masalı gibi yansıtan arkadaşlara selamımızı söyleyin, o iş kesinlikle öyle değil, hazırlıklı ve neyle karşılaşacağınızı bilerek gittiğiniz sürece sorun yok. Odalar konusunda sıkıntınız olmasın, çarşaflar da yastıklar da gerçekten temizdi, zaten trenden ayrılma vaktimiz yaklaşınca da gözümüzün önünde çarşafı ve kılıfları çıkarıp götürdüler, yani her seferinde itinayla değiştiriliyorlar. Onun dışında odalar genel olarak kötü durumda değil, eski, ancak kesinlikle pis değil. Doğu Ekspresi'nde hijyen konusunda endişelenmeniz gereken bir başka konunuz varken oda derdiniz olmasın, çünkü TUVALETLER! Yolculuğun sonlarına doğru tuvaletler gerçekten insanlık dışı bir hal alıyor, bizim vagondaki arkadaşlardan bazıları ev konforunda tuvalete girmeyi deneyip trenin sallanması sonucu başarılı olamamışlar galiba, hala aklımızda geldikçe travma yaşıyoruz resmen. Çözümünüz squat yapmak, hem bacak kaslarınız güçlenir, şanslısınız sdfsd. Mümkünse hazır temizken ilk saatlerde bol bol tuvaleti kullanmaya bakın, sonrasında tuvalete girdiğiniz zaman kafanızın fon müziği olarak Stranger Things'in müziği çalmaya başlıyor resmen. Evet, Doğu Ekspresi'nde restoranımsı bir yer var, ancak keşke olmasaydı. Biz salaklar gibi bi' heyecan gidip \"ay trende yemek yiyoruz çok eğlenceli, SONUNDA HOGWARTS'TAN MEKTUBUMUZ GELDİ wohooo\" modunda oturup köfte söylemek gibi bir hata yaptık ve hala \"acaba o gün ne eti yemiştik\" diye üzerine konuşuyoruz. Abartmıyoruz, trende yemekler gerçekten çok kötü ve acı ama gerçek, hijyenik bir şekilde hazırlanmadıkları kesin. Biz ki sokakta midye gömen, ne bilelim pilav yiyen, her türlü sokak yemeğine bayılan insanlarız, burası bizi de aştı. O yüzden siz restoran yokmuş gibi düşünün ve mutlaka gitmeden önce bi' market alışverişi yapın, bi sandviç malzemesi, bir takım atıştırmalıklar alın, annenizden poğaça falan rica edin. Başka türlü mümkün değil. Suyu restorandan alabilirsiniz, onu boşuna yanınızda taşıyıp yük etmeyin. Yataklılarda kalıyorsanız yemek vagonuna ulaşana kadar bayağı bi' önlere gitmeniz gerekebilir ve kendinizi Snowpiercer filminin bir parçası gibi hissedebilirsiniz, merak etmeyin, doğru yoldasınız. Hayır, en azından Ocak 2018'de satılmıyordu, onu söyleyebiliriz, umarız ileride bi' değişiklik olur. Ancak yanınıza alkolünüzü alıp da gidebilirsiniz, hiçbir sıkıntı olmuyor. Kablosuz internet yok. İnternetiniz olup olmayacağı ise operatörünüz ile doğrudan ilişkili, biz bu gezi boyunca bunu gördük. Normalde marka vermek istemiyorduk ama bu noktada söylememizin faydası olacağı için es geçmeyelim, Vodafone neredeyse hiç çekmedi, Turkcell ise çoğunlukla çekiyordu ve biz Vodafone kullanıyoruz. Acı gerçek........ Sevgili Y jenerasyonu, şayet internetsizlikten ölecek, ne bilelim nefes alamayacak gibi olduysanız falan şehirlere ve istasyonlara yaklaşınca telefonunuza bi' el atın, oralarda çekiyor. Eğer arkalardaki vagonlardan birinden yer kaptıysanız şanslısınız, çünkü en güzel fotoğraflar trenin arka tarafından çekiliyor. Neden? Çünkü camdan baktığınız zaman özellikle virajlı noktalarda tren de kadraja dahil oluyor ve hakikaten müthiş görüntüler ortaya çıkıyor. O yüzden arka vagonlara denk gelmiyorsanız da şöyle bi' arka tarafa doğru yürüyün, oradan birkaç fotoğraf denemesinde bulunun. Divriği'den itibaren etraf bi' güzelleşiyor ki sormayın. O yüzden o durağa gelip gelmediğinizi mutlaka kontrol edin ve oradan itibaren hazırda bekleyin. Kanyonlar, dağlar, bayırlar, tepeler derken \"allahım ne olursa olsun iyi ki bu yolculuğa çıkmışım\" düşüncesi tam olarak bu noktadan itibaren kafanızda oluşmaya başlıyor. Mümkünse günün aydınlandığı saatlere saat kurun ve bi' poponuzu kaldırın da uyanıverin. Işığın harika olduğu, belki de hayatınızda 1 kez yaşayacağınız, hem acayip güzel fotoğraflar yakalanabilen, hem de o uykulu halinize rağmen mutluluğunuzun tavan yaptığı anlar tam olarak bu saatlere denk geliyor. Arka plana da inceden bir müzik açtınız mı, o an hiç bitmesin istiyorsunuz! Özellikle kış döneminde gidiyorsanız Erzurum Kars arası inanılmaz manzaralar söz konusu, artık o saatlerde ayakta olursunuz zaten, cama yapışmanızı tavsiye ediyoruz. Biraz zorlu olabilir ve panik yaşatabilir ama, bazı istasyonlar gerçekten çok güzel ve kendinizi küçük çaplı bir Nuri Bilge Ceylan gibi hissetmenize sebep olabilecek görüntüler veriyorlar. Bu tip duraklarda genelde çok kısa süre (1-2 dakika bile olabiliyor) duraksandığı için panik yaşatabileceğini söylüyoruz, olur da denk gelirseniz gözünüz dışarıda olsun. Eğer rahatınıza düşkünseniz, bu tuvaletlerle ilgili yazdıklarımızı izleyince huzurunuz kaçtıysa ve yine de Doğru Ekspresi ile Kars yolculuğuna çıkma hevesiniz aynı seviyedeyse, bizce en mantıklı olan Ankara'dan binmek yerine Kars'a daha yakın bir lokasyondan trene binmek. Böylece hem yollarda perişan olmaz, hem de bu deneyimi kısa versiyonuyla da olsa yaşamış olursunuz. Tren ara istasyonlarda çok kısa süre duruyor, 1-2 dakikayı bile bulmadığı oluyor, aklınızda bulunsun, öyle inip de poponuzu yaymayın. Sonra tren uzaklaşırken arkasından sanat filmi kapanışı gibi bakakalırsınız, hüzünlü olur........ Genelde böyle midir bilmiyoruz ama, bizim tren en uzun süre Erzurum'da durdu, o da 7-8 dakika falan, orada kendinizi dışarı atarsınız artık. Süper özetlemişsiniz 😀 Snowpiercer göndermesi güldürdü. Biz çile çekmek isteyenler için iyi rehber. Biz bileti yukardan yardım alarak aldık:))Sömestır tatilinin ilk p. tesi günü. 2kişilik vagonda tabii. Acayip özel hissediyoruz kendimizi:) Tavsiyeleriniz için teşekkür ederiz. Ben yazın gittim, harika bir coğrafya geçiyorsunuz. . Türkiye çok güzel. .. Yatak çarsafları temiz ama, yolcu iniyor, hemen değişiyor. Sabah gene yolculuk.. Çok titizler, sıkıntı duyabilir.. Alaturka wc ler daha temiz.. Döndüğümde başım çok kaşındı. . Dr. gittim, sirke bulundu.. Bayaa bi uğraştım, temizlendi. . Dr 'dan. öğrendim, bu gibi durumlar için lavanta kolonyası bulundurun.. Saçınıza, yakanıza, gerekli gördüğünüz yerlere sıkın.. .. Islak mendil de olsun yanınızda... Unutulmaz bir yolculuk. .. Ben en batıdan gitmiştim, Kars'a indiğimde inanılmaz heyecan duydum.. Çok güzel bir gezi idi.. Harika bir yazı olmuş tam ihtiyacım olduğunda karşıma çıktı ama bilet bulamıyorum çok da heveslendim inşallah olucak binicem şu Doğu ekspresine! Çok teşekkürler, ben de haftaya fotograf grubuyla gidiyorum. Umarım hava yağışlı olmaz ve bol bol çekim yaparız. Çok merak ediyordum trenin içini. Merakımı giderdiniz. Tekrar ?? teşekkürler. Ben anlamıyorum bu insanlarda nasıl bir şans var ki bilet bulabiliyorlar. Günlerdir bakıyorum, şans eseri baktım bilet vardı diyor insanlar. TCDD'den mi buluyorsunuz gerçekten? Biletler satışa çıktığı an Kuşetli ve Yataklı vagonlar direkt 0 görünüyor ben anlamıyorum bu ülkede neler olduğunu. Çıkar çıkmaz satılıp tükenmiyor, direkt en baştan kapatılmış satılmış vagonlar. Çok güzel yazmışsınız elinize sağlık. Şimdiden karınca gibi 2019 aralık doğu ekspresi bileti gözlüyorum prensime sürpriz yapacağım, ağustos böceklerine selam olsun. Otel rezervasyonunu yaptırdım ama bilet için kasımı bekleyeceğim. Bilet alamam diye çok gerginim umarım bulurum."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/17/kars-gezi-rehberi", "text": "Kars'ı gezmek niye aniden popüler oldu, vay efendim Kars gezisi nereden çıktı, niye herkes Kars'a akın ediyor? Herkes adına \"size ne ulan size mi soracağız nereye gideceğimizi\" şeklinde 3-A'dan Berkcan gibi bir cevapla devam etmeyi çok isterdik ama etmiyoruz tamam, daha sakince açıklayalım, ÇÜNKÜ KARS HAKİKATEN ÇOK GÜZEL ve bu ilgiyi sonuna kadar hak ediyor. Kars'a 3-4 günde o kadar adapte olduk ki bir noktada \"Gönülden Karslılar Derneği\" diye bir şey kurup 2 asil üyesi olacaktık. Zaten yeterince seyahat engeli ile cebelleşen bir toplumken allah aşkına birbirimizi baskılamayı bırakalım da herkes bol bol seyahat etsin! Valla hiç yalan söylemeyeceğiz, bizim cahilliğimiz, ama gerçekten Kars'tan böyle bir performans beklemiyorduk, resmen sürpriz kupon gibi şehir çıktı. Biz sanıyoruz ki Kars da tipik bir Türkiye şehri görüntüsünde olacak, tabii ki yine gidip güzel güzel yiyip içeceğiz, muhtemelen yine \"ulan ne tatlılardı be\" diyeceğimiz insanlara denk geleceğiz, yine bir takım über anaç teyzeler tarafından \"GIZ neden yemeğini yarım bıraktın\" sorularına maruz kalacağız ve gözümüzden kalpler çıkacak, ama o kadar da vurulmayacağız... Fakat Doğu Ekspresi'ndeki durumu ne denli dürüst anlattıysak bunda da o kadar ciddiyiz, Kars gerçekten çok güzel. Kars Gezi Rehberi boyunca size Kars'ı neden bu kadar beğendiğimizi açıklamaya çalışacağız, umarız fotoğraflar ve anlatımımız biraz olsun durumu anlatmaya yeterli olur. Normalde her yazı için bu bölümü yapmıyoruz, ancak söz konusu Kars Gezi Rehberi ise yapmak gerekir diye düşündük, çünkü bizce Kars'a ne zaman gittiğiniz ile Kars'ı ne denli seveceğiniz arasında kesinlikle bir ilişki var. Evet, aklınıza estiği gibi Kars'a gidebilirsiniz, kim tutar sizi, aslansınız kaplansınız, ancak biz kendi deneyimimizden yola çıkarak bir risk alıp Kars'a kış aylarında gitmeniz konusunda ısrarcı davranacağız. Evet biliyoruz, zorlu hava koşulları önünüzde bir engele de dönüşebilir, kim bilir belki gezinizi baltalayabilir bile, ancak şu da bir gerçek ki Kars'ın en güzel hali kesinlikle karlar altında kalmış hali! Üstelik bizim için ekstrem olabilecek hava koşulları Karslıların umurunda bile olmuyor, çok anormal bir şey olmadığı sürece rahat rahat günlük yaşantılarına devam ediyorlar, dolayısıyla siz de bir noktada adapte oluyorsunuz. Zaten İstanbul'a döndüğümüzde kış aylarında Türkiye'de denize giren Avrupalı turistler gibi tişörtle falan dolaşmaya başladık, artık 3-4 günde nasıl adapte olmuşuz siz düşünün. Demek Almancı olsak dalga geçtiğimiz her şeyi biz de yapacağız sdfsdf. Bizim için bu sorunun çok net bir cevabı var, Katerina Sarayı. Sırf binasının güzelliği sebebiyle bile gitmek isteyeceğinizi düşünürsek, bizce siz de burada konaklamayı değerlendirmek isteyebilirsiniz. Görüntüsünden de anlayacağınız üzere bina tarihi bir bina ve adından da anlayacağınız üzere tabii ki Rus döneminden kalma. Şayet burada konaklama imkanınız olmazsa da en azından görmeye gidebilirsiniz. Üstelik akşamları aşık atışması, karlar altında kalmış bahçede ateş yakıp etrafında bir şeyler içmece gibi insanı Kars'a karşı iyice sevgi dolduran etkinlikler de gerçekleşiyor, aklınızda bulunsun. Kars'ta akşam belli bir saatten sonra yapacak pek de fazla şey olmadığı için bu gibi şeyler bayağı keyifli oluyor. Son olarak otel sahiplerinin müthiş tatlı insanlar olduğunu ve gezimiz boyunca bıkmadan yılmadan bize çok yardımcı olduklarını da ekleyelim, herhalde 150 tane soru sormuşuzdur, kendilerine teşekkür etmeden de geçmeyelim. Gezi boyunca en çok sorulan soruyla başlayalım, biz aracımızı Otorento'dan kiraladık ve her şey son derece sorunsuz ilerledi. Aracımızı gardan teslim aldık ve dönüşte uçakla döndüğümüz için havaalanında teslim ettik. Tabii ki kar lastiğimiz vardı ve gittiğimiz dönemde çok çılgın hava durumu koşulları yaşanmadığı için yollarda da hiçbir sıkıntı çekmedik. Genel olarak ana yollarda çok büyük bir sorun yok, yer yer buzlanma ve delik deşik yollara maruz kaldık ama idare edilmeyecek bir durum değildi. Kars'ta araba kiralamak niyetindeyseniz ve bunu kış aylarında gerçekleştiriyorsanız bilmeniz gereken önemli iki şey: El frenini çekmeyin ve aynalarınızı kapatmayın. Biz bu konuda çok uyarı aldığımız için özellikle dikkat ettik, hatta 2 gün boyunca donduğu için bagajımızı açamadık, soğuğun bu gibi etkileri olabiliyor. Şayet Kars ile ilgili yazılara ya da paylaşılanlara biraz olsun dikkat ettiyseniz ya da daha da geriye gidecek olursak lisede tarih dersini adam akıllı dinlediyseniz, Kars'ın yaklaşık 40 sene boyunca Rus hakimiyetinde olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız haberiniz olsun, lisede öğrenmiştiniz, bozuntuya vermeyin, muhabbeti açılınca \"abi bunlar lise bilgisi geçelim bunları...\" falan dersiniz, kendinizi rezil etmeyin. Neticede başta şehirdeki Rus döneminin etkileri olmak üzere Ermeni ve pek tabii Osmanlı mimarilerinin de etkisiyle şehirde müthiş bir karma oluşmuş, aslında tüm bu Kars'tan çok etkilenmelerimiz de bu yüzden. Acı ama gerçek, sonradan rezil gibi binalar da dikilmiş mi? Tabii ki, hala en çok onlar var, bu bir Türkiye gerçeği. Ancak madem maksat Kars'ı güzel yanı ile görmek, o kısımlarını görmezden geleceğiz, yapacak bir şey yok. Yine de insan \"ulan bu kadar güzel binaları görüp de yanına nasıl bu çirkin binaları diktiler\" diye düşünmeden edemiyor tabii, o kısmına kendi içinizde bol bol söversiniz zaten. Kafkas Üniversitesi Devlet Konservatuarı: Taş Köprü yakınlarına, Katerina Sarayı'nın biraz ilerisine doğru gittiğiniz zaman, büyük demir kapıdan geçtiğinizde Türkiye'de görebileceğiniz en güzel üniversite binalarından birkaçını bir arada göreceksiniz. Buradan düz devam ettiğinizde sağınızda göreceğiniz büyük bina Çar 2. Nikolay tarafından oğlu için yaptırılmış bir av köşkü. Devamında göreceğiniz binalar ise askeri binalar olarak, çarın heyeti için yaptırılmış yerler. Bu binaların önünden geçerken göreceğiniz büst ise Kazım Karabekir'e ait, zira kendisi Kars'ta kaldığı sürece boyunca göreceğiniz açık renkli konağı özel konutu olarak kullanmış. Ardından Kafkas Üniversitesi kurulunca 80'lerden sonra tüm bu binalar güzel sanatlar ve konservatuar binaları olarak kullanılmaya başlanmış. Kendi okullarımızı düşünüp bir de buraya bakınca hakikaten sinirimiz bozuldu, anlatamayız, görmeniz lazım. Mazlum Ağa Hamamı: Buranın adı yer yer Puşkin Hamamı olarak da geçiyor, çünkü 1800'lü yılların ortalarında, Puşkin savaş döneminde gerçekleştirdiği Erzurum yolculuğu esnasında Kars'ta tahmin edilene ve yazdıklarından da anlaşıldığı üzere 2 gün kadar kalıyor ve bu hamamda da yıkandığı söyleniyor. Hatta Erzurum Yolculuğu adlı kitabını okuyacak olursanız orada Kars Kalesi'ne bakıp \"bizim Ruslar burayı nasıl oldu da aldı acaba\" gibi bir yorum getirdiğine bile şahit olabilirsiniz. -Yukarıda söz ettiğimiz \"ben ne geziyorum şu an\" durumunu yaşamamak adına müzenin bahçesindeyken ve içindeyken mutlaka, Piri Guide'da konuyla ilgili bölümü dinlemenizi öneriyoruz. Eğer 25 dakika olması gözünüzü korkuttuysa sonrasında bir yerde oturup dinleyin, gerçekten müthiş bilgiler kapsıyor ve buraya boş boş baktığınızda kalmıyorsunuz. Biz dinlerken çok etkilendik, çok şey öğrendik, bizce bu söylediğimizi ciddiye alın, okuyup geçmeyin. Bu kesinlikle bir reklam falan değil, gerçekten çok hoşumuza gittiği için söylüyoruz. Kars Kalesi: Kars Kalesi son zamanlarda gördüğümüz en ihtişamlı, en sağlam kalelerden biri. Yapılış tarihi 1153 yılına dayanıyor. 1386 yılında Moğol istilası ile Timur tarafından yıkılıyor ve 1579 yılında yeniden yapılıyor ve birçok olay atlatmasının ardından 1600'lü yılların ortalarından itibaren çok büyük bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar ayakta kalmayı başarıyor. Böyle tarihlerle konuşunca insan olaya çok soyut yaklaşıyor ama, hakikaten şöyle bi' durup da düşünecek olursanız bunca senedir orada duran bu denli ihtişamlı bir kale sizi de büyüleyecektir. Kaleyi yaya yolundan ya da araç yolundan giderek (evet ulaşım için 2 farklı yolu var) içini de gezebilirsiniz, ancak eğer vaktiniz yoksa ya da üşendiyseniz dışarıdan görmeniz bizce yeterli olacaktır. Duyanlar \"Kars Gravyeri'nin doğduğu köy\" diye duymuştur ama, bizim bu köyü duyma, bilme ve şiddetle görmek isteme sebebimiz İlhan Koçulu. Kendisi \"vay be, insanlar neler yapıyor, ben bu hayatta kaydadeğer ne yapıyorum acaba\" düşüncelerine kapılmanıza sebep olan \"O\" insanlardan. Boğatepe Köyü'nü köy halkı ile birlikte almış bambaşka bir noktaya taşımış. Ancak biz bu hikayeyi kesinlikle İlhan Koçulu'nun kendisinden dinlemeniz gerektiğini düşünüyoruz, dolayısıyla anlatmak yerine İlhan Koçulu'nun Tedx Talk videosunu buraya bırakıyoruz, biz kendisine ve anlattıklarına hayran kaldık, bizce mutlaka izleyin. Sonrasında bu köye gidip gitmeyeceğinize kendiniz karar verirsiniz. İzlemediyseniz de gitmek için size bir sebep verelim, Kars'ta alabileceğiniz en iyi peynirler burada yapılıyor, öyle ki bir Peynir Müzesi bile mevcut! En sevdiğimiz yeri en sona bıraktık, buraya kadar okuyanlara selam olsun. Eğer Çıldır Gölü'ne doğru bir dönemde gidecek olursanız ve eğer Nasuh Mahruki falan değilseniz çok yüksek ihtimalle bu ziyaretinizi hayatınızda gerçekleştirdiğiniz en iyi 10 aktivite arasına ekleyeceksiniz. Biz hayatımızda ilk kez donmuş bir göl gördüğümüz için mi, yoksa ilk kez donmuş bir gölün üstünde sanki çok normal bir şey yapıyormuşçasına yürüdüğümüz için mi bilemiyoruz ama, gerçekten bu deneyimi sonsuza kadar hatırlayacağız. Gölün donmuş halini ve üzerinde çekebileceğiniz Eternal Sunshine of The Spotless Mind terk görüntüleri hiç anlatmıyoruz bile, onlar da tuzu biberi. -Çıldır Gölü tam olarak Kars ile Ardahan arasında kalıyor. Kars merkeze arabayla yaklaşık 1,5 saat uzaklıkta kalıyor ve kış aylarında çoğunlukla gölün tamamı donuyor. Araç olmadan gitmek pek de kolay değil. Kars merkezden Çıldır'a giden otobüsler var-imiş ancak özellikle gölü şöyle etraflıca gezmek niyetindeyseniz bizce ya araç kiralayın, ya da en azından bir turun parçası olarak gidin ki işiniz bir tık daha kolaylaşsın. -Çıldır Gölü'ne kış aylarında gitmeniz için ısrar etmemize gerek var mı? Yoksa donmuş göl ilginizi çekmedi mi? Sanmyrm cnm........ Göl Aralık ayı gibi donmaya başlıyor deniliyor, ancak biz bu sene Ocak ayında ziyaret ettiğimizde tamamı donmamıştı, tahmin edebileceğiniz üzere bu biraz da o seneki hava koşulları ile ilgili, gitmeden önce onu bi' kontrol etmekte fayda var. Eğer ilginizi çekerse her sene Çıldır Gölü Festivali adlı bir etkinlik de gerçekleşiyor, gitmeden önce tarihleri kontrol etmekte fayda var. Eğer önerdiğimiz gibi Çıldır Gölü'ne kışın gidecek olursanız dikkat etmeniz gereken iki önemli konu var: Erken saatte gitmek ve tabii ki sıkı giyinmek. Hava durumu gözünüzü korkutmasın, evet tabii ki soğuk oluyor ama, ilginç bir şekilde özellikle güneşli bir güne denk geldiyseniz öyle kıyamet gibi soğuk olmuyor. Umarız böyle dedik diye askılıyla falan gitmeye kalkışmazsınız. Çıldır Gölü'nde balık avlamak gibi bir aktiviteye girişebiliyorsunuz. Evet basbayağı buzu kırıp içerinden balık çıkarmaktan söz ediyoruz. Gölde yaşayan aşırı sevimsiz görüntülü balığı tek başınıza avlamaya çalışmanızı pek önermiyoruz. Bunun için civarda balıkçı abilerle konuşmak mantıklı bir çözüm, onlarla beraber ava çıkabilirsiniz. -Göl civarında yemek yiyebileceğiniz en popüler yer Atalay'ın Yeri. Menüde sadece göl balığı, salata ve birkaç ikram var. Buraya gitmenizi önereceğiz, çünkü burası aynı zamanda pek çok insanın donmuş Çıldır Gölü üzerine çıktığı nokta. Evet bazı dönemler kalabalık olması sinir bozucu olabiliyor, ancak yine de başınıza bir iş gelirse falan etrafınızda başka insanların olması bir nebze daha rahatlatıcı olur sanki. Gölün üstüne çıkma hevesinizi burada alabilirsiniz, fena mı? -Yok kardeşim düşersem de kendi başıma düşeceğim diyorsanız ve gölü kimselerin olmadığı bir noktadan görmek, Into The Wild terk haller yaşamak istiyorsanız o zaman Akçakale tarafına gidebilirsiniz. Üşenmedik gittik baktık, hakikaten o tarafta kimsecikler yok, daha bi' kendi başınıza, daha bi' sakin sakin gölün tadını çıkarabiliyorsunuz. Ani Antik Kenti'ni son yıllarda öğrenmiş olmanın utancını ve Anadolu'da kim bilir daha neler neler yer aldığının şaşkınlığını bir arada yaşarken kenti bizzat görünce bunların hepsinin üstüne bir başka duygu daha eklendi; Hayranlık! Ani Antik Kenti tarihi boyunca birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış, İpek Yolu üzerinde yer alması sebebiyle zamanında büyük önem taşıyan, en parlak dönemini ise Bagratlı Krallığı hakimiyetinde yaşamış bir kent. Öyle ki bir dönem nüfusunun 120.000'in üstüne çıktığı bile okuduklarımız arasında. Büyük Katedral: Aslanlı Kapı'dan girip yürüyüş yolunu izlediğinizde yolun sizi götüreceği büyük, ihtişamlı yapı. Üzerine adını yazan sığırlara rağmen halen müthiş, halen inanılmaz etkileyici. İçine de girebiliyorsunuz, gözden kaçırmayın. Hem yanından baktığınızda ise Ermenistan ile doğal sınırımız olan Arpaçay'ı ve güzelliğinden dibinizin düşeceği kocaman bir kanyonu görüyorsunuz ki, bizim tüm gezi boyunca en sevdiğimiz anlardan biri buydu galiba. Ebul Manucehr Camii: Büyük Katedral'den sağa doğru gittiğinizde, yine yürüyüş yolunu takip ederseniz bir takım kalıntılardan geçerek bu camiye ulaşacaksınız. Cami Selçuklu döneminden günümüzde kalan en eski eserlerden. Sapasağlam da duruyor, etkilenmemek elde değil! Aynı zamanda aşağıda İpek Yolu Köprüsü'nü en iyi görebileceğiniz noktadasınız, pencereden aşağı bakmayı es geçmeyin. Abughamrents Kilisesi: Ani Harabeleri'nin sembolü haline gelmiş kilise. Buna giden yolu doğru tarif edebileceğimizden emin değiliz, çünkü karlar sebebiyle yürüyüş yolunu kaybedip buraya tamamen abuk subuk bir şekilde ulaştık. Mutlaka yakınına kadar gidin, uzaktan gördüğünüzle kalmayın, zaten önünden ilerleyen yol sizi tekrar giriş kapısına götürüyor. -Ani Harabeleri Kars merkeze yaklaşık 40 45 km uzaklıkta. Biz ulaşımı arabayla sağladık ve yine hava koşulları zorlu olmadığı için yollar büyük ölçüde problemsizdi diyebiliriz. Maksimum 45 dk 1 saat arası bir sürede kente ulaşıyorsunuz. Şayet arabayla gidecek olursanız bir çekinceniz olmasın, aracınızı girişte bir noktada bırakıp gezinize başlayabilirsiniz. -Ani genelinde ciddi bir tabela/bilgilendirme sorunu var. Var olanlar silinmiş, yamuk yumuk, hatta üzerinde mermi izleri falan var, o derece. O yüzden aşağıdaki maddeye kulak verin. Ani Harabeleri'ndeki rehber sorunsalınızı 2 şekilde çözebilirsiniz. Birincisi Piri Guide'ın konuyla ilgili rehberini yükleyerek. İkincisi oradaki güvenliklerden yardım alarak. Biliyoruz, ikinci seçenek sizi şaşırttı, ancak bize denk gelmese de çoğunuzdan duyduğumuza göre güvenlikler Ani Harabeleri hakkında bayağı bilgiliymiş ve birçok kişiye yardımcı olmuşlar. Bi' şansınızı deneyin. Ülkenin tartışmasız en güzel olayı, hangi noktasına giderseniz gidin dünyanın en güzel yemekleri karşınıza çıkıp duruyor. Tabii ki Kars'ta da sırtımız yere gelmedi, oradan da kilo alıp dönmek için bir sürü sebep bulduk. E kilo alınacak bir şey varsa beraber alalım, size de faydalıymış gibi duran ama aslında sinsice herkese kilo aldırmaya çalıştığımız için buraya yazdığımız öneriler yazalım. Kaz Eti: Kars'ta deneyebileceğiniz çeşit çeşit lezzet var. En çok önerileni pek tabii kaz eti. Doğruya doğru, biz kaz eti yemedik, yiyemedik ama sevenlerini haberdar etmeden de geçelim istemedik. Ek bir bilgi olarak bazı mekanlar kaz eti ayağına ördek eti veriyor, nasıl olsa tadını bilmiyor diye de turisti kandırıyorlarmış, aklınızda bulunsun, güvenilir gelmediyse yemeyin daha iyi. Zaten eşek gibi pahalıya satıyorlar, kandırıldığınızla kalırsınız valla. İyisi mi bu işe merak saldıysanız kaz eti nedir ne değildir, güzeli nasıl olur bi' araştırın, bizim konuyla ilgili bilgimiz ve konuya herhangi bir ilgimiz olmadığı için sallama bilgi vermek istemiyoruz. Hangel: Şimdi ne olduğunu anlatınca bir tık anlamsız gelebilir ama, aslında Hangel bizim ilk kez Kars'ta deneyip de en çok sevdiğimiz yemek oldu. Anlamsız gelmemesi için sizin de bir adet koca porsiyon Hangel gömmeniz lazım, başka çaresi yok. Hangel dediğimiz şey aslında mantı dublörü bir şey, kare kare hamur parçalarının üstüne sarımsaklı yoğurt, biraz pişmiş soğan ve baharatlar koyulduğunu düşünün. Zaten şu malzemelerle yapılan herhangi bir şeyin tadının kötü olma ihtimali yok. Bu arada Hangel'in tam olarak nereye ait olduğu biraz belirsiz olduğu için Hangel, Hengel, Hingel, hatta Hınkal şeklinde çeşit çeşit adı olduğunu da ekleyelim. Bunların bazıları Kars'ta yediğinize çok benzer, bazıları ise içinde patates, kıyma gibi dolgular olan versiyonları. Neticede hepsi çok güzel, yiyin, yedirin. Piti: Adının şirinliği ile aklımızı alan Piti, aslında ağır sayılabilecek bir yemek. Ama güzel mi? İyisine denk gelirseniz KRAL. Kars'a özgü bir yemek olmasının yanı sıra yine Azerbaycan mutfağı ile de özdeşleşmiş, biz bu kültürlerin iç içe geçmesine bayıldığımız için vay efendim o sizin, bu bizim, BAKLAVA SENİN YOĞURT BENİM muhabbetini hiç sevmiyoruz, o yüzden kiminse kimin, neticede bayağı lezzetli. Servis şekli şöyle oluyor, bir tabakta kısık ateşte uzun uzun pişmiş kuzu eti ve nohut karışımı sulu bir halde geliyor, diğer tabağın altı ise ekmek ya da lavaş benzeri bir şey ile kaplı halde oluyor. Eti kemiksiz bir şekilde nohutlar ve suyu ile birlikte diğer tabağa döküyorlar, o lavaş benzeri şey et suyunu iyice emiyor, ortaya şahane bir şey çıkıyor. Ancak tekrar ediyoruz, iyisine denk gelirseniz! Biz Kars'ta en iyisini Hanımeli Restoran'da yedik mesela. Kars Gravyeri & Kars Kaşarı: Hakikaten bunu istiyor musunuz? Gelip de size ülkenin en baba peynirlerini mi övelim? Övgüye ihtiyacı var mı? Zaten gravyerin çizgi filmlerdeki peynirler gibi görünüyor olması onu yeterince çekici kılmıyor mu? Kars'a geldiyseniz gravyer ve Kars Kaşarı yemeden/almadan dönerseniz sizi ıslak havluyla dövmezler mi? Gravyer övmek yerine Kars'ta en iyi gravyer nereden alınır onu söyleyelim, BOĞATEPE KÖYÜ, net. Erişte Pilavı: Yine diğer yöredekilerden çok da büyük bir farkı varsa bizim çözemediğimiz, ancak tabii ki müthiş lezzetli olan bir yemek. Kars genelinde birkaç kez yedik, mercimeklisinden peynirlisine hatta patateslisine kadar pek çok çeşidinde denk geldik ve hepsi çok iyi. Bunun neden Kars'a özgü kabul edildiğini tam bilemedik ama, bilen varsa bize de açıklasın. Evelik Çorbası: Ardahan ve Erzurum ile birlikte Kars'ta da popüler olan, çok yüksek ihtimalle über şifalı çorba. Evelik dediğimiz şey bir bitki. Hatta dolması bile oluyormuş, biz ona denk gelemedik maalesef. Neticede çorba bu bitki ile yapılıyor, çoğunun içine patates de ekleniyor. Gayet leziz, deneyin. Umaç Helvası: Umaç Helvası da Kars'a özgü bir tatlı. Aslında neden Kars'a özgü olduğunu anlamadık, çünkü sanki Türkiye'nin birçok yerinde denk geldiğimiz bir helva çeşidiymiş gibi geldi, fakat bu çooook lezzetli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Umaç Helvası dediğimiz şey un, süt, yağ ve şeker kullanılarak yapılan son derece basit bir tatlı olmasına rağmen biz abartıp kahvaltıda bile yedik, onu da denemeden dönmeyin deriz. Kete ve meşhuuur Kars Balı yemeyi unutmuyoruz. Pek tabii hem Karslı dostlardan, hem sizlerden hem de internet aleminin derinliklerinden bir sürü bilgiyi bir araya toplayıp yine danalar gibi yedik içtik, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, şok olduklarımız oldu, hepsini aşağı bırakıyoruz ki hep beraber en güzellerini yiyip içelim. Hanımeli Ev Yemekleri: Karslı birçok arkadaşımızın favorisi, bizim de sahibini QUEEN ilan ettiğimiz, hakikaten Kars'ta yediğimiz en güzel yemekleri yapan mekan. Muhtemelen 2 kez gitmeye bile çalışabilirsiniz. Bu arada bakmayın salaş görüntüsüne, özellikle bu aralar yer bulmak bayağı zor, rezervasyon yapmak kesinlikle iyi bir fikir. Yukarıda söylediğimiz yemeklerin hepsini burada bulabilirsiniz, o da bir diğer artısı. Kars Kaz Evi: Daha çok turist olarak gidenlerin önerdiği, bizim ise pek önermediğimiz, popüler hale geldiği için bu kadar önerildiğini düşündüğümüz yer. Belki damak tadı farkıdır, bilemiyoruz, kişisel görüş. Puşkin Restoran: Puşkin ile tek ilişkisinin adının olduğu, yemekleri kötü olmayan ancak çok da büyük bir olayı olmayan mekan. Ancak içtiğimiz en güzel Evelik çorbası buradaydı, hakkını yemeyelim, özellikle onu içmeyi unutmayın. Kılıçoğlu Pastanesi: Özellikle şöyle menemenli, omletli kahvaltı falan yapmak niyetindeyseniz gidebileceğiniz, pek de güzel bir binası olan mekan. Tek sorunu arka tarafın bir tık nargile kafe tadında, dumanlar içinde olması. Brother's Milk Bar: Bize tam anlamıyla \"ABİ NOLUYOR NORVEÇ'E GELDİK GALİBA\" cümlesini kurdurtan, hakikaten çok güzel mekan. Kahveleri güzel, mekanın kendisi çok güzel, konsept güzel, çeşit çeşit süt olması aşırı güzel. Toffee Nut Latte bile var, vallahi çıkarken sarılacaktık, güzel üstü güzel. Biz her gün gittik galiba, aynısından İstanbul'a da isteriz! Han-ı Hanedan Restoran: Kars'ta alkol alabileceğiniz mekan arıyorsanız çare burası. Rakı, Süryani şarabı vb. şeyler bulabilirsiniz. Tadım Döner çok övülüyordu, bizim deneme imkanımız olmadı, hızlıdan bir şeyler yemek isterseniz belki orayı denersiniz. Puşkin'in zamanında Kars'a da yolunun düştüğünü duymuş muydunuz? İlginizi çektiyse \"Erzurum Yolculuğu\" kitabından bir adet edinmenizi öneririz. Doğruyu söylemek gerekirse Kars hakkında öyle uzun uzun yazmamış, konuyla ilgili kısım birkaç paragraftan ibaret ve pek fazla tasvir de içermiyor, ancak neticede Puşkin'in Erzurum Yolculuğu diye bir kitap yazmış olması bile yeterince ilgi çekicidir herhalde. Sigara içen içmeyen herkes için hüzünlü bir bilgi, Kars'ta birçok mekanda içeride sigara içiliyor ve yer yer gaz odasında oturmuş muhabbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Herhangi bir hassasiyetiniz varsa aklınızda bulunsun. Kars hava durumu konusunda hiçbir şey yazmamış olmayalım, çünkü biz orası için çok da ekstrem sayılmayacak -18 derecelerde oradaydık ve bir noktada kulaklarımız düşecek, ne bilelim burnumuz ile vedalaşacağız ya da suratımıza dokunursak kristalleşip yere düşecek falan sandık. Aman diyelim, gündüz çok sert bir hava olmuyor ve idare ediliyor ama, gece soğuğu daha önce gördüğümüz bir şeye benzemiyor, ona göre giyinin. Yine hava durumundan bahsetmişken işe yarar bir not daha ekleyelim, kat kat giyinin. Bunu sıkı giyinmek anlamında değil, iç mekanlarda üstünüzü çıkarabileceğiniz şekilde giyinmeniz adına söylüyoruz. O dışarısı soğuk içerisi sıcak durumu adamı iyice çarpıyor ve iç mekanlar genellikle aşırı sıcak, bu sebeple kat kat giyinmek son derece mantıklı oluyor. Çok güzel bir yazı olmuş. 2 sene yaşadığım karsı çok güzel anlatmışsınız. Benim 1 önerim olacak nacizane. Orhan Pamuk'un Kar romanını da Kars hatıraları tazeyken okuyun. Bu arada İshak Paşa Sarayı Doğubeyazıt'ta. Ağrı Merkez'e biraz uzak. Yine çok güzel bir gezi yazısı olmuş, elinize sağlık. Bence yeme içme konusunda bir tek Pasha Cafe eksik kalmış. Yabancı rock ile başlayıp halayla biten geceyi kaçırmışsınız. Bir de maalesef insanlık anıtını. Çıldır'a kadar gitmişken biraz daha devam edip Şeytan Kalesi de mutlaka görülmeli. Gizli kalmış büyüleyici bir güzellik. Kaleye araç ile ulaşım yok, o yüzden en yakın köye aracınızı bırakıp yaklaşık 2km yürümeniz gerekiyor. Muhteşem bir tanıtım. Tüm yönleri dikkate alınmış şehrin. insan Git dedirtiyorsunuz. Kars ile alakalı önyargıma tekme tokat giriştiniz. Bu fotoğrafları Avrupa'da bir yer diye paylaşsaydınız yutmak bir yana fondip yapardım heralde. \"Ölmeden önce görülmesi gereken yerler\" listeme dahil ettim. Umarım ölmeden önce görürüm. Ellerinize sağlık yine çok güzel bir yazı."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/21/roma-kahvecileri", "text": "Yok kardeşim yok, İtalya'da Starbucks yok. İtalya'da misler gibi, kahve sevmeyeni bile kahveye aşık edecek, kahve seveni kendinden geçirecek kadar güzel kahveler var. Yahu diyorsunuz, artık burada da güzel olamaz herhalde, burası resmen herhangi bir kafe işte, muhtemelen sadece yolda geçerken denk geldiğim bir yer. Ama yooo, yoo, Roma durur mu, yapıştırıyor cevabı, al diyor, sana babalar gibi bir kahve. Bul hadi böylesini başka yerde bulabilirsen. Sırf bu yüzden bile gerçekten 800 kere de gitsek, turist izdihamı arasında sürüklenip sanki Tarkan'ın halk konserine gitmiş gibi de hissetsek, her gidişimizde kilo da alsak yine de çok seveceğiz Roma'yı. Bizi gerçek kahve ile tanıştıran ilk şehir olarak, hatta ve hatta \"çok gezen bilir\" hanesine bir çizgi attırdığı için her bir ziyaretimizde uzun süredir görmediğimiz ama bir şekilde çok sevdiğimiz arkadaşımızmış gibi kucaklayacağız kendisini. İtalya'nın genelinde şahit olabileceğiniz gibi, Roma'da da en tatlı sabahlar hakikaten kahveyle başlıyor. İtalyan halkının çoğu için kahvesiz bir sabah, Faik'siz bir Safiye'ye, ne bilelim, İdil'siz bir Öykü'ye benziyor. Tabii ki siz bir film karakteri olmadığınız için öyle bir isteğiniz yoksa her sabaha bu şekilde başlamak zorunda değilsiniz, ancak adet yerini bulsun, en azından konuşana kadar lokal gibi görünelim diyorsanız sabahları o kahve içilecek. Aslına bakarsanız İtalyan kahve kültürü genel olarak o kadar alengirli ki, kahveyi sipariş vermesi ayrı bir konu, doğru kahveyi sipariş vermek ayrı bir konu, kahveye farkına varmadan ekstra ücret ödediğinizi tespit etmek ise ayrı bir skandal. Biz bu derdinize deva olmak için İtalyan kahve kültürü üzerine bir yazı yazdık, ona baksanız bizce DEV işinize yarar. Şimdiden söyleyelim, aşağıda bahsedeceğimiz kahvecilerin hepsi \"Roma'da en sevdiğimiz kahveciler\" değil, internette araştırma yaparken karşınıza çıkabilecek popüler yerleri de şöyle bi' anlatalım dedik. Bu noktada bilmeniz gereken en önemli şey, İtalya'da 3. dalga kahveci peşinde düşmenin son derece gereksiz olduğu. Hatta ve hatta \"ay burası turistikmiş gitmeyelim\" muhabbetine en azından kahve konusunda girmemeniz gerektiğini de ekleyelim, burada işler başka. Bazen en güzel kahveyle en turistik ya da en beklenmedik yerde karşılaşabiliyorsunuz, çünkü bu adamlar kahveyi cidden çok önemsiyor, dolayısıyla sırf hipsterlık yapacaksınız diye güzelim kahvelerden olmayın. Şimdi izninizle Roma kahvecileri konumuza giriş yapalım. Adres konusunda bir uyarıda bulunalım, bu civarda 2 adet Roscioli var, biri restoran olan, biri kafe olan, siz bu yukarıda söz ettiğimiz merasim için kafe olana gitmelisiniz, yani daha küçük olan. Roma'daki en popüler kafelerden biri olan Rosati'yi de listeye eklemek istedik, buraya gitmemeniz konusunda ısrar edip gideceğiz. Burası da oldukça eski ve köklü bir kafe olmasına rağmen bulunduğu konumun da etkisiyle olsa gerek, gerçekten hiç hak etmediği şekilde pahalı. Hak etmiyor diyoruz, çünkü asık suratlı çalışan, İtalya standartlarının altında kahve kalitesi ve aşırı kalabalık şeklinde uzayıp giden sorunları var. Tüm bunların üstüne küçük bir fincan kahvenin 6 Euro olması da pek hoş olmuyor tabii. ARKADAŞLAR 6 EURO NE KADAR BİLİYOR MUSUNUZ SİZ? sdfsdf tamam sakinleşiyoruz......... Buraya gitmemeniz için adresini de yazmıyoruz. Giderseniz minicik ve başarısız bir kahve için 6 euro öderken bizi hatırlayın. Analemma Cafe: Monti tarafını keşfederken soluklanabileceğiniz bir mekan. Kahveleri efsane değil ancak İtalya etkisi olsa gerek, tabii ki kötü de değil. Pergamino Caffe: Torrefazione Lady Cafe'nin kahvelerini kullandıklarını öğrenince onu da mutlaka denemek istediğimiz için uğradığımız, ancak yukarıdakiler kadar vurulmadığımız bir kahveci. Yine de Vatikan yakınlarındayken kahve ihtiyacınızı gidermek için uğranır. Castroni Cafe: Adını bol bol duyduğumuz, internette cart curt karşımıza çıkan bir kahveci. Fakat bunu deneme imkanımız olmadı, belki görürseniz bi' şans vermek istersiniz diye düşünerek size not olarak yazalım bari dedik. Güzelse bize de haber edin bari. Kahve severler için süper bir yazı olmuş, ellerinize sağlık! Roma'ya gidip Starbucks aranmak olmaz yani olmamalı! 🙂 Harikasınız!!! Eve götürmelik önerebileceğiniz kahve var mıdır? Şuranın şu kahvesi çok güzel gibi gibi."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/30/ankaranin-en-iyi-mekanlari", "text": "Ankara'nın kişisel tarihimdeki yerini kronolojik olarak anlatmaya kalkışsam ortaya şöyle bir şey çıkıyor; Çocukluk yıllarımda anneannemin azimli bir şekilde ezberlettiği şarkı sebebiyle \"her bahtı kara olanın görmek istediği\" şehir. Biraz daha büyüyünce \"babamın iş için gittiği uçakla gidilen yer\". Okul yıllarında ilerledikçe haliyle bir Atatürk ile özdeşleştirme evresi, lisedeki \"uff hyt çk zor en iyisi Anathema dinleyeyim\" temalı ergenliğimin zirve yaptığı dönemlerde Vega'nın Ankara şarkısı, Ankara'da yaşayan ve çok sevdiğim insanlar falan derken ortaya karman çorman bir şey çıkıyor. E tabii bir de arka planda insanlardan sürekli duyduğum bir \"Ankara mı, hmmmsss aşırı doz bürokrasi, üfff sıkıcılık, ayyy DENİZ YOK.....\" durumu da var. Neticede daha önce bu şehri 4-5 kez görmüş olmama rağmen hür irademle \"hadi bi' Ankara'ya gidelim ya\" dediğim gün 2018 yılının başlarına denk gelecekmiş, tabii bunu o zamanlar bilmiyordum. Son cümleyi biraz daha net açıklayacak ve küçük bir itirafta bulunacak olursak aslında yine \"ya o kadar da sevmezsek\" korkusu ile Ankara gezimizi meşhur Doğu Ekspresi ile Kars gezimizden 1-2 öncesine ayarladık ve madem tren oradan kalkacak, bari 1 gece de Ankara'da kalalım, 2 gün Ankara'yı tanırız diye planladık. Hala içimizde şehri pek de sevemeyeceğiz endişesi olduğu için daha fazla gün ayırmayı aklımızdan geçirmemişiz, şimdi pişmanız orası ayrı mesele. Şimdi şurada efendi efendi yazıyordum da bi' sinirlenmeden edemeyeceğim, KİM KARDEŞİM BU ANKARA SIKICI DEDİKODUSUNU ÇIKARAN? Ankara'da resmen sevecek bir sürü şey bulduk, acayip tatlı insanlar tanıdık ve hatta hedefimiz olan şeylerin yanında bir sürü seçenek daha eklenince paniğe kapılıp kendimizi yemeğe vermişiz, dönünce bir baktık Ankara gezi rehberi yazacak kadar yer keşfedemediğimiz için Ankara'nın en iyi mekanları yazısı yazıyoruz. Yazıklar olsun size Ankara düşmanları, bizi de şaşırttınız, salak ettiniz. Anadolu Medeniyetleri Müzesi: Bilmeyen, duymayan var mıdır bilmiyoruz, zira Anadolu Medeniyetleri Müzesi Ankara'nın, hatta Avrupa'nın en önemli müzelerinden biri. Öyle ki zamanında 70'e yakın müze içinde \"Avrupa'nın En İyi Müzesi\" unvanını da kapmış, bize inanmıyorsanız unvanına kapılın, yeter ki gidin. Ata'mın öncülüğünde kurulan bu müzede Paleolitik Çağ'dan günümüze kadar uzanan arkeolojik eserleri kronolojik olarak görebilirsiniz. Rehber ile gezmek mümkün müydü hatırlayamıyoruz, mümkünse bizce mutlaka öyle yapın. Değilse en azından audio guide'sız gezmemeniz şiddetle önerimizdir. CerModern: Ankara'nın modern sanatlar merkezi. Hani şu Instagram'da \"İskandinav şehri terk görüntüler\" paylaşmamız üzerine sizin \"abi siz hakikaten Ankara'da mısınız yoksa Norveç'e gittiniz ve bizi mi yiyorsunuz\" diye sorduğunuz yer. Yıl boyunca çeşitli sergiler, etkinlikler gerçekleşiyor, ancak ziyaret etmeden önce sitesine girip kontrol etmenizde fayda var, zira sergi/etkinlik olmayan bir döneme de denk gelebilirsiniz. Gerçi olmadı kafesinde oturursunuz canım, ne olacak. CerModern'e giriş ücreti 15 TL, öğrencilere 10. Sıhhiye metro durağına 10 dk. yürüme mesafesinde. Sıhhiye metro durağı diye yol tarifi falan verince kendimizi Ankaralı olmaya daha yakın hissettik.......... Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi: \"Yaşasın bizim memlekette de böyle müzeler var\" diye dolaşıp durduğumuz ve gezdiğimiz süre boyunca mütemadiyen \"biz burayı nasıl daha önce görmedik\" hissine kapıldığımız müze. Çok büyük bir müze olmaması daha da detaylı gezmeyi kolaylaştırıyor, üstelik İbrahim Çallı, Nuri İyem, Osman Hamdi Bey gibi dev isimlerin eserlerini görme şansı yakalıyorsunuz. Ek bir bilgi olarak Şark Odası'ndan içeri girince solunuzda Atatürk'ün bu odada çekilmiş bir fotoğrafını göreceksiniz. Müzenin binasının şahane olduğunu da ekleyelim, hemen yanındaki harika binada da meşhur Etnografya Müzesi yer alıyor, buraya kadar gitmişken bir taşla iki kuş vurmuş olursunuz. Bu arada müzeye giriş ücretsiz, biz oradayken müzeyi gezen tek kişiler olmamız resmen içimizi burktu, ihmal etmeyiniz. Ulucanlar Cezaevi Müzesi: Nazım Hikmet'ten Erdal Eren'e, Cevat Şakir'den Deniz Gezmiş'e, Bülent Ecevit'ten Yılmaz Güney'e kadar birçok dev ismin yattığı, hatta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Erdal Eren'in idam edildiği cezaevi günümüzde bir müze haline getirilmiş. Şu cümleleri yazarken bile sanki yeterince iyi açıklayamazmışız, kendimizi doğru ifade edemezmişiz gibi geliyor. Ankara'ya gidip bu müzeyi ziyaret etmemek de sanki bir şeyleri görmezden gelmek olurmuş gibi... Bu noktada Ulucanlar Cezaevi'nin tarihçesini okumanız doğru olur diye düşünüyoruz, şurada en iyi şekilde anlatılmış. Müze Evliyagil: Burası Ankara'nın ilk özel çağdaş sanat müzesi. Evet biliyoruz, merkezden uzakta diye düşüneceksiniz, ancak Kopenhag'a gidip Louisiana Müzesi'ne gidiyorsanız Ankara'da da zahmet edip buraya kadar gitmek ve bu gibi girişimleri özellikle gençler olarak ilgi göstermek gerekiyor diye düşünüyoruz, çünkü neden Türkiye'de daha fazla böyle müze olmasın? Gurur duyduk efenim. Erimtan Müzesi: Yetmedi, PATRON ÇILDIRDI. Bir adet arkeoloji ve sanat müzesi daha verelim abimize. Ülkede böyle şeylerle karşılaşınca o kadar seviniyoruz ki, şımarmamak elde değil. Erimtan Müzesi'nde neredeyse tamamı Anadolu kökenli yaklaşık 2000 eser yer alıyor. Ayrıca birçok etkinlik de gerçekleşiyor, biz buradan bakıp bakıp çok özendik. Şayet Ankara'da yaşıyorsanız ya da geziniz bu günlerden birine denk geliyorsa mutlaka değerlendirin. Ankara'nın en iyi mekanları : 2 günde ne bulduysak! Yukarıda da söyledik, Ankara'da resmen bir mekan patlaması yaşanıyor. Ankara'da tanıştığımız/buluştuğumuz birçok kişi birkaç yıl öncesine kadar durumun bu şekilde olmadığını söyledi, belki de şehrin sıkıcı olduğunu konusunda şikayet etmeleriniz bu yüzdendi Ankaralı arkadaşlar, bilemedik. Neticede şu anda Ankara'da onlarca güzel mekan var, biz de 2 gün boyunca her yerde her şeyi, yer yer kahveyi bile paylaşarak tüketip deneyebildiğimiz kadar yer deneyerek bir rekora koştuk ve sizin için Ankara'nın en iyi mekanları hangileri onu tespit etmeye çalıştık. Zevklerimize göre biraz kayırmaca yapıp önceliği de Ankara'nın en iyi kahvecilerine verdik. Buyrun biraz mekan yığalım, Ankaralıların keyfi yerine gelsin. Paper Roasting Coffee & Chocolate: En sevdiklerimizden birini en tepeye yazalım, zira bizce burası herhangi bir kahveci değil. Hem kendi çikolatalarını yapıyorlar, hem son derece kaliteli kahveler. Hatta dünyadan sevdiğimiz birçok kahveciyi yakından takip ettikleri gibi yakın zamanda çeşitli ülkelerden farklı farklı kahvecilerin kahvelerini servis etmeyi de planlıyorlarmış, sırf bu sebepten bile \"İNŞ İstanbul'a da açılırsınız\" diye 20 kere falan söylemişizdir. Mekanın kendisi zaten çok güzel ve son derece Berlin dublörü, o yetmez ise sırf frambuazlı çikolatasını denemek için bile gidilir! Biz Ankara'da yaşıyor olsak burayı dışarıda çalışma mekanımız bellerdik, haberiniz olsun sevgili Ankaralılar. Ekşi Maya: Kahvaltı menüsüne bayıldığımız, ekmekleri cidden güzel olan ancak sabah sabah aşırı asık surata ve geciken servise maruz kalarak pek de övmeme kararı aldığımız mekan. Evet Ekşi Maya, sana trip atıyoruz, sana \"yk bşy ya üff\" yapıyor ve göz deviriyoruz..... Belki şans eseri kötü geçen bir günlerine denk gelmişizdir diyerek yine de listeye alalım dedik. Very Cupcake: Şans eseri yolda yürürken karşımıza çıkmış, hakikaten leziz cupcake'ler yapan kendisi küçük, işlevi büyük mekan. Duyduğumuza göre İstanbul'da Bağdat Caddesi'nde de bir şubesi varmış, çok şükür ki bize uzak ve delirmiş gibi cupcake yememize sebep olmayacak. Red Velvet Cupcake'i önerimizdir. Padam Coffee: Padam küçük, tatlı bir kahveci. Şehirde zaman sınırlamamız olunca öyle oturaklı, uzun soluklu zaman geçirme şansımız olmadı ama, şöyle hızlıdan bir kahve ihtiyacı gidermek için uğradık. Öyle ki galiba yayılmacı bir politika izleyebileceğiniz bir üst katı da varmış ve onu keşfedememişiz. Neticede ortamı tatlı, müzikleri \"yaşasın böyle şarkılar çalan mekanlar\" dedirtecek cinsten ve sırf raflarına dizdikleri kitaplar için bile kendilerine sevgilerimizi göndermek istiyoruz. Daha fazla Çarkıfelek'e bağlanıp selam gönderen izleyiciye dönüşmeden uzaklaşalım........ Kıtır: Sizlerden öğrendik, Kıtır tam bir Ankara klasiğiymiş, o yüzden zaten laf söyleyen TAŞ OLUR. Bir sürü Ankaralı arkadaşımızın burada bol bol anısı olunca biz de zaten otomatik olarak sempati besleyerek gittik, çünkü şehirler ile özdeşleşmiş mekanları çok seviyor, pek seviyoruz. Neticede kokoreçti, midyeydi, kumpirdi, akşam üstü birasıydı bu gibi şeyler için gidilebilecek gayet samimi bir mekan. Evet, Ankara'nın felç geçirten soğuğunda bile orada o birayı içmek adamın hoşuna gidiyor, yapacak bir şey yok. Özellikle \"of şunu yiyin çok iyiydi\" diyecek bir şeyimiz yok ama, bazı mekanların olayı başka oluyor işte. Cici Piknik: Sevgili Ankaralılar, birçok konuda mutabık kalmayı başardık, Cici Piknik hariç. Buranın seveni, hatta mekan için Ankara'nın en iyi dönercisi diyeni çokmuş, biz şiddetle katılMIyoruz. Sevmedik, sevemedik, hatta gidip de beğenmeyip yiyemedik. Belki talihsiz bir güne denk geldik, belki de bizim damak tadımıza uygun değildi bilemiyoruz. Neticede bu konuyu birkaç taksici abiye açınca çoğu bize Peçenek Döner'i denememizi önerdi, onu deneyecek zamanımız kalmadı, top sizde. F451 Brew: Döner möner dedik ama ani bir hızla kahvecilere geri dönüş yapıyoruz, bu gezi en çok bu işin üstüne düşmüşüz belli ki. Biz salak olduğumuz için mekana gidip duvarda yanan kitap görseli görene kadar mekanın adını Fahrenheit 451 ile ilişkilendirmemiştik, siz öyle yapmayın sdfsd. Neticede son derece soğuk ve yağmurlu bir Ankara gününün kasvetine kapılmış pek asık suratlı arkadaşlara denk gelsek de hakkını yemeyelim, kahve işinden kesinlikle anlıyorlar. Rispetto: Rispetto, Biz Ankara cahillerinin \"şehrin diğer tarafı\" diye konumlandırdığı, hep dolandığımız taraftan farklı bir noktada, Bahçelievler'de kalıyor. Hatta hadi biraz da oralara bakınalım, ne varmış acep diyerek oraya gittiğimizde uğradığımız ilk mekan da burası oldu. Haftaiçi öğlen vakti gitmemizden mütevellit pek sakindi, zaten bulunduğu konum itibariyle de \"mahallemin hep gittiğim tatlı kahvecisi\" tadında olduğu için öyle büyük bir kalabalık beklentiniz olmuyor. Neticede Ankara'da içtiğimiz en iyi kahvelerden birini burada içtik, biz Ankaralıların yerinde olsak burayı haftaiçi dışarıda çalışma mekanı olarak bellerdik, öyle söyleyelim. ROR Cafe & Roastery: Bahçelievler tarafından devam edelim, zaten yukarıda söz ettiğimiz Rispetto'ya yürüme mesafesindeki ROR'a kadar gideceğiz, fazla uzaklaşmıyoruz. Burası kendi kahvelerini kavuran, kahveleri güzel, öğrencisi bol bir mekan. Öğrencisi bol derken bizim dışımızda tüm masaların \"knk finaller çk ktü yaaa\" modunda olduğu, \"Melis notlarının fotokopisini alabilir miyim bu arada çok güzelsin büstünü mü diksek\" seslerinin yükseldiği bir öğrenci bolluğundan bahsediyoruz. Bu bir sorun mu? Yoo. Ama sakinlik peşindeyseniz adresiniz burası değil, onu söyleyebiliriz. Prod Coffee: Bahçelievler tarafında cirit atmaya devam ediyoruz. Bir diğer öğrenci ile dolup taşan mekan, Prod. İçtiğimiz kahveyi o kadar beğendik ki, o kadar iyiydi ki, buraya olumsuz görünecek bir şey yazmak içimizden gelmiyor. Ancak artık vize/final her ne ise onlardan birinin dönemine denk geldik diye mi bilmiyoruz ama, içeride resmen bir nargile kafe havasının hakim olmasını anlayamıyoruz. Bu kadar güzel mekan ve kahve yapıp da bu işe müdahale edilmemesini anlayamıyoruz, allah aşkına o işe bir dur deyin sevgili Prod Coffee yetkilileri. Neticede kahvesini o kadar beğendik ki, yine olsa yine gideriz, o ayrı mesele. Siyah & Beyaz: Zirvede bırakıyoruz, kapanışı Siyah & Beyaz ile yapıyoruz. Yemin ediyoruz İstanbul'da şöyle bir mekan olsa haftada 2 gün oradayız, öyle hoşumuza gitti! Hem sanat galerisi, hem bar, hem yaşça büyük sayılabilecek ama şahane bir kitlesi var, hem harika müzik, hem jazzz overdose yaşatıyor, daha ne isteyebilirdik bilmiyoruz? Bizce burayı bizim 2-3 saatlik oturmamızla özetlemek doğru olmadığı için 2 öneri ile geleceğiz, birincisi Melis Danişmend'in şu yazısını okumak, ikincisi bol bol bu mekanı içeren şu filmin varlığından haberdar olmak ve vakit bulunca izlemek. Henüz biz de izleyemedik, ancak Siyah Beyaz'ı bu kadar sevince aldık listeye, an yakın zamanda! Bu Aspava meselesine bir açıklık getirmemiz lazım. Hiç duymayanlar da eminiz ilk etapta bizim alık alık baktığımız gibi bakıyordur. Ankaralı arkadaşlar ise burayı pis pis sırıtarak okuyordur. Zira Ankaralı olup da Aspava denen şeyin ne olduğunu bilmeyen biriyle karşılaşmadığımız gibi, henüz hayatımıza girmiş bir kavram olduğu için de ustası sayılmayız. Hani \"yok orası dandik, şurada yiyeceksin, bilmemne Aspava'da yiyen maldonadur\" gibi şeyler söyleyecek kıvama gelemedik ama, yine de açıklayalım. Aspava dediğimiz şey aslında resmen bir kültür. Dürüm halinde bir takım soslar ile süslenmiş bir dönerin yanında sipariş vermediğiniz bir sürü malzeme ile bir arada servis edildiği kebapçı benzeri yerlerden bahsediyoruz. Hatta Aspava sözcüğünün bir açılımı bile var: Allah Sağlık Para Afiyet Versin Amin! Bu muhteşem akrostişe karşı koyabiliyor olabilirsiniz, ancak özellikle sarhoşsanız Aspava'ya karşı koymak bayağı zor. Ankaralı arkadaşlar da kendi içlerinde Aspava kültürünü sevenler ve DEV övenler ve Aspava'ya gitmeyin, Aspava berbat bir şeydir ve şişirilmiş bir balondur şeklinde ikiye ayrılmış durumdalar. Aspava'yı sevenler ise yine kendi içlerinde ikiye ayrılıyor ki, onun teması da tamamen ilk Aspava'nın neresi olduğu üzerine kurulu. İlk ya da en iyi olduğu iddia edilenler arasında öne çıkan 2-3 isim var; Özçelik Aspava, Gülçimen Aspava ve Yıldız Aspava. Biz hayır orada yemeyin şurada yiyin mesajları akması üzerine Instagram'da bu işi oylamaya sunup neticede çoğunluğun önerisi olan Özçelik'i deneme kararı aldık. Ankara'nın en iyi mekanları listesi çıkarma gayesiyle yiyip içmekten form değiştirdiğimiz gezimiz boyunca gidemediğimiz ve aklımızda kalan yerler oldu, onları size emanet ediyoruz, içimizde kaldı, bizim yerimize siz deneyin; Kakule Kahve, Grinder, Kaktüs Smoothies & More, Koala Coffee Shop ve Cafe Eclair. 3 yıldır Ankara'da yaşayıp bu mekanların hiç birini bilmemem ve sizden öğrenmem.. Acayip mutluyum şu an, şehirde hayat varmış, tüm sövdüğüm zamanlar için özür dilerim Ankara. Canım Ankara, canım Oİ!! Bi dahaki gidişinizde Amelie's Garden'a da mutlaka uğrayın, kahveleri çayları mis, sukulentleri bebiş ötesi!!! Ellerinize sağlık, yine bekleriz:) Siz sadece merkezi gezmişsiniz, bir dahaki sefere bi yarım gün de Çayyolu'nu deneyebilirsiniz. Turta Home'un tatlılarından yemeden gitmişseniz Ankara'yı tam görmüş sayılmazsınız. Doğma büyüme bir Ankaralı olarak \"Aspava\" bölümünü kahkaha atarak okudum. Sevgiler. Tavuk etiyle kafayı bozan Germeç' in, şifa niyetine olduğu menüde beyan edilen, tavuk paça çorbasını bir daha ki ziyaretinizde denemenizi, eğer aç kalırsanız, ki hiç sanmıyorum, hemen yakınlarında sadece köfte ekmek servisi bulunan Köfteci Süleyman' a uğramanızı, yarım ekmek siparişinizin akabinde tatlı niyetine bir de çeyrek isteyeceğinize inancım tam olduğundan, muhakkak bahçe kısmında ızgaranın tam dibine oturmanızı şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/01/31/dekorasyon-onerileri", "text": "Biz yeni eve taşınalı bi' 3 ay oldu galiba, di mi? Ama sanmayın ki bu ev dekore etme & evi güzelleştirme ve ev halkını (Öykü ve İdil'den oluşan 2 kişilik dev kadro) doğal habitatında mutlu tutma çabalarımız sona erdi. Aslına bakarsanız galiba sonsuza kadar devam edecek. Sık seyahat ettiğimiz için işler bir türlü seri ilerlemiyor, kaplumbağa hızında gidiyoruz, ama ortaya pek güzel şeyler çıkıyor, bir mutlu oluyoruz ki sormayın. Bir önceki yaşadığımız ev ile birlikte geride bırakmaya çalıştığımız \"ütünün üstünde yumurta kıran öğrenci evinden bir sonraki adım\" aşamasını atlattığımız için gerçekten çok mutluyuz. O yüzden hazır bu işlere heves etmişken ve siz de evde çektiğimiz her storyde \"onu nerden aldınız, şunu nasıl yaptınız, şu arkadakini bana tanıdık indirimi yaparak satsanıza\" falan gibi mesajlara boğarken biraz dekorasyon önerileri verelim dedik. Bu dekorasyon önerileri internetten bulup aa güzelmiş dediğimiz şeyler değil, hakikaten bizim de yaptığımız şeyler, öyle boş bilgi yığmadık yani. Hepsi uygulanabilir, hepsi küçük ama işlevsel öneriler. Biz bu evi zorlaya zorlaya güzel yaptıysak, sizin evi de yapacağız kardeşim, biz OitheBlog'uz, büyük düşünüyoruz....... Evinizi dayadınız döşediniz, en beğendiğiniz koltukları, en güzelinden masa sehpayı dayadınız, karşı koyamayıp renkli buzdolabı bile aldınız ama yine de bir şeyler mi eksik? %92 ihtimalle duvarlarınız boş kalmıştır. Biz tam olarak bu durumu yaşayıp yaklaşık 3 gün falan \"yahu bir şeyler eksik ama ne.....\" diye düşündükten sonra anladık ki o duvarlara bir şeyler asmayınca ev resmen hastane gibi görünüyor, bir türlü o sıcak ev ortamını yakalayamıyorsunuz. Bizce en güzel çözümlerden biri son dönemlerin en popüler \"evimi Pinterest terk yapacağım çünkü ben buna değerim\" aktivitesi olan Wall Gallery işine girişmek. Yani? Yani bir duvarınızı ister belli bir temada, ister ortaya karışık bir şekilde hoşunuza giden büyüklü küçüklü tablolar ile doldurmak. Eğer üşenmiyorsanız bizim gibi bu işe emek verip biriktireceksiniz, yok üşeniyorsanız şu an internette toplu halde satış yapan yerler de var. Biz birazını gittiğimiz ülkelerden ve sağdan soldan topladık, birazını başka yerlerden aldık, sonra duvara astık, baktık yeterli gelmedi, Hipicon'daki Normmade'in ürünlerine bayıldığımız için birkaç tanesini de oradan edindik. Wall Art'a üşendiyseniz şu tip duvar rafları da oldukça orijinal duruyor, onu da hem dekoratif bir öğe hem de kitaplarınızı depolama olarak kullanabilirsiniz. Bir pro tip ile kapanış yapalım, \"ben bu çerçeveleri nasıl asacağım kardeş\" derseniz onun da çözümü var, marketlerde artık \"çerçeve asma bandı\" diye bir şey satılıyor ve bunların neredeyse 7-8 kilo taşıyan versiyonları bile var. Şundan bahsediyoruz. 2. Kütüphanenizi sadece kitap koymak için kullanmak zorunda değilsiniz. Evet tamam, kütüphanelerin temel gayesi içine kitaplarımızı yerleştirmek olabilir. Ancak işleri görsel açıdan daha da güzel bir hale sokup kütüphanenizi bambaşka bir havaya sokmak resmen bütün ortamın havasını değiştiriyor. O yüzden kütüphanenizin bazı bölümlerine bir takım objeler yerleştirmek, belki 1-2 tablo koymak gibi küçük detaylar kendinizi bir anda \"hmm dekoratör mü olsam acaba\" tribine girmişken bulmanıza sebep olabilir. Bir başka akla gelmeyen detay da kütüphanenin en üstte boş kalan bölümünü değerlendirmemek. Normalde oraya hiçbir şey koymuyorsunuz ve öylece boş boş duruyor. Ancak nereye asacağınızı bilmediğiniz ya da asmaya üşendiğiniz birkaç tablonuz varsa onları kütüphanenizin en üst kısmına koyup duvara dayayabilirsiniz, asmaya bile gerek yok! Derya Baykal seni çok iyi anlıyoruz, bu iş bir batakmış........ Bu alanda son önerimiz, kütüphaneye bitki yerleştirmek! Fakat bitki seçiminizi kütüphanenizin bulunduğu noktaya göre yapın, sonra yeterince ışık almıyor diye o bitkiyi öldürürseniz KARŞINIZDA BİZİ BULURSUNUZ. Biz bitkileriyle konuşanlar kategorisindeyiz, herkes ayağını denk alsın. Bunun için yine Hipicon'un derinliklerinde kaybolup aşırı güzel saksılar bulduk, zira herhangi bir çiçekçiden aldığınız saksıyı lönk diye kütüphaneye koyacak olursanız eviniz güzel olmaktan çok kebapçı gibi görünebilir, e bunu istemeyiz......... Aşağıda göreceğiniz kitapların üstünde duran saksımızın linkini de şöyle bırakalım. 3. Çalışma alanınız varsa orayı çekici kılmaya bakın. -Kalemlikti, yok efendim zımbaydı, makastı, artık masanızın üstünde duran aklınıza ne geliyorsa allah aşkına onları uyduruk şeylerden seçmeyin. Dandik bir kupanın içine kalemlerinizi yığma işinden vazgeçmeniz lazım, bunlar hep motivasyon düşüren şeyler ve ancak değiştirince çirkinliğinin farkına varıyorsunuz. Mesela biz Gron Atölye'nin renklerine hasta olduğumuz objelerini kalemliğe çevirdik, şimdi içlerine çirkin kalem koymaya bile çekiniyoruz. -Hem duvarınızı doldurmak hem de yine çalışma alanınızı güzelleştirmek için bizim aldığımız ve adını bilmediğimiz için isim uydurmak zorunda kaldığımız \"duvar telinden\" almak daha organize olmak açısından da güzel olabiliyor. Biz yapmamız gereken şeyleri yazdığımız küçük not kağıtları, \"MASAYI AHIR GİBİ BIRAKMASANA O KADAR EŞYA ALDIK\" gibi kibar önerilerimizi ve bizi daha da motive etmesi adına gezmeli görmeli fotoğraflarımızı astık, pek severek kullanıyoruz. Nice web siteleri dolaştık, nice dergiler kurcaladık ve bizim bu işten anladığımız, evde bitki varsa ev otomatik olarak güzel görünmeye başlıyor. Şu Apartment Theraphy'i falan kurcalarken evini botanik bahçesinden hallice bir duruma sokmuş, Mowgli'nin eve çıkmış hali gibi insanlara bile denk geldik, dolayısıyla artık eminiz, bitkisiz bir ev, resmen hastane gibi görünmeye mahkumdur. Bize kalırsa bitkinizi bildiğimiz sağda solda gördüğünüz çiçekçilerden/ev bitkileri satan yerlerden uygun fiyata alıp yatırımınızı saksıya yapın. Zira saksı uyduruk oldu mu istediğiniz görüntüyü yakalayabilmeniz pek de mümkün olmuyor. Artık evimiz için tam anlamıyla Hipicon'a dadandığımızı anlamışsınızdır, yer saksılarımızı da oradan çözdük. Bitki için ise taşıyamayız diye şu siteden bir şeyler bakındık/aldık. Hangi bitkiden alsak daha kolay bakarız, hayatımın geri kalanını bir bitki katili olarak devam ettiremem diyenler için önerimiz kaktüs, sukulent ve türevlerinden almanız. Örneğin daha önce adını hiç duymamışken bu işlere ilgi göstermeye başlayınca birer Paşakılıcı fanı olduk çıktık sdfsd. Daha az sulama gerektirdikleri için sık seyahat edenlere ve sorumsuz arkadaşlara birebir. Lütfen bakımı zor bitki alıp sonra onu ihmal edip bizim tepemizin tasını attırmayın, Uğur Dündar gibi evinizi basarız, TŞK........... Eğer bizim kadar sık seyahat etmiyorsanız ya da bir bitki sahiplenip ona gözünüz gibi bakacağınıza söz veriyorsanız Benjamin ya da Deve Tabanı da alabilirsiniz, bizim acayip aklımız kaldı ama iyi bakamayız diye almaya korktuk, top sizde. 5. Detayları önemsemezseniz eviniz bir halta benzemez. Sert konuştuk di mi? Dost acı söyler........\"Aman işte bu bizi idare eder\" deyip geçmeyin, evinizdeki küçük detayları güzelleştirmeye bakın. Bu Ikea'dan aldığınız ve muhtemelen herkesin evinde olan bir şeye müdahalede bulunmak da olabilir, içkilerinizi bir yere yığmak yerine bir servis arabası alıp üzerine koymak da olabilir, uzun süredir çirkinliğinden rahatsız olduğunuz bir pufu üşenmeyip başka bir kumaş ile kaplatarak güzelleştirmek de. Bu maddede anahtar kelimemiz kesinlikle üşenmemek. Biz üşengeçlik akımının Türkiye'deki en büyük temsilcileri olarak bunu söylüyorsak, emin olun bir şeyler değişiyor demektir. Kurcalamaya bayıldığımız Apartment Theraphy'nin DIY kısmına dadanın. Gerçekten artık Derya Baykallığın zirvesinde hissettirecek biliyoruz ama, emin olun hadi saçlardan sandalye, kalemlerden avize oluşturalım falan demiyorlar. Hepimizin evinde olan IKEA ürünlerini bile daha güzel hale getirmenin türlü türlü basit yöntemi mevcut. Eğer bizim gibi evde müziksiz bir anınız bile geçmiyorsa o zaman artık bilgisayardan cılız sesli uyduruk ses kaliteli müzik dinleyip durmak yerine hem kalite açısından hem görsel olarak daha güzel bir hoparlöre yatırım yapabilirsiniz. Gidip dev gibi bir şey alıp binlerce lira vermeniz de gerekmiyor, kendisi küçük ve işlevi büyük hoparlörden bol bir şey yok. Bkz şu hoparlörün güzelliği. Eğer üşenmeyecekseniz aklınıza gelme ihtimali düşük bir şey söyleyeceğiz, evinizdeki radyatörleri boyamak! Görsel olarak o kadar da şahane olmayan bir şeyi evinizle uyumlu bir renge boyayacak olursanız evin havasını bir değiştiriyor ki, o kadarını biz bile beklemiyorduk. Bunu bildiğimiz boya ile yapan da var, sprey boyalar kullananlar da var, artık hangisi daha uygulanabilir geliyorsa. 6. Beyaz ışık denen illetten uzak durun ve aydınlatmalarınıza önem verin. İşte bir diğer hassas konu daha. Bu bölümü okumadan önce beyaz ışık kullanan arkadaşlarımızı lütfen stüdyo dışına alalım. Biz evi hastane gibi görünmekten kurtarmaya çalışıyoruz, BİZİMKİ HALA BEYAZ IŞIK KULLANIYOR YA. Lütfen, rica ediyoruz şu beyaz ışığınızı acil yok edin, gözümüz görmesin. Eğer beyaz ışık kullanmıyorsanız sizi bağrımıza basabiliriz. Bu alanda en net önerimiz tek başına dev bir ışık kullanmak yerine evin çeşitli yerlerine farklı farklı aydınlatmalar koymanız. Bakın Amerikan dizilerine, evin dört bir yanında abajurlar bi' şeyler yanıp duruyor, boşa mı yanıyor onlar? Farklı farklı noktalarda güzel görünen aydınlatmalar kullanmak kesinlikle eve farklı bir hava katıyor. Bu minik yılbaşı aydınlatmaları da olabilir, küçük abajurlar da olabilir, yer aydınlatmaları da, o kısım zevkinize kalmış. Misal biz şu arkadaşın hastası olduk, peşindeyiz. Benim illa ki büyük bir aydınlatmaya ihtiyacım var diyorsanız sizi anlıyoruz, biz de aynı düşünce ile üşenmedik, Karaköy'e gittik ve evimize film setlerinde görebileceğiniz türden dev bir spot aydınlatma aldık. Fiyatları öyle tahmin ettiğiniz kadar yüksek değil ve gerçekten çok güzel görünüyor. Üstelik çeşitli renkleri de mevcut ve tasarruflu ampullerden kullanırsanız deliler gibi elektrik faturası ödemeniz de gerekmiyor. Deneyim konuşuyor, bize güvenebilirsiniz. Vay be muthis. Pintereste saldirdim bu yazidan sonra... cok zevklisiniz. Ayaklı spot aydınlatmayı karakoyden nereden aldınız acaba ? Thibo'da benzeri 600 tl."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/02/04/film-onerileri", "text": "Seyahat etmiyorsak ve çalışmıyorsak ne yaptığımız belli, ya film izliyoruz, ya dizi izliyoruz, ya kitap okuyoruz. Özellikle kış aylarında asosyal olmaktan resmen keyif aldığımızı fark ettiğimiz için öyle mekan mekan gezip çılgın partileme halinde falan değiliz yani. YAŞASIN ASOSYALLİK, YAŞASIN İNSANSIZ HAVA SAHASI. Hiç öyle garip garip bakmayın valla, sizde de durumlar aynı olacak ki, son zamanlarda bizden sık sık \"kızlar biraz film önerileri, kitap önerileri gibi yazılar da yazsanıza\" benzeri isteklerde bulundunuz. Oh ne güzel istek, yazmaz mıyız ya, buyrun, hemen konuya girizgah yapalım, bu aralar izlediklerimizden film önerileri derledik, iyi seyirler, eve giderken patlatacak mısır almayı unutmayın. Get Out'un afişlerinden birini gördüğümüzde sanıyorduk mutlu bir ailenin boktan durumlar yaşanacağı aşikar olan salakça bir yerden göz göre göre ev aldığı, sonra da katilin tekinin bin türlü sıkıntı çıkardığı ve bütün meselesinin evin bodrum katına taşındığı o filmlerden birini izleyeceğiz. Ama öyle değilmiş, öyle olmadığı gibi, o durumdan çok daha allahın belası bir durum yaratmışlar, resmen bütün filmi \"ABİ ÇIK GİT ŞURADAN ALLAH AŞKINA\" \"diye bağırarak izledik. Özellikle Oscar adayı olmasının ardından filmin pek çok kişi tarafından sevilmediğini de gördük ama, biz çok da irdelemeden, yalnızca bir gerilim filmi izleme gayesiyle açıp son derece gerilerek izlediğimiz için kendisini amacına ulaşmış bir film olarak değerlendirdik. Senaryosunun ilgi çekici ve sıradanlıktan uzak olduğunu düşünüyoruz, Oscar adayı olacak kadar iyi bir film mi değil mi tartışılır, ancak oturup evinde gerilim filmi izlemek isteyen herhangi bir bireyi tatmin edebilecek kadar iyi olduğunu söyleyebiliriz. Bu arada Girls izleyip Marnie'yi tokatlamak isteyenler, sanıyoruz bu film ile birlikte tokattan \"ıslak havlu ile dövme isteği\" aşamasına geçeceksiniz, zira kendisi filmde yine bol bol uyuzlanıyor. Sevgili Robert Pattinson, şu filmde oynamasaydın seni sonsuza kadar ergenler için yapılmış dandik vampir filminde yüzü highlighter havuzuna düşmüş gibi parlayan ifadesiz çocuk olarak hatırlayacaktık. Kariyerin için güzel bir adım atmışsın canım, tebrikler, başka rollerde de oynayabiliyormuşsun. Bu arada böyle giriş yapınca inanılmaz bir filmden bahsettiğimizi falan düşünebilirsiniz ama aslında sanki o kadar da abartacak bir şey yok. Güzel film mi? Dev beklentilerle izlemezseniz evet. Sürekli yakın plan ve fazla hareketli kamera kullanımı yer yer midemizi bulandırıp başımızı döndürdü mü? Evet, ama sorun değil. Burada size filmin konusunu özetleyecek olursak o kadar da çekici kılmayı başaramayacağımız gibi biraz spoiler'a da kaçacağı için direkt olarak izleyecek bir film bulamadığınızda izlenecekler listenize atın gitsin. Biz bu filmi Doğu Ekspresi deneyimimiz öncesinde izlemiş bulunduk, gerçekten yolculuk boyunca ne zaman ön vagonlara gitmemiz gerekse aklımızda bu film vardı çünkü Snowpiercer'ın tamamı bir trenin içinde geçiyor. Üstelik kendisini otomatik olarak sevmeye programlı izlememiz için bir sebep de sunuyor; Tilda Swinton! Tek mekanda geçen filmleri izlemek konusunda herhangi bir endişeniz var ise onu bir kenara atın, çünkü öyle tahmin ettiğiniz gibi bir şey değil. Senaryosu gerçekten orijinal, üstelik distopik ve post apokaliptik filmlerden hoşlanıyorsanız mutlaka ilginizi çekecektir. Film dünyanın tekrar buzul çağına döndüğü bir dönemde, dünyada yalnızca belli sayıda insanın kaldığı ve bu insanların hepsinin de dünyanın etrafını hiç durmadan dönüp duran bir trenin içinde olduğu bir durumu konu alıyor. Dışarıda o hava koşullarında yaşamı sürdürmenin mümkün olmadığı bir dönem. Üstelik trenin içinde bir sınıf sistemi söz konusu ve insanlar vagonlara bu sınıflara göre yerleştirilmişler. Bizce senaryo müthiş! Doğruyu söylemek gerekirse yer yer \"böyle bir senaryoya daha iyi bir film yapılabilirdi sanki\" gibi bir düşünceye kapılıyorsunuz, ancak bizce gerek alt metni, gerek orijinalliği sebebiyle güzel kabul edilebilecek bir filmdi, önerimizdir. Split'i izlemek üzere ekran başına oturduğumuzda kimsenin bilmediği arada derede kalmış bir psikolojik gerilim filmi bulduk zannediyorduk. Ne üstüne bir araştırma yaptık, ne \"çok iyi bir film bulalım da izleyelim\" gayesi ile izledik. Meğer Oscar adayı olması beklenen bir Shyamalan filmiymiş, onu bile sonradan fark ettik, öyle bilinçsiz girmişiz olaya. Aslına bakarsanız ilgimizi çekmesinin temel sebebi filmin çoklu kişilik bozukluğu olan bir karakteri konu almasıydı. Filmdeki asıl adamımızın tam 23 farklı karakteri var ve film bu adamın 3 genç kızı kaçırmasının ardından gelişen olaylar üzerine kurulu. James McAvoy zaten oyunculuk konusunda alıp yürümüş durumda, bir noktada filmi izlemeyi bırakıp adamın oyunculuğunu izlemeye başlıyor ve içinizden \"böyle rolleri oynayanlar hep Oscar adayı oluyor, bu da olur kesin\" gibi yorumlar getirmeye başlıyorsunuz. Filmi ilginizi kaybetmeden izleyebileceğiniz kesin, üstelik bir Shyamalan filmi olması sebebiyle zaten eminiz ki sürpriz bir son geleceğini tahmin ediyorsunuzdur. Ancak bu bizim için bile biraz FAZLA sürpriz bir son oldu doğrusu. Yine de sevdik mi, sevdik valla. Filmimiz romantik komedilerin geçmesini en sevdiğimiz yerde, New York'ta geçiyor. Baş rolde tanımadığımız aşırı büyük gözlü bir kız ve Whiplash'teki çocuk var. Bu arkadaşlar bir one night stand yaşıyorlar ancak ardından şehirde vuku bulan bir kar fırtınası sebebiyle evden çıkamadıkları için tek gecelik ilişkilerinin ardından bir arada takılmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Tam bir uyku öncesi gülümseten, güzel vakit geçirme filmi, daha fazlasını beklemeden izlerseniz mutlu sonuçlanır. Film önerileri listemizin sonlarına yaklaştıkça bi' duygusallaştık mı ne yaptık ya? Aslında şu anda da teknik olarak bir dünyanın sonu gelmeli filmden daha bahsediyoruz ama, tam olarak o tahmin ettiğiniz gibi bir biçimde değil. Steve Carell ve Keira Knightley'i bir post apokaliptik filmde düşünebiliyor musunuz? Ayrıca Steve Carell'in komik olmak durumunda kalmadığı bir film düşünebiliyor musunuz? Şimdi bunların hepsini birleştirin, işte bu film öyle bir film. Dolayısıyla Cem Yılmaz'ın sürekli komik olmasını bekleyen ve çok iyi filmler yapmasına rağmen \"ay o kdr gülmedm yhaaa\" kısmına takılan arkadaşlar gibi olmamak adına bu filme de tipik bir Steve Carell filmi izliyormuş gibi yaklaşmamanız gerek. Bizim bu filmi sevmiş olmamızın sebebi, konunun klasik post apokaliptik filmlerden daha farklı ve daha realist bir biçimde işlenmiş olması. Filmin duygu durumunuza şiddetle etki edip sizi hayatınızı sorgulamaya itmek gibi bir yan etkisi de mevcut, o tarz filmlerini seviyorsanız hoşunuza gidebilir. Rahatsız edici insanı çileden çıkaran bir film soran olursa ilk Funny Games i öneririm. Orijinali 1997 tarihli sonra 2007 de remake 'i yapıldı oda fena değil. Bir romantik komedi bağımlısı olarak Two night stand'i çok sevmiştim. Ama diğerlerini de listeme ekledim."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/02/17/tromso-gezi-rehberi-kuzey-isiklari-pesinde", "text": "Şu Tromso Gezi Rehberi başlığını atarken bile şaşkınız, biz ki sırf Avrupa'daki kıçı kırık soğuk için bile küfür konusunda yaratıcılığın sınırlarını zorlayan, ekstrem olmayan soğuklara bile paragraf paragraf saydıran insanlar olarak nasıl oldu da kalktık Tromso gibi bir yere gittik, hakikaten inanamıyoruz. Tromso'nun haritadaki yerine baktıkça, Atatürk arasa \"gel bu sefer de Samsun'a değil Tromso'ya çıkıyoruz\" dese anca öyle bir sebepten giderdik gibi geliyordu, lakin şu kuzey ışıkları denen ve her gezginin \"ölmeden önce görmezsem tepeme yıldırım insin\" listesinde yer alan bu bir acayip doğa olayı bize bunu da yaptırdı, valla helal olsun. Pişman mıyız? ASLA. Yine olsa yine yaparız, zira bu senenin en güzel gezilerinden biri olduğunu daha senenin ilk aylarındayken söyleyebiliriz. İzninizle önce Tromso hakkında biraz bilgi vererek başlamak istiyoruz, çünkü bizce ülkece \"TROMSO FACİASI LÖLÖLÖ\" geyiğinin ve Tromso'yu bir \"kupon takımı\" olarak görmenin ötesine geçmemiz gerekiyor. Kimseye laf soktuğumuz yok, gaza gelmeyin, biz de gidip de görene kadar Tromso hakkındaki bilgi seviyemiz yukarıdakilere ek olarak bol kuzey ışığı potansiyeli taşıdığı ve haritadaki lokasyonu-idi, şimdi hep beraber aydınlanacağız. Hazırsanız Tromso'yu biraz daha yakından tanıyarak kaynaşalım, aradaki buzları bi' eritelim. Buzları eritmek cümlesi hiç bu kadar anlamlı olmamıştı..... Öncelikle adını doğru okuyalım, Tromso diye yazıyoruz, çünkü orijinal adındaki harf bizim klavyede yer almadığı için üşeniyoruz. Doğrusu Tromso ve TromsÖ diye okunuyor. Norveç'in bayağı bir kuzeyinde, Troms bölgesinde yer alıyor ve nüfusu 75.000'e yakın. Kulağa az gelebilir ama aslında Kuzey Norveç'in en büyük şehri olarak biliniyor, bizce o soğuğa o kadar insan yine iyi toplanmış, NAZAR DUASI........ Evet oldukça soğuk bir yere gidiyorsunuz ancak yine de şanslısınız, çünkü Tromso, Gulf Stream akıntısı sebebiyle havanın civardaki diğer şehirlere kıyasla daha ılıman olmasını sağlıyor. Ilıman derken 32 derecede \"İsmail sırtıma krem sürsene\" diyeceğiniz türden bir şeyi kast etmiyoruz tabii, yine -5'lerden falan kol geziyor ama, burası için iyi sayılır. Bölgenin asıl yerlilerinden haberdar olmadan geçmemek lazım; Sami halkı. Saimler Asya kökenli bir halk. Konuştukları dil, Ural-Altay kökenli, ilkokulda dersi biraz dinlediyseniz Türkçe'nin de öyle olduğundan haberdarsınızdır. Zamanında Norveç ve İsveç ile Finlandiya ve hatta Rusya'nın kuzey bölgelerinde kalan topraklara yerleşiyorlar. Aslına göçebe bir hayat sürdürmeye alışkın oldukları için yerleşiyorlar demek pek doğru olmayabilir ama, bu civarda yaşamlarını sürdürüyorlar diyelim. Ancak şok edici bir şekilde insan hakları konusunda almış yürümüş toplumlar olduğunu düşündüğümüz İsveç ve Norveç'te Samilere karşı ciddi bir baskı ve 1990'lara kadar süren asimilasyon çalışmaları başlatılıyor. Bunlar halkı Hristiyanlaşmaya zorlamak, dil, din, kültür ve geleneklerinin yasaklanması, verimli toprakları ellerinden alıp yerlerinde İsveçli ve Norveçli ailelerin yerleştirilmesi, halkı göçe zorlamak ve 60.000'den fazla insanı kısırlaştırmak gibi korkunç çalışmalar. Öyle ki 100.000'lere varan nüfusları bu olayların ardından 10.000'e kadar düşüyor. (Şu anda yukarıda bahsettiğimiz ülkelerde total 80.000 civarı bir nüfusları var) Tüm bu sebeplerden, Samilere ilişkin bu kadar az bilgi olması, Norveç, İsveç ve Finlandiya'da bu konudan neredeyse hiç bahsedilmiyor olması ve hatta \"Sami Experience\" şeklinde \"eğlenceli\" turlar satıyor olmaları kesinlikle üzerine düşünülmesi gereken bir konu. Günümüzde Sami halkı varlıklarını sürdürmeyi başarmış bir halde halen hakları için mücadele ediyorlar. Konu ilginizi çektiyse şu videoyu izlemenizi öneririz, tam bir FACEBOOK SİLMEDEN İZLE videosu oldu ama, bizce izlemeye değer. Bu sorunun bizim için net bir cevabı var: Kuzey ışıklarını ne zaman görebilecekseniz o zaman! Evet Tromso pek tatlı, pek şirin, pek Nordik ama, bizce o kadar tepeye ve soğuğa çıkmak için en geçerli sebep kesinlikle kuzey ışıkları. Bu bölgenin dünya üzerinde kuzey ışıklarını gözlemlemek için en iyi bölgelerden biri kabul edildiğini düşünürsek zaten daha fazla ısrar etmemize gerek yok. Peki ne zamandan söz ediyoruz? Söz konusu Tromso olduğu için ihtimaliniz Eylül'den başlıyor Nisan ortasına kadar uzanıyor. Yani illa kış aylarında olmanız falan gerekmiyor, o dedikoduları komple unutun. Aslına bakarsanız kuzey ışıklarının görülme ihtimalinin en yüksek olduğu aylardan birinin Mart olduğunu bile söyleyebiliriz. Eğer bir taşla iki kuş vurmak isterseniz Tromso Film Festivali döneminde de şehri ziyaret edebilirsiniz ki kendisi uzun yıllardır Ocak ayında gerçekleşiyor. Eğer kuzey ışıklarının acayipliği yeterli gelmediyse çıtayı biraz daha yükseltip Kasım sonu Ocak ortası arasına denk gelen \"Polar Night\" döneminde gidebilirsiniz. Bu dönem dünyanın geri kalan bölgelerindeki insanlar için oldukça ilginç, çünkü havanın neredeyse hiç aydınlanmadığı ya da çok az aydınlandığı, güneş ile vedalaştığınız çok acayip bir dönemden bahsediyoruz. Farkında olmayabilirsiniz, ancak aslında şu anda Tromso Gezi Rehberi içindeki en önemli bölümü okuyorsunuz. Tromso'da ne giydiğiniz çok, çok ama çok önemli, yoksa kayıp kafanızı kırabilir, donarak ölebilir, yüz felci geçirebilirsiniz. Yine abartıyoruz sanıyorsunuz di mi? Anneniz klavyemizi ele geçirdi gibi bir giriş oldu ama valla abartmıyoruz, biz ki bunca önlem aldık, buna rağmen dışarıda 3 dakikadan fazla durunca \"bir başkadır benim memleketim\" söyleyecek hale geldik, o yüzden burada söylediklerimizi kesinlikle dikkate alın. Özellikle kuzey ışıklarını görme ihtimalinizin daha yüksek olduğu bir dönemde yani Eylül Nisan ortası aralığında gidecekseniz, hava sıcaklığının -25 derece ile 3 derece arasındaki korkunç bir yerde olacağı gerçeğini kabullenerek, tüm kıyafet seçimlerinizi buna göre yapmanız gerekiyor. Üstelik Osmanlı'nın yıkılmasının görünen sebepleri ve asıl sebepleri klişesini biraz değiştirerek buraya da uygulayabiliyoruz; Tromso'nun buz gibi havasının görünen derecesi ve asıl derecesi. Yani \"oh kardeş hava 3 derece, İstanbul da 6'ydı zaten, iyiymiş\" diye Maldonado gibi dışarı çıkarsanız hissedilen derece yüzünüze bir tokat basar ki, Tromso'ya geldiğinize geleceğinize şaşarsınız. Bu demek oluyor ki o sevdiğiniz kazağınızı, ciciş montunuzu, Zara indiriminde kaptığınız güzel botlarınızı falan bir kenara bırakacaksınız. Yani? Yani outdoor kıyafetlere yönelecek, yün ile haşır neşir olacak, hatta büyük ihtimalle daha önce bu koşullarda bir geziye çıkmadıysanız biraz ekstra masraf yapacaksınız. İtiraz istemiyoruz, sus çocuğum, sus evladım. Biz daha önce İzlanda'ya gitmiş olmamıza rağmen orada bu gibi bir soğuğa maruz kalmadığımız için ilerideki benzer gezilerimizde de kullanırız düşüncesi ile bu alanda küçük çaplı bir yatırım yapıp Karaköy'deki Atlas Outdoor'dan ihtiyacımız olan her şeyi aldık, eğer İstanbul'daysanız oraya göz atabilirsiniz. Şayet orada kafanıza göre bir şeyler bulamazsanız da bu bölgede birçok outdoor malzemesi satan yer var, onları dolanırsınız. Biz tüm Tromso gezisi boyunca ne giydik ve ölmemeyi başardık onu söyleyelim: İçlik, üstüne ince polar, üstüne daha kalın bir polar, onun üstüne ise outdoor, rüzgar geçirmeyen mont. Ek olarak yün bere, ayaklarımıza da yün çorap giydik. Tüm bunlar rağmen donduk, ama bunlara olmasa havaalanından adım attığımız anda HASTAAAANEEEEE olacaktı galiba. Outdoor kıyafet olayına girdiğiniz zaman 23423 çeşit görecek ve bu konudan anlamıyorsanız siz de bizim gibi ayvayı yediğinizi düşüneceksiniz. Durun, onu da hallediyoruz. Hallediyoruz derken öyle ufkunuzu falan genişletemeyeceğiz ama, en azından neyi ne marka aldığımızı söyleyelim. İçliklerimiz Falke, koşullara uygun pantolonlarımız ve polarlarımız Jack Wolfskin, ikinci katı çıktığımız polarlarımız ve montlarımız da Columbia ve North Face'ten. Altımıza giydiğimiz ve \"ya içlik aslında o kadar çirkin bir şey değilmiş he\" dedirten içliklerimiz ise BlackSpade. İlla bunları almak zorunda değilsiniz, kesinlikle eş değer olan bir sürü ürün mevcut, ancak biz yine de yol göstermesi açısından yazalım dedik. Hazır bu işlere girişmişken Tromso'da çok işinize yarayacak bir şey daha söyleyelim, yoksa hakikaten gezi boyunca havalandığınız ya da yerde iki seksen yattığınız anılarınız ayaktakilerden fazla olur; Kayma Önleyici Taban. Herhangi bir ayakkabının önüne ve arkasına geçirdiğiniz, altında çivi gibi şeyler olan plastiğimsi bir aparattan bahsediyoruz, buzlu yollarda kaymanızı önlüyor. Sanmayın ki Tromso'da sadece şehir dışında durum bu, şehir içinde de yuvarlanan yuvarlananaydı, o yüzden bu resmen insanlık için küçük, sizin için büyük bir yatırım olacaktır. Bunu da outdoor malzemeleri satan mağazaların çoğunda bulabilirsiniz. Unutmadan ekleyelim, zemine zarar verebildiği için şehirdeki birçok mekan bu tabanları ayağınızdan çıkarmanız konusunda uyuzlanabiliyor, size özgü bir durum değil, o işe alışmanız gerekecek. Tromso geziniz boyunca dikkat etmeniz gereken en önemli konulardan biri aldığınız tüm bu malzemeleri nasıl giydiğiniz. Artık iyice kafayı yediler, detay vereceğiz diye giyinmeyi öğretiyorlar demeyin, elimin tersindesiniz, şimdi bi' tane yapıştırırım. SANKİ KEYFİMİZDEN SÖYLÜYORUZ, SİZİN İÇİN BUNLAR HEP. Şaka bir yana, önemli olan çok kalın giyinmenizden çok, kat kat giyinmeniz. Bu çok daha koruyucu olmakla birlikte hava durumunun değişimine ve iç mekanlara girip çıkma durumunuza göre bu katmanları çıkarmanız/tekrar giymeniz gerçekten önemli. Yine küçük ama önemli bir detay, daha sıcak tutsun diye ayağınıza iki kat çorap giymeyin. Bu size mantıksız bir öneri gibi gelebilir, ancak Tromso'nun resmi sitesinde yazdığını söylersek belki biraz daha aklınıza yatar. Bunun sebebi 2 kat çorap ve giydiğinizde ayağınızın daha az hareket etmesi ve bu sebeple daha çok üşümesi. Onun yerine tek bir yün çorap giymek daha mantıklı. Ayakkabı seçimi konusunda şunu söyleyebiliriz, biz yanımıza kar botu da aldık, postal & Timberland benzeri ayakkabı da. Doğruyu söylemek gerekirse kar botunu bir kere bile giymedik, ancak o bizim şansımız, gittiğimiz dönemde kar olmasına rağmen kar botu giymeyi gerektirecek seviyede değildi. Eğer imkanınız ve yeriniz varsa yanınıza kar botu alın. Ancak illa ki onunla dolaşmak zorunda olmayacağınız bir havaya da denk gelebilirsiniz, o yüzden bir alternatif ayakkabı daha almakta fayda var. Tromso tahmin edebileceğiniz üzere gayet küçük bir şehir. Aynı zamanda hayvan gibi pahalı da olmasından mütevellit bu noktada otelinizin konumunu falan geçip en uygun fiyatlı olanını bulmaya çalışma işine odaklanabilirsiniz. Çünkü dağın tepesinde bir kulübe kiralamaya falan kalkışmazsanız oteliniz nerede olursa olsun mutlaka bir yerlere yürüme mesafesinde olacak ya da toplu taşımaya yakın olacaksınız. Biz Comfort Xpress Tromso'da kaldık ve kendisi Tromso geneline bakıldığında diğer otellere göre çok daha uygun fiyatlı. Sebebi odaların küçük ve ek olarak alacağınız her şeyin ücretli olması. Ancak bu kulağınıza kötü bir şey gibi gelmesin, tam tersi faydanıza. Oda temizleme, ek havlu, kahvaltı vb. şeylerin tamamı ek ücrete tabi, eğer isterseniz ödeme yapıp bu hizmetleri alabiliyorsunuz. 3 gün ek havlu almadan ve odayı temiz tutarak yaşayabilirsiniz herhalde? Hoşçakal ekstra masraf........ Alternatif bir öneri olarak Tromso'da AirBnb'ye de dadanabilirsiniz. Bunun kendince artı ve eksileri var. Size ait bir ev olmasının keyfi bir yana, aynı zamanda şehrin biraz dışında kalan bir noktada ev kiralayacak olursanız balkonda oturup kuzey ışıklarını izleme ihtimaliniz bile olabilir. Ancak bu gibi yerler şehir merkezine daha uzak olduğu için merkeze ulaşmak konusunda her zaman bir araca gereksinim duyma durumunuz olacaktır, bu noktada karar size kalmış. Su: 1 NOK bile vermeyin, musluk suyu şahane. Mümkünse 1 şişe edinip musluktan doldurun, herkes öyle yapıyor. Neredeyse her yerde kredi kartı geçiyor, bu konuda içiniz rahat olsun. Cebinizden para çıkaracak bir konu olduğu için bunu da buraya yazacağız, biz Norveç'de \"prepaid sim card\" satın aldık. Bu şekilde belli bir ücret karşılığında konuşma ve internet paketiniz oluyor. Türkiye'deki hattınız yerine bu hattı takıyor ve orada bulunduğunuz süre boyunca farklı bir telefon numarasına sahip oluyorsunuz. Tespit edebildiğimiz en uygun versiyonunu Norveç'te birçok yerde karşılaşabileceğiniz Narvesen adlı marketimsi yerde bulduk, ismi MyCall. Yalnızca Tromso'da değil Norveç'in tamamında geçerli bir hat sağlıyor ve yine yalnızca Tromso'da değil Norveç'te birçok yerde bulabileceğiniz bir market olduğu için paketiniz biterse ülkenin birçok noktasında ek paket satın alabiliyorsunuz. Açılış fiyatı 49 NOK. Geri kalanı ise aldığınız pakete göre değişiyor. Örneğin biz 7-8 günlük gezi için 3 GB internet olan paketini satın aldık ancak daha ucuz ve pahalı versiyonları da mevcut, o kısmı size kalmış, artık bütçenize ve ihtiyacınıza göre seçersiniz. Yerine bakıp anasının nikahına gidiyoruz nasıl olacak bu iş diye düşünebilirsiniz ama, aslında Tromso'ya gitmek sandığınız kadar zor değil. Biz bu süreçte ilk etapta THY'nin Tromso uçuşunu değerlendirmiş olsak da sonradan önce Pegasus ile Oslo'ya uçup oradan yerel bir havayolu olan Norwegian Air ile Tromso'ya uçmanın THY uçuşundan çok daha uygun fiyata geldiğini fark ettik. Siz de gideceğiniz dönemde benzer bir yöntem izleyebilirsiniz. Bir diğer güvenilir alternatif olarak Oslo'dan Tromso'ya geçmek için SAS Havayolları'nı da kullanabilirsiniz, biz Oslo'dan İzlanda'ya giderken kullanmıştık ve gayet sorunsuzdu. Fiyatları kontrol edip SAS mı daha ucuz Norwegian mı onu tespit edin, hangisi daha uyguna geliyorsa onunla seyahat edin. Tromso'da ulaşım konusu önemli bir mevzu. Eminiz ki siz de şimdiden acaba araba kiralaya bilir miyiz, kiralarsak yol koşulları nasıldır, karda kışta nasıl dolanacağız diye kara kara düşünmeye başlamışsınızdır. Biz bu kara kara düşünme sürecini sizden önce yaşadığımız için dert edebileceğiniz tüm konulara çözüm getirelim, size de mutlu mesut gezmesi kalsın. Biz de sizi seviyoruz, TŞK. Tromso Havaalanı'ndan Merkeze Ulaşmak: İlk sorunumuzu baştan çözelim, Tromso'ya indiğinizde dımdızlak ortada kalmayın. Merkeze ulaşmak için 3 seçeneğiniz var. -Flybussen Airport Express: Yalnızca Havaalanı Merkez arası hizmet veren otobüs. Saatler, tamamen o günkü uçuşların iniş/kalkış saatlerine göre belirleniyor. Bununla merkeze yolculuğunuz 15 dakika kadar sürüyor. -Şehir Otobüsü: 40 ya da 42 numaralı otobüslerden birine binecek olursanız her ikisi de sizi merkeze ulaştırıyor. Biletinizi otobüse bindiğinizde alabilirsiniz, ücreti 50 NOK. Ancak daha ucuza getirmek mümkün, bunun için havaalanı içindeki Point adlı mağazaya gidip oradan bilet alırsanız 31 NOK tutuyor. -Taksi: Bu kadar pahalı bir şehirde taksi kullanmak pek makul olmasa da, eğer birkaç kişiyseniz ücreti bölüşerek (200 NOK civarı) taksi kullanımını değerlendirebilirsiniz. Geceleri ve haftasonları daha yüksek ücret uyguladıklarını ekleyelim. AŞK OLSUN NORVEÇ, YETMEDİ Mİ??????? Tromso İçinde Ulaşım: Geziniz boyunca en az sorun yaşatacak, en dertsiz tasasız konu Tromso içinde bir yerden bir yere ulaşmak. Çünkü şehir küçük, turistik yerler ise birbirine son derece yakın. Zaten şehri keşfetmek için her yere yürümek isteyeceksiniz, işiniz gayet kolay olacak. Arada bir yürümekten bunalırsanız gayet başarılı bir otobüs sistemi de mevcut. Otobüs biletlerinizi bindiğinizde otobüsün içinden alabiliyorsunuz, ücreti 50 NOK. Biletinizi otobüsten değil de şurada listelenmiş yerlerden birinden edinirseniz daha ucuz (31 NOK) oluyor, -Sommaroy: 420 numaralı otobüs -Ersfjordbotn: 425 numaralı otobüs -Oldervik: 450 numaralı otobüs Gerginlik üstüne gerginlik, endişe üstüne endişe, \"ulan bi' geziye çıkacağız 40 tane derdimiz oldu\" diye düşünmeye başlamışsınızdır muhtemelen. Tamam, bunu da halledelim, sonra kuş yuvadan uçsun, arkanızdan su dökeceğiz. Aslında bu da yine gereksiz seviyede endişe veren bir konuymuş, ama bunu Tromso'ya gidip de yollara düşene kadar anlayamıyorsunuz tabii. O yüzden biz size söyleyelim, panik yok, söyleyin annenize sakin olsun, Tromso'da araba kiralamak o kadar da büyük bir dert değil. Bu konuyu da daha anlaşılır olması için madde madde açıklayalım. Öncelikle buna niyetlenmiş olmanızı çok mantıklı buluyoruz, arkanızdayız, çünkü Tromso'da araba kiralamak gerçekten de mantıklı bir hamle. Neden? Çünkü kalkıp buradan ta Tromso'ya gidiyorsanız bunu sırf şehri gezmek için değil, Tromso çevresini, Kuzey Norveç'in inanılmaz doğasını ve tabii ki kuzey ışıklarını da görmek için yapıyorsunuz. YÜRÜYÜN BE, KİM TUTAR. Bu noktada tabii ki yerel turlara katılmak gibi bir alternatifiniz olsa da, insanın kendi zaman planlamasını yapıp araba ile dolaşmak gerçekten çok büyük bir kolaylık sağlıyor. Özellikle kuzey ışıklarının nerede, ne zaman çıktığı belirsiz olduğu ve ışıkları gözlemleyebilmek için pek çok farklı noktanın bulunduğunu da göz önünde bulundurursak, araba sizi resmen bir adım ileri taşıyor. Ayrıca dilediğiniz yerde durup fotoğraf çekebilme özgürlüğü, bir tura ayak uydurma zorunluluğu olmaması gibi artılar da bonus olarak geliyor. Yeterince araba övdüysek ve ikna olduysanız nereden araba kiraladığımızı söyleyelim: Hertz. Ama daha uygun fiyatlı bir araba bulursanız Sixt, Avis, Europcar gibi seçenekleriniz de var, bu noktada tamamen bütçeye göre karar verebilirsiniz. Bu arkadaşların hepsi Tromso Havaalanı'nın çıkışına geldiğinizde solunuzda kalıyorlar, seviyorsanız gidip konuşun bizce. Ancak önerimiz araba kiralama işini önceden internetten halledip havaalanından teslim almanız, çünkü pek çok kişi bu seçeneği tercih ettiği için ya uyduruk arabalara kalabilir ya da komple arabasız kalabilirsiniz. Bu gezi öyle spontane takılabileceğin bir gezi değil, biraz planlı olmayı gerektiriyor. Tromso'daki yol koşulları konusunda çok büyük bir endişeniz olmasın. Evet yollarda buz oluyor, evet yer yer hava koşulları gerçekten çılgınlık olabiliyor, ancak ekstrem durumlar dışında Türkiye'deki kadar vahim bir hal almıyor. Şehir içi gayet sorunsuz olmakla birlikte, şehrin dışında çıktığınızda da kar lastiğiniz olduğu takdirde öyle 4x4 bir aracınız olmasa bile ana yolları takip ettiğiniz sürece yollar gayet problemsiz. Tekrar ediyoruz, bu durum çok manyakça hava koşulları yaşanmadığı zamanlar için geçerli, onu zaten önceden bilmek pek de mümkün değil. Araba kiralayacak olursanız aklınızda bulunması gereken bir diğer önemli detay da öyle her yere park edemiyor oluşunuz. Yalnızca P tabelalarının olduğu yerlere, onlarda da saat 8:00 17:00 arası ücretli, geri kalan saatlerde ücretsiz olarak park edebiliyorsunuz. Bu P yazanların bazıları da \"private parking\" olarak geçiyor, yani ya o civarda yaşayanlara ya da çalışanlara ait park yerleri, onlara da park edemiyorsunuz. Sakın nasıl olsa bir şey olmaz diye düşünüp laps diye yol kenarına park etmeyin ya da nasıl olsa 5 dk. duracağız diye parayı ödememezlik etmeyin, bu konuya acayip takıklar. Park yerlerinde ödeme yapma işi bilmeyenler için ilk etapta biraz karmaşık gelebilir, onu da açıklayalım. Bizimki gibi otoparkçı abiler falan yok. Zaten siz de \"Tromsolu otoparkçı abi\" diye bir karakteri düşünmekte güçlük çekmişsinizdir sanıyoruz sdfsd. Her park alanının yanında makineler var, içine yalnızca bozuk para atabiliyor ya da kredi kartıyla ödeme yapabiliyorsunuz. Bazı park yerlerinde maksimum 2 saatlik ödeme, bazlarında ise 3 saatlik yapabiliyorsunuz. Sonrasında süreniz bittiğinde aracınızı halen orada park halinde bırakmak istiyorsanız aynı makineye gelip ödeme yapmanız ve sürenizi uzatmanız gerekiyor. 17:00'den sonra sabah 8'e kadar ücret ödemeniz gerekmiyor. Son olarak ödeme yaptıktan sonra makinenin size verdiği bileti alıp arabanızın ön camına koymanız gerekiyor ki kontrol eden arkadaşlar gelip bakınca ödeme yaptığınızı anlayabilsinler. Hopppaaaaa, geldik Tromso Gezi Rehberi yazımızın son kısmına, burayı da anlatıp zirvede bırakacağız. Gözünüzle görebileceğiniz en güzel şeylerden biri olan kuzey ışıklarını görmenizi canıgönülden istiyoruz, bu sebeple Tromso'da kuzey ışıklarını görebilmeniz için elimizde olan tüm bilgileri buraya yığacağız. Yine madde madde ilerleyelim, her şey daha net olsun. -Kuzey ışıklarının görüldüğü dönemde gitmek. -Şehir ışıklarının minimum seviyede olduğu, ışık kirliliği olmayan ortam -Bulutsuz/az bulutlu ve yağışsız hava -Kuzey ışıklarının belireceği bir güne denk gelmek Başlarım böyle işe ulan, isterseniz kırmızı kar yağsın diye çemkirebilirsiniz, gayet de haklı olursunuz, ancak maalesef durum bu. Işıkları görmek öyle şıp diye oluveren bir şey değil. Biz ihtimalinizi yükseltmeye çalışalım, zaten Tromso'da bu ihtimal birçok yere kıyasla gayet yükseliyor, moraliniz bozulmasın. Kuzey ışıklarını görme ihtimalinizi yükseltmek için kuzey ışığı avına 20:00 ve gece 3:00 aralığında çıkmak ihtimalinizi kuvvetlendirecektir, daha öncesinde veya sonrasında da ortaya çıkabilirler ama bu saatlerde daha yüksek olasılık söz konusu. Peki kuzey ışıklarını görme ihtimalinize dair ne yapacak, nereyi kontrol edeceksiniz? Tabii ki bunu için yapılmış uygulamaları! Bizim en güvendiğimiz \"Norway Lights\" adlı app oldu. Bu app Norveç'e ait bir uygulama ve size önünüzdeki 3 gün bulunduğunuz Norveç şehrindeki kuzey ışığı ihtimallerini olabilecek en basit şekilde gösteriyor. İhtimaliniz varsa \"go\" düşük ise \"try\" şeklinde ortalığı gazlıyor. Bunun dışında Aurora ve Aurora Fcst adlı app'leri de kontol ettik. Ancak yüzde yüz app'lere güvenerek hareket etmenizi ne biz öneriyoruz, ne de lokal arkadaşlarımız. Çünkü Tromso'da ve civarında hava durumu anlık olarak değişebildiği için siz kendiniz de havayı gözlemleyin, hatta günlük yaşantınızda kullandığınız hava durumu uygulamalarından ve yerel sitelerden de bulut durumunu, yağış durumunu kontrol etmeyi unutmayın. Unutmayın ki bizim kuzey ışıklarını görmeyi başardığımız günlerden birinde o güvendiğimiz app \"try\" diyordu, buna rağmen görmeyi başardık. Skibotn: Finlandiya sınıra doğru olan taraf. Birçok tur şirketi özellikle Tromso yakınında ihtimaller düşükse burayı tercih ediyor. Tromso merkezine 2 saat kadar uzakta kalıyor. Sommaroy: Tıpkı Ersfjord gibi merkezde değil Kvaloya tarafında kalan bir başka nokta. İlla ki buraya kadar gitmek zorunda bile değilsiniz, buraya doğru giden yola girecek olursanız yolun inanılmaz karanlık olduğunu göreceksiniz, yani her an kuzey ışıkları ile karşılaşabilirsiniz. Burada karanlık resmen sizin dostunuz, come to the dark side canısı, we have kuzey ışıkları. Ancak sakın öyle lönk diye durmayın, kenarlarda cep gibi yerler oluyor, onlardan birine ulaşana kadar sakince ilerleyin. Fjellheisen: Eğer şansınıza kuzey ışıklarının daha kuvvetli olduğu bir döneme denk gelirseniz o zaman bu Aurora dediğimiz şey ışık kirliliği falan dinlemiyor, tepenizde bitiveriyor. Şayet bu kadar şanslı bir dönemde denk gelirseniz teleferik ile tepelere çıkıp bir yandan zatürreye meydan okurken bir yandan da şehre tepeden bakabilir, üstüne bu güzellik yetmezmiş gibi bir de kuzey ışıklarını görebilirsiniz. Umuyoruz ki hayat size bu kadar iyi davranır. Tüm bu ipuçlarına uyup da Tromso'da kuzey ışıklarını görmek üzere yollara düştüğünüzde lütfen sabırsız davranıp Shining'deki Jack Nicholson'a dönüşerek cinnet geçirmeyin. Buraya bunun için geldiniz, gerekirse sabah biraz daha geç kalkar, ama ışıkları görene kadar beklersiniz. Kuzey ışıkları öyle hemen belirmiyorlar, beklemeniz, sabırlı olmanız gerekiyor. Ayrıca ışığın ne kadar büyük bir etken olduğunu kanıtlamak adına şu salakça anımızda anlatalım; Buz gibi havada Ersfjorbotn'da arabada oturmuş ışıkları beklerken ortalığın korku filminde ölecek iki salağın girdiği karanlık yer gibi olması sebebiyle arabanın içindeki ışığı kapatmamıştık. Bir ara bir sebepten ışıkları kapatınca fark ettik ki tepemizde kuzey ışıkları takla atıyormuş, biz arabadaki o minicik ışık yüzünden kendilerini geç fark etmişiz. MALLIK. O yüzden siz siz olun, bütün ışıklardan kurtulun. Son bir öneri ile kapanışı yapıyoruz. Şayet bu aktivitelere tek başınıza girişmek, kendi kendinize yollara düşmek sizi tedirgin ettiyse sizi çok iyi anlıyoruz, neticede hiç bilmediğiniz bir yere ve iklime gidiyorsunuz. Bu noktada alternatifiniz kuzey ışığı turlarına katılmak. Bu pek çok kişinin tercih ettiği bir yöntem. Adamlar uzun yıllardır bu işi yaptıkları, hava durumunu, neyi, nereden kontrol etmeleri gerektiğini bildikleri ve oranın yerlileri oldukları için sizi ışıkları görme ihtimalinizin en yüksek olduğu yerlere götürüyorlar. Biz tura katılmayacak olmamız rağmen güvenilir olup olmadıklarını anlamak adına sinsi gibi gidip adamlarla konuştuk. \"Ayyy biz tura mı katılsak diyoruz ama ne yapsak yaaa\" diye yaya yaya sorular sorduk, işte araştırmacı gazetecilik......... Neticede güvenilir bulduğumuz 2 tur var: Chasing Lights ve Arctic Explorers. Bu arkadaşlardan birine güvenebilirsiniz, zaten kocaman ofisleri falan var, gayet kurumsallar yani, tedirgin olmayın. Üstelik tur satın aldığınız akşam hava durumunda ani bir değişiklik olursa, ki bu gayet olası, \"bugün olmayacak galiba\" diyerek gayet dürüst davranıyor ve başka güne ayarlama yapıyorlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/02/22/oslo-yeme-icme-rehberi", "text": "Oslo ile aramız bir iyi, bir iyi sormayın. Daha önce İzlanda gezisi öncesinde kavuşmuş, şimdi de Tromso gezisi öncesi biraz kaynaştık ve her Oslo'dan geçişimizde kuzey ışıklarını görebildiğimiz için Oslo resmen bizim bu konudaki totemimize dönüşmüş durumda. Sen bizim kuzey ışıklarından önceki istasyonumuzsun Oslo, seni sevmememiz mümkün değil. Hatırlarsanız ya da yeni tanıştıysak ilk Oslo ziyaretimizde detaylısından bir Oslo Gezi Rehberi yazarak şehir ile ilgili ne biliyorsak anlatmıştık. Bu seferki Oslo ziyaretimizde ise şehrin farklı bir yönüne odaklanalım, Oslo yeme içme notlarımızı da buraya yığalım dedik. Bayağı da güzel yerler bulduk, o yüzden Oslo gezinizde ne yiyip içeceğiniz konusunda gayet huzurlu olabilirsiniz, bize güvenin. Başlamadan gelen not: Eğer gezmelere gidiyorsanız bir adet Oslo Gezi Rehberi de işinize yararmış gibi geldi. Dayanamıyoruz, karşı koyamıyoruz, Amerikan filmlerinde sabah uyandığı gibi kahveye koşan karakterlere dönüştük, kalbimiz kahve için atıyor. Geçen gün en sevdiğimiz kahve dükkanındaki kahve çekirdeğini değiştirdiklerini fark edebildik diye \"ALLAHIM BİZ YANLIŞLIKLA KAHVE UZMANI MI OLDUK YA\" sevinci bile yaşadık, resmen en uzun ilişkimizi kahve ile yaşıyoruz. Bu kadar yükseltmeye artık Oslo'daki en iyi kahveciler önerilerimizi alırsınız diye düşünüyoruz. Stockflehts: Bu mekan Oslo'nun birkaç farklı noktasında karşılaşabileceğiniz bir kafe zinciri. Kahvesi yukarıdakiler kadar başarılı olduğu için değil ama, eğer civarınızda bu listedekilerden bir kahveci yok ise çok yüksek ihtimalle bu size yakın olabileceği için yazıyoruz. En azından bilmediğiniz bir yer yerine çok da kötü olmadığını bildiğiniz bir yere oturmak istersiniz diye düşündük, OitheBlog'un güven veren kollarından çıkıp kendinizi karanlık sulara bırakacaksanız siz bilirsiniz..... Kahve ve kafe konusunda içimiz rahatsa biraz da midemizi mutlu etmeye odaklanalım. Sizde durum böyle mi bilmiyoruz ama, bizim mideler mutluysa otomatik olarak ruh halimiz de olumlu etkileniyor, resmen ilkel duygularımıza teslim olmuşuz. Küçük ve Nordik bir kasaba tadındaki Tromso'nun ardından Oslo'daki mekan çeşitliliği bizi bir mutlu etti, bir mutlu etti ki sormayın. Yani tamam, Tromso'dan bu konuda çok büyük bir beklentimiz yoktu çünkü zaten derdimiz başkaydı ama, Oslo'nun bu konuda çok daha ileride olduğu da bir gerçek. Buyrun Oslo yeme içme rehberi danalar gibi yeme içme bölümüne geçiş yapalım."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/02/22/tromsoda-gezilecek-yerler", "text": "Eyyyy Norveçli balıkçılar, bırakın o elinizdeki kremleri, biz geldik, beldenizi keşfedip bir soğuk ayranınızı içecek, bir gözleme yiyip döneceğiz. N'apıyorsunuz, işler nasıl, nütrucina kullanarak ellerinizi yumuşatmaya falan devam mı? Biz mi? Biz bi' bakıp çıkacağız ya, bir şey yok, siz devam edin. Tromso'ya giderken kafamızda çok net bir beklenti ve düşünce vardı; Burası da Reykjavik gibi bir yer olsa gerek. Doğruya doğru, çok da yanlış bir beklenti içine girmemişiz, hakikaten o renkli Nordik evleri, bol kar yağışı ve küçük kasaba havası ile aslında hakikaten de Reykjavik'i hatırlatıyordu. Nedendir bilmiyoruz, belki ilk göz ağrımız diyedir ama, Reykjavik bizde bir tık daha fazla sempati uyandırmıştı, fakat bu tabii ki Tromso'yu sevmediğimiz anlamına falan da gelmiyor. Sanırsak biz bu küçük ve soğuk kuzey şehirlerini komple sevmeye programlıyız, o sebeple onca soğuğa, donmaya ve kayıp kafamızı gözümüzü dağıtma ihtimaline rağmen Tromso ile de gayet iyi anlaştık. Tromso Gezi Rehberi'nde verdiğimiz aşırı detayın üzerine izninizle Tromso'da Gezilecek Yerler yazımızda hakikaten sadece Tromso'da gezilecek yerlerden bahsedeceğiz. Tamam tamam bir de belki birazCIK Tromso'da yeme içme meselesine gireriz. Bütçe, konaklama, ulaşım falan fistan onların hepsi Tromso Gezi Rehberi'nin içinde, önce bi' oraya baksanız sanki çok doğru bir hamle olur gibi. Tromso'da gezilecek yerler listesini ikiye ayırmakta fayda var; şehir içinde gezilecek yerler ve Tromso'ya yakın, civarda gezilecek yerler. Şehir içi bir tık daha bildiğiniz gibi ilerlese de şehir dışı daha farklı, çünkü tamamen doğa odaklı. Tromso şehir merkezinde buzların üzerinde dengede durmayı başarabilirseniz işin geri kalanı gayet kolay, çünkü keşfetmesi kolay, her noktanın bir şekilde birbirine bağlandığı, gezgin dostu bir şehirden bahsediyoruz. Hani şöyle sabah erkenden kalkıp verimli bir gün geçirecek olursanız, e gideceğiniz yerler konusunda da ilgi alanlarınıza göre biraz seçicilik yaparsanız neredeyse 1 gün içinde gezebileceğiniz bir şehirden bahsediyoruz. 2 günde lokal seviye bile sahibi olursunuz zaten, rahat olunuz. Buyrun Tromso'da gezilecek yerler nedir ne değildir şöyle bir bakalım. Tromso'da gezilecek yerler listemize tamamlandığı yıldan itibaren bir nevi Tromso'nun simgesi haline dönüşmüş Arctic Katedral ile yapalım. Reykjavik'teki Asgard'dan fırlamış gibi görünen Hallgrimskirkja ve Helsinki'deki Temppeliaukio ile birlikte gördüğümüz en orijinal dini yapılardan biri olduğu için kendisini liste başına almazsak haksızlık olurdu diye düşünüyoruz. Allahım, Nordik halklar mimari konusunda neden bu kadar alıp yürümüş durumdalar, kıskana kıskana bir hal olduk! Bu daha önce gördüğünüz hiçbir dini yapıya benzemeyen katedral, 1965 yılında yapılmış. İçindeki kilise orgu ise 2005 yılında sonradan eklenmiş. Günümüzde katedralin içinde çeşitli konserler de gerçekleşiyor, biz bir tanesine denk geldik, itiraf etmeliyiz ki oldukça ilginç ve biraz kulak zorlayan bir deneyimdi. Katedrale yürüyerek gitmek iyi fotoğraflar çekebilmek adına iyi bir fikir olabilir, bunun için adını uydurmuşuz gibi görünen Tromso Köprüsü, yani Tromsobrua üzerinden yürümeniz gerekiyor. Zaten tam olarak katedralin karşısına denk gelen köprü olduğu için hangisi olduğunu anlarsınız. Köprünün karşısına geçip tam olarak Pepe's Pizza'nın bulunduğu konumun oralardan bir yerden de çok güzel fotoğrafı yakalanıyor, yalnızca yanına gittiğinizle kalmayın. Ek bir bilgi olarak katedral hava karardıktan sonra ekstra güzel görünüyor, o haline de denk gelmeye çalışın deriz. Mimarisi ile dikkatimizi çektiği için gittiğimiz Polaria'nın içine girmeseydik, burası ile ilgili ilgimizi çeken tek şeyin mimarisi olduğunu bilemeyecektik. O yüzden pişmanız demeyeceğiz ama, hani girmesek de o kadar para vermesek olurmuş diyebiliriz mesela sdfsd. Neyse, sizin adınıza denek olduk diye düşünerek kendimizi teselli edelim..... Polaria'yı mutlaka görün, ancak dışarıdan şöyle bir bakıp uzaklaşın deriz. Çünkü içeride sitelerinde anlattıkları kadar bilgilendirici bir durum söz konusu değil, daha çocuksu ve sandığımızdan daha küçük bir yer çıktı. Müzenin birkaç farklı bölümü var. Giriş bölümünde fazla detaylandırmadan küresel ısınma ve kirliliğin dünya üzerindeki etkilerinden bahsediliyor. Ardından hemen solunuzda kalan bölüme girdiğinizde içeride pek de büyük sayılmayacak derin bir havuzda tutulan fokları görünce siz de bizim gibi sinirlenebilirsiniz, çünkü o hayvanlar neden orada tutuluyorlar? Ardından bu bölgede yaşayan çeşitli deniz canlılarını görebileceğiniz bölüme giriyorsunuz. Bu da çok büyük bir alan değil. Son olarak kuzey ışıklarının nasıl oluştuğuna dair bilgiler veren ve pek güzel görüntülerden oluşan 7-8 dakikalık bir belgeseli de izliyorsunuz ve Polaria deneyiminiz sona eriyor. Bizce pek lüzumlu değildi, girer misiniz girmez misiniz artık o kısmı size kalmış. -Adres: Hjalmar Johansensgate 12 Kafalar karışmasın, Polaria farklı, Polar Museum farklı. Polar Museum, Kuzey Norveç, bu bölgedeki yaşam koşulları, bölgeyi keşfe çıkmış kaşifler ya da bu alanda önemi olan/ilklerden olan insanlar üzerine kurulu bir müze. Yalnızca Tromso değil, Svalbard ve kuzeyde kalan başka noktalar ile ilgili de pek çok bilgi içeriyor. Av konusuna biraz fazla odaklandığı ve bakarken insanı müthiş rahatsız eden hayvan postlarını sergilediği için bizi biraz fazla huzursuz etti ve açıkçası koşar adımlarla gezip çıktık. Eğer burayı gezmeye niyetlenirseniz audio guide almayı ihmal etmeyin, içerideki açıklamaların %95'i Norveççe, dolayısıyla Norveççe bilen o küçük gruba dahil değilseniz pek bir şey anlayamıyorsunuz. Küçük şehir minik şehir dedik dedik, dev gibi kütüphaneyi görünce neredeyse yerlere yatıp tapınma hareketlerinde bulunacaktık. Bizim ülkede hiç bulunmayan bu kütüphanede vakit geçirme/çalışma/kitaplara boğulma alışkanlığı diğer Nordik ülkelerde olduğu gibi Norveç'te de gayet yaygın. O yüzden ulan zaten 70.000 kişiler, kim gidecek kocaman kütüphaneye dememişler, eşek gibi kütüphane yapmışlar. Tabii tüm bu kıskanmalarımız ve medeniyet övmelerimizden bağımsız olarak kütüphanenin oldukça ilginç ve orijinal bir mimarisi olduğunu da eklememiz gerek, bu sebeple zaten şehrin göbeğinde olan kütüphaneyi görmeden, hatta içine de girmeden geçmeyin deriz. -Adres: Gronnegata 94 Biraz kuzeyli sanatçı almaz mıyız? Valla biz bayıla bayıla alırız, o yüzden Kuzey Norveçli sanatçılara odaklanan bu sanat müzesini de seve seve gezdik Nordnorsk Kunstmuseum 2 kattan oluşuyor. Ana koleksiyonunun yanı sıra geçici sergiler de gerçekleşiyor. Aslında küçük bir müze olmasına rağmen kuzeyli sanatçılarla tanışmak için güzel fırsat, o yüzden buraya zaman ayırmanız konusunda ısrarcıyız. -Adres: Sjoegata 1 Bu müze Tromso'nun bize sürprizi oldu desek yeridir, çünkü \"hadi not alalım da görürsek gireriz işte\" diye yazdığımız bir fotoğraf galerisi, Tromso'da en hoşumuza giden müzelerden birisi olarak aklımızda yer etti. Maalesef size aynı şekilde hissedeceğinizin garantisini veremiyoruz, çünkü fotoğrafa odaklı bu müzenin sergileri dönemsel olarak değişiyor. Biz oradayken oldukça ilgimizi çeken bir konu olan Sami halkı ve bundan bağımsız olarak Tromso'daki dinler üzerine iki farklı sergi mevcuttu. Bir bölümde de Tromsolu bir fotoğrafçının çektiği eski şehir fotoğrafları yer alıyordu ki, henüz gördüğümüz yerlerin bundan yıllar önce nasıl göründüğünü ve şu anki hallerine ne denli yakın olduğunu gözlemlemek bayağı keyifliydi diyebiliriz. Siz bunlardan herhangi birine ya da bizim kadar hoşunuza gidecek bir sergiye denk gelir misiniz bilemiyoruz ama, müzenin girişi ücretsiz olduğu için bizce buraya her halükarda vakit ayırıp uğrayın. Zaten merkezi bir noktada yer alıyor, başınıza iş çıkarmaz. Adres: Storgata 95 / Pazartesi günleri kapalı. Her şehrin bir en ünlü caddesi vardır ya, işte Tromso'nun o caddesi de Storgata. Eğer Tromso'da bir turistseniz, buraya yolunuzun düşmeme ihtimali sıfır diyebiliriz. Aslında Tromso'da bir turist değilseniz bile buraya yolunuzun düşmeme ihtimali 0, küçücük yerdeyiz canısı, neredeye gideceksiniz? Bu cadde üzerinde çeşitli restoranlar, mağazalar, kafeler bulunuyor. Ayrıca turistik anlamda gezmenizi önerdiğimiz birçok nokta da bu caddenin paralelinde, kesişiminde ya da civarında bulunduğu için burayı kutup yıldızınız olarak belirleyebilirsiniz. Ayrıca Arctic Cathedral'a kıyasla daha geleneksel görüntüde sayılabilecek pek güzel bir diğer katedral olan Tromso Katedrali de bu cadde üzerinde yer alıyor, zaten gözünüzden kaçması mümkün değil. Tromso'dasınız, Nordik fotoğraflar çekmek istiyorsunuz, hakkınızdır. O zaman sizi şöyle kıyıya doğru alalım, hem şehrin diğer yakasını hem de liman tarafını görün, çünkü bu noktadan da bayağı güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Burayı şöyle bir dolanmak dışında gerçekleştirebileceğiniz çok özel bir aktivite söz konusu değil, ancak aşağıda gitmenizi önereceğimiz birkaç iyi restoran da tam olarak burada yer alıyor, dolayısıyla bunlardan birine gitmeyi planlarsanız zaten buraya yolunuz düşecek. Neredeyse her turistin karşı koyamadığı bir duygu olan \"şehre tepeden bakma\" meselesine siz de kafayı taktıysanız en azından burada bunu yaptığınıza değecektir diye düşünüyoruz. Neden mi bahsediyoruz? Efenim bildiğimiz, tanıdığımız bir teleferikten. Evet, bu Tromso'da turistik bir aktiviteye dönüşmüş durumda, hem de taa 1961 yılından beri bu hizmeti veriyor. Peki biz yukarı çıktık mı? Yoo, bayağı bile bile çıkmadık hem de. Bir de pişkin pişkin söylüyoruz. Çünkü o kadar soğuktu ki, yukarıdaki o rüzgar ve soğuk ile başa çıkabileceğimiz konusunda şüphelerimiz vardı. Neticede Tromso'ya tepeden bakmak isterseniz bu teleferik ile yukarı çıkabilirsiniz, tek ısrarcı olacağımız konu iyi giyinip, ağzınızı yüzünüzü kapatıp çıkmanız, çünkü cidden çok rüzgarlı oluyormuş. -Eğer kuzey ışıklarının şiddetli olduğu bir güne denk geldiyseniz buraya çıkıp ışıkları izleyebilirsiniz. İşte bunun için donmaya değer, ona lafımız yok. -Adres: Solliveien 12 Evet Tromso pek tatlı, pek şirin, ancak kendisini biraz tanımaya başlayınca ve özellikle ne kadar pahalı olduğu gerçeği ile de karşılaşınca buraya gelmiş olmanızın asıl amacını hatırlıyorsunuz: Doğa! Şehri ne kadar sevmiş olsak da bu kadar pahalı bir yere yalnızca Tromso şehir merkezini görmek için gitmenin bir manası olmadığını düşünüyoruz. Çok şükür ki kuzey ışıkları ve fiyortlar ve bir takım inanılmaz manzaralar ile Tromso ve civarı kesinlikle gönlünüzü almayı başarıyor. Üstelik hayatınızda göreceğiniz en güzel manzaralar listenize zirveye yakın yerlerden giriş yapacak olan bu görüntüler için 1 kron bile ödemenize gerek yok, GOD BLESS DOĞA. Tromso'nun merkezinden çıkıp Kuzey Norveç'in doğası ile haşır neşir olmak için çok da çaba göstermenize gerek yok. Ne bilelim öyle 3 saat arabayla gidip, 5km tırmanıp, uçurumdan aşağı yuvarlanma tehlikesi atlatmak zorundasınız gibi gerçek dışı önerilerle gelmeyeceğiz. Onu da yapmak isterseniz emin olun bu civarda bol seçeneğiniz var, o ayrı. Gerek var mı? Bizce pek de yok, çünkü insancıl koşullarda görebileceğiniz, manzara beklentinizi karşılayabilecek seçeneklere pek de uzak sayılmazsınız. Bu noktada Tromso civarındaki yerleri daha iyi kavrayabilmeniz açısından şunu bilmenizde fayda var. Tromso aslında 2 farklı bölgeyi kapsıyor; biri şehir merkezinin de bulunduğu Tromsoya, diğeri ise size bu bölümde önereceğimiz doğa odaklı noktaları da kapsayan Kvaloya Adası. Buranın aynı zamanda \"Whale Island\" olarak geçtiğini de duyabilirsiniz, çünkü aslında \"Kval\" kelimesi Norveççe balina anlamına geliyor. Balina demişen, bunun bir sebebi var tabii. Eğer Ekim ve Şubat başı arasındaki bir dönemde Tromso'ya gidecek olursanız balinaları gözlemleyebileceğiniz turlara katılabilirsiniz. Diğer Tromso yazımızda kuzey ışıkları bölümünde bahsettiğimiz tur şirketlerinin bu gibi turları da var. Biz Şubat ayında Tromso'ya gitmiş olsak da tur şirketleri balinaları görme ihtimalimizin çok düşük olduğunu söylediği için acımızı içimize atarak tura katılmamayı tercih ettik. Pek de ucuz sayılmayacakları için işi şansa bırakmak pek makul gelmedi. Siz de emin değilseniz iletişime geçip sorabilirsiniz, bu konuda gayet dürüst davranıyorlar. Neticede Kvaloya tarafına geçmek özellikle araba kiraladaysanız oldukça kolay. Merkezden Tromso Havalimanı ve Kvaloya tabelalarını takip ederek köprüyü geçtiğinizde yaklaşık 10 dakika gibi bir sürede adaya ulaşmış oluyorsunuz. İşte tam bu noktada ise adeta \"Nordik ülkeye hoş geldiniz\" diye haykıran evler ve manzaralar başlıyor. Bu civarda manzara konusunda nokta atışı birkaç lokasyondan da bahsetmeden geçmeyelim. Benzer bir rota izlemek isterseniz, biz Kvaloya'ya geçtikten sonra sırasıyla Kaldfjord ve Ersfjordbotn'a uğrayarak Sommaroy istikametini takip ettik. Daha da nokta atışı birkaç öneri verecek olursak, Ersfjordbotn'un en güzel manzaralarından birini tatlış ötesi Bryggejentene isimli mekanın da bulunduğu noktada yakalayabilirsiniz. Plajı kutup yıldızınız olarak belirleyin, çünkü burası aynı zamanda kuzey ışıklarını da görme olasılığınızın çok yüksek olduğu bir yer olduğu için gece de tekrar gitmek isteyebilirsiniz. Bu noktaya ulaşmak hiç de zor değil, gece gitmek konusunda bir endişe taşımanıza gerek yok. Tromso'dan yaklaşık 20km uzaklıkta ve yarım saat gibi bir sürede gayet düzgün bir yol üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Söz ettiğimiz bu kafe ise gündüz uğrayıp bir kahve içebileceğiniz, tatlı yiyebileceğiniz, aynı zamanda tasarım ürünler satan bir mekan. Sommaroy ise Kvaloya'nın en uç noktasında kalan ve plajlar barındırıyor olmasından ötürü civarın \"yazlık\" bölgesi olarak nam salmış bir başka ada. Yaz ortasında 20 derecenin İNANILMAZ bir hava kabul edildiği bir coğrafyadan söz ettiğimizi de göz önünde bulundurarak mojito yudumlarken güneşlenebileceğiniz tatta bir yazlık yerden bahsetmiyoruz pek tabii. Bizim Sommaroy maceramız Ersfjordbotn'dan o tarafa doğru yol alırken yolun yarısında \"tamam, zirvede bırakalım\" şeklinde yorum getirdiğimiz inanılmaz bir manzara ile karşılaşmamızın üzerine geri dönmemizle sonuçlandı. Tabii bunun gittiğimiz dönemin Şubat olmasıyla da biraz alakası var, çünkü anladığımız kadarıyla buraya Norveç standartlarında bile olsa bahar/yaz aylarında gitmek daha mantıklı oluyor. Zirvede bırakmaya karar verdiğimiz noktanın belli bir adı var mı bilmiyoruz, dolayısıyla size burayı çok spesifik bir şekilde tarif edelim; Ersfjordbotn'dan Sommaroy'a doğru yola çıktığınızda yaklaşık 14-15km sonra karşılaşacağınız manzara. Yukarıda manzara ve doğa gezisi amaçlı gezmek için yazdığımız yerlerin hepsi aynı zamanda Tromso'da kuzey ışıklarını görme ihtimalinizin en yüksek ihtimalinin olduğu yerler. Çünkü şehirden uzakta ve dolayısıyla ışık kirliliğinden uzakta olduğu için bu duruma gayet elverişli bir ortam oluyor, aklınızda bulunsun. Bu konunun detaylarına Tromso gezi rehberi yazımızda yer verdik, oraya da bi' bakarsınız. Geldik cep yakan kısma. Cep yakmak hafif oldu ya, biraz daha abartalım, cep ALEV ALDIRAN, yok yok, CEP DESTROYER MI DESEK? İki yazıdır bizi bütçe konusunda korkutup duruyorsunuz diye düşünebilirsiniz ama, dost acı söyler, biz sizi şimdiden bu duruma hazırlayalım da, orada şoka girmeyin. Konunun olumlu kısmından bakacak olursak, Tromso minik bir şehir olmasına rağmen mekan çeşitliliği konusunda gayet başarılı. İlla ki sabahlara kadar Norveç somonu falan yemeniz gerekmiyor, 3. Dalga kahvecinize de gidersiniz, yurtdışında her sıkıştığınızda koştuğunuz İtalyan mutfağı restoranlarının kralını da bulursunuz, \"nasıl olsa seyahatteyim istediğimi yerim\" hakkından faydalanarak çok iyi bir burger de yiyebilirsiniz. Aşağıda favorilerimizi şöyle bir özet geçelim, Tromso'da gezilecek yerler listemizin yeme içme ayağını da es geçmeyelim. Casa Inferno: Ah İtalyan mutfağı, canım İtalyan mutfağı, seni her zaman sevecek, her zaman bağrımıza basacağız. Tromso'da da bir noktada kavuştuk ve yine bizi küçük sürprizlerle şaşırttın. Biz Casa Inferno'ya \"Tromso'da ne İtalyan mutfağı yeaea\" gibi bir küstah tavırla gidip tam anlamıyla öt olduk. Bir kere ilginç bir şekilde burası son zamanlarda yediğimiz en en en güzel mozarella ile bizi resmen mutluluktan göklere çıkardı, başlangıçlardaki o mozarellayı bi! Alın. Ardından herkesin pizza yediğini görünce biz de bi' pizza söyledik ve mutluluğumuz \"neden burada bu kadar güzel bir pizzaya denk geldik\" şeklinde daha büyük bir şaşkınlığa dönüştü. Özetle Casa Inferno'yu akşam yemeği seçeneklerinizden birine mutlaka ekleyin! Steakers: Hemen Fiskekompaniet'in karşısında yine son derece popüler bir restoran var; Steakers. En büyük olayı etleri, dolayısıyla vegan/vejetaryen arkadaşlar, siz bi' kulağınızı kapatın, burada sizlik bir şey yok, tadınız kaçmasın. Biz Steakers'ı efsane değil ama başarılı bulduk, özellikle akşam yemeği için iyi bir alternatif. Yalnız burası Türkiye'den giden bireyler için biraz fazla pahalı kalan restoranlar kategorisine giriyor, giderken ona göre gidin, böylece bizim gibi hesap geldikten sonra gelen şeyi TL'ye çevirme hatasında bulunarak kriz geçirmeyin. Sevgiler. Dost acı söyler, Tromso'nun gece hayatı öyle pek de aktif ve çılgın sayılmaz. Bu şehrin eğlenceli olmadığı anlamına gelmiyor, ancak bu eğlence kısmına dahil olmak için biraz lokal arkadaş edinmek iyi bir çözüm olabilir. Çünkü eğer kuzey ışıklarını da görebilmek adına dışarıda 5 dakika durunca bile inme inen dönemde gittiyseniz lokallerin de aynı dertten muzdarip olduğunu ve bu sebeple \"ev partisi\" konseptinin diğer kuzey ülkelerinde olduğu gibi burada da alıp yürüdüğünü söyleyebiliriz. Tabii ki bir ev partisine dahil olmadan gidip içki içebileceğiniz mekanlar da söz konusu. Zira Tromso öğrencisi de bol bir şehir olduğu için sizin gibi eğlenmek isteyen çok insan var. Tromso'da içmek/eğlenmek için gidebileceğiniz mekanlardan en eski ve köklü olanlarından biri Olhallen. Bira konusunda şehrin en iyi ve popülerlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında Bla Rock Bar ve Huken Pub da genelde kalabalık olan mekanlar. Eğer güzel bir hava da gitmiş bulunduysanız Skarven dış mekan seçeneği sunması sebebiyle iyi bir tercih olabilir. Son olarak kaliteli kokteyl istiyorsanız en garanti adresiniz Bardus'un bar kısmı. Tromso'nun pahalı olmasından şikayet eden lokal arkadaşlarımızın bir diğer önerisini de yazmadan geçmeyelim. Kendileri daha uygun fiyata içki bulabilmek için her bir farklı gün için en uygun içki seçeneklerinin olduğu mekanları tespit etmişler. Bilmemnere'nin happy hour'ı, bilmemnerdeki Ladies Night, bilmemnerede şarap Çarşamba günleri x Euro şeklinde şeyleri kovalıyorlar. Bunlar değişken şeyler olduğu için buraya yazmak biraz saçma olurdu, o yüzden siz gittiğinizde gözünüze kestirdiğiniz bir genci yakalayıp bu gibi öneriler alabilirsiniz. Hangi çılgın Tromso'da alışveriş yapacak bilmiyoruz ama, belki bizim gibi dev bi' indirim dönemine denk gelirsiniz ya da bir anda ısınmak için kendinizi normal koşullarda varlığına sövdüğünüz çirkin alışveriş merkezlerinden birinin içinde bulursunuz falan, biz bu konuda da yardımımızı esirgemeyelim. Tromso'da alışveriş için öyle çok çılgın seçenekler yok. Eğer lokal bir şeyler bulmak, magnetti, hediyelikti bu tip şeyler almak isterseniz Storgata üzerine bi' tura çıkabilirsiniz. Bunun dışında şehir merkezinde Nerstranda adlı bir alışveriş merkezi, merkez dışında ise Jekta adı bir AVM var. Jekta'nın içinde talihsiz isimli Bik Bok ve Monki olduğu için belki oralara uğramak isteyebilirsiniz, onun dışında özellikle buraya gitmenizi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Fotoğraflar muhteşem, ellerinize sağlık yazıyı okumadan gitmiş kadar oldum. Kütüphane harika görünüyor. Ne kitap okunur ama orada 🙂 bizdeki gibi bir masaya 5 kişi oturmaz en azından. cogu masa her gun her saat dolu oluyor ama mutlaka bir kisilik bir yer de cikiyor karsina 🙂 gercekten guzel bir yer, bence buraya gelen herkes yoruldugunda oturup bir soluklanmak icin bile olsa bu kutuphaneye gelmeli ve sehrin insanlarinin nasil okuyup arastirdigini yakindan gormeli. Elinize saglik arkadaslar cok guzel ozetlemissiniz 🙂 Gece hayati icin bir iki katkida bulunmak istedim. Gründer var bir de. Burasi daha elit bir mekan. Haftasonlari insanlar takim elbiselerini giyip, tabiri yerindeyse jilet gibi eglenmeye gittikleri yerlerden bir tanesi. Yalniz gelen arkadaslara onermiyorum, yani yalnizlik hissiyati katlanabilir cunku burada insanlar hep arkadas gruplariyla hareket ediyorlar. Oyle guney ulkelerindeki gibi bu gruplara dahil olmak kolay olmayabilir. Storgata Camping. Cift geldiniz ya da 4 5 arkadas bi aradasiniz ve gece ye daha var (9pm), buraya gidip goygoyuna mini golf oynayarken onden de guzel kokteyllerinizi icebilirsiniz 🙂 Henuz bir kere gittim ama sevdim mekani, rahat."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/03/15/katar-gezi-rehberi-baskent-dohadan-beklenmedik-hareketler", "text": "Daha önce Arap ülkelerinden herhangi birine gitmemiş bir birey Katar'a gitme kararı alınca türlü türlü beklenti içine giriyor. Bir anda kendinizi evde oturmuş Muharrem İnce gibi \"Katar bize ne Katar\" diye düşünmeye başlamışken buluyor ve akabinde bu cümleyi toplum içinde sesli olarak dile getirmemek için yeminler ediyorsunuz. Evet tamam, tabii ki daha önce gittiğimiz yerler gibi olmayacağını biliyoruz. Peki ne olacak? Dubai gibi mi? Daha farklı mı giyinmemiz gerekiyor? Abartılı bir ihtişam ile mi karşılaşacağız? Kadınlara karşı nasıl bir yaklaşım söz konusu? ÇÖLLERE Mİ DÜŞECEĞİZ? Bunlar bizim tek başımıza düşündüğümüz, sadece bizim kafamızda olan sorular değil. Katar'a gideceğimizi Instagram'dan duyurduğumuzda hepiniz benzer sorular sordunuz, benzer konularda meraka kapıldınız ve koca bir topluluk halinde Katar hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu, hepimizin kafasının karışık olduğunu fark ettik. Neyse, neticede biz de kalkıp oralara kadar boşuna gitmedik, bu yazının sonuna geldiğinizde Katar hakkında çok daha fazla şey biliyor olacaksınız, merak etmeyin. Gönül isterdi ki yazının giriş kısmını henüz Katar'ı görmemişkenki naif ve an itibariyle biraz da cahilce bulduğumuz duygularımız ile yazmış olalım ve dönüşte ikinci bir giriş ile tanıdığımız, tanıştığımız Katar'ı anlatalım, şahane bir kıyaslama olsun. Çünkü Katar'ın bizi ne kadar şaşırttığı, aslında en iyi bu şekilde anlatılabilirdi. Ancak Katar'a doğru yola çıkarken böyle bir bakış açısı edinerek döneceğimizi bilmediğimiz için böyle zekice bir karar da alamamışız, o yüzden en iyisi biz size Katar'ı en iyi ve doğru şekilde tanıtmaya çalışalım. Buraya kadar geldiyseniz Dubai ile de ilgileniyor olabilir misiniz? Biz Dubai'de yaşam ve çalışmak üzerine yaptığımız röportajı da şöyle bırakalım en iyisi. Madem hepimizin Katar hakkında bilgi edinmeye ihtiyacı var, o zaman işin Katar Gezi Rehberi kısmına geçiş yapmadan önce Katar'a dair öğrendiğimiz şeyleri içeren bir girizgah yapmakta fayda var diye düşünüyoruz. Herkes bütün izlenimlerini ve önyargılarını bir kenara koysun, hep beraber biraz şaşıralım. Önce size Katar'a gitmek, Doha'yı gezmek ile ilgilenmek için bir sebep vermek istiyoruz, Türkiye'ye uçak ile 4 4,5 saat civarı bir mesafede olan Katar'a giderken vize almanız gerekmiyor. (30 günden fazla kalacaksanız gerekiyor sanıyoruz, o kadar kalmazsınız herhalde abartmayın) Sağol Katarcığım, biz de seni seviyoruz. Ana bilgilerden devam edelim; Katar'ın yönetim biçimi monarşi. Yani? Yani ilkokul bilgilerimizi tazelemenin vakti geldi anlamına geliyor. Ülkenin devlet başkanı daha çok \"Emir\" sıfatıyla duyacağınız Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani ve tahmin edeceğiniz üzere kendisi emirliği babasından devraldı. 2018 itibariyle her arabanın arkasında, pek çok gökdelenin, binanın üzerinde, otellerin içlerinde, berberlerin, dükkanların, evlerin duvarlarında, her yerde, ama her yerde fotoğrafı var. Katar'ın bize en büyük sürprizlerinden biri ülkenin modern mimari konusunda gerçekten almış yürümüş bir halde olmasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse hayatımızda gördüğümüz en orijinal camileri, en şok edici modern kütüphanelerden birini, en etkileyici mimariye sahip ve çok ünlü mimarlar tarafından yapılmış müzeleri Katar'da görmeyi beklemiyorduk. En zengin ülke olmakla kalmayıp bu gibi yenilikçi şeylere yatırım yapıyor olmaları içimizi umutla doldurdu desek yeridir. Bir diğer sürpriz, Katar'ın sanata, özellikle çağdaş sanatlara olan ilgisi! Yalnızca havaalanında bile onlarca dev sanat eserinin sergilendiği, şahane bir modern sanat müzesine sahip, ülke genelinde halka açık pek çok alanda çağdaş sanat eserleri ile karşılaşacağınız, dünya çapında ünlü sanatçıları ağırlayan, sanat projelerini destekleyen bir ülkeden bahsediyoruz. Doğruya doğru, Katar'ı ziyaret etmeden önce gezdiğimiz her noktanın buram buram sanat kokacağını bilmiyorduk ve hatta aksini tahmin ettiğimiz bir beklentiye sahiptik. Katar'da alkol kullanımını merak etmeniz çok normal, onu da hemen açıklayalım. Alkol tüketimi ülke çapında pek hoş görülmese de tamamen yasak değil, ancak çok çok kısıtlı. Bir turist olarak alkol tüketebileceğiniz noktalar sadece alkol ruhsatı edinmiş otel zincirleri ve kapsamında bulunan restoran ve barlar. Bakın bu konu önemli, öyle aklınıza estiği gibi gitmeye kalkışıp Katar hava durumu kontrolünde bulunmazsanız artık buharlaşır mısınız, süblimleşir misiniz biz de bilemiyoruz. Zira zaten her daim sıcak kabul edilebilecek Katar'da hava sıcaklığı yazın 50 derecelere, bakın ELLİ, E L L İ, elli derecelere kadar çıkabiliyor. 50 derecede bırakın yeni bir şehir gezmeyi, valla tuvalete bile gidemez, asfalta yapışır kalırsınız. O sebepten siz de bizim yaptığımız gibi yapın ve Katar gezinizi mümkünse Kasım Mart aralığında bir döneme denk getirmeye çalışın. Örneğin biz Katar'ı Şubat ayının sonunda ziyaret ettik ve 20 24 derece aralığında, keşif yapmaya gayet elverişli bir havada dolaştık. Çok şükür Katar konusundaki bilgi eksikliğimiz hava durumunu da algılayamayacak kadar dipte değilmiş. Ayrı bir başlığı hak eden bir diğer konuya da parmak basmadan olmaz. Özellikle kadınlar Katar'a giderken ne giyileceği konusunda endişeleniyor ve yine bilgi eksikliği sebebiyle bu gayet normal. Biz de aynı endişeyi yaşadık, ancak gidip gördükten sonra tabii ki bu konuda da söyleyeceklerimiz var, herkes sakin olsun. Kadınların Katar'da giyim konusunda ülkenin kurallarına da saygı göstermek adına birkaç şeye dikkat etmesi gerekiyor. Bunlar nedir? Omuzların kapalı olması, çılgın dekolte kıyafetler giymemek ve altınıza giydiğiniz her ne ise onun dizlerinizin altında bir noktaya denk gelmesi. Yani tişört, kot, dizinizin altında kalan etekler vb. şeyler kesinlikle sorun değil, bunları rahat rahat giyebilirsiniz. He bu arada bazı bölgelerde askılı ve şort ile koşuya çıkmış yabancı çalışanlar görmedik mi? Bol bol gördük, ama bizce böyle bir şeyin deneyini yapmaya gerek yok. Katar'da erkekler için herhangi bir giyim sınırlaması var mı diye düşüneniniz olmuş mudur bilmiyoruz ama onu da açıklayalım. Erkeklerin de bazı yerlerde şıpıdık terlikler ve kısa şortlarla dolanmasının pek hoş karşılanmadığı söylendi. Lakin biz bu şekilde dolaşan bol bol insana denk geldik ama özellikle cami vb. yerlerde bunun bir sorun yaratabileceğini tahmin ediyoruz, dolayısıyla en azından turistik yerleri gezeceğiniz gün bir tık daha dikkatli davranabilirsiniz. Bu noktada cinsiyet fark etmeksizin Katar'a sinirlenmemeniz konusunda bir müdahalede bulunmak istiyoruz, çünkü aynı durumu Avrupa'da bir sürü kiliseye girerken de yaşayabiliyorsunuz, dünya genelinde bakınca çok da tuhaf bir durum değil aslında. Bu kadar sıcağa gidiyorken yüzemeyecek miyim, sıcak kumlardan serin sulara kavuşamayacak mıyım, Katar'da denize giriliyor mu diye düşünmüş olmalısınız, e tabii düşüneceksiniz. Yine yukarıda söz ettiğimiz gibi büyük otellerin plajlarında bikini ve mayo giymeniz, diğer gittiğiniz plajlarda her ne yapıyorsanız aynılarını yapmanız konusunda herhangi bir sorun yok. Bunlar özel plajlar ve giyim kuşam konusunda herhangi bir kısıtlama söz konusu değil. Özetle hayır, halka açık plajlarda mayokininizle mojito'nuzu yudumlayamazsınız, evet, bunu otelin plajında yapabilirsiniz. Doha'da gezilecek yerler listesi öyle çılgınlar gibi uzayıp gitmiyor, o sebeple aslında 2-3 gün gibi bir sürede şehirde turistik pek çok yeri kolaylıkla gezebilirsiniz. Eğer yüzmek güneşlenmek vb. planlarınız yoksa ya da alışveriş merkezlerinde çürüyeceğim çünkü ben buna değerim diye düşünmüyorsanız bize kalırsa Doha geziniz için 3 tam gün yeterli olacaktır. Şimdi hep beraber Doha'da gezilecek yerlere geçiş yapabiliriz. Doha'nın olabilecek en turistik, en \"ben Katar'dayım\" hissini yaşayacağınız, en filmlerden fırlamış ve ilgi çekici yeri kesinlikle Souq Waqif. Bu sebeple Doha'da gezilecek yerler listenizde önceliği buraya vermeniz mantıklı olur diye düşünüyoruz, biraz moda girin, biraz Sex and The City'nin filminden kesitler yaşayabilme ihtimalinize odaklanın sdfsd. Souq Waqif, lokal dükkanların, restoranların, hediyelik eşya satan yerlerin ve çoğunlukla geleneksel görüntüye sahip kafelerin bulunduğu bir açık hava çarşısı ve aynı zamanda Doha'nın göbeği diyebiliriz. Zaten algıladığımız kadarıyla Souq sözcüğü Arapça'da da çarşı, pazar anlamlarına geliyor. Souq'ta şöyle bir dolandıktan, \"abi resmen bir Orta Doğu ülkesindeyim\" hissinizi doyasıya yaşadıktan sonra spesifik olarak gitmenizi önereceğimiz bir nokta da olacak; Falcon Souq. Bu noktada muhtemelen daha önce şahit olmadığınız bir pazar yerinden bahsedeceğiz çünküüüüü burada şahin ticareti yapılıyor! Evet evet ya, bildiğimiz şu bulmacada çıksa \"yırtıcı bir kuş türü\" diye çıkacak olan şahin işte. Souq Waqif'in içinde bir noktada yer alan Falcon Souq'a ulaştığınız zaman bu bölgede dükkanlarda şahinlerin satıldığını, şahinlere ilişkin malzemelerin satıldığı onlarca dükkanın olduğunu göreceksiniz. Doğruyu söylemek gerekirse kuşları o şekilde bağlanmış ve gözleri kapalı halde kapalı bir alanda tutulurken görmek son derece hüzünlüydü, ancak bu iş Katar'da tam anlamıyla bir kültür olduğu için haliyle üzüldüğünüzle kalıyorsunuz. Bu arada, şahinler cinslerine ve özelliklerine göre inanılmaz büyük paralara satılıyormuş! Yakın zamanda şahin almak gibi bir planınız yoksa bu kısmın sizi o kadar da ilgilendireceğini sanmıyoruz, ancak içeri girip fotoğraf çekmek konusunda herhangi bir çekinceniz olmasın, bunu hiç sorun etmiyorlar. Burada yaşayan arkadaşlar Souq'un akşam saatlerinde ışıklandırılmış hali ile daha keyifli ve kalabalık olduğunu söylediler, biz gündüz görmüş bulunduk, denk getirebilirseniz akşam uğramak da mantıksız değil, aklınızda bulunsun. Buraya kadar gelmişken özellikle mimarisi sebebiyle Qatar Islamic Cultural Center'ı görmeyi unutmuyoruz. Katara Camii: Mimari olarak çok beğendiğimiz, Osmanlı mimarisi esintileri olan camii. Minaresinin camiden ayrı olduğuna dikkatinizi çekeriz. Katara Opera House: Çünkü kıskanalım, çünkü şaşıralım diye. Gece ışıklandırması ekstra güzel oluyor, aklınızda bulunsun. Katara Plajı: Katara'nın iç kısımlarından sıyrılıp deniz kenarına doğru çıktığınızda, Katara'yı arkanıza aldıktan sonra sağa doğru devam ederseniz Katara Beach'e ulaşacaksınız. Evet bildiğimiz plaj ya, öyle kelime oyunu falan yok. Fakat kelime oyunu olmadığı gibi plajda mayo/bikini ile dolaşabilme gibi bir imkanınız da yok, dolayısıyla şayet yüzmek niyetindeyseniz yeriniz burası değil. Bakın plajda giyim kuşam ile ilgili şöyle bir şey bile mevcut. Ne demiş ünlü düşünür Metalika, sad but true........ Katara'da gerçekleşen bir etkinliğe denk gelmek isterseniz şuradan etkinlik programına bakabilirsiniz. Etkinlik derken illa ki tiyatro, opera vb. şeyler düşünmeyin, festival, açık hava pazarı gibi aktiviteler de oluyor. Doha'ya özellikle sıcak bir dönemde gittiyseniz burada daha çok açık havada vakit geçirmeyi isteyeceğiniz için en azından 5'ten sonra gitmenizi önereceğiz. Yürüyeceğiniz noktaların üstleri bez gibi şeylerle kapatılmış olsa da oraların sıcağı bez met tanımaz, ona göre. EYYYY DUBAİ. Senin yapay adaların var da Doha'nın yok mu sanıyorsun? Sen kimsin Dubai? Valla kimse kusura bakmasın, bu yapay ada işi sizi etkiliyor mu, \"woww denizin üstüne ada kondurmuşlar büyülendim\" falan diyor musunuz bilemeyiz ama bizde herhangi bir his değişikliğine sebep olmuyor. Yine de tabii ki Doha'ya kadar gitmişken The Pearl'ü görmeden dönmeyecektik, o kadar da meraksız değiliz. Neticede buranın dev bir Ataşehir ne bilelim dünyaca ünlü olmuş bir Bahçeşehir gibi bir yer olduğu kanısına vardık, hiç yalan söylemeyelim. Kişisel görüşlerimizi bir kenara bırakacak olursak aslında The Pearl'ün oluşturulma sebeplerinden birini ilginç bulduk, size de anlatalım.. 4 milyon metrekare gibi bir alana yayılan ve merkez tarafından çok \"West Bay\" adlı noktaya yakın olan bu yapay adanın yapılmasının sebeplerinden biri, buranın Katar'da yaşayan yabancılara yönelik bir proje olması. Onlara yönelik derken şunu kast ediyoruz; Katar'ın nüfusunun ciddi bir bölümünü burada çalışan yabancılar oluşturduğu için ve Katar vatandaşı olmayan kimseler yalnızca belli bölgelerden ev alabildiği için bu zamanla bir soruna dönüşmeye başlamış. Hal böyle olunca bu kişilerin ev alabileceği bir alana ihtiyaç duyulmuş ve The Pearl gibi bir alanın inşa edilmesindeki temel sebeplerden birisi de bu olmuş. Aslında temel gaye ülkeye yatırım yapılmasını sağlamak ve turizme katkıda bulunmak da diyebiliriz. Belki de Ataşehir terk bir halinin olması da bu sebepten. Tabii burayı inşa ederken yalnızca evler yapmakla kalmamış, restoranlar, kafeler, lüks mağazalar da yığmışlar, ortaya böyle bir şey çıkmış. Eğer burada vakit geçirmek niyetindeyseniz en vakit geçirilebilir alanı Qanat Quartier, aklınızda bulunsun. Aşağıda burada uğramak isteyebileceğiniz yeme içme mekanlarından bahsedeceğiz. Biliyorsunuz, son gezilerimizde yeni bir adet çıkardık, gittiğimiz şehirlerin kütüphanelerini gezmeye bayılıyoruz. Aslına bakarsanız Katar gezi rehberi kapsamında bu kadar etkileyici bir kütüphane yazacağımızı kütüphaneye adımımızı atana kadar bilmiyorduk. Ancak bu gezinin ardından Katar Ulusal Kütüphanesi hayatımız boyunca gördüğümüz en etkileyici kütüphaneler arasında sonsuza dek yerini alacak gibi görünüyor. Bazılarınız \"zaten 2 gün geziye gidiyoruz, onda da oturup kütüphanede kitap okumaya vakit ayıramayacağımıza göre siz ay cnm bn çk kitap okuyormmmm gösterişi yapıyorsunuz galiba\" diye düşünmüş olabilir fakat inanın bu öyle bir durum değil. Birçok dünyaca ünlü üniversitenin kampüsünün bulunduğu Education City adlı bölgede yer alan Ulusal Kütüphane, öyle tahmin ettiğiniz gibi klasik görüntüye sahip, eski görünümlü kütüphanelere pek benzemiyor. Son derece modern bir mimariye sahip olduğu gibi aynı zamanda ağzınızı açık bırakacak seviyede teknolojik bir kütüphane. Hiçbir konuda hiçbir ücret ödemeniz gerekmeyen kütüphanede şayet Katar vatandaşıysanız kitap alırken ve teslim ederken hiç kimseyle konuşmanız bile gerekmiyor, her şey teknolojik yöntemlerle halloluyor, adamlar bizden daha akıllı kütüphane yapmış resmen. Üstelik iade ettiğiniz kitap pek acayip bir sistem sayesinde otomatik olarak olması gereken bölüme yerleştiriliyor ve kitapların her birine çip yerleştirilmiş olduğu için hangi kitabı aldığınız, ne yaptığınız ne ettiğiniz hepsi insansız bir şekilde çözülüyor. RESPECT diye bağırmak istiyoruz, helal olsun. Katar'da yer alan en önemli ve mimari açıdan en etkileyici müzelerden biri de tartışmasız bir şekilde İslam Eserleri Müzesi. Bir kere bina zaten Louvre'un önündeki piramidin de mimarı olan Ieoh Ming Pei tarafından yapılmış, o bilgi aklınızın bir köşesinde dursun! Müzeyi gezmek için kısacık bir vaktiniz olsa bile binanın kendisi o kadar etkileyici şekilde dizayn edilmiş ve o kadar görmeyi bekleyeceğiniz İslam Eserleri Müzesi'nin dışında ki, gerçekten büyülenmemek elde değil. Biz maalesef burada zaman kısıtlamamız olması sebebiyle dünyanın en büyük İslam eserleri koleksiyonlarından birine sahip olan müzeyi çok etraflıca gezemesek de, en azından her katı şöyle bir dolaşıp müzenin kendisini tanımaya vakit ayırdık ve çok ama çok etkilendik. Burası mimari açıdan sizin de ilginizi çektiyse çoğu kişinin gözden kaçırdığı ama OitheBlog okuyan süper ötesi süper insanların kaçırmasına izin vermeyeceğimiz spesifik bir nokta söyleyelim. Müzeye girdiğiniz zaman sağınızda kalan tuvaletlerin olduğu tarafa doğru giderek dış alana giderseniz hem müthiş bir avluya çıkacak, hem de şahane bir Doha manzarasına şahit olacaksınız. Instagram arkadaşlarınız kusura bakmasın, burası fotoğraf yığılmasını hak ediyor. Müzeye giriş ücretsiz. Burada giyim kuşam konusunda biraz dikkatli olmanız gerekiyor aklınızda bulunsun. Eğer Doha'nın şehir manzarasını fotoğraflamak ya da yerli halkın güzel havalarda (yani 50 derecede kavrulmadıkları günler mesela) deniz kenarında cirit attığı 7 km boyunca devam eden sahil şeridinde dolanmak isterseniz istikamet Doha Corniche. Aslında genel olarak burada özellikle yapacağınız bir şey yok ve zaten çok uzun bir alandan bahsettiğimiz için siz direkt yukarıda bahsettiğimiz İslam Eserleri Müzesi'ne gidebilirsiniz. Zira burası da Corniche'in bir parçası olduğu için hem müze hem manzara kombosunu bir arada halletmiş oluyorsunuz, daha mantıklı bir plan oluyor. Ama yok o bana yetmez diyorsanız şehrin sembollerinden biri olan dev incinin olduğu bölüme de bi' uğrayabilirsiniz. Gidemediğimiz için içimizde kalan bir müze önerisi vererek Doha'da gezilecek yerlerin kapanışını yapalım, en azından bizim yerimize siz gidersiniz de biraz olsun rahatlarız. Yukarıda bahsettiğimiz Education City'nin içinde yer alan Arab Museum of Modern Art, Katar'ın en iddialı müzelerinden bir diğeri. İçeride oldukça geniş bir koleksiyon ve dünyanın pek çok farklı ülkesinden sanatçıların eserleri sergileniyor. Bu müze ile İslam Eserleri arasında ücretsiz bir shuttle var, ikisini aynı güne denk getirirseniz ulaşım konusunda mantıklı bir plan çıkarmış olursunuz. Ayrıca müzeye giriş ücretsiz. Geldik Katar gezi rehberi yazımızın ennnnn zevkli kısmına. Katar'a kadar gitmişsiniz, çölde safari yapmayacak mısınız ya? Çılgın mısınız, tabii ki çöle gidilecek, hemen bu kısmı da planlıyoruz! Bunun için makul olabilecek iki seçeneğiniz var. Bir film karakteri olmadığınıza göre kendi başınıza çöle gitmeye çalışmak manyaklık olduğu için ya bunu düzenleyen turlardan birinin parçası olacaksınız ya da birçok otelin kendi organize ettiği turlardan birine katılacaksınız. Her iki seçenekte de grup ile hareket etmek durumunda değilsiniz, bireysel geziler de planlayabiliyorsunuz. Bu gibi turlar da kendi içlerinde çeşitlendirilmiş. Yemekli turlar var, sadece çölde takıldığınız turlar var, 1 gece çölde konaklayabildiğiniz turlar var. En kısa turlar genellikle 4 saat kadar sürüyor çünkü zaten çölün olduğu noktaya ulaşmak bile 1,5 saat kadar sürdüğü için bunu da tur planına dahil ediyorlar. \"Uzatma ulan, tur öner artık\" diyor olabilirsiniz ancak öneremiyoruz, çünkü bu gezimiz bir proje dahilinde olduğu için işin bu kısmını kendimiz ayarlamamıştık, o yüzden en iyisi hangisidir bilemedik. Özür dileriz........... Katar tam anlamıyla bir alışveriş merkezi cenneti. Sevenlerini mutlu edecektir belki ama, burada alışveriş merkezinde vakit geçirme işinin bu kadar yaygın olması bize resmen buhran geçirtti. Sevmiyoruz kardeşim alışveriş merkezlerini, SOKAKTA DOLAŞACAĞIM BEN YA NİYE BENİ BİR YERLERE KAPATIYORSUNUZ. Evet. Sakinleşiyoruz. Neyse, neticede alışveriş yapmak istiyorsanız en popüler alışveriş merkezleri Ezdan Mall (Forever 21 var), Villaggio, Doha Festival City ve Mall of Qatar en popüler olanlar arasında. Bunun dışında Katar'da hediyelik eşya almak, lokal şeyler edinmek istiyorsanız Souq Waqif işinizi çözecektir. Son olarak Katar Havaalanı'nın adeta dev bir alışveriş merkezi tadında olduğunu ve insanların sırf bu sebepten havaalanına 2-3 saat erkenden gittiğini de ekleyelim, belki ilginizi çeker. Geldik en sevdiğimiz kısma. Bak güzel kardeşim, bak canım kardeşim, rehberin olarak bizi seçtiysen her şehirde olduğu gibi Doha'da da manyaklar gibi yiyip içecek, 7 ölümcül günahın en az yarısını işleyecek, kilonu alıp güzel güzel memleketine döneceksin. Vay efendim ben sağlıklı besleniyorum, BON KORBONHODROT YOMOYOROM DEMEK YOK. Aşağı mekan yığıyoruz, öneri kısmı bizden, yemesi sizden, dönünce \"kilo aldım\" hüznü yaşaması yine sizden. Zaten Doha gezimizin ortasında bir zehirlenme krizi yaşadığımız için yeterince yemek yiyemedik, denemedik istediğimiz bir sürü yeri deneyemedik vs. Artık elimizde olanlarla idare edeceksiniz. Magnolia Bakery: Yine Amerika'dan hastası olduğumuz, dünyaca ünlü hale gelmiş Magnolia Bakery'nin bir Doha şubesi var. Eğer kendinize bir tatlı yeme hakkı verecekseniz o hakkınızı buradan yana kullanabilirsiniz. IHOP: Tamam, IHOP ile Amerikan restoranı önerilerimizin sonuna geliyoruz, ama zirvede bırakıyoruz. N'apalım kardeşim karşı koyamıyoruz ya. Henüz kendisi ile tanışmayanlar aslında IHOP tam bir \"American Diner\" konseptli mekan. Burada yaptığımız Amerika terk kahvaltıların verdiği hazzı bilemezsiniz. Sağlıklı olmak ile uzaktan yakından hiçbir bağlantısı olmayan ama yine de kefil olduğumuz IHOP'a gitmeniz şiddetle tavsiyemizdir. Flat White: Hayret, bizim kızlar 3. dalga kahveci bulup övmeyecek mi diye düşündünüz di mi? Korkmayın, bulduk tabii. Hatta bayağı da iyi bir versiyonunu bulduk, adamlar Berlin favorilerimizden olan The Barn'ın kahvelerini bile satıyorlar. Doha genel olarak kahveci konusunda çok başarılı seçeneklere sahip olmasa da Flat White bu açığı kapatacak kadar başarılı diyebiliriz, özetle Doha'daki iyi kahve ihtiyacımızı burada gideriyoruz. Eggspectation: Zehirlenme krizi sebebiyle gidemediğimiz ama hem sevdiğimiz insanların önermesi, hem menüsüne şöyle bir göz atmış olmamız sebebiyle muhtemelen çok seveceğimiz bir mekan olduğunu tahmin ettiğimiz Eggspectation, Doha ile birlikte dünyanın pek çok farklı noktasında mevcut. Adından da anlayacağınız üzere çeşit çeşit yumurta seçeneği sunuyor ve kahvaltı konusunda ÜSTADIMIZ diyebileceğimiz bir mekan. Ama illa kahvaltıya gitmeniz gerekmiyor, diğer öğünlerde de bayağı başarılıymış gibi duruyor, affetmeyin. Red Velvet Cupcakery: Katara Cultural Village içinde dolanırken canınız şöyle tatlı bir şeyler çekerse bu cupcake yapan mekana uğrayabilirsiniz. Doğruyu söylemek gerekirse cupcake'leri efsanevi değildi, ancak buraya yazmayacağımız kadar kötü de değildi. Aklınızda bulunsun. Isla Mexican Kitchen: Bizim gibi Meksika mutfağına hasta oluyorsanız ya da henüz hiç denemediyseniz ve iyi bir versiyonu ile konuya girizgah yapmak istiyorsanız iyi yere kapak attınız. Ne alaka Doha'da Meksika mutfağı iyice kafayı yediniz demeyin, pişman olursunuz. Başkent Doha kesinlikle, ama kesinlikle yürüyerek keşfetmek için uygun bir şehir değil. Toplu taşıma konusunda pek başarılı olmadıkları gibi anladığımız kadarıyla lokaller de ya araba ya da taksi/Uber gibi seçenekler ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Taksi genel olarak çok pahalı olmadığı için rahatlıkla kullanabilirsiniz, ancak bu konuda rahat olamayacağınız mesele taksi bulmak. O sebeple önerimiz Uber ve Careem'i baş tacı yapmanız. Bir de orada yaşayan bir arkadaşımızdan öneri olarak oranın lokal taksisi Karwa'nın app'ini de indirebilirsiniz. Taksimetre'yi açtıklarına emin olmayı unutmuyoruz, oralardan kazıklanıp da dönmüyoruz. Alkol alabileceğiniz yerlerde, yani otellerde pasaportunuz yanınızda bulunsun, ihtiyacınız olabiliyor. İngilizce konuşan insan bulmak konusunda hiçbir probleminiz olmayacağını söyleyebiliriz, İngilizce son derece yaygın olarak kullanılıyor, herhangi bir endişeniz olmasın. Madem Katar Gezi Rehberi yazdık, e Katar para biriminden bihaber gitmemeniz için onu da ekleyelim: Katar Riyali. Otellerde de paranızı riyale çevirebilirsiniz. Biz tercihen yanımızda dolar götürdük, TL ile gitmedik ve onu riyale çevirdik."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/03/19/isparta-lavanta-kokulu-koy", "text": "Hadi herkes itiraf etsin, siz de Fransa'daki Aix-en-Provence'ta çekilmiş lavanta temalı fotoğrafları görüp de özeniyorsunuz di mi? Böyle uçuş uçuş elbiselerle lavantaların arasında kameraya hallenen kızlar, şirin şirin romantik çift fotoğrafları falan, bir takım güzelliğin sınırını zorlayan hareketler. E valla doğruya doğru, biz de özenmiyorduk desek yalan olur. Şans eseri bir yerde lavanta görmeyiverelim, hemen aşırı zoom yapıp 232 tane fotoğrafını çekmeler, hevesimizi gidermeye çalışmalar falan havalarda uçuştu ama, e aynı etkiyi yaratmıyor tabii. Sonra şöyle bir şey oldu, sevgili Gelecek Turizmde sayesinde Isparta Lavanta Kokulu Köy ile tanıştık! Asıl adı Kuyucak Köyü olan bu köyü gezmemiz ve ardında nasıl bir emek yattığını görmemiz ile bu iş tabii ki gözümüzde \"ay lavantalar çok süper\" izleniminin çok daha ötesinde bir yere geçti. Çok yüksek ihtimalle Kuyucak Köyü'nü ziyaret etmenizin temel gayesinin lavanta tarlalarını gezmek olduğunu varsayacak olursak burayı ziyaret etmek için en doğru zaman canınızın istediği zaman değil, Haziran Ağustos arası. Görsel olarak ortalığın mor ve ötesi olduğu en baba zaman dilimi Temmuz ayı diye düşünebiliriz. Zaten Ağustos'tan itibaren de hasat zamanı başlıyor. Eğer buraya yakın bir yerlerde yaşamıyorsanız ve \"of şimdi kalkıp buradan Isparta'ya gidip sadece köyü gezip dönmek pek mantıklı olmadı sanki\" diye düşünüyorsanız size hak vermiyor değiliz. O yüzden eşsiz fikirlerimizi sizinle de paylaşmaktan çekinmeyeceğiz........... Buraya kadar geliyorsanız aslında Lavanta Kokulu Köyü de kapsayacak şekilde şahane rotalar çıkarabilirsiniz. Yakınınızda yine şahane fotoğraflar çekebileceğiniz Salda Gölü, Eğirdir Gölü, Pamukkale ve hatta güzelinden bir şehir gezisi gerçekleştirebileceğiniz/denize girip mutlu mesut günler geçirebileceğiniz Antalya var. Normal koşullarda yalnızca köyü gezmek gayesiyle gidiyorsanız köyde kalmak gibi bir niyetiniz olur mu bilmiyoruz, zira öyle uzun bir zamanınız yoksa aslında buradaki gezinizi yarım gün gibi bir sürede bile tamamlayabilirsiniz. Ancak hazır buralara kadar gelmişken tadını çıkarayım, köy havası alayım, sakinliğin keyfine varayım diyorsanız da gayet normaldir. Şehir otellerine dadanmak yerine daha değişik bir yerde kalmak, sabah kalkıp köyde doğalından bir kahvaltı yapmak, lavanta tarlalarını gün batımı ya da gün doğumunda fotoğraflamak gibi ekstra güzel aktivitelere girişmek gayesiyle burada kalmaya vakit ayırmak bizce gayet anlaşılır bir durum. Bu noktada zaten 250 kişinin yaşadığı küçücük köyde ben nerede kalacağım diye düşünmeyin, çünkü köy halkı böyle bir isteğiniz olabileceğini düşünerek onu da düşünmüş. Kuyucak Köyü'nde kalabileceğiniz birkaç farklı ev pansiyonu seçeneği mevcut. Bizim konaklama imkanımız olmasa da 1 tanesini gezdik, arkadaş grubu halinde kalabileceğiniz 2-3 odası olan versiyonları bile var, o yüzden böyle bir ihtimali de değerlendirebilirsiniz. Konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için şuradaki telefonu aramanızı önerebiliriz. Isparta Lavanta Kokulu Köy'e gitmek için aslında iki seçeneğiniz var; ya kendi imkanlarınızla gideceksiniz, ya tura katılacaksınız. Eğer imkanınız var ise kendiniz gitmeniz önerimizdir, çünkü turla gittiğiniz zaman \"ALLAAAAAH FOTOĞRAAAAAAFFF\" gibi bir saldırma durum söz konusu olduğu için her karenize birileri dahil oluyor, sanki insanları fotoğraf çekmek istemesi çok garipmiş ve siz aynı niyetle gitmemişsiniz gibi sağa sola tripli bakışlar attığınızla kalıyorsunuz. Bu noktada da nereden gideceğinizi bilemediğimiz için yol tarif etmek zor ama, Isparta Havaalanı'ndan mesafenin yarım saat civarı bir şey sürdüğünü söyleyebiliriz. Yahu bu lavanta ile amma çok şey yapılıyormuş, amma çok faydası varmış! İşin güzel tarafı konuya dair aklınıza gelebilecek her türlü ürünün satışı Kuyucak Köyü'nde yapılıyor, o yüzden heveslendiğiniz her şeyi buradan edinebilirsiniz. Bizim buradan alıp da kullandığımız ve işe yaradığını gördüğümüz şeyleri anlatmazsak sanki ayıp edermişiz gibi geliyor, o yüzden üşenmeyip biraz Derya Baykallık edelim. Lavanta Yağı: Aramızdan birinin alerjisi olduğu için hayatını kabusa çeviren sivrisineklere çözüm! Sıcak suyun içine birkaç damla damlatın, oturduğunuz yere koyun, aşağılık sinekler yanınıza gelmesin. ALLAH RAZI OLSUN LAVANTA YAĞI. Lavanta Yastığı: Uyku problemi olan? Aha da size çözüm bulduk. Yatağa yatıp bir o yana bir bu yana dönerek resmen saatler geçiriyorsanız bunu denemeniz lazım. Böyle lavanta yastığı yazınca bir garip oldu ama, aslında minik, kese gibi bir şeyden söz ediyoruz. Eğer lavanta kokusunu seviyorsanız bunu yastığınızın yakınlarına/altına falan bir yere koyun ya da yastığınıza bir iki damla yağ damlatın. Umarız sizde de etkisi olur da sabaha akşam kavgaya karışmış gibi uyanmayı bırakabilirsiniz. Lavanta Suyu: Bakın bunu biz denemedik ama çok okuduk. Lavanta suyu ile cildi temizlemek cilde iyi geliyormuş, gözenekleri küçültüyormuş. Hazır Isparta Lavanta Kokulu Köy'e kadar gitmişken lavanta suyu alıp cildinizde kullanmayı deneyebilirsiniz. Aman öyle laps diye bütün yüzünüze sürmeyin de, önce bi' yerde deneyin, reaksiyon göstermezseniz yüzünüze denersiniz, iş çıkarmayın başınıza. Bu sene Temmuz ayında burayı görme planlarım vardı, yazınızı görünce nasıl atladım tahmin edemezsiniz ? Harika bir tanıtım yazısı olmuş, morlar içinde kaybolmak için sabırsızlanıyorum! Gidecek arkadaşlara tavsiye, lavantalı türk kahvesi de yapıyorlar ama ben hiç beğenmedim. Tattığım en kötü şeylerden birisiydi."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/03/21/evde-spor-yapmak", "text": "Ne demiş Ernesto Che Guevara? Gerçekçi ol, imkansızı iste! Tabii adamcağız bunu \"ivdi spir yipmik istiyirim\" temalı bir yazının başına yazılsın da hunharca harcansın diye söylememiş ama, yine de aslında bu yazının alt metni bu tatta bir şey olacak. Niye? Çünkü evde spor yapmak öyle çok da kolay bir şey değil. Hele de bizim gibi azimsiiiz, gamsııız, gördüğü her \"headstand\" fotoğrafına \"abi tamam iyi hoş tebrikler ama niye peki?\" reaksiyonu gösteren insanlar için hiç kolay değil. Biz istiyoruz ki aklımıza estikçe pizza falan söyleyelim, 4-5 kişiden oluşan arkadaş grubu temalı Amerikan dizisi karakteri gibi yaşayalım, ne bilelim film izlerken bir yandan sushi ve noodle gömelim, işte cheesecake'in biri gelsin brownie'nin biri gitsin falan. Ama olmaz, olmaz güzel kardeşim olmaz, hele bahar aylarına girince bizim bile vicdanımız sızlıyor. \"E görüyoruz sizi danalar gibi yiyorsunuz da kilo almıyorsunuz, evde spor yapsanız ne yazar, yapmasanız ne yazar\" diyen bir sürü kişi olacaktır, ona da hazır böyle bir yazı yazmışken açıklama yapalım. Tabii ki kilo alıyoruz arkadaşlar, mutant mıyız biz? Hamburgeri ısırıyormuş gibi yapıp fotoğraf çektiren sonra da yemeden çöpe atan Hollywood ünlüsü müyüz biz? Tabii ki günlük yaşantımızda sürekli olarak hamburgerler pizzalar falan yemiyoruz, bıraksalar yeriz de, hazırlamaya üşeniyoruz. O sebeple fena olmayan bir beslenme düzenimiz var diyebiliriz, çünkü hazırlaması en kolay şeyler sağlıklı şeyler olduğu için kilomuz da da çılgın bir artış görülmüyor. Ama bunun da ötesinde temel sebep gezilerde manyaklar gibi yürüyor olmamız, yoksa inanın çok daha beter bir durumda olurduk. Buralara kadar geldiyseniz Realist Bir Sağlıklı Beslenme Girişimi: Ne Kararlar Aldık? adlı yazımız da işinize yarar gibi geldi. Şimdiii, öncelikle evde spor yapmak hiçbir uzmanlığımız olmadığını, belinizi kırarsanız falan sorumluluğun bizde olmadığını en baştan söyleyelim ve şu yükü bi' üstümüzden atalım. Biz kendimizce bize iyi geldiğini keşfettiğimiz şeyleri özet geçeceğiz, tabii ki en doğrusu bunlardır gibi bir iddiamız yok. En doğrusu bunlardır iddiamız seyahat yazılarımız için geçerli, öyle bir şey okumak istiyorsanız gidip onları okuyun sdfsd. Daha kolay okunabilir olması açısından madde madde ilerleyelim. -Mat: Konuya dair hiçbir fikri olmayanlar için şu yere serilen, üstünde hareketlerin yapıldığı şeyden bahsediyoruz. Öyle inanılmaz bir şey almanıza gerek yok, kaymayan bir versiyonu olsun ve çok da küçük olmasın yeter. İnternetten alacak olursanız zaten ebatları yazıyordur. -Küçük pilates topu: Aslına bakarsanız ilk etapta bunun o kadar da lüzumlu bir şey olmadığını sanıyorduk, ancak evde pilates yaptıkça anladık ki işe yarar bir şeymiş. He birçok aktiviteyi bunun yerine küçük bir yastık vb. bir şey kullanarak da yapamaz mısınız, yaparsınız. Ama bazı spesifik hareketler için gerekebiliyor, karar sizin. -Pilates Çemberi: Yine ilk gördüğümüzde neye yaradığını pek anlamadığımız ve zamanla önemini kavradığımız bir alet. İç bacak ve kol çalışırken çok işe yarıyor olması bir yana, kaslarınızın ayvayı yememesi için ya da daha esnek olmak için yapacağınız hareketlerde bile çok işinize yarayabiliyor. -Topları şişirmek için pompa: Pilates toplarınızın altından girip üstünden çıkacağınız için zamanla şişkinliklerini yitirmeye başlıyorlar. Bu pompayı almak da hep unutulduğu için eklemeden geçmeyelim dedik. Bulması zor bir şey gibi düşünebilirsiniz, hiç de değil, internette her yerde var. Google'a pilates topu pompa falan yazın çıkar zaten. Bunlar dışında büyük pilates topu, pilates bandı ve köpük rulo gibi ekipmanlar da edinilebilir. Bizde var, ancak bunları o kadar çok kullanmadığımızı fark ettiğimiz için \"mutlaka alın\" listesine dahil etmek istemedik, karar size kalmış. Ekipman işini de halletiysek bir başka işe yarayabileceğini düşündüğümüz konudan bahsedelim. Evde spor yapmak için aldığınız ekipmanların haricinde evinizdeki birçok şeyin potansiyel spora yardımcı eşya olduğunu fark etmeniz lazım. O ne demek? Mesela squat yapmayı öğrenmek istiyorsunuz, daha yenisiniz. Hop, alıyoruz sandalyemizi, squatımızı sandalyeye oturuyormuş gibi yaparak çalışmaya başlıyoruz. Mesela bazı hareketleri yaparken dengede durmakta güçlük mü çekiyoruz, bu sefer de sandalyemizi dayanak olarak kullanıyoruz, ondan destek alarak yapıyor, zamanla alışıyoruz. Daha da yaratıcılaşalım. Karın hareketleri çalışırken bacaklarımızı daha yüksek bir yere koymak işe yarayabiliyor, bunun için illa bir alet edevat olması gerekmiyor, yatağımızı ya da koltuğu kullanıyoruz. Bu konuda yaratıcı olun, saçmaladım diye düşünmeyin, vallahi de billahi de işe yarıyor. Fitnessblender: Bu arkadaşların hem web sitesi, hem Youtube kanalları var. Gerçekten inanılmaz çeşitli videolar hazırlıyorlar, hepsini denemeye kalkışsanız zaten aylarınız geçer. İstiyorsanız bölgesel çalışabilirsiniz, istiyorsanız birkaç farklı egzersizi üst üste yaparak farklı farklı bölgelerinizi çalıştırabilirsiniz. Evet İngilizce, ancak İngilizce konusunda bir probleminiz varsa bile zaten videoda gözünüzle de göreceğiniz için bu durum çok da sorun olmaz. Bu arada eğer 4-5 dolar vermeyi sorun etmezseniz şu sitelerinden kendinize ihtiyaçlarınıza göre evde spor programı da oluşturabiliyorsunuz, kullanan ve memnun olan pek çok kişi var, biz henüz onu denemedik, ruhumuz bedavacı............. Hasfit: Bu arkadaşlar da yine bizim yukarıdakiler gibi ikili halindeler ve evde spor üzerine odaklanmış durumdalar. Yine çok çeşitli videoları var ve hepsi farklı farklı alanlara yönelik. Ayrıca ekipman kullanmak zorunda olmadığınız pek çok video da çekiyorlar, illa bir şeylere yatırım yapmanız gerekmiyor, ekipman gerektiriyorsa da en başından söylüyorlar zaten. Biraz kurcalarsanız 30 günlük evde çalışma programları olduğunu da, yeni başlayanlar için ayrı programları olduğunu da, vay efendim sırtı ağrıyanlar için ayrı, beli ağrıyanlar için ayrı önerileri olduğunu da göreceksiniz, özetle bayağı başarılı bir kanal, kesin bakın. Blogilates: Özellikle pilatese odaklanmak istiyorsanız buyrun size pilates odaklı bir kanal. Kanalın sahibi samimiyetsiz gülümsemesiyle bir süre sonra sizi biraz sinirlendirecek olabilir ama idare ediverin, çünkü gerçekten kaydadeğer videolar paylaşıyor. Popsugar Fitness: Bu kanal biraz daha ortaya karışık bir şey, ama yine hepsini evde uygulayabileceğiniz türlü türlü hareket gösteriyorlar. Ortaya karışık derken dans içerikli şeyler de var, boks da karıştırabiliyorlar, hatta bazen tarifler bile veriyorlar. Özetle işinize yarayabilecek bir başka kanal, bakınız. Leslie Sansone's Walk At Home: Nasıl olsa evdesiniz, istiyorsanız kulağa en babaanne işi gibi görünen sporu bile yapabilirsiniz, maksat en üşenmediğiniz versiyonunu bulup devamlılık sağlamak. Bu hakikaten fikir olarak çok babaanne işi geliyor, öyle pilates yapanların yaptığı gibi \"AY BEN EVDE YÜRÜYORUUUM\" diye duyurmak isteyeceğiniz sanmıyoruz, çünkü hakikaten evde yürümekten bahsediyoruz. Bu kanalın varlığı bizde bir yandan da acayip hüzün, acayip bir \"şehir hayatının içinde sıkışmışlık\" hissi yaratıyor ama, yapacak bir şey yok, egzoz içinde, ayın yüzeyi gibi delik deşik sokakları olan bir şehirde yaşayan insanlar olarak yine de hiç hareket etmemekten iyidir. Efenim Leslie ablamızın yaptığı gerçekten de tam olarak sizi evin içinde, olduğunuz yerde yürütmek. Tabii ki bunu çeşitlendirmiş, bir takım ek hareketler eklemiş falan, bir sürü farklı versiyonu var. Öyle yerlerde yuvarlanıp kafamı bacağımız altından falan geçirmek istemiyorum diyorsanız en azından buna dadanabilirsiniz. Bu arada bakmayın öyle basitmiş gibi durduğuna, gerçekten ananızı ağlatıyor, bayağı kan ter içinde kalıyorsunuz, hiç hafife almayın yani. Hazır sizi bu konuda gaza getirmişken bir takım gerçekleri de yüzünüze vurmadan burayı terk etmeyelim. İstediğiniz kadar spor yapın, bu iş beslenmenize dikkat etmediniz mi olmuyor. Bunun farkında olduğunuzu ve muhtemelen burayı okurken \"bravo ya sen söylemesen aklımıza gelmezdi\" diye düşündüğünüzü biliyoruz, sadece bir kez daha söyleyelim dedik. BIRAK O HAMBURGERİ. Ben de @yogawithadirene isimli youtube kanalını önermek istiyorum. Adriene Mishler adında çok çok tatlı bir kadına ait. Tamamen yoga üzerine bir kanal evet ama \"meeeh yoga ne yiaaa\" denecek türden değil. Yogaya bakış açınızı değiştirebilecek bir kanal çünkü yogayı birçok şeyle harmanlamış ve her şey üzerine bir yoga videosu var. Evlilik hazırlığı, okula dönüş, tatil, yolculuk, meditasyon ve hala keşfedemediğim bir sürü şeyle ilgili aylık programlar şeklinde veya dakikalara ayrılmış ya da bölgesel çalışabileceğiniz ve ihtiyaca yönelik yüzlerce videosu var. İncelemelisiniz!"} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/08/kas-gezisi-notlari", "text": "İnsanları kategorilendirmekte üstümüze olmadığı için bu yazıya da öyle başlayalım, büyük bir heves ile çıktığımız Kaş Gezisi konusuna girmeden önce hemen insanları ikiye ayıralım. 1. Tek bir tatil beldesine tutulup her yaz aynı yere gitmeye çalışanlar. 2. Heyecan peşinde koşan, iflah olmaz çılgınlar. İlk grup efendi gibi her sene emin olduğu yere giden, sevdiğini bildiği yerden şaşmayan, iple çektiği tatilini riske atmayan efendi gibi bir grup. İkinci grup ise değişik yerler görmek peşinde koşan, kendini küçük sürprizlerle şaşırtan dizginlenemez, hangi çılgının kendisine zincir vuracağına şaşan asilerden oluşuyor. E siz sağda solda cirit atıyorsunuz, kesin ikinci gruptansınızdır diye düşünmüş olabilirsiniz ama yoo, biz yaz tatili konusunda bayağı gelenekçi, bayağı apartman yöneticiliğini fazla ciddiye alan emekli albay amca modundaymışız, daha yeni fark ediyoruz. Bildiğimiz, güvendiğimiz, \"AY YEMEĞİMDEN ÇORAP ÇIKTI\" ya da \"of deniz anaları bu plajda krallığını ilan etmiş\" gibi sorunları yaşamayacağımıza emin olduğumuz yerlere gidip duruyormuşuz resmen. En garantimiz çocukluğumuzdan beri gittiğimiz Çeşme/Alaçatı diğer garantimiz ise Ayvalık/Cunda tarafları. Arada bir bi' Bodrum'a taşmalar, bi' Fethiye ya da Datça taraflarına gitmeler oluyordu tabii ama, bir şekilde bu konudaki gelenekçiliğimizden şaşmıyorduk. Sonra geçen sene bu Kaş meselesi aklımızı kurcalamaya başladı. Neden bütün sevdiğimiz insanlar Kaş övüyordu? Sevdiklerimiz kaynağını bilmediğimiz psişik bir güç tarafından Kaş'a doğru mu çekiliyordu? Aman tanrım, neler oluyordu......... Ne var kardeşim bu Kaş'ta? Niye kimse bizi de çağırmıyor, gelin komik bir şey var bari hep beraber gülelim demiyor? Biz Kaş'ta gizli gizli çok eğleniyoruz ama kızlara söylemeyelim gibi bir anlaşma mı yapıldı? KAÇAR MI BİZDEN? Neticede sonunda bu artık bir gurur meselesine döndü Kaş, neymiş olayın, gel bi' tanışalım dedik ve Kaş gezisi için yola çıktık. Sonuç: KAŞ ÇOK GÜZEL VE KAŞ ÖVENLERİ ÇOK İYİ ANLIYORUZ. Biz bundan sonra ebediyete kadar Kaş överiz, kimse bizi tutamaz. Hatta birkaç sene üst üste gidersek falan hemen \"cnm biz yıllardr glyrz lütfn çk övme de insnlr doluşmsn....\" moduna geçiş yaparız, bozmayınız. Kaş'a uçakla ulaşacaksanız normal bir birey olarak \"E Kaş Antalya'ya bağlı olduğuna göre o zaman Antalya Havaalanı'na uçmalıyım, çünkü olması gerek budur\" diye düşünebilirsiniz, lakin aslında işler tam olarak öyle değil. Çünkü ilginç bir şekilde Dalaman Havalimanı Kaş'a Antalya Havalimanı'ndan daha yakın. Dolayısıyla özellikle kısıtlı bir süreniz varsa Dalaman Havalimanı'na uçup oradan Kaş'a geçmeniz daha mantıklı bir tercih. Fakat çok büyük bir vakit kısıtlamanız yoksa bu iki havalimanından hangisine uçmak daha uygun fiyatlı ise onu seçebilirsiniz, zira öyle dev mesafe farkı da söz konusu değil. Kaş'a İstanbul'dan arabayla gitmeye niyet ettiyseniz artık yanınıza yolluk mu alırsınız, arabayı kullanan kişiye yolda Thai masajı mı yaparsınız, masajla eş zamanlı olarak baklava börek mi açarsınız bilmiyoruz, ama o kişiyi hoş tutmanızı öneriyoruz, zira İstanbul Kaş arası mesafe yaklaşık 12 saat civarı bir şeye denk geliyor. Ey arabayı kullanacak kişi, sen en güzel duyguların insanısın, sana helal olsun...... Designated İyilik Meleği diye dizi yapıp seni başrol yapacağız. Valla zaten bu Kaş nereye yakın biz anlamadık resmen ya. Kaş bi' tek Kaş'a yakın galiba. Düşünün Antalya'ya bağlı bir ilçe olmasına rağmen Antalya merkeze mesafesi bile neredeyse 3 saat. Oldu olacak Mordor'a yapsaymışsınız şirin beldemizi. Neyse. Ulan vicdansızlar, ya Kaş'a arabayla gitmeyeceksek, o zaman ne olacak diyenler, indirin o elinizi, önce bi O ELİ İNDİRİN. Sizin için de araştırdık bi' şeyler. Velev ki Türkiye'nin herhangi bir noktasından Antalya Havalimanı'na uçtunuz. N'apıyorsunuz? Havaş'a biniyorsunuz, Antalya Otogarı'nda iniyorsunuz, orada Kaş'a giden otobüslerden birine biniyorsunuz. Bu arada duyduğumuz kadarıyla minibüs/dolmuş gibi seçenekler de varmış ancak yaz döneminde gitmediğimiz için o konuya tam hakim değiliz, muhtemelen yazın Antalya'da Kaş'a ulaşım seçenekleri daha bol oluyordur. Burada Antalya'ya kadar ulaştıktan sonra orada herhangi birini durdurup \"bir bilene sorma\" tekniğini kullanmanızı önereceğiz. Bu Kaş'a arabayla gitmeyen arkadaşlar için aklımıza bi' güzellik daha geldi. Şu kullandığınız kredi kartının, operatörün ya da kuruluşlarla anlaşma yaptığını bildiğiniz bir takım başka şeylerin kampanyalarını bi' inceleyin. Transfer servisi gibi güzellikler yapabiliyorlar, biz o tip şeyleri de bol bol kullanıyoruz. Kaş'a yazın gidilir şeklinde 3 kelimelik net bir cümle yazarak bir sonraki konuya geçmek isterdik ama, tabii ki yapmayacağiz. Bizim de söyleyeceklerimiz var. Tabii ki deniz-güneş-kum ihtiyacınızı gidermek niyetindeyseniz Kaş'a aşağı yukarı ne zaman gitmeniz gerektiğini zaten biliyorsunuz. Çünkü Türkiye'nin bölgeleri ve bölgelerin iklimleri konusunu ilkokulda işlemiştik, bilmeniz gerekir...... Ancak bize kalırsa Kaş'ı yalnızca denize girmek için gidilecek belde olarak görmek biraz ŞEY bi' durum. Burası ruh haliniz sapıttığında, yaşadığınız şehre her gün saydırmaya başladığınızı ve küfür konusunda giderek yaratıcılaşmaya başladığınızı fark ettiğinizde, hatta genel olarak her şeye tahammül eşiğiniz düştüğünde kendinizi sıfırlamak için gidebileceğiniz yerler kategorisinde. O yüzden şöyle 2-3 gün bir yere kaçsak düşünceleri kafanızdan çıkmaz bir hal aldığında da Kaş'ı aklınızın bir köşesine yazabilirsiniz. Misal biz Kaş gezi rehberi çıkarırken kalabalıklarla cebelleşmemek adına Kaş gezisi planımızı Nisan ayına denk getirdik ve çok mesut, pek mesuduz, şiddetle tavsiye ederiz. Döndüğümüzde İstanbul'un tiksinç trafiğindeyken bile \"abi hayat sevince güzel be\" modundaydık valla. Allahım inanamıyorum, artık biz de doyasıya Kaş övebiliriz. Bu noktada bir not eklememiz gerekebilir. Evet Nisan ayında Kaş'a gitmek güzel ve rahatlatıcı bir duyguydu. Öte yandan tam olarak Nisan'ın başında bir vakit gittiğimiz için denemek istediğimiz birçok mekan henüz açılmamıştı. Birkaç tanesini arayıp sorduk, çoğu Nisan 20'den itibaren açıyordu. Yani aşırı kalabalık olmadığı, ama bir tık daha hareketlendiği bir dönem isterseniz en azında Nisan 20'den itibaren gitmek daha doğru olabilir. Eğer Kaş'a Temmuz-Ağustos döneminde gidecekseniz biraz FAZLA SICAK olabildiğini eklememiz gerek. Çoğu kişi \"yok burası öyle Antalya gibi olmuyor, her zaman daha serin olur\" gibi yorumlar getirmiş olsa da ve hatta Kaş'ın suyunun Bozcaada'yı aratmayacak şekilde soğuk olduğunu eklese de bizce yaz tatili için gidiyorsanız en güzeli Eylül'den itibaren gitmek. Kaş'ta nerede kalacağınız meselesi aslında tamamen Kaş'tan beklentilerinize bağlı. Kaş gezisi isterseniz sakin bir tatil seçeneğine, isterseniz \"hadi gel içelim, yerlere düşelim\" temalı bir eğlence gezisine dönüşebildiği için konaklayacağınız yeri de ona göre belirleyebilirsiniz. O yüzden en iyisi biz sizin için Kaş'ta konaklama meselesini de bi' kategorize edelim, siz kafanıza göre seçim yapın. Kaş'ın Merkezinde Konaklama: Eğer Kaş'ın göbeğinde olayım, ulaşım/araba derdim olmasın, plaja da, mekanlara da yakın olayım, odadan çıktım mı kalabalığa karışayım diyorsanız Kaş merkezde konaklamak sizin açınızdan mantıklı bir seçenek olabilir. Merkezde onlarca butik otel seçeneği olduğu için bunlardan aklınıza yatana yönelebilirsiniz. Denize çok yakın olayım diyorsanız Küçük Çakıl Plajı yakınlarındaki otellerden birini seçmek daha mantıklı olabilir. Ancak o şekilde denk gelmezse de sorun değil, çünkü zaten merkezde her şey iç içe. Eğer tam bir keyif insanıysanız Çukurbağ tarafından otel seçerken bu yarımada aslında Meis Adası'na doğru bir çıkıntı olduğu için şöyle güzelinden Meis manzaralı bir otel arayışına girebilirsiniz, bu gibi seçenekler bol. Bu plajlarda henüz denize girememiş olabiliriz ama yüzemeyecek olmamıza rağmen rehber çıkardığımız için hepsine gidip tek tek baktık dolayısıyla öyle rastgele bir şeyler yazmış değiliz, endişelenmeyiniz. Listeye Kaş'ın en popüler, en baba plajı ile başlayalım, eminiz ki birçoğunuz fotoğraflarıyla Instagam'ı istila etmiş Kaputaş Plajı'nda durum nedir ne değildir merak ediyor. Bir kere Kaputaş Plajı gerçekten göründüğü kadar güzel mi? SORU MU BU? Neredeyse fotoğraflardan bile güzel diyebiliriz. Abartısız bir şekilde hayatımızda gördüğümüz en güzel plajlar listesinde ilk 3'e girer, 1 ve 2'yi tedirgin eder. Ancak fotoğraflara özenip de gidecekler için birkaç şeyi daha detaylandırarak daha gerçekçi yaklaşmak gerekiyor diye düşünüyoruz, tatiliniz zehir olmasın. Öncelikle Kaş Merkez'den Kaputaş'a ulaşım işini çözmeniz gerekiyor. İkisinin arası 15 20 km civarı bir şey. Özellikle sezonda arabayla gitmenin küçük bir çılgınlık olduğunu fark ettiyseniz Kaputaş'a dolmuş ile ulaşılabiliyormuş, bunu Kaş'ta konuştuğumuz insanlar söyledi, deneyimlemediğimiz için nereden kalktığını bilemedik, orada birilerine sorarsınız. Kaputaş Plajı'nın en çok dert edilen mevzularından biri 100+ basamaklı merdivenleri. Biz bunun neden bu kadar dert edildiğini pek anlayamadık açıkçası, ama öyle bir şey olduğundan haberdar olun diye yazıyoruz. Evet, Kaputaş Plajı'na inmek için o merdivenlerle cebelleşmek durumundasınız, ancak bu o kadar da büyük bir sorun değil. Bu konuyla ilgili sorun yaşayabilecek arkadaşların bilgisi olsun. Sonra anneannenizi Kaputaş Plaj'ına götürürseniz ve merdivenlerin yarısında anneanneden dayak yerseniz sorumluluk kabul etmiyoruz. Bir diğer sorun, Kaputaş Plajı'nın konumu. Plaj otoyol kenarında, aşağıda bir noktada kaldığı için muhtemelen özellikle yaz döneminde park konusunda ciddi sorunlar yaşanıyor. Biz fotoğraf çekmek ve plajı şöyle bir dolanmak için 15 dakika durduğumuzda bile \"ulan buraya araba mı bırakılır\" diye düşünmüşken yazın bu işin nasıl bir hal aldığını cidden düşünemiyoruz. Muhtemelen arabalar çaresizce uzaklara bırakılıyor ve insanlar Kavimler Göçü gibi güneşin altında plaja doğru yürüyor, konumu sebebiyle başka da bir çözümü olması zor. Edindiğimiz bilgiye göre Kaputaş Plajı'nda şezlong ve şemsiye kiralamak 5 TL-imiş, tabii bu güncelliğini her an yitirebilecek bir bilgi. Ayrıca denizi yer yer manyakça dalgalı olabiliyormuş. Biz kendimizi Santa Monicalı sörf tutkunu gençler sandığımız için dalgalı denize bayılıyoruz ama anladığımız kadarıyla herkese hitap etmiyor, yine aklınızda bulunsun. Küçük Çakıl Plajı: Kaş merkezde yer alan, Kaş plajları arasında en kolay şekilde ulaşabileceğiniz plajlardan. Çınarlar Beach diye bir işletme de burada yer almasına rağmen anladığımız kadarıyla buraya gidenler öncelikli tercih olarak kendini Derya Beach'e atıyor. Derya Beach'in pizzası ve kokteylleri çok övülüyor ve konuştuğumuz hiçbir Kaş müdaviminin buradan şikayet ettiğini görmedik, hakikaten sevilen bir işletme. Tabii ki internetin derinliklerinde Lost çok bozdu tayfasının plaj ayağı olarak \"Derya Beach çok bozdu\" diyen bir ekip de mevcut, artık deneyip göreceksiniz. Olmadı başka yere geçersiniz yahu, size plaj mı yok? Keyifler kaçmasın! Büyük Çakıl Plajı: Küçük Çakıl gibi gerçekten küçük olan bir plaja kıyasla bir tık daha büyük olan, Kaputaş kadar da dalgalı olmadığı söylenen bir diğer plaj. Adından da anlayabileceğiniz üzere plajı kum değil, çakıl. Bir de suyunun soğukluğu ünlüymüş, o sıcakta iyi mi gelir yoksa şoka mı uğrarsınız onu bilemiyoruz. Hidayet Koyu: Kaş plajları arasında Çukurbağ tarafında kalanların en popüleri kesinlikle Hidayet. Kaş'a gittim, Hidayet Koyu'nda denize girmedim derseniz Kaş müdavimi arkadaşlarınızın yüzünde bi' kınama ifadesi, bi' küçümseyen bakışlar falan oluşmaya başlıyor. Ancak anladığımız kadarıyla bu koy Blanca Beach adlı bir işletmenin hakimiyeti altında ve diğer plajlara kıyasla bir tık daha yoğun/beach club tadında bir havası oluyor. O sebeple eğer sakinlik peşindeyseniz aradığınız koy burası olmayabilir. İnceboğaz: Kaş'ta denize girilecek yerler arasında yukarıda saydığımız koy ve plajlara kıyasla bir tık daha sakin olan bir plaj. Yine Çukurbağ tarafına doğru kalıyor. Öğrendiğimiz kadarıyla burada da Çınar Beach adlı tek bir işletme mevcut. Aslında teknik olarak Kalkan Kaş'ın bir parçası sayılsa da aralarında 25 km gibi bir mesafe bulunduğu için Kalkan'dan ayrıca söz etmek istedik. Kalkan'ın da seveni çok, ancak aslında buranın bizim gözümüzde inceden bir VİLLA-LAND havası oluştu. Zaten anladığımız kadarıyla çoğu kişi, Kalkan'a gidip arkadaş grubu ya da aile olarak villa kiralıyor, o şekilde takılıyor. Aslında topluluk halinde gayet keyifli olabilecek bir aktivite olmakla birlikte o infinity pool'u olan villalardan birini kapabilirseniz DEV güzel olabilir. Onun haricinde bol bol çorap üstüne sandalet giyen kırmızı İngiliz turist ve restoran/kafe içeren tatlı, güzel bir beldemiz işte, hani özellikle Kaş merkez yerine Kalkan'da vakit geçirin diye önereceğimiz bir durum yok diyebiliriz. Kalkan'da deniz kenarında kalan 1-2 restoran denedik ve biraz fazla turistik geldiler. Hani lezzet açısından çok etkileyici bir şey olsa boşverin tatildesiniz buna değer diyeceğiz ama, pek öyle bir durum da olmadı. Dolayısıyla belki de o deniz kenarındaki yerlerden biraz kaçınmak gerekiyor. Patara'yı öyle sevdik, öyle sevdik ki, vaktimiz olsaydı Nisan ayında plajda bizden başka 5-6 kişi ve ağzını ısırmalık köpekcikler varken o mükemmel kuma uzanıp etrafımızda köpeklerle beraber en az 2 saat yerimizden kıpırdamazdık. Patara Plajı özellikle boş olduğu dönemlerde o kadar güzel, plaj o kadar büyük ve o kadar dingin ki ve dalga sesleri ile birlikte o kadar mutlu mesut hissediyorusunuz ki, gerçekten büyük şehirde yaşamaya lanet etme aşamasına gelip buraya uzak yaşadığınız her günden nefret ediyorsunuz resmen. İnsan büyüdükçe bu \"ay şekerim aslında bi sahil kabasına taşınacaksın\" muhabbeti giderek anlam kazanmaya başlıyor galiba. Buralara ayak bastığınızda karnınız açsa Patara Gözleme Evi'nde gözleme götürebilir ardından Simbar & Beanies'de soğuğundan bir kahve içebilirsiniz. Bir sürü kokteyl çeşidi olduğu da dikkatimizi çekti, hani olur da buralarda kalıyorsanız akşam için de güzel seçenek olabilir. Patara'nın en büyük olaylarından biri kesinlikle kum tepeleri. Özellikle gün batımında çok güzel görüntüler veriyor, oraya kadar gitmişken gözden kaçırmayın. Yerini bulamazsanız yukarıda bahsettiğimiz o gözlemecinin oralarda kime sorsanız gösterir kolaylığında zaten. Eğer Patara Plajı'nda denize girmek niyetindeyseniz ek bir bilgi ekleyelim, evet plaj ve kum mükemmel, ancak dalgalı deniz sizi tedirgin ediyorsa burası sizlik olmayabilir, çünkü deniz genellikle çok dalgalı oluyor. Zaika: Tartışmasız bir şekilde Kaş'ta bize en çok önerilen yer. Özellikle mezeleri ve şaşlığı övülüyor. Gidip de kapalı olduğu için en çok üzüldüğümüz mekan olabilir, bizim yerimize deneyip haber edersiniz artık. Oburus Momus: En çok önerilen ikinci mekan, yine kapalıydı, yine deneyemedik, yine bize hüsran. Anladığımız kadarıyla yalnızca vegan seçenekler sunan bir mekan, ancak etobur arkadaşlar bile mekandan o kadar mutlu ayrılmışlar ki bizce bir öğünlüğüne de olsa içinizdeki Erol Taş gibi yemek yemek isteyen adamı bir kenara bırakabilir ve buraya şans verebilirsiniz. Bi'Lokma: Açık bulmayı başarabildiğimiz, hem çalışanları pek tatlı, hem yemekleri güzel mekan. Rakı meze ikilisi için gayet başarılı bir seçenek olduğu gibi pek çok kişi kahvaltı için de tercih ediyormuş, artık hangisine heves ederseniz. Bahçe Balık: Rakı balık için en çok önerilen mekanlardan. Son dönemlerde işletmesiyle ilgili sorunlar olduğuna dair yorumlar da aldık ama denemeden bilemedik tabii, yine sizin yorumunuza bırakıyoruz. Çınarlar Pide: Herhangi bir öğün fark etmeksiniz sürekli olarak dolup taşan, Nisan'da bile oturacak yer bulunamayan mekan. Sadece pideleri değil pizzaları ve deniz ürünleri de bayağı seviliyor. Özellikle öğlen yemeği için güzel bir seçenek gibi. Biiisstt: Kahve ve sandviç mekanı olarak geçen, buzlu lattesini gerçekten çok beğendiğimiz, şöyle hızlıdan bir şeyler atıştırmak için de gidebileceğiniz mekan. Lakin bu sebepten gitmeyecekseniz de buranın DAMI için gidebilirsiniz. Böyle deyince kafayı yedik zannetmemeniz için açıklayalım, mekan küçücük, ancak önünde şahane manzarası olan ve üzerinde oturup kahvenizi yudumlayabileceğiniz bir çatısı var. O kadar keyifliydi ki 3 saat falan oturduk galiba. Mavi Bar: Renkli sandalyeleriyle yüzde yüz dikkatinizi çekecek Kaş'ın en popüler, en eski barlarından. Hani özellikle \"şusu çok güzel, busu çok özel\" gibi bir durumu yok ama, adettendir bi' oturalım derseniz oturulur tabii. Akşam takılmak için Hideaway ve Ayı da değerlendirilebilir, izlenimimize göre Ayı bir tık daha eğlenceli olabilir. Temmuz basinda gittik gecen yaz kaputasin önüne arabayi parkedip indik terligim asfalta yapisti ve orada kaldi?plaj asiri kalabalikti en son 2010 yilinda geldiğimizde tesis yoktu ve cok daha guzeldi.. bir daha gitsem kaputasa uzaktan el sallarim.. en favorim yerim kesinlikle büyük cakil. Suyu serin, taşlık ve tertemiz ancak mutlaka plaj ayakkabisi edinilmeli. Kas 45 derece olsa da yine de cok cok guzeldi ama eylul ayi bence de en ideal zaman. Genel olarak kolay yurumesi ama iniste birkac zorlu patika var tabii. Yazin cok zorlu olabilir sicakta yurumesi ama su anda tam havasi. Yeme icme mekanlari da gercekten cok dogru secimler. Zaika'nin bahcesinde yemek bambaska ama yer bulmak da imkansiz sezonda. Yani oteli ayarladiginiz gibi Zaika'da da yer ayarlamali. Oburus Momus da tatlis mi tatlis bir yer, her sey asirisi lezzetli. İltifat geliyor: Son birkaç senedir bir yazıyı okuyup bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum.. Müthişsiniz ya! Bölgeye ilk kez tatile gidecekler için ancak bu kadar yararlı bir yazı hazırlanabilirdi. Elinize sağlık. 4 saat sonra Kaş'a yola çıkacağız. Bu vakte kadar pek de araştırma yapmama özgüvenini nereden edindiğini ben de bilmiyorum; ama şu tek bir yazının varlığını biliyormuş gibi yaparsam kimse \"ne diye son saate kadar plan yapmadın\" diye bana soramaz. Öyle sanıyorum ki Kaş ile alakalı olarak okuduğum en keyifli ve detaylı yazı."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/11/antalya-gezi-rehberi", "text": "Antalya deyince sizde de kontrol edilemez bir sempati duygusu uyanıyor mu? Hani hiç gitmemiş, ne bilelim bir kez bile görmemiş olsanız bile \"ya görsem kesin severim oraları\" duygusu aklınızı çelmiyor mu? Yazın 450 derece sıcağında bile adeta Burger King sloganı gibi ateş sizi çağırmıyor mu? Sıcak ikliminden midir, denizinden midir, yaz kış demeksizin \"Antalya'nın tadını yine turistler çıkardı\" haberleri sebebiyle \"ulan bu sefer de tadını ben çıkarayım memleket benim değil mi kardeşim\" düşüncesinin verdiği gazla mıdır bilmiyoruz, daha gitmeden bile bizde acayip bir Antalya sempatisi söz konusuydu. Bu durumun bize verdiği yetkiye dayanarak planladığımız Denizli/Pamukkale Salda Gölü Kaş rotamıza Antalya merkezini de ekleme kararı aldık, e bize kalırsa çok da iyi ettik. Bir Antalya gezisi planlamak pek de kolay değil, çünkü maşallah Antalyacığımız yayılmış da yayılmış, bir yerinden bir yerine 3 saatte gidiyorsun falan. İşin kötüsü \"aman o tarafına da gitmeyiverelim\" diyebileceğiniz bir yer değil, her yerinden bir antik kent, bir doğa harikası, bir mağara, şelale falan fışkırıyor, tamam diyorsunuz biz bu gezide ayvanın büyüğünü yedik. Neticede biz de sınırlı zamanımız sebebiyle öyle görmeyi ümit ettiğimiz her yere uğrayamadık ama, 2 günlük bir Antalya gezisini olabilecek en iyi şekilde değerlendirdiğimize emin olabilirsiniz. Bu Antalya Gezi Rehberi yazımızı da zaten daha çok 48 saatte Antalya'daki zamanınızı en iyi nasıl değerlendirebileceğinize dair potansiyel bir plan olarak değerlendirebilir, ilgi alanlarınıza ve zamanınıza göre ekleme çıkarma yapabilirsiniz. Aksi takdirde Antalya'yı hakkını vererek gezmek için bayağı uzun bir zaman gerekir, bu da bir gerçek. Aslında bu sorunun cevabı Antalya'ya ne gaye ile gittiğinizle doğrudan ilişkili. Eğer açık büfede kendinizi kaybedip tabaklara sığamayarak parmaklarınızın arasına yeşil soğan sıkıştırdığınız, havuz başında 7 farklı kokteyl söyleyip her dalıp çıkışınızda farklı birinden yudum aldığınız \"UBER MEGA ULTRA HER ŞEY DAHİL\" konseptli bir otel arıyorsanız o öneriyi verebilecek doğru kişiler biz değiliz. Yok henüz kontrolü o denli kaybedecek raddeye gelmediyseniz ve hala çizginizden çıkmıyorsanız ama yine de deniz odaklı bir geziye çıkıyorsanız sizi Kaş'a yönlendirebiliriz, onun için Kaş gezi rehberimize bakarsınız zaten. Bunun dışında eğer bir yere tatil cenneti denilecekse o unvanı en hak eden yer olan Antalya'da denize girilecek yerlerin Manavgat, Side, Belek, Kemer, Alanya, Olympos, Adrasan şeklinde uzayıp giden ve adama aklını kaçırtacak bir listesi mevcut, işin içinden çıkmak zor doğrusu. Bu kısmı henüz deneyimlemediğimiz için bir öneride bulunamıyoruz. Canım madem bir şey önermeyecektin ne diye buraya Antalya'da nerede kalınır yazdın diyen sabırsızlar, beni Seda Sayanlaştırmayın, oraya da geldik. Yukarıda da belirttiğimiz gibi biz Antalya'da büyük ölçüde bir şehir gezisi yaptığımız, yani Antalya'yı turistik keşif amaçlı ziyaret ettiğimiz için şehrin \"Old Town bölgesi\" sayılabilecek Kaleiçi'nde kalmayı tercih ettik ve Neredekal. com üzerinden ayarladığımız Delight Deluxe Boutique Hotel'de kaldık. Otelimiz tam anlamıyla Kaleiçi'nin göbeğindeydi ve bölgeyi yürüyerek dolaşabilmemiz konusunda bize bayağı kolaylık sağladı, benzer bir gayeniz varsa tercih edebilirsiniz. Yukarıda da söyledik, şimdi yukarıları atlayıp hop diye işine yarayan yeri okumaya gelen kalpsizler için bir daha söyleyelim, biz Antalya Gezi Rehberi yazımızı 48 saatte Antalya'dan en çok verimi alabileceğiniz şekilde oluşturmaya çalıştık. Aksi takdirde gerçekten keşfedilecek o kadar fazla yer var ki, çok uzun günler ayırmanız gerekir. Aşağıda Kaleiçi'nde uğrayabileceğiniz birkaç noktayı daha spesifik olarak anlatacağız ama, bizce öncelikle şöyle bir genel olarak Kaleiçi'ni turlamanız, sokaklarını dolanmanız Antalya geziniz için olmazsa olmaz aktivitelerden. Gerçekten Kaleiçi'nin bu kadar güzel olduğunu oralara gidip de sokaklarında dolaşana kadar bilmiyor ve böyle bir görüntü beklemiyorduk. Tabii ki Kaleiçi'ni yalnızca \"ay çok güzel ya portakal çiçekleri falan, şurda beni bi' tek çek hadi\" diye değerlendirmek doğru olmaz. Osmanlı, Roma, Bizans, Selçuklu gibi birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış, Antalya'nın mimari geçmişine dair izlenimler edinmenizi sağlayan bir bölgede dolaştığınızın farkındalığını yaşayarak gezmek emin olun bu geziyi daha etkileyici kılacaktık. Kaleiçi'ni gezmeye nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız sizin için küçük bir rota da çıkaralım. Hadrian Kapısı'nın olduğu taraftan giriş yapıp sokakları dolaşarak Hıdırlık Kulesi'nin orayı bitiş noktası şeklinde belirleyebilirsiniz. Dediğimiz gibi ara sokaklarda dolanmanızda fayda var, zira turistlere de yönelik olduğu için bu bölgeye ekstra özen gösterilmiş ve gerçekten çok güzel görüntüler veriyor. Bu sokaklarda dolanma sürecinde civarınızda Saat Kulesi, Yivli Minare, Suna & İnan Kıraç Kaleiçi Müzesi, Atatürk Evi gibi noktalar olduğunu da hatırlatalım, ilgi alanınıza göre bu noktalara da uğrayabilirsiniz. Bunun dışında Kaleiçi'nde ilginizi çekebilecek birkaç farklı noktayı aşağıda detaylandıralım. Bu civarda akşam vakit geçirebileceğiniz, içki içebileceğiniz yemek yiyebileceğiniz bir sürü mekan var. Denediğimiz birkaç tanesinden aşağıda bahsedeceğiz. Kaleiçi sokaklarında dolaşırken minaresinin görüntüsü sebebiyle çok yüksek ihtimalle dikkatinizi çekerek \"abi bi' şeyler eksik ama ben de tam şey yapamadım\" duygusunu yaşatacak bir cami ile karşılaşacaksınız; Kesik Minare Camii. Bu caminin tarihi aslında oldukça gerilere dayanıyor. Antik bir tapınak halindeyken kiliseye çevriliyor ve Bizans döneminde \"Panaghia Kilisesi\" adı ile biliniyor. Sonra Selçuklu döneminde camiye çevriliyor. Ardından bölgedeki Selçuklu hakimiyeti sona erince tekrar kilise yapılıyor falan derken neticede II. Beyazıt'ın oğlu bu yapıyı tekrar camiye çeviriyor ve cami olarak da kalıyor. 1800'lü yılların ortasına kadar cami olarak kullanılmaya devam etse de yaşanan büyük bir yangın sebebiyle caminin minaresinin ahşap olan kısmı da yanıyor ve caminin minaresi bu hale geliyor. Yapı şu anda kullanılabilir ve ibadete açık bir halde değil, ancak hem kendisini hem de kesik görüntüsüyle mutlaka dikkatinizi çekecek minaresini görebilirsiniz. Biz bu minare neden bu halde diye çok merak etmiştik, sebebi bu-imiş. Kaleiçi rotanıza başlamak için oldukça mantıklı bir nokta olan Hadrian Kapısı, Antalya'daki tarihi yapılar arasında en iyi şekilde korunmuş olan eserlerden biri olarak kabul ediliyor. Hadrian Kapısı bir Roma dönemi eseri ve adı sebebiyle inceden sezebileceğiniz üzere Roma imparatoru Hadrian adına yapılmış, bunun sebebi de kendisinin zamanında Antalya'yı ziyaret etmiş olmasıymış. Kendisi \"Pamphylie\" kentlerini dolaşırken \"Attelia'ya bu kapıdan giriş yapmış. Zaten kapının içinden geçip şehre karışırken \"ya buraya basmak legal mi acaba\" gibi bir hisse kapılıyorsunuz, bu şekilde tarihin bir parçası olmak insanı ilginç hissettiriyor doğrusu. Antalya'ya kadar gitmişken mutlaka görmek gerek! Tartışmasız bir şekilde Antalya gezisi boyunca en çok kıskandığımız, en \"BİZDE NİYE YOK\" diye bağırtan yerlerden biri Karaalioğlu Parkı oldu. Hani yukarıda Kaleiçi keşfinize Hadrian Kapı'sından başlayıp Hıdırlık Kulesi'nin orada bir yerde sonlandırın demiştik ya. İşte tam Hıdırlık'ın oraya geldiğinizde ve deniz dağlar ile birleşince oluşan Rio'dan hallice görüntüsü ile adamı büyüleyen manzaraya ulaştığınızda hemen yanınızda Karaalioğlu Parkı kalacak. Abartısız bir şekilde Türkiye'de gördüğümüz en güzel parklardan biri olan ve resmen adamın yaşam kalitesini, ne bilelim ülkenin refah seviyesini falan yükselten bu parkı umuyoruz ki yeterince değerlendiriyorsunuzdur sevgili Antalyalılar. -Manzaraya karşı koyamayacağınızı biliyoruz, ama önerimiz tek bir yerde sabitlenmeyerek biraz ilerleyip diğer seyir teraslarını da değerlendirmeniz, hepsi ayrı güzel görüntüler veriyor. -Hani olur da aklınıza gelmezse diye bunu da ekleyelim, tabii ki burayı ziyaretinizi gün batımına denk getirirseniz her şey biraz daha fazla güzel olacak. Gerçekten Antalya Müzesi'ni gezdikten sonra sokaklarda şampiyonluk turuna çıkmak, elimizde bayraklarla Onuncu Yıl Marşı'nı söyleyerek dolaşmak, ne bilelim gecenin karanlığında şehrin duvarlarına \"ANTALYA MÜZESİ.........\" falan yazmak istedik. Bu hissi en son Ankara gezisi sırasında Resim ve Heykel Müzesi'nde yaşamıştık, şimdi bir daha, daha şiddetli bir şekilde yaşadık, çok mesuduz. YA ŞA SIN ya, bizim de böyle müzelerimiz var, diye haykırmak istiyoruz. İşin gururlanma ve geyik kısmı bir yana, Antalya Müzesi gerçekten çok beğeneceğiniz, dünya standartlarında bir müze olmuş ve bu güne dek gezmediğimize pişmanız. İçeride civardaki antik kentlerden ve yapılan kazı çalışmaları sonucu çıkarılmış birçok farklı eseri, dönemlere ayrılmış bir şekilde göreceksiniz. Ancak müzeden bu kadar etkilenmemizin temel sebebi özellikle heykel koleksiyonu. Üstelik açıklamalar da son derece detaylı ve bol olduğu için öyle boş boş heykellere bakıp geçmiyorsunuz, eğer audio guide alıp çok detaylı dolaşacak vaktiniz yoksa bile açıklamalar eşliğinde dolaşmak da aydınlanmanızı sağlıyor. Özellikle mitolojiye ilgi duyuyorsanız müthiş bir haz alacaksınız, kesinlikle kaçırmayın! -Belki komik gelecek ama, müzeye giriş yaptığınızda hemen sağınızda kalacak çocuk bölümüne bir göz atmanız aslında hiç de mantıksız değil. Çünkü civarda bulunan antik kentleri olabilecek en basit şekilde özet geçtikleri için içeride göreceğiniz eserlerin nerelerde bulunduğunu çok daha iyi şekilde algılayarak geziyorsunuz. -Müzenin mağazasına uğramayı ihmal etmeyin, hem güzel kitaplar hem de ev için alabileceğiniz küçük güzel objeler var. Hazır müzelerden konuyu açmışken Antalya Kültür Sanat ile devam edelim. Adından da anlayacağınız üzere burası 2015 yılında açılmış bir kültür sanat/sergi/etkinlik alanı. Antalya'da benzer konseptte bir yer ile karşılaşmadığımız için bizce şehrin bu anlamdaki eksikliğini ciddi anlamda gideren bir yer. Şu ana dek Picasso, Andy Warhol, Ara Güler gibi dünyaca ünlü sanatçıları da sergi programına dahil etmeyi başarmış, gurur duyulası bir alan oluşturmuşlar. Şayet ziyaret etmek gibi bir niyetiniz olursa güncel sergiler bölümünü şuradan kontrol etmeyi ihmal etmeyin, çünkü sergiler dönemsel olarak değişiyor. Şimdiii, burada büyük bir karmaşa yaşama ihtimaliniz söz konusu. O sebeple iyi bir açıklama yapalım, ulan şehir gezisi dediniz bizi nereye gönderdiniz demeyin. Efenim bildiğimiz, öz hakiki Düden Şelalesi Antalya Merkez'e yaklaşık 10 km uzaklıkta yer alıyor. Kendisi \"Yukarı Düden Şelalesi\" diye de geçiyor, çünkü bu işin bir de aşağısı var ki, o da Düden'in bir başka kolu olarak kabul ediliyor ve \"Aşağı Düden Şelalesi\" diye geçiyor. Aşağı Düden Şelalesi / Düden Kıyı Şelalesi Lara'da olduğu için ve konum olarak şehirde vakit geçirdiğimiz noktalara daha yakın olduğu için biz bu seyahatte o noktayı ziyaret ettik. Düden Park'ın kapsamında yer aldığı için konumunu o şekilde de tespit edebilirsiniz. Düden Park'a ulaştıktan sonra zaten su sesini takip edecek olursanız koskoca şelaleyi de kolaylıkla bulacaksınız. Şelalenin üstünde kalan yoldan geçip biraz ilerleyecek olursanız seyir terası gibi alanlardan şelaleyi çok daha iyi şekilde görebilir ve fotoğraflayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. -Bu civarda çay bahçesi/kafe benzeri yerler var, ama eğer kararı bize bırakırsanız oraya oturmak yerine aşağıda buralara yakın önereceğimiz kafelerden birine gidin, onlara çökün. Çocukken aileyle gezilen yerlerin büyük bir kısmı hatırlanmaz da spesifik olarak bazı yerler aklınızda kalır ya, işte Aspendos Antik Tiyatrosu benim için tam olarak öyle bir yer. Bir sürü yeri büyüdükçe unutmuşum, ama Aspendos bir türlü aklımdan gitmemiş. Şimdi büyümüş halimizle, hür irademizle Aspendos'a gidince anladık ki böyle olması son derece normalmiş, çünkü Aspendos Antik Tiyatrosu gerçekten mükemmel. Günümüze kadar bu şekilde ayakta kalmasından ve ihtişamından etkilenmemek mümkün değil. Dolayısıyla Antalya'da gezebileceğiniz yerler arasında seçim yapmanız gerekiyorsa Aspendos'u mutlaka Antalya'da gezilecek yerler listenizin tepelerine taşımanızı şiddetle öneririz. Aspendos'ta gezebileceğiniz tek yer antik tiyatro bölümü değil, alana giriş yaptıktan sonra tiyatro tarafına doğru değil sağ tarafa doğru ilerleyen patikayı takip ederseniz çarşı, kilise, anıtsal çeşme, su kemerleri gibi noktalara ait kalıntıları görebileceğiniz bölümlere doğru ilerliyorsunuz. Ancak Anadolu antik tiyatroları içinde günümüze dek en iyi şekilde korunmuş olan Aspendos Antik Tiyatrosu'nu öncelikli olarak görmek istemeniz gayet normal, o yüzden önce ona doğru koşturabilirsiniz, sizi çok iyi anlıyoruz. Tiyatronun en tepesine kadar çıkabiliyorsunuz, bu esnada bazı noktaların yenilendiğini de göreceksiniz. Tepeye çıktığınızda ise eğer iyi bir fotoğraf yakalamak istiyorsanız güneşin açısına göre en kenar noktalara yönelmenizi öneriyoruz, çünkü tüm tiyatroyu kadraja sığdırmak pek de kolay olmuyor. -Bu arada ek bir bilgi olarak tiyatronun girişinde Atatürk'ün 1930'da söylediği \"Bu tiyatroyu restore ediniz. Kapısına kilit vurmayınız, burada temsiller veriniz, güreşler düzenleyiniz\" şeklinde bir cümlesi yer alıyor. Nitekim kendisi aynı yıl buranın düzenlenmesi, restore edilmesi için de direktifler vermiş ve günümüzde Aspendos'ta etkinlikler ve konserler de gerçekleştiriliyor. Ata'm nasıl oldu da her şeye yetiştin gerçekten bazen aklımız almıyor, bir kez daha inanılmaz saygı duyduk! Aspendos'a kadar gittiyseniz Side Antik Kenti'ne doğru da yaklaştınız demektir, eğer vaktiniz varsa oraya da uğrayabilirsiniz. 48 saatte olabilecek en verimli Antalya Gezi Rehberi için uğraşırken herhalde yeme içme kısmını da ihmal etmeyecektik. Bu süreçte tabii ki sizlerden de bol bol öneri aldık, herkes farklı farklı şeyler önerdi falan ama, herkesin kesiştiği en net konu tekti: TAHİN. Ciddi söylüyoruz Antalya'ya gidene kadar hayatımızda hiç tahinden bu kadar bahsettiğimiz olmamıştı. Allahtan tahini çok seviyoruz da tahinli piyaz, tahinli dondurma, tahinli kabak falan derken tahin komasına girip fenalık geçirmedik. Tabii ki tahin dışında bir 7 Mehmet efsanesi ve bir \"köfteci\" muhabbeti de arka planda devam etti, neticede 2 günde ne kadar deneyebilirsek denedik işte, buyursunlar. Antalya yeme içme notlarının en baba ismi, 7 Mehmet. Zaten sırf Vedat Milor'un yazdıklarını okusanız \"abi Vedat Milor'u bu kadar mutlu eden yer bana neler yapar\" düşüncesiyle koşarak gidesiniz geliyor, ne varmış yahu bu kadar diyorsunuz. Biz de gerek bu sebepten, gerek başka zevklerine güvendiğimiz insanların \"yemeği yerken yaşadığım hazdan elim ayağım tutmadı\" benzeri yorumların verdiği gazla 7 Mehmet'e yemek yemeye değil, resmen kendimizi kaybetmeye gitmişiz. Doğrucu Davutluk şov yapmamızı isterseniz 7 Mehmet'te yediğimiz her şeyi aynı şiddette sevmedik. Tandır ve bademli pilav inanılmazdı ve o tahinli kabak tatlısını galiba hayatımızın sonuna kadar unutmayız, onlar için 7 Mehmet'in yedisini de teker teker tebrik etmek istiyoruz. (7 tane Mehmet var sanmıyoruz arkadaşlar bu bir espri) Ancak bazı şeyler ya bizim damak tadımıza çok hitap etmedi, ya da sanki biraz abartılmış mıydı? Mesela Çağlalı Cacık çok seviliyor olmasına rağmen biz pek bir olayını göremedik. Mesela Hibeş denilen meze Antalyalılar tarafından çok sevilmesine rağmen biz pek tutmadık. Ve son olarak Antalyalıların gayet anlaşılır bulduğumuz tahin sevgisinin bir ürünü olan tahinli piyazı başımıza bir şey gelmeyecekse pek de tutmadık. Bu durum belki bizim zaten piyazı o kadar da sevmiyorken bir de üstüne tahin ve yumurta eklenmesini kaldıramamış olmamızla da ilgili olabilir tabii, zevkler ve renkler tartışılmaza bağlayarak sessizce uzaklaşıyoruz........... Bir diğer Antalya klasiği, Börekçi Tevfik. Öyle 7 Mehmet gibi bir yer beklemeyin ama, gayet mütevazı, pasajın içinde küçük bir dükkan. Ama şanı almış yürümüş, Tevfik Usta da neredeyse 50 yıldır bu işi yapıyor. Zaten biz gittiğimizde de kendisi oradaydı, gayet de sıcakkanlı, sempatik birisi, bir yandan böreği hazır ederken bir yandan da muhabbetiyle bize eşlik etti. Börekçi Tevfik'te ne yiyeceğiniz aşikar, ancak belki aklınız kıymalı böreğe gider de diğerini gözden kaçırırsınız diye söyleyelim, buranın olayı peynirli şekerli böreği. Pazar günleri kapalı olduğunu da ekleyelim, saf gibi gidip kapıda kalmayın, üzülürüz.......... Hazır Antalya'nın klasikleşmiş yerlerinden söz etmişken iki mekanı daha buraya bırakalım. Biri Piyazcı Sami, diğeri Şişçi İbo. İkisi de Antalyalılar arasında klasikleşmiş ve insanları \"HAYIR BOZDU, YOK BOZMADI, ARTIK KÖTÜ, VAY EFENDİM DEĞİL\" gibi ikilemlere sokan, yeri gelince kavga malzemesine dönüşen, sansasyonel yerler sdfsj. O sebeple artık gidip deneyip kendiniz yorum getirirsiniz, bu bizim kavgamız değil arkadaşlar, bizi karıştırmayın............. Antalya'da kahvaltı mekanları içinde son zamanlarda acayip ön plana çıkan bir yer Sarı Demlik. Antalya'nın yerlisi kiminle tanışsak, özellikle bizim yaş grubumuzdaysa hemen burayı söyledi, e zaten bizim de listemizdeydi, uğramayı ihmal etmedik. Sarı Demlik'in Türk halkını komple çok mutlu edecek bir konsepti var: BİTMEYEN KAHVALTI. Siz masaya oturunca birisi gelip \"başlayalım mı\" diye soruyor, konsepti bilmiyorsanız \"ya umarım burası Fight Club falan çıkmaz\" diye düşünüyorsunuz ama neticede masayı tam anlamıyla donatmaya başladıkları zaman konuyu anlıyorsunuz. Bir kahvaltı masasına isteyebileceğiniz her şey geliyor ve bunun için ödeyeceğiniz ücret dahilinde masanızda yediğiniz şeyler bittikçe yenilerini ekleme yaptırabiliyorsunuz. Bunun haricinde menüden ek olarak sipariş verebileceğiniz şeyler de mevcut tabii ki. Biz sevdik, Antalya'da yaşıyor olsak yine giderdik! Bu ara çok popüler olduğu için özellikle haftasonları çok kalabalık oluyormuş, rezervasyon yaptırmak isteyebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Biz haftaiçi gitmemize rağmen insanlar sıra bekliyordu. Antalya'da iki gün boyunca en çok gördüğümüz şey deniz olduğu için normal bireyler gibi \"ay deniz şahane...\" diye düşünmeyi bırakıp bir noktada \"ya balık niye yemiyoruz aslında\" aşamasına geçiş yaptık. Bu sebeple yolumuz gün ortası rakısı için, ki kendisi en güzel şeydir, Lara Balık Evi'ne düştü. Bi' kere eğer güzel bir havaya denk geldiyseniz ve dış mekanda oturacaksanız zaten kafanızda rakı içmek gibi bir plan yoksa da otomatik olarak o duygu gelecek, çünkü o nasıl bir manzaradır? Ek olarak mezeleri, kalamar, karides gibi şeyleri de gayet lezzetliydi. Yok kardeşim biz öğlen öğlen içemeyiz o sıcakta diyorsanız akşam gitmek için de gayet uygun. Lara Balık Evi'nin iki farklı lokasyonu var, bizim gittiğimiz efsane manzaralı olan Tevfik Işık Cd. üzerinde. Diğeri bu şekilde mi bilmiyoruz, sonra gidip kızmayın. Canınız geleneksel bir şeyler yemek istemiyorsa, daha modern kafada bir yer arayışına girdiyseniz, \"anladık tamam evet yaşasın Türk yemekleri, tapas falan yok mu\" modunuzdaysanız Pablito'yu sevebilirsiniz. Bi' kere hiçbir şeyini beğenmeseniz bile o şahane manzarası için seversiniz zaten. Denize doğru bi kokteyl yudumlarsınız ya, fena mı? Bir şey yiyecekseniz yemeklerinin öyle özellikle çok övülecek bir yönü yok, ancak denediğimiz herhangi bir şeyden de hoşnutsuz değildir, özetle gidilir. -Haritadan bakıp adrese ulaştığınızda şaşırmayın, çünkü burası bir otelin kapsamında yer alıyor. Antalya'ya turist olarak geldiyseniz ve Kaleiçi'nde vakit geçirmelere doyamadıysanız aslında bu civarda uğrayabileceğiniz çok fazla mekan var. Biz bu Antalya Gezi Rehberi'ni Antalya'da 48 saat geçireceğinizi varsayarak hazırladığımız için iki akşamınıza iki mekan seçtik, Pio bunlardan ilki. Genel olarak özellikle kokteylleri övülmüştü ama doğruyu söylemek gerekirse biz pek tutmadık. Onun yerine şarap içip Kaleiçi'nin keyfini çıkarmak için bizce gayet tatlı bir mekan. Dua edin yan mekanda canlı müziğe denk gelmeyin, o zaman biraz zorlu oluyor. The Sudd: Hem kahveleri, hem lokasyonu, hem kendisi güzel mekan. Lokasyonu güzel diyoruz çünkü biz Antalyalı olmadığımız için arka planda denize doğru bir yerlerde gün batımına denk gelince \"ABİ KOŞ GÖKYÜZÜNÜN RENGİNE BAK\" heyecanı yaşayan turistleriz, belki Antalyalılara bir şey ifade etmiyordur, üzücü....... Bu mekanla ilgili tek bir ilginç hissiyatımız söz konusu, belki o da bize öyle gelmiştir ama, yukarıda saydığımız 2 mekana kıyasla burası bir tık daha \"piyasa mekan\" havasındaydı. Böyle nedense daha bi' kasıntı geldi, belki o güne özgü bir durumdu, bilemedik. Heyy, bu saydığın ülkelerin şehirlerine dair rehberler var sitede, onların içinde bütçe bölümleri de mevcut, oradan baksan daha sağlam bilgi almış olursun bence 🙂 Umarım aileni ikna edersin, arkandayız, kim tutar! Antalya'da 2 güne ne sığdırabilirsinizin cevabı olmuş bu yazı. Biz ayrıca Perge'ye uğrama başarısını göstermiştik. Çokta güzel samimi olmuş. Bu arada Lara Balıkevleri arasından manzarası daha iyi olanına gitmişsiniz. Diğeri de son derece başarılı bir mekandır ama denize sıfır değil. Balık restoranları için Atatürk Parkı içinde bulunan mekanlar da hem manzaralı hem de iyidir."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/24/paris-muzeleri", "text": "Yahu Paris, ciddi soruyoruz, bu nedir ya? Cidden siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, ne yapalım biz hayatımızın 2 yılını falan Paris müzeleri turunda mı geçirelim istiyorsunuz? Yanımıza 1 haftalık kruvasan alıp kendimizi Louvre'a mı kapatalım, avlularda mı uyuyalım? Hadi 1 müzeyi hakkını vererek gezdik, diğerleri ne olacak? Kaç kez geleceğiz şehrinize KAÇ KEZ? Dur artık Paris, yalvarıyoruz daha fazla ilgi çekici olmayı bırak, gücümüz kalmadı. Kusura bakmayın, biraz celallendik, ama gerçekten biz bu Paris müzeleri ile başa çıkamadık. Yani bu kadar iyi müzeyi bir arada gezip bir yandan da şehri tanımak o kadar imkansız ki, dedik en iyisi biz bu müzeleri ayrı bir liste yapalım, isteyen istediğine gitsin. Sanmayın ki Paris müzeleri bunlar ile sınırlı, daha onlarca müze var, ancak biz öncelikli olarak ilgi alanımıza girenleri şöyle bir listeledik ve özet geçtik. Tekrar söylüyoruz, şayet geziniz 3 ay falan sürmüyorsa bunların hepsini tek bir gezide gezebilmeniz neredeyse mümkün değil o yüzden vay ben bunları nasıl gezeceğim paniği yaşamayın, onun yerine favorilerinizi seçip en azından birkaç tanesini hakkını vererek gezmeye çalışın. Bilin bakalım Paris müzeleri içinde ve hatta tüm dünyada en çok ziyaret edilen müzesi hangisi? Ding ding ding ding evet, doğru cevap tabii ki LUĞĞĞR Müzesi. Biliyorsunuz, müze gezmekle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanın bile aklına gelecek ilk müze kendisi. Tabii sizin buraya gidecek olma sebebiniz \"Paris'teyim öyleyse Louvre'a gitmeliyim\" ya da \"Mona Lisa'nın önünde selfie çekeyim\" olmamalı, çünkü öncelikli olarak abartısız bir şekilde hayatımızda gördüğümüz en iyi müzelerden biri olduğu için burayı görmelisiniz. Büyüklüğünü \"sağa yürüyorum Louvre, sola yürüyorum Louvre, koşarak uzaklaşıyorum dönüp bakıyorum yine Louvre\" şeklinde tanımlayabileceğimiz Louvre Müzesi aynı zamanda Fransa'nın ilk müzesi olma özelliğini taşıyor. Müzeye giriş yapmak için 2 farklı kapı mevcut, ancak siz meşhur Louvre Piramidi'ni de görmek için mutlaka avlunun oradan giriş yapın. Müzeyi gezmeye başlamadan önce mutlaka, ama mutlaka Audio Guide alın (ki kendisi bir adet Nintendo 3DS), aksi takdirde ya kaybolur ya da birçok esere dair birçok detayı gözden kaçırırsınız ve müzeyi hakkını vererek gezemezsiniz. Müzeyi gezerken kontrolü kaybedip kendinizi tekrar girişte bulmamak için renkler ve sayılara dikkat etmeye de özen gösterin. İçeride Antik Mısır, Yunan, Fransız tabloları, İtalyan tabloları, Flemenk resimleri gibi birçok bölüm var ve hepsine ait bir renk söz konusu. Sayıları takip ederek de bir şeyleri gözden kaçırmamış olursunuz. Mutlaka, ama mutlaka ya online bilet alın ya da Paris Museum Pass. Aksi takdirde korkunç bir sıra ile karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Zaten son yıllarda yaşanan terör olaylarından dolayı Paris genelinde tüm müzelerde güvenlik daha sıkı tutulduğu için her halükarda sıraya maruz kalıyorken bir de bilet sırası beklemek bütün tadınızı kaçırır. Biletinizi şuradan alabilirsiniz. Mona Lisa konusunda size birkaç sürprizimiz var. Eğer tek gayeniz onu görmek ise zaten sizin gibi düşünen pek çok kişi olduğu için Mona Lisa oklarını takip edebilirsiniz. Ancak Mona Lisa'nın tahmin ettiğinizden daha küçük olduğunu, muhtemelen yakından bakabilmek için onlarca insanla cebelleşeceğinizi ve eserin cam ile çevrili olduğunu söylemeden geçemeyiz. Hevesiniz kaçmasın tabii, neticede kendi gözlerinizle koskoca Da Vinci'nin Mona Lisa'sını görüyorsunuz. Müze o kadar büyük, o kadar kalabalık bir hal alabiliyor ve o kadar kontrolü kaybetmeye müsait ki, gerçekten bir noktada \"ay ben gezemiyorum galiba\" diye ağlamaklı olup bir köşede kendinizi moraliniz bozulmuşken falan bulabiliyorsunuz. Şu an buraları okurken komik geliyor biliyoruz ama, bu yorumu gidip gezmeye başladığınızda anlayacaksınız. Özetle burayı hakkını vererek gezmeye kalkışacak olsanız günler sürer, garip bir panik yaşamanız normal, yalnız değilsiniz. Mümkünse öncesinde internetten biraz araştırma yaparak öncelikli olarak görmek istediğiniz eserlerin bir listesini çıkarın. Louvre Müzesi Salı günleri kapalı. Çarşamba ve Cuma günleri 21:45'e, diğer günler 18:00'e kadar açık. Louvre'un gölgesinde kalmak gibi saçma sapan bir duruma maruz (Louvre'u ziyaret edenlerin sayısı Orsay'ın neredeyse 3 katı) kalan bir diğer efsane müze, Orsay Müzesi. Konum olarak Louvre'a yakın sayılabilecek müze, 1800'lü yılların sonlarında bir tren garı olarak inşa edilmiş, sonradan müzeye dönüştürülmüş. İçeride Degas, Monet, Manet, Renoir, Pissarro, Klimt, Van Gogh, Munch, şeklinde uzayıp giden, dev isimlerin eserleri var, insan daha gitmeden sırf bu isimleri görünce bile heyecanlanıyor! Louvre kadar büyük olmasa da yine de çok geniş bir koleksiyona sahip olan Orsay Müzesi'nde özellikle empresyonistlere özet bir ilginiz var ise çok yüksek ihtimalle büyüleneceksiniz. Ancak yine tıpkı Louvre gibi bu müzeyi de hakkını vererek gezmek için bayağı bir vakte ihtiyacınız olduğunu ekleyelim, şimdiden gözünüzü korkutalım da orada şok olmayın. Eğer vaktiniz bol değil ise en azından Renoir'in meşhur Bal de Moulin de la Galette'sini, Manet'in Olympia'sını, Van Gogh'un otoportresini ve Starry Night Over the Rhone'u ve Cezanne'nin The Cardplayer adlı resmini ve son olarak Osman Hamdi Bey'in eserini görmeden müzeden çıkmayın, pişman olursunuz. Orsay Müzesi Pazartesi günleri kapalı. Perşembeleri 21:45'e, diğer günler 18:00'e kadar açık. Giriş ücreti 12 Euro, eğer aşağıda bahsedeceğimiz Musee de l'Orangerie'ye de gidecekseniz ikisine birden girebildiğiniz 16 Euro'luk bir bilet türü mevcut, onu almak daha mantıklı olabilir. Modern sanat müzesi alır mıyız? Gönderin gelsin, hem de en büyüğünden! Zaten buradan hiç haberdar olmadan sokağından geçecek olsanız bile Paris'in genel mimarisine aykırı yapısı ile mutlaka dikkatinizi çekecek, hatta \"abi borular morular burası olsa olsa modern sanat müzesidir\" düşüncesi aklınızdan mutlaka geçecektir. Pompidou'da kimler kimler var; Picasso, Kandinsky, Jackson Pollock, Matisse şeklinde kocaaaa bir liste. O yüzden özellikle modern sanat müzelerini gezmeyi seviyorsanız önceliği buraya vermenizi öneririz. Müzenin 2 farklı girişi var, biri kütüphane girişi gibi görünüyor ama bazen ziyaret için yalnızca diğer tarafta kalan kapıdan giriş yapabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun, giremiyormuşuz diye çekip gitmeyin yani. Müze her gün 11:00 22:00 arası açık diye geçiyor, ancak biz ilk gittiğimizde saçma bir şekilde \"bugün kapalı\" dediler mesela, o yüzden o konuda bi' tuhaflık söz konusu olabilir. Giriş ücreti 14 Euro, ancak eğer dönemsel sergilerden birine denk geldiyseniz ya da özellikle o sergiyi görmek istiyorsanız onun ayrı ücreti oluyor. Buraya kadar gelmişken hemen müzenin yanındaki Igor Stravinsky Meydanı'nda kalan Jef Aerosol'ın mural çalışmasını sakın es geçmeyin. Sonrasında bu meydandaki kafelerden birinde dinlemece de keyfili olur, zira oldukça canlı bir meydan, tam insanları gözlemlemelik. Eğer bu müze ilginizi çektiyse bir tık daha alternatifi olarak Musee d'Art Moderne de la Ville de Paris de ilginizi çekebilir, ona da bi' bakmanızı öneririz. Öncelikle ismi sebebiyle yaşanabilecek bir kafa karışıklığının önüne geçelim, o konsepte sahip bir dönemsel sergiyi ağırlamadığı sürece Palais de Tokyo'nun Uzak Doğu kültürü ile hiçbir alakası yok, yalnızca ismi öyle. Eğer çağdaş sanatlara ilgiliyseniz ve özellikle dönemsel sergilerde ilginç bir şeylere denk gelirseniz oldukça ilginizi çekebilecek bir müze. Aslında yalnızca müze demek de doğru olmaz, çünkü içinde 2 adet restoran ve bir adet etkinlik alanı da mevcut. Bu sebeple burası aynı zamanda Paris müzeleri içinde tam anlamıyla bir Hipsterland'a dönüşmüş durumda ve son zamanlarda Parisli hipsterlar arasında acayip popüler bir hale gelmiş. Palais de Tokyo'nun güzelinden bir Eiffel Kulesi manzarası da var, gitmişken güzel fotoğraflar yakalanabilir. Eğer restoranlarından herhangi birinde gitmek niyetindeyseniz rezervasyon yaptırın, bayağı ilgi gördüğü için yer bulmak pek kolay olmuyor. Palais de Tokyo Salı günleri hariç her gün öğlen 12'den gece 12'ye kadar açık. Picasso ile aranız nasıl bilmiyoruz, zira kendisini ciddi anlamda sevmeye başlamak için bu dehayı tanımaya, anlamaya çalışmaya, eserlerini çözümlemeye ve anlamlandırmaya vakit ayırmak gerekiyor. Bizim bu sürecimiz ve adeta bir Umut Sarıkaya karikatürü gibi \"istersen kralını çizersin ama çizmiyosun di mi abi\" diye yaklaşmayı bırakmamız öncelikli olarak çeşitli şehirlerde denk geldiğimiz Picasso müzelerini büyük bir özen içinde gezmemiz ile başladı. Dolayısıyla eğer vaktiniz olursa ve Picasso'nun neden bir dahi kabul edildiğini anlayabilmek adına bizce Paris'teki Picasso Müzesi'ne mutlaka uğrayın. Picasso Paris'te uzun süre yaşadığı için \"ne alaka Paris'te Picasso Müzesi\" diye düşünmeyin bu arada, zira kendisi birçok eserini Paris sınırları içinde üretmiş. Burası da döneme göre aşırı sıra olabilecek müzelerden, o yüzden Paris Pass almayacaksanız şuradan önceden bilet alarak sırayı atlatmak iyi bir fikir. Bilet alırken mutlaka audio guide da alın, aksi takdirde Picasso ile anlaşma girişiminiz iyi sonuç vermeyecektir. Müze Pazartesi günleri kapalı, diğer günler 18:00'e kadar açık. Çok acayip, pek acayip mimarisi ile mutlaka internetin derinliklerinde bir yerde, bir \"dünyanın en ilginç yapıları\" listesinde karşınıza çıkabilecek Fondation Louis Vuitton, ünlü mimar Frank Gehry tarafından tasarlanmış ve sırf binasını görmek için bile gidilebilir! \"Ünlü mimar\" dememiz size bir şey ifade etmediyse tanıdık gelebilecek birkaç eserinden daha söz edelim, bi' aydınlanma yaşayın; Prag'daki Dancing House, İspanya'daki Guggenheim Bilbao, Paris'teki Cinematheque binası, LA'deki Walt Disney Concert Hall gibi ünlü binaların hepsi Frank Gehry eserleri! İyi anladık güzel, ama burası o kadar da merkezi bi' yerde kalmıyor, başka ne diye gideceğiz derseniz özellikle çağdaş sanatlara ilgisi olanlar bir adım öne çıksın. Fondation Louis Vuitton öyle adı sebebiyle aklınıza geldiği gibi bir moda merkezi falan değil, burada bulunduğunuz döneme göre gerçekten çok iyi sergilere denk gelebilirsiniz. Bunun için gitmeden önce şuradan programı kontrol edip ne var ne yok bi' bakınmanızı öneririz, çünkü dediğimiz gibi, bir turist için pek merkezi bir noktada sayılmaz, ancak hem bina için hem de sergiler için oraya gitmeye değer. Eğer binanın mimarisi bizim kadar ilginizi çektiyse içeride konuya dair daha fazla şey öğrenebileceğiniz sabit bir sergi var, onu da gözden kaçırmayın. Buraya ulaşmak tahmin ettiğiniz kadar zor değil, metronun 1 numaralı hattına binip Fondation LV durağında indikten sonra max. 10 dakikalık yürüme mesafesi. Giriş 14 Euro. Burada listelediğimiz Paris müzeleri içinde büyük ihtimalle en küçüğü olan ama görecekleriniz sebebiyle aklınıza mutlaka yer edecek bir müze Musee de l'Orangerie. Müzenin özelliği Monet'nin \"Water Lillies\" adlı birkaç parçadan oluşan dev resim serisinin burada gerçekten olabilecek en iyi haliyle sergileniyor olması. Bu farklı parçalardan oluşan 8 dev eser 2 farklı oval odada sergileniyor ve bu şekilde birbirlerinin devamlılığını sağlıyormuş gibi bir his de yaratılmış, biz çok etkileyici bulduk. Eğer eserleri uzun uzun inceleyebilmek ve sırf fırça darbelerini bile dakikalarca, rahat rahat incelemek istiyorsanız mümkünse müzenin açıldığı saatlerde, erkenden gitmeye çalışın, aksi takdirde çok kalabalık olacağı için tadını çıkaramıyorsunuz. Müze Tuileries Bahçeleri içinde yer alıyor ve bizce müze çıkışı özellikle hava güzelse parkta vakit geçirip bir şeyler içmek acayip keyifli oluyor, Parislilerin arasına karışmak için şahane fırsat. Rodin Müzesi, yine sırf binası için bile görülebilecek, Rodin'in yüzlerce eserinin hem binanın içinde hem de bahçede sergilendiği bir başka şahane müze. Bizce bahçedeki eserleri de mutlaka görmelisiniz, ancak onun için 4 Euro gibi ekstra bir ücret ödemeniz gerektiğini de hatırlatalım. Müze Pazartesi günleri kapalı, diğer güner 17:45'e kadar açık. (16:15'ten itibaren bilet satmıyorlar, haberiniz olsun) Giriş ücreti 10 Euro. Düşünen Adam'ın derdine düşüp \"Gates of Hell\" adlı eseri kaçırmayınız, çarpılırsınız. 2019'a kadar kapalı olması sebebiyle Paris müzeleri serüvenimizin bir parçası olamadığı için aklımızda kalan Musee Carnavalet zevklerine güvendiğimiz pek çok kişi tarafından pek bi' övüldüğü için onu da yazmadan geçmek istemedik, artık ileride bizim yerimize siz ziyaret edersiniz. Carnavalet aslında büyük ölçüde Paris şehrine, Paris'in geçmişine, tarihine odaklı bir müze. Evet gittiğiniz her şehirde ilginizi çekmeyebilecek temada bir müze olmakla birlikte bizce bu durum Paris için geçerli değil, çünkü burası PARİS, bilmem anlatabildik mi? Özellikle böyle önemli bir arşivin içinden Paris'in eski fotoğraflarını görmek bize bayağı çekici geliyor, sizin de ilginizi çekiyorsa uğramayı ihmal etmeyin, en azından yukarıda söz ettiğimiz aşırı büyük müzeler kadar dev olmadığı için vakit ayırmak daha kolay olabilir. Bir diğer gidemediğimiz ve konuyla ilgili arkadaşlarımız tarafından \"merak etmeyin o kadar da tahmin ettiğiniz gibi değil zaten\" şeklinde yatıştırılmaya çalışılsak da sanki üzülmeyelim diye öyle denmiş gibi gelen yerden daha bahsetmeden geçmeyelim. Eğer sinemayla biraz olsun ilgiliyseniz içeride Godardlar, Truffautlar falan havalarda uçuşuyor diye düşünebilirsiniz ama, anladığımız kadarıyla pek de o şekilde bir sergi alanı oluşturmamışlar. Yine de teselli ödülü olarak Lumiere Kardeşler'e ait kameranın içeride durduğunu söylesek belki hevesiniz yerine gelir. Salı günleri kapalı, diğer günler 19:00'a kadar açık. Vay Gğan Paleeeğ, sen liste sonlarına düşecek yer miydin......... Kapanışı seninle yapıyoruz, çünkü sen de Paris'in en ikonik yapılarından birine dönüşmüş durumdasın. Grand Palais ile senli benli konuşmayı bırakacak olursak, öncelikle olarak aslında buraya bir \"müze\" demenin pek de doğru olmayacağını söylemek gerek. Zira burası bir sergi ve fuar alanı olarak inşa edilmiş, heybetli, güzel mi güzel bir yapı. İçeride yıl boyunca farklı farklı dönemsel sergiler gerçekleştiriliyor, dolayısıyla gitmeden önce şöyle bi' ne var ne yok diye bakmakta fayda var. Ancak eğer sergi gezmek niyetinde değilseniz bile bizce binayı görmek adına da yolunuzu buraya düşürebilirsiniz. Buraya kadar gelmişken hemen yanında yer alan Petit Palais'ye de uğramayı ihmal etmeyin."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/25/paris-gezi-rehberi-gezilecek-yerler", "text": "Bu sefer öyle uzun, detaylı, bol betimleme içeren bir giriş yapmayacağız. Efendi gibi Paris Gezi Rehberi kısmına geçiş yapacağız, çünkü Paris'te yapacak o kadar çok şey var, Paris'te gezilecek yerler o kadar fazla ki, bir de başa uzun uzun giriş yapacak olursak yazının kocamanlığı sebebiyle gözünüz korkar ve planınızı iptal falan edersiniz diye korkuyoruz. Şimdi direkt konuya girelim, karşınızda yepyeni bir Paris Gezi Rehberi! Bir konuda hepimiz mutabıkız diye düşünüyoruz; Paris görsel olarak hakikaten çok güzel! Yani Paris'i çeşitli sebeplerden sevmemiş bile olabilirsiniz, ne bilelim soyulmuşsunuzdur, iblis eski sevgiliniz oradadır, bir şekilde kanınız ısınmamıştır falan ama, en azından görüntü anlamında kötü olduğunu söylemek adama \"cnm akıl hastanesi fln mı değerlendirsen aslında arkadaşm gitti şmdi çk mtlu...\" dedirtir. Bu sebeptendir ki, \"Paris is always a good idea\" cümlesini biraz fazla ciddiye alıp yılın herhangi bir zamanında Paris'e gitmeye kalkışabilirsiniz. Ancak aslında her şehir için olduğu gibi Paris'e gitmek için de \"daha kötü\" dönemler var. Paris'e gitme planınızı erteleseniz sanki daha iyi olacak bazı etkinlik ve tatil dönemlerini de es geçmemek gerek. Örneğin Paris Moda Haftası dönemi ve şehirde dev fuarların olduğu dönemler otellerde ciddi bir yoğunluk, şehrin dört bir yanında ciddi bir yer bulamama problemi oluyor. Aynı şekilde Fransa'nın resmi ve ulusal tatillerinde de her yer kapalı olacağı için tadınız kaçabilir, o tarihleri de şuraya bırakalım, işiniz kolaylaşsın. Paris'te ulaşım kısmına geçiş yapmadan önce sizi bi' Paris'e ulaştıralım. Bunun için öncelikle bilmeniz gereken şey Türkiye'den direkt uçuşlarda Paris'teki iki havaalanından birine inecek olduğunuz. Ya Charles de Gaulle Havalimanı ya da Orly. Hangi havayolu ile gideceğinizi bilmediğimiz için hangisine inersiniz bilemiyoruz, ancak Türkiye'den uçuşlar çoğunlukla Charles'a oluyor, aklınızda bulunsun. Bizim gibi CDG Havaalanı'na inecek olursanız ulaşım için en çok kullanılan 2 seçenek ya taksi ya da RER. Taksiye binecek olursanız 50-55 Euro gibi bir fix ücret var, (gideceğiniz noktaya göre maksimum 55) daha fazlasını almaya kalkışırlarsa sıkıntı çıkarabilirsiniz yani. Ancak eğer birkaç kişi değilseniz taksi biraz tuzlu bir seçenek olduğu için RER'i tercih edebilirsiniz. RER dediğimiz şey aslında sizi şehir merkezinin dışındaki yerlere de ulaştıran, metro/tren arası bir şey, kendisiyle şehir içinde de karşılaşacaksınız ve metro ile ayrıştığını göreceksiniz. CDG Havaalanı'na indiğinizde RER tabelalarını takip ederseniz zaten kolaylıkla bulacaksınız. Fiyat konusunda bir genelleme yapmak zor, çünkü hangi durakta indiğinize göre değişiyor, onu şuradan kontrol edebilirsiniz. - Tek kullanımlık bir metro bileti alacak olursanız ödeyeceğiniz ücret 1,90 Euro. - Carnet alacak olursanız size 10 adet bilet veriyor ve 16 Euro gibi bir ücreti var, yani daha uyguna geliyor, dolayısıyla bol metro kullanacaksanız bunu almak daha mantıklı. (öyle kart falan değil bu, bildiğiniz 10 tane tekli bilet veriyor) - Mobilis alacak olursanız 1 gün boyunca sınırsız toplu taşıma kullanım hakkınız oluyor ve ücreti hangi bölgeler arasında hareket edeceğinize göre değişiyor. (Paris 1'den 5'e kadar bölgelere ayrılıyor) Ücretlerine şuradan bakabilirsiniz. Bu kartın saat kaçta alırsanız alın gece 12'den itibaren kullanım dışı olduğunu hatırlatalım, öyle 24 saat sürmüyor yani, o gün bitene kadar. - Paris Visit Pass'i alacak olursanız bunun 1,2,3 ve 5 günlük versiyonları var. Onun fiyatlarına da şuradan bakabilir ve hatta online olarak alabilirsiniz. - Bir de aylık ve haftalık olarak alınabilen Navigo Card meselesi var ki aslında bu en kapsamlı olanı. Fakat yanınızda fotoğrafınızın bulunması gerekmesi gibi bir takım detayları ve kullanım koşulları var. Biz bu gezide onu kullanmadık, ilgilenirseniz detayları şurada. Metro biletinizi metrodan çıkana kadar kaybetmeyin, bazen güvenlik kontrolleri oluyor ve çıkışta biletinizi kontrol etmek istiyorlar. Ulaşımda taksi kullanacaksanız bulunduğunuz yere taksi çağırtma işini geçiniz. Çünkü o zaman üstüne ekstra ücret ekleniyor, onun yerine yoldan çevirin. Kimseyi gereksiz yere germek istemiyoruz ancak yine de söylemeden de geçmeyeceğiz. Paris metrosu güvenlik konusunda inceden tehlikeli olabiliyor, özellikle hırsızlık olayları sık sık yaşanabiliyor. Bu sebeple metrodayken bir tık daha temkinli davranırsanız iyi olur. Paris koccaaamaaan bir şehir. O yüzden Paris'te nerede kalacağınız konusunda paniğe kapılıp sokaklarda yatmaya daha sıcak bakmaya falan başladıysanız gayet normal, çünkü bi' yerde karar kılsanız diğer yerler uzak kalıyor falan, asla \"en iyi yer şurasıdır\" gibi bir sonuca varılamıyor. Bu sebeple önerimiz Paris'te kalacağınız yeri bütçenize göre değerlendirip ana kıstas olarak \"otelin metroya yakınlığını\" belirlemek. Çünkü metro yakınınızdaysa aslında nerede kaldığınızın çok da bir önemi yok diyebiliriz, Paris'in ulaşım ağı son derece gelişmiş olduğu için şehir içinde herhangi bir noktaya ulaşmak 5-10 dakikalık metro yolculuğunuza bakar. Daha spesifik bir öneri isterseniz biz son Paris gezimizde Hotel Malte'de kaldık ve hem lokasyonu sebebiyle hem de otel olarak gayet memnunduk. Hem pek çok yere yürüyebileceğimiz bir noktadaydı, hem de yakınlarımızda 2-3 farklı metro durağı olduğu için her yere kolaylıkla ulaşım sağladık. Olur da bu otelde yer bulamazsanız ya da başka otel arayışına girmek isterseniz de şuradan direkt önerdiğimiz bölgedeki otellere bakabilirsiniz. Bir diğer karar vermesi zor konu daha; Paris'te ne kadar kalınır? Şehir kocaman dedik, gez gez bitmiyor dedik, anneanneler gibi ayaklarımıza kara sular indi dedik, gözünüzü korkuttuk bi' kere. Bu noktada işler aslında tam olarak nasıl bir gezi planladığınıza bağlı. Çünkü eğer isterseniz Paris'te sırf Louvre Müzesi'ni detaylı keşfetmek bile günlerinizi alır. Hadi o kadar spesifik yaklaşmayalım, biz 3. Kez Paris'e giden insanlar olarak bile hala onlarca yerini görmedik ve sürekli bir yarım kalmışlık hissi ile \"ABV PARİS GEZ GEZ BİTMİYORSUN\" düşünceleri eşliğinde İstanbul'a geri dönüyoruz. Dolayısıyla önerimiz şöyle üstünkörü bir gezi için bile eeennnn az 5 gün. O da yetmeyecektir ya, neyse. Su: Ücretsiz, çünkü musluk suyu içiliyor. OH. Gördüğünüz gibi Paris hakikaten pahalı. O yüzden en azından atraksiyonlar için Paris Pass ya da Paris Museum Pass almak yükünüzü bir tık daha hafifletebilir. Her iki pass'in de kalacağınız gün sayısına göre farklı seçenekleri ve bütçelendirmeleri var. Özellikle ulaşım da içine dahil olsun istiyorsanız City Pass daha mantıklı, ancak bütçesinde bakınca zaten tüm mantığınız yerle bir olacağı için şimdiden geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Gitmeyi planladığınız müzeler için önceden sitelerine girip internetten bilet alırsanız hem daha ucuza gelebilir, hem de o korkunç sıraları atlama şansınız olabilir, aklınızda bulunsun. Bu kısmı en başa koyduk, çünkü Paris'teki müze sayısının ürkütücülüğü ve işin kötüsü birçoğunun da ilginizi çekecek olması sebebiyle biz Paris müzeleri için ayrı bir yazı yazdık. Evet tek bir gezide hepsine gitmeniz pek olası değil, ancak en azından içinden seçmece yaparsınız. Wowwww, inanılmaz bir öneri ile karşınızdayız, Paris'e gidip Eiffel Kulesi'ni görmek.... Hangi çılgının aklına gelirdi ki, Sherlock muyuz biz? Şaka bir yana, tabii ki burada size paragraf paragraf Eiffel Kulesi'nin ne olduğunu falan anlatmayacağız, korkmayın. Onun yerine eğer iflah olmaz bir asi değilseniz çok yüksek ihtimalle Paris'e gidince Eiffel Kulesi'ni görmek isteyeceğinizi varsayarak bu esnada nelerin işleri kolaylaştıracağına dair birkaç ipucu vermek istiyoruz, çünkü özellikle kalabalık bir dönemde gittiyseniz \"bir gezginin Eiffel kalabalığı ile imtihanı\" anlarınızı biraz olsun kolaylaştırmazsak herhalde dönüşte bizi tokatlamaya gelirsiniz. Öncelikle konuya doğruyu söyleyerek başlayalım, biz Paris'in tepeden görüntüsünün çok da hastası sayılmayız. Paris gibi bir şehir en güzel görüntüleri sokaklarında dolaşınca veriyor kanısındayız, o yüzden Eiffel'e çıkmaya para ayırmamak aslında çok da kötü bir fikir sayılmaz. Ancak \"ilk kez Paris'e gelmişim, herhalde Eiffel'in tepesine çıkacağım salak\" diyorsanız da öncelikle çok kırıldık ve tabii ki sizi durduracak değiliz, paşa gönlünüz bilir. Bu noktada iki seçeneğiniz var, çünkü Eiffel'in tepesinden Paris'e bakabileceğiniz 2 kat var. Ya 2. kata çıkıp bir seviye aşağıdan göreceksiniz, ki bu da zaten yeterince yüksek (16 Euro), ya da zirveye oynayacaksınız. (25 Euro) Tabii bu fiyatlar asansörü kullanacağınızı varsayarak verilen fiyatlar, bunun bir de 2. kata merdivenle çıkma fiyatı var, o daha ucuz. BU NASIL BİR ACIMASIZLIK YA, ilk fiyatlar Titanic Rose, ikinci fiyatlar Jack için resmen.......... Neyse, acımızı içimize atalım ve önemli bir noktayı da es geçmeyelim, biletinizi online olarak alın ve bir de orada bilet alma işiyle cebelleşmeyin lütfen, Eiffel kulesi bileti alabileceğiniz resmi siteyi şuraya bıraktık. Şimdi daha da güzel bir şey yapıp Eiffel Kulesi'ni en iyi şekilde fotoğraflayabileceğiniz birkaç lokasyonu buraya bırakacağız, bakın başka bloggerler bu sırlarını İsviçre'de kasalarda falan tutuyorlar, değerimizi bilin........ Place du Trocadero: Eiffel'in hemen karşısında kalan, yanlışlıkla bile bulabileceğiniz en turistik çekim noktası, tam bir klasik diyebiliriz. Rue Saint Dominique ve Rue de l'Universite: Sokak arasından daha az klişe fotoğraflar yakalamak için birbirine paralel bu iki sokağa uğranır, zaten yan yanalar üşenmeyin bi' zahmet. Avenue Rapp: Yukarıdaki iki sokağa çok yakın, bir tık daha farklı bir açı yakalayabiliyorsunuz. Parc du Champ de Mars: Eiffel'in herkesin gördüğü tarafının tam zıttı noktası gibi düşünün, özellikle ters ışık yakalarsanız, böyle güneşin gözünüze girdiği bir andaysanız mesela, çok güze fotoğraflar çıkıyor. Ama buralarda biraz güzenlik problemi var, dikkatli oluyoruz, gerekirse çantamızla adam dövüyoruz. Plaza Athenee: Böyle elinizde şampanyalı, ne bilelim tatlı tatlı çiçeklerin arasından falan bi' \"ay şekerim Paris'teyimmm...\" fotoğrafı yakalamak isterseniz burası sizlik. Burası bir mekan/otel bu arada, bir meydan değil. Sacre Coeur: Eiffel'i uzaklardan çekmek isterseniz Paris'in simgelerinden bir diğeri olan Sacre Coeur'da günbatımında şahane fotoğraflar çıkabiliyor. Şok üstüne şok, öneri üstüne öneri, şimdi de Champs Elysees Caddesi'ne gitmek gibi inanılmaz çılgın bir fikrimiz var, yine Paris'e giden kimsenin aklına gelmeyecek bir fikir. Efenim biliyorsunuz, Champs Elysees Paris'in en ünlü, en turistik noktalarından bir diğeri. İnanılmaz geniş, inanılmaz büyük ve tabii ki görsel olarak da güzel, dolayısıyla en azından 1 kez yolunuzu düşürüp bi' görmeden olmaz. Zaten burayı başından sonunda dolaşacak olursanız aslında Paris'in iki farklı turistik noktasını daha görmüş oluyorsunuz: Arc de Triomphe ve Concorde Meydanı. Bunlar dışında tahmin edebileceğiniz üzere cadde boyunca bol bol mağaza var, bunlar yalnızca öyle manyaklar gibi pahalı markalar değil, daha uygun fiyatlı şeyler de göreceksiniz. Ama Champs Elysees'de alışveriş yapmak gibi bir niyetiniz varsa önerimiz ara sokaklara dalmanız, zira oralarda daha orijinal butikler var. Caddenin ortalarında bir yerde inmek isterseniz George V durağında inebilirsiniz. Yukarıda bahsettiğimiz Plaza Athenee, Champs Elysees ile kesişen Plaza Montaigne üzerinde, buraya kadar gelmişken ona da uğrayabilirsiniz. Eğer arkadaşlarınızdan birinden Paris Saint Germain forması ya da Disney Store'den şirinli bir şeyler siparişi falan aldıysanız her ikisi de Champs Elysees üzerinde mevcut, boşuna başka yerlerde aranmayın. Hazır Champs Elysees'ye kadar kadar gelmişken Napolyon tarafından yaptırılmış meşhur Zafer Takı'nı, yani Arc de Triomphe'u de görmeden dönmezsiniz diye düşünüyoruz. Eğer o kadar da ilginizi çekmiyorsa zaten Champs Elysees'nin bir ucuna ulaştığınızda kendisi tüm heybeti ile sizi bekliyor olacak. Ancak bu yetmez ise tepesine de çıkabiliyorsunuz ki bizce bunu akşam saatlerinde yapacak olursanız bayağı güzel şehir fotoğrafları yakalanabilir, aklınızda bulunsun. Tepeye çıkmak için ücret 12 Euro. Arkadaşlar siz değişik yer yazacağız diye iyice kafayı yediniz galiba, neden kalkıp Paris'e kadar gidip mezarlık geziyoruz diyenler, geçin köşeye, tek ayak üstünde bekleyin, pişman olacaksınız. Pere Lachaise Mezarlığı Paris'e giden turistlerin uğradığı popüler noktalardan birine gelmiş durumda ve bunun mantıklı bir açıklaması var. Öncelikle şunu bilmelisiniz ki, bu mezarlıkla Jim Morisson, Chopin, La Fontaine, Oscar Wilde, Balzac, Moliere, Edith Piaf, Pissarro gibi onlarca ünlü isim yatıyor. Ek olarak Ahmet Kaya'nın mezarı ve Yılmaz Güney'in mezarı da bu mezarlıkta yer alıyor. Üstelik burası pek de Türkiye'deki mezarlıklara benziyor sayılmaz, daha çok Buenos Aires'teki Recoleta ile kıyaslanabilir, zira görsel olarak da çok güzel olduğunu görmezden gelmek pek de mümkün değil. Burayı gezmek üzere yollara düşecekseniz size birkaç ipucu vererek işleri kolaylaştırmamızda fayda var, çünkü burası dev gibi bir alana yayıldığı için bilinçli olarak gezmezseniz özellikle görmek istediğiniz mezarları bulmakta güçlük çekebilirsiniz. Öncelikle mezarlığa ulaşmak için 2 metro durağı seçeneğiniz var. Önerimiz mezarlık ile aynı ismi taşıyan metro durağında değil, Gambetta metro durağında inmeniz ve mezarlığın o kapısından giriş yapmanız. Bunun sebebi öncelikle birçok ünlü ismin mezarının o tarafa yakın olması, ayrıca mezarlığın içi yer yer oldukça yokuş olduğu için o taraftan girdiğinizde yokuş aşağı ilerleyecek olmanız. Mezarlığa girerken mutlaka girişteki haritanın önünde duraksayarak mezarını ziyaret etmek istediğiniz kişilerin mezarlarının nerede olduğunu bir yere not alın, aksi takdirde asla bulamazsınız, çünkü cidden çok büyük bir alandan söz ediyoruz. Mezarlıkta yer alan ünlü isimlerin mezarları numaralandırılmış bir şekilde orada sizi bekliyor olacak. Sonrasında içeride dolaşırken hangi bölümde olduğuna dair tabelalar ve numaralandırmalar olacak, onları takip edersiniz. Ahmet Kaya'nın mezarı 71 numaralı adada, Yılmaz Güney'in mezarı 62 numaralı adada yer alıyor ve her ikisinin mezarı da Pere Lacheise metro durağının olduğu kapı tarafında kalıyor. Oscar Wilde'ın mezarını cam ile çevrelenmiş ve üzerinde öpücükler olmasından ayırt edebilirsiniz. Önceden cam yoktu, ancak bu öpücük bırakma meselesi bir geleneğe dönüştüğü için cam ile çevrelediler. Aslında bunu yapmak yasak ve bu durumdan bayağı şikayetçiler, haberiniz olsun. Geldik bir diğer aşırı turistik noktaya, Montmartre Tepesi. Burası özellikle güzel havalarda o kadar turistik bir hal alıyor ki, aklınızı kaçırıp ortalıkta \"ARTIK HERKES EVİNE DÖNMELİ\" diye bağırırsanız emin olun kimse sizi yadırgamaz. O yüzden eğer üşenmezseniz mümkünse sabah erken saatte gidip Montmartre'yi en azından olabilecek en boş halinde keşfetmeye bakın. Montmartre'nin en merkezi noktasını Place du Tertre olarak kabul edebilirsiniz. Hani şu ressamlarla dolu, metrekareye 234234 kişinin düştüğü, kenardan Sacre Coeur Bazilikası'nın güzelliğini görünce tüm bu kalabalığa olan sinirinizin bir anda geçtiği meydan. Belki burayı gezinizin başlangıç noktası olarak da düşünebilirsiniz. Bu meydandan Sacre Coeur tarafına doğru değil sola doğru devam edecek olursanız meşhur Le Consulat'ın önüne doğru çıkacaksınız. Burası Montmartre'nin en çok fotoğraflanan kafesi olabilir, çünkü yalnızca görsel olarak güzel olması ile değil, aynı zamanda eskiden Picasso, Van Gogh, Monet gibi sanatçıların da buluşma noktası-imiş. Buradan ise \"La Maison Rose\" tarafına doğru yürüyecek olursanız, oldukça ikonik bir hale gelmeye başlamış o pembe binayı ve hemen yanında sarmaşıklı evi göreceksiniz, onlar da tam fotoğraflık. Sacre Coeur Bazilikası'nı gezmek ücretsiz, ancak onun da tepesine çıkmak istiyorsanız ücret ödemeniz gerekiyor aklınızda bulunsun. Biz tabii ki çıkmadık, çünkü zaten yeterince tepedeyken tepenin de tepesine çıkıp tepeception yapmaya gerek yok gibi geldi. Montmartre bir tepe olduğu için Paris genel olarak düz bir şehir olmasına rağmen buraya yürüyerek çıkmak biraz zahmetli, bol merdivenli ve bol yokuşlu oluyor. O sebeple füniküler kullanarak yukarı çıkıp inişi yürüyerek gerçekleştirirseniz hem çıkarken perişan olmazsınız, hem de inerken sokakları görebilirsiniz. Fünikülere ulaşmak için Anvers metro durağında inin, Place Saint Pierre'ye doğru yürüyün, zaten çok yakın. Eğer Anvers durağında inip füniküler tarafında gitmek yerinde üzerinde bulunduğunuz Boulevard de Clichy üzerinde yürüyecek olursanız meşhur Moulin Rouge'a ulaşıyorsunuz. Biz yılllarrr önceki ilk Paris ziyaretimizde buradaki şovu izlemek için saçma sapan bir para verme gafletinde bulunup o zamanki bakış açımızla bile inanılmaz pişman olmuştuk, aman diyelim. Burası eskiden nasıldı bilemeyiz ama, şu anda şovlar \"erotik\" olmaktan çok Mehmet Ali Erbil'in pantolon indirmesi seviyesinde falan, yok yani, gitmeyin. Çok istiyorsanız açın filmi izleyin. Eğer ilginizi çekerse Jehan Rictus Meydanı'ndaki küçük bir parkın içinde I Love You Wall bulunuyor. Bu duvarın özelliği üzerinde 300+ dilde \"seni seviyorum\" yazıyor olması. Bu civarla ilgili son önerimiz, şayet Amelie filmini seviyorsanız onun çekim lokasyonlarından biri olan, Amelie'nin çalıştığı kafe yakınlarınızda, girip fotoğraf çekebilirsiniz, ismi Cafe des Deux Moulins. Gün geçmiyordu ki Paris'te bir aşırı turistik yer ile daha karşılaşmayalım ve görmezden gelemeyeceğimiz kadar önemli olmasın. Gotik mimarinin kralı, Quasimodocuğumuzun evi, meşhur Notre Dame Katedrali tartışmasız bir şekilde Paris'te göreceğiniz en heybetli yapılardan. Tabii siz dışarıdan baktığınızla kalmayın, mutlaka içine de girin, zira kapıdaki sıradan da anlayacağınız üzere giriş ücretsiz. Bu arada, şayet Notre Dame'a ulaştıysanız katedralin üzerinde bulunduğu adacığı ve civar sokakları da dolaşmanızı önereceğiz, çünkü burada da tam fotoğraflık bir sürü sokak ve kafe var. Özellikle Au Vieux Paris d'Arcole'nin çiçekli miçekli hallerinden birine denk gelirseniz çok güzel görünüyor, aklınızda bulunsun. Hazır Notre Dame Katedrali'ne gelmişken yakınlarda görmek isteyebileceğiniz bir başka yerden daha bahsetmeden geçmeyelim, Paris'in en ünlü kitapçısı Shakespeare and Company. Aslına bakarsanız şu an bu kadar ünlü olmasında Before Sunset ve Midnight In Paris gibi filmerin bolca etkici olsa da, aslında onlardan önce de yeterince popüler olduğunu söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız ilk Shakespeare and Co 1919 yılında bir başka noktada açılmış, fakat sahibi bu kitapçıyı İkinci Dünya Savaşı esnasında kapatmak durumunda kalmış. Sonrasında şu anki konumunda yeni bir kitapçı açılmış ve kitapçının sahibi bir önceki Shakespeare and Company'ni anısını yaşatmak için kitapçısını bu şekilde adlandırmış. Bu arada eski Shakespeare and Company'e gidip gelenler arasında James Joyce, Fitzgerald, Hemingway gibi isimler varmış, hadi şimdi gitmeyin de görelim! Kitapçının ayrıca bir kafesi, eski/özel kitapları sattıkları (1000 dolara kitaplar falan var, öyle düşünün) ayrı bir bölümleri mevcut. Asıl Shakespeare and Company'e girdiğinizde ise ilk izlenim olarak oldukça küçük bir kitapçıya girdiğinizi düşünebilirsiniz ama ortalık gerçekten labirent gibi ve her yerden bir oda çıkıveriyor. Bu arada maaaaalesef içeride fotoğraf çekmek yasak, o yüzden sağda solda gördüğünüz o güzel cümleleri fotoğraflayamayacaksınız. Bizce Le Marais Paris'te en seveceğiniz bölgelerden biri olacak. Ancak bunun için en önemli kıstas buralara haftaiçi gitmeniz, zira haftasonu Parisliler de burayı değerlendirmeyi sevdiği için oldukça kalabalık bir hal alıyor, üstüne bi' de biz turistler eklendik mi sabrınızın taşmaması mümkün değil. Marais bölgesinde yapmanız gereken temel şey aslında sokaklarda hunharca dolanmak, mümkünse haritadan bağımsız olarak biraz kaybolmak. Ama yol üzerinde The Broken Arm, Frenchtrotters ve Merci gibi dükkanlara denk geldiğiniz esnada küçük duraksamalar yapabilir, özellikle Merci'nin içinde kendinizi kaybedebilirsiniz. Kaybolmayı bırakıp haritaya baktığınız anlardan birinde mutlaka Place des Vosges tarafına uğrayarak hem bu şahane meydanı, hem de bu meydanda bulunan Victor Hugo'nun evini görmeyi ihmal etmeyin. Oberkampf tarafında kadar uzanacak olursanız, bu civarda, Rue Oberkampf üzerinde pek çok mekan mevcut. Hatta 108 numarada yer alan kafenin yanındaki duvarda dönemsel olarak değişen farklı farklı mural çalışmaları yer alıyor, gezerken oraya da bi' uğrayabilirsiniz. Yukarıda söz ettiğimiz Montmartre bölgesi ile yan yana sayılabilecek bir diğer bölge, Pigalle. Birkaç sokağı ve Moulin Rouge civarı \"Red Light District\" terk bir halde olduğu için aslında kısa bir süre öncesinde kadar \"aman o tarafta dikkatli olun\" denilen bir bölge olmasına rağmen şu anda bayağı popüler ve hip bir hale gelmiş durumda. Özellikle KB Cafeshop ve Dirty Dick gibi mekanlar günün herhangi bir saatinde dolup taşıyor diyebiliriz. Bizim favorilerimizden biri olan Pink Mamma adlı mekan da burada bulunuyor, onu Paris yeme içme rehberinde detaylandıracağız. Bunun dışında bölgede bol bol küçük, lokal butik patlaması da yaşanıyor, dolayısıyla özellikle Montmartre tarafında gitmişken 1-2 mekan denemek ve şöyle bir dolanmak için burayı da keşfe çıkabilirsiniz. Eğer hayatınız boyunca göreceğiniz en \"şirin\" basketbol sahasını görmek isterseniz Pigalle Duperre'ye uğramayı unutmayın. Hemen Pink Mamma yakınlarında. KB Cafeshop'un üzerinde bulunduğu cadde olan Avenue Trudaine görsel olarak çok güzel, belki başından sonuna şöyle bi' turlamak istersiniz. Son dönemlerde Paris'in en popüler, en hipster akını yaşayan bölgelerinden biri haline gelmiş Amsterdam terk görüntüler veren bir diğer bölge olan Canal St. Martin'i de es geçemezdik. Kafe üstüne kafe, mekan üstüne mekan açıldıkça burası yükseldi de yükseldi, kalabalıklaştı da kalabalıklaştı resmen. (sanki 30 yıllık Parisliyiz ya sdfsd) Zaten Paris Yeme İçme Rehberimizde burada yer alan birçok mekandan söz edeceğiz, o kısımlar için diğer rehbere bakarsınız. Bir tık daha alternatif bir yer keşfetmek isterseniz zaten önünden geçtiğiniz takdirde görüntüsüyle mutlaka dikkatinizi çekecek 59 Rivoli'yi gezmenizi mutlaka öneririz. Burası hem sergi alanlarının, hem de sanatçı stüdyolarının yer aldığı, sanatçıları içeride çalışırken görebileceğiniz bir sanat alanı. Ancak öyle düzenli, ışıl ışıl, şıkır şıkır bir galeri falan beklemeyin, aksine, duvarları graffiti ve murallar ile kaplı, biraz dağınık bir görüntüye sahip, ama son derece canlı ve ilginç bir yerden bahsediyoruz ki, bunun sebebini anlamak için 59 Rivoli'nin hikayesinden bahsetmek gerek. 1999 yılında, 59 Rivoli binası terk edilmiş bir haldeyken, bir sanatçı grubu bu binaya izinsiz olarak, yerleşiyor ve burayı hem ev / hem de çalışma alanına çeviriyorlar. Bir süre sonra Fransız devleti bu konuda reaksiyon gösteriyor ve binayı boşaltmalarını istiyorlar, ancak basının ve halkın sanatçıların tarafında olması sebebiyle işler sanatçıların lehine ilerliyor. O dönemde henüz Paris valisi olmayan Bertrand Dalanoe, \"eğer seçilirsem burayı sanatçılara bırakacağım\" gibi bir vaatte bulunuyor ve ardından vali seçilince sözünü tutuyor. Günümüzde 59 Rivoli bir \"art space\" olarak kullanılıyor ve aynı zamanda 20'nin üzerinde sanatçının stüdyosu burada yer alıyor, üstelik bulunduğu konuma göre oldukça uygun kiralar ödüyorlar. Stüdyolara girerken çekinmenize gerek yok, kimse, kimsenin umrunda değil, ya şa sın sanatçılar. Biliyorsunuz, normalde dünyanın pek çok yerinde müzeler Pazartesi günleri kapalı oluyor. Ancak Paris'te durum sadece bu şekilde işlemiyor, bazı gitmek isteyebileceğiniz müzeler Pazartesileri açık, Salıları kapalı. Dolayısıyla müze ziyaretlerinizde bu detayı kontrol etmeyi unutmayın, kapısına kadar gidip hüsrana uğramayın. Bazen, bazı \"çok özel\" kabul edilebilecek ya da kendini çok özel zanneden mekanlarda kılık kıyafet konusuna takılabiliyorlar. Bu gibi mekanlara gitme niyetiniz varsa en azından bavulunuza bir tık daha süslü püslü kıyafet atıverin. Merhaba, elinize sağlık muazzam güzel tasvir etmişsiniz, oldukça başarılı bir yazı olmuş. müsaadenizle iki naçizane tavsiyem olacak. belirttiğiniz gibi paris'İ ziyaret etmek için en güzel dönem nisan ayı bence de. ancak programı, izini vb nedenlerle yaz aylarında gitmeye mecbur olanlar ağustos ayını tercih etmeli. bu ay Paris'in yerli halkının tatil ayı olduğu için şehir ciddi anlamda boşalır. bir diğer konu da navigo kart. özellikle seyahati pazartesi günü başlayacak biri mutlaka ulaşım için bu kartı almalı. hem fiyatı diğer seçeneklere göre oldukça uygun hem de 5 zonenun tamamını kapsıyor. fotoğraf konusu olmazsa olmaz bir şart değil bir kontrol durumuna denk gelirseniz belki sorun olabilir, yanınızda yoksa bu kartı temin ettğiniz yerde makinalar var 1 eur ya fotoğraf çektirebileceğiniz. kartın 5 eur ücreti var ve her ziyaretinizde kullanabiliyorsunuz. fotoğrafı kartın üzerine yapıştırmazsanız Paris'e gidecek arkadaşlarınıza da kartı verebilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/29/disneyland-paris-rehberi-bilet-otel", "text": "Başlamadan Gelen Bir Diğer Not: Paris için oluşturduğumuz diğer rehberlerimiz de işinize yarayabilir, Paris'te yeme içme, Paris Müzeleri, Paris'te Gezilecek Yerler gibi önerilerimizi kapsayan rehberlerin bulunduğu sayfayı da şuraya bırakalım. Disney deyince sizin de kafanızda hemen kontrolsüzce bir Mickey Mouse görüntüsü beliriyor di mi? Doğal olarak birçoğumuz Disney'i direkt olarak Mickey, Minnie, Donald Duck gibi klasik çizgi film karakterleriyle ve şirin ötesi pembe şatolar ve prenseslerle özdeşleştiriyor olabiliriz, çünkü bunlar artık Disney'in simgeleri haline gelmiş ve beynimize yerleşmiş şeyler. Peki Star Wars'un, ne bilelim Marvel'in, Pixar'ın ve bunlar bünyesinde çekilen tüm filmlerin Disney'in himayesi altında olduğunun bilincinde miyiz? Sizin hemen aklınıza geldiyse helal olsun, biz resmen bunun farkında değilmişiz, o bizim mercimek vizyonluluğumuz, kabul. Şahsen biz bu bilgiyi parka ayak basıp ortalıkta Star Wars karakterlerinin cirit attığını görene ve \"ULAN DOĞRU YA\" şeklinde bir aydınlanma yaşayana kadar tamamen aklımızdan çıkarmışız. 1. Disneyland Park: Parkın bu kısmı bir tık daha \"çocuksu\" olarak nitelendirebileceğimiz, yukarıda söz ettiğimiz o pembe şatoların, Mickeylerin hüküm sürdüğü ve tam olarak bir Disney ortamı ve deneyimi yaşayabileceğiniz park. Ancak bu parkın tamamen yalnızca çocuklara yönelik olduğu anlamına gelmiyor tabii, aslına bakarsanız tüm Disneyland'da en heyecanlı kabul edilebilecek roller coasterlardan Indiana Jones ve Star Wars Hyperspace Mountain gibi roller coasterlar da bu parkın kapsamında. Parkın bu kısmı ayrıca birbirinden farklı temaları olan Adventureland, Fantasyland, Discoveryland, Frontierland ve Main Street, USA olarak 5 bölümden oluşuyor. 2. Walt Disney Studios: Disneyland'daki bir diğer park da dev bir film stüdyosunun orta yerine düştüğünüzü hissedebileceğiniz, Disney temalı filmlerin özel efektleri, yapımları ve arka planlarında ne gibi şeylerin döndüğü üzerine kurulu bir park. Bu taraf yetişkinleri daha tatmin edebilecek tatta roller coaster ve atraksiyonları kapsayan park da diyebiliriz. Aerosmith temalı Rock'n Roller Coaster, Ratatouille ve Tower of Terror muhtemelen favorileriniz olacak, bunlara öncelik vermek mantıklı olabilir. Bu soruyu Disneyland Paris'e ne zaman gidilmez şeklinde güncellesek daha yerinde olurdu sanırsak. Belki de Paris'in tarihinde yaşadığı en sıcak Nisan günlerinden birinde 27 derecelik bir havada Disneyland Paris'e gitmiş bir ikili olarak size çok net bir öneride bulunalım; mümkünse Disneyland'a sıcak bir havada gitmeyin. Gerek yok yapmayın, tüm gününüzü dışarıda geçireceksiniz ve muhtemelen sıra beklemek durumunda kalacaksınız. Bineceğiniz roller coasterler bünyenizi yeterince sarsacak zaten, başınıza daha fazla iş açmayın deriz. Kış dönemini ise Paris'in bu aylarda aşırı soğuk ve karlı olma ihtimalinin yüksek olduğunu göz önünde bulundurunca es geçmek mantıklı olabilir. Parkın daha az kalabalık olması ve sıra beklemeyecek olmanız cazip bir fikir gibi geliyor olabilir ancak hava durumunun aşırılığına göre bazı ridelar kapalı olabiliyor ve yağmur çamurda dolaşmaya çalışmanın pek keyifli olmayacağı aşikar. Geriye zaten 2 tane mevsim kalmasından mütevellit aslında size bu noktada hangi dönemleri önereceğimizi tahmin edebiliyorsunuzdur. Bizce Disneyland Paris'i ziyaret etmek için en mantıklı dönemler bahar dönemleri. Evet bu dönemlerde de kalabalık söz konusu olabiliyor, evet bu dönemlerde de yukarıda da örneklendirdiğimiz gibi sıcak havalara denk gelebiliyorsunuz ancak yine de gitmek için en garanti dönemler olduğu için biz oyumuzu bu aylardan yana kullanıyoruz. Son olarak mümkünse gezinizi haftasonuna ve Paris'in genel olarak çok yoğun olabileceği bir takım günlere denk getirmemekte fayda var. Eveeet, Disneyland Paris gezisi yapmaya karar verdiniz ve muhtemelen kaç yaşında olduğunuza bakmazsızın içinizde aşırı bir heyecan duygusu yaşamaya başladınız. Bu heyecan duygusu Disneyland Paris bilet fiyatı meselesine değindiğinizde ve gördüğünüz fiyatın TL karşılığını anlamaya çalışırken çarpı işlemleri yapmaya başladığınızda yerini hüzne bırakabilir doğruya doğru. Ancak hayatınızda kaç kere Disneyland'a gideceksiniz? Neyse sizi bu konuda daha fazla endişelendirmeden konuya girelim. Disneyland Paris bilet fiyatları sezonuna hatta gününe göre bile değişiklik gösteriyor. Dolayısıyla en net fiyat bilgisine şuradaki link üzerinde gideceğiniz tarihi seçerek ulaşabilirsiniz. Biletlerle ilgili aklınızda bulundurmanız gereken bir takım detayları da paylaşmadan geçmeyelim. Günlük ve birkaç günlük olmak üzere 2 farklı bilet seçeneği var. Yukarıda paylaştığımız linke tıkladığınızda eğer günlük bilet almayı düşünüyorsanız \"1 day\" seçeneğine, eğer 1'den fazla gün için bilet alacaksanız ise \"Multi-day\" seçeneğine tıklayın. Sonraki aşamada ise gideceğiniz tarihi seçerek bilet fiyatını görüntüleyebilirsiniz. Günü ve alacağınız bilet sayısını seçtikten sonra 2 seçenek daha olduğunu fark edeceksiniz; birisi \"Ticket Magic 1 park\" yani yalnızca tek bir parka giriş sağlayan bilet, diğeri ise \"Ticket Magic 2 parks\" yani her iki parka da giriş sağlayan bilet. Kapıdaki bilet fiyatları ile web sitelerindeki bilet fiyatları değişiklik gösterebilir, en garantisi gitmeden internet üzerinden almak. Böylece parkta bilet almak için de ayrıca sıra beklemeniz gerekmez, ki bu sıralar döneme göre çok uzun olabiliyor. Disneyland Paris'te bir otelde konaklayacaksanız hem park biletlerini hem Disneyland konaklamanızı kapsayan paketler oluyor, dolayısıyla kalmayı düşünüyorsanız bu paketlerden birini değerlendirebilirsiniz. Disneyland Paris'i çok yüksek ihtimalle bir Paris şehir gezisi ile birleştireceğinizi varsayacak olursak size Disneyland'a Paris'in merkezinden nasıl ulaşabileceğiniz hakkında bilgi vermemiz daha mantıklı olur sanırsak. Disneyland Paris şehir merkezine yaklaşık 35km uzaklıkta ve parka ulaşmanın en kolay ve en hızlı yöntemi Paris Gezi Rehberi yazımızda da söz ettiğimiz RER treni. RER treninin birkaç farklı hattı bulunduğundan kafanız karışmasın, Disneyland'a gitmek için RER A hattını kullanmanız ve Disneyland'a 4-5 dakikalık yürüme mesafesinde olan Marne-la-Vallee/Chessy durağında inmeniz gerekiyor. Böyle akılda zor kalacak bir durak adı olması konusunda endişeniz olmasın zaten yanında Disneyland diye kabak gibi yazıyor. Şehirde RER A hattı üzerinde olan birkaç farklı durak bulabilirsiniz ancak ana duraklardan biri Gare de Lyon, aklınızda bulunsun. Buradan Disneyland durağına tek yön bilet fiyatı günümüz itibarıyla 7,60 Euro. Normal şartlarda 1 gün her iki parkı da gezmek için gayet yeterli bir süre. Normal şartlarda diyoruz çünkü parkların içindeki atraksiyonların ne denli ilginizi çekeceğini, hangi etkinliklere ve şovlara dahil olmak isteyeceğinizi öngörmemiz oldukça zor, bu kişiden kişiye göre değişir tabii. Özellikle çocuklarla gidecek olursanız eminiz parkta sizin bile öngöremeyeceğiniz birçok şey ilgisini çekecektir, dolayısıyla rahat rahat gezebilmek, parkta olabildiğince fazla şey deneyimlemek gibi bir niyetiniz varsa parkta konaklamanız aslında hiç de saçma bir fikir değil. Evet biraz saçma olan bir şey varsa o da parktaki otellerin fiyatların pek de uygun olmadığı gerçeği olabilir ancak bunu da muhtemelen hayatınızda sadece 1 kez deneyimleyeceğiniz bir şey olarak düşünecek olursanız içiniz bir tık daha rahat olabilir. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Disneyland Paris otellerinden birinde konaklayacak olursanız parka giriş biletlerini kapsayan paketler de mevcut. Parkın içinde Disney temalı olan oteller ve parkın hemen yakınında olan otellerle birlikte toplamda bu civarda konaklayabileceğiniz 15+ otel seçeneği var, dolayısıyla bütçenize göre bir tercih de yapabilmeniz mümkün. Disneyland kapsamındaki otellere ve Disneyland'e yakın konaklama seçeneklerine şuradan bakıp aklınıza yatan seçeneğe karar verebilirsiniz. Bu konuyu çok eveleyip geveleyip uzatmanın alemi yok, Disneyland Paris'te yeme içme pek de uygun fiyatlı değil, restoran/kafelerde çok uzun sıralar olabiliyor ve genel olarak lezzet açısından çok da iyi bir performans göstermiyor. Ancak gününüzün neredeyse tamamını orada geçireceğinizi düşünecek olursak yemek yememek pek de bir seçenek değil, valla bir yerde düşer bayılırsınız saçmalamayın. Bu noktada yanınızda su ve bir takım ufak atıştırmalıklar getirmeniz aşırı mantıklı bir karar olabilir. Biz kendimiz denk gelmedik ancak aşırı tatlı bazı takipçilerimizden parkta su sebilleri olduğuna dair bazı bilgiler aldık. Sanırsak park genelinde bu bilgiyi pek de yaymamaya çalışıyorlar zira böyle bir şeyin olma ihtimalini düşünmemize sebep olabilecek hiçbir bilgilendirme ya da yönlendirme yoktu. Bu konuya ayrıca değinmek istedik, çünkü evet bu bilgiye aslında web sitelerinde çok kolay bir şekilde ulaşabilirsiniz ancak Disneyland'ın kaçta açılıp kaçta kapandığına dair aklınızda bulundurmanız gereken bir takım detaylar var. Bunlardan birincisi eğer Disneyland'da bir otelde konaklayacak olursanız parka normal açılış saatinden önce giriş yapabilecek ve muhtemelen Disneyland'ın en sakin olabilecek saatlerinde sıra beklemeden birçok atraksiyondan faydalanabileceğiniz gerçeği. Ancak bu da sabahın körü bir saate tekabul ediyor, Disneyland için ne kadar heyecan duyduğunuza göre bir karar kılabilirsiniz biz yine de söylemiş olalım. Diğer detay ise Walt Disney Studios tarafının ana parka kıyasla daha erken bir saatte kapanıyor oluşu. Dolayısıyla her iki parkı da ziyaret etmek gibi bir niyetiniz varsa önce Studio tarafını gezmek daha mantıklı olabilir. Son olarak aslında Disneyland'ın en büyük atraksiyonlarından biri olarak kabul edilen, aşırı bir havai fişek şovunu kapsayan ve dev bir panayır ortamına bürünen \"park kapanışı\" etkinliğini deneyimlemek istiyorsanız park kapanışına kadar beklemek durumundasınız. Bu da döneme göre değişiklik gösterebildiğinden geç bir saate kadar parkta beklemek durumunda kalabileceğiniz anlamına geliyor. Özellikle bahar ve yaz aylarında gidecek olursanız akşam saat 10'dan sonraya kadar da beklemeniz gerekebilir, dolayısıyla gidiş saatinizi de buna göre planlamak isteyebilirsiniz. Parklara giriş yapmak veya ridelara binebilmek için herhangi bir yaş sınırı yok, ancak bazı roller coasterlarda boy sınırı var. Bu da bazı rideların aşırı hızlı gidiyor, takla atıyor ve sizi oradan oraya savuruyor olmasıyla alakalı. Tüm bu atraksiyonları yaşarken araçlardan dışarı fırlamamanız için sizi koruyan, tepenizden geçirdiğiniz güvenlik kilitleri belli bir boya göre yapıldığı için boy sınırı koyulması gerekiyor. Bu sınır tabii her ride için geçerli değil, zaten olanlarda çok net bir şekilde belirtiliyor. Boy sınırları 81cm-1.20m arasında değişiyor. Ayrıca boy sınırı haricinde bazı ridelar özellikle hamile kadınlar veya kalp hastalığı gibi bazı rahatsızlıkları olanlar için uygun değil, bunların hangi ridelarda geçerli olduğu da belirtiliyor. Hangi atraksiyonlarda nelere dikkat etmeniz gerektiğine haritada veya telefon uygulamasında göz atabilirsiniz. Bize Disneyland Paris gezisi boyunca en çok sorulan sorulardan birine de ayrıca değinmeden geçmeyelim. Her iki parkta da bir takım ridelarda fast pass, yani bizim Türkçeleştirdiğimiz haliyle hızlı geçiş seçeneği var. Bu ne demek? Bu pass ile normal ve muhtelemen uzun süre beklemek durumunda kalacağınız sıraya girmeden çok daha hızlı ilerleyen bir sıraya girebilmeniz, 45 dakika sürebilen sıralarda sinir krizi geçirmemeniz ve parkı terk etme raddesine gelmek zorunda kalmamanız demek. Bu noktada en çok merak ettiğiniz soru muhtemelen bu pass için ne kadar ücret ödemeniz gerekeceği di mi? İşin en tuhaf kısmı da bu noktada beliriveriyor, çünkü fast pass için park biletiniz haricinde herhangi ekstra bir ücret ödemeniz gerekmiyor. Evet bu noktada siz de hiç anlam verememiş, bizim gibi \"ücretsiz bir şeyse o zaman herkes bu özelliği kullanır ve sıra nasıl daha hızlı ilerleyebilir\" şeklinde düşüncelere kapılarak bunu bir mantığa oturtamamış olabilirsiniz. Ama bu iş şöyle işliyor efenim, daha anlaşılır olması açısından aşağıda madde madde yazalım. Normal sıranın hemen yanında bir noktada bulunan, \"fast pass\" yazan gişeye gidiyorsunuz ve burada bulunan biletmatik/makinelere park biletinizi yerleştiriyorsunuz. Makine size fast pass sırasına girebilmek için girişte yetkililere göstermeniz gereken bileti veriyor. Bu noktada biletin üzerinde bir saat yazdığını göreceksiniz, bu fast pass sırasına girebileceğiniz saati gösteriyor. Örneğin o anda saat 15:00 ve fast pass biletinizde yazan saat 15:30 ise, fast pass sırasına 15:30'da girebiliyorsunuz (daha öncesinde almıyorlar biz tabii ki 6 kez falan denedik fhsfjd) Yani bir nevi yerinizi ayırtmış oluyorsunuz ve vaktinizi sıra bekleyerek harcamaktansa o aradaki süre içinde başka bir ride deneyebilir, ya da bir yerde soluklanabilirsiniz. Fast pass tarafında da öyle laps diye ridelara binemiyorsunuz, \"bize de mi sıra\" diye düşünmeyin, çünkü evet, size de sıra. Ancak biz de orada Bülent Ersoy gibi \"NE DEMEK SIRA BİZİ BURAYA YÜCE HALKIMIZ GETİRDİ\" falan diye yaygara çıkarınca verilen cevap, fast pass sırasının her zaman 10 dakikadan az sürdüğü yönündeydi. En azından bizim de deneyimlediğimiz kadarıyla bunun doğru bir genelleme olduğunu söyleyebiliriz. Gidip aynı anda 5 tane ride'dan 5 farklı fast pass alamıyorsunuz, önce ilk aldığınız fast pass'i kullanmanız gerekiyor. Yani ilk aldığınız fast pass biletinin saati geçtikten sonra yeni bir fast pass alabiliyorsunuz. Yukarıdaki örnekten devam edecek olursak 2. Bir fast pass almak için 15:30'un geçmesini beklemeniz, ya da ilk bileti aldığınız saatin üzerinden 2 saat geçmiş olması gerekiyor. Rideların ana girişinde fast pass için rezervasyon yapabileceğiniz saatler yazıyor, bileti almadan saatin size uyup uymayacağını oradan kontrol edebilirsiniz. Bu saatlerin yazdığı noktada aynı zamanda normal sıranın da ne tahmini ne kadar sürdüğü yazıyor, baktınız çok sıra yok fast pass ile uğraşmadan direkt girmeniz de mantıklı olabilir. Genel olarak parkın içinde neyin nerede olduğunu tespit edebilmek ve herhangi bir noktayı atlamamak için harita kullanmanızı öneririz, zaten biletlerle birlikte size direkt veriyorlar herhangi ekstra bir ücreti yok. Ayrıca harita üzerinde hangi ridelarda fast pass seçeneği olduğu, herhangi bir boy sınırlaması veya başka dikkat edilmesi gereken bir durum olup olmadığına dair bilgiler de yazıyor. Yukarıda söz ettiğimiz, haritada yer alan bilgilere Disneyland Paris'in telefon uygulamasından da ulaşabilirsiniz. Uygulamanın en faydalı kısmı hangi ridelarda ne kadar sıra olduğunu da görebiliyor olmanız, örneğin haritada x ride'ın üzerine geldiğinizde x dakikalık sıra var şeklinde bir bilgilendirme var. Ek olarak parklarda gerçekleşen etkinliklerin saatlerini, tuvalet, sigara içme alanları, restoranlar, mağazaların nerede olduğunu da uygulama üzerinden çok daha kolay tespit edebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Daha da arttırıyoruz, eğer bu uygulamaya park biletlerinizi tanımlarsanız buradan yukarıda söz ettiğimiz fast pass biletlerini de alabilirsiniz. Uygulama üzerinde oluşturduğunuz biletleri direkt fast pass gişesindeki kişiye göstermeniz yeterli. Olur da parktan çıkış yapmak ve gün içinde başka bir saatte tekrar giriş yapmak isterseniz biletinizi tekrar kullanabiliyorsunuz, yani \"vay efendim bir kere girmişsiniz bir daha buraya adımınızı atamazsınız deyyuslar\" gibi bir durum söz konusu değil. Belli dönemlerde bazı ridelar bakım vs gibi şeylerden ötürü kapalı olabiliyor, güncel listeye sitelerinden ulaşabilirsiniz. En azından hayal kırıklığınızı önceden evde yaşayın, orada insan kendini 8 yaşında gibi hissettiği için daha sarsıcı oluyor. Eğer havaalanından direkt Disneyland'e ya da tam tersi Disneyland'den direkt havaalanına gitmek gibi bir niyetiniz olursa ve yanınızda bavulunuzla gitmek durumunda kalırsanız, bir ücret karşılığında eşyalarınızı \"storage\" bölümüne emanet edebilirsiniz. Sanıyoruz parkın içinde bu gibi 1-2 farklı nokta var ama biz kendi gözümüzle gördüğümüz ve emin olduğumuzu tarif edelim; Disneyland parkında ana girişin orada bir tane bulabilirsiniz. Parkların içinde kafanızın her estiği yerde sigara içemiyorsunuz, sigara içebileceğiniz, özel olarak ayrılmış belli başlı noktalar var. Bunun için parkın içindeki tabelaları takip edebilirsiniz ama parkların bayağı büyük olduğunu göz önünde bulundurursak bizce en kolayı haritadan tespit ederek yolunuzu bulmak. Bazı çılgın asileri parkın çeşitli yerlerinde gizli gizli sigara içmeye çalışırken görebilirsiniz, onlara uymayın, yakalanırlarsa yaygara çıkıyor. Eğer yanınızda roller coasterler konusunda sizinle aynı heyecanı yaşamayan oyunbozan ya da korktuğunu belli etmemeye çalışıp \"abi bunlar çok çocuksu yaa....\" diye ayak yapan bir arkadaşınız olursa ve bir şeye tek başınıza binmek durumunda kalırsanız arkadaşınıza çok da uyuzlanmayın bizce, çünkü bazı roller coasterlar'da \"single rider\" şeklinde görebileceğiniz, tek kişi binecek olanlara ayrılmış ve daha az sıra olan ayrı bir bölüm var."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/04/29/paris-yeme-icme-rehberi-bize-de-mi-salyangoz", "text": "Paris sokaklarında dolanırken kendimizi gerçekten \"e be köylü kızı\" diye sinirlenip duran Memoli gibi hissettik ve sanırım Paris'te ilk kez MEMOLİ GİBİ hisseden 2 kişi olarak tarihe geçmiş olabiliriz. Bi' insanoğlu ne diye Paris'te Memoli gibi hisseder? Ne Memolisi şimdi birader? Çünkü Paris yeme içme konusunda deneyimleyecek o kadar fazla seçenek sunuyor ki, her daim \"e be Paris!\" şeklinde sinirlenme ile içten içe bu durumdan hoşnut olmak arasında bir yerde gezdik durduk. Şimdi aşağıda size Paris Yeme İçme Rehberi kapsamında biiir sürü mekan önereceğiz. Ancak hepinize en baştan bir konuda ısrar etmek istiyoruz, lütfen yalnızca aşağıdaki mekanlara sadık kalarak gezmeyin ve kafeleri ile de ünlenmiş bu şehirde şöyle görüntüsü hoşunuza giden, \"ay gerçek bir Paris kafesi\" hissi yaratan kafelere ve restoranlara da rastgele oturun. Belki dandik bir kahveye denk geleceksiniz, belki kruvasanı öyle hayal ettiğiniz gibi olmayacak falan ama, bizce Paris'te bazı mekanlar sırf atmosferi sebebiyle bile insana mutluluk veriyor ve onun parçası olmak bayağı güzel bir his. Başlamadan gelen çok iyi niyetli bir not: Paris Gezi Rehberi ve Paris Müzeleri yazılarımız DEV işinize yarayacaktır. Bakın işte bu konu bizi zorladı ve şaşırttı, çünkü gerçekten böyle bir sonuç almayı beklemiyorduk. Paris gezisi için yola çıkmadan önce en az 12-13 tane kahve içilecek mekan not aldık ve inanılır gibi değil ama bunlardan yalnızca 3 tanesini gerçekten, tam anlamıyla beğendik. Burada kesinlikle bir \"ay biz kahve üstadıyız cnm bnlr olmamş.....\" artistliği taslamaya çalışmıyoruz bu arada, hakikaten bu konuda Paris gibi bir şehirde bile eksiklik olabiliyormuş demek. Bu konuda bu şekilde hisseden tek kişiler biz olamayız diye düşünerek Parisli birkaç kişi ile konuşup biraz da araştırınca anladık ki yalnız değilmişiz, genel olarak Paris'in kahve konusundaki performansı pek başarılı kabul edilmiyormuş yani, biz delirmemişiz. Neticede Paris'te beğendiğimiz üç kahveci La Cafeotheque, Telescope ve Cafe Loustic adlı mekanlar oldu. Cafeotheque ve Loustic'in her ikisi de zaten kendilerini kahveye adamış mekanlar ve gerçekten bu işin hakkını vererek yapıyorlar, dolayısıyla siz de beğenirseniz evinize çekirdek kahve de alabilirsiniz. Telescope ise küçücük bir yer, ancak özellikle soğuk kahveleri çok başarılı, o yüzden oraya da yolunuzu düşürmeyi ihmal etmeyin. Cafe Kitsune: Maison Kitsune'u biliyorsanız Cafe Kitsune da zaten otomatik olarak tanıdık gelecektir. Buranın kahvelerini de o kadar da tutmamamıza rağmen bulunduğu konum sebebiyle gitmenizi önereceğiz, çünkü kendisi Jardin de Palais Royal'ın içinde yer alıyor ve burası özellikle güzel havalarda vakit geçirmek için inanılmaz keyifli bir park. Kahvenizi alın ve mekanın masaları yerine parktaki banklardan birini kapın deriz. Ob-La-Di: Hem kahvaltıları, hem kahveleri ile ünlü mekan. Bizce burada kahve işine pek girmeden onu uzaktan uzaktan sevip belki kahvaltı deneyebilirsiniz. Biz kahve denedik, olmadı, olamadı. Gidemediğimiz ve içimizde kalan mekan: 5Pailles. Artık onu da bizim yerimize siz denersiniz, zira kahveleri gerçekten çok övülüyor. Şimdi yukarıda bir sürü kafe anlatıp üstüne bir o kadar da kafe anlatıyorsak sebebi belli; Paris'in bazı kafelerine orada yiyeceğiniz içeceğiniz şeyler için değil, başka sebeplerden uğramak gerekiyor. Kimisine sevdiğiniz bir yazarın, kimisine sevdiğiniz bir ressamın yıllarca müdavim olduğunu öğrenince, kimisine ise sırf görüntüsü sebebiyle bile uğramak isteyeceksiniz. O sebeple bu ikonik kafelerden ayrıca söz etmek istedik ki gözden kaçırmayın. Cafe de Flore ve Les Deux Magots: Değil Saint Germain bölgesinin, komple Paris'in, hatta dünyanın en ünlü kafeleri arasında yer alan iki tipik Fransız kafesi görüntülü mekan. Hemen yan yanalar, uzuuun uzuun yıllardır oralardalar ve her daim çok kalabalıklar. Uzun yıllardır oradalar derken Albert Camus'un masalarında oturduğu, Sartre'ın, Simone de Beauvoir'in vakit geçirdiği, Hemingway'in uğradığı 2 kafeden bahsediyoruz, zaten sırf bu sebeple bile adamı acayip heyecanlandırmıyor mu? Artık yemeğe mi gidersiniz, sadece bir kahvelik mi uğrarsınız, yoksa gider fotoğrafını mı çekersiniz bilmiyoruz ama, ne yapın ne edin, en azından ikisinden birine uğrayın deriz. Paris Yeme İçme Rehberi: Bana İyi Yemek Verin! Tamam, artık şirinliği sempatikliği geçelim, biraz karın doyurmaya bakalım. Özellikle akşam yemeği için denemek isteyebileceğiniz, yukarıdakilerden biraz daha \"Fransız\" mekanı da şöyle bırakalım, bunların hepsi için mutlaka rezervasyon yaptırmanız gerektiğini de hatırlatalım; L'Ami Jean, Le Servan ve Bistrot Paul Bert. Paris gece hayatı için ayrı bir yazı yazarız planlarımız var ama kendimize çok da güvenmedik, o yüzden en azından bildiğimiz sevdiğimiz bir takım barları buraya liste şeklinde bırakalım, onlardan da eksik kalınmasın: Experimental Cocktail Club, Little Red Door, Moonshiner, La Bellevilloise, Aux Folies, Gravity Bar ve Prescription. Paris'te birçok restoranda Avrupa'nın geri kalanında da sık sık karşılaşabileceğiniz bir uygulama söz konusu, gününüzün açlık oyunlarına dönmemesi açısından aklınızda bulunsa iyi olur. Birçok restoran öğlen 14:00/14:30'a kadar açık olup sonrasında akşam yemeği saatine kadarki aralıkta kapalı olabiliyor. Dolayısıyla saat 15:30 gibi acıkıp bir restorana gidip \"şu anda kapalıyız\" cevabı alırsanız hiç bilenmeyin, burada alışılagelmiş bir durum. Dediğimiz gibi her yer için geçerli değil, ancak sık karşılaşabiliyorsunuz. Paris über turistik bir şehir olduğu için Paris Yeme İçme Rehberi kapsamında anlattığımız mekanlardan herhangi birinde uzun soluklu oturmak, şöyle oturaklı bir yemek yemek niyetindeyseniz rezervasyon yapmayı ihmal etmeyin, aksi takdirde yer bulmak gerçekten çok zor oluyor. Rezervasyonu nereden yapacağız peki derseniz ya arayacaksınız, ya da bazı restoranların online rezervasyon sistemleri var, onları kullanacaksınız. Eğer herhangi bir sokak pazarına denk gelecek olursanız asla affetmeyin, direkt derinliklerinde kaybolun. \"Pazardan makaron almak\" diye bir şeyi hayatımız boyunca yaşayacağımızı düşünmemiştik, burada her daldığımız pazarda ev yapımı nefis makaronlar bulduk mesela. Ya da bir takım başka yerel yiyecekler, dükkanlardan alacağınız fiyattan daha uyguna gelecek hediyelik eşyalar, hepsine pazarlarda denk gelebilmeniz mümkün."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/05/03/denizli-pamukkale-gezisi", "text": "Bu sefer bir bilmediğimiz yerden girdik, bir bilmediğimiz yerden girdik ki sormayın. Hani Burkina Faso'ya, ne bilelim Brunei Sultanlığı'na falan gitmiyorsak her gideceğimiz yer hakkında aşağı yukarı ufak bir fikrimiz vardır da, Denizli'ye hakikaten hiç hakim değilmişiz, cehalet rüzgarları esiyor, çanlar bizim için çalıyor, civarından geçip geçip başka yerlere gidiyormuşuz da haberimiz yokmuş resmen. Çok şükür bir Denizli & Pamukkale Gezisi kararı almışız da buralarla ilgili de bir aydınlanma yaşamayı başardık. Evet gezimiz 1,5 gün kadar sürdü, biraz zaman sınırlamamız vardı, ancak o 1,5 günü de son derece verimli geçirdiğimizi söyleyebiliriz. Denizli & Pamukkale Gezisi için yola çıkmadan önce elimizdeki veriler: 1. Denizlili çok sevdiğimiz insanlar var, 2. Horozlarla ilgili bir yoğunluk söz konusu 3. Pamukkale gibi allah var diye bağırtan bir güzellik tüm Asyalı turistleri kendine doğru çekiyor. Tamam, bunlar da bilgi kategorisine girebilir ama, bu bilgilere Türkiye'nin büyük bir kısmı sahip zaten, Denizli'de başka ne var? Yoksa Denizli seferimiz Pamukkale Gezisi ile mi sınırlı kalacak? Geri kalanını \"her şeyi çok beğeniyormuş gibi abartılı tepkiler veren blogger\" şeklinde mi gezeceğiz? YOO DOSTUM YOO, ÖYLE BİR ŞEY YOK. Biliyoruz, özellikle kalkıp oralara kadar gidiyorsanız çok yüksek ihtimalle Pamukkale Gezisi niyeti ile gideceksiniz, ancak madem gidiyorsunuz, bari hakikaten hakkını verin, bizi oralarda rezil etmeyin......... Biz OitheBlog okurları Denizli'ye gidip sadece Pamukkale'yi gezip hemen başka yere geçmişler dedirtmeyiz! Biz Denizli gezimizi başka rotalar ile birleştirerek şahanesinden bir roadtrip yaptık. Antalya Gezi Rehberi ve Kaş Gezisi Notları da ellerinizden öper, belki Denizli'den oralara geçersiniz? Olmadı bi' Marmaris & Datça yaparsınız. Araba kiralayabilirsiniz. Bunu yalnızca Denizli'yi gezmek için yapmanız da gerekmiyor, bizim yaptığımız gibi civarı dolaşacaksanız Denizli Havalimanı'ndan araba kiralayıp sonrasında aracınızı başka bir şehirde teslim edebilirsiniz. Bu arada bunu sinsi bir teknik olarak da kullanabilirsiniz. Yani? Yani şöyle, diyelim ki güneyde bir yerlere uçup sonrasında arabayla oraları dolanmak istiyorsunuz, ancak uçak biletleri çılgınlar gibi pahalı. O zaman şayet Denizli'ye daha uygun fiyatlı bir bilet bulabilirseniz güney rotanızı buradan başlatabilir, arabanızı da Denizli'den kiralayabilirsiniz. Yeneceğiz sizi pahalı uçak biletleri! Ben arabayla gelmedim, araba kiralamak da istemiyorum, araba kiralarsam şerefsizim diyorsanız öncelikle sizi sakin olmaya davet ediyoruz, bu sinirle yola çıkılmaz... Bu noktada Denizli'nin merkezine ulaşmak için çözümünüz yolcu servislerini kullanmak. Onun saatleri de sanıyoruz ki uçak iniş saatlerine göre belirleniyor, onun için şuraya bakıp oradaki numarayı arayarak bilgi alabilirsiniz. Bakın bu Denizli Pamukkkale Gezisi için ne zaman yola çıktığınız gerçekten önemli. Çünkü aslında özellikle Pamukkale ve Hierapolis'i hayatınızın ilerleyen yıllarında \"abi çok güzeldi çok keyif aldık, traverteninin beyazına ölürüm TÜRKÜYEM\" ya da \"Asyalı turistler ile düşman olduğum gün\" diye mi anacaksınız, bu tamamen buraları ne zaman ziyaret ettiğinize bağlı. Bunu neden söylüyoruz, çünkü biz çok turistik kabul edilmeyecek bir döneminde gitmiş olmamıza rağmen özellikle Pamukkale o kadar kalabalıktı ve burası kalabalıkken o kadar çekilmez bir hal alabiliyor ki, gerçekten daha turistik dönemlerinde nasıl olduğunu düşünemiyoruz. Bu Asyalı turistlerin dünyayı keşfetme isteği gerçekten başka hiçbir ırkta yok, vallahi tebrik ediyoruz ya. Bi' ara travertenlerin üstünde kalabalıktan hep beraber o kadar samimi olduk ki, gerçekten ülkelerarası ilişkilerimiz bir seviye daha gelişmiş olabilir. Üstelik özellikle Hierapolis'i dolanırken biraz fazla efor sarf edeceğiniz için bunu sıcakta yapmak gerçekten hiç de kolay olmayacaktır. Örneğin Temmuz ayında Denizli'de hava sıcaklığı 36-37 dereceleri buluyor, o sıcakta antik kent gezmek istediğinize emin misiniz? Sanmıyoruz...... Özetle Denizli & Pamukkale gezisi için ideal dönemler biraz sezon dışı sayılabilecek ve havanın çok sıcak olmadığı dönemler, bizce \"yolumuzun üzerinde kalıyor hadi hazır buradan geçerken bi' uğrayalım\" kararı almadan önce bunu kesinlikle göz önünde bulundurun. Eğer arabanız var ise aslında Denizli'de nerede kaldığınızın çok da büyük bir önemi yok, çünkü zaten aşağıda söz ettiğimiz Denizli'de gezilecek yerlerin bazılarına araç olmadan ulaşmak zaten pek de kolay olmadığı için o arabayı her halükarda yerinden çıkarmanız gerekecek. Bu sebeple \"ay şurada kalayım yürüyerek gezerim\" işini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Biz Denizli gezimizde Dedeman Park Hotel Denizli'de kaldık ve gayet memnun kaldık, siz de orayı değerlendirebilirsiniz. Denizli'ye gidene kadar aslında bu şehir için kesinlikle 1,5 günden daha fazla vakit ayırmak gerektiğini kavrayamamışız, ancak bilmemek değil öğrenmemek ayıp cümlesine sığınarak kendimizi bu konuda daha fazla kınamayacağız. Artık Denizli övebilecek raddede Denizli bilgisine sahibiz çok şükür. Ancak bu demek değil ki Denizli'de 1 hafta kalın, ne bilelim günlerinizi orada geçirin falan, o kadar da değil, her gittiği yeri aşırı beğenen bloggerlar gibi abartmanın alemi yok. Aslında 2-3 tam gün Denizli'yi etraflıca keşfetmek için yeterli bir zaman. Burada işaret etmek istediğimiz şey Denizli'ye illa ki geçerken uğramanız gerekmediği, burası yalnızca Pamukkale'den ibaret değil, o kısmı hep beraber kavramamız gerekiyor. İnanmıyorsanız gelin biraz anlatalım. Evet, konuya Pamukkale'den girmedik ve sizi küçük sürprizlerle şaşırtıyoruz. Velev ki Denizli'ye bizim yaptığımız gibi hava yolu ile ulaştınız, öyle basıp şehir merkezine mi gideceksiniz? Yoo yoo yoo, buna izin veremeyiz, sizi hemen aksiyona sokacağız. Denizli Merkez'den çok Çardak Havalimanı'na yakın olan Kaklık Mağarası ile Denizli turumuza başlıyoruz. Burayı keşfetmiş olmamızla gururlanan ve hatta \"ulan ben Denizliliyim burayı niye bilmiyorum\" diye şaşıran Denizlili takipçilerimizin reaksiyonlarımızdan anladığımız kadarıyla tuhaf isimli Kaklık Mağarası öyle çok da uzun süredir gündemde olan bir yer değil. Mağaranın yakınlarına ulaştığınızı zaten çok kolay tespit edeceksiniz, çünkü burnunuza gerçekten korkunç bir kükürt kokusu gelecek, zira buranın özelliklerinden birisi de bu. Neticede mağaraya girdiğinizde eğer bizim gibi sadece sizin olduğunuz bir döneme denk gelirseniz \"umarım bizi burada kesmezler\" düşünceleri ya da \"Batman Episode VI: Chronicles of Kaklık Cave\" çekim lokasyonuna geldiğinize dair beklentiler de oluşabilir, gayet normal, çünkü gerçekten ürkütücü sayılabilecek bir ortam. Ama neticede kaç mağaranın içinde traverten var arkadaşlar, bu deneyimi yaşamanız lazım! Evet evet, bildiğimiz mağaranın içinde Pamukkale'deki gibi travertenler mevcut. O yüzden ilk merdivenlerden aşağı indikten sonra şöyle bir etrafınıza bakınıp çıkmayın, aşağı doğru inen yolu takip edin, gerilecek bir şey yok. Zaten eğer daha turistik bir dönemde gidecek olursanız eminiz başka insanlar da oluyordur, bizim gibi \"korku filminde ilk ölen salak kız\" misali gezmesiniz yani. Bir ihtimal mağaraya girerken giriş ücreti alınıyor olabilir, biz oraya gittiğimizde bırakın giriş ücreti alacak kişi olmasını, yol boyunca tek bir insanoğlu bile görmediğimiz için öyle laps diye içeri giriverdik ama, ücret alınıyorsa çok da şaşırmayın yani. İşte bayrakları astıracak, VAY MEMLEKET BEEE diye bağırtacak, şahane bir antik kent. Şehir büyükçe bir alana yayılmış, özellikle antik tiyatrosu müthiş etkileyici, antik havuzu ise kaçırırsanız bayağı pişman olursunuz, onu zaten aşağıda detaylı anlatacağız. Tüm bunlar yetmezmiş gibi meşhuuuur Pamukkale Travertenleri'nin de hemen yanı, daha ne istiyorsunuz, bir taşla iki kuş resmen. Hierapolis Antik Kenti'nin kuruluşuna dair bilgiler kısıtlı. Ancak M. Ö. 2. yüzyıl civarında Eumenes tarafından kurulduğu ve adını Bergama'nın kurucusu Telephos'un karısı Amazon kraliçesi, uğruna savaşlar çıkan Truvalı Helen'den daha güzel olduğu söylenen Hiera'dan aldığı tahmin ediliyor. Kent \"Holy City\" diye de biliniyor, yani kutsal bir şehir olarak kabul ediliyormuş. Araştırdığımız kadarıyla kapsamında bu kadar büyük bir Nekropol bulunmasının sebebi de buymuş, çünkü insanlar burayı kutsal kabul ettikleri için son günlerini burada geçirmek ve buraya gömülmek istiyorlarmış. Öncelikle Hierapolis'e giriş yapabileceğiniz birkaç farklı kapı var. Eğer Hierapolis'i şöyle etraflıca, uzun uzun gezecek vaktiniz varsa o zaman Nekropol tarafındaki kapıdan giriş yapmanız mantıklı olacaktır. Yok kardeşim benim vaktim yok, vaktim varsa da o kadar ilgim yok, şöyle bi' ana noktalarını görmek yeterli olur diyorsanız o zaman Güney Kapısı tarafından girmeniz daha iyi bir fikir. Zaten Pamukkale Gezisi için gelen tur otobüsleri ve turistlerin büyük bir çoğunluğu da bu kapıdan giriş yapıyor, dolayısıyla en yoğun nokta burası. Nekropol tarafındaki kapı ile Güney Kapısı arası neredeyse 2 km gibi bir şey, Nekropol'ün oradan en turisitk noktalara doğru yürümenin ne kadar süreceğini artık siz hesap edin. Eğer Hierapolis'e Güney Kapısı tarafından girdiyseniz turnikelerden geçtikten sonra önünüzde takip edebileceğiniz bir yol göreceksiniz, ancak bize kalırsa o yolu takip ederek ilerlemeyin. İçeri girdiğiniz gibi sağınızda kalan patikayı takip ederek öncelikle Hierapolis'in efsane tiyatrosunun olduğu yöne doğru yürüyün. Bu söz ettiğimiz patika sizde \"yanlış bir yere girdim galiba\" hissi uyandırabilir, çünkü aslında bir yol gibi görünmüyor ve teknik olarak bir tepeye tırmanıyor oluyorsunuz, ancak bizce bu çok daha mantıklı bir rota ve sizi direkt olarak tiyatronun tepesine götürüyor. Tepeye çıkıp tiyatroyu gezdikten sonra yine tepedeyken bu sefer sağdaki yolu takip ederek Hierapolis'in diğer bölümlerine doğru ilerlersiniz. Yukarıda bahsettiğimiz yolu takip ettiğinizde yolunuzdan biraz sapacak olursanız 12 Havari Kilisesi'ni görebilirsiniz. İsa'nın 12 Havarisi'nden Aziz Philippus'un burada öldürüldüğü söyleniyor. 12 Havari Kilisesi'nin oradan ana yola geri dönecek olursanız biraz ilerledikten sonra hemen solunuzda ihtişamlı bir çeşmenin kalıntılarını göreceksiniz. Öyle küçük bir şey de beklemeyin bu arada, Muhtemelen burada zamanında Roma'daki Trevi tadında, dev bir çeşme yer alıyormuş. Bu rotada yürüdüğünüzde söylediğimiz yerleri gördükten sonra sırasıya karşınıza Antik Havuz ve ardından müze bölümü çıkacak. Müzeye girmek için ayrı bir ücret ödemeniz gerekiyor. (5 TL) Sonrasında ise zaten travertenlerin olduğu bölüme doğru ulaşıyorsunuz. Eğer bu kadar yürümenin sorun olacağı bir durumunuz söz konusu ise Güney Kapısı turnikelerini geçtikten sonra hemen girişte golf arabası gibi araçlar göreceksiniz. Onlar sizi içeride yaklaşık 1 saat süren bir tura çıkarıyorlar, böyle bir seçeneğiniz olduğu da aklınızda bulunsun. Son olarak şayet bu civara arabayla geldiyseniz birkaç farklı birkaç farklı otopark var. Bunlardan herhangi biri için ücret ödediğinizde o ücret bir diğer için de geçerli oluyor. Dolayısıyla fişinizi kaybetmeyin ki diğer otoparklardan birine park etmek isterseniz tekrar ücret ödemeyin. Nasıl oldu da bu yaşımıza kadar Pamukkale gibi bir güzellik ile aynı ülkede yaşayıp da oraya hiç ayak basmadık bilmiyoruz ama, en azından sonunda gördük! Baştan söyleyelim, Pamukkale'ye gittiğinizde öyle travertenlerin her yerini kararmış bir halde bulmayacaksınız, çok şükür bir dönem bayağı kötü hale gelmelerine rağmen sonunda toparlamışlar ve özellikle bazı kısımları için önlem almışlar, hiçbir şekilde üstüne basamadığınız gibi her gün bakım yapılıyor. Pamukkale'ye giriş ücreti Hierapolis Antik Kenti ile birlikte 35 TL. Eğer Müze Kart kullanıyorsanız ücretsiz. Pamukkale'ye ulaşım için Denizli Otogarı'ndan Pamukkale dolmuşlarına binebilir ya da özel aracınızla ulaşabilirsiniz. Eğer Pamukkale'ye Hierapolis'in içinden geçerek giriş yapacaksanız arabanızı Güney Kapısı tarafında bırakıp turunuza oradan başlamak çok mantıklı. Bir şeyler yiyip içmek isterseniz de zaten bu tip tesisler Güney Kapısı civarında mevcut. Biliyorsunuz, şu anda her noktası o halde olmasa da Pamukkale bir ara ciddi anlamda tehlikeye girmiş, o bembeyaz travertenler ciddi anlamda kararmıştı. Bu sebeple şu an belli bir noktasının üzerine dolaşabiliyor ve ayakkabısız olacak şekilde yerlerine basabiliyorsunuz ama, o asıl bembeyaz olan kısmına kesinlikle basamıyorsunuz. Ayakkabısız kısmını bir kez daha vurgulamak isteriz, evet bildiğimiz ayakkabınızı çıkarıp gezmeniz gerekiyor. O yüzden yanınıza bir poşet falan almak bayağı mantıklı olabilir, sonra bi'de ayakkabı çaldırma sorunuyla uğraşmayın, poşetle elinizde taşır ya da çantanıza koyarsınız. Aksi takdirde ayakkabınızı sağa sola bırakmanız ya da o zorlu zeminde elinizde bir çift ayakkabı ile dolaşmanız gerekiyor. Travertenlerin üzerine yürüyebildiğiniz noktada bazı yerler bayağı kaygan oluyor, aman diyelim, dikkat edin, güzel fotoğraf çekeceğiz diye kafa göz dağıtan ve 3. sayfa haberi olan turistlerden olmanızı istemeyiz. Eğer güzel fotoğraflar yakalamak isterseniz Pamukkale ziyaretinizi günbatımı zamanına denk getirmek iyi bir fikir olabilir. Fakat bunu düşünen tek kişi siz olmayacağınız için ekstra kalabalıkla cebelleşmek zorunda kalabilirsiniz, o yüzden o güzel fotoğrafı gerçekten istiyor musunuz bir kez daha düşünün deriz. Hazır fotoğraftan konu açılmışken, eğer travertenlerin üzerinde yürümek gibi bir isteğiniz yoksa ve Pamukkale'ye gelmekteki temel sebebiniz fotoğraf çekmek ise travertenlerin en ucunda kalan seyir terasları kısmına gidin, en güzel fotoğraflar kesinlikle o taraftan çıkıyor. Hazır kalabalıktan bahsetmişken, bir kez daha söylememiz lazım, bakın burası sıcakta ve turistik dönemde ÇOK FENA OLUR. ÇOK. Bu gibi bir doğa güzelliğinin üstüne cinnet geçirme raddesine gelmenizi gerçekten hiç istemeyiz, eğer mümkünse buraya yazın gelmeyin, çok ciddiyiz. Aslında Antik Havuz Hierapolis kapsamında yer alsa da buradan ayrıca bahsetmek istedik, çünkü bizce ilginç bir deneyim, gözden kaçırmanızı istemeyiz. Biz az daha \"yok canım burası değildir\" diyerek gözden kaçırıyorduk, çünkü Antik Havuz gibi bir yerin etrafının Bacanaklar 2 Aile Çay Bahçesi tadında olmasını beklemiyorduk. Hierapolis'i gezerken bir anda uzaklardan bir yerden \"aya benzeeeer yüreğiiim\" sesi yükselmeye başlayınca bi' kendimizi şaştık, sonradan anladık ki Antik Havuz'un etrafında kurulmuş tesis burası için böyle müzikler uygun görmüş. Bir de plastik sandalyeler ve çirkin büfe görüntüsü ile etrafı iyice şenlendirmişler, gidipp \"NEDEN BÖYLE YAPTINIZ BURAYI KLEOPATRA MEZARINDA TERS DÖNDÜ\" diyecektik ama, yemedi. Peki Antik Havuz derken neden bahsediyoruz? Aslında bu havuz M. Ö. 7. Yüzyılda yaşanan bir deprem sonucu kocaman bir çukur oluşması ve burada yer alan caddedeki sütunların havuzun içine doğru yıkılması ile oluşmuş. Zaten bu dönemde bile Hierapolis civarı adeta bir sağlık merkezi cenneti durumunda olduğu için Antik Havuz da bu durumdan nasiplenmiş ve rivayete göre Kleopatra'nın bile cildini güzelleştirmek için gelip bu havuza girdiği söyleniyor. Biz gece yatmadan makyajımızı çıkarmaya bile üşenirken Kleopatra kalkıp buraya gelecek kadar güzellikle kafayı bozmuş mudur bilemiyoruz ama, şayet siz Hierapolis'e kadar gidecek olursanız bizce mutlaka böyle bir deneyimi yaşayın, çünkü böyle sütunların arasında, üstüne bir de cilde iyi gelen bir suda yüzmek bayağı ilginç bir deneyim! Tam bir \"abi bu başka ülkede olsa nasıl güzel pazarlarlar\" turistik aktivitesi diyebiliriz. Antik Havuz'a şöyle bir girip bakacaksanız, ne bilelim yalnızca fotoğraf çekecekseniz falan giriş ücretsiz. Ancak yüzmek gibi bir niyetiniz varsa ek ücret ödemeniz gerekiyor (35 TL), zaten girerken ayrı bir bilet bölümü ile karşılaşacaksınız. Antik Havuz'un suyu yaz kış fark etmeksizin 36 dereceye sabitlenmiş durumda. Bu sebeple yılın hangi döneminde giderseniz gidin Antik Havuz'a girebilirsiniz, böyle bir niyetiniz varsa yanınızda mayo götürmeyi unutmayın. Doğal güzellikler yetmedi ise bir tane daha verelim abimize, ayağınız alışsın......... Bakmayın adının Ağlayan Kaya olduğuna, aslında 30 metre yükseklikten dökülen bir şelaleden bahsediyoruz. Bizim gittiğimiz mevsim ile mi alakalıydı bilmiyoruz ama, öyle güldür güldür akan bir şelale de değil, fakat görsel olarak gerçekten güzel, o yüzden yakınlardaysanız gidip şöyle bi' göz atabilirsiniz. Zaten burayı görmek için bir tesisin içine girmeniz gerekiyor, dolayısıyla belki buralarda oturup bir yemek molası vermişken aynı zamanda şelaleyi de görerek iki işi bir arada halledebilirsiniz. Eğer sezon dışı bir dönemde ve özellikle haftaiçi gidecek olursanız buradaki restoranımsı yer açık olmuyor, ancak yine de içeri girip şelaleyi görebilirsiniz, sorun yok. Zaten muhtemelen restoranın kalabalık olduğu dönemlerde burası \"ANNEEEAEA BİTTTİİİİİ\" diye bağıran çocuklar ve mangalsever aileler ile dolup taşıyordur, tam öyle bir ortam potansiyeli taşıyor, o yüzden sezon dışı dönemde gitmek bizce daha iyi. Burayı bulamamak gibi bir problem yaşarsanız direkt \"Hocanın Yeri\" diye aratın, o şekilde doğru yere ulaşacaksınız. Açıkçası adının neden Ağlayan Kaya olduğunu anlayamadık, çünkü ağlayan bir kayaya falan benzetemedik. İnternette bu konuyu biraz araştırınca karşımıza şöyle bir açıklama çıktı: \"Bu şelalenin adının Ağlayan Kaya olmasının sebebi, şelalenin ağlayan bir kayaya benzemesidir\"....................... Özetle adını sorgulamayı bırakın deriz. Hierapolis'in Güney Kapısı tarafından Ağlayan Kaya'ya doğru bir rota çizmeniz konusunda ısrarcıyız, çünkü bu yol boyunca pek güzel doğa manzaraları ile karşılaşıyorsunuz, ortalık bayağı Jurassic Park terk bir hal alıyor. Balonlar ve yamaç paraşütü yapan kişiler de manzaraya dahil olunca harika görüntüler ortaya çıkıyor, aklınızda bulunsun. Sevgili Denizlililer, burayı okursanız bize kızmayın, çünkü şehrinizin her yerinde sevecek bir şeyler bulduk da bu Karahayıt meselesini vallahi anlayamadık. Gerçi bazılarınız \"kızlar ne işiniz var orada\" reaksiyonu da gösterdi ama, yine de şöyle bi' bahsetmeden geçmek istemediğimiz için merakımızdan uğradık. Karahayıt aslında kaplıcaları ile ünlü ve insanlar burayı çoğunlukla bu sebepten ziyaret ediyor. Ancak bizim Karahayıt'ı merak etmemizin sebebi Denizli & Pamukkale gezisi öncesi araştırmaya giriştiğimizde \"KIRMIZI TRAVERTENLER WOWW\" şeklinde yorumlar görünce oha dedik, ne demek kırmızı traverten, hemen görmeliyiz! Ama hiç boşuna heves etmeyin, kırmızı travertenlerle falan karşılaşmadığımız gibi, basılmaması gereken yerlere ayakkabısıyla basıp kendini suların içine atan asi amcalarla dolu bir ortama düştük falan. Özetle kaplıcalar sebebiyle değil, şu kırmızı su / kırmızı traverten meselesi için Karahayıt'a gitmeye heves ettiyseniz o planı iptal etmenizi önereceğiz, tahmin ettiğiniz gibi bir yer çıkmayacak. Saçım benim saçım benim, dökülüyor saçım benim, girdim Keloğlan Mağarası'na, gür çıkar saçım benim.........\" Saadettin Teksoy'un bu güzide eserini hatırladınız mı? İşte burası o mağara. Evet, yanlış duymadınız, OitheBlog ekibi sizler için araştırdı, gezdi, dolaştı ve O MAĞARAYI BULDU......... Doğruyu söylemek gerekirse özellikle bu mağarayı görmek için yol gitmenize gerek var mı biz de tam karar veremedik, ancak özellikle Denizli'den güneye doğru inmek gibi bir planınız varsa yolunuz üzerinde olduğu için uğrayabilirsiniz. İçeriyi biraz taverna gibi ışıklandırmışlar falan ama, o kısımları görmezden geliniz, genel olarak içerisi sarkıtlarla dolu olduğu için oldukça ilginç görünüyor ve mağaranın bulunduğu konumdan oldukça güzel bir manzara söz konusu, onu da kaçırmayın. Buraya ulaşabilmek için Denizli Antalya karayolunu takip edip Acıpayam tarafına doğru ulaşmanız gerekiyor. Sonrasında Keloğlan Mağarası'nın tabelaları karşınıza çıkmaya başlayacak zaten, onları takip edersiniz. Denizli'ye şöyle bir tepeden bakmak isterseniz sizi durduracak değiliz, o yüzden Denizli Teleferik'i de Denizli & Pamukkale gezisi listemize aldık gitti. Pek merkezi olmayan ancak gerek toplu taşıma gerek özel araç ile hop diye ulaşım sağlayabileceğiniz Bağbaşı Kent Ormanı'nda yer alan teleferik 8 kişilik kabinlerden oluşuyor ve 6 TL gibi bir ücret karşılığı sizi tepelere bir yere çıkarıyor. Kış döneminde teleferik çalışıyor mu ya da hava koşullarına göre mi belirleniyor bilmiyoruz ama, şöyle karlı bir manzara denk gelseniz pek de güzel olur aslında. Teleferiğe nasıl ulaşacağınıza dair şurada detaylı bir anlatım mevcut, araçla gitmeyecekseniz işe yarayabilir. Gidemediklerimiz ve İçimizde Kalanlar: Bize pek de yeterli gelmeyen 1,5 günlük Denizli & Pamukkale Gezisi kapsamında zamanımız yetmediği için gezemediğimiz ve aklımızda kalan birkaç yeri de buraya yazmadan geçmek istemiyoruz, belki sizin zamanınız yeter ve uğrarsınız: Laodikeia Antik Kenti, Tripolis Antik Kenti ve Güney Şelalesi. Şimdi hayatınız boyunca yaptığınız en büyük kahvaltıyı hatırlayın. Böyle pantolon düğmesi açtıran, \"abi ben ne yaptım önce inş bi gören olmamıştır\" dediğiniz, bu yeme serüvenimden kimseye söz etmemeliyim dedirten kahvaltınızı. İşte şimdi o anınızı alıp çöpe mi atarsınız, Eternal Sunshine lölöl (filmin adı 2 paragraf sürüyor ya) adlı filmdeki gibi hafızanızdan mı sildirirsiniz artık ne yaparsınız bilmiyoruz, yollayın onu bi', gönderin gitsin. Çünkü hayatınızda oturacağınız en büyük kahvaltı sofrasına burada oturacaksınız arkadaşlar. Hani düşünebildiğiniz en büyük kahvaltı sofrasını alın, onu 8'le çarpın, öyle bir sofradan bahsediyoruz. İşte Altıneller Gurme öyle bir yer. Bizce 2 gün önceden falan yemek yemeyi öyle bitirin ve giderken Guiness Rekorlar Kitabı yetkililerini de arayın, onlar da sizinle birlikte gelsin, olur da bitirebilirseniz en azından kitaba da girmiş olursunuz. Biz bitiremedik, bitirmenin yanından bile geçemedik, yalan yok.. -Aklınızda bulunsun, kahvaltıya ödediğiniz ücret dahilinde biten şeyler için ekleme yapabilme hakkınız da var ve çay sınırsız. Hacı Şerif'te seçenek bol, ancak en sevilen yanı kesinlikle dondurmalı irmiği. Bize biraz irmikli dondurma şeklinde, aşırı dondurmalı bir tatlı verdiler, irmiğe hasret kaldık, ama olsun, güzel miydi, güzeldi! Eğer özellikle irmiği bol istiyorsanız bunu ifade etmenizde fayda var, haberiniz olsun. Eğer mekanın önündeki bornozlu horoz heykeli duruyorsa onu görmeden geçmeyin, ömrünüzün geri kalanında bunu bir daha rüyalarınız dahil herhangi bir yerde görebileceğinizi sanmıyoruz. Denizli'de akşam n'apıyorsunuz? Hayır yahu pavyon falan yok, çıkarın onu aklınızdan. Bizce Garson Şükrü'ye rakıya gidiyorsunuz. Burası birçok Denizlili dostun en sevdiği mekanlardan biri çıkınca biz bir akşamımızı orada geçirdik ve oldukça mutlu mesut ayrıldık. Aynı mutluluk seviyesini yakalamak isterseniz mutlaka denemenizi önerdiğimiz birkaç şeyi de buraya bırakalım: Yanık yoğurt, Nuriş, paçanga böreği ve meze olan kuşkonmazı çoook iyi! Bu arada mekan bayağı kalabalıktı, şansa yer bulduk resmen, gidecek olursanız rezerasyon yaptırmak iyi bir fikir olabilir. -Sigara içen arkadaşlar, mekanın hiçbir noktasında sigara içilmiyor, haberiniz olsun. Tamamen bizim ayıbımız, ama Denizli & Pamukkale gezisi için yollara düşene kadar Denizli Kebabı diye bir şey olduğundan haberdar değildik desek? Ama şimdi haberdar olmakla birlikte yetmezmiş gibi fanı da olduk, artık ortamlarda kebap konusu açıldı mı Denizli Kebabı'nı da masaya yatıracak, bilmeyenleri esefle kınayacağız. Fakat şöyle ki, Denizli Kebabı'nı Denizli'de en iyi kimin yaptığı konusunda çeşitli söylentiler var. En çok karşımıza çıkan isimler Kebapçı Enver, Kebapçı Baki, Muhtar'ın Yeri ve Kocabaylar. Hangisi en iyidir emin olmamakla birlikte bize en çok önerilen ve hakkında en çok övgü duyduğumuz yer Kebapçı Enver olduğu için biz hakkımızı Enver'den yana kullandık. Denizli Kebabı'nı yemeden önce bilmeniz gereken bir takım konular var. (1. Denizli Kebabı yediğinizden kimseye bahsetmeyin gibi bir Fight Club esprisi hak ettiniz) Bir kere Denizli Kebabı elle yeniyor. Ama öyle tercihen değil. Mesela bizim gibi Kebapçı Enver'e gittiniz, önünüze çatal matal koymuyorlar canım kardeşim. Elle giriyorsunuz, lavaşla destekliyorsunuz falan. Sonra mekanın içinde bulunan lavaboda yıkarsınız elinizi. İkincisi, yanında soğandı, domatesti, biberdi, bir takım şeyler geliyor, kebabınızı onlarla beraber götürüyorsunuz, bunlar niye geldi şimdi diye şaşırmayın, olayı o. Neticede Enver'in kebabını beğendik mi? ÇOK. Diğerlerinde yesek de beğenir miydik? Muhtemel. Ama bir şansınız varsa Enver'den yana kullanabilirsiniz bizce. Son olarak kebabın biraz fiyatlıca olduğunu da ekleyelim, sonra gidince şok olmayın. Denizli'nin meşhur Zafer Gazozu Enver'de mevcuttu, hazır bulmuşken bir tane yapıştırıverin. Eat' N Joy hakkında hiçbir araştırma yapmadan şuraya yazmış olsaydık burayı bayağı modern meyhane konseptli, rakıya gitmelik bir yer olarak anlatırdık. Çünkü bizim gittiğimiz akşam bir takım fasıl müzikleri eşliğinde, herkesin meze tükettiği, rakı konseptli bir akşam yaşanıyordu. Ancak şöyle bi' internetin derinliklerine sızıp sitesini falan da kurcalayınca fark ettik ki mekanın tek olayı bu değil. Kahvaltısı da seviliyor, farklı konseptte geceleri de oluyor, dünya mutfağından lezzetlerde sunuyor, kokteyl menüleri de var. Var da var yani. Lezzet olarak büyüleyici bir tarafı olmamakla birlikte bizce özellikle ortam ve görsel olarak Denizli'de gidebileceğiniz en hoş mekanlardan biriydi, güzel seçenek. Eat'n Joy civarında Jimmy Joker, Route, MySoho gibi çeşit çeşit mekan var, herhangi birini değerlendirebilirsiniz, buralar genel olarak bayağı hareketli oluyor. Route'tan yukarıda şöyle bir söz etmiş olduk ama, ayrı bir başlığı hak ediyor diye düşünüyoruz, çünkü bizce akşam içkisi için ya da etkinlik/konser için Denizli'de gidilebilecek en başarılı mekan burasıydı. Birkaç kokteyl denemiş bulunduk, onlar da gayet iyiydi. Ayrıca o gece konser olduğu için ekstra hareketliydi ve genel olarak eğlenceli bir ortamı vardı. Umarız gittiğinizde etrafındaki yol çalışması da bitmiş olur, zira adeta sarhoşlar için bir denge testi gibi falandı, onun dışında gayet güzel mekan, Denizlili olsak muhtemelen müdavime dönüşürdük."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/05/04/moka-pot-kullanimi-moka-pot-nedir-moka-pot-ile-nasil-kahve-yapilir", "text": "Evet, evdeki kahve makinemiz ile bozuştuk ve yolları ayırmaya karar verdik. Hoşçakal yiğidim, hoşçakal, seninle güzel günlerimiz oldu, ama şimdi ayrılık zamanı... Seni aldatmıyoruz, senden sıkılmadık, sana düşman değiliz, sadece artık bu ilişkinin yürümediğini fark ettik. Açık açık söyleyeceğiz, gönlümüz moka pot'a kaydı, yapacak bir şey yok. Hoşçakal eski kahve makinemiz, hoşçakal........ Hazır buraya kadar gelmişken bizi Instagram'dan takip etmiyorsanız nasıl kalbimizi kırdığınızı bilemezsiniz. Şöyle bırakalım. Moka Pot Nedir, bu ismi yanlış yazılmış gibi görünen alet neye yarar, nereden hayatımıza girdi? AZ SONRA. Efendim aslında bu moka pot'un bizim hayatımıza girişi ilk İtalya gezimize dayanıyor. Çünkü İtalya'da moka pot bizim Türk evlerindeki çaydanlığın varlığı kadar yaygın bir şey, o yüzden herhangi bir yer de satıldığını, herhangi bir İtalyan arkadaşınızın hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğunu görmek hiç de tuhaf değil. Biz de kahve bağımlıları olarak moka potu bu vesileyle edinmiş olduk. Moka pot dediğimiz şey aslında kahve demlemek için kullanılan, son derece basit mekanizmaya sahip, ama krallar gibi kahve yapmanızı sağlayan bir alet. Hiç öyle alengirli bir tarafı yok, gayet pratik bir şey ve hemen adapte olabileceğinizi düşünüyoruz, o sebeple eğer kafanızda alsam mı almasam mı gibi bir düşünce varsa biz oyumuzu direkt almanız yönünde kullanıyoruz. Hiç kafanızı karıştırmadan cevabını verelim, Bialetti. Moka Pot'u piyasaya salan, kullanımını bu kadar yaygınlaştıran, özetle moka pot'un yaratıcısı Bialetti olduğu için hiç alternatifler peşinde koşmanıza gerek yok. Öyle bulması zor bir şey de değil, artık Türkiye'de de birçok yerde satılıyor, internetten de kolaylıkla sipariş verebilirsiniz. Moka pot nedir ne değildir öğrendik, şimdi moka potun içine koyacağınız kahve konusunda bi' konuşmamız gerekiyor. Öyle laps diye bulduğunuz ilk kahveyi koyamazsınız, bu işin de doğrusu yanlışı var. Eğer siz de bizim gibi çekirdek kahve satın alıp kahvenizi evde kendiniz öğütüyorsanız o zaman moka pot için kahve öğütürken yapmanız gereken kahvenizi Türk kahvesi için çekilmiş kahve ile filtre kahve için çekilmiş kahve arasında bir yerde tutmak, espresso kahvesi inceliğinde bir şeye yakın diyebiliriz. Anlaşılır olmadı ise biraz daha açıklayalım. Biliyorsunuz Türk kahvesi bayağı ince çekilmiş bir kahve oluyor, moka pot için çektiğiniz kahvenin kesinlikle o kadar ince olmaması gerekiyor. Aksi takdirde kahveyi koyduğunuz yer tıkanıyor falan, rezil ediyorsunuz kahveyi. Eğer çok kalın olursa o zaman da tam ayarını tutturamıyorsunuz, öyle çekirdekten hallice bir şekilde kalmaması gerekiyor yani. Eğer ilk etapta nasıl öğüteceğinize karar veremediyseniz bir kahveciye gidip moka pot'ta kullanacağınızı belirterek kahvenizi öğüttürürseniz ilerleyen zamanlarda kahvenizi onu baz alarak öğütebilirsiniz. Geldik işin en sevdiğimiz kısmına; moka pot ile kahve yapmak. Seviyoruz, çünkü çok basit. Dijital bir şey yok, elektronik bir sistem söz konusu değil, bayağı geleneksel bir şekilde hazırlıyorsunuz yani. Sabah kalkıp da daha gözümüzü bile açamazken kahve yapmaya çalışıyoruz ya hani, o sırada böyle komplike, uğraştıran bir şey ile cebelleşmek çok sinir bozucu olmuyor mu? İşte moka pot kullanmaya başlarsanız bu derdiniz de ortadan kalkıyor ve hop diye kahvenizi elinizde buluyorsunuz, şahanelik! 2. Suyu koyarken coşmuyoruz, şu yukarıdaki görseldeki demir şeyi geçmemesine özen gösteriyoruz. 4. Üstüne diğer bölümü yerleştirip çevirerek kapatıyoruz. Deneyimlerine üzerine gelen tespit: Kahveyi kısık ateşte hazırlarsanız kesinlikle daha lezzetli oluyor. O yüzden aceleniz yoksa mümkünse bırakın hazır olması 1,2 dakika daha fazla sürsün, neticede daha iyi bir sonuç alacaksınız. Bakın bu konuda acemiyseniz kafanız karışabilir ve üşengeçliğin size verdiği yetkiye dayanarak bir takım yapmamanız gereken şeyler yapabilirsiniz, ilk etapta bizim de karışmıştı, o yüzden buraya kulak verin. Moka potumuzu asla ama ASLA BULAŞIK MAKİNESİNDE YIKAMIYORUZ. Yoksa bir süre sonra kahvenizin tadı rezil gibi gelmeye başlar, bizden söylemesi. Hatta sabunla bile yıkamıyoruz. Su ile temizleyip, sonrasında kuruluyoruz. Öyle haşır huşur fırçalarla ovalayıp içine etmeyin, aman diyelim. İnanmıyorsanız şuraya bakın. Ben de yakın zamanda alıp deneyimlerimi paylaşmıştım. Lezzet olarak baktığımda lezzet olarak çok iyi bir kahve içmek isterseniz deneyebileceğiniz yöntemlerden biri diyebilirim. Ben de Bialetti almıştım. Ancak İkea'dan alıp da memnun olanlar da var. TR'de http://www. kahhve. com satıyor, aynı zamanda TR'deki dağıtımcısı onlar bildiğim kadarıyla, ben oradan almıştım, çok yardımcı olmuşlardı. Paslanmaz çelik modelleri de var, onlarda ıslak kaldı vs derdi de olmuyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/05/30/salda-golu-gezisi", "text": "Hakikaten yahu, ülkenin her yeri göl kaynıyor da bu Salda Gölü neden bu kadar patladı? Nedir bu Türkiye'nin Maldivleri muhabbeti? Ne oldu Jennifer Lopez Salda Gölü'ne gidip üstüne JENNIFER yazılmış pide mi yedi ne oldu yani? Aslında bunun birkaç sebebi var, size ortalığı coğrafya dersine çevirmeden konuyu açıklamaya çalışalım. Salda Gölü'nün şanının memleketteki diğer göllere kıyasla alıp yürümesinin ana sebepleri gölün dünya üzerinde Mars'ın özelliklerini taşıyan noktalardan biri (hatta yeryüzünde bu özellikleri taşıyan 2 yerden birinin Salda Gölü olduğu söyleniyor) ve beyaz kum & berrak turkuaz su ikilisi ile tropik bir plajdan hallice bir görüntüye sahip olması. Mars ve Maldivler sözcüklerinin aynı cümle içinde kullanılabildiği bir yerden söz edince ve bu bir anda \"TÜRKİYE'NİN MALDİVLERİ\" şeklinde gündeme oturunca da kısa bir süre içinde bayağı ilgi çeken bir noktaya dönüştü haliyle. Bu noktada birinin çıkıp doğruyu da söylemesi gerekiyor diye düşünüyoruz, göl tabii ki güzel, ancak son dönemlerde gölü bu kadar popüler hale getiren Instagram fotoğraflarının çoğu biraz fazla oynanmış fotoğraflar. Gidip \"ya niye öyle görünmüyor, doğru yeri mi bulamadık\" diye düşünmemeniz için bunu da not düşmek istedik ve sizi yanıltmamak adına burada paylaştığımız fotoğraflarda da çok az edit yaptık. Salda Gölü'nün Mars ile jeolojik olarak ne şekilde benzerlikler gösterdiğine dair ayrıntılara girmeye cesaret edemeyeceğiz ama, gölde bulunan beyaz kayalıklarda magnezyum olduğu ve bunların Mars'taki kayaların yapısıyla benzerlik gösterdiği söyleniyor. Salda Gölü'nü Türkiye'deki diğer göllerden ayrıştıran bir başka detay da Türkiye'nin en derin tatlı su gölü olarak biliniyor olması, ölçülebilen derinliği 185 metre-imiş. Suda bulunan magnezyum ve kil sebebiyle Salda Gölü'nün suyunun cilde iyi geldiği de söyleniyor. Sivilceleri temizliyormuş da lekelere bilmemne yapıyormuş falan. Artık yanınızda damacanalarla mı gidersiniz bilemiyoruz. Salda Gölü'nü görmek için oralara kadar gitmenize tek sebep tabii ki suyun rengi ya da TİRKİYİNİN MİLDİVLİRİ muhabbeti değil. Kişisel fikrimizi soracak olursanız zaten buraya bir tek suyun rengini görmeye gitmenin buranın hakkını yemek olacağını düşünüyoruz. Zira Türkiye'de suyun renginden büyülenebileceğiniz ve yüzebileceğiniz onlarca yer var. Burayı farklı ve görmeye değer kılan, doğa + berrak turkuaz su + görmeye pek de alışık olmadığımız beyaz kum ve kayalıklar kombinasyonunun ortaya çok güzel manzaralar ve ortam sunuyor olması. Salda Gölü'ne ne zaman gideceğinize civarda ne gibi aktivitelerde bulunmak isteyeceğinize göre karar vermeniz mantıklı olabilir. Eğer özellikle yüzmek gibi bir niyetiniz varsa haliyle daha sıcak aylarda, yani yazın gitmeniz en doğru seçenek olur tabii. Ancak daha sakin bir ortamda yüzmek ve kafa dinleme odaklı gidiyorsanız bayram seyran gibi tatil günlerine denk getirmeden bir Salda Gölü gezisi yapmanız çok daha mantıklı olur, çünkü bu dönemlerde hem çok kalabalık, hem de \"Kardeşler Çay Bahçesi ve Aile Piknik Alanı\" tadında olabiliyormuş. Eğer yüzmek çok da derdiniz değilse ve eğer sırf gölü görmek niyetiyle bir Salda Gölü Gezisi planlıyorsanız o zaman daha az kalabalık olan bahar aylarında gitmenizi önerebiliriz. Biz Salda Gölü Gezisi planını Mart sonunda yaptık ve şansımıza hem hava çok güzeldi hem de hiç kalabalık olmadığı için fotoğraf çekmeye ve ortamı keşfetmeye çok müsait bir ortam vardı. Bu dönem giderseniz ortamın biraz fazla sakin olacağını da belirtelim, zira gölün etrafında oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz mekanlar bile kapalı olabiliyor. Salda Gölü aynı zamanda kamp yapmayı sevenler için de popüler bir noktaya dönüşmüş durumda, eğer Salda Gölü'nde kamp yapmak gibi bir niyetiniz varsa kamp koşullarına uygun olabilecek bir hava durumunda gitseniz daha iyi olur herhalde. Biz kamp yapmak için nasıl koşullar gerektiği ile ilgili pek de bilgi sahibi olmadığımızdan bu konuda hiç atıp tutmadan başka konulara geçelim, buraları internette bulduğumuz bilgilere boğmayalım. Salda Gölü Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı. Harita üzerindeki yeri tam olarak gözünüzün önüne gelmediyse, ki bunun için sizi kınayacak değiliz, bulunduğu noktayı civarındaki yerlere göre biraz daha detaylı tarif edelim. Salda Gölü Denizli'nin merkezine yaklaşık 100km, Burdur'un merkezine 75km, Isparta'nın merkezine 110km, Antalya'nın merkezine ise 150km uzaklıkta bulunuyor. Türkiye'nin neresinden Salda Gölü'ne ulaşmayı düşünüyorsunuz bilemiyoruz ama, bizim gibi İstanbul'dan gideceksiniz İstanbul'dan Denizli Çardak Havalima'nına uçarak oradan Salda Gölü'ne ulaşmanız en mantıklı seçenek olur (havalimanı Salda Gölü'ne yaklaşık 50km). Hatta bu civarda daha kapsamlı bir gezi yapmak niyetindeyseniz, bu geziyi Denizli Pamukkale gezisi ile de birleştirebilir, hatta Salda'dan Isparta'ya doğru devam ederek Isparta'da bulunan ve Lavanta Kokulu Köyü olarak bilinen Kuyucak Köy'ünü ve Eğirdir Gölü gibi noktaları da ziyaret edebilirsiniz. Şayet yukarıda söz ettiğimiz gibi kapsamlı bir gezi yapmak niyetindeyseniz bu civarda araba kiralamanız hayatınızı çok kolaylaştıracaktır. Biz gezimize Denizli'den başladığımız için İstanbul'dan Denizli'ye uçarak havalimanından araba kiraladık ve arabayı rotamızın son durağı olan Antalya'da teslim ettik. Araba kiralama için birkaç farklı seçeneğiniz var ama nokta atışı bir öneri isterseniz biz Europcar'dan kiralamayı tercih ettik, ofisleri direkt havaalanında bulunmuyor ama sizi gelip araçla birlikte havaalanında karşılıyorlar, aklınızda bulunsun. Araba kiralamak ile uğraşmak istemiyorsanız Salda Gölü'ne ulaşmak için Denizli, Burdur veya Antalya Otogarı'ndan Yeşilova'ya giden otobüslerden birine binebilirsiniz. Otobüs Salda Gölü'nün yanından geçmiyorsa bile Yeşilova'ya kadar gidip buradan Salda Gölü'ne kalkan minibüslerden birini kullanabilirsiniz. Salda Gölü'nün bu denli popüler bir noktaya dönüşmesinde ve daha önce 3423 kişi tarafından ısrarla \"Türkiye'nin Maldivleri\" şeklinde nitelendirilmesinde Salda Gölü'nün yüzülebilir bir göl olmasının da katkısı büyük. Aslına bakarsanız Salda Gölü'nde yüzülebilir deniliyor ancak Salda Gölü'ndeki kumun bildiğimiz kum olmaması ve killi bir yapıya sahip olup inceden bataklık tadında olması sebebiyle yüzmenin aslında tehlikeli olduğu da söyleniyor. Bu bataklığa benzer yapıda olan kum/zemin suyun içinde sizi aşağıya çekebildiği için tehlikeli oluyor ki, daha önce bu sebepten mi yoksa yüzme bilinmemesi sebebiyle mi tam olarak bilinmese de birkaç kez boğulma vakaları da yaşanmış. Bu sebeple yüzmeyi iyi bilenlerin bile gölde çok açılmaması gerektiğine ve yüzmenin güvenli olduğu söylenen bölgeler dışında göle girmemesi gerektiğine dair uyarılar da yapılıyor. Dolayısıyla gölde yüzüp yüzmemek tamamen sizin kararınıza kalmış, böyle bir niyetiniz varsa da en azından dikkatli olmanızda, ne olur ne olmaz tek başınıza girmemenizde ve kıyıya yakın kalmanızda fayda var. İlla girecekseniz önden boy versin diye sevmediğiniz bir arkadaşınızı yollayın, ona bi' şey olmazsa siz girersiniz. Şahsen bizim kişisel olarak gölde yüzmememize sebep olabilecek bir başka konu da gölde çok fazla su yılanı bulunuyor olduğu gerçeğini duymuş olmamız. Konunun uzmanı bir takipçimiz bizi yılanların zehirli olmadığına ve zararsız olduğuna dair aydınlatmış olsa da teoride su yılanları ile birlikte yüzmek zaten bize pek haz vermediği için bu dosyayı komple kapattık. DOĞA SEVERİZ, AMA YILANLARLA YÜZEMEYİZ, KİMSE KUSURA BAKMASIN. Salda Gölü'nde yukarıda da söz ettiğimiz nedenlerden dolayı suya belirlenmiş alanlarda girmenizi öneriyorlar. Bunların arasında da en bilinenleri Yeşilova Halk Plajı, Doğanbaba Halk Plajı ve Orman Plajı. Doğanbaba Plajı aynı zamanda tahinli pidesiyle de nam salmış Pideci Sami'nin olduğu nokta. Biz gittiğimiz dönemde kapalı olması sebebiyle deneyemedik, dolayısıyla hakikaten övülecek bir yanı var mı, yoksa civarda bulunan tek tük tesislerden biri olduğu için mi herkes orayı öneriyor o kısmı için bir yorum getiremeyeceğiz. Doğanbaba Halk Plajı ve Yeşilova Halk Plajı aynı zamanda bu civarda kamp yapabileceğiniz 2 alan olarak biliniyor. Dediğimiz gibi bizim kamp yapmak pek uzmanlık alanımız sayılmaz ama aldığımız bilgilere göre Yeşilova'da kiralayabileceğiniz bungalov ve çadırlar varmış, isterseniz kendi çadırlarınızı da kurabiliyormuşsunuz. Bir diğer seçenek de yukarıda söz ettiğimiz Doğanbaba Plajı, ancak anladığımız kadarıyla Yeşilova'daki kamp alanında yiyecek içecek alabileceğiniz ve günlük ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz bir tesis olduğu için burası daha çok tercih ediliyormuş. gerçekten hakkını veren bir yazı olmuş. Ben geçen sene Denizlide yaşadığım sürede gitmiştim, gerçekten güzel bir nokta gezip görmek için. İlk olarak katılıyorum, sırf Salda yı görmeye gitmek pek mantıklı değil o kadar waaooow luk bir durumu yok. Eğer yanına Pamukkale-Denizli-Keloğlan Mağarası vb gibi ek noktalar eklenirse uzaktan gelmek hoş olur. İkinci olarak ben ilkbahar gitmiştim açık bir büfe vardı ama biz biraz daha ilerleyip göl kenarında bir balıkçıya gitmiştik orası güzeldi, hem uygun hem göl kenarında güzel bir ortam."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/06/07/favori-izmir-mekanlari", "text": "Bu her şeyin en iyisi İstanbul'dadır, İstanbul'da yaşıyorsan en kralı zaten en yakınındadır muhabbeti vardır ya, izninizle biz favori İzmir Mekanları listemizin ardından artık bu görüşü buruşturup çöpe atalım, sonra o çöpü de başka bir çöpe atalım, çöpception yapalım diyoruz. Bilemiyoruz, belki eskiden gerçekten de her şeyin en iyisi İstanbul'da bulunuyordu, ama artık kesinlikle öyle bir şey yok. İzmir'de geçirdiğimiz günlerde bayramda duygusu gelip karısına \"Neriman, bu bayram abimlere de gidelim be\" diyen emekli amcalar gibi bizde de bir duygu patlaması yaşandı. Ulan dedik, biz bu İstanbul'da hakikaten de bayağı asosyal yaşıyor, neredeyse hiçbir şeyden keyif almıyor, cebelleşip duruyoruz. NE VAR Kİ İSTANBUL'DA YA, DAĞLARINDA ÇİÇEK BİLE AÇMIYOR dedik, İzmir sevgimiz tırmandı da tırmandı, İzmir'e yükseldik de yükseldik. Bize kalırsa son yıllarda İzmir pek çok konuda olduğu gibi mekan çeşitliliği konusunda da resmen İstanbul'un bir adım önüne geçmiş durumda. Gerçekten hiç abartmıyor, hiç süslemiyor, anlamsızca her şeyi çok beğenip öven blogger güzellemesi yapmıyoruz, aşağıda bunu size kanıtlayacağız. Şimdi favori İzmir Mekanları meselesini bir kenara bırakıp yaşam kalitesinden de dem vururduk da, hadi onu karıştırmayalım, yoksa 1-2 paragraf sonra kendimizi Google'a \"Alsancak 2+1 kiralık\" yazmışken falan bulacağız, kendimizi sakin olmaya davet ediyoruz. Bu arada, bizi Instagram'dan takip edenler bilir, İzmir'e bol bol yolumuz düşüyor. Düşmeyecek gibi olursa da bi' bahane bulup düşürüyoruz, muasır medeniyetler seviyesi ihtiyacımızı giderip sonra paşa paşa İstanbul'a dönüyoruz. O sebeple gidip geldikçe yeni yerler denemeye de çalışıyoruz ve bu yazıyı da yeni İzmir Mekanları denedikçe güncellemeyi planlıyoruz. Daha denenecekler listemizde biiir sürü mekan mevcut, dolayısıyla şunu da deneyin, bunu da görün dediğiniz bi' yerler varsa önerilerinizi esirgemeyin, gidip geldikçe onlara da uğrarız. Biz bu İzmir seferimizde Mövenpick Hotel İzmir'de kaldık ve tam anlamıyla bir nokta atışı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle aşağıda önereceğimiz birçok mekana yürüme mesafesinde olması sebebiyle inanılmaz rahat hareket ettik ve ulaşım konusunda hiçbir problemimiz kalmadı. Karşıyaka/Bostanlı taraflarına geçecek olursanız da feribota son derece yakın olduğu için o konuda da gayet rahattık. Özetle eğer araç kullanmak istemiyorsanız, bizim gibi gittiğiniz şehirleri yürüyerek keşfetmeyi seviyorsanız direkt Mövenpick'i tercih edebilirsiniz. Roast and Found: Hiç lafı dolandırmadan net bir cümle kuralım, İzmir'de içtiğimiz en iyi kahveleri gerçekten Roast and Found'da içtik. Eğer bir sabah rastgele bir kafeye oturmaktan öteye geçip hakikaten iyi bir kahve içmek niyetiyle dışarı çıktıysanız bizce istikametiniz burası olmalı. Bu yalnızca bizim yorumumuz değilmiş, zira kendileri aynı zamanda 2017 SCAE Turkey Coffee Roasting Championship birinciliğini de kapmışlar, bizce sonuna kadar hak ediyorlar. Bu arada eve çekirdek kahve alıyorsanız web sitelerine bi' göz atmak isteyebilirsiniz, kahve aboneliği de mevcut. Alta Gracia Coffee House: Doğruyu söyleyelim, Alta Gracia'nın dikkatimizi çekmesinin ilk sebebi \"Bitch Better Have My Coffee\" yazan neon tabelalarıydı. Artık Instagram'a fotoğraf koyma hevesi bizim nesilin beynini nasıl ele geçirdiyse, tam nokta atışı yapmışlar, bilinmeyen bir güç bizi Alta Gracia'ya doğru çekti resmen. Ama sonra kahvelerini deneyince \"e burası bayağı iyiymiş yahu\" noktasına gelip kendilerini tekrar ziyaret bile ettik. Deneysel tatları seviyorsanız kahvelere yasemin, lavanta, karamel&tarçın şuruplarından birini ekletebiliyorsunuz, biz kahvede gelenekçi olduğumuz için denemedik, ama şimdi merak edip pişman olduk, top sizde. El Cartel: İzmir'de yaşayanların çok yüksek ihtimalle yakında adını sık sık duymaya alışacağı bir kahveci zinciri El Cartel. Biz ilk Hacı Memiş'te karşılaştık. Sonradan Alsancak'ta da olduğunu ve ardından Sığacık, Bodrum ve hatta Amsterdam'a kadar uzanacaklarını öğrendik. Amsterdam hariç Rusların sıcak denizlere inme politikası gibi bir strateji izliyorlar galiba, yakında çarlığa geçiş yaparlarsa şaşırmayacağız. Özetle gitme ihtimaliniz olan pek çok yerde karşınıza çıkabilir ve kahve ihtiyacınızı gidermek için uğrayabilirsiniz, gayet güzel bir konsept geliştirmişler. Black Ivory Coffee: Black Ivory yeni mi açıldı, bayağı merkezi konumu olmasına rağmen İzmirliler tarafından henüz tam olarak keşfedilemedi mi, yoksa sadece bizim gördüğümüz hayal ürünü bir mekan falan mı bilemiyoruz, çünkü ilginç bir şekilde herkes Instagram'da öneriler yağdırırken buranın adı bir türlü geçmedi. Bunu oldukça tuhaf bulduk, çünkü bayağı da özenli iş yapıyor ve pek de güzel kahveler hazırlıyorlar. Civarındaysanız buralarda kahve için en iyi seçeneklerden. Umarız karşısındaki mekan müzik tercihlerini en yakın zamanda değiştirir de her şey daha iyi olur, biz yarım saat oturduk, neredeyse her şeye karışan teyzeler gibi müzik kıstırmaya gidecektik. Uggla Coffee: Bostanlı tarafında hoşunuza gidecek bir kahveci alternatifiniz daha olsun, Uggla Coffee. Mekan küçük ama gayet tatlı, kahveleri lezzetli, aynı zamanda özellikle haftaiçi gündüz freelance çalışanlar için oturup uzun uzun çalışmaya, o sırada kahve üstüne kahve içmeye elverişli bir ortamı var. Bu yalnızca bizim tespitimiz olmasa gerek, gittiğimizde bilgisayarını almış işini yapan bir sürü freelancer'a denk geldik. O taraflar için güzel alternatif. Arpege Patisserie: Arpege için yola çıkışımız, Instagram'da aranızdan birinin \"oranın makaronları Pierre Herme'nin makaronlarına benziyor kızlar\" yorumu yaparak bizi manyağa çevirmesiyle oldu. NE DEMEK TÜRKİYE'DE PIERRE HERME'YE BENZEYEN MAKARON BULMAK? Resmen obeziteye doğru emin adımlarla yürüdüğümüzü hissettik Gördüğünüz gibi bu konuda çok heyecanlı olduğumuz için koştur koştur Arpege'ye gittik ve makaronlarının gerçekten lezzetli ve çok taze olduğu konusunda atıp tutulmamış, kesinlikle çok lezzetli, Paris'te yediklerimize en yakın makaron buydu diyebiliriz. Ek olarak inanılmaz güzel tatlılar da yapıyorlar, onları deneyemesek de görselleri sebebiyle tatlarının da öyle olduğunu varsaydık, kessssin deneyin. Leone: Eğer bir başka patisserie konsepti daha isterseniz Leone de İzmir'in en popülerlerinden. Özellikle kruvasanları çok seviliyor, bunun dışında pek çok tatlı alternatifi de mevcut, buraya da yolunuzu düşürebilirsiniz. İzmirli dostlar arasında özellikle kahvaltı için pek tutulan bir mekan. Münire: Gazoz sevenler parmak kaldırsın, size gazozcu bulduk. Gazozcu diye bir şeyin varlığını bilmek bile insanı mutlu ediyor resmen. Münire'nin şöyle bir önünden geçecek olsanız zaten ilginizi çekerdi ya, yine de bahsetmeden geçmek istemedik. Münire geçmişten günümüze ışınlanmış görüntüsü ve çeşit çeşit gazozları ile resmen başka bir döneme geçiş yapmışsınız gibi hissettiriyor. Bir de tam mahalle ortamında yer aldığı için iyice moda giriyorsunuz, oldukça keyifli. Bu gezide deneyemediğimiz ve aklımızda kalan iki mekan: Pulp ve Baristocrat. (Baristocrat'ı daha önce denemiştik, ama üstünden zaman geçti, o yüzden bir daha denemeden atıp tutmayalım dedik, bir dahakine. Burger No 7: Güzel bir burgere karşı koyamayanlar derneği eş başkanları olarak izninizle İzmir'de yediğimiz en güzel burgerleri yapan mekanı buraya bırakmak istiyoruz, Burger No: 7. Gerçekten çok çok başarılılar, hatta peynire sosa kanıp o kadar da iyi olmayan bir burgere \"çok iyiydi wowww\" demeyelim diye menüde bir sürü atraksiyonlu burgerleri bulunmasına rağmen klasik cheeseburgerlerini denedik, buna rağmen bayıldık. Bu arada çok güzel hot doglar da yapıyorlar, o da bir seçenek olabilir. Helal olsun. Buraya bir not bırakalım, bir başka burgerci olan Burger Attack'ı deneyemedik, aklımızda kaldı, belki siz denersiniz, sonradan denersek biz listeye ekleriz zaten. B'ready: Hazır burgerden konu açılmışken bir diğer sevip de denediğimiz mekandan da bahsedelim. Siyah burger denemiş miydiniz? Hani şu Instagram'da rüzgar gibi esen, modellerin ısırık alıyormuş gibi fotoğraf çektirerek sonra muhtemelen bir kenara bıraktığı, burger ekmeği simsiyah olan. Denemediyseniz burada güzelinden yapılıyor, üstelik o renk gıda boyası ile değil, bayağı mürekkep balığından elde ediliyor. Yok canım burger istemiyor diyorsanız o zaman mac n cheese de deneyebilirsiniz, onu da gayet lezzetli yapmışlardı. La Cigale: Fransız Kültür Merkezi'nin restoranından haberdar mıydınız? Anladığımız kadarıyla burası İzmirlilerin evlenme teklifi etme ve romantizmin doruklarına çıkma mekanı, sevgiliniz olmadan giderseniz böyle bi' huzurunuz kaçıyor, bi' \"TAMAM ANLADIK EVET SEVGİLİNİZ VAR OK\" oluyorsunuz. Kişisine göre saldırgan tavırlar sergilemeye kadar gidiyor.......... Neticede hem yemekleri güzel, hem şık, hem de ortamı hoş bir mekan. Bize göre tek sorunları servisin biraz fazla yavaş olmasıydı. Unutmadan, özellikle haftasonu rezervasyonsuz gitmek biraz çılgınlık gibi, o yüzden gitmeden arasanız iyi edersiniz. Balmumu Lokanta: Balmumu Lokanta bize İzmir'in sürprizi oldu. Tam yukarıda bahsettiğimiz Arpege'ye gitmişken ve açlıktan ölüyorken hemen yanında Balmumu Lokanta'yı görüp denemeye heves ettik ve pişman değiliz, yine olsa yine yaparız! Meğer mekan Ahmet Güzelyağdöken'inmiş, keşke onu kendisine \"AA BEN SİZİ BİR YERDEN TANIYORUM\" demeden önce bilseydik, neyse. Neticede özellikle yöresel yemekler denemek istiyorsanız bunu Balmumu Lokanta'da yapmanızı şiddetle öneririz. Özellikle yuvalama ve Alaşehir kapama varsa mutttttlaka. Less Ordinary Coffee & Cocktails: İzmir gezisi boyunca İstanbul'a en çok trip attığımız zamanlar, gece dışarı çıktığımız zamanlar oldu. Alın size bunun ilk sorumlusu, Less Ordinary. Öyle güzel mekan yapmışlar, o kadar güzel kokteyller yapıyor ki, gerçekten İstanbul'da neden asosyal insanlara dönüştüğümüzü anladık, çünkü burası gibi bizi dışarı çıkmaya heveslendiren mekan kalmadı resmen. Mekanın müzik seçimleri, ortamı ve içine girip arkaya kadar uzanmadan varlığından haberdar olamayacağınız küçük ve tatlı arka bahçesi ile her şeyinin hastası olduk, İzmir'de yaşasak müdavimi de olurduk, bizim yerimize değerlendiriniz. Nokta atışı kokteyl önerisi isterseniz Your Grace'i denemeden geçmeyiniz. Mekanda kahve de var bu arada, biz kokteyle odaklanınca onu içemedik tabii. No 42 Alsancak: Bir diğer kıskanılası mekan, No: 42. Dışarıdan baktığınızla kalırsanız yine bahçesinin farkına varamayabilirsiniz, ama aslında arkada çoook da güzel bir bahçesi mevcut. Bu arada biz burayı akşam için yazıyoruz ama, kahve, atıştırmalık, ne bilelim akşamüstü kokteyli için de uğrayabilirsiniz, illa akşam gitmeniz gereken bir mekan değil yani. Biz İzmir'de yaşasak çok yüksek ihtimalle bilgisayarımızı alıp çalışmaya çökerdik, çünkü o bahçe değerlendirilmeli. La Puerta: Gün geçmiyordu ki İzmir'de gece dışarı çıkıp da çok keyif alacağımız bir başka mekanla daha karşılaşmayalım. NE İSTİYORSUN BİZDEN İZMİR, TAŞINALIM MI BURAYA İLLA Kİ, BU MU YANİ? Biz de bir şekilde artık \"gezginimsi\" bir sıfata sahip olduğumuz için La Puerta'nın konseptinin ilgimizi çekmemesi zaten mümkün değildi. Üstüne bir de şahane kokteyller, güzel müzik, eğlenceli ortam eklenince zaten buranın neden sürekli dolup taştığı da açıklığa kavuşmuş oldu. Çok şükür Alaçatı'ya da açıldılar da oralardayken de bol bol uğrayabileceğiz. Seviyoruz sizi sayın La Puerta ekibi. Edit: Artık Edit'i de bir İzmir klasiği sayabiliriz galiba. En azından İzmir'deki arkadaş çevremizin her daim buranın müdavimi olmasından mütevellit otomatik olarak buraya sempati duyuyoruz. E üstüne orijinal kokteyller ve güzel müzikler de eklendi mi zaten buradan da mutlu ayrılmamak pek de mümkün değil. Bu arada bu yaza özgü bir durum mu, yoksa genel olarak mı öyle oluyor bilmiyoruz ama, yaz döneminde Yıldızburnu Nevi'de olacakları için Edit yaz boyunca kapalıymış. 1888: Peki daha da geç saatte akşam n'apıyoruz? Valla biz İzmir'de ne zaman gece dışarı çıksak 1888'e gidiyor, dans etme ihtiyacımızı gideriyor, kapanışı 88 ile yapıyoruz. Kardeşler Büfe: Şurada İngilizce, Fransızca ve hatta İspanyolca mekan isimlerinin havalarda uçuştuğu bir listede bir anda KARDEŞLER BÜFE görünce bi' özümüze döndük. Ne alaka şimdi Kardeşler Büfe? Efenim kendileri mekanı o gayeyle mi açmışlardır bilemeyiz ama, buranın İzmirli pek çok arkadaşımız için özelliği alkol sonrası eve gitmeden kapanış yapma mekanı olması, bu sebeple de kendisini akşam yapılacaklar bölümümüze dahil ettik. Ama kahvaltıda giderseniz yumurtalı/sucuklu/kavurmalı sandviçleri falan da bayağı popüler. Büfe işte neticede, çok çılgın bir durum yok. Aklınızda bulunsun. Kahve için baya alternatif var ama yazdığınız gibi Baristocrat!!! Arpege in alternatifi Odelato ve sağlıklı yemek isteyenler icin; Yayaraw, Boho Lokal, Umami önerebiliriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/06/18/burgazada-gezi-rehberi", "text": "Size de oluyor mu bilmiyoruz, ama biz lokasyonu fark etmeksizin ne zaman bir adaya gitsek içimizde tarif etmesi güç, ama normalde yaşadıklarımızdan farklı, tuhaf bir mutluluk hissi oluyor. Resmen \"ada mutluluğu\" diye bir şey var galiba. İnsan kendini daha bi' rahat, daha bi' küçük şeylerden mutlu olmaya hazır, daha bi' Ayşecik gibi \"hayyaat sevinceee güzeel\" modunda hissediyor. Normalde yüzüne bile bakmadığınız şeyleri mutluluk kaynağı olarak görmeye başlıyorsunuz, ne bilelim, martı geçiyor \"ABİ MARTI VAR YA ŞUNA BAKAR MISIN MARTI BU RESMEN\" şeklinde anlamsız heyecanlar duymaya başlıyor, resmen etrafı pembe görüyorsunuz. Tabii ki özellikle İstanbul'daki herhangi bir adaya bayramda ya da 23 Nisan'da falan gitmediyseniz, aman öyle bir hataya düşmeyiniz. Tabii şu yukarıda anlattığımız ruh halinin adaya ayak bastığımız anda geleceğini bildiğimiz için daha önce hiç görmediğimiz Burgazada'ya giderken de lüzumsuz derecede heves içindeydik. Sağ olsun kendisi de bizi hiç şaşırtmadı, hiç hayal kırıklığı yaşatmadı, daha adaya ayak bastığımız saniyeden itibaren mutluluk seviyemiz 3 kat yukarı çıktı. Fakat hepinizi en baştan uyarmalıyız, eğer daha önce birçoğumuz gibi sadece Büyükada'ya gittiyseniz ve Burgazada'dan da \"işte Büyükada gibidir ya\" beklentisi içine girdiyseniz onu acilen bir kenara bırakmanız gerek. Burgazada, Büyükada'ya kıyasla biraz daha sakin, biraz daha yavaş, biraz daha \"kendi halinde\" bir yer. Hemen ıssız bir adaya düşerseniz yanınıza alacağınız 3 şeyi düşünmeye başlamayın, öyle bir şeyden bahsetmiyoruz tabii ki. Sadece burası Büyükada'dan bir seviye daha az popüler olduğu için ekstrem bir durum olmadığı ya da şans eseri tüm günübirlikçiler buraya da akın etmediği sürece Büyükada'nın adamı yıldıran kalabalığı yok. Bu kesinlikle Burgazada'nın sıkıcı olduğu gibi bir izlenime kapılmanıza sebep olmamalı, biz temkinli davranıp yanlış beklentiyle giderek burayı sevememe ihtimalinizin şimdiden önüne geçmeye çalışıyoruz. O ADAYI SİZE SEVDİRECEĞİZ KARDEŞİM. Eğer aşağıda anlattığımız yerlerin görüntülü halini isterseniz şuradan sabitlenmiş hikayeler arasında Burgazada'da geçen 1 günümüzü izleyebilirsiniz. Buralara kadar gelmişken Büyükada'ya da gidecekseniz Büyükada Gezi Rehberi de şurada. İstanbul'daysanız işiniz çok kolay, artık hangisine yakınsanız Eminönü, Kadıköy ya da Bostancı'dan Burgazada'ya deniz yolu ile hop diye ulaşabilirsiniz. Bindiğiniz noktaya göre maksimum 1 saat gibi bir sürede kendinizi Burgazada'da bulacaksınız. Zaten özellikle güzel bir havaya denk geldiyseniz vapur yolculuğu o kadar keyifli oluyor ki, daha adaya gitmeden acayip moda giriyorsunuz. Tahmin edersiniz ki bindiğiniz vapur yalnızca Burgazada'ya değil, civardaki diğer adalara, yani Büyükada, Kınalıada ve Heybeliada'ya da uğruyor. Eğer adada aylaklık etmekten çok skor peşindeyseniz o zaman bir günde 2-3 ada da keşfedebilirsiniz. Burgazada'ya ve diğer adalara giden seferlere şuradan ulaşabilirsiniz. Burgazada'ya ulaşımdan bahsetmişken ada içinde ulaşımdan da bahsetmeyi es geçmeyelim. Zaten faytona binmeyeceğinizi varsayıyoruz. Bu durumda ya bol bol yürüyecek ya da bisiklet kiralayacaksınız. Gezinti Yolu Caddesi üzerinde Ertan Bisiklet diye bir yer gördük, biz kiralamadık ama en azından oradan kiralandığını söyleyebiliriz. Madam Martha Koyu: Burgazada İskelesi'nde inip sağa doğru gitmeniz ve yaklaşık 1,5 km civarı bir yol yürümeniz gerekiyor. Çamakya Plajı: İskeleden inince yine sağınıza doğru sahil yolunu takip ederseniz yaklaşık 800 m sonra burayı göreceksiniz. 20 TL ücret alıyorlar. Burgazada Su Sporları Kulübü: Çamakya'ya gittiğiniz şekilde yürüyecek olursanız onun biraz ilerisinde. Bakın bu normalde sık söylediğimiz bir şey değil, genelde bütün gezileriniz için size psikopat gibi ayaklarınız kopana kadar yürümeniz ve kan ter içinde kalmanız konusunda baskı yaparız. Ama burası öyle bir yer değil, burada aylaklık edecek, adanın tadını çıkaracaksınız, en güzel Burgazada aktivitesi kesinlikle bu. Elbet biraz gezer dolaşırsınız, ama sonra bir orada otur, bir burada otur, biraz şurada kitap oku, biraz da burada muhabbet et, azıcık da şu kediyi köpeği mıncır, derken bir bakmışsınız adayı mesken tutmuş yaygaracı martı sesleri arasında kocaman bir sevgi topuna dönüşmüşsünüz, canımız Burgazada en gergin insanı bile kelebeğe çeviriyor resmen. Özetle adanın tadını çıkarmak aylaklık etmeyi gerektiriyor, ısrar ediyoruz. -Müze Pazartesi ve Salı günleri kapalı, aklınızda bulunsun. Şuraya tıklayarak müzeyi sanal ortamda gezebiliyorsunuz, Burgazada'ya yakın zamanda yolunu düşüremeyen Sait Faik severlere selam olsun. Burgazada sokakları arşınlanır, fotoğraf çılgınlığına düşülür. Bu gezi biraz popo yayıp miskinlik etme gezisi dedik diye sizi hiç yürütmeyecek de değiliz tabii. Aşağıda bu kısmı sizi tatlı yemeye zorlayarak telafi edeceğiz, merak etmeyin, anlaşabiliriz........ Efenim diğer adalarda olduğu gibi burada da \"burada yaşamak insanın ömrünü uzatır\" dedirtecek sokaklar, evler ve anlar ile karşılaşacaksınız. Anlar kısmına karışamıyoruz, o sizin Burgazada'nız olacak, ama hangi sokaklarda şöyle bir turlarsanız iyi olur ondan bahsetmemiz lazım, çünkü bizim gördüklerimizi siz de görün istiyoruz. Aslına bakarsanız zaten akışına bıraksanız çok yüksek ihtimal buralardan geçerdiniz ama, yine de nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız diye işleri biraz kolaylaştırmaktan zarar gelmez. Burgazada İskelesi'nde indiniz, sırtınız iskeleye dönük, yüzünüz Burgazada'nın meydanına bakıyor. Hemen karşınızda bir yerlerde olmasını umduğunuz gibi bir adet Sait Faik büstü, onu arkasında ise Ergün Pastanesi size göz kırpıyor. Bu noktada eğer sola doğru gidecek olursanız yan yana bir sürü rakı balık yapacak, karın doyuracak mekan göreceksiniz. İşte oraya gitmeyin. Çünkü daha yeni geldiniz abi, biraz gezin dolaşın bismillah ya, sonra yersiniz, aşağıda anlatacağız oraları. Onun yerine bizce Gezinti Yolu Caddesi üzerinden, yani deniz kenarından sağa doğru ilerleyin. Yol boyunca uzaktan İstanbul'a bakıp bakıp şaşırın, vay be ben İstanbul'da mıyım yani şimdi, yoook canıııım, muhabbetlerini doyasıya çevirin. Zaten bu noktada solunuzda ada evlerinin arasında Burgazada Camii'ni de görmüş olacaksınız ki yürüdüğünüz yol üzerinden o caddenin cami ile birlikte çok da hoş bir fotoğrafı yakalanıyor. Ayrıca 203 numaralı odasının manzarasıyla efsane olmuş Pyrgos Hotel, pek çok Adalı tarafından sevilen Yasemin Restoran ve Gamze Yalçın'a ait bir mural çalışması da bu yol üzerinde görülebilecek şeyler. Eğer bu yoldan bizim gibi Adalar Su Sporları Kulübü'ne kadar ilerleyecek olursanız bu noktada iki seçeneğiniz var. Madam Martha Koyu'na kadar ilerleyebilirsiniz, yok oraya gitmeyeceğiz diyorsanız ara sokaklardan birinden bir paraleliniz olan Gönüllü Caddesi'ne de çıkabilirsiniz ki bu noktada biraz yokuşa maruz kalabilirsiniz, hazırlıklı olunuz. Madam Martha Koyu'ndan aşağıda şöyle bir bahsedeceğiz, o yüzden Gönüllü Caddesi'nden biraz söz edelim. Burası Burgazada genelinde gördüğümüz en güzel caddelerden biri. Zaten bu rotayı izlerseniz aslında az önce Gezinti Yolu Cad. üzerinden geldiğinizi yolu Gönüllü'den geri dönüyor gibi bir şey yapmış olacak ve bir nevi başlangıç noktasına ulaşıp mini bir ada turu yapmış olacaksınız. Yol boyunca tam kıskanmalık evler var, özellikle Belevi Konağı aklımızda yer etti. Bu yol üzerinde yürüdükten sonra yol ayrımına geldiğinizde Cami Sokak'a sapacak olursanız bu yol sizi zaten Aya Yani Kilisesi'ne kadar götürecek. Kilise her zaman açık olmuyormuş, Pazar günleri açık bulma ihtimalinizi en yüksek olduğu gün-imiş, aklınızda bulunsun. Sonrasında zaten kilisenin oradan bir yukarı sokağa çıkacak olursanız Sait Faik Müzesi'ne ulaşmış oluyorsunuz. Mini ada gezisi rotanız hayırlı uğurlu olsun. Madam Martha Koyu'nda kamp yapmak artık pek mümkün değilmiş gibi görünse de, şayet denize girmeyecekseniz bile gidip birkaç saatinizi burada geçirmek de yasak olacak değil ya. Kapın dostlarınızı, alın sandalyelerinizi, içeceklerinizi, çökün deniz kenarına, keyfini çıkarın. Mümkünse yanınızda bir Sait Faik kitabı da alın ve 1-2 saat kitaba gömülün, daha güzeli var mı? İstanbul'da olup İstanbul'da değilmiş gibi hissetmemenin dayanılmaz hafifliği! Evet, yine üçüncü dalga kahveci bulduk, VAR MI İTİRAZI OLAN? Egzoz içinde oturmadığınız, aşırı gürültüye maruz kalmadan kitabınıza gömülebildiğiniz, etrafınızı kediciklerin sardığı, leziz kahveleri olan, tatlı mı tatlı bir kahveci olan Four Letter Word Coffee'den bahsediyoruz. Mekanda oturduğumuz süre boyunca içimizden mütemadiyen Cake Friend Is a Four Letter Word şarkısını söylememize sebep olan mekanın adının şarkıyla ilgisi var mıdır bilemiyoruz ama, bizce buraya çöküp uzun uzun oturmak da artık bir Burgazada klasiği sayılmalı, öyle keyif aldık. Adada bol bol yürüyeceğinizi düşünürsek bu krizi bir fırsata çevirip hemen kendinizi tatlıya boğabilirsiniz, çünkü bunu hak ettiniz. Bunun için ada klasiğine dönüşmüş birkaç yer var, artık dağılır mısınız, tek tek hepsine oturup dikkatleri üstünüze mi çekersiniz karar size kalmış. Bize göre kaçırmamanız gerekenler, Ergün Pastanesi'nde milföy ve Sinem Dondurma'da canınız hangilerinden çekiyorsa, ortaya karışık top top dondurma. Gerçekten Burgazada'ya gelip rakı içmeyecek olabilir misiniz? Bu kadar mı sevmiyorsunuz hayatı, bu kadar mı DELİRDİNİZ? Burgazada'da mezelere gömülebileceğiniz, rakı balık yapacağım diye yola çıkıp meze yemekten balık aşamasına geçemeyeceğiniz bir sürü mekan var. Bunların çoğu yan yana. Doğruyu söylemek gerekirse yalnızca tek bir tanesini deneme fırsatımız olduğu için hangisinin en iyisi olduğunu söylemek zor, o yüzden Adalılar tarafından önerilen birkaç tanesini yazarak seçimi size bırakacağız; Barba Yani Restoran, Fincan Restoran, Yasemin Restoran ve Antigoni Restoran. Göremediklerimiz: Kapalı olması sebebiyle Iparho ve Peyote Cennet Bahçesi'ne bakamadık. Artık onlara da bizim yerimize siz uğrarsınız. Bir zamanların popüler Burgazada mekanı Kalpazankaya'yı Burgazada Gezi Rehberi içinde görmeyince şaşırmış olabilirsiniz. Ancak bu mekana bilinçli olarak gitmedik, çünkü Socrates Dergi Genel Yayın Yönetmeni olarak da tanıyabileceğiniz Caner Eler gelen hesapta içmedikleri bir içkinin bulunduğunu söylediği için bu restoranda darp edildi. Doğma büyüme burgazadali biri olarak adamız hakkında çok güzel seyler yazmışsınız, aynen adanın bize hissettirdiklerini sizde hissetmişsiniz. Adamiza her zaman bekleriz 43 yıllık hayatımda çok sayıda anı biriktirdiğim bu adada eminim sizde bol bol güzel anılar biriktirebilirsiniz. Yazılarınızı merakla ve beğeniyle takip ederim. Burgazada rehberini görünce özellikle Kalpazankaya'dan bahsedip bahsetmediğinizi görmek için hızlıca taradım. Önce mekanın ismini yazıda görmemek sonra da notunuzu görmek beni çok mutlu etti! Duyarlılığınız için sizi tebrik ederim, artık 3 kat daha fazla takip edeceğim sizi!"} {"url": "https://oitheblog.com/2018/07/18/londraya-yerlesmek-ve-ankara-anlasmasi", "text": "-Londra'ya yerleşmek deyince de daha baştan işler insanın gözünde büyüyor, sanki çok sıkıntı çıkarmış, öyle kolay bir süreç olmazmış gibi geliyor insana. Bu süreçte çok sıkıntı yaşadın mı, bize sürecin nasıl ilerlediğinden biraz bahsedebilir misin? Evet nedense söz konusu Londra'ya yerleşmek, daha doğrusu İngiltere'ye yerleşmek olunca, yurtdışına yerleşme fikri insanlara daha da zor geliyor. Muhtemelen İngiltere'nin Avrupa Birliği'nde olup kendi başına takılan tavrı, Euro değil Pound kullanması, Schengen bölgesine dahil olmayışı, ayrıca dünyanın çoğunluğunun aksine sağdan akan trafiği, uzunluk ve ağırlık ölçülerinin farklı oluşu, İngilizlerin dillere destan soğukluğu gibi konular sanki durumu insanların gözünde psikolojik olarak daha zor hale getiriyor. Ama bilinenin aksine şu an Avrupa ülkeleri arasında Türklerin en rahat yerleşebileceği ülke İngiltere. Aslında İngiltere diyoruz ama İngiltere'nin de içinde bulunduğu Birleşik Krallık'tan bahsediyoruz. İngiltere, İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler. Ben nerede yaşamak istediğimden ve ne yapmak istediğimden, neleri yapamayıp, neleri yapabileceğimden çok emindim. O yüzden hangi vize türüne başvurmam gerektiği çok netti. Bu konuda yeterli araştırmayı yapıp, kendi durumumu değerlendirip, başvurumu yaptım. Açık ve nettim. Dolayısıyla 9 gün içinde kolaylıkla vizemi aldım. Bu aşamada mülakata çağrılmak, ek evrak talebi, ret vs. gibi hiçbir zorlukla da karşılaşmadım. Süreç her vize türüne göre değişiyor. Ben Londra'ya yerleşmek için Ankara Anlaşması vizesine başvurdum ve sıkıntılı bir süreç olmadığını söylemeliyim. Önemli olan kişinin talebinden emin olup, kendi üzerine düşeni başvuru aşamasında eksiksiz yapması. -Hazır bir avukata denk gelmişken bu soruyu da esirgemeyelim. Genel olarak İngiltere'ye göç konusu gündeme geldiğinde akabinde hemen bir \"Ankara Anlaşması\" konusu da açılıveriyor. Bu konuyla ilgili herhangi bir bilgin var mı, nedir bu Ankara Anlaşması'nın katkısı tam olarak? Ankara Anlaşması aslında Avrupa Birliği Ekonomik İşbirliği Anlaşması çerçevesinde bir protokoldür. Ve bu protokole dayalı olarak İngiltere'nin Türk vatandaşlarına kendi işlerini kurmaları şartıyla İngiltere'de yaşamak ve yerleşmek için verdiği bir vize türüdür. Ankara Anlaşması'na başvuru yapabilmenin tek koşulu kişinin kendi işini kuracak olmasıdır. Ayrıca bir dil, eğitim ya da sermaye şartı söz konusu değildir. Kişi öncelikle o güne kadarki eğitimlerini ve tecrübelerini göz önüne alarak, ne tür bir iş yapabileceği konusunu netleştirmelidir. Örneğin; işletme mezunusunuz, bugüne kadar da çeşitli firmalarda muhasebe ve/veya finans ağırlıklı departmanlarda çalıştınız. İngiltere'ye gitmek istediğinizde ben oradaki firmaların ön muhasebelerini tutmak istiyorum, girdi çıktı kayıtları ve gelir gider hesaplarını düzenleyerek ana muhasebeye vereceğim bir hizmet sunacağım derseniz bu eğitim ve deneyiminizle orantılı olacaktır. Ancak siz bu deneyimle ve eğitimle ben gelip pasta dükkanı açacağım derseniz size bu konuda herhangi bir eğitiminiz ve deneyiminiz olup olmadığı sorulacaktır. Muhasebecisinizdir ama ayrıca pasta fırını işletiyorsunuzdur ya da pasta dükkanında çalışıyorsunuzdur, pastacılık üzerine çeşitli eğitimler almışsınızdır, o zaman olur. Eğitim derken ille de üniversite eğitiminden bahsetmiyorum. Konuyla alakalı herhangi bir atöyle, sertifika programı, seminer, çalışma vs olabilir. Bir berber de Ankara Anlaşmasına başvuru yapabilir bir öğretmen de bir doktor da. Sermaye şartı da aranmaz. Belirlenmiş bir sermaye tutarı söz konusu değildir. Kendi işinizi kurabilmeniz ve bu işten para kazanacağınız zamana kadar sizi bir kaç ay geçindirmeye yetecek sermayeniz olması yeterlidir. Örneğin burada bir öğretmensiniz ve orada da Türkçe özel ders vermek istiyorsunuz. Bu durumda bir ofisiniz olmasına gerek yoktur ve bu işin kuruluş maliyeti için 5000 Pound diyebiliriz. Ayrıca 5000 Pound da birkaç aylık masraflarınız olsa yaklaşık olarak 10.000 pound ile bu vizeye başvuru yapabilirsiniz. Tabii ki bu sadece bir örnek. Kişinin durumuna göre değişiklik mutlaka gösterecektir. Örneğin aile ile geliniyorsa tabii ki sermaye tutarı artacaktır. Birden fazla kişi için birkaç aylık gider söz konusu olacaktır. Diğer yandan yapılacak iş için harcanacak sermaye de herkes için değişmektedir. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var; aile bireyleri asıl başvuru sahibine bağımlı olarak vize alırlar ve eşlerin kendi işini kurma zorunluluğu yoktur. Herhangi bir işe girip çalışabilirler. Ve mutlaka altı çizilmesi gereken nokta şu; paranızın kaynağı belli olmalıdır. Aileden borç bile alınsa ailenin hesabında bu paranın geçmişi görülebilmelidir. -Peki diyelim ki Ankara Anlaşması bizim için uygun değil, o zaman İngiltere'ye ne şekilde göç edebiliyoruz, Londra'ya yerleşmek için illa ki Ankara Anlaşması üzerinden mi hareket etmemiz gerekiyor? En çok sorulan şey; gelip orada bir şirkette çalışabilir miyim? Bunun olabilmesi için öncelikle süresiz oturum almanız gerekir. Bunun için de 5 yıl İngiltere'de yaşamış ve çalışmış olmalısınız. Süresiz oturumunuz olmadan bir şirkette çalışabilmeniz için şirketin size sponsor olması gerekir. Özellikle sizin deneyiminiz ve tecrübenizde spesifik özellikleri olan birine ihtiyacının olması gerekir. Bunun için 3 kez ilan vermeli, British ya da Avrupalı eleman bulamamış olmalıdır. O nedenle bu vize türü çok kolay bir yol değildir. Diğer vize türlerine gelince, bunlar ekonomik seviyesi daha yüksek olanlara uygundur. Örneğin girişimci vizesi; 200.000 poundluk bir sermaye şartı var. Bu tutarda bir yatırım yaparak iş kurmanız gerekiyor ve bu yatırımın içine satın alınan gayrimenkul dahil değil. Örneğin bir restoran açacaksınız ve yerini satın aldınız 500.000 pound. Ama bu 200.000 pound yatırıma dahil edilmiyor. Gayrimenkul dışında kalacak olan dekorasyon, malzeme, muhasebe vs gibi diğer kalemlerden oluşmalıdır. Kişi aktif olarak işin başında olmalıdır. Ayrıca İngilizce yeterlilik aranmaktadır. Bir diğeri ise yatırımcı vizesi. Onda ise meblağlar çok yüksek. minimum 2.000.000 poundluk bir yatırım gerekir. İngiltere'de devlet tahvili ya da orada kurulmuş ve faaliyet gösteren bir şirketten hisse almak gerekir. Faal olarak çalışmanıza gerek yoktur. Ama isterseniz istediğiniz herhangi bir işi yapabilirsiniz. İngilizce yeterlilik şartı aranmaz. -Tam 2,5 senedir Londra'da yaşıyorsun. Hangi bölgesindesin? Bu konuda yaptığın tercihten memnun musun? Orada yaşamaya niyetlenenler için bu konuda özellikle verebileceğin bir öneri var mı? 2005'ten beri gidip geliyorum ama yerleşik hayata geçeli 2,5 yıl oldu. Ben şu meşhur Julia Roberts'la Hugh Grant'ın Nottinghill filminin çekildiği Nottinghill/Portobello Road'a 15 dk yürüme mesafesinde, Bayswater'da oturuyorum. Ve evet kesinlikle yaptığım tercihten fazlasıyla memnunum. Çünkü evden çıkıp sadece 2 dakika abartmıyorum süre tuttum sadece 2 dakika sonra meşhur Hydepark'tayım. Parkın içinden yürüyerek 20 dk da meşhur Victoria&Albert, Natural History ve Sience Museum'dayım. Yine park içinden yürüyerek yarım saatte meşhur alışveriş merkezi Harrods'tayım. Evden çıkınca caddenin sağına doğru 15 dk yürüyünce Portobello Road'tayım, soluna doğru 15 dk yürüyünce meşhur Oxford Street'teyim. Yani her yer ayağımın ucunda ve yürüme mesafesinde. Şehrin ortasında ama şehir gürültüsü olmayan, son derece güvenli ve ulaşım konusunda inanılmaz rahat bir bölge. 24 saat çalışan otobüsleri, Cuma ve Cumartesi sabaha kadar açık metroları ile Londra'da asla araba ihtiyacınız olmadan yaşayabileceğiniz şahane bir bölge. O nedenle ben daha merkezi, batıya doğru olan bölgeleri tavsiye edebilirim. Kiralar diğerlerinden biraz daha yüksek olsa da ulaşım ve zaman kaybı düşünüldüğünde kesinlikle dengeliyor. -Diyelim ki bir şekilde başardık ve Londra'ya taşınıyoruz, ev bulma, taşınma, yerleşme süreçleri çok mu karmaşık ileriyor? Bu konuda işleri nasıl kolaylaştırabiliriz, sen nasıl bir yol izledin? Vizenizi aldığınızda, vize süresi içerisinde, genellikle 1 aylık vize verilir, ülkeye giriş yapmalı ve kimlik kartınızı alıp, polis kaydınızı yaptırmalısınız. 1 aylık vize sizin ilk girişiniz için kullanacağınız vizedir. Ülkede çalışma ve yaşama süreniz BRP dediğimiz kimlik kartınızda gösterilir. Daha sonra bu kartın her giriş çıkışta yanınızda olması gerekir. Tabii ki Londra'ya yerleşmek için ilk yapılacak iş burada kalacağınız evi kiralamaktır. Bu aşamada bir kısır döngü olduğunu itiraf etmem gerekir. Çünkü ev kiralarken banka hesabınızı sorarlar, banka hesabı açarken de sabit, resmi bir belge ile kanıtlanmış adresinizi. Bu nedenle genellikle henüz aktif bir banka hesabınız olmadığı için ilk 6 aylık kirayı peşin ödemeniz talep edilir. Bu ev bakma süreci için konaklayacağınız yeri Airbnb'den kısa süreli bir oda kiralayarak çözebilirsiniz. Çünkü kısa süreli bile olsa otel maliyeti yüksek olacaktır. Ben öncelikle birkaç gün otelde kalıp, işin birkaç günden uzun sürebileceğini anlayınca arkadaşımın bir odasını kiraladım. O arada ev bulup yerleştim. Dediğim gibi banka hesabınız henüz olmadığı için 6 aylık kiranızı peşin istiyorlar, peşinen ödedim. Kira sözleşmesi ile bankada hesap açtırabiliyorsunuz. Ancak burada önemli olan şey şu; kira sözleşmeniz mal sahibi tarafından yapıldığında anlaşmalı bir iş çevirdiğiniz düşünülebileceği için ajans tarafından yapılmış olması tercih edilebiliyor. Bankalara bizdeki gibi gidip \"selam ben geldim hesap açtıracağım\" diyemiyorsunuz. Onlar size bir randevu veriyor ve bu randevu gününde gidip hesabınızı açıyorsunuz. Bankalar konusunda önemli bir ipucu; eski ve köklü bankalar yerine yeni bankaları tercih ederseniz işler çok daha kolay ve hızlı yürüyor. -Türkiye'den yaşadığın şehirden Londra'ya geçince hayatında somut olarak neler değişti? Yaşam kalitende beklediğin seviyede bir artış oldu mu mesela, iyi ki Londra'yı tercih etmişim dedirtti mi sana? Ben Bursa'dan Londra'ya hızlı bir geçiş yaptım. O yüzden değerlendirmem daha çok bu iki şehir açısından olur. Kesinlikle yaşam kalitem arttı. Diyorum ya \"bimutluzey\" oldum çıktım. Ama neler değişti mesela? Sokakta rahat yürüyorum. Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Sokakta bir kadın olarak, saatin kaç olduğu, üzerimde ne olduğu fark etmeksizin, özgürce ve rahat yürüyorum. Ne düşündüğünün, ne söylediğinin, ne yaptığının, nasıl davrandığının, nasıl oturup kalktığının bir başkası gözünde herhangi bir önemi yok. İnsanlar rahat. Herkes birbirine olduğu şekli ile saygılı. Siyahı-beyazı, Müslümanı-Hıristiyanı, Arabı- İngilizi, erkeği-kadını, açığı-kapalısı.....300'eyakın dilin konuşulduğu çok kültürlü bir şehirde herkes insanca yaşıyor. Farklılıklarımızla bir arada yaşayabileceğimizin en güzel örneğidir bu şehir. O yüzden de iyi ki iyi ki bu şehri tercih etmişim. -Bir diğer görüş, Londra gibi bir şehirde yaşamanın çok pahalı olabileceği. Bunu en iyi yaşayan bilir diye düşünerek tabii ki sormak istiyoruz, Londra'da yaşam gerçekten pahalı mı? Yoksa kazancını oranın para biriminde sağlayınca işler aslında göründüğü gibi olmuyor mu? Bize kira, yeme içme ve günlük yaşam gibi konulardan örnekler vererek biraz açıklayabilir misin? En büyük yanılgılardan biri de bence Londra'nın pahalı olduğunun düşünülmesi. Bizim paramızın pound karşısında değeri düşük olduğu için hesapları TL üzerinden yaparsak tabii ki pahalı gelir. Klasik hikayedir; 1 şişe suya 6 lira verdim. Yoo 6 lira vermedin, 1 pound verdin. Adam pound kazanıyor, senin için 1 TL ne demekse onun için de 1 pound o demek. Olaya böyle bakmak lazım. Şimdi buna göre baktığımızda durum şu; İngiltere'de saatlik asgari ücret 7.83 pound. Türkiye'de saatlik asgari ücret 8.67 TL. Londra'da bir süpermarketten değil bir kasaptan 1 saatlik asgari ücretinizle 1 kg pirzola alabilirsiniz. Türkiye'de 1 kg pirzola alabilmek için 10 saat çalışmanız gerekir. Örneğin Londra'da bir öğle yemeği için çok rahatlıkta \"meal deal\" denen ve her süpermarkette ve coffee shopta olan sandviç veya salata yanına cips ve içecekle yapılan menüyü 3 pounda alabilirsiniz. Bu sizin yarım saatlik asgari ücretinize denk gelir. Ancak Türkiye'de yarım saatlik asgari ücretinizle ancak 1 simit ve çay alabilirsiniz. Yani bir kere pound kazanan biri için tabii ki pahalı değil. Hatta alım gücü yüksek. Şu anda fiyatlar nedir bilmiyorum ama kış döneminde 1 kg yeşil mercimek Türkiye'de 15 TL iken Londra'da 1,25 pounddu. Yani burada 2 saatten fazla çalışıp ancak 1 kg mercimek alabilirken orada 1 saatlik ücretinizle yaklaşık 5 kg mercimek alabilirsiniz. Bir örnek daha vermek istiyorum; mesela Londra'nın ünlü barlarından biridir The Shard. Thames Nehrini ve Tower Bridge'i tepen gören, manzarasıyla ünlü lüks bir bardır. Burada 1 kadeh şampanya, şarap ya da kendilerine özgü bir kokteylerini sadece 16 pounda içebilirsiniz. İki saatlik ücret. Türkiye'de İstanbul'da boğaz manzaralı o kadar lüks bir yerde sanırım bir kadeh şarap fiyatı 40-50 TL civarındadır. Belki de daha pahalı:) Yani Londra kesinlikle alım gücü yüksek ve pound kazanan biri için asgari bile kazansa hayatını yaşayabileceği bir yer. Ulaşıma gelince; tek binişlik metro kartı gidilen bölge uzaklığına göre değişmekle birlikte 2.40'tan başlıyor. İstanbul'da ise 2.60 TL sanırım. Yani yine asgari ücretten bakarsak orada 1 saatlik ücret ile 3 biniş hakkınız varken İstanbul'da 2 biniş hakkınız var. Özetle; Londra Türk parası ile turist olarak gelip gezdiğinizde pahalı. Ancak burada yaşayıp, burada kazandığınızda asla pahalı değil. -Peki olumsuz olduğunu düşündüğün, \"Türkiye'de bu daha iyiydi\" dediğin, eleştirel yaklaşabileceğin konular var mı? Londra'da ya da İngiltere genelinde rahatsızlık duyduğun, daha farklı olmasını beklediğin konular neler? Açıkçası birebir sorun yaşamamış olmakla birlikte sürekli etrafımdaki insanlardan sağlık sistemi konusunda iyi olmadıklarını duyuyorum. Bizde direkt istediğiniz gibi bir hastanenin aciline gidip tedavi olabilirken, orada kesinlikle önce aile hekimlerine gitmeniz ve gerektiğinde onların sizi sevk etmesi gerekiyor. Dolayısıyla bu durum zaman zaman can sıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Sağlık sisteminin bizde çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. -Bir klişeye daha parmak basmadan geçmek istemiyoruz. Londra'da sosyal hayat nasıl? Yani tabii dışarıdan bakınca Londra gibi bir şehrin son derece aktif, hareketli olduğu izlenimi var. Ancak öte yandan acaba bu \"İngilizler soğuk insanlardır\" klişesi, acaba İngiltere genelinde ırkçılığa maruz kalınır mı, İngilizler ile dostluk kurmak kolay oluyor mu gibi sorular da insanların aklını kurcalıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun? Bir kere Londra'yı İngiltere'nin genelinden ayırmak gerek. Diğer şehirlerin hepsini bilemiyorum ama gördüklerim nispeten daha sakin. Londra'da İngiliz neredeyse hiç yok. İngilizlerin çoğu ya şehrin dışında ya da başka şehirlerde. Muhafazakar oldukları doğru ancak ırkçılık gibi bir yaklaşımla hiç karşılaşmadım. Londra ise bir dünya merkezi. Tüm dünya vatandaşlarının bir arada festival tadında yaşadığı bir şehir. İnanılmaz bir kültür karmaşası ve yaşam enerjisi var. Kesinlikle kendinizi dünya vatandaşı hissediyorsunuz. Muhteşem bir enerji akıyor. Aklınıza gelebilecek her ülkeye ait yemeği, içkiyi, eğlenceyi, müziği bulabilirsiniz. Şehirde asla hayat bitmiyor. Sürekli festival havasında bir hayat var. Sergiler, konserler, müzikaller, tiyatrolar, sinemalar, müzeler, etkinlikler, festivaller, kutlamalar.... Bu kadar farklı insan bir araya gelince, hem yalnızsınız hem de herkesle arkadaşsınız. Bir kafede, restoranda, pubda, parkta, herhangi bir yerde bir anda birinin \"helloo\" diyerek konuşmaya başladığı bir yer. Ayrıca meetup diye şahane bir application var. Gelecek olanlara şiddetle tavsiye ederim. Bu app te yüzlerce grup ve etkinlik var. Birbirini tanımayan ama ortak paydada buluşan insanlar bir araya gelip ilgilendikleri şeyleri yapıyorlar. Dans, müzik, trekking, tenis, skydiving, içmek... Çok rahat sosyal ortamlara girebilir arkadaşlık kurabilirler. Yalnız kalmak konusunda ciddi bir çabanız yoksa asla yalnız kalmazsınız. -İngiltere'ye yerleşen birinin genel olarak adaptasyon problemi yaşayacağını düşünüyor musun? Bu kültürel anlamda da olabilir, iş hayatında da olabilir, sosyallik anlamında da... Sen bu konuda herhangi bir sıkıntı yaşadın mı? Eğer sen yaşamadıysan bile Türkiye'den İngiltere'ye göç eden bir bireyin orada adaptasyon problemi yaşayacağını düşünüyor musun? Yukarıda da söylediğim gibi gerçekten ne aradığınız önemli hayatta. Benim için keyifle yaptığım işten keyifle para kazanmak, hayatı mutlu ve huzurlu yaşamak, toplum baskısından uzak, olduğum gibi olabilmek, kadın olarak özgür hissetmek önemli. Farklılıklara açık, herkesi olduğu gibi kabul edebilen biriyim. İnsan, hayvan ve doğaseverim. O yüzden ben hiç adaptasyon sorunu yaşamadım. Ama insanları olduğu gibi kabul edemiyor, sürekli ayrıştırmaya çalışıyor, kolay para kazanırken aptal yerine koyuyor, minik hesaplar peşinde koşuyorsanız adaptasyon zor. İşinizi iyi yaparsanız, dürüst olup, kurallara uyarsanız, herkesi olduğu gibi kabullenirseniz işiniz kolay. Hem burada hem de dünyanın her yerinde. Sonuçta kalabalık ve pek çok kültürün bir arada yaşadığı ve sürekli hareket halinde bir yer. Eğer daha sakin bir yaşam istiyor ve bu kadar kalabalıktan hoşlanmıyorsanız ya başka şehirleri ya da Londra dış bölgelerini tercih edeceksiniz. Ankara Anlaşması ile İngitere'ye yerleşmek ise bunların en kolayı. İsterseniz bu konuda size yardımcı olabilirim. Çünkü danışmanlık da yapıyorum aynı zamanda. Bana email ile veya instagramdan @bimutluzey veya @zp_danismanlik hesaplarımdan ulaşabilirsiniz. Selamlar, emailinizi alabilir miyim ? Antlaşma ile ilgileniyorum. Birkaç soru sormak istiyorum. Sevgiler, Merhabalar öncelikle blogu uzun zamandır takip ediyorum ama en en en beğemdiğim yazılardan biri nu yazı oldu teşekkğürler @oitheblog!! ayrıca ben de hukuk 3. sınıf öğrencisiyim ve geçen seneden beri erasmus staj hareketliliği için cv'mi ve yabancı dilimi geliştiriyorum. mezun olunca erasmus staj hareketliliği ile Londra'ya gitmek en büyük hayalim. Bu konuda hukukçular olarak toplanmışken tavsiye vermek isteyen çok sevinirim. Merhaba röportajı veren kişi benim. Bana zplegaluk@gmail. com adresine mail atarak veya @bimutluzey ya da @zp_danismanlik instagram hesaplarımdan ulaşabilirsiniz. Ancak lütfen aldığınız eğitimler, iş deneyimi ve sermaye tutarınızı yazın ki detayları daha sağlıklı konuşalım. Çok yararlı bir röportaj olmuş, emeğinize sağlık. Bana zplegaluk@gmail. com adresine email atarak veya @bimutluzey ya da @zp_danismanlik instagram hesaplarımdan ulaşabilirsiniz. Merhaba, Ankara antlasmasi vizesi butun onemini yitirdi. 4 ay once ingiliz hukumeti Ankara Antlatmasi ile gelenlere \"indefinite leave to remain\" verilmeycegini soyledi. Yani sinirsiz oturum hakki alma sansi ellerinden alindi. Eger \"ILR\" niniz yoksa ingliz vatandasligina basvuramazsiniz. Brexit ile birlikte yasananacak bir ulke olmaktan cikti maalesef. Bu bilgi doğru değil. Ankara Anlaşması bitmedi, yerinde duruyor. Sadece birkaç kuralı değişti ve bunun detayları da ilgili kaynaklardan bulunabilir. Ankara Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Vatadandaşı olan herkes İngiltere'ye gelip burda yaşayabilir ve 5 yılın sonunda ILR-Indefinite Leave to Remain yani Sınırsız Oturum İzni'ne başvurabilir. Ankara Anlaşması halen önemini yitirmedi. Brexit ile birlikte yitirme ihtimali var. Ama \"indefinite leave to remain\" yani ILR yani süresiz oturuma ilişkin bilginiz eksik. 6 Temmuzda yayınlanan yeni guidance ile daha önce 16 Mart tarihinde kaldırılan Ankara Anlaşmaların 4 yıl sonra süresiz oturuma başvuru haklarının yerine yeni düzenleme ile 5 yıl sonunda süresiz oturuma başvuru hakkı verildi. Süresiz oturum hakkını alan herkes de diğer şartları yerine getirdiğinde vatandaşlığa başvurabilir. Bu yorumunu yayınlayacağınızı sanmam ama ben yine de yazayım. Objektif görüş ve izlenimlere ihtiyacı olan takipçilerinize faydalı olabilecek bir yorum çünkü. Röpörtaj Londra'yı hiç anlamamış biri ile yapılmış. Londra'da yaşayan biri olarak okuyanı yanlış yönlendirebilecek izlenimlerle dolu diyebilirim. Bir yandan Londra'yı gerçekten yaşamak istiyorsanız Kuzey'de Türk bölgesinde yaşamamalısınız diyor fakat bir yandan da Hyde Park'a ne kadar yakın oturduğundan ve Hyde Park'tan Harrods'a yürüme mesafesinde ulaşabildiğinden bahsediyor. Harrods dediği yer rus ve arapların en çok gittiği yerlerin başında gelir. Dejenere insanlar genelde oralarda takılır. Gerçek Londra Kuzey ve Doğu'dur. Kuzey ve Doğu'da sadece Türkler yaşamaz ki arkadaş Kuzey'de Türkler var derken muhtemelen Harringey'deki Green Lanes'den bahsediyor. Ayşe Kuaför, Mehmet Kasap, Ege Balık diye bahsettiği yerler Londra'da bir Green Lanes'de bir de Dalston'da çok bulunur. Ama mesela sen Dalston'a bu gözle bakarsan Dalston'daki ve Hackney'deki kültür, sanat, müzik, barlar, publar, retro mekan ve insanları tamamen kaçırırsın. Diğer büyük yanlış izlenim ve değerlendirmelerden biri ise Londra'nın pahalı olmadığı yönünde yapılan. İşte Londra Sterlin'i Türk parasına çevirirsen pahalıdır diyor. Bu kesinlikle yanlış. Londra'da Avrupa'nın her yerinden gelen insanlar da yaşar ve bunların içinde üst ve orta sınıfa dahil olanlar bile Londra'yı pahalı bulur. Euro bölgesi ülkesinin insanları için bile Londra oldukça pahalı bir yerdir. Londra'da alım gücü yüksek lafı da yanlış. İngiltere'de ortalama maaş 25 bin sterlin civarındadır ve bu para brüt maaştır. Sen şimdi 1000-1500 kira verdiğini ve bu kadar maaş aldığını hesapla. Ayrıca Londra'da çoğunluk 1000 Sterlin'in altında kira vererek paylaşımlı evlerde yaşar. 1400-1500 kira burda herkesin verebileceği bir kira değil. Sağlık sisteminin Türkiye'de daha iyi olduğu ise Londra'yı ve İngiltere'yi hiç anlamamış insanların inandığı tam bir şehir efsanesidir. Bu konuda blogumda da yazdım, detaylıca açıkladım. Londra'da sağlık sistemi iyidir ama Türkiye'den gidenler sistemi ve sistemin adımlarını bilmedikleri için sistemi kötü sanarlar. Herşeyin posta ile yürümesinin nedenini keşke anlayabilseymiş arkadaş, hele de bir hukukçu olarak. Herşeyin hala posta ile yürümesi çok derin mevzuudur ve ucu demokrasi ve hukuka dayanır. Merak ediyorsanız benimle de bir röpörtaj yapın bu konuyu da anlatayım. Londra'da İngiliz neredeyse hiç yok lafı ise röpörtajı tamamen bitiriyor ve bu röpörtaj olmasa daha iyiymiş dedirtiriyor. Evet, Londra çok kültürlü bir yerdir, her etnik kökenden insan vardır ama Londra'da çoğunluk her zaman İngilizler'dir ve İngilizler Londra'da her yerdedir. yanlış olduğunu düşündüğünüz bir şeyi söyleyebilir ve kendi fikrinizi de ifade edebilirsiniz ama ne kadar kötücül hatta saygısız bir yazım diliniz var. Dahası özellikle \"Harrods'a yürüme mesafesinde ulaşabildiğinden bahsediyor...... Dejenere insanlar genelde oraya takılır.\" cümleniz hakaret boyutunda. Hiç üşenmemiş satır satır eleştirmişsiniz ama keşke biraz anlasaymışsınız söylediklerimi. 1- Londra'yı gerçekten yaşamak isteyenler kuzeydeki Türk Bölgesi'nde yaşamasın çünkü küçük Türkiye dedim. \"Kuzey'de sadece Türkler oturuyor, başka da birşey yok, kaçın oradan...\" anlamında bir ifade kullanmadım, kullanmam da. Söylemek istediğim gayet açık bence; Londra'yı yaşamak için Türk bölgesinde yaşamamanızı tavsiye ederim. Çünkü orası minyatür Türkiye. Kendinizi Türkiye'de gibi hissedersiniz. Londra'da olduğunuzu anlamazsınız. Kuzeyde demiyorum dikkat edin! Kuzey'deki Türk bölgesinde diyorum. 2- Alım gücü konusuna gelince. Türkiye ile İngiltere karşılaştırması yaptığım ortada. Dünya genelinde bir alım gücü incelemesi yapabilecek deneyime ve yeterliliğe sahip değilim. Sadece insanlara Türk lirasını çevirerek hesap yapmanın doğru olmadığını, tabiki turist olarak Türk lirası ile gelince ve bunu pounda çevirince pahalı geleceğini ancak burada yaşayan insanlara 1 poundun 1 lira olduğunu anlatmaya çalıştığım öyle aşikar ki. Neden başka Avrupa ülkeleri ile karşılaştırmak gerekiyor anlamadım? Türkiye'den göç etmeyi düşünenler için iki ülke arasındaki kendi gözlemlerimi karşılaştırıyorum. 4- Herşeyin posta ile yürümesinin sebebini anlamış değilim, zaten bununla ilgili de bir yorum yapmadım. Bu konu benim için Türkiye ile karşılaştırdığımda negatif bir taraf dedim. Bu benim fikrim. Kendi fikrinizi bilginizi paylaşabilirsiniz ama \"hele de bir hukukçu olarak \" diyip de neyi iğnelemeye çalıştğınızı anlamak mümkün değil gerçekten. Hukukçuluğumu sorgulamak kimsenin haddine değil. 5- Londra merkezde çok da fazla İngiliz göremezsiniz. Olanların çoğu da zaten iş için merkezdedir. Genelde üst düzey çalışanlardır ve yaşadıkları yer de Londra'nın şehir dışı bölgeleridir. Şehir dışında olduklarını da ifade ediyorum yazıda. Günlük yaşamda merkezde İngilizlerle muhattap olma olasılığınız çok çok düşüktür. Sonuç olarak iki lafınızdan birinin \"Londra'yı anlayamamış biri, Londra'yı anlayamamış biri\" olmasına ise hiç anlam veremiyorum. Hayatta herkesin bildikleri kendi deneyimlerinden ibarettir. Bu röportaj benimle yapıldı ve bana sorulan sorulara ben kendi yaşadıklarımdan ve deneyimlerimden yola çıkarak cevap verdim. Cevaplara gösterdiğiniz ilgiliyi biraz daha sorulara gösterseydiniz, soruların \"sence? sen ne düşünüyorsun? sen neler yaşadın?\" şeklinde olduğunu ve benim deneyimlerime ve fikirlerime yönelik olduğunu anlayabilirdiniz. Ricam şu; lütfen size saygısızlık etmek amacında olduğumu ve/veya hakaret amacı güttüğümü düşünmeyin. Ayrıca birşeyi daha belirteyim; yazdıklarımda kastettiklerim literal yani neyse odur, sarkastik davranmak gibi bir amacım yok. Bu ricam hem önceki yorumum hem de tüm yorumlarım için geçerli. Sizin de belirttiğiniz gibi hepimiz dünyayı kendi baktığımız pencereden yorumluyoruz. Bu röpörtajda yaptığınız tespitler ve belirttiğiniz sosyal olgularla ilgili düşüncelerimi paylaştım. Üşenmediğim konusunda haklısınız zira İngiltere ve gezi benim hobim, bu konulardaki birçok şey ilgi alanıma giriyor ve üşenmiyorum. Bu konularda kendi blogumda da detaylıca yazıyorum. Hukukçuluğunuzu sorgulamak kimsenin haddine değil demişsiniz. Ben sizin hukukçuluğunuzu sorgulamadım. Hukukçu olarak bu konuyu neden anlamamış dedim, burda sizin mesleki yetkinliğinizi sorgulamadım. Hukukçu olmanız her konuda her tespitiniz doğru anlamına gelmiyor. Örneğin, ben bilgisayar mühendisiyim ve birisi benim herhangi bir konuda yazdıklarımla ilgili mesleğime atıfta bulunarak yorum yaparsa ben de -mühendisliğimi sorgulamak senin haddine değil- mi diyeyim? Öyle yapmazdım, zira yaptığım her tespit doğrudur gibi bir düşüncem yok. İnsanların farklı algıları ve dolayısıyla farklı yorumları olabilir. Maddeler halinde belirttiğiniz konularda pek fazla birşey yazmayacağım. Bunlarla ilgili düşüncelerimi ilk yorumunda paylaştım. Fakat 5. madde konusunda sizinle aynı fikirde olmadığımı belirtmek isterim. Londra'da her yerde İngilizler çoğunluktadır ve Londra'nın her yerinde yaşarlar. İngiltere'de kağıt-kürek işleri-posta kullanımı, sağlık sistem, ucuzluk-pahalılık konuları çok su götürür mevzular. Kendi blogum dahil farklı mecralarda görüşlerimi paylaşıyorum, buna oitheblog. com'daki ilgi duyduğum yazılara yorum yapmak dahil. cevabı yazdıgım tarih Agustos ayı itibari ile Ankara Anlaşması hala var ve Brexit ile önemini yitirme ihtimali de var demiştim. Ankara Anlaşması hala daha var ve hala daha Brexit ile önemini yitirme ihtimali var. Şahsi kanaatim Mart 2019 da Anlaşmanın kalkacagı ancak yerine koşulları daha agır bir anlaşma geleceği yonunde. Ancak kimse kesin bir şey söyleyemez. Hepimiz beklemedeyiz. Anlaşma kalktı denene kadar da yururlukte ve basvurular devam ediyor. Sevgili Zeynep Hanım ve röportajı yapıp yayınlayan bloggerlar, Ben 6 ay kadar İngiltere'de yaşadım. 6 ay kısa bir süre ancak Zeynep hanım ve Mehmet beyin yazdıklarını yorumlayacak olursam benim deneyimlerin Zeynep hanımın yazdıklarına daha yakındı. 6 ay boyunca Londra'da bir İngiliz ile arkadaş olamadık. İspanyol, Arap, Fransız, İtalyan, Hint, Türk, Tayvanlı, Koreli ve Portekizli gibi bir çok kişi ile tanıştık ama gerçek bir İngiliz denk gelmedi :). Bu konular çokta önemli değil, sonuç olarak İngiltere'de yaşamak Türkiye'de yaşamaktan çok çok daha güvenli, özgür ve konforlu. Gitmek isteyen uğraşır gider, istemeyen kalır ve burada ki saçman sapan konularla boğuşmaya devam eder. Türkiye'nin bence avantajlı tarafı; coğrafi konumu, iklimleri ve doğal güzellikleridir. Ancak diğer saçma sapan sorunlarla uğraşmaktan bu güzelliklerinde tadını çıkartamıyoruz zaten. İngiltere'de kazanmaya başladıktan sonra yabancı turistler gibi Türkiye'ye tatil için gelip bütün doğal güzelliklerini gezer tadınız çıkartırız. Evet bu biraz trajik ama maalesef durum bu. Paylasim icin tesekkurler. Genel hatlari ile cok bilgilendirici ve guzel bir roportaj olmus. Aile olarak uc odali guzel bir evde oturayim derseniz 1,500-2,000 pound aylik kira, 200-250 belediye vergisi vs masrafi olur. Istanbul'da 20 bin TL maas kazanip 4-5 bin TL ile cok daha buyuk ve ferah evde oturup, daha rahat harcayip bir de birikim yapabilirsiniz. Sonuc olarak, maliyet hesabi ve gelir-harcama hesaplama mantigi bence dogru olmamis. Ozellikle son bes yil icinde Turkiye'de cok iyi gelir seviyesi olan egitimli bir cok insan, Londra da finansal olarak daha dusuk seviyeli bir hayat yasayacaklarini bilerek buraya geldi. Temel motivasyon genelde cocuklari icin daha iyi bir gelecek sunma potansiyeli oluyor. Biz de bunlardan birisiyiz ve uc sene sonunda halen dogru karar verdigimizi dusunuyoruz. Boyle dusunmemizin temel nedenlerinden birisi, sosyal anlamda daha iyi bir hayat yasamamiz. Istanbul'da istediginiz kadar yuksek maasiniz da olsa elde edemeyeceginiz, ama Londra'da sahip olabildiginiz (yani Turkiye'de para ile satin alinamayacak 🙂 seyler cok."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/07/27/ispanya-madrid-gezisi-notlari", "text": "Biz bu Madrid'in gördüğü muameleye ciddi ciddi bir Madridli gibi, sanki kendi memleketimize laf edilmiş gibi üzülüyoruz ya. Ortalık \"BORSOLONO MODROD'DON DOHO GOZOL\" diyerek Madrid severleri sindiren kocaman ve agresif bir grupla dolu. Ağzını açıp \"ben Madrid'i Barselona'dan daha.........\" diyecek oluyorsun \"daha\" kısmında kesiyorlar, aaabiii yok Madrid sıkıcıı yaaa'lar giriyor hemen. Tabii ki Barselona'yı sevmediğimizi söylemeyeceğiz, ancak sanki şey gibi geliyor; Barselona'yı herkes sever, ama Madrid'i gerçekten tanıyan ve güzel bir şekilde keşfetmeyi başarmış olan kişiler değerini anlar. O yüzden Madrid gezisi için yola çıkarken öyle Barselona'ya, Roma'ya, Floransa'ya ya da Paris'e gidiyormuş gibi gitmemek lazım, bu şehir gerçekten daha farklı bir bakış açısı ve kaynaşmak için biraz daha uzun bir zaman gerektiriyor bizce. Madrid'i gerçekten sevecekseniz şehirde bulunduğunuz süre el verdiğince yerlisi gibi takılmaya çalışmak bu şehir ile daha sıkı bir bağ kurmanızı sağlıyor. En azından bizim için öyle oldu, sizin için de elimizden geleni yapacağız. Bu arada, bizim bu sefer Madrid'e gitme sebebimiz aslında yeni bir Madrid keşfinden çok Mad Cool Festival'a katılmaktı. Avrupa'da 2018 yazının en iyi festivallerinden biri olması sebebiyle heyecandan çıldırarak akreditasyon başvurusunda bulunup neticede basın olarak gitmeyi başarınca gerçekten acayip keyifli bir festival geçirdik! Depeche Mode, Arctic Monkeys, Kasabian, Pearl Jam, Dua Lipa, Franz Ferdinand, Massive Attack, Jack White, Tame Impala gibi OHA ABİ BEN ŞU AN NEREDEYİM dedirten bir line up'a sahip olduğu için çeşitli aksaklıkları ve tam birer İspanyol magandası olan ve \"bu ne şimdi Türkiye simülasyonu mu\" dedirten güvenlikleri de görmezden gelmeyi başarabildik. Neticede önümüzdeki senenin biletleri de şimdiden satışa çıkmış, orada da millet kapış kapış alıyordu, muhtemelen yine baba bir şey yapacaklar, aklınızda bulunsun. Başlamadan gelen not: Şurada ilk Madrid seferlerimizin ardından yazdığımız turistik bir Madrid Gezi Rehberi mevcut, ona da bakmak isteyebilirsiniz. Ayrıca Prado Müzesi'ne gidecek olursanız büyüklüğü karşısında paniğe kapılıp gözden kaçırmamanız adına görmeniz gereken önemli eserleri de listelemiştik, onu da şöyle bırakalım. Madrid ile ilgili güncel önerilerimizi görmek isterseniz sonraki Madrid seferlerimiz ardından Instagram'daki sabit hikayelerimizde yeni şeyler de var, oraya da bekleriz. Aslında liste konseptli bir yazı ama, bu Madrid'de konaklama kısmını özel olarak eklemek istedik, çünkü Madrid gezisi boyunca kaldığımız otelin hem konumundan, hem de kendisinden çok memnun kaldık. İsmi Praktik Metropol. Lokasyon olarak Madrid'in ana caddelerinden biri olan Gran Via'ya ve Madrid'in en kalabalık meydanı sayılabilecek Sol'e çok yakın. Aynı şekilde inip 20 adım falan yürüdüğünüz anda metroya da ulaşabildiğiniz için çok pratikti. Tüm bunların yanında otelde kalan herkesin kullanımına açık, kendi yiyeceğinizi içeceğinizi kapıp güneşlenebildiğiniz ya da içip sapıtabildiğiniz şahane bir terası da olunca resmen otelin köpeği olduk. Yakın zamanda Madrid'e gitmek gibi bir planınız varsa bu oteli değerlendirebilirsiniz. 1. Favoriniz olabilecek bölgeleri tespit edin, onlara odaklanın. En önemli mevzuyu en başa yazıyoruz, çünkü yerlisi gibi bir Madrid Gezisi gerçekleştirmek istiyorsanız her bölgenin ayrı telden çaldığını bilmeniz ve metro ile de biraz haşır neşir olmanız lazım. Öyle sadece turistik noktalarda takılırsanız bu geziden keyif alma oranınız net bir şekilde düşecektir. Sonra vay efendim biz Madrid'i sevmedik, yok biz Barselona'ya gideceğiz tutmayın bizi falan diye geri gelmeyin, BOZUŞURUZ. Bir türlü karar verememekle birlikte bizim Madrid'deki favori bölgelerimiz bu gezinin ardından La Latina ve Chueca olarak şekillenmiş durumda. Ama diğerlerinde de gönlümüz var, o yüzden sizin için Madrid'in görmek isteyebileceğiniz barriolarını küçük çaplı bir özet geçeceğiz. La Latina: Madrid'in merkezinde yer alan, çok fazla mekanı bir arada bulabileceğiniz, turistik noktalara yakın olmasına rağmen yerlisinin de bol bol değerlendirdiği bir bölge. Özellikle akşam saatlerinde çok hareketli oluyor, insanlar işten güçten çıkıp buraya birer bira içmeye, muhabbet etmeye akın ediyor resmen. Bizim burayı bu kadar sevme sebebimiz de hem görsel açıdan güzel hem de bu denli hareketli olması galiba. La Latina'nın tam olarak neresi olduğunu bilemediyseniz keşfinize Plaza de la Cebada tarafından başlayabilirsiniz. Aynı şekilde Calle de la Cava Baja akşam çeşit çeşit tapas denemek için iyi bir noktası. Chueca: Bir diğer favorimiz, Chueca. Madrid'in en renkli, en baskısız, en \"gay friendly\" bölgesi. Neredeyse her mekanda bir gökkuşağı bayrağı, stickerı var olmasından da anlayabilirsiniz. Oldukça hareketli, değişken bir bölge olduğu için her gittiğinizde farklı bir dükkan, restoran açılmış oluyor, dolayısıyla şurada şu var, burada bu var diye anlatacağımız herhangi bir şeyi birkaç ay sonra bulamayabilirsiniz bile, o sebeple keşif kısmı biraz da size kalıyor. Başlangıç noktası olarak Plaza de Chueca'yı baz alabilirsiniz. Unutmadan, Gay Pride döneminde, özellikle Haziran ayı boyunca burası ekstra cıvıl cıvıl oluyor, belki özellikle o döneme denk getirmek istersiniz, biz müthiş günler geçirmiştik. Malasana: Malasana Madrid'in sonradan popülerleşen, hipster akınına uğrayan, ikinci el dükkanları, barlar, kafeler ile dolup taşan bir bölgesi. Aslında size aşağıda bahsedeceğimiz birçok mekan da bu bölge dahilinde yer alıyor, dolayısıyla bizim önerilere uyacak olursanız bu bölgeyi büyük ölçüde keşfetmiş olacaksınız. Başlangıç için Tribunal metrosunda inip yola koyulabilirsiniz. Lavapies: Lavapies Madrid'in göçmenlerin ve işçi sınıfının yoğun olduğu bir bölgesi. Bundan birkaç sene önce gerçekleştirdiğimiz ilk Madrid gezisi boyunca herkesin ısrarla \"oralarda biraz daha dikkatli olun\" şeklinde uyarılarda bulunup durduğu bir bölgeydi, ancak anladığımız kadarıyla zamanla bu şekilde değerlendirilmekten çıktı. Zira son gezimizde pek bu gibi yorumlar getirmediler. Neticede bu taraflara yolunuz düşecek olursa Madrid'in bir başka yüzünü göreceğiniz için eğer şehri gerçekten tanımak gibi bir niyetiniz varsa buraya da uğrayabilirsiniz. Aşağıda bu civarda yer alan birkaç mekan önereceğiz, hipsterlar sağolsun buralara da el atmış. Salamanca: Geldik Madrid gezisi kapsamında gidebileceğiniz eennn lüks bölgeye. Bu sebeptendir ki en az mekan önerimiz bu bölgeden........ Şaka bir yana, Salamanca bölgesi gerçekten de o LV, Chanel, Dior gibi markaların cirit attığı, süslü püslü butiklerin yer aldığı bir bölge. Calle de Serrano'ya gittiğiniz takdirde, ki metroya çok yakın, Salamanca'nın göbeğine düşüyorsunuz. Pum Pum Cafe: İçeride bedava avokado veriyorlarmışçasına popüler bir brunch noktası. Pek büyük bir mekan olmadığı için de sıra oluyor. Kahvaltı çeşitleri öyle \"oha inanılmaz\" seviye değil, ancak kötü de değil. Menüde seçenekler arasında şakşuka görünce merakınıza kapılıp sipariş vermemenizi öneririz çünkü şakşukayla hiç ilgisi olmayan bir şey. İçinde patlıcan olmayan şakşuka, şakşuka değildir İspanyol kardeşlerimiz, hiç kusura bakmayın, BİZİM DE SABRIMIZ BİR YERE KADAR........ Cafe Federal: Bir diğer über popüler mekan, üstelik dışında tam keyif yapmalık güzel bir alanı da olduğu için ekstra hoşunuza gidecektir diye düşünüyoruz. Burada da her daim sıra var. Fakat kahvaltı seçenekleri gayet lezzetli olduğu için bizce beklemeye değer. HanSo Cafe: Burası için bir \"brunch noktası\" demek pek doğru değil, çünkü brunch odaklı bir mekan değil, özellikle kahveleri ile ön plana çıkıyorlar. Ancak eğer buraya gittiğinizde \"hanso mu hahaha HANZO GİBİ KEH KEH KEH\" esprisi yapmayacağınıza söz verirseniz bir şey söyleyeceğiz. Söz mü? Tamam. Burada yapacağınız kahvaltılarda avokado bolluğunda kendinizi kaybedeceksiniz. Adamlar avokadoyu esirgemiyor arkadaş, bizdeki gibi gıdım gıdım koymuyorlar, sizi avokadoya boğuyor, size avokado banyosu yaptırıyor, a-a-a-avokado showwww yapıyorlar. O yüzden hoşunuza gidebilir diye düşündük ve listeye aldık. Bu arada olur da kahve için gidecek olursanız ve canınız tatlı çekerse, içinde fasulye olan, evet evet bildiğimiz fasulye olan bir pastaları var, ve \"bir insan kendine bunu yapar mı, sağlıklı besleneceğim diye gururunu ayaklar altına alıp fasulyeden tatlı yapar mı....\" demeden bi' tadına bakın, çünkü gerçekten bayağı lezzetliydi. The Toast Cafe: Buraya gitme fırsatımız olmadı, ancak oralı arkadaşlarımız tarafından çok önerilince es geçmek istemedik, belki siz uğrarsınız. Brunch için oldukça popüler mekanlardan biri, özellikle porsiyonları büyük olduğu için sevdiklerini söylediler ve french toast denememiz konusunda ısrarcı davrandılar. Top sizde. Religion Coffee: Aslında kahveci olan, ama kahvaltısıyla da popüler hale gelmiş mekanlar kontenjanından yazdığımız Religion'a giderek de bir taşla iki kuş vurabilirsiniz. Burası bir seviye daha \"sağlıklı kahvaltı\" arayışında olanlara uygun, aklınızda bulunsun. Bir de biz denemeyi unuttuk ama, gitmeden önce stalklarken mavi renkli bir kahveleri olduğunu gördük. Biliyoruz kulağa biraz salakça geliyor ama belki ilginizi çeker. Artık Avrupa'nın herhangi bir yerinde karşınıza çıkabilecek bu yerlere alıştık, konseptin hastasıyız. Neden bahsettiğimizi anlamayanlar için bu İspanya'da \"mercado\" diye geçen yerler aslında bizdeki pazar benzeri yerler. Ancak konsept yakın olsa da daha önce hiç karşılaşmadıysanız farklı bir şeymiş gibi gelecek, çünkü bu yerler genellikle kapalı alanlar oluyorlar ve içeride taze sebze meyve, kasap, şarküteri ürünleri satan yerler bulunmasının yanı sıra hem oturaklı yemek yiyebileceğiniz, hem ayak üstü farklı farklı bir sürü şey deneyebileceğiniz mekanlar da oluyor. Biz gittiğimiz ülkenin mutfağından farklı farklı lezzetleri topluca, minik ebatlarda deneme işini bayağı sevdiğimiz için bu konsepti çok seviyoruz. Üstelik bu yalnızca turistik bir aktivite değil, aynı zamanda lokaller için bir yaşam biçimi olduğundan bunun bir parçası olmak bayağı keyifli oluyor. Aşağıda size birkaç mercado önerelim, artık yakın olduklarınıza yolunuzu düşürür, bir öğünü de böyle festival tadında geçirirsiniz. Mercado de San Miguel: Bu konsepti deneyimleyebileceğiniz en turistik yer Mercado de San Miguel. Ama bize kalırsa kalabalıkla cebelleşmek konusunda sorununuz yoksa turistik olmasının pek de bir önemi yok, çünkü gerçekten çok güzel ve burayı kaçırmanızı istemeyiz. İspanyol mutfağına hızlı bir giriş için çok güzel başlangıç. Fiyatlar muhtemelen bir seviye daha \"turist fiyatı\", o da acı bir gerçek. Mercado de San Anton: San Miguel'e göre daha az turistik, ancak yine de popüler sayılabilecek bir mercado. Doğruyu söylemek gerekirse burada denediğimiz tapasları biraz başarısız bulduk, o yüzden şayet Chueca tarafındaki bu mercadoya yolunuz düşerse tapasçılarla pek haşır neşir olmadan direkt terasa çıkın. Teras oldukça keyifli, birer Sangria ya da lokal bira yapıştırın gitsin, afiyetler. Mercado de San Ildefonso: Malasana tarafına yolunuz düştüğünde, ki düşmediyse bir şeyleri yanlış yapıyorsunuz, uğrayabileceğiniz, listedeki en \"hip\" mercadolardan biri. Diğer mercadolara kıyasla öyle lokallerin eve alışveriş için değil de, günün herhangi bir saatinde bir şeyler atıştırmak için geldiği bir yer. Yemek yemeyecekseniz bile bir şeyler içmek adına uğranabilir, çünkü ortam olarak da keyifli. Mercado de La Paz: Madrid'in lüks kabul edilen bölgesi Salamanca'da yer alan bu mercado aslında aynı zamanda Madrid'in en eski mercadolarından. (1879'da açılmış) Lüks bölgede yer alması sizi endişelendirmesin, fiyatlara bindirme falan yapmamışlar, öyle bir yer değil. Yine de ilk kez bir mercadoya gidecekseniz bizce yukarıdakilerden birini tercih edin, fiyatlardan değil ama, ortamdan ötürü. Önemli not: Bu yazdıklarımız arasında çok turistik olmayanlar siesta saatlerinde kapalı olabiliyor. Yani marketin tamamı değil ama, içindeki mekanlar. Bunun için net bir saat vermek zor çünkü her birinde farklı farklı saatlerde kapalı mekanlara denk geldik, ancak kesiştikleri saatler 14:00 16:00 civarı. Palacio de Cristal del Retiro: İçeride yüz tane fotoğraf çeksek de doyamadığımız, Retiro Park'ın içinde bir mekan burası. Retiro Park'ın içinde, aslında egzotik bitkileri muhafaza edebilme amaçlı, sera benzeri bir yer olarak yapılmış, ancak günümüzde sergi alanı olarak kullanılmadığı zamanlarda boş oluyor. Giriş ücretsiz, boş olduğu bir anı yakalamak zormuş, biz şansa yakaladık, bizce mutlaka uğrayın. Cuesta de Moyano Book Market: Kitap satılan bir yeri \"Instagram'a foto çekem\" maddeleri arasına koymaktan hoşnut olacak insanlar olmadığımızı biliyorsunuz. Ancak buranın sorunu, İspanyolca harici pek fazla dilde kitap ile karşılaşamıyor olmanız. İspanyolca biliyorsanız ne ala, onun dışında İngilizce kitap bile bayağı zor bulunuyor. Yine de pek tatlı bir ortam olduğu için ve görsel olarak hoşunuza gideceği için Retiro Park tarafında gitmişken uğranır. Circulo de Bellas Artes: Gelmiş geçmiş en klasik Madrid fotoğrafı olan o fotoğrafı kendiniz yakalamak isterseniz size bu işin sırrını söylüyoruz; Circulo de Bellas Artes'in terasına çıkmak. Zaten buraya kadar gelmişken aşağıdan da güzel fotoğraf yakalanıyor ama, gün batımına doğru tepeden yakalamanın keyfi bir başka tabii. Plaza de la Villa: Orta Çağ döneminden bu yana Madrid'in en iyi şekilde korunmuş meydanlarından biri Plaza de la Villa. Hakikaten de eski fotoğraflarına bakacak olursanız neredeyse birebir aynı duruyor, bu sebeple görmek ve fotoğraflamak hoşunuza gidebilir. CaixaForum'un Dikey Bahçesi: Aşağıda CaixaForum'dan daha detaylıca bahsedeceğiz ama, Instagram dostu noktaları yazarken Caixa Forum'un bir parçası olan dikey bahçeden de bahsetmeden geçmek istemedik. Binanın koskoca bir duvarı bitkiler ile kaplı ve şahane bir görüntü veriyor, bir süre tadını çıkardıktan sonra \"ulan ileride böyle mi olacak, doğaya sahip çıkalım, DÜNYAMIZI KORUMALIYIZ ALLAHIM\" tribine de sokabiliyor ama, yine de kaçırmayınız. Başarılı mural çalışmaları için: La Tabacalera'yı çevreleyen duvarlar ve Tabacalera'dan çıkıp Calle de los Embajadores üzerinde devam ettiğinizde karşınıza çıkacak birkaç mural gidip fotoğraflamaya değer güzellikte. Aslında burada konumuz bir heykel. Angeles Rodriguez Hidalgo'nun heykeli. Hikayesi olan, normal koşullarda gidip görmeye heves edeceğiniz bir heykel. Peki koşullar niye normal değil? Çünkü burası şehrin gezeceğiniz noktalarının biraz dışında bir rotada, Vellacas'ta kalıyor, yani doğruyu söylemek gerekirse o taraflarda pek de işiniz yok diyebiliriz. Ancak yine de bu hikayeyi es geçmek istemiyoruz, belki aranızda vakit ayırabilip gidecekler olur, metro ile gitmek pek dert değil çünkü. Acid Coffee: Sessiz sakin bir mahalle arası kafesi gibi dursa da Madrid'de içebileceğiniz en iyi kahveleri yapan mekanlardan biri. Kahveye özel bir ilginiz varsa uğramanızı öneririz. The Fix Madrid: Hem kahveleri başarılı hem kahvaltı seçeneği sunan bir mekan. Yine biraz ara sokak tadında bir yerde olduğu için bizce buradan kahvenizi/atıştırmalığınızı kapıp yakınlardaki antik dönem Mısır tapınağı olan Temple of Debod'un oraya gidin. Hem turistik bir noktayı aradan çıkarmış olur, hem de oradaki parkı değerlendirmiş olursunuz. Plantate Cafe: Müthiş tatlı bir sahibi olan, küçük ama görsel olarak çok güzel bir kahveci. Kahvelerinin güzelliği bir yana, eğer Madrid ile ilgili bir şeyler merak ediyorsanız sahibiyle muhabbet etmeyi ihmal etmeyin, kendisi Kanadalı, ama uzun süredir Madrid'de yaşıyor. Hola Coffee: Tespit ettiğimiz kadarıyla freelance çalışanların da sık sık uğradığı, küçük, sessiz ve kahveleri leziz mekan. Şu ülkede park da park, ille de park diye tutturan tayfanın bir parçası olarak Madrid gezimize şunu anladık; hakikaten şehir parklarında vakit geçirmeyen, yazın ortasında kendini parklara bırakmayan, şehrin hengamesinde kendini doğanın orta yerine atmayan biri parkların değerini anlayamaz. Öyle bir şey ki, \"park gezip ne yapacağım abi, park işte ağaç falan, ne bileyim işte çiçek miçek\" sığlığındaki insanı bile \"GOD BLESS PARKÇILIK\" noktasına getiriyor, ama tabii bu hissin kralı Madrid'deki parklar gibi baba versiyonlarına denk geldiniz mi yaşanabiliyor. Israrcıyız, Madrid'de bir akşamüstü kapın churros'unuzu, içeceğinizi, El Retiro Park'ın bir yerine atın kendinizi. Bir yerine diyoruz, çünkü devasa bir parktan söz ediyoruz, çılgınlık. Bikinisi ile hiçbir magandaya maruz kalmadan güneşlenen, huzur içinde kitabını okuyan, çimlerde piknik yapan, yoga yapan ya da öğle yemeğini yedikten sonra işine dönecek olan yerlilerin arasına karışın, döndüğünüzde siz de bu şehre park lazııııım diye sayıklar bir halde olmazsanız bizim adımız da OitheBlog değil! Hazır bağ bahçe konusu açılmışken, Real Jardin Botanico de Madrid'e de uğramayı unutmayın. 8. Lokaller ile birlikte akşam vakti Madrid'in tadını çıkarın. Gönül isterdi ki buraya Madrid gezisi boyunca partileyebileceğiniz türlü türlü mekan yazalım, ama maalesef gezinin büyük bir kısmında geceleri Mad Cool Festival'da olmamız sebebiyle o işlere pek girişemedik. Fakat yine de sağda solda yemek yediğimiz, festival bittikten sonraki günlerde uğradığımız ve sevdiğimiz birkaç mekanı yazmadan geçmek istemiyoruz, çünkü kilo alınacak bir şey varsa hep beraber alalım........ Ojala: Öncelikle şu bilgiyi vermeden geçmek istemiyoruz, Ojala = İnşallah. Yeni bilginiz hayırlı olsun, güle güle kullanın, Endülüs dönemine sevgiler..... Mekan konusuna gelirsek şöyle akşam üstü saatlerinde gidip dışına çökmelik, aşırı basit ama çok lezzetli bir tapas olan Patatas Bravas'ını denemelik, fazla şekerli ama lezzetli kokteylleri olan bir yer. Ek bir bilgi olarak, mekanın içinde oturacak olursanız alt kata inmeyi ihmal etmeyin, çünkü ilginç bir şey yapmışlar, mekanın tüm zemini kum. La Musa La Latina: Madridliler La Musa'ya bayılıyor, şehir genelinde birkaç farklı restoranları var, hepsi de dolup taşıyor. Hatta yukarıdaki Ojala da bunlara ait galiba. Bizim bu lokasyonlarını ziyaret etme sebebimizi şöyle güzelinden tapaslar yemekti. Doğruyu söyleyelim, tapaslarının öyle efsane bir durumu yok. Yani kötü değiller, ancak şahane de değiller. Buna rağmen buraya yazıyoruz, çünkü bu mekanın bulunduğu meydana bayılıyoruz. Özellikle akşamları o kadar hareketli, o kadar keyifli o kadar İspanya'da olduğunuzu hissettiren bir yere dönüşüyor ki, oturup biramızı sangriamızı burada içmeye, muhabbet etmeye bayılıyoruz. Olur da La Musa'da yer bulamazsanız hemen aynı meydandaki Delic'te Sangria'ya da gömülebilirsiniz, ama yemekleri pek iyi değil. Sala Equis: Bu mekanın konseptini çok seviyoruz! Geçmişi de ilginç, çünkü aslında Madrid'in son \"porno cinema\" yayınlayan yeri imiş ama artık değil tabii, sdfsd çok seviyoruz deyip ilerleyen cümleler ile açık sözlülüğümüzü takdir etmişsinizdir, ama biz o gayeyle sevmiyoruz tabii. Neticede şu an porno kısmı devreden çıkmış ama, sinema konsepti devam ediyor. İçerisi hem bir bar, hem atıştırmalıklar/yemekler var, hem de film gösterimleri yapılıyor. Ayrıca denk gelirseniz çeşitli etkinlikler, konserler de gerçekleşiyor. Bizce kesin uğrayın. Frida: Frida mekan olarak çok tatlı, hatta iç mekanı tam bir \"Instagram Spot\" sayılabilir. Kokteylleri de lezzetli, dışarıda oturma olanağı da tanıyor, ancak garip bir şekilde buraya ne zaman gitsek hep çok boş oluyor! Sonradan bu konu üzerine düşününce anladık ki biz yanlış saatlerde gidiyoruz, sanıyoruz akşam saatlerinde daha hareketli oluyor. Dolayısıyla şöyle güzelinden bir kokteyl denemek isterseniz buraya gitmek isteyebilirsiniz, ancak mümkünse 21:00'den itibaren. El Paracaidista: Bu öneri de rooftop sevenler için gelsin. Sanıyoruz ki burası bir concept store ancak en üst katında oldukça tatlı, cıvıl cıvıl bir rooftop'ı mevcut. 18:00'den itibaren, hatta İspanyol yaşam biçimine uyum sağlayacak olursak mümkünse daha da geç bir saatte gidecek olursanız oldukça keyifli oluyor. Servis konusunda biraz sorunlular, ama kendi içeceğinizi kendiniz alıp hayatınıza devam edebilirsiniz. CaixaForum: Yukarıda dikey bahçesinden söz ettiğimiz, kutsal müze üçlemesinin ardından yakınlarda olduğu için uğramak isteyebileceğiniz, son dönemlerin en popüler sanat alanı. İçerideki sergiler dönemsel olarak değişiyor, o dikey bahçeyi görmenizde ısrarcı olduğumuz için gitmişken içeride ne var ne yok bi' bakarsınız. La Tabacalera: Yine yukarıda küçük çaplı bahsettiğimiz, duvarlarını mural çalışmalarının çevrelediği mekan olan La Tabacalera aslında eski bir tütün fabrikası. Bizi Instagram'dan takip edenler bilir, hani şu içi her an Jigsaw ile karşılaşıp kolumuzu bacağımızı kesmek durumunda kalacakmışız gibi görünen ama sonradan bunun bir sanat eseri olduğunu hep beraber fark ettiğimiz yer. Tabii bakmayın bu söylemlerimize, şu anda La Tabacalera hem dönemsel olarak farklı çalışmaların sergilendiği, hem workshopların gerçekleştiği, hem ilginç etkinliklere denk gelebileceğiniz bir sanat alanı. Gitmeden önce programını kontrol ederseniz ilginç performanslara da denk gelebilirsiniz. Museo ABC: Canımız İspanyollar bu eski fabrikaları iyi değerlendirmişler, zira \"Drawing and Illustration Museum\" olarak da özetleyebileceğimiz Museo ABC, aslında Madrid'de bol bol tükettiğimiz Mahou biralarının eski fabrikası-imiş. Şu anda özellikle başarılı bir dönemsel sergiye denk geldiğiniz takdirde ekstra hoşunuza gidebilir, denk gelmezseniz de şöööyle bir göz atılabilir diyoruz. Sorolla Museum: Eğer tanıyorsanız zaten \"aa burada evi mi varmış dediniz\" eğer tanımıyorsanız buyrun size yeni bir İspanyol ressam ile tanışma fırsatı. Burası Joaquin Sorolla'nın evi ve stüdyosu. Aslında Avrupa genelinde birkaç farklı evi varmış, ancak bu ev en iyi şekilde korunmuş olan ve en çok eseri kapsayanı. İlginizi çekerse uğranabilir, Pazartesi günleri kapalı olduğunu unutmayın. Gezilerinizi severek okuyorum oitheblog ama festival konusunda halkı yanlış bilgilendirdiniz biraz storylerle vs. Massive Attack kafalarına esti diye değil ses kalitesi rezalet olmakla beraber Franz Ferdinand'ın sesi kendilerininkine karışıyor diye iptal etti. Ayrıca sanırım bilmiyorsunuz ama Arctic Monkeys'in son albümünden 4 veya 5 şarkı çalındı, full yeni albüm vs diye bir durum yoktu onun yerine sizin bilmediğiniz şarkılar çalındı herhalde. (setlist linkini şuraya bırakıyorum: https://www. setlist. fm/setlist/arctic-monkeys/2018/valdebebas-ifema-madrid-spain-23ebb0eb. html) Basın girişini de aşırı abarttınız, size 1 adet wifi imkanlı oda bir de sahne önüne geçme hakkından başka bir şey kazandırmadığını biliyoruz, NME filan olmadığınız sürece alex turnerla toz partileri çeviremiyorsunuz yani. Size bundan sonra Glasto filan gibi daha festival gibi festival beee dedirtecek yerlere gitmenizi sevgiyle öneriyorum, zira böyle sonradan icat edilen festivallere güven olmuyor. Sizi kızdırmak vs için yazdığımı düşünmezsiniz umarım, iyi geziler. ya olur mu öyle şey niye kızalım? 🙂 festival hakkında ayrı bir yazı yazarak bunları detaylıca anlatmayı düşünüyorduk aslında, sadece araya benim aşırı uzun süren hastalığım girdi 🙂 festivalden çoğu şeyi aktaramadık, çünkü internet berbattı, o açıdan umduğumuz gibi olmadı yani. dolayısıyla bu gibi durumlardan yazıda söz etme kararı almıştık bu konuyla ilgilenenlerin okuyacağını düşünerek."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/08/19/fotograf-duzenleme-uygulamalari", "text": "Kişisel Instagram tarihimiz boyunca en çok aldığımız soru \"ŞU FOTOĞRAFI HANGİ PROGRAMLA EDITLEDİNİZ??\" Hayır işin garibi öyle matah bir şey de yapmıyoruz, iki soluk yapıyoruz, ne bilelim azıcık saturation'a boğuyoruz falan, öyle büyülenilecek fotoğraflar bile yok ortada. Hemen 50 tane \"hangi uygulama\" sorusu geliyor. Bi' kişi de çıkıp demiyor ki \"kızlar güzel fotoğraf çekiyorsunuz he\". İlla edit kısmı övülüyor, bi' kere de fotoğrafçılık yeteneklerimizi övün be kardeşim........ Neyse, belki işin içinde olduğumuz için bize sıradan geliyordur, o kısmını bilemiyoruz, neticede tabii ki bildiklerimizi sizden esirgeyecek değiliz. Bu arada bu instagrammer/bloggerlar arasında kullandığı progamı sinsi gibi saklama, bir türlü kullanılan programların adını söylememe gibi bir durum da varmış, merak etmeyin, ne kullanıyorlarsa hepsini tek tek afişe edeceğiz sdfs. Aranızda \"abiiii bunu bilmeyen de gitsin Motorola ya da Panasonic falan kullansın artııık\" yorumları getirebilir diye baştan söylüyoruz, öyle vay şu popüler bunu listeye koymayalım, aman bu çok özel bunu bi' tek biz biliyoruz bunu yazalım gibi bir ayrım yapmadan ne biliyorsak yığıyoruz, artık doyasıya editlersiniz. Listeye çoğu kişi için pek de şok edici olmayan, fotoğraf düzenleme uygulamaları içinde gelmiş geçmiş en popüler programlardan biriyle girizgah yapalım. Zaten bu uygulamayı bilmiyorsanız Instagram'dan çıkın gidin hakikaten ya, gerçekten bu şekilde devam edemeyiz........ Tamam tamam, bilmiyorsanız da bu işi hep beraber çözeceğiz, bozuntuya vermeyin, soran olursa ezelden beri biliyormuş gibi yaparsınız. Vscocam'in en büyük olayı, filtreleri. Yani tabii ki filtreleri olacak diyeceksiniz ama, şunu anlatmaya çalışıyoruz; fotoğrafı manuel olarak kurcalamak, ayarlarını değiştirmek, rengini bilmemne yapmak istiyorsanız bunu Vscocam'dan yapmasanız da olur, onun için aşağıda başka program söyleyeceğiz. Vscocam'da hali hazırda bulunan filtreler ve satın alabileceğiniz filtreler resmen çöpün fotoğrafını çekip uygulasanız onu bile güzelleştiriyor. Bizim en sevdiklerimiz HB1 HB2 ve A6 artık siz de kendi favorilerinizi tespit edersiniz. İpucu: Programı yüklediğinizde gelen filtrelere ek olarak para verip bir sürü farklı filtre paketi satın alabilirsiniz. Öyle çok çılgın fiyatları olmamakla birlikte yok kardeşim ben para mara veremem diyorsanız bu adamlar arada bir indirim de yapıyor ve filtreler hakikaten uygun fiyata geliyor, hatta yer yer ücretsiz paket hediyeleri de olabiliyor, bu işe gönül verdiyseniz bunları kovalamayı ihmal etmeyin. Bildiğiniz, tanıdığınız öz hakiki photoshop'u piyasaya salan Adobe'nin bir programı olan Lightroom fotoğraf düzenleme uygulamaları arasında en sık kullandıklarımızdan bir diğeri. Türkiye'deki yaygınlık durumuna tam hakim değiliz ama, yabancı influencerlar'ın \"presets\" diye sattıkları, Derya Baykal gibi önceden hazırlayıp ücretli olarak başka kullanıcılara da sundukları filtreler hep Lightroom üzerinden hazırlanıyor. Peki Lightroom'u ne amaçla kullanıyoruz? Hani yukarıda Vscocam'i anlatırken \"manuel olarak editlemek\" diye anlatmaya çalıştığımız, yani filtre uygulamak yerine fotoğraf değerlerini kurcaladığımız, işte doygunluk, keskinlik, ışık, renk gibi detaylarla oynamak için kullandığımız program Lightroom. Aslında Instagram'ın içinden de bunları daha yüzeysel olarak yapabilme imkanınız var ama, Lightroom çok daha detaylı düzenleme şansı tanıdığı için kendisi öncelikli tercihimizdir. İpucu: Eğer kendiniz oturup editlemeye üşeniyorsanız Lightroom'u yüklediğinizde otomatik olarak gelen Presetler de mevcut, onları da bi' kurcalayabilirsiniz. Aşırı gelirlerse preset'i uyguladıktan sonra manuel olarak değerleri biraz düşürebilir ve üstünde değişiklik yapabilirsiniz. Aslında fotoğraf düzenleme uygulamaları arasında Afterlight bir seviye daha az ünlü. İlk etapta şöyle bi' açıp kurcalayacak olursanız çok fazla filtre çeşidi sunduğunu görüp \"aa çok iyiymiş ya hem de bedava\" sevinci yaşayabilirsiniz ama, aslında filtreleri genel olarak biraz \"aşırı\" olduğu ve fotoğrafı biraz fazla değiştirdiği için biz Afterlight'taki filtreleri pek tutmuyoruz. E ne halt etmeye Afterlight kullanıyoruz o zaman? İki sebepten; Dusty ve Light Leak seçenekleri. Dusty sekmesi altında fotoğrafı daha eskitilmiş, daha grain'e boğulmuş bir hale sokabilmek için birçok filtre seçeneği mevcut. O çok sorduğunuz eskitilmiş görüntüyü istediğimiz gibi veren en baba uygulama Afterlight. Light Leak seçeneği ise aslında normal koşullarda eskiden kullandığımız filmli kameralarda \"bozukluk\" olarak kabul edilecek o ışık patlamaları vb. görüntüleri fotoğrafa eklemek için. Bu noktada zamanında hata kabul ettiğimiz şeyin şimdi moda olmasını da sorgulayabilirsiniz, biz seviyoruz, engel olamıyoruz. Neyse, bu Light Leak'in tam olarak ne yaptığını ifade etmek biraz zordu, girip kurcalayınca neyi kast ettiğimizi daha iyi anlayacaksınız. İpucu: Eğer söz ettiğimiz Dusty ve Light Leak seçeneklerinden birini kullanacak olursanız ve gözünüze biraz \"fazla\" görünürse, Afterlight onların şiddetini de azaltma seçeneği sunuyor, illa ki olduğu gibi kullanmanız gerekmiyor yani, aklınızda bulunsun. Ek bir bilgi olarak, LD'nin açılımı \"lens distortions\". Yani adından da anlayacağınız üzere aslında yukarıda Afterlight için anlatmaya çalıştığımız şeyin daha da detaylısını yapmış adamlar. Bildiğimiz fotoğrafa hatalar eklemeye çalışarak fotoğrafınızı daha özel ve \"eşsiz\" kılmaya çalışıyorsunuz. Evet tamam, devam edelim. Snow'da işinize yarayacak kısmın bir adı olmadığı için ikonunu kullanarak tarif edeceğiz; fotoğraf makinesi ikonu. O sekme altında yer alan filtreler hem storyler için hem de postlar için güzel seçenekler sunabiliyor. Eğer videolarınıza müdahale etmek istiyorsanız \"movie\" ve \"vlog\" sekmelerini de kurcalayabilirsiniz, onlarda da güzel seçenekler var. Onun dışında bu uygulama çöp arkadaşlar, bakacaksanız direkt buralarına bakın. Hakkını verelim, Snapseed fotoğraf düzenleme uygulamaları arasında Lightroom ile birlikte en kullanışlı, en işlevsel programlardan biri. Üstelik arayüzü son derece sade olduğu için kafanızı karıştırıp sizi hasta da etmiyor, ne yapmak istiyorsanız kolaylıkla yapabiliyorsunuz. Biz Lightroom'a tutulduğumuz için Snapseed'i onun kadar sık kullanmıyoruz, ancak yine de iyi bir alternatif. Snapseed'i çoğunlukla çekiliş vb. postlar hazırlamak istediğimizde fotoğraf üzerine alengirli yazı yazabilmek için kullanıyoruz. Ayrıca öyle devasa bir şeyden söz etmiyorsak, ne bileyim eski sevgilinizi fotoğraftan çıkarmaya falan çalışmıyorsanız \"iyileştirme\" seçeneğini kullanarak bir şeyleri fotoğraftan silebilirsiniz. Yok o kadar dev prodüksiyona girmeyecekseniz aynı özelliği kullanarak sivilce mivilce de yok edebilirsiniz, hadi yine iyisiniz. Başlığı fotoğraf düzenleme uygulamaları diye attık ama, hazır konuya girmişken kullandığımız 1-2 video uygalamasından da bahsedelim. Sanıyoruz ki Hyperlapse'i çoğunuz biliyorsunuz, ancak bilmeyenler dışlanmış hissetmesin, yetiştik. En basit şekilde anlatacak olursak, bu program videolarınızı hızlandırmaya yarıyor. Tepeden bir sokağı çektiniz, arkadaşlarınızla rakıya oturmuşken telefonu yerleştirip masayı çektiniz, x eylemini gerçekleştirirken videonuzu çektiniz, hooop Hyperlapse ile onu daha hızlı bir hale getiriyorsunuz. Zaten uygulamanın arayüzü son derece basit ve amaca yönelik, öyle komplike bir şey yok. Videonuzu çektikten sonra da hızı üzerinde değişiklik yapabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun. Bir başka video düzenleme uygulaması, 8mm. Bu zaten \"vintage camera\" diye de geçtiği için aşağı yukarı neye yaradığını anlayacaksınız. Videolarınıza daha bir vintage, daha bir retro hava katıyor, neyi çekerseniz çekin ayrı bir hava katıyor, bu sebeple bizce kesin hoşunuza gidecektir. Filtreleri biraz aşırıya kaçabiliyor ama öyle uzun soluklu videolar için değil de daha kısa şeyler için kullanılabilir. Unfold yeni mi türedi, yoksa son dönemlerde mi popüler oldu bilmiyoruz ama, bunu kullanmayan influencer kalmış mıdır inanın biz de bilemiyoruz. Bu app aslında hem fotoğraf düzenleme uygulamaları kategorisine hem de video kategorisine girebilir, her iki için de ekmek çıkıyor. Daha çok storylere yönelik bir app, ama Instagram postuna uygun formatta kaydetme seçeneği de sunuyor. Zaten yalnızca 1-2 blogger takip ediyorsanız bile app'i yükleyince \"heee tamam bunu diyorlar\" şeklinde bir aydınlanma yaşayacaksınız. Güzel uygulama, indiriniz. İpucu: İçindeki \"FF1\" adlı paketi indirecek olursanız onun içinde de güzel seçenekler var, ancak ücretli. Geldik fotoğraf düzenleme uygulamaları listemizin sonuna, zaten 23423 tane uygulama yazdık, artık fotoğraflarınız bunlarla da güzel olmuyorsa salıverin gitsin arkadaşlar, demek siz bu işten anlamıyorsunuz, yapacak bir şey yok, biz sizi böyle de severiz. Glitch Art listemizin en az popüleri. Hipster sevindiren bir uygulama, çünkü aslında fotoğraflarına bir takım hatalar ekleyerek ilginç estetik kaygılar peşinde koşan arkadaşların AAA ÇOK İYİYMİŞ BU demesine sebep oluyor. Konuya app adı olarak yaklaşmayıp Google'a Glitch Art yazacak olursanız aslında bunun bir çeşit yeni nesil akım olduğunu anlayacaksınız zaten. Resmen nokta atışı uygulamalar! Bir fotoğrafçı olarak söyleyebilirim ki, kızlar harika işler çıkarıyorsunuz.. tam gaz devaaam!"} {"url": "https://oitheblog.com/2018/08/29/barselonaya-yerlesmek-ve-ispanyada-yasamak", "text": "Herhalde Avrupa genelinde ülkece gidip de kendimize en yakın bulduğumuz toplumlar listesinde ilk 3'e girer İspanyollar. \"Ya yurtdışında beni hep İspanyol sanıyolaaarr\" cümlesinin sırf tip benzerliğinden çıktığını düşünmüyoruz, Akdeniz insanı olmanın getirdiği o etkiler var ya, doğruya doğru, onlar resmen lokasyon fark etmeksizin hepimize bir şekilde işlemiş. Ama hepimiz farklı topraklarda ve kültürlerde yaşayıp bu tip benzeşmeler yaşamaktan sebebini tam açıklayamadığımız bir haz alsak da, \"ben tamamım abi, bu ülkeden gidiyorum\" noktasına geldiğimizde göç etmek için aklımıza ilk gelen yerlerden biri genelde İspanya değil farkında mısınız? Tabii ki hemen Kanada gündeme gelir, Avustralya bir ihtimaldir ama \"çok uzaktır\", nedense bir şekilde buraya yakın olmak isteriz, İskandinav ülkeleri bile gündeme gelir ama İspanya söz konusu göç olunca İspanya'da yaşamak çoğu kişinin aklına bile gelmiyor. Bu hoşumuza gidip duran benzeşmeler, söz konusu kendi ülkenden ayrılıp başka bir yere yaşamaya gitmek olunca insana batmaya mı başlıyor, yoksa Avrupa genelinde yaşamak için en ideal yerlerden kabul edilmemesi ile mi ilgilidir bilmiyoruz ama, genelde İspanya'ya yaşamak gibi bir karar alanlar hep daha spesifik, daha farklı bir kitle oluyor. Bu sebeple bizce İspanya'da yaşamak üstüne konuşabileceğimiz en iyi kişiyle röportaj yapabilme imkanımız olduğu için şansılıyız, çünkü Duygu Barselona'da yaşayan bir psikolog! Geri kalanı ve Duygu'nun hikayesini kendi ağzından dinlemeniz için çok da müdahale etmiyoruz, iyi okumalar! Bi' dakika yavaş ya ben daha İspanya'ya gitmedim bile diyorsanız İspanya'ya dair her türlü rehberimiz için şuraya tık tık. İspanya'da yaşamak değil başka diyarlara göç etmek istiyorsanız yurtdışında yaşayanlarla röportaj serimiz şurada. Ben Duygu Koçer, 27 yaşındayım. İstanbul'da doğup büyüdüm. Barcelona'da yaşıyorum ve uzman klinik psikolog olarak çalışıyorum. Aynı anda doktora çalışmalarıma devam ediyorum. Lisans derecemi İstanbul'da, uzmanlık derecemi İngiltere'de tamamladım. İspanya ile toplamda 2 yılı aşkın, 2012 yılında başlayan bir geçmişim var; geçen Ekim ayından beri de yerleşik olarak yaşıyorum. Barcelona'da klinik psikolog ve psikoterapist olarak ana dili Türkçe ve İngilizce olan kişilerle çalışıyorum. Ayrıca yurtdışında yaşayan, ulaşabileceği Türkçe ya da İngilizce psikolojik danışmanlık bulunmayan kişilere de online seanslar yaparak psikolojik danışmanlık sağlıyorum. İlkokuldayken babamla birlikte Avrupa'daki dans festivallerine katılmak için, otobüsle 15-20 günlük birkaç Avrupa turu yaparak farklı ülkeleri ve kültürleri tanıma şansı buldum. O dönemde gezdiğim yerlerin hakkını yaşımın da etkisiyle pek verememiş olsam da, her gittiğim yerde insanların alışkanlıklarını, yaşam şekillerini, festivallerini anlamaya ve öğrenmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bu gezilerden döndüğümde, biz kendi şehrimizde, sokağımızda, evimizde alıştığımız bir yerde, alıştığımız bir hayatı yaşarken, bir yerlerde insanların bildiğimizden çok farklı şeyler yapıyor olduğunu düşünürdüm. Bu deneyimlerden sonra da bir yerde yerleşik olma fikrinden zamanla uzaklaşmaya başladım, keşfedilecek çok şey vardı çünkü dünyada! Mesleğim olan psikolojiyi de en az yeni kültürler keşfetmek kadar sevdiğim için, bir şekilde mesleğimle yurtdışında yaşama arzumu birleştirmeye çalıştım. Kesinlikle ani olmadı. Hatta 5 sene kadar beklemem, planlar yapmam, hayal kırıklıkları yaşamam, bu süreçte kendimi başka ülkelerde bulmam gerekti şartların olgunlaşması için. Barcelona ile yolum 2012'de kesişti. Türkiye'de İspanyolca öğrenmeye başlamıştım ve yazı İspanya'da geçirip, dilin konuşulduğu yerde pratik yapmak amacıyla Barcelona'da bir dil okuluna geldim, 3 aydan fazla kaldım. Aşık oldum şehre. İlk kez başka bir ülkede, turist konseptinden daha uzun vakit geçirmek, merak ettiğim her şeyi deneyecek, sokaklarda kaybolacak vakit olması da hislerimde etkili olabilir. Sonraki sene, tekrar dil okuluna geldim, yine 3 ay kadar kaldım. Döndüğümde üniversitenin son senesiydi ve hayatımın en azından bir kısmını Barcelona'da geçirmek istediğime emindim. İnsanların işten çıkıp metroyla denize gittiği, her semtinde bir sokak festivali olan, şehrin bir noktasından başka bir noktasına gitmenin kolay ve çabuk olduğu, İstanbul'a kıyasla çok küçük olmasına rağmen her gün her telden onlarca aktivite ve etkinlik imkanı sunan, asla uyumayan, kadın olarak yaşamanın kolay olduğu ve bunların hepsinin çok doğal bir şekilde gerçekleştiği bu şehirde yaşamak en büyük hayalim oldu. Ama aynı zamanda, psikolojiye de aynı oranda bayılıyor ve hayatta her ne yapacaksam, nerede olacaksam, bir şekilde psikolojiyle iç içe olmazsam mutsuz olacağımı biliyordum. Bu nedenle Barcelona'da yüksek lisans programları araştırmaya başladım. Nitekim Katalanca dersleri göze alarak Barcelona Üniversitesi Klinik Psikoloji master programına başvurumu yaptım ve kabul aldım. Tam vize başvuru aşamasında okuldan bir mail geldi; \"Merhaba, biz ülkedeki bazı yasal düzenlemelerden dolayı klinik psikoloji master programını kapattık, ama isterseniz diğer psikoloji programlarımız için kabulünüz hala geçerlidir, bu son dakika değişikliği için üzgünüz, sevgiler\". Böyle bir şeye hazır değildim. Başka bir programa dahil olmayı istemedim. Başka hiçbir yere, hiçbir programa da başvurmamıştım. İstediğim şehirde yaşamaya çok yakınken, birden hayallerim yıkılmıştı. Tüm İspanya'da sistem değiştiği için ülkede aradığım bağlamda bir klinik psikoloji programı yoktu. Yani master yaparak buraya gelemezdim, ama mesleğimi yapabilmek için master yapmak zorundaydım. Öyle olunca bir sene sonra İngiltere'de klinik psikoloji master programına başladım. Orada geçirdiğim süreç boyunca sürekli Barcelona'ya gelip doktora programları ile ilgili üniversitelerle görüştüm. İngiltere'deydim, ama duvarımda Barcelona posterleri asılı bir vaziyette, sürekli Barcelona üniversitelerindeki profesörlerle mailleşiyordum. Master bitince ben de Türkiye'ye döndüm. Bir sene boyunca psikolog olarak çalıştım. Aynı süreçte Barcelona'da doktora programı araştırmalarım devam etti. Bir noktada şu an Barcelona'da doktora yaptığım üniversiteden kabul geldi, kararım Barcelona'ya gelmek oldu. Bu uzun zaman planlarını yaptığım, bu kadar yakınken yapmazsam pişman olacağım bir şeydi. İspanya 17 özerk bölgeden oluşuyor. Özerk bölgelerin dil ve bayrakları farklı. İspanyolca tüm ülkenin resmi ana dili ancak özerk bölgelerde farklı diller de konuşuluyor. Barcelona Katalonya özerk bölgesinin başkenti ve resmi dili Katalanca ve İspanyolca. Gündemden de biliyorsunuzdur, son zamanlarda artan bir bağımsızlık istekleri var Katalanların. Katalan milliyetçisi biriyle konuşursanız, \"Barcelona İspanya değildir\" cümlesini bile duyabilirsiniz ama bu durum burada yaşayan göçmenlerin durumunu çok da etkilemiyor. Katalanlar kendi içlerinde, tarihleri ve ekonomileri üzerinden bu noktaya gelmişler. Biz daha çok gözlemci gibiyiz. Yaptıkları eylemler genelde sakin geçiyor, tehlike yaratan bir duruma denk gelmedim. Yurtdışında yaşasak bile, Türkiye'de olan şeyler bizi burada olanlardan daha çok etkiliyor. Çünkü tarihini ve kültürünü sonradan öğrendiğiniz bir yeri ne kadar sevseniz de, bu noktada o kadar da içselleştiremiyorsunuz ve \"onların\" sorunu olarak görüyorsunuz çoğu zaman. Madrid'de ana dil İspanyolca, sokak tabelaları, uyarılar, her şey İspanyolca. İkinci ana dil olayı yok orada, ondan sadece İspanyolca bilerek daha rahat hayatta kalabileceğiniz bir yer. Sadece Barcelona-Madrid değil, her özerk bölgenin kutladıkları bayramların bir kısmı, yemekleri, dansları farklı. Madrid ve Barcelona gibi kozmopolit şehirler için geçerli olmasa da, daha küçük şehirlerde bir özerk bölgeden diğerine gidildiğinde fark ciddi şekilde belli oluyor. Madrid'i de Barcelona'yı da bilen insanlar, Madrid'in biraz daha geleneksel ve ihtişamlı, Barcelona'nın da daha özgürlükçü, aykırı ve hippi olduğunu düşünür. Özerklikten bağımsız olarak, İstanbul-Ankara arasında geçen şehirde deniz olması-olmaması ayrımı, Madrid ve Barcelona için de çok gündeme gelen bir ayrımdır. İspanya'da yaşamak için çeşitli yollar var. Eğitim amacıyla gelenler, Türkiye'deki iş yerinin İspanya'da pozisyon açması ile kendini burada bulanlar, eş sebebiyle gelenler, yatırım yaparak alınan Golden Visa ile gelenler, kendi işini kurmak için gelenler gibi. Her birinin prosedürü kendi içinde farklı. Her ne sebeple geliyorsanız, önce burada yapacağınız şeyi maddi olarak karşılayabileceğinize dair belgeler, sonra devletin belirlediği ve 1 sene yaşamanıza yeteceğini öngördüğü bir miktar paranın bankada olması, ya da bir sponsor olması, kalacak yer ve sağlık sigortası gibi şeyler herkes için standart. Genellikle önce 1 sene oturma izni çıkar ve her sene için uzatma yapmak gerekir. İş bulursanız ya da eğitim almak isterseniz gelmek kolaydır. Oturum iznini uzatma konusunda son birkaç senedir biraz zora koşmaya başladılar. Önceden insanlar 1-2 senelik master programıyla gelip, oturum izinleri bitince burada kalmak için başka bir master programına başvurup oturma iznini uzatabiliyordu rahatlıkla. Devlet bu duruma uyandı sanıyorum ki, artık ciddi zorluk çıkarıyorlar. Ancak bir şekilde 3 sene burada kalırsanız ve 3 senenin sonunda bir iş kontratı yapabilirseniz, çalışma ve oturma izni alabiliyorsunuz. 10 sene boyunca oturma iznini sürdüren bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 10 senenin sonunda dil sınavına girerek vatandaşlık alabiliyor. Bu süre mülteciler için 5 yıl, Seferadlar için 2 yıl ve bir İspanyol'la evli olanlar için ise 1 yıl. Vatandaşlığa geçme sürecinde dil bilmek ve kültüre entegre olduğunu da bir sınavla kanıtlamak gerekiyor. Pahalı olup olmama değerlendirmesini kesinlikle Türk lirasına çevirmeden yapmak gerekiyor. Bir kahveye İspanya'da 2 Euro veriyorsak, bunu Türk lirasına çevirince 14-15 TL yapar bugünkü kurla. Oysa bir İspanyol kazandığının 2 birimini veriyor bir kahve için. Her ülkenin yaşam standartları kendi para birime ve gelir durumuna göre değerlendirilmeli. İspanya'da diğer Avrupa şehirleri gibi alım gücü Türkiye'den daha yüksek. İspanya'daki bir asgari ücretlinin yaşam giderleri ve sosyalleşmek için yaptığı harcama ile Türkiye'deki bir asgari ücretlinin yapabildikleri arasında çok fark var. Barcelona için örnek vermek gerekirse, öğrenciler için bizdeki gibi ev kiralamaktansa, oda kiralamak yaygın fiyatlar sebebiyle. Aileler ve çiftler apartman dairesi tutuyor ama yalnız yaşayanlar genelde paylaşımlı daireleri tercih ediyor. Bir dairede 2-6 kişi arası oluyor, herkesin kendi odası oluyor, ortak alanlar paylaşılıyor. Bu odaların fiyatları, odanın özellikleri ve evin lokasyonuna göre, 350 Euro'dan başlayıp 700 Euro'ya kadar çıkabiliyor. Daire kiraları da 1000 eurodan başlıyor ortalama. Oda kiralama Barcelona ve Madrid'te çok yaygın bir sistem, her yerde oda ilanları görürsünüz. Diğer şehirlerde, Barcelona ve Madrid'te oda kiralama fiyatına tüm bir daireyi kiralamak mümkün. Yeme içme ve sosyal hayat, alım gücüne göre uygun. Barcelona'da şehir merkezinde geçerli 10 geçişlik seyahat kartı 10.20 Euro. Barcelona'da bisikletle ulaşım da oldukça yaygın, Bicing adı verilen ve hemen her sokakta bulunan bisikletleri kullanmak için senelik 40 euro ödeyerek bir kart almak gerekiyor. Barcelona yürüyerek ulaşım açısından da dünyanın en rahat şehirlerinden biri. Oldukça iyi bir şehir planlamasına sahip ve yayalara ayrılan kaldırımlar araba yollarından daha geniş. İlla motorlu taşıt kullanmak istiyorum derseniz, motosiklet kullanımı araba kullanımından daha yaygın. 18-30 yaş grubunda arabası olan birine pek rastlamazsınız. Barselona'da yaşamanın diğer bir güzel ve maddi olarak avantajlı tarafı, spor ve sanat etkinliklerinin sadece belli gelir durumlarına hitap eden bir şey değil, herkes için ulaşılabilir olması. Sene boyunca ücretli ve ücretsiz binlerce etkinlik var. Yılın belli zamanlarında Barcelona Ulusal Orkestrasını, parklarda verilen konserleri ücretsiz izleyebiliyorsunuz, 1-2 euro ödeyerek bahar ve yaz aylarında açık hava sinemalarını yakalamak mümkün, semt festivalleri tam bir görsel şölen ve ücretsiz. İspanya'da yaşamak üzere geldiğim noktada İspanyolca biliyordum. Herkes için başta şart değil ama zamanla bir gerekliliğe dönüşüyor. Danışanlarım arasında ve sosyal çevremde hiç İspanyolca bilmeden İspanya'da yaşamak üzere gelen kişiler var. Profesyonel anlamda İngilizce konuşulan bir iş ya da eğitim ortamındaysanız, profesyonel olarak dil kaynaklı zorluklar yaşamasanız da, gittiğiniz ülkenin dilini bilmediğinizde hem sosyal hayatta hem de bürokraside işler zorlaşıyor ve asla tam olarak adapte olamıyorsunuz. Göçmenler zaten mevcut sosyal çevrelerini bırakıp gelen kişiler ve dil gittiğiniz ülkede tüm kapıları açan bir anahtar gibi. Sahip olmak her zaman için avantaj. Katalanların hepsi İspanyolca biliyor ve bugüne kadar bana İspanyolca cevap vermeyen kimse olmadı ama yerlilerin kendi arasında konuşmalarını anlamak, ya da markete gittiğinizde ürünlerin ismi ve içeriğinin Katalanca yazması, uyarı ve levhaların Katalanca olması, maillerin Katalanca gelmesi gibi durumlar olabiliyor. İspanyolca öğrenmeye geldiğimde, bazı yiyeceklerin ismini yanlışlıkla Katalanca öğrenmiştim çünkü markette görerek öğreniyordum ve İspanyolca-Katalanca farkını ayırt edemiyordum. Bu bir soruna yol açmadı, hatta komik oluyordu İspanyolca cümlede Katalanca kelimeler kullanmam. Eğer özel olarak İngilizce eğitim veren bir programa gitmediyseniz, burada üniversitelerde dersler çoğunlukla Katalanca işlenir. Hocanızı uyarırsanız İspanyolca'ya geçer ama unutup yine Katalanca devam edebilir, bu nitekim sosyal hayatta da böyle. İki anadilli olduklarından diller arasındaki geçişleri fark etmiyorlar pek. Kendi adıma yaşadığım birkaç zorluk olarak, doktora çalışmamda bir hastanede grup terapileri yapıyorum ve bazen bir kişi fark etmeden Katalanca konuşmaya başlıyor ve herkes fark etmeden Katalanca'ya dönüyor. Uyarmak gerekiyor. Doktora yaptığım fakültenin de ana dili İspanyolca olmayan ilk ve tek öğrencisiyim ama bu zamana kadar dil değiştirmeleri konusunda yaptığım uyarılarda hiç bir negatif reaksiyon almadığımı söyleyebilirim. Yurtdışına yerleşen herkes, ilk zamanlar yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi. Kendi ülkemizde sokaktaki tabelayı, marketin, hastanenin yerini, taksinin rengini, kuralları, yani temel seviyede nasıl yaşanacağını biliyor ve anlıyor oluyoruz. Ülkemizde farkında bile olmadığımız detaylar, yurtdışında baştan öğrenilmesi ve emek verilmesi gereken şeylere dönüşebiliyor. Ülkemizde bir semtin, bir kurumun, bir grubun, bir siyasi görüşün üyesiyken, yurtdışında genelde bu kadar kapsamlı ve doğal bir sosyal ağımız olmadığı için aynı seviyede bir aidiyet duygusu oluşmuyor. Yurtdışında yaşamakla ilgili en büyük psikolojik zorluk da bu noktada başlıyor. İstenilen ekonomik ve sosyal standartları sağlamak tamamen bireysel çaba sonucu ulaşılan bir kazanım. \"Öteki\" olduğunu hissetmek yurtdışında çok kolay ve asla belli bir ülkeye has bir durum değil; çoğu kez ırkçılık kaynaklı da değil. Kendi kültürel ve sosyal birikimimizle başka bir kültürü değerlendiriyoruz ve içinde yaşamaya çalışıyoruz. Buna adapte olmaya çalışmak zor ve zamanla öğrenilen bir şey. Öğrenemeyenler yurtdışında yaşam deneyiminden çabuk pes ediyor ya da mutsuz oluyor. Mesleğim gereği göçmenlerle her gün iç içeyim. Facebook göçmen gruplarında sorulan soruları, Ekşi Sözlük'teki yurtdışına yerleşmekle ilgili entryleri sıklıkla okuyorum. İnsanlar genelde \"Orası nasıl, yaşanır mı, gelelim mi?\" gibi sorular soruyor. \"Gelmeyin çok kötü\" ya da \"gelin her şey süper\" gibi genellemelerin yararlı olduğunu düşünmüyorum. Başlangıçtaki gitme sebebiniz, eğitim durumunuz, dil bilmek ya da öğrenmeye dair heves, ülkeye verebilecekleriniz ve karşılığında aldıklarınızın dengesi önemli. \"Yurtdışında sokağa çıktığımda tabelalar hiçbir şey ifade etmiyor ve bu yüzden buraya ait hissetmiyorum\" diyen de var \"aynı sokak tabelalarını, aynı binaları, aynı insanları görmekten sıkılmıştım, farklılık iyi geliyor\" diyenler de. Tamamen beklentilerle ilgili bir durum adapte olup olamamak. Mümkün olduğunca zihinsel esnekliğe sahip olmak yurtdışında yaşama deneyimini kolaylaştırıyor. Hiç esneyemeyecek kadar sert olanlar en çabuk kırılanlar oluyor. Türkiye'de, belli semtlerde oturmak, belli markalarda arabalara binmek, yazın belli şehirlerdeki birkaç popüler beach cluba gitmek önemlidir. İspanya'da bunlar bizdeki kadar önemli değil. Ev değil de bir oda kiralamak ve insanlarla paylaşmak, toplu taşıma kullanmak, bir yerden bir yere yürümek burada son derece normaldir. Barcelona metrosunda dünyanın en iyi şefi olarak bilinen Ferran Adria'ya, Barcelona sahil şeridi boyunca uzanan ve herkese açık ve ücretsiz olan plajlarda ünlü bir şarkıcıya rastlayabilirsiniz mesela. Genel olarak insanlar hayat standartlarını sahip olduklarının markası ya da fiyatıyla değil, daha çok katıldıkları etkinlikler, yeni tecrübeler ve sosyal ortamları üzerinden değerlendiriyor. Ve bu çok özgürleştirici bir tecrübe. İspanya'nın sosyal ortamına adapte olabilmek için bu şekilde yaşamaya hazır olmak gerek. İspanya Akdeniz ülkesi olduğu için kültürel olarak her ne kadar bize yakınmış algısı olsa ve bu bazı açılardan doğru olsa da, İspanya'da yaşamaya başladığınızda farklılıklar da göze çarpıyor. İspanyollar genel olarak sıcak, dışa dönük, eğlenmeyi ve yaşamayı seven insanlar. Ancak biz kollektivist bir kültürden gelirken, onlar daha çok bireysel bir kültüre sahipler. Bu daha çok yakın arkadaşlıklarda ve duygusal ilişkilerde bir farklılık olarak gündeme gelen ve danışanlarımla sık sık çalıştığım bir tema. Bir ülkeyi ziyaretten dönen bir turist ya da kısa süreli değişim programıyla ülke değiştiren bir öğrenci size heyecanla gittiği ülkeyle kendi kültürünün benzer yönlerini anlatır. Uzun süre o ülkede yaşayan bir göçmen ise genelde farklılıklardan bahseder, çünkü o farklılıklar gerçek hayatta bir noktada bir zorluk olarak karşısına çıkmıştır ve baş etmesi gerekmiştir. Yakın zamana kadar devam eden ekonomik kriz ve yüksek işsizlik oranları ciddi maddi sorunlar yaratabiliyor. Kendi gençlerinin bile ciddi kısmının işsiz olduğu, \"ücretsiz çalışma\" gibi bir konseptin söz konusu olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Ama \"İspanya'da işsizlik var, kriz var, gelmeyin\" gibi yorumları yine de çok faydalı bulmuyorum. Sadece İspanya için değil, herhangi bir ülkeye yerleşmeyi düşünen herkese söylüyorum; belki gideceğiniz ülkeye, orada olmayan bir şeyler vaat edeceksiniz? Önemli olan bunun için kendinizi tanımak, motivasyonlarınızı bilmek, iyi araştırma yapmak, gerçekçi beklentilere sahip olmak ve kendinize belli bir deneme süresi belirlemek. Evet, İspanya'daki gençlerin bir kısmı da nispeten daha gelişmiş Kuzey Avrupa ülkelerine gitmeye çalışıyor çünkü herkes mevcut şartlarını iyileştirmek ister. Bir şekilde inanıp çabalayan ve psikolojik zorluklarla baş edebilen herkes bir şekilde istediği standartları sağlayabiliyor. Bu noktada kendi motivasyonunuz nedir ve başka bir ülkede yaşama deneyimine adım atmanızı sağlayacak kadar güçlü müdür, bunu sorgulamanız gerek. Irkçılık denebilecek bir örneğe kendi özel ya da profesyonel hayatımda rastlamadım. Aksine, bürokratik olarak, bir Avrupa vatandaşından daha fazla zorlukla mücadele ettiğimiz için, farklı bir kültürde ve dilde, bahsettiğim zorluklara rağmen yaşamamız genelde takdir görüyor. Diğer yandan şu da bir gerçek ki, dünya daha ırkçı ve sınırları keskin bir noktaya gidiyor ve artık dünyada bazı güç sahipleri açıkça diğer insanları kendi ülkesinde istemediğini dile getirebiliyor. Zaten hem İngiltere hem İspanya tecrübemden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, ırkçı insanlar her toplumda var ve onlara dünyanın her yerinde denk gelebilirsiniz. Ancak genellikle pratik anlamda ayrımcılığı yaratan şey sokakta gördüğünüz insanlardan ziyade, ülkelerin bürokratik kuralları oluyor. Bunun dışında, İspanya'da iş yaşamı deyince, siestanın öneminden bahsetmemek olmaz 🙂 Öğlen hemen her iş yeri birkaç saat boyunca yemek ve uyku molası için kapalıdır. Bu süreçte Barcelona'da denize giren, evine gidip biraz uyuyan, restoranlarda yemek yiyip içkisini yudumlayan insanlar görürsünüz siesta vaktinde. Çoğu dükkan, içeride çalışanlar olmasına rağmen, girip alışveriş yapmak istediğinizde kapısını açmaz siesta vakti diye. Öncelikle İspanya'da, Almanya ve Hollanda gibi 60'lı yıllarda Türkiye'den iş gücü göçü alan ülkeler kadar yoğun bir Türkiyeli nüfus yok, çünkü İspanya bu ülkelerden biri değildi. İspanya'daki Türk insan profili, Akdeniz kültüründen hoşlanan, eğitim, sosyoekonomik ve entelektüel seviyeleri yüksek, genelde Türkiye'deki karamsar tablodan bunalmış, bilinçli bir şekilde kendine ya da ailesine daha huzurlu yaşam şartları sağlamak isteyen kişiler olarak genellenebilir. Özellikle son birkaç yılda, burada 2. dalga diye adlandırılan bir Türk göç dalgası başladı. Eğitim sebebiyle gelip sonrasında kalan kişiler ya da yakın zamanda vatandaşlık hakkı verilen Seferadlar da son zamanlarda İspanya'ya yerleşenler arasında. İspanya deyince akıllara akşama kadar siesta yapıp Sangria içtiğimiz bir ortam gelebilir. Gerçekler ondan biraz daha farklı. Ben hem turist hem yerleşik olarak burada bulunmuş biri olarak söyleyebilirim ki bürokrasi inanılmaz yavaş işliyor ve kurallar belli bir standartta işlemiyor. Resmi işler için randevu almak günler sürüyor, randevuyu aylar sonraya alabiliyorsunuz bir çok kurumda, hatta karaborsa randevu satan kişiler türemiş durumda bu durumdan dolayı. Yan yana masalarda oturan iki memur size farklı bilgi verebiliyor ya da farklı uygulamalara tabi tutulabiliyorsunuz. O noktada dikkatli olmak ve çok araştırmak gerekiyor kuralları tam anlamıyla öğrenebilmek için. Kültürel olarak şikayetçi olduğum bir şey yok, o noktada gittiğim yerin kültürüne olabildiğince esnek olmayı ve yargılamaktansa gözlemci olarak kalmayı tercih ediyorum. Kolektivist kültürden gelen biri olarak, insanların bireysel tutumları zaman zaman beni şaşırtıyor. Bunun dışında mutlu ve üzüntülü zamanlardaki alışkanlıkları da oldukça farklı, bunu en çok düğün, cenaze gibi insanların bir araya geldiği ortamlarda gözlemleme şansım oldu. Eğlenceler daha coşkulu ve hep birlikte, üzüntüler daha sakin ve yalnız yaşanıyor diyebilirim. Türkiye'ye dönmek gibi bir düşüncem yok şu an için. Doktora çalışmalarım ve işim İspanya'da devam ediyor. Ancak hayat zaman içinde ne gösterir bilmiyorum. Ailem ve arkadaşlarım Türkiye'de, bu yüzden zaten sık sık gelip gidiyorum. Akademik ve mesleki çalışmalarımın bir kısmını Türkiye'de de devam ettirme planlarım var önümüzdeki dönemler için. \"Baslamadan gelen not\" bolumunu okumadiniz herhalde zaten blogda bir suru ulke icin roportajlar mevcut. ayrıca sizinle özelden bir konu hakkında görüşmek isterim mümkünse.. Duygu hanım, merhaba. Yazınızı gerçekten çok beğendim ve faydalı buldum. Fakat aklıma bir soru takıldı. Daha rahat yaşayabileceğiniz ya da eğitim alabileceğiniz Avrupa ülkeleri varken ya da erkek arkadaşınızın da bulunduğu Yunanistan varken neden İspanya'yı seçtiniz? Eğlenceler ve rahatlığı dışında acaba eğer İspanya'da daha düzenli bir Avrupa şehrinden farklı bulduğunuz ya da ilginizi çeken noktalar varsa onları da paylaşabilir misiniz? Teşekkürler. Merhaba Gökçe hanım, mesajınızı şimdi gördüm. Ben zaten doktora yapıyorum, eğitim almaktan ziyade, bilimsel çalışma yapıyorum. Masterımı İngiltere'de yaptım ve devamında almak istediğim mesleki eğitimleri de burda ve dünyanın çeşitli yerlerinde takip ediyorum. Eğer dil konusu halledilirse ve hedeflere uygunsa İspanya eğitim konusunda bir İngiltere Amerika Hollanda kadar meşhur olmasa da fena sayılmaz. İngiltere ve Yunanistan doktora başvurularımdan da kabul almıştım ama sadece kariyer ya da ilişki odaklı değil ayrıca yaşam amaçlarımı da gerçekleştirmek için Barcelona'ya geldim. Röportajda da bahsettiğim gibi \"ömrümün bir kısmını burda geçirmeliyim\" fikrinden dolayı. Tabi bunda zaman içinde Barcelona'da edindiğim çevrenin de etkisi var. Diğer Avrupa ülkelerinden çok farklı bulduğum bir şey yok açıkçası. Hatta diğer ülkeler daha düzenli ve kurallı, bir bakıma kolay olabilir. Beni çeken şey meşhur clubları ya da gece hayatı da değil. Gece hayatım yok. Benim sebeplerimin çoğunu hisler oluşturuyor. Gözümün gördüğünü, kulağımın duyduğunu sevdim burda. Kaldırım taşlarını falan sevdim inanın. Çok mantıkla açıklanabilecek şeyler değil 🙂 Turist konsepti dışında vakit geçirdiğim ve derinlemesine keşfedebildiğim ilk şehirdi. Belki Barcelona değil de İtalya'nın Yunanistan'ın bir şehrine de gitmiş olsaydım aynı hissedebilirdim o dönem. Merhaba, ben de birkac aya ispanya'ya yerlesecegim. Kiralamak icin evlere bakiyorum da oturulabilecek bolgelerle ilgili tavsiyeniz olur belki:) tesekkurler simdiden."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/10/16/los-angeles-gezi-rehberi-seni-seviyorum-senden-nefret-ediyorum", "text": "Los Angeles ile hikayemizin mutsuz sonla biten bir aşk hikayesi olduğunu söyleyebiliriz, ancak bir \"ilk görüşte aşk\" teması içermediği de kesin. Şehre indik ve güzelliği karşısında düştüğümüz çaresizlik bizi \"Japonca'da kesin bu hissi tarif etmek için bir sözcük vardır, demek bizde yokmuş\" düşüncelerine itti gibi bir cümle asla gelmeyecek; en azından söz konusu Los Angeles olunca. Fakat bu ilk iki cümle herhangi bir olumsuzlama içeriyor gibi göründüyse düzeltelim, çünkü şehirde geçen günlerimizin, tanışılan insanların, biriktirilen anıların ve o uzun süredir hissetmediğimiz sınırı olmayan özgürlük hissinin ardından gelen \"buradan dönmemenin bir yolu olmalı\" duygusunu bir türlü kafamızdan atamıyoruz. Güzelliğine vurulduğumuz, mimarisine hayran kaldığımız, kültüründen etkilendiğimiz onlarca şehrin ardından gelip de bilgisayar oyunu kılıklı Los Angeles gibi bir şehre bu denli vurulmak olacak iş mi diyoruz içimizden ama, ok yaydan çıktı bi' kere! \"Aa aynı filmlerdeki gibi ya\" cümlesinin gün içinde en az 7-8 kere kafanızdan geçtiğini düşünün. Gerçekten de tanıştığınız insanların yarısının falan oyuncu ya da bir şekilde ünlü olmayı kovaladığı aa aynı filmlerdeki gibi-, abur cubur almak için girdiğiniz markette çalışan hiç tanımadığınız Pakistanlı adamın tekinin size sevdiğiniz bir filmi hatırlattığı, geçtiğiniz son derece sıradan bir yolun ya da uyduruk bir avukatın sizi boşamak için indirim vaat eden reklam tabelasının bile tutkuyla izlediğiniz bir dizinin jeneriğinin parçası olduğunu fark ettiğiniz anları üst üste yaşadığınızı hayal edin. Hani en yakın arkadaşlarınızla arabada giderken sevdiğiniz bir şarkı açarsınız, rüzgar yüzünüze vuruyordur, güneş yerinde ve her şey yolundadır ya; kafanızda baş rolünün kendiniz olduğu bir film çekmeye başlarsınız ve her saniyesine bayılırsınız! İşte onun mütemadiyen devam etmesi gibi bir şey Los Angeles ile aramızda geçenler. Los Angeles Gezi Rehberi kısmına geçmeden gelen işe yarar not: Amerika'ya ilişkin tüm diğer yazılarımıza şuradan ulaşabilirsiniz. Los Angeles Yeme İçme rehberimiz de şurada sizi bekler. Los Angeles gezimizi izlemek ve daha fazla ipucu edinmek isterseniz Instagram'daki sabitlenmiş hikayelerimizden gezimizi izleyebilirsiniz. Çok basit bir cümle ile bu işi halletmek gerekirse aslında Los Angeles'a yılın herhangi bir zamanı gidilir, çünkü havası hep güzel, hep mutluluk saçıyor, hep ortama hep pozitiflik basıyor. Ancak nokta atışı bir zamanlama önerisi duymak istiyorsanız Eylül&Ekim, Mart&Nisan aylarında gitmek daha bi' güzel olabilir. Örneğin biz Eylül ve Ekim aylarında Los Angeles'ta bulunduk ve hava durumu gündüz 20 25 derece aralığında, akşam ise 16 17 derece civarındaydı. Tam olarak ünlülerin giydiği absürt kıyafet kombinlerini görüp (Lady Gaga'nın 8 kilo et giymesi gibi değil tabii) \"abi bu kıyafet hangi hava durumunun kıyafeti tam olarak\" dediğimiz, her türden kıyafeti bir arada giyebileceğiniz havalar yani. Son olarak şayet Los Angeles'a yaz aylarında gidecek olursanız hava bir seviye daha sıcak ve kalabalık durumu olabilecek en yoğun noktasında olacağı için tercih hakkınız varsa yaz aylarından kaçınabilirsiniz. Eğer gezilerinizin zamanlamasını hava durumu belirlemiyor ise o zaman konuya etkinlik bazlı da yaklaşabilirsiniz ki, Los Angeles bu alanda pek aktif bir şehir olduğu için eminiz ki parçası olmak isteyeceğiniz bir etkinlik de çıkacaktır. Onun için şuraya göz atabilirsiniz, hangi ay hangi etkinlik var şöyle bir özet geçilmiş. Bakın bu konu önemli, çünkü Los Angeles eşek gibi bir şehir. O ş'yi vurgulu okuyun, dolu dolu okuyun, öyle bir eşek. Eşek gibi olmakla birlikte gezmek isteyeceğiniz noktaların şehrin dört bir yanına yayılmış olması, trafik sorunu ve turistik bir şehir olması sebebiyle gelen \"sağda solda sıra beklemek durumunda kalma\" bonusu da eklenince işler planladığınızdan çok daha farklı gidebiliyor. Normalde 2 saat ayırdığınız aktiviteniz bir bakmışsınız park yeri arama, sırada bekleme, trafikte cebelleşme gibi mevzuların uç uca eklenmesi ile 4 saatlik bir aktiviteye dönüşüvermiş. Bu sebeple Los Angeles'ı biraz olsun hakkını vererek gezmek, e biraz da keyfini çıkarmak istiyorsanız en az 5-6 gün gerekir diye düşünüyoruz. Ama en az. Neticede kaç kez Los Angeles'a gideceksiniz, o kadar yol geldiniz, biraz vakit ayırıverin. Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğiz, eğer Los Angeles'ı hızlandırılmış, tadını çıkarmadan, sadece turistik noktalara odaklanarak gezecek olursanız bu şehri sevme ihtimaliniz düşük, bu sebeple şehre ayırdığınız süre ekstra önem taşıyor. Gidip ünlülerin yıldızlarını görüp, Hollywood yazısına bakıp dönerseniz bu şehri neden bu kadar sevdiğimizi asla anlayamazsınız yani. Los Angeles'a gitme kararı aldıysanız ve işin konaklama kısmını çözmeye çalışma noktasına kadar geldiyseniz muhtemelen büyük bir kafa karışıklığına doğru sürüklendiniz. Biliyoruz, Los Angeles'ta nerede kalacağınızı çözmek biraz zorlu, çünkü \"şehir merkezi\" diye kabul edilecek net bir bölgesi ya da Avrupa'da olduğu gibi turistik aktivitelerin yığıldığı bir Old Town'u falan yok. Üstelik harita üzerinde gideceğiniz yerlere şöyle bir bakacak olursanız nasıl da şehrin dört bir yanına dağıldığını fark edince kafanız iyice karışacak. -Konuya nerelerde kalMAmanızın daha iyi olacağını düşündüğümüzle girelim. 1. Santa Monica ve Venice tarafları. 2. Downtown LA ve Walk of Fame civarı. -Biz bir daha gidecek olursak Culver City ya da Silver Lake'te kalırdık, sosyal anlamda en çok oralarda vakit geçirmekten hoşlandık, üstelik konum olarak ikisi de gayet merkezi. Özetle Downtown LA'i konaklama için ideal bir noktaymış ya da merkezmiş gibi düşünmeyin, nedense insanın aklı ona gidiyor. -Bu gezide kaldığımız Airbnb'nın konumu da gayet iyiydi. Burayı seçerken özellikle otoparkı olmasına da dikkat ettik, çünkü otopark parası ödemek bütçeye gereksiz derecede yük bindiriyor, onun da linkini şöyle bırakayım. İstanbul'dan yola çıkıp, 12 saat + uçup Los Angeles'a ayak bastıktan sonra ulaşıma ilişkin en büyük çilenizin sona erdiğini sanıyorsanız sizi bi' durduralım. Los Angeles'ta ulaşım meselesi gerçek bir çile. Bir kere arabanız yoksa zaten sansürlemeyeceğim, çünkü bu sözcük durumu en iyi anlatan sözcük sıçtınız. Arabanız varsa da başka türlü sıçtınız, çünkü trafik ve otopark meseleleri de ayrı bir dert. Buna rağmen araba kiralamak arabasız olmaktan çok daha iyi bir tercih olacaktır diye düşünüyoruz, çünkü LA'de arabasız olsak ne halt ederdik inanın biz de bilemiyoruz. Şehir büyük, mesafeler uzak, görmek isteyeceğiniz yerler şehrin dört bir yanına dağılmış halde, dolasıyısıyla arabanız yoksa işler gerçekten meşakkatli bir hal alabilir. Los Angeles'ta araç kiralama için seçenek çok, biz o dönemde en uygun fiyatı oradan yakaladığımız için aracımızı Alamo'dan kiraladık, bi' kurcalarsınız. Ama biz buradan kiraladık diye direkt buradan kiralamaya yönelmeyin, başka sitelere de bakının, belki daha uygununa denk gelirsiniz ya da kupon vb. bir şey bulursunuz. Genel olarak internette Amerika çıkışlı firmaların indirim kuponu seçenekleri çok oluyor, dolayısıyla bu tip bir araştırmaya Amerika'ya ilişkin herhangi bir rezervasyonunuzu yapmadan önce girişmelisiniz. Araba ile uğraşmak istemeyenler için en iyi seçenek tabii ki Uber ve Lyft. Biz Türkiye'de taksiciler ile cebelleşirken Amerika'da hayat bu ikisinin kullanımı üzerine kurulu. Mekanların, otellerin önlerinde Uber ve Lyft kullanıcıları için ayrı bölümler bile oluşturulmuş, o kadar hayatın içindeler. Dolayısıyla şayet araba kiraladıysanız bile alkol alacağınız günler bu iki uygulamayı gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz. Biz bu gezi boyunca 2342 kez Uber kullandık, ancak 1 kez bile taksi kullanmadık, onu da ekleyelim. Sevgili yürüyerek gezmeye niyetlenenler, o iş olmayacak, onu unutun. Bir ihtimal Downtown LA civarında bunu biraz olsun başarabilirsiniz ama, onun haricinde Los Angeles gerçekten yürüyerek gezmeye olanak tanımayan bir şehir. Hani Instagram'da Los Angeles hikayelerimizi izlerken \"abi ortalık niye boş bu kadar\" diye soruyordunuz ya, ÇÜNKÜ HERKES ARABADA. Ciddi söylüyoruz, normalde kilometrelerce yürüyerek gezen insanlar olarak burada biz bile teslim olduk. Araba kiraladıysanız park ederken tabelalara çok dikkat etmeniz ve nereye park edip edemeyeceğinizi iyi tespit etmeniz gerekiyor, şakası yok, cezayı basarlar. Yol kenarında park edebileceğiniz alanlar genellikle beyaz çizgiler ile belirlenmiş oluyor, park edemeyeceğiniz noktalar ise kırmızı oluyor. Fakat alan beyaz ise bile yine de bu orada saatlerce park edebileceğiniz anlamına gelmiyor, saat sınırlandırmaları bulunabiliyor ve ödeyeceğiniz ücret de park alanına göre değişiklik gösteriyor. Bu bilgilerin hepsini park etmeyi düşündüğünüz alandaki tabelalardan edinebilirsiniz. Sonrasında park ettiğiniz yerdeki makineye giderek orada bulunacağınız süre kadar ödeme yapmanız gerekiyor. Örneğin 2 saat duracaksanız 2 saatlik bozuk para atabilir ya da kredi kartından çektirebilirsiniz. Genel olarak park edemeyeceğiniz bir sokak ise zaten tabelada mutlaka belirtiliyor. Ulan koskoca Los Angeles, yok mu kardeşim toplu taşıma namına bir şey diyeceklere cevabımız: VAR AMA YARAMAZ GÜZEL KARDEŞİM. Yani tabii ki koca bir otobüs hattı, metro falan var ama özellikle Uber vb. uygulamalar bu kadar hayatın içindeyken ve fiyatları ekstrem değilken kimsenin onların yüzüne baktığı bile yok. Dolayısıyla biz de hiç toplu taşıma aracı kullanmaya ihtiyaç duymadık, bizce siz de duymazsınız. Bu konuda Los Angeles'ın tuhaf bir hissiyatı var, çünkü ne kadar yer gezerseniz gezin içinizde sürekli olarak bir \"abi o kadar da yer gezmedik sanki ya bir şeyler mi kaçırıyoruz acaba\" duygusu oluyor. Sanırsak bu durumun temel sebebi Los Angeles'ı keşfetmenin yalnızca turistik aktivite peşinde koşmaya odaklı olmaktan çok bölge keşfi de gerektiriyor olması. Yani şurayı da gördüm, bu müzeyi de gezdim, Los Angeles'ta gezilecek yerler listeme bir tik daha atayım tadında bir şehir değil, o şehir ruhunu yakalamanız, o lokal yaşantıya biraz olsun adapte olmanız, yer yer akışına bırakmanız lazım, aksi takdirde burayı pek de iyi tanıyamıyorsunuz. Bu şehirde mutlaka birileriyle tanışın, mutlaka gece hayatını yaşayın, mutlaka sosyalleşin. Öyle biriyle tanışayım deyince şıp diye biriyle mi tanışılır diye düşünmeyin, çünkü burası Los Angeles, bir bakmışsınız 1 gecede 72 milletten arkadaş edinmişsiniz, BA YI LI YO RUZ. Şimdi Los Angeles'ta gezilecek yerlere geçiş yapabiliriz. En çirkin yeri ilk baştan aradan çıkaralım, sonra tadımız kaçmasın. Biliyoruz, çok yüksek ihtimalle burası için bu tip bir betimleme beklemiyordunuz, ancak bize kalırsa Los Angeles'ın en çirkin turistik noktası kesinlikle burası. Öyle ki buraya yolumuz ilk olarak şans eseri akşam saatlerinde düşünce, tamam işe yeter bu kadarı diyerek gündüz bir daha gitmeye bile kalkışmadık. Neticede sevdiğiniz ünlünün yıldızını görmek, fotoğraflamak ya da \"buraya kadar gelmişim, görmeden dönülür mü\" düşüncesi ile bile gitmek isterseniz sizi anlarız. Walk of Fame'in tam olarak hangi noktasına gideceğinizi kestiremeyebilirsiniz, zira tahmin ettiğinizden de fazla ünlünün yıldızı var. Bize kalırsa başlangıcı Hollywood Boulevard ile Highland'in kesişiminden yaparak ilerlerseniz mantıklı bir rota izlemiş oluyorsunuz. Spesifik olarak hayranı olduğunuz bir ünlünün yıldızını bulmak isterseniz şurada yıldızı bulunan ünlülerin listesi ve bulundukları noktanın adresleri yazıyor direkt oradan bakıp nokta atışı da yapabilirsiniz. Buraya kadar gelmişken ikonik hale gelmiş Chinese Theatre ve Oscar Ödülleri'nin verildiği Dolby Theatre'ı da görmeyi ihmal etmeyin bari di mi? İlginizi çekiyorsa Madame Tussauds Müzesi de buralarda, bizim ilgimizi çekmiyor doğrusu, yine de bildiğimizi esirgemeyelim dedik. Klişe mlişe kardeşim, bu filmlerde görüp durduğunuz, gözünüzün acayip alıştığı ama gerçek hayatta daha önce karşılaşmadığınız yerleri kendi gözünüzle görmenin verdiği o his bir başka oluyor. Aslında yüzeysel bir yaklaşım sergileyecek olursak bir hal değil, tepenin üzerinde Hollywood yazıyor işte bu kadar ama, bu gibi ikonik hale gelmiş yerleri ilk kez gördüğünüz an insana acayip bir keyif veriyor, tadını çıkarın. -Lake Hollywood Park: Temel gayeniz Hollywood yazısını olabilecek en yakın noktalardan birinden görmek ise garanti lokasyonunuz burası. Arabasız ulaşmak pek mümkün değil, ancak Uber kullanarak da gelebilirsiniz. Şayet arabayla geldiyseniz Hollywood Hills tarafını da bir dolanıp sapık gibi civardaki evlere göz atarak kıskançlık krizine girmeyi de ihmal etmeyin, dönünce kritiğini beraber yapıp beraber üzülürüz. Mulholland üzerinden buraya ulaşacak olursanız o yol üzerinde de çeşitli noktalardan yazıyı görebileceğinizi hatırlatalım.(3160 Canyon Lake Drive) -Griffith Observatory: Los Angeles'a gittiğinizde zaten göreceğinizi varsaydığımız Griffith Gözlemevi'ne gittiğinizde de Hollywood yazısını farklı bir açıdan görebilirsiniz. Aşağıda kendisinden daha detaylıca bahsedeceğiz. -Windsor Boulevard 4th ve 5th Street Kesişim Noktaları: Bu sefer bambaşka bir açı, tam bir \"blogger dostu sokak\". Bu söz ettiğimiz noktaya gittiğinizde palmiyelerle ve yine kıskanılası evlerle dolu bir sokağın arasından Hollywood yazısını göreceksiniz. Mesafe olarak biraz uzak kalıyor, telefonun kamerası ile çekmek zorlu olabilir, ancak özellikle fotoğraf makineniz varsa sokağın güzelliği ile birleştiğinde ortaya tam bir klasik Los Angeles fotoğrafı çıkıyor, özellikle arabanız varsa bizce buraya yolunuzu düşürmeyi ihmal etmeyin. La La Land'ciler, naber ya, nasıl gidiyor Los Angeles? Gelin gelin, burada sizlik bir şeyler var. La La Land umrunuzda değilse bile yine de burada sizlik bir şeyler var. Ne olursanız olun gelin. Griffith Observatory artık Los Angeles'ın simgelerinden biri haline gelmiş. Hem bir gözlemevi olarak kullanılıyor, hem çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor, hem de hiiiiç bir şeyinden faydalanmasanız bile benim gibi AY BİR TELESKOPUM OLSA NOLURDU hevesinizi doyasıya giderme imkanı tanıyor. Üstelik tepede bir noktada olduğu için sevgili Los Angeles'a tepeden de bakabiliyorsunuz. Tabii şimdi övdük övdük sizi buraya yükselttik ama, işin birde sorunlu kısmı var. Burası inanılmaz turistik bir noktaya dönüştüğü için ulaşması, park yeri bulması, içeride kalabalıkla cebelleşmesi falan bunlar ciddi soruna dönüşen işler. Park yeri bulmak sorun derken, bayağı ciddi bir sorundan bahsediyoruz. Gününe göre en az 15 dakika uzaklıkta bir yere bırakıp dağ bayır tırmanıp kan ter içinde kalıp gözlemevine ulaştığınızda kendinizi İsmail Türüt'ün gömleğine dönüşmüş bir halde bulmanızla sonuçlanabilecek kadar sorunlu. Gönül isterdi ki hafta sonu gitmeyerek bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz diyelim, ama öyle bir şey de yok, hafta içi de durum böyleydi. O sebeple eğer burayı görmekte kararlıysanız ve arabanızla gidecekseniz Griffith için tahmininizden daha fazla zaman ayırma ihtimalinizi göz önünde bulundurmanız gerektiğini hatırlatalım. Buradaki trafik ve park yeri sorununu atlatabilmeniz için altın değerinde önerimiz Griffith'e Uber ya da Lyft kullanarak gitmeniz. Bizim gittiğimiz gün araçlar deli gibi kuyrukta beklerken Uber ile gelenler çatır çatır içeri girdi mesela, seviyoruz seni be Uber Reis. Griffith Gözlemevi Pazartesi günler kapalı. Diğer günler akşam 10:00'a kadar açık. Mümkünse şöyle akşamüstü sularında gelip hem hava aydınlıkken, hem de karanlıkta burada vakit geçirirseniz tadından yenmez. Ama bunu düşünen tek akıllı biz olmadığımız için kalabalık durumu zirve yapıyor tabii, onu idare edeceksiniz artık. Los Angeles'ın en baba sanat müzelerinden birini müze listemizin başına koyalım. Durduk yere en baba demiyoruz, zira Los Angeles County Museum of Art Amerika'nın batı yakasının en büyük sanat müzesi olma özelliğini taşıyor. İçerik olarak Los Angeles'ın çok kültürlü yapısını yansıtacak biçimde pek çok farklı bölüme ayrılmış, Asian Art, Latin American Art, Islamic Art gibi pek çok farklı bölümü var. Bunun dışında ilginizi çekebilecek pek çok geçici sergiye denk gelebilme ihtimaliniz de yüksek, bu sebeple gitmeden önce web sitesinden bi' ne var ne yok kontrol edip özellikle görmek istediğiniz bir geçici sergi var ise saatlerini kontrol etmekte fayda var, çünkü bazıları müze kapanış saatinden daha erken kapanabiliyor, aklınızda bulunsun. Chris Burden'ın bir diğer çalışması \"Metropolis\" de mutlaka ilginizi çekecektir, onu aktif bir haldeyken görebilmek için zamanlamanıza dikkat etmeniz ve belli saat aralıklarında gitmeniz gerekiyor. Şuradan saatlere bakabilirsiniz. Son zamanlarda en keyif alarak gezdiğimiz, saatlerimizi ayırıp da yine de ayrılmak istemediğimiz bir müze olan The Broad'u gezmeniz konusunda gerçekten ısrarcıyız. Ancak buraya gitmeden önce önemli bir ipucu vermemiz gerekiyor ki sıralarda çürüyerek vakit kaybetmeyin. İyi haber; The Broad'a giriş ücretsiz. Ancak bu sebeple kapının önünde ciddi uzun kuyruklar olabiliyor ve bazen durum içeri girememenizle bile sonuçlanıyor. Bu sebeple giriş ücretsiz olmasına rağmen edinmeniz gereken giriş biletlerinizi şuradan online olarak halletmeyi unutmayın, çünkü bu şekilde sırada beklemeden direkt içeri alınıyorsunuz. Yayoi Kusama'nın enstelasyon çalışması \"Infinity Mirrored Room The Souls of Millions of Light Years Away\"i kaçırmayın, bayılacağınıza eminiz. The Broad'un uygulamasını telefonunuza yükleyecek olursanız audio-guide olarak da kullanabilir ve müzeyi onunla gezebilirsiniz. Müze içinde ücretsiz wifi bulunduğu için internetinizin anasını ağlatmaz, gönül rahatlığıyla oradayken de indirebilirsiniz. Müze Pazartesi günleri hariç her gün ziyaret edilebilir. Hazır The Broad'dan konu açılmışken hemen yanında bulunan ve ikonik hale gelmiş Walt Disney Concert Hall'dan bahsetmeden de geçmeyelim. Zaten ilginç mimarisi ile binanın dikkatinizi çekmemesi mümkün değil ve aslına bakarsanız şu an farkında değilseniz bile bu binanın mimarını tanıyor olma ihtimaliniz çok yüksek. Frank Gehry, Prag'daki Dancing Building, Paris'teki Louis Vuitton binası, Bilbao'daki Guggenheim binası gibi pek çok ikonik binanın mimarı. En bilinen eserlerinden biri olan Walt Disney Concert Hall ise günümüzde hem kusursuza yakın kabul edilen akustik özellikleri hem de mimarisi ile dünyanın en önemli konser alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Eğer imkanınız olursa mutlaka bir konsere gidin, onun için etkinlik takvimini de şuradan kontrol edebilir ve bilet alabilirsiniz. Konsere gidemezseniz de binayı görmeyi ihmal etmeyin, zaten Broad'a gidecek olursanız bir taşla iki kuş vurmuş olacaksınız, çünkü yan yanalar. Tamam, son müzemizdeyiz. En azından bizim Los Angeles'ta gezebildiklerimiz arasında sonuncusu bu. Museum of Contemporary Art, Los Angeles'ın bir diğer önemli kabul edilen müzesi. Üç farklı lokasyonu bulunuyor, ancak eğer bir seçim yapmak durumunda kalacaksanız ve diğer lokasyonlarda özellikle ilginizi çeken bir sergi yoksa Grand Avenue'ya gitmenizi önerebiliriz, çünkü ana galeri burası olarak kabul ediliyor. Bu arada denk gelecek olursanız müzenin avlu gibi diyebileceğimiz noktasında bir takım etkinlikler de gerçekleşiyor, biz oldukça tuhaf bir dinletiye denk geldik mesela, belki programlarına o tip etkinlikleri de ekliyorlardır diye umarak konuyla ilgili linki şuraya bırakıyoruz. Moca Salı günleri kapalı, giriş ücreti 15 dolar, öğrenciyseniz 8. Aslında bu bölüm de Los Angeles'ta gezilecek yerler kategorisine dahil edilebilir, ancak söz konusu LA olunca bölge keşiflerinde bulunmak bayağı kilit bir olay olduğu için ve çok fazla bölge söz konusu olduğu için bu bölümü ayırmaya karar verdik. Aşağıda anlatacağımız bölgelerin bazılarını zaten Hollywood etkisi sebebiyle tanıyor, daha kendi TC kimlik numaranızı ezberleyememişken bu bölgelerin bazılarının posta koduna kadar biliyorsunuz. (90210 deyince tanıdık gelenler vardır elbet, di mi) Bazıları ise ismen tanıdık gelmeyecek, ancak sosyalleşme ve yeme içme anlamında en çok vakit geçirdiğiniz bölgelere dönüşünce sizi \"LA'de yaşasam burası benim bölgem olurdu\" düşüncelerine itecek. Los Angeles genelinde bazı bölgeler çok iç içe geçtiği için hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor ayırt edemeyebilirsiniz. Ne bilelim, bizim Çukurcuma Cihangir gibi düşünün, öyle net sınırlar söz konusu değildir ya hani. Bu duruma birbirine çok benzeyen mahalleler, yani çok büyük farklılıklar göstermeyen bir şehir dokusu da eklenince bazen bambaşka bir bölgedeyken başka bir yerde olduğunuzu falan zannedebiliyorsunuz, aşağıda bu karmaşanın biraz olsun önüne geçmeye çalışacağız. Olaya bildiğiniz bir yerden girelim; meşhuuur Beverly Hills. Lüksse lüks, aşırılıksa aşırılık, malikaneyse malikane, hepsi gerçekten burada. Evet birçok ünlünün de bu bölgede evi var ve bunun için \"Star Map\" denilen şeyler bile yapmışlar, ama o sanki sapıklık seviyesine geçmiyor mu artık? Görmeyi umduğunuz, kafanızda canlandırdığınız Beverly Hills'i görmek istiyorsanız aslında direkt olarak Rodeo Drive'a doğru yol alabilirsiniz. Aklınıza gelebilecek her türlü lüks markanın yan yana sıralandığı, pek tabii bir takım restoran ve kafelerin de bulunduğu, lüks arabaların cirit attığı Rodeo Drive'da şöyle bir turladıktan sonra Beverly Hills Hotel'e gidip orada birer kokteyl de içebilirsiniz, illa ki orada konaklamanız gerekmiyor. Son olarak Beverly Gardens Park'a gidecek olursanız manasız bir şekilde ikonik hale gelmiş Beverly Hills tabelasını da fotoğraflayabilirsiniz. Biz Beverly Hills tarafındaki keşfimizi bir turist aktivitesinden öteye taşımayarak çok da uzun tutmadık, çünkü doğruyu söylemek gerekirse çok da ilgimizi çekmedi, aynı kafadaysak çok yüksek ihtimalle siz de şöyle bi' nokta atışı yerleri görseniz yeterli gelecektir. Amacımız ünlü görmekse öncelikle azminizden ötürü sizi takdir ediyoruz, ünlü görmek için kıta değiştirmişsiniz, tebrikler. Bunun için The Ivy'e gitmenizi önerebiliriz, ünlüler oraya bayılıyor ve önünde mütemadiyen paparazziler bekliyor. Zaten paparazziler oradaysa bilin ki içeride biri var. Venice Boardwalk: Bakmayın süslü duran isme, burası plajın hemen yanında yer alan, yürüyerek Venice'i keşfedebileceğiniz, o milletin paten kaydığı, dondurmasını yiye yiye dolaştığı sahil şeridi. Bir tarafınız okyanus, bir tarafınız restoranlar, kafeler, hediyelik eşya dükkanları. Böyle anlatınca sanki Çınarcık gezi rehberi gibi oldu ama ortam öyle değil tabii. Abbot Kinney: Los Angeles'ın en havalı caddesi olarak da geçen, sonuna kadar yürüdüğünüzde Venice Beach'e bağlanacağınız, üzerinde pek çok farklı dükkan, mekan ve mağazanın bulunduğu bir cadde. Ayrıca aralardan kafanızı uzatacak olursanız pek çok mural çalışmasına da denk geleceksiniz. Los Angeles yeme içme rehberimizde bu civarda deneyebileceğiniz bir takım mekanlardan da söz edeceğiz, ancak bir şey yemeyecekseniz bile bu caddeyi bi' turlamadan olmaz. Venice Skate Park: Venice, resmen skateboard yapanların vatanına dönüşmüş, burada kaykaya gözünüz alışacak. Eğer daha da ilginizi çekiyorsa, ki bizce Abbot Kinney üzerindeki Intellegentsia Coffee'den kahvenizi kapıp buraya çökmek bayağı zevkliydi, Venice Skate Park'a gidip cool abileri çeşitli figürler sergilerken izlemek çok güzel aktivite. Yukarıda söz ettiğimiz Venice Sign'dan dümdüz devam ederek Boardwalk'a çıkacak olursanız bu alan hemen sağınızda kalacak, zaten etrafındaki kalabalıktan konuyu anlarsınız. 1811 Speedway üzerinde dev bir Jim Morrison muralı var, gözden kaçmasın. Her bölgenin ayrı telden çalmasına bayılıyoruz, bakın burası da başka bir dünya. Santa Monica tam bir \"Amerikan Rüyası\" bölgesi. O evler, o sokaklar, o ortam, adeta \"gel kardeşim çocuğunu burada büyüt, hayatını burada kur, sabah koşuya çıkarsın, hafta sonları plaja gidersiniz, dönüşte biri bahçeyi sularken biri mojito yapar falan OHHH\" diye bas bas bağırıyor, siz de alık alık önünden geçiyorsunuz. Şehrin kaosundan uzak, ama isteseniz şıp diye o kaosun ortasında da bulabilirsiniz kendinizi, tamamen tercihinize kalmış. Ne yapayım ben emlakçı falan mı olayım bu Santa Monica'da acaba ya, resmen pazarlıyorum bölgeyi şu an. Evet, 4+1, yok kuzey cephe burası eser yani falan derken görebiliyorum kendimi........... Neyse, zaten oraya gittiğiniz zaman bu hissiyatı alacağınız kesin, ama tabii Santa Monica'nın gezip görmek isteyebileceğiniz bi' 2-3 garanti noktası da var, onları da aşağı sıralayalım, etrafta dolanıp hayal kurmaktan vakit kalırsa onları da gezersiniz artık. Santa Monica Pier: Santa Monica'nın turistik merkezi, üzerinde dönme dolabından yemek standlarına, Bubba Gump gibi turistik restoranlardan gün batımı bağımlısı Asyalı turistlere kadar her türlü \"burası turistler için\" dedirten şeyi bir arada görebileceğiniz iskele. Aşağı inip plajda gün batımı izlemek adettendir, güzel fotoğraf yakalamak isterseniz bakmayın diğer turistlerin sağa yığıldığına, dönme dolabın sol tarafına inin. Third Street Promenade: Çok bir şey olduğundan değil ama, bir takım alışveriş aktiviteleri ve belki bir kafede dinlenmek için uğrayabileceğiniz bir cadde. Forever 21, Urban Outfitters gibi şeyleri bunun üzerinde bulabilirsiniz mesela. Los Angeles'ın en sevdiğimiz yönlerinden biri ne biliyor musunuz? Kafanızı yukarı kaldırdığınızda bina görmüyorsunuz; onun yerine gökyüzü ve palmiyeleri bir arada görüyorsunuz. Hemen apartman yöneticisi emekli albay amcanın kuracağı bir cümle muamelesi yapmayın ya. Şöyle bir yukarı baksanız karşınıza kuşlar, bulutlar ve palmiyeler çıkıyor, sizce de gerçek bir mutluluk kaynağı değil mi bu görüntü? İşte şehrin öyle olmayan tek bir yeri varsa orası da Downtown LA. Aslına bakarsanız bu da bizi rahatsız etmedi, çünkü o dev binaların arasında dolaşmanın verdiği hissi de seviyoruz ve şu her bölgenin ayrı telden çalması hissini bir kez daha yaşamak hoşumuza gidiyor. Anladığınız üzere Dowtown LA biraz daha \"şehir şehir\" bir bölge. Akşam belli saatleri aşınca tekin olmayan bir hal alabiliyor, ama yine de doğru noktalarına gidince vakit geçirmesi keyifli. Zaten yukarıda Los Angeles'ta gezilecek yerler bölümünde size bu bölgeye gelmenizi gerektirecek bir sürü nokta sıraladık, dolayısıyla buraya mutlaka yolunuz düşecek. Downtown LA içinde söz ettiğimiz Arts District ayrı bir başlığı hak ediyor diye düşünüyoruz, çünkü buraya bilgi sahibi olmadan gidecek olursanız çok yüksek ihtimalle \"bu kızlar komiklik şakalar falan derken bizi sanayiye getirdi abi iyi mi\" diye düşünebilirsiniz. Burası ilk etapta size görsel açıdan kesinlikle çekici gelmeyecek, o kesin, bayağı endüstriyel çünkü. Sağda solda dolaşırken tedirgin bile olabilirsiniz. Ama unutmayın, bu hipsterlar ve sanatçılar bu yerlere çöküyorlarsa burada mutlaka bir haltlar dönüyordur, deneyimlerimize göre bu artık her şehir için geçerli, yazılı olmayan bir kural gibi bir şey. Arts District'in en büyük olayı civardaki mural çalışmaları. Gerçekten o kadar çok sokak sanatı eseri var ve o kadar iyi versiyonları göreceksiniz ki, eğer konuya ilginiz varsa sizin için güzel bir gün olacak, adınıza mutluyuz. Güzel bir gün olmakla birlikte bir noktada gözünüz alışıyor, övmeyi bile bırakıyorsunuz, fotoğraf çekmekten yılıyor insan. Bunu haricinde tabii ki pek çok mekan ve birkaç galeri, hatta concept store da mevcut, o açıdan da hoşunuza gidebilir. Little Tokyo'yu ille de görmek istiyorsanız bu bölgeye o taraftan yürüyerek geçmek mantıklı olabilir. Bu şekilde bölgeyi gezerek ve murallara denk gelerek dolaşmış olursunuz. Bu bölgede inanılmaz sayıda mural olduğu için ve sokak sanatı çalışmaları sürekli olarak değişebildiği, kaldırılabildiği, silinebildiği için her şeyi tek tek yazmamız mümkün değil, yazsak da gidip orada bulamayabilirsiniz çünkü. Ancak nereden başladığınız konusunda kafanız karıştıysa Container Yard ve American Hotel taraflarından dolaşmaya başlayabilirsiniz. Zinc Cafe'nin bulunduğu taraflara da ilerlerseniz oralarda da çok esere denk geldik. Bu bölgede vakit geçirecek çok fazla mekan var, haliyle hepsini deneyemedik ve Los Angeles yeme içme rehberimizde hepsinden söz edemeyeceğiz. O yüzden buraya bölgeyi gezerken size yol gösterici olur diye düşünerek birkaç popüler mekanı sıralayalım: Zinc Cafe, Angel City Brewery, Everson Royce Bar, Blue Bottle Cafe ve EightyTwo. Alışveriş için Arts District Co-Op'a bi' bakabilirsiniz, çok hastası olmadık ama dönem dönem değişiyor olabilir, concept store tadında, farklı farklı marka ve tasarımcılar var. Los Angeles'ta vakit geçirmekten oldukça hoşlandığımız iki bölgeyi sona bıraktık. Buralar turistik bölgeler olmaktan çok yerleşim bölgesi sayılabilecek, insanların yaşadığı, sosyalleştiği bölgeler. Yani öyle \"Silver Lake'te gezilecek yerler\" gibi bir şey beklemeyin, buralara gezi anlamında değil, daha çok mekan odaklı yaklaşılabilir, çünkü dediğimiz gibi her ikisi de pek turistik aktivite içeren noktalar değiller. E ben ne gaye ile gideceğim buraya neticede diye düşündüyseniz o sorunu Los Angeles yeme içme rehberimizi okuyarak çözebilirsiniz. Bu bölüme şöyle bi' görseniz hoşunuza gidecek ya da fotoğrafınızı çekmek isteyebileceğiniz bina ve mural çalışmalarını özet geçiyoruz. -The Sunset Pacific Motel: Sunset Boulevard ve Bates Avenue'nun kesişiminde bulunduğu için ve eski halindeki \"buradan kalırsanız çok yüksek ihtimalle siz duştayken bıçakla duş perdesinin arkasında biri belirecek ama yine buyrun tabii kapımız açık\" görüntüsü sebebiyle lokaller tarafından \"Bates Motel\" olarak da anılan bu eski motel bir sanat projesi kapsamında bembeyaz bir hale getirilmiş ve görsel olarak çekici bir minimalliği var. Bir takım sığırlar sonradan üstünü karalayıp etmiş falan ama, civarından geçerseniz ve uzaktan fotoğrafını yakalarsanız hala hoş görünüyor. -Bradbury Building: Blade Runner ve 500 Days of Summer filmlerinden de hatırlayabileceğiniz, ancak sırf bu sebeple değil, şahane mimarisi sebebiyle de görmek isteyebileceğiniz bir bina. Tabii bu söylediğimizin size bir şey ifade etmesi için içine girmeniz lazım. (304 South Broadway) -Anthony Bourdain Muralı: Hala intihar etmiş olmasının şokunu atlatamadığımız ve muhtemelen hiçbir zaman da atlatacağımız Anthony Bourdain'e ithafen kendisinin bir muralını çizmişler, bizim kadar seviyorsanız fotoğraflamayı ihmal etmeyin. (25th Street & Wilshire kesişimi, Santa Monica'ya doğru) -Paul Smith Duvarı: Los Angeles'a ayak basan her sosyal medya ünlüsünün fotoğraf çektirmek zorunda olduğu o meşhur pembe duvarın önünde sizin de bir fotoğrafınız olsun isterseniz burayı da es geçmeyiniz. Fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmek yasak, sadece telefona izin var, aklınızda bulunsun. (8221 Melrose Avenue) -Made in LA Muralı: We are not made in LA, we are made in ŞEBİNKARAHİSAR, ama bu önünde fotoğraf çektirmemize engel değil.... Bir diğer Los Angeles klişesi, içimiz çekiyor, yapacak bir şey yok, çektirin fotoğrafınızı, hangi çılgın size zincir vuracak? (8025 Melrose Avenue) -California Dreaming Yazısı: Bu muralın önünde çektireceğiniz fotoğrafı günbatımına denk getirirseniz renkleri acayip güzel oluyor, aklınızda bulunsun. Zaten kocaman ve gözden kaçırmanız imkansız ama, yine de bir otoparkın içinde yer aldığını da belirtelim. (3485 La Cienaga Blvd.) -Mondrian Wall: İflah olmaz bir sanat aşığı, dizginlenemez bir resim tutkunu olmasanız dahi, bir Piet Mondrian eseri görünce tanıyorsunuzdur di mi? İşte o Mondrian denildiği saniye gözünüzde canlanan eseri birisi bir duvara çizmeye karar vermiş, e güzel olmuş tabii. (1660 South La Cienega Blvd) -Pope of Broadway Muralı: Downtown LA'de görebileceğiniz hem şahane, hem dev gibi bir mural. Muralda gördüğünüz kişi ise bir yerden tanıdık gelecek, çünkü kendisi Anthony Quinn. Fotoğraf çekmek isteyenler için ek bilgi, hemen karşısında kalan Bradbury Building'in arka kapısını kullanacak olursanız kapının üzerindeki camdan bakınca direkt olarak bu mural görünüyor ve çok güzel fotoğraf oluyor. (Victor Clothing Company duvarı üzerinde, 240 S Broadway) Gidemediğimiz ama aklımızda kalan birkaç yeri buraya bırakalım, belki sizin vaktiniz yeter: The Getty Center, Museum of Broken Relationships ve Museum of Jurassic Technology. Ayrıca San Francisco'dakine heves edince buradaki Chinatown'u ihmal ettik, belki ona da bi' göz atmak istersiniz. Malibu'nun da Los Angeles'a dahil olduğunun farkında mıydınız? Los Angeles reise bak, ne varsa toplamış resmen, dünyaca ünlü olmayan yerini bulamıyorsunuz. Ancak biz Malibu'ya şöyle bir görelim diye uğrayıp birkaç plajında az biraz takılsak da bu rehberin içinde anlatabilecek kadar vakit geçirme fırsatımız olmadı. Dolayısıyla orayı özellikle görmek gibi bir niyetiniz varsa bi' araştırmaya girişmek isteyebilirsiniz. Los Angeles'ta plaja gitmek isteyenler, yok mu kardeşim şöyle sarı sarı sörfçüler, gözümüz gönlümüz açılsın diyenler bu madde size. Fark ettik ki Los Angeleslıların en sevdiği plajlardan biri Manhattan Beach. Ama alternatif olarak biraz daha uzaklaşmayı kabullenirseniz Zuma ya da El Matador Beach'i de değerlendirebilirsiniz. Eğer bu tip aktiviteleri seviyorsanız bir gününüzü Universal Studios'a ayırabilir (1 günden aşağı kurtarmaz, çok vakit gidiyor), ya da Warner Bros Stüdyoları turuna çıkabilirsiniz. Six Flags'a heves ederseniz o da eğlenceli olabiliyor, aklınızda bulunsun. Inanılmaz bir teber. Ağzınıza, ve elinize sağlık.."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/10/20/los-angeles-yeme-icme", "text": "Bunu söyleyeceğimizi biz bile düşünmezdik, çünkü mekan çeşitliliğine, farklı mutfaklar denemeye, bir şeyin en lezzetlisini tespit edebilmek için uğrunda yol gitmeye her daim hazır insanlar olarak bu kadar çeşitlilikle biz bile başa çıkamadık! Tabii ki çok mekan olması denediğimiz her mekanın önerilebilir seviyede başarılı olduğu anlamına gelmiyor, bu sebeple Los Angeles'ta mekan çeşitliliği ile başa çıkabilmeniz adına denediğimiz her mekanı yazmak yerine Los Angeles Yeme İçme Rehberi için favorilerimizden bir derleme yapma kararı aldık. Peki Los Angeles neden böyle? Yani neden bu kadar çok mekan, bu kadar çok seçenek, bu kadar çok çeşitlilik var? Aslında bu sorunun cevabını vermek o kadar da zor değil, özellikle de Los Angeles'ı gidip gördükten sonra. Temel sebep kesinlikle kültürel çeşitlilik. Bu şehirde o kadar farklı kültürden insan bir arada yaşıyor ve insanlar bu şehre bir şekilde bir yönüyle adapte olsalar da kültürlerini o kadar rahat bir şekilde yaşatabiliyorlar ki, bu durum adeta Los Angeles'ı Los Angeles yapan şeye dönüşmüş. Şehir genelinde Little Tokyo'dan tutun, Little Armenia, hatta Little Ethiopia'ya kadar bir sürü bu tip bölge var. Sırf bunlardan herhangi birine gittiğinizde bile o kültüre özgü tatları tadabiliyor, hatta gidip o ülkede yeseniz aynısıyla karşılaşacağınız lezzetlerle karşılaşabiliyorsunuz. Üstelik bu sadece belli bir mahalleye gidip belli bir mutfağı denemekle sınırlı değil. Türkiye'de herhangi bir mekan kendini ucu son derece açık bir kavram olan \"dünya mutfağı\" kategorisine sokarak dayıyor fettuccine alfredoyla şnitzeli menüye, buyrun işte dünya mutfağı diyor. Amerika'da ise gerçek bir İtalyan restoranına gidip gerçek bir İtalyan makarnası yiyebiliyor ya da hakkında hiçbir şey bilmediğiniz Vietnam mutfağı bir anda en sevdiğiniz mutfağa dönüşebiliyor, çünkü böyle bir seçeneğiniz olduğu gibi, böyle bir talep de var. Tabii ki Türkiye'de de istisna durumlar ve mekanlar söz konusu, ancak çoğunlukla durumun böyle olduğunu da kabullenmek gerekiyor bizce. Neyse, konumuza geçelim, karşınızda Los Angeles Yeme İçme Rehberi! Başlamadan gelen not: Los Angeles Gezi Rehberi için şuraya tık tık. Madem konuya çeşitlilik vurgusu ile girizgah yaptık, o zaman LAPSSSS, alın size çeşitlilik. Öyle bir çeşitlilik ki, o kadar farklı mutfaktan o kadar çok seçenek sunuyor ki, buraya aklınızda net bir mekan düşüncesi ile gitseniz bile eminiz ki kendinizi kaybedip sağda solda başka şeyler de denemeden buradan çıkamayacaksınız. Kahvaltı sonrası kahve isterseniz NY Times tarafından \"Los Angeles'ın en iyi Iced Latte'sini yapan mekan\" ilan edilen G&B Coffee'ye doğru ilerleyebilirsiniz. Biz bu iddiaya katılmıyoruz, en iyi olduğunu düşündüğümüzü aşağıda yazdık. Yaklaşık 50 yazıdır falan size kahve övüyoruz arkadaşlar, artık birbirimizi tanıyoruz, uzaktan dost sayılırız, hala sizi kahveyi ne kadar sevdiğimize ikna etmemize gerek var mı? Bırakınız içsinler, bırakınız sevsinler....... Los Angeles gezisinin kahve tarafında kazananı bizim için Intelligentsia Coffee oldu. Aslında şehirde kahve tüketimi yoğun olduğu için çok fazla sayıda ortalama üstü kahveciye denk gelebilirsiniz, ancak bir favori seçecek olursak hakkımızı Intellegentsia'dan yana kullanırız. Mekanın Venice ve Silver Lake olmak üzere iki farklı lokasyonu mevcut, kahve içmeyen vicdansız arkadaşınız yanınızdaysa Kombucha vb. şeyler de satıyorlar. Ek olarak kruvasandı, tatlıydı, o tip atıştırmalıklar da mevcut. Şu paragrafın ardından daha da buranın adını yazmam, ben böyle zor bir şey görmedim. Deneyebileceğiniz diğer iyi kahve yapan birkaç mekan: Dinosaur Coffee, Giorgi Porgi Coffee, Paramount Coffee Project, G&B Coffee ve Go Get'em Tiger. Bu satırları yazarken bilin ki Cihangir'de bir yerlerde bilgisayar başında Republique'te yediği creme brulee dolgulu donut'ı düşünerek 45 dakika boyunca uzaklara dalmalı durağan sanat filmi gibi oturan bir Öykü var. Eğer midemin konuşma imkanı olsaydı, emin olun o tatlıyı yeme kararı aldığı için beynime teşekkür eder, plaket gönderirdi. Kahvaltıda bunu mu yedin diyeceksiniz, evet yedim, ve inanın şu kadar pişman değilim. Tabii yanında menüdeki BLT Toast adlı şeyi de mideye indirdim, yanlış olmasın. Yerim kalsa Passion Fruit'lu ve ahududulu tartı da indirirdim, artık bir dahaki sefere... Diyeceğimiz o ki, Republique'e kahvaltıya giderek kendinize büyük bir iyilik yapmış olacağınız gibi, sonrasında burayı sonsuza kadar özleyeceğiniz için farkına varmadan kötülük de yapmış olursunuz, karar sizin. Sizin için menülerini de şöyle bırakıyoruz. Canınız \"woww Amerika'dayım o halde şöyle pis bir Amerikan kahvaltısı yapayım\" çektiyse Uncle Bill's Pancake House, ilk seçenek kadar kalp krizi geçirtme ihtimali olmayan bir kahvaltı için ise Jon & Vinny'e yolunuzu düşürebilirsiniz. Los Angeles'ta sağlıklı yaşam tam anlamıyla bir takıntıya dönüşmüş durumda. Her sabah koşuya çıkmalar, organik beslenme, acai bowl ile kahvaltılar, yanında smoothie'niz ile gezmeler falan bunlar artık sıradanlaşmış, günlük yaşamın parçası haline gelmiş şeyler. Bu yıllardır süregelen bir şey olacak ki, Sex & The City'nin bir bölümünde bile bu temayı işlemişlerdi, aklımıza onu getirdi, hatırlıyor musunuz? Bu sebeple eğer beslenme konusunda dikkatli davranıyorsanız bu konuda pek çok alternatif mekan ile karşılaşmak eminiz sizi sevindirecektir. Ancak bunların arasında en çok sevilen mekan, en azından şu aralar, kesinlikle Sqirl. Normal koşullarda, özellikle seyahatteyken \"hadi bi sağlıklı beslenelim ya\" diyecek yapıda değiliz ama, bu kadar sevildiğini duyunca meraka kapılıp gittik, gayet de memnun ayrıldık doğrusu. O yüzden ne sağlıklı beslenmesi abi şimdi şurda tatile gelmişiz demeyin ve bi' şans verin deriz. Biz Hold The Rice, Sorrel Pesto Rice ve Brown Rice Porridge denedik, hepsini de sevdik doğrusu, kararsız kalırsanız aklınızda bulunsun. Food Truck Türkçe'ye nasıl manalı bir biçimde çevrilir karar veremedik. Yemek kamyoneti mi diyelim ne diyelim? Öyle de bütün havası kaçtı. Seyyar yemekçi mi desek? Yok o hiç olmadı. Neyse, konuyu anladınız işte, bunlar restoran gibi şeyler değiller, bildiğiniz sokakta bir kamyonet ve uzmanlaştığını iddia ettiği alan ne ise onu satıyor. Bu bir taco truck da olabilir, acai bowl da satıyor olabilir, Thai ya da Kore mutfağı da olabilir, sosisli de. Los Angeles'ta bu iş bayağı popüler hale geldiği için pek çok çeşit ile karşılaşabilirsiniz. Biz taco'yu çok sevdiğimiz için en çok onu kovaladık ama, arada denk geldikçe farklı mutfaklar da denedik tabii. Bunun daha baba versiyonlarıyla San Francisco'da karşılaşmış olsak Los Angeles'ta da fena şeyler bulmadık, aşağı birkaç bildiğimizi sıralayalım. Leo's Tacos Truck: Lokaller tarafından çok sevilen, pek sevilen bir taco truck. En popüler seçeneği \"Al Pastor\". Porsiyonlar küçük, öyle 1 tane söyleyip doyabilme ihtimaliniz yok yani. Hafta içi gece 2'ye, hatta bazı lokasyonlarında Cuma Cumartesi 4'e kadar açık olduğu için buranın gece atıştırmalığı favorilerinden birine dönüşmüş. El Flamin' Tacos: Yine çeşitli lokasyonlarda bulunan bir başka taco truck. Galiba bu Al Pastor konusunda aralarında bir çekişme olacak ki, El Flamin'in \"öz hakiki al pastor'u biz yapıyoruz kardeşim diğerlerine kanmayın\" gibi bir iddiası var, sağa sola öyle yazıyorlar. Artık hangisini beğenirseniz.. Yeastie Boys: Kahvaltı işini şöyle hızlı bir şekilde çözmek isterseniz Yeastie Boys'a gidip çeşit çeşit bagel içinden kendinize göre bir şeyler bulabilirsiniz. Öyle dümdüz uyduruk bagel da değil, bacon'lı, avokadolu, peynirli, hatta nutellalı muzlu bagelları falan da var, seversiniz. Geçiyoruz başka bir dünyaya; konumuz Thai mutfağı. Biz genel olarak Thai mutfağını bayağı sevdiğimiz için gittiğimiz ülkelerde bu konuda gözümüz açık oluyor, iyi olduğunu duyduğumuz bir yer bulduk mu affetmiyoruz. Night + Market'a da tamamen bu hevesimizi gidermek üzere, bir takım arkadaşlar tarafından \"saldırın çok iyi\" komutu almamızın ardından gittik. Hedefe kilitlenmiş arkadaşlar için baştan güzel haberi vereyim; yemekleri başarılı. Yani Tayland'da yiyebilecekleriniz seviyesine ulaşıyor mu tartışılır, ama bizim ana kıstasımız olarak belirlediğimiz \"Pad Thai'yi iyi yapabiliyorlar mı\" sınavımızdan A alarak geçtiler, onu söyleyebiliriz. Eğer başka bir şey denemek isterseniz \"fried chicken sandwich\" deneyebilirsiniz, biz yemedik ama bu restoranın en çok övülen yemeği olduğunu biliyoruz. Bu poke işinin acil bir şekilde Türkiye'de popüler hale gelmesi lazım, çünkü ilk olarak 1 sene önce falan Hollanda'da yediğimizde \"bu ne ya pilava salata dökmüşüz gibi işte, çok da bir olayı yok\" gibi sığ bir yorum getirdiğimiz poke bowllar'a 1-2 kez daha şans verince acayip sevdiğimize karar verdik. Poke dediğimiz şey aslında Hawaii mutfağına özgü bir yemek. Gerçekten de pirincin üzerine somondu, ton balığıydı vay efendim edamameydi, işte bir takım sebzelerdi artık ne seçenek varsa onların eklenmesi ile hazırlanıyor. Son olarak çoğu yerde sos seçenekleri de sunuluyor ve kendi tabağınızı oluşturuyorsunuz. Genelde konsept bunun üzerine kurulu, öyle hazır bir poke bowl seçmek durumunda değilsiniz yani, kendi tabağınızı kendiniz yaratabilirsiniz. Bu poke işi Hawaii çıkışlı olması sebebiyle de olsa gerek, Amerika'da bayağı popüler hale gelmiş ve gittiğiniz çoğu şehirde birçok poke dükkanı görebilirsiniz. Biz de birkaç tane denedikten sonra en sevdiğimizin Sweetfin olduğu kanısına vardık. Yukarıda söz ettiğimiz konsept burada tam olarak geçerli, menüdekilerden seçmek zorunda değilsiniz yani, kendi poke bowl'unuzu kendiniz oluşturuyorsunuz. Sweetfin'in pek çok farklı lokasyonu mevcut, yakın olduğunuz birine yolunuzu düşürürsünüz artık. -Poke için farklı bir alternatif daha denemek isterseniz Mainland Poke Shop'a da uğrayabilirsiniz. Gjusta gerçek bir internet ünlüsü. Bize ihanet ederek başka sitelerde Venice tarafında nerede yiyip içeceğiniz araştırmasına giriştiyseniz eminiz ki karşınıza burası çıkmıştır. Bakmayın adının bakery diye geçtiğine, biz buraya akşam yemeği için gittik mesela, illa öyle sabah falan gitmenizi gerektirmiyor yani. Ancak bir bakery olmalarından mütevellit ekmekleri gerçekten çok güzel olduğu için tatlarına bakmayı da ihmal etmeyin. Biz burada yediğimiz her şeyi gerçekten çok beğendik ve neden bu kadar popüler olduğunu konusunda da bu şekilde aydınlanmış olduk. Gjusta'ya gündüz saatlerinde gidecek olursanız gündüze özgü, farklı bir menüleri var. Akşam gidecek olursanız \"Dinner Menu\" şeklinde karşınıza çıkacak akşam yemeği menülerinin yanında şöyle bi' mekana girip içeri de bakınmanızı öneriyoruz, çünkü gününe göre başka bir sürü çeşit şey de olabiliyor. Örneğin biz menüden seçmek yerine komple içeriden seçtiklerimizden yedik ve cidden çok başarılıydı. Gjusta'yı alemin kralı yaptık ama, aslına bakarsanız Venice tarafında pek çok başarılı mekan mevcut. Aralarından seçmece yapacak olursak Butcher's Daughter ya da Rose Cafe'ye de uğrayabilirsiniz, ayrıca bu civardaki kahve ihtiyacınızı kahvecilerin efendisi Intellegentsia'da giderebilirsiniz. Dondurma yer miyiz tatlı kız? Yeriz tabii, hem öyle sıradan bir şeyle gelmiyoruz merak etme. Normal koşullarda LA'de dondurma mevzusu açılınca akıllara hemen Salt & Straw geliyor ama, biz Coolhaus'un daha orijinal olduğu kanısına vardık. Bu çoğumuzun çocukluktan beri hastası olduğu Nugger diye bir dondurma var ya hani, işte Coolhaus'un dondurmalarını öyle düşünün; dondurma sandviçleri! Üstelik o dışındaki kurabiyemsi kısmından tutun, dondurmasına kadar hepsi için farklı farklı aromalar/tatlar seçebiliyorsunuz ve bayağı orijinal şeyler var. Orijinal derken neyi kast ettiğimizi anlayabilmak adına şuraya bakabilirsiniz, biraz heveslendirelim. Bu kadarı yetmez canım, bana biraz daha tatlı yiyecek yer alternatifi lazım diyenleri çok iyi anlıyoruz, buyrun: Sprinkles Cupcake ATM, gerçek bir Amerikalı gibi davranmak isterseniz Sidecar Doughnuts'ı deneyebilirsiniz. Ayrıca klişe ama sempatik, her zaman güzel cheesecake çeşitlerine denk geleceğiniz de garanti; Cheesecake Factory'nin yanağından da bi' makas alırsınız artık. Geldik Los Angeles Yeme İçme rehberi yazımızın en hassas kısmına arkadaşlar. Bu In-n-Out Burger bırakın Türkiye'yi, dünyada Amerika harici hiçbir yerde bulunmamasına rağmen ne halt etmeye bu kadar ünlü oldu diye sizin de düşündüğünüz oluyor mu? Bizim oluyor. O yüzden ruh hastası gibi LA'e indik ve arabaya atlayıp kendimizi buraya attık. Görüyor musunuz sosyal medyanın gücünü ya, resmen büyülenmişiz. NE VAR ULAN BU KADAR NE? Neden bu bloggerlar sapık gibi burada fotoğraf çekip duruyor, kim popüler etti kardeşim burayı bu kadar? Yani iyi tamam kötü değil, gayet de yenilebilir güzellikte ama, böyle uğrunda ölecek bir şey yokmuş gibi geldi bize. Yine de bizce deneyin, kendi yorumunuzu getirin. Bu arada unutmadan, burada yiyeceğiniz menüyü \"Animal Style\" istemeyi unutmayın, buralarda o makbul. Evet, mekanın adı ANAM SAĞ OLSUN olabilir ama yine de bu burayı ziyaret etmenize engel değil. En baştan doğruyu söyleyelim, biz çok sevilen bir mekan olmasına rağmen Gracias Madre'nin en büyük hayranları sayılmayız. Çünkü vejetaryen olmamamızdan da mütevellit, söz konusu Meksika mutfağı olunca bi' et beklentisine girmedik desek yalan olur. Burada tacosundan quesadilla'sına kadar çoğu şeyde et bulunmuyor. Ancak özellikle vejetaryenseniz ve Meksika mutfağına meraklıysanız bu mekan size uygun olabilir, dolayısıyla bunu da seçenekler arasına eklemeden geçmek istemedik. Afiyetler! Geldik Los Angeles Yeme İçme Rehberi yazımızın eğlencelik kısmına. ÇIKIYOR MUYUZ AKŞAM? Tabii ki çıkıyoruz, kendinize gelin ya, Los Angeles'tasınız. Sağda solda \"ay Los Angeles gece hayatı o kadar da iyi değil şekerim\" diyenler gördük ve şunu söylemek isteriz ki; Hey dude wtf is wrong with you? Los Angeles gece hayatı, doğru yerlere gittiğiniz takdirde pek hareketli, çok hareketli. Ama öyle club club dolaşma kısmından bahsetmiyoruz, biz daha çok bir bara gidip sosyalleşmeli, yeni insanlarla tanışmalı, Los Angeles'a gerçek bir adaptasyon yaşamalı gece çıkmaları peşinde koştuk. Bu anlamda en çok keyif aldığımız mekan tartışmasız bir şekilde Good Times At Davey Wayne's oldu. Belli bir saatten sonra oldukça kalabalık ve eğlenceli olmakla birlikte konsept olarak da bayağı güzel bir mekan yaratmışlar. Özellikle mekanın arka tarafındaki açık alanı gözden kaçırmamanız önerimizdir, asıl eğlence orada dönüyor. Son olarak mekanda farklı etkinlik ve canlı performansların gerçekleştiğini de ekleyelim, sitesinden girip o gece ne olduğunu kontrol edebilirsiniz. Los Angeles gece hayatının tadını çıkarmak için hoşunuza gidecek birkaç mekanı daha buraya bırakalım: Everson Royce Bar, E. P & L. P. , Tenant Of The Trees, Mamma Shelter Rooftop. Eğer biraya özel bir ilginiz varsa Kopenhag'da tanıştığımız ve çok sevdiğimiz bir brewery olan Mikkeller'in LA şubesi var, bizce kesin uğrayın."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/10/22/joshua-tree-gezisi", "text": "Şu uzun soluklu Amerika gezisinde hayatımız boyunca unutamayacağımız onlarca deneyim yaşadık. Her biri hayatımızda kalıcı etkiler bıraktı, her birinin bir başka insana, yeni bir insana dönüşme serüvenimizde çünkü değişim göstermemek bir marifet değil bir eksikliktir derin etkileri oldu ve olacak, buna eminiz. İşin tuhaf tarafı, bu sefer o unutamayacağımız anları yaşarken kontrol edemediğimiz bir farkındalık içindeydik. Bu anların hayatımız boyunca aklımızda yer edeceğini, değerini, nasıl etkileri olacağını bilerek yaşadık hepsini. Anın tadını çıkarmamak, anı yaşamamak gibi değil ama. Bazen bir fotoğrafınıza bakıp \"bundan 30 sene sonra bu fotoğrafa baktığımda ne hissedeceğim acaba\" diye düşünürsünüz ya, işte o düşüncenin anlık olarak, her eyleminizde kafanızın bir köşesinde durduğunu düşünün. Bu durum insanda nedeni açıklanamayan bir hüzün ve hatta belki saçma bir \"yaş alıyorum\" telaşı oluştursa da, bir yandan da yetişkin olduğunuzu hissediyor, anın değerini bilmenin nasıl bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Hiç beklemediğiniz bir anda, tüm o içi boş gelen, pek de bir şey ifade etmeyen \"anı yaşa\" cümlelerinin anlam kazandığı bir farkındalık yaşamış oluyorsunuz. İşte bu betimlemeye çalıştığımız, belki de biraz soyut kalmış olan hisler bize Amerika gezimizin ilk birkaç gününde değil, Joshua Tree'de, gece yarısını biraz geçe, hiçliğin ortasında, karavanımızın önünde alık alık ayakta dikilmiş gökyüzüne bakarken, yıldızları daha önce hiç görmediğimizi bir haliyle gördüğümüzü fark ettiğimiz o dakikalarda geldi. Hiç boşuna güzellemeye çalışmayacağım, dışarıdan bizi o halde görseniz bu kadar \"büyülü\" bir an yaşadığımızın farkına bile varmazdınız. 3 kız, gecenin karanlığında üstümüzde kat kat birbiriyle alakasız kıyafet, elimizde diş fırçalarımız bir Joshua Ağacı'nın altında dikilmiş gökyüzüne bakıyorduk işte. Evet daha önce yıldızları defalarca kez görmüştük ama böylesini asla! Üstelik çıt çıkmıyordu, sadece kendi sesimiz, arada rüzgar esiyor, üşütüyor, çöldeyiz. Beynimizin arka planında gündüz 40 derece olan hava şimdi kaç dereceye kadar düşmüş olabilir ki diye düşünürken saçma sapan diyaloglar kuruyoruz, başka hayatların varlığını sorguluyoruz, bazen gülüyor, bazen hiç de bilimsel olmayan tespitlerde bulunuyoruz. Kafamızı gökyüzüne dönük tutmaktan başımız dönüyor artık, yine de bakıyoruz, bir daha ne zaman böyle göreceğiz ki yıldızları? Ama en önemlisi biliyoruz ki, bu içinde bulunduğumuz esnada çok da önemliymiş gibi görünmeyen birkaç dakikayı hayatımızın sonuna kadar hatırlayacağız. Fotoğraflarla değil, videolarla değil, elimizde diş fırçaları ile hiçliğin ortasında gökyüzüne baktığımız o an olarak, sadece kafamızdaki hali ile. Başlamadan Gelen Not: Los Angeles Gezi Rehberi, Los Angeles Yeme İçme Rehberi ve Las Vegas Gezi Rehberi yazılarımızı bıraktık, yakınsınız, işinize yarar. Amerika gezisine çıkıyoruz deyince akıllara gelen ilk yerin Joshua Tree olmadığını biliyoruz. Ama aslına bakarsanız küçük bir araştırmaya girişecek olsanız ya da sırf son 3 senedir Instagram kullanıyorsanız bile buranın özellikle son dönemlerde ne kadar popüler olduğunu fark etmişsinizdir. Fakat Joshua Tree'nin bizim dikkatimizi çekmesi ve \"bir gün buraya gideceğiz\" kararını alışımız pek de sosyal medya ile ilişkili sayılmaz, konu biraz daha gerilere dayanıyor, o kısmına aşağıda detaylandıracağız ve eminiz sizi de ilginizi çekecek. Joshua Tree'nin bu sebepler haricinde neden ilgimizi çektiği kısmına gelecek olursak konu müziğe ve sevdiğimiz bir takım müzisyenlere kadar bağlanıyor. Joshua Tree, senelerdir birçok müzisyene ve sanatçıya ilham veren bir bölge olmuş. Buranın spiritüel anlamda besleyici, ilhamı verici, kafa açan -iyi anlamda kafa açmak, öyle değil- bir yönü olduğuna ilişkin düşünceler hakim ve buna inanmak için çok sebebimiz var. Jim Morisson'ın, Mick Jagger'ın ve Keith Richards'ın bir zamanlar sık sık yolunu düşürdüğü, U2'nun bir albümüne adını veren, Queens of the Stone Age, Iggy Pop, PJ Harvey, Arctic Monkeys gibi grupların da kayıt yaptığı bir stüdyo olan Rancho de la Luna'nın bulunduğu bir bölgeden bahsediyoruz. John Lennon'ın The Joshua Tree Tapes adlı bir LP'si bile mevcut. Bu Joshua Tree'de hakikaten bir şeyler var, ama nedir biz de tam açıklamıyoruz. Fakat tahmin edersiniz ki bu sebeplerle de burada bulunmak ve bir Joshua Tree gezisi planlamak bizim için ekstra heyecan vericiydi. Konu ilginizi çektiyse Anthony Bourdain'in Josh Homme ile birlikte civarda takıldığı No Reservations bölümünü izlemeniz şiddetle önerimizdir, buraya bıraktık. Joshua Tree California sınırları içinde yer alıyor ve arabanız olmadığı takdirde ulaşmak pek de kolay sayılmaz. Civardaki büyük şehirleri baz alacak olursak Los Angeles'a 240 km civarı bir uzaklıkta, Las Vegas'a ise 350 km civarı bir şey. Şayet araba olmadan ulaşacak olsanız bile burayı dolaşabilmek için arabaya ihtiyaç duyacaksınız, özetle araba bir gereklilik diyebiliriz. Arabayı nereden kiraladığımızı Los Angeles Gezi Rehberinin içinde detaylıca anlatmıştık. Los Angeles'tan buraya doğru yola çıkacak olursanız bu 2-3 saatlik bir yolculuk yapacağınız anlamına geliyor. Kulağa biraz tatsız gelse de sabah olabildiğince erken bir saatte yola çıkmanızı şiddetle öneririz, çünkü Los Angeles'ta özellikle hafta içi ciddi bir trafik olduğu için boşu boşuna zaman kaybetmenize sebep olabilir. Son olarak, Joshua Tree tarafına Los Angeles üzerinden gelecekseniz, Twentynine Palms tarafına doğru yol tarifi alarak ilerlemeniz mantıklı olacaktır, biz öyle yaptık. Joshua Tree'ye kadar geldiyseniz Palm Springs civarına da yaklaştınız demektir, orada da 1 gece geçirebilirsiniz. Konaklama bölümü bizim Joshua Tree gezisi için en kilit noktaydı, çünkü rotamıza burayı eklememizin en büyük sebebi şu hiçliğin ortasındaki karavanlardan birinde kalmayı ve o ortamı deneyimlemeyi çok istememizdi. Bahsettiğimiz yeri yalnızca Airbnb üzerinden kiralayabiliyorsunuz ve oldukça az sayıda karavan olması ile insanların buraya ciddi anlamda ilgi göstermesi üst üste eklenince yer bulmak bayağı zor olabiliyor. Biz şanslıydık ve bir şekilde yer bulmayı başardık, siz de Joshua Tree'yi gezmeye gidecekseniz mutlaka, ama mutlaka bu deneyimi yaşayın deriz. Eğer Los Angeles'ı gezmeye gittiyseniz günübirlik bir Joshua Tree gezisi yapmak hiç de imkansız bir şey değil. Burada konaklayacak vaktiniz yoksa bile Los Angeles gezinizin 1 gününü Joshua Tree gezisi için ayırabilirsiniz. Eğer Joshua Tree'de kamp yapmak isterseniz gayet içiniz rahat bir şekilde bu aktiviteye de girişebilirsiniz. Joshua Tree'deki kamp alanlarına ve ücretlerine şuradan bakabilirsiniz. Ücretler genellikle 20 doları aşmıyor. Bu arada burada kamp yapmak bayağı popüler bir aktivite olduğu için yerler çok hızlı tükenebiliyormuş, böyle bir planınız varsa bütün hafta sonu sokaklarda oynayıp ödevini Pazar gecesine bırakan öğrenci gibi işi son dakikaya bırakmayıp önceden yerinizi ayarların. Yok kardeşim kamp, karavan falan sizin olsun, ben rahatıma düşkün insanım diyorsanız Yucca tarafında, Joshua Tree National Park'a 20 dakika gibi bir uzaklıkta şöyle bir yer var, orada da konaklayabilirsiniz. Daha güzelini de bulamayız artık insaf. Aslına bakarsanız genel anlamda yapmanız gereken şey \"orayı da gezeyim, burayı da göreyim\" telaşına kapılmaktan çok işleri biraz daha yavaştan almak. Yani şu yukarıda bahsettiğimiz karavan deneyimini, akşam sağda solda restoran aramak yerine ateşin başına oturup gökyüzünü gözlemlemeyi, bazen hiç konuşmadan bulunabileceğiniz en sessiz ortamlardan birinde bulunmanın verdiği o acayip duyguyu sonuna kadar yaşayın, bizce önemli olan onlar. Biliyoruz, belki de buralara bir daha hiç gelmeyeceksiniz ama, emin olun bu saydıklarımız bu civarda gezip görüp listenizde tik atacağınız yerlerden daha kalıcı olacak. Büyüdük biz resmen galiba ya, ebeveyn gibi hissettim kendimi şunları yazarken, neyse. Aslında Joshua Tree'nin ana aktivitesi tabii ki Joshua Tree National Park içinde dolanmak, Joshua Tree denilen ağaçları görmek ve ilginç kaya oluşumlarını gözlemlemek. Zaten aşağıda söz edeceğimiz birkaç şey daha bu parkın içinde yer aldığı için burada ne gibi aktivitelerde bulunabileceğinizi de aslında özet geçmiş olacağız, sadece bölgedeki ana hedefinizi bi' en başa yazalım istedik. Eğer hikingdi, doğa yürüyüşüydü, bu gibi şeyleri seviyorsanız zaten tam sizlik ortam. Sevmiyorsanız bile bu The Cardigans My Favorite Game klibi gibi ortamdan haz almamanız, bu film seti terk görüntülerden etkilenmemeniz mümkün değil. Çöldesiniz, etrafınızda inanılmaz fotografik bir şekilde dizilmiş Joshua Ağaçları dolu, eğer sözümüzü dinlediyseniz akşama karavanda kalacak, ateşe marshmellow falan tutacaksınız, şahane gün! Hani yukarıda iki farklı çöl sistemi Joshua Tree'de bir araya geliyor demiştik ya, işte bu sebeple Joshua Tree harici farklı bitki türleri görebilmeniz de mümkün ve hayatınızda göreceğiniz en \"şirin\" kaktüsleri de koca bir kalabalık halinde Cholla Cactus Garden'da göreceksiniz. Zaten o şirin dediğimiz kaktüslerin adı bile \"teddy bear cactus\" diye geçiyor. Ama bu ciddi bir uyarıdır, aralarında dolaşsanız bile şirin kaktüs, tatlı kaktüs ayağına çok yanaşmayın, çünkü bunlar bayağı BAYAĞI sivri kaktüsler. Çok tatlı bulduğunuz eski sevgilinizin sonradan iblis çıkması gibi düşünün. İnanmıyorsanız şu videoyu izleyin nasıl ruh hastası gibi adamın bacağına saplanmışlar görün, ŞRFSZ CHOLLA. Bu taşların, kayaların zamanla çeşitli sebeplerden aşınması sonucu oluşan şekillerden büyülenme işini bizim Kapadokya'ya özgü bir durum zannediyorduk, ta ki Joshua Tree'ye de her yıl aynı şeyi kovalayan binlerce turist geldiğini öğrenene kadar. Valla bizim için pek bir şey ifade etmiyor, ama genellikle insanlar bu tip oluşumları görmekten haz aldıkları için listeye yazmadan geçmek istemedik. Skull Rock görüntü olarak kafatasını andırdığı için popüler hale gelmiş, ilginizi çektiyse yolunuzu buraya da düşürebilirsiniz. Lokasyonunu şöyle bırakalım. Bir başka değişik şekilli kaya oluşumu da Arch Rock, bir şekilde aşına aşına kemer formunu almış, ancak sizi buralara sadece bu sebeple göndermeyeceğiz. Arch Rock'a ulaşabilmeniz için arabanızı bırakıp biraz yürüyüş yapmanız gerekecek ve bu yürüyüş esnasında aslında Joshua Tree National Park'ın genel havasını da görmüş olacaksınız. Yani nerede kardeşim bu kaya oluşumu deyip durdukları şeyler demenizin önüne geçelim istedik, buyrun, tam olarak buradalar ve aralarında dolaşabilirsiniz. Joshua Tree'ye kadar ulaştığınız takdirde Coachella Festivali'nin yapıldığı Coachella Valley'nin de bayağı bi' yakınına gittiğinizi biliyor muydunuz? Artık biliyorsunuz. İşte bu Keys View dediğimiz manzara noktasına gidecek olursanız, şayet sisli puslu bir gün değilse, Palm Springs'ten Coachella Valley'e kadar uzanan bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Tabii buralar çöl olduğu için biraz daha farklı bir manzara beklentisiyle gitseniz daha iyi olur. Hiçliğin ortasında bir müze bekliyor muydunuz? Biz de beklemiyorduk. Ama dedik size, Joshua Tree'nin böyle hisler uyandıran bir havası var, duygusu gelmiş, adam buraya açık hava müzesi kurmuş, bizce çok iyi. Burayı hiçbir ücret ödemeden her gün gezebilirsiniz, nasıl gidileceği konusu şurada yeterince detaylı anlatılmış, oradan bakabilirsiniz. Abi çölde de mi kahveci buldunuz hasta mısınız siz demeden önce sizi durduralım. BAKIN SİZİ DÖVERİZ, AYAĞINIZI DENK ALIN. Ne var seviyoruz kahveyi ya niye böyle yapıyorsunuz hadi barışalım...... Joshua Tree Coffee Company'i not alın, oralarda kahvesiz kalıp buraya doğru ilerlerken bizi hatırlarsınız. Eğer aklınıza takılan bir şeyler olduysa, daha detaylı bilgi edinmek istiyorsanız ya da bir terslik olması halinde Joshua Tree National Park içinde bir ziyaretçi merkezi de mevcut ve her gün saat 17:00'ye kadar açık. Konumunu şuraya bırakıyoruz. Özellikle Joshua Tree National Park içinde pek çok noktada telefon çekmiyor. Dolayısıyla gitmek isteyeceğiniz noktaları önceden offline bir haritada işaretlemeyi ihmal etmeyin. Yanınıza mutlaka güneş kremi alın, 40 dereceleri aştığı oluyor, kavrulursunuz. Üstteki maddenin tam tersi bir öneriye daha ihtiyacınız var; yanınıza akşam saatleri için kalın bir şeyler alın. Akşam hava durumu bambaşka bir hal alıyor, bu sefer de donarsınız."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/10/26/las-vegas-gezi-rehberi", "text": "Vegas'ı şöyle düşünün; Bir yere bir tabela mı koyulacak? En büyüğünü koymuşlar. Bir yere yeni bir otel mi açılacak, 3000 odalı olsun, içine de 4 tane Starbucks, 15 tane restoran, 3 tane club koyulsun. Restoran mı açıldı? Yemeklerin bir porsiyonu 1 aileyi doyuracak ebatlarda olsun, çünkü niye olmasın ki? Bir yerde parti mi gerçekleşiyor? SAPITIN SAPITABİLDİĞİNİZ KADAR. Ciddi söylüyoruz, hayatımızda bu kadar aşırı, bu kadar abartılı bir yer görmemiştik. Sanki dünyanın tüm elektriğini burası tüketiyor, tüm yemeğini burası yiyor, tüm enerjiyi burası harcıyor, sırf yılda 2 gün elektiriği kesseler dünya daha iyi bir yer haline gelirmiş gibi falan hissediyorsunuz. İşte sırf bu sebeple bile, yani biz evde oturmuş Netflix izlerken dünyanın bir yerinde böyle bir şeyin vuku bulduğunu kendi gözlerinizle görmek adına bile Vegas'a gidilir. Belki bizler gibi en büyük hayranı olmazsınız, belki de eğlence anlayışınıza çok uygun olduğuna karar verir ve tekrar gelme kararları alırsnız ama her halükarda bir gördünüz mi bir daha unutmayacağınız kesin. Pahalılık Durumuna Göre: Öncelikli bilmeniz gereken şey, eğer bütçenizi daha uyguna getirmeye çalışıyorsanız Vegas gezinizi hafta içi günlerine denk getirmeye çalışın, çünkü hafta sonu otel fiyatları çoğunlukla daha yüksek oluyor. Vegas her daim hareketli bir şehir olsa da en büyük etkinlik ve partiler genellikle hafta sonlarına koyulduğu için fiyatlar özellikle Cuma & Cumartesi için daha yüksek oluyor. İkinci bilmeniz gereken şey, eğer Kasım Şubat arası gidecek olursanız büyük ihtimalle oteller de daha uygun fiyatlı olacaktır, çünkü burası Vegas'ın daha az kalabalık olduğu bir dönem. Hava Durumuna Göre: Bilmeniz gereken bir diğer önemli şey: Vegas'ın çölün orta yerine kurulmuş olması buranın hep sıcak olduğu anlamına gelmiyor. Yani Kasım Şubat arası Vegas'a gidecek olursanız basbayağı serin bir havayla karşılaşabilirsiniz, dolayısıyla eğer yüzeyim güneşleneyim, havuz partilerine katılayım gibi bir isteğiniz varsa o dönemleri es geçin. Fakat eğer sıcaklarla başa çıkamayan, sıcakta sinir krizi geçiren bir insana dönüşüyorsanız Haziran Temmuz Ağustos triosu da sizi bozabilir, artık karar sizin. Bunca detaylandırmanın üzerine kişisel olarak Vegas'a gitmek için en iyi dönem bizce nedir onu da söyleyelim: Ya Eylül Ekim ya da Mart sonları ve Nisan. Artık zevklerinize göre kendiniz karar vereceksiniz. Las Vegas'ta ne kadar süre kalacağınız aslında tamamen buradan ne denli keyif alacağınızı düşündüğünüze ve planladığınız aktivitelere bağlı. Mesela biz 2 gün partilemek bize yeter, hem deneyim olarak hem eğlence olarak bu kadarla sınırlı kalalım dedik ve kararımızdan gayet memnunuz. Öyle aklımızın kaldığı, ay keşke biraz daha kalsaydık dediğimiz bir durum olmadı. Ancak özellikle eğlence niyetiyle gidiyorsanız geç saatlere kadar ayakta kalma ihtimalinizi, bu sebeple sabahları geç kalkacağınızı, özetle gezi boyunca bir düzensizliğim hakim olacağını hatırlatalım. Buna bir takım turistik aktiviteler gerçekleştirme isteğinizi de ekleyecek olursak belki 1 gün daha eklenebilir. Geldik işin kabus gibi bir kısmına. Kabus gibi diyoruz, çünkü o kalabalıkta bir yerden bir yere ulaşmak hakikaten büyük bir çile. Hele bir de moda girip topuklu ayakkabı falan giydiyseniz bir noktada anneanneye bağlıyor ve kendinizi elinde ayakkabıları, çıplak ayakla sağa sola yürüyen pes etmiş kadınlar topluluğuna dahil olmuş bir halde bulabiliyorsunuz. Tamam, panik yok, bu işi çözmenin, çözmek olmasa da daha pratik bir hale getirmenin yolu var; Uber ya da Lyft kullanmak. Burada Uber ve Lyft gerçekten insanların eli ayağı haline gelmiş durumda. Otellerin içinde Uber ve Lyft kullanıcılarının inip binmesi için ayrı alanlar oluşturulmuş ve yüzlerce insan elinde telefonu, aracını bulmaya çalıştığını göreceksiniz, dolayısıyla siz de hemen olaya adapte olsanız iyi edersiniz. Taksi kullanmak konusunda ısrarcıysanız ve belli bir saatte bir yerde olmanız gerekiyorsa şunu bilmeniz gerek: The Strip üzerinde yoldan taksi çevirmek diye bir şey yok, dolayısıyla o gördüğünüz taksi kuyruklarına girmek zorundasınız. Özellikle akşam saatlerinde inanılmaz çılgın uzunlukta taksi kuyrukları olabiliyor. Yani gideceğiniz yer nasıl olsa yakın diye 10 dakika öncesinde aşağı inmek gibi bir hatada bulunmayın, taksi kuyruğunu ve karşılaşacağınız trafiği de göz önünde bulundurarak plan yapın. Farkındaysanız bir yerlere yürüyerek gitmekten hiç söz etmiyoruz bile, çünkü Las Vegas kesinlikle yürüyerek gezmeye elverişli bir şehir değil. Herhangi bir otelin bir ucundan diğer ucuna yürümeniz bile 20 dakika sürebiliyorken, karşınızdaki otele yürüyerek gitmek inanın bazı durumlarda imkansız bir şeye dönüşüyor. O yüzden biz bile bunu söylediğimize şaşkınız ama 2 gün de yürümeden geziverin, biz size yürünecek bir yer varsa söyleriz zaten. Eğer bizim gibi Vegas'a arabanız ile gittiyseniz orada bulunduğunuz süre boyunca arabayı unutsanız iyi edersiniz. Zaten çok yüksek ihtimalle Vegas'ta bulunacağınız herhangi bir aktivite alkol almayı da kapsayacağı için araba kullanamayacaksınız. Ancak şayet öyle olmasa bile ciddi bir trafik karmaşası olduğu ve park yerlerine gereksiz paralar ödemeniz gerekeceği için arabanızı otoparktan çıkarmak yerine Uber ve Lyft'e abanmanız önerimizdir. Otelinizi mümkünse The Strip üzerinde, yok o olmaz onlar bana pahalı geldi diyorsanız da The Strip yakınlarında bir yerde seçmeye çalışın, çünkü çoğu mevzu bu cadde üzerinde dönüyor, işinizi kolaylaştıracağı kesin. Las Vegas'ta otelinizi seçerken otelinizin içinde ne gibi etkinlikler, atraksiyonlar, şovlar, restoranlar olduğuna dikkat edin. Bunu söylüyoruz çünkü Vegas gezinizin büyük bir kısmı zaten otellerin içinde geçecek, burada eğlence anlayışı bunun üzerine kurulu, clublar, barlar, restoranlar, kumarhaneler her şey otellerin içine dağılmış durumda. Her sene o otel ile anlaşan sanatçılar, gruplar, DJ'ler oluyor ve belli bir süre boyunca orada sahne alıyorlar. David Cooperfield, Criss Angel gibi isimler gösteriler yapıyor falan, aklınıza ne gelirse hepsi otellere dağılmış durumda. Dolayısıyla eğlence ve gece hayatı açısından kafanıza uyan, içindeki atraksiyonlara dahil olmak isteyeceğiniz bir otel seçecek olursanız hayatınız daha kolay olur. Otel seçerken girip sitelerinden hangi otelde ne olduğuna, bunların hangilerinin ilginizi çektiğine göre seçmek işinizi kolaylaştırabilir. İnsan böyle bir durumda \"bu ne abi 5 yıldızlı tatil köyüne mi geldik otelimizde takılalım manyak mıyız\" hissine kapılabiliyor ama, gidip görünce anlayacaksınız, Vegas'ta otellerde vakit geçirmek gayet normal bir şey ve o şekilde hissettirmiyor. Biz MGM Grand'de konakladık ve gayet memnun kaldık. Otel zaten gayet düzgün ama, bunun dışında otelin içindeki etkinlikler, konserler, clublar vs. aklımıza yattığı için de burayı tercih ettik. Wet Republic denilen tuhaf ötesi tuhaf havuz partisi bizim otelde gerçekleşiyordu ve birçok popüler DJ yine MGM kapsamında Hakkasan'da çıkıyordu mesela. Yine de bir tık daha diğer popüler otellere yakın olayım, biraz daha yürüyerek sağa sola gitme imkanım olsun diye düşünürseniz, MGM Grand The Strip'in daha başında bir noktada kaldığı için Caesars, Cosmopolitan ve Bellagio gibi seçenekleri de değerlendirebilirsiniz. En başından söyleyelim, biz bu kumar ve kumarhane meselelerine pek heves eden insanlar olmadığımız için bu konuda pek yetkili kişiler sayılmayız. Yani Vegas'tayız abi, bu da bir deneyim diyerek 2-3 bir şeyler oynamış olsak da burada \"şu kumarhaneye gidip orada oynayın, en çok orada para kazandık\" ya da \"VARINIZI YOĞUNUZU KIRMIZIYA BASIN ABİ DUACIMIZ OLURSUNUZ\" falan gibi taktikler vermemizi bekliyorsanız çok yanlış yere geldiniz. Vegas'ta neredeyse her otele girdiğinizde kumarhane bölümleriyle karşılaşacaksınız. Şahsen ben gitmeden önce sanıyordum ki kumarhaneye gitmek isteyen insanın kumarhane bölümüne gitmesi gerekir, bunun için ayrı bir nokta vardır ve oraya girer. Ama yoo, basbayağı girdiğiniz gibi laps diye karşınıza makineler, masalar, kumar çılgınlığına kapılmış insanlar çıkıveriyor, öyle özellikle bir alana gitmeniz gerekmiyor yani. Dolayısıyla kimlik kontrolü vb. bir şey gerçekleştirilmediği için siz kumar oynarken aniden adamın teki gelip kimliğinizi kontrol etmek isteyebilir, bunu yadırgamayın, orası için sıradan bir durum, bize 2 günde 8 kere falan sormuşlardır herhalde. Las Vegas genelinde herhangi bir yerde, herhangi bir yerde derken havaalanında tutun bir outlete kadar ya da tuvalete giderken falan bile slot makineleri ile karşılaşabilirsiniz. Zaten bir noktada sıradanlaşıyor, yüzüne bile bakmıyorsunuz, hee hee tamam kumar evet şeklinde geçip gidiveriyorsunuz. Kumarhane bölümlerinde masada oturuyorsanız, yani daha direkt bir şekilde söyleyecek olursak, para harcıyorsanız alkol bedava. Gelip siparişinizi soran kişileri yadırgamayın, söyleyin gitsin. Zaten kumarhanelerde saat olmadığı, içeri sürekli oksijen basıldığı ve tüm ortam \"daha fazla kumar oynasınlar\" üzerine kurulu olduğu için kendinizi farkına varmadan saatlerdir kumar oynayan bir ayyaş formuna dönüşmüş halde bulabilirsiniz, dikkat. Sonra gece 2'de çocuğunu uyandırıp gofret veren pişman baba gibi odanıza dönmeyin. Daha düşük bahis oranları için MGM, Bellaggio, Caesars vb. büyük oteller yerine biraz daha az bilinen yerleri deneyebilirsiniz, orada oranlar daha düşük oluyor. Biz gidip görmedik ama, Bally's bunun için en uygun yerlerden biri dediler, bi' denersiniz. Yine aklınızda bulunsun, şayet kumara meraklıysanız ama çok da para harcamak istemeyen bir kumar meraklısıysanız otellerde bazı saat aralıklarında bazı masalarda daha düşük oranlar oluyor. Aynı şekilde bazı bölümlerde minimum 25 dolar koyarak oturabileceğiniz masalar, bazı bölümlerde ise 15 dolara oturabilecekleriniz oluyor, onları tespit etmeye bakın deriz. Son olarak okuyunca saçma gelebilecek, ama aslında cidden işe yarar bir bilgi vermek istiyoruz. Kumarhanelerin ve otellerin içi ÇOK SOĞUK. Ama yani böyle bir soğuk olamaz, bildiğiniz morg seviye. O sebeple yanınıza buna yönelik bir şeyler almak isteyebilirsiniz. Bize babaanne muamelesi yapanlar orada titreye titreye kumar oynarken düşünsün.......... Şimdiii, evet tamam partileyip eğlenme odaklı gelmiş olabiliriz ama, elbet Vegas'ta da gezip görecek bir takım yerler söz konusu. Eğer gerçekten Vegas'ın eğlence dünyasına kapılacak olursanız bunların ne kadarını gerçekleştirebilirsiniz bilmiyoruz, çünkü çok yüksek ihtimalle darmadağın olacak, yalnızca 2 gecede bile \"abi bugün kimse bana dokunmasın olur mu, nefes almak için bile çaba sarf etmem lazım çünkü\" noktasına geleceksiniz ama, yine de kaçırmak istemeyeceğiniz bir takım yerleri aşağıda sıralamak istiyoruz. İnanın biz de Amerika gezimizin Las Vegas ayağında gezi anlamında tam performans gösterebilmiş değiliz, ancak halimiz kaldığı kadar şöööyle bir keşfe çıktık, onları Las Vegas Gezi Rehberi kapsamında sizden esirgeyecek değiliz tabii. Bir klasikle başlayalım, filmlerden tanıdığınız, evinizin sokağındaki marketin tabelası kadar tanıdık gelecek ikonik \"Welcome To Fabulous Las Vegas\" tabelası. Buraya gidecek olursanız tabela haricinde herhangi bir şey olmamasına ve bu tabela herhangi bir tabelanın ötesinde olmamasına rağmen önünde fotoğraf kuyruğuna girmiş insanlarla karşılaşacaksınız. Çok yüksek ihtimalle \"bu Amerika istediği her şeyi popüler hale getirebiliyor, ANBILİVİBIL\" diye düşünecek ve belki yine de tabelanın önünde fotoğrafınız olması için o sıraya da gireceksiniz. Biz girmedik, pişman değiliz, ama sıra beklemeyi göze alırsanız da anlarız. Arabasız ulaşmak biraz zorlu olabilir, dolayısıyla şayet \"Vegas'ta arabanızı otoparka bırakıp sonra bir daha çıkarmayın\" önerimizi dikkate alacaksanız burayı Vegas'a giriş yaptığınız zaman, yani altınızda arabanız varken ziyaret etmenizde fayda var. Merak etmeyin, yolun ortasında gibi görünse de arabanızı park edebileceğiniz bir alan mevcut. Bu kısım gerçekten ne kadar anlatılırsa anlatılsın Las Vegas'a ayak basmadan anlaşılabilecek bir durum değil. Yani neden otel geziyorum, ne halt etmeye otelden otele geçiş yapıyorum, otel dediğiniz gezilen bir yer değildir ki gibi düşüncelere kapılmanız çok normal. Fakat bu yazı boyunca sizi alıştırmaya çalıştığımız \"Las Vegas'ta mevzu otellerin içinde dönüyor\" muhabbetini bir kez daha vurgulamak isteriz, çünkü birazdan size aşağıda gidip görmek isteyebileceğiniz bir takım otellerden bahsedeceğiz. Bu otellere zaten bir etkinlik, aktivite, konser, şov ya da restoran sebebiyle yolunuz düşecek olabilir, ancak hepsi belli bir özelliği ile ön plana çıktığı için bu acayiplikleri kaçırmanızı istemeyiz. Bellagio: Ocean's Eleven'ın çekildiği, Vegas'ın en ünlü otellerinden. İçine girmeseniz bile önündeki \"Fountains of Bellaggio\" olarak geçen fıskiyemsi şeylere odaklı su şovunu izlemeyi unutmayın. Şovun zamanlamasına şuradan bakabilirsiniz, değişkenlik gösterdiği için baksanız iyi edersiniz. Venetian: Venedik konseptli, içinde gondollarla gezebileceğiniz ve Venedik benzeri bir ortamın oluşturulduğu bir diğer temalı otel. NY NY Hotel: Bu sefer temamız New York, dışarıdan baktığınız zaman Özgürlük Anıtı ve New York'un ikonik yapılarını da bir arada görebileceğiniz bir otel. Cosmopolitan: Vegas'ın en ünlü otellerinden bir diğeri, en popüler olaylarından biri \"The Chandelier\" adlı barı. Adının bu olmasının bir sebebi var tabii. İçinde çok yüksek ihtimalle hayatınızda göreceğiniz en büyük avizeyi göreceksiniz, bu sebeple uğranabilir, ama giyim kuşama dikkat etmeyi gerektiriyor, aklınızda bulunsun. Caesars Hotel: Temamız Roma, ortalıkta sütunlar, heykeller, Roma terk görüntüler. Zaten dışarıdan bakınca sırf binanın büyüklüğü karşısında bile şok olacağınız için mutlaka dikkatinizi çekecektir. Luxor Hotel: Piramidi ve önündeki Sphinx'i ile ünlü, Antik Mısır temalı otel. Gitmeden önce adını bile duymamıştık ama görünce insanın dikkatini çekiyor tabii. Paris Hotel: Bilin bakalım bu otelin teması nedir? DİNG DİNG DİNG, doğru cevap, 1 dolar kazandınız. Evet eşek gibi bir Eiffel Kulesi var. Evet Zafer Takı bile var. Artık şu otellerden bi' çıkalım di mi? İlginç milginç, bir insan nereye kadar otel gezebilir sevgili Las Vegas, gerçekten kendimizi Otelciler Birliği Heyeti gibi hissetmeye başladık artık ya. Şu oteller tarafından biraz sıyrılacak olursanız Downtown Las Vegas'a ulaşacaksınız. Tabii ki burada da neon tebala çılgınlığı, aşırılık üzerine kurulu bir düzen, restoran yığılması ve bir takım oteller devamlılık gösteriyor, ancak biraz daha farklı bir konseptte. Yani The Strip tarafı ile Downtown Las Vegas tarafı bazı açılardan benzerlik gösterseler de ayrı dünyalar diyebiliriz. Fremont Street ise Downtown Las Vegas'ın en popüler ve turistik caddesi diyebiliriz. Burada bir aşağı bir yukarı dolaşırsanız zaten onlarca ilgi çekici atraksiyon ve anormallik ile karşılaşacaksınız, zira ismen tanıdık gelmese bile son derece turistik bir nokta olduğu için buraya da çeşit çeşit atraksiyonu yığmışlar. İlla ki müze gezecekseniz bari Las Vegas'a özgü bir müzeyi gezin de tam olsun. Üstelik fotoğraf çekmeye heves edenler için bayağı uygun bir mekan. Girişine Instagramlık fotoğraf çekilir yazsalar yeridir. Neon Müzesi, Vegas'ta eskiden kullanılmış, ama artık emekliye ayrılmış neon tabelaların sergilendiği bir acayip müze. Haftaiçi 23:00'e, haftasonu 00:00'ye kadar ziyaret edebilirsiniz. Caesars Palace'ın tam karşısında yer alan LINQ Promenade 2014 yılında açılmış ve üzerinde çeşitli restoranların, kafelerin, mağazaların ve bir takım eğlencelik atraksiyonların bulunduğu bir başka nokta. Popüler olmasının en büyük sebebi, gerçekten de \"büyük\" bir sebep olan \"High Roller\" adlı dönmedolap. Bu dönmedolap her gün saat 11:30'dan gece 2:00'ye kadar açık. Gündüz ayrı ücreti, gece ayrı ücreti var. Gece binerseniz çok yüksek ihtimalle aşağı kusacağınız için pek önermiyoruz. Unutmadan, In-N-Out Burger'i deneme fırsatınız olmadıysa burada mevcut. Ayrıca Gordon Ramsay'nin Fish n Chips restoranını da deneyebilirsiniz. İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone tarafından yapılmış bir enstelasyon çalışması olan Seven Magic Mountains en sığ şekilde tasvir edecek olursak, hiçliğin ortasında üst üste dizilmiş devasa ve rengarenk kayalardan oluşuyor. Konumu itibariyle çölün ortasında yer aldığı için görsel anlamda ve fotografik olarak oldukça etkileyici bir çalışma olmuş, dolayısıyla buraya uğramak isteyebilirsiniz. Anlayacağınız üzere burası tam olarak Las Vegas merkezinde değil, merkeze 16 km gibi bir uzaklıkta, Las Vegas Boulevard ve St. Rose Parkway kesişiminde bulunuyor. Zaten renkleri ve büyüklüğü sebebiyle dikkat çekici olduğu için gözden kaçırmazsınız diye tahmin ediyoruz. Las Vegas'ta geçen günlerimiz eğlence, perişanlık, kan ter içinde kalma ve 8 kilo kalana kadar dans etme üzerine kurulu olduğu için normal koşullarda en çok üzerine düştüğümüz konulardan biri olan yeme içme meselesine o kadar da odaklanamadık. Yani diğer gezilerimizdeki öneri performansını burada bizden beklemeyin, ama deneyebildiklerimizi tabii ki paylaşacağız. Peggy Sue's Diner: LA'den Vegas'a giderken yol üzerinde kalan bir mekan. Yemekleri gerçekten rezalet, ama tipi çok güzel olduğu için burada duraksamak isteyebilirsiniz. Yeter ki yemek yemeyin. Heart Attack Grill: Fremont Street üzerinde bulunan, 160 kilo üzeri kişilerin bedava yemek yiyebildiği, garip bir şekilde obeziteye teşvik eden ve yemeğinizi bitirmediğinizde sizi dövmeye kalkıştıkları mekan. Bunların hiçbiri şaka değil. Afiyet olsun. Hershey's Chocolate World: M&M Store'dan haberdarsanız onun Hershey's versiyonu gibi düşünebileceğiniz mekan. Reese's da bunun kapsamında bulunuyor. Özetle çikolata krizi geçirmek isterseniz birebir. Gordon Ramsay'nin Restoranları: Vegas genelinde çok ünlü şeflerin restoranları ile karşılaşabilirsiniz, bunlardan biri de bir aşağılama uzmanı olan değerli üstadımız Gordon Ramsay. Biz hamburgercisini denedik ve gayet memnun kaldık, öyle efsane bir durumu olmamakla birlikte bizce denenir. Planet Hollywood içinde deneyebilirsiniz. Açık Büfe Çılgınlığı: Vegas genelinde bir açık büfe çılgınlığı söz konusu. Böyle deyince yine bir \"bu ne be tatil köyüne mi geldik\" hissi olabilir, ama Vegas'ta işler öyle değil. Bizim bu çılgınlığa kapılma fırsatımız olmadı, ama denemek isterseniz Cosmopolitan içindeki Wicked Spoon bu alanda en iyilerden kabul ediliyor, direkt oraya yönelebilirsiniz. Gideceğiniz bazı restoran, bar ve etkinliklerde \"dress code\" var, yani öyle şıpıdık terlik ve yıkanmaktan rengi atmış Metallica tişörtünüzle girmenize sıkıntı çıkarabilirler. O yüzden bu tip yerlere gitmek gibi bir niyetiniz varsa yanınıza \"beni içeri almazsan sen kaybedersin canım\" kıyafetinizi de almayı unutmayın. Eğer şans eseri sizi etkinliklere sokmaya çalışan biriyle tanışırsanız ondan şüphelenmek ve çantayla dövmek yerine ona tutunun ve asla bırakmayın. Vegas genelinde böyle tipler dolaşıyor, bunlar onu bunu tanıyan, etkinliklere insan toplayan kişiler, işleri bu yani. Mesela biz sevgili Isaac reis ile tanıştık ve cidden tek bir partiye ve etkinliğe bile para ödemediğimiz gibi, saçma sapan VIP alanlara alındığımız için ne sıra bekledik, ne alkola para verdik, ÇOK YAŞA ISAAC REİS. Sanki şu an bir derdim olsa ve Isaac'i arasam onu da çözermiş gibi hissediyorum.........."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/11/02/san-francisco-gezi-rehberi", "text": "Tabii işin geyik kısmı bir yana, San Francisco'nun California sınırları içine dahil olmasını bir türlü kabullenememizin altında başka sebepler yatıyor. Şehri sevdik sevmesine ama, o California etkisini bir türlü alamadık. Bu durum Hollywood'un bilinçaltımıza yerleştirdiği bir şey falan mı yoksa California'nın geri kalan noktalarında aldığımız his daha farklı olduğu için mi bilemiyoruz ama, San Francisco hakikaten de tam olarak California'daymışsınız gibi hissettirmiyor. California deyince hava hep güzel olsun, sağınız solunuz palmiye olsun, plajda paten kayanlardı, vay efendim bronz teniyle etrafta cirit atanlardı, öyle bir şey bekliyorsunuz, öyle yerleşmiş kafalara. Ama San Francisco tam olarak öyle bir şehir değil. Özellikle Los Angeles'la kıyaslayacak olursak daha bir büyük şehir havası, daha bir \"sabah 7'de kahvemi aldım ve bir gökdelenin 54. katındaki ofisime gidiyorum\" havası var. Eh tabii öyle olmayan bölgeleri var, ancak bir şehrin ilk izlenimi kafanızda nasıl yer ettiği üzerinde çok büyük etki eder ya, belki bizde de öyle bir şey oldu. Neticede San Francisco ile anlaştık anlaşmasına da, daha çok aslında çok sevdiğimiz, ama üniversite bittikten sonra sadece özel günlerde haberleştiğimiz tatlı bir dostumuz gibi yer etti hayatımızda, öyle sık sık görüşmesek de olur ama bir şekilde bir gün tekrar karşılaşırsak da mutlu oluruz. Başlamadan gelen not: Amerika'ya ilişkin tüm rehberlerimize ulaşmak için buraya tık tık. San Francisco gezimizi izlemek ve başka ipuçları da isterseniz Instagram'daki sabit San Francisco hikayelerimize de göz atmanızı öneririz. İşte burada bizi biraz daha iyi anlayacaksınız, çünkü yok öyle \"keğlıfornya'ya gidiyorum ya hava hep güzel, ne zaman istersem giderim\" demeler. Eğer San Francisco gezinizi hava durumunu göz önünde bulundurarak planlayacaksanız California dediğin hep sıcak olur izleniminizi bir kenara bırakmanız lazım. Kış aylarında San Francisco'da gayet de soğuk olabiliyor ve hava sıcaklığı 6-7 derecelere kadar düşebiliyor. Dolayısıyla eğer daha güzel havalar peşindeyseniz bu dönemleri es geçmek iyi bir fikir olabilir. Bize kalırsa San Francisco'ya gitmek için en iyi dönem Eylül Ekim ayları. Biz de tam olarak bu dönemde ziyaret ettik ve hava durumu Los Angeles'taki kadar ılık olmasa da gezmek için oldukça elverişliydi. Gündüz 20 derece suları, akşam ise üste mont giymelik 13-14 derece gibi düşünün. San Francisco turistik aktivite açısından çok çok yoğun bir şehir değil. Yani pek tabii yapacak çok fazla şey bulabilirsiniz, ancak San Francisco'ya ilk kez gidecek birinin \"turist görevleri\" anlamında düşünecek olursak aslında 3 tam gün bu aktiviteleri gerçekleştirmek için yeterli olacaktır. Tabii bizim mantığımızla yaklaşacak olursak, bölge keşiflerini de göz önünde bulundurunca ve gastronomi merkezi kabul edilebilecek bir mekan çeşitliliğini de barındırmasından mütevellit ona 2 gün daha ekleyebilseniz ne güzel olur, tadını çıkarırsınız. Keşfetmek isteyebileceğiniz bölgelerden aşağıda bahsedeceğiz, belki ona göre karar verirsiniz. Eğer otelden çıktığım gibi turistik aktivitelerin ortasına düşeyim, biraz yürüdüm mü Alcatraz'ı göreyim, San Francisco'nun ikonik bir noktasında kalayım derseniz Fisherman's Wharf tarafında kalabilirsiniz. Ancak şunu bilmenizde fayda var, burası şehrin turistik anlamda en popüler noktalarından biri olsa da, diğer bulunacağınız aktivitelere ve mekanlara göre düşününce biraz uzakta kalabiliyor. Kişisel görüşümüzü soracak olursanız burası şehrin en hoşumuza gitmeyen bölgesiydi, galiba biraz fazla turist akını yaşandığı için o şekilde hissettik. \"Şehir şehir\" bir noktada, gökdelenlerin, dev binaların, alışveriş caddelerinin arasında konaklamak isterseniz adresiniz Union Square. Ancak burada kalırsanız biraz fazla trafiğe maruz kalabilirsiniz, çünkü çok hareketli bir nokta ve şehrin kesinlikle genel bir trafik problemi var. Eğer daha hipster takılmak isterseniz, yani turistik nokta yerine yerleşim bölgesi olan noktaları tercih ederim, gece hayatı ve mekan odaklı bir noktada kalmak istiyorum derseniz o zaman Mission ya da Height Ashbury bölgelerini değerlendirebilirsiniz. San Francisco gezimiz boyunca, aslına bakarsanız tüm Amerika gezimiz boyunca ulaşım için Uber ve Lyft harici bir şey kullanmadık desek abartmış olmayız. Amerika'ya ilişkin diğer yazılarımızda da söz etmiştik, bu iki uygulama Amerika'da o kadar hayatın içine dahil olmuş durumda ki, gerçekten orada yaşayanları çoğu da ulaşım için bu iki uygulamayı kullanıyor. Dolayısıyla burası için de size aynı öneride bulunacağız, zaten fiyatlar ekstrem olmadığı için direkt bu uygulamalara dadanabilirsiniz, işinizi kolaylaştırır. Genel olarak bu şehrin yürümeye elverişli bir şehir olmadığını en baştan söyleyelim, çünkü YARABBİM ONLAR NASIL YOKUŞLAR? Biz Lizbon'u beter sanıyorduk, ta ki San Francisco'yu gezene kadar. Bu sebeple geziniz boyunca alacağınız \"abi şuradan yürüyüveririz aslında\" kararlarınız pek çok kez köşeyi dönüp hayvancıl bir yokuş ile karşı karşıya kalmanız sonucu pişmanlığa dönüşebilir, burada bu duruma alışmanız lazım. San Francisco'nun meşhur cable car'ına binmek isteyebilirsiniz, ama bunu öyle her noktaya ulaşacağınız bir araç gibi düşünmeyin. Buradaki \"cable car'ın\" ünlü olmasının temel sebebi bu aracın 1870'lerin başlarında ilk kez bu şehirde icat edilip kullanıma geçirilmiş olması. Ancak öyle şehrin her noktasına giderken kullanılan, çok yaygın bir ağ şeklinde ilerlememiş, yani temel ulaşım aracınız olarak bunu kullanamazsınız, çünkü yalnızca 3 hattı var. Bunun dışında otobüs, tramvay vb. toplu taşıma araçlarını da kullanabilirsiniz. Bunun için çok pratik bir şey yapmışlar, siteye girip bulunduğunuz noktayı ve gideceğiniz noktayı yazarsanız size kullanmanız gereken toplu taşıma aracını/numarasını söylüyor, sizin bulmaya çalışmanıza gerek yok yani, linkini şöyle bıraktık. Konuya bildiğiniz yerden girelim; şehrin simgesi haline gelmiş meşhuuur Golden Gate Köprüsü. Neden bu kadar meşhur olduğuna ilişkin bir türlü farklı açıklama var ama, en azından turistler açısından düşünecek olursak çok yüksek ihtimalle renginin ve tabii ki Amerikan filmlerinin dayatmasının etkisi büyük. Köprünün yapıldığı dönemde, yani 1930'lu yıllarda \"abi siz manyak mısınız buraya köprü yapılamaz, bu hava koşullarında mümkün değil\" gibi söylemler sebebiyle yapılsın mı yapılmasın mı tartışmaları vuku bulsa da, Golden Gate'in yapımı 5 sene gibi bir sürede tamamlanmış. Yapım aşamasında tam 11 işçi hayatını kaybetmiş. San Francisco'nun turistik merkezi kabul edebileceğimiz, şehre gelen her turisti esrarengiz bir biçimde kendine çeken Fisherman's Wharf, eğer turistik aktivitelere ve kalabalığa tahammül etmek konusunda güçlük çekiyorsanız sinir katsayınızı bile arttırabilir. Öyle ki, biz şehre ulaştığımız gibi yolumuz ilk buraya düştüğü için\"acaba bu şehri o kadar da sevmeyecek miyiz şüphelerine bile kapılmıştık, merak etmeyin, sonradan o hissimiz geçti. Fisherman's Wharf tam olarak deniz kenarında kalıyor ve şayet \"SF İstanbul'u hatırlatıyor\" duygusunu yaşama ihtimaliniz varsa bu hisse en çok yaklaşacağınız yer burası. Civardaki tartışmasız en popüler aktivite Pier 39'u dolaşmak. Pier 39'da da kafeler, restoranlar, dükkanlar, hediyelik eşya mağazaları, aklınıza ne geliyorsa bulabilirisiniz, ama hiçbirini \"lokal\" olarak değerlendirmemeniz gerektiğini hatırlatalım, tammmamen turistlere yönelik. Buna rağmen Pier 39'u şöyle bir dolaşıp yönünüzü deniz aslanlarının hep beraber danalar gibi bağırdığı ve hep beraber takıldığı noktaya doğru çevirmenizi öneriyoruz, bizim buradaki favori aktivitemiz buydu. Pier 39 üzerinden K-Dock diye adlandırdıkları tarafa doğru ilerleyecek olursanız, gürültüyü de takip ederseniz deniz aslanları gözlemleyebildiğiniz alana doğru ulaşacaksınız, bayağı keyifli aktivite, bu kadar da yakından görebilmeyi beklemiyorduk doğrusu. Bunun dışında Exploratorium ve Aquarium of the Bay de burada yer alıyor, her ikisine de gitmediğimiz için detaylarına giremiyoruz maalesef. Fisherman's Wharf'a geçmeden önce aralarındaki mesafe çok da uzak sayılmayacağı için Lombard Street'e uğrayabilirsiniz. Burası daha önce de fotoğraflarını görmüş olabileceğiniz o zigzaglı, tuhaf ve \"neden böyle burası şimdi\" dedirten bir biçime sahip yol/yokuş. Aslında burası uzun bir cadde, bizim söz ettiğimiz ve fotoğraflamak isteyeceğiniz noktası Hyde Street ve Leavenworth Street arasında kalan noktada. Union Square'i ismen bilmiyorsanız da bu meydanı da size bir şekilde hatırlatabiliriz bizce. Hani şu Amerikan filmlerinde Noel döneminde orta yerine ışıklı bir yılbaşı ağacının dikildiği, yanına da buz pateni pistinin kondurulduğu meydanlar vardır ya, işte bu da onlardan biri. Yani şehrin en göbek noktalarından, San Francisco gezi rehberi yazan biri için bahsetmemenin imkansız olduğu bir yer diyebiliriz.... Türlü türlü markanın yan yana sıralandığı alışveriş caddeleri, kafeler, restoranlar ve dev binalar ile çevrelenmiş, San Francisco'nun en \"şehir şehir\" noktası. Biz bu tip noktalarda vakit geçirmekten hoşlanıyoruz, çünkü doğruyu söylemek gerekirse Amerika deyince aklımızda böyle bir şeyler canlanıyor ve tam anlamıyla bu tarz bir bölge görme isteğimizi tatmin etmiş oluyoruz. Zaten civarda ziyaret etmek isteyebileceğiniz birkaç yerden aşağıda bahsedeceğimiz için hepsini gezinizin aynı gününe denk getirerek burayı da şöyle bi' dolanabilirsiniz. E biraz da müze gezmez miyiz? Zaten San Francisco'da size çok fazla müze yüklemesi yapmayacağız, o yüzden burayı rahat rahat zaman ayırarak dolaşabilirsiniz. Normal koşulllarda MoMA deyince aklınıza ilk etapta New York geliyordur ama, şanslısınız ki San Francisco'da da SFMOMA var; yani San Francisco Museum of Modern Art. İçeride Jackson Pollock, Frida Kahlo, Andy Warhol, Gerhard Richter gibi pek çok ünlü sanatçının eserleri ile karşılaşacak olmanızın yanı sıra, gittiğiniz döneme göre çok başarılı dönemsel sergilere de denk gelebilirsiniz. -Müze Çarşamba günleri kapalı. Giriş 25 Dolar. Yakın olmaları sebebiyle Union Square ile SFMOMA keşfinizi aynı güne denk getirmeniz önerimizdir. -Müzelerden konu açılmışken bizim zaman sınırlamamız nedeniyle gidemediğimiz ama sizin gitmek isteyebileceğiniz iki müzeyi daha şöyle bırakalım: Legion of Honor ve de Young Museum. Geldik en çok ilginizi çekeceğini tahmin ettiğimiz aktivitelerden birine. Neden tüm insanlık olarak böyle aktivitelerden haz alıyoruz, neden bir hapishaneyi görmek bir turist etkinliği haline gelmiş o da tuhaf ya, bu kısmı başka bir yazının konusu olsun. Efenim duyup bilmeyenler için Alcatraz Hapishanesi'nden şöyle bir bahsedelim. Burası San Francisco'ya 2 km uzaklıkta bir ada üzerine kurulu. 1934-1963 yılları arasında federal hapishane olarak hizmet vermiş ve en tehlikeli olarak kabul edilen suçlular burada hapis yatmışlar. Konumu itibariyle, yani karayla herhangi bir bağlantısı olmadığı için buradan kaçmak neredeyse imkansızmış. Farklı farklı dönemlerde 14 farklı kaçma girişimi gerçekleşmiş ancak bunların çoğu ya vurulmuş, ya boğulmuş ya da yakalanıp tekrar hücreye atılmış. Yalnızca 3 mahkumun kaçtığına ilişkin komplo teorileri olsa da bu kişilerin nerede olduğuna dair de net bir sonuca varılamamış. Günümüzde Alcatraz Hapishanesi müze olarak kullanılıyor ve gidip gezebiliyorsunuz. Alcatraz Hapishanesi'ne gitmek için biletinizi şu siteden almanız gerekiyor. İnternette karşınıza pek çok farklı seçenek çıkabilir ama bunların birçoğu kandırmaca, bazıları da tur mantığında şeyler olduğu için genellikle daha pahalı, dolayısıyla bu siteden şaşmamanız önerimizdir. Buraya gitmesi, gelmesi (gidiş-dönüş yarım saat gibi hesap edin, 15'er dakika sürüyor) adayı gezmesi falan derken en az 2 2,5 saatiniz buraya gider diye tahmin ediyoruz, planlamanızı ona göre yapın. Adaya ayak bastığınızda oryantasyon benzeri bir şeye katılmanız gerekiyor. Burada ada hakkında küçük çaplı bir bilgilendirme yapıldıktan sonra nereleri gezebileceğinize ilişkin de bilgi veriyorlar. Bu kısmı geçtikten sonra biraz yokuş tırmanarak tepeye, audio guide'larınızı alacağınız noktaya doğru ilerleyin ve gezmeye de oradan başlayın, çünkü dinleyerek gezmezseniz pek de anlamlı bir gezi olduğu söylenemez. San Francisco ile asıl kaynaşmamız, yani \"aa pek bizlik değil burası galiba\" aşamasından, \"ya aslında tanıyınca sevdik\" noktasına gelişimiz bölge keşiflerine geçiş yapmamız ile oldu. Bu bölgelerden birisi Chinatown-idi ki, tüm Amerika genelinde mutlaka görmeniz gereken bir Chinatown varsa, orası da San Francisco'daki olsa gerek. Kuzey Amerika'daki en eski Chinatown olması sebebiyle şanı yürümüş bu bölge, eğer daha önce Amerika'nın başka bir şehrinde bir Chinatown ziyaretinde bulumadıysanız ekstra ilginizi çekecektir diye tahmin ediyoruz, çünkü gerçekten bir anda San Francisco'dan çıkıp Çin'e ışınlanmış kadar oluyorsunuz. Ortamın otantikliği yeterli olmadıysa birileriyle konuşmayı deneyin, Çince cevap alınca siz de bizim geldiğimiz \"hala Amerika'da mıyız bi kontrol mu etsek haritadan\" noktasına gelirsiniz zaten. Chinatown'u keşfetmeye efendi gibi kapısından giriş yaparak başlayın, yani Dragon Gate girişinden. Zaten bu kapıyı gördüğünüz anda Chinatown'a giriyor olduğunuzu da fark edeceksiniz. Ardından buradan dümdüz devam ederseniz zaten Chinatown'un ana caddelerinden biri olan Grant Avenue'da ilerliyor olacaksınız. Bu cadde üzerinde satın alırsanız muhtemelen 3 dakika sonra bozulacak ya da teninize değdirirseniz türlü hastalıklara bir adım daha yaklaşacağınız ürünler satan bir sürü dükkan göreceksiniz. Tabii şaka bir yana, bu sokak özellikle akşam saatlerinde gidecek olursanız fotoğraf açısından da sizi acayip tatmin edecektir, o yüzden esprilerimizi bir kenara bırakıp burada yürümeyi ihmal etmeyin. Grant Avenue ile California Street kesişimine geldiğinizde solunuzda karşılıklı yükseldiğini göreceğiniz iki bina mutlaka mimarileri sebebiyle dikkatinizi çekecektir. Bunlar Sing Chang ve Sing Fat, onlara da şöyle bi' bakmayı ihmal etmeyin. Son olarak gözden kaçırmamanız için şiddetle ısrar edeceğimiz nokta: House of Nanking. Bu restoranda Çin mutfağının kralını yiyeceksiniz, mutttlaka uğrayın! Yer bulamazsanız Obama buradan evine paket yemek alırken görüntülendiği için meşhur olmuş Great Eastern Restaurant'a da bakabilirsiniz. Çin Mahallesi'nden çıktık, bu sefer San Francisco gezi rehberi için Meksika kültürünün hakim olduğu, bir acayip başka bölgeye geçiyoruz; Mission Bölgesi. Zaten biz hiçbir şey söylemeseydik de ortamdaki İspanyolca mekan adı çoğunluğundan ve taco/burrito yoğunluğundan ötürü içinizde bir şüphe oluşacaktı, şimdi konuya hakim olarak gezersiniz. Aslına bakarsanız Mission District şehirden öyle Chinatown kadar kesin çizgilerle ayrılmıyor. Yani Chinatown'a girdiğiniz anda nerede olduğunu anlıyorsunuz, ama Mission'a girince \"aha tamam geldik Mission'dayız\" gibi bir durum yok, burası daha şehrin dokusuna uygun. Evet Meksika kültürü hakim dedik ama, Chinatown'da olduğu gibi bölgeyi ele geçirmemiş yani. Bu noktada kafanızın karışmaması için başlangıç noktası olarak ya da en azından Mission Bölgesi'nde olduğunuzu ayırt edebilmek adına Valencia Street ya da Dolores Park'ı baz alabilirsiniz. Zaten Valencia Street üzerinde ve civarında dolandığınız zaman aslında bölgeyi keşfetmek konusunda iyi bir adım atmış olacaksınız. Ancak hazır buralardayken Women's Building'i ve üzerindeki mural çalışmalarını görmeyi, Clarion Alley'deki sokak sanatı çalışmalarına göz atmayı ve tabii ki burrito ve taco yemeyi unutmayın. The Little Chiuhuahua ya da La Taqueria iyi seçenekler. Çok sevdiğimiz pek sevdiğimiz bir diğer bölge, Castro. Üstelik şehrin en ünlü bölgelerinden biri olabilir, çünkü tarihi anlamda da önemi var, dolayısıyla biraz o konuya gireceğiz, ama merak etmeyin, zaten ilginizi çekecek. Öncelikle bilmeniz gereken bilgi, Castro, San Francisco'nun \"Gay Mahallesi\". Hatta Amerika'nın gelmiş geçmiş en popüler eşcinsel mahallesi bile olabilir, çünkü dediğimiz gibi tarihi anlamda ikonik bir hale gelmiş. Bu durum aslında 50'li ve 60'lı yılları kapsayan süreçte Castro'ya gay nüfusunun yoğun bir biçimde yerleşmeye başlamasına dayanıyor ve bu anlamda öncelikle Amerika'da, ardından dünya genelinde en ikonik mahalellerden birine dönüşüyor. Ününün zirve yaptığı nokta ise Harvey Milk'in Castro'ya yerleşerek burada bir eşcinsel hareketi başlatmasına dayanıyor. Filmi izleyenler bilir, izlemeyenler için Harvey Milk'ten de bir söz etmek gerekir. Kendisi California eyaletinde cinsel yönelimini açıklayarak belediye meclisine seçilen ilk politikacı ve aynı zamanda bir LGBT aktivisti. Zaten bölgede gökkuşağı bayrakları, renk renk sokaklar ve cıvıl cıvıl bir ortam içinde dolanırken, kendisinin fotoğrafları ile de karşılaşacaksınız. Castro bölgesini keşfe çok da yaratıcı bir adı olmaya Castro Street'ten başlayın. Zaten burası aslında mahallenin ana caddesi sayılabilir, pek çok görmek isteyeceğiniz şey burada yer alıyor. Cadde boyunca Castro Theatre ve Harvey Milk'in burada yaşadığı dönemde açtığı fotoğraf makinesi dükkanını da (No: 575) görmeyi unutmayın. Bunun dışında zaten civarda dikkatinizi çekecek dükkanlar, restoranlar ve bir şeyler satın almasanız bile \"HAYDAAA BU NE ŞİMDİ\" reaksiyonları göstermek isteyeceğiniz mağazalar var, kurcalarsınız artık. Geldik en \"ah ulan burada ne güzel yaşanır\" ile \"bu yokuşlarda nasıl yaşanır\" arasındaki ince çizgide cirit attıran Haight Ashbury bölgesine. İddia ediyoruz, San Francisco'da göreceğiniz en tatlı, en güzel, en filmlerden fırlamış evleri bu bölgede görecek, sapık gibi hepsinin fotoğrafını çekmemek için kendinizi çok zor tutacaksınız. Ayrıca gece hayatı, eğlence ve sosyalleşme açısından değerlendirince de sanırım burası bizim San Francisco'da en çok kaynaştığımız bölge oldu, o yüzden buraya özellikle dikkatinizi çekmek isteriz. Biliyorsunuz, bilenler de bilmeyenlerde anlatsın, San Francisco hippi kültürünün en yaygın olduğu, bu alanda en baba şehirlerden biri. 1967 yılında gerçekleşen \"if you're gooiing to Saaan Fraaanciscooo\" şarkısının hüküm sürdüğü \"Summer of Love\" döneminde bu bölge hippie hareketinin başkentine dönüşmüş ve hippiler akın akın Haight Ashbury bölgesine gelmişler. Bir noktada hippiler burayı sahiplenmekten büyük ölçüde vazgeçmişler ve büyük ölçüde değişim göstermiş ama, yine de tarihi anlamda bu dönem ile anılmaya devam ediyor. Bölgeyi keşfe tam olarak Haight Ashbury bölgesi dahilinde sayılmayan, ama buraya çok yakın olan Alamo Sqaure Park'tan başlayabilirsiniz. Burası yaşı tutanlar için \"Full House'un jeneriğindeki evlerin olduğu yer\" olarak da tarif edilebilir. Hani şu San Francisco deyince akla gelen o renkli evler var ya, onlardan bahsediyoruz. Bu evler \"Painted Ladies\" adıyla da biliniyor ve parktan bu evleri fotoğraflayabilirsiniz. Ardından civardaki sokaklarda dolana dolana, ki burası biraz yokuşa maruz kalacağınız kısım oluyor, evlerin güzelliğini de inceleyerek Haight Street'e doğru ilerlerseniz buranın ana caddelerinden birine ulaşmış olacaksınız. Masonic ve Delmar adlı sokakları kaçırmamanız tavsiyemizdir, mimari açıdan pek tatlı, çok tatlı evler burada. Haight üzerinden devam edecek olursanız zaten şehrin meşhur parkı Golden Gate Park'a kadar uzanacaksınız, gitmeden Ritual Coffee'den kahvenizi kapmayı unutmayın deriz. Geldik San Francisco Gezi Rehberi yazımızın sonuna. Silikon Vadisi'nden bahsetmeden geçemezdik, çünkü bir şekilde hepimizin haberdar olduğu bir yeri nasıl yazmayabiliriz? Aslında burası \"hadi bi' Silikon Vadisi'ni gezeyim ya\" deyip plansızca gidebileceğiniz bir alan değil. Bir gayeniz, gezeceğiniz bir nokta olması ve bunu planlamanız gerekiyor, çünkü kapsamında bir sürü şirket/kuruluş var ve hem devasa, hem de şehrin dışında kalan bir alandan bahsediyoruz. Yani hadi bugün bi' Facebook'a gideyim ya canımı çekti deseniz bile Facebook size nah yapar, kalırsınız kapıda. Silikon Vadisi'nin kapsamında Google, Facebook, Apple, HP, Netflix, Electronic Arts, Tesla gibi baba şirketler var. Bunlar arasında ziyaret amaçlı en çok ilgi çeken iki yer ise Google ve Facebook. Yukarıda gayet kibar bir biçimde belirttiğimiz üzere, Facebook'a öyle laps diye giremiyorsunuz, orada çalışan bir tanıdığınız olması gerektiği gibi, onunla da önceden iletişime geçerek içeri isimlerinizi bildirmeniz ve onun gelip sizi kapıdan alması gerekiyor. Google ise bu konuda biraz daha \"az katı\" diyebiliriz, Google'ı tanıdığınız olmadan da ziyaret edebilir ve Google kampüsünü gezebilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/11/06/panamaya-yerlesmek", "text": "Başlamadan gelen not: Yurtdışına göç edenlerle yaptığımız röportaj serimizin tamamına şuradan bakabilirsiniz. Bizim Panama maceramız eşimin aldığı bir iş teklifi ile başladı aslında. Oooo Panama mı, Panama kanalı var, Survivor bir ara orada çekilmişti, e biraz da Latin kafası vs. diye diye başladık araştırmaya. Sonra atladık 1 haftalığına Panama'ya geldik. Aktarmalı uçuşla yaklaşık 19 saatte falan geldik Panama'ya, Efe o zamanlar 2,5 yaşında, ailelerimiz bari çocuğu sürüklemeyin peşinizden falan dedi ama anca beraber kanca beraber dedik. Panama'da 1 hafta gezdik, buralarda yaşanır mı, yaşarsak mutlu olur muyuz, yerel halk nasıl falan diye baktık, inceledik. Sonra oturduk düşündük, ne kaybederiz ki dedik ve gelen teklifi kabul ettik. Eğer buraya bizim de yaptığımız gibi bir şirketin bünyesinde geliyorsanız tüm süreç onların sorumluluğunda ilerliyor. Kritik nokta iyi bir avukat ile çalışılması, bu tip durumlarda prosedür biraz daha hızlı işliyor çünkü. Bunun dışında süreç maalesef hızlı ilerlemiyor. Latin kanı rahatlığından sanırım, Panama'da daha doğrusu bu coğrafyada tüm işler ağır ilerliyor ve kimse buna sesini çıkarmıyor, gayet normal karşılıyor. Bizim izin süreçlerimizi eşimin çalıştığı şirket takip etti, ilk 6 ayda geçici sonrasında da 5 yıllık iznimizi aldık. Panama'ya vize yok ve 6 ay kadar uzun bir süre turistik izin var. Ama ben Panama'ya yerleşmek istiyorum derseniz belli şartlar doğrultusunda ülkede yatırım yapmanız, Panama'da iş kurmanız, gayrimenkul almanız vb. gereklilikler var. Panama ve Türkiye arasında sıcak bağlantılar var, bu tip süreçler hükümetler tarafından da destekleniyor. Başka bir alternatif olarak; Panama'daki vergi avantajları sebebiyle birçok büyük şirketin Orta ve Güney Amerika merkezleri bu ülkede, dilerseniz onlar aracılığıyla da ülkede çalışma ve oturma izni elde edebilirsiniz. Bu şirketlerden bazıları İspanyolca konuşulmasını zorunlu tutsa da bunu şart koşmayan şirketler de var. Yasal olarak burada kadrolu çalışıyorsanız oturma hakkını direkt olarak elde ediyorsunuz. İlk 6 ayda geçici sonrasında da 1-5 yıl arası oturma belgesini alıyorsunuz. Ülkede 5 yıllık oturma izninizi tamamladığınızda belli şartlar doğrultusunda vatandaşlık için başvuru yapabiliyorsunuz. Panama vatandaşları Avrupa Birliği üyesi ülkelere vizesiz giriş yapabiliyorlar. Sanırım bizden en büyük farkları bu. Panamalılar dünyada seyahat özgürlüğü sıralamasında 36. sırada, Türkiye ise 49. sırada yer alıyor 🙁 Yani biz birkaç saat uzağımızdaki ülkeler için vize alırken Panamalıların 15 saat uzaktaki Avrupa ülkeleri için vizeye ihtiyacı yok. Panama küçük bir ülke, neredeyse Marmara bölgesi kadar. Ülkenin nüfusu 3-3,5 milyon civarında, bunun 3'te 1'i de Panama City'de yaşıyor zaten. Panama City ülkenin diğer şehirlerine göre daha modern, gelişmiş ve güvenli. Birçok büyük şirketin Orta ve Güney Amerika merkezlerinin burada olmasının bunda büyük bir payı var tabii ki. Ülkede yaşayan expat aileler ile gelir seviyesi farklılıkları var tabii ama bu durum hayatın akışında sıkıntı yaratmıyor. Bu konuyla ilgili bugüne kadar hiç rahatsız olacağımız bir deneyim yaşamadık. Panama yemyeşil bir ülke, tropik yağmur ormanları ile çevrili. Atlantik ve Pasifik denizlerine kıyısı var. Dilerseniz hafta sonu 2 saatlik sürüş mesafesi ile Karayipler'de yüzebiliyorsunuz, dilerseniz Pasifik'te sörf yapıyorsunuz. Biz Panama City'i çok sevdik. Şehrin gelişmiş bir kısmı olduğu gibi nispeten daha geriden gelen, daha salaş, yerel halkın ağırlıklı yaşadığı mahalleleri de var. Eski şehir Casco turistlerin uğrak noktası, İstanbul'un Galata'sı gibi düşünün, oldukça keyifli bir yer. Şehrin sahil şeridinde uzanan geniş bir caddesi var Cinta Costera, şu meşhur gökdelenlerin olduğu cadde. Ama yeşil de, çevre peyzajı çok güzel yapılmış, yürüyüş ve bisiklet yolları, parklar... Sabah ve akşam saatlerinde burada spor yapan birçok insan görüyorsunuz, manzara muhteşem. Haftasonları bu geniş caddenin bir tarafı trafiğe kapatılıyor bisikletliler için. Her Pazar çoluğunu çocuğunu alan bisikletiyle yollara düşüyor, bütün şehir spor yapıyor. Öyle kargaşa, itiş kakış hiçbir şey olmuyor, herkes saygılı, tahammüllü. Şehrin yanı başında birçok milli park var, bizim Belgrad gibi. Gidin yürüyüşünüzü yapın, garip garip hayvanları görün, her hafta sonu birine gitseniz 6 ayda zor bitirirsiniz zaten. Yerel halk fakir ama mutlu. Çünkü nasıl yaşamaları gerektiğini biliyorlar. Panama'da Cumartesi iş günü, yerel halk sadece Pazar günü izinli. Pazar günlerini genelde deniz kenarında geçiriyorlar, sabahtan akşama kadar yiyip, içip, dans edip günün hakkını veriyorlar. Ama çok dans ediyorlar, çığlık çığlığa şarkı söylüyorlar. Oldukça sık yapılan festivallere eksiksiz katılıyorlar, yine dans ediyorlar, yine şarkı söylüyorlar. İstanbul'la veya Türkiye'yle kıyas yapmak zor. Çünkü mevsim olarak, coğrafya olarak Türkiye çok ayrı, çok güzel... Fakat maalesef ülkemin insanlarında artık eskisi gibi kibarlık, sakinlik, yardımseverlik yok, güven hissi ise hiç yok. Ama eğlenme isteği kafa kafaya kapışır, biz de severiz içmeyi, oynamayı... Bir de her seferinde mum yakıp aradığım ülkem insanının iş bitiriciliği ve pratikliği var. Buradaki insanlar o kadar çok kurallara ve sınırlara alışmışlar ki inisiyatif kullanıp tek bir iş yapmıyorlar. O iş isterse olmasın, kuralın dışına çıkamazlar. Panama'ya gelmeden önce özel bir şirkette İnsan Kaynakları Müdürü olarak çalışıyordum. Yine bir blogum vardı fakat sıkıştırılmış zamanlarda yazabiliyordum. Yaklaşık 10 sene aktif olarak çalışıp sonunda tam da hedeflediğim noktadayken çat diye kestim her şeyi. Bir tercih yapmamız gerekiyordu, denemesek içimizde kalacaktı, bıraktım özel sektörü, eminim beni çok özlüyordur 🙂 İspanyolcam yeterli seviyeye gelirse burada yine çalışabilirim. Benim bölümüm için İspanyolca konuşabilmem şart. Ama inanın şu an bunun hiç istemiyorum, o kadar bunalmış ve sıkılmışım ki. Panama'da yerel halk Cumartesi günleri de çalışıyor. Ülkede bayram, kutlama, özel gün vs. çok fazla, özellikle Kasım ayında neredeyse çalışmıyorlar. Çalışma hayatı kısmına gelirsek; vurguladığım gibi Latin kanı etkisi büyük 🙂 Deadlinelara genelde uyulmuyor, bizde 2 günde halledersin denilen konular onlarda genelde 2 haftada çözülüyor. Her şey prosedür ve kural odaklı, inisiyatif az, duygusal değerlendirme az. Çalışma arkadaşı olarak oldukça sıcakkanlı ve yardımseverler, sohbeti muhabbeti pek seviyorlar, sık sık iş arkadaşlarıyla organizasyonlar yapıyorlar. Ve kritik bir nokta; zarar verici hırsları yok, herkes kendi işini yapıyor, ayak kaydırma çalışmaları, entrikalar dönmüyor ortalıkta. Ve net şekilde söyleyebilirim ki Türkler daha çalışkan, daha pratik ve iş bitirici. Bence pahalı. Bu sebeple bana bir şekilde ulaşıp 'Panama'ya gelip orada iş bulup çalışmak istiyorum' diyen kişilere 2 kere düşünün diyorum. Panama'nın vize istememesi ve 6 aya kadar turistik seyahate izin vermesi gibi sebeplerle cazip gözükse de bu şehirde yaşamak o kadar kolay değil. Bu değerlendirmeyi Türkiye'de ortalama şartlarda yaşayan, bir firmada çalışan, evi kirada olan bir aile için söylüyorum. Hele ki dolar bu durumdayken verdiğim rakamlar daha da yüksek gelecek maalesef. Biz bütün evi taşıdık, çöp bırakmadık Türkiye'de. İyi ki de getirmişiz çünkü burada öyle Mudo, Ikea tarzı yerler çok fazla yok, olanlar da oldukça pahalı. Eşyalar gemiyle taşınıyor, bunu profesyonel şekilde yapan firmalar var. Onlar Türkiye'den paketliyorlar gemiye veriyorlar, bu bölgede anlaşmalı oldukları firma süreci devralıyor, gümrük, eve nakliyat ve montaj işleriyle ilgileniyorlar. Offf böyle anlatınca sorunsuzmuş gibi gözüküyor ama bu noktada içimi dökmem lazım ben yandım siz yanmayın! Panama'da tüm süreçler o kadar kural ve prosedürler ile ilerliyor ki, Türk insanın iş bitiriciliği ve pratikliğinin yüzde 1'i burada yok maalesef. Örnek veriyorum gardrobun arka paneli yanlışlıkla depoya taşınmış, depo dediğim otoparktaki odadan bahsediyorum, yani asansörle inip çıkarılacak o kadar. Biz de olsa hopp 2 genç el atar o parça eve getirilir ve dolap miss gibi yapılır. Biz o parça için 1 gün taşıma ekibinin gelmesini, 2 gün de montaj ekibinin gelmesini bekledik. Taşımadılar abi, ellerini sürmediler. Benzer bir durumda ben taşıdım depodan nispeten daha minik bir parçayı, yalvar yakar monte ettiler. Taşınma sonrasında boşa çıkan 225 boş koliyi apartmanın çöp bölümü kabul etmedi, 3 gün evde kolilerle oturduk 3. günde bir ekip geldi kutuları aldı, bana da koca bir sözleşme imzalattı da gitti. Biz de olsa ez, ver kartoncu gençlere, onlar mutlu sen mutlu. Evet bence yaşanılacak bir yer. Hele ki iyi bir emekli maaşları varsa neden olmasın 🙂 Biz burada yapacak çok fazla şey buluyoruz, eğleniyoruz, dolu dolu yaşıyoruz. Ama konu yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor, beklentiler ve bakış açısı. İlk olarak Panama çok sıcak ve nemi yüksek bir ülke, bizim tontonlar yaşlılıkta bu kadar sıcak istemez bence. Bir de Panama'da yapılacak çoğu şey atraksiyon içeriyor. Yani aklınızda deniz manzaralı evinizde oturup sahilde yürüyüşe çıkmak ve bunu 12 ay sıcak olan bir iklimde yapmak varsa emeklilik için olabilir. Ama biraz da gezerim, görürüm diyorsan eğer Panama ve civarında gezmek için biraz atraksiyonlu rotalar yapmak gerekiyor, yaşlıyken volkanik dağa tırmanmak veya dalışa gitmek ne kadar mantıklı olur bilemedim. Panama Kanalı döneminde Amerikalılar Panama City'e ciddi şekilde yerleştiği ve sahiplendiği için bence o yorumlar, akılları hala burada. Panam City'den şehir olarak bahsettim, insanlarına gelirsek aslında özümüz benziyor, onlar da sıcakkanlı biz de. Fakat onlar bize göre daha pozitif, sanırım bu bizim ülkemizin son dönemlerdeki sıkıntılı süreçlerinden de kaynaklanıyor olabilir. Olaylara olumsuz değil genelde olumlu yaklaşıyorlar. Ülkede polisin ciddi bir otoritesi var, özellikle yerel halk bu konuda oldukça dikkatli. Olay çıkartmıyorlar, belirtilen kurallara uyuyorlar. Aileleriyle vakit geçirmeyi seviyorlar, onlara değer veriyorlar, cümbür cemaat gezmek, eğlenmek onları işi 🙂 Bence bu anlamda bizimle oldukça benzerler. Yemek alışkanlıkları bol yağlı, bol soslu o sebeple de biraz dobişkolar, popolar hep büyük. Ama zaten büyük olsun istiyorlar, bunun için estetik yaptıranlar bile var. Mağazalarda dolgu popolu pantolonlar satılıyor! Yemek konusundan yaklaşacak olursam, Türkiye'de son dönemde oldukça yayılan sağlıklı beslenme hareketi maalesef Panama'ya çok uzak. Şöyle ızgara bir et yiyeyim, kızartma olmasın şeklindeki menüler çok az yerde var, daha doğrusu expat ailelerin tercih edeceği yerlerde var. Eğer yerel bölgede takılacaksan o soslu, aşırı ağır kokan kızartmayı yiyeceksin mecbur! Ah ahh ben o okuduğum 'İspanyolca şart' yorumlarını çok hafife almışım! Sorun olmaz mı, yaşadıklarım resmen komediydi. İnsanlar sadece İspanyolca konuşuyor, suyun bile İngilizcesini bilmiyorlar. Türkiye'deki gibi anlamaya, yardım etmeye de çalışmıyorlar. Siz İngilizce soruyorsunuz, ya cevap vermiyorlar ya da kafalarına göre İspanyolca bir şeyler anlatıyorlar. Benim şansıma eşyalarımızın Türkiye'den geldiği ve yeni evimize taşınacağımız dönemde eşim bir iş seyahatindeydi. Eren öncesinde Portekizce bildiği için ve 2 dil birbirine benzediğinden benden dava avantajlıydı başlarda. Olmayan İspanyolcamla, yalnız başıma taşınma kısmını Tarzanca hallettim desem yeridir. Tam her şey yoluna girdi derken akşam Efe'yle yatmaya hazırlandığımız saatlerde evin çeşmelerinden birisi patladı. Apartman sistemleri farklı, kapınızın dışında kapatabileceğiniz bir vana yok, oluk oluk su akıyor her yere! Biz tabii mecburen sırılsıklam bir şekilde pijamalarımızla güvenliğe gidip yardım istemek durumunda kaldık. E yardımı nasıl isteyeceğim, internet olsa hadi bir şekilde Google candır diyeceğim ama o da yok, yeni taşınmışız hiçbir şey bağlanmamış daha. Suyun İspanyolcasını biliyordum; 'agua'. Resepsiyondaki adama panikle 'agua agua boommm' dediğimi hatırlıyorum! Adam artık ne hayal ettiyse öyle bir panik yaşadı ki bütün apartmanı alarma geçirdi. Çok severler zaten böyle olaylı işleri, eve bir geldiler yağmur çizmeleri, yağmurluklar, bir sürü alet, kova falan. Şimdi aynı adam beni her gördüğünde 'Lady lady agua boomm' diyip gülüyor 🙂 Sonuç olarak bir şekilde atlattık hiç İspanyolca bilmediğimiz o günleri, şimdi gülümsüyorum başımıza gelenlere ama inanın yaşamak o kadar da komik değildi. O sebeple benden bir tavsiye bilmediğiniz bir dili konuşmak zorunda kalacağınız bir ülkeye yerleşiyorsanız gitmeden mutlaka bir göz atın, bir şeyler öğrenin. Hahahah aynen öyle, bacım sen önce bir git stajını yap öyle gel demek istiyorum. Neymiş efendim kaldırımın kenarı kırıkmış bebek arabasıyla çıkamıyormuş. Ben İstanbul'da bebek arabasını sırtıma alıp taşıdığımı hatırlıyorum bunlar bizi yıldırır mı? Veya yaya geçidinde bilmem kaç metre kala hızını yeterince düşürmemiş. Adam geçitte durmuş, ama takıldıkları nokta çat diye durmasıymış. Şımarıklık demek istemiyorum tabii ki ama öyle alışmışlar, alışılan dışındaki şeyleri dehşetle karşılıyorlar. Sonuç olarak bence burası güvenli bir yer. Tabii ki zaman zaman yaşanan sıkıntılar oluyor duyuyoruz ama biz hiç tatsız bir olay yaşamadık. Gece çıktık, kız kıza fotoğraf çekmek için yerel halkın çarşısına pazarına gittik, en sakin yerlerde kaldık vs... Çocukla da çok rahat ediyoruz, insanlar çocukları seviyor zaten herkeste minimum 3 çocuk var, çılgınca çoğalıyorlar. Öyle çocuk ses yaptı, hanım hanım çocuğuna sahip çık durumları yok. Birçok restoranda çocuk alanları var, onlar rahat ve güvende, sonuç olarak biz rahat ve keyifli. Panama hep sıcak. Ülkede mevsimler 2 şekilde tanımlanıyor, yağışlı ve yağışsız dönem. Ocak- Nisan arası yağışsız dönem, Mayıs- Aralık arası ise yağışlı dönem. Ortalama sıcaklık hep 28-30 derece, diyorum ya sıcak ülke, tropikal iklim. Yağışsız dönemde nem az, hafif esinti var ve yağmur yok denecek derecede. Yağışlı dönemdeyse genelde her gün, 2 günde 1 yağmur yağıyor ama 2 saat de olabilir, yarım saat de. Nem var, hava sıcak yani biraz yapış yapış. Fakat bunlar denize, plaja gitmeye engel değil. Yağmur yağsa da yüzüyoruz, bizim planlarımızı pek engellemiyor. Off en güzel bölüm. Panama'da yapılacak o kadar çok şey var ki civardaki ülkeleri karış karış gezmişken Panama'yı es geçen gezginleri anlayamıyorum. İşte buradayken gitmeye bayıldığımız ve yolunuz buraya düşerse kesinlikle gitmenizi tavsiye ettiğimiz yerler. Casco: Her ülkenin bir Old City'si vardır ya işte Panama'da orası Casco Viejo. Benim en çok keyif aldığım yerlerden birisi. Casco'da eski Fransız ve İspanyol mimarisiyle yapılmış kısa katlı evlerin arasında yürüyüşünüzü yaparken karşı sahilde karşınıza aniden yüksek binalar çıkıyor orası da yeni şehir zaten. Yüksek binalar, gökdelenler falan... Casco'nun çıkışı biraz önce bahsettiğim büyük sahil şeridine bağlanıyor, Cinta Costera'ya... Birçok meydan, kilise, cafe, restaurant bulabileceğiniz Casco şehir turlarının olmazsa olmazı. Panama Kanalı: İnanılmaz bir mühendislik harikası. Görmeden önce okumuştum ama ne dediklerini kanalı, kanalı yapabilmek için oluşturulan nehir ve gölleri gezerken daha iyi anladım. O alanlarda her gün çalışmalar devam ediyor, çok ciddi bir organizasyon durmadan işliyor. Kanaldan gün 14-15 adet gemi geçiş yapıyor. Dilerseniz siz de geminin bir okyanustan diğer okyanusa geçişini, kanal ve okyanuslar arasındaki 28 metre olan yükseklik farkının doldurulan havuzlar ile hizalanmasını belirli noktalardaki tesislerden izleyebiliyorsunuz. İzleyebileceğiniz ve şehre en yakın olan kanal kapağı Mira Flores. Gatun Gölü: Kanalın göz bebeği, kanaldan geçen gemiler bu gölün içerisinde geçip kanal kapaklarına ulaşıyor. Panama Terzisi filmini izlediyseniz bol bol bu gölü görmüşsünüzdür zaten. Bu göl milli park içerisinde yer alıyor, bu parkta göl kenarında yürüyüş yapabilirsiniz, gölde tur yapıp farklı tür maymunların olduğu minik adacıkları ziyaret edebilirsiniz, şanslıysanız timsahlarla karşılaşabilirsiniz ve binbir tür meşhur Panama kuşlarını görebilirsiniz. San Blas Adaları: Panama'da şaşırdığım, büyülendiğim yerlerden birisi de San Blas. Ülkenin Atlantik kıyılarındaki Karayip Adaları. Ortalama 360 adet irili, ufaklı adacık. Bazılarında yaşam var, bazılarında ise yok. Adaların yönetimi Kuna Yala denilen yerlilerin elinde. Bu adaların yönetimi kendi içlerinde bağımsız, dış işlerde Panama hükümetine bağlı. Adalara gitmek isterseniz farklı bir ülkeye geçiş yapıyormuş gibi pasaport göstermeniz gerekiyor. Biz defalarca gittik, deniz, kum, su sakinse görebileceğiniz deniz yıldızları gerçekten etkileyici. Panama'da Karayip Denizi kıyılarını ziyaret etmek istiyorsanız hizmet&tesis vs. konularında beklentiniz yüksek olmamalı, çünkü bu adalara gidiyorsanız tam bir survivor hayatı yaşıyorsunuz. Devlet bu kıyılara tesis yapılmasına izin vermiyor. Adalara gidiyorsanız eğer içeceklerinizi, buzluğunuzu ve yemeğinizi yanınızda götürmeniz gerekiyor. Biz bu piknik konseptine çok alıştık. İlk geldiğimizde çok zor gelmişti, anlamsız bulmuştuk fakat doğanın o el değmemiş, betonlaşmamış halini gördüğünüzde ve alıştığınızda buzluğunuzu daha çok sever hale geliyorsunuz. Emberra Yerlileri: Uzun yıllar önce Kolombiya ve Darien bölgesinden Panama'ya göç eden Kızılderililer. Panama'da hükümetin izniyle, kendi yaşam tarzlarıyla Chagres Milli Parkı içerisinde yaşıyorlar. Elektrikleri yok, suları yok, doğru düzgün kıyafetleri yok. Kendi yaşam tarzlarından, doğayla birlikte yaşamaktan gayet mutlular. Fakat, her ne kadar tercih etmeselerde, bazı noktalarda temasları da oluyor şehir hayatıyla. Çocuklarını okula gönderiyorlar, acil durumlarda sağlık hizmetlerinden faydalanıyorlar. Bu temaslar için ihtiyaçları olan maddi kazançlarını el emeği yaptıkları ürünleri satarak kazanıyorlar. Panama'ya taşındığımız ilk dönemden beri onlarla bir şekilde iletişime geçebilmek için çok uğraştım. Farklı kabilelere düzenlenen turlar var fakat benim beklentim onlardan farklıydı ve sonunda bir gruba ulaşabildim. Arada onları ziyarete gidiyoruz, artık bizi tanıyorlar, Efe'yle oyun oynuyorlar, giderken çocuklara balon götürüyoruz vs. Bunlar dışında Panama City'e 6-7 saat uzaklıktaki Bocas Del Toro, 6 saat uzaklıktaki Boquete, 2 saat mesafedeki El Valle de Anton, karayip kıyılarındaki adalar özellikle Isla Grande ve Isla Mamey Panama ülkesinde ziyaret edilecek diğer adresler. Merhaba yazınızı okudum çok içten samimi geldi ben izmirliyim benimde Panama'ya taşınma gibi bir planım var.. Kızlar selam, harika bir röportaj olmuş. Benim de kanıma girdiniz. Güney Amerika taraflarına yerleşme fikri iyice perçinlendi."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/11/09/san-francisco-yeme-icme-notlari", "text": "Giriş cümlemiz ile hemen yüzünüze bir gülücük konduralım, San Francisco yeme içme anlamında bizi gerçekten mutlu etti. Burada geçirdiğimiz günlerde şehrin aşağıda yuvarlanmadan çıkabildiğimize şükrettiren yokuşlarından şikayet etmekten tutun, \"abi burası nasıl California ya neden donuyorum şu an\" noktasına gelmelere kadar pek çok konuda söylenmiş olabiliriz. Ama söz konusu yeme içme olunca herkesin keyfi gayet yerinde, yoğun tüketim sebebiyle de göbeği 3 adım öndeydi, şehir bu anlamda size çok iyi seçenekler sunuyor. Üstelik bunun için \"şehrin en iyi restoranı\" diye kabul edilen yerlere gitmeniz, çılgın fiyatlarla cebelleşmeniz gerekmiyor, şehir standartlarını göz önünde bulundurunca uygun fiyatlı kabul edilebilecek yerlerde de güzel seçeneklerle karşılaşabiliyorsunuz. Başlamadan Gelen Not: San Francisco Gezi Rehberimiz için buraya, tüm Amerika rehberlerimiz için buraya tık tık. Türkçe katliamı yapmayalım diye fırın yazdık gitti ama, içimize sinmeyen bir durum var. Gönül istiyor ki şu yukarıdaki cümlede fırın yerine \"bakery\" sözcüğünü kullanalım. Fırın deyince sanki içeri girip 3 ekmek alıp Coca Colalı ramazan sofrasına oturacakmışız gibi geliyor ya, tam istediğimiz karşılığı vermiyor o sözcük. Neyse, konuyu anladınız, bedenimize karbonhidrat alacağız arkadaşlar, karbonhidrat overdose olacak ve pişmanlık duymayacağız. San Francisco'da pek çok fırın ile karşılaşacak, bazılarının şanını daha gitmeden duyacaksınız, bu işi sevmişler belli ki. Biz denediğimiz birkaç tanesini aşağı bırakalım. Tartine Bakery: Bu alanda şehrin en ünlü mekanı, bizim ilk duyuşumuz ise Cafe Fernando Cenk Sönmezsoy sayesinde. Kruvasan konusunda efsaneler, ancak ekşi mayalı ekmeklerini de mutlaka denemenizi isteyeceğimiz için siz iyisi mi bi' sandviç, bi kruvana patlatın, çünkü cidden bunları denemeden dönemezsiniz! Hangi saatte gidecek olursanız olun genelde kalabalık, ama sıra hızlı ilerliyor, yine de birazcık beklemeye hazırlıklı gidin, tadınız kaçmasın. The Mill: Burayı yalnızca bakery kategorisine sokmak pek doğru olmayabilir, ancak biz özellikle ekmeklerinin şanını duyduğumuz ve beğendiğimiz için bu maddenin altına koyduk. Buraya kahvaltı için ya da \"acıktım ama o kadar da yemek istemiyorum\" saatlerinde gidip hem ekmeklerini deneyin, hem de Four Barrel Coffee'nin kahvelerini servis ettikleri için onu tatmış olursunuz, bir taşla iki kuş. Haftasonu çok kalabalık olduğunu ekleyelim. Mr. Holmes Bakehouse: Burayı yazacağız, çünkü özellikle internette araştırmaya giriştiğinizde mutlaka karşınıza çıkacak. İçindeki \"I Got Baked In San Francisco\" neon tabelası instagram bağımlılarını kontrolsüzce kendine çekiyor, önünü alamıyorlar belli ki, millet bir şey yemek için gelmekten çok fotoğraf çektirmeye gelmişti. Fakat bu instagram-dostu yönünü bir yana bırakacak olursak kruvasanları ve tatlıları için de yolunuzu düşürebilirsiniz. Cruffin dedikleri hamur işi ürünleri de ünlü, belki ona da bi' şans verebilirsiniz, biz bayılmadık, ama kötü de değildi. Kahveseverleri mutlu kere mutlu edecek bir şehirde olduğumuzu daha giderken anlamıştık, keşke yalnız bunun için sevseydik seni San Francisco... Şehrin hangi noktasında olursanız olun ulaşılabilir bir noktada kaliteli kahve bulunması şahane bir his. Bu Amerikalıların \"sabah kahvesiz ayılamıyorum bebeğim...\" tavrı sağ olsun, San Francisco'nun da dört bir yanında üçüncü dalga kahveciler cirit atıyor, e tabii bu da bizim gibilere yarıyor. Amerika'nın başka şehirlerinde de karşılaşabileceğiniz en baba kahveciler ne yapmış ne etmiş San Francisco'ya da şube açmış, o yetmemiş gayet başarılı lokal kahveciler de şehri sarmış. Özetle kahvesever dostu bir şehir diyebiliriz, aslında aşağıda yazacaklarımızdan çok daha fazla seçenekle karşılaşacaksınız ama, biz sadece denediklerimizi yazmak istedik. Deneyebileceğiniz çok fazla seçenek olduğu için hepsini tek tek anlatmanın bir alemi yok diye düşünerek San Francisco'nun en iyi kahvecilerini şöyle liste şeklinde bırakalım: Four Barrel Coffee, Ritual Coffee, Sightglass Coffee, Saint Frank Coffee, Paramo Coffee, Blue Bottle Coffee ve Mazarine Coffee. Bu kadar kahveciyi ne ara deneyeceğiz kardeşim diyecek olursanız, zaten San Francisco gezi rehberimizde size anlattığımız noktaları dolanacak olursanız bu kahvecilerin o bölgelere yayıldığını göreceksiniz. Meksika mutfağı ile haşır neşir olun. Neden Amerika'da başka bir ülkenin mutfağını denemenizi öneriyoruz? Çünkü burası Amerika, this is 'meerica man, ırklar karması gibi ülke, neredeyse her ülkenin mutfağından iyi bir şeyler bulabilirsiniz ve biz böyle olmasına ba-yı-lı-yo-ruz. Meksika mutfağının derinliklerine inmek ya da olayı \"gece eğlencesi sonrası bi' tantuni atma\" kafası tadında bir noktaya taşımak isteyerek taco peşinde koşma kararı alırsanız sizi öncelikle Mission District'e alacağız. Mission, bazı noktalarıyla Meksika dışındaki bir başka Meksika gibi bir yer, belki görüntü olarak çok öyle hissettirmeyecek ama, Amerika'da yaşayan Meksika kökenli halk bu bölgede yoğunlaştığı için bu bölge yeme içme anlamında da bu mutfağa kaymış. Sadece bu bölge ile sınırlı kalmaya gerek yok, ancak önceliğinizi burası tutabilirsiniz. Peki taco'ydu, burrito'ydu, bunları nerede yiyelim diye soracak olursanız aslında bunun için 23423 maddelik bir liste bile çıkabilir, çünkü çok seçenek var. Biz La Taqueria ve The Little Chihuahua'yı denedik. Burrito'ya çok ısınamadık, çünkü dürümün arasında pilav olmasını bizim mideler bir türlü kabul edemedi, ama merakınızı gidermek adına bizce denemelisiniz. Bunun dışında \"taco truck\" konsepti şehir genelinde çok popüler olduğu için gecenin körüne kadar açık, hakikaten de oraların \"gece tantunisi yemeye gidilen yer\" geleneğine dönüşmüş tacoculara da gidebilirsiniz. Bu taco truckların bazıları bir yere sabitliyor, bazıları yer değiştiriyor, en popülerlerinden biri ise El Tonayense Taco Truck. Yukarıdaki \"Amerika'da her mutfağın kralını bulabilirsiniz\" tezimizi size kanıtlamalara doyamadık, o yüzden Çin mutfağının iyi örneklerini de şehirde bulabileceğinizi göstererek kendimizi garantiye almak istiyoruz. Amerika'nın en eski Chinatown'u San Francisco'daki Chinatown. Üstelik bir noktasından içeri sızdınız mı İngilizce konuşmayı bilmeyen kişilerle bile karşılaşacaksınız, ortalık o denli Çin'e dönüşüyor bir anda, kendinizi şaşıyorsunuz. Bu sebeple söz konusu Çin mutfağı olunca iyi seçenekler de bu bölgeye toplanmış, çünkü aslında adamlar aslında kendi ülkelerini ve kültürlerini buraya taşıdıkları için kendi yemek istedikleri şeyleri yapıyorlar gibi de düşünebilirsiniz. Tabii ki bu durum Chinatown'daki her restoran için geçerli değil, çünkü burası aynı zamanda turistik de bir bölge. O yüzden kendinizi garantiye alıp House of Nanking'e gidin deriz. Çalışanlarına inanılmaz gıcık olmamıza rağmen burada yediğimiz yemekleri o kadar beğendik ki, mutlaka denemenizi isteriz. Ancak burası ciddi anlamda ilgi gördüğü için çılgın bir sıra ile karşılaşabilirsiniz, böyle bir durumda alternatif olarak Great Eastern Restaurant'a da bakabilirsiniz. Bu mekan Obama buradan evine yemek alırken görüntülendiği için ekstra popülerleşmiş, biz denemedik, ama şanını duyduk, belki o da bizim Nankin kadar iyidir kim bilir. San Francisco yeme içme notlarının garanti aktivitesi deniz ürünlerine dadanmak. Bu şehir bu alanda sizi en çok tatmin edecek yerlerden biri olarak kişisel tarihinize geçeceği için şayet deniz ürünlerini sevmeyen bir arkadaşınız yanınızdaysa bile onu bir kez daha denemeye zorlamak için şahane bir şehirdesiniz. Burada yediklerini sevmezse bu kişi deniz ürünlerini sevmez, öyle diyelim. Bu alanda mutlaka mutlaka mutlaka MUUUUTLAKA denemeniz gereken ilk yer aslında bir mekan değil, yukarıda bahsettiğimiz taco trucklar gibi dışarıda, bir aracın içinde servis veriyor; Lobsta Truck. Yeri günlük olarak değiştiği için şuradan girip kontrol etmeniz lazım ve rica ediyoruz nerede olursa olsun gidip deneyin, çünkü burada yediğimiz ıstakozlu ve yengeçli sandviçleri gerçekten unutamıyoruz. Onun dışında Anthony Bourdain'in de sevdiği Swan Oyster Depot ve Woodhouse Fish Company de çok iyi alternatifler. Son olarak eğer klasik bir şey denemek isterseniz San Francisco'da da Forrest Gump'tan hatırlayacağınız ve Amerika'da acayip turistik bir aktiviteye dönüşmüş olan Bubba Gump'ın bir şubesi var, ancak bizce çok da iyi değildi, bunun yerine diğer söylediklerimize şans verseniz daha iyi olur gibi. Anina: Bayağı popüler bir mekan ve dış alanı olduğu için burada vakit geçirmek oldukça keyifli. Ancak geç saatte gidecek olursanız o dış mekanı belli bir saatte kapatmaları gerektiği için içeri yığılmak durumunda kalıyorsunuz, haberiniz olsun. Zeitgeist: Oldukça salaş, ilk etapta bize lise yıllarımızı hatırlatan, fonda HĞOOOĞĞĞ HAAAAAĞĞĞĞ tarzı, Cradle of Filth terk müziklerin çaldığı bir mekan. Ama sevdik mi? Sevdik yahu? Özlem mi duyduk o kargaşaya anlamadık, ama eğlendik. Ayrıca içkiler çok pahalı da sayılmaz, o da bir artıydı sanırsak. Böyle düşününce çok dip köşe bir yer bulduk sandıysanız yanılıyorsunuz bu arada, bayağı popüler bir mekan, yer bile bulamayabilirsiniz. Smuggler's Cove: Özellikle rom bazlı kokteylleri ile ünlü, tatlı mekan. Öyle çılgın bir eğlence peşindeyseniz yeriniz burası değil, ama içkimizi içelim, muhabbet edelim diyorsanız burası size uyar."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/11/22/mardin-gezi-rehberi", "text": "Biz sokakta yürürken çeşit çeşit dili bir arada duyduğumuz, \"size ne kardeşim biz hep beraber misler gibi yaşayıp gidiyoruz\" cümlesini yüzümüze güm diye çarpan, görsel olarak ise gerçekten kendine özgü şehirlere bayılıyoruz. İşte Mardin de tam olarak öyle bir şehir. Türkçe'nin bile türlü türlü versiyonunu duyduğunuz, Kürtçe'nin, Arapça'nın hatta kaybolmakta olan dillerden biri olan Süryanice'nin bile karşınıza çıktığı bir yer burası ve herkes birbirini o kadar kabul etmiş, tüm bu kültürler, diller, dinler o kadar güzel iç içe geçmiş ki, büyülenmemek, etkilenmemek elde değil. Burayı görüp de \"burası x şehrine benziyor\" demezsiniz mesela, \"X şehri Mardin'e benziyor\" cümlesine döner o iş, çünkü Mardin'in uyandırdığı hisler, görüntüler kafanıza yerleşir ve bunları başka bir şehirde yaşamanız pek de ihtimalli değildir. O çarşının kaosunda dolaşırken, buranın insanıyla memleket kritiği yaparken ya da sisli bir Mardin akşamında sessizlik içinde yürürken gelen o duygular tamamen buraya özgü, başka bir yerde benzerini hissetmek mümkün değil. Düşünsenize, taa ilkokul yıllarından beri duyduğunuz o kalıplaşmış \"Dicle ve Fırat arasında kalan medeniyetler beşiği Mezopotamya\" cümlesinde bahsedilen yerin göbeğindesiniz, o cümlenin ağırlığı bile Mardin'i diğer şehirlerden ayırmaya yetiyor. Ülkenin batı taraflarında bir yerlerden oralara bakıp da \"ayy çok istiyorum oraları görmeyi yaaa\" demek başka bir şey, gidip orada dolaşıp da o havayı solumak ve gözlem yapmak bambaşka bir şey gerçekten. Bir dakika ya, biz burada bu kadar şeyi anlatırken aklınıza \"Mardin Kapı Şen Olur\" şarkısı mı takıldı, bize mi öyle geliyor? Takıldıysa onu bir zahmet yollayıverin, çünkü o Diyarbakır yöresine ait bir türküymüş....... Ayrıca Berdan Mardini de Diyarbakır'da doğmuş.... Şok üstüne şok, tüm doğrularımızın yanlışa döndüğü bu karanlık günü unutmayacağız..... Pek çok yere olduğu gibi Mardin'e de bahar aylarında gitmek aslında en güzeli. Yazın giderseniz kavrulursunuz, kışın giderseniz donarsınız, net. Yazın bir diğer eksi yanı da turist sayısının artacak olması. Bu durum size restoranlarda yer bulamama, gezilecek yerleri halay ekibi gibi milletle bir arada gezme vb. şekillerde dönebilir ve tadınızı kaçırabilir. Biz Mardin'e Kasım ayında gittik ve kararımızdan büyük ölçüde memnun olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu mevsimsel bir durum mudur bilemiyoruz ama, bir noktada inanılmaz fazla sis vardı ve görüş mesafesi burnumuzun ucunu göremeyecek kadar düştü. Gerçi biz bu duruma da bayıldık ve çok güzel fotoğraflar yakaladık, siz ne düşünürsünüz bilemiyoruz. Genel olarak gündüz hava gezmeye son derece elverişliydi, akşamları ise oldukça soğuktu, ama bunu pek de dert etmedik. Kış döneminde gidecek olursanız, hatta Kasım itibariyle hava 5 gibi kararıyor ve müze, ören yeri, manastır gibi yerler erken saatlerde kapanabiliyor, bu sebeple gününüzü planlamak biraz zorlu olabiliyor ve kendinizi Usain Bolt hızında gezerken bulabiliyorsunuz, haberiniz olsun. Şu \"abi orası 1 günde gezilir ya\" diyen arkadaşları asla dinlememenizi öneriyor ve Mardin gibi bir şehri hakkını vererek gezmek için şöyle bi' 3 gün ayırmanızı öneriyoruz. En azından 2 tam gün garanti. Bir gününüzde Eski Mardin'i, bir günde Midyat ve civarını, 1 gününüzde ise müzeleri ve alışverişli meselelerinizi halledebilirsiniz. Yani eğer panik içinde geçmeyen, her şeyi özümseyerek, yerlisiyle muhabbetinizi ederek, yemeğinizi doya doya yediğiniz bir gezi geçirmek istiyorsanız mantıklısı bu. Ama biraz daha kompakt ve hızlı bir geziye hazırsanız 2 güne sığdırmayı da deneyebilirsiniz. Haftasonu gezginleri üzülmesin, 2 günde de çok şey görebilirsiniz. Mardin'de ulaşım meselesi aslında Eski Mardin tarafındayken pek de soruna dönüşmeyecektir, çünkü burada her yer birbirine yürüme mesafesinde olmakla birlikte zaten isteseniz de araçla gezemezsiniz. Hem şehir labirent gibi, hem sokaklar çok dar, hem de arabayla oraya buraya gidecek olursanız bir sürü şeyi kaçırırsınız, buranın en büyük olaylarından biri şans eseri daldığınız sokaklar ya da kafanızı aniden bir ara sokağa, bir dükkana ya da bir evin avlusundan içeri uzatınca karşınıza çıkanlar. Dolayısıyla Eski Mardin kısmında aracı unutun gitsin. Mardin Havaalanı'nda Budget, Avis ve Enterprise gibi firmaların şubeleri var. Hertz'ün şubesi ise havaalanının hemen yanındaki alışveriş merkezinin içinde. Biz o dönemde en uygun fiyatı veren Hertz olduğu için aracımızı oradan kiraladık. Öyle daha düşünürken üşendiğimiz gibi de ilerlemedi, gelip bizi havaalanının kapısından alıp aracımıza götürdüler, dönüşte de aracı havaalanının kapısından teslim aldılar. Mardin'de otel seçimi konusunda tam anlamıyla bir nokta atışı yaptığımızı düşünüyoruz, çünkü hem otel güzel ve temizdi, hem de lokasyon olarak çok iyi bir noktadaydı. Ayrıca hemen yanında arabanızı park edebileceğiniz bir alan olduğu için Eski Mardin gibi kaotik sayılabilecek bir yerde yer arama problemiyle de uğraşmıyorsunuz. Son olarak çalışanlar da oldukça güleryüzlü ve sempatik insanlar olduğu için biz galiba resmen bu otel ile bağ kurduk, akşam otele dönüp \"ay bi kahve yapsanıza ya içelim hep beraber\" noktasına geldik desek abartmış olmayız. SÖYLE ULAN ARTIK ŞU OTELİN ADINI dediğinizi duyar gibiyim, kırıcı oluyorsunuz. İzala Boutique Hotel'de kaldık, buyrun doya doya konaklayın. Mardin genelinde gezeceğiniz yerlerin büyük bir kısmı Eski Mardin tarafında yer alıyor. Burayı Avrupa'da çoğu şehirde karşınıza çıkan \"Old Town\" bölgesi gibi düşünün. Şehir tabii ki burası dışında bölgelere de yayılıyor ancak onlar daha çok yerleşim yeri gibi ve Türkiye'nin geri kalan şehirlerindeki duruma benzer şekilde görsel açıdan pek de bir şeye benzemiyor, o yüzden siz iyisi mi Mardin'i \"Eski Mardin\" tarafı ile hatırlayın. Bu bölge dışında gezeceğiniz yerlerden ayrıca bahsedeceğiz, daha bu işin Midyat tarafı var. Mardin gezinize başlangıç yapmak için en iyi nokta aslında bu cadde, çünkü aşağıda söz edeceğimiz bir sürü yer bir şekilde bu caddeye bağlanıyor, buranın aşağı veya yukarı kısmında kalıyor. Aşağıda alışveriş için önereceğimiz yerler, hediyelik eşya, gümüş, sabun ve Mardin'e özgü aklınıza ne geliyorsa hepsini bulabileceğiniz, restoranların bulunduğu, Eski Mardin'in kalbi diyebileceğimiz bir cadde olduğu için buraya yolunuz defalarca kez düşecek zaten, o yüzden şimdiden kendisine alışın deriz. Zinciriye Medresesi'nin tarihi çook eskilere, ta 1385 yılına dayanıyor. Burada hüküm süren son Artuklu sultanı tarafından yaptırılmış. Hatta ilginç bir bilgi olarak, zamanında Timur buralara kadar ulaştığında medreseyi yaptırmış olan sultanı bir süre bu medresinin içine hapsetmiş. Medrese'nin kendisi zaten mimari olarak çok güzel ve bizce kesinlikle görmelisiniz. Bu yeterli gelmediyse lokasyonu sebebiyle, yani bayağı tepelerde olduğu için Mardin genelinde görebileceğiniz en iyi manzaralardan birini bu tepeden göreceğinizi de ekleyelim, belki sizi o merdivenleri çıkmaya şimdiden ikna etmiş oluruz. Medreseye doğru çıkan merdivenlerde ilerlerken hemen solunuzda Mardin Olgunlaşma Enstitüsü'nün kapısını göreceksiniz, oraya girmeyi ihmal etmeyin, çünkü içinde hem enstitü, hem de çok güzel bir ilkokul binası var, ikisini de kaçırmak istemezsiniz. Buradan da güzel bir manzara var ama medrese daha tepede olduğu için oradan daha güzel açılar yakalayabilirsiniz. Ulu Camii Mardin'in tartışmasız simgesi. Google'a Mardin yazdınız mı, bir gazetede/dergide Mardin'den bahsedildi mi o görsellerden birinin içinde Ulu Camii'yi görmezseniz bizim adımız da OitheBlog değil. Doğruya doğru, şu Zinciriye Medresesi'nin oradan karşıya doğru baktınız mı önünüzde uçsuz bucaksız gibi görünen Mezopotamya toprakları ile birlikte hakikaten de çok güzel görüntü veriyor, keşke yalnız bunun için sevseydik seni Ulu Camii. Buraya yalnızca uzaktan bakmakla kalmayın, mutlaka avlusuna da bi' uğrayın deriz. Zaten Mardin'i dolaşırken bir şekilde hayat sizi caminin yanındaki labirent gibi çarşıya sürükleyecek, oradan dolana dolana buraya kadar bağlanırsınız. Revaklı Çarşı bizim Mardin genelinde en sevdiğimiz yerlerden biri olabilir. Bu orada yaşadığımız an ile mi ilgili, yoksa hakikaten güzelliğinden mi kaynaklı bilmiyoruz ama, orada tanışıp konuştuğumuz insanlar, atmosferi, tam bizim dolaştığımız esnada giren şarkı ve o otantik havadan acayip haz aldık, umut ediyoruz ki siz de öyle bir ana denk gelirsiniz. Burası aslında çok büyük değil, zaten dümdüz devam ettiniz mi de çarşının diğer kısımlarına bağlanıyorsunuz, ancak hem fotografik olarak hem de içinde yer alan Revaklı Kafe'nin tatlı ortamı için bizce buraya yolunuzu düşürün. Sonra buradan Ulu Camii tarafında doğru yürüyebilirsiniz, geze geze gitmiş oluyorsunuz, mantıklı bir rota oluyor. Revaklı Kafe'yi arkanıza alıp dümdüz yürüdüğünüzde sağınızda kalan atölyenin duvarlarında, tavanlarında çeşitli notların yazılı olduğunu göreceksiniz. Bunlar bölgede yaşayan insanların kısa, birkaç cümlelik hikayeleri. Küçük bir yerde yaşadıkları için kimliklerini belli etmek istememişler, hikayeler numaralandırılmış, hangisi kimin hikayesi bilmiyorsunuz. Bizim fikir olarak acayip hoşumuza gitti, orada dikilip birçoğunu okuduk, göz atmayı unutmayın. Sonrasında o atölyeye girmenizi de öneririz bu arada, Şahmeran'ın hikayesini bizim yerimizde onlardan dinlemeniz daha keyifli olur. Şu revak sözcüğünü 20 senedir biliyormuş gibi kullanıp durduğumuza bakmayın, biz de yeni öğrendik. Gittiğinizde daha iyi anlayacaksınız, o kemerli, geçit gibi bir görüntü veren kısıma revak deniyor-imiş, o yüzden Revaklı Çarşı. Bizim kaldığımız otel olan İzala'nın hemen yanında, 1. Cadde üzerinde PTT binası bulunuyor. Artık iyice kafayı yediniz kızlar PTT mi gezeceğiz diyenler, sizi bulur ve pişman ederiz....... Sirkeci'deki Büyük Postane'nün güzelliğini düşünün, işte bu da o tatta bir şey. 1800'lü yılların sonunda ünlü bir aile tarafından Ermeni bir mimara yaptırılmış, 1950 yılından itibaren de postane binası olarak kullanılmaya başlanmış. Biz gittiğimizde bir kısmım Uygulama Oteli olarak kullanılıyordu, bir kısmı halen postaneydi. Her halükarda içine girip bakabilir, fotoğraf çekebilirsiniz, sorun etmiyorlar. Yine 1. Cadde'nin üzerinde, buranın başlangıcı gibi sayılacak noktada yer alan Cumhuriyet Meydanı'nda dikkatinizi çekmeme ihtimali olmayan Mardin Müzesi, şehrin en önemli müzesi olarak kabul edilebilir. Mardin'de medeniyet üzerine medeniyet kurulduğu, şehir adeta bir medeniyetception olduğu için Asur, Pers, Urartu, Artuklu, Büyük Selçuklu, Roma falan derken artık aklınıza ilkokulda öğrendiğiniz hangi uygarlık geliyorsa hepsine ilişkin eserler görebilirsiniz, eğer konuya ilginiz varsa bizce uğrayın. İçerikten bağımsız olarak bu tarafta Süryani evleri arasında yer alan müze binası çok güzel fotoğraf veriyor, bu civarda güzel kareler yakalayabilirsiniz. Buraya giderken açılış kapanış saatlerinde internette yazan bilgilerle realitenin uyuşmadığını ekleyelim, açık olması gereken saatte sanki kuryemişçiymiş gibi \"kapatıyoruz abla\" dedikleri için biz ilk girişimimizde bu müzeyi gezemedik. Mardin Müzesi yetmediyse civarda gidebileceğiniz bir müze daha var, Sabancı Kent Müzesi. Buranın konsepti Mardin Müzesi'ne kıyasla daha farklı, çünkü daha çok Mardin'de yaşamı, şehrin çok kültürlü yapısını, burada yaşamış/yaşamakta olan toplumlara ilişkin bilgileri toparlamaya çalışmış bir müze. Eğer tek bir müze gezme hakkınız varsa Mardin Müzesi daha çok ilginizi çekecektir diye tahmin ediyoruz, yine de seçenekleriniz arasında bulunması adına söz etmeden geçmek istemedik. Son olarak gidemediğimiz ve aklımızda kalan iki yeri buraya bırakarak onları size emanet ediyoruz: Mor Behnam Kilisesi ve Kasımiye Medresesi. Tamam, bu kadar Eski Mardin yeter, hadi dışarı çıkıyoruz. Koskoca Mardin tabii ki Eski Mardin'i gezmekle bitecek yer değil, biraz merkez dışına çıkmanız lazım, o sebeple araba kiralamanız konusunda ısrarcı davrandık zaten. Aşağıda gezeceğiniz yerlerin sıralamasını yakınlardan başlayıp yavaş yavaş merkezden uzaklaşarak yapıyoruz, ona göre. Eski Mardin taraflarına en yakın olandan başlayalım. (4-5 km kadar) Aynı zamanda Mardin'de gezdiğimiz manastırlar içinde en etkileyici olanlardan birisi. Tahmin edeceğiniz üzere bir Süryani Manastırı olan Deyrulzafaran, adını manastır çevresinde yetişen safran bitkilerinden alıyor, bakmayın öyle garip durduğuna, Safran Manastırı anlamına geliyor yani. Milattan önce Güneş Tapınağı olarak kullanılmış, sonra Roma döneminde kaleye çevrilmiş falan derken son olarak manastıra dönüştürülmüş. Manastır halen aktif olarak kullanılıyor ve öyle kafanıza göre girip gezebilmeniz mümkün değil, rehberli tura dahil olmak durumundasınız. Ancak öyle ek ücret ödemenizi gerektiren bir rehberli turdan falan bahsetmiyoruz, bilet ücretinize bu da dahil zaten. Biliyoruz, öyle toplu halde gezmek kulağa pek keyifli gelmiyor, sanki okul gezisine gitmiş gibi dolanmak pek hoş değil, ama en azından gezdiğiniz yerlere ilişkin bir şeyler dinleyince emin olun her şey daha anlamlı oluyor. Firdevs Köşkü'nden Nusaybin yoluna doğru devam edin, Mardin Cezaevi'ni geçtikten 100 m sonra sola dönüp 4 km daha devam edin. Zaten tüm bu yol boyunca tabelalarını göreceksiniz. Mardin gezisine giden çoğu kişinin gözden kaçırdığı Dara Antik Kenti'nde kazılar, aslında 1986 yılından beri süregeliyor. Yer yer devlet bütçe ayıramadığı için durdurulsa da sanıyoruz ki 2018 itibariyle devam ediyor. Özellikle ilginizi çekebileceğini düşündüğümüz nekropol kısmının ortaya çıkarılışı ise çok daha yeni, yaklaşık 8 sene kadar önce ve daha geçen sene ziyarete açılmış. İlginizi çekecek bölümden bahsedince sizi psikopat yerine koymuşuz gibi hissedebilirsiniz, çünkü günümüz itibariyle Dara Antik Kenti'nde \"yeniden diriliş\" ayinlerinin yapıldığı nekropol alanından söz ediyoruz. Bu alan, kentte bulunan kayaların yontulması ve oyulması ile oluşturulmuş koca bir mezarlık; hatta yüzlerce kişinin bulunduğu bir toplu mezar. Burada bir dönem yeniden diriliş inancı olduğu için bu tip ayinler gerçekleştiriliyormuş ve galeri mezarın girişinde de ölüleri dirilten peygamber olarak bilinen Ezekiel'in işlendiğini görebiliyorsunuz. Sonrasında cam üzerinde yürüdüğünüz mezar alanına girerek toplu mezarı da inceleyebilirsiniz, işte o kısmı biraz ürkütücü oluyor. Mardin'in turistik anlamda en ünlü ilçelerinden biri Midyat. Eski Mardin'e bi 60 65 km uzaklıkta kalıyor, dolayısıyla burayı ve civarını gezmek istiyorsanız araba bir gereklilik diyebiliriz. Bizi Eski Mardin kadar etkilemese de zaten Mor Gabriel Manastırı'nı görmeyi kafaya koyduğumuz için Midyat'ın içini de çok detaylı olmamakla birlikte şöyle bir dolandık. Her yeri görüntü olarak o şekilde olmamakla birlikte bazı noktalardaki eski taş evler gerçekten de etkileyici, Game of Thrones film lokasyonu olabilecek görüntüler veriyor. Midyat'ta şöyle bir yerlerde oturayım, vakit geçireyim ama öyle rastgele bir yer olsun da istemiyorum derseniz Gelüşke Han'a gidebilirsiniz, otantik ve görsel olarak güzel bir mekandı. Bunun dışında en ünlü yer Midyat Konuk Evi. Sıla mıdır nedir bir dizi vardı ya, böyle sağda solda SILA TOKASI GELDİ falan yazıyordu dükkanlarda, işte onun çekildiği yer burasıymış, o sebeple ünlü sanıyoruz. Ama o Sıla meselesini bir kenara bırakıp önyargısız gidecek olursanız yapı olarak da güzel. Girişte 2 lira ücret alıyorlar, aklınızda bulunsun. Midyat'a gitme sebebimizi sayılabilecek Mor Gabriel Manastırı da gerçekten \"buraya kadar geldik ama buna değdi\" dedirtecek güzellikte. Dünyanın en eski faal Hristiyan manastırlarından biri olarak biliniyor. Zamanında Timur buraya gelip sağda solda altın ne varsa alıp götürmüş ama, bizce yine de manastırın insanı çok etkileyen bir havası var, mesele altın işlemelere falan değilmiş. Burayı da yukarıda anlattığımız diğer manastır gibi rehber eşliğinde gezmeniz gerekiyor. Bizce bu zorunluluğun iyi bir şey olduğunu içeride boş boş duvarlara bakıp Instagramlık fotoğraf çekmek yerine bir sürü şey öğrenirken fark edeceksiniz, o yüzden hiç surat asmayın deriz. Kafro Köyü pek çok kaynakta karşınıza çıkmıyor. Aslına bakarsanız açık açık söyleyecek olursak öyle gidip gezip görebileceğiniz çok da bir yeri yok zaten. Tipik bir köy havasından çok bir siteye benziyor, etrafında pek bir şey mevcut değil, öyle 15 evden taş evden falan oluşan minicik bir yer. E ne halt etmeye gittiniz peki buraya diyecek olursanız tamamen burada bulunan ve namı yürümüş pizzacıyı merak ettiğimiz için. Ne alaka şimdi Mardin'in bir köyünde bir pizzacı dedik ve üşenmeyip hazır Midyat tarafına gitmişken oradan da uzakta kalan Kafro Köyü'ne yolumuzu düşürdük. Elbeğendi Köyü olarak da geçen köyün hikayesine gelecek olursak, burası aslında seneler önce terör sebebiyle boşaltılmış bir Süryani köyü. Buradan ayrılan aileler yıllar sonra köye geri dönüp burada yeni modern ve taş evler inşa ediyorlar, sürekli olarak burada yaşamlarını sürdürüyorlar mı bilmiyoruz ama, en azından yılın belli dönemlerini burada geçiriyorlar. Köyün Avrupa'ya göç etmiş yerlilerinden birisi de pizza yapmayı öğrendiği için köyde böyle ilginç bir yer açıyor. Buraya giderken yol uzadıkça \"abi kim buraya kadar geliyor acaba pizza için\" diye düşünsek de gidince mekanda neredeyse hiç boş masa olmadığını görünce anladık ki herkes gidiyormuş. Pizzalar nasıl diye soracak olursanız, gaza gelip Napoli ile falan kıyaslamaya çalışmaz ve bulunduğu bölgeye göre değerlendirirseniz bizce gayet iyiydi. İlginç deneyim, deneyin deriz. Sabun: Evet, buraların sabunu da ünlüymüş, özellikle \"bıttım sabunu\". Ama sadece onunla sınırlı kalmanız gerekmiyor, cilt ya da saç problemleriniz varsa menengiç sabunu ya da ardıç sabunu gibi şeylere de bakabilirsiniz. Biz fiyatları 2,5 lira gibi bir şey olduğu için allah ne verdiyse aldık, çantamızda sabunlarla dolaştık manyak gibi. Yine öneri isterseniz biz sabunların hepsini 1. Cadde üzerindeki \"Tek Sabuncu\"dan aldık. Kullanıp hoşunuza giderse internetten sipariş de verebiliyorsunuz, sahibi de dünya tatlısı bir insandı, orada derdiniz neyse anlatıp ona göre doğru sabunu alabilirsiniz. Badem Şekeri: Hadi bakalııım, başınıza bir dert daha çıkardık, alıyor muyuz badem şekeri? Hem de MAVİ. Mardin'in badem şekerinin ünlü olduğunu bilmiyorduk, hele mavi badem şekeri olduğunu hiç bilmiyorduk. Merak etmeyin, eğer orijinalini alacak olursanız gıda boyası ile falan da renklendirilmiyor, çünkü bu renk \"lahor\" ağacının kökünden elde ediliyor. Ortalıkta bundan bol bol göreceksiniz, çok koyu renk olanlara güvenmeyin, onlar gıda boyası, YEMEYİZ. Biraz daha açık bir mavi olması gerekiyor. İsmi \"hayalet\" diye de geçiyor, aklınızda bulunsun. Sanat Atölyesi: Sanat Atölyesi 1. Cadde'nin sonunda, PTT binasını biraz geçtikten sonra solunuzda kalacak, zaten tabelasından göreceksiniz. İçeride el oyması ürünler başta olmak üzere müthiş şeyler var, tabii ki hepsini kendileri yapıyorlar. Doğruya doğru, fiyatlar biraz yüksek, ancak onca emeğe ve detaylı çalışmaya daha uygununu beklemek de biraz mantıksız olurdu galiba. Evinize herhangi bir obje almak, Mardin'den böyle bir anıyla dönmek isterseniz mutlaka bakmanız lazım, biz hayran olduk. Bir dakika! Öncesinde genel olarak Mardin'e özgü, denemek isteyebileceğiniz lezzetleri şöyle bir sıralayabilir miyiz? Öncelikle kaburga dolması. Bunun dışında Sembusek, İkbebet, Dobo, Hayalet ve Lebeniye çorbası da denemeden geçmeyin. Bu arada şimdi \"hayır o Urfa'nın yemeği, vay efendim bu Lübnan'a özgü, buna Mardin yemeği diyenin ağzını yüzünü dağıtırım \" savaşına hiç girmeyelim olur mu, bu yemekler bu coğrafyanın yemekleri işte, çok şey yapmamak lazım. Kebap için 2 baba mekan var; Kebapçı Rıdo ve Yusuf. Biz Yusuf'u Rıdo'dan daha çok beğendik, ama ikisinin de hastası olduğumuzu söylersek abartmış oluruz. Kebap bu, gidiyor mu gidiyor, bi bakmışsın tüm gurunu bir kenara bırakıp kebabın üstüne soğan, onun üstüne salata kat kat çıkmış ağzına sığdırmaya çalışıp çirkinleşmişsin falan ama, \"ah bi Yusuf'ta olsak da kebap yesek bee\" hissini tüm bu insanlık dışı halimize rağmen almadık. Her ikisinde de kebap söylediğinizde yanında salata, gavurdağı benzeri bir başka salata ve sumaklı soğan yemeğinize eşlik etmek üzere direkt masaya geliyor, şaşırmayın. Açık ayran da söylediniz mi misssler gibi gider, sadece beklentinizi arşa çıkarmayın deriz. Son olarak her ikisi de bizce öğlen aktivitesi, akşam yemeklerinizi buralara ayırmayın. Mardin'e özgü her ne deneyecekseniz bizce Cercis Murat Konağı'nda deneyin. İlk etapta Instagram'dan gelen \"ay çok turistik, aman gitmeyin\" yorumları sebebiyle az daha buraya gitmemek gibi bir hatada bulunacaktık, allahtan onlara kulak asmamışız dsdfs. Buranın özellikle meze tabağını kesinlikle denemeniz lazım. Onun dışında yöreye özgü birkaç lezzet de denedik, hepsi gerçekten başarılıydı ve diğer yerlerde yediklerimizin çok üstündeydi. Her turistik yeri kötüleme timi, YİNE KAYBETTİNİZ. PS. Prens Charles da burada yemiş, ona göre tavrınızı takının da gidin....... En baba manzaralardan biri için Seyr-i Mardin adlı kafenin terasına gidebilirsiniz. Onun dışında Mezopotamya Çay Bahçesi ya da Mezopotamya Otantik Cafe de manzara açısından güzel, ama biraz daha akşam üstü saatlerinde gitmeye dikkat edin, aksi takdirde özellikle güneşli bir günse fotoğraf yakalamak zorlu oluyor. Bize bol bol önerilen, ama yemeklerinin bir olayını göremediğimiz mekan, Bağdadi Restoran. Bizim damak tadımıza mı hitap etmedi, yoksa hakikaten iyi değil miydi bilemiyoruz ama, pek tutmadık. Mardin'de ne yiyelim araştırması yaparken karşınıza sık sık çıkacağı için söz etmeden geçmek istemedik. Akşam vakit geçirmek, şarap içmek için İzla Art Cafe garanti. Hem mekan güzel, hem kitlesi güzel, bayağı hoş bir ortamı vardı. Kardeşler Odunlu Ekmek Fırını adlı mekanı da tahinli çöreği sebebiyle bol bol duyacaksınız. İtiraf ediyoruz, biz burayı da pek tutmadık. O tahinli çörekler dışarıda, açıkta, yol kenarında bekliyordu ve haliyle kurumuş, kaya gibi olmuştu, belki de o sebepten, bilemiyoruz. Sadık Künefe'nin beğeneni de var beğenmeyeni de, biz tarafımızı seçemedik, çünkü tatlıya karşı koyamıyoruz, hepsi bir şekilde biraz olsun güzelmiş gibi geliyor, o bizim ayılığımız... Canınız künefe çekerse aklınızda bulunsun. Şu Marangozlar Kahvesi'ne gitmek isteyip de bir türlü gidemedik, belki siz gidersiniz diye yazıyoruz, güzel ve otantik görünüyordu. Şimdii, cehaletimizi buradan binlerce kişiye ilan etmeye çekinmeyerek itiraf edelim; Mardin'e gitmeden önce defalarca kez duyduğumuz Süryanilik üzerine gerçekten inanılmaz az bilgimiz vardı, fakat bizce Mardin'e gidecek olursanız bu konuda az da olsa bilgi sahibi olmanız iyi olabilir, çünkü Süryanilere ait çok fazla yer görecek ve tanıyacaksınız. Bu konuda her kafadan bir ses çıksa da kiliseyi gezerken Süryani rehberimizin dediğini aktaracak olursak; Süryanilik öncelikle bir dini değil, bir etnik kökeni, bir halkı temsil eden bir sözcük ve bu toplumun Mardin'i de kapsayan Mezopotamya bölgesinde 4000 yılı aşkın bir geçmişi var. Günümüzde kaybolmakta olan diller arasında kabul edilen Süryanice'nin kökeni ise aslında Aramice'ye dayanıyor ki, bu dil aynı zamanda İsa'nın konuştuğu dil olarak bilindiği için oldukça önemli kabul ediliyor ve halen bu dilin eğitimini alan, okumayı bilen insanlar mevcut. Orada gezeceğiniz manastırlarda göreceğiniz ve okuyamayacağınız, görüntü olarak Arapça ya da İbranice'yi andıran o yazılar Süryanice. Zamanla Mezopotamya bölgesinde yaşayan Süryaniler hem Türkiye'nin hem de dünyanın dört bir yanına dağılıyorlar, ancak halen Mardin'de ve civar şehirlerinde yaşayanlar da var tabii. Mardin'e gittiğiniz takdirde özellikle bahsettiğimiz manastırları gezecek olursanız zaten buraları rehber ile gezmek durumunda olduğunuz için bu alanda çok daha fazla detay öğreneceksiniz. Şu \"abi Anadolu insanı çok sıcakkanlıı, ay bizi evlerine davet ettiler çok müthişşş\" muhabbeti vardır ya, biz bunun birçok şehir için uygulanamaz bir genelleme olduğunu düşünüyorduk, Mardin ezberimizi bozdu. Son zamanlarda bu kadar dostcanlısı, bu kadar sohbet etmeye, öğretmeye, aktarmaya açık bir yere gitmemiştik, gerçekten harika insanlara denk geliyorsunuz. Şunu demeye çalışıyoruz; Mardin'de bir dükkana mı girdiniz, aklınızda ne varsa sorun, bir şeyi mi merak ettiniz, yolda bir dayıyı durdurup bile sorabilirsiniz, bizce bu şehrin tadı en çok bu şekilde çıkıyor. Hakkaten yillardir en cok gitmek istedigim yer. Artik istemekle kalmayim dedim, hatta daha dün otelimi rezerve ettim ve bunun ustune yazinizi gormek cok sahane oldu, ne de guzel yazi.. çok güzel bir gezi yazısı olmuş. mardinli olarak teşekkür ederim. Tarihe ve etnik kültürlere merakımdan dolayı Mardin, yıllardır en çok görmek istediğim yer oldu. En sonunda 4-5 gün önce, sabaha karşı sarhoş bir halde artık ertelememe kararı verdim. Bugün-yarın derken yaşım 47 olmuş. Planımı yaptım, otelimi ayırttım ve 19 Şubat'ta gidiyorum kısmetse. Mevsim kış gerçi ama Turizm sektöründe çalışınca kış tatilinden başka seçeneğim yok. Tavsiyelerinizi değerlendireceğim. şimdiden teşekkür ediyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/11/30/grand-canyon-gezisi", "text": "Ömrümüzde gördüğümüz en güzel, en heybetli, en görkemli oluşumlardan biri ile tanışacağımızı tahmin etmeden gidince bizde yarattığı şok hissini bir bilseniz! Öyle aval aval baktık, birbirimizle konuşmayı bile bırakmışız, sonradan fark ettik. Üstelik o sırada o baktığımız noktanın kanyonun sadece küçük bir kısmı olduğunu bile bilmiyorduk. Biraz daha dolandıktan, farklı gözlem noktalarını da ziyaret ettikten sonra buranın neden dünyanın hiçbir yerine benzemediğini, neden burası için \"ay Kapadokya gibi aynııı\" denilemeyeceğini ve doğanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçı olduğunu biliyorduk ve şu noktadan sonra da kimse fikrimizi değiştiremez galiba. Hani Gaia'nın kendisinin arayıp yok şekerim benden büyük Michelangelo var diye haber etmesi gerekir, anca öyle. Demek istediğimiz şu ki; Grand Canyon'ın herhangi bir fotoğrafının oranın muhteşemliğini yansıtması mümkün değil ve şayet Amerika'nın bu taraflarına gidecek olursanız Grand Canyon'ı görmeden dönmek gibi bir düşünceyi aklınızın ucundan bile geçirmeyin. Sevdiğimizden söylüyoruz bunları, blogger sözü dinleyin biraz.......... Başlamadan gelen not: Grand Canyon gezisi yapıyorsanız onlara da ihtiyacınız olabilir, Amerika'da gezdiğimiz diğer şehirlere ilişkin tüm rehberlerimiz şurada. Asıl cevabını almak istediğiniz konuyla girelim, gerisini okumak istemeyen çeksin gitsin. Grand Canyon gezisi için en ideal hava koşullarını yakalamak istiyorsanız Mayıs ya da Eylül & Ekim civarı gitmenizi önereceğiz. Bu dönemlerden birinde gidecek olursanız hava sıcaklığı ne sıcaktan bayıltacak noktada ne de soğuktan parmaklarınızı hissetmeyecek noktada olmayacağından yaldır yaldır yürüyüp doyasıya keşif yapabilirsiniz. Hangi dönemde gidecek olursanız olun havanın akşam saatlerinden itibaren popo donduran bir hal alabildiğini ekleyelim, hazırlıklı gidin. Olur da geziniz kış dönemine denk gelirse mutlaka şurayı kontrol edin, çünkü kanyonun belli noktaları hava koşulları sebebiyle ziyarete kapatılabiliyor, boşu boşuna gitmeyin. Hazır kış döneminden konu açılmışken şunu da ekleyelim, kendi içinde South Rim ve North Rim olarak ikiye ayrılan Grand Canyon'ın kış döneminde South Rim ekstrem bir durum olmadığı sürece ziyarete açık olsa da North Rim diye geçen taraf Kasım ayının sonlarından itibaren belli saat sınırlandırmaları dahilinde gezilebiliyor ya da bazen komple gezilemeyebiliyor, anlayacağınız üzere orası South Rim'e kıyasla bir tık daha zorlu. Grand Canyon gezisi için yaz dönemini tercih ettiyseniz bu dönemin buraların en kalabalık dönemi olduğunu bilmeniz gerekir, çünkü bizim gibi pek insan sevmiyorsanız bu durum bayağı tatsız bir hal alabiliyor. Ulan eşek kadar kanyonda ne kalabalığı demeyin, biz Ekim başı gitmiş olmamıza rağmen onda bile kalabalık sayılırdı. Özellikle aşağıda anlatacağımız gözlem noktalarında fotoğraf çekmek için tepenize binen ve hayata vizörden bakmayı bir yaşam biçime çevirmiş Asyalı turistler ile mahsur kalmak bayağı tatsız oluyor, biz uyarmış olalım. Grand Canyon'a gitmek için önce Amerika'nın Arizona eyaletine ulaşmanız gerekiyor. Nasıl akıllıyız di mi, erdem saçıyoruz adeta. E Arizona'ya ulaşabilmeniz için ise eğer Türkiye harici bir noktadan gitmiyorsanız önce Amerika'nın batı yakasında bir yerlere ulaşacaksınız tabii. Bunun için ülkemizden direkt uçuş olan noktalar içinden en mantıklısı Los Angeles'a ulaşıp oradan Grand Canyon'a gitmek, ki bu bile 7-8 saat kadar süren bir araba yolculuğu demek. Ancak bunu bizim yaptığımız gibi başka noktalar ile birleştirecek olursanız Arizona'ya Las Vegas ya da Joshua Tree tarafından ulaşmak çok daha kolay, çünkü mesafe daha kısa. Eğer vaktinizi ayarlayabilirseniz meşhur Route 66'nın bir kısmını, San Francisco, Los Angeles, Las Vegas, Joshua Tree ve Arizona ile Utah'ın bir kısmını kapsayacak şahane bir road trip planlayabilirsiniz, biz öyle yaptık, onun için ayrı bir yazı yazıyor olacağız. Grand Canyon'a Los Angeles'tan gidecekseniz iç hesaplaşmalarınız önceki geceden halledip yola erken çıkmaya bakın, çünkü zaten yolunuz pek kısa sayılmaz ve Los Angeles'ta sabah saatlerinde trafik ciddi anlamda yoğun olabiliyor, durduk yere trafikte cebelleşip Grand Canyon taraflarındaki gününüzden yemeyin. Derde gel ya oturduk Los Angeles trafiği yeriyoruz. Yine Los Angeles'tan gidecekler için şu yol tarifi işinize yarayabilir, en mantıklı ve Grand Canyon resmi sitesinin de önerdiği güzergah bu. Las Vegas'tan Grand Canyon'a ulaşacaksanız işiniz daha kolay, 4,5 saat gibi bir şey sürüyor, onun yol tarifini de şuraya bırakıyoruz. Grand Canyon'ın zebanullah gibi büyük olduğunu görünce konaklamak için nerenin doğru nokta olabileceği konusunda işler karışabilir, o yüzden hemen yardıma yetişelim. Şu an Batman'i çağırmak için gökyüzüne tuttukları o spotu tutmuşsunuz gibi düşünün, HEMEN GELİYORUZ... Bu noktada çoğu kişinin de tercih ettiği Flagstaff bölgesinde kalmak gayet mantıklı bir seçenek oluyor. Birincisi South Rim tarafına yakın sayılabilecek kasabalardan biri olduğu için, ikincisi izbe bir yerde kalmak yerine mekanların, restoranların, yerleşimin olduğu kasaba tadında bir yerde kalmak hem keyifli hem de daha pratik olduğu için. Flagstaff \"ya hakikaten de şu anda Amerika'nın göbeğindeyim\" hissini net olarak veren bir yer, turistik Amerikan şehirlerinden çok uzak ama hoşunuza gidecek bir havası var, o yüzden bizce iyi bir tercih. Biz Flagstaff'ta Bates Motel'den hallice, \"allahım nolur gece duş perdesinin ardında katil belirmesin\" ya da umarım birazdan DEA odamızı basmaz dedirtecek bir yerde kaldık ve inanır mısınız bunu yaptığımız için çok mutluyuz. Resmen özellikle böyle bir otel aradık da kaldık, bu Hollywood bizim beynimizi nasıl yakmış belli değil gerçekten. Otelin adı Super 8 by Wyndham Flagstaff. Eğer burada yer bulamaz ya da daha alternatif bir yerde konaklamak isterseniz şuraya bakabilirsiniz. Eğer Grand Canyon'ın göbeğinde kalmak isterseniz Grand Canyon Village'in içinde kalabileceğiniz daha \"cabin\" tarzı yerler ve alternatif seçenekler mevcut. Bunlardan birinde kalmak istiyorsanız yerler çabuk doluyor, rezervasyonunuzu önceden yapsanız iyi edersiniz. Bu noktada bilmeniz gereken en önemli şey, Grand Canyon'ın gerçekten de adının hakkını verecek derecede büyük olduğu. Yani aklınıza her ne geliyorsa onu 5'le çarpın, ne bilelim sonra o çıkan sonucu da bir kere daha 5'le çarpın, işte o kadar büyük. İsmini \"Gerçekten de Grand Canyon\" olarak değiştirmelerini talep etmeyi bile düşündük. Dolayısıyla burayı detaylıca gezmek niyetindeyseniz planlamanızı iyi yapmanız gerek. Özellikle kanyon içinde aktivitelerde bulunacak, ne bilelim hiking yapacak, çeşitli turlara katılacaksanız zaten bu planlamayı yapmadan istediğiniz şeyleri gerçekleştirmeniz mümkün değil gibi. Bir kere baştan anlaşalım, Grand Canyon bir \"ulusal park\" olarak geçiyor ve buraya giriş yaparken bir ücret ödemeniz gerekiyor. Otel mi bu kardeşim kanyona girerken ne para ödemesi diye düşünmüş olabilirsiniz, yapacak bir şey yok, ödeyeceksiniz, WELCOME TO MEERICA. Aracınızla giriyorsanız farklı bir ücret, araçsızsanız farklı bir ücret söz konusu. Onlara şuradan bakabilirsiniz. Giriş ücretinizi orada da ödeyebilirsiniz, internetten de alabilirsiniz, şu verdiğimiz linkte onlara ilişkin de her türlü bilgi var. Yukarıda bahsetmiştik, onu biraz açalım, Grand Canyon South Rim ve North Rim olarak iki ana alana ayrılıyor. Aslında tabii ki West ve East tarafları da var, aşağıda oralarda kalan 1-2 görmek isteyebileceğiniz noktadan da söz edeceğiz ama, ana ayrım genellikle South ve North şeklinde yapılıyor. Eğer zamanlama konusunda bir sınırınız var ise gezi tarzınıza göre bu iki bölgeden birini seçmeniz gerekecek, çünkü büyük bir alan olduğu için hepsini, misal 2 günlük bir geziye sığdırmanız pek de olası değil. South Rim daha turistik ve daha kolay gezilebilir olanı, North Rim ise biraz daha bakir ve bir seviye daha zorlu olduğu için genellikle South Rim kadar tercih edilmiyor. Biz de burada kısıtlı süremiz olduğu için South Rim tarafını tercih ettik, çünkü aşağıda size bahsedeceğimiz gözlem noktaları, yemek yiyebileceğiniz alanlar, market, bilgi noktaları, hatta konaklayabileceğiniz yerler falan hep South Rim'in kapsamında yer alıyor, özetle işiniz daha kolay oluyor. Kuzey taraf olan North Rim'de ise hava koşulları bile daha farklı, ayrıca dediğimiz gibi bir seviye daha zorlu olduğu için yer yer kapanabiliyor, sezonu daha kısa oluyor. Grand Canyon gezisi planlarken gaza gelip kanyonu helikopter ile tepeden görmeli aktivitede bulunmak isterseniz şuraya güvenebilirsiniz, yine Grand Canyon resmi sitesinin önerdiği bir kuruluş. Bu arada biliyoruz, kulağa çok uçuk bir fikirmiş gibi geliyor ama aslında fiyatlar böyle özel bir aktivite için çok da çılgın sayılmaz, dolayısıyla böyle bir hayaliniz varsa girip bakabilirsiniz. Helikopterle Grand Canyon'ı gezmek burada çok çılgın bir fikir olarak kabul edilmiyor, bayağı bi' insanın yaptığına şahit olduk, olmayacak iş değil yani. Bizim gibi South Rim'i gezme kararı aldıysanız ve araba ile hareket etmek istemiyorsanız Grand Canyon'ın içinde hizmet veren shuttle servislerini kullanabilirsiniz, bu durumun en büyük artısı sizi haritayla uğraşmaktan kurtarıp doğru noktalara bırakıyor olması. Eğer shuttle kullanma kararı aldıysanız bilmeniz gereken en önemli şey 4 farklı rotaya sahip shuttle servisi olduğu. Bu rotaların neler olduğuna, Grand Canyon içinde hangi noktalara uğradığına, tüm gün shuttle'ın düzenine göre hareket edecek olursanız rotanın ne kadar sürdüğüne falan şuradan bakabilirsiniz. Hangi shuttle'ı kullanacağınıza ve hangi rotada ilerleyeceğinize Grand Canyon'da ne kadar vaktiniz olduğuna göre karar verebilirsiniz. Örneğin \"Hermit's Rest Route\" en fazla noktaya uğrayan (9) shuttle rotası olduğu için 80 dakika sürüyor. Ama \"Kaibab Rim Route\" daha hızlandırılmış bir tur olduğu için 50 dakika sürüyor, o verdiğimiz linkten incelersiniz, karar sizin. Grand Canyon'ı dolaşmak için 2 ana seçeneğiniz var gibi düşünün. Ya \"view point\" adı verilen noktalara gidip farklı farklı açılardan kanyonu görecek ve daha az zorlu bir gezi planı çıkaracaksınız ya da direkt 127 Hours filmi misali direkt kanyonun içine sızıp hiking aktivitelerine girişeceksiniz. Biz hiking'e girişmedik, çünkü bu cidden vakit alan bir aktivite. Onun yerine kanyonu daha çeşitli noktalardan gözlemlemeyi tercih ettik, ama vaktiniz varsa kanyonun içine girmek eminiz harika bir histir, aşağıda bununla ilgili bildiklerimizi de yazmaya çalışacağız. South Rim'in turist merkezi gibi kabul edebileceğiniz Grand Canyon Village kaçırmamanız gereken ilk nokta, çünkü özellikle kendiniz gezecekseniz buradan harita edinebilir, gezmek isteyeceğiniz noktaları daha kolay saptayabilirsiniz. Ayrıca çişiniz mişiniz varsa, ne bilelim yanınıza atıştırmalık falan alacaksanız o işleri burada halledin. Grand Canyon Village'da işinizi çözdükten sonra kanyonu izleyebileceğiniz gözlem noktalarına yönelin. Dediğimiz gibi, kanyon devasa olduğu için ulusal park olarak kabul edilen alanın içinde türlü türlü gözlem noktaları oluşturulmuş ve siz aracınızla parkın içine girip, yer yer yürüyerek, yer yer aracınızla ya da shuttle ile gözlem noktasına kadar ulaşarak buradan kanyonu izleyebiliyor/fotoğraflayabiliyorsunuz. Bizim gittiğimiz ve etkilendiğimiz gözlem noktaları Yavapai Point, Hopi Point ve yukarıda bahsettiğimiz Hermit Road'un başlangıcı olan noktadaki Village Route Transfer noktası. Bunlar dışında Mather Point, Yaki Point, Moran Point ve Grandview Point'e de uğramak isteyebilirsiniz, ne kadar görmek istediğinize kalmış. Yavapai Point'e gittiğiniz takdirde ekstra bir ücret ödemeden gezebileceğiniz ve kanyon hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz Yavapai Geology Museum'ı es geçmeyin. Grand Canyon'a cam bir platform üzerinden bakabileceğiniz Skywalk, South Rim tarafında değil Grand Canyon West'te kalıyor ve bu ikisinin arasında bayağı bir mesafe var. Bayağı bir mesafe var derken 380 KM'DEN BAHSEDİYORUZ. Yani eğer buraya gitmek ve bu deneyimi yaşamak istiyorsanız bayağı oturup buna göre plan yapmanız lazım, öyle \"ay hadi gelmişken şuraya da uğrayalım ya\" denilecek bir şey değil. Ek olarak buraya çıkmak için ekstra ücret ödemeniz gerekiyor, onun ücretlerine bakmak ve bilet almak için şuraya tık tık. Eğer Grand Canyon'da hiking turlarına katılmak, olaya bir de içinden dahil olmak isterseniz öncelikle sizi öpüyoruz, çok güzel karar, biz yapamadık, yerimize siz yapın. Fakat bu iş şakaya gelmez, oranın yetkilileri de bu konuda bayağı panik, ciddi ciddi 127 Hours filmindeki gibi olursunuz, bu işi çok iyi planlamanız, kafanıza göre hareket etmemeniz lazım. Her yıl ortalama 250'den fazla insanın kurtarılmasının gerekeceği durumlar yaşanıyormuş, öyle yaldır yaldır kendinizi atmayın kanyonun ortasına. Bu iş ciddi bir mesele olduğu için ve biz de deneyimlemediğimiz için size rastgele internet bilgileri vermek istemiyoruz, o yüzden kanyonun resmi sitesindeki şu bölüme girip oradan hiking meselesinde nasıl ilerleyebileceğinizi kontrol etmeniz ve tamamen oranın yönlendirmesiyle hareket etmeniz en doğrusu olacaktır. Abartısız söylüyoruz, Horseshoe Bend hayatımız boyunca kendi gözümüz ile gördüğümüz en güzel şeyler listesinde ilk 5'e girer. Sanki yalnızca filmlerde görebileceğimiz, internette görsek varlığından şüphe edeceğimiz, böyle bir şey nasıl var olabilir diye düşündüren bir doğa harikasından bahsediyoruz, NE YAPIN NE EDİN BURAYA GİDİN! Horseshoe Bend Grand Canyon Village'dan yaklaşık 200km uzaklıkta. Eğer bizim de yaptığımız gibi Grand Canyon tarafına Las Vegas civarından gidiyorsanız burası yolunuzun üstünde kalacak, dolayısıyla ilk buraya uğramak mantıklı olabilir. Buraya herhangi bir tura katılarak gitmeniz gerekmiyor, kendiniz kalkıp gidebilirsiniz. Ama lütfen, lütfen, lütfen fotoğraf çekerken dikkatli olun, gaza gelip hem aşağı, hem de haberlere düşmeyin olur mu? Bu yaşanmamış bir şey değil, daha önce birileri aşağı düşmüş. Antelope Canyon, seni ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağımızı daha İstanbul'da salonumuzda oturmuş buranın turu için rezervasyon yaparken biliyorduk. Çok da haklıymışız, bu nasıl güzellik, bu ne güzel deneyim, bu nasıl \"ölmeden önce görmeniz gereken yerler\" listelerinin baş tacı olabilecek bir aktivite böyle ya. Aslında Windows kullanıyorsanız yıllardır \"arka plan olarak karşınıza çıkan o yer\" olarak tanıdık gelmiş olabilir, şayet daha önce hiç görmediyseniz de emin olun bayılacaksınız. Antelope Canyon'a tura katılmadan giremiyorsunuz, yasak. Bu sebeple daha Amerika'ya ulaşmadan önce bu tur rezervasyonu işini çözmeniz şart, aksi takdirde yer kalmıyor, çünkü zaten her gün belli sayıda kişi kanyona girebiliyor. Tur araştırmasına girdiğinizde belli seçenekler olduğunu göreceksiniz, arada bazı kandırmaca siteler de çıkabiliyor, dikkatli davranın. Bizim kullandığımız turu da böyle bırakalım, şans eseri onda yer olduğu için onu seçtik bu arada, başka bir sebebi yok. Antelope Canyon gezisi için tur seçerken dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli konu: Bu kanyon da ikiye ayrılıyor. Upper Antelope Canyon ve Lower Antelope Canyon. İkisinin turları ayrı ve aralarında bir seçim yapmanız gerekiyor. Biz yoğun bir araştırma süresinin ardından hem daha kolay geziliyor olması hem de güzel fotoğraflar veriyor olması sebebiyle Lower Antelope Canyon'ı seçtik. Yine de tercih sizin tabii. Kanyonu hangi saat aralığında ve nasıl bir günde gezdiğinizin önemi var, çünkü belli saatlerde içerideki ışık çok daha güzel oluyor ve çoook daha güzel fotoğraflar veriyor. Güneş ışınlarının daha dik geldiği ve güneşli bir günü tercih etmeye özen gösterin. Ancak olur da öyle bir güne denk gelmiyorsanız da gitmemezlik etmeyin, o ışıklar olmadan da mükemmel görüntüler oluşuyor. Antelope Canyon'a girerken dikkat etmeniz gereken bazı şeyler var. Çoğu tur yanınıza sadece 3 şey almanıza izin veriyor, bunlar da telefon, su ve bir başka küçük ihtiyacınız daha olabilir. Öyle büyük sırt çantalarıyla, tripodlarla ve gopro'yla falan giremiyorsunuz mesela, yasak. Bel çantası falan boşa zorlamayın, onlar bile olmuyor, çanta meselesi nanay, unutun çantayı. Kanyonda yer yer dar noktalardan geçeceğiniz için risk almak istemiyorlar ve bu konuda gerçekten katılar. Dolayısıyla tura katılırken eşyalarınızın çoğunu arabanızda bırakmanız gerekecek, haberiniz olsun. Değerli bir şeyiniz falan varsa bizce otelde bırakın. Turu satın aldıktan sonra bi' 45 dakika öncesinden size verdikleri adrese gitmeniz gerekiyor, bunu size mail atacaklar. Sonrasında orada bir araya gelip araçlara biniyor ve araçlarla kanyonun girişine götürülüyorsunuz. Bu kısım bayağı komik oluyor çünkü ortam bayağı Mad Max gibi, post apokaliptik filmlerden herhangi bir sahneyi yaşıyorsunuz adeta. Bol bol da sarsılıyorsunuz, çünkü çölde gidiyorsunuz neticede, biz bu kısımda aşırı eğlendik. İçerisi dar dedik diye tribe girmeyin, öyle bunalıp sıkılacağınız kadar dar değil, en azından Lower Antelope Canyon kısmı için bunu söyleyebiliriz. Kanyonun tepesi dar da olsa açıklık olduğu için rüzgarlı günlerde üstünüze manyaklar gibi kum yağıyor. Emin olun otelinize döndüğünüzde saçınızın arasından tutun vücudunuzun derinliklerine kadar her yeriniz kum içinde kalıyor. En azından gözünüzü korumak için güneş gözlüğü ve ağzınızı kapatmak için bir şey uydurun deriz. Antelope Canyon da yukarıda söz ettiğimiz Horseshoe Bend gibi Las Vegas-Grand Canyon rotası üzerinde kalıyor. Biz bu iki aktiviteyi Grand Canyon'a geçmeden aynı gün oldurabilmek adına Las Vegas'tan sabahın köründe yollara düştük, şayet satın aldığınız turun saati çok da erken değilse siz de böyle bir rota izleyebilirsiniz. Sabah çok erken bir saatte tura katılacaksanız Antelope Canyon'a yakın bir nokta olan Page'de konaklayabilirsiniz, Grand Canyon tarafında konaklıyorsanız da aralarında 220km gibi bir mesafe var. Bu civarda The Wave olarak bilinen baya güzel bir diğer doğa harikası var. Bu kadar güzelse bunu niye böyle araya serpiştirdiniz, neden detaylandırmıyorsunuz diyecek olabilirsiniz. Detaylandıramıyoruz çünkü gidemedik. Keyfimizden değil, zamanımızı olduramadığımızdan ya da çok uzak falan kaldığından değil, buraya ayak basabilmek için sizin gibi buraya ayak basmak isteyen binlerce insanla birlikte bir çekilişe katılmanız ve resmi bir izin almanız gerekiyor. Günde yalnızca 20 kişiye izin veriliyor, şansınızı zorlamak isterseniz izinlerin nasıl alındığına dair şurada detaylı bir yazı var, oraya göz atabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/12/11/amerika-gezisi-nasil-planlanir", "text": "Amerika gezisi planlamak gerçekten zor zanaat. Öyle Amerika deyip geçilecek gibi değil, eşek kadar bir ülkeden bahsediyoruz, haritada bakıp \"hee tamam ya şuradan şuraya geçsek, orada da 2 gece kalsak yeter işte\" diye yaptığınız planları pratiğe dökünce bir bakmışsınız mevzu Kavimler Göçü'ne dönmüş, gittikçe gidiyorsunuz, yollar bitmek bilmiyor. O yüzden eğer bu geziyi iyi planlamazsanız daha baştan ayvayı yediniz, görmeyi umduğunuz yerlerin yarısını görerek, Los Angeles'ta bilmemkimin yerdeki yıldızıyla berbat bir turist fotoğrafı çektirip paşa paşa memlekete döndüğünüzle kalırsınız. E pek tabii şayet Şeyma Subaşı falan değilseniz ve bir süre kısıtlamanız olacağını da göz önünde bulundurursak iyice panik ortamı oluşabilir. DURUN, SAKİNLEŞİN, BİZ BURADA İSKELE BABASI MIYIZ? 2 haftalık West Coast road trip planımızın ardından artık bizler birer batı yakası rapçisi kıvamında, birer Tupac, ne bilelim Snoop Dogg falan sayılırız, bizi de o ekibe alsınlar. Ciddi bir planlama sürecinin ardından bu işin içinden alnımızın akıyla çıkmayı başardığımıza göre, size de yardımcı olabiliriz diye tahmin ediyoruz. Daha önce 2013 yılında buna benzer bir yazı girişiminde bulunup içine \"Tripadvisor'a mutlaka bakın........\" gibi cümleler yazdığımızı falan görünce biz de bi' şok olduk, ama aşağıdaki yazının o tatta olmayacağının garantisini verebiliriz. Eğer Amerika gezisi planı için Batı Yakası taraflarına heves ettiyseniz neyi nasıl planlayabileceğiniz konusunda bir takım ipuçlarını aşağı yığıyoruz, umarız biraz olsun işinizi kolaylaştırır. Sanırsak önce bundan bir bahsetmekte fayda var, çünkü dediğimiz gibi ülke zebellah gibi büyük olduğu için yalnızca batıya odaklanınca bile yapacak çok çok çok fazla şey var. Bir süre sınırlaması söz konusu olunca haliyle seçmece yapmak gerekiyor, öyle her noktaya uğramanız pek mümkün değil gibi, çünkü tam anlamıyla aylar sürebilir. Biz bilet fiyatları daha uygun olduğundan uçuşumuzu Los Angeles gidiş, San Francisco dönüş şeklinde ayarladık ve rotayı bu sırayla izledik, eğer San Francisco'dan başlamak gibi bir niyetiniz varsa ve vaktinize göre bir takım yerlere daha uğramak isterseniz sırayla San Francisco-Monterey-Sequoia Ulusal Parkı- Death Valley- Las Vegas- Grand Canyon, Joshua Tree veya Palm Springs gibi bir rota izleyip gezinizi Los Angeles'ta sonlandırabilirsiniz. Amerika gezisi planı yapmanın ilk aşaması pek tabii bir Amerika vizesi edinmek. Birçok insanı seyahat etmekten caydırma noktasına getiren bu illet kağıt parçası özellikle söz konusu Amerika olunca gerginlik seviyesini iyice yukarılara taşıyabiliyor. Öncelikle bu kadar gerilecek bir şey olmadığını söyleyelim, hep beraber bi' rahatlayalım. Evet başka bir ülkeye ayak basmak için vize almak zorunda olmak kadar saçma bir şey yok, evet süreç biraz uğraştırıyor ama sonunda unutamayacağınız biz gezi yaşayacaksınız ve bizce bu çileye değer. Amerika vizesi nasıl alınır, neler yapmanız gerekiyor, sizi nasıl bir süreç bekliyor bu konular için baya detaylı ayrı bir yazı hazırlamıştık, linkini buraya bırakıyoruz merak ettiğiniz konular için oraya göz atabilirsiniz. Vize yazısı okundu mu, bu Amerika gezisi planlama işini hep beraber çözüyor muyuz? Ailenizin blogu OitheBlog varken size endişe etmek düşmez, biz sizi anneniz kadar düşünürüz hiç merak etmeyin.......... Seyahat etmekten caydırma noktasına getiren şeyler part 2'de uçak bileti meselesini ele alıyoruz. Öncelikle \"AMERİKA ya dünyanın öbür ucunda, ülkenin içinde bi ucundan bi ucuna gitmek bile 6 saat sürüyor çüş uçak biletleri de hayvanullah gibi pahalıdır\" izlenimimizi birkaç dakikalığına kenara bırakıyoruz. Evet uygun fiyatlı değil, size yalan söyleyecek değiliz, dost acı söyler. Ama günümüzde Türkiye'den Amerika'ya ulaşmak için birçok farklı havayolu ve yöntem olduğu için bilet fiyatlarını daha uyguna getirmek de mümkün. Yöntem derken zeplin falan kullanacaksınız, bi' kargo gemisinde konteyner içinde gideceksiniz falan da demeyeceğiz korkmayın. Öncelikle -bu herhangi bir destinasyon için de geçerli- seyahat ederken aktarmalı uçuş seçeneklerini değerlendirmeden geçmeyin. Aktarmalı ya da direkt olsun, birçok farklı havayolu ve uçuş seçeneğini kıyaslayın, Skyscanner vb. sitelere bakmayı ihmal etmeyin. Söz konusu Amerika olunca o listeye bir de cheaptickets. com, expedia. com, kayak. com gibi siteleri ekleyin. Bazı sitelerde bazı havayolları seçenekleri çıkmadığı için farklı farklı sitelere bakmakta fayda var. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi biz \"çoklu destinasyon\" seçeneğini kullanarak uçak biletimizi Los Angeles gidiş San Francisco dönüş şeklinde ayarladık. Döneme ve promosyonlara göre tam tersi bir uçuş rotası daha uyguna gelebilir, bunu da kıyaslarak bir tercih yapabilirsiniz. Aktarmalı uçuş yapmayı göz aldıysanız bazı durumlarda biletleri ayrı ayrı satın almak da daha uyguna gelebiliyor. Örneğin Los Angeles'a gitmek istiyorsunuz ama bir New York uçak bileti promosyonuna denk geldiniz, böyle bir durumda promosyon bileti değerlendirerek ayrıca bir New York-Los Angeles iç hat uçuşu satın almanız bütçeyi toplamda daha uyguna getirebilir. Amerika'da uygun uçak bileti yakalayabileceğiniz birçok havayolu var, bunların bazısı low cost havayolu olduğu için daha uygun oluyor. Örneğin birimiz bu geziye Washington D. C.'den eklendiği için Alaska Airways'i kullandı, bu gibi havayollarında bagaj için ek bir ücret ödemeniz gerekiyor ve uçuşta yemek ikramı yok ama bunların haricinde normal bir havayolunun standartlarında ve rahatlığında diyebiliriz, çekinmeden kullanabilirsiniz. Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır arkadaşlar, 4-5 saat uçakta yemek yemeyiverin bi zahmet ya, allah allah. Kiralık Araba Sigorta Meselesi: Aslında arabaya sigorta yapma zorunluluğunuz hem var hem yok denilebilir. Kiralama şirketi sizi zorunlu tutmasa da California gibi bazı eyaletlerde yasal olarak bazı sigortaları yaptırmak zorundasınız. Örneğin California eyaletinde \"third party liability insurance\" yaptırma zorunluluğu var. Bu da sizin hatanızdan kaynaklanan bir kaza durumunda karşı tarafın aracının masraflarını karşılayacak olan sigorta çeşidi oluyor. Herhangi bir kaza yapmasanız bile bir sebepten polis çevirirse size bu sigortanın olup olmadığını sorabilir ve yoksa ceza kesebilir. Bunu göze alsanız bile kaza durumunda hem kendi aracınızın hem de diğer arabanın masraflarını karşılamak zorunda kalacağınızı bilerek bu riske girin. Zorunlu olmayan ama aslında size sunulan sigortalar arasında paraya kıymanıza en değecek olan sigorta da \"CDW-Collision Damage Waiver\". Bu da sizin hatanız olsun olmasın kiraladığınız araçta oluşabilecek herhangi bir hasar için sorumlu olmayacağınız anlamına geliyor. Yani kendi hatanız da olsa arabada oluşabilecek herhangi bir çizik, hasar için hiçbir ekstra ücret ödemeniz gerekmiyor. Sigorta çeşitlerini bu kadar detaylı anlatmamızın sebebi arabayı kiralarken bu seçeneklerin önünüze çıkacak olması ve sigortanın hangi web sitesi üzerinden yapıldığının önem taşıyor olması. Expedia. com, rentalcars. com gibi siteler üzerinden yaparsanız; Bazı durumlarda bu gibi web siteleri hem araç kiralama ücreti hem de CDW sigorta seçeneği için daha uygun teklifler verdiği için daha cazip gelebilir. Ancak hem daha önceden deneyimlediğimiz hem de araba kiralama firmalarında çalışan arkadaşlarımızdan edindiğimiz bilgilere dayanarak bu siteler üzerinden yapılan rezervasyonların 1; bazen istediğiniz aracı temin edememeniz 2. Yaptırılan sigortanın beklentilerinizi karşılayamaması gibi bir takım sorunlar yaratabildiğini söylemeden geçmeyelim. Sigorta konusunda ise bu siteler size ilk bakışta makul bir sigorta seçeneği sunuyor gibi gözükse de, 1233423 cümlelik sözleşmenin detayına inildiğinde aslında ucu açık, belirsiz koşullar olabildiğini ve bir hasar durumunda masrafların belli bir kısmından sorumlu tutulacak noktaya gelebileceğinizi fark edebilirsiniz. Böyle bir durumda araba kiralama şirketleri \"sen sigortanı aracı bir web sitesi üzerinden almışsın kardeşim kendi sorununu kendin çöz\" gibi bir yaklaşımda bulunabildiğinden saçma sapan bir sorunun ortasında kalabilirsiniz. Araba kiralama şirketinden yaparsanız; Bazı durumlarda web sitesi üzerinden verilen teklifle telefonda aldığınız teklifler arasında bile fark olabiliyor öncelikle bunu aklınızda bulundurun. Örneğin web sitesi üzerinden araba kiralama+CDW sigortasını paket halinde satın alarak daha uyguna getirebilirsiniz. Ancak bazen de telefon üzerinden daha uygun bir ücret verilebiliyor, her ikisini de deneyerek kıyaslamakta fayda var. Eğer paket halinde değil de yalnızca araba kiralama için rezervasyon yaparsanız yukarıda söz ettiğimiz sigorta seçeneklerini arabayı teslim alırken de ekletebiliyorsunuz, ama bu internet üzerinden yapmaktan bir tık daha pahalıya gelebilir. Expedia. com gibi sitelerden de yapsanız, direkt araba kiralama firmasından da yapsanız çoğu zaman rezervasyonunuzu ücretsiz olarak iptal edebiliyorsunuz, özellikle direkt firmadan yapınca herhangi bir kredi kartı bilgisi bile istemiyorlar o derece kafaları rahat bu konuda. Biz Alamo'dan direkt rezervasyon yapmıştık ve garip bir şekilde 1 hafta sonra merakımızdan ücretleri kontrol ettiğimizde bize 100 dolar daha uygun bir teklif verdiği için önceki rezervasyonumuzu iptal ettik. Bunun neden olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok ama ara ara kontrol etmenizde ve fiyat kıyaslamanızda fayda var, kim bilir belki daha uygun bir şey yakalarsınız. Garip bir şekilde arabayı haftalık olarak kiralamak birkaç günlüğüne kiralamaktan daha uyguna gelebiliyor. Örneğin biz Las Vegas'ta durduğumuz süre boyunca orada arabaya ihtiyaç duymayacağımız için arabayı teslim edip 2 gün sonra tekrar mi kiralasak gibi bir tasarruf yapmaya çalıştık ama bu şekilde çok daha pahalıya geleceği için vazgeçtik. Bu gezi boyunca özellikle internetiniz kısıtlı olacaksa yol bulmak için bir navigasyon cihazına ihtiyaç duyabilirsiniz. Araba kiralarken size ekstra bir ücret karşılığı bu seçenek sunuluyor, ancak birçok aracın hali hazırda kendi navigasyon sistemi olduğu için bu seçeneği önceden satın almaktansa arabayı teslim alırken eğer araçta hali hazırda yoksa ekletmek daha mantıklı. Yeni Türk ehliyetleri ile Amerika'da araba kiralayabiliyorsunuz ve yasal olarak araba kullanabiliyorsunuz. Araba kullanırken pasaportunuzu yanınızda bulundurmanızda fayda var, polis çevirirse ülkeye ne zaman giriş yaptığınız bakmak isteyebilir. Amerika'da araba kiralama meselesini nasıl daha uyguna getirebileceğimiz konusuna parmak bastığımıza göre şimdi Amerika gezisinde muhtemelen en çok bütçe ayırmanızı gerektirecek konuya gelebiliriz; Amerika'da konaklama. Merak etmeyin, bu meseleyi de biraz olsun daha uyguna getirmek için türlü türlü sinsilik önerilerimiz olacak. Bitti mi sanıyorsunuz, ASLA. Booking. com gibi sitelerde fiyat kıyasladıktan sonra yapmanız gereken diğer bir şey de otellerin direkt sitesine bakmanız, hatta oteli direkt arayarak annenize babanıza davrandığınızdan bile daha sempatik davranarak fiyat sormanız. Oteller her zaman aracı bir site kullanmadan rezervasyon almaktan yana oldukları için kendi sitelerinde kampanyalar, indirimler duyurabiliyorlar. Eğer aynı fiyata geliyorsa da hemen pes etmeyin ve oteli arayıp \"ya biz booking. com'dan baktık ama size de bir soralım istedik, direkt sizden yapsak daha kolay olmaz mı\" şeklinde sanki onlara aşırı bir iyilik yapıyormuşsunuzcasına sorarsanız daha uygun bir fiyat kapabilmeniz olası, daha uygun bi' fiyat olmasa bile jest olarak daha iyi bir oda önerebilirler. Biz bu şekilde San Francisco'daki otelimizi 200 dolar, BAKIN İKİ YÜZ DOLAR, daha uyguna getirdik ve odamızı upgrade ettiler. OHA. Buradan kalkmışsınız taa Amerika'ya gitmişsiniz, Los Angeles'ta bir sokak sanatı önünde ne bilelim Las Vegas tabelasının önünde fotoğraf paylaşıp Instagram'daki arkadaşlarınızı kıskandırmayacak mısınız canım, en doğal hakkınız. Benim gördüklerim bana kalsın, ben teknolojiye isyan eden bir babaanne gibiyim diyorsanız bile Amerika geziniz boyunca internete ve genel olarak iletişim kurmaya ihtiyaç duyacağınız durumlar yaşamanız olası. Bunlar bir çölün ortasında civarda hiç benzinci yokken benzininizin bitmek üzere olduğu bir anda panik yaşamak, gitmek istediğiniz bir restorana rezervasyon yapmak, arabanızdaki navigasyon cihazının sizi yarı yolda bırakması gibi bir takım senaryolar olabilir. Özetle yanınızda Amerika'da çalışan bir hattın olması bizce gerekli. Bunun için Türkiye'de kullandığınız operatöre bel bağlarsanız yurtdışı kullanım ücretlerinin yüksekliği sebebiyle \"yolda kalırım çölde yatarım daha iyi\" noktasına gelebilirsiniz. Özellikle bizim gibi 2-3 haftalık bir gezi yapmayı düşünüyorsanız oradan bir \"prepaid\" hat almak en mantıklısı. Bunun için kapsamlı bir araştırma sonucu en mantıklı seçeneğin Simple Mobile'ın şu hattı olduğuna karar verdik, 30 gün boyunca geçerli ve sınırsız internet seçeneği sunuyor. Kıyasladığımız diğer seçenekler daha uygun fiyatlı olsa da yalnızca 3-5gb internet ile sınırlandırdığı için en makul olanı bu gibi gözüküyordu. Best Buy, Walmart gibi birçok mağazadan alabilirsiniz. Söz konusu Amerika gibi birçok konuda dünyanın geri kalanından ayrışan bir ülke olduğu için orada işinize yarayacak bir takım şeyleri hatırlatmadan geçmek istemedik. Araba için şarj aleti: Road trip konseptli bir gezi yapacaksanız arabanın çakmak kısmına takabileceğiniz çoklu usb şarj aleti hayat ve arkadaşlık kurtarır. Biz araba kullandığımız hiçbir gezide eksik etmiyoruz, belki aklınıza gelmez diye hatırlatmak istedik. Seyahat sağlık sigortası: Bunu özellikle Amerika gibi, kibar olmayan bir biçimde söyleyecek olursak, aksi bir durum yaşandığında \"donunuza kadar alma\" prensibini sonuna kadar benimsemiş bir ülkede ihmal etmemenizi öneririz. Yanınızda her zaman bir kimlik/pasaport bulundurun: Orduya katılabilme, evlenebilme, silah edinebilme yaşının 18 ama içki içebilme yaşının 21 olduğu bi' tuhaf ülkedesiniz. Restoranlarda, barlarda içki siparişi verirken mutlaka kimlik soruyorlar, hani Muazzez İlmiye Çığ gitse ona bile sorarlar, dolayısıyla yanınızda kimliğinizi, hatta pasaportunuzu bulundurmanızda fayda var. Pasaportunuzu yanınızda taşımak istemediğiniz anlar için de en azından bir fotokopisini ya da telefonunuzda fotoğrafını bulundurun. Sigara: Buraya aklınıza ilk gelen kamu spotu mesajını ekleyerek okumaya başlayın, geldi mi, bırakmaya karar verdiniz mi? Cevabınız hayırsa ve bu gezide tasarruf etmek istiyorsanız Amerika'da birçok eyalette sigaranın, özellikle de kurun bugün geldiği noktayı göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye'ye göre çok daha pahalı olduğunu bilin ve gitmeden stok yapın. Amerika'daki gümrük kurallarına göre ülkeye kişi başı 1 karton sokulabiliyor (bir yerlerde 2 olduğunu da okuduk ama emin değiliz), daha fazlasına ihtiyaç duyacağınızı düşünüyorsanız sigara içmeyen bir arkadaşınızın hakkını kullanırsınız belki. Bize gümrükte buna dair herhangi bir şey sorulmadı ama riske atmaya gerek yok, ciddi cezalar söz konusu. Vize, uçak bileti, konaklama, araba gibi konuları halletiyseniz şimdi işin asıl eğlenceli kısmına geçiş yapmaya hazırsınız demektir; nerelere gideceksiniz, nereleri göreceksiniz? Belki de gezinize daha çok var ve şimdiden düşünmek istemiyor olabilirsiniz ama düşünmelisiniz, çünkü dünyanın dört bir yanından binlerce insanla aynı tarihlerde bir Amerika gezisi yapıyor olacaksınız ve muhtemelen onların da planladığı bir takım turistik aktivitelere dahil olacaksınız. Dolayısıyla gitme ihtimalinizin yüksek olduğu bir takım müze ve doğa odaklı aktiviteler için önceden rezervasyon yapmanız çok çok önemli, yoksa görememe ihtimaliniz var. Doğa odaklı aktiviteler için ne rezervasyonu diye düşünecek olabilirsiniz, ama örneğin Grand Canyon yazımızda bahsettiğimiz Antelope Canyon'ı tursuz göremiyorsunuz ve yerler çok önceden dolabiliyor. San Francisco'da Alcatraz'ı görmek gibi bir niyetiniz varsa günde yalnızca sınırlı sayıda insan girebiliyor ve orada bulunacağınız gün için biletlerin önceden tükenmesi çok olası. Dolayısıyla bu gibi aktiviteleri ne kadar erken planlarsanız ve biletleri ne kadar önce kaparsanız o kadar çok şey deneyimleme şansınız olacak demektir, aklınızda bulunsun. Uber & Lyft: Özellikle Los Angeles, Las Vegas, San Francisco gibi şehirlerde Uber ve Lfty kullanmak çok büyük kolaylık, hatta yer yer kullandığınız tek ulaşım aracı olarak bile benimsemek isteyeceksiniz. . Dolayısıyla Uber ve Amerika genelinde Uber kadar popüler olan Lfty uygulamalarını telefonunuzda hazır edin. Lfty'i ilk kez kullanacaksanız bir takım promosyon ve indirimlerden faydalanabiliyorsunuz bunları da kertmeyi unutmayın. Ulmon CityMaps2Go: Biz bu offline harita uygulamalarına o kadar bağımlı olduk ki kullanmadığımız seyahatlerde resmen hayatımızda bir eksiklik hissediyoruz. Özellikle bu uygulamayı kullanmasanız da Google Maps gibi offline harita seçeneği sunan birçok uygulama var, bunlara gitmeden göz atıp alışmanız Amerika gezinizde işleri çok kolaylaştıracaktır. Yelp: Amerikalıların bağımlı olduğu, üşenmeyip yılmayıp gittikleri restoranlara ilişkin sayfalarca yorum yazdığı restoran/mekan yorum uygulaması. Bu yorumları baz alarak gidin/gitmeyin şeklinde bir öneri getirmeyeceğiz asla ama en azından gitmeyi düşündüğünüz yere dair genel bir fikir sahibi olmak isterseniz, ya da \"yakınımdaki en iyi İtalyan restoranı\" gibi spesifik aramalar yapmak isterseniz faydalı olabilir. XE Currency: Bu dünyadaki tüm kurların güncel durumunu kontrol edebileceğiniz bir uygulama. Özellikle pek sık kullanmadığımız, alışık olmadığımız para birimlerinin geçerli olduğu ülkelerde faydalı buluyoruz, Amerika gibi çarpı 5 şeklinde sinir bozucu bir matematik hesabı yapmayı gerektiren bir yer için pek gerekli bulmayabilirsiniz, hatta belki de yüklemeseniz daha da iyi olur ruh sağlığınız açısından. Yine de faydalı bulabilirsiniz diye düşünerek önermeden geçmek istemedik. Amerika'da araba kullanacaklar için söz etmeden geçmeyelim. 1. Trafik kuralları konusunda baya katılar, birçok yerde radar ve hız tespit eden kameralar var hiç acımaları yok. 2. Park kuralları konusunda da çok katı bir tutum sergiliyorlar, yol kenarlarına arabanızı park ederken tabelalarda \"2 saatlik park yeri, yalnızca 10-17:00 arası park edilir\" gibi uyarıları çok dikkate alın. Sırf park cezası kesmeye adanan polisler var ve sürekli kontrol ediyorlar, laps diye ceza yersiniz. Hazır park etme konusu açılmışken, bu yol kenarına park edeceğiniz alanların çoğunda para ödemeniz gereken makineler var ve yalnızca bozuk para veya kredi kartıyla çalışıyor. Örneğin 2 saat park etmeye müsade eden bir noktadaysanız 2 saatlik ücret ödeyebiliyorsunuz, daha fazla kalacaksanız da geri dönüp tekrar para eklemeniz gerekiyor, böyle saçma bir sistemleri var. Benzin fiyatları eyaletten eyalete, hatta benzinciden benzinciye değişebiliyor. Bir sokak ötede karşılaşacağınız benzincide 5 dolar kar edebilirsiniz, öyle fark edebiliyor. (5 dolar kaç TL farkında mısınız siz?) Bu sebeple eğer çölün ortasında tek bir benzincinin olduğu bir bölgede değilseniz, benzincilerdeki fiyatları kıyaslayıp öyle almak isteyebilirsiniz. Google Maps'te benzinci diye aratınca civarınızdaki hangi benzincide ne kadar olduğunu görebiliyorsunuz, biz kendimiz tespit etmiş bulunduğumuz için kullanmadık ve verdiği bilgileri doğrulayamadık ama yine de bi' göz atabilirsiniz. Tekrar etmek istiyoruz, özellikle şehir dışına daha doğa odaklı bölgelere geçtikçe benzinci sayısı git gide azalabiliyor, öyle bir durumda tasarruf etmek için \"başka bir tane çıkar illa ki ya\" diye düşünüp geçmeyin, çıkmayabiliyormuş, biz zor yolu seçtik ve neredeyse çölün ortasında yolda kalıyorduk. Amerika'daki bahşiş sistemi de dünyanın geri kalanından farklı, restoranlarda/mekanlarda %20 gibi bir bahşiş verilmesi bekleniyor. Manyak mıyım ben niye bu kadar para veriyorum diye düşünebilirsiniz ama garsonlar herhangi bir maaş almadıkları için yalnızca bahşiş üzerinden para kazanıyorlar. Yine harika bir yazı olmuş dilinize sağlık 😝 minik bir ekleme yapmak istedim belki bir dahaki Amerika gezinizde sizin de işinize yarar. Ben orda yaşayan bir arkadaşımdan öğrenip seyehat süresince sıkça kullanmıştım. Araç kiralama ücretine yakın park ücreti ödememek için harika bir uygulama spothero. Park edeceğiniz noktaya yakın otoparkları kıyaslamalı olarak gösterip, bir de üstüne indirim yapıyor. Gitmeden önce rezervasyon yapıp kredi kartı üzerinden ya da çıkışta direk vezneye ödeme yapabiliyorsunuz. Son olarak L. A de ve NYC de aracı sokağa park ettiğinizde -bazı sokaklarda- aracın yönü sokakti diğer araçlarla aynı yöne bakmalı! gibi saçma bir uygulama var buna dikkat etmenizi naçizane tavsiye ederim."} {"url": "https://oitheblog.com/2018/12/18/finlandiyada-yasam-ve-egitim", "text": "Nordik ülkelerde yaşam, Finlandiya, Norveç ya da İsveç gibi bir ülkede yaşamak, böyle bir deneyimin nasıl olabileceği, nasıl da \"olmayabileceği\"... Ne yönüyle yaklaşırsanız yaklaşın fark etmez, son yıllarda hepimizin aklını buna benzer konular kurcaladı di mi? Özellikle bizim nesle özgü bir durum mu bilmiyoruz ama, dünyanın diğer ülkelerinde bir yerlerde, özellikle gezegenin kuzeyinde bir noktalarda bizimkinden çok daha farklı yaşam koşullarının var olduğunu bir şekilde hepimiz görüyoruz. Biliyoruz çünkü, sırf \"acaba oralarda yaşanır mı\" diye düşündürten havası değil farklı olan, taksiye bindiğinde yaşadığın his de farklı, gece vakti sokakta yürürken hissettiğin şey de ya da yağmurlu bir Salı günü okulun kapısından içeri girdiğindeki beklentilerin de öyle. Yeri geliyor eğitim sistemlerini övüyoruz, yeri geliyor refah seviyesinden dem vuruyoruz, yeri geliyor yaşam biçimlerini ve hayat kalitelerini kıskanıyoruz. Bu sebeple hem Finlandiya'da eğitim görme şansı yakalamış, hem de Finlandiya'ya yerleşip oranın kültürüne iyice adapte olmuş sevgili Deniz ile Finlandiya'da yaşamak üzerine bir röportaj yapmaya acayip heves ettik. O da bize her şeyi o kadar güzel anlattı ki, şimdi gönül rahatlığıyla oralarda yaşamaya daha çok heves edebiliriz. Bu röportaj bizim açımızdan iyi mi oldu kötü mü karar veremedik.......... Başlamadan gelen not: Önce bi' havasını soluyalım diyenler için Finlandiya'ya ilişkin rehberlerimizi şöyle bıraktık. Ben şu an Orta Finlandiya'daki Jyvaskyla şehrinde yaşıyorum. Joonas'ın yüksek lisansı ve işi devam ettiği için buraya taşındım. Bu kadar çabuk adapte olacağımı ben de düşünmemiştim! Gelir gelmez bir sürü uğraş buldum kendime. Örneğin geldiğimin ertesi günü şehrin konservatuar korosunun seçmelerine katıldım, 1,5 senedir devam ediyorum, Fince konusunda inanılmaz yardımcı oldu. Üniversiteden işletme ve sosyoloji dersleri almaya başladım. Burada biraz fırsatları kovalamanız ve sürekli araştırma içinde olmanız gerekiyor. Çünkü Jyvaskyla gibi orta büyüklükteki şehirlerde, örneğin Helsinki'deki kadar imkan ve olanak bulunmuyor. Biraz uyanık olmak gerekiyor özetle haha. Ama özellikle bir kadın olarak artık rahat bir nefes almış durumdayım, çünkü İstanbul'daki son zamanlarımda artık aklımı kaçırmak üzereydim. Evden dışarı çıkmak dahi bir külfetti benim için, zihnim yoruluyordu sokakta yürürken, 'kim baktı, kim dokundu' diye. O yüzden iyi bir zamanlamayla taşındım. Finlandiya'nın her şehri benim için \"yaşanılabilir şehir\" kategorisinde. Örneğin, en basitinden, Finlandiya'da bir taksiye bindiniz, şoför yanlış yola girdi diyelim, taksimetreyi durdurur, kendi hatası yüzünden sizden para almayı doğru bulmaz çünkü. Böyle küçük şeyler zaten o yeri yaşanır kılıyor benim için. Ama şunu da eklemekte fayda var ki, Finlandiya'da mutlu bir hayat sürebilmek için evden ve evde vakit geçirmekten keyif alabilmek gerekiyor. Çünkü burada, dışarıda yeme-içme, alışveriş merkezinde turlamak, Türkiye'deki gibi günlük bir hadise değil. Mesela aynı şekilde, gece dışarı çıkılacaksa, gece mutlaka evde başlar, bara gidilecekse de o zamana kadar herkes sarhoş olmuştur zaten 🙂 O yüzden ev hayatından keyif alabiliyor olmak, uzun vadede Finlandiya'da mutlu olabilmek için önemli bir faktör. Burada şehirler genel olarak birbirlerine çok benziyor. Ama imkan olarak en ideali Helsinki. İş imkanı daha yüksek, etkinlik ve sosyal aktivite imkanlarının neredeyse hepsi Helsinki'de. Ancak kiralar ciddi derecede pahalı. Finlandiya vatandaşı olmak, bulunduğunuz duruma göre 4 ila 7 sene arası sürebiliyor. Örneğin; Fin vatandaşıyla evliyseniz, burada 4 sene yaşadıktan sonra vatandaşlık alabiliyorsunuz. Ama tabii dil de bilmek gerekiyor. Fince veya İsveççeden biri için dil sınavına girip, dil becerinizi kanıtlamanız gerekiyor. Bunun dışında ödenmemiş hastane masrafı, para cezası veya vergi de olmaması gerekiyor. Vergi konusunda zaten çok hassaslar. Vergi kaçıranın da gözünün yaşına bakmıyorlar, ciddi yaptırımları oluyor. Şu anda bir yandan dil kursuna gidip bir yandan yarı zamanlı olarak posta dağıtımı yapıyorum 🙂 Eylül ayında da yüksek lisansa başlamış olacağım. Yani kendi alanımda bir işte çalışmadım hiç Finlandiya'dayken, daha doğrusu çalışamadım. Burada kendi mesleğimi yapabilmeme en az bi 2-3 sene var gibi görünüyor. Çünkü hukukçuysanız denklik alıp, master yapıp, üstüne de Fince hatta biraz da İsveççe bilmek gerekiyor. Yabancıların burada karşılaştığı en büyük engel de bu. Sözel bir bölümden mezunsanız, burada çalışabilmek için mutlaka Fince bilmeniz gerekiyor. 'İngilizce biliyorum, yeterli' gibi bir durum yok. Burada işveren-işçi arasında Türkiye'de olduğu gibi 'gizli' bir statü farkı yok. Yok izin günüm yatmamış, yok kıdem tazminatımı vermiyorlar gibi olaylar da kolay kolay yaşanmaz. Yalnız şunu da belirteyim ki, her ne kadar Finlandiya'da ırkçılık, Avrupa'nın geneline göre çok minimal düzeyde olsa da, yabancıların iş bulması pek de kolay olmuyor. Hatta geçen Fin ekonomistin biri 'yabancılar Finlere göre daha az maaş alsın, böylece iş bulabilsinler' şeklinde bir söylemde bulundu, bir deli kuyuya taş atmış şeklinde.. Tabii böyle bir talebin Finlandiya gibi bir ülkede kabul görmesi mümkün değil ama bu krin tartışılabiliyor olması bile durumu açıklıyor aslında. Valla abartmamışlar! Talin-Helsinki arasındaki feribotlardan inerken, çekçeklerle kasa kasa içki taşıyan Finleri rahatça görebilirsiniz. Örneğin Noel öncesi veya 'mid summer' öncesi daha bile çok oluyor. Çünkü içki gerçekten pahalı. Barlarda falan satılan içkinin yatına girmeyeyim zaten. Genel olarak market alışverişi, dışarıda yeme-içme olayları da pahalı. Ama şunu da söyleyeyim ki, Türkiye şu anda market yatları konusunda Finlandiya'yla yarışıyor. Elektronik konusuna gelirsek, net olarak şunu söyleyebilirim ki Finlandiya çok daha ucuz Türkiye'ye göre. Hatta şu anda baktım ki, 64gb'lik iphone XS Max Finlandiya'da 7.800 liraya denk geliyorken, Türkiye'de 10.800 TL.. Quick math. Örneğin Jyvaskyla'da 600 euroya 2+1'lik bir ev kiralayabilecekken, Helsinki'de en az 1000 Euro'yu gözden çıkarmak gerekiyor. Ama öğrenciyseniz, 'yurt-ev'lere başvurup çok daha az ödeyebiliyorsunuz. Bu bahsettiğim evler de bir odada 10 kişinin kaldığı yurtlar değil, öğrencilerin kendi çocuklarıyla bile kalabildiği normal evler, sadece yatı daha düşük olan, genelde apartmanda ortak saunası, çamaşırhanesi olan evler. Bazı sebzeler Finlandiya'da çok pahalı olabiliyor. 250 gramı 5 Euro olan bamya da var burada, gelip de onu yemeyin mesela. 🙂 Ulaşım konusunda ise, genelde insanlar bisiklet kullanıyorlar, otobüsler oldukça pahalı, en azından benim yaşadığım şehirde. Örneğin aylık otobüs kartının yatı 60 euro. Ben ise kışın bisiklet sürmeye tırstığım için otobüs kullanıyorum, çünkü yerler çok kaygan oluyor. EVET önem veriliyor! Finleri sevmeme en çok sebep olan özellikleri! Ben bile şu an otobüs durağının içinde bekliyor olsam ve içeri biri daha girse 'noluyor lan' derim. Ama otobüse bindiğinizde de şoföre 'merhaba' diyerek giriyorsunuz, otobüs kartını bastığınızda da 'teşekkürler' diyerek devam ediyorsunuz. Ya da bir markete girdiniz diyelim, çalışan görünce 'merhaba' demelisiniz. En azından Jyvaskyla'daki adet bu şekilde. Yani aslında düşünüldüğü gibi bir asosyallik mevcut değil. Finler genel itibariyle kibar insanlar. Mesela Joonas'ın bankamatik önünde sıra bekleyiş şekli beni o kadar gururlandırıyor ki. Önündeki kişiyle arasında 3 metre kadar boş mesafe bırakıyor neredeyse. Başlarda bu şekilde hareket etmeye kendilerini zorladıklarını düşünürdüm ama hayır, bu yerleşmiş ve kültürlerinin bir parçası haline gelmiş bir tavır. Bir de sauna hadisesi var, benim en çok aldığım soru 'herkes saunaya çıplak mi giriyor?!'. Bazen evet, bazen hayır. Ortama, yakınlık derecesine göre de değişebiliyor. 7 senelik arkadaş grubumuzda kadın-erkek çıplak girmeyi kimse problem etmezken, koroda sauna gecesi olduğu zaman kadın erkek diye mutlaka ayrılıp sırayla giriliyor. Biraz sıkıcı bir cevap olacak ama kış olduğu zaman daha çok evde zaman geçiriliyor. Belki bi' yemeğe ya da içmeye falan çıkılıyor tabii ama kışın günün tamamını dışarda geçirmek bence mümkün değil. Hava çok karanlık oluyor ve dışarısı -20 derece olduğu zaman demin bahsettiğim 'evde vakit geçirmeyi sevme' mevzusu devreye giriyor. Örneğin geçen haftasonu, arkadaşlarımız bizdeydi, herkes kendi içkisini getirdi, saunaya girdik, ben Türkiye'den okey getirmiştim onu oynadık. Ama yaz oldu mu tüm parklar doluyor, açık pazarlar oluyor, sosyal aktivite imkanları artıyor, mayolu insanlar da görebiliyorsunuz güneşlenen, piknik yapan. Başlarda çok olmuştu. Çok resmi bir ortamda bile saunaya girilebilmesi, geğirme ve tükürmenin çok da ayıp karşılanmaması, içki kültürü.. Ama hiçbir zaman beni rahatsız eden, huzursuz eden bir durumla karşılaşmadım, onu söyleyeyim. Aksine, kendimden çok fazla şey buldum Fin kültüründe. Ama en net şekilde beni şok eden olay, 'ayaklardan üşütmek' kavramına burada kimseyi inandıramadım, aksine gülüyorlar, 'ayaklardan soğuk mu sdfsd' şeklinde.. Bu konuyla ilgili düzgün İngilizce kaynak da bulamadım internetten, asla inanmıyorlar! Bir de, mutlak şekilde gerekmedikçe, doktora gitmemeleri.. Örneğin Joonas geçen hafta saunada ciddi şekilde elini yaktı ve 1 tam gün boyunca, canı yanmasına rağmen doktora gitmeyi reddetti. Ertesi gün zorla ikna ettim de gittik. Zaten hastaneye gittiğinizde genelde bomboş oluyor. Evet yansıtıldığı kadar farklı. Burada hem lisede, hem de üniversitede birer sene geçirdiğim için bu konuyla ilgili deneyimlediğim bazı şeyler var. Finlandiya'daki eğitim sistemini farklı kılan sebeplerin en başında, aile yapısı ve kültür geliyor. 1. sınıfa başlayan bir çocuk düşünün, okula herkesin giymek zorunda olduğu okul üniformasıyla gidip her sabah andımız okuyan, yağmur yağdığında tenefüste dışarı çıkıp oynaması yasak olan çocuk mu daha mutludur, yoksa okula girdiğinde ayakkabılarını çıkarıp çoraplarıyla dolaşabilen, öğretmenine ismiyle seslenebilen, ders arasında hava -20 derece olsa bile parkta oynayabilen çocuk mu? Finlandiya'daki eğitim sisteminin farkı bu aslında. Ben liseyi Finlandiya'da okuduğum sene, okulun müdürü beni ortaokul kısmındaki 'ev ekonomisi' dersine yazdırmıştı. İçinde 4 tane mutfağı olan kocaman bir sınıf, bu mutfakların içinde de fırın, bulaşık makinesi, tencere-tava, her şey var. Öğrenciler 4-5 kişiden oluşan 4 gruba ayrılıyor, öğretmen yemek tari ni ve malzemeleri dağıtıyor, her grup kendi mutfağında bu tari yapmaya başlıyor. Gruptaki bazı kişiler ana yemeği hazırlıyor, bazıları masayı kuruyor. Yemekler yapıldıktan sonra herkes oturup grupça yaptığı yemekleri yiyor. Sonunda da her takım kendi mutfağını temizleyip, bulaşıkları yerleştiriyor ve ders bitiyor. Ders bu.. Lisenin ortamından da biraz bahsedeyim, benim lisemde, girişte büyük ceket askılığı vardı ve millet ayakkabısını çıkarıp yün çoraplarını giyer, ceketini oraya bırakır, okulda öyle dolaşırdı. Her ders için ayrıydı sını ar ama okulun içinde öğrencilerin zaman geçirebildiği koltuklu alanlar, bilgisayar alanları vardı. Öğrenciler müdüre bile ismiyle seslenebilirdi. Ast-üst ilişkisi kesinlikle hissedilmiyor. Öğretmenler de çorapla, crocslarla dolaşıyordu okulun içinde. Yani demek istediğim şu ki, buranın eğitim sisteminin bu kadar iyi olmasının arkasında, ödev vermemenin ötesinde, kültürel sebepler var. Ahlak ve terbiye anlayışı da farklı. Öğretmene saygınızı göstermek için, öğretmen her sınıfa gelişinde robot gibi ayağa kalmak zorunda değilsiniz. Kendiniz olabildiğiniz bir ortamdan bahsediyorum. Buradaki eğitim sisteminin özelliği bu. Bence Finlandiya'daki üniversite giriş sınavlarındaki Türkiye'ye göre en farklı olan şey, bölüme yönelik çalışıyorsunuz, yani mesela Helsinki Üniversitesi hukuk fakültesi istiyorsunuz diyelim, bunun için fakültenin yaptığı kendi sınavına girmeniz gerekiyor, mesela başka bir üniversitenin hukuk fakültesine de başvurmak istiyorsanız, ayrıca ona da hazırlanmanız gerekiyor. Yani 'tek sınava girdim, 20 bölüm yazdım, bi tıp bi mühendislik ooh ortaya döktür '' diye bir durum söz konusu değil. Bu şekilde üniversiteye girmeden önce materyallere çalışırken de bölümle ilgili aşağı yukarı bir fikre sahip olmuş oluyorsunuz. Bunun yanında, birçok bölümün sınav sonrası sözlü mülakatları da oluyor. Ama mesela benim eşim sadece sözlü mülakatla fakülteye girmişti çünkü lise bitirme sınavında derece yapmıştı ve genel ortalaması da çok yüksekti. Böyle durumlar da olabiliyor. Her ülkede olduğu gibi maalesef bazen cinsel istismar, bıçaklanma ya da neonazi gruplarının yürüyüşleriyle alakalı haberler oluyor ama çok nadir. Son zamanların en bomba haberi, polis teşkilatının başındaki adamın aynı zamanda uyuşturucu mafyasının başındaki kişi çıkmış olmasıydı, hatta dizisi bile çekildi. Onun dışında, mesela öğrenciler, devlet tarafından verilen öğrenci aylığının düşük olmasından şikayetçi. Ama cidden aşırı tırt haberler oluyor bazen. - Kuzey ülkelerinin klasik yemeği, lohikeitto, yani somon çorbası ve pirinçle yapılan, geleneksel bir Fin yemeği olan Riisipiirakka - Saunaya mutlaka girin, otelde kalsanız dahi orada da mutlaka ortak bir sauna vardır. - Sauna taşlarına dökdüğünüz suya biraz bira karıştırıp öyle dökün, buharlaştığında güzel bir aroma katıyor. - Arabanız varsa, mutlaka milli parklardan birini ziyaret edin. - Bir gece kulübünü ziyaret edin, bir Finle sohbet edilebilecek en uygun zaman olabilir sizin için. - Bir Fin'e Türkiye'den hediye getirmek istiyorsanız, peştamal getirin. - Helsinki'ye giderseniz Temppeliaukio kilisesini ziyaret edin. Çok keyifli bir röportaj olmuş. Hayranı olduğum kuzey ülkelerinin birini bizim ağzımızdan detaylı öğrenmiş olduk. Röportaj için teşekkürler biizm kızlar Öykü, İdil, Deniz. çok güzel düzenlenmiş röportaj. bunun gibi daha çok olsa ne güzel olurdu. Çok keyifli bir röportaj olmuş. 1989 ve 1990 yıllarında Dünya Liselerarası futbol turnuvası için gitmiştim Helsinki'ye. Röportajınızı okurken o yıllar geldi aklıma, çok güzel günlerdi. O yıllarda da bize göre çok gelişmiş bir ülkeydi zaten. Keşke imkan olsa da tekrar görebilsem."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/01/31/koh-samui-gezi-rehberi-balayi", "text": "Koh Samui dendi mi önünüzde iki seçenek var. Ya burası hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz ve size Koh Samui'den bahseden kişiye rezil olmamak adına \"he evet ya duymuştum çok süpermiş\" ayağı yapacaksınız ya da hakikaten de daha önce bu \"balayı işi bizden sorulur, gelin havludan kuğu yapılmış ve gül yapraklarıyla bezenmiş odanızda ne istiyorsanız yapın\" adasını duydunuz ve biraz balayı anısı dinleyeceksiniz. Şu balayı adası muhabbeti Koh Samui'nin üstüne yapışmış bir kere, bizim Havuç gibi düşünün, Çocuklar Duymasın illeti çocukcağızın üstüne nasıl yapıştıysa bu da öyle, sanki evlenmeyen adaya giremezmiş, arkadaşlar grupları havaalanından geri çevriliyormuş, çift halinde gelmeyenler 10 kırbaç cezasına çarptırılıyormuş gibi bir muamele söz konusu. Fakat biz bu oyunu gördük ve bozduk mu? OHOOO HEM DE NE BOZMAK. Koh Samui gibi tropik bir adaya arkadaş grubu halinde gidip DEV eğlenen insanlar olarak izninizle adayı yalnızca bir balayı adası olarak değil, bambaşka yönleri ile de anlatmak ve sizi en yakın zamanda oralara doğru gitmeye itmek adına elimizden geleni yapacağız. Buyursunlar, karşınızda Koh Samui Gezi Rehberi! En basit şekilde anlatacak olursak Koh Samui Tayland'ın güneyinde, kendisi küçük, işlevi büyük, tropik bir ada. Binaların palmiyelerin boyunu geçmediği, milli içeceğin hindistan cevizi suyu olduğu, mayonuzun kendi tercihinizle giydiğiniz bir üniformaya dönüştüğü ve birkaç gün geçirdikten sonra kıyafet giymeyi unutmaya başladığınız, hiçbir telaşa yer olmayan, en büyük paniğinizin \"aniden bastırıp 3 dakika içinde yerini güneşe bırakan yağmur\" olduğu cennet simülasyonu gibi bir yer. Turisti bol, Benetton kataloğu gibi ırklar karması, ayrı telden çalan bir sürü insanı bir arada görebileceğiniz ve yerlisinden misafirine herkesin üzerine \"ada rahatlığı\" çöktürmüş bol gülücüklü, bol huzurlu bir adadan bahsediyoruz. Adadan ne alacağınız, bu adayı nasıl hatırlayacağınız, ne gibi anılarınızın olacağı tamamen size kalmış. Dilerseniz gerçekten de inanılmaz bir balayı geçirebilirsiniz, çünkü hem harika balayı otelleri var, hem de dünyanın en dertlerden arındırılmış yerindeymiş gibi hissediyorsunuz. Yok kardeşim biz arkadaş grubumuzla partilemek, eğlenmek istiyoruz derseniz tam yerindesiniz, çünkü ada gündüz plajda bayılıp, akşam partilemeye çok müsait, dünyanın dört bir yanından eğlenmeye odaklı arkadaş grupları ile tanışıp duruyorsunuz. Eğer yalnız gezginseniz tam yerine düştünüz, çünkü o kadar çok tek başına gezen ve burada 3-4 günlüğüne gelip adadan aldığı gazla 1. ayını deviren insana denk geldik ki, burası sosyalleşmek ve yeni insanlarla tanışmak için bayağı ideal bir ortam sağlıyor. Özetle şu \"Koh Samui bir balayı adasıdır\" muhabbetini bir kenara bırakmamız gerekiyor, her ne arıyorsanız bu adanın beklentinizi karşılayacağına emin olabilirsiniz. Aralık Mart Arası: Bu dönem adanın \"yüksek ve kuru sezonu\". Çünkü en az yağış alan, daha tahammül edebilir sıcaklıkların olduğu, daha az rüzgarlı bir dönem olduğu için en çok bu dönemde ziyaret ediliyor. Bu sebeple adanın daha kalabalık olması, sağa sola rezervasyon yapma zorunluluğu, otellerde yer bulma problemi gibi konular ortaya çıkabilir. Ancak bu büyük bir soruna falan dönüşmüyor, biz Ocak ayında gittik ve herhangi bir sorun yaşamadık, dolayısıyla adayı ziyaret etmek için en ideal dönem olarak bu aralığı baz alabilirsiniz. Bizim orada bulunduğumuz süre boyunca sıcaklık gündüz 29 30 derece, akşam ise 24 25 derece civarlarındaydı. Tabii hissedilen daha farklı, hissedilen İsmail Türüt'ün gömleği, hissedilen konser sonrası Beyonce'si, hissedilen yanıyorum söndürelim mi.... Yağmurun ise en kralı yağdı, sakin sakin otururken bir anda sucuk gibi olduk falan ama, bu da sevdaya dahil be sayın okuyucu, biz bu acayip hava durumu deneyimini yaşamaktan ve \"oha hakikaten de dünyanın bambaşka bir yerindeyiz şu an\" düşüncesinden resmen keyif aldık. Eylül Kasım Arası: Koh Samui'ye en gitmek istemeyebileceğiniz, en \"fırtınalar koparsa kopsun, -gerçek anlamda- sürüklesin ikimizi\" dönem bu aralık. Çünkü yağmurun sapıttığı, ortalığı sellerin götürdüğü dönem tam olarak bu zamana denk geliyor. Bu sebeple özellikle yüzmek, güneşlenmek, ne bilelim dalış yapmak falan istiyorsanız bu dönemde gitmeseniz iyi edersiniz. Genel olarak Koh Samui ile ilgili kendinizi alıştırmanız gereken ve moral bozucu bir faktör olarak görmemeniz gereken mesele yağışlar. Adaya hangi dönemde gidecek olursanız olun aniden yağmur bastırabilir ve bu son derece beklenen, normal bir durum olur. Salın gitsin, buranın olayı bu, bavulunuza bir yağmurluk atıverin yeter. Eğer ülkemizde yaza denk gelen dönemde Koh Samui'ye gitmek niyetindeyseniz Haziran ve Temmuz ayları da burayı ziyaret etmek için fena sayılmaz. Sadece biraz daha fazla sıcak ve Avrupa'nın geri kalanının da yaz tatilinde buralara ilgi göstermesi sebebiyle biraz daha fazla kalabalık olabilir, aklınızda bulunsun. Koh Samui pek çok farklı türden gezgine hitap eden bir ada olduğu için adada konaklama açısından her bütçeye ve her türden insana hitap edecek seçenek mevcut. Canım benim ya, resmen daha gitmeden sarıp sarmalıyor bizi...... Biz bol bol eğlenelim, çok da kasıntı olmasın, ama aşırı salaş da olmasın gibi bir beklentiye girerek Lub D Koh Samui'yi tercih ettik ve bir gün bu adaya yine gidecek olursak yine burada kalırız. Burası iki konsepti bir arada bulabileceğiniz bir hostel/otel karışımı diyebiliriz. Yani isterseniz hostel mantığında çok kişi bir arada kalabiliyorsunuz, isterseniz özel banyolu gayet güzelinden krallar gibi odanız oluyor, tamamen size kalmış. Neticede hangi oda tipini seçerseniz seçin hem adanın en popüler noktası olan Chaweng Beach'te olması, hem şahane havuzu, hem eğlencelik alanları, hem partileri ile bayağı eğlenebileceğiniz bir otel. Öyle ki, buranın partileri için bilet falan satılıyor, akşam millet buraya doluşuyor, gerisini siz düşünün. Eğer Koh Samui'ye gerçekten balayı niyetiyle gidiyorsanız değerlendirmek istersiniz diye düşünerek görüp çok beğendiğimiz, ama arkadaş grubu olarak gitmenin müthiş saçma olduğunu bildiğimiz için gitmediğimiz birkaç otel önerisini de şöyle bırakalım, artık gidip kalırsanız bizi hatırlarsınız. The Library Hotel, Six Senses Samui ve Anantara Hotel. Bunların hepsi pahalı kabul edilebilecek oteller, hani balayı diye paraya kıyıyoruz kardeş gibi bir yaklaşımınız varsa o zaman göz atabilirsiniz. Eğer Koh Samui'de nerede kalınacağı konusunda otel önerisi değil de bölgesel bir öneri istiyorsanız üzgünüz ama sizi kategorize etmek zorunda kalacağız... Eğer daha hareketli, kalabalık, canlı bir bölgede kalmak isteyen iflah olamaz bir çılgınsanız, partilemek istiyor, gürültüden rahatsız olmuyorsanız Chaweng Beach tarafı sizin olayınız. Yok ben biraz daha sakin bir bölge istiyorum diyorsanız o zaman Lamai Beach taraflarına bi' bakın deriz, oralar bir tık daha sakin. Lamai tarafını öyle ölüm sessizliğinde aşırı izole bir bölge gibi de düşünmeyin bu arada, sadece Chaweng'den daha sakin, yoksa oralarda da bir sürü mekan var tabii ki. Bir alternatif olarak Bophut tarafını da değerlendirebilirsiniz, orası da turistik bir nokta, bir seviye daha ailelerin kalmasına uygun denilebilir, Chaweng ile Lamai arası bir kategoride işte. Bu konaklama meselelerini de çözdüysek şimdi ulaşım kısmına girelim. E tabii önce işin Koh Samui'ye ulaşma kısmı var. Sahi, Tayland'ın güneyindeki adını ve haritadaki yerini bile yeni öğrendiğiniz ama ziyaret etmeyi kafaya koyduğunuz bir adaya Türkiye'den nasıl ulaşılıyor? Tahmin ettiğiniz kadar zor değil, hatta hiç zor değil, çünkü yalnızca 1 aktarma ile bu işi çözebiliyorsunuz. Biz Koh Samui'ye Singapur Havayolları'nı kullanarak gayet de rahat bir biçimde ulaştık. İstanbul'dan biniyorsunuz, Singapur'da 1 aktarma yapıyor ve ardından Koh Samui'ye ulaşıyorsunuz. İki uçuş satın almaktan bahsetmiyoruz yani, İstanbul Koh Samui bileti satın alıyorsunuz, gerisi kendiliğinden çözülüyor. Koh Samui içinde ulaşım için gitmeden önce düşündük taşındık ve en iyi seçeneğin araba kiralamak olduğuna karar verdik, gezinin ardından da bu kararın arkasındayız. Üstelik bu kararı Tayland'da trafiğin bize göre tersten akıyor olmasına rağmen verdik, BABAYİĞİTLİK LEVEL: 9000..... Şayet arabamız olmasaydı adayı kesinlikle bu kadar detaylı şekilde keşfedemez, bu kadar yerini göremezdik, o yüzden şayet trafik meselesi çok gözünüzü korkutmadıysa araba kiralamanızda ısrarcıyız. Aracımızı Sixt'ten kiraladık, havaalanından teslim aldık ve dönüşte de havaalanına teslim ettik, her şey gayet sorunsuzdu. Önemli not: Tam kapsamlı sigorta yaptırın, o ters trafik işine alışmak biraz zor oluyor, hani yanlışlıkla sağa sola çakacak olursanız, ne bilelim bizim gibi her şey terste olduğu için sinyal vermek yerine silecek çalıştıracak olursanız falan bi' garantiniz olsun, bizden size dost önerisi..... Pek çok kişi Koh Samui'de motor kiralamamız konusunda öneride bulundu ve şimdi bi' dönüp de bakınca anlıyoruz ki bu kişiler bizi ortadan kaldırmak isteyen vicdansız ve insafsız insanlardan başka bir şey değillermiş sdfsd. Zira Taylandlı olmayıp da Tayland'da motor kullanabilecek tek kişi Chuck Norris falandır herhalde. Ülkede o kadar yoğun bir şekilde motor kullanılıyor ve doğruyu söylemek gerekirse genel olarak o kadar psikopatça kullanıyorlar ki, o iş bir de tersten akan trafik ile birleşince gerçek bir çılgınlığa dönüşüyor. Biz uyarmış olalım da, karar sizin. Araç kiralayacaksanız aklınızda bulunsun, Türk ehliyeti geçerli, ancak yeni ehliyetlerden olması gerekiyor, çünkü eski ehliyetimizin uluslararası geçerliliği yok. Ulan araba kullanmıyorum belki ben, ne tutturdunuz araba araba, şimdi çıkıp giderim sitenizden diyenler, ya siz ne biçim insanlarsınız abi şurada bi' çift laf edeceğiz onu da ağzımıza tıktınız. Neyse şimdi gerilmeyelim tamam, oturun çay koyduk hadi. Arkadaşlar, eğer araba kiralamayacaksanız size tüm Tayland genelinde kullanabileceğiniz çok şahane bir öneride bulunacağız: Grab kullanmak. Nedir bu Grab? Tayland'ın, hatta tüm bu civardaki ülkelerin Uber'idir. Uber neydi, Uber iyilikti, Uber dostluktu, Uber Selvi Boylum Al Yazmalım'dı.... Buradaki psikopat taksicilerle uğraşmak, sürekli kazıklandım mı endişesi yaşamak yerine huzur içinde her yere gidebileceğiniz, tüm Tayland gezinizin ulaşım işini sırtlayacak şahane bir uygulamadır. İndirin, duacımız olun. Hadi iyi tatiller. Tamam tropik bir adada olabilirsiniz, elbet poponuzu devirip plajda içinde şemsiye olan saçma sapan renkte kokteyller içerken yanınızdakine güneş kremi uzatıp \"ya sırtıma sürsene\" falan demeye bol bol vakit ayıracaksınız ama, bir yandan da tuzlu suya maruz kalarak form değiştirmiş ıslak saçlarınız ile birkaç yer gezmeyecek misiniz? Koh Samui'de gezip görebileceğiniz pek çok yer var ve biz bunları kaçırmamanız konusunda ısrarcıyız, gelin hep beraber ne var ne yok bi' bakalım. Wat Phra Yai adıyla da karşınıza çıkabilecek Big Buddha Temple, adından da anlayabileceğiniz üzere üzerinde kocaman bir Budhha heykelinin bulunduğu, adanın en turistik tapınağı. Metrelerce öteden görebileceğiniz koskoca bir Buddha'nın üstünde yükseldiği ve çevresinde hediyelik eşya satan yerlerin, kafelerin, restoranların olduğu bu tapınağa giriş ücretsiz. -Aklınızda bulunması gereken en önemli şey tapınağa öyle CISCIBILDAK giremiyor olduğunuz. Omuzlarınızdan dizlerinize kadar kapalı olacak şekilde girmeniz gerekiyor, bu Tayland'daki tüm tapınaklar için geçerli bir bilgi. Bu sıcakta boğazlı kazakla yün pantolon mu giyeyim sevgili OitheBlog, manyadınız iyice demeyin, çözümümüz var. Çantanıza şal vb. Bir şey atmayacak kadar üşengeçseniz bu tapınak da dahil çoğunun girişinde ücretsiz olarak üstünüze örtünecek bir şeyler alabiliyorsunuz. Hiç tanımadığınız 72 milletten insanın vücuduna değmiş kıyafeti bir de siz üstünüze değdirmek ister misiniz bilemeyiz, karar sizin, hoşçakal hijyen kuralları.... Koh Samui'de ayak bastığımıza en mutlu olduğumuz, en hoşumuza giden turistik atraksiyon kesinlikle Secret Buddha Garden'idi. O kadar mistik, o kadar gizemli ve \"welcome to Uzak Doğu BEYBİ\" bir havası vardı ki, iyi ki uğraşmış da gitmişiz. Uğraşmak diyoruz, çünkü aslına bakarsanız şayet buranın varlığından haberdar değilseniz öyle denk gelebileceğiniz bir noktada falan değil, orman yollarından gitmeniz, bozuk yollardan geçmeniz, emek vermeniz gerekiyor. Çok da çileli bir şey gibi düşünmeyin, yalnızca Big Buddha kadar kolay bir noktada ve o seviyede turistik değil. Secret Buddha Garden'ı yapan kişi Taylandlı bir çiftçi. Hatta şu Tayland'ın ve civarının ünlü kötü kokulu meyvesi Durian var ya onu yetiştiriyormuş. Sonradan, 77 yaşına geldiğinde çiftçiliği bırakıp yeşilliklerin arasında, minik bir şelalenin yanındaki bu rüya gibi noktaya çeşit çeşit Buddha heykelleri yapmaya başlamış ve 91 yaşında hayatını kaybedene kadar da yapmaya devam etmiş. Sırf gidiş yolunun güzelliği bile buraya gitmeye sebep sayılırken, bir de gidip o heykellerin ve kullanılmayan yapıların arasında dolaşınca emin olun Koh Samui'yle başka bir bağ kuracaksınız. -Buraya araba olmadan nasıl gidildiği konusunda inanın hiçbir fikrimiz yok. Şayet araba ile ulaşacak olursanız yol tarifi ile hareket ettiğinizde \"ulan sanki yanlış gidiyoruz, bu Oitheblog Thai mafyası ile anlaştı ve böbreklerimizi çalacak galiba\" gibi bir düşünceye kapılabilirsiniz. İşte o düşünceye kapılırsanız doğru yoldasınız. Arada bir duraksayıp fotoğraf çekmeyi unutmayın, şahane manzaralar veriyor. -Giriş ücretli, 80 Baht. Hemen bilet aldığınız yerin yanında bir kafe var, hani ormanın ortasında çişiniz falan gelirse panik olup sağa sola yapmaya çalışmayın, rezil etmeyin bizi..... Chaweng Beach Koh Samui'nin en en en turistik noktası, bu böyle bilinsin. Gece hayatı, yeme içme, plajlar, aklınıza ne gelirse hepsi Chaweng civarında sıralanmış durumda. En iyileri burada demiyoruz, ama en çok çeşit burada anlamında söylüyoruz. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi otelinizi bu civarda seçtiğiniz takdirde araba ya da herhangi bir toplu taşıma aracı kullanmadan pek çok noktaya yürüyerek ulaşabilir, gündüz otelinizin plajından denize girip akşam kalabalığın arasına karışabilirsiniz. Bu arada \"beach\" olarak adlandırdığımız için kafanızda direkt olarak plaj canlamış olabilir ama, Chaweng'i aslında bir bölge gibi düşünmelisiniz. Yani evet tabii ki plajı da kapsıyor, ama aynı zamanda plajın paralelindeki ana cadde ve sokakları da burası kapsamında sayıyorlar. Lamai Beach yukarıda söz ettiğimiz Chaweng'in daha sakin alternatifi. Chaweng'i sürekli işi gücü batırıp aileden para isteyen hayta dayı, Lamai'yi ise okulunu bitirip büyük adam olmuş diğer dayı gibi düşünün sdfs. Burası adada Chaweng'ten sonraki en büyük ikinci turistik alan ancak Chaweng kadar kaotik ve kalabalık değil. Fakat bu Lamai'nin Chaweng'den daha kötü olduğu anlamına falan gelmiyor, burada da çok güzel oteller ve restoranlar mevcut. -Koh Samui'nin en iyi plajlarından biri olarak bilinen Silver Beach Lamai tarafında, yüzmek için burayı tercih edebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Son derece turistik bir nokta olmasına rağmen Koh Samui'de vakit geçirmekten en keyif aldığımız bölgelerden birisi Bophut tarafındaki Fisherman's Village oldu. Aslına bakarsanız öyle çok da büyük bir olayı yok, hediyelik eşyalar satan dükkanlar, masajcılar, ne bilelim restoranlar, kafelerin falan sıralandığı, bir paraleline geçtiğinizde aniden plaja kavuştuğunuz tatlı bir yürüyüş yolu işte. Ama bir şekilde ortam olarak pek keyifli olduğu için burada dolanmak, aylaklık etmek hoşumuza gitti, bizce siz de seversiniz. -Bu civarda bir ara sokakta bulabileceğiniz \"Samui Coconut Soap & Aroma\" adlı dükkandan bir takım doğal yağlar alabilirsiniz. Hindistan cevizi yağı almak istiyorsanız da tam yerindesiniz, aklınızda bulunsun. Thai masajı yaptırmak isterseniz, ki istemezseniz kafayı yemiş olmalısınız, Fisherman's Village'ın ana caddesi üzerinde Sakura adlı yerde fiyatlar çok uygun, masaj da şahane, direkt burayı deneyebilirsiniz. -Eğer şu son dönemlerde akıma dönüşmüş ve ülkemizde manyakça fiyatlara satılan hasır çantalara tutulduysanız bu civarda çok daha ucuza bulabilirsiniz. Ama pazarlık yapın, ilk etapta turist olduğunuz için abuk fiyat çekiyorlar. O fiyat size ucuz gelebilir, ama aslında ondan çoook daha ucuza alabileceğinizi bilerek yaşayın ve pazarlığınızı ona göre yapın sdfs Geldik bir başka tapınağa. Bizce Koh Samui'de gezeceğiniz tapınaklar arasında en çok burayı beğeneceksiniz, çünkü tek bir yapıdan oluşmadığı ve daha çok bir kompleks gibi olduğu için burada ilginizi çekebilecek pek çok farklı yapıyı bir arada göreceksiniz. Hemen baştan merakınızı giderelim, o 18 kolu olan dev tanrıça figürünün adı Guanyin. Kendisi merhamet ve şefkat tanrıçası. Diğer figürler ile ilgili bilgi bulmayı başaramadık, özellikle şu gülen dev Buddha'yı biz de bayağı merak etmiştik, eğer bilgi edinirseniz bize de haber verin. -Buranın net bir açılış kapanış saati yok, ama mantıklı olan gündüz gitmeniz, geç saate bırakmayın. Kızlar içimiz dışımız tapınak oldu, bi' dursanız mı artık demeden önce sizi durdurmak istiyoruz, çünkü bu sefer bayağı acayip bir şeyden bahsedeceğiz. Evet tamam yine ortada bir tapınak söz konusu, ancak onun hemen yanında muhtemelen hayatınızda hiç karşılaşmadığınız bir şey göreceksiniz. Efenim Luong Pordeang isimli Budist rahip 1973 yılında hayatını kaybediyor. Ancak beklediğiniz gibi gömülmesi yerine kendi isteğinin bu olması sebebiyle öldüğü günden beri meditasyon pozisyonunda, bir camın içinde, tam olarak bu tapınağın parçası olan bir alanda sergileniyor. Ölmeden önce çevresindekilere \"eğer öldükten sonra vücudum çürüyerek olursa beni yakın, ancak eğer çürümezse o zaman Buddha'nın öğretilerini anımsatması adına bedenimi bu şekilde sergileyin\" gibi bir talepte bulunduğu için halen sergilenmeye devam ediyor. Evet çoğumuz için garip, ama yine de gidip görebilirsiniz. Merak etmeyin, öyle kulağa geldiği kadar ürkütücü bir deneyim değil. Hava durumu koşullarının sapıtması sebebiyle gerçekleştiremediğimiz, bu yüzden nasıl bir deneyim olduğunu bilmediğimiz ama internet araştırması sonucu çok güzel olduğundan şüphelendiğimiz Ang Thong National Park'tan söz etmeden geçmek istemiyoruz. Biz deneyemedik ama siz gider, dönüşte de bize anlatırsınız işte fena mı? Bu ulusal park diye geçen yer aslında 42 adet adadan oluşan ve ormanları, denizi, plajları, gölleri, şelaleleri kapsayan kocaman bir alan. İsteğinize göre doğa yürüyüşlerine de çıkabilir, şahane manzaralara da şahit olabilir, dalış da yapabilirsiniz, bulunabileceğiniz çeşit çeşit aktivite mevcut. Bu aktiviteyi gerçekleştirmek için bilmeniz gereken en önemli şey burayı yalnızca devlet tarafından onaylı turlar ile gezebilme imkanınız olduğu. Yani öyle kafanıza estiği gibi gidemiyorsunuz, bir turun parçası olmak durumundasınız. Bireysel turlar da ayarlayabilirsiniz, daha bütçe dostu olsun isterseniz bir ekip ile de yola çıkabilirsiniz, o kısmı tamamen size kalmış. İsterseniz konaklama/kamp seçeneği sunan turlar da mevcut, onları da bi' araştırabilirsiniz. Normal koşullarda buraya tur önerisi yazmış olurduk ama dediğimiz gibi hava koşulları sebebiyle bu deneyimi yaşayamadığımız için tahmini bilgi vermek istemiyoruz. -\"Ulan açık havaya para mı alınır, YETİŞ ORHAN VELİ HAVA VE BULUT BEDAVA DEĞİLMİŞ\" diyerek kazıklandığınızı düşünmemeniz için ekleyelim, park olarak kabul edilen bu bölgeye giriş ücretli; 200 Baht. Muhtemelen katılacağınız tur bu ücreti de paketin içine dahil ediyordur. -Hava durumu elverişli olmadığı takdirde turunuz gerçekleşmeyebilir, bu ihtimale kendinizi şimdiden hazırlayın da moraliniz bozulmasın. Yukarıda size bahsettiğimiz havanın sıkıntılı olduğu dönemde gelecek olursanız parkın kapandığı da oluyormuş, burayı mutlaka görmek niyetindeyseniz seyahatinizi ona göre planlamak daha doğru olacaktır. Bilmiyoruz, açıklayamıyoruz, gerekirse İsviçreli bilim adamlarına danışacak, Amerikan başkanına kadar ulaşacağız. Biz bu seyahatten nasıl 300 kilo olmadan döndük? Tüm Tayland gezisi boyunca yediğimiz yemeğin, tükettiğimiz karbonhidratın, alınan alkolün haddi hesabı yok. Evet, bu sizin açınızdan da sevindirici bir haber olarak da kabul edilebilir, çünkü bu kadar yenilip içildiğine göre bir uygun fiyatlıklık durumu söz konusudur herhalde di mi? VALLA DA ÖYLE. Yani tabii ki çok baba ve gayet de fiyatlı restoranlar da mevcut ama, bir yandan da Thai mutfağının şahane örneklerini deneyebileceğiniz acayip uygun fiyatlı yerlere denk geleceksiniz. Şayet Thai mutfağına bizim kadar bayılıyorsanız şu an mutluluktan uçtuğunuzu tahmin ediyoruz. Şayet Thai mutfağı ile henüz o kadar da haşır neşir olma fırsatınız olmadıysa işte fırsatınız. Şayet Thai mutfağı sevmiyorsanız hemen kendinize gelin, burada bu işi düzelteceğiz. Gelin Koh Samui'deki birkaç favori mekanımızdan bahsedelim. Khaw Glong Thai: Özellikle ülkenin dünya çapında en popüler yemeklerinden biri olan Pad Thai'yi gerçekten harika yapan mekan. Bunun dışında eğer curry'lerden söyleyecek olursanız insanlık dışı bir acılıkta geldiğini söyleyelim, ona göre dikkatli sipariş verin. Kob Thai: Yine Thai mutfağı konusunda gayet başarılı, yeşilliklerin arasında, özellikle akşam gitmenizi önerebileceğimiz bir mekan. Öyle çok hareketli, kalabalık bir yer değil, gayet kendi halinde. Aslında sahibi de buraya yıllar önce taşınmış bir Fransız, ama \"valla ben yemeklere hiç karışmıyorum\" yeminleri edince kendisine güvendik sdfd. Burası biraz merkez dışı bir noktada, arabayla ya da Grab ile ulaşabilirsiniz. Coco Tam's: Fisherman's Village'in sonlarına doğru bir noktada, akşamüstü saatlerinden itibaren takılmanın inanılmaz keyifli olduğu, kendi plajı da olan mekan. Tam olarak Tayland'dan ve tropik bir adadan beklediğiniz görüntüyü veriyor. Akşam gidecek olursanız plajda çeşitli etkinlikler ve partilemeler de vuku buluyor, o yüzden özellikle akşama zorladık. Bar Baguette: Hemen Coco Tams'ın karşısında yer alan ve çoğunlukla lokal olmayanların tercih ettiği bir kafe. Sanıyoruz bunun sebebi yerel kahvaltı yerine daha uluslararası, daha bi' alışkın olduğumuzu kahvaltılar sunuyor olmaları. Özetle canınız \"batılı\" bir kahvaltı çektiyse buraya uğrayabilirsiniz. 4 Monkeys: Herhangi bir şeyi için \"en iyi\" diyemeyeceğimiz, ama lokasyonunun kölesi olduğumuz mekan. Gidin kapın içkinizi/kahvenizi, günü burada batırın. ÖZ LEN DİN. Boy's Organic Coffee: Tayland'ın kuzeyinde, Chiang Mai tarafında kahve yetiştiğini biliyor muydunuz? İşte Boys Organic Coffee'nin kahveleri de o bölgeden geliyor. Kendilerini \"adanın en iyi kahvecisi\" diye nitelendirdiklerinde abartıyorlar sanmıştık, ama çok haklılarmış, gerçekten çok kaliteli kahveleri var. Ayrıca buranın lokasyonu, allahııım buranın plajında yudumladığımız o kahveler...... Deliriyoruz. Think&Retro Cafe: Bakın buranın kahveleri rezalet, hiç öyle yok yere övemeyiz. Ama mekan çok tatlı, konum çok tatlı, plajı çok güzel.... O yüzden ne yapıyoruz, risk almayıp birer hindistan cevizi söyleyip önce suyunu içiyor, sonra kestirip içini yiyor, keyfimize bakıyoruz. Mutluluk garantili. About Cafe: Adayı turlayacak olursanız ve kahvaltı için değişik bir yerde duraklamak isterseniz bir kahvaltı hakkınızı da About Cafe'de kullanabilirsiniz. Hem mekan sevimli, hem de köpekleri..... Denemediğimiz ama size alternatif sunmak adına isimleriyle çok sık karşılaştığımız için buraya yazmak istediğimiz iki mekan: Chez Francois ve Tree Tops. Koh Samui'de, hatta tüm Tayland genelinde geçerli önemli bir öneri: Burada acı/baharatsız yemek diye bir şey bulmak neredeyse ihtimalsiz gibi bir şey. Az acı istediğinizi zannedip öyle sipariş verirseniz önünüze gelen o \"az acılı\" yemek bile adamı perişan edebilir. Dolayısıyla bu konuda bir hassasiyetiniz var ise iyisi mi komple acısız isteyin, valla perişan olursunuz. Koh Samui Gezi Rehberi kapsamında yazdığımız tüm bilgiler içinde sizi en çok alakadar edecek şeylerden biri ile girelim, böylece nasıl hunharca internet kullanıp yarın yokmuşçasına story paylaşabildiğimizi de açıklamış olalım. Efenim biz Tayland gezimizin tamamı için Tayland'dan hat satın aldık, böylece interneti de doyasıya kullanabildik. Dünyanın en şirin havalimanı olduğunu düşündüğümüz Koh Samui Havaalanı'na indiğinizde karşınıza bu alanda birkaç farklı seçenek çıkacak. Biz hangisinin iyi olduğunu tespit etmek adına iki farklı hat satın alıp ikisini de sizin için denedik, ikisi de gayet sorunsuzdu, artık kafanıza göre bütçenize uygun olanları alırsınız. İsimlerini de şöyle bırakayım; Dtac ve Ais. Bunların hepsi yan yana sıralanmış durumda zaten, bavulunuzu aldıktan sonra direkt karşınıza çıkacaklar. Koh Samui'nin tek olumsuz yanı: Sivrisinek popülasyonu. Dost acı söyler arkadaşlar, buradaki sivrisineklerin soyu Kont Dracula'ya, kökenleri Transilvanya'ya dayanıyor galiba, sizi rakı sofrasındaki paçana böreği gibi götürüyorlar, ruhunuz duymuyor, o yüzden önlem almak şart. İşin kötüsü yalnızca akşam değil gündüz de taarruzdalar, kendinizi ona göre şimdiden hazırlayın, BU İNSANLAR VE SİNEKLER ARASINDA BİR SAVAŞ. Bunun için Türkiye'den götürdüğümüz hiçbir şey yeterli olmayınca lokallerin kullandığı şeylere başvurduk, size de söz etmeden geçmeyelim. Citronella yağı Koh Samui'de eczanelerde ve pek çok dükkanda bulabileceğiniz ilk çözümünüz. Bunun kokusu o kadar yoğun ki insan bile yaklaşmayabilir, o sebeple sivriler de pek tercih etmiyor herhalde. Yine de çok etkili bir çözüm müdür tartışılır, eğer sivrisineklerin gözdesi değilseniz işe yarayabilir, ama öncelikli tercihleriyseniz pek önüne geçmiyor. -Doğal çözümü geç kardeş, bana daha kesin bir şeyle gel diyorsanız yine eczanelerde ve marketlerde kolaylıkla bulabileceğiniz daha kimyasal, bizdeki OFF benzeri şeylere dadanacaksınız. Bunların içinde \"deet\" denilen şeyin olması gerekiyor, çünkü buranın sineklerini anca o idare ediyor. Ama mümkünse oranı %40-50 bandının üstünde olanları kullanmayın, çünkü gerçekten sağlığa zararlı bir şey. Başlarım sağlığına diyecek olursanız başka türlü korkutalım, kıyafetlerinize değerse beyazlamalarına sebep oluyormuş, kıyafete bunu yapan vücuda neler yapmaz. -Oldu da sineklerden bir türlü korunmadınız, kolunuzu bacağınızı daladı, o zaman ne olacak? Hemeeen bir adet Tiger Balm edineceğiz. Bu Tiger Balm oraların Vicks'i gibi bir şey, başın mı ağrıdı, bacağın mı koptu, kafan mı düştü, TIGER BALM imdadına yetişir dediler. Hakikaten öyle bir etkisi var mı? Yoo. Ama şöyle bir etkisi var, bu denli mentollü bir şeyi sürünce o kadar yanma hissi yaratıyor ki, kaşıntıyı unutup yanma hissine odaklanıyorsunuz, kafanız karışıyor. E bu da bir çeşit kaşıntı geçirme tekniği sayılır, hakkını yiyemeyiz. Alın gitsin ya, çok ucuz zaten, belki size işe yarar. Tüm tapınaklar için ana kural: Omuzlarınızdan dizinizin altına kadar örtünmüş olmanız gerekiyor. Öyle bikiniyle şorta tapınağa girmek yok yani. Bunun için ya yanınıza şal gibi bir şey alın ya da başka bir çözüm üretin. Bazı tapınaklarda örtünmeniz için ücretsiz olarak üst baş veriyorlar ama bazen herkes bu yönteme başvurduğu için kalmayabiliyor, aklınızda bulunsun. Koh Samui Gezi Rehberi için olmazsa olmaz bir bilgi daha geliyor. Biliyorsunuz Tayland'ın para birimi Baht. Dolayısıyla yanınızda götürdüğünüz parayı baht'a çevirmeniz gerekecek. Bu noktada kafanız karışabilir çünkü paranızı çevirmek için en güvenilir yerin neresi olduğunu tespit etmek biraz zor. Biz de \"ulan kazıklanıyor muyuz DE Lİ RE CE ĞİM\" hissi ile dolaşmaktan çıldırıp sağa sola sorarak biraz araştırınca para bozdurmak için en mantıklı yerin bankalar olduğunu öğrendik ve paramızı bankada bozdurduk. Chaweng tarafındaki Central Festival adlı alışveriş merkezinin içinde birkaç farklı banka var, onlardan birinde bozdurabilirsiniz. Süper olmuş, bir de Bangkok yazsanız tadından yenmez!"} {"url": "https://oitheblog.com/2019/02/03/chiang-mai-gezi-rehberi", "text": "Daha 1 ay öncesine kadar hakkında en ufak bir fikrimizin olmadığı, adını bile duymadığımız, dünyanın bir diğer ucundaki kendi halinde bir şehir Chiang Mai. Oraya ayak basana kadar da şu dünyada mercimek kadar bile yer etmeyen kısa süreli kişisel tarihimizde bu kadar büyük bir alan kaplayacağını bilemezdik, şimdi hatırladıkça gülümsüyor, boşta kaldıkça telefonu açıp dostlarla güzel anılara bakar gibi fotoğraflarına bakıyoruz. Seyahat etmenin 999 güzel yönünden birini daha şiddetli bir biçimde yaşamaya devam ederken işi daha fazla romantize etmeden Chiang Mai'yi niye bu kadar sevdiğimizi hiç tahmin etmeyeceğiniz tek bir sözcük ile açıklayacağız; FİLLER. Evet yahu, bildiğimiz filler işte. Şu yakından bakınca size anlatacağı çok şeyi olan yaşlı bir amcaya benzeyen, dev kütleli, üzerine çok kafa yorunca adamı çıldırtarak \"ulan dünyada böyle bir varlık da var, ne yapıyoruz hep beraber bu gezegenin üstünde\" dedirten hayvandan bahsediyoruz. Chiang Mai bizi filler ile tanıştıran, koskoca bir günü filler ile bir arada geçirdiğimiz, onları beslediğimiz, onlara dokunduğumuz, bir şekilde anlamaya çalıştığımız, hikayelerini dinlediğimiz, insanları ve insanlığı sorguladığımız ve neticede çok gezen bilir hanesine bir tik daha attığımız çok özel bir yer olarak sonsuza dek kafamızın bir köşesinde duracak. Şimdi bizi bıraksanız burada 8 sayfa falan fillerden bahsederiz ama, neticede vaat edilmiş bir Chiang Mai Gezi Rehberi olduğu için sakinleşip Chiang Mai'nin kendisinden bahsetmeye geri dönüyoruz, aşağıda fillerin konusunu tekrar açacağız... Chiang Mai Tayland'ın Bangkok'tan sonraki en büyük ikinci şehri. Ülkenin kuzeyinde kalıyor, bir tarafına gittiniz mi Myanmar'a, diğer tarafına gittiniz mi Laos'a kadar uzanıyorsunuz. Böyle deyince gözünüzde nasıl bir şey canlanıyor bilmiyoruz ama, Chiang Mai gibi bir şeyin canlanmadığına emin gibiyiz. Hani en büyük ikinci şehir deyince böyle daha \"şehir şehir\" bir şey bekliyor ya insan, burası bazı noktaları hariç kesinlikle öyle değil. Bayağı bildiğiniz kısa katlı binaların olduğu, tatil beldesi rahatlığının çöktüğü, sanki şans eseri yolunuzun düştüğü tatlı bir kasabadan hallice, ilginç bir şehir. Ama bir yandan da içine 300'ün üzerinde tapınağı, dünyanın her yerinden burada aylarını geçirmeye gelen çeşit çeşit insanı ve Tayland'ın spiritüel yönünü de kendi bünyesinde toplamayı başarmış bir şehir, hafife alınacak gibi değil. Bu sebepten olsa gerek, bundan birkaç sene öncesine kadar o kadar da turistik bir şehir değilken hem bu kendine özgü hali, hem de ilgi çekici yönleri sebebi ile çok daha fazla turist çekmeye başlamış, etrafta her milletten insan ile karşılaşabiliyorsunuz. Bu kişilerin çoğu buraya ya değişik deneyimler yaşamaya ya da bir konuda eğitim almaya gelmiş. 1 saat önce kurstan çıkmış hiç tanımadığınız İspanyol bir adamın teki kobay olarak sizi seçerek aniden gelip sırtınıza Thai masajı yapıveriyor ve bu çok sıradan bir duruma dönüşmüş falan, bayağı acayip ama turist kitlesinin kalitesi de Tayland'ın geri kalanına göre yüksek bir yer diyebiliriz. Özetle Chiang Mai filler olmasaydı bile kesinlikle gidip görmeye değer bir şehir-idi, ancak filler işi zirveye taşıdı, e hadi daha fazla uzatmadan Chiang Mai Gezi Rehberi kısmına geçiş yapalım. Chiang Mai Gezi Rehberi kısmına geçmeden bir not: Chiang Mai gezimizi ve önerilerimizi izlemek isterseniz Instagram'daki sabitlenmiş Chiang Mai hikayelerimize göz atabilirsiniz. Geri kalan tüm Tayland rehberlerimiz için şuraya bakabilirsiniz. Chiang Mai'nin ülkenin kuzeyinde bir yerlerde kalıyor olması aslında bu şehri bir tık daha avantajlı kılıyor. Çünkü her ne kadar bir şekilde sıcak olsa da, ülkenin güney kesimleri kadar buhranlı bir sıcak yaşatmadığını söyleyebiliriz. Tespit ettiğimiz kadarıyla Chiang Mai'yi ziyaret etmek için en iyi dönem, bizim de gezimizi denk getirdiğimiz dönem olan Aralık-Ocak-Şubat üçlüsü. Bu dönem Chiang Mai koşullarında \"cool season\" olarak da biliniyor, tabii cool derken öyle bizdeki gibi düşünmeyin, oranın cool'u, YEMEZLER. Gündüz yine 30 dereceleri görüp küfür kıyamet dolaşıyorsunuz ama akşam üstü gönlünüzü almak istercesine üste ince bir mont ya da kot ceket almalı, tatlı tatlı esmeli bir havaya bürünüyor. Mart'tan itibaren sıcaklıklar sapıtmaya, gün içinde gezip dolaşmayı güçleştirecek hale gelmeye başlıyor, dolayısıyla bu dönemi es geçebilirseniz daha iyi olur. Mart'tan Haziran'a kadar bu sıcaklar yaldır yaldır devam ediyor, Haziran'dan itibaren ise neredeyse Kasım'a kadar yağmurlu dönem geliyor. Manyamış buranın havası resmen ya, şimdi yazarken bi' celallendik resmen, yok mu kardeşim normal bahar ayınız falan? Neyse. Yine Chiang Mai'nin ülkenin kuzeyine kalmasının bir avantajı olarak bu dönemde yağmur ülkenin güneyindeki kadar sapıtık olmasa da yine de yağmurlu sezon işte, olmasa daha iyi. Durum bu, karar sizin. Chiang Mai'de ne kadar kalınacağı konusuna gelirsek, aslında bu tamamen burada gerçekleştirmek istediğiniz aktivitelere bağlı. Şayet klasik bir turist gibi takılacaksanız ve 300 tapınak gezecek kadar bu işle kafayı bozmadıysanız aslında şehir 2-3 günde kolaylıkla gezilir. Ancak aşağıda söz edeceğimiz aktivitelerde bulunacak, civardaki gezilecek yerlere de zaman ayıracak ve ne bilelim masaj yaptırmak, bir takım doğa aktivitelerinde bulunmak falan isteyecekseniz her bir aktivite için bu gün sayısını bir tane daha yukarı çekmek gerekir. Fillerle vakit geçirmek bile başlı başına koca bir gününüzü alıyor zaten, ona göre düşünün. Chiang Mai'de konaklama için çooook seçenek var ve gerçekten tam anlamıyla her türden gezgini tatmin edebilecek seçenekler mevcut. Aslına bakarsanız bu genelleme tüm Tayland için geçerli diyebiliriz, adamlar hepimizi mutlu edecek bir ülke yapmışlar sağolsunlar, öpücüklere boğmak istiyoruz Tayland'ı. Biz bu gezide Akyra Manor Chiang Mai'de konakladık ve otelin bizim evden kat kat daha güzel olması sebebiyle check out yapmakta inanılmaz güçlük çektik, allah kahretsin ne diyebiliriz ki....... Odamızın aşırı güzel olmasını mı övelim, manzaralı küvet diye bir şeyin var olmasına mı aklımız gitsin, yoksa lokasyonunu mu göklere çıkaralım inanın biz de bilemiyoruz. Çok güzel oteldi, umarız nice gezilerde böyle güzel tercihler yaparız. Oldu da bu otel aklınıza yatmadı, bu noktada da hangi lokasyonun konaklamak için mantıklı olacağından dem vurabiliriz. Bize kalırsa iki mantıklı seçenek mevcut, ya Old City tarafına yakın noktalar ya da Nimmanhaemin Road civarında kalan noktalar. Her ikisi de akşam şöyle bir çıkayım da dolanayım dediğinizde hareketliliğin ortasına düşeceğiniz, öyle ıssız ıssız takılmayacağınız, gündüz gezerken sağa sola kolay ulaşım sağlayabileceğiniz noktalar. Aman dikkat edin diyebileceğimiz en önemli konu ise nehri tarafına çok yanaşmamanız. Aslında nehir civarında tatlı tatlı konaklama seçenekleri var ve aklınızı çelmeleri gayet olası, ancak o civarda o kadar çok sivrisinek oluyor ki, bir bakmışsınız bedeninizi onlara teslim edip \"AL TAMAM MI AL NEYİM VARSA AL\" diye bağırarak Chiang Mai sokaklarında koşmaya başlamışsınız... O deccal terk sineklere ne Off yeter, ne başka bir sinek ilacı, aklınızda bulunsun. Chiang Mai öyle Bangkok gibi aşina olduğumuz bir şehir olmadığı için ulaşılması güç bir noktaymış izlenimi yaratmış olabilir, ama aslında hiç de öyle değil. Bizim Tayland gezisi planımızda en son uğradığımız nokta Chiang Mai olduğu için buraya Bangkok'tan, Bangkok Airways'i kullanarak geçtik ve gayet sorunsuz bir deneyim yaşadık. Üstelik bütçe anlamında en uygun seçenekleri sunan havayolu da Bangkok Airways'idi, dolayısıyla şayet Tayland'da herhangi bir noktadan buraya geçecek olursanız bu havayolunu güvenle kullanabilirsiniz. Şayet Türkiye'den ver elini Chiang Mai beee kim tutar beni yapacaksanız o zaman Singapur Havayolları'nı kullanarak, Singapur'da 1 aktarma yapacak şekilde Chiang Mai'ye kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Biz Chiang Mai'den İstanbul'a Singapur Havayolları ile döndük ve yine gayet mutlu mesut bir yolculuk gerçekleştirdik, o yüzden kendilerine kefiliz. Chiang Mai içinde ulaşım konusunda ise Tayland'ın geri kalanında yaptığımız gibi mütemadiyen Grab adlı uygulamayı kullandık ve kendisinin kulu köpeğiyiz. İsmen tanıdık gelmemiş olabilir, ama mantısı biliyorsunuz, çünkü Grab buranın Uber'i. Uygulamayı indiriyorsunuz, ister kartınızı tanımlıyorsunuz, ister nakit ödeme seçeneğini seçiyorsunuz ve bulunduğunuz noktaya araç çağırarak istediğiniz yere ulaşıyorsunuz. Burada farklı bir dil ve alfabe sorunsalı söz konusu olduğu için gideceğiniz noktayı önceden harita üzerinden tespit edebilmenin ve aracı kullanan kişiye gideceğiniz yeri anlatmakla cebelleşmemenin verdiği huzuru ANLAYAMAZSINIZ. Bir önceki Tayland gezimizde taksicilerle muştalı sopalı kavgaya girmemize çok az kalmıştı, o yüzden Grab böyle babamızın uygulamasıymış gibi övüyoruz valla, çok yaşa be Grab Reis. Biz Tayland seyahatimizin kuzeyde geçirilen günler bölümünü şehir odaklı gezmekten çok aktivite bazlı planladık. Yani iyi hoş tamam, Chiang Mai'yi görelim, ama öyle yerlisi gibi deneyimlemeye çalışarak ya da ne bilelim yemek kursuna gitmek, vay efendim masaj öğrenmek gibi çok zaman ayırabilen insan işlerine girerek değil de, bir turist gibi görelim dedik. Bunun sebebi civarda başka bulunmak istediğimiz aktiviteler olmasıydı, onlara öncelik verdik. E doğruyu söylemek gerekirse Chiang Mai gibi bir şehirde eğer bu gibi uzun soluklu aktivitelerde bulunmayacaksanız aslında gezecek öyle çok da fazla yer yok. Evet tamam 300'ün üzerinde tapınak var falan dedik ama, bizce Chiang Mai'yi güzel yapan şey burayı civardaki aktiviteleri ile birlikte bir bütün olarak görmek. Sadece turistik gaye ile gidip Chiang Mai'de 5 gün geçirmeye çalışırsanız bu şehirden öyle çok da etkileneceğinizi sanmıyoruz. Aşağıdaki gezilecek yerler listemizin fillere kadar gelen kısmını işin Chiang Mai şehrini keşif kısmı, geri kalanı ise komple Kuzey Tayland ile kaynaşma kısmı gibi düşünebilirsiniz yani. Chiang Mai'nin tapınakları ünlü dedik, o zaman Chiang Mai'de gezilecek yerlere de bir tapınak ile giriş yapalım. Şehrin \"old city\" tarafında yer alan ve buranın en önemli tapınaklarından biri sayılan Wat Chedi Luang aslında 1300'lü yılların sonlarında inşa edilmiş ve günümüzde göreceğiniz halinden çok daha büyük bir yapıymış, fakat yaşanan büyük bir deprem sebebiyle neredeyse yarısı gitmiş, geriye bu kısmı kalmış. Bu kısmı deyince tabii öyle küçük bir şey düşünmeyin, hala kocaman da işte, eskiden daha da heybetliymiş. Zaten belli bir noktada hasarlı kısımları da yenilenmiş. Tayland'daki tüm diğer tapınaklarda da geçerli bir kural olarak buraya girerken omuzlarınızdan dizlerinizin altına kadar örtünmüş olmanız gerekiyor. Eğer buna uygun giyinmediyseniz, ki o sıcakta giyinmemiş olmanız gayet muhtemel, girişte ücretsiz olarak üstünüze başınıza sarınacak bir şeyler alabiliyorsunuz. Giriş ücretli (40 Baht) ve 17:00'de kapanıyor. Wat Phra Singh Chiang Mai'nin en önemli kabul edilen tapınaklarından bir diğeri. Yine eski şehir bölgesinde yer alıyor ve tıpkı yukarıda söz ettiğimiz Wat Chedi Luang gibi tek bir yapıdan değil, birkaç ana yapıdan oluşuyor. Lion Buddha'ya adanmış olan bu tapınak halen aktif bir tapınak olduğu için içeride bol bol budist rahip ile de karşılaşacaksınız. 17:00'de kapandığı söylenmesine rağmen 17:00'de hala açıktı, siz yine de ona göre gidin de kapatırlarsa falan kaçırmayın. Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri akşamüstü 17:00 ile 19:00 arası buradaki rahipler ile sohbet edebiliyor, sormak istediğiniz soruları sorabiliyorsunuz. İnceden turistik bir aktiviteye dönüşmüş olsa da bizce yine de hoş, aklınızda bulunsun. Bunu ücretsiz olarak yapabiliyorsunuz ama bağış kabul ediyorlar. Tapınağa 21:00'e kadar gidebiliyorsunuz, gün içinde yetiştiremezseniz falan akşam da gidebilirsiniz yani, hem gece de güzel fotoğraflar veriyor. Geldik Chiang Mai Gezi rehberi için olmazsa olmaz aktivitelerinden birine. Alışveriş seveni eğlendirir, sevmeyeni bile bu alanda şehvetlendirir. Chiang Mai'ye gelen her turistin düştüğü, düşüp de saatlerce kopamadığı olmazsa olmaz bir aktivite. Neden? Çünkü ucuz, çünkü bol çeşit var, çünkü PAZARLIK SHOW var. Şu pazarlık meselesi için \"ay çok yapmayın, Türkleri yanlış tanıyacaklaar, zaten her şey çok ucuuuz\" duyarı kasanı bile gördük sdfd. Öyle bir şey yok arkadaşlar, buranın olayı pazarlık, her milletten insan gelip pazarlık yapıyor, Night Bazaar'da pazarlık yapmayı ülkeyi kötü temsil etmek olarak görmek deliliktir...... Neyse, Efendim Chiang Mai Night Bazaar Chang Khlan Road ve Loi Khro Road civarına yayılmış bir gece pazarı. Bu kadar ünlü olmasını temel sebeplerinden biri yukarıda saydıklarımıza ek olarak buranın Tayland genelindeki gece pazarlarından da uygun fiyatlı ürünlere ulaşabilmeniz ve gerçekten çok çeşit olması. He bu kadar çok çeşit var diyoruz da neyin çeşidi var sanki, aslında çoğu ihtiyacınız olmayan şeyler. Ama hediyelik eşya ihtiyacınızı da buradan giderebilirsiniz, ne bilelim dekoratif eşyalar da alabilirsiniz, artık aklınıza ne geliyorsa. Bizce tam Taylandlık, eğlenceli bir aktivite, o yüzden bir akşamınızı buraya ayırın deriz. Burası genelde havanın kararması ile birlikte şöyle 18:00/18:30 sularında aktif hale gelmeye başlıyor ve akşam 23:00'lere kadar yolu var. Garanti olması için 19:30'dan sonra gidin deriz. Nimman Road adıyla da karşınıza çıkabilecek bu cadde ve civarı, Old City tarafından ayrılıp şehrin son zamanlarda trend olan bir bölgesinde vakit geçirmek isterseniz tam sizlik. Aslına bakarsanız öyle somut olarak çok da bir aktivitesi yok ama, Chiang Mai'nin farklı bir yönünü görmek adına bizce burayı da görmek gerekiyor. Bu civarda genel olarak bir mekan/kahveci/restoran yoğunluğu söz konusu, belki onu baz alarak buraları dolanmak daha mantıklı olabilir, o kısımlardan aşağıda daha detaylıca bahsedeceğiz. Tamam ya yeter, artık fillerden bahsetmemiz lazım, dayanamıyoruz daha fazla. Girizgahtan da anlayabileceğiniz üzere bizim için Chiang Mai'nin, hatta komple Tayland gezisinin en etkileyici anısı Elephant Nature Park'ta filler ile geçirdiğimiz gün oldu. Biliyorsunuz, Tayland deyince insanların aklına gelen ilk 3 şeyden birisi fil oluyor, çünkü filler bu coğrafyada yaşadıkları için aslında Thai kültürünün de önemli bir parçası haline gelmişler. Fakat dünya üzerinde var olan her şeyi yalnızca kendi için var zanneden insanlık, tabii ki filleri de bu gezegeni paylaştığımız güzel varlıklar olmaktan çıkarıp yalnızca kendileri için varmışçasına kullanmaya başlamışlar. Hepimiz haberdarız, hepimiz şahit oluyoruz, filler sirklerde kullanılıyor, taşımacılık için kullanılıyor, hatta Tayland ve civar ülkelerinde kısa bir süre öncesine kadar sokaklarda dolaşan ve insanları eğlendirme amaçlı kullanılan filler bile görebiliyordunuz, o kadar sıradanlaşmış. Şu an bu seviyede olmasa bile halen fillere binen yüzlerce turiste denk geliyorsunuz, hala saçma sapan ebatlarda alanlara kapatılmış ve insanları eğlendirmek, Instagram fotoğraflarının bir parçası olmaları için tutulan tutsak filler var. Şu bizim Elephant Nature Park'a giderken bile bir sürü böyle manzaraya şahit olduk. Ancak Elephant Nature Park'taki fillere ilişkin durum farklı, çünkü buradaki filler (şu an sayıları 84'ü bulmuş) kurtarılmış filler. Sirklerden, çalıştırılmaktan, insanların eğlence aracı olmaktan kurtarılmış, kimisi kör, kimisi üstüne binilmekten vücut yapısı bozulmuş, kimisi sırf sirklerin daha fazla file ihtiyacı var diye zorla çiftleştirilmiş, kimisi bakımsızlıktan ve zayıflıktan ölmek üzereyken kurtarılmış filler. Sırf hayvana sözünü geçirebilsinler diye kulaklarına kancalar takılan, istenildiği gibi hareket etsin diye tekmelene tekmelene sağı solu yara bere içinde kalan, yürümeye bile hali kalmamış olan filler. Şimdi hepsi orada mutlu ve iyi koşullardalar, bazılarının psikolojisi henüz düzelmemiş, çoğunda fiziksel hasarlar var ama, en azından hayatlarının geri kalanını daha iyi koşullarda geçirecek olan filler. Biz bunları kendi gözlerimizle görünce perişan olduk, resmen ağlaya ağlaya dolaştık. O yüzden tekrar tekrar söylemek istiyoruz, lütfen Tayland'a gidecek olursanız FİLLERE BİNMEYİN, SİRKLERE GİTMEYİN, BUNA ALET OLMAYIN. Karşınıza bunları yapabileceğiniz pek çok yer çıkacak, ancak lütfen bu durum gözünüzde normalleşmesin. Koskoca fil, benim binmem mi bu hayvana koyacak demeyin, çünkü fillerin anatomisi, üzerlerinde insan taşımaya uygun olmadığı için yıllar geçtikçe fiziksel anlamda çok büyük hasar görüyor ve çok zorluk çekiyorlar. FİLLERE BİNMEYİN, SİRKLERE GİTMEYİN. Sinir krizimizi bir kenara bırakıp Elephant Nature Park deneyimimizin size faydası olacak kısımlarından söz edelim. Elephant Nature Park için önceden internet siteleri aracılığıyla rezervasyon yapmanız gerekiyor. Bu noktada da birçok farklı tur çeşidi göreceksiniz, zaten tur olmadan kendi kendinize gidip ziyaret edebilme imkanınız yok. Turların süreleri, bulunabildiğiniz aktiviteler ve ücretleri farklılık gösteriyor. Ücret ödüyorsunuz, ancak bunu fillerin üzerinden para kazanmak gibi düşünmeyin, çünkü bu para tamamen fillerin bakımı ve bu merkezi ayakta tutmak için kullanılıyor. Tek bir filin günde 300 kiloya yakın yemek yediğini düşünürseniz bayağı paraya ihtiyaçları vardır diye düşünüyoruz. Üstelik fillerin bakımı için bu merkezde 500'ün üzerinde insan çalışıyor. Otelinizden alındıktan sonra 1-1,5 saat gibi bir sürede Elephant Nature Park'a ulaşıyorsunuz. Turunuz kapsamında ne dahilse ve kaç saat orada duracağınız yazıyorsa aşağı yukarı o kadar zamanı orada geçiriyor ve ardından şehirde istediğiniz makul bir noktaya bırakılıyorsunuz. Biz tur kapsamında küçük bir grup ile fillere ilişkin bilgi aldık, filleri besledik, fillerin hikayelerini, nerelerden getirildiklerini, neler yaşadıklarını dinledik. Psikolojik anlamda kendini toparlayamamış olan filler ayrı bir alanda yaşadıkları için onların yanına gidemedik belki ama, insanlara alışmış olan filler ile vakit geçirdik ve hayatımız boyunca unutamayacağımız inanılmaz bir deneyim yaşadık. Neredeyse 7-8 saati kapsayan bir aktivite olduğu için yeme içme konusunu merak etmiş olabilirsiniz, ama endişelenmeyin, çünkü açık büfe yemek veriyorlar ve yemekler gayet güzeldi. Hatta kendi kahvelerini sattıkları küçük bir kafeleri bile var, fillerle yan yana kahve içmek ne demek ya DELİRİYORUZ HALA DÜŞÜNDÜKÇE. Düşünsenize bi' yerde oturuyorsunuz kahve içiyorsunuz sakin sakin, bi anda kafenin ortasından fil geçiyor sdfd yaşadık bunu resmen. Son olarak dünyanın dört bir yanından yüzlerce insan Elephant Nature Park'te gönüllü olarak çalışmaya gidiyor. Biz Instagram'da storyleri paylaştıkça \"böyle bir şey var mıdır kızlar bir el atın\" diye çok soru geldiği için konuya ilişkin linki buraya bırakıyorum. Chiang Mai'yi yanlış yazmadık, Chiang Rai başka bir şehir. Chiang Mai'ye arabayla 3-4 saat uzaklıkta. Km bazlı baksanız 180 km civarı bir şey ediyor, o kadar sürmez diye düşünebilirsiniz, ama sürüyor, çünkü en azından dönem itibariyle deliler gibi yol çalışması var. E ne halt etmeye bunu geldiniz başka şehrin rehberinin içine yazıyorsunuz diyeceksiniz, normal bir reaksiyon, ama yine de sakin olur musunuz biraz lütfen...... Buraya yazdık, çünkü Chiang Mai'de kaldığımız günlerden birini Chiang Rai'ye ayırmaya karar verdik. Doğru karar mıydı bir türlü emin olamamakla birlikte, çünkü yol günübirlik bir gezi için biraz gereğinden fazla uzun sürdü gibi geldi, oralarda gördüğümüz tapınaklar Tayland genelinde gördüğümüz en güzel iki tapınak olduğu için ve bir de çok acayip bir deneyim yaşadığımız için galiba doğru karar demeye doğru gider gibiyiz. Yapacak bir şey yok, bir takım güzelliklere ulaşmak için biraz yolu göze almak gerekiyor. Peki Chiang Rai'de tek 1 gününüz olunca ne yapıyorsunuz? Hemen söylüyoruz, birincisi, Wat Rong Suea Ten yani Blue Temple'a gidiyor ve masmavi, harika bir tapınak geziyor, içini de görmeyi ihmal etmiyorsunuz. İkincisi bu mavi tapınağa çok da uzak sayılmayacak bembeyaz ve şahane bir mimarisi olan Wat Rong Khun'a gidiyorsunuz. Onun verdiği gazla Taylandlı bir sanatçının ölümü temsilen oluşturduğu Black House adıyla da bilinen Baan Dam'ı da ziyaret edebilirsiniz. Bu sonuncusu bizi biraz bozdu, çünkü içerisi gerçekten \"ölü hayvan diyarı\" gibiydi. Timsah postları, ayı ve kurt postları falan derken hakikaten keyfimizi kaçırdı. Yine de merakınıza kapılıp gidecek olursanız 40'ın üzerinde yapıdan oluşan ve geneli simsiyah olan bu alanda sanatçının resim ve heykel çalışmalarını da görebilirsiniz. Şu yukarıda söz ettiğimiz bir acayip deneyime gelecek olursak, onu ayrıca anlatmak gerekiyor, çünkü hem ne kadar etik, hem de ne kadar \"gerçek\" olduğu tartışılır bir şeyden söz ediyoruz. Konumuz Longneck Karen Village. Eminiz bir belgeselde denk gelmişsinizdir, hani şu boyunlarına halkalar takan kadınlar var ya, \"oha nasıl boyunları o kadar uzun olabilir abi\" diye ekran başında kafayı yediğiniz enteresan halk. İşte onlar Karen halkı. Aslında Taylandlı değil Burmalı, yani Myanmarlılar. Boyunlarına zamanla ekledikleri halkalar sebebiyle \"long neck\" olarak biliniyorlar. Kendileriyle Tayland'da karşılaşıyor olmanızın sebebi ise ülkelerindeki savaştan kaçıp sığınmacı olarak Tayland'a yerleşmiş olmaları. Araştırdığımız/okuduğumuz ve oradakilerden dinlediğimiz kadarıyla uzun süredir Tayland'da yaşıyorlar ancak buranın vatandaşı değiller. Bu söz ettiğimiz köy ise kendilerinin yaşam alanı olmaktan çok \"iş yerleri\" gibi bir şey. Zaten ne kadar etik olduğu tartışması da tam olarak burada başlıyor, çünkü durumdan rahatsız olan pek çok kişi burayı \"human zoo\" gibi sert bir şekilde betimliyor. Biz Long Neck Karen Village'ın kapısına kadar gidip kapıda bi' 15 dakika falan girsek mi girmesek mi diye düşündük, çünkü hakikaten içeri girip insanların suratına suratına bakmaktan, fotoğraflarını çekmekten, özellikle de o koşullarda bunu yapmaktan rahatsızlık duyduk. Bunu hisseden bir tek biz miyiz acaba düşüncesi ile içeriden çıkan bir çifte sorduk, \"çok garip hissettik, pişmanız girdiğimize\" gibi yorumlar getirdiler. Öyle olunca iyice şüpheye düştük falan ama, sonunda neyin ne olduğunu kendi gözümüzle görmezsek anlatamayız sonucuna vararak birimiz girdik, birimiz girmedik. (köye girmek ücretli bu arada, 300 baht hatta, o bile tuhaf hissettiriyor) Neticede içeride dolaşırken hakikaten rahatsızlık duyduk. Zaten biz hariç kimse yoktu, ortalık bomboştu, küçücük bir alan ve o alanı çevreleyen hediyelik eşya noktaları düşünün işte, bundan ibaret. Şöyle bi' arka tarafları kurcalayınca yaşam alanlarının daha geride bir nokta olduğunu fark ettik ve tabii ki rahatsızlık vermemek adına oralara kadar girmedik. Zaten biraz zaman geçirdikten sonra çoğunun boyunlarındaki halkaların klipsli, gerçek olmayan, yalnızca turistlerin görmesi için belli saatlerde takılan aksesuarlar olduğunu da fark ettik. Muhtemelen o gelenek yitip gitmiş bir şey yani... Özetle burayı gezmenin \"güzel\" ya da \"ilginç\" bir deneyim olduğunu söyleyemeyeceğiz, illa betimlememizi isterseniz şu iki sözcük tam karşılığını veriyor bizce: Rahatsız edici. Chiang Rai civarında yemekleri çok da şahane olmayan ama mekan olarak güzel olan ve kahve içebileceğiniz bir öneriyi de şöyle bırakalım; Some Sunday Magic. Chiang Mai ve civarında, daha da geniş kapsamlı yaklaşacak olursak Tayland'ın kuzeyinde yeme içme işleri ülkenin geri kalanından ayrışıyor diyebiliriz. Thai mutfağını bol bol takdir etmek haricinde bu mutfağın tam anlamıyla hakim olmadığımız için bunu kendi kendimize fark etmemiz pek de mümkün olmadı, yani \"aaa tam bir Laos etkisi hmm...\" falan şeklinde bir yaklaşım sergileyemedik tabii, tamamen okuduklarımıza dayanarak söylüyoruz. Bunun temel sebebi Burma, Laos ve Çin gibi ülkelerin de buranın mutfağı üzerinde büyük bir etkisi olması. Özetle Chiang Mai'de Tayland'ın geri kalanından daha farklı lezzetler deneme imkanınız da olacak. Ek bir bonus olarak, buralarda kahve yetişiyor! Ülkenin taa güneyinde, Koh Samui adasında bile Chiang Mai'de yetişen kahveleri deneyip büyük keyif alınca Chiang Mai'ye resmen taze ve lokal kahve deneyimlemek için büyük bir hevesle gittik, eğer siz de bizim gibi kahve seviyorsanız yaşadınız. Çünkü öyle kıytırık bir yerdir diye rastgele kahve aldığınız bir yerde bile hiç beklemediğiniz seviyede kahve deneyimi yaşayabiliyorsunuz, resmen gününüz güzelleşiyor. Şehirde çok fazla kahveci var, bizce bir şehirde çok fazla kahve dükkanı olacaksa da burada olsun zaten, yakışır. Bizim deneyip de sevdiğimiz birkaç favorimiz; Graph Cafe, Akha Ama Coffee, Ristr8to ve Coffee Bean. Deneyemediğimiz ama çok övülen Impresso'yu da listenize alabilirsiniz. Bu mekanların çoğunda Chiang Mai'de üretilen kahveler satılıyor ve fiyatlar gerçekten uygun, depolayın. Civar ülkeler ile birlikte Kuzey Tayland'ın en popüler yerel yemeği Khao Soi. Bir çeşit noodle, ama yediğiniz klasik noodle'lar gibi değil tabii ki, güzeline denk gelirseniz de cidden çok lezzetli. E tabii buranın çok popüler bir yemeği olduğu için etrafta bunu yapan bir sürü yere denk geleceksiniz. Biz Khao Soi Nimman'da denedik ve kesinlikle önerebiliriz. Fakat daha çok seçenek isterseniz bunu en iyi yaptığı iddia edilen iki mekanı daha şöyle bırakalım; Khao Son Khun Yai ve Khao Soi Islam. Bir akşamımızı Ploen Ruedee Night Market'te geçirdik ve akşam öğünlerimiz de buradan YAĞDI. Farkındaysanız öğünLER ve YAĞDI sözcüklerini kullandık çünkü civarda ne varsa hepsini yedik diyebiliriz sdfsd. Pişman mıyız? Yoo ne alaka.... Burada pek çok yeme içme seçeneği var ve akşam vakit geçirmek için hareketli bir yer. Özellikle şanı yürümüş bir yeri denemek isterseniz Cowboy's Satay'ı deneyebilirsiniz. Hemen yanında kokteyl yapan tatlış, retro bir seyyar araç var, sonrasında oradan birer içki de kapabilirsiniz. Eğer Tellioğulları vs. Seferoğulları gibi bir durumun tavuk odaklı versiyonunun orta yerine düşmek isterseniz size hemen konuyu açıklayalım, biliriz kaosu seversiniz..... Şimdi elimizde bir adet Cherng Doi, bir adet de SP Chicken var. İkisinin de imza yemeği \"piliç çevirme\". Şaka yapmıyoruz ya gerçekten piliç çevirme yapıyorlar bildiğimiz. Hangisi daha iyi yapıyor, hangisi bu işin ustası, nedir ne değildir bu krizi çözmek istiyorsanız gidin ikisinde de deneyin, zaten çıldırıp bir bütün tavuk falan söylemezseniz porsiyonlar büyük sayılmaz. Biz Cherng Doi'yi denedik, güzeldi ama öyle yaygaralık bir mevzusu yoktu. Akşam bira içmek isterseniz A Must Cafe and U'da takılabilirsiniz, bira konusunda dev çeşitlilik var. Lokal bira denemek isterseniz Chang, Singha ya da Leo deneyebilirsiniz, bizim favorimiz Chang. Eğer Burma mutfağını denemek isterseniz, ki burada denemezseniz ne ara bir daha deneme şansınız olur bilmiyoruz, Nong Dee's Burmese Restaurant'a uğrayabilirsiniz. Tayland genelinde bizde bulamayacağınız, bulsanız da saçma sapan paralar vereceğiniz, ama burada aşırı ucuz olan bir sürü meyve var, bizce gitmişken onları da deneyin. Bi' kere Hindistan cevizi zaten kol geziyor, öncelikle onun suyunu içip sonra kestirerek içini sıyırmayı, evet evet SIYIRMAYI unutmuyoruz. Aynı şekilde passion fruit bolluğunun da tadını çıkarın, tatlısı, kokteyli, kendisi ne varsa gömün gitsin, bu bolluk bizi de lirt ti! Bunlar dışında dünyanın en kötü kokulu meyvesi olarak kabul edilen ve Tayland'da birçok mekana, toplu taşımaya, otele sokmanın yasak olduğu Durian'ı, papaya, dragonfruit, rose apple, jackfruit ve lycheeyi de ihmal etmeyin, onların hepsi bizim bebeklerimiz ve sonsuza kadar kendilerine özlem duyacağız..... Tabii ki Tayland'ın geri kalanı gibi burada da sokak yemeği bolluğu ile karşılaşacak ve \"ulan şimdi odadan çıkamaz hale falan gelmeyeyim\" endişesi yaşayacaksınız. Aslına bakarsanız öyle bir durum ihtimal yaşayacağınızı düşünmüyoruz, ama bizce yine de temkinli tavranılabilir. Asla sokak yemeği yemeğin gibi bir şey söylemiyoruz, bizce denemelisiniz, ama mümkünse kalabalık olduğunu gördüğünüz ya da ismi cismi olani internetten şöyle bi' yorumlarına göz atabileceğiniz yerleri deneseniz sanki daha iyi olabilir. Bunun temel sebebi o sokak yemeklerinin çok pis falan olması değil, tamamen farklı bir mutfak olması sebebiyle çoğumuzun bünyesinin kullanılan ürünlere, yağa ve koşullara alışkın olmama ihtimali. Biz yedik mi diye bilmek istiyorsanız evet yedik ve geldik buradayız, hayattayız yani, sorun yok.... Merhabalar, Bilgiler için çok çok teşekkürler. Bir sorum olacak. Haziran ayında Tayland'da olacağız. Chiang Rai'ye Chiang Mai'den nasıl gittiniz? Araba mı kiraladınız. Tek Tek okudum ama gözümden mi kaçtı acaba bulamadım."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/02/06/bangkok-gezi-rehberi", "text": "Bangkok'u ikinci ziyaretimizin ardından artık şuna eminiz, bu şehri öyle tek bir seferde, özellikle de 2-3 gün gibi bir sürede tanımak mümkün değil. Superman gibi düşünün, iki farklı hali, iki farklı karakteri var, ikisinin birbiriyle hiçbir ilgisi yok, ama bir şekilde ikisinin de sevilecek yönlerini buluyorsunuz. İşin güzel tarafı, şehri ne şekilde yaşamak istediğiniz tamamen size kalmış. İsterseniz gerçek bir metropolde, gökdelenlerin arasında, modern dünyanın göbeğinde günler geçirebilir, isterseniz tam olarak bir Uzak Doğu şehrinde, dünyanın geri kalanından çok daha farklı bir düzenin içinde, çok daha geleneksel bir tablonun parçası olabilirsiniz. Şayet Bangkok ile ilk kez bir araya geliyorsanız canınız ikinci seçeneği çekecektir diye tahmin ediyoruz ama bizce yine de biraz alternatif kalabilecek bölgelerine de yönelmeye çalışın ki, şehir ile ilgili yanlış bir izleniminiz oluşmasın. Bangkok'u sevmek, sevilesi bir yer olduğuna tam anlamıyla şahit olmanız için en temel kural bu şehirden korkmamak ve sizi içine çekmesine izin vermek. Bangkok'tan çekinmeyin, Bangkok'tan ürkmeyin, Bangkok'a yepyeni bir deneyim, dünyanın hiçbir yerinde benzerini yaşayamayacağınız tatlı bir kaos, \"burayı yenersem her yeri yenerim\" dedirtecek bir şehir olarak bakın. Biz böyle şehirleri tanıyabilmeyi, çözebilmeyi ve özümsemeyi bir zafer olarak görmeye başladığımızdan beri bu tip yerlerden daha çok keyif almaya başladık. Bangkok gibi bir şehri gerçekten olduğu gibi tanıyabilecek, bu şehre biraz olsun hakim olabilecek vizyon seviyesine erişebildiysek kendimize bir adet \"dünya vatandaşı\" rozeti falan edinebilirmişiz gibi geliyor. Bu şekilde yaklaşılmazsa da bizim ilk Bangkok ziyaretimizde olduğu gibi \"ay sevemedim ben oraları ya\" diyerek dönmek gayet olası. Ne demek istediğimizi özellikle aşağıda Chinatown'dan bahsederken daha iyi anlayacaksınız. Hadi gelin, hep beraber Bangkok'u yeniyoruz! Başlamadan gelen not: Tayland'ın en güzel tropik adalarından biri olan Koh Samui'nin Gezi Rehberi ve kuzey Tayland gezimizden Chiang Mai ve Chiang Rai notlarımız sizi bekler. Ayrıca Instagram sayfamızdan aşağıda anlattıklarımızın hepsini görüntülü olarak izleyebilirsiniz, çünkü story yağdırdık. Bangkok yılın her zamanı sıcak, her zamanı güneşli ve her zaman nemli. Hani o \"abi sıcak değil de nem çok fena\" cümlesi var ya, gelin siz onu bir de Bangkok'ta kurun. Valla hiç yalan söylemeyeceğiz, resmen bir noktada koyverdik ve ıslak köpek gibi dolaştık şehri, saçlarımız 2007 sonrası Britney Spears saçına döndü. Bize kalırsa Bangkok'u ziyaret etmek için en iyi dönem, şehrin \"cool season\"ı sayılan Aralık-Ocak-Şubat ayları. Cool dedik diye öyle serinlik falan beklemeyin, KAV RU LA CAK SI NIZ. Cehennem böyle oluyorsa ayvayı yedik diyecek, Türkiye'ye dönüşte nasıl iyilikler peşinde koşup cenneti garantileyebilirim planlarına düşeceksiniz. Ama onlara göre cool işte, artık gerisini siz düşünün. Diğer dönemlerin kimisi daha sıcak, kimisi bol yağmurlu, o yüzden mümkünse gezinizi bu söylediğimiz aylara denk getirmeye çalışın. Bangkok'ta ne kadar kalınacağı konusuna gelecek olursak, kısa bir cevap verip geçebilir miyiz? Şey gibi mesela, Bangkok'ta ÇOK kalınır. Aslında teknik olarak cevap bundan ibaret, çünkü Bangkok'ta gezecek görecek çok yer, tadına bakacak çok yemek olduğu gibi bir yandan da bambaşka bir kültürün içine düşeceğiniz için keşfetmek isteyeceğiniz çok fazla şey olacak. O sebeple minimum 3 gün ayırmanızı öneririz, ama hakkını verecekseniz ve özellikle bizim aşağıdaki gezilecek yerler listesini tamamlama kararı alırsanız üstüne biraz daha ekleseniz iyi edersiniz. Bu kısmı çözmek gerçekten Bangkok gezisi planlamanın en karmaşık kısmıydı diyebiliriz, çünkü Bangkok hem çok büyük, hem gezilecek yerler çok çeşitli bölgelere dağılmış durumda, hem de trafik problemi sebebiyle sağa sola ulaşmak tahmin ettiğinizden çok daha uzun sürebiliyor. O yüzden gitmeden önce otel seçmek için bilgisayar başına oturduğunuzda paniğe kapıldıysanız gayet normal, derin nefes alıp sakinleşiyoruz, 2 kere yoga yaptı diye aşırı sakin konuşmaya başlayan insan sakinliği çöktürün üstünüze..... Bu noktada bizce karar vermeniz gereken konu turistik bir noktada mı yoksa daha alternatif sayılabilecek ama şehrin trend bir bölgesinde mi kalmak istiyorsunuz onu çözmek. Zira bütçeyi baz alacak olursanız bu size pek de yardımcı olmaz, çünkü her bölgede her bütçeye uygun pek çok alternatif olduğu için eleme yapmak açısından pek iyi bir kriter olmuyor. Biz Bangkok'u ikinci ziyaretimiz olduğu için ve biraz daha alternatif planlara yöneldiğimiz için bu gezide son dönemlerde şehrin en hip bölgesi olan Thonglor'daki Akyra Hotel'de kaldık ve konaklama anlamında 0 sorun, 0 problem, über mutluluk içeren bir deneyim yaşadık. Eğer bu bölgede konaklamak isterseniz kesinlikle tercih edebilirsiniz. Eğer daha turistik bir bölgede konaklamak isterseniz Sukhumvit bölgesini tercih edebilirsiniz. Bizim kaldığımız Thonglor bölgesine kıyasla daha merkezi ve toplu taşımayla sağa sola erişmek de kolay. Direkt bu bölgede bulunan otellere şuradan bakabilirsiniz. Mümkünse Skytrain istasyonlarından birine yakın bir otel seçmeye çalışın, işiniz iyice kolaylaşsın. Bunu kişisel olarak deneyimlemediğimiz için bir fikrimiz yok, ancak araştırma yapmanız konusunda yol gösterici olması açısından söylemek istiyoruz. Backpacker tayfa genellikle Khao San Road civarını tercih ediyor, çünkü bu civarda hostel yoğunluğu var. Şunu baştan kabullenmeniz lazım, Bangkok'ta ciddi bir trafik problemi var. Bayağı İstanbul gibi düşünün ya, normalde boş olsa 10 dakika bile sürmeyecek Taksim-Beşiktaş arasını bir Cuma akşamı saat 18:30 sularında 45 dakikada gidersiniz ya hani, aynı öyle. Dolayısıyla burada toplu taşıma araçlarını kullanmaya alışmak sizin için kolaylık sağlayacak, o kesin. Bunun için ana iki seçeneğiniz Skytrain ve metro. Skytrain dediğimiz şey tepelerde kurulmuş bir ulaşım sistemi olduğu için şehre bayağı fütüristik bir hava katıyor, ilk kullanımlarınızda kendinizi Jetgiller'de gibi falan hissediyorsunuz, keşke yalnız bunun için sevseydik seni Skytrain.... Kendisi sizi nice trafiklerden kurtaracak haberiniz yok. Aslında uygun fiyatlı bir ulaşım yöntemi olsa da günlük pass'lerden alacak olursanız (120 baht) gün boyunca dert etmeden rahat rahat, sınırsız olarak kullanabilirsiniz. Özellikle bol gezeceğiniz, bölge değiştireceğiniz günler için pass almak mantıklı, ancak gün içinde kaç kez kullanacağınızı tam kestiremediyseniz her bindiğinizde bilet de alabilirsiniz. Metro tabii ki neredeyse her şehirde olduğu gibi burada da bebeğimiz. Pek çok turistik noktaya, tam önüne değilse bile civarına metro ile ulaşabilirsiniz. Bunun için size hangi durakta inecek olursanız hangi turistik atraksiyonun yakınına ulaştığınızı bırakalım, işiniz kolaylaşsın. Bu arada metroyu gece 00:00'a kadar kullanabiliyorsunuz, haberiniz olsun. Ulaşım için en komik ve tatlı seçeneklerinizden biri de ülkenin simgelerinden biri haline gelmiş sayılabilecek Tuk Tuklar. Böyle motor taksi gibi bir şey düşünün, sağınız solunuz açık, öyle çok hızlı gidebilen bir şey de değil. Şehrin dört bir yanında mütemadiyen tuk tuklar ile karşılaşacaksınız ve burası koşullarında tuk tuk ile ulaşım son derece sıradan bir durum olduğu için tabii ki çekinmeden kullanabilirsiniz. Pazarlık yapmayı ihmal etmeyin, çoğu turistleri kazıklamaya çalışıyor ve bunun bilinen bir gerçek olduğunun farkında olduklarından pazarlığa son derece açıklar. En sevdiğimizi en sona bıraktık, Grab. Yani oraları Uber'i. Valla trafik mrafik, Tayland'ın tek kötü özelliği olan şrfsz taksicileri ile cebelleşmemek ve kendinizi emin ellere teslim etmek, klimalı klimalı, huzur içinde gitmek kadar güzeli yok ya. Bi' de yolda giderken yerlisiyle muhabbet etme fırsatı tanıyor, yemin ediyoruz bir uygulama daha mutlu edemez. Üstelik kredi kartı tanımlamak zorunda da değilsiniz, nakit de ödeyebilirsiniz. Tam olarak Uber mantığında çalıştığı için detaylı anlatmamız gerekmiyordur sanıyoruz, app'i indirin, keyfinize bakın. Seviyoruz seni Grab Reis, gezinin yıldızı önce filler, sonra sensin. Havaalanından şehre ulaşmak için biz Grab kullandık ve 200 küsür baht bir şey tuttu. Eğer büyük bavulunuz vs. varsa büyük araç da çağırabilirsiniz, o zaman bir tık daha yüksek tutuyor. Hadi başlıyoruz, hem de Bangkok Gezi Rehberi kapsamında yazacağımız enn turistik noktadan. 1782 yılından beri orada bulunan ve tam 150 sene boyunca Tayland kralına ev sahipliği yapmış Grand Palace'ı görmemek = Paris'e gidip Eiffel Kulesi'ni görmemek. Burayı öyle tek bir binadan oluşuyor ve içini gezip çıkacağız gibi düşünmeyin, içeride birçok yapı var ve bu sebeple düzgün gezmek istiyorsanız bolca vakit ayırmanız gerekir, şöyle bi' bakıp çıkamazsınız yani. Wat Phra Kaew, yani Zümrüt Buddha'nın bulunduğu tapınağı es geçmemeniz önerimizdir. Burası ve Tayland'ın geri kalan \"kutsal\" kabul edilen mekanları, tapınakları için geçerli bir kural: Omzunuzdan dizinizin altına kadar örtünmüş olmanız gerekiyor, öyle şortla, çılgın dekoltelerle içeri giremiyorsunuz, haberiniz olsun. Hatta parmak arası terlik bile sıkıntı, mümkünse spor ayakkabı giydiğiniz bir güne denk getirin ya da dışarıda görüp \"abiii çorapla sandalet giymiş çk ktymm\" dediğiniz amcalar gibi giyinip gidin. Üstünüz için de çantanıza bi' şal mal bir şey atıverin ya da bu sıcakta ona göre giyinmenin bir yolunu bulun, üzgünüz ama bu konuda katılar....... Buranın ve birkaç turistik noktanın daha girişinde karşınıza \"bugün burası kapalı, şu taraftan gitmeniz gerekiyor\" vb. şeyler söyleyen insanlar çıkabilir. Onlarla konuşmadan uzaklaşın çünkü bunlar sizi kendilerince kandırmaya çalışan bir takım küçük beyinliler, diyaloga girmezseniz pes ediyorlar zaten. Grand Palace her gün 15:30'da kapanıyor, çok akşamlara bırakmayın, rahat gezemezsiniz. Giriş ücreti biraz can yakıyor (500 Baht) ama merak etmeyin, her yer böyle değil. Grand Palace'tan çıkınca hemen buradan uzamaya kalkışmayın, buralarda göreceğiniz bir şeyler daha var. Mesela bizim en sevdiğimiz Buddha olan yatan Buddha'nın bulunduğu Wat Pho'ya çok yakınız, hadi oraya yürüyoruz, iki turistik aktiviteyi bir arada çözüyoruz. Yatan Buddha'nın büyüklüğünü görünce inanamayacaksınız, çünkü kendisi tam 46 metre uzunluğunda! Sanki zar zor binanın içine sığdırılmış gibi görünmesi de o sebepten. Evet bir türlü istediğiniz fotoğraf karesini yakalayamayacak, yatan Buddha'yı kadraja sığdıramayacaksınız, boşa uğraşmayın. Şimdi biraz da gerçeklerden bahsedelim, biz Wat Arun'a hiç gitmedik, uzaktan takdir etmekle yetindik. Çünkü nehrin diğer tarafında kaldığı, o tarafta pek bir planımız olmadığı ve doğruyu söylemek gerekirse tapınak görmeye de doyduğumuz için uzaktan görmekle yetindik. Eğer siz de burayı es geçecek olursanız şöyle bir şey önermek istiyoruz; Zaten lokasyonları sebebiyle aynı gün görebileceğiniz Grand Palace, Wat Pho ve Wat Arun üçlüsünde burayı nehrin karşısından da olsa görme işini sona bırakın, çünkü günbatımı saatlerinde gerçekten çok çok güzel görünüyor ve çok güzel fotoğraflar veriyor. Diğer ikisini zaten 17:00'den sonra göremiyorsunuz, o yüzden içine girmek gibi bir niyetiniz yoksa Wat Arun'u sona bırakmak gayet mantıklı bir plan oluyor. Bangkok'taki Chinatown'a ilk ayak basışımız 2015 falan. Daha o zaman amatör gezginiz, Tayland seyahatimizin ilk günü, bırakın şehri, komple dünyanın bu tarafı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Harita uygulamamız çalışmıyor, tam nerede olduğumuzu çözememişiz, taksici bizi saçma sapan bir noktada indirdi, tam kaosun göbeğindeyiz. Bir yerde tavuk kesiyorlar, onun yanında oto tamiri yapılıyor, karşısında biri kaşlarını aldırıyor sokağın ortasında falan, ÖDÜMÜZ KOPTU ÖDÜMÜZ. Sandık ki şehrin ghettolarına bırakıldık ve artık sokak kurallarına göre yaşayacağız. DİŞE DİŞ, KANA KAN. Sonra bu ikinci gezi gerçekleşti, yıl 2019, tam olarak aynı noktada yan yana dikiliyoruz. Meğer şehrin en turistik noktalarından biri olan Chinatown'da gayet de normal bir yerde duruyormuşuz, şehrin bu kısmı böyleymiş..... Dememiz şu ki, bu Chinatown bölgesinin olayı bu. Sonsuz bir kaos, sonsuz bir karmaşa ve bu konuda gerilmenin hiçbir manası olmadığını bilerek dolaşınca acayip keyif alıyor, acayip eğleniyorsunuz. Şu anda Chinatown Bangkok'un turistik noktaları arasında en sevdiğimiz yer bile olabilir, girmedik sokak, dolaşmadık yer bırakmayın! Chinatown'un nerede başladığı, nerede bittiği belli değil, o yüzden siz iyisi mi China Gate'in oralardan bir yerden başlayın, sağa sola sokaklara gire çıka ilerleyin. Bu arada burası tam bir sokak yemeği cenneti de olduğu için o konuda da hazzın doruklarına varabilirsiniz, onun için yeme içme rehberinde 1-2 yer önereceğiz, oralara ulaşmaya çalışırken zaten Chinatown'u da dolanmış olacaksınız. Erawan Müzesi'ne ilişkin araştırma yaparken ilginç bir şekilde bu müzeye özellikle Türkiye'den giden kişi sayısının ne kadar az olduğu dikkatimizi çekti. Muhtemelen bunun sebebi şehrin merkezi/turistik sayılabilecek noktalarının biraz dışında kalması, ama yine de bizce kaçırılacak müze değil. Burayı öyle çok klasik bir müze gibi düşünmeyin, ziyaret edecekseniz koleksiyonu için değil, binanın kendisi ve mimarisi için ziyaret edeceksiniz. Dolayısıyla önceliklerinizi belirlemelisiniz, yani çok geniş bir koleksiyon görme hayaliyle gidip \"aa sadece binası mıydı yani\" durumu yaşamanızı istemeyiz, neticede gerçekten de şehrin çok merkezi bir noktasında değil, başka şeylere öncelik vermek isterseniz size hak veririz. Bangkok'a giden pek çok turist gibi biz de Erawan Müzesi'ni ilk Bangkok ziyaretimizde gözden kaçırmışız, ama ikinci de affetmedik. Müze Taylandlı bir iş adamı tarafından yaptırılmış ve tabii ki en dikkat çekici özelliği binanın tepesinde bulunan 250 ton ağırlığındaki ve neredeyse 30 metre yüksekliğindeki 3 başlı fil. DE VA SA bir şeyden söz ediyoruz, gerçekten müthiş. Ama emin olun içi de dışındaki dev fil kadar güzel. Müzede ücretsiz olarak audio guide alabiliyorsunuz, eğer dinleyerek gezerseniz her şey daha anlamlı olacaktır, çünkü içerisi pek çok sembol ile dolu ve öyle boş boş bakınca tabii ki pek bir anlam çıkaramıyorsunuz. Biz buraya Grab ile ulaştık, aksi takdirde bir noktaya kadar toplu taşıma kullanıp sonra yine taksiye binilmesi gerekiyordu zaten. Bangkok'ta en sevdiğimiz, en yol katedip de \"oh iyi ki gelmişiz\" dediğimiz müze MOCA oldu, aslına bakarsanız belki bu denli farklı bir kültürden gelen sanatçılarla tanışmanın da getirdiği bir etki olarak son dönemlerde en keyif alarak gezdiğimiz çağdaş sanatlar müzesi olduğunu bile söyleyebiliriz. Müze oldukça büyük, detaylı olarak incelemek isteyeceğiniz pek çok eserle karşılaşacak, konuya hiçbir ilginiz yoksa dahi sırf estetik anlamda harika şeyler olması sebebiyle bile buradan keyif alacaksınız. Dolayısıyla 5 katlı bu müzeyi rahat gezmek, belki sonra kafesinde de biraz takılmak için buraya çok da kısa bir zaman ayırmamanızı öneririz. Müze Pazartesi günleri kapalı. Diğer günler 17:00'ye kadar açık. Giriş 250 Baht, öğrenciyseniz 100. Birer İstanbullu olarak neredeyse her şehirde ettiğimiz \"BİZİM NİYE BÖYLE PARKIMIZ YOK ULAN\" isyanını Bangkok'ta da etmeyi ihmal etmedik, çok şükür, bin şükür.... Var kardeşim var, Bangkok'un da babalar gibi şehir parkı var. İçinde çimlerde uyuyanı da var, iş arasında sandviçini yemeye geleni de var, koşuya çıkanı da var, VAR KERE VAR. Çok doluyuz çok.... Neyse. Lumpini Park'a normal koşullarda eğer civarında değilseniz özellikle gitmek istemeyebilirsiniz, olabilir, neticede şurada 3-4 gün şehir gezmeye gelmişsiniz, parkta yatmaya vakit ayıramayız diye düşünüyorsanız bizce gayet normal. Ama şimdi size ilginç bir şey söyleyeceğiz hazır mısınız? Bu parkta çok acayip bir hayvan yaşıyor. Sanki Van Gölü Canavarı'ndan bahsediyoruz gibi girdik böyle ama valla çok acayip. İsmi \"Monitor Lizard\". Böyle kertenkele gibi bir şey ama, ebatları 3 metreye kadar ulaşan bir kertenkele gibi düşünün. Bayağı pehlivan gibi bir şey ya hani bi' kavgaya tutuşsanız kimin yeneceği çok net belli. Bu arkadaşlardan parkta birkaç tane var ve sanki bir kedi, bir köpekmişçesine ortalıkta dolanırken görebiliyorsunuz. Biz resmen üşenmedik bunları görmeye gittik, adeta Monitor Lizard gözlemine çıkmış gibi parkı dolandık ve 2 tane görmeyi başardık. Bizim kadar hayvanlarla kafayı bozduysanız bizce kesin gidip görün. Çok da yaklaşmayın ama, gelir ağzınızı yüzünüzü dağıtır ve inanın buna hiç şaşırmayız, öyle de heybetli, öyle de tuhaf bir hayvancağız kendileri. Tamam biliyoruz, tapınak gezmekten baydınız, ama söz veriyoruz bu daha farklı bir şey. Çünkü bu sefer bir Hindu tapınağına gidiyoruz, öyle çok da sık yaşayabileceğiniz bir deneyim olmadığı için hazır buraya kadar gelmişken bizce Sri Mariamman Tapınağı'nı da görmelisiniz. Mariamman adlı tanrıçaya adanmış bu tapınak aktif olarak kullanılıyor ve tahmin edersiniz ki bir Hindu tapınağı olması sebebiyle Tayland'da göreceğiniz tapınaklardan daha farklı görünüyor. İçeride fotoğraf çekemiyorsunuz ama, bizce mutlaka girip dolaşın. Thonglor'a gelmişken Ekkamai civarındaki mekanlara da göz atmayı ihmal etmeyin, bu aralar orası da oldukça popüler. Bangkok'ta alışveriş dendi mi akıllara gelen en garanti bölge Siam bölgesi. Burayı düşününce aklımıza içi labirent gibi, bir türlü yolumuzu bulamadığımız, bulanı da anlayamadığımız dev alışveriş merkezleri geliyor. Doğruya doğru normal koşullarda pek alışveriş merkezi sevmiyoruz ama, buradaki alışveriş merkezlerinin içinde vay efendim Dr. Martens'ti, Fila'ydı bu gibi Türkiye'de pek de kolay erişemediğimiz markalarla karşılaşınca inceden bi kanımız kaynar gibi oldu sdfs. Eğer Bangkok'ta alışveriş yapmak isterseniz Siam Paragon, CentralWorld, MBK gibi pek çok alışveriş merkezinde kaybolabilirsiniz, bunların tamamı Siam'da yer alıyor. İnternet sitelerine girip hangi mağazaların yer aldığına göz atarsınız. Bangkok'ta gezilecek yerler listemizin kapınışını buranın düşük bütçeli Red Light District'i sayılabilecek Soi Cowboy ile yapıyoruz, biz de en son 2015'te şöyle bir görmüştük. E şimdi de Bangkok Eğitim ve Araştırma Derneği oldu sanmayın tabii sdfs, hala benzer bir çizgide ilerliyor. Helal olsun valla, yıllardır hiç çizgilerinden çıkmamış, hiç bozmamışlar..... Burası go-go barlarla dolu, neon tabelalarla sarılı, aynı zamanda bizim \"hanım Tayland'da bayi toplantısı var ona gidiyoruz\" amcaların da dadandığı bölge. Şu son kısmı görmezden gelecek olursanız aslında bayağı eğlenceli, ama yine de bi Aksaray vibe'ı, bi' \"aa turist var kandıralım o zaman\" havası hakim, o yüzden biraz dikkatli davranmakta fayda var. Başlık biraz halk türküsü gibi oldu ama onu görmezden gelin, çünkü Tayland'ın geri kalanında olduğu gibi Bangkok'un pazarları da bayağı ünlü. Tayland halkı gerçekten tam bir çarşı pazar sevdalısı ya, bir tutku, ne bilelim bir yaşam biçimi resmen. Herhangi bir pazara giriş yaptığınız anda \"oha bütün şehir buradaymış be\" şoku yaşıyorsunuz, biz böyle bir çarşı pazar sevgisine şehit olmadık. Gidin sevgili Taylandlı kardeşlerimiz gidin, doyasıya pazara gidin, gündüz bitsin akşam başlayana gidin, seviyorsunuz bu hayatı yaşamayı.... Neticede bu pazarlar aslında aynı zamanda bir Bangkok turistik aktivitesi de sayılabileceği için bizce birkaç saatinizi bunlardan birine ayırabilirsiniz. Aralarında en turistik olanı kesinlikle haftasonları kurulan Chatuchak Market. Ama biz akşam gidebileceğiniz The New Rot Fai Market Ratchada'da vakit geçirmekten daha çok keyif aldık, aklınızda bulunsun. Bu söz ettiğimiz Ratchada'ya gidecek olursanız ve bizim gibi fotoğraf peşinde düşmek isterseniz marketin hemen yanında yer alan Esplanade adlı alışveriş merkezinin tepesine çıkıp en üstündeki otopark bölümüne ulaşarak marketin tepeden şahane ve rengarenk bir fotoğrafını çekebilirsiniz. Hazır çarşı pazardan konu açılmışken şu Floating Market meselesini de es geçmeyelim. Nedense bu mevzu bizim bir türlü o kadar da ilgimizi çekmedi, ama Bangkok gezi rehberi yazıp Google'da aratsanız her yerde ana Bangkok aktiviteleri arasında karşınıza bu da mutlaka çıkıyor. Nedir bu kardeş diye soracak olursanız özeti şu: Yüzen market. Çarşı pazar aktivitesinin suyun üzerinde vuku bulan versiyonu gibi düşünün. Çoğu şehirden uzakta, sabah çok erken kalkmayı gerektiriyor, o sebeple bu aktivite gerçekten ilginizi o kadar da çekiyor mu, yoksa sadece turistik aktiviteler listesinde bunu da görüp durduğunuz için mi gidiyorsunuz bi' değerlendirin deriz. İlginizi çekiyorsa en ünlüsünün Damnoen Saduak adlı market olduğunu da ekleyelim. Bakın işte bu kısım çok kolay, inanın 800 kilo olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı..... Hep söyledik, hep söyleyeceğiz, biz bu Thai mutfağının kulu kölesiyiz, dönerken gurbetçiler gibi bavulu oradan aldığımız yiyeceklerle doldurduk da döndük, şimdi sizi çok daha iyi anlıyoruz Almancı teyzeler, keşke gitmeden önce bize biraz sırlarınızı açsaydınız da daha çok yemek taşıyabilseydik. Bel çantasına pad Thai koymak da sevdaya dahil mi.... Eğer Thai mutfağı ile aranız yoksa ya da henüz bizim gibi sevdalısı olacak kadar haşır neşir olmadıysanız çok güzel yere düştünüz. Sokak yemeği konusunda çekinceleriniz olabilir ya da bilgi eksikliği sebebiyle bu adamları sadece böcek yiyorlar falan sanıyor olabilirsiniz, sizi yargılamayacağız. Ama tabii ki öyle bir şey yok, çünkü Bangkok'ta yeme içme konusunda inanılmaz bir çeşitlilik var. Şöyle düşünün, dünyanın en iyi 50 restoranı listesinden 3 mekan Bangkok'ta. Mesela Gaggan, mesela NAHM. Hatta Gaggan direkt listenin birincisi. Sonra, Chef's Table'dan hatırlayabileceğiniz Bo. Lan vardı ya hani, o da tam olarak burada. Tüm bunları bir kenara koyunca bile gerçekten çoğu şehirde denk gelemeyeceğiniz bir mekan çeşitliliği söz konusu, dolayısıyla Thai mutfağı ile haşır neşir olamazsanız bile midenizin bu geziden çok mutlu ayrılacağı kesin, yeter ki doğru yerlerde yiyin. Hadi biraz bu gezideki favorilerimize göz atalım, sonrasında konu kafanızda iyice netleşecek. En baba olanı en başa koyuyoruz, çünkü resmen neredeyse 1 ay öncesinden yer kapmaya çalışıp sonunda çabamızın karşılığını aldığımız, Tayland'ın en iyi restoranlarından biri kabul edilen Bo. Lan'da yemek yemeyi başardık. Bir ara Bo. lan'da yemek yedik diye tişört yaptırıp öyle dolaşmayı bile düşündük.... Yemek konusuna özel bir ilgimiz olduğundan ve uzun süredir yaşamak istediğimiz bir deneyimi yaşama fırsatımız olduğu için çok da mutluyuz. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, konuya ilgisi olanlar Bo. lan'ı Chef's Table'dan bilir. Biz de birer gurme falan olmadığımız için ilk oradan öğrendik zaten. Thai mutfağını çok sevdiğimiz için dev Tayland gezimizin bir akşamını da bunun gibi özel bir deneyime ayırmak istiyorduk, acaba Gaggan'ı mı denesek, NAHM'a mı gitsek falan derken Bo. lan'da karar kıldık. Bizce buradan ve bu deneyimden keyif alabilmek için en önemli koşul öncelikle bunun gerçekten bir \"deneyim\" olduğunun bilincinde olarak gitmek. Öyle geçerken uğradığınız, hadi bugün de şurada yiyelim diyeceğiniz bir yerden bahsetmiyoruz. Bunu sırf gerçekten pahalı olması sebebiyle söylemiyoruz, yiyeceğiniz her şeyi tek tek irdeleyeceğiniz, hepsinin tek tek hikayesini dinleyeceğiniz, en ince detayına kadar tanımaya çalışacağınız ve şayet Vedat Milor ya da Mehmet Gürs falan değilseniz hayatınızda 1 ya da maksimum birkaç kez yaşayacağınız gerçekten özel bir deneyimden söz ediyoruz. Dememiz o ki, buraya giderken konuya en az sizin kadar ilgisi olan, yemek üstüne konuşabileceğiniz, bu deneyimi sadece \"bir öğünde daha karnımı doyuruyorum işte\" şeklinde yaklaşmayacak birileriyle gidin ve gerçekten tadını çıkarın. Gitme kararı alırsanız set menülerden birini seçmeniz gerektiğini ve bu deneyimin bi' 3 saat kadar sürdüğünü de hatırlatalım, buraya bayağı bir zaman ayırmanız gerekecek yani. Rezervasyon için elinizi çabuk tutmanız lazım, linklendiniiiz. Tayland çıkışlı ve dünya çapında en popüler yemeklerden biri haline gelmiş olan Pad Thai'yi yemeden sizi hiç bir yere bırakmıyoruz. Baan Pad Thai'de birçok pad Thai çeşidi var, istediğinizi seçin, yanına da Thai viskisi ile hazırlanmış kokteyllerden birini yapıştırın, sizden güzeli yok. Bu arada gayet salaş bir mekandan bahsediyoruz, görünce şaşırmayın. Chinatown'daki favorimiz Hong Kong Noodle. Ama sadece noodle için değil, denediğimiz her şeyi ile. Burayı dışarıdan görseniz \"abi Uğur Dündar'ı arayalım bassın burayı\" diyeceğiniz kadar kötüymüş gibi görünüyor ama, inanın herr şeyi çok lezzetli. Mutlaka denensin. Madem salaş yerden girdik, bir tanesi daha gelsin; Raan Jay Fai. Siz hiç Michelin yıldızlı sokak yemekçisi görmüş, duymuş muydunuz? Buyrun şimdi duyuyorsunuz, umarız bizim gibi kapalı olduğu bir döneme denk gelmezseniz görürsünüz de. Meğer mekanda yangın çıkmış da sahibinin eli yanmış, o sebeple kapalıymış, şansımıza deneyemedik. Beğenirseniz bize de haber edin, aklımız kaldı. The Commons şehirde ennn sevdiğimiz yerlerden biri oldu. Avrupa'da da bu konseptle bol bol karşılaşmışsınızdır, pek çok farklı mekanın bir arada bulunduğu, istediğiniz yerden istediğiniz şeyi toplayıp yemek komasına girebildiğiniz bir konsept. Bizim net favorimiz The Lobster Lab. Hemen çaprazında poke bowl yapan bir yer var, orası da gayet iyiydi. Kapanışı saate göre ya biracıda ya da kahveleri çok başarılı olan Roots'ta yapabilirsiniz. İstanbul'a da şöyle bir konsept getirseler ya! Onlarca rooftop barı olması ile ünlü Bangkok'ta elbet bi' kez tepelere çıkıp şehre yukarıdan bakarsınız di mi? Mesela storylerimizde görüp aşırı beğendiğiniz Octave Rooftop'ın hakikaten şahane bir şehir manzarası var. Ortam olarak öyle müthiş olduğunu söyleyemeyeceğiz ama bir rooftop'tan beklentinizi karşılar. Akşam bi' bira içelim, bi' yandan da muhabbet edelim derseniz 72 Courtyard bu aralar bayağı popüler, öyle bangır bangır müzik durumu yok, ama ortamı keyifli. Eğer Japanese Cheesecake seviyorsanız, ama gerçekten seviyorsanız Uncle Tetsy'e uğrayın ve tam olarak hayallerinizdeki Japanese Cheesecake'i yiyin. Yastık yemek, ne bilelim bulut yemek gibi bir şey resmen. Ama bir alışveriş merkezinin içinde, hem de aşırı karmaşık bir alışveriş merkezinin içinde olduğu için burayı içeride bulmaya çalışırken sinir krizi geçirtebilir, haberiniz olsun. Kahve düşkünlüğümüz sebebiyle yine 158 tane falan kahveci denedik, favorilerimiz: Roots ve D'ark Coffee oldular. Warehouse 30'un içindeki A Coffee Roaster by Li-bra-ry ve Chinatown'daki As. Is de farklı bölgeler için güzel alternatifler. Bangkok'ta en iyi kahvaltı için birincimiz Luka, ikincimiz Brekkie. Brekkie'nin menüsündeki fotoğrafların arasında mavi bir içecek göreceksiniz ve muhtemelen dikkatinizi çekecek. Onun mavi olmasının sebebi gıda boyası vs. değil, \"butterfly pea\" adlı bitki kullanılarak elde edilen bir renk, o yüzden denemek isterseniz çekinmeyin. Tayland genelinde bizde bulamayacağınız, bulsanız da saçma sapan paralar vereceğiniz, ama burada aşırı ucuz olan bir sürü meyve var, bizce gitmişken onları da deneyin. Bi' kere Hindistan cevizi zaten kol geziyor, öncelikle onun suyunu içip sonra kestirerek içini sıyırmayı, evet evet SIYIRMAYI unutmuyoruz. Aynı şekilde passion fruit bolluğunun da tadını çıkarın, tatlısı, kokteyli, kendisi ne varsa gömün gitsin, bu bolluk bizi de lirt ti! Bunlar dışında dünyanın en kötü kokulu meyvesi olarak kabul edilen ve Tayland'da birçok mekana, toplu taşımaya, otele sokmanın yasak olduğu Durian'ı, papaya, dragonfruit, rose apple, jackfruit ve lycheeyi de ihmal etmeyin, onların hepsi bizim bebeklerimiz ve sonsuza kadar kendilerine özlem duyacağız..... Sokak yemeği yemekten çekinmeyin. Tabii ki kendinizi Anthony Bourdain ilan edip öyle rastgele önünüze gelen her yerde yemekten bahsetmiyoruz, çünkü sırf hijyenik olmama ihtimalinden ötürü değil, mideniz buralarda kullanılan yağa ve buranın koşullarına uygun olmadığı için bile odadan çıkamaz hale gelebilirsiniz. Daha çok tercih edilen, daha kalabalık olduğunu gördüğünüz, e biraz da görüntü olarak aklınıza yatan yerleri seçerseniz herhangi bir sorun yaşamazsınız, bakın bize ASSSLANLAR GİBİ 800 KİLOMUZU ALDIK GELDİK. Yine farkınızı ortaya koymuşsunuz, elinde sağlık! Tayland'ı gezen pek çok seyahat bloggerı var. Ancak sizler \"turistik gezi\" yi \"seyahat\"e dönüştürmeyi başarabiliyorsunuz. Bangkok'u çok güzel anlatmışsınız. İkinci defa gittiğimde mutlaka tavsiyelerinizi göz önünde bulunduracağım. Teşekkürler. Her zaman ki gibi yine süper bir yazı olmuş 🙂 Umuyorum ki 1 ay sonra orada olacağım ve hepsini denemeye çalışacağım. Sadece küçük bir fikir yeme içme bölümünde menüden resimlerin olması harika fakat yemeklerin fiyatlarını da ekleyebilirseniz çok faydalı olabileceğini düşünüyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/02/08/almanyaya-yerlesmek-munihte-yasam", "text": "Yurt dışına göç röportajları serimizde bu sefer konumuz Almanya'ya yerleşmek, odağımız Münih'te yaşam. Uzun süredir Almanya'ya ilişkin bir röportaj yapmak istiyor ve bunu gerçekten hem orayı, hem de oralara yerleşme sürecini en doğru ve detaylı ifade edebilecek, özellikle de bizim nesilden biri ile yapmayı umut ediyorduk, çünkü sizlerden de bu konuda röportaj yapmamız için çok mesaj geliyordu. Sonra umutlarımızın zirvesini gördük ve uzaktan uzaktan çok sevdiğimiz, pek sevdiğimiz sevgili Doğacan Onaran ile röportaj yapma imkanımız oldu ve tam olarak hayal ettiğimiz gibi bir içerik ortaya çıktı. Almanya'ya yerleşmek, Münih'te yaşamak ya da bunların hiçbiriyle kesişmese bile yurt dışına göç etmek gibi bir niyetiniz varsa bizce her anlamda acayip yol gösterici bir şey ortaya çıktı, iyi okumalar! \"Hoş gelin, sefa getirin, her zaman bekleriz\" diyerek başlayayım madem. Artık \"buralıyım\" diyebilirim zira. Ama bunun eşiği önce çok yoğun ve azami kafa karışıklığıyla geçen ilk 3 yıl, sonra da 5. yıl oldu. Öncesi bu soruya cevap vermek için erken olurdu. Sindirmesi zaman alan bir değişim çünkü. Sadece ev değil, sokak değil, iş değil, şehir değil; ülke değiştirdim. Dil değiştirdim, toplum, kültür, tarih, meteoroloji, mizah, kafa yapısı, düşünüş şekli, sistem işleyişi, medeniyet değiştirdim. Arkadaş ve aileden uzakta, konfor alanımın çooook ötesinde bir bilinmeyene gittim. Bu zaman eşiği herkese göre değişebilir tabii ki. Her ne kadar yeniye hevesli, motivasyonu yüksek, öğrenme radarları sonuna dek açık; aidiyet, mülkiyet, dünya vatandaşlığı gibi konulara kafa patlatan biri olsam da, ancak 5. yılı devirdikten itibaren, burada bazı haklar elde ettikten ve pek çok badireler atlattıktan sonra \"buralıyım\" diyebiliyorum. Bugün Münih'e taşınalı 5,5 yıldan fazla oluyor, 2013'ün ılık ve tatlı bir Nisan günüydü, başıma geleceklerden habersizce doldurdum 2 valizimi, yüklendim sırtıma yeni bir hayatı, koydum cebime kalbimi geldim. Sorunun ikinci kısmına geri dönecek olursak, evet gelişimin aşırı özel bir sebebi var: aşık oldum ve 'elmamın diğer yarısı' Münih'te yaşıyordu. Kesinlikle o \"iyi ki\" hissi var. Ağzımdan da çok kereler çıkmıştır bu. Münihli'den çok Münihli oldum diyebilirim. Ne tarafa gidersek gidelim, döndüğümüzde \"oh be!\" diyoruz. 18 milyonluk kaotik İstanbul'dan sonra 1,5 milyonluk düzenli, temiz, saygılı bir şehirde yaşamak inanılmaz ferahlatıcı. Ulaşım aracımız hava 6 derecenin altına düşmedikçe ve yağış olmadıkça bisiklet. Avrupa'da oturumunuz olduğu için Schengen'e bağlı her ülkeye ulaşım serbest. Bunun nasıl bir lüks olduğunu anlatamam, yaşamak gerek. Sınırlar kağıt üzerinde, AB ülkeleri arası yolculuklarda ekstra evrağa, onaya gerek yok. Münih, Avrupa'da yaşam standardı en yüksek, en \"yaşanabilir\" kentlerin başında geliyor. Almanya'nın ve AB'nin ekonomi lokomotifi. Otomotiv sanayisinin ve bira üretiminin baştacı. Bavyera'nın gururlu başkenti ve geleneklerine fevkaladenin fevkinde bağlı bir bölge. Öyle ki bu bağlılığı ben Türkiye'de görmedim. Benim bile bu yöreye has geleneksel önlüklü folklör elbisem, nam-ı diğer \"Drindl\"ım var, eşimin de işlemeli ve el yapımı deri bir \"Lederhose\"si. Sadece Oktoberfest zamanı değil, canınız istediği zaman kıyafetinizi giyip işe okula bile gidebilirsiniz, hiç yadırganmaz. Bira, burada temel besin maddesi sayılmakta ve Reinheitsgebot ile 15. yüzyıldan beri içeriği değiştirilmeden korunmakta. Ekmek desen, üfff, koklaya koklaya uyursun. Ekşi mayalı ekmek satmayan fırın yok. Diğer çeşitler de Fransa'yla yarışır. İyi kötü bir Bavyera Mutfağı var, eti, sosu, patatesi, lahanası, sosisi, av ve domuz eti ağırlıkta olan. O sürekli Avrupa'ya öykünme, kendi kültüründen sıkılma, utanma, ya da tam tersi, abartılı bir milliyetçilikle \"şöyle astık böyle kestikçilik\" burada yok. Basitçe, ellerindekinin kıymetini çok iyi biliyor, onu koruyor, tanıtıyor ve genç kuşağa aktarıyorlar. Utanacakları konularda da utanç duyuyorlar elbette. Bu, tarihte yapılmış hataları kabul etmektir, yok saymak değil. Bu sebeple takdir edilesi. Türkiye'ye ne yazık ki özlem duymuyorum, duyamıyorum... Özlediğim şeyler zaten yerinde yok, yıkıldı, yok edildi. İstanbul'da yaşarken de kendimi oraya ait, oradan biri gibi hissetmiyordum zaten. Belli sınırlar içinde gidip geliyordum. Rahatsızlık duyduğum çok fazla şey vardı. Şimdi daha da çok fazla şey var. Toplumdaki travmalar iyice ayyuka çıktı. İstanbul artık içinde sağlıklı yaşanır bir halden çok uzaklaştı. Belki de bu yüzden buraya adaptasyonda hiç sıkıntı çekmedim. Ama özlediğim belli başlı şeyler elbette var. Birinci sırada aile ve arkadaşlar var. Görüntülü iletişim teknolojisi sağ olsun, büyük ölçüde yardımcı oluyor. Ama tabii ha deyince gel bir kahve içelim, iki lafın belini kıralım olamıyor. Özlemden burnumun direği sızlayabiliyor. Neyse ki Avustralya'da veya Kanada'da yaşamıyoruz. Hop diye 2,5 saatlik uçuşla özlem giderebiliyoruz. Yine de çok sık git gel yapıyoruz sayılmaz, yılda ortalama 2-3 kere. İkinci olarak yemek konusu geliyor: tencere yemekleri, zeytinyağlılar, kazandibi, biber dolma, esnaf lokantalarına gidip \"az\" söylemek, sebzeleri taneyle değil kiloyla almak, kuruyemişçiden, Kadıköy Çarşı'dan alışveriş yapmak gibi şeyler. Telefonumda listem var, 'Türkiye'ye gidince yenecekler' diye. Oraya aklıma geldikçe ekliyorum. Üçüncüsü denize ve ılıman iklime yakın olmak, iyot kokusu, güneşli gün sayısı. Coğrafi olarak ne yazık ki denizden uzaktayız. Yine de Almanya'nın en çok güneş alan bölgesindeyiz. Fakat ormanın içinde yaşıyor gibi bol oksijenimiz, yeşilimiz, kamusal alanımız var. Isar Nehri ve göllerimiz var. Bisikletleri trene alabiliyorsunuz ek bir biletle. Göl çevresi turlarımız, dağ tepe yürüyüşlerimiz, doğayla bütünleşmelerimiz yüzümüzü en çok güldüren, bizi kendimize döndüren aktiviteler. Almanya'ya yerleşmek için disiplin ve düzen sevmek ilk şart. Yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni bir toplum, yeni alışkanlıklar, kısaca yeni olan her şeyi öğrenmeye açık olmak ikinci. Zorluklara karşı dirençli ve toleranslı olmak da üç -bu, konfor alanın dışındaki her yer için geçerli tabii-. Bu liste böyle uzar gider fakat işin aslı ülkeye gelmek değil, bir şekilde gelinir, aslolan burada tutunmak, yani kalabilmek. Ben ortaokulda Fransızca, lisede İngilizce okuduğumdan, Almanca'yı seçmeli ders olarak bile almamış olduğumdan, buraya o minvalde deli cesaretiyle geldim fakat Münih'teki \"yoğun/intensive\" dil okuluna kayıt yaptırmış olduğum için dil okulu vizesiyle yurda giriş yaptım. Bana Türkiye'deki konsolosluktan 3 ay geçerli bir \"dil okulu vizesi\" verdiler -ve bunun için tam 2 ay beklettiler!- ve Münih'te bunu 1 seneye uzatmam 10 dakikamı aldı. İlk işim 6 ay boyunca -haftanın ve Allah'ın her günü- bir dil okuluna gitmek oldu. Sonrasında şansım yaver gitti ve çok nefis bir iş buldum hatta iş beni buldu gibi oldu. Bu sayede de oturum ve çalışma iznimi aldım, her şey çok kolayca gerçekleşti. Dilini bilmediğiniz bir ülkeye gittiğinizde yaşınız kaç olursa olsun bir bebekten farksız oluyorsunuz. Gündelik hayatta, atıyorum fırından ekmek alırken, bankada hesap açtırırken, otobüs biletini nasıl alacağınızı çözerken, doktora dert anlatırken \"İngilizce'yle idare ederim nasılsa yeaa!\" denemelerinin pek işe yaramadığını gördüğünüzdeyse başınızdan kaynar sular dökülüveriyor. İşiniz, meşgaleniz ne olursa olsun, dil bilmek, konuşmak, yazmak zorundasınız. Tabii cebinizde bu zamanı finanse edebilecek kadar bir para olmalı ki sadece dile odaklanabilin. Bu bir yol. Diğer bir yol uzaktan iş bulmak ve iş vasıtasıyla gelmek. Ki bu ne iş yaptığınızla ilgili olarak pek mümkün de olmayabilir. Bir metin yazarı olarak, sittin sene uzaktan iş bulmam söz konusu olamazdı misal. Uzağı bırak, içindeyken bile bulmam imkansız. İnsanın bir tane anadili var, ikincisi yok. Kaldı ki metin yazarlığı için dili bilmek de yetmez, onu esnetebilmek, her türlü oynayabilmek gerekir, atasözlerini deyimlerini bilmek gerekir, yani toplumun tarihini, kültürünü, mizahını, önceki reklamlarını, alışkanlıklarını özümsemiş olmak gerekir ve bu yüzden o toplumda büyümüş, hiç olmazsa okul okumuş olmak gerekir. Yani hukuk, psikoloji, felsefe, tarih, sanat ve sözel diğer tüm bölümlerden mezunlar için üzücü haber: kolunuzda farklı bir alanda çalışabilmek için başka bir bilezik yoksa işiniz ÜBER zor. Dille iş yapanlar için bu yol kapalı. Ama mühendisler, expatlar, IT'ciler için veya halihazırda yurtdışı bağlantılı global firmalarda çalışanlar için uzaktan iş bulmak olası. Yaşadığım en büyük zorluk hikayesi şu: ilk kez işim üzerinden izin almak üzereyken, benim evraklarımla ilgilenen memur iş sözleşmem, hatta işverenin ek -'neden illa bu yabancı kişiyi işe alıyorum da Almanya'da aynı sektörde iş arayan birini almıyorum' konulu- yazısı, dil belgem, lisans ve master diplomalarım, sertifikalarım, finans açıklamam ve her türlü diğer belge önünde olduğu halde \"denklik almalısınız\" diye tutturdu. O gün yalnız gitmiştim yabancılar dairesine. Boran'ı aradım hemen, dedim böyle böyle. \"Bu denklik ile Bonn'da bir kurum ilgileniyor ve sonuç almak 4 ayı bulabilir\" demesin mi! \"4 ay hangi işveren beni bekler?\" korkusu sardı beni. İş bulmuş olmamın sevinciyle gittiğim yabancılar dairesinde olaylar, mide asidimin eritici yakıcılığına dönüştü. Boran hemen kurumla iletişim kurup denklik listelerinden okulumu buldu da hop diye çıktısını alıp memura götürdük, bu sefer birlikte gittik, üstünü sarı fosforlu kalemle çizdik gösterdik. Neyse ki bu yeterli oldu, memur işi uzatmadı. Ve 5 gün içinde iznim elimdeydi. Aynı iş yerinde 2 yılınızı tamamlamadıysanız, her iş değiştirdiğinizde yeniden izne başvurmak durumundasınız. Çünkü oturumunuz güncel olan işinize bağlı oluyor. Fakat süresiz oturumunuzu aldıktan itibaren artık bu bağlılık tamamen kalkıyor. Süresiz oturum başvurusu yapabilmek için 31 aydan 60 aya dek Almanya'da yaşıyor ve vergi ödüyor olmanız, yüksek dil bilgisi, vb. koşulları sağlamanız bekleniyor. Kıssadan hisse: işiniz gücünüz sözleşmeniz veya okul kabulünüz, kaydınız varsa zaten kralsınız, kraliçesiniz. Tıkır tıkır yaşar gidersiniz. Yanlış evrak da getirseniz, gider düzeltirsiniz verirsiniz hallolur. Almanya'nın geneli için konuşamam ama Münih'te bürokratik işlemlerde sizi üzmüyorlar. Yine de üzerinize düşenleri yapmış olmak, belgeleri harfi harfine tamamlamak ve anayasanın ilgili paragraflarını okumuş ve yeterince bilgilenmiş, hakkınızı hukukunuzu öğrenmiş olmak eşeğinizi sağlam kazığa bağlamanızı sağlar. Varsa bir bilene, başından geçmiş her şeyi iyice öğrenmiş birine danışmakta da fayda var. Ben de bürokratik işlemlerin altından bir başıma kalkmakta zorlanırdım, Boran'ın bu konudaki desteği paha biçilemez. Örneğin, her posta kutumuzda saman kağıda daktiloyla yazılmış sarı zarflı mektup bulduğumda, Alman Hukuk dilini ve benden ne istediklerini anlayana kadar şekerim çıkıyor, tansiyonum düşüyor, boynum tutuluyordu. Niyeyse bu işler, sanki bir suç işlemişim de zindana atacaklarmış gibi, beni acayip geriyordu. \"Yaban ellerdeeeee / gurbet kuşu gibiiiiiiii / tıkacaklar beniiiiii / kafeslereeeee\" diye içli içli yanık bir türkü çığırıyordum içimden ilk zamanlar. Oysa Avusturya'nın veya İsviçre'nin bürokrasisiyle kıyasla ve bizzat bu ülkelerde yaşamış olanlardan duyduklarımla, Almanya'da işlerin sıkıntısızca işlediğini söyleyebilirim. Boşuna gerildim ben de onca zaman. Toyluk işte. Vatandaşlıkla ilgili olarak da, Boran daha geçen yaz tazecik Alman pasaportunu aldığı için birinci elden anlatabilirim. Bu da yine kişiye özel şartları olan bir durum. 8 yıldır Almanya'da yaşıyor ve çalışıyor olmak gibi bir ilk şartı var ki mesela bu kalifiye kişiler ve dili çok iyi olanlar için memur inisiyatifiyle 6 yıla dek kısalabiliyor. Onun dışında konsolosluk sayfasında tüm detaylar mevcut. Belgelerinizin tümünü toparlamanız, başvurunuzu yapıp 12 aya kadar işlemlerin bitmesini sabırla beklemeniz gerekiyor. Arada işte ve hayatınızda olan değişiklikleri bildirmeniz isteniyor. Ve onayınız geldikten sonra Türk vatandaşlığından çıkış için bu sefer de Türk Konsolosluğu'na başvurmanız gerekiyor. Çıkış belgeniz geldikten sonra tekrar Alman mercilerine gidiyor, kesinkes vatandaşlığınızı ve Alman pasaportunuzu alıyorsunuz. Şimdi Belediye Başkanı tarafından verilecek \"vatandaşlığa hoş geldiniz\" resmi yemek davetine iştirak etmemiz kaldı geriye. Kadehleri kaldırıp geleceğe umutla \"Prost!\" diyeceğiz karşılıklı olarak. Heyecanla bekliyoruz. Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Lisans + Kentsel Koruma ve Yenileme Yüksek Lisans mezunuyum. İstanbul'dayken reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalışıyordum, dergi ve gazetelere güncel yazılar yazıyordum. Bu kombinasyonla Almanya'da ha deyince istediğim gibi bir iş bulabilmem, yazarlık mesleğine devam edebilmem 3. soruda saydığım sebeplerden dolayı mümkün değildi. Fakat elimdeki uluslararası geçerlilikteki Profesyonel Aşçılık Sertifikam sayesinde ilk işimi gastronomi/event management alanında bulmuştum. Sonrasındaysa yolumu değiştirmem gerekti ve gastronomi dışında yeni bir yol bulmam biraz zaman aldı ama hep kendimi ve dilimi geliştirmeye, eğitimler almaya, iş başvuruları ve görüşmeler yapmaya yılmadan devam ettim. Yazmaya ise tek başınalığımın kıymetini ve güzel Türkçemizi unutmayayım diye devam ediyorum. Kısmetse ilk kitabımı da en kısa zamanda bitirmek istiyorum. Kendi işimi, Atelier Paprika'yı kurana kadar dediğim gibi gastronomi alanında çalıştım. Ancak bedenen ve ruhen bu alanda uzun yıllar devam edemeyeceğimi anladım; bu yoldan dönüşüm muhteşem oldu. Şimdi hem Paprika rayına oturdu ve devam ediyor hem de ek olarak bir tasarım firmasında çalışıyorum. Eşimse mimar ve yurt dışına çıktığından beri (önce 4 yıl Viyana, sonra Münih) hiç ara vermeksizin mimar olarak çalışıyor. Baştan söylemeliyim, evet, Almanya'da, Türkiye'deki çalışma şartlarıyla karşılaştıramayacağım kadar iyi şartlarda çalışıyoruz. Bir kere hak hukuk mükemmel işliyor. İkimizin alanı birbirinden farklı olsa da temelde çalışma hayatında bağlı olunan şey, iş sözleşmenizdir. Almanya'da söz uçar, yazı kalır. Her işinizi yazılı yapmanız gerekir. Bu sözleşme sizin anayasanız gibidir. Almanya'da iş görüşmesi dışında, eşle dostla kimseyle maaş konuşulmaz. Sözleşmenizin gizliliği esastır. İşe girdiğinizde kitapçıklar veren ve şirket kurallarını her detayına dek anlatan firmalar da var, zamanla işleyişi öğrenmenizi bekleyen ufak firmalar da. Deneme süresi genellikle 6 aydır. Bu süre zarfında sözleşmeyi feshetme hakkınız da dilekçenizi verdikten 2 hafta sonrasınadır. Deneme süresi sonrası bu aralık uzar, şirketlere göre farklılık gösterir. Bazı firmalar süreli, bazıları süresiz sözleşme yapar. Almanya'da bir firmada sözleşmeli çalışan olmak size yasalarca gerçekten korunan \"çalışan hakları\" sağlar. Tam zamanlı çalışıyorsanız, haftada 40 saatlik bir sözleşmeniz olur. Ortalama 30 gün yıllık izniniz olur. Üstelik Türkiye'deki gibi hafta sonuyla birleştirilip kuşa çevrilerek hesaplanmaz. Tamı tamına 30 adet iş gününe tekabül edecek şekilde hesaplanır. Hastaysanız doktordan rapor istenir, tatilde ve hastayken asla işyerinden aranıp rahatsız edilmezsiniz, mail almazsınız. Sağlık sigortanız, maaşınız tıkır tıkır ödenir. En büyük beklentilerden biri dakik olmanızdır. Diğeri de verilen görevi verilen sürede kusursuzca tamamlamanızdır. Genel tabloya bakınca her şey düzgünce işler. İşverenle anlaşmazlığa düştüğünüz durumlardaysa, arkanızda kapı gibi İş Mahkemeleri durur. Gider şikayetinizi yapar, hakkınızın nasıl yendiğini anlatır ve kayda geçirirsiniz, çok hızlı bir şekilde yargılama sürecini başlatırlar ve genellikle sizin bir disiplin suçunuz olmadıysa ve hakkınızın yendiğine dair kanıtlarınız tamamsa çalışanın lehine sonuçlanır. 2 yıl evvel kendi markamı yaratmak üzere kolları sıvadım ve online dükkanımı açtım. Kurulum aşaması için tam zamanlı olarak ilgilenmem gerekiyordu. A'dan Z'ye her detayını deneye yanıla hayata geçirdim; logosundan ürün tasarımına, fotoğraflardan açıklama metinlerine, lojistikten müşteri iletişimine, paketin içinden çıkacak kartta yazanlardan muhasebesine, postalamasından kalite kontrolüne, sosyal medyasından web sayfasına her şeyiyle tek kişilik dev kadro olarak kendim ilgileniyorum. Kendi yağımda kavrulmaya çalışıyorum diyeyim fakat Münih'in pahasına yetişebilmek sadece kendi işimle mümkün olamıyor ne yazık ki. Bir yandan ben bu amatör ruhu, girişkenliğin romantizmini ve küçük esnafçılığımı bozmak istemiyorum. Onu koruyabilmek ve besleyebilmek adına da yeni yıldan itibaren, kendi işimle birlikte yürütebileceğim şekilde, tasarım ve dekorasyon ürünleri satan bir Alman firmasında çalışma hayatına devam edeceğim. Münih oldukça fazla yabancı barındıran bir kent, çok farklı milletten pek çok kişi yaşıyor. Bizler de yüksek eğitimler almış okumuş etmiş ve son 10 yıl içinde buraya gelmiş, 2 ve/veya daha fazla yabancı dil konuşan \"kalifiye\" gençleriz. Tip olarak da bizi daha çok İtalyan'a, İspanyol'a veya Yunan'a benzetiyorlar. İstanbul'dan geldiğimizi söyleyince çok şaşırıyorlar. Bize hangi dili konuştuğumuzu soran çok oluyor, çünkü onların alıştığı Alamancı Türkçesi'yken, bizimkisi 'hoch Türkisch' kalıyor. Çok yüksek ihtimalle tüm bunlar sayesinde, bugüne kadar ne sokakta, ne iş yerinde, ne devlet kurumunda hiçbir şekilde ırkçılığa maruz kalmadık. Başıma bir şey gelmeyecekse dürüstçe söyleyeyim: ben kendimi asıl Türkiye'de öteki hissediyorum, burada değil. Almanlar adına genelleme yapıp konuşamam ama bizim burada 2-3 kuşak evvel gelip de onyıllardır yaşayan Türkler'e bakış açımız ne yazık ki negatifleşti. Irkçılığı biz, ister istemez onlara yapıyor olabiliriz, kaşımızla gözümüzle önyargımızla da olsa. Kimse kusura bakmasın ama buradaki 3. yılımda bir 'Alamancı' işveren tarafından dolandırıldığımdan beri ya da başka bir 'Alamancı' tarafından yok yere hakarete uğradığımdan beri ya da Türkiye seçimleri için oy kullanan kesimin konuşmalarına veya uçak içi sohbetlere şahit olduğumdan beri prensip olarak ve kendimi koruma içgüdüsüyle onlardan uzak duruyorum. Son dönemde İstanbul çok daha pahalı desem yanlış olmaz. En son bir uzun çekim espresso'ya 16 tl ödedim, güzel de değildi hiç, içime oturdu. Münih'te aynı kahveye maksimum 2 Euro verirsiniz, güzel de olur. Ama evet Münih pahalı bir şehir. Euro TL paritesinden bahsetmiyorum. Birim olarak burada hayat pahalı ama öte yandan kazancınız da ona göre. Hele ki iki kişi yaşıyor ve ikiniz de çalışıyorsanız, ev ekonomisi biliyorsanız, para da biriktirirsiniz, tatillerinizi de yaparsınız, güzel güzel yer içersiniz. Hobilerinize, sporunuza, üstünüze başınıza bütçe ayırabilirsiniz. En kanayan yara, ev ve emlak piyasası. Kiralar katlanarak artıyor ve metrekare fiyatları 26 Eurolar'a çıkabiliyor. Ortalama veremiyorum o yüzden fakat bugünün şartlarında metrekaresi 18 Euro'ya kiralık ev bulabilirseniz öpüp başınıza koyabilirsiniz. Evler genelde küçük, apartmanların tek bir kişiye veya aileye ait olması durumu yaygın. Yemek bizim için mühim konu olduğundan, kısmayacağımız bir şey varsa o da market alışverişi. Haftalık ortalama iki kişi mutfak için 150 Euro veriyoruzdur. Sadece kışın toplu taşıma kullanıyoruz, 3-4 ay, onun dışında bisiklet. Aylık bilet fiyatları oturduğunuz bölgeye göre değişiyor, biz 55 Euro veriyoruz ve bu bilet sınırsız in bin hakkı tanıyor. Kahve veya bira fiyatları aşağı yukarı aynıdır her yerde. Bira 0.5 lt fiyatı 3.2 ila 4.2 arasındadır. Espresso ise 1 ila 2 Euro arasında. Dışarıda yemek için de atıyorum burada, yakın olduğundan sanırım, İtalyan mutfağı çok yaygın, düzgün bir yerde pizza makarna yiyip yanına birer içecek alsanız iki kişi 30-35 Euro'ya doyarsınız. Öğle yemeklerinde porsiyon için 6-7 Euro makul sayılır her gün dışarıda yemek durumundaysanız. Kesinlikle yaşam kalitem, standartlarım artmış durumda. Hele ki bir kadın olarak. Türkiye'yle asla kıyaslanamayacak derecede rahat, sakin, dertsiz, kaygısızım. İstanbul'da alıp da giyemediğim ne kadar elbise, etek, şort, atlet, vs. varsa buraya getirdim, giyil medikleri için eskiyememişlerdi. Şimdi özgürce giyiyorum, bisiklete de biniyorum, oh püfür püfür. Hiçbir zaman gözle, sözle, elle rahatsız edilmedim, laf yemedim, tacize uğramadım. Parklarda bikinimle bir başıma gittim güneşlendim. Çıplak ayakla çimlere bastım. İsterseniz çırılçıplak dolaşabileceğiniz, ailecek tatil yapabileceğiniz ya da göllere girebileceğiniz FKK bölgeleri de var. Birkaç kere çok kibarca kahve içmeye davet edildim, \"ben de sevgilimi bekliyordum\" deyip kibarca kışkışlayınca benden özür dilendi ve mahçup şekilde gidildi, konu kapandı. Bazen sokakta, metroda, spor salonunda kadınlardan iltifatlar alıyorum. Saçlarımın rengi veya dalgasıyla ilgili epey şımartıyorlar beni. Türkiye'deki gibi dedikodumu yapmıyorlar, arkamdan konuşmuyorlar, yüzüme gülüp sırtımdan iş çevirmiyorlar. Münih'te sıradan bir günde asla trafikte sıkışıp kalmazsınız. Arabaya da ihtiyacı yok açıkçası kentte yaşayanların. Her yere toplu taşımayla veya bisikletle rahatça ulaşırsınız. Havası tertemizdir, akciğerleriniz bayram eder. Suyu mis gibidir, musluktan doldurup doldurup içersiniz. Polise güvenirsiniz, hastaneye güvenirsiniz, devletin işleyişine güvenirsiniz çünkü her şey yazılıdır, kanuna uygundur, belirlidir ve en önemlisi HERKES KURALLARA UYAR. Bir de bedavaya karşı zaafları var. Ne olursa olsun, bedavaysa mükemmeldir. Ennn şaşırdığım şeylerden biri yaya yolunun yayalar daha adımını çizgiye attığı an işe yarayan bir şey olmasıydı! Düşünebiliyor musunuz yaya yolu olan yerlerde, araçlar, sizinle arasında en az bir araç mesafe bırakarak size yol veriyor! Hala bunu kanıksayamıyorum ve temkinli davranıyorum çünkü İstanbul'da havaalanından çıktığım saniye hayvan gibi geniş yaya yolu olmasına rağmen üzerime üzerime süren, korna çalan, yetmeyip küfreden insan suretleri olduğu müddetçe kanıksamasam hayati açıdan daha iyi diye düşünüyorum. Bazen Münih'te ben bisikletliyken yayaların aşırı rahatlığına sinirlendiğim oluyor, 'bunları alıp İstanbul'da trafikte bırakacaksın, görecekler dünya kaç bucak, diyorum. Vallahi ezilir giderler. Bir de farklı bir açıdan yaklaşmayı deneyelim, Münih'te ya da Almanya'da neden yaşanmaz? Münih'e bir eski sevgilisi muamelesi yapacak olsak, biraz arkasından konuşsak, dedikodusunu yapsak muhabbet konumuz ne olurdu? Elbet şehrin/ülkenin pek de hoşuna gitmeyen yönleri de vardır. Almanya geneli için bir şey söylemem doğru olmaz. Benim gibi ışık hassasiyeti ve güneş özlemi olanlar için kuzey boğucu olabilir yine de. Bir de Almanya'nın ufacık kentlerine giderseniz sükunetten baygınlık geçirebilirsiniz belki. Münih'te yaşamamak için herhangi bir sebep... hmmmm... Ev bulmak en büyük sıkıntı, bir de sanatsal anlamda Viyana'yla, İstanbul'la yarışamaz, oldukça az seçenek var. Her ne kadar gay parade'lar olsa da belli bir yaşın üzeri eski kafalılığa devam ediyor ama azınlıktalar. Yaşlı nüfusu fazla ve gözlemlediğim kadarıyla yalnız başlarına kalıyorlar. Yine de sosyalleşiyor ve sokağa çıkıyorlar. Emekli maaşıyla hayata tutunmanın mümkün olmadığını duyuyoruz. Toplu taşımayla ilgili belki İsviçre'den öğrenecekleri daha pek çok şey var denebilir. Onun dışında doğası muhteşem, sağlık hizmetlerine erişim oldukça iyi, yaya yolu ve bisiklet yolu fevkaladenin fevkinde işe yarıyor, sokaklar temiz, hava tertemiz, kent düzenli, insanlar saygılı ve eğitim kültür görgü seviyesi yüksek, yerel üretimiyle kendi yağlarıyla kavruluyorlar, o da yetmiyor dünyaya yayıyorlar. Çiftçilik var, hayvancılık var, güneş enerjisinde dünyada 1. sıradalar. Neye elimi atsam Alman malı. Kurşun kalemden arabaya dek. Muhteşem değil mi? Böyle bir mümkünlük var yani. Pek de olumsuz şey sayamadım iyi mi! Ancak eğer bir gün burası yoğun göç alır ve insan profili bozulursa, suç oranı artar ve başka sorunlar meydana gelirse, daha iyi alternatifler arayışına girebiliriz. Münih'te buğday birası içmeden, Schweinsbraten yemeden, Breze dişlemeden, patatese doymadan, kısacası bir Bavyera lokaline gitmeden olmaz. Onun dışında Viktualienmarkt kesinlikle görülmeli. Dünyanın en gereksiz pahalı sabit pazarı olabilir. Bu pahanın sırrını çözemedik. Bisiklet kiralayıp kenti püfür püfür gezebilirsiniz. Englischer Garten'a gitmeli, bu kadar geniş bir yeşil alanın kentin içinde nasıl yer alabildiğine şaşırmalısınız. BMW ve Deutsches Museum gezilmeye değer. Esas Münih'in etrafındaki göllere, dağlara gidilmeli. Bayern Ticket'la 5 kişiye dek gezebilirsiniz. Eski bir \"Münchener\" olarak gözler dolu dolu okuduğum bir röportaj oldu. Münih hakkında söylediklerine tamamen katılıyorum. Hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim şehir oldu benim için. Bir de belirtmeden geçemeyeceğim: Ne tesadüftür ki Münih'te eski ev sahibim Almancı bir Türk'tü ve evet, ben de dolandırıldım, pek çok eşyam yürütüldü vs. aşırı sıkıntılar yaşadım. Hele Karlsplatz-Hauptbahnhof tarafında bulunan bir sokak var ki tam bir kabus, Türklerin dükkanlarının olduğu ve yoğun yaşadığı yerler buralar. Ben de genelde çok açık tenli olduğum için Türklere pek benzetilmem. O sokaktan ne zaman geçsem koca koca adamların Türkçe yüz kızartıcı laflarına maruz kalıyordum. O yüzden ırkçılık ile ilgili söylediklerine harfiyen katılıyorum, çünkü kendim bir Türk olarak kendi ırkımdan nefret etmiştim."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/03/11/cape-town-gezi-rehberi-afrika-ile-tanisma-turu", "text": "Haydaaa, e biz resmen Afrika'ya gitmişiz, gitmekle kalmamış dönmüşüz, bir de gelmiş Cape Town gezi rehberi yazıyoruz. Gerçekten düşündükçe oralara kadar gittiğimize inanamıyoruz, sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor, vay be! Yazıya duygu patlamasıyla girizgah yapmış olduk ama, muhtemelen siz de ilk kez Afrika'ya ayak basacak ya da ilk kez dünyanın bir ucuna gidecekseniz muhtemelen bu hisler içindesiniz. Bu noktada kesinlikle hevesinizi kırmak gibi bir niyetimiz olmamakla birlikte sizi fazla coşmadan durdurmamız gerekebilir, çünkü aslına bakarsanız Cape Town öyle tam olarak da kafanızda canlandırdığınız Afrika gibi bir yer çıkmayacak. Yani tamam tabii ki bir şehrin göbeğine giderken camdan içeri zürafa kafasını uzatsın, kahvaltıda yanınızdan fil geçsin falan diye beklemiyorsunuzdur ama, hani o kafalarda oluşan Afrika tablosu vardır ya, işte burası orası değil. Cape Town koskoca Afrika kıtasının olabilecek en Avrupai, en Afrika'da olduğunuzu hissettirmeyen şehri olabilir. Bunun pek çok sebebi var, bu nedenle biraz şehrin kurulma sürecinden bahsetmek ve sizi çok da sıkmadan tarihi kısmına girmek gerekecek, ama emin olun bu bilgilere sahip olarak gidince şehri, şehrin neden böyle olduğunu ve şehre nasıl yaklaşmanız gerektiğini çok daha iyi anlayacaksınız, bizce burayı tanımak için bu bilgiler olmazsa olmaz. İşin tarih dersi kısmına geçmeden önce biraz kişisel yorum getirecek olursak yine dürüstlükten şaşmayacak, gerçek yorumumuzu esirgemeyecek, konuya bıçkın günlerindeki Uğur Dündar gibi yaklaşacağız. Çünkü Cape Town'u pek çok açıdan sevmekle birlikte yine de tam olarak neden bu kadar çok sevildiğini çözebilmiş değiliz. Yani tabii ki birinin çok etkilendiği yerden bir başkası o kadar da etkilenmeyebilir ve bu tamamen zevk meselesi olan konuyu yargılamak bizce bayağı manasız, isteyen istediği şehre tutulabilir ama, bizim tarafta öyle bir \"ırmağının akışına ölürüm Cape Town'um\" durumu olmadı. Şehrin doğa ile bu denli iç içe olmasının hastası olduk, o ayrı mesele, ama onun haricinde belki de biraz fazla yüksek bir beklentiyle gitmemizden mütevellit Cape Town ennn sevdiğimiz şehirler listesine öyle çok da üst sıralardan giriş yapmadı. Ne bilelim mesela doğa&şehir ikilisinin iç içe olduğu İzlanda'yla kıyaslayacak olursak oraya daha bi' vurulmuştuk. Tabii ki bu aşağıda size onlarca bayılacağınız şey sıralamayacağımız anlamına gelmiyor, hazır olun, bol yorulmalı bir gezi sizi bekliyor. Sadece buraya gitmeden önce şunu aklınızda bulundurun istiyoruz, bizce Cape Town'u sevmek, şehir kısmının \"çok güzel\" olması ile ilgili bir şey değil. Yani burayı bir Avrupa şehrini sevdiğiniz biçimde, o yaklaşım ile sevemezsiniz. Burası tam bir \"deneyim şehri\". Bir yana gidip köpekbalıkları ile dalış yapabildiğiniz, bir yana gidip balinaları görebildiğiniz, canınız çekince 10 dakikada bir dağın tepesine çıkabildiğiniz, Afrika kıtasının en ucuna gidip inanılmaz bir günbatımı izleyebildiğiniz, dev dalgalar arasında sörf yapabildiğiniz, plajın birinde penguenlerle yüzebildiğiniz ya da hop diye sonunu göremediğiniz üzüm bağları arasında şarap tadımına gidebildiğiniz ve tüm bunların hepsini tek bir şehrin içinde yapabildiğiniz, tammm bir deneyimler şehri. Öyle şehrin içinde müze gezip mimari överek sevebileceğiniz ya da bağlanabileceğiniz bir şehir değil. Belki de Cape Town'u sevebilmenin ve özleyebilmenin sırrı da budur; doğru beklentiler ile gitmek. Başlamadan gelen not: Cape Town gezimizi ve aşağıda söz edeceğimiz her şeyi izlemek isterseniz Instagram'daki sabitlenmiş hikayelerimizde sizi beklemekteler. Bu kısmı okumanızda ve Cape Town'u bu bilgiler ışığında ziyaret etmenizde ısrarcıyız, çünkü aksi takdirde bu şehri anlayabileceğinizi ya da tam anlamıyla tanıyabileceğinizi düşünmüyoruz. Merak etmeyin, öyle bayarak anlatamayacağız, bizim tarzımızda bir tarih dersi olacak gibi düşünün, bilgiler doğru, ama cümleler mahalle maçı anlatır gibi sdsf. Konuya tanıdık gelecek bir hikaye ile başlangıç yapacak olursak, henüz Cape Town ve civarı kendi halinde bir bölge iken, ve bu kendi halindelik Avrupalılar için = OHH BURADA BOL KAYNAK VARDIR anlamına geldiğinden, 1400'lü yılların sonlarına kadar, yani Avrupalılar bu bölgeye ayak basana kadar burada özellikle anlatmamızı gerektirecek çok da bir mevzu yok. Ancak ne zaman ki Portekizliler bu bölgeye ayak basıyor ve ardından Hollandalılar bölgenin önemini fark edip kolonileşmeye başlıyor, işte bu noktada işler de aynı hızda sıçmaya başlıyor. Konumu itibariyle çok önemli bir noktada bulunduğu için, bizim Türkiye'nin jeopolitik konumunu övüp durduğumuz gibi Avrupalılar da buraya vuruluyor işte. Neticede o dönem koşullarında dünyanın başka noktalarında da vuku bulduğu gibi, burada da kölelik sistemi ortaya çıkıyor. Yerel halkı köleleştiremedikleri için özellikle Malezya ve Endonezya gibi ülkelerden buraya insanlar getirtiliyor ve bu iş uzun yıllar bu şekilde ilerlemeye devam ediyor. Tam daha kötü olamaz diye düşüneceğiniz noktada daha da kötü bir şey oluyor ve \"biri sömürmek mi dedi, saçmalamayın bizi nasıl çağırmazsınız\" şeklinde İngilizler konuya dahil oluyor. 1834 yılında \"BİTTİ KARDEŞİM BU KÖLELİK MESELESİ HERKES KENDİNE GELSİN\" diyorlar. Sanıyorsunuz ki İngilizler çok süper oldukları için buraya huzur getirdiler. Aksine, bu durumu Amerika'nın canının çektiği ülkeye \"demokrasi götürmesi\" gibi düşünebilirsiniz, yani aslında durumu başka bir boktanlık seviyesine taşıyorlar. Çok detaya girmeden ilerleyecek olursak, 1900'lü yıllara, hatta 1948'e geldiğimizde kölelik ile eşdeğer seviyede korkunç bir rejim ortaya çıkıyor: Apartheid. Apartheid dediğimiz sistem, ırk ayrımcılığına dayalı ve 1948 ile 1994 yılları arasında süregelen bir rejim. Daha önce hakkında bir şey duymadıysanız bunun bizim yorumumuz olduğunu bile düşünmüş olabilirsiniz ama hayır, gayet olduğu gibi anlatıyoruz, basbayağı insanları ırklarına göre ayırdıkları, bazı bölgelerin \"beyazlara\" bazı bölgelerin \"diğer ırklara\" ait olduğu, yasaların buna göre uygulandığı bir sistemden bahsediyoruz. Nerede yaşadığının, nerede okuduğunun, ne iş yaptığının hatta sokakta nereye oturabildiğinin bile hangi ırktan olduğuna göre belirlendiği ve bunun devlet tarafından yapıldığı bir sistem. Böyle bir şeyin 1994 yılına kadar sürdüğüne inanabiliyor musunuz? Biz de halen okudukça sanki bir şeyleri yanlış biliyor, yanlış yazıyormuşuz gibi hissediyoruz, ama hepsi gerçek. Neticede bir noktada tabii ki insanlar bu duruma isyan etmeye başlıyor, muhaliflerin sayısı artıyor, tepkiler yükseldikçe insanları içeri atarak, işkence ederek seslerini bastırmaya çalışıyorlar ancak 90'lı yıllarda Mandela'nın da devreye girmesinin ardından 94 yılında bu rejim sona eriyor. Güney Afrika Cumhuriyeti günümüzde Afrika'nın en gelişmiş ülkesi olarak kabul edilse de aslında yaşanan olaylar o kadar yeni ki, henüz her şeyin normale döndüğünü, ırkçılığın tamamen oradan kalktığını ya da bu duruma maruz kalan insanların bu durumun üstesinden gelebildiğini söylemek pek de mümkün değil. Süregelen gelir eşitsizliği ve işsizlik oranının yüksek olması ülkede suç oranının da yüksek olmasına sebep olmuş durumda. Cape Town'da dolaşırken bir türlü Afrika'daymış gibi hissedemediyseniz, tam anlamlandıramadığınız bir sunilik, yapaylık duygusu hakimse bunlar hep şehrin, ülkenin tarihi ile bağlantılı. Bu kısımları oraya gidince daha iyi anlayacaksınız, bu sebeple ülkenin kısa tarihini bilmeden sizi gönderemezdik, hadi şimdi Cape Town Gezi Rehberi kısmına geçelim. Aslında hava sıcaklığını göz önünde bulunduracak olursanız yılın çoğu ayı Cape Town'u ziyaret etmek için uygun gibi görünse de şehirde ne yapmak, nasıl vakit geçirmek istediğinize göre bir planlama yapmak daha mantıklı olacaktır. Eğer şöyle babalar gibi yaz ayları yaşamak istiyorum, bizde kar yağarken Instagram'da bikinili pozlarım ile ortalığın anasını ağlatacağım diyorsanız Aralık, Ocak, Şubat dönemi sizlik. Ancak biraz daha gezmeye elverişli, biraz daha İsmail Türüt'ün terli gömleğine dönmeyeceğiniz bir hava isterseniz Mart Nisan, Eylül Ekim dönemleri size daha çok hitap edebilir. Cape Town'da bulunabileceğiniz en heyecanlı aktivitelerden biri balina gözlemlemek! Ancak bu ihtimalinizi yükseltmek için Haziran Eylül arası bir vakitte gitmek çok daha mantıklı oluyor, aklınızda bulunsun. Bu dönem aynı zamana şehrin en serin aylarına tekabül ediyor. Hangi dönemde gidecek olursanız olun akşam vakitleri için üstünüze kalın bir şey almayı ihmal etmeyin. Biz şehrin en sıcak dönemlerinden birinde gitmiş olmamıza rağmen akşamları üstümüze bir şey alma ihtiyacı hissettik, Afrika diye her zaman çok sıcak olacağını varsaymak doğru değil yani. Biz Cape Town'a Qatar Havayolları'nı kullanarak ulaştık ve kendilerine sanal sarılma göndermek istiyoruz çünkü hem ohhh ne geniş koltuk aralığı yarabbim, hem de hangi havayolu kahvaltıda pancake verecek kadar tatlı olabilir...... Bir de ek bilgi, bu uçuşta bagaj hakkınız 30 kilo, Cape Town'da depolayacağınız cin ve şarapları düşününce bu durum sizi sevindirir diye düşündük. Son olarak, şayet Qatar Havayolları'nı kullanacak olursanız Doha aktarmanız olacak, yeterince vaktiniz olursa vizesiz olduğu için çıkıp şehri dolaşabilirsiniz, bir taşla iki kuş. Cape Town Havaalanı'nından şehre ulaşmak için 3 seçeneğiniz var; Otobüs, taksi ya da Uber. Bizim yaptığımız gibi Uber kullanacak olursanız 20 dakika civarı bir sürede şehir merkezine ulaşabilirsiniz, ücret olarak 15 dolar civarı bir şeye tekabül ediyor. Taksi kullanacak olursanız kapının önünde taksi ister misiniz diye soran adamlara güvenmek yerine havaalanının çıkışında sıralanmış halde göreceğiniz resmi taksileri kullanın, rastgele bir şeye binmeyin. Taksi şehir merkezine aşağı yukarı 300 Rand civarı bir şey tutuyor ama pazarlık yaparak 200'e kadar düşüyorlar, biraz daha çingeneleşirseniz belki daha da düşerler, biz Uber kullanmış olmamıza rağmen bu bilgi işe yarar diye rezillik seviyesi yüksek bi' pazarlığa giriştik, oradan biliyoruz. Son olarak otobüs kullanmayı tercih ederseniz, 20 dakikada bir havaalanından şehir merkezine kalkan otobüsler mevcut ve yolculuk yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Otobüse ilişkin her türlü detaya şuradan bakabilirsiniz. Şehir içinde ulaşım kısmına gelecek olursak Uber pek çok şehirde olduğu gibi burada da resmen elimiz ayağımız oldu. Capetonian taksicilerin bizi dövme riski olmadığını da bilince olabilecek her yere Uber ile gittik geldik ve size de şiddetle önerimizdir. Bunun haricinde Cape Town sadece şehir merkezinden ibaret olmadığı, hatta asıl güzellikler merkezin dışına konumlandığı için araba kiraladık ve bu kararımızın da arkasındayız. Arabamız olmasa kaçıracağımız pek çok nokta, pek çok \"bu gezegenin köpeğiyim\" dedirtecek manzara olduğu için bizce imkanınız varsa mutlaka araba kiralayın. Biz aracımızı Europcar'dan kiraladık, ama illa oradan kiralayın demeyeceğiz, daha uygun bir alternatif bulursanız ona yönelin. Biz Airbnb'ye yönelmeden önce pek çok kişiden \"aman ev kiralamayın, başınıza bi' iş gelir\" temalı yorumlar duyduk, ama yine de otel yerine ev tercih ettik, kararımızdan da memnunuz. Siz de Airbnb'ye yönelecek olursanız en azından güvenliği olan bir ev tercih etmeye çalışın, tedirgin olmayın. Bizim kaldığımız ev şuydu, direkt ona bakmak isterseniz aklınızda bulunsun. Eğer otelde kalarak daha huzurlu hissedecekseniz bunu anlarız, o zaman en azından şu bölgedeki otellere bakarsanız daha iyi olabilir. Yukarıda size önerdiğimiz sokaklar da bu bölge kapsamında zaten. Alternatif bir öneri olarak, özellikle şaraba ilginiz varsa bağların yoğunlaştığı bölgelerden birinde kalabilirsiniz çünkü hem o taraflarda çok güzel butik oteller var, hem de tam kafa dinlemelik, tatil yapmalık yerler. Belki gezinizin şöyle 1-2 gününü böyle sakinlik ve huzura adamak istersiniz, fena olmaz mı? Biz konaklamasak da şarap tadımı için ziyaret ettiğimiz Babylonstoren'i çok beğenmiştik, orada konaklayabiliyormuşsunuz mesela, belki bi' girip göz atarsınız. Eeeeee şeyyyy, kem küm, nasıl desek..... Yani şey..... Galiba güvenli olduğunu iddia edersek düpedüz yalan söylemiş, ŞRFSZLK yapmış oluruz, çünkü Cape Town güvenlik konusunda problemli kabul edilebilecek bir şehir. Bunun sebebi yukarıda söz ettiğimiz Apartheid'a kadar dayandırılabilir, çünkü 1994 yılı gibi yakın bir sürece kadar devam etmiş olan bu korkunç sistemin getirdiği eşitsizlik durumu tabii ki tam olarak ortadan kalkmamakla birlikte halen bir şekilde etkilerini gösteriyor. 2018 verilerine göre ülkede işsizlik oranı %27'ye kadar dayanmış, sınıflar arasında uçurum var ve bu durum tabii ki yaşam koşullarına yansıyor. Bu güvenlik meselesi bizim kişisel yorumumuz olmanın ötesinde orada yaşayan arkadaşlarımızdan da dinlediğimiz, hatta artırıyoruz, Güney Afrikalı ama bir dönem İstanbul'da da yaşamış, yani bizim neyi gerçekten tehlikeli, neyi kabul edilebilir bulacağımızı aşağı yukarı tahlil edebilecek bir arkadaşımızdan da dinlediğimiz bir mesele. Dolayısıyla \"ayy yok yaa Beyoğlu'nun arka sokakları çk fenaa, Cape Town güvenlii.....\" diyenlere pek de kulak asmamanızı öneririz. Bu arada, biz gezimiz boyunca herhangi bir aksilik, herhangi bir sorun yaşadık mı? Yoo. Ama bu şehrin güvenli olduğu anlamına mı geliyor? Bir yoo daha. Geceleri 100 metrelik mesafeyi bile koşa koşa, depar atarak gittiğimiz bir rivayet mi? Hayır efendim, Usain Bolt halt etmiş, basbayağı yarın yokmuş gibi koştuk, ertesi gün bacaklarımız ağrıdı. Öncelikle lütfen gaza gelip Deli Yürek gibi saçma sapan ara sokaklar girmeyin. Biliyoruz bu çok değişik bir öneri değil ama, insan gaza gelip bu tip cengaverlikler yapabiliyor, yapmayın... Onları Norveç'te falan yapar, bu gibi heveslerinizi oralarda giderirsiniz. Gittiğiniz çok turistik bölgeler de dahil her noktada arada derede kalan sokaklara girmekten kaçının. Buna aşağıda söz edeceğimiz ve yüzde yüz ziyaret edeceğiniz Bo-Kaap, Woodstock, Long Street gibi bölgeler de dahil. Bu civarda turist avlamak için pusuya yatmış tipler dolu, yerlisiyle konuştuğunuz zaman size mutlaka \"şu birkaç sokağın ötesine gitmeye çalışmayın, başınıza bir iş gelir\" uyarılarında bulunuluyor, bize de dolanırken 3-4 kez söylendi. Gündüz turistik noktalarda gezip dolaşmakta hiçbir sıkıntı yok, ancak hava karardıktan sonra herhangi bir mekana yürüyerek gitmeye çalışmayın. Her nereye gidecekseniz evinizin önünden Uber'e binin, gideceğiniz mekanın önünde inin. BAĞIRTMAYIN BİZİ. Geceleri sağa sola yürümeye çalışmayın. Şehrin en turistik ve bilinen caddesi olan Long Street'te bile hava karardıktan sonra çok tatsız olaylar yaşanıyor, lütfen böyle bir risk almayın. İlla başınıza bir iş gelecek demiyoruz, ancak bunun deneyini yapmaya da gerek yok. Araba kiraladıysanız arabanızın içinde şarj aleti, mont vb. şeyler de dahil hiiiiiçbir şey bırakmayın. Yanınızda gereksiz miktarda para taşımayın, dikkat çekecek takılar takmayın ve mümkünse telefonunuzu sürekli olarak elinizde tutmayın. Cape Town'da sık yaşanan bir hırsızlık biçimi, hırsızın sizi gözüne kestirmesi, takip etmesi ve boş bulunduğunuz bir anda aksiyon alması olduğu için şayet birinden şüphe ettiyseniz, bir şekilde tedirgin edecek bir davranışına şahit olduysanız bunu \"yok yaa ben paranoyaklık ediyorumdur\" diye düşünmeyin, temkinli davranın. Son olarak, eğer abartıldığını düşünüyorsanız Cape Town Turizm Ofisi'nin hazırladığı güvenlik ile ilgili sayfaya bi' göz atabilirsiniz, bize inanmıyorsanız belki onlara inanırsınız, şöyle bıraktık. Cape Town'da gezilecek yerleri şehir içi ve dışı diye kategorize etmenin sizin açınızdan kolaylık sağlayacağına karar verdik. Şehir merkezi kısmı için arabaya marabaya ihtiyacınız yok, yer yer yürüyerek, yer yer Uber ile rahat rahat dolaşabilirsiniz, diğer kısım ise mutlaka araba ya da alternatif bir çözüm gerektirecek. Babalar gibi bir turistik aktivite ile Cape Town'da gezilecek yerler dosyamızı aralıyoruz; şehrin simgelerinden biri kabul edilebilecek Masa Dağı, orijinal adı ile Table Mountain. Şehrin pek çok farklı noktasından görebileceğiniz ve tepesinin dümmmdüz olması sebebiyle \"hee o yüzden masaa\" aydınlanmasını yaşayacağınız Masa Dağı'na çıkmak Cape Town'a ayak basan neredeyse her turistin gerçekleştirdiği bir aktivite. Biz normalde çok da manzara meraklısı bir ekip olmadığımız için acaba çıksak mı yoksa gerek yok mu gibi bir takım şüpheler yaşamamızın ardından bir akşamüstü tam günbatımı saatlerinde boşta kalınca tamam dedik, kaç kere Afrika'da bir dağa çıkacağız ya, yürüyün, NE OLACAKSA OLSUNNN. Kararımızdan memnun muyuz? Çook. Manzara göreceksek böylesini görelim, bir şehre tepeden bakacaksak o Cape Town olsun! Şimdi tabii dağa çıkmak deyince \"abi nasıl dağa çıkalım sanki bakkala gidin dermiş gibi dağa çıkmamızı öneriyorsunuz\" düşüncelerine kapılmış olabilirsiniz, normaldir. Sizlik bir durum yok, teleferiğe bineceksiniz, o sizi çıkaracak, sakin olun. Biletinizi ister şuradan alabilir, isterseniz gidince direkt oradan geleneksel yöntemlerle edinebilirsiniz. Ücretlere ve teleferik saatlerine de şuradan bakabilirsiniz. Son olarak, teleferiğe ulaşmak için hiç kasmayın, Uber kullanın, en pratik yöntem bu, sitelerinde bile onu öneriyorlar. Yukarıda çıkacağınız alanı diğer manzara deneyimlerinizden yola çıkarak okyanusa doğru baktığınız tek bir nokta gibi öngörebilirsiniz, fakat öyle değil. Yukarısı bildiğimiz yayla gibi, futbol sahası gibi, eşekler gibi büyük bir alan arkadaşlar. Ve işin kötüsü her noktadan farklı güzellikte bir manzara karşınıza çıkıyor, o yüzden bizce günbatımı saatinden en az 1, hatta abartmıyoruz 2 saat önce gidin. Unutmazsanız şarabınızı peynirinizi kapıp gidin, unutursanız yukarıdaki kafe gibi yerden içecek bir şeyler alırsınız, keyfinize bakarsınız. Bu şekilde hem teleferik için günbatımına doğru iyice çılgınlaşan sırayı atlatmış olurusunuz, hem farklı noktalardan etrafa bakınacak vaktiniz olur, hem de günbatımını izlemek için yer kapmış olursunuz, yukarısı bayağı bi' kalabalıklaşıyor, fotoğraflarınızda milletin kolu bacağı çıkıp durmasın diye yer kapmak gerekiyor. Muhtemelen akıl ederdiniz ama yine de söyleyelim, neticede dağa çıkıyorsunuz, üstünüze bir şeyler alın, serin oluyor. Masa Dağı ile birlikte Cape Town'un pek çok farklı noktasından görebileceğiniz bir yer daha var, Lion's Head. Aslına bakarsanız bu da Cape Town'un simgelerinden birine dönüşmüş bile denilebilir, hani şu Masa Dağı'nın yanında bir yerlerde görünen sivri uçlu diğer dağ. Masa Dağı'nın AMCOĞLU diyebilir miyiz, bizce diyebiliriz. Eğer isterseniz uzaktan ya da Masa Dağı'nın tepesinden görmekle yetinebilir, isterseniz buna da tırmanabilir, hiking rotalarını izleyebilirsiniz, karar sizin. Bizim gittiğimiz dönemde Lion's Head'ın bir noktasında yangın çıktığı için bu alan kapatılmıştı, hiking yapabilme imkanımız yoktu, o sebeple deneyimleme imkanımız olmadı. İlgilenenler için konuyu biraz araştırdık, anladığımız kadarıyla öyle çok da zorlu ve çok uzun süren bir yürüyüş rotası değil. Ortalama 2 saat civarı bir şey sürüyor ve gerçekten çok güzel manzara noktalarını kapsıyor. Zaten oldukça turistik olduğu için öyle gerilim yaşayacağınız ya da ne bilelim kaybolma riskleri falan yaşanacak bir durum söz konusu değil, rota son derece anlaşılır bir şekilde belirlenmiş. Başlangıç için \"Lion's Head Parking Lot\"a ulaşabilirsiniz, rota girizgahı otoparkın orası diye anlatılıyor. Rota boyunca hafif tırmanma gerektiren birkaç nokta var, ancak hepsinin 5-10 dakika daha uzun süren ama çok daha kolay olan alternatifleri mevcut, dolayısıyla çok da zorlu görünmüyor, yine de şüphe ettiyseniz biraz daha araştırma gerekebilir. Hadi tamam olaya böyle direkt dağ bayır girdik, gelin biraz şehre İNEK. Cape Town öyle çok müze müze gezme şehri değil, o kesin. Ama arada 1-2 tane kaçırmamanız gereken yer olduğunu düşünüyoruz, Zeitz Mocaa da onlardan biri. Cape Town'un çağdaş sanatlar müzesi Zeitz MOCAA, lokal sanatçılarla tanışmak için güzel fırsat. Üstelik mimarisi de çok iyi, bizce sırf içini görmek için bile gidilir, keşke yalnız bunun için sevseydik seni..... Çok da küçük bir müze sayılmayacağı için özellikle ilginizi çekecek bir geçici sergi de varsa buraya az zaman ayırmamanızı öneririz. Müze her gün 18:00'e kadar açık, giriş ücreti 190R. Mesela fokları görebilirsiniz! Bu bölge bize zaten San Francisco Pier 39'u hatırlatmıştı, foklar da gelince tam oldu. Eğer heves ederseniz kendileri saat kulesinin arkasında, kıyıda kalan noktada takılıyorlar. İsterseniz yanlarına kadar inebiliyorsunuz ama galiba inmeseniz daha iyi edersiniz. En azından uyarı tabelalarına bakılırsa durum bu. Waterfront Food Market'e uğrayıp farklı farklı mekanların bir arada yer aldığı bu modern pazar yerinde canınız ne çekiyorsa deneyebilirsiniz. Bizim en bayıldığımız konsept, nerede denk gelsek affetmeyiz. Watershed'e uğrayıp lokal tasarımcıların, satıcıların ürünlerinde bakabilir, alışveriş yapabilirsiniz. İlginizi çekerse Two Oceans Akvaryumu da burada yer alıyor, orayı dolaşabilirsiniz. Son zamanlarda yediğimiz en iyi sushiyi Cape Town'da bir alışveriş merkezinin içinde yiyeceğimizi tahmin etmezdik ama çok fazla eş dost önerince pes edip gittik ve kesinlikle sizin de denemeniz gerektiğini düşünüyoruz: Willoughby & Co. Denemeden dönerseniz havaalanı çıkışında sopalarla bekleyeceğiz. En babayı en sona sakladık: Helikoper turuna çıkabilirsiniz! İlk etapta kulağa çok ekstrem bir şeymiş gibi gelse de bu aslında Cape Town gezi rehberi için sıradan bir durum, Cape Town'a giden pek çok kişi şehir tepeden çok güzel göründüğü için burada helikopter turuna çıkıyor. Araştırmaya girişecek olursanız karşınıza birçok farklı firma çıkacak, biz Nac Helicopters'a güvendik ve son derece de doğru bir tercih olduğunu tur sonrası netleştirmiş olduk. Binmeden önce \"off helikopter çok pis sallanır altınıza yapacaksınız uçarken\" falan gibi yorumlar duymuş olmamız sebebiyle bayağı gerilmiştik ama zerre kadar gerilecek bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Cape Town'da helikopter turuna çıkmak istiyorsanız bu deneyimin farklı farklı versiyonları var, uzunlukları da hangi rotayı izlediğinize göre değişiyor. 15 dakika süreni de var, 1 saat süreni de, o kısmı size kalmış, web sitelerini kurcalamakta fayda var. Bu deneyim yeterince inanılmaz değilmiş gibi tepeden okyanusu incelerken en az 4-5 tane BALİNA GÖRDÜĞÜMÜZÜ DE SÖYLEMEDEN GEÇEMEYECEĞİZ. Aslında balina gözlemek için çok uygun bir noktada olmamıza rağmen mevsimi olmaması sebebiyle bu deneyimi kaçıracağız diye üzülürken helikopterin içinden balina görmek resmen aklımızı kaçırmamıza sebep oldu, hala durup durup nasıl böyle bir şey yaşadık diye düşünüyoruz. Dememiz o ki, aşağı dikkatli bakın, okyanus deyip geçmeyin, iyi bir çocuk olursanız belki Şirinler'i bile görebilirsiniz. Turistik aktivitelere devam, bu sefer şehrin en ünlü caddelerinden biri olan Long Street'i geziyoruz. İnternetin derinliklerine dalsanız Long Street'i öyle bir anlatıyorlar ki, zannedersiniz caddeye adımınızı attığınız saniye adeta bir Walking Dead ne bilelim bir World War Z sahnesi gibi üstünüze saldıracaklar, üstünüzde başınızda ne varsa soyup soğana çevirip öyle çırılçıplak bırakacaklar sizi ortada. Vay efendim öyle tehlikeli, böyle tehlikeli, \"bir şehrin en turistik caddesi bu halde olur mu pes!\" falan. Sakinleşiyoruz, tabii ki öyle bir şey yok. Sadece burası çok turistik bir nokta olduğu için yankesicilikti, işte \"ay banka kapanmış ben sizi başka bi yere götüreyim\" benzeri küçük dolandırıcılıklardı o tip şeyler yaşanabiliyor, yani her aşırı turistik noktada ne kadar dikkatli olmanız gerekiyorsa burayı da öyle düşünün işte. Tabii tüm bu öneriler gündüz saatleri için, akşam biraz daha gerilimli olabiliyor, o yüzden mümkünse akşam vakti yolunuzu buraya düşürmeseniz daha iyi bir fikir olabilir. Long Street üzerinde şöyle bir dolanabilir, Lola's, Mama Africa, Fiction, Kamili Coffee gibi mekanlarda vakit geçirebilirsiniz, özellikle görmeniz gereken spesifik bir noktası yok, turlasanız yeter. Canınız Çin mutfağı çekerse South China Dim Sum fena değil ve hızlı bir alternatif, biz fena bulmadık. Long Street'i şöyle bir dolandıktan sonra yukarıda önerdiğimiz gibi Kamili Coffee'de küçük bir mola verecek olursanız, hemen o kahvecinin üzerinde bulunduğu sokakta dümdüz ilerleyince Greenmarket Square'e ulaşacaksınız. Burası Grand Parade'den sonra şehrin en eski ikinci meydanı, tarihi anlamda da çarpıcı bir yer, çünkü bir zamanlar köle pazarı olarak da kullanılmış. Günümüzde ise türlü türlü hediyelik eşya, obje, ıvır zıvır satın alabileceğiniz, canlı, hareketli bir lokal pazar. Bilmeniz gereken en önemli şey: Pazarlık yapın. Yarın yokmuş gibi, gururunuzu ayaklar altına alarak, utanmadan, sıkılmadan pazarlık yapın sdfs. Buradaki satıcılar genelde fiyatları yüksek açmaları, sonuç olarak ise ilk önerilen fiyattan bayağı farklı bir fiyata ürün satmaları ile ünlüler, o sebeple gösterin hünerlerinizi. Özellikle Afrika'ya özgü, daha kültürü yansıtan bir şeyler almak isterseniz burada gerçekten çok seçenek var, yalnızca çok turistik bir nokta olduğu için bir tık daha yüksek fiyat çekiyorlar işte, aklınızda olsun. Bo-Kaap Cape Town'un müslüman mahallesi. Zamanında köle olarak Malezya, Endonezya gibi ülkelerden Cape Town'a getirilmiş müslümanların yoğunluklu olarak yaşadığı, bu sebeple Malay Quarter olarak da bilinen bölge. Renk renk, cıvıl cıvıl, Küba'dan hallice evleri ile ünlü, bu sebeple de tam bir turist magneti. Aslında çok büyük bir alana da yayılmıyor, en azından o renkli evlerin yayıldığı alan birkaç sokaktan ibaret sayılır, ancak yine de gidip şöyle bi' bakınmaya ve fotoğraflamaya değer diye düşünüyoruz, sadece çok yüksek bir beklentiye girmeyin. Bu arada, o evler eskiden şu an göründüğü gibi rengarenk değil, bembeyazmış. Ancak burada yaşayan halk özgürlüğüne kavuşunca ve nihayet mülk satın alabilme hakkına da sahip olunca özgürlüklerinin bir dışavurumu olarak evlerini diledikleri renklere boyamışlar. Oh, en azından mutlu son. Bo-Kaap'ı dolaşırken Wale Street'i kutup yıldızınız olarak belirleyebilirsiniz, muhtemelen en güzel fotoğrafları da bu sokakta yakalayacaksınız. Ara sokaklara da dalar çıkarsınız, sadece çok derinliklerine kadar ilerlemeyin, çünkü bu civarda da hırsızlık olayları yaşanabiliyor. Bizi o mahallede dolaşırken en az 2-3 kişi bu konuda uyardı, kendimiz getirdiğimiz bir yorum değil yani. Bir başka keşfedebileceğiniz bölge, District 6. Tarihi anlamda Cape Town'un en önemli bölgelerinden biri, çünkü burada gerçekten acı olaylar yaşanmış. Eskiden burası yoğunluklu olarak siyahi işçi sınıfın yaşadığı bir bölgeyken 60'lı yıllarda burada yaşayan halk District 6'ten taşınmaya ve şehrin dışında kalan, çok daha kötü koşullardaki bölgelere taşınmaya zorlanmışlar. 60.000'den fazla insanın evlerinin yıkılmasından, hepsinin tamamen istekleri dışında şehrin kenarında köşesinde kalan bir bölgeye gönderilmesinden söz ediyoruz, inanılır gibi değil di mi? Eğer konuya ilişkin daha çok bilgi almak isterseniz size de District 6 Museum'u ziyaret etmenizi önerebiliriz, çok büyük bir müze değil ama, konuya ve o dönem yaşananlara, insanların hikayelerine ilişkin detaylı bilgi veriyor, bizi oldukça sarstı. Buraya kadar gelmişken geçtiğimiz senelerde dünyanın en iyi kahvecisi seçilen Truth Coffee'yi de deneyebilirsiniz, District 6 Müzesi'ne çok yakın. Bir Cumartesi günü aç karnına Old Biscuit Mill'e gidilir, bütün şehrin orada olduğuna şahitlik edilir, yenilir, içilir, yerel tasarımcılardan alışveriş yapılır. Sadece Cumartesi günleri açılan ve çeşit çeşit mutfaktan yemek deneyebileceğiniz Neighbourgoods Market'a da girilir, yarın yokmuş gibi yemek yenir. Taco üstü Burger üstü çikolata üstü pizza yiyip kendinizden utanır, ama yemeye devam edersiniz. Yalnız şunu unutmayın, hakikaten çok kalabalık oluyor, açken bu kalabalıkla başa çıkamayacak kadar öfkeli oluyor, ne bilelim bi' HULK potansiyeli falan taşıyorsanız öğlen gidin. Espressolab Microroasters'ın kahveleri güzeldi, gitmişken ordan kahve kapmayı da ihmal etmeyin. Woodstock Exchange'e gidilir, içerdeki mağazalar kurcalanır, Superette'de kahvaltı yapılır ya da Rosetta'da kaliteli kahve tüketilir, keyif yapılır. Şehrin en iyi restoranı kabul edilen The Test Kitchen'a akşam yemeğine gidilebilir ancak çok önceden rezervasyon gerektirir. Yer bulamazsanız The Pot Luck Club alternatifi olabilir. İlginizi çekerse civarda mural&sokak sanatı turuna çıkabilirsiniz, ancak bunu tek başınıza ara sokaklara dalarak yapamazsınız, çünkü adeta ananız babanız gibi buna izin vermiyoruz. Şuradaki turlara katılabilirsiniz mesela, tek başınıza cengaverlik yapmayın. Son olarak cinin kralının üretildiği bu topraklardayken 35 lira gibi saçma sapan bir fiyata çok iyi cinler deneyebileceğiniz ve bu 35 lira dahilinde günün ortasında sarhoş olup \"ulan hani tadıyorduk şişe içtik resmen\" diye sokaklarda dolaşacak noktaya geleceğiniz bir cin tadımına katılabilirsiniz. Biz hemen Old Biscuit Mill'in yanında kalan Woodstock Gin Company'de tadım yaptık ve çok keyif aldık. Tahmin edeceğiniz üzere size tek tek cinleri, neyle iyi gittiğini, ne şekilde içmeniz gerektiğini falan anlatıyorlar, sonra da kendi halinize bırakıyorlar. Sonrasında beğendiğiniz cini satın alabiliyorsunuz, bizce mutlaka deneyin. Şehir yakınlarındaki son bölge keşfimiz Camps Bay & Clifton tarafları. Yakınlardaki diyoruz çünkü bu bölge merkeze şöyle bi' 5-6 km uzaklıkta kalıyor. Yani tam merkez değil, ama aşağıda anlatacaklarımız kadar da mesafeli değil işte. Camps Bay taraflarına gidince işin rengi değişiyor arkadaşlar. Böyle ortalık Miami'den, Malibu'dan hallice bir şeye dönüşüyor. Mekanların sıralandığı bir sahil şeridi, dev dalgaların olduğu kocamaaaan bir plaj, özellikle günbatımı saatlerinde güzelliği zirve yapıyor, bayağı etkileyici bir hal alıyor. Ancak özünde öyle net olarak gezip göreceğiniz, keşfedeceğiniz başka bir bölgesi mevcut değil. Bizce en azından bir akşamüstünü ve akabinde günbatımı sonrası akşam yemeğinizi burada geçirebilir, buranın ortamında da bi' şahit olabilirsiniz, onun haricinde bu civarda bulunabileceğiniz pek fazla bir aktivite yok. Twelve Apostles Otel'in restoranına günbatımı için gitmek bayağı hip bir aktivite, belki değerlendirmek isteyebilirsiniz. Daha az kasıntı bir şey isterseniz sahil şeridindeki restoranlar arasında en popüler olan Caprice'te akşam yemeği yiyebilir ya da Chinchilla'da birer kokteyl patlatabilirsiniz. Bree Street üzerinde Truth Coffee'ye rakip sayılabilecek kadar iyi bulduğumuz Origin Coffee, şehrin en sevilen kahvaltı mekanlarından Jason Bakery, kokteylleri ile ünlü Orphanage Cocktail Emporium önerimizdir. Akşam yemeği için Burger & Lobster, Clarke's ya da La Tete'yi tercih edebilirsiniz. Bree üzerinde olmasa da çok yakınında olan Village Idiot akşam içki içmek ve dans etmek için en popüler mekanlardan, aklınızda bulunsun. Gece için alternatif olarak yine civardaki Tjing Tjing'in rooftop'ına da gidebilirsiniz, gayet keyifli oluyor. Bu civarda sabahlara kadar uzanan bir gece yaşayacaksanız pek çok kişi kapanışı Aces and Spades'te yapıyor, kafanız iyi giderseniz galiba daha iyi edersiniz sdfs. Zamanla Bree Street ve civarının gölgesinde kalmış ama yine de popüler sayılabilecek Kloof Street üzerinde ise Yours Truly'ye kokteyl, Asoka'ya akşam yemeği ve kokteylleri için gidebilir (porsiyonları küçük, meze mantığında düşünün, çok şey söyleyin, kokteyl olarak Sensation çok iyi, denensin 6 tane falan sdfs) ya da Kloof Street House denenebilir, ama rezervasyon yapmadan gitmemeniz önerimizdir. Bu sokak üzerinde Afrika'dan eve taşımalık bir şeyler alabileceğiniz bir market de var bu arada, eve alışveriş yapmak isterseniz aklınızda olsun. Şehri güzel gezdik, şehri iyi gezdik, bir takım kilolar alındı, geri verilecek mi bilemeyiz, fok gördük, dağlara çıktık, yeri geldi helikoptere bile bindik, ama artık yeter. Şehir dışında taşıyoruz, WELCOME TO DENEYİMLER ŞEHRİ BABY. OFF bu deneyimi yaşayacağınız için şu an o kadar heyecanlıyız ki, sanki kendimiz ilk kez görecekmiş gibi hissediyoruz. Penguenleri görmeye hazır mıyız? Çünkü Boulders Beach penguenlerin yaşam alanı! Onlarca penguenin bir arada takıldığı, yanlarına gidebildiğiniz, dokunabildiğiniz, birlikte yüzebildiğiniz bir plajdan bahsediyoruz, delilik değil mi? Eminiz bazılarınızın aklına \"Afrika'da penguenin ne işi var abi\" gibi bir düşünce gelmiştir ama merak etmeyin, yalnız değilsiniz, pek çok kişinin aklına bu soru geliyor. Afrika pengueni diye bir tür var efenim ve yaşam alanları da tam olarak burası, orada bulunuyor ve yaşıyor olmaları hiç de anormal değil yani. Boulders Beach dediğimiz plaj şehrin Simon's Town adlı bir bölgesinde yer alıyor. Simon's Town'u şöyle bir dolansak da öyle pek de fazla aktivite içeren bir nokta değil, dolayısıyla direkt penguenlere odaklanabilirsiniz. Sonrasında isterseniz bölgenin merkezine gidip oradaki kafelerden birinde dinlenebilirsiniz tabii ki. Burası ulusal parklar kapsamında yer aldığı ve koruma altında olduğu için giriş ücretli. Ücretinizi ödeyip turnikelerden geçtikten sonra ya Boulders Beach ya da Foxy Beach tarafına yönelebilirsiniz ki bizce ikisini de yapın. Boulders tarafında daha fazla penguen var, ancak Foxy tarafında penguenlerin yanına kadar gidebiliyorsunuz. Giriş ücreti 76R. Bu ücreti ödediğinizde her iki tarafa da gidebiliyorsunuz, iki farklı plaj var diye iki kez ücret ödemeniz gerekmiyor yani. Kaç hayvan gördük hesabını tutan var mı? YETMEZ AMA EVETTT. Zirvede bırakıyoruz, Alpaka görmeye gidiyoruz. İşte bu noktada ne alaka derseniz haklısınız, alpakanın Güney Afrika'da ne işi var? Pek de bir işi yok aslında, Afrika alpakası diye bir şey yok çünkü kimse sallamasın boşuna. Ama bir şekilde bu alpakalar buraya getirilmiş ve üzüm bağları ile ünlü bölgelerden biri olan Paarl civarında bir çiftlik kurmuşlar. Burada bir alpaka çiftliği kurmuşlar, aynı zamanda ziyarete de açmış ve kahveci olarak da hizmet vermeye başlamışlar, o halde bize de gezmek düşer! Alpaca Loom'da gidip alpakalarla doyasıya vakit geçirebiliyorsunuz. Yem alıp besleyebilirsiniz, tükürmesini göze alırsanız sarılabilirsiniz, hayatımızda dokunduğumuz en yumuşak ve tatlı varlıklar listesinde ilk 3'e net bir şekilde girmiş alpakalardan kopabilirseniz kocaman bir gaddar ve kalpsizsiniz, haberiniz olsun..... Yazının sonlarına doğru yaklaştıkça gelen \"artık dandik aktiviteler kalmıştır herhalde\" hissinizi bir kenara bırakmanızı önereceğiz, çünkü daha Ümit Burnu'nu görmediniz. Nerede olduğunuzun farkında mısınız ya, coğrafya derslerinde duyduğumuz ve hiç göreceğimizi düşünmediğimiz yerleri görüyoruz resmen, COŞKULANIN BİRAZ HADİ. Coşkulanmanız lazım çünkü gidip görünce \"ya sanki pek de bir şey yok burada ama, Afrika kıtasının ucunda bir yerlerdeyim neticede, ne olacaktı ki zaten, kıtanın sonuna görmeye gelip kıtanın sonunu gördüm diye sinirlenemem....\" diye düşünme ihtimaliniz yüksek. Hani öyle manzara çılgınlığı beklentisiyle falan gidiyorsanız diye söylemek istedik, buraya öyle anlamlar yüklemeyin bizce. Öncelikle bir kafa karışıklığını gidermemiz lazım, Ümit Burnu yani Cape of Good Hope ve Cape Point iki farklı nokta. Her ikisini de ziyaret edebilirsiniz, ancak ikisini aynı yer zannetme ihtimaliniz yüksek olduğu için bu bilgiyi vermemiz iyi olur diye düşündük. Bir diğer şok edici bilgi, her ikisi de kıtanın en ucu olmaya çok yakın olsalar da ikisi de tam olarak Afrika kıtasının en uç noktası değil. En uç noktanın adı Cape Agulhas. Yani amacınız kıtanın en uç noktasını görmek ve Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu'nun birleştiği noktayı görmek ise istikametiniz orası olmalı. Kafa karışıklığını giderdiysek bir başka şaşırabileceğiniz şeyi daha önceden haber edelim, hem Cape of Good Hope hem de Cape Point \"Table Mountain National Park\" kapsamında olduğu için bu alana giriş ücretli. Aracınızla ödeme yaptığınız bir noktadan geçmeniz gerekiyor. Yoğun bir gün olursa muhtemelen bi' 15-20 dakika kadar sıra beklemeniz de gerekecek. Cape Point tarafı turistik bir nokta olması sebebiyle aracınızı park edebileceğiniz bir alana, Two Oceans isimli bizce yemekleri tırt bir restorana, tuvaletlere falan sahip. Öyle hiçliğe gidiyormuşsunuz gibi düşünmeyin yani. İlginizi çekerse bu noktadan füniküler ile daha da yukarı, deniz fenerinin olduğu kısma da çıkabilirsiniz, daha da zirveden, daha iyi bir manzara sunuyor. Tamam söz veriyoruz bu son hayvan görme notumuz, zaten Cape Town Gezi Rehberi yazımızın sonuna gelmek üzereyiz gerçi sdfs. Bu bölgede karşınıza çıkacak hayvanı söylüyoruz: BABUN. Ama öyle nadiren değil, bayağı ortalıkta cirit atıyorlar. Fakat bu arkadaşlar pek dostcanlısı olmadıkları için çok da yanaşmasanız iyi edersiniz. Hatta elinizde yemek tutmamak, aracınızda yemek bırakmamak gibi meselelere de özen gösterseniz iyi edersiniz, çünkü saldırganlaşabiliyorlar. Hani şu her Afrika'ya gidenin fotoğraf çektirdiği renkli renkli kabinlerin olduğu plajlar var ya, bizim çok ilgimizi çekmemiş olsa da mutlaka ilgilenen birileri vardır diye düşünerek onlardan da vazgeçmek istemedik. Özellikle Muizenberg Beach tepeden mükemmel görünen devasa bir plaj, sörf için de çok sık tercih ediliyor, bu sebeple iki plajdan birini seçecek olursanız bizce Muizenberg'e gidin. St. James tarafı biraz daha tenha ve küçüktü, o yüzden bize kalırsa oraya gitmek için özel bir sebep yok. Geldik uzuuun ve bol aktiviteli Cape Town Gezi Rehberi yazımızın son gezilecek yerine. Ama yine baba bir şey yani, uyduruk değil. Efenim Chapman's Peak Drive dediğimiz yer aslında okyanus kıyısında ilerleyen ve pek güzel doğa manzaraları sunan bir yol. Şayet araç kiralamadıysanız özellikle buraya gitmenize gerek yok gibimize geliyor ama, aracınız varsa da kaçırmasanız iyi edersiniz. Daha önce de söylemiştik, trafik tersten aksa da Cape Town'da araç kiralamak = oyuna 2-0 falan önde başlamak demek, doğruya doğru. Bu yol boyunca özellikle Hout Bay ve Noordhoek'te duraksayarak şöyle bir aşağılara bakınmanız önerimizdir, aksi takdirde öylece arabayla geçip gittiğinizle kalırsınız, her ikisi de tam fotoğraflık noktalar. Bu yoldan geçmeniz için hem gidişte hem de dönüşte para ödemeniz gerekiyor, üzgünüz..... Bizim ziyaret etmediğimiz için Cape Town Gezi Rehberi kapsamında anlatamayacağımız, ama bir ihtimal ilginizi çeker diye buraya bırakacağımız birkaç nokta var, araştırırsınız belki; Robben Island, Kirstenbosch Botanik Bahçesi ve Company's Garden. Gelin gelin oturun, şarap da var evet doğru duymuşsunuz, oturun bi' soluklanın anlatacağız. Konuya ilginiz varsa mutlaka haberdarsınızdır, Güney Afrika yeterince deneyim sunmuyormuş gibi şarapları ile de ünlü ve tabii ki bu durum bağ bahçe gezmenin Cape Town'un ana turistik aktivitelerinden birine dönüşmesine sebep olmuş. Biz de Cape Town'daki 1 günümüzü şarap bölgelerinde şöyle bir dolanmaya adadık. Bu noktada tercih edebileceğiniz Stellenosch, Franschoek, Constantia, Paarl gibi birkaç farklı bölge mevcut. Biz konuya ilişkin öyle çok da fazla bilgi birikimimiz olmaması sebebiyle gayet amatör bir şekilde bağ evlerinden birini seçip ona odaklanarak plan yaptık ve tam bir nokta atışı yapmışız diyebiliriz. Gittiğimiz çiftliğin adı Babylonstoren. Yalnızca şarap üretmiyorlar, gez gez bitmeyecek bahçelerinin bir bölümü üzüm bağlarından oluşuyor. Geri kalan kısımlarda aklınıza gelebilecek her türlü sebze, meyve, bitki yetiştiriliyor ve gerçekten müthiş bir ortam yaratmışlar. Dolaştıkça içinizden \"aslında her şeyi bırakıp güneye yerleşeceksin abi\" klişesi fışkırıyor resmen. Sizin de ilginizi çekerse burayı ziyarete gidebilir, şarap tadımı yapabilir, beğendiğiniz şarapları makul fiyatlara satın alabilir, bahçelerini gezebilir hatta burada konaklayabilirsiniz bile. Bu arada mağaza bölümlerini gezmeyi de ihmal etmeyin, orada yetişen ürünleri satıyorlar. Gidin patlıcan alın demiyoruz tabii, doğal parfümler, sabunlar, ne bilelim hasır şapkalar, çantalar, mumlar artık aklınıza ne geliyorsa pek çok ürün satıyorlar. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin para birimi Rand. Evet biz de gitmeden önce hiç duymamıştık, öyle-imiş. Paranızı çok yüksek ihtimalle ziyaret edeceğiniz Waterfront bölgesindeki Alfred Mall'un içinde American Express Foreign Exchange'de Rand'a çevirebilirsiniz. Ama yine de alternatiflere bakmayı ihmal etmeyin, biz seçenek olsun diye bi' tane önerelim dedik. Bu arada bazen para bozdurmaya gittiğiniz yerlerde güvenlik sizi \"burası kapandı ama şurada bozdurabilirsiniz\" diye bir yere götürmeye çalışabiliyor, onu yemeyin. Gözden kaçırabileceğiniz bir detayı hatırlatalım, priz girişlerimiz farklı. Yanınıza Güney Afrika'ya uygun dönüştürücü almayı unutmayın. Tamam hadi güzel bir şeyler yağdırmaya devam edelim, Güney Afrika ile saat farkımız yalnızca 1 saat. Şaşırmayın, okulda meridyenlerin anlatıldığı kısmı iyi dinleseydiniz şaşırmazdınız, yazıklar olsun..... Aslında o saat farkı da olmazmış da işte biz bi' tuhaf saat uygulamasında sabitlendik ya, o sebepten var. Yani uzun uçuş ardından bir de jet lag krizi yaşamayacaksınız, iyisiniz, kralsınız. Bol merak edilen bir konuyu da açıklığa kavuşturalım; Cape Town'a giderken herhangi bir aşı olmanız gerekmiyor. Bizim pek de ilgimizi çekmeyen ve sansürlemeyeceğim, götümüzün yemediği bir aktivite olduğu için denemedik ama, ilginizi çekerse köpekbalıkları ile dalış yapabiliyorsunuz. Yani hadi gel köpekbalığı beraber dalak mı, gibi değil de, bir kafesin içinde dalıyorsunuz, sağınızda solunuzda köpekbalıkları oluyor falan. Ne güzel anlattık di mi? Korkuyoruz kardeşim allah allah. Neyse, yapacak olursanız dönünce bize de anlatın, merak ederiz....... Merak edilen son bir konuya daha açıklık getirelim, çünkü Afrika deyince akıllara safari geldiği aşikar, ancak Cape Town bunun yeri değil. Cape Town yakınlarında safari yapabileceğinizin iddia edildiği yerler de bizce biraz uydurmaca. Daha çok bu \"Afrika=Safari\" beklentisini karşılamak için zorlama oluşturulmuş yerler gibi yani. Gerçekten böyle bir niyetiniz varsa yallah Kruger National Park'a. Size boşuna para harcatmayız, rica ederiz, biz de sizi seviyoruz. -airbnbde onerdiginiz yerin gunlugu 600 lira ve 6 kisi kalabiliyor. Saka yapiyor olmalisiniz? Apartheid o kadar kotu bir sistem ki simdiki siyahlarin azimsanamayacak bir kismi apartheidi tekrar ariyor. Apartheid bitene kadar guney afrikanin ciddi anlamda guclu bir ekonomiye sahip oldugunu hatirlatmak isterim. Bu sistem cokup, anc basa gelince ekonomi hizla cokmeye basladi. Son 10 yildir ulkenin tarim ihtiyacini karsilayan beyaz ciftcilere siyahi ceteler saldirip katletmekte, kadinlarina kizlarina tecavuz etmekte. Anc bu konuda hicbirsey yapmayip, politikacilari beyaz adami daha oldurmeyin diye demecler vermekte. Beyaz iseniz sirketiniz belli bir buyukluge ulastiktan sonra, siyahi birisine devretmeniz gerekiyor. Sonuc olarak, ulke beyazlarin yonetiminde iken, ekonominin gayet guclu, sucun baya az ve paranin belli bir zumrede toplandigini goruyoruz. Paranin belli bir zumrede toplanmasi dunya genelinde gorulen bir durum. Apartheidden sonra ise ulkenin zenginligini siyahi zumre aldi, standart siyahi vatandas yine fakir. Benzer ornek zimbabwe icinde gecerli. Beyazlarin yonettigi zamanlar ulke gayet kralken, siyahiler yonetimi ele gecirip, beyazlari sallayinca, ulke ciddi anlamda kotulesmeye basladi, simdiki durumu belli. Keske ayh apartheid cok kotuymus yaeee diye sallamadan once, gittiginiz ulkenin tarihini biraz okusaydiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/04/02/hatay-gezi-rehberi-yeme-icme", "text": "Tabii ki Hatay gibi bir şehri sadece yemek ile özdeşleştirmek olmaz, burası aynı zamanda Türkiye sınırları içindeki en eski yerleşim yerlerinden biri. Yapılan araştırmalarda elde edilen bulgular şehrin tarihinin M. Ö 100000 yılına kadar dayandığını gösteriyor, AKLI ALMIYOR İNSANIN. O sebeple yediğinize içtiğiniz önem verdiğiniz kadar gezip gördüğünüzü de ciddiye alın, kısa zamanınız varsa bile en azından şu Hatay Arkeoloji Müzesi'ne olması gerektiği kadar zaman ayırın, o kısmı aşağıda detaylandıracağız zaten. Hataylı takipçilerimizden gelen mesajlardan ve şehrin konumundan da anladığımız üzere Hatay yazın çok sıcak oluyor. Dolayısıyla öyle şehir keşfi yapayım, dağ bayır gezeyim, e bir de yarın yokmuşçasına yemek yiyeyim diyorsanız Hatay'a mümkünse bahar aylarında gidin. Biz Hatay'ı Mart ayının sonlarında bir vakit ziyaret ettik ve hava gündüz 22-23 derecelerdeyken akşamları 9-10 derecelere kadar düştü. Yani gündüz gezip tozmaya gayet elverişli bir hava varken, akşamları bayağı üşüdük. Bavulunuzu yaparken de ona göre düşünün, gündüz sıcak olsa bile akşam pis bir soğuk olabiliyor, sonra mevsimle hiç ilgisi olmayan kıyafetlerle ortalıkta dolaşan bloggerlar gibi kalmayın, üstünüze başınıza akşam için bir tık daha kalın bir şeyler almayı ihmal etmeyin. Hatay genelinde gezmek isteyeceğiniz ve Antakya'dan uzaklaşmanızı gerektirecek bir takım noktalar olsa da gerek turistik noktaları, gerek yeme içme noktalarını baz alacak olursak bu gezi boyunca en çok Antakya ve civarında zaman geçireceksiniz. Dolayısıyla konaklama için Antakya doğru bir tercih olacaktır. Ancak aşağıda detaylandıracağımız Hatay'da gezilecek yerler listesini eksiksiz olarak yerine getirecekseniz ve Antakya'da kalıyorsanız çok yüksek ihtimalle araba kiralamanız gerekecek, o kısmı bir sonraki maddede çözeriz. Biz 1 gece İskenderun'da, 1 gece Antakya'da konaklayarak aradaki mesafeyi gidip gelme sorununu çözdük ve mantıklı bir çözüm getirdiğimizi düşünüyoruz. Böylece İskenderun tarafında da günbatımı&rakı olayına girişebildik, Antakya'ya geri dönme derdimiz ortadan kalktı falan. Otel olarak Antakya'da Kavinn Butik Otel'de, İskenderun'da ise başka seçeneklerimiz olsa da o hafta pek çok otel dolu olduğu için Ramada'da kaldık. Kavinn Butik Otel'de konaklama imkanınız olmazsa bile gidip mutlaka avlusunu görün, tam fotoğraflıktı. Antakya içindeki Kavinn Butik Otel tarzı otantik yerlerde kalacaksanız bazı noktalara arabayla girilemiyor, ama ana caddeye çok da mesafeli olmadıkları için bavulunuzla aralara girmek çok da zorlu değil. Hatay'da ulaşım meselesini değerlendirirken aslında nasıl bir gezi planladığınızı göz önünde bulundurmak gerekiyor. Çünkü Antakya içinde arabanız olmadan hareket etmek çok da zor değil, eğer sadece Antakya'yı dolaşacağınız kısa bir hafta sonu gezisi planladıysanız arabasız idare edilir, 2 günlük gezi için bir de araba kiralama derdine girmeye gerek yok. Ancak Antakya'nın dışına çıkıp aşağıda söz edeceğimiz diğer yerleri görecekseniz araba kiralamak mantıklı oluyor, çünkü bazı noktalara arabasız ulaşım pek de kolay/mümkün değil. Hatay Havaalanı'ndan merkeze ulaşım için Havaş'ı kullanabilirsiniz. Antakya ve İskenderun'a seferleri var, güzergah ve saatlere şuradan bakabilirsiniz. Gerek havaalanında gerek şehir içinde taksi kullanırken dikkatli olmanızı öneririz, taksicilerin kurnazlık kovalaması çok da şaşılan bir durum değil, pek çok kişinin başına gelmiş. Bizim başımıza taksimetreyi açmayı unutmuş gibi yapmaları formunda geldi, hatırlatınca da \"zaten belli ne yazacağı\" gibi saçma bir açıklama yaptılar, özetle dikkatli olun. Biz aracımızı dönem itibariyle bulabildiğimiz en uygun fiyatlı yerden kiraladığımız için özellikle bir yer önermeyeceğiz, siz de bi' araştırırsınız. Kredi kartınızın, telefon operatörünüzün kampanyaları olup olmadığını mutlaka kontrol edin, bir şeyler çıkıyor. Hatay'da gezilecek yerler konusunda o kadar da iddialı sayılmayız. Yani şehrin görülmedik yerini bırakmadık, x yer bu rehberde yoksa o zaman o yer komple yoktur gibi bir iddiamız yok. Çünkü biz Hatay gezimizi yazının girişinden de anlayacağınız üzere büyük ölçüde yemek üzerine kurmuştuk, yanımızda götürdüğümüz kıyafetleri bile genişleme payı olanlardan seçtik, öyle bir kararlılık sdfs. O sebeple bir Hatay uzmanı olmak falan istiyorsanız ek kaynaklardan destek almanızı öneririz, bizim aşağıda yazacaklarımız 2-3 günlük bir Hatay gezisinde görebileceğiniz turistik noktalar üzerine kurulu, diğer rehberlerimizde olduğu gibi çok fazla alternatif nokta içermiyor yani. Alışkın olduğunuz OitheBlog tarzından bir tık daha farklı bir rehber olunca baştan bi' uyaralım dedik. Bu her rehberde karşınıza çıkacak \"Antakya sokaklarını gezin....\" deyip geçilen mesele aslına bakarsanız biraz bulanık. Çünkü son derece dürüst davranacak olursak Antakya sokaklarının öyle offf çok güzel abii dedirten bir havası yok, bizce Hatay genel olarak bazı noktalar hariç pek de göze hitap eden bir şehir değil, burayı başka yönleri ile sevecek, başka sebeplerden özleyeceksiniz. O sebeple tabii ki sokakları dolaşın, ancak öyle çok büyük bir beklentiyle değil de, şehri, yöreyi tanımak adına dolaşın. Zaten aşağıda anlatacağımız bazı noktalara yürürken sokakları da dolaşmış olacaksınız, onların ötesinde bir nokta ile şahsen biz karşılaşmış değiliz. Bizce Antakya sokaklarını dolaşmanın en güzel tarafı beklenmedik noktalardan karşımıza avlular çıkıp durmasıydı. Bunun sizin de hoşunuza gideceğini tahmin ederek özellikle Zenginler Mahallesi'nde Gazi Paşa Caddesi üzerinde yürüyecek olursanız hem karşınıza birçok avlu çıkacak, hem de bizce görsel olarak en güzel cadde burasıydı. Anadolu'nun pek çok şehrinde karşılaşabileceğiniz o klasik çarşılardan tabii ki Hatay'da da var, üstelik İpek Yolu üzerinde olması sebebiyle tarihi de bayağı eskilere dayanan bir çarşı. Özellikle cami kilise havra üçgeni arasında bir noktada kalıyor olması sebebiyle Antakya'nın en turistik yerlerinden biri diyebiliriz. Görsel olarak otantik sayılabilir ama, içeride kurutulmuş patlıcanların yanında Kylie Lip Kit satıldığını görünce biraz büyüsü kaçıyor tabii sdfs. Yine de evinize Hatay'a özgü şeyler almak, hediyelik eşya bakmak falan isterseniz Uzun Çarşı'da bakınabilirsiniz. Yine Uzun Çarşı'nın bir parçası sayılabilecek Kurşunlu Han'a da' bi kafa uzatırsınız, burası Antakya'daki hanlar içinde en eski olanı. 638 yılında, Hatay Arapların elindeyken inşa edilen ve Türkiye sınırlarındaki ilk cami olarak kabul edilen Habib-i Neccar Camii, eski bir tapınağın yerine yapılmış. Bir dönem bölge Hristiyanların hakimiyetine geçince kilise olmuş, sonra tekrar camiye çevrilmiş, Osmanlı döneminde bir takım eklemeler yapılmış falan derken günümüzdeki halini almış. Yalnızca dışarıdan görmekle kalmayıp avlusuna girecek olursanız güzel fotoğraflar da yakalayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Hatay gezimiz boyunca gezdiğimiz yerler içerisinde bizi en çok etkileyen, en gururlandığımız, en ULAN BİZİM DE BÖYLE MÜZELERİMİZ VAR BE OH diye bağırtan yer kesinlikle Hatay Arkeoloji Müzesi oldu. Türkiye genelinde gördüğümüz en iyi müzelerden biri olan Hatay Arkeoloji Müzesi, oldukça büyük bir müze olduğu için bizce buraya uzunca bir zaman ayırmanız gerekir. İçerisi çağlara/dönemlere göre farklı farklı bölümlere ayrılmış ve her biri son derece detaylı biçimde anlatılıyor. Özellikle mozaiklerin yer aldığı bölümden bayağı etkileneceğinizi düşünüyoruz, mutlaka ziyaret edin. Kendisine \"tarihteki ilk ayyaş\" adını verdiğimiz, elinde şarap kasesi, yanında şarap testisi ve ekmek olan iskelet mozaiğini gözden kaçırmayın. Üzerinde şöyle yazıyormuş: Neşeli ol, hayatını yaşa! İzindeyiz reis. Müze kart geçiyor, kart yoksa 20 TL. Müze her gün açıktı, Pazartesi kapalıdır diye düşünmeyin yani, biz Pazartesi gittik mesela. Saint Pierre Kilisesi Hatay genelinde en çok yabancı turisti bir arada gördüğümüz nokta olarak kişisel tarihimize geçti. İlk gittiğimizde bomboştu, dedik kimse mi merak etmiyor yahu, sonrasında koca koca turist grupları otobüsler ile buraya akın ettiler. Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olduğu için bu anlamda da önem taşıyan, hatta hac yeri kabul edilen ve bu sebeple yabancı turistleri de çeken Saint Pierre kayaların içine oyulmuş, küçük bir kilise. Daha doğrusu bir mağara ve kiliseye çevrilmiş şeklinde betimlemek daha doğru olur. Şehrin 2 km kadar dışında, tepede bir noktada kalıyor, vaktiniz olursa gidip görebilirsiniz. Girişte Müze Kart geçiyor, kartınız yoksa 20 TL. Hemen bu kilisenin kapısının oradan sola, dağa bayıra doğru çıkan bir patika göreceksiniz. O yol Kharon Kabartması'na doğru gidiyor ancak hem yürüyüş yolu kötü, hem de kabartma yakından pek de iyi seçilebilen bir durumda değil, biraz fazla zarar görmüş. Beklentinizi çok yükseltmeden gidip bir bakılabilir. Yolu anlayamadıysanız kilisenin girişindekilere sorun, onlar tarif ederler. Musa Dağı eteklerindeki Hıdırbey Vadisi'nin devamında yer alan Vakıflı Köyü Türkiye'nin tek/son Ermeni köyü olarak biliniyor. Aslında çok büyük bir köy değil, biraz da yayılmış durumda, o sebeple öyle pek de sokak sokak gezebileceğiniz, aylaklık edebileceğiniz bir köy değil. Köye ulaştığınızda karşınıza önce Vakıflı Köyü Çay Bahçesi ve köyde yetişen organik ürünlerin satıldığı bir nokta, 300 metre kadar sonrasında da bir zamanlar ipek fabrikası olan ama 1875 yılında kiliseye çeviren Vakıflı Kilisesi çıkıyor. Köy, özellikle bizim gittiğimiz dönemlerde portakal ağaçları arasında oldukça şirin görünse de çok fazla aktivitede bulunabileceğiniz bir köy değil, belki yol üzerinde uğrayıp bi' çaylarını içebilir, organik ürünlerden alabilirsiniz. Buralı bir takipçimizden duyduğumuza göre şayet Paskalya döneminde Hatay'a gidecek olursanız o dönemde köyde güzel bir sofra kuruluyor, yerel yemekler yapılıyor, daha tatlı ve canlı bir ortam oluyormuş, işte o zaman kesin gidilir! Vakıflı Köyü'nün hikayesini merak ederseniz şurada güzel bir yazı var, oraya göz atabilirsiniz. En önemli nokta, buraya haftasonu gitmemek. Özellikle güneşli bir pazar günü gidecek olursanız buranın inanılmaz kalabalık, kaotik, böyle piknik yeri terk bir halde olduğuna şahit oluyorsunuz ve inanın adım atmak mümkün olmuyor. Bir yerde çocuklar koşturuyor, bir yandan herkes fotoğraf çekme derdinde, bir yandan ALİ KEMAAALLL KOŞMA EVLADIIIMM çığlıkları falan sdfsd. İmkanınız varsa hafta sonu gitmeyin. Titus Tüneli'ne ulaşmak için biraz yürümeniz, yol katetmeniz ve ardından belli bir noktada suların içinden falan geçmeniz gerekiyor. Bizim orada bulunduğumuz süre içinde tünelin içlerine doğru ilerlemek için cebelleşirken dengesini kaybedip düşen en az 5-6 kişi oldu. İzlemesi komik ama başınıza gelirse hiç de komik değil sdfs. O sebeple ona göre bir ayakkabı giyip gitseniz, ne bilelim mesela uzun paçalı bir pantolon falan giymeseniz iyi edersiniz. Kayalara oyulmuş bir mezar kompleksi olan Beşikli Mağara'ya da Titus'a ulaştığınız şekilde gidiyorsunuz. Bir noktada tabelalar sizi yönlendiriyor, bir tarafa yürürseniz Titus'un daha ilerleyen noktalarına giriyorsunuz, sağa doğru gidecek olursanız ise Beşikli Mağara'ya. İskenderun Antakya'ya uzak kaldığı için ve hafta sonu gezginleri tarafından es geçildiği için biraz geri planda kalmış gibi görünse de bizde Hatay'ın en yaşanılası yeriymiş izlenimi yarattı. Böyle bi' minik İzmir, hatta akşam üstü saatlerinde bi' günbatımının da etkisiyle bi' California terk haller falan, hayırdır İskenderun, kime bu şovlar? Bizi kazandın..... İskenderun genelinde öyle özellikle şurayı gezin burayı görün diyeceğimiz net bir yer yok. Şayet ilginizi çekiyorsa Deniz Müzesi var, belki oraya uğranabilir. Bize kalırsa buranın tadı günbatımı saatlerinde sahile gidip aylaklık edince çıkıyor. Sonrasında da hemen yakınınızda kalacak Petek Pastanesi'ne doğru gidersiniz, o kısmı aşağıda detaylandıracağız, detaylandırmadan olmaz çünkü bizce İzmir Reyhan Pastanesi ile kapışacak güzellikte bir pastaneydi, yüzzzde yüz gitmeniz lazım! Gidemediklerimiz: Zamanımız yetmediği için Arsuz, Batıayaz Yaylası ve Harbiye tarafını keşfedemedik, eğer vaktiniz varsa belki oralara da bi' göz atmak istersiniz diye bildiğimizi esirgemeyelim dedik. Bir de eğer yazın gidecek olursanız Karamağara'nın suyu harika görünüyor, yüzmek için nasıldır bilmiyoruz ama, Kaputaş Plajı Hatay şubesi görüntüsü ile bizce araştırmaya değer gibi. Hadi konuya favorilerimizden biri ile girelim; Ali Mürdün'ün yeri. Hatay'a ve civarına özgü bir sürü yemeği tek bir sofrada görmek isterseniz Ali Usta'nın mekanına kesinlikle gitmeniz lazım, çünkü gerçekten bir Hataylı'nın evine gidip de yemişsiniz gibi bir lezzet karşınıza çıkacak. Ama öyle hop diye gidemiyorsunuz, çünkü Ali Usta her yemeği kendi hazırladığı için her şey belli bir saatte bitiyor, o yüzden en iyisi elinizi çabuk tutup mümkünse öğlen 12:00 gibi orada olmak. Öyle 14:00 sularına falan kalırsanız avcunuzu yalarsınız valla, bu yola baş koymanız lazım. Yer bulup da oturmayı başarırsanız önünüze çeşit çeşit yemek gelecek. Ekşi aşı çorbası, lahana dolması, oruk, cevizli biber, tavuklu pilav, aşur, sakız murcu şeklinde uzayıp giden koca bir listeden bahsediyoruz, karnınız DEV doyacak. Üstüne gelen krem karamel ve Ali Usta'nın üstüne köpük sürüp bize resmen elleriyle yedirdiği kerebiçe de bayıldık. Gördüğünüz gibi ALİ USTA FAN CLUB açmaya çok yakınız, o yüzden Ali Mürdün'ün yeri bizce Hatay gurme gezinizin garanti uğranacak noktalarından biri olmalı. Bir diğer efsane ile devam edelim, Dönerci Tacettin Usta. Şimdii, bir kere Antakya döneri diye bir gerçek var, önce ondan bahsetmek gerekiyor. Çünkü Antakya döneri öyle bildiğimiz döner gibi değil, mevzusu farklı. Buranın döneri soslu döner, içine soğanı da basıyorlar, e biraz acı da oluyor. Seversiniz sevmezsiniz bilemeyiz, dönerde gelenekçiyseniz sizlik olmayabilir, ama biz biraz tantuni havası aldığımız için bayağı bayıla bayıla yedik ve bizce bu işin Antakya'daki ustası da kesinlikle Tacettin Usta. Tacettin Usta'da öğle vakti gidip şak diye boş masanın birine oturmak mümkün değil. Ya arayıp, ya önünden geçerken uğrayıp sıraya girmeniz gerekiyor. Saat 12:00'de gidersiniz, 13:30'a yer var derler, şaşırmayın, seveni çok. Neticede bize kalırsa Antakya'da yiyebileceğiniz en iyi dönerlerden birini burada yiyeceksiniz, o yüzden o beklemeye değer. Bu arada Tacettin Usta uzaktan bakınca böyle bi' sert mizaçlı, bi' \"ustaya yanaşırsam suratıma tokadı basacak galiba\" gibi dursa da konuşunca çok kibar, güleryüzlü biri, hani gidip izlemek, belki video falan çekmek isterseniz çekinmeyin. Tacettin Usta'ya alternatif olarak bize en çok Mısırlı Döner önerildi. Bizce orası da iyiydi, ancak yine de Tacettin Usta zirveydi, ikisini birden deneyip kararınızı verirsiniz artık. Zirvedeyiz canım, sesini duyamıyoruz...... Bu sefer de humus konusunda zirveden ilerliyoruz, gerçekten şu güne dek yediğimiz humuslar humus değil, HUMUSUMTRAKMIŞ, HUMUSTAN HALLİCEYMİŞ. Ben bu zamana kadar humusu o kadar da sevmediğimi iddia ederdim, meğer böylesini yemediğim içinmiş. O yüzden şayet o kadar da büyük bir humus sevdalısı değilseniz bile bizce Humusçu İbrahim Usta'ya uğramadan büyük konuşmayın. Vegan dostlar, valla burası tam sizlik yer he, yaşadınız. İbrahim Usta acayip konuşkan. Bir şey mi merak ettiniz, sorun uzun uzun anlatsın, hiç daralmıyor bunalmıyor. Biz mekana gittiğimizde kendisi birkaç gün önce İtalya'dan yeni dönmüştü, orada bir gastronomi konferansına katılmış, humus konusunda şov yapmış da dönmüş, bayrakları astırmıştı. Baktık biz konuya ilgiliyiz, çok soru soruyoruz, oturun dedi, ben size ne yemeniz gerekiyorsa yağdıracağım, o sırada da anlatırım. E tabi adabı vardır Antakya'da humus yemenin, öyle kafanıza göre gitmek yok. Mesela burada humusu sabah kahvaltıda yemek gayet sıradan bir durum, o yüzden yadırgamayın, siz de sabah gidin. Biz 9:30 gibi gittiğimizde mekan doluydu, herkes ya orada oturmuş yiyor ya kahvaltı sofrası için paket yaptırıyordu. Üstelik burada öyle sadece dümdüz humus da yenmiyor, sarımsaklı humus var, bakla ezmesi var, cevizli biber var, allah ne verdiyse. Zaten kremamsı kıvamda olan bu yemeklerin üstüne tahin ve zeytinyağını gezdirip yanına da dağ gibi ekmekle ev yapımı turşuyu bastılar mı sabah 10:00'da rakı içesiniz geliyor, durum çok fena. Bizce abartıyor muyuz demeyin, hepsinden söyleyin, doyacak gibi olursanız ekmeksiz götürürsünüz, hadi afiyetler! Antakya genelinde şanı yürümüş bir diğer humusçu da Humusçu Nedim, eğer kıyaslamak isterseniz orayı da deneyebilirsiniz. Ohoo, daha işimiz uzun, söz konusu Hatay mutfağı oldu mu ana başlıklar bitmek bilmiyor, o yüzden diyoruz size şu gittiğiniz yerlerde her şeyi yarım porsiyon söyleyip bölüşün diye. Bu sefer konumuz tepsi kebabı. Denemek için yerlisi tarafından önerilen iki yer var, biri Pöç Kasabı, diğeri Tugay Kasabı. Biz zamanımız kalmadığı için Tugay Kasabı'na yetişemedik, ama acayip aklımız kaldı. Pöç'te yedik, beğendik, ama kıyaslama imkanımız olacak bir başka versiyonunu deneyemediğimiz için en iyisi midir onu bilemeyiz. Hayatımıza girmez olaydın be Petek Pastanesi, gelip de bitanemiz olmaya ne hakkın var? Hatay'da yediğimiz en güzel tatlıları komple Petek Pastanesi'nde yedik, künefesinden fıstıklı suflesinde, adını bilmediğimiz hindistan cevizli krema dolgulu topçuklardan hurmalı kömbesine her şeyinin hastasıyız, hala acıktıkça aklımıza düşüyor. İskenderun'a gitmeye üşendiyseniz Petek Pastanesi'nin burada olduğunu aklınıza getirin ve poponuzu kaldırın, çok iyiydi. Hazır künefeden konuyu açmışken Antakya'da yiyebileceğiniz en iyi künefeden de bahsetmeden geçmeyelim. Belki Instagram'da denk gelmişsinizdir, hani şu tepside künefeyi havada çevirdikleri şovlu videolar var ya, işte burası tam olarak orası. Ama sırf şov değiller tabii, hakikaten çok lezzetli künefe yapıyorlar. Yalnız Hatay genelinde künefe yerken beklentinizin doğru olması adına şu detayı da eklemeden geçmeyelim; Hatay'da künefe İstanbul'dakiler kadar tatlı ve şerbetli değil, şekeri az, peyniri bol yapılıyor. Özetle İskenderun'da Petek'te, Antakya'da burada künefe yemeden olmaz. Yalnız dikkat edin, etrafta birkaç farklı künefeci daha var, burası diye karıştırıp yanlış yere oturmayın, oturmadan özellikle Yusuf Usta olup olmadığını sorun. Künefe için deneyebileceğiniz birkaç önerilen yeri daha şöyle bırakalım: Meclis Künefe ve Bizim Künefe. İskenderun tarafında rakı-balık-meze triosuna kapılmak isterseniz Sahil Restoran'ı tercih edebilirsiniz. Özellikle güzel bir havaya denk gelirseniz ya da günbatımı saatlerinde gidecek olursanız deniz kenarında olduğu için bayağı keyifli oluyor. Ayrıca mezeleri lezzetliydi, bizim favorimiz öyle bildiğimiz klasik sıcak haliyle değil de meze olarak servis edilen Ali Nazik oldu, ama başka değişik mezeler de vardı, en iyisi gitmişken ne var ne yok bi' sorun. Kahve için iki alternatif bulduk; İskenderun'da hem bisiklet tamir edilen hem de kahve dükkanı olan tatlı konseptli All Ride Bike Coffee ve Antakya'da direkt kahve ihtiyacınızı gidermeye yönelik kendini küçük işlevi büyük mekan Kahve Gurusu. Affan Kahvesi'nin meşhur tatlısı Haytalı'yı denedik, ama sevenlerinden özür dileyerek sevmedik. Nedir bu haytalı diyecek olursanız altı muhallebi, üstü dondurma, o pembe rengi ise üstüne gıda boyası içeren gül suyu dökmelerinden kaynaklanıyor. Salah Kebap ve Avlu Restoran'ı denemeye vaktimiz kalmadı, belki denemek istersiniz diye yazdık gitti."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/04/08/amsterdamda-yasamak", "text": "Yazıya random gülerek başlamanın kabul göreceğini bilsem öyle başlardım, çünkü attığımız başlığa baktıkça gülüyorum. Ama Amsterdam'dan bahsedince o mimariye, o güzeller güzeli şehre, onca şahane müzeye ve şehrin sunduklarına rağmen akıllara gelen şeylerin listesini yapsak siz de biliyorsunuz ki anahtar kelimelerimiz uyuşturucu, Red Light District, uykusuz geceler vb. şeyler olacaktır. Özellikle henüz Amsterdam'ı gidip görme fırsatınız olmadıysa aklınıza bunların gelmesi çok normal, çünkü büyük ölçüde öyle yansıtılıyor. Ancak şayet gidip gördüyseniz bu konulardan bağımsız olarak aslında pek çok açıdan ne kadar övülesi bir şehir olduğunun siz de çoktan farkına varmış ve şayet kış soğuğuna/rüzgarına göğüs gerebileceğinizi düşünüyorsanız \"ulan burada yaşasam ne güzel olurdu\" hayallerine bile kapılmışsınızdır. Sahi, Amsterdam'da yaşamak nasıl olurdu? Biz şöyle bir düşününce bile içimiz cız ediyor, çünkü hakikaten Amsterdam'ın sevilecek çok yönü var. Neyse ki konu burada kalmayacak ve bir süredir Amsterdam'da yaşayan Dicle Bağcı ile konu üzerine detaylıca konuşma fırsatımız oldu da nedir ne değildir öğrendik. Zaten Dicle'yı uzaktan uzaktan o kadar kendime benzetiyorum ki, ben orada yaşasam ve benimle röportaj yapılsa ortaya benzer bir içerik çıkardı herhalde, hadi daha fazla uzatmayalım, iyi okumalar! Başlamadan gelen not: Dünyanın başka ülkelerine göç etmiş kişilerle yaptığımız röportajlar için şuraya bakabilirsiniz. Gidip gidip görmek konusunda gaza geldiyseniz Amsterdam Gezi Rehberi, Alternatif Amsterdam Rehberi ve Amsterdam Yeme İçme Rehberi de sizi bekler. Aslında ben çocukluğumdan beri başka bir ülkede yaşamak istiyorum diye tutturmuştum. 5 yaşındayken Kardak krizinin patlamasıyla mıdır bilmiyorum ilk öğrendiğim ülke Yunanistan olduğu için büyüdüğümde orada yaşamak istediğimden emindim. Ne bileyim ben sonradan batacaklarını...... Ama somut olarak Türkiye'den taşınma fikri aklıma ara sıra girip çıkan bir şeydi, ben de arada olanakları yokluyordum. Nedense 2015 senesinde iyice aklıma yerleşti ve katlanarak artan bir sürekli cinnet haline dönüştü diyebiliriz. Başlarda aklımda spesifik olarak Hollanda yoktu mesela, Almanya ve İngiltere'de de işler arıyordum. İş olmayınca master kasayım dedim ama Avrupa Birliği vatandaşı olmayanlara dayanan uçuk fiyatlarla yapamayacağımı anlayınca İTÜ'de lisansa başlayıp Hollanda'ya exchange'e geldim. Bunun için Hollanda'yı seçme nedenim ise hem Delft Teknik Üniversitesi'nin Avrupa'daki en iyi mimarlık fakültelerinin başında gelmesi hem de aradığım eğitimin tam anlamıyla burada verilmesiydi. Exchange'e geldikten sonra da zaten bir arkadaşımın deyimiyle elalemin memleketine kene gibi yapıştım ve master'ımı bitirmek için Türkiye'ye dönmedim bile........ Ya bu olay Hollanda'da çok ilginç gerçekleşiyor, çünkü diğer ülkelerden hikayeler duydukça canım vatanım diyip göçmen ofisine sarılasım geldi. İş bulma süreci sıkıntılı, o konuda bir şey diyemeyeceğim ama işi bulduktan sonra her şey kolay ilerliyor. Ben ilk olarak master için geldiğimde de kolaydı, 6 aylık programa 9 aylık vize vermişlerdi. Sonrasında mesela şimdiki işimin görüşmeleri ilerlemişti, ama vizemin bitmesine bir ay kalmıştı. Göçmen ofisine gittim, \"vizemi nasıl uzatabilirim?\" dedim, aslında resmi olarak böyle bir seçeneğim yokmuş ama adam resmen derinlemesine araştırdı ve bana olabilecek birkaç ihtimali söyledi. O kadar tatlı ve yardımcı olma hevesiyle doluydu ki, o olmasa, hani öğrenci işleri kılıklı birine gelsem bu kadar uğraşamazdım sanırım. Neyse ben şimdiki şirketim \"highly skilled immigrant\" vizesi için başvurana kadar ben süremi uzatmış oldum. Bu vize de başvurduktan sonra resmi olarak 3 ayda çıkıyor bu arada, ama büyük şirketlerin başvuruları 2-3 haftada tamamlanıyormuş. Tabii ki çok evrak işi vardı ama hepsiyle şirket uğraştığı için ben pek bir şey görmedim, sadece 1-2 kağıt doldurup gönderdim. Bu arada Türklere ekstra kolaylıklar var. Hem vize başvuru ücretleri Türkler için daha ucuz, hem de mesela çalışacağınız şirketin göçmen ofisine kayıtlı olma zorunluluğu sadece Türkler için yok. Yani mesela hemen Hollanda'nın yanıbaşında Belçika'da çalışma iznine başvuran arkadaşımın doldurması gereken yüzlerce sayfa belgeyi görünce ve aşırı gıcık göçmen ofisi çalışanları hikayelerini duyunca Hollanda'nın bu konuda çok sakin olduğuna kanaat getirdim. Hollanda vatandaşı olmak için burada 5 sene yaşamak gerekiyor. Bu süre diğer birçok ülkelerin aksine evlendiğinizde kısalmıyor. Ama tabii öğrencilik yılları sayılmıyor, yani 5 sene sizin veya partnerinizin vergi ödemesi gerekiyor. 5 senenin sonunda bir sınava giriyorsunuz, bu sınavda hem Hollandaca seviyeniz ölçülüyor, hem de kültüre entegre olduğunuzu ispatlamanız gerek. Hiç sormayın bu kadar gurbetçi nasıl geçmiş bu sınavı diye valla ben de bilmiyorum... Sonrasında ülkesine göre değişiyor ama genelde esas vatandaşlığınızı bırakmanız gerekiyor. Ama Türkiye-Hollanda arasında çifte vatandaşlık olduğu için biz izinle Türk vatandaşlığından çıkıp, Hollanda vatandaşlığını aldıktan sonra yeniden başvurabiliyoruz. Amsterdam kira konusunda aşırı saçmalamakta olan bir şehir. Kiralar gerçekten çok yüksek. Bunda tabii expatların az vergi ödemelerinin ve bir şekilde lokallerden daha çok kazanıp bu rakamları ödemekte sorun görmemelerinin, Airbnb'nin, ev almanın kiralamaya göre daha ucuza gelmesi sebebiyle herkesin satın almaya yönelmesinin ve kiralık ev sayısının azalmasının da etkisi var. Belediyenin birçok önlemi var ama hala aynı anda 3-4 tane ev kiralayıp onları Airbnb'ye koyan insanları engelleyemiyorlar maalesef. Dolayısıyla merkezde yaşayacaksanız ya bu kiraları ödeyeceksiniz, ya da birçok Hollandalı gibi merkezi expatlara bırakıp şehir dışında çıkacaksınız. Kira dışında hayatın normal pahalılıkta olduğunu düşünüyorum burda çalışıp düzgün kazanan biri için. Ama burada da Türk gibi değil Hollandalı gibi düşünmekte fayda var. Mesela ben Türkiye'de yaşarken haftada 4-5 kez dışarıda yemek yerdim, her öğle yemeği sonrası Starbucks'a uğrardım vs. Hollandalılar paralarını daha hesaplı harcıyor. Genelde yemekler evde yeniyor, buluşmalar yemek sonrasında içki içmek için oluyor. Starbucks çok rağbet görmüyor vs. Fiyatlara gelecek olursak, yüksek lisans mezunları için net maaşlar net 2300-2400'den başlıyor, iyi bir iş bulursanız 3000 civarında geziyor. Amsterdam'da yalnız yaşamak isterseniz, merkezde eli yüzü düzgün ve stüdyo olmayan bir odalı evlerden bahsediyorum, en az 1400 euroyu gözden çıkarmalısınız. Aslında bu evler partnerle paylaşıldığında çok pahalı olmuyor tabii. Bunun dışında iki odalı bir ev de en az 2000 Euro'dan başlıyor. Maaşlara oranla gerçekten yüksek. Elektrik ve doğal gaza iki kişilik bir evde ayda 120 Euro veriyoruz. Yıl sonunda ne kadar harcadığımız ölçülüyor ve ona göre size geri ödeme yapılıyor ya daha fazla ödemeniz gerekiyor ama biz henüz ekstra ödemedik. Evde yemek yapma alışkanlığı çok fazla olduğu için genelde süpermarketlere dışarıda yemekten daha çok para harcanıyor, mesela benim aylık süpermarket masrafım 150 Euro civarında. Dışarıda bir akşam yemeği de en az 20 Euro'dan başlar, yine eli yüzü düzgün bir yerden bahsediyorum tabii ki. Biralar 3 Euro, şaraplar da 4, 4-5 Euro civarında. Bunlar da yine kazanılan paraya göre fena değil bence. Amsterdam'da kış mevsimlerini saymazsak çok mutluyum. Adanalı bünyem her kış gerçekten depresyona giriyor ve kışları biraz zor atlatıyorum. Ama kışlar benim için İstanbul'da bile zordu, burayı hayal edin... Bazı insanlar bu konuyu abarttığımı düşünüyor ama kışların soğuk olması sorun değil, şaşılacak şekilde yağmurlu olması da sorun değil ama aşırı rüzgarlı olması gerçekten çok zorluyor. Uzun sürmesi de ayrı bir konu... Ama güneşli bir Amsterdam günümde buraya gelirsenize ortalıkta boş boş sırıtarak yürüyen bir Dicle görmeniz çok mümkün. Daha önce İstanbul'da yaşıyordum, bence İstanbul'dan Adana'ya taşınsanız da hayat kaliteniz yükselir. İstanbul'a son geldiğimde şehrin beni çok bunalttığını fark ettim mesela, hemen Amsterdam'a geri dönmek istedim çünkü kalabalık çok fazla geldi. Bazen ben de düşünüyorum başka yerde yaşar mıyım diye, ama bütün açılardan düşününce, yani iş, maaş, hayat kalitesi, iş-özel hayat dengesi, dil, yabancılara olan açıklık vs. Amsterdam'ın Avrupa'da en iyi seçenek olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında Avustralyalıları aşırı kıskanıyorum çünkü ülkelerinde her şey var ve bunun farkındalar, o yüzden hepsi ülkesine aşık. Ben de sanırım aileme bu kadar uzak olmasa ve tuvaletimden yılan çıkmayacağını bilsem Avustralya'ya taşınmak isterdim. Hollanda'da 12 yıldır yaşayıp hala Hollandaca konuşmayan insanlar var. Çünkü hakikaten gerek yok. Tamircisinden eve gelen temizlikçisine kadar herkes İngilizce konuşuyor. Hatta bir keresinde tamirci İngilizcemi düzeltmişti hiç unutmam ksjdfldfsl. Üstelik bazı restoranlarda Hollandaca konuşabilen garsonlar yok, herkes İngilizce konuşuyor, Hollandalılar dahil. Ama ben Hollandaca da öğreniyorum, çünkü hem az da olsa entegre olmaya katkısının olduğunu düşünüyorum, hem de hayatımı burada kuracaksam öğrenmemenin saçma olduğu kanısındayım. Aslında bence şehir ikisini de veriyor, ama ben birincisini tercih ediyorum kdjsfdsf. Bu sadece şehirle mi alakalı bilemem ama bence İstanbul da bir zamanlar öyleydi, mesela ben üniversitedeyken (2010'dan falan bahsediyorum), akşamları çıkmaya Perşembe'den başlardık, Pazar gününe kadar her gün dışarıda olurduk. Amsterdam'da da eğer bunu yapmak istiyorsan milyon tane seçeneğin var, hem de güzel ve kaliteli seçenekler. Şehirde her an bir etkinlik, konser, iyi DJler var. Ama çok gece insanı değilsen, burada BRUNCH manyağı expatlar da var mesela, artık benim alerjik olduğum bir kelime haline geldi hatta bu brunch, lanet olsun bruncha, neyse işte onlar da ayrı bir sosyal grup. Ama tabii içki içmek ve eğlenmek Hollandalıların güçlü yanlarından. Yani krallarının doğum gününü sabah 11'den itibaren sokaklarda içmeye başlayarak kutlayan bir milletten bahsediyoruz... Yine de bu da çok yönlü bence, bir grup insan sokaklarda içip dans ederken aileler kenarda çocuklarıyla birlikte kurabiye satıyor falan, ne ararsan var yani. Aaa ne dediğinizi tam anlamadım ama neyse bi arkadaşıma sordum onun ağzından anlatıcam.... Şimdi ben de 2.5 senelik dev tecrübemin verdiği güçle kendimi yerli olarak sayarak konuşursam, birçok insan Amsterdam'ın marijuana ve Red Light ile anılmasını gerçekten acı verici buluyor. Dünyanın hem mimari hem de sanat açısından en güzel ülkelerinden birinde yaşıyorsunuz ama evinizden çıktığınızda kapınızda gördüğünüz kafası zom olmuş 10 tane İngiliz ergen. Hollandalılar her konuda liberaller, aile arasında konuşulması tabu olan bir konu asla yok, o yüzden belki hadi bakalım hep birlikte içelim diyen aileler de vardır ama benim tanıdığım Hollandalıların çoğu hayatlarında sadece bir kere ot içmeyi denemişti ya da bazıları denememişti bile. Sanırım yasal olunca heyecanı kaçıyor muhabbeti gerçekten doğru, o yüzden burada yasal olmayan şeylerin kullanımı daha yaygın yerliler arasında. Çünkü hem şehrin parti ortamına daha uygun hem de ucuz olduğunu düşünüyorlar. Sanırım ot içmek çok turist aktivitesi gibi görüldüğü için yerlilere itici gelen bir eyleme dönüşmüş. NETİCEDE HER İKİSİNİ DE ASLA YAPMAYIN. Burda Hollandalıların bile en çok müzdarip olduğu konu bu bence. Genel olarak Hollandalılar sıcakkanlı insanlar, sokakta, barda, konserde vs birden konuşma başlatmayı tanışmayı çok seviyorlar. İş yerinde mesela, her hafta sonu neler yaptığını her detayına kadar soruyorlar, sen de sanıyorsun ki seninle bir iletişim kurmaya ya da arkadaş olmaya çalışıyorlar ama değil. Sadece \"small talk\" çok seviyorlar, hatta bu kadar seven başka bir millet görmedim galiba. Ama onlarla arkadaş olmanın çok zor olduğunu düşünüyorum, hatta düşünüyoruz, burdaki birçok yabancı kişi olarak. Belirli bir arkadaş grupları var ve buna çok sadıklar, aralarına yeni birini almaya çok sıcak bakmıyorlar. Mesela Delft'te okurken Brezilyalı'sından Fransız'ına, Amerikalı'sından Lübnanlı'sına kadar bir sürü kişinin olduğu çok geniş bir arkadaş grubum vardı ama içimizde bir tane bile Hollandalı yoktu. Irkçılık konusuna gelince, ben hiç denk gelmedim. Yani Türk olduğum için kötü bir muamele görmedim. Hatta Hollanda-Türkiye arasında ilişkilerin en kötü olduğu zamanda bile çekiniyordum ama işe giriş onayımı aldığım an tam da bu döneme denk gelmişti. Ama birkaç kez partilerde, İspanyol falan sanıp tanışmaya gelen ve Türk olduğumu öğrenince \"Aa süper, hadi iyi eğlenceler o zaman\" diyip giden de oldu sdfs. Ama bunu ırkçılık olarak görmedim, belki Türk olduğum için muhafazakar olduğumu düşündü kendi cahilliğiyle ve uğraşmak istemedi. Hepsi bu. Biraz negatif basıp olaylara farklı noktadan yaklaşacak olursak, \"n'apıyorum ben burada yahu\" dediğin, şehrin ya da kültürün seni olumsuz anlamda etkilediği, \"buranın olumsuz tarafı da bu\" dediğin şeyler var mı? Bu Hollanda genelinde de olabilir, Amsterdam'a özgü problemler de. RÜZGAR. Neyse bundan yukarıda şikayet etmiştim... Bazen gerçekten sıla hasreti çeken gurbetçi moduna geçiyorum, çünkü her ne kadar ben buraya evim desem de aslında değil. Geçen yaz Türkiye'de müthiş bir tatil geçirdim, her şey rüya gibiydi ve Amsterdam'a döndüğümde \"aa kimse Türkçe konuşmuyor\" diye bir his geçti mesela ilk saniyelerde. Bunlar buraya özgü problemler değil tabii ki, genel olarak kendi ülkende yaşamamakla alakalı. Yani tabii ki aile ve 10 yıllık arkadaşlardan uzakta olmak, veya iyi bir Adana kebabı bulamamak da insanın içini burkmuyor değil. Üstelik benim gibi gittiği her yere ilk saatin sonuna alışan biri bile bunları hissediyorsa başkalarını düşünemiyorum. Bu kültürün olumsuz tarafı olarak, tabii nerden baktığınıza da bağlı ama, insanların çok açık sözlü ve direkt olmaları var bence. Bazen gerçekten, oha bu da söylenir mi artık diyorsunuz, ama söylüyorlar. Ne düşündüklerini asla kıvırmadan söylemeyi seven insanlar Hollandalılar. Bu ben dahil birçok yabancıya kaba geliyor. Ama bazen de, özellikle ikili ilişkilerde ve iş yerlerinde efektif olduğunu görebiliyorsunuz. Başlarda böyle her gün sanki birisi kalbinizi kırıyor gibi ama alışınca yapması da keyifli bir şey. Sfksdfjllkfds bu soruya gereğinden fazla güldüm sanırım. Bence Amsterdam'da ya da Hollanda'da underrated bir şey var ki o da plajlar. Evet okyanus çok çekici değil burda yüzmek için, çünkü siyah bir su adeta, ama plajlar o kadar geniş, sarı ve keyifli ki. Hava 20'nin üstüne çıktığı her gün bizler kendimizi oraya atıyoruz diyebilirim. Amsterdam'dan trenle yarım saatte ulaşabileceğiniz Zandvoort'ta onlarca restoran var mesela plajda, akşama kadar plajda kitap okuyup akşam da güzel bir akşam yemeğiyle gün kapatılabilir. Bunun dışında NDSM var mesela kuzeyde, Centraal'den beleş bir feribotla 5 dakikada geçilebiliyor. Burası eskiden Avrupa'nın en büyük tersanelerinden biriymiş ancak şimdilerde bu endüstriyel alan, sanatsal aktivitelerin yapıldığı, tasarım stüdyolarının, Red Bull ve MTV gibi şirketlerin genel merkezlerinin ve tatlı cafe/restoranların olduğu hipster ve alışılmışın dışında bir alana dönmüş durumda. Burada festivaller ve ayda bir kez flea market de düzenleniyor, gidip takılması gerçekten keyifli bir yer. İlaç gibi geldi bütün bu bilgiler. Çoooook teşekkürler kızlar!"} {"url": "https://oitheblog.com/2019/05/03/livorno-gezi-rehberi", "text": "Sonunda bu da oldu, bizden başka giden kimseyi bulamadığımız, tespit ettiğimiz kadarıyla yalnızca İtalyanların ve iddaa kuponu yapanların bildiği bir İtalyan şehri ile haşır neşir olduk... Livorno'ya gidiyoruz diyoruz, \"aa orası neresi\" diyorlar, Livorno'ya gidiyoruz diyoruz, \"2009'da Adana Demirspor'la maç yapmışlardı bildiniz mi\" diyorlar, başka da bir şey demiyorlar. İşin daha da komik tarafı, İtalya'nın başka şehirlerindeyken muhabbet ettiğimiz İtalyanlara \"neyse biz kaçalım artık daha Livorno'ya döneceğiz\" deyince, gözlerinde soru işaretleri ile neden bir turist grubunun Livorno'ya gitmeye çalıştığını anlamakta güçlük çekip durumu bayağı yadırgadılar. Özetle İtalya'nın onlarca turistik noktasını sayabilirsiniz, ama Livorno kesinlikle onlardan biri değil, dolayısıyla adını sanını duymadıysanız bu çok da acayip bir şey değil. Bir İtalyanı Denizli'yi bilmiyor diye cahil cühela olmakla suçlamazsınız, ULAN SEN NASIL DENİZLİ'Yİ BİLMEZSİN KÜLTÜRSÜZ HERİF falan demezsiniz ya hani, onlar da Livorno'yu bilmiyorsunuz diye sizi garipsemezler, öyle düşünün. Belki pek çok turistik İtalyan şehrine yakın bir noktada olmasından ve civardaki plajlardan mütevellit yazın biraz daha fazla turist ağırlıyordur ama, geri kalan dönemlerde genellikle İtalyanlar harici pek bir kimse ile karşılaşmıyorsunuz, en azından bizim deneyimimiz bu şekildeydi. Başlamadan gelen not: Livorno Gezi Rehberi aşamasına gelmeden önce çeşit çeşit İtalya şehri gezmiş bulunduğumuz için tüm İtalya rehberlerimize şuradan bakabilirsiniz. Livorno bir liman şehri. Aynı zamanda Toskana bölgesinin en büyük üçüncü şehri. Dolayısıyla turistik anlamda çok tatmin edici bir şehir olmasa da konumu sebebiyle sizi mutlu edebilir. Floransa ve Cinque Terre'ye 1,5 saat, Pisa'ya yarım saat, Bologna'ya ve Siena'ya 2 saat, Toskana'da şarap tadımı yapabileceğiniz Chianti gibi popüler noktalara ise yine benzer uzaklıklarda olan, konumu bol bol övülesi bir noktadan bahsediyoruz. İsterseniz Livorno gibi daha az turistik bir şehirde daha uygun fiyatlara konaklayıp civarı buradan trenle/arabayla da dolaşabilirsiniz yani. Yok o bana gelmez diyorsanız bu rotayı izleme kararı aldığınızda Livorno'ya uğrayıp şehri günübirlik görebilirsiniz. Livorno ile ilgili ilginç bir bilgi: Bir zamanların en önemli liman şehirlerinden biri olmasının yanı sıra, Livorno aynı zamanda İtalyan Komünist Partisi'nin kurulduğu şehir. Bu sebeple İtalya'da da solun kalelerinden biri olarak bilinen, bu anlamda ön plana çıkan bir yere dönüşmüş. Oradayken pek öyle bir hisse kapılmıyorsunuz gerçi ama, anlatılan/aktarılan bu. Yukarıda bahsettiğimiz ve ilgi çekici olduğunu düşündüğümüz futbol muhabbeti de aslında buraya dayanıyor. Şehrin futbol takımı öyle inanılmaz başarılara imza atmış mıdır bilemiyoruz ama, arkasında bir ideolojinin de yatıyor olması sebebiyle taraftarları takıma inanılmaz bağlı oldukları gibi, takımın belli bir görüşü sembolize eder hale gelmesi sebebiyle maçlarda komünizm sembolleri olan orak, çekiç bayrakları açılıyor, Che Guevara resimleri taşınıyor, hatta her sene Stalin'in doğum gününü bile kutluyorlarmış. Öyle ki bu şehirden olmamasına rağmen ideolojik sebeplerle Livorno'nun futbol takımını destekleyen bir sürü insan bile var. Konuyla ilgilenenler için daha detaylı anlatım içeren bir yazıyı şöyle bırakıyorum. Tahmin edeceğiniz üzere Livorno'ya direkt uçuş yok. Buraya ulaşmak için en mantıklı seçenek aslında Pisa'ya uçmak, çünkü trenle Pisa-Livorno arası 20 dakika gibi bir şey sürüyor. Ancak oranın biletleri genelde pahalı olduğu için Bologna'ya uçup oradan Livorno'ya geçmek de bir seçenek. Biz ikinci seçeneği kullandık. Livorno'nun en turistik kabul edilebilecek ve görsel anlamda sizi en çok tatmin edecek, en fotoğraflık bölgesi Venezia Nuova. Zamanında buralarda at koşturan, \"Livorno mu? Orası bize ait canım....\" diyerek şehirde cirit atan Medici ailesi burayı baba bir liman kentine dönüştürme gayesinde emin adımlarla ilerlerken söz ettiğimiz bölgeyi de ticarete elverişli hale getirmeyi ihmal etmemiş. Bölge küçük bir Venedik benzeri olarak şekillendirilmiş, her yerde kanallar, kanalların etrafını çevreleyen restoranlar, mekanlar mevcut. Venedik kadar kaotik ve turistik bir yerin ardından oranın güzellik seviyesine yakın bir yere denk gelmek hoş bir deneyim. Via della Venezia'yı ve civarını baz alarak burayı dolaşabilir ve şehirden güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. -Hazır konusu açılmışken \"madem liman kenti yaptık, e buraları korumak da lazım şimdi\" diyerek şehre iki adet kaleyi kondurmadan da geçmemişler, onları da şöyle bi' görebilirsiniz. Güzelinden bir günbatımı izlenip İtalyanmış gibi davranılır. İzninizle bu maddeye mini bir hikaye ile başlamak istiyorum.... Serin olmasına rağmen parlaklığı ile insanı kandıran o Nisan sabahlarından birindeyiz. Herhangi bir Pazar gününün hissettirdiği gibi değil, İtalya'da bir Pazar gününün hissettirdiği gibiyiz tam; bünyelerimizde normalin üzerinde bir yaşama sevinci hakim, her şeyden etkilenmeye hazır bir haldeyiz. Fakat sokaklar hislerimize aynı şekilde karşılık vermiyor. Cadde cadde yürüyor, köşeleri dönüyor, bir bir kapalı mekanların önünden geçiyor, bir insanoğlu, BİR İNSANOĞLU ile karşılaşmıyoruz. Nerede bu İtalyanlar? Bilmediğimiz bir şey mi var? Zombi istilası mı oldu? Jose Saramago Görmek ilk 10 sayfayı mı yaşıyoruz? Sokağa çıkma yasağı mı? Tüm bunlar aklımızdan geçerken ileride beklenmedik bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. Dondurma yiyenler, çocuğuyla çimlerde oynayanlar, yürüyüş yapanlar, yüksek sesli kahkahalar ve tabii ki her Avrupa kentinde olan \"dev balonlar yapan adam\"... Meğer herkes buradaymış! Neredeymiş? Terrazza Mascagni'de.... The End.... Terrazza Mascagni'nin en ufak bir olayı yok. Gerçekten. Öyle deniz kenarında bir manzara noktası. Ama Livornolular özellikle haftasonu sahil şeridinden buraya yürüyüp, bir dondurma alıp çimlerde takılmayı, aileleriyle vakit geçirmeyi, gün batımında birer kadeh şarap götürmeyi çok seviyor. İsmini Livorno doğumlu bir opera bestecisi olan Pietro Mascagni'den alan Terrazza Macsagni'ye gidip bir İtalyan gibi takılmak ve alternatif hayat ihtimalleriniz düşünerek dünyanızı gözden geçirmek güzel oluyor, deneyin. İhtimallerin heyecanına üzülüp üzülüp bizi aramayın sonra ama, neyse. Akvaryum gezmek isterseniz Livorno Aquarium yakınlarınızda, aklınızda bulunsun. Deniz ürünleri tüketiminin dibine vurulur, gerekirse bu uğurda alerji olunur. Hazır yemekten konu açılmışken, hiçbir beklentiyle gitmememize rağmen Trattoria Pizzeria La Pina D'Oro'da çok iyi pizzalar yedik, kaçırmayın. İtalyan yemeğinden ve şaraptan bayarsanız akşam The Bad Elf Pub'a gidip bira içebilir, hamburger, Buffalo Wings vb. Pub yemekleri yiyerek içinizdeki Amerikalıyı ortaya çıkarabilirsiniz. Akşamları takılmayı en sevdiğimiz, en lokal, en \"rastgele biriyle tanışıp muhabbet etmeli\" mekan Jhonny Paranza oldu. Burası bir parkın ortasında, büfe terk görüntüde, salaş bir yer. Kendi şarapları var, çeşit çeşit deniz ürünü kızartması hariç bir şey yapmıyorlar ve doğru düzgün oturacak yeri bile yok. Kızartmanızı ve şarap şişenizi alıyor, yer varsa masalara, yoksa çimlere çöküyorsunuz, muhabbet ve bol İtalyan kahkahası eşliğinde keyfinize bakıyorsunuz. Salaş olacaksa böyle olsun. İtalyan mimarisini takdir etme ve övme amaçlı bir tura çıkılır. Via Grande: Şehrin ana caddesi/alışveriş caddesi. Buradan şöööyle bir yürüyüp Piazza Della Repubblica'ya ulaşırsanız şehrin turistik kabul edilebilecek 2 ana noktasını görmüş olacaksınız. Piazza Grande: Via Grande'nin ortasında bir noktada kalan büyük bir meydan. Cattedrale di San Francesco da bu meydanda yer alıyor. Via della Madonna: Görsel olarak hoş bir sokak, zaten yukarıda söz ettiğimiz görülecek yerler bölgesi kapsamında. Burada asıl kaçırmamanızı istediğimiz yer Chiesa Della Madonna adlı kilise. İçi çok hoş, mutlaka görün. Kapısından çıkınca da şöyle bi etrafınıza bakarsanız tam fotoğraflık bir noktada olduğunuzu göreceksiniz. Bu civarda ilerleyin, ara sokaklara dalın. The Civic Museum of Giovanni Fattori: Müze gezmek ve Toskanalı yerel sanatçılar ile tanışmak isterseniz buraya da uğrayabilirsiniz, giriş 6 Euro. Amadeo Modigliani'nin Livornolu olduğunu biliyor muydunuz? Biz de bilmiyorduk, nereden bilelim? İsterseniz Via Roma üzerinde 38 numarada Modigliani'nin doğduğu evi görebilirsiniz. Aslında müze diye de geçiyor ama biz gittiğimizde kapalıydı, gitmişken açıksa içeri de bi' bakınabilirsiniz. Market ihtiyacınız olursa Via Primo Levi üzerindeki Coop'a ya da şehir genelinde herhangi bir Coop markete gidebilirsiniz. Ücretsiz park edebileceğiniz bir yer bulabileceğinizi sanmıyoruz, en azından biz bulamadık. Öyle rastgele herhangi bir yere park etmek diye bir şey yok, sokakta park edebileceğiniz yerler mavi çizgilerle belirlenmiş ve sadece oralara koyabilirsiniz. Ardından parkomatlara gidip ne kadar süre aracınızı orada bırakacaksanız ona göre ödeme yapmanız ve oradan aldığınız fişi arabanızın ön camına koymanız gerekiyor. Aksi takdirde saniyesinde cezayı basıyorlar, hiç acımaları yok. Biz bir türlü gidemedik ama siz yerel bir pazar gezmek isterseniz Mercato Centrale'ye mutlaka uğrayın, Livornolular ısrarla buraya uğramanız gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/05/06/cinque-terre-gezi-notlari", "text": "Instagram'ı adeta zapt etmiş, profilinde buradan bir fotoğrafı olmayan influencer'ın kazma ve küreklerle feci şekilde dövüldüğünü tahmin ettiğimiz, kendisi güzel, çevresi de en az kendisi kadar güzel beldemiz Cinque Terre'ye sonunda ayak bastık. Buraya ilişkin çok karmaşık duygular içindeyiz, Cinque Terre Severler Derneği gelip bloga saldırır diye açık açık söylemeye biraz korkar gibiyiz ama, NE OLACAKSA OLSUN BE SÖYLÜYORUZ; Biz bu gezinin ardından artık Cinque Terre'nin bu ortamda ve bu koşullarda \"mutlaka gidilmesi gereken\" noktalardan biri olduğunu düşünmüyoruz. Bu koşullar derken neyi kast ediyoruz? A-nor-mal kalabalığı. Bu durum tabii ki mevsimsel olarak değişebilmekle birlikte özellikle yaz ve tatil dönemlerinde burada gerçekten anormal seviyede bir kalabalık oluyor ve farklı koşullarda ziyaret edilebilecek olsa hayatınızda geçirdiğiniz en huzurlu günlerden birkaçını geçirebileceğiniz Cinque Terre geziniz, Cumartesi günü Beşiktaş pazarına ya da ne bilelim Aleyna Tilki halk konserine gitmişsiniz gibi geçiyor. Biz size söyleyelim, bizce bu durumda kesinlikle Instagram'ın da payı büyük, ama onu boklama evresine geçersek işler uzayacak, siz konuyu anladınız. Evet, şimdi elimden geleni yapıp sizin hevesinizi kırmamak için bu rehberi olabilecek en pozitif halimle yazmayı deneyeceğim, ama unutmayın ki arka planda aklımda şu görüntü var: Cinque Terre'nin küçük ve tatlı köylerinden birindeyim, üstüme Walking Dead film seti gibi, Game of Thrones 8. Sezon 3. Bölüm sahnesi gibi akın akın, YALDIR YALDIR, GÜLDÜR GÜLDÜR insan geliyor, allahım diyorum LANET OLSUN İÇİMDEKİ SEYAHAT SEVGİSİNE DE, DÜNYAYI GÖRME İSTEĞİME DE. Şimdi böyle anlatınca komik geliyordur belki ama, son zamanlarda hiç bu kadar bunaldığımı ve tanımadığım insanları rastgele tokatlama noktasına geldiğimi hatırlamıyorum, öyle bir kalabalığa maruz kaldık. Ay manzaraya baakk, aman İtalya'nın muhteşem güzelliği, vay efendim kayanın üstüne köy kurmuşlar onu da renkli boyamışlar, bre bu ne tatlılık falan geçiyorsunuz bunları, tek isteğiniz böyle boş bir odada köşeye çömelip boşluğa bakarak sallanmak falan oluyor sdfs. Şimdi seni çok iyi anlıyorum Walking Dead Rick, heşteg #relatable. Tamam daha fazla olayı yükseltmeden Cinque Terre gezinizi güzel kılmak için elimden geleni yapacağım. Karşınızda, Cinque Terre Gezi Notları! Başlamadan gelen not: İtalya'nın gezilmedik yerini bırakmadığımız için tüm İtalya rehberlerimize şuradan ulaşabilirsiniz. Bu konuda iddialıyız...... Bu anlattığımız yerleri görüntülü olarak gezmek isterseniz Instagram profilimizde sabit storyleri inceleyebilirsiniz. Mümkünse Paskalya tatilinin ne zaman olduğunu kontrol edin ve asla o dönemde gitmeyin. Çünkü bizler gibi başka ülkelerden Cinque Terre'yi gezmeye gidenlerin yanı sıra İtalya'nın başka şehirlerinden gelen turistler de buraya akın ediyor. Yine mümkünse, eğer buranın huzurlu yönünü deneyimlemek hevesiyle yola çıkıyorsanız yazın buraya gitmemeye çalışın, Haziran-Temmuz-Ağustos kalabalığın zirve dönemleri. Özellikle Ağustos ayı İtalya'nın \"tatil ayı\" gibi olduğu için muhtemelen burası olabilecek en kalabalık halini alıyordur. Her ne tarihte giderseniz gidin Cinque Terre gezinizi hafta içine denk getirmek çok mantıklı bir karar olur, her halükarda hafta sonu daha kalabalık. Şayet Cinque Terre'ye kış aylarında gidecek olursanız pek çok mekanın/restoranın kapalı olduğunu duyduk. Duyduk diyoruz çünkü kendimiz şahit olmadık, ancak hakikaten durum böyleyse zaten çok da fazla restoran seçeneği olmadığı için bu durum sorun yaratabilir. Yani kalabalıksız ve daha huzurlu gezer, buranın tadını çıkarırsınız belki ama, bari yanınıza yiyecek içecek bir şey alın. Şimdiii, önce sizi bi' Cinque Terre'ye ulaştıralım, sonra da köyler arası ulaşım meselemizi hallederiz. Tahmin edersiniz ki böylesine küçük bir yere direkt uçuş diye bir şey yok. Balıkçı köyüne uçakla inme beklentisi olan var mıydı aranızda? Sanmıyoruz, Kylie Jenner mıyız, Paris Hilton muyuz biz? Zaten direkt uçuş olsaydı kalabalık hangi level'a çıkacaktı yahu, olmasın, OH. Neyse, neticede buraya direkt uçuş olmasa bile civarındaki pek çok şehre direkt uçabilirsiniz. Mesela, Cenova, mesela Türkiye'den direkt uçulabildiği pek de bilinmeyen Pisa. Bunlar Cinque Terre'ye en yakın olanlar. Eğer mesafeyi çok dert etmiyorsanız trenle Milano'dan 3 saat, Bolonya'dan 4 saat gibi bir sürede de buraya ulaşabiliyorsunuz. Aslında Floransa da yakınlarınızda, ancak oraya direkt uçuş yok diye karıştırmadık, yolunuz oraya düşecekse oradan da geçilebilir. Özetle o dönemde hangi havayolunun hangi uçuşu en uygun fiyatlı ise onu tercih edebilir ya da rotanıza göre karar verebilirsiniz. Bizim Cinque Terre'yi de dahil ettiğimiz rotamız şu şekildeydi, storylerde izleyip hoşuna gidenler için onu da şöyle bırakayım: Bolonya, Livorno, Lucca, Pisa, Floransa, Chianti, Cinque Terre, Siena, San Gimignano. (sırasıyla yazmadım, 2 haftada karışık bir sıralama ile buraları gezdik) Yani bir Toskana turuna çıktıysanız Cinque Terre Toskana bölgesi dahilinde değil Liguria bölgesi kapsamında olmasına rağmen o kadar yakınına gitmişken burayı da görebilirsiniz, biz tam olarak öyle yaptık. Yukarıda yazdığımız şehirlerin tamamından Cinque Terre'ye tren ile ulaşabiliyorsunuz. Yani bizim gibi araba kiralamayacaksanız hiç sorun değil, trenle ülkede cirit atabilir, İtalya'nın demiryollarına güzellemeler yazabilir, bol bol tren övebilirsiniz. Zaten istiyorsanız limuzinle istiyorsanız traktörle gelin fark etmez, bir noktada arabayı bırakmak zorunda kalacaktınız, o konu için hep beraber bir sonraki başlığa gidiyoruz. Tren: En kolayı, en rahatı, en kısası. Öyle kısa ki, Doğu Ekspesi'nde olduğu gibi içeriyi süslemeye kalksalar ilk renkli ampulu astıklarında, ne bilelim ilk fotoğrafı çektiklerinde yolculuk biter. La Spezia'dan başlayıp gidebileceğiniz son köy olan Monterosso al Mare'ye kadar köylerin hepsinin arasında trenle ulaşım mevcut ve 4-5 dakikalık kısa kısa yolculuklar ile şıp diye ulaşıveriyorsunuz. Her seferinde tren bileti almakla uğrasmamak için 16 Euro gibi bir fiyata treni doyasıya kullanmanızı sağlayacak, \"ay önceki köyün tuvaleti daha güzeldi ben ona gideyim bence\" rahatlığı verecek Cinque Terre Card'ı alabilirsiniz, tren istasyonlarında satılıyor. Kartı satın alırken size tren saatlerine ilişkin bir liste de veriyorlar, ona göre hareket edebilirsiniz. Bu arada trenleri bilet almadan kullanan cengaver arkadaşlar çok olmuş ama bizce bu riski almaya değmez, çünkü laps diye kontrole denk gelebiliyorsunuz. Sonra 100 Euro cezayı ödeyince görürüm sizi, artık TL'ye çevirip çevirip kalp krizi geçirirsiniz. Kartınızı online olarak alabilirsiniz, bu şekilde sıra beklemezsiniz, onun da linkini bıraktım. Yürüyüş: Normal koşullarda belki bizim de tercih edeceğimiz, ancak Cinque Terre gezisini tek bir güne sığdırmaya karar vermemiz sebebiyle vaktimizin yetmeyeceğini kabullenerek vazgeçtiğimiz diğer seçenek, köyler arası geçişi yürüyerek yapmak. Bunu tercih edecek olma sebebimiz yürüyüş sevdalısı olmamızdan çok bu rotanın karşımıza güzel manzaralar ve fotoğraf fırsatları çıkaracağını tahmin etmemizdi, ancak trekking seviyorsanız da bu seçenek sizlik olabilir. Bu noktada bilmeniz gereken şey yürüyüş rotalarının çok da kolay olmadığı, yer yer sizi zorlayabileceği ve mesafelerin de çok da kısa olmadığı. Yani km bazlı bakarsanız çok da uzunmuş gibi görünmese de çok basit bir yürüyüş yolu olmadığı için kesinlikle tahmin ettiğinizden daha uzun sürüyor. Bilmeniz gereken diğer önemli şey ise bu yürüyüş yolunu yürümenin de bedava olmadığı. -Canım Orhan Veli'nin Bedava şiirinde bir takım güncellemeler mi yapsak Buradaki parkurların hepsini kullanabilmeniz için de bir kart mevcut ve günlük fiyatı 7,5 Euro, yine online olarak satın alıp sıra beklememeniz için linkini şöyle bırakıyorum. Son olarak yürüyüş rotasını izlemek isteyenler için bir telefon uygulaması da yapmışlar, o da işinizi kolaylaştırabilir, onun linkini de ayrıca bıraktım. Deniz ulaşımı: Eğer gerçek bir manzara bağımlısıysanız Cinque Terre köylerini deniz yoluyla da keşfedebiliyorsunuz. Bu şekilde köyleri karşıdan da görebilme imkanınız olacağı için pek tabii hoş bir seçenek olabilir. Anladığımız kadarıyla bu seçeneği sunan birkaç farklı firma var ancak biz buna hiç yönelmediğimiz için hangisinin güvenilir olduğu konusunda bir bilgimiz yok, artık heves ettiyseniz araştırmasını kendiniz yapacaksınız, biz sadece böyle bir imkanınız olduğunu da bilin istedik. Önemli ve hayat kurtarıcı bir konudan bahsetmeden de Cinque Terre'de ulaşım meselesini kapatmayalım, La Spezia'ya kadar arabayla gitmiş bulunduysanız o arabayı nereye bırakacaksınız? Hemen 2 adet otopark söylüyoruz: Birincisi Coop adlı marketin otoparkı, ikincisi ise herkesin bir şekilde bulmayı başardığı şu lokasyondaki otopark. Ulaşıma ilişkin son bilgi: Yürüyüş rotalarını izleyecekseniz şuradan günlük yol durumunu kontrol etmeyi ihmal etmeyin, günlük koşullara göre kapanan yolları buradan yayınlıyorlar. Cevap veriyoruz: Bilmiyoruz. Çünkü biz Cinque Terre'de kalmadık. Ancak kalsak mı kalmasak mı aşamasında araştırma yaparken edindiğimiz birkaç işe yarar ipucunu buraya bırakacağız ki, Cinque Terre'de konaklamak isteyenlere bir faydası olsun. Eğer denize de girmek istiyorsanız konaklama için Monterosso'yu tercih etmek mantıklı olan, özellikle tercihinizse kum plajı olan tek köy de burası gibi görünüyor. Ulaşımı en zor olan Corniglia, çünkü tepede kalıyor, dolayısıyla belki bu sebepten Corniglia'yı eleyebilir ya da tam tersi bir mantık ile \"daha boş olur abi orası kalabalıktan kaçınmış oluruz\" diyerek burayı tercih edebilirsiniz, karar sizin. Akşamları en sakin olan köyün burası olduğunu da hatırlatalım. Anladığımız kadarıyla Vernazza konaklamak için en çok tercih edilen köy, çünkü en hareketli akşamlar orada oluyor. Başlığa bak, mübarek İtalyan halk türküsü, adeta Ordu'nun dereleri... Neyse, öncelikle haşır neşir olacağımız minik balıkçı köylerimizin isimlerini bi' öğrenelim; Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza ve Monterosso al Mare. Le Spezia'dan trene bindiğinizde ilk ulaşacağınız Riomaggiore, son destinasyonunuz ise Monterosso oluyor, sıralamalarını o şekilde düşünebilirsiniz. Hepsi aşağı yukarı birbirlerine benzemekle birlikte pek tabii farklı güzellikler, manzaralar ve özellikler sundukları için hepsini gezseniz de baymazsınız, ama öyle muazzam farklılıklar beklemezseniz. Biz size köylerin olayı nedir tek tek anlatalım, siz istediklerinizi seçip gider ya da gaza gelip hepsini gezersiniz, orası size kalmış. Bu arada, aşağıda \"bu kısmı yazarken sıkılmış kızlar galiba, kestirip atmışlar\" gibi bir düşünceye kapılmamanız için şunu da eklemek isteriz: Bu köylerde spesifik olarak \"şunu gezin, şu müzeyi görün, bu sokakta şu var\" gibi gezilecek noktalar yok. Cinque Terre'ye gitmeden önce araştırma yaparken biz de \"ulan ne dandik yazmış millet, hiçbir blog hiçbir şey anlatmıyor resmen\" diye düşünmüştük ama, meğer hakikaten haklılarmış. Burada köylere gidip şöyle bi' turlayacak, manzara övecek, sonra aylaklık edeceksiniz, yeni kendinize gezilecek yerler listesi oluşturma derdine falan düşmeyin boşa. La Spezia'dan trene bindiğinizde ilk durakta inecek olursanız Riomaggiore'ye ulaşacaksınız. Daha önce Instagram'da aynı açıdan 252. tane fotoğrafını gördüğünüze neredeyse emin olduğumuz Riomaggiore'de istasyondan çıktığınızda ya köyün içine karışacak ya da deniz tarafında doğru inerek o söz ettiğimiz klasik fotoğrafı yakalamak üzerine manzara noktasına gideceksiniz. Köyün içine doğru ilerleyecek olursanız yokuş yukarı ilerlerken sağınızda solunuzda kafeler, restoranlar, hediyelik eşya dükkanları olacak. Son dönemlerde burada fast food olarak \"kızarmış deniz ürünü\" tüketme akımı başlamış, doğruya doğru, sıradan bir şey olsa da bayağı lezzetli yapıyorlar. MiVa Take Away'in kalamarı önerimizdir. Riomaggiore'den sonraki durak Manarola. Aslında teknik olarak renk renk boyanmış bir sürü evin üst üste yığılması üzerine kurulu bir düzen olsa da, o görüntü masmavi bir deniz ve binaların deniz kenarına konumlandırılış biçimi ile birleşince ortaya çok güzel bir manzara çıkıyor. Manarola'daki klasik turist fotoğrafınızı yakalamak için yine deniz kenarına inip sonra manzara noktasına doğru ilerlemeniz gerekiyor, zaten kalabalığı takip ederek kolaylıkla bulacaksınız. Ardından bu manzara noktasının tepesine kadar ilerler ve çok çılgın bir sıraya denk gelmezseniz Nessun Dorma'da şahane bir manzara eşliğinde yemek yiyebilir ya da bir şeyler içebilirsiniz. Corniglia köyler arasında tek deniz kenarında olmayanı. Daha tepede kalıyor, dolayısıyla trene binip buraya ulaştıktan sonra bol bol basamak (bol derken 300+ yani) tırmanmanızı gerektiren bir durum söz konusu. Dünyadaki üşengeç insan nüfusunun çoğunlukta olduğuna bir işaret olacak ki, köyler arasında da en az turistik olanı. Bilin bakalım bu köye kimler gitmedi? Sfsf GİTMEDİK İŞTE PİŞMAN DEĞİLİZ. Vernazza en çok sevilen köy olabilir mi? Şöyle bi' genel yorumlara bakınca öyle bir izlenimi oluştu. Küçük tatlı meydanı ve yine yüzebileceğiniz küçük plajı ile Vernazza yine pek güzel fotoğraflar sunuyor ama deniz derdindeyseniz sizi bir sonraki köy olan Monterosso'ya alacağız. Hazır Vernazza'ya gitmişken Gelateria Il Porticciolo'da birer dondurma da götürmeyi ihmal etmeyin. Denize girme peşinde olanlar köyler arasında en büyük ve tek kum plaja sahip olan köy olduğu için Monterosso'ya mutlaka yolunu düşürüyor. Noldu üşeniyordunuz Corniglia'ya çıkmaya, en uzaktaki köye gitmeye üşenmiyorsunuz ama? Bu ne ikiyüzlülüktür...... sdfs Biz denize girilebilecek bir dönemde gitmediğimiz için plajın durumuna ilişkin bir bilgimiz yok ama, en azından denize girmek isteyenler için en mantıklı seçeneğin burası olduğunu söyleyebiliriz. Corniglia'ya istasyonun önünden belli saatlerde kalkan midibüs var. Cinque Terre Card ile ücret ödemeden binilebiniyor. Biz 2014 Temmuz (1 Euro'nun 2.8 TL olduğu o güzel günlerde) sonunda -hafta içi- 3 gece kalmıştık. Gündüz de öyle rahatsız edici bir kalabalık yoktu ancak özellikle geceleri, günübirlik gelenler de gidince, muazzam bir sessizlik ve serin Akdeniz akşamında şarap keyfi 🙂 Bu nedenle imkan varsa bence La Spezia yerine kesinlikle köylerde kalınmalı. Blog yazınızı keyifle okudum; kalabalık konusunda haklısınız. Mart ayı başı Cinqueterre için iyi bir dönem; kalabalık değil, hava güzel, restoran ve barlar yaz sezonuna hazırlanmaya başlamış ve açık oluyor. Ben burda çok iyi vakit geçirdiğim için birkaç tavsiye yazmak isterim. Konaklama için: Riomaggiore'de Allo Scalo Dei Mille. -Yemek: Riomaggiore'de La Lampara Yürüyüş yolu: Manorala'yı gezdikten sonra, Volastra'ya giden otobüsle kısa bir yolculuk. Sonrasında Volastra'dan Corniglia'ya yürüyüş. Bu patika; üzüm bağları arasında çok güzel bir deniz manzarası eşliğinde 1.5 saat kadar sürüyor. Yürüyüş ayakkabısı, şapka, güneş koruyucu ve içme suyu tavsiye. Çok keyifli bir yol. Portofino'ya mutlaka gidilmeli, köylerde konaklanıyorsa sabahtan gitmekte fayda var. Tren sonrası, otobüse de biniliyor; yol toplamda 2 saate yakın sürüyor. -Vernezza köyler içinde en kalabalık olanıydı, o dönemde bile sizin yaşadığınız gibi kalabalıktan bunalmıştık 🙂 Ben sizin rotanıza bayıldım. Toskana'yı ve Cote d'azur'u da ayrı zamanlarda gezmiştim. Bir daha fırsatım olursa Toscana, Cinqueterre ve sonrasında kıyıdan devam edip Cote d'azur gezmeyi planlıyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/05/12/pisa-gezi-rehberi-pisa-kulesi", "text": "Evet, uyarılarımızı yaptık, şimdi huzur içinde Pisa Gezi Rehberi kısmına geçebiliriz. Buraya kadar geldiğinize göre yakın bir zamanda dünyanın en ünlü kulelerinden birini kendi gözlerinizle göreceksiniz. Heyecan var mı heyecan? Yıllarca önünüze fotoğrafının düşüp durduğu bir yapıyı kendi gözlerinizle görmek açıklaması güç, tuhaf bir his. Adama başka bir şeyle eş tutulamaz bir haz veriyor, o yüzden sizin adınıza heyecanlıyız, güzel deneyim olacak. Tabii bu noktada Pisa'ya sadece Pisa Kule'sinden ibaret diye yaklaşmamak lazım, neticede dev gibi olmasa da bir şehirden bahsediyoruz, elbet burada bulunabileceğiniz başka aktiviteler de var. Öyle koca bir listeden bahsetmiyoruz ama, Pisa'da geçecek 1 gününüzde sadece Pisa Kulesi'nin etrafında dört dönmemeniz için aşağıda size bir takım aktiviteler yağdıracağız. Başlamadan gelen not: Pisa civarında gezebileceğiniz bir sürü yer var, o yüzden İtalya'ya ilişkin tüm rehberlerimizin bulunduğu sayfayı şöyle bıraktık. Ayrıca Pisa gezimizde ne yaptık ne ettik izlemek isterseniz sizi şuraya bekleriz. Pisa'ya çok kolay gidilir. Çünkü çoğu kişi bundan haberdar olmasa da İstanbul'dan Pisa'ya direkt uçuş var. Ama doğruyu söylemek gerekirse eğer özel bir sebebiniz yoksa buradan kalkıp sadece Pisa'yı gezmeye gitmenin pek de bir alemi yok. (belki 1 gece kalmalı hafta sonu gezisi olabilir çok gaza geldiyseniz, şuradan direkt merkezde ve yüksek puanlı olan otellere filtrelenmiş halde bakabilirsiniz) Bizce Pisa gezisi, civardaki diğer şehirler ile birleştirilecek, \"aa burası da yakınımızdaymış gelmişken görelim bari\" şeklinde ziyaret edilecek bir şehir. Öyle uzun uzun kalmanın, günler geçirmenin bir alemi yok. O yüzden ya Pisa'ya uçup orayı dolaştıktan sonra başka şehirlere geçerek bir İtalya rotası çıkarabilir ya da yakınlarınızda sayılabilecek (trenle 2,5 saat civarı her ikisi de) Bolonya, Cenova gibi şehirlere uçup bu civarı dolaşabilirsiniz. Buralara kadar gelmişken direkt uçuş olmayan Floransa'nın da yakınlarınızda olduğunu hatırlatalım, tam birleştirmeye uygun rotalar. Pisa Havaalanı'ndan şehir merkezine ulaşmak gayet kolay. Zaten havaalanı merkeze oldukça yakın. Şu treni kullanarak laps diye merkezdeki tren istasyonuna ulaşıyorsunuz. Ücreti 2,70 Euro. Hazır ulaşımdan konu açılmışken Pisa içinde ulaşımınızı nasıl sağlayabileceğinizi de söyleyelim: Yürüyerek. Evet çok dahice bir öneri değil, sadece gitmeden önce içinizi rahatlatmak istedik, şehrin turistik ve gezmek isteyebileceğiniz noktalarının çok büyük bir kısmı birbirlerine yürüme mesafesinde. Dolayısıyla yürüyerek gezmek hem kolay, hem şehri tanımanın en iyi yolu, hem de masrafsız. Oooh valla biz olmasak bittiniz ya. İyi ki söyledik di mi Pisa'ya gidince Pisa Kulesi'ni görmenizi, hayatta aklınıza gelmezdi. Biz de böyle insanlarız işte, hep bi' çılgınlık, hep bi uç fikirler...... Bitmek bilmeyen şakalarımızı bir kenara koyacak olursak, tabii ki Pisa'nın ana turistik aktivitesi Pisa Kulesi'ni görmek ve \"aa hakkaten bayağı yamukmuş ya, tartışmaya açık olmayacak derecede eğik abi bu\" reaksiyonu göstermek. Ancak oraya vardığınızda fark edeceksiniz ki bu yemyeşil çimleri ile de aklınıza kazınacak alanda Pisa Kulesi harici dev gibi, heybetli yapılar da var. Şöyle bi' anlatalım, neleri gördüğünüzü, tam olarak nerede olduğunuzu bilerek gezmek daha keyifli olur. -Öncelikle bulunduğunuz meydanın adı Piazza del Duomo, yani Katedral Meydanı. Anlayacağınız üzere kulenin yanındaki o devasa yapı da Pisa Katedrali. Zaten Pisa Kulesi de aslında bir çan kulesi olarak inşa edilmiş. Yine aynı meydandaki oval, katedrale göre daha küçük yapı ise St. John Baptistery, yani vaftizhane. -İsterseniz Pisa Kulesi'ne çıkabiliyorsunuz, bunun için internetten bilet almak daha mantıklı çünkü o kalabalıkta bilet bulabilme ihtimaliniz biraz düşük olabiliyor, internetten alarak onun önüne geçebilirsiniz, linkini şöyle bıraktık. Biz Pisa Kulesi'ne çıkmanın bir gereği olmadığına karar verdik, dolayısıyla içi ne vadediyor bilemiyoruz, ancak duyduğumuz ve okuduğumuz kadarıyla doğru karar almışız, bizce dışarıdan görmek yeterli. -Hazır konusu açılmışken Pisa Kulesi'nin neden eğik olduğunu da söyleyelim; tabii ki kasıtlı olarak o şekilde yapılmamış, kuleyi yaptıkları zeminin elverişli olmaması sebebiyle zamanla eğilmeye başlamış. Hatta aynı meydandaki katedral ve vaftizhane de aynı toprağın üzerine inşa edildiği için onlar da \"batıyormuş\". Nehir kenarında dolanılır, hatta nehrin diğer tarafına geçilir. Keith Haring'i biliyorsunuz. Hani sanatçı olan. Hani şey ya, Andy Warhol'un kankası, sanatı sokağa taşıyan, tarzı sebebiyle nerede görseniz \"aa bu Keith Haring eseri olsa gerek\" dedirtecek adam. Hatta Lacoste bir Keith Haring koleksiyonu çıkartmıştı, hatırladınız mı? Şayet bilmediğinizi düşünüyorsanız bile kendisini şöyle bir Googlellayacak olursanız çalışmalarını görünce bildiğinizi fark edeceksiniz. İşte Pisa'da nehrin diğer tarafında geçtiğinizde kendisine ait koca bir mural çalışması olan Tuttumundo'yu görebilme imkanınız var, hem de bir kilisenin duvarında! Olay Pisalı bir öğrencinin New York'da şans eseri Keith Haring ile tanışması üzerine gelişmiş, e iyi ki de tanışmış. İlginizi çekerse Keith Haring'in Pisa'ya gelişi ve bu çalışmayı gerçekleştirmesine ilişkin şöyle bir video da var. -Adres: Piazza Keith Haring Piazza dei Cavalieri Pisa için önemli bir meydan. Zaten adı ŞÖVALYELER MEYDANI, belli yani, bir zamanlar burada önemli bir şeyler dönmüş. Şehrin en büyük ikinci meydanı olmasının yanı sıra Ortaçağ döneminde şehrin politik merkezi olarak da kabul edilen Piazza dei Cavalieri'nin en önemli binası Palazzo Della Caravona da şu anda Pisa Üniversitesi'ne ait-imiş. Oralara kadar gitmişken merkezi bir noktada da sayılabileceği için gidip görülür, bir seviye daha az turistik bir meydanın keyfi çıkarılır. Osteria del Cavalieri: Özellikle akşam yemeği için çok tercih edilen bir restoran, gitmek niyetindeyseniz rezervasyon yapmanız önerimizdir. Rastgele gitmeyi deneyecek olursanız saatlerini mutlaka kontrol edin, İtalya'daki pek çok restoran gibi öğlen ve akşam yemeği arası birkaç saat kapalı, sonra aç biilaç kapıda kalıp camları indirmeyin."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/05/13/lucca-gezi-rehberi-italya", "text": "Valla madem Lucca Gezi Rehberi yazıyorum önce bir çemkireceğim, Luccalıların derdi bana düştü çünkü. Bence Lucca'nın hakkı yeniliyor. İTİRAZIM VAR. Ben var ya, Luccalı olsam yerli olmayan turistlere bi' bozulurum, bi' bozulurum... Siz kim köpeksiniz benim güzelim şehrime o kadar da ilgi göstermiyorsunuz abi, güzeller güzeli şehir yapmışız biz burada, tarihse tarih, mimariyse mimari, siz gitmiş 15-20 km ötede kule itiyormuş gibi yapmanın derdine düşmüşsünüz. Yerli olmayan turistlere diyorum, çünkü yerlisi Lucca'nın değerini biliyor, biz Paskalya tatili döneminde gittiğimizde bütün İtalya halkı tatil diye buraya akmıştı, oradan biliyoruz. Çok güzel, çok hoş, çok İtalyan bir şehirsin Puccini'nin şehri Lucca, seni es geçme gafletinde bulunmadığımız için çok memnunuz, sen hiç keyfini kaçırma. Lucca gerçekten de Toskana'da gördüğümüz en güzel şehirlerinden biri. Öyle günlerce gezecek turistik yeri yok, büyük bir şehir değil, ama özellikle görsel anlamda o kadar hoş ki, bizce şehirde 1 gün geçirmekten kesinlikle keyif alırsınız. Mesela Pisa'ya gidiyorsanız ya da Floransa gezinizde fazladan bir gününüz varsa bizce Lucca'ya kesinlikle uğrayabilirsiniz. Özellikle İtalya'da tatil dönemine denk gelmezseniz ya da çok turistik bir sezonda gitmezseniz buranın bayağı hoşunuza gidebileceğiniz, tam bir gerçek İtalya deneyimi yaşattığını düşünüyoruz. Başlamadan gelen not: Lucca Gezi Rehberi aşamasına geçmeden önce civarda gezeceğiniz yerler olacağını tahmin ederek tüm İtalya gezi rehberlerimiz için şuraya, Lucca'yı görüntülü olarak gezmek için ise buraya bakabilirsiniz. Normal koşullarda bu gibi bir aktivite ilginizi çekmeyebilir ya da en azından bizim o kadar da çekmezdi, ama Lucca'da durum farklı. Burası şehir duvarları ile ünlü, hatta bu konuda Avrupa'da en uzun ikinci gibi bir unvana sahip; duvarlar şehri 4,2 km boyunca çevreliyor. Öyle tek bir seferde de yapılmamış, Romalılardan başlayarak tarihin 4 farklı döneminde, o dönem koşullarına göre duvarlara eklemeler yapılmış. Ortaçağ döneminde farklı, Rönesans döneminde farklı korunma ihtiyaçları olduğu için buna göre kullanılan teknikler, duvarın ebatları, kalınlığı değişim göstermiş. St Martin Katedrali ve bulunduğu meydana bi' göz atılır. Eğer şehre yukarıda söz ettiğimiz noktadan giriş yapacak olursanız tam olarak Lucca Katedrali, diğer adıyla St. Martin Katedrali'nin arkasına çıkmış olacaksınız. Ön tarafa doğru ilerlediğinizde ise zaten hem katedralin girişine hem de küçük ama görsel olarak çok güzel bir meydana ulaşacaksınız. Bu meydanı ve katedrali gördükten sonra şehrin daha da içine doğru ilerleyebilirsiniz, özetle iyi bir başlangıç noktası. Torre Guinigi'ye çıkılır, çıkılamazsa bile bi' görülür. 1300'lü yıllarda o dönemin zengin ailelerinden biri olan Guinigi ailesi tarafından yaptırılmış Torre Guinigi, Lucca'nın simgelerinden biri. Böyle koca bir kule olmasının sebebi o zamanlar ailelerin bir gösteriş yarışı içinde olmasıymış, bizim Guinigiler yapıştırmışlar dev gibi kuleyi, ŞANIMIZ YÜRÜSÜN demişler, e yürümüş de hakikaten, baksanıza ben bile tanıyorum şimdi adamları. Gerçi hiç ünlü olmasaydı bile bir kulenin tepesinde onca yeşilliği görünce muhtemelen dikkatinizi çekerdi, bayağı tatlı bir görüntüsü var. Eğer 200 küsür basamağı çıkmayı göze alıyorsanız özellikle gün batımı saatlerinde kulenin tepesinden güzel şehir manzarası yakalayabilirsiniz, Puccini'nin doğduğu ev gezilir, Puccini övülür. Puccini reis Lucca doğumlu olduğunu biliyor muydunuz? Biz de Lucca'ya gitme kararı alana kadar bilmiyorduk. Eğer ilginizi çekerse Puccini'nin doğduğu evi müze haline getirmişler, gidip gezebiliyorsunuz. Biz kapalı olduğu bir güne denk geldiğimiz için gezemedik, dolayısıyla içeride sizi neyin beklediğini detaylandıramıyoruz. Giriş 7 Euro. -Adres: Corte San Lorenzo 9 Piazza Napoleone'a gidilir, Napolyon'un konuyla alakası çözülür. Şehrin bir diğer ünlü meydanı, Piazza Napoleone. Yerlisi Piazza Grande diyor gerçi ama, biz tarihi önemi sebebiyle de diğer adını kullanmak istedik, çünkü burası bir zamanlar şehrin \"politik merkezi\" olarak kabul ediliyormuş. Zaten adı da öyle rastgele Napoleone değil, bildiğiniz Napolyon'un kardeşi Elisa Bonaparte tarafından Napolyon'a adanmış bir meydandan söz ediyoruz. Şaşırmış olabilirsiniz, ancak bir dönem Lucca bir prenslik/eyalet gibi bir şeymiş ve Elisa Bonaparte tarafından yönetiliyormuş. Piazza Napoleone de Elisa Bonaparte döneminde yani 1800'lerin başlarında baştan aşağı yenilenmiş ve bu halini almış. Eğer denk gelecek olursanız Lucca Summer Festival bu meydana gerçekleştiriliyor, ayrıca bazı günler burada hediyelik eşya vb. şeyler alabileceğiniz bir pazar da kuruluyor, kaçırmayınız. San Michele in Foro Kilisesi'nin mimarisi takdir edilir, sokak sanatçısına doyulur. Etrafı dev baloncuklar yapıp çocukları kendine kitleyen ve \"heykelmiş gibiyim hiç kıpırdamıyorum baksanıza\" duruşu yapan sokak sanatçıları ile dolup taşan San Michele in Foro Kilisesi, Lucca'da görebileceğiniz en güzel dini yapılardan biri olabilir. Hatta katedralin daha güzel olmasını beklerken bu kilisenin aklımızda çok daha fazla yer ettiğini söylesek abartmış olmayız. Zaten yine şehrin turistik merkezinde yer aldığı için bu kiliseyi ve civarını da mutlaka görün. Via Fillungo'da yerel ürünlerin peşine düşülür. Kalabalık bir günde size aklınızı kaçırtabilecek kadar yoğun olan Via Fillungo, şehrin en turistik caddelerinden biri. Aslında biz size hiç söz etmesek bile Lucca keşfine çıktığınızda bir şekilde buraya da yolunuz düşerdi ama, yine de es geçmeyelim dedik. Özellikle alışveriş yapmak, bölgeye özgü lokal yiyecek/içecek almak istiyorsanız bu cadde üzerinde bir sürü mağaza karşınıza çıkacak, onlara dadanabilirsiniz. Geldik Lucca Gezi Rehberi yazımızın son maddesine. Palazzo Pfanner'i önceden gözümüze kestirdik ama manyaklar gibi bir yağmura denk gelince bahçenin girişine kadar ulaşmış olmamıza rağmen bu aktiviteden caymak zorunda kaldık. O yüzden hayallerini gerçekleştiremeyen ebeveynlerin çocuklarına hayallerini yaşatmaya çalıştığı gibi sizi buraya gitmeye zorluyoruz, gidin bizim yerimize siz tadını çıkarın. Palazzo Pfanner'in hikayesi 1600'lü yıllara kadar dayanıyor, Bir sürü farklı aile yaşamış, sahipleri değişmiş durmuş, neticede Avusturyalı bira üreticisi Felix Pfanner buraya bi' çökmüş, adı da Palazzo Pfanner olarak kalmış. Çökmüş ama güzel çökmüş, çünkü Felix Bey bira üreticisi olduğu gibi, İtalya'ya birayı getiren, burada üretime başlayan ilk kişilerden biri olarak biliniyor. Adamın faydası olmuş yani, hak etmiş bizce soyadını vermeyi. Burayı ziyarete gidecek olursanız içini gezebiliyorsunuz, ancak yok ya içinde benlik bir durum yok derseniz anlarız, bahçesi çok hoş olduğu için şöyle bi' dolanmak hoşunuza gidebilir, özellikle hava güzelse."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/05/18/toskanada-sarap-tadimi", "text": "Toskana'da şarap tadımı deyince, hatta şarap tadımı deyince de herkes bi' geriliyor, bi' \"abi ben Vedat Milor muyum, bunlar beni ezikler, \"TÜKÜRMÜYO BİLE ŞARABI YA ŞAKA GİBİ HEPSİNİ İÇTİ SIĞIR\" bakışları altında yudumlarım boğazıma dizilir\" endişesi oluyor biliyoruz. Saçmalamayın. Şey gibi düşünün, sizi almışız kıyafetlerinize soğuk suyun altına sokmuşuz, filmlerdeki gibi kendinize getirmeye çalışıyoruz. Şarap tadımı yapmak için bu işin üstadı olmanız, şarap konusunda inanılmaz engin bilgilere sahip olmanız gerekmiyor dostlar, aksine denedikçe öğreniyor, kendinizi geliştiriyorsunuz. Tamamen damak tadı ve damak tadınızı geliştirme meselesi, bu da deneyimledikçe oluyor. Bu gibi tadım yapılan yerlere gittiğinizde de size hiç kimse \"şimdi şunu iç ve BU ŞARABIN YILINI ve ADINI SÖYLE, YANLIŞ BİLİRSEN GÜVENLİK SENİ DIŞARI ATACAK BAK ARKADA BEKLİYOR ŞU AN\" muamelesi falan yapmıyor, aşağıda konuyu detaylandıracağız, sadece önceden bi' içinizi rahatlatmak istedik. Hem bakın başlığa, \"Amatörler için Toskana'da Şarap Tadımı\", huzur içinde bu plana girişebilirsiniz, nedir ne değildir aşağıda anlatacağız. Öncelikle Toskana'nın koskocaman bir bölge olduğunu, bir sürü şehri kapsadığını bilmemiz gerekiyor. Yani Floransa da Toskana dahilinde, Pisa da, Siena da, ne bilelim Livorno da, Lucca da, bir sürü şehri kapsayan koca bir alandan bahsediyoruz. Bunu bilmiyor olabilirdiniz, gayet normal. Çünkü Toskana gerçekten de pek çok kişinin kafasında şarap ile özdeşleştiği için aslında bize benzetecek olursak Ege bölgesi, Akdeniz bölgesi dememiz gibi olabileceği değil de, öyle üzüm bağlarıyla dolu küçük bir bölge olduğu algısı oluşabiliyor. İşte öyle büyükçe bir bölge olmasından mütevellit Toskana'da şarap tadımı için gidebileceğiniz pek çok farklı nokta mevcut. Bu bölgelerde de farklı farklı şaraphaneler, farklı farklı özellikte yerler var. Tabii ki biz gittik tek bir yerde şarap tadımı yaptık diye tüm bölgeye hakimiyetimizi ilan etmeyeceğiz, ancak okuduğumuz, gördüğümüz ve araştırdıklarımızdan yola çıkarak size planınız için yol göstermeye çalışacağız. Konuyu maddeler halinde devam ettirerek biraz bildiklerimizi aktarmaya çalışalım. Toskana'da şarap tadımı için en bilinen bölgeler, Chianti, Montalcino, Montepulciano, Bolgheri ve San Gimignano. Bu deneyime ne kadar vakit ayırmak istediğinize göre birkaç tanesini seçebilir, bu geziyi birkaç güne yayabilir, işi sadece şarap tadımı yapmaktan çıkarıp köy/kasaba gezisine de çevirebilirsiniz. Chianti yukarıda saydıklarımız arasında en büyük ve dünya çapında en ünlü olanı, ama tabii ki bu \"Chianti en iyisidir\" gibi bir sonuca varmamızı sağlamıyor. Biz şarap odaklı tek bir gün geçirmenin bizim açımızdan yeterli geleceğini düşündüğümüz için henüz hiç ayak basmadığımız Chianti taraflarını da görmüş oluruz diyerek o bölgede bir yeri tercih ettik, aşağıda detaylıca anlatacağız. O kadar güneye inmedik ama, araştırmalarımızdan yola çıkarak görsel anlamda en tatmin edici noktalardan birinin Val d'Orcia tarafları olduğunu tespit ettik, dolayısıyla o klasik Toskana manzaraların da yakalamak istiyorsanız o civara yönelebilirsiniz. Chianti de tabii ki çok hoştu, ancak OHA BU NE MANZARA KARDEŞİM PEYY vurulması yaratmadı, belki Val d'Orcia tarafları o etkiyi veriyordur? Şayet buna karar verirseniz yukarıda söz verdiğimiz bölgelerden Montelpulciano'ya doğru yanaşmış olacaksınız. Hangi bölgeyi seçecek olursanız olun tadım yaptığınız pek çok yerde konaklama seçenekleri de sunan şaraphaneler olduğunu, konuya ilginiz varsa böyle bir deneyime girişebileceğinizi hatırlatalım. Örneğin biz tadım yapmak, civarı dolanmak istiyorduk, ancak öyle 2-3 günlük bir aktiviteye dönüşmesi gibi bir niyetimiz yoktu, dolayısıyla konaklamaya çalışmadık fakat ilgilenenler için çok güzel yerler yapmışlar, güzel deneyim olabilir. İşin deneyim kısmını boşverecek olursak, eğer doyasıya şarap içmek istiyorsanız ve arabanız başınıza dert olduysa konaklamalı bir deneyimi tercih etmek de mantıklı oluyor. Aşağıda bizim Toskana'da şarap tadımı için için gittiğimiz yerden daha detaylı bahsedeceğiz ama, onun dışında gitmeden önce araştırıp hoşumuza giden birkaç yeri daha sizinle paylaşmadan geçmeyelim, belki alternatif yer arayışına girerseniz bunlara da bi' göz atarsınız, hepsi çok baba yerler; Avignonesi, Barone Ricasoli, Castello Banfi ve Castello di Ama. Öncelikle buraya araç olmadan ulaşılması imkansız. Bir yolu varsa da biz haberdar değiliz. Zaten genel olarak aracınız olmadan buralarda tura çıkmak pek de iyi bir fikir değil, çünkü Toskana'nın keyfi öyle çıkıyor. Rastgele bir kasabada durmak, fotoğraf çekmek ya da hoşunuza giden bir manzaranın tadına varmak için duraksamak, ne bilelim gördüğünüz bir bankta oturup aylaklık etmek, yavaş yavaş, acelesiz, kafanıza göre gezmek; Toskana'nın keyfi başka türlü çıkmaz. Antinori'in inanılmaz güzellikte bir binası var. Gerçekten işin şarap tadımı aşamasına geçmeden önce binanın güzelliği, konumlandırılışı, doğa ile bütünleşmesini aşamıyorsunuz, işte ADAMLAR YAPIYOR ABİ anı dediğimiz an da tam olarak burada başlıyor. Zaten Antinori'nin binası, Toscana Wine Architecture adlı bir birliğin parçası ve buna benzer özelliklerde, yani harika çağdaş mimari örnekleri diyebileceğimiz 13 tane şaraphane daha var, şuradan girip inceleyebilir, hatta ilginizi çekerse planınıza göre onlara da yolunuzu düşürebilirsiniz. Antinori'de şarap tadımı yapmak için illa ki bir turun parçası olmanız gerekmiyor, kafanıza göre gidip tadım yapılan noktada dilediğiniz şarabı deneyebilir ve akabinde mağazadan o şarabı edinebilirsiniz. Ayakta tadım yapabildiğiniz noktadada iyi derecede İngilizce bilen ve size yardımcı olacak kişiler var. Onlara nasıl tatlardan hoşlandığınızı tarif ederseniz zaten sizi yönlendiriyor ve ona göre tatmanız için şaraplar öneriyorlar. Bir alternatif olarak binanın çatısı diyebileceğimiz noktada oturup şarap içebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz, bağları gezebileceğiniz bir alan var. Orada da şarap deneyip sonra o şaraplardan satın alabilirsiniz. Eğer daha özel bir deneyim istiyorsanız 4 adet tur seçeneği var, bunlardan birini seçip satın alabilirsiniz, bu noktada önemli olan rezervasyon yapmanız, bunun için şu sayfadaki book a visit bölümüne bakın. Bu kadar şaraplı bir gezinin ardından evinize şarap almak istiyorsanız Vivino adlı telefon uygulamasını indirmenizi öneririz. Biz de sizlerden gelen mesajlarla oradayken öğrendik, şaraplara ilişkin puan, yorum ve öneriler kapsayan bir uygulama, biz şu ana kadar hangi şarabı baksak sistemlerinde çıktı, güzel app. Toskana bölgesine nasıl ulaşacağınızı bir türlü çözemediyseniz en mantıklı iki seçeneğinizi söyleyelim: Bologna ya da Pisa'ya uçmak. Aklınızdan Floransa geçmiş olabilir ama maalesef oraya direkt uçuş diye bir şey yok. Hazır civarda dolanıyorken Chef's Table'dan da hatırlayabileceğiniz dünyaca ünlü kasap Dario Cecchini'nin Panzano'daki restoranına uğrayıp bir akşam yemeğinizi burada yiyebilirsiniz. Normalde yolunuzun düşme ihtimalinin düşük olduğu bir noktada olduğu için bizce es geçmeyin, hatta gitmeden Chef's Table bölümünü izlerseniz daha da keyif alırsınız, bizden söylemesi. Toskana'da şarap tadımı ana konumuz olduğu için bu yazıda Toskana'da gezilecek yerler kısmından hiç bahsetmedik ama, Floransa, Pisa, Lucca, Livorno, San Gimignano, Siena gibi görmek isteyebileceğiniz yerlerin etrafında cirit atıyorsunuz, herhalde es geçmezsiniz di mi? Hepsinin rehberlerine ulaşmak için sizi şöyle alabiliriz, işiniz kolaylaşsın."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/07/19/almanyada-okumak-munihte-erasmus", "text": "Başlamadan gelen not: Almanya'da okumak falan güzel şahane ama ben direkt Münih'te yaşamaya ve çalışmaya gideceğim yardımcı olabilir misiniz MEMEDALİ BEY diyenler, biz sizin için onu da çözdük, şuraya tık tık. Adım Gizem, 3 yıla yakın bir süredir Münih'te yaşıyorum. Aslen Bulgaristan göçmeni olsak da İstanbul'da doğdum, büyüdüm ve 20 yılın sonunda bir değişiklik arayışı içerisinde İstanbul'dan Münih'e eğitimime devam etmeye geldim. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde İşletme Mühendisliği bölümünde okuyordum ve seve seve seçtiğim bir bölümdü. Erasmus zaten aklımda olan bir şeydi üniversiteye başladığımda fakat planım 3. sınıfta gidip geri dönmekti. Sonra baktım ilk yıl ortalamam iyi, Almanca kursuna da başlamışım, yakın bir arkadaşımın da desteğiyle \"e bir de 2. sınıf için deneyeyim\" diyerek başvurdum, sonra baktım kabul almışım. Sadece 2 tercih yapmıştım; ilki Münih Teknik Üniversitesi diğeri de Delft Teknik Üniversitesi. Bu üniversiteleri tercih etmemin sebepleri ise hem eğitim dilinin İngilizce olması hem de başarılı üniversiteler olmalarıydı. Şu anda Erasmus ile geldiğim Münih Teknik Üniversitesi'nde Management and Technology adlı bölümde lisansımı tamamlıyorum, yani buraya geçiş yaptım. Bölüm aslında İşletme Mühendisliği'nin bir nevi karşılığı, farklı olarak Technology kısmı için yan dal seçmeniz gerekiyor. Bu sebeple ben de İşletme derslerimin yanında Bilgisayar Mühendisliği yan dalı yapıyorum. Yan dal olarak farklı mühendislik alanları seçilebiliyor, Makine mühendisliği, Kimya mühendisliği gibi. Ben hem eğitim dili İngilizce hem de \"proglamlama abi yaa öğrenmek lazım\" diyerek bilgisayar mühendisliğini seçtim. Zorlanıyor muyum? Hem de çok. Yine de bölümden çok keyif alıyorum. Her aklına esen öğrenci gidebilir; eğer yabancı dili, ortalaması yeterliyse ve okulu Erasmus programına dahilse. Aslında Erasmus başvurusu okuldan okula hatta bölümden bölüme göre bile değişebilen bir süreç. Benim Erasmus'a başvurduğum sene ortalamaya, gideceğin okulun istediği yabancı dil yeterliliğine, CV'ye ve motivasyon mektubunuza bakıyorlardı. Dil konusu okuldan okula çok değişiyor, mesela Almanya'ya gitmeme rağmen bölüm %100 İngilizce olduğu için yüksek bir seviyede Almanca bilme koşulu yoktu, İTÜ'den aldığım İngilizce dil belgem ile başvurdum. Ama gideceğiniz ülkenin dilini bilmek kabul alma şansını artırıyordur bence. Eğer eğitim dili Almanca olsaydı en az B2 seviyesinde dil sertifikamın olması gerekecekti. Mesela arkadaşım Darmstadt Teknik Üniversitesi'ne gitti ve başvururken Almanca dil belgesini de vermişti. İstenilen bütün belgeleri teslim ettikten sonra ikinci aşama olarak mülakata girdim. Mülakatta genelde bölüm hocaları oluyor, ben kendimi tanıttıktan sonra neden spesifik olarak Münih ve Delft Teknik Üniversitesi'ni istediğimi, yani motivasyonumu sormuşlardı ilk olarak. Ardından gitmek istediğim okulların ders içeriklerine bakıp bakmadığımı ve nasıl dersler alabileceğimi sormuşlardı, sohbet havasında geçmişti. Bu arada mülakatın dili İngilizce'ydi, Almanca da birkaç cümle söylemiştim. Mülakat sonrası aşama ise kabul ya da red maili beklemek. Kabul aldıysanız oh ne ala! Her ne kadar kabul sonrası keyifli görünse de birçok belge işi, ders seçimi ve stresli bir zaman sizi bekliyor oluyor aslında.. Başvuru sürecinde kritik bir nokta da başvuracağınız okulların belli bir kontenjanının olması, eğer sizinle birlikte 10 kişi daha 3 kişilik kontenjanı olan bir okula başvuruyorsa ve diğerleri istenilen koşulları sizden daha iyi sağlıyorsa şansınız maalesef azalıyor. O yüzden iyi araştırıp daha en başından ortalamayı yüksek tutmak ya da sırf Erasmus olsun okul fark etmez diyorsanız da daha az tercih edilen okulları göz önünde bulundurmak önemli. Dönem dönem başvuru süreçlerinde değişiklikler de olabilir, duyduğum kadarıyla İTÜ'de de olmuş, o yüzden en iyisi okulun ya da fakültenin Erasmus ofisi ile konuşmak. Böylece başvurmak istenilen okullar için koşullar neymiş öğrenilip ona göre bir yol haritası çizilebilir. Almanlar hiçbir konuda kolaylık sağlamıyor ne yazık ki desem yanlış olmaz, ya da bilmiyorum bana mı öyle denk geliyor sadece... Benden önce Münih Teknik Üniversitesi'ne geçiş yapan biriyle tanışmamıştım, belki vardı ama duymamıştım bu sebeple ben kendim araştırdım her şeyi. Erasmus'a gelirken böyle bir fikrim yoktu, dönüp sonrasında yüksek lisans için gelmeyi düşünüyordum aslında. Ama birçok arkadaşım da cesaretlendirmişti beni \"yaa gidiyosun madem orada kal\" diye. Ben de ikinci dönem öğrenci işlerine, fakültede birkaç kişiye danışarak geçiş yapabileceğimi öğrendim. Geçiş yapma meselesini de aslında açtığım blogumda anlatmıştım ayrıntılı, şu anda prosedürde değişen çok bir şey yok, o yüzden linki bırakalım buraya. Almanya'ya gelmeden önce Goethe Institut'e gitmiştim ama sadece Almanca A1 seviyesini bitirmiştim, A1 ile de anca kendinizi tanıtabiliyorsunuz. Bu yüzden Münih'e geldiğim gibi üniversitenin öğrencilere sunduğu Almanca derslere kaydoldum, ilk dönem A2, ikinci dönem de B1 seviyesini bitirdim. Fakat arkadaş çevrem hep Erasmus için gelmiş öğrenciler olduğundan Almanca pratik yapamadım, anca dersten derse. Yalan da söylemiyim Almanca'yı pek sevmiyorum, kendi kendime de çalışmadım. Geçiş yaptıktan sonra da B2'yi bitirip konuşma dersleri aldım, çünkü en yüksek seviyeye kadar gelseniz de dili konuşamadıkça bir anlamı yok. Ben konuşma konusunda hep çok çekingendim ve kendimi de \"Immatrikulationsbescheinigung\" gibi kelimelerle zorlamak istemedim...... E Almanların çoğunluğu da İngilizce'yi akıcı bir şekilde konuştuğu için hep kolaya kaçtım. Benim en çok konuşmamı geliştirdiğim zaman okulda asistan olarak çalıştığım zamandı, Almanca konuşmam için beni ciddi anlamda zorluyorlardı. Her ne kadar ıııhh eeehhh desem de sabırla cümlemi tamamlamamı bekliyorlardı. Ve şu an onlara minnettarım çünkü öbür türlü ben kursla ya da kendi kendime çalışarak Almanca'yı bu kadar geliştiremezdim. Fakat şu an hem okulda derslerimde hem de çalıştığım yerde Almanca'yı kullanmıyorum, sadece İngilizce. Bu sebeple Almanya'da belli bir seviyede İngilizce biliyorsan idare ediliyor diyebilirim, şirketler de üniversiteler de artık daha enternasyonal. Ama yaşadığınız ülkenin dilini bilmek hayatınızı kolaylaştıran büyük bir avantaj, bu yüzden Almancamı geliştirmeye devam edeceğim. Bu durum bence şehirden şehire değişiyor. Münih ÇOK pahalı bir şehir diğer şehirlere kıyasla, bu yüzden pek öğrenci dostu değil ve kiminle konuşsam herkesin maddi anlamda büyük bi yarası var. Özellikle konaklama konusu Münih'te çok büyük bir sorun. EV YOK. Ya da var ama 346738 Euro. Çok şanslı bir öğrenci değilseniz geldiğiniz gibi ev bulmak mümkün değil. Üniversitelerin yurtları var ama yurtta kalabilmek için önce başvurmanız sonra birkaç dönem beklemeniz gerekiyor. O sırada artık çadırda mı kalırsınız nerede kalırsınız siz araştırmak zorundasınız. Ben yurtta kalıyorum şu anda, o yüzden keyfim yerinde. Ama her gelen bir sancılı ev arama sürecinden geçiyor ne yazık ki. Yurtların aylık kirası 250-350 Euro arası, Münih'te öğrenci olarak kalabileceğiniz en uygun yerler. Devlet yurtları dışında özel yurtlar var fiyatları 600-800 Euro ya da tek kişilik stüdyo daireler var 700-1000 Euro civarında. Fakat bu pahalı yerlerde kalabilmek için de öğrenciyseniz ailenizin maaş bordrosu isteniyor, aylık bu kirayı ödeyebileceğinizi ispatlamak için. Çünkü Almanlar size kolay kolay güvenmez, her şeyin kanıtını sunmanız lazım onlara. Devlet yurtları dışında uygun bir seçenek olarak WG adında bir konsept var, ev arkadaşlarıyla kalıyorsunuz; evin büyüklüğüne ve konumuna göre kirası da değişiyor. Örneğin 300 Euro'ya da var 700 Euro'ya da. Şehir içinde uygun fiyata ev bulamayan öğrenciler de biraz şehir dışında daha makul bir fiyata kalıyor. Münih'te imar izni zor çıktığı için de yeni ev yapıldığını pek sık görmüyoruz, bu yüzden artık ne çıkarsa şansımıza.. Öğrenciler için durum böyle ama burada çalışan insanlar için bu kadar da meşakkatli bir iş değil, bütün belgelerinizi ev sahibine sunduğunuz sürece 1000-1500 Euro'ya 2 kişi gayet güzel kira bulabilirsiniz gördüğüm kadarıyla. Yemek konusunda ise üniversitenin yemekhanesinde yemek en ucuzu, 2-3 Euro'ya öğle yemeğini yiyebilirsiniz. Ya da marketlerde 1,5-3 Euro'ya çeşitli salatalar satılıyor, onlarla da öğle yemeğinizi geçirebilirsiniz. Öğle ya da akşam yemeği için restoranda yiyecekseniz bence diğer şehirlere kıyasla pahalı; gittiğiniz yere göre değişir ama klasik bir restoranda doymak mesela 12-20 Euro civarı. Market alışverişi ise genelde uygun çünkü çok şükür Lidl ve Aldi adında iki cennet var.. Hem kaliteli hem çok çeşit ürün bulunuyor hem de her şey oldukça uygun. Mesela süt 1 Euro'dan az, ya da yarım kilo tavuk 2-3 euro civarı, ben genelde haftalık market alışverişim için maksimum 25-30 euro falan veriyorumdur. Maddi anlamda öğrencileri zorlayan bir şehir ama eğer öğrenciyken çalışırsanız geçinmek zor değil, örneğin yarı zamanlı bir şirkette çalışırsanız hem kiranızı ödeyebilir hem de hobileriniz için para ayırabilirsiniz. Ya da burs imkanlarını araştırıp bunlara başvuru yapabilirsiniz. Evet görüyorum, en başta eğitim sistemi oldukça farklı. Örneğin İTÜ'de dönem içinde midtermler, ödevler, sunumlar oluyordu bir ders için. Burada ise sadece dersin finali oluyor ya iyi kötü geçiyorsunuz ya da kalıyorsunuz. Kötü geçtiyseniz de telafisi yok, notunuzu yükseltemiyorsunuz. Kaldığınız sınavlar için telafi sınavı oluyor fakat onlar da genelde kaldığınız için size ceza gibi daha zor hazırlanıyor. Bu sadece final sistemi dönem içinde çok iyi çünkü sürekli ders çalışmanız gerekmiyor ve çoğu şeye zaman ayırabiliyorsunuz, ama sınav dönemi gelince odaklanmanız gereken tek şey sınavlar. Dönem boyunca çalışmadıysanız onlarca konuyu öğrenmeniz gerekiyor çünkü sınavda her konudan sorumlusunuz. Bu yüzden ben ders notumun tek bir sınava bağlı olmasındansa İTÜ'deki sistemi tercih ederim. Bizim üniversitede en çok sevdiğim şeylerden biri ise çoğu ders videoya kaydediliyor ve daha sonra evde izleyebiliyorsunuz, böylece her zaman derse gitmek zorunda değilsiniz. Bunu mesela Türkiye'de duymadım, bilmiyorum varsa da. Hiçbir derste yoklamaya ya da imza atmaya denk gelmedim de duymadım da, bu özgürlük de bence güzel bir şey, zaten ders önemli ve anlaşılması zor ise genelde sınıflar dolu oluyor. Ayrıca hocalar öğrencilere karşı çok açık ve soru sorduğunuzda sorunuzu cevaplamak için can atar bir şekilde sizi dinliyorlar. Kendilerine ulaşmak da kolay, ben İTÜ'deyken bu konuda biraz sıkıntı yaşamıştım, her zaman ulaşamıyordum. Erasmus'tayken ciddi anlamda dünyanın farklı yerlerinden gelen Erasmuslular olarak sürü halinde geziyorsunuz, büyük küçük bir arkadaş grubunuz oluyor ve çoğu aktiviteyi birlikte yapıyorsunuz. Ki bence çok da keyifli oluyor, çok güzel anılar paylaşıyorsunuz birlikte. Erasmus'ta Alman sadece bir arkadaş edinmiştim onun dışında neredeyse herkes Erasmus öğrencisiydi. Erasmus'tan sonra herkes gittiği için yalnız kaldım ve üzülmüştüm bir iki hafta.. Münih'e çok fazla Alman liselerinden gelen Türk öğrenciler var, bir süre sonra onlarla tanıştım. Aynı zamanda Türkiye'den yüksek lisansa gelen öğrenciler de oldukça fazla ve herkes çok cana yakın, çünkü hepimizin paylaştığı ortak şeyler var, aile ve Türkiye özlemi gibi. Böylece çok güzel yakın Türk dostluklar kurdum. Almanlar'da arkadaşlık ilişkisi çok farklı, biz millet olarak arkadaş edinmekte çok başarılıyız. Almanlarla arkadaş olabilmek için onların kabuğunu kırabilmek gerekiyor, Türkiye'de olduğu gibi kolay arkadaş edinilmiyor. Eğer ilk adımı siz atmazsanız, onlar sizi tanımak için pek yanaşmıyor. Aynı zamanda Akdeniz insanı ile en büyük farkları duygusal bağlarının güçlü olmaması. İlişkilerinde bireysellik ve rasyonelliğin ön planda olduğu aşikar, duygusal olarak arkadaş bağı oluşması Türklere kıyasla daha zor. Birçok lokal insanla tanıştım; bazıları fazla kuralcı, bazıları her şeyden yakınan, bazıları dokunduğunda, sarıldığında gerilen, bazılarıyla anca birkaç hafta sonrasına plan yapabildiğin... Fakat istisna olan çok fazla kişiyle de tanıştım; samimi, içten ve arkadaş canlısı. Hatta en yakın dostlarımdan biri Alman ya da Alman demeye bin şahit ister desem daha doğru. Çünkü o kadar Türk kültüründen gelen biri gibi ki şaşırıyorum, hatta bazen birlikte Almanlar neden böyle diye konuşuyoruz.. Kendime çok yakın hissettiğim iki yakın Alman arkadaşım daha var ve onlarla zaman geçirmeyi gerçekten çok seviyorum. Yurtdışında okumak ve kaliteli bir eğitim almak benim hep hayalimdi ama her ne kadar eğitimim bittikten sonra burada kalıp bir süre çalışmak istesem de ben bir süre çalıştıktan sonra kesinlikle Türkiye'ye dönmek ve orada hayatıma devam etmek istiyorum. Ama tabii kim bilir ne olacağını. Münih Teknik Üniversitesi oldukça ünlü bir okul ve şirketler buradan öğrenci kapmaya çalıştığı için gözlemlediğim kadarıyla TUM mezunu olarak iş bulmak da kolay. Ki bu sadece TUM için değil, Almanya'daki çoğu üniversite için bu geçerli bence. Okullarda şirketlerin birçok kariyer etkinlikleri ya da birçok şirketin gelip stant kurduğu fuarlar oluyor, buralarda şirket çalışanlarıyla tanışıp sonrasında yeniden iletişime geçerek iş bulmuş çok arkadaşım var. Zaten öğrenciyken bile çalışabileceğiniz birçok \"working student\" pozisyonu açılıyor ve haftanın 20 saati herhangi bir şirkette çalışabiliyorsunuz, böylece şirketleri de tanıyıp çevre edinebiliyorsunuz. Alman şirketlerinde yaş ortalaması 40 civarı olduğu için de artık bu dijitalleşme çağında genç yetenekler arıyorlar ve bu yaş ortalamasını düşürmek istiyorlar, yani en azından benim working student olarak çalıştığım yerde böyle. Böylece üniversite mezunu olarak iş bulma şansınız daha yüksek. Ayrıca Almanca bilmek iş bulmak açısından bir avantaj ama global şirketlerin sayısı da Münih'te oldukça yüksek olduğu için İngilizce pozisyonlar da açılıyor. Ben Münih'i tercih ettiğim için çok mutluyum; deneyimlenilmesi gereken bir şehir, kaosun tam zıttı. Öğrencilik için pahalılığı ile ideal bir şehir olmasa da pek çok açıdan oldukça rahat ve keyifli bir şehir. O kadar sakin ve düzenli, o kadar her yer yeşil ki Münih'te, stresimin azaldığını bile söyleyebilirim. Mesela istediğim yerden istediğim zamanda bisikletime atlayıp gitmek, metro ile maksimum 30 dakikalık yolculuklar yapmak, ders ya da iş çıkışı herhangi bir parka gidip keyif yapmak hayatımı güzelleştiren şeyler. Ama bazen fazla sakinlikten, ağlamayan bebeklerden, havlamayan köpeklerden, gülümsemeyen insanlardan bıkıp kaosu da özlemiyor değilim. Konumu dolayısıyla Münih harika, Alplerin dibinde olduğu için kışın kayağa gitmek ya da baharda yeryüzü cenneti birçok gölü ziyaret etmek çok kolay. Ya da İtalya'ya, Avusturya'ya, Hırvatistan'a ve daha birçok ülkeye yakınlığı sayesinde otobüsle ya da arabayla birçok şehir gezebiliyorsunuz. Münih'ten ya da Münih'e yakın havaalanlarından uçak biletleri de fiyat olarak uygun olduğu için düşük bütçeli tatiller ayarlayıp gezmenin de tadını öğrenci olarak çıkartabiliyorsunuz. Ben gezmeyi çokça sevdiğim için Münih'te olmam sayesinde çok fazla şehir, ülke gördüm; mesela 2 gün öncesinden bilet alıp Fas'a 25 Euro'ya ya da geçenlerde yaptığım gibi deniz hasretiyle 2 günlüğüne Mallorca adasına da yine uygun bir fiyata uçtum. Ben Münih'i seviyorum ve Almanya'da herhalde başka bir şehirde yaşamak istemem ne öğrenci olarak ne de çalışan olarak; fakat ben yıllardır İstanbul'da yaşadığım için bir Beşiktaş'ı, Galata'yı ya da ne bileyim Boğaz'ı hep arıyorum, eksikliklerini de hissediyorum. Münih'te 3 tane üniversite olduğu için öğrencisi bol bir şehir. Sosyal anlamda da aktif diyebilirim. Özellikle yaz aylarında festivalleriyle, etkinlikleriyle çok keyif veriyor şehirde olmak. Almanlar zaten sıkıldıkça bira içmek için festivaller yapıyorlar, en başta Oktoberfest ve ona benzer minik minik festivaller oluyor, bu dönemlerde şehirde hep bir cümbüş havası, herkes giyiyor geleneksel kıyafetlerini okula, işe bile öyle gidiyorlar. Hava ısındı mı da herkes sokaklara dökülüyor, ya da parklara, göllere güneşlenmeye gidiyor. Fazla sıcak ise Isar Nehri'ne ya da göllere atlıyorlar. Fakat kışın da bir o kadar sessiz, herkes evlerinde. Noel zamanı kurulan pazarlar renk katıyor onun dışında soğuktan kimsenin dışarı çıkası gelmiyor, ben de kışları pek sevmiyorum. Almanlar inanılmaz bir şekilde noter imzalı olmayan belgelere karşı. Tercüme edilmiş de olsa başvuru belgeleriniz ya da okulun istediği başka belgeleri vermeden önce çok önemli bir konu: sizden bu belgeleri noter imzalı onlara sunmanızı istiyorlar, umarım noterde bir tanıdığınız vardır yoksa biraz pahalıya gelebilir. Ayrıca Almanya'da hiçbir bürokratik işlem hızlı ilerlemiyor, o yüzden bir işinizi halletmek günlerinizi ya da haftalarınızı alabilir, buna hazırlıklı olun ve gelmeden önce biraz sabırlı olmak üzerinde çalışın."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/08/01/one-love-festival-15", "text": "OHHHH. Böyle derin nefes vermeli, kocaman bir OH. Nasıl özlemişiz şehrimizde şöyle bol coşkulu, bol kabalalıklı, dans etmekten saçımızın başımızın birbirine girdiği, tüm tanıdıklarımızı ve eski sevgililerimizi bir arada görebilme şansını yakalayabildiğimiz, büyük bir festivali yahu. Biliyorsunuz, bu yıl artık kendimizinmiş gibi sahiplendiğimiz şehrimizin festivali One Love Festival'ın 15. senesiydi, şerefine hem Parkorman, hem Volkswagen Arena'da gerçekleştirildi ve yoğuunn bir partilemenin ardından storylerle idare etmek durumunda kalanlar ve biraz hızlı gelişen bir \"ah be ne güzel eğlendik\" nostaljisi yapmak isteyenler için One Love Festival 15 anılarımızı aşağı yığıyoruz, gülümse çekiyoruzzz. Bir festivalin kapısı adamı duygulandırır mı? Demek olabiliyormuş. Hakikaten birlikte gülüp birlikte eğlendiğimiz, kocaman, mutlu bir kalabalık ile dans edebildiğimiz, kendi şehrimize ait festivaller, 20li yaşlarda kapınızdaydık, 70lilerde yine kapıda olunca bizi yargılamayın lütfen........ Bu arada, İstanbul'da festival dediğiniz şey Parkorman'da olur hissini de tekrar almış olduk. Şurada gerçekleşen etkinliklerden aldığımız haz hep daha yüksek oluyor, yeşil, sıkış tıkış değil, kalabalığı kaldırıyor, tam festivallik. BirazCIK kalabalık mıymış sanki? BİRAZCIK ama sadece. Sonra sen geldin..... Arasından sislerin.... MIKKELLER Mİ O? Hatırladınız mı bizim Kopenhag gezisinden? Biralarını bayağı sevdiğimiz için Kopenhag'dayken defalarca içmiştik. Neyse, neticede bu sene Efes ile Mikkeller bir işbirliği yapmış ve 2 çeşit bira çıkarmışlar. Biri Delikanlı Henry, diğer Zilly Sally. İkisini de festivalde deneyip ikisinin de hastası olduk tabii ki. Delikanlı Henry'de şerbetçiotu var, tadını tahlil edemediyseniz böyle nasıl desek, tropik bir tat, ama tam adlandıramıyorsunuz. Ben ısrarla ananas tadı aldım mesela? Zilly Sally'de ise vişne tadı hakim. Her ikisi de tam birer yaz birası, bayağı sevdik. İlk gün böyle sona erdi. Eğlenmeye odaklanmaktan o kadar da ısrarcı davranılmadan hemen pes edilmiş bir takım selfie denemeleri; sizler bir festivalde gerçekten eğlendiğimizin göstergelerisiniz. Ertesi sabah telefonu kurcaladığımızda elimizde One Love Festival'dan bir tek bu berbat fotoğraf olduğuna göre demek gerçekten eğlenmişiz dedik. Ertesi gün bir şekilde toparlanıp alanda yerimizi aldığımızda Club Bangkok ORTAMI BİR GAZLIYORDU Kİ, Billie Eillish'ten tutun RICKY MARTIN SHE BANGS'e kadar acayip geniş bir yelpaze ile karşı karşıya kalınca dans etmekten doğru düzgün fotoğraf çekememişiz. Elimizdeki tüm Club Bangkok fotoğrafları SARSINTILI VE BULANIK. Bundan sonra ortalıkta şey diye dolaşacağız: Ağğğbiii onların sahnesi çok iyiiiii. Keşke daha çok sürseydi, keşke daha fazla albümleri ve şarkıları olsaydı, keşke keşke keşke derken bol bol eğlenildi, bol bol dans edildi, bir anda 2 günlük bir festivalin içine düşmüş olmamıza şaşırılıp biraz daha The Blaze övüldü. Özetle One Love Festival 15 bizim için hızlıca geçiverdi, eve döndüğümüzde sonsuza dek bir müzik festivalinin içinde yaşamanın mümkün olup olmadığını tartışıyorduk, sanıyoruz bu güzel geçtiği anlamına gelir? Nice festivallere diyelim."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/08/28/tiflis-gezi-rehberi-gurcistan", "text": "Valla isteyen başlığı adam gazlayan klişe bir gezi yazısı başlığı gibi algılasın, biz gayet ciddiyiz, önce bi' kemerlerinizi bağlayın, sonra hep beraber şehri sevme aşamasına geçeriz. Yarın yokmuş gibi, yarın varsa da bizim yarınımız değilmiş gibi araba kullanan hızlı ve öfkeli abilerin diyarına hoşgeldiniz; Gülümseyin, Tiflis'tesiniz. Böyle negatif girdik gibi oldu ama baştan içinizi rahatlatalım, şehir güzel ve sürprizli. Sürprizli diyoruz çünkü doğruyu söylemek gerekirse Tiflis'e giderken şehirden o kadar da büyük bir beklentimiz ve bu şehre ilişkin büyük bir coşkumuz yoktu; heveslenmemize sebep olan en büyük mevzu eski bir Sovyet ülkesine ayak basıyor oluşumuzdu. E tabii bir de Gürcistan'ın vizesiz, hatta artırıyoruz, kimlik ile gidilebilen ve euro kullanılmayan bir ülke olması da bizi bayağı yükseltmişti. Böyle Minsk'ten hallice, Lviv'in bir beden küçüğü gibi bir şey bekliyorduk, bilmem anlatabildik mi? Ama hakkını yemeyelim, bu şehir benzetmesi tahminlerimizde %40 oranında doğruluk payı olsa da, Tiflis'in kesinlikle kendine özgü bir havası var, yeter ki doğru aktivitelerde bulunun ve doğru yerlere gidin, onu çözeceğiz. Tiflis'e gitmeden önce şöyle bi' yabancı kaynakları kurcaladığımızda \"YENİ BİR BERLIN Mİ DOĞUYOR\", vay efendim GÖRMEDEN ÖLÜRSENİZ HAYATINIZ BOŞA GİTMİŞ DEMEKTİR başlıklı birtakım yazılarla karşılaştıkça n'oluyor kardeşim ne bu tantana dedik, demek hakikaten bu şehirde bizim bilmediğimiz bir şeyler oluyor. E doğruya doğru, şehir gerçekten ilginç, çünkü bir yandan ortalık komple yıkık dökükmüş gibi görünse de, bir yandan etrafı dolaştıkça o yıkık dökük ama şahane mimariye sahip yapıların üzerinizde yarattığı acayip bir etki ortaya çıkmaya başlıyor. Şehrin göbeğinde yürürken karşınıza çıkan terk edilmiş ya da bu nasıl terk edilmemiş yahu diye düşündürten binaların içine kafanızı uzattıkça içinizi çok sık yaşamadığınız bir duygu kapılıyor, bir şeylerin \"olması gerektiği gibi olmayışından\" tuhaf bir estetik haz alınabildiğini fark ediyor ve Tiflis'in kendine özgülüğünü ilk olarak bu anlardan birinde tespit ediyorsunuz. Normalde görüp de bakımsızlığından rahatsız olabileceğiniz koca koca binalar burada bir şekilde hoşunuza gitmeye başlıyor. Her yer geçmişin izlerini taşıyor ve bu şehrin gerçekten de kendine özgü olmasının temel sebebi. Zaten kısa bir süre içinde yaşadığınız şaşkınlık yerini durumu normalleştirmeye bırakıyor, o görüntüye alışıyorsunuz. \"Bu binaya girdiğimiz gibi üzerimize çöker\" diye düşündüğünüz yerden gayet hip bir mekan çıkıveriyor, acaba bu yürüdüğüm son sokak mı olacak güvensizliğini sezdiğiniz bir sokağın sonu gençlerle ve turistlerle dolup taşan bir bara çıkıveriyor ya da bir anda küçük bir şehir parkının ortasında buluveriyorsunuz kendinizi. Gece hayatına da kapıldığınız takdirde tüm bu veriler beyninizin bir yerinde birleşiyor ve \"tamam belki yakın bir gelecekte Berlin'in yerini almayacak ama, neden Berlin'e benzetildiği şimdi biraz daha anlaşılır\" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Başlamadan gelen not: Instagram hikayelerimizde Tiflis gezimizi gün gün izleyebilirsiniz, ama bizce yine de aşağıyı da bi okuyun....... Tiflis ve Gürcistan'a dair diğer yazılarımız da ayrıca sizi şurada bekler. Bu rehberi 2023 gezimizin ardından güncelledik. Tiflis'e gitmeden önce canım babam ortaya \"oranın yaz sıcağı meşhurmuş, Tolstoy bi' kitabında öyle anlatıyordu\" gibi bir şey attı, biz de çok üstünde durmadan \"aa hadi ya öyle miymiş\" diye düşündüğümüzle kaldık. BABAM ÇOK HAKLIYMIŞ ve evet çok okuyan bilirmiş, çünkü 37-38 derecelerde sokaklarda muhatabının kim olduğunu bilmediğimiz isyan cümleleri ile yürürken bunu acı bir şekilde tecrübe etmiş olduk. Dememiz o ki, eğer şehri sıvı formuna geçmeden ya da buharlaşmadan keşfetmek niyetindeyseniz mümkünse Tiflis'e özellikle Temmuz- Ağustos aylarında gitmemeye çalışın. Şehri ziyaret etmek için ideal dönemler Eylül-Ekim ve Nisan Mayıs ayları diyebiliriz. Tiflis tam bir \"vaktim yok ama seyahat etmek için de kuduruyorum\" şehri. Burası öyle çok uzun kalınacak, günler geçirilecek bir şehir değil. Şehri inanılmaz detaylı gezmek gibi bir niyetiniz yoksa hafta sonu gezisi için ideal sayılabilecek bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Eğer biraz daha gece hayatına kapılıp sabahları geç kalkmalı, öğlene ağzınız açık bir şekilde dehidrasyonun zirvesinde uyanarak zor kendine gelmeli, geç bir kahvaltının ardından gezmeye başlamalı gezi peşindeyseniz belki bonus 1-2 gün daha eklenebilir ki perişan olmayın. Özetle Tiflis'e 2-3 gün gibi bir süre gayet yeterli olacaktır. Bu konuda hemen bir nokta atışı öneri verelim, sizi otel arama derdinden kurtaralım; Fabrika Hostel. Bizce dünyada görebileceğiniz en iyi hostellerden biri burası, öyle ki şayet burada yer bulamasaydık Tiflis gezimizi öteleyecektik, kendisine öyle tutulduk ve gidip kalınca da kesinlikle beklediğimizi bulduk. Hostel dedik diye hemen 10 kişilik odalarda altlı üstlü yatmak zorundasınız gibi düşünmeyin, istiyorsanız paylaşımlı odada, istiyorsanız kendinize ait teraslı meraslı odanız da olabiliyor. Burayı yalnızca bir hostel gibi değerlendirmemek lazım, çünkü içinde restoranlar, barlar, mağazalar, kahve dükkanı, ne bilelim seramik atölyesi, hatta coworking space bile var ve insanlar burada konaklamıyor olsalar bile özellikle akşamları vakit geçirmek için buraya geliyorlar. Çeşitli partiler, etkinlikler gerçekleşiyor, dev bir sosyalleşme alanı gibi düşünün. Üstelik hostelin kendisi de, civar sokakları da görsel anlamda da bayağı hoş, gidip fotoğraf üstüne fotoğraf çekip Instagram'da 40 yıl ekmeğini yemelik ortam yaratmışlar, keşke yalnız bunun için sevseydik seni Fabrika Hostel....... Fabrika Hostel'de yer bulamazsanız alternatif olarak Rooms Hotel'e bakabilirsiniz, oranın içinde de iyi mekanlar var ve bayağı güzel bir otel, bizim içindeki mekanlar sebebiyle buraya 2 kez yolumuz düştü. Tiflis öyle çok büyük bir şehir değil, ancak özellikle aşağıda söz edeceğimiz yerlerin hepsini gezmek gibi bir niyetiniz varsa bunların tamamına yürüyerek ulaşma ihtimaliniz pek de yüksek değil. Özellikle bizim gibi sıcakta giderseniz komple ihtimaller dahilinde değil, asfaltta iziniz çıkar çünkü. Bu sebeple ya toplu taşıma araçlarını ya da önereceğimiz bir takım uygulamaları kullanmanız gerekecek, konuyu biraz detaylandıralım. Bizim Tiflis gezimizin ulaşım yıldızı kesinlikle \"Bolt\" adlı uygulama oldu. Bolt oraların Uber'i, son derece problemsiz çalışan, güvenli, ünlü düşünür Serdar Ortaç'ın eşsiz bir şarkısı gibi daha ilk günden bebeğimiz olmuş bir uygulama. Şehirdeki taksiciler çoğunlukla bayağı berbat oldukları, sürekli adam kazıklamaya çalıştıkları ve her yerde size \"hey lady let's go\" diye dadandıkları için kesinlikle Tiflis'te taksi kullanmanızı tavsiye etmiyoruz, gitmeden önce mutlaka Bolt yükleyin. Bu arada kartla ödeme yapmak zorunda değilsiniz, nakit olarak da ödeyebiliyorsunuz. Benzer konseptte bir uygulama olarak Yandex Taxi de önerildi ama bizde nedense bir türlü çalışmadı, yine de o da aklınızda bulunsun, belki siz oradayken düzelmiş olur. Havaalanından çıktığınızda şehre ulaşmak için de yukarıda söz ettiğimiz Bolt'u kullanabilirsiniz. (20-25 GEL gibi bir şey tutması gerekiyor merkeze) Taksiyle ulaşacaksanız da bölgelere göre sabit ücretler var ve 40-60 GEL arasında değişiyor. Alandan çıkınca taksileri göreceksiniz zaten, o noktada da sabit ücretlerin yazdığı bir tabela var. Yine de ne olur ne olmaz sizi kazıklamaya çalışma ihtimallerini göz önünde bulundurarak gideceğiniz yeri söyledikten sonra sabit ücret olduğunu bildiğinizi bi' belli edin. Eğer Tiflis Havaalanı'ndan şehir merkezine daha düşük bütçeli bir şekilde ulaşmak isterseniz 337 numaralı otobüse binerek de merkeze ulaşabilirsiniz, ücreti 1 GEL. Eveet, her şeyi hallettiğimize göre artık Tiflis Gezi Rehberi yazımızın gezmeli tozmalı kısmına geçiş yapabiliriz. Sevgili hafta sonu gezginleri, merak etmeyin, sizi çok da yormayacağız, çünkü doğruyu söylemek gerekirse biz de bu gezi boyunca biraz ilgi alanlarımızı göz önünde bulundurarak seçmece yaptık. Yani şunu demek istiyoruz; büyük ihtimalle çok büyük bir kısmını listeye dahil etmiş olmakla birlikte, aşağıdaki Tiflis'te gezilecek yerler listesi şehirdeki tüm turistik noktalardan oluşmuyor. Bazılarını o kadar da ilgimizi çekmediği için eledik, bazılarına şöyle bi' uğradık geçtik, genelde daha ilgimizi çekenlere odaklandık. Ancak yine de bir madde halinde es geçtiklerimizi de sona ekleyeceğiz ki bir şeyler kaçırmış gibi hissetmeyin, ilginizi çekiyorsa onları da rotanıza eklersiniz. Sizi anneniz gibi düşünen bir blog, artık bu kadar da tatlı olunmaz ki........ Oraların Sultanahmet'inden girizgahımızı yapalım. Üzerinize üflenen nargile dumanı ve \"COME LADY COME GOOD FOOD GOOD PRICE\" abiler sebebiyle gerçekten de gereğinden fazla Sultanahmet duygusu veren Eski Tiflis bölgesi, betimlemelerimizden de anlayacağınız üzere Tiflis'teki favori bölgemiz denilemez. Ancak efendi gibi turistlik görevlerimizi yerine getirip gelmişken görelim bari diyerek burayı turlamayı ihmal etmedik, siz de en azından bi' görmüş olun diye yazıyoruz, zaten aşağıda anlatacağımız birtakım aktiviteler sebebiyle bu civarı her halükarda görmeniz gerekecekti. Özetle Old Tbilisi tarafının sokaklarında şöyle bir turlayıp şehrin geleneksel tarafını tecrübe edebilirsiniz, diğer aktiviteleri aşağıda detaylandıracağız. Haritadan bakınca tam olarak nereyi kast ettiğimizi ve nereden başlayabileceğinizi bir türlü kestiremediyseniz Chreli Abano'nun bulunduğu noktaya yönelebilirsiniz. Bu bölge aynı zamanda \"sülfür hamamları\" ile ünlü ve civarda birkaç örneği var, ancak mimari anlamda en güzeli bu olduğu için bizce bunu görseniz yeterli. Sonrasında civardaki sokakları da turlayabilirsiniz. Old Tbilisi bölgesinin en turistik aktivitesi Narikala Kalesi'ne çıkmak ve oralardan bir yerden manzara eşliğinde gün batırmak. Çoğu kişi kaleyi görme gayesiyle değil de şehir manzarası için bu aktivitede bulunuyor. Tarihi taaa 4. yüzyıla dayanan kaleye illa ki tırmanmanız gerekmiyor, teleferiğimsi aracı kullanmak tabii ki çok daha kolay. Bunun için Rike Park'a doğru yol alıp kaleye oradan ulaşabilirsiniz. Biz pek de manzara sevdalısı olmadığımız için kaleye çıkmadık ve aşağıdan gördüğümüz kale manzarasıyla yetindik, ancak araştırdığımız kadarıyla teleferik için ücret ödedikten sonra kaleye girişte herhangi bir ücret ödemeniz de gerekmiyor. Çıkarken yanınıza Gürcü şarabı alıp gün batımında kadeh tokuşturmak adetten, heves ettiyseniz gitmeden almayı unutmayınız. Geldik şehrin simgelerinden biri olan heybetli mi heybetli, HÜKÜMET GİBİ KADIN Kartlis Deda'ya. Diğer adı ile Mother of Georgia, bizim müthiş çevirimizle GÜRCÜ ANA. Bir elinde kılıç, bir elinde şarap ile tepeye çökmüş kocaman bir heykel olan Kartlis Deda özetle bize demek istiyormuş ki; dostsanız şarap, düşmansanız kılıç var kardeşim, ayağınızı denk alın. Adamına göre muamele heykeli olarak değiştirsek adını olur sanki. Neyse. Kartlis Deda'yı şehrin çeşitli noktalarından bol bol göreceksiniz zaten. Yeri gelecek gecenin bir vakti bir ara sokaktan size baktığını göreceksiniz ve içiniz ürperecek, yeri gelecek \"ya aslında fena kadın değil şarap falan\" diye içinizi rahatlatacaksınız. Çok tutulursanız yanına kadar çıkabilirsiniz, çıkıp da ne yapacaksınız onu bilmiyoruz ama yine de aklınızda bulunsun, zaten kaleye çıktınız mı ona da çıkmış sayılıyorsunuz. Tamam hadi, hakikaten hoşumuza giden bir yere geçelim. O kadar da sevmediğimiz bölgeyi baştan devreden çıkardık ki gezinizin gerisi şen olsun. Rustaveli Bulvarı ismini Gürcü şair Şota Rustaveli'den alıyor. 1,5 km uzunluğundaki bu koskocaaaa cadde, bizce şehrin en güzel turistik noktalarından biri, dolayısıyla burada turlamayı ihmal etmeyin. En azından Parlamento Binası ve Opera Binası'nı görmeden yürümek konusunda pes etmemenizi öneririz, bunları görüp ardından caddenin bir ucu olan Özgürlük Meydanı'na ulaşarak bu civardaki gezinizi sonlandırabilirsiniz. Özgürlük Meydanı'na kadar ulaştıktan sonra civardaki sokaklara dalmayı ihmal etmeyin, güzel binalar ve mekanlar var, gerçi o kısmı Tiflis yeme içme rehberinde detaylandırdık zaten, yine de aklınızda bulunsun. Şu Sameba Katedrali'nin güzelliğine, heybetine bakınca diyorsunuz ki \"vay be adamlar yapmış, kim bilir kaç yüzyıldır burada böyle tüm ihtişamıyla yükselip nelere tanıklık etmiştir, AH Bİ DİLİ OLSA DA KONUŞSA BU DUVARLAR......\" Söyleyelim mi kaç yüzyıldır yükseliyor? HİÇ. Hiç yüzyıldır yükseliyor. 2004'te tamamlanmış bu katedral. Ama eğer mimariye ya da dini yapılara biraz olsun ilginiz varsa, birazcık şehrin dışında kalıyor olmasını göze alarak bizce buraya mutlaka yolunuzu düşürün, çünkü gerçekten çok güzel bir kilise. Normal koşullarda bu müzeye gidip gitmemek konusunda tereddütlerimiz varken içinde bulunan \"Soviet Occupation Exhibition Hall\"dan haberdar olmamızın ardından burayı da Tiflis'te gezilecek yerler listemize aldık. Tiflis'te Sovyet döneminde ilişkin bilgi edinebileceğiniz çok da fazla şeye ulaşamıyorsunuz, dolayısıyla gittiğiniz şehri biraz olsun tanıyabilmek adına buraya vakit ayırmakta fayda var. Çok kapsamlı ve büyük bir sergi değil ama yine de konuya ilişkin fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Zaten bu sergi için bilet almanız demek müzedeki diğer sergileri de kapsayan bir bilet almış olmanız anlamında geldiğinden buraya kadar gelmişken geri kalan kısımları da dolaşabilirsiniz. Çok ilginizi çekmezse en azından giriş kattaki evrime ilişkin bölümü kaçırmamanızı öneririz, merak etmeyin her şeyin İngilizcesi var. İnternetten bakınca bu kuruma ait birkaç farklı müzenin adresi çıkacağı için kafanız karışabilir, bizim söz ettiğimizin adresi 3 Shota Rustaveli Avenue. Tiflis'in koskoca bir güzel sanatlar müzesi var. İçinde o kadar fazla eser var ki, içeriyi dolaşırken neredeyse \"eserler sığsın diye birbirlerine çok yakın asmışlar\" hissine kapılıyorsunuz. Böyle sanki ortada bir küratör yokmuş da rastgele asmışlar \"abi çok eser var yapıştıralım bunları birbirine mümkün olduğunca\" gibi bir kalabalık. Ancak buna rağmen bizce birçok Gürcü sanatçı ile tanışmak için güzel fırsat, o yüzden buraya da yolunuzu düşürmenizi önerebiliriz. Müze 5 katlı, katlar da oldukça geniş, bu sebeple buraya uzun zaman ayırmanız gerekebileceğini göz önünde bulundurarak gidin. Şehirdeki ziyaret ettiğimiz son müzemiz, MOMA Tbilisi. Yukarıda söz ettiğimiz güzel sanatlar müzesi kadar büyük olmasa da bizce zaten birbirlerine yakın iki müze oldukları için ikisi aynı gün ziyaret edilebilir. Yine de gitmeden önce o dönem hangi sergi olduğunu kontrol edip gidip gitmeme kararını onun ardından alabilirsiniz, çünkü en azından biz oradayken müzenin büyük bir kısmı dönemsel sergi için ayrılmıştı. MOMA'nın Salı günleri kapalı olduğunu hatırlatalım. Böyle sergi/galeri gezmeyi seviyorsanız belki Fotografia'nın yakınlarından geçerseniz oraya da uğrayabilirsiniz. Çok çok minik bir yerden bahsediyoruz, adından anlayabileceğiniz üzere fotoğraf sergileri oluyor, içinde aynı zamanda Minimalist Pour Over Coffee'yi de barındırıyor. O kadar küçük olmasına rağmen hem bayağı hoş fotoğraflar, hem de güzel kitaplar vardı. Dediğimiz gibi, yakınlardaysanız uğranır. Bu köprüden size hiç bahsetmemiş olsak ve Tiflis'te aylak aylak yürürken bir anda kendisiyle karşılaşsanız muhtemelen şöyle düşünürdünüz: NE ALAKA ABİ? Şey gibi düşünün, hani şu Haliç'te metronun geçtiği şehrin dokusuyla hiçbir alakası olmayan köprü var ya, onun Tiflis versiyonu. Zaten yerlileri de pek sevmiyorlar ve \"ped\" gibi göründüğünü düşünüyorlar, e bizce haklılar da. Ama bizce yine de köprüden geçip hemen karşısında kalan Rike Concert Hall'un ilginç binasını görmeye gitmelisiniz, bi' taşla iki kuş. Hazır ilginç mimarı demişken şu çok tutulduğumuz binayı da es geçmeyelim. Aslında burası küçük çaplı rota dışı kalıyor ama, şayet bizim gibi Sovyet mimarisine ilginiz varsa bizce kesinlikle kaçırılmayacak noktalardan. İlginiz yoksa kalkıp gitmeyin, sonra dönüşte \"ulan bi' tane bina görmeye beni nereye gönderdiniz\" diye gerilim yaratmayın, valla bozuşuruz. Ne işimiz var kardeşim banka binasında diyecek olursanız, dediğimiz gibi, bu enteresan mimariye sahip eski bir Sovyet binası. Zamanında bakanlık binası olarak kullanılıyormuş ancak günümüzde Bank of Georgia'nın merkez binası ve hala aktif olarak kullanılıyor. Biz banka binası olunca çekinip içine girmedik ama dışarıdan görmek ve fotoğraflamak da yeterince haz verdi. Zaten yukarıda önerdiğimiz Bolt adlı uygulamayı yüklediyseniz ulaşımda problem yaşamazsınız, atın listeye gitsin. Alın size Berlin'den hallice bir durum daha, bu adını yazmanın gerçek bir bela olduğu caddeyi Türkler mesken tutmuş, her yerde dönerciler, Türkçe tabelalar bir şeyler. Ama beklenmedik şekilde güzel bir caddeyi kapmışız, bayağı Avrupai, hoş bir havası var, iki tarafı da oldukça güzel binalarla çevrili. Şu bizim gitmediğimiz ama belki görmek isteyebilirsiniz diye düşünerek kısaca bi listelemek istediğimiz yerleri de bırakalım: Gabriadze Tiyatrosu'nun oradaki saat kulesi, Metekhi Kilisesi, Underground Printing House, Tiflis Botanik Bahçesi ve Jumah Mosque. Bir de şehrin biraz dışında kalan Chronicles of Georgia adlı dev anıt var, vaktimiz kalmış olsa fotoğraflamak için buna kesin giderdik, bi' bakarsınız. Gürcistan'a kimliğiniz ile giriş yaptığınızda size form gibi bir şey veriliyor ve bunu kaybetmemeniz gerektiği söyleniyor. Biz o formu kaybettik sdfs. Ama hiç kimse bize ne girerken ne de çıkarken form falan sormadı zaten. Yine de aklınızda bulunsun, kaybetmeyin işte pasaportunuzun arasına falan koyun. Yukarıda da anlamış olabileceğiniz üzere Gürcistan'ın para birimi GEL şeklinde kısaltılan \"Lari\". Normal koşullarda havaalanında para bozdurma işini pek önermeyiz ama burada kur sapıtmamıştı, paranızı indiğiniz gibi havaaalanında Lari'ye çevirebilirsiniz. Alandan çıkmadan önce karşınıza 4-5 farklı para bozdurabileceğiniz yer çıkacak, bi' kıyaslama yapıp en uygun olanını tercih edebilirsiniz, yan yana olanlarda bile fark vardı, o yüzden kıyaslamadan bozdurmayın. Musluktan su içiliyor. Şişe edinin, bittikçe doldurun. Bu arada eğer gerçek bir su içiciyseniz suyun tadının hiç de güzel olmadığını fark edeceksiniz, onu da söyleyelim. Bu madddeyi gittiğinizde analiz yapmanız için yazıyoruz. ABİ BU ADAMLAR NEDEN BU KADAR ASIK SURATLI? Yani güzel de insanlar, şehir de güzel, neden bu kadar asık suratlısınız kardeşim, 150 tane espri yapıyoruz yine de gülümsetemiyoruz sizi sevgili Tiflisliler. Gidince bi' dikkat edin bakalım sizde de öyle bir izlenimleri olacak mı, dönüşte konuşuruz. Bu seferki yurtdışı gezim Gürcistan, Tiflis. Metro Otobüs Şirketi ile gerçekleştirdiğim seyahat oldukça pratikti, ucuzdu, gündüz otogarda koltuğuma oturdum ve yarın sabah Tiflis'te uyanarak kalktım, başkentte dolaşmaya başladım. Tek rahatsızlığım; \"Yurt dışına uçakla gidilir\" saplantımın beni düşündürmesiydi. Sarp sınır kapısından Gürcistan'a giriş yaptım ve ilk etapta gördüğüm kumarhaneler ve batakhane tip eğlence yerleri fikren rahatsız ediciydi. Beni \"fakir, geri kalmış ülke\" diye doldurmuşlardı nedense ama başkent Tiflis'i oldukça beğendim. Arabalar yeni ve güzel idi, herhalde vergiler düşük veya yok. Tiflis'teki otogara indiğim anlarda Türkçe'yi bozuk konuşan yaşlı biri yanaştı, sanırım buranın yerlisi Azerilerden biriydi, hızlıca heriften uzaklaştım ve zannımca muhtemel bir dolandırıcılık girişiminden kurtuldum. Taksi tutayım dedim ama 10 Lari'ye Rustaveli Bulvarı'na gitme pazarlığı yapayım derken, daha elim kapıdayken taksici namussuzu gazlamaya başladı. İçinde bulunduğum bu kötü durumdan kurtulayım diye, internette okuduğum, güzel kızların yazdığı Oitheblog'da bahsedilen Yandex Taxi ve Bolt uygulamalarını çalıştırmak için Turkcell internetimi yurtdışında açtım lakin taksi çağıramamakla birlikte 90 TL anında uçtu. Tiflis'te gezerken yanında \"Bolt\" yazılı güzel araçlarla karşılaştım. Bindiğim normal taksiler de genelde hibrit arabalardı. İlk günün ilk saatinde yaşadığım yukarıdaki menfi olaylar haricinde Tiflis gezim harika geçti. Diğer taksiciler de iyi çıktı. Gecelik 100 Lari'ye merkezde bulunan iyi bir otelde kaldım. Türk Lirası ile gidin. Ben, gereksizce çok miktarda Dolar ve Euro götürdüm fakat Tiflis'te her yerde döviz büroları var ve TL'yi Lari'ye dönüştürüyorlar. Yalnız bozdurmadan önce 20-25 döviz bürosu gezin ve en iyi fiyat vereninde bozdurun ama Sarp sınır kapısındaki döviz bürolarında sakın para bozdurmayın. Hem iş hem de seyahat amaçlı gezimin iş kısmı, muhatap olduğum Gürcülerin dürüstlüğü ve kalitesi sayesinde iyi geçti. 6 gün kaldım ama bana yetmedi, gezemediğim çok yer kaldı arkamda. Dry Bridge adlı bit pazarı boş, turist kandırma yeri, Sovyet Dönemi'nden kalma izlenimli kızıl yıldızlı malzemeler filan yeni üretim. İlk defa yurtdışı gezilerimden birinde kızlara çıkma amacıyla yaklaştım, sanırım bu ülkenin kızları bana hitap etti. İş ortamında tanıştığım harika bir hatunla konuşmaya başladım ve ikinci gün beni dans pisti de olan bir khinkali restoranına davet etti. Birlikte dans, romantik anlar güzeldi ama \"khinkalide asla domuz eti olmasın\" uyarıma rağmen yemek bağırsaklarımı bozdu. Bence sadece McDonald's restoranınız olsun ve orada sığır eti tüketin, hem Türkiye ile WhatsApp aramaları sayesinde net olarak konuşabiliyorsunuz buradan. Beni rahatsız etmeyen tek Gürcü yemeği; içi peynirli, pide benzeri yuvarlak, hamurlu yiyecekleriydi. Yabancı olduğumu sokaktaki herkes nasılsa anında anlıyordu ve iyi davranıyorlardı. Kıyafetlerim onlarınkinin üzerinde kaliteliydi, boyum 1,91 m. ve omuzlu-kaslı atletik biriyim; herhalde bu sebeplerden anlıyorlardı, bilemedim. Zira suratım, beyaz ten ve kahverengi saçlarla onların pek çoğuna benziyor. Yine tüm gavuristanda olduğu gibi, bu ülkede de tuvaletlerde taharet musluğu yoktu ve bunun insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum şahsen. Şarapları ve diğer alkollü içecekleri, Avrupa ülkelerinin üretimlerinin gerisindeydi lezzet olarak, bir şişe hakkım vardı gümrükten ama değmez diye taşımadım. Tekrar gitmek için fırsat kolluyorum."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/09/03/tiflis-yeme-icme-rehberi", "text": "Evet Tiflis Yeme İçme Rehberi için sert bir giriş yapıyoruz, hepimiz tatava yapmadan direkt üst düğmeleri açalım, herkes birbirine söz versin, kimse kimseyi yargılamayacak, kimse kimseye \"abi sence de biraz fazla yemedik mi\" demeyecek, burada biraz göbek yapacağız. Hamur işi cennetindeyiz, tüm bizim mutfaktan hallice bir mutfakla karşı karşıyayız, yolumuz uzun, koşullar çetin, gitmeden önce 3 gün bir karanlık odada kendinizi aç bırakıp gelseniz yeridir. Üstelik bir de Gürcü şarabı diye bir gerçek oradan bize bakıyor, e o şarabı öyle boş boş götüreceğinizi sanmıyoruz, alkol kalorisi + bir takım şarküteri ürünleri ve peynirler de elbet mideye indirilecek. Yemek konusunda yoğun günler sizi bekliyor, biz bile sizin adınıza heveslenmiş durumdayız, hadi buyrun bi' plan program çıkaralım. Başlamadan gelen not: Kardeşim daha ortalığı gezmedik sen direkt yemek peşine düşmüşsün diyenler, önce bi Tiflis Gezi Rehberi'ne bakın isterseniz, sonra Tiflis Yeme İçme Rehberi kovalarsınız.. Ben bu kadar yazıyı okuyamam diyenler, sizi kınardık ama, dua edin Instagram profilimizde buraları tek tek gezdirdik, girip oraya bakarak da işinizi çözebilirsiniz, hadi yine iyisiniz. Khachapuri: Peynirli pideden çok da büyük bir farklı olmayan, ama kullanılan peynir ile devleşen basit ama acayip lezzetli lokal yemek. Kıymalı ve patatesli versiyonları da türemiş, ama genelde peynirlisi makbul. Özellikle açık ve üstüne yumurta kırılıp tereyağı eritilmiş versiyonunu deneyin de midenizde ZEVKİSEFAFEST yaşansın. Khinkali: Böyle, mantı, dumpling, ravioli karışımı bir şey düşünün. DEV MANTI TOPLARI mı desek, çok güzel gelmiyor mu kulağa..... Ama üstünde yoğurt olmaması biraz üzücü. Yine de çok güzel, denemeden dönene dönüşte mantı yasağı var. Sulguni: Buraya özgü bir peynir. Khachapuri'nin içinde kullanıldığına da şahit olacaksınız. Chikhirtma: Tavuk suyu çorbasının Gürcistan ayağı. Böyle sarımsaklı sirkeli falan bir versiyonu, çok sıcak bir günde yiyip sonra Gürcüleri hakkımızda ileri geri konuşturmayın lütfen. Lobio: Bunu da pek çok yerde göreceksiniz, fasulye ile yapılan geleneksel bir yemekleri. Bunu pek sevmedik, ama öyle denenmeyecek gibi de değil tabii ki. Bir isyanımız var. Her şeye ama HER ŞEYE KİŞNİŞ KOYUYORLAR. Ya tamam anladık bazen bazı yemeklere yakışıyor da kardeşim, kişniş gibi içine koyulduğu yemeğin tadını komple değiştiren bir şeyi neden her yemeğe ısrarla koyuyorsunuz? Neyse, kişnişle bir derdiniz varsa sipariş verirken bu uyarıda bulunmak isteyebilirsiniz, aklınızda bulunsun. Gürcü şarabının şanı zaten bizim ülkeye kadar gelmiş durumda, denememiş olsak bile hepimiz bi' varlığından haberdarızdır di mi? Gürcüler şarap işini gerçekten önemsiyor, hatta şarabı ilk kez Gürcülerin ürettiğini ve kendilerinin dünyaya bir hediyesi olduğunu iddia ediyorlar. İddia ediyorlar diyoruz çünkü YOOO NE ALAKA Bİ KERE ŞARABI BİLMEMKİMLER BULDU mesajları ile savaşmak istemeyiz, orada öyle bir iddia var işte. Hazır alkolen konu açılmışken, Chacha adlı içkiyi denemeyi de unutmayın, kendisi buraların brandysi. Genellikle alkol oranı bayağı çılgın oluyor, ona göre için, sonra sizi yerlerden toplamayalım. Kahve için en iyi seçenekler kesinlikle Skola Coffee & Wine ve They Said Books (Berlin Five Elephant'ın kahvesini kullanıyorlar <3) adlı iki mekan. Kahve tüketmiyor olsanız bile her iki mekana da uğramanızı öneririz çünkü Skola'da aynı zamanda güzel şaraplar deneyebiliyorsunuz/eve alabiliyorsunuz, They Said Books'ta ise kaliteli kahvenin yanı sıra kuracalamak isteyebileceğiniz orijinal kitaplar var. Taşıyabilme ihtimalinizin düşük olduğu büyüklükte kitaplar olsa da belki çok tutulduğunuz bir şeyler bulursanız dayanamayıp alırsınız. Kahvaltı için en güzel seçenekler Lolita ve Kikliko. Lolita The Rooms otelin içinde oldukça güzel, modern bir mekan. Şehirde yediğimiz en iyi khachapurilerden birini burada yedik, mutlaka deneyin, zaten gözünüzün önünde hazırlayacaklar. Kikliko ise aslında biraz rota dışı kalsa da hem mekan güzel, hem de tam bir mahalle ortamında olduğu için şehrin farklı bir noktasını görmek hoş deneyim. Tiflis Gezi Rehberi'nde detaylıca söz ettiğimiz Bolt adlı Uber benzeri uygulama ile kolaylıkla ulaşabilirsiniz zaten, dert etmeyin. Eğer Tiflis'te kahvaltı için hala alternatif öneriye ihtiyacınız varsa Fabrika Hostel'in kahvaltısı ve Retro'nun khachapurisi de bayağı ünlüler, onları da değerlendirebilirsiniz. Akşam yemeği için favori restoranımız Cafe Littera oldu. Hem bulunduğu bahçe çok hoş, hem yemekleri gerçekten lezzetliydi. Buranın fiyatları Tiflis genelinin bir tık üzerinde diyebiliriz ama bizce bir akşam böyle daha özellikli sayılabilecek bir yemek deneyimine ayrılabilir. Merak etmeyin, öyle kasıntı giyinmeli bir yer falan değil. Gidecek olursanız şarap seçiminde size yardımcı olacak Nick'e selamımızı iletin..... Lokal yemekler için ister öğlen ister akşam Salobie Bia'ya uğrayabilirsiniz, ancak özellikle khinkali denemek istiyorsanız o sadece akşam çıkıyormuş, ona göre karar verin. Buranın da khachapurisi bayağı lezzetliydi ve porsiyonları oldukça büyüktü, ona göre ortaya paylaşımlık bir şeyler söyleyebilirsiniz. Şarap tadımı için birkaç farklı yer denedik ve en hoşumuza giden yer 8000 Vintages oldu. Eğer vaktiniz varsa ve şarap tadımı işi hoşunuza gidiyorsa bunu bir günübirlik aktiviteye çevirerek şehrin biraz dışına çıkıp basın arabayla Chateau Mukhrani'ye gidin. Ancak yok kardeşim biz o kadar kalmıyoruz diyorsanız o zaman 8000 Vintages'ta hem şarap tadım hem yanına şarküteri/peynir tabaklarına yumulup hem de evinize şarap alabilirsiniz. Hazır şaraptan konu açılmışken, şarap önerisi verebilecek kadar yetkin sayılmayız belki ama, eğer hafif tatlı şaraplardan hoşlanıyorsanız \"semi-sweet\" olan şaraplarından denemeyi ihmal etmeyin. Beyaz, kırmızı ya da rose'nin semi-sweet versiyonları mevcut. Özellikle Tbilvino'nun semi sweet şarabını bayağı sevdik, hafif kokteyl gibi, tam bir yaz şarabı. Eğer daha da ilginç ve buraya özgü bir şey denemek isterseniz daha önce başka hiçbir ülkede karşılaşmadığımız \"Amber\" dedikleri turuncu renkteki şaraplarını deneyebilirsiniz. Orange Wine diye de geçiyor ama Gürcülerin genelde Amber demeyi tercih ettiklerini fark ettik. Biz onu pek tutmadık, tabii ki tamamen zevk meselesi, belki hoşunuza gider, gitmese bile deneyim işte. Bizim şehirdeki tüm akşamlarımız hafta içine denk geldiği için öyle çok bi' partileme durumuna giremedik. Ancak Tiflis gece hayatını kaçırmamanızı şiddetle öneririz, çünkü NE DEMEK BERLİN İLE KIYASLANMAK? Evet ya bayağı bildiğimiz Berghain'dan hallice mekanlardan falan bahsediliyor, o yüzden biraz perişan olmayı göze alıp partilemeye de girişin. Bunun için bir numaramız Bassiani, alternatifleri ise Khidi ve Mtkvarze. Gündüz normal akşam hafiften sapıtmalı bir mekan için Cafe Gallery Club da denenebilir. Daha sakin, içkimi içeyim muhabbetimi edeyim akşamları için Fabrika Hostel'in avlusundaki mekanlar ve The Rooms Hotel'in içindeki Cafe Stamba'yı deneyebilirsiniz. İnternetin derinliklerinde sık sık karşımıza çıkan ve muhtemelen sizin de göreceğiniz, ama gidip deneyince bir halta benzemediğine karar verdiğimiz üç yer: Pin Pon Cafe, Bina N37 ve Vino Underground. Gürcü mutfağı çok tehlikeli. Hamur yemekten bayılmış, pantolonun bütün düğmelerini açarak dönmek zorunda kalmıştım. Tiflis'teki mekanları çok detaylı yazmışsınız. Emeğinize teşekkürler. Tiflis'de 1-2 durak gezme fırsatım olmuştu ve bu kchapuri denilen şey gerçekten çok güzel."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/04/tokyo-gezi-rehberi", "text": "Hayatınız boyunca yalnızca filmlerde göreceğinizi sandığınız bir yere ayak basabilmenin verdiği mutluluktan daha da güzel bir şey varsa, o da söz konusu yerin gerçekten de tam olarak filmlerdeki gibi çıkmasıymış. Tokyo dostum, sen gerçekten de filmlerdeki gibisin??? Bak o kadar filmlerdeki gibisin ki, bir önceki cümleyi dublajlı gibi yazma isteği uyandı içimde. Tokyo için yola çıkmadan önce bir heves tekrar izlediğim Lost in Translation'daki hissi öyle bir aldım ki bu şehirden. Geceleri sokakta yürürken koca koca binaların üstünde, dev gibi ekranlardan gözlerini üstüme dikmiş ve muhtemelen X ürününü almamın benim için ne kadar da hayat değiştirici olacağını söyleyen pembe saçlı ve tuhaf gülümsemeli Japon reklam yıldızları ile her göz göze geldiğimde Tokyo'da geçmemesine rağmen Blade Runner o kadar çok kez geldi ki aklıma. Umarım Almanca'da falan bu durumu anlatan 2342 harflik bir sözcük vardır; \"bir filmin size yaşattığı duyguların aynısını gerçek hayatta yaşamak\". Şöyle bir düşününce bu hissin yalnızca şehrin kendisi ile bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Yani şu şekilde ifade edeyim; eğer Japonlar bizim gözümüzden bakınca bu kadar \"acayip\" olmasalardı ve şehirde adım attığınız her dakikanızda sanki farklı bir gezegende kurulmuş alternatif bir medeniyeti ziyaret ediyormuş ve \"hmm demek Satürn'deki insanlar da böyle yaşıyorlarmış\" gibi hissediyor olmasaydınız, Tokyo'yu Hong Kong'a ya da ne bileyim yer yer Bangkok'a bile benzetebilir ve bu kadar farklı duygular ile anımsamayabilirdim. Ancak tüm bu faktörler, yani o şehir, o yaşam biçimi, o insanlar ve neler döndüğünü bir türlü anlayamadığınız yüzlerce şey birleşince, kendi evinizin buzdolabında durduğunu unuttuğunuz bir meyveyi burada görüp o bile gözünüze değişik gelmeye başlayınca anlıyorsunuz; Tokyo başka bir yer, Tokyo bambaşka bir yer ve dünyanın başka hiçbir yerinde Tokyo'da hissettiğiniz gibi hissetmeyeceksiniz. Yukarıda söz ettiğim hislerin ne kadar pozitif ya da ne kadar negatif olduğunu hala tam olarak konumlandıramıyor, bir türlü Tokyo'yu sevdiğim şehirler listesine koymayı isteyip istemediğime karar veremiyorum. Tek emin olduğum şey, orada geçirdiğim tüm günlerin koca bir şaşkınlıktan ibaret olduğu. Bir şeyler oluyor, birileri sürekli bir yerlere koşturuyor, üstünüze insan akıyor, tabelalar, bitmek bilmeyen bir gürültü, gece ve gündüz arasındaki farkın o kadar da öneminin kalmayacağı kadar ışık, neon tabela ve sonu gelmez bir kaos ve telaş, telaş, TELAŞ. An geliyor, yolda birini durdurup BİR SANİYE DURUR MUSUN, Bİ' NEFES ALIR MISIN demek istiyorsunuz. Yabancı olduğunuzu, gerçekten de her şeyinizle, her zerrenizle yabancı olduğunuzu iliklerinize kadar hissetmenin verdiği acayip bir duygu ile dolaşıyorsunuz sokakları. Bir yandan inanılmaz özgürsünüz, çünkü kimsenin umurunda bile olmadığınızı biliyorsunuz, ardı ardına bir kişiyle bile göz kontağı kurmayacağınızı bildiğiniz günlere uyanıyor ve sokağa her gün o şekilde çıkıyorsunuz. Bir yandan da nedenini bilmediğiniz bir samimiyet ihtiyacı duyuyorsunuz. Ne bilelim yanınızdan geçen biri size gülümsese keşke, ya da metroda yanınızda oturan iki kişi birbirleriyle konuşup gülüşseler mesela -neden buna ihtiyacım var bilmiyorum ama demek varmış ve buraya gelene kadar bundan haberim yokmuş- neden sürekli bu kadar robotik ve itaatkar davranmamız gerekiyor diye düşünmeden edemiyorsunuz. Türkiye'deyken rahatsız olduğunuz bazı şeylerin o kadar da fena olmadığını düşünmeye başladığınız anlar bile oluyor. Neticede biraz zaman geçtikten sonra tüm bu duyguları tek tek aklınızdan geçirip şöyle bir değerlendirince, bir başka ülkede ve başka bir kültürün içinde olduğunuzu bu kadar güçlü bir şekilde hissedebileceğiniz sayılı yerlerden birinde olduğunuzu fark edip tamam diyorsunuz, bir ihtimal olmasını beklediğim o \"bu şehir benim şehri olacak\" duygusunu almamış olabilirim, ama yine de iyi ki bu ülkeye ayak basmışım, çünkü ne hissettiğimi tam olarak tanımlayamasam bile, dünyanın başka hiçbir yerinde böyle hissetmeyeceğim. Tokyo'ya yaraşır şekilde biraz uzun bir giriş oldu ama, artık Tokyo Gezi Rehberi kısmına geçsek iyi olacak galiba, yoksa ben Tokyo Günlükleri diye kitap yazmaya başlayacağım, buyursunlarrr. Tokyo'yu ziyaret etmek için en iyi dönem aslında biraz da kişisel görüşünüz ve kalabalıklara ne kadar tahammül edebildiğiniz ile ilişkili. Özellikle ikinci konu zaten Tokyo'da birkaç günün ardından potansiyel bir sinir krizi sebebine dönüşebildiği ve üzerinizde Seda Sayan gerginliği yaratabildiği için biz size mevsim mevsim konuyu özetleyelim, siz seçiminizi ona göre yapın. Tokyo'da İlkbahar: En çok tercih edilen dönemi en başa alıyoruz ki şu Sakura krizini baştan bi' atlatalım. İlkbahar Tokyo'nun en turistik dönemi, çünkü artık Cherry Blossom mı dersiniz, Sakura mı dersiniz, efendi gibi kendi dilinizde kiraz çiçeği mi dersiniz bilemiyoruz ama, bu arkadaşların açtığı, şehri sardığı, metalcisinden hipsterına herkesi \"gördüğü her çiçeği fotoğraflayan anneye\" çevirdiği dönem ilkbahar dönemine denk geliyor. Ancak bu noktada bilmeniz gereken en önemli şey, bu sürecin 1-2 hafta gibi kısa bir süre devam ettiği. Sonra o güzel çiçekler o güzel dallardan düşüyorlar. Yani özellikle Sakura görme peşindeyseniz o 1-2 haftalık döneme denk gelmeniz gerekiyor ki bu genellikle Mart sonu, Nisan başı gibi olsa da yüzde yüz tahmin edilebilir bir şey değil. Netice de doğa bu, abi 24'ü gibi çiçek açsak, 29'u gibi de düşmeye başlarız, planınızı programınızı ona göre yapın diye haber gelmiyor haliyle. Ben sakuradan falan geçtim kardeşim, hava güzel olsun derseniz evet doğru, Nisan-Mayıs aylarında hava 18-22 derecelerde ve gayet gezmeye elverişli. FAKAAAT. Tahmin edersiniz ki bu inanılmaz fikre sahip tek kişi siz olmadığınız için bu dönem Tokyo'nın en turistik dönemi. Bu ne anlama geliyor? Daha yüksek fiyatlar, mekanlarda daha da fazla sıra bekleme problemi, otellerde yer bulamamalar, daha yüksek uçak bileti fiyatları ve tabii ki daha büyük kalabalıklar. Bizim özellikle bu dönemi tercih etMEme sebebimiz buydu ve eğer Sakura meselesine o kadar da tutulmadıysanız size de ilkbaharı es geçmenizi öneririz. Çünkü zaten Tokyo hiç turistsiz bile acayip kalabalıkken ve pahalıyken, bu haliyle gerçekten çok daha beter bir hal alıyor. Tokyo'da Sonbahar: Biz dedik ki, madem bu Sakura kalabalığı ile cebelleşmek istemiyoruz, bu baharların ilk değil, son olanında gidelim, ağaçlar da çiçekli olacağına kızarmış bozarmış olsun, hem Sakuralar kadar sınırlı bir süresi de yok, o da güzel olur. E hakikaten de oluyormuş? Hatta bu dönem de genel olarak Japonya'nın turistik dönemlerinden biri sayılabilir, çünkü hem hava sıcaklığı gezmeye çok elverişli, hem de özellikle Japon akçaağaçlarının kırmızıya dönmesiyle sonbahar renkleri de şahane oluyor. Dolayısıyla bizim ideal dönem önerimiz genel olarak Japonya'ya Ekim Kasım aylarında gitmek olacak. Tokyo'da Yaz: Tokyo'da Haziran'dan itibaren en çok yağmurun yağdığı dönemler başlıyor ve Temmuz sonuna kadar da böyle devam edebiliyor. Dolayısıyla eviniz konforunda yağmurdan hoşlanıyor olsanız bile gezerken baya sinir bozucu olabileceği için bizce Tokyo'ya yazın gitmek ilk alternatifiniz olmamalı. Ağustos ise genelde bayağı nemli ve sıcak geçiyormuş, şehrin göbeğinde bunu da isteyeceğinizi sanmıyoruz. Tokyo'da Kış: Tokyo'yu kışın ziyaret etmek çok da kötü bir fikir olmayabilir çünkü şehrin en az turist akınına uğradığı dönemi kış ayları. Hava ise gün içinde ortalama 9-10 derecelerde oluyor ve öyle kıyamet gibi soğuk olmadığı söyleniyor. Eğer şanslıysanız ve kar yağarsa tapınaklar ve şehir parkları da çok güzel görüntüler veriyor. Özetle çok da ekstrem olmayan bir soğukta gezmekle ilgili sıkıntınız yoksa bizce kış dönemini de seçenekleriniz arasına alabilirsiniz. Hem uçak biletlerinin turistik dönemlerden daha uygun fiyatlı olması da bonusunuz olur. Öncelikle Tokyo Gezi Rehberi içinde okuyacağınız en güzel cümleyi kurmak isteriz; Japonya'ya giderken vize almanız gerekmiyor. Yani isterseniz gidip 90 gün kalıp dönebilirsiniz bile. Tabii biz olayı 90 gün bir ülkede kalma planı yapamayacaklar için daha spesifik hale getirecek olursak, Tokyo gibi bir şehre en azından 1 hafta ayırmanızı önereceğiz. Tokyo bir \"ilginçlikler diyarı\" olduğu için size çok fazla beklenmedik deneyim sunacak. Yani yediğiniz yemekten tutun, gezeceğiniz müzeye, gireceğiniz markete, ayak basacağınız her bölgeye ayrı ayrı şaşıracak ve gözlemlemek isteyeceksiniz. Ayrıca birtakım kaybolmalar, ne bilelim yol bulma problemleri, sıra beklemeler de yaşanacak ve kontrolünüz dışında vakit kaybettiren şeyler de yaşayacaksınız. Bir kere ortada koca bir dil bariyeri ve çok yüksek ihtimalle jetlag sebebiyle ilk 2-3 gün yaşanacak uyku düzenine alışamama krizleri de var zaten, onları bile göz önünde bulundurmanız lazım. Dolayısıyla panik içinde ve koştur koştur gezmemek için 1 hafta kadar ayırabilirseniz şehrin tadını çıkarmaya vaktiniz olur. Ancak eğer başka şehirleri de görmek istiyorsanız ve Japonya'da çok uzun zamanınız yoksa 3-4 gün gibi bir sürede alternatif meselelere taşmadan, turistik yerleri gezebilirsiniz. Tokyo'ya ulaşım kısmı işin en kolay kısmı, çünkü zaten seçenekleriniz belli. Biz Tokyo'ya Qatar Airways ile uçtuk, Doha'da mini bir aktarmamız oldu, \"oh allahım iyi ki aktarmalı uçmuşuz bi inip yürüdük bi kahve falan içtik\" diye seçimimiz için kendimizi övdük ve ardından Tokyo ile kavuştuk. İstanbul'dan Doha'ya uçuşumuz 4 saat gibi bir şey sürdü, Doha'dan Tokyo'ya uçuşumuz ise 9 saat civarı bir şey. Özellikle Qatar Airways'i promosyon dönemlerinden birine denk gelirseniz oldukça iyi fiyatlara Tokyo'ya uçabilirsiniz, bilet alma aşamasında promosyon olup olmadığını mutlaka kontrol edin. Havaalanı ve şehir içindeki ulaşım meselesine girmeden önce aşağıdaki kısımları okurken karşınıza sık sık çıkacak olan Japan Rail Pass'ten bahsetmemizde fayda var. JR Pass, Japonya genelinde Japan Rail tarafından işletilen tüm tren hatlarında ve EN önemlisi şehirler arası giden, Japonya'nın meşhur hızlı trenleri olan Shinkansen trenlerini belli bir süre boyunca sınırsız olarak kullanmanızı sağlayan bir pass. Eğer Japonya gezisinde Tokyo dışında Kyoto, Osaka gibi başka şehirlere de gidecek olursanız Shinkansen kullanacağınız için passi almanız konusunda ısrar edeceğiz, çünkü bu şekilde ÇOK daha uyguna geliyor. JR Pass ile ilgili her şeyi buraya yazmaya çalışırsak ayrı bir yazı olacağını fark ettiğimiz için bu konudan Japonya Gezisi Nasıl Planlanır yazısında ayrıca bahsettik. Bu noktada bilmeniz gereken bu passin 7 günlük, 14 günlük ve 21 günlük şeklinde 3 seçeneği var ve geziye çıkmadan bir süre önce Türkiye'den satın almanız en mantıklı seçenek oluyor. Türkiye'de JR Pass'in tek yetkili satıcısı H. I. S Global ve şuradaki link üzerinden satın alabilirsiniz. Satın aldıktan sonra birkaç gün içinde adresinize kargoluyorlar ve Japonya'ya ulaştığınızda hangi gün kullanmaya başlamak istediğinize göre havaalanında ya da şehrin birçok noktasında olan JR Travel ofislerine gidip bu passi aktive ediyorsunuz. Tamam, herkes sakinliğini korusun, ŞU AN ŞEHRE İNMİŞ BULUNUYORUZ ve NE YAPTIĞIMIZI BİLİYOR GİBİ YAPACAĞIZ. Şimdi, Tokyo'da ulaşma ihtimaliniz olan iki havaalanı var, Haneda ve Narita. Bunlardan herhangi birine inmiş olabilirsiniz ve ikisinden de şehre kolay ulaşmanın yolları var ve siz de aslansınız, kaplansınız, sorunsuz bir şekilde bu işi çözeceksiniz. Her ikisine göre de çözümlerinizi özetleyelim. -Haneda Havaalanı'na indiyseniz: Bu Tokyo şehir merkezine daha yakın olan havaalanı, yani kontrolünüz dışında da olsa başınıza iyi bir şey gelmiş ve evinize/otelinize daha kısa sürede ulaşacaksınız. Bu noktada Tokyo şehir merkezine ulaşmak için seçeneklerinizin derinine inecek olursak; Tokyo Monorail: Bu JR Pass'i olanların kullanması mantıklı olan yöntem, çünkü pass varsa ekstra para vermeyeceksiniz. (pass olmadan fiyatı 500 yen) Bunu kullanacak olursanız Hamamatsucho adlı durakta inip, orada eviniz/oteliniz neredeyse ona göre hat değiştirmeniz gerekecek. Bu tren gece 12'ye kadar çalışıyor aklınızda bulunsun. Taksi: Abi okurken bile bastı beni, ben 10 saattir yoldayım, sabrımı mı sınıyorsunuz diyenler, paranız varsa en pratik seçenek tabii ki taksi, ama oldukça pahalı. Belki birkaç kişilik bir grupsanız bir tık daha makul olabilir. Havaalanından gideceğiniz bölgeye göre sabit bir taksi ücreti uygulanıyor, örneğin Shinjuku bölgesine gidecekseniz ücreti 7300 Yen + yol geçiş ücreti, ancak Tokyo'daki tüm taksilerde gece tarifesi uygulandığı için s22:00'den sonra bu ücret artıyor. -Narita Havaalanı'na indiyseniz: Bu havaalanı şehir merkezine baya uzakta kalıyor, ancak Tokyo'nun krallar gibi ulaşım sistemi ve üstün Japon teknolojisi ile sizin için ortada herhangi bir sorun yok dostlar, tatsız, ama aşılamayacak bir şey değil Narita'dan da aynı şekilde birçok ulaşım seçeneği var. Hepsinden tek tek bahsedersek bu yazının bir kitap uzunluğunda olacağından korkmaya başladığımız için biz en iyisi tüm bu seçenekleri baya detaylı bir şekilde özetleyen şu linki buraya bırakalım. Eğer JR Pass kullanacak olursanız sizin için en hızlı ve mantıklı seçenek Tokyo Station, Shinjuku, Shibuya gibi ana duraklara uğrayan Narita Express treni. Bu treni JR Pass dahilinde ücretsiz kullanabiliyorsunuz, ancak binmeden trene rezervasyon yapmanız gerekiyor öyle kafanıza göre binemiyorsunuz. Eğer JR Pass'iniz yoksa bu sizin için en pahalı seçenek olacaktır, dolayısıyla passiniz yoksa JR Sobu hattındaki treni ya da Keisei trenini kullanmanız biraz daha uzun sürer ama daha uygun fiyatlı. En önemli şeyi söyleyelim, kulağa dahice bir öneri gibi gelmeyecek olsa da söylememiz gerek, Google Maps sizin buradaki en büyük dostunuz. Yani o ABİ BEN NERDEYİM ŞU AN VE NEREYE GİDİYORUM VE NASIL GİDİYORUM MEHMET ALİ BEY YARDIMCI OLUR MUSUNUZ anlarında sakince Google Maps'e gitmek istediğiniz yeri yazın ve size hangi hatta binip nerede ineceğinize, hat değiştirmeniz gerekecekse hangisinde değiştireceğinize kadar her türlü bilgiyi versin. Bunun rahatlığı ile bu şehirde yapamayacağınız şey yok, özetle Google Maps Tokyo'da gayet verimli çalışıyor, alternatif aramanıza gerek yok. Eğer bir şekilde bir sebepten taksi kullanmak isterseniz, bazı ülkelerdeki yoldan taksi çevirememe durumu burada yok, rahatlıkla yoldan taksi çevirebilirsiniz. Taksiciler arasında İngilizce bilenine denk gelmedik, telefondan gideceğiniz yeri gösterme tekniğini kullanarak bu sorunun üstesinden gelirsiniz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Tokyo'daki taksiler saat 22:00'dan sonra gece tarifesi uyguluyor, aklınızda bulunsun. Tokyo Gezi Rehberi kapsamında böyle bir bölüm yazdığımıza inanamıyorum ve kendim yaşamamış olsam abartılıyor derdim ama, bunların hepsi gerçek ve yalnızca Tokyo'da değil Japonya genelinde belli kurallara dikkat etmeniz bekleniyor, akdi takdirde baya yadırganıyorsunuz. Kurallar ülkesine hoş gelişler ola. Tokyo'da toplu taşıma araçlarında konuşmak, özellikle de yüksek sesle konuşmak pek çok kişi tarafından baya garipseniyor. Yani aniden poponuzu açmışsınız gibi davranıp ne cüretle toplu taşımada konuştuğunuzu bir türlü anlamlandıramayan bir ifadeyle yüzünüze bakarlarsa şaşırmayın. Tabii ki hiç konuşmayın demiyoruz ama, sessiz sessiz konuşmanızı tercih ederler. Bangır bangır konuşuyorsanız ve herkes WTF ifadesi ile yüzünüze bakıyorsa sebebi budur. Hiçbir durakta, civarında, hatta genel olarak sokakta sigara içmemeniz gerekiyor. SOKAKTA SİGARA İÇMEK YASAK. Vay efendim otobüsüm gelene kadar bir sigara yakayım, taksi beklerken bir tane tüttüreyim yok. Sigara içebileceğiniz belli alanlar var ve yalnızca oralarda içebilirsiniz. Osaka hariç, Osaka candır....... Toplu taşıma araçlarında yemek yemek ya da bir şeyler içmek de oldukça dikkat çekiyor ve rahatsız oluyorlar. Sadece uzun sürekli yolculuklarda sıkıntı çıkarmıyorlar, onun dışında metroda, trende, otobüste bir şeyler yiyip içerseniz KI NA NA CAK SI NIZ. Metro/hızlı tren beklerken ne tarafa doğru sıraya girmeniz gerektiğini belli eden sarı çizginin haricinde bir yerde bekliyorsanız, beklenmedik bir tarafa doğru sıra oluşturduysanız GERİZEKALI muamelesi görüyorsunuz, sıraya girerken size belirtilen yöne doğru sıraya girin. Metronun içindeki merdivenler ya da ülke genelindeki tüm merdivenler için geçerli. Aynı şekilde sokakta yürürken de bu işin bir düzeni var, yani yürüyeceğiniz taraflar belli. Trafik tersten aktığı gibi bu iş de tersten ilerliyor ve bir aracın içinde olmasanız bile bu düzene uymanız bekleniyor.; Yürüyen merdivende durmak istiyorsanız solda durulur, sağdan yürünür. Merdivenden inerken/çıkarken hangi taraftan inip çıktığınız konusuna dikkat etmeniz beklenir ve metro içinde ya da sokakta/kaldırımda eğer kafanıza göre istediğiniz taraftan yürüyorsanız insanlar size \"aşko napıyosun tam olarak\" ifadesi ile bakar. Buna uyum sağlamazsanız size SALAK muamelesi yapıyorlar. Özellikle sabahları belli saatlerde metronun bazı vagonlarına yalnızca kadınların binebildiğine ilişkin tabelalar göreceksiniz, bunun sebebi toplu taşımada taciz probleminin önüne geçmek-imiş. O zaman dilimine denk gelecek olursanız böyle bir uygulamanın varlığından haberiniz olsun beyler, size özgü bir durum değil, yanlışlıkla binmeye çalışır ve yadırganırsanız şaşırmayın. Eğer JR Pass satın aldıysanız ve Tokyo'da aktive ettiyseniz şehirdeki tüm JR Tren hatlarını ayrıca bilet almadan ücretsiz kullanabilirsiniz ve Tokyo genelinde birçok ana bölgeye bu hatları kullanarak ulaşabilirsiniz. Passinizi istasyonlardaki turnikelerin yanındaki görevliye göstererek geçmeniz yeterli. Eğer JR passiniz yoksa ve gün içinde 3'den fazla kez metroyu kullanacaksanız, ki Tokyo gibi baya büyük bir şehirde çok yüksek ihtimalle kullanacaksınız, en uygun seçenek 1, 2 ya da 3 günlük seçeneği olan ve bu süre boyunca sınırsız bir şekilde Tokyo Metro hatlarını kullanabileceğiniz Tokyo Subway Ticket'i satın almak. (3 günlük alırsanız daha da uyguna gelir). Şöyle söyleyelim, metroda gideceğiniz mesafeye göre ücret değişiyor ama tek yön, tek kullanımlık metro bileti 150-200 Yen civarı bir şey. 3 günlük pass ise 1500 Yen, yani günlüğü 500 Yen'e geliyor. Bu durumda günde 3'ten fazla metroyu kullandığınız takdirde Subway Ticket' almak zaten direkt çok daha uyguna gelmiş oluyor. Bilet ilk kullanım saatinden itibaren 24 saat boyunca geçerli. Yani ilk kez Pazartesi saat 15:00'te kullanırsanız, Salı saat 15:00'e kadar istediğinizi yapabilirsiniz. (kartı 2 ya da 3 günlük aldıysanız, ona göre uyarlayın işte) Nereden satın alınabildiğine göz atmak için şuraya bakabilirsiniz. Bu pass JR hatlarında ya da diğer özel hatlarda geçerli değil, kullanacak olursanız ayrıca bilet almanız gerekiyor. Şehirde bazı noktalara yalnızca JR ya da bu özel hatlardan biri gidiyor ama bunun gibi 3-4 nokta haricinde biz tüm gezi boyunca yalnızca Tokyo metro hatlarını kullanarak istediğimiz yere ulaşabildiğimiz için bu pass en mantıklı seçenek oldu. Metroyu çok da kullanmayacağım, bindikçe biletimi alırım diyorsanız tren istasyonlarında bulunan bilet makinelerinden bilet alabilirsiniz. Gideceğiniz durağı seçtiğinizde size o mesafe için ne kadar ücret ödemeniz gerektiğini belirtiyor ve tüm bu makinelerde İngilizce seçeneği olduğu için gayet kolay. Bileti metroya bindikten sonra kaybetmeyin, atmayın çünkü indiğiniz durakta metrodan çıkarken de kartı okutmanız gerekecek. Eğer çıkarken bir sorun yaşarsanız muhtemelen eksik bir ücret ödemiş olabilirsiniz, ama panik yok çünkü çıkışın yakınlarında bilete para ekleyebileceğiniz makineler oluyor. Eğer önerdiğimiz passi almak mantıklı gelmediyse, JR Pass'iniz yoksa ve her trene bindiğinizde bilet almakla uğraşmak istemiyorsanız defolun gidin abi 2 saattir size bi şey anlatıyoruz? Sdfs şaka şaka tamam. Tüm JR trenlerinde, metro hatlarında ve şehir hattındaki otobüslerde kullanabileceğiniz, bizdeki İstanbul Kart mantığında çalışan, para yükleyebileceğiniz Prepaid IC Card olarak bilinen kartlardan birini alabilirsiniz. Bunlardan en popülerleri Suica ve Pasmo kartları. Bu kartlar ilk etapta bakıldığında birçok avantajı varmış gibi görünse de ve pek çok sitede önerildiğine şahit olsanız da, aslında düşününce o kadar da mantıklı seçenekler değil. Bize kalırsa tek artısı, cart curt bilet almakla uğraştırmaması. Onun dışında hem çok az indirim sağlıyorlar, hem de kart bedeli içinde depozito ücreti de alıp, sonra \"bilmemne bedeli\" ayağına depozitonuzun tamamını bile iade etmiyorlar. Ben 1 yenin peşinde düşüyorum, hangi kartı istiyorsam onu alırım, defolun gidin diyorsanız ARTIK SİZİ BİZ BİLE KURTARAMAYIZ. Alın size link, şu sayfadan tüm kart seçenekleri, nasıl çalıştığı, ne kadar olduğu ve nereden alınabileceğine dair tüm detaylara ulaşabilirsiniz. Bizi şu ana kadar o kadar da sevmiyorsanız işte şimdi o an geldi. İşte şimdi aramızda özel bir bağ oluşacak, işte şimdi bize hayatınızda bir yer açacaksınız, işte şimdi Tokyo Gezi Rehberi dediğin böyle olur diyeceksiniz..... Çünkü Tokyo'da nerede konaklayacağınızı bulmak nasıl bir beladır yarabbim. Tokyo'ya gitmeden önce bunun analizini yapabilmek için çektiğimiz çileyi unutmayacağız, unutturmayacağız. Bu sebeple bu konuda size yardımcı olarak en problemli kısma çözüm getirmeyi görev bildik. Bakın, Tokyo pahalı. Tokyo'da konaklamak da pahalı. Karşınıza çıkacak Airbnblerin ya da otel odalarının çoğu Türkiye ve gezdiğiniz pek çok yer ile kıyaslandığında KOĞUŞ gibi. Dolayısıyla özellikle birkaç kişi gidiyorsanız kendinize ev/otel bakarken bu konuda büyük şaşkınlıklar yaşayabilirsiniz, bizce o şaşkınlık aşamasını şimdiden geçip direkt adapte olun gitsin. Acayip bütçelere çıkmadığınız sürece Tokyo'da bulacağınız yerlerin çoğu tahmin ettiğinizden küçük ve pahalı olacak, bu kesin bilgi. Sizi bu konuda ikna edebildiysek konaklama için tercih edebileceğiniz birkaç bölge önerisinde bulunalım ve birkaç önemli ipucu verelim siz bunlardan birini seçmece yapın. Tokyo'da kalacak yer bulurken 1. kural, metroya yakın olmak. Metro burada eliniz ayağınız olacak. Çünkü hem inanılmaz efektif bir metro sistemi var, hem Tokyo'da gezilecek yerler ve bölgeler farklı farklı noktalara yayılmış durumda, hem de taksiye gereksiz paralar ayırmanıza gerek olmayacak kadar yaygın. Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, evinizi/otelinizi metroya yakın bir noktada seçin. Metroya yakın ev seçmekle bitmiyor, hangi durağa yakın olduğunuzun da önemi var, çünkü bazı metrolar gerçekten kudurmuş gibi kalabalık oluyor. Özellikle \"rush hour\" saatlerinde metroya binerken \"ulan zombi istilası oldu da bize haberi mi gelmedi acaba\" endişesine kapılıyorsunuz. Dolayısıyla her dışarı adımını atıp metro kullanma kararı aldığınızda Japon halkı ile altlı üstlü gitmek ya da metronun içine ne kadar insanın sığabildiği şokunu yaşamak istemiyorsanız belki Shibuya, Shinjuku gibi ana durakların civarında değil de, daha ara durakların yakınında bir konaklama noktası seçmeye dikkat edebilirsiniz. Bu önerinin değerini Tokyo'da metro kullanmaya başladığınızda anlayacaksınız. Airbnb/ev kiralayacak olursanız dikkat etmeniz gereken bir başka detay da binada asansör olup olmadığı. Teknoloji sevdalısı bir ülke olmaları \"e heralde asansör vardır\" diye düşündürtebiliyor ama göz attığımız birçok Airbnb'de asansör olmadığını fark ettik, özellikle üst katlarda bir daire tutacak olursanız bu konuya dikkat edin ve \"e napalım taşırız yukarı\" gibi bir cesaret gösterecek olursanız genellikle merdivenlerin inanılmaz dar olduğunu da aklınızda bulundurun. Yine Airbnb kiralayacak olursanız, Airbnb/dönemsel ev kiralama meselesi Japonya'da sıkı bir denetim altında ve ev sahipleri evlerinde kimlerin kaldığını devlete bildirmek durumunda, dolayısıyla sizden gerekli kuruma iletebilmek adına pasaport kopyası isteyebilirler. Durduk yere LAN BUNLAR YAKUZA MI ACABA diye şüphelenmeyin diye söylüyoruz, annenizin kızlık soyadını falan da sormadıkları sürece bu normal bir istek. E hem metroya yakın olacak, hem en azından kendi ekseninizde dönebileceğiniz, bavulları sığdırabileceğiniz büyüklükte bir yer olacak, asansör sorun olmayacak, e çok da pahalı olmayacak....... Lan bunların hepsini kapsayan 3 tane yer vardır ne yaptınız siz diyor olabilirsiniz. Uyardık sizi ama di mi çileli bir süreçti diye.... Özellikle erken davranıp birkaç ay öncesinden konaklama ayarlamayacak olursanız karşınıza çok da fazla tüm bu kriterlere uygun ev/otel seçeneği çıkmayabilir. O yüzden OLABİLDİĞİNCE erken davranın. Eğer bu saydığımız kriterlere uygun bir yer bulmaktan öte hangi bölgede olduğunuzun daha önemli olduğunu düşünüyorsanız bizce Tokyo'da konaklamak için en mantıklı bölgeler Shinjuku, Shibuya/Harajuku ve Ginza civarı. Kişisel fikrimizi soracak olursanız biz Shinjuku ve Shibuya taraflarını Ginza'ya kıyasla daha çok sevdiğimiz, oralarda daha çok vakit geçirdiğimiz ve Ginza'da seçeneklerin daha pahalı olmasından dolayı ilk olarak oraları öneririz. Tam olarak Shinjuku bölgesinde bulunan oteller için şuraya Shibuya bölgesindeki otellere bakmak için ise buraya göz atabilirsiniz. Kapsül otelleri duymuşsunuzdur, insanlar sadece daha ucuza gelmesi için değil, sırf bu deneyimi yaşamak adına bile buralarda kalıyor. Hani şu gerçekten kapsül benzeri bir biçimde olan, içinde sadece yatabileceğiniz bir alanın olduğu ve tek kişinin sığabileceği, klostrofobisi olanları kudurtacak oteller var ya, onlardan bahsediyoruz. Bu oteller Japonya'da gerçekten çok yaygın ve hem konaklama işini daha ucuza getirmek hem de ilginç bir deneyim yaşamak için seçenekler arasına alınabilir. Biz burada konaklamadık, ama internette görüp duruyorum belki ilginizi çeker diye linkini bırakacağım, çünkü pek hoş görünüyor, belki deneyip sonra bize de anlatırsınız. Tokyo gerçekten de büyük ve karmaşık bir şehir olduğu için bize kalırsa şehri gezmenin en pratik yolu bölgelere göre planlama yapmak, yani her güne 1-2 bölge koymak gibi. Bunun kararını şehirdeki sürenize göre verirsiniz, kısıtlı zamanınız varsa günde 2 bölge gezmek, daha uzun vaktiniz varsa daha büyük ve ilginizi çeken bölgelere 1 gün ayırmak gibi. Biz de aşağıda size Tokyo'da gezilecek yerleri mümkün olduğunca bölge bölge anlatmaya çalışacağız ki günlerinizi planlamak açısından kolaylık sağlasın, nereleri aynı gün gezebileceğinizi kolay çözün. En turistik noktalardan biri ile konuya girizgah yapalım; Tokyo'nun en hareketli, en popüler, en kalabalık bölgelerinden biri olan Shibuya. O Tokyo denildiğinde gözünüzün önünde canlanan görüntü var ya, muhtemelen o görüntüyü en iyi şekilde bi' Shibuya'da bir de Shinjuku'da yakalayacaksınız. -Shibuya'nın en ünlü ve mutlaka görmeniz gereken noktası tartışmasız bir şekilde Shibuya Crossing. Hani şu 5-6 tane yaya geçidinin kesiştiği ve en kalabalık saatlerinde yüzlerce insanın aynı anda karşıdan karşıya geçtiği yaya geçidi var ya, işte tam olarak orası. Bizce buraya şöyle bir bakmakla kalmayın, karşıdan karşıya da geçin, çünkü birtakım müzik festivallerinin girişi hariç kendinizi bir zombi istilasının parçası gibi hissedebileceğiniz başka bir deneyim şansı yakalayabileceğiniz sanmıyoruz. Özellikle iş çıkış saatlerinde buradan geçecek olursanız gerçekten NE OLUYOR KARDEŞİM NE BU TANTANA diye bağırasınız geliyor. -Shibuya Crossing'in tepeden güzel bir fotoğrafını yakalamak isterseniz Magnet by Shibuya109 adlı alışveriş merkezinin en üst katında bir gözlem alanı yapmışlar, oraya çıkabilirsiniz. Buraya çıkmak bazı dönemler ücretli, bazen değil, artık gittiğinizde öğreneceksiniz. Biz gittiğimizde ücretliydi mesela. (600 yen) Önerimiz akşam saatlerinde, mümkünse şöyle 7 civarı falan gitmeniz, böylece en kalabalık hallerini yakalayabilirsiniz. -Bir diğer turistik aktivite, Hachiko'nun heykelini görmek. Hani şu ağlamaktan perişan eden köpekli film vardı ya hatırladınız mı? İşte o köpek sahibini tam Shibuya metro durağı çıkışında, heykelin yapıldığı noktada bekliyormuş. Daha fazla bunun üstüne konuşamayacağım çünkü yazarken bile ağlayasım geliyor, kalbimi acıtıyorsun Hachiko..... Shibuya'nın akşam saatlerinde vakit geçirmekten en keyif alabileceğiniz bir diğer noktası: Memory Lane, bir diğer adıyla Piss Alley. Şu ikinci isim sebebiyle tadınız kaçmış olabilir ama kaçmasın, kimsenin bir yere çiş yaptığı yok korkmayın, adamlar temizlikten ölecekler, siz hala çiş endişesi. Neyse, burası uzayıp giden bir sokak, sağlı sollu minik minik restoranlar var. Minik derken 5,6 sandalyenin olduğu, sıkış tıkış, önünüzde tavuk şişlerin yapıldığı, dumanaltı yerlerden bahsediyoruz. Baya Japon ocakbaşısı mı diyeyim nasıl tarif edeyim ben de bilmiyorum, ama bu deneyimi yaşamanız lazım. Gözünüze bir yer kestirin, ne istiyorsanız tek tek seçin, sake'nizi de sipariş verin ve keyfinize bakın. Tokyolular, bazen işten çıktıktan sonra üzerlerinde takımlarıyla, bazen sarhoşken gecenin bir vakti buradaki mekanlara dadanıyorlar ve bayağı eğlenceli bir ortam oluyor. Şey gibi düşünün, danalar gibi içmişsiniz, eve gitmeden önce bi' tantuni, ne bileyim bi kokoreç falan yapıştırıyorsunuz, öyle dönüyorsunuz. Özetle keyifli deneyim, kaçırmayınız. -İlginizi çekerse Japonya'nın \"1 milyoncusu\" diyebileceğimiz Don Quijote adlı mağazanın Shibuya'da koca bir mağazası var. Burada ne satılıyor diye soracak olursanız cevap veriyoruz: HER ŞEY. Japonya'daki sonu gelmez Kit-Kat çeşitlerinden mi istiyorsunuz? Burada. 28 çeşit çamaşır suyu arasından seçim mi yapmak istiyorsun? Buyrun. Neye yaradığını bilmediğiniz maskeler alıp yüzünüzün bebek poposu gibi olmasını mı umacaksınız? Kim tutar sizi.... Girin, dolaşın, ucuzluğun keyfini çıkarın. (bu sloganı ister misiniz donkişot mağazası, isterseniz uygun bir fiyata alabilirsiniz, 500.000 yene olur mesela) -Genel olarak Shibuya önerisi: Bölgeye hava karardıktan sonra gitmek ve Shibuya Crossing'in oradan başlayarak caddeleri ve kalabalığı takip edip neon tabelaların arasında girebildiğiniz kadar sokağa dalarak Tokyo'da olduğunuzu iliklerinize kadar hissetmek. Shinjuku, yukarıda da söz ettiğimiz gibi tam olarak Tokyo'dan almak istediğiniz o görüntüleri alabileceğiniz, neon tabelalar arasında fenalık geçirip, gürültü ve ışık kirliliği karşısında şok geçirerek \"abi dünyadaki tüm kaynakları burası tüketiyor galiba\" diye düşündürtecek bir diğer bölge. Özellikle gece şehir fotoğrafları çekmek istiyorsanız tam yerindesiniz, dakikada 200 fotoğraf çekmeye hazır olun. -Shinjuku bölgesi bir noktada Kabukicho bölgesi ile kesişiyor ve buraya da bi' göz atmak isteyebilirsiniz, ancak mekanlarının çoğunda pek de vakit geçirmeye kalkışmamak iyi bir fikir olabilir. Burası Tokyo'nun Red Light District'i olarak da biliniyor ve pek çok mekanda turist kazıklamaya yönelik girişimlerde bulunuyorlar. Şey gibi düşünün, birtakım dayılar Aksaray'a gidip bir yerde şişe açtırırlar ve sonra o şişe için 2000 TL vermezseniz sizi kesmekle tehdit ederler ya, onun Japon versiyonu. Sadece YAKUZALAR tarafından kesildiğinizi düşünün. İyi deneyim aslında... Gerçekten kesilmezseniz tabii... Yine de Aksaray'da kesileceğime yakuza kessin abi, arkamdan yakuzalar kesmiş desinler, havalı bir veda. Evet. -Meşhur Love Hotel'ler, hiç mırın kırın etmeden söyleyeceğim, insanların sevişmek için gittiği oteller de Kabukicho bölgesinde. K e n d i n i z e d i k k a t e d i n. -Shinjuku'daysanız Tokyo Metropolitan Government Building'e de yakınsınız demektir. Yani? Yani bu binanın tepesine ücretsiz olarak çıkıp Tokyo'ya tepeden bakabilir, güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Eğer manzara konusuna çok tutulduysanız Skytree'ye de bi' bakmak isteyebilirsiniz. Bizim nedense oraya gidesimiz gelmedi, o yüzden nasıl bir deneyim olduğunu, gitmeye değip değmediğini açıklayamıyorum. -Yine bu bölgede Taito Game adlı yere gitmeyi asla es geçmemeniz konusunda ısrarcıyız. Burası her katında farklı bir konsept olan pek acayip bir oyun alanı. Bir katında vurdulu kırdılı atari oyunları var, bir katında müzik temalı oyunlar, bir katında onlarca photo booth falan aklınıza ne geliyorsa her şeyin oyunu var işte. Japonya'da oldukça yaygın olan bir konsept. Acayip diyoruz, çünkü işinden gücünden çıkıp takım elbisesiyle 4-5 saat boyunca oyun oynayan koca koca insanları görünce muhtemelen bayağı şaşıracaksınız. He bizde bu yerlerden olsa biz de cart curt gitmez miydik? Valla giderdik..... GEEK'İZ EZELDEN. -Shinjuku'ya ilişkin çok saçma ama görmek isteyebileceğinizi düşündüğüm bir şeyden bahsederek kapanışı yapmak istiyorum: GODZILLA KAFASI. Kafam iyi sandınız diye üzülüyorum ama size yemin ederim ki burada bir Godzilla kafası var, hem de böyle GÖBEK bir yerde. Haritanızda Shinjuku'daki Toho Building'i işaretleyip buraya gidecek olursanız, koca koca binaların arasından bir adet Godzilla'nın size baktığını göreceksiniz. Harajuku bölgesi Tokyo'ya gitmeden önce araştırmalar yaparken en çok ilgimizi çeken bölgelerden biriydi, çünkü Tokyo'dan beklediğimiz o marjinallik ve acayipliği sanki en iyi buradan alacağız gibi gelmişti. Hani şu filmlerde/Tokyo'ya ilişkin içeriklerde gördüğünüz, ilginç bir moda anlayışına sahip, platform ayakkabılı, ne bilelim yeşil saçlı, anime karakteri gibi giyinen Sailor Moon'dan fırlamış görünümlü gençler var ya, işte Harajuku aslında onların bölgesi olarak biliniyor. Zaten bu betimlemeye çalıştığımız ve işin içinden çıkamayarak babaanne gibi anlattığımız tarza da \"Harajuku style\" adı veriliyor, bizim sallamamız değil yani. Özetle çoğunlukla gençlerin vakit geçirdiği, alışveriş için ideal, hareketli ve bizim Tokyo favorilerimizden birine dönüşmüş bir bölge. Bu bölgenin neresi olduğunu tam olarak kavramak ve gezmeye başlamak için Omotesando Caddesi ve Takeshita Sokağı'nı baz alabilirsiniz. Omotesando biraz daha bilinen markaları kapsayan ve buranın Champs Elysees'i olarak geçen bir cadde, Tokyu Plaza ise bu cadde üzerindeki en ünlü alışveriş merkezlerinden. Takeshita ise çok daha alternatif mağazaların olduğu, özellikle vintage&ikinci el mağazalarını kurcalamayı sevenlerin ya da pasaj benzeri yerlerin altını üstüne getirmeye sabrı olanların ilgisini çekebilecek bir cadde. Bazı dükkanlar \"bu ne abi Laleli mi burası\" dedirtiyor doğruya doğru, ama yine de kurcalanacak orijinal şeyler çıkabiliyor. Yeter ki hafta sonu gitmeyin, çünkü yarabbim o nasıl bir kalabalıktır..... Eğer Harajuku'nun vakit geçirmekten biraz daha hoşlanacağınızı düşündüğümüz tarafına gitmek isterseniz, ki bizce asıl oralara gitmelisiniz, o zaman Cat Street ve buranın civarı sokaklarında dolanmanızı öneririz. Buralar Harajuku'nın biraz daha \"hip\" ve hoş kafelerinin de bulunduğu, alışveriş anlamında da çeşitlilik yakalayabileceğiniz, vakit geçirmekten daha çok hoşlanabileceğiniz tarafları. Elektronik herhangi bir şey alırken aklınızda bulunsun, Japonya'nın prizleri falan bizden farklı olduğu için çoğu üründe böyle bir soruna çözüm getirmeniz gerekecek, sonra alıp eve gelince sinir krizi geçirmeyin. Akihabara'nın şanının alıp yürüdüğü bir diğer konu da buranın anime ve manga severlerin bölgesi olması. Bu sebeple eğer konuya ilginiz varsa Akihabara'da bulunan Mandarake adlı dükkana uğramanızı öneririz, dünyadaki en büyük anime/manga mağazalarından biri olarak biliniyor. Evet, sanıyor musunuz ki acayiplikler sona erecek, ASLA. Akihabara'nın bir diğer ünlü olduğu konu: maid cafeler. Yani? Yani \"French maid\" gibi giyinmiş garsonların servis yaptığı kafeler. Neden böyle bir şey var, neden bu kadar ziyaret edeni var, o kısmını tartışmayacağız. Biraz tuhaf sanki di mi.... Bir de çeşit çeşit var çünkü yani, hani öyle bir tane yapıp geçmemişler. Neyse, ilginizi çekiyorsa araştırın, BURDAN SİZE EKMEK ÇIKMAZ. Hooop, bölge değiştir, konsept değişir. WELCOME TO TOKYO BABYYY. Ginza'dayız, lütfen giyimimize kuşamımıza dikkat edelim, kendimize gelelim, çünkü bu sefer LÜKS bölgedeyiz. Zaten bölgede şöööyle bir dolaştığınız zaman biz size söylemesek de buranın öyle bir bölge olduğunu anlayacaktınız, her halinden kendini belli ediyor. Biz genel olarak Ginza'da pek de fazla vakit geçirmedik, çünkü çoğunlukla alışveriş ve mekan odaklı bir bölge. Oldukça iyi/popüler restoranlar da bu bölgede yer alıyor, onlardan Tokyo yeme içme rehberimizde bahsedeceğimiz için şimdi o konulara hiç girmiyoruz. -Ginza bölgesinin tam olarak neresi olduğunu algılayamadıysanız sizi hemen göbeğinde bırakalım; Ginza Dori ve Harumi Dori'nin kesiştiği noktaya ayak bastığınızda Ginza'da olduğunuza emin olabilirsiniz. Hemen bu noktada Ginza Crossing yer alıyor zaten. Yine kalabalığıyla ünlü bir yaya geçidi. Hayatınız boyunca hiç bir turistik aktivite olarak yaya geçidi gezeceğinizi düşünmüş müydünüz..... Kabukiza Theatre da bu bölgede yer alıyor, eğer geleneksel bir şeyler izlemek isterseniz uğrayabilirsiniz. Kabuki sözcüğü tanıdık gelmediyse ya da aklınıza sadece makyaj fırçasını getiriyorsa kendinize bi çekidüzen verir misiniz lütfen.... Efenim kabuki bir Japon halk tiyatrosu türü. Googleladığınız takdirde \"hee bundan bahsediyorlar\" diyeceksiniz zaten. Şuradan programa ve biletlere bakabilirsiniz. Nagakin Capsule Tower'ın binası oldukça ilginç, eğer mimariye ilginiz varsa Ginza civarına gitmişken fotoğraflayabilirsiniz. 1972 yılında yapılmış olan bu bina, bu tarzın ilk örneği ve o dönem için bayağı yenilikçi kabul ediliyor. Bir zamanlar içi de gezilebiliyormuş ama şu ara emin değiliz, özellikle ilginizi çekiyorsa araştırırsınız artık. Tokyo'ya ayak basmadan önce bizi en heyecanlandıran ve gidince küçük çaplı bir hayal kırıklığı yaşadığımız yer oldu Yayoi Kusama Müzesi. Sanatçının kendi ülkesine gelince müzesi de ona yaraşır büyüklükte olacak sandık ama, oldukça küçük bir müze ile karşılaşınca resmen yıkıldık desek yeridir. Gerçekten içeride geçirebileceğiniz maksimum süre 20 dakika falan, o kadar küçük bir müze. Dolayısıyla büyük beklentileriniz varsa küçültmenizi, Tokyo'da az zamanınız varsa da bu müzeyi listenizden çıkarmanızı önereceğiz. İçerideki bazı sergiler dönemsel olarak değişiyor, dolayısıyla internette gördüğünüz ve \"aa bu eser burada mı sergileniyormuş yaşasın\" dediğiniz bir enstelasyon siz gittiğinizde orada olmayabilir, gitmeden önce sitesinden kontrol etmenizde fayda var. Çok yüksek ihtimalle bir şekilde daha önce Instagram'da karşınıza çıkmış olan bu müze, şu an Tokyo'nun en popüler turistik aktiviteleri arasında başı çekiyor. Bizce burayı bir \"instagram spot\" olarak gördüğü için akın eden yüzlerce insana sinirleniyorsanız bile bu duygunuzu bir kenara bırakıp bu müzeyi ziyaret etmelisiniz. Çünkü 1. Burası dünyanın ilk dijital sanat müzesi. 2. Görsel anlamda gerçekten şahane şeyler ile karşılaşacaksınız, o güzellikleri görüp de fotoğraf derdine düşmezseniz gerçekten İ-İ-İ-İrade Showwww sergiliyorsunuz demektir, tebrikler. İçeride çok fazla farklı farklı oda var ve hepsinin içinde farklı farklı konseptler söz konusu. Çok dağılmadan gezmeye çalışın, çünkü karanlık bir ortamda dolaşıyor olacağınız için bazı odaları kaçırabiliyorsunuz. Burayla ilgili verebileceğimiz en önemli ipucu biletinizi önceden internetten almanız olacak, çünkü aynı gün bilet bulamayan çok kişi oluyor ve cidden çok ilgi gören bir müze. Şehrin geleneksel tarafının bir parçası olmak istiyorsanız Senso-ji Tapınağı ve civarında şöyle bi' yarım gün ayırmanız şart, çünkü buralar kesinlikle Tokyo'nun geri kalanından biraz daha farklı hissettiriyor. Bir Budist tapınağı olan Senso-ji, aynı zamanda Tokyo'nun en eski tapınağı olarak da biliniyor. Hemen tapınağın önünde uzanan Nakamise Street ise pek çok hediyelik eşyayı ve geleneksel ürünü bir arada bulabileceğiniz, oldukça turistik ama beklentilerinizi karşılayacak bir sokak. Sadece hafta sonu gitmeseniz iyi edersiniz, çünkü hem tapınağı ziyarete gelen yerliler hem de turistler sebebiyle gerçekten çok çok çok kalabalık oluyor ve pek de huzur içinde dolaşamıyorsunuz. Imperial Palace, adından da anlayacağınız üzere imparatorluk sarayı. Japonya imparatoru ve ailesi burada yaşıyor yani. Burayı ziyaret etmek niyetindeyseniz yine ayarlamaları önceden yapmanız gerekiyor, imparatorluk sarayı diyoruz kardeşim çiğ köfteci mi burası, gerekecek tabii. Onun da linkini bırakayım, ilginizi çekiyorsa şey yaparsınız. Tsukiji Balık Pazarı'nı ziyaret etmek Tokyo'nun turistik aktivitelerinden birinde dönüşmüş durumda, ancak bunu yapacaksanız hakkını verip sabah erken saatte gitmek (erken derken 5 falan, şakasız, zaten 2 civarı kapanıyor), açık artırmaları izlemek ve bunun için de bayağı bi' organizasyona girmek gerekiyor. Doğruyu söylemek gerekirse çok iyi araştırdığımız bir konu değil, sallama bilgi vermek istemeyiz, özellikle ilginizi çekiyorsa bi' bakınırsınız. Mori Art Museum'ı ziyaret etmek istesek de orada bulunduğumuz dönemde kapalı olduğu için gidemedik, belki sizin gideceğiniz dönemde açık olur, iyi bir müze gibi görünüyordu. Tokyo National Museum de zamanlama kurbanı oldu, ancak ilginizi çekebilir diye düşünüyoruz, çünkü Japonya'nın en büyük ve eski müzelerinden biri. Minamiaoyama bölgesindeki Sunny Hills binası mimarı açıdan çok hoş, civarındaysanız görmek isteyebilirsiniz. Zaten Tokyo yeme içme rehberinde bu civarda bir yerlerden bahsedeceğiz, onlara gidecek olursanız buraya da bi bakarsınız. Eğer zamanınız kalırsa Shimokitazawa bölgesinde birkaç saat geçirebilirsiniz, son dönemlerde popülerleşmeye başlamış ve hipster akınına uğrayan bir bölge. Vintage butiklerin, kahvecilerin, plak dükkanlarının olduğu bir bölgeden bahsediyoruz, ancak biraz kurcalama gerektiriyor, tam olarak beklentinizi karşılamayabilir, dolayısıyla şayet sınırlı zamanınız varsa uğramasanız da olur diyebiliriz. Biliyorsunuz, bilmiyorsanız da yukarıda öğrenip adapte oldunuz bile; Japonya'nın para birimi yen. Paranızı Türkiye'de TL'den Yen'e çevirip gitmekle uğraşmanıza gerek yok, bu işlemi Japonya genelinde kolaylıkla halledebilirsiniz, üstelik herhangi bir insan etkileşimi gerektirmeden ve İngilizce krizi yaşamadan. Tokyo'da pek çok yerde, hatta Japonya genelinde \"money exchange makineleri\" var. Yanınızda TL değil ama, dolar ya da euro ile gidip, bu otomatlarda paranızı yene çevirebilirsiniz. Siz de bizim gibi Japonya'ya gidiyorsam yaşayabileceğim her türlü deneyimi yaşamalıyım, çünkü bir daha ne ara Japonya'ya gideceğim diye diye kafayı sıyırdıysanız, eminiz beyninizde yeni sekme aça aça konu Sumo güreşlerine kadar gelmiştir. NE VAR KARDEŞİM BEN BİR DAHA NEREDE GÖREYİM SUMO GÜREŞİNİ GÜLMEYİN. Ama işte o iş öyle kafanıza göre olmuyormuş, Sumo turnuvalarının olduğu belli dönemler varmış ve biletleri çok çok önceden tükeniyormuş. Bu sebeple şayet bir bir hevesiniz ve niyetiniz varsa çok önceden araştırmaya başlasanız iyi edersiniz. Eğer bir turnuvaya gidemiyorsanız Sumo training izleme şansınız da var, alternatif olarak ona da yönelebilirsiniz. Tokyo`da yasayan birisi olarak inanilmaz keyif aldim okurken. Ozellikle giris kismi sanirim ziyarete gelen bircok arkadasimin hislerine tercuman olmustur. Su kisimda ise sesli kahkaha attim \"kendi ekseninizde donebilmek icin\"! Nisanda gidiyoruz inş. Harika bir yazı teşekkürler."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/07/japonya-yeme-icme-rehberi", "text": "Eğer siz de bizimle benzer duyguları paylaşıyorsanız ve ufukta Japonya gezisi ihtimali varsa, güzel günler sizi bekler ve sizin adınıza çok heyecanlıyız dostlar. Elbet arada hayal kırıklıkları yaşayacak, elbet her yediğinizin kölesi olmayacaksınız ama, özellikle Japon mutfağına ilginiz varsa ya da kendisi ile biraz daha içli dışlı olmak istiyorsanız harika bir deneyim sizi bekliyor. Biz normalde tüm bu rehberleri ayrı ayrı yazıyor olmamıza rağmen Japonya'da biraz fazla uzun bir zaman geçirdiğimiz ve çok çok çok fazla mekan denediğimiz için 3 baba şehirden birtakım favorilerimizi (ve belki 1-2 hayal kırıklığını) derlemenin daha mantıklı ve sizin açınızdan daha uygulanabilir olacağını düşündük. Japonya Yeme İçme Rehberi sizi bekler, iyi okumalar ve şimdiden afiyetler. Başlamadan gelen not: Buralara kadar geldiyseniz Tokyo Gezi Rehberi, Osaka Gezi Rehberi ve Japonya Gezisi Nasıl Planlanır yazılarımız da ilginizi çekebilir. Ramen: Evet bildiğiniz bir yerden başlıyoruz. Ramen en basit tanımıyla noodle'ın Japon versiyonu. Et suyu/tavuk suyu ve birtakım sebzeler ve bir çeşit protein ile servis edilen, genellikle çorbadan hallice bir şekilde önünüze koyulan leziz mi leziz bir yemek. Tabii bunun da birçok versiyonu mevcut, ama genel mantık bu. Soba: Soba da ramen benzeri bir şey, ama karabuğday ile hazırlananı gibi düşünebilirsiniz, bu sebeple tadı biraz daha farklı oluyor. Sıcak ya da soğuk tüketilebiliyor, her iki versiyonuna da denk geldik. Udon: Ulan bu da ramen işte abi ne diye 50 tane isim buldunuz diyeceğiniz bir başka benzer şey, udon. Bu ramen ve soba'dan daha kalın bir noodle ve soba gibi karabuğday ile değil, bildiğimiz buğday onu ile yapılıyor. Özetle Udon ve Soba'yı renklerinden ve kalınlıklarından yola çıkarak ayırt edebilirsiniz. Onigiri: Onigiri ile muhtemelen daha önce özellikle Avrupa'da bir yerlerde karşılaştınız ve \"heee onu diyorsunuz anladım şimdi\" etkisi yaratacak. Bunu şey gibi düşünün, sushiden hallice Japon sandviçi. Dışı kalınca bir pirinç tabakası ile kaplı, içinde ise tonbalığı, somon ya da başka bir balık ve sos oluyor. Bu mayonez de olabilir, başka bir sos da. Genellikle üçgen formu veriliyor ve minik bir sandviç ebatında oluyor ama daha küçük, top gibi versiyonlarıyla karşılaşmanız da mümkün. Gyoza: Bunun tarifi çok kolay; Japon mantısı. Dumpling gibi düşünün, sadece formu biraz daha farklı. İçinde karidesten ete, tavuktan, patatese pek çok şey olabiliyor, soyaya batırıp yiyorsunuz ve tabii ki çok güzel. Okonomiyaki: Buna Japanese pancake diyen de var, omlet gibi diyen de var, ama ben size bunun asıl neye benzediğini söyleyeyim: LAHANALI MÜCVER. Pek çok versiyonu var, içine bir sürü farklı malzeme eklenebiliyor ve genellikle geleneksel olarak bunu yapan yerlere gittiğinizde önünüzde kendiniz pişiriyorsunuz, baya Türk işi bir ortam oluyor, eğlenceli aktivite. Okonomiyaki'nin en babası da Hiroşima'da oluyor, oraya kadar inecek olursanız ordakini deneyin. Yakitori: Bunu da Türkiye'de yaşayan birine açıklaması gayet kolay, çok net; Japon usulü tavuk şiş. Genelde yanında bir takım sebzeler ile de servis ediliyor, mis gibi bir içki sonrası yemeği, aşağıda size bunu nerede yiyeceğinizi anlatacağız. Tamagoyaki: Bir çeşit Japon omleti, ama yapımı pek de kolay değil. Yumurta katmanları, sarımsağın rulo formuna getirilmesi ile hazırlanıyor ve yumurta içerikli bir yiyecekten beklenenin aksine bunu kahvaltıda tüketmiyorlar. Sushicilerde önünüze gelme ihtimali yüksek. Kobe Beef: Kobe Bryant'a adını veren, Wagyu sığırlarının eti kullanılarak yapılan bir biftek. Dünyanın en pahalı etlerinden olması ile de biliniyor, ama eğer biraz merakınız varsa ve buna para ayırmak isterseniz deneyim adına gidebileceğiniz 2 yer önerimiz var, aşağıda bahsedeceğiz. Et nasıldı derseniz, şöyle söyleyelim, ömrümüzde yediğimiz en iyi et olduğunu daha ilk lokmada anlamıştık. Japanese Cheesecake: Eğer güzeline denk gelirseniz hayatınızda yiyeceğiniz en bebeksi yumuşaklıkta tatlılardan biri olacak olan, yumurta, krem peynir bazlı acayip güzel bir tatlı. Salyalarım damlayacak birazdan yazarken, yetiş ya EMİNE BEDER, yetiş ya OKTAY USTA. Mochi: Pirincin hamur kıvamına getirilmesiyle hazırlanan bir tatlı. Adamlar ülkelerinde yetişiyor diye kafayı pirinçle bozmuş, biz de pirincin hastasıyız, müthiş bir eşleşme oldu resmen. Mochi'nin içinde pek çok farklı dolgu bulunabiliyor, sizi en şaşırtacak olanı ise muhtemelen \"red bean\"li olacak. Red bean ile yapılan tatlılar burada gayet normal karşılanıyor, tadı da tahmin ettiğiniz kadar kötü değil, deneyimlemek adına bi' bakarsınız. Genel olarak mochi'yi kesin deneyin, red bean aklınıza yatmadıysa çilekli, ne bilelim matchalı falan alın, çünkü ÇOK YUMUŞAK, yastık yemek gibi bir şey. Tokyo gibi DEV bir şehirde deneyecek o kadar fazla şey var ki, umarım siz de bizim gibi onu mu yesem bunu mu gömsem derken akıl sağlığınızı korumakta güçlük çekmezsiniz. Japon mutfağı sevenler zaten şimdiden mutluluk nöbetleri geçiriyordur, bu konuyla ilgili tereddütleri olanlar ise hiç merak etmesin, çünkü illa her gün Japon mutfağına özgü yemekler tüketmek zorunda değilsiniz. Tokyo'dasınız abi, ne isterseniz o var, ama mümkünse biraz deneyimlere açık olalım, her gün McDonald's yiyenle sohbeti kesiyoruz..... Hemen Tokyo'daki favori kahvecilerimizle konuya girelim, böylece farklı farklı bölgeleri dolaşırken minik molalar verebileceğiniz yer seçenekleriniz de olur. Öncelikle favorilerimizi söyleyelim, The Roastery by Nozy Coffee ve About Life Coffee. Koffee Mameya ise değişik bir deneyimdi, çünkü kahveye resmen bilim adamı edasında yaklaşıyorlar ve bu işi bir deneyime dönüştürmek için ellerinden geleni yapmışlar ama neticede önünüze gelen kahve öyle efsane bir şey değil? Son olarak Onibus Coffee, Little Nap ve Glitch Coffee de seçenekleriniz arasında bulunabilir. Şehir genelinde kafe anlamında Deus Ex Machina Cafe, Kitsune Cafe, Supreme Cafe gibi ünlü markalara ait kafe konsepti oldukça yaygın. Bunların kahveleri de gayet kaliteliydi, ayrıca Deus Ex Machina'nın atıştırmalıkları da oldukça lezzetliydi, yine mola vermek için farklı farklı bölgelerde iyi seçenekler. Kahvaltı için Bill's Omotesando ve Clinton St. Baking Company oldukça popüler, bunlarda kapıda sıra ile karşılaşma ihtimalini göze alarak gidin. Benitsuru ise \"fluffy pancake\" ile ün salmış bir mekan, ancak o kadar ünlü ki, rezervasyonsuz gitmeyi aklınızdan bile geçirmeyin, biz kafamıza göre gidince en erken akşamüstü 5'te yer olduğunu söylediler. :'))) Eğer pancake konusunda ısrarcıysanız Rainbow Pancake de oldıkça popüler, ama bizce öyle efsane bir tarafı yoktu, o bölgede zaten dolaşmak isteyeceğiniz için hızlıca bir kahvaltıya uğranabilir. Son olarak Amerika'dan beri inanılmaz hastası olduğumuz Egg Slut'ın Tokyo'da da şubesi var, mut la ka deneyin. Sushi meselesine gelecek olursak, tabii ki bu konuda yüzlerce seçenek var ve dolayısıyla kafanızın karışması çok ihtimalli. Eminiz siz de araştırıp bir sürü sushi yiyebileceğiniz mekan bulacaksınız, ama bir seviye daha özel bir sushi deneyimi, yani ÖZ HAKİKİ JAPON SUSHISI istiyorsanız önerebileceğimiz adres: Sushi Bar Yasuda. Buranın pahalı kabul edilebilecek bir yer olduğunu en baştan söyleyelim, çünkü buraya yalnızca sushi için değil, o deneyimi yaşamak için de gidiyorsunuz. Yani yemeğe eşek gibi para bıraktık kalktık yaklaşımını bir kenara bırakarak gitmek gerekiyor. Alanında çok ünlü bir şef olan Yasuda, 7-8 kişilik bu deneyimde her sushiyi tek tek önünüzde hazırlıyor, size her evresini anlatıyor, sorularınızı cevaplıyor ve tek tek isteğinize göre servis yapıyor. Bu deneyim için tabii ki mutlaka önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor, onun için link de bırakayım. Yasuda'da yer bulamazsanız alternatif olarak benzer ayarda Sukiyabashi Jiro, Sushi Kanesaka ve Ginza Sushi Ichi de değerlendirilebilir. Bir diğer önemli ve imkanınız varsa mutlaka ama mutlaka denemenizi önereceğimiz, hayatımızın en iyi et deneyimini yaşadığımız ve ömrümüz boyunca unutamatacağımız lezzet olan Kobe Beef'i Kobe'ye kadar gidemeseniz bile Tokyo'da deneyebilirsiniz. Bunun için net adres: Shima Steak. Gerçekten hayatımızda hiç böyle bir şey yemedik ve yemeyeceğiz ve bu satırları yazarken klavyeye gözyaşlarım damlasa yeridir....... Mutlaka rezervasyon yaptırın ve başlangıçları da denemeyi ihmal etmeyin, onlar da müthişti. Shima'da yer bulamazsanız alternatif olarak Ishida'ya da bakabilirsiniz, Kobe'de bulunan restoranın Tokyo şubesi de var. Bunu da tıpkı yukarıdaki sushi meselesi gibi bir \"deneyim\" olarak düşünmeniz gerektiğini hatırlatalım, aman diyelim fiyatlara bakmadan gitmeyin. Bir başka Japonya harici bir yerde deneyemeyeceğiniz ve yine \"deneyim\" olarak yaklaşmanız gereken konuya geçelim; Japon meyve&sebzeleri. Japonların, Japonya'da pek de fazla meyve yetişmemesinden mütevellit de gelişen \"kusursuz meyve\" yaratmak gibi acayip bir gayeleri var. Bu meyveler kokusunda, üstündeki dokusuna, hatta ebatına kadar her meyvenin en iyisini, en özelini üretmek gibi mevzu söz konusu. Bu sebeple şok olacağınız fiyatlara satılan (2000 liraya kavun falan düşünün, şakasız) meyvelere şahit olacaksınız. Tabii ki bu göreceğiniz her meyve sebze için geçerli değil, ayrı bir sektör gibi düşünün. Öyle ki Japon halkını özel günlerde, ne bilelim ev ziyaretine giderken falan birbirlerine hediye olarak bu meyvelerden almak gibi bir huyları bile varmış. Eğer bu meyvelerden birinin tadına bakmak isterseniz şehir genelinde bu tip özel mağazalar göreceksiniz ve bizce KESİNLİKLE deneyin. Hepsi öyle alınmayacak kadar pahalı değil, 1 kez olsun bu deneyimi yaşamak adına bizce en azından 1 şeftali, ne bilelim birkaç çilek, üzüm falan alabilirsiniz, deneyimleyebilmeniz için bir seviye makul fiyatlara satılanları var. O yediğimiz çilek ve üzümün kokusunu, tadını unutabilmemiz imkansız. Haritada \"Shibuya Nishimura Fruits Parlor Dogenzaka\" diye aratacak olursanız çıkan yere gidin, orada alınabilecek fiyatta olan meyveler var, oradan deneyebilirsiniz. Tokyo'da, hatta Japonya genelinde AVM'ler çok popüler ve bazı avm'lerin gurme katlarında pek çok farklı restoran standını bir arada bulabiliyorsunuz. Öyle uyduruk bir şeymiş gibi düşünmeyin, yani gidip Pizza Hut ve KÖFTE DERYASI falan yemeyeceksiniz, düzgün ve özellikli yerlerden bahsediyoruz. Lokallerin de sık sık uğradığı, evlerine alışveriş de yaptığı, \"akşam misafirim var birkaç meze alayım\"ın Japonya versiyonunun hayata geçtiği yerler gibi düşünün. Bu gibi yerlerde Japon mutfağından farklı farklı şeyler deneme imkanınız oluyor, hepsini dolaşıp canınızın istediklerinden toplama yapabilirsiniz. Takashimaya Shinjuku'nın gurme katı bunun için iyi bir seçenek olabilir. Aklınızda bulunsun, eğer içeride yiyecek olursanız saçma bir şekilde ekstra ücret ödemeniz gerekiyor sdjs, o yüzden paket olarak alın dışarıda yiyin kardeşim ne gerek var. Ayrıca belli bir saatten sonra ürünler ertesi güne tazeliğini yitireceği için her şeyi çok daha ucuza satmaya başlıyor, kampanyalar yapıyorlar, o yüzden biraz daha kapanış saatine doğru gitmek sinsi bir tasarruf planı olabilir, Gyoza denemek için nokta atışı tek bir yer önereceğiz; Harajuku Gyoza Lou. Çok fazla çeşit var, porsiyonlar öyle çok da büyük değil, artık ortayı donatırsınız. Sake söylemeyi de es geçmeyin. Bir akşamınızı, mesela içki masasından kalktıktan sonra gelen mide kazınması anlarından birini Piss Alley'deki mekanlarda değerlendirin. Yakitori + bir takım sebzeler + 1-2 shot sake, eve dönmeden önce bir güzel gidiyor ki sormayın. Bu aktivite bizim alkol sonrası kokoreçe/tantuniye düşme aktivitesinin Japon versiyonu, hem eğlenceli, hem çok lezzetli bir deneyim, ihmal etmeyin. Ne alaka şimdi Tokyo'da İtalyan restoranı demeyin, Pizza Studio Tamaki alanında acayip ünlü ve gerçekten de oldukça lezzetliydi. Özellikle burratalı pizzalarını unutamıyoruz, lütfen bir akşamınızı buraya ayırın ve o pizzayı deneyin. Tabii ki ikinciyi söyleyeceksiniz..... Eğer daha önce \"lobster sandwich\" denemediyseniz mutlaka uğramak isteyebileceğiniz yer; Luke's Lobster. Amerika çıkışlı bir yer, ama Japonya'da da şubeleri var. Kabul edelim, lezzeti Amerika'dakiler kadar iyi değil, ancak yine de çok güzel..... Japon mutfağından sıkıldıysanız ve şöyle hızlıdan bir şeyler atıştırmak istiyorsanız King George Sandwich iyi bir seçenek. Yine şehirdeki \"bubble tea\" çılgınlığına şahit olup denemek isterseniz en iyisini yapan yer: Flippers. Buranın tatlıları da oldukça lezzetli. Tahmin edersiniz ki Kyoto, Tokyo kadar dev ve genel olarak gastronomi alanında ön plana çıkan bir Japon şehri olmadığı için burada yeme içme konusunda biraz daha durulabilirsiniz. Mesela Japon arkadaşlarınızla konu üzerine konuşunca \"Kyoto'da boşu boşuna sushi yemeye kalkışmayın oranınki pek bir şeye benzemez\" gibi yorumlar bile gelebiliyor. Ancak burada da tabii ki güzel önerilerimiz olacak, illa sushi yiyecek değiliz herhalde. Yine kahvecilerle girizgah yapalım, Kyoto'da ne favorimiz, hem görüntüsü, hem kahvesi ile kesinlikle Walden Woods. Hayatımızda gördüğümüz en güzel kahvecilerden biri olabilir. Weekenders Coffee'deki çalışanlara ayar olsak da oranın da kahvelerinin hakkını vermek lazım, oraya da yolunuzu düşürün. Bunun haricinde %100 Arabica, Vermillion, Kurasu, Here Cafe, Wife and Husband da mola için uğrayabileceğiniz diğer seçenekler. Clamp Coffee Sarasa'nın kahveleri pek efsane olmasa da kahvaltısı da olduğu için uğranabilir. Haritadaki konumu saçma çıktığı için bulması biraz zor, bir ara sokakta, böyle oto tamircisine mi geldik kardeşim bu ne böyle dedirtecek bir noktada kalıyor. Eğer yanlış yerde olduğunuzu düşünüyorsanız, doğru yerdesiniz...... Sentido'da da aynı şekilde hem kahve hem kahvaltı bir arada, orası da sabah için iyi bir seçenek. Genel olarak Kyoto'da çok iyi kahvaltı umudunu bir kenara bırakmanızı öneririz, üzgünüz, diğer öğünlere diyelim. Nishiki Market Kyoto'nun yeme içme anlamında uğrayabileceğiniz en iyi yerlerinden, özellikle taze deniz ürünleri için. Onlarca restoran bir arada, bir noktada başlayın, gözünüze kestirdiğiniz her şeyi yiye yiye ilerleyin, özellikle öğlen saatlerinde gitmek için ideal. Spesifik bir öneriyi de es geçmeyelim, \"çiğ istiridye\" yemek konusunda bir sorununuz yoksa mutlaka Daiyasu'ya uğrayın. Kyoto Gogyo'nun \"burnt ramen\"i çok çok çok lezzetli, burada ramen denemeyi ihmal etmeyin. Bir diğer alternatif olarak Ippudo'da da ramen yiyebilirsiniz. Chao Chao Sanjo Kiyamachi'de çok lezzetli gyozalar yiyebilirsiniz. Yine çok fazla çeşit var, dolasıyıyla bol bol sipariş verebilirsiniz. Kapıya gittiğinizde sıra varsa girişin hemen önünde bulunan listeye adınızı yazmanız gerektiğini hatırlatalım, boş boş kapıda beklemeyin. Koe Donuts'ın donutları çok lezzetli, içinde bulunduğu yer de tipi çirkin olsa da tam bir alışveriş cenneti, artık elinizde donutla dolaşıp Japon halkını delirte delirte alışveriş yaparsınız. L'escamoteur ve Nokishita711 acayip popüler 2 bar, her ikisinde de sıra bekleme ihtimaliniz yüksek, ancak beklemeye değecek kadar güzel deneyimler. Ayrıca Sour adlı mekan da tatlıydı, aslında dümdüz votkanın içine günlük gelen taze meyveler koyuyorlar çok bir olayı yok, ama yine de hoş. Osaka'nın mutfağı Japonya genelinde bol bol övülüyor, dolayısıyla burada yeme performansınızı Kyoto'dan bir tık daha üste çekebilirsiniz. Doğruya doğru, biz özellikle takoyaki ve okonomiyaki konusunda ön plana çıkan Osaka'ya ulaştığımızda artık çok uzun süredir Japonya'da olduğumuz için yeme performansımız biraz düşmüştü çünkü inceden bi ABİ BEYTİ FALAN YOK MU BÖYLE ORTAYA KARIŞIK IZGARA DA OLABİLİR durumuna geçiş yapmaya başlamıştık. Ancak yine de elimizden geleni yaptık ve sizler için birtakım önerilerimiz var. Evet hemen kahveci favorimizi açıklayalım; Brooklyn Roasting Company. Ama Kitahama şubesi, çünkü dışarıda oturabileceğiniz alanı çok keyifli. Doğruyu söylemek gerekirse buranın favorimiz olmasında kahvelerinden çok lokasyonu etkisi var zaten. Bunun dışında Moto Coffee, Lilo Coffee, Mel Coffee Roasters, Granknot Coffee ve Takamura Wine & Coffee de seçenekler arasına eklenebilecek kahveciler. Kuromon Ichiba Market'in çok çok iddialı bir alternatif adı var: Osaka'nın Mutfağı. Hoaaydaaahh, öyle derseniz mahvoluruz, öyle derseniz biz buraya saldırırız.... Aslına bakarsanız yukarıda bahsettiğimiz Nishiki Market'in Osaka versiyonu gibi bir şey; yine özellikle taze deniz ürünleri overdose. Fue'ye okonomiyaki denemek ve ortam için uğranabilir, burayı da bir yemek programında görüp not almıştık. Ortam derken öyle müthiş bir görüntü beklemeyin, baya salaş bir yer. Ancak biz gittiğimizde o kadar \"Japon ocakbaşısı\" gibi bir havası vardı ki, böyle amcalar hep birlikte oturmuş sake içip okonomiyaki yiyor falan, o sebeple hoşumuza gitti. Yoksa inanılmaz bir şey beklemeyin yani, biz okonomiyakinin o kadar da sevdalısı olmadık zaten. Eğer Japon mutfağından sıkıntı bastıysa sizi anlayabiliyoruz, bu noktada yeni açılmış bir pizzacı olan Critters imdadınıza yetişebilir, pizzaları gayet iyiydi. Japonya'dan alınabilecek ya da oradayken denenebilecek içkilerden de kısaca bi' bahsedelim, çünkü Türkiye'de bulamayacağınız, bulsanız da çok daha pahalı olacak orijinal şeylerle karşılaşacaksınız. Tabii ki aklınıza ilk gelen şey sake olacak, çok normal, bizim de öyle. Aslına bakarsanız anladığımız kadarıyla sake Japonca alkol anlamına geliyor, yani tüm yurtdışılılar olarak hepimiz adamlardan sake istediğimizde aslında bağımlı gibi ne olduğunu söylemeksizin ALKOL istiyoruz, onlar da bizi bozmuyor gibi bir durum var sdfs. Aslında bahsetmeye çalıştığımız şeyin adı \"nihonshu\", fakat dünyaya sake olarak yayılmış diyebiliriz O sebeple biz de yazı boyunca yine sake diyerek devam edeceğiz, en azından artık işin doğrusunu biliyorsunuz. Tahmin edersiniz ki Japonya'daki diğer her şey gibi sake de pirinçten elde ediliyor. Adamlar ülkede pirinç yetişiyor diye pirincin her şeyinden faydalanıyorlar, bizce süper bir şey. Daha önce hiç içmediyseniz ve tadı konusunda tereddütleriniz varsa betimlemeyi deneyelim; Böyle çok hafif bir rose gibi düşünebilirsiniz, zaten su gibi akıp gidiyor, tam salına salına sinsice sarhoş edecek bir içki. Sakenin tek bir çeşidi yok, pek çok farklı versiyonu var. Örneğin Namazake, pastörize edilmemiş hafif bir sake çeşidi, Nigorizake görüntü olarak daha bulanık, çünkü içinde biraz pirinç bırakıyorlarmış ve tadı daha tatlı oluyor, Amazake çok daha tatlı ve alkol oranı çok daha düşük gibi gibi, şimdi tek tek sake çeşidi anlatmayayım 2 saat. Bunlar gibi sake çeşitlerini denemek isterseniz gittiğiniz her şehirde mutlaka sake tadımı yapabileceğiniz yerler bulacaksınız zaten. Ancak öyle 25 çeşit sakenin önünüze koyulduğu yerleri pek de tavsiye etmiyoruz, biz öyle bir hataya düştük ve önümüzde her sakeyi tek tek anlatan kartlar olmasına rağmen açıkçası o kadar çok üst üste içinde bir noktada tadı ayırt edememeye başladık. Gerçekten denemek istiyorsanız daha nitelikli yerler tercih etmeye dikkat edin. Mesela Kyoto'daki Fushimi Sake District civarındaki yerleri inceleyebilirsiniz. Sakenin nasıl içildiği konusuna gelecek olursak, ilginç bir şekilde hem soğuk hem de sıcak servis edilebiliyor. Sıcak olan genellikle kış döneminde tercih ediliyormuş, biz sıcak şarabı bile pek de sevmeyen insanlar olarak ona pek yanaşmadık, deneyip de severseniz bize de anlatın..... Genelde, shot bardağından hallice bir bardakta servis edildiği için \"ulan bunu hemen kafama mı dikmem lazım\" endişesi yaşayabilirsiniz, yoo, nasıl istiyorsanız öyle için, ama biz her zaman shot yaptık ve pişman değiliz. Aslına bakarsanız bu konuda o kadar da söyleyecek şeyimiz yok, çünkü engin bilgilerimiz dahilinde değil.... Yani gittik, denedik, sevdik falan ama, viski gibi iddialı bir konuya herhangi bir hakimiyetimiz yokken vay efendim şunun tadı güzeldi, bunun tadı kötüydü şeklinde ahkam kesmek bize düşmez gibi geliyor. Sadece viski sevenler ya da o kadar da bilgim yok ama denemek de isterim tabii diyenler için Japonya genelinde pek çok mekanda karşınıza çıkacak, bizim de denediğimiz en ünlü birkaç markayı şöyle bırakalım ve sessizce uzaklaşalım; Hibiki ve Yamazaki. Sanıyoruz her ikisi de konuyla hiç ilginiz yoksa bile Lost in Translation'daki Bill Murray'nin reklamını yapmaya gittiği firma olarak da hatırlayabileceğiniz Suntory ile ilişkili. Bunlar haricinde Nikka da ünlü bir marka, gitmişken onu da tadabilirsiniz. Japon viskileri bilgimizin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Hazır alkolken konu açılmışken bira severler için de ünlü 1-2 markayı buraya bırakalım, onları da denersiniz: Kirin, Asahi ve Sapporo. Chopsticklerle yemekte zorlanıyorsanız çatal isteyebilirsiniz, birçok mekanda plastik de olsa çatal var ve turist olduğunuz aşikar olduğu için çok da garipsenmiyorsunuz. Bizde çoğunlukla tersidir ya, burada neredeyse her mekanda yemekten önce size ıslak mendil servis ediliyor. Yani elinizi yemekten sonra değil, yemekten önce silmeniz bekleniyor. Ulaşamayacağınız düşündüğünüz, rezervasyon yaparken güçlük çektiğiniz yerler olursa restoranların kendi siteleri hariç yerlerden rezervasyon yapmaya çalışmayın. Çünkü karşınıza bir sürü saçma sapan site seçeneği çıkacak ve bu sitelerin bazıları rezervasyon yapmak için para alıyor? O yüzden mümkünse otelinizden ya da airbnb'de kalıyorsanız ev sahibinizden rica edin. Sushi yerken her parçayı laps diye soya sosuna daldırırsanız NAPIYOSUN SEN KOÇUM bakışı atıyorlar. Bazı sushiler soya sosla, bazıları ise o olmadan yeniyor. Hangileri olduğunu bilmiyoruz çünkü biz bunu soyasız yiyin dedilerini de gizlice sosladık....."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/12/osaka-gezi-rehberi", "text": "İtiraf ediyoruz, Japonya gezimiz genelinde en düşük beklentiler ile gittiğimiz şehir Osaka'ydı. Yani neredeyse sırf, \"abi Japonya'ya kadar gitmişken bi Osaka Gezi Rehberi de çıkarmadan dönmek olmaz\" diye gittik bile diyebiliriz, öyle bir iteledik ve öteledik kendisini. Sanki metrobüsle Beylikdüzü'ne gidiyormuş, Hiroşima'ya geçmeden önce Afyon dinlenme tesislerinde duruyormuşuz gibi bir muamele yaptık koskoca şehre. Neden diyecek olursanız, tamamen internet etkisi. Gitmeden önce giriştiğimiz araştırma sürecinde biz de her insan oğlu gibi Google'a \"Osaka travel guide\" benzeri şeyler yazdık, böyle gezecek 3-5 tane yer çıkıyor. Osaka Kalesi aşağı, Osaka Kalesi yukarı, başka da bir şey çıkmıyor. Bir şehrin gezilecek yerler listesinde neon tabela çıkar mı abi? Çıkıyor işte, gidin neon tabelaya bakın yazıyor resmen bir sürü farklı kaynakta. Başlamadan gelen not: Buraya kadar geldiyseniz muhtemelen Tokyo Gezi Rehberi, Japonya Gezisi Nasıl Planlanır? ve Japonya Yeme İçme Rehberi, Kyoto Gezi Rehberi ve Fuji Dağı Gezisi Notları da işinize yarayacaktır. Yukarıda bahsettiğimiz mevzu bizi gerçekten de etkiledi. Çünkü elbette her şehir birbiriyle birebir aynı olmayacaktı, ancak bizce bu kadar somut bir farklılık, sokakta yürürken aldığınız hissin bile aniden bu kadar değişmesi gerçekten de üzerinde durmaya değer bir konuydu. Hal böyle olunca konuyu biraz araştırdık, çünkü bunun bir açıklaması olup olmadığını ve başkalarının da bizim gibi hissedip hissetmediğini bilmek istedik. Sadece \"Tokyo'da yerlerde sigara yoktu ve Osaka'da var, demek ki çok asiler\" yüzeyselliğinde geçemeyeceğimiz bir konu gibi geldi. Neticede konuyu biraz araştırınca bu gözlemin kesinlikle bize özgü bir şey olmadığını fark ettik. Osakalılar için pek çok kaynakta \"Americans of Japan\" yakıştırmasıyla karşılaşıyorsunuz. Özellikle Tokyolulara kıyasla çok daha girişken, konuşkan, rahat ve kimilerine göre daha \"kaba\" olmaları sebebiyle böyle bir yakıştırma yapılıyor. Bu durum bölgenin tarihi geçmişine de dayandırılıyor. Çünkü bu bölge geçmişte tam bir \"ticaret bölgesi\" olduğu ve herkes bir şeyleri daha ucuza satmaya çalıştığı için, böyle durumlarda ise sıcakkanlı/esprili olmayı bir satış tekniği olarak kullanmayı tercih ediyorlar-imiş. Bizim Kapalı Çarşı esnafı gibi düşünün ya da ne bilelim şaka makinesi gibi davranan Maraş dondurmacıları falan hep benzer işler. Özetle bu Tokyolulara kıyasla daha insan ilişkisi kurmaya meyilli hallerinin Osakalıların kökenlerinde olduğu söyleniyor. Gerçekten de Tokyolular ile kurulan kısacık diyaloglarınızda ya da tek kelime konuşmasanız bile onların daha soğuk ve mesafeli olduğunu hissedebiliyorsunuz. Osaka'da ise durum çok daha farklı. Eğer bu konu bizim kadar ilginizi çektiyse şu yazıya bi' göz atabilirsiniz, orada konuyu baya hoş ve detaylı bir şekilde ele almışlar. Türkiye'den Osaka'ya ulaşmak için direkt uçuş yok; en azından şimdilik. Bu sebeple Osaka'ya Tokyo aktarmalı olarak ulaşmak durumundasınız. Biz Tokyo'ya Qatar Havayolları ile ulaştık, sonrasında ise Shinkansen, yani hızlı treni kullanarak önce Kyoto'ya, oradan da Osaka'ya geçtik. Zaten çok yüksek ihtimalle Japonya'ya sadece Osaka'yı görmek üzere gitmiyorsunuz ve Tokyo ile Kyoto da gezi rotanız dahilinde, dolasıyıyla gözünüzde büyüyecek herhangi bir durum söz konusu değil, sırasıyla ilerleyeceksiniz işte. Osaka içinde ulaşımınızı sağlarken herhangi bir problem yaşayacağınızı sanmıyoruz, çünkü yaşasın Japonya'nın efektif ulaşım sistemi, GOD BLESS RAYLI SİSTEM. Tıpkı diğer şehirlerden söz ederken anlattığımız gibi burada da metro ve tren ile ulaşmakta güçlük çekeceğiniz herhangi bir nokta olmayacak. Hatta Tokyo kadar pek büyük bir şehir olmadığı, çok fazla gezilecek yer kapsamadığı ve daha küçük bölgelerden oluştuğu için birkaç noktası hariç yürüyerek keşfetmeye de baya uygun bir şehir. Öncelikle Osaka'ya çok yüksek ihtimalle Shinkansen ile ulaşacaksınız ve şehre ulaşmak için ya \"Shin-Osaka\" ya da \"Osaka\" istasyonlarından birinde inmeniz gerekecek. Osaka İstasyonu şehir merkezine bir tık daha yakın olduğu için daha mantıklı olabilir ama öbüründe inmeniz gerekirse de hiç sorun değil, çünkü her iki istasyondan da metroya aktarma yaparak istediğiniz noktaya ulaşabiliyorsunuz ve araları trenle yalnızca 5 dakika falan fark ediyor. JR Pass'iniz varsa -ki Osaka'ya Shinkansen ile geldiyseniz çok yüksek ihtimalle bu noktada aktif bir JR Pass'iniz var demek- şehir içindeki ulaşım için bu pass'e çok da bel bağlamayın deriz çünkü çok geniş bir JR tren ağı yok ve Osaka Kalesi gibi 1-2 gezilecek nokta hariç pek fazla gitmek isteyeceğiniz noktayı kapsamıyor. Kafası karışanlar için şunu da belirtilen, JR yani Japan Rail tren hattı ile metro hattı farklı şeyler. Muhtemelen şehir içindeki ana noktalara daha çok metro ile ulaşacaksınız ve bu noktada Tokyo gezi rehberi gibi diğer yazılarımızda söz ettiğimiz, para eklenebilen Suica gibi kartlardan birini kullanmıyorsanız en mantıklı seçenek ya tek seferlik bilet almak, ya da kullanım sıklığınıza göre \"Osaka 1 day Pass\" almak. Bu pass ile gün sonuna kadar metroyu ve şehir içindeki otobüsleri sınırsız olarak kullanabiliyorsunuz ve bir takım turistik noktalara bir tık indirimli giriş yapabiliyorsunuz. Ücreti haftasonu 600, haftaiçi 800 Yen ve metro istasyonlarındaki bilet makinelerden satın alınabiliyor. Osaka'da bisiklet kullanımı oldukça yaygın, hatta o kadar yaygın ki sokaklarda arabalardan çok üzerinize gelen bisikletlere dikkat etmeniz gerekebilir. Eğer bisikletle keşif yapmak hoşunuza gidiyorsa burası tam sizlik, kiralamak isterseniz ya da bir bisiklet turuna katılmak isterseniz Cycle Osaka 'ya göz atabilirsiniz. Biz Osaka'da konaklamak için Japonya gezimizin geri kalanında olduğu gibi yine bir Airbnb evi tercih ettik, ancak hayatımızda ilk kez berbat bir ev seçtiğimiz için size link vermek gibi bir kötülükte bulunmayacağız. Ev öyle kötüydü ki her sabah yattığımız yatağın sağına soluna değmemek için kaskatı, hiç kıpırdamadan uyandığımız günler oldu ve yastık kılıfların üzerine tişörtlerimizi geçirip yüzümüzü onlara koyduk. Tam o sırada aranızdan birinin \"dikkat edin Japonya'da bazı Airbnb evlerinin içinde kamera oluyormuş ve bu görüntüleri Çin'de yayınlıyorlarmış\" mesajı ile iyice fenalaştık ancak ilerleyen günlerde konuya adapte olarak her gece kapanışı \"iyi geceler Çin\" diyerek yaptık. Eğer aranızda Çin'de yaşayan biri varsa ve orada herhangi bir ün yakaladıysak, yani bir gün Çin'e gittiğimizde çelenklerle ve kırmızı halılarla karşılanacaksak lütfen bizi önceden haberdar edin ona göre giyinip gelelim. Özetle biz en iyisi en azından hangi bölgede kalmanızın daha mantıklı olabileceği konusunda sizi yönlendirmeye çalışalım. Bizce hem civarını yürüyerek keşfedebileceğiniz, hem de yeme içme seçeneklerinin yoğun olduğu Namba bölgesini tercih edebilirsiniz. Namba istasyonuna yakın bir nokta bulabiliyorsanız şahane, olmadı ulaşım anlamında kolaylık sağlaması adına civardaki başka bir metro istasyonuna yakın bir nokta bulmaya çalışın deriz. Umeda bölgesi de özellikle otel seçeneğinin bol olduğu bir bölge olduğu için gözünüze çarpabilir, burası da Osaka'nın hareketli bölgelerinden biri ama \"şehir merkezi\" olarak kabul edilen noktaya bir tık daha uzakta kalıyor. Ama orada aklınıza yatan bir konaklama seçeneği bulursanız tutun gitsin, buradan da metroyla/trenle istediğiniz yere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Girişte bahsetmiştik, aslında Osaka'da gerçekten de gezecek o kadar fazla bir yer yok. Yani pek tabii zorlasanız, ne bilelim bir elemede bulunmaksınız her müzeye gidip her bölgeye ayak basacak olsanız elbet görecek bir yerler çıkıyor ama, biz bu tarzdan pek hoşlanmıyoruz. Bizim Osaka'yı sevme sebebimiz gezip gördüğümüzden çok, buranın ülkenin geri kalanından son derece farklı olmasına ve bize tam bir son dakika golü atmasına dayanıyor. Tam artık Japonya bizi daha fazla şaşırtamaz dediğimiz noktada \"SAY MY NAME\" diye bağırdı resmen, o yüzden sizin de bu şehre o gözle bakmanızda ısrarcıyız, emin olun bu bakış açısıyla bu şehrin kalbinizde başka bir yeri olacak. Osaka'nın en baba turistik aktivitesi, Japonya'nın simgelerinden biri haline gelmiş Osaka Kalesi'ni mutlaka bir şekilde bir yerde görmüşsünüzdür. Şimdi de sıra geldi burayı kendi gözünüzle görmeye, ohhh ne güzel his di mi.... Biz bu hissi bilemeyiz, çünkü utanmadan söyleyeceğim; Osaka Kalesi'ne gitmeyi unuttuk? ŞAKA DEĞİL. Çok uzun süre Japonya'da dolandıktan sonra Osaka'daki son günümüzde akşam üstü saatlerine doğru bir olmamışlık hissi geldi. Böyle ters giden bir şey varmış gibi mi desek nasıl anlatsak bilemiyorum. Nuri Bilge Ceylan filmi karakteri gibi bir iç sıkıntısı bastı, sanki bir şeyler eksikti.... Ve o anda fark ettik ki günlerdir Osaka'da cirit atıp, gezilmedik yerini bırakmayıp ÜLKENİN SEMBOLÜNE GİTMEYİ UNUTMUŞUZ. Tabii ki sizin böyle bir şey yapmayacağınızı göz önünde bulundurarak konuya geri dönelim. Kalenin etrafında dolanıp şöyle bir fotoğraflayacaksanız herhangi bir ücret ödemeniz gerekmiyor, ancak içini de dolaşmak istiyorsanız 600 Yen gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Metro ile Tanimachi hattında inerek ulaşabilirsiniz. Eğer JR Pass kullanıyorsanız herhangi bir ücret ödememek için Osaka Loop Line adlı hat üzerindeki Osakajokoen durağında inebilirsiniz. Dotonbori Street bölgenin en işlek caddesi diyebiliriz. Tamamen yaya yolu olan bu alanda özellikle dikkatinizi çekecek şey ise muhtemelen pek çok restoranın üstünde göreceğiniz devasa yengeç, ne bilelim ahtapot ya da o restoranda her ne yapılıyor ise ona ilişkin birtakım süsleme/dekor benzeri şeyler olacak. Bir noktada işler o kadar acayipleşiyor ki, kendinizi anlatırken kulağa inanılmaz saçma gelen bir rüyanın içinde gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Böyle SUSHIYE DOLANMIŞ SPIDERMAN falan gibi şeyler var, baya sürreal ve absürt, görmeniz lazım. Ebisbashi Bridge civarı en çok neon tabelanı yığıldığı yer ve bunlardan bir tanesinin önünde daha yoğun bir kalabalık olduğunu fark edeceksiniz. O \"Glico Running Man\" adlı tabela. 1935 yılından beri o noktada bulunuyor ve defalarca kez değiştirilmiş. Bu bölgenin simgesi kabul edildiği için artık ikonik bir hale gelmiş, o yüzden herkes önünde fotoğraf çektiriyor. Japonya'nın \"1 milyoncusu\" gibi bir şey olan ve herhangi bir ürünün bayağı ucuz versiyonlarını bulabileceğiniz Don Quijote adlı mağazanın bir şubesi de bu civarda. İçeri girecek olursanız kolay gelsin, bazı günler adeta bir delirmişlik örneği olabiliyor....... Bu noktaya geldiğinizde Japonya'da elimizi sürebileceğimiz, bütçe dostu olmaya en yakın sayılabilecek, Urban Outfitters tadında olan Wego, Japonya genelinde sık sık karşınıza çıkacak popüler sneaker/ayakkabı mağazası ABC Mart, kozmetik alışverişi için en popüler mağazalardan biri olan Matsumoto Kiyoshi gibi birçok mağazanın bir arada bulunduğu, şehrin en yoğun alışveriş caddelerinden biri olan Shinsaibashi Shopping Street'e de yakınsınız demektir. Amerikamura Bölgesi Osaka'nın Harajuku'su diyebiliriz. Harajuku'nun ne olduğunu anlamadıysanız Tokyo Gezi Rehberimizi okumanız gerekir, orada uzun uzun anlatmıştık. Dotonbori'ye kıyasla bir seviye daha alternatif ve daha hip bir bölge olduğunu söyleyebiliriz, çeşit çeşit kafe, restoran, butik, Vintage mağaza bir arada. İki adımda bir Champion, Fila vb. markaların ürünlerini satan mağazalar göreceksiniz, resmen herrrr yer mağaza. Ama sadece alışveriş bölgesi gibi de değerlendirmeyin tabii ki, genel olarak sokaklarına dalıp keşif yapmayı hak eden ve açıkçası bizim de en çok vakit geçirdiğimiz bölgelerden biri. Buranın merkezini tam olarak algılayamadıysanız Sankaku Koen Park'ı baz alabilirsiniz. Gençler arasında da oldukça popüler bir nokta. Evet, Osaka'da da bir adet Universal Studios parkı var. Biz daha önce deneyimlediğimiz için burada gitmeme kararı aldık, ancak eğer daha önce Universal Studios'a gitmediyseniz eğlenceli bir deneyim olabilir. Şöyle bir araştırdığımız kadarıyla Amerika'dakiler kadar büyük değilmiş ve bazı atraksiyonları Japonca olması işi biraz anlamsız kılabiliyormuş ama tabii bunlar sağdan soldan okuduklarımız. Gitmek niyetindeyseniz resim sitesinden bilgi alabilirsiniz, onu da şöyle bırakalım. Hem Megatron kılıklı acayip mimarisi hem de tepeden şehir manzarası görmeli bir nokta olması sebebiyle Osaka'daki turistik noktalardan biri haline gelmiş Umeda Sky Building, adından da anlayacağınız üzere Osaka'nın Umeda bölgesinde yer alıyor. 1500 yen gibi bir ücret ödeyerek her gün akşam 22:00'ye kadar açık olan bu binanın tepesine çıkabiliyorsunuz. Havanın açık olduğu günlerde bırakın tüm Osaka'yı, Awaji Adası'na kadar görebiliyormuşsunuz, ilginizi çekiyorsa bi' çıkarsınız artık. Osaka'ya olması gerekenden fazla gün ayırdırsanız ya da tam şu an Japonya gezinizi planlama aşamasındaysanız size çok güzel haberlerimiz var. Civarınızda görmek isteyebileceğiniz ve hızlı tren ile acayip kolay bir biçimde ulaşabileceğiniz çok iyi noktalar var. Bunların herhangi birinde konaklamadan günübirlik olarak, hatta kimine yalnızca yemek yiyip dönmek için bile geçebilirsiniz. Buyrun seçeneklerimizden şöyle bir söz edelim, istediğinize yönelirsiniz. Kobe: En yakından başlıyoruz, Kobe. Osaka'dan hızlı tren ile Kobe'ye resmen yarım saatte ulaşıyorsunuz. Düşünün ki İstanbul'da Avrupa yakasından Anadolu'ya yarım saatte geçemiyoruz, burada cart diye şehir değiştiriyoruz, teşekkürler Caponyam.... Kobe'ye illa ki bütün günü geçirmeye gitmeniz gerekmiyor, maksat dünyaca ünlü Kobe Beef'i yerinde denemek, o konudan Japonya yeme içme rehberimizde bahsetmiştik, oradan detaylara bakarsınız. Hiroşima: En uzak ama en vurucu olanı sona bıraktık, evet Osaka'dan Hiroşima'ya günübirlik geçebilirsiniz. Haritadan baktığınızda çok uzak bir mesafe gibi görünse de Shinkansen, yani hızlı treni kullanarak 2-2,5 saat gibi bir sürede Hiroşima'ya ulaşabilir, tüm gününüzü orada geçirip akşam da aynı şekilde Osaka'ya dönebilirsiniz. Zaten Hiroşima turistik anlamda çok fazla şey barındıran bir şehir olmadığı için 1 günde rahatlıkla gezebilirsiniz. Osaka yeme içme anlamında Japonya'nın ön plana çıkan şehirlerinden biri. Osakalılar bu konuda da farklarını ortaya koyuyorlar, çünkü Japona genelinde kendileri için \"ülkenin yemeğe en çok kafa yoran şehri\" deniyormuş. WE FEEL YOU BROTHERS. Şehrin en popüler yemekleri takoyaki ve okonomiyaki. Aynı zamanda \"Fugu\"yı da cesaret edebiliyorsanız burada bulabilirsiniz; hani şu zehirli olan balon balığı türü var ya, onu diyoruz. Bu konuyu burada fazla uzatmak istemiyoruz, çünkü Japonya Yeme İçme Rehberi başlıklı koskoca bir yazı yazdık ve orada hem genel olarak Japon mutfağından, hem de Osaka özelinde nerelerde ne yiyebileceğinizden bahsettik, bekleriz."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/14/kyoto-gezi-rehberi", "text": "Kyoto, sana burada herkesin huzurunda sormak istiyoruz, yetmedi mi kardeşim tapınaklar? 1600 tane tapınak yapmışsınız. BİN ALTI YÜZ. E biraz daha yapın, tutmayalım biz sizi. Yoo yoo olur mu öyle şey estağfurullah, biraz daha yapın yani, engel olmayın kendinize.... Evet gayet doğru okudunuz, hayır bir 0 fazladan koymadık, Kyoto'da 1600'ün üzerinde tapınak varmış. Her gün 533 tanesini gezseniz yalnızca 1 eksikle 3 günde bu işi halledebiliyorsunuz, içiniz rahat olsun..... Tamam tamam, şakalarımızı bir kenara bırakıyoruz, tabii ki Kyoto'yu yalnızca tapınakları ile değerlendirecek değiliz. Neticede senelerce (senelerce derken 1000 seneden bahsediyoruz) ülkenin başkenti olmuş, Japonya'nın en önemli şehirlerinden birinden bahsediyoruz, ağzımızı toplayalım. Özellikle Japonya'nın daha geleneksel ve Tokyo'dan çok daha farklı bir yüzünü görmek istiyorsanız Kyoto bu anlamda beklentilerinizi büyük ölçüde karşılayacak, gayet sevilesi bir şehir. Aşağıda daha detaylıca söz edeceğimiz bazı spesifik bölgeler görsel anlamda bayağı hoşunuza gidecek ve muhtemelen iyi ki buralara gelmişim diyeceksiniz. Ancak bu konuda beklentilerinizi arşa çıkarmamanızı öneririz, çünkü bizim tahmin ettiğimizin de ötesinde turistik bir şehir çıktı ve Tokyo'da gezdiğimiz turistik noktalardan bile daha kalabalık bir sürü yere denk geldik. Bu sebeple hayalinizde daha mistik, \"işte gerçek Japonya budur\" diyeceğinizi umduğunuz bir Kyoto tablosu varsa, kalabalıklar sebebiyle o tabloya şöyle bi 2000 insan daha eklerseniz daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Umarız şansınıza şehrin daha boş olduğu bir dönem denk gelir de güzelim Kyoto'nun keyfini çıkarabilirsiniz. Şimdi Kyoto Gezi Rehberi için kollayı sıvayalım, o sırada işinize yarayabileceğini düşündüğümüz Tokyo Gezi Rehberi, Japonya Gezisi Nasıl Planlanır?, Japonya Yeme İçme Rehberi, ve Osaka Gezi Rehberi yazılarımızı da bıraktık, onlara da bi' göz atarsınız. Evet Kyoto Tokyo kadar büyük bir şehir değil, ancak yine de tabii ki nerede konakladığınızın önemi var. Cehennemin dibinde bir noktada kalırsanız sağa sola ulaşmak için cebelleşmeniz gerekir ve biz de böyle bir şey yaşamanızı istemeyiz. Kyoto'da bizim kaldığımız yerin bir tarafına bakınca sanki Uma Thurman gelip sizi parçalara ayırıp gidecek gibi oluyordunuz, bir tarafına bakınca yatakhane gibiydi, ama bunların hepsini pozitif anlamda söylüyoruz...... Hiçbir şey anlamadınız di mi? Gayet normal, fotoğraflarına bakarsanız belki daha anlaşılır olur. Şöyle ki, bizim kaldığımız yer özellikle 3-4 kişiyseniz Kyoto koşullarında bulabileceğiniz en iyi yerlerden biriydi ve çok doğru bir seçim yapmışız. Dolayısıyla size de linkini bırakıyoruz, burayı kesinlikle seçenekleriniz arasına alabilirsiniz. Kyoto'ya direkt uçuş olmaması ve muhtemelen Kyoto'ya gidecekseniz zaten Tokyo'yu da görmek isteyeceğinizi de göz önünde bulundurarak, buraya ulaşımınızı Tokyo üzerinden sağlayacağınızı söyleyebiliriz. Bu cümleyi bu kadar uzatmanın alemi yoktu aslında, özeti şu: ÖNCE TOKYO'YA UÇACAKSINIZ ÇARENİZ YOK. Nasıl? Sert gibi duruyor ama aslında çok iyi insanlarız ve sizi ekstra kafa yormaktan kurtarıyoruz, bizi Hulusi Kentmen gibi düşünün, dışı buz içi balım.... Biz Tokyo'ya Qatar Havayolları ile ulaştık ve ardından Shinkansen, yani hızlı treni kullanarak Kyoto'ya geçiş yaptık. Eğer Japonya içinde birden fazla kez şehir değiştirecek ve bunun için hızlı treni kullanacaksanız JR Pass'i, yani Japan Rail Pass'i almanızı öneririz, çünkü aksi takdirde sırf hızlı tren için gereksiz yere çok fazla bütçe ayırmanız gerekecek. Bu noktada JR Pass'in fiyatına bakıp \"ee şimdi ucuz mu oldu yani\" diyebilirsiniz. Öyle diyenler girsin tek tek bir şehirden diğerine bilet almanın ne kadara geldiğine baksın, öyle konuşalım....... JR Pass'i Türkiye'deyken almak hem dil bariyeri ile uğraşmamak, hem de bütçesel açıdan çok daha mantıklı. Bunun için Türkiye'deki yetkili kuruluş ise H. I. S Türkiye. İnternet sitelerinden size uygun olan pass'i bulup alabilirsiniz, zaten evinize kargoluyorlar ve bu kısmı gayet sorunsuz bir şekilde halletmiş oluyorsunuz. JR Pass'e ilişkin diğer tüm detayları \"Japonya Gezisi Nasıl Planlanır?\" yazımızda paylaşmıştık, kafanıza takılan bir soru varsa oraya göz atmak isteyebilirsiniz. JR Pass ile Shinkansen kullanarak Kyoto'ya gidiyorsanız, Kyoto İstasyonu'nda inmeniz gerekiyor, ki burası şehir merkezine de oldukça yakın bir noktada. Buradan ulaşmak istediğiniz noktaya göre JR tren hatlarından ya da metro hatlarından birine aktarma yapabilirsiniz. Kyoto içinde ulaşımınızı diğer Japon şehirlerinde olduğu gibi muhtemelen çoğunlukla metro ile gerçekleştireceksiniz ki Japon'ya da ulaşım meselesi bu ülkeyi sonsuza kadar övmemize sebep olabilecek müthiş efektif bir sistem, keşke yalnız bunun için sevseydik sizi.... Diğer yazılarımızda bahsetmiştik ama yine de hatırlatalım, JR yani Japan Rail ile şehir içindeki metro hatları farklı. Bu sebeple JR Pass'inizi JR tren hatlarında ücretsiz olarak kullanabiliyor olsanız da metro hatlarını kullanabilmek için ayrıca bilet almanız gerekecek. Ya da gün içinde birçok kez kullanacağınızı öngörüyorsanız \"Kyoto Subway One-Day Pass\" almanız mantıklı olabilir. Ücreti 600 Yen, metro istasyonlarından satın alınabiliyor, gün sonuna metro kadar sınırsız olarak kullanılabiliyor, hatta bazı turistik noktalara indirimli giriş sağlıyor. Hadi bakalııım, başlıyoruz. Kyoto Tokyo kadar büyük olmasa da burada da gezmeniz gereken bayağı bi' yer var, o yüzden kendinizi şimdiden hazırlasanız iyi edersiniz. Özellikle çok fazla tapınak olduğu için bu konuda seçmece yapmanızı öneririz, aksi takdirde 5 gün falan tapınak gezmeniz gerekir ve büyük ihtimalle bir noktada aklınızı yitirmeye başlarsınız. Geldik mi Instagram'ın musallat olduğu ünlü tapınağa. Evet geldik. Instagram'da 1 adet seyahat ile ilişkili sayfa takip ediyorsanız bile burayı tanıyacaksınız, çünkü burayı paylaşmayan bir gezi sayfası = YOK. Hani şu turuncu turuncu kapı gibi şeylerin olduğu tapınak var ya, tanıdınız di mi fotoğrafından? İşte tam olarak oradayız. Fushimi Inari bir Şinto tapınağı. Inari Dağı'nın eteğinde Pirinç tanrısına adanmış, her yerinde tilki heykelleri göreceğiniz koskoca bir tapınak. O fotoğraflarını gördüğünüz turuncu kapılar ise bayağı yukarılara kadar devam ediyor ve bunlara \"Torii gate\" adı veriliyor. Okuduğumuz kadarıyla, okuduğumuz diyoruz çünkü biz tamamını çıkmadık, bu kapıları takip ederek tapınağın tepesine kadar tırmanmak/ulaşmak yaklaşık 2-3 saat sürüyormuş. Ancak siz bu rotayı tamamlamak durumunda değilsiniz, amacınız sadece şöyle bir görmek ise istediğiniz noktaya kadar yürüyüp pes edince geri dönebilirsiniz. Eğer buraya kadar gelmişken biraz tepeye çıkayım da şöyle bi' aşağıda bakayım diyorsanız kendinize \"Yotsotsuji intersection\"ı hedef koyabilirsiniz. Oraya kadar ilerleyecek olursanız hem küçük çaplı bir manzarayla karşılaşmış olursunuz, hem de çok perişan olup zirveye kadar ulaşmadan geri dönebilirsiniz. JR Inari Station'da inerek buraya şıp diye ulaşabilirsiniz. Bu tapınağı gezmek için herhangi bir ücret ödemeniz gerekmiyor ve istediğiniz saatte gidebilirsiniz. Yukarıda saatten bahsetmişken şunu da söylemeden geçmeyelim, eğer çok iyi fotoğraflar yakalamak gibi bir gayeniz varsa buraya mutlaka sabah çok erken saatte gidin, çünkü gün içinde inanılmaz kalabalık oluyor. Yani o fotoğraflarda gördüğünüzle ilgisi yok, o kapıların arasından geçerken baya KAVİMLER GÖÇÜ gibi 2342 kişi bir arada ilerliyorsunuz, aklınızda bulunsun, hayaller/hayatlar durumu yaşamak istemeyenler önlemini alsın da gitsin. Bizi şaşırtan küçük bir detay daha ekleyelim, o Torii kapılarının üzerinde yazan şeyler dikkatinizi çekmiştir, gözünüze mistik görünüyor da olabilir, wow kim bilir burada neler yazıyor falan gibi hislere de kapılmış olabilirsiniz. Efendim orada yazanlar o kapıyı oraya bağışlayan kimselerin isimleri-imiş, öyle sandığınız gibi bir şey değilmiş yani..... Başka bir kaçırmak istemeyeceğiniz aktiviteye geçiyoruz, BAMBU ORMANI GÖRMEYE HAZIR MIYIZ? Ama öyle tam da orman gibi düşünmeyin, yani uçsuz bucaksız bir alanda kaybolacak, Kırmızı Başlıklı Kız gibi sekecek, bir bambudan diğerine koşacaksınız sanıyorsanız maalesef öyle bir şey yok. Burada bambuları gözlemleyebileceğiniz ve fotoğraflayabileceğiniz farklı farklı alanlar var ancak hepsinde de bambular korunaklı bir alandalar ve siz de civarında oluşturulmuş patikaları takip ediyorsunuz. Aksi takdirde bambuların üstüne MURAKAMİ <3 YOKO kazırlar, ne bilelim çöp atarlar diye falan mı korktular artık ne yaptılar, öyle hayallerinizdeki gibi bir özgürlüğünüz olmayacak. Bu durumu büyük ölçüde anlayabiliyoruz, çünkü özellikle bizim gittiğimiz dönemde o kadar kalabalıktı ki, ormanı gezmiş değil tavaf etmiş gibi hissediyoruz ve öyle bir kalabalıkta ağaçların zarar görmesinin önüne geçmek istemeleri gayet anlaşılır. Neticede her şeye rağmen çok güzel bir deneyim, şimdiden bilenip de gitmemezlik etmeyin lütfen, sadece turistik bir noktaya gittiğinizin, kalabalıklar içinde gezeceğinizin ve beklediğiniz \"orman\" deneyimini çok yüksek ihtimalle alamayacağınızın bilincinde olarak gidin. Bu kalabalık meselesi kış döneminde ve sabah erken saatlerde daha iyi durumda olabilir, dolayısıyla buranın o \"sakinleştirici\" ve huzurlu yönünü yakalamak istiyorsanız en azından sabah olabildiğince erken gitmeye çalışabilirsiniz. Eğer buraya kadar geldiyseniz Tenriyu-ji Tapınağı ve bahçelerini de dolaşabilirsiniz, özellikle sonbahar döneminde renkleri çok hoştu, diğer mevsimlerini bilemiyoruz. Buraya girmek için 500 yen ücret ödemeniz gerekiyor. Buraya JR'ın Sagano hattını kullanarak ve Saga Arashiyama durağında inerek ulaşabilirsiniz. Eğer ilginizi çekerse Arashiyama bölgesi civarında 25 dakika kadar süren ve güzel manzaralı bir rotayı izleyen \"Sagano Scenic Railway\" adlı bir tren var. Romantic Train diye de geçiyor, oradan olayını anladınız zaten. Eğer ilginizi çekiyorsa buralardayken ona da binebilirsiniz. Eğer JR Pass'iniz varsa ücretsiz, ancak her halükarda önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor, çünkü oldukça popüler. Mesela bambu ormanını gezmeden önce Torokko Saga İstasyonu'na uğrayıp hem bilet alabilir, hem ilerleyen saatler için rezervasyon yapabilirsiniz. Bu bölge Kyoto'dan beklediğimiz gelenekselliği tam anlamıyla alabildiğimiz, işte oha gerçekten de tam şu an Kyoto'dayız dediğimiz anların mimarıdır ve bize kalırsa siz de en çok buraları seveceksiniz. \"Geisha Distict\" olarak da bilinen Gion'un en güzel sokakları bize kalırsa Hokan-ji Temple'a çıkanlar, dolasıyıyla bu civarda girilmedik yer bırakmayın ve denk getirebilirseniz havanın kararmaya başladığı ve güzel renklere büründüğü o saatlerde buralarda olun, çünkü şahane fotoğraflar çıkabiliyor. Hazır buralardayken Yasaka Shrine'a da uğramayı unutmayın. Eğer mümkünse akşam saatlerinde uğrayabilirseniz ışıklandırılmış hali çok hoş ve mistik bir hava katıyor, yine güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Yine yakınlarınızda Kennin-ji Tapınağı var, bir Zen tapınağı görmek isterseniz uğrayabilirsiniz, akşamüstü 16:30'a kadar açık olduğunu hatırlatalım. Shirakawa Dori tarafında da kanal ve geleneksel evler var, o civarda da bakınmayı ihmal etmeyin. Bu bölgeyi bilinçli olarak hemen Gion'un ardından yazdık, çünkü aslında Gion ve Higashiyama bölgelerini bir arada gezmek mantıklı bir tercih olabilir, bu iki bölgeyi birbiriyle iç içe geçmiş bölgeler gibi düşünebilirsiniz. Aslına bakarsanız yukarıda söz ettiğimiz Yasaka Shrine'ın Higashiyama'da olduğunu bile söyleyebiliriz, şey gibi düşünün işte ya; Cihangir ve Çukurcuma. Bu bölgede de yine geleneksel Japon evlerini görebilir, birtakım lokal tatlar deneyebilir, sokaklarında güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Bu noktada Kiyomizudera Tapınağı'ndan da bahsetmemiz gerek, çünkü oldukça baba bir tapınak ve Budizm'de önemli bir yeri var. Bizim gittiğimiz dönemde bir takım yenilemeler yapılmakta olduğu için bizim görme imkanımız olmadı, umarız size öyle bir şey denk gelmez. Burası da Gion&Higashiyama planı yaptığınız güne dahil etmenizin mantıklı olacağı bir noktada kalıyor, bu trioyu aynı gün gezerek gününüzü gayet verimli geçirebilirsiniz. Golden Pavillion adıyla da duyabileceğiniz Kinkaku-ji Tapınağı, şehirdeki bir başka Zen tapınağı. İsmi Golden Pavillion, çünkü üst iki katı \"gold leaf\" ile kaplı, zaten fotoğrafına baktığınızda ya da kendi gözünüzle gördüğünüzde de içinizden \"aaaa altın mı ulan bu bina\" reaksiyonu göstereceksiniz. Burayı ziyaret ederken yalnızca gidip tapınağı görecekmiş gibi değil, bahçelerinde de dolaşacağım, civarını da gezeceğim diye düşünerek planlasanız iyi edersiniz, geniş sayılabilecek bir alana yayıldığı için özellikle sonbahar döneminde gidecek olursanız güzel görüntüler verebiliyor, eğer Çinli turistler izin verirse bayağı huzurlu bir ortam da yakalayabilirsiniz. Bizim zamanımızın yetmemesi ve doğruyu söylemek gerekirse daha alternatif aktivitelere yönelme isteğimiz sebebiyle ziyaret edemediğimiz Nijo Kalesi de Kyoto'da ziyaret edebileceğiniz turistik noktalar arasında. 1603 yılında inşa edilen Nijo Kalesi, dış duvarlarından yürürken şahit olduğumuz kadarıyla oldukça geniş bir alana yayılıyor, dolayısıyla öyle \"hızlıdan bir görüp çıkayım\" yeri değil, buraya belli bir vakit ayırmanız gerekecek. Zaten audio guide alacak olursanız sizi içeride yönlendiriyormuş, gezmek istiyorsanız almayı unutmamanızı hatırlatalım. Normal koşullarda \"yahu sürekli tapınak geziyoruz, burayı da eleyelim artık\" listesine alacağımız, ancak gece ışıklandırılmış hali ile şans eseri internetin derinliklerinde karşılaşmamız sonucu son anda listeye eklediğimiz Shoren-in Tapınağı'na mutlaka hava karardıktan sonra gitmenizi öneriyoruz. 800 yen gibi bir ücret karşılığında akşam 22:00'ye kadar tapınağın içinde dolaşabiliyorsunuz ve aydınlatmalar gerçekten şahane görünüyor, özellikle bahçe kısmını kaçırmayın. Bu ışıklandırmanın yapılmasının sebebi tahmin ettiğiniz gibi \"abi çok güzel duruyor ya bahçeyi komple led döşeyelim, köşeye de nargile koyalım\" gibi bir şey değil, tapınak Buddha'ya adandığı ve ışıkla özdeşleştirildiği için bu tapınak özelinde böyle bir gelenekleri var. Bu aydınlatma yalnızca Sonbahar ve İlkbahar dönemlerinde gerçekleşiyor, gitmeden önce yine bi' sitelerinden kontrol edersiniz, bakmadan gitmeyin. Eğer tapınaklara doyamadıysanız, TAPINAKTAN BESLENİYORSANIZ, gücünüzü tapınaklardan alıyorsanız buyrun size gezebileceğiniz birkaç güzel tapınak bırakalım; Kodaiji Tapınağı, Daigo-Ji Tapınağı ve Ginkaku-ji Tapınağı. Nishiki Food Market'ten ve genel olarak Kyoto'da yeme içme meselesinden Japonya yeme içme rehberimizde daha detaylıca bahsetmiştik, ama burada hatırlatmış olalım; bir öğleninizi mutlaka buraya ayırın. Şehri bisiklet kiralayarak da dolaşabilirsiniz, özellikle fotoğraf çekmeye hevesliyseniz metro/JR kullanarak gezmekten daha mantıklı bir alternatif olabiliyor ve Kyoto genelinde bisiklet kullanımı gayet yaygın. Onun için şuraya bakabilirsiniz. Kamo Nehri ve civar sokaklarında, mesela Kiyamachi-dori taraflarında mutlaka dolanmanızı öneririz, özellikle akşam saatlerinde buralar bayağı hareketli oluyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/21/japonya-gezisi-nasil-planlanir", "text": "Biz Japonya gezisi için yola çıkmadan önce kaynak konusunda öyle büyük bir eksiklik yaşadık ki, daha İstanbul'da yatağımızda yatarken bile her gece yeminler ediyorduk sdfs. BİZ ÇEKTİK, ONLARA ÇEKTİRMEYECEĞİZ diye dolaştık ortalıkta resmen ve neticede Japonya gezisi planlamak konusunda size yardımcı olabilecek her bir detayı tek bir yazıda topladık ki, siz bu süreci problemsiz ve BAŞLARIM JAPONYASINA DA GEZİSİNE DE demeden atlatın diye. Buyrun artık Japonya gezisi planımıza geçiş yapalım. Başlamadan gelen not: Tokyo Gezi Rehberi, Osaka Gezi Rehberi, Kyoto Gezi Rehberi ve Japonya Yeme İçme Rehberi yazılarımız da işinize yarayabilir. Japonya gezisi için yollara düşme fikri aklınıza girdikten sonraki dakikalarda muhtemelen aklınıza gelen ilk sorulardan biri bu olacaktır; cevap veriyoruz 90 günden fazla kalmayı düşünmüyorsanız Japonya'ya vize almanız gerekmiyor. Ülkeye giriş yaparken pasaportunuza ufak bir sticker yapıştırıyorlar, bu sticker aşağıda bahsedeceğimiz birtakım konular açısından önemli, dolayısıyla geziniz esnasında pasaportunuzu otelde bırakmak isteyecek olursanız bazı anlarda bu stickerı göstermenizin gerekeceği için pasaportunuzu yanınızda bulundurmanızda fayda var. Mırın kırın etmeden tek seferde söyleyeceğiz, Japonya bayağı pahalı bir ülke. Bir yandan bu acı gerçekle yüzleşmeye çalışırken bir yandan da \"acaba hayatımda bir daha Japonya'ya gider miyim\" şüphesiyle insan Japonya'da ne kadar kalacağı, nereleri gezeceği konusunda büyük bir ikilimde kalabiliyor. Oralara kadar gitmişken, o kadar yol aşmışken sadece 1 şehir görüp dönmek manasız geliyor, ama orayı da göreyim şurayı da derken bu sefer de bir bakıyorsunuz 1 aylık bir rota çıkarmış, Japonların bile görmediği yerleri listenize almış, neredeyse Japonya vatandaşlığına başvuracak hale gelmişsiniz. Biz detaylı Japonya rehberleri çıkartma gayesiyle gittiğimiz için her şehre 1-2 gün fazladan ekledik ve biraz daha uzun kaldık ama siz de farklı şehirleri gezmek niyetindeyseniz 2 haftaya rahatlıkla sığdırabileceğiniz şöyle bir örnek Japonya gezisi rotası önerebiliriz; Tokyo (5-6 gün) Fuji (1 gün) Kyoto (3 veya 4 gün) Nara Osaka (3 gün) Kobe Hiroşima. Son gününüzde ise sabahtan Osaka'dan trenle Tokyo'ya dönerek aynı gün İstanbul'a uçabilirsiniz. Seçenekleriniz belli, ya aktarmalı uçacaksınız ya da direkt. Biz Qatar Airways ile uçtuk ve Doha'da kısa bir aktarmamız olduktan sonra 9 saat gibi bir sürede Tokyo Haneda Havalimanı'na vardık, dönüşte de Narita Havalimanı'ndan döndük. Özellikle promosyon dönemlerine denk gelirseniz Qatar Airways'den diğer seçeneklere kıyasla çok daha uygun fırsatlar yakalayabilirsiniz, bilet alma aşamasında mutlaka kontrol edin. Tokyo havalimanına ulaştıktan sonraki aşama için sizi Tokyo gezi rehberimize alalım, o yazımızda her iki havaalanından da şehre nasıl ulaşılabildiğini detaylı bir şekilde yazdık. Yukarıda önerdiğimiz rotaya benzer bir rota izleyecekseniz şehirleri arası geçişlerinizi Shinkansen, yani hızlı tren kullanarak yapmanız en mantıklı seçenek olacaktır, mesafeler birbirine çok uzak olduğu için diğer seçenek uçak olur ama bu çok daha pahalı ve meşakkatli bir seçenek. Dolayısıyla ilk değerlendirmeniz gereken şeylerden birinin Japan Rail Pass olduğunu bilmelisiniz. Bu başlı başına bir konu olduğu için aşağıda merak edebileceğiniz soruları ayrı bir bölümde uzun uzun detaylandırdık. Bir noktada otobüsü tercih edecek olursanız, örneğin biz Tokyo'dan Fuji Dağı'na otobüsle geçtik, biletlerinizi highwaybus. com sitesinden alabilirsiniz, biz oradan aldık ve gayet sorunsuzdu. Biletleri önceden almakta fayda var, özellikle Fuji Dağı çok popüler bir destinasyon olduğu için biletler önceden tükenebiliyor, aynı güne bırakmayın deriz. Şehir içindeki metro ve tren gibi toplu taşıma seçenekleri her şehirde farklı olduğu ve bu noktada kafanızı karıştırmak istemediğimiz için hepsini ayrı ayrı oluşturduğumuz Tokyo Gezi Rehberi, Osaka Gezi Rehberi ve Kyoto Gezi rehberlerinde detaylandırdık. Gitmeyi hedeflediğiniz şehre otele/eve check in yapamadığınız bir saatte ulaşacak olursanız ya da bir yeri konaklamadan günübirlik gezip başka bir yere devam edecekseniz bavullarınızı ne yapacağınızı merak ediyor olabilirsiniz. Özellikle resepsiyonu olmayan Airbnb'lerde karşılaşılabiliyor bu sorunla sık sık. Genel olarak çoğu tren/metro istasyonunda ve turistik noktalarda bavullarınızı bırakabileceğiniz, farklı farklı boyutlarda olan kilitli dolaplar var. Ücreti bırakacağınız süreye göre değişiyor. Bazen bu dolaplar dolu olabiliyor ya da bavulunuz çok büyükse sığmayabilir, bu durumda \"baggage storage\" ya da \"baggage counter\" olarak görebileceğiniz ve günlük sabit bir ücret uygulan emanet odalarına bırakabilirsiniz. Bazı büyük tren istasyonlarında ya da turistik noktalarda bulunan \"Tourist Info\" ofislerinde de böyle bir seçenek vardı, hiç olmadı oraya bi' göz atarsınız. Yukarıda şöyle bir bahsettiğimiz Japan Rail Pass çok işinize yarayacağı için onu ayrıca detaylandıralım, çünkü bu konuyu internette araştırmaya kalkıştığınız noktada sizi kafa karışıklığına sürükleyebilecek sorular olabilir ve bu çok normal. Şöyle özetleyelim; Japan Rail Pass, Japonya'daki hızlı trenleri, yani şu uzay mekiği görünümünde olan ve dünyadaki en hızlı trenlerden biri olarak kabul edilen Shinkansen trenlerini belli bir süre boyunca sınırsız kullanabilmenizi sağlayan bir pass. İlk bakışta ekonomik görünmeyebilir, ama işin detayına indiğinizde bütçenizi ciddi anlamda hafifleteceğiniz fark edeceksiniz. 7 Günlük Japan Rail Pass fiyatı 29.000 Yen gibi bir şey, yalnızca Tokyo-Kyoto gidiş dönüş Shinkansen bilet fiyatı neredeyse bu kadar ediyor zaten. Dolayısıyla birkaç şehre geçiş yapacaksanız passi almak çok daha uyguna geliyor, satın almanın mantıklı olup olmadığına izleyeceğiniz rotaya göre karar verebilirsiniz. JR Pass'i ne kadar süre önce satın almak gerekiyor? Bizce en az 1 ay gibi bir süre önceden alın, çünkü pass öyle gezinize 2 gün kala falan online sipariş verip çıktı alarak kullanabileceğiniz bir şey değil, Japonya gezisi için yola çıkmadan Türkiye'deki adresinize fiziksel olarak ulaştırılması gereken bir evrak. Aslında size ulaşması yalnızca birkaç gün sürecek ama yine de risk almaya gerek yok. Ha tabii geziniz 10 ay önceden falan kesinleşirse o kadar da önceden almayın SAKIN, çünkü satın aldıktan sonra 3 ay içinde kullanmanız gerekiyor. JR PASS nereden satın alınıyor? Adresinize ulaştırılması gerekiyor dedik ya az önce, onun size Japonya'dan ulaştırılmasıyla uğraşmak istemiyorsanız, herhangi bir sorun yaşama ihtimalinde \"ben daha İngilizce'yi aşamamışken Japonca iletişim kurmam gerekmesi skandalı\" moduna geçmek istemiyorsanız bu işin tek ve net bir çözümünü sunabiliriz; Türkiye'den almak. Türkiye'de de tek bir seçeneğiniz var, H. I. S Global firmasından, şu sayfadan online sipariş vermek. Birkaç gün içinde adınıza düzenlenmiş evrağı evinize kargoluyorlar, bu kadar kolay. Sipariş formunu doldururken yazdığınız ismin pasaporttaki isminizle birebir aynı olduğuna dikkat edin. Formda \"seyahat tarihi\" kısmında belirteceğiniz tarihin pass'i kullanmaya başlayacağınız tarih olması gerekmiyor bu arada, o kısmını birazdan anlayacaksınız. Kaç günlük pass almak mantıklı? Bizce yukarıda önerdiğimiz gibi 2 haftalık bir rota izleyecekseniz 7 günlük Japan Rail Pass ile idare edebilirsiniz. Rotanızı planlarken bilmeniz gereken EN önemli detaylardan biri; passi ilk kullanmaya başlayacağınız gün, saat 23:50'de olsa, gece 00:00'da 1 gün kullanılmış sayılacak. Yani ilk kez Pazartesi kullanırsanız, 7 günlük pass Pazar akşamı geçerliliğini yitiriyor, Pazartesi'den Pazartesi'ye gibi düşünmeyin. Ordinary Car ve Green Car arasındaki fark nedir? Green Car neden daha pahalı ve gerek var mı? Ordinary ekonomi, Green \"first class\" gibi düşünebilirsiniz, bunun haricinde hiçbir farkı yok. Hiç uzatmayalım Green car falan hiç bakmayın bile, gerçekten gerek yok. Ordinary kısmı zaten baya konforlu bizce, green'de ne oluyor ayak masajı falan mı yapıyorlar? Paşalar gibi gidiyorsunuz Ordinary kısmında. JR Pass ile Shinkansen'e binerken nelere dikkat etmeniz gerekiyor? Shinkansen trenleri Japonya genelinde çoğunlukla ana ve büyük istasyonlardan kalktığı için biraz kaotik, belki tedirginlik yaratan bir hal alabilir. Ama o kadar panik yapacağınız bir durum yok söz veriyoruz. Çünkü tüm istasyonlarda hangi trenin hangi platformdan kalktığına dair bilgilerin olduğu ekranlarda İngilizce de yazıyor ve istasyon genelinde sizi o platformlara yönlendirecek tabelalar gayet net. Hiçbir şey olmazsa Shinkansen kelimesi Japonca'da bizim okuduğumuz şekilde telaffuz edildiği için İngilizce bilmeyen bir görevliye bile ŞİNKANSEN? diye seslenirseniz size doğru yolu gösterecektir. Dikkat etmeniz gereken şeylerden biri bu passin tüm Shinkansen trenlerinde geçerli olmadığı. Shinkansen trenleri birkaç farklı kategoriye ayrılıyor ve JR Pass, Nozomi ve Mizuho isimli trenlerde geçerli değil. Ama ulaşmak istediğiniz birçok noktaya bu trenlerin alternatifleri olan Kodama, Hikari ya da Sakura gibi trenleri kullanarak da ulaşabilirsiniz. Biliyoruz bu noktada bu söz ettiğimiz tren isimleri sizin açınızdan pek de bir şey ifade etmiyor ve biz bu yazıyı size yol göstermek niyetiyle yazıyor olsak bile belki sizi \"ULAN NE DİYOR BUNLAR\" dedirtecek bir noktaya getirmiş ve bir panik ortamına sürüklüyor olabiliriz. Ama o istasyonlardan birine bir kez ayak bastığınızda hızlıca adapte olacaksınız söz veriyoruz. Dikkat etmeniz gereken bir başka detay da trenlerdeki rezervasyon sistemi. Aslında trenleri kullanmak için rezervasyon zorunluluğu yok, ama özellikle popüler bir dönemde gidiyorsanız sizin gibi birçok insanın passi olabilir ve trenleri kullanacak olabilir. Dolayısıyla yerinizin garanti olması açısından ve ayakta kalmamanız için (evet 3,4 saatlik tren yolculuklarında bile ayakta gitmek diye bir şey varmış buna şahit olduk) JR Travel ofislerinden birine gidip koltuk rezervasyonu yapabilirsiniz. Hem böylece pass ile hangi trenlere biniliyordu karmaşası da yaşamamış olursunuz, ofisteki görevli hem hangi trenleri kullanabileceğinizi, tren saatlerini söyleyebilir hem de koltuk rezervasyonu yapabilir. Trenlerdeki vagonlar \"reserved\" ve \"non-reserved\" şeklinde 2'ye ayrılıyor ve koltuk rezervasyonu yaptığınız takdirde size verecekleri bilette hangi vagondan bineceğiz yazıyor, rezervasyon yapmazsanız da \"non-reserved\" vagonlarından herhangi birine binebilirsiniz. Rezervasyon yapmayacaksanız platforma biraz erken gitmekte fayda var çünkü trene binebilmek için vagon numaralarının belirtildiği noktalarda sıraya girmeniz gerekiyor ve çok sıra varsa koltuk kapamayabilirsiniz, aklınızda bulunsun. Biz Japonlar için güvenli miyiz şeklinde sorsak daha yerine olurdu belki...... Japonya gezisi planı yaparken acaba ülke güvenli mi değil mi konusunu sorgulamak hiç aklımıza bile gelmedi açıkçası, hakkında pek de olumsuz bir şey duymadığımız gibi aksine baya da güvenli bir ülke olduğu izlenimine kapıldığımız için belki de. Yine de oturup ülkenin suç oranını araştırmış, grafikler incelemiş falan değiliz ve neticede \"abi Japonya aşırı güvenli\" gibi kesin bir sonuç çıkarabilecek bir bilgimiz yok tabii. Cüzdanınızı masada bırakıp içeri kek almaya falan gitmeyin yani. Ama biz bu gezide hiçbir sorun yaşamamak ile birlikte bizi şüphe içine düşürecek herhangi bir şeyle de karşılaşmadık. Tabii ki dünyanın her yerinde olduğu gibi belli bölgeleri, sokakları es geçme, özellikle metroda çantalarınıza dikkat etme ve akşam saatlerinde yürürken bi etrafınızı kolaçan etme kuralları burası için de geçerli, o kadar da rahat davranmayın, evinizde salondan mutfağa yürümüyorsunuz neticede. Özetle güvenlik konusu sizi gitmekten caydıracak, tedirginlik yaratacak, annelerinizi uykusundan edecek bir seviyede değil. Rica ederiz anneler, biz de sizi çok seviyoruz. Önce kötü haberle mi başlayalım iyi haberle mi? Kötüyü bi aradan çıkartalım en iyisi; Japonya'da insanlar hakikaten de pek İngilizce bilmiyor, dedikleri kadar varmış arkadaşlar. İngilizce'ye daha aşina olmasını beklediğiniz, bizim yaş grubumuzdaki insanların bile bazı temel kabul edilebilecek kelimeleri duyunca Sims karakteri gibi kafasında kocaman bir soru işareti beliriyor. WHERE IS YAYOI KUSAMA MUSEUM diyorsun, gülümsüyor falan sdfs. Bir de üstüne Japonca'nın anlaması mümkün olmayan bambaşka bir alfabesi olması gerçeği ve birçok kaynakta yollarda, metroda, sokaklarda hiçbir şeyin İngilizce tabelası yok gibi tedirgin edici şeyler yazması biraz göz korkutucu bir hal alabiliyor ve \"ulan ne bok yiyeceğiz orda\" diye düşündürtebiliyor. Böyle olumsuz şeyleri üst üste sıralayıp ortamı iyice gerdik o yüzden iyi habere geçelim en iyisi; bu durum yakın zamanda mı değişti bilmiyoruz ama bizim gittiğimiz dönemde tabelalar hiç de internette okuduğumuz gibi değildi. Tüm ulaşım yollarında, tren/metro istasyonlarında, otobüslerde İngilizce tabelalar var. Muhtemelen sizi en çok tedirgin edebilecek konulardan biri yer yol bulmak olacağı için bu konuda sizi rahatlatalım, dediğimiz gibi hem İngilizce tabelalar var hem de Google Maps yol tarifi konusunda inanılmaz verimli çalışıyor, sadece ona güvenerek bile çok rahat hareket edebilirsiniz. Ayrıca çoğu insan İngilizce bilmiyor olabilir ama en azından sizinle bir şekilde iletişim kurmaya gayret ediyorlar, tıkandıkları yerde emek verip Google Translator bile açıyorlar, dahice bir öneri olmayabilir ama siz de gitmeden yükleyin mutlaka, onun üzerinden iletişim kurmak hiç tuhaf karşılanan bir durum değil. Instagram'da Japonya gezisi storylerimizi takip ettiyseniz görmüşsünüzdür, hani şu tüm Fuji Dağı rotasını araba kiralayıp gezmek üzerine planlayıp bir elimizde önceden yaptığımız rezervasyon çıktısı, bir elimizde ehliyetimizle tüm özgüvenimiz ve heyecanımızla arabayı teslim almaya gittiğimiz noktada bize NAH ALIRSINIZ dedikleri bir an vardı ya... İşte şimdi o konuya geldik. Türk ehliyeti ile araba K İ R A L A Y A M I Y O R S U N U Z. Eski ehliyetiniz olsun, yeni ehliyetiniz olsun YOK, kiralayamıyorsunuz. Kardeşim ne demek YOK, bir sürü ülkede araba kiraladım bu ehliyetle ben diyorsunuz YOK. Yok yani kiralayamıyorsunuz. Yalnızca Türkiye'ye özgü bir durum değil, bildiğimiz ehliyetlerden tamamen bağımsız olan bir uluslararası sürücü belgesi istiyorlar, ki bunun için Türkiye'deyken birtakım belgelerle birlikte 700 lira civarında bir ücret ödeyip başvuru yapmanız gerekiyor. Biz Japonya'yı araştırma sürecimizde bu konudaki bilgi eksikliğinden dolayı böyle bir hataya düştük, siz düşmeyin. Fuji'de arabayla gezmeyi planladığımız bir sürü yeri toplu taşıma ile ulaşması zor olacağı için kaçırdık ve üzdü mü? Evet bayağı üzdü. Ama bu bilgiyi önceden edinmiş olsaydık bu kadar para verip uğraşır mıydık? Muhtemelen uğraşmazdık. Karar sizin, araba gezinizin olmazsa olmaz bir detayıysa bu uluslararası ehliyeti bir süre önceden halletmeyi ihmal etmeyin. Birçok ülkede bir ürün satın alırken etiketin üzerinde, ya da söz konusu bir restoransa menüdeki fiyatlar hali hazırda vergi dahil fiyatlar oluyor ancak Japonya'da çoğunlukla böyle değil ve vergi satın alırken kasada/hesapta ekleniyor. Çoğu mağazada ürün etiketlerinde biri vergi dahil, biri vergi hariç olmak üzere 2 fiyat görürseniz şaşırmayın. Eğer Tax Free alışveriş yapma olanağı sağlayan bir mağazaysa 5000 Yen üzerinde yaptığınız alışverişlerde vergi ödememe seçeneğiniz var. Yani örneğin Avrupa'da olduğu gibi alışveriş yaparken vergiyi ödeyip, daha sonra havaalanında bu ödediğiniz verginin bir kısmını iade almanız gibi bir durum söz konusu değil, baştan vergiyi ödememe seçeneği sunuyorlar. Tax Free alışveriş yapabilmek için pasaportunuzun yanında olması gerekiyor ve pasaportunuza bu alışverişe dair bir fiş yapıştırıyorlar. Bu fişi pasaportunuza neden yapıştırdıklarına dair inanın hiçbir fikrimiz yok, biz herhalde ülkeden çıkarken bunlara dair bir işlem yapmamızı isteyecekler diye düşündük ama yoo? Ne pasaport kontrolünde ne de başka bir noktada hiç kimse bir şey sormadı ve elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıktık........ Normalde soruyorlar da bizim şansımıza mı kimse sallamadı bilmiyoruz ama en iyisi o fişleri gidene kadar atmayın. Yurtdışı gezilerinde en sıkıcı ve adapte olması en sıkıntılı şeylerden biri o ülkede alışık olmadığınız bir para birimi olmasıdır herhalde. Euro'nun, Dolar'ın şokunu hiçbir zaman atlatabileceğimizi sanmıyoruz ama en azından oralarda kapasitemizin yettiği bir çarpma işlemi yapabiliyoruz, çarpı 5 yapıyosun üstüne biraz ekliyorsun falan bir yerlere varabiliyorsun. Ama bu Yen ne böyle kardeşim, TANJANT KOTANJANT falan mı kullanılıyor TL karşılığını hesap edebilmek için, grafik mi çıkaracağız napılıyor böyle? Zaten Japonya pahalı mı diye ayrı bi' bölüm yazmaya korkacağımız seviye pahalısın Japonya, rica ediyoruz daha fazla bizim sinirimizi bozma. Neyse yine durumu biraz abarttık tabii, çünkü aslında kendimizi matematik yeteneğimizi sınayıp küçük düşürecek bir duruma sokmamak için birçok ülkede yaptığımız gibi harcamalarımızın TL karşılığını anlamak için XE Currency adlı uygulamayı kullandık, öneririz. Paranızı orada Yen'e çevirecekseniz, ki bu en mantıklı seçenek olacaktır, Amerikan Doları ya da Euro götürün. . Ülke genelinde para bozdurabileceğiniz birçok döviz bürosu, banka ve alakasız yerlerde bile karşılaşabileceğiniz para bozdurma makineleri var. İndiğiniz anda havaalanında bir miktar para bozdurmak konusunda da çekinmeyin, biliyoruz havalanlarında genelde kazıklıyorlar ama en azından Tokyo'da havalimanında pek öyle değildi, hatta birçok yere göre daha iyi bir kur veriyorlarmış sonradan fark ettik. Şu bahsettiğimiz makinelerin en yaygın olanlarından biri \"Smart Exchange\" adlı makineler, biz bu makinede para bozdururken \"discount code\" gibi bir bölüm görünce fark ettik ki, şuradaki QR kodunu okutursanız size daha iyi bir kur oranı veriyor, eğer kullanacak olursanız aklınızda bulunsun. Ülke genelinde bazı küçük mağazalarda, yemek yerlerinde kredi kartı geçmeyebiliyor, her zaman yanınızda bir miktar nakit para bulundurmakta fayda var. Bu yazıda ve Japonya gezisi ile ilgili tüm diğer yazılarımızda birkaç kez bahsettik ama bizim için o kadar faydalı oldu ki bir kez daha üzerinde durmadan geçmeyelim. Dahice bir öneri gibi gelmeyecek olsa da bu gezi sizi kurtaracak tek bir uygulama önerisi verecek olsak o Google Maps olurdu. Yer yol bulma konusunda kesinlikle güvenebilirsiniz, istediğiniz noktaya hangi tren veya metroyla gidebileceğinizi, başka bir hatta aktarma yapmanız gerekiyorsa hangi duraktan yapabileceğinizi, ne kadar sürede ulaşacağınızı, biletin ne kadar olduğu ve metronun hangi çıkışından çıkmanızın mantıklı olacağı gibi ihtiyacınız olabilecek tüm detayları veriyor. İsterseniz önceden araştırdığınız, tabii ki ailenizin blogu OitheBlog'dan baktığınız gezilecek yerleri, restoranları da haritaya işaretleyebiliyorsunuz ve önceden offline harita olarak yükleyebiliyorsunuz, bu da aklınızda bulunsun. Yukarda para bozdurma kısmında da söz etmiştik, XE Currency bizim birçok ülkede kullandığımız, para birimlerini birbiriyle kıyaslayan, kafanızda \"bu şimdi kaç TL oluyor\" hesabını yapma çilesiyle uğraşmamak adına baya faydalı olabilecek bir uygulama. Klook uygulaması türlü türlü aktiviteler, turlar, deneyim paketleri, ulaşım biletleri, wifi&sim kart gibi birtakım ihtiyaçları indirimli satın almaya yönelik bir uygulama ve Japonya'da baya popüler. Biz pek bu tip aktivitelere girişmediğimiz için kullanma ihtiyacı duymadık ama genel olarak bir bir şey satın almadan belki bi' göz atmakta ve diğer platformlarla kıyaslamak mantıklı olabilir. Gezide internetiniz olacaksa çok da ihtiyaç duyar mısınız bilmiyoruz ama biz her halükarda bir yere gitmeden önce mutlaka bir offline harita yükleyip gezeceğimiz tüm noktaları işaretleyip, yeme içme, gezilecek yer vs diye tek tek kategorilendiriyoruz. Hem rota planlalamak hem de bölgeleri kavrayabilmek açısından baya faydalı oluyor bize kalırsa. Google Maps'te de işaretleyebilirsiniz ama orada renklerle ayrıştırma seçeneği olmadığı için Maps Me gibi bir offline harita uygulaması kullanmak daha pratik olabilir. Bu konu bizi tüüüm Japonya planı yapma sürecinde en çok bunaltan konu oldu herhalde. Özellikle Tokyo'da oteller pahalı, odalar koğuş gibi, tam \"hah bir şey buldum galiba\" diyorsunuz yeri kötü çıkıyor, metro/tren istasyonlarına uzak oluyor, başa sarıyorsunuz. İstanbul'da yaşadığımız evi ararken bu kadar uğraşmamışızdır herhalde...... Biz bu sorunlarla özellikle Tokyo'da karşılaştığımız için konaklamaya ilişkin aklımıza gelen ve bu süreçte size yardımcı olabilecek ipuçlarını Tokyo gezi rehberinde uzun uzun anlattık, aynı şeyleri buraya da yığmayalım diye oraya bakmanızı önereceğiz. Ama tekrar vurgulamak isteriz ki, bu işi hem daha uyguna getirebilmek hem de içinize sinen bir yer bulabilmek için olabildiğince erken davranın. Uçak biletiydi, konaklamaydı falan derken bir sürü şeyi çözmekle uğraştıktan sonra işin asıl keyifli olan Japonya'da gezilecek yerleri araştırma kısmını sonraya bıraktıysanız tekrar bir düşünün deriz, çünkü sonradan pişman olabilirsiniz. Özellikle Tokyo'daki bazı önemli ve gezmek isteyebileceğiniz müze ve sergi alanları için bir süre önceden internet üzerinden bilet almanız gerekiyor. Bazı müzeler biletleri 1 ay ya da daha bile önceden satışa çıkıyor ve aynı saat içinde bile tükenebiliyor, biz saat kurmamıza rağmen Tokyo'daki Ghibli Müzesi'ne bilet kapamadık o derece. O sebeple gitmek istediğiniz müzeleri önceden tespit edip biletlerin hangi tarihte satışa sunulduğunu öğrenmenizde fayda var. Sushi, Kobe eti gibi Japonya'ya özgü yemekleri daha \"özellikli\" kabul edilen restoranlarda deneyimlemek istiyorsanız bunlar için de bir süre önceden rezervasyon yapmanız gerekecek, çünkü bazı restoranlar çok küçük ve yer kalmayabiliyor. Bazı restoranların sitelerinden yapılabiliyor ama bazısı için arayarak yapmak gerekiyor ve İngilizce sorunsalı olduğu için bazen iletişim kurmak pek kolay olmayabiliyor. Biz bu şekilde zorlandığımız 1 resotoran için Airbnb ev sahibimizin arayıp rezervasyon yapmasını rica ettik, siz de aynı şekilde otelden ya da ev sahibinizden isteyebilirsiniz, garip karşılanan bir durum değil. Özellike uzun süreli bir Japonya gezisi için yola çıkıyorsanız iletişim ve internet için Türkiye'de kullandığınız operatörleri kullanmak isteyeceğinizi pek sanmıyoruz, yerine başka bir ülkeye 1 uçak bileti daha alırsınız...... Ama bir yandan da bu gezide internetiniz olmazsa özellikle yer yön bulma konusunda oldukça zorlanabilirsiniz. O sebeple bizce internet erişimini çözmek olmazsa olmaz şeylerden biri. Bu noktada özellikle bir grup halinde seyahat ediyorsanız en pratik ve bütçe olarak uygun seçenek hep birlikte aynı anda bağlanabileceğiniz taşınabilir bir wifi modemi kiralamak. Biz hem pilinin uzun süre dayandığı, hem bir kullanım sınırı olmayan, hızlı internet sağlayan hem de fiyat olarak daha uyguna gelebilecek tüm seçenekleri araştırdık ve sonucunda Japan Wireless firmasından kiralamaya karar verdik. Neredeyse 3 haftalık gezimizde gayet sorunsuz bir şekilde çalıştı ve pili günde 10 saatten fazla dayanmasa da modemin yanında taşınabilir yedek şarj verdikleri için hiç sorun yaşamadık. Aynı gün satın almak daha pahalı olabiliyor ve bazen modemler tükenebiliyor, dolayısıyla önceden internetten sipariş verip teslim alacağınız noktayı belirtmekte fayda var. Havaalanlarındaki ofislerinden ya da şehirlerdeki postane gibi farklı noktalardan teslim alabiliyorsunuz. Kaldığınız yere de gönderebiliyorlar ama biz Airbnb'de kaldığımız için karmaşık olabilir diye kendimiz Tokyo'daki Shibuya teslim noktasından aldık. Son günü ise size modemi teslim ederken verdikleri iade zarfına modemi ve aksesuarları koyup şehirdeki ya da havaalanlarındaki posta kutularından birine bırakıyorsunuz. Japonya'daki prizler bizdekilerden farklı, yanınızda dönüştürücü götürmeyi unutmayın. Ülke genelinde sigara kullanımı oldukça katı bir şekilde kısıtlanmış durumda, öyle kafanıza esen yerlerde bi sigara yakam diye içemiyorsunuz. Çoğu sokakta, hatta komple bölgelerde sigara içmek yasak ve sadece belirlenmiş noktalarda içebiliyorsunuz. Sevgili tiryakiler, Japonya gezisi boyunca gerilim dolu günler sizi bekliyor diyebilir miyiz..... Japonya'da bahşiş vermek diye bir şey yok :))))) Kültürlerinde bahşiş vermek diye bir şey yok komple, hatta bahşiş vermek ayıp bir şey olarak bile kabul ediliyor-muş yer yer. Eğer gittiğiniz restoranda böyle bir beklenti varsa zaten genelde servis ücreti olarak hesaba ekliyorlar kendileri. Her zamanki gibi cok faydali ve eglenceli bir yazi. Sadece bir not, benim gibi Japonya`da yasamiyorsaniz aslinda Japonya ici ucus turistlere o kadar pahali degil. Herhangi bir alliance`a tabi olmaksizin Japonya gidis gelis ucak biletiniz oldugu takdirde ANA ile tek yon ucuslarinizi 90 Dolara getirebilirsiniz Visit Japan Airfare ile. JAL`in de benzer bir programi var diye biliyorum. Ozellikle Hokkaido ve Okinawa gibi daha uzak bolgeleri de planlarina eklemek isteyenler icin cok uygun. Bir diger kolaylik da Japonya ici ucuslarda havalaani vergisi olmamasi, THY ile olan Miles and Smiles millerinizle de tek yon 7.500 mil ile vergisiz ANA`dan bilet alabilirsiniz. Ozellikle uzun Japonya seyahatlerinde ucusla JR passi kombine etmek bazen cok mantikli oluyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2019/12/25/fuji-dagi-gezisi", "text": "Her Fuji Dağı dediğimde devamını İbrahim Tatlıses gibi getirme isteğimi bir kenara koymak benim için ne kadar zor bir bilseniz... Ama söz veriyorum sizin ve koskoca Fuji Dağı için bu hiç de komik olmayan sıradanlık şelalesi esprimi rafa kaldırıyorum. Bu yazıda asla FUJİ DAĞIN ETEĞİNDE esprisi yapıldığını görmeyeceksiniz. Dağ deyince aklınızda canlanan görselin, hatta direkt dağ emojisinin hayat bulmuş hali, simetrisine yandığımız Fuji, Japonya'nın en yüksek dağı. (3776 m) Kendisi aynı zamanda bir yanardağ, ancak en son 300 küsür yıl kadar önce patlamış ve çok şükür bu aralar pek sesi soluğu çıkmıyor. Tokyo'ya pek de uzak sayılmayacak Fuji Dağı'nı bulutsuz sissiz pussuz günlerde başkentten görebilme imkanınız bile oluyor, bunun için şöyle tepelerde bir yerlere çıksanız yetiyor. E tahmin edersiniz ki biz yine de Japonya'ya kadar gitmişken Fuji Dağı'nı Tokyo'da görmekle yetinmeyip oralara kadar gittik ve birtakım hüzünlü aksaklıklar yaşansa da Fuji Dağı'nı kendi gözlerimizle gördüğümüz için çok mutlu, pek mutluyuz. Haliyle sizi de oralara gitmek için tabii ki zorlayacağız, çünkü bu deneyimi bir daha ne zaman yaşayacaksınız? Kendinize gelin, o Fuji'ye gidilecek, buyrun nasıl olacağına ve Fuji Dağı Gezisi boyunca nelerle karşılaşacağınıza birlikte bakalım. Başlamadan gelen not: Fuji Dağı Gezisi için buraya kadar geldiyseniz, Tokyo Gezi Rehberi, Osaka Gezi Rehberi, Kyoto Gezi Rehberi, Japonya Gezisi Nasıl Planlanır ve Japonya Yeme İçme Rehberi yazılarımız da işinize yarayabilir. OitheBlog'un klasik formatının dışına çıkarak Fuji Dağı Gezisi notlarımıza Fuji civarında nereleri gezebileceğinizden bahsederek başlayalım, çünkü dağı farklı açılardan ve farkı yönleriyle gözlemleyebileceğiniz farklı bölgeler, noktalar var ve oralara nasıl ulaşabileceğiniz ya da nerede konaklamanızın mantıklı olacağı kısmına geçmeden biraz bu bölgeleri tanımanız ve nerelerin önceliğiniz olduğunu belirlemenizde fayda var. Bu noktaların her biri size farklı aktivitelerle birlikte dağın farklı farklı açılarını ve haliyle çeşit çeşit fotoğraf seçeneği sunuyor, dolayısıyla hangi noktalara yönelmek istediğiniz tamamen size kalmış. Tek bir yer seçmeniz gerekiyor gibi düşünmeyin, arabanız olsun veya olmasın bu bahsedeceğimiz bölgelerin aralarında ulaşım seçenekleri bulunduğu için birkaç farklı yeri dolaşabilirsiniz. Zaman kısıtlamanız varsa erken saatlerde yollara düşüp günübirlik bir gezi yaparak 1-2 noktasını gezmek de bir seçenek ama doğruyu söylemek gerekirse o şekilde biraz aceleye geliyor ve oralara kadar gitmişken mümkünse en az 1 gece konaklayıp 2 tam güne yayarsanız daha rahat ve huzurlu bir gezi geçirmiş olursunuz. Five Lakes ismi üzerine pek de düşünmek istememiş olacaklar ki, Lake Kawaguchiko, Lake Yamanakako, Lake Saiko, Lake Shojiko ve Lake Motosuko isimli 5 farklı gölü kapsadığı için adını \"Five Lakes\" koyalım gitsin demişler. Abi 5 tane göl var işte, şov yapmaya gerek var mı, 5 GÖLLER diyelim buraya denmiş resmen, biz kararlarını destekliyoruz. Neyse. 5 gölde de Fuji Dağı'nın manzarasını yakalayabilirsiniz ama adını söylemekten inanılmaz haz aldığımız Kawaguchiko, hem dağı gözlemleyip hem doğayla haşır neşir olabileceğiniz, hem de ulaşması en kolay seçeneklerden biri olduğu için göller arasında, hatta genel olarak Fuji Dağı civarındaki en turistik, en popüler nokta diyebiliriz. Göl oldukça büyük ve çeşit çeşit aktivitede bulunabileceğiniz, dağı görebileceğiniz farklı farklı noktaları var. Bu civarda çok da vakit geçirmeyecekseniz ve nokta atışı bir öneri isterseniz Kawaguchiko Museum of Art'ın bulunduğu noktayı baz alabilirsiniz. İlginizi çekiyorsa hem müzeyi gezebilir, hem de Kawaguchi Gölü kenarındaki yaya yolunda yürüyerek Fuji'nin güzel fotoğraflarını yakalayabilirsiniz. Özellikle sonbahar ya da cherry blossom döneminde gittiyseniz bayağı güzel görüntülerle karşılaşacaksınız. Buraya ulaşmak için Kawaguchiko istasyonundan kalkan ve gölün çevresini dolaşan \"Sightseeing Bus\" otobüslerinden kırmızı hat olanına binmeniz gerekiyor, gölün etrafında farklı duraklarda duruyor ve bilet fiyatı ne kadar mesafe gittiğinize göre değişiyor. Itchiku Kubota Art Museum da göl civarında ziyaret etmek için güzel bir seçenek. Aynı şekilde yukarıda söz ettiğimiz otobüs ile buraya ulaşabilirsiniz. Bu civarda yemek için Hoto Fudo'yu tercih edebilirsiniz; temamız NUDIL. Google'a girip Japonya yazıp görsellere baktığınızda %80 ihtimalle Fuji Dağı'nın buradan bir görüntüsünün fotoğrafı ile de karşılaşacağınız ikonik bir nokta haline gelmiş olan Chureito Pagoda da buraların yakınlarda ve ziyaret etmek isteyebilirsiniz. Buraya ulaşmak için Kawaguchiko istasyonundan Fujikyu Railway trenine binerek Shimo-Yoshida istasyonunda inmeniz, oradan 15 dakika gibi bir süre yürümeniz ve dağın göründüğü manzaralı kısma ulaşmak için de 400 civarında basamak çıkmanız gerekiyor. Yani biraz meşakkatli ve zaman alan bir aktivite denilebilir, bizim zamanımız olmadığı için ziyaret etme fırsatımız olmadı ama fotoğraflara bakınca hakikaten baya güzel bir manzara varmış gibi görünüyor, karar sizin. İlginizi çekerse yine bu Five Lakes bölgesinde Fuji-Q Highland adlı bir tema parkı var, Fuji Dağı'na bakarak ters dönmek falan isterseniz aklınızda bulunsun. Yukarıda söz ettiğimiz trene binip Fujikyu-Highland istasyonunda inmeniz gerekiyor. Eğer vaktiniz varsa ve daha az turistik olan göllere yönelmek isterseniz Kawaguchiko'dan kalkan yukarıda söz ettiğimiz sightseeing otobüslerinin yeşil veya mavi hatlarını kullanarak ulaşabilirsiniz. Bu noktada \"en iyi manzarayı sunan göl şurası\" gibi net bir öneri vermek zor, hepsi ayrı ayrı açılardan güzel görüntüler sunuyor, tamamen size kalmış. Eğer Fuji gezinizde Five Lakes bölgesine yoğunlaşmak, birkaç gölü ziyaret etmek ve bu otobüsleri sık kullanmak niyetindeyseniz 2 gün boyunca geçerli olan ve otobüsleri sınırsız bir şekilde kullanmanızı sağlayan \"Fuji Lakes Sightseeing Bus Pass\" almayı değerlendirmek isteyebilirsiniz, fiyatı 1500 Yen. Aman otobüs işini çözemezsek taksi kullanırız diye düşünmeyin, burada taksi bulmak biraz sıkıntılıydı, özellikle turistik bir dönemde giderseniz daha da zor oluyor. Başlık biraz gergin oldu di mi? Ama bu isim bizim yakıştırmamız falan değil, gerçekten de özellikle internet aleminin derinliklerinde ve sosyal medyada bu şekilde biliniyor, çünkü insanlar buraya ciddi ciddi intihar etmek için gidiyorlar. Özellikle Japonya'da popüler olan bir romandaki iki karakterin bu ormanda intihar etmesiyle işlerin iyice kontrolden çıktığı söyleniyor, bu sebeple ormanın çeşitli noktalarında \"hayat size verilmiş bir hediyedir\" temalı tabelalar bile var. Eğer popüler Youtube videolarına hakimseniz şu Logan Paul denen çocuğun gidip de ölmüş birinin bedeniyle karşılaştığı ve reaksiyonları sebebiyle linç edildiği orman da tam olarak burasıydı. Neticede meraka kapılmış bir dark tourism sevdalısıysanız Aokigahara Ormanı Fuji Dağı'nın yakınlarında ve isterseniz burayı da ziyaret edebilirisiniz. Orman Kawaguchiko'dan pek uzak değil (13km uzaklıkta), ancak öyle herhangi bir noktasından ormana dalıvermeniz ne kadar mantıklı olur bilemiyoruz, dolayısıyla biraz içinde dolanmak isterseniz birçok insan \"Lake Saiko Bat Cave\" noktasından başlayan yürüyüş rotasını öneriyor, bu noktaya da Kawaguchiko'dan yeşil sighsteeing otobüs hattını kullanarak, yaklaşık 40 dakika gibi bir sürede ulaşabilirsiniz. Dağın civarındaki bir diğer turistik bölge Kawaguchiko'ya 60km gibi bir uzaklıkta olan Hakone. Hakone hem buradaki kasabanın adı, hem kasabanın üzerinde bulunduğu ve AKTİF olan yanardağın, hem de burada yer alan ulusal parkın. Eğer imkanınız varsa burayı ve Kawaguchiko'yu ayrı günlere bölmenizi öneririz, çünkü burada da bütün bir gününüzü geçirebileceğiniz aktiviteler var. Biz Fuji tarafına yalnızca 1 gün ayırdığımız için Hakone tarafında çok vakit geçiremedik ve gidişimiz akşam saatlerine denk geldiği için Fuji Dağı'nı bu taraftan gözlemleyemedik. Okuduğumuz, araştırdığımız kadarıyla Five Lakes bölgesi hem Fuji Dağı'na daha yakın bir mesafede olduğundan hem de dağı gözlemleyebileceğiniz daha fazla noktayı kapsadığı için daha çok tercih ediliyor, eğer ilk amacınız dağı görmekse ve yalnızca 1 bölgeye odaklanacaksanız belki Kawaguchiko'yu tercih etmeniz daha mantıklı olabilir. Dediğimiz gibi Hakone'yi çok kapsamlı gezemediğimiz için net bir öneri vermemiz doğru olmaz ama bizce vaktiniz varsa Hakone'yi de es geçmemenizi öneririz, çünkü orası da tam tadını çıkara çıkara gezmelik, doğa ile haşır neşir olup onsen'lerde huzur bulmalık bir bölge. Gölün civarında bulunan bu bölgenin ikonik görsellerinden biri haline gelen Hakone Shrine'ı da görmek isteyebilirsiniz. Tekneye binecek olursanız muhtemelen uzaktan görecekseniz zaten, ama özellikle sisli puslu günlerde yakınından da oldukça hoş görüntüler veriyor. Buraya Hakone Tozan otobüsü ile ulaşacak olursanız Hakone-jinja-iriguchi durağında inmeniz gerekiyor. Yukarıda söz ettiğimiz teknenin duraklarından biri buraya oldukça yakın, belki bu civarı gezdikten sonra tekneye binmeniz mantıklı olabilir. Bu tarafın ana atraksiyonlarından biri de Hakone Open Air Museum. Burası açık havada yer alan bir heykel parkı ve bayağı güzel şeyler var, mutlaka listenize alın. Hani yukarıda burası aktif bir volkanın üzerinde bulunuyor demiştik ya, Owakudani vadisi volkanik aktiviteleri gözlemleyebileceğiniz, yer altından çıkan kükürtlü gazları ve kaplıcaları görebileceğiniz, bizce oldukça ürkütücü ama bir o kadar da merak uyandıran bir nokta. Ayrıca hava el verdiği sürece Fuji Dağı'nı da en güzel görebileceğiniz noktalardan biri-imiş. Yer yer volkanik hareketliliğin ve gazların tehlikeli olacak seviyeye gelmesinden dolayı ziyaretçilere kapalı olabiliyor, gideceğiniz döneme göre kontrol etmenizde fayda var. Bölgedeki gazlar astım, kalp hastalığı gibi rahatsızlığı olanlar açısından tehlikeli olduğu için herkese önerilmiyor, bunu da göz önünde bulundurarak gidip gitmeyeceğinize karar verin. Biraz daha yazarsak buraya gitmeyin diyeceğiz, sonraki maddeye geçelim. Eğer küçük bir çılgınlık yapıp Owakudani'ye gidecek olursanız \"Hakone Ropeway\" telefereği ile buraya ulaşabiliyorsunuz. O gazların o kadar dibine gitmek istemiyorsanız da her halükarda teleferiğe binip hem tepeden bu vadiye bakabilir, hem de Ashi Gölü'nü ve Fuji Dağı'nı tepeden huzur içinde görebilirsiniz. Teleferik gölün yanına bulunan Togendai İstasyonu ve Sounzan istasyonu arasında çalışıyor (zaten 4 durak var biri de Owakudani), ücreti hangi durağa gideceğinize göre değişiyor. Togendai aynı zamanda şu sighsteeing teknesinin duraklarınan bir diğeri, dolayısıyla Hakone Shrine'ın oraları gezdikten sonra tekneyle bu tarafa geçip, oradan teleferiğe binmeniz mantıklı bir rota olabilir. Hakone tarafı gayet turistik bir nokta olsa da belli bir saatten sonra bi ortalıkla cinlerin cirit atması, hatta cinlerin bile \"yok knk bn eve geçicem bgn\" demiş olma durumu yaşanabiliyor. Eğer bu tarafa geç saatlerde ulaşacaksanız açık bir yerler bulamama ihtimalinizi göz önünde bulundurarak buraya aç biilaç gelmeyin. Bu noktaya kadar dağı civarından görecekler, uzaktan fotoğraflayacaklar için çeşitli ipuçları verdik. Ancak aranızda \"KARDEŞİM BEN BU DAĞA BAKMAM, BEN BU DAĞA ÇIKAR, DAĞDAN AŞAĞI BAKARIM\" diyen babayiğitler varsa onlara yardımcı olabilecek 1-2 laf da etmek isteriz. Öncelikle tabii ki dağın zirvesini görmeniz, kendinizi Nasuh Mahruki ilan etmeniz, yanınızda ülke bayrağı taşımanız falan gerekmiyor, dağın belli bir noktasına kadar da çıkma imkanınız var. Bunun için izleyebileceğiniz farklı farklı yürüyüş rotaları ve katılabileceğiniz turlar var. Bu konuda fazla bir bilgimiz olmadığı ve bizce dikkatli karar verilmesi gereken bir konu olduğu için size şu sayfayı bırakalım, eğer bunu yapmak istiyorsanız mutlaka iyi bir araştırma sürecine girin. Yukarıda fark etmişsinizdir, Five Lakes bölgesinin civarındaki birçok yere nasıl ulaşacağıınızı Kawaguchiko istasyonunu baz alarak tarif ettik, çünkü Kawaguchiko istasyonu bu bölgedeki ana ulaşım noktalarından biri. Buraya Tokyo'dan ulaşmak için 2 seçeneğiniz var; birisi tren diğeri de otobüs. Eğer JR Pass'iniz varsa pass ile JR trenlerini kullanarak direkt Kawaguchiko'ya ulaşabileceğiniz bir seçenek yok, Fuji'ye en yakın JR istasyonlarından biri olan Otsuki'ye kadar gidebiliyorsunuz. Buradan Kawaguchiko'ya giden Fujikyu hattına aktarma yapmanız gerekiyor ve bu ikinci kısım için passiniz geçerli olmayacağı için ayrıca bir bilet almanız gerekecek (1100 Yen civarı ücreti). Aktif bir passiniz varsa en uygun fiyatlı ulaşım seçeneği bu olacaktır. Biz JR Pass gün haklarımızı Kyoto, Osaka gibi çok daha yüksek tren bileti ücreti vermeyi gerektiren yerlere saklamak istediğimiz için passi kullanmadık ve Tokyo'daki Shinjuku İstasyonu'nun içindeki Bus Terminal'dan kalkan, 1,5 2 saat gibi bir sürede Kawaguchiko'ya ulaşan Keio otobüsüne bindik. Ücreti 2000 Yen civarında, biletleri önceden almanızda fayda var, highwaybus. com sitesine güvenebilirsiniz, bir oradan satın aldık ve hiçbir sorun yaşamadık. Eğer Hakone'ye Kawaguchiko tarafından ulaşmak istiyorsanız; Kawaguchiko istasyonundan Fujikyu otobüsü ile Gotemba istasyonuna gidip, oradan gideceğiniz noktaya göre Hakone Tozan otobüs hatlarından birine aktarma yapabilirsiniz. Bu yolculuk toplamda 2,5 saat civarında sürüyor, bunu göz önünde bulundurarak gününüzü planlamanızda fayda var. Eğer Tokyo'dan direkt Hakone'ye gidecek olursanız; JR Pass'iniz varsa Tokyo'dan Hakone yakınlarında olan Odawara istasyonuna JR trenleri ile ulaşabilirsiniz ve buradan gideceğiniz noktaya göre otobüs veya trene aktarma yapabilirsiniz. . Eğer JR Pass'iniz yoksa da Shinjuku istasyonundan kalkan ve Odawara ya da Hakone-Yumoto istasyonuna kadar giden \"Odakyu Railway\" trenlerinden birine binebilirsiniz. Bize kalırsa eğer JR pass kullanmayacaksanız Shinjuku otobüs terminalinden kalkan Odakyu Hakone Highway Bus kullanmanız daha pratik bir seçenek olabilir, çünkü direkt Lake Ashi tarafına kadar gidiyor, öbür seçeneklerle bu taraflara ulaşabilmek için tren veya otobüse aktarma yapmanız gerekecek. Eğer Tokyo'dan Hakone'ye geçecek olursanız ve bu civarda yukarıda söz ettiğimiz teleferik, tekne, otobüs gibi seçeneklerini kullanmayı planlıyorsanız hem Tokyo'dan buraya ulaşımınızı, hem civardaki tüm ulaşım yollarını kapsayan hem de bir takım noktalara indirimli giriş sağlayan bir \"Hakone Free Pass\" paketi mevcut, 2 günlük seçeneği 5700 Yen. Bu civarda vakit geçirmeyi planlıyorsanız mantıklı olabilir, detayları incelemeniz için linkini şuraya bırakalım. Bunun bir de hem Five Lakes tarafında hem Hakone tarafında geçerli olan daha da kapsamlı bir versiyonu var, Fuji Hakone Pass. Eğer her iki tarafı da dolu dolu keşfetmek, farklı aktivitelerde bulunmak gibi bir niyetiniz varsa belki değerlendirmek isteyebilirsiniz. Evet, geldik aslında teoride çok güzel bi seçenekmiş gibi görünen, bizim de heves ettiğimiz ve neticede hüsranla sonuçlanan konuya. Biz Japonya'da trafiğin bize göre tersten akmasını falan da göze alarak daha gitmeden arabamızı kiraladık, dedik Fuji'de teslim alır, 1-2 gün arabayla takılır, istediğimiz yerleri cebelleşmeden arabayla gezeriz. Sonra Fuji'ye ulaştık, arabamızı teslim almaya gittik ve TA TA TA TAAAAA; araba kiralayamazsınız çünkü sizin ehliyetiniz burada geçmez kardeşim dediler?? Evet, Türk ehliyeti Japonya'da geçmiyor. Yenisi de eskisi de geçmiyor. Ve Japonları hiç de \"kankut yap bi güzellik\" insanı olmadıkları için asla onları alternatif bir çözüme ikna etme ihtimaliniz yok. Eğer araba kiralamak istiyorsanız Türkiye'deyken edinmeniz gereken ayrı bir belge var, o kısmı Japonya Gezisi Planlamak temalı yazımızda daha detaylıca anlatmıştık, bakarsınız. Yukarıda detaylandırdığımız noktalardan da anlayacağınız üzere aslında Fuji Dağı civarında gezilecek yerlerin çoğu 2 bölgeye yayılmış durumda; biri Five Lakes-Kawaguchiko civarı, diğeri de Hakone. Dolayısıyla konaklamak için en mantıklı bölgeler bu ikisi. Biz her iki bölgeyi de gezebilmek adına Fuji gezisine Kawaguchiko tarafından başlayıp Hakone'ye geçtik ve Hakone'de konakladık. kaldığımız yeri Airbnb'den bulduk ve oldukça tatlı bir deneyimdi. Daha geleneksek, daha Japon Japon bir dağ evinde konaklamak oldukça heves ettiğimiz bir şeydi ve tercihimizden memnunuz. Bir tek o geleneksel Japon yatakları inceden bi' belimizi kırar gibi oldu, ama deneyim diye sesimizi çıkarmadık, neyse..... Sizin de hoşunuza gideceğini düşünerek linkini bırakalım, özellikle 3-4 kişiyseniz çok iyi bir seçenek. Daha az kişiyseniz hostel tipi paylaşımlı odaları da var bu arada aklınızda bulunsun. Son olarak, eğer bir \"Ryokan\" deneyimi yaşamak istiyorsanız Fuji bunun için çok uygun, çünkü hem çok seçenek var, hem de öyle günlerce değil tek 1 gün yaşamanın yeterli olduğu bir deneyim olduğu için Fuji bu açıdan mantıklı bir nokta. Ryokan'ın ne olduğunu herkesin bilmesi gerekiyormuş gibi davranmayarak ne olduğunu da açıklayalım; geleneksel Japon hanı mı diyelim artık, oteli mi diyelim, aslında özetle öyle bir şey. Yani bildiğiniz otel tarzında değil de, odaları, yattığınız yeri, dekorasyonu ile tam olarak Japonya'da beklediğiniz görüntüyü veren o yerlerden bahsediyoruz. Fuji civarında hangi ryokanda kalabileceğinizi önermek ise çok zor, çünkü inanılmaz güzel, Fuji Dağı manzaralı ama çok pahalı seçenekler ve pek de bir olayı olmayan uygun fiyatlı seçenekler de var, bütçenize göre kurcalarsınız artık. Eğer Fuji'yi gezme imkanınız olmayacaksa üzülmeyin. Şayet Kyoto ya da Osaka'ya doğru ilerleyecekseniz Shinkansen'de sağ tarafta oturmaya bakın, çünkü Shin-Fuji Station'dan itibaren bi 40 dakika boyunca Fuji Dağı manzaraları ile karşılaşacaksınız. Eğer dağı görmeye çok tutulduysanız, yani Japonya'ya gitme sebepleriniz arasında olacak kadar önemsiyorsanız mümkünse havanın daha soğuk olduğu dönemleri tercih edin. Özellikle yaz dönemi daha sisli puslu oluyormuş ve iyi görememe olasılığınız yükseliyormuş. Ek olarak, sabah erken saatler ve akşamüstü saatleri Fuji Dağı'nı daha net görebilmek için daha iyi saatlermiş, aklınızda bulunsun. Dağı net olarak görebilme ihtimaliniz Kawaguchiko civarında daha yüksekmiş, ancak Hakone'de daha fazla atraksiyon var, biz yine söylemiş olalım da, siz kendi kararınızı verirsiniz. Gerçekten kendim gezmiş gibi okudum içeriği :). Elinize yüreğinize sağlık."} {"url": "https://oitheblog.com/2020/03/02/munih-gezi-rehberi", "text": "Tüm gezi boyunca \"ulan biz neden bu şehirde bu kadar az kalmak gibi bir hatada bulunduk\" diye diye dolandığımız ve Berlin'den sonra Almanya'daki favori şehrimize dönüşmüş olan sevgili Münih; özür dileriz, muhtemelen civarını dolaşmak için seni ziyarete tekrar geliriz. Neyse uzatmayalım, karşınızda Münih Gezi Rehberi. Başlamadan gelen not: Münih Gezi Rehberi yanında bonus olarak Berlin, Nürnberg, Heidelberg ve Köln rehberlerimizin de selamı var, sizi ilgilendiriyorsa oralara da bekleniyorsunuz. Ayrıca Instragram'dan tüm bu gezilerin görüntülü halini de izleyebilirsiniz, hepsi profilimizde sabit ve gün gün ayrılmış biçimde duruyor. İDDİA EDİYORUZ; Dünyadaki en pis şey ne İskandinavya'nın, ne Antarktika'nın ne de Grönland'ın soğuğudur..... Dünyadaki en pis soğuk, ORTA AVRUPA soğuğudur. Neden? Çünkü Orta Avrupa soğuğu sinsidir. Avrupa'nın göbeği bu abi neticede dersiniz, Nordik ülkede değilim ne kadar soğuk olabilir der hafife alırsınız, hava durumunda 4 derece yazar, -4 değil ya kardeşim, idare ederiz dersiniz. Sonra gittiğinizde SURATINIZA O KESKİN RÜZGARI BİR YAPIŞTIRIVERİR, tüm hayatınızı baştan sona sorgularsınız. Arkadaşlar, kusura bakmayın, ağır konuşacağız; Orta Avrupa soğuğu resmen ŞEREFSİZDİR... Bu sebeple Münih'e özellikle bir etkinlik için gitmiyorsanız belki kış aylarından kaçınabilirsiniz. -işin kötüsü en iddialı etkinlikler de hep soğuk dönemlere denk geliyor- Ancak yok bana hava durumu koymaz diyorsanız aslında Münih'te herhangi bir dönemde gidebilirsiniz, aşağıda biraz daha spesifik önerilerde bulunalım. Oktoberfest: Münih denince akla gelen en baba etkinlik pek tabii Oktoberfest. Eylül'ün sonunda bir yerlerde başlayıp Ekim'in ilk Pazar günü son bulan bu festivale her yıl resmen milyonlarca kişi katılıyor ve denk gelmemiş olsak da şehirde katılmış bulunduğumuz bir diğer festivalden yola çıkarak inanılmaz eğlenceli geçtiğini öngörmek pek de zor değil. Eğer ilginizi çekiyorsa, Münih'e giderken temel gayeniz müze müze gezmek değil eğlenip coşmaksa ve kalabalıkla ilgili bir derdiniz yoksa Münih gezinizi Oktoberfest dönemine denk getirmek iyi bir fikir olabilir. Şayet Oktoberfest'e gitmeye heves ettiyseniz otel/airbnb arayışınıza aylar önceden girişmeniz gerektiğini hatırlatalım, aksi takdirde ya yersiz yurtsuz kalırsınız ya da konaklamaya abartı fiyatlar ödemeniz gerekir. Muhtemelen mekanlar da tıklım tıklım olacağı için özellikle gözünüze kestirdiğiniz restoranlar varsa \"amaan daha çok var\" demeden onlara da rezervasyonu yapıştırın gitsin. Özetle götü yaymayın her şeyinizi uzun süre önceden planlamaya bakın. Christkindlmarkt: Böyle yazmak hoşuma gitti diye yazdım, yoksa bildiğimiz Noel pazarından bahsediyorum, ama bize göre süslü isimlisi...... Eğer Christmas pazarı gezmeyi, soğuğu yeterince güzel olmasına rağmen sıcak şarap içmeyi, sahip olmadığınız Noel ağacı için süsler bakınmayı, buz gibi havada ayakta dikilip her şeyin içine tarçın koyulmuş halini yemeyi ya da bu dönemde, yani Kasım sonuna doğru başlayıp 24 Aralık'a kadar Avrupa'da bulunmayı seviyorsanız Münih yine güzel bir şehir tercihi olabilir, çünkü pek çok farklı pazar yeri kuruluyor. Bu dönemde gidecek olursanız en popüler pazar şehrin göbeği sayılabilecek Marienplatz'da kuruluyor, ancak diğerlerine de göz atıp karar vermek istersiniz diye tahmin ederek şehirde kurulan tüm pazarların şööyle bir anlatıldığı şu yazıyı buraya bırakıyorum. Fasching: Şans eseri denk geldiğimiz bu etkinlik de Münih'i ziyaret etmek için bayağı eğlenceli bir dönem. Fasching dediğimiz şey bir festival, aslına bakarsanız bir karnaval ve yalnızca Münih'te değil, Köln, Düsseldorf ve başka şehirlerde de kutlanıyor. Karneval, Fasenacht, Fasnet gibi türlü türlü ismiyle karşılaşabilirsiniz ve muhtemelen aralarında en popüleri Köln'de gerçekleşeni. Aslında bir Pagan festivali ancak sonradan Hristiyanlık ile özdeşleştirilerek daha dini bir festivale dönüşmüş. \"Dini\" olarak nitelendirmemiz sizi yanıltmasın, çünkü gerçekten de bütün şehrin sokaklarda partilediği, insanların çeşitli kostümlerle ortalıkta cirit attığı, büyük hazırlıkların yapıldığı, geçit törenlerinin düzenlendiği bir karnavaldan söz ediyoruz. Sonrasında beer garden'lara gidilip herkesin topluca bira gömdüğü, birbirinize şeker fırlattığınız bayağı eğlenceli bir ortam. Münih'te Fasching dönemi her sene aynı tarihlere mi denk geliyor bilmiyoruz, örneğin biz 16 Şubat hafta sonuna denk geldik, dolayısıyla eğer böyle bir amacınız olursa tarihleri kontrol etmekte fayda var. Bizce çok eğlenceli bir deneyimdi, aklınızda bulunsun. Öncelikle şehre indiğiniz kısmı bi halledelim, sağlam bir şekilde evinize/otelinize ulaşın, sonra şehir içine geçeriz. Zaten yapmanız gereken şey belli ve gayet kolay; Münih Havaalanı'nın içindeki S-Bahn hatlarından birini kullanacak ve yaklaşık 35-40 dakika gibi bir sürede merkeze ulaşmış olacaksınız. Bu noktada S1 VE S8 şeklinde iki hat seçeneğiniz var, onu şehrin hangi tarafına gideceğinize göre belirlemeniz gerekiyor. Çok kafanız karışırsa havaalanı içindeki Tourist Information'a ya da biletinizi aldığınız yere sorarsanız sizi yönlendiriyorlar. -Bu ulaşımı sağlamak için Airport City Day Ticket adlı bileti edinmeniz gerekecek, eğer grup halindeyseniz ona göre bir bilet seçeneği var ve tek tek almaktan daha ucuza geliyor, aklınızda bulunsun.(normalde tek kişi 11-12 Euro gibi bir şey, ancak 5 kişiye kadar gruplarda fix 24 Euro) Bu bileti aldığınız takdirde hem havaalanından şehre ulaşımınız, hem de o gün içinde şehir içi ulaşımınız için kullanabiliyorsunuz, yani o günün ulaşım problemi daha şehre indiğiniz gibi çözülmüş oluyor. -S-Bahn'a bindikten sonra gideceğiniz yere göre hat değiştirip U-Bahn'a geçmeniz gerekebilir ve bu işinizi daha kolaylaştırabilir, bu kısmı da ya Google Maps'ten yol tarifi alıp onun önerisine göre hareket ederek ya da yine Tourist Info'ya sorarak çözebilirsiniz. -Eğer Münih Havaalanı'ndan şehir merkezine değil de başka bir şehre geçecekseniz Flixbus'ı kullanabilirsiniz. Onun detaylarına şuradan bakarsınız. -Öncelikle kesin bilgi; şayet Munich Card almak gibi bir niyetiniz yoksa toplu taşımayı en uygun fiyatlı şekilde kullanmanın yöntemi Day Ticket almak. Eğer tek başınıza geziyorsanız Single olanı, yanınızda birileri daha varsa Group olanı almanız mantıklı olan seçenek. O toplu taşıma araçlarını zaten gün içinde birkaç kez kullanacağınız garanti olduğu için hiç alternatif şeyler düşünmenize gerek yok, en makul çözüm bu, çünkü gün içinde limitsiz sayıda kullanım hakkı tanıyor. Daha az toplu taşıma aracı kullanacağınızı tahmin ettiğiniz günler kullandıkça tekli bilet de alabilirsiniz tabii ki, o da elbette bir seçenek. -Münih geziniz genelinde tüm toplu taşıma biletlerinizi istasyonlarda denk geleceğiniz bilet makinelerinden kolaylıkla edinebilirsiniz. Çoğu makinede Türkçe seçeneği de vardı, dolayısıyla bir dil bariyeri problemi de söz konusu olmayacak. -Alternatif bir ulaşım aracı olarak Lime ya da Voi'yi kullanabilirsiniz, elektrikli scooter işi Münih'te bayağı popüler ve düzayak bir şehir olduğu, bisiklet yolları son derece yaygın olduğu için güven içinde, panik olmadan kullanabilirsiniz, app'lerini indirin gerisi geliyor. Hani daha önce hiç kullanmadıysanız ve bir heves uğruna ağzınızı yüzünüzü dağıtmaktan korkuyorsanız buyrun burada deneyin, sonra İstanbul'da bir üst lige çıkarsınız, öyle rahat. -Belki aklınıza Uber kullanmak seçeneği gelmiş olabilir, çünkü Uber başımıza gelen en iyi şeylerden biriydi herhalde, ama bir sebepten Uber Münih'te biraz problemli-imiş, aklınızda bulunsun. Bu işler çok hızlı değişebiliyor, yine bi' araştırırsınız gitmenize yakın, ama zaten Münih gibi efektif bir toplu taşıma sistemine bir şehirde Uber ya da taksi olmadan dolaşmak çok kolay, dolayısıyla bu pek de umrunuzda olacak bir mesele değil. Yani, pek de değil aslında, bu tamamen şehirde bulunduğunuz aktivitelere ve bazı detaylara dikkat edip etmemenize bağlı. Münih'in o kadar da pahalı olmadığını iddia etmemizin sebebi, burada bulunabileceğiniz pek çok aktivitenin çok para harcamayı gerektirmemesi. Net bir turistik aktivite olan bira bahçelerinde bira içmek, koca koca müzeleri gezmek, özellikle yaz dönemi bayağı eğlenceli olan şehir parklarında vakit geçirmek gibi türlü türlü aktivite gerçekten de çok para harcamanızı gerektirmeyen şeyler. Özetle pek tabii Balkan ülkeleri ya da Ukrayna vb. ülkeler gibi uygun fiyatlı olmasa da özellikle Avrupa'daki Paris, Amsterdam ya da Londra gibi büyük şehirlere kıyasla Münih bir seviye daha bütçe dostu bir şehir sayılabilir. Öncelikle çok önemli bilgiyle girelim, Pazar günleri birçok müzeye giriş ya ücretsiz ya da yalnızca 1 Euro, bunu mutlaka değerlendirin. Listeye şuradan bakabilirsiniz. Munich City Pass hem toplu taşımayı ücretsiz olarak kullanmanızı, hem de pek çok müzeye ücretsiz girmenizi sağlıyor, eğer listedeki müzelere gitmeyi düşünüyorsanız ve toplu taşımayı sık sık kullanacaksanız kesinlikle mantıklı ve daha hesaplı. Ayrıca bisiklet kiralamak konusunda da indirim sağlıyor. Şu linkte detayları var, neleri kapsadığına bakıp ona göre alıp almayacağınıza karar verebilirsiniz. Suya boş yere para vermeyin, musluk suyu içiliyor ve kafelerde de ücretsiz olarak içebiliyorsunuz. Ancak gerçek su içicilerine kötü haberimiz var, Münih'in musluk suyunun tadı güzel değil.............. Münih'in yukarıda öve öve bitiremediğimiz ulaşım ağı sebebiyle gidip de oranın Beylikdüzü mesafesinde bir yerinde kalmadığınız sürece aslında toplu taşımaya yakın herhangi bir noktada konaklayabilirsiniz. Ancak şöyle biraz daha hip, ne bilelim daha indim mi şehrin popüler bir noktasının göbeğine düşeyim derdindeyseniz Maxvorstadt tarafı iyi bir seçenek olabilir. Biz Airbnb'mizden ve yerinden çok memnun kalmıştık ancak maalesef ev sahipleri evlerini Airbnb'den kaldırmışlar, o sebeple linkini veremiyoruz. Fakat direkt o bölgede otel/ev aramak isterseniz şu linki bırakalım, en azından aynı bölgedeki seçeneklerden aklınıza yatan yerde kalabilirsiniz. Özellikle müze gezmeyi seviyorsanız ve Münih'te kısıtlı zamanınız varsa tam anlamıyla ayvanın süper büyük boyunu yemiş bulunuyorsunuz, çünkü Münih'te gezecek çok fazla müze var. Üst üste müze gezince bir noktada insan baydığı ve baktığını da anlayamaz hale geldiği için bu müzeleri birkaç güne yaymanız gerektiğini de düşününce en mantıklısı ilgi alanlarınıza göre seçmece yapmak ve birkaç favori müzenizi belirlemek olacaktır, bunun için zaten web sitelerini ve güncel sergileri bi' kurcalarsınız. Pek de müze insanı değilseniz ve daha çok şehri keşfetmek niyetindeyseniz Münih sizi bu anlamda da mutlu edecektir. Kışın zaten aktivitesi bol, şayet yukarıda söz ettiğimiz dönemlerden birine denk geldiyseniz onlarla meşgul olacaksınız. Yazın gittiyseniz şehrin bambaşka bir havası olacak, parklarda, bira bahçelerinde sosyalleşeceksiniz, her türlü çok iyi şehir, o yüzden heyecanınızı yüksek tutabilirsiniz. Şimdi Münih'te neler yapabileceğinize şöyle bi' bakalım. Şöyle bi derken 32423 satır falan sürecek, hazırlıklı olunuz. Konuya şehrin göbeğinden girelim; Marienplatz. Münih'in en köklü, en ünlü meydanı, bazılarınız Bayern Munich'in kutlamalarını yaptığı meydan olarak da biliyor ve bunu bildiğini de bilmiyor olabilir. Evet o meydan, bu meydan, İŞTE MEYDANEY. Tarihi 1158 yılına kadar dayanan bu meydanın o dönemde de şehrin göbeği sayılmasının sebebi, en önemli sokakların hepsinin bu meydana çıkıyor olmasıymış. Marienplatz'da sizi şahane mimariye sahip birkaç yapı bekliyor, bu sebeple çok turistik noktaları önemsemiyorsanız bile bizce en azından bi' yolunuzu düşürüp şöyle bi' etrafınıza bakının, istemiyorsanız işin daha turistik aktivite kısımlarına girişmezsiniz. Meydanı domine eden, direkt dikkatinizi çekecek o heybetli, kuleli, Gotik yapı Yeni Belediye Binası. \"Böyle yeni mi olur abi, pimapen falan yok mu\" diye diye ağzınız açık seyredeceğiniz güzellikte bir bina olduğunu bizim söylememize gerek yok zaten. Neues Rathaus'a dönüp kafanızı sağa çevirince de Altes Rathaus yani Eski Belediye Binası oradan size bakıyor olacak. Daha az heybetli bir yapı olmakla birlikte onun da hoşluğu tartışılmaz, bi bakarsınız. Tam bulunduğunuz meydanda Juristische Bibliothek adlı inanılmaz güzel bir kütüphane bulunuyor. Aslına bakarsanız halka açık ve girmenizde bir problem yok, çünkü siz de halksınız..... Ancak \"oo hadi bi INSTALIK FOTO\" diye girmenizde problem var. Yani efendi gibi kütüphanede sessiz sakin çalışmaya geldiysen sorun yok, ama fotoğraf kalabalığıyla mı uğraşacağız kütüphanede kardeşim diyorlar, e haklılar. Her halükarda görmeyi kafaya koyduysanız fotoğraf makinesi çıkarmadığınız sürece idare edebilirsiniz gibi, ama fotoğrafa yeltenirseniz tepki çekebilirsiniz, haberiniz olsun. Millet içeride fotoğraf çekmenin taktikleri üzerine blog yazıları falan yazmış da bize biraz magandalık gibi geldi, o yüzden sizi bu konuda gazlamayalım. Hazır Münih'in Old Town tarafında dolaşmaya başlamışken o civardan devam edelim, çünkü Marienplatz ile Viktualienmartkt arası 4-5 dakikalık bir yürüme mesafesi, olur da bu rotayı izleyecek olursanız işiniz kolaylaşır. Geçmişi çok gerilere dayanan bu pazar yeri aslında zamanında Farmers Market olarak oluşturulmuş. Çiftçiler, üreticiler taze ürünlerini getirip burada satıyormuş. Günümüzde ise aslında benzer bir mantıkta, ancak biraz daha modernize edilmiş ve çeşitlendirilmiş gibi düşünebilirsiniz. Hem oldukça turistik bir nokta, hem lokallerin hatta şeflerin restoranları için taze ürünler almaya geldiği bir pazar yeri şeklinde tarif edebileceğimiz Viktualienmark'ta hem evinize götürmek için bir şeyler alabilirsiniz hem de ayak üstü bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Kahveci ne bilelim sosisçi vb. stantlar da var, dolayısıyla şöyle bi' bir saat dolanmak keyifli olabiliyor. Sendlinger Strasse üzerinde alışverişlik güzel yerler var derken birkaç favorimizi buraya bırakmadan geçmeyelim; hastası olduğumuz ve Türkiye'de bulamayacağınız iki marka olan Weekday, ve &Other Stories tam olarak bu sokak üzerindeler. Ayrıca bu sokağı kesen sokaklardan birinde de Brandy Melville var, haritada çözersiniz yerini. Kusura bakmayın, tüm paranızı buralara yatırırsanız sorumluluk kabul etmiyoruz. Hemen alışverişe aklınız gitmesin, buraya kadar gitmişken sokağın Sendlinger Tor'u da görmeyi ihmal etmeyin. Burası savunma için inşa edilmiş ve şehirdeki ayakta kalmış olan 3 önemli şehir kapısından biri. Hala şehrin modern yüzü ile tanışmamışken bu kafadan ilerliyoruz, sonra işler biraz daha değişecek. Yine Marienplatz'ı baz alacak olursak o civara 5-6 dakika yürüme mesafesindeki Residenz, bulunduğunuz Bavyera bölgesi hükümdarlarının eski kraliyet sarayı ve 1920 yılından beri müze olarak kullanılıyor. Bakın, buraya giderken herkes yapmakta olduğu eylemi ciddiye alsın ve en iyi yürüyüş ayakkabılarını falan giysin, çünkü DE VA SA bir saraya giriş yapıyorsunuz. O kadar büyük bir alandan, o kadar fazla odadan bahsediyoruz ki, şurada yaşayan 2 insanoğlu birbirini hiç görmeden hayata gözlerini yumabilir. HEY GİDİ BEEE. Odaları incelemek, tek tek detaylara bakmaya çalışmak, ne bilelim sırf tavanların ya da içerideki eserlerin üstüne düşmek bile zaten saatlerinizin geçmesine sebep olur, dolayısıyla burayı asla hafife almamanızı öneririz. Saraydaki odaların içinde odanın ne için, kim tarafından, ne gaye ile kullanıldığına ilişkin açıklamalar var, dolayısıyla OO NO KODOR GOZOL BO ODOO diye aval aval bakarak geçmiyorsunuz. Daha da hakkını vererek gezmek isterseniz Audio Guide alabilirsiniz, ancak bu içeride geçireceğiniz zamanı daha da uzatır, ona göre planlama yapmanız için söylüyoruz. Bilet alırken Residenz için ayrı, hazine bölümü için ayrı ve her ikisi için kombine bilet satıldığını gözden kaçırmayın. Hazine bölümünü gezmek gibi bir niyetiniz ya da vaktiniz yoksa yanlışlıkla kombine bilet almayın. Dünyanın en büyük şehir parklarından birinin Münih'ten olduğu bilgisine sahip miydiniz? Biz de değildik. Englischer Garden koskocaman, hatta resmen uçsuz bucaksız bir şehir parkı ve özellikle yaz döneminde parkları değerlendirmeyi bilen ve yeşile hasret kalmamış Münihliler ile dolup taşıyor. İyi ki yazın gitmedik de kıskançlıktan ikiye ayrılmadık, kim bilir ne kadar keyifli oluyordur. Yaz kış fark etmeksizin parkın içinde bulunan Chinese Tower'ın oradaki bira bahçesine uğrayabilirsiniz. Kendisi Münih'teki en büyük ikinci bira bahçesi. Tamam artık müze dosyasını aralamamız lazım, ertelenecek bir tarafı kalmadı. Başlıkta çoğul eki kullanmamızdan da anlayacağınız üzere birkaç müzeyi kapsayan bir kuruluştan bahsediyoruz ve her biri de farklı dönemlere ait eserleri kapsayan, farklı farklı konseptlerde koca koca müzeler. Eminiz ki bunlardan en az ikisini gezmek isteyeceksiniz, dolayısıyla şöyle bi' ne olduklarından bahsedelim, daha detaylı bilgi isterseniz şuraya da göz atarsınız. Alte Pinakothek: 14 yy 18 yy aralığına ait Avrupalı sanatçıların eserlerini kapsıyor. Dürer, Da Vinci, Titian, El Greco, Rubens gibi baba sanatçıların eserleri de koleksiyona dahil. Neue Pinakothek: Bu müze bir süredir renovasyon sebebiyle kapalı. Bu sebeple bazı eserler Alte Pinakothek'in al katında sergileniyor, dolayısıyla şimdilik bunu da yetiştirmek için endişelenmenize gerek yok. Yine de gitmeden önce açılıp açılmadığını bi' kontrol edersiniz. Pinakothek der Moderne: Bu müze 4 farklı bölüme ayrılıyor ve Modern Art Collection, Graphic Collection gibi farklı farklı alanlara odaklandığı bölümler söz konusu. Bize kalırsa buranın içeriğine şöyle bir bakıp ilginizi çekip çekmediğine dikkat ederek gitmekte fayda var. Museum Brandhorst: Bu bir çağdaş sanat müzesi, Andy Warhol, Cy Twombly gibi sanatçıların eserlerini de içeride görebilmeniz mümkün. Eğer gezme imkanınız olmazsa bile binasını görmeyi ihmal etmeyin, oldukça güzel bir mimarisi var, tam da fotoğraflık. Tabii ki Pinakothek Müzeleri'nden bağımsız olarak gezebileceğiniz pek çok başka önemli müze ve sergi alanı da var. Bunlardan hoşunuza gidebileceğini düşündüğümüz biri de Lenchbachhaus. Gitmeden önce yine şuradan güncel sergileri kontrol edebilir ve ilginizi çekme durumuna göre ziyaret edebilirsiniz. Aranızda artık iyice kafayı yediğimizi düşünmeyenler için Münih Gezi Rehberi kapsamında bu tuhaf başlığı da açtık, evet, resmen açık açık metro duraklarını gezmenizi öneriyoruz, yazarken biz de bi' garipsedik...... Ancak Münih'teki bazı metro durakları gerçekten görsel olarak çok iyi fotoğraflar yakalamanızı sağlayabilecek güzellikte Bu sebeple şayet bu sayacağımız metro duraklarından bazılarına yolunuz düşerse ya da yakınlarına giderseniz buralarda bi' inip fotoğraf çekebilirsiniz. Eğer bizim kadar kafayı kırdıysanız \"amaaan zaten otura otura gidiyorum işte\" diyerek bazı ölü zamanlarınızı bu durakları görmeye ayırabilirsiniz. Buyrunuz, tespit ettiğimiz güzel olabilecek duraklar şunlar; Westfriedhof, Marienplatz, Candidplatz, Am Hart, Duelferstrasse, Kreillerstrasse, Boehmerwaldplatz, Georg-Brauchle-Ring. Lütfen fotoğraflarını Google'a yazıp bakmadan gidip de sonra BİZ BURAYI BEĞENMEDİK AMA falan demeyin, bozuşuruz........ Özel bir çağdaş sanat koleksiyonu olan Goetz Collection da yine ziyaret etmek isteyebileceğiniz sergi alanları arasında. Mimari açıdan da bayağı hoş görünen müzenin konumu merkeze birazcık uzak, ancak eğer kafaya koyduysanız, ne bilelim mutlaka görmek istediğiniz bir sergiye denk geldiyseniz tabii ki yine Münih'in toplu taşıma sistemi ile çile çekmeden ulaşabilirsiniz. Web sitelerinde hali hazırda var olan sergileri ve yakın zamanda gelecek olanları inceleyebilirsiniz, gideceğiniz tarihe göre ilginizi çekip çekmediğine karar verirsiniz. Deutsches Museum: Nedenini bilmediğim bir şekilde kafamda sürekli Rammstein ile ilişkilendirdiğim bu müze bir bilim ve teknoloji müzesi. Ziyaret etmedik, içeriğini bilmiyorum, ancak ilgisini çekebilecekler için es geçmeyelim dedik. Nymphenburg Sarayı: Burayı ziyaret etme imkanımız olmadı, ancak Münih'teki popüler turistik aktivitelerden biri. Belki ilginizi çekebilir. Justizpalast: Evet metro duraklarından sonra şimdi de adliyeye gidiyoruz hazır mısınız?sdfs Güzel kardeşim güzel işte, ne yapalım yani..... Güzel fotoğraf çekmek isterseniz binanı içine bi' bakın deriz. Herzs-Jesu-Kirche: Mimarisi ile sizi şaşırtacak, bildiğiniz kiliselerden bayağı farklı, modern bir yapı, bu sebeple vaktiniz olursa ve mimariye ilgi duyuyorsanız görmek isteyebilirsiniz. BMW Museum: Evet, Münih'te babalar gibi bir BMW Müzesi var, eğer konuya ilginiz varsa muhtemelen hoşunuza gidecektir. Binası mimari açıdan da hoş bu arada, o anlamda da görmeye değer. Endless Staircase: Merkezden biraz uzak kalması sebebiyle maalesef göremediğimiz Umschreibung, Olafur Eliasson adlı sanatçının bir dış mekan çalışması. Arkasındaki binalar ile birlikte gerçekten güzel bir görsel oluşturuyor, şayet vaktiniz ve enerjiniz olursa fotoğraflamak ve görmek üzere ziyaret edebilirsiniz. Neuschwenstein Kalesi: Münih'ten gitmezseniz başka bi' yerden de buraya geçmeye kalkışır mısınız bilemiyoruz, o sebeple burayı listenin başına aldık. Hani şu sağda solda karşınıza çıkan listelerde \"Disney'e ilham veren kale\" diye görüp durduğunuz yer var ya, işte bu tam olarak orası. Güzelliği ve ihtişamı tartışılmaz, dolayısıyla Münih'ten kolaylıkla ve 2-2,5 saat gibi bir sürede ulaşabileceğiniz bu yeri görmeden dönmemek iyi bir fikir olabilir. Ulaşımı da zor değil, Münih Hauptbahnhof'tan Füssen'e tren binip oradan böyle 10-15 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile işler halloluyor. Nürnberg: Nürnberg ile Münih'in arası trenle 1 saat civarı bir şey, dolayısıyla buradan oraya geçmek, hatta belki Nürnberg'i de gezip dönüşü oradan gerçekleştirmek çok mantıklı bir rota, çünkü Nürnberg'den Türkiye'ye direkt uçuş var. Buyrun Nürnberg rehberimizi buraya bırakalım, gerisi oradan gelir zaten. Salzburg: Bir diğer şahane fikir, Salzburg'a geçip oradan İstanbul'a dönmek, 2 FİLM BİRDENNN. Münih Salzburg arası tren ile 1,5 saat gibi bir şey sürüyor, oradan gaza gelip günübirlik Hallstatt'ı görmeye bile geçersiniz, buyrun size mis gibi bir rota daha, üstelik iki ülke görmüş oluyorsunuz. Salzburg Gezi Rehberi ve Hallstatt Gezi Rehberi işinize yarar diye linklendi bile. Dachau Concentration Camp: Bu biraz daha sarsıcı, ağır bir günübirlik gezi olabilir, çünkü Münih'e tren ile yarım saat uzaklıkta bulunan bir toplama kampı bulunuyor. Biz burayı ziyaret etmedik, ancak ziyaret etme imkanı bulduğumuz başka toplama kamplarını göz önünde bulundurunca yazarken bile tüylerimiz diken diken oluyor, dolayısıyla detaylarını araştırıp vaktiniz olursa burayı ziyaret etmenizi önerebiliriz. Eibsee: Burası Münih'e yaklaşık 2 saat uzaklıkta bir göl, şans eseri Instagram'da Münih araştırmaları yaparken karşılaştık ve doğruyu söylemek gerekirse hakkında pek de fazla bilgimiz yok. Ancak şayet vaktimiz olsaydı mutlaka gidip bakardık, çünkü fotoğrafları cidden harika görünüyor. Biraz daha doğayla haşır neşir olduğunuz bir aktivite arayışındaysanız burayı da bir araştırabilirsiniz. Münih Gezi Rehberi için çok önemli, pek önemli bir detaydan bahsetmeden gitmeyelim; Eğer Münih'te bir pazar gününe denk gelecekseniz pek çok yeri kapalı olabileceği aklınızda bulunsun. Buna mağazalar ve süpermarketler de dahil. Açık bulabileceğiniz tek market tahmin edersiniz ki bazı Türk marketleri. Birçok mekan da erken kapatıyor ya da komple açmıyor. Bu sebeple özellikle alışverişli işlerinizi Pazar gününe bırakmayın ve mutlaka gitmek istediğiniz bir mekan varsa Pazar açık olup olmadığını mutlaka kontrol edin. Ulan Pazar çöp mü oldu şimdi diye düşünüp üzülmeyin, müzeleri Pazar gününe bırakın, çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Pazar günleri şehrin birçok müzesine giriş yalnızca 1 Euro. Münih'in soğuğu çok pis çarpıyor, üstünüze başınıza ona göre bir şeyler alın. Yani gündüz sadece kazakla oturabiliyorken akşam bir anda üstüne 8 kat daha çıkmanızı gerektirebilecek bir soğuğa dönebiliyor, o sebeple dikkatli olmakta fayda var."} {"url": "https://oitheblog.com/2021/06/25/bozcaada-gezisi-2021", "text": "Başlamadan gelen not: Bozcaada Gezi Rehberi Eylül 2023'te Bozcaada Caz Festivali'ne gitmemizin ardından güncellenmiştir. Pandemi mandemi deyince çok eski diye düşünmeyin, sadece silmek istemedim çünkü o acayip ve korkunç süreci yaşamamış gibi davranmak istemiyorum niyeyse, ileride bu yazıyı okuyup \"vay be neler yaşamıştık\" diye şaşırmaya devam ederiz? Son olarak Instagram profilimizde Bozcaada ile ilgili başka detaylar da bulabilirsiniz, bekleriz. Bozcaada'yı soracak olursanız, ki zaten buraya geldiğinize göre elbet onu soruyorsunuz, bu seferki geziyi tam şöyle özetleyebiliriz; ilk başta soğuk ama girince alışıyorsunuz. Normal koşullarda tüm modumuzu yükselterek güneşi yerine, her şeyi yoluna koyan bir yer olduğu için buraya ne zaman gitsek beklentimiz yüksek, mutluluğumuz ise tavan oluyor. Çünkü Türkiye'deki birçok tatil beldesinin aksine kimse kasıntı olmuyor, o \"ada rahatlığı\" denilen şey herkesin üstüne çökmüş; herkes daha mutlu, herkes daha \"yavaş\", herkes daha ağırdan alıyor, acelesiz, tadını çıkara çıkara günlerini geçiriyor. Haliyle siz de Bozcaada'ya ayak bastığınız gibi o moda geçiş yapıp \"bok varmış gibi her şeye acele eden gergin şehirli\" tarafınızı bir kenara bırakıyorsunuz. Fakat bu sefer genel olarak bir pandemi gerginliği hakimdi; özellikle de ada esnafında. Hatta ilk gün bu iş bayağı keyfimizi kaçırdı, şöyle güleryüzlü birine denk gelip \"hayırdır neden herkes gergin bu sene\" diye sorunca gerçekten de herkesin bu sene daha gergin olduğunun onayını aldık, sebebine \"pandemiden delirdiler\" dediler gerçi, bilemiyoruz, geçerli bir sebep gibi de sanki? Yine de her şey normale döndükçe herkesin keyfinin daha yerine geleceğini umarak bu kısma pek takılmamanızı önereceğiz, good vibes only tabelası astığımı düşünün buraya. Neyse, girişi çok uzatmıyorum, uzun süredir yazma imkanım olmadığı için öyle çok konuşasım var belli ki, kendimi sakinleştirmeye çalışacağım. Efenim buyursunlar, karşınızda güncel bir Bozcaada Gezi Rehberi. Merkezdeki otellerde kalırsanız özellikle akşamları araba kullanma ya da birtakım yerlere nasıl ulaşacağım derdinden kurtulmak güzel. İçki içecek olmanızın kuvvetli bir ihtimal olduğunu da düşünürsek olabildiğince arabasız hareket etmek adına merkezde kalmak iyi bir alternatif. Mekanlar aşağıda bahsedeceğimiz bazı alternatif noktalar hariç büyük ölçüde merkezde yer alıyor, aklınızda bulunsun. Bağ evi ya da merkeze daha uzak yerleri tercih edecek olursanız özellikle şu an hala pandemi döneminde olduğumuzu göz önünde bulunduracak olursak daha izole bir alanda olmanız daha rahatlatıcı olabilir. E tabii daha geniş, daha ferah bir alanda olacağınız da kesin. Merkezdeki oteller çoğunlukla çok küçük ve bu tip yerlere kıyasla sıkışık. Biz bu Bozcaada gezisinde merkezde, Rum Mahallesi tarafında yer alan Kaikias Otel'de kaldık ve gayet sorunsuz bir deneyimimiz oldu. Odalar küçüktü, ancak tertemizdi ve şayet \"zaten odada ne kadar kalacağız ki\" diye düşünenlerdenseniz sizi de gayet memnun edeceğine tahmin ediyoruz. Arabayı park edebileceğiniz bir alanları da mevcut, eğer orada yer kalmasa bile çok yakında bir otopark var. Şayet merkezde kalmak gibi bir derdimiz olmasaydı muhtemelen Finka Boutique Hotel'i denerdik, nasıldır bilmiyoruz, tek dayanağımız tipinin tatlı görünmesi? Ona da bir bakarsınız. Bozcaada'ya gitmek için Geyikli'den feribota binmeniz gerekecek. İsterseniz arabanızı Geyikli tarafında bırakıp yayan olarak da adaya geçebilirsiniz, o konuda tercih sizin, adada arabayla uğraşmak istemezseniz anlarız, çünkü kalabalık dönemlerinde arabaya yer bulma belası resmen belaların en büyüğü, küfür konusunda bayağı yaratıcılaşabiliyorsunuz. Sefer saatlerini şuradan kontrol etmeyi unutmayın, dönem itibarıyla sık sık değişiklikler yaşanabiliyor ya da yoğun dönemlerde ek seferler de buradan duyurulabiliyor. Hatta bazı dönemlerde rezervasyon yapabilmeniz için online bilet seçeneği bile açabiliyorlar, ona da ayrıca bakarsınız, yoğun dönemlerde mantıklı olabiliyor. Bazı dönemlerde kısmını özellikle vurgulamak isteriz, çünkü biz oradayken rezervasyon seçeneği açık değildi mesela. Neticede özellikle yoğun dönemlerde oluşan feribot kuyruklarını hatırladıkça bu rezervasyon işini geç öğrendiğimize yanıyoruz, o yüzden bu kısmı ciddiye alın deriz. Eğer adaya arabanızla geçecekseniz ve merkezde konaklayacaksanız otelinizin misafirlerine özel park yeri olup olmadığını sormayı ihmal etmeyin. Şayet yoksa adada park edebileceğiniz ücretsiz otoparklar var, ancak yoğun dönemlerde burada yer bulmak çileye dönüşebiliyor, aklınızda bulunsun. Bozcaada içinde ulaşım için alternatifleriniz ise araba, minibüs ve taksi. Biz arabayla gittiğimiz için minibüs ve taksinin kolay bulunup bulunamadığı konusunda kesin bilgiler vermemiz güç. Anladığımız kadarıyla minibüsler Mayıs Eylül arası kullanılıyor, onun dışındaki dönemlerde böyle bir imkan yokmuş gibi görünüyor. Biz bu gezimizi Haziran ayında gerçekleştirmiş olmamıza rağmen esrarengiz bir şekilde minibüslere hiç denk gelmedik, ancak bu pandemiyle ilgili bir durum olabilir, muhtemelen bir noktada normal düzenine döner. Şuraya \"valla biraz yüzün biraz da yiyin işe\" yazıp bu kısmı geçmek isterdik ama, blog yazısı dedik, içerik dedik, 1,5 senedir yazmıyoruz dedik, yapacak bir şey yok anlatacağız uzun uzun. Şaka bir yana, zaten canım ada sokaklarını, özellikle de Rum Mahallesi tarafını dolaşacağınızı varsayacak olursak, Polente'de gün batımına gitmek ve şarap tadımı yapmak harici adada bulunabileceğiniz çok da değişik bir aktivite yok gibi. Zorlarsanız 1-2 şey daha çıkar ama, zorlamayı gerektiren bir durum görememekteyiz, bir şey kaçırmayacaksınız yani. Bunu da olumsuz bir şey gibi değerlendirmeyin lütfen, aksine harika bir şey, plajda Tembellik Hakkı'nı okuyun onun yerine, yayıyoruz popoları, adadayız....... Ayazma Plajı zaten bir ada klasiği, Bozcaada'ya yaz döneminde bir kez gittiyseniz Ayazma'yı da bilirsiniz. Haliyle genelde en kalabalık plaj da burası oluyor. Şezlong, tuvalet, şemsiye gibi şeyler mevcut ve ücretli. Civarda Koreli ve Vahit'in Yeri gibi bir şeyler yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Ayazma'dan hemen sonraki koy Sulubahçe Koyu, birbirlerine oldukça yakınlar. Burada kendi halinizde tesissiz takılıp, Ayazma'ya çok yakın olduğu için yeme içme işlerinizi de o tarafta halledebilirsiniz. Sulubahçe'den ilerleyince Habbele'ye ulaşıyoruz. Burada Habbele Beach isimli bir tesis de var. Ayrıca tesis harici bir noktadan girilebiliyor diye de duyduk, fakat biz hizmet bağımlısı olduğumuz için beach kısmına çöktük. Herhangi bir problem de yaşamadık, su da bir Bozcaada klasiği olarak buz gibi olsa da berrak ve güzeldi. Beylik Koyu denize girmeyip size burada anlatmak üzere şöyle bi' göz attığımız noktalardan. Suyu gerçekten çok güzel görünüyordu, koyda herhangi bir tesis olmadığı için ve Akvaryum Koyu'ndan biraz daha az popüler olduğu için burada pek kalabalık da yoktu. Daha yoğun dönemlerde işler değişebilir tabii ama yine de biraz daha kendi halinizde olmak istiyorsanız buraya bi' göz atabilirsiniz. Ayana Koyu Beylik ve Akvaryum Koyu arasında bir noktada kalıyor. Denizi güzel görünüyordu, yine herhangi bir tesis bulunmuyor. Akvaryum Koyu denize girmek için uğrayabileceğiniz ve eskiden daha alternatif kalan, ama artık biraz daha popüler sayılabilecek bir başka koy. Yıllardır herkes kimsenin bilmediği çok gizli bir koy olarak Akvaryum Koyu'nu söylediğine göre belli ki artık o kadar da gizli değil? Burada herhangi bir tesis yok, şemsiyenizi, yiyip içeceğinizi yanınıza almayı ihmal etmeyin, sonra güneşin alnında kuruyup kalırsınız. Suyun rengi falan şahane burada, bizce üşenip koy koy takılmayacaksanız bile bir gün buraya yolunuzu düşürün. Tuzburnu Koyu adada varlığından haberdar olduğumuz son koy. Bu civarda Ataol Beach & Bungalows adlı bir otel de var. Beach kısmından faydalanılıyorsa o da bir alternatif olabilir. Bi' kere İstanbul'dan Bozcaada'ya giderken yolda ne yenir, bunu hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin, biz sizin yerinize düşündük. Şayet İstanbul ve civarından yola çıkıyorsanız Eceabat'taki Suvla Winery'de duraksayıp hem bir şeyler atıştırabilir, hem de güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Toplum tarafından şarap içmenin kabul gördüğü saatleri umursamıyorsanız birer kadeh şarap da denemiş olursunuz. Alternatif olarak Çanakkale'deki efsane Yalova Restoran'a da uğrayabilirsiniz, ancak zaten adada bir şubeleri daha olduğunu da hatırlatalım, aşağıda bahsedeceğiz. Bunun haricinde Tekirdağ tarafından geçecekseniz Maple Roastery'de bir kahve molası verebilirsiniz. Yukarıda söz ettiğimiz iki yer de daha kalabalıklar dışında kalıyor, dolayısıyla kalabalık sokaklarda daha canlı bir ortamda yemek yemek istiyorsanız Nevreste güzel bir seçenek olabilir. Simyon, Ada'm, Battı Balık da benzer seçenekler, bu sefer herhangi birinde yemedik ama aklınızda bulunsun diye yazıyoruz. Son olarak şöyle denize nazır yiyip içmek isterseniz de bir ada klasiği olan Vahit'in Yeri'ne gidebilirsiniz, günü burada batırmak güzel oluyor. Yine rezervasyon yapmayı unutmuyoruz. Biz gittiğimizde kapalıydı, ancak günbatımı saatlerinde Pavli'ye şarap içip bir şeyler atıştırmaya uğrayabilirsiniz, beğenirseniz bize de haber verin hatta, merak ederiz. Akşam kokteyl için mutlaka Sapa'ya uğruyorsunuz, itiraz istemiyoruz, Libido adlı kokteylleri çok güzeldi........... Onun dışında Salhane de güzel bir alternatif, lokasyonu da hoş. Muhtemelen buralara akşam vakti gideceksiniz ama gündüz yolunuzu düşürebilirseniz güzel fotoğraflar da çekebilirsiniz. Bir ada geleneği olarak Polente'ye gün batımına gitmeden döneceğinizi sanmıyoruz. O sırada hep başa bela olan gün batımı noktasına yiyecek içecek taşıma organizasyonuna kökten çözüm olarak güzel konseptli iki mekan var, Boboz ve No: 8 Bozcaada. Her ikisinde de gün batımına giderken yanınıza alabileceğiniz birtakım atıştırmalıklar, sandviçler, tabaklar hazırlıyorlar. Son zamanlarda başka mekanlar da aynı akıma katılmışlar, birçok mekanın camında \"gün batımı tabağı vardır\" benzeri açıklamalar görebilirsiniz. Biz Boboz'dan sandviç alıp doğruyu söylemek gerekirse pek tutmadık, ancak belki gün batımı tabakları daha farklıdır, bilemiyoruz.... Kahve için favorimiz önceki senelerde olduğu gibi yine Coffee Shelter oldu, sabah saatlerinde orada olmak keyifli, adalı olma isteği uyandırıyor resmen. Bunun dışında Kahverengi Roastery de popüler bir alternatif. Burası Maia Bozcaada adlı dükkan ile iç içe, gitmişken dükkanı da bi' kurcalarsınız, güzel şeyler var. Dükkan demişken, Bit Bozcaada'da da güzel tasarım ürünler vardı, hem kıyafet, hem takı, hem de ev eşyası gibi şeyler, oraya da güzel atabilirsiniz. Bozcaada'da şarap tadımı için Amadeus Şarapçılık, Talay Şarapçılık, Ataol Şarapçılık, Corvus, Çamlıbağ Şarapları gibi seçenekleriniz mevcut, hangisinde tadım yapacağınıza karar vermek size kalmış. Tadım yapmak durumunda da değilsiniz tabii ki, adada deneyip sevdiğiniz yerel şarapları evinize satın almak üzere de buralara uğrayabilirsiniz. Biz 2023'teki son gezide nihayet uzun süredir merak ettiğimiz Amadeus'a gittik ve çok güzel şaraplar içtik, tavsiyemizdir. Tadım yapmak zorunda da değilsiniz bu arada, dilediğiniz şarabı sipariş verip içebilirsiniz. Polente'ye gün batımı izleyemeye gideceğiniz gün için, hatta tesis olmayan plajlarda kullanmak üzere de yanınıza taşınabilir kamp sandalyesi benzeri bir şey ya da en azından üstüne oturabileceğiniz bir örtü falan alırsanız iyi edersiniz. Ayrıca şarap içecekseniz tirbuşon alın ya da artık gitmeden açtırır mısınız ne yaparsınız bilemiyoruz ama, bir çözüm üretmeden gitmeyin özetle. Ayrıca gün batımına çok yakın bir saatte gitmek yerine biraz daha önceden giderseniz iyi edersiniz çünkü herkes yer kapmak için çıldırmış bir halde buraya akın ediyor. Bavula bi sweatshirt, hırka benzeri bir şey atmayı da unutmayın, Polente esebiliyor. Özellikle Eylül'de falan gidiyorsanız akşamları mutlaka yanınızda üstünüze alacak bi' şey olması lazım, serin oluyor. Adanın denizinin bizim standartlarımıza göre BUZUL gibi olduğunu eklemek zorundayız. Bunu korkmayın diye en sona yazdık."} {"url": "https://oitheblog.com/2021/10/03/urla-gezisi-hafta-sonu-plani", "text": "Yıllardır Urla'ya haksızlık edip sürekli bir geçiş noktası olarak kullanmış bir ikili olarak artık biraz daha kapsamlı bir Urla gezisi gerçekleştirmenin vakti gelmişti. Ayıp ettik sevgili Urla, özür diliyoruz. Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Urla tam bir CHILLEME yeri olduğu için öyle görülmedik yer bırakmayacağız mantığı ile her noktasına da ayak bastık diyemeyiz. Böyle bir gayeniz varsa tam olarak doğru rehberde olmayabilirsiniz. Bizim Urla gezisi planı tam bir keyif işiydi, normalde özellikle yurt dışı gezilerinde olabilecek en kapsamlı rehberi oluşturmak için perişan olurken bu sefer büyük ölçüde gerçekten gitmek istediğimiz yerlere gittik, sağda solda popomuzu yaydık, neredeyse her aktivitemizde elimizde şarap vardı, belki Dionysos bile bu kadar şarap içmemişti, denizde elimizde kadeh olsa bile buna o kadar da şaşırmayacak bir haldeydik. Eğer bize soracak olursanız Urla gezisi planınız varsa siz de böyle takılmalısınız?? Urla gezmekten ayaklarınızın ağrıyacağı değil, yayılmaktan poponuzun uyuşacağı bir yer olunca daha güzel deneyimleniyor, tam bir KEYİF BELDESİ. Urla Belediyesi, logonuzun kenarına köşesine bir yerlere keyif beldesi yazmak isterseniz izni verdim gitti, bence şahane bi' fikir ama siz bilirsiniz....... Buralara kadar gelmişken etrafta dolaşmak isterseniz Foça ve Sığacık&Seferihisar notlarımıza da göz atmak isteyebilirsiniz. Bizi Instagram'dan takip ederek bu rehberde söz ettiğimiz yerleri sabitlenmiş hikayelerden izleyebilirsiniz. Evet tamam, denize girilir. Ama biz o kısmına pek karışmayacağız, caaaanım İzmir'desiniz, bir sürü denize girecek yer var, aslansınız, kaplansınız, siz o kısmı halledersiniz. İlla Urla'da denize girmek istiyorsanız hep duyduğumuz Urla plajları Demircili Plajı ve Altınköy Plajı, belki bunlara bi'göz atabilirsiniz. Arabaylaysanız Urla sınırlarında kalmayıp Karaburun'a, Sığacık'a ne bilelim Çeşme'ye falan bile gidebilirsiniz, o iş sizde. Biz size 2 günlük bir Urla gezisi boyunca deniz harici ne gibi aktivitelerde bulunabileceğinizi, özellikle yaz harici dönemlerde giderseniz neler yapabileceğinizi özetlemek istedik. Buyrun konuya geçelim. Arkas Sanat bizim için Urla gezisinin sürprizli kuponu gibi bir şeydi. Vay be, bir sanat müzesini betimlemek için ne şairane bir anlatım..... Ama gerçekten de tam olarak \"hadi bi' gidip bakalım belki güzel çıkar\" diye gittiğimiz yerin bir anda Urla gezisi yıldızlarından birine dönüşmesi beklenmedik bir gelişmeydi. Çok büyük değil, fakat şöyle sesli rehberinizi elinize alıp eserlere ilişkin anlatılan şeyleri de dinleyince öyle keyifli bir aktiviteye dönüştü ki, Urla gezisi gerçekleştirecek olursanız asla es geçmeyin deriz. Müzeye giriş ücretsiz. Öğrenci kimliğiniz varsa sesli rehberi de indirimli olarak alıyorsunuz. Açık olduğu günleri sitelerinden kontrol edip gitmenizde fayda var, çünkü çoğu gün kapalı ve bu bir şaka değil. Sonra gidip kapalı denk gelirseniz üzülmeyin. Urla gezisi rotamızda nadir olarak karşılaşabileceğiniz şarap içermeyen aktivitelerden bir diğer yer olan Uzbaş Arboretum'u bir botanik çiftliği olarak tanımlayabiliriz. İçinde türlü türlü bitkiler, ağaçlar, çiçekler mevcut, hem görsel olarak çok hoş, hem de keyifli bir aktivite. Biz buraya daha önce gittiğimiz için son Urla ziyaretimizde tekrar gitmemiş olsak da ufak bir araştırma sonucu artık girişin ücretli (25 TL) olduğunu öğrendik, aklınızda bulunsun. Ayrıca sanıyoruz ki içeriden herhangi bir alışveriş yapacak olursanız bu ücret alışverişinizden düşülüyor, farklı bir durum söz konusuysa siz bize haber edersiniz artık. Bağ yolu derken de mantık şu; biliyorsunuz ki bu civarda bir sürü bağ evi ve şarap üreticisi var, dolayısıyla bu iş bir rotaya dönüştürülmüş ve aslında biz ziyaretçiler için de işler oldukça kolaylaştırılmış. Civarda her yere bağ evlerine yönlendiren tabelalar yerleştirilmiş, birinden diğerine BAĞ EVİ HOPPING yapabiliyorsunuz, hangisine gittiğiniz, hangisine gitmediğiniz hepsi size kalmış. Şimdi size bu rota kapsamına dahil olan yerleri bir sıralayalım, seçeneklerinizi bilin; Urla Şarapçılık, Urlice, Usca, Perdix, Çakır, MMG Şarapçılık, Çakır, Mozaik ve İkidenizarası Şarapçılık. Bunlar arasından herhangi birinde gidip tadım yapabilir ve şarap alabilirsiniz. Eğer tadım yapmak değil, sadece istediğiniz şarabı sipariş verip oturup içmek istiyorsanız bunu yapabildiğiniz yerler USCA ve Urlice. Biz zaman kısıtlaması sebebiyle gidemedik, ancak öğrendiğimiz kadarıyla Perdix'te de tadım yapmadan bir şeyler içebilmek mümkün ve oldukça güzel bir orta yaratmışlar. Eğer mesafeyi sorun etmezseniz Seferihisar'da Ayda Winery'e de gidebilirsiniz, orada da aynı imkan sağlanıyor. Yine mesafeyi sorun etmeyecekler için Urla sınırlarından çıktığınız takdirde civarınızda Lucien Arkas Bağları ve İsabey Bağevi'nin olduğunu da hatırlatalım. Biz her ikisi için de çok heveslendik, gittiğimiz zaman onları da ayrı ayrı anlatırız. Hangi bağ evine gidecek olursanız olun ve tadım yapın veya yapmayın, mutlaka rezervasyon yaparak gidin. Yer buluruz ya ille birinde ne olacak diye düşünmeyin, bulamazsınız, keyfiniz kaçar. Farkındaysanız özellikle şuranın şaraplarını deneyin, buranınkileri sevdik, bilmemkiminkileri sevmedik demiyoruz, çünkü bu iş gerçekten acayip öznel bir durum. Ancak yer olmadığı için deneyemediğimiz ve yakınlarımız tarafından bize en çok övülen yerin Mozaik olduğunu ekleyebilirim. Denerseniz bizi Instagram'dan mesajlayın, merak ederiz. Yukarıda da belirttiğim gibi, biz Urla gezisi planı yaparken daha gastronomi ve şarap odaklı bir şeye heveslendiğimiz için muhtemelen başka bloglarda görebileceğiniz koskoca listelerden hazırlamayacağız. Zaten 2 güncük sürecek bir Urla gezisi planladığımız için öncelikli olarak ilgimizi çeken aktivitelerde bulunduk. Zeytinyağı Müzesi, Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi, Urla Sanat Sokağı, Malgaca Pazarı, İskele bölgesi gibi Urla'da gezilecek yerler listesine dahil edilebilecek birtakım noktalara bu sefer uğramadık ya da bazılarından şööyle bir geçtik. Eğer amacınız şarap ve gastronomi odaklı bir gezi geçirmekse ve kısıtlı bir zamanınız varsa bu kısmı es geçebilirsiniz. Ancak Urla'yı biraz daha detaylı tanımak ve gezmek gibi bir isteğiniz varsa daha detaylı bir araştırmaya girişebilirsiniz. Merak etmeyin, Urla'dan yalnızca litrelerce şarap içip dönmedik, aynı zamanda KİLOYLA yedik. Ancak şimdiden söyleyelim, deneyebileceğiniz çok yer olduğu için ve Urla aynı zamanda bir gastronomi rotası da olduğu için, özellikle kısa süreli bir Urla gezisi gerçekleştiriyorsanız birtakım tercihler yapmanız gerekecek. Bu kadar sürede heveslendiğiniz her yeri denemeniz imkansız. Biz de ay orayı mı denesek, aman buraya mı gitsek diye kudurup kudurup neticede öncelikli olarak merak ettiğimiz yerlere yönelmek durumunda kaldık. Leone Patisserie: İtiraz istemiyoruz, Urla'da kahvaltı için kesinlikle Leone'ye gidiyorsunuz, ne istiyorsanız yiyorsunuz ama ek olarak kruvasan da söylemeden asla dönmüyorsunuz. Kahvaltınızdan reçeller ballar falan artacak olursa onları da paket yapıp evinize götürüp lezzet şölenine evde devam edebilirsiniz, hadi yine iyisiniz...... Bir de şey, yeriniz kalırsa profiterol. Baristocrat: Kahve için 1,2 yer daha denemiş olsak da bu konuda Urla'daki favorimiz hala burası. Leone'de kahvaltı yaptıktan sonra buraya kolaylıkla yürüyebilirsiniz, ikisi birbirine gayet yakın. Kepler Mahfel: Burası şans eser denk geldiğimiz bir yerdi, yemeğe gitme saatimiz gelene kadar açlıktan fenalık geçirme noktasına gelince şöyle bir göz atalım diye içeri kafamızı uzattık ve çok güzel, kocaman bir bahçesi olduğunu görünce oturduk. Pek fazla yemek deneme fırsatımız olmadı ancak yediğimiz şeylerle ilgili bir problem yoktu. Ayrıca bölgedeki şarap üreticilerinin şaraplarını da deneyebilirsiniz. Son olarak akşamları müzik dinlemeye de gidebilirsiniz, sanıyoruz ki özellikle caz severlere hitap edebilecek gruplar çıkıyor, gitmeden Instagram sayfalarından hangi gün ne var bakarsınız. Plantsta: Baştan söyleyelim, Plantsta Urla'da değil, Yelki'de. Yani arabanız varsa erişiminiz daha kolay. Ancak özellikle ilginizi çektiğini düşünmüyorsanız buraya kadar gitmek istemeyebilirsiniz, anlarız. Buranın en büyük özelliği mekanın kendisinin güzelliği, çünkü burası bir botanik kafe. Gitmişken evinize bitki/saksı gibi şeyler de alabilir, bir şeyler de yiyip içebilirsiniz. Od Urla: Şimdi, bu noktada işin rengi biraz değişiyor, çünkü yukarıda yazdığım yerlerden biraz daha farklı bir moda geçiyoruz. Od'u duymayanınız, bilmeyeniniz kalmamıştır diye tahmin ediyorum, özellikle gastronomi/yeme içme konularına ilginiz var ise çok yüksek ihtimalle gitmeseniz bile gitmiş kadar olmuşsunuzdur. Bizim için de durum buydu ve \"tamam ya artık burayı denememiz gerekiyor\" düşüncesi ile uzun bir süre önceden rezervasyonumuzu yapıp, aklımız inceden Teruar Urla'da kalmış bir halde tercihimizi Od'dan yana kullandık, çünkü artık neden bu kadar sevildiğini bilmeliydik?? Hemen açık açık en baştan söyleyeyim, Od'da inanılmaz bir deneyim yaşamadık. Elbette geçip de \"kötü\" olduğunu söylemeyeceğim, bu oldukça yüzeysel bir yaklaşım olur. Ancak bir \"deneyim\" yaşamak isteği ile özellikle tadım menüsünü tercih etmiş olmamızın neticesinde yemeklerin yarısı hakkında bilgi alıp yarısına ilişkin alamadığımız, genel olarak yüksek ihtimalle mekanın aşırı büyüklüğü sebebiyle bir panik ortamının hakim olduğu, pek çok eksiğin gözümüze çarptığı bir akşam geçirdik. Bu durumda kardeş restoran Ma'nın da açılmış olmasının ve işlerin biraz \"fazla\" büyümesinin bir etkisi mi vardı bilemiyoruz, ancak biz buraya yönelik heyecanımızın karşılığını alamadık. Uzun süredir denemek istediğimiz bir diğer restoran da Vino Locale'ydi ve ikinci akşam yemeği hakkımızı da buradan yana kullandık. Vino Locale'de tadım menüsü bulunmadığı için seçimlerimizi kendimiz yaptık ve genel olarak gayet memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Buranın en büyük özelliklerinden biri menüsünün her ay değişiyor olması. Masanıza oturduğunuz andan itibaren çalışanların menüye çok hakim olması ve sizi çok iyi şekilde bilgilendirip yönlendiriyor olmaları bile insanı iyi hissettiriyor. Yiyeceğiniz her şeyin arka planı, detayları, malzemeleri ile ilgili bilgi alabiliyor, ne yediğinizin içeriğine hakim bir şekilde tüketiyorsunuz. E lezzet anlamında da iyi bir karşılık alınca genel olarak oldukça memnun edici bir deneyim ile sonuçlanıyor. Özetle biz burayı sevdik, öneririz! Deneyemediğimiz ve aklımızda kalmış iki yer var; Teruar Urla ve Kekliktepe Bağ Evi. Her ikisi ile ilgili de güzel yorumlar duyduk, Instagram sayfalarına bakıp bakıp heveslendik, ancak bu seferlik vaktimiz yetmedi. Eğer sizin vaktiniz olursa buraları da deneyebilirsiniz. Me: X bir yere gitmek aklımın ucundan geçmiştir. Me again: Oitheblog'un x yer hakkındaki blogunu okurum. Me again and again: X YERİNE GİTMEYİ ÇOK İSTİYORUMDUR."} {"url": "https://oitheblog.com/2021/11/08/bruksel-gezi-rehberi-sevmeyenleri-utandirma-cabalari", "text": "Başlığa bakınca Brüksel'i sevmeyenlere atıp tutacağız, vay efendim nasıl sevmezsiniz, siz sadrazamın malum uzvu musunuz diyecek gibi duruyor olabiliriz, haklısınız, gerçekten de öyle görünüyor. Fakat aslına bakarsanız o Brüksel'i gezip \"abi ben sevmiyorum orayı ya hmmff bürokrasi kokuyorrr\" diye dönen o tipler var ya; işte o biz o tiplerin ta kendisiyiz. Yıl muhtemelen 2013-14 falan, 20 yaşlarımızın başlarında, daha TL'yi Euro'ya çevirince instant kalp krizi geçirmediğimiz yıllardayız. Hadi bu sefer de gidip Brüksel'i görelim dedik, 3 gün dolaştık, aynı turistik bölgelerde yuvarlaklar çizdik, 2 waffle attık, sonra döndük \"biz Brüksel'i pek sevmedik\" diye Brüksel Gezi Rehberi yayınladık, bir de söz konusu rehber burada 7-8 sene kadar tuttuk..... HEYHAT. Bir nokta atışı yaparak direkt link verelim; eğer şehrin göbeğinde, güzel manzaralı, turistik bir noktada kalmak isterseniz sizler için Brüksel'de kaldığımız Airbnb evini buraya bırakıyoruz. Gerçekten son derece turistik bir noktada olduğunu tekrar etmek isteriz, gürültüsü falan da bol, ancak zaten turist olduğumuza göre burada kalmakla ilgili pek de bir derdimiz olmamalı herhalde? Tek eklememiz gereken not şu olabilir, eğer büyük bavul ile seyahat ediyorsanız bizce kesinlikle bu evi tercih etmeyin, çünkü eski tip bir ev olduğu ve merdivenleri feci şekilde belalı olduğu için bavulu yukarı taşımaya çalışırken sinir krizini eşiğine gelebilirsiniz. Yine de \"ayy ne güzel evler keşke bunlardan birinde yaşasam\" hayalleri kurarken bu gerçekle karşılaşmak fena olmadı, en azından artık böyle bir hayalimiz olmadığını söyleyebiliriz. Eğer bizim kaldığımız yerde yer bulamaz ya da başka seçenekleri de incelemek isterseniz tam olarak kaldığımız bölgedeki otellere bakınmak için direkt şuraya göz atabilirsiniz. Eveeet, başladık en turistik noktadan. Konuya böyle girelim, yavaş yavaş biraz daha alternatif noktalara geçiş yaparız. Burası Brüksel'in şehir simgesi diyebileceğimiz, en ünlü ve görsel olarak da en güzel meydanı. Dünyanın en güzel meydanı diyenler bile oluyor da, İtalya'daki meydanları görmediler galiba neyse....... Tabii şaka bir yana gerçekten de nefis bir mimariye, her binayı tek tek dakikalarca inceleyebileceğiniz bir görüntüye sahip ve Brüksel'de gezilecek yerler listesinin olmazsa olmaz noktası tam olarak burası. -9 numaradaki La Maison du Cygne'ye yaklaşacak olursanız Karl Marx'a ilişkin bir tabela göreceksiniz. Kendisi Brüksel'de yaşadığı yıllarda 1847'yi 48'e bağlayan geceyi burada kutlamış. EE NAPİYİM demiş olabilirsiniz, biz de der gibi oldu, çünkü daha ilginç bir detay beklemiştik doğrusu. Belki bir sonraki cümle sizi daha çok heyecanlandırır; pek çok kaynakta Marx'ın Komünist Manifesto'nun temellerini burada attığı ve burada çeşitli toplantılar gerçekleştirdiği söyleniyor, bu kısmı rivayet midir bilemeyiz, ama neden olmasın? -Meydanda göreceğinizi uzuuun bir kulesi olan o heybetli yapı belediye binası. Eğer dikkatli bakacak olursanız kulenin tam olarak ortalanmış olmadığını fark edeceksiniz. Biz ettik? E biz ediyorsak mimarı da etmiştir. Evet doğru, etmiş. Ve bu hatayı fark edince ne yapmış biliyor musunuz? Kulenin tepesine çıkıp kendini aşağı atmış?? Doğruluğu belli olmayan bir şehir efsanesi daha dinlediniz, biz Brüksel halkının yalancısıyız, hoşçakalın. -Hemen yakınınızda Galeries Royales Saint Hubert var, burası da oldukça turistik bir nokta, civarınızdayken gezebilirsiniz. Burası tarihteki ilk alışveriş merkezlerinden biri desek çok da saçma olmaz galiba, tabii bugünkülere kıyasla mimari açıdan çok daha albenili olan bir versiyonu. 1847'de açıldığını söylersek konu sizin açınızdan da biraz daha netleşir galiba. İçindeki dükkanlar son derece turistik, fiyatlar da buna yaraşır şekilde, ancak şöyle bir turlarsanız hoşunuza gidecektir. Burayı dolaştıktan sonra St. Michael and St Gudula Cathedral'ı görmeye de uğrayabilirsiniz. -Genel olarak Grand Place civarındaki ara sokaklara dalıp şehrin bu en turistik bölümünü yürüyerek kolaylıkla keşfedebilirsiniz. Aynı bölgeden devam, Grand Place'tan kolaylıkla yürüyebileceğiniz Manneken Pis gerçekten de insanlık tarihinin en manasız şehir simgelerinden birisi. Brüksel ile arayı düzelttik diye 60 cm boyunca bir işeyen çocuk heykeline hayranlık besleyemeyeceğiz, kimseler kusura bakmasın....... Ama gidip baktık mı? Baktık. Üstelik zaten daha önce görmüş olmamıza rağmen ikince kez baktık mı? Evet baktık. Brüksel ve hatta Belçika sınırları içinde bu heykelin bu kadar ünlü olmasını anlamlandırabilen bir kişiye bile denk gelmemiş olmakla birlikte sizlerin de görmek istemesini anlayabiliyoruz, buyrun, görün. Sövülecek bir şey varsa önce görün, öyle söversiniz. Bu arada heykelin başına gelmeyen de kalmamış, defalarca kez çalınmış, parçalara ayrılmış, çalıp sonra vazgeçip yerine geri koyan bile olmuş. Neticede şu an orada işeyerek sizi bekliyor. Hatta özel günlerde çeşitli kıyafetler bile giydiriliyor, biz şans eseri bir tanesine denk geldik. Öyle ki 900'ün üstüne kıyafeti varmış, bunu biraz şirin bulduğumuz itiraf etmek zorundayız. -Esrarengiz bir şekilde işeyen varlıkların heykel formundaki görüntülerine özel bir merakınız varsa Jeanneke Pis ve Zinneke Pis de şehrin derinliklerinde sizi bekliyor, onları da ziyaret edebilirsiniz. Başlıkta gördüğünüz çoğul ekinden de anlaşılacağı üzere, Royal Museums of Fine Arts birkaç müzeyi kapsayan bir müzeler topluluğu. şuradan sitelerine göz atıp hangi müzelerin ilginizi çektiğine göz atarak ona göre seçim yapabilirsiniz. Biz koleksiyonları inceledikten sonra Oldmasters Museum ve Rene Magritte'i daha yakından tanımak istediğimiz için Rene Magritte Museum'ı gezdik. Zaten bu ikisi iç içe sayılabilecek şekilde konumlandıkları için ikisini aynı güne koymak gayet mantıklı bir tercih oldu, siz de aynı şekilde planlayabilirsiniz. Müzelerden konuyu açmışken dönemsel olarak çeşitli etkinlik ve sergilere ev sahipliği yapan Bozar'ı ve MIMA'yı da es geçmeyelim, şayet vaktiniz varsa bu ikisine de göz atmak isteyebilirsiniz. Biz oradayken Bozar'da David Hockney sergisine denk geldik mesela, gitmeden önce sitelerinden kontrol edersiniz. Bu müzeyi ziyaret etmeye zamanımız yetmese de ilginizi çekme ihtimali olduğunu düşünerek es geçmek istemedik. Brüksel çizgi roman severler için cennet gibi bir yer, zaten burası da şehrin en ünlü müzelerinden biri. Art Nouveau hareketinin kurucularından biri olarak kabul edilen ve şehir için önemi büyük bir mimar olan Victor Horta tarafından tasarlanmış bir binada yer alan müze, şayet konuya ilginiz var ise hoşunuza gidebilir, yine de detayını araştırıp önceden ne gibi bir içerik sunduğunu incelemeden lönk diye gitmeyin tabii. -Hazır konu çizgi romanlardan açılmışken, bu çizgi romanlardan yola çıkarak yapılmış onlarca muralı görebileceğiniz bir yürüyüş rotası olan Comic Book Route'tan da söz etmeden geçmeyelim. Muhtemelen şehirde dolaşırken illa ki birkaç tanesine denk geleceksiniz ama tahmin ettiğinizden çok daha fazla sayıda mural çalışması var. Hatta Brüksel deyince gözümüzde canlanan görüntüde bu muralların olduğunu söylesek yeridir, şehirle o denli özdeşleşmiş çalışmalar. Tam şurada şehirde hangi noktada hangi muralı görebileceğinizi haritada işaretlemişler, oradan istediklerinizi tespit edip rotanıza ekleyebilirsiniz. Ixelles daha önceki gidişimizde keşfetmeyi akıl edemediğimiz, turistik noktaların biraz daha dışında kalan, daha lokal bir bölge. Kişisel tarihimizde Brüksel'i daha iyi tanıyıp daha çok sevmemizi sağlayan bölgelerden biri olarak yeri ayrı olacak, çünkü turistik noktalarda yuvarlaklar çizip durunca herhangi bir şehir ile o kadar da bağ kurulamıyor sanki? Floransa'daysanız falan kurarsınız tabii bu arada, gerçekçi olalım sdfs. -Bölgeyi tanımak için Place Saint Boniface civarından başlangıç yapabilirsiniz. Bu civarda güzel kafeler ve dükkanlar var, bazılarından aşağıda bahsedeceğiz, onlara gidecek olursanız zaten aslında buraya yolunuzu düşürmüş olacaksınız. -Eğer ilginizi çekerse Audrey Hepburn'un Evi Rue Keyenveld 48 numarada. Zaten civarı da güzel olduğu için şöyle bir önünden geçip göz atabilirsiniz, girip gezmelik bir durum söz konusu değil. La Cambre Abbey lokallerin vakit geçirmeyi sevdiği, kahvelerini kapıp yürüyüşe gittikleri, koşuya çıktıkları, güzel havaları değerlendirdikleri hoş ve tarihi bir alan. Biraz yerlisi gibi takılmak isterseniz kahvenizi kapıp kendinizi buraya atabilirsiniz. Çok çılgın bir şey beklemeyin, ama hoş bir yer, yakınlardaysanız uğranır. Şehrin eski bölgelerinden biri olan Marolles, özellikle antika dükkanları, vintage shop gibi dükkanlarla sık sık karşılaşabileceğiniz, hem görsel olarak hem atmosfer olarak hoş bir başka bölge. Tam bu bölgede yer alan nokta atışı bir aktivite için Salı Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri öğlen 2'te kadar Jeu de Balle Square'de kurulan bit pazarına uğrayabilirsiniz. Sonrasında bu civarda sokaklarda turlarsanız o kadar da büyük olmayan bu bölgesi büyük ölçüde gezmiş oluyorsunuz zaten. Evet, var mısınız bizimle birlikte hukukun üstünlüğüne inanmaya...... Bu binayı gördükten sonra olacağı bu çünkü. Zaten varlığından hiç haberdar olmasanız bile Brüksel'e gittiğiniz takdirde yüksek ihtimalle bazı sokak aralarından görüp \"bu bina da neymiş kardeşim böyle\" diye düşünecektiniz, çünkü gerçekten mimari olarak inanılmaz güzellikte ve son derece ihtişamlı, görkemli, HEYBETLİİİ bir yapı, dikkatinizi çekmemesi imkansız. Sanıyoruz ki içeriyi gezmek için tura katılmak durumundasınız, ancak bunu tercih etmezseniz bile sadece dışarıdan görseniz de oldukça etkileyici. Buraya gitmişken civarında da dolanmayı ihmal etmeyin, güzel bir bölgedesiniz.. Hatta buradan direkt Royal Museums of Fine Arts tarafına doğru ilerleyebilirsiniz, oraya doğru yürürken yol üzerinde Eglise Notre Dame de Sablon ve hemen yolun karşısında kalan Square du Petit Sablon'u da görebilirsiniz. Zaten bu rotayı izlediğiniz zaman şehrin bir tık daha lüks bölgesi sayılabilecek Sablon'u da şöyle bi' dolanmış oluyorsunuz. - Evet size metro istasyonu gezdireceğiz ne olmuş...... Pennehuis Station'ı gidip göremedik, ancak fotoğraflarından öyle hoş görünüyordu ki madem biz göremedik bari biriniz gidip görsün diye yazmadan geçmek istemedik. Açın bakın ne demek istediğimizi anlayacaksınız. - Brüksel'de birçok şehir parkı var, hepsi de birbirinden güzel ve kıskanmalık Bu parklar içinden Parc de Bruxelles şehirde dolanırken denk gelme ihtimalinizin en yüksek olduğu park, çünkü merkezi bir noktada. Cinquantenaire Park da bir başka turistik nokta olduğu için buraya yolunuz düşürme ihtimaliniz de muhtemel. Ancak özellikle havanın güzel olduğu bir döneme denk geliyorsanız sizi biraz da şehrin dışında kalan ancak lokallerin favorisi olan The Bois de La Cambre'ye gitmeye zorlayacağız. - 4 kişilik grubumuzdan 1 kişinin bile umrunda olmadığını fark etmemiz sebebiyle yolumuzu düşürmeme kararı aldığımız Atomium bir fuar için yapılıp neticede şehrin simgelerinden birine dönüşmüş bir yapı. Oldukça turistik bir nokta olduğu için Brüksel Gezi Rehberi yazıp ondan söz etmeden geçmek istemedik. İlginizi çekiyorsa konuya ilişkin daha detaylı bir araştırmaya girebilirsiniz. - Art Nouveau akımının en önemli isimlerinden hatta direkt kurucularından biri olarak kabul edilen Victor Horta Brüksel için büyük önem taşıyor. Barcelona için Gaudi ne ise Brüksel için de Horta o diyerek konuyu özetleyebiliriz. Eğer mimariye ilginiz varsa hem Horta Museum'ı hem de şehrin çeşitli noktalarındaki Horta tarafından tasarlanmış binaları ziyaret edebilirsiniz. Brüksel bizi yeme içme konusunda çok memnun etti. Zaten Brüksel'de mutlaka yiyin/için listesine bi bakar mısınız; Midye, waffle, patates kızartması, çikolata, bira...... Nedir bu kardeşim cennette servis edilen menü falan mı? Bunların iyisini tüketip memnun olmayanlar için de bir doktor linki bırakabiliriz isterseniz. Brüksel'de yalnızca 2 gün gibi bir süremiz olduğu için yeme içme konusunda denemek istediğimiz her yer deneyemediğimizi söyleyebiliriz. Ama zaten mantık çerçevesini dışında kalan uzunlukta bir listemiz olduğunu düşünecek olursak bu denediklerimiz normal seviyede yemek tüketimi olan bir insanı birkaç gün idare edebilir diye tahmin ediyoruz? Buyrun hemen konuya geçelim. Yakınlarınızda Brugge, Antwerp, Gent gibi şehirler var. Hatta gaza gelip 2-3 saat arası yol gitmeyi göze alırsanız Rotterdam, Amsterdam, Köln gibi şehirler de civarınızda. Özetle oldukça iyi bir noktadasınız, etraftaki yerleri gezecek süreniz varsa en azından 1-2 tanesine günübirlik geziyi düşünebilir, hatta belki eve dönüş biletinizi başka şehirden alarak çoklu destinasyon içerek bir gezi planlayabilirsiniz. Bizim en sevdiğimiz şey, nolur öyle yapın..........."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/04/04/2022-berlin-gezisi-notlari", "text": "Gerçekleştirdiğimiz son Berlin gezisi üstünden o kadar uzun zaman geçmiş ki, bu son geziye çıkmadan önce şöyle bi' sene hesabı yapınca \"ulan biz neye dayanarak Berlin Avrupa'da en sevdiğimiz şehirlerden biri\" diyip duruyorduk diye düşünmeme sebep oldu. Bu şehirde ne yaşadık da bu kadar sıkı bir bağ kurduk tam olarak hatırlayamadım ya da örneklendiremedim, ama bu soru işareti stabil Berlin sevgimin önüne de geçemedi. Zaten bu pandemi belası hayatımıza girdiğinden beri her şey sandığımdan çok daha uzun süre önce gerçekleşmiş çıkıyor ve bu durumu acayip sinir bozucu buluyorum, bana kalsa Berlin'e son gidişimizin üstünden maksimum 3 sene falan geçmişti... Neyse, bir şekilde canımız Berlin ile tekrar kavuştuk ve şimdi gönül rahatlığı ile söyleyebilirim, evet, Berlin Avrupa'da en sevdiğimiz şehirlerden biri. Hatta belki en sevdiğimiz? Diğerlerine haksızlık etmemek için çok büyük laflar etmemeye çalışıyorum. SEVİYORUM KARDEŞİM SEVİYORUM İŞTE diye bağırma noktasına gelmek üzere olduğumu siz de hissediyor musunuz..... Bu seferki Berlin gezisi resmen eski bir dost ile seneler sonra tekrar bir araya geliş tadında geçti. Derdimiz çok fazla yer görmek, listemize çok fazla tik atmaktan çok seneler sonra, hem de üstelik pandemi sebebiyle evde tıkılı kalmış olmamızın ardından gerçekten de Berlin'in tadını çıkarmaktı. Uzağa taşındı diye çok sık göremediğimiz ama çok sevdiğimiz bir dostumuzla bir araya gelmişiz gibi hissettik; tanımaya çalışmadan kaldığımız yerden devam. Bu sebeple daha önce gidip sevdiğimiz yerleri tekrar ziyaret ettiğimiz de oldu, e tabii haliyle yeni yerler keşfettiğimiz de. Eğer Berlin'e ilk kez gidecekseniz Berlin Gezi Rehberi ve Alternatif Berlin Notlarımızı incelemenizi önererek 2022 Berlin gezisi notlarımıza geçiş yapıyorum. Ayrıca tüm bu yazanları okumak istemezseniz bu kalbimi kırar ama sizi yargılamadan aşağıda anlatacağım her şeyi direkt izleyebileceğiniz Instagram sayfamızı da şöyle bırakayım. Eğer bu Airbnb evine kalmayacaksanız da evinizi ya da otelinizi seçerken toplu taşımaya yakın olmaya bakın yeter, bu gezinin ardından bir kez daha emin olduk ki, Berlin gibi bir şehirde toplu taşımaya yakın olduktan sonra kolay ulaşamayacağınız yer yok. Macera aramadan bizim konaklayıp memnun kaldığımız bölgede otel/ev bakmak isterseniz o bölgede arama yapmak üzere direkt şuradan bakabilirsiniz. Daha önce gitmediğimiz ve gezmekten en keyif aldığımız yer Helmut Newton Foundation oldu. Helmut beyin kendisini değil ama bazı eserlerini biliyor olduğumuzu bu müze ziyareti sonrası fark ettik, o da bizim ayıbımız. Moda fotoğrafçılığı konusunda dünya çapında işleri değiştiren kişilerden biri olan Helmut Newton'ı yakından tanımak isterseniz siz de yolunuzu bu müzeye düşürebilirsiniz. Müze olarak Berlinische Galerie ve C/O Berlin'e tekrar uğradık, çünkü bu sefer ilgimizi çeken başka şeyler vardı. Siz de dönemsel olarak ne sergiler olduğuna bakarak ilginizi çeken bir şeyler varsa buralara uğrayabilirsiniz. Neue Nationalgalerie'ye uğrayamadık, aklımızda kaldı, belki siz gidersiniz. Eğer bit pazarı işlerini seviyorsanız Pazar günleri Boxhagener Platz'ta da o tarz bir şey kuruluyor, Mauerpark yerine daha alternatif bir plan olarak orayı da tercih edebilirsiniz. Hem civarda aşağıda size önereceğimiz birkaç mekan da var. Burada mangal yok maalesef. Urban Nation Museum for Urban Contemporary Art da varlığından bu gezide haberdar olduğumuz yerlerden, yine sitesinden inceleyerek ilginizi çekip çekmediğine şöyle bi' bakabilirsiniz. Jacob & Wilhelm Grimm Kütüphanesi'nin mimarisi çok hoş, ama bu tip yerlerde içeri sadece fotoğraf çekmek için girince problem de çıkarabiliyorlar, şansınızı denemek isterseniz ve reddedilince hayata küsmüyorsanız aklınızda bulunsun. Fotoğraf çekmekten hoşlanıyorsanız Berlin'deki Accidentally Wes Anderson fotoğraf noktalarına yolunuzu düşürebilirsiniz, vesileyle şehrin farklı farklı bölgelerinde de dolanmış olursunuz. Onun da linkini şöyle bırakayım. Hiç turistik aktivitede bulunmamak bir tuhaf hissettirdiyse East Side Gallery civarında tekrar dolaşabilir ya da Berlin Katedrali'nin oralardan başlayarak Unter den Linden üzerinden Brandenburger Tor'a doğru yürüyebilir, şööyle bir Berlin havası alabilirsiniz. Eğer Berlin'de alışveriş yapmak gibi bir heves içindeyseniz Weekday, Urban Outfitters, Monki, &Other Stories, Vagabond, Brandy Melville gibi Türkiye'de olmayan ama güzel şeyler bulabileceğiniz türlü türlü marka bu şehirde mevcut. Ayrıca Voo Store, Hay Berlin gibi hoşunuza gidebilecek yerler de mevcut. Euro bu haldeyken buna ne kadar sevinebiliriz bilemiyorum gerçi, çk ktym..... Yediklerimizden pişman değiliz, aklımız yemediklerimizde be dostlar. Ne güzel yerler açılmış ve de ne güzel şeyler yedik... Özellikle Türkiye'de bir türlü gideremediğimiz Uzak Doğu mutfağı hasretimizi giderdiğimiz için bayağı mutluyuz, bu sebeple aşağıda Berlin'e değiş de Tokyo'ya gitmişiz gibi hissettiren birtakım yeme içme önerilerine denk gelebilirsiniz. Kahvecilerden başlayalım, uzun zamandır Berlin'e gitmediğimiz için biz şehre ayak bastığımız gibi 3 büyüklerden tam gaz konuya giriş yaptık. Siz de The Barn, Five Elephant ve Bonanza buldunuz mu affetmeyin. Latte içiyorsanız biraz fazla sütlü yaptıkları detayını eklemeyi bir görev biliyorum ama, kahvenin tadını yeterince alamıyorsunuz resmen, flat white mı içseniz acaba? Yalnızca bir öneri... Kahveye hayvanullah gibi para verirken istediğiniz tadı elde edememenin verdiği sinir bir başka oluyor çünkü. Onun dışında Father Carpenter, Silo Coffee, Ben Rahim, Distrikt Coffee, Concierge Coffee, The Visit gibi yerler de seçenekleriniz arasında olabilir. Röstsatte Berlin ise deneyip de hakikaten beğenMEdiğimiz tek kahveci oldu, onu da gitmeyin diye yazıyorum. O karton bardaklarının yarattığı üniversite kafeteryasında kahve yudumluyorum hissini size de yaşatmak istemem. Kahvaltı konusunda çok fazla güzel alternatif var, şehirde her gün başka bir yerde kahvaltı yaparak 3 hafta boyunca falan sabahlarınızı güzel geçirebilirsiniz. Bizim bu süre içinde deneyebildiklerimiz Annelies, Father Carpenter, 44 Brekkie ve Fine Bagels oldu. Hepsi ama hepsi çok güzeldi. 1 hakkınız olursa Annelies'ten yana kullanmanızı öneririz ama, harika çünkü cidden. Father Carpenter'ın dış mekanı da bayağı hoş olduğu için dışarıda uzun uzun oturalım kahvaltı yapıp üstüne kahve patlatalım, sabahımızın tadını çıkaralım derseniz orayı düşünebilirsiniz. 44 Brekkie'nin kahvaltı burgeri gibi şeyi çok leziz. Fine Bagels ise \"bir bagel ne kadar güzel olabilir ki abi neticede bagel işte\" sorusunun cevabını veriyor, krem peynirli avokadolu olan özellikle önerimizdir. Daha detaylı şekilde görmek ve durduk yere oturduğunuz yerden salya salgılamak isterseniz Instagram sayfamızdaki sabit storyleri incelemenizi öneririz. Zamanımız yetmediği için deneyemediğimiz ama aklımızda kaldan A Never Ending Love Story ve A. Horn'a da bi' bakarsınız, beğenirseniz siz bize haber edersiniz artık. Şöyle yürürken ayak üstü tatlı bir şeyler atıvermek isterseniz önceliği Canal Berlin'e veriyorsunuz, itiraz kabul etmiyoruz. Burası bir eklerci, isterseniz dondurma da var. Özellikle salt&caramel eklere denk gelirseniz çok rica ediyorum yer misiniz? Teşekkür kısmını dönünce hallederiz... Onun dışında Brammibal's Donuts'a denk gelirseniz ona da uğrayabilirsiniz, yaratıcı çeşitleri olması hoş, içine reçel basıp geçmemişler. Hemen burger dosyasını da aralayayım, çünkü Berlin'de iddialı burgerciler var. Bu konuda mutlaka şurada yemelisiniz demeye cesaret edemiyorum çünkü herkesin burger zevki farklı olabilir ve ben de BURGER ÜSTADI sayılmam. Mayonez vb. birtakım soslarla çok kolay kandırılabildiğimi biliyor ve bundan acı duymuyorum. Rembrandt, Kumpel & Kuele ve The Bird şu aralar şehirdeki en popüler ve sevilen burgerciler diyebilirim. Burgerde gelenekçi değilseniz ve biraz Asya etkisine okeyseniz Shiso Burger de ilginizi çekebilir. Tommi's Burger Joint ve Burgermeister de hala popülerliklerini koruyorlar, henüz deneme imkanınız olmadıysa onlar da ziyaret edilebilir, biz bu gezide yenilere heveslenince onlara tekrar uğramadık. Şöyle bi' öğlen atıştırmalığı yok mu diyenler için öncelikli önerimiz kesinlike Mogg. Burayı bir \"Jewish Deli\" olarak tanımlayabiliriz, Amerika'daki pastrami yapan yerlere yakın bir tarzı ve menüsü var. Mogg'da çok çok lezzetli şeyler yedik, kesinlikle önerimizdir. Mekanı bulmakta zorlanırsanız binanın içine girdiğinizde solunuzda kalan House Of Small Wonder'a doğru değil sağa döneceksiniz. Bunun dışında poke seviyorsanız Jigi Poke ya da daha farklı bir alternatif için Hallesches Haus'a da uğrayabilirsiniz. Ramen seviyorsanız Hako Ramen aklınızda bulunsun, gerçekten lezzetliydi, Türkiye'de bir türlü güzelini bulamadığımız ramen hevesinizi burada giderebilirsiniz. Sasaya adlı mekanın sushilerinden hiç memnun kalmadık, YUMRUK büyüklüğünde sushi olmaması gerektiğini Japonya gezimizde öğrenmiştik, keşke onlara da anlatan biri olsaydı, neden bu kadar popüler inanın bilemiyoruz. Markthalle Neun'da gayet güzel zaman geçirebilir ve çeşitli şeyler deneyebilirsiniz, ben yine içinde ne var ne yok bakabilmeniz için sayfasını da buraya bırakayım. Tüm bu anlattığımız yerleri ve yüksek ihtimalle daha fazlasını Instagram'daki sabit Berlin storylerimizden izleyebilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/04/18/barselona-gezisi-notlari", "text": "Bilmemkaçıncı Barselona gezisi sonrasından selamlar, nasılsınız dostlar... Şu anda oturmuş bunları yazarken bir yandan gülesim geliyor, çünkü bu geziyi planlarken içimde \"e biz bu şehrin her türlü rehberini yazmışız, daha ne keşfedecek olabiliriz ki\" endişesi vardı. Barselona'nın nasıl bir şehir olduğunu unutmuş tarafımın yaşadığı bu endişe, Barselona gibi bir şehirde birkaç gün daha geçtirdikten sonra yerini gülünç bir durum olmaya bıraktı. Merak etmeyin, 30 kere de gitseniz Barselona'da yapacak yeni bir şeyler bulunuyormuş. İleride bir kez daha gidecek olursam bu kısmı okuyup sakinleşebilirim. 2022 Barselona gezisi notlarımıza geçmeden önce buraya ana Barselona gezi rehberimizi ve bir önceki alternatif Barselona gezi rehberimizi bırakayım, ayrıca aşağıda anlatacaklarımızı okumak yerine izlemek isterseniz buradaki sabit hikayelerimize de göz atabilirsiniz. Bu seferki Barselona gezisi planımız inanılmaz ani gelişti. O sebeple ev bulmak konusunda inanılmaz iyi bir performans sergileyememiş olabiliriz diye düşünmüştük, çünkü elimizdeki sınırlı seçeneklerle idare etmek durumunda kaldık. Ancak neyse ki yine hem lokasyon olarak hem de görsel olarak yeterince güzel bir yer yakalamayı başarmışız. Ev olsa da aynı zamanda otel tadında bir yer de olduğu için bir resepsiyon, bir sorunuz olduğunda size yardımcı olabilecek birileri ve check in/check out saatinin dışında da şehirde bulunacaksanız bavulunuzu bırakabileceğiniz bir alan mevcut, bunlar en büyük artıları. Ayrıca lokasyon olarak da gayet iyiydi ve çok yakınında bir metro durağı vardı, dolayısıyla bu evi kesinlikle seçenekleriniz arasına alabilirsiniz. Linkini şöyle bırakayım. Eğer burada yer bulamaz ya da burayı tercih etmezseniz direkt bu memnun kaldığımız bölgedeki otellere de şuradan bakabilirsiniz. Zaten metroya yakın bir yer bulduktan sonra sırtınız yere gelmez, her nerede kalacaksanız ona göre bakın. Zaten şehir görsel olarak biraz fazla güzel olduğu için birçok yere de yürüye yürüye gezmek isteyeceksiniz, dolayısıyla metroya yakın olmasa bile dünyanın sonu değil. Ne olursa olsun burası küçük bir şehir olmadığı ve görmek isteyeceğiniz yerler çeşitli bölgelere dağıldığı için bir şekilde bir noktada bir ulaşım aracı kullanmanız gerekecek. Bu gezide nereleri gezdiğimize geçmeden tekrar hatırlatmak isterim ki, şayet Barselona'ya ilk kez gidecekseniz öncelikle diğer Barselona rehberlerimize göz atın. Aksi takdirde sadece bu rehbere göz atarak gidecek olursanız şehirdeki birçok ana turistik noktayı kaçırmış olursunuz. Bu Barselona gezisi kapsamında iyi ki gitmişiz dediğimiz öncelikli yer Casa Vicens oldu. Gaudi'nin Barselona'daki ilk mimari projesi olan Casa Vicens, aslında Vicens ailesinin yazlık evi olarak yapılmış ama sonradan ziyaret edebilmemiz için bir müzeye dönüştürülmüş ve nedenini anlayamadığımız bir biçimde genellikle turistler tarafından es geçiliyor. Gerçekten inanılmaz güzel bir yapı olduğu için özellikle Gaudi eserleri ilginizi çekiyorsa bizce mutlaka yolunuzu düşürün. En üst katında Barselona şehri ve Gaudi'den başlayarak Casa Vicens'in hikayesine kadar uzanan video içeriği izlemeyi de ihmal etmeyin, eski görüntüleri görmek hoş. Yeni müze olarak CaixaForum'u ziyaret ettik ve Magritte sergisine denk geldiğimiz için oldukça keyifli zaman geçirdik. CaixaForum içinde birkaç sergi bir arada olabiliyor, gideceğiniz döneme göre sitelerine girerek aklınıza yatan bir şeyler olup olmadığına bakabilirsiniz. Farklı bir müze alternatifi olarak CCCB'nin programına da göz atabilirsiniz. Biz daha önce ziyaret etmiş olsak da sevdiğimiz bir müze olduğu için MACBA'ya da tekrar uğradık, orası da aklınızın bir köşesinde dursun. İçlerinde en iyisi ve turistik olanı o, eğer daha önce gezmediyseniz önceliği oraya verebilirsiniz. Barselona'nın görsel olarak biraz FAZLA güzel bir şehir olduğundan söz etmiştim. İnsanı sinir stres yapan bir güzellik seviyesi... Madem böyle olabiliyor BİZDE NİYE OLMAMIŞ ABİ noktalarına gelmeler, sinirli bir şekilde fotoğraf çekmeler... Sokaklarda dolaşırken kim bilir kaç binaya bakıp iç geçireceksiniz ama, yine de spesifik olarak ziyaret etmek isteyebileceğiniz birkaç tanesini de böyle bırakmak isterim; Casa Pere Brias, Casa Planells, Casa Ferran Guardiola ve Casa Padua. Zaten birer turistik aktiviteye dönüşmüş olan Gaudi eserleri Casa Batllo ve Casa Mila'ya uğrarsınız diye düşünüyorum, onları da yazmadan duramadım. Güzel fotoğraflar yakalamak için Mercat de la Boqueria'nın hemen arkasında kalan Placa de la Gardunya'ya da uğrayabilirsiniz, 10 instagram postluk malzeme veriyor... Escola Massana binası ve hemen karşısında kalan binanın kendimizden fazla fotoğrafını çekmiş olabiliriz. Gracia bölgesi vakit geçirmek için gerçekten çok keyifli, restoranlar, mağazalar, şahane binalar ve aşırı çekici sokaklar derken gerçekten saatlerinizi geçirebilirsiniz. Sonrasında Plaça de la Vila de Gracia ya da Plaza del Sol meydanlarından birinde kafelerden birine ya da banklara çöküp biraz insan gözlemlemece ve şehrin tadını çıkarma aktivitesi harika oluyor. Özellikle hava güzelse zaten herkes buralara akın etmiş olacak. Eğer mekanlarda sadece bir şeyler içmek için oturmanıza mırın kırın ederlerse ortaya herhangi bir atıştırmalık söylerseniz bile oturmanıza ok diyorlar, bu ipucu da aklınızda bulunsun. Yine güzel havaları değerlendirmek ve biraz da kıskançlıktan ölmek isterseniz yiyeceğinizi içeceğinizi kapıp Parc de la Ciutadella'da CHILLEME aktivitesinde de bulunabilirsiniz. Buraya gitmişken parkın içindeki Cascada del Parc de Ciutadella'yı ve parka Arc de Triom tarafından giriş yaparak orayı da görmeyi ihmal etmeyin. Eğer La Sagrada Familia'nın tam karşıdan güzel bir fotoğrafını yakalamak isteyecek kadar sevdalısıysanız Ayra Hotel Rosellon Rooftop bunun için iyi bir nokta. Ancak gitmeden önce rezervasyon yapmayı ihmal etmeyin. Bize yine aşağıdan şöyle bir bakmak yetti, o yüzden ekstra bir detay paylaşamıyorum. Girizgahı yine kahveden yapalım. İçtiğimiz en iyi kahveler Nomad Everyday ve Three Marks Coffee'deydi. Her ikisinin de çeşitli lokasyonları var, Poblenou tarafına gidecek olursanız Three Marks'ın oradaki şubesi çok havalı, ama güzel bir havada dışarıda popo yaymak istiyorsanız diğer şubeye. Bunun dışında Roast Club Coffee ve SlowMov da iyi kahvecilerdi. Popüler ama ortalama olanlar ise Morrow Coffee, Departure Coffee ve Syra Coffee, civardaysanız ve kahve istiyorsanız uğranabilir. Eskilerden Skye Coffee ve Satan's Coffee Corner da hala popüler. Merak edip biz oradayken kapalı olduğu için ziyaret edemediğimiz Espai Joliu'yu da seçenekleriniz arasına alabilirsiniz. Zaten şehirde başka kahveci bırakmadık galiba, siz de daha fazla içmeyin çarpıntı yapar dostlar..... Kahvaltı konusunda \"çok iyiydi bayıldık\" diyebileceğimiz herhangi bir yere denk gelmediğimizi baştan söyleyeyim, İŞTE DÜRÜST HABERCİLİK. En popüler yerler Cremat 11, Picnic, Brunch & Cake isimli yerler, hepsini denedik, hiçbirine bayılmadık. Bir önceki gezide gittiğimiz Milk ve Can Dende'yi tercih ederiz. Bu gezide kahvaltı yaptığımız yerler içinde en iyi olan Little Fern adlı mekandı, özellikle Salted Caramel Croissant Pudding'i deneseniz iyi edersiniz. Tehditkar bir öneri oldu. Tatlı bir şeyler atıştırmak isterseniz mutlaka Pasteleria Hofmann'a uğrayın. Hatta kahvaltıda mascarponelu kruvasan yesem hoş olmaz mıydı derseniz bir kahvaltı hakkınızı buradan yana kullanın. Zaten oradaki tatlıları görünce aklınız başka şeyler yemeye de gidecek. Mesela o dev fıstık.... Ben o tatlıdan yapsam fiyat bölümüne \"paha biçilemez\" yazardım. Üstelik tadı da görüntüsü kadar güzel. Bunun dışında Chök de bayağı popüler. Ancak o inanılmaz güzellikteki koku ve görüntü ile lezzet pek örtüşmüyor gibi hissettik, yine de denemek isterseniz anlarız tabii, belki siz seversiniz? Kakigori'de de güzel bulutsu bir Japanese cheesecake var, denemek isterseniz ya da seviyorsanız oradan da bir dilim kapabilirsiniz. Yemek için en memnun kaldığız iki yer Lluritu ve Parking Pizza oldu. Biz Lluritu 2'ye gittik ve o kadar, O KADAR iyiydi ki, keşke bir gün daha orada yeseydik pişmanlığı yaşıyoruz, lütfen mutlaka rezervasyon yapıp yolunuzu düşürün, ayrıca o kurabiyeli tatlısından yemek için de midenizde yer bırakın. Parkin Pizza Sotano ise o kadar da büyük bir pizza hayranı olmayan beni bile Magnum reklamlarındaki aşırı mimikler yaparak bir şey yiyen kadınlar gibi yaptı. Burratalı ve trüflü olan pizzalara özellikle kefilim, afiyetler olsun. Birer burger patlatalım derseniz Big Al's ve Timesburg oldukça popüler mekanlar, biz her Five Guys gördüğünde aklı ona giden insanlar derneği eş başkanları olarak maalesef gidip oradan yedik. Pişman değiliz. Bunlar dışında önceki rehberlerde söz ettiğimiz El Xampanyet, Canete, Quimet & Quimet, Cerveceria Catalana, Ciudad Condal gibi yerler halen popülerliklerini korumakta, biz bu gezide herhangi birine tekrar gitmedik ancak isterseniz onlara da bi' göz atabilirsiniz."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/07/28/bolonya-gezi-rehberi", "text": "İtalya'nın en varlıklı ve yaşam kalitesi en yüksek bölgelerinden biri olan Emilia-Romagna'nın başkenti Bolonya, İtalya'nın diğer turist patlamalı şehirlerini göz önünde bulundurunca öyle çılgın turist kalabalıklarıyla boğuşmadığımız, rezervasyon yapmadan kafamıza göre restoranlarda yer bulabildiğimiz, bir yerin fotoğrafını çekmek için rezil gibi kuyruklara girmediğimiz ikinci İtalya şehri oldu. Sanki kendimiz turist değilmişiz gibi turistsizlik övdük, gittiğimiz her bir meydanda \"oo herkes de İtalyanca konuşuyor canım\" cümleleri havalarda uçuştu, şehri sevmeyenlere sövdükçe sövdük, Bolonya ile bağları güçlendirdik ve gönülsüz bir şekilde döndük. Bolonya gezilecek yerler anlamında üstünüze büyük bir yük yükleyen, çılgınlar gibi oradan oraya koşturacağınız bir şehir değil. Hatta bizce 2 tam gün geçtikten sonra civar şehirlere geçiş yapmadığınız sürece, ki civarda yapacak çok aktivite var, şehirde yapacak çok da bir şey bulamayabilirsiniz. Dolayısıyla burası tam bir \"Schengen vizesi bitmeden önce yapılan o son çok masraflı olmayan gezi\" şehri, aklınızda bulunsun. Tüm bu yazdıklarımızı okumaya üşenecek kadar vicdansızsanız Instagram'daki sabitlenmiş Bolonya storylerinde hepsini izleyebilirsiniz. Ama okursanız daha fazla detay var, bizden söylemesi....... İtalya'da başka yerlere de gitmeyi planlıyorsanız İtalya'ya ilişkin tüm gezi rehberlerimize buradan ulaşabilirsiniz. Size bir şey söyleyelim mi? Biz hayatımızda böyle bunalmadık. Bakın Katar'da bile böyle bunalmadık ve inanın ki hiç abartmıyoruz. Daha önce hayatımızda hiçbir yerde günde 2 kez odaya gidip klimayı icat eden kişiye dua etme aktivitesinde bulunmamıştık. Bu işi genelde kliması olduğuna emin olduğumuz bir mağazadaki ürünler ile ilgileniyormuş gibi yaparak hallederdik, burada işlemedi... Resmen gezinin hatrı sayılır bir kısmı duşun içinde fayanslara bakarak geçti. Bu demek oluyor ki mümkünse Bolonya'ya Temmuz-Ağustos ikilisinden birinde gitmeyin... 41 derecede bir saat kulesinin pek de güvenli olmayan ve insan adımlarına uygun olmayan şekilde yapılmış merdivenlerini düşmeden tırmanmaya çalışırken, bir yandan dizginleyemediğiniz dünyayı gezme tutkunuza sövmek tahmin edersiniz ki yer yer insanı zorlayabiliyor. Bu arada şunu da eklemeden geçmeyelim, bizim Bolonya'ya gittiğimiz dönem Avrupa'nın çılgın bir sıcak ile kavrulduğu döneme denk geldiği için ekstra çileli geçmiş olabilir, ancak internet bilgilerine dayanarak yine de Temmuz-Ağustos aylarının oldukça sıcak geçtiğini doğrulayabiliriz, bizce yürüyerek keşfedilen ve az müze gezilen bir şehir için çok sıcakta plan yapmak pek iyi fikir değil. Bolonya'yı gezmek için en iyi dönemler Avrupa'da birçok yer için geçerli olduğu gibi Eylül-Ekim ve Nisan-Mayıs ayları. İlla ki ideal dönemi yakalamak şart mı bilmiyoruz, özetle siz ne zaman gidin kısmından çok ne zaman gitMEyin dediğimizi dikkate alsanız yeter gibi. Bolonya Havaalanı'ndan şehre ulaşmak konusunda da bir endişeniz olmasın, çünkü zaten havaalanı şehre çok yakın. Eğer taksi kullanmayı tercih edersiniz 20 Euro civarı bir şey tutuyor. Taksi istemezseniz Marconi Express adlı treni kullanabilirsiniz, o da sizi çok kısa bir sürede merkeze ulaştırıyor, ücret ve saatleri şuradan kontrol edebilirsiniz, buraya belirtmiyoruz çünkü değişirse yanlış yönlendirmiş olmak istemeyiz, en güncel halini resmi siteden kontrol edebilirsiniz. Bolonya'da nerede kalabileceğiniz konusuna zbamm diye netlik getirebilecek kadar nokta atışı bir yer bulmuş olabiliriz. Kaldığımız yer hem görsel olarak hem temizlik olarak hem de lokasyon açısından gayet başarılıydı, dolayısıyla buraya huzur içinde linkini bırakıyoruz. Fiyatını kendi sitesi dışında Booking ve Airbnb gibi yerlerden de kontrol edin ama, fiyatlar değişiklik gösterebiliyor, en makul olanı kaparsınız. Söylemeden geçmeyelim, burada asansör yok, ancak yalnızca 1 kat çıkmanız gerektiği için bavul işi çok da zorlamadı, yine de aklınızda bulunsun. Şayet önerdiğimiz otelde yer bulamazsanız da buranın lokasyonunu baz alarak civarda bir yerde kalabilirsiniz, her yere yürüme mesafesinde olduğu için kalmak için gayet mantıklı. Direkt önerdiğimiz bölgede otel araması yapmak için şu linki kullanabilirsiniz. Yarınlar yokmuş gibi şarap ve aperol tüketip sonra odanızın uzakta olduğu gerçeğini fark etmek hiç de hoş olmuyor, hazır konaklama meselesini konuşuyorken bu hissi hatırlatmak isteriz........ Şayet başka şehirler ile birleşen bir gezi planlamıyorsanız yukarıda da söylediğimiz gibi Bolonya tam bir \"Vizemin süresi bitiyor, bitmeden şöyle son bi' 2-3 günlük geziye çıksak ya\" şehri. Gezmesi çileli değil, üstünüze çok fazla sorumluluk yığmıyor, tadını çıkara çıkara, güzel güzel yiyip içerek, turist kalabalıklarıyla savaşmadan gezilebilecek şahane bir gezi seçeneği resmen. Gerçi zaten İtalya'nın herhangi bir şehrine gezmeye gidip mutsuz olmak sizce de biraz zor değil mi? Neyse, hadi buyrun Bolonya'da gezilecek yerlere geçiş yapalım. Şehrin en turistik noktasından başlayalım, Piazza Maggiore. Meydanın tarihi 1200'lü yıllara dayanıyor ve şehir için önemli birçok binayı bir arada bu meydanda görebilirsiniz. Vatikan'daki Aziz Petrus Bazilikası'ndan da ihtişamlı olması hedefiyle yapımına başlanmış ancak görünce anlayacağınız üzere yarım kalmış San Petronio Bazilikası ve şehrin belediye binası olan Palazzo d'Accursio sizi en çok ilgilendirenler, geri kalanlara da şöyle bi' göz gezdirirsiniz tabii. San Petronio Bazilikası'nın içine herhangi bir ücret ödemeden girip gezebilirsiniz, ancak belli kıyafet kuralları olduğunu hatırlatalım. Kısa şort ya da açık omuzlara sıkıntı çıkarıyorlar ve kıyafetinizi yeterince kapalı bulmazlarsa girişte satılan tek kullanımlık üründen satın almanızı istiyorlar. Karar sizin..... Bazilikanın kapısındaki silahlı askerleri görünce anlamlandıramayabilirsiniz, onu da hemen açıklayalım. İçerideki Hz Muhammed'i cehennemde tasvir eden bir fresk olduğu için burası daha önce birtakım saldırılara uğramış, dolayısıyla böyle önlemler almışlar. Bolonya'ya neden \"kızıl şehir\" dediklerini anlamak isterseniz şehre tepeden bakmak iyi bir fikir olabilir. Oradan bakınca da anlamıyorsanız bu konuyu salıverin gitsin deriz... Bunun için belediye binası Palazzo d'Accursio'nun saat kulesine çıkmak, aşağıda bahsedeceğimiz diğer tepesine çıkılabilir yere çıkmaktan çok daha iyi bir fikir, çünkü Bolonya turizm ofisi aracılığıyla doğruladığımız üzere diğer kuleye çıkmak gerçekten çileli ve hatta biraz da klostrofobik bir deneyimmiş. Bu noktada işin biraz detayına girmemiz lazım, çünkü buraya çıkmak da en konforlu aktivite sayılmaz. Merdivenleri biraz zorlayıcı, ancak en azından biz oradayken kontrollü bir şekilde belli sayıda insanı gönderdikleri için panik olacağınız bir durum oluşmuyor. Yani dar ve hobbitler için yapılmış gibi hissettiren bu basamakları büyük kalabalıklarla çıkmıyorsunuz, ne bilelim isterseniz BANANE ABİ ÇATILARINDAN RENGİNDEN diyerek yarı yolda vazgeçebilirsiniz. Zaten gerçekten o kadar gergin bir durum söz konusu değil, yine de ne gibi bir şeyle karşılaşabileceğiniz bilmeniz açısından söz etmeden geçmek istemedik. Bu binaya girecek olursanız Municipal Art Collection'ı da gezebilirsiniz, ancak ziyaret edebileceğiniz saatler günden güne farklılık gösteriyor, dolayısıyla şuradan kontrol etmekte fayda var. Palazzo d'Accursio ile Palazzo del Podesta arasında kalan noktanın da Piazza Maggiore'nin bir parçası olduğunu düşünebilirsiniz, ancak burası Piazza Nettuno. Zaten Maggiore'ye gidince hepsini bir arada görmüş olacaksınız, ancak yine de tam olarak neye bakmakta olduğunuzu bilmeniz açısından anlatıyoruz. Tahmin edebileceğiniz üzere burası adını tam ortasında bulunan Neptün heykelinden alıyor. Bolonya'nın simgeleri olarak kabul edilebilecek Two Towers yani Asinelli ve Garisenda kulelerinin dikkatinizi çekmemesi imkansız, çünkü Garisenda o kadar yamuk, o kadar yamuk ki, \"ulan bu İtalyanlar bu kule yamultma işini bilerek mi yapıyor\" diye şüphelenmeye bile başlayabilirsiniz. Bizce Pisa'dan da yamuktu, yamuklar yamuğuydu, artık kendi gözünüzle görünce bu kararı hür iradenizle verirsiniz. Tahmin edebileceğiniz üzere çıkılabilir olan kule daha az eğilmiş olan, yani Asinelli Kulesi. Kendisi aynı zamanda daha yüksek ve şu yukarıda söz ettiğimiz çıkması daha zorlayıcı olan kule. İlla ki tırmanmak isterseniz, ben zirvelere layığım, muasır medeniyetler seviyesinin de üzerine işte tam da burada çıkmak istiyorum diyorsanız o zaman 5 euro verin?? Bize değil, çıkış ücreti o kadar... Ayrıca rezervasyon yapmanız gerekiyor, şuradan o işleri çözebilirsiniz. Piazza Maggiore ve civar sokaklarında şöyle bir dolanıp şehrin en turistik noktalarına göz atma aktivitesinin ardından tabii ki yine yürüyerek şehrin bir diğer ünlü meydanı olan Piazza Santa Stefano'ya doğru ilerleyebilirsiniz. Meydanda burada bulunan dini yapıları gezmek dışında özellikle yapılacak pek bir şey yok, güzelliğini takdir edip belki meydandaki kafelerden birine oturarak tadını çıkarsanız bile zaten yeterince güzel ama. Ayrıca şehrin bir başka bölgesine doğru yürürken ve keşif yaparken sizin için bir hedef olabilir. Bu meydandaki binalardan birinde sizi izlemekte olan bir şeytan tasviri var, bakalım bulabilecek misiniz..... Hiç müze gezmeden bir şehirden ayrılmak size göre değilse ve bölgenin önemli sanatçılarını tanımak isterseniz bu müzeyi öncelikleriniz arasına alabilirsiniz. Çok büyük bir müze değil, ancak şehrin en önemli müzesi olarak kabul ediliyor ve sayesinde birçok önemli İtalyan sanatçı öğrendiğimiz için memnunuz. Müze Pazartesi kapalı, diğer günler saatleri resmi siteden mutlaka kontrol edin çünkü güne göre değişiklik gösteriyor. Eğer daha fazla müze gezmek isterseniz şehrin modern sanat müzesi MAMbo'ya da bi' göz atabilirsiniz, biz vaktimiz sınırlı olduğu için gidemedik ama ilginizi çekebilir diye düşünerek söz etmeden geçmek de istemedik. Uzun yıllardır belediye kütüphanesi olarak kullanılan Archiginnasio şehrin önemli yapılarından biri. Hem görsel olarak çok güzel, hem de dünyanın halen eğitim vermekte olan en eski üniversitesi olan Bologna Üniversitesi'nin eski ana binası olduğu için ayrıca önem taşıyor. Binanın belli bir bölümünü ücretsiz olarak dolaşabiliyorsunuz, ancak \"Anatomical Theatre\" olarak geçen ve öğrencilerin anatomi dersi aldığı bölümü görmek ücretli. Oraya girmeyecek olsanız bile civarında dolaşacağınız için bizce bu binayı da görmeden geçmeyin. -Eğer çok fazla turistik noktayı ziyaret etmek niyetindeyseniz Bologna Welcome Card işinize yarayabilir, hangi turistik noktaları kapsadığına şuradan bakabilirsiniz. -Şehir genelinde güneşe/yağmura maruz kalmadan altından yürüyebileceğiniz, ön ve arka cephesi açık, sütunlu açık mekanlarla sık sık karşılaşacaksınız. Bunlara mimari terim olarak \"revak\" deniliyor-muş ve Bolonya genelinde gerçekten pek çok sokakta bu mimari ile karşılaşacağınız için adını bilmek hoş olur diye düşündük? Çok gezen bilir hanesine bir tik daha atılmıştır. Quadrilatero bölgesinde bölgeye özgü yeme içme ürünleri alabileceğiniz, hatta tadabileceğiniz eski bir pazar alanı. Öyle meydan gibi düşünmeyin ama, çeşitli sokaklardan oluşuyor ve belli bir bölümü sadece yayalara açık olduğu için rahat rahat dolaşabiliyorsunuz. Zaten aşağıda orada bulunan 1-2 mekandan söz edeceğiz ama, ismini görünce \"burası neresiymiş ya kaçırdık mı acaba\" diye düşünmemeniz için bi' bahsetmeden geçmeyelim dedik. Yukarıda Emilia-Romagna bölgesinde olduğuna memnun olacağınız şeyler söyleyeceğiz demiştik ya, işte o kısım geldi. Bu bölge bir YEME İÇME CENNETİ dostlar. Tabii bunu deneyimlemek için bölge genelinde dolaşmak daha iyi olacaktır ama, bölgenin nimetlerinden faydalanmak için Bolonya'da olmak da güzel bir başlangıç, çünkü burada hepsini bir arada bulabilirsiniz. Sevdiğiniz, bildiğiniz, her gün tüketseniz sıkılmayacağınız bir sürü şey bu bölgeden çıkma. Mesela? Mesela Parmesan peyniri, balzamik sirke, Prosciutto, Lasagna alla Bolognese ve Tagliatelle al ragu. Eğer imkanınız varsa Bolonya gezinizi Modena ve Parma gibi yerlerle birleştirerek damak şenlendiren bir geziye çevirebilirsiniz, ama yok biz o kadar kalamayız diyorsanız da merak etmeyin, Bolonya'da zaten güzel şeyler yiyeceksiniz. Bizim şehirde biraz kısa süremiz olduğu için yeme içme konusunda normal performansımızın altında kalmış olsak da aşağıda biraz nereleri deneyebileceğinizden bahsedelim. Kahve için Caffe Terzi favorimiz oldu. Genel olarak İtalya şehirlerinde kahve konusunda gelenekçi oldukları için hem Terzi'de hem de şehirdeki diğer kahvecilerde öyle 3. dalga kahveci tarzı beklemeyin, ama merak etmeyin tabii ki bu kahvenin kötü olacağı anlamına gelmiyor. Burası dışında deneyip de güzel olduğunu düşündüğümüz bir kahveci maalesef çıkmadı. Özellikle başka rehberlerde karşınıza çıkacak Aroma'yı geçinizzz. İlla bir alternatif isterseniz aşağıda kahvaltı için önerdiğimiz Pappare'de de kahve içebilirsiniz. Biliyorsunuzdur, İtalyanların öyle uzun uzun, mükellef kahvaltı sofralarına oturma huyu yok, genelde geçiştiriyorlar. O yüzden herhangi bir konuda beklentinizi yükseltebileceğiniz bu cağğğnım ülkede bir tek kahvaltı konusunda çok da heveslenmeyin. Önemi yok, nasıl olsa diğer öğünlerde arayı kapatırız. Sabah bir şeyler tırtıklamak Pappare ve Gamberini birer seçenek olabilir. Özellikle Gamberini hamurişi konusunda şehrin ünlü yerlerinden. Gerçekten inanılmaz iyi bir dondurma yemek isterseniz La Sorbetteria Castiglione üşenmeyip gitmeniz gereken yer. Üşenmeyip dediğimize bakmayın, merkezden bi' 10 dakika yürüme mesafesinde, zaten hala merkezde sayılacağınız bir noktada yer alıyor. Dondurma yemelere doyamıyorsanız Cremeria Santa Stefano da oldukça popüler, belki ona da bi' şans vermek istersiniz. Çok fazla dondurma yemek diye bir şey olmadığına göre aklınıza estikçe yemenizi öneririz.... Şarküteri ürünleri için net favorimiz Solumeria Simoni. Turistik bir yer, ancak bizce bunun hiçbir önemi yok, neticede biz de turist değil miyiz kardeşim? Ortaya bir şarküteri&peynir tabağı, yanına birer kadeh şarap, sizden güzeli yok..... Porsiyonlar oldukça büyük bu arada onu da söylemiş olalım, gider akşam yemeğinden önce yiyip tıkanırsınız falan, stratejik planlamak lazım yemek işi şakaya gelmez!!1! Yakınlardaki Tamburini de en az Simoni kadar seviliyor, ancak bizce ilk tercihiniz kesinlikle Simoni olsun. Şehirde 2 akşamımız olduğu için iki mekan deneyebildik, biri tuttu, biri tutmadı. Trattoria La Montanara'da yediğimiz her şey çok lezzetliydi, üstelik ortam olarak da tam olarak İtalya'dan beklediğinizi veriyor. Yukarıda söz ettiğimiz lokal lezzetlerin hepsini burada deneyebilirsiniz, dolayısıyla mutlaka listeye alın. Diğer denediğimiz yeri pek de tutmadık, ama çok popüler olduğu için söz etmeden geçmeyelim, çünkü bize ihanet edip başka bloglarda dolanırken mutlaka karşınıza çıkacaktır; Osteria dell'Orsa. Esnaf lokantası tadında, önünden sırası eksik olmayan, hızlıca yiyip kalkacağınız bir yer. Çok kötü gibi de düşünmeyin bu arada, sadece daha özellikli şeyler yemek istiyorsanız diğerine öncelik verin. Vaktimiz kalmadığı için deneyemediğimiz Trattoria di Via Serra da bir diğer seçeneğiniz olabilir. Kokteyl için favorimiz Ruggine oldu. Doğruyu söylemek gerekirse bunun dışında pek kokteyl arayışına girmedik çünkü İtalyan şarapları..... Ayrıca herkesin sürekli olarak Aperol tüketiyor olmasına uyum sağlamamak da elde değil. Ruggine'de her türlü kokteyle ulaşabilirsiniz, tabii yer bulursanız. Marcato delle Erbe ile pek çok rehberde karşılaşabilir ve cıvıl cıvıl, bi oradan bi buradan bir şeyley alıp yediğiniz, Avrupa'da sık karşılaşılan o \"mercado\" konseptli yerlerden diye düşünebilirsiniz, ancak biz gittiğimizde pek de o tatta değildi. Yani dümdüz meyve sebze satan yerler açıktı ama geri kalan çoğu yer ya kapalı ya da bomboştu. Dolayısıyla sınırlı süreniz varsa buraya öncelik vermemenizi önerebiliriz. Belki dönemsel bir şeydir, yine de uyarmak istedik. Bolonya Gezi Rehberi kapanışı olarak ufak bir hatırlatma bırakalım; mekanların açık olduğu saatlere ve günlere mutlaka dikkat edin. Beklemediğiniz günlerde ve saatlerde kapalı olabiliyorlar, mutlaka denemek istediğiniz bir yerin kapalı olduğu saatlere denk gelip kaçırmanızı istemeyiz."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/12/04/hamburg-gezi-rehberi", "text": "Hamburg'a giderken şehirden beklentimiz çok yüksekti. Tamam dedik, en az Berlin kadar seveceğimiz bir başka Alman şehri ile tanışmaya çok yakınız. Şehre ilişkin araştırmalar yaparken zaten öyle sevilesi bir hava almıştık ama, geziden birkaç gün önce zevkine güvendiğimiz birinin \"bence Hamburg Berlin'e BASAR\" demesi bizi bir şevklendirdi ki sormayın. Belki \"basar\" sözcüğünü kullanmasa, ne bilelim Hamburg Berlin'den daha iyi, daha güzel falan dese bu kadar etkili olmayacaktı, BASIYORSA o zaman burda başka bir şey var herhalde dedik... Şimdi Hamburg'dan dönmüş ve Hamburg Gezi Rehberi yazmaya geçiş yapmış halimizle söyleyebilirim ki evet, görsel açıdan Hamburg hakikaten de Berlin'e basar dostlar. O İskandinav şehri havası Almanlık ile birleşince ortaya gerçekten de son derece kendine özgü, bayağı havalı bir şehir çıkmış, Almanya'da herhangi bir şehirde bu hissi yakalayabildiğimi hatırlamıyorum. Ancak bir başka vardığım sonuç da Berlin ve Hamburg'un kıyaslanabilir iki şehir olmadığı. Bana kalırsa bambaşka ruhlara sahip şehirler, bazı bölgeler yer yer birbirini hatırlatabilse de temelde ikisinde hissettiğiniz şeyler birbiriyle pek benzeşmiyor. İlla ki bir tercih yapmam gerekecek olsa çeşitli sebeplerden yine Berlin'i seçerdim, ancak bir tercihte bulunmak yerine iki şehri kafamda ayrı kategorilere yerleştirip farklı yönlerini sevmek daha çok aklıma yattı gibi. Hamburg su kenarında elinizde balık ekmekle yürürken yemeğinizde hak iddia eden bir martının gelip size dadandığı, vapur sesleri duyduğunuz, köprülerinin üzerinden geçerken rüzgardan yüzünüzün paralize olduğu ve bundan açıklanamaz bir keyif aldığınız bir liman şehri. -5 gibi hissedilen 5 derecede sokaklarında yürüdüğümüz bu şehri hatırladığımda aklıma kızıl tuğla binalar, mavi gri arası kasvetli bir gökyüzü ve su sesi geliyor, kafamda bunlarla özdeşleşti. Üstelik aslında Almanya'nın popülasyonu en yüksek ikinci şehri olmasına rağmen gün ortasında daldığınız bir sokakta yapayalnız kalabildiğiniz, iki sokak öteye gidince şehrin Red Light District'inin orta yerinde kalabalığın içinde cart pembe bir \"SEX 59 EURO\" tabelasına denk gelebildiğiniz ve hatta onun biraz ilerisinde ise \"The Beatles'ı The Beatles yapan şehir\" oluşuna selam çakan bir meydanda John Lennon'ın yanı başında son bulabildiğiniz, size 10 dakikada 3 farklı duygu yaşatabilecek bir şehir. Bazen öyle bir an geliyor ki ne John Lennon ne de siz bu şehre hiç de ait değilsiniz gibi geliyor, bazen bir binanın tepesinden şehrin işleyişini izlerken \"ulan acaba burada kiralar nasıldır ya\" diye düşünüyorsunuz. Kafanızda aşağı yukarı nasıl bir şehirle karşı karşıya olduğunuza ilişkin bir izlenim yaratabildiysem artık Hamburg Gezi Rehberi aşamasına geçiş yapıyorum. Şayet aşağıda söz edeceklerimi izlemek isterseniz Hamburg gezimizi Instagram profilimizdeki sabit hikayelerden izleyebilirsiniz. Almanya'nın diğer şehirlerine geçecekseniz tüm Almanya rehberlerimize de şuradan ulaşabilirsiniz. Düz mantık yaklaşacak olursak Avrupa'da pek çok şehir için önerildiği gibi buraya da Mayıs-Eylül arası gidecek olursanız hava durumu açısından daha ideal bir durumla karşılaşırsınız. Ancak bazı şehirlere soğuğun yakıştığı gerçeğini göz önünde bulundurunca bana kalırsa Hamburg'a herhangi bir zaman gidilebilir. Şöyle bir dönüp bakınca Hamburg'u ilk görüşümün girişte betimlediğim koşullarda olmasının şehrin bendeki izlenimini çok etkilediğini düşünüyorum ve iyi ki hava kasvetliyken gitmişiz diye düşünüyorum mesela. Eğer kış aylarında Hamburg'a gidiyorsanız yanınıza içlik atkı bere ne varsa almanızı şiddetle öneririm. Gerçekten de göz yaşartan, problemin tam olarak bir muhatabı olmadığı için havaya tekme atma isteği uyandıran öfkelendirici bir soğuğu var, su kenarına yaklaştıkça görünmez bir güç tarafından sağlı sollu tokatlanıyorsunuz gibi oluyor. Yine soğukla ilgili bir derdiniz yoksa gezinizi Kasım sonundan Aralık sonuna kadarki zaman diliminde şehirde Christmas marketlerin kurulduğu döneme denk getirmek isteyebilirsiniz, daha cıvıl cıvıl bir Hamburg ile karşılaşacağınız kesin. Şehirde farklı farklı Noel pazarları kurulduğu için şuradan nerede olduklarına ve tarihlerine bakabilirsiniz. Hamburg küçük bir şehir değil, üstelik ziyaret etmek isteyebileceğiniz noktalar şehrin çeşitli noktalarına dağılmış durumda, özetle öyle 1 günde şıp diye gezebildiğiniz, önceki deneyimlerinize dayanarak gezmeden bile krokisini çıkarabildiğiniz tipik Avrupa şehirlerine pek benzemiyor. Ancak bu sizi panik yapmasın, çünkü Almanya'nın pek çok şehrinde olduğu gibi burada da toplu taşıma son derece efektif, o kısma aşağıda gireceğiz. Şu noktada şehrin büyüklüğünden söz etmemin sebebi nerede konaklayacak olursanız olun bir noktada görmek isteyeceğiniz bir şeylerin mutlaka uzağınızda kalacak olması. Sorun değil, halledeceğiz. Biz Hamburg'da Hamburg Turizm Ofisi'nin yönlendirmesi ve desteği ile The George Hotel'de konakladık ve gitmeden önce acaba biraz uzak mı kaldı diye şüphe etsek de neticede hemen önünde yer alan otobüs durağı sayesinde herhangi bir noktaya kolaylıkla ulaşabilmemiz sonucu konaklama deneyimimizden gayet memnun kaldık. Biz otel aramasına girişmeden önce şehirde kesin olarak gideceğimiz bazı yerleri haritada işaretliyor ve konaklayacağımız konumu ona göre belirlemeye çalışıyoruz. Ek bir detay olarak toplu taşımaya ne kadar yakın olduğunu da kontrol ederseniz herhangi bir noktada kalmak o kadar da sorun yaratmayacaktır. Hamburg'da toplu taşımayı öv öv bitiremiyoruz, toplu olarak A noktasından B noktasına taşınmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı... Enteresan bir olayı olduğu için değil, sadece o kadar işlevsel ve sizi her yere kolaylıkla ulaştıran bir ulaşım ağı kurulmuş ki, herhangi bir yerin uzak olması bunaltıcı hale gelmiyor. Almanya'nın en kalabalık 2. şehrinde değilmişsiniz gibi huzur içinde gidiyorsunuz, bu kişi yaşlı mı değil mi, yer vermeli miyim yoksa uyuyakalmış gibi mi yapsam, ya yer verirsem ve o kadar da yaşlı değilse ve bu adamı bir yaş krizine sürükleyerek yararlarsam karmaşasını yaşamanız gerekmiyor, çünkü zaten hep boş bir yer var... Teşekkürler Almanya, keşke yalnız bunun için sevseydik seni.... Şehir içinde ulaşım için U-Bahn, S-Bahn ve otobüs üçlüsünden o anki koşullarınıza uygun olan ne varsa kullanabilirsiniz. Hamburg Card edindiğiniz takdirde bunların hepsini kart kapsamında ekstra bir ücret ödemeden kullanabilirsiniz. Kartın günlükten 5 günlüğe kadar uzanan versiyonları var, detayları için resmi siteye şuradan göz atabilirsiniz. Kartı fiziksel olarak teslim almak isterseniz havaalanındaki ya da ana tren istasyonundaki Tourist Info'dan alabilirsiniz. Ancak bununla uğraşmama seçeneğiniz de var, mailinize gelen biletin çıktısını alabilir, telefonunuza SMS olarak gönderilmesini talep edebilir ya da yukarıda verdiğimiz linkteki app'ten satın alarak oradan aktive edebilirsiniz. Zaten bi dumanla gönderme seçeneği kaldı adamlar kartı alabilelim diye her seçeneği koymuşlar TŞK. Hamburg Havaalanı'ndan şehre ulaşım için havaalanındaki S-Bahn'ın S1 hattı ile Hamburg Central Station'a ulaşabilirsiniz. Zaten merkez istasyonuna ulaştıktan sonra oradan da nereye gideceğinize göre otobüstü metroydu efendim taksiydi ne ararsanız hepsi var. Otobüsü kullanmak isterseniz gideceğiniz konuma göre hangi hattın daha mantıklı olduğuna bakmak için şuraya göz atabilirsiniz. Geldik Hamburg Gezi Rehberi için en gerekli kısma, yarınlar yokmuş gibi, dünyada en önemli şey buymuş gibi GEZECEĞİZ. Hamburg gibi bir şehri keşfetmek için en az 3 güne kesin olarak ihtiyacınız var, burada bi' anlaşalım. Daha önce de söylediğim gibi şehir küçük olmadığı için çok fazla sayıda gezilecek yer yok gibi düşünseniz bile mesafeleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu noktada bir yerlere yürüyerek şehri en iyi şekilde keşfetmek isteyeceğinizi varsayarak ve biraz da aylaklık ederek tadını çıkarma payını da eklersek 4 gün bile diyebiliriz. Eğer bir sebepten daha kısa bir süreniz varsa aşağıdaki Hamburg'da gezilecek yerler listesinden ilginizi çekenler arasından seçmece yapabilirsiniz tabii ki. Şehri gezmeye mantıklı bir noktadan başlayalım ve Eski Şehir bölgesi ile konuya giriş yapalım, tam olarak diğer Avrupa şehirlerine benzemiyor olsa da tabii ki burada da bir Old Town bölgesi var. Bölgenin en iddialı yapısı kesinlike Rathaus, yani belediye binası. 1897'de açılmış olan bu bina önündeki meydana da adını veriyor ve Hamburg gezinize başlamak için son derece doğru bir nokta. Şehri gezmeye buradan başlayıp sonrasında şehrin ana alışveriş caddelerinden biri olan Mönckerbergstrasse ve civarında turlayacak olursanız gayet mantıklı bir rota çıkarmış olursunuz ve bu bölgeyi dolaşarak şehrin genel dokusuna yönelik fikir edebilirsiniz. City Hall ve civarını gördükten sonra kolaylıkla yürüyebileceğiniz bir noktada olan Deichstrasse, Hamburg'da görebileceğiniz en güzel ve fotografik noktalardan biri. Nikolaifleet adlı kanalın üzerinde yan yana dizilmiş geleneksel Hamburg evlerinden oluşan bu sokak Amsterdam'ı andıran haliyle gerçekten de tam 2342 tane fotoğrafını çekmelik. Zamanında büyük bir yangın atlatıp yenilenmiş ve şu an şehrin en turistik noktalarından. Aşağıda söz ettiğimiz Nord Coast adlı mekana kahve ya da kahvaltıya gittikten sonra çok yakınınızda olacak, dar sokak aralarından birine dalıp tam olarak kanal kenarına ulaşmayı unutmayın. Hani her şehrin kafanızda yer etmiş belli bir görüntüsü vardır ya, işte Speicherstadt da bizim için Hamburg'un \"o yeri\" oldu. Hamburg denildi mi kafamızda tam olarak bu bölge, buranın mimarisi, buranın havası canlanıyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiş olan bu bölgenin özelliği dünyanın en büyük depo/antrepo bölgesi olması. Fakat depo deyince kafanızda canlanan görüntü her ne ise onu değiştireceğine emin olabilirsiniz, çünkü görsel olarak gerçekten harika. Kanallar ile birbirine bağlanan, kırmızı tuğlalı binalardan oluşan bu bölgeden kesinlikle şöyle bi' dolanın, zaten burada dolaştıktan sonra civarınızda başka turistik noktalara geçiş yapabilirsiniz. Bölgenin en fotografik noktalarından biri Poggenmühlenbrücke. Özellikle akşamüstü saatlerinde gitmeyi denk getirebilirseniz çok güzel görünüyor, aklınızda bulunsun. Hamburg'da görmek için en heveslendiğimiz yerlerden biri olan Elbphilarmonie, \"dünyaca ünlü bir konser salonu\" şeklinde kısa ve öz bir şekilde tanımlanamayacak kadar önemli bir yapı. Bi' kere zaten görsel olarak dikkatinizi çekmemesi imkansız? Tamamlanana kadarki süreçte yapımına çok büyük bir bütçe ayrılmış olması sebebiyle bayağı tartışma yaratan Elphi Bir antreponun üzerine yerleştirilmiş modern bir yapı olduğu için özellikle aralarındaki mimari tarz zıtlığı ortaya hakikaten son derece orijinal bir görüntü çıkarıyor. Üstelik bu dev yapı, akustik anlamda çok başarılı kabul edilen bir konser salonu olmasının yanında aslında çok yönlü bir kamusal alan olarak tasarlanmış, yani yalnızca konser dinlemeye değil, pek çok farklı amaçla değerlendirebilirsiniz. İçinde otel, restoran, bar, seyir terası, hatta 44 daireden oluşan bir yaşam alanı da bulunan Elbphilarmonie 2017 yılında açılmış olmasına rağmen şehrin en ikonik binası haline gelmiş durumda. Eğer zamanlama olarak uydurabilirseniz burada bir konser izlemek de harika olabilir, sadece biletler çok hızlı tükendiği için ne kadar önceden plan yaparsanız bir konser izleyebilmeniz o kadar ihtimalli olur, programa şuradan göz atabilirsiniz. Bu gazla hemen UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde olan bir başka harika binaya geçiş yapalım, Chilehaus. 1924 yılında tamamlanmış olan bu bina bir gemiyi andıracak şekilde tasarlanmış ve o dönemde şehrin en yüksek binalarından biriymiş. Şu anda içinde çeşitli ofisler olduğunu için içeriyi ziyaret edebilmeniz mümkün olmasa da fotoğraflamak ve kendi gözünüzde görmek için mutlaka uğrayın. Binayı tasarlanan kişinin nasyonel sosyalist parti üyesi olduğunu ve Almanya'nın malum kişisini desteklediğini de fun olmayan bir fact olarak buraya bıraktık gitti, buyrun bu bilgiyle ne isterseniz yapın.... Bir zamanlar Avrupa'nın en yüksek yapılarından biri olan St Nicholas Kilisesi, 2. Dünya Savaşı döneminde bombalanarak ciddi şekilde hasar gördüğü için şu anda bir savaş anıtı olarak ücretsiz şekilde ziyaret edilebiliyor. Kilisenin kule kısmı dışında büyük bir bölümünün mevcut olmadığını göreceksiniz, ancak sanırım bu anıtı bu kadar etkileyici ve sarsıcı kılan da zaten bu şekilde muhafaza edilmiş olması. İsterseniz var olan yapının belli bir noktasına kadar çıkabiliyorsunuz, ancak bizce şehri tepeden görme işini Elbphilarmonie'nin terasına bırakabilirsiniz. Genellikle gittiğimiz şehirlerde çılgın bir müze gezme performansı göstersek de Hamburg'da daha çok sokaklardaydık ve şaşırtıcı bir biçimde gezdiğimiz tek müze Hamburger Kunsthalle oldu. 4 farklı bölümden oluşan müzede Munch, Degas, Gaugin, Picasso, David Hockney gibi birçok ünlü sanatçının eserlerini görebilmeniz mümkün. Şayet ilginizi çekiyorsa bizce birkaç saatinizi kesinlikle bu müzeye ayırın. Girişin hemen karşısındaki \"I don't believe in dinasours\" yazısını çekmeyi unutmayın. Giriş ücreti 14 Euro, Hamburg Card aldıysanız 11. Pazartesi günleri kapalı olduğunu da hatırlatalım. İşte şimdi size turistliğinizi sorgulatacak bir ana geldik. Bakalım bir şehri ne denli tanımak istiyorsunuz? Gerçekten de Hamburg'u sabah 5'te kalkıp coşkulu bir aktivitede bulunacak kadar yakından tanımak için bunu yapacak mısınız?? Biz bu sınavı verdik ve bu şehri tanıma hevesimizin de bir sınırı olduğunu öğrenmiş olduk, çünkü Fish Market'ı gezmeye gitmedik.... Neden diyecek olursanız hemen anlatayım, kendi kararınızı verin. Hamburg'da bir Portekiz Mahallesi olmasını biz de beklemiyorduk, ama varmış? Hatta bölgedeki bazı binaların inceden Portekiz'i hatırlatan bir havası bile var. İsmi Portuguese Quarter olsa da belki yalnızca Portekiz ile sınırlandırmak bile doğru olmayabilir, çünkü civarda İspanyol ve hatta Latin Amerika mutfağını deneyimleyebileceğiniz bir sürü restoran da var. 70'li yıllarda bu civarada Portekiz'den pek çok göçmen yerleştiği için bu ismi almış. Eğer bölgede şöyle bi' turlamak isterseniz Ditmar-Koel-Straße'yi kendinize merkez olarak belirleyebilirsiniz. Milch adlı mekan bölgenin en popüler kahvecisi, belki orada bir mola verebilir ya da gözünüze kestirdiğiniz bir restoranda farklı bir mutfaktan lezzetler deneyebilirsiniz. Portekiz'in meşhur tatlısı Pastel de Nata'ya denk gelirseniz bizim yerimize de bi tane patlatırsınız. Hamburg Gezi Rehberi kapsamındaki en enteresan bölgelerden birini sonlara sakladık, buraya kadar okuyanlara selam olsun. St Pauli bölgesi gerçekten de Hamburg'un genel olarak gözünüzde çizdiği imajın oldukça dışında bir yer. Bölgenin ana caddesi gibi sayılabilecek, Hamburg'un \"Red Light District'i\" olarak bilinen Reeperbahn üzerinde yürümeye başladığınız anda gördükleriniz, duyduklarınız, insan profili, resmen her şey bir anda değişiyor. Her yer gece kulüpleri, neon tabelalar ve \"sex showlar\" ile dolu, bir anda kendinizi Hamburg'da karşılaşmayı hiç beklemediğiniz bir keşmekeşin orta yerinde buluyorsunuz. Ama bu size buranın gitmemeniz gereken bir bölge olduğunu düşündürmesin, zaten aşağıda size buradan çeşitli mekanlar da önerdik. Sadece bazı ara sokaklara girerken falan biraz daha dikkatli davranabilirsiniz, onu zaten dolaşırken hissedeceksiniz, bölgeyi öcüleştirecek bir durum yok yani. Zaten aşağıda gece bu civarda takılabileceğiniz birkaç mekan önereceğiz. Bu bölgeyle ilgili en enteresan konulardan biri de The Beatles'ın tarihçesinde önemli bir yer tutması. The Beatles dünyaca ünlü bir gruba dönüşmeden önceki ilk yıllarında Hamburg'da çok fazla sayıda konser vermiş, hatta rivayet midir gerçek midir tam olarak bilmemekle birlikte John Lennon'ın \"I might have been born in Liverpool but I grew up in Hamburg\" dediği bile söyleniyor. Artık Reeperbahn üzerinde Beatlesplatz ile karşılaştığınızda en azından durumun sizin için bir açıklaması olacaktır, konuya ilişkin daha fazla detay ve The Beatles'ın bölgede hangi mekanlarda çaldığını görmek isterseniz şuraya göz atabilirsiniz. St Pauli bölgesinin ile iç içe sayılabilecek Karolinenviertel civarında dolaşmak da güzel bir aktivite seçeneği, Cumartesi günleri kurulan Flohschanze Flea Market'ta özellikle hava güzelse eğlenceli bir ortam oluyor. Hamburg'un tam bir müzik şehri olduğunu size hatırlatacak çeşitli plak dükkanları ve ayrıca türlü türlü tasarım dükkanı da civarınızda olacak, belki günün bir kısmını bu aktiviteye ayırabilirsiniz. 8:00-16:00 arası açık oluyor. Bölgeyi dolaşırken Marktstrasse ve civarını merkeziniz olarak kabul edebilirsiniz. Şehrin simge yapılarından biri olan St. Michael Kilisesi'nin önünden geçerseniz içine de şöyle bi' göz atabilirsiniz. Tepesine çıkmak isterseniz ekstra bir ücret ödemeniz gerekiyor, içeri girmek için de 2 euro kadar bir \"bağış\" istiyorlar, ne kadar ilginizi çektiğine bağlı olarak siz karar verin.. Hamburg'da bulunduğumuz süre içinde ziyaret etmediğimiz ama çok turistik olan Elbe Tunnel, Miniatur Wunderland ve Maritime Museum ilginizi çekiyorsa bi' bakabilirsiniz. Hamburg'da alışveriş yapmak hevesindeyseniz Urban Outfitters, Weekday, &Other Stories, Monki, Brandy Melville, Kauf Dich Glücklich, UNIQLO gibi Türkiye'de olmayan ama güzel şeyler bulabileceğiniz birtakım markaların şehirde var olduğunu hatırlatalım. Kahvaltı için şehirde en sevilen yerlerden biri Nord Coast, kapıda kuyrukla karşılaşmaya hazırlanın, gitmişken kahve içmeyi de ihmal etmeyin. Berta Emil Richard Schneider çok övülen bir başka yer olduğu için pek de makul bulmadığımız fiyatlarına rağmen bir şans verdik, efsanevi bir durumu yok, kötü değil ama sıradan diyebilirim. Kahve ve sabah atıştırması&tatlı için Balz und Balz'a bayılmış hatta hayatımızda yediğimiz en iyi cinnamon roll'u burada yediğimize karar vermiştik ki oranın da kapatıyor olduğunu duyduk, yine de gitmeden bi kontrol edin ve lütfen açıksa cinnamon roll denemeyi unutmayın. Gidemediğimiz ama lokaller tarafından sevilen Kropka da kahvaltı için bir alternatif olabilir. Ramen sevenler, Michelin Rehberinden bulduğumuz Momo Ramen gerçekten çok güzeldi, Türkiye'de gideremediğiniz ramen ihtiyacınızı burada giderebilirsiniz. Rezervasyonu ihmal etmeyin. Uzak Doğu mutfağıyla aranız iyiyse Kimchi Guys da Korean Fried chicken için çok popüler bir seçenek. Salt & Silver Levante Michelin rehberinde Bib Gourmand kategorisinde yer alıyor, ilginizi çekerse Latin Amerika mutfağına odaklandıkları bir başka restoranları da var. Biz Levante olanı denedik, daha Akdeniz mutfağı odaklı gibi düşünebilirsiniz. Yediğimiz çoğu şeyi ve ortamın kasıntı olmamasını sevdik, kokteyllere de ayrıca şans vermenizi öneririz. Le Lion ve Clockers turistler arasında popüler kokteyl barları. The Chug Club'ın internet kafeyi bara çevirmişler havası olsa da hep dolu, konsepti her kokteylden shotlar halinde denemek üzerine kurulu, isterseniz büyük versiyonunu da alabiliyorsunuz. Central Congress de alternatif bir seçenek olabilir. Son olarak lokal biracı denemek isterseniz Überquell hoş bir seçenek, hava güzelse dışı da keyifli."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/12/17/alsace-gezi-rehberi-colmar", "text": "Ne oluyor kardeşim? NE OLUYOR burada böyle? Siz ne yaptınız, bu ne şirinliktir, bu ne Christmas kutlama hevesidir, bu kadar süs fikri kimin aklına geldi, kim dedi biz apartmanların dışına peluş kutup ayısı yapıştıralım ve kim dedi tamam abi olur bana da uyar hatta başlamışken ışık sallandırmadık yer bırakmayalım diye??? Evet doğru bildiniz, Alsace'ı tam da Noel pazarlarının kurulduğu dönem civarında ziyaret ettiğimiz için ortalık tam anlamıyla bir curcunaydı, ancak Grinch olarak gidip Mariah Carey olarak ayrıldık desek yeridir. Burası gerçekten de Noel pazarı tantanasını sevmeyen insanı bile 2 günde bir sonraki sene için Noel pazarı gezme planı yapacak kıvama getirir, öyle hoş, öyle tatlı. Zaten görsel olarak inanılmaz güzel bir bölge olması ve dünyanın tüm şirinlik ihtiyacını birtakım kasabalar aracılığıyla gideriyor olması yetmezmiş gibi bir de bu döneme denk geldiniz mi gerçekten de kafanızdaki köy ve kasaba kavramlarını sorgulatan unutulmaz bir yer halini alıyor. Alsace Gezi Rehberi kısmına geçiş yapmadan önce tam olarak nasıl bir yerden bahsettiğimizi bir konuşalım. Öncelikle Fransa'dayız, bu rehbere kadar ulaştıysanız muhtemelen bu bilgiye sahipsiniz. Fransa'dayız ama, Alsace Fransa'nın bir şehri değil bir bölgesi. Ayrıca günümüzde Fransa'nın bir parçası olsa da tarih boyunca Almanya ile Fransa arasında gidip gelme durumları olduğu için her iki ülkenin esintilerini de görebilirsiniz. Zaten tam yukarınızda Almanya hemen aşağınızda da İsviçre var, dolayısıyla vaktiniz varsa gezi birkaç ülkeyi bir arada görmeli bir gezi upgrade'i yapmaya da gayet uygun. Bölgenin başkenti Strasbourg, ancak asıl dünyaca ünlü hale gelme sebebi yukarıda da belirttiğimiz üzere inanılmaz güzellikteki köyleri. Bonus olarak dünyanın en ünlü şarap bölgelerinden biri olmasına Noel dönemindeki akılalmaz şirinlik seviyesi de eklenince pek çok açıdan son derece ilgi çekici bir bölgeye dönüşüyor. Kafanızda tam olarak nasıl bir yerden söz ettiğimizi biraz canlandırabildiysek şimdi Alsace Gezi rehberi kısmına geçiş yapabiliriz. Aşağıda anlatacaklarımızı izlemeyi tercih ederseniz Instagram profilimizdeki sabitlenmiş Alsace hikayelerine göz atabilirsiniz. Bu sorunun cevabı gerçekten de Alsace'tan ne beklediğinizle son derece ilişkili. Örneğin biz uzun uzun Noel pazarı gezme aktivitesini pek de ilgi çekici bulmuyoruz ve bir pazarda 1-2 saat dolaşınca konuya olan ilgisi sona eren insanlarız, günlerce Noel pazarı gezmek pek bize göre değil. Bu sebeple Alsace köy ve kasabalarını daha az kalabalık haliyle görmek istediğimiz, ama bölgenin o süslü püslü şirin haline şahit olmak da istediğimiz için Noel pazarları kurulmadan hemen önce, yani Kasım'ın 15'i civarında buralardaydık. Rahat rahat kalabalıksız dolaştık, istediğimiz yerlerde kolaylıkla yer bulduk, ancak ortalık süslenmiş ve Christmas görüntüsüne de bürünmüştü. Eğer 1 hafta daha sonra gitseydik bölgenin bu alandaki şanı sebebiyle her yer bunun en az 2 katı kalabalık olacaktı, dolayısıyla bu kararımızdan son derece memnunuz. Alsace'ın en popüler Christmas pazarlarına ve hangisinin hangi tarihte olduğunu kontrol etmek için şuraya bakabilirsiniz. Buraya tek tek yazmıyoruz çünkü her yıl birkaç gün oynama olabiliyor, yönlendirdiğimiz siteden son durumu kontrol edebilirsiniz. Şayet Christmas dönemi pek de umrunuzda değilse ve örneğin şarap ile ilgilendiğiniz için bu civara gidecekseniz zaten bölgenin mimarisi ve genel görüntüsü de son derece güzel olduğu için bir eksiklik hissedeceğinizi sanmıyoruz, dolayısıyla buraya herhangi bir dönem gidilebilir sonucuna varmak pek de yanlış olmayacaktır. Ne kadar kalınacağı da net cevaplar vermenin zor olduğu bir başka konu, çünkü bu kısım da tamamen beklentiniz ve nelerden keyif aldığınız ile alakalı. Yine bizim gezimizden örnek verecek olursam, biz bölgede 3 gece 4 gün geçirdik. Ancak bunun köy ve kasabalara ayırdığımız bölümü yalnızca 1 gündü, çünkü doğruyu söylemek gerekirse görsel olarak harika olsalar da çok fazla sayıda kasaba olduğu için bir noktada hepsi birbirine benzemeye başlıyor ve bulunabileceğiniz aktivite sayısı azalıyor. Dolayısıyla biz ilgimizi çeken birkaç kasaba belirleyip bir günde 3-4 tanesini gezdik ve kararımızdan gayet memnunuz, içimizde daha fazlasını görme isteği kalmadı. Geri kalan günlerimizi ise Strasbourg'da geçirdik, çünkü neticede bir şehir olduğu için bulunabileceğimiz ve ilgimizi çeken daha fazla aktivite vardı. Eğer şarap rotası planınız varsa bunun için bambaşka bir plan program yapmak gerekir, biz bu gezide o kısma pek girmedik ve gittiğimiz mekanlarda not aldığımız birtakım lokal şaraplar deneyerek hevesimizi aldık. Biz Alsace'ta nerede kalacağımızı planlarken en çok nerede vakit geçireceğimize göre bir planlama yaptık ve bu sorunun cevabı Strasbourg olduğu için kasabalardan birinde kalmak yerine Strasbourg'da bir Airbnb ayarladık. Airbnb'mizden pek memnun kalmadığımız için linkini vermiyorum, ancak lokasyon olarak \"Rue des Balayeurs\" üzerinde olduğunu ve şehrin merkezine kolaylıkla yürüdüğümüzü söyleyebilirim. Bu sokaktan katedrale kadar uzanan bölgede bir yerlerde konaklayacak olursanız yürüyerek rahatlıkla Strasbourg'u keşfedebilir, köy ve kasabalara da buradan ulaşabilirsiniz. Zaten köyler Strasbourg'a gayet yakın, örneğin Colmar ve kaldığımız sokak arası araba ile 1 saat gibi bir şey sürdü, yani Strasbourg'da konaklayıp köylere buradan gitmek gayet makul bir seçenek. Ayrıca şehirde daha fazla konaklama seçeneği olduğu ve köylerde konaklamak biraz daha masraflı olduğu için özellikle oralarda konaklamak istemiyorsanız siz de bu seçeneğe yönelebilirsiniz. Tam olarak bizim kaldığımız bölgedeki otellere bakmak için direkt şu linki kullanabilirsiniz. Alsace köylerinden birinde konaklamak istiyorsanız Colmar'da kalmak mantıklı olabilir, direkt Colmar içinde konaklama araması yapmak isterseniz yine şöyle ilgili linki bırakalım. Köylerin arasında en popüler ve en büyüğü olduğu için hem otel hem de restoran/yeme içme anlamında daha çok seçenek bulabilirsiniz. Ama özellikle araba ile hareket edecekseniz köylerin çoğu birbirine yakın olduğu için başka bir yerde kalmanız çok da dünyanın sonu olmaz. Otopark konusuna gelince, küçük ve dar sokaklı köy görselleri ile karşılaştıysanız bu durum size otopark konusunda sıkıntı yaşayacağınızı düşündürtmüş olabilir, ama merak etmeyin. En azından bizim gezdiğimiz ve aşağıda söz edeceğimiz köylerde arabayı park etmek konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Köylerin merkezlerine doğru ilerledikçe sizi park edebileceğiniz alanlara yönlendirilen tabelalar göreceksiniz, ya da şans eseri yol üstünde bir yer bulursanız \"payant\" yazan bir noktaya da park edebilirsiniz. Bu park noktalarının yakınlarında bir otomat oluyor ve kalacağınız süreye göre ödeme yapıyorsunuz ve ardından bileti arabanın içine bırakıyorsunuz. Yine de civardaki herhangi bir tabela veya uyarı var mı diye bakınmakta fayda var, belli saat aralıklarında ya da özel durumlarda park edilemeyen noktalar olabiliyor. Alsace'ta toplu taşıma ile hareket edebilmeniz de tabii ki mümkün. Strasbourg'un içini hiç karıştırmıyorum, çünkü zaten şehir içindesiniz, yine köy kasaba kısmı için konuşacağım. Köylerin olduğu civara ulaşmanın en pratik ve hızlı yolu Strasbourg merkez istasyonundan kalkan ve Colmar'a yaklaşık 30 dakikada ulaşan TER Alsace trenini kullanmak. Bu tren aynı zamanda Colmar'dan sonra Mullhouse gibi birkaç farklı noktaya daha uğrayıp Basel, İsviçre'ye kadar gidiyor. Colmar'dan sonra yakındaki diğer köylere geçmek için otobüs kullanmanız gerekecek, çünkü herhangi bir tren hattı yok. Yılın farklı dönemlerinde farklı otobüs hatları ve saatleri olabiliyor, dolayısla en doğrusu bu site üzerinden gideceğiniz nokta ve tarige göre ulaşım seçeneklerine bakmak olur. Örneğin Christmas döneminde \"Christmas Shuttle\" isimli ayrı bir otobüs hattı ve seferleri oluyor, onun için de şuraya göz atabilirsiniz. -Christmas pazarı sevenler, Strasbourg'un noel pazarı da sevdaya dahil, onunla ilgili en güncel bilgileri de şuradan alabilirsiniz. Colmar, Alsace bölgesinin hatta Avrupa'nın en popüler, en ilgi çeken kasabalarından biri, dolayısıyla adını duymuş olma ve hatta buranın fotoğraflarını görerek Alsace gezisi planı yapmaya karar vermiş olma ihtimaliniz çok yüksek. Güzel haber, gerçekten de fotoğraflarındaki kadar, hatta fotoğraflarından bile daha güzel. Kötü haber yok korkmayın. -Colmar düşündüğünüzden biraz daha büyük bir yer çıkabilir, ancak yine de öyle koskocaman bir yer beklemeyin, gezebileceğiniz yerlerde birinden diğerine giderken zaten Colmar'ı büyük ölçüde keşfetmiş olacaksınız. Bölgede gezebileceğiniz en büyük kasaba burası olduğu için burada diğer köy ve kasabalara kıyasla biraz daha uzun süre geçireceğinizi de göz önünde bulundurmayı unutmayın. -Biz köylerin olduğu bölgeyi gezmeye Colmar'dan başladık, çünkü buraya ne kadar erken saatte gidersek o kadar az kalabalık olur diye düşündük, siz de bu şekilde bir plan çıkararak biraz daha rahat gezebilirsiniz. Yine kalabalık olabilecek bir döneminde gidiyorsanız mümkünse bu civarı gezme işini hafta içine bırakmak da daha iyi bir fikir olabilir. -Colmar'ı gezmeye kasabanın en güzel bölgelerinden biri olan Little Venice'ten başlayabilirsiniz. Tam olarak Quai de la Passionaire tarafından yürümeye başlarsanız Colmar'ın en güzel sokaklarından biri ile girizgah yapmış olacaksınız. Sonrasında Place de l'Ancienne Douane'ye doğru yürüyerek rotanızı devam ettirebilirsiniz. Rue des Merchands üzerinde Au Vieux Pignon'un bulunduğu nokta ve civarı da gerçekten Colmar'ın en fotografik noktalarından, burayı ve civar sokaklarını da mutlaka dolaşın. -Dini yapılar ilginizi çekiyorsa St Martin's Church ve Dominican Church Colmar'ın en ünlü kiliseleri, içine girmeyecekseniz bile size bir gezi rotası oluşturması açısından buralara da bakılabilir. -1500'lü yıllarda inşa edilmiş Pfister House Colmar'ın en ikonik yapılarından biri, burayı da dışarıdan şöyle' bi görebilirsiniz. -Colmar'a giderken yol üzerinde Özgürlük Anıtı'nın replikasını görmeyi unutmayın. Ne alaka diye düşünmenize olanak tanımadan hemen neden burada olduğunu da söyleyelim, çünkü yaratıcısı Bartholdi Colmarlı-imiş. Hatta daha da derine inmek isterseniz Colmar'da Bartholdi Müzesi de var. -Tam olarak şu aralar \"ulan burada görecek çok da bir şey yok mu sanki\" hissi geldiyse bu gayet anlaşılır, çünkü Colmar daha çok sokalarında dolaşacağınız, binaların ve ortamın güzelliğinin tadını çıkaracağınız bir yer, yani kendinizi aktivite bulmak için zorlamanıza gerek yok, gidince ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. -Arabanızı park etmek için Rue Turenne tarafına bakabilirsiniz. Eğer burada park yeri bulamazsanız biraz daha uzaklaşarak civardaki sokaklarda yer bakınabilirsiniz. Tekrar hatırlatalım, sokak kenarında bulunan makinelerden ödeme yapmayı ve sokak üzerindeki tabelalara bakarak o sokakta hangi saatler arasında ve ne kadar süre ile park etmenin uygun olduğunu kontrol etmeyi unutmayın. Yukarıdaki Colmar övgümüzün ardından şaşırtıcı bir cümle ile diğer kasabamıza geçelim; Biz Eguisheim'ı Colmar'dan daha çok sevdik? Tartışmasız bir şekilde hayatımızda gördüğümüz en güzel köyler listesinde, hatta gerçekten de \"köy\" anlayışımızı değiştiren, \"aa internette gördüğümüz abartı güzel köyler demek gerçekten varmış\" dedirten yer burası olabilir. Colmar ile arası araba ile 15 dakika gibi bir şey (6,5 km kadar yani) olduğu için Colmar'ı gördüğünüz gün buraya da mutlaka uğramanızda ısrarcıyız. -Eguisheim Colmar'dan çok daha küçük ve gezi rotanız aslında kendiliğinden oluşuyor gibi bir şey. Rue de Rempart Sud üzerinde tam ortada dikkatinizi çekecek olan evin sol tarafından yürümeye başladığınızda köyü çevreleyen yolu takip ederek köyü güzelce dolaşmış oluyorsunuz. -Sonrasında Eguisheim'ın ana caddesi sayılabilecek Grand Rue üzerinde de turlarsanız köyü büyük ölçüde gezmiş olacaksınız. Bu sokak üzerinde denk geleceğiniz Saint Leon Meydanı da zaten köyün ana meydanı ve Eguisheim bu meydanın etrafında kurulmuş. Geldik bir başka güzel köye. Strasbourg'a en yakın köy olan Riquewihr, Alsace köyleri arasında görmeye karar verdiklerimizden bir diğeri. Rue du General de Gaulle'yi ana caddesi olarak düşünebilirsiniz, zaten gezebileceğiniz sokaklar da bu ve civarını kapsıyor. Daha da derinine inmek isterseniz mutlaka dikkatinizi çekecek olan Dolder Tower köyün tarihini anlatan bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Biz akşam yemeği için bu köydeki Au Trotthus adlı restorana rezervasyon yapınca bu köyü sona bıraktık. Strasbourg'da yeterince lokal yemek denemiş gibi hissettiğimiz için biraz daha enteresan bir şey denemek istedik, ve Michelin rehberinde yıllarca Japonya'da çalışmış Fransız bir şefin ülkesine dönünce açtığı Japon&Alsace mutfağını bir arada sunduğu restoranında bir şeyler yeme kararı aldık. Enteresan bir deneyimdi, menü dönemsel olarak değiştiği için yediklerimizden detaylı bahsetmiyorum, çünkü muhtemelen siz gittiğinizde daha farklı bir menü ile karşılaşacaksınız. Alsace köyleri arasında gezdiğimiz son köy olan Kaysersberg aklımızda Anthony Bourdain'in hayatını kaybettiği yer olarak yer etti. İşin bu üzücü kısmını bir kenara koyacak olursak burası da yine görsel olarak çok güzel ve yine küçük sayılabilecek bir merkezi olduğu için sokaklarında kafanıza göre dolaştığınız takdirde büyük ölçüde her yerini görmüş olacaksınız. Biraz daha fazla kasaba görmek isterseniz, içinizde kasaba görme ateşi alev alev yanıyorsa o zaman ekstra vaktimiz kalırsa görürüz diye düşündüğümüz birkaç kasabayı da şöyle bırakayım; Ribeauville, Obernai ve Bergheim. Şayet bölgede daha çok vakit geçirecekseniz bunlara öncelik verebilirsiniz. Alsace Gezi Rehberi kapsamında söz etmeden geçemeyeceğimiz Alsace Şarap Yolu Rotası Marlenheim'dan başlayıp Mulhouse'a kadar uzanan 170 km'lik bir yol ve 70'in üzerinde köy/kasabayı kapsıyor. Bunların bazıları da zaten size yukarıda söz ettiğimiz yerler. Bu bölge boyunca dağılmış çok fazla sayıda şarap üreticisi de olduğu için tam bir KEYİF rotası olan bu rotaya çıkacaksanız mümkünse araba kiralama seçeneğine yönelin, aksi takdirde bu geziden beklediğiniz verimi almak gerçekten zor olacaktır. Ancak bu konuyla ilgili tereddütleriniz varsa bölgedeki turlara katılmayı da tercih edebilirsiniz. Biz bu seferki Alsace rotamızda şarap odaklı bir gezi gerçekleştirmediğimiz için hakim olmadığımız bir alanda size çok net önerilerde bulunmak istemiyoruz. Sadece şayet şarap ile ilgileniyorsanız buranın güzel bir gezi seçeneği olduğundan şöyle bir söz etmek istedik. Bölgenin şaraplarının çok ünlü olması sebebiyle gezi boyunca oturduğumuz mekanlarda mümkün olduğunca yerel şaraplar denemeye çalıştık. Siz de benzer bir gayret içine girecekseniz menülerde gözünüz Riesling, Gewurztraminer, Sylvaner, Muscat d'Alsace ve Pinot Blanc arasın."} {"url": "https://oitheblog.com/2022/12/22/frankfurt-gezi-rehberi", "text": "Sınırlı zamanımızın olduğu şehir keşifleri bizi nasıl geriyor bir bilseniz... Bir daha görmeme ihtimalimiz olan bir şehri yarım yamalak gezmenin yarattığı huzursuzluk için Japonca'da bir sözcük falan var mıdır acaba, bize o lazım çünkü. Neyse, neticede artık 1 gün gibi kısa bir süre geçirmiş olsak da minik bir Frankfurt Gezi Rehberi çıkarabilecek noktaya geldik. Frankfurt ve Frankfurt Havaalanı gezginler arasında genellikle dev bir aktarma noktası muamelesi görse de aslında öyle söz edildiği kadar az aktivitenin olduğu bir şehir değil. Özellikle şehirde 1-2 gün gibi kısıtlı bir süreniz varsa günlerinizi gayet verimli geçirebileceğini söyleyebiliriz. Yani özellikle iş dolayısıyla burada bulunmanız gerekiyorsa ya da uzun süreli bir aktarmanız falan varsa kendinizi odaya kapatıp şehrin güzelliklerini kaçırırsanız üzülürsünüz. Frankfurt'u bir geçiş noktası olarak kullanıyorsanız ve Almanya'nın diğer şehirlerini de ziyaret edecekseniz Frankfurt Gezi Rehberi dışında şuradaki Almanya rehberlerimize de göz atabilir ve Instagram'daki sabitlenmiş storylerimize de göz atabilir ve ne var ne yok izleyebilirsiniz. Güzel bir kahvaltı üstü lezzetli kahve içilir. 2023'e girmek üzere olduğumuz bu günlerde Frankfurt'ta kime \"nerede kahvaltı yapayım\" diye sorsanız parmaklar hep aynı yeri işaret ediyor; Sunny Side Up. Bu yüzdendir ki gününe göre önünde sıra ile karşılaşma ihtimaliniz yüksek olsa da Frankfurt'da tek bir gününüz varsa kahvaltı hakkınızı buradan yana kullanabilirsiniz. Sonrasında şehrin en popüler kahvecilerinden The Holy Cross, Hoppenworth & Ploch ya da Drei Kaffebar'da bir kahve patlatabilirsiniz. Hoppenworth & Ploch tam olarak turistik noktaların göbeğinde, şehrin en hoş meydanlarından birinde yer alan bir kahveci, dolayısıyla tek bir kahvelik vaktiniz varsa direkt oraya. Old Town bölgesinde şehrin şirin tarafları keşfedilir. Frankfurt'u tatlı bir şehir olarak hatırlama ihtimaliniz varsa pek çok Avrupa şehrinde olduğu gibi burada da bu konuda size en yardımcı olabilecek bölge kesinlikle Altstadt tarafı. Yukarıda söz ettiğimiz merkezi konumdaki kahvecinin bulunduğu noktadan şehrin en güzel ve en ünlü meydanlardan Römerberg'e doğru yürüyecek olursanız güzel bir başlangıç yapmış olursunuz, şehrin en önemli kiliselerinden St Nicholas Kilisesi ve yüzyıllardır belediye binası olarak kullanılan Römer (23 numara) bu meydanda kaçırmamanız gereken yerler. Buradan Frankfurt Katedrali'ne doğru yürüyüp ardından enteresan mimariye sahip binaların bulunduğu Saalgasse'den geçerek Eiserner Köprüsü'ne doğru yürürseniz Old Town bölgesinde güzel bir mini tur gerçekleştirmiş olursunuz. Köprünün üstünden Main Nehri'ne şööyle bir bakmayı ihmal etmeyin. Eğer Christmas Market gezmeyi seviyorsanız ve yılın o döneminde Frankfurt'a yolunuz düşecek olursa Römerberg'deki Christmas pazarına da uğrayabilirsiniz. \"Mainhattan\" dedikleri de neymiş diye bi' bakılır. Frankfurt müzelerinden en az biri ziyaret edilir. İşte buyrun size Frankfurt'u gezmeye vakit ayırmak için bir sebep daha... Frankfurt'ta gerçekten de iyi müzeler var. Biz şehirdeki 1 günümüzde tek bir müze gezebileceğimize karar vererek hakkımızı Almanya'daki en iyi koleksiyonlardan biri kabul edilen Stadel Museum'dan yana kullandık ve kararımızdan memnunuz, burayı gezmek uzunca bir zamanımızı aldı ve son derece keyif aldık. Fakat biz oradayken kapalı olmasaydı belki MMK'yı da gezmeyi değerlendirebilirdik. Eğer şehirde daha fazla vaktiniz varsa ya da içinizdeki müze gezme isteğini dizginleyemiyorsanız bir güne 2 müze sığdırabilir, hatta abartıp Goethe'nin müzeye çevrilmiş evi Goethehaus'u da gezebilirsiniz. Burası Goethe'nin doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği ev olduğu için biz gezemeyecek olsak da merak edip şöyle bir dışarıdan baktık, içinde ilginç bir şey varsa bize de anlatırsınız artık. Frankfurter gerçekten de adını Frankfurt'tan mı alıyor? İnternet bu konuda kararsız. Kimi bu ismi Frankfurt ile ilişkilendiriyor, kimi \"yok canım bu bildiğimiz Viyana sosisi işte\" diyor. Biz daha Yunan dostlarımızla aramızdaki yemek tartışmasını çözememişken Frankfurter'i kimin sahipleneceğine takılmadan Frankfurt'tan birer sosisli yemeden ayrılmak istemedik. Bunun için bir taşla iki kuş vurma kararı aldık ve zaten turistik bir nokta olan Kleinmarkhalle'ye giderek sosisliyi buranın en ünlüsü Schreiber'de yedik. Lezzetli miydi? Tartışmaya açık... Doğruyu söylemek gerekirse burada yediğimizden yola çıkarak Frankfurter'i Viyana'ya teslim etmeyi daha uygun gördük. Ancak yine de burada da deneyip kendiniz karar vermeniz taraftarıyız. Biraz soluklanmak \"büyük bir şehirde değilmiş gibi\" hissetmek isterseniz Frankfurt'un botanik bahçesi şeklinde özetleyebileceğimiz Palmengarten'e uğrayabilirsiniz. 16:00'da kapandığı aklınızda bulunsun, ilginizi çekiyorsa çok geç saatlere bırakmayın. Yeşile doymuyorsanız kahvenizi kapıp çok yakınızdaki Grüneburgpark'ta sakinliğin tadını da çıkarabilirsiniz. Frankfurt ile ilgili genel bir izlenim edinmek adına şehrin ana alışveriş caddesi sayılabilecek Zeil üzerinde dolaşabilir, alışveriş yapabilirsiniz. Willy Brandt Platz üzerinde bir Euro Heykeli var? Bunu tam ne sebeple görmek isteyebileceğinizin cevabını bilmemekle birlikte insan merakı sınır tanımadığı için hazır görmüşken varlığından söz etmeden de geçmeyelim dedik. Buraya kadar okuyanlar için ufak bir ipucu da vermek isteriz, şayet Frankfurt'ta konaklayacaksanız mümkünse otel işini, hatta araba kiralayacaksanız onu da mümkün olduğunca erken halledin, çünkü Frankfurt'ta çok fazla fuar vb. şey gerçekleştirildiği için her yer tahmin ettiğinizden çok daha hızlı şekilde dolabiliyor. Bilet alırken gideceğiniz dönemde şehirde bir etkinlik ya da büyük bir fuar olup olmadığını kontrol etmek de faydalı olabilir. Frankfurt geziniz bir Pazar gününe denk gelecekse neredeyse her dükkanın kapalı olacağını da hatırlatmak isteriz. Almanya...."} {"url": "https://oitheblog.com/2023/05/22/venedik-gezi-rehberi", "text": "Hayatımızda ilk defa bir şehre \"ya burayı su basarsa ve dünyanın bu kısmı biz oraya ayak basmadan görülemez hale gelirse\" paniğiyle gittik. Yani pek tabii Venedik gibi bir şehri görmek istemek için tek sebep bu olamaz ama ilk 3 sebebimiz arasında yer aldığını söylesem abartmış olmam. Acaba 90 yaşına geldiğimde bizim Venedik gezi rehberi ve fotoğraflarını açıp arkadaşlarımın torunlarına gösterip \"bakın çocuklar burası eskiden gezilebilir bir yerdi biz gitmiştik, evet evet o zaman da Converse vardı\" falan diyecek miyim... Bunun cevabını bi' 60 sene sonra falan verebilirim, buralarda olursak konuşuruz, şu an izninizle sizi bu yazı aracılığıyla Venedik'e gitmeye teşvik edebilmeye odaklanıyorum. Başka bir konuya daha parmak basayım, siz daha önce hiç turistlerin turistlerden bunaldığı bir şehir gördünüz mü? Bakın yerlisini zaten geçtim, onların bu iş aracılığıyla ciddi kazanç sağlıyor olmalarına rağmen sabırlarının taşmış olmasının normal olduğunu zaten gidince anlayacaksınız. Bu şehirde TURİSTLER BİLE TURİSTLERDEN ŞİKAYET EDİYOR. İşte Venedik böyle bir şehir. Adamı çeşitli alanlarda delirtir ve her şeye rağmen tanıştığınıza memnun eder. Artık Venedik Gezi Rehberi kısmına geçiş yapabiliriz diye düşünüyorum. Başlamadan gelen not: Venedik gezimizi izlemek isterseniz Instagram'daki sabit hikayelerimize göz atabilirsiniz, orada da pek çok ipucu paylaştık. Civarda başka şehirlere gidecek ya da daha kapsamlı bir İtalya gezisi yapacaksanız tüm İtalya rehberlerimizi de böyle bıraktık. Neyse ki bunların başınıza gelmemesi için biz buradayız. Söyleyeceklerimizi dikkate almayacaksanız paşa gönlünüz bilir, biz yine sizi kucaklarız... Kişisel fikrimizi soracak olursanız Venedik'e gitmek için en iyi dönem Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim ayları. Tek bir ayı seçin derseniz daha da spesifik olabiliriz, Mayıs ayının ilk iki haftası. Biz tam olarak böyle bir dönemde gittik ve hafta sonu turist kalabalığı işi biraz çılgınlaşsa da genel olarak çok iyi zaman geçirdiğimizi ve \"iyi ki bu dönemde gelmişiz\" diye düşündüğümüzü söyleyebiliriz. Kalabalığı biraz olsun atlatabilecek tarihe planlama yapabildiyseniz şanslısınız. Şayet programınız buna uygun değilse ve örneğin yazın gitmek durumundaysanız o zaman otelinizi, restoran rezervasyonlarınızı falan hep mümkün olduğunca uzun süre önceden halletmeye bakın ki anormal otel fiyatları ve mutlaka denemek istediğiniz restoranı deneyememe gibi sorunlarla karşılaşmayın. Şehrin iki önemli etkinliğinden bahsetmeden de geçmeyelim, tabii ki kalabalık meselesini bir kenara koyup Venedik Bienali ya da Venedik Karnavalı döneminde de gitmek isteyebilirsiniz. Bienale ilişkin en güncel bilgileri şuradan kontrol edebilirsiniz. Venedik Karnavalı tarihleri ise genellikle Ocak ya da Şubat ayına denk geliyor, gideceğiniz döneme göre tarih ve detaylarını kontrol edersiniz. Şunu hatırlatalım, İtalya'da pek çok şehirde olduğu gibi burada da özellikle kahve vs. içerken içeride ayaküstü içmeniz ile masaya oturup içmeniz arasında bir fiyat farkı olabiliyor. Özellikle San Marco gibi çok turistik noktalarda dışarıda oturup servis almak için ekstra bir ücret ödüyorsunuz. Bu turistik noktalardan uzaklaştıkça devreden çıkabiliyor, şakk diye bi yere oturup sonra sırf orada oturdunuz diye ekstra ücret talep edilirse şok olmayın, aklınızda bulunsun. Venedik'te paranızı ayıracağınız en pahalı şey konaklama olacak, gitmeden önce otel bakarken açıkçası biz de suratımıza bi tokat yer gibi olduk. Bedenimizi yumuşak bir zemine yerleştirip hava aydınlanana kadar bilincimizi kaybetmek için ödenen bedel bu olmamalıydı... Bu sebeple konaklamayı mümkün olduğunca uzun süre önceden hallederseniz gerçekten bütçenizi de hafifletebilirsiniz, çünkü uygun fiyatlı ve düzgün seçenekler aylar öncesinden resmen kapışılıyor. Biz salak olduğumuz için konaklamayı pek de uzun süre önceden halletmeyince öyle çok lüks bir otelde kalmak gibi bir derdimiz de olmadığından orta halli bir yerde kaldık. Lokasyonu gayet iyiydi, herhangi bir hijyen problemi yoktu, iletişimleri gayet iyiydi ve hatta geç check out yapabilir miyiz diye rica edince ona bile sorun çıkarmadılar, dolayısıyla \"aman zaten odaya sadece uyumak için gideceğiz\" yaklaşımındaysanız burayı tercih edebilirsiniz. Ancak daha özellikli bir yerde kalmak istiyorsanız buranın pek beklentinizi karşılayacağınızı sanmıyoruz, çünkü kendi banyosu olan temiz bir oda gibi bir şeydi işte. Olur da burada kalacak olursanız asansör olmadığını ve biraz fazla dik bir merdivenden çıkmanız gerektiğini ekleyelim, dev gibi bavullarla gitmeyin. Eğer burada kalmayacaksanız da yine de dev bavulla gitmeyin bu arada, çünkü kara yoluyla ulaşım bir seçenek olmadığı için vaporetto'da ve otelinize ulaşırken o bavul başınıza bela olur. Eğer başka bir otelde konaklayacaksanız kriter olarak vaporetto'ya ve gezmek istediğiniz yerlere olan uzaklığını baz alabilirsiniz. Bunu da aşağıda söz ettiğimiz yerlerden ilginizi çekenleri Google Maps'te işaretleyerek tespit edebilirsiniz. Kişisel olarak ben turist kalabalıklarından bir seviye daha uzak olması sebebiyle bir daha Venedik'e gidecek olursam Cannaregio bölgesinde kalmayı tercih ederdim. Tam olarak söylediğimiz bölgedeki otellere göz atmak isterseniz direkt şuradan bakabilirsiniz. Bu bölgedeki otellerden birinde kalarak hem yine gezmek isteyeceğiniz her yere rahatlıkla yürüyebilir, hem bir seviye daha makul fiyatlı oteller bulabilir hem de kalabalıkla mücadelenizi biraz da olsa azaltabilirsiniz. İsterseniz her yere yürüyebilirsiniz, bu bir seçenek, fakat bazen yürüyemeyecek ya da tüm gün ayakta olmanın verdiği yorgunluğuyla yürümek istemeyecek kadar uzağınızda kalacak noktalar olacaktır, dolayısıyla geziniz boyunca vaporetto'yu mutlaka birkaç kez kullanacaksınız gibi düşünebilirsiniz. Alternatif bir seçenek olarak bireysel kullanabileceğiniz su taksileri de var, ancak çok da gerek var mı derseniz bizce hayır, yine de acil bir durum olursa ve vaporetto saatini beklemek istemezseniz aklınızda bulunsun. Sanki tamamen salladığımız bir sözcükmüş gibi görünen vaporettonun ne olduğuna açıklık getirdiğimize göre bu işin bütçe kısmına girelim. Öncelikle vaporettoya kaçak binmek bir seçenek değil, Instagram'da \"kimse kontrol etmiyor yeaa binin gitsin\" diyenleri dikkate almış olsaydık gözümüzün önünde ceza yiyen kişilerle birlikte biz de kahvaltı niyetine ceza benedict yemiş olacaktık, size böyle diyen arkadaşlarınız olursa sessizce ağızlarını bantlayın ve yolunuza devam edin. Vaporetto için tek kullanımlık bilet ücreti 9,5 euro. (70 dakika boyunca geçerli) Evet evet basbayağı dokuz buçuk yuro. TL'ye çevirdiğiniz zaman eskiden bu fiyata başka ülkeye uçulabildiğini fark edip vaporettonun ortasında göz yaşlarına boğulabilirsiniz. O yüzden her vaporetto kullanımınızda bu parayı vermek yerine şuradan bir ulaşım kartı edinmek kesinlikle daha mantıklı oluyor. Kartın 1,2,3 ve 7 günlük versiyonları var, artık onu da kalacağınız süreye göre belirlersiniz. Böylelikle vaporettoyu huzur içinde kullanabilir ve yanlış yöne binerseniz sinir krizi geçirmeden inip doğru yöne doğru yelken açabilirsiniz. Kartınızı aldıktan sonra maile bir barkod/QR kodu geliyor, onu telefonunuza kaydedip ya da çıktısını alıp direkt kullanabilirsiniz. Her vaporettoya binişinizde kartı okutmanız gerektiğini de hatırlatalım, zaten binerken nereye okutacağınızı anlayacaksınız. Venedik Havaalanı'ndan şehre ulaşım oraya giderken gözümüzde büyüttüğümüz kadar zor değilmiş. Bu noktada otelinizin yerini de göz önünde bulunarak karar vermeniz gerekeceği için tam ne yapacağınızı söyleyemesek de yine de yardımcı olabiliriz. Ya otobüse binip ardından vaporetto ya bineceksiniz, ya da direkt vaporettoya. Eğer oteliniz otobüsün bıraktığı noktaya çok yakın değilse her halükarda hikayenin içinde bir vaporetto olur gibi görünüyor. Otobüse binecekseniz bavulunuzu teslim aldıktan hemen sonra havaalanının içinde otobüs ve vaporetto bileti alabileceğiniz noktaların önüne çıkacaksınız. Oradan bilet alabilirsiniz, bilet alınan yerin tam neresi olduğu gayet belirgin. Farklı bilet alma noktaları görünce de panik olmayın, sadece farklı firmalar, aynı işlevi görüyorlar. Nereye gideceğinizi haritadan gösterirseniz çalışanlar size yardımcı olacaklar, ortada bir dil bariyeri varsa Google haritalardan otelinize yol tarifi alarak tam olarak nasıl gideceğinizi de çözebilirsiniz, havaalanında ücretsiz internet var. Otobüsler de havaalanının kapısından çıkıp dümdüz ilerlediğinizde direkt karşınıza çıkacak, yani her şey gayet sistematik, çözemeyeceğiniz bir şey yok. Eğer vaporettoya binecekseniz yine otobüs biletini aldığınız noktadan bilet alacaksınız ve otobüs yerine vaporettonun olduğu noktaya gideceksiniz, onun tabelaları da gayet net. Son olarak pek bir ulaşım aracı gibi sayılmasa da heveslenebileceğinizi düşünerek Venedik'te gondola binme işinden de kısaca bahsedelim. Gondol ile bir yere ulaşmaya çalışmak zaten manasız, gondolu bir eğleme aracı gibi düşünün. Yani fotoğraf çekip Venedik'te olduğunuzu kanıtlamak için biraz fazla pahalı bir yöntem gibi bir şey... Gondol ücretleri 80 Euro ile 120 euro arasında değişiyor ve yürürken sağda solda karşınıza çizgili tişörtlü gondolcular çıkacak, özellikle belli bir yerden binmeniz gerekmiyor. 120 euro'ya kadar çıkması durumu özellikle günbatımı saatinde gondol turuna çıkmak isterseniz başınıza gelebilir. Pazarlık yapmayı da deneyebilirsiniz bu arada. Bizim aktivite olarak pek ilgimizi çekmediği için binmedik, o yüzden pazarlık ipucu veremeyeceğiz.... Venedik San Marco, San Polo, Castello, Cannaregio, San Polo, Dorsoduro gibi çeşitli bölgelerden, daha da genel bakacak olursak birbirine kanallarla ve köprülerle bağlanan adacıklardan oluşuyor. Daha gitmeden adını duymuş olduğunuz için tahmin edeceğiniz üzere en turistik bölge ise tabii ki San Marco, fakat bu diğer bölgelerin de inanılmaz turistik olduğu gerçeğini değiştirmiyor, sadece özellikle birkaç saatliğine ziyarete gelen turist kalabalığı en çok San Marco civarında dolandığı için orası daha yoğun oluyor. Aşağıda Venedik'te gezilecek yerleri ve mekanları listelediğimizde zaten bu bölgelerin hepsine ayak basmış olacaksınız, o yüzden bunun derdine düşmenize gerek yok ve bölgelere ayırarak anlatmayacağız ki ortalık iyice karışmasın. Venedik'in, İtalya'nın, Avrupa'nın ne bilelim galaksinin en ünlü meydanı San Marco olabilir mi? Aslında San Marco bölgenin adı olsa da San Marco dendi mi akla hemen Piazza San Marco yani San Marco Meydanı geliyor. Aynı zamanda Venedik'in en alçak noktalarından biri olduğundan Acqua Alta yani Venedik'te özellikle kış aylarında olan su baskınları sebebiyle suların içinde oturmuş kahve yudumlamakta ısrar eden hevesli turist görüntüleriyle de hatırlayabileceğiniz San Marco gerçekten de oldukça ihtişamlı bir meydan. -Meydanı şöyle bir dolaştıktan sonra buranın en önemli yapılarından Basilica di San Marco'yu ziyaret edebilirsiniz (giriş 3 Euro) İlginizi çekiyorsa meydanın ortasında yükselen San Marco Bazilikası'nın çan kulesi, Gelileo'nun zamanında gözlem yapmak için de kullandığı Campanile di San Marco'ya çıkabilirsiniz. (10 Euro) -Yine buralardayken görebileceğiniz güzel bir köprü, Bridge of Sighs. Türkçe hali \"Ahlar Köprüsü\" olarak adlandırılmış, çünkü burası eskiden mahkumların hücrelerine gönderilirken son kez Venedik'e bakabildikleri köprü olarak biliniyor. AAAHH AHH diyormuş adamlar ben ne ettim... Derin... -Venedik'in en ünlü kafesi diyebileceğimiz Cafe Florian da bu meydanda yer alıyor. Venedik'in \"ana kanalı\" diyebileceğimiz, su trafiğinin en yoğun olduğu Grand Canal üzerinde yer alan 4 köprüden en ünlüsü olan Rialto Köprüsü şehrin San Marco'dan sonraki en turistik noktası. İlk yapıldığı yıllarda ticari amaçlarla yapılmış tahta bir köprüyken yanmaktan tutun yıkılmaya kadar uzanan türlü badireler atlatınca sonunda bir mimar çıkıp \"sizce de bu köprüyü taş yapsak daha akla yatkın olmaz mı\" düşüncesinin İtalyancasını ifade etmiş ve her kafası çalışan yenilikçi insana tepkiler geldiği gibi kendisine de yüklenilmesinin ardından bir şekilde bu önerinin kabul görmesi sonucu 1591 yılından beri tüm ihtişamıyla orada duruyor. Teşekkürler O mimar.... Köprünün hem kendisi, hem de manzarası çok güzel. Dolayısıyla burası en çok turist kalabalığı ile karşılaşabileceğiniz noktalardan biri. Bu yetmiyormuş gibi gün batımında da herkesin koşa koşa gittiği bir yer olduğu için burada geçireceğiniz anlar biraz mücadeleli olabilir. Neyse ki bu mücadeleye değecek kadar güzel. Madem Grand Canal üzerindeyiz, o zaman hem konumu hem de koleksiyonu güzel bir müze önerisi ile devam edelim. Yine aynı kanal üzerinde Dorsoduro bölgesinde ilerleyince karşınıza çıkacak Guggenheim Müzesi, Peggy Guggenheim'ın sanat koleksiyonundan oluşuyor. Müze çok büyük olmadığı için telaşsız bir şekilde keyfini çıkararak gezmeye, \"ben bunu yaparım\" sohbeti çevirerek kıkırdamaya çok uygun, ayrıca binası ve konumu da çok hoş. Bahçedeki ve içerideki eserleri dolaştıktan sonra kanala doğru bakan cepheye çıkmayı unutmayın. Salı günleri kapalı olduğunu ve 17:15'ten sonra bilet gişesinin kapandığını da hatırlatalım. Buraya kadar gelmişken İtalya'nın en çok fotoğraflanan dini yapılarından Santa Maria della Salute Bazilikası'na doğru yürüyüp orayı da ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz. -Bu müzeye gidecekseniz yine üzerinden çok güzel bir manzara yakalayabileceğiniz yine çok turistik bir köprü olan Ponte dell'Accademia'dan geçip bu müzeye uğrayabilir ve sonra yukarıda söz ettiğimiz Guggenheim ve Santa Maria della Salute Bazilikası'na doğru ilerleyebilirsiniz. Dorsoduro bölgesinde de dolanmış olursunuz, gayet mantıklı bir rota. İtalya'nın en önemli opera evlerinden biri olan ağzınızı açık bırakacak güzellikteki Teatro la Fenice'yi gezmek için ya tura katılmak ya da orada gerçekleşen bir etkinliğe katılmak dışında bir seçeneğiniz yok. Ben geldim bi' içeri bakıp çıkacağım instagram'a fotoğraf koymak için geldim diyemiyorsunuz. Eğer vaktiniz varsa harika bir deneyim olacağı için mutlaka sitesinden gittiğiniz dönemdeki etkinlikleri kontrol edip bir bilet kapın. Eğer ilginizi çeken bir etkinliğe denk gelmiyorsanız ama içeriyi mutlaka görmek isterseniz şuradan tur için biletinizi alabilirsiniz. Venedik'e bienal döneminde gitmiyor olsanız bile nerede nasıl bir ortamda gerçekleştiğini görmek, vesileyle şehrin başka bir bölgesini de ziyaret etmek isterseniz birkaç saatinizi Giardini della Biennale'nin olduğu tarafı dolaşmaya ve parkta sakin, güzel zaman geçirmeye ayırabilirsiniz. Bizim orada bulunduğumuz dönemde \"Venice Biennale of Architecture\" için hazırlık sürecine denk geldiğimizden etrafı pek detaylı gezebilme imkanımız olmadı, çünkü hazırlıklar sebebiyle çeşitli noktalar ziyarete kapatılmıştı. Bu sebeple tam nereleri gezebileceğinize ilişkin detaylı bilgi veremesek de gideceğiniz için buraya ilişkin bir araştırma yapıp da gitmenizi öneririz. \"Ghetto\" sözcüğünün Venedik'teki bu bölgeden çıktığını biliyor muydunuz? Biz de bilmiyorduk, hatta bölgenin bu şekilde adlandırılmasına da oldukça şaşırmıştık ancak sonra tarihini okuyunca her şey anlam kazandı. Cannaregio bölgesinin kapsamında yer alan The Ghetto'nun tarihi 500+ yıl öncesine dayanıyor. Yahudilerin hangi sebeplerle Venedik'e geldiğine ilişkin tam olarak net bir bilgiye ulaşmak zor olsa da bir şekilde bu şehre ayak basmalarının ardından 1500'lü yıllarda \"Ghetto Novo\" adlı bölge içinde yaşamaya mecbur ediliyorlar. Günümüzde Venedik'te Yahudi komünitesi yoğunluklu olarak halen bu bölgede yaşıyor. Aşağıda size mutlaka gitmenizi önereceğimiz kahvecide bir sabaha başladıktan sonra yakınızdaki Campo del Ghetto Novo tarafına doğru ilerleyecek olursanız bu bölgenin ana meydanına ulaşmış olacaksınız. Sonrasında bu civarda dolaşarak bu bölgede biraz vakit geçirebilirsiniz. Bir Venedik Gezi Rehberi içinde neden öneri olarak market yazdığımızı sorgulamış olabilirsiniz, bunun için mantıklı bir açıklamamız var. Eğer Hürriyet gazetesi falan olsaydık şöyle yazardık: DAHA ÖNCE BÖYLE MARKET GÖRÜLMEDİ... Şimdi de öyle yazmak yerine ona benzer şeyler söyleyeceğiz. Despar İtalya'da bir market zinciri. Teatro Italia adlı eski bir yapıyı ciddi bir bütçe ile yeniliyor ve İtalya'nın en güzel marketi olduğu iddiası ile açıyor. Peki gerçekten İtalya'nın en güzel marketi mi? Muhtemelen dünyada ilk 3'e girer. Öyle oldu mu anormal fiyatlarda bir market olur diye de düşünmeyin, herhangi başka bir Despar market ile aynı fiyatlarda ürünler satılıyor. Eğer eve götürmek için bir şeyler alacaksanız direkt olarak burayı tercih edebilirsiniz. Hazır marketten konuyu açmışken benzer mantıkta bir yerden daha bahsedelim. Burası da Rialto Köprüsü yakınlarında bir alışveriş merkezi, aynı zamanda tarihi 1200'lü yıllara dayanan (arada yangın durumları falan yaşanmış, 1500'lerde tekrar inşa edilmiş vs) tarihi bir yapı. Ancak bu sefer de kafanızda canlandırabileceğinizden çok daha güzel bir avm ile karşı karşıyayız. Buraya pek tabii alışveriş yapmak ve içini görmek için de gidebilirsiniz ancak aynı zamanda terasına çıkarak Venedik'e şöyle bir tepeden bakma imkanınız da var. Bu aktiviteyi ücretsiz olarak gerçekleştirebiliyorsunuz, tek yapmanız gereken öncesinde şuradan rezervasyon yapmak. Rezervasyon saatinizde terasa gittiğinizde yukarıda 15 dakika gibi bir süreniz oluyor. Burada giyim kuşam alışverişi yapmak niyetinde değilseniz de giriş kattaki gurme market kısmında şöyle bir dolanabilirsiniz, eve götürmelik güzel şeyler var. Venedik'i yeterince keşfettiğinizi düşünüyorsanız kısa bir vaporetto yolculuğu ile yarım gün gibi bir sürede bile gezebileceğiniz bu küçük adalara doğru yola çıkabilirsiniz. Burano renkli evler ve danteli, Murano cam sanatları, Torcello ise diğer adaların gölgesinde kalmış olması ile ünlü. Burada bu konunun detaylarına çok girmiyoruz çünkü bunun için ayrı bir mini rehber yapalım diye düşündük. Zaten doğruyu söylemek gerekirse çok detayına girecek bir şey de yok çünkü zaten vaporettoya binip yarım saattle falan çat diye istediğinizde iniyorsunuz. Size söylediğimiz ulaşım kartını aldıysanız zaten bu adalara ulaşım da o kartın kapsamında olduğu için ekstra bir şey ödemeniz de gerekmiyor. Daha güzel olan hangisi, tek birine gidecek olursam hakkımı hangisinden yana kullanayım diye soracak olursanız bizce onun cevabı da tartışmaya açık değil, Burano sizi çağırıyor....... Palazzo Contarini del Bovolo çok güzel bir bina, haritanızda işaretleyip civarından geçerken şöyle bir dışından bakmayı ihmal etmeyin. Ca d'Oro Grand Canal üzerindeki en güzel binalardan biri. Eğer içini gezmek isterseniz aynı zamanda bir sanat müzesi olduğu için Pazartesi hariç 10:00 19:00 arası ziyaret edebilirsiniz. Campo San Maurizio'da \"Mercatino San Mauruzio\" adlı bir antika pazarı kuruluyor, denk gelirseniz ve ilginizi çekiyorsa hoş bir aktivite olabilir. Tüm bu önerilerin dışında siz verebileceğimiz en iyi Venedik gezisi tavsiyesi haritayı falan da boşverip sokaklarda kaybolmanız. Venedik gerçekten görsel olarak harika bir şehir olduğu için gezinin en güzel anlarını bir yerden diğerine yürürken hiç beklemediğiniz bir anda yaşayıveriyorsunuz. Evet her şehirde yürümek en iyi gezme yöntemi diyebiliriz, ama Venedik'te yürümek hepsinden biraz daha iyi. Venedik gezi rehberi hazırlamak için Venedik'e doğru yola çıkmadan önce araştırma yapma aşamasında kabullendiğimiz bir şey vardı; Burada \"turistik olmayan restoran\" diye bir şey bulmak gerçekten neredeyse imkansız. Normalde biraz olsun turistik olanın dışına çıkmaya çalışıp \"burada yaşasak ne yapıyor olurduk acaba\" merakını yerlisinin gittiği yerleri keşfederek gidermeye çalışsak da Venedik'te bunu yakalayabilmek imkansıza yakın diyebiliriz. Ancak sadece turistler için yapılmış mekan ile \"turistlerin de gittiği mekan\" arasında da bir fark olduğu için, size biraz olsun öyle yerleri önermeye çalışacağız. Yine de Venedik'e yemek konusunda İtalya'nın diğer şehirlerinde gittiğiniz kadar büyük bir beklentiyle gitmemenizi öneririz. -İtalya'nın geri kalanında olduğu gibi burada da İtalyan kahve gelenekleri hakim. Üçüncü dalga kahveciler buraya uğramamış, kahve dediğiniz ayak üstü şakkk diye içilen bir espressodur ve sütlü kahve içecekseniz sabah saatlerinde içersiniz ya da gölge etmezsiniz... Adamlar gelenekçi, yapacak bir şey yok. Dolayısıyla soğuk kahveler, efendime söyleyeyim yulaf sütlü latteler americanolar içecekseniz Torrefazione Cannaregio'dan başka bir adresiniz yok. Ama zaten orası çok güzel, konumu da çok güzel, her gün gitmek bile isteyebilirsiniz. Bunun dışında hiçbir kahveci bizim için burada size önerebileceğimiz bir güzellik seviyesinde değildi. Bunun dışında Rosa Salva, Cafe del Doge ve Caffe Rosso gibi yerler internette sık karşınıza çıkacaktır, eğer üçüncü dalga kahve arayışında değilseniz uğranabilir tabii ama bizim kişisel kahve zevkimize pek hitap etmediler. -İtalyanların kahvaltı pek sallamama huyu burada da tam gaz devam ediyor. Maksimum kahvaltıları kahve ile şekerli bir kruvasan, kahvaltı yapmaya ikna edilemiyorlar resmen, geri kalan öğünlere mi yer ayırıyorlar dertleri nedir bilmiyoruz... Dolayısıyla sabah saatlerinde biraz turistik noktalara mahkum gibisiniz. Ancak zaten peynirler ve şarküteri ürünleri leziz olduğu için onlar onu kahvaltı olarak görmese bile mutlaka yiyecek güzel bir şeyler karşınıza çıkıyor. Denk geldiğiniz bir \"pasticceria\"dan kruvasan vb hamur işi şeyler kapabilir ya da şahane olduğunu iddia edemeyecek olsak da şehirde çeşitli şubeleri olan Farini adlı mekandan kahvaltı yapmak isteyen turistlerle birlikte bir şeyler alabilirsiniz. Pasticceria Rizzardini'ye daha geleneksel mekan hevesinizi gidermek için uğranabilir. Caffe Florian ise Venedik'in hatta İtalya'nın en ünlü kafelerinden biri. -Mükemmel bir dondurma yemek ve hayatınızın geri kalanında yediğiniz dondurmalara düşman olmak için direkt gideceğiniz yer Gelato Gallonetto 1985 olmalı, doğrusu biz de giderken bu kadar iyi olmasını beklemiyorduk. Eğer gelato yemelere doyamadıysanız o zaman instagram ünlüsü olması sebebiyle önünden sırası eksik olmayan Suso'ya da bi' bakabilirsiniz. -Venedik'te yapabileceğiniz en Venedik'e özgü aktivitelerden biri \"cicchetti\". Aslında İtalya'nın başka şehirlerine gittiyseniz size tanıdık gelecek aperitivo ile benzer bir mantığı var, özellikle akşamüstü saatlerinde yanında 1-2 kadeh şarap ve yanında tüketilen ekmeküstü atıştırmalıklar gibi düşünebilirsiniz. Akşam üstü dediğimize de bakmayın bu arada öğleni geçti mi cicchetti saati başlıyor, başlamakla kalmıyor 3 oldu mu kapatan yerler bile oluyor. Cicchetti için gittiğimiz en keyifli mekan kesinlikle Osteria Al Squero'ydu. Özellikle hava güzelse hem eğlenceli hem de bayağı kalabalık, neşeli bir ortam oluyor, içeriden yiyeceğinizi ve buranın milli kokteyli sayılabilecek aperol spritz'inizi kapıp dışarıda ayak üstü takılıyorsunuz. İnternet araştırmanızda çok fazla karşınıza çıkacağı için uyarmak adına Cantino do Mori'nin de anlatıldığı gibi şahane olmadığını ekleyelim, bizce gitmeyin.... -En güzel akşam yemeğini kesinlikle Osteria alle Testiere'de yedik. Meryl Streep haklıymış, duvardaki fotoğrafını kaçırmayın.... Onun dışında Paradiso Perduto'da harika sayılmayacak bir yemek yesek de konumu, günbatımı ve ortamı çok güzel olduğu için yine de seçenekler arasına alınabilir. Antica Locanda Montin'e ise Anthony Bourdain'den görüp gittik, yine ilk önerdiğimiz restoran seviyesinde olmasa da hoş bir mekandı, tercih edilebilir. Bunların hepsi için rezervasyon şart. -Şehir genelinde sağda solda ayaküstü şarap ve spritz içebileceğiniz büfemsi yerlerle karşılaşacaksınız, oradan bir şeyler alıp bir meydana ya da gözünüze kestirdiğiniz bir kanal kenarına çökerseniz tam bir Venedik deneyimi yaşamış olursunuz. -Gece hayatı konusunda Venedik'ten herhangi bir beklentiniz varsa maalesef onu rafa kaldırmanız gerekecek, hiç abartmıyoruz bizim orada olduğumuz dönemde saat 23:00 sularında dışarısı o kadar boş kaldı ki nefes alıp verişimizi duyarak yürüdük. Onca turist bir anda nereye giriyor, Truman Show'da falan mıyız gibi sorgulamalara girdiğimiz anlar bile oldu... Ama bu demek değil ki akşamları dışarıda keyifli vakit geçiremezsiniz, sadece tekno eşliğinde dans ederken kan ter içinde kalmayı falan beklemeyin yeter. Campo Santa Margherita akşam bir şeyler içmeye çıkan gençlerin ve yerlisinin de sık vakit geçirdiği bir meydan, oradaki herhangi bir mekanda bir şeyler içmeye gidebilirsiniz, canlı oluyor. Meydana tepeden bakarak bir şeyler içmek isterseniz de direkt Orange Bar'a gidebilirsiniz. Biraz daha sakin bir akşam için ise Wine Bar 5000'de şarapa denemek güzel bir fikir olabilir. Son olarak daha \"şimdi buraya giderken ne giyeceğiz ya amaann\" dedirten bir akşam geçirmek isterseniz Bar Longhi ya da Bellini'nin çıkış noktası Harry's Bar'a uğrayabilirsiniz, Hemingway ve Charlie Chaplin de orada bulunmuşlar... Eğer talihsizlik sonucu geziniz yağmurlu bir döneme denk geliyorsa özellikle vaporetto'da giderken falan bayağı ıslanma ihtimalinizi de göz önünde bulundurarak yanınıza yağmurluk almayı unutmayın. Hatta varsa yağmur çizmesi almak da iyi bir fikir olabilir. Özellikle gitmek istediğiniz bir restoran varsa mutlaka önceden rezervasyon yapın, bu şehir her zaman kalabalık olduğu için gidip ayaküstü yer bulmak pek mümkün olmuyor. Genellikle websitesi üzerinden rezervasyon yapma seçeneği var ama olmazsa da arayarak çözebilirsiniz. Benzer tarzlarımız olmasından mıdır bilinmez, İtalyanlarla İngilizce iletişim kurma mücadelesi bir şekilde olumlu sonuçlanıyor, halledersiniz. Her turistik şehir gibi burası da hırsızlık olaylarının yaşanabildiği bir şehir. Özellikle ince askısı olan çantaları kesip almak gibi bir durum yaşandığı uyarıları aldık, o yüzden siz yine dikkatli ve uyanık olun, fotoğraf çekerken falan kendinizi kaybedip etrafınızla bağlantınızı komple kesmeyin. Venedik Gezi Rehberinin sonuna gelmişken yazının içinde bir yerlerde söylediğime emin gibi olsam da ama tekrar uyarayım, buraya büyük bavulla gitmenizi kesinlikle önermiyoruz, özellikle vaporetto ve vaporettodan inip otele ulaşma aşamasında eziyete dönüşür."} {"url": "https://oitheblog.com/2023/05/23/burano-ve-murano-gezisi", "text": "Venedik gibi güzeller güzeli bir şehri bırakıp Burano'ya gitme kararı almak bizim için zor oldu, sorunun güzelliğine bakar mısınız.... Alt tarafı 5-6 gün kaldığımız yerde sanki memleketimizi terk edip gidiyor gibi bir tavır içine girdik, resmen uzun süre Venedik'i bırakıp gitmemek için direndik ancak neticede hadi buraya gelmişken gidip görelim bari düşünceleri kazandı. Burano'dan Venedik'e dönüş yolundaysa bu düşünceler yerini çoktan \"iyi ki gittik\" düşüncelerine bırakmıştı. Başlamadan gelen not: Venedik Gezi Rehberimizi şuradan okuyabilir, Venedik & Burano gezimizi izlemek isterseniz Instagram'daki sabit Venedik hikayelerimize bakabilirsiniz. Buranı ve Murano gezisi için öncelikle tahmin edersiniz ki Venedik'e kadar ulaşmış olmanız gerekiyor. Sonrasında Fondamente Nove'den 12 numaralı vaporettoya binmeniz yeterli oluyor. Vaporetto önce Murano'da sonra da Burano'da duruyor, eğer iki adaya da gidecekseniz biz yerinizde olsak uzaktakinden başlarız. Uzaktaki deyince yanlış anlaşılmasın, zaten Venedik Burano arası da 40-45 dakika gibi bir şey sürüyor. Burano küçük ve görmek istediğiniz her yeri yürüyerek keşfedebileceğiniz, geçimini uzun yıllar balıkçılıkla sağlamış bir ada, hala da bu şekilde devam ediyor. Tabii günümüzde en büyük geçim kaynağı turizm, çünkü görsel olarak gerçekten harika bir ada olduğu için Venedik'in turisti buraya da gitmeyi ihmal etmiyor. Üstüne Venedik'e çok yakın olması da eklenince geleni gideni çok oluyor. Burano gerçekten küçük bir yer olduğu için yapabileceğiniz en iyi aktivite kafanıza göre sokaklarını dolaşmak. Normalde bana bu \"ya mutlaka sokaklarda dolaşın\" önerisi verildi mi \"hadi canım gerçekten mi ne kadar iyi düşünmüşsün\" diyesim gelir ama burada durum gerçekten de bu, dolanacaksınız... Hatta daha spesifik bir öneride bulunacak olursak, vaporettodan indikten sonra dümdüz gidip kalabalığı takip etmek yerinde soldan ikinci sokağa girecek olursanız oraları henüz adaya yeni ayak basmış turist kalabalığı tüm sokakları istila etmeden gezmeye başlayabilirsiniz. Sanki biz de orada turist değilmişiz gibi turistlere sallayışımıza bakar mısınız... Neyse, özetle kafanıza göre sağa sola girerek ilerleyin, belli bir plan izlemeye çalışmayın, çünkü zaten sokaklar çok güzel ve bu aktiviteden keyif almamanız imkansız. Piazza Baldassare Galuppi'yi adanın ana meydanı gibi düşünebilirsiniz, sokaklarda rastgele dolandıktan sonra burada ve adanın ana sokaklarından biri olan Via Baldassare Galuppi üzerinde de ilerleyebilirsiniz. Burano da 3 ana kanal ve haliyle üstünden geçen birtakım köprüler de var. Bunlardan en ünlüsü ise Tre Ponti. Herkesin üstüne çıkıp \"klasik Burano fotoğrafı\" çektiği köprü olduğunu gidince anlayacaksınız. Casa Bepi Burano'nun en renkli evi olarak biliniyor. Bu güzel adanın standartlarında değerlendirince şahane bir ev olduğu için değil, ancak buraya ulaşırken şahane birtakım sokaklara girip çıkmanızı sağlayacağı için yazdık. En baştan itiraf edelim, biz Murano gezisi için gezi programımızı çıkarmış olmamıza rağmen bir son dakika kararı ile Murano'ya gitmedik... Neden diyecek olursanız, Venedik'te biraz daha vakit geçirmek ile Murano'yu da görmek arasında kalıp Venedik'i seçtik. Burano ve Murano arasında seçim yapma aşamasında ise Burano'nun daha çok ilgimizi çektiğine karar verdik, dolayısıyla Murano'yu pas geçmiş olduk. Siz de Murano'ya gidip gitmeyeceğinize hem ilginizi çekip çekmediğine hem de Venedik'te yeterli zaman geçirip geçirmediğinize göre karar verebilirsiniz. Murano görsel olarak Burano gibi değil, daha çok Venedik gibi diyebiliriz. Buranın ünlü olmasının sebebi cam sanatları konusunda öne çıkmış olması. Özellikle bu konuya ilginiz varsa Murano'daki cam atölyelerini gezebilir, lokal üretim ürünlerden kapıp evinize götürebilir hatta gerçekten ilgi alanınızsa birtakım atölyelere bile katılabilirsiniz. Atölyelere katılacaksanız ufak bir internet araştırması ile önceden iletişime geçmekte fayda var. Bunun dışında Duomo di Murano'yu ve Campo Santa Stefano'daki saat kulesini görebilir, deniz fenerinin olduğu tarafa doğru yürüyebilir ve adanın ünlü sanat eseri Comet Glass Star'a da şöyle bi' bakabilirsiniz.. Müze gezmek isterseniz Murano Glass Museum her gün 18:00'e kadar açık. Eğer imkanınız varsa Burano ve Murano gezisi için hafta sonunu tercih etmeyin, özellikle hafta sonu için Venedik'e giden çok fazla turist olması sebebiyle kesinlikle daha kalabalık oluyor, planınızı ona göre yapın. Eğer size Venedik gezi rehberimize söz ettiğimiz ulaşım kartını aldıysanız Burano ve Murano'ya gidiş ve dönüşe herhangi bir ekstra ücret ödemeniz gerekmiyor, ulaşım kartınız buraları da kapsıyor. Ada gezmelere doyamadıysanız Torcello ve Lido'yu da bi' araştırmaya girişebilirsiniz, biz her ikisine de gitmediğimiz için maalesef ekstra bilgi veremiyoruz ama belki ilginizi çekecek bir şeyler çıkar, bakarsınız. Son olarak ufak bir hatırlatma, sokaklarda dolaşırken çok gaza gelerek ve evlerine/suratlarına telefonu dayayarak yaşayanları rahatsız etmeyelim, bu turist kalabalığı işinden birazcık bunalmış durumdalar çünkü, doğrusu hak vermemek de imkansız."} {"url": "https://oitheblog.com/2023/06/08/new-york-gezi-rehberi-her-seyin-oldugu-yer-burasi", "text": "Gördüğünüz gibi size sayfalarca New York övebilecek seviyede New York sever insanlar ile karşı karşıyasınız... Her imkan doğduğunda bu şehre gitmeye bahane arayan kişiler olarak bilmemkaçıncı New York seferimiz ardından size güzel bir New York gezi rehberi hazırlamayı görev bildik. Bu New York gezi rehberi aslında daha çok ilk kez New York'a gidecekler için bir rehber tadında olacak ve çoğunlukla bulunmak isteyebileceğiniz turistik aktivitelere odaklanacağız. Belki daha sonra biraz daha alternatif bir rehber de yazarız. Başlamadan gelen not: Amerika'daki başka şehirlere de gidecekseniz şuradan tüm Amerika rehberlerimize bakabilirsiniz. Ayrıca bu anlatacaklarımızı izlemek isterseniz Instagram'daki sabit hikayelerimiz sizi beklemekte. Bana soracak olursanız o haberlerde çıkan ve isim koydukları kar fırtınalarının olduğu dönemde gitsem bile dönüşte \"olsun be bi de bu halini görmüş olduk işte\" derim... Çünkü New York hangi dönemde giderseniz gidin sizi farklı özellikleri ile etkileyebilecek bir şehir. Bir sebepten burayı sevmeseniz bile gerçekten kendine özgü özellikleri ve hissi olan bir şehir olduğunu tarafsız bir şekilde kabul edersiniz diye düşünüyorum. İşte şehre biraz olsun bu şekilde bakabilmek için özellikle ilk New York geziniz olacaksa mümkünse hem turist kalabalığı hem de sıcak sebebiyle zorlayıcı olabilecek Temmuz-Ağustos aylarında gitMEmeye çalışın. Kış aylarında gidecek olursanız özellikle Christmas dönemi falan şehrin bambaşka bir havası olsa da yine zorlayıcı hava koşulları ile karşılaşabilirsiniz. Ee ne zaman gidelim onu söyle be kardeşim dediğinizi duyar gibiyim... Mayıs & Haziran başları ve Eylül Ekim başları New York'a gitmek için en iyi dönemler şeklinde net bir cevap vererek sorunuzu cevaplayayım. Eğer daha önce New York'u gezdiyseniz ya da bütçenizi biraz daha hafifletmek ve bir seviye daha az turistik sayılabilecek bir bölgede kalmak isterseniz Brooklyn ve Williamsburg taraflarına bakabilirsiniz. Böyle söyleyince sakın uydurukmuş gibi falan anlaşılmasın, bu taraflar da çok güzel, sadece ilk kez gidiyorsanız ana turistik noktaların biraz dışında kalıyor ama çok uzak falan değil tabii ki. Bütçenizi daha da hafifletmek isterseniz Queens taraflarına yönelebilirsiniz. Bu bölgenin repütasyonu pek şahane olmasa da aslında bir değişim geçirme sürecinde olduğu için pek çok gezgin tarafından tercih edilir hale geldi. Yine de otelinizi seçerken yorumlarını dikkatli okuyun ve huzursuz olacağınız bir mahalle seçmemeye çalışın. Son olarak, madem New York Gezi Rehberi yazıyoruz, hevesinizi kırmayı göze alarak dürüst bir şekilde Times Square ve civarında otel bakmamanızı önerebiliriz. Hem çok kalabalık, hem sırf orası olduğu için fiyatlar daha da yüksek, hem de bu kaosun ortasında kalmanın gezinize hiçbir katkısı olmuyor. Zaten çok göbekte kalmak istiyorsanız Midtown'da bir yerde kalmanız size Times Square'de kalmak ile aynı koşulları sunacak. Yargılıyoruz zannedilmesin, ilk gidişimizde tabii ki büyük bir hevesle Times Square'de kalmıştık sdjs.... New York'ta JFK Uluslararası Havaalanı, Newark Uluslararası Havaalanı ve LaGuardia gibi 3 farklı havaalanı olsa da, bunlardan özellikle uluslararası uçuşlarda en sık kullanılanı JFK Havalimanı. Buradan toplu taşıma ile şehre ulaşmak istiyorsanız önce havaalanı içinden kalkan AirTrain treni ile \"Jamaica\" istasyonuna gidebilir, sonra da buradan tam olarak gideceğiniz noktaya göre bir metro hattına transfer yapabilirsiniz. AirTrain'in tek seferlik bilet fiyatı 8.25 USD, buna ek olarak transfer yaptığınızda metronun tek seferlik bileti için 2.75 USD ödemeniz gerekiyor. New York'ta en çok yapacağınız şey tabii ki yürümek. Her an herhangi bir yerden ilginizi çekecek bir şey çıkabileceği ve ayrıca midenizde sürekli yeni bir şey yemeye yer açmak için mümkün olduğunca yürümeye öncelik vermelisiniz... Ancak bunu dışında tabii ki metro, Uber, taksi artık aklınızda hangisi yatıyorsa onlara da yönelebilirsiniz. New York'ta 3 gün de kalsanız 7 gün de metroyu sık kullanmanız çok olası olduğundan ulaşımı en uygun hale getirebilmek için 7 günlük bir New York MetroCard satın almanız son derece mantıklı olur. Metro istasyonlarındaki bilet makinelerinden satın alabileceğiniz bu 7 günlük kartın ücreti 33 USD. Yine de o kadar da metro kullanmayacağınızı düşünüyorsanız tek seferlik biletin 2.75 olduğunu baz alarak sizin için mantıklı olup olmayacağını hesaplayabilirsiniz. Mantıklı olmadığına karar verirseniz her seferinde tek kullanımlık bilet almakla uğraşmaktansa yine metrodaki bilet makinelerinden bir MetroCard satın alıp bu karta istediğiniz miktarda para yüklemeniz de bir seçenek olabilir. (İlk kart alımında 1 USD ücret ödemeniz gerekiyor). Yanınızda kartı kaybetmeyeceğine güvendiğiniz biri varsa aynı kartı 4 kişi de kullanabiliyorsunuz, en azından bu şekilde ayrı ayrı kart için 1'er dolar ödemeniz gerekmez. Metro ulaşımı ve kartlarla ilgili daha detaylı için şu siteye göz atabilirsiniz. Yeni ve daha güncel bir New York Gezi Rehberi yazmayı neden öteleyip durduğumuzu tam olarak bu bölümü düzenlemeye çalışırken hatırladım. New York'ta gezilecek yerlerin hepsini buraya yazmaya kalkışırsak gerçekten siz de biz de aklımızı yitireceğimiz için mutlaka bir şeyler eksik kalacaktır. Özellikle şehirde daha fazla vakit geçirdikçe orayı da görün buraya da gidin şunu da kaçırmayın diyebileceğimiz o kadar fazla yer türedi ki rehberin kontrolünü + aklımı yitirmek üzereyim. Dolayısıyla aşağıda olabildiğince detay vermeye çalışacak olsak da kişisel ilgi alanlarınızı göz önünde bulundurarak mutlaka daha spesifik aramalar da yapın. Çünkü dünya üzerine her ne arıyorsanız emin olun çok iyi bir versiyonu New York'ta vardır, sadece henüz sizin bundan haberiniz yoktur. İşin betimleme kısmını geçecek olursak, tabii ki dünyanın en ünlü meydanını görmelisiniz. Burada özellikle bir aktivitede bulunmanız gerekmiyor, sadece burayı görmeniz yeterli. Sonrasında civar sokaklara dalarak bölge keşfine geçebilirsiniz. Mümkünse buraya hava kararınca yolunuzu düşürün, bizce gündüzki halinden daha büyük bir etki yaratıyor. İkonik hale gelmiş kırmızı merdivenlerde sırf bu deneyimi yaşamak için bi' 3 dakika da olsa oturulabilir. Burada aynı zamanda \"TKTS ticket booth\" isimli bir nokta var, Broadway showları için indirimli bilet satıyorlar, ilginizi çekiyorsa aklınızda bulunsun. Müze her gün açık, giriş ücreti 25 dolar, öğrenciyseniz öğrenci kimliğinizi unutmayın, çünkü öğrencilere 14 dolar. MoMA'nın ana lokasyonu Manhattan'da, Queens'deki MoMA PS1 ile karıştırıp yanlış yere gitmemeniz için ufak bir hatırlatma. Hazır konusu açılmışken ilginizi çekiyorsa MoMA PS1'de ne var ne yok ona da bi göz atabilirsiniz bu arada. Metropolitan Museum of Art ya da \"the Met\" şehrin en önemli müzelerinden bir diğeri. Gossip Girl izleyenlerin merdivenleri ile de tanıdığı bu devasa müze tam olarak Central Park'ın yanında, şehrin lüks bölgesi diyebileceğimiz Upper East Side'da yer alıyor. Hani Louvre ya da ne bilelim British Museum gibi bir müzeye gidince yaşanan o \"ulan ben burayı nasıl gezeceğim\" paniği vardır ya, işte onun bir benzerini de burada yaşayacaksınız, çünkü son derece büyük bir müze, çok fazla eser var, resmen gezerken organize olmak zor. İsteseniz abartısız bir şekilde günlerinizi bu müzede geçirebilir ve yürümekten 3 kilo falan verip çıkarsınız. Müze Çarşamba günleri kapalı, giriş ücreti 30 dolar, öğrenciyseniz 17. Whitney ile ilgili daha detaylı bir yazı okumak isterseniz şans eseri denk gelip severek okuduğum şu yazıya göz atabilirsiniz. Günümüzde New York şehri ile özdeşleşmiş yapılardan biri kabul edilebilecek Guggenheim New York, \"Museum Mile\" olarak adlandırılan çeşitli müzelerin olduğu bölgede, MET'in biraz ilerisinde diyebileceğimiz bir noktada yer alıyor. Aynı gün ikisini gezmek biraz zorlayıcı bir deneyim olabileceği için bunu önermeyecek olsak da yakın olduklarını bilin, belki ona göre plan yaparsınız. Burayı ziyaret etmek için de eğer denk geliyorsanız Cumartesi 18:00 20:00 arasını tercih edebilirsiniz, çünkü burası için de o gün \"pay what you wish\" günü, yani gönlünüzden ne koparsa part 2. Bütün New York gezi rehberi boyunca müze anlatacağımızdan korkanlar silkelensin ve kendine gelsin, size turist olduğunuzu hatırlatacak bir noktaya gidiyoruz, Özgürlük Anıtı'na... Dünyanın en ünlü anıtlarından biri olması sebebiyle çoğumuzun bildiği üzere Fransa tarafından kuruluşunun 100. Yılı için Amerika'ya hediye edilen anıt günümüzde tam anlamıyla Amerika'nın simgesi. Bu arada kişisel fikrimizi soracak olursanız kalkıp anıtın dibine kadar gitmeye pek de gerek yok ama New York'a gelmişken bu deneyimi de yaşamak isteriz derseniz anlarız. Biz de ilk gidişimizde koşa koşa gitmiştik. Sonra dönüşte bu izdihamı yaşamaya çok da gerek var mıydı diye bi' tereddüte düşmüştük ama, karar sizin. Manhattan'dan Özgürlük Anıtı'na ulaşmak için Battery Park'tan feribota binmeniz gerekiyor. Bu feribot biletini almanız için resmi olarak yetkili satıcı şurası, bunun dışında bir yerden almamanızı öneririz. Zaten bu bileti aldığınız zaman Statue of Liberty Museum ve Ellis Island National Museum of Immigration'a girişinizi de kapsıyor, onlar için ekstra ücret ödemiyorsunuz. Battery Park'a nasıl ulaşacağınıza da şuradan bakabilirsiniz. Biz yıllardır bu Amerikan filmlerini boşuna mı izledik? Alicia Keys boşuna mı bas bas bağırdı? Bizde o Hollywood filmlerindeki anlardan birini yaşamayıp dönecek göz var mı? Kalkın, Empire State Binası'nın tepesine çıkıyoruz, şehre tepeden bakacağız. Empire State Binası neden bu kadar ünlü diye merak edip dünyanın en yükseklerinden biri herhalde diye düşünmüş olabilirsiniz. Yoo? İlk 25'i geçtim, ilk 50'de bile değil. Ama bir zamanlar öyleymiş tabii... Sonrasını Jay-Z'ye falan mı sormak lazım bilemiyorum, bir şekilde ününü korumayı başarmış. Belki mimari açıdan bilmediğimiz çok önemli bir yönü vardır ve cahil cahil konuşuyorumdur diye korktuğum için çok atıp tutmayacağım. Empire State binasının tepesine çıkmak da tabii ki ücretsiz değil, Amerika'da hava ve Sephora'daki testerlar hariç bedava bir şey yok. Bilet almak için şuraya göz atabilirsiniz. O sırada Amerikalıların attığınız her adım için sizden nasıl da daha fazla talep ettiğini detaylıca inceleyerek kendinizi küçük sürprizlerle şaşırtabilirsiniz. Filmlerde gördüğünüz her yeri kendi gözlerinizle görme turumuzda şimdi de Central Park'tayız. Şöyle bir turlar çıkar yolumuza bakarız diyorsanız çok ama çok yanılıyorsunuz dostlar, rahat ayakkabıları giyme günündeyiz... Bu park o kadar büyük, o kadar büyük ki, buranın büyüklüğünün yanında Amerika Starbucks'ındaki daha önce hiç şahit olmadığınız boyuttaki o devasa içecekler bile daha az şok edici kalıyor. Biraz parkta neler yapabileceğinizden bahsedelim, öyle hemen bi' turlayıp çıkmayın. Sheep Meadow'u nasıl betimleyebiliriz diye düşünüp şu sonuçta karar kıldık: ÇAYIR. Evet burası gerçekten bir çayır. Atıştırmalığınızı içeceğinizi kapıp şehrin göbeğinde lokallerle birlikte buraya çökebilir ve minik bir piknik yaparak New York'un tadını çıkarabilirsiniz. Parkın içindeki gölde bot/kayık artık her ne diye adlandırıyorsak onlardan kiralayıp tam bir \"ay aynı filmlerdeki gibiii\" anı yaşayabilirsiniz. Parkın John Lennon'a adanmış bölümü Strawberry Fields'ı ziyaret edebilirsiniz. Üzücü bir bilgi olarak John Lennon buranın yakınlarındaki evinin önünde öldürülmüştü, bu sebeple ona adanmış bir bölge var. Yerdeki \"Imagine\" yazısını görmeyi unutmayın. 7 gün 24 saat The Beatles çalan sokak müzisyenlerinin sesini takip ederseniz burayı bulmakta güçlük çekmeyeceksiniz. Birçok filmin ve dizinin ana karakterinin arkadaşından tavsiye alarak elinde kahveyle yürüme sahnesinin çekildiği The Mall üzerinde yürüyerek sonrasında bir başka ana karakterin arkadaşı tarafından teselli edilip hayatın gerçeklerini anlama noktası olan Bethesda Fountain'a ulaşabilirsiniz. Kışın gidiyorsanız Wollman Rink'te buz pateni yapabilir ve \"bu benim filmim, siz ise bu filmin figuranlarısınız.....\" anı yaşayabilirsiniz. Parklardan konuyu açmışken vakit geçirmenin çok keyifli olduğu ve nedensiz bir şekilde sürekli özlem duyduğum Bryant Park'tan da bahsetmeden geçmeyelim. Burası şehrin göbeğinde New York Public Library yakınlarında, Times Square'e yürüme mesafesinde bir başka şehir parkı. Aslında düz mantık bakınca sadece bir park, ancak Amerika'daki aktivite çeşitliliği sayesinde bir jonglörlük workshopuna da denk gelebilirsiniz, açık hava sinemasına da, tango yapan insanlara da, Tai chi yapan teyzelere de, aklınıza ne geliyorsa. Bu civarda dolaşırken içeceğinizi alıp şöyle bir soluklanmak için güzel seçenek. Bir park önerisi daha, park da park, yıldırdın be kardeşim demeyin, burada konseptimiz daha ilginç, benimle kalın. High Line aslında eski bir demiryolu hattı. Zamanla hattın kullanımı azalınca bakımsız, terk edilmiş bir hale bürünmeye başlamış ve neticede bir yarışma ile bu alanın nasıl değerlendirileceği konusunda karar kılınarak burayı halkın değerlendirebileceği bir kamusal alana çevirmişler. 2014 yılında açılan High Line zamanla New York'taki en turistik aktivitelerden birine dönüşmüş ve New Yorkerların da severek değerlendirdiği bir alan. Aynı zamanda dönemsel olarak çeşitli sanat eserleri de sergilendiği için burada güzel zaman geçirebilir ve güzel şehir fotoğrafları yakalayabilirsiniz. Sonrasında ise direkt Chelsea Market'e bir şeyler yemeye geçiş yapabilirsiniz. Hatta yukarıda söz ettiğimiz Whitney Müzesi de burada olduğu için size şahane bir gün planı çıktı bile. Dönemsel olarak mı böyle bilmiyorum ama en azından şu an online olarak biletinizi almanız gerekiyor, resmi sayfayı şöyle bırakayım. Müze her gün 17:30'a kadar açık. Filmler üzerinden New York gezi rehberi yazıyoruz gibi oldu ama kendimi tutamıyorum... Evde Tek Başına'daki yılbaşı ağaçlı O SAHNEnin olduğu yerdeyiz. Betonunu sevdiğim New York'uma tepeden bakmalara doyamadıysanız ya da Empire State yerine burayı tercih ederseniz burada da benzer bir aktivitede bulunabilirsiniz, biletler şuradan. Ayrıca yine kış döneminde gidiyorsanız burada da buz pateni yapabilirsiniz. Gitmişken Radio City Music Hall'u ve NBC Stüdyolarını da görmüş olursunuz. Tüm Çin Mahallelerine hükmeden tek bir Çin Mahallesi... İşte oradayız. En eski ve en büyük Chinatown San Francisco'da olsa da en ünlüsünün New York'taki olduğuna şüphe yok. Her şeyin en ünlüsü burada kardeşim, Frank Sinatra ve ben bu şehrin hastasıyız, sanırım bir sonraki hayatım olacaksa Fran Lebowitz olarak dünyaya gelmek istiyorum. Chinatown'da bir turist olarak bulunabileceğiniz ana aktiviteler çoğunlukla yeme içme üzerine kurulu. Ancak atmosfer olarak da hoş olduğu ve bir anda sanki başka bir ülkeye geçiş yapmışsınız hissi yarattığı için bizce burayı mutlaka bi' turlamalısınız. Mott Street'i buranın ana caddesi gibi düşünebilirsiniz. Oradan Pell Street'e dalabilir ya da Columbus Park'a doğru ilerleyebilirsiniz. Bir mahalle değişimi ile ülke değiştirmiş gibi hissetme işinden hoşlanacağınızı düşünerek bu sefer de İtalya'ya gidelim diye düşünüyorum. Buranın merkezi olarak da Mulberry Street'i düşünebilirsiniz. Ülkenin ilk pizzacısı olduğu iddiasında olan Lombardi'si gördüyseniz doğru yerlerde dolanıyorsunuz. Burada aktivite olarak çok da yapabileceğiniz bir şey yok, bölgede daha çok vakit geçirmek niyetindeyseniz burada bir akşam yemeği planına girişebilirsiniz. Buradan Nolita taraflarını keşfetmek üzere oraya doğru ilerleyebilirsiniz. Brooklyn benim için New York'un Anadolu Yakası gibi. Birçok açıdan Avrupa yakasından daha iyi olduğunu biliyorum ama gitmeye üşeniyorum... Şaka bir yana, tabii ki Brooklyn'e gitmeye üşenecek kadar çıldırmadığımız için Manhattan'daki turistik aktiviteleri tamamlayınca Brooklyn tarafına geçtik. Brooklyn New York'un 5 ana bölgesi arasında Manhattan'dan sonra turistler arasında en popüler olanı. Şu ana dek size anlattığımız her yer ve her şey Manhattan'daydı, ancak şimdi köprüden karşıya, Brooklyn'e geçiyoruz yani. Film ve dizilerde duyduğunuz Williamsburg, Bushwick, Dumbo, Brooklyn Heights gibi yerlerin hepsi de bu tarafta. Bölgenin büyük bir kısmı daha yerleşim alanı ağırlıklı olsa da bu tarafta da bulunabileceğiniz birçok aktivite var, gelin onlara bi bakalım. Öncelikle böyle bir hevesiniz varsa Brooklyn Bridge'e çıkıp Manhattan'dan Brooklyn'e köprüden yürüyerek geçebilirsiniz. Minimum yarım saat gibi bir süre süreceğini ve turist kalabalığı ile karşı karşıya kalacağınızı da göz önünde bulundurarak bunun biraz daha uzayabileceğini de göz önünde bulundurmalısınız. Yine de güzel bir deneyim olabileceği için, eğer Manhattan tarafındaysanız \"Brooklyn Bridge-City Hall\" metro istasyonunun oradaki yürüyüş yolundan, eğer Brookly tarafındaysanız da direkt \"Adams Street\" üzerinden köprüye çıkabilirsiniz. Bu bölgede vakit geçirmekten en keyif alacağınız mahalle muhtemelen DUMBO olacak. Açılımı \"Down Under The Manhattan Bridge\" olan DUMBO'nun en popüler noktası Washington Street ile Water Street kesişimindeki noktadan Manhattan Köprüsü'nün güzel bir fotoğrafını çektikten sonra Time Out Market'e bir şeyler atıştırmaya gidebilirsiniz. Bu tarafta da müze gezmek isterseniz Brooklyn Museum güzel bir seçenek. Buraya gitmişken Brooklyn Botanic Garden'a da uğrayabilirsiniz. Hafta sonu bu civarda olacaksanız 10:00 17:00 Brooklyn Flea adlı bir bit pazarı kuruluyor, ancak yılın belli dönemleri olduğu için gitmeden önce kontrol etmekte fayda var. Akşam üstü saatlerinde Brooklyn Heights Promenade'e giderek mümkünse şöyle günbatımı saatinde falan Manhattan'a bakarak yürüyüş yapabilir ve güzel fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Dumbo'dan Brooklyn Heights tarafında doğru değil tam aksi yöne ilerlerseniz Williamsburg'e ulaşıyorsunuz. Burası diğer söz ettiğimiz bölgelere kıyasla daha az turistik sayılabilecek bir bölge sayılabileceği için gidebileceğiniz mekanları karıştırmazsak bölge genelinde çok net aktiviteler söz konusu değil. Ancak yine de dizilerden duya duya bu tarafı da görmeye heves ettiyseniz Bedford Avenue'yu buranın ana caddesi olarak düşünebilir, o civarda vakit geçirebilirsiniz. Hava güzelse Domino Park'a gidebilir, ilginizi çekiyorsa bu bölgede güzel versiyonları olduğu için street art turuna çıkabilirsiniz. (Ufak bir Google araştırmasıyla sokak sokak haritanıza işaretleyebilirsiniz. Hala şehre tepeden bakma isteği içindeyseniz One World Observatory bir başka seçenek. Burası Empire State'ten bir seviye daha az kalabalık olduğu için özellikle günbatımı saatlerinde tepelerde olma derdindeyseniz mantıklı bir fikir olabilir. Şehrin ikonik binalarından Flatiron Building'i görmeyi, hatta şöyle bi' tam karşısından bakmayı unutmayın, sonrasında çok yakınızdaki Madison Square Park'a gidip biraz dinlenebilirsiniz. Grand Central Terminal'da bulunmak için bir sebebiniz yoksa bile gidip görmek hoş olabilir, yakınlarında bir sürü aktivitede bulunacaksınız, girip bi' içini turlayabilirsiniz. Kafanızı kaldırıp tavanına bakmayı unutmayın. Şehrin en ünlü dini yapısı diyebileceğimiz St. Patrick's Cathedral'in önünden de mutlaka geçeceksinizdir, zaten buranın önüne çıkmayı başardıysanız meşhur Fifth Avenue'ya ulaşmış oluyorsunuz. Friends'deki apartman tam olarak 90 Bedford Street'te. Madem bu dosyayı araladık Carrie Bradshaw'ın evi de 66 Perry Street'te. Özellikle Carrie'nin evinin merdivenlerinde fotoğraf çektirmeye çalışırsanız ev sahibi bu işe bozulabilir ve şu an Türkiye'de kızın teki oturmuş bu evin adresini vererek orayı ziyaret etmenizi önerdiğine göre bu kişiye hak verebiliriz diye düşünüyorum... Uzaktan bir bakıp geçmek daha hoş olur sanırım. Greenwich Village civarında dolaşırken Washington Square Park'ı görmeyi unutmayın. Buradan meşhur Fifth Avenue'ya doğru devam ederek bir rota oluşturabilirsiniz. Zaten bu rotayı izlediğinizde size söz ettiğimiz bir sürü yeri görmüş oluyorsunuz. Bronx ve Harlem taraflarını keşfedecek vaktimiz kalmadığı için internet bilgileri ile atıp tutmak istemiyoruz, buraları da görmek niyetindeyseniz ayrıca araştırma yapabilirsiniz, söz etmeden geçmek istemedik. New York Gezi Rehberi içinde bir köşeye atılmayı değil ayrı bir rehberi hak eden bu bölüm hakkını vererek yazıldığı takdirde Savaş ve Barış uzunluğunu bulabilir. Bu sebeple çok detaylı bir yeme içme bölümü yazmak yerine New York Gezi rehberi kapsamında öncelikli olarak New York'a ilk kez gideceklerin kaçırmaması gereken yerleri yazmaya çalışacağız. Kim bilir belki bir gün ayrı bir yeme içme rehberi daha yazarız... Önce bu rehberi bi başarıyla atlatmamız lazım. Güzel bir kahvaltı/brunch için Buvette, Citizens of Chelsea, Sadelle's listenizde olsun. İnanılmaz iyi bagellar yemek için mutlaka Russ & Daughters'a gidin. Absolute Bagels da çok seviliyor. New York gibi bir şehirde tabii ki kaliteli kahveye de kolaylıkla erişebiliyorsunuz. Coffee Project NY, Devocion Flatiron, Variety Coffee Roasters, Everyman Espresso, Stumptown, Intelligentsia, Blue Bottle Coffee gibi birçok iyi seçenek var, artık haritanızda işaretleyip bulunduğunuz konuma göre hangilerine denk gelirseniz. Unutamayacağınız güzellikte kurabiyeler için kesinlikle Levain Bakery'e uğrayın. Magnolia Bakery'de malum tatlının orijinalini deneyin, Dominique Ansel Bakery ve Lady M Cake Boutique'i de sakın es geçmeyin, mükemmel tatlıları yemeden dönmeyin. Minetta Tavern'de bir akşam yemeği ve Katz's Deli'de mümkünse bir pastrami bir brisket sandviç yiyin, Gray's Papaya'da sosisli yeme aktivitesi internetin derinliklerinde sık karşınıza çıkacak olsa da TIRT olduğu gerçeği de aklınızda bulunsun. Bazı klasikler denemeyince daha güzel.... Food market gezmeyi seviyorsanız Chelsea Market, Time Out Food Market, Smorgasburg gibi seçenekler var, önceliği Chelsea'ye verin ama. Pizza için Joe's Pizza, Di Fara Pizza, Roberta's ve Vinnie's en popüler seçenekler. Bunlar dilim pizza ya da koca bir pizza almanız fark etmeksizin ayak üstü pizza yediğiniz türden yerler, biz bir gece ansınız Joe'su deneyip bir yandan duvardaki ünlü fotoğraflarına baktık, tam bir NY turisti aktivitesi.... New York'a gitmeden önce Pretend It's A City ve How to with John Wilson'ı izlerseniz şehre bambaşka açılardan da yaklaşabilirsiniz, hoş oluyor... New York'ta geçen film izleyip içlenme aktivitesi dönüşte daha etkili oluyor, onu sonraya bırakın. Muhtemelen bunu akıl edeceksinizdir ama ben yine de söyleyeyim, çok ama çok yürüyeceksiniz, yanınıza en rahat ayakkabınızı alın ve aldığınız daha az rahat ayakkabıyı nasıl da hiç giymediğinizi ve boşuna yanınızda taşıdığınızı görün. Mutlaka denemek istediğiniz bir restoran varsa önceden rezervasyon yapmayı ihmal etmeyin, gidip ayak üstü yer bulmak genelde düşük bir ihtimal oluyor."} {"url": "https://oitheblog.com/2023/09/04/kazbegi-gezi-rehberi", "text": "Şaka bir yana, gerçekten de pek çok açıdan Türkiye ile benzeştiğine artık emin olduğumuz sevgili komşumuz Gürcistan ile ilgili bilgimiz insan komşusunu hiç mi tanımaz be kardeşim seviyesinde kısıtlıydı. Tamam daha önce Tiflis'e gitmiştik ve elbet bazı şeyler hakkında fikrimiz vardı ama bu bilgiler Tiflis özelinde kısıtlı kalmıştı, onlar da en nitelikli bilgiler sayılmazdı. Kendi aramızda Tiflis'in değil Batum'un başkent olduğunu iddia etmeye bile yaklaşmıştık, yakışmadı... Ancak bu seferki Tiflis ziyaretimizin ardından rotayı Kazbegi taraflarına doğru çevirmemiz neticesinde artık komşumun kargosunu teslim alabilecek hale geldim, şimdi sevgili komşumuzu çok daha iyi tanıyorum... Çok gezen bilir hanesine bir tik atıp bizlerle ilgili daha fazla utanç verici bilgi paylaşımında bulunmadan hemen Kazbegi Gezi Rehberi kısmına geçiş yapalım. Başlamadan gelen not: Tiflis Gezi Rehberi için şuraya, bu anlattıklarımızı videolar halinde izlemek için Instagram sayfamızdaki sabitlenmiş Gürcistan hikayelerine bakabilirsiniz. Buraya kadar geldiğinize göre Kazbegi ile ilgili bir şeyler duymuş olmalısınız. Ancak duymadıysanız ve yeni rotalar için ilham arayışındaysanız öncelikle size biraz Kazbegi'den bahsedelim. Kazbegi, diğer adıyla Stepantsminda, Tiflis'in kuzeyinde, Rusya sınırına 12 km uzaklıkta, heybetli dağlarla çevrili, mimari açıdan şaheser sayılmasa da tartışmasız güzellikteki doğası ile Gürcistan'ın en turistik noktalarından biri haline gelmiş bir kasaba. Özellikle Tiflis'e yakın olması sebebiyle Tiflislilerin hafta sonu kaçamağına gittiği bir yer olduğu için yerli turisti de çok. Aşağıda Kazbegi Gezi Rehberi kapsamında size anlatacaklarımız ise aslında yalnızca Kazbegi'yi değil, Tiflis'ten Kazbegi'ye ulaşana kadar yolda gezip göreceklerinizi de kapsıyor ve Kazbegi'yi de ana varış noktamız gibi düşünebilirsiniz. Stepantsminda ismini tamamen aklınızdan çıkarmayın çünkü genel olarak daha çok Kazbegi adı kullanılsa da aslında şu an resmi adı Stepantsminda olduğu için yolda tabelalarda falan bu adıyla göreceksiniz. Aslında Kazbegi Sovyet dönemindeki adı-imiş, artık o dönem geride kalsa da belki daha basit olmasından mıdır bilinmez, günlük kullanımda Kazbegi adı halen daha çok tercih ediliyor gibi. Aslında Kazbegi'yi ziyaret etmek için çok kötü bir zaman yok, çünkü harika bir doğası olması sebebiyle yılın hangi döneminde giderseniz gidin mutlaka hoşunuza gidecektir, insanın her mevsim aynı noktanın fotoğrafını çekip arka arkaya koyduğu o paylaşımlardan yapası geliyor... Ancak tabii ki dağlık bir bölge olması sebebiyle özellikle kış döneminde kapanan ve daha zorlu olan yol koşulları ile karşılaşmanız olası. Dolayısıyla yol konusunda daha az sorun yaşama ihtimaliniz olması ve güzel havalarında tadını çıkarmanız açısından Mayıs sonu Haziran başı ya da bizim gitmiş olduğumuz Ağustos sonu Eylül başı dönemi Kazbegi'yi ziyaret etmeniz için en iyi dönemler olabilir. Bizim gittiğimiz dönem olan Ağustos sonunda hava gündüzleri 22 dereceye kadar çıktı tişörtle gezdik, akşamları 6-7 dereceye kadar düştü, bu sefer de bavulumuzdaki tüm kıyafetleri üst üste giyip gezdik. Bavulunuzu buna göre hazırlasanız iyi edersiniz, bizim gibi hava durumuna burç muamelesi yapıp \"yok canım o kadar da soğuk olmaz herhalde\" diyerek inanmamazlık etmeyin, sweatshirt, mont falan bir şeyler alın. Ayrıca Temmuz-Ağustos aylarının Kazbegi'nin en turistik dönemi olduğunu da ekleyelim, dolayısıyla otel rezervasyonunuzu mümkün olduğunca önceden halletseniz iyi edersiniz. Yoğun kar yağışı ihtimaline ve daha problemli yol koşullarına ek olarak özellikle hiking yapmaktan hoşlanıyorsanız yine kış dönemi Kazbegi'ye gitmek için pek mantıklı olmayabilir, çünkü bu dönemde pek çok noktada hiking yapılması önerilmiyor, hatta bazı noktalara gitmek direkt yasak. Zaten kış Kazbegi'nin en az ziyaret edilen dönemi olduğu için bazı mekanlar ve yollar komple kapanabiliyor, dolayısıyla çok yüksek ihtimalle mükemmel doğa manzaraları sunacak olsa da sanılanın aksine kış tatili için burayı değerlendirmek pek de iyi bir fikir olmayabilir. Tiflis ile Kazbegi arası yaklaşık 155 km. Yani aslında mesafe çok uzak değil fakat have ve yol durumuna, trafiğe, yolda ne kadar duraksadığınıza göre minimum 3-4 saat gibi bir şey sürebiliyor. Üzerinde gideceğiniz yolun ismi ise Georgian Military Highway olarak geçiyor, burası Rusya ve Gürcistan'ı birbirine bağlayan yol olduğu için yukarıda size \"trafik olabilir\" dememiz de bununla ilişkili, çünkü tahmin edeceğiniz üzer birçok tır, kamyon benzeri araç da bu yolu kullanıyor. Kazbegi'ye ulaşmak için araba kiralamak, tura katılmak, özel şoför ile gitmek, marshrutka ile gitmek gibi birçok seçeneğiniz var. Direkt konunun detaylarına girip madde madde ilerleyelim ve siz onlar arasından mantıklı bulduğunuz seçeneğe yönelin. -Kazbegi'de Araba Kiralamak; Bir yere araba ile gitmek mümkünse bizi daha özgür kıldığı ve istediğimiz yerlerde duraksama olanağı tanıdığı için genelde tercihimiz bu yönde olur. Bu sebeple Kazbegi gezisinde de koşulların uygun olduğuna karar verince araba kiraladık. Gürcistan'a gitmeden önce Enterprise'dan rezervasyonumuzu yapmamızın ardından Enterprise'ın \"32 Kote Afkhazi Street\" üzerindeki şubesinden arabamızı teslim aldık ve Kazbegi dönüşü de arabamızı Tiflis Havaalanı'ndaki Enterprise'a teslim ettik, teslim aldığınız yere bırakmanız gerekmiyor yani, siz de böyle bir plan yapabilirsiniz. Hertz, Avis gibi diğer araba kiralama firmaları da Gürcistan'da mevcut, gideceğiniz dönemde bunlar arasından hangisinde istediğiniz gibi bir araba ve daha makul fiyat seçeneği var ise aralarından tercih yaparsınız, direkt Enterprise'dan kiralamanıza gerek yok yani. Kiraladığımız araç Toyota Corolla'ydı ve gittiğimiz dönemde hava koşulları iyi olduğu için herhangi bir sorun yaşamadık. Ancak yağışlı, özellikle karlı olduğu takdirde bu arabanın Kazbegi yolları için yeterli olmayabileceği sonucuna vardık, dolayısıyla gideceğiniz dönemin koşullarına göre doğru arabayı tercih etmek önemli, hava durumunu göz önünde bulundurarak uygun bir araba kiralamaya dikkat etin. Kazbegi'ye giderken ve Kazbegi'de olduğunuz süre boyunca iyi hava koşulları olduğunda çok problemli sayılmayacak ana yollar olduğu için bu yolculukta araba kullanmak bizi pek de germedi. Ancak yoğun tır trafiği, psikopat gibi kullanan insan yoğunluğu ve spesifik olarak virajlarda sollama yapmayı seven insanlar sebebiyle en huzurlu yol koşullarında olacağınızı da söyleyemeyiz. Hele bir de kar falan yağarsa bu yol ufak çaplı bir mücadeleye dönüşme potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla deneyimli, kendine güvenen bir şoför değilseniz bu yol ürkütücü bir hal alabilir, lütfen böyle bir durum söz konusuysa araba kiralamadan önce diğer alternatifler de değerlendirin. -Kazbegi'ye Ulaşmak İçin Diğer Seçenekler; Bu kısım ile ilgili arabada olduğu gibi detaylı bilgi verebilmemiz zor, çünkü böyle bir deneyimimiz olmadı, dolayısıyla çok fazla detay paylaşmaktan çekiniyoruz, ancak bildiklerimizi de esirgeyecek değiliz tabii. Araştırma yaparken karşılaştığımız seçenekler arasında en sık gördüklerimiz marshrutka ile ulaşmak, özel şoför ile Kazbegi gezisine gitmek ya da otobüsle gidilen turlara katılmak seçenekleriydi. Marshrutka dediğimiz şeyi minibüs gibi bir şey olarak düşünün. \"Didube İstasyonu'ndan\" Kazbegi'ye giden marshrutkalar orada sizi bekliyorlar... Farkındaysanız bu seçeneği oldukça dandik bir şekilde anlatıyorum ki mümkünse değerlendirmeyin. Çünkü oralı arkadaşlarımız da dahil pek çok kişi bu araçları kullanan kişilerin inanılmaz güvensiz/hızlı şekilde kullandığını ve mümkünse bu yöntemi tercih etmememizi söyledi, dolayısıyla biz de size aynı şeyi söylüyoruz. Türkiye'den giden turistler için çok şok edici bir durum değil, Amerikalılar havale geçirirdi..... Eğer araba ile gitmek istemiyorsanız ve Marshrutka belasında da bulaşmak istemezseniz o zaman yapılacak en mantıklı şey kaldığınız otele danışmak ve onların önerdiği Kazbegi turlarından birine katılmak. Daha az kişiyle gidilen daha butik turlar, hatta birkaç kişiyseniz özel araç kiralayıp şoför ile istediğiniz noktalarda durarak dolaşma opsiyonları da var. Önceden plan yapmak isterseniz gitmeden önce kalacağınız otele danışarak ilerleyebilirsiniz. Mesela biz Tiflis'teki çok sevdiğimiz Fabrika Hostel'de kaldık ve otelin birçok yerinde Kazbegi turlarına ilişkin afişler olduğu dikkatimizi çekti, yani bunu sormanız garip değil, huzur içinde otelinizi darlayabilirsiniz. Gürcistan'ın Uber'i olarak düşünebileceğiniz Bolt adlı uygulamayı Tiflis'e gidecekseniz zaten yükleyin, çok işinize yarayacak, fiyatlar makul. Kazbegi'de de kullanılabiliyor ancak tabii ki öyle bir yerde daha az sürücü olduğu için ne kadar verim alabileceğinize pek emin değiliz, yine de aklınızda bulunsun. Bu otel dışında \"acaba şurada kalınır mıydı\" diye bir bakındığımız otellerin çoğuyla oradayken karşılaşınca iyi ki kalmamışız dediğimizi de hatırlatalım, macera peşinde koşmayın ve söylediğimiz otelde kalın?? Olur da yer bulamazsanız en çok önerilen diğer oteller Intourist Kazbegi ve Kazbegi Cabins oldular, daha farklı bir deneyim isterseniz Juta'daki Fifth Season Cabin'e de bakabilirsiniz. Bunların herhangi birinde kalmadığımız için lütfen güncel yorumlara iyi bakın, olumsuz bir şeyle karşılaşmayın. Kazbegi'ye gitmeden önce otellere bakınırken çoğunun kredi kartı kabul etmediğine ilişkin bazı yorumlar görmüştük ancak deneyimimiz bu yönde olmadı, en azından Rooms'da kart ile ödeme yaptığımızı söyleyebiliriz. Yine de özellikle başka bir otelde kalacak olursanız falan tam nasıl ödeme yapabileceğinize emin olun ki bir aksilik yaşamayın. Kazbegi'de ne kadar kalınacağına değinecek olursak, kişisel deneyimimiz 2 gecenin yeterli olduğu yönünde. Fakat yine de net olarak böyle yapın demeye cesaret edemiyoruz çünkü aslında bu biraz hangi aktivitelerde bulunacağınıza da bağlı. İflah olmaz bir hiking sevdalısıysanız, 5 saatlik doğa yürüyüşlerine çıkıp ulaşması daha zor yerlere gidecekseniz, ne bilelim daha önce 127 Hours filmini izlemediyseniz daha uzun kalmak isteyebilir ya da tam tersi ben sadece bir dağ otelinde sakin sakin takılmak ve şöyle bi' ortalığı görmek niyetindeyim, Instagram'a şömine önünde fotoğraf koymaya geldim diyorsanız 1 gece de yeterli olabilir. Neticede Tiflis'ten günübirlik gezilerin bile düzenlendiği bir nokta olduğunu düşünürsek yine kararı siz vereceksiniz. Aşağıda Kazbegi Gezi Rehberi kapsamında anlatacağımız yerleri mümkün olduğunca Tiflis'ten Kazbegi'ye doğru ilerlerken göreceğiniz sıralama ile yazacağız, böylece sizin açınızdan da daha az karmaşık olur diye umuyoruz. Bunlardan bazılarının mesafeleri birbirine gerçekten yakın, zaten toplamda 3-4 saatlik bir mesafe olduğu için en uzağı bile o kadar da uzak değil. Tiflis'ten yola çıktıktan sonra Kazbegi yolu üzerinde karşınıza çıkacak ilk yer 300 Arageveli Anıtı. Gürcü tarihinde önemli olan bir direnişte Tiflis şehrini savunan kişiler için yapılmış bu anıt özellikle Sovyet dönemi mimarisi ile ilgiliyseniz dikkatinizi çekebilir. Şöyle kısa bi' bakınacağınız, yanında arabanızı bırakabileceğini bir yerin de olduğu, herhangi bir ücret ödemeden duraksayabileceğiniz bir nokta. Zaten yolda giderken bu nedir diye ilginizi çekecekti, ya geçerken bakarsınız ya da yanından geçip devam edersiniz, çok büyük bir olayı yok. Bizimle benzer hava koşullarında denk gelirseniz Zhinvali Baraj Gölü suyunun rengi ve sunduğu hoş manzara sebebiyle mutlaka dikkatinizi çekeceği için bu noktada da yine kısa süreli duraksamak isteyebilirsiniz. Zaten hediyelik eşya satan kişiler ve güvensiz salıncaklarda çocuklarını uçuruma doğru sallayan yerli turistler görünce oraların durulacak noktalar olduğunu anlayacaksınız. Buranın biraz ilerisinde Aragvi nehrinin koyu ve açık renkte iki farklı kolunun birleştiği bir manzara noktası var. Eğer daha az yağışlı dönemde gittiyseniz bu renk farkı pek belirgin olmayabilir ama zaten yolunuzun üstünde olduğu için bir bakabilirsiniz. Kazbegi yolunda gördüğümüz en dikkat çekici yapı olan Ananuri Kalesi Zhinvali'den aşağı yukarı 10 km sonra bir yerlerde kalıyor. Tarihi 13. yy'da kadar dayanan kalenin ana binası olarak göreceğiniz kilise ise 1600'lü yıllarda inşa edilmiş. Park edebileceğiniz, hatta su&atıştırmalık bir şeyler alabileceğiniz noktaların da hemen yanında olduğu kalenin içini de görmek isterseniz kıyafetinizin kilise kurallarına uygun olması gerekiyor. -Her gün 9:00 20:00 arası açık, daha erken yola çıktıysanız içini göremeyebilirsiniz. Herkesin yaptığı gibi otoparkın içine değil kenarına park ederseniz otoparka gereksiz bir para ödemezsiniz. Burada Restaurant Guda ya da Korbuda adlı iki mekandan birini tercih edebilirsiniz. Biz Guda'yı denedik, arkada minik bir bahçesi de vardı, Khinkali'mizi yedik, Gürcü şarabımızı içtik ve tekrar yola düştük. Dürüst olalım, hiçbir khinkalinin Tiflis'teki Cafe Daphne'ninki kadar güzel olamayacağını biliyor ve bundan acı duyuyoruz... Ama buradaki de kötü değildi tabii. Kişisel deneyimizi bir kenara koyacak olursak buraya, hiçliğin ortasına, adından da anlayacağınız üzere Rusya ve Gürcistan arasındaki dostluğu temsilen bir anıt yapılmış ve Kazbegi'ye giden yol üzerindeki en turistik noktalardan biri haline gelmiş. Jvari Pass duraksamanızı gerektiren bir nokta değil. Sadece buradan geçerken nereden geçtiğinizin farkında olmanız için yazdık, çünkü bu tabelaları gördüğünüzde Tiflis Kazbegi yolunun en yüksek noktasından geçiyor olduğunu anlamına geliyor. Özellikle dağlarda kar olan bir dönemde geçiyorsanız çok daha güzel, heybetli dağ manzaraları ile karşılaşabilirsiniz, buradan itibaren yaklaşık yarım saat sonra tek bir durağımız daha kalıyor ve sonra direkt Kazbegi'ye geçiyoruz. Sno Giant Stone Heads'ı internette gördüğümüzde vayyy demiştik VAY VAY VAY, Paskalya Adası mı kardeşim burası?? Bunlar ne güzel heykeller, bu ne mistik yer, biz bu gezide buraya gitmezsek komple gezmeye gitmeyelim daha iyi. Oraya yaklaşırken nasıl şevklendik, nasıl heveslendik bir bilseniz, acayip bir şeyler karşılaşacağız diye düşünüyoruz falan. Sonra gidince tam bir \"hayaller vs. hayatlar anı yaşandı... Bu Nemrut Dağı gibi çıkmasını beklediğimiz yer pek de beklediğimiz gibi çıkmadı. Ama yine de zaten uzaklarda olmadığı için gidip kendi gözünüzle görüp kendi kararınızı kendiniz vermeniz taraftarıyız. Peki bu heykeller nedir böyle diye soracak olursanız, özetle bunlar lokal bir sanatçının yapmış olduğu, her biri Gürcistan'ın ulusal şairlerini temsil eden eserler. Aslında amaç çok daha fazla heykel yapmak ve Gürcistan tarihinde önemli başka isimlerin de bu serinin içinde yer almasıymış. Kendisine ilişkin şuradaki yazıyı okuyunca engel olamadığım bir bağ kurduğum için bu heykellerin geri kalanının yapılamamış olmasına bozuldum ve üzüldüm.... İşte geldik Kazbegi Gezi Rehberi yazma sebeplerimizden birine, buraların ana aktivitesine. Gergeti Trinity Church 14. yy'da yapılmış, deniz seviyesinden 2170 metre yükseklikte yer alan bir kilise. Kilisenin kendisinden öte bulunduğu nokta da oldukça etkileyici bir görüntüye ve manzaraya sahip olduğu için buraya gitmeniz = olmazsa ol-maz. Biz yazın orada olduğumuz için yolda bir sıkıntı yaşamadık, ancak biraz daha yağışlı bir dönemde neticede virajlı ve yokuşlu bir dağ yolu olduğu için buraya hangi araba ile gittiğinizin bir önemi olabilir. Hangi dönemde ziyaret edeceğinize göre yol koşullarına uygun araba kiralamaya, deneyimli bir şoför ile yola çıkmaya ve en önemlisi kendinize dikkat edin lütfen. Bölgede psikopat gibi araba kullanan çok fazla insan var, o sebeple size bu gergin ihtimallerden söz ediyoruz ki olabilecek en temkinli şekilde gidin. Gergeti'ye Hiking yaparak çıkmak isterseniz şu rehberden faydalanabilirsiniz, biz bilgimiz olmadığı için bu gibi konularda yönlendirme yapmaya çekiniyoruz. Kilise saat 9:00 ile 17:00 arası açık, yani çok erken gidip en boş haliyle görelim düşünceniz varsa bile bu saatler olanak tanımayabilir. Kazbegi Gezi Rehberi dedik durduk, kasaba kısmından da şöyle bir bahsedelim. Bizim gittiğimiz dönemde ciddi anlamda bozuk ve yapılmakta olan yolları olduğu için pek de detaylı keşfetmeye çalışamasak da zaten çok küçük ve aksiyonsuz olan bu kasaba, görsel olarak herhangi bir çekiciliği olmayan, yalnızca markete, eczaneye ya da ne bilelim atm'ye falan gitmek istediğinizde işinizin düşeceği bir nokta gibi. Bir iki sokak sanatı girişimi ve bazı küçük, şirin evler görsek de genel olarak kasabada bulunan herkes bir işini halletmek için oradaymış gibi bir havası vardı. Yine de siz gittiğinizde yollar düzeltilmiş olursa bi' dolanabilirsiniz tabii ki. Buraya bakarken Rusya sınırına yakın olduğunu anlamıştık. Ancak tam olarak sınırda olmasını da beklemiyorduk? Görsel olarak gerçekten hoş bir manastır olduğu için özellikle Kazbegi'de 2 gününüz/yeterli zamanınız varsa burayı da görmeye gidebilirsiniz. Ancak Ananuri Kalesi ve Gergeti Trinity Kilisesi'ni gördüyseniz ve ardından kısıtlı zamanınız varsa o zaman bizce burayı es geçebilirsiniz. Yeme içme konusunda Kazbegi'de pek de fazla bir seçenek yok, bu sebeple genelde herkes herhangi bir öğün için Rooms Hotel'in restoranına akın ediyor. Hangi öğün için gidecek olursanız otelde konaklıyor olun ve ya olmayın mutlaka rezervasyon yaptırmanızı öneririz. Daha az kalabalık bir sezonda gidiyorsanız rezervasyon yaptırmasanız bile şansınızı deneyebilirsiniz tabii. Burası dışında Restaurant Maisi'ye de mutlaka yolunuzu düşürün, inanılmaz yemekleri olduğu için değil ama ortamın, mekanın hoşluğu sebebiyle. Kahvaltı ya da yemek için gitmeyecekseniz bile kahve molasına gidebilirsiniz. Son olarak yeni açılmış olan ama deneyemediğimiz Restaurant Tiba da aklınızda bulunsun. Bunlar dışında Panorama Restoran, Cozy Corner, Kazbegi Good Food gibi birçok rehberde karşınıza çıkacak popüler mekanlar var, bunların herhangi birine gitmedik, sadece bir sebepten seçeneksiz kalırsanız diye yazıyoruz. Dini yapılara girebilmek için çeşitli giyim kuşam kuralları var. Kimisinde saçınızı, kimisinde hem saçınızı hem açıksa omzunuzu kapatmanızı istiyorlar. Çok kısa şort vb. şeyler ile girmek de sorun oluyor. Özetle siz yanınıza bir şal almayı ihmal etmeyin. Biz internet/telefon işini Tiflis'teki Magti adlı gsm operatöründen çözdük ve hiç sorunsuz çalıştı. Eğer aynı şeyi yapacaksanız ve Kazbegi'ye Tiflis'ten ulaşıyorsanız bu işi havaalanında değil şehir merkezindeki Magti'lerden birinde halledin çünkü fiyatlar daha makul. Eğer havaalanından Kazbegi'ye doğru yola çıkacaksanız oradaki paketlerden almak dışında bir çare yok tabii. Eğer Gürcistan'a ve bölgeye ilişkin çok daha fazla detay isterseniz Wander Lush adlı web sitesine bakmanızı öneririz. Kendisi Gürcistan'da yaşayan bir içerik üreticisi olduğu için ve orası özelinde çok iyi ve detaylı blog yazıları yazmış, sitesinde arayıp da bulamayacağınız bir şey yok desem abartmış olmam. Bizim de ufak bir tanışıklığımız oldu ve önerilerinden çok faydalandık."} {"url": "https://oitheblog.com/2023/09/04/tiflis-gezisi-notlari", "text": "Hatalarımızdan ders almamak konusundaki ısrarcılığımızın bir belgesi olarak bir önceki Tiflis Gezisi Notları kapsamında \"buraya çok sıcakta gitmeyin Ağustos çok fena!!1!\" uyarılarında bulunmamızın ardından işte bir Ağustos ayı daha Tiflis'te geçti... Şikayetçiyiz gibi anlaşılmasın, gayet memnunduk. Üstelik bu sefer bir önceki kadar sıcak da değildi, demek bu Tiflis'in sıcağı meselesini genellememek gerekiyormuş. Hem bu sefer bu eylemimiz için mantıklı bir açıklamamız da vardı, Tiflis'e kadar gitmişken uzun süre önce gözümüze kestirdiğimiz Kazbegi'ye de gitmek istiyorduk ve bu ay orayı ziyaret etmek için en ideal aylardan biriydi, pişman değiliz, yine olsa yine yaparız. Tiflis ile aramız bayağı iyi, seviyorduk, bu gezinin ardından hala sevmeye devam ediyoruz. En son 6 sene önce bir araya gelip hala sevdiğinizi sandığınız arkadaşınızın rezalet bir insana dönüştüğünü fark etmeniz gibi bir etki yaratmadı yani. Sadece şehir genelinde bacak görünce kınayan, göbek görünce yadırgayan dayı popülasyonunda beklenmedik bir artış olmuş ama neyse ki şehrin olumlu yanları olumsuz yanlarını görmezden gelmemizi olanak tanıyor. Tiflis hala canlı, hareketli; eskimiş görüntüsünün ardında sokaklarda vakit geçirmeyi seven insanlar, şehrin bilmediğiniz yerlerinde kayboldukça mutluluk veren detaylar var ve günün bazı saatlerinde sıcaktan asfalta yapışsanız da burası gerçekten yaz günlerini geçirmenin keyif verdiği bir lokasyon. Daha önce Tiflis'e ilişkin yeterince detaylı bir rehber yazdığımız için aşağıda önceden yazdığımız şeylerin büyük bir kısmından bahsetmeyeceğim, dolayısıyla oraları da mutlaka okumanızı öneririm zira ana rehberler onlar gibi düşünebilirsiniz. Aşağıda kişisel tarihimizdeki ikinci Tiflis gezisi neticesinde keşfettiğimiz yeni şeyleri, şehirdeki yeni gelişmeleri, mekanları, gezilecek yerleri anlatacağız. Bir önceki Tiflis Gezi Rehberi yazımız için şuraya, Tiflis Yeme İçme notlarımız için buraya bakabilirsiniz. Ayrıca tüm bu anlattıklarımızı izlemek isterseniz sizi Instagram profilimizdeki sabit Gürcistan ve ayrıca bir önceki Tiflis hikayelerimize bekliyoruz. Tiflis Gezisi Notları kapsamında önce işinize yarayacak kısa bilgiler ile başlayalım. En uygun fiyatlı bilet alternatifini Pegasus Havayolları'nda bulduğumuz için bir önceki ziyaretimizde olduğu gibi bu sefer de Tiflis'e yine Pegasus ile uçtuk. Zaten bir yere Pegasus uçuyorsa en makul fiyatlı bileti orada bulduğumuz için size de aynı şeyi önerebiliriz. Pegasus'un haftanın her günü Tiflis'e uçuşu olduğunu da hatırlatalım, böylece bilet alma aşamasında haftanın dilediğiniz gününden size en uygun olana göre istediğiniz gibi seçim yapabilirsiniz. İnternet/telefon işini bu sefer Magti adlı gsm operatörü aracılığıyla hallettik ve son derece sorunsuz çalıştı. Siz de aynı şeyi yapacaksanız havaalanında değil, şehir merkezindeki Magti'lerden birinde hallederseniz daha iyi olur çünkü fiyatlar daha makul. Aldığımız paket 7 gün boyunca geçerliydi ve sınırsız internete sahipti, ayrıca dilerseniz ve telefonunuz buna olanak tanıyorsa e-sim olarak da alabiliyorsunuz, hat değiştirmekle uğraşmanız gerekmiyor yani. Daha önce çıkmaya üşendiğimizi itiraf etmeye utanmadığımız Narikala Kalesi'ne çıkmaya tekrar üşendik. Amaaa kaleye doğru ilerleyen ve Tiflis'i farklı noktalardan görmemizi sağlayan bir yolu takip ederek en azından bunu yaptığımıza memnun olduk. Siz de aynı rotayı izlemek isterseniz Lado Asatiani Street'ten başlayıp Betlemi Street'e devam edebilir ve oradan kalenin tabelalarını takip ederek yukarıya kadar ulaşabilirsiniz. Rahat ayakkabılarınızı giyin, çünkü birtakım yokuşlar sizi bekliyor.... Şehrin simgelerinden Kartlis Deda'yı ve ilginizi çekiyorsa kale tarafını gördükten sonra isterseniz Botanical Garden'ı da ziyaret edebilirsiniz. Tam bir Instagram noktasına dönüşmüş olması sebebiyle ünlenmiş olan Gallery 27 biz sosyal medya bağımlılarından yılmış olacak ki o güzel vitraylı bölümü ziyarete kapatmış. O sebeple internette sağda solda görüp buraya boşu boşuna gitmeyin, çünkü onun dışında buradan alacak pek bir şey de yok. İçinin görüntüsünü görünce Museum of Books'u ziyaret etmeyi istedik ancak Gürcistan'da sık başınıza gelebilecek bir durum olan \"Google'da yazan saatlere sadık kalmama durumu\" burada da yaşandığı için biz gittiğimizde tabelalarında farklı bir şey yazsa da kapattıklarını söylediler. Şöyle bir dışarıdan baktık, güzel bir binaydı. 5'ten önce gidecek olursanız içini de görebilirsiniz, olur da yine keyiflerine göre kapatmış olurlarsa en azından sokağı da hoş olduğu için gezmenize vesile olmuş olur. Gabriadze Theatre'ın saat kulesini daha önce görme fırsatımız olmadığı için önce onu ziyaret edip ardından civar sokaklarını dolaştık. Bu taraf turistik olsa da kalabalıklarla boğuşulan bir hali yok, o yüzden sırf saat kulesi için gibi düşünmeyip o noktadan başlayarak etrafı dolaşabilirsiniz. Lado Gudiashvili Meydanı tamamen yenilenmiş, güzel de olmuş. Sessiz sakin, güzel evlerin olduğu bir meydan, gidip şöyle bir bakındıktan, belki sakinliğin tadını çıkararak buradaki banklardan birinde kahvenizi yudumladıktan sonra diğer sokaklara dalabilirsiniz. Orijinal binası ile dikkatinizi çekmemesinin imkansız olduğu Rike Concert Hall artık kullanılmıyormuş. 🙁 Ancak yine de binasını dışarıdan görmek isteyebilirsiniz. Turistik bir nokta olan Bridge of Peace'ten geçerek buraya doğru ilerleyebilir, yok ben o kadar da merak etmiyorum diyorsanız yukarıda söz ettiğimiz kaleye doğru çıkan rota üzerinde tepeden buraya doğru bakarak hevesinizi alabilirsiniz. Opera and Ballet Theater of Tbilisi'nin binası şahane olduğu için bu sefer hızla önünden geçmeden bol bol fotoğrafladık, dilediğimizde inceledik ve sonrasında harika binaların olduğu ünlü Rustaveli Caddesi'nde yürüyerek şehrin tadını çıkardık. Sonunda tüm heybeti ve güzelliği ile Chronicle of Georgia'yı görebilmeyi başardık. Şehrin biraz dışında kaldığı için Kazbegi'ye gitmek üzere araba kiraladığımız gün buraya uğrayarak işimizi kolaylaştırdık. Ancak böyle bir planınız yoksa oraların Uber'i olan Bolt uygulamasını kullanarak da ulaşabilirsiniz. Tiflis'te kahvaltı için bu sefer Sol, Hello Breakfast ve Chicos'u denedik. Hiçbiri için muhteşem diyemesek de kötü olduklarını söylemek de abartı olur, özellikle de kahvaltıyı bizler kadar abartılı şekilde önemsemeyen Gürcistan halkı için belki çok iyi bile olabilirler? Neyse, zaten Chicos'u iç tasarımı o kadar güzel yapmışlar ki kendi gözümüzle görmezsek acayip aklımız kalırdı... Puri Guliani çok popüler olmasına rağmen deneyip hiç memnun kalmadık, hatta tek memnun kalmadığımız yerdi. Blamanje ise seçenek olarak yine aklınızda bulunsun. Slink'i denemeyi de çok istedik ama kapalı olduğu güne denk geldik, belki bizim yerimize siz gidersiniz. Kahve için Pulp ve hemen 2 bina yanında Bnkr, Hello Breakfast'ın hemen yanındaki şehrin en sevilen kahvecisi Shavi Coffee, bezelye sütü seçeneği ile beni şaşırtan Milk Coffee Shop, freelance çalışanların favorilerinden Chernyi Coffee ve uzun yıllardır popülerliğini koruyan kitapçı/kahveci They Said Books gibi birçok seçeneğiniz var. En çok Pulp'ın kahvesini sevdik, ikinciliği Shavi'ye veririz, genel olarak hiçbiri kötü değil ama. Wine Factory N1 ve Satburi çeşitli mekanları kapsayan ve son zamanlarda popülerleşmiş iki yer. Özellikle akşam saatlerinde daha hareketli oluyorlar. Wine Factory'deki Holy Restaurant ve Kikodze'nin menülerine göz atabilirsiniz, aklınıza yatarsa rezervasyon şart. Geleneksel Gürcü yemeği dev bir mantı olarak tanımlayabileceğimiz Khinkali'nin en en en güzel halini Cafe Daphna'da yedik. Hem kıymalısı hem de peynirli&patateslisi nefisti! Yemeniz için tek bir yer seçecek olsak burayı seçerdik. Alternatif olarak daha salaş ve geleneksel bir yer de denemek isterseniz Asi Khinkali lokallerin tercihi. Akşam yemeği haklarımızı bazı denemek istediğimiz yerlerin telefonlarını açmamakta ısrarcı olup bizi sinir krizine sokması sonucu Iasamani, Honore ve Ninia's Garden'da kullandık. Ben kişisel olarak en çok Honore'yi sevdim ancak genel olarak hepsinin hem ortam olarak hem de lezzet olarak hoş olduğunu söyleyebilirim. Tamamı geleneksel Gürcü mutfağının modern yorumlayan restoranlar, burada bunu yapmayan restoran bulmak gerçekten de zordu? Gürcü mutfağından yıldığınız noktada Fabrika'daki Shio Ramen'e sığınabilirsiniz. Çeşitli restoranların bir arada bulunduğu Bazari Orbeliani aslında food market konseptini çok seviyor olmamıza rağmen ne yazık ki tam olmamış gibiydi... Belki zaman geçtikçe bir değişim yaşanır umuduyla bir ihtimal göz atmak istersiniz diye düşünerek söz etmek istedik. Çok, çok, çok fazla Gürcü şarabını çok çok çok severek içtik. Eve şarap almak isterseniz mekanlarda denediklerinizi not alıp markette bulmak dışında Tsitska Wine Shop'a gidip orada tadarak da seçim yapabilirsiniz. 8000 Vintages zaten bir klasik."}